PDA

View Full Version : Futbolla İlgili Köşe Yazıları..



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12

Hairdesigner
11-02-09, 11:07
Altıda devre on ikide biter
İbrahim Altınsay (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=59)
Radikal

Galatasaray-Kayserispor maçının hakemi Selçuk Dereli, dönüp serbest vuruşa ayağını koyan Lincoln’e ikinci sarı kartı gösterdi de önemli memleket gerçekleri ortaya çıktı. Mübarek sarı kart değil sanki turnusol kâğıdı çıkardı, hayırlara vesile oldu.

Hayır bir: Meğer bir kitap varmış
Burada gırtlak parçaladık durduk; “Yahu, futbol kurallarını siz mi yazdınız uydurdunuz, hakem kararları hakkında kitaba bakmadan ahkam kesiyorsunuz” diye... Tınlayan olmadı. Dereli iyi ki o meşum kartı gösterdi de, futbol âlimleri Oyun Kuralları Kitabı’nı hatırladı.
Şimdi bakıyorum herkes elinde kitapla dolaşıyor. Maddeler, sayfa numaraları havalarda uçuşuyor. Şeyhülulema’lar ise yine kitaba bakmaya tenezzül etmiyor. Başkalarının
alıntıları üzerine yorum bina ediyor.
Biliyorsunuz, Oyun Kuralları’nı, kısaca Board olarak anılan Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) karara bağlıyor. Board kararları da, ‘Kurallar’ ve bunların açıklamalarını içeren ‘Oyun Kurallarının Yorumlanması ve Hakemler İçin Rehber’ bölümlerinden oluşuyor.
Lincoln’ün pozisyonunun açıklaması ‘Yorumlar ve Rehber’in Kural 13- Serbest Vuruşlar’ bölümünde. “Çabuk kullanılan serbest vuruş, 9.15’ten yakın bir futbolcu tarafından kesilirse devam, kasti olarak engellenirse sarı kart” diyor kural.
Bana kalırsa, Lincoln’ün dönüp topa ayak koyması, serbest vuruşu kasti olarak engelleme... Bu yüzden sarı kart görmesi kurala uygun. Size göre ‘Kasti olmayan bir kesme’ olabilir. O zaman oyun devam eder. Buna karar verecek olan ne benim ne de sizsiniz. Maçın hakemi... Yoruma açık bir karar vermişse, hakemin dediğini kabul edeceksiniz.

Hayır iki: Türkiye neymiş?
Ancak her zaman olduğu gibi yoruma açık kararlar cezalandırılan futbolcunun adına ve giydiği formaya göre değişiyor. Lincoln ikinci sarıdan kırmızıyı gördü ve daha önemlisi Galatasaray bu maçta 2 puan kaybedip zirveden biraz uzaklaştı ya, kulüp hemen bir resmi
bildiri yayımladı. Böylece Galatasaray’ın Türkiye olduğunu öğrendik. Galatasaray kulübünün yayımladığı ‘1 No’lu bildiri’, sert ve politik içeriğine uygun bu hükümle bitiyordu zira...
Bir şekilde ele geçirdikleri iktidar sayesinde her şeyi yapmakta kendilerini özgür görenler için, kendini memleketin sahibi sayanlar için ‘Galatasaray Türkiye’dir’ hükmü kadar isabetli bir hüküm olamazdı. ‘Netekim’ dün bu sayfalarda Erkan Goloğlu, keskin gözü ve kıvrak diliyle bildirinin üslubu ve içeriğiyle, Türkiye’nin geçmiş ve bugünkü iktidarlarının
dili arasındaki özdeşliği ortaya seriverdi...
Hüküm bana da “O zaman Türkiye nedir? Galatasaray mı?” sorusunu sordurdu ister istemez.
“Galatasaray’ın desteği olmadan federasyonun futbol barışını, sportif başarıyı ve sektörel gelişimini nasıl sağlayacağını bilemiyoruz” diyor kulübün bildirisi... Tehdide bakın. Spor barışı, yanlış olduğu iddia edilen bir sarı kartla bozuluveriyor.
Biri özel, bir genel iki dürtü var bu tehditte. Özel olanı, dokunulmazlığa dokunulmasının ya da ‘Ezeli rakibe göre daha az dokunulmaz olmanın’ kızgınlığı... Genel olanı ise tehdit edenin tavizi koparıyor olması... Yakın örnek de Bursa maçından sonra şarlayan Trabzon’un Eskişehir maçında gazının alınması...
Galatasaray Türkiye ise Türkiye de, iktidarı bir şekilde ele geçirmiş grupların, dokunulmazlıklarına dokunulduğunda tehditler savurdukları, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklarla ayrıcalıklar kopardıkları bir ülke mi o zaman?
Güçlünün hukuğunun hüküm sürdüğü, sıradan insanların sesini çıkaramadığı bir ülke mi?
Federasyon ise Galatasaray’ın bildirisini muhatap alıp cevap vermiş. Sanki iki arkadaş, ya da anlaşamayan iki ortak sonu gelmeyecek, “Şöyle oldu da, böyle olmadı da” muhabbetine girmiş gibi.
Bildiride kendine övüp duruyor Federasyon. “Göreve geldiklerinden beri duruşu,
ilkeleri ve futbolun değerleri adına ortaya koydukları girişimler ve çağdaş yönetim
anlayışı ile farklı bir yerde olmuş”larmış.
Bunun tanığı kimmiş? Sıkı durun, “Bizzat Galatasaray Kulübü Başkanı Adnan
Polat tarafından takdir edilmiş”lermiş.
Galiba Federasyon, futbol işini başkanların takdiri ile tenkidi, Türkçesi okşaması ile haşlaması arasında yürütülen bir iş olarak görüyor. Mevcudiyetini başkanların, öncelikle de Fenerbahçe ve Galatasaray başkanlarının memnuniyetine dayandırıyor. Bildirilerinde ‘Federasyon Türkiye’dir’ demiyorlar çok şükür. Ama korkarım, futbol seçkinlerinin uğrak yeri olan Papermoon restorandan farklı bir yer olarak da algılamıyorlar.

Hayır üç: Çekilmez ağırlık
Elbette oralardan bakınca futbolun sıradan ama temel sorunları pek küçük gözükecektir. Giderek zaten futbol diye bir oyun da kalmamaka zaten. Dereli’nin ikinci sarısı bu soruyu yeniden sordurdu bana. Lincoln’ün kart gördüğü pozisyonun bütününü hatırlayın. Emre Aşık faul yapıyor, oyun duruyor. Gaziantepli atışı kullanacak, Galatasaraylı engelliyor, oyun duruyor. Bu kez başka bir Antepli atışı yapacak, Lincoln engelliyor, oyun duruyor. Hakem Lincoln’u yanına getirmeye çalışıyor, oyun duruyor. Kartını gösteriyor, oyun duruyor. İtirazlar başlıyor, oyun duruyor.
Ortada, Amerikan futbolundan daha fazla duran bir oyun var. Araya reklam doldurdukları için yayıncıların pek sevdiği sürelerdir Amerikan popüler oyunundaki legal kesintiler... Ayni basketteki molalar gibi. Yayıncı kuruluş bizde de maçların durduğu anlara reklam alsa köşeyi döner vallahi. Ama bunun da büyük riski var tabii. Bizim futbol adına önem verdiğimiz, hafta boyunca tartıştığımız bütün pozisyonlar hep bu duraklama anlarında meydana geliyor. Yine bakınız, Lincoln’ün ikinci sarısı!
Maçların ikide bir durmasına, “Günah benden gitsin” diye hakemlerin düşene kalkana faul çalması yol açıyor temelde...
Bizim ligde Premier Lig’in üç dört katı faul düdüğü çalınıyor. Bu kadar duran bir oyunda bu kadar çok faul düdüğünü ne ara çalıyorlar, ben asıl bunu merak ediyorum. Büyük beceri gerçekten.
Bir de bu duraklama anlarında zamanın nasıl ağırlaştığına bakın. Faule uğrayan futbolcu yerde uzun uzun kıvranır. Değişen futbolcu kağnı gibi sahayı terk eder atışı kullanacak olan oyuncu, hele takımı öndeyse slow-motion moduna girer. Heyet halinde itişme kakışma itirazları yapılır. Hakem bizim bürokrasiyi kıskandıracak ağırlıkta kart gösterir. Zavallı top oyuna girmek için sanki tezkere bekler. Tribündeki ya da ekran başındaki futbolsever ise “Yahu bu ne maçıydı, daha önce ne olmuştu” diye düşünüp durur.

Atan kazansın
Bence artık kitaba falan bakmayalım... Maçlarda boşa geçen zamanın çözümü var. Bir süredir ekranlarda mahalle futbolunun kurallarından esinlenilmiş reklamlar dönüyor. Umarım, mahalle futbolunun kendiliğindenci, dolaysız, demokratik kurallarının ruhunu da anlamaya çalışırız bu vesileyle. Her duruma göre nasıl ortak kabulle o anda bir çare bulunduğunu, bulunamayınca maçın bırakıldığını hatırlarız.
Durarak oynanan futbola benim çarem de mahalle futbolundan. Altıda devre olsun, on ikide maç bitsin. On iki olmadan hava kararırsa atan kazansın.

Hairdesigner
11-02-09, 11:07
Beşiktaş'ın Kongre Borsası!
Kemal Belgin (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=61)
Türkiye


Medyaspor. com adlı bizim, hakiki, spor sitesinde önceki gün bir haber manşete taşınmıştı. Haberde, Beşiktaş’ın yaklaşan mali kongresine, yönetimin, yatırım olarak bir uçak dolusu kongre üyesini Konya’ya götürdüğü, hem de tribün fotoğrafı ile yer alıyordu.
Eh, Mustafa Denizli Hoca da, nasıl olsa 27. haftayı şampiyonluğun adresi olarak göstermedi mi, böylece Sayın Demirören‘in sırtının yere gelmesini bekleyenlerin de havalarını almamaları mümkün mü?
Yusuf, Holosko, Bobo, Tello, Nobre, Delgado aynı takımda oynamalı diyen eski üstatlar da kafayı değiştirmeye niyetli olmadıklarına göre...
Gel de Nouma‘yı arama!

Aziz Bey’in baskınları!
Fenerbahçe’nin, İBB’ye yenildiği maçta, yediği ikinci gol öncesi ofsayt varmış (televizyondan anlaşılıyor), verilmeyen bir de penaltısı vardı. 2-0’lık, bana göre hiç de şaşırtıcı olmayan sonuçtan sonra Aziz Bey soyunma odasını basmışlar. Gazeteler böyle tanımladılar. Desenize, Hacettepe maçından önce de benzeri bir eylem bekleyelim... O maçın sonrası mı? Vallahi o orta saha olduktan sonra gözüm yine seğiriyor... Neyse, biz gene de ustaları selamlayalım...

...Ya da sonsuza kadar sus!
Hani Amerikan filmlerinde nikâhı kıyan papaz, “Bu evliliğe karşı olan varsa, ya şimdi konuşsun, ya da sonsuza kadar sussun” der ya...
İşte Galatasaray Kulübü Başkanı Sayın Polat‘a da federasyon ve kurulları için bunu hatırlatmak gerekirmiş. Ne o öyle kırk gün önce “Yaşa, var ol federasyon” naraları... Ya şimdiki alev alev açıklama... Biz şimdi hangisine inanalım... Peki, biz bu federasyon daha oluşurken ne demiştik... Eh aramızda, geleceği görecek kadar, “Futbol kıdem” farkı oluversin...

Yapmayın be hakem dostlar!
Önce Hüseyin Göçek... Emre, adamı öldürmedi diye mi, kırmızıyı göstermedin? Arada İlker Meral... De Nigris bariz gol şansını yakalamışken, Selçuk yaka paça indiriyor... Penaltı yoksa bu ne? Sonra Selçuk Dereli... Ne yani aynı pozisyon ceza alanı yakınlarında olsa da, ben de Lincoln olsam, rakibin gol atmasına izin mi versem? Aghahova‘nın arkada kalan sol ayağı Servet tarafından çelmelenmiyor mu? Emre‘nin sihirli eli ne iş yaptı? Ve sonunda da Cüneyt Çakır... Neden Mahmut‘a kırmızı kart? Güiza tarafından itildiği için mi? Ya elle oynama? Hakem kararlarıyla ilgili yazı yazmak beni üzüyor...
Aslında o Federasyona ve MHK’ye göre sizler fazlasınız ama... Ne olur biraz daha dikkat!

Song’un dersleri!
Ersun Yanal Hocanın “Hücum sandalı” ünlüdür. Onun takımlarına karşı atağa kalkanlar da santra civarında, “Yugoslav faulleri” ile durdurulurdu. Ya şimdi? Song gibi bir usta, Ersun Hocaya takımın en uçtan nasıl savunmaya başlanacağının en geriden rotasını çizdi derim...

Sivasspor’la ilgili bir iddiam var!
Diyorum ki, Bülent Uygun Hoca, içinde Musa, Sylla, Sezer, İbrahim ve
Onur‘dan dördünün bulunduğu bir orta alan kursun, Sivssapor’u Türkiye’de hiçbir takım yenemez. Ama bu beşliden üçünün bulunduğu kurgulara kefil olamam...

Aragones gitsin mi?
Zaten bu ülkeye ne kadar hakiki manada teknik adam geldiyse, büyük futbol alimleri tarafından “Gitsin” naraları ile eleştirildiler.
Örnekler mi? Lucescu... Kim mi? Hem Galatasaray’ı, hem de Beşiktaş’ı şampiyon yapıp, Beşiktaş’ı, UEFA’da çeyrek finaline yükselten, Galatasaray’ı iki eleme gruplu Şampiyonlar Ligi maçlarında bir kere çeyrek finalde oynatan, biri kere de bunun son maçta kapısından döndüren hoca...
Del Bosque... Kim mi? Real Madrid’i İspanya ve Şampiyonlar Ligi şampiyonu yapan, şimdiki İspanyol Milli Takımının patronu...
Aragones ... Kim mi? Hadi oradan siz de... Size, ya ligde şampiyonluk haftaları falı bakan, ya kokain kullanıcı, ya hayatında hiç kulüp takımı çalıştırmamış çıraklar, ya da başında kılıç olmayan çalışamayanlar uyar...

Hürriyet Gücer diye biri...
Ankaraspor’un kaptanı için özel paragraf... İkinci ligden gelip, dört sezondur aynı takımın Süper Lig’de kaptanlığını yapmak... Var mı bir örneği acaba? Ne olur bilen bana bildirsin... Çağın futbolcu tipi bu işte...

Hairdesigner
11-02-09, 11:08
Keşke ‘dedikodu olarak kalsaydı
Ercan Güven (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=66)
Milliyet

“Dedikodu” yıkıcı ve zehirli bir eylemdir, değil mi? Peki, ondan daha yıkıcı ve daha zehirli olan nedir?
Dedikodunun “gerçek” çıkması... Kuru iftiranın bir anda “dedikodu” kirinden sıyrılıp haber niteliği kazanması ve pir-ü pak olması.
Lanet olası... Dedikodu iğrençliğine razı eder insanı.
Çünkü, hiçbir kıymeti harbiyesi olmasa bile tüm dedikoduların “imajını” düzeltir bu olay... İtibar kazandırır. En uç noktadaki hayal ürünlerine bile “Acaba ?” dedirtir.
Yani, yalan yanlış üfürmek değil, doğruları fısıldamaktır en berbatı.
Doğrular niye fısıldanır; orası da ayrı mesele.
Geçtiğimiz bir aydır bilardo topu gibi dönüp durmaktaydı benzer bir hadise:
* * *
“Ocak başında Emre’nin düğünü vardı ya”...
-Eeee
“Hani basın mensupları alınmamıştı, nikah şahidi sayın Başbakan’dı”.
-Sonra
“İşte o düğünde Galatasaraylı Hakan Ünsal, eski takım arkadaşı Suat Kaya’nın, Rizespor teknik direktörü olması fikrini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a açmış. Başbakan referans olunca Suat Kaya hooop Rizespor’a”
-Dedikodularını kendine sakla.
* * *
“Koskoca Başbakan, Bank Asya Ligi’ndeki bir takıma teknik direktör tayin edecek. Daha neler” demiştik elbet.
Suat Hoca’yı “başarılı” teknik direktörlük yaşamını beğenip almış olmalıydı Rizespor!..
Aradan bir ay geçti, Rizespor kendisine veda ettiyse; sadece kan uyuşmazlığı.
Buraya kadar “kreatif bir dedikodu” olarak kaldı Suat Kaya- Rizespor birlikteliğinin arka planı.
Lakin bundan sonrası fena.
Hafta sonu Çaykur Rizespor Yöneticisi Ulvi Suvarioğlu, Radyospor’da “Haber Aktif” programına bağlandı. Son dönemin en başarılı radyo habercilerinden Aydın Cingöz sordu:
“Suat Kaya’nın, Çaykur Rizespor’u çalıştırması için Başbakan Tayyip Erdoğan’ın yönlendirmesi oldu mu”?
Yanıt netti:
“Suat Kaya, Rizespor’a teknik direktör olurken Başbakan Tayyip Erdoğan referans oldu”!
* * *
Dedikodunun gerçek olduğu ile “siyaset futbola karışmasın” söylemindeki ben ve benim gibilerin romantik birer aptal olduğu, aynı anda ortaya çıktı böylece.
Biz neredeyiz, “düzen” nerede!..
Bir kere, “dedikodu ayıptır” lafını kaldırmak lazım kitaptan. Dedikodu gerçeğin izdüşümüdür ve muhalif vatandaşlar için birinci dereceden bilgilenme kaynağıdır artık.
İkincisi, siyaset teknik direktör tayinlerine kadar inmiştir. Sırada futbolcu, masör, hatta taraftar tayini vardır.
Üçüncüsü; bal tutan parmağını yalamaktadır. Galatasaray’ın emekli edilen tüm mü’min futbolcuları başta olmak üzere benzer hayat felsefesine sahip insanlar her türlü işlerini, “en üst düzeyden” çözümlemektedir Türkiye’de.
* * *
Son söz bize... Kendimize.
Medyada kimse itibar etmedi bu habere. O medya ki, hakem hava atışı yerine topu Sivas’a verdi diye sayfalarca “Kural Hatası” yazdı, saatlerce kural hatası üzerine yorum yaptı. İnsanlar yollara düştü.
Başbakan’ın bir takıma teknik direktör ataması “Kural Hatası”nın kralı değil mi?
Böyle giderse, Fatih Terim’i ve Galatasaray’ı uyarmadı demeyin!..
Muhtemelen doğru çıkacak bir başka dedikoduya göre TRT, Hakan Şükür’e “Gel sporun başına geç” demiş, Şükür kabul etmemiş.
Neden?..
Teknik direktör olmak istiyormuş.
Hakan Şükür gibi biri Anadolu’ya gidecek değil tabi... Söyler Başbakan’a, ya milli takımı çalıştırır ya da Galatasaray’ı...
Şeytan diyor ki, al referansını git.

Hairdesigner
11-02-09, 11:09
Sarvan'ın ninnileri
Doğan Sarıbeyoğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=148)
Akşam

İstanbul'da yapılması gereken basın toplantısını, İzmir'e alması Sarvan'ın korktuğunun delili olduğu düşüncesindeyim. Ona sorulacak üç sualim vardı, şimdi yazımda soruyor ve cevap bekliyorum;

1) Galatasaray Kulübü ile mazide bir kavganız oldu mu?
2) Hakemlere kart göstermeleri için tavsiyede bulundunuz mu?
3) Sizin görev sürenizde tecrübeli ve saygıdeğer kaç hakemi görev vermeyerek mesleğinden istifa ile ayrılmasını sağladınız?

Sarvan'ın anlatımlarını ninni gibi dinledim. Bugüne kadar aynı konumdaki her insanın basın toplantılarında yaptıklarını aynısını tekrarladı. 'Hatalıyız' deyip özür dilediğini, 'Yanlış oldu, düzeltiriz' dediğini görseydim biraz rahatlardım. Elinde kitabı, dilin kemiksiz olmasından yararlanarak 'laf ola beri gele' şeyler söyleyerek zaman doldurdu. Aklınca bizleri uyuttu.
Lincoln'ün ikinci sarı kartının yorumunu yanlış yaparak ayıp etti. Hemen vuruşa; futbolcunun topu yere koyduğu anla, topa vurduğu an arasındaki zamanla karar verilir. Bu zaman on saniye değil, iki saniyeydi. Sadece bu aldatıcı sözlerinden dolayı görevi terk etmesi gerektiğine inanıyorum. Ben Türk hakemlerinin dürüst ve şerefli olduklarına, Sarvan'ın despotizminden, eyyam yapma durumunda olduklarını düşünüyorum.

BİLDİRİ VE AĞLAYAN FUTBOLCU
Galatasaray son yirmi yılda ulusal takımlara en çok futbolcu veren kulübümüz. Bu da Galatasaraylıların gurur kaynağı olmakta. Avrupa'da sakatlanan futbolcularını oynatamadığı için kaybettiği Şampiyonlar Ligi'nin acısını bile bu gururla bağrına basıyor. Şimdi ülke futbolunu yönetenlere isyanları var. Rakip futbolcuların gaddarca vurduğu tekmelere hakemlerin duyarsız kalmasına tepki veriyorlar. Sivas'ta otuz kişilik kadrosuna rağmen, yedek kulübesinde eksik futbolcu vardı. Karan ve Lincoln'e gösterilen kartlardaki yanlışlar bardağı taşıran damlalar oldu.
Sayın Polat; bütün camia sizlerin yanında. Bir de bu devirde beraberliğe ağlayan futbolcunuz var. Onun gözlerinden akan yaşlardaki Cim Bom sevgisi sporcuları da, taraftarları da, camianın tüm insanlarını da başarıya varmanızı kenetleyecek güçtedir. Yeter ki siz bildirinizin arkasından taviz vermeden dik durun.

Hairdesigner
11-02-09, 11:10
Top Denizli'de...
Sanlı Sarıalioğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=197)
Yeni Şafak


Konyaspor maçından sonra Mustafa Denizli şunları söyledi; “Kalemizde tehlike yaşamadık. Çok fazla pozisyon da üretemedik.”
Sevgili hocam, bizleri çok ama çok şaşırtıyorsunuz. Biz sizi, oyunun ofansif yönünü önemseyen ve bunu zenginleştirmek için her türlü çabayı gösteren bir teknik direktör olarak tanırız, biliriz. Evet, son maçlarda kalenizde sağlam duruyorsunuz. Ancak bunda rakiplerinizin etkisizliğinin de önemli faktör olduğunu bilmelisiniz.
Denizlispor, Antalyaspor ve Konyaspor öyle diş geçirecek takımlar değiller. Bu nedenle de rakiplerinize pozisyon vermemeniz öyle fazla önemsenecek bir olay değil. Önemli ve de düşündürücü olan, takımınızın bu rakipler karşısında fazla pozisyon bulamaması. Sıkıntı işte burada karşımıza çıkıyor. Beşiktaş rakip kale önünde çoğalamıyor. Oyunu o bölgeye yıkamıyor. Hem kanatlarda etkisiz kalıyor, hem de göbekten ileriye adım atamıyor.
Santrfor olarak kim oynarsa oynasın yalnız kalıyor. Hiç yardım alamıyor. Son 3 maçta atılan gol sayısı sadece 2. Demek ki hücum aksiyonlarında problem var. Demek ki bazı şeyler ters gidiyor. Hocam, o zaman değişeceksiniz, değiştireceksiniz. Başka arayışlar içerisinde olacaksınız. Başka formüller bulacaksınız.
Biz yorumcular, “İşte şu şöyle olmalı. Şurada yanlış var” dediğimizde bizlere kızıyorsunuz. O zaman siz kendiniz bir şeyler yapın. Aslında tüm bunlar taraftarı ilgilendirmeyen geyik muhabetleri. Onların tek odaklandıkları nokta şampiyonluk. Tek gerçek bu. Tek söz sahibi de sizsiniz. Yani top sizde...Topu iyi kullanın.

Anadolu ayakta...

Trabzon-Sivas kol kola tepede. Müthiş bir mutluluk. Müthiş bir başarı. İçim içime sığmıyor. Anadolu ayakta. Gerçek bir devrim bu. Bilek gücüyle kazanıyor, sergiledikleri futbolla alkışlanıyorlar. Her iki takım gönüllerin sultanı.
Bütçeleri İstanbul derebeylerinin beşte biri, onda biri. Ancak onlar derslerini çok iyi çalışıyorlar. Sokağa para atmıyorlar. Her kuruşun değerini biliyorlar. Adımlarını dikkatli atıyorlar. En ince detayına kadar araştırarak transferleri gerçekleştiriyorlar. Yönetim, taraftar, teknik heyet ve futbolcu olarak kol kola girmişler, kenetlenmişler. Kendi işlerine bakıyorlar. Korkmuyorlar, ürkmüyorlar. İnandıkları yolda kararlılıkla yürüyorlar. Muhteşem bir kervan bu. Devam Trabzon, devam Sivas. Sizlerle gurur duyuyoruz.

No problem!

Aragones İstanbul Belediye yenilgisinden sonra “No problem!” dedi ve devam etti. “Problem futbolun kendisi. Çok fazla pozisyon bulduk atamadık. Rakibimiz az sayıda buldu attı. Olay bu kadar basit. Futbol böyle bir oyun.” Muhterem Aragones, durum hiç de sizin açıkladığınız gibi değil. Elbette futbol cilveli bir oyun ama işin bir başka gerçeğini nasıl gözardı ediyorsunuz? Skor tabelasındaki rakamları ne yapacağız? Orada koca koca 0 ve 2 yazarken siz camianıza ne anlatsanız boşuna. Uzunca süre on kişi oynayan Büyükşehir'e gol atamadınız. Son üç lig maçında yitirdiğiniz tam 7 puan var.
Futbolda övgü ve yergi ikiz kardeş gibidirler. Birisine kucak açıp diğerine sırt çevirmek olmaz. Bu kadro geçen sezon bu performansının çok üstündeydi. Şimdi yerlerde sürünüyor. Kazandığı maçlarda da izleyenlere fazla keyif vermiyor.
“No problem!” komik bir açıklama. İşi böylesine hafife almak tuhaf. Yoksa bu Aragones bizleri biraz saf olarak mı değerlendiriyor? “Ne verirsem yerler” diye mi düşünüyor?
Rakip bir eksik, Alex'i dışarıya çıkarıyor. Golün şart olduğu ve oyunun tek kaleye dönüştüğü bir maçta Alex ne denli formsuz olursa olsun kenara alınır mı?
“No problem!” değil, büyük problem. Aragones problem, Güiza problem... Alex, Emre problem... Maldonado, Josico problem... Daha sayayım mı?.. Problem üstüne problem...

Yine aynı senaryo!

Herkes dertli, bağıran bağırana. Hakemler, dolayısıyla Futbol Federasyonu boy hedefi. Önce Beşiktaş ve Trabzonspor, tozu dumana kattı. Canları yanmıştı, feryat ettiler. Sıra şimdi Galatasaray'da.
Cimbom'un açıklaması of of ki of of... Özeti şöyle: “Yakarız haa! Yıkarız haa! Galatasaray Türkiye'dir haa!” Kısa süre öncesine kadar hakemlere ve federasyona tam destek çıkan Galatasaray şimdi baltayla saldırıyor.
Herkes nalıncı keseri gibi kendisine yontuyor. “Lincoln nasıl oyundan atılırmış?” Tamam ben de aynı görüşteyim. İki sarı kart yanlıştı. Peki, Kayserispor'un verilmeyen iki penaltısı neden söz konusu değil? Yoksa o sırada bazı kimselerin gözlerine perde mi inmişti?
Fenerbahçe'nin Büyükşehir Belediye'den yediği iki gol ofsayt. Yan hakem atladı, Fenerbahçe yandı. Buna da tamam. Ancak, günahsız Mahmut'un oyundan atılışına ve Büyükşehir Belediye'nin haksız yere koskoca ikinci yarıyı bir eksik oynamasına ne diyelim? Yine mi perde meselesi?
Yöneticilerimiz artık bu yönden uzmanlaştılar. Fenerbahçe şu anda ön saflarda değil. Sözüm ona sessizliği oynuyor. Ancak yüzde yüz inanıyorum ki kapalı kapılar ardında her türlü girişimde bulunuyor ve “Dikkatli olun yoksa çizerim!” diyorlardır. Nitekim Aziz Yıldırım, maç sonrası hakemlerin soyunma odasına şöyle bir uğrayıvermiş... Ve de hal hatır sormuş! Sorar çünkü, herkes biliyor ki gazı verdikleri, kılçığı attıkları anda çark hemen tersine işlemeye başlıyor. Baskı meyvesini veriyor. Bir maç sonra düdükler, bağıranın yelkenlerini dolduruyor. Hakemler birden bire, ne hikmetse, bazı takımların gizli santrforu oluveriyor.
Bu film ülkemizde durmadan oynuyor. Senaryo belli, oynayanlar belli, sonuç belli. Burası Türkiye ve burada herkes oyunun kuralını çok iyi biliyor!

HAFTANIN İNCİLERİ

Fatih Terim, 'Trabzon'dan neden bir futbolcu aldınız?' sorusuna sinirlenerek, “Hepiniz rahatsızsınız” yanıtını vermiş.
--- Aman hocam, bize lazımsın! Ne olur sen rahatsızlanma!
Büyükşehir Belediyespor Teknik Direktörü Abdullah Avcı, Fenerbahçe maçında Alex - Uğur değişikliği yapılırken kendisini tutamamış ve “Aaa, Alex çıkıyor!” deyivermiş.
--- Aragones işte böylesine deneyimli bir teknik direktör! Rakip teknik direktörü nasıl da şaşırtmış!
Galatasaray'ın ağır suçlamalarına, Federasyon'dan şöyle bir yanıt geldi; “Başarısızlığı başkalarının üstüne atıyor, hedef saptırıyorlar.”
--- Bizim yöneticilerimiz işte böylesine yeteneklidir! Değme sanatçılara taş çıkartırlar.
Denizli, “Çok golcüyle oynamak, çok gol atmak demek değildir” şeklinde konuştu.
--- Of be, büyük laf! Tamam hocam 10 savunma oyuncusuyla çık sahaya olsun bitsin.
Cisse, Ernts'in gelişine çok sevinmiş ve şöyle konuşmuş: “Ernts ile beraber mükemmel bir ikili oluruz.'
--- Aman Cisse, ne olur sen kulübeden dışarıya adımını atma.
Aragones, “Puan farkı inebilir de yükselebilir de” dedi.
--- Sayın hocam, Fenerbahçe asansör takım mı?
Alex, Aragones için, “Bizi anlamıyor, onunla şampiyonluk zor” demiş.
--- Hey gidi kavanoz dipli dünya hey! İşler kötü gitti mi adam işte böyle satılır.
Aziz Yıldırım, Büyükşehir Belediye maçından sonra yine soyunma odasına inmiş ve, “Hepinizle hesaplaşacağız. 10 kişilik takımı yenemediniz” demiş.
--- Başkan dediğin işte böyle olur!
Aragones, B.Ş.B. maçında oyundan çıkardığı Alex ve Güiza'nın ikinci golden sonra soyunma odasına gitmesiyle ilgili olarak, “Maçın heyecanına kendimi kaptırmıştım. Görmedim' dedi.
--- Aman hocam dikkat! Bu yaşta fazla heyecan tehlikelidir.
Emre B.Ş.B. maçında, Tjikuzu'ya önce ağır küfürler etmiş sonrasında da, “Dünya Kupası'nda mı oynuyorsun?” demiş.
--- Ah Emre ah! Son günlerde ayakların değil hep ağzın çalışıyor.
Werder Bremen'de oynayan Mesut Özil'in, tercihini Alman Milli Takımı'ndan yana kullanması gurbetçilerimizi kızdırmış. Mesut'un kendisine ait sitesine sayısız, “Türkiye'yi sattın” mesajları gönderilmiş.
--- Peki biz gurbetçilerimizle ne kadar ilgileniyoruz. Acaba biz de onları zaman zaman satmıyor muyuz?
Baros, Selçuk Dereli'nin formasını elindeki kanla kirletti. --- Haydi bakalım Dereli, temizle temizleyebilirsen bu lekeyi.

Hairdesigner
11-02-09, 11:10
Galatasaray Türkiyedir
Yalçın Dümer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=123)
Fanatik

Aylar önce yazdık çizdik karaladık. Galatasaray şampiyonlukta bu yılın en iddalı takımı diye. Ve ekledik kazın ayağının öyle olmadığını. Floryalı olmayanın her türlü Ali Cengiz oyununu sergileceğine kalıp bastık, engellemeyi birinci vazife sayanlar adına. Hatırlayın karşı tarafta oynanan derbiyi. Hadi iki penaltıyı geçelim. Peki ya Servet? 2 ay ‘Hanibalvari’ bir görüntüyle niye çıktı karşımıza. Dört bir yanı hatıraların değil, Hüseyin efendinin sardığı geceydi o. Sonra kupadan ettiler Ümit’i karanlığa götürerek. Etmediği küfürü ettirmiş gibi gösterdiler koskoca Galatasaray kaptanına yalancı rütbesi takarak üstelik.
Şimdi gelelim kara cumartesiye... Sezon başından beri tekmeleyenin bir madalya takılmadığı Lincoln’den başlayalım. Bana kimse anlatmasın, aldığı iki kart da skandal. Evet birinci pozisyon belki penaltı değil, ama iki futbolcu tokuşuyor. Ne yapacaktı Lincoln yerçekimine karşı mı gelecekti? Bakın dünyadaki maçlara, çoğu maçta yüzlerce oluyor buna benzer hareketler, kuralların harfi harfine uygulandığı (!) bizim ülkemizde bile. Baros’a geçelim, gole giderken uçuruluyor; devam, adeta kafası parçalanıyor, yine devam. Kanlı ellerini beyefendinin üzerine sürmüş acının verdiği refleksle. Eyvallah haklısınız. Sürdü, atsaydı o zaman niye atamadı? Kulağındaki alete vicdanından sesler mi geldi? Son dakikadaki Emre’nin ceza alanında elle oynadığı Kayseri’nin penaltısında niye kara gözlükleri çıkarmadı? Maçın çivisini çıkardığı, yoksa beraberlik yeter de artar deyip diğer rakiplerin puan kaybedeceğini hesaplayamadığı için mi?
Galatasaray Yönetimi yıllardır ilk kez bu kadar açık ve net konuştu. Sonuna kadar haklı olmalarına rağmen ekmek tereyağ ilişkisine girecekler, federasyondaki asıl beyefendilerle. İki maç ceza kapıda, Tahkim’e gitsen kesin 4 olur, sebebi belli! Olan sonunda yine kombine almış taraftara ve emek veren futbolculara olacak. Avrupa’da Şubat ayına kalmak, şampiyonluğun bir numaralı adayı olmak suç mu? Belli ki suç, kompleksli ve hoşgörüsüz futbol dünyamızda. Kulüp de ne desin? Başka söze ne gerek; Galatasaray Türkiyedir...

Hairdesigner
11-02-09, 11:11
Fenerliler niye alfabeyi 25 harfle kullanıyor ?
Aybars Hünalp (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=439)
Tercüman

Fıkrayı Coca-Cola Avrasya Halkla İlişkiler Direktörü dostumuz Gürtay Kıpçak gönderdi.
Bir müfettiş, ilköğretim okulu 2. sınıflardan birine teftiş için girer. Arka sıralarda oturan mahcup bir öğrenci müfettişin dikkatini çeker:
“Kalk bakalım evladım. Alfabemizde kaç harf var, söyler misin?”
Öğrenci “25” der ve başlar harflerin adını söylemeye. Ancak 4 harfi söylemeden geçer.
Müfettiş “Olmadı. 29 harf olması lazım” der ve harfleri yeniden söylemesini ister.
Öğrenci harfleri tekrar söyler. Sonuç yine aynı: 25...
Bu sırada uyanık bir öğrenci söz alır.
“Öğretmenim o Fener’lidir... U, E, F, A’ yı bilemez!...”

Aziz Yıldırım, Mehmet Ali Birand’a ne dedi?
RTÜK Başkanı Zahid Akman spor programlarıyla ilgili yaptığı toplantıda spor programlarıyla ilgili görüşlerini söyledi. Ardından söz alan Kanal D Haber Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ali Birand; Erman Toroğlu ile Şansal Büyüka’nın LİG TV’deki Maraton programı için “Valla ben zevkle izliyorum. Pozisyonlar için ne denecek diye bekliyorum. Örneğin Fenerbahçe’yi yenince Fenerbahçeli arkadaşlarımızı arayarak dalga geçiyorum” deyince Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım dayanamamıştı. Sayın başkan, “O zaman epeydir kimseyi arayamıyorsunuz herhalde, yıllardır yendiğiniz yok bizi de” demişti. Aziz Yıldırım’ın o sinirli gibi gözüken yüzünün ardında müthiş bir mizah olduğunu hiç bir zaman yadsımamak lazım diyorum. Ne dersiniz?

Ülker’in sokak çocukları
Ülker’in sokak çocuklarının Rüştü, Gökhan, Deivid ve Baros’la çektiği film gayet güzel olmuş. Ülker gibi Türk sporunun hep yanında olduğunu hissettiren bir devin bu tür filmlerde de sportif öğeleri ön plana çıkarması son derece olumlu geri dönüşüm sağlıyor.

Sıkı Beşiktaşlı Memati niye maçlara gitmiyor?
Yardımcım Bülent Tuncay, NTV’de Fuat Akdağ ve Rıdvan Dilmen’in sunduğu Not Defteri programında izlemiş. Kurtlar Vadisi’nin Memati’si Gürkan Kurt sıkı bir bir Beşiktaşlı olmasına rağmen, taraftarlardan gelen acayip istekler yüzünden maçlara gitmeye bırakmış. Memati’ye taraftarlar “Bu oyuncu niye böyle oynuyor. Ayağına sık. Bu hakemi temizle” diyorlarmış. Film ile gerçek arasındaki farkı toplum olarak anlayabilsek bir çok olayı da çözeceğiz ya, neyse.

Euroleague’in sesi olmak
Efes Pilsen tarafından organize edilen ve Türkiye ile eş zamanlı olarak Avrupa’da da yürütülecek “I feel Devotion-Euroleague’nin sesi ol” yarışmasının tanıtımı geçen hafta yapıldı. Efes Bira Grubu Başkanı Alejandro Jimenez’in tanıtımını bizzat yaptığı organizasyonda Euroleague’in resmi sloganı olan “I feel devotion”u kamera karşısında en iyi ve yaratıcı olarak yorumlayan bir kişi, gelecek yıl Eurolegue’nin sesi olma ve Final-Four’a gitme şansını elde edecek. Hani diyorum Efes Pilsen bu sene Euroleague’e erken veda etti ya. Bunda en büyük sorumlu her kimse ona da işkence bağlamında bu söyletilse de, Final-Four’a Efes Pilsen bu sene hiç değilse öyle gitse.

3 büyükler çarşafa dolandı
Siyasi platformdaki çarşaf tartışmaları sporcu kimliğimizden ötürü bizi ilgilendirmiyor. Politik tartışmalara gazetemiz Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ve deneyimli yazar kadrosu elinden yettiğince ışık tutmaya çalışıyor. Bizim vurgulayacağımız 3 büyüklerin resmen çarşafa dolanması. Dün Ercan Güven “Üç büyük çarşaf” diye yazmış. Gerçekten öyle, bu sene 3 büyükler transferleri ile, yönetim hataları ile, teknik direktör kısmetsizlikleri ile resmen çarşafa dolandı. Bakalım bundan sonra neler olacak Turkcell Süper Lig’in 3 silahşöründe?

Beşiktaş’ın helvası
Beşiktaş Asbaşkanı Levent Erdoğan enteresan demeçleriyle sıklıkla gündeme damga vuruyor. Erdoğan dün de kötü gidişatla ilgili olarak helvalı beyanat vermiş. Yönetimin görevini yaptığını söyleyen Levent Erdoğan, “Teknik heyet ile takım, un ve şekerden helva yapmalı” demiş.Vallahi Levent Erdoğan haklı, teknik heyet bu helvayı beceremezse yapacaklar ortaya çıkacaktır, hatta muhafelet helvayı pişirip dağıtmak için düğmeye bastı bile. Rahmi Koç, Tuncay Özilhan gibi camiaya mal olmuş isimlerin Trabzonspor maçından sonra ne yapacağı merakla bekleniyor.

Hairdesigner
11-02-09, 11:12
Mesut’lar mutlu olsun!
Atilla Gökçe (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=43)
Milliyet

Frankfurt,18 Ekim 2008... Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye onur konuğu ülke olarak seçilmiş. O nedenle hemen tüm etkinliklerde Türkiye’nin önceliği var.
Alman Futbol Federasyonu (DFB) da Türk Alman futbol ilişkileri üzerine bir panel düzenlemiş. Panelle ilgili tüm giderleri üstlenmiş. Ne var ki Türkiye Futbol Federasyonu (TFF), panele arzulandığı biçimde katılmıyor. Son anda vizesi olan ve yabancı dil bilen Ahmet Güvener katılıyor toplantıya.
Konuşmacı, DFB Genel Sekreteri Wolfgang Niersbach... Alman toplumunun kültürel şifrelerini açıklayarak bir giriş yapıyor:
“- Bizler Amerika gibi dışa dönük bir toplum değiliz. Yabancıları kucaklayan, onlarla bütünleşen bir yapımız yok. Bu anlamda içe dönük, içbükey bir toplum olduğumuzu söyleyebilirim. Bu durum elbette sorunlar yaratıyor. Örneğin Almanya’da en az üç milyon ‘misafir Türk’ bulunuyor. Bu insanlar 60’lı yıllarda bu ülkeye geldiler. Başlangıçta onlar da kendi içlerine dönüktü. Ama bugün üçüncü kuşak Türkler de, Alman toplumunun içinde yaşıyor. Alman toplumu ile birleşme bütünleşme çabaları uzun süre yeterli olmadı. Bugün geldiğimiz noktada içimizdeki yabancılarla birleşip bütünleşmemiz artık kaçınılmaz hale geldi. Bu herkes için yararlı olacak bir sonuçtur. Şimdi bu birleşme ve bütünleşme için bizim örnek alınacak insanlara, idollere, kahramanlara ihtiyacımız var. Onları ne kadar öne çıkarırsak, bu sosyal sorunu o kadar kısa sürede çözebileceğimizi ümit ediyorum. Futbol bu anlamda çok büyük fırsatlar sunabilir. Mesut Özil, böyle bir fırsattır.”
O güne kadar Mesut Özil, Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim’in gurbetteki en önemli hedefi... Avrupa Futbol Şampiyonası sonrasında O’nu mutlaka kadroya katmak için gereken çabayı gösteriyor Terim... Ama yeterli karşılığı görmüyor, göremiyor. Mesut, beklendiği gibi istekli değil. Öte yandan, yıllar önce babasının Ümit Takımı Antrenörü Tolunay Kafkas’a yazdığı “ Artık bizi rahatsız etmeyin” içerikli mektubu da sümen altında duruyor.
Eski hükmü kalmıyor
Bugün Mesut Özil, nihayet zor kararını vermiş durumda. Alman Milli Takımı Teknik Direktörü Joachim Löw, onu Norveç’le yapılacak hazırlık maçına davet ediyor. Özil, bundan böyle Almanya için oynayacak.
Kaba saba milliyetçilik, ırk- köken anlayışı ile bu durumu hazmetmek elbette kolay değil. Ama şunu yapabiliriz... Marco (Mehmet) Aurelio, bizim ulusal takımımızda oynarken, bundan keyif alıyoruz. Taa uzaklarda Brezilya’da doğmuş bir futbolcunun Türk Milli Takımı’nda oynama arzusunu büyük bir sevgiyle paylaşıp alkışlıyoruz.
Mesut ve Almanlar da aynı duyguyu yaşayıp paylaşamaz mı ? Üstelik orada vatandaşlığa geçiş için ille de Almanca bir ad almak zorunluluğu da yok.
Almanya’da her yıl üç beş bin Türk çocuğu futbola başlıyor. Bunların içinden eğitim ve eleme süreçlerini başarıyla geçip üst düzey, uluslararası rekabet ortamına yükselenler, elbette herkesi heyecanlandırıyor. Almanlar, kendi sistemleri, kendi organizasyonları içinde yetişip gelişen o çocuğa Milli Takım’da da oynama fırsatı sunuyor. Biz de uzaktan asılıp, “Hoop olmaz, sen Türksün!” diye racon kesiyoruz. Bu raconun eski hükmü kalmıyor.
Yaşadığı toprakların ulusal takımını seçtiği için kimsenin kimseye hain damgasını vurmaya hakkı yok. Böyle düşünenler, Aurelio’yu da alkışlamasınlar. Kaldı ki, bin yıldır alt yapı masallarıyla kendimizi avuttuğumuz futbol alemimizde Arda Turan gibi bir yıldız adayını bulunca sevinçten havalara uçuyoruz. Ama onun gibi niceleri bu topraklarda daha yeşermeden kuruyup çürüyüp savruluyor. O yüzden, Turkcell Super Lig’imizin de Bank Asya TFF 1. Ligi’nin de en büyük oyuncu kaynağı yine Almanya.
Niersbach’ın verdiği mesajlara dönersek...
Cem Özdemir de, Alman toplumunda yetişmiş, o toplumun standartlarına göre elemelerden geçip politikada liderlik düzeyine yükselmiş bir Türk’tür. Bundan nasıl gurur duyuyorsak, Mesut Özil’den de gururlanabiliriz. Üçüncü kuşak Türkler’in, Almanya’daki Türk profilini inşaat işçisinden mühendise, bakkaldan işadamına, kasaptan politikacıya ve otomotiv işçisinden futbolcuya değiştirmesi hem bu ülke için hem de Almanya için iyidir, yararlıdır.
Kimbilir, içlerinde belki de bir “ Obama “ saklıdır!..
Akıl, para, Beşiktaş!
En başta Süleyman Seba’yı kutlayarak dün hayata geçen Fulya projesinin Beşiktaş’a hayırlı olmasını dilerim.
Sembolik de olsa Beşiktaş’ın büyüklüğünü göz önüne getirebilen bir eserdir. Süleyman ağabeyle birlikte nicelerinin emeği, özverisi vardır. Dünden bugüne o proje için ter akıtan, katkı sağlayan herkese teşekkür borçluyuz.
Fulya’da bölüşüm ve işletme sorunları olabilir. Bunlar da zaman içinde düzeltilmelidir. Ayrıntıya girmiyorum ama, hiç kimse, hiçbir kurum Beşiktaş’ı sömürmemelidir.
Asıl sorunumuza dönersek...
Akıl, para ve Beşiktaş, son yıllarda birbirlerinden hızla uzaklaştılar...
Borçlarla birlikte sorunlar da büyüdü. Hemen her hamleden sonra geri adımlar atıldı. Başarı hayal oldu. Kulübü yönetme olanakları giderek daraldı.
Yediden yetmişe Beşiktaşlıların tümünü kaygılandıran durum, sonunda akil adamların yuvarlak masa toplantısına neden oldu.
Bu ülkenin vergi ve istihdam rekorlarına imza atmış, krizlerde tek işçisinin bile burnunu kanatmamak için dik durmuş Beşiktaşlı işadamları, taraftarı ya da üyesi oldukları kulüpleriyle aralarındaki mesafeyi kısalttılar.
Rahmi Koç, Tuncay Özilhan, Nevzat Demir, ajandalarına “Beşiktaş”ı dahil ettiler. Tartışma, çözüm ve karar süreçlerine müdahil olma kararı aldılar.
Birileri rahatsız oldu. Hatta bunun “gaz savaşları” gibi algılanmasına neden olacak hamleler yapıldı.
Toplantı ertelendi.
Oysa çok geç kalmışlardı. Beşiktaş’ın içinde bulunduğu koşullar ertelemeyi değil, “öncelemeyi” dayatıyordu. Yapısal sorunların giderilmesi, Beşiktaş’ın rahat bir nefes alması, zirve rekabetinin içinde gelenekleri, aklı ve parasıyla yeniden kendini göstermesi için asla zaman kaybedilmemeli.
Akıl, para ve Beşiktaş’ı yeniden birbirine yaklaştıracak hamleler yapılmalı.
Kimse küsmemeli. Bu dertli durum daha fazla sürmemeli!

Hairdesigner
11-02-09, 11:12
Başka çare?
Oğuz Dizer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=18)
Fanatik

Mahmut Özgener... Oğuz Sarvan, ekibi... Selçuk Dereli ve diğerleri. Açığa imza atar...
Dürüstlüklerine kefil... Olurum.
Öyleyse nedir böylesi isyanımız?
Cumartesiden beri düşünüyorum...
Hakem hocalarını izledim, okudum.
Ve anladım ki... Yanlış adresteyiz.
Üstelik hakemlere...
Bildiğini de unutturuyoruz.
Nasıl unutturuyoruz?
Müsabaka esnasında, maçı değil...
Kendilerini kurtarmaya çalışır hale...
Geldikleri için... Getirdiğimiz için.
Getirildikleri için.
Böylesi hata silsilesi...
Bu kadar da üst üste, oluşmaz ki!
Dersini bildiği halde, dili tutulan...
Öğrenci sanki her biri.
Çakar... Dereli’yi önce doğru buldu...
Sonra da ‘abuk subuk kararlar’ dedi!
Bağladı... Aklımızı da bağladı!
Selçuk mu? O da telefona bağlanmadı!
Pekiii... Ahmet’in hangi söylemi doğru?
Önceki... Sonraki?
Siz, biz, hepimiz... Neye inanalım?
En iyisi gözlerimize inanalım.
Dereli ‘Abuk subuk’ başladı...
Öyle de tamamladı.
Hakemler de, kendilerine inansın.
Kulaklarını tıkayıp, gözlerini açsın.
Baskı çok, ama başka çare de yok.
Yanlış yapan hakeme ‘ödül’ çözüm olmaz...
Örnek Sivas’taki kupa müsabakası yanı...
Hata yapıp ödüllendirilen... Devam eder.
Bunca sarının altında yatan gerçek budur.
Hatadan kartlarla sıyrılmaya çalışıyor...
Batıyor, batırıyorlar!
O zaman doğru yöntemi ya bulacak...
Ya da bulacak TFF ve MHK.
Başka çare yok.

Hairdesigner
11-02-09, 11:16
'Çakıcaksın kartı gözünün üstüne!'
Ahmet Çakır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=36)
Zaman

Bütün bu azap verici saçmalıkların insanı kahreden yönlerinden biri de ne biliyor musunuz: Türk hakemliğini bugünkü perişan durumuna düşüren kişiler, şimdi onun nasıl kurtulacağı yolunda akıl satarak para kazanıyorlar!
Yaygın ve genel bir suçlamada bulunmak istemiyorum; hiçbir nedenle adını anmak istemediğim bir kişiyi kastediyorum. Bilen bilir, bilmeyene de gerekmez!
Bu konuyla ilgili her yazımda 'Hakemliğimizin asla bugünkünden iyi durumda olamayacağını' tekrar tekrar belirteceğimi açıklamıştım. Onu atlamadan devam edelim. Bu yargımıza hemen şunu da eklemeliyiz: Hakemliğimizin bu kadar kötü durumda olması da kabul edilemez. Bu, futbolumuzun utancıdır.
Çelişkili gibi görünen ifadenin matematik bir kesinlikle açıklaması da şu: Türk futbolu milli takım bazında dünyada 10. sırada. Bu, Avrupa 7.liği ya da 8.liği demektir. Ligimiz de aşağı yukarı bu durumda kabul ediliyor. Kulüpler bazındaki yarışmada da Avrupa 11'incisi durumundayız.
Buna karşılık Türk hakemliği Avrupa'da 30. sırada! Bu bir skandaldır ve hakemlik üzerinde konuşan ilgili-yetkili kişilerin özenle gözden uzak tutmaya çalıştıkları çarpıcı gerçek de budur!
Dolayısıyla hiç değilse futbolumuzla hakemliğimiz arasındaki bu skandal düzeyindeki açıklık kapatılabilir. Umutlu olup olmamayı filan bir yana bırakın, mutlaka yapılması gereken budur.
Hakemlerimizin genel seviye olarak daha iyi bir noktaya gelemeyişlerinin temel nedeni, elbette ki yönetimdeki bozukluktur. Federasyon yönetimleri ve MHK'lar çok sık değişmektedir. Her başkan ve yönetim, var olan bir sistemin içinde görevini yapmak yerine, olaya kendi kişisel damgasını vurmaya çalışıyor. Bu da kaçınılmaz olarak hakemlere ve onların maç yönetme biçimlerine yansıyor.
Böyle bir ortamda hakemlerimizin eğitiminin hangi düzeyde olacağı açıktır ve bugünlerdeki patırtıyla ilgili olarak zurnanın zırt dediği yerlerden biri de budur!
İbrahim Altınsay'ın çok haklı olarak 'müsamere' olarak nitelendirdiği seminerlerle filan hakemlerimizin daha iyi maç yönetmelerini bekliyoruz. Oysa tam tersi, daha doğrusu normali oluyor. Özellikle o seminerlerin ardından hakemlerimizin kart konusunda düpedüz çılgınlaştıklarını görüyoruz. Çünkü o seminerlerde, hakemlere oyunun selametiyle ilgili değil, daha çok kendi kişilikleriyle ilgili talimatlar veriliyor. Bunun sonucu da "Çakıcaksın kartı gözünün üstüne arkadaş!" gibisinden hastalıklı yaklaşımlarla sahaya sürülmeleri oluyor. Bu ilk kez yaşanan bir durum değil. Hemen her seminerin ardından böylesi kart çılgınlıklarının yaşandığı görülmüştür. Bu tufaya yakalanan takımlar da işi saha dışında tırmandırırlar ve sonunda iki yönlü zarar görüp yarışın dışına düşerler.
Tabii bunun tersi de mümkündür ama böyle kaotik gelişmelerde kime hangi piyangonun çıkacağı belli olmaz! Hakem konusundaki tepkiniz ileriki haftalarda size avantaj olarak da döner. Zaten herkesin temel amacı ve yapmaya çalıştığı da budur. Bu kapsamda Galatasaray'ın çıkışı pek hedefi bulmuş bir etkinlik gibi görünmüyor. Tam tersine yönetimin kendi kalesine bir gol attığı ortada. Çünkü hem zamanlama hatası yapıldı hem de tepkinin şekli iyi seçilemedi... Evet, Sivasspor maçından bu yana üst üste gelen yanlışlarla ilgili bir şeyler yapmak gerekiyordu ama bu 10 üzerinden 2,5 alacak (Bu notu, Galatasaray Lisesi mezunu, Mehmet Demirkol kardeşimiz verdi) bir kompozisyonla mı yapılmalıydı? Koskoca Sarı-Kırmızılı kulüpte bunu daha iyi yazacak biri yok mu? Ayrıca, daha sonuç alıcı bir tepki biçimi bulunamaz mıydı?
Peki, Futbol Federasyonu'nun buna verdiği yıldırım karşılığın üslubunun yakışıksızlığına ne buyrulur? Milyonlarca taraftarı olan, 104 yıllık bir geçmişi bulunan ve ülkesine çok önemli hizmetlerde bulunmuş bir kulüp adına yapılan açıklamaya, hangi hak ve cüretle 'hezeyan' denilebilir?
Sorumlu noktalarda bulunan ve çok büyük kurumları temsil eden kişilerin bu tür sözcükleri seçerken çok daha özenli olmaları gerekmez mi? Onlar adına bu metinleri yazanlar, nasıl böyle çirkin ve kışkırtıcı bir üslup kullanabilirler? Lütfen söyler misiniz, sizin asıl derdiniz ne? Futbolumuz bu anlamsız hatta düpedüz utandırıcı çekişmelerle mi gelişecek? Yoksa topluca çıldırdınız da haberimiz mi yok!

Hairdesigner
11-02-09, 11:16
'Yapılan spordan zevk almak'
Bülend Karpat (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1532)
Birgün

Hangi sporu yaparsan yap eğer zevk alıp eğlenemiyorsan işte o zaman hayat zehir olur sana. Günler ilerledikçe kazanacağın parayı düşünmeye başlar, işini kaybetmemek pahasına devam edersin...
Bu hayatın bütün kesimlerinde değişmez bir olgudur.
Tjukuzi’nin de tek hatası futbol oyununu severek yapmasıydı. Afrika’nın yoksul bölgesinde küçük yaşlarda yaşam mücadelesi vermiş, belki de ölümden son anda kurtularak zor bir ortamda büyümüştü. Futbol onun için bir kurtuluş yolu olacaktı. Hayal ettiği gibi bir dünya ne güzel olurdu.
Futbol oyunu ona yeni ufuklar ve ülkeler açacaktı. Sporu altyapıda çıplak ayakla, “saçları ağarmış bir futbolcu eskisinden” doğru öğrenmiş, uygun fiziki yapısıyla ilerisi için umut vermeye başlamıştı.
Artık onu daha çok sevmeye başladı.
Şu sıralarda ligde tutunmaya çalışan İstanbul Büyükşehir Belediyesi takımının orta sahasında görev yapıyor.
Avcı’nın verdiği görevi yaparken yüzündeki mutlu ifadeyi görmek için falcı olmaya gerek yok. Rakip takımın iki yıldız oyuncusuyla tek başına uğraşırken, topu gol bölgelerine çabuk ve etkili taşıyıp üstelik golünü de atıverdi.
Ondan mutlusu yoktu!
Severek yaptığı işte başarılı olmuştu. Başladı bunun keyfini yaşamaya.
Dans edip şarkılar söylercesine vermeye başlıyorsun paslarını.
Buna bozulanlar kim?
Sahada hiçbir varlık gösteremeyen dünya yıldızları.
Tehditler yağdırarak çirkince saldırdılar. Sportmenliğe sığmayacak biçimde tekmeler attılar.
Sonunda onlardan da kötü bir yönetim sergileyen “hakem” Tjukuzi’yi kırmızı kartla oyun dışına atıyor.
Biliyorum şu anda onlara çok kızıyor Tjukuzi. Al benden de o kadar.
Ben de çok kızıyorum. Sporu sevmeden yapanlara…

Hairdesigner
11-02-09, 11:17
Liderlik sendromu
İskender Günen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=173)
Sabah

Ankaragücü maçı aslında Trabzonspor'dan da öte Türk futbolu için ders dolu. Türk futbolcusunda birlikte oynadığı yabancıları da etkileyen aşırı bir duygusallık var. TrabzonsporAnkaragücü maçı kağıt üzerinde adeta belli. Ama bu tahmincilerin işidir, futbolcuların değil. Futbolcular tahminciler gibi düşününce ortaya çıkan, Cuma akşamı oynanan futbol oluyor. Adı ise motivasyon sendromu.
Gelelim tersine...
Ankaragücü'nün aşırı motivasyonu bu maça özgü averaj takımı olmaya yükselen bir itiraz, direniştir. Fakat lig devamlılığı olmayınca, onların dirençli futbolu da sadece bir haftadan ibaret kalıyor! Görünen o ki Trabzon'un en önemli sorunu bu tür maçlar olacak.

TAKIMDA BİR 'AYHAN' YOK
Şimdi Trabzon'un Ankaragücü maçına yönelik birkaç saptama yapalım.
Trabzon, karşısında bilhassa orta alanda topu iyi kullanan dirençli bir takım buldu. Sürekli yazdık; Trabzon oyunu hızlı oynuyor, tempoyu yükseltiyor. Ama oyunu tutamıyor, tempoyu ayarlayamıyor. Aksiyonel bir takım. Hatta bu konuda Türkiye (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Türkiye)'nin şu an en iyi takımlarından ama diğer yanı yeterli değil. Orta alanda lideri ve göreve soyunan oyuncusu yok. Sorumluluk üstlenmeme sendromu var. 10 numara gibi çağ dışılıktan söz etmiyorum. Hem 4 hem de 8 numara olmaya işaret ediyorum. Ayhan Akman, Xavi, Gerrard gibi oyunu iki yönüyle oynayan oyuncuları söylüyorum. Aslında Colman ve Selçuk'da bu ışık var. ' Niye olmuyorlar?'ı önce kendilerine sonra da Ersun Hoca'ya havale ediyorum.

GÜN, BİRLİK ZAMANIDIR
Son bölüm camia ile ilgili... Bu takımın yükü şimdi daha ağır. Gün birlik olma zamanıdır. Trabzon'un şampiyonluğundan hiçbir Trabzonsporlu zarar görmez. Kişisellikleri, kırgınlıkları aşmalıyız. Bu takıma inandık, bunu çoğaltarak sürdürmek gerekiyor. Bu takımı önce biz gönüllerimizin şampiyonu yapalım, gerisi gelir. Zira bu sene olmasa da, bu takım önümüzdeki yıllar ve sezonlar için "Ben artık geldim" diye bağırıyor. Dile kolay, bir sezon öncesinden elde kalan oyuncu sayısı 5. Ona 13 oyuncu katıyorsunuz ve yeni bir takım oluyorsunuz. 19 hafta geçti ve ezeli rakiplerinizin üzerindesiniz. Şimdi taraftar demeli ki "Tamam. Sabır, sevgi ve hoşgörü de bizden".
Yolunuz açık olsun...

Hairdesigner
11-02-09, 11:17
Orada neler oluyor
Tunç Kayacı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=19)
Fanatik

Manisa, Karabük’te dağıldı... Giresun, dolu dizgin... Samsun, Kaf Kaf’a acımadı... Çaykur Rize, kayıplarda... Altay, hayata döndü... 21. hafta sonunda Fanatik, maçların başlıklarını böyle verdi. Gerçekten birbirinden şok sonuçlara imza attı Süper Lig adayları. Baksanıza lider Manisa, herkesin favori gördüğü maçta tarihi fark yedi.
Sadece Manisa mı, İstanbul’da da büyük şok vardı. İstikrar abidesi Kasımpaşa, evinde Giresunspor önünde döküldü. Çotanaklar 19 yıl sonra İstanbul’dan, 3 puanla dönmeyi başardı. Bank Asya’nın en az yenilen ekiplerinden biri olan Karşıyaka ise Samsunspor karşısında, hiç de beklemediği bir kayıp yaşadı. Diyarbakır ise üstündeki rakiplerinin yenildiği haftada, en son sahne alan takımdı. Güneydoğu ekibi, bir başka güney takımı Adanaspor karşısında zorlansa da, zafere ulaştı.
Ve bütün bunlara ek olarak Kartal, deplasmanda Gaziantep B.B’yi devirdi. İkinci yarının flaş takımı Boluspor, Rize’de gol oldu yağdı. Sakaryaspor yine Özgürcan’la Erciyesspor’u evine puansız yolladı. Malatya ise büyük bir mücadele gösterip, Orduspor’u 4 golle uğurladı. Altay evinde geriye düştüğü maçı kazanıp, beraberlik serisine son veren ekipti. Gerçekten Bank Asya 1. Ligi, ilginç ve zor tahmin edilen sonuçlarıyla, futbolumuzun rengi olmaya devam ediyor.

Kardemir Karabükspor-Manisaspor
Bank Asya’nın en iyi futbol oynayan ekibi, herhalde fazla havaya girmiş. Aslında şampiyonluğa oynayan takımlara, bazen böyle şoklar “hayırlı” olur. Tarzan, bence bu maçtan iyi bir ders çıkarmıştır. İkinci yarının flaş ekibi Karabükspor’u biraz küçümsediler anlaşılan. İşte bu küçümsemeye Hüsnü Özkara’nın öğrencileri, sahada ağır bir fatura çıkardı. Karabükspor, hem ligin ilk yarısındaki farklı yenilginin rövanşını, farklı bir galibiyetle aldı, hem de “Bu ligde biz de varız” mesajını gönderdi.

Kasımpaşa-Giresunspor
Bu maçın Kasımpaşa adına bence mazereti yok. Kötü oynadılar, yenildiler. Giresunspor ise iyi oynadı ve kazandı. Gerçekten İstanbul’da en son 19 yıl evvel Beykoz ile berabere kaldıktan sonra hiç puan alamayan Çotanaklar, bu defa güçlü rakibi karşısında hak ettiği altın değerinde bir 3 puanla Giresun’a döndü.

Samsunspor-Karşıyaka
Bank Asya’nın en az gol yiyen ve en az mağlup olan ekiplerinden Karşıyaka, öne geçtiği Samsun deplasmanında genç Sercan’ın gollerine engel olamadı ve kaybetti. İzmir ekibi kazansa, belki de üstündeki iki rakibinin mağlup olduğu bir haftada büyük fırsat yakalayacaktı. Samsunspor için bu karşılaşma; ligde kalma ve nefes alma maçlarından biriydi.

Diyarbakırspor-Adanaspor
Ev sahibi ekip, maça biraz gergin çıktı. Çünkü üst üste yenilgiler nedeniyle bu mücadelede de kayıp yaşansa, telafisi zor olabilirdi. Üstelik zirve yarışında herkes kaybetmiş, kazanırlarsa çok şey kazanacaklardı. Adanaspor ise ikinci yarıya iyi başlayan ve toparlanan bir ekip olarak, kolay teslim olacak gibi değildi. Nitekim öyle de oldu. Diyarbakırspor, bu zorlu maçı ikinci yarıda attığı tek golle kazandı.

Altay-Güngören Belediyespor
Ligin en çok berabere kalan ekibi Altay, bir puan serisine, Güngören Belediye önünde son verdi. Siyah-Beyazlılar bir ara kabus gördüğü karşılaşmada, genç golcüsü Burak’la güldü. Üstündeki rakiplerinin kaybettiği bir haftada Altay’ın kazancı 3 puanın kat be kat üstündeydi.

Çaykur Rizespor-Boluspor
Rizespor, Bank Asya 1. Ligi’nin ikinci yarısında hiç puan alamayan tek takım. Karadeniz ekibi, ilk dakikalarda öne geçtiği maçta skoru uzun süre koruyamadı. İstim üzerindeki Boluspor, üst üste attığı gollerle deplasmandan zaferle döndü. Cezası nedeniyle seyircisiz oynayan Rizespor’da, artık tek umut yeni teknik direktör Raşit Çetiner...

Gaziantep B.B.-Kartalspor
Ev sahibi ekip hızlı bir düşüş yaşıyor. İkinci yarıya Sakarya’da aldığı deplasman galibiyetiyle başlayan Gaziantep ekibi, üst üste 3 maçta da kaybedip bir anda kendini tehlikeli bölgede buluverdi. Kartal ise sancılı başladığı ikinci yarıda, deplasmanda bulduğu altın değerinde 3 puanla lige dönüş yaptı. Tecrübeli isimleri kadroya katan Kartal, bir anlamda kafalardaki soru işaretlerini de yavaş yavaş ortadan kaldıracağa benziyor.


Malatyaspor-Orduspor
Kayısı diyarı Malatyaspor’un sezon başından beri tadı yok. Ama Hamza Hamzaoğlu’nun talebeleri, bu hafta sonu Orduspor karşısında çok çok önemli bir 3 puan almayı başardı. Sarı-Kırmızılılar, kısıtlı ama kaliteli kadrolarıyla, ligde kalma savaşında iç sahada iyi bir sonuç aldı. Ordu ise en azından bir puanı garanti gördüğü maçta, yıkıldı.

Sakaryaspor-Erciyesspor
Ligde kalma mücadelesi veren iki takımdan gülen taraf; ev sahibiydi. Sakaryaspor, golcüsü Özgürcan’ın attığı iki golle Erciyes’i devirdi. Tatangalar’ın galibiyetini sadece Özgürcan’a bağlamak haksızlık olur. Özgürcan görevini yaptı. Ama Sakaryaspor gerçekten takım olarak iyi oynadığı maçta, 3 puanı hak etti.

Hairdesigner
11-02-09, 11:18
Kim kime yazılırsa
Hakan Dilek (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=683)
Takvim

İlginç bir sezon geçiriyoruz değil mi? 'Hangi sezon ilginç değil ki?' dediğinizi duyar gibiyim. Yalnız bir şey var ki herkes futbolcusunu ekibini takımını bıraktı federasyona sardı. 'Sardı' diyorum kelimenin tam anlamıyla böyle bu. Kimi neden ve hangi gerekçeyle sorumlu tatacağını bilmiyor insanlar. Siyahbeyaz filmlerde daha çok da kovboy filmlerinde bir sahne vardır ki o sahne o filmlerin kaçınılmazıdır. Bir bar, meyhane ya da düğün ortamı vardır ve millet güzül güzel eğlenirken birileri birilerine 'sarar' ve kavga başlar. Kimle kimin kavga ettiği, kavganın niye çıktığı bilinmez artık. Artık kimin kimin gözünü şişirdiği, kimin kimin kafasını yardığı, o kanın kimin gömleğine sıçradığı ya da sürüldüğü, kimin kime eliyle tehdit işareti yaptığı önemli değildir.
Önemli olsa ne yazar? Yazılanlar ortada. Mesela birileri çıkıp hakemin-kavgaya neden olan malum kişinin-saatine bakıp 38. dakikayı işaret ettiği o nedenle kavganın kızıştığı rivayetleri dolaşır ortada. Halk toplanır kavga mahallinde olanları izler. Çünkü aslında olayın bizatihi içinde olması gerekenleri aşar iş. Onlar şaşkınlıkla olayın biteceği anı beklerler. Beklerler ki galip kim olacaksa olsun ve onun yanında yer alınsın.
Bir olay anlatayım size; 1930'lu yıllar. Kadıköy'de Papazın Çayırı'nda Modalı zengin çocuklarının kurduğu mahalle takımına beş çekiyor Paris Mahalleli garibanlar. Ortada bir kupa var ve galip takıma verilecek. Modalı varsıllar taşla ezip veriyorlar kupayı Parisli baldırıçıplaklara. Bizim lig biraz buna benzedi. Varsıl İstanbullu büyükler! kupayı ezim ezim ezip öyle verecekler herhalde Anadolululara!... Haydi hayırlısı...

Hairdesigner
12-02-09, 13:34
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1268.jpg Şans bitmedi
Sevgi ortamına yeniden kavuşacak bir Samandıra, oyun taktiği ve görevlendirilmesindeki birkaç değişiklik bu takımı yine eski iddiasına taşır


Fenerbahçe'nin burun üstü düşüşü sürerken, Aziz başkan bir açıklama yaptı. Mantığına sonuna kadar katıldığımız sözlerle, "Lig sürerken teknik adam değiştirilmeyeceğini öğrendim" dedi. Bu aslında bir itiraf. Aziz başkan, Aragones kararında yanlış yaptıklarını söylüyor. "Sezon bittikten sonra çaresine bakacağız" mesajını veriyor. Elbette, bu bizim yorumumuz. "Tam kafama göre" diyerek takımın başına getirmeye layık gördüğü Aragones konusunda, hangi gelişme Fenerbahçe başkanını tereddüt eder hale getirdi bilemiyoruz. Çünkü İspanyol hocanın disiplin tavrında her hangi bir değişme yok. Sık sık "Henüz kaybedilen çok şey yokken" diye yazdık. http://www.fotomac.com.tr/2009/02/12/im//2FB838233201A0429A1A669Ay.jpg Biz bugünleri tahmin ederken, Fenerbahçe başkanı ve yöneticilerinin gidişata göz yummasını eleştirdik. İddiamızın şu anda da sonuna kadar arkasındayız. Başkan, istikrar mantığını bir kez daha gözden geçirmeli. Çünkü yapılan tüm transfer yanlışlarına rağmen Fenerbahçe kadrosu şu anda Turkcell Süper Lig'deki rakiplerinden kötü değil, hatta daha iyi. Sadece sevgi ortamına yeniden kavuşacak bir Samandıra, oyun taktiği ve görevlendirilmesindeki birkaç değişiklik bu takımı, yine eski iddiasına taşıyacak futbol kalitesine ulaştırır... Bunu Aragones yapamayacak. Sevgili Selçuk Yula'nın nefis bir yorumu vardı. İspanyol hocayı en iyi tarif eden cümleye, ben de katılıyorum; "Aragones'e futbolu bilmiyor diyemeyiz ama Fenerbahçe'yi bilmiyor." Bu kadar basit.

Hairdesigner
12-02-09, 13:34
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1779.jpg Hiddink'ten Aragones'e

İnanılır gibi değil... Kimler gelmiş kimler geçmiş... Ancak hep gelenler suçlu sayılmış... Yuhalanmış. Dışlanmış. Ya kaçmış ya da kaçırılmış. Mesela Guus Hiddink. 1990'da, O da Fenerbahçe'ye PSV Eindhoven'ı Avrupa Şampiyonu yapmış bir hoca olarak geldi. Havaalanında omuzlardaydı. O omuzlardan inmeden Kadıköy'e taşındı. Halk kahramanı ilk maçında ligin yenilerinden Aydınspor ile karşılaştı. Sokaktaki taraftarlar maçın sonucunu merak edip birbirlerine soruyordu. Cevabı verenlerin kimi kıs kıs gülerek, kimi de utanarak 1-6 diyordu. 'Vayy be farka bak... İşte takım bu' diyordu Fenerbahçeli. Ancak eve gittiğinde acı gerçekle karşılaşıyordu. 6 gol yiyen Aydınspor değil, Hiddink'in Fenerbahçe'siydi. Şampiyon hoca 3 ay sonra bavullarını kapatamadan yuh sesleri arasında gitti.



***

Ardından Dünya Şampiyonu geldi. Bu şahıs Carlos Alberto Parreira'dan başkası değildi. Tam 24 yıl sonra Brezilya mucizesini yaratan adamdı. Fenerbahçe'yi geldiği yıl şampiyon da yaptı. Ancak kovuldu (Her ne kadar karısının hastalığı yüzünden gitti dense de Ali Şen'in kovduğu herkesin malumudur.)



***

Son Avrupa Şampiyonası'nda Almanya'yı yarı finalde bizi eleyerek finale taşıyan Löw de Fenerbahçe değirmeninde öğütülenler kervanındaydı. Üstelik sarı-lacivertli takıma agresif ve mücadeleci bir futbol anlayışı getirmişti. O da sadece 1 yıl dayanabildi.



***

Sırada Fenerbaçe'ye en istikrarlı, en sabırlı futbolunu oynatan Christoph Daum vardı. Tuncay, Ümit, Aurelio ve birkaç futbolcunun özverisiyle şampiyonluğa ulaşan Daum da anlaşılmaz bir şekilde takımdan gönderildi.

***
Aradaki Rıdvan ve Oğuz maceralarını katmazsak sıra Zico'ya geliyordu. Zico sessiz sedasız ancak istediği futbol anlayışını uygulatan bir hoca oldu. Abisi ile yönetim arasında kaldı ve gönderildi.



***

Aragones, Avrupa Şampiyonu bir hoca olarak İstanbul Atatürk Havalimanı'na indiğinde neredeyse bir devlet töreni eksikti. Ancak sonuç ortada.



***

Gelelim sadede... Bu hocaların hepsi suçlu olamaz. Bir şey gözlerden kaçıyordu. Bu hocaların geldiği ve başarılı olduğu takımlara bakın... Ülkelerinin en iyi futbolcularından oluşan takımı çalıştırmış isimler. Fenerbahçe şu anda İngiltere'de gol krallığı kovalayan Anelka'yı oynatamadı. Bir yerlerde bir yanlışlık var. Hiddink'in şu sözleri hâlâ kulaklarımızda: "İlk idmanda küçük dilimi yutuyordum. Sahada 22 futbolcu vardı. Ve kendisine atılan topları stop etmesini bilmiyorlardı. Mide krampı nasıl olur ilk kez o anlarda yaşadım.'' Buradan şunu anlıyoruz; Takımı hocalar yapmıyor. Ukala, burnundan kıl aldırmayan, kimi bilgisiz... Kimi egosuna yenik düşen, kimi avanta peşindeki yöneticiler, başkanlarca yapılıyor. Alınganlıklar, astığım astık kestiğim kestik mantıksızlığı ile nereye varılabilir ki? Lanet olsun! Aslında suç onların da değil, iki bilet için şakşakçılık yapanlarda. Yönetim toplantılarında ağzını açamayanlarda... Kayıtsız şartsız 'En büyük başkan' diyen taraftarlarda... 'Bizi kulübe sokturmaz!' diyen birtakım kongre üyelerinde... Korkaklık, riyakârlık diz boyu. Artık kaçınılmaz bir gerçek var: Şuçlu ayağa kalkmalı ve kapıyı dışarıdan kapatmalı.

Hairdesigner
12-02-09, 13:35
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg Sahilden İspanya!

Oyunun adının önünde "Hazırlık maçı" tabelası varsa ben skora bakmam. Rakibimiz Fildişi Sahili olmakla birlikte hedefimiz İspanya'ya hazırlanmaktı. Öyleyse ne kadar hazırız, ben skordan önce buna bakarım. Misal, Drogba'nın Torres olduğunu düşünür ve öyle izlerim bu tür maçları. Yine öyle yaptım. Drogba'ya ne kadar pozisyon vereceğimiz benim için çok önemliydi. Tam dört net pozisyon verdik, çok şükür sadece bir gol yedik. Gününde olsa dört gol yerdik. Aynı hataları İspanya karşısında yaparsak büyük ihtimalle yine dört gol yeriz. İşte en önemli mesele bu. Öyleyse bu maçta umutlarımın arttığını söyleyemem, aksine hevesim kaçtı. İlk yarıda ezber ettiğimiz sistemle bir şeyler yaptık ama ikinci yarıda rakip orta alanda biraz kıpırdayınca ezberimiz bozuldu. Üst üste üç pas yapamadık. Orta alanda oyunun büyük bölümünde yine sadece Aurelio ile ayakta kalmaya çalıştık.

Yol pek karanlık!
Diyorum ya gözüm korktu. Üstelik dün geceki rakibimizin kadrosunda Torres, Fabregas, Capdtevila, Sergio Ramos, Sena, Silva, Puyol falan yoktu. Bu adı geçenler, EURO 2008 finalinde Almanya'ya nefes aldırmadı. Kalesini göstermedi. Çok güzel bir gol atmasına rağmen bizim Gökhan'la, İspanya kalesine gitmemiz mümkün değil. Ancak uzaktan bakarız. Savunmamız, oyun sete döndüğü zaman problem yaşamıyor ama atağa başlarken top kaptırdığımızda ve kontrataklarda tek kelimeyle dağılıyoruz. Kim, kime koşacağını şaşırıyor. Bilemem belki gereksiz bir endişe benimki ama şu maçtan sonra İspanya deplasmanında beraberlik dışında bir hedefimiz olursa ona hedef değil rüya derim. Dün gece Fildişi Sahili'nden şöyle bir baktım, İspanya yolu pek karanlıktı!. Bu arada İzmirli futbolseverlere kucak dolusu sevgiler göndermeden yazıya nokta koymak olmaz. Milli Takım'a gösterdikleri ilgi, onların futbola olan tutkularının da en net göstergesidir. Keşke şu İzmir'den bir takım Süper Lig'e çıkmayı başarabilse de bu güzel seyircinin de özlemi sona erse.

Hairdesigner
12-02-09, 13:36
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1316.jpg Aman dikkat!

Dün İzmir'e indiğimizde çok güzel olan hava maç saatlerine yakın kendini yoğun sağanak yağışa bıraktı. Tam zevkli bir maç seyredeceğiz, "İnşallah bu yağmur zevkimizin içine turp suyu sıkmaz" diye düşündük. Çünkü biliyorsunuz, doğa şartları İstanbul Olimpiyat Stadı'nda olduğu gibi futbol zevkimizi karartıyor. Neyse umduğumuz olmadı, Milli Takım özlemlerini dile getirircesine stadı dolduran Egeli vatandaşlarımız, herhalde dünkü oyundan büyük keyif almışlardır. Tabii ki bizim derdimiz özel maçlardan alınacak skorlar değil. Bizim derdimiz İspanya'da ne yapabiliriz, nasıl puan ya da puanlar alabiliriz onu düşünmek. Bu bağlamda Fildişi Sahili gibi güçlü bir takımla hazırlık maçı yapmak doğru düşünce. Fatih Terim de illa ki İspanya'yı düşünerek hem kadroyu hem sistemi sahaya sürdü. Hocanın belli ki sol kanatta bir sıkıntısı var. İsimler önemli değil. Dikkat ederseniz o bölgede değişik futbolcular deniyor. Ah keşke Uğur Boral eski formunu bulsa da Fatih hocasını bu dertten kurtarsa.

Savunma arızaları sürüyor
Maça golle başladık. Gökhan'ın attığı gol jeneriklere geçecek güzellikteydi. Yahu milli maçı seyrederken bile aklıma F.Bahçe'de yapılan yanlışlar geliyor. Aragones, F.Bahçe'de Semih ile Güiza'yı kullanamazken, Fatih Terim Milli Takım'da Gökhan ve Semih'i çift forvet oynatıp, meyvesini de topluyor. Şu bir gerçek ki Aurelio'suz olması mümkün değil. Bu adamın alternatifini hâlâ bulamadık. F.Bahçe de bulamadı Fatih Terim de. Ama öyle yürekten oynuyor ki artık bu çocuğa Aurelio değil, herkesin Mehmet demesi lazım. Bir hoşuma giden olay da kaptanlık bandını takan Tuncay'ın bu banda layık şekilde özverili oynaması. Çünkü dün akşam özellikle ilk 45 dakika güzel doneler aldım. Zaten benim için önemli olan maçın skoru falan değil, İspanya'da ne yapabilirizin yanıtını aramak. Bu yüzden Terim'e diyorum ki yapılan güzelliklere alkış tutalım ama ikinci 45'te savunmadaki arızaların tamiri yoluna da gidelim. İspanya'da bu arızaların telafisi mümkün olmaz. Dün akşam olmadığı gibi! Aman dikkat.

Hairdesigner
12-02-09, 13:36
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1689.jpg Sivas'ın rolü belli

Dün olduğu gibi bugün de yarın da hakem hataları olacaktır. Bazı kulüp yöneticileri kendi başarısızlıklarını nedense hakem hatalarına bağlıyor. Hatta futbolcularının hangi dakikada atılacağını bile biliyorlar. Bunlara kargalar bile güler. Yıllardır Türk futbolunun lokomotifi olan bu kulüplerimiz, Anadolu takımları güçlenince korkuya kapıldılar ve sahada yapamadıklarını masa başında yapmaya kalkışıyorlar. Hakemleri yakından tanıyan birisiyim. Hiçbir hakem kasıtlı karar vermez. Hele hele tetikçi olarak nitelemek yanlış olur. Bugün Selçuk Dereli'nin kellesini isteyenler, 2 yıl önceki şampiyonluğuna bakmalıdır. 15 dakika duran maçı oynatan Dereli sayesinde, bugün kelle isteyen takım şampiyon olmuştu. İşin rengi biraz değişince, hemen hakemleri baskı altına almaya çalışıyorlar. Sivas'ın şimdi daha dikkatli olması gerek. Bazı kişiler onları da oyunun içine çekebilir.

Gerçekleri göremiyorlar
Ama Sivasspor'un rolü belli. Anadolu'dan şampiyon bir takım olarak devrim yapmak. Bu, diğer Anadolu takımlarını da harekete geçirecektir. Hele bir de puan farkı açılırsa çok komik şeyler yaşanabilir. Camia şu anda şampiyonluğa tam kadro inanmış durumda. Geçen yılki başarıya "tesadüf" diyenler, hâlâ gerçekleri göremiyor. Bugün Sivasspor'un oynadığı futbolun keyif vermesindeki temel, isabetli transfer ve takım ruhunun sahaya yansımasıdır. Sivasspor bu nedenle olayların içine çekilmek istenecektir. Bundan uzak durup, öncelikle bu hafta sona deplasmanda oynayacağı çok kritik Bursaspor maçını düşünmelidir. Bu maçtan alınacak galibiyet Sivasspor'un önünü daha da açacaktır. Puan farkının açılmasından korkanların yarın nasıl bir senaryo yazacağını ve neyi sahneye koyacaklarını merakla bekliyorum. İşte bu sebeplerden Sivasspor camiasının her konuda duyarlı olması gerekir.

Hairdesigner
12-02-09, 13:36
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1644.jpg Ara yaramadı

İlk yarının bitmesi ile verilen aranın Galatasaray'a yaramayacağını bu sütunda yazmıştım. Yükselen grafiği ile son 5 haftaya damga vuran Galatasaray'ın verilen ara ile bu istim durumunu kaybedebileceğini ve sıkıntı yaşayacağını da dile getirmiştim. Şu an itibarıyla bu dediklerimizin doğrulanması bir yazar olarak beni mutlu ederken, bir futbolsever olarak üzüyor. Bizim gördüğümüzü teknik heyetin görmediği anlaşılıyor. Bir aylık müthiş futbol zamanı onları sarhoş etmişe benziyor. Sadece onları mı? Futbolcuların kendilerine bakmak yerine, arada tatil yapmış oldukları açıkça görülüyor. Onlar iyi futbol oynadıkça rakiplerinin daha çok motive olacağını unutmuşlar. Üstelik, sert bir ikinci yarı başlangıcı olacağı da ortada. Üst üste üç Sivas maçı ve ardından Kayseri karşılaşmasının kolay geçmeyeceği açıktı.

Çalışmayıp, tatil yapmışlar
Buna karşın sarı-kırmızılı oyuncuların pek çoğunun bu sert mücadeleye hazırlanmak yerine 'ipe un serdikleri' görülüyor. Kayseri maçında Mehmet Güven'i oyundan alıp iki forvetle devam eden teknik zihniyete artık söz söylemeye ihtiyaç duymuyorum. Skibbe, yetersizliğini futbolculara mavi boncuk dağıtarak kapatmaya çalışan bir hoca... Ama çalışmadan, kendine bakmadan sadece hocayı sevmek kazanmaya yetmiyor. Bu kadar çok sakatlanma olayı takımın sağlığından sorumlu olanları hedef tahtasına oturtuyor ama kendine bakmayan futbolculara ne demeli? Bunların çoğu maçta darbe alıp sakatlanmıyor ki! Adam antrenmanda sakatlanıyorsa bilin ki bunun altında güçsüzlük yatıyor. Bu kadar yüksek paralar kazanan insanların profesyonellik konusunda duyarlı olmaları gerekiyor. Ligde en geniş kadroya sahip takım Galatasaray ama sahaya 17 futbolcu ile çıktığı günler oluyor. Bence Galatasaray yönetimi, hakemi bahane edip -ki o hakem gerçekten çok kötüydü, ayrı konu- federasyona çatacağına, evindeki sorunları halletmenin yoluna bakmalı.

Hairdesigner
12-02-09, 13:37
Bu sistem tutmadı
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

İspanya maçı öncesi Milli Takımımız için çok iyi bir sınav oldu Fildişi Sahili mücadelesi. Belki iyi futbol oynanmadı ama geleceğe yönelik önemli dersler çıkarılacak bir doksan dakikaydı.
Dün gece şunu gördük ki bu sistemimiz İspanya gibi iyi pas yapan takımlara karşı ciddi arızalar verecek. Nedeni de Fildişi de ayağa pas yapan, rakibi yoran, arkadan iyi bindirmelerde bulunan bir takım. Bu takıma karşı bu kadar zorlanıyorsak, İspanya önünde bu sistemle oynamamız büyük risk olacaktır.
Bakıyorsunuz Mehmet Aurelio’nun önünde oynayan beşliden Gökhan Ünal dışında kimse iş yapamadı. Ne Tuncay’ı, ne Arda’sı, ne Hamit’i, ne Semih’i, sonradan girenler de dahil hiçbiri takıma katkı sağlayamadı, orta alana destek olamadı, hücum bölgesinde etkisiz kaldı. Rakibin pas trafiği milli takımı hem yordu, hem de bozdu. Kısacası 4-3-1-2 tutmadı. Orta alanda Mehmet tek başına kalınca, diğer oyuncular top yapamayınca sıkıntı yaşadık.
Bu tabloya baktığımız zaman aslında kendimizi görmemiz, eksiklerimizi tartmamız açısından yukarıda da belirttiğim gibi şahane bir uyarı aldık. Topu iyi kullanan Fildişi bize iyi bir ders verdi. Oyuna çok iyi hükmettiler. Futbolda ancak pas yapabildiğiniz zaman rakibi yorabilirsiniz. Biz bunu başaramadık, rakip bu işi iyi yerine getirdi. Özellikle ikinci yarı üzerimize çok rahat ve etkili geldiler.
Sadece bir gol bulmaları bizim için bir şans olsa da Fildişi’ne verilen pozisyonları İspanya’ya verirseniz onlar cezayı hemen keserler. Bu maçı iyi analiz etmek gerekir. Bugün aldığımız dersleri iyi değerlendirmemiz lazım. Çünkü önümüzde fazla bir zaman kalmadı.

Hairdesigner
12-02-09, 13:38
‘Galatasaray Türkiye’dir’ üzerine
Uğur Meleke (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=10)
Milliyet

4 büyük kulübün yöneticilerinin genellikle puan yitirdikleri maçların bitiminde yaptıkları “Biz hakemler hakkında konuşmuyorduk ama...” diye başlayan ve cümlenin öznesi hakemle, nesnesi kulübü çıkardığınızda birbirinin kopyası olan açıklamaları biliyorsunuz. 50 yılda dünyada değişmeyen hiçbir şey kalmamış, insanoğlu aya ayak basmış, binlerce kilometre mesafeden birbiriyle görüntülü konuşabiliyor, Saddam devrilmiş, komünizm yıkılmış, ama Türkiye’de kulüp yöneticilerinin söylemleri değişmemiş, içeriğini kelime kelime koruyor, mumyalanmış gibi veya 70’lerden 80’lerden ışınlanmış gibi...
Mâlumunuz önceleri F.Bahçe, sonra da Beşiktaş ve Trabzon yöneticileri dile getirmişti benzer iddiaları; bu kez de G.Saray resmi sitesinden, “G.Saray Türkiye’dir” başlıklı bir açıklama yapılmış.
Akla ilk olarak, “G.Saray Türkiye’dir” de “Kayserispor neresidir, Papua Yeni Gine midir?” sorusu geliyor ister istemez... İstanbul’un büyük takımlarının rakiplerini görmezden gelme anlayışı, müsabakalara 11 İstanbullu futbolcuyla 1 hakem çıkıyor sanrısı; maçlarda “İstanbul takımı puan kaybediyor, rakibi puan kazanmıyor” önyargısı zaten başlı başına konuşulması gereken bir sorun bu memlekette...
İkinci sorunsa, bu metindeki ve iki hafta önce Üstünel’in açıklamasındaki ispat gerektiren suç duyuruları... Sivas’ta yardımcı hakem Sezertam’ın kasıtlı olarak G.Saray aleyhine bayrak kaldırdığı iddia edilmişti; bu kez de Dereli’nin yazılı bir senaryoyu uyguladığı suçlaması var. Eğer G.Saray kulübünün elinde Sezertam ve Dereli’nin kasten bir takım aleyhine karar verdiği yönünde deliller varsa göstermesi lazım, aksi takdirde şike ithamıyla karşı karşıya kalan bu hakemlerin bir şey yapması gerek. Bir futbolcuyu, bir teknik direktörü, bir yöneticiyi maç satmakla suçlar ve ispat edemezseniz iş mahkemeye gider, hapse bile girebilirsiniz ama hakemleri aynı şekilde itham ettiğinizde cezası yok gibi maalesef...
Haklı haksızlık
Üçüncü sorunsa, madalyonun diğer yüzünde yanıt arayan mühim soru: “Gerçekten de bir kulüp bariz bir hakem hatasıyla puan kaybettiyse ne yapmalı?”
Ne yapması gerektiğinin tam cevabını bilemiyoruz ama ne yapmaması gerektiğini sanırız biliyoruz: Meseleyi, kayıtsız koşulsuz kendi kulübüne karşı kurulmuş bir kumpas olarak algılamamalı... 34 hakemin hepsinin karakter zafiyeti içinde, talimat almaya ve uygulamaya müsait kişiler olduğu paranoyasından kurtulmalı.
Mesela, durmaksızın hakemleri tetikçi olmakla, hak/hukuk tanımazlıkla, maç yöneterek kazandığı parayı aslında futbolcuların cebinden çalıp/çırpmakla suçlayan yöneticilerin ağzından bir gün, “Türkiye’de maçlar kötü yönetiliyor, Türk hakemliğinin düzeyi düşük” gibi daha bilimsel sayılabilecek laflar duydunuz mu? Bir yöneticiden, “Türk hakemliği dünyanın neresinde?” sorusunu işittiniz mi?
Kulüplerimiz UEFA ülkeler sıralamasında 11’inciyken, ulusal takımımız FIFA onuncusu iken, hakemliğimiz Avrupa’nın 30’uncu basamağında... Ş.Ligi grupları ve UEFA Kupası final turlarını yöneten elit ve premier kategoride 29 ayrı ülkeden 55 hakem varken, Macar, Lüksemburglu, G.Kıbrıslı, Sloven o düzeyde görev alıyorken Türkler maalesef bu iki listede yok.
Haksızlığa uğradığını iddia eden kulüpler bütün dünyanın kendilerine karşı birleştiği halüsinasyonundan kurtulup; hakemlerimizin yönetilişini, eğitimini, gelirlerini hatta düzeylerini ve kalitesini sorgulasalar, belki haklı çıktıkları durumlar olacak, belki gerçekten ülke futbolu aşama kaydedecek, belki de gerçekten daha az hatayla karşılaşacaklar.
Ama bu lisanla, bu üslupla, bu bıktıran tekrarlarla; bilsinler ki haklı da olsalar, savlarını anlatamıyorlar ve tamamıyla haksız duruma düşüyorlar.

Hairdesigner
12-02-09, 13:42
İki yüzlü oyun
Can Çobanoğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=121)
Fanatik

İzmir belli ki milli maçı özlemiş, Federasyonda akıllılık etmiş, bilet fiyatlarını ucuzlatınca 50 bini aşkın Egeli Milli Takıma destek için tribünleri doldurmuştu. Psikolojik olarak bu futbolcuda motivasyon yaratır, ki öyle de oldu. Oyuna hızlı başladık. Oyunun iyi yüzü o dakikalarda ortaya çıktı. Sıkıştığımız anlarda dar alandan çıkmak için çabuk paslar yapabildik. Arda, Tuncay, Caner iyi üçgenler yaptılar. Sağ tarafımız aksadı, bu da uzun süredir oynamayan Hamit’ten kaynaklandı. Ama istediklerimizi ilk 20 dakikada yapabildik. Çabuk topla defans arkasına, çok hücumcu ile sarktık. Tuncay’ın pasıyla Gökhan’ın müthiş füzesi bu düşüncenin ürünüydü. Sonra oyunun ikinci yüzü, kötü olanı çıktı. Basit top kayıpları yapmaya başladık. Çok hücumcuyla oynamanın, çok pozisyon bulmak anlamına gelmediğini gördük. O hücumculara top atacak, oyuna yön verecek, topa sahip olacak oyuncu eksikliği ortaya çıktı. 25. dakikadan sonra Fatih Hoca da bunu görmüş olmalı ki yalnız kalan Marco’nun yanına Hamit’i çekti, bu da çare olmadı. Duran topların tamamı yine zayıf tarafımızdı. Uzunlarımız var ama pozisyon hatası yapıyoruz. Kopuk kopuk oynuyoruz. Tamam mazereti var, bu maç hazırlık için. Eee iyi de hazırlandığın şeye dikkat etmek gerekmez mi? İspanya çabuk defans adamlarıyla, bize pozisyon verir mi, alan daraltarak kompakt oynayan yapısı dün geceki iki yüzlü görüntünün kötü yüzünü affeder mi?...

Hairdesigner
12-02-09, 13:43
Kukla ipini koparacak mı?
Ebru Köksaldı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=93)
Fanatik

Garip işler oluyor futbol bölgesinde. Galatasaray’ın hakemler konusundaki ağır çıkışına normalde rakip takımdan fazla ses yükselmezdi. Kayserispor dayanamadı. Önemliydi, zira futbolun selameti ve gelişmesi köleliğin bitmesinden geçiyor. Peki “sahip” kim? Basın açıklamaları gösteriyor. Ya da yıllardır adı Galatasaray ile olumlu anlamda eş koşulmuş bir hakemin, verdiği kart kararı yüzünden o kulüp ve taraftarlarınca alaşağı edilmesi girişiminden. Ya da 15 yıldır sisteme hükmeden olarak bu hata üzerinden federasyonu, MHK’yı bitirmek için ant içmelerinden.
Maç sonrası yayınlanan açıklamanın geçmişte olduğu gibi işe yarayacağı (hâlâ o ihtimal var) düşünülüyordu. Federasyonun karşılık vereceğini herkes biliyordu. Ama zaten amaç Levent Bıçakcı’ya yapıldığı gibi, medyadaki tarafsız (!) kalemleri kullanarak federasyonu devirmek değil mi? Bu alıştığımız manzarayı Kayserispor bozdu. Ardından gelecek maçtaki rakipleri Antalyaspor “bu kavgada biz harcanmayalım” dedi.

Son 12 yılda kemikleşip Türk futbolunu kontrolü altına alan, yönlendiren, şekillendiren, yavaş yavaş diğer takımları sindiren, istediği herşeyi yapmasını sağlayacak kölelik düzenini kuran bir kulübün, alıştığının dışında muamele gördüğü an gazabını kusma geleneğidir yaşananlar. Sürekli şımartılıp, her istediğini yapmasına izin verilen, her istediği alınan ama ufacık bir paylamada öfkesini patlatan küçük çocuklar gibi. Bu gücü bilen futbolcular da sahada hakeme hükmetmeye çalışır. Azarlar, çeker, dokunur, küfür eder, taça bile itiraz eder. Ama kurallar onlara karşı esnetilir. Bu yüzdendir sene başından beri defalarca aldatmaya yönelik hareketler yapan Lincoln’un sarı kart görmesine duyulan şaşkınlık. Bu yüzdendir Emre’nin Fenerbahçe’de değişmek zorunda olduğunu, artık öyle herkesin üstüne yürüyüp tekmelerle ceza kesemeyeceğini anlamasının gerektiği.
Zamanla rakipler de direnmenin işe yaramayacağını, hatta daha büyük zarar gördüklerini öğrenir ve pes eder.
Galatasaray, Türk futbol tarihinin en büyük başarısını elde etti. Bu tartışılmaz. Ama Türk futboluna yerleştirdiği kültürün verdiği maddi ve manevi hasarların bilançosu çıkarılamaz, telafi edilemez.
Aslında sorun Galatasaray’da değil. Zira çocuğu şımartan anne-babadır, çevresidir. 12 yıllık süreçte de sorun sistemi yönetenlerdi. Ve en büyük suç medyadaydı. Bunu beslediler, ses çıkarmadılar, alkışladılar, onunla yükseldiler, zenginleştiler, şöhret kazandılar, büyük adam (!) oldular. Ama 12 yılda, bir tükürüğü ve kanı dahi temizleyemediler.

Hairdesigner
12-02-09, 13:46
45 dakika
Mehmet Demirkol (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1)
Milliyet

İlk yarıyı iyi bir sınav olarak görüp ikinci yarıyı yok varsaymak istiyorum. Tabii Fildişi’nin oyun karakterinin de İspanya’ya hiçbir benzerliğinin olmadığını söylemek lazım.

İlk yarıdaki rüzgârın da yardımıyla yapılan ön alan presi dün Milli Takım’ın en çok övülmesi gereken yönü. Rakibin top yapmasını ve sakin oyununu çokça bozmayı başarıp pozisyonlar da bulduk.
Yine rüzgârın da yardımıyla orta sahanın Semih’in desteğiyle ileride top tuttu ve çabuk geri dönüşleri Gökhan-Servet-Aurelio üçgenini neredeyse hatasız yaptı.
İkinci yarıda özellikle Tuncay ve Semih’in oyundan alınışıyla ileride topu tutabilme ve pas dağıtımında sorun yaşandı. Emre’nin performansının takımın oldukça gerisinde kalışıysa üstünlüğü rakibe verdi.
Ben ilk yarıyı iyi bir sınav olarak görüp ikinci yarıyı yok varsaymak istiyorum. Tabii Fildişi’nin oyun karakterinin de İspanya’ya hiçbir benzerliğinin olmadığını söylemek lazım. Onlar bambaşka bir pas temposuyla oynuyorlar. Önde basmakla rakibi sindirmek ne Madrid’de ne de İstanbul’da kolay olmayacak. Çünkü rakip belki de tarihin en hızlı top çeviren ve en geniş alanda yüksek pas yüzdesiyle oynayan takımlarından biri. Mart sonunda başka bir boyuta geçmek gerekecek.
Bu yüzden her maçın kendi karakteri vardır. Bizimkiler de İspanya maçında başka bir boyutta mücadele edebilir diyerek kısaca millileri bireysel olarak değerlendirelim:
Gökhan’ın gol vuruşu, Kayseri’de Trabzon’a attığına benziyor. Halilhodzic ona olan aşkını o maçtan sonra ifade etmişti. Buluşma yine kalp kırıcı oldu.
Servet ve Gökhan: Önlerinde iyi bir orta sahayla dünya çapında, dağınık bir orta sahayla içler acısıydılar. Onların suçu yok. Semih kariyerinde ilk kez paslanma tehlikesi geçiriyor. Yine de ayağına çok hakim ve pas yüzdesi yüksek bir pivottu. Ama o daha iyi olmalı.
Tuncay çok daha akıllı oynuyor. Son dönemde milli takımda canlandırdığı eski hırslı karakter dün yoktu, ama yine de takımın en iyilerindendi.
Caner yeni mevkiinde hata yapmamak için oynadığından fazla ileri çıkmadı dolayısıyla ondaki parlak cevheri göremedik.
Hamit maalesef hızlı akınların hızını kesen adam oldu. Topu kontrol etmek için fazla dürttü. Eski akıcı oyunu yoktu. Volkan yine acayip kurtarışlar ve acayip sakarlıklar arasında gelip gitti. Drogba’nın kariyerinin belki de en düşük isabetli şut yüzdesiyle oynayışı şansı oldu.
Ve Mehmet Aurelio, onsuz olamayacağımız tek adam galiba o. Takımın kilit taşı. Çekersen yıkılırız.

Hairdesigner
12-02-09, 13:46
Galatasaray Türkiye midir?
Nilay Yılmaz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=13)
Milliyet

Turkcell Süper Lig’in 19. haftası geride kaldığında zirvede yer alan takımların çokluğu dikkat çekiyor. Her sezon dört büyüklerin arasında geçen şampiyonluk yarışına geçtiğimiz yıl eklenen Sivasspor’a bu sezon Ankaraspor da katıldı. Ligin zirvesinde yer alan takımlar arasında üç Anadolu kulübünün bulunması ise uzun süredir beklenen “samimiyetsiz” tabloyu oluşturdu.
Samimiyetsiz tablo diyorum, çünkü aslında emek harcamadan kazanmayı marifet saymak, kendine Müslüman olmak, artık bir ideoloji bu topraklarda. Ortada futbol mutbol, yok... “Şampiyonluk yarışındaki takımların sayısı artsın” denilse de “oyun“un kendisini önemseyen, başka bir futbol özlemindeki bir avuç insan dışında herkes “Hep bana, hep bana” diyor aslında...
Mesela kulüplerimiz her zaman haksızlık lehlerine olunca görmüyor, duymuyor, konuşmuyor. Aleyhlerine olunca ise kıyameti koparıyor. “Ben kazanırsam adalet var, kaybedersem yok” ideolojisi geçer akçe...
Şimdi sezon başından beri yaşananlara bir göz atalım:
Sezon başında Fenerbahçe ve Kulüpler Birliği Başkanı Aziz Yıldırım “Hakem kararlarında art niyet aramayacağız. Onlar hakkında bir sorun çıkarsa medya önünde değil, kurumlarla görüşerek doğrunun bulunması için çalışmalar yapacağız” demişti...
Yalanmış hepsi yalan...
Oysa...
Kimse inanarak almamış bu kararı Kulüpler Birliği toplantısında... Daha ligin başında açıklamaların bini bir para olmuştu. Hakemler hakkında konuşmayan yöneticilere, başkanlara kırmızı kurdele takacaktık. Maalesef kimseyi bulamadık.
Sonra hakemlerden şikayetçi olan tüm bu açıklamaların ardından Kulüpler Birliği, 23.12.2008 tarihinde Beşiktaş Kulübü’nden hiçbir temsilcinin katılmadığı toplantıda hakemlere destek kararı aldı. Kamuoyuna “tüm kulüplerin, hakemler ve MHK’nın arkasında olduğu, gerek federasyona, gerekse MHK’ya duyulan güvenin tam olduğu, yapılan hakem hatalarında art niyet aranmadan kişisel hatalardan kaynaklandığının düşünüldüğü” açıklandı...
Destek kararını kim aldı?
Hakemlerden şikayet eden kulüp yöneticileri...
Bu açıklama bir taraftan insanlar arasında alaycı bir tebessümle karşılanırken, diğer taraftan bir umut da oluşturdu elbet... (Acaba?)
Kulüpler Birliği’nin açıklamasının ardından Galatasaray Başkanı Adnan Polat, “Bugüne kadar ağzımızdan federasyon ve komiteleriyle ilgili olumsuz tek kelime duymadınız. Bundan sonraki dönemde de böyle olacak. Futbol Federasyonu’na, MHK’ya ve komitelerine güveniyoruz” diyerek yüreğimize okyanuslar kadar su serpti... (Acaba?)
2. yarının başlamasıyla hakemlerden dert yananlar tam gaz giderken ve hakemlerden dert yananlar ertesi hafta hakem hatalarıyla maç kazanırken Galatasaray hakem hatalarından dert yanarak “Federasyon ve kuralları Türk futbolunu yönetecek kapasitede değil. Galatasaray sahipsiz değildir; Galatasaray Türkiye’dir” diye açıklama yaptı...
Sonuç:
1-“Galatasaray Türkiye’dir” ne demek? Hani daha çocukluktan beri beynimize kazınan “Türkiye’nin etrafı düşmanlarla çevrili” komplo teorisi var ya... O sebepten mi Galatasaray Türkiye’dir? Galatasaray’ın etrafı da düşmanlarla mı çevrilidir?
2-Lincoln’e 10 bin euro ceza verilecekmiş. Bu sadece Galatasaray’ın yaptığı bir uygulama değil. Kulüplerin hemen hemen hepsi kırmızı kart gören oyuncularına para cezası veriyor. Hem hakemlerden şikayet edip, oyuncunuzun haksız yere atıldığını savunacaksınız, hem de haksız yere atılan oyuncunuza para cezası vereceksiniz. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demekten başka bir şey denir mi ki buna?
3-Galatasaraylı taraftarlar protesto yürüyüşü yaptı. Oysa Adnan Polat’ın 29.12.2008’de yaptığı açıklamada dediği gibi “Sadece kabahati hakemde buluyoruz. Biraz kendimizde de hata aramamız lazım. Aynı eleştiri bombardımanı aramızda herhangi birine yapılsa kimyası bozulur. Bu kadar tenkit altında sinirleri iyi dayanıyor ve iyi ayakta duruyorlar. Kendilerini birinci yarıdaki performanslarından ötürü kutluyorum. Belki hakemlerin atama şekilleriyle ilgili değişiklik olabilir. Formsuz olan dinlendirilebilir. Kulüplerimizin biraz daha anlayışlı davranmalarını rica ediyorum. Direkt şahısların kendilerine yönelik tepkilerden, taraftarları ayağa kaldırarak federasyon ile hakemleri sıkıntıya sokmaya, baskı altına almaya çalışmaktan vazgeçilmesi lazım”...
Şimdi esas soru şu: Hangi Galatasaray Türkiye? 1.5 ay önce açıklama yapan Adnan Polat’ın Galatasaray’ı mı, 3 gün önce deklarasyon yayınlayan Galatasaray mı?
Peki biz bu saatten sonra ne yapalım?
Önümüzdeki maçlara bakmaya devam edelim mi? Hem de sonucu bile bile...

“İslam Çupi’nin sonsuzluğa gidişinden sonra “yüz bin kalem kırıldı” desem, spor medyasındaki boşluğu anlatabilir miyim acaba?”
Attila Gökçe

Çok dilli maşallah!
Sabri doğduğu günden beri konuşuyor.
(Rıdvan Dilmen - %100 Futbol, NTV)
3 cm. de kısaymış!
Yemin ediyorum Güiza’nın, Semih’ten 1 mm. fazlası yok.
(Ahmet Çakar Telegol, KanalTürk)

Aaaaa!
Aaa, Aragones Alex’i çıkarıyor.
(İstanbul BB Teknik Direktörü Abdullah Avcı)

Futbolcudan anlarız evelallah!
Isınırken, Alanzinho’nun hareketlerini izledim, belli iyi oyuncu.
(Serdar Bali Lig TV)


Milne de gelsin tam olsun!
Yusuf’la beraber Beşiktaş’ı sırtlarız diye düşünüyorum.
(37 yaşındaki eski Beşiktaşlı futbolcu Pascal Nouma)

Çakaramus diyor ki 13:
Aragones sokaktaki kediye söz geçiremez.
(Ahmet Çakar Telegol, KanalTürk)

Ekmek elden, su gölden...
Samandıra’da yangın çıksa yarım saatte kaçamaz onlar. Rahatlar.
(Rıdvan Dilmen - %100 Futbol, NTV)

Pardon, bir daha yapmaz abisi...
Tjikuzu’yu niye atıyorsun kardeşim? Niye atıyorsun bu siyahi oyuncuyu? Yazık günah değil mi ya? Kimsesiz onlar burada ya... Adam ekmek parasına kalkmış gelmiş Afrika’nın şeylerinden buraya. Niye atıyorsunuz bu adamı ya?
(Ahmet Çakar Telegol, KanalTürk)

Hairdesigner
12-02-09, 13:47
Aslan kesilmek!
Cem Dizdar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=122)
Fanatik


‘Felaket tellallığı’ bu ülkede siyasal dilin hammaddesi, olmazsa olmazıdır. İşler kötüye gitmeye başladı mı hemen bir ‘düşman icat etmek’ bu ülke yöneticisinin en maharetli olduğu konudur.
Bu duruma iletişimcilerden bazıları “acımasız dünya sendromu” diyor. Aslında ortada gerçek anlamda bir tehlike olmuyor ama öyle bir dil kuruyorsunuz ki, “felaket geliyor” hissi toplumda bir saplantı halini alıyor. Bu dil futbolda o kadar yaygın ki, yöneticilere kalırsa takımları yakında ‘dış güçler tarafından’ imha edilecek.
Son örnek Galatasaray Başkanı Adnan Polat’tan geldi. Yakın zamanda “Federasyonun arkasındayız” açıklaması yapan Polat, ara sıra kişiselleştirerek “Ben”, çoğunlukla takımdaşlığa vurgu yaparak “Biz” diyerek sürdürdüğü konuşmasını, bir Beşiktaşlı olarak Yıldırım Demirören yönetimden sık sık duyduğum retorik üzerine kurmuştu; “Galatasaray’ın haklarını yedirmem, aciz kalamam...”

Afili takım elbiseler giyip, iyi eğitime, başarılı işlere yapılan vurgular çoğu zaman yeterli olmuyor işleri doğru yürütmek için. Mahmut Özgener başkanlığındaki federasyon yönetimi, Adnan Polat’ın “Arkanızdayız” açıklaması yaptığı ilk anda “Bir dakika Adnan Bey, siz kimsiniz ki bizim arkamızda duruyorsunuz. Biz işimizi yapacak kadar bilgili ve yetkiniz” diyebilme cesareti gösteremediği anda pimi çekilmiş el bombasını da kucağını almış oldu.
Polat, ‘büyük yöneticilerin’ her zaman yaptığı gibi bir yandan hakemler üzerinden federasyonu ablukaya alma stratejisini uygulamaya sokarken, olası kötü gidişe karşı taraftar tepkisini de soğurmanın ilk adımını atmış oldu kendince.
Çok çocukça bulduğum bu tarzı, sınavda 8 aldığından kendinden bilip 2 aldığında suçu öğretmeninde arayan öğrencinin ruh haline benzetiyorum. Tuhafı, yöneticilerin bu ortak taktiğini, çok akıllı ve yaratıcı bulduğum geniş taraftar kitlelerinin ‘yiyor olması.’

Gazetelerden öğreniyoruz ki, Galatasaray yönetimi Kayserispor maçının tekrar edilmesi için federasyona başvurmuş. Ne kadar acıklı ve rakibine karşı ne kadar saygısız bir tavır değil mi? Yani, “Hakem olmasa biz Kayseri’yi havada karada yeneriz” demeye getiriyorlar alttan alta. Bu ülkede haklarının yendiğinden dem vuracak üç kulüp varsa, bunlar herhalde Galatasaray, Beşiktaş ve Fenerbahçe değildir.
Bakmayın siz Polat’ın çıkışının ‘yalnız’ kalıyor oluşuna. Eğer Fenerbahçe ve Beşiktaş çeyrek gram futbol oynamış olsalardı bu haftaki sonuçların ardından onlarda federasyona ve hakemlere karşı rahatlıkla ‘aslan kesilebilirlerdi.’ Ne mutlu ki, hala utanma duygusu diye bir şeye sahibiz. O nedenle Fenerbahçeliler’in ‘piero’nun tespit ettiği iki ofsayt golüne rağmen takımlarının berbat futbolu yüzünden çıtlarını çıkarmamalarına, vicdana dair olumlu bir durumdur diye seviniyoruz.

Hairdesigner
12-02-09, 13:49
Emre’ye mesaj
Sergen Yalçın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1505)
Vatan

BU tip hazırlık maçlarına konsantre olmak kolay iş değil.. Biz de zamanında aynı sıkıntıyı yaşardık.. Herkesin hafta sonunda önemli maçı var, dolayısıyla korakor mücadele görmek, pozisyon zenginliği izlemek hemen hemen imkansız oluyor.. Dolayısıyla ne fazla abartacağımız, ne de önemsiz göreceğimiz bir maçtı.. Kötü oynamamıza rağmen, kişisel beceriden gelen bir golle yakaladığımız üstünlüğü son dakikada kaybettik. Ama en azından yenilmedik. Hazırlık maçlarında genelde sıkıntı çektiğimizi düşünürsek bu bir aşamadır.

ZEVKSİZ ve temposuz maçın kontrolü genelde Fildişi’ndeydi.. Onları yabana atmak imkansız, çünkü son Afrika Kupası’nda Mısır’a finalde kaybettiler.. Yani Afrika’nın 2 numaralı takımı onlar.. Gecenin en göze hoş gelen ikilisi Servet ile Drogba’ydı.. Servet’in 2006 elemelerinde 3 gol atan Shevchenko karşısında ne hallere düştüğünü hatırlayan biri olarak 3 yılda kaydettiği aşamaya şapka çıkartıyorum..

HELAL OLSUN SERVET

DROGBA, Chelsea’nin ve Premier Lig’in en önemli golcülerinden biri.. Fiyatı 40 milyon Euro.. Böylesine üst düzey bir santrfor karşısında olağanüstü bir performans gösterdi Servet.. Drogba’nın 91. dakikada bulduğu golden sonra ne kadar büyük sevinç yaşadığını farkettiniz mi? Sanki Dünya Kupası finalinde gol atmış kadar oldu.. Bu, Servet’in maç boyunca onu ne kadar bunalttığının bir göstergesi..

TÜRKİYE’NİN göz dolduran öteki isimleri ise Tuncay ile Aurelio oldu.. Tuncay tek golün hazırlayıcısı olmanın dışında mücadeleyi ciddiye aldı.. Kaleci Volkan son 10 dakikaya kadar son haftalardaki ‘kurtarıcı’ rolünü üstlendi.. 3 kritik top çıkardı.. Ama biz oyundan düşüp, Fildişi gol için saldırdıkça açıklar verdi, yan top çıkışlarında dengesizlikler yaptı..

FATİH Hoca’nın önemli mesajlar çıkarması gerekiyor ikinci yarıdaki görüntüden.. Çünkü doğru dürüst 3 pas bile yapamadık.. Gökhan Ünal’ın attığı golde uzaktan çekilmiş bir şutla geldi.. Başka pozisyona bile giremedik.. Organizasyon sıkıntımız, devrede Arda-Tuncay-Semih üçlüsü çıkıp Kazım-Emre-Sabri girmesiyle iyice belirginleşti.. Özellikle orta sahada Aurelio dışında savunma yapan adamımızın bulunmaması, Fildişi’nin oyunu kalemize yığmasını sağladı.

BU KEZ ŞANS YOKTU

TOPU alan defansla karşı karşıya kaldı.. Allahtan Fildişi fizik gücü yüksek olmasına karşın bitirici vuruşlar yapma açısından çok da güçlü olmayan bir ekip.. Bizimle çok iyi boğuşup üstünlük sağladılar ama sakarlıkları yüzünden galip gelemediler.. Sol kanatta Caner’in oynamasını garipsedim mesela. Caner gibi hücum özellikleri ağır basan bir adam yerine Türkiye’de solbek yok mu?

TERİM, Emre konusunda bazı kararlar alma arefesinde gördüğüm kadarıyla.. Düne kadar onsuz sahaya çıkmıyordu.. Bu sefer Tuncay’ı kaptan yapıp, Emre’yi sonradan oyuna soktu.. Buradaki mesaj çok net: “Emre eğer aklını başına devşirmezsen Milli Takım’ı zor görürsün” demek istiyor. Emre’nin de artık kendisini toparlaması ve şu kontenjan senatörü görüntüsünden kurtulup ekstra katkılar yapan bir yıldıza dönüşmesi gerekiyor.. Kısa sürede performansını yükseltmezse, ilerde bugünleri bile arayacak.. Özel maçta bile ne yapıp edip sarı kart görmesi bile endişe verici...

SONUÇ olarak ilk yarı daha derli toplu, ikinci devre dağınıktık. Bunda da orta sahamızın düşmesi ve ileride iyi top tutan Semih’in oyundan çıkması etkili oldu. Euro 2008’de hep son dakika atardık, bu kez de biz son anlarda üzülen taraftık.

Hairdesigner
12-02-09, 13:52
İkinci yarıdaki futbolla olmaz
Doğan Koloğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=163)
Fotospor

Antrenörlük açısında ilginç bir maçtı. Rakibimizin en büyük özelliği topu havadan oynamak. Zaten zengin futbolcu ağırlıklı takımlar aynı silahı kullanıyor. Çünkü karambollerde sertlik ve fizik açısından onlar daha rahat. Ama neyse ilk yarı öyle bir beceriksiz 18 alanı yaşadılar ki şansımıza hep topu ezdiler. Nihayet dakika 11’i gösterdiğinde İzmir’de Gökhan ilk fırsatlardan birinde öyle bir sert şut attı ki gol oldu. Rahatladık... Neden? Çünkü dakika 12’de hava toplarında ilk defa tehlikeli pozisyonu yaşadık. Rakip ilk 18 dakikada tam 5 kez hava topu kullandı. Ama bunlar tedbirimizdeydi. Böyle adamlara ne yapabilirsiniz ki? Neyse ki bir ara Drogba sakatlandı ve tedavisi de biraz sürdü.
Çünkü takımında çok mühim bir adamdı ve oyundan almadılar. Futbol ayakkabılarını değiştirip oyuna devam eti. İlk yarım saat bu ortam da geçti. Taktiğimiz şuydu; ‘Rakip üzerimize gelsin biz de kapanalım. Sora çabucak kontra atağa kalkalım.’ İlk 40 dakika hep sağ kanattan hücum eden bir rakip vardı. Biz kümelenerek rakibi engelledik mi? Bence hayır. Onlar akıl almaz acemilikler yaptılar. Gol bölgelerinde bile seyirci kaldılar. Afrikalı takımların sıkıntıları vardı. Hava toplarına mutlak hakim olabiliyorlar ancak bir rakip herhangi bir şekilde pres ve kadem yaparsa kalabalıkta kayboluyorlar. Kendi sahamızda rakip daha atakta göründü ama biz daha şanslı bir ortam yarattık ve Fildişi Sahilleri başarılı olamadı. Örneğin 31’de Arda şahane bir top kaptı ve Gökhan’a aktardı ancak Gökhan gole çeviremedi. İkinci yarı çok fazla oyuncu değişikliği yaptık. Oyuna giren futbolcular ellerinden geleni yaptı ancak çok faydalı oldukları söylenemez. Son dakikada çekindiğim Drogba’dan yediğimiz golle maç berabere bitti. Bu maç İspanya ile oynayacağımız ciddi sınav için ölçü değil ama ciddi sinyaller verdi. Terim gerekeni yapacaktır.

Hairdesigner
12-02-09, 13:53
Kayseri sahipsiz değil, ama
Hayri Ülgen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=31)
Fotospor

Türkiye'de Anadolu takımı olmak suç mu? Nedense bütün haksızlıklar bütün yanlış kararlar bu takıma yapılır. Eğer 3 büyüklerden puan almışsan sanki suçlu sayılıyorsun. Yazık!.. Türk futbolunun neden bir adım ilerlemediğini, hakemlerimizin neden Avrupa ve Dünya Kupaları’nda görev almadıkları apaçık ortada. G.Saray-Kayseri maçında hakem Selçuk Dereli adeta Kayserispor’un bütün maç boyuncu haklarının yemesine rağmen nedense puan kaybeden Galatasaray camiası bağırıp çağırıyor. Hani hırsızın ev sahibini bastırdığı gibi... Bakıyorum o maçta Lincoln oyun kuralları gereği atıldı. Neden bu tepkiye isyan anlayamadım. Ayrıca Baros’un kanlı ellerini hakem Dereli’nin üzerine sürmesi dünyanın her yerinde kırmızı karttır. Maalesef, Dereli kırmızı kartını gösteremedi. Ayrıca Eren’in düşürülmesi ve Emre Aşık’ın topa elle müdahale etmesi yine futbol kurallarına göre penaltıdır. Dereli bunu da G.Saray’a kıyak olarak es geçmesine rağmen, hala neyin hesabını yapıyorsunuz beyler? Peki Dereli, mağdur olan Kayserispor, seni kime şikayet etsin!..
Konya'da şekerin adı "Kartal"
Konya Şekerspor, Bank Asya Ligi’ne adım adım ilerliyor. Takımın başında Türk futboluna hizmet etmiş bir bey efendi İsmail Kartal. Futbolundaki başarılı çizgisini şimdi de teknik direktörlük döneminde devem ettiriyor. Sivasspor’u Süper Lig’e çıkartan İsmail Kartal, futbolda günlük başarıları değil gelecekte başarılar yakalamak için de yatırım yapar. İşte Konya Şekerspor’u zor durumda olmasına rağmen disiplinli ve oturmuş projesiyle lider yaptı. Son maçında Alibeyköyspor’u sadece yenmedi adeta futbol dersi de verdi. İsmail hoca bu kısa zaman içinde takımın alt yapısından iki futbolcuyu önce takımında oynattı. Ve sonrasında Ömer Ali ve İshak gibi gençleri milli takıma göndererek, gençlerin önünü açtı. Kartal’ı 30 yıldır tanırım ve benim Sarıyer’den takım arkadaşımdı. Hırslı ve inançlıdır, kaybetmeyi hiç sevmez. Hep zoru sevmiştir, zor olan şeyi başarmak için yola çıkar ve hırsıyla bunu başarır. Tıpkı Konya Şekerspor’u ligde en alt sıradan alarak, lider yaptığı gibi... İnanıyorum ki Başkan Yavuz Erence, ve yönetimi teknik heyete ve futbolcularına destek verir, taraftarlar da bu takıma inanıp tribünleri doldururlarsa Konya Şekerspor sezon sonunda Bank Asya Ligi’ne ‘merhaba’ der. Ben de İsmail hocama ve öğrencilerine yürekten inanıyorum
Bayrampaşa'nın silahı Şenvardar
Bayrampaşaspor Süper Amatör Ligi’ndeki grubunda şampiyonluğu yakaladı. Bayrampaşaspor, geçmiş günlerde Türk futboluna adını profesyonel olarak da duyurmuştu. Ancak yanlış yönetimler, Bayrampaşa’nın amatör kümeye kadar düşmesine neden olmuşlardı. Ancak bu sezon geleceğin büyük Bayrampaşaspor’unu yaratmak için başta başkan Mustafa Sarmusak ve yönetimi ciddi bir çalışma içine girdiler. Öncelikle takımın başına disiplinli, genç, dinamik, hırslı ve beyefendi teknik direktör Murat Şenvardar’ı getirdiler ve çok da iyi bir karar verdiler. Bayrampaşa’nın en büyük eğlencesi spor... Ayrıca İstanbul’un en güzide ilçelerinden biri ve onlara amatör küme hiç yakışmıyor. İşte bu nedenle tüm yönetim ve Bayrampaşalılar geleceğin Bayrampaşaspor’unu oluşturmak için el ele vererek bu sezon yola çıktılar. Önce şampiyon oldular. Şimdi ise hedefleri Profesyonel 3. Lige çıkmak... Teknik direktör Şenvardar, takımını şampiyon yaparak başarısını ve becerisini kanıtladı. Şimdi takımını profesyonel lige taşımak istiyor. Murat hocayı çok severim ve ona inanırım. Bilgili ve hırslıdır. Futbolda dürüstlüğünü ve centilmenliğini kaybetmeden çalışan bir yapıya sahiptir. futbolcularına bir öğretmen edasıyla yaklaşır ve onlara sorumluluk yükler. Zaten başarıyı da böyle yakalıyor. ÖnüMüzdeki yıllarda onu çok önemli mevkilerde göreceğiz.

Hairdesigner
12-02-09, 13:53
Milliler vatandaşlık görevini nasıl yapacak? Levent Tüzemen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=104)
Sabah

29 Mart Pazar günü yerel seçimler var. Vatandaşlar, sandık başına gidecek. Oy verme süresi doğu illerinde 16:00, batıda 17:00'ye kadar. Genel seçimlerde havalimanları ve sınır kapılarında oy kullanmak mümkün, ama yerel seçimlerde değil.
"Bir spor sayfasında bu yazı da nereden çıktı?" demeyin! Birçok meslektaşım bu seçimlerde oy kullanamayacağız. Türk bayrağını gururla Avrupa ve dünyada dalgalandıran A Milli Takım futbolcuları ve teknik heyeti, hatta Futbol Federasyonu'nun birçok yönetim kurulu üyesi de aynı durumda. Milli Takım (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Milli Takım)ımız, 2010 Dünya Kupası elemelerinde 28 Mart 2009 Cumartesi günü İspanya ile kritik bir maça çıkacak. Maç Madrid'de, yerel saatle 22:00'de, yani Türkiye (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Türkiye) saatiyle 23:00'te başlayacak. Karşılaşmanın bitişi, soyunma odalarına gidiş, duş alma, röportajlar gibi maç sonrası olmazsa olmazların tamamlanması 01:00'i geçer. Madrid'den İstanbul'a uçuş 4 saat. Saat farkı ve havaalanına transfer de dikkate alınınca takım uçağı İstanbul'a en iyimser tahminle yerel saatle sabah 08:00 civarında iniyor.
Milli Takım (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Milli Takım)'ın dönüş programı daha netleşmedi. Genelde maçtan sonra dönüşe geçen kafile, İspanya karşılaşmasının çok geç bir saatte başlayacak olması nedeniyle Madrid'de kalabilir. Milli Takım (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Milli Takım) kurmayları ya "Futbolcular maçtan sonra Madrid'de kalıp uyusun, ertesi sabah dönelim" diyecek; ya da "Maçtan sonra dönüşe geçelim. İstanbul'da geç vakte kadar istirahat verelim" düşüncesi ağır basacak. "Uzun yolculuğu maç yorgunluğunun üstüne eklemeyelim" denirse dönüş Pazar sabahına kalabilir. Bu alternatif gerçekleşirse futbolcular, teknik heyet, hatta takım uçağıyla dönecek federasyon yöneticileri bile zor oy kullanır. Çünkü oy kullanma süresi 17:00'de bittiğinden sandıklara yetişilmesi imkansız.

GECE DÖNÜLSE DE ZOR
Milli Takım (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Milli Takım), maçtan sonra yola çıksa bile, İstanbul'a sabah gelecek ve futbolcuların kampı devam edecek. Fatih Terim, ekibi ve futbolcular için izin verirse sadece ikametleri İstanbul'da olanlar oy atabilecek. İstanbul dışından gelenlerin oy kullanma şansları zaten yok. İstanbul'dakilerin de şansı, ancak maçtan sonra dönülmesi halinde var. Biz gazeteciler ise hepten yanmışız. Pazar THY uçağı 21:50'de İstanbul'da oluyor.
Madrid'den en erken tarifeli uçağın İstanbul'a inişi 16:30. Bugünden ilan ediyorum. Madrid'e maça gelenler, futbolcusundan, teknik heyetine, yöneticisinden taraftarına ve gazetecisine "Oy kullanmama ve ceza" ile karşı karşıya!

Hairdesigner
12-02-09, 13:54
Bir dokun, bin Ah işit
Ümit Ülker (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=35)
Fotospor

Jose Maurinho ve Luis Felipe Scolari sizce nasıl teknik direktörlerdir?.. Çok başarılı değil mi?.. Ama ikisinin de ortak yanı Rus oligark Roman Abramovich tarafından Chelsea’den yüksek tazminat ödenerek kovulmalarıdır. Arada gönderilen Avram Grant’ı saymıyorum bile. İki gün önce görevinden alınan Scolari’ye ödenecek tazminat tutarı ise 8.5 milyon Euro. Gönderilme gerekçeleri ise başarısızlık. Eğer hedeflerinizi yüksek tutuyorsanız, buna uygun kadrolar oluşturuyor ve yine de istenen başarıyı yakalayamıyorsanız, revizyonlara gitmeniz gerekir. Bu futbol dünyası için de böyledir, iş dünyası için de... Bunun için de tazminat ödemeyi göze alırsınız. Aksi takdirde kulübünüz ya da şirketiniz daha büyük açmazlara girecektir.
Bir süre sonra gelirlerinizde azalma başlar ya da yönetim el değiştirir. Aziz Yıldırım’ın ve kardeşi Ali Yıldırım’ın bir yayın organına verdiği beyanatlarını okudum. Şükrü Saraçoğlu Stadı, Dereağzı, Samandra ve Faruk Ilgaz Tesisleri için yaptıklarından söz ediyorlar ve kalıcı eserlerin unutulduğundan, günlük başarılara endeksli değerlendirildiklerinden şikayet ediyorlardı. Gerçek Fenerbahçeliler 11 yılda kulübe kazandırılanları takdir ediyor ancak son üç yıldır yapılan yönetim hatalarını da görmezden gelemiyor. Taraftarların çok büyük bir yüzdesi, Avrupa Şampiyonlar Ligi’nde Fenerbahçe’ye çeyrek final oynatan, 100. Yıl Şampiyonluğu’nu kazandıran, güler yüzlü, babacan insan Zico’nun gönderilip, yerine Aragones’in getirilmesini, başta Aurelio ve Tuncay olmak üzere Fenerbahçe’nin bir çok değerinin kaybedilmesini yönetim hatası olarak görüyorlar. Ligin ilk yarısını bir kenara koyun, son üç lig maçında elde edilen sonuçlar bile yeterince can sıkıcı. Trabzon ve Antep maçlarındaki beraberlikler, hele hele 10 kişi kalmış İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşısında alınan 2-0’lık yenilgi bile başarısız damgasını yemek için yeter de artar bile. En az 20 kişiden aynı teoriyi duydum “Rakibin bir kişi eksik kalmışsa ve gole ihtiyacın varsa, forvet alanında çoğalırsın” diyorlar. Yani Güiza’yı çıkarıp, yerine Semih’i koymaz, tam tersine savunma ya da orta sahadan birisini çıkarıp, çift forvete dönersin demek istiyorlar. Bu kadar basit bir formülü göremeyen, kafasındaki şablonun dışına çıkamayan Aragones’e de isyan ediyorlar. Aragones bunları yapınca, yönetim de Aragones’in arkasında duran demeçler verince, otomatikman başarısızlık eleştirilerinden onlar da nasiplerini alıyorlar. Yapılacak olan ise basit. Ya Roman Abramovich gibi davranacaklar ya da eleştiri duymaya katlanacaklar

Hairdesigner
12-02-09, 13:59
Jeneriklik Gol
Talay Erker (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=33)
Fotospor


İspanya ile oynayacağımız önemli maç öncesindeki son hazırlık karşılaşmamız için Fildişi Sahili çok isabetli bir seçimdi. Çünkü Fildişi Sahili’nin oyuncu ve oyun anlayışının İspanya ile benzerlikleri vardı. Fiziksel yapı ve bireysel etkinlikleri üst seviyede olan futbolculardan kuruluydu. Futbolcularının çoğu uzun boylu ve atletik yapılarına rağmen yerden ve ayağa hızlı toplarla oynuyor, hücuma çok çabuk çıkıyorlardı. Nitekim kalemizde yakaladıkları fırsatlar da bunun göstergesiydi. Üstelik Fildişi’nde Drogba gibi çok önemli bir forvet elemanı vardı. Savunmamız böylesine süratli, dağıtıcı ve şutör bir forvete karşı ne yapardı? Galiba Servet olmasaydı, çok şeyler yapardı. Servet bir pozisyonda öyle bir girdi ki; Drogba’nın ayağındaki ayakkabıyı boydan boya yırttı. Ondan sonra da çekingen bir Drogba seyredildi. Rakip bizden daha organize oynarken bir gol yedi, feleğini şaşırdı.
Gökhan Ünal’ın attığı müthiş golü Drogba atsa değil ülkesinde, forma giydiği İngiltere’de manşetlere çıkardı. Gerçekten jeneriklik bir goldü. Ama Drogba ne de olsa golcüydü. Son dakikada da olsa işini yaptı. Bizde önemli sakatlıktan çıkan Semih, Hamit, ikinci devre oyuna giren Emre henüz tam hazır değillerdi. Arda ve Tuncay’ın oyunlarında keyif aldıkları anda hücumlarımız da seyredene keyif verdi. Sağ kanatta ise zaman zaman Tuncay, Hamit ve Gökhan Gönül’ün yarattıkları kombinezasyonlar adamaların sol tarafını dağıttı. Fatih hoca görmek istediklerini gördü. Zaten maksat da buydu. Henüz hazır olmayanlar da vardı. Ama bu takım İspanya’ya galiba kök söktürecek.

Hairdesigner
12-02-09, 13:59
Hayırlı olsun
Fatih Doğan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=170)
Sabah

Beşiktaş'ta Fulya'nın geldiği bu noktanın "Köklü bir kulübün ve büyük bir camianın" yansıması olduğunu düşünüyorum. 1965'le de Baba Hakkı ile başlayan Fulya Arazisi'nin kullanım süreci, 1984'te Mehmet Üstünkaya döneminde tesisleşme ile devam edip 1996'ta Süleyman Seba ve yönetimi tarafından devletten "tapusunun satın alınmasıyla" Beşiktaş'a kazandırıldı. 40 yıllık sürecin Bilgili yönetimi tarafından planlanıp, Yıldırım Demirören yönetimi tarafından "Onlarca Beşiktaşlının katkısının bileşkesiyle yatırıma dönüştürülmesi "Daim-i kulüp" yapısının güzel bir örneğini oluşturdu. Böyle tesisleri kısa sürede tamamlamanın zorluğunu da düşünerek arsanın alınmasından tesisisin açılışına kadar emeği geçenleri canı gönülden kutlamak gerek.
Bu durum madalyonun bir yüzü ve diğer yüzü mahkemelik olacak kadar karışık, Beşiktaş'ın bu projeden çok daha fazla pay alması gerektiğini söyleyen "Müteahhitin çıktığı fazla katlara" fokus yapan üyeler, kamu adına sorular soran biz gazeteciler, bu süre içinde fazladan Beşiktaş'ın kasasına 12 milyon TL girmesini sağladı. 2008 Mali Kongresi'nde "Biz bu eklerden 2 milyon dolar ve 95 metrekare bir daire alacağız. Şan Ökten'i de restore ettireceğiz" diye övünen sorumlu yönetici İlhan Durusoy, 1 yıl içinde 12 milyon TL (6'sını aldılar) daha alacak olmasını hala izah etmedi. Bu işin takipçileri kulübün kasasına fazladan 12 milyon TL girecek olmasının keyfini yaşarken, iki sorunun cevabı peşinde koşuyor.
1-Müteahhit kendine ait kulelerdeki yaklaşık 6850 metrekarelik ek artıştan (Satış değeri minimum 80 milyon dolar) Beşiktaş'a neden % 67'lik payını vermiyor? ( Beşiktaş % 67 pay aldı' rakamı Demirören'in otopark illüzyonu?)
2-Beşiktaş Belediyesi'nin 2050 metrekarelik arsasını neden Beşiktaş 'Paramız yok' diye almadı ve 4100 metrekarelik ek inşşaat hakkını (Min. 45 milyon dolar) müteahhite bıraktı? Belediye neden bu kadar rantı sadece kültür merkezi karşılığında verdi? Ek katlar ve kültür merkezi Beşiktaş'ın % 67'sine sahip olduğu inşaatın üzerine konduğuna göre, Durusoy ve yönetim niçin 4100 metrekareden pay alamayacağınızı söyleyip duruyorsunuz?
Dönüşü olmadığını düşündüğmüz bu noktada Fulya'yı bitirmek de çok önemli bir başarı. Ancak bu Beşiktaş'ın daha fazla kazanması gerektiği gerçeğini örtmemeli. Üyelerin açtığı 2 mahkeme ve metrekare paylaşımındaki anlaşmazlık sürüyor. Biz de Beşiktaş'ın daha fazla kazanabileceği düşüncesiyle bu süreci takip edeceğiz...

Hairdesigner
12-02-09, 14:04
Siyah-Beyaz
Ali Gürel (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=405)
Tercüman

Tarihte ilk kez karşılştığımız Fildişi Sahili başında tanıdık bir isim Trabzonspor’un eski hocası Halilhodziç; sahada yer alan onbirinde ise, Drogba başta olmak tümü Avrupa’nın önde gelen takımlarında oynayan yıldızlar vardı. Buna karşılık Fatih Terim’in solbekte görev verdiği Caner’i de sayarsak tam beş hücumcu ile sahada yer alan millilerimizin, yoğun yağışa rağmen ilk yarıda ortaya koyduğu futbol beni İspanya maçı öncesi oldukça umutlandırmıştı. Taktik dizilişimize baktığımızda, dörtlü defans bloğunun önünde yer alan Aurellio, Hamit’le birlikte birlikte orta sahanın tüm yükünü sırtlamış, onların önünde yer alan Tuncay-Arda ikilisinin hem kanatları kullanıp, hemde ceza alanı içine çapraz koşular yaparak destek verdikleri Semih ve Gökhan Ünal’la birlikte sürekli hücumu düşünen bir görüntü sergilemişlerdi. Keza Gökhan Gönül de yaptığı bindirmelerle ofansif gücümüze renk katmıştı.
Rakip takımın göze batan en büyük özelliği ise, sadece hazırlık maçı oynamalarına rağmen, sert futbolu tercih eden fizik gücü yüksek futbolcuların, oyun disiplininden asla kopmadan 1. dakikadan itibaren ortaya koydukları kazanma hırsıydı.
Nitekim ikinci yarıda Terim, yaptığı değişikliklerle tüm taşları yerinden oynatınca, ilk 45’te oyuna ağırlık koyamayan Fildişi Sahili’nin bu kazanma hırsı uzatma dakikalarında kazandıkları golle de semerisini verdi. Peki Terim neden saat gibi işleyen dişlilere adeta çomak sokup, iyi işleyen düzeni alt üst etmişti?
Şimdi hiç kimse çıkıpta, alt tarafı özel maçtır, hoca tüm oyuncularını görmek istemiştir mazaretinin arkasına saklanmasın. Milli takım, orta sahada az oyuncu bulundurmasına rağmen, rakibine üstünlük kurmuş kanat organizasyonlarını mükemmel yapmış, oyunu tümüyle rakip alana yıkmışsa, durup dururken, sistemi değiştirmek, ancak Terim gibi egosu çok yüksek bir teknik adamın yapacağı iştir. Şimdi Terim’e sormak gerekir, ya Volkan mükemmel kurtarışlarıyla maça damgasını vurmasaydı acaba eleştirilerin dozu ne olacaktı?
Özetlersek, ilk yarıdaki görüntünün takımımız açısından ikinci yarıda tamamen değiştiği gerçeği karşısında, umarım maç sonu Terim kafasındaki sorulara cevap bulmuştur.

Hairdesigner
12-02-09, 14:05
Bizi ‘ötekiler’le karıştırmayın
İbrahim Seten (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=297)
Vatan


G.SARAY Kulübü her fırsatta medyaya işini öğretmeye çok meraklı.. Oysa bunu yapacaklarına kendi işlerine konsantre olsalar, en hafif deyimle “beceriksizlik” diye nitelendireceğim bazı hataların içinde olmazlar..

Medya öğretmenliğini de adil biçimde yaptıkları söylenemez.. Kendilerine kayıtsız-şartsız arka çıkan medyacılar, ne kadar yanlış haber yaparlarsa yapsınlar hiçbir müdahale ile karşılaşmıyorlar genelde.. Ama onlara gazeteciliğin gerektirdiği mesafede duranlara sürekli ‘ayar’ veriliyor..

***
SERVET Çetin, dünkü VATAN Spor’da Tayfun Bayındır’a açıkladı: “Hakemler Üç Büyükler’i kolluyorlar..”

G.Saray haberi, çıktıktan birkaç saat geçtikten sonra internet sitesinden yalanladı.. ‘Külliyen yalan’ yalanlamalara alışık olduğumuz için meseleyi fazla büyütmüyorum.. Ama bu vesileyle G.Saray Başkanı sayın Adnan Polat’a dostça birkaç hatırlatmada bulunmak istiyorum..

1 HABERİN altında imzası bulunan Tayfun Bayındır ile röportajın fotoğraflarını çeken Şafak Kayarlar, 30’u aşkın yıldır gazetecilik yapan saygın isimlerdir.. Yalancı değillerdir.. Bakın şu noktayı çok net koyayım: Eğer Tayfun ile Şafak’ın bu haberde, G.Saray’ın iddia ettiği gibi bir zaaf içine düştüklerine inanırsam, hiç tereddüt etmeden görevlerine son veririm.. İkisiyle de konuştum, emin olarak söylüyorum, haberimizde en ufak problem yok..

2 AÇIKLAMANIN altında “Servet Çetin” imzası var.. Ben o metni Servet’in yazmadığından eminim.. Okuduktan sonra Futbol A.Ş. Genel Menajeri Adnan Sezgin’i aradım.. Bu açıklamadan haberi olmadığını belirtip, “Bana 2 gün ver.. Servet Milli Takım’dan dönsün, onunla konuşup sana bilgi vereceğim. Ben Tayfun’u 40 senedir tanırım, yanlış işlere girmeyeceğini çok iyi bilirim” dedi.. Neyse, esas meseleye dönelim..

3 G.SARAY, Futbol Federasyonu ile savaş halinde.. Bu tabir benim değil, “Savaş baltasını topraktan çıkardım” diye VATAN’a bizzat demeç veren G.Saray Başkanı Adnan Polat’a ait.. G.Saray’ın hakemler ve federasyon tarafından sistemli ve kasıtlı bir biçimde önünün kesildiğini öne süren Polat’ın, Servet’in gayet safiyane yaptığı “Hakemlerin yaptığı hataların kasıtlı olduğunu aklımdan bile geçirmiyorum.. Ayrıca bizim aleyhimize çok fazla düdük çaldıklarını düşünmüyorum.. Hem hakemler hem biz maçtan sonra programlarda neler söylenecek, gazetelerde neler yazılacak diye çok etkileniyoruz.. Avrupa’da böyle değil.. Oluyor ve bitiyor.. Oysa bizde saatlerce, hatta günlerce hakem konuşuluyor.. Hakemlere destek olmalıyız.. Zaman zaman hakemlerin bizi kolladığı bile oluyor” açıklamalarından rahatsız olduğu muhakkak.. Muhtemelen onun talimatıyla “yalan” yalanlama gündeme geliyor..

4 G.SARAY, Futbol Federasyonu ile ilişkisini yanlış kuruyor.. Adnan Polat ve arkadaşları diyor ki: “Biz Özgener Federasyonu’na en büyük desteği veren kulübüz.. Biz olmasak böyle kolay seçilmezlerdi.. Ama G.Saray’a kötü davrandıkları için desteğimizi çekiyoruz.. G.Saray’a bunu yapamazsınız, çünkü G.Saray Türkiye’dir..”

Ne demek bu? “Demek ki, federasyona verdikleri destek karşılığında kollanmayı bekliyorlarmış.. Ve henüz beklediklerini alamamışlar. Bu nedenle bas bas bağırıyorlar..”

5 FEDERASYONA destek verdiği için oyuncularının kırmızı kart görmemesini bekleyen G.Saray yönetimi, medyayla ilişkisini de böyle yanlış bir denklemle kuruyor.. Medyadan ‘destek’ bekliyor, bu desteği verenlere de tolerans gösteriyorlar.. Ben G.Saray’la ilgili 50 tane ultra-yalan haber örnekleyebilirim.. Onlara bizim doğru haberimize yaptıklarını yapmıyorlar.. Hatta ses çıkarmıyorlar, çünkü o haberleri yapanlar kendileriyle iyi geçiniyor, gerekirse “tetikçilik” bile yapıyorlar..

6 ADNAN Polat’ı hiç inandırıcı bulmuyorum.. Pazar günü yaptıkları açıklamada üstü kapalı olarak “Federasyonu F.Bahçe ile kolkola yürümekle” itham ettiler.. Bunu nereden mi çıkarıyorum? İşte Selçuk Dereli ile ilgili kullandıkları ifade:

“...Maç boyunca oyunun önüne çıkan akıl almaz hataları ve yönetimiyle futbolcularımızı ve taraftarımızı tahrik etmiş, belki de diyet ödeme uğruna bir takımın kaderi ile oynama hakkını kendinde görmüştür...”

Dereli neyin diyetini ödeyecek? F.Bahçe maçlarını tekrar yönetmesinin herhalde..

Yine diyorlar ki, “MHK’yı kimin yönettiğini bilmiyoruz. Gözlemcileri ve diğer kurulları kimin yönettiğini bilmiyoruz. Ama artık kimin yönetmediğini de biliyoruz.” Bu ne demek? Bence tercümesi şu: “Bu federasyonu ve kurullarını Özgener değil, F.Bahçe yönetiyor..”

7 AMA bu açıklamadan birkaç saat sonra F.Bahçe 2 ofsayt gol yiyerek İstanbul BŞ Bld’ye yenilince ofsaytta kalıyorlar.. Polat dünkü Divan Kurulu’nda ağzını şöyle değiştiriyor: “G.Saray’a da, F.Bahçe’ye de aynı hatalar yapılıyor.. Bu hakemler kötü..” Peki Kayseri 90. dakikada beraberlik golünü atmasa, maçı G.Saray 10 kişiyle kazansa, F.Bahçe Cüneyt Çakır’ın hatalı kırmızısından sonra İstanbul BŞ Bld.’ni yense, sayın Polat Divan Kurulu’nda ne diyecekti? “Bu federasyonu Aziz Yıldırım yönetiyor” diyebilir miydi mesela?

8 ŞU tespitleri yapmamız gerekiyor:
* HAKEMLER gerçekten kötü.. Oğuz Sarvan’ın dediği gibi eldeki malzeme bu kadar.. Bu hakemler, yıllarca her kulüp tarafından kullanılmış, futbolun içindeki düzenin adil olmadığını bilen, yıpranmış, kodları bozulmuş, “Büyük takım kollanır” anlayışını benimsemiş bir nesilden oluşuyor..

* ÖZGENER Federasyonu, hakemlere “Büyükleri kollamayın.. Kimsenin gözünün yaşına bakmayın” talimatını vermiş.. Onlar da uygulamaya çalışıyor.. Ama uygularken şimdilik sınıfta kalıyorlar.. Çünkü böyle bir dik duruşa alışık değiller..

* BÜYÜK kulüpler sürekli bağırıyor.. Çünkü hepsini paranoya bastı.. Ben üçünün de hakem meselelerinde masum bir geçmişi olduğuna inanmıyorum.. Hepsi de “Yahu bunlar beni kollamıyorsa, acaba kimi kolluyor?” diye düşünüp ortaya atlıyorlar.. Ama komik oluyorlar.. Eğer somut bir şikâyeti varsa, Adnan Polat’ın 29 Aralık’ta “Bu lig bu hakemlerle bitecek.. Ben hepsine güveniyorum” demesinin ne anlamı vardı? Güvenilir hakemler 3 maçta nasıl kötü hakem oldu?

* SİVAS ile Trabzon’un çıkışını boşuna sanmayın.. Üç Büyükler’in üstündeki hakem koruması kalktığı için kafalarını kaldırabildiler.. Ve belki de bu iki takımdan biri şampiyon olacak.. Ben Erman Toroğlu’na katılıyorum.. Bu ligde çok hata yapılıyor ama bu lig eskiye göre namuslu..

9 POLAT canı isterse medyaya, canı isterse federasyona “G.Saray Türkiye’dir” diye gözdağı verebileceğini sanıyorsa hata ediyor.. Tabii ki G.Saray Türkiye’dir.. Ama siz Türkiye’nin gündemini değiştirip kendi hatalarınızı örtmeye çalışırsanız gücünüzü adil kullanmamış olursunuz..

BÖYLE müthiş bir kadro kurup yanlış teknik adam seçerseniz;

SKIBBE’NIN acemilikleri yüzünden Şampiyonlar Ligi’nden ve muazzam gelir/prestijden mahrum kalırsanız;

LINCOLN’E bu kadar ayrıcalık tanır;

SAKATLIK sebeplerini idman sisteminde değil hakemlerde ararsanız;

“PARA sıkıntımız yok” deyip bazı kurumlardan milyon dolarlık avanslar isteyip, olmayınca mitralyözle tararsanız;

SİZİ kollamayan medyaya yalanlarla gözdağı vereceğinizi düşünürseniz; kusura bakmayın suç biraz da sizde olur..

O zaman siz Türkiye’yi kandırmış olursunuz!

Hairdesigner
12-02-09, 14:07
Beşiktaş nereye gidiyor?
Osman Şeref Nasır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1806)
Fotospor

Sezon başı dedik, sesimizi çıkartmadık. Bekleyip görelim dedik... Hüsranlara boğulduk. Aman devre arası dediler... Ara transfer dediler... Dediler de dediler... Evet geriye dönüp bir baktığımız zaman içler acısı duruma bir o kadar daha acı eklenmiş. Çünkü devre arasında alınanlara bakıyorsunuz Erkan Zengin diye bir çocuk, Yusuf Şimşek ki tecrübe sahibi ve Fabian Ernst diye bir adam. Şimdi tek tek bakalım... Erkan Zengin bence ilk on bir de takıma çıkabilecek kapasitede. Ama Mustafa Hoca her nedense; ona ilk on bir de şans tanımaktan çekİniyor. Kardeşim madem çekiniyorsun ve de emin değilsin o zaman neden transfer ediyorsun?????
Yusuf Şimşek’e gelelim. Büyük ümitlerle Delgado’nun yerini tutar da kaprisleri artık çekmeyiz dedik... Ama hani bir söz vardır “ Gelen gideni aratır” diye...İşte o misal şimdi mumu ile Delgado’yu arar vaziyete geldik. Çünkü Yusuf ayağına top geldiği zaman bir sağ kanata, bir sol kanata kısa paslarla geziniyor. Olmadı...Olmadı... Tabii bu işin baştanı yok! Son transferimizde Fabian Ernst! Yazıya başlarken daha ünlemle başlıyorum. Çünkü adam çıkıyor. Bir o yana bakıyor, bir bu yana bakıyor. Hani PAF takımından Necip oynatılsa bence daha faydalı olur. Şimdi ben neye üzülüyorum... Koskoca bir maziye sahip Beşiktaş Kulübü, hem de üç büyüklerin en büyüğü ünvanını taşıyarak. Sizler geldiğinizden beri değil, bir para koymak; bir de millete üstüne para vererek göndermiş bir kulüp haline geldiniz. Eğer sayarsak hakikaten belki utanırsınız. Hadi orayı “ES” geçelim. Önümüzde bir kongre var...15 Şubat’ta yani Pazar günü İdari ve Mali Kongre yapılacak. Hanya ve Konya ortaya çıkacak. Ama biz böyleyiz. Bizi böyle kabul etmek zorundasınız derseniz. O zaman biz de sizlere ne nasıl yapılır... Ne nasıl kurtulur... Bir bilenler önderliğinde öğretiriz.

Hairdesigner
12-02-09, 14:09
Enseyi Karartmayın
Şansal Büyüka (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=87)
Akşam

Fildişi Sahili'nin son dakikadaki beraberlik golüne bakıp enseyi karartmayın...
Altı üstü hazırlık maçı...
Kazansak elbette iyiydi, ama galibiyetten önemli şeyler var...
Üstelik bu hazırlık maçı ile iki İspanya maçının örtüşen en ufak bir tarafı olamaz...
Ama bu maçtan çıkarmamız gereken dersler var...
En önemlisi...
Oynamayanları oynatmalıyız...
Takımında yedek oturan Semih'i...
Kulübede oturmaya başlayan Tuncay'ı...
Sakatlıktan kurtulup takımına dönmeye çalışan Hamit'i...
Bunlar bizim takımın önemli kozları...
Fildişi Sahili maçı gösterdi ki, bu orta saha anlayışı ile Madrid'de İspanya'nın 'top cambazı' orta saha adamlarını zor karşılarız...
O zaman Marko'nun yanında gözler bir markörü, bir savaşçıyı daha arıyor...
Mehmet Topal mı olur, başkası mı bilemem...
Ama Marko Madrid'de tek başına kalmamalı...
Beraberlikten öte, düşünmemiz gereken başka şeyler de var...
Gökhan Ünal'ın golünden sonra tek pozisyon bulamadan maçı bitirişimiz...
İkinci yarıda rakip ataklar karşısında sinip geriye çekilişimiz...
Bunlar iyi görüntüler değil...
Ama biz zora gelmeden paçaları sıvamayız...
İddia ediyorum, Madrid'de böyle bir takım sahada olmaz...
İspanya karşısına bu kadar etkisiz bir Türkiye çıkmaz...
Yeter ki dün akşam gördüğümüz Drogba'nın hırsı bizim futbolcularda olsun...

Hairdesigner
12-02-09, 15:25
Semih mi, Sammy mi?
Naci Arkan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=131)
Türkiye

F.Bahçe‘de bir türlü şans bulamayan Semih‘e yapılan adaletsizlik diz boyu... Adam gol atıyor, kulübede...
Takımını kurtarıyor, kulübede...
Alex onu istiyor, kulübede...
Milli Takıma hayat öpücüğü konduruyor “Avrupa 3.’lüğüne” imza atan A millilerin en büyük taşıyıcısı oluyor ama yine kulübede...
Çocuk daha ne yapsın...
İp üstünde 32 takla atıp burnunun üzerinde amuda mı kalksın?
Tek parmağıyla, Güiza gibi ağlamaklı surat, dumanlı gecelerin adamı “Çakma golcüyü” çember gibi mi çevirsin?
Gandi gibi, sadece meyve yiyerek hayatını sürdürüp, onun “Uğrunda ölmeyi göze alacağım birçok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiçbir dava yoktur. Eğer, korkaklık ve şiddet arasında bir seçim yapmak gerekirse, şiddeti öğütlerdim” hayat felsefesi doğrultusunda mı efsane olsun?
Türkiye‘yi, tek başına AB‘ye mi soksun?
Gazze‘deki drama, dünyanın vurdum duymaz bakışları arasında, tek başına el koyup, kanı mı durdursun?
Ülkedeki işsizliğe, yoldaki çukura, kördüğüm İstanbul trafiğine, denizdeki lodosa, küresel krize çare mi olsun?
Bu çocuk ne yapsın Allah aşkına?
Doğum yerini, San Sebastian veya Rio De Jenerio; adını, Sam mi, Sammy mi, Semihovic mi yapsın?
Gerçekten, Semih şüphesiz “Kulübe Oscar’ına” tek aday...
Yıldırım‘ın “Ben bu kulübün başkanıyım, gerektiğinde soyunma odasına iner, fikrimi söylerim, gerektiğinde müdahale ederim, çünkü sonunda o tribünler bana hesap soruyor” isyanını ne zaman hayata geçireceğini merakla bekliyoruz...
Aragones amca, çokbilmişliğinden vazgeçeceğe hiç benzemiyor...
Onun derdi yok; kovulursa tazminatını almak için her şartı koşmuş birisi için, önemli olan F.Bahçe olamaz ki...
Eyyy başkan, eyyy yönetim, eyyy taraftar...
Semih‘ine ne zaman, kerhen değil, adam gibi sahip çıkacaksınız?
Onun, sakat Güiza‘ya bile tercih edilememesine, ne zaman isyan edeceksiniz?
Güiza için, Alex‘i bile kaybeden (!) F.Bahçe‘ye, ne zaman el koyacaksınız?
Söyleyin, ne zaman?
Semih gibi profesyoneller, futbolumuzda çok mu bulunur zannediyorsunuz...
Öyleyse vurun yumruğu gereken yerlere...
Kendiniz için olmasa bile, Semih için, F.Bahçe‘nize sahip çıkınız...



>> Bez Bebek
Fox TV‘yi izleyenler bilir...
Sabahın köründe açın, karşınızda “Bez Bebek”
Öğleden sonra kanal kanal gezerken yine bu kanalda karşınızda “Bez Bebek”
Bitmedi...
Akşam da unutulmaz “Bez Bebek” hayranları...
Eğlenceli bir programı, bu kadar sık yayımlayarak, bıktırıcı hale getirenler, reyting savaşında, günü kurtarmak istemektedir...
***
Dönüyoruz, televizyondan futbol sahalarına...
Karşımızda hep Lincoln...
Hani şu, sezon açılışlarına türlü bahanelerle hep geç katılan Lincoln...
Deplasmanları fazla sevmeyen, sakatlığa bayılan, bunu da bahane ederek, 80 yaşındaki bir insanın, düzelme reaksiyonu gibi yavaş toparlanan Lincoln...
Adam “Cam Bebek”
Adam “Naz Bebek”
Adam “Küs Bebek”
Biz, Fox TV‘cilere kızıyoruz “Başka programınız yok mu?” diye...
G.Saray‘ın; her türlü kaprisine ve yanlışına rağmen hâlâ el üstünde tuttuğu, bir defa olsun kulağını çekmediği Lincoln‘den başka derdi yok mu acaba?
Onun yüzünden ceza yemek G.Saray’da; bildiri yayımlayıp, antipatik olmak yine G.Saray‘da...
Ve bu G.Saray, hatalarını, en büyük hatası Lincoln‘le kapatmaya daha ne kadar devam edecek?
Sarı kırmızılı kulüpte artık şu gerçek, su üstündedir...
Hep yanlış insanlar, hep hatalar ve hep üzülen sevdalılar...
Ve de Albert Hubbard‘ın dediği gibi “Hayatta yapabileceğiniz en büyük hata, sürekli bir hata daha yapacağınız korkusudur”
İşte G.Saray‘ın portresi budur şimdi...

Hairdesigner
12-02-09, 15:25
Futbol topu!
Oğuz Dizer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=18)
Fanatik

Fildişi timsah dişi gibi... Tehlikeli... Kafa kulüplerin ‘çikolata renklileri’.
Fizik, kimya, teknik, marka, hepsi var.
AB’ye uyum da var... Onlar ortama dalmış.
Bizimkilerin çoğu...
Kuru fasulye pilavda kalmış!
Tek fark o.
Bu nedenle, onlar oralarda...
Bizimkiler mi? Mutfakta!
Bu kaliteyle baş etmek...
Her babayiğidin harcı olamaz.
İlk yarı başettiler... Sevindik.
Gökhan Ünal’ı ‘kim görür?’ derken...
Görüldü...
Boubacar baktı, göremedi...
Çatala çakmıştı Ünal, 1-0
Pozisyonlar yakaladık...
Pozisyonlar verdik... Neden?
İkinci yarı, çok adam denedik.
Zan etrafına güvenirse, bir başka...
Servet zaten bir başka...
Erkin ve Gönül ters kademe, düz önleme...
Aurelio her yerde... Tuncay da öyle...
Takım olgusu bizde, daha yoğun...
Demek ki marifet, bizim bir bilende.
Kaynaştırmış, alıştırmış.
İkinci devre yaşanan sıkıntı...
Merkezdekileri kulübeye çekmemiz...
Üstelik...
Fil yumurtasının kapıya sıkışması!
Bu nedenle de, tepişmesi meselesidir.
Eeee Volkan da çalışacak...
Şansa da bakılacaktı tabi.
Güvenilmeyecekmiş demek ki...
Şans topu değil bu... Futbol topu!
Drogba ve 1-1 uzatmada...

Hairdesigner
12-02-09, 15:27
İyi değiliz!
Öcal Uluç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=152)
Türkiye

Türk Futbolcusu bazı istisnalar hariç, uzun yıllardan beri “nedense” ve adeta göstere göstere “Milli Takımın özel maçlarını angarya gibi oynar!..”
Türkiye-Fildişi Sahili maçını seyretmeye başlarken “düşündüğüm” buydu ve de kendi kendime soruyordum:
Fildişi Sahili Milli Takımı, bizim tabirimizle “deve dişi gibi” bir takım; “Drogba başta”, büyük çoğunluğu Avrupa’nın “en güçlü takımlarında yer alan” cinsten; fizik gücü de yüksek “böyle” bir ekibe karşı ve de grubumuzda düğümü çözecek olan İspanya maçları öncesi “son hazırlık maçında” bakalım “bizimkiler” işi ciddiye alacaklar mı?..
İşi ciddiye aldığımızı “hemen” ilk dakikalarda gördük ve karşılığını da Tuncay’ın pasıyla Gökhan’ın attığı “müthiş” golle aldık.
Terim’in sahaya sürdüğü ve muhtemelen İspanya karşısına çıkacak kadro (Belki bir-iki değişiklik olabilir) “geri dörtlüde, duran toplardaki zafiyetimize çare bulunamadığını gösterdi”; dahası “orta sahadaki top kayıplarımızın fazlalığı” da, hâlâ “önemli” bir eksiğimizi daha gideremediğimizi ortaya koydu.
Fildişi ekibinin “golden sonra” sahaya, topa ve oyuna hakim olmasını önleyemememiz de, “soru işaretlerini” arttırdı ve yağmur ve rüzgara rağmen üç yıldır milli maça hasret İzmirlilerin tümüyle doldurduğu tribünlere endişeli dakikalar yaşattı.
Beklemediğimiz kadar pas hatası yapan ve kolay top kaptıran misafirlerimiz, buna rağmen, orta sahada presimizin zayıflığından yararlanarak, kalemize çok rahat geldiler ve şut imkânı buldular. Buna karşılık “bizim kaptığımız toplarla” çıkışlarımız, Arda başta oyuncularımızın topla fazla oynamaları sonucu yavaşladığı için, kontrataklarda kolay bulacağımız fırsatlara ulaşamadık. İşte bu akınlardan birinde Arda’nın müsait pasını çok yakından dışarı gönderen Gökhan, attığından çok kolayını kaçırarak, Milli Takımımızı rahatlatacak golü atamadı.
İlk yarı biterken, şu soruya cevap aradım, bu futbol grup birinciliği için “şart olan” İspanya galibiyetine yeter miydi; hayır!..
İkinci yarıya Tuncay-Semih ve Arda’nın yerine, Emre, Sabri ve Kazım’ı alarak başladık oyuna...
Bu devrede gözüme çarpan ilk şey, Romanyalı, yani Avrupalı hakemin “Kazım’ın Drogba’ya yaptığı faulde sarı kart çıkararak”, yazıp geldiğimiz şekilde “teknik ve yıldız futbolcuları nasıl koruduğunu” göstermesi oldu; bizim hakemlerimizin ve Erman Toroğlu’nun kulakları çınlamıştır, herhalde!..
Dahası, futbol olarak birinci yarıdan daha ağır ve dağınıktık, rakibe çok fazla pozisyon verdik; Volkan’a çok iş düştü. Kontra ataklarımızda ise hazırlık ve final pasları ile ortalardaki kısırlığın Halil Altıntop, Ayhan ve Mehmet Yıldız’ın sahaya sürülmesiyle bile devam etmesi, “finali hedefleyen bir takıma yakışmayacak” cinstendi.
Nitekim Drogba “takımı adına geciken beraberlik golünü” uzatma dakikalarında attı!..
Sonuç; “iyi oynadı” diyeceğimiz futbolcumuz sadece Volkan ve Servet’ti, görevini yapanlar ise golümüzü atan Gökhan ve biraz da Aurelio ile Hamit’ti, o kadar!.. Orta sahamızdaki zafiyet ve defansımızın kanatlarındaki boşluklar da Terim’in çok düşünmesi gereken hususlardı!..

Hairdesigner
12-02-09, 15:29
Kanarya'nın yemi değişmeli
Düşvar İyiiş (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=218)
Fotospor

Artık şapkayı öne koyup düşünmenin zamanı gelmiştir. “Nerede yanlış yaptık?”ı geride bırakıp, “Şimdi ne yapmalıyız?”a dönmek kaçınılmazdır. Yapılan yanlışlar aylardır ağızlarda “çiklet” olarak çiğnenmesine rağmen, her türlü zevki bittiği halde fırlatıp atılamamıştır. O, ağızda büyüyen en az üç çikletin “Aragones, Socico, Maldonado” isimli olanları, erimelerine rağmen, “piyasadan çekilme tazminatını” hep gündeme getirmektedirler. Onlarla öyle sözleşmeler yapılmış ki, “At atamıyorsun, sat satamıyorsun...” Adeta o ağızdan düşerlerse, dişleri de alıp gidecekler gibi... Tamam bu yılı yaşanmamış bir yıl olarak kabullenmeli Fenerbahçe Yönetimi. Yanlışların kendinden başladığını artık kabul etmeli, gelecekte öncelikle bu “vefakar ve cefakar” taraftarlarını bir daha üzmemek üzere bir dolu önlem almalıdır.

VOLKAN VE LUGANO

Sarı-Lacivertli takımda ayakta kalabilen iki futbolcu, son haftalarda çok borçlanılan kaleci Volkan ve stoper Lugano’dur. Ama yönetim her nedense bu futbolcularla ilgide biraz geç kalmışa benziyor. Son 20 yıldır kalesinde “yerli kaleci” daha doğrusu “Milli Takım Kalecisi” bulundurma şansını yakalayan ve bu şansla yabancı futbolcu kontenjanını, diğer iki büyükten ilerde bir fazla kullanmaktadır. Engin futbolu bırakmış gitmiş, Rüştü, Beşiktaş’ı seçmiştir. Elde kala kala Volkan kalmıştır. O zaman, Kartalspor’dan gelmesine rağmen “öz Fenerbahçeli olma” yolunda hızla ilerlemiş olan Volkan’la daha yakından ilgilenilmelidir. Transfer oylarında “Ben para konuşmam” diyerek Fenerbahçeliliğini ortaya koyan, bu günlerde de aynı sözleri tekrarlayan milli kalecinin bu tutkusundan yararlanmak ayıptır. Hemen oturulup, “Bu güne kadar sana veremediklerimizi de ekleyerek, şu kadar eyroyu al ve bizi ibra et” diyerek gönülden para desteleri önüne koyulmalıdır. Hani Alex ve Carlos’ta olduğu gibi... Ayrıca bu futbolcunun imzası için “Şükrü Saraçoğlu” hazırlanmalıdır. Çünkü o “öz be öz Türk çocuğu ve öz be öz Fenerbahçeli” dir... Dönelim Lugano’ya... F.Bahçe’ye geldiği günden bu yana “tekmeye kafa sokan” futbolcu neslinin örneğidir. Elbette kötü oynadığı, Fener’i yaktığı maçlar olmuştur. Bu hep “futbol ve forma aşkının” getirdiği hareketlerden doğmuştur. Lugano’nun sözleşmesi sezon sonunda bitecektir. Onun gibi bir futbolcuyu dışardan almaya kalksan, milyon eurolar bonservis paraları ödemeniz gerekecektir. Böyleleri elden kaçırıldığında, gelenlerin “gelen, gideni aratır” sözü doğrultusunda ne verdikleri ortadadır. O halde onunla da “istediğin para olsun kardeşim” denilip, görkemli bir imza töreni hazırlanmalı.

DİKKAT! ELDE KALIRLAR!..

Önümüzdeki yıl için “Paçalar şimdiden sıvanacaksa” kadrodan gönderileceklerle, sözleşmesi bitenler konusunda da karar acele verilmelidir. Josico, Maldonado zaden yolcular listesinin başına yazılacaktır. Ama “gelecek” denilip alınan Ali Bilgin, Burak, İlhan Parlak, Yasin, Kazım ve onlara ek olarak Uğur ve Vederson’un artık Fenerbahçe formasına ısınacaklarını sanmıyorum. Onların geleceği, Aragones tarafından “Aydınlıktan, karanlığa” yöneltilmiştir. İyi bir yedek olma özellikleri bile rafa kaldırılmıştır. Kazım için ayrı bir paragraf açılmalı. Bu şımarık çocuk, yerine Gökhan da alındığı gerekçesiyle geldiği yere postalanmalıdır. Bir çoğu takasta da kullanılabilirler. Böylece elde kalma durumları da ortadan kaldırılmış olur.

PİYASA CANLANMADAN

Fenerbahçe bir futbolcuyu gündemine aldı mı, kulüplerin bir yerleri oynamakta ve fiyatlar “kriz” falan dinlemeden uçup gitmektedir. Ankarasporlu Özer, Bursasporlu Sercan, Gaziantepsporlu Bekir’in birden “pırlanta” konumuna dönüştükleri ara transferde ortaya çıkmıştı. Gördüğüm kadarıyla ve de öncelikle Özer ve Serkan tıpkı, şimdilerde yedek bile olamayanların durumuna düşmemek için daha çok çalışmalıdırlar. Çünkü Fenerbahçe forması ağırdır. Güven kazanırlarsa, gençlere önem veren bir teknik adamla buluşurlarsa, Galatasaraylı genç futbolculara verilen şans onlara da verilirse sarı-lacivertli formayı Gökhan Emreciksin ve Abdülkadir ile birlikte giyebilirler. Ama şu anda Fenerbahçe’de direk oynayacak ve takımı tam anlamıyla sırtlayacak elemanlara ihtiyaç vardır. Bunların arasına, Bilica ve Tabata “baş rol” oyuncularıdır. Santrfor aranıyorsa, Kamanan da listeye dahil edilmelidir. Sivaslılarla yakın ilişkisi olan Fenerbahçe oradan daha kolay sonuç alır. Ama Bekir olayında yaşanan gerginlik, Gaziantep’le iplerin gerilmesine neden olmuştur. Yalnız, paranın her şeyi çözebileceğini de unutmamak gerekmektedir. Devam edelim... Sivassporlu Sezer, orta saha için geleceğin yıldızıdır. Mehmet Topuz yine gündemle alınmalıdır. Yabancı kontenjanı boşaltılabilirse. Beto da liste başı yazılmalıdır. Fener’in en önemli eksiği sol kanattaki defans ve ileriye oynayacak futbolcudur. Bursasporlu Volkan için hemen temasa geçilmelidir.

TUNCAY VE AURELİO İŞİ

Fenerbahçe’de “itici güç” olarak ön plana çıkan Tuncay ve Aurelio iki yılda kopup gittiler. Gidişlerinde elbette “ayıplar” vardı. “Seni Roberto Carlos’un başında kaptan olarak çıkaracağız” denmesine rağmen Tuncay “ille de İngiltere” deyip, ona yakışmayan bir takıma gitmişti. Aurelio ise, menajerinin gazına gelmiş, o da İspanya’da adı sonlarda okunan Betis’i seçmişti. Duyumlarımıza göre bu iki futbolcunun sözleşmelerinde “Takımları kümle düşerse serbest kalırlar” maddesi bulunuyormuş... İşte fırsat, bedava verdiğini, bedava geri alacaksın. Al onları, daha önceleri gibi “yarım takım” kur... ‘Aklın yolu birdir’ derler ama, bu akıllı olanlar için söylenmiş sözdür. Beyin cimnastiği yaptık... Alan alır, almayanlar işte bu günkü “rezalet tiyatrosu”yla yetinmek zorunda kalır.

Hairdesigner
12-02-09, 15:29
Galatasaray Türkiye midir?
Ahmet Talimciler (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1785)
Milliyet

Türk futbolunun kuruluşundan beri hakim olan üç büyük takım anlayışı (aslında Fenerbahçe ve Galatasaray) özellikle medyanın devreye girmesi sonrasında daha da ağırlık kazandı.
Futbol medyasını yakından takip eden herkes, hafızalarını biraz yokladığında her yıl, bu kulüplerden en az birinin veya ikisinin ortalığı ayağa kaldırdığını hatırlayacaktır. Kendi kulübünün haklarını koruduğunu ileri süren ve eski Fenerbahçe Başkanı Ali Şen’le beraber başlayan bu süreç, hızla Beşiktaş’ı ve Galatasaray’ı da esir aldı. Medyada daha fazla ses çıkaran yöneticiler, her ne hikmetse daha fazla takdir toplar oldular.
‘Ağır ol molla desinler’ özdeyişi, yerini daha fazla bağır çağır anlayışına terk ettikçe her geçen gün biraz daha fazla değerimizi yitirir hale geldik.

Değişim hızlandı
Toplumsal yaşam içerisinde kabul gören değer yargılarımız, yeni dönem içinde yerle bir edilirken, futbol da bundan nasibini fazlasıyla aldı. Oyunun güzelliği, yerini acımasız rekabete ve mutlak surette kazanma anlayışının yerleştirilmesine bıraktıkça, futboldaki değişim süreci de hızlandı. Canı yanan her kulüp, hemen medya önünde suçluyu deşifre ediyordu.
Federasyon/hakemler ve diğer kulüplerin yöneticileri suçludur. Böylece kendilerini kurtarırken futbolu biraz daha ateşe atmış oluyorlardı. Olsun, önemli olan kendi taraftarlarının ve kulüplerinin çıkarlarının korunmasıydı. Gerisi ise sadece teferruattan ibaretti.
Bu anlayışın son örneği, geçtiğimiz günlerde Galatasaray Kulübü’nce yayınlanan deklarasyonda kendisini gösterdi. “Galatasaray Türkiye’dir” cümlesini de içeren ve federasyonu/merkez hakem kurulunu hedef alan hayli sert deklarasyonla futbol kamuoyu bir kez daha sarsıldı. 2008’in son günlerinde Trabzonsporla başlayan ve Beşiktaş Kulübü’yle süren çizgi, Galatasaray’la devam etmiş oldu.

Bu oyun kimin?
Bu yaklaşımlar sonrasında, futbol federasyonunu/hakemleri hedef alan açıklamalar sonrasında başarı kazanıldığı takdirde bunun ardında bu kulüp yöneticilerinin seslerini daha gür çıkarmalarının etkisinin olacağı inancı, her geçen gün biraz daha pekiştirilmiştir. Yoksa hiç kimsenin Türkiye’nin önde gelen kulüplerinden biri olarak Galatasaray’ın kurumsal kimliğiyle uğraşma, onu karalama gibi bir anlayışı olamaz. Ancak “Galatasaray Türkiye’dir” denilmek suretiyle de federasyon ve hakemler baskı altına alınmamalıydı. Bu yaklaşım, Türkiye’de son dönemde gittikçe etkisini artıran ve kendisi dışındakilere yaşam hakkı tanımayan zihniyetin futboldaki uzantısıdır.
Galatasaray ne kadar Türkiye ise Karşıyaka, Göztepe, Altay, Altınordu ve Çemişgezekspor da o kadar Türkiye’dir. Bunlardan birisinin müzesinde UEFA ve Süper kupalar bulunabilir ve aynı zamanda milyonlarca taraftarı da olabilir. Ancak büyüklüğü yaratan ve yaşatan bunlar değildir. Asıl büyüklük, kulüp olarak sizin taraftarlarınızın kalbinde bıraktığınız sevginin yarattıklarıyla oluşur.
14 Şubat yaklaşırken futbol aşıkları olarak hepimizin, çok sevdiğimiz bu oyuna biraz daha fazla sahip çıkmamız gerekiyor. Aksi halde bu oyun giderek bizim oyunumuz olmaktan uzaklaş(tırıl)acak.

Hairdesigner
12-02-09, 15:32
Adnan Polat'tan Başkan Polat'a
Ayhan Yılmaz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=219)
Fanatik

Galatasaray Başkanı Adnan Polat’ın Divan’da yaptığı konuşma 10 numaraydı. İki konudaki vurgusu çok önemliydi. İlkinde, hakemlerden kendi kulübü adına ayrıcalıklı değil, rakipleri için de hakkaniyet ölçülerinde bir yönetim göstermesini istemesiydi. İkincisi ise, Federasyon ve kurullarına ‘ya düzeltirsiniz ya da gidersiniz’ mesajıydı. Bu bölüm ilk bakışta sert gibi gözükse de, daha önceleri tüm uzlaşma/diyalog yollarını denediği ve uyarma görevini yaptığı için haksız sayılamaz. Sayın Polat, bu duruşuyla Başkan Polat olma yolunda dev bir adım daha atmıştır.

Hakemlerin sorunu formsuzluk değil aslında... Temel sorun, birilerinin her zaman olduğu gibi kendine yontmak için dillendirdiği ‘Hakem futbol oynamış olmalı’ söyleminden de kaynaklanmıyor. Tam tersi, psikolojiden bihaber olmaları sonucunda bunlar geliyor futbolumuzun başına. Elinde adeta ‘satırla’ yatağa giren, rüyalarını bile önüne geleni doğrama sahnelerinin süslediği, hoşgörüden yoksun, bu çarpık düzenin hep kazandırdığı insanlara ‘her konuda’ bilirkişi rolü verilmesinin sancıları biraz da bunlar. Ve öylesine sardılar ki her yanımızı, kafamızı ne yana döndürsek onlarla karşılaşıyoruz. Pek çok alanda olduğun gibi, burada da müthiş bir yanlış yönlendirme/bilgilendirme ile karşı karşıya toplumumuz.

Öncelikli olarak eğiticilerin/yöneticilerin kendilerini geliştirmesi, olmazsa da bizim onları değiştirmemiz gerekiyor. Tepeden aşağıya doğru süratle sirayet eden ‘bu darbe dönemlerini çağrıştıran’ hoşgörüsüzlük ortamı ve güce boyun eğme/tapınma/onu kötü kullanma anlayışından sıyrılmak için, futbolla ilgili her birim ve birey üzerine düşeni yapmalı.

Daha önceki yazılarımda da sık sık belirtmeye çalıştım. İnsanlar maçlarda ve televizyon başında ‘Bakalım hakem bu kez ne gibi densizlikler yapacak’ merakıyla bulunmazlar. Üstelik nereden bulaştı bu ön plana çıkma hastalığı, onu da anlamak ve kabul etmek olanaklı değil. ‘90 dakikayı 22 futbolcuyla tamamlayabilen hakem iyi hakemdir’den, ‘kim daha çok adam atarsa, o iyidir’ anlayışına gelindi! Hani bizde ‘vur deyince öldürmek’ diye bir tabir vardır ya, bunca uyarıdan sonra saha içindeki futbol katillerine hoşgörü gösterilmez umarım!

Hairdesigner
12-02-09, 15:32
Helal olsun İzmir
Onur Belge (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=194)
Bugün

Tamam, milli maç adı üstünde hazırlık maçı...

Rakip ne Brezilya, ne Almanya ne de İtalya veya İngiltere. Yıllardır dünya piyasasına iyi futbolcular üreten Fildişi Sahili. Drogba'sıyla, Toure'leriyle ve diğerleriyle iyi takım ancak ayarımızda oldukları söylenemez.

Sağanak yağmur yağmış ve devam ediyor, saha çamur yani futbol için istenen bir ortam değil. Ama İzmirli futbolseverler hep orada. Tribünleri doldurmuşlar, Milli Takım'ı candan destekliyorlar, sonuna kadar da terk etmeyip beraberce ıslanıyorlar. Bir helal olsun da futbolcularımıza.

İspanya için yapılan hazırlık ancak bu kadar ciddiye alınabilirdi. Hepsi sanki puan maçı oynarmışcasına ciddi başladılar ve öyle götürdüler. Gökhan Ünal'a özel bir paragraf açıyorum. Tuncay'ın katkısıyla bulduğu pozisyonda öylesine vurup golü attı ki adeta yılların acısını çıkardı. Kimden mi, son yıllardaki en golcümüz olduğunu görmeyenlerden, onun değerini anlamayıp yeterince milli forma teslim etmeyenlerden. Savunmada nasıl oynadığımız biraz karışıktı.

Dörtlü mü oynadık, yoksa Caner soldan ileri çıkıp ortayı mı beşledi, pek anlaşılamadı. Neyseki ileride pres yaptığımızdan savunmamıza anormal iş düşmedi. İkinci yarıdaki değişiklikler de tuhaf geldi. Semih, Tuncay ve Arda'nın yerine Kazım, Sabri ve Emre Belözoğlu girince oyun yapımız değişti ve tek santrforla atak yapmaya başladık.

Ayrıca bu durumda top kullanma üstünlüğünü de rakibe kaptırmış olduk. Nitekim son dakikada Drogba’nın beraberik golüne engel olamadık. Deneme tamam ama iyi giderken bu kadar değiştirme dikkat çekici.

Hairdesigner
12-02-09, 15:33
İyi bir hazırlık oldu
Cüneyt Tanman (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=350)
Takvim

Fildişi Sahilleri yedekleri bile Avrupa'nın ciddi takımlarında oynayan bireysel olarak çok güçlü ama takım oyunu anlamında çok oturmamış bir ekip. Özel maç için ise güçlü bir rakip.
Yağışlı ve kaygan saha ile eksiklerimize rağmen millilerimiz özellikle ilk yarıda iyi oynadı. Ama ikinci yarıda Fildişi'nin kalesine bile gidemedik. Bu bir hazırlık maçı ve Fatih Terim de hem bazı oyuncuları deneme fırsatı buldu, hem de taktik uygulamaları yapma şansını yakaladı.
İlk yarıda 4-4-2 oynadık. Yani çift forvetdik... Orta sahadan Tuncay'ın, Gökhan ve Semih'e yakın oynaması, yaptığı etkili koşular, Arda'nın yetenekli ayakları Fildişi karşısında üstün oynanmasını sağladı. Tabii bir de Gökhan'ın harika vuruşuyla kazandırdığı golden bahsedebiliriz.
İkinci yarıda ise 4-5-1 uygulaması ve ilk yarının etkili oyuncularının çıkması Fildişi'nin de etkin oynamasında etkili oldu. İleride top tutamadık. Terim, tek forvetli sisteme ancak 75. dakikaya kadar göz yumdu. Mehmet Yıldız'ın girmesiyle yine çift forvete döndü.
Dün akşam sol bekte oynayan Caner henüz Hakan Balta'yı zorlayacak görüntüde değil. Gökhan harika bir gol attı ama Milli Takım'ın santrforu daha hareketli olmalı ve daha çok rakip defansı zorlamalı. Hamit ve Semih henüz yüzde yüz hazır görüntüde değiller. Kaleci Volkan çıkışlarda zamanlama hataları yaptı. Oyuna sonradan giren Halil de çok etkili değildi.
Sonuçta iyi bir hazırlık maçı oldu... Hem sistem, hem bol oyuncu değiştirerek İspanya maçı öncesi malzemenin ne olduğunu görme fırsatı bulduk. İkinci yarıda çok pozisyon verdik ve uzatmada yediğimiz gol bu pozisyonların ve ortaya koyduğumuz kötü futbolun kaçınılmaz sonucuydu.
Son olarak; -güncel olduğu için- Rumen hakem Sorin'i bizim hakemlerimizin seyretmesini tavsiye ediyorum. 58'e kadar sarı kart göstermedi. Selçuk Dereli olsaydı ilk yarıda Arda'yı çift sarı kartan kırmızı, Servet, Semih ve Tuncay'a da birer sarı kart gösterirdi. Ama Rumen hakem buna rağmen maçın önüne nasıl çıkılmayacağının ve saygınlığın kart gösterilmeyerek de korunabileceğinin güzel örneğini verdi.

Hairdesigner
12-02-09, 15:33
İki karakterli maç
Ogün Altıparmak (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=192)
Yeni Şafak


Mart ve Nisan ayında Dünya Kupası eleme grubundan çıkmak için yapacağımız İspanya maçlarına hazırlık niteliğindeki dün akşamki hazırlık sınavında Fildişi Sahili ile İzmir'de oynayan Millilerimiz oyuna 4-4-2 düzeninde başladı. İzmir'li seyircilerin üç yıllık hasretinden sonra Atatürk Stadı'nın tribünlerini doldurması Ege'li futbol izleyicilerinin sporu ne kadar sevdiğinin en güzel kanıtıydı.
Yağışlı bir havada İzmir Atatürk Stadı'nda oynanan maçta 11. dakikada Tuncay'ın pası ile Gökhan Ünal'ın sert şutundan bulduğu muhteşem golle öne geçen millilerimiz kuvvetli rakipleri karşısında rüzgarı da arkasına aldı ve ilk 45 dakika boyunca olumlu bir futbol ortaya koydu.
Kalede Volkan son haftalardaki başarılı performansını bu maçta da tekrarladı. Ve böyle gittiği takdirde Avrupa'nın en iyi kalecileri arasına gireceğinin sinyallerini verdi. Geri dörtlüde Servet başarılı, Gökhan Zan hatasızdı. İlk defa sol koridorda yer alan Caner bilhassa ilk yarıda akıllı futbol oynadı. Sağ koridordaki Gökhan Gönül her zamanki gibi görevini eksiksiz yaptı.
Orta dörtlüde tek ön libero oynayan bir Aurelio vardı ki dünkü futboluyla bir takım için ne kadar lüzumlu olduğunu herkese bir kez daha ispat etti. Başarılı ön libero oyununa zaman zaman orta sahada yer alan Tuncay'ın çalışkan oyunu takımın ilk yarıdaki başarısının en büyük örneğiydi. Tuncay hem hücumda hem de top kaybında orta sahaya yardım ederek ilk 45 dakikada çok güzel futbol oynadı. Sağ koridorda yer alan Hamit Altıntop uzun süren sakatlıktan sonra fena değildi. Solda Arda her zamanki olumlu futbolunun bu maçta da göstererek göz doldurdu. İleri uçta sakatlıktan yeni kurtulan Semih haklı olarak tam formunda değildi. Diğer santrfor Gökhan Ünal ise olumlu futbol oynadı. Ve bu futbolunu attığı harika golle süsledi.
İkinci yarıda takımda 3 değişiklik yapıldı. Orta sahada rüzgara karşı oynayacak takımımızı güçlendirmek için teknik direktör Fatih Terim Emre'yi Aurelio'nun yanına koydu. Ama sağanak yağış ve rüzgarı arkasına alan Fildişi Sahilleri'nin karşısında Milli takımımız hakimiyeti rakibine kaptırdı. Bu hakimiyetin kapılmasından sonra kalemizde bir sürü gol pozisyonu görmemize rağmen Volkan'ın şahane futbolu son dakikaya kadar rakibe gol fırsatı vermedi.
Bu hazırlık maçında millilerimiz ikinci yarıda oynadığı kötü futbolun faturasını son dakikada dünyaca ünlü golcü Drogba'nın golüyle ödeyince maç da dostluk skoruyla berabere bitti. Ama bu maçta yaptığımız hataları teknik direktör Fatih Terim tespit edip ona göre hazırlanırsa mart ayında oynayacağımız İspanya deplasmanından takımımız puan alarak gelebileceği sinyallerini verdi.

Hairdesigner
12-02-09, 15:34
Drogba'dan uyarı
Yasemin Yıldırım (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=199)
Bugün

Fildişi Sahili için söylenecek en klişe söz; Afrika futbolunun yükselen değeri olmaları.

Yükselmeye devam ededursunlar uluslararası alanda henüz elle tutulur bir dereceleri yok. Biz Dünya 3.'sü olduk onların en büyük başarısı 1992 yılında kazandıkları Afrika Uluslar Kupası şampiyonluğu. Kadrolarına bakınca başarılarıyla ters orantılı bir durum söz konusu.

Dün ilk 11'de sahaya çıkan futbolcularından 4'ü İngiltere Premier Ligi'nde oynuyordu. (Drogba, Zokora, Kolo Toure, Eboue) 2'si de İspanya La Liga'da (Romaric, Yaya Toure). Bizim kadroda ise Premier Lig'den sadece Tuncay vardı. O da küme düşmeme mücadelesi veren Middlesbourg forması giyiniyor. La Liga'daki temsilcimiz Mehmet Aurelio, onun takımı Betis'in durumu da çok parlak değil.

Zaten bizim mevzumuz da Fildişi Sahili ile değil. Bizim aklımız fikrimiz 28 Mart'ta deplasmanda oynanacak ilk İspanya maçında. Hesap ortada yenersek liderle puanı eşitleyeceğiz. Yenilgi fikrinin düşüncesi bile hoş değil. Fildişi bize rakip olamaz. Her oyuncusu ayrı bir yıldız ama hepsi kendine.

Nitekim son dakikaya kadar bizi zorlamadılar. O dakikaya kadar takım oyunu oynayan milliler, bir an dalıp gidince tüm gözlerin üzerinde olduğu Drogba niye Chelsea'de oynadığını kanıtladı. Ve bize de İspanya maçı öncesi "Son dakikaya kadar uyumayın" mesajını verdi.

Fatih Terim, Avusturya ile oynanan özel maçta sahaya çıkan ilk 11'deki 5 oyuncuya (Volkan, Gökhan Gönül, Gökhan Zan, Aurelio ve Tuncay) yine ilk 11'de görev vermişti. Caner ve Gökhan Ünal ilk 11'in sürprizleriydi. Emre, Kazım, Ayhan, Sabri, Halil ikinci yarıda takıma girdi. Şüphesiz İspanya maçına kadar Fatih Hoca'nın kafasından daha çok şeyler geçecek. Kim oynarsa oynasın son dakikaya kadar uyanık kalmak şart.

Hairdesigner
12-02-09, 15:35
Milli Takım'da sevindiren yenilikler var
Hayri Beşer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=147)
Zaman

Atatürk Stadı'nın seyirciye susamış uçsuz bucaksız tribünleri Ay-Yıldızla buluşmanın mutluluğunu yaşadı bir kere daha. Yağmura meydan okuyan on binleri aşan bu sevgi seli köklü bir mazinin dramını anlatıyordu aynı zamanda. Bu yüzden İzmir, Süper Lig'de olamamanın özlemi ve mahcubiyeti ile koşmuştu stadyuma.
İzmir gibi Fildişi Sahili de güzel ve anlamlı bir seçimdi. 'Ayağa pas oyununu' vazgeçilmez bir sistem karakteriyle uygulayan rakip karşısında hem temiz hem de sahici bir sınav verme imkanı doğmuştu Milli Takımız'a. Nitekim kaygan zemine rağmen sürekli topun koşturulmaya çalışıldığı, içine estetik parıltılar serpiştirilmiş bir 90 dakika izledik. Öncelikle Milli Takım'ımızın dikkat çeken özelliklerine değinmek istiyorum. Hakan Balta'nın sakatlığı sebebiyle sol bekte görev yanan CSKA'lı Caner, oyun yorumu, stili ve tekniğiyle uluslararası bir tarzı resmediyor. Modern bir savunmacı estetiğiyle oynuyor. Bu oyuncunun Abdullah Ercan'dan sonra en keyif veren milli sol ayak adayı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak hücuma yeterince katılamadı. Bunda önünde görev yapan (önce Arda, sonra Tuncay) isimlerin defansif görev paylaşımına yaklaşmamalarının da rolü vardı. Yine de daha cesur olabilirdi. Terim'in Türkiye'nin en iyi iki son vuruş ustasını (Semih-Gökhan) bir arada oynatması ideali test etme açısından güzel bir denemeydi. İki oyuncu da, takım oyununa katkıda bulundu. Ayrıca bu iki golcü pozisyon beklemenin ötesinde atak organizasyonlarında aktif rol aldılar. Gökhan'ın formda bir görüntüsü vardı. Attığı mükemmel golün yanı sıra rakip eksilten hareketleriyle tribünlerin hararetini en çok yükselten isimlerin başında geldi. Defansif orta saha pozisyonunda oynayan Mehmet Aurelio, sistemin en kilit adamıydı. Pas delisi rakibin yeterince pozisyon zenginliği üretememesinde Mehmet'in savunmaya çok akıllıca eklemlenerek çabukluğu ve oyun zekasıyla top söküşlerinin rolü büyüktü.
Millilerimiz oyun içerisinde sistem ve pozisyon değişikliklerini çok başarılı bir şekilde uyguladı. Hamit orta sahanın sağında maça başladı. Sonra oyun kurucu rolüne büründü. Arda ile Tuncay sağ kanat-sol kanat değişiklikleriyle rakip savunmanın dengesini bozdu. Gökhan Ünal, sık sık çizgiye çekilerek oyuna genişlik kazandırdı. Fildişi paslı oyunu başarıyla uygulamasına rağmen tempoyu yeterince yükseltemedi. Bu da savunmadan çıkışlarda Millilerimize sürpriz top çalma imkanı veren bir faktördü. Bu akılcılığı zaman zaman gösterdik ve etkili gol pozisyonları bulduk. Ancak yeterli değildi. Milli Takım'ımızın hücum pres özelliğini biraz daha yükseltmesi gerekiyor. Bu bir hazırlık maçıydı. Bu yüzden Terim, 2. yarıda birçok oyuncuyu değiştirdi. Bu yarıda rakibe fazla pozisyon verdik ve uzatmada yediğimiz golle galibiyeti kaçırdık. Yine de Millilerimizin sistemli ve yardımlaşmalı oyun ahengine sadık kalmaya çalıştığını gördük.

Hairdesigner
12-02-09, 15:35
Aybaba'nın Soner'i
Hasan Sarıçiçek (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=132)
Türkiye

Samet Aybaba‘nın şu anda teknik direktörlüğünü yaptığı G.Birliği için, Beşiktaş’tan sonraki ilk göz ağrısı diyebiliriz. Duyuyoruz ki Samet Hoca, “yarışmacı teknik adam” kimliği yanında G.Birliği’ne Soner gibi yetenekli gençleri de kazandırma çabası içinde. Hocanın temel öğretileri ise taktik ve teknik konulardan çok, “İdeal sporcu nasıl olmalı” düsturu üstüneymiş! Samet Hoca 20 yılı aşan teknik adamlık sürecinde nice genç yeteneklerin özel hayatlarına dikkat etmediklerini için saman alevi gibi kaybolup, gittiklerini az yaşamadı. Ayrıca Avrupa’nın en golcü isimleri Jardel ve Güiza‘nın hali de ortada değil mi?


>> Kulüp hocası olmak!
Hangisi daha zor, kulüp takımını çalıştırmak mı yoksa Milli Takım hocalığı mı? Sizi bilmem ama Luislerin haline bakarsak, birincisinin daha zor olduğunu rahatlıkla anlarız. Portekiz’i Avrupa ikincisi yapan Luis Felipe Scolari, Milli Takım teknik direktörlüğünü bırakıp İngiltere’de Chelsea’nın başına geçti. Ama Brezilyalı teknik adamın bu denemesi fiyaskoyla sonuçlandı. Tesadüf mü bilmem, benzer durum, bu defa bizim Luis‘in başına geldi. İspanya Milli Takımı’nı 2008’de Avrupa şampiyonu yapan Luis Aragones, F.Bahçe’de dikiş tutturamadı! Belediye hezimetinden sonra da menacerini alel acele İstanbul’a davet etti.



>> Fil mi, Boğa mı?
Grubumuzdaki en güçlü rakibimiz hiç şüphesiz İspanya! Mart ayında karşılaşacağımız Del Bosque’nin Casillaslı, Albiol, Arbeloa, Capdevila, Juanito, Marchena, PiquÈ, Puyol, Sergio Ramos, Xavi Alonso, Busquets, Cazorla, Riera, Xavi, Silva, Iniesta, Senna, Güiza, Llorente, Torres, Villalı İspanyası hazırlık maçını İngiltere ile yaptı. Biz de Fildişi ile. Fildişi, İspanya kadar güçlü mü, bilmem. Ama biliyorum ki, “Türkiye 10 numara!”


>> Ansiklopedlik bilgi
İtalyan futbolunun efsane ismi, İnter ile Milan kulüplerinin paylaştığı Milano’daki stada adını veren Giuesppe Meazza‘nın 1947 - 1948 yılında Beşiktaş’ta teknik adamlık yaptığını biliyor muydunuz?

Hairdesigner
12-02-09, 15:36
Bu provayı tuttum
Ömer Faruk Ünal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=95)
Türkiye


Fildişi her ne kadar bir Afrika takımı olsa da her bir oyuncusu Avrupa liglerinin gediklisi. Sevilla’sından Chelsea’sine...
İzmir seyircisi bizim takımı yalnız bırakmamıştı. Rakip dersen bir marka... Bol yağmur bol rüzgar...
Fatih Terim de kimseyi saklamadan, esirgemeden, hemen hemen Caner dışında kafasındaki İspanya maçlarının kadrosunu sahaya sürmüştü. Hatta biraz da abartılı bir kadroydu. Hücumu ve golü fazla düşünen, cesur bir on birdi. Nitekim çabuk da netice verdi. Gökhan erken yazdı...
Servet‘in sert futbolu, Fildişi’nin yıldız ayaklarını yıldırdı. Özel maçta kazaya uğramaktan çekindiler. Kendilerini korumayı daha çok düşündüler.
Hamit-Aurelio‘nun göbekte olması, kanatlarda Arda ile Tuncay değişkenliği orta sahayı defansif ve ofansif tarafı güçlü, ideal bir konuma taşıdı. Gününde olan bu dörtlü her zaman iş yapacaktır.
Gökhan-Semih forveti de itiraz edilecek bir hücum hattı değil. Bu maç İspanya karşılaşmaları öncesinde Terim‘in kafasındaki on biri görmek açısından faydalı olmuştur. Caner ve Gökhan Zan dışında İspanya on biri İzmir’de belli olmuştur.
Uzatmaların uzatmasında gelen gol dışında her şey güzeldi. Takımın en formda oyuncusu Volkan Demirel’di.
***
İzmir çok perişan halde. Şehir adeta dökülüyor. Hele de Atatürk Stadı... Düşünün ki, 2009 Türkiye’sinde Şeref Tribününde protokol koltuklarına oturan olmadı. Boş kaldı koltuklar. Statta yağmuru en bol ve güzel alan yer Şeref Tribünü idi. Utanılacak bir tablo. En çok da İzmirli Federasyon Başkanı Mahmut Özgener, ev sahibi sıfatıyla mahcup olmuş olmalı.

Hairdesigner
12-02-09, 15:36
Terim'in keyfi gıcır
Osman Korkmazel (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=102)
Fotospor

İki-üç gündür A Milli takım dolandı sözde yorumcuların ve biz medyanın diline, kalemine. Boşuna konuşup, kalem oynatıyorlar. Fildişi Sahili maçının bu ateşli ve kaoslu lig ortamında yapılması, siz ne derseniz deyin; 1.5 yıl öncesi tüm maç takvimlerine bakılarak alınan bir karar... Bilindiği üzere 2010 Dünya Kupası Elemeleri’nde son (15-10-2008. 0-0 berabere kaldık) maçımızı Estonya ile oynadık. Ve yine grupta (28 Mart deplasmanda 1 Nisan Türkiye’de) 2 tarihi İspanya karşılaşması yapacağız. Arada da üstte belirttiğim takvim göreceliğinde, 2 özel gruplara hazırlanma müsabakası oynayacaktık. Birini 19-11-2008’de Avusturya ile deplasmanda oynamış; Tuncay Şanlı (3) ve Mehmet Aurelio’nun golleriyle 4-2 yenmiştik. Yarınki 2. özel maç ise son yılların parlayan yıldızı Fildişi Sahilleri Milli Takımı. Bilmem biraz izah edebildim mi!... Fatih Terim’e sorulan, “Hocam kıran kırana geçen Süper Lig ve çalkantılar, futbolcuları etkilemez mi?” ye cevaben, “Bunlara gülüyorum. Oyuncularım buraya geldiğinde kulüp şapkalarını bırakıp, Milli şapkalarını giyer. Onlar ne gergin ortamlarda bir araya geldi. Burada güzel arkadaşlık ve dostluk var. Sıkıntı yaşamamız mümkün değil.” dediği gibi; saf satayı bırakıp güne bakalım. Fildişi yüksek düzey oyunculara sahip. Tamamı Avrupa’nın ultra ekiplerinde forma giyiyor. Chelsea’li Drogba, Arsenal’lı Eboue, Tottenhamlı Zokora ve Barcelonalı Yaya Toure birkaçı. İzmir’de yarınki karşılaşma İspanya maçının asıl olan provası olacak. Fatih Terim’in, son Avrupa Şampiyonası’nın gözdeleri Hamit, Emre, Tuncay ve Semih’in sakatlıklarını atlatıp, Milli formaya kavuşmasına çok sevineceğini biliyorum. Son Estonya maçının iskeleti korunmuş. Bunlara az önce yazdığım isimlerde katıldı. Volkan’ın yeri garanti. Savunmada tek eksik Hakan Balta. Stoperlerden biri Avusturya maçının iyisi Emre Güngör olursa yıldızı parlar. Orta bölgede bolluk var. Seç beğen al. Hocam forvete bir önerim olacak; Semih’i oynat da Aragones görsün.

Hairdesigner
12-02-09, 15:39
Bu hakemlerle lig bitmez! Refik Sıla Güvenç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1856)
Evrensel


Refik Sıla Güvenç-silaguvenc@gmail.com
Bu hakemlerle lig bitmez!
Geçtiğimiz pazar akşamı televizyon ekranları, her zaman olduğu gibi yine futbol programlarıyla doluydu. Üstelik bazıları hem cumartesi hem de pazar akşamları ekrana gelerek, tüm futbol birikimlerini(!) izleyicilerle paylaştı. Aslında sadece bir tanesini izlemek -üstelik öyle sonuna kadar falan da değil sadece yarım saat izlemek- yeter de artar bile. Çünkü hemen hepsinde aynı konular konuşuluyor. Sadece programların isimleri, sunucuları ve konukları değişiyor. İçlerinde birkaçı daha çok ‘futbol’ konuşmaya özen gösterse de kavgalar ve gürültüler eksik olmuyor. Bu haftaki programlarda da yorumcular, futboldan çok “Bu hakemlerle bu lig bitmez”, “Hakem maçı katletti” cümleleriyle dolu saatler geçirdiler. Hem de öyle az buz değil, sabahlara kadar hakemler masaya yatırıldı, çiğnendi, doğrandı. Hal böyle olunca insanın aklına şu soru geliveriyor: acaba hakemler olmasa bizim aslında hiçbir hafta hakem konuşmak istemeyen ama mecbur kalan yorumcularımız(!) ne yapacaklar? Öyle ya, her hafta ekranlara çıkıp saatlerce yorum yapmak kolay değil, hakemler de olmasa konuşacak neyimiz kalırdı? Örneğin Selçuk Dereli, Lincoln’ü Kayseri maçında oyundan atmasa futbol programlarının ne tadı ne de tuzu olacaktı(!) Mesela, kanalturk’te ekrana gelen Telegol programında saatlerce sırf Lincoln’ün atılması konuşuldu. Ahmet Çakar hocamız Lincoln’ün gördüğü ikinci sarı kartın hatalı olduğunu ve bu yüzden atılmasının yanlış olduğunu söylediğinde mesele çözüldü sandık ama Lig TV’deki Erman hocamız, Lincoln’ün gördüğü kırmızı kartın kesinlikle doğru olduğunu söyledi. Yani iki eski hakem hocamız ekranda defalarca izledikleri bir pozisyon için iki farklı yorumda bulunup kafamızı daha da karıştırdılar. O halde iki eski hakemin bile ortak karar veremediği pozisyonu sabahlara kadar konuşmanın, tartışmanın ne alemi var? Futbol yorumcuları her hafta sonu maçlardan önce hakem hata yapsa da sabahlasak diye dua ediyorlar mıdır acaba? Yoksa o anda yaptıkları yorumun sonucu hiçbir şekilde değiştirmediğini bildikleri halde bu işkenceyi bizlere yaşatmazlardı.
***
Bu pazar NTV’deki % 100 Futbol’da Rıdvan Dilmen’in Fenerbahçe’ye olan kızgınlığına şahit olduk. Hem yönetime, hem teknik direktöre hem de futbolculara veryansın etti durdu Rıdvan hoca. Hatta bir ara hızını alamadı ve Fenerbahçe’de oynamanın zorluklarından bahsetti. “Fenerbahçe’de oynamak kolay mı, ben bile 25’imde attım kendimi” diyen Dilmen, tam hakeme çatacaktı ki Fenerbahçe’nin oynadığı futbolu gördükten sonra buna gerek bile olmadığını söyledi. Dilmen ayrıca, penaltı pozisyonunda hakkını aramak anlamında itiraz bile etmeyen Fenerbahçeli futbolcuların bu tavırlarını da, oyunculardaki heyecansızlığa, top oynama aşkının yetersizliğine bağladı.
***
kanalturk’te ekrana gelen Telegol’de son haftalarda olduğu gibi yine Ahmet Çakar fırtınası esti. Çakar’ın hedefinde ise bu kez Aragones vardı. Aragones’te Alzheimer hastalığının başlamış olabileceğini söylerken, yorumlarının arasına, “Ben kimseye hakaret falan etmiyorum” lafını sıkıştırmayı da ihmal etmedi tabii. Aragones’i gönderip reçeteyi bile yazdı Fenerbahçe yönetimine: “Ey Aziz Yıldırım, hiçbir şey yapamıyorsan Rıdvan’ı getir!”
***
Ve Gool programında ise yorumlar sırasında ekrana gelen görüntüler dikkat çekiciydi. Fenerbahçe-İstanbul Büyükşehir Belediyespor karşılaşmasının konuşulduğu sırada ekranda Stephen Appiah’lı Fenerbahçe görüntüleri vardı. Programda yayıncı kuruluştan alınan görüntüler yok elbette ama bu kadar eski görüntülerle de olmaz ki.
***
Son olarak Kanal 1’deki Futbol Merkezi’yle bitirelim. Programın sunucusu Can Çobanoğlu’nun ekranlara uyum sorunu devam ediyor göründüğü kadarıyla. Çobanoğlu, izleyicilerin maille yönelttiği “Kazağınızın rengi ne” gibi sorulara fazla kulak asmayıp ilgisini konuklara odaklasa daha iyi bir iş çıkaracak.

Hairdesigner
13-02-09, 14:59
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1781.jpg Sorumlu Aragones

Kaledeki Volkan'dan en uçtaki Güiza'ya kadar gergin, moralsiz, isteksiz ve birer sinir küpü Edu'dan Deivid'e, Uğur'dan Kazım'a düşüş içinde aylardır futbolcular. Sezon başından beri aynı anda en az 3- 4 futbolcu sakatlık sorunu yaşıyor. Güiza ıslıklandı, Fenerbahçe tarihinin tartışmasız en başarılı başkanı Aziz Yıldırım istifaya davet ediliyor. Türkiye'nin en değerli ve kapasiteli kadrolarından biri olan bir futbolcu gurubundan iki maç üst üste, hatta 19 haftalık periyotta 3-4 maç alkışlanacak bir performans sergileyen bir 11 çıkmıyor. Futbolcular mutsuz, şikayetçi, taraftarın içi kan ağlıyor. Teknik direktör, futbolcular arasında sevgi, saygı ve güven zedelenmesi uzaktan bile sezilir hale gelmiş. Hiç şüphe yok ki bu görüntüsünün en büyük sorumlusu teknik direktördür. Çünkü her futbolcunun belli bir kapasitesi, yeteneği ve stili vardır. Performans denen olgu ise tamamen psikolojiktir. Dolayısıyla takma dikte edilen sistem, birlikte oynadığı arkadaşlarının mantalitesi ve çapı da dahil, bir dizi faktör belirliyor futbolcuların performansını.

Gerçekleri göremedi
İşte, bir teknik direktöre dünyanın parasının verilmesinin nedeni de budur. Yani, futbolcusunu kapasitesine ulaştıracak sistemi, kadrosunu ekip ruhuna kavuşturacak yöntemi bulmak ve bunun için gerekli ortamı hazırlamak. Ama bununla da sınırlı değil yanlışları Aragones'in. Deniz ve Selçuk dururken, Maldonado'yu öne çıkardı, yetinmedi Jocico'yu aldırdı. Alex'le Semih'in, Semih'le de Alex'in daha üretken olduğunu görmedi. Açıkçası adalet ve analiz konusunda yetersiz kaldı. İyi de Fenerbahçeli futbolcular nice önemli teknik direktörle çalışmış, büyük deneyimlere sahiptirler. Aragones'teki yetersizlikleri görmüyor ve etkilenmiyorlar mı sanıyorsunuz! Her fırsatta söylediğim gibi teknik direktörün katkısı en az % 30'dur. Dolayısıyla, Fenerbahçe'nin sezon başından beri Avrupa ve Türkiye'de kapasitesiyle çelişen çok yönlü bir görüntü sergilemesinin ana nedeni Aragones'in vizyonu ve tercihleridir.

Hairdesigner
13-02-09, 15:00
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg Gücünü tarihten almak!

Yabancı oyunculara kulüp tarihinin etkileyici şekilde öğretilmesi bana göre çok önemlidir. Bunun, performansı da formaya bağlılığı da artıracağına inanırım. Çünkü yabancı futbolcu geldiği zaman ne görüyorsa tek gerçeğin o olduğunu zanneder. Tavırlarını da buna göre belirler. Özellikle bu bir yıldız ise kendini kulübün üstünde görür. Ardından da bildik sorunlar yaşanır. Fulya'nın açılışındaki görsel şölen bu anlamda da çok önemliydi. Tüm takım, Beşiktaş tarihinin özetini çarpıcı görüntülerle izledi. Camianın derinliklerinin farkına az da olsa varmış oldular. Görüntüleri izlerken yerli oyuncuların yüzlerinde farklı bir gurur vardı. Yabancılar ise hayranlıklarını gizleyemiyorlardı. Eski şampiyonluklar sonrasında yaşanan sevinçler, görkemli kutlamalar sanırım hepsini etkiledi. Bu nedenle Trabzon maçından itibaren şampiyonluğu daha çok isteyen bir Beşiktaş izlemeye hazır olun. Fulya'daki şölen, futbol takımını, teknik adamından malzemecisine kadar çok etkiledi. Şampiyon oldukları takdirde neler yaşayacaklarını örneklerle gördüler. Diyeceksiniz ki zaten bilmiyorlar mıydı? Bilmek ayrı, idrak etmek tam olarak anlamak, daha önce yaşanan örnekleri görmek ayrı. Beşiktaşlı futbolcular düne kadar kulaktan kulağa duyduklarını ya da dışarıdan izlediklerini bu kez camianın önde gelenleriyle birlikte izlediler. Duygulandılar, ne kadar büyük bir camiaya mensup olduklarını bir kez daha hatırladılar. İlk cumhurbaşkanımız Ulu Önder Atatürk'ün görüntüsü dev ekranlarda ve her yerdeyken, son cumhurbaşkanımız Abdullah Gül bizzat kendisi katıldı bu müthiş törene. Merhum Cumhurbaşkanımız Turgut Özal'ın eşi Semra Özal (Fulya'nın Beşiktaş'a ait olmasında çok büyük katkısı var), TBMM eski Başkanı Hikmet Çetin, yeni ve eski bakanlar, ünlü işadamı Rahmi Koç, onlarca bürokrat, komutanlar, gazeteciler v.s. Beşiktaş camiasının büyüklüğü bir kez daha gözler önüne serildi. Hayırlı olsun.

Hairdesigner
13-02-09, 15:00
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1817.jpg Böyle gitmez

- Konya maçında iki puan kaybediyorsun, "Bir puan aldık ya, kötünün iyisi" diyorsun. Şaka gibi! Sen şampiyonluğa oynuyorsun, ligden düşmemeye gayret etmiyorsun ki... Beşiktaş'ın futbol düzeni falan yok!

- Oyuncular yanlış yerde oynatılıyor. Ama şu "Mustafa Denizli şansı" denen şey, gerçek galiba... Bir teknik adama, yönetici açıklamasıyla mesaj yollamak da çok ayıp! Delgado'ya gelince, bu çocuk işini iyi biliyor!..

* Beşiktaş, Konya deplasmanında hiç hesapta olmayan iki puan kaybetti. Mustafa Denizli ise bu kayıp sonrası "kötünün iyisi" yorumunu yaptı. Sizin düşünceniz nedir?
Beşiktaş için kötünün iyisi diye bir şey kalmadı. Bir puan hiçbir şey değil! Bir tuhaflık var. Üç puanlı bir ligde bir puana iyi muamelesi yapman yanlış. Kaybettiğin iki puana yanman lazım. Sen şampiyonluk yarışı yapıyorsun, 10. sırada olup da ligde kalmaya çalışmak değil ki senin hedefin! Dolayısıyla, Mustafa Denizli üç puanlı ligde oynadığımızı unutuyor bazen galiba.

* Siyah-beyazlılar hafta sonundaki Trabzonspor derbisinde nasıl bir sistem ve taktikle oynamalı?
Beşiktaş'ta çok eleştirdiğimiz Serdar Özkan eğer sahada yoksa, siyah-beyazlılar topu rakip sahaya taşımakta zorluk çekiyor. Şimdi Beşiktaş, Trabzonspor karşısında daha maçın 1. dakikasından itibaren oyunu rakip sahaya yıkmayı düşünüyorsa (bordo-mavililer çok ciddi bir kontratak takımı olduğu için) problem olur. Yok; Trabzonspor'u üzerine çekecek ve kendisi Trabzon savunmasının arkasına atılacak toplardan umut bekleyecekse, bu konuda da onu yapacak adam sayısı az Beşiktaş'ta... Olanlar da formda değiller. Şimdi Ernts'in kendini göstermesi lazım, ama o kadar yeni geldi ki. Bir de Mustafa Denizli ön liberolarını, Konya'da ön stoper gibi oynattı. O hale geldi ki Yusuf bile ön libero oldu ilk yarıda. En azından Cisse'nin daha ofansif, Yusuf'un rakip ceza sahasına yakın oynaması şart. Beşiktaş'taki futbol düzenini anlayan varsa, beri gelsin! Ben anlamıyorum.

* Holosko yine suskun günler geçiriyor, neden?
Holosko oynayınca da çok bir şey fark etmiyor. Artık Holosko'dan umudumu kesmek üzereyim. Bu çocuk çift santrfor oynamadığında sağ çizgide görev yaptığı zaman bile -ki bence bu işi yapabiliyor- memnun değilim diyorsa, artık bu durum Mustafa Denizli için ciddi bir sorun olmaya başladı demektir.

* Mustafa Denizli, "26. haftada ligin neresinde olacağımızı görecekler" diyerek iddialı konuşmuştu. Dediğini yapabilecek mi?
Çok büyük bir şansı var Mustafa Denizli'nin. Beraberlikle kapatacağı maçlarda bile üç puan almayı başardı tecrübeli hoca. Geçen hafta Konyaspor'u yenebilseydi Beşiktaş; anlayamadığımız, ne olduğunu çözemediğimiz futbolla 9 puan toplamış olacaktı. Ortalarda dolaşan "Mustafa Denizli şansı" yorumları galiba gerçek!

* Asbaşkan Levent Erdoğan, "Elde un ve şeker varken helva yapamamak, taraftara karşı büyük haksızlık olur" dedi. Bu, Denizli'ye gönderilmiş üstü kapalı bir mesaj mı?
Levent Erdoğan hep böyle konuşuyor. Ben, Levent Erdoğan'ı "başkan" konuşturuyor diye düşünüyorum. Bu kadar enteresan mesajlı konuşmaları, bir yönetim kurulu üyesi kendi kafasından söylemez. Bunları başkan söylese, problem olur. Ama yönetici söylediğinde problem olmuyor, haber oluyor!

* Siz, "Delgado artık yatar" demiştiniz. Hâlâ bu tezinizin arkasında mısınız?
Türkiye'deki yabancı futbolcularla böyle "güzel" sözleşmeler yapınca, üstüne bir de sakatlanmışlarsa eğer bunun tadını çıkartabildikleri kadar çıkartıyorlar. Hatırlasana, Delgado ilk geldiğinde deplasmana falan gitmiyordu. Şimdi Yusuf'u da almış bir Beşiktaş'ta, Delgado ilk geldiği sezona dönecek. İstanbul'da oynayan, deplasmanlarda kaybolan bir adam olacağından kuşkulanıyorum. İnşallah ben yanılırım.

* Beşiktaş'ın en önemli projelerinden biri olan BJK Fulya Süleyman Seba Kompleksi açıldı. Bu proje için sizin yorumunuz nedir, Beşiktaş'ın geleceği garanti altına alındı diyebilir miyiz?
Kulüpler sadece bir şirket olsalardı, "Beşiktaş'ın geleceği garanti altına alındı" derdim. Ve şirket olmak tek başına krizlerden kurtulmayı ve geleceği garanti etmeyi mümkün kılsaydı, bunu da alkışlardım. Ama ben Fulya Projesi'nin tek başına Beşiktaş'ın geleceğini kurtaracağına inanmıyorum. Hele bu krizde!

* Beşiktaş'ın ileri gelenlerinin buluşması, ileri bir tarihe ertelendi. Bu tür toplantıların yapılması engelleniyor sanki, bu doğru bir tutum mu?
O bir istişare toplantısıydı, yapılması da ilginç olurdu. Benim öğrendiğim, Hikmet Çetin istemiş böyle bir buluşmayı. Hikmet Çetin'e de başından sonuna kadar güvenirim. Ama Beşiktaş'ta esas toplantı yeri genel kurullardır ve ona hazırlanmaktır önemli olan. Bu kadar söylüyorum, gerisi önemli değil!..

Hairdesigner
13-02-09, 15:00
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1586.jpg Mesut'lu günler

Bu sezonun renkli takımlarından biri olan Denizlispor sezon başında kaptan Yusuf Şimşek dahil bir çok tecrübeli futbolcusuyla yolunu ayırmıştı. Gençlerden oluşan bir ekip kurarak başına da Süper Lig tecrübesi olmayan Ali Yalçın'ı getirmişti. Yalçın ile 9 haftada 8 puan toplayan Denizlispor, hoca değişikliğine giderek Ümit Kayıhan ile anlaştı. Denizlispor, Kayıhan ile ligde oynadığı 8 maçta 1 galibiyet, 1 beraberlik alıp, 6'sını kaybedince yollarını ayırdı. Denizlispor'da Kayıhan gitmeden birkaç gün önce biri 7 diğeri 5 sezon forma giyen en istikrarlı iki oyuncu Roman ve Tomas gönderildi. Bu Denizlispor'un yaptığı önemli bir hataydı. Çünkü alan iki tecrübeli futbolcu da gönderilmiş ve böylece takıma saha içi ve dışı liderlik yapabilecek oyuncu kalmamıştı.

Yeni bir başlangıç
Devre arasında Brezilyalı Goncalves, Bosna Hersekli Berberovic, Bulgar Angelov, Gineli Bangoura ile Karşıyaka'dan Ozan, Çaykur Rize'den Özden, Kartalspor'dan Zafer ve Konya'dan Şener kadroya dahil edildi. Ve Kayıhan'dan sonra takımın başına Mesut Bakkal geldi. Birçok takımda başarılı çalışmalar yapan Mesut Bakkal iyi bir teknik adam. Ama işi kolay değil. Çünkü Denizli'nin oturmuş bir kadrosu ve oyun sistemi yok. Denizlispor, pazar günü Konyaspor'la oynayacağı maçla yeni bir başlangıç yapıyor. Konyaspor kolay bir rakip değil. Eğer Denizlispor kendi sahasında oynamanın avantajıyla kazabilirse yolu açılır, yoksa işi zor.

Hairdesigner
13-02-09, 15:01
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1812.jpg Başbakan'a mektup

Spora, özelliklede futbola yakın ilgisiyle bilinen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan yaklaşık 4 aylık aradan sonra bugün tekrar Sivas'a geliyor. Hoş geldi sefalar getirdi. Yalnız kendisine o zamanlar binlerce kişinin karşısında verdiği sözleri hatırlatma gereğini duyuyorum. Geçtiğimiz ekim ayında Sivas'ta şunları söylemişti: "Sivasspor'u başarısından dolayı tebrik ediyorum. Böyle bir takıma daha modern ve güzel bir stat yakışır, size bunun müjdesini veriyorum. TOKİ başkanıyla görüştüm ve gerekli talimatı verdim." Başbakan'ın bu sözleri Sivas'ta büyük bir heyecan uyandırdı. Herkes yapılacak stadın yerini, şeklini ve kapasitesini merak etmeye başladı. Hatta "Kayseri'ye yapılan stattan daha iyi mi olacak?" diyenler bile vardı. Fakat aradan geçen 4 aylık süre zarfında bu konuda ne yazık ki somut bir gelişme yaşanmadı. Stadın yapılacağı yer olarak düşünülen fuar alanındaki arsada yasal engel çıktığını öğrendik. Vali Veysel Dalmaz bu yasal engeli aşmak için çaba gösteriyor, ancak belli ki onu da aşıyor. Şimdi top Başbakan'da. Sayın Başbakan binlerce kişinin önünde, "Sivas'ın Bakanı benim" dediniz. Bunu göstermeniz lazım. Bu sözü günü kurtarmak için mi? Yoksa içten mi söylediniz, bunu bugün hep birlikte göreceğiz.

Sivas'a ne yapsanız az!
Sivasspor son iki sezonda yaptığı çıkışla Anadolu takımlarının lokomotifi oldu, onların ufkunu açtı ve hepsinden önemlisi, "Şampiyonlukta bizde varız" demelerine neden oldu. Bu açıdan bakıldığında da Sivasspor ve Sivaslılar ödüllendirilmeli. Bu ülkenin Başbakanı olarak, kendi imkânlarıyla bu kadar büyük başarılara imza atan Sivasspor'u ödüllendirmek istemez misiniz? Mademki Sivaslıların gönüllü bakanısınız, o zaman son bir hatırlatma yapayım. Türkiye'de en az 5 milyon Sivaslı ve bir o kadar da Sivasspor sempatizanı var. Bu kadar insan Sivasspor'un şampiyonluğuna engel olunmasından ve 4 büyüklerden birisine gitmesinden endişe ediyor...

Hairdesigner
13-02-09, 15:01
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1747.jpg Katılın kolbastıya

Bu kolbastı, Afrika oyunu mu? Song, Yattara, Sylva oyundan ince figürler geçiyor. Daha dün gelen Alanzinho katılıyor, bizim uşaklar neden oynamıyor? Trabzonspor sevdalısı Muşlu Raşit soruyor da... Sevgili hocam, sizi hem sever hem de beğenirim. Yalnız şu kadro seçimini biraz daha gözden geçirmenizi tavsiye ederim. İhsan Alioğlu haklı hocam. Size yakıştıramam fakat Trabzonspor'a bir yerden kızmışsınız, kadro seçiminiz onu söylüyor. 50 dakika izledik, fikrimizi söyledik. Alanzinho, Trabzonspor'un futbolcusu değil. Daha fazlasına vaktimiz var mı? İşte orada Kamanan diye bir futbolcu var. Hiç tartışılıyor mu? O da yeni alındı, ortalığı yiyor resmen. Bizim starın on adımda gittiği yere üç adımda varıyor. Duydum ki Lange'nin, Jun'un menajeri getirmiş. Yazık çok yazık. Dün çıkan yorumlar '% 51 Beşiktaş' yazıyor. Neye göre 51 anlamış değilim. Daha pahalı futbolcular oldukları için mi? Hocanın karizmasından mı? Onca puan kayıplarına engel olamayan, hatta ilerleyen dakikalarda kayıp puanın sebebi gösterilen tribün fazlalığından mı?

Üç büyüklerin adı kalmış
Yüzde 51 yazan arkadaşlar Mustafa hocaya yön vermekten geri kalmıyor. Nobre, Bobo yan yana oynamalı, savunma ağırlıklı takım çıkmamalı. İyi valla sizin bin katınız kadar kazanacak, taktiği sizden alacak. İhtiyaç olan taktiği kuramayacak, ligin lideri karşısında favori olacak. Olmaz öyle şey. Maç öncesi veriler Trabzonspor diyor. Takım bütünlüğü, kolektif hareket, kondisyon, tempo, oyun alanını daraltma, savunma güvenliği, orta saha direnci. Sadece golcülerin hovardalığı yine sürerse bir puan şansı olur ev sahibinin. Futbol bu, en zayıfın en güçlüyü yenebildiği oyun bu. O şans da % 51 olmaz arkadaşlar. Yanal ve talebelerini eleştirdiğimiz, standart dışı oyunlarına eksi yazdığımız doğrudur. Fakat yanlış anlaşılmasın, biz onları kendi ile kıyaslıyoruz. Adı kalmış, üç büyüklerin düşük performansıyla değil. Ona bakarsak, ligin en iyisi Sivasspor'dur. Mevcut malzemeden maksimum verim alan sadece Yiğidolar'dır. Sahip olduğu gücü İnönü'ye taşırsa kazanır Trabzonspor. Son oynadığı Fener ve Ankara deplasmanları söyletiyor bunu. Ligin tepesine ayar verme meselesi aklımın köşesinde duruyor elbet. Dilerim hakem karışmaz ve temiz bir maç olur.

Hairdesigner
13-02-09, 15:01
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1772.jpg Yazık, böyle mi olacaktı?

Yıllarca bu ülkede olmayan Türk futbolunu sattık. 1-0'lık, 2-1'lik, 3-2'lik mağlubiyetlere şerefli yenilgiler dedik. Dün, üç beş yılda bir aldığımız hatırlı galibiyetlerle yaşadık. Bir Macaristan galibiyeti ile 40 yıl idare ettik. Bugün ise UEFA ve Süper Kupamız, Dünya üçüncülüğü gibi apoletlerimiz var. Var ama şikesi, teşviği, küfrü, anarşisi, kaçak inşaatları, el konulan toprakları, hesap sorulmayan ve nereye gittiği belli olmayan milyon dolarlık transfer harcamaları, kafaca iflas etmiş ya da yeteneksiz hocaları ve hakem olayları ile batağa gömülen bir futbolumuz var. Herkesin çıkarlarına çalıştığı, saygı ve sevginin yok olduğu, üstelik tribünlerin boşalmaya başladığı bataktaki futbolumuzu kurtaracak bir adam arıyorum!.. Yok mu, bu işin altına el atacak bir babayiğit. Hem yürekli hem bilekli, lafını esirgemeyen, futbolu siyasetten kurtaracak, komisyoncuları temizleyecek biri... İnşallah filmlerdeki gibi beyaz atı ile gelecek. Yazık, böyle mi olacaktı? Çok bilinmeyenli bir denkleme dönüşen bu futbolumuzu temizlemek galiba zor olacak. Yapmayın, etmeyin, bırakmak istemediğiniz ve yapışıp kaldığınız o koltukları bırakın. 'Yerinize kimse gelmesin' diye borç batağına attığınız kulüplerin, gelecekleri sizin, asla tapulu mallarınız olmayacaktır.

Hairdesigner
13-02-09, 15:03
Giresun çıkışta
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

Bank Asya 1. Lig’de Kasımpaşa’yı deplasmanda yenen Giresun, Gaziantep Belediye’yi de mağlup ederek çıkışını sürdürür. Süper Lig’de ise Galatasaray ve Fenerbahçe favori olan takımlar

Almanya’da zirve yarışı iyice kızıştı. Werder Bremen sahasında M’Gladbach’ı mağlup ederken zorlanmaz. http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/12/fft16_mf179824.JpegHamburg ise Bielefeld’i yenerek iç sahadaki namağlup unvanını sürdürür. İspanya’da ise galibiyete yakın tek takım Valencia. Malaga karşısında üç puana zorlanmadan ulaşacaklardır.
İtalya Serie A’da zorlu Inter-Milan maçının sonucunu dört gözle bekleyecek olan Juventus, Sampdoria’yı mağlup eder. Süper Lig’de ise zirve yarışından uzaklaşmak istemeyen Galatasaray, Antalya deplasmanından galibiyetle döner. Sivasspor’un ise artık seriyi noktalayacağını düşünüyorum. Kırmızı-beyazlılar Bursa deplasmanından en fazla bir puan çıkarabilirler.
Fenerbahçe telafi eder
Bursaspor’un bu maçta kaybedeceğini düşünmüyorum. Fenerbahçe ise sahasında Hacettepe’yi yenerek taraftarına İstanbul Belediye mağlubiyetini unutturur. Bank Asya 1. Lig’de alt sıralardan kurtulma mücadelesi veren Giresunspor taraftar desteğini arkasına alarak Gaziantep Belediye engelini kayıpsız geçer.

Hairdesigner
13-02-09, 15:04
Fenerbahçe’nin “Ergenekon”u !..
Ercan Güven (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=66)
Milliyet

Başkan Aziz Yıldırım’ın “yasak aşk yaşadığı” iddiası, kimi ilgilendirir? Sadece ailesini... Eşini, çocuklarını, yakınlarını.
Başkan’dan süper transferler, muhteşem yatırımlar, ünlü hocalar ve şampiyonluklar bekleyen büyük Fenerbahçe ailesine ne, onun aşk hayatından.
Zaten, futbolun “maço” düzleminde, bedeli “utanç” olan bir eylem değildir çapkınlık!
Ekrandaki spor programları “ota-topa” anket yapıyorlar ya; sorsunlar Fenerbahçelilere... Yüzde doksan “Helal olsun” demezse, bu işi bırakırım ben.
* * *
O zaman, internette dolaşan haber “yüz kızartıcı bir yalan” da olsa, paparazziliğin doruklarını zorlayacak kadar doğruluk payına sahip de olsa, “mesaj” açıktır:
“Yeniden aday olacaksan çok yumruk yiyeceksin”!
Ve asıl adres, Yıldırım ailesidir:
“Başkan’ı caydırın, rezillik çıkarmayalım”...
İşte bu nokta, muhalefetin “zırt” dediği yerdir.
Demokrasilerde muhalefet mukaddestir ve olmazsa olmazdır ama belden aşağı vurunca, hedefine ulaşmak için her enstrümanı kullanmaya başlayınca, ahlaki açıdan vicdanlarda mahkum edilir. Hukuki açıdan ayrı.
* * *
Peki, İktidar’ın “zırt” dediği yer neresidir?
Bunu kullanmak...
Sadece insanların vicdanı ile hukukun kurallarına bırakmamak; sinekten yağ çıkarmaya çalışmak.
Ahlakı, hukuku unutan bazı muhaliflerin eylemleri yüzünden tüm muhalefeti mahkum etmek!..
İktidara karşı olmayı “ayıp” ve “günah” ile özdeş kılmaya çalışmak.
* * *
“Aziz Yıldırım çapkınlığı” haberini üretenler ile onları örgütleyenler, Ergenekon davasında toprağa silah gömüp suikast ve kargaşa ile iktidarı devirmek isteyenler gibidir.
Elbette bedelini ödemeleri gerekir.
Peki, sınırı aşmamış muhalifler?..
İktidardan kurtulmak niyetiyle dillerinin döndüğü kadar uğraşıp vatandaşlık hakkını kullanmak için sandığın ortaya gelmesini beklerken “yaka paça” içeri tıkılanlara benzemektedir Aziz Yıldırım’ın suçladığı kalabalıklar.
İçinde, Fenerbahçe’ye “vatan millet sevgisi” kadar büyük sevgi besleyenler de vardır, işini yapmaya çalışan medya mensupları da Aziz Yıldırım’ın bırakma zamanı geldiğine samimiyetle inananlar da...
* * *
Dışardan bakınca, “Antiazizcilerin” tümü aynı sipere yatmış gibi görülmektedir.
Lakin bazıları ahlaksız ve hukuksuz yolları tercih etmektedir, büyük bir çoğunluğu ise demokratik muhalefet hakkını kullanmaktadır.
Hepsini aynı “koğuşa” koyamazsınız.
Koyarsanız, belki iktidarınızı biraz daha uzatabilirsiniz.
Ama demokrasi dışına çıkmamış insanlara yaptığınız haksızlıktan daha beteri, illegal eylemler içindekilerin aklamasını sağlamanız ve daha da kötüsü, içinde nefes aldığınız “Fenerbahçe atmosferini” zehirlemenizdir.
En kötü topluluk, bölünmüş olanıdır.
Başkan Yıldırım, bu tuzağa düşmemelidir.

Hairdesigner
13-02-09, 15:04
Hiç güzel hareketler değil bunlar!
Ahmet Çakır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=36)
Zaman


Bu tür polemikler çoğu zaman gazetelerdeki haber sıkıntısından beslenir. Yani taraflardan birinin pek de üzerinde durmaya değmez nitelikteki açıklamaları alabildiğine büyütülür. Klasik deyişle pireyi deve yapıp kıyametler kopartılır. Öteki taraf ya da taraflar da bunu yanıtlar ve ortalık yangın yerine döner...
Sonra araya yeni maçlar girer ve konu unutulur. O kadar unutulur ki o dönemdeki tartışma neydi, kimler niçin bunu yapmışlardı, bunları hatırlayabilmek için epeyce çaba göstermek gerekir.
Fakat bu kez durum değişik: Galatasaray Kulübü Başkanı Adnan Polat olayı tırmandırıyor. Federasyon da geri adım atmak niyetinde görünmüyor.
Bunun yanında, Servet'in milli takım kampındaki sözleri gibi yan olaylarla tartışma besleniyor.
Bütün bu tatsızlıkların Galatasaray cephesinden görünüşü "Haklarımızı koruyor, aciz olmadığımızı gösteriyoruz" diye anlatılıyor. Oysa gerçek bunun tam tersi. Sarı Kırmızılı yönetim her adımıyla kendi kalesine yeni bir gol atıyor. Yapılan açıklamalar nedeniyle karşılarındaki cephe her geçen gün biraz daha büyüyor. Basının sağduyulu ve ciddiye alınması gereken kesimi, Galatasaray yönetimine dönük haklı ve önemli eleştirilerde bulunuyor. Özellikle daha 1,5 ay öncesinde federasyona destek açıklamaları hatırlatılarak bugünkü kavganın yersizliği ve tutarsızlığı ortaya konuluyor.
Tabii asıl olay, işin konuşulamayan boyutları olarak görülüyor. Örneğin, Galatasaray yönetimine gelen 'Lincoln ilk yarım saatte atılacak!' ihbarı gibisinden, bize her zaman gülünç gelmiş olan birtakım atraksiyonlar, onları gereğinden fazla etkilemiş... Futbol dünyasında sürekli olarak buna benzer iddialarla dolaşan ve bu yolla kendisine yer edinmeye, önemli adam gibi görünmeye çalışan bir yığın maskaranın bulunduğunu Adnan Polat bilmiyor mu?
Şunu anlıyoruz: Böylesi konularda tepki göstermek, bir Türkiye gerçeği. Bunu yapmadığınız zaman, 'ağlamayan çocuğa meme vermiyorlar' durumu ortaya çıkıyor. Hele Trabzonspor'un 15. haftadaki Bursaspor karşılaşmasını ofsayt bir golle yitirmesinin ardından yaşananlar, bu düşünceyi pekiştiriyor.
Sadece bu değil, G.Birliği-Sivasspor maçının daha 1. dakikasında konuk takım aleyhine penaltı ve kırmızı kartlık pozisyonun görmezden gelinmesi, G.Saray maçında Ümit Karan'ın yok yere atılıp ilk golün de ofsayt olması gibi durumlar, Lincoln'ün de atılmasıyla üst üste gelince, harekete geçme zorunluğu doğuyor.
Yönetim olarak siz ne kadar sağduyulu davranmak isteseniz de taraftarın, camianın ve yakın çevrenin baskıları, bu tür işlere girişmeyi kaçınılmazlaştırıyor.
İyi de harekete geçme biçiminizle işleri büsbütün içinden çıkılmaz bir hale getirdiğinizi görebilmek çok mu zor? "Galatasaray Türkiye'dir" dediğiniz o berbat bildiri hangi sorunu çözebilir ve size ne gibi bir avantaj sağlar? Attığınız bu adımlarla federasyonu ve hakem camiasını karşınıza almak, Kayserispor'dan Antalyaspor'a kadar herkesin birşeyler söylemek zorunda kalmasına yol açmak ve hatta eski defterlerin karıştırılmasına neden olmak, ne kadar akılcı?
Hele şu kural hatası başvurusu! Tam anlamıyla bir şaka gibi... Koskoca Galatasaray'da artık "kural hatasının yürürlükten kalktığı" gibi basit bir gerçeği görebilecek biri yok mu? Federasyon o yanlışı bir kez yaptı ve dersini aldı. Nitekim, Sivasspor maçındaki çok açık kural hatası için bile "Hakem hatasıdır" deyip işin içinden çıktı. Bundan sonraki tüm başvuruların da aynı duvara çarpıp tuzla buz olacağını anlamak için çok mu akıllı olmak lazım? Ayrıca, MHK başkanının yaptığı açıklamalar, o cephede durumun ne kadar vahim olduğunu yeterince açık biçimde ortaya koymuyor mu?
Başka arkadaşlarım da hatırlattı: İki ay önce Yıldırım Demirören aynı durumla ilgili olarak bas bas bağırırken, Polat "Biraz da hatayı kendinizde aramak lazım" demedi mi? Evet, her durumda geçerli çözüm budur: Hatayı kendinizde ararsanız kolaylıkla bulur ve onu tekrarlamazsınız. Yoksa... Allah selamet versin! Galatasaray'ın tepkisinin, gerçekte takımda yaşanan sorunları gizlemek için abartıldığını söyleyenlere ne yanıt vereceksiniz?
Güzel hareketler değil bunlar... O nedenle de size hiçbir yarar getirmez. Bütün bu gürültü patırtı içinde Galatasaray'dan bir sağduyulu ses çıkması yüreklere su serpti. Teşekkürler Hayrettin Ağabey...

Hairdesigner
13-02-09, 15:06
Davos mavos başbakanımız, futbol mutbol büyük başkanlar..
Bilgin Gökberk (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=85)
Milliyet

En tahsillinin, en tecrübelinin, en ustanın teorisi...
Hıncal abinin...
Galatasaray’ın yayınladığı bildiri çok kibarmış, çok daha ağırını hak etmiş bu TFF, bu MHK ve bu hakemler ona göre.
TFF’nin, GS’ın bildirisine “hezeyan“ demesi bunun bir
hakaret sözcüğü olması, aklına Yıldırım’ın üslubunu getirmiş “Aa bu Yıldırım’ın üslubu “demiş.
O, muhaliflerine bu üslupla cevap veriyormuş. “Bu federasyonu Özgener değil Yıldırım yönetiyor” lafları zaten dünyada dört dolanıyormış. Zaten ona İzmir’den mail yağmış “Özgener Altaylı değil, hasta Fenerli” diye...
Filan falan...
Ve...
GS’lı taraftarları ayar ediyor, kuruyor.
Bu TFF, bu MHK, bu GTK karar vermiş, GS’ı yaşatmayacak.
Mış.
Ve...
Hıncal abinin unuttuğunu ben ekliyorum.
Hadi hep beraber hurraaaa sokağa.
İki sorum var Hıncal abiye:
1-Abi söylediklerinin yarısına sen inanıyormusun?
2-Niye böyle yapıyorsun?
Ve...
Bu durumu tek kelime ile özetlemem gerekirse...
Facia!
* * *
Bir başka teori de şöyleydi.
Hasan bey, Aziz beyin baskısıyla paralı menajeri(?) Kemal’i, GTK Başkanı yaptı.
Kemal 5-6 ay maş almış-en son 2002‘de-o günden beri Yıldırım’la bir kere karşılaşmış, bir kere telefonla konuşmuş, onda da Kemal’e “şu dedikoduları önleyin, açıklama yapın” demiş.
Türkçesi “seni ben oraya getirmedim, bu durumdan rahatsızım”.
1-Aziz bey oraya adamını oturtmak istese Kemal’i oturtmaz, Kemal onun adamı olmaz, Aziz Bey Kemal’i benim kadar tanır, oraya en son oturtacağı adam odur.
2-Hasan bey, Aziz beyin lafıyla bir yerlere adam oturtmaz.
3-Bunları Aziz beyi, Hasan beyi, Kemal’i biraz tanıyan bilir.
4-Benim bildiğimi Hıncal abi ve diğer komplocular da bilir, bilmiyorlarsa öğrenmeleri 3-5 dakika sürer.
Yani yine palavra.
Yani...
Yine facia!

Davos mavos başbakanımız, futbol mutbol büyük başkanlarımız

Trabzon ve BJK birer bildiri yayınladı.
‘Van minit’di.
Davoş işiydi.
Sokağaydı.
Yolları kesiliyordu, düşmanları vardı.
GS’ı, FB’yi kastettiler.
GS iyi gidiyordu, gıkı çıkmadı, hatta arka çıktı hakemlere.
Sonra işler ters gitti.
Sivas’a elendiler, Kayseri’ye puan verdiler.
Tepki verebilirdi taraftar.
FB bir hafta önce 6 yiyen Belediye ile oynayacaktı.
Tam zamanıydı.
Bir bildiri de GS yayınladı.
FB yense ‘teori’ cuk oturacaktı.
Yıldırım’ın adamı Özgener, onun adamı Sarvan, hem Yıldırım’ın hem Özgener’in adamı Kemal ve adamları ve hakemler, gözlemciler, temsilciler...
Ama beklenen olmadı.
FB’nin de yolu ‘düşmanları ‘tarafından iki ofsaytla kesildi.
Allah’tan!
* * *
GS yönetiminde vizyonlu, eğitimli, akıllı, ülkenin önünde giden, başarılı iş adamları var.
Bu bildiriden çoğu rahatsız oldu.
Eminim.
Dönerler dedim.
Dön-e-mediler.
Divana taşıdılar.
‘Monşerler’,diplomasi yine sokağa, siyasete teslim oldu.
Kemal Onar gibi ciddi saygın bir isim gündeme getirdi bildiriyi.
Divan Başkanı kabul etti.
138 kişi içinde 137 kişi-Hayri Kozak hariç- destekledi.
Kulüpçülük, batıya açılan pencerede , ‘after 60-70-80’ grubunda bile bu halde.
Yazık.
Siyasiler bu milleti ikiye böldü.
Üç büyükler üçe...
Diğerleri de dörde, beşe, altıya bölüyorlar.
Parça parça oluyoruz.
Ve...
Talihsiz ve bahtsız ve güzel ülkem.
Umudunu kaybetme.
Bu ülkede güzel-daha güzel-insanlar da var.
Belki bir gün...
Belki...
Ve...
“GS Türkiye’dir” dedi GS yönetimi.
Şöylesi daha ‘cuk’.
Türkiye.
Miş.
Bu Türkiye’ymiş.
Öğrendik.
Ha başbakan, ha Davos mavos...
Ha büyük başkanlar futbol mutbol...
Hedef sokak hep.
Fos!
Bence!
* * *
Ya FB...
Çok kötü oynadı, sustu, ters tepebilirdi.
Bekliyor.
FB büyüktür, yolumuz kesilmektedir, düşmanlarımız filan, falan...
Yakında...
Pek yakında...

* * *
Anadolu paralanıyor, araştırıyor, kazık yemiyor, daha iyi organize oluyor.
Beceriksizlikleri ortaya çıktı.
Bu büyükleri rahatsız etti
Car car car konuşmalarının sebebi bu.
FB’nin BJK’ın sportif alanda yolunu kesenler en tepede oturanlar.
Galatasaray’ınkini kesen de en tepede oturan, kendi kesmiyor, Florya’nın tepesindeki profesyoneline kestiriyor.
Fark sadece burada.
Kendi yolunu kendi kesmese, kim kesebilir üç büyüğün yolunu?
Hiç kimse.
* * *
Bu hakemler, yıllarca büyükler tarafından kullanılmış bir neslin
evlatları. Bu TFF, bu evlatlara,“büyükleri kollamayın” dedi.
Hakemler bu yuzden bocalıyorlar.
Büyüklerin, hakem konusunda kimseye söyleyecek lafı yok.
Hala konuşuyorlar.
Car car car!
* * *
Bu TFF, bu MHK, bu GTK ve bu lig eskiye göre hem namuslu, hem temiz. Üç büyükler de bunu biliyor.
Yani...
Bu tantana bile bile, taammüden.
Bu da işin en pis tarafı.
Ve...
Bu yazdıklarım manipülesizdir.
100’de 100.
Temizdir.
100’de 100.
Bencedir.
100’de 100.
Ve...
Sadece arşivde bulunsun diye yazdım.

‘BAZI’ YORUMCULARIN ‘BAZI’ MÜDÜRLERİN YATACAK YERİ YOK

Yine bizim futbol medyası...
Bir kısmının yatacak yeri yok.
Valla.
Hayatlarında sadece köşeleri, programları var, al ellerinden yok olurlar.
Yok olmamak için her şeyi yapıyorlar.
Herşeyi yok ediyorlar.
Kimi haybeden amigo-avukat-, kimi komplocu, kimi provokatör.
Kimi haybeden bitirim.
Ve...
Hesapta futbola hizmet etmek, temizlemek istiyorlar.
Halbuki böyle bir misyonları yok...
Onlardan hizmet isteyen de yok.
Yani...
Haybeden.
Para alarak yorumluyorlar-yorumluyorum-.
Hepsi bu.
Bu işin önüne arkasına illa ulvi bir amaç koymaya gerek yok.
Ve...
Yorumcu yorumlarken kim olduğu ve ne uğruna yorumladığı alt yazı ile yazılmalı.
Ben yorumlarken de...
Bu yorumcu bu yorumları için senede şu kadar almaktadır.
Bu yorumcu teknik adamdır, boştadır, şu takımları gözüne kestirmiştir teklif beklemektedir.
Bu yorumcu için takım farketmez, teklif beklemektedir
Bu yorumcu MHK başkanlığı yapmıştır, bu MHK başkanı ile kavgalıdır.
Bu yorumcu, şu MHK Başkanı olduğunda şu göreve gelecektir.
Bu yorumcu sadece hakemden anlar, sadece hakem yorumlamaktadır.
Bu yorumcu hakem şu hakem ile mahkemeliktir.
Bu yorumu filan takımın kongre üyesidir.
Bu yorumcu filan takımın eski yöneticisidir.
Bu yorumcu şu TFF Başkanının adamıdır.
Bu yorumcu şu takımın eski profesyonelidir.
Bu yorumcu şu başkan seçilirse yönetimine girecektir.
Bu yorumcu şu başkan seçilirse profesyonel görev alacaktır.
Uzatmaya gerek yok.
Anlaşıldım herhalde.
Ve...
Yorumcuyu, yorumu ‘altta yazılanlara ‘ göre yorumlar-yorumlamalıdır- seyirci, okuyucu.
Nokta.

Hairdesigner
13-02-09, 15:07
Lütfen...
Erdoğan Şenay (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=11)
Milliyet


Fenerbahçe’de işler gerçekten karışık ve can sıkıcı bir hale geldi. Geçmiş zamanlarda yapılan müthiş yanlışlar şimdilerde bir bir sırıtmaya, hatta kusmaya başladı.
Sarı-lacivertli yönetimin kulübü maddi-manevi değerler adına yüksek mertebelere taşımasına tüm camia saygı duyuyor. Kulübün marka değerinin kıymet kazandığı hiç tartışılmaz, ancak sonuçta Fenerbahçe’nin dünyadaki her ünlü kulüp gibi futbol ekibinden başlayan bir değer birimiyle ölçülüp, biçilmesi de kaçınılamaz bir doğrudur. Aragones’in takımın başına getirilip, Zico ve teknik ekibinin gönderilmesi 2008’deki sonuçlara bakılarak değerlendirilirse, ortada bir çarpıklık görülmeyebilir. Öyle ya, İspanya’nın teknik patronunu dünyanın şaşkın bakışları arasında Türkiye’de Fenerbahçe’nin başına taşımak o günlerin futbol ambiansı içinde büyük alkışlar da almış olabilir.
Fakat işte meselenin ‘püf’ noktası da buradadır. Yani İspanya dışında hiç çalışmamış bir hocanın Türkiye’de neler yapıp, yapamayacağını ölçüp değerlendirmeleri o devrenin heyecanı içinde değil de Fenerbahçe’nin kadro yapısı zemininde yorumlayabilmek futbolda derin bir bilgi birikimini gerektirir ki, Fenerbahçe’nin transfercileri her kimlerse, onlardaki noksanlık da işte buradadır.
Aragones, yabancı basına daha Türkiye için bavulunu hazırlamaya başlamadan ilk demecini “Şaşırtıcı bir teklif aldım ve gidiyorum” diye vermiştir. Bu kısa kelimeleri yan yana koyup, doğru okuduğunuz zaman ortaya, “Müthiş bir rakamın cazibelerine kapıldım” yorumu çıkmaktadır ki, işte bu durum Aragones’in hayatının teklifine kapılarak, Fenerbahçe’ye koşmasının açık bir belgesidir adeta... Gerisi malumdur. Güiza’nın alınışı da Aragones macerasının bir başka versiyonudur. Varoş çocuklarının ceplerini inanılmaz paralarla doldurursanız onlardan futbol oynamak yerine magazin sayfalarına konu başlığı olmak yanlışını izlemek zorunda kalırsınız.
Radikal karar lazım
Ayrıca konu yalnız Güiza meselesi de değildir. Yerlisi, yabancısıyla diğer takımlara da bir bakınız. 3-5 senede ceplerine 20-30 milyon euro parayı indirmiş kimler geliyorsa aklınıza tekmeye, kabadayılığa koşanlar da, hakemleri şaşkına çevirenler de onlar, sarısı - kırmızısıyla kartları yiyip takımlarını zorda bırakanlar da onlardır.
Daha derinlere inmeye devam edersek laf uzar gider sevgili başkan ve saygın yöneticiler... Kısacası Fenerbahçe ligin 19. haftasında 34 puan toplayabilmiştir. Gelecek 15 maçta korkulu deplasmanlara rağmen hiç yenilmeden tüm oyunlarını kazansa dahi toplamda 79 puana ulaşır. Eee geçmiş yıl 73 puanla ancak ikinci olabilmiş bu takımın artık şampiyonluk hesapları yapması akılla bağdaşır mı Tanrı aşkına? Lütfen sayın başkan, lütfen yönetici dostlar, geleceğin radikal kararlarını cesaretle alıp, şimdiden yürürlüğe koyunuz. Fenerbahçe’yi, Fenerbahçeli olmayan ağızlara da sakız etmeyiniz.

Hairdesigner
13-02-09, 15:07
Galatasaray... Galatasaray'dır
Oğuz Dizer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=18)
Fanatik


Galatasaray Türkiye’dir’ yanlış. ‘Galatasaray, Galatasaray’dır!’
Özgün kültürü, eğitim kriterleri...
Çağdaşlığı ve Türkiye’nin sesi...
Dünyadaki...
Hem kültürel hem de sportif sesi...
Vaziyet rakiplerini elbette gerecek...
Normaldir... Genel yapıda var haset.
Arabesk kültürün, yansıyan değerleri...
Koro halinde konser verecek...
Galatasaray mı?
Resitallerini sürdürecek.
Kopenhag, Monaco’da olduğu gibi.
Herkesin farklı yandaşı olduğu gibi.
Galatasaray’da da farklıdır yani...
Koro halindeki konserlere (!) anlayış...
Bel altı vuruşlara, sabır lazım...
Avrupa’da iki kupa kaldırdınız...
Başarıyı yaşadınız ama bilemezsiniz...
Kolay mı yaşayamayanların ıstırabı?
UEFA ve Süper Kupa, kimlerin kaosu?
Hangi renklerin, yıllar süren kabusu?
Bilir misiniz, kolay mı zannedersiniz?
O nedenle gaza gelmeyecek...
Özgün duruşu devam ettireceksiniz....
Galatasaray Türkiye değildir...
Güzel ülkemin, güzel rengidir...
Bu gerçeği saptırmamak...
Koronun da, derdini deşmemek lazım.
Not; Sevgili Süleyman Hurma...
Şöyle bir dön...
Bak Kayserispor tarihine...
Sonra ‘Sakaryaspor nasıl gitti?’ sor.
İstersen bana telefon et sor...
Akçaabat meselesini!
Özhaseki-Gökçek ‘tokasını’
Gül gibi geçinenleri! Anlatayım.
Selçuk Dereli olmasa, ne olurdu?
Onu da Tolunay’a sor...
Dürüsttür Kafkas... Doğruyu söyler...
Sonra konuş... Veya konuşma!

Hairdesigner
13-02-09, 15:08
Hayal görmeden!..
Öcal Uluç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=152)
Türkiye


Türkiye-Fildişi Sahili maçını izledikten sonra, yazdığım yoruma “nasıl bir başlık atmam gerektiğini” epey düşündüm; sonunda da “İyi değiliz” demenin “doğru” olacağına karar verdim.
“İyi değiliz!..”
İspanya’nın, İngiltere’yi 2 - 0 yendiği bir gecede, seyrettiğim Türk Milli Takımı, “İspanya’yı devirerek grup birinciliğini kazanacak bir takım görüntüsü vermek” bir yana, “iyi futbol oynayan bir takım görüntüsü” bile vermedi, veremedi!..
“Bir hatalı çıkışı hariç” iyi bir performans gösteren kalecimiz Volkan, “biraz sallansa”, Fildişililer “Türkiye ile ilk milli maçlarında galibiyeti ceplerine koyar” ve ülkelerine “öyle” dönerlerdi!..
Kaleciden başladık, devam edelim; defansımız “duran toplarda ve yan ortalarda” tam bir felâket!..
“Hızlı” rakip ataklarında, defans kanatlarımızın “adeta boş oluşu”, Fildişililere bol bol “çizgiye kadar inme”, geriye “tehlikeli gol pasları çıkarma” ve daha fazlası “isabetli orta” imkânını bol bol verdi.
Ön liberoda “tek başına” Aurelio, bir an geldi ki “kime koşacağını şaşırdı” ve çırpınmaktan yoruldu!..
Zira, “rakibe baskı yapan” bir orta sahamız, ne ilk yarıda, ne de ikinci yarıda vardı; adamlar “güle oynaya geldiler de, geldiler kalemize” ve hele ikinci yarıda bir aralık “ceza alanımız içinde 3-4 pas yapacak kadar” rahattılar; sonunda golü de “böyle” buldular!..
Maçın, “golümüze kadar olan” kısa süresi hariç; “gole de, galibiyeti hak etmeye de yakın olan futbolu” misafirlerimiz oynadı!..
Biz ise, pas hataları, hücuma kalkarken “çok riskli” top kaptırmaları ve “isabetsiz ortaları” bol bir futbolu getirdik, Atatürk Stadı’na!..
Diyor ki, hocamız Fatih Terim; “İlk yarıda iyiydik, ikinci yarıda istediklerimi yapamadık!..”
Avrupa’nın dört bir yanından toplanmış bir takım, bir gün önce hem de “ilk defa” gelmişler İstanbul’a, belki de “beraberce doğru dürüst tek antrenmanı da İstanbul’da yapmışlar”; böyle bir takıma karşı “ilk devrede o da kısa süreli bir baskılı oyuna bakarak” böyle konuşuyorsa sevgili Hocamız, çok yanlıyor; bu takım “ilk yarıda da İspanya’yı devirebileceğini ortaya koyan bir futbol oynamadı, oynayamadı”; yani “iyi değildi!..”
İkinci yarı ise tam bir felâketti; doğru dürüst ne pas yapabildik, ne hücum yapabildik, üstelik rakibe de fırsat üstüne fırsat verdik, adeta “antrenman rahatlığı içinde” oynattık!..
Türkiye-Fildişi Sahili maçı ile İspanya-İngiltere maçını art arta seyreden okuyucularım; söyler misiniz bana, “Terim haklı” mı ve “bu takım” İspanya’yı devirebilir mi?..
Temennim, Terim’in İspanya maçlarına kadar “İspanya’yı devirebilecek on biri ve taktiği bulmasıdır!..”
Geliyorum, “foto muhabirleri odasının alçı tavanının çökmesiyle büyük bir tehlikenin can kayıpsız atlatıldığı” Atatürk Stadı’na!..
Türkiye’nin belki de “en bakımsız uluslararası stadı” olduğunu söylersem, bilmem ki çok mu haksız olurum?..

Hairdesigner
13-02-09, 15:08
Ne demişiz ne diyoruz?
Hasan Ali Atasoy (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=51)
Fanatik

Fenerbahçe ile ilgili bütün söylediğim, savunduğum ve mücadelesini verdiğim zihinsel ve yapısal devrim, şu değişmez ve esnemez mantığa dayanıyor:

1- Bu kulüp kişilerin cebine bağımlılıktan çıkarılıp kendi ayakları üzerinde durmaya mecbur. Bunun 5 yıldır geçerli olduğu bilinsin. Ancak asla yeterli olmadığına da vurgu yapılsın.

2- Kulüp kaynaklarının rant ittifaklarınca yağmalanmaması için her türlü radikal yapılanmanın tamamlanmak, sonra da iki kat zırhla sarmalanmak zorunluluğunu kimse unutmasın.

3- Bu kulübün en güçlü, en tehlikeli, en acımasız ve en büyük rakibi yine kendisidir. Önce kendini yenmek gerçeği asla ıskalanmasın.

4- Fenerbahçe kendini yenemedikçe kimseyi yenemez, kendine yenilmedikçe kimseye yenilmez. Bazen zafer zannettiğinizin görkemli bir yıkım, yıkım zannettiğiniz de sessiz bir zaferin başlangıcı olabilir.

5- Yönetimler, kendi hatalarını da, hoca ve kadro eksikliklerini de, hatta hepsinden önemlisi kendi tribünlerini de yenebilecek bir takım kurmaya mecbur olduğunu bilsin.

6- Fenerbahçe kendi ayaklarına dolanmadıkça tökezlemez, tökezletilemez. Olmuş ve olabilecek bütün başarısızlıkların nedenini, hiçbir mazeretin ardına sığınmadan sadece kendi içinde arasın. Böylelikle kronik hastalıklarından arınsın.

7- Yıllarca bu kulübün geleceğini çalan grupçuluk ve grup ağaları düzeni ile onların ezberlenmiş taktiklerinin hortlamasına asla geçit verilmesin.

8- Başkaları açısından komik, ama Fenerbahçeliler açısından olabildiğince dramatik ve utanç verici bel altı kongre kavgaları, küfürleşmeleri, düzeysiz diyaloglar silinip gitsin ve bir daha asla tekrarlanmasın.

9- Hiçbir iktidar ve siyaset bu kulübü teslim alamasın, kulüp hiçbir siyasetin ve iktidarın yörüngesine girmesin! Tarikatların, cemaatlerin, çetecilerin ve mafyozların cirit attığı bir zemin olmasın.

10- Tribünlerde kendilerini herkesin ve her şeyin üstünde gören, yeniçeri mantıklı rant mangaları hiçbir zaman hakim olmasın. Taraftar kazanmayı ve başarıyı değil, öncelikle kulübünü ve futbolu sevsin. Helâl üzüntülerin, haram sevinçlerden kutsal olduğu unutulmasın.

11- Fenerbahçe politikası güden dernekler yerine, tek politikası Fenerbahçe olan dernekler olsun.

12- Hiçbir rakibine karşı, hiçbir kurum, kuruluş ve kişi ile ittifak masalarına, utanç sofralarına oturmasın.

13- Bu kulübün varoluş nedeni ve tarihi olan mücadele, mübadele ve müdahale ile yer değiştirmesin.

14- Futbolculara ve tribünlere dayalı eski ‘sabotajcı’ zihniyetin kırıntısına bile izin verilmesin.

15- Rahatsız olanlar, yorum yapmadan önce Fenerbahçe kelimesinin yerine sempatizanı olduğu takımın ismini koyup bir daha yeniden okusun!

Hairdesigner
13-02-09, 15:09
Aziz Yıldırım’ı nasıl gördüm?
İbrahim Seten (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=297)
Vatan

AZİZ Yıldırım’ın önceki gün düzenlediği basın toplantısını değişik bir gözle izledim.. Yıldırım’a sadece F.Bahçe Başkanı olarak değil sıradan bir ‘insan’ olarak da baktım.. Böyle bakarken en fazla dikkatimi çeken şey konuşurkenki vücut dili oldu.. Onu 11 senedir ilk defa bu kadar ‘bezmiş’ gördüm.. Hayattan bezmesi için aslında geçerli sebepleri var Yıldırım’ın..

TRANSFERLERİN hiçbiri (Güiza, Emre, Aragones, Burak vs.) bekleneni veremedi.. F.Bahçe gibi kulüplerde transferde yüksek isabet sağlayamazsan, üstelik de “Ben hem inşaattan anlarım, hem futboldan” diyen iddialı bir başkan için işler zorlaşır.. Geçen sene Avrupa’yı titreten takımın yerinde yeller esiyor.. Bırakın Avrupa’yı, Türkiye’deki durumları bile tartışılır.. Beğenmedikleri Zico ile Chelsea’ye kafa tutan F.Bahçe, toplam maliyeti 100 trilyonu bulan harcamaya rağmen daha geçen hafta 10 kişilik İstanbul B.Ş. Belediyesi’ne bile boyun eğdi.. Zirveyle fark şimdiden 7 puana çıktı.. Şu global krizde yaşanması muhtemel ekonomik zorluklardan ise söz etmiyorum bile.. Çünkü her kulüp aynı şeylerle uğraşıyor.. Sağlık sorunlarından bahsediyorlar, ben bildim bileli Aziz Yıldırım’ın bazı rahatsızlıkları vardı..

BEL ALTI SALDIRILAR

HERHANGİ bir tanesi bile normal bir bünyeyi bezdirebilecek bu gelişmelerin, Aziz Yıldırım’ı öyle derinden etkileyeceğini sanmıyorum.. Bana kalırsa Yıldırım’ın esas derdi F.Bahçe Kulübü içinde neredeyse 6-7 senedir esamesi bile okunmayan muhalefetin hareketlenmesi.. “Bana ve aileme saldırı oldu.. Bunlar bel altı hareketler.. Muhtemeldir ki, başka saldırılar da olacak” diyerek önemli bir noktaya dikkat çekiyor Yıldırım.. Internette dolaşan “F.Bahçe Başkanı yasak aşk yaşıyor” haberi belki de bu saldırıların işaret fişeği..

İŞTE bu nokta çok önemli.. Eskiden F.Bahçe’de başkanlık için yarışan rakipler birbirlerine gözdağı vermek için akla hayâle gelmedik yöntemler kullanırdı.. Çoğunlukla bel altına inilir, seviye kasıtlı biçimde aşağı çekilirdi.. Bunlar da normal karşılanırdı.. Benzer görüntüleri G.Saray, Beşiktaş veya Trabzonspor başkanlık seçimlerinde de gözlemlerdik, gözlemliyoruz da hâlâ..

AMA artık F.Bahçe çok değişti.. Eğer F.Bahçe camiasının iddia ettiği gibi bu kulüp kurumsallaştıysa, büyük bir marka değeri taşıyorsa, herkes başkana şimdiye kadar hiçbir liderin görmediği kadar büyük saygı gösteriyorsa, bu yarışın daha ‘fair’ geçmesi ve daha sağlam kriterlere göre cereyan etmesi gerekiyor. Son günlerde Aziz Yıldırım’la ilgili onlarca söylenti dolaşıyor ortalıkta.. Bunları ortaya atanlar, belki de “Aziz Yıldırım aynısını defalarca bize uyguladı” şeklinde savunma geliştiriyor olabilirler.. Ama yanlışa yanlışla cevap vermek hiç akıl kârı değil..

KILIÇLA YAŞAYAN...

FUTBOL takımı bu şekilde kötü futbol oynar ve en büyük favori olarak başladığı şampiyonluk yarışında geri düşmeye devam ederse, tekrar aday olması halinde Aziz Yıldırım’ın başı çok ağrıyacaktır zaten.. Ama iş spor dışı başka mecralara çekilirse, bundan Aziz Yıldırım dışında, başta futbol takımı olmak bütün camianın zarar göreceği de muhakkak.. F.Bahçe’de yönetimin sözünü ettiği kadar ‘derin’ bir muhalefet olup olmadığını bilemiyorum.. Ama bildiğim tek bir şey var:

HERKESİN aklını başına devşirmesi gerek.. Yıldırım’ı ‘derin’ yöntemlerle alaşağı etme hayâli kuranlar, “Kılıçla yaşayanın kılıçla öleceğini” de hesap etmeli.. Bugün Yıldırım’a lâyık gördükleri muamele, bakarsınız gelecekte bu tezgahları kuranların da başına gelebilir.. Kaybeden her seferinde F.Bahçe olur..

Hairdesigner
13-02-09, 15:10
"Tüp" çüler ve Şerefsizler!
Talay Erker (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=33)
Fotospor

Ey Sevgili Beşiktaşlı!... Fulya’dan geçerken şöyle kafanı bir kaldır, yukarılara bak!... Geniş ve ulaşılmaz ufkunun gökyüzüne doğru baş kaldırdığını göreceksin!... Mevcut yönetimin, kıtıpiyoz bir çevrenin “tüpçü” diyerek eleştirdiğini sandığı başkanın, elbette bazı hatalarının günahını da taşırken “muhteşem kuleleri” dikerek devr’i saadeti yarattılar... Beşiktaş artık “kimseye muhtaç olmadan” yaşamını mağrur bir şahlanışla sürdürecek!... Sağolsunlar!... Geçenlerde bir haber atıldı ortaya; bu “tükürük” kadar iğrenç habere göre, Rahmi Koç, Tuncay Özilhan, Serdar Bilgili gibi yürekleri “Beşiktaş aşkı” ile kabaran ünlü iş adamları, mevcut başkan Yıldırım Demirören’e “muhalefet bayrağı” açmak için toplanacaklardı... Bu haberin bir de, köpeklerin bile anlasalar ayaklarını kaldırıp işeyecekleri bir “ayrıntısı” vardı... Ayrıntı da değil, gudubet bir tavrın salyasıydı.
Neydi o ayrıntı? Rahmi Koç hangi “tüp firması” sahibiydi? “Ay-Gaz”... Ya Yıldırım Demirören? O da “Milangaz”ın sahibiydi... İşte olay bu kadardı... Neden “muhalefet” gibi görülse de, aslında perde arkasında “tüpçüler”in rekabeti vardı!... İyi de insan ne kadar “şeref” dediğimiz herkese uyum sağlayamayan “değerden” sıyrılsa da; böyle bir “senaryo” yazamazdı!.. Süleyman Seba da o “toplantıya” davetliydi... Dünyada hiçbir “para biriminin” boynunu eğemeyeceği, Beşiktaş’ın menfaatleri söz konusu olduğunda hiçbir gücün “karşısına” geçemeyeceği, “Efsane Beşiktaşlı” Süleyman abi de yoksa “Tiritgaz” diye bir firma kurdu da haberimiz mi olmadı!
Sakup Ağa
Bu “beyin irini iftira” rahmetli Sevgili Sakıp Ağa’mızın bir sözünü, daha doğrusu değerlendirmesini anımsattı bana... Erol Simavi’nin Hürriyet’in de çalıştığım yılların bir gününde, aşağı kattaki spor salonuna inmiştim... Erol Bey’in sporcu oğlu Sedat Simavi, Cağaloğlu’ndaki binanın en alt katına mükemmel-komple bir spor salonu yaptırmıştı... İsteyen oraya iner, çalışır, ter atar banyosunu alır rahatlardı... Tam barfiks çekiyorum... Aaa! Sakıp Ağa girmişti salona... Şaşkınlığım onun salona inişine değil, hemen “hızlı bir film” gibi hareketlere başlamasıydı... Bütün Türkiye’de biliyordu ki, yakın bir geçmişte Amerika’da çok tehlikeli bir “kalp ameliyatı” geçirmiş, hala “nekahat” devresindeydi ama “eğitimli bir yunus” gibi zor hareketler yapıyordu... Bir “çay molasında” yanına çömelmiş, sormuştum: - “Ağam bağışla beni; bu kadar hareketli ve cesaretli olmayı neye borçlusun?” Yanıt vermişti: - “Spora yeğenim...” - “Peki Sevgili Ağam, sporu madem bu kadar seviyorsun. Bir Adana takımının başına geçip, neden onu şampiyonluklara yarıştıramıyorsun?...” O sevecen, ama fıldır fıldır dönen gözlerini gözlerime dikip söylediklerini hiç unutamadım. Aynen, hiçbir kelimesini eksiltmeden yazıyorum; aynen şunları söylemişti: - “Yeğenim, ben emeğimin terini seviyorum... Profesyonelliğin kirlettiği yerlere sokmam burnumu...”
Hepsi Sakıp Ağa
Nur içinde yatsın... Kimse Sakıp Ağa’yı “profesyonel bir kulübe” yatırım yaparken görmemişti ama, spora inanılmaz meblağlar akıttığını bilmeyen yoktu. Nur içinde yatsın, Koç Grubu’nun babası Vehbi Koç ta öyleydi... Yakınından kimseyi “profesyonel kulüplere” bırakmadı. Ama Vehbi Koç şirketlerinde, birbirinden mükemmel “Spor Salonları” yapıldı. Personeller arası turnuvalar düzenlendi. Hatta kurulan voleybol, basketbol gibi nispeten amatör branşlarda şampiyonluklar kazanıldı. Bugünkü durduğum yerden geriye dönüp baktığımda görüyor ve anlıyorum ki artık aramızda olmayan o “muhteşem insanlar” spordan hiç uzak durmamışlar, sadece profesyonelliğin kirlenen yüzünden korkmuş, uzak durmuşlardı. Ama ikinci-üçüncü kuşakları, değişen Türkiye gibi daha atılımcı, daha yürekli olmuş “aşkla-şevkle” bağlı oldukları renklere hizmeti “vatan borcu” gibi kabullenmişlerdi. Rahmi Koç, Süleyman Seba’nın “yokluktan” çıkartıp “imparatorluk sınırlarını” çizmeye başladığı Beşiktaş’ın en büyük yatırımcısıydı. Oğlu Ali Koç, elinde “Fenerbahçe bayrağı” ile Aziz Yıldırım yönetiminin en önde koşanıydı. Demirören Şirketler kurucusu Erdoğan Demirören oğlunun Beşiktaş’a cebinden verdiği 70-80 milyon Euro’yu kısıtlamak bir yana alkış tutuyordu... Ve geride kalanları yaşayıp bugünü görenler... Hadi bırakın bando-mızıkayı... Ama yürekleri ile huşu içinde bir “senfoni” sesi çıkaracaklarına “kakafoninin” akordu bozuk tellerine dokunuyorlardı!...
Sevgili Bakanım
Bakın; Şu sevgili ülkemizin şansı ki, sessiz ama kararlılıkla Sporumuzun önünü-ufkunu açmaya çalışan bir Spor Bakanı’na sahibiz bugün... Sevgili Murat Başeskioğlu aynen Başbakanımız gibi formasındaki teri üzerinde kurumuş bir “spor geçmişinden” gelmişti. Her zaman, her yerde söylüyordu: - “Bütün branşlarımızı özelleştireceğiz... Sponsor desteklerinin önünü alabildiğine açacağız... Değerli sponsorlarının her kuruş yardımı, önümüzdeki yolda atacağımız sağlam adımlar olacak...” Sevgili Başeskioğlu’nun samimiyet ve kararlılığı mecliste oylamaya hazırladığı kanunlardaydı. Geçmişten bugüne nesiller ve düşünceler değişirken, top yekün bir “spor devrimi” için mücadele verilirken, olacak iş mi şu?... Dedelerini ürküttünüz, yetmedi mi? Efes’in, Ülker’in, Avea’nın, Turcell’in, Coca Cola’nın Türk Sporu’na inanılmaz destekleri ortada iken bırakın “Tüp-çüleri”... Çekilin Koç’un, Demirören’nin önünden çekilin ve “kırmızı halı” serin Rahmi Koç’un, Ali Koç’un, Tuncay Özilhan’ın, Mehmet Kazancı’nın önünden... Derdiniz “Tüp-çülük mü” yoksa “Lüpçülük mü?” Lüpçülük (!) olmalı ki, başınızı yukarı kaldırıp Beşiktaş’ın gökyüzüne doğru tırmanışını, Fenerbahçe’nin Avrupa ile yarışan varlığını, Galatasaray’ın Kurtuluş Savaşı’nı göremiyorsunuz... Türk Sporu’nun önüne dökülen “moloz yığını” gibi duruyor, zaman kaybettiriyorsunuz. Hepimize yazık oluyor!

Hairdesigner
13-02-09, 15:11
Uyanın beyler!
Tunç Kayacı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=19)
Fanatik
İddaa’yı oynatan kurumun komisyon hakkı düştü ama bu kulüp gelirlerine olumlu yansımadı. Temliksiz şekilde dağıtılacak bu pay, lisans çıkarmada dahi zorlanan kulüplere ilaç olur.

Türkiye Ligleri’nde birçok kulüp hem ekonomik krizden hem de geçmişte yapılan birçok hatalar nedeniyle mali yönden can çekişiyor. Birçok takımda transfer döneminde dikkatinizi çekmiştir. Tek taraflı fesihlerle serbest kalan futbolcuların haberleri yapıldı. İşte dar boğazda olan kulüpler buradan çıkmak için ne yapıyorlar hiç düşündünzü mü?
Ben size söyleyeyim... Birçoğu belediye başkanlarının kapılarını aşındırıyor veya siyasilerin vereceği sözlere bakarak kurtuluş peşinde. Gerçekten de bu mali sıkıntılar nedeniyle bu sezon önemli kulüpler ihtiyaçları olduğu halde federasyonun transfer yasağına tosladılar. Bu yasak bence doğruydu. Sizler ayaklarınızı yorganınıza göre uzatmazsanız sonucuna da katlanmak zorundasınız. Eğer böyle bir yaptırım uygulanmazsa bana göre işini doğru yapanlar cezalandırılmış olur.
İşte böyle bir maddi kaos ortamında gözlerden kaçan bir ayrıntıyı
sizlerle paylaşmak istedim.

Biliyorsunuz geçen yıl ‘İddaa’ ihalesi oldu ve yine aynı kurum ihaleyi kazandı. Ama bu kazanımın öncekine göre önemli bir farkı vardı. ‘İddaa’yı oynatan aracı kurum Türkiye’de bu oyunu işletme hakkını kazandığında yüzde 10 civarında bir komisyon alıyordu. Ve bu oyunun patronu da Spor Toto’dan gelen geliri, kazanılan parayı kulüplerimize bir kaynak olarak dağıtıyordu. İlk başta herşey çok güzeldi. Birçok kulübümüz azımsanmayacak derecede gelir kaynağına kavuşmuştu. Ama bu sezona baktığımızda gelirlerde düşüşler gözlüyoruz. Hemen hemen yarı yarıya düşen gelirler kulüplerin tam da ihtiyacı olduğu bir döneme rastlaması bizleri de neler oluyor diye sorgulmaya itti. Gerçekten de futboldan gelen para niye futbola gitmiyor veya hakettiği kadar ulaşmıyor. İşin püf noktası da burada bana göre. Bir kere yeni ihalede aracı kurum İnteltek’in komisyonu yüzde 10’dan yüzde 1.4’e düşmüş. Hasılatta da bir değşiklik yok tam tersi ilgi hala üst düzeyde. Ama komisyonda bu kadar Spor-Toto lehine bir avantaj varken bu 8.6’lık farkın kulüplere olan yansıması nerede? Bırakın farkı, gelirler kulüp başına azalmış, neredeyse yarı yarıya düşmüş. Spor-Toto yönetimi “Biz sadece bu parayı kulüplere değil tesisleşmeye yatırıyoruz” diyebilir. Evet, ama bunu önceki dönemde de yapıyordunuz derler, size.

Daha ciddi denetlenmeli
Gelelim sonuca; benim derdim üzüm yemek açıkçası. Spor-Toto yetkilileri bu konuda gelirlerin niye düştüğünü açıklarlarsa sevinirim. Ve bu ihale sonrası aradaki komisyondan doğan ve lehlerine olan bu önemli kazanımdan kulüplerimiz niye yararlanmıyor? Bu sorunun da cevabını bekliyorum. Çünkü devre arası Antalya’da yapılan İddaa turnuvalarında da organizasyon disiplininin kaybolduğunu gözlemledim. Artık bir para maçı haline gelmiş bir turnuva düzeni içindeydi karşılaşmalar. Oysa bu ilk başlarda kulüpler için bir nimetti. Hem hazırlık maçı sorunu ortadan kalkmış hem de gelen gelirlerle kulüpler kamplarını bedava yapıp, üstünede para kazanıyorlardı. Ama son senelerde gelişi güzel maçların alındığı ve takımların kurallar koyulmasına rağmen oynayıcıyı mağdur edecek duruma geldiğini gördüm. O nedenle yetkililerin bundan sonraki yaz ve kış turnuvalarının daha ciddi denetlemesini bekliyorum.

Aslanoğlu ilk adımı attı
Finale gelince; burada kulüplerimizi çok yakından ilgilendiren bir yasa teklifi meclise verildi. Tüm kulüp yöneticilerinin bu teklife atlaması lazım. Ama hepsi sanırım konudan habersiz. Ben burada bu teklifle ilgili özet bilgileri vereyim. Çünkü içinde çok önemli satır başları var. En önemlisi de İddaa gelirine hiçbir temlik konulmaması maddesi. Ve de devamında gelirin iki katına çıkacak olması. Eğer bu kanun teklifi yasalaşırsa bence zorda olan veya olmayan kulüplerimiz kaynak olarak gördükleri bu oyundan üzerlerine düşen hakkı fazlasıyla alıp rahatça da kullanabilecekler. Bizler yaptırımcı değiliz, görevimiz gereği araştırmacı ve sorgulayıcıyız.

Son söz: Uyanın ey kulüp yöneticileri artık top sizde. Meclisteki bu yasa teklifini kovalayın, yasalaştırın ve düzlüğe çıkın!

Not: Yasa teklifi CHP Malatya Milletvekili Mevlut Aslanoğlu’na ait.

Hairdesigner
13-02-09, 15:12
Al diyetini Aziz başkan
Şekip Hazar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=415)
Yeni Çağ

Üç gün önce bu sütunlarda, Fenerbahçe’nin İstanbul Büyükşehir Belediyespor’a 2-0 mağlup olduğu maç sonrası, “Tesislerini de al git!” başlığı altında Aziz Yıldırım’ı eleştiren bir yorum yapmıştım.
Vay sen misin bunu yazan!
Tabii bana doğruları yazdığımı söyleyip tebrik edenlerin de sayısı az değildi ama binlerce tepki mesajları aldım sarı-lacivertli taraftarlardan.
Bir maçta alınan yenilgi sonrası Fenerbahçe’nin geleceği olan yatırımları nasıl görmezden gelirmişim.
Daha beş gün önce “Helal sana Başkan” diyerek, Ankara’daki konukevini hem de tapusuyla birlikte kulübe kazandıran yönetime övgüler yağdıran ben değil miymişim?
Bu ne yaman çelişkiymiş falan, filan.
Türk edebiyatının usta yazarlarından Ömer Seyfettin’in “Diyet” adlı hikâyesini bilmeyenimiz, okumayanımız yoktur.
Hatırlayacaksınız; diyetini ödeyerek kolunun kesilmesini önlediği bir suçluyu, ömür boyu karın tokluğuna hem de sürekli aşağılayarak yanında çalıştırmak isteyen bir kasabın hikâyesi.
“Kolunu ben kurtardım. Diyetini ben ödedim, tembel adam, neden az çalışıyorsun?” diyerek adamı en ağır işlere koşturup, devamlı taciz eder. Aslında çok çalışkan olan ama artık yapılan baskılara dayanamayan adamcağız sonunda dayanamayıp kolunu kasap tahtasına koyar ve satırı vurarak keser. Ardından da kesik kolu uzatarak “Al diyetini” der ve hızla kasaptan uzaklaşır.
Şimdi Aziz Yıldırım’ın yaptıkları kasabınkinden farksız mı?
Başkanlık yaptığı 11 yıl boyunca şampiyonluklarda sürekli ön plana çıkan, başarısızlıklarda ise inzivaya çekilen, hatta sürekli “Bırakıp giderim” diyen kim?
“Bu kulübe hiç kimsenin yapmadığı tesisleri ben yaptım. Fenerbahçe’nin geleceğini ben kurtardım” diyerek camiaya baskı kurması hoş bir durum mu?
Tesisleşmede yaptıklarını, bu konuda onun eline kimselerin su dökemeyeceğini en büyük muhalifleri dahi yazıp söylemiyor mu?
Peki ama yaptığı yanlışlar bu yüzden görmezden mi gelinecek başkanın?
Tesis diyoruz da.
Bir kez daha yazıyorum. Eksik olmasın harikulade bir stat, sosyal tesisler, Dereağzı’ndaki, Samandıra’daki tesisler, Ankara Konukevi, yüzme havuzu kazandırdı Fenerbahçe’ye.
Ama bakın Galatasaray, Beşiktaş, Trabzonspor, Gaziantepspor, Kayserispor, Bursaspor, Gençlerbirliği gibi bir çok takım da tesisleşme konusunda müthiş hamleler yaptı.
Ancak hiçbirinin başkanı, Aziz Yıldırım gibi kazandırdığı tesislerden dolayı kulüplerinin geleceklerine ipotek koymaya kalkmadı.
Aziz Yıldırım başkanlığı döneminde 750 milyon dolar para harcadığını kabul ederken, “Ben bunları otel odalarında sağda solda yemedim arkadaş” diyor. Sanki ona bu paraları kendi zevk alemlerinde çar çur ettiğini söyleyen var.
Yaptığı transfer yanlışlarında kaybedilen paralar üst üste toplansın, emin olun iki tane Şükrü Saracoğlu Stadı, üç tane Samandıra Tesisleri yaparsınız.
Zaten kendisi de “Yıldızları transfer ettiğim için pişmanım” demedi mi?
Geçen sezonun Devler Ligi’ni kasıp kavuran takımı enayice yok edildi.
Bu sezon da dünyalar kadar dolar, Aragones, Guiza, Emre Belözoğlu, Josiko vs. gibi yanlış transferlerle çöpe atıldı.
Fenerbahçe kendi sahasında bütçeleri mütevazı bir çok Anadolu takımına karşı mahkum oynadı, gol pozisyonuna dahi giremeden yenildi. Bu tür kişiliksiz yenilgiler de taraftarları canından bezdirdi.
“Tesislerini de al git!” başlığı da işte bu yüzden atıldı sevgili okurlarım, bilmem anlatabildim mi?

Hairdesigner
13-02-09, 15:13
Neredesiniz?
Orhan Yıldırım (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=52)
Fanatik

Acaba Yıldırım Demirören, kendine restaurant mı açtı, yoksa market mi, mağaza mı... Ya da kendi işi ile ilgili olarak gaz istasyonu mu? Merak ediyoruz... Çok değil, daha geçtiğimiz hafta camianın önde gelen isimleri, Rahmi Koç’un evsahipliğinde toplanacaklardı. Yapılan yazılı açıklamaya imza atanların tek amacı, Beşiktaş’tı. Ancak ne acıdır ki, açılışta imzası bulunanların çoğu yoktu. Eski Başkan Serdar bilgili, yöneticilerden ve başkan adaylarından Fikret Orman, Hasan Arat, Affan Keçeci, Erol Kaynar, Haşmet Kürüm, Hüsnü Güreli, Ahmet Kavalçı, Mehmet ve Cemil Kazancı, başkan adayı Celal Kolot. Turgay Ciner, Zafer Yıldırım, Nevzat Nevzat Demir, İhsan Kalkavan, Sinan Vardar, Yemen Ekşioğlu ve her dönem başkanlık için ismi gündeme atılan Tuncay Özilhan... Liste uzayıp gider... Mazeret ne olursa olsun bunca kişinini ve daha nicelerinin orada olması böylesine önemli bir günde kulübün içinde yer almaları gerekirdi. Başta tesislere adı verilen Seba olmak üzere bütün katılımcılar yürekten Beşiktaşlı olduklarını gösterdiler. Gerisine isim bulamıyorum. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, resmi davetli misafir Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ile yaptığı görüşmenin çay molasında bile olsa uğrarken, sözde Beşiktaşlılar kayıplarda. Beyler, Demirören başkanlık koltuğunda. Bugün var, yarın yok. Ve bu açılış kulübün geleceği... Beşiktaş’ın tesisleri şahsının değil.

Hairdesigner
13-02-09, 15:14
Trabzonspor asparagascıları!..
Murat Taşkın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=416)
Yeni Çağ

Hedefleri “Üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek” olanlar yine sahne almaya başladılar.
Hem de, “devlet eliyle..”
Hem de, “5-N, 1-K” gibi sağlam dayanaklar üzerine kurulmuş olan haberciliği bile ters yüz ederek.
Hem de, akıl almaz beyanlar, varsayımlar, asparagaslarla..
Hem de, herkesin vergileri ile işlevini sürdüren TRT eliyle..
Hem de, Erdoğan Arıkan’ın sunduğu Stadyum Programı’nda..
Hem de, habercilikten gelen Mehmet Demirkol’un, Trabzonspor ile ilgili akıl almaz, ipe sapa gelmez sözleri ile..
“Trabzonspor içten içe kaynıyor. Teknik direktör ile anlaşmazlıklar var. Ersun gidecek, Şenol gelecek” gibi mesleki olarak sağlam dayanakları olması gereken konulara, “Hiçbir yerde böyle bir haber yok. Ama ben duyarım. Bana geliyor” ifadeler kullanan Mehmet Demirkol için mesleki olarak üzülmemek, hatta utanmamak mümkün değil.
Ama, bunlar hep oluyor, geçmişte de olmuştur.
Trabzonspor’un zirvelerde birilerini rahatsız ettiği, ama kendinin çok rahat olduğu dönemlere bakılsın, işi, “öküzün altına buzağıyı koymak” olanların varlığına sıkça rastlanır.
Nedeni de gayet basittir; taraftarlığında ötesine geçirilmiş fanatiklik derecesindeki kulüp yazarlığı..
Oysa, toplum için söz sarf eden, kalem oynatanların adaleti azami derecede gözetmeleri, dahası başarılı olanları teşvik edici davranmaları gerekmez mi?
Biz işimizi böyle biliyoruz. Okullu veya alaylı bize böyle öğretildi. Ama galiba birilerine yanlış öğretilmiş.
İyi de, bu yanlış adamları, “Doğru ve tarafsız habercilik” diye bas bas bağıran TRT niye sırtlamış götürüyor ki!..
Eee.. Onların da tarafsızlığı, hükümet ile muhalefet arasında yaptıkları doğru tercih (!) gibi olsa gerek.
İşte Trabzonspor camiası, bir bütün halinde başarıya giden yolda karşısına nelerin ve kimlerin, hangi aslı astarı olmayan söylentilerle, haberlerle çıkarak, şampiyonluğa giden yola çiviler atıp, çamurlar dökeceğini bilmeli ve ona göre de tedbir almalıdır.
Gerisi, işini gereği gibi yapmayanların utanmasına kalmıştır.
Onlara da, üstat Hasan Pulur’un deyimi ile, “Yerde kalem bulanın kendini muharrir zannettiği bir dönem” in ürünleri diye bakmaktan başka yapacağımız bir şey yok.

Hairdesigner
13-02-09, 15:14
Bakın "Kınalı" ne diyor?
Ömer Faruk Ünal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=95)
Türkiye

Çarşamba günü milli maç için İzmir’deydim. Kendisi için çok ağır yazılar yazıp hatta mahkemelik olduğum Mevlüt Güzel’i ziyaret ettim.
Basmane’de çok özel ve güzel bir börek yedik. Ofisinde 2 saate yakın sohbet ettik. Kayıt cihazı yoktu. Ben sordum, o cevap verdi. Hiçbir cümlesi için de, duymaya çok alışkın olduğum “Aman sakın yazma. Off the recort” demedi.
Güzel’in çizgisi bellidir. Haluk Ulusoy’la gelir, Haluk Ulusoy’la gider. Kimseden bir görev beklemez.
Ahmet Çakar tam sayfaya yakın bir yorum haberinde Mevlüt Güzel’i Türkiye’ye “Kınalı” diye maletmişti.
Türk hakemliğinde son 10 yılı iyi biliyor. Hatta bence bir karakutu.
Önemli tespitleri var.
Diyor ki, “Çok acil en az 10 tane yardımcı hakemin kafası koparılmalı. Bunlar baba olmuşlar, artık hakemi dinlemiyorlar.” (İsimleri bende saklı.)
“Süper Lig’de görev yapan 35 hakem arasında içinin rahat etmeyeceği hakem var mı?” diye soruyorum.
“Dürüstlüklerine söz söyletmem. Ama şöyle bir tehlike var. Her maça giden hakem var. Bence gitmemeli. O maçı kabul etmeyeceksin. Ben hakem olsam bir süre F.Bahçe maçlarına çıkmam. Hatta bir tanesine geçenlerde haber gönderdim çıkma diye. Sen iyi bir adam da olsan, karşı taraf seni yanlış anlıyor. Sürekli F.Bahçe maçına çıkan için söylüyorum.”
Mevlüt Güzel, Türkiye’deki iki ünlü hakem yorumcusunun Türk hakemliğine en fazla zararı verdiğine dikkat çekiyor.
“Bu pazar bir tanesini dinliyorum. Kafasından öyle senaryo yazıyor ki... İlişkiler, ince hesaplar... Hayallerini gerçek gibi anlatıyor.”
Maç verilmeyen 5 hakemi soruyorum. Hepsinin yöneticiliğini yapmış bir isim Mevlüt Güzel. Cevabı şöyle:
“Belki 1-2 tanesinde haklı olabilirler. Benim görev yaptığımı ya da sorumlu olduğum dönemlere bakarsanız, biz de görev vermedik. Bir tanesini, yediği bir yemek yaktı. Duyduğumda çok öfkelenmiştim. Hatta Sayın Ulusoy’a da söylemiştim. Duyulursa, ciddi sıkıntı olur dedim. Nitekim duyuldu ve çocuğun hakemliğine maloldu.”
Mevlüt Güzel hakem ve gözlemci tayinlerinin uzun uzun tartışılarak ve değerlendirilerek yapılmasını söylüyor, “MHK da GTK da dikkat etmiyor. Bu haftaki tartışmaların yegane sebebi tayinlerdeki dikkatsizliktir. Kör gözün parmağına tayinler var. Daha çok başları ağrır. Bizim zamanımızda hiç affetmezdin. Hepsini yazardın. Yapılan hataları çok iyi biliyorsun ama sevgili Ömer yazmıyorsun!” diye ekliyor.
Mevlüt Ağabeyin şekerli kahvesini içip vedalaşıyorum.


>> Yorumlar hastanelik ediyor!
29 Ocak Perşembe: Kayseri-Sivas maçına hakem Cüneyt Çakır, gözlemci Murat Ilgaz atandı.
5 Şubat Perşembe: G.Saray-Kayseri maçına hakem Selçuk Dereli, gözlemci Serdar Çakır atandı.
Belediye-F.Bahçe maçına hakem Cüneyt Çakır, gözlemci Erol Ersoy atandı.
Maçlardaki hatalar, kartlar, ofsayt goller... Yorumlar, analizler... Hakem ve yardımcılarının notları... Yazılan çizilen senaryolar...
11 Şubat Çarşamba, Serdar Çakır hastaneye kaldırılıyor. Anjiyo oluyor. Daha önce stent takılan damar açılıyor. Geceyi yoğun bakımda geçiriyor. Cüneyt Çakır babasının başında... O gün bile gazetelerde ipe sapa gelmez yorumlar. Bu yorumları yapanlar, bir tane hakemi dinlemez, bir gözlemci ya da kurul üyesini dinlemez. Olan biteni ancak senaryo yazarak yuttururmaya çalışır. Nasıl olsa yutanlar var!
Hiçbir hakem hiçbir maça önyargı ile çıkmaz. Hiçbir gözlemci de hiçbir maça önyargı ile gitmez.
Selçuk Dereli G.Saray-Kayseri maçını en iyi şekilde yönetip, bir sonraki maça ya da derbilere çıkmak ister. Bu hakaret ve insafsız yorumlara muhatap olmak ister mi? Ya da Cüneyt Çakır?
Bu işi doğasında hata var.
Aleks Taşçıoğlu ve Serkan Ok Türkiye’nin en iyi iki yardımcı hakemi. Bu sezon 8.5’un üzerinde bir sürü notları var. Derbilerdeki bayrakları ders niteliğinde. Bu camia içinden veya dışından, bu iki yardımcının kişilikleriyle ilgili en ufak bir şüphesi olan insan bulamazsınız.
Peki bu çocuklara yazık değil mi? Selçuk Dereli, Lincoln’ü kasten atarak bu kadar gerginliğin yaşanmasını ister miydi? Kendinizi Selçuk Dereli’nin yerine koyun. Moda tabirle bir iki dakika empati yapın! Ne dersiniz?
Bu arada Fatih Tanfer’in kara defteri var diye biliyorduk. Ama tayinlere bakılınca kara defter kaybolmuşa benziyor. Ya da kabahati Cem Tosyalı’ya mı yüklesek acaba?


>> İl gözlemcileri çok mutlu
İstanbul’da 120 kadar il gözlemcisi geçtiğimiz hafta Kemal Dinçer ile birlikte yemek yiyor. Yemeğe Yüksel Okçuoğlu ve Osman Avcı da katılıyor. Yapılan konuşmalar dakikalarca alkışlanıyor.
İl gözlemcisi deyip geçmeyin. Bugün FIFA’lar, Süper Lig hakemleri, yardımcı hakemler bu il gözlemcilerinden ilk eğitimi almaya başladılar. Her bir hakemde emekleri var.
Belki de ilk defa bir GTK Başkanı il gözlemcilerini muhatap alıyor.
MHK sezon başında çok kadroları çok azalttı. GTK da aynı şekilde.
MHK il hakemlerini onore etmek için zaman zaman profesyonel maçlara gönderiyor.
Osman Avcı, yemekte Kemal Dinçer’den gerekli talimat değişikliğinin yapılarak iyi rapor yazan, başarılı olan il gözlemcilerinin hiç değilse hayatlarında birer ikişer defa profesyonel maçlara gönderilmesini talep etmiş. İl gözlemcilerinin bu istekten çok mutlu olduğunu gören Dinçer, hazırlıklara girişmiş bile...


>> HAKEM - METRE
Maç Hakem Maç KK SK Penaltı
Eskişehir-G.Birliği Tolga Özkalfa 9.maçı 1 22 2
Ankaragücü-G.Antep Hüseyin Göçek 10.maçı - 38 -
Antalya-Galatasaray Halis Özkahya 7.maçı 1 24 3
F.Bahçe -Hacettepe Aytekin Durmaz 10.maçı 1 31 1
Ankaras-İ.Belediye Koray Gençerler 9.maçı 3 40 1
Denizli-Konya Bünyamin Gezer 10.maçı 2 31 2
Kocaeli-Kayseri Özgüç Türkalp 9.maçı 2 36 -
Bursa-Sivas Bülent Yıldırım 8.maçı 4 38 -
Beşiktaş-Trabzon Yunus Yıldırım 11.maçı 1 30 -

Hairdesigner
13-02-09, 15:15
Filler geldi aklıma geldi
Serhat Demirtaş (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=230)
Fanatik

Trabzonsporlu oyuncular idmana yürüyerek bankaya ise koşarak giden futbolcular topluluğu durumundadır...
Trabzonlular Trabzonspor’u dünyanın en büyük kulübü sanıyor ama şampiyonluk hedefine ulaşması için bir yol belirlenmesi lazım. Trabzon’un Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş kadar parası yok. O nedenle de farklı strateji izlemesi şarttır.
Kriz ortamında kulüp yönetmek zordur. Yönetenler de zorlanıyor...
Zaten Türk oyuncular baskıyı kaldıramıyor. Tribünlerden gelen tepki her şeyi olumsuz etkiliyor...

Filler gelmese bunlar da aklıma gelmeyecekti.

Artık iyice delirmeye başladığımı düşünüyorsunuzdur. Yok, hamdolsun (!) iyiyim.
Tespitler tanıdığım en orijinal, en iyi yürekli, en babacan teknik adamlardan olan Halilhodziç’e ait. Kaos ortamını anlatırkenki yanlışı genellemekti. Trabzonspor’un ‘özelliklerini’ çok bilemeden. Kızılmayacak kadar güzel insan, Türkiye’yi ülkesi Bosna’ya zor günlerdeki yardımları için seçmişti ama yeni takımı Fildişi Sahilleri ile ne işi vardı bilemiyorum. Dedim ya orijinal adam!
Hadi ukalalık yapayım; o gittikten sonra fikir beyanında bulunup, ‘Sel gitti, kum kaldı’ başlıklı birkaç cümle etmiştim... Özü şuydu; eleştiriye açık olalım, konuşalım, üretelim, ürettiğimizi değerlendirelim. Keşke birkaç şey daha dileseydim...
Önce seçim, seçim sonrası seçimdeki muhalefetin bile örnek desteği, geçiş sürecinin akıllıca kullanılması ve Halilhodziç’e tekzip!

Kadro artık idmanda ve sahada da koşmaktadır... Şampiyonluk hedefinin o kadar da hayal olmadığı yavaş yavaş anlaşılmakla beraber, Trabzon sezon başında transfer rekorunu futbolcu sayısı olarak kırmış, rakiplerine yakın harcamış, devre arasında en büyük parayı yatırmıştır. Bu paranın karşılığında teknik heyet tarafından da uzun aradan sonra ilk kez herkesin sayabildiği bir 11 yaratılmış, genç nesil çeşitli projelerle kazanılmıştır. Yönetim bazında içerideki sorunları bırakın, son seçimdeki başkan adayı dahi, “Trabzonspor’u şampiyon yapanı sırtımızda taşırız” noktasındadır. Birkaç münferit olay dışında Avni Aker kendi oyuncusuna cennet, rakibe eziyettir.

Vahid hocam... Zaman zaman iletişim sorunlarına, potansiyelin eksik ya da hatalı kullanılmasına, sportif başarı yakalanamazsa ortaya çıkması muhtemel ekonomik sıkıntılara, iç bünyedeki bazı problemlere, altyapı etkinliği ile ilgili eleştiri getirilebilecek noktalara rağmen Trabzonspor, rüzgarı arkasına almış, ‘Fırtına’ etkisi yaratmıştır...
Hocam; Trabzonspor heyecanlı, Trabzon dalgalıdır. Trabzonsporla ilk karşılaşmanız tribünde izlediğiniz Galatasaray maçıydı... Keşke bir de Beşiktaş maçını izleyebilseniz!

Hairdesigner
13-02-09, 15:15
Bu derbi bir sezona bedel
Cem Top (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1568)
Dünya

20. haftanın maçı Beşiktaş ve Trabzonspor için olduğu kadar ucundan köşesinden zirveyle ilgili tüm takımlar için çok önemli bir derbi. Bir yanda bu sezon sergilediği performansla bordo-mavili camiayı şampiyonluk yolunda umutlandıran Trabzonspor, diğer yanda güçlü kadrosunun hakkını vermekte zorlanan Beşiktaş. Karadeniz temsilcisinin "deplasman fatihi" imajına (10 maç, 20 puan, 2 mağlubiyet) karşı, Beşiktaş'ın yıkılmaz kalesi İnönü Stadı. (10 maç, 25 puan, 1 mağlubiyet) Açıkçası bu veriler maçın galibi hakkında ahkâm kesmeyi zorlaştırıyorsa da aynı zamanda karşılaşmanın ne kadar zevkli geçeceğine dair ipuçları da içeriyor. Siyah-beyazlı takımın yalnız bu sezon değil, son birkaç sezondur kazanmak zorunda olduğu maçlarda bekleneni verememiş olması ciddi derecede baş ağrıtıyor. Üstelik bu derbi öyle bir anda kapıyı çaldı ki, alınacak bir mağlubiyet siyah-beyazlı camiayı birçok taşı yerinden oynatacak derecede sarsacak. Mağlubiyetin artçılarından en önemlisi Trabzonspor'un 9 puan gerisine düşmek olur ki, bu şampiyonluk yarışına havlu atmakla eş anlamlı sayılır. Üstelik böyle bir durumda son zamanlarda aktivite dozajını arttıran muhalefetin Yıldırım Demirören'i, Yıldırım Demirören'in de Mustafa Denizli'yi önüne katıp götürmesi gündeme gelebilir. Bunu çok iyi bilen Denizli'nin kazanmak için tüm kozlarını oynayacağı yerine göre çılgınca riskler alabileceği göz ardı edilmemeli.

Hairdesigner
13-02-09, 15:16
Tuncay ve Drogba
Ömer Güvenç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=44)
Akşam

Türkiye-Fildişi hazırlık maçı bitmiş, 50'ye yakın görüntülü ve yazılı basın mensubu, mixzoneda duşlarını alıp çıkacak her iki takım futbolcularının maç hakkındaki yorumlarını ve görüşlerini almak için yarım saate yakın bekliyorlar.
Futbolcular tek tek çıkıyor. Ancak Milli Takım'da Hamit ve Halil Altıntop dışında konuşan bir tek futbolcu yok. Biz bu maçın en kapsamlı yorum ve görüşlerini kimden alabiliriz? Tabii ki Milli Takım kaptanından. Milli Takımımız'ın kaptanı kim? Şu anda İngiltere'de oynadığı futbolla gerçekten göğsümüzü kabartan Tuncay Şanlı. O çıkıyor, basın mensupları görüş almak için Tuncay'a sesleniyorlar. Tuncay, ne yorgun görünüyor, ne de sakat. 'Konuşmak istemiyorum' diyor ve arkasına dahi bakmadan gidiyor.
Şu Tuncay'ın yaptığına bakın, O ki İngiltere'de oynayan Türk yıldızı. Peki Drogba kim? Fildişi Sahili'nin takım kaptanı. O da aynı kapıdan çıkıyor ve tam bir değil, iki değil, üç değil tam dört kez durdurularak maç hakkındaki yorumları ve görüşleri alınıyor. Oysa bir kez durur görüşlerini belirtir gidebilirdi. Ama o bizim yıldızımızın aksine tam dört kez, en az ikişer-üçer dakika bıkmadan usanmadan maç hakkındaki görüş ve yorumlarını açıklıyor.
Düşünebiliyor musunuz? Biz o maç hakkındaki görüş ve yorumları bizim değil elin milli takım kaptanından öğreniyoruz. Tuncay, Türk yıldızıysa, Drogba da dünya yıldızı. O arada basın mensupları sanki ağız birliği etmişlercesine 'Dünya yıldızı boşuna olunmuyor' diye iç geçiriyor.
Not: Bu arada mixzonedan son çıkan Servet ile basın mensupları konuşmak istiyor. Servet, tam konuşacak arkasından birisi Servet'i adeta ite kaka 'Otobüs gidiyor otobüs gidiyor' diye nerdeyse yaka paça otobüse sürüklüyor. Bu belediye otobüsü mü kardeşim? Saati gelince kalksın. O otobüs en son futbolcu binmeden kalkmaz. Servet'i bu yaka paça sürükleyen kim diye soruyoruz. Milli Takım'ın güvenlik elemanı.
Servet konuşmak istiyor, inanıyorum ki Fatih hocam da hiçbir futbolcuya 'Konuşmayın' demez. Peki bu Servet'i yaka paça götürene ne demeli: Kraldan çok kralcı..
Fatih hocamdan kendim ve diğer basın mensubu arkadaşlarım adına ricam lütfen milli takımın güvenliğinden sorumlu arkadaşları biraz daha duyarlı, hoş görülü davranmaları için uyarması.
Oradaki hiçbir basın mensubu arkadaşım ne futbolcuyu darp edecek, ne de borç para isteyecek. Sadece görevlerini yapacak.
İstediğimiz acaba çok şey mi?

Hairdesigner
13-02-09, 15:17
Fulya gerçeği
Vedat Bayram (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=84)
Sabah

Altı minareli kültürüyle doğup büyüdüğümüz Sultanahmet'i, Beşiktaş'la bağdaştırdığımızdan bu kulübe hep ayrı bir sempati duydum. Şüphesiz Beşiktaş, Türk sporunun amiral gemilerindendir. 11 Şubat'ta bu kulübün başkanı Yıldırım Demirören'in açılış daveti üzerine, istemeyerek uyduğumuz şu kahrolası protokol gereği ayaklarım geri gide gide Fulya'nın açılışına iştirak ettim. Çünkü Baba Hakkı ve daha nice Beşiktaşlı'nın çiğneyerek yetiştiği bu alanın nasıl kulelere dönüştüğünün hikayesi hayli mühim. Siz de öğrenince niye gitmek istemediğime umarım hak verirsiniz.
Fulya'nın hikayesi 1994'te kulüp başkanı Süleyman Seba'nın satın alma talebiyle başlar. Devrin şahidi Uğur Ekşioğlu, spor bakanı Şükrü Erdem, genel müdür İhsan Coşkun, il müdürü S.Sadıklar, arsalardan sorumlu il müdür yardımcısı da bendenizim. İçinde maliyeci, belediyeci, bayındırlık üyesi olan bir kıymet takdir komisyonu kuruyoruz. Devrin parasıyla 1 trilyon lira takdir ediliyor. Bunu çok pahalı bulan Seba ayılıp bayılıyor. İtirazı üzerine genel müdür İhsan Coşkun'dan yıldırım hızıyla gelen talimatla ikinci bir komisyon toplanıyor. Bu kez takdir yarıya düşürülüp Ankara'ya yollanıyor. İhsan Coşkun ise şüphesiz bakan Şükrü Erdem'i de ikna ederek arsayı satıyor.

ATAR DAMAR KESİLDİ
Ancak satılan arsada bir şerh var, ' Spor amaçlı kullanmak üzere' deniliyor. 1994'ten sonra değişen şartlar, idareciler, araya girenlerle şimdi bu şerh kaldırılmış ve Fulya bambaşka bir görünüm kazanmıştır.
Haa! Bu arada yukarıda adı geçen bürokratların bazıları kıymetteki bu yıldırım ucuzlama gerekçesiyle soruşturma geçirmiş, kimileri de ağır cezalarla yargılanmıştır.
Sonuçta Beşiktaş bu değişiklikle belki büyük bir servete kavuşmuştur. Müteahhit sevgili Aşçıoğlu da inanılmaz bir yürekle dev bir yapı yapmıştır. Ancak Beşiktaş camiası şehrin göbeğindeki sportif atar damarını da kaybetmiştir. Artık semtten ve Fulya'dan Beşiktaş'a futbolcu yetişmeyecektir. İşte davete bu duygularla gittim. Ve en mühimi; oraya kısa süreli de olsa Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, çok değer verdiğim Hüsamettin Özkan, Hikmet Çetin, Şükrü Erdem, Rahmi Koç gibi önemli isimler iştirak etmişti.
Gecenin ünlüleri yanında bence en mühim adam bu alışverişi titreyerek yapan Süleyman Seba'dır. Ve dikilen bu milyarlık kulelere rağmen bir devrin mağdurları ise adı geçen bürokrat ve bizlerdik. Bu hikayeyi sanırım Demirören yeni öğrendi. Arzu ederse Ümraniye Tesisleri'nin hikayesini de devrin şahitleriyle kendisine nakledebilirim.

Hairdesigner
13-02-09, 15:18
Gurbetteki Türkler “Mesut” değil
Nurullah Öztürk (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=191)
Yeni Şafak


Türkiye'nin yurt dışındaki futbolcu potansiyeline dikkat çekmeye çalışan birkaç kişiden biriyim. Bu konuda defalarca yazılar yazdım. Bizzat bu işin başındakilerle konuştum. Sorular yönelttim. Ne futbol federasyonu ne de teknik heyeti sorunun çözümü yönünde pozitif bir adım attı.
Avrupa Şampiyonası'nda takımın oluşturulmasındaki yanlış ve yanlı tutum, bütün hızıyla devam ediyor.
Yurt dışında yaşayan vatandaşlarımızın burukluğu giderilmemişken, Mesut Özil'in milli takım tercihi basite indirgenebilecek, görmezden gelinecek bir tavır ve duruş olarak değerlendirilemez.
Bundesliga'nın genç takımlarında 113 tane Türk futbolcu forma giyiyor. Bu futbolcuların rol modelleri ise Yıldıray, Mesut, Halil ve Hamit gibi futbolcu ağabeyleri. Alman Futbol Federasyonu bu potansiyelin farkında olduğu için bizzat Beckenbauer'in talimatı ile Mesut'un takım tercihi üzerinde etkili oldular. Bizim futbol federasyonu başkanımız, megolamanlarımız, Almanya'daki temsilcileri ne yaptı acaba?
Serdar Taşçı'dan sonra Mesut da Türkiye'yi tercih etmedi. Yıldıray hâlâ kırgın. Ve yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarımız milli takımla aralarına mesafe koydular. Mesut, “LÖW beni defalarca aradı, evime ziyarete geldi, Fatih Terim telefonla dahi hiç arayıp sormadı” diyor.
Bu sözlere yabancı değiliz. Aynı serzeniş Gökhan İnler ve Eren Derdiyok'tan da gelmişti.
Türkiye büyük bir medeniyetin temsilcisidir. Her Türk çocuğu bu onur ve duruşa sahip olmalı ama önce bu çocuklara, nesillere bu öğretilmelidir.
Bu ülkenin her şeyi kutsaldır. Bu ülke Somali, Gana ya da Cezayir gibi sömürge ülkesi mi ki, bir Türk çocuğu kendi forması yerine başka bir forma tercihinde bulunsun. Ama nesillere kim ve ne olduğumuz anlatılmazsa, ilgi ve alaka gösterilmezse, bundan daha beteri de olur. Futbol Federasyonu ve yetkilileri açısından bu durum, tam bir 'SKANDALDIR.' Avrupa ayağında bu işi takip etmekle görevli şahısların derhal yapabilecekleri bir işle görevlendirilmeleri gerekir.
Son olarak da Milli Takım kadrosu açıklandığında artık bir şeyden tam olarak emin olduk.
Bazıları ne yaparsa yapsın, milli forma onlara yasak. Bazılarının da form düzeyi, kapasitesi ne olursa olsun milli forma onlara hak.!
Biri bana Gökhan Zan'ın, Emre'nin, Sabri, Batuhan ve Kazım'ın hangi form düzeyi ve oynadıkları takımlarına ne gibi olmazsa olmaz katkılar yaparak seçildiklerini ya da bölgelerinin en iyileri olduğunu izah etsin. Kadroda sadece Tümer unutulmuş... O da olsaydı kadro eksiksiz olurdu. Yurt dışındakileri unuttuk da içeridekileri hatırladık mı sanıyorsunuz.
Trabzon'da Umut, Serkan, Selçuk; Sivas'ta Abdurrahman ve Musa, Beşiktaş'ta İbrahim Toraman, Kayseri'de Mehmet Topuz gibi ligin formda oyuncularının milli forma için daha ne yapmaları lazım. Fatih Terim'in megolomanyasını mı, milli takımı terk etmesini mi beklemek zorundayız. Federasyona bir çift sözüm var: “Testi kırılmadan müdahale etmezseniz, şampiyonayı sahada değil, televizyondan izler, rüyanızda görürsünüz haberiniz olsun.”

Hairdesigner
13-02-09, 15:18
Bir eksiklik vardı
Kenan Karcı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=186)
Bugün


Beşiktaş hem kendi camiası hem de Türk futbolu adına muhteşem bir esere imza attı.

Her ne kadar endüstriyel futbola karşı çıkan nostaljik yanımız, "Kulüpler şirket gibi yönetilmemeli" dese de çağın gerekleri bu tür yatırımları zorunlu kılıyor.
O yüzden erken kalkan tez yol alacak. Fulya Süleyman Seba Kompleksi de bu anlamda hem Beşiktaş'ın geleceğini teminat altına almak için atılmış dev bir adım hem de Beşiktaşlı duruşunun sergilendiği bir vefa abidesi.
Açılışta, Türk sporunun barış ve istikrar anıtı Süleyman Seba'nın elini sıkma onuruna eriştim. Çok mutlu görünüyordu.

Çünkü cumhurbaşkanı dahil bütün Beşiktaşlılar onun etrafında kümelenmişti. O, Beşiktaş'ın bu seçkin gecesinin en onurlu konuğuydu. Yılmaz Erdoğan'dan, eski meclis başkanı Hikmet Çetin'e kadar pek çok seçkin sima oradaydı...
Hepsini tek tek sayamayacağım ama olmayanların eksikliği Türk futbolu adına içimizi burktu. Fenerbahçe Kulübü adına hiçbir temsilciyi göremedim. Sadece, başkan adaylığını açıklayan Şadan Kalkavan vardı.
Beşiktaş Asbaşkanı Levent Erdoğan'a, "Fenerbahçe'yi davet etmediniz mi?" diye sordum. Bütün futbol kulüplerine istisnasız davetiye gönderdiklerini söyledi.
Galatasaray Başkanı Adnan Polat'ın orada bulunması ayrı bir güzellikti. Keşke Yıldırım Demirören, Adnan Polat, Aziz Yıldırım ve diğerleri...

Böyle zamanlarda hepsi aynı fotoğraf karesinin içinde yer alsa. Ben Fenerbahçe camiasının burada temsil edilmemesinde bir art niyet aramıyorum. Eminim çok geçerli bir sebepleri vardır. Ancak yine de onlar olmadığı için bir şeyler eksik kaldı.
Futbol kulüplerinin yöneticileri artık köhne zihniyetleri bir kenara bırakmalı. Spor medyası da öyle. 72 milyonluk Türkiye'de spor gazetesi okurunun 500 binlerde olması (Bu 20 yıl önce de böyleydi), bir arpa boyu yol alamadığımızı gösterir. Bu kafa değişmeli...

Ne yazık ki tabanda bunu sağlayacak bir kuvvet yok. Tavandan başlamalı. Biz her zaman yumruğunu sıkanın değil, elini uzatanın yanında olmaya gayret edeceğiz.
Barış elini uzatan herkesin yanında olacağız. Yumruğunu sıkan, haklı olsa da karşısındayız.

Hairdesigner
13-02-09, 15:19
Mali Kongre öncesi ve sonrası
Ali Gültiken (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1808)
Sabah

Yönetimler camialarına hizmet etmek için gelir. Hedef camianızı daha ileri bir noktaya götürmek; rakiplerinize hem sportif hem de mali açıdan üstünlük kurmak.
Son dönemde Beşiktaş'a baktığımızda bu hedeflerin tamamının aksi yönde geliştiğini görüyoruz. Bu yüzden futbol kamuoyunda ve Beşiktaş camiasında ortak bir kanı var: "Beşiktaş kötü yönetiliyor." Bu kanaatin neden oluştuğuna bir bakalım...
Başkan Yıldırım Demirören göreve geldiğinde, kulübün borç yükü 17 milyon dolarken, şimdi en az 150 milyon dolar olmuş. Fulya'nın tamamı Beşiktaş'a aitken, şimdi yaklaşık %50'si kulübün elinde kalmış. Beşiktaş A.Ş.'nin % 15'i halka açılmışken, satışlarla bu rakam % 30'a çıkmış ve kullanılmış. Bunlara ilaveten kulübün gelecek reklam ile tv gelirlerinin bir bölümü görev süresini aşmasına rağmen 2013 yılına kadar bugünden kırdırılmış ve harcanmış. Bir de üstüne kulüp, Başkan'ın şahsına borçlandırılmış.
Bu dönemde yaklaşık 60 oyuncu transfer edilmiş. Bu oyuncuların kulübe minimum maliyetleri 200 milyon dolar. Bunların karşılığında elde edilen başarı iki Türkiye (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Türkiye) Kupası, bir Süper Kupa ve bir kez de Şampiyonlar Ligi'ne katılım olmuş.
Yine aynı dönemde beş değişik teknik adam, dört ayrı menajer görev almış. Ya sezonu bitirememişler, ya da sezon içinde görevden ayrılmışlar . Nedeni ve niçini olmamış. Sadece bir tek amaç olmuş; o da günü geçmek. Bunun en çarpıcı örneği de Del Bosque'nin görevine son verilmesi ve altı ay için ödenen 10 milyon euro olmuş. Beşiktaş'ın gelecek günlerinin teminatı ve güvencesi olarak görülen Fulya projesi, daha inşaat aşamasındayken fiyatlama ile paylaşımı, gelirlerinin bugünden kırdırılması ve kullanımı konusunda mahkemeye düşmüş .
Geçen senenin mali kongresini geçmek için gündeme gelen ve camiayı kandırmaktan öteye geçmeyen stat projesi, bu sene tekrar ortaya çıkarılıp yine kongre malzemesi haline gelmiş.

KONGREDE ÇÖZÜM ARANMALI
Zapo, Sivok, Seric ve Schildenfeld transferlerinin yapılış şekli ile ilgili ciddi şüpheler meydana gelmiş. Bunlar, Beşiktaş kulübünün bugüne kadar nasıl yönetildiğini gösteren örnekler. Şimdi Beşiktaş camiasının önünde mali kongre var. Beşiktaş'ı sevenlerin bu camiaya yakışır bir şekilde çözüm arayacağı yer de burası. Geçici çözümler görüldüğü gibi Beşiktaş'ı hiçbir yere taşımıyor . Dileğim tüm Beşiktaşlılar adına bu yılki kongrenin geçen yıllardan farklı olarak, gidişatı değiştirecek bir başlangıç noktası olması...

Hairdesigner
16-02-09, 17:53
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1235.jpg Final maçı gibi

Son zamanların temposu en yüksek futbolunu izledik. Adeta final gibi bir maç oldu. Trabzonspor, özellikle ilk yarıda bu noktalara geldiğini kanıtlarcasına mükemmel oynadı. Öne geçtikten sonra savunmasını çok sağlam tutup, Beşiktaş'ın forvetlerine göz açtırmadı. Şu bir gerçek ki daha maç başlarken Beşiktaş'ın işinin kolay olmadığı anlaşılıyordu. Çünkü Mustafa Denizli, inadından vazgeçmemiş, iki ön liberolu ve tek forvetli klasik sistemiyle Trabzonspor'un ekmeğine yağ sürmüştü. Denizli, yaptığı hatayı sanırım devre arasında soyunma odasında anlamış olmalı ki ikinci yarıya iki radikal değişiklikle çıktı. İlk yarıda çok top kaybıyla oynayan Yusuf'u ve hiçbir şey oynamayan Serdar Özkan'ı çıkarıp, Delgado ile Bobo'yu sahaya sürdü. Bu değişikliklerle Beşiktaş, ikinci yarıda adeta tek kale oynadı ve fırtına gibi esti. İlginçtir, ligin korner rekortmeni Beşiktaş nihayet 151. kornerinde Bobo'nun şahane kafa şutuyla ilk golünü buldu.

Tarihi fırsat kaçtı
Bu beraberlik, bundan sonrası için Beşiktaş'ın işine yarar mı? Aslına bakarsanız Beşiktaş kaybetse kesinlikle şampiyonluk defterini kapatırdı. Sonlara doğru gelen Bobo golü hem Beşiktaş'ı hem de Mustafa Denizli'yi nispeten kurtardı. Beşiktaş eğer kazansa, şuan ligin favorisi durumuna geçecekti. Yani tarihi bir fırsatı kaçırdı. Yine de yenilgiyi önleyen beraberlik golü Beşiktaş için çok önemli bir teselli oldu. Her şeye rağmen Beşiktaş'ın sezon başından bu yana kazanma hırsını doruk noktaya çıkardığı ender maçlardan birisiydi. Maçın hakemi Yunus Yıldırım'a laf yok. Bazı faul kararlarındaki yanlışlıklara rağmen, adam gibi maç yönetip eleştiri alabilecek önemli hiçbir falso yapmadı. Böyle hakemlere ihtiyacımız var.

Hairdesigner
16-02-09, 17:53
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1789.jpg Oyun kötü sonuç yeterli

Galatasaray'ın sürpriz yenilgisi ve Sivasspor'un puan kaybından sonra derbinin rengi başlamadan değişmişti Trabzonspor için. Bir galibiyet belki şampiyonluk yolunda çok büyük hamle olacaktı ama beraberliğin de böyle bir haftada çok işe yarayacağı kesindi. Trabzonspor sahaya klasik 11'i ile çıktı ama alışılmış oyununu bir türlü tutturamadı. Ankaragücü maçında çok kötü performans sergileyen Hüseyin-Colman-Selçuk üçlüsü bu karşılaşmada hiçbir varlık gösteremedi. Aslında derbi baştan sona Beşiktaş'ın mutlak üstünlüğü ile geçti ama bir anlık parlamayla gelen Trabzonspor'un golü, bordo-mavili takıma bir parça direnç Beşiktaş'a da biraz telaş yükledi. Trabzonspor'un Ali Sami Yen'de kaybettiği maçtan en büyük farkı bu sefer kalecisi olmasıydı. Deneyimli bir eldiveni olmasa bordo-mavililerin bu maçtan da puanla dönmesi mümkün değildi. Ersun Yanal ikinci yarıya son haftaların formda ama ilk yarının etkisiz oyuncusu Umut'un yerine Alanzinho'yu alarak 4-3-2-1'e dönerek başladı. İlginçtir, Trabzonspor bir kanatta Yattara, öbür kanatta Alanzinho ve ortalarında fuleli bir santrfor Gökhan Ünal'a rağmen bir tek bilinçli kontratak üretemedi.

Çözüm bulmalı
Ev sahibi Beşiktaş'ın sayısız duran top gol girişiminden biri gol olup skora denge gelince Trabzonspor biraz top yapmaya başladı ama yine pozisyon üretmeyi başaramadı. Aslında oynanan oyunu görmezden gelirsek bu maçtan alınan bir puan Trabzonspor için şampiyonluk yolunda çok büyük kazanç. Trabzonspor Teknik Direktörü Ersun Yanal'ın ilk işi iki haftadır dökülen orta sahaya mutlaka bir çözüm bulmak olmalı. Umarız Trabzonspor önümüzdeki hafta oynayacağı Denizlispor maçından itibaren Fenerbahçe ve Ankaragücü karşılaşmalarındaki parformansına geri döner, yoluna döner.

Hairdesigner
16-02-09, 17:54
http://www.fotomac.com.tr/i2/spacer.gifhttp://www.fotomac.com.tr/i2/spacer.gifhttp://www.fotomac.com.tr/i2/y/1238.jpg İki puan kaçtı

Trabzonspor şampiyonluk yolunda önemli rakibi Beşiktaş önünde 2 puan bıraktı. Beşiktaş'ı dağınık yakalayan bordo-mavililer 5 hafta önce kaybettikleri liderliği elinin tersiyle itti. Ersun Yanal'ın sağı iyi kullanan, adam kovalayan, basan, orta yapan Serkan ile başlamamasına şaşırdım. Beşiktaş'ta İbrahim Üzülmez, Gökhan, Serkan ve Tello döküldü. Mustafa Denizli hatasından ikinci yarıdaki değişiklikle dönebildi. Muhteşem seyirci de olmasa, Beşiktaş dün akşam havlu atardı ama Ersun Yanal'ın hatası onların işine yaradı. Trabzonspor telaşlı oynadı. Yattara, başta ofsayttaki Umut'a pas vermeyip kendi gitse fark gelirdi. Siyah-beyazlıların beceriksizliğinin yanı sıra artık takımın yarısı olan Sylva yenilgiyi önledi.

Yanal'ın taktiği hatalıydı
Bordo-mavili takımda Colman, Selçuk, Hüseyin, Yatara ve Umut evlere şenlikti. Şampiyonluğa oynayan bir takımın iskeletini oluşturan önemli isimleri bu kadar çok kötü olmamalıydı. İlk yarıyı önde kapayan Trabzonspor'un ikinci devre kendi sahasına çekilip adeta Beşiktaş'a "Gol at" diye davranması da şaşılacak bir taktikti. Ersun Yanal'ın dalga dalga gelen, artık gol atacağı belli rakibe karşı önlem alamaması da eksi puan. Trabzonspor geriye yaslanmak yerine Beşiktaş'ın üzerine gitse belki de iki puan kaçmayacaktı. Şimdi "Kötü oyuna rağmen Beşiktaş'tan 1 puan aldık" diye övünüp büyük hata yapacaklar. Şampiyon olmak istiyorsan rakip kim olursa olsun hep üç puanı hedefleyip bu azimde olman şart.

Hairdesigner
16-02-09, 17:55
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg Tek forvet faturası

Zapo ve Bobo kenarda neden oturdular? Bu soruya Denizli dahil mantıklı ve makul cevap verebilecek bir tek kişi varsa beri gelsin! Cisse'yi oynatmak içinse bu tercih, gülerim. Cisse dediğin ancak bayan takımında oynar, böyle kıran kırana bir maçta işi ne? Hele Serdar Özkan. Bu çocuktan ne köy olur ne de kasaba, bakalım Denizli bunu ne zaman anlayacak. Trabzonsporlu futbolcular ilk 15 dakikada panik içinde hata üstüne hata yaparken onbirdeki arızalar nedeniyle bunu değerlendiremedi Beşiktaş. Göstere göstere gol yediler. Trabzon dökülüyor. Egemen, Song ve kaleci Slyva dışında ne yaptığını bilen yok. Kapanıp, uzun toplarla klasik deplasman takımı havasındalar. Böyle bir manzarayı değerlendirmek için biraz akıllı oynamak yeter ama nerde? Beşiktaş da rakibi gibi hata üstüne hata yapıyor. İkinci yarıya iki değişiklikle başlayan Denizli hiç değilse hatasının bir bölümünü telafi etmiş oldu. Bobo ve Delgado'yu oyuna aldı. Bu değişikliklerle yetinmeyip cesaret gösterip Cisse'yi de çıkarıp Zapo'yu alsa, turnayı gözünden vurmuş olacaktı.

Kartal defansa takıldı
Bu taktirde Sivok'u öne çekip orta alanda daha etkili bir Beşiktaş izlememizi sağlayabilirdi. Bunu yapmadı. Yine de ikinci yarı üstün oynayan, pozisyon bulan ve rakip kaleyi abluka altına alan Beşiktaş'tı. Trabzonspor'da Egemen müthiş oynadı, Song ona ayak uydurdu. Kaleci Slyva da öyle. Beşiktaş atakları hep bu üçlüye takıldı. Beşiktaş bastırıyor, Trabzonspor sahasından çıkmayı bile düşünmeden savunma yapıyordu. Bir olmadı, iki olmadı derken sonunda Bobo kaçan onca golden sonra kafayla fileleri havalandırmayı başardı. Golden sonra da Beşiktaş baskısı tüm şiddetiyle sürdü. Trazonspor tek kelimeyle abandone olmuştu. Başta Hüseyin olmak üzere Selçuk, Yattara, Gökhan (Attığı gol hariç), Ümut oyunda kaldıkları süre içinde inanılmaz etkisizdi. Sonuç olarak bu kadar kötü oynadıkları için eleştirebileceğiniz gibi, kaybetmedikleri için onları kutlayabilirsiniz de. Beşiktaş için söylenecek tek şey şu: İlk yarı uyudular, ikinci yarıda ise hak ettiklerinin sadece bir bölümünü kurtarabildiler.

Hairdesigner
16-02-09, 17:55
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1349.jpg Ümitler sürüyor

Uzun süreden beri tartışmalı ve olaylı geçeceği söylenen mali genel kurul beklendiği gibi olmamış gayet nezih ve olgun bir şekilde gerçekleşmişti. Birlik ve beraberlik laflarının sıkça kullanıldığı mali kurulda yapılan eleştiriler sağlıklı ve somut delillere dayanılarak yapılmıştı. Terbiye sınırları aşılmamıştı. Bunlar işin güzel tarafları idi. Güzel olmayan bölüm ise Beşiktaş kulübünün gerek dernek, gerekse şirket olarak iyi yönetilemediğinin ve mali açıdan ciddi sıkıntılar içinde olduğunun açıkça belli olmasıydı. Zaten başkan Demirören bile yöneticilerin hata yapabileceğini kabul etmek zorunda kalmıştı. Bakalım zaman ne gösterecek? Mali durum düzelecek mi? Sportif başarı gelecek mi? Benim en çok sevindiğim konu, olup biteni tarafsızca takip eden akıl adamlarının sayısının hayli fazla oluşu.

Tek kale oynadılar...
Maçın başlamasını mali genel kurulun değerlendirmeleri ile bekledik. Bu maçın mutlak kazanılması gerektiği konusunda tüm taraftarlar hemfikirdi. Sonuçtan endişe duyanlar da vardı. "Kolay sıyırırız" diyenler de. Kadrolar açıklandığında Nobre-Bobo ikilisini beraber kullanmayan Denizli'nin kulağı çok çınlatıldı. İlk kırk beş dakikada, gol arayan, rakip kaleye çok fazla giden, çok koşan takım Beşiktaş'tı. Ama gol vuruşunu kimse yapamadı. Trabzon'un ise sahaya "Top geçsin, adam geçmesin. Üstümüze gelsinler. Rakip kaleye az da gitsek nasılsa bir hata yaparlar, biz golümüzü atarız" taktik ve düşüncesi ile çıktığı çok belliydi. Nitekim Rüştü'ye kadar iki kere geldi Trabzonspor. İki gelişte de top ağlarla kucaklaştı. Birincisi ofsayttı. Skora yansımadı. İkincisi ise ilk yarının skoru oldu. İkinci yarıya doğru değişikliklerle başlayan Beşiktaş adeta tek kale oynadı. Ancak bu baskı sadece bir gole izin verdi. Beşiktaş rakipleri ile puan farkını kapatamadı ama şampiyonluk ümidini de Kaf Dağı'nın ardına bırakmadı.

Hairdesigner
16-02-09, 17:55
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1747.jpg 1 puana şükür

Skor üzerinden yorum övgüyü getirir. 'Rakibin daha iyi olduğunu kabullenmiş, ona göre plan kurmuş' dersin. İyi futbola puan vermiyorlar, neticeyle oynayıp kâr edene alkış tutarsın. Kadro içinde 3-5 sakarı olan bir rakibin üzerine gitmeye gerek yok. Onlar nasıl olsa bir şey yapar, beklersin. Tam 30 dakika orta saha çizgisini geçmedi Trabzonspor. Yattara'nın bire beş dripling hamleleri hariç o sahaya adım atan olmadı. Mevkisi gereği oralarda gezinen Gökhan'ın bir tehdit oluşturması beklenemez. Ama oldu. Her alanda fazla adam bulunduran Beşiktaş, Cale ve Gökhan'ın ikili kontağını önleyemedi. Beklenen sakarlığı gösterdiler. Rüştü'yü de katarsak, nereye koşacağını bilmeyen 5 kişi tabelanın değişmesine yardımcı oldu.

Trabzon hiç oynamadı
Saha ve seyirci avantajı olan, arkadan öne atak organizasyonunda bütünlük gösteren ev sahibi, geri düştü. Bir kaçını değiştirdi Mustafa hoca. Ne yapacağını bilmiyordu aslında. O kadar üstün oynayan bir takım nasıl tabelada eksi hale düşer? Futbolun cazibesi işte. Her zaman oynayan kazanmıyor. Oynayıp kaybedilen Vanspor, Fener maçlarının acısı 13 senedir sızlıyor. Sadece Umut'u çıkardı, Alanzinho'yu aldı Yanal hoca. "Çanakkale geçilmez" den taviz vermedi. Tüm hatlarıyla kalenin etrafını kollayan bir yapı, geçen her dakika yükseldi. Bu futbol hocama hiç yakışmadı. Ligin lideri, o derece mahkum olmamalıydı. Bu futbolun bilimsellikle alakası yok. Hiç oynamadı Trabzonspor. 'İyi savundu' bile diyemeyiz. Siyah-beyazlılar beceriksizdi. "Neyi niçin yaptığını bilmiyor, ustalıktan yoksundu" dersek, sanırım olayı tarif etmiş oluruz.

Hairdesigner
16-02-09, 17:55
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1257.jpg İstediğini aldı

Son haftalarda oynadığı futbol ve aldığı sonuçlarla "Zirve yarışının en güçlü adayıyım" diyen Trabzonspor dün akşam İnönü'de Beşiktaş karşısında haftayı iyi kapattı. Bordo-mavililerin ortaya koyduğu futbol alkışlanmasa da mücadele yönünden olumlu not aldı. Futbolun içerisinde olan önemli bir olgu da kötü oynarken kaybetmemektir. İşte bordo-mavililer, Beşiktaş karşısında bunu yaptı. Futbol tekniği olarak pek iyi değillerdi, rakiplerine baskı kuramadılar. Adeta kendi alanına hapsolmuş, gelişen rakip ataklarına karşı koymak, karşı durmak için çalışıyorlardı. Bunda da zaman zaman başarılı oldular. Bazen de hata yapıp Beşiktaş'a tehlikeli pozisyonlar verdiler. Ama ilk yarıda hiçbir varlık gösteremeyen siyah- beyazlı takım ikinci yarıda değişikliklerle biraz toparlandı.

Dersini iyi çalışmış
Beşiktaş kenarları kullanıp, hücuma ağırlık verip çift santrforla bordo-mavili takımın üstüne yüklenince oyun üstünlügünü kendi lehlerine çevirdiler. Trabzonspor, belki iyi değildi. Futbol olarak da gereken performansı bireysel ve takım olarak göstermemiş olabilirler ama futbolda geçerli olan puanı hanesine yazdırmada başarılıydılar. Orta alanla, defans arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca daralttı. Rakibin aksiyon sahasını sınırlamayıp, belli çizginin içerisinde oynama mecburiyeti bıraktı onlara. İşte Trabzonspor'un ilk yarıdaki oyun sistemi buydu. Sonuçta Trabzonspor, Beşiktaş'tan daha iyiydi. Soruların nereden ve hangi konudan çıkacağını çok iyi tahmin etmişler. Şampiyonluğa oynayan ama bu görünüşle şampiyon olamayacak olan Beşiktaş önünde kötü futbola rağmen Trabzonspor haftayı iyi kapatan takım oldu.

Hairdesigner
16-02-09, 17:56
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1689.jpg İnanç kaybolmasın

Sivasspor bu sezon kendi sahasında ve deplasmanda oynadığı maçların ilk 20 dakikasında baskı yiyor. Top çıkarmada güçlük çekiyor. Bu durum Sivasspor'da alışkanlık haline geldi. Dün de Bursaspor karşısında aynı şeyler oldu. Bursaspor forvetleri yakaladıkları pozisyonlarda sonuca gidemediler. Bilica'nın yerinde müdahaleleri kırmızı-beyazlıları rahatlattı. Bursaspor deplasmanı kolay değil. Bülent Uygun da bu bilinçle takımını daha temkinli oynamaya zorladı. Bunda da başarılı oldu sayılır. İlk yarıda her iki takım da vasat bir futbol sergiledi. Ev sahibi Bursaspor saman alevi gibi ara sıra parladı. Ama istediği final vuruşunu yapamayınca sadece 1 golde kaldı. Şampiyonluğa oynayan takım için 2 puan kaybetmek büyük kayıp. Ama burası Bursa deplasmanı. Buradan 1 puan almak Sivasspor için başarı sayılır. Tum'u golün dışında göremedik. Kamanan'da fazla ileriye çıkamayınca Bursaspor savunması çok rahattı. Tum biraz ilerde topa basıp, Bursaspor defansını hataya zorlasaydı Sivasspor aradığı 3 puanı alabilirdi.

Gözler Mehmet'i aradı
Gözler rakip defansın çıkmasını engelleyen ve hataya zorlayan Mehmet Yıldız'ı aradı. Murat Erdoğan ilk kez oynamasına rağmen biraz fizik güç olarak hazır değildi. Ancak faydalı olabileceğini gösterdi. Sivasspor için bu beraberlik şampiyonluk şevkini kırmamalı. Bu tür kazalar olacaktır. Önemli olan kazalarda az hasar vermek. Sivasspor orta alanda fazla pres yapamadı. Abdurahman Dereli ise ileriye çıktığında arkasını kapatacak futbolcu olmayınca Bursaspor buradan tehlikeli oldu. Sedat tam bir savaşçı. Sarı kart gördü, Eskişehirspor maçında yok. Dün kaybedilen 2 puanın telafisi elbette olacaktır. Yeter ki Sivassporlular şampiyonluk inancını yitirmesin. Hakem Bülent Yıldırım zor bir maçı kolay yönetti. Kendine fazla iş düşmedi.

Hairdesigner
16-02-09, 19:41
Çok tempolu
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

İki büyük takıma yakışan, tempolu bir maç oldu. Özellikle Beşiktaş maç boyunca, deyim yerindeyse santra ile birlikte istekli, arzulu bir oyun ortaya koydu. Pres yapan, rakibe pas olanağı tanımayan bir görüntüdeydi.
Trabzonspor baskı altından bir kez kurtuldu, o da savunmanın solunda oynayan Cale ile. Cale’nin nefis ara pasında Türkiye’de defans arkasına çok iyi koşu yapan isimlerden biri olan Gökhan Ünal, Rüştü’nün üzerinden Trabzonspor’u beklenmedik şekilde öne geçirdi. Beklenmedik şekilde diyoruz; çünkü gole kadar Beşiktaş rakibine yarı sahayı geçirmemişti. Beşiktaş’ın oyun stratejisi doğruydu. Cisse ve Ernst ikilisi ile Gökhan Ünal ve Umut’un savunma arkasına koşularını başlamadan engellemek istiyordu. Golün dışında bunu iyi becerdiler. Peki neyi yanlış yaptılar, hücum yaparken, öne doğru oynarken her saniye aceleci davrandılar. Bu sıkıntıları uzun zamandır var. Zaman zaman kontrollü oynamaları lazım, hücum yaparken bile. Bu yüzden çabuk oynamak isterken pas hataları oldu.
Oyun içinde çok pozisyon olmadı ama hücumların devamında kazanılan sayısız korner ve duran top vardı. Bu kornerlerin birinde Bobo ile bereberlik geldi. Çok tempolu oynayan Beşiktaş takımı ile sadece savunma yapan Trabzonspor takımı oyunun sonunu dengeli götürdüler. Trabzonspor kötü oynadığı bir maçı puanla kapattı. Beşiktaş çok iyi oynamasına rağmen kazanamadı.
Hakem Yunus Yıldırım mükemmel bir maç yönetti. Zaten futbolcu dostu. Polis arama yapsa cebinden her şey çıkar, bir kart çıkmaz.

Hairdesigner
16-02-09, 19:44
Galatasaray, Bordeaux’yu geçebilir
Uğur Meleke (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=10)
Milliyet

Skibbe’nin, 12 yılı alt yapılarda geçen 20 senelik antrenörlük hayatında, bir kulüple ağustostan mayısa kadar çalıştığı sadece 2 sezon var. Bu Leverkusen’daki iki sezonunda da sırrı, Nowotny, Krzynowek, Butt, R.Junior, Athirson gibi tecrübelilerle yollarını ayırıp, 20-24 yaş aralığındaki Adler, Renato, Henrique, Vidal, Castro, Barnetta, Haggui ve Kiessling’i takıma adapte etmesiydi. Geçen yıl G.Saray’a 5 gol atan Skibbe’nin Leverkusen’ininin ilk 11’inde 23 yaş altı 7 adam vardı.
O 6 gollü maçtan yalnızca 6 ay sonra, bu kez G.Saray’ın başında Bükreş’e gittiğinde elindeki ilk 18’de otuzlu yaşlarına girmiş 10 oyuncu gözüküyordu, nitekim bunların 8’ini sahaya sürmek durumunda kaldı.
Genç Skibbe’nin antrenörlük kariyerinde ilk kez elinde bu sayıda (yaşça veya futbolca) olgun oyuncu var ve geçen 6 aylık sürede bunları kenarda oturtmakta, döndürerek kullanmakta başarı sağlayamadı. Bu, hem ilk devrede 33 müsabakaya çıkan Servet, 22 üstü maç yapan Lincoln, Meira, Ayhan, Baros, H.Balta, Arda ve Kewell’da fiziksel/mental yıpranmaya neden oldu, hem de Volkan, Aydın, Alpaslan, Ferdi gibi alternatiflerin özgüvenini azalttı.
33 gün
G.Saray’ın, ikinci yarıya 33 günde 9 maçlık kritik bir planla başlayacağı çok önceden belliydi ve aynı 11 adamla bu müsabakaları bitiremeyeceği de âşikardı.
Geçen hafta H.Balta sakatlandığı halde ilk 11’e alınmayan Volkan’ın Antalya’da ayaklarının titrememesi imkânsız... Kewell’a pekâlâ iyi bir alternatif olabilecek Aydın her geçen gün geriye gidiyor.
Gerek İstanbul’daki Sivas maçında, gerekse Antalya’da mağlup durumdayken ve kulübede Alpaslan gibi bir ofansif silah varken son değişiklik hakkı M.Güven’den yana kullanılmış... Devre arası hazırlık kampının yıldızı Ferdi’nin adı unutulmuş. Servet, elmacık kemiği operasyonundan 3 gün sonra kupa maçına çıkmış, başka bir kupa müsabakasında Altay önünde sakatlanmış ve bu iki maçta da kulübede E.Aşık var. Yine Servet, bu sezon 36’ncı resmi maçını İzmir’de yapıp 3 gün sonra Antalya önüne çıktığında da kulübede E.Güngör olduğu gibi.
33 gündeki bu belirleyici 9 müsabakanın en kolayı sayılabilecek Denizli’de bile Skibbe, hiçbir oyuncusunu dinlendirmedi. 9’lu serinin ilk 6’sında 5 kaza var. Son 3’ünde de 2 kaza olursa, G.Saray’ın elinde toplam 3 cepheden biri kalmış olacak.
Tabii ki G.Saray’da sorumlu sıralamasında Skibbe’yi üste yazmak çok zor, farkındayım. Sarı-kırmızılıların geçen sezon son 6 maçtaki başarısı, bu yıl futbol takımında bir yönetim kargaşası doğurdu. Alman teknik adamın yardımcılarının gönderiliş biçimi ve Feldkamp’ın eşofman giyip idmana çıkması muhakkak ki, hocanın huzurunu kaçırdı ve nihayet Skibbe, G.Saray’da sportif olarak bir yönetim havasına razı oldu.
UEFA şansı
Yine de Skibbe biliyor ki, rüzgârı tekrar lehine çevirmenin, G.Saray’da devam etmenin (veya Almanya’da iyi bir ekibe dönmenin) yolu iki Bordeaux maçından geçiyor. Zaten Kewell, Lincoln, Meira, Ayhan, Ümit ve Nonda’nın da (ve Linderoth ve E.Aşık’ın da) kariyerlerinde bir kez daha Avrupa’da bu turları görme ihtimalleri her geçen yıl zayıflıyor, dolayısıyla konsantrasyonları en üst noktada olacak. Üstelik Skibbe, tamamladığı iki sezonda da Leverkusen’la UEFA’da çeyrek final gördü, Avrupa kupalarındaki cesareti Gerets ve Daum ayarında değil, bayağı yüksek...
Ayrıca G.Saray, gruplarda lig şampiyonluğunu UEFA kadar önemseyen takımlarla oynama avantajı yaşadı (4 rakibinden ikisi liglerinde lider, ikisi ikinci sırada); bu aşamada da UEFA çeyrek finalini rahatlıkla Fransa veya Almanya’da zirveyle takas edebilecek şampiyonluk yarışçıları Bordeaux ve Hamburg’la eşleşilmesi avantaj.
Tabii turu geçen taraf Bordeaux olursa da B planı hazır; seneye de G.Saray’ı eleyen Blanc, Florya’ya getirilir. 2 ay sonra o Fransa’da izindeyken yardımcıları gönderilir, ardından idmanlara Rainer Hollmann’la birlikte çıkmaya başlar ve İstanbul’da kazandığı deneyim onu insan-ı kâmil yapar. İlerleyen yıllarda da Hiddink, Del Bosque, Löw gibi elit teknik adamların yanına yazdırır adını...

Hairdesigner
17-02-09, 10:25
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1779.jpg 7'k mi yani? Takımı kim yaptı!

Elbette Aragones yapmadı... Hacettepe karşısındaki Fenerbahçe'nin İspanyol hoca ile hiçbir alakası yok. Öncelikle şunu belirtmeliyim... Alex, sahadaysa Semih de olacak.. Semih sahadaysa Alex olacak. Bu ikilinin futbol dili aynı. Ayrıca takımdaki Brezilyalılar Semih'i çok seviyor. Bu çok önemli. Güiza'yı sevmiyorlar... Nedeni çok basit... Özel hayatı... Yanlarına sokmuyorlar... Adam çapkın. Aklı futbolda değil başka şeylerde. Ancak Alex, Deivid, Lugano, Edu her şeye rağmen Roberto Carlos, hatta hatta Beşiktaşlı Nobre (Eşi Hacettepe maçını Alex'in eşi ile izledi) aile hayatı düzgün olan insanlar. Tıpkı Semih gibi. Bunun için de seviyorlar golcüyü. Fakat Aragones'in gözleri Güiza'dan başkasını görmüyor. Türkiye'nin Kral'ı yedek.. Buda başta Alex olmak üzere tüm Brezilyalıları çıldırtıyor. Ayrıca Güiza havalı. Burnundan kıl aldırmıyor... Evet işte bu yüzden testi kırılıyor... Büyükşehir Belediye maçından sonra Alex bu sefer saha dışında futbol dersi veriyor... Önce Aragones'e başkaldırıyor. Maçı tamamlamadan soyunma odasına gidiyor. İlk antrenmanda tavır yapıp yine soyunma odasına gidiyor... Hoca çağırıyor gelmiyor. Sonra birden bire hava değişiyor... Otoriter Aragones, yelkenleri suya indiriyor. Zaten topun ağzında... Alex ile çatışması demek takımı tamamen karşısına almak demek... Roberto Carlos'a sığınıyor... O tilkiyse Carlos ondan tilki... Carlos muhtemelen 'Hocam olmuyor.. Israr etme Güiza çok iyi golcü ama atamıyor. Semih'i de küstüreceksin. Bu sistemle olmaz... Hadi bize inanmıyorsun koskoca Orhan Zeki Ak'ı da mı okumuyorsun... Alex ile Semih'i ayırma' gibi cümleler kuruyor... Ve ekliyor "Sinyor Aragones... Ben de senin kadar tecrübeliyim bu futbolda... Zaten aramızda ne yaş farkı var ki. İnadından vazgeç şampiyon olalım.'' Aragones, Carlos'a 'Peki Roberto, Güiza'yı ne yapacağız?'' diye soruyor... Carlos bu "Çok kolay, 'Sakatlandı' deriz. Çıksın tribüne biraz bizi ve Semih'i izlesin... Öğrenmenin yaşı yok'' cevabını yapıştırıyor. Neyse, yarı şaka yarı ciddi. Ancak bunların ciddi yanları da var. Aragones'in ipi çekilmiştir. Artık direksiyonda yönetim var. Sayın Ali Koç ve Şekip Mosturoğlu'nun konuşmalarından da anlaşılıyor... Onlar "Bazı futbolcular ile yollarımızı ayıracağız' diyor. Aragones "Benim haberim yok'' cevabını yapıştırıyor. Yani testi kırık. Tamiri yok. Yapıştırmakla olmaz. Su kaçırır... Ayrıca Hacettepe maçı kimseye ölçü olmasın... Öyle defansa Fenerbahçe'de olsa Zafer Biryol bile gol atardı... Hacettepe aynen saha kenarındaki hocaları Erdoğan Arıca gibi, İkinci Lig'e razı olmuş... Biraz fark artınca utanıp kıpırdandılar ama nafile... Yani sahada rakip yoktu. Deivid, Uğur, Semih çıkmasa rekor gol atılırdı. Bundan sonrası önemli ya balonları patlayacak, ya da herkes şapka çıkartacak.. Şunu tekrarlamakta yarar var. Futbolda dün yoktur... Kendimizi kandırmayalım. Ciddiyeti elden bırakmadan, şımarmadan, aynı istekle ve inançla maçlara hazırlanıp, rakiplerin de birbirleriyle puan kaybı yarışına girdiği bu dönemden kârlı çıkalım. Mücadele, mücadele, mücadele... Çalışan didinen kazanır. Şakşakçılıkla, vıcık vıcık yağdanlık olmakla başarı elde edilmez. Böyle günlerin leş kargaları çok olur. Önce bakalım sonra sağlam basalım. Muz kabuklarına kurban gitmeyelim... Şunu da unutmayalım: Dost acı söyler ama doğru söyler... NOT: Hiddink'ten Aragones'e yazımda Parreira'yı Ali Şen'in kovduğunu yazmıştım.. Bazı okurlar 'Hayır kendisi gitti' demişler... Siz bana inanın... Karısının hastalığı olayın örtüsüydü, kovuldu...

Hairdesigner
17-02-09, 10:26
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1291.jpg Mucize

Fenerbahçe'nin Hacettepe karşısındaki ilginç mücadelesi, haftanın en şaşırtıcı sonucuydu. Bu mucizenin sebeb-i hikmeti neydi dersiniz? Eğer Alex'i sadece takımın en kral oyuncusu olarak alkışlayıp, takımın içindeki örgütlenmeyi inkar ederseniz, gerçeklere ihanet edersiniz. Hacettepe'ye atılan ilk golden sonraki sevinç, Aragones'e karşı gösteriydi. Aslında bir ihbar! Büyükşehir Belediye karşısında kazanmak adına kılını bile kıpırdatmayan takımın, kendilerini ihbarı!



***

Adı ve hizmeti ne olursa olsun, hiçbir futbolcunun Aragones'e karşı örgütlenmeye ve o formayla meydan okumaya hakkı yoktur. Aragones'i yenmesi gereken yönetimdir, futbolcular değil. Bunu öncelikle Alex'in bilmesi gerekir. Sonra da emrindeki askerlerin... O yüzden, futbolcuların kolayca yenilme hakkı, Hacettepe maçından sonra ellerinden alınmıştır.



***

Güiza'nın yokluğu, çok şeyin varlığıysa... Semih'in varlığı, Güiza'nın yokluğuna armağan olsun. O yüzden Semih'e parantez açmak istiyorum. Fenerbahçe'nin rakip ceza alanı içindeki en değerli parıltısı. 60 trilyonluk Güiza'yı yolcu etmenin ibret belgesi. Ama bilinmelidir ki bütün bunların sebebi olarak Aziz Yıldırım'ın adı yazıyor. Aragones çıbanını patlatmayan biri dururken... Taraftar niye Aragones'e kızıyor.



***

Puanlar sahiplerini hak etmelidir. Beşiktaş-Trabzon maçında gördük ki emek, pozisyon zenginliği ve verilen mücadele kazanmaya yetmiyor. Beşiktaş'ın ruhunu ayaklandıran bir taraftarı vardı, rakip kale önünde geçitler de buldu ama... Payına düşen sadece 1 puan oldu. Mustafa Denizli, Trabzonspor'un esaretine, maçın başında daha cesaretli davransa, belki sonuç değişebilirdi.



***

Trabzonspor'a gelince... Bu kadar "evcil" bir Trabzonspor'u bu sezon ilk kez izledik. Kolbastı bu hafta iptal. Bu oyun silik gölgelerle oynanmıyor zaten. Ama bu kadar kötü oynarken kaybetmemek, kazanmak yerine geçer. Ruhlardaki Kolbastı'ya devam!



***

Galatasaray, Antalya'da kaybederken, kaybetmeye bağışıklık kazanmış bir takım görüntüsündeydi. Hafta içinde günahları hakemlerin üzerine yükleyen Adnan Polat, Antalya'daki esneyen aslanı ne yapacak acaba? Günahlara, biraz da içerden bakmayı denesin!



***

Sivasspor'un Bursa'da attığı golü görünce. "Tarih yazmaya giderken, insana talih de gerekiyor" diye düşündüm. Beşiktaş-Trabzonspor maçında Yunus Yıldırım'ı izleyince... "Bu ülkede adam gibi maç yöneten hakemler de varmış" diye düşündüm. Abdullah Avcı ve Şifo Mehmet'in, olmazları olur yapan sonuçlarına... Ve futbolun içine işleyen beyefendi tavırlarına bakınca... "Yabancılara verilen değer bu adamlara verilse, neler olur" diye de düşündüm ama... Bizim futbolumuza adam değil... Soytarı lazım, pahalı hurda lazım, bitirim lazım!

Hairdesigner
17-02-09, 10:26
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1235.jpg Tek forvetle asla!

Beşiktaş, sezon başından bu yana böyle adam gibi oynasa şimdi açık ara ligin zirvesinde olurdu. Peki çok iyi oynadığı Trabzon maçını kazandı mı? Hayır... O zaman nasıl oluyor da 'adam gibi futbol' diyeceksiniz. Beşiktaş, bu maçın ilk yarısını iştahlı, ikinci yarısını ise büyük oynadı. Her iki yarıyı da hem arzulu, hem büyük oynasa maçı kazanırdı. Neden böyle her iki yarıda aynı tempoyu yakalayan bir Beşiktaş yoktu? Şundan... İlk yarı Ernst ve Cisse ile iki ön liberolu, Nobre ile tek forvetli bir sistem vardı. Bu oyun biçimi İbrahim Toraman'ın yamuk şutu dışında Beşiktaş'a sonuç getirmedi. Ne olduysa ikinci yarı oldu. Oyunun rakip sahaya ve tek kaleye yığan Beşiktaş işte bu son 45 dakikada güneş gibi doğdu. Mustafa hocayı anlıyorum. Böyle büyük maçlarda ilk yarılarda riske girmiyor. Bu bir teknik direktör doğrusu olabilir. Gerçek Beşiktaş'ın ortaya çıkabilmesi için demek ki risk almak gerekiyor. Serdar Özkan çıkıp, Delgado oyuna girince aslında kanatlardan en azından biri feda edildi. Yusuf'un yerine Bobo girince tek forvet çift forvete dönüştü. Beşiktaş'ın kanat bindirmeleri, gole yaklaştığı pozisyonlar, korner sayısı tavana vurmaya başladı. Soru şu: "Beşiktaş ilk yarıdaki oyun kurgusuyla devam etse yenilgiden kurtulur muydu?"Hayır... Kazanan Trabzon olurdu. Demek ki Beşiktaş bu yarışın içinde olacaksa tek forvetten vazgeçecek. Tek forvetli Beşiktaş, Trabzon'a yenilip 9 puan farkla teslim bayrağını çekecekti. Çift forvetli Beşiktaş en azından yarışın içinde kaldı. Çift forvetle başlasa... Yani Bobo- Nobre birlikte oynasa puan farkı 3'e inecekti. Olay bu kadar basit.

Hairdesigner
17-02-09, 10:26
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg 6 Nisan 2009!

1326'da Orhan bey Bursa'yı Bizanslılardan aldı. 1896'da ilk modern Olimpiyat Oyunları Atina'da başladı... 1917'de ABD Almanya'ya savaş ilan etti ve müttefiklere katıldı... 1953'te Genç Milli Futbol Takımımız dünya üçüncüsü oldu... 1973'te Fahri Korutürk Türkiye'nin 6. Cumhurbaşkanı seçildi. 1979'da Atletimiz Veli Ballı uluslararası maratonda birinci oldu... 1980'de görev süresi sona eren Korutürk Çankaya Köşkü'nden ayrıldı... (Demek ki bu tarihte ayrılıklar olabiliyor!!!) Bundan önce 6 Nisan tarihinde yaşanan önemli olayların başlıcaları böyle... Bu yılın 6 Nisan'ı yıllar sonra tarihe nasıl not düşülecek bunu şimdiden bilmek mümkün değil ama ise Beşiktaş tarihi açısından önemli olacağı kesin! Mustafa Denizli 6 Nisan Pazartesi günü, yani 26. hafta maçları oynandıktan sonra, muhtemelen şampiyonluğu neden kaybettiklerini açıklayacak.

Şampiyonluk gitti!
Diyecek ki inandık, çalıştık, çabaladık ama doğal olarak kendi kurduğumuz takımla mücadele etmiyorduk. Eksikleri devre arasında giderebildiğimiz kadar giderdik. Bu şartlarda bu da başarıdır... Şampiyonluk kaçarsa üç aşağı beş yukarı söyleyecekleri bunlar. Peki bu şampiyonluk kaçar mı ve kaçarsa neden kaçar şimdi gelelim oraya. Bence bu şampiyonluk gitti! Rakipleri bu kadar tökezlerken, Trabzon'un en kötü halini yakalamışken Beşiktaş kazanamıyorsa bu iş bitmiştir... Evet bu şampiyonluk kaçacak ve bana göre en büyük sorumlusu Mustafa hoca olacak. Peki neden? Birçok sebebi var... Öncelikle, tıpkı Del Bosque, Çalımbay, Tigana ve Ertuğrul Sağlam gibi her hafta değişik bir onbir sahaya sürdüğü için sorumludur Denizli... Futbola ihanet edip tek santrforda inat ettiği için... Serdar Kurtuluş, Serdar Özkan, Cisse gibi sıradan oyuncuları yıldız zannettiği için... Bobo, Holosko ve Nobre'yi birlikte sahaya sürmeye korktuğu için.... Bilemem... 6 Nisan'da hangi açıklama, tarihe not edilecek ama Beşiktaşlılar bilsin ki kaybedilecek olan şampiyonluğun gerçek sebepleri öncelikle bunlar olacaktır. Araya bir iki de hakem hatası sıkıştı mı bir sezon daha uçtu gitti demektir. Darısı yenisinin başına! Di mi bayın başkan!? Sayın hocam!? Sayın futbolcular!? Di mi!?

Hairdesigner
17-02-09, 10:26
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1812.jpg Sivaslı buruk ama...

Sivasspor, Bursa deplasmanında sezonun en isteksiz ve vasat futbollarından birini oynadı. Şunu kabul etmek gerekir ki Sivasspor şansının da yardımıyla altın değerinde 1 puan aldı ve liderliğini korudu. Sivasspor'un bu maça kadar oynadığı 19 maçı yakından takip eden birisi olarak, ilk defa bu kadar az gol pozisyonuna girdiğini gördüm. Tabii burada Bursaspor defans oyuncularının da hakkını vermek lazım. Kamanan ve Herve Tum ile 2. yarıda giren Balili'ye adım attırmadılar, kaleye yüzlerini döndürmediler. Zaten bu maçta yakalanan birkaç gol pozisyonunun da atılan uzun toplarla olması Bursa defansının başarısını gösteriyor. Galatasaray ile üç kez, daha sonra da Kayseri ve Kocaelispor maçları oynayarak, hiç alışık olmadığı bir periyot yaşayan Sivasspor'un Bursa gibi önemli bir deplasmanda vasat futbol sergilemesi de hoşgörüyle karşılanması gerekir.

Yiğidolar yine de lider
Pazar günü gündüz maçında deplasmanda Bursaspor'la berabere kalarak haftalardır oturduğu liderlik koltuğunu tehlikeye atan Sivasspor, akşam oynanan Beşiktaş- Trabzon maçından da 1-1'lik skorun çıkmasıyla liderliğini sürdürdü. Bu sonuç birden bire Bursa maçından alınan 1 puanının önemini artırdığı gibi, Yiğidoların buruk da olsa gülümsemelerini sağladı. Yiğidoları mutlu eden bir başka olay da maç öncesi Bursa taraftarının iki takımı ve iki teknik adamı tribünlere çağırıp alkışlaması oldu. Bir alkış da benden Bursa taraftarınaŞimdi Sivasspor'un önünde zorlu bir periyot daha var. Önce kendi sahasında ligin dişli ekiplerinden Eskişehirspor'u ağırlayacak, sonra Fenerbahçe deplasmanına gidecek. Kötü oynama hakkını Bursa'da kullanan Sivasspor'un bu iki maçtan 6 puan çıkarması kesinlikle sürpriz olmaz. Benden söylemesi...

Hairdesigner
17-02-09, 10:27
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1290.jpg Yıldırım yapmazdı

- Federasyon, G.Saray'ı yıkmaya, yok etmeye karar vermiş. 40 yıllık arkadaşlarım ama onlar artık benim için Aziz Özgener ve Aziz Arıboğan

- Hem önceden kararını açıklıyor hem de 100 bin lira ceza kesiyorlar. Federasyonun, G.Saray'a yaptığını Aziz Yıldırım yapmazdı

- 'G.Saray Türkiye'dir' lafı çok doğru. Copa Cabana Plajı'nda 'G.Saray' deyince akıllarına ne geliyor diye soralım mı?

Beşiktaş-Trabzon maçıyla başlayalım isterseniz. Haftanın sonucu merakla beklenilen karşılaşması 1-1 sona erdi.
Hayır, federasyonla başlayalım. Çünkü derbilerin, maçların bir önemi kalmadı benim için. Türkiye Futbol Federasyonu taraf olduğunu geçen hafta ilan etti. http://www.fotomac.com.tr/2009/02/17/im//BC6FF0F3FB925D4090CF89C6y.jpg Resmen ve alenen Galatasaray'a cephe alıp, 'yok etmeye' karar verdi. Federasyonun bir numaralı adamı Mahmut Özgener, benim 40 yıllık arkadaşım; iki numaralı adamı Lütfi Arıboğan da benim 40 yıllık arkadaşım; ikisi de çok sevdiğim, çok inandığım insanlar. Ama artık onlara da inanmıyorum. Onlar da benim için artık Sayın Özgener, Sayın Arıboğan değil, Aziz Özgener ve Aziz Arıboğan oldu. Bu federasyonun yaptıklarını Galatasaray'a Aziz Yıldırım yapmaz. Ben böyle ayıp görmedim. Evvela o yüz karası, utanç verici bildiriyi yayınladılar; Galatasaray'a cevap olarak. "Kim yazdı ve altına kim Futbol Federasyonu imzası attı" sorusunu sordum geçen pazartesi günü 90 Dakika'da, bir kişi telefon edip 'şu yazdı, şu yaptı' diyemedi bana. Öyle utanıyorlar. Sonradan ben öğreniyorum ki federasyonun üyeleri falan da değil. Görevli olup olmadığı belli olmayan Aziz Yıldırım'la ilişkisi nedir onu da bilmediğim bir gazeteci, o bildiriyi yazıyor ve Türkiye Futbol Federasyonu imzasıyla anında jet gibi uygulamaya koyuyor. O bildiride Galatasaray kulübü için "Hezeyan" kelimesi kullanılıyor. Türkiye Futbol Federasyonu'nun Galatasaray'a hakaret etme hakkı yok. Galatasaray'ın bildirisinde sana karşı bir şey varsa disiplin kuruluna verirsin. Kişisel, kurumsal bir hakaret varsa mahkemeye verirsin. Ama sen Türkiye'nin en köklü kulübüne hakaret etme hakkına sahip değilsin federasyon olarak.

TEK HEDEFİM VAR
"Hezeyan" diyor utanmadan. Maçın gözlemcisi, 90 dakika sonunda hakem odasına girmiş Selçuk Dereli'yi paylamış. Lincoln'e ikinci sarıdan gösterdiği kırmızı kart yüzünden. Gözlemcinin bunu yaptığını bütün Türkiye televizyondan öğreniyor. O gözlemcinin raporu federasyona ulaşmadan federasyon bildiri yayınlıyor; "Selçuk Dereli dün geceki gibi başarılı maçlar yönetmeye devam edecektir" diye. Böyle bir ayıp, böyle bir utanç olur mu? Sen bir futbol adamısın federasyon, yargı organı değilsin. Üstelik elinde daha gözlemci, temsilci raporları yokken "Selçuk Dereli başarılı yönetmiştir" diye önceden karar açıklama hakkın var mı? Sen karşı hakarette bulunuyorsun "Hezeyan" diye. Sen kararını önceden açıklıyorsun ondan sonra da utanmadan, sıkılmadan, çekinmeden Galatasaray'a 100 bin lira ceza veriyorsun. 100 bin lira, bugüne kadar federasyonun verdiği en ağır para cezası. Sonra da benim buna inanmamı bekliyorsunuz. Sen hakarete hakaretle mukabele ettin zaten o zaman daha ne ceza veriyorsun!.. Galatasaray da Futbol Federasyonu'nu disiplin kuruluna ve mahkemeye sevk etsin. Karşı hakaret için. Galatasaray bu federasyonla uğraşmanın peşini bırakmamalı... Söyledikleri gibi FIFA mı, UEFA mı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi mi kime gidebilirlerse gitmeliler. Bu federasyon Türk futbolunu yönetmeye layık değil. Bu federasyon, Galatasaray düşmanlığı tescil edilmiş bir federasyondur. Galatasaray'ın bildirisindeki "Galatasaray Türkiye'dir" lafını iyi anlasın Mahmut ve Lütfi kardeşlerim. İyi anlasın. Bu laf kadar doğru edilmiş bir laf yok. Gidelim mi Arjantin'in Patagonya yaylasına, 'Galatasaray' diyelim bakalım ne diyecekler? Ya da 'Türkiye' diyelim bakalım ne diyecekler? Dünyanın öbür ucundaki Singapur Adası'na gidelim mi? 'Galatasaray' diyelim ne diyecekler, 'Türkiye' diyelim ne diyecekler? Copa Cabana Plajı'nda soralım mı? Kenya'nın safarisinde eli mızraklı aslan peşinde koşan zencilere soralım mı? 'Galatasaray' deyince akıllarına ne geliyor ya da 'Türkiye' deyince akıllarına ne geliyor!.. Galatasaray öyle Türkiye olmuş sizin haberiniz yok. Türkiye Futbol Federasyonu benim için artık inanılır olmaktan çıkmıştır. Bundan sonra Hıncal Uluç'un bir tek hedefi var spor yazarı olarak. 'Bu federasyondan bu ülkeyi kurtarmak için elinden gelen her şeyi yapmak.'

KİM TEHDİT ETTİ?
Çok sevgili arkadaşlarım Mahmut ve Lütfi beni affetsinler. Kardeşliğimiz, dostluğumuz baki ama artık o koltukta oturmayı hak etmiyorlar. Bana telefon açıp cevap vermeye cesaret edemediler. 'Hıncal ağabey o bildiriyi şöyle yaptık, şu yazdı. Kimsenin haberi yoktu. Cart diye internete kondu' diyemediler. 'Altında bizim imzamız vardı' diyemediler. 'Altında şu şu üyelerin imzası var' diyemedi hiçbirisi. Federasyon üyelerinden bir tanesi beni arayıp 'Ben bildirinin altına imza attım' demedi. Benim davetim Türkiye'nin en çok izlenen spor programında yapıldı. NTV'nin 90 Dakikası... Ama bu onların ilk saldırısı değil. Benim aleyhime bildirinin nasıl yazıldığını ben sonra öğrendim. Fatih Terim, dikte ettiriyor federasyondaki adamına ve tehditle "Hemen koymazsanız internet sitesine, istifa eder çeker giderim" diyor. Bu ikincisi. Bu defa kim tehdit etti Aziz Özgener, Aziz Arıboğan'ı!.. Şimdi hangi maçı istersen konuşalım. Kaç paralık kıymetiharbiyesi kalmışsa maçların!..

Hairdesigner
17-02-09, 10:27
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1782.jpg Gökteki yıldızlar

Bir aydır yarış atları gibi kullanıyor G.Saraylı futbolcuları. Ağır mı kaçtı? Skibbe'den söz ediyorum. Kaybetmekten ne kadar korkuyor değil mi? Kim korkmaz? Cesur insanlar, kime karşı ne yaptıklarını bilenler korkmaz böyle bir şeyden. Dahası kaybetmeyi akıllarına bile getirmezler. Top yuvarlak mı? Evet öyle. Ama G.Saray'ı futbol topunun şeklreferanslarıyla yönetemezsiniz. Denizlispor karşısında bile en yorgun isimleri sürdü sahaya. Çünkü ilk 11'de yer alan futbolcuların muadilleri yok Skibbe'nin kadrosunda. Kaldı ki kendi ülkesinin sınırlarını zorlayan bir başka ekipte bu kadar orta yaş olgunluğuyla iç içe yaşamadı Skibbe. Özgüven sıkıntısı yaşattığı Aydın, Alpaslan, Volkan ve Ferdi onun Leverkusen'deki gençlerine hiç mi hiç benzemiyor; bunu unutmasın. Tamam kariyerinin 'en olgun' takımını yönetmeye çalışıyor Skibbe. Lincoln, Meira, Ayhan, Baros ve Kewell gibi 30'lu yaşları okşayan adamlardan kurulu G.Saray'da onların dinlenme anlarını iyi hesap edememenin sıkıntısını yaşatıyor herkese.

Cesurca yürümüştü...
Ve son bir aydır oynadığı maçların çoğundan 'arazlı' çıktı sarı-kırmızılı takım. Kendisinin huzuru var mı peki? Yok elbette. Mühür elinde ama nikâhı başkasında ekibinin. Bütün bu olumsuzluklara karşın Skibbe durumu hem kendisinin hem G.Saray'ın kazanç hanesine yazabilecek olanaklara da sahip. Olgunlar! Kariyerlerinin bu demlerini bir Avrupa başarısıyla taçlandırmak, Skibbe'ye ders vermek isteyebilirler. Çünkü hem kendisi hem de takımdaki '30'lu yaş' grubu o güzelliği zamanında yaşamış isimler. -Skibbe Leverkusen'in başında UEFAçeyrek finaline kadar yürümüştü. Hem de cesurca- Bordeaux ve Hamburg'la eşleşme de Skibbe'nin cesaretini artıracak başka etkenler. İki ekip de kendi liglerindeki başarıyı ve yarışı UEFA'ya tercih edebilirler. Elbette karşı takımın ve Skibbe'nin ne yapacağı kadar, aylardır ortalarda görünmeyen yıldızların ne yapacağı da bir o kadar önemli. Hata çok daha önemli...

Hairdesigner
17-02-09, 10:27
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1644.jpg Lincoln-Baros

Yıllardır Fenerbahçe'nin yaşadığı Alex sendromu hastalığına Galatasaray da tutuldu. Hastalığın kaynağı Brezilya, adı da Lincoln... Oynadığı zaman skoru etkileyen, takımını da oynatan ehli-keyf oyuncusu... Zor deplasmanlara gitmeyen, sık sık sakatlanan, izinlerinden geç dönen, sorunlu antiprofesyonel. Ancak, bu yıl takımın mevcut şartlar içinde ona büyük ihtiyacı var. Lincoln'süz hem G.Saray organize olmakta zorlanıyor hem de gol makinesi Baros duruyor. İyi oynadığında hepimizi mest eden ancak çok da problem çıkaran Lincoln, acilen geri döndürülmeli... Geçen yılı yatarak geçiren Lincoln, Hakan Şükür ve Hasan Şaş'ın sazı ele almasıyla gelen şampiyonluğun gölgesinde sıyrıldı. Ama bu sezon bu iki büyük lider oyuncu sahada yok. Üstelik Kalli ve Cevat Güler gibi en azından yaşıyla otorite olan hocalar da yok.

Ya onunla ya da onsuz... Ne yazık ki Skibbe'nin bu sorunlu oyuncuları idare etmesinin ne kadar zor olduğu geride kalan periyotta görüldü. Ancak dediğim gibi Galatasaray bu sezon potada kalmak, şampiyonluk şansını sürdürmek istiyorsa Lincoln'den eksiksiz yararlanmanın yollarını aramalıdır. Baros gibi sürekli gezen ve pozisyon arayan bir forvete servis yapabilecek tek kişinin Lincoln olduğu gerçeği Antalya maçında bir kez daha belgelendi. Ama kalıcı çözüm önümüzdeki sezon Lincoln'süz düzenin oluşturulmasıdır. Bu fakir ülkenin paralarını alıp hakkını vermeyen, takımını sürekli yalnız bırakma potansiyelindeki Lincoln'e bel bağlanmamalıdır. Bu tür oyuncular bomba gibiler. Elinizde de patlayabilir rakibinize de... Rakibinizde patlamaları için de onları sevk ve idare etme kabiliyetinde hocalar bulmak gerek. Yani futbol denge oyunudur... Ya Lincoln'ü idare edebilecek hoca ya da Lincoln'süz bir takım...

Hairdesigner
17-02-09, 10:31
Yanal'ın intihar ettiği an
Ömer Üründül (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=7)
Sabah

Trabzon çok önemli ve zor bir deplasmanda ilk devreyi baskı altında oynamasına rağmen iyi götürdü. Hırslı ve tempolu Beşiktaş karşısında savunma ağırlıklı oynama mecburiyetinde kaldı. Ama fazla pozisyon vermedi. Bir kontra atakta da hazırlanışı ve yapılışı güzel bir gol attı.
İyi oynayan Beşiktaş'ın ikinci devre de şampiyonluk yarışını yitirmemek için varını yoğunu sınırsız enerjiyle ortaya koyacağı belliydi. Ersun Yanal tam bir intihar değişimi yaptı. Mücadele gücü yüksek rakip defansı rahatsız edecek topa sahip olup Gökhan'a ortam hazırlayacak Umut'u çıkarttı. Ve bu maç için hele hele skor avantajına sahipken hiç düşünmemesi gerekirken Alanzinho'yu sahaya sürdü. Yeni bir transfer arkadaşlarını ve ülkeyi tanımıyor. Geldiğinden beri çok az görev yapmış.
Böyle bir oyuncuyu final niteliğindeki maçta sahaya sürdü. Bence yapması gereken tek şey vardı. Yattara'yı çıkartıp Serkan'ı almak. Bu şekilde hem orta saha presi çok daha dinamik hale gelir. Rakip istediği gibi üstüne gelemez. Hem de bütün riskleri alacak rakip karşısında etkili kontrataklar gelişirdi.
İşte Ersun Yanal'ın bu büyük hatası yüzünden maç tek kaleye döndü. Bütün bağlantılar koptu. Ama iyi bir kaleci, inanılmaz bir mücadele eden bir geri dörtlü ve de Hüseyin'in yardımlarıyla çok önemli bir puan kurtarıldı. Zaten Serkan girdikten sonraki 10 dakikada Trabzon'un yoğun baskıdan kurtulup oyunu dengelemesi de Yanal'a ders niteliğindeydi.

Hairdesigner
17-02-09, 10:32
Cim-Bom kaybetmez
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

UEFA Kupası maçlarına çok iyi konsantre olan Galatasaray, Bordeaux deplasmanından en az bir beraberlikle döner. Alman ekibi Hamburg, Nijmegen karşısında galibiyet için avantajlı
UEFA Kupası’nda hafta içi oynanacak maçlarda sürpriz sonuçlar beklenebilir. Werder Bremen-Milan maçında Inter karşısında yorulan konuk ekip, Almanya’da beraberliğe oynayabilir. Zorlu müsabakada ilk tercih eşitlik. Sampdoria, bu sezon büyük bir sürpriz yaparak gruplardan çıkan Metalist Kharkiv karşısında galibiyet için şanslı. Ev sahibi taraftar desteğini arkasına alarak üç puana ulaşır.
Almanya Ligi’nde zirveye oynayan Hamburg, Nijmegen deplasmanından galibiyetle dönerek rövanş için avantaj sağlayacaktır. Aalborg-Deportivo maçında ilk seçenek eşitlikten yana kullanılmalı. Standard Liege’i konuk eden Braga iyi defans yaparak rakibin forvet oyuncularını kilitler. Beraberlik sürpriz olmayacaktır. UEFA Kupası’ndaki zorlu maçlara iyi konsantre olan Galatasaray ise Bordeaux deplasmanından en az beraberlikle dönecektir.

Hairdesigner
17-02-09, 10:33
45 dakika çöpe gitti!
Sergen Yalçın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1505)
Vatan

MAÇ bittikten sonra gazetemle konuşurken, manşet başlığının “Beşiktaş’a yazık oldu” diye atıldığını öğrendim.. Ben de bu görüşe katılıyorum ama öncelikle “Niye yazık oldu?” sorusuna yanıt aramak gerektiğini de düşünüyorum..

1 MUSTAFA Denizli’nin teknik direktörlüğüne, futbol bilgisine ve şansına inanan biriyim.. Ama bu kadar çok hata yapmasına bir türlü anlam veremiyorum.. Elindeki takımı verimli kullanamıyor.. Konya’da % 100 Nobre ile başlaması gerekirken, Bobo’yu oynattı, 2 puan kaybettiler.. Dün de mutlaka kazanılması gereken bir maç olduğu için Bobo-Nobre ikilisinin ilk 11’de çıkmasını bekliyordum.. Trabzon Umut-Gökhan-Yattara ile oynarken, Beşiktaş gol umudunu bir tek Nobre’ye bırakmıştı.. Büyük hata.. Kimse bana bunu anlatamaz.. Bu yüzden 45 dakika çöpe gitti.. Trabzon bir gol atıp üstüne yattı, Beşiktaş çok bastırdı ama beraberlik golü gecikti.. Yusuf’u devre arasında değiştirmesi de zaten bu hatasını gördüğünü gösteriyor..

2 YUSUF artık bir takıntı haline geldi Mustafa Hoca için.. Ona küçük bir hatırlatma yapayım.. En iyi zamanında F.Bahçe’de bile verimli olamadı Yusuf.. Şimdi 34 yaşına gelmiş, ondan medet ummak çok yanlış.. Yusuf bu tempoyu kaldırabilecek, böyle bir meydan savaşında ilk 11’de yer alabilecek bir isim değil.. Nitekim doğru dürüst oynayamadı da.. Onun yüzünden ön tarafta Nobre çok tek başına kaldı.. Sağdan-soldan ortalar dışında Beşiktaş hücum zenginliği üretemedi ilk 45 dakikada.. Ayrıca üst üste 3 maç kötü oynamış adamı, 4. maçta da denemek bir tek Mustafa Denizli’nin yapacağı bir çılgınlık..

3 TRABZON’U beğenenlerdenim.. Ama hiç bu kadar aciz kaldıklarını görmemiştim.. Tek atakları var, Cale’nin ara pasında Gökhan’ın attığı gol.. Beşiktaş resmen silindir gibi ezdi-geçti onları.. Bu futbolun sebebi de Ersun Yanal’ın hataları.. Beşiktaş’ın saldıracağını hesap edip ilk 30 dakikayı gömülü oynadı.. Golü bulduktan sonra ise sadece savunmayı düşündü.. Yanal’ın hatası Umut Bulut’u devre arasında çıkarmasıydı.. Alanzinho nasıl bir futbolcudur, kafam basmıyor açıkçası.. Takımına hiçbir katkısı olmadı.. Oysa ikinci devrede Beşiktaş geri yaslanan Trabzon’a saldırırken, Umut Bulut gibi topu ilerde tutabilecek, boşlukları kullanabilecek bir forvete ihtiyaçları vardı.. Aynı şekilde Yattara’nın çıkarılması da hatalıydı.. Beşiktaş o sırada arkada gedik vermeye başlamıştı.. Yanal 2 hatalı değişiklikle Beşiktaş’a mahkûm oynamaya çanak tuttu.. Şansı varmış, maç 1-1 bitti..

4 BEŞİKTAŞ’TAN en çok kimleri beğendiğimi merak ederseniz, Ernst ile Üzülmez derim.. Ernst tam Beşiktaş’ın aradığı adammış.. Her tarafa koştu, topun değerini biliyor, nerede duracağını iyi hesap ediyor, son zamanlarda gördüğüm en aklı başında ön liberolardan biri.. Kısaca Cisse’nin yapmadığı veya yapamadığı herşeyi beceriyor Ernst.. İbrahim Üzülmez ise Yattara gibi adamı perişan etti.. Normalde Üzülmez’in Yattara’nın peşinde koşması gerekirken tersi oldu.. Bir pas hatası dışında tek açık vermedi, hücuma da destek oldu..

5 Ernst demişken kadroyla ilgili bir eleştirimi daha söyleyeyim.. Cisse oynayacağına ben olsam geriyi Zapo-Gökhan ikilisiyle kurar, orta sahayı Sivok-Ernst’le yapardım.. Bu Cisse ne atabiliyor, ne tutabiliyor.. 90 dakikada dişe dokunur hareketi yok.. Delgado’yu ise eskiye oranla beğendim.. Efektif oynadı, hücumda akıllı işler yaptı, oyunu rahatlattı.. İyileştikçe o özlenen Delgado’yu görebiliriz, o mesajları aldım dün geceden..

Hairdesigner
17-02-09, 10:34
Üç Büyük’lerin büyükleri!.. (Şimdilik)
Ercan Güven (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=66)
Milliyet

Hani o burnundan kıl aldırmayan, sadece kendi televizyonuna kendi dergisine konuşan, ona buna rötuş yapmaya kalkışan, nalıncı keseri gibi hep kendine yontan “üç büyükler” var ya... “Büyük” unvanları her daim nostaljik bir sıfat olarak kalacak ama (Bakınız; kırkına merdiven dayayan “Küçük” Emrah) süratle büyüyen Anadolu takımları karşısında eski hallerinden eser kalmayacak yakında.
Ateşe benzerlerdi, küle dönüyorlar.
Çünkü futbol denilen popüler kültür branşında, hiçbir birey/hiçbir takım var olduğu için popüler değil, popüler olduğu sürece var. (Bakınız siyasi tarihimizdeki vakalar. Uğruna ölmeyi göze alanlardan bir tanesi, pencere camını bile kırmadı bir başbakan sehpaya giderken)
Başarısız, güçsüz ve koltuktan düşmüş bireylerin veya takımların, eski anıların “yüzü suyu hürmetine” zaman zaman popüler olması mümkün, ama popüler kalması imkansız maalesef.
İdrak edip önlem almazlarsa ve popülariteyi başarıda değil de sansasyonel işlerde ararlarsa, bu sezon milat olacaktır.
Ve üç büyüklerden birer büyük futbolcu hakkındaki bu yazı, son örneklerden biri olacak kalacaktır.
Neyse... Sadede gelelim.
Beşiktaş’ın Aurelio’su Ernst
Trabzonspor da dahil hiç kimse Beşiktaş’tan böyle mücadele beklemiyordu pazar günü. Ben biliyorum ki, Ersun Yanal’ın kozu “zaten kopmaya hazır” Beşiktaş bloklarını birbirinden ayırmaktı. Ama ayrılmadı.
Sebep; Ernst... Eski Fenerbahçe’de Aurelio ne yapıyorsa, aynısını o yapıyor Beşiktaş’a. Hem hücumda , hem savunmada.
Bir an bile kopmuyor oyundan. Kendine değil takıma oynuyor. Hep doğru yere doğru zamanda pas veriyor. Forvetle savunma arasında boşluk kalmamasını sağlayan Alman malı bir dolgu maddesi sanki.
Peki, kanaat önderlerimiz neden kayıtsız kalıyor Ernst’e?.. Neden hakkını vermiyorlar?
Birincisi görmüyorlar. Ernst’in çıkardığı güzel top, bir hamle sonra hataya kurban gidince hareket sonuç yaratmıyor ve sonuçlardan karara varan zat-ı muhteremler hareketi değerlendirme dışı bırakıyor.
Asıl skor yazarlığı bu işte.
Ve çekiniyorlar. Haftaya kötü oynayıp üzerlerinde kalmasından korkuyorlar. Bir kamikaze çıkıp Ernst “şöyle” diyecek; üzerine konuşacaklar.
Buyursunlar...
Ernst, Beşiktaş’ın Aurelio’sudur.
G.Saray’da en zayıf halka Baros
Sarı-kırmızı ekip yıllar içinde yenilense de Fatih Terim devrinden beri genlerine işlemiş bir özelliği vardı:
Gerilim takımı kamçılardı. Parasızlık, haksızlık keza...
Nitekim “ağabeylerin” rahle-i tedrisinden geçmiş gençler, hâlâ taşıyorlar bu geni. Ama ithal futbolcular, “sarı-kırmızı kültürü” bilmiyorlar.
En başta Baros... Gerilimi çok ciddiye alıyor ve sağa sola saldırıyor. Stres onu motive etmiyor, dikkatini dağıtıp oyundan düşürüyor. Saldırgan yapıyor.
Galiba sezon sonuna kadar seyredemeyeceğiz Baros’u sahada. Ya ağır cezalar ya da sinir kaynaklı sakatlıklarla tribüne çıkacak.
Göz göre göre, kötü kadere gidiyor Baros... Yardım edecek kimsesi yok ne yazık ki.
F.Bahçe’de Alex yorgunluğu
Çelik köprüler bile zaman içinde malzeme yorgunluğu ile tükeniyor. Rüzgâr ısıramıyor, güneş yakamıyor, darbe falan da yok; ama dura dura içinden eskiyor çelik.
Alex de öyle... Canı isteyince geldiği günkü kadar güzel oynayabiliyor henüz... Ama bir futbolcu ömrünün yarısını Fenerbahçe’de geçiren ve üzerine üç yıl daha imza atan Alex, çelik gibi dursa da malzeme yorgunluğu denilen illet yakasında.
Çünkü “star” olarak alındı Alex... Star dediğin aydınlatır ve gider. Sürekli ışık verirse monotonlaşır. Arada sırada yanıp sönerse “Bu ne biçim star, deniz feneri gibi çakıyor” diye eleştiri alır.
Fenerbahçe böyle bir yer işte... Ya Kadıköy’ün ara sokaklarından yetişmiş, ikinci nesil bir Fenerbahçeli yıldız olacak; ki yaşam boyu bağırlara basılsın... Ya da uluslararası bir yıldız; gelsin bir iki yıl parlasın ve gittiğinde tadı damaklarda kalsın.

Hairdesigner
17-02-09, 10:35
Kaleci Ulaş için...
Feryal Pere (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=24)
Radikal

Kardeşim Ulaş, (Aslında oğul demeliydim ama, bir Aragones bir ben raaakibe saygıyı abartırız bazen, fazla samimi olacaktı, kardeş dedim bu yüzden!)
Neyse, neden bu yazı senin için, hemen söyliyim, sevdiceğimin sana patlayacağı tuttu. Bir yanda gözümde sevinç fişekleri patlarken, öte yanda senin stadyumda hissedilmeyen, ekranda çok fazla hissedilen yüzündeki çaresizlik içimi burktu. Senin yaşındaki oğullarına bu adı seçen ana-babanla da ‘empati’ yapabilme geçmişine sahibim sanırım, azıcık da ondan.
Çok üzülme, geçmişten örnekler vererek sana teselli vermek isterim de yeni bir yürüyüşe, siyah çelenklere falan da yol açmak istemem. Zaten geçmişle yaşamanın kime ne faydası olmuş ki, ancak şaka konusu olabilir, mesela bugün hava bulutlu, ama benim UEFA kupam var, yağmur yağacak galiba, ama benim kupam var sohbetleriyle Türk fitbolu ilerlemiyor, biliyorsun.
Hangisi kendimeydi unuttum, çuvaldızsa çuvaldız, iğneyse iğne, batırıyorum: Geçen sene bu günlerde ah Endülüs, ah penaltılar, hah Sevilla diye diye karanlıklar çıkmıyor aydınlığa, ama ben şahsen hatırlamaya bayılıyorum. Keşke tek hatırlayan ben olsam, ancak su uyur onlar uyumaz faslından, son yılların en fiyakalı hatırasının hesabı soruluyor durmadan, nerden nereyeee gibi, canım sıkılıyor.
Lafı döndürüyorum, sana iki satır daha asil görüneyim diye ama, doymak bilmez camianın bir ferdiyim aynı zamanda, gerçekten bu rekor fırsatı nasıl kaçtı yani?
Yoksa takım arkadaşların Portekizce mi biliyor?
Fısıldadılar mı Kaptanıma, yeter abi mi dediler? Beşiktaşlı arkadaşlarımdan hatırlarım, Adanaspor’a (yo yo, demir olamaz, asi ve mavi olan değildi değil mi? Adanaspor idi!)
10 gol atıp durmuşlar, rakip oyuncular rica ettiği için. Belki Fenerbahçe’nin son yarım saatteki ‘gol kısırlığı’ bu yüzdendir!!!
Sevgili Ulaş,
Hafızalarda skor kalacak sadece, golleri yiyen takım kalacak, kaleci değil. Dolayısıyla, bu sütunda başrol senin ayıbın değil, Fener’in ‘yer yer boşluklar’la oynadığı diriliş maçının olsun. Yok, tribünleri değil, zemini kastediyorum!!!
Yoksa her fırsatta biz bu takımı kupaları için sevmedik diyen, onun büyüklüğü öyle büyüklüktür ki, işte adı konamaz Çupi cümlelerini bellemiş ahalinin ancak “hava muhalefeti”nden stada ulaşamadıklarından kuşku duyulmasın. Sevgililer günü denen tuhaflığın tek anlamlı yanı olan bu fikstür sürprizine başka türlü nasıl kayıtsız kalınabilirdi ki, değil mi? Böyleyken böyle kardeşim Ulaş, sevgilim Fenerbahçe, Fenerbahçe sevgilim.
Yani bu cephede yeni bir şey yok gene!

Hairdesigner
17-02-09, 10:36
Galatasaray’ın maçı
Mehmet Demirkol (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1)
Milliyet

Galatasaray bu maçtan istediğini alabilir. Bu maç Antalya deplasmanından daha rahat da olabilir. Sarı - kırmızlıların bu yıl ortaya koyduğu en parlak performanslar UEFA Kupası’nda ve deplasman maçlarındaydı. Benfica maçının tamamı ve Hertha maçının 80 dakikası bu yıl bir Türk takımının, Avrupa sahnesinde ortaya koyduğu en ne yaptığını bilir performanslar. Hertha’nın, Bundesliga lideri, Benfica’nın ligde da 1 puan geride 2. olduğunu unutmayalım.
Bu maçlarda ligden farklı olan iki durum vardı
1-Bunlar orta saha ve hücum hattının yekpare olup, savunmayla bağlarını koparmadan oynadığı oyunlardı.
2-Bu maçlarda Galatasaray geçen yıl Fenerbahçe’nin çeyrek finale gidişini sağlayan dış etkenleri iyi kullandı. Avrupa’da rakipler Türkiye’dekilerin tersine genellikle kontrol oyununu tercih ediyor. Türkiye Ligi’ndeki büyüklerle oynayan Anadolu takımlarıysa genelde rakibin yıldızlarını sindirmeye yönelik sert bir temas oyunu oynuyorlar. Bu Galatasaray ve Fenerbahçe gibi topla oynamayı seven takımlar için yıldırıcı bir durum.
Yani ne Antalya ne de başka herhangi bir Anadolu deplasmanı bu oyun için ölçüdür. Türkiye’de sert presle ve karambol oyununa mahkum edilen Galatasaray’ı Bordeaux’da kendi karakterine çok daha uygun bir oyun bekliyor.
Bu denklemi Hertha ve Benfica maçlarında biraz da şaşkınlıkla izlemiştik.
Çarşamba akşamı yine bu maçlardan birinin oynanması muhtemeldir. Galatasaray’ın Türkiye’de savunmasından kopan ileri hattının işe el koyması şartıyla oyuna hükmetmesi mümkün.
İleride basarak savunmayı çıkararak ve çabuk geri dönerek, Galatasaray Türkiye’de sağlayamadığı oyun kontrolünü Fransa’da sağlayabilir. Çünkü iki çapaya binen yük bu sahnede hafifliyor. Oyunun ağırlığı tüm takıma dağılıyor.
Lizbon’da sağlanan başarılı pas trafiğinin sırrı buydu. Eğer Galatasaray’da takımı ayağa kaldıracak liderler bulunursa galibiyet dahi olası.
Böylece asıl sorun olan İstanbul’daki maçın da karakteri değişebilir. Bordeaux’nun hemen tüm Fransız takımlarından belki de bir tık yukarıda olan hızlı çıkışlarına olanak vermeyecek bir skorla Fransa’dan dönmek gerekiyor.
Turun kapsını açmak inin en az bir beraberlik lazım. Ve Galatasaray bunu yapabilir.
25 Kasım 2007
Eğer TFF bilgi bankası beni yanıltmıyorsa Lincoln, Kasım 2007’de Trabzon’da forma giydiğinden bu yana bir maç için Ankara destinasyonu dışında iç hatlardan hiç uçağa binmedi.
O günden bu yana takımının 29 maçında oynadı. İlk yılında 19 maçta forma giydi. Bu yıl şu ana kadar 14 maçta. Bu yüzden Adnan Polat’ın Skibbe’nin, ‘Lincoln’ün yokluğunu hissettik’ açıklamasına verdiği cevap önemlidir.
‘Geçen yıl Lincoln mü vardı?’
Lincoln’ün oynamak istediğinde o arzuyu duyduğunda neler verebildiği üzerine fikir yürütmek bile anlamsızdır.
Ama daha anlamsız olan bizlerin 10 yıllardır yeteneği parlak ama performansı bir standarda bağlanmamış oyuncular üzerinden götürdüğümüz futbol tartışmaları... Bir yola sizi ne zaman yalnız bırakacağı belli olmayan futbol kahramanlarını başrole koyarak gitmemiz.
Lincoln bu yıl bir çok maçta takımın her şeyini değiştiren ve takımını birkaç gömlek yukarı çıkaran adam oldu.
Bu yüzden Lincoln’süz yapamıyor olmayı itiraf etmek bir teknik direktörlük zaafından da ötedir. Lincoln’le yüzde 80 olan performans Lincoln’süz yüzde 50’lerin altına iniyorsa bu Brezilyalı’nın eksikliğinden çok teknik direktörün yetersizliğini ve işini tam yapamadığını gösterir.
İyi bir teknik direktör performansı sahada kim olursa olsun takımı belli bir düzeyde yüzde 60 70’lerde tutabilmekle yansıtılabilir.
Bu açıdan bu itiraf aslında bir başarısızlık ve yenilgi kabulü anlamına gelir.
Skibbe’den alçakgönüllü tavırları nedeniyle hep sitayişle bahsettik ama bu açıklama o kapsamın bayağı bir dışına çıkıyor.
Bir musibet
Mehmet Özdilek kariyerini mahvedebilecek bir hatayla kurban edilip, milli takımdan ayrılmak zorunda kalmıştı. Büyük futbolculuğunun yanında belki de ondan da önce efendiliğiyle tanınmış bir spor adamı için zor bir dönemeçten geçti. Belki birkaç yıl kaybetti. Muhtemelen uzun bir dönem gece kafasını yastığa koyduğunda hep o sahne gözlerinin önüne geldi. Belki de keşke tribünden birkaç dakika önce ya da sonra inseydim ve o anı yaşamasaydım diye düşündü. Hayat bazen en kötü sürprizlerini bile daha iyi bir yol için önümüze koyar. Sanırım o kötü an da Şifo Mehmet için böyle bir sürprizdi. Eğer o an olmasaydı Mehmet Özdilek kendi yoluna bu kadar kolay çıkamayacaktı.
Cumartesi günü ligin en kötü girişini yapan takımların başında gelen Antalya’nın derli toplu oyununu izlerken bunlar geldi aklıma. Mehmet Özdilek her zaferinden ve her başarılı işinden sonra o anı hâlâ düşünüyor mu bilmiyorum. Ama biz utanarak hatırladığımız bir fotoğraftan bu kadar iyi bir şey çıktığı için kendimiz teselli edebiliriz.
Ülkede bulmakta sıkıntı çektiğimiz teknik adam parıltısını gördüğümüz ender isimlerden biri Şifo Mehmet. Elinde çok parlak bir kadro yok belki ama, hem puan hem de oyun performansı açısından elindekinden en iyisini alabilenlerin başında o geliyor. Gelecek yıl başka bir Antalya seyretmeyi beklemek için yeterli ipucu var.

Hairdesigner
17-02-09, 10:37
Hakemler soluk aldı
Bülent Yavuz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=14)
Akşam

Türk hakemliği, S.O.S. verirken, derbi maçta Yunus Yıldırım kocaman bir nefes aldırarak, kötü gidişe adeta dur dedi.
20. haftada önemli maçlar oynandı. Antalya'da Halis Özkahya, Bursa'da Bülent Yıldırım, Eskişehir'de Tolga Özkalfa, Kocaeli'de Özgüç Türkalp, meslektaşları Yunus Yıldırım'a maalesef ayak uyduramadı.
Yıldırım'ın yüksek performansı ve muhteşem müsabaka yönetimi, bu hakemlerin kusurlarını adeta örttü. Yatsınlar kalksınlar, Yunus'a dua etsinler.

Şimdi iş MHK'ya düşüyor. 'Elimdeki kadro bu', 'Alttan hakem gelmiyor' gibi gereksiz ve de talihsiz açıklamalar yapacağına, hatalarını by-pass edeceğine, hakemlerine sahip çıksın, onlara moral versin.
2001 yılından itibaren hakemlerin eğitiminin her safhasında yer alan MHK Başkanı Oğuz Sarvan, elindeki bu kadroyu iyi tanıyor. Neler yapabileceklerini de biliyor. Topu 'Taç'a atmasın. 'At sahibine göre kişner.'
YUNUS YILDIRIM MUHTEŞEMDİ (BEŞİKTAŞ-TRABZON)
Bu sezon ilk defa dört başı mamur, bir o kadar da örnek düzeydeydi. Derbi maç, haftanın en kritik 90 dakikasıydı. İki takım değil, beş ekibi birden ilgilendiriyordu. Bir hata, zaten alev alev yanan hakem kurumunu, beklenen sona getirebilirdi. Yıldırım, Türk hakemliğinin bu hafta yüz akı oldu. Beşiktaş muhteşem oynadı. Hakem Yunus Yıldırım da en az Beşiktaş kadar muhteşemdi.
HALİS ÖZKAHYA SEFİLLERİ OYNUYOR (ANTALYA-G.SARAY)
GenÇ hakem, bu sezon sefilleri oynuyor. Geçen senenin süper performanslı hakemi Özkahya, göğsüne kokart taktıktan sonra, hakemliğini Avrupa ve dünya standardına çıkaracağına, aksine süratle aşağıya çekiyor. Antalya'da tanımak mümkün değildi. Güney ekibinin buz gibi golü, güme gitti. Baros, ceza alanında düştü mü, düşürüldü mü? Halis'e göre, kendi düştü. Oysa, kaleci Ömer'in müdahalesi var gibi. Hadi diyelim ki, hakemin burada verdiği karar doğru olsun. Ya son dakikadaki büyük 'gafı' nereye sığacak. Meira, Ali Zitouni'yi çift dalışıyla ala bora ediyor. O da ne? Hakem, aldatmadan Zitouni'ye sarı kartı çıkartıyor. Bu ikinci sarı. Kırmızıyı ararken, imdada yardımcı hakem yetişiyor, 'Ne yapıyorsun' diye. Özkahya kararından dönüyor, kartları geri alıyor ve Antalyalı futbolcuya, 'Pardon' diyor. Böyle hakemlik olur mu?
BÜLENT YILDIRIM (BURSA-SİVAS)
FIFA diyor ki, 'Dirsek atmalara, el ve kol ile oynamalara dikkat edin ve taviz vermeyin.' Bülent, FIFA hakemi. Maçta buna dikkat etti mi? Bence hayır. Sedat, Bursalı Ömer'in sırtında adeta karate yapıyor. Hem de ceza alanında. Bundan daha iyi penaltı olur mu? Ertuğrul Sağlam maçtan sonra hakeme saatini gösteriyor, 'Erken bitirdin' diye. Bunun da vicdan muhasebesini Bülent Yıldırım yapsın.
AYTEKİN DURMAZ (F.BAHÇE-HACETTEPE)
BİR hakem için kolay maçtı. Aytekin, kolay maçı zora çevirecek yanlışlar yapmadı. Bilakis, oyundan kayboldu, futbolcuların oynamasına müsaade etti ve böylece, seyir zevki yüksek bir maç ortaya çıktı.
HÜSEYİN GÖÇEK (A.GÜCÜ-G.ANTEP):
Her zaman ki Göçek değildi. Birçok faule düdük çalmayarak, homurdanmalara ve oyuncuların agresifleşmesine sebep oldu. Çaldığı penaltı, yardımcı hakemin mahareti. Jaba'nın ilk golünde Anteplilerin direkt, en direkt tartışması, çok komikti.
BÜNYAMİN GEZER (DENİZLİ-KONYA)
HaftanIn en kritik maçlarından biriydi. Gezer, her zamanki gibi dikkatli, kontrollü ve taviz vermeyen düdükleriyle, maçı avucunun içine aldı. Yalnız, ceza alanına çok giriyor. Denizli'nin ikinci golünde kale çizgisinin üzerindeydi. Bir gün ona top çarpar ve gol olursa, tarihe geçer ve unutulmazlar arasında yer alır.

Hairdesigner
17-02-09, 10:40
Darağacında olsak bile...
Hasan Ali Atasoy (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=51)
Fanatik

“Hep yalnız yürüyeceksin’ diye yazdık ya, bazıları ciddi ciddi gücenmiş. Alınması gerekenler değil de alınmaması gerekenler gücenmiş hem de.

Kurnaz kalemler tribünlere oynar. Hep onların egolarını okşar, kalabalıkların köçekliğini yapar. Çünkü yönetimler gelir ve geçer. Çoğunluğa oynamak ikbal ve istikbal garantisidir. Bu hesabı çok iyi yaparlar. Bakın, ‘kurnaz’ diyorum, zeki ya da akıllı değil. Çünkü kurnazlık aklın yozlaşması, zekânın da kötüye kullanılmasıdır.

Taraftar medeni ölçülerde her türlü protestoyu yapar, yapacaktır ve yapmalıdır. En doğal hakkıdır. Ancak bu, yakarak, yıkarak, yok ederek, kendini ve kulübünü rakipler nezdinde gülünç, utanç verici ve aşağılayıcı durumlara düşürerek olmaz.
Takımın mağlupken, “üç, üç, üç’ diye tempo tutarak da olmaz. ‘Bizi Yıldıvamazsın’ gibi düşük profilli pankart açarak da olmaz. Fenerbahçe’nin taban tabana zıt taraftar profilleri var. Sokaktakilere ve il dışındakilere ‘seyirci’ diye alaycı şekilde dudak büken, tepeden bakan tribün gruplarının da söylemleri ile eylemleri arasında ağır çelişkiler var.
‘Tek tip’ taraftarlık modeli dayatıldığını iddia edenler, asıl tribünlerde tek tip taraftarlığı dayatanlardır. Bunlar yönetimlerden ve futbolculardan diyet, diğer taraftarlardan da koşulsuz ‘biat’ isterler. ‘Derin Fenerbahçe’ olarak, kendilerini kulübün sahibi zannederler. Tahammül sınırını zorlayan bir tahakküm isteği.

Birbirine taban tabana zıt zihniyetli iki farklı tribün oluşumu, Aziz Yıldırım nefreti ve Tahir Abi sevgisini harmanlayıp yönetime karşı ittifak cephesi açtılar sezon başından bu yana... Düne kadar yönetimi bir tribün grubunu desteklediği ve onlara rant sağladığı için topa tutanlar, şimdi onlarla kolkola yönetime karşı savaş halinde...
Bugün tribünlerde yaşanan, azınlık diktasıdır. Kulübün taraftar sayısı dikkate alındığında azınlığın azınlığı bile olamazlar.
Literatüre geçen “Sandıkta görüşürüz Mesut Bey!” pankartını açanlarla, niçin açıldığı bilinen “Adam gibi adam R.Tayyip Erdoğan” ve “Kadıköy’e Fenerbahçeli Başkan” pankartını tutanlar aynı saftadır artık.

Takım galip ya da şampiyon olduğunda ‘bizim sayemizde’ diye böbürlenip, tam tersi olduğunda kendisine en küçük pay çıkarmadan infaz mangasına dönüşen çarpık mantık. ‘Ruh’ ile var edileni, ‘yuh’ ile yok etmeye çalışan vandal anlayış.
“Hep yalnız yürüyeceksin” derken aslında çok iyimser yaklaşmıştım. Doğrusu “Hep camiana, taraftarına ve kendine rağmen yürüyeceksin!” olmalıydı. Yalnızlık daha kolay ve gururlu bir yol.
Mustafa Kemal, özenle gizlenen Bursa Nutku’nda ne demişti; “Aslolan iç cephedir!”

Hairdesigner
17-02-09, 10:42
Ayıp olacaktı! Basri Baykoç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=16)
Fanatik

Bir hafta önce Konya’da ilk 11’e konması ne denli tutarsızsa, Trabzonspor’a karşı başlamaması da aynı ölçüde yanlıştı Bobo’nun. Konya’da ikinci yarı, Trabzonspor’a karşı da ilk 11’e tercihlendirilmiş olsaydı, Beşiktaş’ın puan cetvelindeki yeri de biraz daha farklı olabilirdi.

İlginç bir maç seyrettik futbol adına. Bir tarafta 90 dakika rakibini neredeyse kendi alanına hiç sokmayan bir takım, ama buna rağmen karamboller dışında pozisyon bulamıyor. Diğer yanda haddinden fazla geriye yaslandığı halde, gol dışında savunması çözülmüyor. Bu durumda Trabzonspor defansının insanüstü bir mücadele sergilediği sanılabilir. Oysa hiç de öyle değil. Beşiktaş’a tempo yaptıran faktör savunma tandanslıydı. Trabzonspor’un her çıkışında zamanlaması çok yerinde müdahaleler geldi. Cisse, Ernst, İbrahim Toraman, İbrahim Üzülmez, hatta Sivok bu ilk müdahale işini son derece iyi becerdi. Bununla da yetinmeyip, öne çıkıp üçüncü bölgeye kadar servis de yapabildi. İşte sorun da, tam burada başladı. Hızlı hamle sahibi Beşiktaş, Yusuf ve Serdar Özkan’la yaratıcılıktan çabukluğu başaramadılar. Serdar Özkan çizgiye inecek, Yusuf da ince çalımlarıyla defansın içine sızmalar yapacaktı. Özkan görevini çok sık ofsayta düşmekten dolayı aksattı. Yusuf da teşebbüs kimliğini elinin tersiyle itti. Birçok kesimce Tello’nun performansının başarılı bulunması da ilginç. 20 ortanın gol dahil ancak 5’i isabetli. Çünkü Nobre tekti ve Tello yerli, yersiz çok başıboş orta yaptı. Bu ortaların büyük çoğunluğunu da Trabzon savunması topladı. Üstelik Trabzon’un attığı golde çok kritik yerde, topu kaptıran ve böylelikle asıl fahiş hatayı yapan da Tello’ydu.

Bobo, Trabzon savunma dizilişinin aralarındaki mesafe darlığını sağa sola çekerek açabilir, böylelikle Tello’nun yapacağı ortalarda Nobre daha demarke ve hedefte yakalanabilirdi.
Denizli bunu düşünemedi. Ayrıca kapalı savunmaları, bireysel girişimlerle ustalara açtırma düşüncesinin de geri teptiğini bu maç gösterdi. İşte Yusuf, işte onun için düşünülen anlamda işlem yapması gereken yegane bir oyun... Ama ortada Yusuf’a maledilecek tek eylem yok... Buna karşılık İbrahim Üzülmez’in ilk yarıda bütün savunmayı tek başına ekarte edip, kalecinin burnunun dibine kadar geldiği ve son anda takıldığı bir pozisyon var. İyi ki takıldı, golü yapamadı veya yaptıramadı. Mükemmel oyununa bir de bunu ekleseydi, ofanstan sorumlu arkadaşlarına dönüp, “Siz ne yaparsınız” deme hakkı doğacaktı ki, bu da çok ayıp kaçacaktı!

Hairdesigner
17-02-09, 10:43
Sabun futbolu
Hakan Yaşar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=114)
Vatan


Şampiyon adayları bir hafta Ferrari, diğer hafta Şahin gibi. 300 milyon $’lık 3 Büyükler’in 51’i dış sahada 70 puan kaybı rekor... Belli ki, mayısta kötünün iyisi ligi zirvede bitirecek.

BİR hayâl kurun... Geçen hafta Papua Yeni Gine (FIFA klasmanında 201. ve sonuncu) futbol federasyonu, özel bir casusa görev vermiş. Başkanları demiş ki; ’Orada bir ülke var, 5 takım şampiyonluğa oynuyor diyorlar, ligleri kıran karana geçiyormuş. Bir rapor hazırla gel bakalım, örnek alabililir miyiz?’ Ama eklemiş de, “1 hafta süren var” O dedektif gelmiş ve Süper Lig’deki büyüklerin maçlarını mercek altına almış.

İLK önce G.Saray’ı izlemiş. Biraz ‘google’a bakmış ‘UEFA, Süper Kupa şampiyonu takım’ diye yazıyor G.Saray’ın künyesinde. Almış kadroyu eline, ne görsün Baros var. 2005 Şampiyonlar Ligi şampiyonu. Kewell yok, Arda sahada. 2008’in Maradonası... Heyecan basmış. Ama ne görsün, sahada gamsızlar ordusu. Tam bir hayâl kırıklığı.

CASUSA demişler ki, “Sen bakma bugünkü takıma. Aralık ayında bu takımda bir Lincolndinho vardı. Uçuruyordu bu takımı! Şimdi o yok, G.Saray da yok. Biraz da yöneticiler sabun köpüğü siyaset yaptılar, hakemlere bağırıp çağırdılar. O yüzden kötü oyun” Kafası karışmış haliyle bizim dedektifin.

***

SONRA F.Bahçe’nin maçına takılmış biraz. 70’lık ezici bir skor. Ama sarılacivertli adamlar uzaylı futbolu oynuyor. Barcelona, M.United da kim? Gözünü kamaştırmış tablo casusun.. Evet, rakip Ankara amatör kümesinden Hacettepe de olsa tabela çok parlak..

PEKİ adama birileri sokulup ’Bak sen bu manzaraya kanma, geçen hafta aynı takım, 10 kişiye karşı yerlerde süründü. Atak yapamadı, pozisyona giremedi. Güiza diye bir gol kralları vardı o gün. Tüm suç ondaydı. Şu 23 numaralı oyuncu varya, tüm maharet onda’ derse, ne olur? En başta ‘yer’ mi? Yer valla... Allah’ın Papua Yeni Ginelisi ne olacak!

***

İKİNCİ futbol gününe Bursa’da başlamış bizim adam.. BursaSivas maçına kilitlemiş kendini. İzliyor, izliyor, izliyor ortada lig lideri bir takımı göremiyor. ‘Yeşiller mi lider takım?’ diye sormuş. ’Yok’ demişler.. Sonra eklemişler, “Ya bugün Bülent Uygun hoca iyi motive edememiş takımı, sen onları G.Saray’ı eledikleri gün görecektin!”

INTER, M.United, Barcelona, O.Lyon gibi liderleri düşünmüş adam, sonra Türkiye Ligi liderini.. ‘Türk Hoffenheim’ demişler de adamın biraz aklına yatmış.. Ve kapanış maçı... İnönü’de ismi derbi olan bir boğuşmaya gitmiş... Bakmış Beşiktaş inanılmaz tempolu oynuyor. Öyle bastırıyor ki, Dünya Kupası finali oynuyor sanırsınız. Ama golü bir türlü atamıyor. Öbürü kendini 4. Büyük görüyor ama sıradan bir Anadolu takımı kimliğinde, geriye yaslanıyor da yaslanıyor.

KÖRDÖĞÜŞÜ gibi geçiyor maç. Toplar şişiriliyor. Bir tarafta silik oynayan şampiyon adayı Trabzon. Diğer tarafta Konya’da 6 gün önce kaplumbağa gibi kalmış, sahada uyku tulumu giymiş bir Beşiktaş... Casus tempoyu beğeniyor ama aklı karışıyor geçmişle ilgili duydukları yüzünden...

SONRA oturup TV’den diğer maçları izliyor özetlerden. Harala gürele, vurkır parçala manzaraları. Yoğun iki günün ardından karalıyor gizli raporunu casus. Sonuç belirsiz.

***

AMA ben tahmini söyleyeyim. İzledikleri ile bir hafta önceki söylenenler arasındaki uçurumdan dolayı muhtemelen “Bu lig örnek alınmaz” diye önerisini raporunun sonuna eklemiştir.

GERÇEKTEN ligimizin can alıcı tablosu bu... İnanılmaz istikrarsız bir ülkeyiz. Bir hafta siyah, bir hafta beyaz takımlarımızın performansı.. F.Bahçe, G.Saray, Beşiktaş, Trabzon ve Sivas’ın sezon başındaki bu inişçıkışları garip. Bir takım bir hafta Ferrari, sonraki hafta Şahin nasıl olabiliyor!... Taraftarlarını dumura uğratmaya hakları yok...

RIDVAN Dilmen de NTV’de açıkça söyledi, “Turkcell Komedi Ligi” diye bir tanım yaptı... Evet, aynen katılıyorum. Yoksa 300 milyon dolarlık 3 Büyükler’in 57 maçta 70 puan kaybetmesini anlayamam. Ve bunun 51’inin (GS 19, BJK 17, FB 15) deplasmanda olmasını. Açık olan şu ki, Türkiye’de oynanan, sabun köpüğü futbolu...


***


Ağlamayana nerde meme vermişler

ÜÇ sezon kadar önce Malatya’yı çalıştırırken Ümit Kayıhan çizdirmişti karizmayı... Oyuncuyu motive edeyim derken yerlere düşmüştü. Mesut Bakkal’ın (Denizli) başına gelenler de benzeri... Bakkal her ne kadar ’Burun ucuyla oynayan oyuncuma kızdım’ dese de, bir Yılmaz Vural havası var. Aman dikkat sayın Bakkal!

MUSTAFA Denizli’nin ’Trabzon’u çözdüm’ diye taktisyenliğini kendi diliyle ifade etmesi, Aragones’in ’Seneye burada olursak gençlere bakarız’ iması, Skibbe’nin yıldızlarını ’Güvenimi boşa çıkarttılar’ diye suçlaması, Bülent Uygun’un ’Tesadüfi golle puan aldık’ itirafı haftanın renkli sözleriydi.

BİR de Aykut Kocaman kendisinden beklenmeyen bir Türkiye gerçeğine parmak bastı: “Ağlamayana meme vermiyorlar.”


***


Bu ülkede iyi hakemler de varmış

HALİS Özkahya’nın Antalya’daki yönetimi bize net bir mesaj verdi... Bu hakem çok kırılgan... Her maçı bomba ve bu işi bir türlü öğrenemiyor. Yarattığı sarı kart (Ali Zitouni-Meira) komedisi bile hakkında fikir edinmek için yeterli.

KORAY Gençerler’e Ankaraspor cephesinin sitemi var ama elde belge yok. Bünyamin Gezer, DenizliKonya maçında yeniden eski kimliğine bürünmüş... Aşırı sert, acımasız ve polis ruhuyla yönetmiş oyunu. Özgüç Türkalp’in Kocaeli-Kayseri maçında acımasızca eleştirmemek lazım. Hatalı ama canlı bomba değil, yaptıkları hakem yorumu.

BURSA’DA Bülent Yıldırım’ın penaltı faciası yaratması tesadüf değil. Az penaltı çalıyor ve Sivasspor liderse bunu ona borçlu. Soydaşı Yunus Yıldırım ise İnönü’de döktürdü...


***


HAFTANIN TAKIMI

ANTALYASPOR

F.BAHÇE, Hacettepe önünde 7-0’la şov yaptı ama asıl haftanın başarısı Antalya’nın G.Saray’ı yenmesiydi. Şifo Mehmet yönetiminde Antalyaspor’un süper bir ivme yakaladığı gerçek ve bunu da G.Saray galibiyetiyle iyice belgelediler.

Hairdesigner
17-02-09, 10:45
Yedi sıfırın sırrı
Mustafa Kutlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=808)
Yeni Şafak


Fenerbahçe'nin ilk yarıda yenilmiş olduğu Hacettepe karşısında bu hafta aldığı yedi farklı galibiyeti nasıl izah etmek gerekiyor?
Bence bu galibiyet öncelikle futbolcuların onur meselesidir. Takımın kötü gidişine dur demek istemeleridir. Kaybolup giden puanlar için; küsen taraftar, incinen yönetim için, hasılı Süper ligin zirvesinde var olmak için atılan canhıraş bir feryattır.
Eğer böylesine romantik bir analiz yapmazsak, Belediye karşısında aynı oyuncular ile oynayan Fenerbahçe'nin durumu anlaşılmaz. Futbol sübjektif bir şey, metre ile ölçülmez.
Lakin onun da tartılabilir tarafları var. İşte Semih, işte Alex. Semih ile Alex'in birlikte ve istekle oynadıkları her maçtan Fener iyi sonuç alıyor. Guiza [Siz kaderin ağlarını nasıl ördüğüne bakın] sakat olduğu için tribünde idi. Sağlam olsaydı belki oynayacaktı ve yine belki bu muhteşem galibiyet alınamayacaktı. Söylentiye göre Guiza bir-iki hafta yok. Yine Semih oynayacak ve belki yine Fener iyi sonuçlar alacak.
Yönetim ve hoca dışarıdan gelen pahalı oyuncuyu oynatmadan duramıyor. Ne kadar kötü olsa da onu kulübeye gönderemiyor. Zico da Kezman'ı kenarda tutamamıştı. Çünkü şöyle deniyor: "Madem kenarda oturacaktı neden bu kadar para verdiniz".
Fenerbahçe doksan dakika önde bastı. Emre çok diri idi ve takıma liderlik yaptı. Deniz "ben buradayım hoca, beni gör" dedi. Alex'in arkası Emre ve Deniz ile sağlama alınınca rahat oynamaya başladı ve golleri sıraladı. Deniz böylece Josico ve Maldonado'dan daha iyi olduğunu gösterdi. Fenerbahçe sanki varlık-yokluk maçına çıkmış gibi bir mücadele verdi. İnsanın aklına şu cümle takılıyor: "Daha önceleri neredeydiniz?". Şimdi önümüzdeki hafta bir Gençlerbirliği maçı var. Fenerbahçe bu tempo ve mücadelesinin yüzde yetmişini sahaya yansıtsa, iyi durumda olan Gençler'i yenebilir.
Şaşırtıcı bir sezon geçiriyoruz. İstatistiklere baktığımızda üç büyüklerin iç maçlarda yüzde yetmiş başarı, deplasmanda yüzde otuz başarı gösterdiği görülüyor. İnanılır gibi değil.
Güçsüz Galatasaray Antalya'da kaybetti. Oynadığı son altı maçın birinde kazanabilmiş. Bu sakatlar ordusu Bordo karşısında ne yapabilir? Şifo Mehmet'in Antalya'yı dipten alıp yukarıları taşımasını alkışlıyoruz. Galatasaray'a ise hakemlerle cedelleşme yerine, takımı "çok başlı" yönetme yerine itidal teklif ediyoruz. Futbolcular suçu hakeme yıkıp kendi yetersizliklerini saklıyorlar.
Sivas Bursa'da puan kaybetti, ama haftanın derbi maçında Trabzon da puan verdi.
Aslında bu maç Beşiktaş'ın hakkı idi. Böyle demek kolay, dış görüşüne aldanmayalım. Evet Trabzon Beşiktaş kalesine bir kere geldi ve golü attı. Beşiktaş maç boyunca tek kale oynadı, sayısız duran top kazandı. Peki pozisyon, peki son vuruş, işte o yok. Gol olmayınca puan da yok. Beşiktaş'ın gerçekten çok arzulu ve tempolu olduğunu gördük. Yetmedi. Haftaya Antep ile oynayacak, bu maç Beşiktaş'ın zirvede kalıp kalmayacağını belirleyecek.

Hairdesigner
17-02-09, 10:46
Florya'da gök gürlüyor
Bahri Havadır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=111)
Akşam

Yağmur mu desem... Dolu mu desem... Yoksa taş mı yağacak?
Ama şu kesin ki; böyle giderse birilerinin canı fena yanacak!
Florya Florya olalı böyle bir gürleme duyulmadı, belki de sel olacak! Hem de birilerini önüne alıp, götürecek bir sel bu; karşısında kimse duramayacak!

Galatasaray'da inanılmaz şeyler oluyor...
Kapı arkalarında konuşanlar mı derseniz! Birbirinin arkasından laf üretenler mi dersiniz! Gruplaşmalar mı dersiniz! Hepsi var evet evet hepsi...
Peki bunları ben biliyorum da... Adnan Sezgin bilmiyor mu sanırsınız! Ya da Haldun Üstünel! Ya da Murat Yalçındağ! Hatta ve hatta Adnan Polat!
Evet evet... Başkan hepsini biliyor olup bitenlerin...
Duydum ki üs kuruyormuş Florya'da bugünden itibaren; en başta bahsettiğim gök gürültüsü bu işte!
Bundan sonra neler olacak? Ya da olabilir diyeyim!
Örneğin... Adnan Polat, çok yakın bir zamanda Arda'yı çağırabilir yanına... 'Ardacığım... Seni çok severim bilirsin. Ama duyduklarım hoş şeyler değil canım kardeşim... Sağda, solda Lincoln'e sallayıp, duruyormuşsun. Tamam; diyelim ki haklısın. Lincoln bu takıma bir şey vermiyor. Eee...Siz ne veriyorsunuz. Çıkın oynayın. Antalyaspor maçında ayaklarınızı bağlayan mı oldu?' diyebilir.
Başkan, Ümit'i alabilir karşısına... Ayhan'ı da... Volkan'ı da... Diğerlerini de... 'Bakın güzel kardeşlerim' diyebilir; 'Lincoln babamın oğlu değil. Şartları böyleydi, onun için sizden fazla para alıyor. Kendisini kolladığımız falan da yok. Siz Lincoln'ün parasını dert edeceğinize bir an önce nasıl düzeliriz diye onu düşünsenize...'
Lincoln'ü de es geçmez başkan... 'Bak kardeşim' der;
'Bir varsın bir yoksun... Takımla aranda uçurum her geçen gün büyüyor... Herkes seni kolladığımızı düşünüyor... Yıpranıyoruz... Kendine gel...'
Meira'ya sıra gelir sonra... 'Beni hayal kırıklığına uğrattın, hiçbir zaman oyuna ağırlığını koymuyorsun... Her şey var ama kazanma isteğin en üstte değil' diyebilir.
Peki Skibbe'yi unutur mu sanıyorsunuz... Asla unutmaz... 'Gel bakalım hoca şuraya' der ve ekler:
'Hoca sezon başından bu yana hep yanında olduk ama bir türlü takım ruhunu yerleştiremedin... Lincoln'ün yanında yer aldığını her fırsatta gösterdin... Lincoln ve diğerleri gibi baktın olaya... Herkese sıcak davrandın ama kimse yedek kulübesine bakıp titremiyor... Ya yedek kalırsam diye dert eden yok... Haydi bakalım, artık işin rengini değiştirme zamanı.'
Bunları biliyor muyum; hayır!

Ben tahmin ediyorum sadece...
Çünkü Adnan Polat'ın üzgün ve kızgın olduğunda neler yapabileceğini biliyorum. Hatta öyle biliyorum ki; yazdıklarım eksik bile; buna inanıyorum.
Adnan Polat asla pes etmez. Onun içindir ki bir ay boyunca Florya'ya kamp kuracağı haberlerini aldım Başkan'ın...
Eğer Galatasaraylı futbolcular silkinip kendine gelmezse ve takım şampiyonluk potasından uzaklaşırsa; Polat'ın diğer yüzü çıkacak ortaya... Gülen değil, gürleyen yüzü tabii... Ondan sonra deyim belki biraz ağır olacak ama Galatasaraylı futbolcuların başına taş yağacak...
Bunu ben görüyorum da siz görmüyor musunuz ey futbolcu arkadaşlar. Ey Skibbe... Ey Kalli...
Bir an önce kendinize gelin; Yoksa Bordeaux maçı sonrası yaşanacakları düşünmek bile istemiyorum... Benden söylemesi...

Hairdesigner
17-02-09, 10:47
Gökçek’in ‘gücü’
Efkan Bucak (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=336)
Radikal

Ankara’daki seçim yarışının önemli konu başlıklarından biri Ankaragücü... Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, onursal başkanı olduğu Ankaraspor’la Ankaragücü’nün birleşmesinde son aşamaya geldiğini, bu birleşmeden sonra 100. yılında (2010) şampiyon bir Ankaragücü meydana getirmek istediklerini dile getirdi. Gökçek, bir açıklamasında dünyada şampiyon çıkaramayan tek başkentin Ankara olduğunu söylese de telaşa mahal yok; Fildişi Sahili’nin başkenti Yamoussoukro ve Nijerya’nın başenti Abuja da henüz şampiyon çıkaramadılar! Gökçek Ankaragücü’ne büyük önem veriyor. Söylenenlere göre kulübün yaklaşık 50 bin oy potansiyeli var ki Gökçek’in 1999’da Murat Karayalçın’ı yaklaşık 30 bin oyla geçtiği düşünülürse güzel rakam. Görüldüğü kadarıyla Ankaragücü taraftarı da birleşmeye sıcak bakıyor. Başka bir seçenekleri de yok gerçi, kulüp şu anda dibe vurmuş durumda.
AKP bir taşla iki kuş vurma niyetinde: Ankaraspor ve Ankaragücü, Sarı-Lacivertli-ler’in çatısı altında birleşecek, Ankaraspor’un yarışma hakları da bir İzmir takımına verilecek. AKP’nin bu tür manevraları yeni değil. Bu sezon başında da AKP’li Aliağa Belediyesi Göztepe için 3. Lig’deki kendi takımını feda etmişti. Aslında birleşme olmadan da Ankaragü-cü’ne epey yardım edildi. Örneğin en son Antonio De Nigris için Antalyaspor’la anlaşılmışken yine son anda Ankaragücü’ne verildi, hâlâ muamma. Antalyaspor hâlâ bir yanıt bekliyor!
Geçenlerde MHP’nin Ankara Büyükşehir Belediye adayı Mansur Yavaş da Ankara-gücü’nü şampiyon yapmak istediğini ancak Ankaraspor’a kesinlikle yardım etmeyeceğini çünkü onların özel bir şirket olduğunu söyledi (Ki bu da AKP karşıtlarını tavlamak için bir taktik gibi geldi bana. ‘Ankaraspor’u bitireceğim, bakın ben de sevmiyorum o takımı’ der gibi). Şayet Ankaraspor özel bir şirketse Büyükşehir Belediye Başkanı nasıl oluyor da bu şirketin Ankaragücü’yle birleşmesine önayak oluyor? Ayrıca Ankaragücü için bulunacak milyon dolarların ‘hatırla’ sağlanacağı belirtiliyor, acaba söz konusu işadamları o milyon dolarları gerçekten belediye başkanının kara kaşı kara gözü için mi verecek?
Bir de anlamadığım niye Ankaragücü şampiyon yapılmak isteniyor? Niye Gençlerbirliği değil? Son yıllarda ligi takip eden biri Ankara’da mevcut durumda şampiyon olma potansiyeline daha fazla sahip ekibin Gençlerbirliği olduğunu rahatlıkla görebilir. Ama
kim ne yapsan 2-3 bin ‘Alkaralı’nın oyunu!

Hairdesigner
17-02-09, 10:48
Bel altına vuran hareketler bunlar
İbrahim Seten (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=297)
Vatan


AZİZ Yıldırım’ı başkan değil, insan olarak değerlendirdiğim geçen haftaki (13 Şubat, www.gazetevatan.com) yazıya pek çok tepki geldi.. En yakınlarım, en sevdiklerim bile “Arda’nın bel altı fotoğrafları çıkınca böyle tepki göstermemiştin.. Şimdi hakkında iki söylenti çıkınca F.Bahçe Başkanı’nı savunuyorsun” diye beni ti’ye aldılar..

ŞÖYLE bir düşündüm.. Aziz Yıldırım’a yapılması planlanan saldırıları bildiğim için öyle bir tepki koymuştum.. Ama herkes aynı bilgilere sahip değil.. Ben de bir an için ‘anti Aziz Yıldırımcılar’ın yerine koydum kendimi.. Biraz olsun haklılar, Aziz Yıldırım’ın da bel altına inmek konusunda sabıkası hayli kabarık hani.. İlk örneği kendimden vereyim: Kendi eşi Yıldız Hanım’ın rahatsız olacağı bir söylenti nedeniyle basın toplantısı düzenleyip “Aile kavramına saygı istiyorum, eşimi bu işlere karıştırmayın” demesini doğru buluyorum.. Ama Şubat 2003’teki F.Bahçe-G.Antep maçı öncesinde benim hakkımda “Eşine röportaj vermediğimiz için bizi eleştiren spor müdürleri var” deyip, beni medyanın/taraftarın önüne atmışlığı da var.. Yakın dostumdu.. Dostluk o gün o açıklamayla bitti.. O günden beri de hiç konuşmadık.. Bugün kendisi neler hissediyorsa, ben de 6 yıl önce aynılarını yaşamıştım.. Bu arada 6 yıl boyunca Türkiye’deki herkesle röportaj yapan Sanem Altan’a yine röportaj vermedi ama söz ettiği gibi bir tavırla da karşılaşmadı..

***

YA Ferudun’a yaptıkları.. 15 senedir en iyi F.Bahçe muhabiri olan Ferudun Niğdelioğlu’nu, son 3 yılda sistemli ve haksız bir şekilde “yalancı” durumuna düşürmeye çalıştı.. Her haberde aşağılayıcı bir üslupla nefretini kustu internet sitesinden.. Kanı sarı-lacivert akan, gerçekleri duymak istemeyen taraftar sitelerinin boy hedefi Ferudun yıllardır.. Bıçaklandı, saldırıya uğradı ama yine görevine devam etti.. Son Güiza haberiyle de gazeteciliğin bütün hünerlerini gösterdi..

SADECE biz değiliz tabii.. Hiç unutmuyorum Mustafa Denizli döneminde Erman Toroğlu “Cevap ver Mustafa” diye ağır bir yazı kaleme almıştı.. O haftaki maçta bütün stat “O.... çocuğu, Erman Toroğlu” diye bağırmıştı.. Devre arasında Selim Soydan’ı yanına çağırıp “Duyuyor musun? Sıra sana geliyor, dikkat et” diye gözdağı vermişti Yıldırım.. O gün tek talimatıyla bağıran Sefa’lar, bugün Aziz Yıldırım’ın can düşmanları haline geldiler..

TEKER teker isimleri sayabilirim.. Şansal Büyüka, Erman Toroğlu, Altan Tanrıkulu, Ercan Saatçi, Mehmet Demirkol, Hıncal Uluç, Haşmet Babaoğlu, Yalçın Türk vs. değişik dönemlerde çok ağır suçlamalara muhatap oldular.. F.Bahçe düşmanı ilan edildiler.. Kimileri zaman içinde herşeyin üstüne bir bardak su içip başkanla ilişkilerine devam etti.. Kimileri gereken tavrı koydu..

PEKİ ya kendi seçtiği yöneticiler? Köksal Özbek, Atilla Kıyat, Sadettin Saran, Hakan Bilal Kutlualp, Hulusi Belgü, Necdet Ersoy, Şadan Kalkavan, Selim Soydan, Uğur Dündar, Hamdi Akın.. Hepsi de başkana çok yakınken bir süre sonra “tu kaka” edildiler..

AZİZ Yıldırım için “bezgin” demiştim ya.. Kimbilir geçmişte yaptıklarıyla ağır biçimde hesaplaşıyor, ondan bu kadar bezgin.. “Kılıçla yaşayan kılıçla ölür” sözü onun için de geçerliymiş demek ki.. Rakiplerine ne yaptıysa şimdi aynısı başına geliyor.. O da belki “Herşeyi F.Bahçe için yaptım, herkesle F.Bahçe yüzünden kötü oldum.. Ama galiba adalet terazisini de elimden kaçırmışım.. Beni boşuna doldurmuşlar, bel altına fazla inmişim” diyor içinden.. Geride bıraktığı 11 yılıyla yüzleşiyor.. Zaten bu yüzleşmeyi yapmadan 3 yıl daha devam etmeye kalkması verdiği/vereceği en yanlış karar olur..

Hairdesigner
17-02-09, 10:48
Van minut!
Oğuz Dizer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=18)
Fanatik

Galatasaray’da da ‘van minut!’ zamanı. Kime peki? Futbolculara. Eğer bu yapılmazsa... Hele hele Bordo’da, hüsran olursa!
Ki... Gidiş öyle.
Skibbe ayağa kalkar...
‘Galatasaray’a gelmem daha’ der.
Sevinen çok olur.
Bence, ‘yazık olur.’
Gerçek problem, örtbas edilmiş olur.
Çünkü tehlike gün yüzüne çıkıyor...
Galatasaray, sistem kulübü kimliğinden...
Futbolcuya dayalı sisteme gidiyor.
Bunlar iyi niyetli değil. Belli.
Formayı değil...
Yatmayı veya sakatlığı seçmişler.
Bu modeli önlemek, kimin işi?
Bir bakın manzaraya...
Skibbe kötü, yönetim kötü!
Hakemler berbat, saha rezil, rakip sert!
Ya futbolcular?
Gerekeni yapıp, savaşıyor mu?
Bence hayır.
Şikayet ve ağlama çok, icraat yok.
Sizin ‘ben yıldızım’ deme hakkı da yok.
Hele hele, yattığı yerden!
El değince uzanan, ‘futbolcuyum’ demesin.
Haklı penaltılara, set çektiğini de bilsin.
Galatasaray’ın derdi, Skibbe’ye uyum değil.
Futbolculardaki uyumsuzluk, uykusuzluk!
Birbirlerine dışarıda uyup! İçeride uyuyor!
Sahadaki işlerini yapmıyorlar.
Bu vaziyetin faturası da, kulübe...
Kulübeye de!
Geçen sezon, ekip olma başarıldı.
Şampiyonluk kapıldı.
Bu sene başarılmadı... Gemi yan yattı!
Tam batmadan uyarmalı.
‘Van minut!’ Uyanın...
Yoksa uyandıracaklar.
Hem de fena uyandıracaklar!

Hairdesigner
17-02-09, 10:50
Alex Beşiktaş'ta olsa...
Hayri Beşer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=147)
Zaman

İnönü'deki yorucu oyundan sonra Şansal Büyüka ile Erman Toroğlu'nu dinlerken bir soru özellikle dikkatimi çekti. Açıkçası ilk başta biraz da absürt geldi. Hani toplumsal fantezi hastalığımıza güzel bir örnek diye düşündüm. Aslında öyle sayılır.
Düşünsenize hâlâ "Türkiye'ye gelen en iyi yabancı Hagi mi, Alex mi?" anketlerinden başımızı kaldıramıyoruz. Hal böyle olunca taraftar zekâsı futbolun kıvrımlı yollarında icat üstüne icat yapıyor. Neyse uzatmayalım. Soru şu: "Alex Beşiktaş'ta olsa bu takımın yeri burası mı olurdu?"
Özellikle F.Bahçe ve Trabzonspor maçlarındaki Beşiktaş fotoğrafının üzerine böyle bir hayali yerleştirmenin hiç de anlamsız olmayacağını düşünüyorum. İki maçta da rakiplerinden daha baskılı, daha hakim ve daha iştahlı oynayan ama kazanamayan bir takım gerçeği var karşımızda. Demek ki, Beşiktaş'ın bir final problemi var. Demek ki, Beşiktaş'ın doğru organizasyon problemi var. Demek ki, Beşiktaş'ın beceri problemi var.
Bir takım istediği zaman bu kadar agresif ve baskılı olabiliyorsa o takım akıllıca rötuşlarla büyük işler yapabilir. Alex örneği şu açıdan da anlamlı. Sürekli yüksek tempoyla rakip savunmayı zorlamak dünkü maçta olduğu gibi bazen sonuç vermeyebilir. Çünkü bunu yaparken fazlaca 'ince işçilik' hatasına düşersiniz. Pasın isabet ve şiddet ayarı kaçar. Sürpriz ve klas akılcılıklarla rakibin dengesini bozamazsınız. İşiniz savunmanın yapacağı hatalara ve karambollere kalabilir.
Alex o müthiş temponun nefes borusu olabilir Beşiktaş'ta. Ancak onun olduğu yerde iyi bir golcü marifetine de ihtiyaç var. Yani Nobre'den fazlasına, Bobo'nun kulübeden kurtularak yeteneklerini konuşturan haline. Neyse bir fantezinin peşinden bu kadar koşturmak yeter. Yine de Beşiktaşlı taraftarlar hayal kurmaya devam etsin. Belki onların hayalleri yönetime ilham olur.
Pazar akşamına Trabzonspor açısından bakarak 'şampiyonluk kovalayan bir takım nasıl bu kadar savunmaya mahkum oynar' diye eleştirmeyeceğim. Çünkü önemli olan, bir takımın böyle bir oyunda dahi ayakta kalmayı becerebilmesidir. 90 dakika neredeyse tek kale geçmesine rağmen Beşiktaş'ın girebildiği net pozisyon sayısı sınırlıdır. Bu da Bordo-Mavili takımın sahip olduğu mücadele gücünün ve savunma becerisinin en güzel ispatıdır. Şampiyonluklara biraz da bu yollardan geçilerek gidilir.
F.Bahçe, Hacettepe kalesine gol yağdırırken en iflah olmaz eleştiricilerini bile kendine hayran bıraktı. Rakibin lig sonunculuğu, boş vermişliği küçümseme konusu yapılmadı, Sarı-Lacivertli takımın şiir gibi oyunu alkışlandı. Alex-Semih birlikteliğinin ne denli muhteşem bir kimya uyumu taşıdığı hatırlatıldı. Şu lig aritmetiğinde her şey mümkün. F.Bahçe, Galatasaray ve Beşiktaş çok şey kaybetmiş gibi görünse de şampiyonluğa hâlâ o kadar uzak değiller. Bunalımlarını aşıp takım olgusunu bireyselliğinin önüne taşıyabilirlerse aradan sıyrılmaları sürpriz olmaz. Galatasaray'ın ikinci yarıdaki kayıpları ve Antalya yenilgisi, birkaç yıldızın üzerinde yarışın sonuna kadar sürdürülemeyeceğini gösteren çarpıcı bir örnek. Önce takım olarak yürüyeceksiniz, sonra da yıldızlarınızla farkınızı ortaya koyacaksınız.
Sağlam ve Uygun
Bursaspor ile lider Sivasspor arasındaki üst düzey futbol mücadelesi 1-1 beraberlikle sonuçlandı. Bir puan belki iki tarafı da mutlu etmedi ama ortaya konan oyunun kalibresi sevindiriciydi. Maçtan sonra iki başarılı teknik adamın mikrofonlara yaptığı açıklamalar ise son derece estetikti. Ertuğrul hoca, Sivasspor'un performansına saygı gösteriyordu ve alkışlıyordu. Bülent Uygun ise genç meslektaşının oynattığı futbolun güzelliğine dikkat çekiyordu ve "Tesadüfi bir golle bir puan aldık." diyecek kadar olgun bir tavır sergiliyordu. Son olarak haftanın maçlarından ikisine dikkat çekmek istiyorum. A.Gücü, Trabzon deplasmanından son dakika golüyle puansız dönmüştü ama futboluyla alkışlanmıştı. Başkent ekibi, G.Antep karşısında ise başarılı oyunun karşılığını 3-1 galip gelerek aldı. Sarı-Lacivertlilerin Hakan Kutlu ile yakaladıkları performans lige renk katacak güzellikte. Büyükşehir Belediye de, F.Bahçe'den sonra zirveye oynayan Ankaraspor'u da dize getirerek Eskişehir'de uğradığı 6-0'lık hezimeti müthiş bir motivasyona dönüştürdüğünü gösterdi.

Hairdesigner
17-02-09, 10:51
İyi ama bu nasıl ‘Süper’lik?
Banu K. Yelkovan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=167)
Radikal

Bu sezon benim için asıl enteresan olan gol olana kadar ‘dişe diş, kana kan, bizim sizden alınacak var mıydı bir intikam’ tadında oynanan bir sürü maçın, gol olduktan sonra, “Aman aaabiii, biz kim bunları yenmek kim?” tadına bürünmesi. Ya da maçı kazanması beklenen ama gol kaydına muvaffak olamayan takımın, bir noktada hakemin bir kararına sinirlenerek sahadaki oyuncusu, tribündeki seyircisi, yedeği, antrenörü topyekun hakeme bağırmaya başlaması... Hem bağırıp hem futbol oynamak mümkün olmadığından, haliyle oyun duruyor, futbolcular hakeme bağırmaktan önce konsantrasyonlarını, sonra maçı kaybediyorlar... Korner olmadan, kaleye doğru dürüst bir şut çekilmeden biten maçlar oluyor ama “Saha karıştı, futbolcular hakemin etrafında” yorumunu duymadan bitirebildiğimiz bir maç olmuyor hamdolsun...
E tabii, bunun bir de ‘dış dinamikleri’ var. Sadece geçen hafta Adnan Sezgin, Adnan Polat, Ali Koç, Aziz Yıldırım, Oğuz Sarvan hepsi düzenledikleri basın toplantılarıyla çok önemli bişiler bişiler anlattılar kameralara. Bu dert anlatıcı-hesap sorucu-tehdit savurucu-elini masaya vurucu gruba arada federasyon da karışıyor, doğal olarak. Bir ağlak koro, bir kaybedenler kulübü... Hepsi kaybediyorsa, kim kazanıyor diye düşünürdüm naiflik dönemlerimde. Sonunda buldum...

‘Nasıl özgür oluruz’ acep?..
“Modern hayat kaostan beslenir. Gazetelerdeki 10 haberin dokuzu kötü haberdir. Sistem seni dışarıda kötü bir dünyanın, eli silahlı teröristlerin, katillerin, patlamaya hazır bombaların, hırsızların olduğuna inandırmak ister ki sen markete gidip koca bir alışveriş arabasını ıvır zıvırla doldur, birkaç dvd al ve sıcacık battaniyenin altına büzüşüp senin yapman gereken şeyleri başkalarının yapmasını televizyondan seyret” diyor şu an okumakta olduğum ‘How To Be Free’ (Nasıl Özgür Oluruz) isimli kitabın yazarı Tom Hodgkinson.
Takım oyunuydu, kardeşlikti, paslaşmaktı, birlikte kazanmaktı derken ‘komünist’ bir sistem olmasını beklediğimiz futbol da aslında kapitalist. İşte bu yüzden kapitalist dünyanın modellerini kullanarak yaşıyor. Kaostan besleniyor. Spor sayfalarında da iyi haber yok, futbolda da evdeki seyirci inatla statların tehlikeli, pis, kalabalık, dakka başı kavga çıkan, tuvaletleri kokan, giriş çıkışlarda insanın cep telefonunu çaldırdığı, karısının kızının ellendiği yerler olduğuna inandırılmaya çalışıyor ki dekoderler satılsın, kablo TV’ler alınsın, markete gidilip koca alışveriş sepetleri bira ve cipsle doldurulsun, evin güvenli sıcağına değil bir, birkaç maçı aynı anda seyretmenin çok daha güzel olduğu ortaya çıksın. Futbolun bedelini nasıl olsa o markette verdiğin kredi kartı, o maç seyrederken içtiğin bira, o bir yandan bilgisayardan oynadığın bahis, o maç yokken açıverdiğin futbol oyunları ödüyor zaten. Kimsenin sana ve küfürlü kalabalığına ihtiyacı yok.
Televizyona çıkıp hiddetle konuşan adamlar, aynı kuralı ki hafta önce böyle, üç hafta sonra şöyle yorumlarken, kimsenin dikkat bile etmediği detaylara anlam yüklemeye çalışırken, işlerinin ne kadar zor olduğunu gözümüze sokmak istiyorlar asıl... Ki biz evde oturmaya, gözümüzü, o biraz önce seyrettiğimiz ama atılan iki gol dışında kayda değer hiçbir şey göremediğimiz maçın ‘perde arkasını’ merak etmeye devam edelim. Yöneticiler o toplantıları o düdüğün, o kuralın, o deplasmanda kaybedilen iki puanın peşinde oldukları için yapmıyorlar tabii...

‘Benden iyi kimse savunamaz’
Bu sadece “Bizim takımın hakkını benden iyi kimse savunamaz ey taraftar” tiyatrosu. Ve bütün bunların, sırf ertesi günkü ofis geyiğinden mahrum kalmamak için seyreden senin benim tarafımdan meşrulaştırıldığını bilmekse en korkuncu. Ama umutluyum. Bu kriz koskoca kapitalist dünyayı yıktı, ‘bu’ futbol dünyasını da yıkacaktır. Bir gün... Mutlaka...

Hairdesigner
17-02-09, 10:52
Baros'tan tekzip
Zafer Büyükavcı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=217)
Fanatik

Galatasaray Yönetimi ‘adalet’ isterken hafta boyunca, Milan Baros yine penaltı istedi Antalya’da. Hakem inansa Aslan öne geçecek ama kaybedecekti.

Galatasaray-Kayserispor maçından sonraki hemen her gün Galatasaray-Futbol Federasyonu çatışması izledik naklen. Önce ‘Galatasaray Yönetimi’ açıklama yaptı, sonra Başkan Adnan Polat konuştu, ardından Murat Yalçındağ-Haldun Üstünel-Adnan Sezgin üçlüsü ekrana çıktı.. Ve en nihayetinde Skibbe de bu konuyu yorumladı. Bu süreçte federasyon da kontrataklarla gol aradı!

Polat ve kurmayları, Galatasaray’ın haklarını korumak üzere o göreve getirildi. Bu açıdan bakıldığında, yaptıklarına saygı göstermek şart. Ancak yönetim hafta içi her gün “Biz hak yemek istemiyoruz, ama hakkımızı da yedirmeyiz. Sadece adalet istiyoruz” fikrini savunurken; Antalyaspor maçında kendi futbolcuları kendilerini tekzip etti. Milan Baros bir maçta daha kendini yere bıraktı, hakemi kandırmayı denedi. Hakem yemedi, sarı kartı gösterdi. Peki, ya yeseydi?
Hakem o pozisyonu yese, penaltıyı verse ve Galatasaray öne geçseydi... O dakikadan sonra Galatasaray muhteşem oynasa, Antalyaspor’u perişan etse bile, herkesin aklında o penaltı kalacaktı ve Galatasaray’ın hafta içi sürekli tepki gösterdiği için hakemin etkilendiği konuşulacaktı.

Bazen bir musibet, bin nasihâtten iyidir derler ya... Tam da bu duruma yakıştı bence...
Galatasaray sadece 1 maç kaybetti ama (haklı ya da haksız, çünkü bu isyanları yoruma açıktı) kanımca Baros’un o hareketini hakem yemediği için haftadan kârlı çıktı.
Şimdi Galatasaray Yönetimi ne yapmalı? Bence Bordeaux maçı biter bitmez Baros’a para cezası vermeli. Attığı gollerle Galatasaray’a kazandırdıkları ortada Baros’un... Fakat bir futbolcu 7 sarı kartın tamamını hakeme itiraz veya hakemi aldatmadan (penaltı isteme ya da topu elle çelme) almışsa da ciddi bir uyarıyı hak etmiştir herhalde...

İnönü’de 90 dakika sonunda tabelada 1-1 yazıyordu. Fakat bana sorarsanız, o maçı Trabzonspor kazandı! Çünkü yarıştaki en ciddi rakiplerinden biriyle aradaki puan farkını korumayı başardı.
Sahanın yıldızı tartışmasız Yunus Yıldırım’dı. Bir futbolsever olarak kendisine teşekkür ederim. Çünkü hâlâ aklımda bir soru var ve yanıtını düşünmekten dahi endişeliyim...
Size de sorayım: Bu maçı Cüneyt Çakır yönetseydi, maç kaç kaç ve kaça kaç biterdi!

Hairdesigner
17-02-09, 10:53
Kongrenin gösterdiği
Asri Karaarslan Uzun (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=529)
Yeni Çağ

Beşiktaş mali kongresi belki de tüm sivil kuruluşlara örnek olacak olgunlukta ve dinamizmde geçti.
Kendi adıma tatmin oldum, umutlandım, en önemlisi yüzyılı aşkın geçmişi olan kulübün sahipsiz ve çaresiz olmadığını hissettim. Benim açımdan en önemlisi artık mensubiyet hisseden insanların korkusuzca fikirlerini söyleyebilmesi.
Mali kongrede ret oyu 126 olarak tescil edildi. Bu rakam çok önemli. Mevcut olan yönetim ya hızla reformlara girerek kendine çeki düzen verecek ya da ilk genel kurulda kaybedecek. Beşiktaş için önemli olan bu sürecin kavgasız, dövüşsüz, kulübün yıpratılmadan geçilmesi, Beşiktaş’ın da bu dönem en azından bugünkü durumundan daha kötüye gitmemesi. Bir güzel taraf da Beşiktaş’ın tabanının kulübe sahip çıkması.
Bu kritik günde Beşiktaş’ın ağır topları diye bilinenler kongrede yoktu. Bu isimlerin de ağır top değil balon oldukları otaya çıkmış oldu. Gelecek seçimle kongre, bu mali kongrede dik durmasını becerenlerin merkezinde dönecek. Bir güzellik de mevcut olan yönetimin taban hareketli sert ama seviyeli muhalefeti hissetmesi. Bundan sonra yönetim adeta reformlara mecbur, mali yapıyı düzeltmeye mecbur. Beşiktaş yönetimi şakşakçılarla değil camianın gerçek sahibi kongre üyeleri ve gerçek Beşiktaşlılarla istişareye, güç birliği yapmaya mecbur oldu. Bu kongre tüm sivil kuruluşlar için bir örnektir. Beşiktaş aynı zamanda her zaman Türkiye’nin yönetim tarzının aynası olmuştur. Bu kongrede beni en çok mutlu eden de bundan sonra hiçbir büyük camiada ben yaptım oldu olgusu olmayacaktır.
Demokrasi, insana saygı ve hukukun üstünlüğü bunların getirisi olan iyi yönetilen bütçe disiplinli yönetimler her kurum için vazgeçilmez olacaktır. Beşiktaş iyi bir iş becermiştir. Diğer kurumlara da örnek olması dileğiyle.

Trabzon maçı ve reformlar
Kongrenin maç gününe alınması takımı da, hocayı da etkiledi. Çift santrforla oynamaya cesaret edemeyen Denizli, ikinci yarıda değişikliklerle beraberliği kurtarmayı becerdi. Alınan 1 puan değildi. Sonuç 2 puanın kaybıdır. Bu 2 puanın telafisi çok zor olacaktır. Artık birileri Denizli’ye ne yapıyorsun diyebilmeli. Bence reform futboldan, takımdan başlamalı. Altyapı artık derlenip toparlanmalı. Beşiktaş’ın kırk oyuncusu Asya Ligi, ikinci ve üçüncü liglerdeki takımlarda oynuyor. Hemen yapılması gereken Birinci Asya Ligi’nde, bir de üçüncü ligde iki pilot takım oluşturulması ve Ümraniye’deki boş duran arazinin hemen altyapı tesisleri olarak inşaatına başlanması.
Tüm bu çalışmaların takipçisi olacağız.

Hairdesigner
17-02-09, 10:54
Dünyanın en ciddi saçmalığı
Ümit Aktan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=27)
Türkiye

Christian Bromberger’in söylediği bir sözcüktür bu haftaki ana başlığım. Bir düşünürdür, futbola inanmaktadır ama insanların ona esir düşüp köle olmasını algılamakta zorluk çekmektedir. Ona 24 milyon Euro’luk adamın tribünde oturduğu maçta gol olup yağan bir takımı, iki ayrı stadın ceza alanlarında aynı harekete 2 ayrı karar vermelerini, futbolun içinde barındırdığı ve 1,5 saate sığan “acı, nefret, aşk, şefkat, hüzün, stres, coşku ve kutlama” kavramlarını ne kadar uğraşırsanız uğraşın, bir türlü anlatamazsınız...


Bu hafta yine küçük bir gezintiye çıkalım istiyorum. Futbolun entelektüellerin bir türlü anlayamadığı veya anlamak istemediği yanını ortaya koyalım istiyorum. Onlar, yeryüzünde futbol tarafından istila edilmemiş, futbolun fethetmediği, buna direnebilmiş küçücük bir alanın bile bulunamayacağını algılayamazlar. Kabullenemezler futbolun gücünü.
1959-1974 yılları arasında Liverpool takımının teknik direktörlüğünü ve menajerliğini yapan efsane futbol adamı Bill Shankly şöyle demişti futbol için:
“Futbol bir ölüm kalım meselesi değildir. Ondan daha da önemlidir...”

>> Aragones-Skibbe
Galatasaray ligsiz ve kupasız değil mi?..
Evet...
Allah korusun ama yarın gece Avrupasız da kalabilir mi?..
Evet...
Peki Lig ve Kupada olabilen Aragones mi daha başarılı olur o zaman, yoksa tek kulvara düşme ihtimalinde onu da yitirmek üzere olan Skibbe mi?..
Mantığım düz çalışırsa bana bu oyunu oynatarak çıkıveriyor işin içinden
Devam edelim...
Trabzonspor Avrupasız ve Kupasız ama ligin en tepesinde.
Sivas Avrupasız ama Kupa ve Ligin en tepesinde...
Beşiktaş ise Avrupasız ama Kupa ve Lig’in en tepesine musallat olmuş durumda ve üstüne koyarak geliyor...
Şimdi en başarısız Aragones mi, yoksa bu sıralamanın en altına düşebilme ihtimaliyle Skibbe mi?..

>> Ankaragücü-Taraftar
Ankaragücü takımı taraftarının takımı adına yapacağı en büyük iyilik, ne yapıp edip ilk maçta birkaç maçlığına “seyircisiz oynama” cezası almaktır.
Seyircisi en güçlü olan 5 takımdan biri olan Ankaragücü beklenen patlamayı Gaziantepspor takımına karşı aldığında tribünlerde onları ıslıklayıp protesto eden kimse yoktu çünkü.
Seyircisinden “kurtulduğu” ilk maç en “şahane” maçları oldu.
Yalan mı?..

>> Semih-Güiza
Aragones-Semih-Güiza üçlüsünün durumuna söylenecek ve eklenecek bir tek yorum kaldı kanımca.
En iyi locayı verin Güiza’ya, sevgilisiyle otururken kapıyı üstünden kilitleyin ve hemen Fenerbahçe koyundan denize atın.
O sevgilisiyle sıcak sıcak otursun, takımı aşağıda şampiyon olsun...

>> Denizli-Yanal
Beşiktaş kazanmak için “her şeyi” yapan bir takım olarak “kaybedecekse böyle oynasın da kaybetsin” mesajını İnönü’nün çimlerine net bir biçimde yazdı.
Yanal ise olgunlaştığını, lig stratejisi için çok geçerli olan bir savunma ile kendi eksiğini geliştirmiş bir hoca gibi zirveyi kaptı gitti. Onun takımı da “yenilmemek” için her şeyi yaptı.
Çünkü Rüştü ikinci 45 dakikada bir kere bile yere yatmadı biliyor musunuz?..
İki takım da en şanslı iki takım... Çünkü diğerleri Beşiktaş ve Trabzonspor ile birer maç fazla oynayacaklar. Onlara ise bu tür maçlardan sadece iki tane kaldı.

>> Avcı-Kırmızı
Abdullah Avcı gerçeğini inkar eden çarpılır...
Ancak...
Hoca Eskişehirspor-Fenerbahçe-Ankaraspor maçlarından ortalama 2 kırmızı kart görerek çıktı.
Son iki büyük ve zor maçı da kazandı üstelik.
Bütün korkusu bir maçı 11’e 11 bitirmek zorunda kalmak olmalı...
Sahaya bir eksik çıksa mı acaba?..

>> Delgado-Şimşek
Biri inceci, diğeri Kreatif Direktör...
Biri yolun sonunda diğeri yola yeni çıkmış...
Biri oyunun başrol oyuncusu diğeri sanat yönetmeni...
Biri artistik hizmetler sunuyor, diğeri hizmetini artistik yapmaya çalışıyor...
Biri estetik, diğeri daha estetik...
Biri antika, diğeri Full accessoire...
Siz yerleştirin artık gerisini.

>> Capello-Ders
Aragones Capello’ya üç saat ders (!) vermiş...
Spor basını da bunu manşetten vermiş...
Ben de yeeer-mişim...
Herhalde o dersi bilerek yanlış verdi İspanya’yı bırakalı üç ay olan Aragones ki; İngiltere’nin başındaki Capello geçen hafta İspanya-İngiltere maçında parçalansın diye...
Belki de o ders olmasaydı İngiltere beşlik olurdu!..
“Ders” alıp “Ters” geldi Capello...

>> Topuz-Vahşet
Mehmet Topuz’u insan olarak kardeşim kadar severim...
Ancak, Kocaeli maçında ilk golünden sonraki didişmesini, ikinci golden sonraki “vahşi” sevincini anlayamadı benim düz mantığım. Takım oyununun içinden çıkan bu kadar “bireysel” gol sevincini yadırgadım.
Rakip perişan, küme düşmüş...
Belki de maçın içinde bizim fark edemediğimiz bir şeyler oldu da bizim haberimiz yok. Ancak yine de kaptanın rakibinin başını okşayan tavrını, ben Mehmet Topuz’a daha uygun buluyorum.

>> G.Saray-Tarih
Hep tarih yazan bu takımın yarın gece tarihe düşeceği yeni bir notu dualarımla bekliyorum. Çünkü bu aralar yine tarih yazmaya başladı.
Sivasspor’un “tarihinde” ilk kez kupa yarı finaline kim taşıdı?..
Galatasaray...
Kayserispor’a “tarihinde” ilk Ali Sami Yen puanını kim verdi?..
Galatasaray...
Antalyaspor’a “tarihinde” ilk Galatasaray galibiyetini kim yaşattı?..
Galatasaray...
Bordeaux’yu Saint Guerland’da yenen ilk Türk takımı kimdi?..
Fenerbahçe...
O zaman Bordeaux takımını eleyen ilk Türk takımı olma zamanı geldi bile.
Ondan sonrası “tarihe not düşmek” olabilir çünkü...


S-ÖZ
“Futbol, mermi seslerinin duyulmadığı bir savaştır...” Georges Orwell


POST-İT:
Bülent Uygun, Ertuğrul Sağlam, Abdullah Avcı, Mesut Bakkal, Tolunay Kafkas ve Erhan Altın haftanın en “zarif” hocaları oldular. Aykut Kocaman’ın “çocuk, meme ve ağlamak” üçgenini onun sükunetine aykırı buldum.

5 hafta önce Sivas’ı lider yapan Bursaspor, Trabzonspor’u yenmişti. Bu kez tersini yapıyordu ama “averaj” engel oldu. Bursaspor daha çok şey belirleyecek bu ligde...

Hairdesigner
17-02-09, 10:54
Arda Turan bu sefer Çakar’ı vurur!
Buğra Acar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=478)
Vatan


AHMET Çakar hocam, ilk cümlelerim sana.. Yahu F.Bahçe transfer politikasında akıllanır, sen akıllanmazsın. Artık bundan zerre kadar şüphe etmiyorum. Çıktın aylar önce Arda Turan için ’köpek’ benzetmesi yaptın, Sami Yen’den gelen ses dalgalarıyla kulakların çınladı.. Sonra “En son eleştireceğim futbolcu Arda’dır” dedin, ona da tamam.. Peki nedir bu hafta Arda için söylediklerin? Şaka mı yapıyorsun, kafa mı buluyorsun yoksa gerçekten yaşlanıyor musun hocam?

***

SHOW TV ekranlarında “Sosyal hayatına en ufacık eleştiri bile yapamam” demiyor muydun genç yıldız için.. Pazar akşamı da Kanaltürk’te çocuğu ’dopingçi’ yaptın, ’gececi’ yaptın, bir de ’Kesin biliyorum’ diye altını çizdin. Beni korkutuyorsun sayın Çakar, ’Halka’ filminde ekrandan çıkan küçük kız gibi hem de.. Sakız gibi uzattım, gerçi konu elastik normaldir de buyrun size Ahmet hocanın cümleleri: “Arda doping alıyor olabilir. Geceleri uyuyamıyor çünkü. Uyumuyor, biliyorum. Çünkü sabahlara kadar Playstation oynuyor. kiminle oynadığını bile biliyorum. Kalpten yaşadığı sorunları hatırlayın. Yanında bir kadın olsa daha iyi. En azından yatar, uyur, yemek yer!”

HOCAM sen hep dersin ya “Topu görse bomba zanneder” diye, sen o Playstation’ı gör alıp karakola değil eve götürürsün. Başından da kalkmazsın, hanım seni kapı dışarı ediverir.. Bırak çocukları PS oynasın, sabaha kadar sokaklarda sürteceğine, alır bir arkadaşını karşısına söyler pizzasını ’yen Allah yen’. Yetenekli de çocuk.. Gerçi bizim Ali Gümen, Arda’yı her türlü ’yer’ de, neyse!

BU arada Gökmen Özdenak’ı atlamayalım. Pazar gecesinin bir diğer yıldızı da oydu. BeşiktaşTrabzon maçını yorumluyor, “Kartal etkiliydi, falan filan” gibi sonra ağzından baklayı kaçırıyor: “Ben maçı seyretmedim gerçi.” Tamam abicim, kapat televizyonu kapat!

***

LİG TV Maraton’da Erman Toroğlu’nun çok fena bir ’kaçak dövüşmesini’ yakaladım. Geçen hafta yine bu köşeden yazmıştık, Tjikuzu’ya ’Jakuzi’ dediğini Toroğlu’nun. Futbolun da hakemliğin de tüm cambazlıklarını yiyip yutan Erman hocam, yorumculukta da işi bitirmiş.. BeşiktaşTrabzon maçının yorumu yapılıyor, Toroğlu’nun ağzında devamlı ’Alman’ diye bir kelime.. 3 kere dedi en az.. Şansal Büyüka, uyanıyor Toroğlu’nun söylemediğini ’Ernst, Ernst’ diyor ama Erman hoca ’Nuh’ da demiyor, ’Peygamber’ de demiyor, ’Ernst’ hiç demiyor.. Sonra sıra Alanzinho’ya geliyor. Onun da kulbunu hazırlamış hoca, ’Oyuna sonradan giren Brezilyalı’ diyor.. Allah korusun bu ülkeye Bayern Münih’li Schweinsteiger transfer olsa hoca yorumculuğu kesin bırakır!

***

NTV %100 Futbol’a geçelim. Bu program gerçekten %100 program.. Seyret, sonra çevir bir daha seyret.. Güntekin Onay, Rıdvan Dilmen’i tamamlıyor.. Onay’da yoğun bilgi ve gazetecilik tecrübesi var. Dilmen’de de hocalık geçmişi ve süper bir espri yeteneği. Eskisi gibi takışmıyorlar da. 3.5 senelik evlilikte anca ısındılar birbirlerine. Hatta çoğu zaman ani ’bozmalar’la dağıttığı Güntekin’i programın başında “Muhteşem özetledin maçı” diyerek iyice sersemletti. Tüm programı ’Acaba bana mı dedi’ bakışlarıyla tamamladı Onay:)

UNUTMADAN Rıdvan hocadan bir özür borcum var.. Geçen hafta F.Bahçe’nin kalesinde gördüğü gol için ’Yedik’ diye yorumladığını yazmıştık, ’Yedin’ demiş.. Yani ben kaba etimden element uydurmuşum, bilginize!

***

CNN Türk Açık Tribün, harbi bir ’açık tribünü’ aratmıyordu bu soğukta. Adamların format belli, stat önünde yakaladığını yaka paça kameranın karşısına alıyorlar. Tamam da kardeşim o soğukta, o yağışta program mı olur. Faik Gürses’i almışsınız yayına, adamcağız öyle bir sarılmış ki atkılarla falan, yolda görsen ’Eskimo’ sanırsın.

***

STAR Futbolig, takım olamamanın sıkıntılarını yaşıyor. Her hafta yeni konuk, yeni bir isim. Bu pazar Faik Gürses’i davet etmişler.. Osman Tanburacı’yla epey bir kılıçkalkan oynadılar. İkisinin de dili papuç gibi, ’geri vites ’kesinlikle yok. Ertem Şener de yazık, arabulucuya döndü tüm gece.

OH be, sonunda ’hakem’siz bir yazı yazmak nasip oldu bizlere.. Ama bu ’düdük’ ahalisi gölgede kalmaz, haftaya başrole geçer! Benden söylemesi...


***


HAFTANIN İNCİLERİ

- Rıdvan Dilmen: Yunus Yıldırım’ın üstünü arasanız çakı-bıçak çıkar ama kart bulamazsınız. (6 ay yatırmaya yeter)

- Gökmen Özdenak: Erman Toroğlu’nun baltalığı bana geçmezdi, havadan sorti yapar döverdim onu. (Ooo mevzu büyür)

- Ertem Şener:Niye Trabzon’dan kimse programımıza katılmıyor? n Sadri Şener: Siz de 21.00’de yapın kardeşim programı. (Laz uşağı, lafını esirgemez!)

Hairdesigner
17-02-09, 10:55
Kaleciler hep ağlatmaz; arada bir de ağlarlar!
Fatih Uraz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=37)
Zaman

Her kalecinin meslek yaşantısı boyunca sıklıkla karşılaştığı kabul edilebilir hatalardan birisini yaptığı halde moral bozukluğuyla oyuna devam edemeyen, gözyaşlarına hakim olamayan Rogerio Ceni'yi anlamak hem kolay hem değil!
Dünyanın en çok gol atan kalecisi unvanını da taşıyan böylesine tecrübeli bir file bekçisinin sanki ölümüne oynanan mahalle maçında son dakikada büyük hata yaparak mağlubiyete sebep olmuş küçük bir çocuk gibi yerlerde kıvranarak debelenmesine sakın ola şaşırmayın. Çünkü o gözyaşları 36 yılın tecrübesine karşın, Brezilya Milli Takımı'na kadar yükselmeyi başarmış klas bir ismin henüz içindeki coşkuyu yitirmediğini gösteren önemli bir ayrıntıdır.
Bizim ülkemizde yediği hatalı gollerin hüznünü duyacağına, en azından çenesine hakim olarak vakarını koruyacağına bir gerçeğin üzerine on yalan ekleyerek, olayı sulandırarak kaleciliği çadır tiyatrosuna çeviren şaklabanları hatırlayınca Rogerio Ceni'ye saygı duymamak ne mümkün! Sıra dışı frikik golleriyle ve artık iyice kanıksanmış penaltı vuruşlarıyla tüm dünyanın hayranlığını kazanmış Brezilyalı kaleci tarzında iş ahlakı yüksek futbolcular, kaleciler yetiştirdiğimiz vakit hiç şüpheniz olmasın, çok seyrek göründüğümüz uluslararası finallerde sıklıkla boy göstermeye başlayacağız.
Öte yandan moral eksenli kalecilik yapmanın handikaplarına da değinsek iyi olacak. Hayatları boyunca yedikleri golleri hesaplamaya küçük ölçekli hesap makinelerinin neredeyse yetmeyeceği kalecilerin, kabul etmeli ki gollerin yasını tutmak gibi bir lüksleri yoktur. Kaleciler hesaplaşmayı muhakkak ileriki günlere bırakmak ve hatanın akabinde kendi kendisini motive etmek mecburiyetindedir, maç içinde hesaplaşma demek yeni hatalara zemin hazırlamaktan başka bir şey değildir.
Usta şair Can Yücel: 'Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.' diyor; işte Rogerio Ceni'nin gözyaşları tastamam o anlamlı sözlerle örtüşüyor. Son derece içten, yapmacıksız, işini eksik yapmanın ızdırabını yansıtan ifadeler etkileyici çünkü gönülden geliyor. Vakti zamanında ülkemizi istila eden Yugoslav kalecilerin galibiyetlerden sonraki abartılı sevinçlerine, yenilgilerden sonraki tamamen tribünlere yönelik üzüntü şovlarına hiç mi hiç benzemiyor.
Ağlamak her nedendir bilinmez topraklarımızda bayanlara has kılınmış, erkeklere yakıştırılamamış, zayıflık ifadesi diye algılanmıştır. Oysa yeşil sahalarda çok kereler şahit olunmuştur ki, mağlubiyeti kabul etmeyen cesur yüreklerin onurlu direnişi başarısızlıkla sonuçlandığında gözyaşı dökmek kadar doğal bir şey olamaz. Unutmadan ekleyelim, profesyonellik öncesinde varını yoğunu sahaya yansıttıktan sonra mağlup olunduğunda içten gözyaşı dökenler arasında üst düzey futbolcu olmayan birisine henüz rastlamadık. Başarılı olmanın yolu elbette ki çalışmadan, sabırdan, devamlılıktan, şımarmamaktan geçiyor ancak adına hırs denilen yasal dopingin sihirli etkisi de unutulmamalı.
1999 Şampiyonlar Ligi finalinde son iki dakikada kaybedilen kupanın ardından Bayer Münih'li Samuel Cuffour'un, 2008 finalinde ayağı kaydığı için penaltıyı direğe nişanlayarak istemeden Chelsea'yi mutlu sondan eden kaptan Terry'nin akıttığı gözyaşları, profesyonel futbolu amatör ruhu kaybetmeden oynayanlara verilecek güzel örnekler. Meslektaşlarının koruduğu kalelere bugüne kadar 83 gol yollayan Rogerio Ceni'nin iş ahlakını temenni ederiz ki Türk kaleciler örnek alır; gözyaşlarını örnek almasını tavsiye edemiyoruz, zira adları kolaylıkla 'Sulu gözlüye!' çıkabilir; malumunuz üzere memlekette ulu orta ağlamak ayıptır da!

Hairdesigner
17-02-09, 10:56
Yağmur altında beraberce...
Tanıl Bora (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1267)
Radikal

Saracoğlu’ndaki yedi golün beşi bu ikiliden geldi. Şimdi zihinlerde beliren soru, kaptan Alex’le ‘nöbetçi golcü’ Semih’in, Güiza takıma döndüğünde de birlikte oynayıp oynayamayacağı.
FOTOĞRAF: YAŞAR SAYGI

Islak futbol. Çisentiden karla karışığa uzanan yağmur. Rüzgâr. Zemin hafif çamur. Cumartesi trafik kazasına kurban giden, pazar maçlarında anısına saygı duruşu yapılan, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu yedek üyesi Cemal Birsen’e, gökyüzü ve bulutlar da veda ediyor sanki. Birsen, ‘şemsiye kralı’ydı.
Özellikle ‘zirveyi ilgilendiren’ maçların ortak karakteri, alan daraltma muharebeleri. Hidrolik ve eksantrik pres. Antalya’da, bilhassa Galatasaraylılar, bilhassa ilk yarıda, kaç topu son anda pis burunla paslayarak kurtardılar, nefes nefese. Bursa ve İnönü’deki maçlarda, daha ziyade, vücut vücuda düellolar, doğal ortamda ‘beşe iki’ kapışmaları. Liderleri ağırlayan Bursa ve Beşiktaş, ısırgan ve iştahlıydı. Trabzonspor ile Sivasspor, bir puanı kâr saymalılar. Ara transferde anlamlı nokta alımlar yapan Sivas’a karşılık; Trabzon’un Alanzinho’su, kime ne verenzinho?

Yaraya yedi kat bez sardı
Beşiktaş-Trabzon maçının İbrahimi düellosu: Üzülmez-Yattara. İki üç haftadır form tutan Üzülmez, kimseye sataşmadan, dervişçe didiniyor. Pazar gecesi de marifetli rakibine fırsat vermemekle kalmadı, ‘proaktif’ oynadı. 35. dakikada bir bordo-maviliyi topu üzerinden aşırarak geçtiği yetmiyormuş gibi kalabalık arasından harmanlayıp ceza alanına girişi, İbrahim Üzülmez klibinde yerini alacak.
Fenerbahçe, tenha Saracoğlu’nda yarasını yedi kat bezle sardı. Tribündeki Güiza’nın gamlı bakışları altında. İleri atılmış bir Alex, bildik Semih, manasız Latinler yerine sakin sakin Deniz Barış. Hacettepe’nin sahadaki dağınıklığın gerisinde, görev tanımıyla ilgili kurumsal dağınıklık var. Gençlerbirliği’nin ‘pilot takımı’ olarak tasarlanmıştı, hızını alamayıp, ‘maksadını aşıp’, Süper Lig’e kadar geldi. Gençlerbirliği’yle aynı ligde ikameti zaten uygunsuzdu. Geçen sezon, o müthiş tırmanışının ruh ve moraliyle tutundu takım. Bu sezon başında, tarihi Hacettepe’nin reenkarnasyonuna dönüştürülmesi sevimli bir ‘jest’ti. Ne var ki, bu nereye konulacağı, ne edileceği bilinemeyen takımın yapısal sorunu, giderilmiş olmuyordu. Dahası, oyuncu ve antrenör kadrosundaki kes-biçlerle, iyice minesi soldu. O güzel mor, yara-berenin rengi şimdi.

Talihsiz bir serüven
Antalyaspor, Galatasaray’ı 1995-96 sezonundan beri ilk kez yendi, kendi evinde ise azametli rakibine karşı tarih boyunca ilk galibiyeti. Evvelki sezon Kayserispor’un ilk on birindeyken sakatlık sonrası kaybolan Fatih Ceylan, en isabetli ara transfer hamlelerinden biri. Antalya’nın dört maçta attığı dört golünde de katkısı var: iki gol iki asist. Galatasaray’ın ruh hali: De Sanctis’in, ‘Talihsiz Serüvenler Dizisi’nin bir kahramanını andıran çehresi.
Başaltının tek galibi, Kocaeli-spor’un ‘çıkmayan can’ ümidini 90+’da karartan Kayserispor. Ankaraspor, ikinci devredeki genel düşüşünü sürdürdü, üç haftadır yeniliyor. Antepspor, halayının ritmini bir türlü ayarlayamıyor.
Kocaelispor ile Hacettepe çökelirken, 10. ile 16. sıra arasındaki takımların hepsi tedirgin. Haftaya kırmızı çizgide giren Ankaragücü ile Denizlispor can havliyle kazanarak, üstlerindekilere doğru bir kulaç attılar. Ankaragücü, Hacettepe’nin evi sayılan müsabaka hariç, 19 Mayıs Stadı’nda ilk kez kazandı. Seyircisiz oynanan maçta oldu bu! Bu sezon pek devreye sokulmayan Murat Duruer kabiliyetini gösterdi. Mesut Bakkal, on iki yıl futbol oynadığı, beş yıl altyapıda ve ‘yukarıda’ antrenörlük yaptıktan sonra 2000 yılında ayrıldığı Denizlispor’un teknik direktörü şimdi. Roman Kratochvil, üç hafta önce giydiği Konyaspor formasıyla, yedi sene oynadığı Denizlispor karşısındaydı.

Golcüler toz bulutu şeklinde
Daha kalabalık bir eski dost buluşması, kırmızı-siyah randevuda. Eses on biri bir eski Gençlerbirlikli kolonisi barındırıyor: El Saka, Youla, Bülent Kocabey (Engin Baytar cezalıydı). Gençler’le 0-0 kalan Eskişehir-spor ile (netice itibarıyla:) Ankara Belediyesi’ni deplasmanda yenen İstanbul Belediyesi, alacakaranlık kuşağından çıkmaya daha yakın yerde duruyorlar. Ama sadece birazcık.
Gol krallığı yarışının öncüleri Baros (15 sayı) iki, Mehmet Yıldız (11) 6 haftadır icraatsız. Arkalarında, bir toz bulutu: Tabata ve Youla 10, Gökhan Ünal ve Taner Gülleri 9, Umut Bulut, Alex, Mehmet Çakır, Mehmet Topuz, Sercan Yıldırım, Denizlili Roberts 8’er sayı. Beşiktaş’ın en golcüsü 7 sayıda (Nobre), Antalya’nın 7 (Djiehoua), İstanbul Belediye ve Gençler’in 5 (Erman, Dijite), Hacettepe, Konya ve Ankaragücü’nün 4.

Hairdesigner
17-02-09, 10:59
'Florya'yı basın' çağrısı!
Ayhan Yılmaz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=219)
Fanatik

Galatasaray Antalya’da yenildi, dünya yıkıldı! Öyle hava yaratıldı ki, sanki Sarı-Kırmızılılar kazanacak kadar oynamadı. Girilen onca gol pozisyonu, karşı karşıya kaçırılanlar görmezden gelindi!
Milli sınavlar, iki kupa ve lig maçları nedeniyle ‘bıkkın’ hale gelen oyuncuların durumu ‘es geçildi.’ Sakatlar keza öyle... Daha 14. dakikada, rakibinin direncini kıracak, oyun anlayışını daha fazla risk üzerine kurduracak Baros’un Ömer tarafından düşürülmesine çalınmayan penaltı mı, öyle bir şey mi oldu canım! Olmuşsa bile, ‘Baros da hep kendini yere atmasaydı, hakem yine öyle sandı!’ Hakemlerin ‘öyle sanmalarına’ kaldıysa çalınacak düdükler, durumun nerelere varacağını aynı maçta görmedik sanki, önce çıkan ikinci sarı kart, sonra... Sonrası ‘kurallar diyor ki...’ İyi ki de öyle oldu ve bir futbol emekçisinin hakkı yenmedi hiç değilse. Baros’un hakkı mı, geçiniz!

Şampiyonlar Ligi’ne kalamadı Galatasaray, tarih 27 Ağustos’tu, eleştiri üstüne eleştiri. Bugün 16 Şubat! Aradan 6 ay geçti hâlâ aynı terane, nasıl bir kinse bu! Sanki bugün başka bir takım Avrupa’da mücadele ediyormuş gibi! Bunun hiç önemi yok! Şimdi de pusuda Bordeaux’ya elenmesini bekliyorlar, adım gibi eminim!
Kupadan elendiler, saldırdılar. Kime, futboluna övgüler yağdırdıkları Sivasspor’a. Nasıl ve hangi şartlarda elenildiği unutuldu bile!

Ligde şampiyonluk şansı da uçtu onlara göre. Fenerbahçe 7-0’lık galibiyetin ardından henüz Galatasaray’ın puanına ulaştı, ama olsun. Onların şansı hep vardır, olmalıdır! ‘Bu ne yaman çelişki’, demeyin. Çelişki yok! Sonuçta Galatasaray bugün kötü sonuçlar alıyor, ama ya Kewell, Lincoln, Hakan Balta, Hasan Şaş, Uğur Uçar vs geri döndüğünde, taşlar yerli yerine oturduğunda n’olacak? Bunun telaşındalar şimdi ve onun için Galatasaray’ı yıkmak için ‘psikolojik’ saldırılar hiç durmuyor. Gerek malum kulübün milisleri... Gerekse ‘tarafsızlık’ kisvesi altında malı götürüp, başarı geldiğinde ‘kapalı kapılar arkasında Sarı-Kırmızı çekerek bugün eleştirdiklerine yaltaklananlar’ her fırsatı değerlendiriyor! İstiyorlar ki, Galatasaray’ın en güçlü kalesi de düşsün, taraftarı yüz çevirsin takımına! O nedenle, bir anlamda ‘Florya’yı basın’ çağrısı yapıyorlar çaktırmadan! Siz onlara kulak asmayın! Çünkü bu alemde ne söylenmedik söz kaldı, ne de yalanmadık tükürük!

Hairdesigner
17-02-09, 10:59
Yunus Yıldırım, MHK’yı rahatlattı
Metin Tokat (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=12)
Milliyet

ESKİŞEHİR-G.BİRLİĞİ
(Tolga ÖZKALFA)
Kaleci Ivesa - Troisi mücadelesi sonrası oyunu önce devam ettirdi. Kaleci yerden kalkmayınca oyunu durdurup, Troisi’ye sarı kart göstermesi ilginçti.

ANKARAGÜCÜ-GAZİANTEP
(Hüseyin GÖÇEK)
Jaba’nın attığı ilk gol öncesi verdiği faul kararı tartışmalı olsa da, atış sırasında kolunu havaya kaldırmadığı için direkt serbest vuruştu. Atılan gole G.Antepsporlu oyuncuların itirazı anlamsızdı. De Nigris’in ceza alanı içinde topu koluyla kontrolü sonrası yardımcı hakemi Alpaslan Dedeş’in doğru tespiti ile verdiği penaltı kararı ve sarı kart uygulaması doğruydu.

ANTALYA-GALATASARAY
(Halis ÖZKAHYA)
Servet’in kolu ile topu düzelttiği pozisyonda sarı kartını da kullanmalıydı. Ahmet’in attığı golün ofsayt gerekçesiyle iptali yanlıştı. Ceza alanı içinde Ömer-M.Baros mücadelesi sonrası penaltı kararı vermemesi ve M.Baros’a aldatmadan sarı kart göstermesi kanımca doğruydu. Antalyaspor ceza alanı içinde Servet’in topa vurmasını tehlikeli şekilde önlemeye çalışan Yalçın’ın hareketinde temas olduğu için endirekt değil, penaltı kararı vermeliydi. Meira’nın, Zitouni’ye yaptığı faul sonrası görmesi gereken sarı kartını, Zitouni’ye aldatmadan 2. sarıdan kırmızı kart göstermek üzere iken yardımcı hakemi Adil Sinem’in yerinde müdahalesi sonrası vazgeçmesi ile büyük bir yanlıştan döndü.

FENERBAHÇE-HACETTEPE
(Aytekin DURMAZ)
Faul yorumları ile kart uygulamalarını kurala göre değil, farklı skora göre yapması iyi bir hakemlik örneği değildi. Tozo, Alex’i arkadan 2 kere tuttu, çekti ve durdurdu. Sadece faul verdi. Baykal’a, aynı dakika içinde Semih’e yaptığı sert faullere rağmen kart göstermedi. Ü.Bozkurt’a gösterdiği sarı kartı aslında hakemi aldatmaya yönelik hareketinden dolayı Alex’e göstermeliydi.

ANKARA-İ.B.BELEDİYE
(Koray GENCERLER)
Müsabaka boyunca iki takım için de verdiği objektif kararlarla başarılıydı.

DENİZLİ-KONYA
(Bünyamin GEZER)
Denizlisporlu oyuncuya yardımcı hakemin uyarısı ile sarı kart gösterdi. Aynı oyuncu kendisini uzun süre alkışladı. Kararını protesto eden oyuncuya, ikinci sarıdan kırmızı kart göstermeliydi. Yer almadaki sıkıntısı hâlâ devam ediyor. Yine top kendisine çarptı ve gollük bir akın oldu. Gol kararını kale alanının içinden vermesi iyi bir hakemlik örneği değil.

KOCAELİSPOR-KAYSERİ
(Özgüç TÜRKALP)
Avantajı yerinde oynatması sayesinde Kocaelispor’un golü oldu. Cangele’nin ortası yakın mesafe olsa da ceza alanı içinde bulunan Sadigou’nun açık olan elinden döndü. Penaltı kararı doğru. Atış sonrası M.Topuz’a oyunu germesinden dolayı sarı kart göstermeliydi.

BURSASPOR-SİVASSPOR
(Bülent YILDIRIM)
Pozisyonlara yakınlığı, oyunun kontrolünü devamlı elinde tutması, otoritesini oyunculara hissettirmesi, kartlarını yerinde ve zamanında kullanmasıyla başarılıydı. Ceza alanı içinde Sedat ile Ömer arasında oluşan hava topu mücadelesindeki devam kararı doğruydu. Sivasspor’un beraberlik golü öncesi Tum-Ömer ikili mücadelesinde oyunu devam ettirme kararı yerindeydi.

BEŞİKTAŞ-TRABZON
(Yunus YILDIRIM)
Haftanın en önemli maçıydı. Maçın kontrolünü devamlı elinde tuttu. Oyunun hızını ve temposunu kesmedi. Topun daha uzun süre oyunda kalmasını sağlamak amacıyla şüpheli durumlarda oyunu devam ettirdi. Faulleri doğru ve her iki takım içinde tutarlı olarak değerlendirdi. Kaleci Sylla’ya yapılan ihlalleri doğru tespit etti. Yardımcı hakemi B.Tuncay Akkın’da ilk yarıda G.Ünal için kaldırdığı bayrak ve oynattığı pozisyonlardaki doğru tespitleriyle oyuna olumlu katkı sağladı.
Gözlemciler, MHK’ya bağlanmalı!
FIFA veya UEFA’ya bağlı ülkelerin, hiçbirinde gözlemciler, hakemler kurulundan ayrı bir kurul tarafından atanmıyor. Ama nedense bizim federasyonumuz içinde görev alan GTK, gözlemcilerin görevlendirmelerini yapıyor. Gözlemci, hakeme düşük not veriyor. Normal olarak dinlenmesi gereken hakeme MHK ertesi hafta tekrar görev veriyor. Böylece gözlemcinin değerlendirmesinin hiçbir önemi kalmıyor. Ve hakemler de gözlemcilerin raporlarında belirttiği hataları hiç dikkate almayarak, kendilerini geliştirmiyorlar. GTK bunun altında kalır mı? Onlar da, düşük not veren gözlemcisini ertesi hafta tekrar görevlendiriyor. Böylece gözlemcisine sahip çıktığı izlenimi verilmek isteniyor. Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener, göreve geldiği andan itibaren MHK ve GKK’nın, yapmış oldukları görevlerdeki icraatlarının tutarsızlıklarından dolayı ağır bir şekilde eleştiriliyor. Futbol Federasyonu’nun, gözlemcileri acil olarak yapacakları değişiklikle, MHK’nın yetkisi dahiline almaları gerekmektedir. Gözlemcilerin hepsi geçmişte hakemlik yapanlar. Bazıları zaman zaman MHK içinde de görev yaptılar. Hepsinin tek amacı var. Hakemleri yönetmek ve gündemde kalmak. Bunun içinde MHK’nın yıpranması için her türlü yolu deniyorlar. Onlar için gözlemcilik bahane, MHK üyeliği şahane. En çarpıcı örneğini geçtiğimiz hafta içinde yaşadık. Selçuk Dereli’nin, Galatasaray-Kayserispor maçında gözlemciliğini yapan, geçmişte hem dernek başkanlığı, hem de MHK üyeliği görevinde bulunan Serdar Çakır’ın maç sonu görsel ve yazılı medyaya duyurduğu, hakemin maç içindeki yorumunun hatalı olduğu haberi. Aynı Çakır’ın sezon öncesi açıklanan Süper Lig gözlemci kadrosunda olmadığını, sonradan o kadroya nasıl dahil edildiğini de en iyi GTK Başkanı Kemal Dinçer biliyor!
Yine gözlemci kadrosunda bulunan Antalya Milletvekili Abdurrahman Arıcı’nın bir radyo programına katılarak yaşanan olumsuzlukların tek sorumlusu olarak MHK’yı göstermesi, aslında her şeyi ortaya koyuyor. Tam bir otorite boşluğu ve güç gösterisi var. Bakalım bu iki gözlemci hakkında GTK Başkanı ne yapacak?

Hairdesigner
17-02-09, 11:00
Üç Büyükler'le şaka olmaz!
Hamit Turhan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=138)
Fanatik

Bu sezonu diğer sezonlardan ayıran en önemli farklardan biri, Anadolu'nun bir kaç takımla İstanbul'a meydan okumasıdır. Puan cevteveli zaten bunun en açık göstergesi. İlk kez iki Anadolu takımı birden şampiyonluk mücadelesi veriyor. Ankara, Kayseri, Gaziantep ve Bursa da Üç Büyükler'i Avrupa yolunda sonuna kadar tehdit edecek gibi görünüyor. Buraya kadar her şey normal. Gelgelelim, bu haftanın maçları, bu sezon şampiyonun Anadolu'dan çıkmasını bekleyen, isteyen futbolseverler için iç karartıcıydı. Trabzonspor'un, Beşiktaş'tan 1 puan çıkarması şüphesiz kendisi için büyük kazanç. Ancak Bordo-Mavililer'in futbolu, taraftarını endişelendirecek boyuttaydı. Beşiktaş'a adeta ezilen Trabzon'un rakip kaleyi bulan şutu sadece bir (1)! O da gol olmuş. Keza Bursa'nın elinden ucuz kurtulan Sivas'ın da öyle. Hatta Tum'un ortaladığı topun defansa çarpıp gol olmasını göz önüne alırsak kaleyi bulan şutları yok bile diyebiliriz. Kocaeli karşısında zor anlar yaşayan Kayseri'nin pozisyona girmeden iki gol bulduğunu, Gaziantep ile Ankaraspor'un düşüşe geçtiğini de hesaplarsak şemsiye bir anda tersine dönebilir ve meydan yine Üç Büyükler'e kalabilir. Kötü oynarken de kazanmak şampiyonluk belirtisidir ama... İşin içinde Üç Büyükler varsa dikkat!

Hairdesigner
17-02-09, 11:00
Sessiz çoğunluk nasıl karar verir?
Özcan Oal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=124)
Tercüman

Bu haftaki yazımın başlığını sevgili Mehmet Barlas’ın pazar günkü yazısından esinlenerek seçtim. Barlas diyor ki: “Sessiz çoğunluk gazete okuyarak oy vermez ki...” Bizim bu konuyla ilişkimiz nedir derseniz çok önemli! Geçenlerde Haluk Ulusoy ve çalışma arkadaşları bir yemek yemişti. Olay basında bomba haber olarak patlamış, FIFA kokartlı ünlü eski hakem gözlemcilikten el çektirilmişti. Bakın işin ucu nerelere kadar uzanıyor. Bizim hakem camiasında karakter ön plandadır. Ömür boyu ismi unutulmayanlar bu camiaya düzgün işler yapmış insanlardır. Toplumda ve kulüpler bazında, onun bunun torpiliyle Federasyon kademesinde kendilerine iş bulanlar bu ballı parmağı bir türlü bırakmak istemezler. İşte onların, bu ihtiras dolu arzuları için yapmayacakları hiçbir iş yoktur. Onlar için kötü de söylense önemli olan menfaatleridir. Şimdi gelin de Adnan Polat’ın serzenişlerine hak vermeyin. Haluk Ulusoy yemeğinin masraflarını karşılayan Haluk Bey veya MHK eski başkanı olsa sessiz çoğunluğun herhangi bir art düşüncesi olmazdı. Ama parayı veren dış kapının mandalı besbelli torpille MHK’ya girmiş bir müteahhit olunca işler değişiyor. Toplantı, dostluk beraberliğinden çok, ileriye dönük yatırım toplantısına benziyor. Bu tip insanlarında toplumdaki dürüstlük kredileri dillere düşüyor. Hele bu arkadaşlık çeşitli dedikodularla çalkalanıyorsa gel de hakem camiasına olan güven’den hayır bekle.
Bu menfaat dostluklarının arkasında bir de Süper Lig’de görev yapan bir hakemin babası varsa kulüpçüler ve sessiz çoğunluk hakemlere nasıl güvensin. Basında belirtildiği gibi herkes bir adamını bulmaya çalışıyor. Bu işin içine bir de siyaset karışınca gel de çık işin içinden. Aslında en zor durumda olanlar hakemlerimiz. Ne yapsınlar ki! Yukarı tükürseler bıyık, aşağı tükürseler sakal!
Ben bugüne kadar Oğuz Sarvan ve Yüksel Okçuoğlu’na çok güvenirdim. İcraatlarını ve Oğuz’un basın toplantısındaki söylediklerine şahit olunca güvenim sarsıldı. Demek ki bu ipler başkasının elinde. Dereli ve Çakır’a bu hafta maç verebilselerdi cesaretli olduklarına inanacaktım. Demek ki daha önceki icraatlarını ya sipariş yada gösterişmiş. Artık ipin ucu kaçtı. Halis Özkahya’dan FIFA hakemi olursa, Koray Gençerler Dünya Kupası hakemi olmaya layıktır. Hakem kriterlerinden ve kalitesinden anlamayan bir MHK’nın icraatları devamlı tartışılmaya mahkumdur.
Bursaspor-Sivasspor (Bülent Yıldırım)
Mükemmel yönettiği maçta sakinliği ve kararlılığı ile maçın üstüne çıktı. Oyun kuralları rakibin üzerine sıçraması için ‘faul’ der. Hele koluyla da omzuna basarsa bu faulün babası olur. Sevgili Bülent Yıldırım bu pozisyonu herhalde iyi süzemedi ve penaltıyı veremedi. Olsun bu kadar kusur kadı kızında da olurmuş. Takdir kendisinin. Tebrikler.
Beşiktaş-Trabzonspor (Yunus Yıldırım)
Bizim Ömer Üründül iyi teşhis koymuş. “Yunus Türkiye’de Avrupai maç yöneten tek hakem” diyor. Karşılaşmanın standartları Avrupai. Maçta da oldukça iyiydi. Böyle zevkli ve kaliteli bir maç, iyi yönetimiyle bir kat daha güzelleştirdi. Tebrikler.
Fenerbahçe-Hacettepe (Aytekin Durmaz)
Farklı skor hakemi gündeme getirmez ama maçta kırmızı kartlık bir hareketi es geçti.
Antalyaspor-Galatasaray (Halis Özkahya)
Sahada çıkartacağı kartları ve oyuncuları şaşıran adam FIFA hakemi olamaz. Daha bir Fenerbahçe-Galatasaray maçı yönetemeyecek hakemin Avrupa’da ne işi var. Antalya’da yanlışlıklar komedisi adlı tiyatro oyununu sergiledi. Ceza sahası içinde Servet’e kalkan iki taban oyuncuyla temas etti. Temas varsa endirekt vuruş olmaz. Penaltıyı vermedi. Baros’a Ömer’in yaptığı harekette penaltıydı. Diğer hatalar hakem olmamış biri için gayet normaldi. Antalyaspor’un buz gibi bir golünü ofsayt gerekçesiyle iptal ettiler.
Denizlispor-Konyaspor (Bünyamin Gezer)
Üstün form grafiği devam ediyor. Serhat Akın’ın kırmızı kartı doğruydu. Şortu biraz uzun gibi geldi bana. Stilini bozuyor.
Kocaelispor-Kayserispor (Özgüç Türkalp)
Verdiği penaltı doğruydu. Kol havada olunca ele çarpma olmaz. Kasıt var sayılır. Üç dakikalık görüntülerde başarılı gözüktü.
Ankaraspor İstanbul BŞB (Koray Gençerler)
Türk hakemliğine bir Ertuğrul Dilek daha geliyor. Yakışıklılığıyla ve yumuşak tatlı sert otoritesiyle hocamızı hatırlatıyor. Deplasman takımının galip geldi. Yine mükemmel maç yönetti.
Ankaragücü-Gaziantep ve Eskişehir- Gençlerbirliği maçlarında kayda değer bir hata yapılmadı.

Hairdesigner
17-02-09, 11:02
Kim kârlı?
Yusuf Yalkın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=412)
Yeni Çağ

Geride bıraktığımız haftada kim karlı çıktı?
Kimine göre F. Bahçe, kimine göre Trabzonspor, kimine göre de Sivasspor.
Bu olaya bakışınıza bağlı, göreceli bir durum aslında.
Beraberlikler, teknik adama, oyunculara ve yöneticilere fazla dokunmayabilir ama, galibiyete 3, beraberliğe 1 puanın verildiği ligimizde yenişememeniz durumunda “İddianızın” zarar gördüğü apaçık ortada.
Çünkü, bu noktada alınan 1 puan değil, kaybedilen 2 puan daha önem arz eder.
Bu durum, madalyonun bir yüzü.
Öteki yüzüne gelince.
Aslında; Sivasspor da, Trabzonspor da müsabakalarını rahatlıkla kaybedebilirlerdi.
Çünkü, futbol olarak ortaya rakiplerine oranla çok daha az şey koyabildiler.
Bursaspor Sivasspor’a, Beşiktaş da Trabzonspor’a karşı çok üstün oynamalarına rağmen kazanamadılar.
Bu gerçek göz önüne alındığında, Sivas ve Trabzonspor’un aldıkları 1’er puana “Altın değerinde” denilebilir. Bu durduğunuz yere, bakış açınıza, kafanızdaki değer yargılarına göre değişir.
Ancak değişmeyen durum, iki Anadolu takımının da üç büyüklerler diye bilinen Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’a oranla şampiyonluk iddiasında “Avantajlı durumlarını” korudukları.
Bunu zaten en somut bir biçimde puan cetvelindeki yerleri ve sıralanışları gösteriyor.
Gerçek bu!

* * *

Haftanın en karlısı olduğu düşünülen F. Bahçe’de sezonun başından beri ilginç bir forvet olayı yaşanıyor.
Bir tarafta İspanya gol kralı Güiza, diğer yanda Türkiye gol kralı Semih. Aragones’in formsuz Güiza’yı “Tek forvet” oynatma ısrarı F. Bahçe’ye çok pahalıya patlayabilir. Dede, nedense vatandaşından bir türlü vazgeçmiyor. Sakatlandı da Semih’in değeri bir kere daha anlaşıldı!
Şimdi burada çok önemli bir ayrıntı var. F. Bahçe’nin maistrosu Alex, Semih oynamayınca mutsuz oluyor. Ailecek bir bütünlük sağlamış bu ikili. Aralarında sıkı bir dostluk ve duygusal ilişki var.
Sevgi var.
İnanç var.
Alex, Semih olmayınca küsüyor, olunca coşuyor.
Sen de gör artık bu gerçeği Aragones.
Alex, Güiza ve Semih’in bir arada oynayacağı bir sistemi geliştir kafanda...

Hairdesigner
17-02-09, 11:03
Beşiktaş oynadı puanlar paylaşıldı
Cem Top (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1568)
Dünya

20. haftanın önemli derbisinde puanlar oynanan futbola göre kurul kararıyla dağıtılsa Beşiktaş'ın hanesine şüphesiz 3 puan yazılırdı. Hafta içi bu maça ilişkin kaleme aldığımız yazımızda sahada 4-4-2 gibi dizilse de esasen 4-3-3 oynayan Trabzonspor'un pres gücü yüksek orta sahalara karşı zafiyet gösterdiğini söylemiş, beşli bir orta saha yapılanmasının bordo-mavili takımı bozabileceğinden bahsetmiştik. Hatta 10 numarasız oynayacak Beşiktaş'ın rakibinin üçlü blokunu çok daha sert şekilde baskılayabileceğini iddia etmiştik. İnönü Stadı'nda takımlar sahaya çıkarken elbette ilk baktığımız teknik adamların on bir seçimleri oldu. Trabzonspor bilinen kadrosu ve bilinen şekliyle maça başlarken, Mustafa Denizli takımını 4-2-3-1 biçiminde sahaya sürmüş ancak Yusuf'tan vazgeçmemişti.

Gerek ilk yarı gerekse de maç geneli için yapabileceğimiz en önemli tespit siyah-beyazlı takımın rakibini ezici bir baskı altında tuttuğu olur. Başlama düdüğünden Trabzonspor golünün geldiği 29. dakikaya kadar beyaz formalıların Beşiktaş olduğuna inanmak için gözlerimizi ovuşturmak zorunda kaldık. Gerçekten de Beşiktaş "Beşiktaş gibi" oynamayı 20. haftada hatırlamıştı. Hatta "Birkaç sezondur izlediğimiz en organize ve en baskılı Beşiktaş takımı sahadaydı" diyenlere de zerre kadar itiraz edilemeyeceğini düşünüyorum. Buna karşılık Trabzonspor, yıldızlarını kendi dişlileri arasından çıkarttığı ve zaman zaman Yattara'nın parlamasıyla etrafına ekstra ışık saçtığı o taş gibi takımını sahaya sürmüştü. Bordo-mavili takımın yine en büyük kozu mücadele ve yardımlaşmaydı. Beşiktaş'ın böyle bir Trabzonspor'u neredeyse 90 dakika bunalttığını düşünürseniz 1-1'lik beraberliğe karşın siyah-beyazlılara düzdüğümüz övgüler mantıksal bir temele oturacaktır. Peki, ne oldu da anlattığımız şartlar altında maçı farklı kazanması gereken Beşiktaş beraberliği 79. dakikada Bobo'nun kafasından yakalayabildi? Aslında sorunun cevabı basit. Bireysel kalite ve kazanma hırsı bakımından rakibinden daha üstün taraf olan Beşiktaş, takım oyunu ve bu oyun tarzının gerekleri konusunda çok daha gerilerdeydi. Örneğin Serdar Özkan'ın boştaki arkadaşını bulmak yerine attığı her çalımın "bonus" kazandıracağı zannıyla kaptırdığı toplar ya da uzun yıllardır oynadığı her takımda "ağa da benim paşa da" modunda takılan Yusuf'un verimsiz çabaları Beşiktaş'ın hızını kesen önemli problemler. Oysa Trabzonspor, Beşiktaş'a göre mütevazı sayılabilecek kadrosuyla elden geldiğince total futbol örnekleri sunmaya devam ediyor. Baktılar ki Yusuf soluğu Beşiktaş'ta aldı, Gökhan Ünal'ı golle buluşturacak ara pasını atmak da sol bek Cale'ye düştü. Bordo-mavili takımı takip edenler bilirler bu tür pasları zaman zaman Selçuk, Colman, Umut ya da Yattara'dan da izlemek mümkün.

Beşiktaş taraftarının puan kaybına rağmen takımını alkışlayarak uğurlaması güzel. Bu psikoloji "Takım böyle oynadıktan sonra puan kaybı önemli değil" cümlesinde hayat bulan bir psikoloji. Ama işin gerçeği Beşiktaş'ın ne iyi oynayarak ne de kötü oynayarak puan kaybedecek lüksü kalmadı. 6 puan öndeki Trabzonspor geçilebilseydi bu şampiyonluk yolunda atılmış dev bir adım sayılacaktı. Ne yazık ki, bu saatten sonra Sivasspor, Galatasaray ya da Fenerbahçe'yi yenmek Trabzonspor'a yaklaşmayı sağlamayacak. Üstelik bu skor olası bir "averaj" çekişmesinin de önünü açmış oldu.

Hairdesigner
17-02-09, 11:04
Futbol ve adaleti (!)
Emir Somer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1363)
Sabah

Mehmet Özdilek... Haftanın teknik direktörü, 'sezonun teknik adamı' yolunda sağlam adımlarla ilerliyor. Ligin 8. haftasında 2 puanlı Antalyaspor'u, Galatasaray galibiyetiyle vakur, şık bir duruşun sahibi yaptı. Jarabinsky'den aldığı takım, şimdi 22 puanda... Alkışı gerektiren diğer davranışı da es geçmemeli. Galatasaray'a karşı mücadele eden 14 oyuncunun 12'si Türk!
Galatasaray'dan sakatlığı nedeniyle gönderilen Yalçın Ayhan ve Kayseri (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Kayseri)'de aynı sebepten sahalardan uzak kalan Fatih Ceylan'ın da Özdilek ile performansları her hafta artıyor. Özdilek'in Ahmet Kuru, Vahap Işık gibi gençlere verdiği değer de ortada! Rahmetli Kazım abi (Kanat) olsaydı, şimdi yazardı. Antrenörlüğünün henüz başında, " Beşiktaş seni bekliyor. Unutma!" demişti. Nur içinde yatsın! Şimdi gençler ve PAF Takımı o günü özlemle bekliyorlardır.
Çoğumuzun futbola aşkı, efsanelerle başlamıştır. Ben, Mehmet Özdilek, Metin Tekin ve Ali Gültiken gibi isimlerle kapıldım bu oyunun büyüsüne... "Eskiden futbol daha güzeldi" sözü, acı bir tat veriyordu son zamanlarda. Şimdi yine, yeniden... Teşekkürler Şifo Mehmet!
İki cümle de Ersun Yanal için kuralım. Trabzon'da Barış Memiş ve Ceyhun Gülselam iyice unutuldu. Yanal'ın da, Yusuf Şimşek için Aydın Karabulut'u harcayan zihniyetten pek farkı yok. Alanzinho, Copacabana plajları yerine ülkemizde oynuyor, kendi oyuncularımız ise kulübeye mahkum oluyorsa, yazık futbolun adaletine...
Gençlerimize ayıp oluyor, yazık oluyor!

GÜİZA'NIN SAKATLIK MASALI
Bazen rakamlar oldukça net konuşurlar.
Daniel Güiza, bin 644 dakika; 4 asist, 4 gol... Semih, 608 dakika; 4 asist, 4 gol...
Yedi farklı galibiyetin ardından Güiza'nın Semih'e jest yapması, haftanın çok konuşulan konularından bir tanesi oldu. İşin garip tarafı, bu olayın şaşırtıcı bir şekilde oldukça olumlu tepkiler alması... Güiza da durumun farkında ve gerekeni yapıyor. Dakikaların yerini değiştirin, yani Semih'in rakamlarıyla Güiza'nın başarısını kısa bir süre de olsa hayal edin. O zaman lig boyunca tepkisi nasıl olurdu? İki sezondur var olan bir 'Semih Şentürk duruşu' var. Güiza bunu yapabilir miydi acaba? Güiza'nın cezalı duruma düşmesiyle ortaya çıkan sakatlık masalı (!) da bu gidişle uzayacak gibi görünüyor.
Eski müdürüm Serdar Ali Çelikler, lig başında Güiza için, "12 golü geçemez" demiş, üzerine iddiaya girmiştik. Gömleğin hazır Serdar abi!

Hairdesigner
18-02-09, 14:47
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1316.jpg Yardımlara devam
"Fenerbahçe'yi tanımak için çaba göstermeyen ve yardım almayan Aragones, Hacettepe maçında yaptığı doğruları sürdürmek zorunda"


Şu bir gerçek ki Aragones geldiği günden beri F.Bahçe'yi tanımak için çaba sarfetmemiştir. Yardımcı olmak isteyenlere kapısını kapamıştır. Kendi doğrularının yanına ülkemiz ve F.Bahçe doğrularını koymak için de çalışmamıştır. Takımını, Avrupa şampiyonu yapan bir teknik adam burnunun büyüklüğüyle, F.Bahçe'yi küçük görmüştür. Şampiyon olan İspanya'nın finaldeki rakibi belki de biz olacaktık. Aragones mutlaka bütün maçları takip etti. Peki bizi yarı finale kadar taşıyan golleri atan Semih'i neden hep yanında oturttu. Alex-Semih ikilisinin ülkemizin en iyi anlaşan ikilisi olduğunu bütün teknik adamların hepsi çok iyi bilir. Belediye maçında rakip 10 kişi kalmışken, Semih'i oyuna sokup aynı anda Güiza ile Alex'i oyundan çıkaracak bir teknik adamı mümkün değil bulamazsınız! Ümit Milli Takımımızın gol makinası İlhan Parlak da bitmek üzere. Son maçta iki gol atan Semih ile yer değiştirmesi garibime gitti. Sürekli savunmayı sağlama almayı şiar edinen bir felsefeye sahip Aragones'in, Gökhan Gönül'ün yerine Ali Bilgin'i koyması da beni düşündürdü. Nihayet doğru hamleler yapılıyordu. A.Gücü'nden gelen Gökhan'a 'toy' futbolcu muamelesi yapıp, 18'e almayan Aragones, son maçta ona da şans tanıdı. Şimdi elimizdekilere bakalım. 1. Alex-Semih ayrılmadı. 2. İlhan nihayet kazanılmaya çalışılıyor. 3. Ali Bilgin (Sağ bekte) ile ofansif bir yapı tercih ediliyor. 4. Gökhan Emreciksin düşünülmeye başlandı. Bakıyoruz ki yukarıdaki maddelerin Aragones'in şu ana kadar yaptıklarıyla ilgisi yoktur. Bu işe belki yöneticiler, belki futbolcular, belki de bizler, kim karıştıysa Allah razı olsun. F.Bahçe, kendisini tanımayan bir kişiye sorgusuz sualsiz emanet edilemeyecek kadar büyük bir kulüptür.

Hairdesigner
18-02-09, 14:47
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1273.jpg Bobo-Nobre!

Mustafa Denizli, espri de olsa "UEFA'dan 14 kişiyle oynamamızı isteyeceğim" sözlerinde, hani haksız değildi. Esprinin altında bir gerçek var, o da; 3 isabetli ara transferle Beşiktaş'ın "şampiyonluğun büyük adayıyım" dedirten kadrosunun güçlenmesidir. Örneğin son transfer Ernst, daha ilk maçında Beşiktaş'ın, önemli eksiğini ortadan kaldıracağını gösterdi. Agresif oyunuyla orta alana dinamizm kazandıran Ernst, ön sezisiyle tehlikenin belirdiği yerde hemen bitiveriyor ve kaptığı topu, doğru noktadan hücum için oyuna sokuyor, hücumlara da katılıyor. Ayrıca Ernst, tek ön libero oynayabilecek kalite, deneyim ve özgüvene sahip olduğunu gösterdi. Ne var ki tek ön liberolu, Nobre-Bobo'yla çift santrforlu oyuna Mustafa Denizli cesaret edemiyor, bu doğruyu bundan sonra da yapacağından umudum yok!

20 maçta 24 puan kaybı
Oysa; Beşiktaş, Bobo-Nobre ikilisine, bu ikili de oyunda birbirlerine muhtaçlar! Trabzon maçının ikinci yarısında inadından vazgeçerek Bobo'yu Nobre'nin yanına koydu. Bobo'yla Beşiktaş, sezonun en saldırgan, en tempolu, en bol pozisyonlu futbolunu oynadı. Beşiktaş'ın, şampiyonluk yarışındaki rakiplerinden kendisine avantaj sağlayan farkı; Serdar Kurtuluş (sağ bek, ön libero), Ekrem Dağ (iki kanadın ilerisinde ve gerisinde), Sivok (stoper, ön libero), Zapotocny'nin (savunmanın her noktasında) birden fazla görevle oynayabilmeleridir. Futbolculardaki bu bireysel beceri ve yeteneklerin, "takım oyunu" yla bütünleşmemesi, Beşiktaş'ı başarılı sonuçlarda süreklilikten alıkoyuyor! Bu zaafın faturası; liderlik koltuğundan uzaklaştıran 20 maçta 24 puan kaybıyla ödendi! Beşiktaş final paslarında, gol vuruşlarında ve ölü toplarda becerikli olursa hedefe ulaşır. İkincisi ve en önemlisi; Denizli, Serdar Özkan'daki ısrarını Bobo-Nobre ikilisinde gösterseydi Beşiktaş bugün açık ara liderdi!

Hairdesigner
18-02-09, 14:47
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1689.jpg Sivas artık tecrübeli

Ligin bitimine 14 hafta kaldı. Sivasspor averajla da olsa lider. Yiğidolar için önemli olan artık kendi sahasında ne yapacağı. Bir takım, öncelikle saha ve seyirci avantajını iyi kullanmalı. Geçen sezon 3 büyüklere kendi sahasında yenilince 73 puanda kaldı ve şampiyonluğu kaybetti. Bu sezon ise çok farklı... Sivasspor , Fenerbahçe ve Galatasaray'ı sahasında yendi, deplasmanda ise Beşiktaş ve Trabzonspor ile berabere kaldı. Zaten iç sahada en fazla puan toplayan takım. Bu da gösteriyor ki kendi evinde kral. Şampiyonluğa oynayan takım deplasmanda da kazanmak zorunda.

Yiğidolar yine de lider
Zor dönem asıl şimdi başlıyor. Sivas, 2 hafta sonra Fenerbahçe ile deplasmanda karşılaşacak. Bu maç Sivasspor'un kaderini de belirleyecek. En azından 1 puan almak zorundalar. Yoksa işleri bir hayli zorlaşır. Yiğidolar, daha sonra Ankaraspor ve Beşiktaş gibi ligin güçlü ekipleriyle kendi sahasında oynayacak. Bu maçları da kayıpsız kapatmak zorunda. Sivasspor için artık her maç bir final. Zaten rakibin büyüklüğünü küçüklüğünü düşündüğü zaman işi kolay olmaz. Rakip kim olursa olsun, aynı ciddiyetle ve hırsla mücadele etmelidir. Sivasspor'da son haftalarda bir düşüş olduğu gözleniyor. Galatasaray ile oynadığı üç maç sonunda fizik açıdan düşmeler yaşandı. Bu hafta Eskişehirspor ile çok kritik bir maç yapacaklar. Sivasspor öncelikle bu maçı düşünmeli. Sivas'ın bu yılki kadrosu geçen seneye göre daha geniş. Bülent Uygun formayı hak edene veriyor. Bursa maçında Mehmet Yıldız'ın olmayışı büyük kayıp. Bu futbolcu, kaptansa eğer kendine dikkat etmeli. Gereksiz kart görmekten mutlaka kaçınmalı. Sivasspor, geçen seneye göre daha terbeli. Bu sezon hata yapmazsa şampiyon olur. Bunun içinde kendi, sahanda kaybetmeyeceksin. Dışarıda da sana gerekli puanları kazanacaksın. Yiğidolar'ın stratejisi bu olmalı.

Hairdesigner
18-02-09, 14:48
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1290.jpg Devrim şart

- F.Bahçe'deki muhalefet hareketi iyi bir gelişme. Demirören, Polat gibi Yıldırım'dan da kurtulmak gerekiyor

- Aziz Yıldırım kalsın ya da gitsin gelecek sene F.Bahçe'nin çok önemli bir kadro devrimi yapması şart...

- Güiza'da ısrar etmesi Aragones'in az doğrularından birisi. Ama onun yanına Semih'i koyma cesaretini de göstermeli

Fenerbahçe'nin Hacettepe karşısında aldığı farklı galibiyet genelde Semih'in oynamasına bağlandı. Luis Aragones'in ısrarla Güiza'yı oynatmasını nasıl karşılıyorsunuz?
O 7-0'ın Fenerbahçe'yle hiç alakası yok. 7 golü Hacettepe yedi. Bugün Fenerbahçe'nin yerinde kim olsa o 7 golü atardı. Fenerliler, 'Biz 7 tane attık. İyi oynuyoruz' demesin. Ben oyununda herhangi bir fark görmüyorum. Hiç. Yani, Güiza olsaydı belki o topları dışarı vururdu da bu kez içeri vurdular. İlla 'Fark' diyorsan belki budur fark. Ben bu kadar kolay gol yiyen bir takım hayatımda görmedim. Hacettepe'yi bitiren, sıfıra indiren ilk 3 golde Fenerbahçe'nin payı yok. Hacettepe yedi o golleri, resmen. Ondan sonrakileri de yedi. 10, 15 de olabilir, basket maçına dönebilirdi maç.

İspanya gol kralı niye Fenerbahçe'de başarılı olamıyor? Güiza, hangi kulüpte gol kralı oldu? Barcelona'da mı, Real Madrid'de mi? Yani bol gol atan kulüplerden birisinde mi?
Yoksa Mallorca'da mı? Türkiye'de bir gol kralı düşün ki kümede kalma mücadelesi yapan bir takımdan çıkıyor!.. Başa oynayan takımlardan birisinde değil. 'Adamda bir şey vardır' dersin ki Güiza, İspanyol Milli Takımı'nın yedek santrforu. Bir de dünyanın bütün golcülerinde vardır bu!.. Atamayınca atamazsın. Psikolojik olarak. Golcülerin rahatlaması lazım, kendine gelmesi lazım. Mesela Galatasaray'da seyirci Hakan Şükür'ü bitirirken, Fatih hoca aldı onu takıma koydu. O da Malta'ya 4 gol atıp, yeniden doğmuşken Fatih hoca 'Yeter bu kadar' dedi Hakan'a tekme vurdu. Kendi geri döndürdüğü Hakan'ı bitirdi. Aragones'in Güiza ısrarına benim hiçbir itirazım yok. Ama Güiza ile Semih'i beraber oynatmamasını anlamıyorum. Nobre ile Bobo'yu bir türlü beraber oynatmayan Mustafa Denizli'yi anlamadığım gibi. Yani Semih oynamalı başka bir şey, Güiza oynamamalı çok başka bir şey. Niye ikisi beraber oynamıyorlar? Sen Güiza'yı kazanmak istiyorsan, Güiza'nın bol gol atmasını istiyorsan, Semih ile beraber oynat. O zaman Güiza bir pozisyon zenginliği yaşayacaktır. Rakibin bütün ön liberoları ve stoperleri bir tek Güiza ile uğraşmayacak. Bir santrfor daha var orada; ikiye bölünecekler. Semih gol attığı kadar çok güzel asist de yapan bir adam. Ne pozisyonlar hazırlar. Tanju, Türkiye'nin en büyük golcülerinden biri. Ama onun yanında Mirsad Kovaçeviç'in rolünü inkar edebilir misin! Onu herkes unuttu. Şimdi adını hatırlayan bile yok. Ama Tanju'nun attığı 2 golden birinde Mirsad'ın adı vardı. Çift santrfor onun için önemli. Ama bizim hocalar ödlek, dışarıdan gelenler de dahil buna. Fenerbahçe tek forvetle oynuyor, Fenerbahçe'ye karşı İstanbul'da oynayan Anadolu takımı çift forvetle sahaya çıkıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Bence Aragones'in çok az doğru işlerinden bir tanesi Güiza'yı oynatmak ve ısrar etmek. Ama onun yanına Semih'i koyma cesareti yok Aragones'in. Onun ötesinde benim Aragones hakkındaki görüşlerimi zaten biliyorsun.

SİVAS'IN HALİ ORTADA
Bana sorarsan derhal gönderilmesi gereken adamlardan bir tanesi. Bana sorarsan Fenerbahçe'nin baştan aşağıya yenilenmesi gerekir. Aziz Yıldırım kalsın ya da gitsin gelecek sene Fenerbahçe'nin çok önemli bir kadro devrimi yapması lazım. Bu sene ligde takım yok. Puan cetveline bakıyor musun? Potada iki takım var. Fenerbahçe, Galatasaray bu iki takımın 5'er puan gerisinde. Sivas'ın oynadığı top meydanda, Trabzon'un oynadığı top meydanda. Bunlar muhteşem top oynarlar, böyle ağzın bir karış açık seyredersin de o zaman bu 5 puanı anlarsın. Hayır. Trabzon'un oynadığı top da meydanda, Sivas'ın oynadığı top da meydanda. Fenerbahçe onların 5 puan gerisinde. Anla Fener ne kadar kötü. Hacettepe'ye 7 gol attığı halde gol sayısı Galatasaray'dan az. Onun için bana kimse Fenerbahçe'nin iyi takım olduğunu söylemesin.

Mayıs ayı içindeki kongre için geri sayım sürerken Yıldırım ile muhalifleri Saran, Kutlualp arasında büyük bir psikolojik savaş yaşanıyor.
Aziz Yıldırım'dan görevi devralmak için başlatılan muhalefet hareketi Fenerbahçe açısından iyi bir gelişme. Çünkü Aziz Yıldırım her şeyi ben bilirim, ben yaparım kafasıyla, kendi yaptıklarını da yıkan bir adam olduğunu ortaya koydu. Bu devre arasında beni büyük yanılgıya uğrattı. Sana söylüyordum. "Benim bildiğim Aziz Yıldırım ara transferde Fenerbahçe'nin eksiklerini farkındadır. En azından 2 çok önemli transfer yapacak. Bir oyun kurucu, bir de golcü" diye. Aldığı adam Josico. Geçen sene de devre arasında Maldonado'yu almıştı. Fenerbahçe'nin en ihtiyacı olmayan adamları alıyor. Josico olsa ne olur olmasa ne olur!.. Deniz gibi Milli Takım'ın gözbebeği durumundaki bir adamı unutmuşsun, kadroya dahi almıyorsun, Josico'yu transfer ediyorsun. Kemal gibi bir adamı ziyan edip Kocaeli'ne veriyorsun. Selçuk gibi bir adamı hatırlamıyorsun. Ondan sonra Josico ile Maldonado ile başarı arıyorsun. Onun için Fenerbahçe'nin yaptıkları inanılır gibi değil. Beşiktaş'ın Demirören'den, Galatasaray'ın Polat'tan nasıl bir evvel kurtulması gerekiyorsa Fenerbahçe'nin de Aziz Yıldırım'dan kurtulması lazım. Bu kurtulma için böyle bir takım haberler yaymak doğru mu; hayır. Aziz Yıldırım için yayılan habere kıyameti koparan medyanın Arda'ya fotoğrafları için yaptıklarını da anlamam mümkün değil. Fenerli olursa yıpratılan, kıyamet, Galatasaraylı olunca düğün bayram, 'Bir tokat da ben atayım.' Bitirdiler Arda'yı bak. Ne zaman kendisine gelecek çocuk bilmiyorum. Galatasaray'ı bırak, Milli Takım'ın en çok ihtiyaç duyduğu adam. İspanya maçında bu kadar bozuk bir Arda düşünebiliyor musun? Arda'nın fotoğraflarını yayınlamayan gazete, yayınlamayan televizyon kalmadı. 'Bu ne ayıptır' diyen yok. Aziz ile ilgili haberi ben Hıncal Uluç olarak görmedim hiçbir yerde. 'Bu ne ayıptır' diye 20 makale okudum. Oradan öğreniyorum. Aziz Yıldırım ile ilgili bir takım haberlerin olduğunu. Bu nasıl tarafsız medyadır!..

Hairdesigner
18-02-09, 14:48
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1260.jpg Galatasaray için dönüş vakti...

2009 Galatasaray'a yaramadı. Oynadığı altı resmi maçta sadece bir galibiyet alabildi, buna karşın üç beraberlik, iki de yenilgi yaşadı. Altı maçta 5 gol atarken kalesinde 6 gol gördü. Oysa Galatasaray 2 gol ortalamasıyla oynayan bir ekipti. Ve bu performansı sonucu Fortis Türkiye Kupası'na veda etti, ligde liderle arasındaki puan farkı 1'den 5'e çıktı. Umutsuzluğu körükleyen ise alınan sonuçlar kadar, ortaya konan futboldu. Bu vahim tablonun çeşitli sebepleri var. Yönetimin transfer taksitleri ve primleri vaktinde öd eyememesi. Ödeme yaparken yabancılara öncelik tanınması. Skibbe'nin başta Lincoln olmak üzere yabancı oyunculara daha yakın durması. http://www.fotomac.com.tr/2009/02/18/im//12492C304BB59D41830F2D3Ey.jpg Artık maç öncesi ısınırken bile yaşanmaya başlanan sakatlıklar. Futbolcuların tedavi sürelerinin uzaması. Kewell, Lincoln gibi "Takımın yarısı" nitelendirmesini hak eden ayakların yokluğu... "Biz iyi takımız, nasıl olsa toparlarız" havasının yarattığı konsantrasyon bozukluğu vs... Ama böyle başlaması, 2009'un böyle gideceğinin de işareti değil kuşkusuz. Bir kere, varlığıyla takımı rahatlatan, soğukkanlılığı ile sahadaki "gizli kaptan" olan Kewell kadroda. Artı, Lincoln ilk 11'de. Buna takımın Avrupa Kupası maçlarına daha iyi motive olduğunu da eklersek ben bugünkü maçtan umutluyum. Galatasaray, 4 gol yediği ağır Eskişehirspor maçı sonrası Olympiakos'u mükemmel bir futbol sonrası mağlup etmiş ve çıkış evresine girmişti. Bordeaux'da da Galatasaray'ın yeni bir diriliş yaşayacağına inanıyorum. Çünkü Galatasaray dibi gördü...

Hairdesigner
18-02-09, 14:49
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1772.jpg Ver bir teselli!

Şu sıralar Galatasaray'a yazı yazmak, inanın oldukça zor. "Bu takımı yener" diyorsun, tersi çıkıyor. Anlayacağınız, Galatasaray bu sezon ne olacağını bilmediği bir yolda gidiyor. Bugün maç günü. Bordeaux ile zor turun, ilk maçını oynayacak. İlk maçın Fransa'da olması Galatasaray için çok iyi bir avantaj. Tabii kafayı kullanıp, iyi bir sonuç alırsan bu iyi bir şans olacak. Genelde maç günleri tenkit edici ağır şeyler yazmak istemeyiz. Düşünüp dururuz. "Bir teselli ver" fonundan aklımıza ne gelirse, yazının hiddeti ve şiddeti kısıtlanmış vaziyette yazarız; "Aman Cim Bom dikkat et. Sen aslansın, sen kaplansın'' der, arkadan da ekleriz; "Bordeaux da kimmiş? Tur senin.'' Birde tersi vardır. "Her yer karanlık'' şarkısının kopyası karamsarlıkla, bir makineli tüfek gibi boşalırız. "Nedir bu haliniz? Son maçta yenildiniz. Ondan evvel de 5 puan kaybettiniz. Bordeaux önünde sizi kötü bir sonuç bekliyor.'' Anlayacağınız; aşağısı sakal, yukarısı bıyık der kafamızı önümüze eğer, kaderinizi beklersiniz. Galatasaray gerçekten de zor bir gece yaşayacak.

Onurunuzu koymalısınız
Cezalı ve sakatlar yüzünden ligler kötü geçmiş olabilir. Şampiyonlar Ligi ve Fortis Türkiye Kupası'ndan elenmiş de olabilirsiniz. Ancak bunların af yolu Bordeaux'u eleyip, Hamburg'un karşısına çıkmaktan geçer. Herkesin birbirine sorduğu soru bu: "Galatasaray yener mi?" "Yener'' cevabı, Milenyumun başladığı yıllardaydı. Hani o, 4 yıl Süper Lig'de şampiyon olunduğu, hiç yenilmeden UEFA ve Süper Kupa'nın Türkiye'ye getirildiği günlerdeydi. Şimdi ise bu işlere falcı Ayşe bacı bakıyor. Biz gene de olumlu olalım. "Elbette yenebilir'' diyelim, topu takımın aslarına atalım ve diyelim ki eğer takımın efendileri lutfederse olmayacak şey yok. G.Saraylı yıldızlar şunu bilmeli: Ligdeki formunuzla Fransız takımı önünde asla başarılı olamazsınız. Geçmişi bırakıp, ortaya onurunuzu koymanız sizi Türkiye'ye başı önde getirir. Aksi halde, sene sonunda veda geceleri bizlere değil, sizlere tertiplenir. Bu konuda Başkan Adnan Polat'ın dünkü uyarısı çok dikkat çekici: "Artık ciddi olun." Son sözüm bay Skibbe'ye. Bakın Alman hoca, Antalya yenilgisinden sonra futbolculara ne demiş: "Güvenimi boşa çıkarttılar." Yapma hocam, hangi Galatasaraylı'nın sana güveni kaldı ki!

Hairdesigner
18-02-09, 14:57
G.Saray için son şans
Ahmet Çakar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=103)
Sabah

Önce Steaua Bükreş maçı ile Şampiyonlar Ligi kaybedildi. Oysa ki, Romen ekibi ön elemede tam Galatasaray'ın dişine göreydi. Sonra ligde inişli-çıkışlı bir grafik çizilirken UEFA Kupası grup maçlarında bir yıldız gibi parlayıverdi Galatasaray. Ne de olsa, omuzlarında "UEFA Kupası Şampiyonu" apoleti vardı.
Avrupa'nın çok önemli liglerinde şampiyonluğa oynayan Benfica (Portekiz) ve Hertha Berlin (Almanya (http://arama.sabah.com.tr/arama/arama.php?query=Almanya)) kendi sahalarında darmadağın oldular. Galatasaray herkesi şaşırtıyordu. Mesela, Lizbon'da Benfica'yı sürklase eden takım, üç gün sonra İstanbul'da Fenerbahçe karşısında hezimete uğramıştı. Kadro, tüm zamanların en iyi kadrolarından biri. Oyuncular, tek tek çok isabetli transferlermiş gibi görünüyorlar. İstediklerinde de çok iyi oynuyorlar. Ama dedik ya, maalesef istediklerinde..
Bu tablo Galatasaray'da ürkütücü istatistikler yaratıyor. Lig, Galatasaray için hala bitmiş değil. Ama ufukta çok zor olmayan, aslında kabaca bakıldığında imkansız gibi görünmeyen bir UEFA var. Kupada mücadele eden hiçbir takım Galatasaray için çok ağır basmıyor. Biraz Milan ya da Valencia favoriymiş gibi görünseler de, kendi liglerinde ne halde oldukları ortada. Bordeaux elendiğinde rakip muhtemelen Hamburg olacak. Bordeaux'dan daha zor bir rakip değil.
Ama madalyonun bir de öbür yüzü var. Galatasaray elendiğinde her şey kapkara olacak. Muhtemelen Skibbe gidecek. Kimin geleceği belli değil. Feldkamp diyorlar. Eğer o gelirse hem rezillik hem de etiksizlik demek. Tüm Avrupa beklentileri gelecek seneye bırakılacak. Zaten tartışılır haldeki iki Adnan Bey de, olası bir elenmede hedef tahtası haline gelecekler. Fatura beklentilerin büyük olduğu oyunculara kesilecek. Bunların başında da Lincoln, Meira ya da Arda olacak. O halde Galatasaray için bu sezonun en önemli maçları herhalde Bordeaux maçlarıdır.
Peki; Galatasaray Bordeaux'yu eleyebilir mi? Benfica ve Hertha'yı yenmiş takım Bordeaux'yu niye elemesin ki? Skibbe'nin yarattığı rehavet ortamında son derece disiplinsiz oynayan ve yaşayan oyuncular pabucun pahalı olduğunu bu maçlarda çok iyi biliyorlar. Kaliteleri ortada. Artık her şey onların ellerinde.

Hairdesigner
18-02-09, 14:59
Sayılar yalan da söyler
İbrahim Altınsay (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=59)
Radikal

Futbolda istatistiğin hükmü bir yere kadar. Tek büyük hakikat, maç bittiğinde takım adlarının karşısında yazan gol sayıları... Bu sayılar bir tarafta milyonlarca kişiyi havalara uçuruyor, öte tarafta milyonlarca insanı yasa boğuyor. Bu sayılar uğruna hocalar, futbolcular batıyor, başka hocaların, futbolcuların yıldızı parlıyor.
Gol dışında belki korner gibi kesin durumların istatistiğinin bir anlamı var. Futbol basketbol gibi değil. Yoksulların oyunu futbolda ikide bir gol, yani sayı olmuyor. Çalışıyor, didiniyor, ancak bir iki gol atabiliyorsunuz. Basketteki gibi, sürekli sonuca, hedefe, amaca ulaşarak ayakta kalmıyorsunuz. Bu yüzden basketbolun, üç sayı, iki sayı, serbest atış gibi kesin istatistikleri çok...

Şut atmışsın ne yazar
Neyse, korner gibi göreli net durumlardan sonra belirsizliğin alanı başlıyor. Ofsayt sayıları içinde yanlış ofsayt yok mu? Faul düdüklerinin hepsi yerinde mi? O maçı seyretmemişseniz, istatistikler size bir şey ifade etmiyor. Tersine yanıltıcı bile olabiliyor.
İşte geçen haftaki Fenerbahçe-Hacettepe maçının istatistikleri... Kaleye atılan şut sayıları iki takımda da aynı; 17... Fener’in 8, Hacettepe’nin 5 kaleyi bulan şutu var.
Pekiyi maç kaç kaç? 7-0!... Aynı gün Galatasaray, Antalyaspor kalesine, 6’sı isabetli 17 şut atmış. Kalesinde 3’ü isabetli 7 şut görmüş. Ama maçı 1-0 kaybetmiş!
Demek ki kaleye atılan şut var, şut var. Kalecinin kucağına giden zayıf bir şut da, kalecinin doksandan çıkardığı bir şut da aynı istatistiğe giriyor. Gelişigüzel savrulmuş bir şut ile direği sıyırmış bir şut aynı kefede sayılıyor. Çok güzel gelişmiş bir atak, kaleyi bulmadan kesildiğinde bu istatistiklere hiç girmiyor.
Demek ki sayılar yalan da söylüyor. Önemli olan bir takımın rakibe ne kadar az atak olanağı verdiği... Buna karşılık karşı kaleye ne kadar örgütlü ve etkili gittiği... Bunu da ancak o maçı izlemiş bir çift göz ile kafa süzebiliyor. Böyle olunca hiç gol olmayan bir maç atak ve pozisyon zenginliği bakımından büyük zevk verebiliyor. Tam da 10 gün kadar önce Premier Lig’de oynanan Tottenham-Arsenal maçı gibi... Takımların ilk yarıdaki maçını aratmayacak hızda ve ve zenginlikte geçti. İlk maç 4-4 bitmişti. Bu maç başladığı gibi 0-0 sona erdi.

Hem rahvan hem telaşlı
Kaleye atılan şut istatistiklerindeki garabet bir işe yarayabilir. Eğer “Ne oldu da böyle oldu?” diye üzerine gidersek belki bir maçın senaryosunu belirleyen dinamiklere yaklaşabiliriz. “Beşiktaş tek kale oynadı, Trabzon ucuz kurtuldu” gibisinden ‘malumu ilan’ tarzı, betimleyici yorumları tekrarlayıp durmayız.
Evet, pazar günkü maçta Beşiktaş karşı kaleye 4’ü isabetli 15 şut atmış. Trabzon sadece biri isabetli (o da gol) 6 şut... Pekiyi ne oldu da bu maç 1-1 berabere bitti?
Maç öncesi kadrolara bakıldığında sanki deplasmana gelen takım Beşiktaş, evinde oynayan Trabzon gibiydi. Karakartal’da dörtlü savunmanın önünde defansif orta saha oyuncuları Cisse ve Ernst vardı. Trabzon ise Umut ve Gökhan ve sık sık ileri çıkan Yattara ile birlikte 3 forvetle sahadaydı. Beşiktaş kendi yarı alanında rakibi karşılayacak, Trabzon ise karşı kaleye yüklenecek gibiydi.
Ne var ki maç tam tersi bir seyir gösterdi. Nedenini önce Trabzon’da aramak gerek. Sık sık değindim; Trabzon’da forvetlerin işi sanki sadece gol atmak. İleride top bekliyorlar. Hüseyin’in işi de sadece savunma yapmak. Böyle olunca takımı ileri geri oynatma işi Colman ve Selçuk’a kalıyor. Onlar tıkanınca Trabzon resmen duruyor. Ankaragücü maçında attıkları golle yedikleri gol arasında felce uğramışlardı. Beşiktaş maçında da ancak gol yiyince kıpırdadılar. Böyle olunca gelişigüzel uzun toplardan ya da ani çıkışlardan medet umuyorlar. Beşiktaş maçında böyle bir ani çıkışla gol attılar.
Pekiyi Beşiktaş bundan yararlanıp neden farka gidemedi? Üstelik orta sahaya 5 kişi doldurmuş ve kanat beklerini rahatça ileriye çıkarabilmişken... Nedeni maçın içinde. Savunma top kesiyor, önündeki defansif orta sahalara veriyor, onlar biraz top sürüyor, önündeki Serdar-Yusuf-Tello ofansif orta saha oyuncularına veriyor. Hepsi kısa pas... Biri yerine giderse öteki rakibe gidiyor... Ofansif orta saha oyuncuları da ya kalabalığın içine girip topu eziyor ya da gözü kapalı karşı ceza alanına savuruyor. Ceza alanında Nobre top kafasına gelsin diye bekliyor. Kısacası Beşiktaş karşı alanda ama çok yavaş ve edilgen. Gidince geriye gelemiyorlar. Kaptırılan bir toptan golü yiyorlar.

Ortada kuyu var
Mehter takımı ritmi diyeceğim ama o bile sonuçta bir ritim. Beşiktaş’ın ise ritmi falan yok. Trabzon’un ani golü olmasa ve maç sabaha kadar oynansa 0-0 bozulmayacak. Karşı takımı şaşırtmayı seven Denizli’nin sürprizi, Sporting’de iyi bir solbek olan Tello’dan gizli golcü yaratmak ve sağ kanat ile sol kanada sık sık yer değiştirtmek... Devre arasında kilit yerlere yeni adamlar alınınca bu sürprizler Beşiktaşlı futbolcuları şaşırtmaktan başka sonuç vermiyor.
Ne kadar örgütlü atak yapıldığının, ne kadar hızlı hareket edildiğinin, uzun kısa havadan ya da yerden ne kadar atağa kaldırıcı pas verildiğinin istatistiği tutulmalı. Bunlar olsa Beşiktaş’ın karşı alanda kalabalık ama edilgen bir top oynadığı ortaya çıkacak.
Oysa ulema, ‘orta’ dediğimiz, o gözü kapalı ceza alanına savrulan toplara bakıyor ve “Bu kadar orta yapıldı, kafa vuracak adam yok” derin analizini yapıyor. Futbol sanki ortaya kafa vurma oyunu... Lig TV bizim maçların sonunda orta istatistiklerini de veriyor. Gerçekten sayılar yüksek. Ancak yüksek orta sayısını bir beceri mi yoksa zaaf mı saymalı. Bence ikincisi... Üstelik kornerleri bile hiçbir set olmadan kullanıyor takımlar. Karanlığa kurşun sıkmak gibi. Beşiktaş’ın böyle bir kornerden gol bulması da oynadığı ısırmayan, rakipten hamle üstünlüğünü alamayan futbolunun bir cilvesi...
Karanlığa kurşun sıkmak ‘taktik’ olunca iş tabii karanlıktaki adam sayısını artırmaya kalıyor. “Tek değil iki forvetle oynamak lazım”. Neden? “Toplara kafa vuracaklar...” Elâlem, mesela İspanya milli takımı, 6-7 forvetle atak yapıyor, bizim fikriyatımız nihayet tek forvetten iki forvete terfi ediyor.
Geçen hafta Barcelona Betis karşısında 0-2 geriye düşünce sahaya ek forvet aldı Guardiola. Ama hiçbiri savunmayı savsaklamadı ve topu gelişigüzel kullanmadı. Ceza alanı yanlarından ısrarla atak setleri denediler. Topun kıymetini bilmenin en iyi örneği Eto’o’nun beraberlik golüydü. Birkaç yıl önce Arsenal, tek bir orta yapmadan Premier Lig’de yenilmeden şampiyon olmuştu. “Bırak onları yahu... Arsenal çoluk çocuk takımı, Barcelona’nın başında stajyer hoca var, İspanya’yı ise ben bile yönetirim.”
Olur, başkanlarını görürsem söylerim.

Hairdesigner
18-02-09, 15:06
Sabret gönül!..
Öcal Uluç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=152)
Türkiye

Şef: Adnan Polat
Assolist : Michael Skibbe
Assolist altı: Ayhan Akman-Ümit Karan-Cassio Lincoln-Sabri Sarıoğlu
Kemanlar: Adnan Sezgin-Haldun Üstünel
Darbuka: “Sabretmek gerek” diyen Galatasaraylı yazar-çizerler
Diğer enstrümanlar: Galatasaraylı futbolcular
Koro: Galatasaray taraftarları
Ney taksimi: Galatasaray Divan Kurulu
***
Beste: Sadi Hoşses
Güfte: Karacaoğlan
Makam: Mahur
Usulü: Düyek
***
Hicranı açmıştır, sinede yare,
Zavallı gönlümün neşesi kara.
Talihin zulmeti yol vermez yare
Bahtım kara, gül kara, sümbül kara.
Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter,
Çekilen acılar canım, gün olur geçer.
Bir gül için bülbül giymiş karalar,
Sinem üzre göz göz olmuş yaralar,
Bu dert beni iflah etmez, paralar
Benim derdim dermanım, bilen yok.
Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter,
Çekilen acılar canım, gün olur geçer.


NOT: Galatasaray’a Bordeaux maçında başarılar dilerim.

Hairdesigner
18-02-09, 15:10
Beşiktaş’ı sorgulamak
Atilla Gökçe (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=43)
Milliyet

Rekabet kavramı, hep ikili karşıtlıklar biçiminde yerleşmiştir insanoğlunun bilincine... O nedenle cumhuriyetçilerle demokratlar, doğu ile batı, sosyal demokratlarla muhafazakarlar çatışırlar... Arada liberaller, yeşiller, akla gelmez ilk etapta.
Cola rekabeti de ikili bir Pazar savaşına dönüşmüştür, biliyorsunuz.
Sporda da ikili rekabet kavramı yaygındır... En azından rakipler sezondan sezona değişse de yarış hep ikililer arasında koşulur....
Siyasetten spora, dünyadan yurdumuza, oradan futbolumuza bakacak olursak, bu yıl alışılmadık biçimde genişlemiş ve derinleşmiş bir rekabet havuzunun içinde buluyoruz kendimizi...
Yarışın dışındalar
Alışılmış kavramlar çözülüyor... Klişeler bozuluyor. Ligin 20. haftasında hesaplanmamış liderler (Sivasspor ile Trabzonspor ) zirveyi paylaşmaya devam ediyor. Bu gidişle inmeye hiç niyetleri yok... Peşindekilerde de istikrar dediğimiz o kararlılık, devamlılık hali yok.
Üç Büyükler, bu yılı şaşkınlıklar içinde yaşıyor.
Üç Büyükler kavramı da tabloya bakacak olursanız, yavaş yavaş eski hükmünü kaybediyor.
Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören’in bir süre önce “Beşiktaş’ı dışlıyorlar” diyerek camiayı birlik ve beraberliğe çağırması, üstünde fazla durulmayan, sorgulanmayan bir sızlanma olarak geçiştirildi.
Rekabetin, popüler kültürün bir sonucu ya da sistem gereği ikili bir yarış olarak algılanmasından, Fenerbahçe, Galatasaray çekişmesine dönüştürülmesinden yakınıyordu... Bu nedenle Beşiktaş hep yarış dışında bırakılıyordu!.
Başkan’ın bu tespiti bir yere kadar doğru... Son yıllarda şampiyonluk hep Fenerbahçe, Galatasaray arasında gitti geldi, el değiştirdi. Ama Beşiktaş’ın yarış dışında bırakılması değil, yarış dışında kalması sorgulanmalıydı...
Evet, gerçek budur. Beşiktaş sadece şampiyonluk yarışında değil, finansal bilançolarda, tesisleşmede, salon sporlarında, gelirlerinde, reytinglerinde ve her türlü klasmanda ikili yarışın dışında kalmaktadır.
Elde var hayal kırıklığı
İtelendiği, ötelendiği, yok sayıldığı için değil, iyi yönetilemediği için. Bütçesini sağlıklı biçimde düzenleyemediği için...
İş yerine laf ürettiği, sürekli hayal peşinde koştuğu ve yaşadığı hayalkırıklıklarından ders alamadığı için Beşiktaş ikili, üçlü ya da beşli rekabetin dışında kalmaktadır hep.
Beşiktaş’ın borçları 150 milyon TL’na yaklaşmaktadır. Aynı sarmalın içine düşen Galatasaray’ın elinde hiç değilse bir UEFA Kupası vardı. Beşiktaş’ın elinde hayalkırıklığından başka hiçbir şey yok.
Oturup tartışıyoruz. Mustafa Hoca’ya göre bu takım 26. haftada şampiyonluğun en sağlam favorisi olacak. Peki, Tanrı herkesin gönlüne göre versin... Belki çoğu kişiyi memnun edip umutlandıran o son Trabzonspor maçı Hoca’nın inancını daha da yeşertmiştir, olsun.
Sorun sadece Beşiktaş’ın şampiyonluğu mu ?
Beşiktaş nasıl şampiyon olur ? Bu soruyla günlerce tartışabiliriz....
Ama asıl sorulması gereken soru, “Beşiktaş nasıl kurtulur ?” olmalı...
Kolayından Yıldırım Demirören’e 50 milyonluk alacağını ödeyecek bir yiğit arayışı ile de yanıt verilemez bu soruya...
Beşiktaş’ın sorunu ne Yıldırım Demirören’in yönetim biçimi, ne borçlar, ne futbol ve basketboldaki başarısızlık ne de stat meselesidir tek başına.
Bütün bu sorunları üreten kültürel yozlaşma, sağlıksız kongreler, küskünlükler ve aklı hep dışarıda bırakan dağınıklıktır.
Sessiz ve sakin bir mali kongre yapıp bundan huzur bulanlar, gelecekte mesela Arap sermayesinin Beşiktaş AŞ hisselerini alarak kulübü kurtarmasını mı bekliyorlar ?
Öyleyse daha çook beklerler!
Ortam dinlemesi
Galatasaray Kayserispor maçında protokol tribününde futbol federasyonlarında üyelik, asbaşkanlık yapmış iki kişi konuşuyor...
Ortam gergin...
“- Bak dikkat et, Fenerbahçe ile asıl barış şimdi sağlanacak “ diyor genç olanı...
“- Anlamadım!”
“- Az sonra anlarsın... Selçuk Dereli Lincoln’e kırmızı kartı gösterdiği zaman, sakın şaşırma!”
....Yine de şaşırmaktan kendini alamıyor eski asbaşkan...
Böylesine isabetli nokta atışından... Ya da barış senaryosundan!
Semih ve Lincoln
Geçen haftanın kahramanıydı ikisi de...
Semih, cezalı Güiza’nın yokluğundan Aragones tarafından kerhen oynatıldı... Golleri ve asistleriyle o formanın gerçek sahibi olabileceğini bir kez daha kanıtladı. Kulissiz, sessiz, öfkesiz ve iddiasız kişiliğiyle işini en iyi biçimde yaptı. Alex‘le uyumlu ve verimli oynayabileceğini yine gösterdi.
Aragones neler hissetti, neler düşündü, bilemem...
Ama bir kez daha anladık ki Fenerbahçe’nin ruhu da golcüsü de Semih’tir!
Lincoln’e bakarsak...
Çok nazlı, çıtkırıldım... Keyfine göre yaşıyor, keyfine göre oynuyor... Oynadığı zaman Galatasaray iki gömlek fazlalaşıyor. Yokluğunda Baros bile duruyor... Galatasaray yıllardır sahip olduğu takım oyunu, takım iradesini Lincoln oynamayınca kaybediyor.
Bu tablo Galatasaraylıların başını ağrıtmaz mı?
Benim başımı ağrıtıyor!

Hairdesigner
18-02-09, 15:10
Dam üstünde saksağan
Ercan Güven (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=66)
Milliyet

Lig kızışmış, tarihte örneği olmadığı şekilde Anadolu ipoteğine giriyor... Galatasaray, Kadıköy’deki UEFA finali için dönüşü olmayan bir adım atıyor ki, ya düşecek ya koşacak...
Fenerbahçe’de seçim depremi 10 yıllık saltanatı sallıyor...
Beşiktaş ise kasvetli “Mustafa” filminde başrol oynuyor...
Gündem gani yani.
Ama “Türkiye Okul Sporları Federasyonu”nu yazacağım ben!
Nedir bu... “Dam üstünde saksağan” mı?..
Lütfen dama çıkmayın hemen... Önce, Dünya Şampiyonasını “Allahuekber” ile tanıtan zihniyeti okuyun ve “saksağanın kuyruğunu” görün:
* * *
Aslında güzel başlıyor hikaye...
Okullararası Dünya Futbol ve Basketbol Şampiyonaları bu yıl Türkiye’de. Futbolunki Nisan’da Antalya’da... Basketbolunki Mayıs’ta İstanbul’da.
Emeği geçen herkesi şükranla yad etmek gerekli.
Başta Okul Sporları Federasyonu Başkanı Ata Özer tabi.
Sayın Özer, hem eski bir futbolcudur, hem İstanbul Milli Eğitim Müdürüdür hem de Okul Sporları Federasyonu Başkanıdır.
Buraya kadar iyi...
Göz yaşartıcı bir başarı öyküsü.
Türk gençliği futbol ve basketbol gibi küresel sporlarda dünyadaki yaşıtlarıyla tanışacaklar, kaynaşacaklar, görgüleri, bilgileri, sporları zirve yapacak değil mi?
Geçin bunları...
Hiçbir şeyin sebebi ve hedefi, Türk gençliği de değil, spor da...
Çok daha ulvi!
“Allah rızası”!..
* * *
Nasıl mı anlıyoruz?
Okul Sporları Federasyonu’nun internet sitesine giriyoruz... Önce Dünya Futbol Şampiyonası tanıtım videosunu tıklıyoruz... Tık yok!.. Video hazır değil. Belki cuma namazından sonra.
Sonra, Dünya Basketbol Şampiyonası videosunu tıklıyoruz...
Pardon; tıklamadan önce abdest alıyoruz çünkü ezanla başlıyor tanıtım, “Allahuekber” ile bitiyor.
En başına saliseler boyutunda çan ve havra sesi de eklenmiş ki, soranlara tanıtımın “Dinlerin kardeşliği” ana fikirli olduğu iddia edilebilsin.
Diyelim ki, öyle...
Maya’ların icat ettiği, Amerikalıların popüler hale getirdiği, Türkiye’nin “Beyaz Gölge” dizisi ile benimsediği basketbol sporunun Dünya Şampiyonası tanıtımında ne işi var inancın? Budist giremez mi o şampiyonaya?
Bu mudur Türk ve Dünya gençliğine mesajı şampiyonanın?
Her şeyi mi kullanacaksınız zihninizdeki Türkiye’yi yaratmak için be kardeşim?
Hem... “Allahuekber”in disko uyarlaması nereden çıktı?
Asıl “Dam üstünde saksağan” bu değil mi?
Alıştırın bakalım.

Hairdesigner
18-02-09, 15:16
F.Bahçe neden FIFA'ya gitmiyor?
Kemal Belgin (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=61)
Türkiye

Olacak şey değil! Uruguay’da bir ikinci lig kulübü olan “Club Atletico Rentistas” antetli kağıdı ile bir belge sunuyor. Belgede, sahibi oldukları açıkça belirttikleri Güiza‘nın transferi için Fenerbahçe’yle hayli yüklü bir miktar karşılığı sözleşme yaptıklarını açıklıyorlar. Paranın nasıl transfer edildiği, vergisinin ne kadar olduğu ve de nakit ödendiği de yer alıyor belgede... Ve Fenerbahçe’nin “Hukuksal asbaşkanı” diyor ki; “Bizim elimizde İspanyol ve Türk federasyonlarının belgeleri var...”
Tamam da, o belge neyin nesi? Sizin bu işle ilginiz yoksa hani daha önce de gitmeyi düşünüp gidemediğiniz FIFA’ya bu defa gitmeniz gerekmiyor mu? Gitmezseniz, Fenerbahçe’nin, bu tuhaf Uruguay kulübünün geçim kaynağı olduğu ortaya çıkmaz mı? Hani şu Alex‘in imaj paraları falan da var ya, yılda 1 milyon 200 bin euro...
Ne dersiniz, kurumsal kulübün yöneticileri?


>> Yetişin, Antalya’da kural hatası var!
Galatasaray’ın, Antalyaspor yenilgisinden sonra kulağım, gözüm hep sarı-kırmızılı kulübün yönetiminde... Ya da, ne demekse, futbolun patronu AŞ. Başkanı Adnan Sezgin’de... Niçin mi? Eh, Fatih Ceylan, kanlanan formasını değiştirip, numarasız forma giymişti ya... Al sana kurala hatası! Bugün Çarşamba... Hâlâ ses, seda yok... Galiba artık aynalar kullanılmaya başlandı. Eh, bu da bir gelişme değil mi?



>> Derde deva Ali Bey!
Fenerbahçe’nin, nereden oluyorsa, efsane başkanı Ali Şen, takım kötü gidince hemen “Doktorluğa” soyundu. Faik Çetiner‘in programında “Ben olsam, yarın sabah Aragones’i yollarım... Parreira’yı getirim” gibilerinden ilaç sundu. Aziz Bey de kendisini hemen, deniz manzaralı markaja aldı. Acaba Ali Şen dostum, Aziz Bey‘le Parreira arasındaki en son “Son dakika çalımını” kimin kime attığını biliyor mu? Bilgi için Şadan Kalkavan ve Selim Soydan‘a başvurabilirsiniz... Sonra siz Lazaroni‘yi kovup kimi getirmiştiniz? Hani orası eksik kalmıştı da...


>> Lig TV, iyicene sıyırdı!
İnanılır gibi değil... Efendim mesele şu: Alex golleri Hacettepe kalesine doldururken, sayın eşleri trafiğe takıldıklarından, bu müstesna (!) eylemlere tanık olamamışlar... O halde yayıncı kuruluş ne yapmalıymış? Hemen, hem de top oyundayken, stada henüz teşrif etmiş olan Bayan Daiane’e, locadaki ekrandan golleri tekrar seyrettirmeliymiş. Dünyada eşine rastladıysanız, ne olur beni bilgilendirin!


>> Beşiktaş, Trabzon’a sınıf kaybettirdi
Beşiktaş’la Trabzonspor’un maçını izlerken, hafızamı zorlamama rağmen, en az son on beş yılda, hangi kategoriden olursa olsun, hiçbir takımın rakibini böylesine ezdiğine, resmen sınıf düşürdüğüne tanık olmadığımı fark ettim. Ve futbolun cilvesi olarak maç berabere bitti. Sanırım, kaleci Sylva, Song, Egemen, hatta Cale ve Tayfun yorgunluktan hâla uyuyamamışlardır.


>> Hani Semih son on beş dakikalık idi?
Siyasetin en renkli simalarından Sayın Demirel, zamanında öyle bir laf etti ki, büyük bir çoğunluk peşine takılıp, işini iş etti. Selçuk Yula, değil miydi, hem de FBTV’de, “Canım, Semih son on beş dakikalık oyuncu... Rakipler yorulduktan sonra oyuna alınıp, yararlanılması doğru” diyen...
Eeee, Semih şimdi direkt oynatılmadığı için, Aragones, kulübe gelmiş en kötü teknik adam oluyormuş? Doğru; dün dündür, bugün de bugün... Avrupa şampiyonluğu bulunan otuz beş yıllık hoca Aragones kötü teknik adam da, dünkü Selçuk Bey çok mu usta münekkit?


>> Yanal Hoca ve Meleke şişti, Türkiye kazandı
Olacak şey değil... Milli Takım Eski Teknik Direktörü, şu anki Trabzonspor’un milli patronu Ersun Yanal, Beşiktaş maçı sonrası, “En azından ikili averajda öne geçtik” diyor... Hemen ertesi günü, genç yıldız (!) Uğur Meleke de Lig TV’de aynı fahiş hatayı yapıyor. Sonra da Türkiye, yani benim gazetem, spor medyasında tek olarak Beşiktaş’la Trabzon arasında lig averajında hiç birinin lehine bir durum olmadığını spor kamuoyuna açıklıyor. İşte fark bu!..


>> Lincoln Bey acaba ne durumda?
Galatasaray’ın olmazsa olmaz oyuncusu Lincoln, bu akşam Bordeaux’da boy göstereceklermiş... Yarın da muhtemelen Ali Sami Yen’de Kocaelispor’a karşı... Peki, daha sonraki hafta Konya deplasmanına gider mi? Eh, bahar geliyor, her tarafta papatyalar açar...
Hayırlı fallar!


>> Sayın Demirören istifa eder mi?
Beşiktaş’ın mali genel kurulunda 136 kişi yönetimi ibra etmedi. Hem de imzayla... Ben 40 yılımı bu meslekte bitirdim. Futbolun da ta tepesinden, dibine kadar doğduğumdan beri içindeyim... Hiç böyle bir durumla karşılaşmadım. Duymadım da... Sonuç mu? Yaşasın Fulya’nın gökdelenleri!

Hairdesigner
19-02-09, 14:27
http://www.fotomac.com.tr/i2/spacer.gifhttp://www.fotomac.com.tr/i2/spacer.gifhttp://www.fotomac.com.tr/i2/y/1772.jpg İstenen buydu

Fırtına 13 dakika sürdü. Sağlı-sollu akınlar, ortalanan toplar, kendi sahalarından çok çabuk çıkan Fransızların 20-25 metreden şut bombardımanı, direkten dönen top, Sanctis'in kurtardığı en az üç gol. İşte bütün bunlar 13 dakikaya sığdı. Bu 13 dakika gerçekten herkesin ellerinin içini terletecek kadar heyecanlı ve korkulu pozisyonlarla dolu idi. Daha doğrusu Galatasaray, büyük bir fırtınadan biraz şansı, biraz da sakin olması ile kurtuldu. Bu arada Kewell'ın, kaleci Rame ile karşı karşıya kalmasına ve çok iyi vurmasına rağmen, vurduğu topun gol olmaması gerçekten de büyük şanssızlıktı. 13 dakikadan sonra Galatasaray yavaş oyuna asılmaya başladı. Arda ve Ayhan'ın müşterek akınları ile başlayan rakip sahaya yerleşme mücadelesi, olumlu pozisyonları da beraberinde getirmeye başladı. Böyle önemli maçların hemen hemen hepsinde sürprizlere imza atan Bay Skibbe, bu maçı da es geçmedi ve defansı üçlü blok halinde çıkardı. Bu bir eksik oyuncu yüzünden, defansımız çok zamanlar sıkıntıya girdi. Oyuna Kewell ile başlaması da bu sürprizlere dahildi.

Lincoln fazla çalıştı
Sanctis gerçekten de çok önemli kurtarışlar yaptı. Bu yarıda Arda, Ayhan zaman, zaman Emre, Servet önemli pozisyonları kestiler. Baros'tan ben daha iyi bir oyun beklerdim. Böylesi maçlarda gol atması gerektiğini bilmesi lazımdı. Özetle Lincoln oyunda olmasına rağmen Baros pek işe yaramadı. Nitekim Skibbe, Baros'u ikinci yarı başlarında Nonda ile değiştirdi. 64. dakikada Kewell oyundan çıkarken, yerine Sabri girdi. Bu değişiklik ile defansa daha fazla önem verileceği anlaşılıyordu. Ancak öyle olmadı. Galatasaray peş, peş akınlar ile Bordeaux defansını sıkıştırdı. Gol olabilecek en az iki pozisyonu kalecileri önledi. Lincoln, elinden geldiğinden fazlasını yaptı. Bu gibi maçlarda alınan beraberlikler, gol yemeden maçı bitirdiğin için her zaman iyidir. Galatasaray, İstanbul'da tur için çok dikkatli oynamalı. Çünkü Bordeaux, deplasmanlarda tehlikeli olan bir takım.

Hairdesigner
19-02-09, 14:27
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1644.jpg Avrupa bir başka

Galatasaray, Avrupa'da bir başka oynuyor. En umulmadık anlarda, en beklenmedik sahneyi rahatlıkla sergiliyor. Eksiklerine, formsuzlarına ve pek çok dezavantajına rağmen bu böyle. Stattaki gurbetçilerin maç boyunca ateşli destekleri 2000 ruhuna özlemlerin en güzel dile getiriliş biçimiydi. Hafta sonu Antalya karşısında alınan yenilgiden çok ortaya konan futbol aslında bu maç için beklentilerimizi epey aşağı çekmişti. Bordeaux, Fransa Ligi'nin en formda ve golcü takımı. Son maçında beklenmedik bir skorla sahadan ayrıldılar ancak Bordeaux eşleşmelerindeki Fransız ekibi lehine istatistiki üstünlük de cabası. Bu şartlar altında herkesin kafasındaki en önemli iki soru, Kewell'ın performansı ve üçlü defansa dönüşün dezavantajlarıydı.

Sami Yen'de noktalar!
Nitekim ilk on beş dakika bariz bir ev sahibi üstünlüğü bu eksikliklerin sahaya yansıdığını gösterdi. İlk çeyreği direkten dönen bir top dışında De Santcis'in başarılı performansı ile hasarsız atlatan Cimbom, saha içi uyumsuzluğunu azaltarak oyunu dengeledi. Akıllı hücumlar ve yüksek presle önemli pozisyonlar da üretti. Bordeaux'nun sert futboluna aynı derecede karşılık veren sarı-kırmızlı oyuncular devre arası soyunma odasına özgüvenlerini kazanmış, maçı alma ihtimalleri ve ümitleri yüksek gittiler. Baros'un oyundan çıkışı hücum gücünde ciddi bir düşüş sağladı. Bordeaux tam risk almışken arkadaki boşlukları değerlendirecek oyuncu Baros'tu. Eğer sakatlık yoksa yine bir Skibbe yapımı nurtopu gibi hata ile devam edildi. Kewell- Sabri değişikliği takım direncini artırdı. Üstelik o Sabri neredeyse takımın hücumunu taşıyan tek adam olarak kalan süreye damgasını vurdu. Gamlı gidip şen döndüğümüz bir maç oldu. Florya aslanları bu kez Bordeaux sendromunu yenecekler. Eğer futbolun kahreden sürprizleri olmazsa haftaya Ali Sami Yen'de, Saracoğlu yolculuğu için kısa mesafe bileti alınacaktır.

Hairdesigner
19-02-09, 14:28
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1782.jpg Hangisi Aslan?

Hangisine bakacağını şaşırıyor insan. Birkaç gün önce Antalyaspor'a yeniliyorsunuz, gidip UEFA'da bir takımla dişe dişe, kora kor oynuyor ve puanla dönüyorsunuz. İlk 20 dolmadan Kewell eğer biraz daha antrenmanlı olup o topu kaleci yerine filelere yollayabilseydi, başka şeyleri konuşuyor olacaktık şimdi. Ama bu maç, defansın önündeki Mehmet Topal'la Bordeaux cevvalleri arasında geçti dersem abartmış olmam. Yıldızlardan beklentim farklıydı bu maçta. Çıkıp mücadelenin taçlanmasını sağlayacaklardı. Ama teker teker terk ettiler sahayı yerlerine daha diri arkadaşlarını bırakıp. Günler önce Bordeaux Teknik Direktörü Blanch "Oldu olacak berabere bitirelim maçı!" diye bir espri yapmıştı. Öngörüsü tuttu herhalde. Maç sonu demeç veren Skibbe şöyle bir şey söylüyordu: "Biz buraya saklanmaya gelmedik!" Nefis yaklaşım. Ruhumu okşadı. "Korkmadan, takır takır topumuzu oynamaya geldik" diyesiydi Alman teknik adam. Galatasaray'ın neler yapabileceğini sezmiş olmalı. Belki sezdiği sarı-kırmızılıların Avrupalı yanını görmüş olmalı Skibbe. (Werder Bremen'e 5 çakan da bu takımdı.)

G.Saray avantajlı
Skibbe, ilk defa memnuniyet belirten şeyler söylüyordu takımı için. Sıkıntılı süreçleri ne zaman atlatacağını bizden çok o düşünüyor olmalı. Şimdilik bu bir puanın yeterli olduğu görüşünde. Oysa Galatasaray'ın kendisini ortaya koyacağı maçlar bunlar işte. Daha fazla risk alıp, çizgi savunmanın zaafiyetinden yararlanarak bu maçtan farklı bir skorla ayrılması işten bile değildi sarı-kırmızılı ekibin. Ama Baros'un sakatlığı, Lincoln'ün düşük performansı galibiyeti yakalamasını engelledi G.Saray'ın. Zor bir ekip Bordeaux. 75'inci dakidan sonra adeta ceza sahası üzerine mıhladı sarı-kırmızılı ekibi. 90+3'te eğer daha şanslı olsalardı gol bulmaları mümkündü. Ama orta sahanın ve defansın üstün gayreti engelledi bunu.. İkinci maç bundan daha çetin geçecek. Ama söyleyeyim: İbre Galatasaray'dan yana.

Hairdesigner
19-02-09, 14:28
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1360.jpg Süper skor

Doğrusu G.Saray'ın bu kadar mücadele edebileceğini sanmıyordum. 3-5-1-1 kurgusu ile sahaya çıkan sarıkırmızılılar, rakibin ilk 10 dakikadaki inanılmaz baskısını kestikten sonra ancak oyuna girebildi. Defansı Meira, Servet, Emre üçlüsü ile kuran Skibbe, Kewell'ı orta sahanın sağına, Arda'yı da soluna monte etti. Baros tek forvet, Lincoln de onun hemen arkasındaydı. İlk yarıdan akılda kalan 2 pozisyon vardı. 7'de Wendel güzel ortaladı, ceza yayına süzülen topa Chamakh yükselip nefis vurdu üst direkten dönen topta şanslı taraf G.Saray'dı. 17'de ise 'ohh' çeken Bordeaux idi. Maç eksiği olduğu gün gibi aşikâr olan Kewell, golü atsa G.Saray erkenden tur havasına bile girebilirdi. Bizden Baros, onlardan da Cavanaghi aslında gol olabilecek iki-üç pozisyon yakaladı. İkinci yarıyı da göz önüne alırsak kaleci De Sanctis gecenin adamıydı. İsviçreli hakem Claudio Circhetta'nın kararları hep ev sahibi ekibe yaradı. Bütün avantajları rakibe verdi. İnanılmaz taraf tuttu.

G.Saray turu geçer
İkinci yarıda Baros'un yerine giren Nonda kesinlikle Baros'tan iyi değildi. Müthiş bir ikinci yarı izledik. Devrenin ilk çeyreğinde iki ekip de tempo yükseltti. 20 dakikalık süreçte Sanctis sahne aldı, inanılmaz toplar çıkardı. Sabri- Kewell değişikliği yerindeydi. Sabri iyi bindirmeler yaptı ama top bir türlü Nonda, Lincoln ve Arda ile buluşmadı. Gol atsaydık bence tur garanti olurdu. Bunun için fırsat da yakalandı ama kimse beraberliği küçümsemesin. Ligi angarya gören Cimbom, Avrupa için hırs yapmış. İsviçreli Claudio nasılsa ikinci maçı yönetmeyeceğine göre bu istek, Sami Yen'deki rövanşta G.Saray'a turu getirecektir diye düşünüyorum.

Hairdesigner
19-02-09, 14:28
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1235.jpg Pamuk ipliği

Mustafa Denizli bu ülkede "Hücum" futbolunun bir numaralı mimarı olduğu için en iyi yerli teknik direktörler arasına girdi. Londra'da İngiltere'ye 8-0 yenildiğimiz maçta bile Milli Takım'a "hücum" futbolu oynattığı için eleştirilmemişti. Ancak Beşiktaş'a geldiği günden bu yana Mustafa Denizli hücumu rafa kaldırıp, bunun tam zıttı olan "defansif" futbola döndü. Eğer Beşiktaş şampiyonluğu kaybederse bu tamamen onun futbol felsefesindeki 180 derecelik dönüşten kaynaklanacak. Kaldı ki elinde çok kaliteli golcüleri olan bir teknik adama "tek forvetli" korkak oyun biçimi hiç yakışmıyor. Trabzon maçının her iki yarısındaki farklı futbol aslında her şeyi anlatıyor. Eğer Denizli, ikinci yarıdaki çok forvetli oyun biçimini maçın başından itibaren uygulasa, Beşiktaş bugün şampiyonluğun favorisiydi. Şimdi her şey pamuk ipliğine bağlı. Kaybedilecek, hatta berabere bitecek ilk maçta ip kopacak ve Beşiktaş yarışın dışına düşecek.

Sadece 6 hafta kaldı
Denizli'nin 14 lig maçındaki karnesi çok zayıf. Topladığı puan 22, kaybettiği ise 20... Beşiktaş onun yönetiminde çıktığı 6 dış saha maçında 3 yenilgi, 2 beraberlik alırken sadece Gençlerbirliği'ni yenebildi. Kaldı ki geri kalan 14 maçın 8'inin deplasman olduğu düşünülürse Beşiktaş için asıl zorluk şimdi başlıyor. Denizli 26. haftada Beşiktaş'ın zirveye çıkacağını iddia ediyor. O tarihe sadece 6 hafta kaldı. Üstelik bu 6 haftanın 3'ü dışarıda olacak. Denizli tek forvetli sistemle devam ederse kariyerine büyük bir darbe vuracak. Çünkü Beşiktaş'ın tek forvetle maç kazanma garantisi olamaz. Bunun için "tek mi çift mi" diye "papatya falı" açmasına gerek yok. Bütün Türkiye, Beşiktaş'a Bobo'lu, Nobre'li çift forveti yakıştırıyor. Mustafa Denizli ,kendi futbol tarzı olan çift forvetli sisteme dönerse 26. hafta herkesten "bravo" alabilir. Yok eğer "inadım inat" diyecekse, şampiyonluk defteri bu hafta bile kapanabilir. Olay bu kadar basit...

Hairdesigner
19-02-09, 14:29
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1812.jpg Sivas'ın çektikleri

Sivasspor, kimseden çekmedi Anadolu takımlarından çektiğini! "Anadolu takımları ve taraftarları Sivasspor'un şampiyon olmasını istiyor" deniyor ama alınan sonuçlar ve hiç de öyle söylemiyor. Sivas'a en yakın illerden birisi olan komşusu Kayserispor'la iki maç oynuyor ve Sivas'ın kaybı 4 puan! Ligde şu ana kadar 2 yenilgi alıyor ve bunlar Ankaraspor ile Antalyaspor'a karşı, yani kayıp 6 puan! Eskişehir, Bursa ve Trabzon beraberlikleri de cabası! Şunu söylemek istiyorum: Futbolda duygusallığa yer yok, olmamalı da... Bizim insanımız bu durumlarda çok güzel senaryolar yazar. Ben iddia ediyorum, eğer Sivasspor, Bursa maçını kazansaydı birçok köşe yazarı maç öncesi Ertuğrul Sağlam ve Bülent Uygun'un el ele tribünleri selamlamasından mutlaka bir şeyler çıkarırdı. Aynı şekilde komşusu Kayserispor'la oynadığı maçı da kazansaydı yine homurdanmalar olurdu.

Sapla saman karışmasın
Sivasspor'un bu anlamda kimsenin desteğine ihtiyacı yok. Bu şekilde şampiyon olacaksa hiç olmasın daha iyi! Sivasspor'un istediği, bütün maçlarda hakemlerin adaletli olması ve maçı hak edenin kazanması... Sivasspor'un son iki sezondur Süper Lig'deki müthiş başarısı ister istemez futbolseverlerin sempatisini kazanmasına neden oldu. Bu da gayet normal. Kolay değil... Süper Lig, bir futbolcuya 20 trilyon verilen oldukça zorlu bir arena. Böyle bir ligde 300-500 bin dolar maliyetle alınan futbolcuların gösterdiği başarılı tabii ki sempatizan bulur, alkışlanır! Ben diyorum ki "Dananın altına buzağı aramak" yerine Sivasspor'un buralara nasıl geldiği araştırılsa, Türk futbolu adına daha hayırlı işler yapılmış olur.

Hairdesigner
19-02-09, 14:29
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1747.jpg İyinin düşmanı

Hareketi kazanca çeviren sebep doğru analiz edilmeli." O sebep sıkıştırma, oyun alanını daraltma, mücadele gücünü son düdüğe kadar taşımadır. Tüm hatlarıyla kapanma, hücum sırasını dengeli kullanmadır. O hücumlar asla rakiplerinkine benzemez. Benzetmeye çalışanlar hata yapar. Fener kadar pas yapamaz bu kadro, aynı şekilde G.Saray gibi topu dolaştırıp oyunun boşluklarından adam kaçırıp netice arayamaz. Beşiktaş oyununda izledik, üç pası bir arada yapamaz duruma düşüldü. O kadro kalitesine sahip değil Trabzon. Tercih edilen oyun tarzı, ekibe uygun olmalıdır. Uygun olanı çok net görülüyor. En kestirmeden neticeye oynamak. 3-4 pasa kadar rakip kaleyi tehdit ettiği daha fazla topla oynamanın tersine silah olduğu gözden kaçmamalıdır. Özel maçlarda denedi Ersun hoca. Başka bir şey çıktı ortaya. O şekil, o tarz üç büyükler tarafından uygulanıyor. O futbolcu kalitesiyle onlar bile sonuç almakta zorlanırken, onları taklit boşa kürek çekmektir. Doğru olan Ersun hocanın uyguladığı şekildir... Ara devrede bu köşeden yazmıştım. Uzun santrfor istiyor sistem. Hooijdonk gibi, Hakan Şükür gibi. Faal olan alınabilir durumda Çek milli Koller gibi. Yattara'yı bile oyun alanında bulundurmaktan sıkıntı çeken tarz nasıl olur da Alanzinho gibi bir yerden bitmeyi içeri alır.

Çıkan ilk 11 doğrudur
Belki de en fazla eleştiri alan Hüseyin ve Umut sistemin en önemli parçasıdır. Sahaya çıkan 11 sistemi işletenlerden tercih edilmeli. Çıkan ilk 11 doğrudur. Sakatlık ve ceza dışında asla değiştirilmemelidir. Yeni bir şey için zaman geçmiştir. İyinin düşmanı mükemmelliği aramaktır. Önemli olan sahip olduğun iyiyi tutmaktır. 42 puan hiç de fena değildir. Ama o puanın ne sebepten geldiği gözden kaçmamalıdır. Bakın buradan uyarıyorum. 4 değil 14 puan fark olsa da alttakilerin yakalama şansı vardır. Şu oynanan son iki maç o ürküntüyü vermiştir. Sistem dışı hareket bünyeye zarar verir, ona göre bir şekil alınmalıdır.

Hairdesigner
19-02-09, 14:29
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1268.jpg Milat hangisi?
Hacettepe'nin ikinci milat olması bundan sonra oynanacak 3 maçın kazanılmasından geçiyor. 7 gollü galibiyet moralleri yükseltti, güveni artırdı ama sahada bir gerçek var


Aragones'in de Zico gibi bir miladı vardı. Brezilyalı, Tuncay, Aurelio ve Tümer üçlü orta sahası ile takımı perişan etmişti. Newcastle maçıyla çift ön liberoya döndü ve takım şampiyonluğa yürüdü. İspanyol'un aklı Arsenal'da başına geldi. 10 maçlık çıkış serisi ile tekrar zirveye sarıldı takımı. Ama devreye başlarken yine tek ön libero oynatıyordu ekibini. Son Hacettepe maçına kadar da sürdü bu. Bu haftanın ikinci milat olması gözüyle bakmaya çalışıyoruz. Sadece takımın mücadele gücü değil, Semih'in de formayı tekrar almasıdır o gün. Artık kimsenin tartışamayacağı, tek santrforlu oynayan Fenerbahçe'nin "tek ismi" olmuştur Semih Şentürk. Güiza'nın birden bire sakat ilan edilmesi, bu "yüzde yüz yerli" çocuğun önünü kesemeyeceğinin anlaşılmasından. Aragones'e sürekli yapılan balans ayarlarından bir tanesi. Hacettepe'nin ikinci milat olması, bundan sonra oynanacak Gençlerbirliği, Sivas ve Kayseri maçlarının kazanılmasından geçiyor. 7 gollü galibiyet moralleri yükseltti güveni artırdı. Ama sahada bir gerçek var. Fenerbahçeliler, Gençlerbirliği maçını ayrı bir gözle seyretmeli. 7 golle kazandıkları son maçta kaleye attıkları şut sayısı 17... 7'si isabetli. 7 fark yiyen rakiplerinin şut sayısı ise 16... Yani iyi mücadele, hırslı oyun, skora yansıyan kaliteye laf yok ama savunmada tel tel dökülmüşler. Rahmetli Kazım ağabey olsaydı, "dikkat" diye bitirirdi bu yazıyı...

Hairdesigner
19-02-09, 14:33
Şeytan ayrıntıda gizli
İskender Günen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=173)
Sabah

Denilir ki, Trabzonspor'un bundan sonra zorluk derecesi yüksek iki maçı kaldı. İlki, Trabzon'da G.Saray, diğeri deplasmanda Sivas maçları (F.Bahçe ile Trabzon'da oynayacağı için ligin son maçı anlamında dışarıda tutmak gerekir). Bu yargı buz dağının görünen yanı ile ilgili. Bir de görünmeyeni var. Örneğin, bu hafta oynanacak Denizli maçı. Sonrasında Antalya deplasmanı. Daha sonra ise G.Antep deplasmanı. Trabzonspor'un asıl zorluk derecesi yüksek maçları bu andıklarım.
Gözetilmezse...
Şampiyonluk trenine binen ikinci ve üçüncü vagonları küçümsemezlerse de önemsemezler. İşler yolunda giderken çoğunun çuvallamaları bu yüzden. Toplumsalsiyasal anlamda olmak üzere ayrıntılar bu yüzden çok önemlidir.
Trabzonspor, Beşiktaş ile berabere kaldı, puan farkını tuttu. Bu hafta varsayalım Denizli'ye yenildi. Beşiktaş ise galip geldi. Bu kez Trabzonspor'un Beşiktaş beraberliği anlamını yitirmiyor mu?
Şampiyonluk ya da Şampiyonlar Ligi hedefinin bu ayrıntılarda saklı olduğunu bilmek gerekiyor. İlkin Denizli'yi yenmek ile başlamalı bu süreç. Sonra Antalya ve G.Antep ile sürmeli. Bu rakiplere saygı sürdükçe gerisi gelir.

ALANZİNHO NİYE ALINDI?
Son sözümüz yeni transfer Alanzinho ile ilgili. İzlediğim kadarıyla bu oyuncu ne sol dış ne de orta alan oyuncusu. İki maçtaki performansına bakarak karar verebilmek kolay değil. İyi hatta belki de çok iyi oyuncu. Ama Trabzonspor'un gereksinimi olan mevkilerin oyuncusu değil. Trabzonspor'un sezon başından beri belirttiğimiz gibi sorunu sol kenarın önü ve de orta sahada oyunu tutabilecek iki yönlü bir oyuncu ekliği idi. Böylesi bir durumda Alanzinho gibi futbolcunun yüksek rakamlar verilerek alınmasını anlayamıyorum. Ve de "Ocak transferinde İstanbul BŞB'den İbrahim Akın kadroya dahil edilse daha akılcı olmaz mıydı?" diye düşünüyorum.

Hairdesigner
19-02-09, 14:34
Galatasaray biraz daha iyi
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

Lig ile Avrupa arasındaki konsantrasyon farkı hemen ortaya çıkıyor. Aslında Galatasaray’ın performansı beklenen bir performanstı

Galatasaray, Hakan Balta dışında ideal kadroyla sahaya çıktı. Sonucu değiştirebilecek oyuncular da vardı. Baskıyı pasla durdurabilecek oyuncular da... Duran top tehlikesi için Servet, Meira, Emre ve Mehmet Topal gibi uzunlar da vardı.
Dün gece Galatasaray takımı 3-4-3 diyebileceğimiz bir sistemle mücadele etti. Geride Emre, Servet, Meira. Önlerinde sağda Barış, yanında Mehmet Topal, Ayhan, solda Arda. Onların önünde Lincoln, Kewell ve uçta da Baros. Aslında 3-4-2-1 de diyebiliriz. Arda topu tutabilir, hücuma taşıyabilir. Kewell ve Lincoln de aynı şekilde. Ve bunu maç boyunca iyi yaptı Galatasaray takımı...
Aslında karşılıklı birer tane pozisyon vardı. Dengeli bir maç oldu. Oyunun temposunu zaten Galatasaray belirledi. Bordeaux takımı 5. dakika ile 15. dakika arası tempo yaptı, bastırdı. Bir de 75 ile 90. dakikalar arası Galatasaray yarı alanına geldi. Bunun dışında rakibi rölanti oynamaya itti Galatasaray.
Bu skor iyidir
Lig ile Avrupa arasındaki konsantrasyon farkı hemen ortaya çıkıyor. Aslında Galatasaray’ın performansı beklenen bir performanstı. Maçın ilk 15 dakikasında Emre, Servet ve Meira üçlüsünün sağ ve solundan rakip birkaç kez sızdı. Ama bu üçlü de çabuk organize olunca o tehlike de gitti.
0-0 çok iyi bir sonuç. Tabii ki iş bitmedi. Ama büyük avantaj yakaladı Galatasaray. Ben açıkcası Galatasaray’ın Bordeaux’dan biraz daha iyi olduğunu düşünüyorum.

Hairdesigner
19-02-09, 14:35
‘Beşiktaşlılık ruhu’
Nilay Yılmaz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=13)
Milliyet

Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, geçtiğimiz pazar yapılan Yıllık Olağan İdari ve Mali Genel Kurul toplantısında yaptığı konuşmada, Yusuf Şimşek’in transferi karşılığında Bursaspor’a verilmesi planlanan ancak gitmek istememesi nedeniyle takımda kalan Aydın Karabulut’un durumunu da dile getirdi:http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/19/fft16_mf184098.Jpeg
‘’Aydın bir Messi değil. Ama Aydın 2 kez hocasına gedip ‘Beni 11’de oynatmazsan kampı terk ederim’ demiş ve kampı terk etmiştir. Beşiktaş’a yakışıyor mu? 17 yaşında bir oyuncu... Biz burada Aydın’ı tartışmayacağız. Futbol artık sadece ayak değildir, futbol önce kafa, kalp ondan sonra ayaktır. Beşiktaş’a uymayan oyuncunun Aydın değil Aydınlar olsa da Beşiktaş’ta yeri yoktur. Aydın akıllanacaktır, eğiteceğiz. Ama pişmeleri için de başka takımlarda oynayacaklar.’’
“Futbol artık sadece ayak değildir. Futbol önce kafa, kalp ondan sonra ayaktır.” Bunları söyleyen kişi birçok fiyasko transfere imza atan Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören... Beşiktaşlılık denilen şeyi önce kafa ve kalp olarak tanımlayan kişinin önce ne kafa ne de kalple alakası olan transferlere bakması lazım. Çünkü Beşiktaşlılık ruhu uzun yıllar Fenerbahçe’de ya da Galatasaray’da oynayan futbolculara olağanüstü paralar verip alarak yaratılacak ruh değildir.
Bir genel kurulda ajitasyon ve propaganda yaparken kullanılan argümanlar sadece durumu kurtarmaya çalışan bir anlayışa tekabül eder. Hem de Beşiktaşlılığı anlatırken genç bir futbolcunun hatasını üstüne basarak anlatmak aslında bir acz durumunu da gösterir.
Bu ruh hali bir futbolcunun gönderilmek istenmesini Beşiktaşlılık ruhu diye anlatarak rahatlayan bir haldir. Ve alkış tufanı kopartacak bir durum da değildir.
Bu arada Demirören’in 17 yaşında sandığı Aydın, 21 yaşındadır. Politikada propaganda yapılırken abartı sanatı kullanılır. Moral ve motivasyon değerleri açısından bu önemlidir. Ama bir kulüp başkanı derdini anlatmak için bir futbolcudan bahsediyorsa o futbolcunun yaşını bilmesi gerekir.
Evet! Aydın’ın bir Messi olmadığı ne kadar doğruysa, bir kulüp başkanının da futbolcusunu propaganda aracı olarak yem yapması o kadar yanlıştır!

“Futbol, birçok insanın ona inanmasıyla ve entelektüellerin ona kuşkuyla yaklaşmasıyla Tanrı’ya benzer.”
Eduardo Galeano

İç sızıntısına çare...
Beşiktaş sahasında Trabzonspor’la karşılaştı ya geçtiğimiz pazar günü... Hani sağlı solla ataklarla Trabzonspor’u boğdular ve onları kendi sahalarından çıkarmadılar... Haticeye değil, neticeye bakalım: 1-1
Maçtan sonra yapılan röportajda Mustafa Denizli “Birinci dakikadan son dakikaya kadar baskılıydık. Trabzonspor belki son yıllarda böyle baskı yediği bir maç oynamamıştır...” vs dedikten sonra da “Bizim görevimiz, kadroyu değerlendirmek. Benim hücumda çok fazla alternatifim yok” dedi... Bana da el insaf demek düştü. Takımın başına geldiği zaman “bu takımın fazlası var, eksiği yok” diyen bendim sanki...
Röportajın devamında “Bobo’nun kenarda oturmasından dolayı içim sızlıyor” deyince şaşkınlığım iyice arttı. Sanki konuşan Beşiktaş teknik direktörü değil de, Milliyet spor yazarı ve Lig TV yorumcusu Mustafa Denizli’ydi...
Ne demeli bu durumda?
Bobo’nun yedek kalması içinizi sızlatıyorsa sisteminizi değiştirin ve oynatın siz de çocuğu... Hem o oynadığı için mutlu olur, hem de sizin içinizin sızıntısı durur...

Drogba buraya, yumruk havaya
Buraya buraya Fildişi Sahili buraya.
(Türkiye-Fildişi Sahili maçında İzmirli taraftarlar)

Tabii tabii!
Galatasaray Yönetimi’nin benim arkamda olduğunu da hissediyorum.
(Galatasaray Teknik Direktörü Michael Skibbe)
İstemem yan cebime koy!
Bu yıl şampiyon olursak hayır demeyiz. Ama seneye şampiyonuz diyoruz.
(Trabzonspor Başkanı Sadri Şener)

Yazık oldu Seric Efendi’ye...
Seric’in transferi hata değildi. Seric iyi futbolcuydu.
(Beşiktaş Asbaşkanı Levent Erdoğan)

Tabata, Tabata!
Antep’te sadece Tabaka yok. 3-4 tane iyi oyuncu var.
(Selim Soydan Ve Gool, TV8)

Doğru söze ne denir...
2 şeyden hiç anlamıyorum. Birincisi Arap radyosu. Bir gürültüdür, patırtıdır gider, hiçbir şey anlamazsın. İkinci anlamadığım şey de, Beşiktaş’ın oyun içinde ne yaptığı.
(Vedat Okyar Vatan)

5 dakika önce:
Beyler ben yemişim Raul’ü. Bana göre Raul futbolcu falan değildir.
(Ahmet Çakar Telegol, KanalTürk)
5 dakika sonra:
Raul bugün dünya sıralamasında en iyi 10 santrafora girer.
(Ahmet Çakar Telegol, KanalTürk)

İyi fikir!
Maçtan sonra beni arayan olursa telefonu açmıyorum. Artık kimse de aramıyor.
(Federasyon Başkanı Mahmut Özgener)

Eksiği yok fazlası var!
Beşiktaş’ta bir eksik var ama ben çözemiyorum.
(Serhat Ulueren-Telegol, KanalTürk)

Hairdesigner
19-02-09, 14:36
Bir takımın kurtuluş planı!
Yusuf Yalkın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=412)
Yeni Çağ

Loş bir oda…
İçeridekiler birbirlerini tam seçemiyorlar.
Ortam, insanda gizemli bir toplantı yapılıyor hissi uyandırıyor.
Bir tarafta yıllardır bir kulübün yönetimini ele geçirmeye uğraşan çok popüler bir şahsın adamları…
Öteki tarafta küme düşme ihtimali yüksek bir takımın yöneticileri…
Toplam yedi kişiler…
Dördü sigara içiyor, diğerleri bu durumdan rahatsız ama mevzu dağılmasın diye bunu belli etmemeye çalışıyorlar.
Aralarındaki hararetli konuşmanın ana konusu, sıkıntılı takımın küme düşmesi halinde neler yapılabileceği…
Popüler adamın gönderdiği kişiler, "Merak etmeyin, biz bunun formülünü bulduk" diyorlar.
"Yeter ki, anlaşalım!.."
Köklü kulübün temsilcileri ise biraz tedirgin, biraz da karamsar: "Bize tam anlamıyla konuyu açın. Şöyle ortaya berrak bir tablo çıksın ki, görüşümüzü belirtelim…"
"Peki" diyorlar popüler adamın temsilcileri ve ekliyorlar:
"Puan cetveline şöyle bir bakın. Takımınızın durumu çok kritik. Son zamanlarda biraz direnç göstermeye başladınız ama, önünüzde çok zorlu maçlar var, düşebilirsiniz. Bu nedenle gelin bu konuyu bugün bağlayalım."
Kulüp adına toplantıya katılan kişiler ise kolay teslim olmaktan yana değiller.
"Bizim de şartlarımız var" diyorlar:
"Sizin formüle evet diyebilmemiz için, yönetimin içinde bulunmamız gerekir. Biz eski yöneticileri tamamen dışlamanıza izin veremeyiz!"
Adamların bir ikisi homurdanmaya başlıyor kendi arasında, ne dedikleri duyuluyor:
"Yahu küme düşüyorsunuz… Bunun ne pazarlığı olur ki? Türkiye'nin şartlarında Süper lige dönmeniz de mümkün olmaz. Yıllarca alt liglerde kalırsınız. Neyin peşindesiniz hala?"
Ortalık bir anda karışıyor. Daha sonra görüşmek üzere ayrılıyorlar odadan…
Geride, masada bir "Formül" kalıyor.
İçindeki çözüm de şu:
"Takım küme düşerse, genel kurulda ismi değiştirilecek ve hiçbir sorunu olmayan ligdeki öteki kulübün adını alacak. Halen üst sıralardaki o rahat kulüp de düşen kulübün adı ile Bank Asya'da mücadele verecek…"
Hani şu Kayserispor, Erciyesspor hikayesi vardı ya; aynı onun gibi…
Bakalım, formül masada mı kalacak, yoksa hayata mı geçirilecek?

Hairdesigner
19-02-09, 14:36
5.5 milyon Euro kaynayıp gidecek mi?
İbrahim Seten (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=297)
Vatan


HATIRLAYACAKSINIZ, F.Bahçe muhabirimiz Ferudun Niğdelioğlu geçen hafta F.Bahçe Kulübü’nün Güiza’nın finansal haklarını satın almak için Juan Figer’in paravan kulübü Atletico Rentistas’a vergiler dahil 5.5 milyon Euro ödediğini belgeleriyle ortaya koydu.. Bilgisizlik ve meraksızlığın esiri olan medyamız, konuyu anlamadığı veya altını-üstünü hiç merak etmediği için bas bas bağıran habere karşı kayıtsız kaldı.. Sadece SABAH gazetesi mevzunun üstüne gidip, yeni açılımlar getirmek için gayret gösterdi.. İsteyen kafasını kuma gömer, bizi ilgilendirmez.. Ama biz hâlâ neyi merak ediyoruz: “F.Bahçe, bu Rentistas’a durup dururken Güiza için 5.5 milyon Euro’yu niye ödedi?”

SAĞOLSUN F.Bahçe Asbaşkanı, sevgili arkadaşım Şekip Mosturoğlu, Ali Koç’la düzenlediği basın toplantısında bazı açıklamalar yaptı.. Ama hukukçu alışkanlığıyla sadece konuyu saptırdı ve bizim sorularımıza cevap vermedi.. Mesela “Güiza’yı Rentistas’tan almadık.. Mallorca’dan aldık.. Gerisi bizi ilgilendirmez.. Paranın Rentistas’a yollanmasını Mallorca istedi” gibi sözlerle ödemeyi ‘sıradan’ göstermeye çalıştı..

Kendisinin satır aralarında söylediklerinden çıkardığım sonuçlar ise şunlar:

1 F.BAHÇE yayınlanan belgenin doğruluğunu kabul etti.

2 PARA Güiza’nın bonservis ödemesinin 3. taksidi olarak açıklandı..

3 PARA 2010’da ödenecekse, 200 bin Euro’luk vergisi niye Eylül ayında yatırıldı, orası hâlâ merak konusu..

4 HER taksit 5.5 milyon Euro ise, F.Bahçe’nin bonservis için kasasından çıkan para, açıklandığı gibi 14 milyon Euro değil, İspanyollar’ın söylediği gibi vergiler dahil 17.4 milyon Euro..

5 KISACA, bu para Mallorca vergi veya para kaçırmak istediği için Atletico Rentistas’a ödenmiş..

***

İSPANYOLLAR konuya Türk medyasından daha fazla ilgi gösterdiği için orada da bazı haberler yayınlandı.. Örneğin Diario de Mallorca gazetesi, F.Bahçe’nin ödediği paranın Mallorca’nın kasasına girmediğini, savcının bu konuda soruşturma açtığını yazıyor..

AMA bana göre en ilginç yaklaşım F.Bahçe’ye transfer olurken Güiza’nın eşi ve resmi menajeri olan Nuria Bermudez’in sözleri.. Bermudez bakın aynı gazeteye neler söylemiş:

“MALLORCA 17.5 milyon Euro’yu nakit istiyordu.. F.Bahçe bu parayı veremedi ve Juan Figer’den yardım istedi.. Figer hissedar oldu, para böyle toplanabildi..”

YANİ Güiza’nın eski eşi/menajerinin söyledikleri doğruysa (ki yalanlanmadı) Türkiye’nin mali açıdan en güçlü kulübü olarak bildiğimiz F.Bahçe, Güiza’yı transfer ettiği 7 Temmuz 2008 tarihinde mali açıdan sıkıntı yaşıyormuş.. Bu kadar geniş çaplı bir transferi tek başına gerçekleştiremediği için tefeci/menajer Figer’den yardım almış..

ARAGONES’E (2 yıl için ekibiyle birlikte vergiler dahil 11 milyon Euro), Emre’ye (bonservis dahil 4 yıllık mukavele karşılığında 18.5 milyon Euro), Güiza’ya (5 menajere ödenen komisyonlar, vergi dahil bonservis ve 4 yıllık garanti kontrat karşılığında 31.5 milyon Euro) ödeyen/teminat mektubu veren F.Bahçe, 3 kişiye toplam 61 milyon Euro (125 trilyona yakın) harcamış.. Ve galiba kasasını da boşaltmış..

ARAGONES’İN gönderilememesi ve asbaşkan Ali Koç’un onca bağırtısına karşın devre arasında beklendiği kadar spektaküler transferler yapılamaması, demek ki F.Bahçe’nin kaynak sıkıntısı yaşamasındanmış.. Oysa transfer dönemini hatırlayın, belli haberler özellikle yalanlanmıyordu.. Mesela Eto’o Özbekistan’a gidip “F.Bahçe beni istiyor” dedi, medya bunu “F.Bahçe Eto’o’yu alıyor” diye yansıttı.. F.Bahçe yönetimi hiç itiraz etmedi.. Günlerce F.Bahçe’nin güçlü imajının altı çizildi.. Eto’o hâlâ Barcelona’da ve cumartesi gecesi Betis’e bu sezonki 23. golünü attı..

MESELA yine çarşaf çarşaf Senna haberleri yayınlandı.. Bu transferle görevli yöneticiler, “İmkansız, alamayız. Adamın bonservisi 22 milyon Euro” dediği halde bu flört 1 ay sürdü.. Nitekim transfer olmadı.. Yani F.Bahçe yönetimi beklentiyi hep yüksek tuttu, adının büyük transferlerle anılmasından rahatsızlık duymadı.. Ama seçimini Emre-Güiza-Aragones’ten yana kullandığı için başka transfer de yapamadı..

İŞİN kötüsü şu ana kadar transferde 3’te 0 isabet sağladı.. Emre’de bir kıpırdanma var ama öbür ikisi sezonu kaybettirecek kadar kötü..

ANAFİKRE gelelim..

1 F.BAHÇE bu sezonu kupasız kapatırsa bunun sorumluluğu Aragones-Güiza-Emre’de değil, onlara büyük para harcayıp garanti kontratlar yapan yönetimdedir..

2 F.BAHÇE yönetimi, mensupları açısından TÜSİAD yönetim kurulunu andırıyor.. Hepsi çok önemli işadamları.. Peki bu kadar önemli işadamları, 5.5 milyon Euro’yu biraraya getiremiyor da, Uruguaylı tefeci/menajer Figer’den mi yardım isteniyor? Figer, bu yardımı F.Bahçe’ye babasının hayrına mı yapıyor?

3 BU işadamı ağırlıklı yönetim futbol konusunda üst üste yanlış işler yapıyor.. Rıdvan Dilmen bile “Başkan artık futboldan anlayan insanlardan fikir almalı” diyerek bu sıkıntının altını çiziyor.. İster beğenin ister beğenmeyin, Hakan Bilal Kutlualp varken böyle kazıklar yenmiyor, daha mantıklı seçimler yapılıyordu.. (Bknz: Van Hooijdonk, Anelka) F.Bahçe Aurelio gibi, Kutlualp’in yerini de dolduramadı..

4 F.BAHÇE’NİN en büyük sorunu yanlış ve hesapsız-kitapsız transfer politikasıdır.. Muhalefet bunları söyleyeceğine, işi Aziz Yıldırım’ın yasak aşkına indirgiyerek zaten zihniyetini ortaya koyuyor.. Belki onlar da bizim medyayı biliyor ve “Bu medya hesaptan kitaptan anlamaz, magazinle onların dikkatini çekeriz” diyordur.. Orası da bizim medyanın ayıbı..

Hairdesigner
19-02-09, 14:37
Lincoln’ün ayağı, Adriano’nun eli
Uğur Meleke (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=10)
Milliyet

http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/19/fft16_mf184086.Jpeg
Inter-Milan maçında Adriano’nun eline temas ederek ağlara giden topu görmüşsünüzdür. Burada Brezilyalının golü atarken elini bilinçli kullanıp kullanmadığını tartışmamız lüzumsuz... Oyuncu kasıtlı yapmadığını söylediğine, federasyon da bu beyanla paralel biçimde Adriano’ya ceza vermediğine göre gol nizamidir. Ancak bence esas tartışılması gereken golün nizami olup olmadığı değil, bugünkü “elle oynama kuralı”nın içeriği...
Bugünkü kitapta, “fauller ve fena hareketler”le ilgili 12. kural, (kaleciler hariç başka bir) oyuncu topu eliyle bilerek oynarsa direkt serbest vuruşa hükmediyor. Yani bilinçli olmadığı sürece her türlü elle teması nizami kabul ediyor.
Oysa aynı kuralın faulle ilgili cümlelerinde “bilinçli” olması kaydı koşulmuyor: Bir oyuncu -bilinçli olmasa bile- kontrolsüz bir biçimde rakibine vurursa/vurmaya teşebbüs ederse, hatta topu kazanmak için ayakla müdahale ederken topa dokunmadan önce rakibe dokunursa bile bu hareketlerin karşılığı direkt serbest vuruş olarak belirlenmiş.
Yani bir oyuncu topa vurma niyetiyle ayağını sallar ve bu ayak rakibine gelirse “faul”... Aynı oyuncu topa vurmak niyetiyle ayağını sallar ve top kendi eline çarparsa, “devam”... Burada bir adaletsizlik olduğunu düşünüyorum ve Adriano’nun golü ve benzeri birçok pozisyondaki kargaşanın nedeninin de bu detay olduğu kanaatindeyim.
Bence bu kural, ele çarpan topun nereden geldiğini de dikkate almalı... Eğer top rakipten direkt olarak gelip oyuncunun eline temas ediyorsa, hakem bilinçli olup olmadığına göre düdüğünü çalmalı... Ama eğer topun oyuncunun eline temasında rakibin herhangi bir katkısı yoksa; kendi takım arkadaşından/oyuncunun vücuduna ait başka bir uzuvdan eline geliyorsa veya vuruş yapmak isterken ayağını boşa sallayıp eline çarpıyorsa serbest vuruşa hükmedilmeli... Çünkü örneğin Interli Adriano’nun kafasından eline gelen topta oyuncunun kontrolsüz vuruşunun etkisi var, rakibinin değil... Yine Stankovic, Adriano’ya bir pas veriyor ve bu top bilinçsiz olarak Brezilyalı golcünün eline çarpıp gol oluyorsa orada Milan takımının bir kabahati söz konusu değil...

http://i.milliyet.com.tr/GazeteHaberIciResim/2009/02/19/fft16_mf184087.Jpeg
Lincoln ve De Nigris
Uluslararası futbol birliği IFAB’ın 28 Şubat’ta futbolda kural değişikliklerini konuşacağı toplantısında gündeme gelmesini umduğum başka bir konu da şu...
Ceza alanı içinde hücum oyuncusunun, savunma oyuncusuyla mücadelesinin sonucu yerde kalması halinde hakemin önünde genelde üç seçenek oluyor:
1) Faul var, aldatma yok; savunma oyuncusu çelmeledi, karar penaltı...
2) Faul yok, aldatma var; hücum oyuncusunun sahte düşüşü var, karar devam, hücum oyuncusuna sarı kart...
3) Faul yok, aldatma yok; savunma oyuncusu topa müdahale etti, hücum oyuncusu pozisyon gereği yere düştü, karar devam, kart yok...
Size de bir dördüncü seçenek söz konusuymuş gibi gelmiyor mu? Peki pozisyonda hem faul, hem de aldatma varsa? Savunma oyuncusu çelmelemiş, faul yapmış, ama aynı anda hücum oyuncusu sahte düşüş kararını önceden vermiş ve aldatıcı/abartılı bir biçimde düşmüş ise? İşte çokça tartıştığımız pozisyonların bazılarında (bence hiç de azımsanmayacak sayıda) bu paradoks hakemin karşısına çıkıyor.
Örneğin, önceki haftaki Trabzon-A.Gücü maçında De Nigris’in, G.Saray-Kayseri maçında da Lincoln’ün düşüşlerinde hakemlerin yaşadığı ikilemin bu olabileceğini düşünüyorum: (Özellikle De Nigris’in pozisyonunu gözünüzün önüne getirin) Penaltı verilebilecek bir faul olabilir, ama hücum oyuncusunun düşüşü sahte! Ya da hücum oyuncusunun aldatmaya yönelik hareketi var, ama savunma oyuncusu da çelmelemiş gibi!
Bizce FIFA, bu durumlar için bir dördüncü şık üstünde durmalı... Hakemler bazı pozisyonlarda hem direkt vuruş (penaltı), hem de aldatma gerekçesiyle sarı kart vermeye başlamalı...

Hairdesigner
19-02-09, 14:37
Tünelin ucundaki ışık...
Zafer Büyükavcı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=217)
Fanatik

Süper Lig’de henüz 4 yıllık bir mazileri var. 2005-2006 sezonuyla birlikte Türkiye’nin en üst düzey liginde mücadele eden 18 takım arasına katıldılar. İlk sezonu 43 puanla sekizinci, ikinci sezonu 48 puanla yedinci sırada tamamladılar. İkisi bile Süper Lig’e yeni gelmiş bir takım adına etkileyici birer performanstı. Ancak onlar yeterli bulmadılar.
Mecnun Odyakmaz’ın Bülent Uygun’u koltuğa oturtmasıyla birlikte çağ atladılar. Geçen sezonu, Fenerbahçe ve Beşiktaş ile aynı puanı (73) toplayıp üçlü averaj nedeniyle 4. sırada tamamladılar. Oysa 33. haftada 5-3 kaybettikleri Galatasaray maçını kazanabilseler, Türkiye’deki 5. şampiyon olacaklardı.
Bu sezon, tıpkı geçen sezon olduğu gibi, yine ilk yarıyı zirvede kapattılar. 20. haftalar geride kaldığında 42 puandalar, hâlâ zirvedeler ve inmeye de niyetleri yok.
Sezon sezon attıkları gol sayıları şöyle: 34, 41, 57, 33...
Sezon sezon yedikleri gol sayıları şöyle: 44, 44, 29, 13...
Sezon sezon başarı yüzdeleri şöyle: 48.5, 50, 73.5, 75...
Bu kadar çok rakam koyup, kafanızı karıştırdığımı biliyorum. Ancak önemli. Çünkü birçok futbol ulemasının halen burun kıvırarak baktığı Sivasspor, her yıl üstüne koya koya gidiyor. Tesadüfen burada değiller, birkaç yıl rüzgâr gibi esip sönmeyi de düşünmüyorlar.
Yıllardır kafamıza kazınan ‘4 Büyük’ kavramı artık değişmek üzere... Çünkü Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor kadar iyiler. Hatta kanımca hepsinden daha da iyiler.
Kadrolarında Lincoln, Baros, Kewell, Carlos, Alex, Lugano, Bobo, Delgado, Zapo ya da Yattara, Gökhan, Alanzinho gibi isimler yok. Birçoğunu ikinci ligleri tarayıp getirdiler. Hiçbirini tanımadığımız o çocuklar bir takım olup tarih yazıyor şimdi.
Bu sezon 3 kez Galatasaray (2 beraberlik, 1 galibiyet), 1 kez Fenerbahçe (galibiyet), 1 kez Beşiktaş (İnönü’de beraberlik), 1 kez Trabzonspor (Avni Aker’de beraberlik) ile oynadılar ve hiç yenilmediler.
Sezonun kalan kısmında Fenerbahçe ile 3; Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor ile birer maç daha oynayacaklar. Fenerbahçe’yi kupada elemeleri halinde, yüzde 50 ihtimalle Beşiktaş ile bir kez daha kapışacaklar. ‘4 Büyükler’e karşı, geride kalan süreçteki performanslarını gösterirlerse iki kulvarda birden kupaya uzanabilirler.
Olmaz öyle şey demeyin!
Çünkü bu takımı bu sezon sadece iki takım devirebildi: Ankaraspor, Antalyaspor...
Çünkü bu takım devre arasındaki en iyi transferleri yaptı: Kamanan, Murat Erdoğan...
Çünkü onlar bir takım... Çoğu Büyükler’in olamadığı kadar hem de...
Zafere uzanan tünelin ucundaki ışığı gördüler. Koşuyorlar, nefesleri yeterse...

Hairdesigner
19-02-09, 14:38
Tek adres yönetim
Yalçın Türk (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=223)
Fanatik

Fenerbahçe, aradan sonra lige “hedeflere havlu atmış bir takım” görüntüsü ile başladı. Gaziantep, Trabzonspor beraberliği, sonra da Büyükşehir Belediyespor yenilgisi geldi. 3 maçta 7 puan kaybetti, Sarı-Lacivertliler... Üstelik rakip karşısında aciz futbol duruşlarıyla; tribünleri, yönetimi, camiayı kahrettiler. Koş, mücadele et, aldığının hakkını ver... Fenerbahçeli’nin istediği buydu. O zaman kaybetse de, taraftar bağrına basardı takımını... Futbolcuların 3 maçtaki vurdumduymaz tavırları, Sarı-Lacivert kimyayı bozdu.

Fenerbahçe, Hacettepe’ye 7-0’la patlatı. Galibiyet, sanki herşeyi unutturdu. “Fenerbahçe, çok mu iyi oynadı?” diye sorarsanız, bence hayır. Ama kazanarak, ayakta kalmayı becerdiler. Farklı skorla birlikte Fenerbahçe’yi göklere çıkarmak, takımın toparlandığı havasını yaratmak, sadece şirin gözükmek olur.

Futbolcular, Aragones’i sevmiyor, Zico gibi güven duymuyorlarmış!. Bu ciddi bir sorun. Madem herkes parasını tıkır tıkır alıyor, karşılığında da üç puan koparmak için mücadele etmek zorundalar... Kimse kimseyi sevmek zorunda değildir. Tümer Metin, Larissa’ya gitmeden önce, takım içinde gruplaşma olduğunu açıkladı. Fenerbahçe’de ağabeylik yapacak birinin eksikliğinden yakındı. Yönetim, takım içindeki bu dalgalanmayı kesinlikle biliyor. Ancak, radikal kararlar alamayacaklarının da farkındalar. Mesela Aragones’i, gönderemezler. Formsuz Güiza’yı uzaklaştıramazlar. Zico ve Aurelio’nun gitmesi, Fenerbahçe’deki düşüşün önemli nedenidir. Aragones, Güiza, Emre ve Josico transferleri, Zico’lu günleri, unutturamaz. Hacettepe galibiyeti, yaraların kapanmasına yetmez. Tek çare var; takım içindeki soğuk havayı, biran önce ısıtmak. Bu bağlamda, sorunların çözüm adresi, Fenerbahçe’yi yönetenlerdir...

Tribünlerin rakip lehine, “üç, üç” şeklinde tempo tutması, kabul edilemez. Ama o tribünler geçmişte, başkan Emin Cankurtaran’a bozuk para attı. Cemil Turan’ı, Oğuz Çetin’i, Rıdvan Dilmen’i protesto etti, Alex’i yuhaladı. La Liga’nın Kralı, Güiza’ya bile acımadı. Tribün yanlışlarını sonuna kadar eleştirelim, ancak onların üzerinden siyaset yapmayalım. Bu, Fenerbahçe’ye büyük zarar verir...

Hairdesigner
19-02-09, 14:39
Daha iyisi mümkündü
Mehmet Demirkol (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1)
Milliyet

Skibbe’nin 3-6-1’i, ilk 15 dakikadaki yerleşim hatalarının ardından, De Sanctis’in ayakta kalması, Topal ve Ayhan’ın da savunmaya verdiği destekle toparlandı. Maç öncesinde öngörüldüğü gibi orta sahada aşırı bir pres yemeyince oyunu ileri taşımak da çok zor olmadı. Ve böylece savunma baskıdan kurtuldu.
Ayhan’ı sol kanatta Arda’nın dışından hücum silahı olarak sık sık sokma planı Galatasaray’ın ilk yarıda bulduğu pozisyonların temelini oluşturdu. Tecrübeli oyuncunun ortasını Kewell’ın gol yapamayışı Rame’nin şansı ve temel kalecilik mükemmeliyetinin bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Ayhan’ın, Arda’ya verdiği desteği Barış’ın, Kewell’a hücum anlamında veremeyişi sakatlıktan yeni çıkmış Kewell’ı zor durumda bıraktı. Fizik olarak hazır olmadığı belli olan yıldızın 3’lü savunmadan doğan defansif yükümlülüklerle sahaya sürülüşü ilginç ve riskli bir tercihti.
Galatasaray orta sahası Baros’u kaçıracak derin pasları da attı. Ama Çek oyuncu genelde savunmaya, geri kalanlarda da hakemin faul düdüklerine takılınca, Lincoln/Baros ikilisinin sihrini görmek mümkün olmadı. Her ne olursa olsun Bordeaux savunması için rahatsız edici bir devamlılığı vardı. İkinci yarıda oyundan alınması sadece keyfi bir tercihse çok doğru karar olduğu söylenemez. Bordeaux’nun risk aldığı dakikalarda sahada olması çok yararlı olabilirdi. Yani tam tersini yapmak, Nonda ile başlayıp Baros’a dönmek daha beklenir bir plandı. Kewell’a tercih edilip, o pozisyonda da kullanılabilirdi. Lizbon’da olduğu gibi.
Baros sonrası Sabri’nin enerjisi de çok fazla işe yaramayınca ne topu tutabilmek mümkün oldu ne de hızlı çıkışlar. Ancak yine Galatasaray’ın oyunun özellikle Servet, Barış Ayhan ama hepsinden fazla Mehmet Topal’ın performansıyla asla belli bir standardın altına inmediğini söylemek lazım. Tehlikeli bir pozisyon dahi vermeden maçı tamamlamayı bildiler.
Sonuç olarak bu skora kötü demek mümkün değil, ama Galatasaray’ın bundan daha iyi bir skor alacağını umuyordum. Futbolun karşılığı da bundan daha iyiydi. Ancak içerideki maçın farklı bir karakterde olmasını da beklemek lazım.

Hairdesigner
19-02-09, 14:40
F.Bahçe'nin defoları!
Naci Arkan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=131)
Türkiye

Hacettepe’yi topa tutan, taraftarını mutlu eden F.Bahçe’de, şimdi tüm karamsarlıklar, yerini yeni plan ve projelere bıraktı...Şampiyonluk, iyimser düşüncelerle, yeniden gündemde...
Ali Koç’un “Bu sene boşa geçti” gibi, erken teşhisindeki yanılma ve düne kadar ümitsiz olan tribünler, 7-0‘dan sonra yürüyüşlerini ve düşüncelerini değiştirdi...
Belli ki, şimdi yarış başka bir heyecan ve ivme kazandı...
Bunlar güzel, mutlu yönler...
Bir de işin başka tarafından gördüğümüz çirkinlikleri ve sarı-lacivertli takıma hiç yakışmayan manzaralara bakalım...

Nedir o stadın hali?
Övmekten, neredeyse “Övünç Madalyası” takacağımız F.Bahçe’nin stadına, bir de şimdi bakın...
Saracoğlu Stadı, şu anda Türkiye’nin zemin bakımından en utanç verici görüntüsünde...
Bataklıktan farkı yok...
Tribünlerde “Ufolarla” soğuğu hissetmiyorsunuz; tamam...
Soyunma odaları, VIP salonları, koltuklar, ambiyans, hava yerinde; tamam...
Tribünlerin coşkusu, atmosferi süper; tamam...
Ama o zemin, re-za-let...
Çaresi olmayan bir hastalık gibi, futbolun ayak altındaki Saracoğlu örtüsü, milyon euroluk futbolcuların ayaklarının altına serilemeyecek yırtık pırtık halı gibi, utanç verici...
Ayıplı...
UEFA, final maçını, bu zeminde oynatırsa, çıkar ortaya merkep gibi anırırız...
Bilmiş olalım ki; rezalet adım adım geliyor...

Zemindeki aktörler!
Saracoğlu Stadı’nı, nisan ayında tekrar denetlemeye gelecek UEFA yetkilileri son noktayı koyacaktır şüphesiz...
Bu tablo, şu anda F.Bahçe’deki en büyük defo...
Bir de küçük ama can sıkıcı defolar var sarı-lacivertli takımda...
Önce Kazım’dan başlayalım...
Babası Antigua Barbuda, annesi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kökenli olan, A Milli Takımımızın, ay-yıldızlı formasını giyen ama zerre kadar Türkçe bilmeyen, dünya umurunda olmayan “XXXL” tavırlarıyla, İngiltere’nin tipik kenar mahalle delikanlısı görünümündeki Kazım’ın, F.Bahçe’ye fayda mı, yoksa zarar mı verdiğini, kesin bir dille söyleyebilene, aşk olsun...
Davranışları ve futbolu ile kafasına göre takılan, kimseleri umursamayan, 7-0’ lık bir maçta bile, yıkılmış rakibin futbolcularıyla dalaşan Colin’e, sarı-lacivertli forma hiç yakışıyor mu?
Zico‘nun müzmin yedeğini, bugünün as futbolcusu yapan Aragones‘in, F.Bahçe’ye kazandırdığını zannettiği bu futbolcu için, tribünler ve sarı-lacivertli sevdalılar, asla iyimser konuşmuyor hiçbir zaman...
Bu Kazım, F.Bahçe’ye lâzım değil...
Hocayı, yönetimi, arkadaşlarını, taraftarını takmayan birisine, bu kadar prim veren Aragones ve Fatih Terim’in, Kazımsız yapamamalarını anlayan varsa, öne çıksın lütfen...

O asla uslanmaz!
Bu defoların yanına, kameraların ve objektiflerin her karesinde rastladığımız, daha çok spor yazarlarına “kol sallamasıyla” ünlü Emre’yi de kattık mı, alın size F.Bahçe’deki, bu seneki karamsar tablo...
O gözlerini öfke ile döndürüp, rakip futbolcuya ve hakeme bakışı, her olayın içine balıklama dalışı, Emre’nin, saha içindeki, ayağındaki topu en yakınındaki arkadaşına verip kurtulması gibi bir kaytarmacılığın değil, F.Bahçe formasına lâyık olup olamadığının anlamını taşımalıdır...
Ülke olarak ceza aldığımız, o malum İsviçre maçındaki, kulübeden fırlayıp, rakibi tekmelemek adına attığı müthiş deparıyla, birilerinin gözüne giren, üstelik kaptan yapılan bu futbolcu; aynen Kazım gibi, 7-0‘lık Hacettepe maçında, gardı düşmüş rakibine bile sataşmadan duramadı...
Oysa milli ve sarı-lacivertli formayı giyen, doğuştan F.Bahçeli (!) Emre’nin, parası, pulu, şöhreti, ayrıcalığı gündemdeyken, örnek olması adına, kimsenin kulağını çekmemesi de, ayrı bir konu aslında...
F.Bahçe, sadece futbolu ve ligdeki sıralamadaki yeri ile değil, kucakladığı futbolcusunun da karakteri ve davranışıyla da, kendini sorumlu hissetmek zorundadır...
Çıkarın bugün yazdığımız üç defoyu F.Bahçe’den, bakınız bu takımı, tadından yiyebiliyor musunuz?

Hairdesigner
19-02-09, 14:41
Avantaj G.Saray'da
Ömer Üründül (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=7)
Sabah

Galatasaray Bordeaux'da aldığı beraberlikle rövanş için büyük avantaj elde etti. Skibbe, dün geceki çok önemli maça Hakan Balta'nın sakatlığı yüzünden düzen değişikliğiyle çıktı. Üçlü defans anlayışıyla birlikte uzun sakatlığının ardından Kewell'ı da ilk 11'e koydu. Bu takım tertibi oldukça riskliydi. Nitekim saha içi organizasyonu iyi bir ekip olan Bordeaux, ayağa paslarla sahaya yayılıp aniden ataklarını olgunlaştırmaya gitti. Ve Galatasaray'ın geride yerleşmede ciddi sıkıntılar yaşadığı görüldü. Tehlikeli hücum girişimlerini De Sanctis soğukkanlı hamlelerle etkisiz hale getirdi.
Ardından Galatasaray'ın savunması oturdu ve devre sonuna kadar Bordeaux kalesini zorlamaya başladılar. Kewell ile de çok net bir pozisyon kaçtı. Dakikalar ilerledikçe Galatasaraylı futbolcuların hırsları da arttı. Bordeaux'nun temposunun düşük olması Galatasaray'a avantajdı ve de ilk 15 dakikadan sonra maçın ilk yarısı dengeli bir şekilde tamamlandı.

SABRİ DEĞİŞİKLİĞİ OLUMLU
Skibbe, ikinci yarıya Baros-Nonda değişikliğiyle başladı. Ağrıları olduğu için oyundan çıkmayı kendisi isteyen Çek futbolcunun geride kalan dakikalarda olmaması büyük dezavantajdı. Çizgi defansıyla risk alacak Bordeaux karşısında Baros yapısına uygun pozisyonlar bulabilirdi. İkinci yarı sıkıntılı başlasa da Galatasaray oyunu hemen dengeledi. Sabri değişikliğinin ardından hem takım savunması oturdu hem de onun taşıdığı toplar baskı altında olunan dönemlerde takımı rahatlattı. Bu yarıda G.Saray kornerleri sonrası gerçekleşen kontratak dışında Bordeaux'nun tehlikeli pozisyonları sadece Gourcuff'un duran toplarıyla geldi. Sonuçta Galatasaray zorlu deplasmandan beraberlikle dönmeyi başarıp rövanş için büyük avantaj yakaladı. Barış, Ayhan ve Mehmet Topal orta sahada müthiş enerjileriyle mücadele ederlerken, defans bloğu da çok iyiydi. Beraberlik Galatasaray açısından büyük bir avantaj ama yine de rövanş çok zorlu geçecek.
İsviçreli hakem Circhetta dürüst bir maç yönetti. Yalnız sarı kart gösterdiği Bordeaux'lu Wendel'in otoritesini sarsan alkışlamasını görmezden gelmesi kendisi açısından olumsuz puandı.

Hairdesigner
19-02-09, 14:41
Aragones palavraları
Hasan Sarıçiçek (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=132)
Türkiye

O malum soruyu bir de biz sormuş olalım: Bir teknik adamın, bir takımın başarısındaki etkisi yüzde kaçtır, sizce? Ya da, sistemin; oyunu sonuca dönüştürmekte etkisi nedir? Sistem 4-4-2, 4-5-1, 4-2-3-1 olmuş, fark eder mi, futbolcu giydiği formanın hakkını veremiyorsa? Teknik adam, elindeki mevcut kadroya kafasındaki futbol olgusunu gerektiği gibi anlatamıyorsa ya da futbolcu topluluğu onu anlamak istemiyorsa! Şaşıyorum Luis Aragones’in teknik adamlığına laf edenlere! Aragones‘e, Türkiye’de “yaşlı” diyenlere sorarım, İspanya’yı Avrupa Şampiyonu yaparken genç miydi, Dede? Ya da orada hocaydı da, F.Bahçe’ye gelince Guus Hiddink, Tomislav İviç, Pall Csernai, Joachim Löw gibi teknik adamlığı mı unuttu?

Hocaların hocaları
Sorarım size, “tecrübe” çarşı pazardan alınır mı? Hava ile kazanılır mı? Futbolda dün olmasa da kanaatimce “tecrübe” bir ömre sığmayan anıların bileşkesi değil midir? Birçok genç teknik adamın, “İçinden çıkılmaz bir durum” diye değerlendirdiği bunalımlı dönemleri kolaylaştıracak Feldkamp tarzı tecrübeli teknik adam sayımız o kadar az ki! Ama 75’lik Aragones‘in hâlâ takım çalıştırdığı ülkemizde, yakasına küsüp köşesine çekilmiş, aslında vefa borçlu olduğumuz Özkan Sümer, Metin Türel, Hamdi Serpil Tüzün, Tamer Güney, Fethi Demircan, Adnan Dinçer‘i hatırlayanınız var mı? “Hocaların hocası” denilen bu teknik adamlar, şimdi nerede ne yapıyorlar, bileniniz var mı?

Mehmet Özdilek’in şansı
Antalyaspor ile Mehmet Özdilek birbirleri için büyük bir şanstır. Antalyaspor, ağırbaşlı, sakin, oyuncularıyla uyumlu beyefendi bir teknik adama kavuştu! Hocanın olaylı İsviçre maçındaki hali, sütten ağzı yananın, yoğurdu üfleyerek yemesi gibi bir daha asla yaşanmayacak acı tecrübedir. Nitekim o olgunluk içinde “Şifo”nun oyuncularıyla kurduğu ağabey - kardeş ilişkisi sayesinde Antalyaspor kendi içinde bütünleşmiş. Takımın bütün üyeleri genel anlamda her maçı, “final” bellemiş. Bu dayanışma sayesinde 8 hatada sadece 2 puan toplayan Antalyaspor, Mehmet Hoca‘dan sonra 12 maçta 20 puan kazanmıştır. Şimdi, bu başarının, Bülent Korkmaz - K.Erciyes birlikteğindeki saman alevi gibi kısa vadeli olmak yerine, Bülent Uygun - Sivasspor gerçeğindeki gibi sembolleşebilmesi için Özdilek- Antalyaspor beraberliği uzun yıllara yayılmalıdır.

Sepp’ten Bodrum projeleri
Türkiye’ye sevdası, futbol literatürüne, “3-5-2 sisteminin babası” olarak adını veren ve Türk futbolunu olduğu gibi Danimarka futbolunu da sıfır noktasında alıp Avrupa futbolunun zirvesine çıkma yolunu açan Sepp Piontek‘i Bodrum’a çekti. Alman teknik adam şu günlerde, “Çok seviyoruz” dediği Bodrum’da bir ev aldı, ailesiyle birlikte yerleşti ve bütün kışı Ege’de geçiriyor. Öyle de mutlular ki!.. Bodrum’dan, UEFA ve FIFA’ya teknik projeler üretiyor.

Sağlam uyandı!
Sağ olsun Bülent Uygun uyuyan Türk teknik adamları uyandırdı. Nihayet Ertuğrul Sağlam da, ‘’Anadolu’dan şampiyon çıkacağına inanmaya başladım” dedi. Eee hocam, biraz geç değil mi?

Hairdesigner
19-02-09, 14:42
Uyarıyorum, tur çantada keklik değil
Sergen Yalçın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1505)
Vatan


SKIBBE maça defansif bir taktikle başladı.. Bordeaux’nun Zidane’ı olarak bilinen Gourcuff’u durdurmak için kendi sistemini değiştirdi.. Geride 3 stoper, Meira-Emre-Servet’i bir arada oynattı, onların önündeki üçlüde ise savaşan Topal-Ayhan-Barış vardı.. Bu 2 savunma bloğunun önünde ise Kewell-Lincoln-Arda yer aldı.. Baros ise tek forvet olarak görev yaptı.. Kağıt üstünde hücum 11’i gibi gözükmesine rağmen, hücumcu ağırlıklı bir savunma 11’iydi bu.. Çünkü rakibi durdurmakla görevli adamların hiçbiri santrayı bile geçmedi..

İLK 10 dakikada Gourcuff’un taşıdığı toplarla gelen 2 tehlikeli atak direk ve de Sanctis sayesinde ağlarla buluşmadı.. Barış ve hemen yanındaki Ayhan-Topal ikilisi Bordeaux’nun Gourcoff’u etkisiz hale getirmeyi başardılar.. Bu sıkıntılı dakikaların ardından G.Saray çok iyi toparlandı.. Hatta Kewell ile yüzde 100 gollük bir pozisyon bile yakaladı..

BORDEAUX’YU durduran bu sistemin en büyük sıkıntısı kanatlardaki Kewell ile Arda’nın yalnız kalmalarıydı.. Gerideki 6’lı blok tamamen savunma konsantrasyonu taşıdığı için, öndeki 4’lünün ekmeğini taştan çıkarması gerekiyordu.. Ama öyle olmadı.. Bunun en büyük sebebi sakatlıktan çıkan Kewell’ın fiziksel açıdan henüz hazır olmamasıydı.. Lincoln de öyle.. 1 maç oynayıp 2 maç dinlendiği için o da Fransızlar’ın temposuna ayak uyduramadı.. G.Saray’ı karşı kaleye taşıyacak 2 oyuncunun bu ‘narin’ hali, maçı bir ara tek kaleye çevirdi.. Bordeaux sürekli atak yapıyor gibi görünmesine karşın, 6’lı blok öyle cansiperane mücadele etti ki, direkten dönen top dışında tek pozisyon vermediler.. Fransızlar bir ara doldur-boşaltı da denedi ama havadan da tek bir açık bulamadılar..

***

ÖZELLİKLE Bordeaux’nun çok şey beklediği Cavenaghi ile Chamakh, kademeli kalabalıkta kayboldu.

G.SARAY’IN UEFA Kupası’nda daha etkili bir futbol sergilemesini bekliyordum aslında.. Sonuçta istedikleri 1 puanı aldılar ama sanıyorum ligde üst üste kaybedilen puanlar nedeniyle Skibbe cesur davranamadı.. Hele Fransızlar’ın gol için öne çıktığı 2. yarıda tam Baros’luk bir maç oldu.. Ama geniş alanları hızıyla daha verimli kullanabilecek Baros’un çıkarılıp yerine ağır Nonda’nın girmesi mantıklı bir seçim değildi..

ASLINDA dünkü maç Bordeaux açısından sıkıntılı bir döneme denk geldi.. Çok iyi hücum eden ve Fransa Ligi’nin her zamanki şampiyonu Lyon’u tehdit eden bir takım kimliği taşırken, son 2 haftada kaybettikleri 5 puanla moral bozukluğu yaşadıkları her hallerinde belli oluyordu.. Maça da yüksek tempolu başladılar ama kısa süre sonra G.Saray’ın uyutan temposuzluğuna ayak uydurmak durumunda kaldılar..

***

G.SARAY’I uyarmak istiyorum. Temposuz, seyir zevki yüksek olmayan maça rağmen beraberlik avantaj ama 4. tur için yetmez. Çünkü Bordeaux dünkü görüntüsünden daha kaliteli ve özellikle deplasmanlarda hızlı adamlarıyla kolay gol bulabilen, kontratak özelliği yüksek bir takım.. Ali Sami Yen’deki rövanşı kazanmak pek de kolay değil.. G.Saray’ın 1 hafta sonra daha istekli ve mutlaka daha tempolu oynaması gerekiyor..

TÜRKİYE’DEKİ hakemlerden sürekli şikayet eden G.Saraylı futbolcular, Bordeaux’da da reaksiyonel tavırlarını devam ettirdi.. Baros’un sarı kartı yine itirazdan geldi.. Yöneticiler, ortamı gerecek açıklamalar yapmadan önce takımın psikolojisini düşünsünler.. Onlar gergin olunca, futbolcular da kendilerini kurtarmak için hakemlere saldırıyorlar.. Dünkü hakem G.Saray’ı sarsacak bir yönetim göstermedi, hatta bir deplasman için ‘şeker’ gibiydi.. Ona bile bu kadar itiraz ediliyorsa, hatayı biraz da içerde aramak gerekiyor..

Hairdesigner
19-02-09, 14:43
Universiade’dan kalan tesisleri ne yapalım?
Ahmet Talimciler (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1785)
Milliyet

11-21 Ağustos 2005 tarihleri arasında İzmir’de başarıyla gerçekleştirilen Universiade oyunları ile kentimize çok sayıda spor tesisi kazandırılmıştı. Üzerinden yaklaşık dört yıllık bir zaman dilimi geçmesine karşın bu spor tesisleri işlevsel olarak kullanılamamıştır. Bu tesislerle tüm kenti kucaklayacak spor politikalarının oluşturulamamış olduğunu üzülerek izliyorum.
İzmir kenti için spor tesisleri ve böylesi bir organizasyonu yaşamak açısından Universiade organizasyonlarının büyük bir katkısı olmuştur. Organizasyon sırasında yaşanan tüm eksikliklere rağmen oyunlar başarıyla tamamlanmış ve ne yazık ki sonrasında tüm alanlarda nokta konmuştur. Yapılan tesislerin büyük bir kısmının atıl durumda kaderlerine terk edilmiş olması, kentimiz ve ülke sporu açısından büyük bir eksikliktir.

Öğrenci kazandırılacak
Önümüzde yapılacak olan yerel seçimler için belediye başkan adaylarına önerim bu tesisleri bir an önce atıl kapasiteden kurtarmaları olacaktır. Aslında bunun yolu geçtiğimiz haftalarda yazmış olduğum spor kültürü meselesi üzerinde biraz kafa yormaktan geçecektir. Valilik koordinasyonuyla, milli eğitim ve belediyeler arasında yapılacak bir protokol sonrasında tüm okullarda yapılacak taramalarla, tesislere yakın bölgelerdeki okullardaki öğrencilerin spor yapmaları sağlanabilir. Bu organizasyonun gerçekleştirilebilmesi için üniversitelerimizin beden eğitimi spor yüksek okullarında okuyan öğrencilerden ve eğitmenlerden de yararlanılabilir.
Bu düşüncenin gerçekleştirilebilmesi için öyle çok büyük bir harcama falan da gerekmiyor. Biraz yöneticilik becerisi ve kurumlar arası koordinasyonu sağlamak yeterli olacaktır.
Böylece kent bünyesinde küçük yaşlardan itibaren sporla tanışacak ve onunla yetişecek jenerasyonlar yaratmamız mümkün olacaktır. Bu anlayış bize ilerleyen yıllarda yüzmeden tenise; basketboldan voleybola; atletizmden artistik jimnastiğe kadar pek çok alanda çok sayıda sporcu olarak geri dönecektir.
Sporcu fabrikası oluruz
Sporu ve kenti bir arada düşünen ve bu uğurda organizasyonunu şekillendiren yerel yönetim anlayışına ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu düşünceyi hayata geçirecek olan yerel yöneticilerin hemşerilerinin gönlünde unutulmayacak izler bırakacaklarını söyleyebilirim.
Tüm kenti içine alacak sportif hamle için elimizde yeterince tesisimiz bulunuyor, eğer bu tesisler içerisinde yetişecek sporcuları da hızla yaratırsak önümüzdeki on yıl içerisinde tüm ülkenin sporcu fabrikası olan kent konumuna erişebiliriz.

Hairdesigner
19-02-09, 14:43
Şanssızlığını yendi
Levent Tüzemen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=104)
Sabah

Skibbe'nin dünkü sürprizleri sistem, Emre Aşık ve aylardır oynamayan Kewell idi. G.Saray'ın 3-5-1-1 düzeninde yayılışının amacı orta alanı çok adamla kontrol edip kanatları iyi kullanan, topu kullanma becerisi yüksek hücumculara sahip Bordeaux'ya geniş alan vermemekti. G.Saray stoperleriyle üçlü savunma oynuyordu ama top Bordeaux'ya geçtiğinde orta alandaki beşlinin iki kanadındaki Arda ile Barış savunmayı beşliyordu. TopalAyhan ikilisi de göbeği kapatıyordu.
Galatasaray'ın geriye yaslanarak başlaması yüzünden ilk 10 dakikada Bordeaux etkili yüklendi. Wendel-Chamakh ikilisi Barış'ın kanadından bindiriyor, Arda solu iyi kapatıyor ama Barış kademeye girmekte geç kalıyordu. Bu süreçte De Sanctis etkiliydi.
G.Saray, 15. dakikadan sonra "Korkunun ecele faydası yoktur" diyerek önde top tutmaya, ayağa pas oynamaya başlayınca Bordeaux'yu durdurdu. Özellikle Ayhan-Arda ikilisinin soldaki işbirliği pozisyon üretimine dönüştü. 17.dakikada Ayhan'ın ortasında Kewell topa yürüme ayağıyla vurunca golü atamadı. Galatasaray rakibi orta alanda akıllı karşılıyor, hücuma çıkarken isabetli pas oynamaya özen gösteriyordu. Kewell kendini unutturuyor, sağa sola çapraz koşular yapan Baros savunmayla boğuşuyordu. Lincoln'un mükemmel pasına fırlayan Baros'a kaleci Rame'nin yaptığı penaltıydı ama İsviçreli hakem eyyam bir kararla Çek yıldıza sarı kart gösterdi.

RÖVANŞTA DA AKILLI OLMALI
İkinci yarı Baros'un çıkıp Nonda'nın girmesi G.Saray'ın top tutmasını sağladı. Bordeaux şuursuzca hücuma çıkarken, G.Saray kazandığı topları çabuk ileri taşıyordu. Ama final paslarında isabet sağlanamadı. Skibbe doğru hamleyle Kewell'i çıkarıp Sabri'yi aldı. Sabri hem Barış'a yardımcı oldu hem etkili kanat bindirmeleri yapmaya başladı. G.Saray pozisyon buluyor ama golü yapacak vuruşu LincolnNonda'nın güçsüzlüğü yüzünden yapamıyordu. G.Saray kazanamasa da Bordeaux'daki şansızlığını kırdı; kaybetmedi ve turu İstanbul'a bıraktı. Bordeaux'ya karşı içerde de akıllı oynamak gerekir. Yalnız Skibbe, çok top kaybeden Mehmet Güven sevdasından vazgeçmeli.

Hairdesigner
19-02-09, 14:44
‘Gönülden’ yorumlar
Refik Sıla Güvenç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1856)
Evrensel

Bu hafta da pazar akşamı ekranlar renkli görüntülere sahne oldu. Haftalardır 3 büyüklerden başka bir şey konuşmayan futbol yorumcuları bu hafta ciddi anlamda başka takımların da ligde oynadığına kanaat getirmiş olmalılar ki(!) şampiyonluk yarışının içine Trabzonspor ve Sivasspor’u da kattılar. Çoğu yorumcu, Beşiktaş-Trabzonspor maçında, “Trabzonspor’un puan almasından çok, Beşiktaş’ın neden kazanamadığı” üzerine döktürdü. Anadolu’dan şampiyon çıkmasını istediğini söyleyenlerin maskesi böyle yorumlarla düşüveriyor. Şampiyonun Anadolu’dan çıkmasını istediğini söylerler ama öte yandan gönüllerindeki takım galip gelemezse kahrolurlar. Beşiktaş iyi oynadığı halde kazanamadığı için bu yorumcuların neredeyse bir ağlamadığı kaldı.
Beşiktaş-Trabzon maçı bir yana yorumcular için iyi bir malzeme olan “Semih mi, Güiza mı” tartışması da saatlerce konuşulup neredeyse memleketin bir numaralı sorunu haline getirildi(!) Kimi yorumcular teknik direktörlüğe soyunup “Ben olsam şöyle oynatırım, böyle yaparım” deyip içlerindeki teknik adamlığı ekranlara taşıdı. Nihayet bu hafta hakemler konuşulmadı deyip rahat bir nefes alacaktık ki, eski hakemlerin boy gösterdiği bazı programlar hevesimizi kursağımızda bıraktı. Hakem hatalarını es geçmek medyamıza yakışır mıydı hiç?
***
NTV’de ekrana gelen % 100 Futbol’da Rıdvan Dilmen’in futbolculuk günlerine geri döndüğünü gördük. Lincoln’ün sorumsuz davranışları Dilmen’i haddinden fazla rahatsız etmiş olacak ki, “Biz de ayrıcalıklı futbolculardık ve muhtemelen benden de takım içinde rahatsız olan arkadaşlarım olmuştur” diyerek artık kendisinin bile Lincoln’e tahammülünün kalmadığını göstermiş oldu. Dilmen, “Aragones, Semih’i çıkarma, adam morallenmiş. Çift forvet oyna, gerekirse maç 7-2 olsun ama Semih’i çıkarma” sözleriyle de futbol programlarındaki “Semih oynamalı mı, oynamamalı mı” sorunsalına kendince çözüm getirmiş oldu.
***
Kanaltürk’te yayınlanan Telegol’de ise Ahmet Çakar yine esti gürledi. 3 gol atan Alex’e “Fenerbahçe’nin elebaşısı” diyen Çakar bu sözleriyle Ziya Şengül’ü çileden çıkartmayı başardı. Tartışmanın ardından Ahmet “hoca” sakinleşti sandık ama bu sefer de Yıldırım Demirören’in Beşiktaş’ı 3. büyükten 2.5. büyük haline getirdiğini söyleyerek hem bizi yanılttı hem de Sinan Engin’i küplere bindirdi. Her programda “Bakın beyler ben kimseye hakaret falan etmiyorum” diyerek kendini savunan Çakar, 26. haftadaki programı ise maskeli baloya çevireceğini söyleyerek daha şimdiden önümüzdeki haftalarda da bu “formunu” sürdüreceğinin sinyallerini verdi(!)
***
Yorumcular konuşurken karşılarındaki ekranda oynanan karşılaşmayı takip etmek sunucular için zaman zaman büyük sorun olabiliyor. TRT 1’deki Stadyum programında, Ömer Üründül’ün yorumu sırasında, aniden ve de yüksek sesle “Evet sevgili seyirciler, Beşiktaş Bobo ile eşitliği sağladı” diye araya giren Erdoğan Arıkan hem Ömer Üründül’ün hem de ekran başındakilerin yüreğini ağzına getirdi.
***
Star’daki Futbolig ile son verelim. Şampiyonlar Ligi maçlarındaki inanılmaz anlatımıyla(!) tanıdığımız Ertem Şener’in sunduğu program o kadar geç saatte başlıyor ki yakında programı izleyecek insan bulamayacaklar(!) Programın konuğu Uğur Meleke’nin uykulu gözlerle yorum yapması konukların da bu konudaki sıkıntılarını yansıtıyor. Gecenin 02.00’sinde programa ilgi çekmek amacıyla yapılan (üstelik de daha önce defalarca yapılmıştı) “Türkiye’ye gelmiş en iyi yabancı futbolcu Alex mi yoksa Hagi mi?” anketi ise bayat bir numaradan öteye gidemedi.

Hairdesigner
19-02-09, 14:46
Biraz diri, biraz iyi
Şansal Büyüka (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=87)
Akşam

Galatasaray'ın biraz dirisi... Galatasaray'ın biraz iyisi...
Bordeaux'u durdurmaya yetti...
Oysa Benfica maçındaki Galatasaray...
Hertha maçındaki Galatasaray olsaydı...
Bu Bordeaux'u paramparça ederdi...
Neyse... Antalya'daki son futbol fukaralığından sonra...
Buna da şükür...
Üstelik başlangıçta insanı tedirgin eden bir kadro yapısı vardı...
Düşünün deplasmanda üçlü bir savunma...
Sol kanat savunması, iki hücumcu Arda ile Kewell'a teslim...
Bu Kewell ki, hastalıktan üç aydır tek maç oynamadı...
Buna rağmen Galatasaray'ın planı tuttu...
Kewell solda görünmesine rağmen, genellikle sağda oynadı...
Solda ise Arda ile Ayhan, özellikle ilk yarıda müthiş bindirmeler yaptı...
Orta alan kaç maç sonra gerçekten iyi oynadı...
Ayhan, Mehmet Topal, sanki geri dönüşlerini kutladı...
Arda sol kanadın 70-80 metrelik bölümünde usta bir otoban sürücüsü gibiydi...
Gitti geldi... Gitti geldi...
Benim anlamadığım, eğer sakatlanmadıysa, Baros ikinci yarıya niye başlamadı...
Nitekim Baros'un çıkması ile birlikte Galatasaray ilk yarıdaki hücum gücünü ikinci yarıda bulamadı...
Üçlü savunma görevini eksiksiz yaptı...
Emre Aşık'a aşık olmamak mümkün değil...
Adam on maç yatıyor, bir maç oynuyor, en ufak bir yanlış yok...
Üstelik bu defa sağ kanat savunmasında oynadı...
En ufak bir hata yapmadan maçı tamamladı...
Maçın tamamına bakın, Chamakh'ın direkten dönen topu dışında Bordeaux'nun ilaç için tek pozisyonu bile yok...
Aslında Bordeaux ağır aksak hücum çıkışları ve sürekli yan paslarla Galatasaray'ın ekmeğine yağ sürdü...
Baktığınızda Kewell'ın inanılmaz pozisyonu dahil, gole daha yakın olan taraf Galatasaray'dı...
Wendel'i gördünüz...
Aldığı sarı karttan sonra bir dakika hakemi alkışladı...
Ama ikinci sarı çıkmadı....
Zaten çoğu yerde çıkmıyor...
İngiltere'de çıkmıyor, Almanya'da çıkmıyor...
Bu otorite gösterisi bizde var....
Hafif bir kımıldadın mı, gözünün üstüne sarıyı yiyorsun...
Yanlış bizde mi, Avrupalı'da mı, anlamıyorum...
Rövanş haftaya, tur Galatasaray'ın avuçlarının içinde...
Bırakın şu Federasyonla kavgayı, hakemlere bağırıp çağırmayı da...
Takımı motive etmeye bakın...
Ayağımıza kadar gelen kısmeti tepmeyelim...
Unutmayın...
Her maç, Kadıköy'e biraz daha yaklaşmaktır...

Hairdesigner
19-02-09, 14:46
Şimdilik her şey güzel
Turgay Şeren (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=100)
Akşam

İkili maçlarda rakip sahada alınan iyi sonuç her zaman o takım için bir avantajdır. Dün akşam Bordeaux karşısında Galatasaray, rakibine net gol pozisyonu vermedi. Ama ilk on beş dakika ve maçın son yirmi dakikasında sarı-kırmızılı takım bunaldı. Bordeaux takımının gol atması beklenebilirdi. Ama olmadı. Olmamasının nedeni de; Galatasaray defansında oynayan Meira, Servet ve Emre'nin iyi gününde olmalarıydı. Hava toplarında hiç yanlış yapmadılar.
Bir de üstelik defansta üçlü oynamalarına rağmen birbirlerinin kademelerine girdiler ki, bir defans için bu çok önemliydi.
Bu üçlü defans bunu başardı.
Galatasaray'da eksik olan orta sahaydı. Barış, sahada yoktu. Doksan dakika aradım ben bulamadım. Oysa üstün fiziğe sahip genç Barış'tan ben çok şey bekliyordum.
Mehmet Topal'da büyük bir düşüş var. Arda zaman zaman parladı ama bizim izlediğimiz Arda, bu Arda değildi...
Orta sahanın en yüreklisi, en çalışkanı Ayhan'dı. Lincoln, koşar gibi yaptı ama koştu mu, koşmadı mı, pas verdi mi, vermedi mi, oyuna katkısı oldu mu, olmadı mı tartışılır.. Bana sorarsanız Lincoln, hiç ama hiç bir şey yapmadı.
Skibbe, Baros'u niye çıkardı anlamadım. Fizik gücü üstün, hava toplarına hakim Baros, niye çıkar diye herhalde birileri muhakkak sorar! Peki Nonda ne yaptı? Hiç..
Tekrar edeyim, Galatasaray rakibine gol şansı vermediyse bunu defansta oynayan Meira'ya, Servet'e ve Emre'ye borçludur.
Kaleci Sanctis'e top mu geldi; hayır.. Ben Bordeaux'u biraz daha kendi sahasında gol arayacak diye düşündüm ama Bordeaux öylesine güçlü bir takım olarak gözükmedi. Biz İstanbul'da Galatasaray gibi oynarsak bu takımı yener ve Hamburg'un rakibi oluruz..
Ali Sami Yen'i de şarkılarla boşaltırız... Maçın hakemi süperdi. Maça etki edecek hiç bir pozisyona müsaade etmedi.

Hairdesigner
19-02-09, 14:46
İnanılmaz bir maç
Osman Tanburacı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=38)
Yeni Şafak


Kewell bir gol kaçırdı ki inanılmaz. Galatasaray yine soldan şiir gibi aktı. Arda, Ayhan'ı kaçırdı. Ayhan mükemmel ortaladı, Kewell kabak gibi kalede kaleciyle karşı karşıya kaldı, top inanılmaz bir şekilde yan direkte patladı, öbür direğin dibinden dışarı çıktı.
Kaçan bu gol inanılmaz...
Arkasından hakemin çaldığı! bir penaltımız var inanılmaz...
Hakemin göstermediği kartlar var inanılmaz. Jurietti ikinci sarıdan atılmalıydı.
Yan hakemlerin çektiği bayraklar var onlar da inanılmaz...
Ardından Mehmet Topal, Ayhan ve Barış'ın baskısı inanılmaz...
Defansın başarısı inanılmaz...
Galatasaray gol bulamadan devreyi, iki tane sallamadan maçı bitirdiyse inanılmaz...
Bordeaux yalan rüzgarı
Bir gün önce sizlere nasıl bir Bordeaux çizdiysem çıktı. Çok çabuk oynadılar, çok çabuk atağa çıktılar ama gol atamadılar. Chamakh ve Cavenaghi'nin çarpraz koşuları, sahte Zidane Gourcuff'un Mehmet Topal karşısındaki aczi, ön liberodaki Diarra'nın çaresiziliği ve debelenen Wendel'in düştüğü durumlar Bordeaux'un yalan rüzgarı olduğunu ortaya koydu ama bunda en büyük pay Galatasaray'ın muhteşem oyunuydu. Demek ki Antalya'ya yenilir ama Bordeaux'a sahayı dar edermişsin.
Savunmamız 10 numara
Başta De Sanctis mükemmel oyun çıkardı. Kendinden emin, takımına güven veren. Zaman zaman dörtlü çoğu zaman üçlü defans yaptık. Barış, Emre, Meria, Servet dörtlüsü gökte yıldız bırakmadı. Her atağa çok adamla çıktık, Jurietti ve Placente'ye sarılar gördürdük. Galatasaray rakibine oyun alanı bırakmadı. Deplasmanda olan takım sanki Bordeaux'ydu. Kalemizi iyi savunduğumuz gibi golden de vazgeçmedik, adamları perişan ettik.
Bravo Skibbe... Baros'u alıp Nonda'yı koyman iyi bir hareketti. Zira Baros karta dik gidiyordu. Kewell da çıktı, Sabri girdi; sağdan su gibi aktık. Kornerle kestiler, kornerden gol kaçırdık. Bu Galatasaray'ı ne kadar alkışlasak azdır. Bırakın içerideki kısır çekişmeyi... Galatasaray Türk'ün gururu. Fransa'da bir keyif akşamı yaşadık. Tek üzüntümüz gol bulamamaktı.

Hairdesigner
19-02-09, 14:47
Bu maç nasıl golsüz bitti!
Ahmet Çakır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=36)
Zaman

BORDEAUX - Gizleyecek bir şey yok, ayrıca mümkün de değil: Antalyaspor fiyaskosunun ardından Galatasaray için ligin de UEFA Kupası'nın da "imkânsız" duruma girdiğini söyleyip yazmıştım. Sarı-Kırmızılı takımın, içine girdiği gözlenen "çözülme" döneminden kolay kolay çıkamayacağını ileri sürmüştüm.
Geçen birkaç gün içinde bu düşüncemi değiştirmeme yol açan gelişmeler oldu. Hele maç günü Avrupa'nın dörtbir yanından koşup gelmiş olan Galatasaraylıların coşkusunu görünce 'Bir şeyler olacak galiba' diye düşünmeye başladım.
Tabii bundan önce teknik direktör Skibbe'nin basın toplantısını ve takımın son idmanını izlemiş olmamın da bunda belli bir payı vardı.
Skibbe'nin şaşırtıcı bir hamle yapacağını düşünüyorduk. Örneğin, Volkan'ın dışarıda kalması doğaldı ama Sabri'nin olmadığı bir 3'lü savunma kurgusu biraz endişe vericiydi. Meira ve Servet'in bulunduğu takıma Emre Aşık gerekli mi, aylardır oynamayan Kewell'ın rakip yorulduktan sonra oyuna alınması daha akıllıca olmaz mıydı gibi soruları duymazdan gelmek mümkün değildi. Hele karşılaşma öncesi "UEFA Kupası bizim için birinci öncelik değil." diyen Blanc'ın sahaya tam kadro denilebilecek bir 11 sürmesi bu endişeyi büyüttü. Nitekim daha ilk 10 dakika içinde kalemizi bulan 3 şut vardı ve bunların biri de direkten dönmüştü. Üstelik, sahaya 4 forvetle çıkma cesareti göstermiş olan Cim Bom henüz santrayı bile geçememişti. Karşılaşma öncesinde TRT'de yaptığım "GS 2-1 kazanacak" tahmini fiyaskoyla sonuçlanacak gibiydi...
Bütün bunlara karşın ilk mutlak gollük pozisyonu üreten de Cim Bom oldu. "Ah Kewell, 7 metrelik kalede topu kalecinin üzerine vurman olacak iş miydi!"
Rakibin sakin ve dengeli ama aynı zamanda etkili dalışlarla korkutucu hale gelen oyununa Cim Bom belki biraz tutuk ama zaman zaman çılgınca işlerle karşılık vermeye çalıştı. Sabri'nin bulunması gereken bölgeden gelen atakları yüreğimiz ağzımızda izlerken ilk yarının en güzel yanı topu ağlarımızda görmeyişimiz oldu. Kaptan Ayhan'ın müthiş çabası da geminin su almasını engelleyen faktörlerin başında geliyordu.
İkinci yarıya Baros-Nonda değişikliğiyle başlamanın herhalde Skibbe tarafından açıklanabilecek bir yanı vardı ama güçsüz Kewell'ın sahada tutulup Sabri'nin yerinde oynamaya çalışması bir çuval inciri berbat edebilecek türden seçimdi. Nitekim bu nedenle oyun tek kale maça döndü ve Cim Bom'un golü nasıl yiyeceği beklenmeye başlandı.
Sarı-Kırmızılı takımın hücumda kaybolması, orta alanda top tutamayışı yetmiyormuş gibi savunmada Emre Aşık'ın yok yere gördüğü sarı kart hep yaklaşan felaketin habercileri gibiydi. Skibbe de bu berbat durumu bizlerle birlikte seyrediyordu! Kewell-Sabri değişikliğini akıl edebildiğinde 'çok şükür' dedik. Onun girişiyle oyun biraz dengelendi ve Cim Bom soluk aldı.
Rakibin göz korkutucu fizik üstünlüğü karşısında gol atabilmekten zaten umudu kesmiştik; yapılabilecek en güzel iş karşılaşmayı gol yemeden bitirebilmekti. Galatasaray'ın pek bunu da becerebilecek gibi bir hali yoktu ama Allah'ın yardımıyla o da oldu... Açıkçası, deplasmanda yenilmemek gibi hiç yabana atılmayacak bir avantajın ardından bile çeyrek final konusunda biraz tereddütlü olduğumu söylemek zorundayım. Son zamanlarda Sarı-Kırmızılı takımı herhangi bir rakibi karşısında hiç bu kadar mahkum bir halde izlememiştim de ondan.

Hairdesigner
19-02-09, 14:48
Şah dedik...
Ümit Aktan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=27)
Türkiye

Yine Türkiye’deki standartlarının üstüne çıkmış olan bir Galatasaray izledik..
Fizik mücadele eksiğimiz hiç yoktu. Tempomuz onlardan daha iyi, geriye dönüşlerimiz ve ilk toplara basma harekatımız hep daha etkiliydi. Kalelere geliş sayımız daha fazla, gol pozisyonlarımız ise en kötü ihtimalle eşit kalmıştı.
Daha diri olmak bize nasip oldu. Teknik yapımızı fauller ve sert çarpışmalarla bozdular ama yine de iki kanattan da top getiren Galatasaray oldu.
Buna karşılık Baros dayak yedi, kart gören oldu..
Eline gelen top kalecinin kamyon çarpmışa çevirdiği Baros‘un havada dağılmasındandı, ama kart bize çıktı. Placente elle oynadı tık yok, bize kart. Alkışlar filan es geçiliyor tabii ki..
Yine de çok iyiydik ve beni tatmin eden bir mücadele çıktı ortaya. Kadrolar geldiğinde “kesin yanlış” dediğimiz kadro çok iyi ve doğru oynadı.
Demek ki; nasıl dizerseniz dizin, kimi koyarsanız koyun, Avrupa’ya çıkınca daha doğru işler yapıyor bu takım. Dereli’nin attığı Lincoln‘ün atış kullanıldıktan sonraki duran topa hamlesini dün gece Ayhan yaptı ve oyun devam etti. Son dakikada ise Arda‘nın dışarı çıkmayan topuna Kewell bomboş gidiyordu ama hakemin yaptığı defansı (!) geçemedik. “Bir mektupta Şenes bey aracılığıyla UEFA’ya mı yazsak” diyordum ki devre bitti.
Anlaşılan ikinci yarıda mevcudu korumak bile bize “zafer” olacak..
İkinci yarıyı biz oynuyoruz. Maç satranç gibi oluyor. Hamleler ise hep Skibbe‘den. Sarı riski taşıyan Baros‘u almak ne kadar doğru ise, çok çıkan ve dönemeyen Placente‘nin arkasına Sabri‘yi saldırtmak ondan da doğru idi. Laurent Blanc izliyor, bizim Alman kazanmak için hamleler yapıyor. Bir ara parçalıyoruz bile Platini’nin kuzenlerini..
Son dakikalarda da oyunu tutmak için yine zamanı iyi ayarlayan bizim Alman oldu.
Özetle, yüreğini koyarak oynayan bu takımın içindeki ateş bizi umutlandırmaya devam ediyor.
Rövanş maçı yine tam ortadan atılmış bir kesikle bizi bekliyor. Bu kez kontra özelliği olmayan Galatasaray’ın baskı özelliğini koyup, kontralara karşı direnmezsine geldi sıra.
Onu da yapar bizimkiler evvelallah..
Dün gece şah dedik, mat ise İstanbul’a kaldı inşallah..

Hairdesigner
19-02-09, 14:50
Gel bakalım Sami Yen'e
Ebru Kılıçoğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=280)
Sabah

Fransa'da istediğini alan Aslan, turu İstanbul'a bıraktı. Üst üste 3 yıldır G.Saray ile eşleşen Bordeaux, Şubat'taki rövanşta Ali Sami Yen'in atmosferiyle tanışacak..
http://img.sabah.com.tr/i3/sp.gif
Dönüyorlar...Gerçi üçlü savunma ve önlerindeki beşli orta saha önce birbirlerini, sonra da "Bismillah" der demez akın akın gelen Bordeaux'luları ciddi şekilde yabancılıyor, hatta sarıkırmızı forma giyen herkesin suratında 'Kardeşim, hani bunlar UEFA Kupası'nı önemsemiyordu?' ifadesi beliriyor. Dahası ilk 10'da, bir tanesi de direkten dönen Wendel ve Gourcuff imzalı ciddi tehlikeler de atlatıyorlar. Ama sonuçta dönüyorlar! Öyle 'hah işte' dedirten cinsten değil. Benfica maçındaki performansın yanından bile geçemiyorlar daha. Zira 'önler iyi ama arkalar ıı-ıııh, olmamış' G.Saray'da. Ama takımca bir hırs ve çaba mevcut hiç olmazsa. İlk 10'daki şaşkınlığı atınca tam bir denge kurmayı ve '5 dakikada değişir bütün işler' havasını ciddi şekilde koklatmayı başarıyorlar.

http://img.sabah.com.tr/galeri.gif MAÇTAN FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ... (http://galeri.sabah.com.tr/?galerisec=4107)</B>

HESAP SAMİ YEN'DE GÖRÜLECEK
16'da Ayhan'ın kestiği nefis ortaya gelen Kewell'ın vuruşu Ramayaklarına takılmasa gol bile atacaklar. Rakip de boş durmuyor ama! Forvetinden defansına 'atak' yazılı kodlarında. Üstelik bir de hızlılar. Bu nedenle geldiler mi pir geliyorlar. Özellikle 2.yarının başında sık sık De Sanctis'in karşısına dikiliyorlar. Galatasaray, ağırlığını fazla koyamasa da dengeliyor oyunu. Öyle sonu kalecide biten, nefes kesen netleri yok ama en azından son 4 maçta rakip yerine Çin Seddi, maç yerine de işkenceden biraz hallice bir 'şey' seyretmiş olan taraftarlarına 'demek ki futbol zevkli de olabiliyormuş' dedirtiyorlar. İkinci yarısında kantarın topuzu hafif Bordeaux'dan yana yatıyor baskı kurma yarışında. Ama kimse skordaki dengeyi bozamıyor. Galatasaray Fransa'dan dönerken cebine, Ali Sami Yen'de görülecek bir hesap koyarken, Skibbe de ciğerlerine bir yarım nefes çekmeyi başarıyor...

Hairdesigner
19-02-09, 14:50
Dik duruş...
Gökmen Özdemir (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=88)
Vatan

SKIBBE’NİN kararlarına saygı duyuyorum. Çünkü G.Saray’ın teknik direktörü ve seçicisi o. Ama açıkçası o kararları anlamıyorum. Maça üçlü savunma ile çıkmak, 3 ay sonra hiç oynamamış Kewell’ı 11’e koymak, Lincoln’e 85 dakika tahammül etmek dün gece için anlamadıklarımızdı. Bütün bunlara rağmen G.Saray İstanbul’a turu geçebilecek bir skorla, 0-0’la dönüyorsa bu tamamen takımdaki bazı futbolcuların üstün performanslarıyla sağlandı.

YOKSA kulübenin teknik ya da taktik olarak bir artısı yoktu.

EMRE Aşık, Servet, De Sanctis dün parlayanlardı. Emre’yi zaten ne zaman sahaya koysan elinden geleni yapıyor. Servet sol bek gibi başladı, öyle de bitirdi. O da iyiydi. De Sanctis beklenmedik hatalarından arınmıştı. Top sektirmedi. Takıma güven verdi... Orta alanda Mehmet Topal, Ayhan’a oranla ağır basan, takımı yönlendiren adamdı. Ayhan beklenen performansından uzaktı. Ki kendisi son maçlarda zaten iyi oynamıyor. Lincoln silik, Kewell bitikti. Eğer Kewell bu takımdan yılda 2.3 milyon Euro alıyorsa ve sürekli oynamıyorsa, dün geceki gibi komik bir de gol kaçırıyorsa niye alındı? Kritik maçlarda dünya starları böyle goller kaçırmazlar...

HAKEM MÜKEMMELDİ

BORDEAUX iyi bir takım. Ama son haftalarda onlar da düşüşte. Dün G.Saray’ı zaman zaman sıkıştırdılar ama hiç Kewell’ın kaçırdığı gibi bir porzisyona giremediler. Bunda onların yorgun ve bitkin hali kadar başta belirttiğimiz gibi G.Saray savunmasının da payı vardı. Baros’un gördüğü sarı kart ikinci yarıda oyuundan alınmasına yol açtı. Oysa ki onun anları başlayacaktı. Skibbe, Denizli’de Ayhan için yapamadığını yaptı Baros’u korudu ve oyundan aldı. Ama Nonda bekleneni vermekten uzaktı. Mücadele etmekten çekindi. Sert müdahalelerden kaçtı. Bu da bazı ataklarda G.Saray’ın tehlike yaratmasını engelledi.

MAÇIN hakemine gelirsek... Erman Toroğlu da buradaydı. Umarım hakemin yönetimini iyi izlemiştir. 9 metreye açılmayan Ayhan’a kart göstermeyip oyunu devam ettirdi. Kendisini alkışlayan Wendel’i atmadı. Oyunu gereksiz kesmedi. Öne çıkmak gibi bir derdi yoktu. Türkiye’de bu duruma alışmamış olan G.Saraylılar sürekli itiraz ettiler. Ama hakem mükemmel bir maç yönetti. İtirazlar boşaydı.

TUR Ali Sami Yen’e kaldı. 0-0 avantaj mı değil mi onu önümüzdeki hafta göreceğiz. Ama G.Saray sonunda düşüşe bir son verdi. Bordeaux’da dik bir duruş sergiledi. Sezonun geri kalanı için Önemli olan da zaten buydu.

Hairdesigner
19-02-09, 14:51
Baros’a yapılan penaltıydı
Metin Tokat (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=12)
Milliyet

İsviçreli hakem Circhetta, oyun alanı içinde iyi yer alamadığından faul kararlarıyla elle oynamalarda hatalı kararlar verdi. İlk yarının en tartışmalı kararı, Bordeaux takımı ceza alanında meydana gelen kaleci Rame ile Baros arasındaki pozisyondu. Havadan ceza alanına gönderilen topa hareketlenen Milan Baros’un kolları önde olsa da, top önce göğsüne çarpmıştı. Rame’nin kontrolsüz hareketi ve çarpmanın şiddetiyle eline çarpan topa hentbol verdi. Kendisi, açı olarak görüş alanı dışındaydı. Yardımcı hakem ise pozisyonu tam karşıdan görüyordu. Ve bayrak kaldırmayarak takip ediyordu. Orta hakemin kararı kanımca yanlıştı, penaltı vermeli, kaleciyi bariz gol şansını engellemeden kırmızı kartla ihraç etmeliydi. Diarra’yı da ilk yarıda kanlı formayla oynatmaması gerekirdi. İkinci devre ceza alanı içinde kritik pozisyonlar yaşandı. Ayhan’ın, rakibi topa kafa vurmak üzereyken yaptığı hareketle, Mehmet Topal’ın Wendel’in formasından çekip bıraktığı pozisyonlardaki kararları tartışmalıydı. Bu pozisyonda Wendel’e aldatmaktan gösterdiği sarı kartın devamında, aynı oyuncunun alkışlı pozisyonunu gözardı etti. Lincoln’ün ceza alanı içinde yerde kaldığı pozisyondaki devam kararı doğruydu.
Otoritesini maç boyunca sağlayamadı, yardımcılarıyla uyumsuz bir görüntü sergiledi.

Hairdesigner
19-02-09, 14:52
Avrupa'da Aslan
Cüneyt Tanman (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=350)
Takvim

Bordeaux'nun oynadığı son 4 maçta tüm 90 dakikaları izledim. Yenildikleri maçta bile bu kadar kötü oynamadılar. İlk 20 dakikada direkten dönen bir topları ve sol taraftan etkili atakları var ama hepsi o kadar. Bunun 2 nedeni olabilir. Birincisi Blanc'ın dediği gibi Bordeaux'nun UEFA'yı 2. planda görmesi ligi daha önemsemesi ve bu beyanatın oyuncuları olumsuz etkilemesi.
İkincisi, G.Saray'ın oynadığı oyun ve rakibini oynatmaması. Bence ikincisi daha doğru bir yaklaşım olur. Çünkü oyun sistemi, oyuncuların motivasyonu ve oyun disiplisini açısından G.Saray, Avrupa'da ligden çok farklı bir görüntüde.. Sarı-Kırmızılılar, Bordeaux'yu orta sahada adeta boğdu ve kısa bir süre dışında kalesine fazla yaklaştırmadı.
Bordeaux'nun en etkili taraflarından biri duran toplardı. Ama G.Saraylı oyuncular iyi mücadelerinin yanında akıllıydılar. Gereksiz faul ve kornerlere sebep olmadılar.
Hakan Balta'nın yokluğunda üçlü defans doğruydu. Meira, Servet ve Emre üçlüsü tecrübeleriyle son derece başarılı oynadılar. Orta saha, dün akşamki oyunun en dinamik bölgesiydi, hem rakibe top yaptırmadı hem de zaman zaman çok pas alışverişi yaptılar. Ayhan, Arda, M.Topal ve Barışlı orta alan G.Saray'ın olmazsa olmazıydı. Hepsi görevlerini mükemmel yaptılar. Orta alanın sağında Kewell, uzun zaman oynamadığı için riskli seçimdi. Yine de çıkana kadar beklentilerin üstünde bir performans sergiledi. 17. dakikada golünü de atıyordu, kaçırdı diyemem biraz da kaleci Rame'nin şansıydı. Ama Kewell'ın oynadığı bölge Cimbom'un aynı zamanda yumuşak karnıydı çünkü ilk 20 dakika Bordeaux'nun bütün atakları burdan geldi.
Forvette Baros çok canlıydı. Tek başına rakip defansın boşluklarına girip çıktı. Oyundan çıkması performansının kötü olmasından değildi. Ya sakatlık ya da karttan dolayı riske edilmek istenmemesiydi.
Eğer Lincoln, biraz daha etkili olabilseydi, Cimbom arzu ettiği golü de bulabilirdi. Uzun zamandan beri oynamayan Lincoln, belki çok kötü değildi ama fark yaratabilecek etkiden de uzaktı. G.Saray, dün Bordeaux'da kendini yabancı hissetmedi. İyi bir seyirci desteği de buldu. Ayrıca hakemin de deplasmanda bulunabilecek çok iyi bir hakem olduğunu söyleyebiliriz.
Sonuçta, deplasmanda atılacak 1 gol ikinci maç için çok daha iyi olabilirdi... Ama 0-0'lık skor ve zorlu Bordeaux deplasmanında ortaya konan oyun da bence Galatasaray adına çok olumlu.

Hairdesigner
19-02-09, 14:53
Mucize Futbol
Doğan Koloğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=163)
Fotospor

Galatasaray nihayet rakibin uzun boylu kadro yapısı karşısında ister istemez bir takım değişikliklerle sahaya çıkmayı tercih etti. Ve bunu da maçtan önce TV’de alenen eleştirdiler. Ama maçın oynanması ve gidiş tarzı uzun boylu siyahilerden kurulu Bordeaux’ya ilk 5-7 dakika şaşkınlıkla imkan verdikten sonra takımın hiç de yanlış dizilişte olmadığını belgeleyen bir ilk yarı izledik. Orta sahayı çok kalabalık tutarak oyun temposunu kontrol ederek ayrıca bu yılki en boylu 11 oyuncu ile Galatasaray sahadaydı. Ancak maça ısınmış olarak çıkamadık. Daha 5. dakikada bir top bizim direkten döndü. Bir kafa vuruşu gördük tehlikeliydi. Ayrıca ilk 10 dakikada hakem lehimize olan elle kolla olan itmelerde 3 faulü vermedi. Bir görüş hatası olarak değerlendirdik. Ama sonra farkettik ki biz markajı rakipten 1.5 metre uzakta yapıyorduk. Ve siyahi oyuncuların ise neredeyse doğuştan gelen adale gücüyle bizi sindirdiğini gördük.
Dakika 15’te Ayhan şahane bir top gönderdi Kewell’a, şanssızlıkla gol olmadı. Ama hakemin elle kolla hareketleri bu kadar görmezlikten gelmesi rakibin şansıydı sanki. Nitekim ikinci yarı Galatasaray da bizim siyahi oyuncu Nonda’yı oyuna soktu. Herhalde hakemin Fransız takımına verdiği primden biz de yararlanalım diye!. 31. dakikada iki siyahi oyuncu birbiriyle havada çarpıştı. Kan geldi. Neyse ki bizden biri yoktu arada sarı kart görürdü! Bir de insanı üzen nokta Baros’un başına gelenler. 23. dakikada Baros’a istediği top geldi. Kaleci topa değil hakeme girdi. Ama hakem Baros’a bir de kart gösterdi. Galatasaray ikinci 45 dakikada daha atak olan v e gol pozisyonları üreten taraftı. Daha çok Bordeaux’un yanında olan hakem ikinci yarıda bir faul verdi. Yendell onu alkışladı ama kart göstermedi. Lig maçlarında kolay gol yiyen Galatasaray karşılaşmayı 0-0 bitirmeyi başardı ve rövanş için büyük avantaj elde etti. Sarı-kırmızılılar dün akşamki aynı oyunu tekrarlasın turu geçer. Yalnız gol yollarında daha dikkatli olmak şartıyla...

Hairdesigner
19-02-09, 14:53
Çatlayacaklar!
Hakan Can (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=120)
Fanatik

Skibbe’nin icatları Galatasaray kanat ya da defans oyuncularına bir gün cinnet geçirtecek! Bordeaux karşısına 3’lü savunmayla çıkan Skibbe oyuncularından sanki intikam alıyor gibi. Çıkmayan, daha önce birlikte 3’lü oynamayan bir defans, defansa yeterince yardım edemeyen Baros, Lincoln, Kewell, hatta elinden gelenin en iyisini yapsa da Arda’yla rakibi gözüyle takip edenler dörtlüsü ile Galatasaray’ın deplasmanda kazanma şansı ne kadar olursa o oldu. Rakip de set hücumu yapınca forvet mecburen yarı sahaya döndü, rakip kale sanki dünyanın öbür ucuydu...
3’lü savunmanın kaymaları becerememesi, kanattakilerin savunmaya yeterince yardım edememesi ile ilk 13 dakikada 5 tehlike vardı. De Sanctis ile şans da...

Galatasaray kanat oyuncuları 70 metreyi ileri geri koşmak zorunda olduğundan, hücumda gol ustalarının şapkadan tavşan çıkarmasına kaldı. Galatasaray 4’e 5, 4’e 4 hücumlar yerken, hücumu sayısal açıdan hep eksik oyuncuyla yaptı. Maçın sonunda ise doğaldır hiç yapamadı! Can mı dayanır, Arda rakibi takip edecek. Dönüp 40 metre ileri gidecek. Orta sahada topu alacak kafayı kaldıracak. İleride 3 Bordeauxlu’nun yanında yalnızca Baros olacak! Pas yapacak, çalım yapacak. Takım ceza alanına yaklaşacak da gol çıkacak. Yetmedi taçları da o kullanacak! Sistem gereği!

Galatasaray’ın gol yemesini kolaylaştıracak, atmasını zorlaştıracak bir dizilişti. Bu diziliş mecburen yalnızca defansif anlamda olağanüstü oynayan Topal’ı da, Ayhan’ı da, Barış’ı da ve korkarım Arda’yı da birgün sahanın ortasında çatlatacak. Futbolcuların hepsi cansiperhane oynadılar ama bu sistemle bundan fazlası olmaz. Bu isimlerden Arda ve Ayhan ilk yarı biraz 3. bölgeye gitti, ikinci yarıda onlar da tükenince gol ümidi duran topa kaldı, olmadı.
Yine de 18. dakikada Ayhan’ın şahane pasında topsuz oyun ustası Kewell topu Rame’nin üstüne değil, köşeye vurabilse çeyrek final müjdesi o an gelecekti. Ligde elle oynaması çok kez cezasız kalan Baros’un haklı bir penaltı beklerken, elle oynamadan sarı kart görmesi de büyük haksızlıktı. Pozisyon net bir penaltıydı.
Skor avantajlı ama dezavantaj kulübede.

Hairdesigner
19-02-09, 14:54
Skibbe tek başına!
Bahri Havadır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=111)
Akşam

Kendisi için hayati bir maç ama o Fransa sokaklarında tek başına elinde kitapla dolaşıyordu...
Maça konsantre olmadığı belliydi? Acaba neyi okuyurdu? Stres mi atıyordu?
Yoksa nasıl olsa 'Her an ipim çekilebilir' diye işi boşmu vermiş, bilemiyorum...
O insan Teknik direktör Skibbe'di...
Bordeaux sokaklarını tek başına karışlayan Skibbe kendi dünyasında neyi yaşıyordu acaba?
Çünkü o elinde kitaplarla gezerken, Başkan Polat ve bir numaralı futbol danışmanı Kalli başbaşaydı.
İşte böyle bir ortamda takımı açıkladı...
Bordeaux maçı herkes için bir dönüm noktasıydı belli ki...
Yol ayrımında olanlar, yolun başına gelenler, kendi savunmasını hazırlayanlar, yani fırtına öncesi sessizlik yaşanıyordu. Hiç kuşkusuz herkes birbirinden gözlerini kaçırıyordu... Çünkü herkes gergindi...
Bu oyunun ilk dakikalarında açıkca hissedildi... Ama De Sanctis hem becerikli hem de şanslıydı...Takımın istekli oluşu, Milan Baros'un kazanmayı bu kadar çok istemesi artılardı...
Bence Baros'un ceza alanı içinde (23. dakikada) düşürülmesi penaltıydı, ama sarı kartla cezalandırıldı...
Hele Kewell'ın 'Ben daha ölmedim' mesajı vermesi net bir durumdu... Hele 17. dakikada gole bir karış yaklaşmışken rakip kaleci bu kez şanslıydı... Arda bu kez tempoluydu... Torpilli Lincoln'den bir şeyler yapması beklenip duruldu koca 45 dakika boyunca...Ama nerdeeee. İkinci yarıda Skibbe'nin kazanmayı en çok isteyen Milan Baros'u çıkarması uçuk bir karardı...
Stres, öfke ve günlerin getirdiği gerginlik...Ve bu ruh hali içinde futbol oynamaya çalışan oyuncular... Bence bu yükün altından iyi kalktılar... Sert, oyunu bozan, çok koşan bir ekip karşısında iyi direndiler, pozisyonlar da buldular. Fransa'da alınan bu beraberlik fırtınalı günleri az da olsa dindirdi. Ama fırtına asla geçmedi...
Skibbe'nin okuduğu kitabın finali nasıl bitti bilmiyorum ama Galatasaray'daki 'Son belli...'
Başkan Polat çizgiyi çekti...Ya olacak, ya olacak...Ya da tak sepeti koluna herkes kendi yoluna diyecek...

Hairdesigner
19-02-09, 14:54
Avrupa Aslan'ı!
Hamit Turhan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=138)
Fanatik

Bordeaux maçı bir kez daha gösterdi ki, Galatasaray gerçek anlamda bir dünya kulübü. Annesinin liginde işler ne kadar yolunda gitmezse gitmesin, başındaki teknik adam ne kadar tartışılırsa tartışılsın, Sarı-Kırmızılı takımın bir Avrupa kültürüne sahip olduğu gerçek. Bu kültür ancak ve ancak büyük takımlara özgüdür. Tıpkı, kendi liginde şampiyon olamayıp da, Avrupa’da kupa kaldırmayı başaran İspanyol, İngiliz ve İtalyan devlerinde olduğu gibi.
Aslına bakılırsa ligde üst üste kotu sonuçlar alan Galatasaray’ın Bordeaux deplasmanından bir hezimetle döneceği ve Skibbe’nin biletinin bu maçla kesileceği beklentileri yoğunluktaydı. Ancak burada unutulan bir şey vardı. O da, Avrupa kültürüne sahip Galatasaray’da bunu özümsemiş futbolcu sayısının bir hayli fazla olduğuydu. Ve bu futbolcuların her birinin uluslararası tecrübesinin yüksek olması Galatasaray’ı farklı kılan özelliklerden biriydi. Nitekim bu fark da ilk 15 dakika haricinde sahaya ve sonuca yansıdı. Geldiği günden itibaren gideceği gün için papatya falı açılan Skibbe dün gece yine herkesi şaşırtan bir 11’le sahaya çıktı. Bunu Kalli’nin raporu ve telkinleri doğrultusunda mı, yoksa kendi taktik anlayışından mı yaptı bilinmez, sahaya üç stoper, üç ön libero, üç oyun kurucu ve tek forvetle çıkmıştı. Buna mukabil kanat adamları kenardaydı! Doğrusunu söylemek gerekirse bu Skibbe hanesine artı puan olarak yazılacak cesur bir hamleydi. Zira bir futbol takımının sahaya hangi dizilişle çıkacağının o kadar önemi yok! Futbol, içinde yıldızları da barındıran bir takım oyunudur. Aslolan takım halinde savunma, takım halinde hücumdur. Skibbe’nin dün gece sahaya sürdüğü takım da futbolun bu en basit kuralını sergiledi ve Fransa’dan avantajlı bir skorla döndü. Bence Galatasaraylılar bayrakları sandıktan çıkarmaya hazırlanmalıdır. Görünen köy kılavuz istemez. Bu yolun sonu Saracoğlu...

Hairdesigner
19-02-09, 14:55
Skibbe zarları attı ve düşeş geldi
Bener Onar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=378)
Radikal

Maçın en kritik pozisyonuyla başlamak istiyorum. Rame’nin ilk yarıda Baros’a yaptığı hareket yüzde 100 penaltı. Galatasaraylı oyuncu kalecinin müdahelesinden sonra elle oynuyor, daha doğrusu oynamak zorunda kalıyor. Sarı kart gören Baros’un tepkisini görünce şaşırdım doğrusu. Son iki maçta hakemleri neredeyse dövmeye çalışan Çek golcü süt dökmüş kedi gibi. Karşısında bir ‘otorite var’ var ve Çek oyuncu nelere kadir olacağının farkında elbette. ‘Bizde yok’ gibi algılanmasın... Yereldeki karmaşada sorumluluk paylarında hakemi ezmeye çalışan futbolculara da eş bir yüzde verilmeli.
Laurent Blanc’ın önem sıralamasında Ligue 1’i UEFA Kupası’nın önüne koymasının suyunu çıkardılar. Neredeyse ‘Blanc elenmek istiyor’ diye yorumlar yapacaklar. Blanc dediği gibi düşünse neden ideal 11’iyle sahaya çıksın. Geçen sene telafisi olan maçta Galatasaray karşısına yedeklerle çıkmışlar ve Türk ekibi Bordeaux’yu sahadan silmişti. Bu kez işi sıkı tutan bir Bordeaux vardı ve ilk 10 dakikadaki baskılarından -direkten dönen şutları dahil- Galatasaray’ın ucuz kurtulması belirleyici oldu.
Skibbe’nin üçlü savunma tercihini haklı görüyorum. Hakan Balta’nın yokluğunda
Volkan Yaman tek alternatif. Onun da form durumu son Antalya maçında parlak değildi. Meira-Emre-Servet üçlüsü dakikalar geçtikçe birbirlerine alıştı ama Kewell gibi hazır olmayan bir kramponla bu taktiğe başvurmak da riskli bir hamleydi. Bu risk meyvesini 17’de verebilirdi ama Kewell, iki metreden topu Rame’ye nişanladı. Sistemin doğrusu Sabri’yle başlamaktı. Zaten ‘itiraz makinesı’ girdikten sonra Aslan hücumda zaman zaman daha etkili oynadı. Değişiklik demişken Baros’un sakatlık nedeniyle çıktığını öğrendim.
Aksi bir durumu tartışmak gereksiz olur.
Karşılaşma öncesi Galatasaray taraftarı dahil maçla ilgili yorum yapan çoğumuz
Sarı-Kırmızılı oyuncuların Avrupa’da daha istekli olacağını tahmin ediyorduk. Yanıldık diyemem. Ancak Olympiakos, Benfica ve Hertha maçlarına kıyasla hücum olarak sergilenen performans çok yetersizdi.
Yine de öyle ya da böyle ilk etapta görev tamamlandı. Rövanşta neler olacağını kestirmek güç. 0-0’la eve dönüş çoğu zaman iyi değildir. Bordeaux’nun büyük düşüş içinde olduğu
da bir gerçek. Galatasaray bir sonraki turda Hamburg’a rakip olacak kapasitede.
Not: Mehmet Güven, Aydın Yılmaz gibi isimlere hayret ediyorum. Genç yaşta Galatasaray formasıyla bir yerlere gelmiş bu çocuklar nasıl hâlâ yerlerinde sekiyor anlamak mümkün değil.

Hairdesigner
19-02-09, 14:56
Top artık Aslan'da
Tunç Kayacı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=19)
Fanatik

Fransa’da zafere kaçış değil zafere çıkış maçıydı. Ligde kötü günler geçiren Galatasaray Avrupa Kupaları’nda Türkiye’yi tek başına temsil ederken bir anlamda küllerinden doğmayı hedefliyordu. Skibbe, sahaya Antalya maçı sonrası verdiği demeci doğrularcasına hem değişik bir sistem hem de değişik bir kadro sürdü. Ancak maç öncesi kafamızda soru işaretleri de oluşmadı değil. Acaba bu taktik Bordeaux gibi bir deplasmanda geçerli olur muydu? Bunu Ali Sami Yen’e bıraksak iyi olmaz mıydı? Bordeaux cephesinde maç öncesi Fransız ekibinin, ‘önce lig sonra UEFA’ demesi bize biraz avantaj gibiydi. Şampiyonlar Ligi’nden iyi para kazanan Bordeaux’nun kendi liginde yine bu şansı yakalaması ve bu yolda UEFA’nın bir köstek olacağı düşüncesi maç öncesi konuşulanlardı.

Kısacası Kadıköy’e giden yol Bordeaux’dan geçiyordu. Ama dereyi görmeden paçayı sıvamak olmazdı. 2000’deki UEFA kupası nasıl gelmişti... Tek tek engelleri aşarak ve bileğinin hakkıyla Danimarka’da zafere ulaşmıştık. Bence önemli olan dün gece o ruhu yakalamaktı. İlk yarıda Skibbe’nin 3-5-2 taktiği tuttu. Rakip ilk 15 dakikada kanatları iyi kullandı ama, sonrasında oyunu dengeledik. Bana göre bu kadroda Barış’ın yerine Sabri tercihi daha doğru olurdu. Alman hoca da ikinci yarıda Sabri’yi aldı zaten. Savunmadaki 3’lü görevini iyi yaptı ama aynı agresifliği forvette göremedik. Kewell kendine yakışmayacak bir gol kaçırırken, henüz tam hazır olmadığı belliydi. Lincoln zaman zaman parladı ama genel olarak etkisiz kaldı. Sanctis ise Galatasaray için ne kadar önemli olduğunu kanıtladı. Hem önemli kurtarışlar yaptı hem de savunmayı organize etti.
Sonuçta iki ayaklı bir maçtı, Galatasaray ezilmeden avantajlı bir sonuç aldı. Yıldızları daha gününde bir Cim Bom, bu turu İstanbul’da çok zorlanmadan geçer.

Hairdesigner
19-02-09, 14:56
Kupa mantığı başka
Cem Can (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=136)
Fanatik

Skibbe özellikle Avrupa kupalarında, fazla denenmemiş ve tek maçlık diziliş, taktik ve motivasyonlar ile Lucescuvari bir çizgide hareket ediyor...
Tamamı başı yukarıda oyunu okuyarak oynayan Bordeaux, Gourcuff’un dikine toplarıyla orta sahayı çabuk geçerek Galatasaray savunmasını geri itip ceza sahasının içine soktu ve kaleye biri direkten dönen 4 deneme yaptı... Orta saha geriye çabuk dönüp, Arda ve Kewell kanatlara yardım edince Bordeaux’nun temposunu düşürüp, top rakipteyken oyunu kontrol altına aldılar.
Galatasaray’ın ilk yarıda hücumda etkili olamayışının başlıca nedeni; sürekli olarak Baros’u rakip savunma ile boğuşmak zorunda bırakan uzun toplar denememiz ve hakemin de Galatasaray’ın rakip sahaya yerleşmesini sağlayacak faulleri vermemesiydi. Bordeaux ilk faulünü 22’de yaptığında Galatasaray 3 hücum faulü yapmış ve Baros da dayaktan çıkmış gibiydi... Baros’un 23’te Rame’nin bütün bedeniyle darbelenmesi ise kesin penaltıydı, faulu bile zor veren hakem penaltıyı tabii ki vermedi.
Galatasaray’ın kilit aksiyonu Ayhan’ın soldan hücuma katılmasıydı. Bu sayede, Kewell ceza sahasına girme şansı bulup, en önemli pozisyonu yakaladı...
Galatasaray Ayhan, Mehmet Topal ve Barış’ın üstün direnişi ile Bordeaux’u ileride çoğalıp risk almaya itti ve ileride uygun geniş alanlar buldu. Eğer yarı sağlam adamlarla oynamayıp, oyunun iki yönünü biraz daha iyi oynayabilen bir takım olmaları halinde, geniş alanları cezalandırarak gol atıp, hatta galip gelerek dönebilirlerdi.

Hairdesigner
19-02-09, 14:57
Pembe mektup!
Oğuz Dizer (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=18)
Fanatik

Bordeaux pembe mektup yazmıştı! Zarfın içi zehir zemberek çıktı. İddialı değillermiş UEFA’da! İddialı olsalar... Fransa karmasını mı çıkaracaklardı? Neyse ‘pembe umutlarla dönüldü’ hiç olmazsa.
Galatasaray’ın zafiyeti kenarlarda. Maarif paşası okulları değil, ama Alman paşa kenarları kaldırmış. Okul kalksa maarif, kenar kalkınca Skibbe rahat! Takıma bek almayanlara da bak! Her yer dolu, orası boş.
Kenar yok! Göbekten geliyorlar. Gourcuff direk dibi, Chamakh direk üstü. Gelecek sefer, demek göbek de kalkacak!
10 dakika bocaladık, sonra toparlandık. Ayhan, Arda, Barış’tan maxi performans. Rakip hücuma çıkarken, 3 mükemmel kesim de savunmacılardan. Önce Servet’le kazanılıyor, Ayhan’la renkleniyor ve Kewell’ın ucu ucuna dokunuşu maalesef Rame’ye çarpıyor. Yazık ki ne yazık! Daha sonra Emre Aşık ve Barış’la rakip hücuma çıkarken kesimi yapılan ve Galatasaray’ın boynunu adeta giyotinden kurtaran iki Bordeaux hücumu. Bu performansa bravo. Lincoln ve Baros’tan da aynısı bekleniyor. Kewell da hoş görülüyor. Arıza servisinden yeni çıktı çünkü!
Baros çıktı, Nonda var şimdi. Skibbe baskı kuracaksa mesele yok da, Blanc kurunca sorun çok. Kontraya Nonda hangi makamda gidecek? Rast, nihavend, hüzzam? Bu tip oyunda iş yapacak dışarıda, bakacak içeride. Sabri hırsından yararlanma niyeti var şimdi. Circhetta’nın anasının ak sütü gibi hak eden Wendel’e 2. sarıyı esirgemesi, geleneksel İsviçre nekesliği!
Antalya yenilgisi sonrası, iyi mücadele ettiler, yenilmediler. Öyleyse canları isteyince sıkıyor, istemeyince koyveriyorlar! Bu daha da tehlikeli.
Çare bulmak lazım belli.

Hairdesigner
19-02-09, 14:59
Teselli
Gürtay Kıpçak (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=397)
Tercüman

İçerde aradığını bulamayan G.Saray dün akşam Bordeaux karşısında en azından bir beraberlikle dönerek bir nebze olsun bir teselli buldu.
Rakibin karşısına bugüne kadar pek oynamadığı 3’lü defans anlayışıyla çıkan Sarı-Kırmızılılar ilk 15 dakika içinde adeta ecel terleri döktüler. Öyle ki kalelerinde 5 tane şut ve bir de direkten dönen topu bu kadar kısa süre içinde yaşadılar. Orta sahada top tutamayışımız rakibin hızlı ve kolektif oyunu bize adeta nefes aldırmadı. Ancak 20. dakikadan sonra oyunu biraz olsun dengeledik. Bu arda Kewell’ın müthiş bir fırsatı heba etmesi herhalde uzun süredir oynamamamsından kaynaklandı. Yoksa son derece mahkum oynadığımız bir oyunda öne geçmemiz işten bile değildi.
Bu arada De Sanctis’in son derece oyuna konsantre oluşu bizim lehimize gelişen önemli faktörlerden biriydi. Öylesine bir defans zaafı yaşadık ki sağ ve sol defans bloklarımız adeta yolgeçen hanına döndü. Ancak rakip buraları beklenenden az kullandı. Türkiye’de yaşadığımız diğer bir sıkıntının da burada devam etmesi top kayıplarımızın artmasındaki en büyük etken oldu. Rakibin her temasında kendi yere atıp faul bekleyen Sarı-Kırmızılılar bu konuda oldukça hayal kırıklığına uğradılar. Nedense bir türlü aklımızı sadece futbol oynamaya odaklayamıyoruz. İlk yarıyı kazasız belasız berabere kapatınca belki ikinci yarı bir şeyler olur diye umutlandık. Ama ikinci yarı da tıpkı ilk yarı gibi başladı. Rakibin baskısı bizi sahamıza hapsettirdi.
Lincoln’ün bir türlü organizatörlük görevini yerine getirememesi Arda’nın hücumdan çok defansa yönelik oynaması gol ümitlerimizi Kaf Dağı’nın ardına taşıdı. Zaman zaman saman alevi parlamalarımızda da doğru zamanda doğru pasları yapamayınca golü bulmakta oldukça zorlandık.
Rakibin sahanın her yerinde yaptığı baskı ve de bütün ilk toplara hamlesi bizi iyice oyundan düşürük 10 kişi ile sahamıza kapanmamıza neden oldu.
Evet dün gece deplasmanda alınan beraberlikle dönüyoruz. Dileriz bu beraberlik ve de rövanşa kadar geçecek süre bize bir avantaj olarak çalışır. Yoksa G.Saray’ın sıkıntılarına önemli bir halka daha eklenir.
Bu arada bahsetmeden geçmeyelim. Tamam geçmişi karıştırmayalım ama Kayseri maçında Lincoln’ün çift sarı kart görüp atıldığı pozisyonların birebir aynısı dün akyam da yaşandı. Ama ikisinde de sarı kart yoktu. FIFA hakemi olan Cloudio Circhetta’nın anlaşılan o ki Selçuk Dereli’den öğreneceği çok şey var.

Hairdesigner
19-02-09, 14:59
Jun'dan iyisi can sağlığı!
Serhat Demirtaş (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=230)
Fanatik

Alanzinhoooo, Alanzinhooo, Alanzinhooo! Hava alanına gelenler önce böyle bir tempo tutturmaya çalıştı, tıpkı Brezilyalı’nın oyunu gibi!
Tutturulamadı!
Varyeteler, topuklar, yapılı saçlar!
Güvendiğim insanlar izledi, hepsi de ‘iyi’ dedi...
Kriz havasına gerek yok. Zaten ülkemizde de kriz yok! Olsa bakanlarımız çocuklarına söylerdi... Onlar da ‘mısır’ patlatmaz, batacak ‘gemileri’ ‘enerji’ ile yüklemez, kürek mahkumlarına ‘bahşiş alın’ demezdi!
Eee şimdi durduk yerde kriz çıkarmanın da anlamı yok.
Sadece endişem şu; Jun Türkiye’ye gelmişti, ılık bir yaz akşamı... Kaan Bora, Serkan Hacıoğlu ve ben alandaydık, tabiri caiz ise dünyanın parası verilen Jun’u biz karşıladık! Çek Ligi’nin gol kralıydı ama pasaport polisi dışında kimse yüzüne bakmadı. Ayıptır söylemesi, cebine para koyduk! Yok yok elden değil, kendi kartıyla bankamatikten çektik de öyle koyduk!
Olmadı, tutmadı, tek golünü Beşiktaş’ta attı, gitti!
Aslında yönetim golü kendi kalesine atmıştı. Bu sürekli koz olarak kullanıldı.
Ve birkaç hafta öncesi... Mekan dış değil, iç hatlar, bu hattı Trabzonlular bastılar! Yönetici akını, medya alakası. Ama yine FANATİK giydirdi! Yanlış anlamayın formayı.
Kolbastı olmadı, Samba yapacaktı ama unutmuştu. Dile kolay; Brezilya’dan Norveç’e geçmiş, oradan Jet-Lag’a geçmiş, İstanbul üzerinden Trabzon’a inmişti. Görüntülerini görmesek, izleyenleri bilmesek ‘bu ne?’ diyecektik.
Hala zamanı, top top kumaşı var. İri Yusuf’tan sonra ufak gelmiş olabilir ama bu haftaki Denizlispor maçında taraftar Alanzinho’ya not verecektir. Trabzonspor taraftarı krediyi zor verir, geri ödemeyi geciktirir. Bu yazıyı inşallah birisi Alanzinho’ya çevirir. Zira ‘Fırtına’ya karşı koşulmaz, bilinir!

Hairdesigner
19-02-09, 15:00
Yolun açık olsun Aslanım
Suavi Yardımoğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1835)
Tercüman

Galatasaray, uzun ve yorucu bir kışın ortasında Fransa’da eski sevgilisi ile buluştu. Bordeaux şarabından bir yudum alıp, geçmiş sevgililer gününü kutlamak amacındaydı.
Ama gördük ki bu Galatasaray koluna Avrupalı sevgilisini takıp, yedi düvele caka satan o eski Galatasaray değil.
Belki Galatasaray çok kötü oynamadı. Aksine iyi de mücadele etti. Lincoln vardı, Kewell vardı, Baros vardı, Arda vardı, ama bir şeyler eksikti Galatasaray’da...
“Ligi düşünürler, eksik çıkarlar” geyiklerine inat sahada aslanlar gibi mücadele eden bir Bordeaux vardı. Öyle ya karşısında “aslan” vardı. Aslan gibi mücadele edeceksin ki, aslanla baş edebilesin!
Kafamıza takıldı bir kere Avrupa arenasındaydı ama, sayın Başkan’ın bu gereksiz Federasyon inatlaşması futbolculara da yansıdı mı diye?
O ilk yarıdaki Avrupa aslanı gitmiş, zaman zaman pençelerini gösteren adeta süt dökmüş bir kedi gelmişti yerine... Zaman zaman da ancak Aslan rolünden sıyrılan Sarı-Kırmızılılar “Horoz Nuri”liğe özendiler. Futbolcuların kafasında önce hakemle, rakiple dalaşmak vardı. Futbola gereğince konsantre olamadı Cimbom...
İşin kötüsü “Ya adamlar Avrupalı, psikolojik etmenlerden fazlaca etkilenmez” dediklerimizden Baros bile bu havaya girmişti. Dikkat edin, son maçlarda Milan’ın suratında hep aynı ifade, ya pis bir sırıtış ya da isyan. Hep onun karşısındakiler, hep hakem art niyetli.
Kimse Skibbe’ye kızmasın. O da sezdi Baros’un kafasının futboldan uzaklaştığını. Sakatlık işin bahanesi bence. Üstelik sarı kartı da vardı Çek yıldızın... Sabri tercihi iyi miydi? Şut çekmediği (!) sürece; “evet”
Galatasaray ilk yarıda vaziyeti idare etti. Defans sıkça pozisyon vermesine karşın, en azından olaya iyi konsantre olarak hatalarını örttü. Bordeaux’nun Galatasaray orta alanını uzun ve hızlı toplarla çok kolay geçmesi ise ikinci maç için bir uyarı oldu. Galatasaray bir basket maçı edasında gelişen oyunda, ikinci yarıda kale önünde de sıkça göründü. Kewell maç eksiğine rağmen elinden geleni yaptı. Nonda hücumu zenginleştirse de, Galatasaray’ın beklentilerine tam olarak karşılık veremedi, her zaman olduğu gibi. Ama dedik ya, bir şeyler eksikti Galatasaray’da...
Wendel’in pozisyonunda yüreğimiz ağzımıza geldi. Ama İsviçreli hakem dikkatliydi. Wendel, Claudio’yu yerde alkışlarken, gözlerimiz Cüneyt Çakır’ı aradı. Nasıl yapıştırırdı kırmızıyı ama!...
Nitekim hocası Fransız futbolunun efsanelerinden Blanc da anti futbola prim vermedi ve onu da kenara alıverdi.
İki ayaklı maç 0-0’lık skor ilk bakışta avantaj. Ama rakip de bir deplasman canavarı.
Yolun açık olsun Galatasaray önce Sami Yen, sonra Kadıköy seni bekliyor.

Hairdesigner
19-02-09, 15:01
Avrupalı ruhu
Hasan Tankaya (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=292)
Takvim

Galatasaray, Avrupa'da mücadele eden tek Türk takımı kimliğine dün gece geçmişten gelen genlerini de ekledi. Bordeaux karşısında çok iyi mücadele etti, rakibine gücünü hissettirdi.
Sarı-Kırmızılılar, mücadeleye 3-5-2 ile başladı.... Hem orta sahayı kalabalık tuttu, hem de rakibin kanatlardan oluşan hücum gücünü karşılayacağı bölgeleri çok adamla kapadı. Bu kurgu Fransız ekibini, oyunun başındaki 3 fırsat dışında kaleden uzak tuttu. Bunlardan Chamakh'ın direkten dönen kafası dışındakiler zaten Gourcuff ve Wendel'in dış şutlarıydı.
Sonrasında Galatasaray, rakibe önde bastı ve ceza sahasına sokmamaya çalıştı. Bunda da başarılı oldu. İlk yarının mucize fırsatını da Cimbom kaçırdı. Ayhan'ın pasında Hary Kewell boş kale yerine topu kaleciye teslim etti. Yine ilk 45 dakikada unutulmayacak bir pozisyonda Milan Baros sarı kart gördü. Oysa, pozisyon penaltıydı. Elden önce kalecinin orantısız güç kullanımı vardı. Ne yazık ki Galatasaray, UEFA MHK'sine takıldı. Ama bizim MHK'ye ders 40. dakikada geldi... Bordeaux'lu oyuncu topu oyuna sokarken meşin yuvarlağı resmen Ayhan'a atarak oyunu başlattı. İsviçreli hakem devam kararıyla Oğuz Sarvan'ı ofsayta düşürdü.
Mehmet Topal çok top kazandı. Emre, gücünü sonuna kadar kullandı. Ayhan, Arda solda iyi çalıştı, iyi anlaştı. Servet hatasız oynadı. Kewell, elinden geleni yaptı. Lincoln, etkisizdi. Gözler bu kez onu sahada aradı. Baros-Nonda, Kewell-Sabri değişiklikleri yerindeydi. G.Saray işi Sami Yen'e bırakmayacak pozisyonları da yakaladı. Ama golü bulamadı. Sonuç olarak herkesin Bordeaux'yu favori gördüğü turda, sahadaki Aslanlar gerçekten şahlandı, ayağa kalktı. Köprünün diğer ayağına geçeceğini dün gece sahada ortaya koyduğu futbolu ve ruhuyla herkese kanıtladı.

Hairdesigner
19-02-09, 15:02
Skibbe'nin riski
Ruhi Kanal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=411)
Yeni Çağ

2000 yılında kaldırdıkları UEFA Kupası ile Türk futbol tarihine altın bir sayfa yazan Galatasaray’ın Avrupa’da farklı oynadığı su götürmez gerçek...
Zira bu sezon başında Şampiyonlar Ligi’ne veda eden, Türkiye Kupası’nda devre dışı kalan ve Süper Lig’in son haftalarında arka arkaya puanlar kaybeden ayrıca kötü futbolu ile eleştirilen Sarı Kırmızılılar’ın Fransa’da böyle bir performans ortaya koyacağını Galatasaraylılar bile düşünmüyordu.
Üstelik bu maçın kendisi için son şans olduğu dillendirilen Galatasaray’ın genç teknik direktörü Michael Skibbe’nin bu kadar riskli bir kadro ile çıkacağını ise kimse tahmin etmiyordu.
Sarı Kırmızılılar’ın Süper Lig’de 1-0 mağlup olduğu Antalyaspor maçında sahanın en kötülerinden olan Sabri ve Volkan’ı 11 dışında bırakan, 3’lü defans ve kalabalık orta saha ile maça başlayan Skibbe’yi çılgınlıkla suçlayan da olabilirdi. Ancak bu iki oyuncunun yokluğu bence büyük kayıp değildi.
Zira Galatasaray’ın son haftalarda bu bölgeleri yol geçen hanı gibiydi. Sarı Kırmızılar ve Skibbe için hayati önem taşıyan dün geceki maçta futbolcular, aslanlar gibi mücadelede etti. İlk yarıda rakibin özellikle Gourcuff ve Wendel ile yaptıkları tehlikeli atakları geçiştiren Galatasaray oyunda dengeyi kurdu. Bu yarıda Kewell’in kaleciden kornere giden şutu ise tam bir şanssızlıktı.
Cim Bom, ikinci yarıya sarı kartlı Baros’un yerine Nonda’yı alarak başladı. Bordeaux ilk yarı olduğu gibi ikinci yarıya da yine baskılı başladı; ancak Sarı Kırmızılılar rakibin ataklarını akıllıca önledi ve daha sonra oyuna ortak oldu. Galatasaray dün gece akıllı bir oyun, inanılmaz bir mücadele ile istediği sonucu aldı. İkinci maç için avantaj yakaladı.
Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe’nin mabedi olarak anılan Sükrü Saraçoğlu Stadı’ndaki final için avantajlı bir adımı daha Bordeaux’da attı. Geriye bir hafta sonra Ali Sami Yen Stadı’nda turu getirecek skoru almak kaldı.

Hairdesigner
19-02-09, 15:03
Galibiyet kaçtı
Kadir Çetinçalı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=337)
Vatan

LİGDE Antalya yenilgisinin ardından G.Saray’ın sahaya 3-4-2-1 sistemiyle çıkması fazla riskli bir karardı. Skibbe haftalardır birçok yanlış yaptı. Çok da eleştirdik. Ama adamda mangal gibi yürek varmış. İpin ucundaki bir teknik adam olarak, bu denli riskli bir kadro ve dizilişle çıkmak fazla cesurca bir karardı. Skibbe’nin kararı tartışılabilir. Yanlış da olabilir. Ama görevden alınması 1 ya da 2 yenilgiye bağlı olan bir teknik adam olarak alkışlanacak bir cesaret gösterdi.

ÜÇLÜ savunma maçın başında biraz bocaladı. Ve bu dönemde Chamak’ın kafa şutu direkte patladı. Devamında 3 adet dişe dokunur şut girişimi oldu Fransız ekibinin. Dakikalar ilerledikçe G.Saray sahaya dengeli yayıldı ve topu kontrolünde tutan taraf olmaya başladı. Ayhan sol kanada yanaşıp Arda ile mükemmel top alışverişleri yaptı. Bu alışverişlerin birinde Harry Kewell’a topu boş kaleye vurmak kaldı. Ancak 3 ay sonra ilk kez forma giyen Avustralya’lı topu boş kale yerine Rame’ye nişanladı.

AYHAN DİNAMO GİBİYDİ

İKİNCİ yarı G.Saray rakibinden çok daha pozitif futbol oynadı ve daha net pozisyonlar buldu. Başta savunmada Emre ve Servet mükemmel zamanlama ile birçok tehlikeyi başlamadan önlediler. Ayhan dinamo gibi çalışıp, hatlar arasındaki bağlantıyı sağlayan adam oldu. Son haftaların yorgunu Arda, ne denli kaliteli ayak olduğunu Fransızlar’a bir kez daha gösterdi. Fransız medyası Gourcuff’u yere göğe sığdıramıyor. Ve değerinin 15 milyon Euro olduğunu yazıyor. Gourcuff 15 milyon ederse Arda 45 eder. Sabri sağ bekte değil, orta alanın sağında başarılı olabileceğini gösterdi. İkinci yarı Kewell’ın yerine oyuna girdikten sonra sağ kanada daha da hareketlilik kattı.

SKOR Ali Sami Yen için avantaj. Ama 90 dakikadaki futbola baktığınızda G.Saray, turu çok daha sağlama alacak bir skorla İstanbul’a dönebilirdi. Bu skor ve oynanan futbol Michael Skibbe’nin baharı görmesini sağlar gibi.

Hairdesigner
20-02-09, 13:43
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1781.jpg Sıra son adımda

Şükrü Saracoğlu mabedini kazandırdı Türkiye'ye. Çoğu kulübümüzün futbolcularının parasını ödeyemediği günlerde, Fenerium'u yarattı ve diğer kulüp taraftarını kıskandıran adımlar attı tesisleşmekte. Aziz Yıldırım'la çok önemli bir adım daha attılar. Volkan Babacan, İlhan Parlak ve Burak Yılmaz'ın yanına Gökhan Emreciksin, Onur, Furkan, Abdülkadir ve Özgür gibi gençleri de katarak gelecek 10 yılın kadrosununun omurgasını oluşturdular şimdiden. Hele temsilcilerini Brezilya'ya göndererek Barcelona, M. United ve Arsenal gibi Avrupa devlerinin yıllardır yaptığını yapmaya başlaması, yani yurtdışından da geleceğin yıldızlarını çocuk yaşta kadrosuna katmak için planlar yapması alkışlanacak cinstendir.

Günahı ve sevabıyla
Doğrusu çok yönlü olarak akıl tutulması, vicdan körelmesi ve ahlak erozyonu yaşadığımız bir süreçte Fenerbahçe'nin vizyonuna denk düşen bir akılcı ve ekonomik bir adım atması futbolumuz adına sevindiricidir. Çünkü o futbolumuzun 'imam'ıdır, dolayısıyla sevap ve vebali bulunmaktadır futbolumuzun bugünkü hal ve düzeyinde. Dolayısıyla bütün bu güzel adımları taçlandıracak son adımı da atmalı ve futbolumuzda "sportif direktörle çalışma" dönemini başlatmalıdır. Zira kim ne derse desin, Fenerbahçe (iyi ve kötü yönde) tüm kulüplerimiz tarafından örnek alına gelmiştir çok yönüyle. O zaman tarihi sorumluluğunu yerine getirip, kulüplerimizin el yordamıyla yönetilme dönemini sonlandıracak son adımı da atmalıdır.

Hairdesigner
20-02-09, 13:44
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1438.jpg En büyük kim?

Türkiye'nin en büyük kulübü şüphesiz Fenerbahçe'dir. Parasal yönden böyle olduğunu, kısa süre önce 118 milyon euro'yu aşan varlığı ve Avrupa'nın da 19. sırasında olmasıyla ispat etmiştir. Büyüklüğünü, milli küme olan ve Türkiye Ligi'nin de başlangıcı sayılan şampiyonalarda en çok (11 defa); yeni adıyla da Süper Lig'de 17 defa kupayı müzesine götürmekle futbolda da ispat etmiştir. 100. yılında kazandığı 9 branştaki 120'yi aşan kupayla diğer branşlarda da rakipsiz olduğunu ortaya koymuştur. Fenerbahçe'nin Türkiye'nin en popüler ve en çok taraftarı olan külübü olduğu malum. Ama Galatasaray'da bir şirket, Beyoğlu'nda 2000 taraftar arasında yaptığı bir anketle sarı-kırmızılı takımı 1-2 puan önde gösterip Adnan Polat'ın sevinmesine ve gerçekmiş gibi bunu açıklamasına; bu haberi doğru sanan bir Alman şirketini kendi yapmış gibi yayınlamasına şaşmamak da elde değil. Taraftar çokluğu önce seyirciyle ölçülür. 55 bin kişilik stadını 35 bin 600'ü kombine olmak üzere her hafta en pahalı giriş ücretlerine rağmen dolduran, resmi ürünlerin satışından vergi hariç yılda 50 milyon lira kazanan, medyada her ay kulübü, başkanı, futbolcuları en çok konu olan ve şirketlerin reklam eşantiyonları üzerindeki rozet dolayısıyla en çabuk biten kulüp de Fenerbahçe'dir.

Bazıları görmüyor
Bir büyük gazetenin yazı işleri müdürü, "Gazetemiz Fenerbahçe'nin galibiyetlerinde en az 70 bin fazla satmaktadır. Diğer maçlarda tirajımız değişmez" demiştir. Fenerbahçe'nin işgal yıllarında Anadolu'ya silah taşıdığını, şehitler verdiğini, o yıllarda İstanbul'da oynanan iddialı maçlarda İngilizleri yenerek Türkiye'nin gururu olduğunu ve bu nedenle çok tutulduğunu bilmeyen Avrupa'daki üçüncü nesil, UEFA Kupası dolayısıyla belki Galatasaray'ı meylediyor ama dünyanın çok yerindeki dernekleri, halk arasındaki sevgisi, sarı-lacivertlileri ayrıcalıklı kılıyor. Ve bunu ancak bazı körler göremiyor.

Hairdesigner
20-02-09, 13:44
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg Beyler siz bu hırsla nasıl hakemlik yaptınız?

Yıllardır kukumav kuşu gibi düşünür ve tartışır dururuz. Hakemlerin yaptıkları hata mıdır, yanlış mıdır? Ben kötü niyetli (!) olanlardanım, birçok hatada "yanlış" ararım. Bazı arkadaşlar tam tersini yapar; her yanlışı hata sınıfına sokmaya çalışırlar. Peki biz böyleyken sokaktaki adam ne yapacak, kime inanacak? Bunu kimse bilemez ama belki bazı emekli hakemlerin durumu sokaktaki adam için de bir anlam ifade edebilir. Bu satırları karalama sebebim de budur zaten. Bakın bu ülkede birçok meslek grubu var... Doktorlar, gazeteciler, mühendisler, işçiler, köylüler, muhtarlar, müteahhitler v.s... Peki siz bu meslek gruplarının hiçbirinde, bizim hakem camiasındaki çekişmelerin yaşandığına şahit oldunuz mu? Mesela mühendisliği bıraktıktan sonra eski mühendisleri eleştirmeyi iş edinen birini tanıdınız mı? Hayır!.. Tanıyamazsınız!.. Çünkü yok!.. Ama hakemler de var... Bu arkadaşlar düdüğü bırakınca MHK başkanı olmak (Maalesef sadece bir tane MHK var keşke 300 tane falan olsa o zaman belki tüm eski hakemleri mutlu edebilirdik), hakem derneği başkanı olmak, hiç değilse gözlemcilik yapmak, o da olmazsa medyada köşe kapmak için inanılmaz bir savaş verirler. Sanki hepsi koltuk kapmaya programlanmış... Onda var bende niye yok... Falanca nerelere geldi ben neredeyim... Bu tür kıskançlık nöbetleri bu arkadaşların yaşam felsefelerinin temel taşıdır bir anlamda. O nedenle bunlardan bazılarının, ekranda ya da gazetede yer kapınca, diğer hedeflere ulaşmak için bazı isimlere sürekli salladıklarını, bazı isimleri ise sürekli yücelttiklerini görürüz. Üstelik iyice gemi azıya almış şekilde yaparlar bunu. Rakip olarak gördükleri eski meslektaşlarına acımasızca saldırırlar. Kelimelere sığmayan, inanılmaz bir savaş var hakem camiası içinde. Her gün, her saat, her dakika, her saniye, her an... Peki hakemliği bıraktıkları zaman kişisel hırslarının peşine böylesine acımasızca düşen bu kişiler, düdük çalarken bu hırslarını nasıl dizginliyorlardı acaba? Şimdilerde şan ve şöhretin esiri olduğunu net şekilde gördüğümüz bazı arkadaşlar, hakemlik yaparken bu duygularını tatile mi göndermişlerdi? Yani... Şöyle mi düşüneceğiz... Bu arkadaşlar maç yönetirken, hırstan, şan, şöhret merakından uzak birer melektiler ama hakemliği bırakınca mı bozuldular? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Bu nedenle bazı eski hakemlerin halini görünce, futbol tarihimizde yaşanan birçok olaya daha bir şüpheyle bakıyorum. Daha kötüsü hakemlere güvenim de her geçen gün azalıyor.

Hairdesigner
20-02-09, 13:45
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1689.jpg Uygun analiz

Bir teknik adamın futbolcularına yaklaşımı çok önemli. Ayırım yapmaksızın, formayı hak edene verdiği zaman futbolcular da, o teknik adama her zaman inanır. Sivasspor Teknik Direktör Bülent Uygun'un yaklaşımı da böyle. Eski-yeni, genç-tecrübeli oyuncu ayırımı hiçbir zaman yapmaz. Futbolcu her maçta aynı performansı göstermeyebilir. Güvendiği bir futbolcu o maçta kendisini mahcup eder ama Uygun, hiçbir zaman o futbolcusunu dışlamaz. Onunla daha çok ilgilenir. Futbolu bir basketbol gibi oynatır. Bülent Uygun, futbolculuğu, menajerliği, yardımcı antrenörlüğünü dönemindeki futbol birikimini bugün teknik adamlığa taşımış bir kişi. Bülent Uygun, bilimsel çalışmaya, disipline önem veren, analiz gücü yüksek bir teknik adam. Takım uyumuna ve takım oyununa önem veriyor. Bu nedenle futbolu güzelleştirecek bir oyun düşüncesini 90 dakikaya etmeyi amaçlıyor. Uygun, her zaman kazanmaya odaklı bir teknik adam. Cesur, agresif, heyecanlı, hırsını futbolcularına enjekte ederek maça hazırlıyor ve bunu sahaya yansıtıp, rakiplerine hükmedebiliyor. Bir teknik adam için en büyük şans aynı takımda ve aynı futbolcularla uzun süre birlikte olmak. Bülent Uygun, ince ayrıntılara kadar her futbolcusunu yakından tanıyan bir kişi. Futbolcu kim olursa olsun disiplinden asla ödün vermiyor.

Temelleri attı
Bülent Uygun, Sivasspor dışında kentin ekonomik ve sosyal sorunlarıyla da yakından ilgileniyor. Bir teknik adamın başarısı şampiyonlukla ölçülür. İki yıl içinde Sivasspor'un geldiği nokta bir teknik adamın ne kadar başarılı olduğunu, planlı programlı çalıştığını gösteriyor. Başarılar geçeci değil, kalıcı olduğu sürece değer kazanır. Bülent Uygun'da kalıcı bir başarının temellerini atıyor. Bülent Uygun'un da eksik yönü var. Bazı maçlar sonrası sıcağı sıcağına yaptığı söylemler hem kendisine hem de Sivasspor'a zarar verir. Uygun, bu söylemlerini teknik adam başarısıyla paralel götürmeli. Fevri hareketlerden kaçınmalıdır.

Hairdesigner
20-02-09, 13:45
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1692.jpg Aman dikkat!..

Bank Asya 1. Lig'de çetin geçen lig maratonunun kuşkusuz en dikkat çeken sonucu lider Manisaspor'un iki haftadır yenilmesine; rakiplerine zirve şansını altın tepside sunmasına rağmen diğer takımların adeta nazire yaparak "İstemeyiz" demeleri, liderliğinin devamı oldu. Siyah-kırmızı-beyazlı Ege temsilcisi, lig boyunca sadece bir maçta yaşadığı mağlubiyet hüznünü son iki haftada hem içeride, hem dışarıda üst üste yaşamasına rağmen takipçilerinin lütfu ile zirve yarışının içinde oldu.

KASIMPAŞA'DA NELER OLUYOR?
Son haftaların formsuz İstanbul temsilcisi Kasımpaşa'da aldığı kötü sonuçlarla avantajını dezavantaja çevirdi. Bazı kararlar almaz, kadrosunda revizyona gitmez ise Uğur Tütüneker'i zor günler bekliyor.

KARŞIYAKA GERÇEĞİ
Nefesini rakiplerine solutan, korku salan bir takım var ki derinden geliyor: Karşıyaka! İki İzmir temsilcisinden biri olan kırmızı-yeşillilerin çıkışı dikkat çekiyor. Genç hoca, genç kadrosuyla Reha Kapsal'ın geçtiğimiz haftanın Samsun yenilgisinin acısını son dakikalarda attığı gol ile rakibi Kasımpaşa ile sevince dönüştürmesi ilk iki için şansını daha da artırdı.

TAHİR VE ALTAY'IN ÇIKIŞI
İzmir'de bir başka başarılı sonuç alan ekip ise Altay oldu. Feyyaz Uçar'ın istifasını kendi bünyesindenbir isimle, Tahir Karapınar ile çözen siyah beyazlılar adeta siyah günlere beyaz bir sayfa açmış oldu. Genç teknik adam yönetiminde mağlubiyet almadı. Puan farkına bakmayın, yarışta artık Altay da var.

BOLUSPOR İNANDI, KAZANDI
Bu ligi değerlendirip de Boluspor'un son haftalardaki çıkışını görmemek olmaz. Teknik direktör Serhat Gülleri sıkıntılı başladığı bu ligde kendisine inanan Boluspor yönetimini mahcup etmedi. Necip Çarıkçı başkanlığındaki yönetim, kötü söylentilere kulağını tıkadı, hocasına inandı. Kırmızı beyazlılarda golcü Edim'in çıkışı dikkat çekici.

ERCİYES-ADANASPOR
Son değerlendirmemiz Kayseri'de oynanması gereken Erciyesspor-Adanaspor maçının ev sahibi takım oyuncularının ani rahatsızlığı sebebiyle ertelenmesi oldu. Bu ertelemenin her iki takımın puan yakınlığı ve kritik sıralamada olması sebebiyle ileride kuşku uyandırmamasını diliyoruz. TFF'yi ileride bu tip yaşanabilecek sağlık sorunları (!) ve kritik maçlar öncesinde uyarıp "Aman dikkat!" diyoruz.

YÜKSELME GRUBU: MERSİN İDMANYURDU FAVORİ
Artık ligde iddialı olacak takımlar öne çıkmış gibi. Lider Mersin hem bütçesi, hem kadrosu hem de şehrinin heyecanı ile şampiyonluğun en büyük favorisi. Kazandıkları Van maçında orta sahasının en önemli oyuncusu Veysel'in ayağının kırılması bu haftanın onlar açısından üzüntüsü oldu.

BUCA-TARSUS-VAN YARIŞI
Ağır bir yönetim bunalımı yaşayan Buca, Kemal Kılıç farkıyla bunu sahaya yansıtmadı. Yeni stadının borç dolayısıyla açılamaması dikkat çekici bir husus. Yarışın içinde olan ve son iki haftada elde ettiği galibiyetleri adeta hediye eden Tarsus ekibi bu soruna bir çözüm bulursa Mersin'den sonra en büyük favori olur. Mersin karşısında iyi oyununu ve yakaladığı pozisyonları cömertçe harcayan Belediye Van iyi bir takım görüntüsü verdi.

Hairdesigner
20-02-09, 13:46
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1257.jpg İkmale kalmayın!

Doğrudur, Trabzonspor iki maçtır çok kötü oynuyor. Zira en çok eleştirilen tarafı da budur. Bizler bile hayret ediyoruz, bir takım dört maçlık süreç içerisinde bu kadar değişim nasıl yaşayabilir? Ama ne yazık ki sahadaki görüntü bizlere bunu göstermekte. Olayın bir başka boyutu ise kötü oyuna rağmen alınan sonuçlar. Futbolda geçerli olan da bu değil mi? Eğer Trabzonspor çok iyi oynayıp da bugünkü aldığı sonuçları almamış olsaydı, şimdi puan cetvelindeki yeri çok daha alt sıralarda olmuş olacaktı. "Hep böyle devam eder mi" diye soracak olursanız, mutlaka kötü oyuna bir yerde 'dur' denilecektir. Bu da kenar yönetiminin işi. Bakınız kenar yönetiminin saha içerisindeki oynanan futbola ne kadar etken olduğuna dair şöyle bir örnek vermek istiyorum: Trabzonspor, Beşiktaş maçında hem kötü ve hem de mahkum oynuyordu. Bunun nedenlerini araştırmaya kalksak birçok sebep bulabiliriz ama ben iki tane neden vermek istiyorum.

Kolay rakip görülebilir
Öncelikle Beşiktaş karşısında sahaya sürülen kadro, o maçın ilk 11'i değildi. Serkan mutlaka ilk 11'de çıkmalıydı. Bunun yanında Umut'un 2. yarıda oyundan alınışı ise hataların tuzu biberi oldu. Beşiktaş'ın oyuncu değişikliğine karşın Yanal gerekli hamleleri yapamamıştır. Bunun yanında Beşiktaş'ın ikinci yarıdaki değiştirdiği taktiğine yine bordo-mavililer karşı taktik uygulayamadılar. Trabzonspor müthiş kötü oyununa rağmen bir derbi maçından yenilgi almadan çıkmış görüldü. Gelelim yarınki Denizlispor maçına... Kolay rakip görülebilir. Unutmayın iki hafta öncede Ankaragücü de kolay rakip olarak görünüyordu. Ama maçın nasıl geçtiğini, Trabzonspor'un galip gelmesi için neler yaşadığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Şimdi "Denizlispor maçı ihmale gelmez" diyorum, gelirse "Trabzonspor ikmale kalır" diye de uyarıyorum.

Hairdesigner
20-02-09, 13:46
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1772.jpg İki kupa olur mu?

Çarşamba günü eve dönerken, Radyospor'u açtığımda Sivassporlu bir yönetici konuşuyordu. "Biz, iki kupayı birden havaya kaldırmak istiyoruz. Hedefimiz Anadolu takımlarına yol göstermek ve onları cesaretlendirmektir" diyordu. Kendi kendime "Olur mu acaba?" diye sordum. Sonra, soruya gene kendim cevap verdim. Olur, olur ama nasıl olur? Bütün mesele Sivasspor'un "Nasıl" kelimesini, nasıl geçeceğinde idi. Türkiye Kupası'ndan elenmiş, ligde ümitleri pamuk ipliğine bağlı, transfer ayında milyon euro'ları su gibi harcayan Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın taraftarlarına ne söyleyeceği idi. Bedavaya kurulan Sivasspor'a bakıp, adama "Siz bu paraları nereye harcadınız?" diye sormazlar mı? Böyle bir soru ile karşılaşmak istemeyen üç büyükler elbette masa oyunlarına başlayıp Sivas'ın yolunu kesmek için her şeyi yapmazlar mı? Elbette yaparlar. Sivasspor'un zor maçlarla dolu günleri bundan sonra kolay geçmeyecek. Unutmadan, Sivas seyircisine çok iş düşüyor. En ufak bir olayda, sahanın kapatılması Sivas'a vurulacak en ağır darbe olur. Dikkat etmeliler.

Hairdesigner
20-02-09, 13:47
Milan favori
Rıdvan Dilmen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=2)
Milliyet

Inter deplasmanında iyi mücadele etmesine rağmen mağlup olan Milan, yaşadığı kaybı telafi eder. Roma ise saha avantajını iyi kullanır ve Siena’yı yener
Süper Lig’de zorlu rakibi Beşiktaş’a mağlup olamayan ve zirve yarışını sürdüren Trabzonspor sahasında Denizlispor’u zorlanmadan geçer. Kayserispor ile Bursaspor arasında oynanacak zorlu maçta ise galibin çıkacağını düşünmüyorum.
Müsabaka için ilk akla gelen sonuç beraberlik. Bank Asya 1. Lig’de son haftalarda düşüşe geçen Kasımpaşa da saha avantajını iyi kullanır ve Güngören Belediye’yi mağlup eder.
Barça kazanır
İspanya Ligi’nde Barcelona, Real Betis deplasmanında yaşadığı kaybı Espanyol’u yenerek telafi eder. Villarreal de Sporting Gijon karşısında galibiyete bir adım daha yakın. Hoffenheim’ın kaybetmesiyle zirveye yaklaşan Bayern Münih, Köln’ü mağlup ederken zorlanmaz. Serie A’da Roma, Siena karşısında favori. Beckham’ın gelişiyle toparlanan Milan da Cagliari’yi geçecektir.
Premier Lig’de liderlik koltuğunda oturan ve Liverpool ile arasındaki puan farkını açmaya başlayan Manchester United, Blackburn karşısında sürpriz bir kayıp yaşamaz.

Hairdesigner
20-02-09, 13:48
Futbol ya Genelkurmay’a ya Başbakan’a bağlanmalı
Bilgin Gökberk (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=85)
Milliyet

Şenes Bey kıs kıs gülüyordur.
İyi yırttı.
Herkes onun TFF Başkanı olmasını isterken -istermiş gibi yaparken- yürüdü gitti.
Tanıyordu futbol ailesini, “gel” diyenleri.
97’de “git” diyenlerdi.
Kanmadı.
Hiç kimsenin onu-tarzını-istemediğini biliyordu.
Aile lafın gelişi...
Klan.
Kabile
1996’da TFF Başkanı’ydı, Ali Şen hücuma geçti, FB Kongre Üyesi Erzik 1997’ye kadar dayanabildi.
Kaçtı.
Şen, bugün bile Erzik’i göndermekle övünür.
Özü şuydu işin...
FB’de işler yine fısssdı, bir FB Başkanı yine TFF‘ye sarmıştı.
Sarrrmıştı.
Şen ”FB büyüktür, TFF Başkanı’nı göndermek isterse göndermelidir“ dedi.
Ve...
Gönderdi.
Bu kadar basit.
***
2009...
Erzik’in yerinde Özgener, Şen’in yerinde Polat var.
Sırada da Demirören, Yıldırım...
13 senede 13 milimetre ilerlememişiz.
***
“Bu ülkede TFF ya Genelkurmay’a, ya Başbakan’a bağlanmalı” dedim.
Güldüler.
Ciddiydim.
Ya da kalabalık bir Of-Sürmene ailesine, bir güneydoğu, doğu aşiretine bağlanmalı futbol.
Veya bir Marlon’a, bir Al Pacino’ya...
Yine gülecekler.
Yine ciddiyim.
***
Doğan TFF Başkanı olduğunda, “Başbakanlığa mı bağlandı Hasan bey?” demiştim.
Çok gülmüştü.
Allah rahmet eylesin.
Çok hoşgörülüydü.
Ona o günlerde “başımıza gel” diyenler o dünlerde “nerden çıktı Hasan bey?” diyenlerdi.
Yuh!
Bu kadar samimiyetsiz ,menfaatçi futbolun aktörleri.
Güçlüydü, arkasında Başbakan vardı.
Sustu herkes .
Mecburen.
Ve...
Erken gitti.
Özgener, Arıboğan, Dinçer, bu TFF tarzı futbolun alışmadığı bir tarz, üslup.
Futbolun kardeşimiz mardeşimiz, yeğenimiz, abimiz mabimiz tarzına ters geliyorlar.
‘Monşer’ onlar.
EHK’(emekli hakemler kumpanyası)den Boşat,
“Biz hakemlik yaparken menajer olarak soyunma odası kapılarında elini kavuşturmuş şekilde bekleyen Sayın Dinçer’in, bugün kendini o insanların amiri gibi görmesi bir ezikliğin göstergesidir “dedi.
Ezik kim Allah aşkına ?
Kemal mi?
Bir faal hakemin bir profesyonele bakışı böyle bu klan da, bu kabile de.
Feci.
Ercan (Güven) Boşat’ın söylemek isteyip de söyleyemediğini söyledi:
“Allah”ın basketbolcusu, menajeri”.
Şahaneydi.
Ercan’ın söyleyemediğini de ben söyledim.
“Bilmem neresine koduğumun menajeri”
Bu da şahaneydi.
Bence.
Futbola hakim olan tarz, üslup bu.
Yönetici de “bilmem neresine koduğumun gözlemcisi” diyor.
Kulüp başkanı “anasını bilmem ne yaptığımın hakemi”.
Men dakka dukka.
Feci.
Rahmetli ,Kemal veya Kemal gibi birini getirmeseydi, bu kafadan biri gelecekti, akıllı adamdı, tanıyordu onları, onları tanımayan, onların tanımadığı birini getirdi GTK‘nın başına.
EHK’den Aydın, “aile fotoğrafımız bellidir. Birlikte çile çektiğimiz, maçlarda küfür yediğimiz, karda çamurda dürüstlük ilkesiyle hareket ettiğimiz insanlar ailemizdir” dedi.
Arıboğan, Dinçer yok o ‘ailenin’ içinde.
Belli.
Belki Özgener de...
Belki TFF de...
Normal.
Bu TFF klanlara ,kabilelere fena girişti.
Onlar da TFF’ ye girişiyorlar.
Bu da normal.
Ve...
Bir küçük aile vardır, ailemiz, bir de büyük aile, milletimiz.
Buralar ait olmak önemlidir.
Bence.
Gerisi fısstır, gazozdur.
Tırışkadır.
Ve...
Bir yere fazla ait olursan, bir yere ait olursun.
Bozar büyük aileyi.
***
Geçen hafta yazdıklarımdan sonra ‘TFF nin adamı’ yakıştırmaları yapıldı benim için.
Bu da normal.
Hıncal Abi ve diğer komplocular “Aziz’in adamı Mahmut, Mahmut’un adamları Oğuz, Kemal, Kemal’in adamları bu şu” diye yazıyorlar zırt pırt.
Herkes onun, bunun, şunun adamı.
Ben de bunların...
Herhalde.
Beni tanımasam ,ben de benim hakkımda böyle düşünürüm.
Haklılar.
Küfürler, tehditler, *********ce, ahlaksızca mailler geldi.
Vıcık vıcık ilişkiye girmem Lutfi’yle, Kemal’le.
Dostuz.
Girersem...
Adam yerine koymazlar beni.
Dost most olmazlar.
Girerlerse...
Adam yerine koymam onları.
Dost most olmam.
Ve...
Verstanden?
‘Kaba’ olsun diye almanca sordum.
Ve...
Nokta.

HINCAL ULUÇ’UN ‘AZİZ’ KARDEŞLERİ;
MAHMUT, LUTFİ, KEMAL
Hıncal abi’nin iki komplo teorisi var.
1-Hasan bey, Aziz Bey’in baskısıyla paralı menajeri Kemal’i GTK Başkanı yaptı.
2-“TFF, Galatasaray’ın bildirisine “hezeyan”dedi, bu bir hakaret sözcüğü ve Yıldırım’ın üslubu(muhaliflerine bu üslupla cevap veriyormuş). Bu federasyonu Özgener değil Yıldırım yönetiyor’ lafları zaten dünyada dört dolanıyor. Zaten ona İzmir’den mail yağmış “Mahmut Özgener Altaylı değil, hasta Fenerli”.
Bu TFF, bu MHK, bu GTK karar vermiş, Galatasaray’ı yaşatmayacak.
Mış.
***
Benim de bir teorim var.
Kemal 5-6 ay maaş almış -en son 2002‘de-,o günden beri Aziz Bey’le bir kere karşılaşmış bir kere telefonla konuşmuş, onda da Kemal’e “şu dedikoduları önleyin açıklama yapın” demiş.
Türkçesi ”seni ben oraya getirmedim,bu durumdan rahatsızım”.
1-Aziz Bey oraya Kemal’i oturtmaz, Kemal onun adamı olmaz, Aziz Bey Kemal’i benim kadar tanır oraya en son oturtacağı adam odur.
2-Hasan Bey Aziz Bey’in lafıyla bir yerlere adam oturtmaz.
3-Bunları Hasan Bey’i, Kemal’i biraz tanıyan bilir.
4-Benim bildiğimi Hıncal Abi ve diğer komplocular da bilir, bilmiyorlarsa öğrenmeleri 3-5 dakika sürer.
Yani...
Hıncal Abi birinci teorisinde bu kadar sallıyorsa, ikincisinde de
sallamış olabilir.
İki soru sordum Hıncal Abi’ye.
1-Abi söylediğinin yarısına sen inanıyor musun ?
2-Niye böyle yapıyorsun?
***
Aradı.
“Madem Milliyet de sordun, cevapları da orada yayınla”.
1-Yazdıklarımın yarısına değil, iki misline inanıyorum, yarısını yazıyorum.
2-Bu TFF yıkılana kadar elimden geleni yapacağım, bu TFF’nin misyonu Galatasaray’ı yok etmek.
Olur ya hala anlamamışımdır, Ali Koç - Milliyet örneği verdi.
Ali Bey Sedat Bey’in yerine genel yayın yönetmeni olursa, kimseye bir şey söylemese bile genç gazeteciler etkilenir onun hoşuna gidecek tarzda yorumlar yaparlarmış.
Anladikos?
Kemal iyi niyetli ve Yıldırım’ın adamı olmayabilir, öyle bile olsa,
gözlemcileri ve temsilcileri ona yaranmak isteyebilir.
Miş.
Hafif hafif dönüyor .
U’mu?
Sanki.
Sonu ‘U’ olacak.
Sanki.
Bu kadarına bile razıyım.
Ve...
Beklemiyordum.
Bu kadarını bile.
Ve ekledi;
Mahmut, Lutfi, Kemal eskiden kardeşiymiş, şimdi ‘aziz’ kardeşi olmuşlar.
Artık Aziz Mahmut, Aziz Lutfi, Aziz Kemal.
Miş.
Yine anlamadikos Hıncal abi.
Ve...
Yine iki soru...
1-Söylediğinin yarısına sen inanıyor musun ?
2-Niye böyle yapıyorsun?

Hairdesigner
20-02-09, 13:49
Nerede Adnan Polat’ın ülkesi
Ercan Güven (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=66)
Milliyet

Keşke sayın Adnan Polat’ın düşlerindeki gibi bir ülke olsa Türkiye!..
Keşke, Galatasaray’ın Federasyon’la kavgası “isteyip de alamadığı” beş milyon dolar borca bağlanmasa.
Ama tersini söyleyene katıla katıla gülecek durumdayız maalesef.
Şöyle etrafınıza bakınız...
Demokrasinin namusu “sandık” bile beyaz eşya ile karartılıyor şu günlerde. Adayların seks kasetleri servis ediliyor. Siyasetçiler, memleketin mallarını yağmalamak üzere sözleşme yapıyor.
Bu koşullarda, “reddedilen borç talebi” ve “kavga”yı üst üste koymak o kadar nahif ki... İlköğretimdeki zeki bir afacan bile denklemi kurabilir.
Doğrudur-yanlıştır demiyorum; toplumsal koşullanmamız budur.
O zaman, bu tarzı “ayıplayan” sayın Polat’a hayret ediyor insan.
Başarılı bir iş adamı, tecrübeli bir yönetici, karizma sahibi bir Başkan olan Adnan Polat, İsviçre Alpleri’nde mi yaşıyor yoksa? Gazeteleri değil de Polyanna’nın maceralarını mı okuyor?
* * *
Her hizmetin ve her tartışmanın bedeli olan, her telefonu dinlenen, tuvaletleri bile gizli kameralı güzel ülkemizde, elektrik faturası ödemeyen örgütlü suç kapsamına iteklenirken Futbol Federasyonu’ndan para isteyip alamayacaksın ve eş zamanlı olarak görülmemiş deklarasyonla Federasyon’a savaş açacaksın... “Parayı alamadığı için” diyenleri ayıplayacaksın!..
Keşke herkes sayın Polat kadar iyi niyetli olsa.
Lakin, komple komplo manyağı toplumdan aşırı beklenti bu.
Ve aşırı tepki...
Galatasaray’ın başkanı, şeref tribününde Federasyon yöneticisi olduğunda başka bir yerde oturacakmış...
Sebep?..
Sivas maçında yan hakemin uyarısıyla Ümit Karan’ın atılması mı?.. Kayseri maçında Lincoln’ün kırmızı kart görmesi mi? İtirazların haksız bulunması ve sesini yükselten Galatasaray yöneticilerinin hak mahrumiyeti cezası alması mı?
Hiçbiri...
Sayın Adnan Polat’ın borç talebini sadece Federasyon başkanı Mahmut Özgener ve yardımcısı Lutfi Arıboğan ile konuştuğu halde, medyadan okuması!..
* * *
Yahu Federasyon dediğiniz bir kurum... Başkan ve yardımcısının özel birikimlerinden mi para talep ediyorsunuz? Hesabı kitabı var bu işin. İncelemesi var. Muhasebe de bilecek, hukukçular da... Medya da duyacak. Nereden çıktı “haber sızdırma”?
Diyelim ki, “Para vermediğimiz için bize yükleniyor” sonucu çıkardı Özgener ile Arıboğan!.. Var mı bizden bir farkları?
Var mı zihninde aynı soru işareti olmayan tarafsız bir Türk vatandaşı?
Demek ki, Federasyon fena halde “milli”... Yönetenler bizlerden biri.
* * *
Hem niye gizlemeye çalışıyor ki, sayın Polat?..
Elbette para isteyebilir. Bütçe müsaitse alabilir de... Sonuçta Federasyon kulüplerin ve futbolun hizmetinde değil midir? Neden gizlidir bu talep?
Neden duyulduğunda “sızdırılmış” olsun?
Sayın Polat’ı nahif sorusu tüm bunlardan sonra:
“Neden ikisini birbirine bağlıyorsunuz... Ayıp değil mi”?
Evet ayıp...
Ama Türkiye’de değil. Buna “analiz” diyoruz biz!.. Neden-sonuç ilişkileri kurmak... Her toplum kendi meşrebine göre tabi.
Bakın, ben de Bordeaux maçı hakemi Circhetta ile Galatasaray işbirliğinden şüpheleniyorum şimdi!..
Evet şüpheleniyorum... Acele serbest vuruşta topu kapan Ayhan’ı iplemeyip Lincoln’ü aklayan, sarı kartı alkışlayan Bordeaux’luya kırmızıyı çekmeyen hakem, Türkiye’nin seyrettiği maçta bizim hakemleri zor durumda bırakmak için Cim-Bom’dan menfaatlenmiş galiba!..
Nasıl ama...
Zaman ve mekanı iyi bilmeli bu toplumun önde gelen kulüplerinden birinin önde gelen iş ve futbol adamı Sayın Polat.
“Doğal” olana şaşırırsa, “mükemmel karakteri yüzünden” denilmez burada; “neden-sonuç hesaplarındaki yetersizliği” tartışılır.
Dikkat ettiniz mi; her operasyonu eline yapışıyor Galatasaray’ın son zamanlarda.

Hairdesigner
20-02-09, 13:50
Bizimkiler
Erdoğan Şenay (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=11)
Milliyet

Bizimkiler başlıklı bir yazıya girerken Türk futboluna ömrünü vakfetmiş yerli hocalarımızın hangisinden başlamalı diye düşünmek zorunda insan doğrusu.
Fatih Terim’den yola çıksak, Metin Türel’le Coşkun Özarı’ya, Özarı’dan başlasak rahmetli Gündüz Kılıç’a saygıda kusur etmiş olacağız. En iyisi maziden çıkıp şimdilerde işlerinin başında olanlarla konuya girelimde hayatın akış gerçeklerine ayak uyduralım.
Terim’in UEFA patronluğu, Türk futbolunun onur zaferi olarak tarihteki yerini almıştır futbol dünyamızda. Sonrasında Şenol Güneş’in Uzakdoğu’da sağladığı Dünya üçüncülüğü futbolumuzun yücelişindeki bir başka haykırıştır. Ya 2008 Avrupa üçüncülüğündeki müthiş sonuçlar ve tüm Avrupa’nın ay-yıldızlı formaya duyduğu saygı ve sevgi adına ne yorumlar yapmalıyız. İşte bu sonuçlara ve başarıları yakalayan hocalarımızı dikkatle inceleyip teknik gerçekleri mercek altına yatırabilirsek, yerli teknik adamlığın önemli bir BAŞKALDIRIŞ içinde olduğunu görebiliriz.
İsyanın ayak sesleri
Liglerimize ve içerideki yeni ayaklanmalara bir göz atalım dilerseniz. Bülent Uygun’un, Sivas’ta iki yıldır ortaya koyduğu olağanüstü performans neyin ifadesidir. İstanbul’un yabancı çalıştırıcı ve futbolculara euro ve dolar saçan yönetici mukallitlerine karşı bir isyanın ayak sesleri değil midir ? Bu görkemli mesajlar Mustafa Denizli’nin, Beşiktaş’ta yükselen başarı grafiğini görmemek için insanların alenen kör olması gerekir diyecem... Del Bosque’ye, Tigana’ya ödenen inanılmaz döviz ve tazminatlar ortada. Ertuğrul Sağlam ve de Rıza Çalımbay’ı üç-beş parayla evine gönderenler, yaptıkları sayısız yanlışların sonunda nihayet Mustafa Denizli ile doğruyu buldular da Beşiktaşlı dostlarımızın yüzü gülmeye başladı. Trabzonspor’da Ersun Yanal’ın grafiği ayrı bir mutluluk tablosunun fotoğraflarıdır.
Söylemek istediğimiz şudur işin özetinde. İstanbul’da yabancılardan medet umup menajer bozuntularına müthiş rakamlarda paralar kaptıran zihniyetin artık ölmeye yüz tutuğu gerçeğidir. Önemli ve klası belli yabancıların hassas doğru ölçümler sonrası transfer edilmelerine kimse karşı değildir. Ancak flaş transfer yanılgılarıyla büyük kulüplerimizi fahiş borçlara sokan anlayışsızların artık doğruları görüp renklerine kendi bünyelerinden yeni Fatih-Mustafa-Şenol-Ersun-Bülent-Ertuğrul-Rızalar yaratmanın yollarını açmalıdırlar. Görüyoruz işte gitsin Zico-gelsin Aragones, gelsin Del Bosque-gitsin Tigana akılsızlıkları hiçbir işe yaramıyor ve de kulüp bütçelerinde derin yaralar açıyor. Eeee boşuna dememişler, müslüman mahallemizde salyangoz satılmaz diye...

Hairdesigner
20-02-09, 13:50
Efsane olmak kolay değil
Şekip Hazar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=415)
Yeni Çağ

FENERBAHÇE camiasının iki önemli ismi.
Biri kulübe yıllarca başkanlık yapmış, diğeri de uzun yıllar kaptan olarak hizmet etmiş. Efsane başkan Ali Şen ve efsane futbolcu Oğuz Çetin’den bahsediyorum. Biliyorsunuz bir dönem anlaşmazlığa düştü bu ikili ve kaptan çok sevdiği Fenerbahçe’sinden kopmak zorunda kaldı. Hala aralarında fikir ayrılıkları var ve hala da dargınlar. Ancak bugünün Fenerbahçe’si ile ilgili farklı platformlarda yaptıkları açıklamalar aynı şeyleri düşündüklerini net bir şekilde ortaya koyuyor.
Maraton.com.tr’den Burak Özkaya, Bodrum’daki evinde nefis bir
röportaj yapmış Ali Baba’yla. Başkanın kendine has üslubuyla söyledikleri sözlere bir göz atalım önce:


Aziz’e hayranım ama!
“Aziz Yıldırım’la yemek yedik geçen hafta. Fenerbahçe kulübünün son halini gösterdi bana. Eski yönetim binasını butik otel yapmış. Ayrıca Bolu’da Abant yakınlarında 155 bin dönüm yer almış. Norveç’ten Finlandiya’dan ağaçlarlar getiriyorlar. Ağaç evler yapacaklar ve Fenerbahçe bundan sonra kamp için ne Almanya’ya nede başka bir ülkeye gitmeyecek. Bunun yanında Ülker gurubu ile beraber yapılan 12 bin kişilik kapalı basketbol sahası var. Maliyeti 155 milyon dolar civarında. Nisan ayında da Ankara Konukevi açılacak. Aziz Yıldırım’ın yaptıklarını gördükten sonra insanın tüyleri diken diken oluyor. Bütün bunlar 10, 20, 40 sene önce Fenerbahçelilerin hayallerinde olan şeyler. Hangi Fenerbahçeli bu işleri yapan adama hayran olmaz?”


Şikâyetim de var!
“Şimdi gelelim Fenerbahçe’nin bugününe. Gelecek sağlam temeller üzerine oturmuş durumda. Peki ama neden Aziz Yıldırım yuhalanıp protesto ediliyor? Neden istifaya davet ediliyor? Çünkü 12 yıldır başkan ama 4 tane şampiyonluk kazanabilmiş. Bunu kafi görmeyenler var. Avrupa’dan kupa gelmemiş Türkiye kupası yok ve harcanan çok büyük paralar var. Bugün Fenerbahçeli taraftarlar kulübü finanse ediyorlar. Tribünlere gelmek için sezonluk kombine alıyorlar, Fenerium’dan alışveriş yapıyorlar. 48 milyon dolar cirosu var Fenerium’un. Yani özetle stat, Fenerium, yayın geliri, sponsorlar ve diğerleriyle Fenerbahçe’nin 100 milyon doların üzerinde geliri var. Madem bu kadar para var neden biz Avrupa şampiyonu olmadık, neden Galatasaray’ın kaldırdığı UEFA kupası kaldırmadık, neden Türkiye kupasını alamadık, neden 12 senede 8-9 kere değil de 4 kere şampiyon olabildik, neden bu sene takım iyi değil, neden Fenerbahçeli taraftarlar mutsuz? Şikâyetler bunlar ve şikâyetçilerden biri de benim.”


Carlos’un limonu sıkılmış!
“Roberto Carlos limon gibi sıkılmış bir dünya yıldızı. Onun bugüne kadar Fenerbahçe’ye bir faydasını görmedim. Çok akıllı olduğunu, Fenerbahçe tribünlerini çözdüğünü sanan ama yanılan bir kişi. Geçen sene yediğimiz gollerin yüzde 40’ını sol bekin hatasından, sol bekin boş kalmasından, sol bekin kendini büyük yıldız, diğerlerinin işe yaramadığını sanan Roberto Carlos’un tarafından yedik. Roberto Carlos bir felakettir. Carlos halkla ilişkiler müdürü olarak çok iyi ama F.Bahçe kulübü halkla ilişkiler müdürü almadı. Fenerbahçe’yi zaten dünya tanıyor. Bundan dolayı öfkeliyim Carlos’a.”


Aragones’te zekâ yok!
“Ne arıyoruz bir antrenörde? Bilgi, tecrübe ve zekâ. Aragones 70 senedir bu işin içinde. Büyük takım da çalıştırmış, milli takım da. Şimdi böyle bir antrenöre bilgisizdir diyebilir miyiz? Diyemeyiz, futbol bilgisi var. Peki tecrübe ne ile elde edilir? Bir işin içinde çok yıllar geçirmekle, büyük, küçük ve orta takımları çalıştırmakla. Baktığımız zaman Aragones’te bunlardan istemediğin kadar var. Gelelim zekâya. İşte bu yok Aragones’de. Bülent Uygun, Aragones’ten daha zeki. Aziz Yıldırım Alex’e 3, Carlos’a da 1 yıl imza attırıyor ve tören yapıyor. Bu ne demek? Antrönere mesaj var burada, ’Bunlar bizim futbolcularımız ve bunlarla oynayacaksın’ demek. 3 gün sonra Trabzon maçı var çok önemli bir karşılaşma ve sen Alex’i oyundan çıkartıyorsun. Peki bu ne demek? ’Yönetim, transferi ben istemedim’ demek. ’Yaptığınız yanlış’ demek. Aragones zeki olsa bunu yapmaz. Zeki adam, yönetimin sözleşmesini uzattığı futbolcuyu oynatır, kötü oynuyorsa da ‘Ben size söyledim bu futbolcunun sözleşmesini uzatmayın’ der. Taraftar da o zaman hocayı haklı bulur.”


Tuncay büyük kayıp
“Benim zamanımda kulüpten giden oyuncu olmadı, hep ben gönderdim. Tuncay, Aurelio ve Nobre’yi başkan mı gönderdi, yoksa onlar mı gitti bilemiyorum. Tuncay’ın gitmesini asla onaylamadım. Aurelio faydalı bir futbolcu idi ama vazgeçilmez bir oyuncu değildi. İyi futbolcu, iyi insan ama vezgeçilmez değildi. Ama Tuncay kayıptır. Tuncay benim için hırsıyla, kişiliği ile, adamlığı ile bir gelecekti. Bir futbolcu için kolay kolay bu lafları kullanmam.”


Fenerbahçe düzelmez
Efsane kaptan Oğuz Çetin de TV 5’te gazeteci Hüsamettin Acar’ın sunduğu ‘Spor Şûrası’ programında F.Bahçe’nin yanlış yapılandığını savundu. Çok para harcayıp yanlış yapılanan F.Bahçe’nin bu yüzden ligde sıkıntı yaşadığını söyledi Oğuz hoca. Ve, “Sivas’ın en büyük şansı başkan Mecnun Otyakmaz ile Bülent Uygun hocanın birlikte yaptıkları doğru işler. Futbol kolektif bir oyun. F.Bahçe bunun eksikliğini hissediyor. Aynı tarz oyuncular takımda çok fazla. Ligin geriye kalan kısmında bundan farklı bir Fenerbahçe olmaz.” ifadelerini kullandı.


Dalkavuklar gitmeli
Şimdi; başkan Aziz Yıldırım bu tür eleştirileri hiç sevmez. Kimyası anında bozulur. Bunları söyleyenler F.Bahçe düşmanı ilan edilir anında. Peki ama bu iki efsane isim, tüm bu eleştirileri yaptı diye acaba F.Bahçe düşmanı mı oldular şimdi? Tabii ki hayır. Aslında kulüpteki yanlışları ortaya koyan, Aziz Başkan’ı yıllardır uyaranlar gerçek Fenerbahçeli. Ancak etrafında o kadar çok futboldan anlamayan dalkavuk var ki başkanın, bir türlü onlardan sıyrılıp rahatça bakamıyor etrafına...
Bunu bir yapabilse, Türkiye’nin en sevilen başkanı da olacak ama farkında bile değil. Ve en kötüsü böyle davrandığı sürece asla efsane başkan olamayacak.

Hairdesigner
20-02-09, 13:51
Hocam tercihler yanlış oluyor
Osman Şeref Nasır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1806)
Fotospor

Amaç onları mağlup etmek miydi? Yoksa birer puanları paylaşmak mıydı? Sizce Mustafa Denizli hangisi daha uygun göründü... Sizce birer puanları paylaşmak. Şimdi şöyle bir düşünün verdiklerimizi toplasak ligin birinci sırasında olurduk. Bizim puan dağıtmak gibi bir lüksümüz yok. Ama sen hocaların hocası unvanı ile kalk ilk on bire tek forvet koy. Zaten geçtiğimiz hafta çok mühimmiş gibi Bobo ile maça başla. Aylardan beri sana yazılıp çizildi. Eğer Beşiktaş’ın maçlardan galip çıkmasını istiyorsan; mutlaka çift forvet oynatman lazım diyoruz. Ama bizi dinleyen kim? İnadım inat vaziyetlerinde kendi bildiklerini yaptılar ve sonunu görüp hüsrana kapılan yine biz olduk. Yine bir başka yanlış Serdar Özkan hastalığı... Nedir bu iş anlayamadım...
İki maçtır Serdar Özkan ile maça çıkıyorsun ve takımı kafadan 10 kişi bırakıyorsun. Ardından bir başka fikri sabit olay da Cisse... Bu adamda ne var ise mutlaka ister ilk on birde veya ikinci 45 de mutlaka oyuna alınıyor. Bu adam ne yapıyor? Mustafa Hoca size sorarım... Bence bu yanlışların sebeplerinden biri de Yönetim Kurulu tarafından iyi bir izlenme komitesinin olmaması neticesinde de verimsizlerin sahaya sürülmesi! Oysa Gökhan’ın düzeldiği bu haftalarda Sivok’u orta sahaya çekerek Zapo’yu geri dörtlüye yerleştireceksin; böylelikle Beşiktaş’ın orta sahası da güçlenecek. Bence Gaziantep maçına eğer akıllı bir tertip ile çıkacak olursan inan üç puan senin olur diyorum... Şimdi biraz da Mali Kongre’den söz edelim... 1292 üyenin katıldığı oylamada 135 kişi ibra edilmemesinden yana oy kullandı. Bu da Beşiktaş Kulübü tarihinde ender rastlanan olaylardan biri oldu. Şimdilik 135 ama bunun bir de seçimi olduğu zaman bakalım göreceğiz.

Hairdesigner
20-02-09, 13:52
Spor Bakanına açık mektup!..
Öcal Uluç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=152)
Türkiye

Sayın Murat Başesgioğlu, “Sporun yeniden yapılanmasına gerek olduğunu” belirten ve “yeniden yapılanma için görüş ve önerişlerimizi beklediğinizi bildiren” mektubunuz, “27 Ocak 2009” tarihini taşısa da, elime ancak 10 gün önce ulaştırılabilmiştir!..
Bu durum bile “spor teşkilatımızın ne durumda olduğunu” göstermektedir.
“Spor teşkilatını temelinden değiştirecek, çağın, ülkenin, insanımızın ve gençliğimizin beklenti ve isteklerine cevap verebilecek çağdaş bir yapılanmaya kavuşturmak için” yapılan çalışmaya katkıda bulunacak öneri ve görüşlerin, “10 gün” gibi kısa sürede “tutarlı, gerekçeli, bir biri ile uyumlu”, üstelik “hem spor açısından, hem de ülke insanımız ve kurumlarımız açısından tadat edileceği” bir “özet rapor hâline getirilmesi”, kabul edersiniz ki, mümkün değildir ve olamaz.
Bu süre içinde, sadece “akla hemen gelebilen” ve belki de “birbiriyle ilişkileri bile anlatılamayacak”,yani “kopuk kopuk ve oradan buradan” birkaç görüşü alt alta yazmak ve size göndermek mümkün olabilir.
Ancak 50 yıldan beri sporun içinde olan ve spor yazan bir gazeteci olarak “benim” böyle bir cevabı “spora ve sporu yöneten bakanlığa lâyık ve uygun görmem” mümkün değildir.
Maalesef, bugün Türk Spor Teşkilâtı işte “böyle” ve açıktır ki, “iş olsun torba dolsun” zihniyetinden kurtulamamış, emrinde olduğu “iktidarları memnun etmeği en önemli görevi saymış”, dahası “risk almamak için inisiyatif kullanmamayı” rehber edinmiş, “sporun değil, günün iktidarlarının bürokratları olmayı yeğlemiş” yöneticilerin elinde, “çok önemli olan” önemini, evet sayın bakanım “çok önemli olan önemini” kaybedip gitmiştir.
Benim “spor gazeteciliğine başladığım yıllarda”, ülkenin “en önemli, en saygın, en çok bilinen ve tanınan genel müdürlüklerinin başında gelirdi”, Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü; o genel müdürlüğün “o dönemlerdeki genel müdürlerine bir bakın”, bir de son 10-15 yıldır o koltuğa oturanlara bir bakın; farkı fark edecek ve “sporu yöneten en üst kurumun ne hâle getirildiğini” göreceksiniz!..
Sayın Bakanım, yarım asrı geçen gazetecilik süremde “çok spor şûrası gördüm”, spor yazarı olarak izledim, hatta bazılarına “komisyon üyesi” olarak katıldım.
“Sporda yepyeni bir yapılanma” çalışması başlatan, kanunu, teşkilatının adını, sanını değiştiren çok bakan gördüm.
Bu çalışmaları yapan bütün bakanlar iyi niyetli idiler ve “gerçekten” spor için “bir şeyler yapmak istiyorlardı”; tıpkı sizin gibi!..
Ama “spor teşkilatı içinde kurulmuş olan düzen”, bilmelisiniz ki, “sporun istek ve beklentilerini karşılayacak bir yapılandırmanın gerçekleştirilmesine izin vermez!..”
Kurulan komisyonun “kimlerden oluştuğunu” bilmiyorum ama tahmin edebiliyorum.
Bütün dünyanın artık “olimpiyat yapmak için, mutlaka paralimpik olimpiyatın da garanti edilmesi” sürecini yaşadığı bir dönemde, “Türkiye’nin olimpiyat hazırlık kuruluna paralimpik komite temsilcisinin alınmasını önleyen” ve önlemeye devam eden zihniyetteki kişilerin, kurum temsilcilerinin ve bürokratların çoğunlukta olduğu bir komisyonda, “sporun gerçekten yeniden yapılanmasının sağlanacağını” düşünmem mümkün değil.
Sayın Bakanım, size “nelerin yapılması gerektiğini neden yazmadığımı, yazamadığımı” mektubun başında açıklamıştım.
Mektubumda size, “bütün iyi niyetinize rağmen” düşündüğünüz hedefe, sizden önce bu konuda “atılım” hatta “devrim” yapmak isteyen bakanlar gibi, neden varamayacağınızı anlatmaya çalıştım.
Temennim, benim yanılmam ve hiç olmazsa bu defa sizin başarılı olmanızdır.
Saygılarımı sunarım.
Öcal Uluç

Hairdesigner
20-02-09, 13:53
Yenilmemek iyi ama sonrası kolay değil
Ahmet Çakır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=36)
Zaman

Böyle bir dönemde Galatasaray'ın bu zorlu deplasmanda yenilmemiş olması her şeyden önemli ama çeyrek final vizesi anlamına da gelmiyor. Bordeaux Teknik Direktörü Laurent Blanc, geçen defaki karşılaşma öncesinde yine aynı şeyi söylemiş ve bunu da yapmıştı. O maça ev sahibi takım 6 banko adamından yoksun olarak çıkmıştı.
Bu kez Fransız hoca "UEFA Kupası bizim için 1. sırada değil." dedi ama bunun tersi bir uygulama ortaya koydu. Sadece maça tam kadroyla çıkmakla kalmayıp İstanbul'daki karşılaşma için de iddialı konuştu.
Galatasaray'ın burada iyi kapandığını ve biraz da şanssız oldukları için golü bulamadıklarını belirten Blanc, Ali Sami Yen'de daha geniş alan ve bu sayede gol bulup tur atlayacaklarına inanıyor.
Gurbetçi Galatasaraylıların 'enişte' diye hitap ettikleri Michael Skibbe ise bu beraberlikle fazla bir şey kazanmadıklarının bilincinde ama yenilmedikleri için de mutluydu. O rahatlık içinde konuştu. Oysa bunu hak eden bir şey yapamadı. Alman hocanın maç tertibi ve taktiği kesinlikle geçerli olmadı. Üstelik bunu maç içinde farkedip gerekli değişiklikleri de zamanında yapamadı. Böyle bir karşılaşmada 3'lü savunma oynamak tam bir intihardı. Nitekim rakip takım kanatları çok iyi kullandı ve oyunun büyük bölümünde tek kale oynayıp Galatasaray'ı bunalttı.
Skibbe'nin taktiğinin en büyük getirisi gol atmak olabilirdi. Yani 0-0 yerine gollü beraberlik tur atlamak için çok daha iyi bir sonuç olacaktı. Ancak Lincoln ve Kewell'in maç eksiklikleri çok sırıttı. Lincoln'ün ortaalanda hemen hiç top tutamayışı takımı çok zorladı. Neyse ki Ayhan, Mehmet Topal ve Arda büyük bir sorumluluk anlayışı içinde oynadı. Savunmada Meira'nın oynuyormuş gibi yapması Servet ve Emre Aşık'ı sıkıntıya düşürdü. Onların zaten buna alışkın olmaları nedeniyle de daha büyük sıkıntı çıkmadı. Ancak Meira'nın bu tavırdan vazgeçmeyişi uykudaki bir sorun gibi. Her an ciddi bir kapışmaya yol açabilir. Sarı Kırmızılı futbolcular da henüz herhangi birşey elde etmediklerini bildiklerini gösterdiler maç sonrasındaki açıklamalarında. İstanbul'da işlerinin zor olacağını onlar bizden daha iyi biliyorlar. Ali Sami Yen'deki maç öncesinde Cim Bom'un ligde Kocaelispor'la oynayacak olması şans gibi görünüyor. İkinci yarıda hep yıpratıcı nitelikte maçlar oynamak zorunda kalan ve ciddi kayıplara uğrayıp hedeflerinden uzaklaşmaya başlayan Sarı Kırmızılı takım için bu iyi bir şans. Kâğıt üzerinde mutlak favori göründüğü hatta farklı kazanabileceğini düşündüğüm karşılaşmadan Galatasaray istediği sonucu çıkarabilirse Bordeaux önüne daha keyifli çıkıp işi bitirebilir. Gelecek haftaki rövanşta Sarı Kırmızılı takımın taraftar desteği konusunda herhangi bir sıkıntısı olmaz. Sadece artık bıkkınlık veren sakatlar kervanına kilit adamlardan birinin daha eklenmesi sorun oluşturabilir. Karşılaşmanın uluslararası alanda pek yankılanmadığını görmek üzücüydü. Önceki akşam oynanan UEFA Kupası maçlarından verilen haberlerde Bordeaux-GS karşılaşmasından hemen hiç sözedilmedi, sadece sonucu verildi. Açıkçası gecenin en renksiz maçını oynamış olmak biraz moral bozucuydu. Karşılaşmanın bizim açımızdan en güzel yanı ise Avrupa'nın dörtbir yanından gelen -örneğin Romanya Galatasaraylılar Derneği üyeleri bile oradaydı- taraftarların verdiği destek ve tribünde oluşturdukları renkli görünümlerdi.

Hairdesigner
20-02-09, 13:54
Kongre mesajları
Ali Gültiken (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1808)
Sabah

Beşiktaş'ın önemli dönemeçlerinden biri olan mali kongre geçtiğimiz pazar günü yapıldı. Katılımın oldukça yüksek ve organizasyonun üst düzeyde olduğu kongre, Beşiktaş'a yaraşır şekilde geçti. En önemlisi de kongrenin seviyesi, katılımcıların tavrı, konuşma üslupları da oldukça başarılıydı. Beşiktaş'ta bu kongre bir şeyi çok açık ortaya koydu. Bugüne kadar gelen süreçten camia memnun değil ve yönetime ciddi bir tepkisi var. Bu tepkiyi pazar günü açık ve net bir şekilde dile getirdi. Otuzdan fazla delege konuştu ve toplantı neredeyse maç başlama saatine kadar devam etti. Konuşmacıların bazıları, sert eleştirilerde bulunmasına rağmen salonun tümünden alkış aldı. Bir başka gösterge de ibra etmeyen delege sayısıydı. Bunların arasında yıllarca yöneticilik yapan bir çok ismin ve başkan adaylarının olduğunu düşünürsek bu durumun ciddiyetini daha iyi değerlendirebiliriz. Görüntü o şekildeydi ki, başkan bu salonda seçime gitse kaybetmişti.

BABA DEMİRÖREN'İN SÖZLERİ
Başkanın ve yönetimin kongredeki tavırları ve olgunlukları da konumlarına yakışır şekildeydi. Başkanın final konuşmasından anlaşılan, yapılan eleştirilerden hiç kimsenin samimiyetini sorgulamadan gerekli mesajları almıştı. Gelinen durumun farkına varılmasının bir başka örneği de bazı medya organlarında yer alan haberlere göre, Baba Demirören'in artık kendini bu eleştiriler ve tepkiler karşısında açıklama yapmak zorunda hissetmesi oldu. Bu açıklamada bazı önemli noktalar var Sn.Yıldırım Demirören'in başkanlığı döneminde kulübe verilen paraların bir kısmının bağışlanması. Medyaya yansıyan haberlere göre bu konuda Baba Demirören taraftarlar ne kadar toplayıp bağışta bulunursa biz de o kadarını yaparız diyor. Şunu açıklıkla belirtmek gerekir ki, yönetimler bazı şeyleri başarma iddiası ile göreve gelirler. 'Ben başaramadım gelin benim başarısızlığıma taraftar olarak ortak olun' mantığı ilk kez duyuluyor. Ayrıca kişilerin kulüplerine hizmetleri farklılık gösterir. Bazıları teriyle ve emeği ile bunu yapar, bazıları mali imkanlarıyla, bazıları karşılıksız sevgisi ve desteğiyle. Bu camia bugüne kadar hem parasını hem sevgisini hem emeğini ortaya koymuş kişilere bunun karşılığını unutulmazlık, itibar, sevgi ve saygı olarak geri vermiştir.

KİMSE ŞÜPHE ETMESİN
Sn Nevzat Demir geçmişte kulübe mali destek verip tesislerin kazanılmasında büyük rol oynamış ve camiasından taktir görmüştür. Sporculuk dönemlerinde sayısız başarı yakalamış bir çok futbolcu, hizmetleri karşılığında bu kulübün altın sayfalarında yerlerini almıştır. Sade bir memur olan onursal başkanımız Sn Süleyman Seba yaptığı hizmetler ve kulübe kazandırdıkları ile camianın unutulmazları arasında yerini almıştır. Bu hibe olayı olsa da olmasa da Beşiktaş, Sn Y.Demiören'in başkanlık dönemini kendi tarihi içerisinde hak ettiği yere koyacaktır.
Ayrıca 106 yıllık bir tarihe sahip olan bu kulüp, belirli dönemlerde bir çok sıkıntı ve zorluk yaşasa da kendisini buralardan kurtaracak kişileri ve imkanları içerisinde çıkartmıştır. Kimsenin bu konuda en ufak bir şüphesi olmasın.

Hairdesigner
20-02-09, 13:55
Bolu'nun duruşu
Hayri Ülgen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=31)
Fotospor

Boluspor dolu dizgin hedefine doğru emin adımlarla ilerliyor. Başkan Necip Çarıkçı, Boluspor’a geçici şampiyonluk kazandırmak yerine kalıcı ve anlamlı başarılar kazandırmak için planlı projeler yapıyor ve üretiyor. Bu nedenle de Çarıkçı ve yönetimini alkışlıyorum. Kırmızı-beyazlılar, oynadığı futbolla bu sezon Bank Asya 1. Ligi’ne renk veren bir takım. Oynadığı son 4 maçın tamamını kazanarak şampiyonluk yolunda adım adım ilerliyor. Pazar günü kar altında ve ağır saha şartlarına rağmen Malatyaspor’u 4-1’lik farklı skorla yenerek taraftarlarına umut verirken takımda inanmaya başladı. Teknik direktör Serhat Güler idealist bir hoca. Çalışkan, ileriye dönük, eğitimci bir çalıştırıcı. Başarısının en büyük payı ise prensiplerinden taviz vermemesi. Takımda kim başarılı olursa, kim mücadele ederse sahada formayı ona verir. En büyük özelliği ise futbolcularına kazanma azmini aşılaması. Tabii ki ekonomik sıkıntılar da olmasına rağmen Boluspor’un futbolcuları ve yönetimi pes etmiyor. Her türlü fedakarlığı yaparak gece- gündüz demeden başta başkan Çarıkçı olmak üzere yönetim, teknik heyet ve futbolculara moral motivasyon aşılayarak destek veriyorlar. Bu destek bu sezon Boluspor’u Süper Lig’e taşıyacak gibi... Ayrıca başkan Necip Çarıkçı, Gökhan Emreciksin konusunda yetiştirme hakkı olan %50 yerine 200 bin dolar “sus payı” teklifini kabul etmeyerek hem kişiliğini gösterdi, hem de Bolu’nun şahsiyetini kurtararak alkışlandı.
Rizespor nereye koşuyor?
Rizespor, yanlış politikanın ve ciddiyetsizliğin faturasını ödemeye devam ediyor. Önünde bekleyen küme düşme stresini yaşamaya başladı. Tüm Rize’de halk huzursuz ve umutsuz!.. Yıllardır Türk futbolunda kasırga gibi esen Karadeniz’in şirin iline neler oluyor? Son 6 haftadaki çöküşün bedeli de ağır oldu. Bu maçlarda puan bile alınamadı. Geçmiş yıllarda “Muhteşem Rizespor” dedirten takımın yerinde şimdi yeller esiyor. O harika ruhla oynayan futbolcular nerede, takımına sahip çıkan taraftar nerede? Rizespor, Süper Lig’de iyi futboluyla, yetiştirdiği oyuncularla Türk futboluna örnek olmuştur. Ben de eski futbolcu olarak ve şimdi de spor yazarı olarak hep Rize’ye giderim. O muhteşem taraftarı ve şehrin bereketli yağmurunu unutamam. Taraftarlar, futbolcuları sahada coştururdu. Adeta takımın 12. adamlarıydı Rizeli futbolseverler. Şimdi bakıyorum, sahada ruhuyla, yüreğiyle oynayan futbolcuların olmadığını ve tribünlerin de sus-pus olduğunu görüyorum. Yönetim ise ayrı telden çalıp, ayrı telden söyleyen bir ekip durumuna gelmiş. Yıllar önce 3 büyükler bile Rize’nin sahasından zor çıkardı. Şimdi elini kulun sallayan her takım, Rizespor’u yenip dönüyor. 2006-07 sezonunda Süper Lig’de güç-bela kalmışlardı. Ertesi yıl ise tedbir alınmayınca yanlış yönetim tarzı düşmelerine neden olmuştu. Bu sezon Bank Asya’da sezon başında şampiyonluk parolasıyla yola çıktılar. Metin Diyadin hocayı 3-5 maç sonra gönderdiler. Arkasından Suat Kaya’yla devam ettiler. Şimdi ise Raşit Çetiner getirildi takımın başına. İşte yönetimin yanlışları hoca değiştirerek kapatılmaz!.. Takımı bu hale getirenler artık kendine gelip toparlanmalı. Rizespor’u laik olduğu Süper Lig’e taşımalıdır. Yoksa tarih önünde birgün mutlaka hesap verirler. Raşit hocayı 35 yıldır tanırım. İstanbulspor’dan takım arkadaşımdır. Hırslı ve inatçıdır. O da zaten Rizespor’un iyi durumda olmadığını görünce 4.5 yıllık kontrat yaptı. İnanıyorum ki Rize halkı pes etmezse, yönetim de yanlış yapmadan Çetiner’e destek olursa Rizespor başarıyı yakalar. Yoksa...
Altay kalesi Gökhan'la güvende
Altay, son haftalardaki oynadığı futbol ve aldığı neticelerle tekrar tırmanışa geçti. Bilhassa Pazar günü grubun lideri Manisaspor’u deplasmanda yenerek hem futboluyla alkışlandı, hem de puan farkını kapattı!.. Teknik direktör Tahir Karapınar’ın gelişiyle takımda bir canlanma başladı ve ekip ruhu oyuna da yansıyınca başarı kaçınılmaz oldu. Siyah- beyazlı takımda çok genç ve yetenekli oyuncular var. Manisaspor karşısında kalesinde devleşen 19 yaşındaki genç file bekçisi Gökhan Değirmenci kurtardığı penaltı ve kurtarışlarıyla ayakta alkışlandı. Eğer şımarmadan böyle devam ederse Türk futbolunda çok iyi yerlere gelecektir. Türk kaleside yıkılmayacaktır. Devam değirmenci... Altay takımı yıllarca Türk futbolunun vitrini olmuştur. Türk futboluna Metin Oktay, Mustafa Denizli, Ayfer, Tanzer gibi nice yıldızları Türk futboluna kazandırmıştır. İzmirsiz bir Süper Lig düşünülemez. Hele o Kordon’u yok mu... Dünyada eşi benzeri yoktur. Bu köklü kulüp tekrar Süper Lig yolunda ilerliyor. Böylesine büyük bir takımın Süper Lig’de olmasını herkes gibi ben de bekliyorum. Haydi İzmirliler takımınıza sahip çıkın

Hairdesigner
20-02-09, 13:56
Trabzonspor toparlanmalı
Murat Taşkın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=416)
Yeni Çağ

Trabzonspor toparlanmalı.
Futbol adına ikinci yarının ilk 2 maçı çok iyi.. Kazanç 4 puan..
İkinci yarının son 2 maçı çok kötü.. Kazanç yine 4 puan..
Daha açıkçası Fenerbahçe ve Ankaraspor maçlarında Trabzonspor futbol adına iyi işler yaptı.
Ankaragücü ve ardından da Beşiktaş ile oynadığı maçlarda ise vasatın bile altına indi. Ama mağlup olmadı.
Ancak, futbolda istikrar çok önemlidir. Hele hele bir hedefi, ille de şampiyonluğu kovalıyor iseniz..
Onun için bordo-mavili takımın son iki maçına bakarak bir düşüşten söz edebiliriz Ama kayıptan değil..
Halk arasında çok kullanılan, ama Trabzonspor için bu sezon sıkça söz ettiğimiz “Çekirge bir sıçrar, ikinci sıçrar, üçüncüsünde ise tökezlenir” gerçeğini göz önüne getirdiğimizde yarınki Denizlispor maçı çok ama çok önemlidir.
Trabzonspor, bu maçı sadece kazanmak değil, iyi oynayarak kazanmak zorundadır.
Beşiktaş karşısında sezonun en kötü futbolunu sergileyenler, Denizlispor maçında da “aynı tas aynı hamam” dedirtlerse, puan kaybı kaçınılmazdır.
Ersun Yanal, elinde zenginliği ve derinliği olan kadroyu, önce ilk 11’i iyi oluşturup, ardından da Beşiktaş maçında yapamadığı oyunun gidişatını iyi okuyup, ona göre tedbir almayı mutlaka hatasız yerine getirmelidir.
Umut ve Hüseyin’in yokluğunu, “Nasıl olsa yedekler var” diyerek öyle hafifsememek lazım.
Pas vermede ve gol atmada ketum davransa da Umut, sürekli baskı yaratarak rakibin en az 2 oyuncusunu sahasına hapsetmekte, yormaktadır. İstisnasız Türkiye’nin en iyi top çalma ve kesme ustası Hüseyin’in yerini “Serkan da doldurur. Ceyhun’da” diyemezsiniz. Çünkü Hüseyin başkadır, farklıdır. Beşiktaş maçında her iki tarafından çok kötü oynayan Colman ve Selçuk nedeniyle kötü görüntü vermek zorunda kalmış olabilir. Ama Hüseyin, Trabzonspor’un emniyet subabıdır.
Bunun için, Ersun Yanal, çok ama çok dikkatli, Trabzonsporlu futbolcular ise son 2 maçtaki düşüşü zihinlerden silmek için Denizlispor maçında çok gayretli olmalıdırlar. Aksi halde, kaygan zeminde düşüş sürer ve beklenmedik bir kaza ile karşılaşabilirler.

Hairdesigner
20-02-09, 13:56
Gizli Star Topal'dı
Sakıp Özberk (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=309)
Fotospor

Ayhan’la birlikte orta sahanın yükünü çeken Mehmet Topal, gizli kahramandı. Lincoln daha iyi olsa, Cim-Bom kazanırdı.
Türkiye Ligi’nde Antalyaspor’a mağlup olan Galatasaray UEFA Kupası için taraftarlarına kötü mesaj vermişti. Fakat bir gerçek var ki... Maça iyi konsantre olursan; kazanmayı isteyerek yürekten oynarsan; üç günde çok şey değişiyor. Bu düşünce içinde sarı-kırmızılılar maça çok hızlı başladı. Fakat tecrübeli Bordeaux defansı Galatasaray’a fırsat vermedi. Bu arada Bordeaux’nun müthiş kontrataklarını seyrettik. İlk yarıda en az 5 önemli pozisyonu Bordeaux’lu futbolcular gole çeviremedi. İki takımında galip gelmek adına gösterdiği çaba ile mükemmel bir ilk yarı seyrettik. Top bir o kalede, bir bu kalede her an gol olur diye bekliyoruz ama... İki tarafta yakaladığı pozisyonları gole çeviremedi. Bordeaux’nun kale direğimizden dönen topu bizim için büyük şanstı. Galatasaray’ın ise en önemli pozisyonunda Ayhan sağ bekin arkasına kaçarak atılan pasla buluştu. Yaptığı mükemmel ortada Kewell üç metreden topu kalecinin ayaklarına nişanladı. İlk yarıda Ayhan sahanın en başarılı oyuncusuydu...
İkinci yarıda Galatasaray Bordeaux’dan daha iyi oynadı. Ama iki takımında ilk yarıdaki tempolu oyundan sonra yorgunluk belirtileri gözle görülür şekildeydi. İkinci yarı oyun Galatasaray’ın kontrolü altında sürdü. İkinci yarıda iyi kontratak meziyetleri olan Sabri takımı adına çok iyi hareketler yaptı. Ayhan ile beraber orta sahanın yükünü çeken Mehmet Topal maçın görünmeyen kahramanlarındandı. Galatasaray defansı can siper hane savunmasını maç boyunca sürdürdü. Baros ve Lincoln’ün biraz daha etkili olmaları halinde galibiyet çok uzak değildi. Ama onlar bekleneni veremediler. Arda ise son dönemlerdeki durgunluğunu sürdürüyor. Galatasaray bu istekli ve arzulu oyununu lig maçlarında da sürdürürse; şampiyonluğun en büyük adayı olur. Neticede Avrupa Kupaları’nda en başarılı sonuçları alan Galatasaray yine iyi bir oyun oynadı ama... Hakkı olan galibiyeti alamadı.

Hairdesigner
20-02-09, 13:57
Senaryoyu yazanı MHK haklı çıkarıyor
Ömer Faruk Ünal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=95)
Türkiye

Geçen hafta hakem camiasından “önemli bir isim” telefon açtı.
Soruyu kendisi soruyor, kendisi cevaplıyordu. Bazı soruları da bana cevaplattırmaya çalışıyordu.
İlk sorusu şuydu:
- Sevgili Ömer, Eskişehir - Belediye maçının hakemi kimdi?
- Hakan Özkan.
- Nerenin hakemi?
- İzmir.
- Kimin öz evladı?
- ....................
- Söyle söyle. Peki ben söyleyeyim; Oğuz Sarvan’ın. Peki o maçta Belediye’de kaç oyuncu cezalı duruma düştü? Üç oyuncu. Belediye ertesi hafta kimle oynuyordu. F.Bahçe ile...
- Eee?
- Dur, bitmedi. Eskişehir-G.Birliği maçının hakemi kim? Tolga Özkalfa. Nerenin hakemi? İzmir. Kime yakın? Oğuz Sarvan’a. G.Birliği kimle oynuyor? F.Bahçe ile. G.Birliği’ni takip et, bak bakalım kaç oyuncu cezalı duruma düşecek?
- Hocam, Belediye’den Okan Buruk yedek kulübesinde gördüğü sarı kartla cezalı duruma düştü. Cesario ve Ekrem’in gördüğü kartlar çok da haksız sayılmaz. Üstelik Belediye, F.Bahçe’yi yendi. Hem de iki ofsayt gollerle. Kafandaki senaryo pek tutmuş değil. Ama bu hafta G.Birliği’ne de dikkat ederim.
Eskişehir - G.Birliği maçında da Troisi gibi bir oyuncu F.Bahçe maçı öncesi cezalı duruma düştü. 4’üncü sarı kartını gördü.
Bu konudan ya da bu ayrıntıdan haberi var mı bilemiyorum ama bakın Metin Tokat, Troisi‘nin gördüğü sarı kart için ne yazıyor:
“Kaleci Ivesa - Troisi mücadelesi sonrası hakem oyunu önce devam ettirdi. Kaleci yerden kalkmayınca oyunu durdurup, Troisi’ye sarı kart göstermesi ilginçti.”
Hakan Özkan ve Tolga Özkalfa için en ufak olumsuz bir kanaatim yok. Cezalı duruma düşecek oyuncuları bilip ona göre kart gösterecek nitelikte insan değiller. Asla böyle bir şeye ihtimal vermiyorum.
Bu iki hakem için ne kadar Oğuz Sarvan‘ın öz evladı yorumları yapılıyorsa, geçmiş MHK‘lar zamamında da aynı yorumların yapıldığını hatırlıyorum.
Ancaaak; MHK, tayin yaparken, işte bu tip senaryonların yazılmasına izin vermemeli.
Her hafta F.Bahçe’nin rakiplerine İzmir’den hakem gitmemeli. GTK’nın her hafta, F.Bahçe maçılarına İzmirli gözlemci gönderdiği gibi...


>> Seçimlerden ayrıntılar
Birçok ilde hakem derneği seçimleri yapıldı, yapılıyor. Bazı illeri özel analiz etmekte ve bazı sonuçlar çıkarmakta fayda var.
Mustafa Çulcu başkanlığındaki MHK‘da Ali Aydın hakem atama kurulunda idi.
Kocaeli ve Ordu, tarihlerinde görmediği imkânları ve avantajları o kurul döneminde görmüştü. Kocaeli ve Ordu hakemleri o kadar görev alıyordu ki, adeta maçtan zehirleneceklerdi. Bu yüzden o dönemi çok da eleştirmişimdir.
Kocaeli’deki dernek seçiminde Mustafa Çulcu her ne kadar uzak duruyor görüntüsü verse de 56 oy alan Mithat Atalay‘ı destekledi. Kazanan 71 oy alan Kerim Akdülger oldu.
Kocaeli’de 6 ay önce aidatını yatırıp oy kullanması gereken 27 il hakemi oy kullanamadı. Tüzüğe rağmen Genel Merkez üye kaydı yapmamış. Bu şikayet ve bu durum hemen hemen bütün illerde yaşandı.
(Yeri gelmişken bir konuyu daha ifade etmekte fayda var. Genel Merkez çok net ve keskin bir şekilde Federasyon ve MHK’nın karşısında yer almıştır. Selçuk Dereli yönetimine söz geçirememiştir.)
Gelelim Ordu’ya...
Hakem Derneği’nin dostlukları harap ettiğine dair önemli bir örnek de Ordu’da yaşandı.
Bu seçim, 20 yıllık Vedat Öz ve Metin Kır dostluğuna ciddi şekilde gölge düşürdü. Birbirlerini tehdit etme noktasına kadar geldiler.
Ali Aydın ve Vedat Öz birlikte hareket edip, Cemal Gemici‘yi aday gösterdi.
Metin Kır ve Erdoğan Alan da Bahri Cebeci‘yi aday yaptı. Metin Kır, ağabeyi Çetin Kır‘la farklı kulvarlarda yer aldı.
Çetin Kır‘ın divan başkanı olduğu seçimde 25 oy Bahri Cebeci, 25 oy da Cemal Gemici‘ye çıktı.
Divan seçimi yenilemek için bir saat süre verdi. İki taraf da oy kullanıp giden delegeleri toplama yarışına girdi. Hastaneden, yoldan geri çevrilenler oldu.
Bu defa Bahri Cebeci 27, Cemal Gemici 22 oy aldı.
Yani Ali Aydın tarafı 2 fire verdi. 1 oy da boş çıktı.
Mustafa Çulcu ve Ali Aydın döneminin kaymağını yiyenler tercihlerini değiştirdi.
Ama Malatya ve Mersin bükülmedi. Malatya’da tabanın nabzını iyi tutan D.Cumali Sucu ve Mersin’de ilişkilerini iyi tutan Vedat Yüksel iktidara mağlup olmadı. Bu 4 il (Ordu, Kocaeli, Malatya, Mersin) incelenmeye değer bence.


>> İstanbul’un seçimi
Hakem Derneği’nin İstanbul seçimine bu defa gitmedim. Bir önceki seçimde sonucun alınması gece yarısını bulmuştu. Bu seçim de 02.30’da bitmiş. Seçimden çıkardığım sonuçlar şunlar:
1- İlhan Erdem’in “şahsına” karşı hakem ve gözlemci camiasında bir ilgi ve sempati vardı. Tıpkı seçilen Sadettin Güler‘e olduğu gibi. İlhan Erdem aday olsaydı, ve Sadettin Güler değil de bir başka isim tercih edilseydi; MHK istediği neticeyi alamayabilirdi. Aday doğru seçilmiş.
2- Seçimin bir galibi de Divan Başkanı İsmet Cengiz. Divan Heyeti ile birlikte başarılı bir performans sergilemiş. Seçimin büyük bir olgunluk ve sükunet içinde geçmesi sevindirici.
3- İstanbul’da Genel Merkez Yönetiminden Cüneyt Çakır ve Hüseyin Göçek varken; seçimi Hüseyin Kalafatoğlu‘nun takip etmesi dikkat çekici. Genel Merkez’e aday olduğunu da öğrendik.
4- Salonda güvenlik görevlilerinin olması enteresan. Resmi görevli bodyguardlar hakemi hakeme karşı korumuşlar. Kimin fikri ise çok yadırgadım!.
5- Seçim 2 saat geç başlamış. Sebebi 550 kişilik hazirun listesi seçime yarım saat kala ortaya çıkmış.
6- Seçimin sonunda Osman Avcı‘nın, 195 oy alıp kaybeden Murat Söylemez için, “195 tane tercih ettikleri beyaz kağıt kadar ak olan bu değerli genç kardeşlerimin hepsinin kefili ve teminatı benim. Herkes rahat olsun” demesi takdir toplamış.
Sonuçta, Türk hakemliği 3 yıl bu gerginlikleri, soğuklukları bir kenara koymalı. Herkes, başta MHK ve GTK, seçimleri unutmalı, önüne bakmalı.


>> HAKEM - METRE
Maç Hakem Maç KK SK Penaltı
G.Antep-Beşiktaş Bünyamin Gezer 11.maçı 3 36 2
Belediye-A.Gücü Abdullah Yılmaz 6.maçı - 23 1
Konya-Antalya İlker Meral 10.maçı 3 24 1
Trabzon-Denizli Hüseyin Göçek 11.maçı - 46 1
G.Birliği-F.Bahçe Yunus Yıldırım 12.maçı 1 32 -
Sivas-Eskişehir Süleyman Abay 9.maçı 7 50 3
Hacettepe-Ankara Tolga Özkalfa 10.maçı 1 27 2
Kayseri-Bursa Fırat Aydınus 12.maçı 6 55 3
G.Saray-Kocaeli Deniz Çoban 7.maçı 2 28 -

Hairdesigner
20-02-09, 13:59
Eskişehirspor'un liderle imtihanı
Cem Top (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1568)
Dünya

Haftanın önemli maçında lider Sivasspor evinde Eskişehirspor'u ağırlayacak. Bu karşılaşmayı "Haftanın Maçı" olarak belirlememizin nedeni; şampiyonluk mücadelesine direkt etki edebilecek bir maç olması yanında aynı zamanda pozitif futbol oynamaya çalışan iki ekibi buluşturacak olması. Normal şartlar altında son derece zevkli ve çekişmeli geçmesini beklediğimiz bu karşılaşmayla ilgili çekincelerimiz de var. Eskişehirspor'un formda gol silahları Batuhan ve Youla'nın sakatlıkları sürüyor. Sol arka adalesinden sakatlığı bulunan Youla ile son maçta omuzu çıkan Batuhan'ın durumları belirsizliğini koruyor. Ayrıca 4 Eylül Stadı mevzu bahis olduğunda hava ve saha şartlarının belirleyici bir etken olduğunu da unutmamak lazım. Sivasspor'da da dizinden ameliyat olan Hayrettin ile kart cezalısı Sedat'ın forma giymeyeceğini belirtelim.


Takımların bu haftaya kadar olan performanslarını incelediğimizde oynadığı 10 maçta evinde yalnızca 2 puan kaybeden Sivasspor'a karşılık 9 deplasmanda sadece 6 gol atıp 6 puan çıkartabilen bir Eskişehirspor takımı görüyoruz. Bu sezon 17. haftadan itibaren başlayan ligin ikinci yarısında ise şu ana kadar iki takım da yenilmedi. Bu süreçte Sivasspor 2 galibiyet 2 beraberlik alırken, Eskişehirspor da 1 galibiyet 3 beraberlik ile puanını 24 yaptı. Taktik bakımdan her iki ekip de benzerlikler gösteriyor. Çift santrfor ve dörtlü orta saha ile oynamayı tercih eden takımlar santrforlarından birini mutlaka orta sahaya yardıma getiriyor. Bu isim Sivasspor'da Tum veya Kamanan olurken Eskişehirspor'da genelde Youla bu görevi üstleniyor. Dörtlü orta saha tertibinde birer oyuncu hücum organizasyonlarına soyunurken (Sivasspor'da M.Ali ya da Murat Erdoğan, Eskişehirspor'da Serdar Özbayraktar) bir oyuncu da orta alanın defansif yükünü çekiyor. (Sivasspor'da İ. Dağaşan ya da Sylla, Eskişehirspor'da Emre Toraman) Bu şartlar altında takımların saha şartlarının izin verdiği ölçüde hücumu düşüneceklerini söyleyebiliriz. Fakat buradaki en büyük soru işareti Youla ve Batuhan'ın durumları olacak. Bu iki ismin oynaması halinde Sivasspor defansı hücumlara rahatça katılamayacak. Bu da maça denge getirir. Aksi halde Rıza Çalımbay'ın ilk düşüncesinin savunma olması beni şaşırtmaz. Gelen hava raporlarını da hesaba katarak, karşılaşmanın az gollü geçeceği tahminini yapabiliriz. Ayrıca her iki takımın topa sert oyuncuları barındırması dolayısıyla bu karşılaşmada kırmızı kart çıkabileceğini hatırlatalım.


Gaziantepspor - Beşiktaş
Tarih: 20.02.2009 Saat: 20.00
Stat: Gaziantep Kamil Ocak Stadı
Yayın: Lig TV Maç günü hava: Sağanak yağışlı, 3°C

Beşiktaş, "Şampiyonluk Dönemeci" olarak nitelendirilen maçta rakibi Trabzonspor'u yenemedi. Gaziantepspor da Ankaragücü'ne karşı şok bir mağlubiyet alırken en büyük kozu Tabata'yı kaybetti. Siyah-beyazlılar ilk devredeki maçı erken bir gol bularak kolay kazanmışlardı. Bilinen deplasman zaaflarıyla bu kez Beşiktaş'ın işi hiç de kolay olmayacak. UEFA mücadelesi için gözünü yukarılara diken Gaziantepspor, Tabata'nın yokluğunda çok daha mücadeleci bir takımla bol pasa dayalı oyununu sergilemeye çalışacak. Ekrem ve Holosko'dan yoksun Beşiktaş'ın bu maçta puan kaybetmesi şampiyonluk yarışına havlu atması anlamına geleceğinden siyah-beyazlı takımın her şeye rağmen galibiyete yakın olduğunu düşünüyorum. Trabzonspor maçındaki futbolun tekrarı halinde Beşiktaş'ın sahadan 3 puanla ayrılması mümkün olabilir. Ayrıca devre arası transferi Ernst'in takıma orta alanda büyük katkı yapabileceğini son derbide gördük. Bu da topu büyük beceriyle dolaştıran Gaziantepspor takımı aleyhine bir gelişme. Siyah-beyazlıların bu karşılaşmada pres gücü yüksek bir orta sahaya ihtiyaç duyacağı aşikar. Bu nedenle Mustafa Denizli'nin olası Yusuf tercihi bu kez başına ciddi işler açabilir.

Hairdesigner
21-02-09, 14:05
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1235.jpg Çift forvet farkı

Hayrettir, ilk kez çift forvetle oynamasına rağmen Beşiktaş koskoca ilk yarıyı sıfır çekerek tamamladı. Bu bölümde pozisyon olmadığı gibi futbol da yoktu. Hatta ev sahibi Gaziantep bu ilk bölümde Beşiktaş'ın tüm umutlarını söndürebilirdi. Çünkü Bekir ve Beto ile inanılmaz iki gol kaçırdı. İlk yarıda çift forvete rağmen Beşiktaş sahada bir 10 numarası olmadığı için tıkandı kaldı. Ancak ikinci yarının başlamasıyla birlikte bambaşka bir Beşiktaş izlemeye başladık. Üç dakikaya sıkışan Nobre ve Tello golleri, Beşiktaş'ın rahatlamasını sağladı. Gollerle birlikte Beşiktaş futbol oynamaya başladı. Özellikle Nobre'nin özverili oyunu, yeni transfer Ernst'in orta sahadaki çalışan futbolu Beşiktaş'ı farklı bir skora doğru ilerletti. İki futbolcuya bir iki lafım olacak. Onlardan birincisi Cisse... Hayatımda bu kadar gamsız, isteksiz bir futbolcu görmedim. Rakip takımın ismini bildiğini bile sanmıyorum. İki depar atsa fazla mesai ücreti isteyeceğinden hiç kuşkum yok. İkinci lafım Serdar Özkan'a. Oyunda kaldığı süre içinde Nobre'ye verdiği gollük pas dışında hiçbir şey yapmadı. Mustafa Denizli ona nasıl katlanıyor, doğrusu anlamakta zorluk çekiyorum. Evet, ikinci yarıda Beşiktaş futboluyla ve golleriyle bambaşka bir takım olarak güneş gibi doğdu. İlginçtir 151. kornerde geçen hafta Bobo'yla ikinci kez gol bulan Beşiktaş, Gaziantep'teki 156. kornerde de Nobre'yle üçüncü golü kazandı.

İplik kopmadı
İbrahim Toraman'ın üçüncü goldeki katkısı büyüktü. Golün yarısı Nobre'nin yarısı da Toraman'ındı. İbrahim Üzülmez, son haftalardaki çıkışını bu maçta da sürdürdü. Bu farklı galibiyette ikinci yarıdaki futboluyla Tello'nun da çok önemli bir rolü vardı. Bobo, ilk 11'de sahaya çıkmasına rağmen beklenenin çok uzağında kaldı. Ancak çift forvet farkı Nobre ve Bobo'yla Beşiktaş'ı bu zorlu deplasmanda şampiyonluk yarışının içinde tuttu. Pamuk ipliği kopmadı.

Hairdesigner
21-02-09, 14:05
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1243.jpg Çift santrfor!

Mustafa Denizli, Gençlerbirliği'ni deplasmanda yenerek başlamıştı göreve, ondan sonra evden uzakta üç puanı bir arada gördüğü tek maç bu. Hem de Gaziantep gibi güçlü bir rakip karşısında yaşadı bu sevinci. Böylece biraz olsun yaralarını sardı Kartal ve şampiyonluk yarışında var olduğunu kanıtladı. Kimse kolay oldu sanmasın. İlk 45'te ev sahibinin kaçırdığı üç net pozisyon var. Dörtlü savunmanın önünde iki de ön libero olduğu halde bunca pozisyon nasıl verilir, anlamak mümkün değil. İlk yarıda, "Saldım çayıra Mevlam kayıra" taktiğiyle oynayan, işini tesadüflere bırakan bir Beşiktaş izledik. İkinci 45'in hemen başında Nobre'nin golü gelince herkes vites yükseltti. Beş dakikalık kasırga ikinci golü getirdi. O dakikaları izlerken "Arkadaş, ilk yarıda neredeydiniz?" diye sormak geldi içimden.

Beşiktaş korkmamalı
Arayı açınca rakibin gazının yükseldiğini gören Kartal, kontratak düzenine geçti. Gaziantep doldur-boşaltla saldırırken Bobo ve Serdar Özkan hızlı hücumlarda rakip savunmayı hep eksik yakaladı. Eğer Serdar biraz bilinçli oynasa fark büyüyebilirdi. Gaziantepspor'un her şeyi Tabata'ymış, bu tescillendi. Biraz da Beto'yu ayırmak lazım. Sonuç olarak Beşiktaş korkulu rüya görerek geldiği Gaziantep'te, hem deplasman fobisini yendi, hem de büyük moral buldu. Mustafa hoca bundan sonra yine tek santrfora dönerse bunu hiç kimseye açıklayamaz. Beşiktaş rakibinden korkmaz, tüm hücum silahlarını sahaya sürer ve yediğinden fazlasını atmaya çalışır. Felsefe bu olmalı. Bizim bildiğimiz Denizli'nin de felsefesi bir zamanlar böyleydi. Umarım yine öyledir.

Hairdesigner
21-02-09, 14:06
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1292.jpg İki başlı Kartal

Futbolun adaleti nereye kadardır? Tahmin etmek zor. Beşiktaş-Trabzon maçında futbolu ev sahibi takım oynamış, ancak misafir takım 1 puanı alarak İnönü'den ayrılmıştı. G.Antep'te ilginç bir fotoğraf vardı. Özellikle ilk yarı daha iyi futbol oynayan, daha çok pozisyon bulan taraf G.Antep sahadan yenik ayrıldı. Hem de futbolun hakkı olmayan üç gol yiyerek. Beşiktaş için bu galibiyetin, iyi futboldan çok daha önemli olduğunun altını baştan çizmek gerekir. Şampiyonluğa oynayan bir takım düşünün. Ve her puan kaybı sonrası daha iddialı açıklamalar yapan Mustafa Denizli'nin durumunu. Göreve geldiği 7. haftadaki Gençlebirliği maçından sonra deplasmanda galibiyet yüzü görmemiş bir teknik adamın ruh halini siz hesaplayın. Tecrübesi, birikimi ile bunu dışarıya belli etmese de içinde fırtınalar, büyük sıkıntılar yaşadığından emin olabilirsiniz.

Kaygılarını yendi
Bu maçta da puan kaybetme ihtimali karşısında bu sıkıntıların ne kadar katlanarak büyüyeceğini hesap edin. Önemli olan Beşiktaş'ın bu deplasmandan 3 puan almasıydı. Bunu başararak büyük bir engeli aştı. Daha önemlisi korkularını, kaygılarını yendi. Bu maçta Denizli'nin ilk çift forvetle çıkması hem Bobo'yu, hem de taraftarı haklı çıkarır gibiydi. Orta saha sorunları yaşanmasına rağmen dünkü maçta top aldıkları ve pozisyona girdikleri ölçüde iki golcünün yan yana oynadığı maçta 3-0 galip gelinmesi, Mustafa hocanın düşüncelerini değiştireceği kesin. Ama benim düşüncem Beşiktaş'ın dışarda tek, içerde çift forvet oynamasının daha sağlıklı olacağı. Deplasmanda daha güçlü orta sahaya ihtiyaç var.

Hairdesigner
21-02-09, 14:06
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1349.jpg Sırat Köprüsü

Mustafa Denizli geldikten sonra gerçekleşen puan kayıplarının gündemin ilk maddelerinden biri haline yükselmesi, geçen hafta adeta tek kale oynanan Trabzon maçında kaybedilen iki puan ve bu nedenle ilk iki takımla olan altı puan farkın azalmaması, dün geceki maçı bir final havası haline sokmuştu. Daha doğru bir deyişle; Beşiktaş'ın bundan sonra yapacağı her maç bir Sırat Köprüsü idi. Artık puan kaybı lüksü de yoktu. Sırat Köprüsü mutlaka geçilmeliydi. Kadrolar ilan edildiği zaman Mustafa Denizli'nin, tenkitlere fırsat vermemek için maça Bobo-Nobre ikilisi ile başlayacağını gördük. Benim kafama da şu soru takıldı: "Bu değişiklik işe yarayacak mı?" İlk 45 dakikada Bobo-Nobre ikilisi bir işe yaramadı. Sadece kaleyi tutan birer kafa şutu attılar. Ama Murat'ın değil, Rüştü'nün kalesine. Allah'tan Rüştü dikkatli idi de top ağlara gitmedi.

Arzulanan Beşiktaş
Kabahat Nobre ve Bobo'da mıydı? Bence hayır. Kanatlardan tek bir orta gelmedi. Araya tek bir pas atılmadı. Hepsinin stres içinde oldukları da her hareketlerinden belliydi. Bu beyaz formalı Beşiktaşlılar, tek bir pozisyona giremeden, rakip kaleye tek bir şut atamadan biten ilk devrenin sonunda soyunma odasına giderken Beto'nun değerlendiremediği pozisyona seviniyorlardı. İkinci yarıya "Bu stres çekilmez" düşüncesiyle çıkan Beşiktaş, Tello'nun kornerine kafayı vuran Nobre ve gol olan ilk şutun sahibi Tello ile 2-0'lık skoru buldu. Gaziantep kapalı savunmadan vazgeçti. Bol gol pozisyonlu maç İbrahim Toraman imzalı Nobre golü ile bitti. Bu geceki Sırat Köprüsü de geçilmiş oldu. Bu yarıdaki Beşiktaş arzulanan Beşiktaş'tı.

Hairdesigner
21-02-09, 14:07
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1586.jpg Bakkal'ın umudu

Bugün Trabzonspor'la karşılaşacak olan Denizlispor, geçen hafta yeni teknik direktörü Mesut Bakkal ile çıktığı ilk Konyaspor maçını kazanarak moral buldu. Ayrıca Horozlar, yeni teknik adamla, yeni bir ruh, iyi bir oyun disiplini ve takım bütünlüğü kazanmış. Her şey yolunda gözüküyor. Konyaspor'a karşı kaleyi Cenk korurken, savunmada Ozan, Wescley, Burak, Çağlar oynadı. Orta sahada Bangoura, Berberovic, Braga, Güray ve ileride de Roberts ve Angelov ile mücadele eden Denizlispor'da, Mesut Bakkal'ın aynı kadroyu Trabzon'da kullanması bekleniyor. Ama sakatlığı geçen Fatih Yiğen ile Selahattin ve cezası biten Caner sürprizi olabilir.

Puan kapma savaşı olacak
Trabzon'da hem puan, hem de teknik adamlar yönünden ilginç bir maç olacak. Mesut Bakkal ile Ersun Yanal ilk olarak 1988- 89 sezonunda Denizli'de birlikte çalışmaya başlamışlardı. O günden bu güne "kadim dost" olan ikili, Milli Takım dahil birçok takımda birlikte çalıştı. Sonrasında ayrı takımlarda görev almaya başladılar. Ve şimdi bir kez daha puan mücadelesi için karşı karşıya geliyorlar. Bir tarafta uzun yıllardır şampiyon olamayan ve bu sezon iyi bir çıkış yakalayıp şampiyonluğu kovalayan Trabzonspor. Diğer tarafta sezon başı yaptığı hatalardan dolayı kötü günler yaşayan, puan cetvelinin altlarından kurtulmaya çalışan Denizlispor. Kısacası bugün iki takımın olduğu kadar, iki arkadaşın puan kapma savaşı var. Biri devirme diğeri devrilmeme mücadelesi verecek. Bakkal'ın işi ise oldukça zor.

Hairdesigner
21-02-09, 14:07
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1812.jpg Sivas alışmalı

Sivasspor'un puan kaybettiği ya da zorlandığı maçlara dikkat ediyor musunuz? Genellikle şampiyonluk yarışı dışında olan takımklarla oynadığı maçlarda zorlanıyorlar. Buna en iyi üç örnek, 15. haftada 4 Eylül Stadı'nda oynadığı Hacettepe, 16. haftadaki Gençlerbirliği ve geçen haftaki Bursaspor maçlarını verebiliriz. Ligin son sırasına demir atan Hacettepe, Sivas'a geliyor, herkes fark beklerken Sivasspor galibiyeti zor alıyor. Sonra oynadığı Gençlerbirliği maçında da öyle, Bursa maçı ise daha entresan geçti ve biraz da futbol şansıyla sahadan 1 puan ayrıldı. Aynı Sivasspor, Fenerbahçe ve Galatasaray gibi iki Avrupa devini çok rahat geçiyor, deplasmanda Beşiktaş'ı ise elinden kaçırıyor, Gaziantepspor'a da fark atıyor. Neden peki? Söyleyeyim! Sivasspor geçen sezon ve bu sezonki başarılı çıkışından sonra bütün rakiplerin korkulu rüyası oldu. Dolayısıyla, Yiğidoların karşısına çıkan takımlar o maçta varını yoğunu ortaya koyuyor, onun için de böyle bir manzara çıkıyor karşımıza. Daha önce Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray'a karşı çok iyi konsantre olan ve vargüçleriyle mücadele eden Anadolu takımları, şimdi buna bir de Sivasspor'u eklediler. Onun için hiç kimse, Sivasspor'un zorlandığı maçlara bakıp da "Sivasspor'da düşüş var, iyi oynamıyor" filan demesin. Bundan sonrada Sivasspor, böyle maçları çok sık yaşayacak. Özellikle 4 Eylül Stadı'nda gelen takımlar büyük ihtimalle kapanacak ve Sivasspor'u zorlayacaklar.

Gurur duyulmalı
Böyle maçlardan birisi de pazar günü Sivasspor ile Eskişehirspor arasında oynanacak. Eskişehirsporlu futbolcular liderden puan almak ve naklen yayınlanacak maçta iyi futbol oynamak için elinden geleni yapacaktır. Aslında bu durum bir yerde Sivasspor'un geldiği noktayı da gösteriyor. Yiğidolar, rakiplerin bu şekilde bir düşünceyle sahaya çıkmasına kızmamalı, aksine gurur duymalı. ..Ve şöyle düşünmeli: Biz ne büyük bir takımız ki rakibimiz önce yenilmemeyi amaçlıyor.

Hairdesigner
21-02-09, 14:08
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1360.jpg Tehlikeli gidiş

G.Saray zor dönemeçte. Bir yandan ligde zirveden düşmemenin hesabını yapıyor, diğer yandan ise finali Saracoğlu Stadı'nda oynanacak UEFA Kupası'nda erkenden saf dışı olmak istemiyor. Ama gerçek şu ki G.Saray'da yolunda gitmeyen çok şey var. Bu takımın hocası da futbolcusu da yöneticisi de tartışılır durumda. Taraftar şimdilik susuyor ama inanın onların da eli kulağında. Başarısızlık üst üste gelir de hatalar telafi edilemezse taraftarın da tepkisiz kalacağını sanmıyorum. G.Saray tarihinde olmayan şeyler yaşanıyor şu sıralarda camiada. Yönetim, MHK'ye ve futbol federasyonuna savaş açmış durumda. Hakem hataları ilk kez bu sezon yaşanmıyor. Her yıl mutlaka bir ya da birkaç takım zarar görüyor. Ama sonuçta futbolumuzun temel taşı hakemler hep varolacak. Ve bu ligler onlarla süregidecek. Hata da yapacaklar, çoğu zaman hakkıyla adalet de dağıtacaklar. Her şeyi yerinde ve kararında bırakmak en doğrusu galiba. G.Saray yönetimi şu sıralarda savaş baltasını eline almış saldırıyor. Haklı da olabilirler ama bu yöntemle "mağluptur bu yolda galip" sınıfına giriyorlar. G.Saray gibi bir kulüp ve onun temsilcileri, futbol ailesinin temsilcileriyle böylesine bir kavgaya girişmemeli. Çünkü G.Saray bir markadır, öncüdür, örnektir. Eğer bu özellikler yitirilirse diğer kulüplerden farkı olmaz. Bu anlamda Futbol Federasyonu ve MHK ile olan atışmanın yersiz olduğunu hatırlatmak isterim. Futbol ailesi bir bütündür. Sevabıyla ve günahıyla herkes birbirini kucaklamalıdır.

Küçümserse yanar
Antalyaspor'a yenilen G.Saray'ı Bordeaux maçında da izledik. Bir takım bu kadar farklı iki kimliğe bürünebilir mi? Maç sonrası G.Saray'ın Bordeaux'yu nasıl elinden kaçırdığını yazdık, hayıflandık. Yine lige dönüyoruz ve yarinki rakip Kocaelispor. Ligde kalması mucizelere bağlı. En tehlikelisi de bu düşünce işte. G.Saray rakibini ciddiye alırsa, G.Saray gibi oynarsa Fenerbahçe'nin Hacettepe önünde yaşadığı coşkuyu yaşayabilir. Aksi durumda kaos ikiye katlanır, lig de ardından UEFA da hayal olur gider.

Hairdesigner
21-02-09, 14:08
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1692.jpg 'Türkiye' Futbol Fedarasyonu

Adnan Polat'ın gündemi değiştiren açıklamalarından da anlıyoruz ki artık bu lig çetin maçlara gebe. Gerçi kum torbası çalışmaları bu yıl biraz erken başladı ama herkes her şeyin farkında. En ufak bir kararın ne kadar tepki çekeceğini, gündeme nasıl oturacağını kamuoyu ve hakemlerimiz de görmüş oldu. Aktörler değişse de filmin aynı olmasını istiyorlar. Yılların alışkanlıkları, söylemleri eski moda oldu, prim yapmıyor artık. Bütün sıkıntı ve çatışmanın sebebi belli; "Ben büyüğüm, bana öyle" demek istiyorlar. Alt yazısı budur. Gazete sayfalarında, puntolarda olduğu gibi sahalarda büyük olacaksın. Ligin sıralamasına bakınca eşit duruş, eşit mesafe ve adaletli yaklaşım; özlediğimiz, hayalini kurduğumuz bir federasyon yönetimi var. Kimse kimseye yaslanamıyor. Bu duruş gevşememeli. Yarın bu koroya farklı renkte, farklı notalı, pazusu büyükler de katılabilir. TFF herkesin federasyonu olduğunu unutmamalı. Onlar, kendi renklerinin sevdalısı olabilir ama sen Türkiye'yi sevmek zorundasın.

Hairdesigner
21-02-09, 14:08
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1789.jpg İki kere iki

Denizli maçından önce İnönü'den bir spot analiz paylaşmayalım izninizle. Trabzonspor tarihinde sadece Liverpool ve Barcelona'dan yediği baskıyı gördü orada. Kalesi önünde kapandı, top çıkaramadı, pas yapamadı. Zira, savunma ile forvet arasında köprü kuracak bir orta saha elemanı yoktu kadrosunda. Stoperlerin şişirme toplarını tutamayan forvetler ve duvar tenisi yorgunluğu... Oysa, Beşiktaş'ın ligin devre arasında transfer ettiği ve maçın devre arasında kenara aldığı Yusuf, forma değiştirip ikinci yarıda Trabzonspor adına top tutup servis yapsaydı maç farklı bir skorla biterdi misafir ekip lehine. Çünkü o, kapalı savunma karşısında başarısız olup yüklenen takımlara etki yapacak özelliğe sahipti. Yusuf'un transferine karşı çıkanlardandım. Yanal ve Hacısalihoğlu ise ısrarla istiyorlardı. Ne için mi? İşte böylesi maçlar için. Ve bundan sonraki Galatasaray, Sivas, Fenerbahçe ve hatta Kayseri ile Gaziantep maçları için. Skor avantajı yakalandığında bir devre, hiç değilse 30 dakika top trafiğini dengelemek, etkili kontratak üretmek için. İdeal değil ancak geçerli olabilecek bir hesaptı. Biz itiraz ettik, zaten nasip olmadı. Ancak ihtiyacın sürdüğü ortada.

Futbol tıp bilmine benziyor
Futbol böyle bir şey işte. Üç puanlı sistem, attığın yediğin gol, averaj hesabı falan filan.. Hepsi aritmetik konular ama bugün bir bilim haline geldiğini söylediğimiz futbol matematik gibi pozitif bir bilim değil. Yani iki kere iki her zaman dört etmiyor. Yani, futbol daha ziyade bizim tıp bilimine benziyor. Hastalık yok hasta var, her oyuncunun farklı özelliği ve her takımın farklı ihtiyacı var. Denizli maçı çok önemli. Rakibin puana ihtiyacı da Trabzon'un puan kaybetmeme gereği de kesin. Hep erken bir gol diyorduk ya Ankaragücü maçı bu tezimizi de çürüttü! Trabzon'un rahat bitirdiği maç az. Yattara ve Alanzinho, Gökhan'ı iyi beslerse skor zenginliği olabilir, lâkin orta saha son 2 haftanın perişanlığında takılırsa maç yine başa baş geçmeye aday.

Hairdesigner
21-02-09, 14:26
Var mı, rötarlı mı, yok mu?
Öcal Uluç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=152)
Türkiye


Türkiye’de Futbol Federasyonu var mı” sorusuna, herkesin vereceği “tek” cevap vardır; “Olmaz mı, elbette var!..”
“Var da, nasıl var?..”
“Rötarlı Futbol Federasyonu var!..”
Neden, “rötarlı?..”
“Uykudan uyanıp, karar verene ve uygulamaya başlayana kadar, nerede ise ‘karar verilecek olay’ unutuluyor da ondan!..”
Kaç defa yazıp geldim; “Alt liglerde ‘anlaşmalı maçlar oynandı’ uyarısıyla İDDAA Şirketi’nin Federasyonu uyardığını, maçların ‘şirketin önceden belirttiği şekilde sonuçlandığını’ ve Federasyon’nun hâlâ ve hâlâ bir açıklama bile yapmadığını!..”
Bir gazetede çıkan “küçük bir haberden öğreniyoruz” ki; Futbol Federasyonu “nihayet” ve “iki ay sonra” bir Futbol Şike Tahkik Komisyonu kurabilmiş ve dosyayı o kurula teslim etmiş; günaydıııınn!..
Eh, “iki yılda da karar verilir” ve bu arada da “anlaşmalı maçlar oynanmışsa”, bunu yapanlar arasında mesela “yöneticiler varsa, antrenörler varsa, futbolcular varsa”, onlar da “iki yıl daha” yöneticilik, antrenörlük, futbolculuk yapmaya devam ederler; tıpkı “rötarlı federasyon yüzünden” bugün yapmaya devam ettikleri gibi!..
Aslında, “bazı olaylarda” Federasyon “rötarlı olarak bile” yok; yani yok!..
“Görmedim, duymadım, hiçbir şey yapmıyorum” üçlemesini oynuyor!..
Günlerdir gazetelerde haber üstüne haber:
“Fenerbahçe, sezon sonunda serbest kalacak gencecik Abdülkadir Kayalı için Ankaragücü’ne 1.1 milyon euro ödüyor, (Sezon sonunda alsa, sadece 120 bin euro yetiştiricilik primi ödeyecek) ama mukavelesi devam eden ve de ocak transferinin gözdeleri arasında olan Gökhan Emreciksin için metelik ödemiyor.”
Dahası, “Boluspor Başkanı çıkıyor, ‘Gökhan’ın başka bir kulübe transferinde, Ankaragücü ile yaptığımız anlaşma gereğince Boluspor’a ödenmesi gereken bir pay vardı, bu payın ödenmemesi için her türlü oyun oynandı. Gökhan Fenerbahçe’ye bedava gitmiş gibi gösterildi. Fenerbahçe bize 200 bin dolar sus payı teklif etti, reddettik. Bu işin peşini bırakmayacağız” diyor.
Gökhan’ın “yeni kulübü adına lisansını veren” Futbol Federasyonu ise, “haberleri okumuyor, açıklamaları duymuyor” ve de “seyrediyor!..”
Ya “rötarlı federasyon” unvanını lekelememek için bekliyor ya da “büyüklere karşı” bir çok olayda olduğu gibi, “yokları” oynuyor!..
Ve de mesela, “Alex’in, Maldonado’nun ve de Güiza’nın transferlerinde neden Uruguay’ın ikinci ligindeki bir kulübüne onca milyon euroların ödendiğine dair” bunca haber yapılmasına, bunca kıyametin kopmasına rağmen, İspanya’da da, Pandispanya’da da “milyon eurolar buharlaşmış, milyonlarca euro vergi kaçırılmış” iddialarıyla Juan Figer adlı futbolcu komisyoncusu ile “bazı” kulüpler hedef hâline getirilmişken de, bizim “rötarlı” Futbol Federasyonumuzun yetkilileri “görmüyor, duymuyor” ve “bu olaylar Türkiye’de oynayan bazı futbolcukları ve onları transfer eden bazı kulüpleri hiç ilgilendirmiyormuşçasına” ilgilenmiyor!..
Benim federasyonum var da, “yok gibi”, bazen “rötarlı” da olsa var, bazen “rötarlı olarak bile” yok.
Sevsinler, böyle federasyonu!..

Yaşlanma!..
Rahmetli Fahri Somer ağabeyimizden “Türk spor basınına miras kalan” pırıl pırıl bir genç kardeşim, dikkat ediyorum, Beşiktaş ile ilgili “çok değişik ve renkli” haberler yapıyor. Emir Somer’in haberlerinde “abartı yok, palavra yok, asparagas yok”; rakamlar ve gerçekler var.
“Mustafa Denizli’nin görev süresi içinde, Beşiktaş takımı 4.5 ayda 5 yıl yaşlandı” haberine bayıldım.
Ertuğrul Sağlam’ın Beşiktaş’taki son maçı ile, Mustafa Denizli’nin son maçının kadrolarında yer alan futbolcularının yaş ortalamasını hesaplamış sevgili Emir, “birincisini 24.6, ikincisi 29.2” bulmuş!..
Türk Futbolu adına da, Beşiktaş adına da, Mustafa Denizli adına da beni uzun uzun düşündüren bu haberde, “eksik” kalan bir husus var:
“Acaba, bu 4.5 ayda Mustafa Denizli kaç yaş yaşlandı?!..”

Güvenen var mı?..
Galatasaray, Bordeaux’ya yenilmeden döndü; avantajı açık!..
Fransız basını bile “böyle” yazıyor!..
Peki; Türkiye’de “gönül rahatlığı” ile “Galatasaray tur atlayacak” diyebilen var mı; yok!..
Neden yok; artık kimse “Galatasaray’a güvenemiyor” da, ondan!..
Müsebbibi kim; Skibbe ve de onu “bu takımın başına getiren” ve hâlâ tutmaya devam edenler!..
Türkiye futbolunun bugüne kadar gördüğü en pahalı ve en alternatifli kadronun başına, “üçüncü sınıf” bir Hoca neden getirildi; “Adnan Polat’ların, Adnan Sezgin’lerin ellerinin altında olsun ve biraz eğlensinler” diye!..
Demirel gibi soralım; “Vaaa mı bunun başka türlü izahı?..”

Ayıp!..

Önce Trabzonspor başladı. Herkes duydu. Sonra Beşiktaş devam etti, kıyamet koptu. Sonra sıraya Galatasaray girdi, ortalık mahşere döndü!..
Bilmem ki, “Kocaelispor’un ötekilere benzer feryadını duyan oldu mu?..”
Türk futbolunda ve spor medyasında haksız, adaletsiz paylaşım!..
Anayasa’nın “eşitlik prensibini” paspas eden zihniyet!..
“Galatasaray’ı, Fenerbahçe’yi, Beşiktaş’ı şampiyonluk yolundan uzaklaştırdığına inanılan” hataların manşetlere, TV ekranlarına taşınma ölçülerine bir bakınız; bir de, “Avrupa Kupalarına katılma haklarını, hakem hataları yüzünden kaybeden” Anadolu takımları için “bu hatalarla ilgilenilme payına” bakınız; hele hele, “aleyhlerine bol bol yapılan hakem hataları yüzünden küme düşen” Anadolu takımlarının feryatlarını duyma isteğinin düşüklüğüne bir bakınız; “onlar”, kimin umurunda?..
“Ulusal(!)” dediğimiz ama aslında ve hakkıyla “İstanbul medyası olmaktan öteye gitmeyen” spor medyamızda, iki hakemimizin (İkisine de büyük geçmiş olsun) hafif yaralandığı trafik kazası kadar bile “yer bulamayan” bu “acı” gerçek daha ne kadar sürecek?..

Hairdesigner
21-02-09, 14:27
Alex tartışma dışıdır
Gürcan Bilgiç (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=83)
Sabah

Çok değil, 1-1,5 ay önce; Fenerbahçe henüz Alex ile sözleşme yenilememişken, futbolun içinden gelenlerin ortak bir fikri vardı. Hemen hepsi Alex'in artık verebileceği bir şeyi kalmadığına ve Fenerbahçe'de devam etmesinin de mantıklı olmadığına kanaat getirdiler.
Aynı sözleri iki sene önce söyleyen bu satırların yazarı ise şiddetle bu fikirlere karşı çıktı. O zaman onlar Alex'in faziletlerinden bahsediyorlar, biz ise kadronun takım olamadığını savunuyorduk.
Alex'i tartışma dışı bırakan sadece ikinci yarı itibarı ile gösterdiği performans değildi. İki sezon önce bu takımda Appiah, Aurelio, Tuncay Şanlı veya Ümit Özat gibi önemli oyuncular vardı. Orta saha yuvarlağından dışarı çıkmayan Alex'in katkısı, bu kaliteli oyuncular arasında elbette tartışılaşacaktı. Ama şimdi öyle değil.
Fenerbahçe Yönetimi Aurelio elinden kaçırdığı gibi, orta saha diye Maldonado ve Josico gibi iki sıradan transfer yaptı.
Böyle bir orta saha kurgusunda Alex'ten vazgeçmek, Fenerbahçe takımının zaten oturduğu Kurtlar Sofrası'ndan kalkmasına izin vermeyecekti.
Bunu fark edip sözleşmesinin uzatılması bir yönetim doğrusudur. Alex'in son maçlardaki sorumluluk hissi ve takımı çevresinde toplaması da bu sezon devam eden kupa ve şampiyonluk iddiasının en önemli gücü olacak.
Eğer önümüzdeki sezon orta saha kalitesini yükseltecek oyuncular alınırsa, işte o zaman Alex'i yeniden tartışmaya açabiliriz.

Hairdesigner
21-02-09, 14:28
Bu kavgayı kimse kazanamaz!
Ahmet Çakır (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=36)
Zaman

Salı akşamı Bordeaux'nun Chaban Delmas Stadı'nda Galatasaray'ın idmanını izlerken başkan Adnan Polat yanımıza geldiğinde herzamanki dostça sohbetlerinden daha ötesini beklemiyorduk açıkçası. Zaten Skibbe'nin basın toplantısının ardından maça çıkacak takım tertibi de dahil olmak üzere bütün haberler geçilmiş ve İstanbul'da da sayfalar çoktan bağlanmıştı.
Ancak Polat pek sohbet eder gibi değildi. Daha önce sadece 15 dakikası basına açık denilen idmanın tamamının açılmış olmasının nedeni de ortaya çıkmıştı. Polat, bütün basının orada bulunmasından yararlanarak adı konulmamış bir basın toplantısı imkanını değerlendiriyordu.
Hatta bunun da ötesindeydi yaptığı; federasyona dönük sözleri tam anlamıyla bir 'savaş ilanı' ve ardından gelen bombardıman gibiydi...
Evet, Galatasaray'ın federasyondan 5 milyon dolar avans istediği doğruydu. Ancak istenen bir bağış filan değil, bir hakkın belki biraz erken teslimiydi. Daha vahimi, sadece üç kişi arasında geçmiş bir görüşmenin "sızdırılması" asla kabul edilemezdi. Mademki federasyon bu savaşı tırmandırmaya karar vermişti, o zaman Galatasaray da bütün gücüyle onların karşısına çıkmayı bilirdi!
Sayın Polat konuyu değişik yönlerinden ele alıp bir değil birkaç gün üst üste manşet olacak nitelikte sözler etti. Fakat o saatte bütün gazeteler yapılmış olduğundan haber hakettiği ağırlıkta yer alamadı basında.
***
Bütün bunlar işin bir yönü. Başka ve çok daha geçerli açıdan baktığınızda bu savaşın tırmandırılması iki taraf için de hiç akıllıca bir durum değil. Oysa federasyon tıpkı öncekiler gibi bu kez de yıldırım bir açıklama yapıp haberi kendilerinin sızdırmadığını belirterek kavgayı sürdürme niyetini ortaya koydu. Yine öncekiler gibi pek zarif sayılamayacak bir üslupla, haberi asıl sızdıranın Polat olabileceği ima edildi. İnsanın kendi kalesine gol atması anlamına gelecek bir haberi nasıl kendisinin sızdırmış olabileceği üzerinde pek düşünülmemiş gibiydi.
Zaten bu kapışma başladığından beri iki tarafın da düşünceleriyle değil duygularıyla hareket ettiğine tanık olmaktan yorulmaya başlamamış mıydık?
Gerek Adnan Polat gerekse Mahmut Özgener ve Lütfi Arıboğan Türk futboluna sadece bugün değil gelecekte de çok önemli hizmetlerde bulunacak değerde yöneticiler. Aralarındaki sorunu 'çocukça' denebilecek bir didişmeyle tırmandırmaları insanı endişeye düşürüyor.
Yıllarca bu görevlere daha genç ve enerjik insanların gelmeleri gerektiğini savunduk. İşte şimdi o insanlar görevde ama bu kez de hiç beklenmedik durumlarla karşılaşıyoruz. 'Yoksa yanıldık mı?' diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz.
Bu genç ve başarılı yöneticilerin, aralarındaki sorunları uygar diyalog ve makul yollarla çözmek yerine her geçen gün bir başka tatsızlıkla birbirlerini köşeye sıkıştırmaya çalışmaları insanı umutsuzluğa düşürüyor. Buna benzer durumlar geçmişte defalarca yaşandı. Böylesi kavgalardan iki tarafın da büyük yaralar ve kayıplarla çıktığı görüldü. Polat'ın da Özgener'in de bunu kavrayabilecek kadar akıl ve deneyimleri var. Öyleyse hangi anlamsız öfke fırtınasıyla sürüklenip gidiyorlar. Onların bu tehlikeli sürüklenişine dur diyebilecek birileri yok mu?

Hairdesigner
21-02-09, 14:29
Yine Tello
Mehmet Demirkol (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1)
Milliyet

Trabzonspor maçındaki oyun ve Antep maçındaki skor... Beşiktaş lige tutunuyor.
Bu tutunuşta Tello’nun önemi büyük. Her nerede olursa olsun duran toplara giderken bile yorulabilir. Sadece bu yüzden herkesten fazla koşuyor. Sadece kornerden kornere gidişi bile mesai sayılır. Açılışı Nobre’ye yaptırdığı ve kaleci Murat’ı oyundan düşürdüğü köşe vuruşu Trabzon maçındaki kadar etkiliydi. Goldeki vuruşta da kendine güven, alan bilgisi ve yetenek var.
Bunlardan biraz da Serdar Özkan nasibini almış olsa farkı büyütmek mümkün olabilirdi. Maalesef genç oyuncu, bir hareketi, bir koşuyu yaparken bir sonraki adımını hiç düşünmediğinden, ne yaptığı kendisi tarafından bile anlaşılamıyor. Misal bir çalım attığında rakip değil kendisi şaşkınlığa düşüp öylece bakakalıyor. İkinci yarıda devreye girme çabası güzeldi, ama katkısı pek yüksek olmadı. Tello’ya ayak uydurmayan bir başka isim ise Bobo’ydu. Bu kadar çok ofsaytta kalışına değilse de hakeme her seferinde kızışı şaşırtıcıydı.
Tabii oyunu ilk yarının son dakikasında Beto’nun boş kaleye içeri vuramadığı topla değerlendirmeye başlamak lazım. Nobre’nin vuruş kalitesi başta Beto, Antep’in, Güney Amerikalılarında olsa böyle dağılmayabilirlerdi. Öte yandan Nurullah Sağlam’ın kontrollü oyun stratejisinin ilk golle birlikte yerle yeksan oluşu hayret vericiydi. O sağlam, dinamik, tempolu orta sahanın kendi evinde bu kadar pelteleşmesini anlamak mümkün değil. Ligin en zor deplasmanlarından bir olan Antep’in aylardır deplasman kazanamayan Beşiktaş için bu kadar kolay oluşu konuk ekip için bir güven artırımı olacaktır.
Hele de ligin en güçlü takımlarından Trabzonspor’u güç olarak ezdikten sonra.
Bu başarıda yine İbrahim Üzülmez’in özel bir yeri var. Toraman, Zan ve Ernst’i de destekçi kahramanlar olarak görebiliriz.

Hairdesigner
21-02-09, 14:29
Nasrettin Hoca ne derdi bu işe?
Cemal Ersen (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=99)
Milliyet

Hadi hayırlısı olsun! Toplu zehirlenme, takım halinde hastalanma mevsimi açıldı!
Aslında alışığız bu tarz “toplumsal olaylara!”
Sezon sonu yaklaştıkça, kümede kalma mücadelesi alevlendikçe, daha sık okuyacağız bu tip haberleri;
“Maçtan bir gün önce falanca takımın 15 oyuncusu yediği yemekten zehirlendi!”
“Filanca takımda 22 futbolcu birden kızamık çıkardı!”
Açın bakın fikstürü; hep alt sıraları ilgilendiren çok önemli bir maç öncesi meydana gelir böylesi acayip olaylar!
Kimse doğru dürüst sorgulamaz, ne olup bittiğini araştırmaz.
Ellerinde her daim devlet hastanesinden alınmış kapı gibi bir rapor olur.
Bazen de sağlık ocakları görür aynı işlevi!
İşte son örneği;
Bank Asya 1. Ligi’nde geçen pazar oynanması gereken Kayseri Erciyesspor- Adanaspor müsabakası.
Maçtan bir gün önce erteleme kararı çıktı.
Gerekçesi de ilginçti;
“Erciyespor’un 22 futbolcusuna “Akut üst solunum yolları enfeksiyonu” teşhisi konduğundan, maç ileri bir tarihte oynanacak!..”
Allah Allah, kadroda ne kadar oyuncu varsa aynı anda grip olmuştu!
Merak edenlere söyleyeyim;
Ertelenen maç öncesi Erciyesspor 22 puanla 17., Adanaspor ise 26 puanla 13. sırada yer alıyordu!
Erciyesspor sıkıntılı bir hafta geçirmiş, futbolcular paralarını alamadıkları gerekçesiyle antrenmana çıkmamış, teknik direktör Mustafa Uğur’un görevine son verilmişti. Anlaşılan Erciyes’te tersten esen rüzgâr, oyuncuları da hasta etmişti!
Adanaspor karşılaşmasından üç gün önce Erciyesspor Osman Yozgat’a teslim edilmiş, takım kaptanı Evren Turan düzenlediği basın toplantısında yaşanan sıkıntıları aynen şu ifadelerle dile getirmişti;
“Kritik bir dönem geçiriyoruz. Buna rağmen 2-3 gündür antrenman yapmadık, ancak Adanaspor maçından üç puanı kazanacağız.”
Basın toplantısının ertesi günü ne oldu biliyor musunuz?
Erciyes Kulübü, federasyona başvurarak 12 futbolcusunun hasta olduğunu ve maçın ertelenmesini talep etti.
Federasyon, “Kadronuz geniş, diğer oyuncularla çıkın” yanıtını verdi.
Erciyesspor kulübü ise hastalanan oyuncu sayısını 22’ye yükseltti!
Sonrası malum; federasyon maçın ileri bir tarihe ertelendiğini açıkladı.
Nasrettin Hoca fıkraları, Aziz Nesin hikayeleri ile büyümüş bir nesiliz.
Önümüzdeki günlerde gazetelerde şu başlıkları görürseniz sakın şaşırmayın;
“ 13 futbolcunun kılı döndü!..”
“20 oyuncunun yirmilik dişi şişti!..”
“ Göle maya çalmaya giden takım kayboldu!..”
“Tüm takım (üstünüze afiyet) ishal oldu!..”

Hairdesigner
21-02-09, 14:30
Tarihini bilmeyen kulüp ve Emin Cankurtaran
Kemal Belgin (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=61)
Türkiye

Fenerbahçe, bana göre, gerçek anlamda efsane başkanlarından birini kaybetti. Sevgili dostum, ağabeyim Emin Cankurtaran dün aramızdan ayrıldı. Amerikan Hastanesi’ndeki yoğun bakım saatlerinde yaptığım ziyarette yine kadim dost Haluk‘la efsane başkanın durumunu konuşmuş, umutsuzluk mesajı aldıktan sonra Kadıköy’e güçlükle dönmüştüm. Acı haber dün sabah ulaştı.
Emin Cankurtaran bu ülkenin, koca bir ülke federasyonunu, futbol deyimi ile “satın alabilen” tek başkandı. Bu olayı bu acı vesileyle anlatmam gerekir. Çünkü bu ülkede o kadar çok balon efsane üretildi ki...
Fenerbahçe, Emin Cankurtaran‘ın iktidar döneminde Yugoslav futbolcu Ostojiç‘i almak için girişimde bulunmuştu. Ne var ki, o günlerdeki yabancı futbolcu statüsüne göre, futbolcunun, ülkesinin son milli maçında, hem de A kategorisinde oynaması gerekiyordu. Ancak Ostojiç A milli takım kadrosundan düşmüştü. Emin Cankurtaran, Yugoslav Futbol Federasyonu ile görüşüp, Ostojiç‘in forma giyeceği bir milli maç organize etmelerini istedi. Maç organize edildi ve Romanya ile oynandı! Ancak ne var ki, bizim federasyon bu maçın B takımlar seviyesinde o lduğunu tespit edip, Ostojiç‘in transferine izin vermedi. Cankurtaranbunun üzerine, Yugoslav Federasyonuna on gün aradan sonra yine Romanya ile bu defa A milli maç oynattırdı. Ve Ostojiç bu maçın 20 dakikasında sahada yer alıp, Fenerbahçe’ye transfer oldu.
Bitti mi? Hayır. Aynı Cankurtaran, 1975 yılında da o günlerin Galatasaray’daki genç yıldızı Engin Verel‘i, bir ay Milano’daki evinde sakladıktan sonra Türkiye’ye getirtmiş ve 1 temmuz geceyarısı rahmetli Dr. Semih Bayülken‘in evinde Fenerbahçeli yapmıştır.
Aynı Emin Cankurtaran, Cemil Turan‘ın transfer sürecinde de ülkemizde yaşanmamış bir politika izleyerek, bu futbolcuyu Divan Oteli’nde son saniyede Galatasaray Başkanı Selahattin Beyazıt ve İstanbulspor Başkanı Nirun Şahingiray arasında anlaşma yapılırken kapmıştır! Ve aynı Cankurtaran, Fenerbahçe’de başkanlığı bırakırken de, o dönemin büyük meblağı olan 7,5 milyon lirayı kulübe hibe etmiştir.
Ve böyle bir başkanın vefat haberi duyurulurken, Fenerbahçe’nin resmi sitesi halt etmiştir. Doğal olarak da antu.com da bu halta ne yazık ki ortak olmuştur. Bu sitede sallayanlar biraz da kulüplerinin tarihlerini bilseler daha iyi olacak.
Evet, Fenerbahçe Kulübü’nün resmi sitesi Emin Cankurtaran‘ı, 1972-74 yılları arasında başkanlık yapmadan önce Güven Sazak‘ın yönetiminde yer almış olarak göstermiştir. Saban saatlerinde başlayan bu kepazelik saat 14.30’a kadar devam etmiş, bendenizin uyarısı üzerine bu saatlerde siteden çıkarılmıştır. Uyarıda bulunduğum sırada telefondaki ses beni tanımıştır ama, kendisini bana yediğim zannettiği Haydar ismi ile tanıtmıştır. İşte koca Fenerbahçe böyle kişilerin ellerindedir. Daha durun, 1907’nin o meşhur kitabını da ele alacağım. Daha incelemeden bir hata buldum bile...
Peki, Fenerbahçe’nin resmi sitesinin yediği bu haltın doğrusu nedir? Emin Cankurtaran, Faruk Ilgaz‘ın başkanlığındaki yönetimde bulunduktan sonra, 1974 seçimlerinde başkanlık koltuğuna oturmuştur. Sevgili ağabeyim Güven Sazak ise 1993-94 tarihleri arasında kısa bir süre başkanlık yapmıştır. Yani 17 yıllık dev bir hata... Zaten Cankurtaran, başkanlığı bıraktıktan sonra kulübe küsmüş ve neredeyse yirmi yıl ayağını atmamıştır. Son olarak da, geçen sezon Adidas’la yapılan anlaşmanın devamını sağlamak için kulübe gelmiştir.
Evet, işte size gerçek bir efsane başkan... Ve onun bıraktığı kulübünün kimlerin eline kaldığının acı kanıtı... Nur içinde yat Emin Ağabey! Allah kalanlarına sabırlar versin!

Hairdesigner
21-02-09, 14:31
Karar verin; Bordeaux'yu geçer miyiz geçemez miyiz?
Fatih Uraz (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=37)
Zaman

'Deplasmanda alınan golsüz beraberlik iyi midir kötü müdür? Galatasaray Fransa'da göz doldurdu mu doldurmadı mı? Ali Sami Yen'de turu geçer miyiz geçemez miyiz? Skibbe'yle bir üst turu görür müyüz göremez miyiz?' sorularının cevabına yurtdışından bakıldığında tutarlı bir cevap vermek zor değil, yurtiçinden baktığınızdaysa cevap neredeyse imkansız; çünkü cevaplar 'adamına ve niyetine göre değişiyor!'
Hiçbir şeyin keyfini çıkarmasını bilmeyen insanların yaşadığı ülkelerde mutlu olmak neredeyse dünyanın en zor işidir. Ne yendiğinizde, ne yenildiğinizde, ne de berabere kaldığınızda bizim toplumu tatmin edebilmek ne mümkün! 'Bu maçta taktik değişir miymiş, formsuz Kewell oynatılır mıymış, Bordeaux deplasmanda daha tehlikeliymiş, Sabri neden ilk 11'de başlamazmış, üçlü defans intiharla eşanlamlıymış' tarzında eleştirilerin ne ucu var ne sonu. Size ne efendim size ne; Galatasaray yönetimi Alman hocaya sorumluluk vermiş, o da yetkisini öyle ya da böyle kullanmaya çalışıyor. Siz galiba Skibbe'nin tercümanını yanına alıp tüm gazeteleri bir bir okutup, o muhteşem tespitlerinizi itinayla not ettikten sonra bir dahaki maça o görüşler doğrultusunda taktikle ve takım tertibiyle çıktığını düşünüyorsunuz.
Fransa liginin güçlü temsilcisinden deplasmanda alınan beraberlik elbette ki değerlidir; gollü beraberliği ya da galibiyeti kim tercih etmez, ancak atılmayan golün sancısını çekmektense birkaç günlüğüne de olsa yenilmeyen golün mutluluğunu yaşamaya çalışmak daha akılcı değil mi? Sonrasında isteyen istediği kadar uyarıda bulunabilir; yeter ki birkaç gün 'Gamlı Baykuş' rolünü terk ederek zaten zor günler geçiren Galatasaray camiasına toparlanma şansı tanısın!
6 orta sahayla oynanır mı diye soranlar olduğunu görünce karınca kararınca bir açıklama yapma gereği hasıl oldu: 6 orta sahayla oynanan oyunların taktiği genelde 3-4-2-1'dir ve tek santrforun arkasındaki ikili, top rakipteyken orta sahanın kenarlarında oynayan oyunculardan önce topa basmaya, müdahale etmeye çalışır. Top kazanıldıktan sonra da çoğunlukla çizgiye doğru açılarak hem oyuna derinlik kazandırılır hem de kanatları tıpkı 4-4-2'de olduğu gibi ikişer oyuncuyla kullanmanın zemini oluşturulur. Burada dikkat edilmesi gereken husus santrforun arkasında oynayan oyuncuların mutlaka ters kademeye giren kenar oyuncusuna yaklaşarak defansif güvenliği artırmaya yardım etme zorunluluğudur; zira tersi bir durumda rakibe pozisyon vermek kaçınılmaz olacaktır.
O oyuncunun yerine neden bu futbolcu oynatılmadı tarzında sorular dünyanın her tarafında sık sık sorulursa da futbolcularıyla neredeyse onların eşlerinden fazla zaman sarf eden Skibbe'ye diğer tüm hocalara da olduğu gibi güvenmekten başka çare yoktur. Aklını yitirmemiş hiçbir hoca kaybetmeyi istemeyeceğine göre, elinin altında bulunan oyunculardan kendi görüşüne göre en hazırlarını ya da en çok beklentisi olanları sahaya sürecektir. Sonra sisteme de takılıp kalmamak gerek; eldeki oyuncuların çapı, rakibin nitelikleri, sakatlıklar, formsuz ve cezalı oyuncular, kazanmaya ya da kaybetmemeye yönelik stratejiler hocaları kolaylıkla yeni arayışlara itebilir. İkinci maçın sonunda turu kim geçer sorusuna bugünden verilecek cevap yok; ancak bir konu çok açık; Galatasaray iyi gününde de kötü gününde de en Avrupalı Türk takımı. Arada bir tökezlese de çoğunlukla işini iyi yapıyor. Bir bilgenin dediği gibi 'En kötü dost her ne kadar şakşakcılık yapıp eksiklileri örten'se de Sarı-Kırmızılı takım sevdalıları devamlı karamsarlığı ve eleştiriyi tercih edince ne kadar isteseler de bir türlü iyi dost olmayı başaramıyor!

Hairdesigner
21-02-09, 14:32
Geliyor, geliyor, Unakıtan geliyor
Hürol Bilal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=183)
Yeni Şafak


Başlık için sakın ne alâka demeyin!.. Bu sloganın sayın bakanla ne ilgisi var diye de hiç düşünmeyin...
Ben, sizlere, Amerika'dan, en azından 10 yaş daha gençleşmiş ve eskisinden çok daha güçlü bir şekilde dönecek olan sayın maliye bakanımız için, tüm Eskişehirspor'luların gönüllerinde yatan ve onu ilk gördükleri maçta dile getireceklerine inandığım tezahürattan bahsediyorum!..
Es Es sevdalıları, elbette, bugüne dek kendileri için önemli işler yapan ve özellikle başarılı ameliyatından sonra kazandığı enerji ile daha çok şeyler yapacak olan manevi başkanlarını bağırlarına basacak!.. Bundan daha doğal birşey olabilir mi?..
Az kalsın unutuyordum!.. Eskişehirspor'lular sevinirken, sayın bakanın bu hızlı gelişinden hiç üzülecek ve de sızlanacaklar olmayacak mı diye soracak olursanız; lütfen onu da vergisini kaçırma uğraşında olanlar düşünsün..
Biliyorum şimdi de, kahin misin be adam, tüm bunları nereden çıkardın?.. Sayın bakanın Amerika'dan bu denli sağlıklı döneceğini nereden biliyorsun?.. Nasıl böylesine kesin bir söylevde bulunabilirsin diye düşünüyorsunuzdur!..
Cevabı son derecede basit sevgili dostlarım... Çok basit!..
Sütunumu takip edenlere bir kere daha hatırlatmakta yarar var..
Bu satırların yazarı, 3 yıl evvel sayın bakanımı ameliyat eden aynı doktor, namı diğer altın parmak Lytle Bruce tarafından ameliyat edildi... Başta Dr. Simpfendorfer ve sevgili Murat Tuzcu gibi alnında dünyanın en iyi kardiyogları tarfından ihtiamla tedavisi yapıldı... Yerküremizde, kalp hastalıklarında önderliği tartışılmaz Cleveland Hastahanesi'nde çalışan güzel insanlar ile şu anda bakanımız ile yakından ilgilenenerek onu hiç yalnız bırakmayan Mujgan Schwenk ve Ahmet Aksakal'ın üstün gayretleriyle huzur içinde sağlığına kavuştu!..
Şimdi, çok şükür en dik merdivenleri bile yorulmadan çıkıyor ve uzun yürüyüşlerimde, öncesinde varolan ağrılarımdan hiçbirini duymuyorum!.. Vallahi ayrıca arkadaşlarımın yalancısıyım!.. İster inanın ister inanmayın, istisnasız hepsi, ameliyat sonrası 10 yıl gençleştiğimi söylüyorlar!.. Kendimi o denli iyi ve sağlıklı hissediyorum!..
Eee, şimdi, iş bu şekilde gelişince, lütfen bırakın da, yaşanmış böyle bir tecrübenin ışığı altında, ben de, sayın Maliye Bakanımızın sağlığı hakkında böylesine iddialı olabileyim!..
Evet, sevgili dostlarım Sayın Unakıtan geliyor..
Çok daha güçlü, daha sağlıklı, enerji yüklü olarak geliyor..
Vergi hortumcularının haberi ola!..
Kabusunuz GELİYOR!...

Hairdesigner
21-02-09, 14:33
Beşiktaş 7 adamını bulmuştur Sergen Yalçın (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1505)
Vatan

ARTIK Mustafa Denizli’nin Beşiktaşı’nı tanıyoruz.. Mücadele gücü yüksek, özellikle arka tarafındaki sıkıntıları gidermiş bir takım haline geldiler.. Sıkıntı ön tarafta.. Tek forvetle oynadıkları zaman pozisyona girmekte zorlanıyorlar.. Bobo-Nobre beraber oynatıp, takımın direncini düşüren ve hangi akla hizmet transfer edildiğini anlayamadığım Yusuf’u kenarda tutmak önemli hamleydi ve zaten uzun zaman önce yapılması gerekiyordu..

ANTEP yapı itibarıyla sert bir takım değil.. İyi pas yapıyorlar, onların bu trafiğine izin verirsen, başına bela açabilirsin.. Ama iyi mücadele edersen, buna fiziken karşılık veremiyorlar.. Tabata’nın eksikliğinde Antep’i kafası kesilmiş tavuğa benzettim.. Gayret gösterdiler ama organize olamadılar.. Nurullah Sağlam da hatalar yaptı.. Elinde Erman Özgür gibi (ki F.Bahçe’ye golü atmıştı) teknik ve tecrübeli bir silahı var.. Sakatlığı var mıydı bilmiyorum ama kenarda tuttuğuna göre oynayabilecek durumdaydı.. Erman’ı oynatmayıp H. Bayraktar gibi sıradan bir oyuncuya şans vermesi, hele Tabata yokken orta sahanın verimini düşürdü..

% 100 PENALTI

ANTEP’İN tek şansı, golü Beşiktaş’tan önce bulmasına bağlıydı.. Çünkü golü yediklerinde dirençlerini kaybediyorlar.. Aslında gollük pozisyonları da yakaladılar.. 44. dakikada Beto’nun boş kaleye vuramadığı top maçın kırılma anıydı.. Beto o golü atsa, Beşiktaş 2. devrede kâbusla uyanabilirdi.. Bir kritik pozisyon da 39. dakikada Sivok’un Beto’yu düşürmesiydi.. % 100 penaltıydı.. En beğendiğim hakemlerden biri olan Bünyamin Gezer atladı..

İLK yarıda insanın uykusunu getirecek kadar kötü gözüken Beşiktaş, 5 dakika içinde bulduğu 2 golle mevzuyu bitirdi.. Antep çözüldü, Serdar Özkan final paslarında biraz daha akıllı ve diri olsa fark daha da büyürdü rahatlıkla.. Sonuçta Beşiktaş rakiplerinin nisbeten kolay takımlarla oynadığı haftada, yarışta kalmasını sağlayacak, kritik bir galibiyetle geçen haftayı telafi etti..

EH BE RÜŞTÜ!

GÖZÜME takılan detaylar şöyle:

1. LİGİN en fazla korner kullanan takımı Beşiktaş, 2 hafta içinde Trabzon’dan sonra Antep’e de kornerden gol attı.. Demek ki, korner sorunu giderilmeye başlandı..

2. BEŞİKTAŞ’IN omurgası artık belli.. Kalede Rüştü, önündeki stoperler Zapo ile Gökhan, ön liberolar Sivok ile Ernst, forvetler ise Nobre ile Bobo.. Denizli, zirve yolundan çıkmak istemiyorsa bu 7 oyuncunun yeriyle zorunlu olmadıkça oynamasın.. Yok, “Heyecan arıyorum, eğer şapkadan tavşan çıkarmazsan öleceğim” diyorsa da macerayı diğer 4 adam üzerinde arasın.. Buraya dokunmasın..

3. KALE Rüştü’nün dedik ama bunun gerçek sebebi arkasında Hakan Arıkan olmasında.. Rüştü, Antep’in can havliyle saldırdığı 60-70. dakikalar arasında pek de güven vermedi.. Yan toplarda olmayacak 2 çıkış hatası yaptı.. Şansı ve 2. çıkışında faul vardı, gol olmadı.. Hele seyirciyi alkışladığı için gördüğü sarı kart ve İstanbul BŞ Bld. maçında cezalı duruma düşmesi, tam komedi dünyası.. Artık 35 yaşına geldin Rüştü, bırak bu gereksiz işleri.. Baskı altındayken sorumluluk al, yan toplarda da artık hata yapma!

4. NOBRE haftalardır suskundu, dün öyle kritik bir anda gol attı ki, Antep’in gardı düştü.. Takımın en önemli silahı olduğu için onun gollerine dönmesi, Beşiktaş’ın kalan maçlarda daha rahatlaması anlamına gelecek.. Yoksa zaten en çok koşan Beşiktaşlı Nobre..

5. TEKRAR söylüyorum, Ernst isabetli bir transfer.. Geniş alan kaplıyor, soğukkanlı, gereksiz işlerden kaçıyor, arkadaşları ona saatli bomba paslar attığında da durumu kurtarıyor.. Cisse bile Ernst’in yanında gözüme güzel gözüktü.. Anlayın artık!

Hairdesigner
21-02-09, 14:33
İtibar ve karakter...
Bülent Buda (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=558)
Milliyet

İtibarı, içinde yaşadığın ortam belirler; karakteri, inandığın doğrular...
İtibar, sandığın şeydir; karakter, olduğun şey...
İtibar fotoğraftır, karakter ise yüz...
İtibar dışarıdan gelir, karakter içeriden...
İtibar, yeni bir topluluğa girdiğinde sahip olduğundur; karakter, giderken elinde olan...
İtibarın bir anda olur, karakterin ömür boyunca...
İtibarın bir saatte öğrenilir, karakterin bir yılda açığa çıkmaz...
İtibar mantar gibi büyür, karakter sonsuza kadar sürer...
İtibar, zengin veya fakir yapar; karakterse mutlu ya da mutsuz...
İtibar, insanların mezar taşına kazıdıklarıdır; karakter, meleklerin, Tanrı huzurunda senin için söyledikleri...”
William H. Davis
Bir kitabın kapağında okumuştum, “İnsanlar, söylediklerinizi ya da yaptıklarınızı unutur. Ama onlara karşı neler hissettiğinizi asla unutmaz” diyordu. Burada unutulan itibar, hissettirerek unutulmaz olan karakteriniz mi oluyor acaba? Futbol izlemekten, futbol konuşmaktan, futbol yazmaktan giderek yorgun düşüyorum. Hayata dair ilgilenecek o denli çok şey varken, tek bir şeye odaklanmak, o çok şeyden yoksun kalmak gibi birşey... Bir biçimde hayatı ıskalayarak, yetersizleşmek...
Dürüst olmalıyım. Mezar taşlarına nelerin yazılacağıyla meleklerin üst kuruma neleri ileteceği, beni öyle pek fazla kaygılandırmıyor. Kaygım, şu yeryüzüne gelip-gitmeye pek az bir zaman kala, yüz yüze bakarak, çekinmeden, sakınmadan birbirimize söyleyemediklerimiz. Her şeyi bu evrende, gözlerin gördüğü, ağızların konuştuğu süreçte söylebilmek olasıyken... Yaşam, ilişkiler, birliktelikler, paylaşımlar, savaşımlar, aşklar... Niye, insan, bitip musalla taşına bırakıldığında cami avlularının riyakarlığa terkediliyor. Ya da açılan çukurun kürek darbeleriyle örtüldüğü zamana...
Tatil yazıları, okuyanı rahatlatıp, ferahlatmalı... O ruh halinde değilim, canım sıkılıyor. Sanki Özdemir Asaf’ın ‘Görünüş ve Zaman’ şiirinin yaşlısı gibiyim...
Çocukluğumda her şey büyük görünüyordu.
Gençliğimde her şey önemli görünüyordu.
Sonra çok şey büyüklüğünü ve önemini yitirdi.
Çocukluğumdan da gençliğimden de çok az şey kaldı.
Şimdi yaşlıyım sayılır,
Çok şey gülünç görünüyor...

Hairdesigner
21-02-09, 14:34
Bordeaux, San Sebastian ve İstanbul
Osman Tanburacı - Cumartesi (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1685)
Yeni Şafak


Galatasaray maçına Bordeaux'ya geldik. Sokaklarda sarı-kırmızı bayraklar ve Avrupa'nın her yerinden gelen Türk gençleri hep aynı şarkıyı söylüyor; 'Re re re, ra ra ra... Gassaray Gassaray Cim Bom Bom...' Bir zamanlar Avrupa'yı inleten Galatasaray bu kez Bordeaux'da Bordeaux'ya kafa tutuyor. Son zamanlardaki, duruma bakarsanız hele bir de son hafta Antalya mağlubiyetini hatırlarsanız Galatasaray Bordeaux'dan hasarsız çıkamaz dersiniz! Ama işte kazın ayağı öyle değil. Galatasaray tam bir Avrupa takımı. Nedeni niçini anlatılamaz ama gerçek şu; Galatasaray'ın Avrupa karakteri var.

* * *
Paris'e, Charles De Gaulle Havaalanı'na indiğimizde hafif yağmur çiseliyordu... Yanımda Galatasaray Lisesi'nden arkadaşım Tunç Üner'le birlikte eski günleri hatırlayıp Galatasaray'ın peşinden koştuğumuz gençlik yıllarına bir dönüş yapmak istedik... Atladık metroya, dooğru Chatelet des Halles'e... Oradan Saint Michel'e ver elini St. Germain des Pres... Sırtımızda çantalarımız vardık bir güzel restorana...
Deniz mahsulleri istedik...
Tunç yıllarca Paris'te kalmış bir arkadaşım. 80-90'lı yıllarda Paris, Tunç'tan sorulurdu... Prestige adlı bir de turizm şirketi vardı Tunç'un... Diyeceğim o ki Tunç Paris'i avucunun içi gibi biliyor.
Oturduk restorana başladık eski günleri yad etmeye...
Midyeler, gambazlar, balık çorbaları...
Konu; Galatasaray maçı...
Tunç kaçın kur'ası... Bana Fransız futbolunu anlatıyor, affetmezler, çabuk oynarlar ve de sisteme dayalı futbol ekolleri vardır diyor... Anlatıyor da anlatıyor. Laf aramızda Tunç Üner FIFA meneceri. Dünya futbolunu yakından tanıyan bir arkadaş...
Dinledim hep...
Cevabım hep aynı oldu; ikinci tura yetecek bir sonuçla döneriz.
Tunç zaman zaman kızdı ama eski dost, sustu...
Tunç sağlıklı Galatasaraylı ama laf anlamıyor; 'Baba, Galatasaray yenilmez' dedim...
Maç 0-0 bitince ellerlimizi havada 'çak' ettik, sevinçle öpüştük.
Galatasaray bir kez daha Avrupa takımı olduğunu ispat etti.
Sonra Tunç'a döndüm; 'şimdi sen haklısın! Galatasaray istediğini elde etti ama İstanbul'da mutlaka gol gerek!' Galatasaray'ın da zorlanması budur! Savunuyor ama kontralarda gole zor gidiyor!...
Haydi hayırlısı dedik atladık trene ver elini; Bayonne, Biarritz... Ve Saint Jean De Luz...
Orada da çocukluk arkadaşım İrfan var.

* * *
Üç arkadaş talan ettik Fransa'nın güney batısını...
Saint Jean De Luz harika bir yer. Tam bir sayfiye şehri. Kış olmasına rağmen boncuk gibi bir hava var. Yazın orta çaplı bir tatil yapmak isterseniz hepinize tavsiye ederim. Tam bir 'Basque' bölgesi... Denizle, güneşle, balıkla ve de doğayla iç içe bir yer...
Sahili iki küçük koydan oluşuyor ama kilometrelerce...
Hamsi burada bol!
Anchoi diyorlar... Bizde diş macunu gibi tüplerde satılan meşhur 'Ançüez' var ya işte o!... Ançüez, Fransa ve İspanya sahillerinde yetişen alafranga hamsi 'anchoi'dan geliyor...
Burnumuzu batıra batıra deniz mahsulleri yedik...
Bordeaux ve üzerinde 'Normandia'da deniz çok sert orada pek fazla hamsi yok med-cezir çok!...
Saint Jean De Luz'de de altı satte bir deniz yükseldiği vakit bir de bakıyorsunuz kumlar kaybolmuş yerini dalgalı bir deniz almış... Yavaş yavaş denizin yükseldiğini görüyorsunuz... Çok keyifli bir seyir...
Elimizde makine durmadan asıldık deklanşöre...

* * *
Hadi San Sebastian'a geçelim dedik... İspanya'ya...
Fransız Saint Jean De Luz'le San Sebastian arası 12 kilometre... Komşu kapısı. Onun için sizlere diyorum ki; eğer tatilinizi yurt dışında geçirmek istiyorsanız size buralarda 10-15 gün mükemmel gelir. Bir taşla birkaç kuş vurabilirsiniz... Benden söylemesi...
Bu mevsimde San Sebastian'ın sahilinde sörf yapıyorlardı...
Gençler toplanmış balık elbiselerini giymiş hepsinin elinde birer surf tahtası dalganın bir ucundan girip öbür ucundan çıkıyorlar... Gözlerinize inanamıyorsunuz.
San Sebastian'ın sahil şeridi muazzam...
Gözünüzün alabildiğine koylar var...
Balıkçı barınakları,
Daracık sokaklardaki kendine has lokantalarda 'binbir çeşit' deniz mahsulü satılıyor. Bira vs... ne istersen var.
İçeri giriyorsunuz; tezgahın üstü envai çeşit meze... Belki yüz çeşit...
Kimsenin bir şey sorduğu yok. Alıyorsunuz tabağı elinize başlıyorsunuz beğendiklerinizden almaya... Kenara çekilip bir güzel afiyetle yiyorsunuz... Sonra isterseniz eğer birkaç kez daha istediklerinizden tadıyorsunuz. Para?...
Para yok!
Siz ne kadar yediyseniz sayıyor, rakamı aklınızda tutuyorsunuz.
Bitti... Çıkarken kasaya şu kadar yedim, şunu ya da şunları içtim diyor hesabı ödüyorsunuz...
Sütünüze kalmış!
Kimse size inanmamazlık etmiyor.
Harika bir metot...
Hemen İrfan'a döndüm 'ne güzel bir şey, biz de İstanbul'da Beyoğlu'nda böyle bir yer açalım' dedim...
İki dostum da kahkahalarla güldüler...
Merak etme açanlar oldu bir ayda battı, dediler...
Meğer on tane yiyen iki tane yedik diyor gidiyormuş!...

* * *
Mükemmel bir 5 gün geçirdik...
Atladık Saint Jean De Luz'den hızlı trene 800 kilometreyi 5 saatte geçerek Paris'e geldik...
Hepinize tavsiye ederim...
Bir fırsatını bulursanız ve de benden yardım isterseniz emrinize amadeyim...

Hairdesigner
21-02-09, 14:37
Her yerde Ernst var!
Asena Özkan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=127)
Radikal

Hakem Bünyamin Gezer, ‘mimli’ Sivok’un Beto’yu ceza alanı içinde çekerek yere indirdiği pozisyonda ‘penaltı’ noktasını gösterse kim itiraz edebilirdi, ayrıca itirazlar ‘kararı’ değiştirir miydi? Ivan’ın Beşiktaş savunma elemanları ile ‘ti’ geçercesine topu Beto’ya aktarmasına ve bu oyuncunun da meşin yuvarlığı boş kale yerine ‘dağlara-tepelere’ göndermesine ne demeli! Ev sahibi Gaziantepspor, ilk yarıda iki mutlak golü vuruşun birisini hakem, diğerini de Beto nedeni ile değerlendiremedi.
Buna karşın Beşiktaş ne yaptı?
Artık iyiden iyiye kabul ettirdikleri gibi ‘hiçbir şey...’ Sözünü ettiğimiz oyunun ilk bölümü elbette, bunun bir de ikinci yarısı var.
Mert Nobre’nin köşe atışından gelen topa yükselerek vurduğu kafa ile kaydettiği gol ve hemen ardından Tello’nun becerisi ile gelen sayı için ‘şaka gibi’ deyimi sanırım yerinde tanımlama olacak! İlk 45 dakikada rakip kaleyi zorlayacak ‘bir tek’ pozisyon yaratamayan Beşiktaş ikinci yarının hemen başında öne geçti, hem de iki farkla. Bu, Beşiktaş’ın ‘iyi’ oynadığının göstergesi mi? Bana kalırsa ‘hayır’ zira birbirinden oldukça farklı iki devre izledik dün gece. Birinci bölümde Serdar Özkan ile Cisse’nin beceri yoksunluklarına, Bobo’nun sağ kulvarı benimseyememesine, Mert Nobre’nin yükselerek hedefsiz vurduğu kafa toplarına tanıklık ettik. İkinci bölümde gollerin dışında çok şey değişmedi ancak yenginin getirisi, ‘baskısız’ futbola tanıklık ettik tabii ki Beşiktaş adına.
İki farklı bölümde aynı performansı sergileyen tek oyuncu ise Fabian Ernst oluverdi. Kanımca Alman oyuncu ‘futbolcu olacağım’ diyen gençler tarafından örnek alınıp, dikkatle izlenmeli. Savunmada Ernst, orta alanda Ernst, hücumda Ernts... Daha ne olsun? Deplasmanda kazanan takım eleştirilir mi? Pek tabii, bizlerin başka ne işi var! Kanatlar işlemediği sürece ki, şu anda işlemiyor, Beşiktaş ya ‘ıkına sıkına’ kazanacak ya da tersine tanıklık edeceğiz. Dün gece Gaziantenspor ceza alanı çizgisinin üzerinde İbrahim Üzülmez, Ernst, Serdar Özkan, Tello, Mert Nobre ve Bobo yan yana dizilivermişlerdi bir ara.
Nedir bu ‘göbekten oynama istemi anlayamadım, anlayamıyordum da. Hangi takım göbekten oynayarak kazanıyor?
Burada da başka bir karmaşa söz konusu tabii! Bu takımın kanat oyuncuları belirli mi? Savunmanın sağındaki ve solundaki elemanlar mı, yoksa orta alandakiler mi? Nobre’nin kaydettiği üçüncü gol İbrahim Toraman ile kanattan geldi, ilk golün pası da köşe atışından gelmişti! Beşiktaş ikinci bölümdeki oyununu önümüzdeki haftalara yayabilir, bunun yanında kanatlar da biraz çalışmaya başlarsa Mustafa Hoca haklı çıkacak gibi!

Hairdesigner
21-02-09, 14:38
Bir ödül hikâyesi
Cahit Eroğul (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=174)
Türkiye

Bundan 5-6 yıl öncesi...
Yer, Spor Yazarları Derneği’nin Levent Sosyal Tesisleri...
Bir önceki yıl başarılı bulunan spor gazetecileri ödüllerini alıyor.
Sırayla takdim başlıyor ve jürinin belirlediği isimler tek tek ödüllerini almak için sahneye çıkıyor...
Tören tam yarılanmış durumda...
Gecenin sunucusu Melih Gümüşbıçakhaber dalında birinci olan ismi açıklıyor:
“Sevgili misafirler... En iyi haber dalında bu yılın birincisi Türkiye Gazetesi’nden Tahir Kum...”
Melih bu anonsu yapıyor ama Tahir ortalarda yok!
Tahir‘in mesai arkadaşlarının bulunduğu bölümden bir kurban seçiliyor ve Tahir‘in yerine sahneye çıkıyor...
Adeta yoldan geçerken geceye uğrayan Cahit Eroğul , kiremit rengi deri montu ve yırtık kot pantolonuyla ödülü vekâleten almak için alkışlarla kendini sahnede buluyor.
Ödül veriliyor...
Cahitverilen plaketle birlikte hediye çekin bulunduğu zarfı da alarak sahneden iniyor ve mesai arkadaşlarının yanına gidiyor...
Tebrikler falan filan derken, konu verilen zarfa geliyor...
Cahit istekleri kıramayarak zarfı açıyor ve içinden her biri o zamanın parasıyla 250 milyon lira olan bir spor markasının 6 adet hediye çekini dışarı çıkarıyor.
Çıkarıyor ama tüm çekler bir anda yok oluyor...
Anlayacağınız çekler kapanın elinde kalıyor!
Biri de Cahit‘te...
Kısa bir süre sonra kan-ter içinde salona gelen Tahir, hemen arkadaşlarının yanına ilişiyor ve “Sağ olun arkadaşlar... Benim yerime ödülümü aldığınız için teşekkür ederim...” diyor.
Cahit ödülü sahibine verirken, bir adet de 250 milyonluk hediye çekini uzatıyor.
Tahir, yine nazik, yine kibar lisanıyla Cahit‘e bir teşekkür daha ediyor.
Ancak Cahit, “Tahir bu çekten beş tane daha var ama kapanın elinde kaldı. Haberin olsun...” demeyi de ihmal etmiyor.
Ödül kazanan Tahir birinciliğine mi sevinsin, yoksa giden 1 milyar 250 milyonluk hediye çeklerine mi?
Tahir başlıyor salonda dolanmaya...
Bir an önce çeklerini bulacak ya...
Ama nafile!
Togay Bayatlı, “Tahircim tebrik ederim” diyor. Bizim Tahir “Abi benim çekleri gördün mü?”diye soruyor!
Onur Belge, “Tahir bu ödül senin hakkındı. Çok sevindim”diyor. Bizim Tahir “Abi çeklerimi çalmışlar, yardım et bana” diye yakarıyor!
Ertesi gün gazeteye gelen Tahirhem sevinçli hem de çekler gittiği için üzüntülü.
Fakat milletin ayaklarına da bakmaktan edemiyor ve arkadaşlarına soruyor;
“Yahu çocuklar, sizler de mi ödül kazandınız bizim dernekten?”
...
Bu hatıra meydaspor.com’da yayınlandı geçtiğimiz haftada...
Konu bu köşeye uygun, üstelik olayın kahramanlarından biri de benim...
Ancak!..
Birincisi oraya “adeta yoldan geçerken uğramış” filan değildim. Tahir‘i yalnız bırakmayalım diye neredeyse servis olarak tam kadro orada hazır bulunmuştuk, üstelik grand tuvalettim!
İkincisi, çeklerden sadece birini kendime ayırdım ama Tahir bu, koklatır mı?
“Olum ben olmasaydım ödülü yere atacaklardı, bu da benim hakkım olsun”dediysem de, ne yaptı etti, onu da “Ben sana sonra ayağlağım”diyerek elimden aldı...

Hairdesigner
21-02-09, 14:39
Büyüklerin başkanları Federasyon başkanını arayıp meme ..
Kenan Başaran (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1080)
Referans

Her maçtan sonra herkesin 'Bakalım Erman Hoca akşam ne diyecek' dediği Erman Toroğlu, 'Büyüklerin başkanları Federasyon başkanını arayıp meme istiyor, kıyak istiyor' diyor. Toroğlu, kendi döneminde hakemliğin iğrenç olduğunu ama bugün büyük bir değişimin başladığını söylüyor.

"1972'de İstanbul'da Fenerbahçe ile yaptığımız maçta karar verdim hakem olmaya..."
1972'de bu kararı veren futbolcu, yıllar sonra futbolculuğunu pek kabul ettirememiş olsa da "Türkiye'nin hakemi"‘ belki daha da doğrusu "Türkiye'nin hakimi" olmayı başardı' futbolda.
Öyle ya, seveni de sevmeyeni de oynanan her futbol maçında yaşanan hakem tartışmasından sonra "Bakalım akşam Erman Hoca ne diyecek?" diyor.
Can Dündar'ın deyimiyle Toroğlu Aşireti'nin 21. yüzyıldaki en ünlü siması Erman Hoca ile Beyoğlu'ndaki Balık Pazarı çıkışındaki Merih Restorant'ta buluşuyoruz' bir öğlen vakti.
"Ufaktan ufaktan" yol almış hoca. Ben de "erken bir değişiklik misali" oyuna 20. dakikada falan giriyorum' doğru düzgün ısınamadan. Hoca, not defterimi çıkartınca masadaki ahbaplara dönüp "Belli iyi hazırlanmış" diyor. Not defterini çıkartmam, oyuna hakim olmak için "ilk dakkadan" sarı kartı gösteren hakeme nazireydi esasen. "Hazırlık yok hocam, doldur-boşalt yapacağız"" diyerek başlama vuruşunu yapıyorum' bol "hocamlı" paslaşmalarımıza.

Hakem olunmaz doğulur
"Hocam nedir bu hakemlerin sahada otorite tesis gösterisi? Maçtan çok onları izliyoruz..."
Sağolsun, Erman Hoca da bana "hocam" diyerek pası alıyor: "Hakem olunmaz, hakem doğulur." Hoca, "Beşiktaşlı olunmaz, Beşiktaşlı doğulur" diyen Çarşı'ya "çalımı basıp" devam ediyor: "Yukarıda Allah, sahada hakem. Her türlü şey sende var: Kırıkkale, makinalı, el bombası atom bombası, napalm... Her türlü yetki yani ama bu kadar yetki bende var ve ben bu işi yaparım dersen yanılırsın. Kartla otorite sağlanmaz. Döverek düzeltemezsin' kadın veya erkek fark etmez."
"Hocam her maçtan sonra herkes sizin ağzınıza bakıyor. Egonuz şişiyor mu?" diyerek "şişirme bir top" atıyorum. "Bende etki yaratmıyor. Antrenör ve futbolcular ‘Erman Hoca ne diyecek' diyor ama nedense yöneticiler bunu hiç söylemez."
Erman Hoca'nın "Oynatalım Uğurcuğum" diyerek başlattığı "saniye saniye pozisyon analizi"ni artık kulüp başkanları da basın toplantılarında kullanıyor' "adil lig" hesabına.
Bir topuk pası: "Hocam lig bu yıl adil mi?" "Adil değil ama namuslu" diyor Hoca. "Nasıl yani?" deyince açıyor oyunu: "Hakemler art niyetli değil. Bir hesap içinde değiller."
Yıldırım Demirören'in 25 yıldır Beşiktaş'a haksızlık yapıldığını hatırlatıyorum hocaya.
Şöyle hafif başını sağlayarak "Hocaaam" diyerek, Erman Hoca adeta son 25 yılın görüntülerini oynatıyor: "Demirören daha kısa pantolonla gezer, babası onu çocuk bahçesine götürürken ben top oynuyordum, hakemlik yapıyordum. Hakemlik dönemimde Beşiktaş'ın ceza sahası dışından penaltılar kazanıp şampiyon olduğunu da biliyorum. Penaltı ceza alanı içinde olur ama Demirören o zaman çocuktu bilmez."

Büyükler küme düşerdi
"Düzen değişiyor" diyerek hoca "diagonal bir top" atıyor: "Bayağı bir değişiyor. Tartışma oradan çıkıyor. Bundan önce de hakemlere telefon açılıyordu. Niye hiç bir hakem kendine telefon edildiğini federasyona bildirmedi? Bildirmedi mi? Bence bildirdi ama ne oldu? ‘Kes sesini otur' dediler veya hakemin başı belaya girdi. Ama şimdi kendisine telefon açılan hakem bunu yukarıya bildiriyor. Bildirmezse başı belaya giriyor. Ne kadar ters bir durum."
Hoca, değişimin Levent Bıçakçı ile başladığını ama futbolun seyrini "Haluk Ulusoy öncesi ve sonrası" olarak ikiye ayırıyor: "Bugünkü hakem camiası bizim döneme göre kesinlikle daha iyi."
İtalya'da şike olayları yüzünden ligin en çok şampiyon olan takımı Juventus küme düşürülmüş ve bir şampiyonluğu da elinden alınmıştı. Erman Hoca'ya bunu anımsatıp, ortayı yapıyorum: "Hocam İtalya'daki gibi biz de soruşturmalar yürütülseydi büyükler küme düşer miydi?" Erman Hoca da bu topu adeta "90 tabir edilen yere ampul gibi asıyor: "Çok takım düşerdi. Küçükten büyüğe bir çok kulüp küme düşerdi."

Haluk Ulusoy öncesi sonrası
Erman Hoca "kıvırmayı" sevmez. Ben de "kıvırmadan" direkt şutumu çekiyorum: "Hakemler para yiyor mu?" Erman Hoca "Şu anda para yemiyorlar" diye yanıtlayınca atağımı sürdürüyorum: "Bir milat verir misiniz?". Hoca veriyor: "Haluk Ulusoy'dan önce, Haluk Ulusoy'dan sonra."
Ancak Erman Hoca bu noktada bir şerh düşüyor: "Ulusoy zamanında para yiyorlar mıydı? Para yediklerinden bahsetmiyorum ama Ulusoy dönemi ve zaman zaman ondan önceki dönem çok kötüydü. Şu adam para yedi diyebilir misin? Söyleyemezsin para yediklerini göremezsin. Haluk'tan önce, Haluk'tan sonra diyorum. Ben hakemliğe girdiğimde hakemlik çok kötüydü. Çok düzgünleri de vardı ama iğrençti. Şu aşamada çok daha iyiler. Kabiliyetleri o kadar ama namuslular. Namuslu dediği budur işte."
"Keşke ömrü Hasan Doğan'ın 4 yıl başkanlık yapmasına vefa etseydi" diye hayıflanıyor Erman Hoca ancak mevcut başkan Mahmut Özgener'e de kefil: "Özgener'e bazı büyük kulüp başkanlarının telefon açtığını' başkanın da ‘Lütfen beni bu konularda rahatsız etmeyin' dediğini net bir şekilde biliyorum." "Ne istiyorlar" diyerek "saf bir pas" bir pas atıyorum Erman Hoca'ya. O ise pek "saf olmayan" bir geri pas yapıyor bana: "Ne istemiyorlar ki. Meme istiyorlar. Emzirmek için meme istiyorlar. Hep dedikleri şu: Biz kıyak istemiyoruz, adil olunsun. Ama yıllarca hep kıyağı kendilerine yaptılar.
Şimdiki kavga ise şu: Ulan bana bir şey yapılmıyor şu sıralar fakat acaba karşı tarafa bir şey yapılıyor mu, hiç olmazsa onun önünü keseyim." Hoca bu iddialı atağını bir "örnek top"la olgunlaştırıyor: "Kayserispor ile berabere kalınca Galatasaray çok erken bir açıklama yaptı' saat 15.00'de. Saat 21.00'de ise ellerinde patladı. Çünkü Fenerbahçe ofsayttan yediği 2 golle yenildi. Sonra kıvırttılar kıvırttılar ama dönemediler. Hâlâ da dönemiyorlar. Saçma sapan işler yaptılar."

Pozitif ayrım yapıyorum
"Bu sene 5. şampiyon çıkar mı?" Bakalım Erman Hoca ne diyor? "İnşallah." Hoca acaba "pozitif ayrımcılık mı yapıyor?" "Sivasspor ve Trabzonspor için pozitif ayrım yapıyorum. İkisinden birisinin şampiyon olmasını isterim. Ama onların yolunu açıyorum anlamında yorum yapıyorum demek değil bu." Erman Hoca ile bir saati aşkın "muhabbetimiz"de zaman zaman "Aman hocam dikkat" diyerek terleyen Şansal Hoca'yı düşünüyorum. Zira hoca, epey bir zülfiyare dokundu. Çünkü ona da taa 1972'de Fenerbahçe maçında hakemin kararları çok koymuştu: "Türkiye Kupası maçında Fenerbahçe'yi İstanbul'da 8 kişiyle 2-1 yendik. Hakem ben dahil 3 kişiyi oyundan attı. O gün karar verdim hakem olmaya..."
Sarı/lacivertli Fenerbahçe'yi yenen takım da Ankara'nın sarı/lacivertlisi Ankaragücü idi. Erman Hoca, o yıl Türkiye Kupası'nı kaldırmıştı... Ve o gün hakem olmaya karar veren Erman Toroğlu, "Çok şey yaptım. Yusuf Namoğlu ile birlikte çok hakem kellesi götürdük" diyor' final pasında...

Hairdesigner
21-02-09, 14:39
Üç adam, üç gol!
Atilla Gökçe (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=43)
Milliyet

Olmak ya da olmamak maçıydı. Beşiktaş için. Lig zirvesinde üstündeki takımlara karşı maç kazanamayan Beşiktaş, Trabzonspor beraberliğinden sonra Gaziantep’te de puan kaybederse, Mustafa Hoca ne derse desin, yarış dışı kalacaktı. Kredileri tükenmişti.
Bu kriz hali, Beşiktaş’ta bilinçli, disiplinli, ayağa toplarla yardımlaşmalı bir oyun anlayışı oluşturmuştu.
Dahası, hücum felsefesinin en önemli liderlerinden biri olmasına rağmen santrforlarını tek tek oynatmakta ısrar eden Mustafa Denizli, bu kritik yolculukta Nobre ve Bobo’yu birlikte oyuna sürmüş, daha baştan ap-açık kazanma niyetini ortaya koymuştu...
Yine de Bekir ve Beto’nun akıl almaz biçimde kaçırdığı gollere şükretmeliydi Beşiktaş. Rüştü’ye teşekkür etmeliydi. Gaziantepspor, Tabata’nın yokluğuna rağmen oyun felsefesini sahanın her yerinde mücadeleye ve iyi oyuna dayandırıyordu. Kanatlardan, ortadan kazandıkları her topla yüklendiler Beşiktaş’a... Pozisyonlar da buldular. Onların çoğunu Rüştü rahatlıkla bitirdi. Bu haliyle savunmacı arkadaşlarına da, öteki yoldaşlarına da inanılmaz güven duygusu ve cesaret aşıladı.
Beşiktaş’ta Fabian Ernst, yıllardır ezberimizdeki Aurelio adını bize unutturabilir. Topun olduğu her yerde onu görüyorsunuz. Rahat, çabuk ve temiz oynuyor. Arkadaşlarına özledikleri bir futbol keyfini sunuyor. Dünkü oyunun merkezini sürekli olarak ileri taşıdı... Serdar Özkan ve İbrahim Üzülmez’den aynı biçimde karşılıklar görse, Cisse’den uyumlu bir refakat güzelliği bulsa belki çok daha yararlı olacaktı.
Çift santrfor yaradı
Çift santrforlu oyun, Beşiktaş’ta istenen etkinliği sağladı mı? Kesinlikle evet! Her şeyden önce Nobre itilip kakılmaktan ve stoperlerin makasında doğranmaktan kurtuldu... Özlediği golleri bulurken rahatladı. Bobo’nun bu oyuna alışması için zamana ihtiyacı var. Ernst sayesinde Beşiktaş klasik İngiliz 4-4-2’sine dönerek oyun merkezini de ileri taşıyıp 26. haftaya koşabilir...
Dünkü üç golün ilk ikisinde Tello’nun imzası var. Birincide korneri attı, Nobre’nin kafasını buldu. İkincide Nobre’nin asistiyle kendi klasından beklenen muhteşem bir gol attı. Son golde de İbrahim Toraman’ın Nobre’ye yaptığı asitsi alkışlamalıyız... Umarım Serdar Özkan da kaybettiği onca toptan sonra bu hareketi izleyerek neler yapması gerektiğini artık anlamıştır.
Ernst, Tello ve Nobre maçın en iyileriydi. Rüştü de kareyi tamamlayabilir.
Beşiktaş üç puanı alıp iddiasını sürdürerek rahat bir nefes alırken yine de kaygılanmalı. Sarı kartlı Rüştü haftaya yok ve karşılarında Avcı’nın Belediyespor’u olacak!

Hairdesigner
21-02-09, 14:40
Futbolsuz galibiyet
Atıf Keçeci (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=62)
Zaman


Beşiktaş'ın, son lig maçındaki iyi oyununu Gaziantep'te de göstereceğini sananlar yanıldı. Sakat futbolcular sebebiyle yine sahada değişik bir kadro vardı. Delgado'nun yokluğunda oynaması için ara transferde alınan Yusuf Şimşek, kulübedeydi.
Rakibin önemli kozu Tabata'nın yokluğunu iyi kullanmak gerekirken, Denizli'nin tek forvet karşısında dörtlü defansı neredeyse çakılı oynatması anlaşılır gibi değildi.
Bloklar arasındaki uyumsuzluk dün gecenin önemli sıkıntısıydı. Kartal'ın defanstan çıkışta garanti paslarla rakip alana geçmeyi bir türlü uygulayamaması organize olamamanın değişmez problemiydi. Bobo ve Nobre varken kanatları kullanmanın vazgeçilmezliği rafa kaldırılınca ilk devrede ne yan top ne de ikiye birlerle pozisyon oluşturulamadı.
Şampiyonluğa oynayan bir takımın bu kadar pasif futbol oynaması ne kadar doğrudur teknik adamlara sormak gerekir. Alman ön libero Fabian Ernst, giderek takıma uyum sağlaması gerekirken hâlâ verimli bir oyun sergileyemiyor. G.Antep'in hocası Nurullah Sağlam, Siyah-Beyazlı takımdan çekinmiş olacak ki, takımının ataklarda çoğalmasına izin vermedi. Oysa Beto ve Zurita gibi topla çabuk ve süratli adamları iş çıkarabilirdi. Bekir ve Beto, yakaladıkları fırsatları değerlendirebilseler, Beşiktaş'ı sıkıntıya sokabilirlerdi.
Sıkıntılı ilk yarıdan sonra ikinci 45 dakika Beşiktaş'ın golüyle başladı. Duran topların ustası Rodrigo Tello, köşe vuruşunu Mert Nobre'nin kafasıyla buluşturunca gol geldi. 3 dakika sonra bu defa ilk golü atan Nobre, Tello'ya iyi bir pas çıkardı. Şilili futbolcu, bu ikramı karşılıksız bırakmayarak şık bir sol vuruşlu skoru 2-0'a taşıdı. Futbolun adaletinin olmadığı bir kere daha kendini göstermişti. Futbolsuz, tatsız tuzsuz bir oyundan iki gol çıkmıştı. Yenik duruma düştükten sonra aklı başına gelen Kırmızı-Siyahlılar, Beşiktaş kalesinde 10 dakika bunaltıcı bir baskı kurmalarına rağmen gol atamadı. Kartal, bu defa iyi oynamayarak kazanılan bir maçtan 3 puan alma mutluluğunu yaşadı ve yoluna devam etti.
Denizli, oyundan ve sonuçtan memnun kaldı Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli, Gaziantepspor'u deplasmanda 3-0 yendikleri maçın ardından yaptığı açıklamada, takım savunmasını çok iyi yaptıklarını söyledi. Lig maratonunda iki haftada 4 puan kazanmanın önemli olduğunu dile getiren Denizli, "Bugün kaybedebileceğimiz 2 puan, bizim hedefimizde büyük bir değişiklik yapacaktı. Ama bunlar hiç önemli değil. Beşiktaş, iyi yolda. Takım efektif performans sergiliyor." dedi.

Hairdesigner
21-02-09, 14:41
Var mısın, yok musun
Adnan Aybaba (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=70)
Bugün

Acun'un programı gerçekten duygusal anlar yaşatan bir program.
Beşiktaş'ın Gaziantep maçı da özellikle bana duygusal anlar yaşatan bir maçtı. Acun yarışmacıya soruyor "Var mısın, yok musun". Ben de soruyorum Beşiktaşlı futbolculara "3 puana var mısınız, yok musunuz".

Onlar da ****** Bey'in teklifine varız" diyorlar. Hakikaten dün geceki maçta da var olduklarını gösterdiler. Mustafa Denizli hocama haftalardır diyoruz ki "Bu takım çift forvet oynar", hatta "Üçlü forvet oynar" diye.

Şimdi ne oldu. Bobo ve Nobre ikilisi çift forvet oynadı, Beşiktaş da Gaziantep maçını güle oynaya, kendinden emin bir oyunla aldı. Ancak bu galibiyete rağmen yine bir yanlış var; Yusuf bu takımda oynamaz mı? Bu oyunculara servis yapabilecek tek oyuncu Yusuf. Bu maçta ve böyle bir sistemde Yusuf'un oynaması lazım. Burada şu gerçeği gözardı etmeyelim. Özellikle ikinci yarıda futbolcular olağanüstü kazanma azmiyle maça çıktılar.

Daha dikkatli, daha tedbirli ve daha arzulu futbol sergilediler. Beşitaş maç boyunca yaklaşık 20-25 serbest vuruş kullanıyor ama bunları gol yapamıyordu. Şimdi ne oldu, artık bu pozisyonlardan birkaçı golle sonuçlanıyor. Bu da önemli. Özellikle de Tello'nun kullanmış olduğu serbest vuruşlar inanılmaz tehlike yaratıyor. Biz neden büyük takım diyoruz. Önemli oyuncular çıkıp ferdi yetenekleriyle bir maçı kurtarabiliyorlar da ondan. Bunlardan bir tanesi de Tello. Bu tip oyuncuları 90 dakika oyunda tutmak da önemli.

Gaziantepspor beni hayal kırıklığına uğrattı. Hala inişini sürdürmekte. Hakem Bünyamin Gezer ise adaletli, düzgün hoş görülü iyi de bir maç yönetti.

Hairdesigner
21-02-09, 14:42
Kartal sonradan açıldı
Sanlı Sarıalioğlu (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=197)
Yeni Şafak


Beşiktaş iki ön liberoyla oynadı da ne oldu? İlk 45 dakikada kalesinde tam 4 gol tehlikesi yaşadı. Mehmet Yozgatlı, Bekir ve Beto iyi vuruşlar yapabilselerdi ve de hakem Sivok'un Beto'yu çekmesine penaltıyı verseydi Beşiktaş dükkanı kapatarak İstanbul'a dönerdi.
İlk yarıda özellikle Serdar Özkan bir dakika bile tahammül edilemeyecek kadar kötüydü. Mustafa Denizli kendisine nasıl uzunca süre dayandı, doğrusu hayret! Cisse hep bildiğiniz gibi. Bostan bekçiliği görevini hiç eksiksiz yerine getiriyor. Maşallah merkezden hiç çıkmıyor. Tello da kayıptı. Olumlu hiçbir iş yapamadı. Kanatlar hiç kullanılamadı. İki İbrahim'in ofansif yönde en ufak etkinlikleri yoktu. Bütün kader Bobo ve Nobre'ye bağlanmıştı. Tek gol pozisyonuna da bu ikiliyle 9. dakikada girilebildi. Bu anda da Bobo kötü bir vuruş yaptı. Onun dışında Beşiktaş karşı kaleye en ufak rahatsızlık vermedi. Kısacası Beşiktaş ilk yarıyı meleklerin yardımıyla atlattı.
Futbol ilginç bir oyun. İkinci yarının başında Beşiktaş iki gol birden attı. Kornerlerde zorlanan Kartal bu kez Nobre ile amacına ulaştı. Daha sonra da Tello, öldürücü bir vuruş yaptı. Gaziantepspor kalecisi Murat Şahin'in buna yapacağı bir şey yoktu.
Bobo-Nobre vazgeçilmez

Devre arasında herkes Beşiktaş'ın nasıl gol atacağını konuşuyordu. Yanıtı kısa sürede aldılar. İki gol Beşiktaş'ı rahatlatmıştı. Artık oyun tersine dönmüştü. Bu kez savunmada sağlam duran Beşiktaş, riskleri üstlenen taraf ise Gaziantepspor'du. Oyun daha çok Beşiktaş yarı alanında geçiyordu fakat top siyah-beyazlı ekibe geçtiğinde Gaziantepspor savunmasında çok yalnız kalıyordu. Beşiktaş böyle 3-4 pozisyon yakaladı fakat değerlendiremedi.
Uzun süreden sonra ilk kez Bobo-Nobre birlikte oynadı. Sanırım artık Mustafa Denizli bu ikiliden vazgeçmez. Başka çaresi de yok. Önde iki libero kullanmak saçmalığına da artık son verilmeli. İşte görüyoruz ikinci adam hiçbir şey yapmıyor. Ernst her geçen gün iyiye gidiyor. Göbekte çok iş yapıyor. Daha üst düzey performans sergileyeceğine kesinlikle inanıyorum.
Delgado'nun sakat olup oynamadığı bir maçta Yusuf'un 88'de oyuna girmesi ilginçti. Bu Yusuf, Delgado'nun olmadığı maçlarda kullanılmak için transfer edilmedi mi? Ben Beşiktaş'ın işlerine akıl sır erdiremiyorum.
Üçüncü gol başlı başına Toraman'ın eseriydi. Nefis driplinglerle sağ kanattan son çizgiye indi ve Nobre'ye “Lütfen şu topu ağlara yuvarla” dedi. Nobre Beşiktaş'ın vazgeçilmezi. En kötü oynadığı maçta bile mücadelesiyle arkadaşlarına yardımıyla “Helal olsun” dedirtiyor. Ne oldu Nobre'nin mukavelesi hala uzatılmadı mı? Beşiktaş ikinci yarıdaki oyunuyla üç puana pençeyi attı ve “Yola devam” dedi

Hairdesigner
21-02-09, 14:43
Hayat öpücüğü
Vedat Okyar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=112)
Vatan

BEŞİKTAŞ ligde artık öyle bir konuma geldi ki, yarım puan kaybetmeye bile tahammülü yok. Bana göre de dün akşamki oyun Beşiktaş için bir seri başlangıcı olacaktı, bu görüntüden sonra öyle de olur gibime geliyor.

Mustafa’nIn takım üstünde 2 türlü zaafı vardı. Birincisini halletti. Bobo ile Nobre’yi eşleştirdi. Bobo ile Nobre’nin oynadığı bir maçta Beşiktaş golsüz çıkmaz diye iddiam vardır. Dün az kalsın tam tersi de oluyordu. Bir defa Bobo, bir defa da Nobre kendi kalelerine öyle bir kafa vurdular ki, Rüştü zor çıkardı. Şaka da olsa onlardan biri gol çıksa, benim iddiam tutacaktı.

BEŞİKTAŞ ilk yarıyı tek pozisyonla bitirdi. Bobo kaçırdı, başka tehlikesi yok. Rakibin ise 3 tane net pozisyonu var. Beşiktaş son maçlarda 3’ü bir arada gol pozisyonu kimseye vermemişti. Buradaki zaafın da tamiratı şart. O da Ernst gibi adamın varken çift ön liberodan vazgeçip, çaktırmadan rakipten oynayan Cisse’yi değil oynatmak, 18’e bile almamakla olur.

Ben maçın hakemlerini oyuncu olarak görürüm. Bünyamin şimdiye kadar çok alkış aldı. Çok alkış almak, çok alkol almak gibidir. Adamı bozar. Bünyamin’i de bozmuş. Benim baktığım yerden Antep’in bir penaltısı var, yedi, yuttu.

CİSSE DIŞARI!

BEŞİKTAŞ’IN Tello diye bir oyuncusu var, Delgado’nun ve Yusuf’un yokluğunda onun daha üretken olması lazım. İlk yarı sahada yoktu. 2. yarı maça soyundu, birçok şeyi değiştirdi. Attığı gol de buna dahil. S.Özkan’daki yokuş aşağı iniş devam ediyor. Oyunda kaldığı sürece Nobre’ye verdiği top dışında bir şey yapmadı. Yapmadığı gibi takıma ziyanı da dokundu.

RÜŞTÜ maçı sahiplendi de, bir hava topunda yine topu rakibe bıraktı. Rüştü sen kaliteli, tecrübeli adamsın. Seninle kafaya çıkan adamı paramparça edeceksin.

Beşiktaş kendisine çok lazım olanı zor giden maçta kolaya çevirdi. Kendiliğinden mi oldu? Yok öyle bir şey demiyorum. Nobre’yle oldu. Maçın anahtarını kullandı, kapıyı açtı, en sonunda da o kapadı.

Beşiktaş çok acabalı bir noktaya gelmişti. 2. yarının başında çabuk bulunan 2 gol maçı Beşiktaş şenliğine çevirdi. Beşiktaş hayat öpücüğü buldu. Futbolda Kazanacak kadar oynarsın, istediğini alırsın, işini görmüş olursun.

Beşiktaş iyi iş çıkardı, işini gördü.

Hairdesigner
21-02-09, 14:43
İkinci yarı yetti
Sinan Vardar (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=262)
Takvim

Beşiktaş'a akıl sır erdirmek gerçekten çok zor. Gece ile gündüz, siyah ile beyaz birbirinden ne kadar ayrı ve zıtsa bu takımın sergilediği performans da birbirinden o kadar zıt.
Ligde geçen hafta kendi sahasında karşılaştığı Trabzonspor'u adeta sahadan silen, gol bulamayan Siyah-Beyazlılar'dan herkes Gaziantep maçına fırtına gibi başlamasını, hatta daha ilk yarıda farka koşmasını bekliyordu. Bordo-Mavili takım karşısında ortaya konulan futbol, bu beklentilerin en önemli nedeniydi kuşkusuz. Ne var ki karşılaşmaya beklentilerin çok çok ötesinde başladılar...
İlk 45 dakika boyunca daha etkili olan ve tehlikeli pozisyonlar bulan taraf ev sahibi Gaziantepspor'du. KırmızıSiyahlı oyuncular gol yollarında biraz daha bitirici olabilseler, skoru lehlerine çevirmeleri işten bile değildi.
İlk yarı bittiğinde, takımlar soyunma odasına girip, izleyenler çay molası verdiğinde, Beşiktaşlılar'ın büyük bir çoğunluğunun bu oyunla puan kaybının kaçınılmaz olacağını, dolayısıyla da şampiyonluk yarışına şimdiden havlu atılacağını düşündüklerini söylesek sanırım çok da abartmış olmayız. Ama yazımızın başında da belirttiğimiz gibi bir garip takım şu Beşiktaş...
İkinci yarı sahaya çıkan takımda oyuncular aynıydı, ama sergilenen oyun yine çok farklıydı. İlk yarının aksine topa basan, rakibini boğan, golü düşünen bir SiyahBeyazlı takım vardı sahada... Bu durum çok geçmeden meyvesini de verdi. 48. dakikada kazanılan köşe vuruşunu Tello ortaladı, Nobre Gaziantep kalecisi Murat Şahin'den önce davranarak meşin yuvarlağı kafayla ağlara gönderdi. Daha 3 dakika geçmişken, ilk golde ortayı yapan Şilili Tello, bu sefer ceza sahası dışından yaptığı etkili vuruşla takımını 2 farklı üstünlüğe taşıdı.
İlk yarının belki de en etkisiz iki oyuncusu Nobre ve Tello 3 dakikada Gaziantep'i bitiren futbolcular oldu. Skorun da etkisiyle kalan dakikaları stressiz atlatan Beşiktaş 3. golü de zorlanmadan buldu.

Hairdesigner
21-02-09, 14:44
Bilmece gibi!
Naci Arkan (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=131)
Türkiye

En son söyleyeceğimiz sözü, baştan söyleyelim de rahat edelim: “Bu Beşiktaş, adamı fıtık eder.”
Sen bir devre, bu kadar ruhsuz, bu kadar mücadele kaçkını, bu kadar yardımlaşmadan uzak, bu kadar plansız, bu kadar beceriksiz bir takım ol; ikinci yarıda da bu kimlikle peş peşe goller bul...
Gel de şaşırma...
***
Beşiktaş, Mustafa Denizli ile ne zaman deplasman galibiyeti bulmuş?
Taa ligin 7. haftasında, yani 19.10.2008 tarihinde Ankara‘da G.Birliği karşılaşmasında...
Aradan tam 4 ay geçmiş, bir ikinci deplasman galibiyeti yok...
Bu nasıl bir “Büyük” Allah aşkına?
Bu nasıl, şampiyonluk kovalayan anlayış?
Maya tutmamış, aşı tutmamış, transferler fos çıkmış...
Ve aradan 14 hafta geçtikten sonra, G.Antep‘te ikinci mutluluk, ıkına sıkına yakalanıyor...
İşte bu takım, şampiyonluğa koşuyor...
Peki; koşar mı acaba?
***
İlk yarıda 4 gol pozisyonu yakalayan, bir penaltısı verilmeyen G.Antepspor, Tabata eksikliğine rağmen arı gibi çalışırken, Beşiktaşlı futbolcular, dalda keman çalan “Ağustos Böceği” gibiydi sanki...
Savunmada, topu ne kadar havaya dikerse, futbolu o kadar iyi oynadığını zanneden Gökhan Zan ve rakibin hücumlarında, topa ayağını sokma cesareti bulamayan, sadece yalancı markajla kovalamaya çalışan Sivok‘un akortsuzluğu, Beşiktaş‘ı ilk yarıda mahkum oynatan sebeplerdi...
Orta sahada Cisse ve Ernst’in, kontrolsüz müdahaleleri ve hücuma zerre kadar katkıda bulunamayışları nedeni ile bu alan da, ev sahibi G.Antep‘in “cirit attığı” çiftlik gibiydi...
***
Bugüne kadar iki maçını, doğru dürüst hatırlayamadığımız Serdar Özkan‘a, şurada ayıracağımız satırlara yazık...
Bu genç yaşında, Beşiktaş‘a zerre kadar fayda sağlamayan ama Denizli‘nin vazgeçilmezleri arasında her zaman yer alan Serdar‘ı kesecek, yedek kulübesinde kimse olamaması da Beşiktaş‘ın büyük ayıbı aslında...
İkinci yarıda, biraz olsun kıpırdanışı ve birkaç ortası olmasa, Serdar için, asla iyimser düşüncelere sahip olamayacaktık...
48 ve 51. dakikalarda peş peşe gelen, Nobre ve Tello‘nun ustalıklarının eseri olan goller, kötü Beşiktaş‘ın üstündeki sisi, bizim de gözümüzün pasını sildi ...
Beklenmedik anda gelen bu iki gol sonrasında, gardı düşen G.Antep‘in, Nobre‘nin 3. golüne yapacak hiçbir şeyi kalmamıştı aslında...
Bünyamin Gezer, bitiş düdüğünü çaldığında, biz hâlâ bu Beşiktaş‘ın, üstelik deplasmanda G.Antep‘i nasıl yendiğinin cevabını arıyorduk...

Hairdesigner
21-02-09, 14:46
Denizli'nin horozları
Kenan Karcı (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=186)
Bugün

Keşke Mustafa Denizli, Bobo o açıklamaları yapmadan önce çift forvete dönseydi.
Spordan biraz anlayan herkes, Bobo gibi tek vuruş ustası ve Nobre gibi yırtıcı bir santrforun birbirini tamamlayacağını görüyordu. Hiç kimse Denizli'nin futbolu Bobo kadar da bilmediğini iddia edemez. Ama Mustafa hoca bu doğruyu yapmak yerine, aykırı işlerle tepkileri üzerinde topladı.

Lider yöneticilerin farklı olma adına, toplumsal akılı küçümseyen uygulamaları anlaşılabilir ama futbolda bu kadar kompleksli olmaya gerek yok. Meşin yuvarlağı 3 direğin arasından soktun mu iş biter. Dün Beşiktaş'ın 2 forvetle bu becerisinin arttığını gördük. İleride rakibe basan Nobre ve Bobo'ya Tello, Erns, İbrahim, Serdar ve Cisse gibi oyunculardan da destek gelince Beşiktaş rakibini hem fiziksel hem de psikolojik bakımdan baskı altına aldı. Orta sahada Tabata gibi bir oyuncusunun yokluğunda ciddi bir özgüven kaybı yaşayan Gaziantepspor da bu şartları lehine çevirecek ruh yoktu.

Beşiktaş'ın doğruları, Gaziantep'in yanlışlarıyla birleşince 3 puan ibresi de Kartal'a döndü. Gaziantep deplasmanında kazanmak Beşiktaş'a önemli bir ivme kazandırdı. Son iki maçında Beşiktaş'ta beklenen çıkışı yapabilecek tempo ve arzuyu gördük.

Takımın şampiyonluk yarışındaki sıkıntısının kapasite yetersizliğinden değil, motivasyon eksikliğinden ve yanlış oyuncu tercihlerinden kaynaklandığını da son 2 maçta daha net farkettik. Denizli takıma her hafta bu ruhu aşılayıp, oyuncularla da fazla oynamazsa yönetimi de kendini de insafsız(!) avcıların oklarından uzak tutar. Şampiyon yapabilir mi? Kalan maçların en az 11'ini kazanırsa neden olmasın. Böyle bir başarıya imza atmak için, fikstür avantajının da Beşiktaş'tan yana olduğunu hatırlatmak gerekir.

Hairdesigner
21-02-09, 14:46
Son söz Beşiktaş'ın
Ali Gültiken (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=1808)
Sabah

Bazı maçlar vardır, skor dışında hiç bir şeyin önemi yoktur. Ne iyi oyun ne zemin ne hava şartları ne eksik olan oyuncular... Hiç bir şey önemli değildir.Tek düşünce vardır, ne şekilde olursa olsun kazanmak. Bu maç Beşiktaş açısından bu şartlarda oynanan bir müsabakaydı. Tekrar şampiyonlukla ilgili hedefe tutunmak, yarışın içinde olmak için mutlaka kazanılmalıydı. Beşiktaş da bunu yaptı. Bu tür maçlarda bunu yaşayabilecek, bu yük altına girecek, takımı sırtlayabilecek oyunculara ihtiyaç duyulur. Dün gece bu sorumluluğu kaptan olarak Nobre gereği kadar aldı. Elbette diğer oyuncuların konsantrasyonları, oyun disiplinleri ve kazanma istekleri de üst seviyedeydi. Fakat bu tür maçlar elbette aynı zamanda riskli maçlardır. Maç içerisinde bazı sıkıntılı pozisyonlar yaşasalar da bu işin altından kalktılar.
Maçın ilk yarısı Beşiktaş açısından biraz daha sıkıntılı geçti. Oyunu defansif bölümde ve orta alanda kontrol etse de hücumda istediği zenginliği bu bölümde yaratamadı. Ve G.Antep'in gelen kontrataklarında da iki tane pozisyon verdi. Beşiktaş ikinci yarı ile beraber hamlesini öne doğru yapıp, stratejisini bu devrede gol bulmaya çevirince baskıyla beraber kornerden gelen Nobre'nin muhteşem kafa golüyle oyunun kontrolünü istediği şekle getirdi. Bundan sonra da üzerine gelen Antep'e karşı rakibin arkasına Bobo, Tello ve Serdar Özkan ile inerek önemli pozisyonlar yakaladı. Tello'nun mükemmel golü bu çıkış için güzel bir örnekti.

TABATA'YI ARADILAR
Beşiktaş dengeli oynamayı seçmesine rağmen oyunu kendi düşündüğü şartlar içinde oynadı ve yönlendirdi. Bazen kendi sahasında oyunu kabul etti, çabuk çıktı, rakibini baskı altına alıp onun sahasında oynadı ama hep son sözü de kendi söyledi.
Nobre, Ernst, Üzülmez ve Toraman Beşiktaş adına öne çıkan isimlerdi. Tabata'nın oynamadığı bir G.Antep'te çok şeyin eksik olduğunu gördük. Brezilyalı eksikliğiyle ne kadar değerli olduğunu oynamasa bile bir kez daha ortaya koydu.
Bu galibiyetin Beşiktaş'a puanlardan öte getirdiği en büyük şey güven ve şampiyonluğa sarılabilme inancı oldu. Geçen hafta iyi oyunla başlayan süreç, bu hafta farklı skorla Beşiktaş adına güzel şekilde devam etti.

Hairdesigner
21-02-09, 14:46
Nasılmış çift forvet!..
Halis Güler (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=425)
Güneş

Geçen hafta Trabzonspor karşısında iyi bir Beşiktaş, korkak bir Mustafa Denizli vardı...
Niye mi?..
Nobre'yi tek forvet oynattı. İkinci yarıda Bobo ile takviye edip 1 puanı kopardı...
Dedik ki, neden çift forvet değil de, tek forvet...
Üstad, bir puana şükreder bir havada, bu yöndeki sorulara 'Kazın ayağı öyle değil' der gibi bir cevap verdi...
Eleştirileri 'Ben bilirim, siz değil' havasıyla dikkate almadı...
İyi de dün ne oldu...
Bobo-Nobre çift forvet...
Fena mı oldu?..
Hayır...
İşte Nobre'nin attığı goller..
G.Antep savunması Bobo-Nobre'yi tutayım derken Tello'nun mükemmel golü...
Yani bir şeyleri görüyorsunuz, yanlış diyorsunuz, ama üstad 'Hayır doğru' diyor...
Peki o zaman...
Dün ilk yarıya bakın bakalım bay Denizli...
Savunmanızın ne hallere düştüğünü görün de ders alın...
Beto, Zurita, Murat, Bekir nasıl slalom çektiler Beşiktaş defansına...
Bakın, ilk yarıdaki Beşiktaş, korkak ve ürkekti... İkinci yarıda korkaklığını üzerinden attı ve golleri çaktı...
Şimdi doğru gören gözlere kör derseniz, yanlışla devam edersiniz...
Dün doğrusunu yaptınız, Bobo ve Nobre'yi çift forvet oynattınız, meyvesini de hem Nobre'yi kazanarak, hem de 9 haftadır doğru dürüst deplasman galibiyeti göremediğiniz 3 puanla aldınız...
G.Antep için söyleyecek tek şey var... Sadece iyi mücadele ettiler, futbolu kirletmediler... İlk golü yiyince de dağıldılar...

Hairdesigner
21-02-09, 14:47
5 dakikada Beşiktaş
Ruhi Kanal (http://www.sporyazarlari.com/YazarDetay.aspx?YazarID=411)
Yeni Çağ

Heyecanın her geçen hafta biraz daha yükseldiği zirve yarışında Sivasspor ve Galatasaray'ın puan kaybettiği geride kalan hafta evinde Trabzonspor ile berabere kalarak büyük bir avantajı kaçıran Beşiktaş, Gaziantep'e mutlak galibiyet için gelmişti.
Hatta Siyah Beyazlılar, şampiyonluk yolunda bir anlamda buna mecburdu.
Üstelik Mustafa Denizli'nin gelmesinden sonra Beşiktaş'ın deplasmanda henüz hiç puanla tanışmaması da ayrı bir gerçekti. Geçen hafta görülen bir başka gerçek de, Siyah Beyazlılar'ın ortaya koydukları iyi mücadeleyi gol ile süslendirmekte çektiği zorluklardı.
Beşiktaş'ın tecrübeli hocası sonunda ısrarından vazgeçerek Gaziantepspor karşısına çift forvetle çıktı. Siyah Beyazlı ekip maça hızlı başladı ve karşılaşmanın 10. dakikasında Nobre-Bobo ikilisinin atağında gole çok yaklaştı. Ancak Gaziantepspor bu dakikadan sonra oyunda dengeyi kurdu.
İlk yarıda Beşiktaş orta sahası, Bobo-Nobre ikilisine yeteri kadar destek olamadı. Ernst zaman zaman rakip kaleye direkt ataklar yaptıysa da, Cisse oldukça etkisizdi. Serdar ve Tello da forvete pozisyon yaratamadı.
İlk yarıda galibiyet isteyen Beşiktaş, yalnız bir gol pozisyonu bulurken; Gaziantepspor'un yakaladığı üç gollük atağı değerlendirememesi Kartal için bir şanstı. Beşiktaş bu şansını ikinci yarı başında bulduğu iki gol ile galibiyete taşıdı. Tello bu yarıya fırtına gibi girdi. Nobre'ye ilk golde asist yapan Şilili futbolcu, ikinci gole de imzasını atarak, 5 dakika içinde maçın kopmasını sağladı.
Bu dakikadan sonra Gaziantep'in gol için yüklenmesi Beşiktaş'ı rakip kale içinde rahatlamasını sağladı ve Nobre'nin farkı getiren golü de böyle geldi.
Siyah Beyazlılar daha önce kupadan gönderdiği Antep'i dün gece bir kez daha yenerken, Mustafa Denizli de bir ilki gerçekleştirerek deplasmandaki ilk üç puanı ile tanıştı.

Hairdesigner
22-02-09, 15:56
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1316.jpg Yenilgi normal!

Bir teknik adam düşünün; işler kötü giderken nereden kaynaklandığının farkında olamıyor! Aragones değişiklikler yapıyor. Sol çizgide oynayan Uğur Boral'ı çıkartıyor, sol çizgide oynayan Vederson'u alıyor. Sağ çizgide oynayan Deivid'i çıkartıyor, sağ çizgide oynayan Gökhan Emreciksin'i alıyor. Acaba neyi değiştirmeyi planlıyor? Sezon başından beri diyoruz ki; şu forvette biraz kalabalıklık yarat. Bunu Mustafa Denizli'ye de söyledik. İşte son maçta Bobo ve Nobre'yi ilk 11'de oynattı, istediğini aldı. Ersun Yanal sezon başından beri Gökhan ve Umut'la bu işi yapıyor ve liderliği koruyordu. Umut'un olmadığı maçta sahasında Denizli'ye 2-0 mağlup oldu. Bülent Uygun, Sivas'ta bu işi Mehmet Yıldız'la Kamanan'la, Balili ile yapıyor, hala lider. Ama Aragones bunu bir türlü uygulayamadı. Deplasmanlarda en fazla puan kaybeden bir teknik adam olarak Fenerbahçe tarihine geçti. Çünkü korkak. Çünkü pasif. Çünkü Fenerbahçe'yi bilmiyor, Fenerbahçe'yi tanımıyor, Fenerbahçe'yi küçük görüyor. Alex ile Semih'in çok iyi anlaşmasını geçen haftaya kadar göremeyen Aragones, onların yanına yardımcı göndermeyi akıl edemiyor. Geçen hafta lig sonuncusu Hacettepe karşısında alınan galibiyetin bir kıstas olmayacağını söylemiştik. Dün çıkan kadro, doğrudur. Geçen hafta 7 atmış takımın hepsi sahadaydı. Bir tek sağ kanatta Ali Bilgin'in yerine Gökhan Gönül vardı, bu da doğruydu. Ama doğru olmayan yine çok erken yenilen golün üstüne Fenerbahçe'nin kendisinden zayıf rakibine karşı üstünlük kuramayışıydı. Tek santrfor düzeninde Güiza'yı yerden yere vururken Semih'i yüceltenler bu işin futbol taktiğiyle ilgisi olduğunu artık öğrensinler. Aragones bu takım için iyi seçilmiş bir hoca değildir. Sevgili Ali Koç, "İki yıl onunla beraberiz" cümlesini kesinlikle bir daha düşünmeli. Çünkü milyonlarca F.Bahçeli kan ağlıyor. Deplasmanlarda alınan anormal sonuçlardan sonra dünkü yenilgi de bana gayet normal geldi.

Hairdesigner
22-02-09, 15:56
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1355.jpg Son suçlu Dede!

Gerek Fenerbahçe yönetimi, gerek bir kısım taraftar, gerekse medyanın büyük bölümü sezon başından beri kendini kandırıyor. Fenerbahçe'de tek problem sanki bu sistemde Güiza'nın oynamasıymış gibi gösteriliyor. Aragones'in de türlü yanlışlarıyla bu takımın istenilen futbolu ortaya koyamadığı düşünülüyor. Bu son derece saçma-sapan bir düşünce. Fenerbahçe'nin kadrosu yetersiz ve oyuncuları son derece isteksiz. Tamam, bu sistemde ben de Semih'i oynatırım. Ama bu orta sahayla değil Semih, Van Basten oynasa ne yazar. Fenerbahçe, Kadıköy'de taraftarıyla yeniyor, deplasmanlarda ise bırakın yenmeyi rakip kaleye gidemeden maçı tamamlıyor. Bu tablo tam Daum öncesi Fenerbahçe'yi anımsatıyor. Gözüken o ki o sezonla başlayan yükseliş, Fenerbahçe'de tamamen son buldu.

Formanın büyüklüğü
Önümüzdeki sezon çok ciddi radikal değişikliklere ihtiyaç var. Burada sorun kesinlikle Aragones değil. Gençlerbirliği karşısında sahaya çıkardığı kadro da yaptığı 3 oyuncu değişikliği de yüzde 100 doğru. Adamın elinde Appiah, Aurelio ve Tuncay var da; o mu Uğur'da, Deniz'de ısrar ediyor. Emre'yi beğenmiyoruz. Ama en azından bir gayret gösteriyor. Diğerleri onu da yapmıyor. Bir de üstüne üstlük oyundan çıkarken eldivenlerini yere fırlatıyorlar. Sezon başından beri Uğur'un bir tane iyi oynadığı maç gösteremezsiniz. Hâlâ bu tavırları göstermesi olacak iş değil. Sonuç olarak bu sezon artık bitti. Sorunu Aragones'te arayanlar tıpkı Daum ve Zico'da arayanlar gibi yanlış yapıyor. Sorun, zayıflayan kadro ve formanın büyüklüğünün farkında olmayan isteksiz futbolcularda.

Hairdesigner
22-02-09, 15:56
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1438.jpg Alex olmayınca

Fenerbahçe suni çimde oynayamıyor. Hacettepe maçından sonra G.Birliği önünde de 3 puanı Ankara'da bıraktı. Aslında bu sahada daha once bir antrenman yapsalar belkide bu kadar kötü futbol oynamazlardı. Zira verilen paslar ya uzun ya da kısa oldu. Yandan ortalarda iki pozisyonda önce Alex sonra Semih topu ıskalayıp golü kaçırdı. Bunların dışında Alex'in çok müsait pozisyonda bir aşırma denemesiyle, Gökhan Gönül'ün sert şutu da G.Birliği kalecisinden döndü. Oyuna etkili başlayan F.Bahçe, 14. dakikada bir serbest vuruşta Deivid'in barajı bozması sonunda Volkan'ın kontrpiyede kalarak kurtaramadığı topla 1-0 yenik duruma düştü. Bundan sonra sert ve presli futbolunu 10 kişiyle defans yapıp 5 futbolcuyla atağa çeviren G.Birliği, riskli oynayan rakibi karşısında çok sayıda pozisyon bulduysa da Volkan kalesinde devleşerek başka gole imkân vermedi.

Yardımcılar kötüydü
İkinci yarıda dökülen orta sahayı Uğur, Deivid ve Deniz'in yerine Vederson, Gökhan ile Kazım'la değiştiren Aragones, Alex'i orta sahaya çekip çok adamla atak yapmaya çalıştıysa da çok iyi marke edilen Semih ve diğer futbolcular sıkı markaj altında kalarak kaleye şut bile atamadılar. Bu arada Lugano kafayla beraberlik golünü attıysa da, dün başarılı olmayan yardımcı hakemler ofsayt bayrağını kaldırarak golün sayılmasını önlediler. Hakem Yunus Yıldırım, F.Bahçelilere gösterdiği kartlarda haklıydı ama iki defa Emre'ye bir defa da Gökhan'a çok sert giren ve oyundan atılması gereken Mustafa'ya bir kere bile sarı kart çıkarmadı. 87'de Koray'ın Semih'i ceza sahasında kafakolla indirmesini de seyretti.

Hairdesigner
22-02-09, 15:56
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1781.jpg Yönetim sorumlu

G.Saray, Trabzon, Beşiktaş'ın bonkörlüğüne arada bir Sivas da katılmasa, şimdiye çoktan şampiyonluk mücadelesinden kopmuştu F.Bahçe. Yani, sezon başından beri F.Bahçe'ye diz çöktürmek isteyen Aragones ile Fenerbahçe'yi ellerinden tutup kaldırmaya çalışan rakiplerin bilek güreşine tanıklık ediyoruz. Ancak ikramın, yardımseverliğin de bir sınırı var. Dolayısıyla Aragones'in inatçılığı öylesine aşılmaz ki hem ikramcı rakiplerin, hem de Fenerbahçeli futbolcuların kalite ve niyeti 'beyhude' olmaktan öteye geçemiyor. Hayır, Aragones'i anladık, peki yönetim neden sorumluluğunun gereğini yapmıyor. Suni çimli şu sahadaki iki maçtan da puan kaybetmiş, ama üçüncü maç için bile iki gün önce Ankara'ya gitmiyor Fenerbahçe.

Volkan olmasaydı...
Tabii, doğal olarak top kaybı tavan yapıyor, duran topların üstadı takım, duran toptan gol yiyor ve Alex gibi bir usta bile ayaklarına söz geçiremiyor uzun zaman. Bu küçük ihmalden ötürü, sarı-lacivertli futbolcular dilini bilmedikleri bir ülkedeki "yabancı"yı, ev sahibi takımınkiler ise top cambazlarını çağrıştırdılar maç boyunca. Aragones'in analiz, öğrenme ve adaptasyon sorunu var belli ki. Peki, yönetimin tam da bu durumda devreye girmesi gerekmez mi? Çünkü Aragones de olsa adı, kimsenin kadronun böylesini ve Fenerbahçe'yi bu hallere düşürmesine izin vermemeli yönetim. Fenerbahçeliler kızmasın ama Volkan çok başarılı bir gününde olmasa, geçen hafta Hacettepe'ye attığı kadar gol yerdi ikinci yarıda F.Bahçe. Hayır, hayır bundan Aragones değil, yönetimdir asıl sorumlu...

Hairdesigner
22-02-09, 15:57
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1580.jpg Uzatma Dede

Ligde en az gol atılan zaman dilimi, yüzde 9 ile ilk 15 dakikadır. İşte bu dilimde şanssızca yiyordu Fener golü. Ama, topla hareketlenen rakibe yanlış zamanlamalı müdahalenin hiç mi suçu yoktu? Hem de defans adamları, 15 dakikada dördüncü kez bunu yaparken. Alex, Semih'in varlığında klasikleşen "hücumdaki adama daha yakın olma" hamlesi ile forveti ikileyince, onun yerine Deivid yaklaşıyor, bu Fener'in sağ kanat işlevini azaltıyor, soldan ise Carlos doğru yerlere top atıyor, hücumcular bunlara vuramıyordu. Evimde bastığım halıdan farksız zeminin de bunda suçu vardı. G.Birliği belki ligin iç sahadaki en az puan alan 3 takımından biri idi ama Samet hoca geldiğinden bu yana takım dirilmişti. Troisi ve Cahe gibi 2 önemli hücumcu yoktu ama Burhan ve Soner süper oynuyor ve takım çok koşuyordu. 2. yarının başında kanatlardaki işlemeyen 2 adamını birden değiştirmek Aragones'in pek yapmadığı ama doğru bir karardı. Nitekim 1 dakika sonra Gökhan ve Vederson ilk pozisyonu buluyorlardı.

Tek atımlık barutu var
Aşağıdaki satırları yazmaya 57'de başladım, skor değişmez ama ne olursa olsun aynı fikirdeyim.. Fener'de öyle bir hal var ki taraftar takımı yenik duruma düştüğünde asla geleceğe güvenle bakamıyor. Oyuncu da golü yiyince karamsarlığa kapılıyor. Çünkü o da biliyor ki bu skorun altından kalkacak mantalite de kondisyon da kendinde yok.. Takımın sadece bir atımlık barutu var. Büyükşehir belediye maçında "Bu skora kanmayın Fenerliler, rakip zayıftı, yanılırsınız" diye yazdığımda eleştirenler oldu beni. Ama anlattığım buydu. Bu takımın sürekliliği yok. Çünkü fizik olarak güçsüzler. Burada, oyuncuların da kusuru var ama asıl sorumluluk Dede'nin elbet.. Kazım, Deniz'in yerine son koz olarak oyuna alındığında ise "Dede son çırpınışını, tek bir savunma fonksiyonlu adam bırakmayıp, kelleyi koltuğa alarak yapıyor" dedim kendi kendime. Nitekim maç o dakikadan sonra 5 olabilirdi. Fener bugünden sonra ligde Alex'i dinlendirip, Semih ve Güiza ile 4-4-2'ye dönüp, önümüzdeki senenin hazırlığına dönmeli. Kupaya iyi sarılmalı, çünkü 3 hafta önce yine yazdığım gibi şampiyonluk imkansız. Sonuç mu? Artık Aragones uzatmaları oynuyor, Fener'e yazık oluyor.

Hairdesigner
22-02-09, 15:57
http://www.fotomac.com.tr/i2/y/1752.jpg Balon söndü

Geçen hafta övgüler döşenilen Fenerbahçe bu hafta maalesef sahada yoktu. İlginçtir, bütün lig maçlarını yazan ben geçen hafta Sevgililer Günü nedeniyle yazamadım. Maçın skorunu görünce yazamadığıma da çok üzüldüm. Bütün sezon kötü futbolundan bahsettiğim Fenerbahçe sahada şov yapmıştı. Semih'li Fener harikalar yaratmıştı. Ertesi gün gazetelerde hem futbolcuların ağızlarından, hem de bazı yazarlarımız tarafından "Fener geri dönüyor", "Semih ile bu iş daha güzel oluyor" falan filan bir şişirme, bir şişirme... Ama gerçek şu ki bir hafta önce şişen balon dün akşam Ankara'da patladı. Ya kardeşim boşuna şişirmeyin Fener, bu Fener... Ondan daha da fazla bir şey beklemeyin! Fener'in oynadığı futbolla ilgili her maçtan sonra televizyondaki bütün yorumcular Fener'in oyun sistemini eleştiriyorlar; orta saha geriye dönmüyor, topa basmıyor, toplu hücum toplu savunma yapamıyor...

Alan da, satan da memun
Sanırım bunların hepsini yorumcu ağabeylerimiz dışında herkes görüyordur. Ama ne yapacaksın? Zorla kolundan tutup geriye koşturacak halin yok! Ya da oynamıyorlar diye dövecek halin yok ki... Bir tek şey yapabilirsin; geri koşmayanları, formasını ıslatmayanları bu takımda tutmazsın. Ama bizim başkanımız ne yapıyor? Onların sözleşmelerini hem yüksek ücretle, hem de parasını tam alacağı şekilde imzalıyor. Bundan şunu anlıyoruz ki alan memnun, satan memnun... Bir tek tribünde ki seyircinin durumu karışık... Hocaya mı, oyuncuya mı, başkana mı kızsın? Başkanın dediği gibi; "hep destek, tam destek" Bu da ne demek oluyorsa? Yani yanlışlar yapılsın, taraftar sussun. Bizler bundan daha iyi bir Fener seyretmek için Brezilyalıların emekliliğini beklemek zorundayız. Başkanın bunları göndermeye hiç niyeti yok. Dünya'da herkes kendi futbolcusuna sahip çıkarken bizde ki bu yabancı aşkıyla biz bunları çok görürüz.