PDA

View Full Version : Hayata Yön Veren Hikayeler...



Sayfalar : 1 [2] 3

M@D_VIPer
16-07-06, 12:52
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Acele Karar Vermeyin http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

M@D_VIPer
16-07-06, 12:53
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Acı http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen…

M@D_VIPer
16-07-06, 12:53
http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif Acılara Ben Kefilim http://www.edebiyatdefteri.com/images/parlama.gif


Gözlerinin hasretinde yüregim bosluklarda sesini arıyor...Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana..Baska bir sey istemiyorum....Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel..Ve seninle yasayacagımız güzel günler tüm hayatıma bedel..Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye...Vurulmusum sana ,gözlerine yanıyorum bir alev topu giibi..Hasretin sanki volkan gibi kösebaslarinda patlıyor..Sensiz düsüncelere dalsam her fikrim kör kursunlara ispat ediyor...Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor ...Ucurtmalarimi senden haber alır mi diye omuzlarımdan kaldırdım..Yüregimi göcmen kuslarla sana yolladim..Bos gelmeyeceklerdi biliyorum...Yüregini ve gözlerini bırakacaklardı avuclarıma...

Acıların yarınlarda müjde kokan ciceklerdi..Düsünsene karların altındaki citlenbikleri...Aylarca toprakla kar arasında kalırlar..Ama içlerinde hicbir zaman umutsuzluguna yenilmezler.Yaprakları hazani andırsa da icindeki umutlarını sererler dudaklarına..Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler.. Tüm umutlarını günesle sevda kokan yüreklere sererler...Aynı o misal sende hicbirseye yenilmeyeceksin..Yarınlarını bahar addedip icindeki sevgi yapraklarını yüregime sunacaksin..Her yapragıda ölümüne sevdanin naif durusunu, yalnızlıga karsi dik baslılıgını ve acılara karsı metanetini görecegim..Gördükce sımsıkı saracagım seni..Bırakmayacagim seni acıların kollarına ...Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza...İyilesmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacagim..Yavas yavas iyileseceksin...her güneste sana umutları bırakacagim ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha cok saracagim iyilesmen icin...Tüm acılarina ben kefilim..Yeter ki sen mutluluklara gülümse.

sevgi89
16-07-06, 22:26
tşşkrlerr çok güsel olmuş kanka

potipa
26-07-06, 12:49
Otobüs yolcuları elinde beyaz bir baston taşıyan genç ve güzel kadının otobüse binişini içten gelen bir sempati ile izlediler. Basamakları geçti. Boş olduğu söylenen koltuğu el yordamı ile buldu. Oturdu. Çantasını kucağına aldı. Bastonu koltuğa yasladı.

34 yaşındaki Susan, bir yıldır görmüyordu. Bir yanlış teşhis sonucu görmez olmuş, birden karanlık bir dünyanın içine düşmüştü. Öfke... Kızgınlık... Kendine acıma.. Hayatta tek dayanağı artık kocası Mark'tı.. Mark Hava Kuvvetleri'nde subaydı. Susan'ı bütün kalbi ile seviyordu.

Susan gözlerini kaybedince, Mark karısının içine düştüğü umutsuzluğu hemen farketmişti. Ona yeniden güç kazanması, kaybettiği kendine güvene yeniden sahip olması için yardım etmeliydi. Susan gene kendi kendine yeterli olduğuna inanmalı, kimseye bağımlı olmadan yaşayabilmeliydi. Sonunda Susan'ı işine dönmeye ikna etti.

Peki ama evden işe nasıl gidecekti? Genelde otobüsle giderdi. Ama şimdi koca kenti bir uçtan ötekine tek başına geçmekten korkuyordu. Mark her sabah onu arabası ile işe bırakmayı önerdi. Kendi işi tam aksi yönde olduğu halde...

İlk günler Susan kendini rahat hissetti. Mark da, "Görmüyorum, artık hiçbir işe yaramam" diyen karısını çalışmaya başlattığı için mutluydu. Ama bir süre sonra Mark işlerin iyi gitmediğini farketti. Başkasına bağımlı yaşamın Susan'ı mutlu etmesi mümkün değildi.

İşe eskiden olduğu gibi kendi başına otobüsle gitmeliydi. Ama Susan hâlâ o kadar hassas, o kadar kırılgan, o kadar öfkeliydi ki... Ne yapabilirdi?

"Otobüs" lafı ağzından çıkar çıkmaz, Susan öfkeyle haykırdı:

"Nasıl yaparım?.. Görmüyor musun, ben körüm!.. Nerde olduğumu nerden bilirim, nereye gittiğimi nasıl anlarım! Galiba sana ağır gelmeye başladım, beni başından atmaya çalışıyorsun.."

Duydukları Mark'ın kalbini fena halde kırdı. Ama ne yapacağını biliyordu...

"Her sabah ve akşam otobüsünü arabamla takip edeceğim. Sen bu yolculuğu tek başına yapmaya hazır olana dek sürecek bu..."

Tam iki hafta Mark, Susan'ın otobüsünün arkasından gitti. İki hafta boyu karısına görme dışındaki duyularını nasıl kullanacağını anlattı. Özellikle duymanın pek çok sorunu çözeceğini izah etti. Kulakları ona nerede olduğunu söyleyebilirdi. Yeni yaşam tarzına alışmasına yardımcı olabilirdi. Otobüs şoförü ile ahbap olursa, her şey kolaylaşır, şoför her gün ona önde bir yer bile ayırırdı.

Nihayet Susan, yolculuğu tek başına yapmaya hazır olduğunu hissetti. Pazartesi sabahı geldi... Ayrılırken, otobüsünün geçici eskortu kocasına, hayattaki en büyük dostuna sarıldı. Gözleri yaşla doluydu Susan'ın... Kocasına öyle teşekkürle doluydu ki... Onun sabrı, sadakati, desteği ve sevgisiyle umutsuzluk uçurumundan nasıl çıkmış, nasıl yeniden hayata dönmüştü..

"Allahaısmarladık" dedi kocasına ve uzun zamandan beri ilk defa ters yönlerde yola çıktılar.

Pazartesi.. Salı.. Çarsamba. Her gün mükemmel geçti Susan için.. Kendini hiç bu kadar iyi hissetmemişti. Yapıyordu.. Başarıyordu. Tek başına başarıyordu.. Kendi kendine gidip gelebiliyordu işte. Cuma sabahı, Susan her günkü gibi otobüse bindi. Ofisinin karşısındaki durakta inerken bilet parasını uzattı şoföre.. .

"Sizi kıskanıyorum bayan" dedi, şoför..

Susan şoförün başkasına hitap ettiğini düşündü... Bir körün gıpta edilecek nesi olabilirdi ki?..

"Sizin kadar sevilmek, sizin kadar şefkat ve sevgiyle korunmak çok hoş bir duygu olmalı bayan" dedi şoför..

"Nasıl yani" dedi, Susan..

"Bir haftadır, her sabah yakışıklı bir subay köşede duruyor ve siz otobüsten inene kadar izliyor. Yolu kazasız geçmenize bakıyor, ofisinize girene kadar oradan ayrılmıyor. Sonra size bir öpücük yolluyor, elini sallıyor ve yürüyüp gidiyor. Siz çok talihli bir kadınsınız bayan.."

Mutluluk gözyaşları Susan'ın yanaklarından akmaya başladı.Ve birden hatırladı... Mark'ı hiç görmüyordu ama, bir haftadır yanında olduğunu, hem de öyle kuvvetli hissediyordu ki..Talihli, gerçekten çok talihli idi.Öyle bir armağan vermişti ki ona hayat, görmekten daha değerliydi.

Bu armağanın varlığına inanması için görmesi gerekmiyordu..... Sevginin aydınlatmayacağı hiçbir karanlık yoktu çünkü...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:13
Salıncak


Sandalyesi devrildi, boğazı acımıştı..

Keşke tekrar çocuk olabilseydi. Keşke tekrar komşusunun kızı ile lunaparka ilk kim gidecek yarışması yapabilse, lunaparka girer girmez salıncağa doğru son sürat koşabilseydi. Hızlı hızlı nefes alıp vermelerin ardından, yan yana salıncaklara binip sallansalardı. Boşlukta sallanma duygusu şu andaki gibi değildi. Çok güzel ve çok anlamlıydı. Kendini geriye doğru çeker, ayaklarını uzatarak gökyüzüne doğru çıkardı. Ayaklarını salladıkça hızlanır, hızlandıkça içinde birşeyler kayıp giderdi. Sanki biraz daha hızlansa salıncakla beraber gökyüzüne kadar çıkacak, kuşlara eşlik edip onlarla beraber uçabilecekti. Belleri ağrıyıncaya dek salıncakta sallanır, ardındanda arkadaşı ile beraber yakınlarındaki göle girmek için yine yarış yaparlardı. Ah salıncak ne güzeldi.. Ayaklarını salladı..

Hızlı delikanlılığını hayal etti. Karanlıktan korkmaz, korktuğu herşeyin aksine üstüne üstüne giderdi. Onu kimse yıldıramaz, kimse gözünü korkutamazdı. Bileklerinin çelikten yapıldığını hayal eder, kavgaya girmekten çekinmezdi. Gözükaraydı, bu yüzden çok dayak yemiş ama hiç birinden de pişman olmamıştı. Mahalleli zaman zaman onu görünce yolunu değiştirir bile olmuştu. Sonraları girdiği işlerden teker teker kovulmuş, artık serseri sınıfına girdiğini farkedince iş işten çoktan geçmişti. O bu dünyanın saçma sapan kurallarını kabul etmiyordu. Sabah kalkmak, işe gitmek, eve dönüp ailesiyle zaman geçirmek ona saçma geliyordu. Hayata bir defa geliyordu, çoluk çocukla vaktini harcamamalıydı. Akşamları arkadaşları ile gezer, gece olunca tek başına sokaklara çıkardı. Herkesin uyuduğu saatlere kadar dolaşır, ardından lunaparka giderdi. Kuşkulu gözlerle etrafına bakar, kimsenin görmediğinden emin olunca hemen salıncağa biner ve sallanmaya başlardı. Bazen bir yıldızı gökyüzünden tutup, cebine atacakmışcasına hızlanır ve saatlerce sallanırdı. Ayaklarını tekrar salladı...

O günü anımsadı. Yer yer bulutluydu anıları. Nasıl olmuştu, herşey nasıl çabuk gelişmişti anlayamamıştı. Babası, son kavgasında komşularının burnunu kırdığını duyunca onu evden kovmuştu. " Sen işe yaramazsın, sen benim evladım olamazsın! " demiş ve yol göstermişti. Onun evladı nasıl olabilirdi ki zaten? Bir defa kucağına alıp sevmiş miydi ki, şimdi sen benim oğlum olamazsın diyordu? Hatta çocukken çoğu zaman, ailesinin onu yetimhaneden yada bir cami avlusundan evlat edindiğini düşünürdü. Yoksa insan kendi çocuğuna bu kadar soğuk davranamazdı. Kıyamazdı..

Bu düşünceler içinde yürürken, bir anda biriyle çarpışmıştı. Çarptığı bir yanında eşi olan bir kadındı ve yere düşmüştü. Kadının burnu kanıyordu. Şok olmuştu. Eğilip yardım etmek istedi ama edemedi. Öylece bakakaldı. Durmadan ardı ardına " Birşeyiniz varmı " diyordu. Kadının kocası paniklemiş, karısını kaldırmaya çalışıyordu. Sayıklamaları adamın bağırmasıyla son buldu. " Önüne bakmıyor musun yürürken? Ne biçim yürüyorsun lan sen! " İsteyerek yapmamıştı ki, neden bağırıyordu bu adam ona. Sinirlenmişti. " Bilerek çarpmadım, karını kaldır al voltanı! " diye bağırdı. Sözlerinin hemen ardındanda burnuna bir yumruk yedi. Burnunun acısıyla gözleri karardı. Cebindeki sustalısını çıkardı. Seri hareketlerle adamın sırtına sokup çıkarmaya başladı. Gözleri yerlere dökülen kanları bile görmüyordu. Heryer siyah beyazdı sanki. Fakat bu adam ona sebebsiz yere vurmuştu, sinirlendirmişti. Arkasından gelen feryatlar kulağını acıttı. Döndüğünde, burnu kanayan kadın tırnaklarıyla yüzünü gözünü çiziyor, bir taraftanda " Caniii! " diye bağırıyordu. Her yeri titriyordu, kadını itelemeye çalışıyor, fakat kadın geri gelip tüm gücüyle tekrar ona saldırıyordu. Yüzü kan içinde kalmış, yer yer sızlıyordu. Bıçağını geriye doğru çekip, hızla kadının karnına sapladı. Sokak çığlıklarla inledi. Bıçağını çıkarıp tekrar sapladığında, kadın üzerine yığılmıştı.

Kadınla birlikte yere yığıldı. Herşey otuz saniye içerisinde olup bitmişti. İki insanın canına kıymış, onları hayattan men etmişti. Başından aşağı kaynar sular boşaldı. Nasıl yaptığını, nasıl olduğunu bile anlayamamıştı. Elleri hala titriyordu ve bıçağıda elinden bırakamamıştı. Başı zonkluyordu, iki insan öldürmüştü. Bu kavga etmeye yada başka birşeye benzemiyordu. Yüreği alev alev yanarken gözleri kadına çarptı. Gözbebekleri büyüdü. " Hayır hayır " diyerek gözlerini sımsıkı kapattı. Gözlerini açmak istemiyor ve kadının karnında ki şişliği görmek istemiyordu. Gözkapaklarını korkarak açtı, evet kadın hamileydi..

Kulakları çınlamaya başladı. Herşey bulanıklaştı. Zaman yavaşladı, yavaşladı ve durdu. İki kişiyi öldürmenin verdiği buz gibi soğuğun etkisini henüz üzerinden atamamışken daha büyük bir facia yaptığını anlamıştı. Etraftan gelen uğultuların arasında bir bebeğin ağlamasını duyuyordu. Sanki kadının karnından çığlıklar geliyordu. " Amca neden!.. " Boğazı kurumuştu, hızla etraflarınında toplanan kalabalığa, aptal aptal bakıyordu. O bir bebeği de öldürmüştü. Henüz doğmamış bir yavrunun, salıncakta sallanma hakkını elinden almıştı. Hiç doğmayacak, hiç büyüyemeyecek, hiç parka kadar yarış yapamayacak ve asla salıncakta sallanamayacaktı. Şuursuzca kanlı ellerini yüzüne götürdü. Yüzünü kapattı, kimse görmemeliydi bu büyük utancını. " Hayııır " diye bir feryat kopardı. Ama sesi çıkmıyordu. Tekrar bağırdı, hayır hiç kimse duymuyordu. Ellerini yüzünden çekti ve belirsiz hareketlerle gökyüzüne baktı. Gökyüzü bile kana bulanmıştı. Bir kaç kuş uçuyordu. Kanatlarının her hareketini takip edebiliyordu. Öylesine yavaş uçuyorlardı ki, sanki hayatı yavaş çekimden yaşamaya başlamıştı. Doğmamış bir yavru ve mutluluklarının gelmesini dörtgözle bekleyen bir ailenin ortasındaydı. Dişlerinin takırtıları arasından " İstemeden oldu " demek istedi. Fakat boğazından sadece hırıltılar çıkıyordu. Başı dönüyor, halen kulağında " Ben salıncakta sallanacaktım amca, neden!? " çığlıkları çınlıyordu. Yüreği kanadı, kanadı, kanlar gözlerinden akmaya başladı. Hıçkırıklar eşliğinde, kendini kana bulanmış asfalta bıraktı. Artık hiç birşey hissetmiyordu. Zaten ondan sonrasınıda hatırlamıyordu..

Düşüncelerden sıyrıldı. Kalbi teklemeye başlamış, her saniye vücuduna sancılar saplanıyordu. Nefessiz kalmak o kadar kötüydü ki, gözlerini bile açamıyordu. Yavaş yavaş hareketsiz kalıyordu. Ah tekrar keşke çocuk olabilseydi ve bir ömür boyu salıncakta sallanabilseydi. Acıdan boğazını artık hissetmiyordu. Son bir kez ayaklarını salladı ve hareketsiz kaldı. Birazdan darağacından indirilecekti ve bir daha asla salıncakta sallanamayacaktı, çünkü artık o bir cesetti...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:13
Bir Annenin Kızına Nasihatları



Kızım.

Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.

Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.

Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.

Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.

Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.

Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.

Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.

Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:14
Ateşe Düşen Bir Gülün Çığlığı

Kızını dünyaya getirdikten sonra çok sevmişti, hemde uğrunda ölecek kadar çok... Ama hep eziklikle, utançla, korkuyla, cinnetle sevmişti… Hep "Ya" diye kaygılar taşıyarak içinden ve o “Ya” ları düşündükçe kanı çekilirdi damarlarından Kezban’ın.

Ölmeyi çokça geçirmişti içinden, oysa bir uçurum kenarından kendini boşluğa bırakacak kadar çok seviyordu hayatı, kocasını ve kızını. Ama kahrolası yerde üçüne de yaşam haram kılınmıştı.

Kulaklarında bir ses “Ölmelisin, ölmelisin!” diyordu. . “Hadi be kızım sende,” “çocuğun, eşin dururken hayata küsmek, ölmek mi olur?”
Nasıl ölsün? Yaşamak güzel, yaşamak kutsal. Kafasında sorular dolaşıyor: “Kadının yazgısı mı bu? Yoksa geri kalmış ülkelerin sorunu mu?” diye.

İlk önce çözümlerin içinde olduğunu, hayatın iğrençliklerine dayanması, bütün gücüyle karşı koyması, bunu kabul etmesi, bu yola inanması, dayanması ve kendini geliştirmesi, aşması gerekiyordu.

Sadece bunun için dua ediyordu. Ölümü son çare olarak görmek değil, bu gücü yaşamak istiyordu. Korkularının ördüğü setleri devirmek, yıkmak, bu köhne töreleri devirmek, belki de kendisi ve başkaları için bir devrim olacaktı. Yapayalnız olsa bile, bunun tek çıkış yolu , bunun tek umut ışığı yine içindeki kendinde olduğuna inandırıyordu kendisini. Bu yüzdendir ki dayanılması güç bir hayata dayanıyordu kezban.

Hayâller kuruyor kezban. Bir küçük ev, sevdiği bir eş, etrafında dolaşan çocuklar, herkesin herkese insanca baktığı, kadınların aşağılanmadığı bir çevre’’... Uyuya kalıyor Kezban. Dudaklarında sayıklamalar...

Kocasının o insan yüzüne bakarken her gün utançtan biraz daha kahroluyordu. Oysa kocası anlayışlı, insancıl bir adamdı, sokakta karşılaştığı herkes yüzünü çeviriyordu, yüzüne söylemeseler bile, arkasından ona pezevenk, **** babası demelerine bile aldırmıyordu. Namusunu temizlemesi için yapılan tüm baskılara karşı çıkıp direniyordu. “eşimin ve o günahsız yavrunun suçu nedirki öldüreyim, asıl suçluları neden görmüyor sunuz?” deyip tüm çevresini ret ediyordu. Hem bu gerici mantık inandığı değerlerle ve dünya görüşüyle de çatışıyordu...

Bütün çevre “namusunu temizlemezsen senin buralarda yaşama şansın ve hakkın yok, kimsenin yüzüne bakamazsın “ diye açık açık tehtit ediyorlardı. Ama o köhnemiş törelere karşı çıkıyordu ve geri zihniyetli tehtitlere aldırmıyordu...

Kocası çoğu zaman çektiği acıları bildiği için Kezban’a, “Hiç kimse seninde, kızının da kılına bile dokunamaz, dokunana dünyayı dar ederim’ biraz daha sabır’’ diyordu. ”Karkolda gözaltı sürem bitince, inşaatlarda çalışıp biraz para biriktirdikten sonra çekip gideceğiz İstanbul’a. Orada kimsenin bizi tanımadığı, rahatsız etmiyeceği bir yere yerleşiriz...” deyip teselli ediyordu Kezban’ı...

Kocası öğretmendi 1980 li yıllarda katıldığı bir yürüyüşün tertipleyicisi olarak ihbar üzerine yakalanp içeri atılmıştı. Bunu fırsat bilen karşı görüşteki düşmanları gece evine girip Kezban’ın ırzına geçip kaçmışlardı. Kezban eşinin ve ailesinin onurunu ve namusunu düşünerek bu olayı sır gibi saklamıştı. Nihayet altı aylık hamile olduğu anlaşılınca saklaması olanaksızlaşmıştı. Sonunda çareyi ailesine açılmakta bulmuştu. Ailesi doğan çocuğunu boğması için yaptığı bütün baskıları canı pahasına ret etmiş, karşı koymuştu.

Kocası hapisten çıktığında ise Kezban’ın ırzına geçenler köyü terkedip, izini kaybettirmişlerdi. Köhnemiş törelere göre sanki suçlu oymuş gibi bütün akrabaları, Kezbanı ve kızını öldürmesini istiyorlardı kocasından.. Zaten törelere göre doğal olanı da buydu. Yoksa kimsenin yüzüne bakamazlardı...

Acılarla geçen her gün biraz daha acı veriyordu. Çöken karanlıklar umudunu, geçen her gün hayallerini, hayatını çekip götürüyordu Kezban’ın... Karanlıklardan hep korkardı Kezban, kocası ne kadar karşı çıkarsa çıksın, kızıyla birlikte öldüreceklerinin korkusunu hep yaşıyordu. En çok da kızının öldürüleceğine yanıyordu yüreği....

“Ah zavallı yavrum” diyordu. “Bilir mi sorsam, sormadığım soruların cevabını? Konuşsam anlar mı dilimden? Konuşmadan, yüzüme bakıp susar mı öylece. Bilir mi neden bu kadar korktuğumu?. İçimdeki korkunç acıyı, gözlerimdeki uçurumu, katran karası geceleri. Anlar mı gözlerimdeki hüznü, kendime bile kapattığım duygularımı…”

Kezban için umut ve sevgi uzaklarda bir nokta bile değildi artık. Dünyalar değildi istediği, can bulacak kadar bir destekti.... Özlem, sevgi, şevkat, anlayış gösterecek ve içinde barınabileceği, herkesin yüzüne utançla bakmadığı bir yerdi...

Durmadan bir nehir akıyordu düşlerinde Kezban’ın, düşlerinin içinde yüreğine akıyordu sanki acı olup. Alıp götürüyordu ömrünü seller gibi her defasında... Issızdı, şaşkındı, çaresizdi, yapayalnız ve tek başınaydı Kezban düşlerinde… Kim koymuştu bu töreleri, kadınların lanet yazgısı mıydı bütün bunlar?... Bütün bunlara bir cevap arıyordu ama bulamıyordu...

Ne zaman dalıp gitse boğazı düğümlenir, tuzlanırdı kirpikleri. Bir yıldızın izdüşümü sarılırdı geceye, çağlayanların sesleri duyulurdu uzaktan ve bir çobanın kavalı vururdu kulaklarına. İçi acırdı her defasında ne zaman o kahrolası lanet geceyi anımsasa . Ne zaman anımsasa çaresizliğin nefesi üşütürdü içini, hüzne yazılmış bir şiirin dizeleri gibi acı solurdu hep.

Yorgun düştüğü zamanlar olmuştu elbet, hep direnmişti ayakta kalması için ama şimdi öyle miydi? Bir yanda kızı, diğer yanda kocası. Bütün bu olanlara karşı gücü tükeniyordu artık. Kaybolan zamanlar yitik umutlar hiç gelir miydi geri?
“İlk baharın kısa ömürlü çiçeği olsaydı, bir sonraki bahara yine gelirim der avuturdu yüreğini. İnsan gitti mi bir daha gelmez. “ diyordu kendi kendine...

Güneşli bir bahar günüydü, onlarda başka aileler gibi kırlara, nehir kıyısına çıkmışlardı, kuzular meliyor, çocuklar ordan oraya koşup oyun oynuyordu. Her yere yağmurun ve toprağın taze kokusu sinmişti. Ne zamandı sıcaklığını, şefkatini özlemişti güneşin. Gökyüzü öylesine mavi, öylesine duru, öylesine sınırsızdıki, Yine de yüreğindeki acıyı haifletmiyordu bütün bu güzellikler....

Çevre hep rengarenk çiçeklerle, çimlerle, yabani bitkilerle süslüydü. Kuşlar cıvıl cıvıldı. Çiçekler açıyor, baharın serin ve temiz havası mis gibi kokuyordu… Rüzgarda tiril tirildi yaprakları güllerin, çiçek açtıkları küçük tepede el ediyorlardı sanki onlara … Kezban bir gül koparıp kızının saçlarına taktı. Bir kızına baktı, bir güle, bir de çağlayarak akıp giden suya….
Saçlarına taktığı beyaz gül o kadar yakışmıştı ki yüzünün masumluğuna kızının.
Kızı, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak, her şeyden habersiz saf saf gülümsüyordu. “Ah bir bilse, bir bilse hangi acıların annesinin bağrını deştiğini. Acılarla geçen her günün neler koparıp götürdüğünü ömründen...” diye söyleniyordu kendi kendine Kezban...

Kızına, “ah gözleri harelim sen bu acıları bilmezsin, henüz çok küçüksün, diyordu. “Bilmezsin nasıl olur, bir davanın hem mağduru, hem suçlusu, hem sorumlusu olduğumuzu. Ah gözleri harelim bizim için yaşamak, bu kötülüklerle, yanlışlarla dolu dünyada zaten ölüm demektir, ölümse rüzgâr olmak demektir bizim için. Sen henüz bilmezsin ölümü, bilmezsin ölümü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu…. Ah gözleri harelim, boynu büküğüm, onca ağır yük verilmiş ki sırtımıza. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, sanmıştım. ”


Tüm acıların ve üzüntülerin üstesinden gelebileceğini sanmıştı bir zamanlar fakat bu gücünü kaybettini anlıyordu yavaş yavaş.

Kezban hayatı boyunca haykırmak istediği fakat haykıramadığı herşeyi haykırmak, dışarı atmak istiyordu. Yıllarca içine atıp sakladıkları dayanılmaz korkunç bir yara oluşturmuştu onda. Yüksek bir yere çıkıp avazı çıktığı kadar haykırmak, içindeki yaraları deşip çıkarmak , boşaltmak istiyordu. Hayata, tanrıya, törelere, kötülüklere, suskulara her şeye isyan etmek istiyordu.

"Herkes bu kadın aklını yitirmiş desin, ardımdan küfür etsin" diyordu, kimin ne düşündüğü pek umurunda değildi.

Kızına baktı gözleri dolu dolu. “Bu kahrolası iğrenç zamanda, kimbilir başına neler neler gelecekti, ne acılar çekecekti bu saf haliyle...”

Sonra güneş ışıklarını serpmeye başlarken yeryüzüne, uzaklara akıp giden nehire baktı... Orada canlılığı, başkaldırmışlığı, isyanı, hasreti gördü... Kavuşmak istedi bir an önce, sarılmak istedi nehire... Koynuna girmek istedi bir sevgili gibi... Sevişmek istedi nehirle... İnsanın ulaşamayacağı bir yer düşlüyordu, kavuşmak istiyordu bir an önce düşlediği o yere... Sonra bir hikaye takılıp kaldı usuna. Kızına anlattı titreyen dudaklarla...


“Ateş bir gün suyu görmüş..yüce dağların ardında..sevdalanmış onun deli dalgalarına, hırçın,hırçın kayalara vuruşuna...Yüreğindeki duruluğu demiş ki suya; gel "Sevdalım ol" hayatıma anlam veren, mucizem ol... Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa,"Al " demiş.."Yüreğim" sana armağan.. Sarılmışlar ateşle su birbirlerine sıkıca.. Kopmamacasına.. zamanla Su; buhar olmaya, ateş kül olmaya başlamış ... Ya kendisi yok olacakmış, ya Aşkı..!

Baştan alınlarına yazılmış olan kaderide, yüreğindeki kederide alıp gitmiş, uzak diyarlara su... Ateş kızmış, yakmış ormanları.. Aramış suyu diyarlar boyu... Geceler boyu...

Gün gelmiş suya varmış yolu... Bakmış, o duru gözlerine suyun... Biraz kırgın... biraz hırçın... Ve o an anlamış aşkın bazen gitmek olduğunu.. Ama gitmenin, yitirmek olmadığını.. Ateş durmuş, susmuş öylece.. Sönmüş aşkıyla....

İşte o zamandan beridirki; ateş sudan, su ateşden kaçar olmuş... Ateşin yüreğini sadece Su...Suyun yüreğini sadece ateş alır olmuş..”


Hikaye bittiğinde kızını alıp yanına yavaşça yürüdü nehire doğru. Kocası kitap okumaya dalmıştı. Hiç kimse farketmedi, hiç kimse görmedi onları… Usul usul yürüyüp dağlardan süzülüp gelen o akıntının kıyısında durdular. İçini kemiren acıdan ve içine düştüğü bu boşluktan kurtulması için tek çıkar yol bu nehre atlamaktı belki de. Ama hangi cesaretle. Bir an için düşündü, yüzme bilmiyordu. Kaç genç kız, kaç yeni gelin atlayıp boğulmuştu bu nehirde yıllar yılı… Kaç gözyaşı efsanesi dinlemişti nehirde boğulanlarla ilgili… Buralarda, başlamadan biten bir masaldı sanki hayat...
Bu dünyada her şeyin ölümlü olduğunu biliyordu da Kezban,ölümün ne olduğunu bilmiyordu.


..../ Yüzme bilmiyordu Kezban, kimse öğretmemişti, akarsulardan hep korkardı… Ne zaman nehrin kıyısına gelse hep boğulacağını sanır ürperir, geri çekilirdi..…

Durup yüreğini dinledi Kezban. Sanki akan nehirdi yüreği. Bazen gürül gürül, bazen sessiz ve derinden aktığını hissetti yüreğinin. Akan nehiri yüreğinde, yüreğini o gümbür gümbür akan nehirde buldu....

Yüzüne baktı son kez kızının, öylesine saf, öylesine masumdu ki yüzü, dünyanın tüm kötülüklerinden habersizdi... Sicim gibi yaşlar süzüldü gözlerinden biribiri ardına. Ne çok acıyı, sevinci, hüznü, korkuyu biraraya biriktirmişti, birarada tutmuştu yıllar yılı.

Sarıldı kızına sıkıca ve son kez hoşçakalın dedi yıldızlara, aya, güneşe. Bütün düşleri sahipsizdi artık... Darmadağın yüreğini topladı... Arkasına bile bakmadan acılarını sırtlayıp kapadı gözlerini... Ve kızının da elini tutarak kendini bıraktı akıntıya… BR>
Gün gelir herkes ölür, hayat biter, yaşam sona erer. Yaşadıklarını da alır yanına kimi insan giderken. Elveda derken dünyaya.
Tüm çabalarına rağmen yenilmişti işte hayata ve insanlara.



Nehrin azgın dalgaları biribirine sarılı ana kızı birlikte sürükleyerek alıp götürüyordu... Akıntı zorluydu. Sadece akıntıya kapılan beyaz gülün çığlığı duyuluyordu kıyıda. Kezban’ın, kızının saçlarına taktığı beyaz gül’ün çığlığı... Dalga dalga yayılıyordu gülün çığlığı, ateşle su arasında... “Susturun şu çığlığı” diye inliyordu bozkırda rüzgar...

Belki de o güzelim anneyle can yoldaşı kızını, akıntının kıyılarına atması çok sürmeyecekti. O düşledikleri eşsiz adaya götürüp bırakacaktı onları...

Kocası bir şey yapamamanın çaresizliğiyle kahroldu, kıyıda arkalarından sadece bakakalmıştı... Kezban kocasının umutsuz çağrılarını duymadı bile...
” Kezban! Kezban! “ Ama iş işten geçmişti artık.
Karısı ile kızının yardımına koşmayı istiyordu ama elleri, kolları bağlıydı kocasının. Nehire atlaması onunda ölümü, yok olması demekti. Hem atlasa bile onlara yetişebilmesi olanaksızdı, suyun kıyısına geldiğinde epey uzaklaşmışlardı onlar...

Ana kız kıyıdaki umutsuz çağrıları duymadılar belki de. Dalgaların sallantısına kaptırmışlardı kendilerini. Kollarını kızının boynuna dolamış, saçları gözlerine yapışmıştı Kezban’ın... Akıntıya kapılmış gidiyorlardı...

‘’Kezban! Kezban! Geri dön!’’ ‘’Geri dön Kezban n’olur !’’ Kulak verseydi, belki de kocasının ve kıyıdakilerin sesini son kez duyabilirdi. Ama uzaklardaydı artık. Dalgaların şırıltısı arasında suların boğuk ezgisini dinliyordu...
Kırgın yüreklerin derinlerinden gelen türküler gibiydi bu ezgi...

Bahardı çiçekler açıyordu kırlarda, topraktan otlar fışkırıyordu delicesine... Dalgalar azgınlaşıyordu git gide... Daha hızlı akmak, insanın olmadığı bir adaya ulaştırmak istiyordu onları... Aktı, ıssız ormanlar, boy boy ağaçlar arasından, yıllardır biriktirdiği acıları, hasreti peşinde sürükleyerek, aktı başkaldırırcasına...

Kezban’nın gözyaşları ufacık damlalardı, aktıkça sel oldu, nehir oldu, deniz oldu, okyanus oldu. Kapladı yeryüzünü, yaşamı sorguladı dalgalarla oynarken... Yaşam gizlenmiş acılar mıdır diye sordu yüreğindeki çığlığa? Sordu kahrolası töre koyucularına? Cevap alamadı...

Kıyıdakiler artık yalnızca bir leke seçebiliyorlardı... O da yanak yanağa vermiş suda sürüklenen anne ile kızının başıydı bu. Sonra dalgaların çalkantısı arasında bu leke de seçilmez oldu. Biribirine sarılı vaziyetde giden ana kız, tatlı bir uyuşukluk içerisindeydiler. Tıpkı uykulu gibi. Su, yanaklarında şırıldıyordu...
Gözlerini yummuştu ana kız. Tüy gibi hafiftiler. Bir daha hiç ayrılmayacaklardı. Anne kız birlikte düşlerdeki gibi almış başlarını gidiyorlardı.
El ele birbirine sarılarak atlamışlardı nehrin çılgın sularına, birbirini hiçbir zaman bırakmayacaklardı artık. Beraber gideceklerdi gidecekleri yere. Her şey, cennet ve cehennem arasında birbirine tutunmak gibiydi..

Birlikte yüzdüler, yüzdüler. Nehrin ezgili suları kulaklarına tatlı bir ninni fısıldıyordu.
O güzel su, büyük nehrin akıntısı boyunca genç kızların, gelinlerin, annelerle çocukların hep iç içe, can cana olduğu büyülü bir adaya sürüklüyordu onları...


Çiçeğe duran dallarında umut tazeliyordu yine elma ağaçları, her bahar olduğu gibi…

M@D_VIPer
08-08-06, 13:15
Umudun Rüyası


Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. Muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır, sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayat yaşamaya benzer.

Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kim bilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafı.

Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi. Yalnız başına yaşamak için verilen mücadele yorucu ve zor bir yarış gibiydi. Hem de hiç tecrübesi olmadan başlamak zorundaydı bu yarışa. Hayat hiç de kolay değildi. Artık kararlarını yalnız başına verebilecek biri olmak zorundaydı. Hayatını yönlendirebilecek biri. Çocuk da olsa sorumluluklarını yüklenebilecek biri olmalıydı. Unutmamalıydı bir de annesinin olduğunu. İki gözü iki çeşme, her gün dövülen, sövülen, hor görülen ama çaresiz, tüm bunlara katlanmak zorunda kalan ve seninle gurur duymasını isteyen bir oğul olmalısın. Bu yüzden bundan sonra ne yapacağına karar vermen ve ona göre davranman lazım. Şartlar ne kadar ağır, acımasız olursa olsun hem çalışıp hem okuması lazımdı.

Suçlu kendisi mi, kaderi mi, tanrısı mı, onu doğuran mı, bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri birbirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünyada yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de birbirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama gerçekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umut’un durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.

‘’Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, Umut’ların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya ant içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun’’.

Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, her şeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an’larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut’tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı.

Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umut’u istemeyince Umut da İstanbul’da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne – baba, dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.

Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.

Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan’dan İstanbul’a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı…

Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime naz edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, “dedeciğim” diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilin ki boğulmaktadır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlik, güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu…

Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesinin de çok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir, dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahzunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna…

Bahar gelmişti. Her yer yeşillikler içindeydi. Daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini ve inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi...
Ölmeden önce dedesinin neden ona yaşlı gözlerle sıkı sıkı sarılıp derin derin ah çektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. En son okuldan gelip gülümseyerek dedesinin boynuna sarılıp öptüğünde, yaşlı dedesinin nefes almakta zorlandığını görmüştü. Öleceğini biliyordu yaşlı adam ama bunu Umut’a anlatmaya, açıklamaya nasıl başlayacağına karar verememişti. Onu üzmeden anlatmak kolay olmayacaktı. Şimdi her zamankinden daha çok çaresiz, dayanaksız hissediyordu kendini yaşlı adam. Yutkunup boğazını temizlerken boğazı düğümlenmiş, dudakları titremeye başlamış ve gözlerinde iki damla yaş süzülmüştü. Ellerini Umut’a uzatıp ona sevgi ve şefkatle sarılmıştı gücünün yettiğince...

Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ‘’Bütün çocuklar evine dönüyor’’ diye düşündü. Sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde; içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gittikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.

Her akşam buğulu çocuk gözlerine bin bir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalıydı, dolu dizgin umutlar fışkırmalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkça ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız ve yalnız...

Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu.
Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonra da okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı… Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi Umut. Konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.

Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağından kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.Dışarıdan insan konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.
Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.
Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı Umut. O gün de topladığı çiçekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.

Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka olmasını; dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.

Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki selvilere bakmıştı. Orada artık dedesi de yapayalnız ve kimsesizdi.

Öğle güneşi selvi ağaçlarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. Rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı.
Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tat veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.Tam uykuya dalacaktı ki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi. Yorgundu, uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğuna da. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, bin bir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla…
Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirdiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı; kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.

Ve uçtu hayallerine doğru bin bir yeni umutla. Gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ‘ merhaba’ dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı. İleriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı; bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa.

Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu, gücü tükendi tükenecekti ama pes etmiyordu. Göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burada da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yine de kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendisini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı.
Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yine de, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.

Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı. Bu, herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut. Tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hissetti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu; hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.

Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı Umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye doğru uzattı, gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.
Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar…

Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle…
Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru…


Sahi kaç yaşındaydı umut
Gökyüzü kaç yaşında
Toprak kaç yaşında
Özlemi kaç yaşında
Ya gözlerindeki parıltılar
Yüreğindeki çırpınışlar
Sahi umut kaç yaşındaydı
Yaşam kaç yaşındaydı
Ölüm kaç yaşında



Yazar : NuriCAN

M@D_VIPer
08-08-06, 13:16
Sen Bir Melek'sin



Melek Hanım, bu akşam bir başka hazırlık yapmıştı. Bir başka çıkmıştı kocasının karşısına. İpek gibi siyah saçlarını omuzlarından aşağılara salmıştı. Birilerinin dışarısı için gösterdikleri özeni; o, sadece kocası için gösteriyordu. En güzel elbisesini giymiş, yeni gelin gibi süslenmiş, ‘yaratılışımı, yüzümü güzelleştirdiğin gibi, huyumu ve ahlakımı da güzelleştir ya Rabbi’ diye dualar etmişti. Kararmakta olan akşamın ilk karanlığı içinde; tül perdenin altından bakabildiği kadarıyla kocasının gelmesi için yolu gözlüyordu. Tahir Bey, ise fena halde yorulmuştu ama vazifesini yapmış olmanın huzuru içinde eve dönüyordu. Üzerinde taşıdığı anahtarı ile kapıyı açacaktı ki; eşi Melek Hanım'ını kapıyı açar olarak buldu. Melek Hanım, içeri giren kocasının boynuna sarıldı. Davranışları ile onun gönlünü alevlendiriyordu. O, evinin hanımı, hanımefendisiydi.
“Selamünaleyküm.” Dedi Tahir Bey,
“Aleykümselam. Hoş geldiniz efendim.”
“Hoş bulduk canım” dedi. Tahir Bey, bir buse kondurdu güler yüzle kapıda kendini karşılayan hanımının yanağına. Melek Hanım, Tahir Bey’e terliklerini verirken; elindekileri aldı. Pardösüsünü astı. Hanımı tarafından güler yüz, tatlı söz ile karşılanan Tahir Bey’in bütün yorgunluğu bir anda çıkıvermişti sanki... Şu Melek Hanım, ne hoş bir kadındı. Tahir Bey, kolunu onun beline doladı. Birlikte salondaki kanepeye kadar geldiler. Karşılıklı hal ve hatır sordular. Bundan dolayı her ikisi de ziyadesiyle memnundular.
“Bu güzel karşılamayı neye borçluyum acaba?”
“Görevinin bilincinde olan bir hanım almaya!”
“Ey Rabbim ne kadar şükretsem yine de azdır. Senin gibi bir Meleği nasip etti bana…”
“Ya ben bu övgüyü neye borçluyum?”
“Görevinin bilincinde olan; bir beyle evlenmeye!”
“Sen hem çok akıllı, hem çok zeki, anlayışlı, güzel, kibar, nazik, hem de çok sevimli, hem de çok…”
“Yeter, görende bir şey var zannedecek.”
“Sen başkasın, benim için ‘çok özel bir yer’ sahipsin. Sen benim bir tanemsin. Ben seni övmüyorum, hakikati söylüyorum. Hem senin övülmeye ihtiyacın mı var? Kadın, evi ve kocası için süslenmeli. Ama kadınlar daha çok dışarı çıkacakları zaman, sanki bir başkaları için süslenirler. Evlerinde ve kocalarının yanında ise sıradan şeyler giyerler. Sen öyle değilsin, bir tanem.”
“Nasılım peki?”
“Sen başkasın…”
“Evlendiğimiz günden bu yana seni çamaşırda, bulaşıkta görmedim. Üstün başın pis ve dağınık görmedim hiç.”
“Benim en önemli vazifem; sana huzurlu bir ortam hazırlamaktır. Sizi huzurlu ve mutlu gördükçe, dünyalar benim oluyor.”
“Ya Rabbi ne amel ettim ki, bana böyle bir melek nasip ettin?” diyordu Tahir Bey. Melek Hanım Tahir Bey’in geçen her gün sevgisi artıyor, gözünde ve gönlünde büyüyordu. Melek Hanım da ‘sen benim hayat kaynağım, umudum, sevgim, aşkım, her şeyimsin, sana kul köle olmak istiyorum’ diyordu. Ne yapar eder, gönlünün en uç noktasına kadar inerdi. Çalışmalarında destekçisi olur, şevk ve zevk vermeye çalışırdı. Bu güne kadar, ne kıştan ne yazdan, ne soğuktan ne de sıcaktan şikayetçi olmamışlardı. Huyları da öyle birbirine benziyordu ki! Kocası evde olduğu zaman; iş çıkarmazdı ortaya, sürekli yanında olmaya çalışır, sevdiği yemekleri yapar, duruma göre çay, kahve, meyve getirir, soyup dilimleyerek eliyle de ikram ederdi. Tahir Bey ne zaman misafirle gelecek olsa, kapı ziline basar, Melek Hanım’ın ‘kim o?’ sorusuna ‘biziz’ cevabıyla yalnız olmadığını anlar, gelen misafirin zahmet değil rahmet olarak geldiğine inanır ona göre hüsnü muamelede bulunurdu. Ne kadar geç gelirse gelsin, asla ‘kadına kocasından önce yatmak yakışmaz’ der mutlaka kocasını beklerdi.
Melek hanım, abdest almak için gömleğinin kollarını sıvarken; Tahir Bey’in ayaklarına uzanarak çoraplarını çıkarmaya başladı. Tahir Bey, onu ellerinden tuttu, memnuniyetini ve sevgisini belli etmek için; anlına bir öpücük kondurdu.
“Sen benim hizmetçim değil, eşimsin.”
“Çoraplarınızı çıkarsam ne olur ki!...”
“Bu senin görevin değil.”
“Seni memnun ve mutlu etmek, benim görevim değil mi?”
“Bu ikimizin de görevi…”
“Öyleyse müsaade ette çıkarayım.”
“Hayır.”
Tahir Bey kendi çoraplarını çıkardı. Lavaboya doğru giderken; “Bu Allah’ın bana bir hediyesidir” diye, dua edip şükretti. Abdestini alıp çıkınca onu elinde havlu ile bekler buldu.
“Yapma Meleğim.”
“Size hizmet etmekten zevk alıyorum.”
Birlikte akşam namazını kıldılar. Melek Hanım yere sofrayı hazırlarken; Tahir Bey eşine sofra hazırlamada yardım ediyordu.
“Sen otur efendi…”
“Sana yardım etmek istiyordum.”
“Eksik olma. Ama erkeğin dışarıda başarılı olmak için içeride dinlenmesi lazım.” İkisi de bir birinin hoşgörüsünden, nezaket, sevgi ve saygısından son derece memnundular. Huzur doluydular. Örnektiler. Yemekten sonra ağzını yıkamak için lavaboya giden Tahir Bey, onu yine havluyla bekler buldu. Onu havlu ile birlikte kucakladı. Ne asil bir hanımdı, şu Melek Hanım.
“Sen bir Melek’sin.”
Yemekten sonra oturup sohbet ettiler. Aynı derdin, aynı tasa ve kasavetin, aynı ideal ve davanın insanlarıydılar. Yıllarca birbirini görmemiş iki aşık gibiydiler. Yatsı yaklaştığında; Tahir Bey’in pardösüsünü getirdi. “Yatsı ile sabah namazlarını camide ifa etmen senin için daha hayırlıdır diye düşündüm” diyen Melek Hanım’a teşekkürden başka verecek cevap bulamadı.
“Şu sendeki tatlı dil var ya!...” dedi.
O gidince bulaşıkları yıkadı, ocağa koyduğu çayı demledi. Abdestini tazeleyerek namazını kıldı. Geleceği zamanı tahmin ediyordu. O cebinden anahtarını çıkarırken; Melek Hanım kapıyı açtı.
“Kapıda mı bekledin yine!...”
“Sen hem kocam, hem de hocamsın. Dünya ahiret mutluluğumu sana borçluyum. Nankör olamam. Hakkını nasıl öderim sana…” Salonda Tahir Bey tefsirde dünkü kaldıkları yerden devam etti. Melek hanım hem çayını doldurdu, müphem konuları açıklaması için hem de sorular sordu. Melek Hanım okudu, Tahir Bey değerlendirdi. Erken kalkmak için; erken yatmak bir gereklilikti. Yatmadan önce Tahir Bey abdestini tazelerken; Melek hanım yatak örtüsünü kaldırdı, yastık ve yorganı açtı. Gecelik ve pijamaları hazırladı. Dualarını ettiler ve yattılar.
Gece yarısı uyanan Melek Hanım, abdestini alarak; teheccüd namazı kıldı. Eşine, kendine ve tüm Müslümanlara dua etti. Yatağında asude bir şekilde uyuyan Tahir Bey’i uyandırmaya kıyamadı. Sessizce yanına sokularak yattı. O uykuya varmak üzereyken Tahir Bey teheccüd namazını kıldı, dua etti. Muhabbetle yatan eşine baktı. Sabah namazını camide kılarak eve geldiğinde sabah kahvaltısını hazır buldu. Huzur ve saadet içinde kahvaltılarını yaptılar. Melek Hanım, her günkü gibi, sevgiyle Tahir Bey’i işe yolladı. Melek Hanım biliyordu ki…
“İnsanların, hayatını bir yaşam biçimine dönüştüremiyorlardı. Yuvayı her ne kadar erkek yapsa da, kadının huzur ve mutluluk içinde devam ettirebileceğini gayet iyi biliyordu. Evden sevgi ve muhabbetle işe çıkan erkeğin; gözü ve gönlü dışarıda kalmayacağını, akşam olunca da; sevgi ve muhabbetle eve döneceğini ama herkesten daha iyi biliyordu.”



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:17
Müzik hala çalıyordu


Öylece balkonda oyurup gökyüzünü izliyordu. Yukardaki bulutlara bakıp kendince onların oluşturduğu şekilleri yorumluyordu..
Önce bir bulut dikkatini çekti, oldukca büyükdü ve ilginç bir şekli vardı. Bir kuşa benzetti önce. Yırtıcı bir göründüsü vardı ancak sonradan yavaş yavaş esen rüzgarla beraber dağılmaya başlamıştı. Önce üzüldü ama daha sonra dağılan parçaların az ilerde tekrar birleştiğini farketti. Yavaş yavaş başka bir yerde aynı şekli alıyordu bulut parçacaları. Bir an kendi küllerinden tekrar doğan Ankaa yı anımsadı ve hafifce gülümsedi.
kafasını diğer tarafa çevirirken irkildi bir anda... Tanıdık bir yüze benziyordu bulut, gözleri doldu bir anda, uzuncaa seyret seyretmeyi düşlerken bir anda süratlenen rüzgarın onu da dağıttığını farketti. Sinirlendi...
Gözlerindeki şaşkınlık yerini garip bir öfkeye bırakmıştı...
Toparlandı ve ayağa kalktı, telaşla aşağıya indi ve arabasına bindi, hızla sürmeye başladı...
Çok fazla sürmeyen bir yolculuktan sonra yolun sonu gelmişti.
Burası onun seneler boyunca her fırsatta gittiği ama son 10 senedir tek bir kere bile gitmediği bir yerdi. Aslında değişen çok bişey olmadığnı düşündü. On sene evelki haliyle şimdiki hali arasında pek bi fark yokdu. Issız kimsesiz biyerdi hala, hala rüzgarın sesinin en güzel duyulduğu, denizin köpürüşünün en güzel görüldüğü yerdi hala dünya üzerindeki...
Arabasından indi, yolda durup aldığı biralardan birini açtı. Müziğin de sesini iyice açmıştı sanki rüzgara dinletmek ister gibi...
Denize doğru yürüdü. Yüzünde hiç ifade yoktu, Uzunca seyretti, uzuuuuun uzun baktı...Rüzgar iyice hızlanmış. dalgalar da iyice kabarmıştı...
Uzun sürem bakışmadan sonra Bağırdı avazı çıktığı kadar...
TEKRAR MERHABAAA
Beni hatırladınmı dedi... Hani yıllar evel, hep sana gelirdim hatırladınmı? Konuşur dertleşirdik senle. Bak gene burdayım, Herşeye rağmen, bana onca yaptıklarına rağmen gene burdayım.
Rüzgarın sesi çok güçlüydü, dalgaların da çırpınışı ama o bunu biliyordu, onun için müziğin sesini sonuna kadar açmıştı zaten.
Bir anda öyle bir dalga vurdu ki sahile, Sanki hoşgeldin der gibiydi rüzgarla deniz...
Noldu dedi yoksa özledinmi beni?
Seninle nasıl severdik birbirimizxi hatırladınmı? Öyle ki tüm dostlarımı bir bir hep sana getirirdim buraya, hepsiyle tanıştırırdım dedi. Hatırladınmı?
Ama sen diye başladı yeni cümlesine, birasından bir yudum aldıktan sonra...
Kimi getirdiysem, kimi sevdiysem, kimi tanıştırdıysam senle hepsini aldın ve götürdün...
Hepsini kıskandın...
Kimi sevdiysem, kime inandıysam hepsi uçtu gitti hepsini aldın yanımdan. Oysa biz seninle dost değilmiydik? Beraber oturmadıkmı günler, gecelerce? Beraber içip sarhoş olmadıkmı?
Rüzgar hala şideetle esiyordu ama onun sesi rüzgardan ve müzikten bile daha güçlü haykırıyordu...
KONUŞSANA diye haykırdı...
Önce diye başladı tekrar.
Hani dedi kısa boylu çirkin bişeydi, hatırladınmı?
Hafifce gülümsedi
Hani dedi sen bile sarhoş olmuştun, o kadar içmiştik ama... o sarhoş olmamıştı sinir olmuştuk senle...
Hani diye devam etti
Hani çok güzel biri vardı? Hani yüzüklerimizi takarken sen şahitlik etmiştin yeminlerimize hatırladınmı? ....
Rüzgar yavaş yavaş hızını kaybediyordu...
Yaaa dedi adam, "Hepsini aldın yanımdan, bende son kez geldim sana beni de al bari diye,
BAKALIM HANGİMİZ SAĞ ÇIKACAK... SEN Mİ BENMİ
BEN GELDİM SANA, YA BEN SENİ ÖLDÜRECEĞİM BUGÜN YA DA SEN BENİ ALACAKSIN ONLARI ALDIĞIN GİBİ
Yaaa , bak zayıf düşüyorsun işte,
Rüzgar hızını iyice yitirmişti, deniz de köpürmüyordu eskisi gibi,
Bir yudum daha aldı birasından...
Bak, dedi
Nolldu? Çok mu güçlü geldim ana? Hani en sevdiklerimi öldürerek mi yıkacaktın beni?
BECEREMEDİN İŞTE
Bak, hissetmiyorum bile seni artık, HADI BAĞIRSANA DEMİNKİ GİBİ, HADİ!
İşte bak tamamen yokoldun...
YIKAMADIN BENİ
AMA BEN SENİ YIKTIM!
Az sonra Ürkütücü bir ses duyuldu,
Çok derinlerden gelen tok bir ses,
"BEN DEĞİLDİM"
Deniz bir anda kabardı, rüzgar dağları bile yerinden sökecek kadar kuvvetli esti
Aynı ses tekrar haykırdı...
"BEN DEĞİLDİM"
Ve yağmurun ilk damlaları arabanın farlarının zor aydınlattığı, yerde yatan cansız bedenin üzerine düştü...

"BEN DEĞİLDİM"

Müzik hala çalıyordu...


Yazar : VahanİSAOĞLU

M@D_VIPer
08-08-06, 13:17
İhtiyar Çöpçü










http://img51.imageshack.us/img51/4572/ihtiyarcopcu5ri.jpg

İhtiyarlığa adım atalı çok olmuştu. Gözleri dalgalara takılmış halde, iyi kötü yönleriyle geçmişi düşünüyordu. İnsanlığa karşı pek güveni kalmamıştı. İyilik yaptıkça nankörlük gördüğünü düşünüyordu. Çoğu kişinin kendisine "enayi" gözüyle baktığını da biliyordu. Fakat karşılıksız iyilik yapmaktan vazgeçmiyordu. Çünkü kendisini hayata bağlayan çok az değerden birisi de, kendisine olan saygısıydı. Onu da kaybederse , herşeyini kaybetmiş olacağını düşünüyordu.
İhtiyar adam kayalıkların üzerinden yavaşça doğruldu, denizin kenarına atılmış kırık içki şişesi gözüne takılmıştı. İçki içmezdi ama görüp de almazsa ve bu kırık şişe birine zarar verirse vicdan azabı duyacağını düşündü. Onun şişeyi yerden aldığını gören biri kız, biri erkek iki genç gülüştü. Erkek ; "-Çöpçü herhalde. " dedi. İhtiyar adam herkesi hoş görmeye çalışırdı, özellikle gençleri ama yine de gencin, kendisi hakkında arkadaşıyla şakalaşırken biraz sesini alçaltmamasına, kendisinin duymaması için gayret etmemesine canı sıkılmıştı.
İhtiyar kırık camları atmış dönerken, gençlerin az önce kendisinin oturduğu kayalarda, azgın dalgalara karşı şakalaştığını, birbirini itekler gibi yaptığını gördü. Biraz daha uzakta bir kayaya gidecekti ki, birinin denize düşme sesi ve çığlığı kulaklarında çınladı. Kız düşmüştü, . Sportif yapılı gencin hemen atlayıp kızı kurtarmasını bekledi. Fakat kayadan kayaya telaşla koşan genç atlamaya cesaret edemiyordu.
Genç ne yapacağını bilemez halde dalgaların uzaklaştırdığı kız arkadaşına bakıyor, bağırıyordu. Sağa sola deli gibi koştururken, hemen yanından birinin denize atladığını duydu, bu az önce dalga geçtiği ihtiyar adamdı.
İhtiyar adam dalgaların tüm zorluğuna rağmen, güçlü kulaçlarla kıza yetişti, saçlarından yakaladı kayalara doğru çekti. Kayalara yaklaştığında kıyıdaki genç, kızı yakalayıp önce yukarı, sonra sahile çekti. İhtiyar adamı o anda unutmuştu bile. Birden aklına gelip denize doğru baktığında ihtiyar adamın hala çıkamadığını gördü.
İhtiyar kollarında derman kalmamış halde, kendisini kıyıdan koparmaya çalışan dalgalara kendini bıraktı. Genç çılgına döndü, sevdiği kızı kurtaran , az önce dalga geçtiği ihtiyar gidiyordu. Kısa zamanda büyük şeyler olmuştu hayatında. Hayatta en çok sevdiği kişiyi kurtaramamış, başkası kurtarmıştı ve o da şimdi kendisinden özür bile dileyemeden, boynuna tüm utançları takarak sonsuza dek gidiyordu.
Kendine tam gelememiş kız , gencin sulara atlayışına baktı bağırdı ama nafile. Oysa arkadaşının kendisi kadar bile yüzemediğini iyi biliyordu.
Genç erkek tüm çabasına rağmen ihtiyara yaklaşamamıştı bile , dalgaların üzerinde boğulan değil, sanki dinlenen biri gibi duran ihtiyar da sanki gülümsüyor gibiydi. Genç bir anda ihtiyardan daha çok kıyıdan uzaklaştığını farketti. Bitiyordu herşey. "Gerçekmiş demek ki " diye düşündü, hayatı, arkadaşları , sevdikleri hızlıca gözlerinin önünden geçiyor gibiydi. İnsan ölüme yaklaşınca böyle oluyormuş. Su yutuyordu ama mücadeleyi bırakmıştı.
****************
Birden beklenmedik birşey oldu; genç adam kolunun kuvvetlice yakalandığını hissetti, önce köpekbalığı aklına gelip telaşla çekmek istedi ama hemen yanında ihtiyar adamı farketti. İhtiyar adam önce kolundan yakalamış, sonra yakasından tutup, onu bir bebek gibi çekmeye başlamıştı.
Göz açıp kapayana kadar kıyıya gelmişlerdi. İhtiyar adam, genci kızın yanına kadar atmış, nefesleniyordu. Gençlere gülümsedi ; "- Siz de, ben de bu gün güzel dersler aldık. Ben kendi adıma çok mutlu oldum. Siz kimseyi küçümsememeyi öğrendiniz. Ben de bu küçük dalgalarda sizi deneyerek, insanlığın ölmediğini gördüm. Delikanlı beni kurtarmaya gelmen, beni ne kadar mutlu etti sana anlatamam. Fakat ben daha bu dalgalara yenilecek kadar kocamadım"
İhtiyar kıyıda kendilerini toparlamaya çalışan gençlerin birşey söylemesine fırsat vermedi; "-Hoşçakalın !. . . " deyip yürüdü.
Gençler peşinden koşamadıkları ihtiyara şaşkınlıkla, içlerinde bir buruk sevinçle bakakaldılar.





Yazar :AHMET ÜNAL ÇAM

M@D_VIPer
08-08-06, 13:18
Hayatın Kuralları...


Göğün her yerde mavi olduğunu anlamak için dünyayı dolaşman gerekmez.

Bak, aynı zamanda da baktığını gören ol.

Geldiğin zaman boşluk dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol.

Her duyduğuna inanma, elindekinin hepsini harcama ve istediğin kadar uyuma.

"Seni seviyorum" derken inanarak söyle.

"Özür dilerim" derken karşındakinin gözünün içine bak.

İlk görüşte aşka inan.

Evlenmeden önce en az altı ay nişanlı kal.

Asla başkalarının hayalleriyle dalga geçme.

Derinden ve inançla sev.

Kırılabilirsin belki ama başka türlü de hayatını tam yaşayamazsın.

Anlaşmazlıklarda dürüstçe savaş.

İnsanlar hakkında konuşulanlara inanıp onlar hakkında karar verme.

İnsanları yargılarsan, onları sevmeye zamanın kalmaz.

İnsanlara beklediklerinden fazlasını ver ve bu işi yaparken kibar ol.

Yavaş konuş, ama hızlı düşün.

Eğer biri sana cevap vermek istemediğin bir soru sorarsa gülümse ve "neden bilmek istiyorsun?" de.

Şunu daima hatırla ki, büyük aşk veya büyük yatırım daima büyük risk taşır.

Eğer kaybedersen, aklını da kaybetme.

Üç "S" yi unutma:
Sevgi - herkese,
Saygi - kendine, başkalarına,
Sorumluluk - tüm hareketlerin için.

Küçük bir tartışmanın tüm dostluğu mahvetmesine izin verme.

Dostun olsun istiyorsan, dost ol.

Eğer hata yaptığını fark edersen, hemen onu düzeltmeye bak, bile bile devam etme.

Telefonda konuşurken gülümse. Karşındaki gülümseyişini görecektir.

Konuşmayı sevdiğin biriyle evlen. Yaşın ilerledikçe sohbet her şeyden fazla önem kazanacaktır.

Biraz yalnız kalmaya özen göster.

Anneni say, sev, ara.

Yeniliklere açık ol, ama ille de değişmeye çalışma.

Şunu bil ki, sessiz kalmak bazen de en iyi cevaptır.

Daha fazla kitap oku, dostlarını ara, daha az TV seyret.

Güzel, şerefli bir hayat yaşa. Yaşlanıp geri baktığında ikinci bir defa tadını çıkarırsın.

Allaha güven - ama arabanı kilitle.

Yuvanda sıcak bir ortam yaratmak için elinden geleni yap.

Sevdiklerinle tartışırken, o anı önemse, geçmişi kurcalama.

Satır aralarını da oku. Bilgilerini paylaş.

Bilgi insanı kuşkudan, iyilik acı çekmekten, kararlılık korkudan kurtarır.

Dünyaya iyi davran.

Dua et. Büyük güç verir.

Düşün. Daha da büyük güç verir.

İşini iyi yap.

Öperken gözlerini kapamayan sevgiliye güvenme.

Yılda bir defa, daha önce gitmediğin bir yere git.

Eğer çok paran olursa, başkalarına yardım et. Paranın en zevkli tarafını kaçırma.

Bazen istediğin bir şeyin olmaması senin için bir şanstır.

Önce kuralları öğren, düşün, karar ver ve bazılarını boz.

En iyi ilişkin, birbirinize olan sevginiz, birbirinize ihtiyacınızdan fazla olduğu zaman olacaktır.

Başarının gerçek olup olmadığını anlamak için karşılığında neler verdiğine bak.

Ders alınmış başarısızlık başarı demektir.

Şunu bil ki, karakterin senin kaderindir.

Sınırsızca sev, her gönülde çiçek olacağına bir gönülde buket ol.

Kişiliğini ve kimliğini hiçbir değerle değiştirme!

Sevgi icin kollarını kapalı tutma, sonra kendinden başka tutacak şey bulamazsın.

İçinden ne geliyorsa yap. Doğal ol.

Sana yapılan iyiliği mermere, kötülüğü toza yaz..

Mutluluk, sorunsuz bir yaşam değil, onlarla başa çıkabilme yeteneği demektir.

Gülmek için mutluluğu bekleme, sonra tebessüm bile edemezsin.


Yazar : Ahmet SabriAL

M@D_VIPer
08-08-06, 13:18
İsimsiz Melek


Gözlerini açmak için büyük mücadele etmesine rağmen henüz gözlerini açamıyordu. Nerede olduğunu ve kendini görmek istiyordu. Vücudu yeni şekillenmiş, artık bir bebeğe benzemeye başlamıştı. O dünyaya gelmeye hazırlanan, annesinin karnında mutlu mesut büyüyen bir cenindi. Kızdı ve isminin ne olacağını çok merak ediyordu. Arada bir ellerini hareket ettiriyor, bacaklarıyla neler yapabileceğini hesap etmeye çalışıyordu. En çok içinde bulunduğu yeri merak ediyordu. Kimi zaman sesler duyuyor, kulak kabartıp bu anlamadığı seslerin ne olduğunu dinliyordu. Acaba nasıl bir yerdeydi, ah gözlerini bir açabilseydi görebilecekti.

Yavaş yavaş sıkılmaya başlıyordu bulunduğu yerden. Henüz ismi koyulmamış minik kız bebeği bir an önce dışarı çıkmak istiyordu. O seslerin sahibini, annesini görmek istiyordu. Bazı zamanlar bulunduğu yerin üzerinde gezen birşey farkediyordu. Herhalde annesinin eli olmalıydı. Onu farkettiği anda heyecanlanıyor, henüz yeni çalışmaya başlayan kalbi küt küt atıyordu. Farklı birşeyler hissediyordu, sanki bir tutku, sanki değişik duyguların karışımı vardı annesinde.. Ah annesini bir görebilseydi..

Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Anlaşılan artık zamanı gelmişti. Sonunda son zamanlarda oldukça fazla sıkıcı olan bu mekandan kurtuluyordu. Sonunda annesine kavuşabilecek, gözlerini açabilecek ve onu görebilecekti. Feryatlar eşliğinde bulunduğu yerden biraz daha ilerledi. Sert iki el onu bacaklarından tutup hızlıca çekti. Annesi öylesine bağırıyordu ki, kulakları acıdı. Ne olduğunu bile anlayamadan soğuk bir alana çıkmıştı. Sıkıcı yerde onu saran sıcak su bile yoktu. Sert eller hızla poposuna vurup, onu salladılar. Halen gözlerini açamamıştı, sadece bağıran annesini ve sert elli bir kadını hissedebiliyordu. Daha fazla dayanamayıp ağzını açarak oda " Anne ağlama.. Lütfen ağlama.. " diye bağırmaya başladı.

Üşümüş ve dinlenmiş bir halde kendine geldi. Kollarını ve ayaklarını oynatamıyordu. Anlayamadığı birşeye onu sımsıkı sarmışlardı. Aniden iki el bulunduğu yerden isimsiz miniği aldı ve kucağına yerleştirdi. Yüreği yine küt küt atmaya başlamıştı. Bir zamanlar sadece hissedebildiği o sevgi dolu, tutkulu eller onu alıp yumuşacık bir yere yerleştirmişti. Kendini alan kişinin annesi olduğunu çok iyi biliyordu. Annesini mutlaka görmeliydi.. Yavaşça gözkapaklarını kaldırmaya çalıştı. Koyu lacivert gözleri ufacık açılmıştı. Sislerin çekilmesinden sonra hayal meyal annesini gördü. Yaşlı gözlerle kendisine bakıyordu. "Acaba annem neden ağlıyor ?" diye düşündü. Herhalde kendisinin geldiğine çok sevinmiş olmalıydı. Soğuk nedeniyle annesinin göğüslerine başını yasladı. Annesinin kalbide tıpkı onunki gibi hızlı hızlı atıyordu. " Canım annem, biricik annem " diyerek tekrar bağırmaya başladı. Annesi yavaş ve şefkat dolu hareketlerle minik bebeğinin ağzına göğsünü verdi. Sonra uyumasını bekledi..

Sırtına giren buzdan bıçaklarla uyandı isimsiz minik bebek. Üşüyor ve titriyordu. Fakat hala annesinin kollarındaydı. Başını annesinin göğsüne iyice yasladı. Annesi bu soğukta nereye yürüyordu acaba ? Bir beşikte sallanırcasına, annesinin kucağında ilerlemeye devam etti. Çok uykusu vardı, eğer soğuk canını yakmasaydı bu şefkat dolu sıcak kollarda hemen uyuyabilirdi. Asla burdan ayrılmayacağım diye düşündü. O büyüyüp, abla oluncaya kadar hep annesinin kucağında kalacaktı. Böylesine sevgi dolu sıcacık yerden kim ayrılırdı ki.. Öylesine seviyordu ki annesini, konuşmayı öğrendiğinde ilk onun adını söyleyecekti. Şimdiye kadar görmediğine göre, galiba zaten babası yoktu, yada onu merak etmemişti. Hiç önemli değil diye düşündü, bu sıcak kucağa sahip, gözüyaşlı annesi onun için yeterdi..

Annesi durdu. İsimsiz bebek gözlerini açıp etrafa baktı. Ama heryer karanlık olduğundan hiç bir yeri göremedi. Neden durdu acaba annem diye düşünürken, yüzüne garip duygularla dansetmiş, ılık ve tuzlu bir damla düştü. Annesi, gözlerinden minik bebeğin yanağına damlalar damlatıyordu. Neler olduğunu anlayamıyordu, annesi neden ağlıyordu? Gözlerini kapattı. Göğsüne bir kağıt parçası sıkıştırıldı. Yanaklarında annesinin dudaklarını hissetti. Soğuktan çatlamış olmasına rağmen, tutku ve sevgi kokan dudaklar, isimsiz minik kızın yanaklarından yumuşakca öptü. Bu öpücüğü asla unutmayacaktı. Yaşadığı günlerde hissettiği en güzel duyguydu. İtinayla ve yavaşça yere bırakıldığını farkettti. " Hayır , hayır anne bırakma beni kucağından " diye haykırmaya başladı. Sıcacık ve sevgi dolu kucaktan, soğuk ve sert mermet bir zemine koyulmuştu. Hala haykırıyordu. Annesinin kucağından inmek istemiyordu, üstelik çok üşüyordu. Annesi arkasını döndü, bir kaç adım attı. " Anne, ne olur gitme, anneciğim lütfen beni bırakma! " diye son sesiyle tekrar haykırmaya başladı. Annesi durakladı. Geri döndü. İsimsiz bebek yavaşça sustu. Gelip tekrar kollarına almasını bekliyordu. Fakat annesi gelmedi, tekrar arkasına dönüp, feryatlar arasında hızlıca uzaklaşarak, gecenin, soğuğun ve merhametsizliğin karanlığında kayboldu..

Ne kadar ağlayıp haykırdığını bilmiyordu. Tek hissettiği soğuktu. İliklerine kadar üşüyor ve bir taraftanda belki gelir diye annesini çağırıyordu. Hareket etmeye çalıştı, belki kalkıp annesinin arkasından koşmalıydı. Fakat kollarını ve ayaklarını sıkıca bağlayan beyaz bezden dolayı hareket edemiyordu. Hareket etse bile koşmayı bilmiyordu ki.. Ama annesi için hemen öğrenebilirdi belki ? Soğuğun etkisiyle ayaklarını hissetmemeye başladı. Çırpınmaya çalışan kollarıda yavaş yavaş kayboluyordu. " Anneee.. " diye tekrar haykırdı. " Anneciğim neden beni bırakıp gittin, anneciğim yok oluyorum.. anneciğim lütfen gel beni al.. " haykırmaları boşunaydı. Gecenin ilerleyen saatlerinde haykırmalarına sadece sokak köpekleri yanıt veriyordu. Artık kollarınıda kaybetmişti. Ayaklarım, kollarım ve göğsüm neden kayboldu acaba diye düşündü. Annesizlikten olsa gerekti. Annesi onu bıraktığı için yavaş yavaş kayboluyordu. Yok olacağını, soğuk çenesine ilerleyince farketti. Artık hiç birşeyin anlamı kalmamıştı. Doğru düzgün düşünemiyordu bile. Neden buraya bırakılmış, neden terkedilmişti ? Henüz ismi bile koyulmadan, ne günah işlemişti ki ölüm cezasına çarptırılmıştı ?..

İsimsiz minik kız bebeğinin bırakıldığı cami avlusunda, sabah ezanları çınlamaya başladı. Bir bebeğin annesine " Geri dön anne " haykırmalarının, ınga sesine dönüştüğü yürek parçalayıcı serenat, Allahu Ekber seslerine karıştı. Martılar, sokak köpekleri, hiçbiri bu sahneye dayanamamış, son sesleriyle ağlıyorlardı. Minik bebek gözlerini kapattı. İki damla çıktı gözlerinden. Biri gözpınarının hemen yanında, diğeri ise yanağında donmuştu. Gözlerini son kez kapattı. Bir daha görmek istemiyordu. Ezanla beraber, miniğin seside kesildi. Bir mum alevi gibi yavaşça sönmüştü. O artık ruhları sıkan ve dünyanın sonunu hazırlayan siyah renkteki merhametsizliklere lanet eden, vicdansızlığa tutsak edilmiş bir melekti..


Yazar : SamiGüzel

M@D_VIPer
08-08-06, 13:19
Mavi Kurdela



New York'ta yasayan bir öğretmen, Lise son sınıfındaki öğrencilerinin "diğer insanlardan farklı özelliklerini" vurgulayarak onurlandırmaya karar vermiştir. California Del Mar'dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı.İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle "Siz çok önemlisiniz" yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi.

Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele vermiş ve; Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlarda bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin" diye rica etti.

O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun"iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü" onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdele' yi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu? Şaşkına dönen patron;
"Tabi ki" teklinde cevap verdi.

Yönetici de mavi kurdele' yi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de;
"Bana bir iyilik yapar misiniz?... Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?... Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece "bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş..." Dedi...
O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu.
"Bugün inanılmaz bir şey oldu"dedi. "Ofisteydim.Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, "iş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyiiliştirdi... Bir hayal etmeğe çalış... Benim bir dahi olduğumu düşünüyor. "Siz çok önemlisiniz" yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı.Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin...

Ben "seni" onurlandırmak istiyorum. Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum... Oysa bu gece bir
şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. "Seni seviyorum" diye devam etti... Şaşkına dönen çocuk simdi ağlamaya başlamıştı. Bütün vücudu titriyordu... Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı, ve:

"Yarın intihar edecektim" baba, dedi...
"Baba, ben senin...çünkü ben senin... beni hiç sevmediğini... beni hiç önemsemediğini düşünüyordum... Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an... oğlunun hayatini kurtardın!...



Yazar : Akif ARIN

M@D_VIPer
08-08-06, 13:19
Yıkıntılar Arasında Aşk-I


Kadın aradan geçen zaman içinde değişmişti. Saç modeli bile farklıydı artık. Gözlerinin çevresindeki çizgilerden dolayı biraz yaşlanmış gibi görünüyordu. Bunlar güldüğünde görünmez oluyor, ya da ona yakışıyor gibi geliyordu.
Elena’yı tanımadan önce, Tolostoy’un “insanların aşk dedikleri şeyi bilmiyorum. Aşk şimdiye kadar okuduklarım ve duyduklarım gibiye, ben aşkı hiç tatmadım” itirafına inanırdı. Onun ahlak yargılarındaki dehasına rağmen, akıl ve duygu arasındaki çelişkiyi, o bile çözümleyememişti. Tolostoy’un ölümünden sonra yayınlanan ‘Şeytan’ adlı kısa romanında bile, aşkın ne olduğunu, ya da ne olması gerektiğini sorgulayarak içinden çıkamamış ve neticeyi okuyucuya bırakmamış mıydı? Diğer yanda ‘Anna Karenina, Savaş ve Barış’ ta ise aşk insanın içine işlemiyor muydu?
İlk tanıştıkları zamanda ona aşık olmuştu. Çok güzeldi. Sarı dalgalı dağınık saçları omuzlarına dökülüyordu. Menekşe rengi gözleri, biçimli kaşları, sık gülümsemesiyle yanaklarında küçük gamzeler oluşuyordu. Gülümsemelerindeki sevgi insanın yüreğini eritiyordu. Sütten beyaz bir teni vardı. Aklını baştan almasına dayanamamış ve sevgi fırtınası içinde onu öpmüş ve şaşırtan bir tutkuyla kız da karşılık vermişti. Onu elde etmek için defalarca bir şeyler yemeye, sinemaya davet etmek zorunda kalmıştı. Geceleri Moskova’nın geniş caddelerinde yürümelerini, parklardaki kaçamaklarına, onun ardı arkası gelmeyen naz ve kaprislerine katlanmıştı. Defalarca sabahlara kadar dans etmişlerdi. Aylarca kendini teslim etmemekte direnen, kendini zora satan Elena’nın kaldığı yatak odasına girerek defalarca sevişmelerini sağlamıştı. Onu unutamıyordu. Onu elde etmek, Orta Asyalı bir gençle olan bağlarını koparmak o kadar kolay olmamıştı. Hatta Rus usulü zor kullanmak zorunda kalmıştı. Her şey bitmek üzereyken; aniden evlenme kararının şaşkınlığını uzun süre üzerinden atamamıştı.
İvan vardığında toplantı hızını almıştı. Aynanın önünde oyalandı, elbisesinin yakalarını düzeltti, eliyle saçlarını taradı. Odalardan gelen sesleri, kahkahaları ve kadeh tokuşturmaları duyabiliyordu. Davetliler Moskova’nın elit tabakalarındandı. Selam verenleri kısa sözlerle geçiştirirken; gözleri birini arıyordu. Ve onu gördü. Elena gözle görülür derecede zayıflamış görünüyordu. Yıllardır parmağından çıkarmadığı elmas yüzüğü ise parmağında takılı değildi. İvan bir süre, onu uzaktan seyretmeyi sürdürdü. Gözlerinde tütmesine rağmen, aradan geçen zaman kendinden çok şeyler de götürdüğü bir gerçekti. Elena’da kendinden farklı olmasa gerekti.
Elena yavaşça dönünce, İvan’ı gördü. Yüzünde bir anda şaşkınlık, sevgi, üzüntü, gizli bir sevinç ve öfke dolu duygular birbirine karıştı. Elena sonra normale dönebildi. Her şeye rağmen, ilk yaklaşan, harekette bulunma cesaretini gösteren yine İvan olmuştu.
“Merhaba Elena. Umarım, beni gördüğüne şaşırmadın?” Kadın duraladı ve biraz da zoraki gülümsedi.
“Burada olacağını biliyordum.” Uzun bir an kımıldamadan birbirilerine baktılar. Etraftaki davetlilere aldırmayan İvan, elini Elena’nın omzuna koydu. Her şeyi unutmuş, hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Hatta özlediğini göstermek için de eğildi ve fırsat vermeden dudaklarından öptü. Elena, “Lütfen…” derken gayri ihtiyari, beli belirsiz karşılık verdiğine kendisi de şaşırmıştı. İvan :
“Geleli çok oldu mu?” dedi.
“Partiye mi? Ülkeye mi?”
“İkisine de…”
“Partiye yeni geldim. Ailemi ziyarete gitmiştim. Ülkeye ise üç dört gün önce geldim.” dedi. Sesindeki suçlamayı önleyemeyen tonuyla “Beni aramayacak mıydın?” dedi. Kadın içini çekti ve yere baktı. İvan’ın üzerindeki elbiseyi daha önce görmemişti. Kadın yüzü kızararak “Evet. Arayacaktım” dedi.
“İçki ister misin?”
“İçkiyi bıraktım. Hatta kahveyi de…”
“Kahveyi bıraktın mı? Ama çok severdin!”
“Hazır kahveden nefret ediyorum. Moskova’da ise bundan başka bir şey yok.”
“Sen de sigara kokmuyorsun?”
“Bıraktım.”
“Gerçekten mi? Ne zaman?”
“Sen gittikten sonra…”
Yukarıdan birilerinin emir vakileriyle aniden İvan’la evlenmeye karar vermişti. İvan’ın tepede geniş çevresinin olması, Elena’nın doktorasını yapmasına, tanınmasına, hatta basamakları hızla çıkmasına ve rahat bir hayat sürmesini sağlamıştı. Geçici birkaç işte çalışmıştı. Kısa sürede, kuşağının en parlak filologlarından biri olarak tanınmaya başlamıştı. Uzun bir süre, kalıcı, gerçek bir meslek yaşamı da olmadığı içinde huzursuzdu. Üniversitede öğrendiklerini nasıl olsa bir gün kullanacağına, önemli bir işle görevlendirileceği günü bekliyordu. Üniversitedeyken gönlünü kaptırdığı Özbek gencini de tamamen unutabilmiş değildi. Evlendiklerinde, evliliğin rutin yaşamına dalmış bir çok şeyi unutmuştu. Birlikte televizyon seyrediyor, yemek pişiriyor, arkadaşlarıyla dolaşıyorlardı. Doğal olarak arada bir kavga da ediyorlardı. İlk yılların ateşli tutkusu daha zengin bir ilişkiye dönüşmüştü. Her geçen gün, Elena biraz daha ona bağlanıyordu. Zaman zaman çocuk yapmaktan bahsetmişler, ancak bunu pek ciddiye almamışlardı. Bir hafta ciddiye alırken, diğer bir hafta vazgeçiyorlardı.
Bu mutluluk aniden paramparça oldu. İvan Moskova’da Politbüroya çağrılmış. Merkezde kendisinin de bilemediği bir gizli görevle görevlendirilmişti. Onu görmeye giden hiçbir ziyaretçi bile kabul edilmiyordu. Telefonla bile, ona ulaşma imkanı olmuyordu. Ancak o ararsa arıyordu. Elena her arayışında, ne zaman döneceğini soruyorsa da; İvan her defasında bilmediğini söyleyip duruyordu.
İvan işinde başarılı biriydi. İlgisiz parçaları bir araya getirmeyi seven biriydi. Dünyanın en gizemli şehirlerinden biri olan Kremlin’nin nasıl işlediğini çok iyi bilirdi. 1984’te hiç kimsenin tanımadığı bir politbüro üyesi olan Gorbaçov’un liderliğe yükseleceğini o zamandan tahmin etmişti. Moskova’nın yirmi yedi kilometre batısında, bir dizi çam ağaçları arasındaki üç katlı taş bina, Sovyetlerde en güçlü adamlarından birine aitti. Salondaki masada, kristal ve porselen takımlar, havyar, tavuk kızarması, Fransız şampanyası Rusya’nın en seçkinlerine hizmet ederdi. Binanın odaları her türlü frekansta dinlemelere karşı korumalı, dinlenemez bir yapıdaydı.
Berlin Duvarı yıkılmış, Doğu Almanya yitirilmiş, Varşova Paktı kağıt üzerinde kalmış, Sovyetlerin yönettiği komünist hükümetler de tek tek yıkılıyordu. Yaşanan kriz, Daça’daki taş bina da masaya yatırılmış, sorgulanıyordu. “Ekonomi çöküyor. Komünist parti kontrolü yitiriyor. Bu adam (Gorbaçov) ülkeyi içten parçalıyor” diyordu, Moskova kulüp üyelerinden biri… Kırk beş yaşlarında, solgun tenli, zayıf, GRU’nun dış haberler alma müdürünün birkaç hafta dinlenmeden çalışmanın yorgunluğu üzerindeydi. Hatalardan ve yanlış hesaplardan nefret ederdi. Titiz bir yöneticiydi. “Sovyetler, darbe yapılması imkansız bir sisteme sahip. Yani gerçeklerle algılamalar birbirine hiç uymuyor. Suikastlarında bir anlamı yok. Yılanın başını kesmekle gövdesinin de öleceğini söyleyenler olacak ama araştırmalar; bunun tam aksini gösteriyor. Plan, devrim bayramında olmalı… ” dedi ve sözlerini sürdürdü. Tespitine, diğer biri “Korkunç fakat harika…” diye tanımlıyordu.
Kremlinde yöneticilerden biri olma talihsizliğine uğrayan ve koltuğu korumak isteyen, asla ‘tatile çıkılmayacağını ve hastalanılmayacağını’ bilir. Hasta olan gücünün bir kısmını yitirecektir. Yükselirken beraberinde yeteri kadar adam çıkartamadıysa, Kremlin onun için paten sahasından daha kaygan olacaktır. Bunu yükselmek isteyen her siyasi, çok iyi bilir. İvan’da bu kaygan zeminde birileri yararına sörf yapamaya çalışanlardan biriydi.
Elena’nın liseden sonra okumayarak evlenen ablası Tanya, Kiev’deki evinde intihar etmişti. Atlayarak Kiev’e gitmişti ama acısı bir türlü dinmiyordu. Döndüğünde çekilmez yalnızlıklarıyla yine baş başa kalmıştı. Yalnızlığa hiç dayanamıyordu. İvan’ın ne zaman döneceğini de hiç bilmiyordu. Belki dönmeyebilirdi de… Hiç kimse kendi hayatının ne olacağını bilemediği gibi, bir başkalarının da diğerlerinden fazla bir farkı yoktu.
İvan görevi bittiğinde, yorgun geçen günlerini geride bırakmanın sevinciyle, sürpriz yapmak için eve dönerken haber vermemişti. İvan eve yaklaştığında Elena’yı bir adamla kol kola apartmandan çıktığını gördüğünde, kan beynine sıçramıştı. İvan o kadar kıskanç biriydi. Aylar süren çalışmanın verdiği stres, uykusuz geçen geceler, üstü memnun edebilme baskısı da cabasıydı. Kıskançlık aşkın derinliğini ölçen bir barometre değildi. O sadece aşığın güvensizliğini gösterirdi. Bir haftadır birlikteliklerinin devam ettiğini öğrendiği gece kavga etmiş hatta daha ileri giderek dövmüştü. Elena bunu asla beklemiyordu. İvan öfkeyle evden ayrılmış, gece boyunca içmiş ve sarhoş olmuştu. Ve o geceyi inadına dul bir kadınla birlikte geçirmişti. Artık evliliğin kristal küresi geri dönülmez bir şekilde kırılmıştı. Ertesi sabah eve öfkesi geçmiş olarak dönmüştü. Ama Elena’yı bir yanda ağlar ve bir yanda çantasını toplar olarak bulmuştu. Dönüşü zor olan bir yola girilmişti. Elena, İvan’ın bütün konuşmalarını reddederek, arkadaşı Galina'nın evine taşınmıştı. Birkaç gün sonra ise kalan eşyalarını almak için gelişi ise her şeyin bitmiş olduğunu gösteriyordu. İvan’ın :
“Gitme. Elena hata yapıyorsun!” sözlerine aldırış bile etmemişti. Arkasından :
“Ayrı kalmasak bu evlilik çökecek!” İvan onu öperek barışma yolunu denemek isterdiyse de, Elena arkasını dönerek öpmesine fırsat vermemişti. Hatta sevgisi nefrete dönüşmüştü. Elena, hayatı ve geleceğiyle ilgili radikal kararlar almış ve zaman kaybetmeden de uygulamaya koymuştu.
“Yarın Moskova’dan ayrılıyorum” dediğine İvan, yıkılır olmuş, içini yaptıklarına karşı pişmanlık duygusu kaplamıştı.
“Gerçekten mi? Böylece sürgünde mi olacağız? Evliliğimizi çöpe mi atmak istiyorsun?” Sorularına, Elena’nın cevap vermeyişi onu tamamen baştan çıkarıyordu.
“Konuş benimle. Bak Elena. Sadece bir iki kişiyle beraber oldum. Sen de olmuşsundur. Çok çekici bir kadınsın. Sen istedikten sonra, hiçbir erkek sana hayır diyemez. Hayatında hiçbir kimse yok mu yani?”
“Bir süre yalnız kalmak isteyebileceğim neden aklına gelmiyor?”
“Planın ne?”
“Bilmiyorum!”
“Ne zaman geri döneceksin?”
“Bilmiyorum…”
“Açık konuşayım. Bana geri dönmeni istiyorum. İkimiz de aptalca şeyler yaptık. Bunlar geçmişte kaldı. Yeniden başlayabiliriz…”
Elena’nın gözlerinden yaşlar geliyordu. Yüzü ona dönük olmadığı için İvan onu göremiyordu. İvan onu omuzlarından kavradı ve beklenmedik bir güçle onu öptü. Genç kadın sanki aşı oluyormuş gibi kasıldı. Kolları boşlukta kaldı. Titreyen kısık sesiyle “Yapma!...” dedi.
İvan, Elena’nın biraz gevşemesini fırsat bilerek; onunla birlikte evden çıkmıştı. Ama Elena aklına koyduğunu uygulamaya kararlıydı. Bir süre Moskova’nın geniş caddelerinde yan yana yürüdüler.
Dokunmadan seven yoktu. Aşklar evlerden sokaklara, meydanlara taşınmıştı. Yüce duygular, büyük aşklar da yoktu artık. Adam gibi sevecek, sevebilecek erkeklerde yok artık. Ne iş alanında başarı, ne aşk, aile ve çocuk, ne derinlemesine bir düşünce faaliyet, ne de kendine karşı özen... Rus erkekleri kimliklerini iyice kaybetmişti. Duyarlılıkları daha da azalmıştı. Adapte olma yetenekleri bile sınırlıydı. Böylesine silikleşme, geri plana kayma, kadının gölgesine sığınma... Rusya'da ailenin reisliğini kadınlar yapıyordu. Çocuğun sorumluluğu neredeyse bütünüyle kadına aitti. Yalnızca günlük ve küçük kararlar değil, büyük olanları da kadın dudaklarından dökülüyordu. Boşanma kararını alan da onlardır genellikle. İşyerlerinde kadınlar daha güvenilirdir. Yarı yolda koymaz, görevlerini iki kadehe değişmez. Son zamanlarda Rus kadınları iyi para kazanmaya da başladı. Bu durumda evde bir "asalak" bulundurmaya gerek görmeyenlerin sayısı her geçen gün çoğalıyor. Evlenmek isteyen erkekler ise mercekle aranıyor. Adayların "hal ve gidiş notu" da ayrı konu! Rus kadınlara giderek yabancı erkeklerde arıyor mutluluğu. Ama o da her zaman olumlu sonuç vermiyor. Ulusal farklılıkları aşmak her babayiğidin harcı değil.
Bu ülkede Puşkin’in heykeli etrafında sevda peşinde koşanlara bakarak onlara ‘zavallılar’ diyerek acıdı. Evleninceye kadar seveceksiniz sonra ne olacak? Yaşanan hayatın gerçekleri aşkları da silip süpürüp götürmeyecek mi? Birbirine sarılanlar, öpüşen lezbiyenlere ve öpücükler gönderen fahişlere bakmamak için başını çevirdi.
Tverskaya caddesine yöneldiler. Dilencilerden, sarhoşlardan nefret ediyordu. Bir yığın zavallı açıkta acınacak halde sürüngenler gibiydiler. Kuşkulu bakışlardan kurtulmak için adımlarını hızlandırırdı. İvan’ın tutarsız hareketleri vardı. Ne zaman, ne yapacağından asla emin olamıyordu. Onu iyi tanıyordu. O, her ne şartlar altında olursa olsun, almak istediklerini alan bir ruh yapısı vardı. Elena eve gitmek istemiyordu. Sıradan bir otele gittiler. O geceyi birlikte geçirdiler. Gece geç saate kadar konuştular. Oda servisinin getirdiği şarabı paylaştılar. Elena :
“Nasıl böyle aptalca bir şey yaptığımı, o günden beri çok düşündüm ve pişman oldum. Birine ihtiyacım vardı ve sen merkezdeydin.”
“Anlıyorum. Seni affediyorum. Sende aynısını yaptın.”
Elena “Bana sadık kaldın mı?” diye sordu.
“Hayır” dedi İvan, “Ya sen?”
“Hayır…”
“Öyle ise ödeştik. Yıkıntılar arasında aşk’ı tekrar denemek istemez misin?”
Elena’nın aklı karmakarışık olmuştu. Üzüntülüydü. Hatta hassaslığı üzerindeydi. Kırılgandı. Giderek artan bir tutkuyla onu özlüyor olmasına rağmen, aklı duygularını acımasızca bastırıyordu. Onun öpmesine, göğüslerini okşamasına izin verdi. Bir zamanlar bu adamı çok arzulardı. Ama şimdi, içindeki düğme tamamen kapalıydı. Tek istediği şey yalnız kalmaktı. Onunla sevişmedi. İvan ise reddedilmişliği karşısında kırılmış ve üzülmüştü. Elena’yı kayıp mı ediyordu? Bir daha bir araya gelemeyecekler miydi? Ardı arkası kesilmeyen düşüncelerle bir süre sonra İvan uykuya varmıştı. Elena ise, kırılan sihirli küreye ağlıyordu. İvan ise geçici bir heves, nasıl olsa gelip geçer düşüncesiyle üzerine fazla gitmedi.
Ertesi sabah havaalanında vedalaşmışlardı. Terminaldeki kalabalık, duygularının tamamen ortaya çıkmasını engelliyordu. Genç kadının gözyaşları yanaklarından yuvarlanarak göğsü üstüne damlıyordu. İvan ona sarılmış ve kucaklamıştı. Genç kadın başını onun göğsüne yaslamıştı. İvan :
“Kendine iyi bak…”
“Ben de aynı şeyi söyleyecektim.” Son anons yapılıyordu. Ayrılmışlardı…



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:20
Orta yaşlı kadın, evin içinde telaşlı bir haldeydi. Eşyaların yerini değiştiriyor, örtüleri düzeltiyor, arada bir mutfağa gidip pişmekte olan yemeğe bakıyor, tekrar salona dönüyordu. Sokaktan gelen her seste pencereye koşuyor, her duyduğu kapı zilinde de, başkasının zili olduğunu anlayıp üzülüyordu.

Başka şehirde iş bulan oğlu, hem uzak yerde olduğundan hem de izin alamadığından 2 aydır gelememişti. Orta yaşlı kadın, büyük bir özlemle oğlunun gelmesini ümit ediyor, kulağı zil sesinde, ayak sesinde telaşla bekliyordu. Her anneler gününde, çocuğunun ona “Anneciğim, annler günün kutlu olsun” diyerek, boynuna sarılmasına öyle alışmıştı ki, sanki oğlu kapıdan giriverecek ve koşup boynuna sarılacaktı, sonra da onun için hazırladığı tatlılardan yiyecekti. Oysa oğlu geleceğini söylememişti ki. Kadın, boynu bükük düşündü, “-ya gelmezse, ya izin alamadıysa.” İçini özlem dolu bir alevin yalayıp geçtiğini hissetti.

Kadın sabahtan hazırlığa başlamıştı.. Telaşlı halini gören eşi, sorup durmuştu;” Bu telaşın niye?” diye ama cevabını bir türlü alamamıştı. Sonunda da kadın; “-Bu gün evde işim çok, sen git-gez biraz” diye ısrar ederek, eşini rica-minnet dışarı çıkarmıştı. “Ya, telaşımın nedenini anlarsa, ya saatlerce beklediğim halde oğlum gelmezse” diye düşünmüştü. “Gelmezse” düşüncesiyle bir daha yüreği titremişti.

Saatler geçip gidiyordu, öğlen olmak üzereydi; “-Gelemiyorsan, bir telefon et bari, ‘anneciğim’ de..” İçinde sıkıntı armaya başlamıştı; “-Anneler gününü kutlamak için bir telefon bile etmeyecek mi acaba? Ben böyle bekliyorum ama o belki hatırlamadı bile. ‘Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur’ sözü anneler için de geçerli olur mu hiç. Olamaz canım, bir telefon eder en azından. Hoş telefon yetmez, özledim yavrumu, kara gözlerini, yaramaz gülüşünü. Hıh.. yaramaz, dediğimi duysa yine darılır, ‘Beni çocuk gibi sevme’ der. Sanki nasıl seveceksem…”
Çocuğunu düşündükçe, onunla konuştuğunu düşündükçe yüzü gülüyor, farkında olmadan bir anda neşeleniyordu. Sonra duvardaki saate gözü takılıyor, yeniden durgunlaşıyordu. “-Gelmeyecek, telefon bari etse..” diye düşündü istemeye istemeye. “-Sesini bari duymuş olurum”. Tam böyle düşünürken, cep telefonunun sesiyle irkildi, omuzlarında bir yorgunluk, bakışlarında bir burukluk telefona uzandı., ekranına baktı, arayan oğluydu.
Sevinmeli miydi? sevinemedi. …acaba …acaba gelemeyeceğini söylemek için mi aramıştı. Telefonda kutlayıp geçecek miydi anneler gününü, sarılamayacak mıydı yavrusuna?
Açtı telefonu;
-Alo..
-Alo, nasılsın anneciğim?
-Sağol yavrum, sen nasılsın?
-İyiyim anneciğim.
-Ne yapıyorsun, işler nasıl?
-Biraz zor oldu ama alıştım, hem bu şehre, hem de işe alıştım.
-Öyle mi yavrucuğum.
Söylemiyordu işte ne telefonda kutluyordu, ne de gelmiyeceğini söylüyordu. Sonunda dayanamayıp sordu;
-İzin aldın mı yavrum?
-Evet anneciğim, izin aldım. Sen nerden bildin.
-Nerden mi, anneler günü için izin almadın mı?
-Ha, anneler günü doğru ya. Anneler günün kutlu olsun anneciğim.
-Sen sen.. bunun için izin almadın mı?
-Ah anneciğim, çok sevdiğim, benim için çok önemli bir bayanı görmeye gideceğimi söyledim. Şefim de izin verdi. Şimdi onun yanına gidiyorum.
Orta yaşlı kadın durakladı, sesine hakim olmaya çalıştı.
-Öyle mi, nasıl biriymiş bu?
-Anneciğim, emin ol bana, senin daha önce yaptığın yemeklerden daha lezzetlisini, daha önce yaptığın tatlılardan daha tatlısını yapmıştır, beni bekliyor şimdi.
-Ben… şey… tamam yavrucuğum. Şey, umarım o da seni seviyordur.
-Sevdiğine eminim anne, zaten bu ilk iznimi sırf onu görmek için aldım. Babam nerde anne?
-Dışardaydı yavrum. Hah.. kapı çalıyor, sanırım baban geldi.
-Tamam anne selam söyle, ben de mis gibi kokuların geldiği, dünya da en çok değer verdiğim bir dünya güzüelinin kapısındayım.
-Tamam yavrum, söylerim. Sonra yine ara yavrum. Allah’a emanet ol.
Telefonu kapattı. Oysa ne kadar özlemişti oğlunu, ne kadar görmek istiyordu. Kapıya eli uzanırken, gözünden süzülen yaşlara engel olamıyordu.
Kapıyı açtığında, boynuna atılan oğlunun “-Canım anneciğim, anneler günün kutlu olsun!” diye bağırması sanki bir rüya sahnesiymiş gibi geldi. Oğlu; “-Anneciğim, seni sevindirecek bir sürpriz yapayım dedim, lütfen ağlama” dese de, annesi sevinçten hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.



Ahmet Ünal ÇAM (http://huzur.sehri.com/)

M@D_VIPer
08-08-06, 13:20
Hayatın İçinden...


Bir genç cumartesi gecesi bir partiye gidiyor.Çok eğleniyor, birkaç bira içiyor. Partiden tanıştığı bir kız ondan çok etkilenmiş görünüyor ve onu başka bir partiye davet ediyor.



Hemen kabul ediyor ve diğer partinin gerçekleştiği yerde birkaç bira daha içiyor ve daha sonra anlaşıldığı üzere birileri buna uyuşturucu veriyor (hangi uyuşturucu olduğu blinmiyor).



Daha sonra bu genç uyandığında içi buzla doldurulmuş bir küvette çırılçıplak olduğunu anlıyor.Hala içkinin ve uyuşturucunun etkisinde olduğunu hissediyor ve etrafına baktığında yalnız olduğunu anlıyor,etrafına bakıyor göğsünde rujla yazılmış bir kağıt olduğunu fark diyor.Kağıtta söyle yazıyor:
"112'yi ara yoksa öleceksin!".



Küvetin yakınında bir telefon görüyor ve hemen 112'yi arıyor ama nerede olduğunu, ne içtiğini, kimlerle olduğunu bilmediğini söylüyor.Operatör hemen ona küvetten çıkmasını ve bir aynanın karsısına geçmesini söylüyor. Genç, göğsünde hiçbir anormallik görmüyor ama operatör sırtına bakmasını söyleyince,sırtında 2 tane büyük yarık olduğunu fark ediyor. Bunun üzerine operatör, onun tekrar buz dolu küvete dönmesini ve orada ambulansı eklemesini söylüyor. Hastanede yapılan incelemeden sonra, onun 2 böbreğinin calinmiş oduğu anlaşılıyor. Daha sonra anlaşıldığına göre: 2. parti tamamen sahte, bu ise karışan insanların çok iyi tıbbi bilgileri var ve verilen uyuşturucu eğlence amacını içermiyor. Su anda bu genç hastanede, onu yasamda tutan bir alete bağlanmış durumda ve hala dokularına uygun bir böbrek beklıyor.


Yazar : Ahmet SabriAL

M@D_VIPer
08-08-06, 13:20
Ölesiye Yaşamak...


Sokağın yalnızlığında dolaştı bir süre. Kararmış gözleri ve bitmiş bedeni vardı.Uzun bir süreden sonra ilk kez hayal kurmaya çalıştı bugün. Yıkmak istedi kimsesizliğini , yapamadı . Silmek istedi kurumayan gözyaşını , silemedi . Sustu . Sokağın suskunluğuna ortak oldu bir süre . Her şeyi unuttu bir an için . Herkesi sildi belleğinden. Ve bütün yaşanmışlıkları unuttu . Ve bugünü , zamanın şimdi olanını da , geçmiş zamanları da , rivayetleri bile . Ama engel olamadı ölümlü düşüncelerine . Yaşamak istemiyordu , ölüme gidiyordu , biliyordu.
Yürüdü . İçinden ölüm şarkıları söyledi . Koştu . Bu kez bağırarak söyledi şarkıları . Aldırmadı insanların tuhaf bakışlarına . Üşümedi şehrin kışkıyametliğinde . Durdu . Kalakaldı . Ne yaptığını anlayamadı . Unuttuğu her şey geri gelmişti belleğine . “Depresyon” diyorlardı bu haline .
Üşümeye başladı bir süre sonra . Bu kez ölümün yalnızlığından değil , ayazdan üşüyordu . Başını yukarıya kaldırdı . İnsanlar camlarından dışarıya bakıyorlardı . İçinden “Ne tuhaf dışarıda bir ben kalmışım bir de soğuk rüzgarlar . ” diye düşündü .
İlk gördüğü kahvehaneye girdi . Sobaya koştu . Isındı . Görünüşü ve kendisi yaşlı olan bir adamın yanına oturdu . Bir iki kere göz göze geldikten sonra bakakaldı . Daldı gitti uzaklara . Belki de gençliği geldi aklına . Belki de ilk aşkı . Konuşmak istedi . Yapamadı . Sıkıldı , sıkıldılar . Sonra sordu yaşlı adam :
- Adın ne delikanlı ?
İçinden “Nihayet” diyordu genç . Çünkü birinin bir yerden başlaması gerekiyordu .
- Adım Cengiz ama yanlışın var amca. Kanım deli değil , yalnız . Yani deli kanlı değilim .
Adam tuhaf bir mahremiyetle baktı gencin yüzüne . Dediğini anlayamadı . Şaşırdı …
- İşin gücün yok mu oğul ?
- Yok . Ne işim var ne gücüm . Öyle böyle değil . Gerçekten . Gücüm yok . Hayata dair ve her şeye dair.
- Oğul ne tuhaf adamsın sen be ! Aynı dili konuşuyoruz . Ama ne diyorsun anlamıyorum .
Güldü genç . Hem de ağlanacak haline . Sadece güldü . Ağlayamadı .
- Normaldir , olabilir . Senin aklın kırk yıl geride , benim aklım nerede ?
- Benim aklım geride ama bedenim doğru yerde . Yani burada olduğu yerde . Senin aklın nerede mi?
- Hı hı aklım . Aklım yok ki …
- Hadi canım sen de … Bu lafları akılsız bir kafa söyleyebilir mi?
Adam şaşkın . Adam ağlamaklı . Ağlamaklı bir şaşkınlık var yüzünde . Ve hüzün karışmış gözlerine . Soruyor kendi kendine “Bu mu neslin yenisi” diye .
- Oğul hatırlar mısın doğduğun zamanları ?
- Yok , hatırlamıyorum . Ben zaten ölmeden önceki zamanlarımı yaşıyorum amca .
-Nasıl yani ? Hastalığın var herhalde .
- Evet , evet . Doğru . Hastalık …
- Ne hastalığıymış oğul ?
- Yaşama hastalığı …
- Genç senin dediklerini anlayamaz oldum .
- Boşver . Mühim değil . Yaşamı anlar mısın sen ?
- Anlarım . Daha da ötesini düşünmem . Düşünmekte istemem zaten .
- Neymiş o ötesi amca ?
- Ölmek oğul . Yaşamın ötesi yaşamamaktır .
- İşe bak ! “Ben ölmek için ölüyorum . Sen yaşamak diye ölüyorsun” . dedi delikanlı .
İhtiyar her şeyi anlamıştı . Hem de fazlasıyla . Sustu bir süre . Suskunluğu uzadı . Kendi gençliğini düşündü . Bir de karşısındaki gencin durumunu . Acıdı . Acınılacak hali vardı çünkü gencin . Gençse halini bile görmüyor , bilakis ölüyordu .
Hüzünlü bir kış gününde hüzün girmişti kahvehaneye. Ve ölümün soğukluğu vuruyordu insan yüzlerine . Kimse farkında değildi olanların .Şayet herkes acı çayların , demli sohbetlerin ve açık hayatların derdindeydi . Bir tek ihtiyar hüzünlenmişti . Ama o da , yaşama dair yeni bir şeyler öğrenmenin mutluluğunu yaşıyordu o hüznün arasında .
Genç öldü , adam ölesiye ağladı ….



Yazar : Ahmet SabriAL

M@D_VIPer
08-08-06, 13:21
Yarım...


Elle tutulamayanları çizmişti hep bir yerlere,
Karışık duygu salatalarının, hazmı zor zeytin yağı olmuştu çoğu zaman,
Yorucu gündüz rüzgarlarının nefesini saklardı hep,
Geceleri, solmuş,ıslak ve tuzlu suların ıslattığı kağıtları kuruturdu o nefesle...
Sıkılmamıştı yazmaktan, yıllar çok yazdırmıştı,
Bazen basit bir kelebeğin vadesi geçmiş ömrünü,
Sesi kısılmış, hiç konuşmadan bekleyen bir telefonu...
Körleşmiş bıçakların maziye dalışlarını,
Kimsesiz ağaçların yanı başında ulaşamadığı dostuna dallarını uzatmasını,
Şarkıların notalarını yazardı bazen, nasıl hayallerin kilitli kapılarına anahtar olduklarını...
Yer önemli değildi onun için, nasıl olsa misafirleri hep aynıydı, mekanın önemi yoktu.
Uzanırdı bazen bir yerlere, duramazdı, kağıtlara yazamasa bile beyninde birleştirirdi alfabenin minik yavrularını.
Onları el ele tutuşturur, birbirinden ayrılmaz sevgililer haline getirir sonra da zevkle izlerdi
Ayrılıkların yoldaşlığına çok şahit olmuştu ama onları kimse ayıramazdı,
Sonra bu aşkı yazardı bazen, öyle bir öpüşürdü ki bazen iki harf...
Yazıp çizmeye bile korkardı, ayıracaklar diye.
Arada sarhoşlukların zikzaklarını anlatırdı istemeden...
Çakırlıkların hafif ekşiliği gizlenirdi bazen üç satır arasına...
Bir sonraki sefer yamuk görülse de önemi yoktu, zaten o an sarhoştu, onu anlatmalıydı...
Harfler de sarhoş dururlardı,
Mesela S harfinin omzuna öyle bir koyardı başını E harfi ki aşk ancak böyle anlatılabilirdi,
Hesapsız teslimiyetlerin ilk umutlarını anlatırdı bu sevişmeler...
Belliydi, ikisinin de başı dönüyordu ama mutluydular o güvenin maskesiz omzunda
Seni ve seviyorum kelimelerinin yürümeye başladığı ilk adımlardı bu harfler, asla unutulmazdı...
Asırlara sığmayacaktı yazacakları, ömrü yetmeyecekti varlıkların yokluğunu anlatmaya...
İsyanlar sığmayacaktı defterlere, kitaplara...
Bazen çok yorulur, uzun süre yazmaz, sadece izlerdi reklam arası almadan...
Sonra yine devam ederdi yaşamın, çizgilerden oluşan temelsiz prefabrik inşaatlarını çizmeye...
Sadece dört çizgiyi bir araya getirip yanına da iki çizgi çizip tepesinden öpüştürdümü.
Al sana EN kelimesi...
Mutlu oluyordu bu kelimeyi yazmaktan..
Yanına her meze giderdi artık, Yüklemler, tümleçler, özneler hep peyniri zeytiniydi masanın...
Aşkların köşesine çekilip ürktüğü dönemlerde bile yaşatabilirdi yazılarıyla.
Büyük dalgaların arasındaki yalnız balıkçının cesaretini boyayabilirdi bir misket tanesinin ışık almayan yüzüne...
Güvenlerin denizde boğulduğu dakikaların ressamı olabilirdi...
Karanlığın gizliliğine tutunmaya çalışan ama rüzgara direnemeyen bir yaprağın sesi olabilirdi...
Ama artık gücünün tükendiğini hissediyordu...
Yazarken titriyordu çizgiler, tam öpüşmüyordu artık kelimeleri oluşturan minik aşıklar...
Sahtelerin en masum yüzlerini bile çizerken şevkle, aniden durup kafasını masalara vuruyordu...
Sinirleri zayıflamıştı artık...
Sahte yüzleri aydınlattığını fark eden güneşin,
Utancından yerin dibine girdiği zamanı gösteriyordu akrep ile yelkovan.
Sokak lambalarının sokakları aydınlatmak istemediğini fark etmişti.
Evet yazacaktı...
Sayfa yine çok ıslanmıştı,
Kelimeler boşluk bırakmamaya niyetliydi sözde bembeyaz kağıda...
Sert kabuklu bir nar gibiydi o anki yalnızlığın yudumları,
Kendiliğinden dağılıp binlerce minicik harf olmuştu.
Müzik eşliğinde bir-bir sarılıyorlardı harfler titrek bir elin şefkatiyle,
Soluğu kesiliyordu ağır-ağır,
Keskin notaların hüzün dolu çarpışmaları vardı karanlığın kan dolaşımında
İyice titrer olmuştu artık,
Bir şişe sarhoşluğun altında ezilen üç günlük teraziyi anlatıyordu çaresizliği.
Farkına varmıştı her şeyin...
Bu sahneyi bitirebilirdi ama bitirmek istemiyordu...
Hayatında ilk defa yazmak istemiyordu, direnmeye başladı.
Arası açılıyordu artık harflerin, kelimelerin,
Uzaklaşmalıydı oradan, bitmemeliydi bu yazı, bu şarkı...
Son kullanma tarihi geçmiş yolların, görünmeyen şeritleri gibiydi artık kelimeler,
Ama hala devam ediyordu istemeyerek,
Duraksadı bir an
Hayatının anlamını oluşturan minicik harflere baktı, son bakışıydı...
Önce Büyük harfleri öptü ellerinden,
Sonra küçük harfleri gözlerinden,
Sesli veya sessiz, ünlü, ünsüz önemi yoktu.
Hepsi her şeyiydi...
Sevgilerinin sonsuz sarılmalarına şahit olamayacaktı belki tekrar.
Bir gözyaşını yazıp, okuyanları ağlatınca, iyi anlattığını düşünüp gururlanamayacaktı...
Ağlayamayacaktı...
Derin bir nefes aldı...
Ve son nefesini haykırdı tüm gücüyle,
Lacivert kanının son damlasını, imzanın tam yarısında tükürdü,
Asla yazamayacaktı tekrar, bir çöp olacaktı...
Yaşamı bitmişti belki, tamamlamamıştı yazıyı
Ama yıllardır onun yalnızlığını paylaşan hayat arkadaşının,
En karanlıklarda son kibritinin de sönüşünü,
Yaşama dair ne varsa vazgeçişini,
İsyanların EN isyanında kendini darağacına sürüşünü anlatan bir mektubu yazan KALEM olmayacaktı...

Mürekkebi bitmişti...
İmza yarım kalmıştı...



Yazar : VahanİSAOĞLU

M@D_VIPer
08-08-06, 13:21
Bebek


Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en canayakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:

- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'
- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'
- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:

- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.


Yazar : Cüneyd Suavi

M@D_VIPer
08-08-06, 13:21
Beklenen gün...


Beklenen günlerin geçmeyen saniyelerini sayıyordu.
Tarifsiz bir heyecan diyarından gelen hızlı kalp atışları misafiriydi yüreğinde bugün.
Lezzetli melodilerin göz kararı bekleyişlerine inat olacaktı gözyaşları, biliyordu.
Ne soğuğun uyutası okşaması, ne de etraftakilerin acır bakışları etkileyecekti.
Az sonra bitecekti her şey, hiçbir şey engel olamayacaktı.
Bitmeyen bekleyişlerin çıkmaz sokağında yankılandı ayak sesleri,
Alkışların süslediği bir arenanın yalnız matadoruydu bakışları,
Yağmurlarını tüketen bulutların onurluca arkasını dönüp gitmesini görüyordu gökyüzünde,
Umutsuzluğun yollarını çok eskitmişti beklerken,
Şimdi ise beklediği, bir kilit kadar yakındı,
Yıllara inattı bu bekleyişin adı, karanlığa yapılan nispet.
Her sigaranın tükenmesinden sonra daha iyi anlaşılıyordu pakettekilerin sonsuzluğu.
Bitmeliydi artık bu bekleyiş, dayanamayacaktı bu ağır yüklü yolcu,
Beklenen anın gelmesinden daha uzun sürmüştü bu kör bekleyiş.
Yoksa gelmeyecek miydi, hayır bu olamazdı.
Söz vermişti, unutmazdı, unutamazdı.
Ağır çekilmiş bir sahnenin kımıldamayan figüranlarıydı akrep ile yelkovan.
İlerlemiyorlardı...
Cevapsız mektupların sahibi hala gelmemişti, bekletilmeyi sevmiyordu...
Zil sesini duymuş bahçeye çıkan çocukların koşuşlarını hissediyordu yüreğinde.
Hadi artık diye yalvarası geliyordu ama kime yalvaracağını bilmiyordu.
Bu gelişin dönüşü olmayacaktı, onu ya alacak ya da alıp gidecekti.
Hayatının kadını geldiğinde güzel görünmeliydi,
Derin alın çukurlarını kamufle etmeye çalışan mesaisi bitmiş işçiler gibiydi parmaklar.
Bırakıp gidemeyeceği nadir bekleyişiydi,
Dağınık saçların beyazları çoğalıyordu,
Bitmeyecekti bu bekleyiş.
Ufuk çizgisine asla ulaşamayacaktı...
Umutların yorgunluktan yığılmak üzere olduğu vakit açıldı kapı...
Gözler kilitlendi o aşkın giriş tüneline,
Hayallerin, umutların sahibiydi gelen,
Ölüm sessizliğinin canlı şahidiydi,
Ağlıyordu rüyalarının masum prensesi,
Karşı koymayacaktı gözlerinin hapsindeki isyancı gözyaşlarına,
Olmadı...
Ağladı...
Sonsuz bekleyişin bitişini müjdeleyen ses duyuldu...

Baba oldunuz efendim...
Dünyalar güzeli bir kızınız oldu ...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:22
Uyku Senin Olsun Ey Gece


Kavurucu bir temmuz sıcağında kışlanın kapısından ayrılırken suskundum. Bir iki çift elbiseden ibaret çantamdan daha ağır bir yük taşıyordum çünkü. Tam yirmi bir yıldır haber alınamayan bir genci, annesine müjdeleyecektim.
Bunu kendisi rica etmişti benden. Aynı bölükte gün saydığımız, uygun adım yürüdüğümüz saatleri bitmek bilmeyen günlerin birinde açılmıştı bana.
“ Sizin köyde Gülşen Uysal adında bir hanım var mı? ”
“ Evet? ” demiştim biraz şaşkınlıkla.
“ İşte o benim annemdir! ”
“ Nasıl olur? Hem,senin memleketin Avanos değil mi? ”
Kendine yirmi bir yıl sonra anlatılan hikayesini bana aktardığında tüylerim diken diken olmuştu. O kadını tanıyordum. Hiç çocuğu yoktu. Tek başına yaşıyordu. Hikayeyle bütünleştirince resim tamamlanıyordu sanki.
“ Askerden sonra oraya döneceğim. Beni evimize sen götüreceksin unutma, ” derken Kızılırmak’ın çağıltısı karışıyordu sesine. “ Çünkü seninle her şeyimi paylaştım ben ” diyordu duruşuyla. “ Unutma dostuz…”.
“ Dost yükünden daha ağır yük olur mu Uğur? ” Bu ne hoş ağırlıktır ki kısaltıyor mesafeleri. Bütün işlerim rast gidiyor. Hatta otobüste bile orta yerlerden boş koltuk buluyorum. Demek sade kara haber tez yayılmıyor. Hayırlısı da hızlı.
Gece boyu son şafağı beklediğimden başımı cama dayar dayamaz gözlerim ağırlaşıyor. Belli belirsiz bir marş çınlıyor kulaklarımda… “ Yaslı gittim şen geldim. Aç gönlünü ben geldim…”
Kayıp oğul hikayesiyle değişiyorum koltuğumdaki yerimi.
Ilık bir temmuz akşamı…Gülşen Hanım balkondaki çiçeklerine su veriyor. Evin önündeki küçük bahçede biberler, fesleğenler, patlıcanlar da yeni sulanmış. Beni görünce içeri koşuyor. Mutlaka anneme müjdesini verecek. Bu adettir bizim köyde. Uzun bir ayrılıktan sonra geleni ailesine kim ilk müjdelerse mutlaka bir hediye verilir. Evin önünde biraz bekliyorum. “Acaba önce evimize gitsem, biraz dinlendikten sonra mı gelsem? ” diye bir çelişkiye kapılmışken kapıda görünüyor. Böylesi bir haber hiç bekletir mi insanı?
“ Hidayet!..Hoş geldin…” diyor , o tanıdık sevinçle.
“ Müjdeni ilettim annene. ” Gülümseyen yüzüm,yükümün ağırlığıyla eğiliyor ayak uçlarıma…
“ Eksik olmayın , ” diyorum. “Bir de bendeki müjdeyi verebilsem size …Nasıl başlayacağım …Allah’ım yardım et.”
“ Gelsene, ” diyor. “ Soluklan biraz. ”
Balkondaki ağaç tabureye oturuyorum. Bir bardak soğuk su ikram ediyor. “ Hay ellerine sağlık Gülşen Hanım teyze. ”
Yol kenarındaki incirlere takılıyor gözlerim, suyu içerken. Sarı sarı ,bal damlayan incirler…Tozu toprağı, sokağıyla gülümsüyor bana köyüm…Kolay mı onlarla büyüdüm ben… Ve bir gün ansızın çekildim aralarından. Marş söylemeye, uygun adım yürümeye başladım. İlk kez takvimlerin üstünü çizdim tek tek. Nerde bir bakraç sesi duysam çocuklaşırdı yüzüm. Sürüler geçerdi köyümün yamaçlarından. Şen şakrak çoban türküleri çınlardı kulaklarımda. Bu yüzden marşlara kolay alışmadı dilim. Bir özlem denizinde kıyıya varmak için kulaçlardım kışlanın kenarlarını. Galiba en çokta bağdaş kurup yemek yemeyi özledim.
Yorgunluğum omuzlarımı çökertiyor. Botlara alışan ayaklarım yalın ayak topraklara koşmak istese de…Aklım kuracağım ilk cümlede.
“ Neden habersiz geldin? ” diyor etrafı toplarken.
“ Sürpriz olsun istedim. Dört gün yol verdiler, anlayacağınız …erken geldim. ”
Ne zaman hazırladı bilmiyorum kahveyi…Fincanların biri fazlaydı. Şaşkınlığımı anlamış olacak ki;
“ Annen geliyor” . dedi. “ Birisi onun. ”
Buna çocuklar gibi seviniyorum. Çünkü annem yardımcı olabilirdi her şeyi anlatmama. Bir kaç yudum kahveyle ödüllendiriyorum kendimi. Nicedir özlemişim akşam vakti içilen kahveleri. Bu telveye karışan tat, uygun adım yürümeye ayarlı adımlarımı bile değiştirecek güzellikteydi. Ki annemin gelişi doğruluyordu bunu. Birlikte bir çağlayana dönüşüyor sevincimiz.
“ Oğlum! ”diyebiliyor annem sarılırken. İnsan en mutlu anında ne yaparsa onu yapıyorum. Susuyorum…
“ Yaşasaydı benim de asker bir oğlum alacaktı, ” dediğini duyuyorum bir ara Gülşen Hanımın.
Var, diyorum içimden. Hem de aslanlar gibi bir oğlun var!
“ Hidayet , ne oldu oğlum?” diyor annem, durgunlaştığımı görünce.
Kısa bir sessizlik buz gibi düşüyor sıcak temmuz akşamına.
“ Ölü doğduğunu söylediler. Soğuk bir evlat bastım bağrıma...”
“ O şimdi asker, Gülşen Teyze…Aynı bölükteydik…123 gün sonra buraya dönecek. Kendi evine…”
Gerisine dilim varmıyor…
Şaşkın bakışları yüzümde, öylece nefessiz kalıyor birden. İnanamıyordu. Cansız bir beden gibi yayılıverdi koltuğuna. Hiç kabuk bağlamayan yarası kanamıştı belli ki…Ama bir şekilde söylemeliydim ona. Anneme bile öz oğlunu göstermekten uzak, bu ağır yükten kurtarmalıydım kendimi.
“ Hidayet, çıkar şu ağzından baklayı! ” diyor annem, kolonyalı eliyle Gülşen Hanımın alnını ve şakaklarını ovuştururken.
Keskin bir kolonya kokusuna karışan karanlık, sokak lambalarıyla süslü bir kanaviçe gibi serpilmiş yollarıma. “ İstanbul’dan Alanya’ya gitmekte olan sayın yolcularımız…Kaptanınız yarım saat ihtiyaç molası vermiştir. Afiyet olsun…” Anonsu en az kolonya kadar açıyor zihnimi. Ceketimi kapıp dışarı fırlıyorum. Saat gecenin üçü …Bir kara haber gibi kuşatıyor bedenimi ayaz. Bütün düğmelerimi ilikliyorum. Sırrımı gecenin ayazına kaptırmayacak kadar ketum olduğumu düşünerek… Ay karanlık…Yıldızlara bakıyorum önce. Gece yolculuklarında hep zorlanmışımdır yön bulmakta. Fakat tesisin vitrinlerindeki sucuk ve kaymaklardan anlıyorum ki Afyon’dayız. Üzerimde kanıksadığım kışla kokusu ve içimde yuvasına uçmak isteyen bir kuş sevinciyle tek başıma bir masayı dolduruyorum. Servise hazır bekleyen masadaki tuzlukla oynuyorum. Ha bire çeviriyorum tuzluğu. Tanıdık kıyafetiyle çelimsiz bir garson dikiliyor yanı başıma.
“ Ne alırsınız? ”
“ Oğulotu! ”diyorum birden. Garson , peçeteleri ve tuzluğu düzeltirken ‘burası annenin evi değil’ der gibi bakıyor yüzüme.
“ Çay? ”
“ Pardon, kahve olsun lütfen, orta şekerli! ”
Uyumak istemiyorum çünkü.




Yazar : HimmetKarataş

M@D_VIPer
08-08-06, 13:22
Bisiklet


Küçük kız, annesiyle yürürken birden durdu. Yağmur damlacıklarıyla ıslanan gözüğünü çıkartarak baktığı şey, babasıyla birlikte bisiklette giden bir bakşa kız çocuğuydu. Bisikletteki kız, düşmemek için babasına sıkı sıkı sarılmış ve soğuktan pembeleşen yanaklarını, onun sırtına dayamıştı.
Adamın ara sıra yana dönerek söylediği sözler, küçük kızı kıkır kıkır güldürüyordu.
Kaldırımdaki kız, bisikletin arkasından bakarken; annesi durumu fark edip:
- Baban, günde on dakikasını ayırıp seni okula bırakıyor, dedi. Hemde mersedesiyle. İstersen seni bisikletle götürsün ha, ne dersin ?
Küçük kız, buğulanan gözlerini annesinden saklarken:
- Çok isterdim, diye karşılık verdi. Belki de böylelikle, babama sarılırdım...


Yazar : CüneydSuavi

M@D_VIPer
08-08-06, 13:22
Senin Yerine Ağladım


Bu toprakların geneli hiçbir vakit verimli olmamıştı. Yıllar yılı on dönüm toprak, otuz ölçekten fazla vermiyordu. Ama yine de bu toprakları ekiyorlardı. Böyle gelmiş, öyle gidiyordu. Dedeleri, dedelerinin de dedeleri böyle ekmişlerdi. Haram votka ancak çavdardan çekiliyordu. Çavdarlar tarlalarda burcu burcu kokarak olgunlaşıyordu. Esmer yanaklı dilberler çavdardan ev işi votkalar yaparlardı. Pınardan kaynayan su mudur, votka mıdır ayrıt edilmezdi. Güzün köyler, nahiye merkezleri körkütük sarhoşluğa gömülüyordu.
İçini bir acı kemiriyor, kaslarında tarifsiz bir yorgunluk hissediyordu. Havaya sinmiş, ince öğütülmüş çavdar kokusunu içine çekti. Aldırış bile etmeden, tepeye kadar yürüdü. Düşünceleri geçmişlere kadar uzanıyordu. Mezarlığın dışında, kardeşin kardeşi yargıladığı günlerde, kurşuna dizilenlerin, asılanların sayısını bilen yoktu. Derinliklerinde gözyaşlarını saklayan, topraklarında çiçekten çok genç dulların yaşadığı kutsal ırmak; hala akmaya devam ediyordu. Suyun çıkardığı hıçkırıkları dinliyordu. Güneş durmadan bulutun arkasına gizleniyor, yeniden çıkıyordu. Akarak geçen bulut kümelerinin gölgeleri bozkırlara düşüyordu. Keder yüreğini kabartınca, yanaklarından akan gözyaşları tenini yakıyordu. Esen rüzgar, gözyaşlarını kurutmaya yetmiyordu.
Güneş batarken, sular leylak rengine bürünüyordu. İki genç kız yan yana pınardan doldurdukları su dolu kovalarıyla evlerine dönüyorlardı. Avlu önüne oturmuş iki kadın ellerinde yün eğiriyorlardı. Bu yıl güz erken gelmişti. Rüzgar, sararmış kavak yapraklarını sürüklüyor, yabani otları karıştırıyordu. Biliyordu ki, birazdan gece bozkırların üzerine kanatlarını gerecek, ortalığı süt rengi bir pus kaplayacaktı. Ufukta görünürde hala kimsecikler yoktu. Gündüzleri onun hasretini çekiyor, geceleri onun için gözyaşları döküyordu. Umutsuzca kalktı. Ağır aksak, gönülsüz eve dönüyordu. ‘Kadıncağız oğlunun hasretiyle eridi, bitti. O gelemeyecek ama onu hala gelir diye ümitle beklemeye devam ediyor zavallı’ diye söylenmelerine aldırmıyordu. Geçen giden günlere aldırış bile etmiyordu.

Koyu bir karanlık, vişne ağaçları arasına sokuluyordu. Kuzeyden esen rüzgar, kuş başı kar taneleri atıştırmaya başladığı bir gündü. Kocası gecenin ilerleyen saatlerinde eve dönerken; yolda kaza geçirmiş bir yabancıyı getirmişti. Perişan durumdaydı. Onun yaralarındaki kanları silip temizlemişlerdi. Donmaya yüz tutan vücudunda yaşamdan nerdeyse bir eser bile yoktu. Ölüden farksızdı. Onu uzun bir süre ovdular. Yaşam varsa ani sıcak onu felç edebilirdi. Uzun bir süredir, onunla uğraşıyorlardı. Kendi evlatlarından farksızmışçasına onu hayata döndürmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Gerekli pansumanları yapmışlar, kanayan yerleri sarmışlardı. İçlerinden onun kurtulması ve kendilerine bağışlaması için Allah’a yakarıyorlardı. Tertemiz bir oğlana benziyordu. Esmerdi ama yüzü bu güne kadar gördükleri yüzlerden çok farklıydı. Adam karısına baktı. Kadının gözlerinden akan yaşlar yanaklarından göğüsleri üzerine dökülüyordu. Yüreği, mayıs yağmurundan sonraki çavdar gibi büyüyordu. Boğazı gözyaşlarıyla düğümlendi. Kalbi sıkışıyordu. Adam:
“Galiba artık yaşamıyor.”
“Bir hekim çağırsan…” dedi.
“Bu saatte… Kar yolları kapamıştır.”
“Ölürse, yazık olacak…”
Aradan saatler geçtikçe umutları azalıyordu. Kadın yabancının başından ayrılamıyordu. Bir ana şefkatiyle onun için ağlıyordu. Bu arada sabahı etmişlerdi. Kar yağmaya devam ediyordu. Etraf tamamen beyaza bürünmüş, yer gök birleşmişti sanki.
O arada arda kapı çalındı. Birbirilerine baktılar. Kimseyi beklemiyorlardı. Merakla kapıyı açınca; kar da soğukla beraber içeriye doluverdi. Gelen komşu kadın ile kızları Ayyüce’ydi. Komşu kadın :
“Yahu komşu, Neyiniz var? Sabaha kadar ışıklarınız sönmedi.”
Kadın başıyla hareketsiz yatan yabancıyı gösterdi. O yöne baktı. Bir ölüden farksız biri yatıyordu. Ona yaklaştı. Elini tuttu. Eli soğuktu. Nabzının atıp atmadığını anlayamadı. “Yazık. Ölmüş mü” Yeniden baktı. Ayyüce, genç adamın elini avucuna alarak sıktı. Bir süre kendinden ona hayat veriyor gibi tuttu. O da annesi gibi onun yaşaması için içinden dua ve dileklerde bulundu. Adamın zayıfta olsa nabzının attığını fark etti.
“Bu yaşıyor, ölmemiş” dedi. Onun olumlu enerjisi mi, sevgisi mi genç adamı hayata döndürdüğünü anlayamadılar. Kadın yeniden bulmuş gibi sevindi. Eğilip ona baktı. Evet o yaşıyordu.

Günlerce ayıkmadan yatmıştı. Ona şifalı otlardan merhemler yapmıştı. Ayyüce gönüllü hemşire gibi çalışmıştı. Zamanın çoğunu onun yanında, ona yardım ve izlemekle geçiyordu. Balla sütü karıştırarak, ağzına damlatarak içiriyordu.

Yatağın başucunda uykusuz geçen gecelerden dolayı, kadın her geçen gün biraz daha kuruyordu. Ayyüce’nin yardımlarını takdir ederken; diğer yandan da kıskanıyordu onu. Bir kazayla gelen konuğu kaybetmeyi asla düşünmek istemiyordu. Sessizlik gözle görülmez dantelden ağlar örüyordu. Çakır ayazlı gecelerde; ay pencereden kederini gözetliyor, bir ananın özlemini seyretmekten zevk alıyordu. Hayat, delikanlıya ağır ve istemeye istemeye geri dönüyordu. İki hafta geçtiği halde, gözlerini yeni açmıştı. Başı yastıktaydı. Güçlükle bakındı. Kadın :
“Şükürler olsun yaşıyorsunuz” diyordu.
“Neredeyim ben?”
“….”
“Kimsiniz? Nerelisiniz?” diye sormak istediyse de sormaktan vazgeçti. Kim veya nereli olduğunun ne önemi vardı. Kurtulmuş ve yaşıyordu ya.. Bu yetmez miydi? Genç adam gözleriyle kadına baktı.
“O kimdi?”
“O dediğin kim?”
“Bir kız… Beni kurtaran…”
“Besbelli rüya görmüşsünüz.”
“Bilmiyorum rüya mıydı, gerçek mi? Uçurumdan yuvarlanıyordum. Son anda bir ay yüzlü kız, eliyle elimden tuttu ve o beni kurtardı.
...
Her geçen gün biaz daha iyileşiyordu. Ay yüce, yakınlığını ve sevgisini esirgememişti. Bir ara : ‘Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" demeyecek. Bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; "Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı... Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında. Sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin. Kucaklamalı seni güvenli kolları... Dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı... En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin. Gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz... Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli. Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli... Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin. Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş... Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin. Ve sen ağladığında, onun gözlerinden yaş gelmeli...’ gibi sözler söylemişti.Bir şeyler sezse de bir şeyler söylememeye kararlıydı. Yaşlı kadın:
“Buralarda ne arıyordunuz?”
“…”
“Ailen yok mu?”
“Gökteki yıldızlar kadar yalnızım.”
“Madem ailen yok, bizimle kal. Bir oğlumuz vardı. Ama ondan iki yıldan beri haber alamadık. Karı koca körebe oynuyoruz. Gerçi bizim kanımızı taşımıyorsun. Bizimle kal. Seninle ekmeğimizi taştan çıkartırız. Topraklarımız verimlidir, cömerttir. Biz yaşayacağımız kadar yaşadık. Çiftlik senin olur. Bizi bırakıp gitme…”
“Yanınızda seve seve kalırım ama…”
“Ama ne!...”
“Yapmam gereken bir görevim vardı.”
“Tamamen düzelmen aylar alır.”
“Tamam sizinle kalıyorum. Allah Kerim…”
“Belki temelli kalırsın…”

Günler bahara gebeydi. Buzlar kurt yemiş gibi göz göz olmuştu. Güneşin yıkadığı sel sularıyla oluşan göllerde ayna gibi parlıyordu. Rüzgar çiçeklerin insanı büyüleyen kokularıyla yüklü esiyordu. Yabani elma ağaçlarının dökülen çiçekleri yerleri kaplamıştı. Ebe gümeci, kuzu kulağı, sarı sığır kuyrukları yeşermeye başlamıştı. Bir gün yabancı adama benzeyen iki adam geldi. Yol kenarında konuştular. Birlikte eve geldiler. Kadına dönerek :
“Beni çağırıyorlar. Şu anda gitmem gerek ama mutlaka geri döneceğim.” dedi.
Kadının beklediği an gelip çatmıştı. Gözyaşlarını tutamıyordu. “Bilmelisin ki bizim güneşimiz oldun. Seninle aydınlandık. Günlerce ‘Senin Yerine Ağladım’ Mutlaka dönmelisin. Yolun açık olsun.”
Kadının elini öptü. “Mutlaka döneceğim” dedi.
“Ne olur dön bize…”



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:23
Röntgenci


Bir süredir evdeki sivrisinekler onda paranoya duygusu yaratıyor. Sanki dünyadaki tüm sivrisinekler birleşip tüm kanını emecekler. Vücudunun milyonda biri kadar olan bir canlıyla resmen savaşıyor. Sivrisinek kovucu tableti fişe takıyor, yine sivrisinek kovucu spreyi evin tümüne sıkıyor. Ara sıra azaldığını fark edip süper markette en iyisini almak için bir saat kadar tüm spreylerin kutularını okuyor. Ama hala istediği sonucu alamadığı kesin. Bunun dışında gözleri sürekli duvarları, havayı tarıyor uçan bir yaratık görme umuduyla. Görünce deli gibi peşinden koşuyor, çok sinirleniyor kaçırınca. Muharebe kaybetmiş komutana benziyor bu anlarda. Sinirli, üzgün ve hatasını fark etmiş olmanın utancını yaşıyor. Belki iki elini çırpıp sivrisineği öldürecekken acele ettiğini fark ediyor,belki de duvara sert vurmayıp elinden kaçırıyor avını.
Peki, ben bunları nereden biliyorum?
Bu eve geçen yıl taşınmıştı. Bir yatak, bir sandalye ve masadan oluşan odasındaki eşyalar gün geçtikçe arttı. Önce bir bilgisayar geldi, sonra TV, müzik seti derken doğru dürüst bir görünüme kavuştu evi. Buradan sadece kendi odası görünüyor. Perdeleri çok güzel, en azından dürbünden bakınca transparanlığı iyi yakalamış.
Daha önce bu evde iki bayan oturuyordu. Akşama kadar izleyebiliyordum onları. Önceleri lezbiyen zannediyordum ama sonra eve erkek arkadaşları gelince durumu anladım. Akşamları güneşlikleri kapatıp dışarıdan izleyenleri engelliyorlardı.Bilirsiniz; bir binada iki genç kız aynı evi paylaşıyorsa,mutlaka ne yaptıklarını merak eden komşuları vardır.
Yalnız yaşayan dostumun üst katında yaşlı bir amca oturuyor. Hayatı rutine bağlamış. Tek yaptığı sabah kalkıp dişlerinin kestiği kadar bir şeyler yiyip ardından TV’nin karşısına oturmak. Prostatı var sanırım, bu kadar başından ayrıldığına göre TV’nin başka bir olasılık gelmiyor aklıma. Üzerinde gazete serili olan masada birkaç parça esmer ekmek, domates, salatalık gibi hafif yiyecekler, bir sahan ve bir de demlik var. Ara sıra oğlu geliyor ziyarete. Oğlu gelince bir anda dili açılıyor, vır vır bir şeyler anlatıyor. Anladığım kadarıyla oğlunun işleri yoğun, tornacı olabilir, en azından emek yoğun çalışanların yorgun yüzünü taşıyor. Oğlu hiç gülmüyor, az konuşuyor, ilgisiz, biraz TV izliyor, elindeki poşetleri masaya bırakıyor ve siktir olup gidiyor. 30–35 yaşlarında ve hala babası sigara içtiğini bilmiyor. Evden az uzaklaşınca hemen tellendiriyor bir tane.
3. katta yeni evli bir çift var. Terapi yetmemiş gibi, hala açlıkları dinmedi. Evliliğin bir kutsallığı vardır, ne bileyim. Paylaşımdır, ortaklıktır, yoldaşlıktır. Bunların paylaşımı tek yönde; seks. O kadar aynılar ki röntgenlemeye bile deymez.
4. katta sabahtan akşama kadar bilgisayarın başında oturan 15–16 yaşlarında bir genç var. Porno siteler, bilgisayar oyunları, Chat, sörf derken çocuğun günü bitiyor. 20 saat aralıksız -çiş molaları dışında- bilgisayarın başından kalkmadığı oluyor. Perdesi de annesinin tercihlerine göre açık veya kapalı. Gencin etrafındaki hiçbir şey umurunda değil. Annesi sürekli meyve suları, sandviçler getiriyor. Çocuk arada acıktığını duyumsayınca birikmiş nevaleyi midesine indiriyor. Çok fazla mastürbasyon yapıyor. Bu kadar saat internette Chat yapıp bir kız arkadaş bulamamış olması düşündürücü. Niye vaktini bu kadar boşa harcıyor anlayabilmiş değilim.
Son katta yaşlı bir aile oturuyor. Onlar da rutin. Sabah birkaç gazeteyi kapıcı evlerine bırakıyor, kahvaltı ve evin beyinin gazete faslından sonra iki kahve içiliyor. Kadın yemek yapıyor, bey dışarı çıkıp gereken malzemeyi alıyor. Sonra yemek yeniyor ve TV’nin karşısında geçen boş saatler. Hafta sonları çocukları torunlarıyla beraber ziyarete geliyor. Torunlardan küçüğünü buraya bırakıyor çocukları. Çocukları orta sınıftan anladığım kadarıyla. Küçük çocuk evde olduğu zamanlar hayatlarında ki griliğin tonlarında değişmeler oluyor. Yüzler gülüyor, şakalaşılıyor, koşuşturuluyor. Ama artık izlemeye değmez.
Son gözdem bu çocuk. Bir şeyler var bunda. Eve, ilk geldiği zaman sersem tavuk gibiydi. Şehrin bu yakasına ilk defa gelmişti anlaşılan. Yalnızdı, ruh sağlığı yerindeydi. En azından uğraşları vardı. Gitar çalıyor, kitap okuyor ve kâğıt üzerinde bu mesafeden anlayamadığım bir takım işler yaparken bir şey bularak seviniyordu. Belki edebi bir şeyler belki de bilimsel bir takım çalışmalardı yaptığı. Ara sıra içiyor sigara kullanmıyordu.
Sonra bir gün evde deli gibi ağladığını gördüm, hüngür hüngür ağlıyordu. Neye ağladığını anlayamıyordum. Çünkü ağlanabilecek bir durumu yoktu. Sadece ağlıyordu. Onu ağlatabilecek bir şeyler düşünmeye çalıştım önce. Kız arkadaşı yoktu, ailesi yoktu, arkadaşı yoktu. Tamam, ara sıra evden çıkıp bir yerlere gidiyordu ama bugün evden de hiç çıkmamıştı, telefonla da konuşmamıştı. Sadece kâğıtlarını açıp birkaç saat bir şeyler yaptı ve mutlu da oldu. Sonra CD’den film izledi. Komediydi anladığım kadarıyla, gülüyordu paso. Sonra nedenini anlamadığım bir şekilde ağlama krizine girdi. Kendini duvarlara vurmaya başladı bir ara. Dehşete kapılmıştım. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Fakat gidip de “Ben seni karşı binadan röntgenleyen pezevengim” diyemezdim. İzledim sadece, tarafsız kaldım ve taraf oldum. Salak çocuk hala bitmedi ağlaması, bozuk psikoloji durumları. Elimde lanet dürbünüm, hiçbir şey yapamamanın ve gizli kalması gerekli olan hislerini kamuya açmış olmanın utancını yaşıyorum. Daha doğrusu adını sanını bilmediğim ama hakkında çok şey bildiğim, hayatını nasıl sürdürdüğünü hayatındaki insanlardan daha çok bildiğim dostum; bunları bana sen yaşatıyorsun. Büyütüyorsun beni ve büyüyorsun gözümde biraz daha.
Bir şeyleri kafasına takmaya başladığının miladı olarak o deli gibi sebebini bilmediği zırladığı günü verebilirim. Sonraki birkaç günü odasına getirdiği birkaç parça ekmek biraz su ve az biraz hazır yiyecekle geçirdi. Yatağın içindeydi ve hiç durmadan tavana bakıyordu. Bir ara göz göze geldik. Uzun süre benim bulunduğum tarafa baktı. Bende uzun uzun onun yorgun gözlerine baktım. Tekrar aynı senaryo; ağlama krizi. Sinirlerim yıpranıyordu. Gözümün önünde gencecik bir insanın yitip gitmesine dayanamıyordum. Sinirleri artık ağlamaktan tamamen boşalınca o normal hayatına döndü bende rutin seyirlerime başladım. İçim rahattı. İntihar etmeyecekti. Uzun süre beynimi kurcalayan bu olasılık ortadan kalkmış gibi görünüyordu. Ben de sıkılmıştım artık gözümün önünde cereyan eden depresif ruh halinden ve gözümü üst katlara çevirmiştim.
Bakışlarımı 4. kattaki çocuğa çevirdim. Bilgisayar denen çağımızın sessiz devriminin içinde yaşayan aptal insanlardan biri daha. Bilgisayarın içindeyiz. Gerçi görsel elektronik cihazlar çoğumuzu esir aldı ancak bu muydu? Bu kadar mıydık?
Eleman daha heyecanlı bu aralar. Chatte vakit öldürmüyor gibi. Daha doğrusu Chat yapıyor ancak daha verimli sanki daha bir heyecanlı. Bilgisayarın sağ üst köşesinde seçemediğim bir görüntü var, hareket ediyor, film gibi. İlk önce görüntüyü film zannettim. Anlamalıydım onun sarışın, kendi yaşlarında bir kız olduğunu. Görüntülü Chat olayı. Annesi odaya zırt diye girince kovmasından belliydi özel bir haltlar karıştırdığı. Sabah kalkıp saçını başını yapıp oturuyor bilgisayarın başına. Ruh ikizini buldu anlaşılan. Ulan birbirinize dokunmadan ne bok yemeye… Of of… Aşka bak!
Artık seni izlemeyeceğim, boş teneke. Çık şu aptal kutusunun içinden. Birde TV’ye laf söylerler aptal kutusu, klişe bilmem ne diye. Nasıl aptal kutusu bu alet? TV bunun yanında misk-ü amber kalır.
Yaşlı çift hep aynı tempo, slow motion, koyun gibiler. Her şeyleri aynı, heyecanları, yedikleri, içtikleri, konuştukları ve izledikleri. Demek ki bu kadar yaşlanmamak lazım. Hayattan zevk almak giderek zorlaşıyor bu yaşlarda. Kabak tadı vermez mi bu kadar aynılık anlamam.
Genç çiftimiz terapi sonrası kavgaya başladı. Ben bıkmıştım sizin sevişmelerinizden. Siz de tükettiniz sonunda birbirinizi. Son olarak erkeğin evden ayrılmasıyla sonuçlandı bu süreç. Tabi arada yaşanan erkeğin kadına uyguladığı şiddetin tek canlı tanığı olmak ayrı bir utanç.
Röntgencilik hoş bir uğraş olmaktan çıktı artık. Şiddet, manik depresif hezeyanlar, erkek egemen toplum, yaşlılık sendromu, tüketen bireyler derken kabak tadı verdi.Kısaca karşımdaki bina yaşadığımız toplumun bir panoraması…
Yine zemin kattayız…
Gencin duvarında artık kült hale gelmiş filmlerin afişleri vardı. Pulp fiction, fight club, trainspottig gibi. Gerçi adını buradan seçemediğim birkaç film afişi daha vardı bir zamanlar. Yeraltı kültürünün klasikleri de diyebiliriz. Şimdi duvarda beyaz kocaman kâğıtlar var. Beyazın üzerine koli bandının o iğrenç bok rengi kalıntıları var. Öncelikle bu bok rengi kalıntılara anlamlar yüklemeye kalktım. Dürbünle duvardakilere bakıp bir yandan da resimlerini yapmaya çalıştım. Öküzlük bende çocuk afişleri ters yapıştırmış. Hangi arada yaptı çözemiyorum bir türlü!
Artık hiçbir hareketini kaçırmamak için camın önünde yatıp kalkıyorum. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak içinde gidip küçük çapta bir teleskop aldım kendime. Meret de ne pahalıymış. Benim emektar dürbünün gözünden kaçıyordu artık bir takım olaylar.
Neyse geri dönersem eğer konumuza; vicdan azabı çekiyorum. Çocuk tozutuyor. Teleskopumun bana sağladığı nimetlerin sayesinde izlediğim görüntüler beynimde daha kalıcı hale geliyor ve bu durum rahatsız ediyor uykularımı.
Duvarların üzerinde görülmeyen bir takım canlılara saldırıyor. Kendini yatağın üzerinden aşağı atıyor, gülme krizlerine giriyor sonra bir duruluyor. İki günü hareketsiz geçiriyor. Hareketsizliğini yine hiperaktivite takip ediyor. Elektrik süpürgesini fişe takıp her yeri temizliyor. Duvarları bile süpürüyor. Tavanı süpürmede bayağı zorlanıyor. Posterlerin tersliği yetmedi. En büyüğü el kadar olacak şekilde, öklidyen geometriye aykırı olan şekillerde kesip hepsini karma karışık yapıştırdı odasına. Arada gözüken duvar boyasını da bıçakla kazıdı. Leğen satın alıp odasına koydu ve tüm boşaltım sisteminin ürettiklerini leğene boşaltmaya başladı. Leğen bir ara taştı. Sonra yeni bir leğen sonra bir tane daha, bir tane daha… Derken göt kadar odası boklu çişli leğenlerle doldu taştı. Leğenlerin tamamının çöpe atılmasıyla bu sorun çözüldü. Tabi o arada oluşan sinekler vardı odasında ki şimdide odaya sinmiş olan leş gibi kokunun dayanılmaz cazibesine kapılıp evine dolan sineklerle uğraşıyor.
Leğen vakasından sonra aklı başına gelmiş gibi. İlk ağlama krizinde duvara atıp parçaladığı telefonun yerine gidip yenisini aldı. Arada uzun telefon görüşmeleri yapıyor. Bu telefon görüşmeleri su içindeyken şnorkellerle alınan nefeslere benziyor. Telefonu kapattıktan birkaç dakika sonra yine kendi dünyasına hapsoluyor. Telefonda ne konuştuğunu anlamasam da, birilerine bir dünya dert yanıyor, çok sinirleniyor. Yakın ancak uzakta olan arkadaşları olmalı konuştuğu kişiler. Bağırıp çağırıyor, telefon kapanıyor ve aynı hezeyanlar gelip buluyor onu.
Leğenlerin yaratmış olduğu pis koku, uzun zaman değişik yaratıkların eve doluşmasına yol açtı. Bok sinekleri, bok böcekleri, sivrisinekler vs… Duvarlarda cinsini seçemediğim envai çeşit böcek dolaşmaya başladı. Tam düzeldi derken, tüm beynini meşgul etmeye başladı Allah’ın belası böcekler. Hadi uğraşma artık şu sineklerle ne gereği var. Bırak ısırırlarsa ısırsınlar sağını solunu. İki tane kıçı kırık sinek yüzünden depresyondaki arkadaşım iyice dibe batar hale gelmiş durumda.
Yok, bu böyle olmayacak. En iyisi gidip onunla konuşmak. Ama nasıl? Ona bütün gördüklerimi olduğu gibi itiraf edemem ki! Tamirci diye gitsem acaba kabul eder mi? Yada başka bir şey. Neden aklıma gelmedi ki daha önce?
Çalışma masasının çekmecelerinde ki kâğıtlarını çıkarıp uzun süre sevgiyle okşadı, seyretti onları. Sonra sakin sakin ağlamaya başladı; yavaş yavaş ve hıçkırmadan. Hani gözyaşlarınız kirpiklerinizde kalır, birikir, büyür büyür ve büyür. En sonunda artık alt kirpikleriniz taşıyamaz hale gelir üzerlerindeki yükü. Aslında ruhunuzda kaldıramıyordur gözlerinizden akan damlaları. Sonra damlar, şıp diye ve kâğıt üzerine düşerse eğer, boyundan daha büyük bir iz bırakır oraya.
Bu tempoyla uzun süre ağladı. Ben de ağlıyorum artık. Büyük geliyor bu durum. Bir ara üst katlara çevirdim teleskopumu. Hayatın şaşılmaz derecedeki garipliğini bir kez daha görüyorum orada. Bir bina düşünün ve benim gözetleyebildiğim beş dairenin tümümde o kadar abuk sabuk şeyler dönüyordu ki... Genç bir kadın eşi tarafından terk edilmenin acısını çekiyordu, 16–17 yaşlarındaki bir çocuk annesinin masasına bıraktığı sandviçleri tıkınıyordu, bir yandan da Internet üzerinden konuştuğu kıza davetkâr bakışlar atıyor. Yaşlı, ömrünün son anlarını yaşayan amca televizyonun karşısında elma yiyor. Rendelenmiş meyveleri kaşıklıyor daha doğrusu. Yaşlı çift, TV’deki sanattan yoksun içinde Anadolu esintileri olan diziyi izliyor. En alttaki arkadaşım sessiz sessiz ağlıyor. Beş daire ve birbirinden farklı, bir o kadar da aynı yaşamlar.
Buldum! Evet çocuğun evini ilaçlamaya gideceğim! Sabah erkenden, apartman yöneticisinin beni gönderdiğini ve her evi haşere ve böcek vs. için ilaçlamamı emrettiğini söyleyeceğim. Zaten eve kapağı attım mı gerisi kolay. Bunca yılın tecrübesiyiz elbet konuşuruz, ikna ederiz. Belki benim eve getirebilirim.
Çocuk hala yerde aynı pozisyonda ağlıyor. Bağdaş kurmuş, dizlerine o değerli çalışmalarını almış ağlıyor. Benim ağlamaktan gözlerim kapanıyor ve cidden sıkıldım bu durumdan. Yarın erkenden gidip çözerim.
Koltukta uyumak iğrenç bir his veriyor sabahları. Sırtım, boynum, belim, kolum, başım –her yerim- zonkluyor. Sancılarla uyanıyorum. Öğlen olmuş. Gecenin bir yarısına kadar karşımdaki dostumla ağlayınca gözlerim kapanmış ve anca şimdi uyanabildim. Ilık başlayıp soğuk biten bir duş, mısır gevreği ve koyu bir kahveden oluşan sabah terapimi bitirince gelip yine kuruldum koltuğuma.
Gördüklerim ilginç. Odanın ortasında etrafa düzenli sayılabilecek şekilde yayılmış beyaz dosya kâğıtları, bir kupa, yatağın üzerine çıkarıp fırlatılmış bir tişört... Dağınık bir görüntü ve arkadaşım odasında değil. Seyretmeye devam ediyorum, pek geleceğe benzemiyor. Bende kapıcının bıraktığı gazetelere dalıyorum.
Yine iğrenç politikacıların yuvarlak lafları, gasp, cinayet, soygun, tecavüz gibi adli vakalar. İkinci sayfada kim kimi beceriyor haberleri. Arada bir yığın reklâm, seri ilan... Spor sayfasında asparagas haberler ve en arkada yarı çıplak bir manken. Bir iki karikatür, köşe yazıları, gerekir-cilik, determinist, amprist yorumlar, terör saldırıları. İnsanın içinde umut uyandıracak hiçbir şey yok hiçbir yerde. Hiç.
Dostum hala görünmüyor ortalıkta. Dün gece onu öyle ağlarken görünce bir anda nasılda cesaret doldu içim. Ama bir türlü gidemiyorum. Yine aynı kırılganlık. Eminim gitmeye kalksam sürüyle neden bulurum gitmemek için. Olur ya hani; herkeste de vardır: bir şeyi yapmaya karar verirsiniz ama yapmamak için iki dakikada türlü nedenler bulursunuz kendinize. Benimki de o hesap.ilaçlama maskesi, elimde raid sinek savarla gidecek değilim, zaten çocuk kullanıyor onlardan. Sonra iş kıyafeti, önceden tasarlanmış cümleler ve hesaba katılmamış olan aksilikler. Hayır, şu kıç kadar sokaktan karşı binaya gitmeye kalksam Londra asfaltına döner geçemem karşıya. Hem ayaklarımın ileriye doğru gideceğini kim söyledi?
Yada başka birini yollayayım evine. Mesela yumurta isteyen komşusu gitmiş olsa. O arada içeriye göz atıp bir konu bulup konuşsa. Hiçbir şey yapmasa da ağzından bir iki laf alsa olmaz mı? Olmaz tabi öküz! Hala yok. Saat dört olmuş endişelenmeye başlamalı mıyım?
Bugün 3. gün ve dostum hala ortalıkta görünmüyor. Sadece banyo olduğunu düşündüğüm, odasının hemen antreye açılan yerin sağındaki kapıdan bir ışık huzmesi yayılıyor. Oda dar geldi banyoya geçti anlaşılan. Işığı da odasının kapısının küçücük kalmış aralığından görebiliyorum. Lanet olsun! Ya çık artık ortaya!
4. günün sabahı artık yeter deyip dayanıyorum kapısına. Yumruklamaya başlıyorum kapıyı ve gürültü koparıyorum. Karşı komşusu bana dört gündür dışarı çıkmadığını söylüyor. “Biliyorum” diyemiyorum. Diyebildiğim: “Benden bilgisayar satın aldı ama üç aylık taksiti birikmişti bir bakayım” oldu. Kadın da meraklı bir şey, komşular olur ya hani evinizde karıştırdığınız her halttan haberleri vardır; o cinsten. “Çıkmadığına göre evdedir herhalde” diyorum. O da “Bilmem ki olabilir” diyor. Salakça diyaloglar. Zili birkaç defa daha çalıp gidiyorum. Muharebe kaybetmiş komutan benim şimdilerde.
Dördüncü ve sonrası günlerde ciddi anlamda bir umursamazlık ve boş vermişlik sardı etrafımı.Ne gözlediğim evler ne de başka bir şey ilgimi çeker oldu. Rehavet çöktü üzerime. Ama yanından geçerken yine de bir göz atıyordum genç dostumun odasına doğru. Tabi bunca yaşanmışlık var. Bir anda sırtını dönemiyor insan sevdiklerine.
5, 6, 7, 8... derken sessizce ağladığının ertesinde ki 12. günde eve birileri giriyor.Tesadüf eseri camın önünden geçerken karşı binanın kapısının önündeki kalabalığı fark ettim. Ve yine teleskopumla olanların canlı tanığıyım. Korktuklarım bir bir başıma geliyor. Ambulans, polis arabası ve resmi giyimli birtakım görevliler dostumu ziyarete gelmişler. Önce odaya giriyorlar, maske takmışlar ve yüzleri ekşimiş gibi. Aklıma o olasılığı getirmek istemiyorum ama öyle bir yerleşmiş ki çıkmıyor.
“Hayır, olamaz” diyorum. Banyo kapısının önündeler şimdi. Bakıyorlar, kapıyı açmaya çalışıyorlar. Son olarak omuzlanıyor kapı. İçeriye kapıyı kırıp giren görevli kendini dışarı atıyor. Küfürler ediyor, bağırıyor çağırıyor. Ambulanstan bir sedye giriyor binaya. Sedye üç kişiyle dışarı çıkıyor. Polisler odayı araştırıyor. “Orası ölmüş birine ait bir oda ve karıştırmamanız gerekli” diye bağırmak istiyorum olmuyor.
Ambulans gidiyor. Şimdi evde benim eski meslekten birileri var; ilaçlamacılar. Evdeki eşyalar boşaltılıyor, ev ilaçlanıyor. Her şey bir kamyonete dolduruluyor. Kamyonetteki yüke ilaç püskürtülüyor.
Ortam sakinleşince binaya gidiyorum. Karşı komşusu yine açıyor kapıyı. Çok fazla çaba harcıyor üzüntülü görünmek için. Çocuğun bileklerini kesip, klozetin içine soktuğunu, sifonu çektiğini ve bu zamana kadar evde çürüdüğünü anlatıyor. Sinirlerim alınmış gibi. Şaşırmıyorum, üzülmüyorum, hatta içten bir sevinç duyuyorum. İstediği oldu sonunda. En büyük özgürlüğünü kullandı ve gitti.
Arkasından bıraktığı notu ertesi günkü gazeteler yazıyor. “Çok klişe bir durum insanı intihar etmeden önce not bırakması. O olmadan da olmuyormuş. Gidiyorum. Umarım hayat orada da devam ederse sizin gibi pisliklerle karşılaşmam. H.O.Ç.”
İnanın hala “H.O.Ç.” ne demek onu araştırıyorum. Ama bir bulguya rastlayamadım. Tek düşündüğüm “pislik” diye benden söz etmediği. Tek ortağı bendim çünkü.





Yazar : Veli AlperDöndaş

M@D_VIPer
08-08-06, 13:23
Elana'nın Hatıra Defteri


Ökkeş, delikanlı, mert, Asyalı bir genç oğlan.
“Ö” ve “Ş” ye dilimi bir türlü döndüremedim ya.
Kapımı çaldı. Girdi oturdu ve bir daha gitmedi
Kapımdan. Evimden, Hayatımdan. Kalbimden.
Ökkeş: Hocam benimle evlenir misin?”
“Ben senden yaşça büyüğüm ama” “Biliyorum.”
“Hem de ben dul bir kadınım” “Biliyorum.”
“Sen Müslümansın camiye gidersin”
“Ben kiliseye bile gitmiyorum.” “Biliyorum.”
Benim için eğlenceliydi. Lokanta parasını o ödedi.
Beni eve kadar getirdi. Ailemle tanıştırdım.
O akşam bizimkiler sinemaya gitmişti.
Evde kimsecikler yoktu. Baş başa idik.
Ökkeş’le konuştuk. Şakalaştık. Yattık.
Hemen kalktı. Banyo yaptı. Elbisesini giydi.
“Rabbim beni affet” diye için için ağladı.
“Aa bu da ne? Kocaman adam ağlar mı?
“Biz canımızın istediğini daima yapıyoruz.”
“Bu hal yaradan karşı neden suç olsun ki?”
“Canlılar içinde sadece insan din sahibidir.”
“Hayvanlar canının istediği gibi yaşar.”
“İnsanlarsa dinin istediği gibi yaşar.”
Nevresimi üzerime çekip onu dinledim.
Düpedüz adam bana hayvan demişti.
Ama çırılçıplak bir gerçeği söylemişti.
Gerçeği söylerken değneğin ucu bana değdi.
Sanki bir uçurumun kenarında yürüyordum.
Elbisemi giymeden kalkıp oturdum.
“Niçin ağladınız?” diye sordum.
“Nikahsız evlenmek haramdır” dedi.
“Evlensek, başkası ile çıkmaz mısın?”
“Allah korusun.” Adama canım kaynadı.
“Desene, bu yobaz sadece benim olacak”
Mahcup bir çocuk gibi “İzin verirsen gideyim”
“Beni öpmeyecek misin?” Dedi “Haram”
Katıla katıla güldüm. Sessizce ayrıldı.
Yatağı düzelttim. Karnımı doyurdum.
Mutfağı temizledim. Televizyonu kapattım.
Pencereden baktım. Dünya yerinde duruyordu.
Kahvemi yudumlarken, sigaramın dumanlarını seyrettim.
Dinin organizmaya tesirini ilk defa gördüm.
Organizmanın evet dediğine din hayır diyor
İnsan organizmanın emrinde değil, dinin emrine uyuyor.
Ben rahibi dinlerken bile hep “laf laf” derdim.
Çünkü ona yaklaşsam, incili atıp bana sarılır.
Annemin hatırı için kilisede, Ökkeş için ise evde,
İki dine göre, iki nikahla, bir aile olacaktık.
Evlendik. İlk talimat “Ben ne yaparsam sende onu yap”
“Ben içersem sen de iç, sigara içersem sende iç”
Kız arkadaş edinirsem sende edin. Plaja gidersem sende git.”
“Ben Müslüman değilim, İslam’a uymak zorunda mıyım?”
**/**
Sokakta elimden tutmuyordu. Sevişen gençleri gösterdim.
“Bak ne güzel” “Onlar karı-koca değil.”
“Karı koca olsalardı evde sevişirlerdi.”
Sokakta sevişenler yalnız bu gençler değil
“Kuşlar, kediler, köpekler sokakta sevişir.”
“Desene medeni hayvanların sayısı oldukça fazla”
Sigara içtiğimi gördü bir taş yuvarladı
“Sigara içenler, doktorun işini artırıyorlar”
“Azrail’inde işini kolaylaştırıyorlar.”
Bu cümleye bayıldım. Sigarayı söndürdüm.
“Nefsi emareye itimat edilmez.” “Ne! Ne?”
“Emreden nefse” “Ama canım istiyor”
“Hayvanlar canının istediğini yapar”
“Müslüman ise Allah’ın dediğini yapar.”
**/**
“Yanındaki erkek kimdi?” “Ne demek istiyorsun”
“Erkeği sordum” “Bir akrabamdı”
Vazoyu aldı hızla masaya vurdu.
“Konuşmuştuk. Uzak kalacaktın” Beynim atmıştı.
“Öyle vurulmaz böyle vurulur” diye
Vazoyu duvara, tabağı yere çarptım. Masayı devirdim.
Avazım çıktığı kadar bağırdım. “Çık evimden defol git”
Renginin sarardığını ve elini cebine soktuğunu gördüm
“Gidiyorum” dedi ve dönüp bakmadan çıkıp gitti.
Odaları ve mutfağı dolaştım. Bardağı yere çaldım
Salona geçtim. Televizyonda film vardı.
Adam elini uzatırken, “sevgili karıcığım” dedi.
“Yalan” diye bağırdım. Kül tablasını fırlattım.
Televizyonun tüpü patladı. O zaman aklım başıma geldi.
Eşyanın az oluşu büyük bir yangını önledi.
Ne oluyor? İntihar mı ediyorum. Şok geçirmişim.
Perdeyi araladım, karanlık çökmüştü.
Her taraf karanlık ve ben yalnızdım.
Azgın ata dönüşen hırsım geçmemişti.
Elimi yüzüme kapatıp hüngür hüngür ağladım.
Bu arada telefon çaldı. Annem arıyordu.
”Banyodayım seni arayacağım” dedim ve kapattım.
Banyoya girdim. Su rahatlatmıştı.
Dikenleri gördüm de gülleri hatırlayamadım.
Bu gece sabah olmayacak sandım.”Ya geri dönerse?”
Hayır. Dönmesin. Yüzüne bakmam. Onunla yatmam.
“Canı cehenneme” Birkaç hap yuttum.
Uyanırsam iki tane daha içeceğim.
“Uyanmazsam kurtuldunuz ey ilaçlar”
İlk defa dersime geç kaldım. Koştum
Karnım zil çalıyordu.
Gerilerde bir şeyler kalmış gibi yüreğime iğne batıyor.
Asıl dram bu akşam başlayacak, anneme gideceğim.
“Ökkeş’in işi çıktı diyeceğim. Annem: “Yine mi” diyecek.
Babam: “Arabaya binmek kolay ama bir de arabayı çeken
Ata sor.” Diyecek kahırla bilgeliği içinde
Geçmişte bir akşam, Babam da annem de nasihat etmişti.
Öylesine bağırmıştım ki yer gök inlemişti.
Arabaya atlayıp dağ taş sürmüştüm delicesine
“Adam gibi” davransınlar diye
Suçu onların üzerine atıp, kurtulmuştum.
Dişim ağrısa çektiririm. Çıban olsa aldırırım.
Kalbimdeki sızının dermanı ne? Allah’ım.
Yine babamın evine gittim. Yemeği beraber yedik.
Şüphelenmediler. “çiçeği burnunda yuva yıkılır mı?
Kitap okuyacağım diyerek odama çekildim.
Kitapları karıştırdım. Bir yığın nasihat ettiler.
Hayata bir mana veremedim, İyi nedir? Kötü ne?
Sabahın ışıkları sadece odamı değil içimi de aydınlattı.
Rabbime şükürler ettim. Kahvaltıyı hazırladım.
“Kuş uçtu, böylesi saadetlerden mahrum kaldık” diyordu annem
Az kalsın söyleyecektim “kuşun kuyruğunun tutuştuğunu”
Herkes gibi işime gittim. Herkes gibi güldüm.
Konuşuyordum ama herkes gibi değilim.
Göğsümde bir taş var ağır mı ağır.
Güneşin batışına dayanamıyorum, hüzün çöküyor içime
Kim bilir,hangi saadet rüzgarı o bulutları dağıtır.
Eve döndüm. Yalnızlığa alışmalıyım. Temizlik yaptım.
Kahvaltı türünden bir şeyler hazırladım.
İnsan tek başına bir şeyler yiyemiyor ki..
Zaman geçmek bilmiyor, saatler daha zalim şimdi.
“Bu gün de gitti” diye seviniyorum.
Hayat zorlaştıkça, ölüm güzelleşiyor.
Evim karanlık içine düşmüş yalnızım.
Kocaman Amerika beni ilgilendirmiyor.
Milyonlarca insan yalnızlığımı gidermiyor.
Banyodan çıktım, deli gibi çırılçıplak dolaşıyordum.
Telefon çaldı. “Elena hanım, ben Ökkeş”
“Ben ne zaman hanım oldum be?” diye bağırıp
Telefonu kapattım. “Haine bak, sevgilim, hocam” demiyor da
“Elena hanım” sanki yedi kat yabancı..
Kendimi yatağa attım, yastığa sarıldım.
Niçin ağladığımı bilmiyorum, göz yaşlarım sel gibi
“Beni anlasana” diye inledim.Sabah neden bu kadar uzak?”
Gecenin ilerleyen saatinde telefon susmak bilmiyor
“Buyurun” “Seni özledim, seni bağrıma basıyorum”
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Tek kelime söyleyemedim.
Yalnızlığı kovmalıyım, benimde ümitlerim olmalı
Bende gülüp şarkılar söylemeliyim.
Bir çocuk gibi oynamalıyım.
Koltuğun üzerinde sabah kadar öylece uyumuşum.
Telefon sesine fırlamışım.
“Seni Türkiye’ye bekliyorum.” “Ne, Türkiye mi?”
“Sen, benden o kadar uzaklaştın mı?”
“Seninle mesut olacağıma inanıyorum”
Telefonumu bekle” dedim ve telefonu kapattım.
İznimi aldım, hazırlandım, “bekle Türkiye geliyorum”
Odun kocacığım, dallarını dayadı, yeşerdi
Ben de yaprakları altında serinleyeceğim.
Havaalanında elinde çiçeklerle karşıladı.
“Sokakta sarılmak dinimize aykırı”
“Seni gönülden kucaklıyorum. Hoş geldin”
Çantamı aldı, koluma girdi. Evlerine gittik.
Bizim gibi giyinen bizim gibi yaşayan
Türkçe konuşan insanlardı,
Babamın anlattıklarını aradım
Kaynanamın elini sıktım. O ise,
Elini burnuma uzatınca mecburen öptüm.
Ev akrabalarla dolu
Hanımların çoğu boynuma sarılıp öptü.
Gülen yüzleri karanlık dünyamı aydınlattı.
Türkçe bilmemem çok kötü. Dilsizler okulundaydık
Baba bütün haşmetiyle içeri girdi.
Şakalarına kar yağmış, gömlek, yelek, ceket
Pehlivan yapılı, pos bıyıklı bir adam.
“Hoş geldin, gelinim.” Elini öptüm.
“Bakalım bu gavur kızıyla ne yapacağız?”
Beynim attı. Salondaki hanımları gösterdim.
“Ben de bunlar gibiyim. Bunlar gavur mu?”
“Haklısın, öyle karıştırdılar ki!”
Gavuru Müslüman’ı seçilmez oldu.”
“Dünya yuvarlak nasıl tutarsan öyle gider”
Tuvalet dışarıdaydı, oda gibi banyo yerdeydi.
Kazanda ısıtılan suyu maşrapa ile dökeceksin.
Sofra yere serildi. Herkes cambaz gibi oturdu.
Sabahleyin eriğin dalında barfiks yapıyordum.
Kaynana: “garıya bak garıya” diye söylendi.
Deredeki su sesi ve kuşlar dünyama renk kattı.
Ökkeş iptidai yöreden gökdelenler dünyasına,
Konforlu modern dünyada ıstırap çeken ben
Çarşıdan kaynanama bir fırım aldım
Beraber yemek pişirdik. Biraz ısındı.
“Ulan Amarkeya gittiğin yetmiyor gibi”
“Gavur gızının koynuna girince bizi unuttun”
“Sana gül gibi kızlar alırdım, yaktın beni oğlum”
Ökkeş’e : “istersen ayrılalım, ananın dizi dibine otur”
Onları bu dertten kurtaralım olmaz mı?”
Hiç beklemediğim bir cevap verdi.
“Kadın ceket değil ki vestiyere asıp gideyim”
“O vücudun bir parçası, onu nasıl atayım”
Eve geldim. Kaynanam gözlerini siliyordu.
Ökkeş’e durumu sordum. “Bir durum mu var?”
“Annem seni boşamamı istedi. Ben de dedim ki”
“Kızcağızı gurbette bırakmak olmaz, izin ver”
“Amerika’ya gidip orada boşayıp döneyim dedim”
“Bu sefer ağladı. Benim yüzümden o yavruyu boşama”
“Kadınların nasıl çile çektiğini bilirim” diye ağladı.
Gözümden yuvarlanan yaşı silip ağladım.
Kahveler tıklım tıklım adam dolu. Tarlalar boş.
Bahçeler bodur ağaçlarla dolu, bu memleket kalkınmaz
Devletiniz de diğer devletlerin kontrolünde
Cennet gibi vartanda cehennem hayatı yaşanmaz.
Banyoda abdest aldım. Ökkeş’in yanında namaza durdum.
Kayınbaba: “Ula garı bak! Müslüman gelinim var, dırdır etme”
“Öbürlerine döndü. Bu ne biçim iş gavurun kızı namaz kılıyor”
“Müslümanların kızı oturuyor. Gavurun kızı kuran okuyor,”
“Müslüman’ın kızı elifi görse mertek sanıyor.” Elini açtı.
“Ya Rabbi bu ne terslik, her şey bu kadar tersine döner mi?”
Ökkeş’e sordum : “Allah gökte mi ki ellerini havaya açtı!”
Ökkeş tercüme edince, adamcağız kahırlandı.
“Haklısın kızım, bize dinimizi öğret de öyle git….!”



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:25
Sedef Çiçeği


Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun, Ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını...

Ve Hakimin tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına verdi, hakim...

"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...



"Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."



Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda... Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından... Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti. Herkes onu dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu... Ve devam etti...



"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim... O bilmez... 50 yıl önceydi... O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm.. Yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye... İyi gelirmiş dedilerdi... 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayayım demedi... Ta ki geçen geceye kadar... O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım... Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiç bir şey göremedim.. Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."



Hakim, yaşlı adama dönerek;

"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.



"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim... O çiçeklerle doludur bahçesi... Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi.. Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi, bizim hatun... Lafım geçmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona gece sularsan geçer dedim.. Adak dilettim... Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim... Her gece o çiçek ben oldum... Sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım... Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.. Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben de uyanamadım.. Uyandıramadım... Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım..."



O an Mahkeme salonunda her şey sustu...

Ertesi sabah gazeteler "Sedef susuz kaldı" diye yine yalnızca neticeyi haber yaptılar...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:26
Bin Misket Teorisi


Genc adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Vakit akşama yaklaşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı oldugu icin evine ne zaman gidecegi belli değildi. Basını iki elinin arasina aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yoneticiydi, bircok insanın imrenerek baktıgı bir konumdaydı. Ama yaşadıgı hayatı hayat olarak görmüyordu. "Bu ne bicim hayat böyle!" diye söylendi kendi kendine Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatleri,yazısmalar ve koşuşturmacayla gecen bir hayat.

Ailesine,çocuklarına vakit ayıramıyordu.

Pek cok yakın dostunun adını dahi unutmuştu.Bu karamsarlık icinde kıvranırken, bir den çekmecesindeki kücük radyosu aklına geldi. Radyoyu açtı. Yayınlanan muzik parcasi ile biraz rahatladıgını hissetti. Müzigin ardından yaslı bir adamın konusmasıyla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi.

Ama birden durdu. Ilginç bir teoriden bahsedecegini soylüyordu yaslı adam. "BİN MİSKET TEORİSİ"ni anlatacaktı. Merakla dinlemeye basladı.

"Birgun oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kisinin yetmis bes yasina kadar yasadigini varsaydim. Biliyorum, bazılari daha çok, bazıları da daha az yasar. Ama biz yetmisbes sene yasadıgını düsünelim.

Bir yılda 52 hafta oldugu icin, 75'i 52 ile carptım ve ortalama ömre sahip bir insanin tüm hayatında yasayacagi Cumartesi sabahı sayısı olarak 3900 rakamına ulastım.

Simdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunlari ayrıntılı olarak düşünmeye elli bes yasında baslamıstım. Yaptıgım hesaba göre bu yasa kadar 2180'in üzerinde Cumartesi yasamıstım ve eger yetmis bes yasına kadar yasarsam, yasayacagim Cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı.

. Bir oyuncak dükkanına gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek icin üc tane daha oyuncakçı dukkanını ziyaret ettim. Bunlari eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanozun icine hepsini doldurdum. O gunden sonra, her Cumartesi kavanozdan bir tane aldım. Misketlerin azaldıgını gördükçe, hayatımdaki önemli seyleri daha fazla DUSUNME’ ye baslamıstım. Anladim ki, dünyadaki zamanımın akıp gittigini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hicbir sey yardım edemez.

"Yaslı adamın anlattıklari oylesine etkiliydi ki, genc iş adamı adeta dünyadan kopmus, radyoya kilitlenmişti. Yaslı adam su cumlelerle konusmasını tamamladı :

"Programı kapatmadan once şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozun icindeki son misketi de aldim. Eger önümüzdeki Cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmis olacak. Unutmayın, hepinizin kullanabilecegı en önemli şey, biraz daha fazla zamandır."

M@D_VIPer
08-08-06, 13:26
Kader mi?


Kader…

Ne kadar komik bir akışsın sen zaman içinde .yazgı mı derler ,kader mi derler.yoksa geçmişin birer gölgesi midir kader denilen.kim bilir ki insanın kendisinden başka.seneler önce başka bir sen ile dans ederken yaşam denilen müzikte,ayağın takılır şimdiki benlere…bir çiftçi gibi ekerdik şimdileri zamana,gelecekte toplamak için.ki toplar mıydık?hıh…nice insanın görmeyen gözleriyle belki…hayatın öğretilmiş olguları arasından seçmece zamanlar yaşama çabasında geliştirmeye çalışırken benliğimizi çizer miyiz yoksa kaderimizi?

Yoksa değişmez midir dersiniz kader?siz neye inanırsınız?çelişki dolu bir yaşamın inanıla bilir en karışık çizgisine mi?neye inanırsak inanalım değişmez tek gerçektir gölgesi geçmişin , ansızın vurur geleceğe …yıllar kadar eski unutulmuş senler ile işlediğin eylemlerin en net yansımalarını yaşarsın şimdiki zamanların unutmuş senlerinde…hatırlarsın bir neden aradığında,anlamazsın.kabullenemezsin.kader der geçersin beklide her insan gibi.yada gözüne takılır geçmişten uzanan yankılar,anıların arasınd****urulu verir bir köprü.geçmiş ile gelecek verir el ele.şaşarsın…nice insan yaşarda anlamaz ,anlasa da kabullenemez.değişmezdir ,sabittir inancı.sorgusuz bir bilincin programlanmış beynidir sadece hayat onun için.oysa bilenler vardır.oysa anlayıp kabullenenler…yaradılışın dengesini dengesiz zamanlarda çözenler.bilirler ki kavramlar anlamsız,inançlar kuralsızdır bu dengede.

Düşünür müsünüz bilmem ama kader değişmezdir elbette,fakat şetçiğin yollar senindir.senindir yaptığın eylemler.yaşam ile ölüm arasındaki bağ değişmez iken bir sensindir değişken.yaşam denilen noktadan ölüm denilen dönüşe dek izlediğin bir doğrudan başka nedir bazen hayat?ölmek için doğmuyor mu insan yoksa.yaşama sevinci dolu iken yürekler nasıl kabullensin bunu ruhlar…öyle değil mi?bu arayışın kader içindeki yeri nedir peki?neyse ne …asıl olan ana fikir değil midir ki ektiğini biçmek.

Kader demek bir çiftçinin zaman içinde verip almasından farkı yoktur çok zaman.
İnanır insan oğlu ,sorgulamaz,sorgulamak demek çok zaman bilmek anlamına gelir.halbuki bilmek çok zaman kabullenmeyi getirir ardından.ve işte zor bir sentezin sonucuna varırsın zamanla.çözülmez olan çelişkilerin basit mantığı gözler önüne serilir,şaşarsın.basittir kabullenmezsin…düşünürsün artık bu eşsiz dengenin neden bu kadar dengesiz gözüktüğünü ve nasıl şaşmadan işlediğini.duyguların karaya oturur,mantığın buğulanır.gülmekten başka nedir artık yapabileceğin?her düşüncende gözlerin senden öte gülmeye başlar.kader mi dersin?ekmişsin zamanında düşüncelerini mantığının tarlalarına,zaman içinde işlemişsin zamanı.şimdiyse toplarsın tomurcukları.iyi ve kötü ,karşılaşacağın her bedel ve ödül sadece senin seçimindir artık anlarsın.şimdileri geçmişte seçmişsindir de bilmez misin?

Yani kader ektiğini biçmek değildir de nedir?

M@D_VIPer
08-08-06, 13:27
Her Anne Bir Öğretmendir


Melek Hanım, eline aldığı kitabı arada bir okuyor, daha çok etrafında ki hanımlara onların anlayacağı şekilde izaha çalışıyordu.
“Düşünün! Dünyaya bir çocuk geliyor aciz mi aciz… Kendisi için her şey hazırlanmış. İki çeşmeden onun için süt akıyor. En faydalı bir gıda ve mikroplara karşı koruması olan. Hem de, yeryüzünde anne sütüne denk bir gıda da yok… Elinden hiçbir şey gelmiyor. Çocuğu yaratan Allah, anne ve babayı ona hizmetkar ediyor. Sabah namazına kalkmayan anne, bir gecede üç beş defa çocuğu için kalkıyor. Üstelik “öf!” bile demiyor. Hiçbir yılan yavrusunu zehirlemez, hiçbir aslan yavrusunu parçalamaz, hiçbir fil yavrusunu ezmezken; canavarlar bile yavrularına hizmet ederken, insaniyetini yitiren bazı anneler, kundaktaki yavrusunu taş merdivenlere bırakıp gidebiliyorlar değil mi?”
Melek Hanım, gerçekten melek gibi bir kadındı. Tertemiz yüzü, titiz, düzenli ve yakışan giyimiyle kendine hayranlık uyandırıyordu. Hanımlar, oturdukları yerden hayran hayran onları dinliyordu. Diğer yandan da merak ediyorlardı. ‘Bu kadar şeyi nasıl biliyordu? İşten güçten okumaya nasıl vakit buluyordu?’ diye düşünürlerken, düşündüklerini anlıyormuşçasına arkadan merak ettikleri mevzular geliyordu.
“Firavun, gördüğü bir rüya üzerine, tahtı elden gidecek korkusuna, doğan binlerce erkek çocuğun ölümüne ferman yollarken; yavrularını kahve, meyhane ve bar köşelerine salarak, hem dünya ve hem de ahiretlerini katleden anneler Firavundan daha fazla tehlikeli değil mi?”
“Hemen hepimiz biliriz. Çocuklar, acıkınca, altını kirletince, bir de hasta iken ağlar. Çocuğuna zorla yemek yediren anne çocuğun oyuncağı olur. Çocuk anneyle oyun oynamak için saatlerce yemek yemez. Eğer ağlayan çocuğu anne kucağına alırsa, çocuk ağlayarak annesinin kendisiyle meşgul olmasını ister. Anne çocukla öyle meşgul olur ki, okuyamaz, kültürünü ilerletemez olur. Halbuki, her koca da; bir çocuk kadar ilgi ve alaka ister. Düğmesiz gömlekle, ütüsüz ve çamurlu pantolonla veya kahvaltı yapmadan işe gidenlerin sayısını bileniniz var mı? Eğer anne, çocuğunun süt içmesini ve altını temizlemesini saatlere bağlasaydı, evine ve kocasına da yeteri kadar vakit ayırarak mutlu ve mesut olmayacak mıydı? Hayat bir ilim, mesut olmak ise bir sanattır.”
İmrenerek onu dinliyorlardı.
“Hanımın biri çocuğuyla yolda gidiyorlarmış. Çocuk düşünce, çevreden biri koşarak, onu kaldırmaya çalışmış. Hanım parmağıyla ‘olmaz’ diye itiraz ederek; “Lütfen! Yardım etmeyiniz. Çocuk, kalkmasını öğrenmek için düşer… demiş”
“Eğer, çocuklarınıza ‘evladım sokakta ekmek, çikolata, dondurma yemeyin’ diye öğüt veriyorsanız, hangi şartlar altında olursa olsun, siz de aynı hareketi yapmamalısınız. Çünkü suç işlemenin küçüğü büyüğü olmaz. Suçuna sahip çıkmayan büyük, küçüğe nasıl örnek olabilir?”
“Çocuk, balığın yere çalındığı, kediye tekme atıldığı, ineğe değnek vurulduğu, kuşa kurşun sıkıldığı, herkesin birbirine bağırdığı bir ortamda büyüdüğünü düşünün. Evde bir karıncayı terlikle öldüren annenin yanında büyüyen çocuk, arkadaşlarına tekme tokat attığında ona söyleyecek nasıl bir sözü olabilir? Söyleyin hanımlar, merhametsiz evlerde hiç, merhametli evlat yetişir mi? Unutmayın ki, her anne bir öğretmendir!”
“Bilmelisiniz ki, çocuklar denemelerle öğrenir. Onlara ayak uydurmada güçlük çekebilirsiniz. Zararsız oyunlarında, arkadaşlıklarında ve uğraşlarında onlara özgürlükler tanıyın. Her yerde ve her zaman onları kollayarak sık boğaz etmeyin. Davranışlarının sonuçlarını kendileri görürlerse; daha iyi öğreneceklerdir. Büyüdüklerini ancak böyle anlayacaklardır. Onları şımartmayın. Şımartırsanız, hep çocuk kalmak isteyecekler, her verdiğinizi alacaklardır. Siz sözlerinizi tutmazsanız, size olan güvenleri her geçen gün azalacaktır. Onlara kesin ve kararlı davranmaktan çekinmeyin. Kurallar ve yasakları her ne kadar beğenmeseler de; hiç kısıtlanmamakta onları tutarsızlığa ve şaşkınlıklara sürükleyecektir. Bütün kuralları birden öğretmeye kalkmayın, onlara süre verin.”
“Onların, öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkileneceklerini bilmelisiniz. İnsan olduğunuz için, sizinde yanlışlar yaptığınız anlar olacaksa da; bu o kadar kalıcı olmaz. Karı koca arasında ki saygı ve sevgi azlığını onlar herkesten önce hissederler ve anlarlar. Bu onları yaralar ve tedirgin eder. Onlara bağırarak hiçbir şeyi halledemeyeceğinizi de bilmelisiniz. Yumuşak ve kesin sözler, onlara daha iyi izler bırakır. ‘Ben de senin yaşındayken…' diye başlayan bütün sözleri hep kulak ardı edecekler, bu tür öğütlerin pek faydası olamayacaktır. Onların küçük hatalarını, büyük suçmuş gibi başlarına kalkmayın. Onları korkutarak, suçluluk duygusu aşılayarak uslu bir insan yapamazsınız. Yanlış davranışları üzerinde durun ve onu düzelttirin. Ceza vermeden önce mutlaka onları dinleyin. Vereceğiniz cezalar, suçlarını aşmadığı sürece; sözlerinizi dinleyeceklerdir. Onlara karşı daima adil olmazsanız, doğruluk bekleyemezsiniz.”
“Açıklamalarınız kısa ve öz olsun. Onların soru sordukları an, öğrenmeye en yatkın oldukları zamandır. Onları yetenekleri üstünde işlere zorlamayın. Onlara güvendiğinizi belli edin. Destekleyin. Hiç değilse çabalarını övün. Onları başkalarıyla da karşılaştırmayın. Kıyaslama yoluna gitmeyin. Onları olduğu gibi kabul edin. Onları fazla köşeye sıkıştırmayın, yoksa yalana zorlamış olursunuz. Kızınız ama onları aşağılamayınız. Başkalarının yanında onurunu kırmayınız. Siz onların ‘örnek çocuk’ olmasını istemezseniz, o da sizden ‘kusursuz bir anne ve baba olmanızı’ istemeyecektir. Sevmeniz ve sevimli olmanız ona iyi bir anne ve iyi bir öğretmen olmaya yetecektir.”
Hanımlardan biri söz aldı: "Melek Hanım, anladık ki, bizler birer anneyiz ama hiçbir şey bilmiyoruz. Bu günden sonra, var gücümüzle iyi bir anne olmaya çaba ve gayret göstereceğiz. Bizleri bilgilendirdiğiniz ve gözümüzü açtığınız için sana minnettarız.”

M@D_VIPer
08-08-06, 13:28
Mor Menekşe-I


Güneş ufuk çizgisinde; temmuz ayının son cumartesi günü, güne vedaya hazırlanıyordu. İki balıkçı sandalı; günün yorgunluğu içinde kıyıya dönmeye çalışıyordu. Altın sarısı rengindeki ışık huzmeleri arasında martılar günün son uçuşlarını yapıyorlardı. Vedia hanım, evinin balkonundan sahilde ki yüzmekte olanları seyrediyordu. Üzerinde tarifi yapılamamış bir yorgunluk hissediyordu. Kalabalıklar arasında tamamen yalnızdı. Sahipsizdi. Korumasızdı. Yüreğinde her günkünden daha farklı bir şeyler olduğunu hissediyor, bir anlam da veremiyordu. Evliydi ama hem yalınız hem de mutsuzdu. Yaşadıkları kaderi miydi? Kaderse bu kader, ne kadar sürecekti? Daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacaktı? Çocukluğundan beri umudun yokluğunu yaşıyordu. Yüreğinde taşıdığı umutlar bitmek üzereydi. Bilmiyordu. Bilemiyordu artık. Ne, nasıl olacak! diye Arada bir öylesine teselli verecek, umutlarını tazeleyecek insanın bir sevdiği, bir dostunun olmayışı ne kadar da acıydı. “Dünyanın en fakiri parası dışında hiç bir şeyi olmayandır” derler, ne kadar da doğruymuş meğer. Akşam olacaktı ama canının sıkkınlığından yemek bile hazırlamak içinden gelmiyordu.
Kocası yanlarında yoktu. Tek başına iki çocuğun terbiyesine yetişemiyordu. Oğlunu rahat okuması için yurda vermiş, sonra da yaz kapına gitmişti. Yanında tamamen yalnızlığını unutturacak Hollanda hatırası sarı saçlı bir kanaryası vardı. O da olmasaydı hayatın ve yaşamanın hiçbir anlam ve ifadesi olmayacaktı. Kalkıp mutfağa gitmek üzereyken telefon çaldı. Arayacak birini de beklemiyordu aslında. Merakla ahizeyi kaldırdı. “Alo buyurun!” dedi. Telefondaki “Ben” kelimesinin ardından ismini söylemeden sesin sahibini tanımıştı. Kanı hızlanmış, kalp atışları birden bire elinde olmadan artmıştı. Duygularını bastırmaya çalıştı. Yüreğinde belirleyemediği yoğunlaşmanın karşılığını şimdi daha iyi anlıyordu. Yıllardır bir araya gelip dertleşmeye o kadar ihtiyacı vardı ki, Hayati Bey’in eşinden çekindiğinden bu düşüncelerini Hayati Bey’e söyleme cesaretini kendinde bulamamıştı. Onun konuşmaları karşısında rahatlıyordu. Duyguları duruluyordu. Fırtınadan sonra sakinliğe eren denizlerin sükunu kadar.
“Nasılsınız Hayati Bey?”
“Teşekkür ederim.”
“Sesiniz çok yakında gibi...”
“Seslensem duya bilirsin. Evet. Size çok yakındayım.”
“Ne geziyorsun buralarda...”
“Öylesine bir hafta sonu kaçamağı sayabilirsin.”
“Peki! Misafirim olmaz mısın?”
“Bir şartla, misafiriniz olurum. Önce sizi bir yemeğe götürmek istiyorum.”
“Zahmet etmesen olmaz mı?”
“Asla mazeret kabul etmiyorum.”
Genç kadının içi içine sığmaz olmuştu. Çok uzun zaman olmuştu. Kocası ile uzun yıllar maziye dayanan dostlukları vardı. Kocasının yaptıkları için kendi utanıyordu. Kavgalı değillerdi. Eften püften sebepler bardağı taşırmıştı. Hiç aramamıştı. Birkaç defa aramış ise de; hep eşi ile görüşmüştü. Hayati Bey, yıllar öncesinde Akdeniz’e nazır şirin bir beldede simetrik sırt sırta, bahçeli iki ev yapmış ve orada uzun sürmeyen ama çok tatlı komşulukları olmuştu. Hayati Bey’in eşi; Nevin hanımın mutluluğunu bile zaman zaman kıskandığı olmuştu. Ona inanıyordu. İyilik sever ve güvenilir biriydi. Cana yakın, olgun, hoş sohbet, duygulu ve hassas bir insandı. Yalnızlığını pekala paylaşabilirdi. Bir an şaşırdı. Ne yapacağına karar veremedi. “Sizi bir akşam yemeğine götürmek istiyorum” demişti ya!
Vedia hanımın kocası yurt dışında çalışıyordu. Beyinin ailesinden de tamamen uzaktaydı. Çevrede pek tanıyanı da yoktu. Kendi öz ailesi ise çocukluğunda dağılmıştı. Kocası, yılda bir defa olsa bile eve gelmiyordu. Ev almıştı. Evi dayamış, döşemişti. Geçimliklerini de şöyle veya böyle gönderiyordu. Yeter miydi? Yetmiyordu. Kocalık vazifesini bile yerine getirmiyordu.
En güzel elbisesini giydi. Kocasına karşı bu kadar özen gösterememişti. Kocası geleceğini asla önceden haber vermezdi. Hep aniden gelirdi. En güzel elbiselerini giyse ne fark ederdi ki evlendi evleneli gün mü göstermişti. Hayatı heba olup gitmişti. Sıkıntı, çile ve yalnızlık hayatının en vazgeçilmezleriydi.
Hayati Bey, akşamın ilk alaca karanlığında bir buket çiçekle merdivenleri ağır ağır çıktı. Kapının zilini çaldı. Bekletilmeden kapı açıldı. Koşarak, kapıyı açan sarı kanarya olmuştu. Anne! bir amca” dedi.
Vedia hanım, hazırdı. Kapıya geldi. Uzun etekli, üzerine gül kurusu renginde saten bir elbise vardı. Elbisenin üzerinde saçılmış parlak renkli ve sanki canlı mor menekşeler vardı. Yüreğinin derinliklerinden gelen ve pembe dudaklarında gülümseyerek tebessüme dönüşen “Hoş geldiniz.” Sözleri; billur bir suyun sesini andırıyordu. Uzatılan çiçekleri aldı. “Zahmet ettiniz. Teşekkür ederim. Bunları solmaması için kalbimin en nadide köşesinde saklayacağım.”
“Bu kadar büyütmemelisiniz.” Dedi Hayati Bey.
“Özür dilerim. Kapıda kaldınız. İçeri buyurun.”
“Hayır, Hazırsanız çıkalım.”
Annesinin yanına dikilen, sevimli, sarı saçlı sarı kanarya ne kadar tatlı ve şirin bir yaratık olmuştu. Doğduğu günü hatırladı. Vedia hanımın doğumu yaklaştığı günlerde, kocası bir bahane ile yine yurtdışına gitmişti. Hayati Bey, bir siyasi kurultayın davetine icabet edeceğinden; eşi ile kavgalı gittiği bir bahar gününün gecesinde doğum yapmıştı. Vedia hanım, çiçekleri vazoya yerleştirdikten sonra geldi. Birlikte çıktılar. Hayati Bey :
“Küçük hanım, sen ne kadar da büyümüşsün öyle. Ne kadar tatlı, ne kadar şeker şeysin sen.” İltifatına, küçük hanımdan yabancı bir ifade belirdi.
“Sen beni nereden tanıyorsun ki?”
“Tanımaz olur muyum? Baban, çok uzaklara gitmişti. Annen yalnızdı. Hastanede doğduğun gün; eben ile kavgalı olmuştuk. Beni baban zannederek; şakayla karışık bir oturma gurubu istemişti. Hiç unutur muyum?”
Yemeği, yazlık bir lokantanın terasında; renk renk çiçeklerle kaplı, denize açık bir yarde baş başa yediler. Ayışığı’nı eğlendirdiler. Küçük hanım gördüğü ilgi ve alaka karşısında açılmıştı. Cıvıl cıvıldı. Bülbüller gibi şakıyıp durmuştu. Kendini sürekli gündemde tutmak istemiş ve bu arzusuna da nail olmuştu. Sıradan şeyler dışında; bir şey konuşamadılar. Eve döndüklerinde; saat onu geçiyordu. Ayışığı, bir türlü; gönüllü olarak uyumak istemedi. Annesinin ısrarı ile biraz küskün, biraz da “yarın denize gitmek” vaadini alarak; odasına gitti.
Vedia Hanım: “Hava sıcak. İsterseniz balkonda oturalım.” İçeriden sıkılmaya neredeyse bunalmaya başlamıştı. Bir anlıkta olsa evden uzaklaşmak, dışarıda yemek yemek ve dolaşmak biraz olsun rahatlatmıştı. Hayati Bey’in, getirdiği saten kaplamalı üzerinde kalp resimleri olan çaydanlıkta; çayı ağzına kadar demlemişti. Yaş pasta ile birlikte getirmişti.
Üzerinde geyşa, deniz ve ada gravür resimli porselen fincana çayı doldurdu. Kendi eli ile karıştırdı. Bu; Hayati Bey’in gözünden kaçmadı. Vedia hanım; zeki bir kadındı. Yıllar öncesinden biliyordu, Hayati Bey’in uzak doğuya düşkünlüğünü. Bu arada; salondaki müzik setine de kaset koymayı unutmamıştı. Ağırdan ağıra çalıyordu. Neşe hanım olmalıydı.
“Bir yol ki dönüşü bulunmaz”
“Gidenler geri dönmez”
“Bir gün cennette görsem seni”
“Beni tanır koşar mısın? Kollarına alır mısın?”
“Bir melek gördü beni yolda”
“Sordu bana nerdesin diye”
“Yoksa o melek sen miydin diye”
“Anladım ki Cennetteyim. Anladım ki Cennetteyim “
Şarkıdan dolayı kısa bir sessizlik oldu. Kadın nereden başlayacağını bilmiyordu. O kadar bitkindi. Tükenmişti. Yılgındı. Kahırla yaşanan bir hayatın güzelliğinde ve saçlarında izi kalmıştı.
“Senin en iyi yanın nedir biliyor musun? diye söze başladı ve cevabını da yine kendisi verdi. “Beni, elde etmeye yeltenmeyen tek erkeksin. Biliyorum, sen de erkeksin. Bundan asla kuşkum yok.” Kadın kendini güvende hissediyordu.
“Bu geceyi sana ayırdım. Seni dinlemeye geldim.”
“Teşekkür ederim.”
“Boşalacak; bir yer aradığına eminim.”
“Çok ince ruhlusun. Kendi dertlerimle seni de huzursuz etmek istemiyorum.”
Bu yaz günün masmavi gökyüzünde, ufuktan dolunay geceye hakimiyetini vurmuştu. Denizden gelen dalgaların seslerine, birkaç cırcır böceğinin yaz senfonisi eşlik ediyordu. Çayları yudumluyorlardı. Kadın, rahatlamak istercesine anlatmaya başladı.
“Benim kadersizliğim daha ben doğmadan önce başlamış. Babam şehirli, annem ise taşralı bir kadın. Annemin yüzünü bile hatırlamıyordum. Beni doğuran kadını; yani öz annemi ben evlendikten epey bir zaman sonra tanıdım. Yürekten anne diyemedim. Doğurmak dışında bana fazla bir katkısı, bir emeği yoktu. Isınamadım. Tanıdığımda yeniden evlenmiş, çocuklarını büyütmüştü. Kocası, bir baraj inşaatında bekçilik yapıyordu. Belki fakirlerdi ama huzurluydular. Babamla nasıl tanışmışlar bilmiyorum. Bir birilerini nerde görmüşler, nasıl bulmuşlar bilmiyorum. Senin tabirinle “sipariş usulü” evlendiklerine ise adım kadar eminim.
Baba annem; görünüşte dini bütün, tesettürlü, inançlı, meleği andıran bir kadın. İnançlı kisvesine rağmen; gerçekte ise tam bir cadı mı cadı kadındı. “Kızın kaderi anaya çeker” derler. Öz annemin kadersizliğinin bir benzeri de bende. Annem genç bir kız, beyaz bir gelinlik -içinde köylü bir çok kıza nasip olamayacak bir görüntüde- şehre gelin gitmektedir. Anadolu geleneklerini ve göreneklerini –ki ben göreneksizliklerini diyorum – bilirsiniz. Düğünler kalabalık, heyecanlı, adeta bir yarış gibi geçtiğini benden daha iyi bilirsiniz. Gelin köyden alınmış, şehre gelinmektedir. Tam detayını bende bilmiyorum. Düğünde bir kaza sonucunda; babamın genç kardeşi ölür. Nedendir bilinmez, nenem daha ilk günden anneme: “uğursuz gelin” “katil gelin” “düğünü kanlı gelin” şekliyle sürekli bir şekilde sözle başlayan tacizler, hırs ve kinini tatmin için zaman zaman saç baş yolmaya kadar vardırır. Bu sıkıntı ve ezalar aralıksız bir şekilde artarak devam eder. Diğer yönden ise gelinini oğluna karşı karalamalar, oğlunu geline karşı kışkırtmalar, hatta oğluna bu uğursuz gelini terk ettirme telkinlerine başlar. Masum ve zavallı bir kadının suçu nedir? Neden suçludur? Sorulmaz. Aslında yargısız bir infazın en müşahhas acı bir temsilidir o. İlerleyen zamanlarda hınç alma, aile içi huzursuzluklar; kavgalara sebep olur. Anne kin ve hırsına kurban, adet ve anane, anne ve babaya, büyüğe saygı yaftası adı altında; kişiliksiz ve kimliksiz yaşayan genç koca da huzursuzdur. Evde yaşananlardan dolayı huzursuzdur. Mutsuzdur. Her geçen gün evini ve eşini ihmal eden ve uzaklaşmaya hatta gece alemlerine ve alkole gitmektedir. Kuru bir bağnazlık adına insanlıktan nasibini almamış, vicdan ve merhametten asla eser olmayan bu kadın, zavallı annemi adeta elinin ve evinin içine hapsetmiş boğmaktadır.
Her şeyin bir dayanma ve her insanın da bir tahammül gücü vardır. Evliliğinin daha ilk gününden beri tahammülsüzlük derecesinde acılı ve sıkıntılı, geçen günlerindeyken ben de zavallı kadının karnında aynı derecede mutsuzluk ve huzursuzluk ceninken kara bir bulut gibi kanıma ve damarlarıma girmiştir. Kurulurken yıkılan bu evlilik çatısının enkazı altında dünyaya gözlerini talihsizlikler içinde açan zavallı ben gelmişim. Yıkılışı mukadder olan bir evlilikten geriye masum ve günahsız bir bebek, talihsiz bir kadın, anne saltanatı ve sultası altında büyümüş iradesiz, kişiliksiz ve kimliksiz bir baba, hırs ve hıncı tatmin olmuş bir zalim baba anne vardır. Genç kadın her şeyini yitirmiş ve perişan bir şekilde baba evine döner. Zalim kaynana hıncını almış, arzusuna kavuşmuş, timsahın gözyaşları görüntüsünde artık rahattır. Bu zalim kadının ellerinde, anne sütüne ve sevgisine mahrum zavallı ben. Sevgi ve merhametinden mahrum, her insanın kişilik ve kimliğini oluşturacak anne sütünden mahrumken ilk ayrılık acımasız ve zalim bir şekilde beni karşılamıştır. Acizliğime ve masumluğuma aldırmayan, oğlunun bedeninden gelen ben bu zalim timsahın dişleri arasından bir türlü kurtulamadım. Belki köyde, annemin sıcacık koynunda büyüseydim bu kadar olmazdı. Olamazdı.
İlk çocukluk yıllarımı hatırlamıyorum. Bir itin koynunda mı yoksa yılanın mı bilmiyorum ama bir öz ana koynunda büyümediğim bir gerçek. Aklımın ermeye başladığı ilk genç kızlık yıllarımda yaşadıklarımın annemin başına gelenlerden hiç de geri kalır yanı yoktur. “İnsanın karakteri üzerine tesir eden kişilik ve kimliğini kazandığı sıfır-yedi yaş arasıdır” derler. Ruhuma o yılarda kin, nefret, intikam duygusu işlenmiş ki bir verem mikrobu gibi bütün ruhuma kök saldı sanki.
Kızlar okumazmış. Neden okumasınlar ki? İlk okuldan öteye okutulmadım. Okusaydım belki kendimi kurtarırdım. Bir iş bulur çalışırdım. Bir sütsüze kurban edilmezdim. Kısır, sığ bir cahilliğe boğulmuş bir ailenin yanında sıra dışı, hayata ve gerçeklere sırtını dönmüş gayesiz, çabasız bir hayat kime ne verebilir ki. Sevilmeyen, lanetlenen bir kadından doğmayı ben istemdim. Bunu ben hak etmedim. Baba sevgisinden, ana şefkatinden mahrum olduğum bir kadının kocasından neler beklerse onlardan da tamamen mahrumum.
Duygulanmıştı. Sesi titremiş ve ağlamaya başlamıştı. Gözlerinden dökülen yaşları tutamıyordu. Acıyan yüreğin semalarından göze ekelenen gözyaşları uzatılan beyaz bir mendili ıslatıyordu. Ay yükselmişti. Deniz üzerinde birden çıkan birkaç parça siyah bulut, ayla bir o yana bir bu yana oynaşıyorlardı. Günün sıcaklığı bir nebze gitmişti. Hafif bir rüzgarın serinliği ortalığı biraz rahatlatmıştı. Geceye bir sığıntı gibi giren yakın tavernalardaki müzikler de susmuştu. Sahilde ki kalabalık çekilmiş, kıyıda köşede arada bir sevdalıların karaltıları kalmıştı. Neşe hanım bir başka şarkısını okuyordu deniz kenarında, gecenin koynunda acılar içinde ağlayan şu kadına göz yaşlarına inat.
“En sonunda ben buldum aşkı, derken”
“Bir zalimin elinde, oyuncak oldum.”
“Ölürüm aşkından, yaşayamam derken”
“Bir dönüp bakmadı, çekip giderken”
“Ne verdi ki bana dertlerden başka”
“Gencecik ömrümü çürüttü gitti”
“Belki de uslanır diye, beklerken”
“Bakmadı yüzüme, çekip de gitti.”
“Ben ne anlatayım ki bak söylenen şarkı bile beni anlatıyor. Benim için yazılıp söylenmiş sanki.” Ağlamaya devem etti. Gözyaşları belki kaderini değiştirmeyecekti ama dökülen gözyaşları bir anda olsa huzura kavuşturacaktı.
“Vedia hanım; İçindeki iyilikleri; ölene kadar sulamaya devam edin. Dikenlerini görmezlikten gel ve her ruhta açmak üzere bir gonca gül vardır. Her ilişki bir bahçeye benzer. Eğer yeşerip gelişmesini istiyorsan düzenli su vermelisin. Güzel tohumlar ekmeli, otları ayıklamalısın. Beyine gözyaşı borcunu “nasıl ödeyebilirim?” diye sordun mu? Gülümseme ile ödeyebilirdin. Mutluluk borcunu dizlerine yatarak ödedin mi? Güneşe ve yağmura hasret, hiç yaşanmamış baharlara benzeyen saçlarında çaresizliğini sıra sıra ördürdün mü? Yürek borcunu, gül kokusu sinmiş sıcacık ellerinde eritiverdin mi? Can borcunu, masum titreyen ince dudaklarına hayat öpücükleriyle ödeyemedin mi? Güneşe, suya gerek yoktu. Gülümsemelerin bile yeterdi. Gül veren elde gül kokusu kalır. Sevilen insan sevgisini insanlara veren insandır.”
“Fırtınaya hazırsanız, bir şeyden korkmanız gerekmez. Hayatınızın her anı, zaman deryasının kenarında şiddetli fırtınalarla sarsılıyor. Her anınız gidiyor ve gidenler geri gelmiyor. Her gününüz ömürden gidiyor. Saatler döndükçe, ömrünüz saniye saniye eriyor. Biriktirdiklerinizi dağıtmaya, sevdiklerinizi uzaklara savurmaya, bedeninizi toprağa sürükleyen bir fırtınaya rağmen; huzurlu musunuz?”
“Eğer; çevrenizdeki insanları, fakir-zengin, güçlü güçsüz, sevimli-çirkin, kim olursa olsunlar, şefkate muhtaç kişiler olarak görüyor ve öyle davranabiliyor musun? Dünyayı değiştirmeye, ülkeni değiştirmeye, şehrini değiştirmeye hatta aileni değiştirmeye gücün yetmeyecek. Göreceksin ki değiştirebileceğin tek kişinin kendinin olduğunun farkına varırsan işinin daha kolay olduğunu göreceksin.”
“Kalbinizi ölüme giden yola koyarsanız, gelip geçenler kalbini çiğnemek zorunda kalırlar. Eğer, onu ölümlülerin ölümsüzleştiği yere koyarsanız rahat edersiniz. Yere düşmenizin, hırpalanmanızın, hatta; canınızın acımasının hiçbir önemi yoktur. Mutluluğunuz bunlara bağlı olmadığını bilin, başkalarının sizi nasıl gördüğü veya başınıza neler geldiği değil, sizin kim olduğunuzu bilmeniz daha önemlidir. Yaptıklarımıza değil, yapmadıklarımıza pişman oluruz. Ölümden korkanlar pişman olurlar. Allah, omuzlarınıza yüklediği her bir yükün bir sebebi vardır. Aslında gelişmenizi, mutluluğunuzu ve huzurunuzun anahtarı dertlerinizle yüzleşmek ve onu çözüm fırsatları olarak görmektir. Karşılaştığınız meselelerin ve zorlukların sizi yönetmesine ve hayatınıza hükmetmesine fırsat verme. Meseleleri arkanıza alır, onların sayesinde ilerleyebilirsiniz. Sizi yönetmesine izin vermezseniz; siz meselelerin yöneticisi olursunuz. Her zorluk, kolaylıkla beraberdir. ”
Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varmamışlardı. Şafak atmış, tan yeri ağarmıştı. Gün gelirken; gecenin karanlığı başını alıp kaçacak yer arıyordu.



Yazar : Hasan Kocamanoğlu

M@D_VIPer
08-08-06, 13:29
Bulutumu Kaybettim


Suyu baharın en güzel ayında, baharı Anadolunun buz gibi akan sularından içtim. Dağlara anlattım bildiklerimi, arkadaş olarak yalnızlığı seçtim. Bir bulut vardı, beni kendine çeken. Bulutun peşine düştüm, bulut benim olacaktı, bana gök kuşağının sırlarını söyleyecekti. Bana gök kuşağının yedi rengini verecekti. Bulut bana yağmur olacaktı. Bir rüzgar aldı bulutumu kaçıracaktı benden, bulutumun peşine düştüm. Dağlardan ovalara; ovalardan çöllere girdim. Bulutun peşinde çöllere düştüm. Rüzgarın elinden aldım umudumu, kurtardım sandım. Bulut benim olacaktı, bana hayat olacaktı. Sıcak bir yaz günüydü, bulutumu kaybettiğim gündü. Çocuk gibi ağladım, göz yaşlarımı çöllerde bıraktım. Çöle yüreğimi bıraktım. Susamıştım, yağmura hasrettim, bulutumun gözlerimin önünde yok oluşunu seyreden bendim. Sıcak bir yaz gününde kaybettiğim rüyam, umudum; umutların yok oluşunu gördüm. Sıcak bir yaz günüydü, kuraktı, susuzdu Bir rüyanın ölümün soğukluğuyla buluşmasını gördüm. Yıllarca peşinden koştuğum umudum, toprağımı bırakıp peşine düştüğüm umudum gözlerimin önünde eriyordu. Sıcak bir yaz günüydü. Susamıştım, nede olsa çölde yaya, çölde yalnızdım. Kumlar sakladı bedenimi, kumlarla dost olmuştum bir süre. Yıpranmıştı bedenim ölmek üzereydim...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:30
Deniz Yıldızı


Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder gibi hareketler yapan birini görür.

Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır;

- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?

Genç adam yanıtlar;

- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek. Onları suya atmazsam ölecekler.

Yazar sorar;

- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var. Ne fark eder ki?

Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatıp, şöyle der;

- Onun için fark etti ama...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:31
Taşradan Gelen çiçek


Güneşli, hafif rüzgarlı bir sonbahar günüydü. Genç adam, arkası dönük olduğu halde; pencereden dışarıyı eyrediyordu. “yaprakların dökülüşlerini görüyor musun?” dedi, duygu yüklü bir ifadeyle. Sonbahar, dışarıda hükmünü icra ediyordu. Karşıda ki tek katlı evin avlusunda, şemsiye şeklindeki erik ağacının sararmış yaprakları rüzgarın etkisi ile havada daireler çizerek uçuşuyorlardı. “Bilir misin? her yaprağı koruyan bir melek varmış. O bırakmadıkça yere düşmezlermiş.” Pencerenin önündeki akasya ağacının yaprakları hala yeşil ve zinde gözüküyordu. Ardıç ağacı, yaprağını dökmemenin gururuyla bir minare şeklinde yükseliyordu. Yeşilliğinin bütün ihtişamı üzerindeydi. Üniversitenin bahçesinde kavak ağaçları yapraklarını dökeli çok olmuştu. Caddeden; el ele, kol kola, kızlar, erkekler gelip geçiyordu.
“Sen, akıllı ve zeki bir kıza benziyorsun.” Beklemediği iltifat hoşuna gitmişti. Dinledi ve beklemeye geçti. Her iltifatın arkasından genellikle bir istek geldiğini bilirdi.
“Bana hatıralarını yazar mısın?”
“Bir genç kızın hatıraları ne olabilir ki? Hem bunu neden istiyorsunuz?”
“Hikayeni yazmak istiyorum.”
“Hiç düşünmedim. Hayır, hayır, yapamam.”
“Fevkalade yapabilirsin. Hem itiraz da istemiyorum”
Genç adam, döndü ve bilgisayarın tuşlarına dokunarak; wordu açtı. Ekrana iri bir başlık atmıştı. “adı da, “Taşradan Gelen Çiçek” olsun. İsim çok güzeldi. Genç kız; içinden birkaç kez tekrarladı. “Taşradan Gelen Çiçek” “Taşradan Gelen Çiçek” Bu sanki kendini anlatıyordu. Bu nasıl olurdu? Genç adamı yeteri kadar tanımıyordu. Bilgili birine benziyordu. Bakışları ve sözleri insanın içine işliyordu. Yanındayken bir şey yazmadı. Gitmesini bekledi. Uzun süre kalmadı. İşleri vardı gitti. Büro genç adamın olmasına rağmen; arada bir işi oldukça uğruyordu.
Hiç düşünmediği halde; bu emre itaat etmek istiyordu. İşe alırken katı kurallar koyan ve sert konuşmaları olan bu insanı; fazla tanımıyordu. Görünüşü saygı duyulmayı telkin ediyordu sanki. İlk gün onu, çok sert ve katı kuralları olan, anlaşılması imkansız biri olarak görmüştü. İnsanları anlamak için sadece görüntü yetmezmiş. Meğer hiç de öyle biri değilmiş. Annesi, insanları çekinilecek birer mahluk olarak göstermişti. Hep öyle anlatmıştı. Duyguları, akıldan öne geçiyordu. Duygularının kendini yanılttığını anladı. Babacan tavırları karşında; ona olan sevgi ve saygısı her geçen gün biraz daha artıyordu.
İçinden “hatıralarımı niçin yazmamı ister ki? Hikayeni yazmak istiyorum demişti ya. O, bir yazar mıydı ki? Daha önceleri, ismini hiç duymamıştı. Acaba, hiç kitap yazmış mıydı? Veya başka bir sebeple istiyor olabilir miydi? Yazacaklarımı bir başka amaçla kullanabilir miydi?” Ardı arkası kesilmeyen sorular aklını kurcaladı durdu. Nereden ve nasıl başlayacağını da bilemiyordu? Her şeye rağmen denemekle ne kaybederdi ki? Bu isteği, reddedemedi. Başladı ve bir kaç satır yazıp bıraktı.
“Oturduğumuz köy, bir dağın eteğinde ve önünde koca bir ova uzanıyordu. Her yıl erken bastıran kar, yorgan döşek hasta gibi yatardı. Bahara hatta yaza kalırdı. Hiç kalkası gelmezdi. Dağların ve taşların karla kaplı olduğu bir günde doğmuşum. Günün anısına adımı “Kardelen” koymuşlar. Kaderlerimizin benzer oluşundan mı? İsimlerimizin benzer oluşundan mı? Bilmiyorum ama adımı taşıyan kardelen çiçeklerini bir ayrı seviyorum. Kışın ortasında kara inat kar altından boylarını uzatırlar. Parlayan güneşin altında nazlı nazlı boyun bükerler. Ak rengini kardan alırlar. Kar suyu ile beslenir. Soğuğa ve gecelerin ayazına dayanırlar. Katlanmayı bilirler. Sevgiye, sevince ve bahara müjdeci olurlar. Dağlarda ve kırlarda yetiştiklerinden dolayı kardelenler taşralıdırlar. Bunun için utangaçtırlar. Usul erkan bilmezler. Bir bakıma çekingenliğin ve utangaçlığın sembolüdürler. O, hep yalnızdır. O, hep yok ve acılı günlerde vardır. Bahar geldiğinde, tabiat renkten renge girdiğinde de yine yalnızdırlar. Çiçekler, toprağın zindanından daima yağmurun ipine tutunarak çıkarlar. Kardelen, karlı sarp ve buzlu yüksek tepelerde açan mucize çiçektir. Sarp ve yüksek tepeler onun vatanıdır. Bazen en yakın yeşillik bile çok uzaklardadır kardelen için. Işığa, güneşe sevdalıdır yaratılandan beri. Cılız bir ışık, küçük bir umut görse kırar buzları, eritir karları kardelen. Işığa, aydınlığa ulaşmayı kafaya koymuştur bir kere.”
“Kardelen şubat ayında karları delerek kendini gösteren soğanlı çiçeklerdendir. Türkiye`de Toros dağlarında doğada kendiliğinden yetişmekte ve soyu giderek tükenmektedir. Kardelenin ince ve küçük yaprakları vardır. Beyaz çiçekleri damlacıkları andırır. Karın zorlu baskısını ve ağırlığını delip yüzeye çıkarlar. Bu narin çiçek, bu niteliğiyle bizim yurtdışında çeşitli zorluklarla boğuşarak hayata yükselen çocuklarımıza benzerler. Bahara ait ne varsa, yaşama ait ne varsa, alıp götürecek karlar altındaki ak sinesinde saklayacak toprağın. Karakış kara toprağın bağrında büyütünceye kadar ümitleri, koruyacak tohumları. Ve sonra yeniden Yüce adaletin söz sırasını ona vereceği ana kadar toprak annelik edecek ak saçlarıyla, yeşerecek ümitlere. Yeni muştulara gebe bahar gelsin, toprak filizlerini büyütsün diye. Kalp ateşinin sıcaklığında konaklasın. Gönüllerin misafiri olsun, filizlenip boy vereceği bir sine buluncaya kadar. İşte son yapraklarını da toprağa veriyor ağaçlar, yavrusunu cennetlere yolcu eden anne hissiyatıyla.”
Birkaç gün sonraydı. Genç adam; “yazamaya başlaya bildin mi?”diye sormuştu.
Kardelen, imtihan ediliyormuş gibi bir mahcubiyet içerisinde “sadece birkaç satır” diyebildi. Yazıyı açtı. Evet, yazılan azdı. Genç adam, yüreklendirmek ve cesaretlendirmek için; “Bir insanın hatıralarını yazması aslında fevkalade bir şey. İçini birilerine dökerek; rahatlar. İnsanın yaşamı boyunca sır tutabilen gerçek dostu bir elin parmaklarından daha azdır. Ama kalem ve defter dinler. Yazılanları saklar. Anlattıklarına asla ihanet etmez.” Sözleri onu yüreklendirmişti. Sonra, yazmaya devam etmişti.
“Dedem erişmiş bir adammış. Babamsa dini bütün, yiğit bir adammış. Ceketini, bahçede ağaca astığında Hacı Ali Musa, evde diye çekinirlermiş. Çok yakışıklı ve bakımlı bir adammış. Çok güzel sesi varmış Köyde üstüne güzel kaval çalan olmazmış. Bekarlığında köyün genç kızları aşık olmak için yarışırlarmış. Unutamazlarmış. Merhametliymiş. Seveni çokmuş. Yardım ve ihsan etmeyi severmiş. En büyük amcam, annem gelin olmadan kanserden ölmüş. Üç halam olmasına rağmen; genç yaşta ölmüşler. Babamsa, dedemlerin son çocuğuymuş.”
“Rahmetli olan babamın yüzünü hiç hatırlamıyorum. Öldüğünde çocukmuşum. Baba sevgisinin, babanın ne olduğunu bilemedim. Babasız büyümenin zorluklarını, güçlüklerini, babasız olanlar daha iyi bilirler. Evin son çocuğuyum. Önümde bir ağabeyim ve iki ablam vardı. Hayatın acımasızlıklarına bizim için katlanan dul bir kadın ne kadar başarılı olabilir? Kolay mıydı? Genç yaşında dul kalmak. Bir kadının; evin hem erkeği hem de hanımı olmak. Her insanın cesaret edemeyeceği bir sorumluluktu bu. Ama neylesin ki iş başa düşmüştü. Ne yapabilirdi? Evlenip çocuklarını ortada mı bırakmalıydı? Böyle yapan çok değil miydi? Ama benim annem annelerin en fedakarıydı.”
“Oturduğumuz ev amcamların eviyle bitişikti. Taşlarla örülmüştü. Çamurdan sıvalı iki katlı bir evdi. Babam rahmetli olduktan sonra; amcam adeta Azrail kesilmişti. Babam sağken bile; babamı kıskanırdı. Ama babamın yiğitliği karşısında hiçbir şeye cesaret edemezdi. Annem güzel bir kadındı. Dört çocuğu olmasına rağmen; genç bir kızdan farksızdı. Annemi tehdit ediyordu. Evli ve çocukları olmasına rağmen; “ya benimle evlenirsin ya da defolup babanın evine gidersin” diyordu. Annem bu gözü dönmüş, amcamdan çok korkuyordu. Biz olanları sadece yaşlı gözlerle seyrediyorduk. Elimizden bir şey gelmiyordu. Babam hayattayken evimizden çıkmayanlar, sürekli babamın yanında olanlar; artık yoktu. Ne olmuştu. Değişen neydi? Akrabalarda sadece bize üzülmekle yardım ettiklerini sanıyorlardı.”
“Biz de; amcamı gördüğümüzde kaçacak delik arardık. Kendinden nefret ettirmişti. Korkumuzdan dışarıya çıkamıyorduk. Annem; ahıra kapıdan gidemiyordu. Evimizin salonundan ahıra inen bir kapı açmıştı. Bu kapıya, merdiven dayadı. Bu şekilde hayvanları besliyordu. Bu kapıdan kimsenin haberi yoktu. Üzerini tahta ve kilimlerle kapatmıştık. Bu şekilde fark edilmiyordu.”
“Yağmurlu bir sonbahar günü idi. Amcam; yine annemle tartışıyordu. Biz; korkumuzdan titriyorduk. Annemi dövmek için içeriye girmeye çalışıyordu. Ama başaramadı. Yağmurdan dolayı toprak olan evimiz akıyordu. Islanmadık bir yer kalmamıştı. Yataklarımıza varana kadar her yer ıslanmıştı. Yatacak ne yer, ne de yatak kalmıştı. Annem ağlıyor, bizde annemin ağlamasına. Göz yaşlarımız yağmur sularına karışıyordu. Annem daha fazla dayanamadı. Çektiği sıkıntılar gözüne görünmüyordu. Amcamın yaptıkları çok yıpratmıştı bizleri. Üstelik akrabalardı. Amcam, annemin halasının oğluydu. Ama hiç kimseden çekmemişti, amcamdan çektiği kadar. Dayımlara haber gönderdi. Adeta yalvarırcasına “beni kurtarın bu deliden” diyordu. Dayılarım toplanıp geldiler. Traktörü çektiler evin önüne, eşya olarak fazla bir şey yoktu. Bütün köylü, amcama lanet yağdırıyordu. Hem ağlıyorlar hem de eşyaları traktöre taşıyorlardı. Evimizin önü cenaze evi gibiydi. Sanki babam o gün yeniden ölmüştü. Kolay değildi babamın hatıralarını bırakıp ta başka köye göç etmek. Köyün kadınları bir yandan ağıtlar yakıyorlar bir yandan da bize sarılarak dua ediyorlardı. Ben o zaman dört buçuk beş yaşlarındaydım. Evimizi sökmüşlerdi. Arkamızda babamdan kalma sadece bir toprak yığını bırakmıştık. Amcama, “bütün dünya senin olsun biz gidiyoruz daralma “ dercesine yaşlı gözlerle bakıyorduk.“
“İdealim; bir kadına yakışır meslek sahibi olmaktı. Beni, bugünlere getiren; dünyanın en fedakar insanı olan anneme bakmaktı. Herkesin annesi çok fedakardır ama benim ki başka bir fedakardı. Tüm gençliğini, bizi büyütmek amacıyla harcamıştı. Evlenerek; bizi, bir başkasının eline bırakmadı. Gerek maddi sıkıntılardan, gerekse sahipsizlikten kaynaklanan meseleler yüzünden, arzu ettiğim mesleği edinemedim. İnsanın başarılı olabilmesi için mutlaka bir desteğe ihtiyacı vardır. Bu desteği annemden başkasından almadım, alamadım.”
“Çocukluk günlerimi; yaşayamadım. İlkokul beşinci sınıfa giderken, hafta sonları dağlara fidan dikmeye giderdik. Yaşım küçük diye almazlardı. Yalvarırdım. Ne olur beni işe götürün, çalışabilirim derdim. Anam gündüzleri dağa fidan dikmeye gidiyor, geceleri ise lamba ışığında kilim dokuyordu. Babamın ölümünden bir süre sonra annemin köyüne göç etmek zorunda kaldık. Ama ancak sekiz ay dayanabildik. Annemin babası; yani dedem annemi evlendirmek istedi. Annem reddetti.”
“Tekrar Babamların köyüne döndük. Bir süre çadırda yaşadık. Yeniden ev yaptık. Aradan geçen zaman amcamı uysallaştırmış veya da yılmıştı. Bir gün dağa oduna gittiğinde; kalp krizinden köyden kavgalı oldukları insanların kucağında öldü. Kırk gün sonra da yeni evli oğlu yol kenarında dolmuş beklerken trafik kazasında öldü.”
“Akrabalarımız, babam öldükten sonra bize karşı çok sorumsuz ve duyarsız olmuşlardı. “Ne haliniz varsa görün” diyorlardı. Allah’a şükürler olsun, annemin yüreği sayesinde, kendi ayaklarımızın üzerinde durabildik. Şu anda muhanete muhtaç değiliz. Eskiden yalınızca anam çalışıyordu. Çok şeye yetişemiyordu. Ve çok rezillik çektik. Yiyecek kuru ekmek bulamayıp; çok aç yattığımız zamanlar oldu. İsyan etmemeyi anam öğretti. Her şeye rağmen şükretmesini, büyük bir sabırla gelecek rahat günleri beklemeyi öğretti. Aslın da yazacak çok şey var ama ben kısaltarak yazmak istiyorum.”
“Bu yaşıma kadar, okula giderken yeni bir kitaba sahip olmadım. Büyüklerim de öyleydi. Ağabeyimi, babam trafik kazasında öldükten sonra ortaokulundan almışlardı. Biz kızlar, okula hep anamdan gizli kayıt yaptırmıştık. Maddi sıkıntılardan dolayı okutamam sizi derdi. Ama başarılı olduğumuzu görünce; öğretmenlerinde zorlaması ile bizi okuldan almaktan vazgeçti. Üniversiteye kadar geldim. Başkalarının; eski kitaplarıyla okuyordum. Cebimde; on milyon zor olurdu. Gerekirse yemeklerimden kısarak onunla bir ay geçinmeye çalışırdım. Bu durum beni cimri değil ama tutumlu olmaya sevk etti. Hayatta en nefret ettiğim şey cimrilikti. Çektiğim sıkıntılar bende hırsı oluşturdu. Bir gün çok param olursa; benim gibi durumumda olanlara yardım etmeyi isterim. Düşüncelerim gerçekleşir mi bilmiyorum? Üniversiteyi; çok zorluklar içerisinde bitirdim.”
“Arkadaşlarım; bana bu sıkıntılara rağmen nasıl hayata iyimser bakıyorsun, nasıl mutlu olabiliyorsun derlerdi. Bende onlara zaman her şeyin ilacıdır, son gülen iyi güler derdim. Bu tutumumdan dolayı çevremden çok taktir alırdım. Canı sıkılan, “bana moral ver” diye yanıma gelirdi. En umutsuz anımda bile; mutlu olmayı, hayattan zevk almayı bildim. Önemli olan da sıkıntılar içinde var olmayı, ayakta kalabilmeyi başarmaktır. Çalışmayı çok istiyordum. Amacım şimdiye kadar hep rezillik çeken anamı rahat ettirmekti.”
“İhtiyacım olmasa evimden dışarı çıkmazdım. Çünkü kadınların çalışmasına karşıyım. Bir kadın muhtaçsa, bakmakla yükümlü olduğu birileri varsa, kocası ölmüş veya boşanmışsa, ülkeye faydalı mesleği varsa, çalışsın. Kadının yeri erkeğinin dizinin dibidir. Erkek getirmeli, kadın israf etmeden güzel bir şekilde değerlendirmeli en güzeli budur bence. Benim fikrime katılmayacak çok kadın olabilir. Yuvayı dişi kuş yapar. Kadın kendi görevini, erkekte kendi görevini bilmeli. Evlilikte kadına da çok iş düşüyor. Erkeği evine kadın bağlar. Erkeğim beni aldatıyor. Kim bilir ne eksiğin varda erkeğinin gözü dışarıda oluyor. Anlayış lazım. Koca sinirlenirse; kadının cevap vermemesi gerekir.“
“Siniri geçince gelip özür dileyecektir. Yani alttan almak çok önemlidir her kadın başarılı olamaz bu konuda. Dünyada erkeğin en büyük cenneti kadın, cehennemi de kadınıdır. Evlendiğim zaman, dört dörtlük bir ev hanımı olmayı çok istiyorum ve bunu başaracağım. Erkekte kadınını sadece bulaşık, çamaşır yıkayan çocuklara bakan olarak görmemeli. Kadınlar ilgi ister. İşinin yeri ayrı olmalı. Eşinin yeri ayrı olmalı. İkisine de vakit ayırmalıdır. Çalışıyorum diye bütün sinirini evde eşinden çıkarmamalı. Eşiyle güzel konuşmalı. Sıkıntılarını eşiyle paylaşmalı, eşi de hem evdeşi, hem de dert yoldaşı olmalı.”
“Yoksulluk çekmiş olmama rağmen; hiçbir zaman lüks peşinde olmadım. Yeter ki, mutlu bir yuvam olsun. Tek odalı ev de; benim için saray gibidir. Hangi zengin, mal varlığını ahrete götürebilmiş? Muhanete muhtaç olmayacak kadar olsun, yeter. Fazla zenginlikte zarardır. Fazla fakirlikte. İkisi de adamı kötü yola sevk edebilir. Eğer, zenginlik merhameti ve imanı yok edecekse hiç vermesin daha iyidir. Anamın istediği de bizi helal süt emmiş birileriyle evlendirip mürüvvetimizi görmek. Ancak o zaman rahat bir nefes alır. Yapmak istediğim şeyleri söyleyince anam bana “yanında eşin olursa, kimsenin bir şey söylemeye hakkı olmaz, ama tek başına bir kıza namusuyla çalışıyor da olsa söyleyecek bir şey bulurlar” der. Erkeksiz kadın gövdesiz dala benzer. Yapmak istediklerini hiçbir zaman tam olarak yapamazsın. Kadın erkek eşittir derler ama hayır hiçbir zaman eşit olamaz.”
Günler gelip geçiyordu. Kardelen’i yeni bir hayat bekliyordu. İşyerinde rahatsızlanır. Sancılar içerisinde kıvranmaktadır. Patronun bekar genç ortağı tarafından özel doktora götürülür. Muayene olur. Film, tahlil derken; safra kesesinde taş ocağını andırır bir şekilde on sekiz adet taş vardır. Bir an önce ameliyat olması gerekmektedir. Bayramdan birkaç gün önce ameliyata yatar. Ameliyatla taşları alınır. Hastanede bir kaç gün yatmak mecburiyetinde kalır. Kısa bir zamanda başından geçenlerin karşısında beklemediği ilgi ile karşılaşır. Yapılan ziyaretler, getirilen çiçekler, yapılan yardımlar karşısında minnettardır. Bu arada abisinin çalıştığı özel şirket abisini işten çıkarmış, kara kışın ortasında evde karakıştan daha acı gelmiştir. Eve gelir getirecek hiçbir şey yok. Kar kış her yılkından daha zor şartlar altında geçmektedir. Sanki, her şey; üst üste gelmiş ve evde yakacak gereğinden önce bitmiştir. Kader ağını örmekte, bu iki genç yoğun duygular yaşamaya başlamaktadırlar. Ama Kardelen’in önünde haklı olarak endişe edebileceği evlenme yaşını doldurmuş ama bir türlü kısmeti çıkmamış iki ablası vardır. Sevmek, severek evlenmek arzusu içerisindedir. Duygularını ima etse de söyleyememektedir. Bir gün arzu ettiği halde söyleyemediği teklif karşı taraftan gelir.
Patronu gelip koltuğuna oturmuştu. Kardelen : “çay içer misiniz?” sualine karşı “birini de kendine al” demişti. Eskisi kadar çekinmiyordu. Alışmıştı nasıl olsa. Ama saygıyı da elden bırakmamaya kararlıydı. Çayları getirdi ve karşı koltuklardan birine oturdu.
“Senden memnunum Kardelen. Sana bir teklifim var. Düşünmeni ve sonra karar vermeni istiyorum. Kabul etmekte veya ret etmekte tamamen hür ve serbestsin.” Kardelen, meraklanmıştı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Ne teklif edebilirdi? Teklifi ne olabilirdi? Ya aklına geldiği gibiyse. Kendine olabilir miydi? Ama kendisi evliydi. Yok yok, bu olamazdı. Bir şeyler sezmiş, veya duymuş olabilir miydi? Saygı duyduğu bu insandan, azar işitmek, ölmekten daha zordu. Bir daha asla yüzüne bakamazdı. Öylesine konuşuyor olamazdı. Kardelen utangaçlığı içinde kızardı. Sıkıldı. İçinde ala bora olan sorular karşısında tufana tutuldu. Bir süre sesi, sedası gelmedi. Kendine gelememişti. Kısık bir sesle “dinliyorum, efendim” diyebilmişti. “Seni aramızda görmek istiyoruz. Diğer bir tabir ile gelinim olur musun? Seni Ahmet’e istiyorum.” Kardelen,rahatlamıştı. Aradan geçen zaman fazla uzun olmamıştı. Baştan konulan kurallar, yürüyor gibi gözükse de zaman zaman ihlallere kadar varmıştı. Acaba Ahmet’e karşı olan duygularından haberdar mıydı? Neler biliyordu? Bu teklifi Ahmet’ten habersiz mi yapmıştı? Ahmet’in haberinin olmaması mümkün değil gibiydi. O zaman Ahmet’in de karşı olumlu duyguları olmalıydı. Ahmet’in bakışlarından ve yumuşak davranışlarından alaka duyduğunu yüreğinde hissediyordu.
Geçen günlere rağmen; Kardelen tereddüt etmektedir. Önünde iki ablasının olması, Kardeleni haklı olarak endişelendirmekte, hatta kara kara düşünmektedir. Kendi kendine çözüm üretmemektedir. Annesi bir şeyler sezmesine rağmen kırıcı bir şeyler söylememektedir. “Kızım yüreğine hakim ol. Gönlünü kaptırma ” derken bir şeyler sezdiğini de açığa vurmaktaydı.
Teklifi kabul etmiş; işin devamının zamana bırakılmasını arzu etmişti. Kış bir türlü bitmek bilmedi. Bahar gelmeden günler yaza durdu. Nihayet badem ve erik ağaçları her zamanki gibi yapraklardan önce çiçeklerle donandı. Annesi “böyle olmayacak, şehir bize göre değil, köye döneceğiz.” Derken Kardelenin içini tarifi imkansız ayrılık acısı sarmaktadır. Geçmişi köy hayatı ile dolu da olsa; şehrin rahatlığı ve yüreğinde açan sevda çiçeğinin solmasından korkmaktadır. Bahara erdim derken; karakışa dönmekten ürkmektedir.
Bir Cuma gününde ailesine düğürcü gidilir. Çaylar içilir. Hal hatır sohbetlerinden sonra niyet açıklanır. Mihriban kızın, yüzünden dökülenler; yere düşmeden buza kesmektedir. Her gün canı kadar; sevdiği yeğenini gelen misafire hakaret edercesine dövüp, ağlatarak tavır koymaktadır. Hiçbir şeyden habersiz gözüken anne bile; şokta, şaşkındır. Gün; yıl olur, zaman bir türlü geçmek bilmez. Düşünün denilerek müsaade istenir. Misafirlerin gitmelerinden sonra eve gelen Meral kız; eve anlatılanlar karşısında baygınlık geçirmekte, o anda işte olan Kardelen’i ise tarifi imkansız bir fırtına beklemektedir. O gün bir türlü geçmek bilmedi. Umutları, endişelerine çare olamadı. Biliyordu ki; iki
abla, iki kara yılan olup; dönüp dönüp sokacaklardı. Anne, “emeklerim yüzüne gözüne dursun” diyecek; en ağır kahırlarını; üstüne üstüne alacaktı. Umutları, yüreğinde filizlenmekte olduğu sevgi adına direnmeli, her kahıra katlanmalıydı. Muştulu bir ilkbahar akşamının alaca karanlığında; eve giderken ayakları; bedenini taşıyamaz olmuştu. Eve, gitmek istemiyordu. Ama; başka çaresi de yoktu. Dalgınlıktan etrafı görmüyordu.
Evdekileri, solukları burnunda, pencerede önünde yolunu gözler buldu. Bütün gözler; sarı yılanın hain bakışlarından daha yakıcıydı. Beklediği an gelmişti. Ne olacaksa olsun. Fırtına mı yoksa kıyamet mi kopacak; kopacaksa kopsun istiyordu. Her geçen anını buna hazırlamıştı. Acıyan ve içine ağlayarak; bir kıyılara sinen yengesinin önünde, annesi ve ablaları; üç koldan saldırdılar. “bunu bize nasıl yaparsın?” diyorlardı. Sevmek suç muydu? Sevilmek, istenmek suç muydu? Evde kalan ablaların olursa suç olurdu. “Sen nasıl bir insansın?, Ayazlı gecelerde, parmaklarım kanaya kanaya kilimler dokum. Üç beş kuruş harçlık için. Daha ellerimin kanları kurumadı. Hem bunu bizden gizlemeyi nasıl becerdin? Kesinlikle evlenemeyeceksin. Seni asla o oğlana vermeyeceğiz. Hatta ölsen bile.” Kardelen, bütün saldırılara cevap vermedi. Onlar, içlerindeki hınç ve kini iyice kusmalarını bekledi. Uzun süre susması; onları daha da hırçınlaştırmıştı. Anne, kara kara düşünüyordu. Annesi, “Yarından tezi yok, işi bırakıyorsun.” dedi. Kardelen; göz yaşlarını tutamadı. Bir iki damla göz yaşı yanaklarından yuvarlanarak göğsüne düştü. Göz yaşlarını içine akıtmayı yeğledi. Kanadı kırılmış bir serçe gibiydi. Akşam yemeğini yiyemedi. Gece, gözlerine uyku girmedi. Sabahı zor etti. Her ne olursa olsun işe gidecek ve genç patronu ile vedalaşacaktı. Yanında annesi ve büyük ablasının arasında; birer zabitten farksız koruma ve kollama altında iş yerine geldiler. Genç patronu, her zamanki gibi kendilerinden sonra geldi. Hiçbir şey olmamış gibi tebessümle, hepsine ayrı ayrı “hoş geldiniz” dedi ve bir gecede Kardelen’in gereğinden fazla yıpratıldığı gözünden kaçmamıştı. Kadın, “oğlum, Kardelen’i almaya geldik. Köye gideceğiz.” Genç adam : olgunlukla “Teyze, Kardelen sizin. Ne zaman arzu ederse gidebilir.” Sabahın bu ilk vakitlerinde; Kardelen, ana ve ablasının ortasında bir mahkumdan farksız; infaz edilmek üzere; vedalaşarak işten ayrıldı.
Aradan bir hafta geçti. Genç adam, netice için; eşiyle birlikte; Kardelen’lere vardığında evde kimse yoktu. İkinci gün, gelin ve Kardelen’i eve; anne ve iki kızı misafirliğe gitmiş olarak buldu. Kardelen, sevindi. Hürmet etti. Sormasına fırsat vermeden anlattı. “Beni, kesinlikle vermek istemiyorlar. Biliyorum ki; benim ailem; sizlere layık değil. Ben de; sizlere layık değilim. Beni kabul etmeniz bile; şereflerin en büyüğüdür. Aileme ihanet içinde olmak istemiyorum. Seviyorum. Sevmeye de devam edeceğim. O, daha güzel ve daha şerefli kıza layık bir insan. Ve yarın annemle köyümüze gideceğim.”
Bir gün sonra; ailesi evdedir, hiçbir şey olmamış gibi varılır. Çay faslından sonra müsaade istendiğinde; annesi “bu iş olmayacak, kesinlikle de köye gelmeyin.” Ablası “kızın beyni yıkanmış, o daha cahil” diyordu. Gen adam “On dört on beş yaşında ki kızların gelin gittiği bir memlekette, yaşı yirmi dört ve üniversite bitirmiş kızın cahilliği mi olur? Zorla almak istemiyoruz. Hayırlısını diliyoruz.” Bir gün sonra Kardelen, annesi yanında olduğu halde köyüne gitmektedir. Her şeyi geride bırakırken; içten içe söylenmektedir.
“Dostluğu, komşuluğu, kardeşliği
Arkadaşlığı, sırdaşlığı, yoldaşlığı
Hasılı Sevgiyi ve insanlığı
Terk ediyorum şehirle birlikte
Duyuyor musun? Feryad’ımı
Duyuyor musun? Ah’ ımı,
Sızısıyla dolu yıkık kalbimle
Terk ediyorum şehirle birlikte”
Kardelen; gönlü yıkık, köyde, pencere önündeki divanda oturmakta ve arzuları rüyalara dönüşmektedir. Sıcak bir yaz akşamında; avludaki yazlık tahtta yastıklara yaslanarak; oturmakta yıldızları seyretmekteydi. Kendinde değildi sanki. Yaz böcekleri ötüşmektedir. Yassı tepeden, doğmakta olan; ay dolunaydaydı. Uzaktan bir kaval sesi gelmekteydi. Sese yöneldi. Dinledi. Köyün çıkışında; ulu bir çınar ağacı altında, çoban çeşmesinden gelmekteydi. Etrafta kimseler yoktu. Üzerinde bembeyaz bir ipek elbise vardı. Hafif hafif esen yel; aşığın dizelerini de beraber getirmekteydi. Dinledi. Dinledi. Evet, bu ses onun sesiydi. Adeta yürümekten daha çok uçarak çeşmeye varmıştı. Koca kayanın üzerinde, bağrı yanık sesiyle içten içe söylüyordu.
“Bendeki bir dert ki,
Anlatamam kimseye,
Kulak verip de beni
Dinler misin Kardelen?
Sardı tüm benliğimi,
Mecalim yok gülmeye
Sende benle ağlayıp,
İnler misin Kardelen?
Hatıralarımızla dolu
Gurbet aksamlarında
Hasret denen türküyü
Söyler misin Kardelen?
Senin de gözlerin yaş
Ağlamışsın besbelli
Mevsimin gelmeyince
Açar mısın Kardelen?
Dostu oldum gecelerin
Çözemedim bilmecelerin
Cevabını sen bana
Çözer misin Kardelen?
Ayrılık tattırsa da acısını,
Unutamazsın hatırasını
Hepsini bir kalemde
Siler misin kardelen?
Yurdun dağlar senin
Hep yükseklerdesin
Eğilip de elimden
Tutar misin Kardelen?
Sevda içimde bir sancı
İyisin amma çoğu zaman acı
Çaldım işte kapını
Açar misin kardelen?
Arkadan bir dürten olmuştu. Geri döndü. Baktı. Gözlerini açtığında annesi başucundaydı. “yatağına yat da öyle uyu” Etrafı dinledi. Yaz böcekleri dışında ne bir kaval, ne de onun sesi vardı. Anladı ki, rüya görmüştü.

Yıldızlar yağıyordu saçlarına. Ağlamak ve gözyaşlarında boğulmak için; sığınacak bir köşe arıyordu. Düşüncelere dalmak ve yeni düşüncelerle buluşmak için. Kimselere anlatamadıkları ve kafasından atamadıkları bir yumruk gibi içine oturuyordu. Hatıraların acısı yüreğini dolduruyordu. Hak etmeyen insanlara sevgi, ilgi, zamanı vermenin ızdırabı yakıp kavuruyordu içini. Bir deniz, bir okyanus misâli kabaran, ve ruhunu cendereye alanların biraz olsun azalması için, yine bir dost, bir can arkadaşı arıyordu akşamın loşluğunda. Rüzgâr önünde savrulan bir yaprak misâli, derin vadilerde, koyaklarda dolaşıyordu. Düşüncenin dar geçitlerinde, sonsuz kıvrımlarında ayak sürüyen zihnini dinlendirmek için yeni yollar arıyor, yeni kitaplara dalıyordu. Yarılan, bölünen, çırpınan ve duygusallıktan çatlayan yüreğini ferahlatmak için bir o yana, bir bu yana koşuyordu. Sokaklar mekânı ve kat ettiği mesafeler boyunca sonu gelmez çelişkilerle boğuşuyordu. Dağılan ve dağlayan cümlelerin verdiği ince ağrıyı dindirmek için; soğuk suların altına başını uzatıyor, soğuk yerlerde yatıyordu. Fiziksel bir yankının eseri olmayan bu durumu bilmesine rağmen yine de bütün bunları yapıyordu. gözyaşlarında boğulmak için
Kararan bir gökyüzü altında ve kirli bir yeryüzü üzerinde volta atıyordu gece kuşları. Hırsın, kinin, kibrin ve nefretin taraftarları kendilerine özgü mekânlarda yeni planlar kurup; iyiliği, dostluğu ve barışı yıkmanın, insanlığı zora sokmanın hesabını yapıyorlardı. Mesafeler aşılıyor, güzellikler törpüleniyor ve acılar harmanında yeni yeni yıkıntılar oluşturuluyordu. Boşa geçen zamanda gencecik vücutlara zulümden imzalar atılıyordu. Nazik ve kibarlar bir kenara çekiliyor; meydanı “kötülüğün erleri” dolduruyordu. Gün yitiriyordu ziyasını. Kuşlar yollara düşüyordu. Acılar ve anılar tazeleniyordu. Ruhlar birer pervane olup kendi etrafında dönüyordu. Hüzün kaldığı yerden devam edip, sineleri yakmayı sürdürüyordu. Kaybettiklerine ağlıyordu. Hürriyetlerini kaybedenler, özgürlükleri için sızım sızım sızlanıyorlardı. Kader mahkumları bir günü daha defterden düşüyordu. Sokaklar boşalıyor; evler, kahveler, meyhaneler doluyordu. Kafayı tütsüleyenler; feleğe kahredip nara atıyorlardı. Yine de kimse kendini sorgulamıyordu. Çocuklar neşeleriyle evleri dolduruyordu. Umutları giderek azalanlar, biten bir günde de bir şey kazanamamış olmanın korkunç ızdırabıyla yanıp tutuşuyorlardı. Fakirliklerine, kimsesizliklerine, arkasızlıklarına kahredip, “Dünyanın düzeni bu mu?” diye haykırıyorlardı. Ve seslerini yine kendilerinden başkası duymuyor, iniltilerine hiç kimseler kulak asmıyordu. Hayaller sökün ediyordu dört bir yandan. Aşka dair, mutluluğa dair, servete ve devlete ve şehvete dair. Uğruna mücadele edilmesi, çalışılması düşünülen hayaller. Bir defa daha görmek, bir kere daha sevmek adına kurulan hayaller. Izdırapları büyük, mutluluğu bir an olan hayaller kuruluyordu. Pişmanlığının vereceği acı tahmin edilmesine rağmen yine de istenilen ve gerçekleşmesi arzu edilen hayaller. Akılla değil de; hisle, mantıkla değil de; sezgiyle at başı koşan hayaller.
Hatıralar boğazına doluyordu ellerini. Her akşam olduğu gibi yeniden hesaplaşıyordu yaşadıklarıyla. Yaşayıp isteyip de, yaşayamadıklarıyla. Geriye dönüşlerle bir film şeridi gibi geçiyordu hayatı gözünün önünden. Hayatından geriye kalanın hatıralar olduğunu bir kere daha anlamanın verdiği azapla yeniden sarsılıyordu. Hayatın mâzide gizli olduğu gerçeğinin bir kere daha farkına varıyordu. Ana, baba, eşler, yarım kalan aşklar, yaşandığı zamanlarda dünyanın sonu olarak bildiği sevdalar, kardeşleri, arkadaşları geçiyordu hatıralar resmi geçidinden. Orada en çok yer edenlerle paylaştıklarını bir kere daha yaşama imkanın olmadığına ağlıyordu. Birer gözyaşı olup dökülüyordu göz pınarlarından, nişan aldığı yüreğini doğru,
Zalimler, tarihin kaydedeceği yeni zulümlere kapı açıyordu. Mazlumlar yeni çilelere uğruyordu. Birileri, kendilerinin hiçbir zaman yapmayacakları fedakârlıkları, yine başkalarından bekliyorlardı. Vatan adına, millet adına, din adına. Gelişme, ilerleme ve kurtarma adına. Anlayanlar anladıklarıyla kalıyor, anlayamayanlar her vakit olduğu gibi yine ön safta yer tutuyorlardı.
Yüreğinin kıvrımlarında dolaşıyordu. Hasretini şarkılar taşıyordu uzaklara. Şarkılar ve yangınlı türküler, duygu dünyasının kılavuzu oluyordu. Yeni melodiler vasıtasıyla, ruhu inceldikçe inceliyor, kelimeler birer ateş topu gibi zihnine hücum ediyordu. Şiirlere, yazılara ve yeni konularda buluşuyor. Akşam ve musiki ele ele vererek, içinde; yeni ateşler yakıyordu. Savrulan, zamandan zamana. Düşen, mekândan mekâna. Saatler bu minval üzre sürüp giderken, sabah oluyor, gün doğuyor ve yeni bir akşamı bekliyordu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:31
Kralın Parmağı


Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.



Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:

"Bunda da bir hayır var!"



Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:

"Bunda da bir hayır var!"

Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"

Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.



Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.



Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.

"Haklıymışsın!" dedi.

"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."

"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.

"Bunda da bir hayır var."

"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.

"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."

"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."

M@D_VIPer
08-08-06, 13:32
Sevda Pınarı


Tan yeri yeni ağarıyordu. Etrafta ipek gibi yumuşak; gök rengine yakın aydınlık vardı. Altay bu yıl şehirde liseyi yeni bitirmişti. Hem öksüz, hem de yetim olan arkadaşı; Akpar’la akşam üstü obaya gelmişlerdi. Hal hatırlardan, izzeti ikramlardan epey sonra uykuya varmışlardı.
Gözünü açtığında, annesi: ”Oğlum Altay, göç hareket edecek, yoksa burada kalacaksın” diye omuzlarından sarsıyordu. Keçeleri alınmış çadırın üstünde tek tük kalmış yıldızlar gözüküyordu. Böğüren buzağılar ve sığırlar, kişneyen yılkı ve kulınlar, meleyen kuzu ve oğlak ile keçiler, havlayan köpekler, çökmek istemeyen develer ve onlarla uğraşanların sesleri bir birine karışıyordu.
Gözlerini ovarak kalktı. Neler oluyor dercesine etrafta bir şeylerle uğraşanlara baktı. Erkekler, atları eyerlemekte, develere yük vurmaktaydılar. Göçebeliğinde kendine göre yol ve yordamları vardı. Her şey bir usule göre sırayla, yerli yerinde yapmak gerekirdi. Oba yazın yaylağa, kışın kışlağa giderken bu ve buna benzer güzellikler yaşanıyordu. Çelimsiz ve sıska olan Yatsen, bütün çabalarına rağmen; yükünü yükleyemiyor, söyleniyordu.
“Ey ulu Tanrım! Ben ne yaptım sana? Beni eziyetlere düçar ediyorsun. Madem ki, fakir yarattın, hiç olmazsa niye kuvvetli yaratmadın?” Üstelik yardım edecek ne oğulları, ne de kızları vardı. Ağlayarak oturdu. Etraftakiler gülüştüler. Yardımına koşarak, yükünü yüklediler.
“Zavallı Sengül, kocam var diyorsun, Tanrı seninkini yaratırken aceleye gelmiş, karıştırmış” diye takıldılar. Altay lafa karıştı.
“Abla, eniştemin zenginliğine ne oldu?”
“Ee, yavrum, gayret olmayan yerde mal durur mu? Ter kokarak işten, kan kokarak düşmandan gelmeyen zavallı eniştenin her şeyi gitti, bitti.” Kuvvetli ellerinden ve dilinden iş gelen Sengül Hanım ablaya, halsiz, çelimsiz bir erkekle evliliğine bir türlü akıl erdiremiyordu. İşin ilginç yanı Enişte, erkeklik taslayarak; kamçıyla Sengül’e vurduğunu, kocasına hiç karşı gelmediğini de görürdü.
“Abla, şu sıska herife kaçmadan bir yumruk atsan olmaz mı? Sözüne gülen Sengül Hanım. “ Ne olursa olsun, Tanrımın bana sahip ettiği yarim değil mi? Karşı gelirsem hem Tanrıya, hem de töreye karşı gelmiş sayılırım. Günahtır. Ayıptır” derdi.
Yılkılar ve büyük baş hayvanlar göçün önünde, koyun ve geçiler arkadan gidiyorlardı. Kazak hanımları en iyi elbiselerini göç gününde üzerlerine giyerlerdi. Yaylayı sadece hayvanlar değil, gençlerde çok özlüyordu.
Bütün yayla halı tüyü gibi düzgün ve yemyeşildi. Tepelerdeki çam ağaçları tablo gibiydi. Yan tarafta derin dere ve çağlayan vardı. Yaylaya varılınca, yükler indiriliyor, çadırlar kuruluyordu. Altay’la ana baba, aile sevgisinden mahrum büyümüş olan Akpar, yemyeşil otların üzerine uzanmış konuşuyorlardı. Akpar :
“Hayvanlarda vatanını özler değil mi?”
Altay: “Bu kadar tabi güzellik karşısında insan bile yemeden içmeden sarhoş olması akla gayet yatkındır. Kazakların yaylaya neden, bu kadar aşık olduklarına şaşırmamak gerek. Cennet gibi yaylanın tadını alan Kazak, tabi ki ovada duramaz. Bu atalarımızdan kalan adetlerimizdir. Şehirdeki zenginlere altın versen yaylaya çıkmazlar, yaylanın güzelliğini bilmezler. Böyle yerlerde yaşayıp büyüyen herkesin; ozan olması doğal değil midir?
Akyar: “Güzel havalarda, tabi güzellikler arasında, dert ve üzüntüden uzakta yaşayan insan; şair olmasında ne yapsın? Kazaklar kımızı da çok içerler değil mi?”
Altay: “Kımızın iyi olması, kazak hanımlarına etrafta şöhret yaptırır. Devamlı karıştırılan kımız iyi olur. İçenleri sevindirir. Kımız susuzluğu gidermek için değil, milli gıda olduğu için saatlerce oturarak içilir. Hatta kemerlerini çözenler, dışarıya gidip gelenler bile olur. On iki yaşını geçen her Kazak erkek, atsız yaya gezmesi ayıp sayılır, dolaşan dilenci Kazaksa bile atla dilenir. Yarım saatlik yola gitmek için atla gitmeye, yarım gün at beklenir, töre böyledir.”
“Şu kız meselesini konuşalım mı?”
“Hangi kız?”
“Balım Kız'ı… Yoksa unuttun mu?”
“Başka iş yokta Balım Kız'ı mı düşünelim? Balım Kız güzelse senin için güzel, benim için alelade bir kız… ”
“Hakikaten öylemi düşünüyorsun?”
“Üzülme, şaka yaptım. Balım şahane kız… Benim muhabbet hakkında bilgim yok. Aşık olmayı Tanrı benim için yaratmamış.”
“Biraz acele hüküm değil mi?”
“Yok. Doğrusu bu… Ne hikmetse, yakışıklı, süslenen birini görsem nefret ederim.”
“İhtilalciler hep böyledir.”
“İhtilalci kim? Ben kim? Yetim kalmak, hiç sevgi-şefkat görmemek beni böyle yaptı. Çocukluğumda hiç kimse severek, bir defacık olsun beni sevindirmedi. Senelerce onun bunun kapısında büyüdüm. Çöplüğe atılanları toplayarak yediğim zaman çok olmuştur. Tabi sen aç kalmayı, sevgi ve şefkate muhtaç, sığınacak bir yeri olmadan yaşamayı bilmezsin. Zavallı kalp, kendinde olmayanı nasıl bulsun? Sevgi havadan düşmez. Yeşil ot, güneşin nuruyla büyüdüğü gibi, insan da, ana-baba etrafında sevgi ve şefkat neticesinde büyüyerek olur. Kalbim, hiç aydınlık görmeyen bir mağara gibi… Senin dostluğun beni biraz insanlara ısındırdı.”
Altay : “Üzülme göreceğin, yaşayacağın daha çok şey var. Tanrıya şükret ki elin ayağın sağlam, boylu boslusun üstelik de tahsilli birisin. Seninle evlenecek güzel de bir yerde kendini hazırlıyordur.”
Balım Kız'ın avılları da bağırmakla duyulacak kadar bir yerdeydi. Akşam üstü Bahtiyar Bek’in adamlarından biri gelerek “Obaya davet edildiklerini” bildirdi. Hazırlıklar yapıldı. Atlara binilerek Bahtiyar Bek’in avıllarına gidildi. Bahtiyar Bek gelenleri “Hoş geldiniz, konakladığınız yer uğurlu olsun” diyerek kapıda karşıladı. Duası yapılarak kesilen koyunun eti tereyağıyla saçta kızartılarak gelen konuklara ikram edildi. Altay’ın gözleri Balım Kız'ı aradı durdu. Şehirde giydiklerini üzerinden atan Balım Kız'ın üzerinde beyaz ipekli bir elbise, üzerinde kırmızı bir yelek, başında börk vardı. Altay’ın gözlerine bir kat daha güzel göründü. Gelenlere “hoş geldiniz” derken; diğer yanda gülen gözleriyle Altay’ı selamlıyordu. Balım Kız gelenlere çamçak çamçak kımız sundu. Güzelin elinden içilen kımız bir başka hoş oluyordu. sohbetler yapıldı. Balım Kız, diz çöktüğü yerde Dombıra çaldı.
Peş peşe şarkılar söyledi. İnsanları kımızdan daha fazla güzel sesiyle büyüledi. Altay’ın babası “Balım Kız, çok güzel kızmış. Acaba Altay’a istesem verir mi? diye düşündü. Dinleyenler “Ne ses be! Bundan da güzel ses olur mu? Cennetteki huri kızları bundan güzel söylemez!” diye övdüler. Herkesin çıktığı anda, Balım Kız'a yaklaşan Altay:
“Ne güzel olmuşsun. Güzelleşmişsin.” Diye elinden tuttu.
“Uzak git… Birisi görürse ayıp olur.”
“Ne kadar buradasın?”
“Bir aydan fazla… Yarın ‘Sevda Pınarı’nda salıncak kuracağız. Gelir misin?”
“Mutlaka geleceğim. Ne akıllı kızsın sen!” Ayak seslerini duyunca dışarı çıktı. Yolda Akpar, Altay’a :
“Bu gün anladım. ‘Zenginlerin kızı niye güzel oluyor’ diye düşünürdüm. Bu gün onun cevabını buldum. Zenginler güzel kızlarla evlenirlermiş. Güzel hanımlardan da güzel kızlar doğarmış. Bana sorarsan Balım Kız'ın anası Balım Kız'dan daha güzel. Tanrı biliyor ya, ben böyle güzel hanımı ilk defa görüyorum.”
“Niye öyle diyorsun? Fakirlerinde güzel kızları oluyor ya!”
“Ama, çok değil.”
“İyi elbise de insana süs verir. Güzel elbise giyince, güzel olmayan da güzel görünür.”
Koca bir gün geçmek bilmemişti. Akşam zor olmuştu. Akşamleyin; dışarısı ayın ışıklarıyla süt gibi aydınlıktı. Altın tabak gibi olan ay, tepelerin üzerinden kayarak gidiyordu. Dağlar ve tepeler ayın ışığıyla daha aydın görünüyordu. Altay sessiz ve durgundu. Çapar’ın ateşli hanımı, açıklığın verdiği cesaretle: “Tanrım bizi de şanslı yaratmış. Kayınımız olmasa, eğlenceye bizi kim davet ederdi?” dedi Altay’ın omzundan tutarak.
“Bırak tate, ayıp değil mi?” diye Akay utanarak yüzünü tuttu.
“Niye ayıp olsun? Senin de canın istiyordur. Öğütleyeceğine sen de misafir delikanlıya asıl” dedi. “Utanma diye bir şey kalmamış sizde. Öyle konuşmaya devam edersen geri dönerim. Kocan gelsin, sana güzel bir tasma aldıracağım” dedi Altay.
“Kocam dediğin, kadına değil para ve menfaatine bakar. Karısına tasma alacak adam, hanımını aylarca yalnız bırakıp ticaretin peşinden koşmaz. Her şeye rağmen, ben evli bir kadınım. Aslında ben evden, bu zavallı için çıktım.” Dul gelin bir çimdik attı Gelin Ablasına. Akpar, söylenenleri bir fırsat bilip Akay’ın elinden tuttu. Akay’ın elleri ateş gibiydi. Akay bir ara kaydı düşecekken Akpar onu belinden yakaladı. Onun vücudunun titrediğini fark etti. Sevda Pınarı’ndan buz gibi dağlardan süzülerek gelen kar suyu akarak Gökdere’ye doğru akıyordu. Koca koca ağaçların dalarlı arasından yere ay ışıkları dökülüyordu. Yaylada olanlar geniş düşünceli, hoşgörülü oluyorlardı. Kızlarını, gelinlerini gönül rahatlığıyla gönderir, “gönül kötersin” derlerdi. Çocukların oyun ve eğlencelerine ehemmiyet verirlerdi.
Balım Kız'ın söylediği şarkı ay ışığına karışarak, dağlara doğru yankılanıyordu. Altay’da Sevda Pınarı’na Balım Kız'a karşılık veriyordu.
Söyleyenler söyledikçe açılıyordu. Dinleyenler coşuyor, iki gencin söylediklerini alkışlıyorlardı. Diğer yanda Akkar hanım Akpar’a “Bu hanım eve döneceğim diyor. Ağlıyor. Bunun gönlünü al” dedi Akay’ın elini Akpar’a tutturduktan sonra oradan uzaklaştı.
“Niye ağlıyorsun?”
“Canım ağlamak istiyor” dedi başını genç adamın omuzlarına dayadı.
“Biri görürse ayıp olur…”
“Buraya getirdiniz, kayıp olup gittiniz…”dedi ağlayarak. Bir yandan ona acıdı. Bir yandan da gülesi geldi.
“Demek bunun için ağlıyorsun?” Kenarda bir ağacın altında, dallarının gölgesine, otların üstüne oturdular. Akpar, hayatta tek başına olduğunu, hiçbir akraba ve yakın olmadığını hatırladı. Birini özlüyormuş gibi bir duyguyla Akay’ı kucakladı. Düşüncelerinden kurtularak onu bıraktı. Bir içim su gibi güzeldi. ‘Şehit olan kocasının evinde oturmaktansa, arzu ettiği biriyle niye evlenmiyor’ diye düşündü.
“Bir şey sorabilir miyim? Kocan öleli iki sene geçmiş. Bu evde ne bekliyorsun?”
“Nereye gideyim?”
“Ailene niye gitmiyorsun?”
“Benim ailem, akrabam yok. her şeyim bu ev. Kayın anam ile atam beni büyütüp, terbiye eden…”
“Ailen nasıl yok olur?”
Akay iki yaşında annesini kaybettiğini, akrabalarını bilmediğini, eve gelişini, yaşadıklarını, evlenmesini ve kocasının şehit olmasını… uzun uzun anlattı. ‘Niçin olmadığını bilmiyorum ama, kimsesiz, yalnız olduğunuzu öğrenince, sizi kendime yakın hissettim.’
“Gönlün varsa al götür beni buralardan. Eşin olurum. Yoldaşın olurum. Yük olmak ağırıma, gücüme gidiyor." Gözleri yaşla dolmuştu.
Evlere dönülürken sabah olmak üzereydi. Akkar Hanım, şehit kayın hanımı ile gelen misafiri gönüllerini bir etmiş, evlenmesini, birbirilerini sevmesini, çoluk çocuğa kavuşmasını çok istiyordu. Kayın Altay’ı razı etmiş, iki at temin etmişti. Sabahın ışıklarından önce, yeni bir hayat kurmak üzere; şehre doğru hızla iki atlı yol alıyordu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:32
Bitmişti Hayat Başlamıştı Ölüm


Bu sabah uyandığımda ev sessizdi. Salona geçtim saate baktım saat on iki'ye geliyordu. Amma'da uyumuşum. Kimse bu sabah beni uyandırmamış. Masanın üstünde bügünün gazetesi vardı, tam baş sayfada bir ölüm haberi, yine bir genç basılmıştı. Tüylerim diken diken oldu ürperdim bir anda. üstümü giydim ve dısarı çıktım. Adım adım yürüyordum, köyün içinde. Bütün evlerin kapıları kapalıydı insanlar yok olmuş gibiydi. Sankide terk edilmiş bir köydü. Yürüdükçe içime bir sıkıntı doğuyordu. Sonra sokağın sonuna geldim ve mezarlığın tarafında bir kalabalık gördüm. Telaşla koşmaya başladım. Koşuyordum ama sanki nefes almıyordum nefesim hiç tükenmiyordu ve ben hiç yorulmuyordum. Mezarlığa varınca annemi gördüm, ağlıyordu. Ama garip olan benim adımı haykırıyordu. Sesi gökyüzünü inletiyordu. Bütün ailem perişan bir haldeydi, kimi ağlıyor kimiyse sadece adımı sayıklıyordu. Anneme seslendim 'anne ben burdayım, niye ağlıyorsun?' diye sordum. Sesimi duymadı beni gormemiş gibi devam etti ağlamaya. Tek tek herkese dokundum coğuna ilk defa sarıldım ama kimse duymadı, hissetmedi. 'Ağlamayın, ağlamayın, ağlamayın... ben ölmedim' diye haykırdım defalarca ama kimse duymadı.
O anda anlamıştım neler olduğunu hepsini tekrar yaşıyormuş gibi hatırladım. Ben ölmüştüm dün o bir türlü gelemeyen ambulans hiç gelmemişti ve bu cenaze benim cenazemdi, benim için bitmişmişti hayat başlamıştı ölüm. Dün hergün olduğu gibi yine evden çıkmıştım kimseyle vedalaşmadan. Tam eve dönecekken otostop çekmeyi beklerken meğersem ecelimi bekliyormuşum. Çünkü karşıdan hızla gelen bir araç benide aldı bereberinde ve hayatımda biriken acılarla beni sürükledi yerde. Çok canım acımıştı ama şimdiyse hiçbirşey hissetmiyorum. Dün evden çıkarken hiç geri dönemeyeceğim diye bir his yoktu içimde. Vedalaşmamıştım kimseyle. Onları aslında ne kadar sevdiğimi soyleyememiştim. Belkide ilk kez ama son kez sarılamamıştım.
Üc gün mevlit okundu bizim evde. Annem hep ağlıyordu. Ne çok sevenim varmış meğer. Görememişim hayattayken. Benim için ne kadar insan ağlıyor ne kadar insan üzülüyordu. Ama herşey bitmişti. Ölümmüş son nokta. Yaşadıklarım, yaşayamadıklarım, hepside geride kalmıştı. Neden? diye sordum Allaha. Bana bir şans daha vermesi için yalvardım söz veriyorum daha dikkatli olacağım her saniyenin değerini bileceğim diye isyan ettim.
Günlerce yalvardım Allaha bana bir şans daha ver diye. Ama vermedi bana tekrar bir şans vermedi. Dokunuyordum ama beni kimse hissetmiyordu, ben ordaydım ama beni kimse görmüyordu, ben artık bir hiçtim...bir ölüydüm sadece. Benim için bitmişti hayat başlamıştı ölüm. Geriye kalan gözü yaşlı bir anne ve baba vardı bana sarılamadıkları için sevdiklerini söyleyemedikleri için pişmanlık duyan bir anne ve baba. Kardeşlerim, ailem, arkadaşlarım ve o sabah ölüm haberimi gazetede okuyup bana acıyan insanlar. Insan her kapıdan çıkışında dönüp'de bakmalı bir arkasına düşünmeli geri dönebilecekmiyim diye yada ardımda bıraktıklarımı bir daha görebilecekmiyim diye. Ben düşünemedim. Aklıma hiç gelmemişti ölüm daha çok gençtim ve yapacak daha çok şeyim vardı hayatta. Hayattayken sonsuza dek yaşayacakmışsın gibi gelir insana. Ama hayat oyle garipki bir saniye varsın bir saniye yoksun. Ileride pişman olmamak için insan sevgisini göstermeli, kimseyi kırmamalı, insan hayattayken yaşamanın değerini bilmeli. Kaç gün geçti aradan artık ölümü kabüllendim ve Allah beni affetmeyecek bana yaşamam için bir şans daha vermeyecek. Vaktim doldu ben gidiyorum...
hoşcakal anne
hoşcakal baba
hoşcakal köyüm, hoscakal dünya
hakkınızı helal edin
Ben sizinle hep olacağım ben ölmedim ruhum yaşıyor biz ölmedik ruhumuz yaşıyor. Siz beni görmesenizde, duymasanızda, hissetmesenizde. Siz bizi görmesenizde, duymasanızda, hissetmesenizde. Ben yaşıyorum. BIZ YA$IYORUZ VE HEP BURDAYIZ...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:32
Kayıp Trenin Penceresinden...


KAYIP TRENİN PENCERESİNDEN…

Etrafta oynayan çocuklar görebilmek, duyguların henüz gelişmemiş tomurcuklarına ortak olmayı istemek ancak elini uzattığında çoktan o sahneyi geçmiş olduğunu fark etmek. İsyan etmeye çalışmak fakat tiyatro kapısındaki nöbetçilere takılmak...

Susamışlığın sınırlarını zorlayan kediciklerin sinercesine ağlamalarını duyan bir yaşlı annenin onlara ulaşacak gücü olmadığındaki boyun bükmesini yaşamak...

Yaratıkların çok yakınında olduğunu bilmek, arkandaki yoldaşlarının yavaşça, ensende hissettiğin nefeslerinin verdiği tuhaf bir cesaretten sonra, bir an yoldaşlarının da aslen insan kılığına girmiş birer mahluk olabileceği düşünce karmaşası anında güvensizlik duygusunun içindeki kayıp güven...

Sahtecilik oyunlarının en sahte bölümüne gelmişken yırtılan hayallerin umutsuzluğuyla bir an etrafına bakınmak, oyunu terk etmeyi istemek ancak kasaya olan borçları yüzünden ayağa kalkıp gidememek...

Hayatının her döneminde içinde gizli-gizli filizlenmiş bir armağan alma güdüsü gitgide büyürken, hediye niyetine uzatılan gerçeklerin aslen birer hiç, o hiçlerin ise koskocaman birer gerçek olduğunu anlamak...

Çok soğuk bir kompartımanda, hücrelerinin yavaş-yavaş ısı durumuna uyum gösterdiğini hissederken camdan baktığında güneşi görebilmek fakat sadece görebilmek. Isısını hissedememek...

Üzülmenin bile yüreğinin bir onur taşıdığını, onursuz hissetmenin bile onurunu görebilirken boynu dimdik gezen içi boş kıyafetlerin dehşetine kapılmışken onuruyla yürüyen birinin elbisesizliğine kırgınlaşmak...

Yüzlerce nokta görürken aralarından bir tane virgülün gözüne çarpması, ancak yaklaştığında virgülün kuyruğunun sadece renkleriyle aldatmaya çalışan, parlaklığıyla sahtekarlığını sofraya sunmaya hazırlanan bir kumaş parçası olduğunu fark etmenin, hem diş gıcırtısı eşliğinde hem de gülümseyerek, hiçbir şey yokmuş gibi devam etmeleri...

Gözlerini dumanın ve uykusuzluğun kızarmışlığına esir bırakmışken, uzaklarda, birkaç istasyon geride bıraktığı gençliğin özlenmişliğiyle yorgunluğun yıkılmalarını tadarken gördüğü narin bir ceylanın ihtişamıyla bir an geride bıraktığı istasyonlara döndüğünü sanıp heyecanlanırken trenin uzun bir tünele girmesi ve koca bir karanlık...

Çok güzel bir müzik sesinin ahengini ruhuna karıştırmış, elini yanağına koyup kulağı yavaşça, şefkatle okşayan notaların yırtılmış hayallerini tamir edebileceği umuduna kapılmayı bile göze almaya hazırlanırken tren raylarının gıcırdamasıyla beyninde kurmayı düşlediği hayallerin kayıp düşlerin hükümdarlıklarına bir yeni öğe olarak eklenmesi...

Bir trende olmak,
Nereye gittiğini bilmeden,
Hangi istasyonda o trene bindiğini ve daha kaç istasyon sonra ineceğini hatırlamadan,
O an kimsenin senin nerde olduğunu bilmediğinin az bulutlu hissizliklerini hissetmek,

Kayıp trenin penceresinden bakmak...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:33
Güneşe Uyananlar


Akşam olmuş, yemekler yenmişti. Etrafa akşamın alacakaranlığı çökmüştü. Etraf tamamen ıssızdı. Gündüzün aydınlığından kurtulan yıldızlar, meydana çıkarak parlamaya duruyorlardı. Git gide çoğalıyorlardı. Ay ise hala görünürlerde yoktu. Kuzeyden hafif hafif esen rüzgarla, kavakların yaprak sesleri geliyordu. Aksakallı Kayıhan dede, kenarları kanaviçe işlemeli beyaz yastıklara yaslanmış, dalmış, ufka bakıyordu. Önce torun Törehan geldi. Diz çökerek oturdu. Arkasından Ay Hanım geldi. Ay Hanım on sekizindeydi. Ay yüzlü bir kızdı. O da diz çöktü oturdu.
“Bakın torunlarım, beni iyi dinleyin. Ben yaşlandım artık. Şunu şurasında ne yaşarsam o kar sayılır. Bundan böyle ‘güneş bizim üzerimize doğacak.’ Belki hiçbir şey eskisi gibi olamayacak ama, artık bu topraklarda kızıl rüzgar da esemeyecek. Uluslarımız kendi öz kimliklerine ve dinlerine kısa zamanda ulaşacaklar. Uluslarımız diyorum. Çünkü dün bir millettik ama, istemesek de bu gün beşe bölündük. Bir emperyalist politikası olan, böl yönet; en katı şekilde Türkistan’da da Lenin tarafından uygulandı. Bu ulusun, birlikteliğini ortadan kaldırmak için, çok büyük çaba sarf ettiler. Bu milletin, dini ve vakıf mallarına el koydular. Yıllarca ateist eğitimi verirken; dini faaliyetler tamamen yasak edildi. Türk topraklarından elde edilen gelirler; yine, Türklerin tahribatına harcandı. Dün boylarımız olan; Kazak, Kırgız, Türkmen, Tacik ve Azeri bu gün artık devlet olma yolundalar. Devletsiz hürriyet, hürriyetsiz din olmaz. Varsın, her ne kadar sınırları ayrı da olsa, bu beş devlet, beş gardaş gibidir. Her şeye rağmen; serbest ve kendi hallerine de bırakılmayacaklarını bilmek, unutmamak gerek.”
“Geçen yüzyılımız; azapla, işkencelerle, gözyaşlarıyla, akan kanlarla, bu yolda verilen sayısız canlarla dolu. Artık, çile bitecek. Hiç kimsenin malına, namusuna, inancına dokunulmayacak gibi görünüyor. Ümit ederiz ki, yönetenlerin İslam anlayışıyla, halkın İslam anlayışı farklı olmasın. Yıllarca uygulanan ateizm propagandalarına rağmen; bu milletin yüreğinden ve kalbinden İslam’ı silemediler. Silmeye güçleri yetmedi. Belki bedenlerini ve ruhlarını aldılar ama iman ve inançlarını alamadılar. Belki yeteri kadar ibadet yapamadılar ama inançları var olmaya devam ediyor, devam da edecek.”
“Bu millet, tarihte hiçbir zaman esir olarak yaşamadı. Ama Orta Asya’da ki Türklerin başına gelenler sayılmazsa. Neden böyle oldu? Sorusunu sorarak geçmişi yargılamak bize düşmez ama yazarlarımız, aydınlarımız bunu bilhassa yazmalılar. ‘Tarihten ibret alınaydı tarih tekerrür etmezdi’ derler. Doğrudur. Nedenleri bilinmeli ki, ibret alınabilinsin.”
“Bu millet, teşkilatçı bir millet. Her nerede olursa olsun. Dağılır, yıkılır, toparlanır, yeniden kurulur. Bu milletin özü ve sözü saf ve temizdir. Çalışkandır, yiğittir, merttir. Allah’ın yeryüzünde ki, kılıcıdır. Bu milletin seveni az, hayranı çok olur. Daha önce de büyük, büyük devlet kurmuşlar.”
“Bağımsızlıklar aniden geldi. Aydınlarımız ve halklarımız buna hazırlıklı değillerdi. Rusların çok katı tutumlarından dolayı buna hazırlık yapılamamıştı. Tecrübelerimiz bile pek yoktur. Hazırsızlığı telefi etmek ve hem bağımsızlığı korumaya çalışmak için çok çalışmak gerekecek. Ama, zaman daha büyük oluşumlara gebedir. Ekonomik alt yapılar hazır değil. İstemeseler de, düşmana el açacaklar. İçerideki sıkıntılar, dıştakilerden fazla görünüyor. Bu arada, düşmanda boş durmuyor. Yürütme ve yasama nerdeyse bir gibi… Bütün yetkiler nerdeyse başkanda toplanmış gibi… Ordu, polis, basın ve parasal kaynaklar yönetimin elinde, muhalefetse düşman gibi görülmekte, üzerine gidilmektedir. Bu ise iç kargaşayı, gardaş gardaşa düşmanlığı körükler görünüyor. Ortada, özel sektör diye bir şey olmayınca; ticaretin bütünü devlet eliyle yapılıyor. Bu millet, dinden, diyanetten, bilgiden, sanattan arık oldu. Zayıf düştü. Tahrip edilen tarih, dil ve edebiyat yeniden yazılmalı. Yanlışlıklardan, kasıtlı bilgi kirliliklerden bir an önce arındırmalı.”

Etraf dağın üzerinden altın bir tepsi gibi doğmakta olan ayın ışıklarıyla aydınlanmaya başlamıştı. Ayın ışıkları, Ay Hanım’ın yüz ve gönül güzelliklerine karışıyordu. Kayıhan doğruldu. Ay Hanım’ın kasede sunduğu nar şerbetini, üç yudumda içti.
“Sağ ol kızım” Törehan ile Ay Hanım, dedelerinin anlattıkları ile, günlerdir susuz kalan çiçeklerin dirilişi gibi kendilerine geliyorlardı.
“Milli kimlik, ulusal birliktelik bir an önce sağlanmalı…” Törehan söze karıştı.
“İktidara gelenlerin hemen hepsi kovulan sömürgecilerin eğitim sistemine yetişmiş insanlar değiller mi? Öyle ise; Ruslar gitmekle her şey tersine dönmüş değil. Hepsi Rus etkisinin tekrar dirilmesine hizmet etmekte değiller mi? Veya bizi bölük pörçük etmediler mi? Yıllarca; ‘Kazak, Türkmen, Kırgız, Tacik, Azeri’ diye ayrım yapmadılar mı? Hatta, sınırları bölmediler mi? Ruslar, yıllardır boyların dillerini, cumhuriyet dillerine dönüştürmediler mi? Peki tekrar nasıl bir ‘Türkistan’ olabileceğiz? Bu gün, ‘Türkistan’ artık eski Türkistan değil! Bir birinden farklı özellikleri olan bir Orta Asya Türk Cumhuriyetleri var. İçeriden liderler aydınlar ve yazarlar ayrımcılığı isteyenler olduğu gibi dış güçlerden de destek görmekte olması bu ayrımcılığı her geçen gün bu ayrımlar artmayacak mı? Türk Dili; hem tarihin hiçbir devrinde, bu gün olduğu gibi sayısı, yirmiyi bulan yazı dillerine sahip olmamıştı. Türk dünyası arasında bu, en büyük engel olamayacak mı? Bu kadar ayrıcalık varken, bu ayırımı ortadan kaldırıp, nasıl beşi bir edebileceğiz? Hem buna gerek var mı? Varsın beş devlet olsun. Adı Kazak olsa ne olur? Türkmen olsa ne olur? Bizlere düşen düşmana karşı gardaş olmak, el ele birlik olmak düşmez mi?”
“Doğru söylersin de oğul. senin göremediklerin, bilemediklerin var...”
“Her şeye rağmen ümit var ol oğlum. Geçmişte Ahmet Yasevi Hazretleri, en seçkin talebelerini; Anadolu’nun İslamlaştırması ve ihyası için gönderdi. Herhalde, evlatları nankör değildirler. Bu günde; onların torunları elbette, Orta Asya’da İslam’ın ihyasına gelecekler. Bundan emin olun. Onları bekleyin. Gelince onlara yardım edin, kapılarınızı sonuna kadar açın. Yüreğim böyle söylüyor.”
Bu arada dış kapı açıldı. Gelenler vardı. Törehan’la birlikte; Ay Hanım’da ayağa kalkmış, geleneler bakıyorlardı. Gelenler Buğra atayla yanındaki genç konuğuydu. Selam verdiler. El öpüp oturdular. Bay Buğra, getirdiği konuğunu tanıttı. Hal ve hatır sordular. Adı, Mehmet’ti. Türkiye’den geliyordu. Kuran okutmaya, İslam’ı anlatmaya gelmişti. Ama, gelen konuk çok gençti. Bu yaşta ‘Hoca’ olmak? Gelen konuk Türkiye’den geliyordu. Törehan ile Ay Hanım’ın içini bir sevinç kaplamıştı.
Ay Hanım, atası ile gelen konuğa yemek sundu. Gelen konuk yemeğin arkasından Kuran’dan, düzgün ve pürüzsüz yanık sesiyle, bir sure okudu ve dua yaptı. Yaşlı Kayıhan dede ağlıyordu. “Demedi mi Torunlarım? Gelecekler diyordum. Bak geldiler işte!” Konu konuyu açtı. Nerden başlayacaklarını, neler yapacaklarını konuştular. Ardı arkası gelmeyen sorular sordular. Konuşmalar uzadı. Vakit gece yarısıydı. Yatmaya vardılar.
Sabah namazına kalktıklarında; piri fani yaşlı Kayıhan dedeyi, secdede ölmüş olarak buldular. Gerekli defin hazırlıkları yapıldı. Kalabalık bir cemaatle birlikte, defnettiler. Törehan ile Ay Hanım, dedeleriyle birlikte; geçirdikleri geceyi unutamadılar.
En kısa zamanda hazırlıklar yapıldı. Tüm yeme, içme, barınma giyim ve harçlık masrafları Türkiye’de adı bilinmeyen birileri tarafından karşılandı. Türkiye’de gerekli dini eğitimi almak üzere; uçakla İstanbul’a uçtular. İki tam yıl okudular. İstanbul’un tarihi yerlerini, manevi şahsiyetlerine ziyaretler yaptılar. Anadolu’nun en ücra köşelerinden bir çok insan, Orta Asya’da İslam’ın inkişafı, orada dini inanç ve terbiyenin tahakkuku için yardım yapmaktadır. Bu yardımlar, yıllar önce; Orta Asya Müslümanlarının yaptıklarına emsal bile teşkil edememektedir.
Törehan ile Ay Hanım, kendilerini kişilik, kimlik olarak yetiştirmiş, İslam’i inanç ve fikri yeterlilik içinde, ülkelerine hizmet etmek üzere; Kazakistan’a dönüyorlardı.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:34
Kaban


Yaşlı adam, bir konfeksiyon mağazasına ait vitrine uzun uzun baktıktan sona, sokakta oynayan çocukların en zayıfına dönerek:
- Küçüüüük!... diye seslendi. Buraya gelir misin?

Çocuk, hafta sonlarında yaptıkları misket oyununu ilk defa kazanmış olmasına rağmen koşarak geldi. 6-7 yaşlarındaydı ve üstündeki elbiseler, tek kelimeyle dökülüyordu.

Yaşlı adam, çocuğun saçlarını okşadıktan sonra:
- Vitrindeki elbiseyi giymeni istiyorum, dedi. Bakalım üzerine uyacak mı?

Çocuk, bu teklifi ilk önce şaka sandı. Ama adam, son derece ciddiydi. Onunla birlikte mağaya girerken, ilk önce rüyada olup olmadığını, daha sonra da şimdiye kadar yeni bir elbise giyip giymediğini düşündü. Genellikle ailedeki büyük çocuğa alınan veya komşular tarafından verilen giyecekler, elbiselerin ona dar gelmesiyle birlikte ortanca kardeşe geçer, birkaç sene sonra da, dizleri aşınmış veya delinmiş vaziyette kendisine kalırdı. Ama "her zaman hasta" dedikleri babasının durumunu bildiği için, bu işe itiraz edemiyordu. Şimdi ise, ilk defa yeni bir elbisesi olacaktı. Üstelik de bayrama üç gün kala...

Çocuk, yaşlı adamın gösterdiği elbiseleri giydiğinde, büyümüş olduğunu ilk defa fark etti. Çizgili kadifeden yapılmış pantolon, bacaklarının ne kadar uzun olduğunu ortaya koymuş; yeni ceketi de, omuzlarını iyice geniş göstermişti. Fakat hepsinin üzerine giydiği kaban bir başkaydı ve artık üşümeyecekti. Çocuk, biraz önce kazandığı misketleri onun cebine bıraktığında, iyice keyiflendi. İrili ufaklı misketler, ceplerin bir köşesinde kalmıştı. Bu durumda iki cebe yüz misket sığacaktı.

Yaşlı adam, çocuğu sağa sola döndürdükten sonra elbiselerin paketlenmesini istedi. Ve iş tamamlandığında, tezgahtara dönerek:
- Elbiseleri torunuma alıyorum, dedi. Kendisine sürpriz yapacağım için, onları bu çocuğun üzerinde denemek istemiştim. İkisinin de boyu falan aynı da...

Küçük çocuk, beyninden vurulmuş gibi oldu. Nefes bile almakta zorlanıyordu. Ama artık büyüdüğüne göre, bir şey belli etmemesi gerekiyordu. Aynaya son bir defa baktıktan sonra, üzerindekileri yavaşça çıkarttı ve bir kenara fırlattığı eskilerini giydi.

Adam, yaptığı hizmet için, çocuğa bir çiklet parası vermek istediğinde, onun çoktan gitmiş olduğunu gördü. Haylaz velet, belli ki bu işten sıkılmıştı.

Küçük çocuk, arkadaşlarının yanına döndüğünde, bütün ısrarlara rağmen oyuna katılmadı. Ve bir kenara oturup onlara baktı.

Arkadaşları, bunun sebebini merak ettiklerinden:
- Niçin oynamıyorsun? diye sordular. En güzel misketleri sen kazanmıştın.

Çocuk, gözyaşlarını tutmaya çalışırken:
- Misketlerim, üzerimdeki elbiselere yakışmayacak kadar güzeldi, dedi. Bu yüzden onları, bayramlık kabanımın cebine koydum...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:34
Konak Cafe


Hava açıktı. O gün gökyüzü gerçek bir gök mavisiydi. Büyük şehirlerin kaderi gibi görülen hava kirliliği de; sırra kadem basmıştı sanki. Etrafa tatlı ve rehavet verici bir hava akımının rüzgar serinliği başladı. Bütün caddeler insanlarla, mağazalar da çeşit çeşit mallarla doluydu.
Caddeler insan selini kaldıramazken koca Ulu cami, ikindi namazında ancak üç saf olabilmişti. Caminin üzerinde muhteşem bir tarihin izleri vardı. Gün; koşuşturma ile geçmiş, yürümekten yorulmuşlardı. Genç müteahhit: “Bir yerlerde biraz oturalım.”dedi.
Arkadaşı: “Bir yer biliyorum oraya gidelim.”diye cevap verdi.
Caddeler, artık insan ve araç yükünü taşıyamaz olmuştu. Yeşil alan olarak ayrılan bir yer; delik deşik edilmiş hızla bir otopark inşaatı devam ediyordu. İnşaattaki devasa vinç kule, Osman Gazi türbesine doğru baş kaldırmıştı. Altıparmak ’a batı yönünden gelen caddenin karnı yarılmış, toz toprak içinde çalışan kazıcının hırıltısı caddenin gürültüsüne karışıyordu.
Osman Gazi türbesinin bulunduğu tepeden baktığınızda; Bursa genelde ayak altında kalır. Şehir merkezinde; hava koridorları olmayan önü veya sonu kapalı caddeleri olan, yeşil alandan mahrum çarpık yapılaşmayı görürsünüz. Bursa’nın yeşili gitmiş, betonlaşmanın kızılı gelmiş olduğu görülürdü.
Tepe etrafında yapılan yürüme merdiveni Osman Gazi’nin bilinçsiz ve şuursuz torunlarına; aşk merdiveni olarak hizmet vermeye devam ediyordu. Hemen hemen her oturakta sarmaşıkvari oğlan ve kızları görmek mümkündü. Televizyonla kazanılmış; bu batı tarzı yaşamı hazmedebilenlerin yerleri haline gelmiş. Düşünen insanın değerinin olmadığı hatta hapsedilen bir ülkede; bu gençlerin yaptıkları normal, düşünenlerin durumu anormaldi sanki.
Hey gidi hey, Osman Gazi atam; yattığın şu yerde rahat mısın? Şu bir kulağı küpeli, saçları ensesinde, ağzında sigara ve yanında on dört yaşında erdemliliğinden habersiz; kol kola sigarasına eşlik eden şu genç; kız senin torunların mı? Hem de yatmakta olduğun türbenin yanı başında. Ucube, zalim bir imparatorluk olan Bizans’tan aldığınız yer yüzünün en muhteşem ve nadide topraklarını; geçmişini ve asli vazifesini unutan bu nesile mi bıraktınız? Sana yapılacak sitem bile haksızlık sayılır.
Ya sen Galip Hoca, her şeyin hercü merc olduğu, Osmanlının son demlerini yaşadığı ve ulusal bir kurtuluş savaşının yaşandığı günlerde çıktığın cami minberlerinde ve meydanlarda “hala dağınık mı kalacaksınız? Hala ne zaman silkinip toparlanacaksınız. Yunanın entarili askerlerinin toprağınıza ve namusunuza tecavüz etmesini mi bekliyorsunuz?” diye sesleniyordun.
Sizler, perma perişan yokluk ve sefaletle can yoldaşı olduğunuz, yedi düvelin leş yiyen kargalar gibi Osmanlının mirasına üşüştüğü günlerde bu milleti ayakta tutmasını, savaşmasına ve onurunu kurtarmasına öncü oldunuz.
“Siyaseti ve demokrasiyi kıyma makinesi yapan, acımasızca ve şuursuzca muhteşem bir geçmişi olan bu milleti nereden geldiğini ve nereye gideceğini bilmeyen mefkuresiz bir millet haline getirdiler. Ağlanacak halimize güler olduk.” Duyguları içinde hayıflanıyordu müteahhittin arkadaşı.
Vatan yalınız verimli toprakları, güneşli sahilleri, yemyeşil ormanları, asfalt yolları ve mamur şehirleri dar bir toprak parçası değildir. Vatan: muazzez şehitlerin kanlarıyla yoğrula yoğrula kutsileşen mümbit ovalardan taa kıraç tepelere varıncaya kadar şüheda fışkıran ve şairin:
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.”
“Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.” Mısralarında ifadesini bulan bir bütündür.
“Bunlar mı kağanların, hakanların, padişahların torunları? Bir zamanlar Yunus’ları, Mevlana’ları, çıkaran toplumda, şimdi bir zerresini bulamamak ne acı..”
“Doğruya karşı kadife, hasmına karşı çelik olanlar nerede? Kötüye karşı Allah’ın gazabı, mazlumu koruyan Allah’ın kılıcı Türkler bu gün nerede? Savaşta düşman eli değmemiş fakat barışta düşmana karış karış satılmak, istenen şu mübarek vatanı ve Türkiye’nin acı karanlığı içinde yaşayanlar nerede? Bir Bilge çıkmalı yine ve Ey Türk titre ve kendine dön demeli..” duyguları içinde hayıflanıyordu müteahhittin arkadaşı.
Osman Gazi tepesinin etrafında; eski iğreti şekliyle kalan tek yer “Yahudiler mahallesiydi.” Anlaşılan onlara da şu veya bu sebeple inşaat izni verilmemiş olmalıydı. Paralarını ticarette değerlendirerek; gayri menkule yatırım yapmayan bir toplumun veraseti devam ediyor olmalıydı.
İki arkadaş; yan yana “Yahudiler sokağına” yöneldiler. Yolun; ortasına kadar üzerlerinde içki bardakları bulunan masaların arasından bakınarak yürüdüler. Yoldan geçenleri rahatsız edecek kadar bir içki kokusu sokağı baştan sona kaplamıştı. Anlaşılan geceleri alem yerleriydi buralar. Karşılıklı barlar; aralıklarla peş peşe sıralanmıştı. Kapalı olduğundan sakin ve sessizdi. Kapıların üzerinde; metalik bir yazı vardı. “Damsız girilmez.” Dam ne idi? Dam kelimesi; Türk kültürüne tamamen yabancı ve sonradan girme bir kelimeydi. “Dam” Türkçe’de evin üst tepe kısmına verilen addı. Aslı; Fransızca bir kelime olan; “dansta erkeğe eşlik eden kız”, Farsça’da “tuzak kurmak, birini aldatmak için hazırlanmış hile ve tuzak” anlamındadır. Tecrübesiz genç kızlar; bu yerlere getirilerek yalan ve hile ile içki ve uyuşturucuya alıştırılan yerler değil miydi? Hatta daha ileri gidilerek nice genç kızların kızlık değerlerinin yitirildiği yerler değil miydi? Bunu bilmeyen, bunu anlamayan kaç masum var bilinmez ama bu yıllardan beri böyle devam edip gidiyordu. Sanki kimin umurundaydı.
Batılılaşıyoruz ya! Ne menem bir batılılaşmaysa. Kendi milli değerlerinin ve ruhunun zıddına inat. Galiba, “battı balık yan gider” tabiri ne kadar uygun düşüyor halimize. Müteahhit: “Nereye götürüyorsun.”
Arkadaşı : “Banimle gelmez misin? Az kaldı.”
Sokağı boydan boya geçtiler. Sokağın sonunda; dış cephesi mavi renkli, tamir Görmüş; Osmanlı’dan kalma tarihi bir yapı çıkmıştı karşılarına. Kapı üstüne monte Edilmiş küçük bir levhada “KONAK CAFE” yazılıydı.
Dış kapısı sokağa çıkıyordu. Avlusu da yoktu. Önünden geçen sokak; ilerleyip mahalle arasında kayıp oluyordu. “Konak Cafe” yönünü Osman Gazi’nin türbesinin bulunduğu kuzeyden zikzaklı yapılmış; iğreti dik merdivene bakıyordu. Alt katı boş olan Cafe ’ye girdiler. İçeride bir iki esmer çekik gözlü Orta Asyalı genç; holdeki masa etrafında oturmuş ellerindeki sigaralarından çıkan dumanların altında ağır ağır konuşuyorlardı. Bir an duraksadılar. Girişin sağ yan tarafında dörder sandalyeli üç masa vardı. Solda dik bir merdiven üst kata çıkıyordu. Holün solunda bir önü yükseltilmiş bir insan başının gözüktüğü bir yükselti, ocak ve malzeme dolapları vardı. Az ileride bir ufak renkli televizyon kendine yüksekte bir yer bulmuştu. Bir kaset çalardan sesi olup; sözü olmayan bir fon tipi Türk müziği salonu dolduruyordu. Birilerinin birileri ile buluşma yeri olarak ayarlanmış görüntüsü veriyordu sanki. Eskiden; İktisadi Bilimler akademisi, bu gün ise emniyet müdürlüğü olarak kullanılan binanın arka yan köşesinde.
Bir görevli genç : “Buyurun efendim” dedi.
“Şu yana oturalım” dedi müteahhittin arkadaşı. Üst kata çıkmak istemediler. Küçük kare masa üzerinde vişne renkli ipek saten örtü vardı. Üstünde örtüyü kaplayan masa camı ve üzerinde kül tablası vardı. Giriş holü; yandan ayıran aralığa gerilmiş üzerinde beyaz güller bulunan tül takılıydı. Tüllerin asıldığı noktalara yeşil ve kırmızı renkli yapma “yaprağı güzel” çiçekleri salınmıştı.
Görevli genç: “Efendim, soğuk-sıcak ne içersiniz?” dedi.
“Nascafe.”
“Süt katalım mı?”
“Hayır, Sade olsun.”
“Siz efendim.”
Genç müteahhit: “Aynı olsun” dedi. Hizmetli genç gitti ve geri döndü.
“Su ısınmak üzereymiş biraz bekleyebilir misiniz?”
“Mümkün” dedi müteahhittin arkadaşı.
Gün pazartesiydi. Köy hizmetlerinden aldıkları, doksan yedi yılı ödeneği bulunmayan ihaleyi değerlendiriyorlardı. İhalesi yapılan yerlerin önceden yerleri de görülmüş değildi. İhale şöyle veya böyle kendilerinde kalmıştı. Ne getirir, ne götürür bilinmezdi. Bu iş mutlaka yapılacak ve başarılması gerekiyordu. Kaçmanın veya teminatı yakmanın hiçbir anlamı olamazdı. Bu memlekete yerleşmenin iş yapmanın bir başlangıcını teşkil edecekti. Bütün gayret ve çaba yüz akı ile çıkmak için olmalıydı.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:35
Davet


Tıp fakültesini tamamladığı yılın yaz ortasında tatil yapma fırsatı bile olamamıştı. Altı yıl gibi uzun bir zaman; acı tatlı bir çok anıları ile geride kalmıştı. Geriye dönüp baktığında en güzel anılarının öğrencilik yılları olduğunu anmadan geçemiyordu. Okul hayatının sıcak bir aile ortamından mahrum bıraktığı yıllara, hasretini bile dindiremeden yeni bir gurbet hayatı ile devam edecekti. Kafasına koyduğu ve karşısına çıkan bu fırsatı geri göndermek istemiyordu. Böylesi bir fırsat az bulunurdu. Karşısına çıkan bu nimete sevinmiş ve şükretmişti. Bir çok gencin hayal edip de bir türlü kavuşamadığı bu hayali gerçekleştirmeliydi. Zaman çalışmak, zaman terlemek, zaman almak zamanıydı.
Zaman zaman annesi : “Oğlum, hayatın hep gurbet ellerde mi geçecek? Bazen yüzünün şeklini bile unutur gibi oluyorum.” Derdi. “Sevmeyi bilenin gurbeti mi olur? Peygamberimiz : “Kişi sevdiği ile berberdir.” Demiyor mu? Bedenim uzaklarda da olsa ben sizinleyim, siz de benimlesiniz” diye söylese de ana yüreğinin özlemini silmeye yetmiyordu. “Mürüvvetini görebilecek miyiz?” Oğlunun çoluk çocuğa kavuştuğunu dünya gözü ile görmeyi istemesi; her ananın en büyük arzuları arasındaydı. Oğlunun:
“Anacığım şimdi çoluk çocuk zamanı mı? Şimdi hizmet talep etme ve hizmete amade olma zamanıdır. Takdir yazdıktan sonra tedbirin ne hükmü olur? Onun saatini, vaktini ancak Mevla bilir.” sözü karşısında söyleyecek bir cevap bulamaz, bir türlü de rahatlayamazdı.
“Oğlum atı alan Üsküdar’ı geçecek. Erken evlenen döl, erken kalkan yol alır” derler.
“Ana, artık Üsküdar mı kaldı? Dünya kocaman bir köy haline geldi.” Oğlunun hep doğruyu yapacağına inanıyordu. Bu oğluna hep inanmış ve hep güvenmişti. Onu bir ayrı seviyordu. Her meyvenin tadı ayrı olduğu gibi her evladın da tadı ayrıydı. Bu güne kadar kendini ne yormuş ne de üzmüştü. Bu güne kadar kendini hiç yanıltmamıştı. Bu güne kadar; ayrıca hangi evlat ananın yanında kalmıştı ki! Göçmen kuşlar gibi uçup uçup uzaklara gidiyorlardı.
Yüreğinde ne bir acı, ne de bir burukluk vardı. Gidişi kutsal bir göreve gidenin mertliği ve yürekliliğini taşıyordu. Bütün vedalaşmalarda hüzün olurdu. “Ölüm ayrılığın bütünüdür ama ayrılıksa ölümden bir parçadır.” derler. Ayrılık hasreti, acıyı, yokluğu ve yalnızlığı çağrıştırır onun için göz yaşları ayrılığa tercümanlık eder.
Yakınları ve dostları ile gün öncesinden vedalaşmıştı. Önce babasının elini öptü. Babası belli etmek istemese de gözleri nemlenmişti. Sevgisi gönlündeydi dışarı vurmamak için direniyordu. “Göz gönlün aynasıdır” derlerdi. Anası oğlunun boynuna sarıldı ve iki yanaklarından öptü. Kendinden bir parça ayrılıyor, uzaklaşıyordu. Araya ayrılık, araya hasret, araya gurbet girecekti. Yol uzundu ama ömür ise çok kısaydı. Sonunda kavuşmak ya olurdu ya olamazdı. Nice dönerim vaadi ile gidip gelmeyen veya gelemeyen yok muydu?
“Oğlum, her ne yaparsan yap, gittiğin yerlerde yaptıkların ve yapacakların kendine, çevrene, bulunduğun topluma, dinine ve memleketine hatta insanlığa faydalı olsun.”
“Hakkını helal et ana.”
“Helal olsun oğlum.”
“Hoşça kalın.”
“Allah’a emanet ol.”
“Allah vekil olarak, bana yeter.”
Uzun bir yola çıkmak üzere oradan ayrıldı. Geriye dönüp bakmadı. Bakmak istemedi. Genç kız kardeşi, abisinin arkasından bir Anadolu geleneğini yaşatarak yola bir sürahi su döktü. “Suyun akışı gibi yolun düzgün ve engelsiz olsun” dercesine.
Yolculuk bir çok insana sıkıcı gelir. Asıl sıkıcı olan bu insanların dediklerine de kendilerinin de inanmasıdır. Oysa başka bir gözle baksalardı otobüsün taşıma bedelini ödemelerine rağmen; manzarayı bedava seyredeceklerini düşünen insan çok azdır. Hayat, benzeri bedava zevklerle doludur ama değeri pek bilinmez. Kendilerinden sıkılanları eğlendirmekse zordur. İnsan mutlu olmaya niyet etmedikçe; mutlu olamaz. İnsanı mutlu eden ise; bir şeyin sahibi olmak değil, tadına varmaktır. Varlık ve zenginlik içerisinde yüzerken mutluluk ve saadet sefaletini çeken az mıdır? Saadeti madde de arayıp da bulan var mıdır? Yoktur. O kalp ki ancak iman etmek, Allah’ı anmak ve İslam’ı iyi şekilde samimi ve dürüst olarak yaşamakla mutmain ve mümkün olur. Üç günlük dünyayı mabut edinen nefis, kendisi ile birlikte kafesinde ki bedeni de mahveder ama ademoğlu çok geç farkına varır. Ok ise hedefe varmadan menzili geçmiş olur.
Bindiği otobüsün penceresinden yol boyunca derelere, bağ ve bahçelere, kıyıda köşede kurulu köylere baktı. Dünün yeryüzünü cömertçe tahrip eden insan, bugün ise tamir ve yeniden ihyasında tamamen duyarsızlığına acıdı. Neredeyse insan yaşamıyormuş gibiydi. Doğanın ve çevrenin ağaçlandırılmasında, oturduğu meskeninin, bahçesinin, arazilerin en güzel imarında yok olmuşlar. Hayatı güzelliklerinden geriye bir şey kalmamış. Doğru dürüst ne bir akarsu, ne de bir pınar vardı. Yaşlılardan dinlemiş ve ayrıcada okumuştu.
“Türk insanı; Orta Asya’yı sebepsiz yere bırakmamıştı. Nuh (as) dan sonra mekan edindiği Orta Asya kışları sert ve soğuk olan ve yazları fazla verimli olmayan anayurdunu terke mecbur etmişti. Üç kıtada at koşturmuş, yurtlar içersinde en güzelini, en hoşunu bulmuş ve onu kendine yurt edinmişti. Eskiden her yerde nice çağlayan pınarları, temiz ve coşarak akan derleri, tertemiz gölleri, gür ve yemyeşil ormanları ile bu yurt sanki bir cenneti andırırdı. Sinesinde ceylanlar, marallar gezer, ozanlara ilham kaynağı olurdu. Binlerce kurt kuşu barındırırdı.” “Bu gün bile o kadar tahrip ve ihanete rağmen doğudan batıya, kuzeyden güneyine kadar dört mevsimi bir arada yaşayan yeryüzünde ikinci bir mekan bulamazsınız. Kış ortasında güneyde deniz sahillerine girerken bir çok yerde kayak yapılan bir memleket.” Bakıyor ve kendi kendine hayıflanıyordu.
Biraz daha tarihin derinliklerine giderek, bu toprakların üzerinde yaşanan mücadelelerde, savaş ve kavgalarda bir mihenk taşı olduğunu düşündü. Bu toprakları elde tutmak, uzun boylu huzur ve sükun içinde yaşamak o kadar kolay değildi. Bu toprakların çok sevdalıları, çok sevenleri vardı. Anadolu huysuz bir at gibiydi sanki. İyi atlar daima iyi biniciler isterler. Korkak ve ürkekleri sırtında bırakmaz yere yuvarlar atardı. Bu topraklarda yaşamak ve ona sahiplik etmek için güçlü, yürekli, inançlı ve kararlı olmak gerekirdi. Ne zaman ve nereden bir bela ve musibetin geleceği bilinmezdi. Düşmanları çoktu. Her dem elde edememenin ona sahip olamamanın hırsı ile dolu olan o kadar çoktu ki.. Her an tedbirli ve her an uyanık olmak gerekti.
Osman oğulları altı yüz yıl gibi bir zamanda bu ata binme becerisini göstermiş ve düşmanları fırsat kollamış ve en zayıf anlarında bu attan indirmişti. Kendi ana değerlerini yitirmiş ve analık mesabesindeki Batının fikir memelerinden süt emzirilmiş bu Osman’ın torunları, geride cılız, geçmişini bilmeyen ve bilmek istemeyen, geleceğini göremeyen, kişiliksiz, iradesiz olarak bu topraklarda Batılı fahişe bir ananın kirli ellerine ve emellerine teslim edilmiş olarak yaşamaya çalışmaktadır.
“Şu insanoğlu şuursuz bir şekilde neden çevresini, ağaçları, ormanı tahrip eder ki?” İyilikler ve güzellikler sanki beyaz atlara binerek; güzel yerlere gitmişlerdi. Geriye mutsuz, ruhsuz, yeşilliklere ve güzelliklere içinde ilgi ve alaka duymayan, sevmeyen, sevemeyen sıradan şeyler kalmıştı. Okumayı, araştırmayı seviyordu. Yaşı genç olmasına rağmen okuduğu kitabın sayısını hatırlamıyordu.
“Türk tarihinin hiçbir döneminde bu millet; bu kadar duyarsız, ve dejenere olmuş değildi. Bu bir musibet ve ceza mıdır? Bizim insanımız bu değil. Bu memleket benim değil sanki. Bak, dağlar çırılçıplak. Bırakın ağaçları, doğru dürüst ot bile bitmiyor artık. Her yıl binlerce ton verimli toprak denizlere taşınıyor. Kimse görmüyor, duymuyor. Yaratıcılıktan, çalışkanlıktan sanki eser kalmamış, uyuşuk, kendi kendisi ile, akrabası ile, çevresi ile, ve komşuları ile kavgalı bir toplum. Güzel değerler karşısında sessiz ve tepkisiz bir toplum. Adı Müslüman’dı. Adı Türk’tü. Ama ne kadar Müslüman? Ne kadar Türk? ” Keşke bozkırlaşan sadece dağlar olsaydı? İnsanın ruhu bu topraklardan daha çoraklaşmış değil mi? Kendi doğal dengesini bozduğu gibi, çevresini de o derecede bozdu.
İman zaafa uğrayınca şahsiyet de zaafa uğramış, hak-batıl, iman-küfür, mümin-kafir, ayrımları insanların gözünde ve gönüllerinde anlamlarını yitirmiş. Fertler Müslüman oluşlarıyla iftihar etmek şöyle dursun küfre muhabbet beslemeye, hatta gıpta etmeye başlamış, nevi şahsına münhasır Müslüman olarak türemiş. Batıya özenen Türk insanı, Batının içine düştüğü akılsız iman ile imansız aklığın dengesizliğinde bocaladığı gibi bocalamaya devam etmektedir. İlmi imanın, aklı dinin olmazsa olmaz şartına bağlayan İslam en büyük imansızlığı cehalet olarak görür.
Dünya değerler araştırma verilerine göre Türkiye, dünya ülkeleri arasında güven düzeyinin en düşük olduğu ülkelerden biri. Güven açısından toplumsal mutsuzluğun inanılmaz boyutlarda olduğu Rusya’dan bile geride kalmıştır. İnsanların birbirine güvenmesi, sağlıklı bir ekonomi için olduğu kadar, istikrarlı bir demokrasi için de hayati önem taşımaktadır. Güven düzeyi düşük bir ülkede devletle aile arasında birleşeme ve işbirliğini kaldırdığı gibi; ortak hedefler ve organize olabilme yeteneklerini de kısıtlamaktadır. Başarılı sivil bir toplum, bireylerin alışkanlıkları, adetleri ve ahlaki değerlerine dayanır. İnsanlar bir birilerinden ideolojileri ile değil, kültürleri ile ayrılırlar. Onun için çatışmalar faşizm, komünizm ve demokrasi gibi sistemler arasında değil, Batılı, İslamcı, Budist gibi kültürler arasında olmuş ve olmaya da devam edecektir.
“Bu toplumu içerisine koyarak toptan temizleyecek bir mekanizma olamaz mıydı? Aslında vardı ama makam ve mevkiler ehil olmayan ellerde olduğundan; bırakın bu mekanizmanın çalışmasını, engellemek ve ortadan kaldırmak cesareti içinde kin ve düşman kesildiler. Toplumu toptan temizleyecek tek mekanizma vardı. O da İslam’dı. Osmanlı İslam’ı yaşayarak altı yüz sene üç kıta üzerinde; yüzlerce toplum ve ulusu bir çatı altında; bir arada, yan yana yaşamış, huzur ve adalet dağıtmıştı. Ne zaman ki İslam’dan uzaklaştı. Parçalanma ve dağılma mukadder oldu. Avrupalı yüzyıllarca İslam’ın bayraktarlığını yapan Osmanlı Türkünü savaş meydanlarında yenememişti ama ondan ilim ve fen yönünden çok şeyler almıştı. İslam’dan uzaklaşarak yozlaşan bu millet, İslam’dan uzaklaşmanın cezası olarak dağılmış ve bu gün bile bunun bedelini en ağır bir şekilde ödemektedir.”
Birinci dünya savaşında Türk topraklarını işgal edenler, giderlerken :
“Siz bize gavur diyorsunuz ama kendi bedeninizden öyle gavurlar çıkartacağız ki bizi bile minnet ve rahmetle anacak ve arayacaksınız.”
“Bu gün kara para aklamada ön sırada, milletlerarası uyuşturucu piyasasında iddialı, Olimpiyatlarda, Nobel coğrafyasında yok ama köşe dönme maratonlarına doymuyor. Hain yetiştirmede rakor, hırsız üretmede şöhret, cahil tedrisinde tecrübe sahibidir. Bu ülke ve her bu toplum; geçen gün biraz daha kirletilmekte ve hala da son hızla kirletilmeye devam edilmektedir. Zengin hazineler üzerinde, fakir bekçiler olarak oturmaya devam etmektedir. Bir ülke düşünün; para taç giyip mabutluk tahtına oturmuş, menfaatler kutsallaşmış, hileye marifet elbisesini giydirilmiş, insanlar sürüleştirilmiş. Cehalet ilmin yokluğudur. Cahilde ise bir tecelli yoktur.
Her şeyi unutmak istercesine gözlerini yumdu. Oturduğu koltukta uyumaya ve unutmaya çalıştı.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:35
Bahşiş


Bir pastanın otuz cent e satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk pastaneye girdi.

Garson kız hemen koştu..

Çocuk sordu:

"Çukulatalı pasta kaç para?.."

"50 cent!.."

Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı.

Bir daha sordu:

"Peki dondurma ne kadar.."

"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..

Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.

Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki..

Çocuk parasını bir daha saydı ve

"Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.

Kız dondurmayı getirdi.

Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu.

Çocuk dondurmasını bitirdi.

Fişi kasaya ödedi.

Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden.

Masayı sanki akan yaşlar temizleyecekti.



Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..

M@D_VIPer
08-08-06, 13:36
Yıkıntılar Arasında Aşk-II


Moskova’da, her gün bir çok handikap yaşanıyordu. Birileri kaygan zeminde koltuğunu muhafaza etmeye çalışırken, diğer bir yanda bu kaygan koltuğa tırmanmak isteyenlerin planlarıyla doluydu. Bu topraklarda yaşamak bile, özel bir gayrete ve biraz da şansa bağlıydı. İşler her geçen gün biraz daha çetrefilleşiyordu. Her ne kadar bu tür işlerden uzak durmak istemesine rağmen; bu güne kadar bulaştığı ve aldığı görevlerden dolayı bir kenara çekilerek, sade bir vatandaş gibi yaşaması da mümkün değildi. Çoğu zaman evli bile olduğunu unutuyordu. Elena’nın küserek, evi terk ederek, gidişi üzerinden bir yıldan fazla olmuştu. Yaşadığı gaileler yüzünden aklına bile düşmediği zamanlar çok oluyordu.
Diğer yanda işler, her geçen gün biraz daha karışıyordu. Her geçen gün rakiplerin takibi üzerinden eksik olmuyordu. Yine bir takibe uğramıştı. Önceleri farkında olmayarak yerinden oynattığı taşların altındaki böcekleri rahatsız etmişti. Birilerinin tasallutundan, saldırılarından korunması gerekiyordu. Taksiyle önce Marks meydanına, sonra Kalinin meydanına çıktı. Ukrayna otelinin önünden Moskova ırmağını geçerek Kutuzov meydanına, ordan da ara sokaklara birine girerek izini kayıp ettirmişti. Kentte gerçek dışı bir hava vardı. Kasavetli ve kurşuni renkteydi. Sokaklar genişti ama kötü aydınlanıyordu. Kıl payı kurtulmuştu. Yorgun ve bitkindi. Gidebileceği bir yer de yoktu. Sisteme duyduğu nefret her geçen gün biraz daha artıyordu. Sovyetler, imtiyazlı sınıfın en ünlü zalimleriyle doluydu. ‘Şiddet ve çatışmayı değişmez doğa yasası’ diye adlandıran Darwin’e ve onun peşinden giderek, oyuz yılda otuz milyon insanı açlıktan, sefaletten, vatana ihanetten ve keyfiyetten ölüme sunan Stalin’e, ağza alınmayacak küfürler savurdu. Düğümün üzerinde toplandığı kişiyi bulmaya kararlıydı. Şehirden tamamen uzaklaşmıştı. Takip edende görünmüyordu ama ayağını yinede gaz pedalından çekmedi. Aklına Veronika geldi.
Veronika, Elena’nın üniversitede oda arkadaşlarından biriydi. Veronika Tula’da oturuyordu. Onu bulmak için, şehirde bir telefon rehberi buldu. Adres ve telefonunu aldı. Aradığı adrese geldiğinde, evin ışıkları yanmıyordu. Zili çaldı, açan olmadı. Anlaşılan henüz gelmemişti. Uzun bir süre, dışarısı soğuk olduğu için, bir kafeteryada oyalanarak onu bekledi. Veronika eve geldiğinde, saat dokuzu gösteriyordu. Şık ve başarılı bir iş kadınıydı. Anahtarıyla kapıyı açmaya çalışırken, İvan : ‘Veronika’ dedi yavaşça.
Kadın sıçradı. “Kim var orada?”
“Ben İvan!”
“Tanrım, İvan. Sensin.” Kadın çok korkmuştu. Çantasını düşürdü.
“Veronika, yardımına ihtiyacım var.” İvan çok perişan görünüyordu.
Kadın isteksizce kapıyı açtı ve girmesi için işaret etti. “Yemek yedin mi?”
“Hayır” dedi İvan.
“Bir şeyler hazırlarım.” Veronika’nın korkusu kalmamıştı. “İçki ister misin? Özür dilerim. Viskiden başkası kalmamış. Gazeteleri okudum. Baban öldürülmüş, katil zanlısı olarak arandığını yazıyordu.”
“İnanıyor musun?”
“Neye inanacağımı bilmiyorum. Ama saklandığını tahmin ediyorum.”
“Sadece bir iki gece için… Başını belaya sokmak istemiyorum.”
“İyi ama kimden kaçıyorsun?” Ben mutfakta bir şeyler hazırlarken, bir duş alabilirsin. Üzerine, eşofmanlardan birini giyebilirsin” Veronika, İvan duş alırken; kısa yollu bir şeyler hazırlamıştı. Tepsiyi alarak geldi. Viskileri yudumlayarak yemeklerini yediler. Veronika çok yakın oturmuştu, bacakları birbirine değiyordu. Hikayeyi yumuşatarak, bilmesi gereken kadarını anlattı. Veronika yine de şok oldu. Adını vereceğim kişinin adresi ve telefonu lazım. Ama kayıtlarda yok. Ancak özel yollarla onu temin edebilirsin ama, dikkat çekmemen lazım.”
“Tanrım!” dedi.
“İstediğini bulacağım. Tanıdığım biri var. Laf aramızda benden de biraz hoşlanıyor… Evli biri… ” Veronika akıllı, sözünü sakınmayan, kimi zaman insanları kıracak kadar açık sözlüydü. Çok çekici bir kadın olmuştu.
“İşinden hoşlanıyor musun?”
“Evet…”
“İstediğin bir işi yapıyorsun.”
“Evet” dedi Veronika, içkileri tazeledi. “Elena nasıl? Aranız iyi değil mi?”
“Ayrıldık, fakat boşanmadık.”
“Bunu duyduğuma sevindim” ama sesinde hiçte öyle bir ton yoktu. İçtikçe gevşiyordu. Kadını çekici buluyordu. Kadın da kendisi için aynı şeyi düşlüyor gibiydi.
“Biliyor musun, okuldayken siz ne zaman yatağa girseniz her şeyi duyardım” dedi, kışkırtıcı bir ifadeyle… Adam biraz daha yaklaştı, kadın da… Ona karşı duygularından korkuyordu. Kadının baş döndürücü parfümünü duyabiliyordu. Veronika ceketini çıkardı. İpek bluzunun altında büyük göğüslerini görebiliyordu. Birden onu soymak, çıplak görmek istedi ve bu arzusundan dolayı da utandı.
“Veronika bu yaptığımız yanlış.”
“Elena rahibe hayatı mı yaşıyor sanıyorsun” diye fısıldadı. İvan hiçbir şey söylemedi. Elini İvan’ın ensesinde ve saçlarında gezdirmeye başladı. İvan eğilip kadını öptü. Birlikte yatak odasına geçtiler. İvan onun bluzunu çıkardı. Göğüslerini öptü. Kendini hem suçlu hem de mutlu hissediyordu. İkisinin de uzun zamandır yaşamadıkları bir histi bu...
Sabah kalktığında Veronika işe gitmişti. İvan’ın istediği telefon ve adresi bulmuş ve telefonla İvan’a bildirmişti. Akşam eve döndüğünde; İvan yoktu. İvan kısa bir not yazarak evden, verilen adrese girmek üzere ayrılmıştı. Aradan bir iki gün geçmişti.
….
Veronika o gün yarım gün çalışıyordu. İşten çıkınca alışverişe gitmişti. Ekmek, süt, tavuk ve sebze kuyruğunda bekledi. ‘Beklemelerin bilerek planlandığından emindi. İnsanları bütün gün çalıştıran, günün sonunda karınlarını doyurabilmek için saatlerce bekleten sistematik yapıda devrim yapmaya kalkamayacak kadar yorgun bir toplum oluşturma çabası yatıyordu’ diye düşünüyordu. İvan’ın tekrar dönebileceğini ümit ediyordu. Elleri dolu olarak eve girmişti. Yorgundu. Yemekten sonra Pravda, İzvestiya gazeterinin sayfalarına bakıyordu. Gözüne bir ölüm ilanı ilişti. İyice bakınca, dün adres ve telefonunu aldığı adamdı. İvan onunla görüşmüş olmalıydı. Dediği gibi ona bulaşan öldürülüyordu. Düşündü, ne yapacağını bilmiyordu. İçini bir korku kapladı. ‘Bu nasıl bir şeydi? Bu ne biçim devlet, bu ne biçim sistem’ diyordu. Bir anlam ve mana vermiyordu.
Gece yarısı zil çaldı. İçini bir korku kapladı. O gece kimseyi beklemiyordu. Geceliğini ilikledi ve kapı deliğinden baktı. Üzerinde şık bir elbiseli bir adam duruyordu.
“Size İvan’dan bir mesaj getirdim.”
“Sizi dinliyorum.”
Adam gülümseyip omuz silkmişti. “Dışarı soğuk, sizi bir kaç saniye rahatsız edeceğim” Veronika tereddüt etti ve kilidi açtı. “Pekala” dedi ve adam hızla içeri daldı. Omuz vurup kadını yere düşürdü. Tabancası vardı.
“Lütfen yapma…” dedi dehşetle. Ayağa kalkmaya çalıştı.
“Kımıldama… İvan nereye gitti?”
“Bilmiyorum.”
“Yalan söyleme!”
“Gerçekten bilmiyorum.” Adam onu yatak odasına yöneltti. Tecavüz edecek diye korktu. “Yatağa yat...”
“Hayır. Lütfen yapma!”
“Sadece nereye gittiğini öğrenmek istiyorum. Seninle beraberdi. Bunu biliyoruz.”
Veronika dizlerinin büküldüğünü hissetti. Adam saldırıp onu yakaladı. Bir süre mücadele ettiler. Adam çok güçlüydü. Onunla baş etmesi de hemen hemen imkansızdı. Beklemediği bir anda arkadan yakalamıştı. Hareket etmesine fırsat vermeden boynunu kırdı. Bırakınca boş bir çuval gibi yere yuvarlanmıştı. Gelen adam, işini yapmanın rahatlığı içinde gecenin karanlığında ortadan yok oldu.

Uzun bir yoldan sonra gecenin geç saatlerinde İvan aradığı hedefe varmıştı. Korumalar tarafından sık ormanlar arasında kurulu olan taş binaya alındı. Salonda siyah takım elbiseli yaşlı bir adam oturuyordu. Ayağa kalıp İvan’nın elini sıktı.
“Sizi nerdeyse yitiriyorduk” dedi.
“Beni tanıyor musunuz?”
“Bu güne kadar nasıl korunduğunuzu zannediyordunuz?”
“Bu geç vakitte, sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim”
“Geç mi? Stalin’le çalıştığımızı unutuyorsunuz. O hep geceleri çalışırdı. Biz de öyle…”
“Çalışmak mı?”
“Anılarımı yazıyorum. Ama sağlığımda basılmayacak olan anılarımı… Gorbaçov ülkemiz için iyi şeyler yapıyor ama bu arada, gücünü yitiriyor. Bu ülkede, her zaman için, bir Stalin çıkma ihtimali var. Önce oturalım.” Bitişikteki oturma odasına geçip rahat koltuklara oturdular.
“Stalinciliğe inanıyor musunuz?”
“Hayır, inanmıyoruz. Asla bir daha Stalin çıkmaması için mücadele ediyoruz.”
“Kimsiniz?”
“Eski muhafızlar diyebilirsiniz. Örgütümüz yok. Etrafta olanları izler, dinleriz. Doğrudan müdahale etmeyiz. İstesek bile yapacak gücümüz yok. Demokrasi istemiyoruz çünkü onunla nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz. Rusya’da gerçek cesaret konuşmak ve açık etkenlik göstermek değil, gizlice manevra yapmak olduğunu pek çok akıllı kişiler bilir. Böylece daha çok iş başarırlar. ”
“Kızıl meydanın güneyinde Lenin’in mezarı var. Her gece binden fazla insan onu görmek için sıra bekler. Sıradan Rusların kafasında aziz mertebesindedir. Onun tahnit edilmiş cesedi öldüğü güne benzemektedir. Orada olduğu, değişmediği sürece komünizm güvencededir. Ceset zarar görürse, büyük tehlikeler zuhur edeceğine, bu düşün sona ereceğine inanmaktadırlar. Zehirlenmiş bir cesette tahnit işe yaramaz. Lenin çayı şekerli içerdi. Kalp krizi geçirmesine rağmen ölümünü garantilemek için; Stalin çay şekerine zehir koydurmuştu. Cesedini yaktılar. Balmumundan heykelini yapıp yerine koydular. Eğer Rus tarihini bilmiyorsanız asla gerçek bir Sovyet uzmanı olmazsınız. İlk Rus devleti 11. yüzyılda Kiev’de Kievan Rus olarak kurulduğunu, bu gün Kiev ise Ukrayna’nın başkenti odlunu pek ala biliyorsunuzdur.”
“Sovyet Askeri arşivleri Moskova’nın Latartova’daki Bishaya pirogovskaya sokağındaki soluk beyaz renkli, klasik tarzda yapılmış taş binada olduğunu pek az kişi bilir. KGB’nin merkez karargahı Moskova’nın dışında Yasenova ilçesinde yeni ve güzel bir binadır. En gelişmiş özel araştırmalar için bir de adli tıp laboratuarı hizmet verir. Sovyet hükümetinin nerde olursa olsun ilgilendiği, patlayan her bomba burada incelenir. Babanız savaş kurbanlarından sadece biriydi. O soğuk savaş sancıları arasında kaldı.”
“Bir darbe hazırlığından haberiniz vardı değil mi?” Bunu nerden çıkardınız dercesine başını salladı. İvan her şeyi anlattı. Yarın belki de çok geç olacak…” dedi.
Yaşlı adam yumruk yemiş gibiydi.
“Olamaz. Ama Haklısınız. Bu yönde bir çok belirti vardı. Ardı arkası kesilmeyen cinayetler, manevralar, anlamsız gibi görünen bir yığın tayinler…” Lenin’in sekreteri Amerika’da, Stalin’in villasında yemeğe katılanların tek tek hepsi öldürüldüğünü bildiğinizden eminim. Her yerde bize çalışan adamlarımız var. En tepeden en alt kademeye kadar. Şoför sizi biriyle buluşturacak. Birlikte hareket edersiniz.”
“Çok az zamanımız kaldı.”
“Şoförüm sizi Moskova’ya götürebilir. Ancak çok acele etmeniz gerekiyor.” Birkaç yere telefon etti. KGB tarafından dinlenen telefonlar, daha konuşma bitirilmeden birden kesilmişti.
“Telefonları dinliyorlardı. Kestiler. Telefonla ulaşmamız zor. Size şoförümü vereceğim. Sizi, ekiple buluşturacak. Size de büyük gayret düşüyor.”
Sabaha karşı Moskova’ya varmışlardı. Kent gece karanlığında çok ıssız ve kimse yaşamıyormuş gibi korkunç gözüküyordu. ‘Bütün ip uçları devrim bayramında bir askeri darbe girişimi olacağının işaretlerini veriyordu. Darbeyi kim planlayabilirdi? Bir general… Bir politbüro üyesi veya Kremlin’den biri… Ama darbe yapacak olan, tören alanında olmamalı, planı yönetebilmek için… Yüksek mevkideki birinin törene gelmemesi için tek bir sebep gerek ki oda çok ağır hasta olması gerekir’ diye düşünüyordu.
Yuri Andrepov’da böbreklerinden hasta olmasına rağmen, resmi açıklamalarda grip olduğu bildirilmemiş miydi? Gerçekler ise kulaktan kulağa yayılmıştı. Moskova’da bir söylentiler kentiydi. Söylentiler ise çok hızlı yayılırdı.
Kırmızı granitten, yunan tarzı, Moskova’nın ortasında, Lenin kütüphanesinin karşısındaki Kremlin kliniğinin çevresi yüksek parmaklıklarla çevriliydi. Sovyetlerin üst düzey yöneticileri burada tedavi görüyor, her şey üst düzey gizillilikteydi. Doktorlar çok yüksek bir elemden geçiyor, etnik kökenden dolayı Rus olmayana izin verilmiyordu. En kaliteli ve en pahalı donanım ile ilaçlara sahip olmasına rağmen, en iyi tıbbi tedaviyi sunamıyorlardı. Klinik arşiv ve bilgisayar kayıtlarına girildi. İz bulunmuştu. Bu durum KGB’nin ikaz sistemlerinde sinyali vermişti.. Klinik arşiv sorumlusu, odasına ölü bulunmuştu. Sabah erken kalp spazmı teşhisiyle hastaneye getirilen KGB müdürüydü. Plan gereği kayıt ve görünme faslından sonra acil sevkle oradan uzaklaştırılıyordu. Gelmesi planlanan ambulansın yerine bir başka ambulansın geldiğini oyuna düşürülünce anlamıştı. Ava giderken avlandığını anladığında iş işten geçmişti.
Darbe son anda önlenmişti. Tören alanında Lenin mozolesi altına yerleştirilen bomba tesirsiz hale getirilerek büyük bir faciadan dönülmüştü. İvan’ın yılmak nedir bilmeyen mücadele ve gayreti başkan tarafından takdir edilmiş, atması yapılmış ve uzun bir tatille ödüllendirilmişti. Haber vermeden, yıkık olan evliliğini tamir etmek üzere Elena’ya uçuyordu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:37
Dostluğun Hikayesi


Adanalı Mustafa ve İstanbullu Orhan; her Türk evladı gibi onlarda Vatan borcunu ödemek üzere Askere gitmişlerdi. Kader onları bir araya getirmişti Peygamber ocağında..

İkisi de suskun ve çekingendiler ilk başta.
Diğer tertiplerine ve üst devrelerine yaklaşamıyorlardı bu çekingenlikleri nedeniyle ikisinin bu tavırları haliyle birbirlerine çok yaklaşmalarına sebep olmuştu bizim Mustafa ve Orhan'ın.

Artık her anı birlikte geçiriyorlardı. Mıntıka temizliğin beraber yapıyorlar, nöbeti birlikte tutuyor her şeylerini birlikte paylaşarak yapıyorlardı. Ne yedikleri ne içtikleri ayrı gidiyordu. Tam bir kardeş olmuşlardı ve bu kardeşliği Kanlarını birleştirerek KAN KARDEŞİ birbirleri için yapamayacakları şey yoktu, canlarını bile seve, seve birbirleri verecek Dostluk ve kardeşlik bağını kurmuşlardı aralarında.

Gel zaman git zaman artık, teskere vakti gelmişti.
Vakit ayrılık vakti idi. İkisi de zaman yaklaştıkça her akşam birbirlerine sarılarak ağlıyor, burada ki ayrılığın gerçek hayata yansımayacağını söyleyerek birbirlerini teselli ediyor ve ömür boyu birliktelik yemini ediyorlardı.

Ve ayrılık vakti geldi çattı her ikisi de teskeresini alarak memleketlerinin yolunu tuttular.

Adanalı Mustafa köyüne dönerek anne ve babası ile birlikte çiftçiliğe başladı. Ektiğini biçiyor, kazandığı yiyordu. Bizim İstanbullu Orhan ise döner dönmez babasının elindeki hazır işin başına geçerek büyük bir iş adamı ve ticaret erbabı olmuştu.

Aradan epeyce bir zaman geçmişti ama iki dost iki kardeş hemen, hemen her gün birbirlerini arıyor, soruyor ve telefonlaşıyorlardı.

Derken bizim Adanalı Mustafa bir kadına sevdalandı ve onunla evlenmeye Karar verdi. Bu mutlu anına herkese bildirmişti ve bugününde Kan Kardeşi İstanbul’lu Orhan’ın da olmasını istiyordu ve ona da bir davetiye göndermişti.
Artık düğün hazırlıkları başlamıştı. Adanalı Mustafa'nın gönderdiği davetiye İstanbul'lu Orhan’a ulaşmış, davetiyeyi alan Orhan sevinçten havalara uçmuştu, çünkü kardeşi evleniyordu ve bu mutlu gününde o kendisini unutmayan dostuna, kardeşine övgüler yağdırıyordu.
Derken artık düğün zamanı gelmişti, uçağa atlayarak doğru Adana’ya gelen İstanbullu Orhan hemen uçaktan indikten sonra Düğünün olacağı yere varmıştı. Düğün topluluğuna yaklaşırken gelin ve damadı görüyordu Adanalı Mustafa da onun geldiğini görünce oradaki topluluğa hitaben: "Sevgili Konuklar, değerli dostlarım; Şuan aramıza kapıdan gelmekte olan şu insana iyi bakın ve beni iyi dinleyin. O insan benim: canım kardeşim, Kan Kardeşim İstanbul da yaşayan dostum Orhan'dır. O ki benim her şeyimdir. 18 ay beraber yan yana yatmış, beraber bir çorbaya kaşık atmış ve beraber nöbet tutmuşuzdur. Birbirimiz için değil malımızı Canımızı bile göz kırpmadan verecek bir bağımız, kardeşliğimiz ve dostluğumuz vardır." dedi. Bunu duyan İstanbul'lu Orhan'ın gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı, tam onlara yaklaşırken bir den geline gözü takıldı ve öylece kalakaldı. Onlara yaklaşmadan Adana'lı Mustafa'ya eli ile işaret ederek yanına çağırdı ve birbirlerine sarılarak ağlaşmaya başladılar. İstanbul'lu Orhan Adana'lı Mustafa'ya biraz önce söylediği sözlerdeki samimiyeti ve doğruluğu sordu ve Mustafa gerçekten benim için her şeyi yapar mısın ? diye Sordu. Mustafa'da tabii ki ne istersen yaparım diye karşılık verdi. Bunun üzerine Orhan, o zaman senden evlenmek üzere olduğun bu kadını istiyorum bana verir misin ? diye sordu. Adanalı Mustafa çok şaşırmıştı. Ama hiç tereddütsüz bir an bile düşünmeden EVET! veririm dedi. Al artık o senin dedi. Orhan hiç bir söylemeden gelini oradan alarak hızla uzaklaştı.
Konuklar ve Mustafa düğün yerinde öyle kalakalmışlardı. Aradan epeyce bir zaman geçmişti babası vefat etmişti 2 ay sonra ise bu acıya dayanamayarak Annesi vefat etmişti. Bu olayları İstanbul'lu Orhan kardeşine üzülmesin diye söylememişti ama hayat onun için artık çok zorlaşmıştı. Geçim sıkıntısı başlamış tarlanın ortağı amca çocukları Amcalarının ölmesi ile birlikte tarla üzerinde ki haklarını istemeye başlamışlardı. Bizim Adanalı istemeye, istemeye de olsa tarlayı satarak hissedarlara payını vermişti. Kalan parayla da bir iş kurmuş ama iflas etmişti. Artık beş parasız ve çaresizdi.

Bir gün bu düşüncelerle gezerken, İstanbul’a gitmek geldi aklına, nasıl olsa canım kardeşim Kan Kardeşim orda, onun durumu iyi bana bir iş verir ve hem ona bir sürpriz yaparım düşüncesi ile hemen kalkıp İstanbul’a gitmek üzere bir bilet aldı ve akşam yola çıktı. Öğlene doğru İstanbul’a varmıştı. Elindeki adresten hemen kardeşinin iş yerine doğru yola koyuldu.
Nihayet adrese ulaşarak kapıdaki Sekretere Orhan Beyi görmek istediğini söyleyerek ona Adana'dan Mustafa geldi diyin o beni çağıracaktır dedi.
Sekreter içeri girdi ve Adana’dan Mustafa diye bir bey sizi görmek istiyor efendim dedi. Bunu duyan Orhan hemen ayağa fırlayarak kapıya doğru koştu ve hemen ona sımsıkı sarıldı. Birlikte ağlaşmaya başladılar. Karşılıklı hasret giderdikten sonra Bizim Adanalı konuya girdi ve başından geçenleri bir, bir dostuna kardeşine anlattı. Bunları duyan İstanbullu Orhan çok üzülmüştü ve ağlıyordu. Niye bana haber vermedin kardeşim diye Mustafa’ya sitem ediyordu. Mustafa da Orhancım kardeşim senin üzülmeni istemiyordum bu nedenle sana söylemedim ama artık sana geldim Adana’da hiçbir şeyim kalmadı, bana iş verirsen senin yanında çalışmak istiyorum ve İstanbul da kalmak istiyorum dedi. Bunu duyan Orhan’nın bir anda gözleri açıldı ve Canım kardeşim sana değil malım canım feda olsun. Ama İnan şuan işlerim hiç iyi değil yanımda çalışanlara zor maaşlarını veriyorum kusura bakma ama sana yanımda iş veremem diyince, Adanalı Mustafa Şok! olmuştu. Duyduklarına inanamıyordu. İçinden nasıl olur, nasıl bana hayır der! o benim evlenmek üzere olduğum kadını istedi ben bir an bile düşünmeden evet diyerek ona sevdiğim kadını vermiştim. Üzerindeki şaşkınlığı atlattıktan sonra Peki diyerek müsaade istedi Can dostu kardeşinden. Orhan onu kapıya kadar uğurladı ve iş yerinden ayrıldı Adanalı Mustafa..

İstanbul'da Orhan Kardeşi dışında kimsesi bulunmayan Mustafa çaresiz sokaklarda dolaşmaya ve yatmaya başladı. Aradan iki gün geçmişti. Açtı ve hali kalmamıştı. Bari kardeşimin yanına gideyim bana biraz yemek versin. Onu da vermeyecek değil ya! bu düşüncelerle doğru Orhan’ın işyerinin yolunu tuttu. İşyerine gelince Sekretere Orhan Beyi görmek istediğini söyledi. Sekreter Orhan Bey bugün gelmeyecek kendisi evinde dedi. Evinin nerde olduğunu sordu Mustafa ve adresi olarak doğru evin yolunu tuttu. Evi bulmuştu, kapıyı çaldı. Kapıyı kan kardeşi, dostu Orhan açmıştı. Karşısında Mustafa’yı gören Orhan sevinçten ona sarılıp, öpmeye başladı. Mustafa hemen söze girerek, kardeşim karnım aç, günlerdir sokaklarda yatıp kalkıyorum iş bulamadım. Bana iş vermedin bari biraz yemek ver karnımı doyurayım dedi. Bunu duyan Orhan, can kardeşim inan evde tek bir lokma yemek yok kusura bakma sana yemek veremeye cem diyince Mustafa başını yukarı kaldırarak dolu gözleriyle kardeşine baktı ve hiç bir söylemeden oradan uzaklaştı.
Bir parka geldi ve dolaşmaya başladı, isyan edemiyordu, sadece Allah'a dua ediyordu. İçinde bulunduğu durumdan biran önce kurtulmak için. Bunları düşünürken birden önünde yaşlı bir adam yere düşüverdi. Hemen koştu ve onu tutarak yaşlı adamı dizlerinin üstüne koydu. Amca, Neyin var, ne oldu? hasta mısın? Adam da: evladım, çok susadım, ne olur bana bir su ver. dedi. Ama Mustafa'nın cebinde beş kuruş parası yoktu suyu nerden bulacaktı. Hemen geliyorum amca diyerek orda bulunan bir büfeye durumu anlatarak bir şişe su aldı ve yaşlı adamın yanına geldi. Adam suyunu kana, kana içmişti. Mustafa yaşlı adamı bank'a oturtarak dinlenmesini söyledi. Adam bu arada durmadan Mustafa'ya hayır duası yapıyordu. Evladım senden Allah razı olsun. O kadar insan ben yerde yatarken dönüp bakmadı ama sen bu virane halinle bana Hızır gibi yetiştin sen olmasın ben ne yapardım dedi. Mustafa rica ederim amca kim olsa aynısını yapardı diyerek adamı teskin ediyordu. Derken aralarında koyu bir sohbet başlamıştı, hikayesini anlatan Mustafa’yı dinleyen yaşlı adam. Bak Evladım; benim hayatta hiç kimsem yok, ne bir akrabam ne de bir yakınım ne de çocuğum. Ve hali vakti yerinde bir insanım, sana bir şey söyleyeceğim; benim evladım olur benimle yaşar mısın? eğer bu soruma evet dersen Sana hem Babalık yapar hem de sana servetimin yarısını veririm. dedi Mustafa’ya. Bunları duyan Mustafa şok olmuştu amca nasıl olur, anlamadım çok şaşkınım. dese de yaşlı adam ısrar eder ve Mustafa da bu teklife Evet der. Yaşlı adam sözünde durarak Mustafa’yı elinden tuttuğu gibi önce Bankaya götürür ve servetinin yarısını onun adına banka hesabı açarak yatırır. Mustafa olanlara inanamamakta Allah'a şükür etmekteydi. Adam Mustafa'ya evladım: şimdi benim biraz işim var sen şimdi bu paradan biraz çek ve git kendine beraber yaşayabileceğimiz bir ev al, üstüne güzel elbiseler giyin, karnını bir güzel doyur. Der. Mustafa olur mu amca sen nereye gidiyorsun der. Yaşlı adam, beni merak etme sen dediklerimi yap der ve yanından uzaklaşır. Aradan geçen zamanda Mustafa yaşlı adama bir daha hiç görmez ama yaşlı adamın dediklerini yapar. Güzel bir ev alır kendine, iyi elbiseler. Ve kendine bir iş kurar. Kurduğu bu iş sayesinde büyür de büyür ve İstanbul un sayılı işadamları arasına girer. Hayatı bir anda değişmiştir Mustafa'nın ama aklı hala o yaşlı amcasındadır. Onun Allah tarafından gönderilen bir Melek olduğunu inanmaya başlamıştır.
Derken bir gün evinde istirahat ederken kapının zili çalar, kapıyı kendi açar ve kapıda nur yüzlü yaşlı bir Kadın görür. Kadın bir dilencidir, ve Allah rızası için sadaka istemekte aç olduğunu söyleyip yemek parası dilendiğini söylemektedir. Mustafa kadının nur yüzünden o kadar etkilenmiştir ki, gel teyze buyur içeri ben de yemek yiyordum beraber yiyelim der. Kadın oğlum ben yanlız değilim kızım da yanımda der. Mustafa o da gelsin teyze soframız geniş Allah ne verdi ise beraber yer karnımızı doyururuz. İçeri girerek sofraya otururlar ve bir güzel karınlarını doyururlar. Kadın kendi hayat hikayesini bu arada Mustafa’ya anlatmıştır. Bundan çok etkilenen Mustafa, yaşlı kadına dönerek, Teyze sana bir şey söyleyeceğim bilmem uygun görür kabul eder misin ? Benim kimsem yok, tek başıma yaşıyorum bu koca evde benimle yaşar bana analık yapar mısın? Yaşlı Kadın bu teklifi duyunca ağlamaya başlamış, oğlum bu belki hayatımda hiç duyamayacağım bir teklif lakin biliyorsun kızım da var demiş. Mustafa teklifim hem senin hem senin kızın içinde geçerli demiş. Yaşlı kadın bunu duyunca Peki evladım kabul ediyorum demiş. Mustafa çok sevinmiş buna ve birlikte güzel günler geçirmeye başlamışlar. Yanlız arada geçen zamanda Mustafa ile yaşlı kadının kızının arasında duygusal bir yakınlaşma başlamış kız çok güzelleşmiş ve alımlı biri olmuş. Hissedilen bu duygular tabi ki karşılıklı imiş. Bir gün Mustafa yaşlı teyzeye bu konuyu açma karar vermiş almış onu karşısına : Annecim bak demiş, nice zamandır beraberiz sen beni tanıdın ben de seni ve kızını. Gönül bu, kızın ile biz birbirimizi seviyoruz ve bu sevgimizi evlenerek pekiştirmek istiyoruz. İzin verir misin? bunu duyan yaşlı kadın sevinçten ağlamaya başlamış ve oğlum senden iyisini mi bulucam siz karar verdiyseniz bana evet demekten başka bir şey düşmez demiş. Ve Mustafa hemen düğün hazırlıklarına başlamış, düğün zamanı, düğün yeri, damatlık, gelinlik derken sıra davetlilerin listesini çıkarmaya gelmiş: Bu arada Mustafa'nın aklına İstanbullu Kan kardeşi Orhan gelmiş, biraz tereddütlü de olsa ona da bir davetiye göndermeye karar vermiş. Davetiyeler postalanmış. İstanbul'lu Orhan'nın eline de ulaşınca davetiye başlamış ağlamaya. Çok sevinmiş o kadar yaptıklarımdan sonra demiş bak benim can dostum, Kan Kardeşim beni unutmamış beni çağırıyor bu mutlu gününe demiş. Düğün İstanbul'un en lüks otelinde yapılıyormuş, ünlü iş adamları, vekiller vs vs. ünlü konuklar düğün günü hepsi gelmişler. Orhan'da hediyesini alarak düğünün yapılacağı otelin yolunu tutmuş. İçerisi çok kalabalıkmış. Mustafa kardeşi Orhan'ın yolunu gözlüyor bir yandan da kapıda ve Orhan’ın girdiğini görünce mikrofonu eline alarak; Sevgili Konuklar, değerli dostlarım; Şuan aramıza kapıdan gelmekte olan şu insana iyi bakın ve beni iyi dinleyin. O insan benim: canım kardeşim, Kan Kardeşim İstanbul da yaşayan dostum Orhan'dır. O ki benim her şeyimdir. 18 ay beraber yan yana yatmış, beraber bir çorbaya kaşık atmış ve beraber nöbet tutmuşuzdur. Birbirimiz için değil malımızı Canımızı bile göz kırpmadan verecek bir bağımız, kardeşliğimiz ve dostluğumuz vardır."

Ancak, sizi şimdi anlatacaklarım belki sizi benim düştüğüm hayretler kadar hayret içine düşürmeyecektir ama dinlerseniz çok sevinirim.

Bu duyguları taşıdığım insanı bundan önce Adana da yaşarken Düğünüme çağırmış, yine düğün yerine gelirken orda bulunan konuklara bunları söylemiştim. Daha kucaklaşmamızın hemen akabinde sevdiğim kadını gelinliği ile birlikte benden istemiş ve ben de al sevdiğim kadın senindir diye ona vermiştim.

Kadınımı elimden alıp gitmişti, bunun üzerine babam ve hemen ardından annem vefat etmiş elimde avucumda ne varsa kaybetmiştim. Kan Kardeşim Orhan’a güvenerek İstanbul’a gitmiş, ondan bir İş istemiştim.

Ama o bana, iş vermedi. O kadar fabrikası, şirkete olduğu halde bana iş vermedi. Ve boynum bükük oradan ayrılmak zorunda bıraktı.

Günlerce aç, susuz sokaklarda dolaştım, parklarda yaşadım.. Sonunda açlığa dayanamayarak Can dostum, Kan Kardeşim Orhan’ın yanına iş vermedi bari bir lokma ekmek versin diye gittim ama bir lime ekmeği bir damla suyu bile bana vermedi.

İşte görün ve iyi tanıyın uğruna değil malımı canımı bile vereceğim, bir sözü ile evlenmek üzere olduğum kadını bile verdiğim insanın bana yaptıklarını.

Bunları duyan İstanbullu Orhan, gözyaşlarına boğulmuştu. Şaşkın, şaşkın kendisini izleyen hatta, kalabalığın içinde ilerken fısıltı şeklinde hakarete varan kendisiyle ilgili sözleri dinleye, dinleye can dostu, kan kardeşi Mustafa’nın yanına gelir ve dolu ve yaşlı gözleriyle onun gözlerinin içine bakar.

Mikrofonu eline alarak davetlileri döner. Sevgili konuklar, değerli arkadaşlar. Biraz önce hakkımda can dostum, kan kardeşim Mustafa tarafından söylenen tüm ithamlar doğru ve gerçektir.

Ancak, keşke durum böyle olmasaydı ve ben buraya çıkıp biraz sonra size söyleyeceklerimi söylemek zorunda kalmasaydım.

Evet doğru Mustafa beni bir önceki düğününe de çağırmıştı. Ve ben de gitmiştim, düğün yerine geldiğimde kardeşim Mustafa’nın benim İstanbul’dan tanıdığım bir hayat kadını ile evlendiğini bilmiyordum o kadını tanıyordum ve benim can kardeşimin böyle bir kadınla evlenmesine asla müsaade edemezdim bu nedenle o hayat kadınını ondan istedim ve hemen oradan uzaklaştırıp İstanbul’a getirdim ona ve kardeşime söylemediği çocuklarına bir ev alarak şirketimde iş verdim çocuklarını okuttum.

Evet doğru, onca yaşadığı olaydan sonra bana gelerek benden iş istedi ve ben de vermedim. Ömrümün en güzel anları birlikte yaşadığım, birlikte gülüp, birlikte ağladığım, Kan Kardeş olduğum insanın karşısında nasıl bir Patron kimliğini girer ve ona iş verebilirdim. Veremezdim. Ben de Babamı onun ayakları dibinde yere düşürerek bir vesile olmasını istedim ve iyi bir hayat ve yaşam sürmesi için Mustafa’ya babamın vasıtasıyla o an ki servetimin yarısını verdim. O da bu parayı layıkıyla değerlendirerek hak ettiği yere ve benim seviyeme hatta daha yukarılara ulaştı ve refah içinde kimseye muhtaç olmadan yaşamanı sürdürdü.

Evet doğru, kapıma geldi benden yemek istedi vermedim. Benim canım kardeşim bir dilenci kimliğiyle gelmişti sanki kapıma ben onu bir dilenci olarak görüp sadaka verir gibi yemek ve para veremezdim. Annemi onun kapısına ben dilenci şekline sokup gönderdim. Gönderdim ki kardeşime analık yapsın, onun yemeğini pişirsin sahip çıksın diye..

Ve bugün sevgili dostlarım ve değerli arkadaşlarım benim en mutlu günüm. EN MUTLU GÜNÜM ÇÜNKÜ BENİM KAN KARDEŞİM, CAN DOSTUM MUSTAFA YİNE BENİM HAYATIMIN BİR PARÇASI OLAN KIZ KARDEŞİMLE EVLENİYOR..

İŞTE BENİM EN MUTLU GÜNÜM BU GÜNDÜR.

Bu söylemlerden sonra salonda derin bir sessizlik olmuştu, Bu derin sessizliğin ardından salona o yaşlı adamın girdiğini gördü Mustafa. Şaşkın ve şoke olmuştu. Bir Orhana, bir evleneceği kadına, bir Anne yerine koyduğu yaşlı kadına ve hayatının değişmesine neden olan yaşlı adama bakakalmıştı.

Bu hikayenin sonu, tabii ki çok mutlu bitti.

Umarım anlatılan bu hikaye dostluğun ne derece ağır bir yükümlülük ve sorumluluk taşıdığının bir göstergesi olur.

Ve umarım herkes dostluklarını bir kere daha gözden geçirir ve işte dostluk bu der.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:37
Ben Bir Kadınım Anadoluda


ANI-ÖYKÜ

N’irlerdeydin a oğul, n’irlerdeydin şinciye gadar. Hoş gelmişsen, sefa getirmişsen halın geyfin nasıl, nassın nedirsin, o gavur dinli memleketlerde bah saçlarım ağardı, belim büküldü, iki denecik dişim galdı. Hala doğuruyom kör mirzo’nun gancığı gibi. Uslanmıyo-bıkmıyoki, şu bizim yere batasıca herif; bende heeç bi şey bilmiyomki, ne yapsahta ne itsek, doğurmıyak.

Eee! hadine, biz bi şey bilmiyok cahalık, okuyamamışık , mektep kitap yüzü görmemışik. Emme şu bizim hökümattamı cahal; elini uzatmıyo içimize bi okumuş tohtor, i’mamur göndermiyoki, onnar barine bize belletsinler. Bi tek bizim gibi cahal bir cami imamı yolluyorlar, o da zabah akşam namaz gıldırıyo, gocalarımızı gışgışlıyo guvat. Deyomişki; gadın milleti yalnızcene çalışacak çocuk doğuracak, gonuşmıyacak, gadın ümmeti Muhamet’ten deyil iblisi şeytandan ve heeç bi zaman mümini müslim olamıyacak, çünkim aklı gısa saçı uzunmuş . A be oğul sen ne dirsin bu işe ? Acab doğrumu ola bu guvattın dediği ! Oturda bi güzelcene anlat bize sen ecnebileri gezmişsen okumuşsan, hemide abukat gibi çoh eyi gonişirsen…

A oğul annat, birezimide o gavurun düvelini annat. Onların hastahanaları, tohtorları, hemi de her bi şeyleri varmış. Hem onnar okurlarmış, gadın herif ayırdımı yapmıyolarmış. Evlerinde sandıhlar dolusu kitaplar varmış. Nassı ediyorlar nassı beceriyolar emme, iki denede fazlecene doğurmıyorlarmış. Bilmiyom onnarın gocaları bizim heriflerden başkamı ola? Birde bizim gonşu hatça n’irden duyduysa duymuş, şeherli avradlar canları istemeyince erleriyle yatmazlarmış deyo. Hii biz böle bi şey yapsah eşşeğ sudan gelinceye gadar zopayı yerik vallam. Heraldem şeherliler gocalarından gorkmuyolar.

Dokuz dene doğurdum aha bu garnımdaki on. Dört dene de düşüg n’itti orasını bi sen hisap it işte. Kövlük yerde çocuğ çoh oldumi eyi oluyo deyo gocam olacak herif ; mala gediyo, bağa , suya , dağa oduna gediyo, çift sürüyo, ekin biçiyo, ne bilem her bi şeye çocuk i’lazım işte. Emme doğurmaktan iflahım kesildi gari, gocam bunu düşünmeyoki, hemi düşünsede o da benim gibi cahal gücücük yaşta evermiş bubamız, daha gırk yaşına varmadan on-on beş dene çocuğumuz oluyo. A ha bu garnımdaki, bu gün yarın doğacak yarın ekin biçmeye gediyom, düşsün deyyom düşmeyoki. Gari garnım burnuma geldi. Önceleri düşüg olsun deyi çoh uğraştımdı, emme düşmedi sankim doğupta sizinle bir i’rezil ulacam deyi direniyo.

Eee! virdigin güccük habları, her gün yutacağım deymi? Ya bitince! Hollandi’yadan bana yenisini göndericen mi? Valla oğul Allah’dan aşağı bi sana güveniyom, inşalla gebe bırakmazda virdiğin hablar. Bu i’rezillikten gurtarır bizi.

Ayaklarına gurban olam oğul; şincik açsan yorgunsan uzun yol yorgunusan, sana gayganalar edemde garnını bi gozelcene doyur. Sonrada su gaynatam dökün, bir i’rahatcene uyu yorgunluğun getsin.
Sen benim süt oğlumsan zahar, i’rahmetli anan hastaydıda seni ben emzirdimdi. A ha bu gızımla birlik bi yavrumda sensin zahar.

Gönderdiğin esvabları çocuklara giydirmiyom kör olamki gendimde giymiyom, herifede giydirmiyom, senin düğününde giyineceğiz deyi, sahlayıp duruyom işte. Evlenmiyon mu? A oğul sen geldin deyi köyün hepi kızları süsleniyo, püsleniyo. A ha haydoların fadisi senin akranın üçüncüyü doğruyo valla. Ama gendin biliyon ya oğul, sen bizim gibi cahal degilsin…..

Gusura galma oğul hep ben gonuştum, şinciye gadar güvendiğim her bi şeyi eyi bilen okumuş biriynen heç gonuşmadımdı. Biz hep böyle şeyleri gonşu gadınlarınan gonuşuruk emme onnarda benim gibi cahal, onnarında akılları böle şeylere ermiyo…

Hep o okumuş mektep yüzü görmüş, şeher hanımlarını düşünüyonuz. Sizi hep biz doğuruyok, sizin için çalışıyok sizin için gecemizi gündüzümüze gatıyok. Horozlardan önce uyanuyok, her bişeyimiz sizin için işte sizde accık bizi düşünün. Gızma oğul gücüne getmesin bu laflarım, bu laflarıma gızıpta o gül hatırın gırılmasın emi….

Deşme bizi gurbanın olam oğul, bizim yüreğimizin her bi yerinde yara var, her bi köşesinde bin çıban ganar, hemi de oluk oluk… daha bıldır benim ceylan gızım selvi boylum gadersizim yazı da doğurduda, kan gaybından öldü getti gocasının gollarında çiçeği burnunda gencecikken a ha bu yetimlerde onun, deşme bizi a oğul deşme irinimizi. Gonuşursam çoh kötü gonuşuram hemide çoh çoh kötü, bizi bu hallarda bırakanlara……

Gidersen a oğul gazatalara yaz bizi, kitablara yaz, hemi de goca goca kitaplara, tohturlara, hökümatlara, devlet bubalara deki; kövlü avradlarımız dağda odun keserken doğuruyo, çapa yaparken doğuruyo, ekin biçerken doğuruyo, hemi de bi sürü doğuruyo memlekete asker ediyorlar. Çoğu sahapsız tohtursuz ölüp gediyo kövlük yerde. Onnar heç bi şey bilmeyo emme, genede sizin için vatanı için calışıyo cabalıyo de.. ..

Unutma oğul bu laflarımı buradan gedince dertlerimizi oraların böyüklüğü arasına gömme, yohsaman sütümü helal itmem oğul.

Uğurlar ola yigid oğul helal süt emmiş oğul, uğurlar ola arkanı unutma emi.. sus ‘’Kiraz Ana ağlama’’ dedim; gözlerini yazmasıyla silerek ağlamaklı bir sesle ‘’’ben sevincimden ağlarım a oğul sevincimden’’ dedi. Göz yaşı döken gözleriyle gülüyordu sanki, güle güle oğlum güle güle..

Tez mektub yaz emi mektuuub bizi unutma. Daha bir şeyler dedi ama anlıyamadım. At yol alıp onlardan uzklaşmıştım. Kiraz ananın elini gediği aşıncaya kadar çırpınan bir kuş kanadı gibi, bir süre daha izlemıştim

Bu dağ köylerinde unutulmuş gün görmemiş Kiraz Analardan ayrılırken, kader dedikleri o lanet şey, hainin zulmü gibi ağır gelmişti bana. Ve yılan gibi keleplenmişti, böğrümün üzerine hüzün. Buna rağmen yinede sevinç ak köpükler gibi kabarıyordu derinlerimde, içerimde yitip giden bir mutluluğün acılığı ile

Gözlerime koşuşan yaşları tutabilmek için durmadan dudaklarımı ısırıyordum, yinede bir şeyler akıyordu içerime ılık ılık…. Bir şeyler ki adlandıramadığım………

Anadolu Yaslı Gelin

Ben bir kızım anadoluda
doğmadan sönmüş yıldızım
anamın ak sütü gibiyim
suçsuzum günahsızım

doğmuşum ahırda, büyümüşüm yabanda
mektep yüzü görmemişim
satılmışım mal gibi, tarla gibi
al demişler almışım, kal demişler kalmışım
insan değilim yeryüzünde
çağımın gerisinde bırakılmışım
bahtsızlığım ezo gelinlerde türküleşmiş

ben bir kadınım anadoluda
yoksuluk içinde yaşarım, yamalı giysiler içinde
baharımı yaşayamadan kararıp kalır düşlerim
kazma saplarındayım, buğday başaklarında
haziranın kırk derece sıcağında yoldaş olup erime
orak biçerim ağa tarlalarında
ellerim nasır, tabanlarım yarık
çatlak çatlak dudaklarım
demem kimseye niye çatladığını
küskünlüğüm kendime, küskünlüğüm hayata
küskünlüğüm dünyaya
küskünlüğüm kavruk bir bozkır çiçeği

ben bir kadınım anadoluda
yas içinde yaşarım, karalar içinde
her gün küçük çocuğumu kilitleyip evime
yanıma alıp kızamıklısını her sabah
belime bağladığım ekmek çıkınıyla
çapaya, çifte, oduna giderim
son çocuğumu tarlada doğurup
can veririm bozkırın kollarında
gelmez kimseler imdadıma

ben bir anayım anadoluda
umudum harman yeri, saçlarım süpürge
yangınlı sevdaların yurdu yüreğim
bereket memelerimde savrulur
göğsümde beslenir Türkiye
kitaplar yazmaz beni, şairler tanımaz
yalnızca bir simgeyim

ben bir anayım anadoluda
ben bir bacıyım
yaralı bir yüreğim, paramparçayım
kah zincire vurulmuş köle, kah baştacıyım
kah gözyaşıyım, kah acıyım
ağıtlar dudağımda kanar, ırmaklar çığlığımda
taş olsam dayanırdım, toprak olsam dayanır
ama ben bir anayım
dağlarımca oğullarım , dallarımca kızlarım var

yaşlı bir çınarım ulu mu ulu
gövdem ihanetlerin izleriyle dolu
öfkem bu çileyi reva görenleredir
duyun beni ey, tanıyın beni
ben Zaza güzeli, ben kürt kızıyım
ben yörük esmeri. ben laz gelini
her zulme boyun eğmiş, her acıya razıyım

bağırsam da duyulmuyor sesim
kıbeleyim ben, helenim, belkısım
kezbanım, nergizim
mezopotanyayım, likyalı prensesim
fatmayım, emineyim, cankızım
namert ellerimle doğurdum sizi
duyun beni tanıyın beni
ben anadoluyum anadolu
gencecik ölümlerin yaslı gelini

M@D_VIPer
08-08-06, 13:37
Değnek


Sonbahar yapraklarla dans etmeye başlamıştı.sararmış yüzlerinde zamanı kabullenmiş yatarken yerlerde yapraklar ben yine tasmalarının içinde bir tabunun esiriyim.kimliksiz zamanların kendini olmadığı gibi gösterme çabalarına kanmış bir serseriyim.

Yazıyorum.belki laf olsun diye,yada beğenilme ümidiyle.kim bilir…senin bilmediğini kim bilir…canı sıkılmış bir ruhu zaptedemeyen bir ben var karşımda.birde iki ucu boklu bir değnek…bakıyorum şu son bir haftama,gülüyorum.iyi ve kötü arasında zaman bu kadar mı adil davranır, düşünüyorum…daha düne kadar durmuş iken dünya şimdi bu denli hızlı dönmesi,başımı döndürmesi…anlam veremiyordum eskiden olsa.şimdiyse zamanın bu dengesiz dengesini kabullenmekten başka ne yapabilirim ki?

Zaman ese dursun ruhların özünde,ben şimdiyi yaşıyorum yarını unutmuş kadar sarhoş…bir yanımda kötüler diğer yanımda iyiler,yürüyorum bir çelişkinin üzerinde.ilk defa adım atıyorum iki ucu boklu değnekte.bir şarkıda geçiyordu “bu ne beter çizgidir bu ,bu ne çıldırtan denge…yaprak döker bir yanımız ,bir yanımız bahar bahçe…”ne çok severim bu şarkıyı…
Daha önce varolmadığım bir duygunun zamansızlığında düşünüyorum şimdi bu şarkıyı…anlamazmışım meğerse bu dizeleri o zaman.şimdi ilk defa anlam yüklerken kelimelere şahit oluyorum zamana.hayalini kurduğum ve yanıldığım bir düşün içinde geçmişimi özlüyorum geleceğin heyecanından korkarak.

Evet bir yanım yapraklarını döke dursun geçmişe kapılıp,bir yanımsa bahar bahçe çiçekle dolansın ruhum…takılıp kalmaktansa hayatın bir kısır döngüsüne ,varsın olsun ,bozulsun bu değneğin dengesi.parmaklarımı yazılarda unutmuş ruhum ilerlerken seçilmeyi bekleyen yollar ayrımına garip bir korkunun aptalca bir özlemini çekiyorum kalbimde.düşünüyorum yazmayı bırakıp.iyi yada kötü, var mı birbirinden farkı?aynı çelişkinin iki kenarı değil miydi yoksa?yalansa eğer gerçek, en büyük kanıtıdır iki ucu boklu değnek.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:38
Veronika


Veronika on beş yaşındaydı. Çocuk yerine konmaktan nefret ediyordu. Babası bir anarşistti. Önce idama mahkum edilmiş, sonra ömür boyu hapse çevrilmişti. Şimdi Sibirya’da cezasını çekmekteydi. Babasının yokluğundan beri sürekli yoksulluk endişesiyle yaşamışlardı. Anneleri kırk yaşlarında ufak tefek ve tombul bir kadındı. Çok korkaktı. Erkeklerden korkardı. Belki de bu yüzden sık sık birlikte olduğu erkekleri değiştirir, kucaktan kucağa dolaşırdı. Birilerini inandırmak için ellerini kalbinin üstünde tutarak inandırmak gibi bir adeti vardı. Gerçeği düşünmekten korkuyor, dehşete düşüyordu.
“Annem o kadar iyi bir kadın ki, onun günahkar olması imkansız,” diye kendi kendini avutmaya, kendini inandırmaya çalışmış, gördüklerine ve duyduklarına zamanla kendi de alışmıştı.
Veronika, her yönden gelişmiş çok güzel ve iyi kalpli bir kızdı. Görenler onu on sekiz yaşında, hatta daha büyük sanıyorlardı. Kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmayı gereksiz görürdü. Sessiz ve yumuşak bir şekilde hareket ederdi. Açık renk gözleri, sarı saçları onu daha da güzelleştiriyordu. Markel varlıklı ve kazancı da yerinde, babasının bir arkadaşıydı. Kapısını çalması, ondan yardım talebinde bulunmasını bir fırsat bilmiş, rüşvet olarak tenini istemişti. Adam, içindeki uyumakta olan hayvanı uyandırmıştı. Reddedince de iç yüzü açığa çıkmıştı.
“Senin ananın oruspu olduğunu, ben çok iyi bilirim. Seni de babanın gözü önünde başka birinden peydahlamıştı.” Sözlerini isteyip de, istediğini alamamanın hırsıyla söylenmiş olarak görmeye çalışıyordu. Eline geçirdiği aletlerden biriyle saldırmıştı. Ama tutmuşlardı. Öldürmesine fırsat vermemişlerdi. Elinden kurtularak, kapıyı kırarcasına çarparak çıkıp gitmişti. Bu komünist düzenin kurbanlarından sarhoş biri de, kinini yoldaşlarından çıkarmaya çalışıyordu. Öfkesinden sanki bu komünist sisteme, bu sistemin tahrip ettiği ve hayatı yaşanılmazlığına tükürüyormuşçasına yere tükürdü. Bu düzenden duyduğu nefreti, hiçbir zaman bu kadar güçlü duymamıştı. Arkasından hiçbir şey olmamış gibi bağırıyordu.
“Nereye gidiyorsun?”
“Cehennemin dibine…” ‘Komünistlerin gidecek başka bir yerler mi var sanki?’ Diye söyleniyordu. Elindeki paso ile Rusya’yı baştan başa bedava, ücretsiz ve rahat dolaşabilirdi. İnsanların üzerlerine giyecek doğru dürüst bir şeyleri yoktu. Paçavralar içerisinde geziyorlardı. Büyük başlar zenginlik ve sefahat içerisinde yüzerken; halkın çoğunluğu açlıktan nefesi kokuyordu.
Eve geldiğinde öfkesi bir hayli geçmişti.

Doğanın vücuduna sunduğu merkezde şiddetle odaklanan bir ateş yanıyordu. Gittikçe kızaran yanakları iffetlikten çok arzuyu yansıtıyordu. Yanan mum tüm gövdesini aydınlatıyor, adamın eli cömertçe vücudunda özgürce davranıyordu. Hazzın alevleri içine işliyor, alışkanlıkla edindiği ahlak anlayışı, güneşin sıcağında buharlaşan çiy tanesi gibi eriyip yok oluyordu. Hazzın bastırılmamış lezzetine kendi de katılıyordu.
Sık sık bir araya geldiler.
Annesi olup bitenleri bilse kendisini öldürürdü. Öldürür sonra da intihar ederdi. Nasıl olmuştu bu iş? Şimdi düşmüş bir kadındı. Nasıl olmuştu bu? Başını kaldırmadan omuzları sarsılırcasına ağlıyordu. Veronika’nın eşsiz güzelliği sanki kutsal gibi bir şeydi. Gözlerini yumarak ‘Veronika’ diye mırıldanıyordu. Yatağın üzerine dağılmış saçlarının güzelliği gözlerini kamaştırıyor, yüreğine kadar işliyordu. Veronika’yı içinden atamıyordu. Tutuklu bulunan bir arkadaşının kızı olan Veronika bir gönül eğlencesi olmaktan çıkmalıydı.
Veronika’ya saçlarına kır düşmüş, babası yaşındaki adam, kendisi için zaman ve para harcaması gururunu okşuyordu. Duyduğu zevk kendisinin de karşılık vermesine sebep oluyordu. Yaşamını, planlarını ve hayallerini alt üst etmişti. Şimdi onun kölesi olmuştu. Kendini tümüyle ona veriyor, her istediğini yerine getiriyor, bundan da utanç duyuyordu. Yaşça büyük olması mıydı, yoksa anasının ona muhtaç olması mıydı onun bu istediğini yaptıran? Yakalandığı bu örümcek ağından kurtulmak istedikçe içine her geçen gün biraz daha batıyordu. İnsanda ar, namus, kişilik ve onur biterse geriye bir şey kalmıyordu.
“Onunla evlensem ne olur ki?” diye düşündükçe içini bir sıkıntı kaplıyordu. Veronika da diğer insanlar gibi dindar değildi. İbadette etmezdi. Eve geldiğinde annesini yatağın üstünde, yarı çıplak, gözyaşı, su ve terden saçları birbirine karışmış şekilde yatıyor bulunca aptallaştı. Şaşırdı. Dondu kaldı. Annesi hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
Aşağıdan yırtık bir kadının, kulakları tırmalayan nahoş bağırtıları geliyordu. “Sürtük başımıza bela oldu. Önüne gelenle düşüp kalkıyor, bir de kalkmış namusluluk taslıyor. Tutmuş kendini zehirlemiş kaltak.” Veronika kadının söylediklerini duymamak için kulaklarını kapattı. Ama duyduğu sözler beyninde yankılanıp duruyordu.
“İnsanlar bana hep kötülük ettiler. Oysa sen kalkmış bu kötülüklerin benim iyiliğim için olduğunu söylüyorsun. Aklımı kaçırdım herhalde. Olanlardan hiçbir şey anlamıyorum,” diye dert yanıyordu.
“Tanrı aldatılanlara acısın” derken kendini de aldatılmışların içinde saymaktan da geri durmuyordu.
“Veronika, Ölüm kapımı çalmak üzere… Çok korkuyorum” gözyaşları yanaklarından akıyordu. “Öğretmediler ama ölümden sonra bir hayatın olduğuna ben de inanmak istiyorum. Hayat sadece dünyayla sınırlı olmamalı değil mi?” diye kendini inanmaya zorladıysa da, yaşantısı asla temiz ve dürüst olmamıştı. Toprağa karışıp, böceklere yem olmak onu korkutuyordu. Ölümle pençeleşmişti ve ölüm ona galip gelmişti. Annesinin ölümü üzerine basit bir tören ve halkın yardımıyla mezarlığa gömülmüştü. Uzun zamandan beri baba da yoktu. Komünizmin sunduğu açlık ve sefaletten babasının sağ kurtulmasının asla imkanı yoktu. Müebbet bir hapis…
….
“Veronika liseyi bitirmişti. Evden ve yaşadığı çevreden uzaklaşmak istiyordu. Daha doğrusu kaçmak istiyordu. Okuldan bir arkadaşının, babasına tavsiyesi üzerine; o yaz dadılık yapmak üzere bir iş bulununca tereddüt etmeden kabul etmişti. Bunu buralardan uzaklaşmak için bir fırsat olarak görüyordu. O yaz çok görev aldı. Çok yorulmuş, sinirleri yıpranmış hatta alıngan olmaya başlamıştı. Bu durum doğal yapısını bozuyor, güzelliğini gölgeliyordu. Diğer yanda abisi, kumar oynayarak borçlandığını, ödeyemezse ya öldürüleceğini veya intihar edeceğini söyleyerek ince damarına basıyordu. Kumar borçlarını ‘son defa’ ödenmek sözü üzerine; yanlarında çalıştığı insanlardan borç para almıştı. Onurlu bir kız olduğundan borcunu ödemek istiyordu. Abisi yüzünden kendini bir rehine gibi görüyordu. Elinden bir şey gelmediğini gördükçe de huzursuzluğu artıyordu. Sinirleri yıprandığından kendine gösterilen ilgiyi de ilgisizliği de hep olumsuz değerlendiriyordu. Verilen partiler, eğlenceler, danslar, yüzmelerde, aradığı huzuru bir türlü bulamıyordu. Her geçen gün hayat çekilmez oluyordu. Tüm ilişkilerden uzak, bambaşka bir hayat olsun istiyordu.
Markel’in ağından bir türlü kurtulamıyordu. Bir toplantıda onu öldürmek kastıyla tabancayla ateş etmesine rağmen; isabet ettirememiş, bayılmıştı. Markel bir yolun bulup olayı örtbas etmişti. Ona bir oda tutmuş ve bütün masrafını üstlenmişti. Bu vahşi kızın ne yapacağı belli olmazdı. Ondan uzak durmayı ve bir daha el sürmemeye kararlı görünüyordu. Aksi takdirde yaşamına ve mevkisine gölge düşüreceğinden korkuyordu.
Liseden sınıf arkadaşlarından olan Yuri’nin evlilik ısrarlarına dayanamamıştı. Ona :
“Ben çok kötü bir kadınım. Bunu bilmiyorsun. Sana her şeyi anlattım. Benden uzaklaş. Beni unut. Ben sana layık değilim, Defolu bir kızla evlenmek istemezsin herhalde…” sözleriyle bile, Yuri’yi ikna edememişti. Yuri hiçbir şeyi görmüyordu. Bir Pazar sabahı evlendiler. Gece boyunca konuşmaları sabaha kadar sürdü. Yuri bir yandan mutluluğun doruğuna çıkarken, diğer yandan da duyduklarına uyum göstermiyor, kabullenemiyordu.
Veronika’nın insanları baştan çıkaracak kadar güzel olduğunu biliyordu. Yuri’nin kendi kendine verdiği bir kararla gönüllü olarak savunma bakanlığından görev talep etmiş ve bu isteği de kabul edilmişti. Veronika, bunun da onun garip şakalarından biri olduğunu zannediyordu. Ama gitme isteğinin bununla ilgili değildi. Ona karşı duygularının aşırılığını bir anne gibi sandığı şeklinde değerlendirmesi olduğunu anladı. Buna başkaldırı olduğunu anlamıştı. Ama bütün ısrarları onu ikna etmeye yetmemişti. Yaşamı boyunca uğradığı, en büyük yenilgilerinden biriydi bu. Umutları yıkılmıştı. Önceleri seyrek birkaç mektup gelmiş, sonradan hiç gelmez olmuştu. Yuri’nin ölümünü bildiren bir mektup aldı.
Yıkılan umutları arasında Kiev’e döndü. Üniversiteye kaydoldu. Yeniden, sil baştan, yeni bir hayata başlamak korkusu onu ürkütüyordu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:38
Tarif


Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:
- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.
Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk. Üstelik, manolya lar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini farkettiğini.
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyi gördüğündür...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:38
Sevginin Gül Rengi


Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi
Bir yerde sevgiler ağlar benimle

Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Yedi veya sekiz yaşlarında. Kokusuna doyamadığım, sıcaklığını doyasıya içime sindiremediğim annemi kaybetmiştim. Saçımı okşayacak bir anam yoktu artık. Ne de sırtımı örtecek şefkatli bir el. Amansız bir hastalık dediler adına, çocuk aklım ermedi. Çocuk aklım ermedi anayı yavrusundan ayıran, eti tırnağından söken, sevgileri linç eden, adına “ölüm” denen bu “göç” ü. Geceler benimle ağladı sessiz sessiz... Günler benimle... Sabahlar benimle...
Bulutlarda yüzü şekilleniyordu sanki anamın gökyüzünde, her özlediğimde baktığım. Yağmur yağmur iniyordu elleri yüzümü okşarcasına. Yağmurun elleri anam kadar sıcaktı... Bir okadar soğuktum ben, bir okadar ürkek, bir okadar masum ve korunmaya muhtaç. Hani yaprağı titrer ya bir çiçeğin; Bilmez niye... Titrer ya içi bir çocuğun, hüzün iner gözlerine ... Üzülür, üşür ve koynuna sokar ellerini ısınmak için. Bir avuç bulamadığından kendine...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala. Özlemlerin vuslatında. Kimsesizliğin ayazında...
Bulutlarda bir resim.
Elimden tutuşunu hatırlıyorum bir gün babamın,”Hadi gel” deyişini.”Köye gidiyoruz, ninenler bizi bekliyor, seni oraya bırakacağım” Küçücük yüreğimden taşan acılarımla son bir kez daha bakıp odama selamlıyorum bulutları.
Yeşilin her tonu, göz alabildiğince, sözleşmişçesine, burada toplanmıştı sanki. Adını bilmediğim dünya kadar böcek ve kuş. Gökkuşaği bir halı gibi serilmişti çiçek çiçek... Toprağın sesi yükseliyordu çıplak ayaklarımın altında. Mutluydum...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala...
Yaşamımı renklendiren analı kuzuyu orda tanıdım işte, adını Berfin koyduğum. Küçücüktü. Simsiyah gözleri, ağzı ve kulaklarıyla bir sevgi yumağıydı sanki. İçimdeki boşluğu dolduruvermişti bir anda. Hissetmiş miydi ne öksüzlüğümü? Ne zaman dalıp gitsem dünlere, bitiveriyordu yanı başımda türlü türlü oyunlarla. “Al bu kuzu senin olsun, istediğin gibi bak ona” dediler. Dünyalar benim olmuştu sanki. Bir kuzum vardı artık. Yalnız değildim. Ben, kuzum ve de anası...
Sonradan Serfin’ de katıldı aramıza. Serfin: evimizin haşarı bir o kadar da sevimli köpeği.
Artık, Serfin ve Berfin’in bakımları bana aitti. Bu sorumluluk altında her sabah erkenden kalkıyor ellerimle onları doyuruyordum. Ne güzeldi Berfin’in annesinin peşinden koşması! Annesiyle oyunlar oynaması ne güzeldi! Ama, ne yazık ki uzun sürmedi bu “analı kuzu” mutluluğu. Bir eve bir öksüz yetmezmiş gibi acı bir haber dağlayıverdi yeni baştan çocuk yüreğimi. Kuzucuğumun anası yediği bir ottan zehirlenerek ölmüştü.

Ölüm bir kez daha çöreklenmişti kapımıza.
Kuzucuğum öksüz kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldım sanki bu olaydan sonra Berfin’e. Ona yalnızlığını unutturmam lazımdı. Öksüzlüğünü... Serfin olayların farkında gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Ne zaman melemeye başlasa Berfin, hemen onun yanıbaşında bitiverip, bir şeyler yaparak onu neşelendiriyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz üçümüz üç dost, üç kardeş, üç sırdaş gibiydik. Biraz geç uyansam ikisi birden kapımda bitiveriyordu.

Yemyeşil kırlar bizimdi uçsuz bucaksız.
Bir de bulutlar vardı
Mavi bulutlar
Beyaz bulutlar
Bulutlarda şekiller vardı
Bulutlarda iki resim
Yağmur daha çok yağıyordu sanki
Bulutlar ve ben aynı yerdeyiz hala
Bulutlar kuzum köpeğim ve ben

Bir tatlı koşuşturmaca başladı günlerden bir gün evin içinde. Bir telaş. Çarşı pazar alışverişleri. “Hadi sana bayramlık alalım” dedi ninem. Hep beraber şehire gidip bir şeyler aldık. Çizgili beyaz gömleğim, mavi pantolonum ve yeni Trabzon derbey lastiklerim çok güzeldi. Gül rengi kırmızı kravat ve kurdele de isterim diye tutturdum. Berfin’e, Serfin’e ve bana. Kırmadılar. Aldılar. “Birazda kına alalım” dedi ninem. “Ellerimize yakarız. Berfin’i de kınalarız” Sevindim.
hayvan pazarı dedikleri yer çok kalabalıktı. Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Meydanlar koyun, kuzu ve danalarla doluydu. Kınalanmıştı kimisi, kimisi renk renk boyanmıştı. Bir anlam veremedim. Çocuk yüreğimin coşkusuyla yarının heyecanı sarıvermişti içimi. Yarın bayramdı... Kurban bayramı...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yumruk tıkanır genzime, kelimeler titrer
Titrer yüreğim
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Kınalar yakıldı ellerime. Berfin’in başına kınalar yakıldı o gece. Anlayamadığım bir fısıltı vardı evin içinde. Sanki duymamı istemiyorlarmış gibi gizli gizli konuşmalar. Berfin ve Serfin çoktan uyumuştu. Ben de uyumalıyım. Yarının heyecanı daha şimdiden sarmıştı içimi. Ayakkabılarımı sildim, ninemin kınalı ellerimi bağladığı bezlerle, parlattım. Bir daha sildim. Şimdi daha parlak olmuştu. Elbisemi kapının arkasına astım. Gözümün önünde dursun diye. Uyandıkça bakarım. Kırmızı kravatım, iki tane de kırmızı kurdele duruyordu başucumda. Biri benim için, biri kuzucuğum, diğerini de köpeğimin boynuna bağlayacağım.

Kınalı ellerimin kokusu karıştı bahar kokulu odama. Gece bir başka güzeldi sanki. Perdemi araladım, bulutlar yıldızlara bırakmıştı gökyüzünü. Göz kırptı biri, diğeri yer değiştirdi... Kaydı gitti... Tutamadım..

Boğuk bir ulumayla uyandım. Köpeğim, kapımın önünde havlıyordu. Önce ellerimin bağını çözdüm kurumuş kınaları topladım. Kapıyı açar açmaz yatağıma atladı Serfin. Paçamı tutup bir yerlere götürmek istercesine gözlerimin içine baktı. Acı çektiği her halinden belliydi. Daha yataktan kalkmamıştım ki kuzucuğumun acı meleyişini duydum. Birden bahçeye attım kendimi. Kınalı kuzumun gözleri bağlıydı ve sürüklenircesine bir ağacın altına yatırılıyordu. Kocaman bir çukur açılmıştı yanı başında.
Hani titrer içi bir çocuğun, korkar, üşür, üzülür, ağlar ve koynuna sokar ya ellerini, tutacak el, sığınacak kucak bulamadığından kendine... Oradayım işte!

Ninemin sesi duyuldu. “Berfin’i kurban ediyoruz. Sana başka bir kuzu daha alırız sonra. Bugün kurban bayramı”
Toprak kaydı ayaklarımın altından
Bulutlar kaydı ayaklarımın altına
Sesler çığlıklara karıştı
Kızıla döndü yeşil
Ellerimdeki kına sızladı
Kapının arkasındaki gül rengi kravatım
Çaresizliğim büyüdü kocaman çocuk gözlerimde
Hiç bir şey yapamamanın acizliğiyle yandım
Gök yere indi gürültüsüyle
Şimşek şimşek
Yanağımdaki damla utandı
ışıldadı ıslak gözlerim, ve...

Başımı sokup yorganın altına
Yitip giden sevgilere ağladım...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Bulutlar ve ben hep ayni yerdeyiz hala
Bulutlarda üç resim
Haykırabilseydim nefreti
Haykırabilseydim sevgiyi
Anlatabilseydim dostluğu
Yapamadım.

Kara bir bulut gibi çöreklendi o bayram sabahı küçücük yüreğime.
Kimse anlamadı.
Kimseye anlatamadım .
Bayramları neden sevmediğimi...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:39
Ziyafet


Yaşlı kadın, misafirlerine süt ikram ederken:

- Sizler de gelmeseniz, kapımı çalan olmayacak, diyordu. Beni ne kadar sevindirdiğinizi bir bilseniz...

Kadıncağız, kendisi gibi yaşlanmış ve yıkılmaya yüz tutmuş olan bir ahşap evde yaşıyor, eşinin vefatından sonra bağlanan "dul aylığı"yla geçinmeye çalışıyordu.

Hiç bir masrafı yoktu. Allah bereket versin, o para yetiyordu. Fakat ihtiyarlıktan da zor gelen "yalnızlık", belini tam anlamıyla bükmüştü.

Yan taraftaki bakkalın çırağı, her gün pencereyi tıklatıp istediği şeyleri getirmesine rağmen, dükkan sahibinden korktuğu için onunla konuşmazdı. Kadıncağız, böyle zamanlarda daha da garipleşir ve kendisi sık sık uğrayan vefalı misafirlerini beklemeye koyulurdu.

İşte o misafirler yine gelmiş ve ikram edilen sütü içmeye başlamışlardı. Yaşlı kadın, duvardaki sararmış resmi gösterirken:

- Rahmetli eşim, oldukça uzun boyluydu, dedi. Onun yanındaki ise oğlumdur. Bu resim çekilirken küçücüktü. Doktor olup yurt dışına yerleşecek ve bir daha bizi aramayacak deselerdi, kim inanırdı?

Misafirler, her gelişlerinden aynı şeyleri dinledikleri için, yaşlı kadının sözüne kulak asmıyorlardı. Kadın, devam ederek:

- Benim kucağımdaki de kızımdır, dedi. Saçları altın sarısı gibiydi. Zengin bir iş adamıyla evlendikten sonra, nedense anacığına vakit ayıramadı.

Kadının nemli gözleri duvardaki resme takılı kalmış, misafirler ise sütlerini bitirip yola koyulmuşlardı... Hep birlikte, döşemedeki kırık tahtaların arasından geçerek gözden kayboldular...

Yavru kedicikler, ertesi gün yine gelecek ve ihtiyar kadının verdiği ziyafete katılacaklardı...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:40
İstanbul'dan Tokyo'ya


Kenar oturaklardan birini tercih etti. Boğazı ve çevresinde betonlaşan kibrit kutusunu andıran binalara dürbünle seyrede gibi baktı. Düşteydi sanki. Bu şehri yekinen tanımasına rağmen ilk defa görüyormuşçasına baktı, baktı. İstanbul’u seviyordu çünkü sevenleri ve sevdikleri vardı. Kimin söylediğini hatırlamıyordu. Biri söylemişti. Mevla’sını arayan da, belasını arayan da İstanbul’a gelsin.” İstanbul’da her ikisini de görmek ve bulmak kolaydı.
İstanbul koca bir metropol olup çıkmıştı. Bu gün hala olanca hızı ile göç almaya devam ediyordu. Her yöreden, her bölgeden ve her ülkeden insana mekan oluyordu. Her geçen gün dertleri ve problemleri artıyordu. İmanlı bir yürek sahibi olan Recep Tayip ve ekibi son beş yıllık çalışması İstanbul’a çok şeyler vermişti. Ona gönül vermeyen, onu sevmeyen, onu beğenmeyen yoktu. Onu sevenler, Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanan bir sevgi seline dönüşüyordu. Metropol şehrin kaynakları daha önce faize, rüşvete ve üç beş çakalın yemesine yetmezken, yıllardır suları düzgün akmazken, bu genç adamla şehrin kaderi değişti. Baktı ki malum zihniyet, yarın bu sevgi selinin önüne geçilemeyecek, kaplumbağaların bile güldüğü bir sebeple yani Ziya Gökalp’e ait okuduğu bir şiir yüzünden başkanlık görevinden alınıyor ve altı ay hapse mahkum ediliyor. Ne güzel bir mahkumiyet! Mahkumiyete sevinilir mi? Böylesi bir mahkumiyete evet. İffet ve asaleti ile Züleyha’nın arzularına karşı durması sebebiyle zindana gönderilen Hz. Yusuf’un ki gibi saf ve masum bir mahkumiyet. “Hakk yolunda çile çekilmeden kudret helvasına nail olmak o kadar kolay değildir.” Aslında her engel, her zorluk ve her çilenin büyüklüğü gelecekteki nimetin büyüklüğüne işarettir. Kahramanlar güç ve zor ortamlardan çıktığı gibi, Recep Bey’in de çile çekmesi, hapis yatması, iftiralara uğraması, mahkemelere düşmesi ve bu gibi zorluklardan yüz akıyla çıkarsa gelecekteki mevki ve makamının yüksek olmasını sağlayacaktır. Onun için bırakın çile çeksin. Bırakın mihnet ve ateş çemberlerinden geçerek çelikleşsin de kolay kolay yıkılmasın. Bu genç adama gelecek zaman sahip çıkacağına adı kadar emindi. İnanıyordu ki gelecek buna şahitlik edecekti.
Önce vapurla Eminönü’ne ve oradan da Eyüp’e geçti. Eyüp El Ensari hazretlerinin kabrini ziyaret eder, dua ve niyazda bulunur. Semte ismi verilen sahabe, İslam’ın yayılması ve İstanbul’un fethi için gelerek şehit olarak; bu topraklarda kalan yüce zatın himmet ve teveccühüne nail olabilmek için, çevresinde nice beyler, paşalar ve nice zatlar metfundur. Ziyaretçisi ve dua edeni eksik olmaz. Oradan Fatih Sultan Mehmet Hanın kabri şeriflerini ziyaret eder ve duada bulunur. “Genç yaşında İstanbul’u fetheden ve yüce peygamberin yıllar öncesinden methiyesine layık olan, dini ve inancı her ne olursa olsun, tebaana adalet ve eman verdiğin bu topraklar üzerinde; İslam’a ve Müslüman’a yapılanları görmekte ve sıkıntı içinde olduğuna inanıyorum. Şikayete yüzümüz, söyleyebilecek sözümüz yoktur. “Siz nasılsanız öyle idare olunursunuz” İlahi hükmü karşısında acziyet girdabında boğulmaktayız. Ey Allah’ım, üzerimizden yarımını esirgeme!...” Öğle namazını Fatih Camiinde kıldı. Önce Beyazıt Camiine Sonra Sultan Ahmet Camiine kadar yürüdü.
Türkiye’den ayrılmak üzere havaalanına gider. Terminal sanki karınca gibi insanlarla kaynıyordu. Salon gidenler, gelenler, bekleşenlerle doluydu. Bankların üzerinde oturduğu yerde uyuyanlar, gazetesini okuyanlar, yanındaki yiyeceklerle açlığını gidermeye çalışanlar, ayakta bekleşenler mevcut görüntüyü tamamlıyordu. Arada da bir siyahi, sarışın, beyaz, uzak doğulu turistlerde mevcuttu. Şık giyimli personel bu insanların dertleriyle ilgileniyor, yoğunluğun stresi içerisinde hizmet vermeye çalışıyorlardı.
Saati geldiğinde kendini uzaklara taşıyacak uçağa yürür. Uçağın merdivenlerinden çıkmaya çalışan simasından uzak doğulu olduğunu anladığı bir genç kadını çocuğu ile yalınız başına merdivenlerden çıkarken yardıma muhtaç olduğunu gördü. Merdivenleri çıkmakta olan sarışın genç kız çocuğunu kucakladı ve uçaktaki yerine kadar taşıdı. Karşılıksız yapılan bu yardım karşısında kadın samimi bir şekilde memnuniyeti için teşekkür etti. Safa da “bir şey değil” diyerek yerine geçti.
Uçakta yerini aldı. Koltuğuna yerleşen kadının omuzlarından sarkan çocuk, kendini yukarıya taşıyan tanımadığı bu insana bakıyor, saf ve masum bir şekilde gülücükler yolluyordu. Diğer bir yanda bir çocuğun ülkeler üstü sesi geliyordu. İnsan hangi dilde konuşursa konuşsun ağlamak ve gülmek her ülkede her yerde aynı idi. Uçakta daha çok uzak doğu kökenli olmak üzere, bir çok renk ve ulustan insan yan yana bir arada uçuyorlardı. Birinci ve ikinci dünya harplerinde birbirilerini katleden, ülkeleri ve üstündeki güzellik ve varlıkları acımasızca yok eden insanların evlatları bunlar değillerdi sanki.. Bu gün koca bir metalik kuşun kanatları arasında aynı yöne doğru bir arada uçuyorlardı. Ne çabuk unutulmuştu dünkü savaşlar? Güler yüzlü hostesler ve yolculukla ilgili bilgi veren kaptan pilotun sesi güven vericiydi. Herkes birbirine dostça davranıyor ve tedirgin etmemeye gayret gösteriyordu.
Anadolu’nun yaz günlerinin en sıcak havasını geride bırakırken; gizemli uzak doğuda muson yağmurlarının horon teptiği bir mevsimde; Japonya’ya uçuyordu. “Japonya” kelimesinin sanki sihirli bir manası vardı. Denizin kokusu, ormanların derinliği ve steplerin ıssızlığı gibi.. Japonların yaşayışlarını ve hareketlerini şaşırtıcı ve gizemli ayrı bir dünya gibi görüyordu. Bir çok memlekete göre her şeyi ile farklı gibi geliyordu.
Kısa bir süre için de olsa Japonya hakkında yazılıp çizilenleri araştırmıştı ama fazla bir şey bulamamıştı. Bulduklarını gözden geçirmiş, bu iş okumayla değil görme ile daha iyi anlaşılacağını anlamıştı. Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda ne Japonya ile komşululuklar ve ne de karşılaşmaları olmadığından ne onlar Türkleri ne de Türkler Japonları yeteri derecede tanıyordu.
Japonca bilmiyordu. “İngilizce problemi büyük bir oranda halleder” diye düşünüyordu. Japonca bildiği birkaç cümleden ibaretti. Her şeye rağmen yanına Japonca bir sözlük ve konuşma kılavuzu almayı ihmal etmemişti. Kalbinde taşıdığı iman ve azim dolu inancı onu yüreklendirmeye yetiyordu. Gençliğinin bu ilkbaharında dinçti ve enerji doluydu. Geleceğin belirsizliği ve uzaklığın kasaveti onu ürkütmüyordu.
Uçak yeterli irtifayı buldu ve bir kuşun sadeliğini andırır bir eda içerisinde rotasında yol almaya başladı. Yeryüzü renge renk dokunmuş bir kilimi andırıyordu. Arazilerin düzensiz bölünmüşlüğü ve daha ayrı ahenksizliği göze çarpıyordu. Tepelere tepeden bakınca bir hükmü kalmıyordu. Binalar ise birer şekilden ibaretti. Bulut kümeleri yüzlerce atılmış pamuk yığınları gibiydi.
İnsanın yükseklerden aşağıları bir avuç içini seyreder gibi seyretmesi görüş açısını ve düşünce ufkunu aralar, varlığın içinde kendi hiçliğini aynel yakın hissederek yaşar. Bunu bilen ve içi iman dolu bir yürek, Allah’ın azameti karşısında şükür ve hamdı unutamaz. “İnsanoğlu bundan birkaç yıl geri dönüp baktığında yüzlerce ton ağırlığında ve yüzlerce insanın yan yana oturmuş, bir rahatlık içerisinde uçtuğunu düşünmek hayali bile zorlardı. Kabulü imkansız denirdi. Uzakları yakın eden, zamanı daraltan, zahmeti kaldıran bu nimete şükreden, şükretmeyi hatırlayan kaç insan vardı” diye düşündü. Bir vesaite bindiğinde her zaman okuduğu duayı içinden yedi defa okudu. “Bismillahi mecrahe ve mürsehe inne rabbi ile gafururrahim.”
Daima yanında bir kitap bulundurur fırsat buldukça okumayı tercih ederdi. Kitapları bir arkadaş, dertlerini paylaşan bir sırdaş cana yakınlığı içinde yaşardı. Ayrı kaldığında onun hasreti tüterdi. Dört tarafı mavi ile kaplı bir gökyüzü. Küme küme beyaz bulutlar gökyüzünün ayrı bir süsüydü.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:40
Tanrı’nın göktaşları



Önceki gece kutsal katında sıkkındı Tanrı…
Dev aynasının karşısında oturmuş elindeki taşlarla oynuyordu.
Yine böyle sıkıntılı bir anında yarattığı insanoğlu, başlı başına sıkıntı vesilesi haline gelmişti.
Kulları aşağıda yoksul, yalnız ve mutsuzdu.
Acı çekiyor, kan döküyor, eziyor, öldürüyorlardı. Sevgiden ziyade nefret kusuyor, sevaba değil günaha sarılıyorlardı.
Şeytan, zulmün bayrağını dikmişti yerküreye…
“Bıktım” diye mırıldandı Kainatın Efendisi, “…yoruldum asırlardır aynı filmi görmekten! Bilseniz kaç nesilde böyle kaç savaş, kaç yangın izledim ben.”
Kederle avucunda çevirdiği taşları, yerküreye doğru attı.
Taşlar, karanlıkta alevli ışıklar saçarak süzüldü aşağı…

Aşağıda umutla pencerelere üşüştü biçare Ademoğulları…
Kainatın ışıkla dansı başlamıştı.
Bu ışıltılı “yıldız yağmuru”na türlü çeşit manalar verdiler.
Toprağa yan yana uzanıp gözlerini gökyüzüne diktiler ve kayan her yıldız için ayrı dilek tuttular:
“Sevdiğime kavuşayım” dedi biri, “Yoksulluktan kurulayım” diye yalvardı öteki…
Gökyüzünün “taş yağmuru”nu, yeryüzü “dilek yağmuru” ile yanıtladı sanki:
“Acı çekmeyeyim”. “Yalnız kalmayayım”, “Mutsuz olmayayım”.

Acı acı güldü Tanrı yukarıda…
“Ah kullarım” dedi, “Buradan ne kadar da zavallı görünüyorsunuz.
Göktaşları, gözyaşlarını dindirir mi sanıyorsunuz.
Bu mu onca asırda yaratabildiğiniz uygarlık?
Yağanın taş olduğnu biliyor, ama hala o taşlardan medet umuyorsunuz. Derdinizin devasını onlarda arıyorsunuz.
Oysa attığım taşlardan duvarlar ören sizsiniz. Birbirinin önüne setler çeken siz…
Alçakgönüllülük istedim sizlerden; gönülsüz davrandınız, geriye kala kala sadece alçaklık kaldı”.
“Ah zavallı ümmetim” diye dertlendi Tanrı,
“Yıldızlara baktığınız kadar, birbirinize baksanız çok daha mutlu olacaksınız.
Benimle konuştuğunuz kadar birbirlerinizle konuşsanız, hiç de böyle yalnız kalmayacaksınız.
Gökyüzünde arayıp durduğunuz çareyi kendinizde, birbirinizde bulacaksınız”.

Sonra efkarla dev aynasına çevirdi yüzünü…Yalnızlığını savmak için onunla dertleşmeye başladı:
“Onca kalabalıkta kendilerini yalnız sanıyorlar. Asıl ebedi yalnızlığa mahkum olan benim, bilmiyorlar” diye iç geçirdi.
Aynada kendini süzdü uzun uzadıya…
Sonra aşağıya baktı.
Yeryüzünde çaresiz gözbebeklerinden uçsuz bucaksız bir Samanyolu vardı.
Milyonlarca çift göz, yalnızlığından kurtulmak için umutla kendisine çevrilmiş bakıyordu.
Aniden aynasını çevirip dünyaya tuttu.
Milyonlarca ışıltılı gözbebeği yansıdı göğün yüzünden…
İnsanlar, gökkubbenin aynasında kendi gözbebeklerinin ışığını görüp, takım yıldızı sandılar.
“Tanrım, bu ne mucizevi güzellik, keşke biz de yıldızların gibi ışıldayabilsek” diyerek hayran hayran dilek tutup duaya daldılar.
Bulutlandı Tanrı’nın yüzü…
Tuvalindeki resme kızan bir ressam gibi; çevirdi aynasını geri…
Söndü gökkubbenin ışıkları…
Sabah oldu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:40
Beni Kucaklayacak mı Bahar ?


Karanlık topraklar kucak açmıştı bana. Bir tohumdum, rüzgarların dans ettiği dallarda. Zaman geldi büyüdüm. Mevsim sonbahardı, annemden ayrılma zamanım gelmişti artık. Bende büyümüş olgun bir hurma çekirdeği olmuştum artık. Bir sonbahar mevsiminde kendimi annemin şefkat dolu kucağından, bir hurma dalından çatlamış susuz topraklara bırakacak, sonra baharı bekleyecek, bir ilkbahar yağmurunda yeşerecektim. Bir sonbahar rüzgarında, bir kum fırtınasında ayrıldık annemden. Rüzgar beni kilometrelerce uzağa sürükledi. Uykuya dalmıştım nerelerden geçtim, nereye geldim hiç hatırlamıyorum.

Kumlar örtmüştü üzerimi, bir tohumdum karanlık toprağın kucak açtığı. Ümitle sevinçle doluydum yinede. İlk bahar gelecek ilk yağmurla başımı topraktan çıkaracak, ilk baharın en güzel ılık yağmurlarında yeni hayatımla tanışacak, güzelliğimle dünyaya renk katacaktım. Bir ilk bahar yağmuruydu bana hayat ümidi, yaşama sevinci veren. Karanlıktaydım ve baharın bana hayata dair anlattıkları güzel hikayeleri dinleyerek toprak altında hazırlanıyordum hayata. Böcek arkadaşlarımın hergün dışarda gördüklerini bana neşeyle anlatmalarını çok seviyordum. Sürekli dışarı gidip gelen karıncalar yavrularına dışardaki güzellikleri yüksek sesle, heyacanla anlatırlardı; nede olsa karıncaların yavruları ümitle büyür, hayatın güzelliklerini ne kadar çok düşünürlerse o kadar hızlı gelişirlermiş. Bende zaman zaman kulak misafiri olur, ah bende bir çıkabilsem diye sabırsızlıkla beklerdim. Topraktan çıkacağım günü sabırsızlıkla bekliyordum. Yakında yeni bir hayata başlayacak, çiçekler açacak hayatın tadını çıkaracaktım. Bir meyve ağacı olacaktım, kuşlar dallarıma konacak bana en güzel şarkılarını söyleyeceklerdi. Çiçekler açacak, sonra çiçeklerin meyveler dönüşmesini izleyecektim. Sıcak yaz akşamlarında meyvelerim ay ışığıyla kızaracak, cennetten gelen lezzet damlalarıyla olgunlaşacaktı.
Toprak altında, hayaller ülkesindeydim. Aslında özgürdümde. Hayallerim bana istediğim güzellikleri beni bekletmeksizin getiriyor, hatta rüyalarım hayallarin bile ulaşabileceği son noktada yaşamın gerçek tadını bana yaşatıyordu.

Zaman artık iyce yaklaşmıştı. Birkaçgün sonra başımı dışarı çıkaracak, güneşin güzelliğine aşık olacak, güzel bir bahçede mutlu bir hayat sürecektim. Karınca arkadaşlarımın anlattıkları güzel hikayelerdi beni hayata bağlayan, bana daha doğmadan hayatı sevdiren.

Birgün sabaha karşı doğdum, bu topraklarda. Dışarda bombalar patlıyor, insanlar koşuşuyor, çocuklar ağlıyordu. Etrafım cesetlerle doluydu. Güllerin kokusu yerine cesetlerin kokusunu duyuyor, kuşların şarkıları yerine silahların seslerini dinliyordum. Karıncalar beni yaşatmak için yalan söylemişlerdi, onlarda dışarda mutlu değillerdi. Sim siyah dumanlardan, kapkara bulutlaradan güneşi göremiyordum. Oda beni göremiyordu. Doğduğumun ikinci günüydü, aynı zamanda öldüğüm. Bir zırhlı tank geçti üzerimden, bana acımadan. Öldüğüm gündü.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:41
Dört Kelebeğin Öyküsü...


Dört kelebek ateşin gerçek sırrına ulaşmaya karar verirler..
İlk kelebek uzağından geçip gelir ve şöyle der:
;Ateş aydınlatan bir şeydir;
Bu da gerçeği anlatmak için eksiktir.
İkinci kelebek ateşe iyice yaklaşıp döner ve şöyle der:
;Ateş ısıtan bir şeydir;
Bu da gerçeği anlatmak için eksiktir.
Üçüncü kelebek ateşe iyice yaklaşır,alevler kanatlarına değer geçer ve döndüğünde,
;İşte ateşin gerçek bilgisi der, ateş yakıcı bir şeydir;
Dördüncü kelebek bununla yetinmez.Ateşin çevresinde dolanır,döner,kavrulur ve birden bire ateşin içine dalarak bir an parladıktan sonra,alevlerin içinde görünmez olur...
Ateşin gerçek bilgisini anlayan tek kelebektir o ... Ancak bunu artık diğerlerine anlatacak durumda değildir..

Anlatmasına da gerek yoktur...
Hiç kimse ateşin ne olduğunu başkasının anlatmasından öğrenemez.Ateşe ancak dokunarak öğrenilir,onun ne olduğu...

Hepimiz bu öyküdeki dördüncü kelebek olmayı düşlüyor ama ömrümüzü diğer üç kelebek gibi tamamlıyoruz...
Sadece birkaç gün yaşadı kelebekler...
Ömrünce gerçek aşkı bulamayan insana inat,ateşin aşk olduğunu bilerek,aşk için yanmayı bilerek...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:41
Erik Ağacı


Yedi yaşında idi, çimenlerin arasında gülücükler atan erik fidesini Abbas Yerin’den söküp, evin önündeki bahçeye diktiğinde.

O yıl, yaşıt çocuklarla yarışırcasına fide toplama hevesine kapılmıştı.Önce başkaları yapıyorsa, ben de geri kalmayayım diye başladığı iş, sonra hoş bir uğraşa ve eğlenceye çevirilmişti.

Sığır otlatırken bahçelerde, gezinirken yol kenarlarında gözleri hep yerlerde dolanıyor, gözüne kestirdiği fideleri keyiflenerek topluyordu.

İlk günler acemiliği tutup,kırılıverince söktüğü körpe fideler, içinde de birşeyler kırılıyordu. O nedenle biraz büyükçe, kartlaşmış ve gür bir fideye rastladığında hazine bulmuşçasına ve ipi göğüslemişçesine coşarak havalara zıplıyordu.

Her şeyin yavrusu sempatik olur derler ya; meyve fideleri de birden bire önem kazanmış, sevimli ve sempatik görünür olmuşlardı.

Cemreler toprağa düşünce,kışı demlenerek geçiren meyve çekirdekleri, baharın ilk sıcakları ve ılık yağmurları yedikçe kabuklarını patlatıp; papatyalar, mor menekşeler, yaban çilekleri ve sakarcaların yanında,tek tek filizlenip boy vermişlerdi.

Boy attıkça ya sığırlara yem oluyor,ya kazaya kurban gidip eziliyor ya da meraklı bir Ademoğlu eliyle sökülüp yer değiştirerek yaşamını sürdürme şansını yakalıyorlardı.

Günlerce, gözlerine kestirdiği fideleri toprağı ile birlikte titizlikle söküp, ceplerinde taşıdığı bez parçalarına sararak evin önündeki bahçeye taşıdı. Böylece hem eğleniyor, hem de küçücük bir meyve bahçesine sahip oluyordu.

Akşama dek sığırların yanından ayrılamadığından, toprağı dökülen bazı fideler solmuştu. Söktüğü fidelerin toprağını bol tutmayı öğrendi. Anasının, itirazlarına, fidanlar büyüdükçe tarlayı gölgede bırakacağı sitemlerine, yalvarmalarına, uyarlarına kulak asmadan çalıştı ve on kadar değişik meyve dikmeyi başardı.

Birkaç tane elma ve armut, iki adet kiraz, birer de şeftali ile erik fidesi dikebilmişti.

Bahçelerinde erik ağacı yoktu. Bu nedenle erik fidanına özel ilgi gösteriyordu. Fidanların dibine sığır gübresi koyar, kurak günlerin akşamında sulardı ama, gözü hep erik fidanına bakardı.

Aradan birkaç yıl geçti, kalınlaştı fideler, gür yapraklı fidanlara eriştiler.

Sordu, soruşturdu aşı yapmayı öğrendi; köyün en beğenilen ağaçlarından aşılar seçti ve kendi elceğiziyle kesti, biçti ve kaktı. Aşı yerine sıkıca çamur bağladı eski gömleğinden yırttığı bez parçasıyla.

Fidanlarını korurken, rüzgardan, fırtınadan ve kuraklıktan çok kara keçiden çekiniyordu. Kara keçi çok tehlikeli idi; ahırdan çıkarken ve girerken ansızın meyve fidanlarına saldırıyordu. Bir ikisinin ucundan, kenarından koparmıştı da. Ama eriğe dokundurtmamış yakınına yaklaştırmamıştı.

Erik , illa ki de erik diyordu. Bahar geldiğinde evin penceresinden görünen manzara içini ürpertiyordu. Alından kırmızısına, beyazından moruna muhteşem bir renk cümbüşüyle donanırdı penceresinin altı.

Geceleri gördüğü renkli rüyalarda bile yoktu ruhunu bu denli doyuran manzaralar. Sabah Güneşi ile ısınan çiçeklerden yükselen nefis kokuların karışımından mest olur, sinirleri yumuşamış, yorgunluğunu atmış ve her zamankinden çok dinlenmiş olduğunu hissederek uyanırdı.

Kollarını penceresine dayar dakikalarca bu renk denizini seyre dalar,nefis kokuları içine çekerdi. Hatta, odasına dolan enfes kokular,uyanmak üzereyken gördüğü son rüyalarına bile yansırdı.

Köyün bütün kuşları onun meyve ağaçlarına tünerlerdi sanki. Sabahın erken saatlerinden başlar ve gün boyunca ağaçtan ağaca, daldan uçuşup, gagalarını kapamamaca cıvıldaşıp dururlardı.

Çiçekler dökülmeye yüz tuttuğunda, yerini körpe, el değdiğinde ezilecek kadar narin, güneşin altında geçen her dakikada yeşilin onlarca tonuna evrilen yapraklar uç verdi.

Günler geçip yapraklar genişleyip kartlaştıkça, çiçek kökleri koyu yeşil meyve tomurcuklarıyla donanırdı. Tomurcuklar irileşir, renkleri değiştikçe iştah kabartan görüntülere dönerlerdi.

Fidanları ilk yıllarda üç beş tane meyve ile yetindiler. Hepsi de çok olgun, iri ve tatlı meyveler verdi. Çakaleriği cinsindi erik fidanı nerdeyse silme ikiz meyve verriyor, dalda kaldıkça sarımtırak bir renk alıyor bal küpüne dönüyordu.

Başkalarının ağacı sınırlı sayıda ikiz meyve verirken, onunkinin sepetti ikizlerle,üstelik de elma iriliğnde eriklerle dolardı.

Yıllar yılları kovaladı; oğlu Hüseyin tutmayı öğrenmeye başladığında omzuna oturtup erik ağacının dibine götürdü, “şunu al, şuna uzan “ diye işaretler ederek en olmuşlarından toplattı. Değerli iki varlığını buşuturuyor olmanın gönencini duydu, hatta duymak için özellikle erik ağacının altına giderdi.

Oturup ağacın dibinde doya doya yerlerdiler topladıkları erikleri..

Yıllar durmadı, mevsimler döndü ve yine meyveye durdu ağaçlar. Hüseyin büyümüş ve iki kız, üç de erkek kardeşi gelmişti dünyaya. O ise otuz altısını bulmuştu bu arada. Erik ağacı da kalınlaşmış, dallanıp budaklanmış ve boy atmış, meyvelerinin yerden uzanarak toplanması olanaksız hale gelmişti.

Bir akşamüzeri canı erik çekti. Evdekiler de yer diye eline sepetini almayı unutmadı. Ağaca tırmanabilmesi için alttaki budak yerine yetişmesi gerekiyordu. Birkaç hamle yaptı, budağa yetişemedi. Az ilerdeki taşı aldı, ayağının altına koydu. Yine kısa kalınca taşın sivri ucunu yukarı çevirdi.

Bu kez uzandı, tutundu budağa ve kendini çekti yukarı. Meyve boldu ve sepet kısa sürede dolmuştu. Gün boyu sürekli güneş gören dal uçlarında ve yaprakların üzerinde duranlar diğerlerinden tatlı ve olgun olduğunu bildiği; yeşilden sarıya, bal rengine doğru değişen eriği kopardı, dişlerine götürdü. Ön dişleriyle ısırdı, taze lokuma gömülür gibi gömüldü dişleri eriğe. Çekirdeğe ulaşamadan dişleri, orta sertlikteki erik yarıldı, ayrılan parçası koptu; suları dilinin üzerine doğru yayıldı.

Sular tanıdık bir tadı beynine ulaştırdı;beyni, tanıdık duyguları hareketlendirdi. Tada ısırmanın yarattığı haz eşlik etti ve gevşedi kasları, eklem yerleri ayrıldı birbirinden, çözüldü. Kopan parçayı bir daha çiğnedi, diş etlerinde hissetti eriğin etini ve orta sertliğini.

Çiğnemek, ısırmak, bir daha, bir daha çiğnemek... çiğnemek...durmaksızın yineleniyordu çiğnemek isteği.

Tamah edip dalın ucunda sallanıp duran bal rengi, iri ve olgun erikleri olan üç çına doğru hamle yaptı. Sol eline aldı sepeti, tutunduğu dala doladı ipini, eliyle dalın arasında sıkıştırdı. Sağ elini uzattı, parmak uçlarıyla dokundu çının ilk eriğine.

Eğer koparmazsa birkaç saat içinde kendiliğinden düşecek, böceklere, kuşlara yem olacak ve geri kalanı çürüyüp toprağa karışacaktı.

Biraz daha uzandı, parmaklarının arasından avucuna kaydırdı. Sol eli zayıflamıştı, sepetin ipi gevşedi, daldan boşanmaya başladı. Beyni emir verdi “tut sepeti, erikler dökülecek, emeğin boşa gidecek.” Emre uydu, avucunun içine aldığı eriği bıraktı saniyelerin altında bir sürede.

Ayağının boşlukta kaldığını fark etti. O an her şey koptu. Ayağı kaydı, ağırlaşmış sepet aşağı doğru çekti vücudunu. Şaşkına döndü, tutunamadı, dalın üzerinde duramadı. Hızla yere doğru akıyordu.

Elleriyle dikip, aşıladığı, kara keçinin hışmından koruyup büyüttüğü erik ağacından düştü, kuyruk sokumu kafasının iki katı büyüklüğündeki taşın sivri ucuna vurdu ve ömrünün son otuz yılını omurilik felçlisi bir yatalak olarak geçirdi.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:42
Erkekler Neden Yalan Söyler?


Birgün ormancının biri dalları nehre
sarkan ağacın dallarını keserken
baltasını suya düşürür."Aman tanrım
diye bağırdığında bir peri belirir
ve "ne diye bağırıyorsun?" der.
Ormancı baltasını suya düşürdüğünü
ve yaşamını sürdürebilmek için
O baltaya ihtiyacı olduğunu
söyler.Peri suya dalar ve elinde bir
altın balta ile tekrar belirir ve
"Baltan bu muydu?" diye sorar.
Ormancı "hayır" diye cevaplar.Peri
suya tekrar dalar ve bu sefer elinde
gümüs bir balta ile tekrar belirir
ve yine sorar. "Baltan bu muydu"?
Ormancı yine "hayır" diye cevaplar.
Peri suya tekrar dalar ve bu sefer
elinde demir bir balta ile tekrar
belirir ve yine sorar."Baltan bu mu"
Ormancı "evet" der.Ormancının dürüst
lüğü perinin çok hoşuna gider ve
baltaların üçünü de kendisine verir.
Ormancı mutlu bir şekilde evine
döner.

Bir zaman sonra ormancı eşiyle bera-
ber nehir boyunca yürürken karısı
suya düşer ve ormancı "aman tanrım"
diye bağırır.Peri yine belirir ve
sorar. "Ne diye bağirıyorsun"?
Ormancı "karım suya düstü" der.Peri
suya dalar ve Jennifer Lopez ile
birlikte geri döner."Senin karın bu
mu?" diye sorar.

Ormancı "evet" der. Peri sinirlen-
miştir."Yalan söylüyorsun.Gerçek bu
degil" der.Ormancı "özür dilerim
peri, ortada bir yanlış anlaşılma
söz konusu".Eğer Jennifer Lopez için
"hayır" deseydim, bu sefer
Catherine Zeta-Jones ile geri gele-
cektin.Ona da "hayır"deseydim karım-
karımla dönecek ve her üçünü de bana
verecektin. Ben fakir bir adamım ve
üç karımın sorumluluğunu taşıyabile-
cek durumda değilim.Jennifer Lopez'e
"evet" dememin sebebi budur.

Hikayeden alınacak ders :Ne zaman
bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi
ve saygin bir nedeni vardır ve bu
başkalarının yararı içindir.

Kendileri için birşey istiyorlarsa
ekmek musaf çarpsin!!!

M@D_VIPer
08-08-06, 13:42
Mutluluğun Kokusu


Dostum birden soruverdi:

Bir insanın mutlu olduğu nasıl anlaşılır?



Şöyle düşünmüş olmalıyım:

Bilmem gözlerinin parlaklığından, neşesinden, belki yüzüne vuran iç aydınlığından.



Dostum hepsini kabul eden ama yeterli bulmayan bir el işareti yaptı:

Bunlar doğrudur. Mutluluk saklanamaz. Mutluluk insanın içinden sızar,bir yerlere girer, orayı değiştirir.



Bir de kokusu vardır. Bilir misin mutluluk kokar.
Mutluluğun kokusu mu? Doğrusu duymamıştım.



Dostum anlayışla baktı:

Doğrudur, duymamışsındır. İnsanlar pek farketmezler. Oysa, her ruh halinin kendine özgü bir kokusu vardır.



Eğer insanlar koku duygularını kaybetmeselerdi, bunları da bilirlerdi. Ama bir çok şey gibi bunu da kaybettiler. Yani, önceden biliyorlar mıydı?



Elbette, biliyorlardı. Bak hayvanların birbirleriyle iletişim kurmalarında koku nasıl önemli bir rol oynar...



Evet ama konuşamadıkları için... Dostum biraz sabırsız, sözümü kesti:



İnsanlar konuştukları için artık kokuya gerek duymuyorlar değil mi? Şimdi sen bana insanların konuştuklarını mı söylüyorsun? Artık yanıt vermiyordum. Dinlemeyi sürdürdüm.



Dostum:

Sen de biliyorsun ki insanlar gerçekte konuşmuyorlar. Konuşur gibi yapıyorlar. Öğrendikleri sözcükler var. Birbirlerine onları söylüyorlar.Gerçekte çok azı, çok az zaman için konuşuyor. Onlara da dikkat et, duygu sözcükleri yoktur. Birbirlerine söylemeleri gereken sözleri söylerler. Onun için de çoğunlukla birbirlerini dinlemezler. Gerçekte konuşmayan, gerçekte dinlemeyen insanlar iki önemli iletişim aracını da kaybettikleri için artık anlaşamıyorlar. Koku ve dokunma. İşte gerçek iletisimin iki yolu. İnsanlar ikisini de unuttu. Onu biraz kışkırtmayı denedim.



Şimdi insanların birbirlerini koklamalarını mı söylüyorsun?



Umutsuz ve kırgın bir bakışla baktı:

Keşke ne dediğimi anlasalardı da söyleseydim. Koklamak, öyle incelikli bir duygudur ki, bugünün insanına öğretilmesi gerekir. Zavallı koku alma duygumuz. Öylesine kötü kokularla bozuldu ki, yeniden eğitilmesi gerekiyor. Biliyor musun, insanlar insan kokusunu bile alamıyor. Bir kadının kokusu. Bir erkeğin kokusu. Çocuğun kokusu. Yaşlı insanın kokusu. Umudun kokusu. Bezginliğin kokusu. Hayata kırılmanın kokusu. Mutluluğun kokusu. İnsanlar bütün bunları unuttular. Dokunma da öyle insanlar bunu da unuttu. Bir elin el üstüne konması. Bir omuzun omuza dayanması. Bir sırtın sırta dayanması. Ayakların birbirine sarılması. Bedensel dokunma. Unuttuğumuz ne çok şey var...



Günümüz insanını savunmak istedim:

Ama sözcükler var, yazı var. Belki o yüzden unutmuşuzdur.



Dostum biraz dalgınlaştı:

Evet yalanların aracı sözler, yalanların aracı yazılar. Bir türlü içimizden geleni söylemeyi, yazmayı bilemediğimiz için yalanlarımızın aracı olanlar. Beden yalan söylemez, dokunuşun yalan söylemez. Bunlar gerçekleri iletir. Sadece gerçekleri...



Parfüm dünyasının gerçek bir uzmanı şunları söylemişti:

Parfümler doğanın verdiklerine insan ustalığının katılmasının ürünüdür, ama hiçbir parfüm kadın tenine değmeden gerçek bir koku değildir. Parfüme kişiliğini veren, kadının özel ten kokusudur. Onun içinde parfüm her kadında birbirinden farklı özellikler kazanır. Parfüm sürmenin ustalığı, bu karışımın oluşmasına yardımcı olacak ölçüde biçimde sürmeyi bilmektir. Böyle sürülmediği zaman kadın sadece parfüm kokar, ama sürmesini bilen kadının kendisi kokar. Önemli olan da parfüm değil, kadının özel kokusudur. Bu özel kokuyu kadının giydiği eşyaların durduğu gardropta, çamaşırlarında, özel yerlerinde bulabilirsiniz. Dikkat edin özel kokusunu tanımadığınız hiç bir kadını gerçekte tanımış sayılmazsınız. Ne yazık ki insanın kokusuna önem vermeyi bilmiyoruz. Sonra bir gün

"mutluluğun kokusunu"

tanıyacaksınız. Tenin hafifçe pembeleştiğini göreceksiniz. Güneşin ilk ışıklarına eşlik eden tozpembedir bu. Mutluluğun biraz utangaç, biraz ürkek, biraz çekingen başlayan, ama sonra cesaretle yayılan, güç veren, kendini duyuran özel pembesi. Bu pembeliğin üzerine dikkatle bakacaksınız. Orada buğulu bir nemlenme göreceksiniz. Hep uçan, hep havaya karışan, hep yenilenen üçücü bir nemlenme. Görenlere

"Sende bir şey var, aşıksın galiba"

dedirten bir bahar tazeliği, filiz tadı... Yaklaşın o tene. Yaklaşın ve mutluluğun kokusunu duyun. Birbiriyle uyum içinde binlerce kokunun süzülmüş kokusunu duyun. Pembeden eflatuna, deniz mavisinden güneş sarısına değişen gökkuşağı renklerindeki özel kokuyu. İnsanı rahatlatan, dinlendiren, coşturan, kıpırdatan, susturan, konuşturan mutluluk kokusununu duyun. Dünyanın en güzel kokusu budur. Bebeğin annesinden aldığı koku budur. Annenin bebeğinden aldığı koku budur. Seven insanın sevilen insandan aldığı koku budur. Ama bu koku kendiliğinden olmuyor. Buna emek vermek gerekiyor. Sabahların, gecelerin, gün ışıklarının birbirine karışması gerekiyor. Umutsuz günlerde, umutlu günlerde birbirinin değerini bilmek gerekiyor. Mutluluk kokusu dağlarda, ırmaklarda değil. Bu koku yalnız insanda. İnsanın insan da yarattığı koku bu. İnsanı insan kılmanın kokusu. Sevginin kokusu. Güvenin kokusu.



"İYİ Kİ VARSIN"ın kokusu.

"Keşke şimdi yanımda olsaydın"ın kokusu.

"SENİ SEVİYORUM"un kokusu.

"Beni seviyorum"un kokusu.



Bir gün mutluluğun kokusunu tanıyacaksınız. O zaman daha da mutlu olacaksınız, biliyorum...

M@D_VIPer
08-08-06, 13:42
Gül Bahçesi


Zamanın birinde bir kasabada yaşayan dünyalar güzeli bir kız varmış. Bu kız öyle güzelmiş ki çok uzak şehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakışıklı, asil pek çok delikanlı onu görmeye gelirmiş. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice şövalyeyi reddeden güzel kız kimseleri beğenmezmiş. Bu arada aynı kasabada yaşayan ve bu kıza aşık olan genç bir delikanlı da bu kızı istemiş. Ama kız onu da reddetmiş. Aradan uzun yıllar geçmiş. Bizim delikanlı kasabadan ayrılmış. Kendine başka bir hayat kurmuş ve evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış.

Bir gün yolu bir zamanlar yaşadığı güzel, küçük kasabaya düşmüş. Orada tanıdık birine rastladığında aklına bir zamanlar orada yaşayan dünyalar güzeli kız gelmiş ve ona ne olduğunu sormuş. Yaşlı adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kızın evlendiğini söylemiş. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmiş olan kızın kocasını pek merak etmiş. Bir gün gizlenip kocasını evden çıkarken görmüş. Kızın kocası şişman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammış. Üstelik zengin bile değilmiş. Çok merak eden adam kocası gittikten sonra evin kapısını almış. Kız kapıyı açınca kendini tanıtmış ve neden böyle bir adamla evlenmiş olduğunu sormuş. Kız da ona arkasındaki gül bahçesinden en güzel gülü koparıp getirirse cevabı vereceğini bu arada tek şartının bahçede ilerlerken geriye dönmemesi olduğunu söylemiş. Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün olduğu bahçede ilerlemeye başlamış. Birden çok güzel sarı bir gül görmüş.Tam ona doğru eğilirken biraz ilerde kocaman pembe bir gül gözüne çarpmış.Tam ona uzanırken daha ilerde muhteşem güzellikte kırmızı bir gül goncası görmüş. Derken bir de bakmış ki bahçenin sonuna gelmiş ve mecburen oradaki bir gül koparıp kıza götürmüş. Bahçenin en güzel gülün getirmesini beklerken kız bir de ne görsün yaprakları solmuş cılız bir gül.

Bunun üzerine adama dönen kız söyle demiş; " Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razı olmak zorunda kalırsın. Bu yüzden gençlik gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi öğrenmek gerekir."

M@D_VIPer
08-08-06, 13:43
Uçurumdaki Göz Yaşı



Yolun sonundaki kulübeden sağa dönerek patikaya tırmanan adam,tıkanan nefesini öksürerek açmaya çalışırken bir yandan da terini siliyor.sol eli belinde,sağ eliyle gözüne siper yapıp,güneşin parladığı tepe ye doğru bin bir umutla bakıyor.dalıyor düşünüyor.tepe de süzülen martıların sesleri cinayet gibi .tüm güzelliği bozuyor.futursuzca, martıların ecdadı ...kiliyor,hareketli kasvetli kara bulutlara da bi küfür savruldukdan sonra baston gibi dal parcasını destek ederek yola devam ediyor.uyuz bi köpek havlayarak koşuyor.hassiktir tamda zamanı diyerek.bir iki taş fırlatıyor korkarak,çetin ceviz olduğunu anlayan köpek kuyruğunu pısıp farklı bir yöne doğru giderek adamı rahatlatıyor.

Aklına cocukluk günlerinde ki sekerek koşması,zıplayarak atlaması, düşmesi ,kalkması geliyor.iç geçiriyor...satmışım anasını yolun yarısındayız ömrün,tükeniyor yavaş yavaş.enerji azalmış çevıklık azalmış,nefes daralmış,kıç baş.kilo nebilim yok işte.tıslayarak yolun taşlarını savurarak devam etmeye çalışıyor,rahvanca.hafif den bi türkü mırıldanıyor..


Şu dağların yükseğine erseler
Lale sümbül mor menevşe derseler,
Bir güzeli bir çirkine verseler,
Güzel ağlar çirkin güler bir zaman.....

Bu ne ya nerden takıldı bu türküde diye hayıflanıyor.

Bir zaman ....ah bir zaman ,zamanın bol,heyecanın çok,gençliğin fena sayılmaz olduğu günler diye düşünüyor... cıgarasının savrulan külü gözüne kaçıyor tamda sırası.yaşarırken gözleri külden iyice melülleşip birazda ağlamaklı oluyor, ahhhhhhh zaman geçmiş, zaman eski zaman,kötü köralasıca zaman .ilacı olacak dı her şeyin diye sesli sesli düşünüyor.ne ilaç oldu ne bişi.zamana yenik düşdüm diye bağırıyo.sanki martılara kuşlara köpeğe böceklere havaya suya.tükenmişliğin sıkıntısı....ağlamaya başlıyor ciddi ciddi.hüngür hüngür.yürüyüşden vazgeçerek olduğu yere çöküyor,bağdaş kurmuş sırtı tepeye dönük geldiği yöne aşağıdaki hayata,ufka toprağa.belli belirsiz her yöne bakıyor.elinde kırık bir dal parçası toprağı delercesine bıçak gibi saplamaya başlıyor, dalın kırılması iyice sinirlendiriyor, yumrukluyor toprağı,.hıçkırıklar öksürmelere karışıyor.ceplerini karıştırıyor bulamamış gibi yapıp biraz daha arıyor sigara paketini.sanki zaman kazanacak.zaman a ihtiyacım vardı diyor belli belirsiz.yakmıyor ağzında dolandırıyor.gözyaşları bardak dan boşanırcasına artık. bağırıp çağırmayı da kesiyor.kesik kesik içli içli yanık yanık özenerek ağlıyor.hep hakkını vermek istediği gibi yaptığı işlerin .daha iyi ağlıyor.bitmemeliydi diyor sessizce.doğanın güzelliği birden duygularını depreştiriyor, bitmemeliydi diyor.kararını gözden geçirme isteği geliyor aklına vazgeçiyor.dönmemesi gereken bir yerde.yapması gerekeni, istediğini istemediğini istemediklerini,isteyip de yapamadıklarını olmayanları olamayacakları aklından geçiriyor .tekrar yola koyuluyor.tepeye az kaldığını görerek gözleri ışıldıyor.rahatlıyor.bi sigara daha çıkarıp bitmemiş sigara’sıyla yakıp mutlu mutlu tüttürüyor.


Arkada bıraktıkları en değerli varlıkları sevdikleri sevemedikleri sevenler sevmeyenler,küllen aşklar ,kor gibi yanmış sessiz sevdaları geliyor .nefret duyguları kabarıyor .vazgeçiyor düşünmekten.....zaten düşünüldü,.tartışıldı...başa dönmenin imkanı yok ,zaten dönülse de değişen bir şey yok ...sonuç belli diyerek kalan yolunu bitirmeye koyuldu.



Aşağıdaki manzara zaten bildik ürpertici.kayalar dik, yüksek, gri, soğuk. rüzgarın sesi dalga sesleri ile karışmış,yosun kokusu tuz kokusu ferahlıkla beraber çekıyor kendine.alt da yalçın kayalar .....yırtıcı korkucu ezici.bayıltıcı can alıcı kayalar, kayalıklar.hani tam atlasan düşecek yerde durmakta.yaşamın hangi noktasında ,şarkının hangi mısrasında şiirin hani kıtasında olduğunu düşünüyo.masal mı hikayemi filmmi.yaşadıkları yaşattıkları mutlu mutsuz ettikleri hayalinden hızlı hızlı geçip gitmeye başladı.bir daha gözden geçirmeli mi ydi yapacağı şeyi.bir daha bir daha.varmıydı son dakkada aklına gelen gönlünde kalan ,arkadan, ah keşke diyen...

Gözü arkada kalırmıydı.....arkaya doğru baktı.kimse yok.yalnızdı...yapayalnız .....yılları gibi..boğazındaki düğüm daha da sıkmaya başladı.aklına gelenler vardı..gözyaşları ince den inceye süzülmeye , göz pınarları çağlama ya başladı.anne diyebildi kısık sesiyle.anne.anacığım diyebildi boşluk da yürürken.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:44
Kırat ve Sıpa


Kırata binmişim.

Sadece kulaklarını, kulaklarının arasından sarkan perçemini ve kar beyazı yelelerinin uçuştuğu boynunun bir kısmını görüyorum. Dimdik duruyor kulakları ve ara sıra oynayan başı resmin durgunluğunu bozarak, imgeye yaşanmışlık boyutu katıyor.

Dut ağacının yemyeşil yapraklarıyla gölgelediği serinliğin içinde, Şabanların yolunun başında, Aligil’in duvarının dibinde öylece duruyoruz.

Ağaçların ve otların rengi körpe bitki yeşili olmalı. İlkbahar sabahlarından biri ve güneş epey yükselmiş. Otların, yaprakların üzerine çöken sıcaklık bahar kokusuna boyanarak yükseliyor havaya ve hoş kokular doluyor burnuma; yaşama coşkusuyla göğe doğru yükseliyorum.

İçinde durduğum gölgeye bakılırsa erken ağaran günün sabahından biraz sonrası.

Kimsecikler yok yanımızda. Saka kuşları cıvıldamıyor dut ağacının yaprakları arasında, karga sürüleri kaplamamış göğün maviliğini. Yel esmiyor, ot kıpırdamıyor. Dut yapraklarının arasından görünen gökyüzü yüzü pırıl pırıl ve para kadar bulut yok.

< Dut ağacının altı ile evimizin arası yetmiş metre kadar var. Beni bu ata kim bindirmiş, oraya kadar nasıl gelmişim, ileri mi gideceğim, gerimi, birilerini mi bekliyorum?

Belli değil...

< İkinci görüntü; Çanakçı dönüşü, Küçük Köprü’yü gördüğüm anı resmediyor. Yine aynı kır atın üzerindeyim, Küçük köprüyü, İstanbul’a kadar uzanan şose yolu görüyorum. Aklımın yönü Görele’ye doğru. Büyük köprüyü geçip, dutluktaki hanı dönünce, ortaokulun altından Görele’ye gireceğiz.

Fakat ben ve at ne ileri gidiyoruz, ne geri... Yanımda, sağımda, solumda yine kimseler yok bu görüntüde de. Kır at ve ben anayola doğru dönmüşüz cephemizi, duvara asılı tablo gibi aynı noktaya doğru bakıyoruz. Atın perçemi ve kulakları arasından görüyorum önümü.

Bu görüntünün, Dut ağacının altında başlayan yolculuğun devamı ve aynı günün, dakikalar sonrası olduğundan eminim.

Çanakçı sapağı ile dut ağacının arası yedi kilometre kadar. Bu yedi kilometrelik yolculuğun hiçbir santimini anımsamıyorum. Kemer köprü yok, Osdu Mamud'un değirmeni yok. Değirmen yanına kadar hep iniştir ve burası inişin, yokuşa döndüğü yerdir.

O yaşta, at sırtında tutunabilmem, altmış yetmiş derece eğimli yolu selametle tamamlamam asla söz konusu olamazdı. Yokuş inerken atın boynundan aşağı düşmem gerekirdi, Demek ki yanımda birileri vardı ve bana yardımcı olmuştu. Gacaru çeşmesinden aşağısının yetmiş derece eğime ulaştığını düşünürsek, Kemer Köprüye kadar süren tehlikeli yolculuğu at sırtında bir başıma geçmediğim açıkça anlaşılabilir.

Bu anıya bakılırsa, günlerden Salı ve ben 2-3 yaşlarındayım. Salı günleri Görele’nin pazarıdır ve köylüler için resmi tatil gibidir. Köylerdeki işler bırakılır ve Görele çarşısına inilir. O gün çarşıya gelmiştik ama ne yolculuğun orta yerinden, ne de Kemer Köprü’ye (değirmenin hemen yanı) kadar olan inişi nasıl bitirdim, şoseye indiğimde at motorlu araçlara nasıl tepki verdi, Görele çarşısında ne yaptım, hiçbirini anımsamıyorum.

Halen, bu olayın içinden çıkabilmiş değilim; bunlar yaşanmadı da ben mi uyduruyorum; gerçekten benim gözlerimden mi aktı belleğime, yoksa birilerinin kulağıma üfledik-lerini kendime mi mal ediyorum? Temelini yayla hevesinin doldurduğu bu at sevgisi, kurgularımla gerçeğimi birbirine mi karıştırdı, karar vermiş değilim.

Çocukluğumun, masalla gerçek arası bir yerine kazılı bu anısı, hiç bir zaman terk etmedi beni. Bu masalımsı anının gerçek olmasını bekledim yıllar boyu. Bir atımız olmalıydı, yükleri ben değil o taşımalıydı, sırtına binip dörtnala koşturmalıydım yollar boyu. Asıl önemlisi yaylaya gitmeliydim.

Aynalı başlığını takmalı, sağrısına allı, kırmızılı, yeşilli örtüsünü örtmeli; boynuna gorunu takmalı ve ceniğe (köye,cenik denir) dönerken bir elimde çam sakızı, ötekinde pestil dağıtmalıydım yolumun üzerinde dizilenlere.

Yayla mevsimi geldiğinde dört yanımızı gor, çan, kelek sesleri, koyun kuzu melemeleri ve sığır böğürtüleri kaplar. Bu sesleri duyduğumuzda dışarı fırlar, geçit töreni izler gibi, ağzımız açık, içimiz buruk beklerdik muhteşem göç katarlarını. Cılız sığırlar, benzi soluk insanlar tatlı bir telaşla umutlarını yanlarına alarak uzaklaşırlardı köyümüzden. Kızıl ağaçlar ve fındık dalları yer yer kapatır inişi, çıkışıyla kıvrılarak uzayan yoldaki görüşü. Bir görünür, bir kaybolur yolcular tepenin, tümseğin, alafın ve paldırın arasında.

Çanlı Kirse (Çanlı Kilise)’ den sonra hiç görünmez olurlar ve oraya kadar bakardım yaylacıların ardından. Sonrası hayal dünyamın kurgularıyla ve tamamlanmamak üzere uzayıp giderdi.

Aradan günler geçer yaylacının biri, yayla yanığı kızarmış yüzüyle yollara uzanan yeşil yapraklı fındık dallarının arasından görünür, yayla havasını yayarak önümüzde durur. Biz ağzımızı açmadan vakur ve görev bilinci içinde bir çiğniyim çam sakızı ile bir ısırım pestili ellerimizin arasına bırakıverir. İşte mutluluğum,heyecanım, coşkum, şükran duygum ve imrenmekten içimin eridiği an.

Kırat öyküsü yeniden canlanır bu günlerde , yaylaya gitme isteğim midemde yumruk yumruk topaklanır,burgu burgu ağrılar olurdu.
>br> Bizim ailede yaylacıymış ben doğmadan. Dedem ve babaannem İstanbul’a, halamlar kocaya gidince yaylacılık bitmiş. Güya, kır at da o günlerde satılmışmış.

Bir ucumuz İstanbul’a uzayınca elimiz, kolumuz bağlanmış ve bizim ailenin yaylacılığı anılara hapsedilmişti.

Kır ata ilişkin iki resimlik anım ve yaylacılık özlemim hayal dünyama yerleşmiş benimle birlikte büyüyordu.

Yaylaya giden arkadaşlar oralarda geçen olayları anlatırken doyumsuz tatlar alır o hayatı illaki yaşamak isteğiyle yanıp tutuşurdum. Yemyeşil cana can katan topuk çimeni kaplı düzleri, çam ormanları tüm hastalıkları yok eden acı suyu, bir adım sonrasını görmeyi engelleyen sis baskınları; gerçeğe değil, masal dünyasına aitlermiş gibi gelirdi bana. Bunların hepsi tanımdan ve tahminden öte şeyler değildi, çünkü gözlerimle görmemiştim.

Topuk denirmiş yayladaki ota, diken gibiymiş. Suları öylesine çok soğukmuş ki, yediğin yemeği hemen eritirmiş ve sık sık yemek yeme ihtiyacı duyarmışsın. Sıcak kavurmanın üzerine bu su içilirse, et midede donarmış ve ölüme yol açarmış. O nedenle yayla çocukları güçlü, kuvvetli olurmuş. Ben çok zayıf, güçsüz olduğum için de illaki yaylaya gitmek istiyordum.

Babamın güçlü olmasını yayla çocuğu olmasına bağlıyordum. Beşiklerin başında, anaların, ninelerin söylediği ninnilerin en güzeli, en dokunaklısı ‘uyusun da büyüsün, yaylara yürüsün, küçük guzum oooy” ninnisidir. Doğan her çocuğun gitmesi gereken yerdir yaylalar. Beşiklerin başında yakıla yakıla yayla ninnileri, içinizi de yakmaya başlar yayla sevdası.

Yaşım ilerledikçe yaylaya gidebilmek arzusu, küçücük dünyamın en büyük hayalini, belki de yaşamımın ilk ciddi takıntısını kazıyordu belleğime.
Eğer atımız olursa yaylacılığın mutlaka başlayacağına inanıyordum. Gerçi gün gün yaylacıların sayısı azalıyordu. İş yapacak, yaylaya gidecek yaşta olanların kimi İstanbul’a,kimi Almanyalara kaçıyordu. Ama, ben umudumu yitirmemiştim.

Günler, tarla, inek, dana, değirmen ve okul arasında geçip giderken, dedemden, ömrümce unutamayacağım sürpriz haber geliverdi. Bir katır göndermiş bize.

< Köru Ali İmroz’dan bir kaç katır ve at satın alıp gemiyle Görele’ye getirmiş. İstanbul’da dedemle görüşmüşler.
>br> Dedem, “Birini bize bırak. Ama, bizim çocukların beğendiği olsun” demiş. Yüz lira vermiş. Gelen habere göre, katırlar Orta Çay’da imiş.

Orta Çay, Büyük Köprü ile Küçük Köprü arasında kalır. Bir yanında Elevi deresi,öte yanında andal vardır. İki top sahası büyüklüğünde arazi çayır , çimen kaplıdır. Orta yerinde iki tane kale direği ve aşağısında (deniz tarafında) gölgesinde oturulan kocaman bir çınar ağacı göğe doğru uzanırdı. O zamanlar halka açıktı. Beşerden, altışardan kurulu, beş altı takım aynı anda maç yapardı.Onbirli maçlarda bile, kenarlarda bir iki küçük takıma oynayacak yer kalırdı.

Trabzon İdmanocağı gelir, Görele Yurtgücü ile maç yapardı. Büyük maçlardı bunlar. Tirebolu’dan Giresun’dan takımlar gelir, o zaman sahanın çizgileri, kireçle çizilirdi. 19 Mayıs törenleri de burada yapılırdı. Koşu yarışmaları ( o zamanlar atletizm demezdik), minder hareketleri, insandan kule, yanan çemberden geçme vb. hareketler birbiri ardınca sıralanır, bu gösterileri izlemek için köyler boşalır, Orta Çay’a toplanırdı.

Orta okul yıllarında , öğlen yemeğimiz olan 25 kuruşluk çeyrek ekmek ve 10-15 kuruşluk zeytin veya tahin helvasını da çoğunlukla burada yerdik.Dere boyunca dut ağaçları vardı ve gölgesinde otururduk.

Koşar adım indik köy yolunu.Orta Çay’a geldiğimizde iki at , sekiz-on kadar katırın otladığını gördüm. Birkaç kişi atları ve katırları inceliyor.Özellikle ağızlarını açıp dişlerine bakıyorlardı.

Babamla birlikte kalabalığın arasına karışmadan uzaktan baktık hayvanlara.Tıpkı diğerleri gibi baban da birkaç katırın dişlerine baktı.Sonra, henüz iki yaşlarında olduğu söylenen sıpaya yaklaştı. Benim de küçük olmam nedeniyle olsa gerek, onu seçti. Doğrusunu söylemek gerekirse, benim gözümde onda idi.

Ağzına dişine baktıktan sonra, sıpanın yularından tutup, köye yöneldik.. Ayak tırnakları nalsız ve küçücüktü. Oysa atların ve katırların ayakları onun dört-beş katı kadar görünüyordu. Küçük bebeklerin görüntüsüyle özdeşleştirdim sıpamı ve bir küçük kardeşim daha olmuş kadar ürperdim tepeden tırnağıma.

Direndi önce, bizimle gelmek istemedi. İlerde otlamakta olan atın yanına koştu kişneyerek.” Anası olmalı “ diye, düşündüm. Çocuklar da, danalar da analarının peşinden aynı tepkiyi verirlerdi. Gitti, yularını tekrar yakaladı babam. Yulardan gem yaptı ağzına. Ağzının etleri acıyan sıpa direncini sürdüremedi, babamın ayak izlerini takip edercesine yürümeğe başladı. Arkalarında ben üzüntü ve sevinci harmanlamış, yarı sarhoş, ha düştüm ha düşecek onlara yetişme çabasındayım.Sıpanın zoraki itaati, ağzına takılan gemin verdiği acı içime oturmuştu. Ufacık, evdeki dana kadar, kahverengine çalan rengi, küçücük ayakları, sinekleri kovalamak için sallanıp duran kuyruğu.

Son derece sempatik , bir o kadar da öksüz havası veriyordu bana. Bıraksalar geri götürüp atın yanına salacaktım. Fakat, ona sahip olma duygusu daha ağır basıyordu. Birlikte büyüyecektik kardeş gibi, öyle hissediyordum.

Ana şoseyi geçtik, Küçük köprünün yanından Çanakçı yoluna kıvrıldık. Orta Çay kayboldu. Babam gemi çıkardı sıpanın ağzından. Üzerimden kocaman bir karlı dağ kalktı. Direnmeyi bırakmış, başlığın normal haliyle çekilmeyi kabullenmişti. Çanakçı yolundan ayrıldık, köyümüzün yoluna saptık.

Nasıl ve kimler tarafından yapıldığını bilmediğim köyümüzün yolu, son derecede düzgün kara taşlardan özenle dizilerek yapılmıştı. Şoseden başlayan ve tek ustanın elinden çıkmış düşüncesi yaratan bu yol, bütün köyleri dolanırdı.
>br> Hatta, bu yolun köyümüzden de eski olduğunu düşünmüşümdür zaman zaman. Taşlar parıl parıl parıldıyordu cilalanmış gibi. Bu da uzun yılların eseri olduğu izlenimini verirdi.

Sıpanın nalsız ayaklarının taşlarda çıkardığı tıkırtılar kulağı okşayan mistik nağmeler oluyor, içimde bulanık, tatlı heyecanlar yaratıyordu. Arada bir kayıyor, hemen toparlanıyordu. Acıma duygusu meraka ve giderek coşkuya dönüşüyordu.
>br> Kendimden geçmiş, gözlerim büyülenmişçesine ayaklarına takıl havalarda uçarken, Cami Yanı’na nasıl gelmişiz.

Cami Yanı; adı üzerinde caminin bulunduğu alan, mahallemizin yegane geniş düzlüğü, hemen hemen 1,5-2 dönüm büyüklüğünde, mahalle çocuklarının oyun, yaşlıların sohbet, köylülerimizin düğün ve bayram yeri. Orta yerinde kocaman bir çınar ağacı var. Saklambaç oynarken saklanma siperi, bayramlarda salıncak ağacı.

Cami yanı her zamanki kalabalıktı. Özellikle arkadaşlarım sardı çevremizi. Kimi sevdi, kimi “ne zaman büyüteceksin de yük taşıyacaksın” diye dalga geçti. Büyükler, “yuları uzun olsun” dediler babama.

Evimize geldik, bahçeye bağladık ve önüne ot koyduk, kütür yemeye başladı yılardır buradaymış gibi. Tüm aile karşısına geçip seyre daldık. Hepimizin içi kıpır kıpırdı, her hareketini merakla izliyorduk.

Aradan günler geçti, nedendir bilmiyorum, katırın adını ‘Tarzan’ koydu babam. Ben de cesaret edip soramadım hiçbir zaman.

Kendine özgü kokusu , ot yerken kütür kütür ses çıkarıp gözlerinin üstünün şişip çukurlaşması,arada sümkürmeye benzer hareketleri ile ineklerden ayrı özellikleri vardı. Bu haliyle ineklerden ayrı bir konuma yükseliyor, adeta kutsallaşıyor, onurlu bir kimliğe ulaşıyordu. Oturup dakikalarca seyre dalıyorum. Yularından tutup gezdirmek, bineceğim günleri düşünerek her an ayrı ayrı dalga boyutunda heyecanlar yaşıyorum. Sevincim ve heyecanım bu kadarla da sınırlı değildi; artık hem yükleri onunla taşıyacağım, hem binip gezeceğim, hem de başkalarına yük taşıyıp para kazanacağım.

Bu sevimli sıpadan önce ‘Kop ‘ adında bir köpeğimiz olmuştu.Onu da enikken almıştık.Koyu kahve rengi, afacan bir köpek olmuştu.Başkalarının köpeklerinden korkmama karşın, Kop’la sarmaş dolaş koşmaktan oldukça hoşlanıyordum.

Bana karşı söylenen, “korkma, ısırmaz” sözünü onlara söylemenin keyfini çıkarıyordum çoğunca.

Köpeğin kendine özgü ekşimsi, itici bir kokusu vardır.Normal koşullarda tiksinmem gereken bu koku ile iç içe yaşamağa alışmıştım.

Bir sabah bahçemizde ölüsüyle karşılaştık, birileri tarafından zehirlenmişti. Oturdum ağladım günlerce alışamadım yokluğuna. Daha sonra ne kedimiz ne de köpeğimiz olmadı.

Babam, birkaç erkek danayı keserken de üzüntümden ağladığım olmuştu. Bizim köylerde erkek dana beslenmez, birkaç aylık olunca kesilir ve yenir. Damızlık boğa bir yada iki evde beslenirdi. Bu nedenle erkek danalar birkaç ay beslenir , büyümesine fırsat verilmeden kesilir. Büyükbaş hayvanlarla yaşıyorduk. Onlarla birçok anı vardır elbette sevgi ve üzüntü üzerine. >br> İnekler tembel tembel gezinirler ve sinsice onun bunun tarlasına giren başınızın belasıdır. Düşersiniz ardına ve her gün otlatmaya götürürsünüz. Ya birinin tarlasına girer, ya da güvenek konar başını alıp kaçar. Çocuk duygularınıza bir şey vermez. Kaynayan kanınıza ters orantılıdır yaşamları.

Köpekler ve katırlar öyle mi? Sizi, sizden daha çok eğlendirir.

Kaşağıyı elime alıp sırtında gezindirmeye başladığımda yeni eğlencemi bulmuş, yeni dünyanın kapısından girmiş gibiydim. İkimiz birlikte çocukluktan gençliğe doğru adım adım yürüyecektik. Ben katırların dünyasını ve katırlarla hayatı paylaşmayı ondan, o da insanlarla yaşamayı benden öğrenecekti.

Ahırda başlayan eğlenceli günümüz yollarda, bahçelerde birbirinden güzel anlarla devam ediyordu. Yemini yedikten sonra çeşme yalağına su içirmeye gidiyordum. Su içişini izlerken mutluluk ve heyecana kapılır, dalar giderdim.

Kekik yemekten büyük zevk aldığını görmüştüm, kekiği bol yerlere götürüyor, hatta şelek şelek kekik kesiyordum orakla. Kekikler güneş gören, ağaç gölgesi ulaşamayan yerlerde büyür. Buraları kayalık yerlerdir ve düşme tehlikesi ile karşı karşıyasınızdır. Bu özveri demekti ve sıpa için sarf etmiş olmaktan hoşlanıyordum. Kekikleri ahırda olduğu zamanlar önüne koyuyordum.

Ahır evimizin zemin katı idi. Üstü tahta ile döşenmişti ve ikinci katta bizi oturuyorduk. Yem yerken ağzından çıkan kütür kütür sesleri yatağımdan duyuluyordu. Yatakta yatmak, uykuya dalmak da başlı başına özel bir tada dönüşmüştü.

Aradan geçen uzunca bir zamandan sonra yine geldik Orta Çay’a.

Tarzan büyümüştü ve ayağı nallanacaktı. Kalın urganlarla bağlandı ayakları, tepinmemesi, tırnaklarını kesip nal vuranları engellenmemesi için önlemler alındı. Bıçak kesip, çekiç çivileri çakarken tepinemedi, inleyip durdu, ıkındı boşu boşuna. İşlemler bitince sıpalıktan katırlığa adım attığının bilincinde değildi ama, benim umutlarımın bir adımı daha atılmış oluyordu.

Nallanma, katırlığa geçiş için önemli törenlerden biriydi. Küçücüktü ayağına çakılan nallar. Tırnakları kesilince çivilerin üzerinde yükselen küçücük ayakları tatlı bir görünüm almış, ilk ayakkabısını giyen çocukların ilk yürüyüşünün verdiği meraklı sevinci duymuştum. Diğer katırların ayakları kocamandı ve hantal duruyordu Tarzan’ın ayaklarının yanında.

Sanıyorum o da acemilik çekiyordu, yere basışındaki tedirginlikten, adımlarını atışındaki sekmelere bakınca, çıplak ayakla yere basarken birden bire çivilerin üzerinde yürümeyi yadırgamıştı. Gözleri irileşmiş, korku ifadeleri ile dolmuştu. Kuyruğunu daha sık hareket ettiriyor ve bacaklarının içine doğru çekiyordu. Tedirginliği ve korkusu her halinden anlaşılıyordu.
>br> Ayak sesleri değişmiş,niniye benzer tatlı,kulağı okşayan melodiler çıkarıyordu. Bazı köylülerimizin giydiği kabaralı iskarpinlerin çıkardığı sese benziyordu.

İki kez daha gittik Orta Çay’a özel işlemler için. İkincisinde semer vurulacaktı sırtına. Hopladı zıpladı oynaşır gibi. Ard arda sıraladı çifteleri. Şaha da kalktı o arada. İlk ve son kez yaptı bu akrobasiyi. Çiftesini çokça görmüş, hatta birkaçında sırtından düşüp yerleri öptüğüm de olmuştu ama, şaha kalktığına tanık olamamıştım o ana kadar. Semere karşı gösterdiği tepki gözümü oldukça korkuttu. Bunca insanla yaptığımız işi yalnız kaldığımızda yapamayacağımız duygusuna kapıldım..

Mis gibi saman kokuyordu semeri; derisi tertemiz, kök boyalı rengarenk yün iplerden dokunmuş palanı ve yemliğinin parıltısı gözlerimi ve ruhumu kamaştırıyor bulutların üzerine salıyordu cılız bedenimi. Ben olsam böylesi yepyeni ve gıcır gıcır giysileri giyeceğim için günlerce uyuyamazdım, o, tepinip duruyor, çifteler savuruyordu durmadan.O direndikçe insanlar daha çok asılıyordu urganlarına.Direnişi boşa çıktı, semer sırtına vuruldu, kayış kuyruğundan geçirildi, palanı sıkıca çekildi ve çözülmemek üzere düğümlendi, ne yapsa atamazdı sırtından artık.

Tarzan pek hoşlanmamıştı ama, şimdi katıra benzemişti ve semeri çok yakışmıştı.Sicimlerden örülmüş eğreti başlığını ve yularını da değiştirmiş, alnı aynalı, her yanına irili ufaklı mavi boncuklar işlenmiş kırmızı, lacivert ve siyah renklerin hakim olduğu rengarenk kök boyalı yün ipliklerinden örülü başlığını takmıştık. Sevimli, sempatik ve sıpalığı gerilerde bırakmış tam anlamıyla yakışıklı, hamarat küçücük katır adayı olmuştu artık.

Tarzan erkekti; büyüdükçe erkeklik duyguları gelişip saldırganlaşacak ve zapt edilmesi zorlaşacakmış. Bu nedenle yumurtalıklarının alınması gerekiyormuş.

Yine düştü yolumuz Orta Çay’a ve bu kez sımsıkı ve tor top, semerinde yükleri bağlamak için taşıdığı urganlarla bağlandı ayakları. Ustura, yumurtalıkları sıkacak kıskaç, kollarını sıvayan insanlar hazırlandı ve hepsi birden üzerine çullandı sıpanın. Bütün gücüyle tepiniyor, ayağa kalkma çabaları boşa çıkıyordu. Göz bebekleri kocaman olmuş, ağı bembeyaz belermişti. Burnundan salyalar, ağzından köpükler saçıyordu. Korku ve dehşeti bu kadar net, bu kadar yakından ilk kez izliyordum.

Acı iniltiler, yorgun hırıltılar delip geçti yüreğimi. Yeşil çimenler kızıl kanlara boyandı. Göz göze geldik, imdat çığlığını olanca hüznüyle doldurmuştu masum bakışlarına. Burnumun sızısını göz yaşlarıma çeviremedim. Bir kez daha allak bullak ve bölük pörçük oldu duygularım. Dehşet her yanımı sardı, nasıl tepki vereceğimi bilemeden, buğulu bakışlarım dondu kaldı sıpanın alev alev yanan gözlerinde.

Vücudum kaskatı olmuş, ateş basmıştı her yanımı, yüreğimin atışı ile kulaklarımın uğultusu Orta Çay’a sığmıyordu.

Nal çakılması ve semer vurulması tatlı heyecanlarla titretmişti bedenimi. Şimdi ise sıpanın çektiği acıların onlarca kat fazlasını duyuyordum etimde ve ruhumda. Beni doğrasalar bu kadar acı çekemezdim sanıyorum. Yine de öfke duyamıyordum ustura sallayana, üzerine çökenlere.

Kutsal bir ayinde ibadet ediyorlarmış gibi değerlendiriyordum onları.

Olağanüstü bir çabanın içindeydiler ve olanca gayret ve hünerlerini işlerine vermişlerdi. En az sıpa kadar yoruldukları her hallerinden belli oluyordu. Gündelik işlerinden birini yapıyor kadar sakindiler.

Öyle ki, ağızlarındaki sigaranın külünü bile dökmeyi ihmal etmeyenleri vardı.

Şapkasının kenarları yağ tutmuş olan adam diğerlerinden biraz yufka yürekli gibi görünüyordu. Yüzü acıyla geriliyor,gözleri üzüntüyle kısılıyordu.

Sıpanın kaderinde onun belirleyici olacağında karar kılmıştım.

Her şeye karşın hiçbirine kızamıyor, sadece ellerini çabuk tutmalarını, sıpayı en kısa sürede serbest bırakmalarını diliyordum..

M@D_VIPer
08-08-06, 13:44
Hayatın Anlamı


Hayatın anlamı nedir? Bu soruyu kendinize hiç sordunuz mu? Sorduysanız kaç kez sordunuz? Her sorduğunuzda kendi kendinize hangi cevapları verdiniz. Her sorduğunuzda verdiğiniz cevap değişti mi? Değişen bu cevaplar sizi mutlu mu etti yoksa mutsuz mu?

Ben uzun zamandır bu soruyu kendime çok sık olarak sormaktayım. Şu günlerde hayat benim için eskisinden çok daha önemli. Çünkü hayata bakış açımın çok değiştiğinin farkındayım. Hayat gerçekten çok güzel ve biz onun çok güzel olduğunu nedense çok geç anlıyoruz. Hatta çoğumuz onun güzelliğini anlamadan hayata veda ediyoruz.

Hayat neden çok güzel? Bu sorunun cevabı aslında hayatın anlamı nedir sorusunda gizli. Siz hayatı nasıl görüyorsunuz? Nasıl duyuyorsunuz? Nasıl hissediyorsunuz? Bu soruların cevabını kendinize yeterince verebiliyorsanız eğer zaten hayatın anlamını kavramışsınız demektir. Hayat çok güzel çünkü hayat çok kısa. Hayat sevmek ve sevilmek için bile çok kısa. Hayat o kadar kısa ki bu hayatta kavgaya, döğüşe yer yok. Hayat o kadar kısa ki sevdiklerimizi ihmal etmeye hakkımız bulunmamakta. Hayat o kadar kısa ki elimizde olanların kıymetini bilemeden elimizde olmayacak şeylerin peşinde koşuyoruz.

Düşünün ve kendinize şu soruları sorun. Hayatta en çok sevdiklerim neler? Ben onları gerçekten ne kadar seviyorum? Ben onlara ne kadar zaman ayırıyorum? Bu soruların cevabını verdiğiniz zaman HAYATIN ANLAMI nedir? Sorusunun da cevabını vermiş olacaksınız.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:46
Henüz 18 Yaşındaydı...


Daha henuz 18 yasindaydi ama hayatinin sonundaydi.
Tedavisi mumkun olmayan olumcul bir kansere yakalanmisti.
Kahir icinde eve kapatmisti kendini...Sokaga cikmiyordu.
Annesi, bir de kendisi. O kadardi butun hayati...
Bir gun fena halde sikildi, dayanamadi, atti kendini sokaga...
Bir yigin vitrin onunden gecti, tam bir CD satan dukkani da
geride birakmisti ki, bir an durdu, geri dondu, kapidan iceri,
gozune hayal meyal takilan genc kiza bir daha bakti. Kendi
yaslarinda harika bir genc kizdi tezgahtar... Hani,ilk bakista
ask derler ya, oyle takilip kalmisti iste...iceri girdi. Kiz,
gulumseyerek kostu ona; "Size nasil yardim edebilirim?" diye.
Nasil bir gulumsemeydi o...Hemen oracikta sarilip opmek istedi
kizi... Kekeledi, geveledi, sonra "Evet!" diyebildi. Rastgele
birini isaret ederek; "Evet, su CD´yi bana sarar misiniz?"
dedi. Kiz CD´yi aldi, iceri gitti, az sonra paketle geri geldi.
Genckizdan aldi paketi, cikti dukkandan, evine dondu.
Paketi acmadan dolabina atti... Ertesi sabah gene gitti ayni
dukkana...Gene bir CD gosterdi kiza, sardirdi, aldi eve
getirdi, atti paketi dolaba gene acmadan...Gunler hep alinip,
sardirilan CD´lerle gecti. Kiza acilmaya bir turlu cesaret
edemiyordu. Annesine acildi sonunda...Annesi; "Git konus
oglum, ne var bunda?" dedi. Ertesi sabah,butun
cesaretini topladi, erkenden dukkana gitti. bir CD secti.
Kiz gulerek aldi CD´yi, arkaya gitti paketlemeye.
Kiz icerdeyken bir kagida "Sizinle bir gece cikabilir miyiz?"
diye yazdi, altina telefon numarasini ekledi,notu kasanin
yaninakoydu gizlice. Sonra,paketini alip
kacti gene dukkandan... iki gun sonra evin
telefonu caldi... Anne acti telefonu. Dukkandaki tezgahtar
kizdi arayan. Delikanliyi istedi, notunu yeni bulmustu
da... Anne agliyordu... "Duymadiniz mi?" dedi. "Dun kaybettik
oglumu." Cenazeden birkac gun sonra anne, oglunun odasina
girebildi sonunda. Ortaliga ceki duzen vermeliydi. Dolabi acti,
oraya atilmis bir yigin acilmamis paket gordu. Paketleri aldi,
oglunun yatagina oturdu ve bir tanesini acti. icinde bir
CD vardi, bir de minik not...
"Merhaba, sizi oyle tatli buldum ki, daha yakindan
tanimak istiyorum. Bir aksam birlikte cikalim mi?
Sevgiler... Jacelyn "
Anne, bir paketi daha acti, onda da bir CD ve
bir not vardi: "Siz gercekten cok tatli birisiniz,
hadi beni bu gece davet edin, artik.
Sevgiler...Jacelyn "

M@D_VIPer
08-08-06, 13:46
Anne Gözüyle


Küçük kız kendini bildiği günden beri annesinden büyük şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı. Ona göre nur yüzlü bağdem gözlüydü. Bir tanecik yavrusuydu her zaman. Ama ilkokula başlayınca işler değişti. Arkadaşları onun hiçte güzel olmadığını hatta çirkin bile sayıldığı söylemektey di. Küçük kız ilk önce onlara inanmadı çünkü herkes birbirini kıskanıyordu. Ama birkaç yıl içinde gerçeklerle yüzleşti. Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü çiçek bozuğu bir cilde sahipti. Annesinin badem dediği gözleri ise şaşıydı. Demekki annesi onu aldatmış ve yıllar rılı çekinmeden yalan söylemişti. Genç kızın anne sevgisi kısa bir zaman sonra nefrete dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne bakan yoktu. Üstelikte gözleri bütün tedavilere rağmen düzelmiyordu. Genç kız doktorların gizlice yaptığı konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü. Ve kendisine hala çocukluk yıllarında ifadelerle seven annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye karar verdi. Fakat annesi uzak bir yerde iş bulduğunu söyleyerek ondan önce davrandı. Ve kazandığı paraları bir akrabasına gönderip kızına bakmasını rica etti. Genç kız bir süre sonra göremez oldu. Karanlık dünyasıyla baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu. Yalancıydı annesi ölse bile kayıp sayılmazdı. Bir gün doktorlar uygun bir çift göz bulduklarını söyleyerek kızı ameliyet ettiler. Ancak o gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten korkuyordu. Fakat kör olmakta zordu. En azından kimseye yük olmazdı. Genç kız ameliyat sonunda aynaya baktığında müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli vardı. Yüzünde ki bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan burnu düzelmiş kepçe kulakları normale dönmüş ve yaban otlarını andıran saçları dalga dalga olmuştu. Genç kız yanında ki doktora sarılarak:
- sanki yeniden dünyaya geldim dedi. Yüzümde hiçbir çirkinlik kalmamış. Estetik ameliyatı sizmi yaptınız.
Yaşlı doktor:
- böyle bir ameliyat yapmadık kızım. Diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri taktık sen onun gözlerinde gördün kendini.
Etrafınızdaki güzellikleri ya da çirkinlikleri sizin onları hangi gözle baktığınıza ve neyi görmek istediğinize bağlıdır.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:46
Yaşama veda demeti...


Gün ağarmakta ufkunda bu isyanın…
Kaç yıldır karanlıktı sensiz bu şehir
Kaç yıldır hesapsız, sebepsiz bir bekleyiş,
Bağrına dayanmıştı biçare saatlerin…
(bitaneme...)

Penceresiz kalmak nedir, çocuktum ilk yaşadığımda, küçüktüm. Sonra ne oldu anlamadım, yaşar oldum tınıları. Korkar oldum bir insandan. kaçar oldum… susar oldum… “Duvarlar konuşmuyor anne”... Anlar oldum… Eğer bakacak bir dünyan yoksa neye yarar vâr olsa da penceren… görür oldum…
Nedir bu salık verilen acıların ardındaki duygular? Yok mu? Ya da yok mu oldu?
Anlamak ve anlatmak, bu muydu?..

Küçüktüm o zamanlar. Ayağımda hâla dün gibi hatırladığım pantolonum. Peslik pörçük. Muamma bir kalabalık içindeyim. Bakışlara anlam vermek zor. Her yer, herkes zorakî yaşıyor. Hareketler ağırlaşmış.Konuşmalar fısıltının ardına saklanmış. Her baktığım yüz acı bir gülücük atıyor bana. Anlam veremiyorum.
Sonra biri geliyor yanıma. Kucağına alıyor. O tel tel saçlarımı seviyor, okşuyor. Ve anlamını bilmediğim bir şey söylüyor: “Deden cennete gitti yavrum. ~Ölmedi.”
Ölüm! Neydi acaba. Kötü bir şey olsa gerek. Herkes ağlamaklıydı çünkü. Akşamında o günün, bir mezarlığa götürdüler dedemi. Bir tahta kutu içine koymuşlardı. Bilmediğim bir sürü harf yazılı örtüyle de sarmışlardı. Derken namaz kılınacağını öğrendim. Gittikçe anlar oldum ölümü. Yaşama veda demetini. Herkes yerini almıştı. En önde ise dedemi koydukları kutu duruyordu (adı, tabutmuş). Öyle bir sıra vardı ki, yaşlıdan gence son buluyordu. Bense toprakla oynuyordum. Kafamı çevirdiğim bir yerde ise bir taş dikkatimi çekmişti. Üstünde bir şeyler yazmaktaydı. Ama neydi, bilmiyordum (adı, mezar taşıymış). Veda bittiğinde, bir çukura gömdüler dedemi. Herkes var gücüyle üstüne toprak atıyor, kapatıyordu. İşte o anda, anladım ölümü, anlamak istemeden anladım. Kaçtım, koştum bilmediğim bir yere doğru. Ağlıyordum. Ve tüm hızımı korurken, bir taşa takıldım birden bire, düştüm. Dizim kanamaya başlamıştı. Acıyordu. Etrafıma bakındım. Kimsecikler yoktu. Tüm dünya ıssızlaşmıştı sanki. Küçüktüm, korkuyordum. Bir feryat duydum yakın bir dağa çarpıp geri dönen. Ve gittikçe çoğalan. Herkes anne derdi ya. Ben, dedemi söylemiştim. Parmağım kanasa, yaşlı gözleri titrer, unuttururdu tüm acıyı. Kucağına alır severdi. Ve takıldığım taşı döverdi. Dedem böyle biriydi. Kambur beli tüm güçlüklerin karşısında dimdikti. Fakat o da gün gelince, ölüme yenik düşmüştü.
Aradan yıllar geçti. Okul sıralarında 7 yılı ardımda bırakmıştım. Büyüyordum. Yaşım ilerledikçe, sanıyordum ki dünyaya daha çok saplanıyordum. Bir gün okul çıkışı, insanın hiç aklına getirmediği (getirmek istemediği) ama insana çok yakın olan ölüm, yine can evimden vurdu beni. Çok sevdiğim bir arkadaşım, topluluğa aldırmadan tüm süratini toplamış bir arabanın altında kalmıştı. Gözlerimle görmüştüm savrulduğu ânı. Sımsıkı tuttuğu çantasını hiç bırakmamıştı. Dona kalmıştım. Bir saniye bir ömre bedelmiş, anlamıştım. Hayat! Meğer ne acı bir gerçekmişsin sen. Her gün dünü yaşatan, dün de önceki günü… Gün gelip, son günü… Annesi, zavallı kadın, bir insan ne kadar gözyaşı dökebilir, yaşarken ölmekten! nasıl beter olabilir, görmüştüm acı da olsa. Yaşama veda demetinde, yerimi almıştım bu kez. En arkadaydım, ve tabuta gittikçe yaklaşmaktaydım. Ölen arkadaşım olması gereken yerde değildi, yanı başımda değildi, yaşaması gerekliydi, ama… ama hayatta da değildi… Bu kez, bir avuç toprak atan ben oldum çukura. Yüreğimden bir parçayı da söküp gömmüştüm yanına. Ağlamıştım. Sıkmıştım dişlerimi, Azrail’i parçalarcasına... Mezar taşını görmekten en çok o anda nefret etmiştim.
Şimdi bakıyorum da hayata, yaş ilerledikçe, hayata veda demetinde git gide en öne geliyoruz. Yaşlandıkça tabutun çehresi daha da büyüyor gözümüzde. Ne yazık ki, yaşlanıyoruz. Ve yıllar önceki bizler, yani çocuklar geliyor ardımızdan. Dedemin cenazesinde toprakla oynayan ben, bugün tabut omzumda ölümü taşımaktayım. Tıpkı ben hayatla oynarken, tabutu taşıyan insanlar gibi.
Gün gelip ölüm demetinde en önde olacağız fark etmeden. Kimilerine baba, kimilerine dede, kimilerine amca olacağız. Fakat hep çocuklar gelecek ardımızdan. Yarının büyükleri. Yani bugünün bizleri.
Ve ne yazık ki, ölüm olacağız bir gün. Veda demetinin tek sahibi. Belki de daha yaşanmamış onca hayatımız olmasına rağmen. Dün 5 yaşındaydım, bugün 18. Yarın 30, sonraki gün 70… Dedem öldüğü gün anlamıştım ölümü…
------------------
"Ölümden niye korkacağım ki? Ben varken o yoktu, o gelince de ben olmayacağım"- lucretius*

M@D_VIPer
08-08-06, 13:46
Gül Soylu Aşk


Enez’ in güzel yaz günlerinden biriydi. Her sabah ki gibi ormana koşmaya gittim. En yakın arkadaşımda yanımda denize girdik eğlendik. Akşamüzeri can sıkıntısı 3 kişi bulduk. Okeye dördüncü aranıyor. Ya ben yanlış görüyorum yada karşıdan maviş gözlü, kumral, şirin mi şirin güler yüzlü bir masal perisi geliyor. O an sanki büyülenmiştim. Okey oynamayı bir yana bir yana bırakın iki de bir taşları düşürür, ıstakayı devirir olmuştum. Ama galiba ben onun pek ilgisini çekememiştim. Okey bitti arkasına bakmadan gitti.

Sonradan öğrendim ki arkadaşımın yeğeniymiş ve uzun süreli bir beraberliği varmış .
" E be kardeşim dedim içimden...

Yine bir yaz akşamı top oynamaktan geliyoruz. Kan ter içinde kalmışız, saç baş toz toprak içinde... Az ileriden birisi seslenir gibi oldu. Baktım aman Allahım yine o güzel gözlü kız. Tabii hemen havaya girdim bana "iyi aksamlar" dedi. Arkadaşım mavi gözü periye nasıl baktığımı görmüştü.

Yaz bitiyordu ve biz İstanbul'a dönnüyorduk. Mavi gözlü perim aklımdan çıkmıyordu. Fakat sonunda kafamdan atmayı zor da olsa başarmıştım.

Bir gün arkadaşımın ablası bizim bir yeğen var birbirinize çok yakışırsınız diye öyle bir söyledi. Ben pek önemsemedim meğerse abla arada aracılık ediyormuş. Tabiki bunlar sonradan su yüzüne çıktı. Bu arada bir detayı atladım. Uzun süre beraber olduğu gençten problemler dolayısıyla ayrılmış.

Arkadaşımda oturduğum günlerden birinde aablası "Haydi gel kahve içmeye misafirliğe gidiyoruz dedi." Bende "Gidelim bakalım dedim" Aslında biz ne bilelim her şey daha önceden planlanmış. Maviş gözlü perimin evine gittik. Ben onu görünce elim ayağım dolaşmaya başladı. Hatta kahve fincanını elimde unuttu benim güzelim. Gece eve gelince bu konuyu ayrıntılarıyla düşündüm. Sanki içime doğdu. İlk başından beri tahmin ediyordum uzun bir beraberliğe, hatta ölümüne beraberliğe adım atacağımı. İçimden bir ses "Neden olmasın be Serhat diyordu." Ertesi gün yine onlarınn evinde bir tesadüf yapıldı. Beraberliğimizin ilk cümlelerini kurdum sonunda. Eh zor da olsa, kan ter içinde kalsam bile şu an üç yıllık güzel bir beraberliğim var. Dile kolay üç uzun yıl. Aman Allah bozmasın tahtaya vuralım. Biz yıldızlara astık yüreğimizi... Bizim aşkımız gül soylu bir aşk. Allah' tan herkesin kaderine benimki gibi güzel, temiz ve gül kokan bir aşk yazmasını dilerim.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:47
Kafes



Zaman bizler için o kadar da yavaş geçmezdi bu karalık duvarlar arasında.Çoğu aksini iddia etse de ben bazen eğlenirdim bile.Tabii o kadar sık olmasa da kendini eğlendiren ender kişilerdendim.Çoğumuz ıslak rutubetli toprağa bütün gün kıçını yerleştirir ve bir daha oradan ayrılmazdı.Kimi zaman uyur kimi zaman etrafındakiler izler ama genellikle düşüncelere dalardık.Herkesin kendine özgü bir hayali vardı.İçlerinden bazılarının orijinalliği aristokratların hatta imparatorun hayal gücüyle yarışacak düzeydeydi.Mesela koridorun sonundaki koğuşta kalan nereli olduğunu hatırlamadığım Antoine var.En büyük ideali buradan çıktıktan sonra Manş’ın karanlık ve soğuk sularına sakladığı altınlarla dolu olduğunu iddia ettiği sandığını bulup bir gemi almak.O gemiyle adalardan kıtalara, kıtalardan adalara silah ticareti yapacak taa ki Fransa’nın sayılı “aristokratlarından” oluncaya kadar.Sonra satın aldığı topraklarda büyük bir ordu meydana getirecekmiş.Tabii ki ordunun başında yine bizim bilmem nereli Antoine var.İmparatorluk ordusunu yenip Napolyon’u rezil ettikten sonra kendini imparator ilan ettirecek ve ilk iş olarak da Müslümanlarda olduğunu iddia ettiği harem diye bir odaya bir sürü kadın dolduracakmış.Her kadın için yarım saat diyor.Böylece hem çok fazla kadına sahip olabilecek hem de bütün gün ıslak toprakta oturmak yerine kendini eğlendirebilecekmiş.Hareminde bizler için de yer ayıracakmış.Biz de hepimiz Antoine’ı beklemeye karar verdik.
Bir de Sardunya’lı Enrico’nun hikayesi vardı.Aslında Enrico Sardunya adasında ailesinden kalan zeytin tarlalarını işletiyormuş.Söylediğine göre gerçekten burada işi olmayan biri.İyi de kazanmaya başlamış bu işten, ama bu sefer de açgözlülüğüne yenilmiş ve olmamış zeytinleri bir güzel boyadıktan sonra Parisli bir tüccara satmış.Foyası ortaya çıkınca İtalya’da daha fazla duramamış ama akıllılık edip Fransa üzerinden İngiltere’ye kaçmaya kalkmış.İşin komik yanı peşinde olan tüccarın gemilerinin biriyle kaçmayı planlamış.Tüccarla muhabbet etmeye da hikayesini peşindeki adama anlatınca tüm foyası ortaya çıkmış bizimkinin.Enrico devamlı kendisinin uyanık olduğundan ama nedense kaçış sırasında aklının hiçbir şekilde çalışmadığından yakınıyordu,bunu da Tanrı’nın kendisini cezalandırması olarak algılıyordu.Aslında bence de öyleydi.Her neyse Enrico buradan kurtulur kurtulmaz Sardunya’ya döneceğini tekrar edip duruyor.Adaya dönünce işinin başına geçip kazancının bir kısmıyla da kilise,okul,köprü falan yaptıracağını söylüyor.Bence de akıllık eder,yoksa Tanrı’ya verecek çok hesabı olacak gibi.
Sonra,benim en yakın arkadaşım Kemal var.Kemal ile aynı koğuşta kaldığımızdan paylaştığımız çok oluyor.Kemal aslında Mısır’lı ve buraya da oradan getirilmiş,savaş esiri olarak.Anlattığına göre savaş alanına hiç girmemiş.Cephe gerisinde Osmanlı askerleri adına çalışıyormuş.Aslında yaptığı da yerli halktan asker toplamakmış.”O zamanlar gençtim. İnsanlara biraz esaret öyküleriyle üzdükten sonra kahramanlık hikayeleriyle besliyordum.Bir de ağlamaya başlayınca kadınlar bile savaşa katılmak istiyorlardı.”diye anlatır o günleri.Her hikayesini belki on kere dinlemişimdir ama her anlattığında sanki ilk defa anlatıyormuş gibi heyecanlanması hoşuma gidiyordu.Tutunacak bu hikayelerden başka hiçbir şeyi kalmamıştı.Ne annesi ne babası ne de başka bir akrabası.Bir tek kızı olduğunu anlatır durur ne kadar gerçek olduğunu kestiremediğim bir üslupla.Hikayelerinin aralarına sıkıştırır kızını,bazen Yasemin der bazen Gül.Bir keresinde bana dönüp;”Bir çiçek ismiydi ama çıkaramıyorum tam olarak.”demişti.O zaman bu saçı sakalına karışmış orta yaşlı cılız Araba acımıştım.Ne uğruna buraya düşüp de hayatını mahvettiğini sorgular gibiydi devamlı. Hayatının amacını anlamaya çalışarak hayatını bu karanlık yerde harcamaya çalışıyordu.Ona bakınca gözümün önünde evimizin yakınlarındaki lagüne gelen ördekler gelirdi.Amaçsız gibi görünürlerdi.Sanki hayatta hiç amaçları yok da öyle yüzüyorlarmış gibiydiler.Aslında oraya neden geldiklerini öğrenince çok şaşırmıştım.Annemim bir zamanlar bana dediğine göre ördekler mevsimin değişmesiyle dünyanın serinleyen bölgelerinden rahat yaşayabilecekleri daha sıcak bölgelere uçuyormuş.Bu yolculuk sırasında daha cılız olan yavrularının dinlenebilmesi için yol üzerindeki su birikintilerinde mola veriyorlarmış.İşte Kemal de bir şeyin peşindeymiş gibi geliyor bana.Devamlı o durağan bakışlarının arkasında bir şeylerin planını yapıyor.Sanki bilerek kızının ismini hatırlamıyor,bilerek o hikayeleri uyduruyor.Yada ben çok şüpheci davranıyorum.Ama yine de bir sinsilik hissediyorum ne bakışlarında ne davranışlarında ama ruhunun derinliklerinde.
Onca zamanın benden alıp götüremediği bu önyargıları kafamın bir kenarına attıktan sonra odamda-ben hücreme böyle seslenmeyi daha yeğliyorum-biraz dolanmaya kalktım. Onlarca yıl oldu herhalde buraya ilk geleli.Zamanın bu lanet , bu yaşlı, yıkık dökük hapishane de bile nasıl geçtiğini anlayamıyorsun bir süre geçince.Asıl mesleğim olan şairliği burada hiç yapamadım.Hapishane koşulları bana hiçbir zaman izin vermedi.Yumuşak kişilikli birisi olarak kimse algılanmak istemez böyle bir yerde.Kimseyle de paylaşamadım doğal olarak.Burada asıl ceza çeken benim aslında.Diğer hiçbir mahkum benim çektiğim acıları çekmemiştir.Mürekkebin keskin kokusu,kağıt yapraklarının parmağımda bıraktığı lekeleri özlüyorum hala her gece.Aklıma o kadar güzel dizeler,betimlemeler,tasvirler hatta bazen bir anda koca bir şiir bile geliyor ama gitmesi de kalması kadar çabuk oluyor.Bu şartların yaşattığı acımın, sonsuz ıstırabımın dinmesi için Tanrıya çok yalvardım ama yüreğimdeki beyaz çiçeklerin yasemin kokulu coşkusunu kaybettim yıllar önce.Sonra da bitmek bilmez sandığım,dağlara nehirlere sığdıramadığım inancımı.
İlk zamanlar çektiğim zorlukları aşabilmek için inancımı kullanmıştım.Bu kıstırıl-dığım karanlık odadan çıkabilmek için inancımın yüreğimden çıkarttığı aydınlık ile doğru yolu bulmaya çalıştım.Anlaşılan buldum da.Yoksa bugün burada sapasağlam dolanamazdım. Sonraki zamanlar nispeten daha kolaydı.Bu geçiş döneminde artık dışarıdaki dünyayı kaçırdığımın farkına varmıştım.Ziyaretçilerimden,aslında tek ziyaretçim vardı o da Jeanette’ti, aldığım haberler her zaman güncelliğimi yitirdiğimi suratıma çarpıyordu.Acıydı,ama dünya oturup ta benim için ağlamıyordu.Bunun farkına varmak benim için çok acı bir tecrübe olmuştu.Buradaki diğer insanlar bu duruma aldırmasa bile ben kendim yapraklarımı dökmüş hissediyordum.Daha sonra inancımın beni bir yere götürmediğini düşünüp kırık bir ahşap bavulu süsü verip yolun kenarına fırlattım.Bu sefer de elimde tek kalan Jeanette oldu.Her gece kafamı samanların üzerine koyduğumda onunla geçirdiğim güzel günleri hayal ederdim, kötülerine dokunmazdım.Sonra sonra Jeanette daha seyrek gelmeye başladı.Dün gibi hatırlarım son gelişinde bir adamla geldi.”Adı Marco.”dedi ve ekledi,”Biz evleniyoruz, Sebastian.Üzgünüm.”.Ve bir daha görmedim, her ikisini de.Başka ziyaretçim olmadı o günden sonra.Gerçi başka kimseye ihtiyacım da yoktu,sahip de değildim.Yapayalnız koskocaman bir okyanusun ortasında kalakalmıştım.Ne bir gemi ne de bir ümit.Jeanette de kalbimden kayınca içini dolduracak hiçbir şeyim kalmamıştı.Bu sırada kalan tek varlığımı fark ettim,Bastille Hapishanesi.İşin ironik tarafı bunca yılı hayatımdan çalmakla suçladığım, hayatımı kararttığı için nefret ettiğim bu dört duvar tek evim olarak avucuma yerleşmişti. Hapishane komutanı Binbaşı Garcia uslandığımı,yeterince cezalandırılıp ıslah edildiğime karar kılmış.Serbest bırakılmam için başvuruda bulunmuştu. Dediğine göre kuş kadar özgür olacakmışım.Bende asker olduğun her halinden belli dedim kendisine.Benim özgürlüğüm buraya girmemle uçtu gitti,ben ne kadar hızlı uçsam da kalemimi geri bulamam.Bu, Binbaşı Garcia’nın benden ikinci etkilenişi olmuş dediğine göre. İlki,buraya ilk geldiğim gün o zamanki hapishane komutanı Binbaşı Jean-Pierre ile olan konuşmamız sırasındaymış.O zaman Garcia sadece subaydı.Binbaşı bana neden burada olduğumu sorduğunda sadece sevdim,demiştim.Garcia hikayemden etkilenmiş ve şimdi de biraz onun etkisiyle,biraz yaşımın etkisiyle serbest kalmam için uğraşıyor.Aslında dışarıda köklerim dolayabileceğim hiçbir şey kalmadı.Nedendir bilmem kendimi bu suçluların arasında daha güvende hissediyorum.Bu duyguyu en son bir kadının koynunda hissetmiştim.Bunu bu mekanda bir daha söyleyebileceğim aklıma gelmezdi aslında.
Bej renkteki pantolonumun paçasını dizime kadar gelmeyecek şekilde kıvırmıştım mavi gözlü deniz ile sarışın kumsalın seviştiği çizgide ilerlerken.Ruhumun derinliklerinde sonsuz bir mutluluğa sahiptim.Sanki günler benim için hiçbir zaman sona ermeyecek gibi.İçimde bir coşku belirdi,piyano parmaklarımın arasında sakince,ağır ağır dans ediyordu ara sıra heyecanlanıyor daha sonra tempo tekrar düşüyordu.Hafif esen meltem sayesinde en kaliteli kumaşlardan seçerek özenle diktirdiğim deniz mavisi gömleğim pantolonumdan kurtulmuş özgürce çırpınıyordu.Bense buna aldırış etmiyordum, aksine daha da hoşuma gidiyordu oluşan bu görüntü.Beynimin içinde binlerce kelime dönüyordu koyu kahverengi bir keman eşliğinde.
Aşk,acı bir ihtiras gibi şu an dudaklarımdan damlayan,
Şehvet kaplı vücudumun her bir köşesi titrek,utangaç,
Şarabın kokusu sinmiş denizin uzattığı mavi gözlere,
Hüzün almış götürmüş aşka dair hangi yaprak kaldıysa bu kumsalda,
Şimdi sessiz ve usulca yatar yatağımın üzerindeki kırışık çarşafta.

Birçok dize gelip gidiyor aklımın aynasına.Görebildiklerimi söküyorum aralarından. Ağzımdan döküle bu dizeleri hemen cebimdeki kağıda yazıverdim.Buranın havası gerçekten insanı derinden etkileyebiliyor.Güneş artık karşıda dümdüz duran denize dalmaya hazırdı. Derken arkamdan bana doğru koşan adımların denizde çıkardıkları sesleri duydum.Hafifçe omzumun üzerinden baktığımda görmek istediğim manzarayla karşılaştım.Uzun koyu renk saçları koşması ile bir sağ omzunda bir sol omzunda toplanıyordu.Ona bakınca karşımdaki enfes Marsilya günbatımını unutup kendisini seyre daldım.Uzun ve ince bacakları ıslak kumda narin ve kırılgan adımlar bırakıyordu.Her bir ayak izi arkasından gelen dalga ile süpürülürken benden de bir parça eksiliyordu sanki.Hepsi çok değerli birer şiir gibiydiler. İri dudaklarıyla gülümserken benim için bir güneş daha doğuyordu.Oysa o elinde tuttuğu şarap bardaklarını işaret ederken ben ondan büyülenmeye devam ediyordum.Şarap bardağını avucuma sıkıştırdıktan sonra kumların üzerine çökünce benim de dikkatim mecburen Jeanette ten tekrar batan güneşin son saniyelerine kaymıştı.Güneş tam olarak şafakta son bulmuyor fakat denizin hemen üzerinde oluşan mor renkte belki buhar belki bulut tabakasının içinde yok oluyordu.Elimdeki ince cam bardağa bir baktıktan sonra içindeki kan kırmızısı şaraptan bir yudum aldım.Şarap doğrudan boğazımı yakmıştı.İşin doğrusu şaraptan pek anlamazdım ama her zaman anlarmış gibi davranmaya bayılırdım.
Zamanımın çoğunu Jeanette ile beraber geçiriyordum.Onun yanındayken nehirler daha hızlı akıyordu,rüzgar yaprakları daha sert sarsıyor,güneş daha çok yakıyordu. Duygularımı en üst seviyede yaşatan bu kadın benim üvey kardeşim aslında.Benim dünyam asla başka birinin ki gibi olmamıştı,kimsenin de benim ki gibi.Zaman onlardan çok fazla götürüyordu bense zamanın alıp götürmesine seyirci kalmadan onları kalemime döküyordum.Bunu duyanlar beni hayalperestlikle suçladılar hatta bazıları sorumsuz bile demeyi cüret edebildi.Ama çoğu ailemin zengin olmasın bağlıyordu.Belki de haklıydılar annem o zengin adamla evlenmemiş olsaydı ben muhtemelen tarlalarda çalışan bir çocuk olurdum.Şimdi bembeyaz tenimle ortalarda dolaşıp, şiirler yazıp, üvey kardeşimi seyrediyorum.Jeanette tamamen bir şiir gibiydi.Her bir organı ayrı bir dizeydi benim için.Birbirinden eşsiz dizelerin,cümle biçimlerinin,kelime öbeklerinin,hecelerin bir araya gelmesi ile ortaya çıkmış paha biçilemez bir şiirdi bu çirkin dünyada.
İnce parmaklarını koluma geçirerek beni de yanına çekti tek kelime söylemeden. Yavaşça yanına oturduğumda bu sefer ince parmakları kollarımdan içeri geçti ve omzuma kafasını dayadı.Nefesim kesilecek gibi olduysa da hiçbir şey söylemedim ben de.Arkamızdan, görüntünün ne kadar güzel olduğunu düşünüyordum.Dalgaların gürültüsü eşliğinde aşkımın sahibi, habersiz aşkımı paylaşıyordu sessizce.Jeanette’in vücuduma dokunduğu her yer ateşler içinde yanıyordu.Daha da kötüsü ateş gitgide bütün vücudumu kaplamaya başlıyordu. Akşamın bana armağanı serin meltemi hissetmeye çalışarak sakinleştirmeye çalışıyordum kendimi ama başaramıyordum.
Zaman geçmek bilmesin benim için,
Kuşlar ötmesin,yapraklar dursun oldukları yerde,
Eğer düşerse bir günah, eteklerinden hüznümün,
Şarabıma damlarsa pervasızca ve ahlaksızca,
Tanrı huzurunda cezamı bulayım şimdi burada ölmektense.

Dizeler her daim kafamda uçuşuyor ve Jeanette’in her hareketinin rüzgarı yönlendiriyor onları.Karanlığı beklemiştik beraber selamlamak için yıldızları.Jeanette parlak noktaları izlerken benim yanımda ben yazdıklarımı izliyordum noktaları birleştirerek. Kumların üzerinde yatıyorum gizli sevgilimin yanında, derken demir parmaklıklar beliriyor ellerimle kavradığım ama soğukluğunu hiç hissedemediğim.Askerler tüm mahkumları dışarı çıkarmak için kapıları açıyorlardı.Demir anahtarların demir kapıları açma sesleri yüreklerimizde yankılanıyordu.
Ayakta durmuş parmaklıklarda öylece askerleri izlerken genç Joacquim gözümün önünde belirdi.Joacquim henüz 24 yaşında olmasına rağmen asker olarak bu hapishanede görevlendirilmişti.Yaşının bilincinde olan bir insandı.Mahkumlara,özellikle yaşlı olanlara asla emrivaki konuşmazdı.Bu genç bizlere bile saygı duyduğundan Jean-Pierre tarafından oldukça azarlanmış ve sonunda mutfakta görevlendirilmişti.Ardından Garcia göreve başlayınca Joacquim’i oradan kurtararak gardiyanlık görevini ona geri verdi.Aslın bakılırsa o mahkumlara saygı duyduğu için mahkumlarda ona saygı duyuyordu.Alsa bir “ricasını” tekrarlatmak zorunda bırakmıyorlardı.Garcia da bunu fark etmişti.Bazen mahkumlar en küçük sorunlarını yada isteklerini bile Joacquim’le paylaşır o da elinden geldiğince yerine getirmeye çalışır yada yerine getirilmesini sağlamak için üstlerine istekte bulunur, her zaman da sonuçlanıncaya kadar can sıkıcı bir baskıda bulunurdu.Amacı belki böyle bir yerde zayıflık göstermek değildi.Gözlemlediğim kadarıyla da böyle takıntıları olan biri değildi ama genç Joacquim çok temiz kalpli bir askerdi.
Bana biraz geri çekilmemi işaret ettikten sonra yanına başka bir asker gelerek acele etmeden demir kapı yanındaki parmaklıkların önüne geçecek şekilde açtıktan sonra yan hücrenin kapısını açmak için yana kaydı.Bu sırada ben ve Kemal kapıdan geçerek hücrelerin yan yana ve karşılıklı olarak sıralandığı holde diğer hücrelerden çıkan mahkumlar ile birlikte ikişerli sıraya girdik.Herkesin hücresini terk etmesini beklerken aklıma tekrar Jeanette’in o akşamki görüntüsü geldi.Acaba o akşam ne hissediyordu?Benim hislerimi paylaşıyor muydu acaba.O akşam beni kim olarak sarmıştı?kardeşim mi?sevgilim mi?Bu soruyu Jeanette’e ne o gece sora bildim ne de daha sonra.Bu zamandan sonra da sormamın, merakımı gidermekten başka bir yararı olacağını zannetmiyorum.
Mahkumlar hızla sıraya girdikten sonra önümüzde kapalı duran,hücrelerin bulunduğu holü dış hollere bağlayan demir kapı ağır ağır açıldı.Herkes kendini ağırdan satarak umursamazca yürüdü.Dışarıya çıkıp temiz hava almak herkese o kadarda lüks gelmezdi. Sonuçta özgür olmadıktan sonra özgür havası teneffüs etmenin bir anlamı yoktu benim için. Ama istemeye istemeye(!) çıkmaya razı olmuştum.
Hapishanenin avlusu üç tarafı binayla çevrili olup diğer taraf ise sade uzun bir duvar ile avutulmuştu.Daha çok büyük bir manastırın görünümüne sahipti ve buda gardiyanlar için mahkumları korkutmada iyi malzeme çıkarıyordu.Çoğu zaman da eski mahkumlar yeni gelenleri ölü rahip hikayeleri anlatarak korkutup kendilerinin bir bez parçasına iki küçük taş koyarak yaptıkları “muska” ve “hayalet uzaklaştırıcı büyüler” ile tüm paralarını alırlardı. Tabii, yutmayıp ta kandırmaya çalışan mahkumu, kendisinin eski bir manastır öğrencisi olduğunu söyleyip aslında bu hapishanenin o bölümünde gerçekten bir rahip hayaleti olduğunu ve bu hayaletin hiç kavuşamadığı sevgilisini bulma ümidiyle her dolunay gecesi mezarından çıkarak buraya geldiğini ve burada yatan kim varsa sevgilisini onun öldürdüğünü zannederek öldürdüğünü söyleyerek dışarıda gelmeden önce yerden almış olduğu kurumuş ve bayatlamış, bu arada bir iki kere de yağmura yakalanmış elma kabuklarını mahkuma sattığına da tanık olmuştum.
Vakit akşama doğru yaklaşırken bizler de bugün iş yapmamanın vermiş olduğu sıkıntı ile avluda geziniyorduk.Dışarıdan, akan Senne nehrinin gürültüsüne arada sırada çocuk sesleri karışıyordu.Birisi diğerine “biraz çek” diye bağırırken bir kız “sen kendi işine bak” diye sitem ediyordu.Aradan ince sesli,belli ki diğerlerinden daha küçük, bir oğlan “biraz da ben tutabilir miyim?” diye ricada bulunuyordu.Anlaşılan kim neyi tutuyorsa vermeye pek niyeti yoktu çünkü küçük çocuk bu cümleyi birkaç defa daha tekrar etti.Sonra belki aldı belki sıkıldı,sustu. Derken,avlunun binaların haricinde yükselen uzun duvarın üzerindeki dikenli tellere sarı turuncu ve yeşil renklerinde bir uçurtma takıldı.Ahşap uçurtmanın kuyruğu da vardı ve bunda diğer renklerden farklı olarak kırmızı,mavi ve mor renkler hakimdi.Sonradan öğrendiğime göre adı “Gökkuşağı” ‘imiş.Gökkuşağı bizim pençelerimize takılınca anlaşılan ki uçurtmanın sahibi, küçük çocuğu azarlayıp dövdü.Zannedersem büyük olan uçurtmanın akıbeti aklına gelince vurmayı kesti.Artık bağrış çağrış yerine düşünen küçük insanların sesleri geliyordu. Bir ara arkama baktığımda benim gibi diğer mahkumların da gözleri gökkuşağındaydı. Bizler için o kadar yabancı bir cisimdi ki tahminimce ne olduğunu şekillendiremeyenler bile olmuştur.Yanıma iki mahkum geldi.Biri diğerine uçurtmayı göstererek “Benim de vardı küçükken,kırlarda bayırlarda koşa koşa uçururdum.”dedi.Diğeri merakla ekledi “Şimdi nerde?”.Mahkum kafasını uçurtmadan alarak yere eğdi,kaldırdığında gözleri donuklaşmış “Babamı öldürmeden önce babam kırmıştı” dedi.Diğeri yanlış bir soru sorduğunu anlayarak özür diledi ve konuyu biraz olsun dağıtmak adına uçurtmaların nasıl yapıldıklarını ve nasıl uçabildiklerini tartışmaya açtı.Mahkum da fazla üzerinde durmadan arkadaşa hararetle teorilerini anlatamaya başladı.Tam onları dinlerken kulağıma küçük çocuğun “Az kaldı.biraz daha kaldırın” diye haykırışı geldi.Fazla olmadı uçurtma aşağıdan birisinin müdahalesiyle hareket etmeye başladı.Biraz daha,sonra biraz daha hareket etti.Derken küçük çocuk duvarın tepesinde dikenli tellerin berisinde belirdi.Küçük en fazla beş yaşında olabilirdi.Kahverengi uzun saçları mavi gözlerinin önüne bir perde gibi iniyordu.Önce uçurtmayla ilgilendiğinden bizleri fark etmedi.Bir ara gözü arka plana kayınca çocuk büyük bir şaşkınlık geçirdi.Yaklaşık iki yüz göz ona bakıyordu.O an oradan görüntümüzün nasıl olduğunu çok merak ettim.Küçük gamzelerini bize gösterdikten sonra uçurtmasını söküp aşağı attı.Sonra, tekrar bize bu kadar çok insanın burada ne yaptığını sorgular gibi bakmaya devam etti.Bizim durumumuzu anlayamayacak kadar küçük olduğundan ben, ya çalışıyorlar yada oyun oynuyorlar şeklinde kendince sonuçlandırıp aşağı indiğini düşündüm hep.Ve sonra gökkuşağı tekrar havalandı mavi, özgür göklere.Bu sefer avludan görülebilecek şekilde süzülüyordu gökyüzünde.O havada süzüldükçe ben kendim uçuyormuş gibi hissediyordum.Beyaz bulutlara dokunup mavi göğü boyuyordum,ay ile güneşe aynı anda tutup her ikisini de salıveriyordum.Zamana sarılıp tarihe dokunuyordum.Her elime aldığımda kalemi hissettiğim sadeliğe dokunuyordum ruhumun en ücra köşelerinde.
Hissediyordum.Tıpkı O’nunla olduğum zaman gibi,tekrar hissediyordum havadaki yaşamı.Zamanın kokusunu ciğerlerime çekip kuşların melodilerini duyuyordum.Hayat. benim için anlam kazanmaya başlamıştı sanki,tıpkı…..eski günler gibi.Jeanette’in kokusu kokuyor bu uçurtma, ama ne kadar kötü daha anlayamadım.Ayağımın altındaki kahverengi toprak ile her an baktığım aynı renk duvarlardan başka hayatım kalmamış benim.Ne yaşadığımı bildim ne de yaşama amacımı.Bazı insanlar her insanın bir yaşam amacı olduğunu savunurlar.Herkes doğumundan ölümüne kadar bazı görevleri yerine getirmek için yaratılmıştır.Bu düşünce aslında basit bir düşünce değil.Sonuçta herkes kendine göre istediği gibi yorumlayabilir. Kimisi bunu kadere dayandırıp yaptıkları hakkında herhangi bir vicdani hesaplaşma yapmaz. Bu da toplum içinde ahlaksızlık ve güvensizlik yanında çürümüşlük ortamı sağlar ki bir toplumun sonunu hazırlayan başlıca etkenlerdir bunlar kanımca.Mesela,buradaki insanlar yaptıklarının suç olduğunu bilerek cezalandırılmak amacıyla buraya kapatıldılar.Eğer bu mahkumlar yaptıklarının kader olduğunu savunup burada bulunmalarının belli bir amaca dayandığını savunurlarsa bu büyük bir tehlike oluşturur.Bu adama göre buraya eninde sonunda gelecektir ve bu önüne geçilemez bir olgudur, asla müdahalede bulunulamaz, aksini iddia edenler de Tanrı’ya karşı çıkmakta, O’nun düzenine karşı gelmektedirler.İşte,ilk bahsettiğim tehlike buradan kaynaklanmaktadır.Suçlu,yaptığı hareketin suç teşkil ettiğine inanmamaktadır,aksine ilahi bir olay olduğunu savunmaktadır.
Kimisi de aynı düşünceyi alıp yine işine geldiği biçimde fakat araya ahlaki görevlerini, gelenek ve göreneklerini de katarak yorumlar.Bunlar daha ılımlı bir kesimdir.Düşünceleri ne kadar tehlikeli olursa olsun kendi içlerinde bir oto kontrol mekanizması oluşturabilmişlerdir. İlk bahsettiğim düşünce sistemine nazaran bu adamlar hayata bir amaç uğruna geldiklerine fakat dünya üzerinde yaptıklarından tamamen Tanrı huzurunda kendilerinin hesap vereceğine inanırlar.Tanrı onlar için oyunlar hazırlamıştır, bunlara katılmak yada hangisine katılacağına karar vermek tamamen bireyin iradesinde olan bir olgudur.Buna da dindeki tabiriyle özgür irade demektedirler.Bu insanlar hayatları boyunca yapmış oldukları hareketlerden sorumlu olduklarına inandıklarından kendilerine bir çeki düzen vermişler ve diğerlerinin aksine deha çok iyilik yapmaya ve yardımlaşmaya özen göstermişlerdir.Yine, her ne kadar kendilerinin bencilce hedefleri adına iyilik yapıyorlarsa da en azından suç işleyip ve bunu meşru kılıp toplum düzenini tehlikeye atmıyor aksine yardımlaşarak ve sahte iyiliklerde bulunarak hem düşüncelerini yayıyor hem de toplum için faydalı davranışlarda bulunuyorlar.Mutlaka bu düşünceyi daha başka yönlere çekenler,ortaya çıkan iki düşünce arasında bir sentez yapanlar hatta ve hatta antitez üretenler bile olmuştur.Ancak şu an için en büyük sorunum bu değil.
Dışarıda, avluda geçirdiğimiz zamanlar bana çok hızlı geçermiş gibi gelirdi.Zaman normalde bu kadar hızlı akmıyor da bizim dışarı salındığımızı görünce hızlanıyormuş gibiydi. Gökkuşağı hala avlunun duvarının üzerinde rüzgarla dans ediyordu.Duvarın diğer tarafında özgürlük çocukları kanatları altına alırken bizim yüzümüze dahi bakmıyordu.
O akşamdan sonra hemen Paris’e dönmem gerekiyordu.Jeanette’ten ayrılmanın verdiği acı yetmiyormuş gibi bir de onu bir daha ne zaman görebileceğimin sorusu vardı.Belirsizlik halinde kalmaktan nefret etmeme karşın şu an at arabasının penceresinden dışarı,ormanın derinliklerine bakarken bunları düşünmek hoşuma gitmişti.Ağaçlar tüm yapraklarını neredeyse dökmüşlerdi.Ormanın tabakası sarı ve turuncu renklerden oluşuyor,arada bir de beyaz renkteki mantarlar göze çarpıyordu.Marsilya’dan Paris’e yol üç gün sürüyordu.Ancak şu an arabamı altın atın çektiğine güvenerek iki günde Paris’e ulaşabilmeyi umuyorum. Dışarıda ki renkli zemine bakarken içimden bir ses Jeanette’in de burada olup bu manzarayı benimle paylaşabilmesini diliyordu.Şimdi o, burada,hemen yanımda oturuyo olsaydı muhtemelen yine koluma girer ve omzumun arkasından bu manzarayı seyrederdi.Ben de arabacıya seslenip durmasını emrederdim.Jeanette ile ormana dalıp kurumuş değişik tonlardaki yaprakların içinde yuvarlanıp eğlenirdik.Yaprakların çıtırtısı sustuğunda ona doğru eğilir ve kiraz kokan yumuşacık dudaklarına yavaşça dudaklarımı dokundururdum.Ormanın derinliklerinde, yerde yaprakların arasında öylece yatıp birbirimizi izlerdik.Bunları düşünürken bir huzursuzluk kaplı içimi.Bunlar düşünce bile olsaydı üvey kardeşime karşı ne kadar doğruydular?Acaba kendimi sırf bu yüzden suçlu hissetmeli miyim yada suçlu hissetmediğim için gazaba düşmeli miyim tam olarak bilemiyorum ama Jeanette’in kurumuş yapraklar arasındaki hali gözümün önünden bir türlü gitmiyor.Aşkımdan doğrunun ve yanlışın ne olduğuna karar veremesem de, ne ilerisini ne de gerisini şekillendirebilsem de kalbimin doğruyu söylediğine inanmaya devam edeceğim.
Marsilya’dan ayrıldıktan uzunca bir süre sonra bir gölün kenarında mola verdik. Arabacı hemen atlarını gölün kenarına götürüp dinlenmelerini sağlamaya çalıştı.Ben de arabacı da acıkmıştır diye yanımda ne varsa iki kişilik olarak hazırlayıp göl kenarında büyükçe bir taşın üzerine oturdum.Adam atları göl kenarında bir ağaca bağladıktan sonra tüm köylülerin yaptığı gibi beni rahatsız etmemek için arabaya doğru gitmeye başladı.Bunu fark edince bende herkesin yapmadığı gibi onu yanıma yemek yemeye davet ettim.Adam içi sıkıla sıkıla yanıma geldi.Ellerini önünde kovuşturarak “siz yalnız yeseniz?” dercesine bana baktı. Anladığımdan ona hazırladığım tabağı gösterdim ve biraz yana kayarak oturması için yer açtım.
Adam neredeyse kırklarındaydı.Saçlarının yanları beyazlamıştı ama benim dikkatimi en çok yüzündeki derin çizgiler çekmişti.Adamın yüzü sanki altmış yaşındaymış gibiydi. Kırışıkları o kadar derindi ki keskin olan yüz hatlarını daha da keskin hale getiriyordu. O derinlikler ne kadar zor bir hayat sürdüğünün kanıtıydı.Gözleri çökmüş ve yüzü de artık itip kakılmaktan aciz bir hal almıştı.Zaman onun zamanı değildi.Aslında onu yemeğe kendisine acıdığım için değil sadece acıkmış olabileceğini düşünerek çağırmıştım.Ama yüzüne daha dikkatli bakınca ona gerçekten acıdım.
Beraber oturup yemeğimizi yedik ondan sonrada biraz muhabbet ettik.Adının Francis olduğunu öğrendim.Bir karısı ve yedi çocuğuyla Marsilya’da yaşıyormuş.O kadar kişiye nasıl baktığını çok merak ettim.”Bizim evde iki kızım ve üç oğlum da karımla birlikte çalışır.O yüzden biz bi yolunu bulup yaşıyoruz,beyim.” Dedi.Takdir ettim kendisini o an.O kadar zorluğa ve yokluğa karşın hepsi birlikte aile olarak çalışıyordu.Konu döndü dolaştı.Bir ara hiç unutamadığı bir an olup olmadığını sordum.Adam,biraz alayla karışık “Sen de bizi hayvan yaptın be beyim.”dedi.Sonra da hafif tebessümle o anı tekrar yaşayarak ekledi ”Herhalde üç yada dört yıl önce Noel’di.O gün de üç gündür uyumadığım halde maden ocağına çalışmaya gitmiştim.Tabii o kadar yorgunlukla inan neye uğradığını şaşırıyor.Eve gittiğimde çocuklarla karım bana sürpriz yapıp bir at almışlar.Sordum,bütün yıl kazandıklarının bir kısmını kenara ayırmışlar.O da birike birike baya bir para yapmış.Hepsiyle de bana Noel hediyesi olarak şu atı almışlar.”parmağıyla atların arasından en yaşlı olanını işaret ederek, ”O gün sabaha kadar ağlamıştım.O günü hiç unutmam.”derken sesi gitti.Adam gözlerini ufka kaçırdı bir müddet sonra ben konuşmayınca kendini mecbur hissetmişçesine at işine girişini anlattı.”İlkin o atım vardı sadece.Sonra diğerlerini aldım.Şu küçük olan da benimkinin yavrusu, şimdiden yetiştiriyorum,beyim.”.Ben bir şey anlatmama rağmen adam da sormadı.Sonra kendimi onu aşağılarmış gibi hissedince rahatsız oldum ve kendimi tanıttım.Şair olduğumu duyunca çok şaşırdı.Pek şekillendiremedi.Sonra dayanamayıp ne demek olduğunu sordu.Jeanette’in yanında aklıma gelen dizeler hala cebimdeydi.Çıkarıp onları okudum.Karısına söylemek için izin istedi.Düşündüm, kime ne zararı olabilirdi?Boş bir kağıda yazıyım mı diye sorunca adam gülmeye başladı.”Beyim sen de bizi hayvan yaptın dedikte o kadar adam yap demedik.” diyince hemen okuma yazma bilmediğini anladım.Bütün yol ezberletmeye de çalışacağımı düşünürken Francis ikinci okumamda dizeyi ezberlemişti bile.Küçük köylü adam, büyük zengin bilgini acımasızca mağlup etmiş ve egosunun kırılmasıyla özgüvenini sarsmıştı.Neyse ki egoları olan biri değildim.Bu adam zengin olsaydı kim bilir nelerle uğraşıyo olurdu.Gelin görün ki adam seyislik yapıyordu.
Zamana karşı yarıştığımdan Francis’e gitmemiz gerektiğini söyledim.O da “Aklınızla çok yaşayın beyim.Ben de size gitmemiz gerektiğini söylesem diye kıvranıyodum.”dedi.Çok geçmeden atları bağladığı yerden alıp getirdi.Kısa zamanda tekrar yola koyulmuştuk.Ben yine arkadaki yerimi alıp camdan dışarı bakmaya ve tekrar Jeanette’imi hayal etmeye devam ettim. Sonra Francis aklıma geldi.Hayatı bizimkilerden ne kadar da farklıydı.Onun tek derdi geçim kaygısıydı.Akşam eve ekmek getirmese bile bir yolunu buluyorlardı.Fakat benim kaygılarım bir üst seviyedeydi.Ne geçim zırvalıkları ne ekmek kavgası içine giriyordum.Hayatın monotonluğu, tekdüzeliği daha büyük bir sorundu benim için.Kendimi bir kafese kapatılmış gibi hissediyordum, bir kısır döngü içinde kavruluyordum yıllardır.Francis beyin böyle sorunları olmadığı açık.O her gün aynı işi yapmaktan, her gün aynı yüzleri görmekten, aynı kişilere aynı cümleleri kurmaktan sıkılmıyordu.Belki hayatın böyle olduğuna inanıyordur. Ahşaptan yapılma bir bardaktan su içer gibi tükeniyor hayatı arada bir sakallı dudakları arasından akıp gidiyor ama umursamıyor.İçmek için acelesi olmadığı gibi daha da yavaşlatamıyor suyun akışını.Bu tekdüzeliğe inanıyor o.Çünkü düşünmüyor, beynini kullanmıyor, okuyamıyor ve yazamıyor.Bu adamın hayatın kısır döngüsüne kafa yormasını da beklemek kedisine haksızlık olur bence.
Akşam olmaya başlamışken artık avludaki mahkumları yemek için hücrelerine tekrar kapatıyorlardı.Yine hep birlikte sıra olduktan sonra yavaş adımlarla tekrar demir kapılardan geçerek hole geri döndük.Bizi hücremizde aynı saman yataklar ve pis bir tuvalet karşıladı. Buraya her dönüşüm bana daha da acı veriyor artık.Bu lanet yerde nereden bakılırsa on beş yılımı geçirdim ama hiçbir şey değişmedi aksine tuvalet daha çok kirlendi.Buradan bir gün çıkabilmeyi umuyorum ama daha on yıl yatmam gerekecek.On yıl daha bu cehennemde canlı kalabileceğime aslında pek inanmıyorum.Gençken sahip olduğum imkanların ve gücün hiç birine sahip değildim ne de olsa.Hücremde her gün olduğu gibi yemeğimin gelmesini beklerken dışarısını düşünmeye başladım.Eskiden akşam yemeğine tüm aile birlikte otururduk.Şimdi ise Kemal ile daha önceden defalarca konuştuğumuz, tartıştığımız konuların tekrar bir kez daha üzerinden geçerek yemeye çalışıyoruz.Bir süre sonra yemek dağıtan asker hole girerek sırayla tüm hücrelere yemeklerini dağıtmaya başladı.Kokudan anlaşıldığı kadarıyla bu gece de patates vardı,tıpkı üç akşamdır olduğu gibi.Kırık ve biraz da kirli ahşap tabağın içinde bir parça ekmekle servis edilen yemek burada kimseyi doyuracak nitelikte değildi.Ama elimizde olmadan uyguladığımız bu sıkı rejime harfiyen uyuyorduk.
Sokak ışıkları yeni yakılıyordu ki Paris’in karanlık sokaklarından şehre girdik. Yolculuğumun ikinci günü bitmek üzereydi.Francis oturduğu yerden arabanın içine eğilerek tem olarak nereye gitmek istediğimi sordu.Şöyle bir Paris sokaklarını düşününce burayı ne kadar özlemiş olduğumu fark ettim.Ayrılalı neredeyse yetmiş gün oluyordu.Ona en kısa yolu tarif ettim.Okuluma çok yakın olan evim kentin en güvenlikli ve gece lambası sayılı olan mahallelerinden biriydi.Tek başıma yaşadığımdan iki katlı küçük bir evdi.Marsilya’ya gitmeden önce evlerine yolladığım iki hizmetçim vardı.O zamanlar daha Paris İmparatorluk Yüksek Üniversitesi’nde Güzel Sanatlar okuduğum için ev yaşamında daha mütevazı davranmak mecburiyetindeydim.Okuldan da fazla arkadaşım yoktu, yalnızca dört yada beş kişi.Okuldan başka zamanımızı da beraber geçirmeye özen gösterirdik.Devamlı gittiğimiz Paris’in göbeğinde bir bar vardı.Biraz arka sokaklarda kalsa da çok uğrak bir mekandı. Geceleri oraya gündüzleri de Senne nehrinin kenarında oturur, bir iki çay içerdik.Çay satan çok az yer vardı o yüzden fazla seçici davranamıyorduk.Beraber kütüphaneye gitmeyi ve önemli konuları tartışmayı severdim.Ara sıra konuşmalarımız devlet yönetimine kadar uzanırdı.Jacques böyle tehlikeli sayılabilecek konularda ileri geri konuşmasına bayılırdı. Bazen konuştuklarımızı dinleyenler tarafından azarlanırdık, ama Tanrı’ya şükür büyük bir problemle karşılaşmadık şimdiye kadar.Zaten dengelerin çok hassas bir ortamda yaşıyorduk. Napolyon çıktığı seferlerden büyük kayıplarla dönmeye başlamıştı ve halk huzursuzlanmaya başlamıştı.Yani yönetim kademesinde hiçbir şey iyi gitmiyordu.Tahminimce gelirler düşmüş ve yakında vergileri arttırmayı kararlaştıracaklardı.Çünkü koca Fransız İmparatorluğu tüm parasını savaş ekonomisine yatırmış fakat alınan başarısız sonuçlar yüzünden büyük bir dengesizlik meydana gelmişti.Bu durumun aksine Bonaparte ailesi büyük saraylarına her geçen gün yenisini ekliyordu.Halkın huzursuzluğu yüzlerinden okunuyordu.Jacques’ın da her konuşmamızı o yöne doğru kaydırması beni korkutuyordu.
Evime ulaştığımda içeriden ışık geldiğini görünce kendimi iyi hissettim.Hizmetçiler önceden söylediğim üzere gelip evi temizlemişler,ısıtmışlar ve mutlakadır yemek hazırlamışlardır diye düşündüm.Francis,eşyalarımı indirdikten sonra evine gitmek için izin istedi.Ben de elini sıkarak on altın uzattım.On altın için belki bir ay çalışıyordu, aldığında yüzüne düşen minnettarlık ifadesi de gerçekten görülmeye değerdi.
Uzun yoldan gelmiş olmanın verdiği yorgunluk bende olduğu kadar atlarda da göze çarpıyordu.Francis evine doğru uzaklaşırken,at arabası sokağın sonundaki beyaz sisin içine doğru yavaşça girip kaybolmuştu.Orada dikilip arabanın arkasından baktım öyle, taa ki gözden kaybolup nal sesleri sönmeye başlayana kadar.Bu sırada atların gürültüsüne hizmetçiler dışarı çıkıp bavullarımı içeri taşımaya başlamışlardı.Kadın olduklarından ağır işleri onlara yaptırmazdım ve bana göre bavul taşımakta hiç kadınlara göre bir iş değildi.En ağırları olarak gözüme kestirdiğim dört bavulu yüklenerek içeri götürdüm.Julia ve Mary-ann eşyaları içeri yığmama yardım ettikten sonra gelip beni karşıladılar.Onları gerçekten özlemişim aslında.Şimdi onları görünce fark ettim.Onlar da özlemiş olacaklar ki çok candan ve sıcak bir kucaklaşma yaşadık.Julia da Mary-ann de her fırsatta benim yanımda çalışmaktan ne kadar mutlu olduklarını söyler dururlar.Bunun sebebi onlarla aramda her hangi bir sınıf farkı görmememdir belki de.Çoğu aristokratın köle olarak kullandığı bu insanlara her zaman iyi davranmışımdır.Sonuçta onlar da bizler kadar şanslı olup da zengin bir ailede doğmayan ve hayatlarını kazanmaya çalışan insanlardı.Sırf onlara iki kuruş para verdiğimden dolayı onlardan sınıfımı ayırıyor olmuyordum.Benim annemden öğrendiğim kim olursam olayım insanları aşağılamamamdır.Belki bu öğüdü verirken aklından hizmetçiler geçmiyordu ama ben böyle bir sonuca varmıştım.
İkisi de çok iyi insanlardı.İki kardeşten Julia büyük olandı.Babaları İngiliz’di ve bu konuda bende dahil olmak üzere kimseye bir şey anlatmıyorlardı.Anneleri ise Paris’te çalışan bir hizmetçiymiş zamanında.Daha sonra yaşlandıktan sonra birkaç yıl önce öldü.O günü ben de hatırlıyorum.İki kardeş de benim için yeni çalışmaya başlamışlardı.Cenazeye hep beraber gitmiştik.Fazla olmayan bir akraba kalabalığı vardı ve arkasından da pek ağlayanı yoktu.Beni çok etkileyen bir cenaze olmuştu.
O günden sonra her cenazeye aynı hüzünlü gözlerle bakar olmuştum.Tıpkı geçen günlerde vebadan ölen karşı hücredeki Alessandro’nun cenazesinde baktığım gibi.Donuk, ifadesiz ve hayatı sorgular bakışlar.Yaşam döngüsünü açıklamaya çalıştığım zamanlar yani yirmili yaşlarımda da aynı soruları sormuştum.Aradan neredeyse otuz yıl geçti ve ben hala aynı sorulara cevap arıyorum.Cevapları belki çok basit gibi görünen sorular ama bugüne kadar bulduklarım tatmin edici olamadı.Alessandro,kutsal ateş ile kucaklaşırken son defa hayatın anlamını sorgular buldum kendimi tıpkı Julia ve Mary-ann’in annesinin cenazesindeki gibi.Neden doğuyorduk?Peki ya neden ölüyorduk?Öldükten sonra ne oluyordu?Nereye gidiyorduk?Görüp hissedebiliyor muyduk, yoksa ne oluyordu?Nasıl yok oluyorduk,ruhumuz nereye kayboluyordu o zaman?Aslında başlayınca arkasını getirmek hatta kelimelerle ifade etmek gittikçe güçleşiyordu.Cevaplar da bir o kadar uzuyor ve zorlaşıyordu.Bunlara kafa yorarak insanların delirmeleri içten bile değil aslında.Soruların karmaşıklığı kimi zaman insan beyninin sınırlarını aşacak yanıtları bulmaya insanı zorlayabilir.Bu durum,kişinin aklında durumu ifade edebilmek için hayal kurmaya çalışmasını sağlar.Hayal kurmaya çalıştıkça kafasında şekillendiremez ama şekillendiremedikçe daha zorlanır ve çözüme yaklaştığı hissine kapılır.Kişi böylece bir kısır döngüye girer ama ne o bunun farkına varır ne de farkına varmak ister.Çünkü, aslen düşünmeyi kendisi istemiştir ve devamlı da çözüme ulaşana kadar da düşünmek isteyecektir.Bu şekilde bataklığa gitgide daha çok batacaktır.Ateşin içinden yangının boyutunu asla kestiremeyecektir.Durumun farkına vardığında ise…aslında farkına delireceğinden dolayı hiçbir zaman varamayacaktır.Şöyle bir düşününce adam ölene kadar kendince aynı problem üzerine düşünüp duruyor.Bence dahilerin,mucitlerin hepsi deli, devamlı aynı fikir üzerinde düşüne düşüne sonunda,şans eseri, bir çözüme ulaşıyorlar.Tabii başka kimsenin aklına o fikir hakkında düşünmek gelmediği için bunlar mucit olarak sahneye çıkıyorlar.Nitekim başkaca da icatları olmuyor.Nitekim, Gutenberg sadece matbaayı icat edebilmiştir.Gerçi Rönesans döneminde çok büyük üstatlar yetiştiği de olmuş ancak günümüzde icat edilecek pek bir şey kalmamış kanımca.Yoksa gençliğimde ki Bonaparte döneminde çok icat olurdu imparator tarafından.Gerçi o zamanlar her zaman Napolyon’un arkasında durmuştum ama bunu da gençlik hatalarıma,Beatrix’in yanına katıyorum.
Alessandro, yattığı yerde yani kazıkların ve tahtaların üzerinde gayet sessizce ve gayet çıplak yatıyordu.Artık hiçbir şeyin umurunda olmadığı belliydi.Son zamanlarında yani hücresi ayrılmadan önceki zamanlarında acı içinde kıvrandı günlerce ve gecelerce.Sonra tek başına ölüme terke edildiği sessiz bodrum katından geceleri sadece acı içinde haykırışları geldi titrek kulaklarımıza.O geceler Kemal ile ben kalkar dua ederdik acılarının dinmesi için ve bir gece Tanrı bizi belki de ilk defa dinledi.Hiç sesi gelmedi Alessandro’nun.Kimisi öldü dedi,kimisi iyileşti dedi.Ama ben biliyordum ki acıları dinmişti artık.O’na bakınca, yattığı yerden huzurlu ve rahat olduğunu düşünüyorum bunlardan dolayı.Yüzü artık açık mor gibiydi ve sakalları da çok acayip bir renk,güneş doğudan vurunca morumsu, batıdan vurunca kömür siyahı gibi bir renge bürünüyordu.Bu zamanlarda Paris sokaklarında veba salgını vardı.Her gün onlarca evden cenazeler çıkıyor ve her gece Paris’in dışındaki tepeler alevleriyle aydınlatıyordu şehri. O gece de tam kalbinden aydınlatmıştı bu nankör şehri alevler.Bizler demir parmaklıklı pencerelerimizden olup biteni takip ederken kırmızı üniformalı askerler de tören için son hazırlıklarını yapıyorlardı.Bütün gün ceset arka bahçede bekletilmişti ve artık Alessandro bizim hemen yanımızda gibiydi.Karanlık tüm yalanları hızla örttükten sonra insanoğlunun acı gerçeğini birden yüzümüze vurdu Alessandro.Hastalık karşısındaki acizliğimiz ve dayanılmaz bir koku. Mahkumlarım hemen hemen hepsi kusmuştu kokudan dolayı. Ne yazık ki ceset çürümüştü ve askerlerin suçluluk duygusu ile hemen bir yerlere saklanma amacıyla sağa sola koşuşturup ağız ve burunlarını kapatmaya çalışmalarından pek anlaşılamıyordu.Alessandro için bir kez daha içimiz kan ağlamıştı.Daha sonra bir konuşma esnasında çevremdekilere bu konuyla ilgili oracıkta aklıma gelenleri anlattıklarım daha sonra düşündüğümde aklıma da yatmıştı.Onlara biraz uydurarak:”…Bir gün, devamlı olarak gittiğim rahip bana ölümle ilgili olarak bu yolun nasıl olacağı belli olmaz demişti.İyi yola girenlerin zor öldüğünü duymuştum. Öldükten sonra çok rahat ve mutlu yaşayacakları için tüm acılarını ölürken dünyada bırakırlar, yanlarına hiçbir şey almazlar demişti.Bence Alessandro’da böyle oldu.Tüm acılarını,tüm rahatsızlıklarını ve hastalıklarını bu dünyada bıraktı.Yakılınca çıkan kokuyu siz de duydunuz, siz de kustunuz o pis kokudan.İşte o koku Alessandro’nun bu dünyada bırakıp diğer rahat edeceği dünyaya götürmediği pisliklerin ve kötülüklerin kokusu.Bazısı da çok güzel kokarmış işte onlar da sonsuza dek azap çekecekleri için tüm iyilik ve mutluluklarını burada bırakıp acı çekmeye ölümlü dünyanın ardına geçiyorlar…”demiştim.Burada aklıma yatan bunun doğruluk payından çok avutma tekniği olarak bu yalanı kullanabilecek olmamdı.Çünkü yakıldıklarında hiçbir canlı güzel koku çıkarmaz.Yalanımı ölüm acısı taşıyan herkese anlattım.Anlattığım herkesin suratında da aynı teselli ifadesini görmüştüm.Nitekim bir iki yıl sonra oğlumun cenazesinde de aynı yalanı en az on kişiden duyacaktım.
Alessandro’nun yokluğunun yarattığı bir boşlukla doluydu bu hapishane atık. Kendisiyle o kadar iyi anlaşamasam da bir yalnızlık hissi uyandırdı bende.O cenazeden sonra kimse Alessandro hakkında konuşmadı bir daha.Biz de gömdük onu.
Paris’e tekrar geleli birkaç gün olmuştu ve artık bu koca şehre tekrar alışabilmiştim. Gelişimin ertesi günü de Jacques gelmişti Paris’e.Bugün de Jacques ile buluşup özlem giderecektik.Notre Dame katedralinin önünde buluşup Senne nehri kıyısında yürümeyi planlıyordum, akşama da eve döner çalışmalarımı devam ettirdikten sonra fazla geç olmadan yatarım diye umuştum. Tabii Jacques yine bütün planlarımı bozmuş,arkadaşı ile beraber çıkagelmişti.Notre Dame’a karşı bakan bir söğüt ağacının altına oturmuş Jacques’ı bekliyordum.Huzursuzluğumun yüzüme yansımasından korkuyordum.Ya bacaklarımı saran beyaz pantolonum daha da daralmış sıkıyordu ya da ben biraz şişmanlamışım.Gümüş tokalı siyah çizmelerimi dün boyatmıştım ve bu Paris güneşinin altında bir elmas gibi parlıyordu. İpek beyaz gömleğim omzumdan başlayıp belime doğru inen siyah kemerimin altından yeterince görünmediğini düşündüğüm sırada Jacques ve Paris’in güzelliklerin ve doğanın mucizelerini gölgede bırakan arkadaşıyla beraber katedralin yan cephesindeki köprüde belirdiler.Belki gözlerimin Jacques’ı takip etmesi gerekirken, nedense uzak mesafelerden beri takip ettiğim iki açık kahverengi gözlerden kaçamıyordu.Jacques bana doğru yönelene kadar kadının gözleri benimkilerle hiç buluşmamıştı ancak başka bir şekilde beni takip ediyordu, ya da o durumdayken ben böyle bir izlenime kapılmıştım.Beni kendine çekip sessizce bekliyor ve gözlüyordu.Ne yutkunmayı hatırladım ne de Jacques’ı selamlamayı.Jacques bana içtenlikle sarıldıktan sonra, ki ben şimdiye kadar kimseye sarıldığını görmemiştim, bayana dönüp “Beatrix.Kuzenim.”dedi.Jacques ile birbirimiz tanıyacak kadar uzun zamandır arkadaş olduğumuzdan ortada bulunduğum durumu hiç konuşmamamdan anlamış olacak ki beni yine kendisi tanıttı.Ben de elimden gelen son hamleyi yaparak Beatrix’in sol elini tuttum,biraz eğilerek ve biraz da eli kendime yaklaştırarak beyaz saten eldivenini öptüm.
Aradan biraz zaman geçtikten ve biraz da temiz hava aldıktan sonra kendime geldiğimi hissettim.Tabii burada bahsetmiş olduğum kendime gelme tam olarak normale dönmemi kastetmemektedir.Beatrix hala yanımdaydı ve benim aklım hala ondaydı.Bana bakıp her konuşmasında kalbimin burkulduğunu ve nefes alamadığımı hissediyordum.Sesi o kadar narindi ki bana her zaman şarkı söyler gibi gelirdi.Buğday başakları gibi olan saçları esen hafif meltemle beraber özenle tutturuldukları kıskaçlardan kurtulup yüzünü kapadığında ben bir kez daha aşık olduğumu hissettim.Zaman benim için o gün o kadar hızlı geçmişti ki ne Beatrix’e doyabildim ne de Jacques ile iki kelime konuşabildim.Aslında saatlerce konuştuk ancak ben tek bir kelimesini bile hatırlamıyordum.Jacques ta durumu toparlamak için “Şairler hep böyle olurlar.Kafalarında dönüp duran dizelerden kurtulup kafalarını toplayabilirlerse konuşmalara katılırlar.Diğer zamanlarda ise dizeleri yakalama çabasında kafaları hep başka yerlerdedir.”diyordu.Her defasında bunun üzerine birbirinden komik durumlar oturtmuş bizleri gülmekten öldürmüştü.Beatrix, tam bir soylu hanımefendi gibi yetiştirildiği için asla kahkaha atmıyordu.Benim ve Jacques’ın bu gibi sınırlamalara inancımızı kaybettiğimiz için tüm sokağı kahkahalara boğuyor ve insanların ayıplar bakışlarına ve mırıldanmalarına katlanıyorduk.O, kahkahalara boğulduğumuz zamanlarda hep aklımdan Jacques’ı ne kadar da özlemiş olduğum geçerdi.
Nehir boyunca kah oturup kah yürüyerek akşam etmiştik zamanı.Ben farklı planlar kurmuş olsam da uymamakta diretiyordum.Beatrix’in bakışlarına rastlayabilmek için devamlı onu kolluyordum.O ise devamlı sevgili kuzenine ve arada sırada bana şu ana tam olarak hatırlayamadığım bir şeylerden bahsediyordu.Sırf ilgisini çekebilmek için söylemediğim yalan kalmamıştı neredeyse.”Evet,benim de çizdiğim resimler oldu ama hiç kimseye göstermedim şimdiye kadar.”,”Hayır ben o bahsettiğiniz çizim tekniğini pek benimsemiyorum bana çok yorucu geliyor.”,”St.Petersburgh’ta tabii ki bulundum harika bir şehir.”,”Geçen gün Prag’dan geldim.”,”Viyana,en sevdim şehir,şiir gibi bir dokusu var”,”Paris’te insanın içinden dans etmek geliyor,haksız mıyım?”.Derken artık pes ettim ve dinlemeyi yeğledim.Anlattığına göre Beatrix’in bulunmadığı şehir kalmamış.Londra’dan İstanbul’a,St.Petersburgh’tan Roma’ya kadar her şehirde en az bir haftasını geçirmiş ve yine söylediğine göre her şehrin bir karesini resmetmiş.Ben de Paris’i çizdiğimi söyledim bunun üzerine.Jacques yalanlarıma dayanamamış olmalı ki hemen atıldı ”Neden bize değerli çalışmalarını göstermiyorsun Sebastian?”.Yalanların vermiş olduğu bıkkınlıkla daha öncelerden yazdığım şiirin bir dizesini okudum;
Güneş’in kızıllığında dans eden kırmızı saçlar gibi dökülüyor sokakların,
Yanaklarından boşalan yağmur damlaları yetmiyor yalnızlığını paylaşamaya.
Aynamda bıraktın nefesini dolunayda tuttuğum.
Saçlarını uzat bana güzel Paris,
Bırak ben düzelteyim karışıklıklarını hayattan miras..

Derken şiirin diğer dizelerini Beatrix’te unuttum.Sonra Jeanette’te unuttum, sonra tekrar Beatrix’te unuttum.İşte tam o an,Jacques ve Beatrix ağzımdan çıkan kelimeleri takip edip kendilerini kaybederken dizelerde, ben de kaybolduğumu hissettim iki kalp arasında. İkisini de seviyordum, ikisine de sonsuz bir aşk besliyordum ve her ikisine de umutsuzdum. Aşk, benim için kaçan bir elma gibiydi.Sadece kendini özendiriyor ama ısırılmamak için devamlı kaçıyordu.
O gece hep beraber devamlı gittiğimiz şehrin merkezindeki Pelikan Han’a gittik. “Aristokrat” bir yer olmasa da sorun çıkmayan ve sessiz bir yerdi.Serserilerin de uğrak yeri değildi.Hemen girişteki şöminenin önündeki büyük koltuğa göz diktik.Sonbaharın ortaları olmasından dolayı hava kararınca hemen serinlik bastırıyordu.Bu yüzden de şömine harıl harıl yanıyordu karşımızda.Jacques girince sınıf arkadaşlarıyla karşılaşınca izin isteyip onların masasına yöneldi,ben de arkasından iznine cevap yetiştirdim;”Ne zaman istersen!”.Jacques bir süreliğine de olsa ayrılınca Beatrix ile beraber şöminenin karşısına geçtik.Utangaç gözleri nereye bakacağını şaşırmış halde hanı süzüyordu.Korsesi artık çok sıkmış olmalı ki rahatsızlığını sessizce hissettirmeye başladı.Ben de halk kahramanı olarak kafamda türlü çözümler geliştirmeye çalıştım.En mantıklısı çıkarması gibi geldi bana ve Jeanette’ten de kadınlara karşı “açık” konuşmaya alıştığımdan “İstersen korseni çıkarabilirsin.”şeklinde nazikçe patavatsızlık ettim.Ufak bir şok geçirdikten sonra karşımdaki kadın, ben özür dileyip asıl kastettiğimi anlatmaya çalışırken, kibarca teşekkür edip o şekilde rahat olduğunu belirtti. Bundan daha kötüsü herhalde giydiği beyaz elbiseye bir şişe şarap dökmem olabilirdi. Konuşmak için bir şeyler aradım durdum ama hiçbir şey aklıma gelmedi.Orada,şöminenin karşısında,koltuğun iki ucunda oturuyorduk.Zar zor bulduğum sorulara kısa ve net cevaplar verip beni tekrar bunalımlara sokuyordu.Bu durumdan kurtulmanın bir yolunu arasam da bulamadım.arka tarafa baktığımda Jacques diğer masadan kalkmak üzereydi.Hiç değilse bu işkenceden kurtulduğumu düşündüm.Belki bizim için harcanmış bir fırsattı ama en azından Beatrix’in yanında nelerden bahsetmemem gerektiğini öğrenmiş oldum.
Jacques neşe içinde gelip şarabın bordoluğundaki kanepenin ortasına oturdu, artık Beatrix’i göremiyordum da. Saatlerce yine Jacques ile benim eski anılarımızdan bahsettik.Biraz şarap içtikten sonra muhabbetlerimizin konusu anılardan hayat görüşlerimize daha sonra felsefi konulara doğru kaydı.Aslına bakılırsa daha fazlasını hatırlayamıyorum. Kendimi yatağımda birisinin çizmelerimi çıkarmaya çalıştığını hatırlıyorum. Sonra dr pantolonumu beni rahatsız etmemeye çalışırcasına nazikçe çıkardı. Yavaşça kırmızı ceketimi çıkardıktan sonra beyaz gömleğimin düğmelerini teker teker çözmeye başladı.Sarhoşluktan mı yoksa karanlıktan mı tam olarak bilemiyorum, beni soyup yatıran bu insanın kim olduğunu göremiyordum.Başım döndükçe midem bulanmaya midem bulandıkça da başım dönmeye başlıyordu. Kendime hakim olmak o kadar zor olmuştu ki sanki boşlukta çok hızlı bir şekilde dönüyordum.Kendimi kontrol edemediğimden büyük bir rahatsızlık hissettim içimde. Vücudum isteklerime boyun eğmiyor aksine ne sterse onu yapıyordu. Ne kolumu kontrol edebiliyordum ne de bacaklarımı.Bunun kötü bir rüya olduğunu farz edip uyumaya çalışıyordum.Sabah kalkınca her şeyin tekrar eskisi gibi olacağına inancım büyüktü. Bu durumdan korktuğumdan mı hala tam olarak bilemiyorum dua etmeye başladım. Kelimeler aklımdan o kadar hızlı geçiyordu ki çoğunu yakalayamadığımdan beş kelimeden birini anca söyleyebiliyordum.Sarhoşluğun sayesinde saçmaladığımı da anlayamadım.Beni soymaya çalışan insanı unutmuş yatağın içinde kendi kendime bir şeyler söylemeye çalışıyordum. Sonra aklıma dizeler girdi.Ben dünyanın etrafında dönerken dizeler de benim etrafımda dönüyordu. Onları yakalamam gerektiğini anladım fakat ne doğrulabilecek haldeydim ne de kalem tutabilecek haldeydim.Derken aklıma beni soyan kişi geldi.Muhtemelen Julia veya Mary-ann’dir.Onlar da bu şehirde güvenebileceğim insanların başında geliyorlar.Joacquim olması da bu durumu değiştirmezdi nitekim.O yüzden “Çabuk!” dedim,”yaz!”.Bir yandan doğrulmaya çalışıyordum ancak başımı doğru tutamıyordum.Denemelerim sonuçsuz kalınca olduğum yerde yatmaya karar verdim.Odada ki kişiden herhangi bir ses gelmemiş ancak odanın içinde çekmeceler açılıp kapanmaya, kağıtlar buruşturulmaya başlanmıştı.Demek ki beni bilen birisi olmalıydı bu yüzden önceki tahminlerimin ne kadar doğru olduğunu ispatlamış oldum kendime.Odanın öbür ucundaki çalışma masamdan mum ışığı süzülüp odayı doldurdu.Ben de daha fazla beklemeden aklımdakileri olduğu gibi söylemeye başladım.Ne de olsa sabah uyandığımda ayık kafayla daha iyi bir değerlendirme yapabilirdim.
“Luné, sen aydınlatansın parlak ışığınla,
Paris’in karanlık gecelerini,
Gör, bir adam aşk uğruna nasıl acı çekiyor,
Açık, kasvetli yıldızlar, uzaklardan duyun dünyanın haykırışını,
Gün dönene kadar.
Lütfen haykırışları duyun acı içindeki bir adamın,
Kimin için?
O, milyonlarca parlamayan yıldızlar için,
Şu parlayan gözler gibi,
Ölümlü bir aşk ile seviyorum, Luné.

Luné, lütfen daha evvel kaybolma, hala vakit varken duymana,
Sadece duy o kadar uzaktan, insan denen mahlukun haykırışlarını.
Lütfen duy,
Sebastian ağlıyor, çünkü kalbi dolu,
Sesi dağların üzerinden uçuyor, biliyorum sana kadar uçuyor,
Luné!
Gör, bu adam nasıl arzuluyor, zayıf sesinin katılması için meleklerle,
Luné,sen aydınlatansın parlak ışığınla,
Şairler yazarken,
Gör,bir adam aşk uğruna nasıl acı çekiyor.”

Aklımdan geçenleri tam olarak aktarabilmiştim belki de ilk defa.Aklımda kalanları birkaç kez daha okudum kendime.Her okuduğum biraz daha değişiyordu ama güzelleşmiyordu.İlk halinin daha iyi olduğuna karar verdim ve kendimi uykunun sıcak kollarına bıraktım.Oda ve başım hızla birbirlerine zıt bir şekilde dönerken beynimin içinde bir kadının daha önce duymadığım bir ses tonuyla hıçkırışları yankılanıyordu.Gözlerimi kaptığımda bile dönen başımı yastığıma bastırdığımda belki de geri dönülemeyecek bir şekilde kendimi uykuya teslim etmiştim bile.
O gece odamda kimin olduğunu, beni kimin soyduğunu ve yapıtımı kime yazdırdığımı hala bilmiyorum.O geceden sonra hayatımda hiçbir şey değişmedi ve kimin olduğunu hala anlayamadım.Luné şiirim aklıma geldiğinde parmaklıklar arasından ay beni selamlayıp belki de beni duyduğunu anlatmaya çalışıyordu.”Çok geç..”dedim iç çekerek.Dışarısı çok sessizdi. Gece serserilerin,sarhoşların ve fahişelerindi.Ve bir de çingenelerindi.Bizim gibilere gece yer ayırmıyordu o yüzden bizim gibi mahkumlar için tek kurtuluş yolu uyumaktı.Kemal’in yatağının karşısındaki duvara dayalı saman yatağıma uzanıp hayatımı nasıl harcadığımı düşünmeye karar verdim.Mutluydum aslında ve hatta gururluydum.Gençliğimi dolu dolu yaşamıştım, daha iyisi de olamazdı aslında.Bir çok kadın geçmişti hayatımdan ama çok azı iz bırakmıştı.Daha da azı şiirlerimden yer bulabilmişti kendilerine.Annemi son bir kez görmeyi çok isterdim ya da ölüm haberini dışarıda alıp en azından cenazesine katılabilmeyi dilerdim. Belki de hayatımdaki nadir pişmanlıklarımdan biridir bu.Artık zaman aleyhime işliyor,artık bu ölümlü dünyada bana açılacak bir yer yok.Bu yüzden hapishanenin rahatsız yatağından Lucifér’in gelip beni almasını bekleyeceğim. Duvarıma, tam baş ucumdaki “pour celui con aime.” yazısına bakarak hayallerime daldım.Zaman benden ne kadar çok şey çalabildiyse o kadar çok hayal ekleyebiliyordum kalbime.Hayallerimde dans ederdim Jeanette’imle korkusuz gecelerde, Paris’in parke taşlı eski sokaklarında, mis kokulu Kraliyet bahçelerinde.Hayatımda bir döneme hüküm süren güzeller güzeli Beatrix ise nedense hayallerime yer alamıyordu.Oysa ki ne çok sevmiştim O’nu. İtiraf etmem gerekir ki hayatımın o döneminden hiç pişmanlık duymadım, aksine hayat hiç o kadar tatlı gelmemişti bana. Güneş’in rengi değişmişti o zamanlar, kuşların şarkıları bir farklı geliyordu.Hayatımda fark edemediğim detaylar takılıyordu gözüme yaşama dair.Ağaçların yaprakları yavaş yavaş süzülürken gökten yere doğru operanın ritmiyle dans eder gibi geliyordu artık.Bir şairsellik vardı hayatta, bir şiir gibi kolayca dolanıyordu dillerde.Kimisi buna hayatın ritmi diyordu. Kimisi hayatın ta kendisi.Bana kalırsa bu hayatın insanların gözünden saklanan harmonisiydi. Böyle bir uyum böyle bir ahenk benim şimdiye kadar yakalayabildiğim bir ahenkten çok uzaktaydı.Zannedersem nefes alan ve düşünen hiçbir yaratık kendi çabasıyla bu ahenge ulaşmayı başaramayacaktır.Bu ne Fransa’da ne de başka herhangi bir imparatorlukta mümkün olacaktır, diye düşünürdüm zamanında.Ve hala da aynı düşünceyi koruyorum ama o günlerden tek farkım; bugün birisinin, belki ben olurum belki başka birisi, o ahengi yakalamasını çok istiyorum.O günlerde sahip olduğum şeyi başkasıyla paylaşma niyetinde olmasam da bugün başka birinin benimle paylaşması için yapmayacağım şey yoktu. Kafamı kaldırıp bir kez daha küçük dünyamdan dışarı baktığımda Luné’ün artık beni dinlemediğini fark ettim.Saman yatağıma gömülerek bir sonraki geceyi beklemeye karar verdim.
Sabah olduğunu anca penceremden dışarı bakınca anlayabildim.Gökyüzü o kadar kapalıydı ki tek bir gün ışığı dünyaya uğramıyordu.Günün kasveti Paris’in her bir sokağını kaplamış, insanların kalplerini sıkıca sarmalamıştı.Bugünü es geçebilmeyi çok isterdim ama penceremin yanından yatağıma baktığımda o kadar cazip gelmemişti.
Gardırobuma doğru ilerleyip üstüme başıma bir şeyler giymeye niyetlendiğim sırada tüm kıyafetlerimi çıkarıp bir köşeye attım.Elim yani bir şeyler giymek için hareket etmiyordu arık.Güçsüz ve zayıftılar.Kocaman odanın ortasında öylece,hiçbir şey yapmadan çırılçıplak tüm gerçekliğimle ayaktaydım.Vücudumun her bir parçası daha önce hissetmediğim soğuk ile titriyordu.İşte ancak o zaman tekrar yatağıma girebildim.Kaz tüyü yorganımın çıplak tenime dokunması her zaman hoşuma gitmiştir.Şu an öğlen olmalıydı ve ben yatağımdan bile çıkmamıştım.Jeanette burada olsa sanırım beni yataktan çıkarabilmek için yapmadığını bırakmazdı.....

M@D_VIPer
08-08-06, 13:49
Gözleri Sihirle Açılan Kız


Arkadaşım Whit profesyonel bir sihirbazdı. Los Angeles'da bir restoran, müşteriler yemek yerken masalarına gidip sihirbazlık yapması için onu işe almıştı. Bir akşam bir ailenin masasına gidip kendini tanıttıktan sonra bir deste iskambil kağıdı çıkartıp gösterisini yapmaya başladı. Masada oturan küçük kıza dönüp bir kâğıt seçmesini istedi. Babası ona kızı Wendy'nin gözlerinin görmediğini söyledi.



Whit "Olsun" dedi. "Kendi isterse ona yine de bir numara yapabilirim." Kıza dönüp sordu:



"Wendy, bir numara göstermeme yardım etmek ister misin?"



Kız biraz utangaç omuzlarını silkti ve "İsterim" dedi.



Whit masada kızın karşısında oturdu ve "Şimdi sana bir iskambil kâşıdı göstereceğim Whend. Bu kağıt kırmızı yada siyah olacak. Senden psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı, siyah mı olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" Wendy başıyla olumladı.



Whit sinek papazını gösterdi ve sordu "Wendy, bu kağıt kırmızı mı, siyah mı ?"



Kız bir an düşündükten sonra "Siyah" yanıtını verdi. Aile gülümsedi.



Whit kupa yedilisini kaldırıp gösterdi. "Bu kâğıt kırmızı mı, siyah mı ?"



Wendy "Kırmızı" dedi.



Sonra Whit bir kâğıt daha, bu sefer karo üçlüsünü çıkardı. "Kırmızı mı, siyah mı?"



Wendy hiç duraksamadan "Kırmızı" dedi.



Aile fertleri biraz asabi gülümsediler. Whit, Wendy'e üç kâğıt daha gösterdi ve Wendy üçünün de rengini bildi. İnanılmaz bir biçimde altıda altı yapmıştı! Ailesi onun bu kadar şanslı olduğuna inanmıyordu.



Yedinci kâğıtta, Whit kupa beşlisini kaldırıp "Wendy, bu sefer bana kâğıdın hangi gruptan, yani kupa mı, karo mu sinek mi, maça mı olduğunu ve değerini de söylemeni istiyorum" dedi.



Wendy bir an düşündükten sonra "Kupa beşlisi" dedi.



Aile fertlerinin soluğu kesilmiş, hepsi şaşkına dönmüştü.



Wendy'nin babası Whit'e "Numara mı yapıyorsunuz, yoksa bu bir tür sihirbazlık mı ?" diye sordu.



Whit "Bunu Wendy'ye sormalısınız" yanıtını verdi.



Babası "Wendy, bunu nasıl yaptın?" dedi. Wendy gülümsedi ve "Bu sihir!" diye yanıtladı.



Whit, aile fertleriyle tokalaştı, Wendy'ye sarıldı ve kartvizitini bıraktıktan sonra masadan ayrıldı. Bu aile için hiç unutamayacakları sihirli bir an yaratmıştı.



Elbette sorun, Wendy'nin kâğıtların rengini nasıl bildiğiydi. Whit onu daha önce hiç görmemişti, öyleyse hangi kâğıtların kırmızı, hangilerinin siyah olduğunu ona söylemiş olamazdı. Wendy de görme özürlü olduğu için Whit'in gösterdiği kâğıtların rengini ya da değerini bilmesi olanaksızdı. Öyleyse bu nasıl olmuştu ?



Whit, bu sihirli anı hızlı düşünerek ve gizli bir şifre kullanarak yaratmıştı. Whit meslek yaşamının başlarında iki kişi arasında sözsüz iletişim sağlamak için bir ayak şifresi geliştirmişti. Bu şifreyi yaşamında daha önce hiç kullanmamıştı.



Masada Wendy'nin karşısında oturup ona "Şimdi sana bir iskambil kâğıdı göstereceğim, Wendy. Bu Kâğıt kırmızı mı ya da siyah mı olacak" dediğinde masanın altından kızın ayağına "kırmızı" derken iki kere, "siyah" derken de bir kere vurmuştu, Wendy'nin kendisini anladığından emin olmak için "Senden Psişik güçlerini kullanmanı ve kâğıdın kırmızı mı (iki vuruş), siyah mı (tek vuruş) olduğunu bana söylemeni istiyorum, tamam mı ?" diyerek gizli sinyali yinelemişti. Kız başıyla olumlayınca söylediklerini anladığından ve onunla bu numarayı yapacağından emin olmuştu. Whit "Tamam mı ?" diye sorduğunda, aile onun sözlü yönergeleri kastettiğini sanmıştı.



Peki Whit kupa beşlisini nasıl anlatmıştı ? Çok açık. Beşliyi Anlatmak için kızın ayağına beş kez vurmuştu. Kâğıdın kupa mı, maça mı, sinek mi, yoksa karo mu olduğunu sorduğu sırada da "kupa" derken yine ayağına dokunmuştu.



Bu öyküdeki asıl sihir, olayın Wendy üzerinde bıraktığı etkiydi. Hem birkaç dakikalığına da olsa ailesinin önünde kendini özel hissetmiş, hem de aile, arkadaşlarına onun şaşırtıcı "psişik" yaşantısını anlatırken evin yıldızı olmuştu.



Olaydan birkaç ay sonra Whit, Wendy'den bir paket aldı. Pakette görme özürlüler için bir deste iskambil kâğıdı ve bir mektup vardı. Mektupta Wendy, kendini gerçekten özel hissetmesine yardım ettiği ve birkaç dakikalığına da olsa "görmesini" sağladığı için Whit'e teşekkür ediyordu. Sürekli sordukları halde bu numarayı ailesine hâlâ anlatmadığını söylüyordu. Mektubunu, Whit'e, görme özürlüler için yeni numaralar geliştirebilmesi için bir deste özel kâğıt gönderdiğini söyleyerek bitiriyordu.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:49
NE DE ÇABUK BÜYÜDÜM


NE DE ÇABUK BÜYÜDÜM Yeni bir yılın ilk günü ve ilk kahvaltısı. Babası Küçük Samiye gülümseyerek baktı ve - Eee Küçük Sami bir yaş daha büyüdün.Kendini nasıl hissediyorsun? Küçük Sami böyle bir soru beklemediği için ne cevap vereceğini kestiremedi. Sadece: -"Büyümek daha çok büyümek ve senin gibi olmak istiyorum babacığım" dedi. - Hey gidi günler hey dedi küçük Sami'nin babası Ahmet Bey: -Bir zamanlar ben de senin gibi büyümek ve babam gibi olmak istiyordum ama... -Evet babacğım ama ne... dedeme benzemek istedigine pişman mısın? -Estağfirullah! O nasıl söz oğlum... Ben babama hala benzemeye çalışıyorum. Sadece şimdiki aklım olsa acaba hala büyümek istermiydim diye düşünüyorum. Ahmet Bey Küçük Sami'nin niçin sorusunu sormasına fırsat bırakmada n deva m etti: - Hayat zor oğlum. İnsan büyüdükçe sorumluluklarıda büyüyor. Dertler, sıkıntılar... Devamlı mücadele, mücadele... Herşeyin bir imtihan olduğunu bilmesem inan çok zorlanırdım. Neyse ben senin moralini bozmayayım sabah sabah. Her yeniyıl yeni bir ümittir. Sen bana bakma oğlum çocukluğunun keyfini çıkar. Mehmet Bey sofradan hızlı bir şekilde kalktı ve paltosunu giydi. Kendisini uğurlamaya gelen Küçük Samiye dönerek; - Bende babamı senin gibi işe giderken uğurlardım. Zaman ne de çabuk geçti. Küçük Sami dışarda lapa lapa yağan karı seyrederken bir yandan da babasının söylediklerini düşünüyor ve babasının söylediklerini tam anlamaya çalışıyordu. Çalan zil sesi ile düşüncelerinden sıyrıldı. Hemen kapıya yöneldi. -Anneciğim ben bakarım. Gelen dedesi Mehmet bey ve abisi Mehmet idi. Abisi Mehmet sık sık dedesine gider ve onlarda kalırdı.onların gönlünü hoşeder ve yalnızlıklarını onlara hissettirmezlerdi. Evleri iki sokak arkada idi. Dedesi de hemen hergün onlara bir uğrar torunlarını görürdü. Dedesi gülümseyerek Küçük Sami'ye baktı. -Hayrola yavrum Karadenizde gemilerinmi battı. Camdan düşünceli düşünceli nereye bakıyordun öyle? Küçük Sami babasıyla konuşmalarını tüm detaylarıyla anlattı. Dedesi dinledikçe iç çekiyor ve "hımm " diyordu.Bazen gülümsüyor bazen de kaşları bir yukarı kalkıyor bir aşağı iniyordu. Bazen alnındaki kırışıklıklar derinleşiyor ve "bak sen köftehora" diyordu. Ve en sonunda - Evet yavrum baban haklı zaman ne de çabuk geçti. Daha dün gibi hatırlıyorum yeni doğduğun za anı. Çokta güzel bir bebektin. Çok güzel bebek gördüm ama senin gibisini hiç görmedim. Bakışların, gülücüklerin bir başkaydı. Sevgi ve duygu dolu bir çocuk olduğunu daha o zaman anlamıştım. İlk konuşmaların ve ilk yürümen evde olay olmuştu. Sünnet olduğun zamanı hatırlıyormusun seni ben tutmuştum. Çokta korkmuştun seni gidi kerata... ya babanla ilk camiye gidişini hatırlıyormusun?.. İlk okula başladığın günü... İşte boyledir hayat çabuk geçer. Bir bakmışsın okul bitmiş derken askerlik ve evlenme... Ve çoluk cocuk derken aynı benim gibi karşında bir torun ve ona hayatın ne kadarda çabuk geçtiğin anlatma faslı... Oysa ben de daha dün çocuktum. Hala da bir yanım çocuk. Aslında hepimiz kocaman birer çocuğuz. Zamanı boşa harcayan, hayata geliş sebebini anlamayan ve hayatı boşa harcayan kocaman çocuklarız.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:50
Baba Bu Gün Dağlar Yeşil Boyandı


“Ala dağın armudu/Anan baban var mıydı/Anam Babam olsaydı/Beni burda kor muydu.” Bu Türkü babamın türküsü. Baba dendi mi, Babamın beyaz iş şalvarının yırtığından görünen dizi gözlerimin önüne gelir. Yüzünün görüntüsü ise daha daha yakıcı. Gözleri taa… uzaklarda. Bana bakarken bile uzaklardaymış gibi gelirdi hep. En önemli görüntü ise. Yüzünü, dağlar ile gökyüzünün birleştiği çizgiye çevirmiş ve gözlerini buğulu bir şekilde bir noktaya dikmiş, kimsenin, belki kendisinin bile nereye baktığını bilmediği bir şekilde uzaklara taa… uzaklara bakışıydı. Dövenin üzerinde dönerken, dövenin sürtünmesi ile ekin saplarından çıkan feryadımsı hışırtıları karışırdı türkü söyleyen sesine.(ağustos ayında demeyi ne kadar isterdim) Ama ne yazık ki Eylül ayında. Ne yazık ki diyorum, zaten babamın acı türküleri de harmanımızın eylül ayına kalmasından dolayı değil miydi. Yine ne yazık ki eylülde garbi yeli çıktı mı, ağustosda tam sürülmeye müsait olan ekin, eylül ayı ile kayış gibi olur, ağustosta iki günde buğday ile saman ayrılırken, garbi yeli bir hafta, hatta on beş gün sürdürürdü.
Ağustos tam harman zamanı, herkes harmanını çıkarırdı. tadını çıkara çıkara, hazzını çıkara çıkara. Bize ise, herkesin her şeyin hazzını çıkarması, çıkaracak haz kalmaması ile bir yalnızlık kalıyordu. Sehile (köye) göçülmesi demek, öküzlerin boşa çıkması, bir yakınımızın bize acıyarak öküzlerini emanet vermesi demekti.
Bütün harmanlar çıkar. Öküzler boşa çıkar, garbi yeli çıkar, babamın da beklemekten canı çıkar. İşte yaylada harmanlar çıkarılıp, biz hariç herkes sehile göçmüştür. Babam dövenin üstüne çıkar, türküsünü söyler. benim hala canım çıkar.
"Ala dağın armudu
Anan baban var mıydı
Anam babam olsaydı
Beni burda kor muydu"
Babamı, anasının-babasının olmaması mı, kaderi mi orada koymuştu hala bilemiyorum. Radyomuz çalardı haymada. Türkü çalardı radyoda. Babam en çok Neşet'i severdi. Neşet derdi babam. Neşet... sonra "Kırmızı Gül"ü çok severdi, tepeden tırnağa hüzün kesilirdi "Kırmızı Gül"ü dinlerken.
Radyo bazen "Şimdi şarkılar programına başlıyoruz" derdi. Şarkıyı sevmezdi babam. "Oğlum radyoyu kapa" ya da "bir türkü ara" derdi. Türkü arardım. Bulamazsam radyoyu kapatırdım. Hemen arkasından, "Humakuşunu" söylemeye başlardı babam.
"Yavri yavri huma kuşu yükseklerden seslenir."

… …

"Ben ağlim ki belki deli gönül uslanır"ı tekrar tekrar söylerdi. o zamandan sevmiştim "Humakuşu"nu.

En çok Gümüş Pınarın suyunu severdi babam. Yol üzerindeki üç tane pınarı atlayıp gümüş Pınarına suya gönderirdi beni. Çok severdi işte, nedense Gümüş Pınarının suyunu. "Ak Pınarın suyu" gibi herhalde. Suya gidip-gelirken böğürtlen toplayıp, babama da getirirdim. Babam eline bir böğürtlen alır bir süre bakar, dudağının sağ tarafından belli belirsiz bir tebessümle ile gözlerini yine her zaman olduğu gibi, dudağındaki tebessüm kaybolmadan uzaklara çevirir, "Peygamber Efendimiz çok severmiş böğürtleni, “Bismillahirrahmanirrahim" der, ağzına götürürdü. Bir besmele, bir böğürtlen, bir besmele, bir böğürtlen. O'nu ben de taklit ederdim böğürtlen yerken. Bir besmele ve bir böğürtlen. Namazdan sonra tesbih çekişine benzetirdim, babamın böğürtlen yemesini. Ne zaman tesbihatta olsa böğürtlen yemesi, ne zaman böğürtlen yese tesbih çekmesi aklıma gelirdi.
Radyoda "sabah türküleri"ni çok severdi babam. hep "akşam türküleri" derdim ben, babam düzeltirdi. "sabah türküleri" olarak. Babamın radyoda en hoşlanmadığı şey "spor"du. Ben ise "tıtdıdıdıt dıtdıdıdıt " gibi bir müziğin sonunda "por" demesinden hoşlanırdım. Babam ondan hoşlandığımı bildiği için, o müziğin başlangıcından "por" demesine kadar bekler, sonra radyoyu kapatır veya istasyon değiştirirdi. "Por"un "spor" olduğunu yıllar sonra anladım. Babamın hep "Aladağın armudu" türküsünü niye söylediğini anladığım gibi.
Çoban Durmuş Ede'yi, (ağabey) ben hiç sevmezdim. Davarını az öteye sürüp harmanın kenarına gelir, değneğini dizlerinin üzerine koyar, üzerine abanarak oraya çömelirdi. "Şom ağızlı" derdi babam gidince ona. Durmadan konuşurdu ve babamın hep canını sıkan şeyler söylediğini babamın yüzünün asılmasından anlardım. Durmuş Ede gidince babamın yüzü aydınlanır, benimle konuşur, şakalaşır, türkü söyler eski neşesi, hüzünlü ve buruk neşesi yerine gelirdi. "Sen bu harmanı on beş günde çıkaramazsın Fazlı" derdi. Babamın hep korkulu rüyası olan bulutları göstererek, "Bak yağmur geliyor, belki de harmanda kalır senin bu sap" derdi. Babamsa yüzünü buruşturarak "Allah kerim Durmuş Ede" derdi. Durmuş ede can sıkmaya devam ederdi. "Öküzün yok niye ekersin bire gardaşım, burdan emeğin çıkmaz senin, nasılsa çıkardığın daneyi geri saçacaksın tarlaya, saman için mi çalışırsın?" babam artık çileden çıkardı. "Saman nimet değil mi durmuş, ona da şükür, ineğimize yem gerek değil mi" derdi sert bir şekilde. Durmuş Ede bu sertliği azarlanmak sayar hızla kalkar giderdi. Ben hep bir daha gelmeyeceğini düşünürdüm ama, o ertesi gün aynı saatte yine gelirdi. Yaylada bir çocukla yapayalnız olan babam onsuz, davarlarla yalnız gezmekten usanan Durmuş Ede de babama uğramadan edemezdi.
İleriki yıllarda tarlayı bir akrabaya yarıya verip Adana’ya sakalık işine gitmeye başladı babam. İşte o zaman türkü söylemek bana düşmüştü baba üstüne. "Baba Bugün Dağlar Yeşil Boyandı" Hiç dağların yeşil boyandığını göremez olmuştu babam. Gri bir Mart ayında köyden gidip, koyu gri bir Kasım ayında köye gelmeye başlamıştı ve dağların yeşile boyandığını çok sevdiği halda göremez olmuştu.

O yıllarda senenin Kasım ayında "Maltepe" içerdi babam. Senenin Kasım ayına mahsustu "Maltepe" içmesi. Çünkü, kasım ayı başında sakalıktan gelir, gelirken bir karton "Maltepe" bir karton "Bafra", iki karton "Birinci" ve üç kilo da "İnhisar Tütünü" alırdı. Tütünün üzerinde "Ege ve Marmara tütünlerinden itina ile hazırlanmıştır. Tok içimli bir tütün" yazar mıydı yazmaz mıydı bilmiyorum ama, böyle bir yazı olacaktı herhalde tütün paketinin üzerinde, tam olarak hatırlamasam da. Ama hatırladığım, hatta hiç unutmadığım. Babam Kasım ayında "Maltepe", Aralık ayında "Bafra", Ocak ayında iki kilo "Birinci", Şubat-Mart ayında ise "İnhisar Tütünü" sarardı uzun kış günlerinde arkadaşlarıyla oturup laflarken. Sanki tam ayarlanmış gibi, sakalığa giderken kalan tütünü tabakasına basar giderdi de, gizli gizli içmem için çok umduğum halde bana hiç tütün kalmazdı. Ama bana yıllar sonra "Babamın sigara paketini altından delip/ sigara yürüttüğüm günden beri yüklendim/Taşıyamayacağım kadar ağır dertleri" mısrağını o zamanki hatıralarım söyletmişti.
Babamın sigaraları, o yıllarda ne idüğünü benim bilmediğim, ancak babamın çok değer verdiğini bildiğim sarı kağıtların, musaf gibi sakladığımız Büyük Babamın kurtuluş savaşından kalma kılıcı ve kamasının bulunduğu içi kağıt kaplı askerlik bavulunda saklanırdı Anam tarafından. Ben o bavulu iki kaşığı kilitli olan yerlere sokup kanırarak açmanın usulünü bulmuştum. Her defasında açar ve hiç açılmamış gibi kapardım. Çünkü bavulun kilidi açılmadan kilidin içine giren üst kapaktaki bölümün minik çivileri çıkar ve çivileri çıktığı deliğe getirip, üzerine birer yumruk vurdum mu hiç açılmamış gibi kapanırdı. Açmamın sebebi ise "Babamın sigara paketini altından delip" mısrağında olduğu gibi, önce jelatini dikkatle kıvrımlarını bozmadan açar, sonra aynı şekilde paketi açıp her paketten bir sigara alarak gizlice içerdim.
"Maltepe"yi babam izah edilemeyecek şekilde bir başka eda ile içerdi. Bafra, Birinci ve Tütünden çok çok ayrı bir içiş. Maltepe içerken o zaman olduğu gibi hala babam gibi içmeye özendiğimi hissederim. Eminim ki eğer parası yetseydi o yıllarda, Kasım ayında olduğu gibi diğer aylarda da Maltepe içerdi babam. Bir süre sonra ani bir kakarla sigarayı bırakmıştı babam. Şimdi hala sigara içiyor olsaydı yine eminim ki hala "Maltepe" içiyor olurdu. Çocukken "Maltepe"yi ne kadar yakıştırırdım babama. "Babam pamuklu sigara içiyor" der. İçin için bir hoşluk duyardım.
Ben hala, beyaz iş şalvarının yırtığından görünen dizini, sonra yüzünü hatırlıyorum babamın. Yüzünü hatırlayınca da türküleri hatırlıyorum. Babam türküleri, türküler de babamı hatırlatıyor bana. Türküler hala var, ve hep olacak, Dağlar ise yılda bir yeşile boyanacak.

M@D_VIPer
08-08-06, 13:50
Olmazsa Olmazlar Sevgiler


Bu gün çok erken uyanmıştı daha sabah ezanı bile okunmamıştı, ilk yaptığı şey pencerinin perdesi aralayıp etrafa bakmaktı. Ama bu bakış herzamanki bakışlardan değildi sanki her baktığı şeyin gözleriyle kare kare resmini çeker gibiydi. Etrafını süzen bu uzun bakışların ardından banyoya doğru yöneldi yüzünü yıkadı havluya doğru yöneldi yüzünü silerken havluyu derin derin kokladı, kendini bildi bileli hep onların evlerindeki havlularda lavanta kokusu vardı. Hafifçe gülümsedi kafasını sallayarak daha sonra küçük kardeşini odasına yöneldi başına yaklaştı eğildi alnından öptü, saçları kısacıktı yüzü bembayızdı, gözlerini bir açsa derin orman rengindeki yeşil gözleri ışıl ışıldı. Hele birde gülümsedimi gamzecikleri çıkardı ortaya, kuş kadar ağzı vardı zaten hep minik minik yerdi yemeğini.Zavallı küçüğüm o kadar halsizdiki duymamıştı bile onu, zavallım benim hem o kadar yorgunduki aldığı ilaçlardan ve okadar bitkin bırakmıştı hastalık onu. Ayağa kalktı kapıya doğru yöneldi salona geldiği anda Annesi ile Babasını kalmış olduğu odaya yönelmek istedi, durakladı amacı yanlızca onlara son kez bakmaktı ve veda etmekti gözleriyle.Fakat annesinin uykusu çok hafifti, hemen uyandırdı bu riski göze alamazdı vazgeçerek odasına yöneldi akşamdan hazırlamış olduğu çantısını çıkardı ortaya , elleriyle masasını okşadı , çantasına uzandı daha


sonra önceden hazırlamış olduğu mektubu çıkardı masaını üerine koydu onun üzerine cebinden çıkarmış olduğu bir tomar parayı bıraktı. Gözleri dolmuştu sessizce yerden çantasını aldı kapıya yöneldi elini cebine soktu anahtarı vardı bırakmayı düşündü sonra vazgeçti üzerineki kıyafete baktı bunları Annesi ve Babası üç gün önce doğum gününde almıştı. Elleriyle onları okşadı sanki son anda aklına gelmişti çalışma masasının önündeki aynanın kenarındaki resmi aldı yanına bu resimde Annesi,Babası ve küçük kardeşi Ayşe vardı.
Gözlerinden akan iki damla yaşı silerek kapıyı çekti ve çıktı .

Kapının kapandığı anda Annesi sirkinerek uyandı eşine döndü ;

- Mustafa ,Mustafa !!

Mustafa bey’in uykusu ağırdı zora olsa uyandı ;

- Ne oldu güzelim

- Mustafa kapı sesi duydum bir baksana

- Yapma ya güzelim yanlış duymuşsundur

- Hayır Mustafa duydum inan bana kapı kapandı

- Yanlış duymuşsundur güzelim ‘dedi

Mustafa bey ve uyumaya devam etti. Seçil hanım rahat edememişti, yataktan kalktı salona doğru yöneldi direk olarak Yusuf odasına yöneldi. Yusuf uykusu da ona benziyordu çok hafifti uyanırda uykusu kaçar diye korkuyordu , zaten geceleri geç saate kadar ders çalışıyordu , çok çalışkan bir çocuktu Yusuf o evin her zaman sorun çıkarmayan, akıllı, zeki ve okuldaki başarılarıyla gurur getiren bir çocuktu. O tüm arkadaşlarınn sevdiği bir arkadaş , tüm öğretmenlerinin sevdiği bir öğrenciydi.Seçil hanım tüm bunları düşünürken kapıyı hafifçe araladı içeriye doğru baktı, bakmasıyla odaya girmesi bir oldu Yusuf yerinde yoktu daha sabah ezanı bile okunmadan nereye giderdi bu çocuk, Seçil hanım heyecanla odasına doğru yöneldi ve ;

-Mustafa uyan Yusuf yok yerinde !!

Mustafa bey kafasını kaldırdı ve önce saate baktı nereye giderdi bu saatte bu çocuk doğruldu o önde Seçil hanım arkasında Yusuf’un odasına yöneldiler. Mustafa bey odaya girdi etrafa bakındı diğer taraftanda düşünüyordu belki koşuya falan çıkmıştır bu çocuk diye.Tüm bunları düşünürken çalışma masasının üzerinedeki mektubu gördü, mektuba yöneldi , mektubu açmaya çalışırken yüreği pırpır ediyordu, oysaki o çok soğuk kanlı bir insandı, hiç titremeyen elleri titriyordu, zorda olsa mektubu açtı, Seçil hanım şaşkın bakışlarla Mustafa beyi gözleriyle takip ediyordu. Mustafa bey mektubun son katını açtı ve sesli bir şekilde okumaya başladı ;


Sevgili Anneciğim ve Babacığım ,

Bu yaşıma kadar benim için yaptılarınızın yüceliğini hep tam yüreğimde hissettim. Elbetteki tüm Anneler ve Babalar çocukları için bir şeyler yapmak isterler ama sizler hep bambaşka oldunuz. Bizim için bazen ekmeğinizde,bazen suyunuzda bazense ömrünüzde günler eksiltip bizlerle paylaştınız. Gelecekle ilgili idealleriniz hep bizim isteklerimiz oldu, hayelleriniz bizim hayellerimiz oldu. Her zaman aşılamak isteğiniz sevgiyi,saygıyı,mutluğu ve hüznü paylaşabilmekti.

En büyük hayalimiz ise günün birinde Amerika’da yüksek lisans yapabilmemdi, ama hayat bana bazen hayellerin tümüne ulaşmaya izin vermediğini ama bundan önemlisinin ulaşılan tüm mutluluk ve hayellerin başkalarının hüznünün üzerine kurulduğu zaman ve sevdiklerinle , sevenlerinle paylaşmadığın zaman anlamı olmadığını öğretti.

Sizilerin biricik kardeşimin sağlığı için yapmış olduğu çabaların hep izleyicisi oldum ve bir şeyler yapamanın ezikliğini hissettim hep. Sevgili babacığımın, amcamla olan telefon görüşmesine şahit oldum ben, babamın kardeşim için nasıl yalvardığını duydum, canım babam halbuki öyle gururludurki değil bir insana maddiyet için yalvarmak büyük menfaatler için bile boyun eğmemiştir kimseye, prensiplerinin dışına hiç bir zaman çıkmamıştır. Ama babam amcama hemde ağlayarak yalvarıyordu yanlızca borç vermesi için , zaten başka türlüde gelecek bir yardımı kabullenemezdi. Amcam ise boşuna uğraştığını kardeşimin hastalığının çaresinin olmadığı söylüyordu yani kısacası onu ölüme terket diyordu.

Canım babacığım telefon bittiğinde sen beni farketmemiştin ama ben sana uzaktan bakmıştım, yıkılmıştın ama hangisine üzüleceğine şaşırmıştın amcamın acımazsızlığınamı yoksa evladı için birşey yapamının ezikliğinemi yanacağını şaşırmıştı. Ama tüm bunlara rağmen hala tün bunları bana yansıtmamak için elinden geleni yapıyordu. Tüm bu hüzünleri yüreğinizde yaşarken benim doğum günümde çok sevdiğimi bildiğiniz o pantolon ve tişortu aldınız bana. Bunları aldığınız günden sonra babamın alyansının olmadığını da farkettim.

Canım Anneciğim ve Babacığım ben sizlerin çocuğunuzum sizler tüm bunları yaşarken her şeyden önemlisi kardeşim ölümün pençesinde dolaşırken ben duyarsız kalarak hayallerime ulaşamazdım, hem sizler olmadan ve sizlerle paylaşmadan hayallerin bir anlamı yoktu benim için. Bu nedenlede eğitimim için hesabıma yatırmış olduğunuz parayı ve hani arza yapmış dediğim bilgisayarımın satışından gelen parayı kardeşim için sizlere bırakıp ben gidiyorum. Çünkü eğer kalacak olsaydım bunu kabul etmezdiniz. Kardeşim iyileşene kadar da beni unutun ve bilinki benim en büyük hayalim şimdi kardeşimin sağlığına kavuşmasıdır.

Sevgilerimle her ikinizinde ellerinden doya doya öperim.Lütfen biricik kardeşimide benim için öpün.






Mustafa bey mektubu okurken diğer taraftan gözyaşlarına hakim olamıyordu, Seçil hanım gözyaşları ise sel olmuş akıyordu, mektup bittiğinde her ikisinde gözyaşları ile birlikte gözlerinde oğullarına karşı duymuş olduklarının gururun ifadesi vardı. Yusuf onlara giderken güç vermişti sanki ve en önemliside çocuklarının hayallerini kendi hayeleri sayan Mustafa beyin ve Seçil hanım şimdi daha büyük bir güçle ayakta idiler.

Yaklaşık bir yıl geçmişti Yusuf’un verdiği güçle ve büyük uğraşlar sonucu küçük Ayşe iyleşmişti. Hepsinin hayali gerçek olmuştu ama Yusuf’a ulaşamıyorlardı şimdi en büyük hayelleri ise bu mutluluğu onunla paylaşmaktı. Seçil hanım aklına gazeteye bir ilan vermek geldi , küçük Ayşe’nin duygularını yansıtacaklardı yazılara. Küçük Ayşe’nin ağabeyine mektubunu verdiler gazeteye ;



Canım Abiciğim,


Bizi bırakıp giderken bir mektup bırakmışsın, en büyük hayalinin benim iyleşmem olduğunu belirtmişsin. Canım abiciğim ben senin hayalin gerçekleşmesi tüm gücümle uğraştım ve bunu başardım senin İÇİN şimdi dimdik ayaktayım. Bilirsin bizim hayllerimiz ortaktır birimizin hayali hepimizin hayalidir. Şimdi seninde benim hayalim için uğraşmanı istiyorum. Seni artık aramızda görmek isiyorum ve eskisi gibi hüznü, mutluğu beraber paylaşmak istiyorum. Hadi abiciğim sıra sende !!!!

KARDEŞİN AYŞE


Yazının altına küçük Ayşe’nin birde resmini koymuşları, yine gülen gözlerle yeşil yeşil bakıyordu. Herşey düzelmeye başlamıştı Mustafa bey hemen gidip Yusuf’a bir bilgisayar almıştı. Tüm inaçları onun geri döneceği yönündeydi.

Aradan bir kaç gün geçmişti gün yeni yeni ağarıyordu daha ezan bile okunmamıştı. Seçil hanım yatakta uzanmış ama gözleri açıktı, Mustafa bey de arkasını dönmüştü ama oda uyumuyordu, ikiside aynı anda kapı sesini duydular , kapı açılıp tekrar kapanmıştı, göz göze geldiler, ikisinde gözleri ışıldamıştı Yusuf geri dönmüştü bir süre birbirlerine hiç bir şey söylemeden ama çok şey anlatarak baktılar. Aradan yarım saat geçmişti ikiside yerlerinden kaltılar Yusuf odasına yöneldiler, Yusuf uykuya dalmışdı bile Seçil hanım yukarıdan aşağıya bir süzdü zayıflamıştı küçük yavrusu gözlerinde iki damla yaş vardı. Kıyafetini çıkarmış askıya asmıştı ona en son doğum günüde aldıkalrı kıyafet vardı üstünde. Mustafa bey de Seçil hanım gibi Yusuf’u süzdükten sonra masanın üzerindeki uçak biletini farketti bilete baktığında biletin Amerika’ya olduğunu gördü hemen yanında banka cüzdanı ve Yusuf’un geçen yıl gideceği okulun broşürü vardı. Banka Cüzdanın da ise geçen yıl kardeşinin tedavisi için bırakmış olduğu kadar para vardı.Mustafa Bey dönüp Seçil hanıma sarılmıştı ikise ağlıyodu uzun zamandır mutluluktan ağlamamışlardı.Birbirlerine sarılarak odadan çıktılar. Yusuf kafasına kaldırdı gözleri dolmuştu dudaklarında iki cümle düştü ;
CANIM AİLEM !!!!

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:33
Harp sırasında kocam New Mexiko'daki Mojave çölüne gönderilmişti. O, çölde tatbikata katılırken yanında olabilmek için ben de çölün yolunu tuttum. Kendimi cehennemin kucağına atmıştım. Ortalık yanıyordu. Küçük bir kulübede oturuyordum ve yanında olmak için tehlikeye atılarak geldiğim kocamı unutmuş, can derdine düşmüştüm. Etrafımdaki Meksikalılar ve yerliler, tek kelime İngilizce bilmediğinden, kimseyle konuşamıyordum. Sıcak rüzgar, bir taraftan bedenimi kavuruyor, diğer taraftan yediğim yemeği de, ağzımı burnumu da kumla dolduruyordu. Canıma yetmişti. Kağıda kaleme sarılıp babama bir mektup yazdım. "Gelin, beni buradan alın" dedim. "Burada yaşamaktansa hapishanede yaşamayı tercih ederim." Babamı beklerken cevabı geldi. Sadece iki satır yazmıştı: "İki adam hapishane penceresinden dışarıya baktı. Biri çamuru gördü, diğeri yıldızları." Bu iki satırı okuyunca utancımdan kıpkırmızı kesildim. Ben hep çamuru görmüştüm. Halbuki yıldızlar da vardı. Derhal yerlilerle dost oldum. Kilimlerine, çanak ve çömleklerine olan hayranlığımı belirttim. Turistlere para ile vermeye yanaşmadıkları kıymetli eşyalarından bana hediyeler verdiler. Kaktüsleri, yukka ve erguvan ağaçlarını inceledim. Kır köpeklerini tanıdım. Çöl gurubunu seyrettim. Çöl, yüzlerce yıl önce deniz dibi olduğundan kumun içinde deniz hayvanlarının kabuklarını aradım. Ne değişmişti de, dün nefret ettiğim çöle bugün bağlanmıştım? Çöl mü değişmişti? Hayır. O yine kavuruyordu. Yerliler mi değişmisti? Hayır. Onlar, yine İngilizce bilmiyorlardı...
Sadece ben değişmiştim. Pencereden kafamı uzatmış ve yıldızları görmüştüm."

Thelma Thompson

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:33
FISILTI VE TUĞLA

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar'ıyla bir mahalleden
hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola
aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey
gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken
hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını
farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.
Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş
bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; "Bunu neden yaptın?
Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?" İyice sinirlenerek devam
etti: "Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya
malolacak. Bunu neden yaptın?" Çocuk yalvararak cevap verdi:
"Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.
Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı" Parketmiş bir arabanın
arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.
"Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli
sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli
sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz? Benim için
çok ağır." Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici,
bogazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki
genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik
ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.
Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek "teşekkür ederim efendim, Tanrı
sizden razı olsun" dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun, ağabeyini
kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına
geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.
Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü,
hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı
yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.
Allah, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan,
dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size
bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin.
Tercihi siz yapın..

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:34
IZDIRABIN ACILIGI

Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden
şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz
almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan
çırak döndügünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir
bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın
söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri
tükürmeye başladı. "Tadi nasil?" diye soran yaşlı
adama öfkeyle "acı" diye cevap verdi. Usta
kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı
çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü
ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden
su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının
kenarlarından akan suyu koluyla silerken ayni soruyu
sordu: "Tadı nasıl?" "Ferahlatıcı" diye cevap verdi
genç çırak. "Tuzun tadını aldın mi?" diye sordu yaşlı
adam, "hayır" diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine
yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının
yanına oturdu ve şöyle dedi: "Yaşamdaki izdıraplar
tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Izdırabın miktari
hep aynidir. Ancak bu izdırabın acılıği, neyin içine
konulduğuna bağlıdır. Izdırabın olduğunda yapman
gereken tek şey, ızdırap veren şeyle ilgili hislerini
genişletmektir.

Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl
olmaya çalış...."

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:34
PARAŞÜTÜNÜZÜ KİM KATLIYOR

Carlos Plump Birleşik Devletler deniz kuvvetlerinde genç subaylara öğretmenlik yapıyordu. Vietnam’da jet pilotu olarak savaşmıştı. 76. uçuşu sırasında uçağı yerden havaya fırlatılan bir füzeyle vurulmuş, ancak son anda uçaktan atlamış, paraşütle yere inmişti. Ne var ki komünistlerin eline esir düşmüş, 6 yılını bir hapishanede geçirdikten sonra tekrar ülkesine dönmüştü. Şimdi genç öğrencileriyle bu paha biçilmez deneyimlerini paylaşıyordu.
Bir gün, bir lokantada eşiyle birlikte yemek yerken yakındaki masada bir adam kendisine yaklaştı ve ”Siz Yüzbaşı Plumpsınız değim mi?” dedi. Plump’ın cevap vermesine fırsat vermeden konuşmasını sürdürdü adam;
“Vietnamda Kitty Hawk savaş gemisinde savaş pilotuydunuz. Uçağınızı vurmuşlardı.”
Bütün bunları nereden biliyorsun diye sordu Plump şaşkınlıkla
Adam hemen cevap verdi;
Sizin paraşütünüzü katlamıştım. Bir taraftan eliyle ustaca katlama hareketleri yaparken “Umarım paraşütünüz hemen açılmıştır” dedi. Plump minnettarlıkla, “elbette” dedi, “katladığın paraşüt açılmasaydı, bugün burada olamazdım.” Adam tevazu ile Plump’ın elini sıkıp müsaade istedi ve yerine oturdu.
Plump o gece uyuyamadı. Hep adamı düşündü. Bir paraşütün katlanma biçimi bir pilotun ölüm kalım meselesi olacak kadar incelikli bir işti. Bir jet pilotu olarak bu detayı hiç düşünmemişti. Kim bilir Kitty Hawk’ta kaç kez yüz yüze gelmişlerdi de sıradan bir memur olarak görmüştü adamı. Sözüm ona, bir jet pilotunun yaptığı ile sıradan memurların yaptığı işler kıyaslanır şeyler değildi! Hep sıradan biri gibi görmüş olmalıydı adamı. Hayatında yeri olmayan önemsiz bir dekor gibi. Çok büyük bir ihtimalle ona bir “Merhaba” demeyi bile çok görmüştü.
Saatlerce onun yaptığı işi düşündü. Yüzlerce paraşütün iplerini birbirinden itina ile ayırışını, kumaşı inceden inceye katlamasını hayal etti. Elinin her hareketinde hiç tanımadığı birinin hayatını ellerinde tuttuğunu fark etti.
Ertesi gün dersine şu beklenmedik soruyla başladı Plump: “Paraşütünüzü kim katlıyor?” Bir süre susup cevap bekledi. Anlaşılan o ki, herkes kendi işine odaklanıyor, kendi işinin detaylarında kritik katkıları olan insanları hesaba katmıyordu.
Hepimizin hayatımızın her anında kullandığımız bir paraşüt vardır. Bizi hayatta tutan, öz güvenimizi sağlayan, ayaklarımızı yere sağlamca bastıran ya da havada asılı kalıp öteleri görmemizi sağlayan nice küçük fakat önemli detayın arkasında kimler var acaba.
Hayır, hayır; jet pilotu olmanız ya da savaşıyor olmanız gerekmiyor elbet bu soruya muhatap olmak için. Simdi sokakta huzurla yürürken biri basit bir soru sorulabilir size:
“Pantolonunuzu kim ütülüyor?”

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:34
TUZLU KAHVE
Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika bir şeydi.. O gün peşinde o kadar delikanlı vardı ki..
Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti. Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı, ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.. delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu. Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı.. "Ben artık gideyim" demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.. "Bana biraz tuz getirir misiniz" dedi.. "Kahveme koymak için.." Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı.. Kahveye tuz!.. delikanlı kıpkırmızı oldu utançtan, ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla "Garip bir ağız tadınız var" dedi.. delikanlı anlattı:

"Çocukken deniz kenarında yasardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.. Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum. . Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki.."

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının.. Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri.. Ev duyusu olan biri.. Kız da konuşmaya başladı.. Onun da evi uzaklardaydı.. Çocukluğu gibi.. O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu.. Tatlı ve sıcak.. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii.. Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kasık tuz koydu, hayat boyu.. Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü..

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. "Ölümümden sonra aç" diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına.. Şöyle diyordu, satırlarında.. "Sevgilim, bir tanem.. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.. İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun..? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken 'Tuz' çıktı ağzımdan.. Sen ve herkes bana bakarken, değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Simdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok.. İste gerçek.. Ben tuzlu kahve sevmem. O garip ve rezil bir tat.. Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim. Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, her şeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da.."

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında bir gün biri, kadına "Tuzlu kahve nasıl bir şey" diye soracak oldu..
Gözleri nemlendi kadının..
"Çok Tatlı!.." dedi..

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:35
FIRSATLAR



Siva ve Sakti, Hinduizm in kutsal çifti, gökyüzündeki yüksek katlarında oturup, bir yandan yeryüzünü seyrediyorlar, bir yandan da insan yaşamını tehdit eden unsurları, insan davranışlarındaki karmaşayı, insan olmanın acılarla dolu bedeline hüzünleniyorlarmış.

Birden Sakti, ara sokakların birinde ayakta bile zorla duran perişan yoksulu farketmiş..


Kalbi merhametle burkulmuş. Yaşamak için verdiği savaş, dürüst ve iyi bir insan olması onu etkilemiş olmalı ki, kutsal kocasına


"Bu zavallıya biraz altın vermesi" için yalvarmış. Siva adamı bir an gözlemiş, sonra sevgili karısına dönerek,


"Yapamam" demiş..


Sakti şaşırmış.


"Ne demek?" diye isyan etmiş kocasına..


"Sen bu evrenin sahibi, en yüce tanrısı değil misin? Bu kadar basit bir şeyi nasıl yapamazsın?"


"Bunu ona veremem çünkü henüz almaya hazır değil" demiş, Siva..


Sakti çıkışmış,


"Yani, yolunun üzerine bir kese altın bırakamayacağını mı söylüyorsun?"


"Tabii, bırakabilirim" demiş, Siva.. "Ama bu başka bir şey.."


"Lütfen.." diye yalvarmış, Sakti.. "Lütfen.."


Ve Siva bir kese dolusu altını yoksul adamın yolunun üzerine bırakmış..


Zavallı yoksula gelince, o akşam iki lokma bir şey bulup yiyip yiyemeyeceğini, yoksa yine aç mı uyuyacağını düşünerek yoluna devam ediyormuş.. Köşeyi dönünce,


"Şuna bak" demiş, "koca bir taş parçası iyi ki, gördüm.. Çarpsaydım, partalı çıkmış sandaletlerim iyice elden çıkacaktı.."


Ve dikkatle altın dolu kesenin üzerinden atlayarak yoluna devam etmiş..


Yaşam yolumuzun üzerine yüzlerce torba dolusu altın bırakıyor..


Ya çok seyrek olarak bu torbalar olduğu gibi görünüyor ya da biz onların bilincine çok geç varıyoruz..


Kitchen Table Wisdom Kitabindan alıntıdır

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:36
ÜÇ HEYKEL

İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlerdi. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıydı.
Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırdı. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıydı. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı sadece ikisi bilecekti. Heykeller hazırlandı ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderildi. Heykellerin yanına bir de mektup konmuştu.Şöyle diyordu heykelleri yaptıran hükümdar:
"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."
Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırdı. Üç altın heykel gramına kadar eşitti. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırttı. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelediler ama aralarında bir fark göremediler. Günler geçti. Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuştu ve kimse çözüm bulamıyordu. Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber gönderdi İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırttı. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya inceledi, sonra çok ince bir tel getirilmesini istedi. Teli birinci heykelciğin kulağından soktu, tel heykelin ağzından çıktı.
İkinci heykele de aynı işlemi yaptı. Tel bu kez diğer kulaktan çıktı. Üçüncü heykelde tel kulaktan girdi ama bir yerden dışarı çıkmadı. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyordu. Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazdı:
"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:36
ANNE KALBİ

Delikanlı, katı yürekli bir kızı sevmiş ve onunla evlenmek istemişti.Ancak kız, korkunç bir şart ileri sürerek:
- Senin sevgini ölçmek istiyorum, dedi. Bunun için de köpeğime yedirmek üzere bana annenin kalbini getireceksin.
Delikanlı, tüyler ürperten bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırmış ve uzun bir tereddütten sonra hislerine mağlup olup annesini öldürmeye karar vermişti. Annesi, belki de durumu fark ettiği için oğluna fazla direnmedi. Ve çocuk, annesini öldürerek kalbini bir mendile koydu. Delikanlı, kızın isteğini yerine getirmiş olmanın heyecanıyla yolda koşarken, ayağı bir taşa takıldı. Kendisi bir tarafa, mendil içindeki kalp bir tarafa fırladı. Canının acısından, ağzından ister istemez "Ah anacığım!" sözleri döküldüğünde annesinin tozlara bulanan ve hala soğumamış olan kalbinden bir ses yükseldi:
-Canım yavrum, bir yerin acıdı mı?

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:36
CESET
Amerikan Adli Tıp Derneği'nin 1994'teki ödül yemeğinde başkan Don Harper Mills, San Diego'daki dinleyicilerini, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adli komplikasyonlarla şaşkına çevirdi. İşte hikaye:
23 Mart 1994'te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adli tabip onun kafasından yediği kursunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, 10 katlı bir binanın tepesinden intihar niyetiyle aşağı atlamıştı. (Umutsuzluğunu geride bıraktığı bir notta açıklıyordu.) 9. katin önünden geçerken pencereden gelen bir kurşunla hayatı sona ermişti. 8. kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmuş bir ağ bulunduğunu, ne silahı çeken ne de müteveffa biliyordu. Kurşun olmasaydı Opus'un intihar girişimi zaten basarılı olamayacaktı. Normal olarak, diye devam etti Dr Mills, intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.
Opus'un 9 kat aşağıdaki kesin ölüm yolunda vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat onun intihar girişiminin başarılı olmayışı savcıyı elinde bir cinayet vak'ası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı 9. kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki tetiği çekti, mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus'a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçludur. Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında hem adam hem de kadın silahın dolu olmadığı konusunda kesinlikle emindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısını korkutmayı alışkanlık haline getirdiğini söyledi. Öldürme kastı yoktu. Böylece Opus'un öldürülmesi bir kaza oluyordu, yani silah kazara doldurulmuştu.
Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık 6 hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının onu silahla korkutma temayülünü bilen oğul, onun annesini vuracağını umarak silahı doldurmuştu. Artık olay oğlun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti. Tam bu sırada yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle oğlun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu onu 23 Mart'ta 10 katli binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak ölümü planladığı gibi olmamıştı; 9. katin önünden geçerken pencereden gelen kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle Ronald Opus'un hayatı sona ermişti. Dosya intihar olarak kapatıldı.

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:36
EĞER

Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğuk kanlılığını koruyabilirsen;
Eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan; ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan ;
Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşüne bildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşir;ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yıkılmadan onu kurmaya çalışırsan;
Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edebilip herkesin vazgeçtiği noktadan, sen amacına yönelebilirsen;
Eğer, herkesle birlikte olur da erdemli kalabilirsen, yada krallarla dolaştığın halde gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
Eğer, ne sevgili dostlarını ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başara bilirsen;
Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen,bütün dünya senin olur…Ve o zaman artık adam olduğunu düşüne bilirsin…

RUDYARD KIPLING

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:38
SERVET

Bir gün Avrupa'nin ünlü sanat merkezi kentlerinden birinde gezen
çocugun biri bir vitrinde çok hos bir tablo görür. Tablo bedeli oldukça
yüksektir.
Çocuk bu tabloyu bir sonraki sene abisinin dogum gününe almayi ister ve bir is bulup kit kanaat geçinerek biriktirdigi tüm para ile magazaya gider. Sanslidir tablo hala satilmamistir. Içeri girer ve tabloyu bir süre yakindan izledikten sonra resmi yapan sanatçiyi bulur ve "Abimin dogum günü için bu resmi satin almak istiyorum, tüm paramda bu kadar" der. Ressam bir süre düsündükten sonra. Resmi paketler ve resmi satar.Çocuk paketini alir ve tesekkür ederek çikar. Magazada adamin arkadaslari da vardir ve saskin saskin sorarlar:
"Sen ne yaptin o resmin degeri milyonlar ederdi. Neden bu kadar cüzi bir rakama sattin?"
Adam cevap verir:
"Evet ben bu resme milyonlarini verecek bir sürü insan bulabilirdim,ancak tüm servetini bu resme verecek kaç kisi bulabilirdim ?..."


GÜNÜN SÖZÜ:
Günümüzde insanlar her seyin fiyatini biliyor, fakat hiçbir seyin degerini bilmiyorlar.
Oscar Wilde

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:43
Dört Mum

Dört mum yavaşca yanıyordu.
Ortam çok yumuşaktı ve konuştukları duyuluyordu.

İlki söyledi:
‘’ ben barışım!
Artık kimse benim yanık kalmamı sağlamıyor, sanıyorum söneceğim. "
Alevi hızla azaldı ve bütünüyle söndü.

İkincisi söyledi:
‘’ ben inancım!
neredeyse herkez benim artık gerekli olmadığımı düşünüyor
o nedenle daha fazla yanık kalmama hiç gerek yok’’
Konuşmayı bitirdiği zaman, bir rüzgar hafifçe esti ve onu söndürdü.

Üzgünce üçüncü mum sırası gelince konuştu:
” ben sevgiyim !
yanık kalmak için artık gücüm kalmadı. İnsanlar beni bir kenara bıraktı ve önemimi anlamadı. Kendilerine en yakın olanları bile sevmeyi unuttular "
Ve hiç zaman yitirmeden söndü.

Ansızın...
Bir çocuk odaya girer ve üç mumun yanmadığını görür
”neden yanmıyorsunuz sizin sonuna kadar yanmanız gerekir "
Bunu söyleyerek, çocuk ağlamaya başlar.

Ardından dördüncü mum söyler:
”korkma ben hala yanıkken diğer mumları yeniden yakabiliriz


ben umudum!’’

Umudun alevi yaşamınızdan asla sönmemesi dileğiyle..

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:44
FISILTI

Adam fısıldadı, " Tanrım konuş benimle" ve bir kus cıvıldadı ağaçta ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı " Tanrım konuş benimle!" Ve gökyüzünde bir şimşek
çaktı, ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve " Tanrım seni görmeme izin ver" dedi. Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde. Ama adam farkına varmadı.
Ve adama bağırdı, " Tanrım bana bir mucize göster! " Ve bir bebek
doğdu bir yerlerde. Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı, " Dokun bana Tanrım ve burada
olduğunu anlamamı sağla! " Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı ve yürüyüp gitti.

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:44
KURABİYE HIRSIZI

Bir gece kadının biri bekliyordu havaalanında, daha epeyce zaman vardı, uçağın kalkmasına. Havaalanındaki dükkândan bir kitap ve bir paket kurabiye alıp buldu kendisine oturacak bir yer. Kendisini kitabına öyle kaptırmıştı ki, yine de yanında oturan adamın olabildiğince cüretkâr bir şekilde aralarında duran paketten birer birer kurabiye aldığını gördü, ne kadar görmezden gelse de. Bir taraftan kitabını okuyup, bir taraftan kurabiyesini yerken, gözü saatteydi, kurabiye hırsızı yavaş yavaş tüketirken kurabiyelerini. Kulağı saatin tik taklarındaydı ama yine de engelleyemiyordu tik taklar sinirlenmesini. Düşünüyordu kendi kendine, kibar bir insan olmasaydım, morartırdım şu adamın gözlerini! Her kurabiyeye uzandığında, adam da uzatıyordu elini.
Sonunda pakette tek bir kurabiye kalınca, bakalım şimdi ne yapacak? dedi kendi kendine.
Adam, yüzünde asabi bir gülümsemeyle uzandı son kurabiyeye ve böldü kurabiyeyi ikiye. Yarısını kurabiyenin atarken ağzına, verdi diğer yarıyı kadına. Kadın kapar gibi aldı kurabiyeyi adamın elinden ve Aman Tanrım, ne cüretkâr ve ne kaba bir adam, üstelik bir teşekkür bile etmiyor! Anımsamıyordu bu kadar sinirlendiğini hayatında, uçağının kalkacağı anons edilince bir iç çekti rahatlamayla. Topladı eşyalarını ve yürüdü çıkış kapısına, dönüp bakmadı bile kurabiye hırsızına.
Uçağa bindi ve oturdu rahat koltuğuna, sonra uzandı, bitmek üzere olan kitabına. Çantasına elini uzatınca, gözleri açıldı şaşkınlıkla. Duruyordu gözlerinin önünde bir paket kurabiye! Çaresizlik içinde inledi, bunlar benim kurabiyelerimse eğer; ötekiler de onundu ve paylaştı benimle her bir kurabiyesini! Özür dilemek için çok geç kaldığını anladı üzüntüyle,
Kaba ve cüretkâr olan, kurabiye hırsızı kendisiydi işte.

Valerie Cox

RuYa_GuZeLi
09-08-06, 21:45
beş önemli ders

'' Birinci ders önemli ders...Size hizmet edenleri hep
hatırlayın..
Bir pastanın uc otuz paraya satıldığı günlerde 10
yaşında bir çocuk pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu.. Çocuk
sordu: "Cukulatali pasta kaç para?.."
"50 cent!.."
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha
sordu:
"Peki dondurma ne kadar.."
"35 cent" dedi garson kız sabırsızlıkla..
Dükkanda yığınla müşteri vardı ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu.
Bu çocukla daha ne kadar vakit geçirebilirdi ki.. Çocuk parasını bir daha saydı ve "Bir dondurma alabilir miyim lütfen" dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu birden. Masayı sanki akan yaslar temizleyecekti. Bos dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı 15 centlik bahşiş duruyordu..


İkinci önemli ders..Onemli olan vermektir..
Yillar once hastanede calisirken, agir hasta bir
kiz getirdiler.
Tek yasam sansi bes yasindaki kardesinden acil kan nakli
idi. Kucuk oglan ayni hastaliktan mucizevi sekilde kurtulmus ve kaninda o
hastaligin mikroplarini yok eden bagisiklik olusmustu. Doktor durumu bes
yasindaki oglana anlatti ve ablasina kan verip vermeyecegini sordu. Kucuk cocuk
bir an duraksadi. Sonra derin bir nefes aldi ve
"Eger kurtulacaksa, veririm kanimi" dedi.
Kan nakli ilerlerken, ablasinin gozlerinin icine
bakiyor ve gulumsuyor-du. Kizin yanaklarina yeniden renk gelmeye baslamisti,
ama kucuk cocugun yuzu de giderek soluyordu.. Gulumsemesi de yok oldu.
Titreyen bir sesle doktora sordu:
"Hemen mi olecegim?.."
Kucuk doktoru yanlis anlamis, ablasina vucudundaki butun kani verip, olecegini sanmisti.

Üçüncü önemli ders..Yağmurda otostop!..
Bir gece vakit gece yarısına doğru Alabama
otoyolunun kenarında duran bir zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan
yağmura rağmen, bozulan arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. Gecen her arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60 li yıllarda bir
beyazın bir zenciye hem de Alabama da yardıma kalkışması pek olağan
şeylerden değildi. Onu kente kadar götürdüm. Bir
taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de adresimi istedi.
Verdim. Bir hafta sonra kapım calindi. Muazzam bir konsol televizyon indiriyordu
adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda..
"Gecen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç
yağmur sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti.
Kendime güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin
sayenizde ölmekte olan kocamın yatağının bas ucuna zamanında
ulaşmayı başardım.
Biraz sonra son nefesini verdi. Tanrı bana yardim eden sizi ve
başkalarına karşılık beklemeksizin yardim eden herkesi kutsasın!..
En iyi dileklerimle, Bayan Nat King Cole."


Dördüncü önemli ders.. Yolumuzdaki engeller..
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun
üzerine kocaman bir kaya koydurmus, kendisi de pencereye oturmustu. Bakalim neler olacakti?.
Ulkenin en zengin tuccarlari, en guclu kervancilari, saray gorevlileri birer birer geldiler, sabahtan oglene kadar. Hepsi kayanin etrafindan dolasip saraya girdiler. Pek cogu krali yuksek sesle elestirdi. Halkindan bu kadar vergi aliyor, ama yollari temiz tutamiyordu. Sonunda bir koylu cikageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sirtindaki kufeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya
sarildi ve ikina sikina itmeye basladi. Sonunda kan ter icinde
kaldi ama, kayayi da yolun kenarina cekti. Tam kufesini yeniden sirtina almak
uzereydi ki, kayanin eski yerinde bir kesenin durdugunu gordu Acti. Kese altin doluydu. Bir de kralin notu vardi icinde.. "Bu altinlar kayayi yoldan ceken kisiye aittir" diyordu kral.
Koylu, bugun dahi pek cogumuzun farkinda olmadigi bir ders almisti. "Her engel, yasam kosullarinizi daha iyilestirecek bir firsattir..

Beşinci önemli ders...
Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını
dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım. Son soru şöyleydi:
"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adi nedir?.."
Bu herhalde bir çeşit saka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün
görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı.
50 lerinde falan olmalıydı.
Ama adini nerden bilecektim ki!.. Son soruyu
yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Sure biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
"Tabii dahil" dedi, hocamız.. "İş yaşamınız boyunca insanlarla
karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar.
Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar.
Onlara sadece gülümsemeniz ve`Merhaba demeniz gerekse bile.."
Bu dersi hayatim boyunca unutmadım. O hademenin adini da.. Dorothy idi.''

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 09:01
Kelebek Öpücükleri

Çoğu zaman pek çok şeyi çocuklardan öğreniriz.
Bir süre önce, bir arkadaşım, 3 yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının kağıtları, ağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.
Buna rağmen, küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve Bu senin için babacığım" dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissetti, ama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı. Kızına bağırdı:
Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?"

Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi:
Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin icin babacığım."
Babanın içi paramparça olmuştu. Kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.
Arkadaşım bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.

Gerçek anlamda bakmak gerekirse, herbirimiz arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafından bize sunulan karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz. Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 09:02
Bir aptalın hikayesi


Adamın biri durumundan çok şikayetçiymiş, 'Çalışıyorum didiniyorum ancak yaşıyorum. Tek başınayım, kimsem yok' diye mutsuz mutsuz geziniyormuş.
Sonunda bir karar vermiş, gezip dolaşacak bir melek bulacak, durumunu ona anlatıp bu haksızlığı düzeltmesini isteyecekmiş... Ve yola koyulmuş. Dağda ilerlerken bir kurda rastlamış. Kurt bir deri bir kemik, ayakta zor duruyor, adamın yanına yaklaşmış, nereye gittiğini sormuş. Adam derdini anlatmış, 'Bir melek bulacağım, bana yapılan haksızlığı düzeltmesini isteyeceğim...' Kurt da ona 'Bana bir iyilik yapar mısın' demiş, 'Ben de gece gündüz dolaşıyorum, bir yudum yemek zor buluyorum. O meleğe beni de anlat, böyle açlıktan ölen bir kurt olur mu, diye sor...'

Adam yoluna devam etmiş, bir süre sonra güzel bir kıza rastlamış. Kız da nereye gittiğini sormuş, 'melek hikayesini' öğrenince adamın ellerine sarılmış: 'Ne olur o meleğe beni de anlat. Gencim, güzelim, zenginim, her şeyim var ama çok mutsuzum. Mutluluğa ulaşmak için ne yapmam gerektiğini sor o meleğe...' Adam melekle kız için de konuşacağına söz vermiş ve yoluna devam etmiş.

Bir süre sonra dinlenmek için bir ağacın altına uzanmış. Bütün çevresi yemyeşil olan bu ağacın neredeyse hiç yaprağı yokmuş ve tabii ağaç bu duruma çok üzülüyormuş. O da derdini adama anlatmış: 'Eğer o meleği bulursan benden de söz eder misin? Bu kaderimden hiçbir şey anlamıyorum. Görüyorsun, bereketli bir toprak üzerindeyim, her taraf yemyeşil, bütün ağaçların yaprakları var, meyveleri var. Benimse hiçbir şeyim yok. Benim de diğerleri gibi yeşillenmem için ne yapmam gerekiyor. Ne olur o melekten bunu öğren...' Adam ona da 'peki' demiş, yoluna devam etmiş.

Nihayet bir gün, tam melek bulmaktan umudu kesilmiş vazgeçmek üzereyken karşısına bir melek çıkmış. Adam kendinden başlamış:
'Gece gündüz demeden çalışıyorum, dünyanın hiçbir nimetinden faydalanmıyorum, acınacak bir hayatım var. Benden daha az çalışan daha keyifli yaşayan bir sürü insan var. Nerede adalet? Nerede eşitlik?' 'Tamam tamam' demiş melek, 'Sana mutlu ve zengin olman için bir şans veriyorum. Şimdi aynı yoldan evine dön.' Adam rahatlamış ve ağacın, kızın, kurdun dertlerini de meleğe anlatmış. Melek onlar için de konuşmuş, adam dönüş yolunu tutmuş. Uzun bir yürüyüşten sonra ağacın yanına gelmiş ve meleğin sözlerini aktarmış:

'Senin köklerinin tam yanına bir sandık altın gömülüymüş. Sen bu yüzden beslenemiyorsun, dolayısıyla yaprağın, meyven olmuyor. Bu altın sandığı çıkarılınca sen de diğer ağaçlar gibi yeşilleneceksin.' 'Harika!' diye bağırmış ağaç, 'Çabuk kaz ve sandığı çıkar.' Adam 'Olmaz' demiş, 'Melek bana kendi şansımı verdi. Evime dönmeliyim.'

Adam yine yola düşmüş. Genç kız zaten yolunu bekliyormuş 'Ne dedi, ne dedi' diye koşmuş. 'Acılarını ve sevinçlerini paylaşacak biriyle evlenirse bütün dertleri hallolacak, sen de mutlu olacaksın' demiş adam. Kız 'Hadi o zaman' demiş, 'Evlenelim seninle ve mutlu olmaya çalışalım.' Adam yine 'Olmaz' diye cevap vermiş, 'Zamanım yok. Meleğin bana verdiği şansı bulmak için hemen evime dönmeliyim. Sen kendine başka bir koca bul.'

Biraz sonra da sıska kurt çıkmış karşısına. Adam ona da olan biteni anlatmış, kendini şansını bulmak için acelesi olduğunu söylemiş. 'Peki ya ben' demiş kurt, 'Benim için ne dediğini söyle ve git.' 'Senin için söylediğini ben anlamadım' demiş adam, 'Melek dedi ki, o kurt yiyecek bir aptal bulamazsa aç dolaşmaya mahkumdur.'

Kurt 'Ben çok iyi anladım' demiş ve aptalı yemiş.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 09:02
Bir Bardak Süt
Hamit, yoksul bir ailenin çocuğuydu ve okul giderlerini karşılamak için kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.
O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı. Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan yiyecek birşeyler istemeye karar verdi. Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı. Yiyecek bir şeyler yerine
- "Affedersiniz, bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.
Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk, sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra
- "Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?" diye sordu genç bayana.
Genç bayan, "Borcunuz yok" diyerek, yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;
- "Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini beklemememizi öğretti bize" dedi.
Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten teşekkür ederim size" dedi.
Hamit, evin önünden ayrıldığı zaman kendisini yalnızca bedensel olarak değil, ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.
Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar yapılması için onu büyük kente gönderdiler.
Dr. Hamit, konsültasyon yapması için çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını kurtarmak için elinden geleni yaptı.
Uzun süren tedaviden sonra bayan sağlığına kavuştu. Dr. Hamit, denetlemesi için önüne getirilen faturaya şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.
Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline. Açmaya korkuyordu...
Hastane faturasını asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.
Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
- "Hastane giderlerinin tamamı bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:49
BABACIĞIM 10 MİLYON VER

Adam yorgun argın eve döndüğünde 5 yaşındaki oğlunu kapının önünde beklerken buldu... çocuk babasına, ‘’baba bir saat de ne kadar para kazanıyorsun?’’ diye sordu.

Zaten yorgun gelen adam ‘’Bu senin işin değil’’ diye cevap verdi... bunun üzerine çocuk, ‘’ Babacığım lütfen, bilmek istiyorum’’ diye üstlendi... Adam , illa bilmek istiyorsan, 20 milyon deyip yürüdü...

Bunun üzerine çocuk arkasından ‘’ peki bana 10 milyon borç verir misin?’’ diye seslendi. Adam duraklayıp benim senin saçma oyuncaklarına veya benzeri şeylerine ayıracak para yok... hadi derhal odana git ve kapını kapa’’ diye seslendi.

Çocuk sessizce odasına çıkıp kapıyı kapattı adam sinirli sinirli, ‘’bu çocuk nasıl böyle şeylere nasıl cesaret eder diye düşündü.

Aradan bir saat geçtikten sonra adam biraz sakinleşti ve çocuğa parayı neden istediğini bile sormadığını düşündü. Belki de gerçekten lazımdı... çocuğun odasına çıktı... yatağında olan çocuğuna ‘’ uyuyor musun? ‘’ diye sordu... çocuk, ‘’Hayır’’ diye cevap verdi...

‘’Al bakalım istediğin 10 milyon lirayı sana az önce sert davrandığım için üzgünüm. Ama uzun ve yorucu bir gün geçirdim...” çocuk sevinçle haykırdı,”teşekkürler babacığım...”

Sonra yastığın altından diğer buruşuk paraları çıkardı. Adamın suratına baktı ve yavaşça paraları saydı... sonra hepsini babasına uzattı:

“İşte sana 20 milyon,bir saatini benimle geçirir misin?”

Gelin bu tatil sabahı çocuklarımıza doyasıya sarılalım... onları öpüp koklayalım... en önemlisi kulaklarına sevgimizi fısıldayalım.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:50
EVE DÖNÜŞ

Vietnam'da savastiktan sonra sonunda evine dönmekte olan bir asker hakkinda bir hikaye anlatilir.San Francisco'dan ailesini aradi

Anne baba, eve dönüyorum, ama sizden birsey rica ediyorum. Yanimda bir arkadasimi da getirmek istiyorum. -Memnuniyetle, onunla tanismak isteriz,diye cevapladilar.. Ogullari, -Bilmeniz gereken birsey var diye devam etti. -Arkadasim savasta agir yaralandi. Bir mayina basti ve bir koluyla ayagini kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok, ve onun gelip bizimle kalmasini istiyorum. -Bunu duyduguma üzüldüm oglum. Belki onun baska bir yer bulmasina yardimci olabiliriz. -Hayir. Anne, baba, onun bizimle yasamasini istiyorum. -Oglum, dedi babasi, -Bizden ne istedigini bilmiyorsun. Onungibi özürlü biri bize korkunç bir yükolur. Bizim kendi hayatimiz var, ve bunun gibi birseyin hayatimiza engel olmasina izin veremeyiz. Bence bu arkadasini unutup eve dönmelisin. O kendi basinin çaresine bakacaktir. Oglu o anda telefonu kapatti.

Ailesi ondan bir süre haber alamadi. Ama birkaç gün sonra, San Francisco polisinden bir telefon geldi. Ogullarinin yüksek bir binadan düsüp öldügünü ögrendiler. Polis bunun intihar olduguna inaniyordu. Üzüntü dolu anne-baba hemen San Francisco'ysa uçtular ve Ogullarinin cesedini tespit etmek için sehir morguna götürüldüler. Onu tanidilar, ve bilmedikleri birsey daha ögrenince dehsete düstüler:

Ogullarinin sadece bir kolu ve bir bacagi vardi. Bu hikayedeki aile de bir çogumuz gibi. Güzel olan yada birlikte olmaktan zevk aldigimiz insanlari sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsizlik veren yada yanlarinda kendimizi rahatsiz hissettigimiz insanlari sevmiyoruz. Bizim kadar saglikli, Güzel yada akilli olmayan insanlarin yanindan uzak durmayi tercih ediyoruz. Neyseki, bize bu sekilde davranmayan biri var. Biz nekadar bozulmus olursak olalim, bizi sonsuz ailesinin yanina çagiran sartsiz sevgiyle seven biri. Bu gece, uyumadan önce, insanlari oldugu gibi kabul edebilmemiz ve bizden farkli olanlara karsi daha anlayisli olabilmemiz için gereken gücü vermesi için Allah'a kisa bir dua edelim. Kalbimizde Arkadaslik adinda bir mucize var. Nasil oldugunu veya Nasil basladigini anlamazsiniz. Ama bu özel armagani bilirsiniz ve Arkadasligin Tanri nin en büyük armagani oldugunu anlarsiniz.

Gerçekten de arkadaslar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip basarmaniz için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaslariniza onlarla ne kadar ilgilendiginizi gösterin.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:51
GÜL BAHÇESİ

Zamanin birinde bir kasabada yasayan dünyalar güzeli bir kiz varmis..

Bu kiz öyle güzelmis ki çok uzak sehirlerden ve ülkelerden çok zengin, çok yakisikli, asil pek çok delikanli onu görmeye gelirmis.. Kendisiyle evlenmek isteyen nice prensi nice sovalyeyi reddeden güzel kiz kimseleri begenmezmis.. Bu arada ayni kasabada yasayan ve bu kiza asik olan genç bir delikanli da bu kizi istemis.. Ama kiz onu da reddetmis.. Aradan uzun yillar geçmis.. Bizim delikanli kasabadan ayrilmis ..Kendine baska bir hayat kurmus ve evlenmis, çoluk cocuga karismis..

Birgün yolu bir zamanlar yasadigi güzel, küçük kasabaya düsmüs.. Orada tanidik birine rastladiginda aklina bir zamanlar orada yasayan dünyalar güzeli kiz gelmis ve ona ne oldugunu sormus.. Yasli adam önünde gül bahçesi olan bir evi göstererek kizin evlendigini söylemis.. Bizimki bir zamanlar herkesi reddetmis olan kizin kocasini pek merak etmis..

Bir gün gizlenip kocasini evden çikarken görmüs.. Kizin kocasi sisman, kel ve çirkin mi çirkin bir adammis.. Üstelik zengin bile degilmis.. Çok merak eden adam kocasi gittikten sonra evin kapisini çalmis.. Kiz kapiyi açinca kendini tanitmis ve neden böyle bir adamla evlenmis oldugunu sormus.. Kiz da ona arkasindaki gül bahçesinden en güzel gülü koparip getirirse cevabi verecegini bu arada tek sartinin bahçede ilerlerken geriye dönmemesi oldugunu söylemis.. Adam da bunun üzerine yüzlerce güzel gülün oldugu bahçede ilerlemeye baslamis.. Birden çok güzel sari bir gül görmüs..

Tam ona dogru egilirken biraz ilerde kocaman pempe bir gül gözüne carpmis.. Tam ona uzanirken daha ilerde muhtesem güzellikte kirmizi bir gül goncasi görmüs.. Derken bir de bakmis ki bahçenin sonuna gelmis ve mecburen oradaki bir gülü koparip kiza götürmüs.. Bahçenin en güzel gülünü getirmesini beklerken kiz bir de ne görsün yapraklari solmus ciliz bir gül.. Bunun üzerine adama dönen kiz söyle demis: "Bak gördün mü? Her zaman daha iyisini bulmak isterken ömür geçer ve sen en kötüsüne razi olmak zorunda kalirsin.. Bu yüzden gençlik elden gitmeden elindekiyle yetinebilmeyi ögrenmek gerekir.."

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:51
MARANGOZ

Yasli bir marangozun emeklilik çagi gelmisti. Isveren müteahhidine, çalistigi konut yapim isinden ayrilarak esi ve büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yasam sürmek tasarisindan söz etti. çekle aldigi ücretini elbette özleyecekti. Ne var ki emekli olmasi gerekiyordu.

Müteahhit, iyi isçisinin ayrilmasina üzüldü ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev yapmasini rica etti. marangoz, kabul etti ve ise giristi, fakat gönlünün yaptigi iste olmadigini görmek pek kolaydi. Bastan savma bir isçilik yapti ve kalitesiz malzeme kullandi. Kendini adamis oldugu meslegine böyle son vermek ne büyük talihsizlikti!...

İşini bitirdiğinde isveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dis kapinin anahtarini marangoza uzatti. "Bu ev senin" dedi, "Sana benden hediye" . Marangoz, soka girdi. Ne kadar utanmisti! Keske yaptigi evin kendi evi oldugunu bilseydi! O zaman böyle yapar miydi hiç! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatimizi kurariz. Çogu zaman da, yaptigimiz ise elimizden gelenden daha azini koyariz. Sonra da, soka girerek, kendi kurdugumuz evde yasayacagimizi anlariz. Eger tekrar yapabilsek, çok daha farkli yapariz. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz.

Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. "Hayat bir kendin yap, tasarimidir" demistir biri. Bugün yaptiginiz davranislar ve seçimler, yarin yasayacaginiz evi kurar. Öyle ise onu akillica kurun. Unutmayin... Paraya ihtiyaciniz yokmus gibi çalisin. Hiç incinmemis gibi sevin. Kimse izlemiyormus gibi dans edin. Ve lütfen, bu sözleri arkadaslariniza iletin...

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:51
SEVGİ

Bir kadin evinden çikti , evinin önünde beyaz, uzun sakallari olan 3 yasli adam gördü. Onlara: "Sizi tanimiyorum ama aç olmalisiniz. Lütfen evime buyurun ve birseyler yiyin." dedi. "Kocaniz evde mi?", diye sordular. "Hayir", dedi,kadin. "Disarda." "O zaman giremeyiz", dediler. Aksamleyin kocasi eve geldiginde kadin olanlari ona anlatti. Kocasi:"Onlara eve geldigimi söyle ve onlari eve davet et", dedi. Kadin disari çikti ve yasli adamlari davet etti. "Biz bir eve hep beraber girmeyiz", dediler.

Kadin: "Neden?" dedi. Yasli adamlardan biri cevap verdi:"Onun adi 'Zenginliktir", dedi, arkadaslarindan birini göstererek. Ve bir digerini göstererek "Onun da adi 'Basari'dir, ve ben de 'Sevgiyim." Ve ekledi:"simdi esinle konus ve hangimizi evinize davet edeceginize karar verin", dedi. Kadin eve girdi ve olanlari kocasana anlatti. Kocasi çok sevindi. "Ne kadar harika", dedi. "Zenginligi davet edelim, gelsin ve evimize zenginlikle doldursun", dedi. Kadin:" Neden basariyi davet etmiyoruz? dedi. O sirada onlari dinlemekte olan kizlari:"Sevgiyi davet etsek daha iyi olmaz mi?", diye sordu.

"O zaman evimiz sevgiyle dolar." Adam:"Bence kizimizin tavsiyesine uyalim", dedi. "Disari çik ve Sevgiyi davet et, Sevgi bizim misafirimiz olsun", dedi. Kadin disari çikti ve Sevgiyi seçtiklerini söyledi ve Sevgiyi evlerine davet etti. Sevgi kalkti ve eve dogru yürümeye basladi. Diger iki arkadasi da kalkti ve onu takip ettiler. Kadin büyük bir saskinlikla:"Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz neden geliyorsunuz?" , diye sordu. Yasli adam cevap verdi:"Eger siz Zenginlik veya Basariyi davet etmis olsaydiniz, diger ikimiz kalacaktik, ama siz beni(Sevgiyi) davet ettiginiz için, Ben nereye gidersem, Basari ve Zenginlik de benimle gelir." Her nerede sevgi varsa, basari ve zenginlik de vardir. Bu hikayeyi sevdiginiz herkesle paylasarak, siz de Sevgiyi davet edin.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:52
BİR ADAM

Bir adam arkadasina sekreterini neden isten kovdugunu anlatiyormus. "Iki hafta önce" demis ve devam etmis; "45. yasgünümdü ve o sabah kendimi iyi hissetmiyordum. Kahvalti masasina oturdugumda karimin dogum günümü kutlayacagini ve büyük bir olasilikla bir hediye verecegini tahmin diyordum. Birak dogum günümü kutlamayi bir "Günaydin" bile demedi. Kendi kendime karim unuttu herhalde ama çocuklarim hatirlar diye düsündüm.

Çocuklar kahvaltiya geldi ve tek kelime etmediler.Ise erken moralim çok bozuktu ve üzgündüm. Ofisime girdigimde, Janet Günaydin Patron dogum gününüz kutlu olsun" dedi ve kendimi daha iyi hissettim birisi hatirlamisti. Öglene kadar çalistim. Yemek zamani Janet kapiya vurdu ve "Disarda hava çok güzel ve bugün sizin dogum gününüz,haydi yemege çikalim, sadece siz ve ben". "Bütün gün duydugum en güzel sey bu. Haydi gidelim" dedim. Yemege çiktik.

Normalde gittigimiz bir yere gitmedik,sehir disinda özel bir lokantaya gittik.Iki martini içtik ve emekten sonsuz zevk aldik.Is yerine dönerken, "Hava çok güzel, ofise dönmemiz gerekmiyor degil mi? diye sordu."Hayir,sanirim gerekmiyor". "Benim evime gidelim ve size bir martini daha ikram edeyim" dedi.Evine gittik. Baska bir martininin daha tadini çikardik ve bir sigara içtik, ve Janet dedi ki "Patron, izninizle, yatak odasina geçip üzerime daha rahat birseyler giyeyim" dedi ve ona memnuniyetle izin verdim. Yatak odasina gitti ve alti dakika sonra yatak odasindan çiktiginda elinde kocaman bir pasta tasiyordu, arkasindan karim ve çocuklarim geliyordu. Hepsi "Iyiki dogdun......"sarkisini soyluyorlardi ......... ........... ve ben orada üzerimde sadece çoraplarimla oturuyordum.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:52
KÜÇÜK ÇOCUK

Bir dondurma küpün çok daha ucuz olduğu günlerde, 10 yaşında bir erkek çocuğu bir otelin kafeteryasına girdi.

Boş masaya oturdu. Kadın garson, çocuğun önünde bir bardak su koydu.

Çocuk sordu: Bir dondurma küp ne kadar?

Garson Elli sent dedi.

Çocuk elini cebinden çıkarıp parasını saydı. Peki ya bir porsiyon sadece dondurma ne kadar? diye sordu.

Kafeteryada masa bekleyen insanlar vardı ve garson sabırsızlanıyordu. Ters bir biçimde Otuz beş sent dedi.

Çocuk parasını tekrar saydı ve Ben bir porsiyon sade dondurma alayım dedi.

Garson dondurmayı getirdi, adisyonu masaya bıraktı ve gitti. Çocuk dondurmasını yedi, kasaya parasını ödedi ve kafeteryadan ayrıldı.

Garson geri gelip masayı silerken gördüklerine inanamadı.

Boş dondurma kasesinin yanında düzenli bir biçimde on beş sent vardı; bu, onun bahşişiydi.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:53
ZAMANA DOĞRU

Genc ve basarili bir yonetici, yeni Jaguar'iyla bir mahalleden hizli bir sekilde geciyordu. Parketmis arabalarin arasindan yola aniden cikabilecek cocuklara dikkat ediyordu ve bir sey gordugunu sanarak yavasladi. Arabayla caddeden yavasca gecerken hic bir cocuk goremedi fakat, arabasinin kapisina bir tugla atildigini farketti. Aniden arabasini durdurarak tuglanin firlatildigi yere geri dondu.

Arabadan indi, orada bulunan kucuk bir cocugu tuttu ve onu parketmis bir arabaya dogru iterek bagirmaya basladi. '' Bunu neden yaptin? Sen de kimsin, ne yaptiginin farkinda misin?''. iyice sinirlenerek devam etti: '' Bu yeni bir araba ve atmis oldu¿un bu tugla bana cok pahaliya malolacak. Bunu neden yaptin?' Cocuk yalvararak cevap verdi: '' Lutfen efendim. cok uzgunum ama baska ne yapabilirdim bilmiyordum. Eger tuglayi firlatmasaydim kimse durmazdi'' Parketmis bir arabanin arkasina isaret ederken cocugun gozyaslari cenesine suzuluyordu. ''Agabeyim kaldirimin kenarindan yuvarlandi ve tekerlekli sandalyesinden dustu, ben onu kaldiramiyorum. Lutfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam icin bana yardim eder misiniz? Benim icin cok agir.''

Bu durumdan son derece duygulanan genc yonetici, bogazinda buyuyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genc adami kaldirarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, cizik ve yaralari sildi ve genc adamin ciddi bir yarasi olup olmadigini kontrol etti. Kucuk cocuk genc yoneticiye donerek '' tesekkur ederim efendim, Tanri sizden razi olsun'' dedi. Genc yonetici, kucuk cocugun, agabeyini kaldirimdan evine dogru goturmesini izledi. Bulundugu yerden arabasina geri donmesi oldukca uzun surmustu. Uzun ve yavas bir yuruyustu. Genc yonetici, kapiyi hic tamir ettirmedi. Kapida olusan cokuntuyu hayatini birisinin kendisine tugla atmasini gerektirecek kadar hizli yasamamasi gerektigini hatirlatmasi icin oylece birakti. . . . Tanri, ruhunuza fisildar ve kalbinize konusur. Bazen, dinleyecek kadar zamaniniz olmadiginda ise, size bir tugla firlatir. Ister fisiltiyi, ister tuglayi dinleyin. Bu sizin tercihiniz. !

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:53
YOLDA YÜRÜMEK

Yolda yürürken ayaklarımı sevdiğimi fark ettim birden. Onların bir kunduranın kavrayışına tahammüllerini, beni taşımak yeteneklerini, yere basmaktaki meziyetlerini.

Yolda yürürken gözlerimi sevdiğimi fark ettim. Onların hiç umurunda değildi ayaklarımın becerisi. Onlar tüm becerilerini sergiliyorlardı önüne çıkanı görmek için. Yalnız görmekte değil üstelik bu görüntüyü beynime aktarmak için.

Yolda yürürken tenimi sevdim birden, onların üşümek, ısınmak, yanmak, okşamak yeteneklerini sevdim. Hayata, hayatın onlara sunduklarına verdikleri o muhteşem kendiliğindenlikteki tepkilerini sevdim.

Yolda yürürken kulaklarımı sevdim birden. Yüzüme bir çok kez kepçe gibi asıldıklarını düşündüğüm kulaklarımı üstelik. Onların her müziği dinleyememekteki hünerlerini sevmiştim zaten. Hiç sevememişlerdi acı soslu arabesk inletileri. Yürek parçalayıcı halk ezgilerine ise nasılda açmışlardı kendi kepçelerini, tıpkı bir anten gibi. Ama şimdi yolda yürürken bir başka seviyordum onları. Simitçinin "simit" diyen sesini duyuşlarini, pazarcinin iş arkadaşina "fasulyeleri şuraya koy" diyen sesini duyuşlarini, giden trenin timbirtilarini uzaktan alişlarini, yolda yürürken sevdim kulaklarimi.

Yolda yürürken bedenimin tüm fonksiyonlarini yerine getiriş becerisini sevdim bu dogru. Her şeye ragmen dişlerimde bir sakizin uzamasi olabilirdi pekala hala, damagimda bir yiyecegin tadi. Yüregim ben yönetmesem de devam ediyordu hayata. Bunu anlamak için gerek yoktu ki grafik göstergelere.

Hayattayim işte, hayatta... ve yolda yürüyorum. Hayati güzel buluyorum. Yolu çok çok güzel. Iyi ki çikmişim arabanin kafesinden. Iyi ki düşmüşüm yollara. Daha fazla hayat var yollarda. Daha fazla insan. "Ne güzel ne güzel, çok şükür çük şükür yaşiyorum" diyecek daha çok gerekçe.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:53
İŞTE ÖYLE BİRİ
Sizi sizin kadar tanıyan biri.. Kendini ve hayatı çok iyi tanıyan biri...
Sizi hep düşünen, ama sizin onu düşünüp düşünmediğinizi önemsemeyen biri...
Size sizi anlatabilen, sizi başkalarına anlatmayı çok seven, bunu yaparken gözlerinin içi parlayan biri... Sizin için her şeyi yapmaya, her şeyi başarabilmeye hazır biri.. Ne söylediğini bilen, söylediğini her şeyin arkasında duran, verdiği sözü tutan, randevularına geçikmeyen biri... Nerede nasıl davranacağını kiminle nasıl konuşacağını ortama uymasını bilen biri... Çoçukla çoçuk gençle genç yaşlıyla yaşlı olabilen bunu yapmaktan keyif alan biri...

Gülünecek yerde çekinmeden gülebileni ağlanacak yerde gözyaşlarını saklaya bilen biri... Bazen kıskanç, bazen huysuz,bazen şımarık,bazen bencil, bazen kaprisli, bazen kavgacı, bazen inatçı, bazen geveze ama hep iyi niyetli biri... Sizi kırmaktan incitmekten korkan, size zarar vermeye kalkanlara bütün benliğiyle karşı koyan biri... Kimseye anlatmadığınız sırlarınızı çekinmeden anlatabileceğiniz, çekinemediğiniz, düşüncesine her zaman ihtiyac duyduğunuz ne söylediğini bildiğinden hep emin olduğunuz biri...

Sana ihtiyacım var dediğinizde nerede olursa olsun koşup gelen sıkıntılı anlarınızda yanı başınızda olan ve sizi dinlemekten hiç bıkmayan biri... Birlikte içki içmekten, yemek
yemekten, film izlemekten, tiyatroya gitmekten, parkta aylak aylak dolaşmaktan, şarkı söylemekten, müzik dinlemekten hoşlandığını biri... Romantikliğiyle sizi duygu denizinde ucurabilen, gerçekçiliğiyle ayaklarınızın yere basmasını sağlayabilen biri... Süprizleriyle sizi şaşırtan çılgınlığıyla şoka sokan biri... Her zaman güvendiğiniz, size asla ihanet etmeyeceğini bildiğiniz, sizi yarı yolda bırakmayacağından hep emin oldunuğunuz biri... Sizinle sonsuza kadar birlikte yaşayacakmış gibi hissettiğiniz, sevmeden edemediğiniz, onun da sizi sevmekten asla vazgeçmeyeceğini bildiğiniz biri...
HAYATINIZDA BÖYLE BİRİ VAR MI ?
VARSA KIYMETİNİ BİLİN...

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:54
ARKADAŞLIK


Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştügünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim. Fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?..
Delirdin mi? der gibi baktı teğmen...
- Gitmeye değer mi?. Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük ihtimalle ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın..
Asker ısrar etti ve teğmen "Peki " dedi.. "Git o zaman.." İnanılması güç bir hadise.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar.
Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti.. Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim. dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen.. Bu adam ölmüş görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı.. Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için.. Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı... Geleceğini biliyordum.. .... Kalbimizde arkadaşlık adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve arkadaşlığın Allah' ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız. Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler. Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 16:54
HER ANIN GÜZELLİĞİNİ YAŞAYANLAR İÇİN
"Farz edin ki her sabah hesabiniza 86400 Amerikan Dolari kredi veren bir bankaniz var, ama bir günden digerine hiç bakiye devretmiyor.Tutari ne olursa olsun, kullanmadiginiz bakiye miktari her aksam iptal ediliyor. Böyle bir durumda ne yapardiniz? Tabii ki son kurusuna kadar çekerdiniz!!!! Aslinda, hepimizin böyle bir bankasi var. Adı ZAMAN...

Her sabah ise, iyi seylere yatirim yapmadiginiz kismini silip, hesabiniza zarar kaydediyor. Hiç devretmiyor. Kredi miktarindan bir kurus fazla kullandirmiyor. Hergün size yeni bir hesap açiyor. Heraksam günün bakiyesini yakiyor. Eger günlük depozitolarinizi kullanmadiysaniz, bu zarar sizindir. Geriye dönüs yok. Yarindan avans çekmek yok. Bugünü, bugünkü depozitonuzla yasamalisiniz. Ona yatirim yapin ki, size saglik, mutluluk ve basari olarak geri dönsün. Zaman akip gidiyor gününüzü gün etmeye bakin!

BIR SENE' nin degerini anlayabilmek için sinifta kalan bir ögrenciye sorun. BIR AY' in degerini anlayabilmek için, premature bir bebegi dünyaya getiren anneye sorun. BIR HAFTA' nin degerini anlayabilmek için, haftalik derginin editörüne sorun. BIR DAKIKA' nin degerini anlayabilmek için, treni henüz kaçirmis bir kisiye sorun. BIR SANIYE' nin degerini anlayabilmek için, bir kazayi kil payi atlatmis bir kisiye sorun. BIR MILISANIYE' nin degerini anlayabilmek için, olimpiyatlarda gümüs madalya kazanan kisiye sorun. Sahip oldugunuz her ani degerlendirin. Daha fazla deger verin, çünkü onu çok özel biriyle, zamanini harcamaya degecek kadar özel biriyle paylastiniz. Sunu untumayin ki zaman hiç kiseyi beklemez.

Dün artik mazi oldu. Yarin ise muamma. Bugün ise avuçlarimizin içinde bize sunulmus bir armagandır. Dostlar nadide mücevherlerdir, süphesiz. Sizi güldürür, basari için cesaretlendirirler. Size kulak verir, sizinle övgü sözlerini paylasir ve her zaman kalplerini size açmaya hazirdirlar.

Dostlariniza ne kadar deger verdiginizi gösterin..."

M@D_VIPer
10-08-06, 18:03
Yapamam


Donna' nın dördüncü sınıf öğrencileri geçmişte gördüğüm sınıflardan farklı değilmiş gibi görünüyorlardı. Öğrenciler beş sıra olarak sıralanmış altı sırada oturuyorlardı. Öğretmen masası en önde öğrencilere bakıyordu. Panoda öğrencilerin çalışmaları asılıydı. Bir çok açıdan geleneksel bir ilkokul havası hissediliyordu. Yine de sınıfa ilk girdiğimde bir şey bana farklı görünmüştü. Belirli bir heyecan söz konusuydu.



Donna, emekliliğine sadece iki yıl kalmış, Michigan'da küçük bir kasaba öğretmeniydi. Ayrıca benim tarafımdan bölge çapında düzenlenmiş personel geliştirme projesine gönüllü olarak katkıda bulunuyordu. Eğitim sürecinde öğrencilerin kendilerini iyi hissetmeleri ve yaşamlarının sorumluluğunu üstlenmeleri baz alınıyordu. Donna'nın işi eğitim sürecine katılmak ve sunulan kavramları uygulamaya koymaktı. Benim işim ise, sınıf ziyaretleri yapıp, uygulamaya hız kazandırmaktı.



Arka sıralardan birine oturdum ve izlemeye koyuldum. Bütün öğrenciler bir şeyler yazıp karalıyorlardı. Benim yanımda oturan 10 yaşındaki kız öğrenci kağdını "Ben Yapamam" cümleleriyle doldurmuştu.



"Futbol topunu kaleye gönderemem."



"Üçlü sayılarla bölme işlemi yapamam."



"Debbie'nin beni sevmesini sağlayamam."



Sayfanın yarısı dolmuştu ve yazmaktan bıkmışa benzemiyordu. Kararlılıkla ve ısrarla yazmaya devam ediyordu. Öğrencilerin defterlerine bakarak sıraların arasında yürümeye başladım. Hepsi de cümleler yazıyorlar ve yapamadıkları şeyleri tanımlıyorlardı.



"On atış üst üste yapamam."



"Sol alanda vuruş yapamam."



"Bir kurabiye ile yetinemem."



O anda egzersiz bende merak uyandırdı. Öğretmene ne olup bittiğini sormaya karar verdim. Yanına yaklaşınca öğretmenin de yazmakla meşgul olduğunu gördüm. En iyisinin rahatsız etmemek olduğuna karar verdim.



"John'un annesini zorla veliler gününe getiremem."



"Kızımdan arabaya benzin koymasını isteyemem."



"Alan'dan bileğini değil, kelimeleri kullanmasını isteyemem."



Öğretmenin ve öğrencilerin "Yapabilirim" türü olumlu cümleler kurmak yerine neden böyle bir olumsuzluğa saplandığı düşüncesine karşı savaş verirken oturduğum sıraya geri döndüm. Yeniden etrafımı izlemeye koyuldum. Öğrenciler bir on dakika daha yazmaya devam ettiler. Çoğu kağıtlarını doldurmuş, başka kağıda geçmişti.

Donna,



"Elinizdeki kağıdı bitirin, ama başka bir kağıda geçmeyin." diye seslenerek egzersizin sonuna geldiklerini vurguladı. Öğrencilere kağıtlarını ikiye katlamalarını ve teslim etmelerini söyledi. Öğrenciler kağıtlarını öğretmen masasının üzerindeki boş ayakkabı kutusunun içine koydular. Bütün kağıtlar toplanınca Donna kendi kağıdını da kutuya koydu. Kutunun kapağını kapadı. Kutuyu kolunun altına aldı ve kapıdan çıkıp koridorda ilerledi. Öğrenciler öğretmenin peşinden giderken ben de öğrencilerin peşine takıldım.



Koridorun ortasında yürüyüş tamamlandı. Donna güvenlik odasına girdi ve elinde bir kürekle dışarı çıktı. Bir elinde kürek bir elinde ayakkabı kutusu öğrenciler arkasında bahçenin en uzak köşesine doğru yol aldılar. Ve kazmaya başladılar. "Yapamam" cümleciklerini gömeceklerdi! Kazma işlemi yaklaşık on dakika sürdü, çünkü bütün öğrenciler sırayla kazıyorlardı. Çukur bir, bir buçuk metre olunca kazma işlemi sona erdi. "Yapamam" cümlecikleri kutusu çukurun dibine kondu ve üzeri toprakla örtüldü.



Otuz bir tane 10 - 11 bir yaş çocuğu, yeni kazılmış çukurun başında bekleşiyorlardı. Her birinin bir metre aşağıdaki kutunun içinde en az bir sayfa süren "Yapamam" cümlecikleri vardı. Öğretmenin de öyle.

Donna,



"Kızlar, erkekler elele tutuşun ve başınızı eğin." diye seslendi.



Öğrenciler sözüne uydular. Çukurun başında halka oluşturdular, elleriyle sımsıkı bir bağ oluşturdular. Başlarını öne eğip beklemeye başladılar. Donna konuşmasına başladı.



"Arkadaşlar, bugün burada 'Yapamamlar' anısına toplandık. Yeryüzünde bizimle birlikteyken bir şekilde hepimizin hayatına girdi; kimimizinkine az, kimimizinkine çok. Adı her okulda, toplantı salonunda, hatta Beyaz Saray'da bile anıldı. 'Yapamamlar' ı sonsuz uykusuna göndermeye karar verdik. Erkek ve kız kardeşleri 'Yapabilirim', 'Yapacağım' ve 'Yapıyorum' hayatlarına devam ediyorlar. Onlar 'Yapamamlar' kadar ünlü, güçlü ve kuvvetli değildirler. Belki bir gün sizin de yardımınızla dünyaya ayak izlerini bırakabilirler. İnşallah, 'Yapamamlar' huzur içinde yatarlar. İnsanlar onlar olmaksızın hayatlarına devam edebilirler. Amin."



Bu methiyeyi dinlerken öğrencilerin hiç birinin bugünü unutamayacaklarını düşündüm. Bu aktivite oldukça sembolik bir anlam taşıyordu. Gerek bilinçten, gerekse bilinç dışından asla silinmeyecek bir beyin egzersizi gibiydi.



"Yapamam" cümlecikleri yazmak, onları gömmek ve methiye dinlemek. Bunların hepsi de öğretmenin gayretleri ile gerçekleşmişti. Methiyenin sonunda öğrencilerini etrafında topladı ve onları sınıfa götürdü. "Yapamamlar"ın ebediyete intikalini keklerle, patlamış mısırlarla ve meyve sularıyla kutladılar. Kutlamaların bir parçası olarak, Donna kalınca bir kağıttan mezar taşı kesti. En üste "Yapamam"ı, en alta o günün tarihini yazdı.



Kağıttan yapılmış mezar taşı o yılın anısına Donna'nın sınıfına asıldı. Nadiren de olsa öğrencilerden biri unutup, "Yapamam" dediğinde Donna bunu gösterdi. Öğrenciler de böylece "Yapamamlar"ın öldüğünü hatırlayıp, yeni cümle kurmak zorunda kaldılar.



Donna' nın öğrencilerinden biri değildim. O benim öğrencilerimden biriydi. Yine de o gün ben ondan ömür boyu unutamayacağım bir ders aldım. Şimdi yıllar geçmesine rağmen, ne zaman "Yapamam" gibi bir cümle duysam, dördüncü sınıf öğrencilerinin düzenlediği cenaze merasimi gelir aklıma. Ben de öğrenciler gibi "Yapamamlar"ın öldüğünü anımsarım.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:03
Yürekteki Yanık


Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; “-Gayet iyi.” dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.
Cep telefonu çaldığında , akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo…kızım, nasılsın ?
- İyiyim anne. Ne oldu *
- Sana bir surprizim var.
- Surpriz mi ?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş….
- Eee kimmiş.
- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi ?
- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki… Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne ..tamam…
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya…
- O nasıl tamam demekse… neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Genç kız , izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.
Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. “-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam” diye düşündü.
Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim ?
“Kızım” diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan !..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü. “-Nihayet.” diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.
Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla… Fakat ağlamaya benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı…
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim !
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.
**** **** **** **** **** **** **** **** **** ****
Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde ?
- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah !... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı ?
- Evet
- Anne !. biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi ?
- Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki !..
- Oh… iyi iyi, köylü kadınları karşılamaya beni gönderiyorsun.
- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. " - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda , ben kapınızı çalarım". Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş ?
- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
- Anne , o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım ?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee…
- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
- Herhalde şimdi anlatacaksın…
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu…
- Niçin ?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah !.. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı…

M@D_VIPer
10-08-06, 18:03
Yolcu



Yağmur çiseliyor.
Gecenin sessiz ve en karanlık saati.Otogar salonunun açılıp kapanan kapılarından, hoş bir yağmur serinliği uyku yüklü yüzlere çarparak küçük kıpırdanışlara dönüşüyor.Beklentiler, camlardan dışarılara,su akıntılarına karışıp gidiyor.Bekleyenlerse, akreple-yelkovan arasında hep bir ân’ın gelmesini gözlüyorlar..Bir türlü dolmuyor akreple- yelkovan arasındaki boşluk…Çaylar içiliyor…Acı, bayat demli çaylar,yanında simitler, poğaçalar...Olmadı akşamdan kalma gazeteler karıştırılıyor.Nafile!
Derken hemen yanında, kendisi gibi saatin karşısına dizilmiş bekleşen yabancı yüzlere, bir tebessüm ümidiyle uzanıveriyor gözler. Uykuya gömülmüş mağlup yüzlerde tutunacak tanıdık bir şeyler arayarak… Yarım bırakılmış yaşam parçacıkları belli belirsiz çırpınıyor valizlere yapışmış ellerde...Söylenememiş son sözler, kekremsi çaya rağmen boğazlara düğümlenmiş.Yutkunmak bile güçleşirken,şehrin damarlarına karışan hatıralar acıtıyor boğazları.Her şey tadını yitiriyor bekleyişin serinliği karşısında.
Yağmurun rüzgarla dansı sürerken bir poster asılıyor gözlerime.
Birkaç metre ötede kendi kendine konuşan o adam ….
Geriye kıvrılmış, biraz da ak düşmüş saçları ve bütün düğmeleri iliklenmiş paltosuyla bastırılmış bir isyanı andırıyordu duruşu.Aklıma Sait Faik ustayı getiriyor . “Hayatın ve gecenin bir öyküye sunduğu kahraman işte bu!” diyorum kendime. “Her mekanda bir öykü gizlidir...” Tipik bir şizofren olabilir.Çünkü insanlar daha baştan kapamışlar kapılarını.Dışlamışlar onu… “Sen bizden değilsin!”Diyorlar bedenleriyle. “Git, bir öyküye kahraman ol.Ama uyandırma bizi uykumuzdan!”.Kendinden başkasına tahammülleri kalmamış sanki bu insanların.O ise ne olduğunu bir türlü anlayamadığı ve haliyle uyum sağlayamadığı yapay ilişkiler ağından kendini soyutlamış içimizden biriydi sadece.Hepimiz gibi onun da bir hikayesi vardı.Bize anlatacak çok şeyi belki….Ama bir dinleyeni çıkmamıştı…Kim kimi gerçekten dinliyor ki zaten…Ansızın karşılaşmalarda bile bildik sorular dökülmüyor mu dilimizden,cevapları belli olan?..
Dışarıda inceden bir yağmur çiseliyor.Üstüne çekiyor bulutları üşüyen şehir.Kaldır şu sokak lambalarını.Işığı görmesin gözlerim.Mağaralara,mağaralara koşuyor şehrin insanı. Işığa koşacak bir meczup bile çıkmıyor içlerinden.
Yolculuklarla incelen yüreklerin kıyısına vuruyor yağmur.Sırası gelen yolcuyu karanlık sinesine çekerek…Her giden sonraki için bir muştu sanki.Çok geçmeden yenileri geliyor gidenlerin yerine.Geliyorlar, uzun yol yorgunu bedenlerini yağmurun saydamlığına tutarak.
Yağmur çiseliyor.
Bir rüzgar esse,uçup paltosuna yapışacağım o adamın.Bir kar tanesi gibi hafifliyor ellerim çantamı kavrarken.Amansız bir pusuda yitirilmiş bir yaşamın kokusu sinmiş olmalı bu paltoya.Dinlesem bin isyan şiiri çıkar ondan.Suskun ve birbirinden kaçan gözlerin göremeyeceği güzellikte şiirler…Ayağa kalkıyorum.Birkaç baş hafifçe bana çevriliyor.Ne önemi var ki…Haykırsan bile duymayacak kulakları olduktan sonra…
Gülümsüyorum.O da gülümsüyor.Tanıdık biri gibi bakıyor gözlerime.Bir şiirin iki ucundan tutuyoruz sanki.İçimi ısıtıyor gülen gözleri.
“Hancı !”diyor bana , yağmuru andıran içli sesiyle.Ürperiyorum.Ben hancı değilim.
“Uzaktan geldim yorgunum hancı…”
Gönlümün döşeğini açıyorum sana yabancı.
Döşeğine uzanıp ellerini ensesine atıyor sevinçle.Bağdaş kurup oturuyor,kalkıp üzerini düzeltiyor.
Siyah beyaz bir fotoğraf gibi kalıyorum duvarda.Gülümseyen solgun bir resim…O hiç durmuyor.Resmimin önünde ayak uçlarına kadar yükseliyor. Cebinden bir şeyler çıkarıp bakıyor-konuşuyor-gülümsüyor.Bir mektup olabilir mi?...Hani insanın alınacağı geliyor. “Ne var böylesine gülünecek?”diye.
Demiştim… O kendi dünyasında cânânıyla baş başa bir yağmur gezintisindeydi belki …Kadıköy sahilinde bir akşamüstü, hayatında sevdiği tek kadını takmıştı koluna.Aheste aheste yürüyorlardı.Yürüdükçe uzuyordu sahil.Bitmiyordu …Denizlere değmeden geçiyorlardı kıtaları.Yağmur kuşları konuyordu omuzlarına.Sarmaş dolaştılar.Saat falan yoktu bileklerinde. ‘Akreple –yelkovan arası’ diye bir şey de…Unutmuşlardı yeryüzünü.Hiç kimsenin bilemeyeceği kadar mutluydular...Hiç kimsenin bilemeyeceği kadar âşık…Değilse neden bu kadar çocuksu olsun gülümseyişi?
Çok geçmeden mavi önlükleriyle çocuklar doluşuyor içeri.
O mu çağırdı acaba?
Yağmur daha bir coşkulu yağıyor.Yılkı atlarıyla yarışıyor rüzgar.
Gülümseyen adama doğru koşuyor çocuklar,ellerinde çiçeklerle.Bir ışık demeti gibi süzülüyorlar yağmurdan ve geceden.Saati gösteriyor bir yolcu. “Daha vakit var!” diyor. “Zamanından önce nasıl giderler?”
Koşup yetişmek istiyorum onlara. “Beni de alın aranıza,beni de…” Aklıma bir mısra geliyor,çözemiyorum dilimin şifresini.Kalakalıyorum öylece yağmurun ortasında.
Gidenler, birer şiirdi daha çok.Ve daha çok kalabalıktı bekleyenler.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:03
Yaşamak, Sevmek ve Öğrenmek




Öğretmenin adı bayan Dicle'ydi ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Göksel’di. Bir önceki yıl, Dicle öğretmen, Göksel'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Göksel mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda Dicle öğretmen, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Göksel'in bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı.


Çünkü;


Birinci sınıf öğretmeni:


"Göksel zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Göksel mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Göksel annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Göksel içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.


Şimdi Dicle öğretmen sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Göksel'in armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat Dicle öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.


O gün okuldan sonra Göksel Dicle öğretmenin yanına gelerek; "Öğretmenim, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vazgeçerek onları eğitmeye başladı. Göksel'e özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Göksel sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.


Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Göksel, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Dicle öğretmen 1 yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Göksel'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu.


Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve Dicle öğretmen’in halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu.


Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Göksel'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve Dicle öğretmen halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.


Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ Dicle öğretmen onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Göksel ARMAĞAN Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı Dicle öğretmen. Göksel hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, Dicle öğretmenin düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Dicle öğretmen törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Göksel’in ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Göksel, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler öğretmenim, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Dicle öğretmen gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun yavrum... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!





HAYATTA BAZEN BİLDİĞİMİZİ SANDIKLARIMIZ ÖĞRENECEKLERİMİZİ


BAZENDE ÖĞRETTİĞİMİZİ SANDIKLARIMIZI BİZE HEP ÖĞRENCİLERİMİZ GÖSTERİR.


HAYATTA ÖĞRETMENİNİZ KADAR ÖĞRENCİNİZDE DEĞERLİDİR.


ONA DEĞERİ VERECEK KİŞİ GENE AYNI KİŞİ...

M@D_VIPer
10-08-06, 18:04
Ateş Nevruzu


Yine bir mart sonu idi. Yüksek yerlerde kardelenlerin; kırlarda çiğdemlerin nevruzların, açıldığı ve yavaş yavaş kaybolmaya başladığı; otların bahar yağmurları ardından toprağı süslediği zamanlardı. Günlerin uzamasıyla birlikte, okuldan sonra kalan zaman içinde köye yakın olan yerlere arkadaşım Umut’la çıkardık. Misk gibi kokan rengârenk kırlarda koşuşturarak çiğdem, nevruz ve diğer çiçeklerden toplardık. Annelerimize ve ertesi gün öğretmenlerimize armağan olarak götürürdük. Önceki gün Umut’la hiç ve anlamsız bir konu yüzünden tartışmıştık. Öyle bir tartışmıştık ki, birbirimize küfürler ederek saldırmıştık. Araya başkalarının girmesiyle bu kötü gayeye ulaşamamıştık. Hani ya iyi de olmuştu, böyle olduğu. Ama aramızda bir kırgınlık doğmasına sebepti de bu. Gerçi darılsak bile, göz göze gelince eriyordu, içimizdeki bahar buzu gibi dargınlıklar. Ertesi gün, darılmış olmamıza rağmen, kavgadan önce kırlara yine beraber çıkma konusunda anlaştığımız Umut’u okul çıkışında bekledim. O kadar beklememe rağmen ortalarda yoktu. Teneffüslerde de karşılaşmamıştık. Sınıf arkadaşlarına sorduğumda, okula gelmediğini söylediler. Doğrusu çok meraklanmıştım, niye gelmediğini bilmediğimden. Ne olursa olsun mutlakâ gelirdi okula. Devamsızlık yapmazdı aslâ. Tek başıma gitmeye karar verdim kırlara o gün. Tertemiz hava ve misk koku rahatlatıyor ve dinlendiriyordu insanı. O gün yalnız topladım kırlardan, renk renk bahar çiçeklerini. Bu çiçekler içersinde en çok sevdiğim; bizim oralarda adına “ateş nevruzu” denilen ateş kırmızısı rengi çoğunlukta olan nevruzdu. Bu nevruz her yerde ve her zaman olmazdı. Adına “bellek” dediğimiz özel yerlerimiz vardı, oralarda olurdu. Sürekli oraları tâkip eder ve ateş nevruzunun çıkmasını beklerdik. O gün o nevruzlardan epeyce toplamış ve arkadaşımın da benimle olmasını ne kadar istemiştim, ama kısmet değilmiş. Zira Umut da çok severdi, ateş nevruzunu. Daha doğrusu büyük/küçük sevmeyen yoktu bizim oralarda. Eve geldiğimde annemden arkadaşımı sordum. Annem üzgün bir şekilde arkadaşımı, bir boğanın akşam sokakta vurduğunu ve çok ağır yaralı olduğunu söyledi. O kadar üzüldüm ki, anlatamam. Üzerimi bile değiştirmeden hemen onlara koştum, kavgayı ve dargınlığı unutarak. Hattâ “barışırız bu vesileyle” diye, aklımdan geçirerek kapılarını çaldım. Kapıyı annesi açtı. “Geçmiş olsun” diye başladım söze, olayın ve Umut’un nasıl olduğunu sordum ardından. Bizimkilerin anlattığı şekilde anlattı annesi. Umut’un yatağına doğru vardım. Umut kendinde değildi. Ne dediği de anlaşılmayacak şekilde sayıklıyordu. Yanına sokuldum ve kulak verdim ne dediğini anlamak için. “ateş nevruzu, ateş nevruzu” diye, sayıkladığını, çok hafifçe de benim adımı söylediğini işittim. Hayretten donakalmıştım. Annesi, babası, kardeşleri başucunda ve üzgün bir şekilde nöbetteydiler ama ne değini anlayamıyorlardı. Hemen oradan ayrılıp eve koştum. Topladığım ateş nevruzu demetini alelacele alarak Umut’lara geri döndüm. Başucuna bir su bardağına yerleştirdik. Umut’un, ayıldığı zaman görebilmesi için. Yarım saat kadar yanında kaldım ve daha sonra ayrıldım, içim parçalanarak. Ertesi gün babasının Umut’u kasabaya doktora götürdüğünü duydum. Doktor durumunu iyi görmemiş. Muayene ederek ve , bâzı ilaçlar vererek göndermiş. Sanırım bir hafta kadar yattı Umut, kendine gelemeden. Bir ara kendine geldiğinde, bardak içinde solmaya yüz tutan ateş nevruzlarını göstermişler, hafifçe gülümsemiş ve yeniden dalmış. Kendine geldiği günü tâkip eden günün sabahı, saat sekiz sularıydı sanırım, bir salâ sesi duyuldu, yürekleri ürperten. Hasta yakınları olanları korkutan. Salâ bitimini tâkiben Umut’un vefât ettiği haberi verildi. Umut’un öldüğüne inanamıyor, hattâ inanmak istemiyordum. Ölüm haberi beni o kadar üzmüştü ki anlatamam. Bizim köyde , hattâ çevre köylerde duyan ve üzülmeyen kalmamıştı. Çok sevdiğim arkadaşımla ebediyen dargın olarak ayrılmıştık, bu beni kahrediyordu. Diğer yandan da adımı sayıklamış olması beni mutlu ediyordu. Çok gece uykusuz kaldım bu yüzden; yıllarca normalleşemedim. “Ömrü o kadarmış ve hayat devam etmek zorunda” diyerek, kendimi teselliye çalıştım sürekli ama, çok zordu onsuz yıllar. O yıldan sonra çok istememe rağmen bir daha çıkamadım kırlara. Her bahar çocukların kırlardan topladığı ateş nevruzunu ellerinde gördükçe Umut’u hatırladım. Canım yandı ve gözlerim doldu. Çoğu kez gözyaşımı içime akıtarak ağladım. Ateş nevruzu ve Umut; yaşadığım sürece hiç unutamayacağım sevdiklerim, benim. 18.03.04

M@D_VIPer
10-08-06, 18:04
Maraşın Cezbeli Gülleri



Çoğu tanıdığınız olan ve tanımadıklarınızla da burada tanışacağımız Maraş’ın Cezbeli Gülleri’ne, neden “Maraş’ın Delileri” başlığı atamadığımızı, Onlarları tanıdıkça anlayacaksınız. Ayrıca belirtmeliyim ki, bu başlığın altına uzun bir giriş yazısı yazmıştım. Ancak onlarla pek uğraşılmayacağına karar verdim. Yorum yapmadan, sadece onları anlatmaya çalışarak, bahsettiğim giriş yazısını çıkardım. Şimdi sizi onlarla baş başa bırakıyorum.


HACASLANIN DELİSİ


Hacaslanın cezbelisi tabiri daha uygun olur sanırım. O mübarek ne soylu, ne onurlu, ne adil bir deliymiş. Geçmiş zaman kullanıyorum. Çünkü o şu anda yaşamıyor. Benim onun hakkında söyleyeceklerim, daha doğrusu yazacaklarım, o zamanın şehitlerinden dinlediklerim olacaktır.
Mübareğin en önemli özelliklerinden birisi, etrafına daire şeklinde çizgi çizildiği zaman içinden bir türlü çıkılmaz ve gördüğüne yakarırmış beni çıkart diye. Muzip çocuklar hemen etrafını çizerek onu dairenin içinde koydukları zaman bir daha çıkamazmış. Çizgiyi çizen ve diğer bir çocuğun merhametine kalmıştır artık zavallı. Ya da yanından geçmekte olan birisi olacak da Hacaslanın cezbelisini kurtaracak. Ceplerinde ve muhtelif yerlerinde asılı soğan ve sarımsak dolu olurmuş. “Beni çıkarın”diye yalvarırken en sevdiği sarımsak topunu uzatır, daireden çıkarılması karşılığı sarımsak veya soğan vermeyi teklif edermiş. Çizgiyi bir miktar silermiş ve oradan çıkmaya çalışırmış. Ama bir türlü sığamaz biraz daha silmeleri için yeniden yalvarırmış. Sonra (kendine göre) sığacağı kadar sildikleri zaman çizginin silinen yerinden, çizgi uçlarına değmemeğe çalışarak dar bir yerden çıkıyormuş gibi yavaşça çıkar ve çıkmasıyla da esaretten kurtulmuşçasına sevinçle oradan ayrılırmış.
Maraş belediyesi ilk defa bazı önemli caddelere sokak lambası takıyor. Ertesi gün bakıyorlar ki bütün sokak lambaları kırık. Yeniden değiştiriyorlar, ertesi gün bakıyorlar ki yine bütün lambalar yerde. Hemen bekçi koyuyorlar. Bekçiler gece bakıyorlar ki ne görsünler.Hacaslanın cezbelisi lambaları teker teker kırıyor. Alıp belediye başkanına götürüyorlar. Belediye başkanı. “Bunu kömürlüğe hapsedin diyor” bir gün kömürlükte yatırıp, ertesi gün bırakıyorlar bizimkini. Fakat bir sonraki gün, bakıyorlar ki lambalar yine kırık, haber belediye başkanına ulaşıyor. “Tutun getirin şunu”diyor kızgın bir şekilde. Zabıtalar dağılıyorlar şehre ama, ara ki bulasın Hacaslanın cezbelisini. Yer yarılıyor da yerin dibine giriyor. Ara ara yok. Ailesi de telaşlanıyor. Sonra polise haber veriliyor yok. Daha sonra şehir dışında aramalar için jandarmalar devreye giriyor ama ne çare, şehrin hiçbir yerinde, şehir çevresinde, bir yerlerde yok bizimki. Hemen hemen umudu kesiyorlar.
Ertesi sabah, belediyenin hademeleri sobaları yakmak için kömürlüğe giriyorlar ki ne görsünler Hacaslanın cezbelisi kömürlükte. İlk lambaları kırdığında ceza olarak, kömürlüğe hapsetmişlerdi. Tekrar lambaları kırıp, bu kez kendi kendini aynı cezaya çarptırıyor. Aman yarabbim ne soylu bir deli.



HORTUM


“Maraş’ın Cezbeli Gülleri”” dediğimiz bu mübareklerin ilginç olmayanı yoktur. Ama bunların içinde, en ilginç olanı ve en sırlısı HORTUM’dur. Maraş halkı bir çok kerametini anlatır.
Aslında merhum Şevket BULUT üstat Hortum’u en iyi anlatanlardandır. O söz ustası üstadın sözü üstüne söz söylemek haddimiz değildir. Ancak, bu zamana kadar yazılmamış olan ve o zamanın şehitlerinden dinlediklerimizi, bu dinlediğimiz hikayelerden de birkaç kişinin ittifak ettiklerini yazacağız.
Derler ki; Bir kamyonun Gavur dağından (Nurdağı) aşağıya inerken frenleri patlamış. Şoför; “Yarabbi sağlıcakla kurtulursam Hortum’a on lira vereceğim. Hortum’a sadaka, Yardım et yarabbi” diye dua etmiş. Nitekim kamyon bir vesile ile durmuş. Kamyonun şoförü Maraş’a gelmiş ve Hortumu bularak; “al şu on lirayı” demiş. Hortum adama bakmış; “bana beş lirasını ver, kalan beş lirayı da Adana Küçük saatdaki falan deliye ver” demiş. Şoför “niye” diye sorunca Hortum; “ben kamyonunun önünden tutarken, o da arkasından tutmuştu” demiş. Bunlar halk yakıştırmaları mı, gerçekten Hortum’un kerametleri mi. O tarafı başka. Kim ne derse desin ben bunlara inanmayı seviyorum.
Yine derler ki; Ulu camie Cumaya gelenler, giderken Hortuma sadaka verir camie girerlermiş.Camide namaz anında bakarlarmış ki Hortum ön saflarda bir yerde namazda. Sonra çıkınca dükkanlarda bekleyen çıraklara sorarlarmış “Hortum’u namaza girerken gördünüz mü” diye. Çıraklar gülermiş. “Hortum sürekli buradaydı. O sakat gidemez ki namaza”
Eczacı Lütfen efendi çok severmiş Hortumu. Ulu Camiin tam karşısında eczanesi varmış. Her sabah Hortumu kendi koltuğuna, masanın başına oturtur, kendisi de iskemle ile masanın bir kıyısına yanaşır, Hortumla beraber kahve içerlemiş. Bir gün, askeriyeden Lütfü Efendinin ahbabı olan bir Üst rütbeli subay geliyor. Oturuyor ama rahatsız hortumdan. “Lütfü Efendi”diyor. “sen Maraş’ın Münevverlerinden seçkin bir insansın. Seni anlayamıyorum. Bu pis deli ile kahve içiyorsun, nasıl bir arada olabiliyorsun. Misafirlerini ve müşterilerini hesaba kat kuzum. Bakalım rahatsız oluyorlar mı olmuyorlar mı.” Bu arada Lütfü Efendi. Hortumun ağzının kenarından kontrolsüzce akan salyalarını silmekle meşgul her beş dakikada bir. Hortum “ıııı ıh ıh ııııı” diyerek sert sert adama bakar. Lütfü efendi adama; “kusura bakma dostum. Hortum benim hem arkadaşım, hem de ahbabım. Yanımda kıymeti büyük. Anlatmaya kalksam anlayabileceğini de sanmıyorum.” Der.
Ertesi gün bir astsubay elinde bir reçete ile eczaneye gelir ve bu reçete bir gün önce hortum için Lütfü efendiye bir sürü laf söyleyen subaya aittir. Subay yüz felci olmuştur. Ağzı gözü bir yanda. Bir sene doktor doktor dolaşır subay. Bir türlü bir çaresini bulamaz. Ne ağzındaki tükürüğünü tutabilmekte ne dudaklarını kontrol edip de yemek yiyebilmektedir. Ne yapacağını bilemez. Bir ziyaretinde Lütfü efendi’ye anlatmıştır. Hortum için laf söylediği günün gecesinde rüyasında hortumu görür ve hortum kızgın bir şekilde bakar ve ağzının etrafındaki salyayı eliyle sıyırarak şak diye subayın yüzüne atar. Subay uyanır ki ağzı gözü bir yanda.
Subay bir yıl sonra, biraz etrafın baskısı, biraz da çaresizliğinden, Lütfü Efendinin sürekli “ Aziz dostum şu bizim Hortum ile seni bir araya getireyim de helallik dile, sana hakkını helal etsin, duasını isteyelim, belki faydası olur” ısrarına dayanamayarak “tamam” der ve bir sabah lütfü Efendi Hortumla kahve içerken subayı eczaneye davet ederler. Biraz Lütfü efendi yalvarır hortuma, biraz eczanedekiler ve biraz da subay “hakkını helal et efendi, bana iyileşmem için dua et “ der subay. İlk başlarda Hortum hayır anlamında “ ıııı ıııhhh ıııııhhhhh ıh” derse de. Lütfü Efendinin yalvarmalarını kıramaz ve başıyla evet manasında “ıh ıh ıh” der.
Derler ki albay o sabah yatağından hiçbir şey olmamış gibi eli yüzü eskisi gibi kalkmış. Buradan tayini çıkana kadar da, Lütfü efendinin eczanesinde sabah kahvesi üç kişi ile içilmiş.

Dedem rahmetli bir gün hortuma yanaşıyor eğilerek; “Bir miktar param var nasıl değerlendireyim” diyor. Hortum “samana ver samana ver samana ver” diyor. Dedem şaşkın şaşkın oradan ayrılırken içinden de söyleniyor “delimi divanemi adam, bu seneki kadar hiç bu kadar çok olduğu görülmüş mü kim yüzüne bakar samanın yükü kaç kuruş, bir de paranı samana ver diyor. Asıl deli benim ki gidip hortuma soruyorum.” Ama yine de bir miktar saman fazladan alıyor dedem hayvanları için. O yıl öyle çok kış olmuş ki bizim köyde nisan sonuna kadar kar kalkmadı ve samanın yükü dört katına çıktı diye anlatırdı dedem.


KAMINCI ALİ


Evlere şenlik bir adam Kamıncı Ali (Bu kamıncı, kimyoncu olsa gerek) hayır hayır evlere şenlik değil, sokaklara şenlik. Her geçtiği sokak şenlenir. Üzerinde, omuzlarında ve belinde tel yumağı, demir parçaları, aklınıza her ne gelirse en olmayacak dediğiniz şey elinde ve vücudunun bir yerlerde asılı olur. Yürürken her dakikada bir “avradını” diye yarım küfürle, burnu yerde gameti hafif öne doğru eğilmiş, yola devam eder. “Şaakkk” diye bir ses, bir demir veya tahta kapıya bir taş daha inmiştir. Etrafta sükut. “aman kızdırmayın” Aman yarabbim bir de kızsa daha ne yapardı acaba. İşte sokaklardan geçişi böyle bir merasim Kamıncı Ali’nin.
Bazan da burnu yine yerde, sessiz, ünlü yarım küfürünü biraz uzun aralıklarla tekrarlayarak, yavaş yavaş caddenin ortasından gider. Kimin haddine dokuna, yada bir şey diye. Gelen arabalar bazen kuyruk oluşturur. Zaten o zamanlarda şehirde pek araba da yok. Araçlar yanından yönünden yol bulursa yavaşca süzülür geçer. Bir araba yol bulmak için bir korna çalma yanlışını yapa, o zamanlarda araba camı parası malum. Şimdiki gibi gider gitmez parasını verip taktıramaz da. Önce parasını verecek, camı sipariş edilecek ve bir iki hafta da “arabamın camı geldi mi” diye soracak. Onun için Kamıncı Ali yoldan giderken arkasından korna çalmayı kim ister, ne çıkar bir iki dakika beklemekten. Tabi yiğitliğine güvenen varsa Kamıncı Ali’ye itiraz etsin ya da bir şey söylesin. Faturası malum. İşte sokaklardaki seyri bu Kamıncı Ali’nin.
Bir Pazar sabahı, müdavimi olduğum çayhanenin önünde oturuyorum. Yanımda zaten o mahalleli olan. Osos, oturup çay içiyoruz. Saat 11 falan. Ömrümde en sevdiğim ve sevindiğim günüm o gün. Osos ara ara “ arhadaş arhadaş, emmolu emmolu” diyor. Zevkli bir sohbetteyiz. Bakıyorum caddenin karşısından Salman geçiyor. Deli Salman. Hemen yerden kalkarak yanına gidiyorum. “Salman abi gel kola iç” dayanamaz Salman gazoza. “sarı” der. “ben sarı içerim” bu onun gazoz isterkenki söylemi. Yanıma oturuyor. Seviniyorum, seviniyorum müthiş bir haldeyim. Hemen sarısını söylüyoruz. Osos’a bakıyor ters ters. Osos ürkek ve korkak, çok çekinir salmandan. Salman “bu deli ne yapıyo burada” diyor. Osos Salmana hitaben “arhadaş arhadaş, emmolu emmolu, peh peh peh” diyor. Bu salmana “sen iyisin demek. Salman sanki onun dediğini anlamış gibi Osos’a aldırmaz oluyor.
Biz orada Osos ve Salman ile bir miktar oturduktan sonra. Karşı tahta kapıya bir taş değiyor “şaakkk” diye. Arkasından bir ses “avradını” evet bu o. Kamıncı Ali. (Burada anlatacağım hadiseyi, eğer mahalleden şahitlerim olmasa, anlattığım herkes “olmaz öyle şey” diyorlar) ben oturduğum yerden Kamıcı Ali’yi izliyorum. “ah” diyorum. “ah bir olsa” bilseniz aklımdan neler geçiriyorum. Dua ediyorum Allahıma. “Yarabbi şu mübarek’e bir sakinlik ver nolursun. Bir lütufta bulun yarabbi.” Kamıncı Ali’nin sesi duyulunca herkes pür dikkat Osos ile salman görülmeye değer. Bu arada Kamıncı Ali gelip önümüzde duruyor. Cesaret toplamaya çalışıyorum. Duaya devam. Çayhanenin önünde oturan nahırönü eşrafından birkaç kişi, onlar da dikkatli. Kimse elini bile kıpırdatamıyor. Hangi cam yere dökülecek hangi iskemle kimin başına inecek an meselesi. Cesaretimi iyice topluyorum. Belli belirsiz bir ses ile “Ali emmi gazoz içer misin” diyebiliyorum. Çayhanenin içindekilerde oldukları gibi donmuş durumdalar, garson dahil. Ali emmi bir dakika sessiz. Gayet yüksek bir sesle “ehh” diyor. Garson benim söylediğimi duymuş olacak ki hemen gazozu getiriyor. Kamıncı Aliye vermeye korktuğundan bana uzatıyor. Ben de sessizce gazozu önüne koyuyorum. Bir müddet sonra sigara verme düşüncesi ile elimi kıpırdatıyorum, dik dik bakıyor bana. Her an bir şey olabilir, korkuyorum. Cesaretimi toplayıp, masanın üzerindeki sigara paketinden bir sigara uzatıyorum. Sigaraya bakıyor bakıyor, ben dikkatliyim. “ohh” sigarayı aldı. Sigarayı alıyor da yakması var onu bir de. Kamıncı Ali’nin yanında çakmağı çakma cesareti kimde. Mecburum. Çakmağı yan tarafa dönerek çakıp uzatıyorum. Titreye yakıyor sigarasını. Yakar yakmaz da elime öyle bir tokat atıyor ki, çakmak beş metre fırlıyor. Ben ağrıyan ellerimi oğuşturmaya bile cesaret edemiyorum. Orada bulunan herkes, sanki kekliklerin uğrak yeri olan bir pınarın başında bekleyen avcı gibi. Keklikler suya iniyor da ürkütmemeye çalışıyor gibi herkes ve ortamın kralı da Kamıncı Ali. Bizler aciz ve himmet bekleyen talebeleriz.
Kamıncı Ali, Deli Salman ve Osos’a bakarken bin bir şükür ile bin bir hayal dolaşıyor gönlümde. Önce hemen garsonu çağırıp oraya bir şeyler getirtip onları beslemeyi, sonra karşı lokantaya kadar götürüp onlarla beraber yemek yemeyi düşlüyorum ama, keklikler her an uçabilir. Bir kalkarlarsa onları bir daha bir arada kimse tutamaz. Ne yapacağımı şaşırmış, dualar ediyorum içimden.
Kendi kendime “keşke bunları eve götürebilsem, anam bize yemek yapsa, beraber yemek yesek, oturup konuşsak. Sonra “neden olmasın” dedim ama nerde bende o cesaret. Salmanı razı etsem, Osos gelmez. Hadi onları razı ettim Kamıncı Ali’yi kim bir yerden bir yere sevk edebile. Dünyada görülmüş şey değil. Hadi Kemıncı Ali’yi götürebilsem diğerleri onunla gider mi. Hiç buna cesaret edebilirler mi.
Esas sır burdan ötede. Benim hayatımda her hatırlayışımda “elhamdülillaahhh” dediğim hatıralarımdan birisidir bu.
Nasıl olduysa oldu hala ben de anlayabilmiş değilim. Sadece bir Deli Salmana, bir Kemıncı Ali’ye, bir Osos’a dönüp, bizim ev... yemek... ev... annem.. gibi kelimeler düzenli düzensiz yakarır gibi söylediğimi ve Orman dolmuşlarından birini durdurduğumuzu, hatta çayhaneye para öderken orada bulunan ağalardan bazılarının hesabı ödemeye talip olduklarını ve kabul etmeyerek hesabı aceleyle ödediğimi, en önemlisi de dolmuşcunun bizim akrabalardan birinin olduğu ve “abi sen delimisin ya bu adamlarla ne işin var şimdi ben nasıl yolcu alırım. Bari sizi götüreyim” diye mızmızlandığını. Sonrada ön camındaki levhaları kaldırarak bizi mahalleye kadar götürüşünü hala belirli bir mantığa oturtabilmiş değilim.
Bizim evin kapısını çalarken öyle seviniyor öyle seviniyordum ki, evde sadece anacığım vardı. Zavallı anacığım kapıyı açar açmaz az daha bayılacaktı. Öyle bir çığlık attı ki anlatamam. Meğerse, anacığım bir gün Mahalle hamamı dönüşü, Dumlu Pınar İlkokulunun yanındaki dik yokuştan yukarı kadınlarla topluca çıkarken salman onları taşa tutmuş ve anacığım hem yaralanmış hem de çok korkmuş. Salmanı yeniden görür görmen nerdeyse aklı yerinden çıkacaktı ve hemen içeri kaçtı. Biz ise hep birlikte içeri girip salona oturduktan ve bir miktar ortalığı kontrol ettikten sonra dışarı çıkıp, Anacığıma yemek yemeye geldiğimizi söylediğimde Anacığım bir daha bayılacak gibi oldu. Evde anacığımla ikimiz olduğumuz ve babamla kardeşlerim bağda olduğu halde meğerse anacığım beş kişiyiz düşüncesiyle yemek pişirmiş ve yemek piştikten sonra hatırlamış evde sadece kendisiyle benim olduğumu. İyi olmuş işte yemeğinin kısmetlisi dedim ve tekrar misafirlerimin yanına geçtim.
Hiçbir şekilde o kadar düzenli olacaklarına kimsenin görmeyince inanamayacağı kadar sakin bir şekilde herkes koltuklarına kurulmuş oturuyorlardı. Anam korkusundan içeri giremediği için yere sofrayı ben serdim ve yine kapıya kadar getirdiği yemek sinisini ben ldım ve sofraya buyur ettim. Yine aynı sakinlikte yemeklerini yediler ve herkes tabağında hiçbir şey koymamacasına yemeklerini yediler ve tekrar kalkıp koltuklarına oturdular. En son sofrayı mutfağa götürdükten sonra Anacığımdan kahve istedim. Anacığım “oğlum onlar nasıl içsinler kahveyi ellerini üzerlerini falan yakarlar” diye itiraz etti ise de ısrarıma dayanamayarak “tamam” dedi. Yanlarına geldiğimde yine her şey sakindi. Sadece Kamıncı Ali, Anacığımın çok sevdiği, içinde mevlananın döndüğü abajura bakıyordu. Bir dakika geçmemişti ki Kemıncı Ali Kocaman cam kül tablasını abajura çaaatt diye vurmasıyle abajur tuz-buz oldu ve kontak yapan fişi bir anda nasıl olduysa sanki dinamit fitili gibi duvara kadar yandı. Bir anda herkes ayakta ve kapıdan ilk Deli Salman çıktı ve çıkmasıyla da anacığım ile karşı karşıya geldiler ve anacığım kahveleri getirdiği tepsiyi ellerinden bırakıp feryadı bastı. Koridora çıkınca şaşırdılar, belli ki çıkış kapısını arıyorlar ama nereden çıkacaklarını bir anda bulamadılar ve kısa bir panik oldu. Anacığımın yan odaya geçmeye çabalarken kapı önüne yığılıp kalması eni de panikletti. Sadece dış kapıyı açtığımı hatırlıyorum. Oysa ben onları yeniden dolmuşa bindirip şehirden epey uzak olan mahalleden yollamak istiyordum. Kim tuta mübarekleri hepsi ayrı yönlere gittiler kapıdan çıkar çıkmaz. Sadece daha sakin olan Osos’a güle güle Osman emmi diyebildim. Bu arada anacığım, hem ayılmış, hem de arkamdan kapıya gelmiş; “sen akıllanmayacaksın. Vallahi sen bunlardan delisin. Allah akıllar versin oğlum sana” diyordu.



DELİ AHMET


Deli Ahmet, aslen Karadereli. Çok sevimli bir hali var, bakmaya, onunla konuşmaya doyamazsınız. Karadere de yaşarken, bir gün hastalığı nedeni ile Maraş’a getirmişler ve şehrin ihtişamını görünce bir daha köye dönmedi. Deliler genellikle, köyde yaşarken, şehri bir gördü mü bir daha köye dönmezler. Ahmet de öyle yaptı. Birkaç kere köye getirdilerse de, kendisi tekrar şehri buldu. Zaten şehirde oldukça da fazla akrabası ve köylüsü var ki hiç bir sıkıntı da çekmedi şehirde. Bir süre sonra da ailesi şehre göçtüler.
Ahmet, yürürken sanki bir şeye siniyormuş gibi, ya da elinde tüfekle bir avcının keklik sürüsüne yaklaşmaya çalışması gibi yürür. Bu örneği veriyorum, çünkü Ahmet’in bir miktar da gameti eğri ki uzaktan bakıldı mı biraz eğilmiş sine sine bir noktaya doğru yaklaşıyor sanırsın.
Hiç unutman; bir şubat günü her yer buz ve dehşet bir ayaz var. Yani her yer cam kırığı. O zamanlarda Barbaros mahallesinde oturuyoruz. Ahmet de o mahellede oturuyor. Zaten bizim Karadere tarafından şehre gelenlerin çoğunun evi bu mahallededir. Bakkaldan geliyorum ve bizim eve inen yol yokuş, biraz da acele ile eve iniyorum, felaket soğuk çünkü. Ayağımın kayması ile kafamın yere çakılması bir oldu. Tabirin tam manası ile yıldız saydım. Tam ben o acı içinde kıvranıken, Başımda birinin “ıııhhıhıhıııııı hıııı” diye güldüğünü duydum. Başımın ağrısı yetmezmiş gibi bir de başımdakinin gülmesi. Bakıyorum Ahmet. “Ahmet git işine” diyorum. Ahmet “ıııhıhıhıııhıııı bakkaldan yumurta alsaydın düşmezdin” diyor. Git Ahmet başımdan diyerek kalkıyorum. Tam eve gelip kapıdan girerken bende jeton düşüyor. “Bakkaldan yumurta alsaydın düşmezdin” Tabi ya Ahmet haklı elinde yumurta olan birinin yürüyüş dikkatini düşünün, hele buz üzerinde. Tabi Ahmet bana “ yumurta alsaydın düşmezdin” derken bunları düşünerek bir hesapla mı söyledi onu bilemem ama Ahmet’in söyledikleri tamı tamına doğru.
Ahmet ile ilgili hikayelerin en önemlisi ve trajik olanı da, babasıyla olanı. Babası birkaç ay köyden uzak gidip çalıştıktan sonra eve gelir. Ahmet de bir sevinç bir sevinç uçuyor Ahmet. Babası gelirken karpuz almış somun almış, Ahmet’e yeni giyecek almış. Ahmet sevinçli. Bu sevinç içerisinde dolanırken, babasına birden; baba tavuk yer misin “ der. Babası da sanır ki, evde tavuk pişirilmiş de artanı vardır, Ahmet bana onu getirecek düşüncesi ile, “yerim oğlum” der. Ahmet kaybolur ve beş dakika sonra elinde bir tepsi ile gelir. “Buyur baba” Adamcağız bir bakar ki ne görsün. Ahmet aşağı iner, kümesteki tavuğun altında henüz çıkmış civcivleri alıp bıçağı ile boynunu keser keser tepsiye dizer ve babası tepside civcivleri görünce, lahavle çekmekten başka çare bulamaz.


DELİ MUHSİN


Deli Muhsin çok ilginç bir deli. Çok kültürlü biriymiş gibi konuşur. Belki bir miktar kültürlü de denilebilir. En çok elbisesinin omuzları göğüsleri gibi muhtelif yerlerine düğme dikmekten hoşlanır. En hayran olduğum hali de, birimi öğretti, kendisi mi akıl etti bilemiyorum. Sürekli bir şeyler satar. Ya birinden alır, ya bir yerlerden eline geçirmiştir bakarsın elinde bir tesbih, onu dolandırır satmak için. Satarken de diyelim fiyatı iki yüz elli bin lira ise, “sen bunu al zamanı gelince bir milyon eder” der. Düşünürsün. Evet Muhsin doğru. Bir yıl geçse öyle bir tesbihi almaya kalksan gerçekten bir milyona alırsın. Sürekli sattığı her şey için böyle mantıklı bir şey söyler. Bana çok fazla şeyler satmıştır. Hele birisi var ki bir miktar keramet olarak bakarım ona. O günlerde sürekli evden “kibrit al, çakmağın taşı nemlenince yanmıyor,veya bitiyor öyle kalıyoruz, bir miktar kibrit al bir yerlere koyalım sigorta olarak dursun” diye sürekli tembih ediyorlar. Ben de sürekli unutuyorum. Aradan 2-3 ay geçmiş olacak ki, o sabah biraz alını çizerek söylediler “kibrit al” diye. Nerdeyse evde ciddi bir tartışma çıkaracaktı benim bu unutkanlığım. Haklılardı tabi. İşte o gün Muhsin çalıştığım daireye geliyor ve masanın önünde durarak. “yanından iki yüz bin lira ver şunu eve götür bacıma da selam söyle, bu ona lazım olur” diyor ve parayı alır-almaz çıkıp gidiyor. Muhsin gitmeden ben koltuğa yığılıp kalıyorum şaşkınlıktan.
Tabi Muhsin’in beni şaşırtması sadece bu hadise ile sınırlı değil. Bir gün ayaklarımı, masanın ikinci çekmecesini açarak üzerine uzatıyorum. Canım oldukça sıkkın. Hiç de öyle edepsizlik sayacağım şekilde ayağımı uzattığım vaki olmadığı gibi düşünemem bile. İşte tam o andan Muhsin kapıdan giriyor ve “kalk ayağa” diye bağırıyor bana ve daireden çıkıp gidiyor kaşla göz arasında. “Lan sana ne diyerek kapıya çıkıyorum, vali ile burun buruna geliyoruz adeta. Odaya alıyoruz daireyi gezdiriyoruz, sorduğu soruları cevaplandırıyoruz ve verdiği talimatları dinledikten sonra yolluyoruz. Vali’yi Yollar yollamaz Aklıma Muhsin geliyor “ Aman yarabbi. Bir kerameti daha Muhsin’in” diyorum. Gerçekte o halimiz de vali içeri girseydi ve ayaklarımızı uygunsuzca uzattığımız halimizle bizi görseydi ne olurdu. Bir şey olmazdı aslında. Belki vali bir kelime bile etmez, belki de bir laf dokundururdu ama. O anda vali değil odaya kim girse ne kadar ayıp olacağını, hele beni tanıyan birinin, o halimle görse ne sevimsiz olacağını düşündükçe Muhsin’e dua ettim.
Yine bir keresinde yanıma geldi Muhsin çalıştığım daireye. “Abi şu dışarıda bekleyen benim kardeşim, o biraz deli işi olursa yapın olur mu” dedi. İnanın gayet normal ve hatırı sayılır bir adamdı kardeşi. Gülmeden edemedim ve “tamam Muhsin başım üstüne” dedim, adamcağızı çağırttım. Oturduk tanıştık çay içtik, biraz sohbet ettikten sonra gitti adamcağız. Muhsin’e kalırsa kardeşi deli. İşte o gündü, Muhsin; “abi canım sıkılıyor, anam ölücü 30 gün sonra” demez mi ağzından yel alsın Muhsin, o nasıl söz Allah hayırlı ölümler versin dedim. Yıl başının ilk günü idi.
Bir sabah Muhsin’i mahallesinde oturan memur arkadaş telefon açtı sabah işe henüz gelmiştik. “Abi ben bu gün biraz gecikeceğim. Bir cenaze var, defnettikten sonra geleceğim müsaadenizle” dedi. Başın sağ olsun kimdir dedik. Telefondaki memur arkadaş “Abi Deli Muhsin’in anası geçindi sizlere ömür, cenazeyi define hazırlayacak aklı başında kimse yok, kardeşi de İzmir de imiş, benim ilgilenmem gerekiyor” dedi. Ben, karşıdakinin “Muhsin’in anası geçindi” demesi ile donup kalmıştım. Zaten gayri ihtiyari takvime baktım ve 30 ocak. Ne kadar donakalmışım ki karşıdaki “alo, alo… Abi orada mısın” diye ikaz etmek durumunda kalmıştı.
Başta Muhsin için biraz da kültürlü sayılır dedim ya. Muhsin sürekli roman ve senaryo fabrikası kurma hayalinde idi. Nereden duydu ya da okudu bilemiyorum. Sürekli “Abi güzel bir konak, yazarları en üst katında güzel mi güzel odalara koyacaksın, odalara bağlı alt kattaki odalarda daktilograf kızlar, kulaklarında sorumlu oldukları odaya bağlı kulaklıklar. Yazar oradan söylemeye başladı mı takır takır yazacaklar. Al sana yığınla roman ve senaryo. Gönder İstanbul’a çeksinler filmlerini” Ama bir şartı vardı Muhsin’in. Bunu söylerken, öyle bir özlem, öyle bir mahcubiyetle söylerdi ki, “Amma İstanbul’a geldim mi garşılanacam tama mı abi” derdi. O kadar çok karşılanmak isterdi ki, bunu söylerken bile iyice kasılırdı yarı mahcubiyetle.


SALMAN


Tanıyan herkesin onu Deli Salman olarak bilmesine rağmen, Deli Salman demeye yüreğim elvermedi ve başlığımı Salman olarak attım. O’nu size anlatınca niye Deli Salman diyemediğimi anlayacaksınız.
Mahalle aralarında yapılan düğünleri bilirsiniz. Düğün evinin önüne sokağın uygun bir yerine tahta sandalyeler, ortada halay çekilecek şekilde dizilir. Düğün Tekke (Yusuflar Mahallesi) veya Dumlupınar mahallesinde ise, bu manzaranın kıyısında bir yerde, çocuk kalabalığı ve bir hareketliliği gördüğünüz zaman çocukların ortasında oturuyor bulursunuz Deli Salmanı. Büyük bir meşakkatle.
Düğünde her öğün yemek olduğundan, Deli Salman, Düğüne sabah dokuzda gelip gece, düğün o gün sona erinceye kadar oturduğu yerden kalkmaz, etrafında değişen, düğüne yeni gelen ailelerin çocukları olur. Eli sürekli çalışır. Çocukların ellerinde kağıtlar, kartonlar sıra beklerler tabanca yaptırmak için. Salman önce kağıdı orta parmağına sarar ve parmağını çekmesiyle silahın namlusu oluşur. Arkasından kalan kağıtları. Hayranlık duyulacak bir ustalıkla sara sara, tabancanın gövdesini kabzasını meydana getirir, en son kalan ucu ise, yine büyük bir ustalıkla kabzanın sonlarında bir yerde geri kıvırıp kaybeder ve tabanca yapılan çocuktan bir sevinç çığlığı o zaman kopar ve salman da tebessüm ederek tabancasını çocuğa verir.
Her tabancayı bitirip verişinde çocuklar arasında küçük bir kargaşa olur. “Salman emmi sıra bende. Salman emmi sıra bende” diye. Bu hal bazen kavgaya bile varabilir. İşte o zaman salmanın sesi duyulur, hatta buna müşfik gürlemesi, paylaması da diyebiliriz. “döööş yok, dööööş yoookkk” diye. Çocukları hemen ayırır. Bu dalaşma esnasında düşen küçük çocukları hemen yerinden kaldırır ve çevresindeki boş sandalyelere oturtur.
Normal yaştaki insanların yanına yaklaşamadığı hatta yanından yakın geçene, sebepsizce yumruğu, yumruğu ulaşamayacak kadar mesafede geçenlere ise eline ilk geçirdiği taşı, kafa göz neresi gelirse esirgemeyen bu adam, çocuklarla o kadar dost idi ki, Sandalyeye oturttuğu çocukların yüzüne; elini tokat atacakmış gibi yaparak belli belirsiz okşarcasına dokundurur. Bunu yaparken salmanın yüzüne baktığınız zaman ölüyor sanırsın. Öyle sevgi dolu olur ki, bayılacakmış gibi bir hal alır, sevdiği okşadığı çocuğa “canım, canıııımmmmmm” derken. 13-14 yaşının üstündekilere, özellikle erkeklere ne kadar acımasız ise, küçük çocuklara karşı o kadar sabırlı ve müşfik, hatta onların esiri olurdu. Zarar vermese de 8-12 yaş arasından da pek hazzettiği söylenemezdi. Ama ancak onlara yaramazlık yaptıkları zaman zarar verirdi. Fakat her şeye rağmen belirli bir dozda olurdu her zaman bu yaş grubuna vereceği zarar.
Bir gün bulunduğu düğüne bir deli geldi. Delinin, düğün sahibinin köyünden geldiği belli idi. Eşraftan birkaç kişi bu garibi ortaya çıkarmışlar, davul çaldırarak oynatıyorlardı. Aslında esas niyetleri oynarken cebine koynuna para koyup sevindirmekti. Deli Salmanın deliye verilen para dikkatini çekmiş olacak ki, biraz da kıskançlıkla; “bu deliyi niye oynatıyorlar” dedi. Bir müddet sonra, düğün seymeninin dikkatini çekti salmanın huzursuzluğu ve birkaç kişi Salmana da para vermek için “ Salman gel beraber oynayın” dediler. Bu arada oynamakta olan köylü deli demez mi “ben onunla oynamam o deli” diye. Başta ben şaşırmıştım, bu daha önce hiç görüşmemiş adamlar birbirinin deli olduklarını nereden bilmişlerdi diye.
Şimdi bu insana, insan güzeline Deli Salman demekte güçlük çektiğimi anlamışınızdır.
Hemen her düğünde çocuklara yönelik sanatını karşılıksız icra eden Salman, henüz genç yaşında (30 yaşında ya var ya yoktu) bir su arıza çukuruna düşerek ayaklarını kırdı ve yatalak oldu.
Ayakları kırılmadan hemen bir iki ay önce benim de şahidi olduğum bir vakıa var ki aktarmalıyım; Sık sık uğradığım bir dükkan vardı Dumlupınar ile Yusufları birbirinden ayıran dik yokuş da. Bir gün salman geldi ve dükkan sahibinden yirmi lira istedi. Dükkan sahibi “git işine Salman sabah sabah ne parası” deme bahtsızlığına düştü. Salman o günden yatalak oluncaya kadar her sabah çarşıya doğru inerken o dükkanın kapısına gelip “paranı bilmem ne yapayım” tekrar akşam dönüşünde yine aynı dükkanın kapısına gelip “paranı bilmem ne yapayım” diye küfretti. O esnaf o günlerde Salman’a ne paralar teklif etti ne diller döktü ama nafile, hiç o adamdan para almadı salman. Dükkan önünde olan yabancılardan aldığı halde. Tek bildiğim o dükkanın şimdi orada olmaması ve o dükkan sahibinin soyundan Maraş da kimsenin kalmamış olması.
Zavallı salman uzun süre yatakta yatmaya tahammül etmeyip de kırık ayakları tam kaynamadan üzerine basınca bir demlik yatalak oldu ve çok yaşamadan genç yaşta vefat etti. Cenaze alayını görenler arkasından, “acaba hangi zengin ölmüş” dediler.


OSOS (OSMAN)

Osman emmi konuşamaz. Onun için, tanıyanlar ona kendi diliyle osos derler. Tatlı bir dili vardır. Çok az şeyi anlatabilir, o da kendi dilinde. Anlatabildiklerinin en ünlüleri; adını sorduğunda “osos, osos, osos” der. Bu Osman demek ve tekrar tekrar söyler. Bir de, “emmolu,emmolu, arhadaş arhadaş,” ne diyorsun yerine ise, uzun bir “hıııııııııhh” Bu söyleyişlerinden dolayı onunla konuşanların çoğu “emmolu” diye konuşunlar. Emmolu da, hemen hemen bir başka adıdır. Osos ile, aynı mahallede bir miktar oturmuş olmam, bir de yakın akrabalarından birinin, benim uzaktan akrabam olmasından dolayı iyi tanırım ve biraz fazla hatıralarım var.
Bu hatıralar içinde biri var ki hala gülmeden edemem. O ramazan çalıştığım daireden mahallelerde bulunan, ve muhtarlar ile bizim daireden görevlendirilen tespit komisyonun bildireceği muhtaçlara yardım yapılıyordu. Önce ilan edilmiş müracaatçılar daireye gelip müracaatını yapıyor, ilgili araştırma yapıldıktan sonra ertesi gün. Pirinç, mercimek, çay, şeker, yağ, makarna v.s. den müteşekkil gıda paketleri veriyordu ve halk arasında buna, en önemli kalemi pirinç oluşturduğu için pirinç yardımı da diyorlardı.
Müracaatların ilk günü mahşeri bir kalabalık, tabiatıyla yardıma muhtaçların çoğu sakat, hasta ve yaşlı. Hiç laf anlamıyorlar ve çok hassas olunması gereken bir durum. Üstelik bir de ramazan öğleden sonrası. Orada sıra bekleyenlerin canı sıkkın, oruç olmaları da var tabi, bizlerde kısıtlı sayıda memur ile onlardan pek farklı değiliz. Çarçar çabalıyoruz ki kimseyi üzmeyelim, az zamanda oruç ağız çok kişinin işini yapalım. İşte bu hal içinde masamın önünde Osos bitiveriyor. Beni görür görmez tanıyor ve sevinçle gülerek, “emmolu piiç, piiç” diyor. Bu emmolu pirinç demek yani pirinç istiyor. “be be be aç aç emmolu piiç piiiç” diyor. Bunu da anladık bebeler aç emmolu pirinç ver diyor. Tamam da hadi Osman’a anlat müracaatını verip yarın alacağını. Ne mümkün. Bebelerini anlatmadan geçemeyeceğim.
Osos oldukça geç evlendi. Mahalleden birkaç hayır sahibi ve bazı akrabalarının himmetiyle bir hatun bulundu ve osos’u everdiler. Kısa zamanda da eşi hamile kaldı ki, osos’u görmeye değerdi mahalle mahalle dolanıyor, her gördüğüne kendi karnını sıvazlayarak “ be be be, kız ol ana oğ, oğ baba” diyor. Yani bebe bekliyoruz. Çocuğum kız olursa anamın, oğlan olursa babamın adını koyacağım diyor. Kurban olduğum Allah görüyor ve biliyor. Nitekim osos’a rabbim aynı anda hem ana hem de baba veriyor.
Biz yine daireye dönelim. Osos’a ne kadar “Osman emmi sen evraklarını bırak git yarın muhtar seni getirip yardımı alacak” diyorum. Nafile, kime diyorsun. Osman emmi “piiç piiç piiiççç” diyor da başka bir şey demiyor. Sıra bekleyenler homurdanıyor. Bazı aklı başında olanlar da izaha kalkıyor ama ne fayda. Allahım affetsin bir kusurum olduysa, aklıma bir fikir geliyor ve bir parça kağıt alıyorum. Hasan KEKLİKÇİ’nin adını, çalıştığı şirketin adresini yazıp eline veriyorum ve “Osman emmi buraya git sana pirinç verecekler” diyor ve sıra bekleyenleri osos’dan kurtarıyorum. Osos’u gönderince de Hasan beyin talebe ve bazı gariplere ramazanda bir takım yardımlar yaptığı aklıma geliyor ve teselli oluyorum yaptığından.
Osos gidiyor, eliyle koymuş gibi buluyor Hasan KEKLİKÇİ’nin şirketini. Zavallı Hasan bey çok önemli bir ihale dosyası üzerinde çalışıyor birkaç kişi ile. Karışık ve önemli bir hesap, hem ramazan ve ikindi üzeri. Üstelik Hasan bey de odada bulunanlar da sigara tiryakisi. Bir de o gün yetişmesi gereken 8 ihale dosyası ile akşam mesai bitmeden önce bilmem kaç banka ile mutabakat v.s. Osos kapıyı çalıyor ve kapıyı açan görevli kağıda bakıyor ve Hasan beyin yardım yapacağı gariplerden biridir diye sevabına bekletmeden Osos’u Hasan beye götürüyor. Hasan bey şaşkın, Osos aradığı adamı bulmaktan dolayı sevinçli, kağıdı uzatıyor. “piiç piiiççç” diyor. O sinir içinde Hasan beyin yanındakiler kahkahayı basıyor, “Hasan bey bu adam sana ne diyor” kinayeli kinayeli takılıyorlar. Hasan bey yan gözle yazıya bakar bakmaz yazının bana ait olduğunu hemen anlıyor. Osos’un cebine hatırı sayılır miktar bir para koyarak, “Al Osman emmi pirinci bununla alırsın başka şeyler de alırsın güle güle” deyip kapıdan yolluyor.
Osos oldukça sevinçli iş hanından aşağı iniyor ve birinci kattaki dükkanların önünden, benim yazdığım not bulunduğu halde, her gördüğüne “selam selaaammm selam” diyerek giderken berber kalfası kağıdı alır, okur ve bakar ki Hasan bey’in adı yazıyor “gel” der osos’a, asansörden Osos ile çıkarken de Hasan bey’in ilk tıraş olmaya gelişinde, hem de ustasının yanında nasıl bir minnettarlıkla, bu garibi getirmesinden dolayı teşekkür edeceğini düşünür ve gayri ihtiyari boynunu büker mahcubiyet ve gururla. Bu arada asansör durur ve kapıyı açar açmaz Hasan bey ile burun buruna gelirler. Kalfa “Abi bu amca seni arıyordu getirdim” der ve Hasan bey şaşkın, “tamam biz onunla görüştük” der ve asansöre de binmeden, işi çok yoğun ve acele olacak ki aceleyle merdivenlere yönelir.
Akşam telefonum çalıyor ve telefonda Hasan KEKLİKÇİ “Sağ olasın gardaş, eline geçen deliyi bana göndermeye devam et sen. Bir gün Maraş’da ne kadar deli varsa toplayıp, o oturduğun büronun camlarını başına döktüreceğim senin” diyor.









CİP ALİ



Gençliğinde o kadar yiğitmiş ki. Herkes bir yola at ya da araba ile giderken, gidilecek yere Cip Ali elinde bir çubuk bacaklarına şak diye şaklatır, kendi kendine “iiiihhhihihihhhiii” der at gibi kişneyip, bazand a cip gibi “hırn hırrrrnnnnn” der yola çıkar atla yada cip ile gidenlerle aynı zamanda varılacak yere varırmış. Herhalde o zaman yolların bozuk olması ve kendisinin kestirmeden olacaktır at ve ciple beraber varması.
Bir gün bir iddiaya girerler Cip Ali ile. Bir eşeği bir telefon direğinden öbür telefon direğine kadar götürürse, yiyebildiği kadar lahmacun ısmarlayacaklar. Cip Ali eşeğin karnının altına boynunu sokup, sağ elleri ile ön ayaklarından sol eli ile arka ayaklarından kavradığı gibi eşeği beş telefon direği arası götürür ve namı da o günden sonra artar.
Epey uzun bir süre uzak yerlere götürülecek bir haberi götürmekte kullanılır ve işini gerçekten de hakkı ile yapar anlatıldığına göre. Sonra bir süre tellallık yapar Maraş da. “Duyduk duymadık demeyin, karamanlı mahallesinden Ahmet ağanın küçük çocuğu kayıp olmuştur. Duyan duymayana haber versin. Gören gördüğü yeri söylesin, bulan getirsin” diye uzun uzun ve kendine özgü çeşitli sayıştırmalarla ilan edermiş.
Bir gün kayıp olan bir inek için tellal tutmuşlar Cip Ali’yi. Çağıra çağıra, dolana dolana ineği bulur sahibine getirir. Getirir de, bir buçuk günden beri kayıp ineğin memelerinin süt ile dolduğunu tahmin eden evin hanımı bakar ki ineğin memeleri bomboş. “Amanın der hanım gavurun adamları sütünü de sağmışlar ineğimin” Cip Ali de bir rahatsızlık başlar. “Keşke ben sağıp içseydim değimli bacı” diye yoklar kadını. İneğin sahibi hanım, “ben zaten sağıp sana verecektim Ali ede” der biraz da sütün başına geleni tahmin ederek. Cip Ali; “zaten sütü bana versen de burada içecektim bacı. İneği bulunca sağıp içtim sütü” der. İneğin sahibi hanım şaşırmadan da edemez o kadar sütü nasıl içmiştir Cip Ali diye.
Derler ki; bazı düğünlerde iddia ile Cip Ali; bir teneke suyu içer, sonra da dışarı çıkıp boşaltırmış ağzından.

Maraş’ın Cezbeli Güllerinden bir-kaçı idi bunlar. Ne cezbeli Güller gelip geçti bu şehirden. Nice cezbeli güller de gelip geçecek. Çoğunun sırrını ve kıymetini bilmediğimiz gibi belki şehre onların getirdiği bereketin farkında bile olmayacağız. Deli deyip geçeceğiz belkide. Hiç gülün yanından ilgisizce geçilir mi. Hele gül cezbeli ise.Üstelik biz gül medeniyetinin çocukları güllere ilgisiz kalamayız değil mi.

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 18:05
ÖTEKİ BENLE SOHBET


- Ruhunun derinliklerinden kopan sessiz çığlıkları duy! Hayatın dış
sesleri bu derinden kopan çığlıkları bastırır çoğu zaman. Haydi,
birleştir işaret parmaklarının ucunu ve durdur zamanı. Kendini
dinle! Kendini bilmenin yolu, kendini dinlemekten geçer çünkü.

- Ama insan kendine hiç vakit ayıramıyor, ne olduğunu bilmediğin bir
kargaşanın içinde yaşayıp gidiyorsun. Bazen `yeter, ben oynamıyorum'
demek geliyor içimden. Yalnız kalmak istiyorum, kimse bana birşey
söylemesin, benden birşey istemesin, telefonu kapatayım inzivaya
çekileyim. Peki olası mı bu? Olasıdan da öte, sağlıklı mı?

- Hayat sana kurallarını dayatamasın, sen kendi kurallarını koy
hayatın önüne!

- Olmuyor her zaman işte, çevrendekilere göre de yaşamak zorundasın…

- Öyle bir mecburiyet yok aslında, o bizim kendimize sunî olarak
dayattığımız bir şey, bir vehim, bir yanılsama. Ama bu kadar çok
kişi tarafından paylaşılınca aynı vehim, de facto gerçeklik
kazanıyor.

- Ama insan çevresine karşı ne kadar duyarsız olabilir???

- Çevre dediğin; televizyon, gazeteler, bestseller'lar, markalar,
sermaye piyasaları, internet…Bunlar modern çağın ilahları! Bizden
kendilerine secde etmemizi falan istemiyorlar belki ama sahip
olduğumuz en kıymetli şeyi talep ediyorlar: ZAMAN!! Hani ilkel
insanlar yiyecek, altın, vs. sunarlardı tanrılarına. Biz de modern
çağın ilahlarına ZAMANIMIZI sunuyoruz!

- ……

- Bu bir duruş meselesi, istenirse karşı koyulabilir. Özgur irade ve
akıl…Bu iki gücüne yeniden sahip çıkmayı öğrenmeli insan! Hayır
demek istiyorsan "Hayır!" , Evet demek istiyorsan "Evet!"

- Ya bak, ben senin dediklerini yapmak için o kadar savaştım ki
ailemle, ama görüyorum ki insanları değiştiremiyorum. İnsanlar
senden ilgi alaka bekliyorlar, senin de onlar gibi olmanı
istiyorlar. Yani senin dediğin, benim de çok istediğim birşey; ama
ütopik!

- Bu bir tercih meselesi. Matrix'i beraber izledik senle. Orada
Neo'yu hatırla. Hangi hapı alacağına sen kendin karar vereceksin.
Kırmızı veya mavi, karar senin!

- Peki ya ikisini de istiyorsam?

- Ayaklarin zincirlerle bağlıyken göklere kanatlanamazsın! Bak, sana
bu konuyla ilgili çok anlamlı bir mesel anlatayım: Köyün birinde
suyundan içenlerin delirdiği bir kuyu vardır. Gün olur, zamanla
köyde bulunan herkes bu kuyunun suyundan içe içe delirir, sadece bir
tek kişi kalır geriye. Fakat o da dayanamaz sonunda ve delireceğini
bile bile o kuyunun suyundan içer…

Durum bu değil mi sence? Türkiye'yi düşün, bizim 1830'lardan beri
Batı medeniyetine dühul etme arzumuz mesela, bu değil mi? Söyle!

- Yalnız kalmak korkusu…

- Evet, aynen öyle. Yalnız kalmaktan korkuyoruz. Türkiye de yalnız
kalmaktan korkuyor. Dünya nezdinde, konuşmaları hiçbir anlam ifade
etmeyen bir kocakarı olmaktan korkuyor. Ya da şöylesi daha doğru,
evde artık lafları ciddiye alınmayan bir yaşlı nine gibi
İslam. "Batılı dostlarımız alınmasınlar diye hazinelerimizi
gizlemeye çalıştık. Sonra da unuttuk hazinelerimiz olduğunu..."
Yalnız kalmanın alternatifi, af buyur `******laşmak' olmamalı!
Plato'nun mağara alegorisini bilirsin, değil mi?

- Gölgeler..

- Evet. İnsanlığın durumu, o alegoride ayaklarından zincirlerle
bağlı olanlar degil mi? Hayatın rutini dediğimiz, -izlediğimiz bile
diyemeyeceğim- bize izlettirilen gölgeler. Hepimiz zincirlerle
bağlıyız. Marx, eksik söylemiş doğrusu.

Matrix'te kalmak ya da kalmamak, işte bütün mesele bu. İnsanlık
olarak ya lağıma doğru gideceğiz, ya da…

Geleceğe dair ümitvârım yine de. Referansım Mevlâna: "Bu kainatta
insanların suyu aradıkları gibi su da insanları arar…"

Hepimiz suyu arıyoruz. Su da bizi. Gün gelecek, kavuşacağız…

Şimdi, o vuslat anı için hazırlanmak vaktidir.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:05
Kanser Hastasının Son Anı


Dünya hayatının en çetin imtihanlarından biri de, gerçeğe yaklaşmakta çekilen zorluklardır. Çünkü beyinlerimiz maddi olaylarla yıkanmış, gözler görmediğine inanmaz olmuş, bu yüzden de dualarımız bile samimiyetini kaybetmiştir. Aslında her insan, başta rüya gerçeği olmak üzere bir çok kere madde ötesindeki esintileri farkeder. Veya birçok kere madde ötesinden yansıyan mânâ gücünün varlığına şahit olur. Fakat kuvvetli bir imana sahip olmayan insan, madde ötesi gerçekleri nefsin ve şeytanın tesiri ile ya görmezlikten gelir, ya da "tesadüf" der geçer.

Ben, kırk yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.

Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurtdışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da Allah'ın izniyle iyileştiğini gördüm. Ancak Serap'ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk beş yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir işkadını olan Serap, dört yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim. Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine altı saat karda mahsur kalmış. Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap, bacak kemiklerindeki metasaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu.

Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:

- “Doktor bey” dedi. “Ben size...dargınım.”

- “Niçin” diye sordum.

- "Siz... dindar... bir... insanmışsınız... niçin... bana... da, Allah'ı... ölümü... ahireti... anlatmıyorsunuz?"

Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için, bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:

- "Doktorlara ulaşmak kolaydır”dedim. “Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."

Konuşmaya mecali olmadığından "ben o isteği duyuyorum" mânâsında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbî tedavinin yanısıra, ebedî hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve son günlerini yaşayan Serap için bu dersler "hızlandırılmış öğretime" dönüşmüştü.

Anlattığım iman hakîkatlarini bütün ruhuyla meczediyor ve arada bir soru soruyordu.

Vefatına bir hafta kadar kala:

- "Doktor bey” dedi. “Ben...ölürken... ne...söylemeliyim?"

- "Senin durumun çok özel" dedim.

Kelime-i şehâdet sana uzun gelir. O anı farkedince Muhammed (s.a.v) sana yeter."

O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı.

Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve O'nu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.

Dönüşümde annesi telefon ederek :

- "Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." dedi.

- "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."

Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hâlâ unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.

- "Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste "Muhammed" diyemezsem?"

İşte Serap, böyle bir hanımdı.

Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer birkaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmamasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı hâlde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap'ın âcizliği hürmetine olacak ki, salı gününe kadar yaşayacağına dair işaret sezdim.

Ertesi gün ona: -"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."

Ve Serap, bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde, son sorusunu sordu:

- "Doktor bey...Azrail...bana ...nasıl...görü..necek?"

- "Kızım," dedim. "O bir melek değil mi?

- “Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."

- Salı günü Serap'ın ağırlaştığı haberini alınca hemen evine gittim.

Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam mânâsıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:

- "Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:

- Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve "yataktan kalkması imkansız" denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık.

Ve kelime-i şehâdet getirerek vefat etmeden biraz önce de:

- "Doktor bey'e söyleyin, dedi. Azrail, O'nun söylediğinden de güzelmiş !!!”

M@D_VIPer
10-08-06, 18:05
Bırakınız Işığınız Yayılsın


Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu. Bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi. Adam dürüst ve dost canlısıydı, insanlar onu seviyorlardı. Ondan alışveriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı. Adam bir yıl içinde bir dükkandan, Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.



Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı. Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı.Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi:



İçinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu hakkettiğine karar vermek için, her birinize birer dolar vereceğim. Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız, ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızla aldığınız şey hastahane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.



Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.



Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:



"Birinci çocuğum, bir dolarla ne yaptın ?"



Çocuk cevap verdi:



"Arkadaşımın çiftliğine gittim, bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım."



Sonra odadan dışarı çıktı, saman balyalarını getirdi, açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu. Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.



Adam sordu:



"Peki ikinci çocuğum, sen paranla ne yaptın ?"



"Yorgancıya gittim. İki tane yastık aldım.



Bunu söyleyen çocuk, yastıkları içeri getirdi, açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.



"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın ?" diye sordu adam.



"Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim. Dolarımın 50 centini çok değerli bir şeye verdim. 20 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım. 20 centte kiliseye verdim.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım.



Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu. Oda samanla veya tüyle değil, bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.



Baba memnundu;



"Çok iyi oğlum. Bu şirketin başına sen geçeceksin, çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi, ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:05
Sağlam Taşlar


Hikayemiz, Kellog Business School’da (Northwestern Üniversitesi) iş idaresi master öğrencileri ile Zaman Yönetimi dersi profesörü arasında geçer :



Profesör sınıfa girip karşısında duran, dünyanın en seçilmiş öğrencilerine kısa bir süre baktıktan sonra, Bugün Zaman Yönetimi konusunda deneyle karışık bir sınav yapacağız dedi. Kürsüye yürüdü, kürsünün altından kocaman bir kavanoz çıkarttı. Arkadan kürsünün altından bir düzine yumruk büyüklüğünde taş aldı ve taşları büyük bir dikkatle kavanozun içine yerleştirmeye başladı. Kavanozun daha başka taş almayacağına emin olduktan sonra öğrencilerine döndü ve bu kavanoz doldu mu? diye sordu. Öğrenciler hep bir ağızdan Doldu diye cevapladılar.



Profesör Öyle mi? dedi ve kürsünün altına eğilerek bir kova mıcır çıkarttı. Mıcırı kavanozun ağzından yavaş yavaş döktü. Sonra kavanozu sallayarak mıcırıkn taşların arasına yerleşmesini sağladı. Sonra öğrencilerine dönerek bir kez daha bu kavanoz doldu mu? diye sordu. Bir öğrenci dolmadı herhalde diye cevap verdi. Doğru dedi.



Profesör gene kürsünün altına eğilerek bir kova kum aldı ve yavaş yavaş tüm kum taneleri taşlarla mıcırların arasına nüfuz edene kadar döktü. Gene öğrencilerine döndü ve bu kavanoz doldu mu? diye sordu. Tüm sınıf bir ağızdan "Hayır" diye bağırdılar. "Güzel" dedi Profesör kürsünün altına eğilerek bir sürahi su aldı ve kavanoz ağzına kadar doluncaya dek suyu boşalttı. Sonra öğrencilerine dönerek bu deneyin amacı neydi diye sordu. Uyanık bir öğrenci hemen Zamanımız ne kadar dolu görünürse görünsün daha ayırabileceğimiz zamanımız mutlaka vardır diye atladı.



Hayır dedi Profesör, bu deneyin esas anlatmak istediği Eğer büyük taşları baştan yerleştirmezsen küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamazsın gerçeğidir.



Öğrenciler şaşkınlık içinde birbirlerine bakarken Profesör devam etti;

Nedir hayatınızdaki büyük taşlar? Çocuklarınız, eşiniz, sevdikleriniz, arkadaşlarınız, eğitiminiz, hayalleriniz, sağlığınız, bir eser yaratmak, başkalarına faydalı olmak, onlara bir şey öğretmek! Büyük taşlarınız belki bunlardan birisi, belki bir kaçı, belki hepsi. Bu akşam uykuya yatmadan önce iyice düşünün ve sizin büyük taşlarınız hangileridir iyi karar verin.
Bilin ki büyük taşlarınızı kavanoza ilk olarak yerleştirmezseniz hiçbir zaman bir daha koyamazsınız, o zaman da ne kendinize, ne de çalıştığınız kuruma, ne de ülkenize faydalı olursunuz. Buda iyi bir iş adamı, gerçekte de iyi bir adam olamayacaığınızı gösterir...

M@D_VIPer
10-08-06, 18:06
Eski Aşk Yaraları


Yoksun işte, ölümüne özlemini çekiyorum şimdi. Gittin, hayatımdan düşlerimi, anılarımı sarsarak ve tekmeleyerek kalbimin kapılarını ardına kadar... Yağan yağmurlara, esen rüzgarlara, açan güneşe de aldırmıyorum artık. Günlerin tadı yok, sular da akmıyor.

Göçüp gitti uzak diyarlara sevgi kuşları... Yağmurla da konuşmuyorum artık, nehirlere de anlatmıyorum derdimi. Ayrılık denizine düşmüş, tersine kürek çeken şaşkın bir denizci gibi kalakalmışım yorgun dalgalar arasında... Rüzgar da esmiyor, kahretsin...
Yokluğun ölüm gibi, yokluğun işkence. Sensiz ellerim, bedenim, ayaklarım üşüyor, buza dönüyor hayatım … Uçup gidiyor kırlangıçlar, uzaklara giden hayallerimin peşinden. Turnalar da gidiyor, bir ben kalıyorum bir ben, böyle çaresiz, böyle kimsesiz. Kahretsin...

Omuzları düşmüş basamaklardan inerek hiç bir mutluluk kıtasına varılamıyacağını anladım. Anladım ki, herkes kendi yarasını kanatır içinde ve her acı bir başka acıya açılan kapıdır aslında...

Bir zamanlar saçların gönül bahçemin çiçekleriydi; okşadıkça, dokundukça kokulu güller açardı yüzünde. Bakmaya, dokunmaya kıyamazdım... Ellerini her tuttuğumda sonsuz bir sevinç kaplardı yeryüzünü, gökyüzünün bütün yıldızlarını tutup başına taç yapmak geçerdi içimden, yetmezdi gücüm...

Bir zamanlar sevdası vardı bu dağların, yüreğimi ısıtan, acılarımı yumuşatan, dünyayı mutlu gösteren bana, her yüzüne baktıkça dinlendiren beni, ısıtan buza kesmis ellerimi, gözlerimi ufuktan doğan güneşe bağlayan. Bir sevdası vardı bir zamanlar bu dağların, unutamayacağım, gençliğimi paylastığım, sevincini yaşadığım... Gittin, hepsi terkedip gitti beni...

Yoksun işte, yitirdim içimde gülen o sevdalı çocuk gözlerini. Anladım ki, içinden kayıp bir adamın dalgın bakan gözleridir hüznün diğer bir adı, bu karanlık soğuk gecelerde.

Hani sözcüklerin bile yetersiz kaldığı zamanlar vardır ya, ordayım işte. Anladım ki, bütün yıldızların karardığı gece sevinçlerin tükendiği yerdir.
İç çekmenin başka bir anlamı var mı başka dillerde? Ben susuyorum, öpülmemiş zaman girdapları kemiriyor dudaklarımı. Anladım ki, bütün iççekişler sevgililerine kavuşmayan sevdalıların hüzünlü gözlerine benziyor, yaşamın kıyısında kırılmış tomurcuklara...

Yoksun işte, uzandığımız her nehirde bir mutsuz yaşamın tortusu seyrediyor şimdi. Sen ki, benim yaz yağmurumdun, güz güneşimdin. Şimdi eski aşk yaraları dökülüyor ömrümün kıyılarına, terkedilmişliğin hüznü vuruyor sulara... Anladım ki, her gidiş bir dönüşü anlatmıyor... Her aşk bir mutluluğu...

Gözlerime bakan herkes anlıyor acı çektiğimi. Sır tutamıyorum artık yüzümün hüznü ele veriyor içimdeki fırtınayı. Yalnızlığı vurup sırtıma karda üşüyerek, düşe kalka yollarda gidiyorum işte bilmediğim, tanımadığım dönüşü olmayan bir yere... İstedim ki beklemesin, bilmesin beni hiç bir hatıra...

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 18:06
Asıl Fakirlik


Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.

Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,

"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"

"Evet!"

"Ne öğrendin peki?"

Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."

Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.

Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

M@D_VIPer
10-08-06, 18:06
Avuçlarımızın Arasından Kayıp Gidiyor Aşk


Avuçlarımızın arasından kayıp gidiyor aşk....
Hadi! Koşsana arkamdan, durdursana beni, çekip alsana girmek üzere olduğum dönüşü olmayan yollardan... Sarılsana, tutsana ellerimden sımsıkı, yakalasana avuçlarımızın arasından kayıp gitmekte olan aşkı... Şimdi uzanıp tutmazsan yitireceğiz onu. Ve öyle bir acı, öyle doldurulması imkansız bir boşluk kalacak ki geride; bir daha asla eskisi gidi olamayacağız ikimizde... Ve koyamayacağız bu aşkın yerine bir daha hiçbirşeyi ve hiçkimseyi... Güzel günlerimiz de olacak belki, mutlu da olacağız... Ve hatta yeniden aşık bile olacağız başkalarına ama bu başka! Ne olur göz göre göre bu aşkın avuçlarımızın arasından kayıp gitmesine izin verme... Bak! Sana hala yalvarıyorum; hem de yaptığın bunca şeye, ve içimdeki onca kırgınlığa rağmen... Çünkü ben bu aşkın büyüklüğüne, güzelliğine ve sonsuzluğuna acıyorum... Çünkü ben emek verdim bu aşk için! Gözyaşlarımla yaşattım onu, acılarımla, umutsuz umutlarımla, kalp kırıklıklarımla, fedakarlıklarımla büyüttüm... Kanımla, canımla, soluğumla taşıdım onu bu güne... Ve şimdi böyle basit kayıp gitmesine seyirci kalmak istemiyorum avuçlarımdan... Sen emek nedir bilir misin? Hiç emek verdin mi bir aşkı koruyup yaşatabilmek için? Hayır! Eğer vermiş olsaydın senin için bu kadar kolay olmazdı herşey... Emek vermiş olsaydın bir aşkın kaderi dudaklarından çıkan birkaç acımasız söz tarafından belirlenmiş olmazdı... Emek vermiş olsaydın sen de mücadele ederdin! Biliyor musun, hayatta insanın emek verdiği, olmasını çok istediği ve bunun için deli gidi uğraşıp didindiği bir şeyin acuçlarının arasından kayıp gitmesini seyretmesi kadar acı bir şey olamaz! Ama sen nereden bileceksin ki? Hiç gerçekten emek verdiğin bir şeyi kaybettin mi? Hayır! Eğer kaybetmiş olsaydın bazı şeylerin değerini çok daha önce anlardın... Yine de herşeye rağmen ben razıydım kabullenmeye.. Ömür boyunca bu aşkın yükünü tek başıma çekmeye razıydım! Hiç şikayet etmeden, senden yardım etmeni beklemeden bu yolda yürümeye razıydım.. Ama olmadı... Son kez yalvarıyorum sana; ne olur izin verme bu aşkın avuçlarımızın arasından kayıp gitmesine...

M@D_VIPer
10-08-06, 18:06
Başlamadan Nasıl Biter?


Radyodaki müzik kasmış dı iyiden iyiye.Zaten bir huzursuzluk vardı ikisinde de.üstüne trafiğin sıkışıklığı,havanın sıcaklığı,birde kadının kadınsal rahatsızlığı da eklenince iyice ortam çığırından çıkacak durumda gözükmekteydi…

Bu gün önceden planlandığı için geri dönüşü de yoktu bu akşamın..

Aslında ikisi de ne konuşulacaklarını önceden biliyorlardı,ama birbirlerine söylememişlerdi ve bu gece de her şey ne olacaksa olacağına varacaktı..arkada korna sesi öküzzz diye bağırmalar adamı iyice çileden çıkardı ….yarım yamalak okkalı bir küfür savurdu arkadakine ve oralı olmammış gibi davrandı….kız şaşkın bir vaziyet de aaaaa diye şaşırdı…sen.sen neler duyuyorum,nasıl küfredersin,,ne kadar ağzın bozuk diye adama çıkıştı.adam kızdan daha şaşkın, ya ne demek…araba kullanma psikolojisi diyecek oldu….kız daha da abart dı…gerçek yüzün bu galiba…dedi belli belirsiz.

Trafiğin rahatlamasıyla ok gibi fırladı adam.deli gibi araba sürmeye başladı..Biran önce gitmek varmak niyetinde gibi…kız daha da paniklemeye başladı ..ne yapıyorsun sen,düzgün kullansana,ne biçim adamsın,delirdin mi diyerek ağlamaya başladı..

Aslında hiç bunlar hesap da yok du ikisi de ne güzel konulardan bahsedecek,sevgiden aşkdan yana paylarına düşenleri konuşup paylaşacaklar,duygularını söze dökecekler.başlangıc kesinleşecek di.

Adam ben…diyecek oldu,kız konuşacak bir şey kalmadı diye sözünü kesdi…kız gerçi …dedi…adam da evet gerek yok dedi…adam arabayı uygun bir yerde durdurarak peki dedi…kız kapıyı açtı indi ve gitti.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:06
Bir Gurbet Hikayesi

Ali İle Kezban çilek topladıkları bahçenin kenarında duran çam ağacının gölgesinde dinleniyorlardı. Yaptıkları işin yorgunluğu ile çocuklarının özlemi onları alıp götürmüştü. Ali üzelerinde uçuşan ve sonra koluna konan kör sineğin acısıyla irkilirken, körsineği öldürmek için olanca gücüyle koluna bir şaplak indirdi. Tokatın çıkardığı ses Kezbanı dalıp gittiği düşten çekip çıkardı bir anda. “Ne yapıyon?” dedi Zeynep, umursamaksızın ‘’kendini mi dövmeye başladın şimdide.’’ “Nasılda bildin gız!” “Seni de döveyim istiyon mu?” dedi Ali öfkeli öfkeli. Bu söze Kezban’ın biraz içerlendiği belliydi. “Sende heç şakadan anlamıyonki be gadın, seninle konuşmak da olmuyo vala.’’

Öbür Faslı ve Türk aileleri çoluk çocuklarıyla, ellerinde sepetlerle durmaksızın çilek topluyorlardı. Ali, “şunlara bak” dedi “Avrupa’yıda geldiği yerlere çevirdiler, gebermecesine çalışıyolar, Hollanda’lının gözüne girmek için sankinem eşek yarışı yapıyolar’’ deyip kızgınlığını belirtti.

Sonra aralarında derin bir sessizlik oldu. Şimdi ikisi de köylerini ve köyünde bıraktıkları çocuklarını düşünüyorlardı. Karın tokluğuna çalışan ırgatları, yazın her tarafta vızıldayan sinekleri. Ne kadar da çok sinek vardı köylerinde, sinekleri bile özlemişlerdi. Buram buram tütüyordu köyleri gözlerinde.

Baharda yaylabaşının yamacında davarın inişini, gübre kokusunu, sonra munzur’un yaylalarına oba oba göçüşü, yaylalarda hayvanları sağmaya giden kadınların bağrışmaları, süt bakraçlarının çıkardığı sesler, toza belenmiş üstü başı yırtık çocuklar, keçilerin, koyunların, kuzuların meleyişleri doluyordu kulaklarına. Gün batımında çağıl çağıl akan suların sesi, serin serin yellerin esişi bile bin özlem tutuşturmuştu yüreklerinde. Şimdi düşlerinde yalnızca köylerine gitmenin sıcaklığını yaşıyorlardı...

Sessizliği Ali’nin köyünde iken eski pilaklarda öğrendiği bir türkü böldü, Bülbül ne gezersin garip ellerde/ yokmudur vatanın illerin hani. Eşinin söylediği bu türküye katılırcasına “ya biz ne arıyok bu ellerde gurban, bizim işimiz ne ki buralarda.’’
‘’Ekmek, yaşam, çoluk çocuğun geleceği’’ diye ekledi Ali...

‘’Bırakalım ekmeği, yaşamı Hollanda’nın olsun, biz köyümüze dönek gurban olduğum’’. ‘’Bir tas çökelek, bir kuru ekmeğe razıyım, yeterki çocuklarımla olayım, kimsenin açlıktan öldüğü görülmemiştir’’ deyip gözyaşlarını tutamadı Kezban.

‘’Varalım yalvaralım ağalara, beylere, toprağımıza, yalvaralım munzur suyuna, tanpınara, derelere, çeşmelere sulayın diye toprağımızı, verin rızkımızı. Bir selam bile vermeden geçip gitmeyin yanımızdan, boşuna akmayın denizlere. Kezban’ın bu sözleri çölde esen bir yel gibi yitip gitmişti uzaklara...’’

“Olmuyo Kezban gadınım olmuyo yalvarmak çözüm değil ki, yalvarmaynan çorak toprağımıza akmazki zap, fırat, munzur suyu, merhamet inmez ki gökten yüreğine beylerin, ağaların. Memlekette bütün çarklar onlardan yana dönüyor. Zamanında yedirmişler, içirmişler hökumat adamlarına tapulamışlar köylünün taşını, toprağını üzerlerine...”

Ama bir yolu olmalı bunun, bir çözümü olmalı, zap, fırat, munzur suyu topraklarımıza fışkırmalı kıraç topraktan, umutlarımız boy vermeli toprağa, çekip gitmeli ağası, beyi. Atalarımızın terleriyle yoğrulan ve şimdi kuruyan topraklarımıza düşmüş tohumlarımız bitmeli kadınım... Bitmeli gurbetliğimiz, hasretliliğimiz, acımız...’’

Ali Hollanda’ya geleli tam 10 yıl olmuştu. 5 yıl çalışıp ancak karısının başlık parasını ödeyebilmişti. Kezban da 10 yılı aşıyordu kocasının yanındaydı. Henüz çiçeği burnunda gelin iken iki çocuğunu da yazıda çalışırken doğurmuştu... Çocuklarını anasının yanında bırakıp Kezban’ıda almıştı yanına Ali. Kaç yıldır Ali işsizdi Zeynebin fabrikada çalışıp aldığı maaşla ancak geçimini sağlayabiliyorlardı, gerçi İstanbul da yıkık bir gecekondu satın alabilmişti ama ne yapabilirdi ki, kupkuru evle. İstanbul da iş lazımdı, aş lazımdı, para lazımdı, neye ve kime güvenip dönecekti, neye güvenecekti...

Ali uzandığı yerden doğruldu, yanıbaşında duran termostan bir su doldurup kana kana içtikten sonra, karısına uzattı. Karısı yüzünü yıkamakla yetindi, ‘’şu memleketten çekip gidebileydik bir kere’’ dedi, ‘’çekip gidebileydik çoluk çocuğumuzun içine. Allahtan başka bişeycik istemezdim...’’

‘’Al*, nasıl gideriz Kezban gadınım ne yüzle, gitgide batağa gömülüyok, ah bir kaç kuruş para edebileydik dururmuyduk buralarda dersin’’ ... ‘’Sen ne diyon Allahını seversen! Benim yüreğim yanıyo, yüreğim.’’ dedi, Kezban kocasına çıkışır bir şekilde...

Ali oturduğu yerden karısına öyle bir anlamlı ve çaresiz baktı ki. Ali nin bakışları Kezban’ın yüreğini yakıp geçti. ‘’Biraz daha bekleyelim be kadınım Allah kerimdir...’’ ‘’Bende biliyom, taş taşımıyom ya kalp taşıyom herhal, benimde yüreğim yanmıyomu sanıyon, bende bu dinsiz imansız yerde kahrolmuyom mu dersin?. Ama başka çare mi var, elden ne gelir ki...’’

Kocasının öyle ezik bakışı Kezban’ın yüreğini burktu, içinde sanki bir ses cız etti, yüreğinin derinlerinde sanki bir parça koparılıp alınmıştı... Oysa gerçeği kendiside biliyordu. Gözgöze geldiklerinde hafif bir ürperti bütün vucudunu sarstı Kezban’ın, Yüzündeki tebessüm, dudaklarının altındaki ince kıvrım, yüreğinin derinliklerinde ince bir sızı bırakıyordu. Tuh dedi kendi kendine hayıflandı, kocasını üzdüğüne pişman olmuştu...
Yanı başlarında hızla geçen bir trenin sesi duyuldu ama sessizliği bozan bu gürültüyü duymuyorlardı bile. Anılarına gömülüp gitmişlerdi yine...

Gözlerini alabildiğine uzanan verimli bahçelere ve düz arazilere dikmişlerdi. Sönmeye yüz tutmuş anılar uyanıyordu belleklerinde, çok gerilerde kalmış yaz günleri canlanıyordu...

”Haydi herif toparlan da gidelim, bu günlük yeter bu kadar, Allahın günü bitmedi ya...” Akşam olmak üzereydi ama Ali hala çilek topluyordu sepetine. Topladıklarının kilosuna göre para alacaklardı. Kezban’ın seslendiğini duyunca ‘’oh’’ diyerek doğruldu. Kocasının bu öldüresiye denilebilecek çalışma temposuna bir türlü ayak uyduramamıştı Kezban. Sabahın köründe kalkıp yemeği ve azığı hazırlıyor, kocasını çağırıyordu, ardından bir kaç dilim peynir ve ekmekle çaylarını çabucak yudumlayıp çıkıyorlar, gün batımında dönebiliyorlardı ancak.
“Karanlık basmasa dahada çalışacak bu herif” diye geçiriyordu içinden.
Bunaltıcı nemli havanın etkisiyle ikisi de terden sırılsıklam olmuşlardı. Arada bir dikilip derin derin soluk alıp rahatlamaya çalışıyorlardı.

Ali, güneş batmak üzereydiki, çantasını omuzuna asıp, ağacın altında duran termosu da alarak, kendinden önce evin yolunu tutan Kezban’ın peşine takıldı. Her ikisininde yüreklerinde tarifi imkansız bir huzursuzluk ve sıkıntı vardı, ama biribirlerine açılmaktan korkuyorlardı. Aralarında geçtikleri bahçelerin her bir meyvesi üzerinde bir dünya kurup, umutlar içinde kurdukları bu dünyaya, fasulyelerin kargıya sarıldığı gibi sarılıyorlardı...

Evin kapısını açtıklarında bir kaç resmi zarfın dışında birde telgraf içeri atılmıştı. Kezban’’ın okuma yazması olmadığı için böyle şeyleri pek bilmezdi. Ali, karısının uzattığı telgrafı görünce yüreğinin içinde bir tel koptu sanki. Tedirginliğini karısına yansıtmamak için tüm cersretini toparlamaya çalıştı. 10 yıllık gurbetlik hayatında ilk olarak bir telgraf alıyordu. ‘’Yoksa kötü bir haber mi var’’ dedi. ‘’Aman be dedi ‘’bende neler düşünüyorum..’’ Allah esirgesin ded* içinden, ama bir kez korku düşmüştü Alinin yüreğine, tedirginliğini Kezban’a belli etmemek için tüm gücünü toplayarak titreyenn elleriyle telgrafı açmaya çalıştı, açar açmaz benzi sapsarı oldu, dizlerinin bağı çözüldü ve düşmemek için olduğu yere çömeldi...

Telgrafta ‘’Oğlun Ahmet gölde boğuldu acele gelin yazılıydı’’. Kocasının durumunda bir şeyler sezinleyen Kezban avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Ali, bu haber karşısında acıdan kaskatı kesilmişti. Ne duyuyor, ne konuşabiliyor, ne de ağlayabiliyordu. Karısının haykırışı karşısında ne yapacağını bilmeden yığılıp kalmıştı evin orta yerine. Gözleri bir noktaya çakılmış dalgın dalgın duvarlara bakıyordu, biten umutlarının tüm soğukluğu ile...

O an içinin yandığını hissetti, utandı kendinden, dirayetli olmadığından, karısını teselli edemediğinden utandı... Dedesinin sözlerini anımsadı Ali. ‘’Hayat derdi bir garip yeldir, bazen tatlı eser, bazen acı. Acıyı tatmadan tatlıyı, tatlıyı tatmadan acıyı bilemezsin’’... Ama her şeye rağmen direnmek vardı...

Kezban’ın feryatları betonların ürkünç yankıları arasında bir yerlere ulaşmadan kaybolup gidiyordu. Kezbanın gözlerinden süzülen yaşları evin altı bile kabul etmiyor, manalı ağıtlara hiç bir şey cevap vermiyordu.

‘’Vay kara yazgım vay!.. Ne olacak şimdi benim halım! Yaban ellerde şimdi ben ne yaparım!..’’ diye ağıtlar yakıyordu Kezban...

Kezban’ın feryatlarından tedirgin olan Hollanda’lı komşuları, polisi arayarak bu acılarını bilmedikleri, ağıtlarını anlamadıkları insanları karakola çektirmek zahmetinde bulunmuşlardı. Taa ki bir tercüman bulunup duruma açıklık getirilinceye kadar...

Polisler yardım etmeye çalışsalarda, onlar tedirgin, şaşkınlık ve diken üstünde gibiydiler. Türkiye’ye gidip gitmeme konusunda kararsız dolaşıp durdular.

‘’Nedir bu başımıza gelenler’’ deyip biribirine sarılıp epeyce ağladılar. Karı koca en kara günlerini yaşıyorlardı.
Ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kaldıklarında fecirdi.
Ve gün yavaş yavaş ağarıyordu. Kuşlar her zamanki gibi ötüyor, güneş her zamanki gibi yine evin içine doluyordu.

Kara haber tez duyulur derler, az sonra hemşeri, tanıdık, ahpap ve dostları teselli etmeye çalışacaklardı.

İki sarhoş kahkaya atıyordu biraz ilerde.


Nuri Can

M@D_VIPer
10-08-06, 18:07
Güvercin




Belki de ressam olmalıydım. Güzel resimler çizebilirdim tuvallere. Van Gogh kıskançlıktan çatlardı belki, tuvaldeki renklerimin göz alıcılığını görünce. Peki ya Dali ne yapardı? Saçını başını yolardı belki, rüyalarını kendinden daha iyi resmeden biri var diye. Papirüs kâğıdına yazılmış bir mektuptu yaşamım. Rengini yaz bulutlarından almış kadar beyaz bir güvercinin kanadı altında sakladığı, ta uzaklardan getirdiği bir pusulaydı belki de yaşam. Resim, doğanın taklidi değil miydi? Ama isterdim boyamayı doğayı doğallığına dokunmadan.

Sanat, haksızlığa karşı kullanılan bir silah mı? Yoksa kabullenmek mi içinde yaşadığımız haksızlıkları? Her mevsimden ayrı bir oyun çıkaran çocuklar gibi koşuşturarak yaşıyorum.
Havanın soğuğu her şeyi kendi içine gömmüş, sıcak yaz gecelerini bekliyordu pusuda. Etrafta ne bir kuş sesi ne de bir sinek vızıltısı vardı, garip bir mezar sessizliği sarmıştı her yanı. Aşklar da uyumakta, kuşlar da, yaşamdaki canlılık da... Yorgun bir günün dinletisi ile meşgul tüm canlılar. Yüzüme fırlatılan bir bardak soğuk su ile ayılmışım şizofren sıkıntılarımdan. Hava kasvetli, günün başlamasını istemiyorum. Yorgunum, vakitsiz uyandırılmış gibi sinirliyim. Bungun derbederliğimle yokuşlara tırmanmanın zorluğuyla solumaktayım. Parklarda sessizlik, doğada suskunluk, dışarıdaki kalabalık, evdeki yalnızlık içimde uğultulu kasırgalar estirmekte. Sonbahar vurmuş ağaçların dallarını.

Yürüyorum, yavaş yavaş.
Yarı ormanlık yarı dağlık bir tepenin eteklerindeyim. Yolumun üzerinde, bir ağacın altında oturmamı bekleyen eğri büğrü, kayadan kopmuş kocaman bir taş görüyorum. Hava soğuk. Üşümüyorum, ellerim buz kesmiş, ama soğuğu hissedemiyorum. Ağacın altına, sanki oraya benim için konmuş taştan koltuğuma kuruluyorum. Ağzımdan çıkan buhar, üşümem gerektiğini hatırlatıyor bana. Nereden, hangi ağaçtan kopardığımı hatırlamadığım bir çöple eşelemeye başlıyorum nemli toprağı nedensizce. Rüzgar, perçemimi savurup yüzüme atmakta. “Olsun,” diyorum, “ isterse, burada donarak öleyim....” derin derin nefes alarak kendimi doğanın kucağına salıvermişken. “Bu kadar güzel bir müziği uzun süredir dinlememiştim.” Rüzgarın tınısı enstrümantal bir müzik gibi ruhuma işliyor. Güzel şeyler düşünmem gerektiği için mi mutluyum, yoksa güzel şeyler düşündüğüm için mi mutluyum, anlamayamıyorum. Kendimle söyleşmekteyim bu dağın eteğinde bir başıma. Dağın tepesinde kar var. Düşüncelerim ulaşılmaz bir doruğa çıkma telaşında, sürekli gerileyerek tırmanmaya çalışan dağcılar gibi. Vazgeçmek yok. Üşümeye başlıyorum. Sırt çantamdan çıkardığım eşarbımı başıma dolayınca, yalancı bir sıcaklık yayılıyor içime.

Allı güllü bu eşarp, hamamda eşyalarımın arasına karışmış, bir Kürt kadınındı; ondan yadigar diye saklarım o gün bu gün. Kadının adı, Heval’di. Birlikte paylaşmıştık bir avuç bulguru aynı locada.
Soğuktan morarmış parmaklarımı umursamıyorum. Bir film setinde gibiyim. Yaşamın o en anlamlı film setlerinden birinde geçirmekteyim sanki zamanı, keyifli, mutlulu, öfkeli...

Önümde bir okyanus şekillenmeye başlıyor; dalgalar, Magellan’ın gemisini devirircesine azgın ve öfkeli. Öyle, gözümü dikmişim bir noktaya, kıpırdamadan bakıyorum, donmuşum sanki.
Ayağa kalkınca görüyorum, iki adım ötedeki beyaz güvercini. Yalnızlığımın yanı başında büyüleyici güzellikte bir güvercin. Sırt üstü yatmış. Yanına gittiğimde fark ediyorum ölü olduğunu.
Tekrar oturuyorum yerime. Termosumdaki çayı içmek istedim birden. Yere indirdiğim sırt çantamı açıyorum. Şeker de katmıştım termostaki çaya. Çalkalıyorum termosu, şeker karışsın diye. Çaydan aldığım yudumlarla kendime geliyorum, nerede olduğumu unutmuşum sanki; dağılmış düşüncelerimi toparlıyorum. Sahi neden gelmiştim buraya? Kendi ellerimden tutup kendimi yalnızlık tünelinin bir köşesine getirmiştim. Beni buraya sürükleyen hikayem neydi? Belki de bir anının peşinden sürüklenmişimdir ta buralara...

Yanımda sevgilim, omuzlarıma dayanmış. Elimi tutmak istiyor; istemiyorum ben. Yanımda olsun yeter, diyorum. Başımı dayayınca omzuna, yüreğimi titretsin istiyorum. Mutluyum, ürperiyorum da. Ruhumu ısıtıyor sevgilim, şu an yanımda olmasa da.
Bıraktığım yerde unuttuğum bakışlarımı, bir karıncadan peşine taktığımı fark ediyorum. Başımı kaldırıp, yanı başımda yatan güvercine götürüyorum sonra, bir tören havasıyla. Beni kendisine çekiyor adeta. Bir sigara yakıyorum, ayağa kalkıp yakınına gidiyorum güvercinin. Başka bir gökyüzünde tek başına uçuşan güvercinleri görüyorum düşüncelerimde. Sürüler halinde uçuşuyorlar. Yakınlaştıkça içime bir korku yayılıyor. Neden ölmüş bu güvercin? Neden? İşte cevapsız sorularıma bir yenisi daha ekleniyor. Sonra, onu incelediğimi fark ediyorum. Büzüşmüş iki bacakta sekiz parmak. Hala güçlü kanatlar. Küçücük, cansız kafası masumca yana kıvrılmış. Nereleri görmüş kim bilir, nerelerde kanat çırpmış yaşarken? Belki de bir haber dönüşü evine ulaşamadan toprağın çekiciliğine yenik düşmüştü. Ne haberler saklıydı küçücük bedeninde kim bilebilir ki... Bütün sırlarını da kendisiyle toprağa gömmüş işte. Geride bir sürü soru uçurarak etrafındakilerin düşlemine. Ser verir sır vermez bir güvercin miydi acaba? Belki de çırpınıp durmuştu ömrü boyunca. Mücadeleyi okuyorum aralık göz kapaklarının arasından, zoraki görülebilen gözlerinde. Kanatları sapasağlam, biraz şişmiş bedeni... Uyuşmuş parmaklarımın arasına alıyorum güvercini. Soruyorum, “Ne oldu? Anlat hadi…” Sessiziz ikimiz de. Rüzgar, benim saçlarımla yaptığı dansın aynını güvercinin yumuşacık tüyleriyle de yapıyor.
Yaşam kendini kullandırma hakkına son vermişti belki de. Hani derler ya, miadı doldu, işte öyle. Hayat yapacağını yapmıştı ikimize de ve şimdi, aynı noktada farklı alemlerde birleştirmişti bizi. Olanlar olmuştu ikimize de. “Yeniden canlandırıp, Mısır’da, palmiyelerin üzerinde uçurtmak isterdim seni,” diye söyleniyorum duyulur duyulmaz bir sesle. Ruhu, “Beni rahat bırak,” diyor bana. İkimiz de inatçıyız. Sen dirilmemekte, ben ölmemekte. Rahat uyumaktasın, anladım seni, rahat.
Haberler sende. Kaç mektup taşıdın hangi ilden hangi ülkeye? Kaç aşık sana bakıp sevgilisini hatırladı? Kaç çocuk seni kovaladı? Kaç çiçeğin dallarından yere akmış çamurlu sular besledi seni? Kaç kediden sakındın kendini? Peki, tahmin edemediğim gizemli sırların... Onları sormayacağım. Hiçbir iyiliğin boşa gitmeyeceğini anlatıyor suskun duruşun. Rahat ve huzur dolu duruşun nedense incitmedi yüreğimi. Anladım ki huzurlusun, gelip durduğun bu sonda. Sinsi, bencil olmayışından da iyice emin oldum. Ölmüşsün, dayanamamışsın artık, belli. Çırpına çırpına yaşasan da temiz olan sonu bulmuşsun kendine. Tembel de değildin herhalde. Tembel olsaydın bu ağacın altında ölmezdin ki... Bir soğuk günde ikimizin de yolu bu yapraksız ağacın altında kesişti senle. İkimizin de yaşamına gölge düşmüş, artık kimsenin gölgeleri umursamadığı bu günlerde. Işık var yine de, değil mi? Gölge, ışığı karartmakta, ama olsun diyorum, olsun. Gölgede olsa da yaşamım, yaşamın o esrarengiz büyüsü ayakta tutmakta çırpınışlarımı.
Beyaz güvercinleri düşünüyorum. Gökyüzünden sürüler halinde uçuşan beyaz barış güvercinlerini. Bir güvercin olmak isterdim, özgür; engin bir gökte süzülmek... Ağzımda bir zeytin dalı olsun, uçarken, zeytin dalını düşürmek isteyen onca bencili umursamadan.
Üşüdük, bu soğuk kış ayazında. Senin tüylerin, benimse kalın giysilerim var. Bu soğuk nasıl işlemez insanın içine?! Kara kış bunun adı. Kara kışlar yaşanacak ki baharlara ulaşalım. Çırılçıplak ağaçların altında donakalmış biz, yeşil dallarla güleceğiz. Ağız dolusu kusacağız öfkemizi, kahkahaya boyayarak. Sen başka bedende bir kuş; ben kendi bedenimde başka bir bahar olacağım.
Burnumun ucu morardı herhalde soğuktan. Eşarbımın ucuyla siliyorum damlayan göz yaşımı. Titriyorum, ruhum da donacak burada birkaç dakika daha kalsam. Bir kutup havasını solumaya başladım. Termosumun ağzını açtım, cephede üşüyen bir asker gibi kafama diktim birkaç yudum, biraz canlanayım diye, ancak yüreğim yorgun. Kaç kat giyinmiştim. Bacaklarımın cansızlaştığını hissediyorum, güvercinim gibi.
Toprağı eşelemek istedim güvercini gömmek için. Vazgeçtim. Hep özgür uçmuş bir canlıyı toprağa hapsetmekten ne fayda?.. Öylece, olduğu gibi bırakıyorum. İçim de elvermedi hani. Biliyorum ki ben gittikten sonra bir it gelip yiyecek güvercinimi. “Yesin,” diyorum, “hiç olmazsa ölüsü de işe yarasın.” Onu itlere, nankör kedilere yem etme fikri galip geldi bu düşünceme. Toprağı eşelemeye başladım. Ojeli tırnaklarımla güvercinime bir mezar kazdım. Hep yanımda, sırt çantamda taşıdığım köşesi işli beyaz bir mendil vardı. Annemin çeyizime koyduğu mendillerden. Bir kaçını sevdiklerime armağan etmiştim. Belki de birini en sevdiğime uzatmışımdır. Sonuncusu da işte bu, çantamdaki mendil. Sevgilere, ayrılıklara, sevdalara ve... Çıkardım çantamdan mendili, açtım yere, kundak açarcasına üçgen şeklinde. Nasıl da yakıştı mendil yere, sanki karda açan bir kır çiçeği gibi hoş görünüyor toprağın üzerinde. Mendilin nakışlı köşesine güvercinin başını koyuyorum, kundağa sarılan bebekler gibi. Önce ayak ucunu örttüm, sonra da yan taraflarını. Çiçekli işleriyle yüzünü kapadım sonra. Ve avuçlarımın içine alıyorum kundağıyla güvercini; burnuma götürüyorum, koklamak istedim bebeğim gibi. Güzel kokusu. Yoksa yeniden mi doğmuştu güvercinim? Tüylü yüzünü yüzüme sürüyorum usulca. Yüreğim sızlamaya başladı yine. İki damla gözyaşımı mendile siliyorum. Yatırıyorum mezarına zavallı bebeği. Üstünü toprakla kapatmaya içim el vermedi. Üzerine birkaç tane kağıt mendil koyuyorum. Birkaç tane de taş topladım etrafına yerleştirmek için. Bir kulübe gibi çattım temiz taşları kenarına. Sonra toprakla örtüyorum bütün beyazlıkları. Başına beyaz bir taş dikiyorum, yazısız. Elimi çantama uzatıyorum. Kullanmadığım halde yanımda taşıdığım rujumu çıkarıyorum çantamdan. Başucu taşına bir lale çiziyorum. Altına da N.G. yazıp ayağa kalkıyorum. Kendimi bir usta mezarcı gibi hissettim şimdi. Kadından mezarcı olur mu diye düşünüyorum. Neden olmasın?..
Termosumda kalan son çay damlalarını da güvercinin toprağına döktüm. Artık vedalaşmam gerekiyor arkamda bırakacaklarımla. Burnumdan akan suyu eşarbımın ucuyla siliyorum; sonra, ayağa kalkıp içimden bir dua okuyorum. “Hadi güvercinim iyi uç!” deyip çantamı toparlıyorum ardından. Yün eldivenlerimi, hissiz parmaklarıma geçiriyorum. Donmuş ayak parmaklarımın ucuna basa basa ayrılıyorum güvercinimin mezarından. Yuvada bekleyen iki güvercinime doğru yola koyuluyorum…
Kulaklarımda, “Karlı Kayın Ormanı’nda” parçası uğulduyor. Ayaklarım donmuş; beynimse arınmış pek çok kirden, pislikten.

Yoksa ölüm bütün acıları gerçekten kesip dindiren son uyku mu?

M@D_VIPer
10-08-06, 18:07
Baba ve Oğlu





Yaşlı bir çiftçinin genç bir oğlu vardı. Tarlalarını eker biçer ekmeklerini tarladan kazanırlardı. Tarlaya sabah gider akşam dönerlerdi.

Bir gün tarladan dönerlerken çiftçi oğlunu denemek maksadıyla:
- Oğlum, bu gün her nedense çok yoruldum; yürümeye takadim yok. Yaşlılık işte! Biraz daha yaşasak, itin, köpeğin eğlencesi oluruz. İyi ki senin gibi delikanlı oğlum var. Bu gün beni omzuna al, eve sen götür.
Oğlan biraz isteksizce babasını sırtına bindirdi. Çiftçi yolda aklına gelen her soruyu oğluna sormaya başladı. Oğlansa hep duymazdan geliyor hiç bir soruya cevap vermiyordu. Sonunda:
- Oğlum şu çalılıklardan gelen ses nedir? dedi.
Oğlan kızdı:
- Baba, lütfen saçmalama! Bunadın mı sen? dedi. Çiftçi, cevap vermedi. Uzun müddet de hiç konuşmadı.
Bir çeşmenin yanına yaklaştıklarında çiftçi tekrar:
- Oğlum, çeşmede dur da su içeyim; çok susadım.
Çeşmeye geldiklerinde oğlan dolu bir çuvalı yere bırakır gibi babasını sırtından indirdi. Sert ve kabaca:
- İç baba! Acele et! dedi.
Çiftçi tebessüm ederek oğluna, "sen, bu hale kendin gelmedin" der gibi baktı, suyunu içti, elini oğlunun omzuna attı ve gülerek:
- Ah oğlum, baba olmadan babanın kıymeti bilinmez. Sana hiç kızmıyorum. Senin iyiye kötüye aklın ermezken ben güçlü kuvvetli bir delikanlıydım. Hiç kimseye muhtaç değildim. Sense yiyecek ekmeğe içecek suya muhtaçtın. Ben kendimden çok seni düşünürdüm. Yemezdim yedirirdim, giymezdim giydirirdim. O zamanlar bu yollarda sen binerdin benim sırtıma, ben hiç gücenmez bir dediğini iki etmezdim. Öylesine sorular sorardın ki akla hayale gelmeyecek sorulardı bunlar, kimi mantıklı kimiyse mantıksızdı. Ben sorularına cevap bulabilmek için akla karayı seçerdim. Her soruna cevap vermeye çalışırdım. dedi.
Oğlan "özür dilerim baba, ben hala bir çocuğum, beni bağışla!" demek istiyordu; ama utancından hiçbir şey söyleyemedi.
Çiftçi:
- Haydi gidelim! dedi. Yürüdüler.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:07
Umut Yener


Solgun yüzü her geçen gün biraz daha soluyor, sanki hayat omuzlarına her geçen gün biraz daha yükleniyordu. Yaşamdan bıkmıştı, gözleri yılgın bakıyordu. Işıl ışıl olması gereken o gözler sönük ve bitikti sanki... Umut, her gün ölümü biraz daha yaklaşmış olarak, daha 21'nde ölümü ensesinde hissediyordu. Umut ölüyordu... Aldığı o kemoterapi denen illet onu daha ölmeden öldürüyordu.. İlaç sonrası çektiği acıyı bir tek o biliyordu.. Umut ölüyordu..

Bir seferinde "ölmek istemiyorum" demişti doktoruna. "Basket takımında idim, yeni bir klubten transfer teklifi gelmişti, sonra gitar çalıyorum. Daha çalmasını öğrenmek istediğim çok parça var. Ben bir psikolog olacağım sonra. Bunları 6 aya nasıl sığdırırım söyler misiniz bana?" diye bağırdı Umut.. Sitemi sadece kaderineydi.. Koskoca doktorun gözleri doldu. Umut ölüyordu..

Kendini çok kötü hissettiği bir gün ailesi onu gene apar topar hastaneye kaldırdı. Acil kan gerekiyordu, aileden kimsenin kanı uymadığı için, kan anonsla arandı. Yener o sırada hastanede yatan bir arkadaşını ziyaret etmekte idi. "Bu kan benim kanınla aynı" dedi arkadaşına. Kan vermek için aşağı kata koştu.. "Kan vereceğim dedi,anons için geldim." Yener ve Umut bu vesile ile tanıştılar. O gün Yener kan verdiği hastayı ziyaret etmek istemişti. Nereden bilecekti ki o gün tanışacağı bu kişinin hayatının sonuna kadar onun en iyi dostu olacağını.

"Geçmiş olsun" dedi Yener Umut'a.. Umut "bana kan vermişsiniz. Sağ olun ama zahmet olmuş" dedi. "Uğraşıp durmayın!! Nasılsa ben yakında ölüp gideceğim, ha bir gün önce, ha bir gün sonra? Ne fark eder değil mi?.." Yüzünde ki açıkça okunan hüznünü, umursamaz tavırlara bırakmak istiyordu Umut. Ama pek başarılı olamıyordu.. Yener elinde ki gitarı yatağın kenarına bıraktı. Umut o zaman gitarı fark etti.. Demek gitar çalıyordu.. Umut'ta çalıyordu ama şu illet hastalığa yakalandığı son 9 aydır, eline gitarı almamıştı.. "Sen daha yaşarken pes etmişsin, dostum" diye başladı söze Yener. "Bak hayat savaş demektir. Kimi ekmek parası için savaşır, kimi bir parça toprak için, sen yaşamak için savaşmazsan, bu hastalık seni, sen ölmeden gömer, unutma !!" diye bitirdi sözünü.

Umut savaşmaktan yorulmuştu. Artık şu ölüm gelse de alsaydı onu, herkesin ona acıyarak bakmasından bıkmıştı. Aldığı ilaçlara bağımlı yaşamaktan nefret ediyordu. Hayattan buz gibi soğumuştu. Sanki boş bir mezar bulsa orada ölümü bekleyecekti, o denli bitmişti.Yener bunları düşündü.. Umut'u çok iyi anlıyordu. Çünkü 2.5 yıl önce kaybettiği kız arkadaşı, canı, kelebeği de aynı Umut gibi gözleri önünde daha ölmeden, ölüp gitmişti. Yener ona yardım edememişti, hem onsuz geçecek yıllarını düşünüp kendine acımaktan buna vakit bulamamış, hem de Ayşegül'de, kelebeğinde tam olarak bu hisleri anlayamamıştı. Çünkü Ayşegül ile Yener'in de bir parçası ölüyordu.. Yener kelebeğini kaybediyordu. Ayşegül'üne yardım edememişti Yener, ama Umut'a edecekti.. O gün buna karar verdi. Çünkü Umut'un gözlerinde ki o sönmüş o ışık tanıdıktı.. Ayşegül'ün kilerle aynıydı..

"Bende gitar çalıyorum" dedi Umut. "Ama artık pek zamanım olmuyor.. Çünkü hayatım yatakta geçiyor." Yener gitarını aldı, "Şimdi gidiyorum, annenlere söyle gitarını getirsinler. Yarın uğradığım da bir konser veririz ne dersin?" dedi. Umut gülümsedi.. Bu çocuğu sevmeye mı başlamıştı ne?

Gitarı ellerine aldılar. Yener öyle neşeli parçalar çalıyordu ki, Umut'un yüzü uzun zamandır böyle gülmemişti. Ne tesadüftü ki ikisi de aynı yaşta idi. Yener milli bir voleybolcu idi, Umut ise bir basketçi. İkisi de gitar çalıyordu ama Umut ölüyordu.. Bu düşünceyi bir türlü aklında çıkaramıyordu Umut. Gülümsemesi yüzünde dondu kaldı. Yener Umut'un yüzün de yeni yeni parlayan ışığın yine sönüp gittiğini fark etti..

"Ne zaman çıkıyorsun hastaneden?" diye sordu. "Yarın" dedi Umut, yazlık evimize gideceğiz. Sonra tekrar yüzünü gülümseme sardı. "Sende gelsene." Umut'ların evi denize bakan güzel bir villa idi. Kayalıklar arasında ki ev kuş bakışı tüm körfezi görüyordu. Yener "Hadi yüzmeye" dedi. Umut "Ama ben çok halsizim" dedi. Yener "Evde oturmaya devam edersen daha da halsizleşeceksin." "Haklısın" dedi Umut. Kayalara ulaştıklarında en yüksek kayanın uçunda durdu Yener. "Sence burası kaç metredir?" dedi. "Bence 3-4 metre var ve su sığ." dedi Umut. Yener "Ben buradan atlayacağım" dedi. "Saçmalama" dedi Umut, "Çok tehlikeli" Yener kayaların uçuna gitti bir iki dakika durdu ve hiç tereddüt etmeden atladı. Umut'un rengi atmıştı. Kayanın uçuna koştu. Bir iki dakika soluk alamadı ve Yener'in su yüzüne çıkıp ona el salladığını görünce bulunduğu yere çömeldi ve ellerini başını arasına alıp öylece kaldı..

Yener kıyıya çıkmış gülerek geliyordu, Umut'a yaklaştı. Nasıl atlayıştı diye sordu gülerek. Umut cevap vermedi yine."Umut???" Dedi. Umut başını kaldırdı, ağlıyordu. Bağırmaya başladı. "Sen delirdin mi?..ölebilirdin..." Yener Umut'a baktı önce, sonra elindeki havluyu yere atıp üzerine, Umut'un yanına oturdu. "Gördünüz mü? Umut Bey, insanın gözlerinin önünde bir sevdiğinin ölüme gitmesi ne kadar zormuş? Tamam, sen kendini düşünmüyorsun, peki anneni de mi de düşünmüyorsun? Dostun Yener'ide mi düşünmüyorsun? Varını yoğunu sana harcamaya hazır babanı da mı düşünmüyorsun? Gördün mü sevdiğinin eridiğini görmek ne zormuş? Sen ölmeden gömülmeyi, seçmişsin. Ölümden korkma demiyorum, ben de atlamadan önce bir iki saniye korktum, ama korkunun ilacı üzerine gitmektir korkunun.. Savaş bu korku ile üzerine git, daha savaşa başlamadan yenilgiyi kabul ediyorsun? Üzülme bana bir şey olmazdı" dedi Yener ve şaka ile ekledi "Yener, ölümü bile yener." Sonra son derece ciddi şöyle dedi "Ve Yener ile Umut bu hastalığı da yenecek... Söz veriyor musun?" Ağlamayı kesmişti Umut, Yener'in söylediklerini dikkatle dinliyordu. Yener bugüne kadar hiç düşünmediği bir şeyi anlamasına yardım etmişti. Onu sevenlerde çok acı çekiyordu. Kendisi ve sevenleri için yaşamalıydı.

Yener ayağa kalktı, umuda elini uzattı... Kenetlenen bu eller bir illeti, kanseri yenecekti...

O yıl yapılan ilik nakli ile Umut hayata döndü, ama asıl Umut'un hayata dönüş gününü sadece Yener ve Umut biliyordu. Sıcak bir yaz gününde kayaların üzerinde Umut tekrar doğmuştu.

Umut ve Yener dostluğu her yıl çığ gibi büyüyerek gelişti. Ta ki geçen sene Yener bir trafik kazasında son nefesini veren dek.. 43 yaşında ki Umut, onsuzluğa alışmanın ne zor olduğu bilerek, ama sevdikleri için hayatın acılarına katlanarak bir yılı doldurmuştu. Yazlık evlerinin balkonunda yıllar önce hayata yeniden doğduğu kayalara baktı.. Ve seslendi "Yener!!!"
Küçük çocuk koşarak geldi "Evet, baba" "Gitar çalmayı öğrenmek istiyorsundur, değil mi?" Çocuk sevinçle bağırdı "Evettttttttt" "Koş o zaman, yatağımın baş uçunda asılı olan Yener amcanın gitarını getir, o gitar bu günden sonra senin gitarın olacak" dedi..

M@D_VIPer
10-08-06, 18:07
Çocuktuk


Küçük küçük fırtınacıklar kopardı içimizde. İkimizde birbirimizden gözlerimizi kaçırır, bir çocuk gibi hırçınlaşırdık. Öylece susardık sanki suçlu iki yabancıymış gibi. Zavallı gemiler yapardık kağıttan sonra, o yağmurlu havada dışarı çıkıp yüzdürmek için küçük sellerde. Yaptığımız kağıttan gemileri umutlarımıza, düşlerimize yollardık farkına bile varmadan. Anlam veremezdik batmalarına. Çünkü yağmur yağardı, içine dolardı yağmur suları kağıttan gemilerimizin. Şimdi hatırladığım zaman küçük tebessümlerim doluyor hayallerimin içine… Ne kadar saf duygularla yaparmışız gemileri; hiçbir şey onları yolundan alıkoyamaz sanırmışız…

Sonra hayat boyu umutlarımıza ve düşlerimize gemiler değil, öpücükler gönderdik; gökyüzüne. Anladık ki ulaşamayacaktı gemilerimiz umutlarımıza ve hayallerimize; batmasa bile yağmurdan. Çünkü gökyüzündeydi umutlarımız, düşlerimiz yıldızlarda. Ve kimbilir ki ulaşmış mıdır öpücüklerimiz umutlarımıza ve düşlerimize…

Sonra sonra öğrendim ki, ne hayattan bir beklentisi vardı düşlerin ne de umutların gemilerimize ihtiyacı vardı. Düşler bilirlerdi ulaşılmadık yerlerde yatmayı ancak ve ancak umutlar anlayabilirdi: bir çocuğun düşlerindeki bilmeceleri. Ama ikisi de uzaklarda, dağların yamacında mesken tutmuştu. Ağlamaya ve özlemeye inat, bir daha gelmeyeceklerdi bu şehre.

Daha sonraları sen gittin bu şehirden. Çekip gidecektin, umutları bulacaktın, düşlere ulaşacaktın... Bana da getirecektin geri gelirken eteğine doldurup. “Bir parça da güneş getir bana, bir parça ay ve bir küçük yıldız tutuver benim için!” diye bağırmıştım arkandan giderken. Dokuzumda. Hayatın en başındaydım ben, sen yirmi dokuzunda, kayıp zamanların eşiğine adım atıyorduk o gece; aslında çocuktuk ikimizde…

Sen, gittin. Ben kaldım... Sonra yıldızlar kayarken onarlı yakalayıp, kuyruklarına tenekeler bağladım. Tenekelerin içine senin için öpücük doldurdum. Seni seviyorum diye bağırıp kapaklarını kapadım. Kalbimi koydum birinin içine. Zor oluyordu bazen yakalamak yıldızları, bazen de teneke bulamıyordum, kimi zaman ise tenekeleri yıldızların kuyruğuna bağlayabileceğim tel olmuyordu çöp tenekelerinde… Canım sıkılıyor, içim daralıyor, oturup bir şiir yazıyordum öfkeme…

Sen giderken yirmi dokuzundaydın. Dünya yirmi dokuzundaydı senin için. Her şey yirmi dokuzunda... Ama biliyordun. İkimizde büyümeye direnen iki çocuktuk. Büyük umutlara gitmiştin. Geri döndüğünde ise bulamamıştın umutlarını. Sonra yine gittin. Ama ben hala çocuktum. Sen ise...

Ama sen benden daha da çocukmuşsun. Anlayamazsın içine hapsolduğun bir çocukluğu... Bir çocukluğu anlayıp, o günleri anmak için; büyümek gerekirdi...

M@D_VIPer
10-08-06, 18:08
Dost Kara Günde Belli Olur


Olmuş mu, olmamış mı? Geçmiş zamanlarda mı veya yakınlarda mı? Şehirde mi ya da köyde mi? Bilmiyoruz,ama iki kardeş varmış. Birisi zengin mi zengin birisi çok fakirmiş. Fakir olanın tam yedi çocuğu varmış ve gece gündüz demeden çalışıp ailesini kıt kanaat geçindirirmiş. Zengin kardeş ise hiç çalışmıyormuş, fakat zevk sefa içinde yaşıyormuş. Yan gelip yatarak göbeğini büyütüyormuş. Bütün işleri hizmetçileri yapıyormuş. Malı mülkü, koyunu çokmuş, fakat hiç çocuğu yokmuş. Bir çok arkadaşı varmış. Onları her zaman evine davet eder, yiyip içip eğlenirlermiş.
Onun güzel mi güzel, tatlı sözlü, güler yüzlü ve zeki bir hanımı varmış. Kocasının, arkadaşlarını öz kardeşinden üstün tutmasından hoşlanmazmış, bu nedenle arkadaşlarına gösterdiği aşırı hürmetten rahatsızlık duyarmış. Bir gün kocasına:
- Arkadaşlarınla yiyip içmektense kardeşine yiyecek bir şeyler versen, ona yardım etsen, onu zor durumdan kurtarsan daha iyi olmaz mı? Bak ailesini geçindirmek, ellere muhtaç olmamak için gece gündüz demeden çalışıyor. Bizim kazancımızı ise huyunu suyunu bilmediğimiz insanlar yiyor, demiş. Bunun üzerine kocası:
- O benim arkadaşlarımın dengi değil, demiş.
Sonra hanımı tekrar:
- Sen, hastalandığın zaman o arkadaşların sana arka çıkacaklar mı? Yanına gelirler mi? diye sormuş.
Kocası da:
- Tabi ki arka çıkarlar! Tabi ki gelirler, demiş.
Bu cevabı alan kadın söz bulamamış kocasına söyleyecek. Kocasının arkadaşlarını ve kardeşini denemek için hemen hizmetçileri çağırıp:
- Kocam sıtma hastalığına tutuldu, gidin kardeşine ve arkadaşlarına haber verin, demiş.
Onlar da tez gitmişler tez dönmüşler.
Zengin kardeşin arkadaşları:
- Bize hastalık bulaşır, deyip gelmemişler; ama fakir kardeşi, bu haberi duyar duymaz işini bırakmış, çocukları ve hanımıyla gelmiş. Bunun üzerine zengin kardeş hiçbir şey söyleyememiş. Hanımı ise fakir kardeşin vefasına karşı besili bir koç kestirmiş, kayınına eltisine ve çocuklara yedirmiş, artan eti de hediye etmiş. Fakir kardeş, kardeşlik vazifesini yaptıktan sonra evine dönmüş. O döndükten sonra zengin kardeşe:
- Dost kara günde belli olur, demek kalmış.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:08
Hayatın Boyunca Unutma


UNUTMA..!!!!!
Kendini sevilebilecek bir insan haline getirmeyi ve ondan sonra da kendini sevip
kendine sarılmayı unutma.

Gözlerinin içi gülsün gülerken, bakışların pırıl pırıl olsun ve her zaman nemli
kalsın göz pınarların bunu sakın unutma.

Zamana güven ve onun senin en büyük dostlarından biri olduğuna inan. Acılarının
ve felaketlerinin ancak onun koynunda uyuyabileceğini unutma.

Başına gelenlerin günün birinde kişisel tarihin ayrıntılarından biri olmaya
mahkum olacağını unutma. Her çiçek sevgilin olsun, her sevgilin ise bir çiçek.

Açık tut gönlünü tüm güzelliklere. Aydedenin sihrini gönderdiği gecelerde,
uyuyarak çalma hayatından saatlerini. Gecenin içinde yolculuğa çıkmayı unutma.

İçinde hiç ölmeyecek bir gençlik virüsü yarat ve kaç yaşında olursan ol, her
zaman yirmibeş yaşında kalman gerektiğini unutma. Seni sen yapan yanlarından
asla taviz verme. Onunla bir yaşam sürebilmen için, şartlar ne olursa olsun
direnmeyi sakın unutma.

İçindeki seni katletmeye kalkma sakın.
Kendine vuracağın her darbenin seni senden biraz daha uzaklaştıracağını unutma.
Korkma mahallenin delisi olmaktan. Doğrucular ne kadar çoğalırsa, hayat mutlaka
daha iyiye gidecektir, unutma.

Hatanın affedilmeyecek olanından kaç, ama hata yapmayayım diye de ziyan etme
yıllarını. Unutma ki, hiç hata yapmayan bir insan, hayatta yapabileceklerinin en
iyisini yapamamış demektir. Korkma insanca korkularından ve korkunun kendisinden
çok, onun beklentisinin daha korkutucu olduğunu unutma.

Bir anlamı olsun kendinle yaptığın kavgaların. Ve hep ileriye taşısın seni.
Kendin ile kavgalara attığın adımlardan korkma.

Açık bırak pencereni ve sabah güneşinin rüzgarı önüne katarak perdelerle
yapacağı raksa dönük olsun bakışların.
Küçücük mutlulukların görkemine inandır kendini ve gülümse.
Umutların bitmesin asla izin verme.

Ve şairin şu sözlerine kulak ver;
"Senden bir tane daha yok bu dünyada. Gülümsemeyi unutma."

M@D_VIPer
10-08-06, 18:08
Hal Tercümem



Başım ellerimle dertte. Her an sular içindedirler. Yaz, kış; soğuk, sıcak demeden terler dururlar.

Bizim köylerde sulak araziler vardır. Ala sıcağın altında bile yaşarırlar, kurumak bilmezler. Her mevsim bataktırlar, kaygandırlar. Kaynakları, nereden doğup, nereye battıkları belli değildirler. İnadına çok bitek ve verimlidirler bu araziler. Çimenlerinin yeşili; menekşelerinin moru, pembesi; papatyalarının beyazı ve sarısı bambaşkadır. Uzaktan baktığınızda; öpülesi, sevilesi, koklanası ve yatıp uzanılası görüntüleri aklınızı başınızdan alır. Ne var ki, yatmak bir yana, yürüyemezsiniz bile üzerinde. Çevresini dolanıp geçmek zorundasınızdır. Bu nedenle güzelliğinden çok yolunuzu uzattığı için nefret duygularınızı ayaklandırırlar. Adımınızı attığınız an, en iyi olasılıkla kıçınızın üstüne düşer, bir süre kaydıktan sonra çamura belenmiş olarak kalakalırsınız orta yerde. Yürüyebilirseniz de, ip cambazı mahareti göstermeyi göze almış olmalısınız..

Ellerimin içi de hep ıslaktır bu araziler örneği. Oysa, estetik olduğu da söylenir; uzun, orta kalınlıkta bir erkek eli. Lise yıllarımda kız arkadaşlarım, ?Bu ellerle güzel piyano çalınır.Tam piyanist elleri? derlerdi. Köyden şehre yeni geldiğim günlerdi ve İstanbul?un çok bilmiş, parfüm kokulu, fettan kızlarından aldığım iltifatlar, övgüler başımı döndürmeye yetiyor da artıyordu. Filmlerden bildiğim ve derince bir sandığa benzettiğim piyanoya hiç dokunmadığım, yakından görmediğim halde, çalmış kadar mutlu olur, gönenirdim.

Yıllar sonra orta yaşın üzerine çıkınca güzel bir kız tanıdım. Yakın çevremde olduğundan, kısa aralarla karşılaşıp, görüşüyorduk.

Ne zaman karşılaşsak elini uzatır, tokalaşırdık. Kimi zaman yanağını uzattığı da olurdu; karıncaların duyargalarıyla birbirlerine dokunmaları nasılsa, öyle. Elini uzatır beni görünce ve ben de karşılık verirdim sıkıla sıkıla. Çünkü, her tokalaşmadan sonra ‘ellerin yine ıslak’ der, muzipçe gözlerimin ta içine bakardı; ‘merhaba,nasılsın’ demeden önce.

Onu uzaktan görünce, elimi pantolonumun cebine sokar, elimin içini bastıra bastıra astara siler ve itina ile kurulardım. Ne fayda ki, yanıma gelip elini uzatana kadar elim yine suya gark olur ve ‘elin yine ıslak’ serzenişini bir kez daha duyar; yaramazlığını saklayamayan çocuğun öfkesi, burukluğu, mahcubiyeti ile içimin çekildiğini hissederdim.

Yolum o semte düştüğünde köşe başından çıkacak diye özlemle ve ürküntüyle aranırım halen. Ne olur ne olmaz diye, cebimde kurutulmaya hazır tutarım elimi.


GENÇ PAZARCININ İLK GECESİ

Kışın başlarıydı babasıyla meyve tezgahlarının başına geçtiği günler. Liseyi bitirmiş, yükseğine devam etmeyi düşünmediğini, baba mesleğini seçerek pazarcılık yapmaya karar verdiğini söylemiş ve büyüklerini ikna etmişti.

Planı; bir an önce iş yaşamına atılıp, okul arkadaşıyla evlenmek üzerine kuruluydu. Pazardaki işini bitirir bitirmez sevgiline koşar, yorgunluğunu pazarda bırakmışçasına dingin, buluşma noktasına giderdi. Aldığı terbiye gereği evlenene kadar sevgilisine dokunmamaya söz vermişti kendi kendine.

Askerlik kapıda bekliyordu ve askere gitmeden önce düğünü yapıp, yuvasının temellerini atmayı düşünüyordu. Anasına açtı duygularını.Yolunu erken çizdiği için, kolayca onay aldı ansının yardımıyla ,babasından. Kız istendi, aynı gece söz kesildi; izleyen günlerde düğün hazırlıkları tamamlandı çabucak.

Pazarcılığının üçüncü ayında düğün yapıldı ve muradına erdi.

Ailesi evi terk etti o geceliğine. Sağdıçları dışarıda kanlı çarşafı bekliyorlardı. Sağdıcının talimatı gereği karısını ürkütmemeye özen gösteriyordu. Gerdanlığı taktı, soyunmasını bekledi sevgilisinin. Yatağın üzerine oturmuş, kaybettiği soğukkanlılığına kavuşmaya çabalıyordu bir yandan da.

Her şey bitiverdi birden. Beyaz gelinlik yere yığıldı.

Gelinliğin altından ortaya dökülen diri göğüslere takıldı gözleri.

Ayağa kalktı ve sağ göğse doğru uzattı elini, parmaklarının ucuyla yavaşça dokundu. Sıcak ve yumuşaktı.

Soğuk ve sert mostralık elmaları önlüğünde silip, elinde birkaç kez okkalayıp dizmeye alışık parmakları, sıcak ve yumuşak göğüsleri yadırgadı. Tüyleri diken diken oldu. Parmak uçlarından yayılan elektrik damarlarından aktı, tüm bedenini dolaştı. Önce buza kesti, sonra ateşlere düştü. Nefesi tutuldu,boğazında düğümlendi canı. Son bir gayretle yutkundu. Ne yapması gerektiğine karar veremedi. Konuşmak, sevdiğini söylemek istedi, dili kuruyan ağzında dönmedi, beyni konuşma emrine direniyordu. Sonra derin bir nefes aldı, toparlandı. Yumuşak ve sıcacık göğüsleri avuçladı, korku eşiğini aştı. Gözlerinin seğirdiğini hissetti ve görülecek endişesiyle kafasını eşinin boynuna doğru eğdi. İçini gıcıklayan, ürpertisini tetikleyen müthiş bir koku yayıldı kadının sıcak bedeninden. Sarıldı, sıcaklığı tüm vücuduna yaymak istercesine. Yeniden duydu sıcak ve yumuşak göğüsleri, bir kez daha bulandı algısı. Eli hala sert ve soğuk elmalara, portakallara olan tanıdık hislerden kurtulamıyor, yabancılıyordu sıcak yumuşaklığı...

M@D_VIPer
10-08-06, 18:08
Romantik Sevgili


Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barğıması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düşeni fazlasıyla yapmıştım.
Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun’du. Mesaj şöyleydi.
-Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et.
Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı.
İşe giderken ayaklarım beni geri geri götürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun, bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.
-Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun.
Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;
-Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor.
Dememi istedi. Masama;
-Bu emeğinin karşılığı değil ama,
diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma götürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:09
Son Bomba Yüreğime


Amerika ve İngilterenin beraber yaptığı bombardıman, Bağdat’ın üzerine kâbus gibi çökmüştü.1998’in ramazan ayına bir gün kalmıştı.Fakat Irak halkı,oruç ayına neşeyle değil, korku, hüzün ve yoklukla giriyordu.Yıllardır zalim devlet başkanlarından çektikleri yetmiyormuş gibi şimdi de ABD’nin Saddam’ı bahane ederek yaptığı saldırılar,ambargonun getirdiği sefalet, halkı ölüm sınırına çoktan getirmişti.Dünyanın bir ucunda balinaları kurtarmak için trilyonlar harcanırken, burda insanları öldürmek için çok daha fazla para harcanıyordu.
* * * * * * * * * *
Yaşlı Abdullah ve ailesi de,yokluk çekenlerdendi.Sekiz yıldır süren ambargo,oğlu Hasan’ın da işlerini bozmuş,para kazanamaz olmuştu.Ailenin tek çalışanı olan oğlunun ne sıkıntılar çektiğini biliyordu.Hasan’ın fedakârlık yaptığını,bazen peşpeşe birkaç öğün hiç birşey yemediğini çok iyi biliyordu ama elinden birşey gelmiyordu.
Son zamanlarda kendisi de torunları bir lokma fazla yesin diye sofradan aç kalkıyor,ancak yaşamını sürdürecek kadar yiyordu.Yine de sıkılıyor,utanıyor,gece gündüz ne yapabilirim diye düşünüyordu.
Geçen yaz ortası ölen torunu Zehra gözlerinden gitmiyordu.Gerçi doktorlar,ilaç olmadığı için kurtamadıklarını söylemişti ama Abdullah dede; ”-Eğer torunum yeterince beslenseydi,zayıf düşüp hastalanmazdı” diye düşünüyordu.Zehra’nın “-Dedeciğim” deyişi aklına geldikçe yaşaran gözlerini
zorlukla saklıyor,hemen bastonuna uzanıp, torunlarının “-Dede,nereye !..” diye seslenişlerine cevap vermeden,kendini sokağa atıyordu.
* * * * * * * * * *
Akşamın alaca karanlığı yavaş yavaş yaklaşırken,Abdullah dedenin evinde ailecek sofraya oturmuşlardı.Ne olduğunu anlamadığı,çok olsun diye bolca su katılmış çorbaya kaşık sallıyorlardı. Büyükler yokluğun ezikliğini paylaşıyordu.Ama çocuklar çorbaya itiraz ediyor,çocuk saflıklarıyla çaresiz büyüklerini ne kadar yaraladıklarını bilmiyorlardı.
O sırada dışardan siren sesleri gelmeye başladı.Anlaşılan yine bombalama başlayacaktı. Sofrayı olduğu gibi bırakıp karı-koca çocuklarını kucakladılar.Son birkaç gecedir insafsızca yapılan bombardımanlarda,bu koşuşturmaya alışmışlardı. Özellikle önceki gece gördükleri manzaradan sonra daha büyük korkuyla,aceleyle sığınağa koşuyorladı.Önceki gece,bombardımanın bitiminden sonra,sığınaktan çıktıklarında kendi evlerinden az ötede,sığınağa gidemeyen bir anne ile çocuğu biribirine sarılmış olarak,feci halde ölmüştü.Son anında bile çocuğuna sarılmış olan annenin vücudunun yarısı yoktu.
Aceleyle evden çıktılar.Henüz birkaç adım uzaklaşmışlardı ki,kucağında iki çocuğunu taşıyan Hasan,babasının çıkmadığını farketti.Hızla eve döndü.Kapıdan içeri baktığında,babasının düşünceli düşünceli oturduğunu gördü,telaşla seslendi; “Hadii babaa!.. siren seslerini duymadın mı!..”. Yaşlı Abdullah sesine öfke tonu vermeye çalışarak seslendi. “-Ben çocuk değilim,geliyorum.Sen oyalanma çocukları götür.” Kalktı bastonuna uzandı,sonra kapıda bekleyen oğluna döndü; “Bak hâlâ bekliyor. Yaşlandım diye sözüm dinlenmiyor mu artık !…” “-Estağfurullah baba.Ama sen de acele et biraz.” Bu sözüne de babasının kızabileceğini düşünerek hemen dışarı çıktı,kucağında çocuklarıyla sığınağa doğru koşmaya başladı.
Hasan,evini görebileceği son köşeyi dönerken durdu,geri baktı.Babasının çoktan kapının önüne çıkması gerekirdi ama görünmüyordu.Acı siren sesleri arasında birkaç saniye daha bekledi ama babası çıkmadı.Geri dönmeye cesareti yoktu,babasını kırmaktan hâlâ çok çekinir,daima saygılı davranırdı.Koştu sığınağa girdi,hanımını aradı,izdiham yaşanan kalabalıkta şans eseri kısa sürede buldu.Çocuklarını hanımının yanına bıraktıktan sonra babasını aramak için geri dönmek istedi ama kalabalıkta geriye gitmesi çok zordu.Epey gayret ettikten sonra kapıya yanaşmıştı ki sığınağın kapılarının kapatıldığını gördü.O ana kadar girmiş olabileceğini ümit ederek babasını aramaya başladı, ama bir türlü bulamıyordu,gittikçe daha çok endişeleniyordu.Dışardan bomba sesleri gelmeye başlayınca Hasan birden irkildi, “-Baba !..” diye bağırarak sığınağın kapılarına hücüm etti.Yokluk içindeki aileye yük olmamak için babasının kendini feda etmek istediğini anlamıştı ama sığınağın kapılarını açtırması imkansızdı.
* * * * * * * * * *
Abdullah dede,evin hemen önüne koyduğu sandalyede oturmuş,gökyüzünü seyrediyordu. Gökyüzünden geçen parlak ışıltılı,alevli bombalara bakıyor,içini çekiyordu; “-Çocukken,kayan bir yıldız görünce ne çok sevinirdim.Bu bombaları atanlar da çocukken öyle sevinir miydi acep?”
Abdullah dede,okumuş bir adamdı,kültürlüydü.Bağırdı gökyüzüne ; “-Eh Amerika, eh İngiltere mazlumun ah’ı kalır mı sanırsınız !. Sizden büyük Allah var !..” Bunu söylerken Atlantis denen kayıp ülke hakkında yıllar önce okuduğu yazıyı hatırlamıştı.O yazıda,teknolojisi ve ordusu diğer ülkelerden çok güçlü olan Atlantislilerin,diğer ülkeleri sömürdükleri,ezdikleri ve artık hiç bir gücün karşılarında duramayacağını düşündükleri bir zamanda,gökyüzünden düşen çok büyük bir meteorun çarpmasıyla tüm kıtanın okyanusa gömüldüğü anlatılıyordu.Abdullah dede,ABD’yi Atlantis’e benzetiyordu.Tekrar bağırdı; “-Mazlumun ah’ı kalmaz !..” .Şehadet getirdi,oturduğu sandalyede başını önüne eğdi,dualar mırıldanmaya başladı…

M@D_VIPer
10-08-06, 18:09
Babamız Gelince


Çok acelesi vardı. Elindeki paketleri ve poşetleri eve bırakır bırakmaz geri dönmesi gerekiyordu. Arkadaşları Maraş Klüp de masayı kurmuşlardı bile şimdi. Hatta aralarında “nerede kaldı yahu bu adam” diye söylenmişlerdir bile diye tahmin ediyordu. Tahminden öte bundan emindi. Bu, tamı tamına on altı yıldır böyleydi. Dükkanı kapatır kapatmaz , sabah karısı tarafından sipariş edilen ne varsa alır, eve bırakır ve Maraş Klübü bulurdu. Orada arkadaşlarıyla akşam yemeğini yedikten sonra, saat on bir gibi aşağı diye tabir ettikleri gazinoya (Pavyon) geçilirdi.
O gün biraz oyalanmıştı alışveriş ederken ve acele ile elindekileri kapı eşiğinde karısına bıraktı, adetten bir ”allasmarladık” ile çıkmak üzereydi ki, karısı yolunu kesti. Adeta ürkütmüştü karısının “dur” diyerek yolunu kesmesinden. Hatta bir miktar da karizmaya helal geldiğini düşünmüştü. Ne demekti bu, karısı önünü kesecek “dur” diyecek, akşam çıkmasına itiraz edecekti. Birden ciddileşti, kaşlarını iyice çattı. “Ne dedin sen, ne dedin” diye diklendi. Aslında kaba bir adam değildi. Karısına ve çocuklarına oldukça şefkatli davranır, çevresinde, mahallede, akrabalar ve tanıdıklar arasında çok saygı görür, kendisi de herkese saygı gösterir, kısacası onu herkes normalin üstünde kibar bulurdu. Karısı diklenmesine aldırmadan, “dur dedim sana anlamadın mı” dedi. Kolundan tutarak içeri çekti. O da itiraz etmeden, biraz da merak saiki ile arkası sıra odaya doğru yöneldi gayrı ihtiyari.
İçeri varınca, karısı iki kollarından tutarak “bak” dedi. “şimdi sen klübe gideceksin, orada akşam yemeği yiyeceksin, sonra da gazinoya gideceksiniz. Orada kadınlar olacak bildiğim kadarıyla. Belki de gelip masanıza oturacaklar. Bu kıyafetle mi oturacaksın? İş kıyafetinle öyle mi. Hayır buna izin veremem. Takım elbiseni giy, kravatını tak. Hadi bakalım önce sen şu saçlarını yıka banyoya geç de. Hatta acelen ne duş al, kendini daha ferah hissedersin. Sonra da güzelce giyinir çıkarsın. Benim kocam yakışıklı bir adam ve paspal bir şekilde yakışıklılığına çirkinlik getirmesine müsade etmem. Hem sonra bir sürü insanın içinde, tertemiz ve şık olmanı isterim. Senin şık ve temiz olman benim şerefimdir” dedi.
Hiç ömründe olmadığı kadar karışık bir kafayla sokağa çıktığında karısının söyledikler bir bir kafasından geçiyor, bitince baştan başlayarak yeniden kafasından geçmeye başlıyordu. Oldukça rahatsız oldu bir ara. Aslında daha önce hiç tatmadığı bir tadı da tatmıyor değildi. Ama o tada öyle yabancı hissediyordu ki kendini, “bu da nedir” demek geçiyordu içinden. Ayrıca da ömründe bu kadar utandığını hatırlamıyordu. “keşki rezalet çıkarsaydı. Her akşam her akşam nereye böyle be adam. Sen hiç evini çocuklarını düşünmez misin. Şu eve sadece sabaha karşı yatmak için geliyorsun.” Deseydi. “Neyse” dedi yolda aceleyle yürürken ”şimdi klübe varıp arkadaşlarla oturunca silinir bu düşünceler kafamdan.”
Tam tahmin ettiği gibi oldu. Klübe varır-varmaz herkes bir yandan hayladılar “neredesin azizim ya, biz muhabbetin yarısına geldik neredeyse” karşısında oturan arkadaşı. “biz de sandık ki kibar ev erkeği oldu, gelmeyecek...” Arkadaşına itiraz etti. “ne demek şimdi bu? zaten ben kibar ev erkeğiyim. Nolmuş eve, ne demek istiyorsun” diye kesip attı. “boş verin” dedi diğer bir arkadaşı “bırakın şimdi bunları da biz muhabbetimize bakalım.” Hoş-beş, bir iki zarflaşma ve şakadan sonra, kadehler kaldırıldı muhabbet sigara dumanlarına karışarak, içki kokusu ile birlikte içeri yayıldı. Fakat O, içinde bulunduğu duruma bir türlü anlam veremiyordu. Hiçbir şeyden haz almaz olmuştu. Ne yediği yemek, ne içtiği içki, ne de her zamanki can attığı muhabbet, hiç bir şey tat vermez olmuştu. Bir ara kendini telkin etti. “kendine gel aslanım noluyor böyle sana” diye. Kendini yokladı, acaba hasta mıyım diye. Bir rahatsızlığı da yoktu. Her zamankinden biraz da fazla içki içtiği halde hala karısı beyninde konuşuyordu. Cümleleri bitiyor, yeniden baştan başlıyordu. Karısının asil davranışı karşısındaki mahcubiyetinden ve utancından bir türlü sıyrılamıyordu.
Arkadaşlarından birinin “ooo saat on bir’e geliyor, kalkın bakalım kalkın, aşağı inelim” Hap birlikte kalktılar. Kendisi hariç herkes daha önceleri olduğu gibi o gün de gayet neşeliydi. Bir ara onların bu neşesi ona anlamsız geldi. Arabaların yanıma indiklerinde, herkes muhabbet ve kahkahalar içinde şen bir şekilde arabalara binerken, O şaşkın, kararsız, ne yapacağını bilmez bir haldeydi. Bir türlü bir şeye karar veremiyordu. ”Arkadaşlarla gitmesem mi.”diye düşündü. Sonra kendisi de şaşırdı bu sorusuna “ne demek gitmemek, peki nereye gideceksin, bu saatte eve mi” diye, yine kendisi cevapladı içinden geçenleri. Bu düşüncesinden dolayı kendi kendini kınamak bile geçti aklından. Ama evden çıktığında, o hiç tatmadığı hazzı yeniden hissetti yüreğinde. Anlayamadığı bir hoşluk yayıldı içine. Bu hoşluğu tanımıyordu ama içkinin verdiği sarhoşluktan, arkadaşlarla muhabbetten öte tatlı bir hoşluktu. Bu esrük halini sevmeye başlamıştı. Bu arada arkadaşlarından biri. “aaa sende akşamdan beri garip bir hal var, neyin var kuzum binsene şu arabaya seni bekliyoruz. Ne dikilip duruyorsun orada iki dakikadır yahu.” Ani ve dönüşü olmayan bir karar vermiş bir yönetici ciddiyetine bürünerek, kendisinden gayet emin ve karşıdakinin de yüzüne baktığında kesinlikle kararından dönmeyeceğinin anlaşılacağı şekilde sert, ama kırıcı olmayan bir eda ile arabaya eğildi, pencereden arkadaşlarına bakarak. “Bu gün beni bağışlayın, sizinle gelmeyeceğim. Siz eğlenmenize bakın. Hepinize tatlı muhabbetler diliyorum.” Arkadaşlarının şaşkınlıktan ağızları açık kalmıştı. Bir an ne diyeceklerini bilemediler. O kadar kararlı görünüyordu ki bir kelime bile konacak bir gedik bırakmıyordu duruşu. “hasta mısın yoksa?” “bizim bilmediğimiz önemli bir şey mi var?” diye arka arkaya sorular sordular. “Hayır hiçbir şey yok gerçekten. Hatta bu gün her zamankinde daha da iyiyim. Siz keyfinize bakın” dedi ve arkadaşlarının bir cümle daha kurmasına meydan vermeden “allasmarladık” diyerek ayrıldı.
Oradan ayrıldığında nereye gideceğini bilmiyordu aslında. “belki bir miktar yürürüm ” diye geçirmişti içinden. Ama ayakları eve doğru götürüyordu. Buna şaşırmadı. Hatta hoşuna bile gitti. Öyle çok heyecanlanıyordu ki, bu heyecandan bile zevk aldığının farkına varması bir kat daha heyecanlandırıyordu. Hayatının en önemli randevusuna gidiyor muş gibi hissediyordu. Bu düşünceler içinde kapının önünde olduğunun farkına vardığında ise, kalbi hızlı hızlı çarpmaya başlamıştı.
Kendini toparladı. Yüzünü her eve gelişinde olduğu gibi ciddileştirdi ve kapıyı tıkladı. Çok sürmeden kapı açıldı. Kendisini görünce gözleri fal taşı gibi açılan karısına tebessüm ederek içeri girdi. Ayakkabılarını çıkarmadan karısı terliklerini önüne çiftledi. Hem şaşkın şaşkın bakıyor yüzüne, hem de “hayırdır inşallah... hasta falan değilsin değil mi? Hayatım neyin var. Aman Allahım! Ne oldu canım?” karısının yüzünü iki elleri arasına aldı ve uzun zamandır hiç olmadığı kadar bir şefkat ve sevgi ile baktı ve “dur hele dur bir. Bir şey yok, rahat ol, evime gelmek de mi yasak. Bu ev benim yahu. Şu güzeller güzeli benim karım. Şu çocuklar benim.” Karısı ellerini göğsüne bastırarak “çok şükür, bir şeyin vardır diye ödüm koptu. Gerçekten bir şeyin yok değil mi. Eve öylesine geldin. Yani normal olarak evine geldin?” Gülerek cevap verdi karısına “evet, evet gazinoya gitmedim ve arkadaşlarımdan ayrılarak eve geldim.” Karısı büyük oğlunu da tınmadan, bir takım ilkelerini bir yana bırakıp boynuna sarıldı. Çocuklar da hiç bu tür bir manzara görmemiş olacaklar ki ,şaşkınlık ve sevinçle anne ve babasına bakakalmışlardı. Yere yüzükoyun yatarak dersini yapmakla meşgul küçük kızı “aynı filmlerdeki gibi” diyerek sevinçle kıkırdadı.
Yıllardır akşamları hiç oturmadığı koltuğuna oturdu. Çok önceleri olduğu gibi, karısı kahvesini önündeki sehpaya koyarak, yere, halının üzerindeki mindere oturdu, dizlerine kolunu koyarak yaslandı. Şaşkın ama sonsuz bir hasretle kocasının yüzüne bakmaya ve onu seyre koyuldu.
İlk şaşkınlıklar geçtikten sonra, çocuklar bulundukları yerde derslerine devam ettiler ara ara başlarını hayret ve sevinçle kaldırıp babalarını seyrederek. Onlar babalarını akşamları hiç evde otururken görmemişlerdi. Buna hiç alışık değillerdi.
Kahvesini içerken etrafı seyre koyuldu. İlk defa görüyordu çevresindeki her şeyi. Salondan her gece geçerek yatak odasına yatmaya gidiyordu ama hic çevresine dikkat etmemişti.“Aman Allahım şu manzaraya bak. Bu ne tatlı bir şey böyle.” Dedi ve masada ders çalışan oğluna baktı. “Bıyıkları terlemiş, yakışıklı bir delikanlı olmuş oğlum. Ooo, kızıma bak, annesinin lise birde iken bana verdiği siyah-beyaz fotoğrafına ne çok benziyor.” Sonra karısına baktı kaçamak kaçamak “ne kadar güzelmiş karım. Hem de helalim.” Diye geçirdi içinden. Hiç konuşmadı oturduğu bir saat boyunca sadece etrafına baktı ve düşündü. Karısı çocukları yatırırken, yanına gelen çocuklarını tek tek öperken içi kavruldu. “yarabbi bu tadı yüreğimden alma bir daha” diye dua etti.
Yatmak üzere odaya yöneldiklerinde, karısını göğsüne doğru bastırarak, “yarın akşam yemeği saat kaçta” dedi. Karısı, yarın da, belki ondan sonraki yarınlarda da hep akşamları evinde olacağını hissederek. “babamızın geldiği saatte” dedi.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:09
Atatürk'ün Polis Sevgisi


Mustafa Kemal ATATÜRK'ÜN Polis Sevgisi ve Kahraman Polis Memuru Cemil Efendi

Türkiye Cumhuriyet Hükümetinin Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey bîr akşam üstü, Ankara park otelinde kalan Gazeteci Hikmet Feridun Es'i Bakanlıktaki odasına çağırttı. Selamlaşma ve hal-hatırdan sonra sabırsız davranışlar içinde heyecanlı bir sesle:


"Müjde efendim! Cemil efendi geliyor" dedi. Hikmet bey şaşırdı. Odayı, dondurucu bir sessizlik kapladı.


Hikmet Feridun Es, bu sözler karşısında düşünmeye başladı. Dışişleri Bakanını böylesine heyecanlandıran Cemil efendi kimdi? Nereden geliyordu? Nereye gidiyordu? Dışişleri Bakanı olarak soğukkanlılığı ile tanınan Tevfik Rüştü bey bu gelişe hangi sebeplerden dolayı böylesine sevinmiş ve aynı şekilde heyecanlanmıştı?



Cemil efendi, Türk Polisinin önde gelen kahramanlarından birisiydi. Kendisine yüklenen görevi en mükemmel şekilde yapmasını hazmedemeyen düşmanlar tarafından Fransızların Şeytan Adası adıyla şöhret bulan adasında ömür boyu kürek cezasına mahkum edilmişti,



Gülhane parkının Önünde beylik tabancası ile üç Senegallı askeri öldürdükten sonra yakalanmış, yapılan göstermelik bir yargılama sonucunda müebbet kürek mahkumiyeti cezasına çarptırılarak, Fransızların her türlü insanlık ayıbıyla dolu, insanca yaşama koşullarından uzak, Guyana hapishanesine gönderilmişti. Güney Amerika'nın ünlü Şeytan Adalarına. Hapishanecilik tarihinin en korkunç zindanlarına... Kaçılması imkansız dünya cehennemine.



Oysa üç Senegallıyı öldüren Cemil efendi görevinin dışında bir şey yapmamıştı. Her Türk Polisinin yapacağı eylemi yapmıştı. Halkın can, mal ırz ve namusunu korumak onun en önemli görevlerindendi. Halkının namusuna uzanan ellerin, daha sonra canına da kast etmesi üzerine haklı olarak, nefsi müdafaa hakkını kullandı. Haklı olmasına karşın Guyana zindanlarında çürüyüp, gidiyordu.



Mustafa Kemal Atatürk İstiklal Mücadelesini kazanıp, Türkiye Cumhuriyetini tüm kurumlarıyla tesis ettikten sonra, Dış işleri Bakanlığı görevlilerini talimatlandırarak, Kahraman Polisin Türkiye'ye iadesi için harekete geçirdi.



Oysa ki Fransız Adliyesine, aynı Şeytan Adalarında cezasını çeken ünlü Dreyfus hakkında Emile Zola'nın yazdıkları bile vız geliyordu. Ama, Cemil efendi olayına Emile Zola değil, dünyanın yetiştirebildiği en büyük siyasi dehalardan birisi olan Mustafa Kemal ATATÜRK el koymuştu....



Olayın arkasını bir an olsun bırakmadı. Sık, sık Tevfik Rüştü Aras'ı köşke çağırıp, bilgi alıyor, aynı maksatla Fransız Büyükelçisini de Cumhurbaşkanlığı köşküne çağırıp siyaseten sıkıştırıyordu. Atatürk bu olayla ilgili olarak adeta küçük çaplı bir Hatay kampanyası başlatmış gibiydi. Resmi makamların girişimlerine karşılık, Aksam Gazetesi de kamuoyundaki kampanyayı yürütüyordu. İki koldan yürütülen kampanyanın dozu gün geçtikçe ar tünüyordu.



O zamana kadar kimsenin Guyana cehenneminden cezasını çekmeden kurtulmasına izin verilmemişti. Aynı zamanda iade edilmesi dahi söz konusu olmamıştı. Uzun yazışmalardan, notalardan ve kampanyalardan sonra gelen diplomatik basarı, Atatürk'ün büyük dehası ve devlet adamlığıyla özdeşleşen ve Atatürk dehası kokan bir başarıydı, iste Devlet, iste devlet adamlığı!



1919 yılının Ağustos ayının 31. günü nokta nöbetini devir almak üzere Gülhane Parkı'nın önüne gitmekte olan Polis Memuru Cemil efendi, tramvay yolu yakınlarına geldiğinde akıllara durgunluk verecek bir manzara ile karşılaştı. Emperyalist işgal kuvvetlerine mensup Senegallı üç asker, üç çarşaflı Türk kadınını yere yatırmış, örtülerini ve diğer giysilerini parçalamaya çalışıyorlardı. Kadınların "İmdat! Polis Yok mu?" feryatları Cemil efendinin kulaklarını çınlatıyordu.



Bu çağrıyı alan Türk Polisinin durması, hele hele kaçması mümkün değildi. Cemil Efendi koştu, evvela saldırganları durdurmak istedi. Ama o gözü dönmüş yaratıklar silahlarına sarılıp, Polis Memuru Cemil efendiye ateş etmek istediler. İşte o anda olanlar oldu. Hem Türk'ün namusuna tecavüze yeltenen, hem de o namusu korumakla yükümlü kahraman Türk Polisine silah çekme bedbahtlığında bulunan üç gözü dönmüş Senegallı işgal askeri yerde cansız yatıyorlardı.



Cemil Efendi kaçmadı. Olaydan sonra teslim oldu. Onu, Beyoğlu'nda bulunan "Kroker" işgal kuvvetleri mahkemesine çıkardılar. En ağır derecedeki suçlamayla yargıladılar. Ömür boyu kürek mahkumiyeti (çalışma kamplarında çalıştırılma) cezası ile cezalandırılmasına ve cezasını Fransızlara ait Şeytan Adaları namındaki adalardan birisi olan Guyana adasındaki kamplarda çekmesine karar verdiler.



Bir kaç kez kaçmaya teşebbüs etti... Bataklıklardaki timsahlar denizdeki köpek balıkları arasından... Bu kaçış operasyonunu bir defasında başardı. Yerli kabileler arasına karışmaya muvaffak oldu. Aynı "Kelebek" yazarı gibi. Fakat ondan çok daha önce başardı. Sonra tekrar yanlışlıkla girdiği Guyana'da yakalanıp prangaya vuruldu. Prangayı çözen kuvvet, Türk ve İslam aleminin kurtuluşunun mim an olan Mustafa Kemal ATATÜRK oldu.



l Nisan 1929 yılında rıhtıma yanaşan gemide kahraman polisi Cemil efendi vardı. Galata Rıhtımında bayram havası vardı. Cemil efendi milli kahraman gibi karşılandı. Unutulmaz bir karşılanıştı. Cemil efendi kendisini karşılayanlarla Fransızca konuştu. Anlaşılmadığını hissedince uzun zaman Türkçe konuşamamasından dolayı şaşırdığını söyleyip, özür diledi.



Ama ne yazık ki o kahraman ve onun kahramanca serüveni unutuldu. Bu gün, Cemil Efendiyi, yaptıklarını, çektiklerini ve yaşadıklarını kimse hatırlamıyor. Filmlere konu olacak zenginlikteki maceraların tümü unutulup, gitmiş.



Böylesine gerçeklerin aksine Fransız adi suçlusunun Guyana hapishanelerinden kaçışını anlatan ve dünyada en çok satan romanlardan birisi olduğu söylenen "Kelebek"ten uyarlanan film televizyonlarda gösterildi, sinemalarda oynatıldı ve büyük beğeni kazandı.



Güya o, Guyana cehenneminden kaçan ilk mahkummuş! Uğurlar ola. Bu şeref, kahramanımız Cemil Efendiye aittir. Asıl Kelebek, Polis Memuru Cemil efendidir.



Ne gariptir ki TRT ekranları vasıtasıyla Fransız Kelebeğini biliyoruz ama, Türk Kelebeğini, hatta Türk Dreyfus'unu bilmiyoruz/tanıyamıyoruz.



Emniyet Teşkilatı bu güne kadar kahramanını hatırlattıracak bir çaba içinde olamadı/olmadı.



Ne büyük bir eksiklik, ne büyük bir talihsizlik!

Kaynak : Eyüp Şahin / Kahraman Polisler

M@D_VIPer
10-08-06, 18:10
Beni affet baba


Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?" diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi.Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.
Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.
Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.
Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü.Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler.
Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.
Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı.
Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.

M@D_VIPer
10-08-06, 18:10
Yıldız Böceği


Sonra yansıyor aydınlığı gözyaşlarına. Sonra yıldız oluyor siyah noktalar beyaz cücelerde. Birden ışık oluyor etrafı. Ama yıldız yok. Cok zaman oldu gideli. Böcekler ise yorgun, ve uykulu gözleri. Bugünü mü yarınımı, yoksa kaybettiği çocukluğunu mu arasın. Sular alıp götürüyor renkleri, kırmızı, yeşil ve sarı. Buluşuyor dalgaların haşmetiyle suların yumuşaklığı. Sonra yeniden diriliyor yıldız böceği. Işık kalpten geliyor. Ama gözyaşlarıyla ……………



Bir varmış bir yokmuş. Uzaklarda Anadolu’nun kuş uçmaz kervan geçmez dağlarında yaşayan bir yıldız böceği varmış. Bu böcek buralara nereden, nasıl geldiğini pek bilmezmiş, ama kendisini bildi bileli bu dağlarda yaşar, ilk baharlarda küçük derenin uzaklardan getirdiği kar sularından serin serin içer, son baharlarda kurumuş otların dalların birinden diğerine zıplar, şarkılar söyler koşup oynarmış. Gündüzleri biraz uyuduktan sonra, dağlarda hafif hafif esen rüzgarı içine çeker, dağlarda da yetişen çiçeklerin, otların kokusunu duyarmış akciğerlerinde. Kurumuş nanelerin kokusunu getirirmiş rüzgarlar bazen. Aslında mutluymuş buralarda. Gündüzleri güneşin sıcaklığı, kısa yaz geceleri hâla sıcaklığını muhafaza eden büyük kayaların şefkatini, sıcaklığını hissetmek ona büyük bir zevk verirmiş. Ama bu yıldız böceğinin bir derdi varmış. Kuşlara, kurbağalara, kayalara, çiçeklere anlatamadığı, onların anlayamayacağını düşündüğü bir derdi. Çiçeklerin arkadaşları varmış. Kayaların arkadaşları ve otların arkadaşları. Papatyalar aslında bu yıldız böceğine iyi davranırmış ama, ne zaman onların yanına gitse, papatyaların birbirlerine ne kadar benzediğini görür, kendisinin ise farklı olduğunu düşünerek hiçbir şey söylemeden yanlarından uzaklaşıp gidermiş. Sonra taşların yanına gelir bir müddet gülüp sohbet ettikten sonra, gene aynı sebeplerden dolayı sessizce oradan da uzaklaşır, çekip gidermiş. Yıldız böceğinin derdi yalnızlıkmış. Kimsesizlik ve sevgisizlikmiş. Keşke benimde bir arkadaşım olsa hep birlikte oynasak, hiç yanımdan ayrılmasa diye düşürmüş hep.

Bir gün dağlarda dolaşırken bir ağlama sesi duymuş. Koşmuş aramış ve ağlama sesinin geldiği yerde hıçkırıklar içinde ağlayan siyah bir taş parçası görmüş. Bir müddet öylece uzaktan izlemiş. Sonra gelmiş yanına selam vermiş, oturmuş. Niye ağladığını sormuş. Taş ise kendisini siyah olduğu için, hiç kimsenin onu arasına kabül etmediğini, hep dışlandığını ve dostunun olmadığı anlatmış ağlayarak. Böcek onun göz yaşlarını silmiş onu teselli etmeye çalışmış. Böcekte yalnızmış nede olsa. Böcek hiç düşünmeden siyah taşa isterse kendisi ile arkadaş olabileceğini söylemiş. Siyah taşta sevinçle kabul etmiş bu arkadaşlığı. Böcek sevmiş bu taşı. Sevgi ile aydınlanmış her gecenin karanlıkları. Sevgi ile ışık yansımış böceğin kalbinden siyah taşın kalbine. Taş parçasının kalbinden sevgi yansımış dudaklarına. Dudaklardan çıkan kelimelerdeki ses tonunda belirmiş sonra sevgi. Taşta sevmiş böceği. Ne kadar iyi böcek diye düşünmüş taş. Ne kadar iyi bir taş diye düşünmüş böcek. Sevmişler birbirlerini o anda. Böcek bütün hayatını, sevgisini, bütün kalbini adamış bu siyah taşa. Birbirlerinden ayrılamaz olmuşlar, her an birbirlerini düşünür olmuşlar. Böceğin kalbi o kadar büyükmüş ki, o kadar sıcakmış ki. Sıcaklığı ile kuşatmış siyah taş parçasını. Böceğin o kocaman aşkı ile büyümeye başlamış siyah taş parçası. Taşta sevmiş böceği aslında. Sevgi bir ilaç, bir tılsım olmuş sonra. Aşk ile yıldıza dönüşmüş sonra o taş siyah taş parçası. Böceğin o kocaman aşkı, o kocaman kalbi o siyah taş parçasını yıldıza dönüştürmüş birden.

Sonra göklere çıkmak istemiş taş parçası. Sonra uçsuz bucaksız göklerde yeşil bir yıldız olmak, göklerin prensesi olmak, uçsuz bucaksız göklerde kuşlar misali süzülmek istemiş. Hem göklere çıkarsa rahatlıkla böceği yine görecekmiş. Hem göklere çıkarsa dünyayı gökten izleyecek, izlediklerini sonra böceğe anlatacak. Böcekte daha mutlu olacakmış. Bir son bahar akşamı, bir temmuz akşamı, öpüşmüş ayrılmışlar. Ve yükselmiş sevgi ile büyüyen siyah taş parçası. Ve göklere çıkmış sevgi ile büyüyen yıldız.

Sonra gökte kendisine göz kırpan yeşil yıldızı görmüş böcek. Birlikte konuşmuşlar bir süre. Ne kadar, narin ne kadar güzel bir yıldız diye düşünmüş. Yemyeşil gözleri varmış yıldızın. Kalbinde ki fırtınaları, sızlamaları yeniden hissetmiş. Yıldızın gözlerinden bir ateş kopmuş, kalbine düşmüş böceğin. Dayanamamış ve bu ateşin sersemliği ile uykuya dalmış. Rüyasında da yıldızı görmüş yine böcek. Birlikte uçsuz tepelerin birinden, diğerine koşmuşlar. Birlikte şarkılar söylemişler. Sabah olmuş uyanmış böcek. Siyah taşın güzelleşmesinden, gökleri aydınlatan bir yıldız olmasından kendisinin de mutlu olduğunu hissetmiş. Artık yerdeki taş parçasına aşık bir böcek yerine, göklerde yaşayan orman yeşili yıldızın yeşil gözlerine vurulan bir yıldız böceği varmış. İçi içine sığmıyormuş böceğin. Sabırsızlıkla akşamları beklemeye başlamış sonra. Uzun bitmeyen saatler geçmiş sonunda ve akşam kavuşturmuş böceği yıldızına. Akşam yine sohbet etmeye başlamışlar. Yıldız yaşadığı yerlerden, gördüğü ülkelerden bahsedermiş hep. Yıldız konuştukça , böcek onu hayran hayran izler, kalbindeki mutluluk ve sevinç ona şimdiye kadar hiç tatmadığı güzellikleri yaşatırmış. Ne kadar sıcak, ne kadar tatlı bir ses tonu. Ne kadar güzel bir sima ve ne kadar güzel bir yıldız bu. Benden uzak olsa bile kalbime aşkın sızılarını hissettirecek, neredeyse kalbimi parçalayacak kadar yakın. Sevgi ve aşk kavramın kendisine yaşatan yıldız. Böcek aşkının gitgide daha da çok büyüdüğünü, artık yıldızından başka bir şey düşünemediğini, yıldızından başka bir şey görmediğini düşünmüş. Ama sevinmiş yinede. Kalbindeki sızı sanki yıldızın bir parçasıymış, sanki bu sızı yıldızın kalbinde hapsettiği saçlarının teliymiş. Ve bu sızı, bu aşk taşları yıldız yapan şeymiş.

Aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. Artık nedense yıldız kendisiyle eskisi gibi konuşmaz olmaya başlamış. Konuşuyormuş ama eskisi kadar sevgi dolu değilmiş. Konuşuyormuş ama eskisi kadar samimi değilmiş. Ama böceğin sevgisi artık doruk noktasına ulaşmış, böceğe acı veriyormuş. Hem de dayanılması zor bir acı. Yıldızı düşündükçe kalbinde ki yangının daha da büyüdüğünü, alevlerin vücudunun her bir hücresini sardığını görmüş.

Aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. Yıldızı görmeyeli haftalar olmuş. Böcek günlerce gözünü ayırmadan izlemiş gökyüzünü. Bir dakika uyumamış, başını yere eğmemiş. Ama yokmuş yıldızı. Sonra hatırlamış yıldızın bahsettiği yeni arkadaşını. Belki de o yeni tanıştığı yıldızla başka bir galaksiyle gitmişlerdir diye düşünmüş. Sonra hatırlamış göklerde milyonlarca yıldız olduğunu. Sonra hatırlamış kendisinin sadece bir böcek olduğunu.

Aradan günler, haftalar aylar geçmiş sonra. Bir kart düşmüş göklerden. Yıldızın evleneceğini okumuş sonra. Düğünleri gökte olacakmış. Böcek yıkılmış olduğu yerde. Dayanamamış düşmüş yere ansızın. Böcekte yıldız olmak istemiş sonra. Ama dayanamamış, dizleri tutmamış, kanatları uçmamış. Böcek çıkamamış göklere. Çıkmak istememiş nedense.

Sonra saniyeler kopmuş tek tek geceden. Gecenin parıldayan yıldızların bir demet ışığı daha okşamış yıldız böceğinin saçlarını. Ama yokmuş kendi yıldızı nedense. Böcek bakamaz olmuş göklere. Bakarsa yıldızını göreceğinden korkmuşta bakamamış. Yıldızın sevgisi sığmamış kalbine, böceğin kalbinde saklamayacak kadar büyük yıldızın aşkı, yıldızın aydınlığı yansımış böceğin vücudunun her zerresinden.

Yıldızı unutamayacağı için ölmek istemiş böcek. Ölümlerin en acısını istemiş. Ateşe koşan kelebeklerin peşine takılmış ölüm yanardağına girmiş. Gözünü kırpmadan atmış kendini bir ateşe. Ölürken bir ışık çıkmış vücudundan. Dağlar taşlar, denizler, ormanlar aydınlanmış biran.
Sonra bir duman yükselmiş göklere. Ama kimse duymamış, bilmemiş bir böceğin öldüğünü…..

M@D_VIPer
10-08-06, 18:10
Görünüş


Zamanında bir kaplumbağa, kabuğundan
hiç ama hiç memnun değilmiş.
“Bu kaba,bu çirkin kabuğa sahip olmak olacak kadar ne günahım vardı Tanrım” diye hayıflanırmış.
Otların arasında nazlı, nazlı yürüyen rengarenk,sanki eski Yunanlı bir heykeltıraşın elinden çıkmış gibi bir kabuğa sahip salyangozu gördükçe kıskançlıkla karışık bir üzüntü hissedermiş.
“Şu yaratığın yerinde olsaydım keşke,bir ona bak bir de bana,Tanrım neden bu kadar çirkinim ben”diye söylenirmiş.
Yine bir yaz günü kibirli salyangoz ve üzgün kaplumbağa güneşlenirken gökyüzünde bir nokta belirmiş.Nokta büyümüş, büyümüş ve bir kartala dönüşmüş.
Kartal salyangozu kaptığı gibi havalanmış, bir taşın üzerine konmuş.Bir gaga vuruşu ile kabuğunu kırıp içindeki salyangozu afiyetle yemiş.
Çirkin kaplumbağa sindiği yerden tüm olayı en ince detayına kadar izlemiş.Derin bir “oh”çekmiş.
“Şükürler olsun Tanrım “demiş.”İyi ki beni böyle yaratmışsın,iyi ki kalın ve kaba bir kabuğum var.Yoksa salyangozun başına gelenler benim de başıma gelebilirdi.”
Salına ,salına gururla otların arasından ormana doğru yürümüş gitmiş.

“Kendi özelliklerimizden habersiz, başkalarına özenmekle nelerimizi kaybetmiyoruz ki”

M@D_VIPer
10-08-06, 18:10
Döngü



Çok eski zamnalarda Meksikalı bir adam göl kıyısında balık tutarken yanına bir Amerikalı yaklaşır.
-- Merhaba, nasılsınız?
--Teşekkurlerr iyiyim,der Meksikalı.
Bu ikili arasında havadan sudan bir muhabbet gelişir ve gittikçe koyulaşır.
Amerikalı birden heyecanla;
--Sen akıllı bir adamsın, neden başka işler yapmıyorsun? Bakıyorum da balık sepetin dolu. Burada bir dükkan açıp balık satışı yapabilirsin. Sonra işi ilerletir balıkçılık malzemeleri satarsın. Eğer hersey yolunda giderse, su ürünleri işletmeciliği yapar koca bir fabrika sahibi olursun. Newyork'da ofis bile açabilirsin.
Meksikalı heyecanla dinler,
--Başka?
-- Çok paran olur,saygın olursun sonra geri donup buraya göl kıyısında balık tutarsın.
Meksikalı gülerek yanıtlar;
--İyi ama bütün bunları yapmasamda zaten ben burada balık tutuyorum ne gerek var...

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 18:12
Eski Bir İbrani Hikayesi


Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış...

"Bu hayattan bıktım artık. Yontmak!.. Devamlı mermer yontmak...Öldüm artık!..

Üstelik bir de bu güneş, hep bu yakıcı güneş! AH! Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde herşeye hakim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım.'' diye söylenip durur yontucu...

Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur.

Dileği kabul edildiği için cok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder.

- "Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar! diye isyan eder. Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim.'

O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgar çıkar ve bulutları dağıtır...

- "Ah, rüzgar geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o öyleyse ben rüzgar olmak istiyorum.''diye karar verir...

Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır...

- ''Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgar olmam neye yarar.'' der. O zaman dağ olur.

Ve o anda bir şeyin ona durmadan vurduğunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan şey, onu içinden oyan bir mermer yontucusudur..

RuYa_GuZeLi
10-08-06, 18:14
Affın Erdemi



Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"

M@D_VIPer
12-08-06, 18:50
Yılbaşı


Saatin geç olmasına karşın nedense insanlar altından çekilmiyorlar.Ben yine yerimi alıp görevimi yapmaya devam ediyordum.Karşımdaki eski bina selamlamıştı beni.Her gün bana görüp geçirdiklerini anlatır beraber uzun muhabbetlere dalardık.Mola verdiğim zamanlarda ise yanına oturur insanları gözlemler, biraz da dedikodu yapardık.”Şu çocuk dün de buradaydı,şu kız saçlarını boyatmış,şu sakal bırakmış, bu yeni sevgili bulmuş” diye. İnsanlar bizim bile farkımızda olmayabilirdi fakat biz onların detaylarının bile farkındaydık.
Bu kenarda öylece otururken zamanın akışına kendini kaybedip gidiyorsun.Aklım insanların konuşmalarıyla dolup taşıyor, yüz hallerinde kendini kaybedip neler yaşamış olabileceğini, yüzünün neden o hale dönüşmüş olabileceğini kendine defalarca sorarken yakalanıyorsun; başka birine.Sonra hayatına bir bakışta giren bir başka birine senin hakkında neler düşündüğü dikkatini çekiyor.Genelde onlar bizler hakkında pek düşünmezler zaten.
“Bu gece bizi rahat bırakmayacak koca François.”.Hafif buruşturdu yüzünü yine.Bir durumdan hoşnut olmadığında hep böyle yapıyor bu.Sanki insanlar sırf yabancı olduğu için onu mutlu etme mecburiyetindeymiş g,b,.Bencillik ruhunun tüm boşluklarını kapatmış, kalbine doğru ilerliyor.Bu caddede kimsenin kimseden farkı yoktur aslında.Ne bu zengin ****leri ne tinerci süprüntüler ne ******lar ne de pezevenkleri.Hiçbirinin birbirinden farkı yok. Didişip dursalar da içten içe aşk ve hasretle dolu olan gruplar bunlar.Bir tek François vardır sıyrılan aralarından, bir o kimseye aşık olmaz yüzyıllardır.
Yeni bir parçaya başladığım sıralar anılarımın okyanusunda fırtınaya yakalanmıştım. Buraya geldiğim her zaman olduğu gibi yine karımı hatırladım;Georgette. Bu karşımda pis pis sırıtarak oturan François’nın hemşerisi.En son François’nın yanında gördüm onu, tam on beş sene önce.Ne hayallerimiz dayanmıştı gidişine ne de ben.Bir solukta harcadı bu hayat beni. Kılıcımı kaybettiğimi görmüş, ardı arkası kesilmeyen sert darbelerle beni perişan etmeyi başarmıştı.Düşmanımı dost kılmıştı şimdi.Hiç unutmayım diye canımı almayı reddetti, dahası bu François’nın karşısına dikti beni.Zaten atık yaşlılığa teslim olmuştum.Sevgimi yolladığım tam bu noktada dikildim yıllarca,bekledim sabır içinde,artık gelmesi için dua ettiğim Azrail’i düşünerek. O’nu görecek miydim acaba, neler hissedecektim, ne görecektim karşımda, konuşabilecek miydim?Ya da insanlar fark edecekler mi?Cenazeme kimler gelir acaba? Aslında o kadar da mühim değil, zaten fasla bir katılım beklemiyordum.En azından bu gece burada kalabileyim, çok kalabalık,içimi şenlendirdi.
Önümden geçen insanların arasından bir tanesi dikkatimi çekti.Anne-babasının elinden tutup sürüklene sürüklene, ara sıra onların dev adımlarına yetişmek için koşa koşa geceyi keşfeden küçük bir kız.Kocaman mavi gözlerini bana dikmiş niye yere oturduğumu merak ediyordu muhtemelen.Çünkü önümde onun ilgisini çekebilecek herhangi bir oyuncak bulunmuyordu.O halde neden yerde oturuyordu bu kır sakallı dede?
Bir anda başka bir şarkıya geçmemle ilgisini daha çok üstüme toplamıştım.Kızım küçükken -benimleyken- her gece bu şarkıyı çalardım ona.Uyumamaya direterek yorganının içinde gözlerinin biri açık diğeri uykuya dalmış şarkının sonunu getirirdi.Tabi şimdi küçük Marie’m ne kadar büyümüştür.Burada otururken hep önümden geçip beni fark etmeyeceğini düşünürüm.
Küçük,anne-babasını çekiştire çekiştire yanıma kadar getirdi.Annesi eğilerek enstrümanımın nasıl çalındığını anlatırken babası cüzdanından çıkardığı birkaç renkli kağıt parayı önüme bıraktı.Bense kendi kızımın ne yaptığının merakı içindeydim.Acaba Marie şimdi bu şarkıyı dinlese benim hislerimi anlar mıydı?Keşke son bir defa daha parmaklarımı uzun kahverengi saçlarında dans ettirebilseydim.Keşke güzelliğinden son bir defa daha etkilenebilsem,O’na aldığı hediyeleri verebilsem.Beni kapılarda karşılasa,boynuma atlasa ya da en azından hiç tanımadan beni bir bakış atsa yolun karşısından.Sonra isterse kim bu herif dercesine kaçırsın gözlerini benden.Ona da razıyım.Gözümde şimdi sadece kırmızı elbiseli hali kaldı, aynı karşımdaki küçük gibi, bu caddede yürürken, bu köşeye başka bir gözle bakarken, biz bir aileyken giydiği küçük elbise.
Çalarken küçük kız bana uzanarak ufak elleriyle ne zaman döküldüklerini kestiremediğim göz yaşlarımı sildi.Ben yine e çalmak için ısrar ederken kadın dantel işlemeli beyaz mendilini sanki dokunmaya korkarcasına yanı başıma koydu.Adam da içinde büyüyen suçluluğa daha fazla dayanamayarak cüzdanını biraz daha açtı.Benim gözlerimse tek noktada boğulmuş.Kadın, küçüğe gitmeleri gerektiğini anlatmaya çalışırken;kız sol gözümden düşen en son damlanın üzerine kıpkırmızı dudaklarıyla minyatür bir öpücük kondurdu.Ardından babasıyla annesinin ellerinden tutarak uzaklaştı.Aklımda son kalan görüntü ise küçük kızın minnacık eliyle bana yarım yamalak el sallamasıydı.Dudaklarımdan belli belirsiz “Elveda Marie…”döküldü.
Şarkı değiştirmemle göz yaşlarım hafif serin rüzgarla kurudu.Paraları cebime koyduktan sonra beyaz mendili elime aldım.Saten mendilin etrafı dantelli,köşesindeyse el yazısıyla M.T. harfleri işlenmişti.Herhalde adıydı kadının.Mendilin kirlenmemesi için özen göstererek,dikkatlice katlayarak ceketimin iç cebine koydum.
Kafamı toplayıp çalarken şöyle bir etrafıma bakındım.İnsan kalabalıklıkları bir oraya bir buraya sallanıyordu.İçlerinden bir tanesin net olarak seçebildim.Genç bir çocuk, üniversiteli belli.O’nu yarım saat kadar önce aşağı doğru yürürken görmüştüm galiba.Ne bekliyorsa olduğu yerde dikilip etrafa bakınıyor.Çocuğu izlerken kollarımın ve bacaklarımın uyuşmaya başladığını hissettim.Bugün gereksiz yere çok çaldım galib****oca François endişeli görünüyordu nedense.
Çocuk benim farkımda mıydı bilmem ama onu izlemek zevkli gelmişti o an için.Bir şey kaybetmişçesine sert hareketlerle etrafında bir şey arıyordu.Kalbimin acısı artarken genç birini fark etti kalabalığın içinden.Bağrış ve çağırışlar kulağımda yankılanıp boğuluyordu artık.Başka bir çocukla sarmaş dolaş oldular.Sanki büyük bir özlemin süpürülmesi karşımda gerçekleşiyordu.François ise dik dik bana bakıyordu.Bense akordiyonumun sesini duymuyordum artık.
…3
…2
…Bir odaya doğru ilerliyordum şimdi.Aralık kapıyı elimle ittirdim, hemen açılıverdi.Bu fıstık yeşili odayı tanıyordum ben.Yatakta küçük bir kız yatmış bana bakıyordu.Yanına gidip yatağın kenarına oturdum.Her zaman koyduğum yere –yatağın altına- uzanarak akordiyonumu alıp bir şarkı çalmaya başladım.Küçük kız uyumamak için diretiyor, tek gözü açık diğeri ise uykuya dalmış şekilde şarkının sonunu getirmeye çalışıyordu.Sonra girdiğim kapıdan içeri bir kadın girdi.Hemen tanıdığım yüz arkama geçerek kayboldu;sol omzumdan kızımızı izliyordu.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:50
Dorothy


Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım kaldım.

Son soru şöyleydi:



"Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?.."



Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki!..

Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.

"Tabii dahil" dedi, hocamız..

"İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hakkeden insanlar bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve 'Merhaba' demeniz gerekse bile.."



Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. O hademenin adını da.. Dorothy idi.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:50
Hayat Üzerine Dersler


Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun.
Anlayış gösterin ve sevin.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:51
Gelin İndirme Havası


I

Bütün konuşulanları odasından duyabiliyordu. Evde herkes onu şaşırtacak kadar değişmişti. O ne saldırganlıktı öyle?
-Defalarca söyledik.Yine söyleyelim. Sizin oğlunuza verilecek kızımız yok!
Annesinden çok ablaları konuşuyordu. Misafirlerse bütün nezaketlerini korumalarına rağmen eli boş dönmenin burukluğu ile:
-Madem gençler sevmişler birbirlerini, bize araya girmek yaraşmaz…Dedilerse de yaranamadılar. Sesler dış kapıya doğru kaydı ve duyulmaz oldu.
Yatağının üzerine kapandı. Hıçkırıkları boğazında birikiyor, kayboluyordu. Ablaları….En çok onların tutumu yıkmıştı onu. Meğer ne kadar kıskançmışlar… Oysa Songül, onların sırlarını paylaşmış , küçük kardeş olarak evin büyüklerine iletmemiş, evliliklerinden sonra da çocuklarına bakmıştı.
-Songül biz sinemaya gidiyoruz. Tuğçe sana emanet.
-Berke bu gün sizde kalsın tatlım. Akşam davetimiz var da…
İtiraz etmeksizin bir anne gibi bakmıştı onlara. Ablaları o zaman severlerdi onu. Şimdi o köprülerin altından çok sular akmış, büyümez sanılan kız büyümüştü. Üstelik bir seveni ve isteyeni vardı.
Büyük ablasının odasına girişiyle irkildi. Öfke dolu gözleri yuvalarından her an fırlayıp Songül’ü boğacak gibiydi. Bakıyor ama hiçbir şey görmüyordu.
-Çıldırdın mı sen! Ay, vallahi deli bu kız! Bak, seni severim Songül! Şuna inan ki ne söylüyorsam iyiliğin için söylüyorum. Vaz-geç! Biz de yaşadık senin başındakileri. Aşkmış sevdaymış gelir geçer bunlar. Geçim sıkıntısı baki kalır. Gün gelir beni çok iyi anlarsın ama iş işten geçmiş olur!
Telaşla odanın içinde dolanıp duruyor, kendine pek kulak asmayan kardeşine kızgınlığından titreyen dudakları kuruyordu.
-Aşk gözlerini kör etmiş senin! Kör! Diyelim ki evlendin bu inşaat amelesiyle. Sonunuz ne olacak ha? Bu zamanda paran varsa sen de varsın.Yoksa yok! Ah, bunu bir anlayabilsen… Neyse… İyi düşün, dedi ve çıkıp gitti.
-Ukala! Diye mırıldandı Songül. İnsan değildi sanki karşısında konuşan, yüzyıllık iskeletti. Onlar haklılar aslında diyerek aynaya yürüdü. Otuzuna kadar evde kalmışlar, görüp sevenleri olmamış. Şimdi de beni kıskanıyorlar.
Annesi kapıdaydı. Onu hiç böyle görmemişti.Tanıyamadı. Bitkindi. “Rahmetli baban olsaydı…” diye bir iç çekti. Başka bir şey de söyleyemedi. Giderken öyle bir baktı ki Songül’e “Kızım , bir delilik edipte gitme! Beni yalnız bırakma…” diyordu sanki.
Yerinden kalktığında göğsünün ortasında bir kor ateşi vardı. Boğazı kurumuştu. Nefes alamıyordu. Siyah boşluklar büyüdü gözlerinde. “Anne!” diyecek oldu sesi çıkmadı. Olduğu yere yığılıverdi. Bir kül rengi yoğunluğunu gittikçe arttırdı yüzünde.

II
Kendine geldiğinde gece yarısıydı. Radyoyu açtı.Yayın çoktan bitmişti. Çay içmek istedi canı çok…Susuzluğunu keserdi belki. Hep Erdal’ı düşündü çay demlenirken. Onu düşünmek evin sessizliğini azaltıyordu. Uzaklardan bir tebessüm getiriyordu solgun yüzüne. Tarifsiz bir yaşama sevinciydi onu düşünmek. Ama o hastaydı. Şimdi orada olsaydı iyileştirmek için neler yapmazdı ki…
Gidecekti.
Hiç düşünmeden, pervasızca!
Dokunduğu her eşyadan hücum eden duyguların karışıklığına aldırmadı. Hazır duran küçük çantasını aldı. Son bardağını yarım bıraktı lavaboya. Belki bir daha geçmeyeceği salondan ayaklarının ucuna basarak geçti. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Son bir kez baktı odasına. Babası 1946 tarihli portresinde gülümsüyordu. “Songül. Son gülüm benim. Bu evi ayakta tutan senin güzelliğin ve kokundur. Nereye böyle gece vakti?” der gibi.
Son bir kez çiçeklerini suladı.Tek tek dokunarak bıraktı o efsunlu kokusunu onlara. “Döneceğim,bir gün mutlaka döneceğim” diyordu, kedisi Gülce’yle vedalaşırken. Arkasından gelmemesi için kapıyı sıkıca kapadı . Tüyleri diken diken oldu. Titriyordu.
Günün en serin vaktiydi. Şafak yeni yeni söküyordu. Mahallenin tenha sokağından kavaklı yola çıktı. İnce bir sis tabakası geceyle gündüzü ayırıyordu sanki. Yaprak döküntüleri arasında ilerlerken içinde ne idüğü belirsiz korkular kol geziyordu. Sadece küçük çantasını almıştı yanına. Ne bohça ne de çeyiz…. Biraz sonra dönüverecekti sanki. Tan yerinin kızıllığına doğru uçan iki serçe ona çocukluğunu anımsattı. Daha demincek ilkokula gidiyordu. Her sabah saçlarını özenle tarayan annesine “kurdelamı takmayacak mısın?” diye acele ettirirdi. Hep aceleciydi. Bunun için mi acele yaşanmış bir çocukluk vardı on dokuz yaşın buruk sevinçlerinde? Bunun için mi bırakmıştı annesini, çiçeklerini, kedisini… Hayır! Bu o değildi! O, her gün öğretmenine küçük elleriyle çiçek veren yumurcaktı. Annesine sarılıp uyuyandı. Dantel işleyendi, radyo dinleyendi… Kendisine ne kadar uzaktı.
Bazen yufka yaparlardı annesiyle, bir şarkı kadar güzelken yaz akşamları. Oklava tıkırtıları arasında “dinleyici isteklerini” dinlerdi küçük radyosundan. -Özel radyolar daha yokken hayatımızda.- Ara sıra o da yazardı radyoya. Bir de yufka yaparken çalındı mı istediği şarkı… O ne delimsirek sevinçti Allah’ım! O ne göklere uçmaktı. Yüreği sığmaz olurdu göğsüne, ateşe üç beş odun birden atardı.
Yol uzayıp gidiyordu ayaklarının altında. Bir an “dönsem mi?” diye duraksadı.
Kuşlar sustu birden. Gün doğusuna bir bulut indi. Evde olanları hatırladı ve devam etti yoluna. Ayrılışın verdiği hüznü ve duygusallığı bırakıp gerçek bahaneler aradı bu kaçışa. On dokuz yaşındaydı. Kimse zorla alamazdı onu Erdal dan . Peki dönmeyecekti de niçin bir bohça bile almamıştı? “Ben seni telli duvaklı getireceğim” demişti Erdal. O anki sevincini bugünmüş gibi duyumsadı. Sahi duvağı, gelinliği neredeydi?...
Ömrünün geri kalan yıllarını yaşayacağı ev göründüğünde güneş yeni doğmuştu. Yeni hayatının ilk doğan gününe uzun uzun baktı. İçinde kayalıkları parçalayan bir sızı vardı. “Annem ne yapar bensiz? Çiçeklerime, Gülce me kim bakar? Anneciğim ne olur affet beni…”
Kulaklarında çoğalan sesler bir çığ gibi yuvarlanıyor, eziyordu bütün umutlarını. “Aşkmış sevdaymış gelir geçer bunlar geçim sıkıntısı baki kalır.” İyice yaklaştığı evin asmalı bahçesinde sanki “Gelin indirme havası” çalınıyordu. İnanamadı. Hem duvağı yoktu ki onun.

III
Annesi hayatının en acı feryadını kopardı onu bulamayınca. Böyle şeylere meraklı kadınlar üşüşüverdiler Melek Hanımın evine. Teselli için söylenenler zavallı kadının yüreğine batan bir iğneye dönüyordu. Neler söylenmedi arkasından… Neler… Bir çok ağızda birden konuşuldu. Günlerce bir sakız gibi dolaştı dedikodusever dillerde. Komşu çocukları çiçeklerini kırıp ezdiler. Gülceyi kovaladılar oradan oraya.
Kardeşleri küplere bindiler. “Vururum!”dedi büyük oğlan. “İkisini de vururum!” Birinin sözü bitmeden öteki atılıyordu yiğitlik meydanına. “Böyle bir kardeşimiz yok bizim! Bir daha ne bu eve ayak basar, ne de mirastan sözedebilir! O öldü artık ana! Öldü!”
Bohçaları yırtıcı kuşlar misaline dönmüş ellerce açıldı. El emeği-göz nuru kanaviçeleri , dantelli fiskos örtüleri, işlendikleri yağmurlu kış günlerinin kokusunu dürgülerinde saklayan yazmaları , bembeyaz bir gelinlik giyme hayaliyle örülen bütün güzel örgüleri oradan oraya fırlatıldı... Küçük radyosuna varıncaya kadar nesi varsa geride kalan hınçla parçalandı.
Gittiği yollara lanetler yağdırıldı.
Ömrünün en büyük yasını tuttu Melek Hanım. Rahmetli eşinin ölümü bile bu kadar yıkmamıştı onu. O zaman biraz daha gençti. Yavaş yavaş gelmişti ölümü Hilmi Beyin. Alıştıra alıştıra eriyip gitmişti akciğer kanserinden. İki oğlunu evlendirmiş, üç kızını ise kendisine emanet etmişti. “Kınalı kekliğim” dediği Songül daha dokuz yaşında yaşamıştı babasız kalmanın acısını. Aradan geçen on yıl bir ömre bedel olmuştu Melek Hanım için. Gücü takati kalmamıştı artık. Günlerce elinde kirmanıyla onun mahalle arkadaşlarına gitti. Kızını onlarla görür gibi olurdu çoğu zaman. Onlar konuşurken dalan gözlerini anlamsız sevinçler bürürdü. Bir damla su serpiliverirdi pişman yüreğine. “Keşke verseydim de bu günleri görmeseydim. Telli duvaklı gelin etseydim alnımın akıyla!” Bu dert tüketti Melek Hanımı.
Bir gece küçük kızıyla -babasının kınalı kekliğiydi o- birbirlerine sarılışlarının tatlı hulyalarındayken o da çekip gitti bu ihtiyar evden. Bir Hilmi Beyin portresi kaldı duvarda, 1946 tarihli.
Şimdi o evin yakınından geçenler, bir annenin küçük kızıyla konuşmalarını yufka kokusuyla birlikte duyabilirler belki. Ama “Gelin İndirme Havası”nı asla…

M@D_VIPer
12-08-06, 18:51
Bir Anlık Öfke


Sinirlendiğinizde Bu Öyküyü Hatırlayın Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş.
Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında, bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, “Babacığım, kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm.” demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: “Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?” Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş...
Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler, insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:51
Sevda Uğruna Ölüm


Kadın yirmi yedi yaşında... Yüreği, kar beyaz soğuklara terkedilmiş
ama inat bu ya hala sımsıcak. Düşünceleri kah hayatın gitgide
ağırlaşan gerçeklerinde kah aydınlık hayallerde dolaşıyor nefes
nefese.. Elinde samur fırçası, geçmişi karalayıp bugünü
renklendiriyor hiç durmadan. Renkler kıpır,kıpır , içindeki çocuk
haşarı mı haşarı... Gözleri ise buğulu bakmakta hüzünlere yenik...
Hayatı sorgulamaktan çoktan caymış.

Omuzları bir küçük kız çocuğun
şımarıklığını sergilercesine “Bana ne” ifadesinde. Kıpır,kıpır ya
içi.. Arayışları var kendisinden bile sakladığı. Bela da geliyorum
demez ya... İşte böyle bir anda; ruhu, sanal dünyanın kapısından
sızıverir içeri sessiz, habersiz.. Hani şu chat canavarı var ya bu
günlerin belalısı. Orada kendisi gibi şaşkın yüreklerin arasında
buluverir kendini.
Ve... olanlar olur o zaman. Hiç beklenmeyen anda buzda
kayar gibi “Hooop” havada bulur duygularını darmadağınık. Sanki
başında deli rüzgarlar hiç esmiyormuş,
esenler de yetmiyormuş gibi.
Erkeğin yaşı otuz. Hırslı, kendinden emin. Kendisiyle
barışık ve yaşadığına memnun.
Kahkahası ekrandan yüreklere taşan,
mutlu ve duygu dolu bir bulut adam. Eşi ve çocuğu için yaşamakta
olduğunu saklamadan kadını davet eder sanal dünyanın sanal aşk
oyununa. Acemidir kadın. Belki genç adam da öyle.
Oynadıkları oyunun
tehlikesinden habersiz bir masalı yaşamaya başlarlar.
Ekranın karşısında nefeslerini tutup beklerler sevdalının
gelmesini.
Karşılaşmaları her defasında kahkahaları hatırlatırcasına
şen olur. Zamanın koordinatları buluşamadığında, birbirlerine teğet
geçtiklerinde, hüzün yayılır gecelere.
Uyku tutmaz bekleyişlerde
ikisini de. Sabah yeni umutlara gebe başlar. Ve ekranda doğarlar her buluşmayla yeniden..
Duyguların en fırtınalısına yakalanırlar.
Birbirlerini gerçekten merak ederler.
Bulut adam kadının açlığından, üşümesinden
bile sorumlu tutmaya başlar kendini.
Kadınsa adamın yorgun hallerine dayanamaz.
Elleri dokunmasa da ellerindedir artık. Birbirlerini el
üstünde tutarlar anlayacağınız.
Günler, aylar geçer...
Hayaller ekranlara sığmaz olur.
Artık görmek isterler birbirlerini. Dokunmak
sarılmak isterler. Hatta çılgıncasına sevişmek...
Kadın kıvranır onsuzluğun acılarında.. Özlem şiddete
dönüşür. Acıtır... İşkencelere yatırır kadını. Oyun değildir artık
bu. AŞK ekranda değil hayatın ta içinde yaşamaktadır.
Bulut adam sorar durmadan ;
-N’olacak şimdi...
Kadın, adam kadar cevapsız...
“Bilmiyorum” der.”Bilmiyorum”
Artık sorgulamalar başlar duyguları ...
”Bu nedir?...Bunun adı ne..?”
Kadın aşkı tanımlar ama çare değildir tanımlamak..
Yaşananlardır gerçek olan. Hissedilenlerdir.
Her sevdanın başını bir karabasan bekler ya...Beklemese
sevda denen şey olmaz zaten.
İşte bu bir sevdadır ve başında karabasanlar.
Kadın unuttuğu aşk gözyaşlarını hüzünlere, sancılara,
onulmaz ağrılara boyar, alaca bulaca.
Artık her şeye gözlerindeki buğuların ardından
bakmaktadır.
Ve ekrana şunları; buzların arasından aldığı yüreğinin
kalemiyle yazar. Yüreğini buzlara iade etmek üzere...
“Beni ignore et*.Ne olur bunu yap.”
Bulut adam şaşkındır belki ama adı gibi bilir. Doğru olan
budur. Düşünür bir süre.Susar ekran. Susar kadının yüreği...Ölüm
anıdır bu.Verilen son nefestir sanki..
“Sevdam HAYIR dese” “ Sensiz yapamam dese” diye bekler
nefes almak için.
Bulut adamın suskunluğu bozduğu yerde ölecektir kadın..
Bunu ikisi de bilirler.
Bir yazı belirir ekranda çaresizce okunan
“Netten çıkıyorum o zaman” “Hoşçakal”
Mavi üzerine siyah yazılmış sözcükler kararlı ve kesindir...
Titreyen ve cansızlaşan parmakları son bir kez tuşları
gezinir kadının
“Hoşçakal”
Düşer Bulut adamın gülen yüzü ekrandan.
Ve
KADIN ÖLÜR...

M@D_VIPer
12-08-06, 18:51
15 dakikanız var mı?


Yorucu bir okul gününün sonuna gelmişti Ahmet, oysa ki saat daha 15:25 idi. Kadıköy-Kartal minibüslerine bindi, Maltepe'ye eve gidiyordu. Minibüs her zamankinden daha boştu, öyle ki oturacak yer bile vardı. Bir cam kenarına oturdu, kibarca parasını uzattı ve taşıtla dolu E-5 karayolunu seyrekoyuldu.
Zehra okuldan çıkmıştı, eve gitmek için minibüse bindi ve parasını uzattı. Şaşkındı, çünkü Kadıköy-Kartal minibüsünde boş oturacak yerler vardı. Tam birine oturacaktı ki arka sıradaki eski lise hocasını farketti. Ahmet Hoca öylece dışarıyı seyrediyordu. Zehra, yavaşça yanına oturdu ve:
-Tanışıyor muyuz acaba? dedi sessizce.
Ahmet Hoca önce ürktü, sonra Zehra'ya dönüp gülümsedi ve:
-Pek sanmıyorum, dedi.
Zehra: Rahatsız ettim, özür dilerim, dedi, sessizce gülüştüler. Ahmet Hoca:
-Nasılsın bakalım, nerden?
-İyi diyelim iyi olsun hocam, okuldan çıktım, eve gidiyorum,siz nasılsınız?
-Aynı, dedi sadece Ahmet Hoca. Bir süre sustular. Sonra Ahmet Hoca sessizliği bozdu ve:
-Okul nasıl gidiyor, diye sordu.
Zehra:
-İyi gitmiyor, dedi kibarca.
Ahmet Hoca:
-İngilizce o kadar zor değildir ki, dedi. Fakat Zehra'nın neyi kastettiğini anlamamıştı. Zehra, dersler iyi, okul iyi gitmeyen, diyerek sözünü düzeltti. Ahmet Hoca cevabın güzel olduğunu düşünerek gülümsedi ve devam etti:
-Peki hayat nasıl gidiyor o zaman?
Zehra beklenmedik anda beklenmedik bir soruyla karşılaşmıştı aslında fakat çok doğal bir soru olduğunu düşünerek sakin bir şekilde cevap verdi:
-Hayat yarım bardak su. Kimi zaman dolu tarafı gözüme çarpıyor, kimi zaman boş tarafı. Dolu tarafı beni az da olsa mutlu ediyor, gülümseyebiliyorum. Ama boş taraf bana bu gülümsemeyi unutturabiliyor.
Ahmet Hoca: O halde hep dolu tarafını görmeye çalış., dedi gülümseyerek.
Zehra devam etti:
-İstediğimiz her an dolu tarafı gözümüzün önünde tutamıyoruz. Boş tarafta bulunması gereken su damlalarının hesabını, bulunan su damlalarından soramam ki, ya da boş tarafın görevini mevcut damlalardan istemeye hakkım yok. Bu, biraz bencillik olur. Ama genel düşünürsek, memnunluk oyunu her iki tarafı da anlık sevindirir. Ben iyiyim hocam, peki ya sizin hayatınız nasıl gidiyor?
Ahmet Hoca aslında Zehra'nın düşüncelerine çok önem veriyordu, bu lisede de böyledi fakat bunu hissettirmekten daha doğrusu düşüncelerini paylaşmaktan hep kaçmıştı, yine aynı şeyi yaptı ve ilgilenmiyormuş gibi kendisine yöneltilen soruya düşünmeden cevap verdi:
-Benim bardağım da az da olsa doluydu ama birileri bardağımı düşürmüş olmalı ki artık boş, hiç su kalmadı. Peki ben şimdi boş alanların, olmayan damlaların hesabını nasıl soracağım?
Aslında böyle bir cümle kurmayı kestirememişti Ahmet Hoca, sanki konuşan kendisi değildi, şaşırdı kendi söylediklerine, fakat söylemişti bir kere ve sonunda da soru sormuştu. Olduğu yerde biraz doğruldu ve cevap beklemiyormuş tavırlarına girdi, fakat Zehra çoktan konuşmaya başlamıştı:
-Tabi ki de paylaşarak, hocam!
-Ahmet Hoca, anlamadığını belli eden bakışlarla: Nasıl yani? dedi.
Zehra:
-Evet paylaşarak istediğiniz hesabı sorabilirsiniz. Benim yarısı dolu bir bardağım var, isterseniz hesap sormak için kullanın, isterseniz dolu tarafını görmek için, ama yarım bardaklık suyumun yarısı sizindir, dedi gülümseyerek.
-Ahmet Hoca, böyle bir cevap beklemiyordu aslında. O an düşününce aslında paylaşmanın sorunlara çözüm de ışık da olabileceğini anladı. Bugüne kadar problemlerini hiçkimseyle paylaşmamıştı, üstelik "bu benim sorunum,öyleyse yalnızca ben çözebilirim" düşüncesini benimsemişti. Fakat şimdi, eski bir öğrencisi ona paylaşmanın yoklukları azaltacağını, acıları hafifleteceğini öğretiyordu. Ahmet Hoca, şaşkın ve duyduklarından memnun bir ifadeyle:
-İlginç ve bir o kadar da doğru bir çözüm. Peki ama azalan suyun için sana borçlu olmayacak mıyım?
Zehra masum bir tebessümle:
-Bana 3sene boyunca öğrettiklerinize saysanız ve ben de hakkınızı az da olsa ödemiş olsam, ne dersiniz? dedi.
-Ahmet Hoca gülümseyerek:
-Çok güzel olur derim, 3 senelik alacağıma 15dk da kavuşmuş olmak beni sevindirir., dedi, sessizce gülüştüler. Aslında ikisi de birbirlerinden çok şey öğrenmişlerdi o güne kadar ve öğrenecekleri daha çok şeyin olduğuna çoktan inanmışlardı. Öyle ki, Ahmet Bey ineceği yere geldiğinde:
-Bir başka tesadüfte, bir yerden tanıştığımızı hatırlarsak, bir 15dk'nı yine bana ayırabilir misin?, dedi. Zehra:
-Seve seve, ama karşılığında 3 senenizi daha alırım., dedi ve ayrıldılar.
Eğer siz de yaşadığınız her 15dk nın değerini anlamak ve kaybetmemek istiyorsanız, paylaşımlarınızı esirgemeyiniz. Unutmayınız ki, paylaştıkça sizden hiçbir şey eksilmez, aksine; kaybedenlerden değil, kazananlardan olursunuz...!

M@D_VIPer
12-08-06, 18:52
Doğum Günü


"Ya hadi çabuk ol." Sevgilisiyle sahilde baş başa yürüdüğü sırada birden gelen mesajdan sonra arabaya doğru koşar adım yürümeye başladılar. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sevgilisine sorduğu kısa sorular cevapsız kalmıştı. Arabaya bindiklerinde bir mesaj daha geldi. Kızın, insanı panikletecek kadar hızlı olan hareketleri biraz daha hızlandı. Oysa kendisi hala bir cevap alamamıştı. Cevapsız kalan soruların cevabını biraz zaman ve sabırdan sonra alacağını fark edince soru sormadan kız arkadaşının dediklerini yapmaya başladı. Aklına doğum günüyle ilgili bazı şeyler geliyordu fakat aklına gelenlere pek ihtimal vermiyordu. Doğum günü gecesi ilk aklına gelen sürpriz bir partiydi. Ama bu imkansızdı. Çünkü bir hafta öncesine kadar sayılı arkadaşlarını parti maksatlı aradığında çoğundan olumlu bir yanıt çıkmamıştı. Sevgilisi arabayı Kadıköy'ün dar sokaklarında hızlı bir şekilde sürerken, onun kafasında bu ihtimaller vardı. Arkadaşlarından olumlu bir yanıt alamayınca sevgilisine bu akşamı baş başa geçirmek istediğini söylemişti. O da garip bir şekilde hemen kabul etmişti. Sevgilisinin heyecanlı hareketlerinden kötü bir şey olmadığını çıkarabiliyordu. Çünkü ne kadar rol yapmaya çalışsa da yüzü gülüyordu sevgilisinin. Sonra birden arabaya yavaşlamaya başladı. Sanki sevgilisi bir şey hatırlamış veya unutmuştu. Yüzü bozuldu birden. Sonra hiç bir şey olmamış gibi davranıp arabayı her zaman gittikleri kafeye doğru sürdü. Kafeye doğru gittiklerini görünce aklında ki sürpriz parti olasılığı daha ağır basmaya başladı. O da oyunu kurallarına göre oynayıp hiç bir şey anlamamış gibi davrandı. Yol boyunca gergin bir ortam olmadığı halde gergin bir ortam varmışçasına konuşmadılar. Sadece sevgilisini izlemekle yetindi. Arabadan inip kafeye vardıklarında kimse yoktu kafede. "Herhalde sonra gelecekler" diye geçirdi içinden. Ve oturmaya başladılar. Bir süre sonra dayanamayıp sevgilisine neler olup bittiğini sordu. O da hiç nazlanmadan anlatmaya başladı. Sahilde canı sıkıldığından böyle bir şey yaptığını anlattı. Amacının onu şaşırtmak olduğunu söyledi. Sevgilisinin biraz daha ağzını aradı ama bir şey çıkmadı. Bir saate yakın oturdular kafede. Ne gelen oldu ne de giden. O bir saatle beraber aklında ki parti olasılığı da eriyip gitti. Biraz daha oturup sevgilisinin evine gitmek için kalktılar. Aklında sevgilisini eve bırakıp kendi evine gitmek vardı. Ama yorgun olduğundan sevgilisiyle beraber onun evine çıktı. Sevgilisi daireye ondan önce girdiği halde ışığı açmamıştı. Gecenin bu saatinde bu ayrıntıya pek fazla takılmadı. Ayakkabısını çıkarıp karanlık salona girdiği an artık bir klişe olan "sürpriz" çığlıklarıyla karşılandı. Birden açılan ışık gözünü almıştı. Aklında böyle bir düşünce olduğu halde boş bulunmuştu. Ve gerçekten sürpriz olmuştu. Aradığı ve mazeretleri olduğu için gelemeyen bütün arkadaşları salonda onu bekliyordu. Birden içini bir sıcaklık kapladı. Herkesle tek tek öpüştü, kucaklaştı. Uzun zamandır görmediği ama görmeyi çok istediği arkadaşları da buradaydı. Bu da ona sevgilisinin bir sürpriziydi. Hiç beklemeden mum yakıldı, pasta kesildi, şampanya patlatıldı ve hediyeler verildi. Uzun zamandan beri gerçekten mutlu olduğunu hissetti. Hepsiyle tek tek sohbet etti, hasret giderdi. Doğum günü çocuğu olduğu için ilgi tamamıyla onun üzerindeydi. Ve bu ilgi onu ister istemez şımartmıştı. İyice doğum günü havasına girdi. Espriler, şarkılar, oyunlar... Gece kafasında ki doğum günü partisinden de güzel geçiyordu. Sevgilisi, ablası ve arkadaşları onun için çok güzel bir masa hazırlamışlardı. Bin bir çeşit yemekler, tatlılar, börekler masanın üzerinde usta bir aşçı eli değmiş gibi belli bir düzen içerisinde sıralanmıştı. Odanın bir ucundan diğer ucuna uzanan süsler, süslerden sarkan balonlar, masanın üzerinde ki rengarenk fırfırlar, odaya girdiğinde üzerine atılan konfetiler... Saatler öncesinden hazırlanılmış bir organizasyondu. Sıkıcı partilerde ki gibi gergin susuşların, sıkıntıdan yüzünü asıp bir kenarda oturan misafirlerin olmadığı mükemmele yakın, hatta mükemmel bir partiydi. Bir düğün havası vardı. Böyle bir şeye ihtiyacı olduğunu fark etti. Aslında herkesin böyle bir şeye ihtiyacı vardı. Arkadaşları, ablası, sevgilisi... Herkes yanındaydı. İçki, pasta, yemekler, sohbet her şey daha bir tatlı geliyordu ona. Hiç bitmesini istemediği bir geceydi. Ve bitse de her zaman hatırlayacağı bir geceydi. Birden aklına bir şey geldi. Küçüklüğünden beri aklında olan bir şey aslında. Her mutlu anında aklına gelen bir şey. Yüzü ve morali birden bozuldu. Ama kimseye fark ettirmeyecek kadar çabuk topladı kendini. Sevgilisinin elinden tutup salonun yanında ki çalışma odasına girdi. Sevgilisinin yüzünde tatlı bir gülümseme, gözlerinde mutlu olmanın verdiği inci gibi bir ışıltı vardı. Onun ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Sevgilisinin kulağına eğilip "benimde size bir sürprizim var" dedi. Sıkıca sarıldı sevgilisine, gözlerinin içine bakıp dudaklarından öptü. "İçeridekilere az sonra geleceğimi söyle" diyerek sevgilisini odadan çıkarttı Yüzündeki gülümsemeyi bozmadan çalışma masasına oturdu. Önündeki kağıda bir şeyler yazdı. Hala bir gülümseme vardı. İçeriden müzik sesiyle beraber arkadaşlarının kahkahaları duyuluyordu. Uzun uzun kapıya baktı. Elini masanın sağ alt çekmecesine doğru götürdü. Çekmeceyi yarısına kadar açmışken içeriye en yakın arkadaşı Mustafa girdi. Yanlış bir şey yaparken yakalanan yaramaz bir çocuk gibi birden çekti elini çekmeceden. Arkadaşı ne yaptığını sorduğunda, işaret parmağını dudaklarına götürerek sus işareti yaptı ve içeriye dönmesini söyledi. Yüzündeki gülümseme hala yerindeydi. Yarısına kadar açılmış çekmeceyi bir tören misali yavaşça açtı. Birden kafasını kaldırıp gözlerini kapıya dikti. Yavaşça kalktı,kapıya doğru yürüdü. Kafasını kapıya doğru eğdi ve içeriyi dinledi. Elini kapının kilidine doğru yavaşça götürdü. İçeride ki hareketliliğinin aksine her şeyi bir tören havası içinde yavaşça yapıyordu. Kapıyı kilitleyip tekrar masaya oturdu. Masanın sağ alt çekmecesinden korunma amaçlı getirdiği silahı çıkardı. Sevgilisinde kaldığı bazı geceler bu silahı da yanında getiriyor, daha sonra tekrar eve geri götürüyordu. Geçen gece unutmuştu geri götürmeyi. Silahın içine tek kurşun koydu. Masanın üzerine bıraktı. Hala gülümsüyordu. Gözü masanın kenarında duran resme takıldı. Sevgilisiyle beraber Taksim Meydanı'nın da çekildikleri resimdi bu. Asker arkadaşı gibi yan yana fakat sevgili gibi kol kolaydılar. Bir süre izledi resmi. O günü ve ânı tekrar yaşadı. Masanın üzerindeki kağıda tekrar baktı. Yazdığı yazıya. Silahı masadan aldı, şakağına götürdü. Son kez resme bir daha baktı ve gülümsedi. Bu sefer ki daha içten bir gülümsemeydi. Ve tetiği çekti. Kafası masanın soluna doğru düştü. Az önce bakıp gülümsediği resim kanlar içindeydi. Masa saniyeler içinde kanla doldu. Yüzündeki gülümseme ise hala duruyordu. Silahın patlamasıyla beraber içeride de hayat durdu. Kimse ne olduğunu anlamadı. İlk şoku atlattıklarında ise çok geçti. Kilitli olan kapı bir kaç darbede kırıldı. Herkes doluştu odaya. Mustafa'nın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bir an yerinden kımıldayamadı. Ne yapacağını bilemedi. Arkadaşının sevgilisinin çığlığı ile kendine geldi ve masaya doğru koştu. Omuzlarında tutup kaldırdı onu. Gözleri açık, yüzünde gülümseme, başı sol yana doğru düştü. Ablası ve sevgilisi daha fazla dayanamayıp bayıldılar. Kimsenin aklına hastaneyi aramak gelmedi. Aransa da çok geçti zaten. Herkes olduğu yere çakılı kalmıştı. Mustafa'nın yaşla dolan ve manasız bakan gözleri masada ki yarısı kanlanmış kağıda takıldı. Yazıyı okudu, anlamadı. Her şey anlamını yitirmişti. Mantıklı düşünemiyordu çünkü ortada mantıklı bir durum yoktu. Kağıdı eline aldı ve bir kez daha okudu: "Mutlu olmak bile acı veriyor. Çünkü biliyorum bununda sonu var."

M@D_VIPer
12-08-06, 18:52
Sevgi Yolcuları


Uzaklarda ışıklı gemiler yolcu taşımakta, deniz durgun, rıhtım kalabalık... Ağır duygu yükü taşır durur yorgun argın, beli bükülmüş yolcular... Sevgiliye selam götürür kara trenler, dumanlı dağlardan dolana dolana... Birkaç damla göz yaşı akar durur, garlar da, iskeleler de, rıhtımlar da... Boynu bükük, özlem yüklü sevgiler akar durur, hasret yüklü dünyalının gönlüne... Sevda yüklü kervanlar gelir gider, bir oraya bir buraya... Beyaz mendiller sallanır hep yolculara, yolculuklara... Ayrılıklar, acılar kavurur, olgunlaştırır insanı... Özlemler büyütür gerçek sevgileri... Biri “güle güle” der; diğeri, “hoş geldin”... Bir ikilemdir yaşamın kendisi... Ne gitmekten vazgeçersin, ne de kalırsın... “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?..” der ya hani bir şarkı... “Hem ağlarım hem giderim...” diyen gelin gibi... İşte bu yaşam... Bir kararsızlık... Duygu yüklü bir öykü bizimki... Bir başka şarkı yükselir, dolu bulutlardan... “Gözlerim vagonları dolaştı, üzgün üzgün...”

Sonbahar esmeye başlamıştı ki, sabahın kuşluk vakti aceleyle uyandım. Çocukları uyandırdım. Hava uyanmaya başlamış, otobüsün kalkma vaktine bir saat kalmıştı. Uykulu gözlerle Elif, yüzüne dökülmüş saçlarını elinin tersiyle topladı, ağır ağır. Yataktan kalkıp lavaboya doğru yürüdü. Ayşe daha uyanmamıştı. Uykusu hayli ağırdı. Başında davul çalsan uyanmaz, uykusu geç açılan cinstendi. Geceden bavulları hazırlamıştık. Alelacele bir şeyler atıştırıp yola çıkacaktık. Bir heyecan hepimizde. Umulmadık, beklenmedik bir yolculuktu hazırlandığımız. Bir yolculuk bileti kazanmıştık bilinmeze. Gideceğimiz yer meçhuldü. Biz bu yolculuğu hak etmiştik. Şans mı, şanssızlık mı, anlamadım. Posta kutusuna topal bir güvercin haber bırakmıştı, yolculuk var diye...

Üç kişiydik. Giyindik. Bohem bir yolculuk için ne gerekse almıştık yanımıza. Umutlarımızı, özlemlerimizi, hasretimizi doldurmuştuk tahta bavullarımıza. Kapımızın önüne indiğimizde, bizi bekleyen kango araca binip otobüs terminaline doğru yola koyulduk. Servis aracımız beyaz bir otobüsün önünde durdu. Karışık, belirsiz duygularla adım adım ilerledik, bizi bilinmezimize götürecek otobüse. Belki bir sevgiliye, belki bir cennet bahçesine. Vedalaşmaya gerek yoktu, bizi uğurlamaya gelen kimsecikler yoktu zaten. Otobüsün bagajına eşyalarımızı yerleştirip, o üç basamağı hızla çıkınca, içeri göz attım ki ne göreyim... Sevdiğim bütün dostlarım orada... Ağzım açık kalmıştı; gözlerim, hayret ve sevinçten ışıl ışıldı... Bu ne sürprizdi böyle!.. Kim düşünmüş böylesine bir seyahati... Emin, arka sıralarda:

“Hadi! Çabuk olun arkadaşlar, geç kalacağız...” diye telaşla seslendi, her zamanki gibi yine aceleciydi. Binnur’a göz ucuyla baktım. Görüntüsü, yeşiller içinde bir dal gibi yüzümü aydınlattı eskiden olduğu gibi.

“Acelemiz yok arkadaşlar. Yol uzun... Dolu dolu günlerimiz olacak hep birlikte!” diyordu Nigar. Heyecanından, yüksek sesle konuşmaktan kendini alamıyordu...

Hepimiz eski tanıştık. Aramızda, uzun süre görüşmesek de hiç kopmayan bir sevgi bağı vardı, kökü ta eskilere dayanan, riyasız, yalansız, samimi. Doğduğumuz mezra bizi böyle bağlamıştı birbirimize. Acıları, sevgileri paylaşmıştık. Yüreklerimiz sımsıcak, bakışlarımız heyecanla birbirimizi aramaktaydı. Başımı hafifçe arkaya çevirdim. Yaşlı Cemile teyzem bile topal ayağı ve yaralı yüreğiyle gelmiş, çoktan koltuğuna kurulmuştu. Yanına kuşlarını da almayı unutmamıştı. Eteğine oturttuğu kuşlarını, avcunun içine doldurduğu yemlerle beslerdi. Az gitmezdik evine, kuşlarının su içişlerini seyretmekten kendimizi alamazdık çocukken. Küçük, kalaylı bakır sahanda su içirirdi onlara...

Şoför Rıza gömleğinin yakasına yerleştirdiği bembeyaz mendiliyle, sıcak güneşe karşı önlemini şimdiden almıştı. Parmaklarının arasındaki sigarasını derin derin içmekteydi. Hepimiz koltuklarımıza yerleştik; Rıza abi kontağı çevirdi ve otobüsümüz yavaştan harekete geçti. Duygularımız çarpışmaya başlamıştı. Öyle TV falan yoktu otobüste. Hepimizin gözleri önünde, yaşamın gerçek film sahneleri vardı, acısıyla, tatlısıyla. Uzun bir yolculuğa çıkmıştık. Molasız, uzun bir yolculuktu bizimki. Arka sıralarda, sevgisini yüreğine gömüp, Selma’sını yıllar önce gurbete göndermiş Murat’ı gördüm. Darmadağınık, sevgi dolu bir yaşamdı Murat’ın yaşadıkları. Yeşilimsi sevdasını, acı sarı tahta bavula koyup Selma’yı yolcu etmişti yıllar önce. Yaşamında bir başkası da olmamıştı hiç. Böylesine tutkulu bir sevgiydi aralarındaki. Bir ara, Murat’ın başka biriyle birlikte olduğunu yaymışlardı ortaya. Kimseler inanmamıştı. O an gözlerine bakınca daha iyi anlamıştım ki, Murat, Selma’ya kavuşmak için bu otobüse binmişti.

Suna’ya takıldı şimdi düşüncelerim. Duygu yüklü arkadaşım. Hani evlenecektin Ercan’la? Nasıl bağlıydınız birbirinize... Ne oldu öyle?.. Yoksa, Tanrı kıskandı mı sevginizi? Bir arkadaşım anlatmıştı. Birini çok sever de dünyayı unutursan, Tanrı “Benden fazla kimseyi sevemezsin!” diye çekip alırmış sevdiği kulunun sevgilisini? Yoksa Tanrı da mı kıskanç, ha ne dersiniz? İyi olmuş Suna bu yolculuğa katılman, diye düşündüm. Seni buralarda görebilmek ne güzel... Toparlamışsın bak kendini! Açın yeri başka, acının yeri başkaymış, değil mi? Gidiyorduk hepimiz, mutlu, umutlu. Emniyet kemerleri falan da takmamıştık. Şoför Rıza usta sürücüydü. Yüreği sevgi dolu yaşamıştı hep. Ölüme götürmezdi yolcularını. Sevdiklerine ulaştırırdı usta sürücülüğüyle...

Otobüsümüz yemyeşil bir alana yanaştı. Yanımıza aldığımız hafif yiyecekleri ağız tadıyla yemek güzeldi. Etrafımızda sevgiden örülü bir hale. Her birimiz en sevdiklerimizi yanımıza almıştık. Kimimiz çoluk çocuğunu, kimimiz eşimizi, kimisi kumrularını, kimisi de sevgilisinin hayalini...Yoksa burası Cennet denilen yer miydi? Issız, sakin... Pınar şırıltılarından başka ses yoktu etrafta. Emel’i aradı gözlerim. Bakışlarımız karşılaştı. Çocuklarını başına derlemiş, eliyle beni çağırmaktaydı. Her yer çimen kokusu... Akasya, suskun... Gelincikler ırgalanmakta... Rüzgar efil efil esiyor... Müzik bangırtıları da yok. Arka taraflarda, gönül tellerinden yükselen bir şarkı: “Silemezler gönlümden, ne aşkını ne seni...” Gurbet ezgileri yükselmekte dumanlı ruhlarda. Gökyüzüne çevirdim başımı.

Hava birden bulutlandı, her yanı sis kapladı. Havayı nem sardı, toprak kokusu tütmeye başladı her yerde. Yağmur ha yağdı ha yağacak... Otobüsümüze sığınmıştık yeniden. Tam hareket etmek üzereydik ki, bir kara tren yaklaşmaktaydı ötelerden. O acı sesini duydum, yeri göğü yırtarcasına.

Gözümü açtım birden bire. Yastığıma sarılmışım, ayaklarımı karnıma çekmişim, çok üşümüş gibi. Tir tir titremekteyim. Yüreğim hızlı hızlı çarpmakta, telaşla. Cep telefonumun alarmı, baş ucumda avazı çıktığı kadar bağırmakta. Duvar saatini aradı gözüm, kendi kendime mırıldanarak, “Hay Allah... Derin uykuda duymamışım. İşe geç mi kaldım yoksa?!”

M@D_VIPer
12-08-06, 18:52
Nemçe Kumpanyası


Osmanlı Devletinin hem toprak bakımından, hem de siyasi yaptırım bakımından küçüldüğü yılları yaşayan vatandaşlar birinci dünya savaşma taraf olma bahtsızlığını da yaşıyorlardı. Ülkenin fiili durumundan yararlanmak isteyen azınlıklar kendilerine gösterilen hoşgörünün aksine her türlü zararlı faaliyeti sürdürmekteydiler. Ülkede huzur ve güvenlikten söz etmek pek mümkün görünmüyordu.
Yıllarca, Müslüman-Türk Milletinin hoşgörüsüne bağlı olarak can ve mal güvenliği sağlandığından huzur ve güven içinde yasayan azınlıkların kendilerine bu hoşgörü ortamını sağlayan insanları unutup, ihanete kadar varan yıkıcı faaliyetlerini emperyalist Avrupa devletlerinin ebedi Türk Yurdu olarak tescil edilen Anadolu üzerindeki emellerinin gerçekleşmesi doğrultusunda kullanılmaktaydı.
Samsun ve Trabzon, Anadolu'nun Karadeniz'de ki en işlek limanlarındandı. Avrupa devletleri Ermeni meselesini kendi menfaatleri doğrultusunda suni olarak ürettiler. Komiteciler, Sivas, Şebinkarahisar, Erzurum, Van ve Elazığ mıntıkalarına silah sevkıyatım bu limanlardan yapıyorlardı.
Azınlıklar tarafından kısa mesafelere yapılan silah ihracı için Giresun iskelesine büyük ehemmiyet veriliyordu. Buradaki silah kaçakçılığını komisyoncu Vahan Badliyan ve kel Artin ismindeki iki Ermeni yapıyordu. Limana getirilen bütün silah ve mühimmatın ihracı, depolanması, dağıtımı ile istenilen yerlere sevkıyatım da onlar idare ediyorlardı.
Bir gün kel Artin'in Rus vapurundan çıkartmakta olduğu saman balyalarından birinin vinçten kurtulması sonrası yere düşüp, dağılması üzerine arasından dört yüz martini ve bir çok mavzer tüfeğiyle bir hayli mermi ortaya saçıldı. Bunun üzerine gümrük ambarında bulunan diğer balyalarda yapılan aramada da bol miktarda silah ve mermi ortaya çıktı. Olay resmi evrakla tespit edildi. Kaçakçılık olaylarının önlenmesi için gerekli tedbirler alınarak, sanıkları hakkında gerekli işlemler başlatıldı.
Böylesine ihanetlerin yaşandığı bir zaman diliminde Trabzon İli Giresun ilçesinde görev yapmakta olan İkinci Komiser Hakkı efendi olumsuzlukların farkındaydı. Mevcut imkanlarla ortaya çıkan olumsuzlukları tamamen ortadan kaldırmada fazla bir şey yapamamasına rağmen elinden geldiğinin en güzelini yapmak için bütün gücüyle çabalayıp, duruyordu.
İlçe de yalnız başına denetleme yaptığı esnada olan biteni düşünmekten geri duramıyordu. Hele, hele azınlıkların davranışını kabullenemiyordu.
Öyle ya yıllarca huzur ve güven İçinde yaşadılar. Askere alınmadılar. Zanaatın tümünü ellerine geçirdiler. İktisaden, bu kutsal toprakların hakiki sahiplerinden çok daha fazla güçlendiler. Kahraman Türk Milleti onların bu ayrıcalıklı durumuna haset etmedi. Türk Polisi onların haklarını korumaktan hiç bir zaman geri durmadı.
Bir gün Nemçe (Fransız) Kumpanyasının (Sirk) Avusturya vapuruyla Karadeniz limanlarını ziyaret ederek, tiyatro temsilleri vereceğini, akrobasi gösterileri yapacağını duydu. Ordu'dan itibaren Karadeniz'deki limanlara uğrayarak Giresun'a geldiklerinden haberdar oldu. Herkesin merak ettiği kadar o da Nemçe Kampanyasını merak ediyordu.
Bir polis amiri olduğundan dolayı herkesin bilmediklerinden dolayı daha çok merak etmişti. Öyle ya, bu güne kadar silahla herhangi bir İşleri olmayan ve duyulmayan azınlıkların birden bire silahlanmaları nasıl sağlanmıştı. Silahları, Türklerden alamadıklarına/alamayacaklarına göre nereden, nasıl temin etmişlerdi? Her türlü ihtimali kafasında değerlendiren Hakkı Efendi, sorumluluk bölgesinde oluşan her olayı dikkatle takip ediyor, olayların gerisinde kalmamaya çalışıyordu.
Bu şüpheci ve kararlı tutumu sonucunda kumpanya kisvesi altında Karadeniz bölgesinde yaşayan azınlıklara kendi çirkin emellerinin gerçekleşmesi için silah ve mühimmat temin eden Avusturya vapurundan yayılan pis kokulara el koydu. Bilhassa Ordu ve Giresun limanlarından karaya çıkarılarak, azınlıklara dağıtılmak üzere gümrük ambarlarında bekletilen silah ve mühimmata el koyarak, sinsice yapılmak istenen silah-mühimmat kaçakçılığının ortaya çıkarılmasını sağladı.
Türk Polisini yok sayma gafletine düşen hainlerin fitne ve kargaşa çıkarma istemleri Türk Polisi tarafından ortaya çıkarıldı. İhanete kadar varan serüvenlerinin sonu acı oldu. Yıllarca gördükleri hoşgörüye karşı ortaya koydukları ihanetlerinin karşılığını aldılar.
İste yabancıların ve onlara inanarak, hainlik yapan yerli işbirlikçilerinin hazin sonu budur. Türk Milletine ve Türk insanına ihanetin bedeli bundan böyle de kesinlikle bu şekilde ödetilecektir. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:52
Hastane


Hastanenin beşinci katında bir odaya yerleştirildiğinde, yüreğinde kendinin de beklemediği kadar fazla heyecan vardı. Önce bu heyecanı kalbinin rahatsızlığından olduğunu düşündü. Ancak daha önceki rahatsızlıklara benzemiyordu. Tanıdık olmayan bir çarpıntı vardı kalbinde. Lakin çok da rahatsız etmiyordu. Bir süre sonra kendi kendine itiraf etti. “korkuyorum herhalde” dedi. On bir çocuğunu düşündü. Daha ancak üç tanesini evlendirebilmişti. İş sahibi olan ise sadece dördü idi.
En küçüğü gözlerinin önüne getirdi. O’na hep güvenmişti. “Cin gibi” derdi ondan bahsederken ve hep yüreğinin kabardığını hissederdi. Küçüğün perişan olmayacağını, kesinlikle tahsilini bitirip iyi bir iş güç sahibi olacağını, hatta diğer kardeşlerine de faydası olacağını düşünür ve ona çok güvenirdi. Çünkü en küçük, çok iyi konuşur, anlatmak istediğini çok iyi anlatır. Tuttuğu işi çok iyi tutardı. Onu hiç boş otururken gördüğünü hatırlamıyordu. Ya evde bir iş tutar ya da kitap okurdu bir köşeye oturup.
Hastaneye gelirken bile, diğer oğullarından kendisiyle kimin geleceği kararlaştırılırken, o bu kararın içine hiç girmemiş, kesinlikle gelenlerden birisi olmayı peşinen herkese kabul ettirmiş ve tartışılmasına bile meydan vermemişti.
Odaya geleli henüz bir saat bile olmamışken, etrafında onu aramaya başlamıştı bile. Yanındaki koltukta sessiz sedasız oturan karısına, “nerede acep bu çocuk”derken pencereden aşağıya baktı. Bahçedeki açık kafeteryadaki masalarda oturanlara tek tek göz gezdirdi. Bir an olduğu gibi dondu. Karısı bu ani halinden o kadar korktu ki kalkıp yanına geldi. “noldu bir şey mi var” diye ortalığı telaşa verdi.
Başıyle işaret etti “hele aşağıya bak” karısı aşağıya baktı bir de ne görsün. Oğulları bir masaya oturmuş, dumanları ta yukarılara yükselircesine sigarasını çekiyor. İkisi de çok şaşırdı. Onun sigara içtiğini hem bilmiyorlar, hem de çok şaşırmışlardı. Onun zararlı bir alışkanlığı olacağına hiç ihtimal vermemişlerdi.
Biraz kalp hastası olması ve sigaranın kalbe verdiği zararı düşünerek kaygısından, biraz da karizmatik bir baba olarak oğlunun, hem de en küçüğünün, karşısına oturup sigara içiyor muşcasına hissetmesi keyfini kaçırdı. Hatta sinirinden nedeceğini şaşırdı. Karısı “şimdilerde içmeyen mi var boş ver üzülme” diye teskin etmeye çalıştı.
Kızgınlığı bir türlü geçmiyordu. “hayır hayır bir gelsin sorarım ben ona, sigara içmekte neymiş bakalım”
Daha sözünü bitirmemişti ki, oğlu meydan okuyor muşcasına, olanlardan habersiz kapıdan giriverdi.
“Gel bakalım buraya dedi” kızgın bir şekilde. Oğlu anlamıştı babasının bir şeye kızdığını. Rahatsızlığı ile bir durum sanıp telaşlandı.
Önce oğluna kızgın kızgın baktıktan sonra, “maşallah iyi bir şey öğrenmişsin, sanatını bırakma oğlum. Bakıyorum baban yatağa düşer düşmez karşısına geçip sigara içiyorsun. Ne bu sigara, ne zaman öğrendin sen bu illeti. Benim halimi görmüyor musun.”
Çok bozulmuştu, hiç hesap edememişti aşağıda sigara içerken babasının pencereden göreceğini. Aslında vereceği bir cevabı yoktu. Önce boynunu büküp babasının bütün azarlamalarını başı yerde dinlemeyi düşündü. Sonra babasının riskli açık kalp ameliyatının verdiği hüzünle babasına döndü ve kendisinden emin bir şekilde “Baba sen babanı hiç kalp ameliyatı için hastaneye yatırdın mı” dedi.
Babası fena şekilde şaşırmıştı. Önce kem-küm anlaşılmaz bir iki kelime telaffuz etmeye çalıştı. “Ne demek şimdi bu. Hayır yatırmadım”
Aslında gayet samimice sorduğu soru tutmuştu. “Ben babamı kalp ameliyatı için hastaneye yatırdım ve bir iki saat sonra ameliyat olacak. Sigara bile kesmiyor vallahi. Kafamı hastanenin duvarlarına mı vuraydım”
Babasının gözleri önce acıdı, sonra yaşlar boşandı. Çok hoşuna gitmişti oğlunun cevabı. İçinden “evet bu çocuk diğer kardeşlerinden farklı” diye geçirdi bir kere daha. Sonra elini havaya kaldırdı, avuç içleri oğluna gelecek şekilde uzatarak “çak” dedi. Elleri havada buluştu.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:53
Ay Doğar Yağmur Üstüne


“Yağmurlu bir günde gelmesen asla affetmeyecektim seni.”
Kehribar rengi şetlant kazağının kollarını çekerek,kalemini alıyor eline.Kaldığımız yerden devam der gibi bana bakıyor.Hangi şiiri arıyor ki yüzümde? Uzayan ve uzadıkça mesafelere sarkan bir zamanın neresinde yakalanır mısralar? Yarım bırakılan hangi şiir onarılabilir bunca kurak günlerden sonra…
Evet çok uzun zaman olmuştu görüşmeyeli.Bir yaz günü polikliniğin arka bahçesindeki zeytin ağaçlarının gölgesinde içmiştik son çaylarımızı.Karalama kağıtlarının her bir yüzüne bir mısra yazmış ,gerisini getirememiştik. Gecenin üçünde ansızın uykuyu bölen mısralar yoktu ortalıkta. “Şiirle inatlaşılmaz”deyip , geçmiştik bir kalemde günlük hesaplara, kredi kartı limitlerine ve senin araba kilometrede kaç yakıyor lakırtılarına…Meğer masada ikimizden başkaları da varmış. Kalabalığı sevmiyor şiir.
Yarım bıraktığımız şiirleri çıkarıyorum cebimden tomarla. Yağmur bütün öfkesini alır dostumun. Ancak böyle bir günde gidilir ona. Attığım gülden incinecek bir yürek taşıyordu çünkü. Fakat bu şehrin yağmuruna güvenilmez demiştim kendime. Bir sebep daha olmalı …Tek mısradan başka ne yetişirdi imdada.
“Bana mazeret bulma.”
“Yok,” diyorum “mazeretim yok…Sanki daha dün ayrıldık bu masadan.Öyle bir şey işte dostum.Zamanı algıladığımız her yerde tükeniyor şiir.Sonunda yine buradayım.”
“Baksana zayıfladım bile !”diyerek üstünü düzeltiyor. “ Rejimdeyim.”
“Evet ,dikkat etmek gerekiyor artık yediğimize içtiğimize.”
Çay ve sigaradan ödün yok ama.Onları çıkarınca hayatımızdan şiirsiz kalacakmışız gibime geliyor.Dijital fotoğraf makinesi ve kamera aldığını da ekliyor rejimine.İnsan rejim yapınca daha mı çok sever kendini?
“Bir şiir söyle de çekeyim seni.”
”Ol ateş ki güle çevirir âşıkı/Gül yüzüne baktığım bağçeden.”…
“Ne zaman yazdın bunu?”
“Birkaç gün önce …” Kafeteryanın kapısı aralanıyor.Tıpkı şiirlerimiz gibi yarım kalıyor bu cümle de…Oysa yıldırımın denize nasıl düştüğünü anlatacaktım.Nasıl savrulduğunu gül sağanaklarının…
Kapıda, kendini göstermekten aciz bir hemşire şiire karışmak istercesine; “Bahadır bey,hastanız var!”diyor. -Bağlantı kesildi.Tekrar deneyin.-
“Biraz bekler misin,hemen bakıp geleceğim.”
“Tabii ki,”diyorum.Gözlerimdeki gül sağanağını gizleyerek
“Boş durma ha,bir şeyler yaz.” Diye de ekliyor kapıdan çıkarken.
“Baş üstüne dostum.”

İnce ince yağan yağmur da beni çağırıyor sanki.
Öylece bırakıyorum masayı.Birkaç boş çay bardağı ve dolu bir kül tablasıyla.Hayatımızı işgal eden onca sözcüğe rağmen bir eşini bulamayan mısralarımızı da alıyorum yanıma.Bir sigara alıp döneceğim.Kaldırım taşlarına bakmadan yürüyorum.Böyle havalarda toprak kokusunu severim.Fakat ilk kez fark ettiğim bir koku bütün benliğimi uçuruyor sanki.Deniz kokusu…Zamanın dışına çekiyor adımlarımı bu koku. Yüzümün en solgun yerinden süzülerek beynimin bütün kıvrımlarına giriyor…Sesini duyuyorum.Yağmuru yineleyen sesin çağırıyor beni.Bir kaç adımda bana doğru at.Neden yarım kalıyor şiirler anlarsın diyor.Bulutlar aşağı çekiyor gökyüzünü.Kimse görmemeli bir şiirin nasıl tamamlandığını dercesine.Yoksa büyüsü bozulur sözcüklerin…
Denizi göremiyorum.Burada durup dönmeliyim.Bekleyenim var…Yo, hayır bu an’ı yaşamalıyım.Hem belki de operasyon falan gereklidir hasta için.İşi uzayabilir.Deniz kanıma giriyor.Ellerim cebimde denize doğruluyorum.Yola çıkınca denize varmak ne güzel şey.Bütün yollar denize mi çıkar bu şehirde? -Bilmiyorum,buranın yabancısıyım.- Yağmurun ve denizin dans gösterisi başlamış.Bu fırsat kaçırılır mı hiç?Bekle dostum.Az sonra döneceğim.Yepyeni şiirlerle.Kimse aramamalı beni …Telefonu kapatıyorum. “Bizimkiler ekmek yemeyi seviyor,bu ekmekle dört turist doyar.” diyen tostçunun önünden geçerken artık bana ulaşılamıyordu.
Ne var bu kadar kararacak?Gündüz ortasında kara gece gibi gökyüzü.İçine atmış yazın öfkesini belli ki.Dokunsan ağlayacak bir hali var bulutların.Bu özellikleri coğrafya derslerine asla girmez.Kümülüs denip geçilir kısaca.Ya denize olan sevdaları? O kavuşmanın etrafa yaydığı deniz kokusu…Nereye dipnot düşülür? Hangi arama motorunda rastlanır bu kayda..?
Çitlembik ağaçlarının arasından bir kuru yaprak gibi savrularak usulca bir masaya düşüyorum.Çay diyorum garsona ,uzaktan sessiz sinema diliyle .Yanıma kadar gelip yorulmasına ne gerek var?Kabaran deniz başımı döndürüyor.Yağmuru rahatlatan kokusu ise çayıma karışmalı.İçmeliyim deniz kokusunu.Tekrar istemeliyim garsondan.Hem de duble.
Garson, “masaya yıldırım düşmez” demişti.
Öyle olmadı.Sarsıldım.Yeniden yeşerdi yapraklar dallarda.
“Saçlarının haziran sarısını da sevdim.”
“Son öykünü çok beğendim “diyor.İlk kez deniz kokusuyla tatlandırılmış bir çay içiyoruz.
“Yalnız , ikinci bölümde biraz felsefe yapmışsın.Öykünün doğallığına makyaj yapmışla birebir görüyorum bunu.”
Denizin bir volkan üstüne yayıldığını söylesem bana ne der? Baksana nasıl kabarıyor.Etrafa rayihalar saçarak, maviye boyuyor hayallerimizi.
“Gecenin üçünde yazdığın şiir de kısa ve çarpıcı.”
“Senin güzelliğinden bir gökyüzü yaptım çocuklara bu yüzden onlar hiçbir masala sığmadılar” böyleydi.Bir anda yıldırım düştü ve paramparçaydım .Sonra bu sözcükleri buldum yerimde.
“Her zaman gelir misin buralara?”
“Aksine , uzun zamandır uğramıyordum.Yağmuru bekledim hep….Sigara almak için çıkmıştım.Arkadaşım bir hastasına bakacaktı….”
.
“Geleceğini biliyordum”,diyor.Tamamlanmış şiirleri göstererek.Günbegün içinde bir sonbahar yağmuru taşıyan yarım bırakılmış şiirleri çok iyi tanıyordu çünkü.
“Yıldırım denize düşünce çözülür dilin...Ve bir şair, gül yağmurundan asla kaçamaz…”
Deniz mi tutuldu?..Bu kaçıncı çay garson? (Çaykurda dostun mu var/Bizi öldürmeye kastın mı var) Bak, gün akşam olmuş söylediğin yok….Sımsıkı tutuyorum ellerini avuçlarımda.Denizin güle dönüşen kokusunu duyuyorum.Zamanın buhar olup uçtuğunu da…Biliyorum.Yüzüne bakarsam, ay doğar yağmur üstüne…

Bahadır ,dostum affet beni.Bak yine yağmur yağacak.O zaman geleceğim… Üstelik yarım şiir olmayacak hayatımızda.Hatta denizi tutup getireceğim masamıza.Bırak kokusu bende kalsın.Yağmuru hangi şiir çağırmaz ki…Bu sefer kağıdı büyük iste garsondan.Bize tost kağıdı getir de.Deniz taşabilir ne de olsa.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:53
Kelebekler İnsandan Daha Mutlu Yaşadı Ömrünü...


Kelebekler İnsandan daha mutlu yaşadı ömrünü,
İnsanoğlu ise onlarca yıla sığdıramadığı ömründe mutlu olmayı başaramadı.
Doğum ile ölüm arasında sıkıştı kaldı insanoğlunun ruhu ve sonunda ölümün geleceğini bildiği için,hayatını keşmekeş içinde tüketti...
Kelebekler ise anladı hayatın değerini...
Sadece birkaç gün yaşadı kelebekler...
Kendisini yaratan kudretin sanatını işlediği kanatlarını gün ışığında çırpmadan önce,günler boytunca bir koza içinde,karanlığın zulmetine katlandı...
Bir kelebeğe dönüşmeden önce,ipek böceği olarak çektiği o zulmetin,paha biçilmez hediyesini,ipek kozası olarak bıraktı insanoğluna...
İnsanın paha biçemediği ipek,kelebeğin dünyaya geldiği yaşamın rahmi oldu...
İnsanın onlarca yıl yaşadığı halde,değerini bilmediği,kısa bulduğu ömre inat,kanatlarındaki Tanrı fırçasından çıkma sanatı gösterdi insanoğluna,kısacık hayatının her anında...

Sadece birkaç gün yaşadı kelebekler...
Ve aşkın ne demek olduğunu insandan daha iyi bildiler..
Aşkın bir ateş olduğunu,yakıp kül ettiğini anladılar ve ateşe pervane oldular.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:53
Taksi








Taksisi ile cadde ışıkları altında yol alıyordu. "İki-üç müşteri daha bulursam eve dönüp uyuyacağım. "diye düşündü, yorgundu. Taksisine bir an sevgiyle baktı, mırıldandı; "Ekmek teknem" Gözü önce yolda sızmış bir sarhoşa sonra da çöpleri karıştıran birine takıldı. Kendisini kıyasladı sevindi; "İyisin, iyisin!. . "
Saatine baktı, bir Of çekti, "Bir müşteri çıksa artık, boşa dolanıp duruyorum. " Ertesi gün abisine gidecekti, erken kalkacağı
için, evine erken dönmek istiyordu. Fakat herşey insanın istediği gibi gitmiyordu ki. İçinde hafif bir öfke ile abisini düşündü; "Ah!. . abi, bırakmadın şu kumarı, borçlanırsan tabi yakana yapışır tefeciler. "
Bir daha derinden of çekti, "Gerçi parayı bu gün bul diyordun ama olmadı, sabah borç-harç parayı bulup seni tefecilerden kurtaracağım ama böyle devam edersen beni de yakacaksın, aileni de !. . "
Tam böyle düşüncelere dalmışken tali yoldan çıkan bir adamın el salladığını gördü, sevindi. Taksisiyle hemen adamın önünde durdu. Adam taksiye bindi ve telaşla anlatmaya başladı; "Lütfen acele edin, şu ara sokakta" Taksici rahatsızlanan birini alacaklarını zannetti ama adam konuşmaya devam ettikçe canı sıkıldı; "Aman Allahım, korkunç birşey adamı dört yerinden bıçaklamışlar. Adam nerdeyse kan kaybından ölecek. Kimse yardım etmiyor, herkes toplanmış seyrediyor. Ne kadar duygusuz, umursamaz bir toplum olduk, seyrediyorlar!. . " taksicinin canı sıkıldı; "Arabam kan içinde kalacak. " diye düşündü. Diğer adam devam ediyordu; "Hele iki araba yaralıyı almayınca şok oldum, hâlâ inanamıyorum. Düşünebiliyor musunuz? Bir adam kan kaybından ölmek üzere ve iki araba gaza basıp gidiyor. Düşündükçe deli oluyorum. Hah geldik, yaralı olan şu kalabalığın içinde" Taksici yumuşak bir sesle "Hadi siz yaralıyı getirin, ben de arabanın yönünü çevireyim de vakit kaybı olmasın" "Tamam" diyerek adam indi, kalabalığın arasına koştu, bağırdı; "Açılın, açılın taksi geldi" Ama daha yaralının yanına varmadan uzaklaşan araba sesiyle irkildi, hızla döndü; plakası görünmesin diye ışıklarını söndürmüş halde taksinin hızla uzaklaştığını gördü. İçinde birşeylerin koptuğunu hissetti, ağlar gibi bir sesle inledi; "Yarabbim!. . Yarabbim!. . Ne oldu bize, ne oldu? " olduğu yere ümitsizce çömeldi.
Taksici dikiz aynasından geriye son bir kez baktı, bağrışmalara küfürlere aldırmadan tekrar gaza bastı. "Bana ne yav, işin yoksa yaralıyı al, arabayı kirlet. . . başka taksi mi yok? Nasıl olsa şimdi bir
tane bulurlar. " Vicdanını da susturduktan sonra cebinden çıkardığı yabancı sigaradan bir tane yaktı. Sonra kendince bir espiri yaptı; "Hem işin ne ta buralarda? Rica etseydin katillerden, seni hastane önünde filan bıçaklasalardı. " Gözü elindeki sigaraya takıldı; "Ulan biz hakkaten geri kalmış ülkeyiz be, adamlar kendi ülkelerinde çoğu mekanda yasaklıyorlar bu mereti, bizim yasaklamamıza müsade etmiyorlar. Eee onlarda haklı, kendi insanları gözünü açmış, biz de akıllanırsak nereye satacaklar. Ulan, sigaralar bu kadar pahalıyken tarlada domatesini bin liraya satamayanlar varmış. " Sonra keyifle bir nefes daha çekti, "İç aslanım, iç Amerika'ya senin de katkın olsun. "
El sallayan bir müşteri görünce düşüncelerinden sıyrıldı. "-Hah müşteri dediğin böyle kılığı düzğün olacak, bahşiş bile bırakır. "
Taksici o gece bir süre daha çalıştıktan sonra evinin yolunu tuttu. İçi huzur dolu evine yaklaşmıştı ki evinin önünde bekleşenler olduğunu gördü. Meraklandı. Arabasını garaja çekip daha sonra ne olduğunu öğrenmek istedi ama bir komşusu onu durdurdu; "-İstersen arabayı yerleştirme, lazım olabilir. " Şaşkın indi, kapının önünde ağlaşan hanımı ve çocuklarına yaklaştı; "-Ne oluyor? " Hanımı ağlayarak boynuna sarıldı; "-Abin öldü. " Baştan aşağı titredi, "-Abim mi? . . . nasıl? " "-Bıçaklamışlar, kan kaybından ölmüş. " Taksicinin içi korkuyla sarsıldı; "-Nerede, ne zaman? " Karısının cevabıyla yıkıldı. Gözünde farlarını kapatarak kaçtığı sokak ve kalabalık canlandı; kalabalığın içinden kanlar içinde tanıdık bir yüzün kendisine baktığını görür gibi oldu. Baygın yere yığıldı. . .

M@D_VIPer
12-08-06, 18:53
Sınırlarınızı Kaldırın





Sınırsızı anlamak istiyorsanız, sınırları ortadan kaldırınız.
İnsanız ve hayatımızda bir şeyleri her zaman sınırlamak isteriz. Çünkü biz, belki de bilmediğimizin düşmanıyız. Kendimizi bir şeyleri anlamak için genelde zorlamak istemeyiz. Düşünemediğimiz şeyler bizim için aslında yok gibidir. Halbuki kendimizi biraz anlamaya zorlasak ve zihnimizdeki sınırları kaldırsak (ya da sınırlarımızı biraz esnetsek ve hatta onları aşsak) aslında pek çok şeyi daha iyi anlayacak ve daha net göreceğiz.
İnsanoğlu ki sonsuza bile sınır koymuştur. Düşünün sonsuz matematiksel olarak nasıl ifade edilir? Eksi sonsuz ile artı sonsuz arasında olan her şeydir sonsuz. Burada ki eksi sonsuz ve artı sonsuz ifadeleri bile aslında bir sınırı gösteriyor. Sonsuzun sınırı olur mu? Olmaz, olmamalı. Bu nedenle sınırları aşmamız ve hatta kaldırmamız gerekir.
Bütün yayınları çok net alabilecek mükemmel bir radyomuz olduğunu düşünelim. Radyomuzun frekansını tam olarak ayarlayamazsak hiçbir istasyonu dinleyemeyiz. Böylece mükemmel olmasına rağmen radyomuz hiçbir işe yaramaz hale gelir. Aynı bunun gibi insanı anlamak için gönül radyomuzu açıp, frekansını da çok hassas bir şekilde ayarlamalıyız.
NLP’den bir inci: “Harita, vatanın kendisi değildir.” Evet, her insan farklıdır, her insanın yol haritası farklıdır, her insanın algıları da farklıdır. İnsanları daha iyi anlamak ve onlarla daha iyi iletişim kurabilmek için anlayışımızın ve algılarımızın önünde duran bütün sınırları kaldırmak zorundayız. Kendimizi onların yerine koymalı, onların dünya modellerinden, onların hayata bakış açılarıyla ve onlara ait pencerelerinden hayata bakabilmeliyiz.
Kendimizi anlamak istiyorsak eğer, anlayışımızın önündeki sınırları kaldırmalıyız.
İnsanları anlamak istiyorsak eğer, anlayışımızın önündeki sınırları kaldırmalıyız.
Hayatı anlamak istiyorsak eğer, anlayışımızın önündeki sınırları kaldırmalıyız.
Çünkü önümüzde olan ve bizi engelleyen her sınır aslında doğruluğu ya da yanlışlığı herkese göre değişebilecek olan, beynimizin içinde ve bizim kendi kendimize koyduğumuz setlerden (hatalı düşüncelerden) başka bir şey değildir.
Doğru düşünce ile bütün sınırları kaldırabilir ve önümüzdeki engelleri aşabiliriz. Engeller aşıldıkça da mükemmel iletişim kurabiliriz.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:53
Yüksel Caddesi


"Yüksel Caddesi'ndeki heykeller hep umutsuz insanları anımsatır bana. İşsiz ve yapacak bir şeyi olmayan, hayatı hafife alan insanları."

Yorgun adımlarla ulaştı yolun kenarına. Üstüne başına baktı kaldırımdaki su birikintisinde. Kendini vitrinlere yaklaşacak kadar cesur hissetmiyordu. Vitrin kenarı insancıkları gibi göremiyordu. Onlar herşeyi inceden inceye inceleyebilir, hatta ara sıra içeri girip, o camekanları aşıp, bir takım eşyalar alabilirlerdi. Bu maceraya katlanabileceğini sanmıyordu . Bir an evvel oturacak bir yer bulup zayıf bünyesini dinlendirmek istiyordu. Tüm gün yürümek uğraşısı onu yormaya başlamıştı. İşin kötüsü neden yürümeye başladığını , amacının ne olduğunu da çoktan unutmuştu belki de . Bu şehre gelirken içinde bir umut olduğunu hatırlıyordu sadece . Sanki önemli bir işini halletmeye gelmişti buraya . Birtakım dilekçelerle yetkili mercilere başvuracaktı herhalde. Kimdi bu yetkili merciler , hangi işi halledeceklerdi , tamamı yetkililerle dolu bu şehirde yetkilisiz kalmış bir o muydu , hatırlayamıyordu. Yorgunluktan, açlıktan, gariplikten çok bu acıtıyordu canını , hatırlayamamak . Ziaya Gökalp Caddesindeki üst geçitten geçti . Başını hiç kaldırmadan devam etti. Meşrutiyet Caddesinde az kalsın eziliyordu. Bu şehrin büyük adamlardan , uzak ülkelerden , soylu kavramlardan adlarını almış caddelerine , sokaklarına alışamayacak kadar yani gelmiş olmalıydı şehre, bu büyük yalnızlıklar şehrine . Gürültü ve kalabalığa karşı duyarlıydı hala. Küçük bir yerleşim biriminden gelmiş olmalıydı ,giyinişinden öyle okunuyordu. Basit bir giyiniş şekli vardı , sadece soğuktan korunmak için üst üste geçirilmiş bir biçim ve renk karmaşasından öte değildi değildi üstündekiler . Bu şehrin insanları gibi başkasına hoş görünme çabası yoktu giyinişinde. Kocatepe Camii'ne geldiğinde bir süre durdu . Bu koca yapıyı gözleri kamaşarak seyrettti . İçinden bir ses yukarı çıkmasını söyledi. Homuradandı , hep bu içindeki ses yüzünden olmuştu ne olmuşsa . Önceleri tehlikesizdi , bu adam iyi biri değil ya da bu yoldan gitme gibi şeyler söylüyordu .Ozamanlar zararı yoktu . Sonraları herşeye karışmaya başlamıştı .

Hala yorgundu . Aşağıya doğru yürümeye başladı. Yüksel Caddesine girdi. Bir sürü insanın banklarda oturduğu bir yerdi burası . Gidip bir banka oturdu . Yanında şalını sırtına dolamış bir kadın oturuyordu , hiç kıpırdamıyor ,öylece oturuyordu . Uzun süre seyretti onu . Benzi sapsarıydı , sanki gerçek değildi , sanki uzak diyarlardan birisi getirip koymuştu onu buraya . Yüzünde derin bir hüznün izleriyle birisini arıyor gibiydi . İçinde onunla konuşmak için korkunç bir istek duydu . Ama ne diyecekti , o bir hanımefendiydi , her halinden belliydi bu , onun gibi birisiyle konuşmaya tenezzül edermiydi ? Ya beni terslerse , rezil ederse beni diye düşündü . Suskunluğunu uzun süre bozmadı . Birçokları kalkıp gidiyordu ama o hep oturuyordu . Belli ki inatçıydı , beklediği gelene kadar oturacaktı burada . hayran olmuştu sabrına . Bir yandan da kavga ediyordu kafasında onu bekleten kişiyle . "Utanmıyor musun , hanımefendiyi bekletmeye ? Kadıncağız saatlerdir burada böylece oturuyor . Senin hiç umurunda değil mi?". Karşı taraf bir takım laflar geveliyordu . Cümle içine girmekte bile zorluk çeken ufak cümlecikler . Ben , trafik , yorgunluk , kusur filan gibi . O dinlemiyordu , erken çıksaydın kardeşim diyordu o zaman , zamanı ona göre ayarlasaydın , diyordu .

Sonra güldü kendi kendine , ne yapıyorum ben ? dedi. Böyle bir yere varılamaz ki , adamcağızın mutlaka geçerli bir nedeni vardır. Söyleyince , kadın hemen boğazına sarılıp , öyle mi güzelim diyecekti . Önemli değil , ben seni ömrümün sonuna kadar beklerim , ne olacak kırılmaya değer mi , diyecekti . Kadın milleti işte , dedi , bir iki ufak güzel söze kanıverirler . Cidden öyle midir ? Yine belirsizlik sarmıtı benliğini . Bu kadınn garip soğukluğundan yayılan ısıyı hissedebiliyordu .

Gözlerini kadından ayırdı , geçenleri seyretmeye başladı . Genç insanlardı bunlar , birbirlerine sarılmış , mutlu bir ifadeyle yürüyorlardı . Ama gözlerinde bir sonraki ayrılma sahnesinin vereceği nemin izleri vardı . Hiç ayrılmasanız dedi içinden. Ben de hiç ayrılamsaydım . Kimden ? Bir sigara yaktı , kadına da uzattı ama oralı olamadı kadın, biraz bozuldu . Birkaç kişi ateşini aldı . Sabit ateş uzatma bayiliği yapmayı geçirdi kafasından , tutmadı o iş , iflas etti sonunda yine kafasında.

Ortalık iyice tenhalaşmaya başalmıştı . Kadına doğru kaydı biraz . "Siz gitmiyor musunuz?" diye sordu . Yanıt alamadı . "Uzun süredir burada böylece oturuyorsunuz . Havada iyice soğudu , üşümüyor musunuz ? Sanırım birisini bekliyorsunuz : Herhelde bu saatten sonra gelmez artık . Bence evinize dönmelisiniz" O kadınla konuşurken gelip geçenlerin neden güldüklerini anlayamıyordu . Herhalde onun gibi birisinin bir hanımefendiyle konuşma cüretini göstermesini garipsiyorlardı .

Kadın hiç konuşmuyordu . "Kibirli şey" dedi içinden , insan en azından evet veya hayır der . Sonra durdu , acaba kadın sağır filan mıydı ? Olabilirdi , belki de bu yüzden , yani sesleri algılayamadığından gitmesi gerektiğini de algılayamıyordu . Ne kötüydü , böylesi bir kadının başına bu da mı gelecekti ? Yazıklar olsundu kadere .

"Olsun zararı yok , ben konuşurum siz dinlemezsiniz. Böylece saçmalıklarımaçıklanmış ama kimse öğrenmemiş olur . Biliyor musunuz , ben buraya bir yerden geldim . Bunda ne var diyebilirsiniz , ama ben nereden ve neden geldiğimi hatırlamıyorum : Belki birileri gönderdi beni buraya ve benden haber bekliyorlar . Sanki her şey silinmiş , sadece bu şehre ait olmadığımı hissediyorum . Gerçi kendimi hemşehrisi hissedebileceğim bir yerler var mı , onu da bilmiyorum ama . Ne diyorum biliyor musunuz siz en iyisini yapıyorsunuz . Etraftakileri duymuyorsunuz , ben duyuyorum ama nalamsız geliyor .Cevap veremiyorum , aynı sizin gibi. Ben de başta , size kibirlisiniz diye kızıyordum , ama gerçeği anlayınca çok kızdım kendime . Size meramımı arz ediyorum . Siz cevap veremiyorsunuz , en güzeli de bu . Ben hep bunun istedim belki de , hiç cevap verilmesin istedim , ne kadar saçmalarsam saçmalayayım kimse karşı çıkmasın istedim . Genelde öyle olmadı , ama ben haklıydım . Galile (o kim?) de haklıydı . Dünya yuvarlaktır dediğinde karşı çıkmışlardı , ama haklıydı , dünya hem yuvarlaktı hem de dönüyordu . Bu dönüş benim başımı döndürüyor dediğimde bana kızmışlardı , kimler kızmıştı hatırlamıyorum ama bana çocuklaşma demişlerdi. Be daha çocuğum dediğimde daha da çok kızmışlardı . Kocaman adam oldun demişlerdi. Ben görememiştim. Bakın, siz anlıyorsunuz , ne güzel susuyorsunuz . Böylesş suskun olmayı nereden öğrendiniz . Keşke benim tanıdıklarıma da öğretseniz . Ne güzel olurdu ."

Kadın yorgun tavrıyla uzaktaki belirsiz nokataya bakmaya devam ediyordu . Hiç tepki vermiyordu . Yorgunluktan göz kapakları kapanıyordu adamın . Banka uzandı. Öylece uyuya kaldı . Güneş doğarken açtı gözlerini , kimse uyandırmadan .Şehir hala uyuyuordu . Tam karşısında mavi üniformasıyla bir polis tanımadığı bir binanın önünde nöbet tutuyordu . Onun gözleri kapanmaya hazır gibiydi . Etrafına baktı , kadın hala oturuyordu . Bir sigara yaktı , belki onun da gidecek yeri yoktu . ne kötüydü , yavaşça gerindi .

"Günaydın , hiç uyumadınz mı? Nasıl dayanıyorsununz anlamadım . Keşke uyusaydınız biraz . Hala o bilmediğim nokataya bakıyorsunuz . Ne bekliyorsunuz? En azından kafa sesinizi duyabilseydim , bazen olur , karşımdakilerin düşüncelerinin düşüncelerinin gıcırtısını duyarım . Bir şey yapamam . Tek bir kelime etseydiniz , tamam , ben konuşuyorum ama hep yaptığım şey. Alıştım artık (alıştım mı?) . Galiba kendi sesim dışında sesler duyma özlemim arttı . Hiç tebessüm de etmiyorsunuz , keşke sizi güldürebilseydim . Sizinle birşeyler paylaşmayı öyle çok isterdim ki."

Kadını sesini duyduı bir an . Ama dudakları kıpırdamıyordu .

" Ben buraya geldiğimde daha güneş doğmamıştı . Hava aynı böyle soğuktu . yakınlarda bir yerlerde yaşıyordum . Kimse ölmemişti ,bir sevgilim filan da yoktu . Canım sadece hava almak istemişti . O zamanlar her şeyi duyuyordum , şimdi de duyuyorum . Buraya geldim , bu banka oturdum ,hiç kalkmak istemedim. Duvarların arkasında bir gerçeği gördüğümü hissettim ve hep oraya baktım . Önceleri beni garipsediler, sonra alıştılar bana , varlığım kimseyi tedirgin etmedi ,bir süre sonra da burada olduğumu herkes unuttu . Belediye de insanlık payemi elimden alıp , bana heykellik payesi verdi. Memmnunum , hiç pişman değilim ." dedi.

Dalgın dalgın kadına baktı . Ben de o gerçeği görmeliyim diye düşündü .Beliki de buraya geliş amacım buydu . Gerçekler hakkında biligi edinmek istiyor olmalıydı , böyle yüce bir istek olmalıydı onu evinden ve barkından eden . Yoksa nüfus kaydını aldırmaya veya köye su bağlatmaya gelmiş olamazdı . Geldiği yerde pek önemli bir kişi olmalıydı , ve onu gerçeği bulmaya göndermiş olmalıydılar , gerçerği bulunca herşeyi hatırlayacaktı .

Şimdi onun için nasıl üzülüyordu herkes , gerçekler uğruna kendini feda etti , çok delikanlı adamdı filan diyorlardı . Köy muhtarı bir heykelinin dikilmesi konusunda yaşlılar heyetini ikna etmeye çalışıyordu mutlaka .

Bir sigara daha yaktı , birkaç kişiye sigara yakıcılığı görevini ifa ettti. Kent ağır ağır uyanıyordu . Ayağa kalktı , beş on adım ilerledi , durdu . Karşıdaki binaya bakmaya başladı . Birkaç kişi elini açıp para verdi oana . Paralara bakıp cebine koydu . Beni bunlarla kandıramazsınız diye geçirdi içinden , ben biraz sonra gerçeği göreceğim . Saatlerce duvara baktı , hiç acıkmıyordu , hiç yorulmuyordu . Önce birz tebessüm etti , sonra gerçekler ciddiyet ister dedi ve yorgun bir ifade takındı suratına .Kimse elini açıp para vermesin diye ellerini belinde birleştirdi. Kadına baktı , gözgöze geldiler , mutlu oldu . Önceleri yadırgadılar onu , kadına yaptıkları gibi. Ertesi sabah üzerinde sonbaharın tozları birikmişti. Önünden genç bir çift geçti . Kız ona bakıp "Bak bir heykel daha koymuşlar" dedi oğlana . Oğlan şöyle bir bakıp "Güzel" dedi . Bir gün sonra belediye yetkilileri tıpkı kadına yaptıkları gibi heykeli oraya kendilerinin koyduğunu yalanladılar . Onlara göre kim olduğu bilinmeyen kişi ya da kişiler bu heykeli yapmış ve oraya koymuşlardı. Ancak şehrin bütünlüğünün bozulmaması , ayrıca sanata duydukları saygıdan dolayı ve heykelin beğenilmesi nedeniyle heykelin kaldırılmayacağını belirtti aynı yetikliler . Onun bir heykel değil bir insan olduğunu söyleyen nöbetçi polis memuru ise bir süre açığa alınarak tedavi amacıyla hastaneye yatırıldı .

Birgün heykelin önünden geçen iki kişiden biri " Ya ağbi , bu heykel bizim kayıp Deli Hüsam'a ne çok benziyor değil mi?" dediğinde , heykelin gözünden süzülen iki damla yaşı kimse fark etmeyecekti . Çünkü o gün deliler gibi yağmur yağıyordu . Adam işte o gün gerçeği görecekti , bu yaşlar gerçeğin mutluluk gözyaşlarıydı.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:54
Arkadaşların Yanına Bir Yatak


Öğlen saatleri.
Taksim Postanesi önündeyim
Mahşer yeri meydan, kalabalık. Otobüs bekleyenler, ayaküstü sarmaşık gibi birbirine sarılmış sevgililer, akbil gişesi önünde sıraya girmiş kimi sabırsız, kimi kendinden geçmişler; kafeteryalarda demlenirken bakışlarını masalarına dikmişler, çevreyi seyre dalanlar; gözü yollarda olanlar, koşuşturanlar, inenler, binenler... bir de telefon edenler. Aralarında kaldım, acelem yok; sakin sakin izliyorum olan biteni.

Beş altı kişilik polis grubu meydanın güvenliği için dolanıyor, bir yandan da söyleşiyorlar aralarında. Hepsi de aşağı yukarı bir devreden ve birbirlerine yakın yaştalar. Askerliğini yeni tamamlamışlar gibi. İçlerinden biri ayaklarını sürüyerek aralarından ayrıldı, karşısında durduğum telefon kabinine girdi. Kartı taktı, numaraları çevirdi bir çırpıda, karşı tarafın ahizeyi kaldırmasını ve ses vermesini bekledi. Ankastrenin üzerine abandı ve telefonun içine girecekmişçesine yapıştı ahizeye, ayakları üzerinde gerindi, kanatlarını açıp uçacaktı nerdeyse; “Alo... ana... benim” dedi. Sesi kısıldı, inceldi, çatallaştı; akordu bozuk çıktı ilk sözler. Ardından toparlandı, birbirine dolanan ses telleri çözüldü, normale döndü ve ses düzeldi, asıl tonunu buldu bir iki cümlelik bocalamanın sonunda. Hal, hatırdan sonra kendi durumunu anlatmaya geldi sıra. “Dayımgilden gideceğim yakında. Zaten; nöbet, gidiş, geliş derken evde fazla kalmıyorum.” Durdu dinledi bir süre karşıdan konuşulanları. “İyiler, yakında söz kesecekler galiba...” dedi ve birkaç haber daha verdi dayısıgile ilişkin. Söz kime kesilecekti; dayısının oğluna mı, kızına mı? Orası benim meçhulümdü. Orta Anadolu aksanıyla konuşuyordu. Oradan aldı, buradan verdi üst üste haberleri. Söylediklerinin tümünü net olarak duyamıyordum. Yerinde duramıyor habire dönüp duruyordu kabinin içinde ve ancak yüzünü bana döndüğünde anlaşılır olarak işitebiliyordum söylediklerini. “Beş altı arkadaş birlikte kalıyorlar, bir yatakta sen atarsın yanımıza, dediler. Aybaşında yatak alacağım, onların yanına varacağım” dedi. Bu haberden anasının mutlu olduğunu görmüşçesine aydınlandı güneş yanığı yüzü. İştahlandı konuşması, benzine nurani bir aydınlık yayıldı, dişleri parladı, şenlendi dudaklarının kıvrımları. Büyük bir badireyi atlatmış da aradığını bulmuşluğun hazzını, tadını paylaşıyordu.

Yaşam koşulları mı ağırlaşmıştı, yaşam biçimleri mi değişmişti?

Birden anılar galerisinde buldum kendimi ve dayımın yeni güne hazırlanışı çıktı karşıma. Trafikçiydi dayım. Elbisesini ütülemeden, ayakkabısını boyamadan giymezdi. Elektrikli tıraş makinesinin cızırtılı nağmeleri beni bile kışkırtır, tıraş olmaya özendirirdi. Ardından bolca kolonya sürünür, tepeden tırnağa kokuya boyanırdı. Gömleğinin arkasına körüğe benzer üç de çizgi atardı ütüyle. Eşine rağmen hazırlıklarını kendi elleriyle yapardı. Sonra beyaz fularını takar, son kez aynaya bakardı uzun uzun, kaşlarını, badem bıyıklarını, şapkanın altına ittiği saçlarını düzeltir parmak uçlarıyla ve büyük bir cakayla çıkardı sokağa.. ardı sıra hoş kokular yayarak yürürdü kaldırım taşlarını izleyen kendinden emin adımlarla.

Gördüğüm manzaranın belleğimdeki resimlerle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Dayımın havası, titizliği bireysel bir tercihti herhalde. Ya da o zamanlar memuriyetin raconu öyleydi. Belki de dayım da böyle başlamıştı ama süreç içinde evlenip, yuva kurunca değişime uğramıştı... Her ne olursa olsun iki memurun yaşam ortamları arasında dağlar kadar fark vardı.

Dayımın yaşamı imrenilecek düzeydeydi. Oysa karşımdaki hiç de çekilir bir seçimin eşiğinde değildi. Günün bilmem kaç saatini ayakta dikilerek geçirecek, akşam evine gittiğinde pestile dönmüş bedenini, yorgunluktan şişmiş ve sızım sızım sızlayan ayaklarını yıkayıp, gönlünce yatıp uzanacak, stresini, yorgunluğunu dilediğince atamayacaktı. Onca yorgun genç insan tıkış tıkış odalarda; horlayanı, uykusunda konuşanı, yıkamaya üşendiği ayağı kokanı, vakitli vakitsiz kapıyı vurup geleni... Bu cenderede yaşamayı kabullenmek, elinin altında bulduğuna razı olmak... Şikayeti, mağduriyeti, maruzatı; başka seçeneği olmadığını ve zorunluluğu ifade ediyordu sesinin tınısı. Zor olmalıydı bu paylaşım. Kim yemek yapacak, ortalığın dağınıklığını kim toplayacak gibi onlarca problemi nasıl çözeceklerdi? Bunları düşünüyor muydu, yoksa yaşayarak mı öğrenecekti?

İstanbul’a gelmeden önce, oksijen yoksulu küçücük bir odada arkadaşlarının yanına sereceği daracık yatakta bir omuzu üzerinde yatacağını, aklının ucundan bile geçirmemişti herhalde. Köyünde tarla tapanla uğraşmaktan kurtulmuştu ya, içine düştüğü dünya da yüzünü güldürememişti henüz. Hoşnutsuzluğuna karşın dönmekle, kalmak arasındaki kararsızlığı yaşamadığı belliydi; oflaya puflaya da olsa katlanacaktı bu devrana.

Onun adına düşünüp duruyordum. Çünkü ben de çok çekmiştim ama bu durumlara düşmeyecek kadar şanslıydım. Başka türlüsünü bilmediğinde normal mı sayıyordu karşılaştıklarını, geleceğe yönelik hoş planları var mıydı? Yoksa, aldırmaz adamın biri de, boş yere mi onun adına bunca derin düşüncelere dalıyordum?

Sınava girme aşamasında neler düşünmüş, heyecandan kaç geceyi uykusuz taşımıştır sabahlara. Yatağa sığamayıp pencerelere abanarak yıldızları saymış, bulutların peşine takılmış, gök taşı kaymalarını hayra yorarak umuduna katık etmiştir. Düşlerinde, uyuyup uyanıp durup dinlenmeden sınava girmiş ve onlarca kez dinlemiştir sonuçları. Kazması elinde nasılda dalıp gitmiştir uzaklara. Rüyalarının birçoğunda müjdeli, bir o kadarında başarısızlığını bildiren haberler alıp kimi gün mutlulukla, kimilerinde de kabuslarla uyanmıştır. Gerçekle hayali ayırt etmekte zorlanmıştır çoğu kere... Sarı zarfın içinden çıkan saman kağıt dile gelip sınavı kazandığını söylediğinde varla yok arasında donup kalmıştır, zaman sayacının ibresi dengesini buluncaya değin.. Ve gerçeği kavrayıp kendine gelince, yeni dünyasının sınırlarını bin türlü fantezilerle donatmıştır.

Ne yoğun duygulardır onlar ki; asla yeterince tanımlanamaz, kan dolaşımı, göz kararması, beyin dalgalanması, algı bulanması, geçici bellek yitimi... önce küçülüp karıncaların yanına inerken, tutunamadığı yer küre ekseni etrafında döner, döner; yok olma derecesine gelecekken, anında kocaman balon misali şişip göğün yücelerine çıkar. Ya da ayakları yerden kesilir ve bulutlara erişir bir an için, dünyanın küçüldüğünü görecek denli. Gönenir, tanıyamadığı bir yaratığa dönüşür. Sonra başağından düşmüş buğday tanesince küçülür ve otların arasında yitip gider. Beyninin ikizi, simetrisi topaklanır göbek bağının altında, yakar midesini, kavurur; beyni zorlandıkça ağrılı bir anafora, safralara dönüşür karın boşluğunda. Ardından ve yeniden kendine gelip normale döner... Kah serin sularıyla çağıl çağıl ırmaklar içinde, huzura erer; kah Yemen çöllerinin kızıl alevleri dolanır damarlarında, cehennem narında yanar. Uzunca bir süre bu gidip gelmeler arasında bocalar, bocalar... İçi çekilir, dalından kuru bir yaprağa döner ufalasalar un ufak olacak, üfürseler savrulacak, yitip gidecek bilinmeyen uzaklarda. Aniden kökü derinlerde, gür yapraklı, herkese meydan okuyan ulu bir çınara döner. Konuşmakla susmak, sevinmekle ürkmek, sarılmakla öpmek; elinin kolunun anlamsız, dayanaksız sallanıp durduğunu görüp aptallaşmak... şaşa kalır kararsızlığın, beceriksizliğin karanlık dehlizlerinde. Omzuna belli belirsiz dokunacak bir el, dinmek bilmeyen hezeyanlarına yol gösterecek, içindekilere tercüman olacak bir dost bekler boşu boşuna. Yeniden toparlanır, kendine gelir bir süreliğine. Her karşısına çıkanla paylaşmak ister sevincini, coşkusunu; dünya onun için vardır, her şeyin merkezinde o vardır. Mutlaka yaşamıştır bunları ve daha fazlasını.

Sınava da yalnız girmemiştir. Kapı komşusu, hatta akrabası yol ve kader arkadaşlığı yapmıştır ona. Ne yazık ki onlar başaramamışlardır belki de. Kaybedenlere karşı nasıl davranacak, nasıl konuşacak da kendi sevincini, onların üzüntüsünü aynı zamanda paylaşacak bilemez. Yaşamın yalın kat sevinç ve üzüntüden ibaret olmadığını tatmak acıtmıştır içini. Köyden uzaklaşıp ıssız, insansız köşelerde yaşamıştır sevincini, yumruklarını sıkarak, gözlerini sıkıca kapayarak mutluluktan bağırmak istemiş, içine gömmüştür ırmak taşkını coşkusunu, ayıplanmak endişesiyle ortalar serememiştir gönlündekileri. Hele de görev yerinin İstanbul olduğunu duyunca için için keyiflenmiş, yüreğinin kütürtüsü duyulmasın diye bin türlü hokkabazlıklar yapmıştır.

Kuşkusuz tüm güzelliklerini, eğlencelerini önüne sermek üzere kollarını açmış onu bekliyordu düşler kenti ve rengarenk tatlı hayat. Dayısıgilde yatmanın sakıncasını görememişti uzun süreli konuk olmanın, başka hayatları paylaşmanın ne anlama geldiğini öğrenmeden önce. Biraz kalınca rahatsız olmuştu ki arkadaşlarının yanına taşınmayı tercih etmişti. Oysa İstanbul’a geleceği kesinleşince dayısına olan özlemini gidereceğini, sözünü, sohbetini, sevgisini doya doya yaşayabileceğini ummuş da olabilirdi. İlk heyecan ateşiyle dayısı da sevinmiş, kasım kasım kasılmıştır, ötekine berikine karşı. Yeğeninin kolunun altına sığınmasından gurur duymuştur ilk günlerinde. Sıkılacağını, misafirin evin bireyleriyle aynı tutulamayacağını düşünmüş olsa da, yeğenini ayrı kefeye koyamayacağına inandırmıştır kendisini.

Dayısının evi kaç gözdü ve yeğeninin fazlalık olduğunu kim ne zaman anlamıştı? Dayısı mı artık gitsen demişti, yengesi mi suratını ekşiterek niyetini hissettirmişti? Belki onlar bir şey söylemedi ama, yeğen sıkıldı onlarla birlikte olmaktan. Başka yakını yoktu veya artık yakınlarının yanında kalmak istemiyordu. Kaç ay kalmıştı dayısının evinde, ne kadar süreyle kalabilecekti arkadaşlarıyla? Ya onlarla da anlaşamazsa ne yapacaktı?

Köyünden ayrılırken sabahın bilmem kaçından, gecenin hangi kaçına kadar görev yapacağını ve evsiz barksız ortalarda kalacağını hesaba katmadığı belliydi. En azından kiralık, kendine ait küçücük de olsa iki göz, kaloriferli bir evde oturmayı hayal etmiştir sanıyorum. Köyden ayrılanların büyük çoğunluğu geçmişlerini yad etmeyecek kadar mutluydular şimdilerinden. Buralarda kalıp da körlenmekten kurtulduklarına seviniyor, fırsatını bulanın kaçıp kurtulması gerektiğinden dem vuruyorlardı. Öğütleri, uzak yaşamlar üzerine anlatılanları üst üste koydukça, köy yaşamı karabasana dönüyordu. Köylü komşularının büyük çoğunluğu terk etmişti ocaklarını. Herkes nasibinin peşine takılmış, İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya dememiş gidebildiği yere gidip, fabrikalarda, otellerde, otobüslerde, taksilerde, merdiven altı atölyelerde iş sahibi olmuş; evini, arabasını almış keyif sürüyordu. Almanya, Hollanda, İsviçre gibi uzaklara gidenlerin durumu daha da mükemmeldi. Bin bir afra tafra ile gezinirlerdi köy içinde veya ilçede.

Onlar köyden ayrılmayanlardandı. Beklediği gün gelmişti işte. Kader onun da yüzüne gülmüştü. Köyün havasını solumaktan yorulmuş, rengarenk bir dünyaya kavuşacağını umarak çıkmıştı yola. Tozun toprağın içinde; yağmurda, ala sıcağın altında ellerinin nasırını sarartmaktan. kabartmaktan bıkmış olmalıydı. Hasat mevsimini beklemek, babasının yemden yiyecekten kısıp kesesine attığı ve ansının güçlükle avucuna koyduğu üç kuruşla yaşamaktan bıkmıştı. Dile kolay, her ay başı tıkır tıkır maaş alacaktı. Üzerinde, rengi üç bıldırdan atmış giysilerle dolaşmaktan ve birbirine benzeyen günleri yaşamaktan sıkılmıştı. İstanbul hangi aklı başında yurttaşın rüyalarını süslememiş, adının duyulmasıyla kaç kişiyi büyülememiştir ki; o da etkisinde kalmasın, sihrine, cazibesine kapılmasın. Kim bilir nasıl bir ev kurmuştu köy kahvesinde piştileri kaçırıp, beklediği kağıdı atlarken. Gurbetçilerin abartı yüklü anlatılarındaki yaşamlara ne denli hayıflanmıştı.... Yeter ki köyden kessin ayağını; her şey düzelecek, kurulu makine dizeminde işleyecektir. Tüm olumsuzluklar köyle sınırlıdır, hayallerin gerçekleşememesinin önündeki engel köylülüktür, öyle sanılır bu durumlarda. Leylekler, göçmen kuşlar bile uzakların uzağından gelip dönerken, bir ömrü küçücük köyün ve biraz büyükçe bir kasabanın içinde geçirmek ağırına gider insanın. Sırf bu nedenle kahrolunur, yıllar geçtikçe inadına harlanır, alevleri büyür ve söndü dediğin anda yeniden yanıp tutuşur gurbet ateşi. Gurbet köyde olmayan, bulunmayan; tanıdığın, bilmediğin her şeyin adıdır.

Ev bark kurmak, cebinde taşıyacağı bir anahtara sahip olmak kimin aklına kurulmaz ki. Hele de gözüne kestirdiği ve için için sevdiği yavuklusunu başkalarına kaptırma olasılığı gün geçtikçe artıyorsa. İllaki kendine ait bir evi olmalı, en kısa sürede evlenmeli, yaz sıcaklarında evinin serin, gölgeli balkonunda yemeğini yemeli, çayını içmeli, misafirlerini ağırlamalıdır. Birbirinden nefis yemek kokuları gelmelidir mutfağından. Şekerli kahvesini yudumlamalıdır yemeğinin üstüne. Sonra televizyonunu açar, koltuğuna uzanır, şekerleme bir tavşan uykusu çekerek sıyrılırdı günün yorgunluğundan. Tertemiz, sabun veya deterjan kokulu yatağına dingin girip, karıcığıyla cilveleşecek gücü toplamaya zaman ayırırdı. Sabahın hangi saatinde kalkarsa kalksın biricik karıcığının yumuşak, narin elleriyle hazırladığı kahvaltısını yapar, ütülenmiş üniformasını giyer ve karısının güler yüzü, tatlı diliyle uğurlanırdı. Ayaklarının dibinde dolaşan, kucağında hoppala yaptığı çocukları bile olur, akşamları cebinde çikolatalar ve elinde birbirinden sevimli oyuncaklarla döner, bebelerin uykularını bozmamak için kısık sesle konuşurdu.

Kış gelip ekin, tarla tapan işi bitince anacığını, babacığını da alırdı yanına; dayısıgile, diğer yakın köylülerine gezdirir gönüllerini kazanırdı. Kardeşlerini yanında okutur, taşı toprağı altın kentten onların da nasiplenmesine yardımcı olurdu.

Çıktı telefon kabininden, önce şapkasını, sonra eğilip potinin konçlarını çekiştirdi, tabancasını, copunu düzeltti ve arkadaşlarının yanına gitti. Buruk sevinci buğulu gözlerinde donmuştu, bakışları kimseleri görmüyordu ama, çok şeyler anlatıyordu. Yeni yaşamı içine sindiremediği, uyumun ikirciminde bocaladığı, yatağını yadırgadığı bu biçimsiz kanalda ağır aksak aktığı okunuyordu davranışlarından. Kendini bulmak üzere çıktığı yolculuk, istemi dışında, isteklerini dışlayarak süreceğe benziyordu. Hükmedemiyor, hüküm altından, kuşatılmışlıktan kurtulamayacağı yönünde oluşan kanısı günler geçtikçe gerçekleşiyor ve yolun başındaki hayallerini yıkarak, doğrulanıyordu.

Beynindeki hesaplaşmanın ve atışmanın şiddeti omuzlarına çökmüş, yoğun bir mahcubiyetin derin sessizliği olarak yansıyordu dışına. Buldukları, umduklarının karşılığı değildi ve öyle hissediyordu ki; nice sınavlar diziliydi önünde, kimi haberli, kimi habersiz.

Kalabalığın içinde nöbet tutan, ayakta dikilip durmaktan yorgun, birbirine yaslanan arkadaşlarının arasına girdi. Kendi aralarında konuşmakta olan üç arkadaşından, ötekilere bir şeyler anlatanın omzuna yaslandı, ağzına dikti gözlerini, dinler gibi yaptı. Gam yüküyle ağırlaşmış ve dolu dolu yağmur bulutları çöreklendi gözlerine, kaşlarına. Kaşlarını ve kirpiklerinin ucunu saran kara bulutların gölgesi iki yüzüne vurdu. Dokunsalar bardaktan boşanırcasına yağacak, Taksim Meydanı’nı sular seller basacaktı. Bir şeyler söyleyecek gibi birbirinden ayrıktı dudakları, öylece, dondurulmuş bir slayt resmi olarak kaldı. Belli ki sözcükler boğazında düğümlenmiş, dilinin ucuna ulaşamıyordu. Dakikalar ilerledikçe içi boşalıyor, kendisi ve çevresindeki her şey anlamını yitiriyordu. Uzunca boylu ve esmer, atletik yapılı olan durmadan iki eliyle üstünü başını düzeltiyor, ağzı bu tempoya uygunlukta yarışırcasına bir şeyler anlatıyordu. Gözleri arkadaşına doğrulmuştu ama, aklı çok uzaklarda geziniyordu. Sesleri, anlatılanları duymuyor, gözünün önünde belki de yanına taşınacağı arkadaşının sergilediği ısrarcı pantomimi görmüyor, sadece kendisini dinlemelerini bekliyor ve istiyordu.

Ses olmak, gür bir ses olmak ve her şeye hükmetmek isteğiyle kavruluyordu. Her şey sözün büyüsünde düğümlenmişti. Herkes sussa, söz sırası kendisine gelse, içindekileri diline dökse...

M@D_VIPer
12-08-06, 18:54
İçimizden Birinin Aklından Geçenler


nerde benim telefonum sevgili şişko dostum yastığım bir tanem işte burdaaa bakalım hangi dostumuzu arasak da şu kasvetten kurtulsak ayyy canlarım benim kıyamazlar şimdi bunalımdayım deyince aramamalıyım canları sıkılır onca işlerinin arasında ama ya dayanamaz hâle gelir ararsam yok yok kendime güvenmiyom en iyisi numaralarını silmek

[Bütün dostlarının numaralarını siliyor tek tek, olur da çaresiz düşüp çağırırım korkusuyla...Olur da onları çağırıp o çiçek gibi kalplerini üzerim korkusuyla...]

ihanet mi bu yaptığım dostlarımın numaralarını rehberden siliyorum diye hain mi oluyorum hayır bu benim ihanetim değil sadakatimdir onları bu kadar sevmeseydim hemen çağırır bu berbat sıkıntıyı anlatır anlatır kalplerini sıkardım canlarım benim üzülürler kıyamazlar bana ben de onlara kıyamam

[Silme işlemini bitiriyor. Bu kasvetten kendi kendine kurtulmalı.]

olmayacak böyle otur ha otur kendimi dinlemekten başım şişti bu zindan gibi odada kendimi çürütüyorum kalk hadi benim yorgun kalbim çıkalım şurdan

[Birden yorganı fırlatıyor yere. Ve yastığına son bir kez sarılıp nazikçe bırakıyor yatağa. Kalkıp dolabına koşuyor. Dolap çok dağınık. Bir haftadır böyle. Bir şeyler giyiyor. Beğenmiyor, başka bir şey buluyor. Dolap, gitgide çarşamba pazarına dönüyor. Üç yada dördüncü denemede bir şey beğeniyor.]

nihâyet oldu işte giyinip soyunmaktan dışarı çıkacak hâlim kalmadı olmaz o kadar uğraşıp bir şey buldum bu saatten sonra vazgeçip de oturamam vallahi

[Bir çanta geçiriyor eline. Bilinçsizce, ne bulursa dolduruyor içine.]

hazırım

[Çıkıyor zindan gibi odadan, evden. Sokağa atıyor kendini. Amaçsız dolanıyor bir süre.]

eee çok güzel çıktım dışarı ama şimdi ne yapcam hah şu otobüse bineyim kim bilir nereye gidiyor amaaan gezer gelirim hiç olmazsa
öfff ne kalabalık be mübarekler hepiniz mi bunalımdasınız ben gibi öğlenin öğüdünde nereye gidiyosunuz böyle konserve kutusu gibi otobüslerde otursanız ya evinizde işinizde gelip de otobüste niye oturursanız sanki hamilesi var gazisi var sakatı var bunalımlısı var kalkıp yer versenize otursam şöyle cam kenarına şu pis şehri süzsem göğe baksam ayakta dikilenleri incelesem yan yan

[Birden sarı saçlı, pembe yanaklı, üç dört yaşlarında bir kız takılıyor gözüne. Kız, babasının koluna yaslanmış kendince şarkılar söylüyor. Dünya umurunda değil.]

ayyy canım beniiim çok tatlı maşallah büyümüş de küçülmüş söylediği şarkıya bak vay canına ne büyük hayat macerası peh peh peh daha dün gibi annemin kollarında yaşarken yıllar geçti peh okullu olmuş cüceye bak sen

[Birden tebessüm geçiyor yüzünden. Otobüs duruyor. Dışarı akan insan seline kapılıp kendini kaldırımda buluyor. Otobüs gidiyor. Bir süre egzoz dumanının havaya dağılmasını seyrediyor. Duman dağılınca karşıdaki banka şubesini fark ediyor. Düşünmeden yürüyor caddeye. Bir araba ani fren yapıyor çarpmamak için. Kornaymış zurnaymış hiç duymuyor 'aykırı yaya'. Araba küfürler saçarak uzaklaşıyor.]

açalım kapıyı eveeet aaa ne güzel tenhaymış burası şu lacivert koltuk rahat görünüyor ooups bu çam yarması güvenlik bana doğru mu geliyor yoksa arkamda hırsız mı var

[Güvenlik görevlisi kapının karşısındaki cihazı gösterip yaptırmak istediği işleme göre sıra fişi almasını rica ediyor]

- Ahhh tabi! Dalgınlık işte...Teşekkür ederim.
bana ne bu işlemlerden be hiçbirini istemiyom ki ben neyse şimdi çam yarması bana bakıp dururken dönüp gidemem alalım bari bir sıra eee hangi işlemi seçeyim ne fark eder ki bir iki üç baaastım eveeet neymiş numaramız yüz on dört hımmm neydi bu sayı tamam hatırladım cemrenin okul numarasıydı peeeh kaç yıl geçmiş

[Başını sallıyor iki yana. Geçmişe dönmese, anılara dalmasa iyi olur. Kendisinden farklı olarak, gerçekten banka işlemi için sıra bekleyenleri seyre koyuluyor.]

niye burdaki bütün kadınlar sarışın kardeşim sarışın değilsiniz işte gaaayet esmersiniz nedir bu aslınızdan kaçışınız utanıyo musunuz siyah saçınızdan hayır sadece saçı sarıya boyamakla sarışın olunsa amenna ama böyle ten siyah saç sarı cık olmuyor bir de sarışınlar aptal olur derler çok yanlış bir fikir sarışınlar kendi doğalarıyla savaşma aptallığını yapmıyor ki bence bu yargı değiştirilmeli ve aptallar sarışın olur denilmeli
ne bu sigara dumanı böyle hani kapalı alanda yasaktı mübarek fabrika bacası sanki hâle bak bizi tutuşturcak eskiden âşıkların ahının dumanı göğe çıkarmış şimdi sigarasının dumanı çıkıyor öfff bitiremedi bi türlü aaa utanmadan ikinciyi yakıyor izmarit kılıklı pişkin
ıyyy kim bilir kaç kutu jöleyi boca etmiş kafasına vıcık vıcık öğğğ bi de tespih sallıyor ah be akılsız o tespihi sallarken bir an allah desen başın göğe erer ya hah çok iyi siyah ayakkabı ve beyaz çorap giymiş kesin ayakkabının arkasına basıyodur ayyy bakamicam
yüz on dört o benim numaram sıra bende ya sabır çam yarması yine takipte eee ne diyeyim şimdi ben bu adama

[Banka görevlisi sırıtmaktan yorgun düşmüş ama 'güleryüzlü hizmet' ilkesiyle yeni müşterisini selamlıyor ve nasıl yardımcı olabileceğini soruyor.]

- Yardııım?..Tabi...Şey...Ben parayla saadet olur mu diye soracaktım.

[Görevli, yarı şaka yarı ciddi, her gün binlerce lirayı elden geçirmesine rağmen üç kuruşluk maaşla geçinmeye çalışmasının çok trajik olduğunu söylüyor.]

- Yaaa tabi siz de haklısınız. Neyse...Size kolay gelsin; ben başka bankaları gezeyim.
rezil çık şurdan adama sorduğun soruya bak parayla saadet olur mu sersem hiç mi bi şey bulamadın lüzumsuz

[Söylene söylene bankadan çıkıyor. Gene otobüste buluyor kendini. Pencere kenarında bir yere oturuyor bu sefer. Derin derin içini çekiyor. ]

nefes düzenim bozulmuş yine kesilen ve sürekli içe çekilen nefesler eyvah fena bunalımdayım demek ki nasıl bir nefes almak bu be dünyayı vakumluyom zannediyom her seferinde kendimi nu-nuya benzetiyom o da böyle benim gibi gürültüyle süpürürdü evi berranın kulakları çınlasın canım kardeşim nasıl severdi teletabileri

[Otobüse yetmişlik bir nine biniyor.]

insan kendi kendine dedikodu yapar mı yaparım napiim dedikodu yapmam için ağır tahrik var teyzenin acınası hâline bak bunun da saçları sarı teyzeee hangi boya kapatsın senin saçının beyazını sürdüğü pudraya bak hortlak görmüş gibi aceci ayşe teyze bu beyaz ötesini görse çatlar kıskançlığından vallahi ninemin ruju da pek hoş kanı bile soluk kalır bu rengin yanında artık o kırmızıyı genç kızlar bile sürmüyor neyine senin nineee
sen akıl fikir ver allahım nedir bu insanoğlunun dünyaya kazık çakma merakı

[Yetmişlik nine yanlış otobüse binmiş, iniyor ilk durakta.]

indi de kurtuldum dedikodudan elalem yüzünden kendi kendime günaha giriyom hayret bi şey ya

[Tanıyor mahallesini, iniyor otobüsten. Ağır ağır yürüyor. Kendini markette buluyor.]

gezelim bakalım süt mü alsam pudingler niye gülümsüyor bu inekler amaaan vazgeçtim almıyorum süt falan zaten burası çok soğuk şöööyle gideyim al işte gene saç boyaları çıldırcam artık kaçıyoruuum aaa çikolatalar

[Uzun süre seyrediyor çikolata-gofret bölümünü. Hiçbirine dokunmuyor. Bir çocuk geliyor ve bir çikolata seçiyor ikincisi için annesinden izin almaya çalışıyor.]

veledin keyfe bak sen şimdi görürsün çikolata nasıl alınırmış

[Bütün çeşitlerden birer tane alıyor, kucağına doldurup kasaya gidiyor. Kasiyer boş boş bakıyor müşterisinin yüzüne. Çikolataları tek tek geçiriyor, kırmızı ışık saçan garip cihazın önünden. Çikolataların yanına bir naylon torba atıp müşterisinin yüzüne bakıyor yine boş boş.]

aaa deli mi ne söylesene borcum ne kadar ne bakıyosun öyle bön bön inat değil mi konuşmayacam ben de sormuyom işte şu kadar yeter heralde

['Bön kasiyer' para üstüyle uğraşırken, müşteri çikolataların yanına gidiyor. Naylon torbayı elini tersiyle kenara itiyor. Çantasını kasanın üstüne koyup çikolataları içine dolduruyor.]

al torbanı senin olsun ver paralarımı bak insan uzatır verir eliyle bu avare bıraktı önüne paraları sinir illeti ben de amma düşüncesizim sayın sinir illeti kasiyer hanımefendi isterseniz paraları kıymetsiz başımda paralayabilirsiniz diye teklif etmedim içinde kaldı zavallının yazık

[Marketten çıkıyor. Belli belirsiz bir 'eve gitme niyeti' var kafasında. Bilmediği bir sokağa giriyor. Çocuklar oyun oynuyorlar.]

şu çikolataları şu çocuklara mı dağıtsam acaba bana ne ya onlar hep yiyolar zaten bunlar benim çikolatalarım mutlu olayım diye aldım ben onları ve gidip yatağıma alfabetik sırayla dizecem hepsini sonra da sırayla yiyecem z den başlayıp a ya doğru kendimi yemekten iyidir bütün çöpleri götürüp o bön kasiyerin başından döküverecem

[Çantasını hoplatıyor.]

eveeet bakalım doğrumuymuş çikolatanın mutluluk hormonu salgıladığı eğer öyle değilse yedim sizi uzmanlar adamlar haklıysa düşünüyorum da bu kadar çikolatanın vereceği mutlulukla aya bile çıkarım âlem uğraşsın dursun füzeydi roketti ben çözdüm olayı yeter ki şu uzmanlar doğru söylesin o uzmanlar da her kimse maşallah her konuda pirler

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
Sigarayı Bıraktım



Hafif sisli bir havada ve günesin apartmanlarin arasindan yeni yeni güne merhaba dedigi bir saatte, vapura dogru ilerleyen genç adam; jeton gisesinde, yaklasik iki ay önce ayrildigi kiz arkadasini görür ve titrek bir"merhaba" ile konusmaya baslar. Bu konusmalar vapurda da devam eder. Adamin; "Hava o kadar da soguk degil, disarida oturalim mi?" sorusuna, kizin "Olur" cevabi vermesiyle birlikte vapurun en üst katina dogru yol alirlar. Birkaç dakika havadan sudan
muhabbetlerle geçtikten sonra, adam kiza bir sigara uzatir ve kendisine de bir tane alir. Daha sonra, genç adam birden lafa girer: * Biliyorum, bu konulari daha önce hiç konusmadik ya da konusamadik diyeyim. Merak etme ama, "Neden ayrildik biz" sorusunu sormayacagim.
Sadece sana söylemek istedigim birkaç sey var, onlari konusmak istiyorum. Genç kiz; adama bakarak, "Evet seni dinliyorum, devam et" dedikten sonra adam, konusmasina kaldigi yerden devam eder: ! Biliyor musun? Ayrildiktan sonra, seni sigaraya benzetmeye basladim. Kiz, hiç tahmin etmedigi, alakasiz bir konuyla lafa girmesinin verdigi saskinlikla, "Ne?
Nasil yani?" der. Adam, önce kiza uzattigi sigarayi ve sonra kendi sigarasini, çantasindan çikardigi çakmak ile yaktiktan sonra: Mesela bir tane sigara yakiyorum ve kül tablasina koyup izlemeye basliyorum. Kül tablasina dökülen külleri gördükçe; anilarimiz aklima, her biri kül olup acilarima dönüsüyor sonra.Arada bir elime aliyorum sigarayi ve içime çekiyorum seni. Kendimi zehirlemek için; daha çok, daha çok çekiyorum. Bazen de anilari silkiyorum kül tablasina.
"Sen zehiri" hosuma gidiyor, içimi acitiyor, vazgeçemiyorum; içime çekmeye devam ediyorum. Agzimdan çikan her dumanda, ayrilirken bana biraktigin; son bakisinin silueti beliriyor. Her sigaranin oldugu gibi, senin de sonun yaklasiyor. Ve ben yavas hareketlerle; ne zaman seni söndürmek için, elimi götürsem kül tablasina, aptalca bir umutla "N'olur yapma!! " diyecegin zamani bekliyorum. Ama hiçbir zaman duyamiyorum sesini. "Ve iste bitirdim seni"
diyorum. Hayir hayir kendimi kandiriyorum galiba, "Seni böyle bitiremem" diyorum sonra. Ama bakiyorum kül tablasina; evet! Sen oradasin, evet! Anilar orada. Ancak, elimde hala kokun var. Yikasam da, hiç çikmayacak bir koku. Anliyorum ki; bu sigarada, senin çok az bir kismini bitirmisim. Senden bagimsiz bir sen, hep içimde yasiyormus. Ve anliyorum ki, sadece
sönüyorsun. Seni atesleyecek bir "Ben" bekliyorsun sabirla. O "Ben", çok da bekletmiyor seni. Bir daha yanmaya basliyorsun. Anilar acilar derken yine bitiyorsun. Yeniden yaniyor ve bitiyorsun. Bu hep böyle devam ediyor; sonunda aliskanlik oluyorsun. Genç kiz anlatilanlari dinlerken; tarif edilmeyecek bir duygu yogunlugu içindeydi. Bir yandan, birisinin bu kadar aci çekmesine üzüntü duyarken; diger yandan da, kendisinin hala unutulmamis olmasindan, haz aliyordu. Aslinda kendisi de unutamamisti genç adami. Kendi istegiyle ayrilmisti ama; sevmedigi ya da artik bir seyler hissetmedigi için degil, en yakin kiz arkadasinin da, o insana karsi bir takim duygular besledigi için gerçeklesmisti bu ayrilik. Bunu; ne erkek arkadasi, ne de en yakin arkadasi biliyordu. Erkek arkadasina, "Bu iliskide bir seyler eksik, ben daha fazla sürdüremeyecegim, ayrilmaliyiz." diye bir mesaj atarken; kiza, "Ilgisiz bir sevgili olmaya
baslamisti günler geçtikçe; çok bunalmistim. Ve bir gün onu, baska biriyle sarmas dolas gördüm. Bu yüzden ayrildim." demisti. Böylece, hem erkek arkadasindan, kendine göre, makul bir sebeple ayrilmis; hem de arkadasina, erkek arkadasini kötüleyerek, ondan sogumasini saglamisti. Kendisinin çok aci çekecegini bile bile, arkadasini kaybetmemek için, böyle bir
yalanlar zincirine basvurmustu. Artik hayatini, bu yalanlara göre düzenlemeliydi. Bu yüzden; bu
karsilasmalarinda duygularini bir tarafa birakip, mantigi ile karar vermek zorundaydi. Geri dönüsü yoktu ve kiz da bunun farkindaydi. Bütün ayrintilari, olasi bir karsilasma için düsünmüstü daha önceden. Adamin anlattiklarini dikkatlice dinliyor ve sözünü bitirmesini bekliyordu. Ve adamla göz göze gelip, "Bitti, bu kadardi!" dermisçesine bakmasindan sonra, kiz konusmaya basladi: * Açikçasi bu söylediklerin, hiç beklemedigim seylerdi. Benim, bu açiklamalarina bir yorum yapmami bekleme. Çünkü bunlar; senin kendi düsüncelerin. Her biten iliskiden sonra, yasanabilecek duygulardan bu anlattiklarin. Sunu söyleyebilirim ama; yasadigimiz iliskide, elimden gelen fedakarligi gösterdigime inaniyorum. Seni hiçbir zaman suçlu görmedim, her sey benden kaynakliyordu. Sonuç olarak, bir sekilde bu iliski yürümedi ve bitti. Bu kadar basit. * Bu kadar mi yani? * Evet... Genç adam sok olmustu. Belki, daha ilimli bir yaklasim bekliyordu kizdan. Ancak, kesin ve kararli konusmustu kiz. Hiçbir umudun kalmadigina, kendini inandirmaya çalisiyordu. Vapur yanasmisti iskeleye. Tek bir kelime bile konusmadan vapurdan indiler. Iskelenin sonunda; genç kiz, adama sarilarak "Hosçakal" dedi. Ancak adam, ayrilirken ne sarilmisti kiza, ne de bir kelime çikmisti agzindan. Bir heykel gibi duruyordu kizin karsisinda. Kiz da, bir tepki gelmeyince; hizla oradan uzaklasmayi tercih etti. Arkalarina bile bakmadan
ayrildilar. Kiz, isyerine ulasti. Yerine oturduktan hemen sonra, cep telefonuna bir mesaj geldi. Mesaj, eski sevgilisindendi ve söyle yaziyordu: "Hep bu karsilasmayi ve sana sigara hikayesini anlatacagim günü beklemistim. Ve o gün, gözlerimin içine bakip; söyleyeceklerine göre, hayatima bir yön çizecegime..." Genç kiz, bu mesajdan hiçbir anlam çikaramamisti. Bu
mesaji düsünürken; bir mesaj daha geldi: "... kendi kendime söz vermistim. Bugün duyduklarim; beni hayal kirikligina ugratti ve ben kararimi verdim:"
"Sigarayi biraktim..."

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
Bir Can İçin Bin Gözyaşı




Vücutları Yandı Aldırmadılar Ama, Bir Can İçin Göz Yaşı Döktüler


Tarih, 21 Temmuz 1326. Zaman, çarşamba gününün gecesi. Samatya Polis Merkezi Polis Memurlarından İsmail Hakkı ve Kemal efendiler, devriye görevini gerektiği gibi yapabilmenin gayreti içindeydiler. Halkın, huzur ve güvenliğinin eksiksiz olarak sağlanması amacıyla mıntıkalarını en ücra köşesine kadar kontrol altına alabilme hususunda azami dikkat gösteriyorlardı. Bundan dolayı da çok dikkatli hareket edip, hiçbir anormalliği gözden kaçırmamaya çalışıyorlardı. Taktire değer görev anlayışları sonucu, sorumluluk alanları içindeki Atpazarı mevkii Beyazıtıcedit mahallesinde ikamet eden bir vatandaşın evinde yangın çıktığını fark ettiler.

Evin ahşap ve tamiratta olmasından dolayı çıkan talaşlar giriş kapısının önüne yığılmıştı. Gece yarısını geçerek uyanan ve sigara içmek İçin alt kata inen evin hanımı, sigarasını içtikten sonra dalgınlıkla izmariti söndürmeden talaşların içine atarak, yukarı kattaki odasına çıkıp, yatmıştı.

Sigara izmaritinin talaşları tutuşturması sonucu ahşap evin Önce merdiveni, ardından merdivenin tutuşmasıyla üst katı yanmaya başlamıştı. Derin uykuda olan ev halkıyla mahalle sakinleri yangından haberdar olamadılar. Tehlikede olanların haberdar olamamalarına karşın, halkın rahat uyumasını temin uğrunda her an uyanık olan Polis, yangından haberdar oldu. Halkın huzuruna açılan ilk kapı durumundaki Polis Merkezi çalışanları, yangına İlk müdahaleyi yapmakta gecikmediler.

Ancak, evin arka tarafının denizde son bulan uçurum, öndeki pencerelerin demir parmaklıklarla korunmuş olması polisler İçin aşılmaz bir engel teşkil ediyordu. Bunun yanında ev halkı derin uykuda olduğundan ve henüz uyanamadığından dolayı yangına müdahale eden Polislere herhangi bir yardımda bulunamıyorlardı. Pek de sevimli olmayan bir çaresizlik, Polis Memurlarının etrafını kuşatmış durumdaydı.

Kemal ve İsmail Hakkı efendiler son bir çare olarak omuz darbeleriyle sokak giriş kapısını kırdılar. Kapıyı kırmalarıyla birlikte canavar misali alevler yutmak istercesine üzerlerine gelince geri çekilmek zorunda kaldılar. Giriş Kapısıyla üst kata çıkan merdivenleri tutuşturan korkunç alevler, İçeriye girmelerine engel teşkil ediyordu. Sokak kapısının yanında bulunan odanın demir parmaklıklarına asılarak kopartmak istedilerse de başaramadılar. Ellerinde pencere demirlerini kesebilecekleri herhangi bir araç da yoktu.

Bu esnada alevlerin sardığı üst kattaki odalarında uyuyanlar sıcağın etkisiyle uykudan uyandılar. Panik içinde merdivene yöneldilerse de alevler inmelerine mani oldu. Pencerelere koştular demir parmaklıkları kıramadılar. Yanarak can verme korkusuyla feryat etmeye başladılar. Bağırmalarına, imdat istemelerine rağmen yardımlarına kimsecikler gelmiyor, daha doğrusu gelemiyordu.

Uykusundan uyanan bir kaç kişi ile telaş içinde sağa sola koşan bir Çarşı ve Mahalle Bekçisi evin karşısında oturmuş, ağlıyordu. Zavallı insanlar umutsuzluğun getirdiği şaşkınlık içindeydiler. Alevler, aç bir canavar edasıyla binayı tümden yutmaya hazırlanıyordu. Etrafta toplananlar, çaresizlik İçinde yangını seyretmekten başka herhangi bir şey yapamıyorlardı. Fakat, böylesine korkunç yangınla karşı karsıya kalan Polisler çaresizlik içinde bekleyemediler. Halkın, onların kendileri İçin çare üretmesini istiyor ve de bekliyordu.

Önce İsmail Hakkı efendi alevlerin arasına daldı. Yanmakta olan merdivenden geçerek, üst kata çıktı. Arkasında Kemal efendi kendisini takip etü. Mucize eseri olarak, yanmadan umutla umutsuzluk arasında yardım bekleyen mağdurların yanına vardılar. Zor olmasına karşılık vakit geçirmeden pencere demirlerini yerinden söktüler. Olaydan haberdar olduktan sonra süratle yangın yerine gelen diğer polislerin de dışarıdan yardımları sonucunda ağlaşan insanları yanmaktan kurtararak sokağa indirdiler.

Kemal ve İsmail Hakkı efendiler kurtarma eylemini başarıyla tamamlamanın, insanları korkunç bir ölümün pençesinden kurtarmanın hazzını yaşarken, kısa zaman önce atlattıkları tehlikenin boyutunu da idrak etmeye başlamışlardı. Ancak, canları kurtarmış olmalarının getirdiği mutluluk, adattıkları tehlikenin büyüklüğünü unutturuyordu. Mutluluğu oluşturan duygunun aynı zamanda 'halka hizmet etmenin hakka hizmet olduğunu' öz deyişini de vicdanlarına haykırmasından dolayı göreve koşmakta acele ediyorlardı.

Bu arada binanın üst katı ve orta katı yanmış, üstten düşen alevli tahta parçaları alt katın da tutuşmasına sebep olmuştu. İşte o anda sokak kapısının yanındaki odadan kulakları sağır eden canhıraş bir feryat yükseldi. On üç-on dört yaşlarındaki bir kız çocuğu korkunç çığlıklar atarak pencereye koştu.

Yangına gecikmeden müdahale etmek suretiyle kazazedeleri kurtardıklarından dolayı sevinç İçinde olan insanlar, canhıraş sesle birlikte dona kaldılar. Sıcağa rağmen böylesine ürpertici bir ses nereden geliyordu. Hani evde kimsecikler kalmamıştı? Öyleyse bu ses neyin nesi oluyordu?

Ev sahipleri, yaşadıkları tehlikenin şokuyla kız çocuğunun varlığını tümden unuttuklarından dolayı Polislere haber verememişlerdi. Yangında öncelikle üst kadarın yanmasından dolayı düzeni bozulan malzemelerin yanar vazıyette odanın üstüne düşmesiyle yanma üstten başlamıştı. Bundan dola)7! da zavallı kızın yangından son anda haberi olmuştu. Odanın içini kaplayan kavurucu sıcaklık ve aralıklardan sızan alevlerin etkisiyle korku içinde feryat ediyordu.

Polisler, yayından kurtulan ok gibi pencereye atıldılar. Demir parmaklıkları kırmak mümkün olmadığı gibi alevler de buna imkan vermiyordu. Çaresizlik İçinde geri çekilmek zorunda kaldılar. Pencereden uzaklaşan zavallı kız, odanın kısmen alevli olmayan bir köşesine çökmüş, elleriyle kafasını örterek korkunç alevlere mani olmak istiyordu. Bütün uğraşmalarına rağmen canavarın açlığına karşı koyması mümkün olamadı. Yangınla beraber çöken binanın enkazı altında kalarak göz göre yandı, kavruldu.

Yangın, uzun uğraşmalardan sonra söndürüldü. Zavallıcığın kömürleşmiş cesedi enkaz altından çıkartıldı. O an kimseden en küçük bir ses bile çıkmıyordu. Sadece nefes alış-verişleri duyuluyordu. Sanki herkes üzüntü içinde buz kesmişti.

Yangına müdahale ilk müdahaleyi yapan Polis Memurları zavallı kızın kömürleşmiş cesedinin başında gözyaşlarını tutamadılar. O kadar uğraşmalarına ve hayatlarını tehlikeye atmalarına rağmen narin küçük bedenin gözlerinin önünde yanmasına mani olamamışlardı.

Hele İsmail Hakkı ve Kemal efendiler "Biz bu çocuğu nasıl kurtaramadık" diye ağlaşıyor, göz yaşı döküyorlardı.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
Orada Kimse Var mı ?






Birinci bin yılın sonları ülkemize büyük felaketler getirdi. 17 Ağustos 1999 günü 03.02 sıralarında şiddetle sallanan yer, üstünde bulunan insanları büyük acılara arkadaş etti.. Çileye, cefaya ve acılara alışkın insanlar bu büyük felaketin acısına dayanmada zor anlar yaşamaya başladılar.

Enkaz alanda kalmaktan bir şekilde kurtulanlar, enkazdan gelen imdat çağrılarına yetişme gayretindeler. Anne-baba ve yakınlarını arayanların yürek parçalayan yardım çığlıkları. Herkes kendi derdinde. Kimse kimseye yardım edemeyecek halde, insanlar çaresizlik içinde yardıma muhtaç...

Ülke yardıma koşuyor. Bütün insanımız orada, enkazın altında canlı arıyor. Birden deprem sahasını tek bir ses kaplıyor, "Orada kimse var mı?" Ses büyüyor, vatan oluyor. İşte Türkiye! İşte necip Türk milleti!..

Millet yardıma koşar da onun azat kabul etmeyen hizmetkârı Türk polisi yardımdan kaçar mı? O da koşuyor halkının, sevdalı sının yardımına İzmir'den, Ankara'dan, İstanbul'dan, kısaca her yerden...

Komiser Ergin Erkılıçoğlu da herkes gibi yardıma koşanlar arasındaydı. O, halkını çok seviyordu. Her gün yardımında olduğu insanların, böylesine zor durumunda geri çekilmesi mümkün değildi. Herkesin tereddüt ettiği enkaz boşluklarına girmekte tereddüt etmiyordu. Korku mu? Onun lügatında korku kelimesi yoktu. Yazılmamıştı.

O korkunç deprem Mehmet beyi ayakta yakalanmışa. Sarsıntı anıda üzerine sokak kapısı düşmüştü. Dört buçuk gün sokak kapısının altında yaşam mücadelesi verdi. Bu İnanılması zor bir mücadeleydi. Zihnini sürekli açık tutmaya gayret etti. Her tarafı kapalı bir mezar içerisine girmişti. Teknolojik aletlerle burada sağ kişi yok demelerine rağmen o bulunduğu yerde hayat mücadelesi veriyordu ve sağ çıkacağı ümidini hiç yitirmemişti.

Kurtarılmasında emeği geçen, onu yeniden hayata döndüren İzmir Çiğli havaalanında görevli özel harekat timinden komiser Ergin Erkılıçoğlu'nu unutamıyordu. "Kendisine ne kadar teşekkür etsem azdır" diyordu. Ağzından "Orada kimse var mı" sesini duyduktan sonra, ona bulunduğu yeri ve vücudunda herhangi bir darp ve yaralanma izi olmadığını, zihninin açık olduğunu ve sağlıklı olduğunu söyledi. Arkadaşları ve akrabaları da kendisine seslenerek yarım saat içinde kurtarma ekipleri tarafından göçük altından kurtarılacağını söylediler. Fakat o yarım saat doksan yedi saatten daha fazla gibi geldi. O berbat göçükte, altı buçuk yedi metre kala kadar hayatını hiçe sayarak yanına gelen kurtarıcısının varlığını bir ışık huzmesiyle birlikte hissetti. Kendi kendine; kurtarılma anında kurtarıcısına her türlü yardımı yapacağına söz vermişti.

Bulunduğu durum çok zor bir durumdu. Kapının altında kalmış ve sağa sola dönme imkanı yoktu. Yanına kadar gelen kurtarıcısını gördüğü, göz göze geldiğinde canlı birini görmekten dolayı çok sevindi. Fakat, son gücü de tükenmek üzereydi. Kurtarma işleminde son engel ortadan kalkınca kurtarıcısıyla tünelin içinde bakışan iki yüz haline geliverdiler. Kurtarıcısı, talimatlarının dışına çıkmaması hususunda sürekli uyarılarda bulunuyordu.

Onun dediği gibi tahmini doksan kilo ağırlığında iki insanın sürünerek girebileceği "fare deliği büyüklüğünde" açılan tünelde bin bir zorlukla sürünürken bir ara kurtarıcısıyla elleri koptu. Hareket edebilmesi için "L" şeklinde bükülmesi gerekiyordu. Ancak, o bunu başaramadı.

Bunun üzerine kurtarıcısı, göçük altından çıkarmak için ayaklarını kırabileceğini, bilimin çok ilerlediğini, platin takılarak ya da bastonlarla yürüyebileceğini söyledi. Yani oradan çıkabilmek için gerekirse ayaklarını kıralım, sonra onarırız demeye getiriyordu. Bu tasvir ona tarifi mümkün olmayan ürpertiler verdi. Kendini motive ederek kendine uzanan ele kuvvetlice sarıldı. Ama hareket edecek gücü bulamadı. O anda nasıl olduysa oldu birden bîre kurtarıcısı sağ bileğinde bir kesik açtı. Bileğindeki kesik beş, altı santim derinliğindeydi. Daha sonra telsizle anons ederek sağlık ekibinin hazır bulundurulmasını, bileğindeki kesiğin dikilmesi gerektiğini söyledi.

Hayretler içinde kalmıştı. Kendine böyle bir zararı niçin verdiğini anlayamamıştı. Kurtarıcısının o anda yüz ifadesini çok net olarak görüyordu. Çünkü yüz yüze bakışıyordular. Bu arada kurtarıcısı bileğini sıkarak: " Ben bu kam niçin döküyorum, benim de bir ailem var, benimde bir çocuğum var ve ben de buradan sağ çıkmak istiyorum ve seni de sevenlerine sağ salim kavuşturmak istiyorum." diyordu. Çünkü altı-yedi metre uzunluğunda ve her an çökme tehlikesi olan, hatta diğer yabancı ekiplerin o göçüğe girilmesinin son derece riskli olduğunu, her an kurtarıcının da ölebileceğim söylemesine rağmen o kahraman bu riski göze almıştı. Bir moral yüklemesi üzerinde İnanılmaz bir etki yaptı. Yabancı bir insan, bir başka insan için bileğini kesiyor ve moral yüklemesi yapıyor. İnanılmaz şey!

Bundan sonra her şeyi göze alarak onun talimatlarını eksiksiz yerine getireceğini söyledi. Çünkü bîr an önce çıkmak istiyordu. Zaten onun sözünü dinlemediği için bu engelle karşılaşmıştı. Tekrar bilekleri birleştiği zaman dediklerini harfiyen yerine getirdi. Sonunda ayakları hiç zarar görmeden göçük altından çıkmayı başardı. Bundan sonra üç-dört metrelik bir yollarının kaldığını ve bunalmak üzere olduğunu söyledi. Haklıydı. Kapalı bir yerde o giysilerle hem krikolarla göçük kaldırıyor, hem yol açıyordu. Aman ya Rabb'im ne inanılmaz bir mücadele yaşanıyordu Bir anda kendini dışarıda buldu, tabi kurtarıcısı da güler yüzüyle yanındaydı. İnsanın yaşadığını hissetmesi ne güzel bir duyguydu. Bu duyguyu doya doya yaşamak istiyordu.

Kurtarıcıyla son kez ambulansla Bursa'ya giderken görüştü. Ambulansın camını açıp "Bileğimdeki kesik az kalsın atar damarıma kadar iniyormuş, senin yüzünden hastanelerde tedavi için eziyet çekecektim" dedi. Bu arada kurtarıcısının ismini öğrenmek istediğinde; "Bu hiç önemli değil, bir kamu kuruluşunda çalışıyorum. Önemli olan senin oradan sağ çıkmandı" dedi ve gülümseyerek uzaklaştı.

Zaman geçip, gitmişti ama kendi istihbaratıyla kurtarıcısının kimliğini öğrenmekte zorluk çekmedi. Onu bulduktan sonra Türk polisine ve özellikle komiser M. Ergin Erkılıçoğlu'na ne kadar dua etse, ne kadar teşekkür etse az olduğunu söyledi. Bunu söylemekten gurur duyduğunu da her yerde ve herkese söylemekten çekinmedi.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
Gece de Yatmaz Gündüz de


Çocuklara on iki yaşından önce saat, ortaokula başlamadan takım elbise alınmadığı yıllardı. Büyüklerin de ulaşamayacağı şeyler vardı elbette.
Gerçi, sınırlı tüketim maddeleri; yol yok otomobil düşünsünler, elektrik yok beyaz eşya taksiti ödesinler. Günün koşullarına göre yinede önemli yasaklar var. Örneğin damatlıktan başka takım elbise, her yanı yama olmadan yeni iskarpin alamaz, lokantada yemek yiyemezler. Yalnız düğünlerde giymek zorunda olduğun bir takım elbise ve tümüyle giyilemez duruma gelince yenileyebileceğin iskarpin hakkın vardır. Bir ömür nasıl başlar ve nasıl biter harfiyen bilirsin. Fazlasını da isteyemez ve düşünemezsin çünkü; ayıptır, israftır.

Bütün bunlara karşın yine de yoksulluk diz boyudur. Senede bir kez ürün veren toprak, aile bütçelerinde günün gereksinmelerini karşılayacak ekonomiyi yaratamaz.
Babaların ve çocukların en büyük düşlerinden en önemlisi de evlerine transistorlu bir radyo alıp, anteni çatıya asmak ve başında toplanıp “acensleri” ve birbirinden içli şarkıları, türküleri dinlemektir. Dedelerden, ninelerden izin almadan kuruş harcamaksa olası değildir. Asıverirler doran bacadan adamı; hem de ters çevirip bacağından, baş aşağı...
Karşı köyde bir evde vardı radyo. Köyler bir tepenin iki yamacına kurulmuşlardır.. Doğu yamaçta evler, tepeyi aşıp batı yamaca geçince tarlalar ve bahçeler. Karşı köyde de aynen doğu yamaca evler, batı yamaca tarlalar. Radyolu ev ile Mustafa amcanın tarlası kuş uçuşu altı, bilemedin yedi yüz metre. Elbette vadiyi inip çıkarsan kilometreyi aşar yol. Radyo sahibi de sonuna kadar açardı sesi ve her iki köye birden dinletirdi. Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün en sevilenlerdi. Köylülerin yaşlısı, genci her ikisine de vurgundular.

Radyo o denli belirleyici ki, batı yakasının imeceleri dolup taşarken doğu yakasının işleri hep geri kalıyordu. İnek otlatmaya da illaki o yakaya gitmek istiyorduk. Bu seçim aile bile kavga, küskünlük ve çekişme yaratabiliyordu.
İlçede de her kahvede yoktu radyo. Öğlen haberleri, İhtilaller, Dünya Kupası maçları olduğunda radyolu kahve önleri miting alanına dönüyordu.

O yıl fındık mı bol oldu, radyo mu çok geldi mağazalara bilemiyorum? Ama Mustafa amca bir Salı akşamı elinde radyo ile döndü eve. Çatıya çıkıldı anten asıldı, radyonun kulağı büküldü ve lambası yandı. Çatur çutur sesleri ile ibre aranmaya başladı. Kızılca kıyamet koptu evde. Haberi alan mahalleli, Mustafa amcanın eşiği önünde toplanıp ol anı beklemeye koyuldular; radyo sesini duyunca içeri doluştular. Evin içi doldu tıkış, radyoyu görebilenlerde ayrı bir keyif, sanki göz gözeler. Hepsi birden kulak kesilmişler, Nezahat Bayram’ı , Muzaffer Akgün’ü bekliyorlardı ama nafile.

O zamanlar radyo yayınları belirli saatlerde yapılıyor, devletin olanakları da yurttaşından çok değil yani. Zenginler de henüz semirmemiş. Oradan buradan tırtıklama aşamasındalar, zar zor geçiniyorlar; çok kazanmanın yolunu, yöntemini öğrenmemişler henüz.

Derken bir türkü yakalıyorlar. İbre bir iki sağa sola gidip geldikten ve ses netleştikten sonra sabitlenir. Sabırsız, sessiz sedasız, derin bir huşu içine girerler. Kehanette belirtildiği üzere, demir dil verip söylemeye başlar..

Türkü biter ve bir ses “Mustafa Geceyatmaz’dan türküler dinlediniz” der.
Bu ses, içi cayır cayır yanan Gülüşan ninenin tepesine kaynar sular boşaltır. “Oğlan, bu yılki fındığın parasını gitmiş külek kadar andıra yatırmış” diye söylenip durmaktadır zaten. Bu kez dışa vurur biçareleğini, sessizliğin içine doğru fısıldar yorgun, yoksul sesiyle; “Mustafa, aldı bizim delinin yedi yüz lirasını, gece de yatmaz, gündüz de” der.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
İstifa


Bu belge ile resmi olarak yetişkinlikten istifa ettiğimi bildiririm.
Tekrar 8 yaşın tüm sorumluluklarını kabul etmeye hazırım.
Yağmur sonrası çamurlu sularda tahta parçası yüzdürmek,
Kayalarda yürümek istiyorum.
Çikolatanın paradan daha iyi olduğunu,
Çünkü daha tatlı ve yenilebilir olduğunu düşünmek istiyorum.
Sıcak bir yaz gününde bir meşe ağacının gölgesinde oturup,
Arkadaşlarımla limonata satmak istiyorum.
Hayatın daha basit olduğu zamana dönmek istiyorum.
Bütün bildiğin, renkler, çarpım tablosu ve ninniler,
Ama bu kadar az bilmek seni rahatsız etmiyor,
Çünkü ne bilmediğini bilmiyorsun
Ve umurunda da değil.
Bildiğin tek şey mutlu olmak,
Çünkü seni üzecek veya kızdıracak şeylerden tamamen bihabersin.
Dünyanın adil olduğunu,
Herkesin iyi ve dürüst olduğunu düşünmek istiyorum.
Herşeyin mümkün olduğuna inanmak istiyorum.
Yaşamın karmaşıklığını unutup,
Yeniden küçük şeylerden fazlasıyla heyecanlanmak,
Zevk almak istiyorum.
Tekrar basit yaşamak istiyorum.
Günümün,
Bilgisayar arızaları,
Kağıt yığınları,
Üzücü haberler,
Bankada para olmadan ay sonunu getirme kaygıları,
Doktor faturaları,
dedikodu,
Hastalık ve sevdiklerin kaybedilmesinden ibaret olmasını istemiyorum.
Aşkın varlığını (daha doğrusu yalan olduğunu) bilmek dahi istemiyorum.
Gülümseme,
Kucaklaşma,
Tatlı bir söz,
Doğruluk,
Adalet,
Barış,
Rüyalar,
Hayaller
Ve kardan adam yapmanın gücüne inanmak istiyorum.
İşte,
Çek defterim ve arabamın anahtarları,
Kredi kartlarımın ekstreleri,
Gelir belgelerim.
Resmi olarak yetişkinlikten istifa ediyorum.
Eğer bu konuda benimle daha fazla konuşmak istiyorsanız,
Önce beni yakalaman lazım,
Çünküüüü;
Ebeee, elim sendeeeee!

M@D_VIPer
12-08-06, 18:55
Birisi Benim Amma


Maraş’da çetelerin kurtuluş harbini başlatmaları ile Beyrut Emniyet Müdürlüğü görevinden istifa ederek Maraş’a koşan Aslan Bey, Şehrin stratejik yerlerini izleyebilen bu eve karargahını kurdu kuralı bu günkü kadar huzursuz olduğunu hatırlamıyordu.
Bulunduğu odanın içinde bir öte bir beri dolaşıyor, ara sıra dürbününü alıp, bir tekkeyi bir abrara başı kilisesini gözetliyordu.
Şehir anlamsız bir sessizliğe bürünmüştü. Ermenilerin Fransız’larla birlik olmaları fena şekilde canını sıkmış, daha ziyade kahırlanmıştı. Akşam Şeyh Ali Sezai Efendiye yakınmaları, içinden bir daha geçti.
-Efendim ne oluyor bunlara? Hani komşuluk, hani bir arada yaşıyorduk, evimiz komşu, dükkanlarımız komşu, bahçe ve bağlarımız komşu. Biz bunlara ihanet edecek ne yaptık. Kızlarının çoğu gelinlerimiz değil mi hocam. Torunlarımızın anası değil mi kızları? Kendileri; torunlarımızın dedesi, ninesi, dayısı, teyzesi, değil mi? Aradan ne geçti Allah aşkına. Kadınlarımız, kızlarımız, gelinlerimiz beraber yufka açmadı mı avluda. Kendimizden bilmedik mi efendim biz bunları. Oturup yarenlik etmedik mi şu sokaklarda. Beraber büyümedik mi, beraber ağlamadık mı ölülerimize, beraber gülmedik mi düğünlerimizde?
Şey Ali Sezai Efendi
-Sabırlı ol, oğlum, aslanım sabırlı ol, celallenme yiğidim. Mukadderat ne ise yaşayacak bu şehir. Onlar için de bizler içinde mukadderat ne ise o olacak.
Aslan bey dürbünle Tekke civarını izlerken, kapının hızla açılması ile aniden kapıya döndü.
İçeri on bir-on iki yaşlarında bir çocuk girmişti içeri.
-Buyur bakalım delikanlı. Dedi.
Çocuk dimdik durarak, bir süre hızlı hızlı nefes alıp vermesinin yavaşlamasını beklermiş gibi durdu. Sonra ani bir şekilde;
-Bana da tüfek ver efendim. Dedi.
Aslan bey bir-iki saniye inceledi çocuğu. “Git evladım sen küçüksün daha” diyemeyeceği kadar, yiğit bakışları vardı çocuğun. Alınabilirdi. Telaşı içinde onu savmak için tebessümle ve şaka ile;
-Tüfek kalmadı, hepsini çetelere dağıttık savaşıyorlar. Git bir gavur öldür al silahını sana silahı nereden bulalım.
Çocuk kaşla göz arasında hiç ses çıkartmadan aniden geriye dönüp çıktı gitti.
Aslan bey yeniden dürbünle stratejik bölgeleri izlemeye başladı.
Bir ara tam karşı tepedeki kiliseye doğru tırmanan bir çocuk ilişti gözüne. Dürbününü ayarladı ve dikkatle çocuğa baktı ve gözlerine inanamadı. “Aman Allah’ım ben ne yaptım. Zavallı yavrucak ölecek, yiğidim benim, sana neden öyle söyledim ben. Belki de şahadet böyle nasip olacak sana.”
Kahrolmuştu Aslan Bey. Dikkatle yeniden izledi çocuğu. Ermenilerin silah deposu olarak kullandıkları kiliseye doğru çıkıyordu sine sine.
Beş dakika geçmemişti ki, çocuğun tırmandığı kilise civarından patlama sesleri geldi. Hem kilisenin silah deposu olan bölümünde, hem de etrafında patlamalar olmuştu. Bir daha yandı yüreği Aslan Bey’in. “Ah benim küçük askerim, küçük çetem, küçük yiğit kartalım ben sana şaka yapmıştım ne vardı şakamı ciddiye alacak”
Şeyh Ali Sezai Efendi’nin sözleri kulaklarında çınladı. “mukadderat” Bir an Şeyh Ali Sezai Efendi’yi hemen arkasında sandı ve dönüp baktı. Zira, efendinin sesini duymuş gibi olmuştu.
Karşıda, kilise tarafında silah sesleri susmuştu. Lakin Aslan Bey!in yüreği bir türlü susmuyordu. “Allah’ım ben ne yapayım, yavrucağa şakanın sırası mıydı” dedi kendi kendine. Daha fazla direnememişti ve yüreği taştı birden. Gözlerinden öyle yaşlar boşanmıştı ki dürbünle karşı tarafı göremez olmuştu. Gözlerini sildi ve yeniden dürbününü karşıya çeviriyordu ki kapı hızla açıldı ve kapıya dönmesiyle Aslan Bey’in gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
Şaşkın şaşkın, karşısında nefes nefese duran deli kanlıyı inceliyordu. Kucağında yedi-sekiz tane tüfek ile kendisine bakan yiğit az önce yüreğini taşıran yiğidin ta kendisi idi.
Çocuk, silahları yere attı ve silahın tekini bağrına basıp sıkı sıkı sarılarak “birisi benim amma” dedi.
Aslan Bey sadece tebessüm ve şefkatle çocuğa bakarak;
-Elbette senin, elbette yiğidim Elbette… dedi.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:56
Gençlik Ve Bir Süre Sonrası



Bir sÜre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
ince farkı öğrenirsin,

Ve aşkın yaşlanmak,
birlikte olmanın da güvende olmak
anlamına gelmediğini öğrenirsin,

Ve öpücüklerin sözleşme
ve hediyelerin de vaat olmadığını öğrenmeye
başlarsın,

Ve yenilgileri
başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın,
bir çocuğun üzüntüsü ile değil, bir yetişkinin
zerafeti ile,

Ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.

Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu
öğrenirsin
eğer fazla maruz kalırsan

Bu yüzden,
başka birisinin sana çicek getirmesini beklemeden
kendi bahçeni yarat

ve kendi ruhunu kendin süsle.

Ve göreceksin ki dayanıklısın...
Ve kuvvetlisin,
Ve değerlisin.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:56
NLP Yolculuğu(m)


Hayatın anlamı başarmak kelimesinde gizlidir.
Bir saat kadar önce (01.07.2005 tarihinde) NLP Practitioner Kursunu tamamladık ve arkadaşlarımla beraber Sertifikalarımızı aldık. Hayatım boyunca bir çok diploma ve sertifika sahibi oldum ancak NLP Kursu benim için, hayatımda dönüm noktası olan eğitimlerden birisiydi. Burada bize mükemmel bir şekilde eğitim imkanı sunan ASEDAM'a ve eğitim sırasında NLP'yi bizlere öğretebilmek için adeta seferber olan Kıymetli Hocam NLP Trainer Ahmet ÖZTÜRK Bey'e özellikle teşekkürü bir borç bilirim.
Hiçbir diplomamda bu kadar mutlu olmamıştım. Çünkü bu kurs özellikle kendimle ilgili bir eğitimdi.
NLP insana pek çok değeri öğretiyor. Hayatı ve kendinizi nasıl daha iyi kontrol edeceğinizi, insanlarla nasıl daha iyi bir iletişim kurmanız gerektiğini öğretiyor. Hayata nasıl bakmanız gerektiğini, nasıl sevmeniz gerektiğini, sinirlerinize nasıl hakim olmanız gerektiğini, nasıl başarılı olacağınızı anlatıyor NLP. Tabii bu anlatıyor kelimesinde pek çok şey gizli. NLP Uzmanları bunları anlatıyor ama bizim bunları ne kadar aldığımız ve sindirdiğimiz, hayatımıza ne ölçüde uyguladığımız çok önemli. Diploma almak sadece işin bir boyutu, bunu kavramak, uygulamak ve meyvelerini almak ise bir başka boyutu.
NLP’de bir kural vardır. Bize öğretilen ilk kural. Eğitim gördüğümüz salonun kapısına ilk gün şu söz asılmıştı.
“Lütfen Ben’inizi dışarıda bırakın!”
Evet, ben’ini dışarıda bırakamayan insan zaten NLP’yi hayatına uygulayamaz. Sadece Ben diyen. Ben, Ben.. Hayatında başkalarına yer vermeyen, hayatında sadece kendisini beğenen, hayatında kendisinden başkasına yaşama hakkı, konuşma hakkı, düşünme hakkı tanımayan. Bu türden insanların bu kulvarda yeri yok.
Ben’imizi dışarıda bıraktıktan sonra, kurs boyunca pek çok şey öğrendik. Bunlardan bir diğeri ise hayatıma “Nasıl?” kelimesinin sanki yeniden ve çok anlamlı bir şekilde girmesiydi.
NLP, ne ve niçin den çok, “Nasıl?”, “Tam olarak Nasıl?” sorularının cevabını arıyor.
Yani NLP de “Neden başaramadım?”, “Niçin başaramadım?” sorusu yok.
NLP de can alıcı soru şu “Nasıl başarabilirim?”. “Daha iyiye nasıl ulaşabilirim?”.
Sahip olmamız gereken hep olumlu, hep pozitif düşünce. NLP’de negatif düşünce yok! Negatif düşünmek yok!
Hayatımızda iyi gitmeyen bir şeyler mutlaka olacaktır. Ama önemli olan bu iyi gitmeyen şeyleri problem haline getirmemek, bunlardan ders alabilmek.
Her yapılan hatadan ders alabilirsek, başarı kaçınılmazdır. Bunun için sürekli hareket halinde ve değişime açık olmalı, hedefimize ulaşabilmek için yeterli esnekliğe sahip olmalı, sonuca ulaşıncaya kadar çabamızı sürdürmeliyiz.
Başarılı olduğumuz zaman da ise hayatın anlamını daha iyi anlayacağımızdan eminim.
NLP adeta hayatı ve insanları anlamak-anlatmak üzerine kurulmuş bir okul. Öyle ki günümüzde pek çok alanda kullanılabiliyor. Ancak NLP'nin bana göre en önemli kullanım alanı: “Kişisel Mükemmelliğe Ulaşma Alanıdır.”. Çünkü bana göre en başarılı insan Kişisel Mükemmelliğe Ulaşmış (ya da ulaşma yolunda çaba sarfeden) insandır.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:56
Bitmeyen Hasret




Güneşin solgun ışıkları sonbahar günlerini ısıtmaya çalışıyordu. Hasan usta tam olarak Midilli’ye ne zaman yerleştiklerini bilmiyordu? Ama birkaç nesildir Molva’da yaşıyorlardı.Dedelerinin anlattığı hikayeler böyleydi. Sanki her yeni güneş onlara kötü haber getirecekmiş gibi doğuyordu. Yıllar yılı dost bildikleri komşuları bile, birden bire nasılda değişmişlerdi, demek ki gerçek yüzlerini hep saklamışlardı.
Fatma Hanım bahçeden topladığı incirlerin içlerine ceviz koyup fırınlarken; Rum komşusu Fatissia bozuk Türkçe’siyle seslendi:
-Yapin yapin bunları ya bir ay, ya da iki ay, siz gideceksiniz biz yiyeceğiz bunları” diyordu.
Fatma hanım içinden geçenleri söylememek için kendine direndi, başını iki yanına sallayarak:
“La havle demekle” yetindi.
Derken kocası sokağın başında göründü.Koşup boynuna sarılmak, çaresizliğini sıkıntısını paylaşmak istedi. Ama bu yaştan sonra böyle şeyler ayıp sayılırdı buralarda.
-Gel Hasan, gel. Bitirdin mi işlerini diyebildi?
Fatissia, anlamlı anlamlı bakarak kesme taş duvarlı Rum evlerinin arasından kayboldu. Hasan’ın yüzü asık vücudu yorgundu. Hele akşama kadar balyoz, çekiç sallayan kollarının sızısına, örs çekiç sesleri de eklenince ne çocuklarına ne de hanımına baktı. Sedire oturup arkasına dayandı ,dayandı ama pelte pelte olmuştu vücudu, bu dünyadan uçtu, sessizce gitti.
Fatma Hanım’ın eli getirdi Hasan’ı kendine.
-Bey yemek hazır, diyordu.
Hasan uyanır uyanmaz kalbine gerçekler bir köz gibi düştü. Kolay değildi, onlardan vazgeçmeleri istenenler, yıllarca biriktirdikleri evleri toprakları her şeyleriydi.
Yıllarca dost bildikleri aynı sofrayı bile paylaştıkları Rumlar kafalarından çoktan Balkan Savaşı’nı kazanmışlar. Kendi aralarında örgütlenmişlerdi. Türkler’i adadan göndermenin planlarını yapıyorlardı. Sessizce yemekler yendi kimsenin ağzını bıçak açmadı. Hasan yemekten sonra pencerenin kenarına oturdu sigarasından bir duman çekti. Duman acıları gibi yaktı içini sessizce ve parçalayarak. Denize baktı... Karşı kıyının silik ışıklarını gördü. Oradaki hayatları insanları düşündü. “Nasıllar, neler yaparlar, geçmeli Anadolu’ya ”, dedi kendi kendine.
Hiç değilse canımızı kurtarmalıyız, hanımını, çocuklarını düşündü hızlıca. Yıllar yılı biriktirdikleri evlerini eşyalarını, hayvanlarını... boğazı düğümlendi sigarasının ek yerini tekrar ıslatıp yapıştırdıktan sonra dolu ve acı yüklü bir duman daha çekti.
-Hanım gidelim artık, dedi yavaşça ve isteksizce, kendi de istemiyordu ama mecburdu.
-Ben gitmem, bırakmam hiçbir şeyimi, gitmeyelim direnelim.
-Öldürecekler bizi kıyacaklar yavrularımıza kim korur bizi. Adada bir tek Osmanlı neferi bile kalmadı, bunların balıkçıları aylardır silah taşıyorlar adaya. Hepsi silahlandı. Açıktan kadınları bile tehdit eder oldular bak. Gidelim gittiğimiz yerde yeniden başlarız. Tekrar yeni bir hayat kurarız.
-Gitmem öldürsünler yine de gitmem, dedi Fatma Hanım. Hasan biliyordu inat değildi bu çaresizlikti, isyandı.. Daha fazla tartışmanın bir anlamı yoktu.
-“Tamam tamam bir de birbirimize girmeyelim” diyerek konuyu kapadı. Sisli Molva gecesinin sabahını karşılamak üzere dertlerle yüklü bedenlerini yatağa attılar.
Günler gitmekle kalmak arasında yapılan değerlendirmeler ile geçerken Balkan Savaşı’nı Osmanlı Devleti’nin kaybettiği haberi balıkçı Hayati tarafından duyurulduğunda çöken akşamın karanlığı değildi üzerlerine, adadan ayrılmanın acısıydı.
Hasan o gece kardeşi Ahmet’in evinde adadan ayrılma kararını vererek döndü evine. Günün aydınlanan ışıklarıyla birlikte Hasan karısına:
-Hanım vakit geldi, gidiyoruz.
Fatma ana yüzünü buruştursa da mecburiyet karşısında sadece sustu. Çocuklarını daha bir özenle uyandırdı. Kışlık hazırladığı tarhanadan pişirdi hep birlikte oturdular sofranın başına. Tarhana çorbasının dans eden buharına siyah zeytin eşlik ediyordu. Her sabah çocuklar neler hayal ederlerdi. Buharı nelere benzetirlerdi. Lokmalar sanki boğazlarında saf tutuyorlardı. Korku içinde o kadar ağır o kadar zor yapıldı kahvaltı. Ayrılığın hüznü çökmüştü hepsinin üzerine. Fatma ana şöyle bir baktı evine, gelin gelişi, çocuklarını doğuruşu, mutlulukları, hüznü yaşamıştı burada. Her eşyada ayrı bir anısı vardı. İçinden konuştu onlarla hepsi ile ayrı ayrı vedalaştı. Hasan’ın;
-Doydunuz mu, sesi ile tekrar kendine geldi.
-Toplanın gidiyoruz.
Çocuklar bir şeyler almak istediler ama Babası:
-Hayır hiçbir şey almıyoruz götürecek yerimiz yok.
Fatma hanım sofranın sinisini kaldırmak için eğildi.
-Bırak hanım vakit çok dar.
-Sen sofra yerde kalırsa meleklerin kanatları dökülür demez miydin Hasanım, dedi ağlamaklı titrek sesiyle. Çabucak siniyi kaldırıp mutfağa koydu. Hiçbir şeye dokunmadan evden çıktılar. Hasan damdaki hayvanlarını salıverdi. Ayrılığın acısını içine gömüp, Ahmet’in evine doğru yürüdüler hep birlikte. Sokağın başında oturan Fatissia‘nın bütün kinini yüzünde görmek mümkündü. Hiçbir şey demeden sessizce yanından geçtiler. Yalı yolunun başında Ahmet çocukları ile birlikte görüldü. Hep beraber yalıya indiler Hayati sandalını hazırlıyordu. Sandal yılların yükünü çekememiş, omurga tahtalarının arası açılmıştı. Yarıkları hayvan tersisiyle sıvayan Hayati:
- Nerde kaldınız? Niye geç kaldınız? Sizler son Türkler’siniz adada bunların ne yapacağı belli olmaz.
Hasan iki çocuğu, karısı, Ahmet, hanımı ve üç çocuğu ile küçücük sandala on kişi bindiler.
Hayati kişi başı birer Osmanlı altınını saydıktan sonra,
-Tamam, dedi. Sarı yüzüne hiç de yakışmayan eskimiş paçavraya benzer dağınık sakalını sıvazlayarak küreklere asılmaya başladı. Herkes dengeli bir şekilde bir daha kımıldamamak üzere yerleştirilmişti. Hayati geçecek uzun yolculuk süresince yapılması ve yapılmaması gerekenler hakkında talimatlar veriyordu. Ama kimse O’nu dinlemiyordu. Yolcular geçmiş ile gelecek arasındaki ince çizgide hesaplar yapıyorlardı. Çocuklar ise hiçbir şeyden habersizce denizi keşfetmeye çalışıyorlardı. Zavallı eşek farklı bir şey olduğunu hissetti mi ne denizin kenarına kadar arkalarından gelmişti ya da ilk kez sırtına bir şey sarılmadan başı boş gezmenin tadını çıkarıyordu.
-Akşam olmadan Anadolu’dayız. Keşke motorlu bir teknem olsaydı daha tez gider gelirdim daha fazla para kazanırdım.
-Bırak artık bu işleri be Hayati.
-Olmaz. Hasan Ağa, ben denizden ayrılamam.
-Korkmuyor musun?
-Neden?
-Rumlar’dan.
-Yok be bir can bizimkisi alsınlarda kurtulayım.
Güneşin altında herkesin canı sıkılmış kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Hayati içinden "bunlardan iki altın mı alsaydım acaba tüh be, bunlar son yolculardı iki de desem vereceklerdi nasılsa" diye geçirdi.
Çocuklar çoktan uyumuşlardı büyüklerde sırayla sandalın içine giren suyu boşaltıyorlardı. Kimse neden konuşmuyordu... Belki de ayrılığın acısını sindirmeye çalışıyorlardı.
Dört saat süren uzun ve sıkıcı yolculuğun sonunda Anadolu'ya yaklaşmışlardı. Hayati yarı beline kadar suya atlayıp sandalın altı vurmasın diye yavaşça tuttu. Sonbaharın kısa günü biterken hepsi yabancı bildikleri toprağa dostça ayak bastılar. Sandaldan atlayan uzanıp dinlenmeye çalışıyordu. Çocuklar açıktım susadım diye mızıklarken büyüklerde yapacakları işleri planlıyorlardı.
Hayati dönüş Rumca yolcularını selamladı. Bunlar bir Rum aileydi, yüzlerinde ayrığın acısı okunuyordu. Adam çok sert ve kabaydı ardı arkası kesilmeyen Rumca küfürlerini sıralarken bir yandan karısına bağırıyor. Bir yanda da küçük çocuğunu tokatlayarak sandala bindiriyordu.. Hayati küreklere asıldı. Adam elindeki zeytin dalını bir çiçek gibi koklayarak, gözleri zeytinliklerde sabitlenmiş halde akşamın karanlığında Midilli’ye doğru kayboldular...
-Kalkın bakalım, dedi Hasan.
Hep beraber iskeleye yürüdüler. Köylülerin verdiği birkaç zeytin ve ekmekle akşam yemeği yendikten sonra amele damına misafir oldular. Gece evin soğukluğu ve harabesinin yanında, dalgaların sert ve haşin sesleriyle gece ne bitmek bildi ne de tükenmek.
Sabah olduğunda her biri bir şeyler den yakınıyorlardı. Kimisi uyamamaktan kimisi bir yerlerinin tutulduğundan...
-Susun be, en azından canınız sağ. Daha ne istiyorsunuz ölmek mi? Geçin karşıya da mezarda rahat olursunuz.
Hasan’ın asık yüzünden de kötü bu sözlerin ardından herkes çeşmenin başında ellerini yüzlerini yıkamak için sıraya geçtiler. Su bile yabancı geliyordu.
Üç beş zeytin ve kuru bir iki dilim ekmekle yapılan kahvaltının ardında en yakın köyü sordular iskelenin sakinlerine. Kartal yuvası gibi dağın üzerinde köyü işaret ettiler. Orası en yakın köy, Ahmetçe.
Hep birlikte yola koyulduklarında çocukların en çok merak ettikleri ince uzun çomak gibi beyaz varlığın ne olduğu idi. İki saatin sonunda köye yaklaşılmıştı. İbrahim dayanamayıp sordu?
-Baba şu uzun şey ne?
-Minare oğlum.
-Minare nedir baba?
-Üzerine çıkılıp ezan okunur.
-Bizim neden minaremiz yoktu?
-Bizim köyde cami yoktu.
-Cami nedir?
-Mescidin büyüğü.
-Bizim köydeki mescit büyüyünce camimi olcak.
-He öle olcak. "Elinin körü olcak bugün yarın yerle bir olur”diye geçirdi içinden.
Denizden o kadar yükselmişlerdi ki sanki deniz dikey bir duvar gibi olmuştu karşılarında.
Midilli’yi karşılarında görüyorlardı ama Molva’yı seçemiyorlardı sadece yerini hayal edebiliyorlardı. Çocuklar için bu bir gezi eğlence gibi geliyordu korkuları geçiveriyor, zamanla çocukluklarının dünyasına dalıyorlardı.
Köye girdiklerinde onları görenler tuhaf tuhaf bakmaktan kendilerini alamıyorlardı. Muhtarın evini sordular. Bir grup yeni yetmeler muhtarın evine götürdü kafileyi. Muhtara durum anlatıldığında muhtar:
-Bizim köye hiç gelen olmadı. Burada yaşayan Rumlar’dan en sonuncusu Çaku dün gitti. Evi boş. Giderken ateşe verdi evini biz de elimizden geldiğince söndürmeye çalıştık ama pek bir şey kalmadı, geride. Çocuklar ve kadınlar muhtarın evinde kaldılar. Erkekler Çaku’nun evine doğru giderken muhtar köyün iyiliğini öve öve bitiremiyordu. Kalmaları için ikna etmeye çalışıyordu. Kısa zaman içinde gelenlerin demirci ustası olduğunu öğrenince köyün ihtiyacı olan demirciyi kaçırmak istemiyordu.
Çaku’nun evinin önüne geldiklerinde manzara korkunçtu. Evin pencerelerinden adeta is fışkırmıştı. Muhtar:
-Hayvanlarını bile ahırlardan çıkarmamışlar hepsi canlı canlı yandı. Rumlar’ın en zengini Çaku’ydu. Yalıdaki zeytin yağı fabrikası ve büyük miktarda zeytinliği vardı. Kolay mı her şeyini bırakıp gitmek ben olsam ben de yakardım.
-Ben yakmazdım, hiçbir şeyi mi de yakmadım, dedi Hasan.
-Yakmadın da noldu? Kime kaldı?
-Bilemem, siz muhacirler farklı düşünüyorsunuz. Şu duvardaki yazının ne anlattığını biliyor musunuz?
Hasan kesme taş duvardaki yağlı boya ile düzensizce yazılmış yazıya baktı.
-"Bir gün mutlaka geleceğim” yazıyor, diye tercüme etti.
-Biraz zor gelirsiniz, dedi muhtar.
Buraya yerleşilmeye karar verildiğinde köylüler toplandı. Genizleri yakan yanık kokusunu, geçmişin izlerini silmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Evin her şeyi tamamlandı. Herkes evinden bir şeyler getirmiş bu yeni gelenlere misafirlikte kusur etmemeye çalışıyorlardı. Bütün eşyalar yabancı da olsa, renkleri uyumsuz ve aykırıda olsa hayatlarını bunlarla geçirmek zorunda oldukları için kabullendiler.
Herkes niçin buraya yerleştiklerini merak ediyorlardı. Neden başka yere değil de Ahmetçe’ye yerleşmişlerdi? Niçin ilçeye yerleşmemişlerdi? Hem ilçeye gitseler hükümet ev arazi veriyordu.
-Midilli’yi buradan görüyorum hâlâ oradan kopamayışımdan, dedi Hasan.
Kısa sürede yerleştiler ve alıştılar bu köye. Çocuklar bile kendilerine uygun arkadaşlar bulmuşlar kendilerinin bildikleri oyunları buradakilere öğretip birlikte oynuyorlardı. Hasan ile Ahmet birlikte köy meydanında buldukları küçük dükkana Ayvacık’tan getirdikleri demirci malzemelerini yerleştirip çalışmaya başlamışlardı. Devletten alınan izin ile Çaku’nun bıraktığı zeytinliklerden birer tarla verilmişti. Kısa sürede kendilerini toparlayıp bir ev daha alarak kardeşi ile ayrı evlere yerleşip biraz daha rahat yaşamaya başladılar. Yıllar yılları demir dövmekle kovalamıştı. Hasan usta atları, eşekler, öküzleri nallıyor. Köyün engebeli ve taş döşeme yollarında sık sık hayvanların nalları düşüyordu. Nalbantlığın yanında kapı kilidi, menteşe, saçağı, maşa gibi akla gelebilecek her türlü demir ateşin sıcaklığından çıkıp iki kardeşin usta ellerinde hayat buluyordu.
Yıllar Hasan’a hiç mi hiç Midilli’deki evini anılarını unutturamadı. Her toplantıda sohbette çevresindekilere buralardan bahsederdi. Otuz yıla yakın zaman böylece geçti... Soyadı kanunu ile Adalı soyadını seçti Hasan. Kardeşi de Molva. Köyde her şeyleri olmuştu doğru, dürüst çalışmaları sayesinde hatırı sayılan kişiler arasına girmişlerdi. İkinci Dünya savaşı yıllarında yokluk ve korku Ahmetçe’yi de sarmıştı. Yine savaş yine korku yine karamsarlık kol geziyordu.
Köy meydanında toplanan kalabalığın arasında birisi küçük demirci dükkanına doğru bakıyordu. Birisi eliyle Hasan ustanın dükkânını işarete ediyordu. Hasan usta Demir tozlarıyla kaplanmış kirli camı eliyle sildikten sonra dışarıya dikkatlice baktı. Kendisi ile ilgili bir şeyler olduğunu anlamıştı.
“Hayırdır inşallah... Otuz, otuz beş yaşlarında ama Türk değil bu”, diye içinden geçirdi Hasan usta.
Keşkekçi Mustafa’nın Şakir cırtlak sesiyle:
-Hasan usta bu yabancı Çaku’nun evini soruyor.
Yaklaşan yabancı Rumca:
-Selam. Ben Yorgo. Çaku’nun oğluyum, dedi. Hasan’ın hafızası birden canlandı. Rumca’yı iyi biliyordu ama otuz yıla yakın konuşmamıştı. Yavaş da olsa, anlıyor ve konuşabiliyordu. Anadolu’ya ilk ayak bastığında babasının döverek zorla sandala bindirdiği çocuk. Zamanın acımazlığını hissetti. Hasan buraya geldiğinde Yorgo kadar gençti.
-Sizin evde ben oturuyorum. Hükümet bana verdi.
-Biliyorum köylüler söyledi evi almak için gelmedim. Babama verdiğim sözü tutmak için geldim.
-Babanız ne yapıyor?
-Babam öldü. Vasiyeti üzerine geldim hani sizde nasıl denir. Tanrı misafiri beni kabul eder misiniz?
-Tanrı misafiri dendi mi bizim kapımız ardına kadar açıktır. Allah bereket versin, diyerek, demirci dükkânının kapısını kilitledi. Hasan usta yaşlı ve titrek elleriyle Yorga’nın elini tutarak birlikte Arnavut döşemesi yoldan konuşa konuşa eve doğru yürüdüler.
O gece Hasan Usta hiç susmadı. Gözüne uyku girmedi, durmadan dinlenmeden Molva‘da nesi var nesi yoksa, kim neler yaptı, ne oldu sordu durdu. Yorga’dan neden kimse selam söylememişti? Kimse bilmiyor muydu geleceğini?
Babasını anlattı Yorga buradan gittikten sonra en çok burada bıraktığı zeytin yağı fabrikasına içinin yandığını, beş yıl sonra fabrikanın aynısını karşıda kurduğunu anlattı.
-Bilmem dikkat ettiniz mi babamın buradaki fabrikasında yemek zamanı ve paydos zamanları çaldığı İngiliz canavar düdüğünün sesini duyar duymaz arkasından aynı düdükle karşıdan iki kez cevap verdiğini hatırlarsınız. Beş yıl boyunca sese kendisinin de cevap vermek için nasıl uğraştı bilemezsiniz.
Hasan usta müsaade isteyerek, misafirini yalnız bırakıp odasına çekildi.
-Elin bu gavurun niye aldın eve bey, ya bir kötülük yaparsa. Bunlara güven olmaz.
-Sus be kadın Tanrı misafiri.
Bu şekilde karma karışık duygular içinde münakaşa ederken uyudular, kaldılar.
Ertesi sabah Hasan usta ile Yorga sanki eski dostlarmış gibi dolaştılar. Babamın anıları çocukluğumun geçtiği yerler diyerek fabrikayı, zeytinlikleri bir bir gezdirtti Yorga. Damın üstünde yorgunluk kahvesi içerlerken, Midilli’nin üzerinden güneş saklanıyordu. Yorga yarın gitmesi gerektiğini izninin iki gün olduğunu hatırlattı. İzin isteyerek yatmak için odasına çekildi.
Sabahın çok erken saatlerinde Fatma Hanım:
-Kalk bey kalk Alamanlar savaş açtı ev yıkılıyor duymuyor musun?
-Yat be kadın ne savaşı. Türkler savaşa girmedi.
-O zaman bu gürültü ne.
-En sonunda delireceğin belliydi senin geç bile kaldın.
Birkaç dakikalık sessizliğin ardından evin alt katından tekrar gürültü koptu. Hasan usta yataktan yavaşça doğrulup sisli lambanın alevini açtı. Küçük pencereden dışarıya baktı. Denizin üzerinde şafağın kızıllığı alabildiğince uzanıyordu. Ay ışığı yakamozları ile şafağa inat buradayım diyordu.
-Bu ne güzellik, dedi.
-Bırak güzelliği ya, evi soyuyorlar mı, yıkıyorlar mı sen ona bak.
-Tamam tamam anladık, vır vır... Sabah sabah gene taktın gürültüyü.
Hasan usta odadan çıkıp Yorga’nın odasına baktı yatağı boştu. Merdivenden alt kata inerken Yorga ile göz göze geldiler. Evin karanlık merdivenlerinde.
-Bak ben Tanrı misafiriyim. Bana kötülük yapmanız sizin dininize göre çok büyük günah. Hem ben size hiçbir kötülük yapmadım ki, diye durmadan konuşuyordu. Hasan usta ilk önce neler oldu bitti bir türlü anlayamadı. Ama Yorga’nın konuşmalarından ve yüz ifadelerinden hiç de iyi bir şeylerin olmadığını biraz geç de olsa anlayabildi. Şöyle bir çevresine bakındı alacakaranlıkta. Merdivenin önündeki mermer döşemenin kaldırılmış olduğunu, yanında duran kazma ve küreği görünce daha dikkatlice çevresine bakındı.
Yorga kendince bir şeyler söyleyip duruyordu. Fakat hâlâ ne olduğunu anlayamamıştı Hasan usta.
-Gitmeliyim ben bunun için geldim. Zaten yoksa ne sizin ne de babamın ne yaptığı nerde nasıl yaşadığı umurumda bile değildi.
Yan taraftan eline aldığı küpün içinden sarı ışık demetinin parıltılı yansımalarını Hasan usta görünce.
-Vayyyy beee! Otuz yıldır bir hazinenin üstüne günde birkaç kez basayım da haberim olmasın. Merdivenin ortasında ne yapacağını şaşırarak oturdu kaldı Hasan usta. Kısa bir süre sonra kendini toplayarak:
-Fikrimi değiştirmeden hemen git, Tanrı misafirim diyerek beni en zayıf yerimden vurdun hadi git, diyerek lambanın titrek ışığını üfledi. Karanlıkta duvara dayandı kaldı. Yorga endişeli ve aceleci tavırlarıyla cümle kapının kilidini açıp sabahın ilk ışıklarıyla bir küp altınla denize doğru yola koyuldu. Fatma hanımın:
-Bey noldu, sesiyle tekrar kendine geldi.
-Elinin körü oldu.
Olanlara bir türlü inanamadılar. Fatma Hanım’ın:
- Ben sana demedim mi, beni dinlemedin, sözleriyle günler günleri kovaladı.
İkinci Dünya savaşı tüm hızıyla sürüyordu. Hasan ustayı yine vatan acısı sarmıştı. Kulakları sağır edercesine patlayan top seslerinin ardından evin camlarından titreme sesleri geliyordu. Patlamaların şiddeti o kadar kuvvetliydi ki köyde kimse ne yapacağını bilememişti. Panik halinde herkes evlerinden çıkmış, bir yerlere gidip geliyorlardı. Hasan ustanın oğlu babasının yanına gelmişti. Damın üzerinden Almanlar’ca Midilli’nin bombalanışını, karşı kıyının yanışını izlediler. Hasan ustanın gözlerinden akan yaşlara oğlu dayanamadı sordu:
-Babam canın babam, neden ağlıyorsun?
-Oğlum baksana evimizi bombalıyorlar.
-Baba orada bizim evimiz yok ki.
-Olmaz mı? Evim bağım benim her şeyim vardı orada.
-Olur mu babacığım? Biz oradan geleli otuz yıl oldu. Artık orası bitti, burası var bizim için.
-Benim için orası hiç bitmedi oğlum, hep vardı.
-Babam, artık ağlama, ya Almanlar burayı da bombalarlarsa ne yaparız? Gene evsiz kalırsak...
-İşte o zaman ölürüm tekrar aynı acıları yaşayamam.
Sıkı sıkıya tutuyordu İbrahim, babasının elini daha önce hiç görmemişti babasını ağlarken. İçi burkuldu boğazı düğümlendi bir çocuk gibi yanına oturdu. Gecenin karanlığında son bombanın patlayışına kadar hiç konuşmadan birlikte oturdular.
Bekleyiş içinde geçti günler. İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesiyle günler eski sıradanlığıyla geçmeye devam etti. Hasan usta artık eskisi gibi çalışamıyor daha çok yetiştirdiği oğlu çalışıyordu. Hemen hemen oğlu İbrahim kendisi kadar usta olmuştu. Mürevvetini görmüştü. Boy boy torunları olmuştu. Oğul balı daha tatlı diye boşuna dememişlerdi atalarımız. Oğlu ile yaşamadıklarını, gösteremediği sevgisini torunlarında yaşıyordu.
Birden uyandı Hasan usta çok kötü rüya görmüştü.
-Hanım, su versene çok susadım.
-Ne oldu bey?
-Sorma rüyamda Molva ‘yı gördüm.
-Bitirmedin gittin şu Molva’yı.
-Bitirdim bitirdim.
-Ne gördün rüyanda?
-Molva’da ki evimizin önünde hani bir çınar ağacı vardı ya...
-Eeee... Ne olmuş çınar ağacına.
-Sabaha kadar çınar ağacını yerinden çıkarmak için uğraştım durdum. Bir türlü çıkmadı çok büyümüş ne kadar uğraştımsa çıkaramadım.
-Hayır olsun.
-Kökünden çıkarıp, elime aldım. Hayati’nin sandalı ile buraya getirdim. Aşağı mezarlıktaki yamaca diktim. Hani şu büyük çam ağacının altına.
-Bunda ne var bey, niye kötü olsun ki. Ağaç dikmek çok sevaptır derdin. İşte onun için görmüşsündür. Hayatın boyunca hep ağaç diktin, aşı yaptın, artık yapamıyorsun rüyana giriyordur.
-Hiç anlamadın beni? Hâlâ anlamamakta ısrar ediyorsun.
-Ne var o zaman bu rüyada? Anlat da anlayayım.
-Artık öleceğim, benim için Molva bitti. Kopardığım bendim aslında.
Çok geçmedi Hasan usta yatağa düştü. Bir iki gün geçmedi ki yemez içmez oldu. Hiç de konuşmadı. Bilinmezdir ki umudu muydu yoksa hayatı mıydı biten? Kalabalık bir topluluk, Hasan ustayı aşağı mezarlıktaki büyük çam ağacının altına sessizce gömdüler. Her gün Molva’nın üzerinden güneşin batışını görsün diye.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:57
Çam Ağacı


Kaçtığım bir günde ona rastladım. Tek başına hayatı yenmenin gururuyla kavşağın ortasında duruyordu. Büyüklüğüyle, endamıyla ve güzelliğiyle herkesi şaşırtıyordu. Yürüyüşe çıkmıştım aslında ama ayrılamıyordum işte. Bir bankta oturup biraz daha izlemeye karar verdim çam ağacını. Öylece ona bakıyordum. Ama sanki bir şeyler olacak gibiydi. Arada bir ıssız rüzgâr esiyor, ıslık çalıyordu. Beklide anlatmaya çalıştığı bir şeyler vardı. Anlamasam da anlattıklarını, kendimi ona bakmaktan alı koyamıyordum. Birden bir çift geldi. Onlarda çam ağacına bakıyorlardı. Uzun bir süre daha bakmaya devam ettiler. Onları da etkilemişti besbelli. El işaretleriyle çam ağacını gösteriyorlarken birden ona doğru yürümeye başladılar. Yanına gittiler, gövdesine tuttular, etrafında döndüler gülücükler atarak. Yorulmuşlardı galiba, gövdesine yaslanarak dinlendiler. Koca çamın gölgesine sığınmış halde bir süre sımsıkı sarıldılar. Yeşilliklerin arasındaki papatyayı koparıp yârine verdi. Tek tek de koparmaya başladılar. Seviyor-sevmiyor. En sonda seviyor kalmıştı sanırım. Hallerinden belli oluyordu. Giderken de el sallamayı unutmadılar. Mutlu bir şekilde uzaklaştılar. Yine tek başınaydı. Her zaman olduğu gibi. Yalnız. Kavşağın tek, sürekli polisiydi. Ne rüzgârlar gelip geçti, ne karlı fırtınalar koptu ama o yine orada dimdik durmayı adeta kendisine borç bildi. Hala daha neyi olduğunu bilmeden bekliyordum. Sonra birden, ne olduğunu anlamadan bir kedinin koca gövdesine tırmanmaya çalıştığını gördüm. Bir şeyden korktuğu ve korktuğundan da kaçtığı belli oluyordu. Can korkusu denen şey bu olsa gerek. Ölümden kaçıyordu sanki. Kedi ağaçta kendisine güvenli bir yer edindikten sonra yaklaşan büyük bir köpek göründü. Tasması vardı ama kimse yoktu yanında. Koşarak bize doğru yaklaşan birkaç çocuk göründü birden. Köpeği tasmasından tutup, ağaca çıktığının farkına bile varamayan, can korkusu olan kediye kahkahalarla güldüler. Yavaşça uzaklaştılar. Kedi de titrek bakışlarla kaybolana kadar baktı onlara. Gözden kaybolmalarına rağmen kedinin ağaçtan inmeye hiç niyeti yoktu. Korku dolu gözlerle etrafa bakınıp duruyordu. Dayanamayıp onu ağaçtan indirmek için yanına gittim. Benden korkmadı nedense. Şaşırdım. Ama az önceki yaşadığı korku her halinden belli oluyordu. Tüyleri kabarmış ve kalp atışları hızlanmıştı. Elim hissediyordu kalbini. Kucağıma alıp banka oturdum, biraz sakinleştirmeye çalıştım. Tam sakinleştiği anda kalabalık bir gurubun sesi duyuldu. Biraz sonra ise önlüklü ilkokul çocukları göründü. Ne olduğunu anlamadan da kaçıverdi kucağımdan. Hemen de gözden kayboldu. Eminim ki bulduğu yer kucağımdan daha güvenlidir.öğrencilerle beraber bir de öğretmenleri vardı yanında. Küçük bir geziydi sanrım. Sayıları otuzu aşan öğrencileri kontrol etmekte zorlanıyordu öğretmenleri. Onların da gözünden kaçmamıştı çam ağacının şehvetli görüntüsü. Hep beraber çam ağacının yanına gittiler. Bol bol resim çektirdiler. Kimileri yapraklarını koparmaya çalıştı, kimileri ise kalın gövdesine tırmanmaya. Her seferinde ise öğretmenleri engel oldu. Biraz daha koşturup etrafında yavaşça toparlanmaya başladılar. Bu o kadar da kolay olmadı hani. Bir düşünün, otuza yakın öğrenciyi toparlamak ne kadar kolay olabilir ki. Yine uzun bir sessizlik kapladı ortalığı. Yine yalnız kalmıştı. Şöyle doya doya sohbet edip, dertleşebileceği bir arkadaşı yoktu. Nasıl anlatsam ki. Yalnız başına kalması içimi tuhaf yapıyor. Mesela onun gibi bir tane daha olsaydı. Yanında da olsaydı ne güzel olurdu.

Saat epey ilerledi, birazdan da hava kararır, ortalığa gece karanlığı, korkusu düşmeye başlar. Geceleri nedense buralar pek bir sessiz oluyor. Gece yarısında gece gezmelerinden dönenler haricinde pek dolaşan bulunamaz. Hâlbuki ne de keyif verir yıldızlarla beraber yürüyüş yapmak. Yıldızları sahiplenmek; "şu yıldız ikimizin yıldızı olsun mu?"cevap olarak "olsun" denir sevgiliye dolu dolu bakışlarla. Artık her gece o yıldızı arar gözler. Gece yarılarında pencerelerden bakmalar başlar. Birkaç gün sonrada sıkılıverir insan. Bakmadığı halde sevgiliye "dün yıldızımıza baktın mı?" diye sorulur. Sevgilide bakmadığı halde baktım diyerek gülümseyişle karşılık verir. Bu hep böyle devam eder. -ta ki bakışlar değişene, aşk bitene kadar. Ama hiçbir zamanda bitmez bu yıldızlara bakmalar. Yine arada bir dayanılmaz ve perdeyi hafifçe kaldırarak yıldızını arar. Belki gözünden bir kaç damla yaş gelir, belki de derin bir iç çekişin ardından uykuya dalar.

Beklenen sessizlik düşmüştü kavşağa. Bense hala bekliyordum işte. Tüm görkemiyle geceye meydan okuyan çam ağacı yine sakince duruyordu. Sessizlik, fırtına öncesiymiş gibiydi. Dayanamayıp yanına gittim. Kalın ve kabukları kopmaya başlamış olan gözdesine bir de ben yaslandım. Yoldan geçenlerin dikkatli bakışları altında sigaramı yakmaya çalıştım. Fakat bir türlü kibritimi ateşleyip sigaramı ateşleyemiyorum. Tam yaktığım anda rüzgâr esiyor, kibrit sönüyordu. İçim titredi birden, korkmaya başlamıştım. Yaktığım kibrit çöplerinin sonuncusuna geldiğim anda rüzgâr durdu. Rahatça sigaramı yaktım, o anın tadını çıkardım bir süre. Şaşkın bakışlar altında, koca gövdeye yaslanarak, güzel bir sigara keyfi yaptım. Gitme vaktiydi. Arkamı dönüm son bir kez baktım, onu aklıma kazırcasına. Arkamı dönüp tam giderken birden şiddetli bir rüzgâr esti. Derinden bir uğultu duyulmaya başladı. Sanki ıslık çalıyordu rüzgâr. Yapraklar savruluyordu, çığlıklar duyulmaya başladı uzaklardan. Arkamı dönüm bakmak için cesaret arıyordum kendimde. Tam buldum derken, ıslıklar ve çığlık seslerinin arasından kalınca bir sesin hoşçakal dediğini duydum. Dönüp baktığımda her şey normaldi. Ne rüzgâr esmiş, yapraklar savruluyordu, ne de insanlar kaçışıp çığlık atıyorlardı. Elimi göğsüme tutup nefes alış verişsimi düzenledikten sonra içimden hoşçakal diyerek, yıldızların eşliğinde karanlığa doğru yol aldım.

M@D_VIPer
12-08-06, 18:58
Yıkık Şehir


Tek farkımız hayattta kalabilmeyi başarabilmekti . Ölüm , 100 metre yaklaşmış orada durmuştu sonra . Azraille buluşmamız belirsiz bir tarihe kadar ertelenmişti artık . Onlar sıralarını savmıştı hiç beklenmedikleri , düşünmedikleri bir anda ve şekilde şekilde gidivermişlerdi . Bize beklemek düşmüştü . Her irkilmede ölüm geldi diye kapıya koşmak düşmüştü bize . Yaşıyorduk , evet ölmmeiştik , buna biraz da inanamayarak , içten içe sevinerek ama buruk bir mutlulukla yaşıyorduk . Osabah gözlerimizi yorgun argın açıp işimize gidecektik oysa . Evden hayıflanmalarla çıkıp servisimizi bekleyecektik . Akşam eve dönerken top sahasında antreman yapan çocuklara hayretle ve sevgiyle bakıp evimizin kapısını açacaktık . Olmadı , yeryüzü bir oyun oynadı bize . Ürkünç bir köşe kapmaca , amam kimilerinin kapacakları köşeler çoktan zemin olmuştu . Bir adaletsizlik vardı bu işte . Sonradan hüzünlü öyküler duyacaktık olanlara dair . Sonradan efsaneler dolaşacaktı kulaktan kulağa . Bunu yaşmayanlar hayatlarına kısa bir sürelik sıkıntıdan sonra devam edeceklerdi , ama biz , tabii ki yaşayacaktık , ölen dostlarla aynı değildi yazgımız , öldüklerine inanmasak da , yaşamadıklarını biliyorduk .

Aradan aylar geçmişti , bir dinginlik vardı artık yaşamımızda , olanları unutmak üzereydik . Yine de daha korkar olmuştuk her şeyden , yaşamdan , ölümden . Ardımızda bıraktıklarımız bazen önümüzü görmemizi engelliyordu . İşte tam bu sıralarda içime girdi bu sızı , yitenlerin ardından gidilmeliydi .

O şehre ilk gittiğimde soğuk ve pusluydu hava . Sıkıntılı bşr birlikteliğin sonlanmasını geciktirmeye çalışıyordum sözde . Saatlerce konuştum o gece , birtakım ipe hatta sapa gelmezi sözler ettiğimi hatırlıyorum . Bu uğursuz şehre niye geldiğime kızarak , yaşamın güncesinden bir günü daha siliyordum adeta . Öykünün burada başlayacağını , yaşanacağını , sevdaların , umutların ve umutsuzlukların bu denli içiçe geçeceğini nereden bilebilirdim . Sonraları ndüşününce bir gerçeği göz ardı ettiğimi anlayacaktım . Göz ardı ettiğim yaşamn kendisiydi aslında . Toplu iğneyle tutturulduğum bu şehrin gizemi içinde hayatı taşımasıydı .

İçinden tren geçen bu şehrin kendisinin de o trenle birlikte kalkıp gitmek gibi bir isteği vardı sanki . Rayların hemen yanında yürüyordum , soğuk tu , iliklerime işleyen yağmurda şehri tanımaya çalışıyordum . Vitrinlere bakındım bir süre , vitrin kenarı insancıkları vardı bu şehirde de . Öylece bakıyorlardı vitrinlere . Onlara özeniyordum , onlar gibi ilgiyle bakabilmek , mankenlerin giysilerinin arkasındaki gizi görmek için yanıp tutuşuyordum . Bu mankenlerindew bir dünyaları var diye düşünüyordum . Vakit geçirmeliydim , insanların işleri vardı çünkü . Benim işim yoktu o zamanlar . Ama bu bu şehir benim işim olacaktı , bu şehirde bir işim olacak ve ben buralı oalcaktım . Soranlara öyle diyecektim , evet , orada oturuyorum , çok güzel bir yer diyecektim . Onayalayacaklardı beni . Oysa ben çok sıkılıyordum o ilk gün .

Dönüp ardıma bakıyorum şimdi , o an için haklı buluyorum kendimi ve o keşke jhiç gitmemiş olsaydım , orada hiç yaşamamış olsaydım diyorum . O ilk sıkıcı günün ardından bir daha uzun süre gitmedim , ama zaman işlemeye başlamıştı , oraya gidilecek ve o yıkımı yaşayacaktım .

Evet , diyordu karşıdaki ses , hoşgeldiniz , evet valkman’in bende . Bir ara uğrarsan verebilirim . Uğradım bir gün , artık buradaydım , işe başlamıştım . Yoktu yanında valkman , sonra da bir gün valkmanimin öldüğü haberini aldım . Valkmanler ölmez diye bağırasım geliyordu , ama ölüyordu , bir enkazın altında . Bense bir daha hiç göremeyeceğim çekik gözlü , hayat dolu kıza ağlıyordum . Yaşasa valkman onda kalsa diye düşünüyüordum , olmadı , valkmanler öldü , çekik gözlü kız toprak altında kaldı .

M@D_VIPer
12-08-06, 18:58
Yedi Kere Sekiz Ellialtı


Şuanda 18 yaşındayım ama matematikle aram hiçbirzaman iyi olmadı.8 yaşındayken küçük bir toplama işlemini yapamadım diye öğretmenimden öle bir dayak yemiştim ki hayatım boyunca o dayağı unutamam o dayağın bana kazandırdığı hiçbirşey olmadı aksine o dayak yüzünden bir çok şey kaybettim.Matematik herzaman için korkulu rüyam olmuştur.ikinci sınıftayken böle olay yaşadım etkisi haladaha üzerimdedir.12 yaşındayken çarpım tablosunu çok iyi bilmiyordum hele o yedi kere sekiz yok mu herzaman şaşırırdım ama bu şaşırmanın bedelini birkere çok güzel bir dayak yiyerek ödedim.Babam birgün bana çarpım toblosunu sormaya başladı.Üçlerden sordu bildim altılardan sordu bildim ama yedi kere sekizi sorunca ben kırk altı deyince ne dedi bir yapıştırdı bana olduğum yerde afalladım kırkaltı mı?Kaça geçtin yedi kere sekizin ellialtı olduğunu bilmiyosun he tüüü yazıklar olsun sana diyip bir iki şaplakta attıktan sonra gözlerimden akan yaşlarla ve yediğim dayağın acısıyla sürekli tekrarladım yedikere sekiz ellialtıymış...O gün bugündür yedi kere sekiz dendimi korkuyla ama emin olarak sölerim yedikere sekiz ellialtıymış...sonuç olarak yedikere sekizi gayet iyi öğrendim belki bazılarınız şöle düşünüyodur o yediği dayaklardan sonra matematiği süperdir ne yazık ki hayır o dayaklar matematiğimin güzel olmasını sağlamadı.Aksine matematik yüzünden yediğim dayaklardan sonra matematik benşim en büyük düşmanım olmuştur vede bu zamana kadar matematikle aram hiç düzelmemiştir..Yani o dayaklar sonucunda ne matematik bende nede ben ondan hoşlandım

M@D_VIPer
12-08-06, 18:59
Yağlı Ekmek Yiyen Evliya





“Sana yağlı ekmek vereceğim. Hem de gıliğin üzerine sürülmüşünden” dedi komşumuzun kızı.
Göz bebeklerinde masum bir günahın heyecanı dolanıyordu.
Kucaklayıp boynuma sarılacakmış sandım. Belli ki beni görmekle çok mutlu olmuştu. Elindeki boş bakraca bakılırsa imeceye öğle yemeği götürmüş, yeni dönüyordu tarladan.
Yemyeşil yulaf başakları sarkıyordu sırtındaki şelekten. Biraz daha coşsa ayakları yerden kesilip uçacaktı. Alnındaki ter damlacıkları tomurcuk gül kırmızısına dönmüş körpe yanaklarından çiğ taneleri gibi süzülüyordu.
Yaşmağının ucuyla sildi yüzünü
Gelir misin diye sormadı. Hem ödülünün cazibesine güveniyor, hem de olmaz demeyeceğimden kuşku duymuyordu.
Okuldan biraz önce gelmiştim Bir tas katığı, yarım bayatlamış mısır ekmeğine katık ederek açlığımı bastırıyordum. Bizim köylerde ayranın gerçek adı “katık”tır. Biz ayran içer misin? Yerine, katık içer misin deriz.
Anam da imeceye gitmiş erkenden, günlük ekmek yapamamış. İki gün öncesinin mısır ekmeği bayatlamış ve acı bir tat almış, katık da ekşimişti. Önerinin içeriğini bilmiyordum ama tam yerinde ve etkileyiciydi. İşin sonunda gılik ve tereyağı vardı ya, ne olsa yapılırdı.
Gılik, sacın ortasında pişen mısır ekmeğinin adıdır. Dört, beş tane ekmek hamuru yan yana dizilir sacın üzerine, ekmeklerin orta yerinde bir boşluk kalır. Buraya normal ekmek hamurunun dörtte biri büyüklüğünde, hamur koyulur. Ocağın ateşini tam alır bu bölge. Hamur pişince pembeye çalan kırmızı bir renk alır ve gılik olanca çekiciliği ile bakar size doğru. Bir bahane olsa da kıtır kıtır yesem diye iç geçirirsiniz.
Gıliğin tadı çok farklıdır ve onu yemek için hak etmek gerekir.
Bazı duyguları tanımlamakta çekilen zorluk için söylenen “yaşamadan bilemezsiniz” sözü, yağlı gıliğin tadını anlatmakta da rahatlıkla kullanılabilir. Hani çifte peynirli sandviç, ısıtılmış pide içinde turşulu döner, mayonezli ve bol ketçaplı burger. Sade etten yapılmış lahmacun gibi damak tadınıza uygun hazırlanmış bir ayaküstü mönüsü ve üstüne de dondurmalı bir tatlı düşleyin.
İşte, bu yiyecekleri tadanlara, sıcak gıliğin üzerine sürülmüş tereyağlı ekmek biraz tanıtılabilmiş olur belki.
Tereyağı da, küspe ile beslenen, ahırlarında yıllar yılı kapalı olarak hapis hayatı yaşayan ineklerin sütünden değil elbette.
Yamaç arazi koşullarının tıknaz boylu, dolgun göğüslü inekleridir. Kızılağaçların ve fındık üğümlerinin (fındık ağacı) bol yapraklı gölgelerinde sığırtmaçları çocuklarla köşe kapmaca oynarcasına özgürce yayılırlar.
Böğürürler, sınırdan sınıra koşarlar saf oksijenin verdiği deli enerjiyle.
Gübre değmemiş topraklarda yetişen kekik, yavşu, yulaf, mısır yaprağı; böğürtlen, yaban çileği, papatya, menekşe, sakarca çiçekleri ve adını benim bile sayamayacağım kadar çeşitli nebatatı, burunlarının dibinde vızıldayan bal arılarıyla yarışarak yalar, yutarlar.
Vakti geldiğinde bahçeden çıkıp ahırlarının yoluna koyulurlar. Yol üzerinde şırıl şırıl akan pınarların, toprağın böğründe saklı değerli minerallerle zenginleşmiş sularından kana kana içerler.
Ahırlarında yatarken bir yandan da kütür kütür geviş getirirler.
Otların ve çiçeklerin özlerinden damıtılan olağanüstü lezzet imbikten damlarcasına ineklerin memelerine inerler. Şişkin memelerden süzülen sütler, bakraçlara akar köpük köpük.
Yayıklar, yayılır, kazanlara boşaltılır. Evin içini bin bir otun, çiçeğin aroması çepe çevre kuşatır, tüm salgı bezlerinizi harekete geçirir. Gözleriniz fıldır fıldır döner. Ayranın üzerinde yüzen yağ tikeleri ağaç kaşıklarla topak topak toplanır ve yağ kavanozuna veya tabaklara doldurulur. Kavanozda saklanan yemeklere katılmak içindir. O zamanlar buzdolabı olmadığından, ömrünü uzatmak için tuzlanırdı.
Öyle bol miktarda boca edilmez yağ, tavalarda çaşır çaşır kızdırılır ve yemeklerin üzerinde gezdirilir. Tabaklarda biriktirilen tuzlanmaz ve kahvaltılık olarak pazarda satılır
Çok önemli bir iş yapmayacaksak tereyağlı ekmek yiyemeyiz, aklımız kavanozun içindeki yağda kalır. Bir bahane bulsak da kavanozun içine uzansak diye bakarız.
Herkesin ahırında birden çok sağılır inek bulunur. Kilolarca süt toplanır ve bakraçlar, süt kazanları, yoğurt külekleri doludur. Buna karşın ne süt, ne yoğurt, ne de tereyağı yiyemeyiz. Biriktirilen yağ, yoğurt ve süt, Salı ve Cuma günleri ilçeye götürülerek satılır. Yılda bir kez alınan fındık parasına takviye olarak aile bütçesine destek yapılır. Tuz, gaz yağı, hamsi, portakal, pirinç vb olarak geri dönerler.
Aile içinde sadece ayran yemek serbesttir. Sofradaki son yemektir ayran. Ayran sofraya geldiğinde yemeğin sonu olduğunu anlarsınız. Bu durum bütün evlerde, imecelerde ve düğünlerde geçerli bir kuraldır.
Eğer erkek çocuksanız biraz daha şanslısınızdır. Askere gideceğiniz ve ailenin tohumluğu olduğunuz için bu günlere hazırlanma bakımından ayrıcalıklı davranılır size. Yayık yayılırken yakın yerde iseniz güçlü olasınız ve elliğiniz düşmesin” diye “çıddak kadar” yağ atılır ağzınıza. Elliğin düşmesi demek, kısır kalacağınız anlamına gelir ki tehlikeli bir durumdur. Babaannem asker olacağımı varsayarak, dayanıklı olmam için biraz daha çoğaltırdı kaşığın ucundaki yağ kütlesini.
Çarşıya süt ve yoğurt götürmek beceri isteyen, başlı başına bir iştir. Zavallı annem ve köyümüzün kadınları, ellerindeki bakracı ve ya küleği hiç “çelpeştirmeden” (sarsıp bozmadan) yedi kilometre boyunca, asılarak taşırlardı. Kaymak bozulmadan ulaşmalıydı müşterinin eline. Bazılarının iki eli de dolu olurdu. İki külekle çarşıya inmek neredeyse zenginlik demekti.
Benim için Mart ayı da birkaç dilim yağlı ekmek demekti.
Amcalarımın kızlarının Mart’ını bozduğum zaman bana yağlı ekmek verirlerdi. Sanıyorum sakin ve güven verici bir çocuktum. Mart bozumu herkese teslim edilecek cinsten değildi. Mart ayının birinci günü eve kim girmişse o yılın bütün iyi ve kötü olaylardan sorumlu tutulurdu. Onun için mart bozmaktan korkulur, denenmemiş, tanınmamış kişilere de bozdurulmazdı.
Eğer birine misafir gidilirse yanlışlıkla içeri girilmez, kapı önünden “oooo, Martınız bozuldu mu?” diye bağırılır. Kimileri vardır ki, Mart bozumu yaptırsalar bile o gece evde bulunmayan kimseleri içeri almazlar. Gün kararıp, ertesi güne devrilene kadar misafir kabul etmezler.
Olayın önemine nedeniyle bazı aileler, martlarını koruma altına almak için uğuruna inandıkları çocuklarını görevlendirirler bile. Uğurlu çocuk o gece akrabaların birinde yatıya gönderilir. Sabahın ilk ışıklarıyla eve alınır, sevdiği yemeklerden yedirilir. Bu yemek yağlı ekmekle geçiştirilmez, tere yağda pişmiş yumurta yapılırdı.
Sözün burasında gelmişken tereyağlı yumurtaya değinmeden geçmeyelim. Köyü ziyarete gelen jandarmaların önünde görürdük çoğunca. Ocakta pişince bacadan çıkan dumana karışan kokusu gökten üzerinize dökülür, kokuyla doyardık nerdeyse.
Süt ürünlerine destek olarak yumurtalar da satılmak içindir. Folluğunda gıdaklayan tavuğun uyarısı ile birer birer topladığımız yumurtaları da yiyemeyiz. Yumurta gıdıklarında özenle dizilen yumurtalar da şeleğin bir kenarına ustalıkla yerleştirilir ve küçük köprünün başında bekleyen yumurtacı Hacı’ya teslim edilir. Normal harcamalarımızın üstüne çıkarsak, gizlice folluğa süzülür ve kaptığımız bir, iki yumurtayı satar harçlık yapardık.
Yumurta o kadar önemlidir ki, damatlara, yediye gittiklerinde değerin ve sevginin göstergesi olarak ikram edilir. Ağır misafirlere sunulacak değerli, kaliteli ve gösterişli yemeklerin başında gelir yumurta. Ve damat kız tarafından dönerken görülürse “yumurta yemeden mi geliyorsun” d