PDA

View Full Version : Uzaklardan Hikayeler....



Kanka Bot
30-11-05, 18:53
Acele Karar Vermeyin

Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış...Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.. "Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki,at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi.Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın.Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş."Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu.Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar.Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç.Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez." Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler.Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş...Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine.Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş.Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler."Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.." "Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin.Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?" Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden "Bu herif sahiden gerzek" diye geçirmişler...Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeyeçalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara."Bir kez daha haklı çıktın" demişler. "Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok.Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş."O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez." Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun kanıtlandı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..." "Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şnssızlık olduğunu sadece Allah biliyor." Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış: "Acele karar vermeyin.Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur.Buna rağmen akıl,insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar.Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar.Bir kapı kapanırken, başkası açılır.Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Kanka Bot
30-11-05, 18:54
Acı
Sizin için ne derece önemi var bunu bilmiyorum ama ben bu satırları yazarken gözümden damlalar akıyor klavye üzerine. Erkekler ağlamaz lafı bana göre değil. Ağlamaktan hiç utanmadım,duygularım,acılarım beni boğduğu zaman hep ağladım.Yine ağlıyorum... Sizleri tanımıyorum ama sizlerle paylaşmak istiyorum.Lütfen;bu satırlara bir seven olarak sahip çıkın ve lütfen yazılı satırlar olarak geçmeyin. Okudukça yeryüzünde insanlar neleri yaşarmış diyeceksiniz buna eminim. Bir memur ailenin en küçük çocuğu olarak babamın tayininin çıktığı bir köye taşındık.Huzursuzdum,okulumu bir köy okulunda okumaktansa ,şehirde medenice okumak istiyordum.kaydımı yaptırdı babam okula.İlkokul 4. sınıftan başladım köy okuluna.Beni bir sınıfa verdiler.Öğretmen köyde yabancı olduğumu biliyordu ve hangi sıraya oturmak istiyorsan otur dedi bana.Bir kızın yanı boştu sadece oraya oturdum.Hayatımı adadığım,gidişiyle beni bitiren insanla ilk o zaman tanıştım.İsmi Altınay idi.Çocuk yaşımda bile onun güzelliği beni çok etkilemişti.Masmavi gözleri,gamze yanakları ile arada bir bana dönüp gülüşü,yanlış yazdığım notlarımda kendi silgisiyle defterimdeki hatayı silmesi beni o minik yaşımda ona bağladı.O dönemlerde çocukça bir arkadaşlıktı. Zaman ilerledikçe onsuz tek saniye geçiremiyordum.ya ben onlara gidip ders çalışıyor, yada o bize geliyordu.Mükemmel bir paylaşımcıydı.Yüreğini,sevgisini,dostluğunu daha o yaşta vermişti bana.İlkokulu birlikte okuduk ve aynı sırada bitirdik.Hep onunla hep ona biraz daha alışarak. Ortaokula geçtiğimizde ailelerimize rica ettik ve bizi aynı okula yazdırdılar, hatta aynı sınıfa,hatta aynı sıraya oturmamız için babalarımız öğretmenlere adeta yalvardılar.Başarmıştık. Yine aynı sıradaydık.Geride kalan ilkokul dönemindeki iki yılda anladım ki onsuz hayat bana huzur vermiyordu.Yaşımız olgunlaştıkça o beni,ben onu daha çok seviyordum.Çocukça başlayan arkadaşlığımız sevgiye aşka dönüşmüştü ortaokul yıllarımız bitmek üzereyken.Şehir merkezinde.Ailelerimiz liseye geçtiğimiz sırada ortak bir karar aldılar.Buna göre tek ev kiralayacak ikimiz aynı evde kalacaktık.Annem de bizimle kalacaktı.Allah'ım o karar bize iletildiğinde dakikalarca sarmaş dolaş kutlamıştık bunu.Ona aşık olmuştum.Aynı duyguları o da paylaşıyordu ve bunu fareden ailelerimiz okul bittiğinde evlendirelim diye karar almışlardı bile.Ona tapıyordum artık.Haşa Allah'a şirk koşar gibi günah işlercesine seviyordum.İlk elini tuttuğumda sakın bir daha bırakma demiştim. Yanakları kızarmıştı,utanmış ve başını önüne ! eğmiş,gülümsemiş ve elimi sıkı sıkı kavramıştı.Artık her gün elele tutuşup okula gidiyor okuldan çıkarken elele dolaşıyor geziyor öyle gidiyorduk evimize.Arada bir elleri terler ve her terleyişte elini elimden kurulamak için çekerdi.Bunu her yaptığında kızar elimi bırakma diye azarlardım,hep tamam tamam diyerek gülümser ve hızla elini avucuma sokuştururdu. Her şey harikaydı,dünya cennet gibiydi gözümüzde.Yıllar akıp gidiyordu mutluluk içinde.Nihayet liseyi de bitirmek üzereydik.karne dönemi gelmişti.Karnelerimizi aldık hiç kırığımız yoktu.Sevinçle sarıldık birbirimize elimi tuttu.bunu kutlamak için bir cafeye gidip cola içerek kutlayacaktık.Okulun az ilerisinden geçen bir çakıl yol vardı.Her zaman toz duman içinde olurdu.çakıllarla kaplıydı.O yolun benim ve ölürcesine sevdiğim insanın ayrılmasında bu kadar rol oynayacağını bilsem hiç girer miydik o yola.Neler vermezdim o yolu yürümemek için. Eli yine elimdeydi,ansızın elini çekti,terlemişti yine eli.Sanırım dört adım atmıştım.Dönüp yine azarlayacaktım.Çünkü hem elimi bırakmış,hem de geride kalmıştı.Dönüp baktığımda Dünya başıma yıkıldı.Sanki gök kubbenin altında kaldım.yerdeydi ve yüzünden kan fışkırıyordu.ne yapacağımı bilemedim üzerine kapandım yüzüne yapışmış saçlarını kaldırdığımda hayatımı bitiren o görüntüyle karşılaştım.Başı kesilmiş bir tavuk gibi çırpınıyordu.Suratına bir taş parçası bıçak gibi saplanmıştı ve bakmaya doyamadığım mavi gözlerinden biri akmıştı.Suratının yarısı yoktu.Hırlıyordu bana bir şeyler demek istiyor kanla kaplı diğer gözünü temizleyerek bana bir şeyler demeye çalışıyordu.Yoldan geçen bir kamyonun tekerinin altından fırlayan bir taş suratına saplanmıştı.Ölürcesine bir aşkı,geleceğimizi kibrit büyüklüğünde bir taş parçasının bitireceğini bilemezdim.Donuk donuk hiç konuşamadan yüzüne bakmaktan başka bir şey yapamıyordum. Ellerini tuttum kaldırdım başını göğsüme dayadı ve elimi sıkı sıkı tuttu.Akan kan ellerimize damlıyordu.Yoldan geçen bir araba durmuş bizi seyrediyordu,hastaneye yetiştirelim dediğimde kanlı olduğu için almadı ve kaçtı gitti.Kimse arabaya almıyordu.çevreme bakıp yardım eden demekten,ona dönüp seni seviyorum,beni bırakma,dayan demekten başka bir şey yapamıyordum.İki dakikalık bir çırpınıştan sonra kucağımda öldü.Cennet olan Dünya 5 dakikada cehenneme döndü.Tam dokuz yıl oldu onu yitireli.Kendime olan güvenimi yitirdim.Artık kimseyi sevemem,kimsede beni sevemez korkusundan kurtaramıyorum kendimi.Bitkisel hayatta gibiyim.Tek elimde kalan bu net.bu net aracılığıyla sizinle paylaşmak istedim.Yitiren,ya da ben yitirenle paylaşmak isteyen herkese elleri terlese bile ellerimi bırakmamaları şartıyla elimi uzattım.Dost,kardeş,arkadaş ne olursanız olun ama elimi bırakmayın.Size sesleniyorum, elimi bırakmayın lütfen...

Kanka Bot
30-11-05, 18:54
Acılara Ben Kefilim

Gözlerinin hasretinde yüregim bosluklarda sesini arıyor...Yankılansa sesin odama ve gözlerin geceme yıldız misali düşse yeter bana..Baska bir sey istemiyorum....Bir tek gülüsün tüm acılarıma iyi gelecek kadar güzel..Ve seninle yasayacagımız güzel günler tüm hayatıma bedel..Bos duvarlara ismini söylüyorum ve seni yıldızlara soruyorum acaba neler yaptı diye...Vurulmusum sana ,gözlerine yanıyorum bir alev topu giibi..Hasretin sanki volkan gibi kösebaslarinda patlıyor..Sensiz düsüncelere dalsam her fikrim kör kursunlara ispat ediyor...Gözlerinden mahrum gecelerim katrana boyanıyor ...Ucurtmalarimi senden haber alır mi diye omuzlarımdan kaldırdım..Yüregimi göcmen kuslarla sana yolladim..Bos gelmeyeceklerdi biliyorum...Yüregini ve gözlerini bırakacaklardı avuclarıma...

Acıların yarınlarda müjde kokan ciceklerdi..Düsünsene karların altındaki citlenbikleri...Aylarca toprakla kar arasında kalırlar..Ama içlerinde hicbir zaman umutsuzluguna yenilmezler.Yaprakları hazani andırsa da icindeki umutlarını sererler dudaklarına..Bahar oldu mu nazlı bir gelin gibi günesin koynuna girerler.. Tüm umutlarını günesle sevda kokan yüreklere sererler...Aynı o misal sende hicbirseye yenilmeyeceksin..Yarınlarını bahar addedip icindeki sevgi yapraklarını yüregime sunacaksin..Her yapragıda ölümüne sevdanin naif durusunu, yalnızlıga karsi dik baslılıgını ve acılara karsı metanetini görecegim..Gördükce sımsıkı saracagım seni..Bırakmayacagim seni acıların kollarına ...Bu kadar kolay pes etmeyecektik fani yaralarımıza...İyilesmesi yılları sürecek acılarına ben her gün nefesimle merhem olacagim..Yavas yavas iyileseceksin...her güneste sana umutları bırakacagim ve gözlerin dünden daha iyi parlıyorsa o zaman daha cok saracagim iyilesmen icin...Tüm acılarina ben kefilim..Yeter ki sen mutluluklara gülümse.

Kanka Bot
30-11-05, 18:55
Ada Sahibi ya da Ada Olmak
Tanınmış gezgin Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında Atlas Okyanusu'nun ıssız bir yerinde, çığlıklar atan milyonlarca kuşun havada daireler çizerek uçtuğunu gördü. Kulakları sağır edecek denli yüksek sesle çığlıklar atan kuşların kimileri yoruldukça, kendilerini okyanusun dev dalgaları arasına atıyorlardı. Onlar bu son hareketleriyle yaşamlarına son veriyorlar, kendilerini okyanusun dalgalarına bırakırken, çaresizlikten ölüme teslim oluyorlardı.

Bu olaya yalnızca Thomas Cook değil, o bölgede ki balıkçılarda yıllardır tanık olmuşlardı. Kuş bilimcileri ise, yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfediyorlar, fakat onların, birbirleri peşisıra kendilerini ölümün kucağına atmalarının nedenini bir türlü çözemiyorlardı.

Gerçek, geçtiğimiz yüzyılın ortalarında anlaşıldı. Bu trajik olayın yaşandığı yerde bir zamanlar bir ada vardı. Göçmen kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu ada, bir deprem sonunda, okyanusa gömülmüştü. İnsanların, yok olduğunun bile ayırdına varamadıkları ada, göç yollarının ortasında kuşlar için vazgeçilmez "dinlenme" durağıydı. Kuşlar binlerce yıllık kalıtımsal alışkanlıklarıyla adanın yerini bilmekteydiler ve yıpratıcı, uzun yolculuklarının ortasında, biraz dinlenebilmek ve toparlanabilmek için, yine binlerce yıllık kalıtımsal güdüleriyle, okyanusun ortasındakiadaya geliyorlardı ama... Olması gereken yerde adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına bırakmak zorunda kalıyorlardı.

Söz kendini toparlamaktan açılmışken soralım. Sizin hiç "kendinizi toparlayacağınız" bir adanız oldumu? Yaşamın uzun "göç yolları"nda acaba, sizinde bir yudum taze soluk alabileceğiniz, yolunuzun kalan bölümüne dinç olarak devam etmenizi sağlayabileceğiniz bir adaya sahip olabildiniz mi? Birgün yerinde bulamadığınızda ise, ona illede ulaşmak ve sığınmak için başınız dönercesine, dengeniz bozulurcasına çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi yaşamınızda kendinize?

Herşeyi sınırsızca paylaşabildiğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak denli güven duyduğunuz bir arkadaş, size her zaman huzur verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi? Şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... Size gelen, size sığınan...Sizin gittiğiniz, sizin sığındığınız...Sizin bulduğunuz dostlarınızı bir düşünüverin. Sonra da bir gerçeği görüverin gözlerinizle:

Sizin durup , soluklandığınız ve kendinizi toparlayabildiğiniz kaç adanız var çevrenizde ve...

Durup, sığınmak ve kendilerini toparlayabilmek gereksinimi duyan kaç dostunuz için siz bir adasınız?

Kanka Bot
30-11-05, 18:56
Affet Babacıığım
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.

Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.

Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum

Kanka Bot
30-11-05, 18:56
Affın Erdemi
Bir gün trenle seyahat eden birisi tesadüfen son derece huzursuz olan genç bir adamın yanına oturmuş. Bir sure sonra , genç adam , uzak bir hapishaneden henüz çıkmış bir mahkum olduğunu açıklamış. Mahkumiyeti ailesine o kadar utanç vermiş ki , ne ziyaretine gelmişler , ne de bir mektup yollamışlar. Ama fakir oldukları için seyahat edemediklerini , cahil oldukları için mektup yazamadıklarını umuyor ; her şeye rağmen kendisini affetmiş olmalarını hayal ediyormuş.

Ailesinin işini kolaylaştırmak için , kendilerine mektup yazıp tren kasabanın eteklerindeki çiftliklerinden geçerken bir işaret koymalarını söylemiş. Ailesi kendisini affetmişse , raylara yakın bir elma ağacına beyaz bir kurdele bağlayacaklarmış. Eğer kendisinin geri dönmesini istemiyorlarsa , hiç bir şey yapmayacaklar , o da trende kalıp Batıya gidecek , belki de bir serseri olacakmış.

Tren , kasabasına yaklaşırken heyecanı o kadar artmış ki , pencereden dışarı bakmaya cesaret edemiyormuş. Kompartıman arkadaşı kendisiyle yer değiştirip onun yerine elma ağacına bakacağını söylemiş.
Bir dakika sonra elini genç mahkumun koluna koymuş ,
“ Şuraya bak ” demiş. Göz pınarlarında biriken yaşlarla gözleri parlıyormuş. “ Her şey yolunda , bütün ağaç bembeyaz kurdelalarla bezenmiş ”.

O anda bir ömrü zehirleyen tüm acılar , adeta , birden dağılmış , kaybolmuş.

"Affetmezseniz sevemezsiniz.
Sevgisiz hayat ise anlamsızdır"

Kanka Bot
30-11-05, 18:57
Ağladığımda Mendilim Ol
Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik...

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini...

Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayalle*miz.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı, ümit etmeyi, sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi de senden öğrenmiştim. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru bakmayı, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı...

Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gökmavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum...

Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum...

Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. “ Kahretsin !”. diyorum.” Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma.” Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ...

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaha, susadığımda su olmanı, uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. “Allahım bu kadar mutluluk çok.” deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı...

Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de bütün kalbinle inan. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim geleceğim inan... Bekle...

Sevgiler büyüttüm
kır çiçeklerinden, güneşin kanını emen
umutlar yeşerttim bahar renginde al yeşil
dağlarda kar erirken ceylanlar emzirdim
melekler uyandırdım her tan ağardığında
toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan
yıldızlarla selam yolladım sana
ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma
dudaklara gül ve rüzgar iliştirdim dağların doruklarına
gelmedin.

upuzun köprüler kurdum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için
beyaz günlere uzandım beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı
seninle öpüşürken
beyaz beyaz güvercinler kanat çırpıyordu mavi göklerin burçlarında
bütün ayrılıkların, savaşların, ihanetlerin üzerine bir çizgi çekiyordum
en güzel barış çiçeklerini versin diye dünya

ak alınlı taylar koşarken alnımın çayırlarında
al türkülerle inledim lekesiz sabahlara her bahar
özlemler kanatıp gecelerin sayfalarında
mavi rüzgarların terkisinde sevgiler yolladım sana
çoğaldıkça çoğaldı çılgınlığım
kanımda milyonlarca yıldız tutuştu
alevler içinde parlayan nehirler aktı yüreğime her defasında
her suyun sesine bir damla gözyaşı bıraktım senin için
gül desenli yaylalara bilmedin

bilki sensiz uzak bir dağbaşı ıssızlığıyım
yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım
seni özlemenin korkunç girdabında
göğünü ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olup
her gece uçurumlara ağlarım

hasret ateşine bürünürken geceler
uzun ayrılıkların dağladığı sevdalarda
korkunç alevler içirdim seni seven yanıma
iç çekmeyi öğrendi bir yanım, acı çekmeyi bir yanım
ve ardından oturup ağladım küskün ırmaklar gibi
karışıp gitti gözyaşlarım çağlayanlara
silmedin

ey kırçıl saçlarımda yıldız tutuşturan
alıp savuran yangınlara yalnızlıklara
hazan bahçelerinde yaralı bir güldür kalbim şimdi
dört mevsim aşkı kanayan
sen ki, yüreğimde demlenen aysın her gece
gözlerimde çiçeklenen aşk
uzun saçlı hasretimsin
geçen bütün mevsimlerde seni bekledim
gelmedin

özlemlerle yaralı bir yağmur bulutuyum şimdi
firari bir hüznün girdabında yitirdim güldesenli sevinçlerimi
bil ki, çağlayan bütün nehirler benim gözlerimdir
benim yüreğimdir ağlayan bütün denizler
su içtiğim bütün pınarlarda seni susarım
seni sorarım geçtiğim bütün yollarda
düştüğüm her uçuruma bir tutam çiçek bırakır gibi
bir tutam kor ve bir demet gözyaşı bıraktım senin için
gelmedin bilmedin silmedin...

Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin
bütün hasretleri yükleyip rüzgarın kanatlarına
yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle
upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana... Bekle...

Kanka Bot
30-11-05, 18:58
Ah Bu İstanbul Anıları
Geçenlerde 15 yıllık muhitim Ortaköy'de, Mecidiye Camii’nin kıyısında Emirgân’ın şöhretiyle yarışan çay bahçelerinin önünden geçtim. Gezinirken Sözde entelleküel birikimlilerle dolu kişilerin oturduğu, Topkapı Sarayı Kız Kulesi manzaralı, bir masaya çağrıldım. Açıklanamayan uçan cisimlerden konuşuyorlardı yine. Sohbet beni hiç sarmadı. Tam kalkıyordum ki bir sesle irkildim.
Ahmet Hikmet’in üzümcüsünün sesi gibiydi ses. Allah'ım o ne güzel Türkçe! Ne bir siyaside yarısını gördüm bu titizliğin, ne camilerde bir hatipte, ne de tiyatrovari şiir okuyan yeni yetmelerde... Baktım 60 yaşlarında yoksulluğun yıpratmak için uğraştığı, fakat pek de bir şey koparamadığı çehresiyle bir adam, yoksul fakat erdemli yüzüyle kartpostal satıyor. Asker kantinlerinde bile tek tük kalmış kartlar bunlar. Hani vardır ya bir asker bir de çok hoş bir kız, bir bankın üzerine oturmuşlar; altında da “sevgili nişanlım vatan hizmetim biter bitmez yanındayım" tarzında yazılar olan... Bayraklı, Atatürk heykelli... İşte öyle kartlar.
Tam adama para yerine alaylı bir nasihat vermeye hazırlandım “Amca bir yanlışlık olmalı buralarda Harry Potter, Örümcek adam, Jurassic Park filan satılır. diyecektim.
Sesi tekrar yükselince niyet ettiğim girişimden dolayı utandım. Sattığı maldan o kadar emin bir büyük tüccarın edası, kendine güvenin granitten heykeli gizliydi seste. Sahibine mıknatıs gibi çekti beni. Masadaki sohbet tam da orta yaşlı bir bayanın okyanusu transatlantikle geçerken lombozdan gördüğü ufoyu anlatmasına gelmişti. Bunu hep anlatırdı. Ben duyduğum o büyülü sese kapıldım:
-Türk bayrağı resimleri getirdim almak istemez miydiniz?
-Türk askerinin resimleri var bir bakmaz mısınız?
-Sevgili Türk çocukları! Bakın arkadaşlarınıza gönderirsiniz. Uludağ manzarası. Hem de Bursa Kültür parkın resmi var! Bakın dört tane resim var üzerinde, dördü de güzel!
Hemen gittim en albenisiz gelenlerinden bir on tane aldım, daha gösterişlilerini başkalarına satsın diye. Maksadım bey amcayla konuşmak. Ben konuşup lafa tutarken yevmiyesinden olmasın diye. Sonra masaya getirdim biraz da sürükleyerek.
-Bey amca sen bu Türkçe eğitimini nerde aldın? Diye sordum.
-Ben Türkçe öğretmeniyim.
Nerelisin amca?
-Türk aleminin, Bulgaristan eyaletinin Razgrad şehrinden. Bana Razgradlı Şükrü derler .
Kırçıl kaşları, seyrelmiş saçlarıyla iyice yaklaştı yanımıza. ısrar edip Bir çay ısmarlayabildim. Masadaki ufo sohbeti de katloldu tabii. Herkes bana ve Razgradlı Şükrü'ye kötü kötü baktı masada. Bana bir işportacıyla muhatap olduğum için, Razgradlı Şükrü’ye de (türkilizce tabirle) masanın karizmasını çizdirdiği için.
Razgradlı Şükrü yüksek sesle konuşuyor fakat sesi bütün iyi öğretmenlerimizin en arka sıralara ulaştırmaya çalıştığı mübarek seslerinden daha mübarek, daha vokalli daha canlı. Çay bahçesinin bütün masaları dinliyor, dinlemek zorunda kalıyor o mübarek sesi. Razgradlı Şükrü tam da kendi çok sevdiği mallarını bol bol alan kendisi gibi bir müşteri bulduğuna seviniyor. Ben de bir on tane daha satın alıyorum kartpostallardan. Türkçe'yi bu kadar güzel konuşan bu coşkun kişiyi tanımaya çalışıyorum.
-Razgradlı Şükrü bu kartpostalları alanlar var mı?
-Kıymetini bilenler alıyorlar be yav!
-Sen öğretmenim demiştin burada mı orda mı?
-Yok be! Hapse tıktılar Türkçe öğrediyom diye... 15 yıl Bulgaristan'da öğretmenlik yaptım. Sonra da bir o kadar da burda. İki tarafta da yarım yani!
-Yaş haddinden emekli olsaydın Türkiye'de...
-Bir yılın daha var dediler. Milli eğitimden sordum.
-Gel senin yaşını büyültelim tek celsede. Emekli ol!
Razgradlı Şükrü bana selam verdiğine pişman olmuş gibi baktı. Kaşlarını çattı. Kartpostalları kafama atmasına ramak kaldı. Ben de hakikaten korktum. Masum bir insana hakaret etmiş kadar pişman oldum.
-Sen ne diyosun be yav! Devletim bana bekle diyorsa beklerim bir sene!
-Fakat sen zaten toplam otuz yıl yapmışsın vazife.
-Olsun o başka bu başka!
-Peki çoluk çocuk nerde? Bulgaristan'da mı burda mı?
-A be zindanda yattım, çileler çektim. Kim evlenir benimle? Nasıl evleneyim. Evlenmeye fırsatım olmadı benim.
-Peki nerde kalıyorsun?
-Gültepe'de bir otelde...
-Kazancını ne yapıyorsun?
-Para biriktirebilirsem Rodoplar’a giderim. Pomaklar çok iyi Müslüman insanlar. Onlara Türkçe öğredirim. Hepsi meraklı Türkçe öğrenmeye... Yolumu gözlerler benim. Çat pat da öğrenmişler Türk radyolarını dinleye dinleye. Yazmayı da öğretiyorum. Bu kartpostallar da çok kıymetli orda.
-Bundan sonra evlenirsin, pomak kızları güzel olur.
Yüzünde o çok evlenmek isteyip de bir türlü evlenememiş insanların hasreti yandı söndü. Bizans tarihlerinde fiziki özellikleri hayranlıkla anlatılan ışık düşmüş saman sarısı gibi ak pak saçlı, ince ve uzun vücutlu Kuman Türkleri’ni andıran Pomak kızları, canlandı gözümde.
-Bizden geçti artık.
- Kısmet diyeceksin.
- Doğru kısmet! Balkanlarda aşk kutsaldır. Bir aşk başladığında cümle alem onların mutluluğuna katkıda bulunmak için yarışır.
- Peki sana şimdilik bir işyerinin misafirhanesinde yatacak bir yer bulalım. Sahibi de memnun olur. Ben sana böyle bir yer ayarlarım. İstediğin kadar kalırsın! Sen yine kartpostal sat, ama yattığın yere para verme.
- Olmaz be! Ne tadı kalır ki o zaman? Çalışıyorum ben! Hem de geziyorum yurdumu! Ne tadı kalır o zaman!
Ben de kızıyorum bu sırada...
-Be Razgradlı Şükrü, emekli yapalım derim olmazsın. Yatacak yer bulurum. Ne tadı var bedelini ödemeden barınmanın dersin. Bütün bunlar olsa da sen Rodoplar'da daha çok öğretsen Türkçe'yi...
-Olmaz be yav! Ben zaten öğretiyorum. Kimin var böyle mesleği? Nerde var böyle iş? Bak hem geziyorum, hem para kazanıyorum. Hürriyetim var elimde ya! Sen de git Rodoplara! Yazık o insanlara sen de Türkçe öğret!
O mırıldanır gibi bana eğilip konuşurken göçmen şivesiyle be yav diyor fakat yüksek sesle konuştuğu zaman Muharrem Ergin’den diksiyon, Osman Sertkaya’dan dil, Mehmet Çavuşoğlu’ndan şiir dersi almış bahtiyar talebeler kadar pürüzsüz İstanbul aksanıyla, Ankara radyosu titizliğiyle konuşuyor..
Razgratlı Şükrü kalkacak oluyor. Biraz daha kartpostal almak istiyorum fakat cebimde para az. Mehmet Akif'in “Seyfi Baba” ‘sı aklıma geliyor.
"Ya hamiyetim olmasaydı, ya param olsaydı!
“Dur” diyorum “otur, bana adresini telefonunu ver” Adres Gültepe'de bir otel. Telefonunu vermiyor. “Odada telefon yok mu” diyorum. “Var ama ben elimi sürmem.” “Niye” diyorum. Türkçe ile ilgili konuşmalar yapmış Bulgaristan'da, dinlenmiş telefonu, yıllarca zindanda yatmış. “Burası Türkiye burda öyle şeyler olmaz” diyorum ama o bir daha elini telefona sürmemeye yeminli olduğunu söylüyor. O konuda takıntı oluşmuş, anlıyorum. Sonra cebinden kurşun kalemle kendi yaptığı Türk Dünyası haritasını çıkarıyor. Rodoplar, Üsküp, Kafkasya, hepsi var.
- Bak burada söylüyorum ben Razgradlı Şükrü... Bir gün Türk Dünyası büyük kurultayı Bulgaristan'da yapılacak. Bulgarlar öğrenecek Türkleri ve onlar da Türk olduklarını hatırlayacaklar!
1989’dan sonra Bulgar bilginlerinin bu konudaki çalışmalarından örnekler veriyor. Şiirler söylüyoruz karşılıklı... Hiç kimse dinlemiyormuş gibi özgür, bütün memleket dinliyormuş gibi özenli. Bir ara coşkunlukla boş bulunuyorum:
- Ben Türkçe'nin aşığı Yunus Emre'dir sanıyordum, yalnızca... Sen çağımızın Yunus Emre'sisin!
- A be zaten ben Razgrad'ın Yunus Abdal köyündenim. diyor.
Ne söylesek uyuyor. Neredeye akraba çıkacağız.
Razgratlı Şükrü kalkıyor masadan, ben de birlikte kalkıyorum. Cebimdeki bütün parayı usülünce veriyorum fakat biliyorum ki bu para onun birkaç günlük masrafını karşılamaz. Koluna giriyorum ufocuların şaşkın ve aşağılayan bakışları altında diğer çay bahçelerine doğru yürüyorum. Bir yandan da tanıdık bir göz arıyorum. Hemen alıp da cebine sokuşturayım diye. Razgradlı Şükrü Mişon kalfa’nın iskelenin karşısında 150 yıl önce Mecideye camii yapılırken çaldığı malzemeyle diktiği rivayet edilen, yıkılmaya yüz tutmuş heybetli binanın kara gölgesine karışıp gidiyor.
Mişon Kalfa’nın Amerika’daki torunlarının gözden çıkardığı sahipsiz kalmış bu mülk, hakkındaki söylentileri bilip de bakınca bana on beş yıldır bembeyaz güzelim caminin kara lekeli ikinci gölgesi gibi gelirdi.
Kondakçı Metin de ortalarda yok. Onunla bir keresinde benzer durumdaki birine birlikte yardım etmiştik. Mehmet Aslantuğ da evlendikten sonra seyrek gelir oldu.
***
Razgratlı Şükrü tıpkı Balkan güneşi altında yalım yalım yanarak Varna açıklarından geçip, İstanbul’a doğru kuğu gibi süzülen, dokunsa Nazım Hikmet’in elini yakacak bir vapur gibi endişesiz ve asude gidiyor. Ortaköy; Forsa Koca Memiş’in tutsaklık adası gibi yabancı seslerle örülmüş geliyor bana. Refik Halit’in eskicisinin minicik Hasan’ı, Filistin çöllerinde ardında bırakıp gittiği gibi gür sesini ve erdemlerini toplamış, kendisine ve Türkçe’sine hayran bıraktırarak, boğazıma ıpıl ıpıl kaynağı belirsiz sızıları, diken gibi çakıp gidiyor.
***
Gurbette insana para ile sağlık gerek. İkisi de zayıf Şükrü de. Keşke çok parası olsa... Rodopların demir gibi gürbüz havasında bol bol gezse, daha çok Türkçe öğretse mübarek Pomaklar’a, Türkçe’ye hasret insanlara, daha çok şiir okusa böyle gezerken... Bunun için parası olsa ne güzel olurdu! Hem de Türkiye'de para ile sattığı kartpostalları Pomaklara bedava götürüp dağıtırmış. Birkaç balya fazla götürse... Hastalanırsa ilaç alsa... Uzun yaşasa... Allah benim ömrümden alıp onun ömrüne katsa! Şu bir yılı ölmeden geçirse! Türkiye'den emekli olsa! Belki evlenir uygun bir hanımla...
Her gün yüz kişiyle selamlaştığımız Ortaköy'de şöyle birkaç kuruş borç alacak, böyle anlarda bankamatik kesilen yüce gönüllü dostlar yok! Ömer Çalışkan, Apaçi Çetin, Son yıllarda kasket çiğnemeye başlayan kebapçı Aliihsan yok!
***
Bendeki bu telaş niye? Ömrümde ne gezginciler gördüm ben! Şebinkarahisar'a, Çemişkesek'e camii yaptırmak isteyen, makbuzlarla gezen ak sakallı adamlara ne paralar verdim! Mostar köprüsünde bir taş misali benim de olsun isterdim uzak diyarlarda bir tuğla, bir taş, bir sütunluk hatıram. Ortaköy iskelesinde sızıp kalmış Can Yücel'i, kayıkcıyı evinden uyandırıp karşıya Kuzguncuğ’a gönderdim kaç sefer. Gurbete gelip de iş bulamamış vahşi kapitalizm kurbanlarının elinden tuttum. Ne deliler gördüm ben her türden. İslamcı deliler, Sosyalist deliler, sarhoşlar. Türkçe'nin delisini hiç görmemiştim.
İşte Türkçe'nin delisi böyle oluyormuş meğer! Öyle olunmaz böyle olunurmuş!
1997’lere ait bu hatıra, gündelik olaylardan herhangi biri gibi kimseye anlatılmadan yüreğimde saklanmış. Durdum durdum da bir yerde rastladığım Kırşehir Belediye Başkanı Metin'e anlattım yıllar sonra bu anıyı. dağ gibi Metin, bu minicik hatıranın bir yerinde sarsıldı “benim aslım Razgrad'ın Yunus Abdal köyünden” diye... Ben de şimdi ağlıyorum. İnternet kahvesinde çevremdekilere aldırmadan ve hiç utanmadan, bir ilkokul çocuğu gibi iplik iplik ağlıyorum. Neye gelmiştim ve bu satırları niye yazdım. Kimim ben neyin ve ne yaptım Türkçe için. Kendi kendime diyorum ki Türkçe'nin delisi öyle olmaz işte böyle olunur.
***
Eğer sizler güzel, pürüzsüz, eğitimli sesiyle sokaklarda kimilerimiz için çoktan modası geçmiş bayraklı, askerli, nişanlılı resimlerle dolu kartpostallar satan birini görürseniz, ondan hiç olmazsa cebinizdeki bozukluklara acımayıp bir kartpostal mutlaka alın. Çünkü o olsa olsa bizim Razgradlı Şükrü'dür. Rodoplardaki fütühatı için ona kumanya lazımdır. Bana göründüğü gibi, size de mutlaka uğrayacaktır. Cebindeki kurşun kalemle kendi çizdiği haritalarıyla birlikte Türkçe'nin delisi nasıl olunur gösterecektir. Size!
Ya da yalancı gündelik işler beni bağlamasa, Razgrad'da, Rodoplar'da Gültepe'de Şükrü'yü şıp diye bulurdum. Onun o kartpostallarda bulduğu yüce anlamları ben de bakıp bakıp bulmaya çalışıp, mübarek yükünü taşıyarak, gezdiği mavi zirveli Rodop dağlarının gelin duvağı gibi bulutları altında, kudurmuş yeşillikler arasında unutulmuş köylerin un serpilmiş gibi tozlu yollarına karışırdım.

Kanka Bot
30-11-05, 18:58
Ah! Çocuk
Mutluluklar pazarlarda alınıp satılır oldu. Betonlaştı gözyaşları, yürekler katılaştı. Kimse kimseyi sevmiyor, kimse kimseye acımıyor, yanmıyor. Güzellikler bile parayla alınıp satılıyor artık. Namussuzlar çoğaldıkça namuslular azaldı. Makamlar büyüdükçe beyinler küçüldü. Herkes firsattan istifade edip cebini şişirmeye çalışıyor, yetimin, yoksulun kakkına tecavüz ediyor. Gözlerde güneşin sıcaklığı, vicdanlarda doğruluğun aklığı kalmadı çocuk. Yürekler gibi gözlerde kirlendi. Sevinçlerimizi, şiirlerimizi, kitaplarimizi yok ettiler, alıp götürdüler bizden uzaklara insani duygularımızı. Toprağımız küs şimdi bize, ğögümüz de küs. Bilmem ki nasıl anlatılır sahtekarlığın, cüzdanın ve vicdanın kirlenmişliği bir ülkede . Erdemin, fazilletin, sevginin ve dostluğun çürümüşlüğü.

Gökyüzü hepimizin değil mi? ya yeryüzü. Neden vicdanları gibi gökyüzünüde, yeryüzünüde kirletirler çocuk. Doğaya, insana, kuşa, çiçeğe, emeğe bu düşmanlık niye... Bilmezlermi ki, bunları sevmekle başlar yaşam. Bu kin, nefret ve düşmanlıkla nereye varacak dünyamız. Bunlar sevmeyi bilir mi çocuk? zerre kadar bir vicdan taşımışlar mı yüreklerinde?
Hayatta hiç sevmişler mi bir ırmağın türküsünü? Gümbürtüsünü bir ormanın durup dinlemişler mi? bir pınarın akışını, yağmurun yağışını?. Bir türkünün, bir şiirin güzelliğini, bir dostluğun ve sevdanın sıcaklığını yaşamışlar mı hiç? Gülümsemişler mi çocuklara bahar gülleri gibi, okşamışlarmı saçını bir öksüzün. Vurmuşlar mı sesini dağlara, çağlayanlara? Oturup ağlamışlar mı yavrusu vurulmuş bir cerenin acısına. Duymuşlar mı oğlu mahpus bir ananın feryadını yüreklerinde...

Yalvarma güzel çocuk, dillerini utandırma. Utandırma dillerini, dillerin ki dağ yelidir senin; Pınarların sesi, kuşların ötüşüdür. Bükme boynunu gözlerini utandırma, gözlerin gökyüzüdür senin, mavi gülüşlü bir çiçek. Yalvarma çocuk; sesini utandırma. Gülün kokusudur sesin; rüzgarın nefesi, ırmağın türküsüdür. Yalvarma çocuk; ellerini utandırma. Yokluk, yoksulluk kötü bilirim. Umudu, sevinci, onuru utandırma. En güzel senin ellerindir çocuk ekmeği tutan, suya uzanan.

Ey çocuk yoksulluğunu öfkeli bir bıçak gibi taşı yüzünde ama yalvarma, utandırma yüzünü. Utancını ve hıncını güneşin sarısı gibi yüreğinde sakla. Unutma seni ağlatanları. Unutma utanması gerekenleri ama sen ağlama, utandırma gözyaşlarını. Aşk için ağla, dostluk ve sevgi için. Ama yoksulluğun için ağlama, yalvarma, utandırma gözyaşlarını çocuk. Bırak dereler ağlasın senin yerine, rüzgarlar, pınarlar ağlasın ama sen ağlama. Deli taylar gibi sev yaşamı, aşkı sevgiyi ve umudu. Yüzün her koşulda onuru, öfkeyi, sevinci, direnci taşısın; Yılgınlık, bezginlik olmasın. Yeri geldiğinde sormalısın yoksulluğun hesabını..

Elimden tut ey çocuk; utandırma ellerini. Tut elimden güneşe yürüyelim, sevince, umuda, neşeye yürüyelim. Tutki güneş doğsun, serçeler sevinsin. Zulümler, karanlıklar çekilsin üstümüzden. Tut ki tomurcuklar açsın, büyüsün çocuklar, serceler ucsun, tohumlar ekilsin, yeşersin umutlar. Bir demet ışık saçılsın dünyaya, kapılar açılsın, kalmasın esaret, ezilmişlik, açlık. Kimse kimseye avuç açmasın, çocuklar ağlamasın, utanmasın analar, babalar yoksulluktan yokluktan.

Ah… çocuk!
vakitsiz açan ,bir çicçek tarlası gibi yüreğin
beyaz kardelenler, sarı papatyalar
bükmüş boyunlarını ip - ince boynundan
güneşe bakıyorlar...

her iç çekişte
dünyanın bütün çiçekleri kanamada
bütün kuşları havalanmada
umudun evi yok, sevincin adresi
neylersin çocuk...

ah…. çocuk!
vereceksen, rüzgarlara ver sesini, tomurcuklara
baharı muştulasın yarınlara

mümkünü yok artık, gittiğim her yere
soluk yüzünü taşıyacağım
ve seni her düşündüğümde
çağımın utancını yaşayacağım ah! çocuk

Kanka Bot
30-11-05, 18:59
Aklımdasın
Başımdan geçen ilginç bir aşk öyküsünü anlatmak istiyorum.
Üniversite 2.sınıfa gidiyordum. Gençlik bu ya, başımda kavak yelleri esiyor.
Zaman ise benim geleceğin en büyük gazetecilerinden biri olmam için geçiyor gibime geliyordu. Geliyordu ama ben derslerden çok, arkadaşlarla üniversite binamızın içerisindeki sahalarda ve ağaçların arasında top oynamayı, gezmeyi ve arkadaşlarla sohbet etmeyi tercih ediyordum.
Ama itiraf edeyim, özellikle bahar aylarında etraftaki değişimleri, yeşillikleri geleceğin büyük gazetecisi gözüyle de izliyordum. Eh, gözleme yeteneğin olacak ve tabiattaki güzellikleri –bayanları- göreceksin de şairlik taslamayacaksın, aşık olmayacaksın olur mu?
“Öğrenci dediğin fotokopisinden belli olur”, “Fotokopisiz öğrenci meyvasız ağaca benzer” öğrenci atasözleri uyarınca vize dönemlerinden bir ay önce gördüğümüz derslerin notlarının fotokopilerini bulup almak için Azim Fotokopi’ye gittim. Azim Fotokopi hemen hemen bizde ki bütün derslerin dönem içindeki notlarının fotokopilerini çoğaltır ve satardı. Orada fotokopileri alırken yanımda bizim birinci sınıfta gördüğümüz bir dersin fotokopisinin olup olmadığını soran bir kız vardı. Fotokopiciden o dersin notlarının olmadığını öğrenince oldukça üzüldüğünü gördüm. İçimdeki yardımseverlik duyguları kabardı. Belirtmeliyim ki genellikle güzel bayanlara karşı her zaman yardımseverimdir. Kıza dönerek:
- “Her halde İletişim Fakültesinde okuyorsunuz” dedim.
- “Evet” dedi.
- “Bizim geçen yıl gördüğümüz Gazete Yazı Türleri dersinin fotokopileri bende hala duruyor. İsterseniz onları size ben temin ederim”dedim.
- “Ah, size zahmet olmasın?” dedi.
- “Yok canım ne zahmeti” dedim.
Sonra oradan beraberce konuşarak çıktık. Yolda adını söyledi: Figen’miş. Neyse biz böylece tanışmış olduk.
Ertesi gün ders notlarını ona verdim. Kız beni çok etkilemişti. Bir içim su derler ya öyleydi. Tabii, beni çok etkilediği içinde bana öyle gelmiş olabilir. Neyse... Bu yardım severliğimin karşılığında kız beni ne zaman görse hemen yanıma gelmeye başladı. Diğer arkadaşlarımla da tanıştırdım onu. Artık çok samimi olmuştuk. Olmuştuk olmasına ama kıza da tutulmuştum.
Ne yapmalıydım... Düşünüyordum ama bir türlü de karar veremiyordum. Şimdi kıza arkadaşlık teklif etsem, yardım etmemin karşılığında ondan faydalanmak istediğimi düşünebilirdi. Ayrıca arkadaşlık teklif etmemin diğer arkadaşlarımın hele hele Osman’ın kulağına gitmesi... Aman aman ölsem daha iyi. Çünkü bizim arkadaş gurubumuzun arasında şöyle bir beddua vardı: “Allah seni Osman’ın medyatik diline düşürsün de, manşetlerden inme emi !”
Çok düşündüm bir karar veremedim. En sonunda ona aşkımı mektupla ilan etmeye karar verdim. Bu amaçla oturdum ve usturuplu bir aşk mektubu yazdım.

“Bu mektubu kaldığım yerin soğuk duvarlarını ısıtmaya çalışan yüreğimin her atışında ismini hatırlatan sıcaklığında yazıyorum. Bir melankoni içerisinde yazmaya çalıştığım bu satırlar daha çok seven yüreğimin sevilme mutluluğunu yakalaması için çabalaması ve belki de karşılıksız bir sevda bataklığına nasıl gömüldüğünün ifadesi.
Acaba Figen; senin o melekler kadar güzel olarak tasavvur ettiğim hayalini gönlümden silip atsam mı diyorum. Yazık olmaz mı sorusu aklıma geliyor. Yazık olmaz mı aşkıma? Acaba unutsam sana karşı hissettiklerimi, hiçbir şey yaşanmamış gibi acaba bir anda geçen onca zamanın ötesine gidebilir miyim?
Yakalanan bir kuşun esaretten kurtulmak için çırpınması gibi seni görünce çırpınan kalbimin atışlarını, yüzümün her kızarışını, benim sana olan tutkumu tavır ve yüz ifademden, heyecanımdan, titrememden anlamandan duyduğum korkuları... unutsam mı?
Böyle bir şey mümkün olsa bile herhalde yaşadığım onca duyguyu bir anda jiletle kazıyıp, söker gibi atamam, atmam.
Çevremde çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görülmeme rağmen aslında sevdiğine karşı aşkını ve duygularını ifadeden bile çekinen utangaç yapıda biri olarak sevgimi yazı ile belirtme ihtiyacı duydum. Sana olan sevgimi hoş karşılaman dileğiyle...”
“Yakın çevrenden biri”

Mektubu daktilo ile yazdıktan sonra bir zarfa yerleştirdim. Figen’in de aralarında bulunduğu arkadaşlarla okulun önünde sohbet ederken lavaboya gitme bahanesiyle gidip sınıfta Figen’in ders notlarını tuttuğu ajandanın içine koydum ve sonucu beklemeye başladım.
Ertesi gün üniversitenin ana binasında bulunan yemekhaneye giderken Figen bir ara yanıma yaklaştı ve:
- “Yükselciğim san bir şey söyleyeceğim ama aramızda kalsın. Aramızdaki samimiyetten bir tek sana söylüyorum” dedi ve devam etti “Yahu dangalağın bir bana bir mektup göndermiş” dedi.
- “Şaka mı yapmış mektupta?” diye sordum.
- “Şaka mı bilmiyorum ama mektupta bana tutulduğunu, aşık olduğunu... falan filan yazmış işte. Yani oldukça duygulu bir dille bana ilan-ı aşk ediyor herif” dedi. Ben de:
- “Peki kim bu herif”dedim.
- “Ne bileyim, ismini yazmamış ki! Ama yazdıklarından bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Bir iki tahminim de var” deyince heyecanlanarak;
- “Peki kim olabilir” diye sordum.
- “Tahminime göre bizim gruptakilerden biri ve... Neyse ismini de sonra öğrenirsin Yüksel” dediği sırada diğer arkadaşların da yanımıza gelmesiyle sözünü keserek onlarla konuşmaya başladı.
Beni bir merak sarmaya başlamıştı. Acaba tahmini ben miydim de tavırlarımdan öğrenmek için konuyu bana açmıştı. Anlamış mıydı acaba...
İçim içimi kemiriyordu; mektup yazmasa mıydım. Eğer gerçekten benim yazdığımı anlamışsa ve benimle bir daha konuşmazsa ne yapardım. Belki hem bir arkadaşı yitirecektim, hem de sevdiğim kızı.
Bu arada şeytan da dürtüyordu beni bir mektup daha yaz diye. Bu sefer duygularımı daha açık belirtecektim. Bu düşüncelerle tekrar daktilonun başına geçerek yazmaya başladım:

“Figen; şu an sana söylemek istediğim ama söyleyemediğim duygular var ya, o duyguları sana bir sahilde hafif bir yağmur çisiltisi altında ıslanırken ve deniz dalgalarının, martı sesleriyle birleşerek oluşturduğu o nefis fon müziği eşliğinde dans ederken söylemek isterdim.
Bilmem sen hiç birşeyi, pek çok şeyi kaybetme pahasına daha doğrusu yüreğin pahasına satın almak ister misin? Bil ki ben yüreğimi sana, senin için satmaya hazırım.
Keşke sana olan aşkımı, seni görünce hissettiğim duyguları gözlerinin derinliklerinde köşe kapmaca oynarken anlatsaydım. Acaba anlatabilir miydim?
İnsanlar madde ve mana arasında, denizde salınan tekneler misali gelip giderken; ben kendimi sevdama kucak açmış, senin gönül limanında demirlemiş olarak bulmak isterdim. Sana bağlanmak sarılmak ve ...
Hayali bile yaşadığım hayatın sahte yaşantısından daha gerçek ve daha güzel.
Mektubuma çok sevdiğim, güzel bir söz ile son vermek istiyorum: “Sevsen, sevilsen ve sevilebilir olsan”
Beni sevilebilir biri olarak görmen dileğimle...
“Yakın Çevrenden Biri”
Mektubuma ek olarak da “Figen’e” diye ithaf ederek yazdığım:

AKLIMDASIN

Papatya açmış kırlardan
Peygamber çiçeklerinin sarısından
Kekik otlarının kokusundan
Doyasıya içime çektiğim sen!

Belki değilsin, belki farkındasın
Sen benim hep aklımdasın

Turnalarla gönderdim sana
Gönlümde yetiştirdiğim gülleri
Yalancı gönüllerde
Karanlık tünellerde
Aşkı aramaya çalışırken sen
Senin aşkını hayat gibi yaşardım ben

Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın
Sen bilmesende hep benim aklımdasın !

Şiirimi de zarfa koyarak bu sefer postaladım.
Ertesi günde dedemin vefat ettiği haberi geldi. Alel acele Gümüşhane’ye gitmek zorunda kaldım. Bir hafta sonra döndüm ve okula gittim. Figen beni görünce hemen gülerek yanıma geldi ve:
- “Yüksel hani bana biri aşk mektubu yazıyor demiştim ya işte ondan ikinci bir mektup daha geldi. Bir de bana ithaf ederek yazdığı şiirini koymuş. Çok etkilendim.”
- “Peki kim olduğunu bulabildin mi?” diye sordum. O da:
- “Sana bir iki tahminim var diyordum ya... Artık emin oldum.”
- “Emin mi oldun, peki kim?” diye heyecanla sordum
- “Hiç tahmin edemezsin... Osman!” dedi.
- “Osman mı?” dedim şaşırarak
- “Tabii... Yakın çevremden biri, çok pişkin, yüzsüz, her şeyi çok rahat ifade edebilen biri olarak görünen başka kim olabilir?” deyince şaşkın, yıkılmış bir ifade ile:
- “Çok şaşırdım” dedim.
- “Şaşır, şaşır ... Dahası var. Emin olunca ben gittim ona ondan
hoşlandığımı belirttim. Yazdıkları beni çok etkilemişti. Ayrıca çok utangaç, ona kalırsa bana hiç açılamayacak ve beni sevdiğini söyleyemeyecek... Bu sebeple ona ben açıldım. O da benden hoşlandığını fakat benim seninle olan diyalogumuzdan ve samimiyetimizden dolayı ikimizin arasında bir şey olduğunu sandığından bana açılamadığını söyledi. Düşünebiliyor musun ayrıca ikimizin arasında bir şey var sanıyormuş” dedi.
Çok şaşırmıştım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Sonunda;
- “Senin adına sevindim. Nihayetinde sana mektupları yazanı da bulmuş oldun böylece” dedim ve yanından ayrıldım.
Bir yanda sevdiğim kız Figen diğer yanda en yakın arkadaşlarımdan Osman vardı. Ve ikisi de benim aşk mektuplarım sonucu... Tam bir çöküntü içerisindeydim, ne yapacağımı bilemiyordum. Bu hal içinde iki hafta okula gitmedim, hatta gidemedim.
İki hafta kadar sonra okula gidince bu sefer Figen ve Osman bir ara yanıma geldiler. Osman bana:
- “Yüksel seni yemeğe götürüyoruz. Orada sana bir de süprizimiz var” dedi. Ben de:
- “Osmancığım bugün olmasa” deyince, Figen:
- “İtiraz etme hakkın yok. Çünkü seni son zamanlarda hiç göremiyoruz. Okula uğramıyorsun bile” dedi ve kolumdan çekerek dışarı doğru sürükledi.
Benim isteğim üzerine Karadeniz Pidecisine gittik. Yemek siparişini verdik. Bu arada ben sohbet esnasında elimden geldiğince espiri yapmaya, güleç olmaya çalışıyordum.
Konuşma esnasında Figen bir ara bana dönerek:
- “Sana bir süprizimiz var demişti ya Osman; şimdi onu söyleyeceğim sana. Biz Osman’la nişanlandık. Osman’ın romantik, duygusal mektuplarına dayanamadım. Ben de ona duygusal olarak karşılık verdim ve...” derken Osman söze girerek:
- “Ne saçmalıyorsun, ne romantik, duygusal mektupları...” diye Figen’in sözünü kesince ben de Osman’ın sözünün devamını getirmesine fırsat vermeden hemen sözünü kesmek ihtiyacını hissettim:
- “Demek ki Figen sendeki romantik, duygusal yönleri keşfetmiş ve sana tutulmuş. Çok şanslısın Osman; Figen’in kıymetini bil” dedim.
Yemekten sonra Osman’ın ellerini yıkamak için lavaboya gittiği sırada masadaki peçeteyi aldım ve Figen’e dönerek sessizce:
- “Bu günün anısına bu peçeteye duygularımı yazıyorum. Çıktıktan sonra yazdıklarımı oku ve sonra da yırt tamam mı?” dedim. Figen meraklı bakışlarla başını evet manasına salladı.
Bende peçeteye O’na ithaf ederek yazdığım şiirin nakarat bölümü olan:

Belki aşkıma uzaksın, belki yakındasın
Bilmesen de, sen benim hep aklımdasın

Ve altına da: “Allah’tan Osman’a ve sana mutlu bir yuva ve mutlu yarınlar diliyorum.”
“Yakın Çevrenden”
“Yüksel”
notunu yazdım. Notu yazdığım peçeteyi katlayarak Figen’in eline tutuşturdum.
Osman da yanımıza gelince;
- “Sizin bu mutlu haberinize çok sevindim İnşallah Allah tamamına erdirir” dedim ve devamla “Bu gün de aslında çok işim vardı. Sizinle buraya gelince unuttum hepsini. Şimdi gitmem lazım; anlayışla karşılayacağınızı umuyorum” dedim.
Birlikte dışarı çıktık ve tokalaşarak yanlarından ayrıldım. Bir süre sonra dönerek arkama baktım Figen peçeteyi yırtıyordu ve gözleri yaş doluydu. Benim onlara baktığımı görünce gözlerini silerek bana el sallamaya başladı.
Bir daha arkama bakmaya cesaret edemeden gözlerimde beliren yaşlarla oradan uzaklaştım.

Kanka Bot
30-11-05, 19:00
Aldatma
onunla internet ortamında tanışmıştık. İşin en ilginç yanı o bir İtalyandı. Bense Türk...
yarım yamalak ingilizcemizle anlaşmaya çalışıyorduk. Artık birbirimize o kadar alişmiştik ki birbirimize ne söylediğimizi okuduklarımızdan anliyorduk.
Aramızda mesafeler yanlızca ülkeler arası değildi. İkimizde evliydik. Benim eşim başka şehirde çalışıyordu. Eşimi asla aldatmayı düşünmedim çok mutlu bir evlilik değildi benimkisi ama yinede düşünmedim. Her genç kız gibi birsürü hayalle evlenmiştim eşimle...
ama dedigim gibi hayallerle yaşanmıyor hayat. Maalesef herşeyi kabul etmeyi öğreniyorsun. insanları oldukları gibi.. hiç beklentisi olmadan... ama yinede kendimi aldatacak bir eş ruhunda görmüyordum. yani hayran budalasi onla olmaz bunla olur gibi telaşlarım yoktu. ihanet ise bana yaban geliyordu. ama yanlızdım..
eşimin en büyük özelliğide ne yazıkki benden esirgediği ilgisiydi. oysa ben ilgiyi ve ilgi göstermeyi çok severim..ama bende ki ilgi göstermeyide unutturdugunu itiraf etmeliyim..
işte böyle günler içinde internetteki bir ingilizce mektup sayfasına bir mesaj yazdım..
yanlizligimi paylaşacak arkadaşlar ariyorum ama oldukçada mutlu bir evliliğim var diye de yazmiştim. O kadar çok mail aldim ki..
ama onun maili çok yalın gelmişti. çok içten di yanlizca dostçaydı..
kendini anlatiyordu eşini işini..
bende kendimden bahsediyordum..bu şekilde yazışmaların ardından
bir anda ilişkimiz farkli bir boyuta kaydi..
o kadar duygusaldi ki artik o maillerle yatıp onlarla kalkiyordum.. ayni sey onun içinde geçerliydi..sanki birlikte günümüzü yaşıyorduk.. birlikte yagmurun altında yürüyor, birlikte yemek yapiyorduk, ikimizde açtik duygusalliga..
kendimi mutluluk denizinde hissediyordum..
sonu ne mi oldu ayrildim..
bugun ayriligimizin 2. günü ve o maillerini yollamaya devam ediyor..
ama ben hayirsiz eşimi aldattigim düşüncesiyle onu bıraktım...

Kanka Bot
30-11-05, 19:01
Aldattığın Ben Değildim ki
Bunlar doğru değil diye bağırmak, hatta karşısındaki adamı parçalamak istedi, hem de tek tek her zerresine ayırarak..olmazdı ama yapamazdı ki... Salon etrafında döndü, döndü, döndü... Başka biri vardı demek, bunca yıllık emek başka tenin çekiciliğine kurban edilmişti demek... Ya benim sevgim, ya benim aldanmışlığım... Çok güvendiği adam ne kadar kolay unutmuştu demek tüm yaşanmışlığı...

Hiçbirşey söylemedi, söyleyemedi, boğulduğunu hissetti. Afallamıştı, şaşkındı çok; bağırarak ağlamak, isyan etmek geliyordu içinden ama bir yumruk gelip oturmuştu işte boğazına, yapamadı. Kalktı usulca, farkında olmadan balkona çıktı, beyaz taşların üzerine oturdu, kolları iki yanda başını kaldırdı yıldızlara baktı uzun uzun... Orda olmak istedi, o kadar uzakta, olamadı... Gece ne zaman şafağa söktü, serinlemiş hava da... Kalktı yatağına gitti, hiçbirşey olmamış gibi uyuyan adamın yüzüne bir tokat almak geldi içinden ama yine kendini tuttu. Gitti kanepeye uzandı, yumdu gözlerini, uyumak istedi, uyanınca herşey bir rüyaymış çok şükür demek istedi, bunu tüm hücreleriyle istedi... Uyandı, herşey aynıydı. Sıkı sıkı yumdu gözlerini, tekrar açtı...Yok, kahretsin değişen hiçbir şey yok!

Yokoluştuysa o günler, ilk günü başlamıştı işte... Sorunu olan kadınlar ilk iş kuaföre gider, demişti biri geçen gün. Aniden fırladı bir yere yetişircesine koşar adımlarla kuaförüne gitti... Saçımı değiştir kes, boya... Yap birşeyler ama kalktığımda bu ben olmayayım dedi. Saçları kesildi, boyandı, fönlendi. Güzel oldum dedi içinden. Ama ya gözlerim, bu hüzün kaç saç bakımında silinir ki...Eve gitti alışık adımlarla.. Kapıya anahtarı soktu, açıldı kapı, yüzüne başka tenlerin kokusu vurdu, midesi bulandı. Tuvalete koştu çıkardı içindekileri tüm yaşanmışlığı temizleyecekmiş gibi...Ah aptal kadın! En kötüsü belirsizlikmiş, dedi, ne yapacağını bilmiyordu. Filmlerdeki onurlu kadın tavrıyla kapıyı çarpıp gitmek istiyordu, adamın yine filmlerdeki gibi pişmanca yalvaracağını umarak...Ama gidemiyordu çok emek verilmiş bu sevgiye bir şans tanımak istiyordu. Ondan şans isteyen bile yokken üstelik...

Beynindeki yanılsamalar işte tam da bu an başladı. Kocası bir çeşit hastaydı, yanında olmalıydı ona yardım etmeliydi, birşeyler yapmalıydı. Yoksa kadınca bir kaybetme korkusuyla istemdışı bir mücadele miydi , anlamadı hiç bunu. Şaşılası bir hızla tüm tavırlarını “hiçbirşey olmamış” a çevirdi, mutfağa gitti yemek yapmaya başladı, özenerek, tek tek severek her sebzeyi... Lanet olsun neden lezzetli olmuyor ki bu! Elimdeki mutluluk gitti ondan mı diye düşündü , düşünmesiyle de hemen hep yaptığı gibi bilinçaltına itti bunu da. Yok canım domatesler sera domatesi , hiç benzer mi bahçe domatesine. Hah, kokusu bile yok ki tadı olsun... Unuttu tencereyi ocakta, salona gitti... Kokusuz domatesler, soğanlar da karardı kaldı ocakta, tıpkı içi gibi... Olağanüstü bir enerjiyle koltukların yerini değiştirdi tam üç kez, sırtından terler akıyordu, kolları ağrıdı...Ağrıdıkça unuttu, ağrıdıkça daha büyük bir gayretle çalıştı. Koskoca halıyı sildi büyük bir hırsla defalarca...Camları ovaladı, p!
arlattı, vitrinin örtülerini değiştirdi, içindekileri tek tek okşarcasına sildi. Çok güzel olmuştu, işte bu benim yuvam, dedi, gururla. Kapının eşiğine oturup eserini keyifli gözlerle izlemeye başladı, bir de sigara yaktı, uzattı ayaklarını.... Vitrindeki çiziğe takıldı gözü, ilk evimizi yerleştirirken olmuştu, kapıya sürtünmüştü taşırken, nasıl üzülmüşlerdi, daha taksitleri bile bitmedi diye. Üzülme demişti, kocası, üzülme... Bizim mutluluğumuz minicik bir çiziği görmeyecek bu evde...Hep mutlu olacağız hep!!! Şu küçük hurda televizyonu da atmaya kıyamadılar hiç, oysa şimdi kocaman ekranlı bir tane varken..Ama onu ikinci el eşya satan bir dükkandan alıp koymamışlar mıydı başköşeye, atmaya kıyamadılar anıların hatırına ... En güzel örtülerle süsledi onu hep, üstünde de mutlu fotoğrafları... Hayvannn diye haykırdı, hayvansın, nasıl yaptın, nasıl unuttun? Böğürerek ağladığının ayırdına vardığında kendini durdurması imkansızdı. Günlerdir biriken ne varsa kusuyordu, sefilce ağlıy!
ordu, evin salonunda mutfağında yankılandı ağlaması, hıçkırıkları,.. Duvarlar sustu, vitrin sustu, televizyon sustu...Hepsi dinlediler...Sonra sesi yavaş yavaş küçük iç çekişlere kaldı. Kendini sürükleyerek banyoya attı, suyun altına girdi, hiç kıpırdamadan gözlerinden sicim gibi yaşlar inerek ne kadar kaldı suyun altında farkına bile varmadı. Uyumak istiyordu, uyumak... Uyandığında tüm belirsizliğin dağıldığını görmek, hayat onu uykudayken nereye bırakmışsa, kalkıp ordan devam etmek istiyordu. Birileri birşeyler yapsa, uyutsalar onu...

Zaman neyi çözmemiş ki, hangi acı sonsuza kadar sürmüş ki? Sonraki günler, içinde büyük bir sessizlikle, büyük bir kurulukla geçti, sadece nefes alıyordu, çok sevdiği kahvenin bile tadı, kokusu eskisi gibi değildi... Ağlamak bile zor geliyordu ona, parmağını dahi kıpırdatmadan içine gömülü günler, aylar geçirdi. Ve birgün diğer kadından gelen mesajı gördü telefonda, sadece git dedi adama, haketmiyorsun hiçbirşeyi, git... Adam gitti. Kapıyı kapattı ardından, mekanik adımlarla mutfağa gitti, içecek bişeyler hazırladı, televizyonu, ama büyük ekran olanı, açtı. Kendini de şaşırtan bir ilgiyle izledi filmi, film çok acıklı geldi ona nedense, gözyaşlarıyla oyuncuların gerçekliğini kutladı. Sonra sildi gözlerini, ertesi gün giyeceği kıyafetleri çıkardı dolaptan tek tek...Yattı, uyudu...

Her geçen gün aşk sandığı duyguyla hesaplaşmasını sürdürdü. Meğer ne çok dibe saklamış kendini yıllarca, dehşetle farketti. Sanki kendi kendine bir evlilik masalı yaratmıştı da onunla mutlu oluyormuş, adamla paylaşamadığı ne çok şey varmış içinde kalan. Şaşırdı, afalladı...Şaşırdıkça netleşti herşey...Beyni sanki bilinçaltına ittiği ne varsa dışarı kusuyordu tek tek. Bu adam mıydı sevdiği, kendine inanamadı, hayatındaki en önemli tutkularını bile paylaşamadığı bu adam mıydı hayatını bu hale getiren. Buna nasıl izin verdiğine inanamadı, bu kadar acıyı çekmesine anlam veremedi. Acımı çektim bitti artık, ben bunları haketmiyorum dedi tüm inancıyla. Aynanın karşısına geçti. Düzelecek herşey eskisinden güzel bir hayatın olacak, az güven, az cesaret, az onur, az kendinin farkında ol, silkelen bitsin artık.... Balkona çıktı, yağmur yağmış! Yıkanmış çamlarla karışık toprak kokusunu ciğerlerine çekti keyifle. Orta şekerli bir türk kahvesi yaptı sonra kendine. Kahve yudumunu ağzında !
tuttu, kokusunu tadını hissetti, hissedebilmenin keyfini sürdü, aylar sonra...

15 gün sonra adama bir mahkeme celbi ulaştı. Hakedemediği hayattan çıkarılışını bildiren celbi okurken onun da aklına geldi vitrindeki çizik...

Kanka Bot
30-11-05, 19:01
Alleben



Dedemi hatırlayıp, onunla yaşadığım geçmişimi yazmak isteyince, ister istemez kalemime mürekkep yerine gözyaşı dolduruyorum. Kalın, demir belbetlerden yine dışarıya bakıyorum o günleri yeniden yaşayınca, hayalimde. Kuşların, bir adam boyundaki ahşap pencerelere yaptığı yuvalardan dökülen tüyleri, tandır başındaki sıcak ve uzun sohbetleri anımsayarak yürüyorum yine, dedemin evine giden dehlizden. Bir soba bacasından çıkan duman kadar koyulaşıyor düşüncelerim. Şosede yürürken hatırlıyorum, hiçbir şeyi umursamadan önümde koşturan çocukluğumu. Dedem demek, zaman demek, geçen zaman, buruk hatıralar, sararmış bir fotoğraf karesi. Başım önde, düşüncelerimi biriktirerek yürüyorum geleceğim olan en kısa yarına, bir saniye ileriye ve sonrasına. Neye? Nereye?

Dolu dizgin umutlarımı, damla damla akıtarak yürüyorum Alleben’in kenarında. Alleben ile Kavaklık birbirinden ayrı gibi görülen anayla çocuğudur benim için. Alleben, suyuyla emzirmiştir Kavaklığı. Kavaklık, yeşeren yapraklarıyla öpmüştür Alleben’i. Birbiriyle bir bütün oluşturan bu kan bağı, Antep’i yaratmıştır olanca cömertliğiyle.

İlk baharda Cuma günleri, tatili getiren bu günün okul dönüşlerinde sabırsızlıkla ertesi günü beklerdim; çünkü Cumartesi’leri, halalarımın, teyzelerimin, ablalarımın, ağabeylerimin seyrengah dedikleri Alleben’e giderdik. Halamın evde doldurduğu acı dolmayı, bakır kazanın dışını külleyerek ocağa oturtuşunu görüyorum sisli gözlerinden. Hiç olmazsa halam çok yaşasa...

İrice taşları hilal şeklinde yan yana dizerek yaptığımız ocağın üzerine kazanı büyük bir itinayla yerleştirirdi halam. Biz çocuklar, ocağa yakacak olarak çalı çırpı toplardık heyecanla; bir oyundu bu bizim için. Dayımın hanımı köfte yapar; ablalarım sofrayı kurardı. Babamla eniştelerim, iğde ağaçlarının diplerine sakladıkları rakı kadehlerini yudumlardı bizden gizli. Ama görürdük biz, gizlemeye çalıştıkları kadehleri.

İs sinmiş dolmalı akşam yemeğinin unutulmaz keyfi sarardı bizi açık havada. Hepimiz gönülden mutluyduk, huzurluyduk; henüz, bizi bekleyen dertlerden sıkıntılardan uzaktık, çok uzak. Gelecekten. Sanki acılar, sıkıntılar, dertler sadece acıklı hikayelerde yer alırdı. O hikayelerse yalan gelirdi, uydurmaydı, gerçek olamayacak kadar ıraktılar bize. Biz çocuktuk.

Bir at arabası zevki var mı şimdiki BMW’lerde, Mercedes’lerde? Nerede!.. Nerede çocukluğum? Nerede ben? Kaybolup gittiler, o arkası açık, cam el arabalarının dikdörtgen köşelerinden. Cam arabaların ardı sıra düşlerimi görmekteyim. Henüz dün gibi yakınlar. Rengarenk pamuklu şekerler, küncülü helvalar... Alleben’in kıyısına sıralanmış çekirdekçiler... Herkes, kendisini kahkahalarla güldüren bir oyunun içinde; kimi kaçıyor, kimi kovalıyor; kimi salıncak kurmuş kocamış ağaçlara; kimi top oynuyor… İp atlardık doğal bir yaşamın doğallığında. Alleben gürül gürül akardı yanımızda, serinletirdi, ferahlatırdı etrafındaki her şeyi, gönüllerimizi.

Mezopotamya bereketi vardı Alleben’de. Yüzyıllar boyu, umutlarımızı derelere, suya bağlamışız. Bereket için, umut için. 6 Mayıs’ta Hıdırellez kutlanırdı Alleben’de. Rahmetli, nur yüzlü anama ne inatlar ederdim Hıdırelez’e gitmemek için. Şimdilerde, neden gitmek istemezmişim diye kızıyorum kendime. İnatçı ruhum, burnunun dikine giden mizacım, kendi doğru bildiğinden şaşmayan kişiliğim, küçüklüğümden bu yana çok dolandı ayağıma. Hayatta çok engelle karşılaştım, sırf bu yapımdan dolayı. Hepsinin üstesinden gelmeyi bildim de, insan o yaşlarda, Antep gibi bir yerde, anasının dediğinden çıkamıyor pek. İnadımı kırıp, anacığımın ardına düşer giderdim kutlamalara. İyi ki de gidermişim. Şimdilerde mumla arasan bulamayacağın anlarmış onlar. O huzur, o sükunet. Dalar giderdim o hareler çizen suyun yüzüne bakarken, derin derin. Bu su nereden gelir, nereye giderdi? Su demek, umut demekti. Acaba bana ne getirecekti Alleben? Beni de yeşertecek miydi Kavaklık gibi, bunlar geçerdi çocuk kafamdan. Diğer çocukları seyrederdim. Neşeyle suya girerlerdi zıbınlarını çemreyip . Dizlerine kadar suya batıp, Alleben’den çıkarttıkları kağıtları okurlardı ferman gibi. Gülerdim yaptıkları çocukluklara.

Kızlar... Biz Antep kızları. Okul kapanıp da yaz tatiline girdiğimiz vakit, dikiş nakış ustasına giderdik, gitmeliydik. Elimiz iğne iplik tutsun diye bize dikiş nakış öğreten ustamızın da hizmetini görürdük bir taraftan, görmeliydik. Çok çalışıp didinmeyi ve bundan hiç şikayet etmemeyi öğrenirdik, öğrenmeliydik, el kapısına hazırlık niyetine. Sen, Nezihe ablam... Neşeli, gülen gözlerinle umudu aşılamıştın o günlerde bizlere. Sıcak bir Tomus günü ikindi serinliğinde, Nezihe ustamızın yıkanacak kilimlerini, yünlerini taşımıştık Alleben’e. Ama ne neşe, ne keyif, ne unutulmaz anılardı o anlar, geleceğimize, genç kız yüreğimize ne güzel hatıra. Öyle yaz tatilleri, beş yıldızlı otel keyifleriyle kıyaslanır mı? Sulaşmak , bir Alleben adetiydi. Hem iş tutar, hem de suyla oynardık, Alleben’i oyuncağımız yapıp. Üstümüz başımız sırılsıklam olurdu. Kimin umurunda? Neşe içinde yediğimiz o bir öğün yemeğin anlatılmaz tadı dolaşırdı damaklarımızda gün boyu. Alleben, genç neşemizin içinden akıp giderdi çağıl çağıl, hayallerimizi de peşine takıp...

Büyüdük. Büyümeye direnmek isterdik. Ama mümkün mü? Bu devr-i devranın yasası bu. Değişiyor, her şey değişiyor. Hiçbir şey aynı kalmıyor ve hiçbir şey, bize çocukluğumuzu, gençliğimizi geri getirmiyor, biz ne denli istesek de, gözlerimizde hüzünle, yüreklerde kederle...

Düşünüyorum, Alleben’e bakarken düşünüyorum; bana mı öyle geliyor yoksa zaman gerçekten kötüye mi oynuyor, diyorum. Eski, aynı zamanda eksilmek mi demek yoksa? Evet, zaman. Zaman, yılları eskitti, tıpkı Alleben’i eksilttiği gibi. Alleben’e bakıyorum, bir park köprüsünün üzerinden. Geride kalan, gördüğüm, korunmaya muhtaç bir Alleben, şehrin orta yerinde. Beton bir oluğun içinden akmakta. Ama yine de umutla, yanından geçenlere hala birilerine umut vermekte belki, diye düşünüyorum. Hala akıyor, diyorum kendi kendime. Doğallığı bozulmuş, yaşlı ninem gibi cılız olsa da. Hala akmakta içime, geçmişi dün gibi yaşatarak, o günü gören özüme buruk bir umudu sızdırarak...

Kanka Bot
30-11-05, 19:02
Ama Çocuğun Hasreti
İşitiyorum, güneş pek güzel,çay kenarında suyun üzerine doğru sarkan çiçeklerin manzarası pek latifmiş...Ve nazik öten kuşların,havai böceklerin,uçuşu da görülecek şeylerden imiş.

İşitiyorum ki,geceleri gökyüzünde gizli ışıklar görünürmüş. Dalgaları göz yaşları gibi hazin olan deniz içinde dahi,beyaz yelkenli gemiler akıp gidermiş.

İşitiyorum ki, çiçeklerin renkleri pek latif imiş. Dereler,dağlar, çayırlar, sular,ormanlar ve hususiyle fecir zamanları o kadar güzel, o kadar şirin imişler ki, bu kadar azamet ve ihtişama karşı insan,rabbine secdeler edermiş.

Fakat ben, ne o gürültüsünü işitmekte olduğum denizi, ne o rengin çiçekleri, ne gökyüzünü, ne güneşi, ne o güzel meyveleri, ne kuşları, ne aydınlığı göremediğimden dolayı müteessir değilim.

Hayır Allah’ım , hayır! Şu fani alemin güzelliklerinden hiçbirini arzu etmem. İlla!!. Heyhat..!. Anacığımı göreydim..!

Kanka Bot
30-11-05, 19:02
Anka Kuşu
Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...

Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler.

Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler.

Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş.

Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp;

papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış);

Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış;

baykuş yıkıntılarını özlemiş,

balıkçıl kuşu bataklığını.

Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış.

Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış.

Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki;

"SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş.

Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş.
Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız.

Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır...

Kanka Bot
30-11-05, 19:05
Anne Çocuk
ANNE VE ÇOCUK

1 yaşınızdayken sizi elleriyle besledi ve yıkadı. Bütün gece ağlayıp onu uyutmayarak teşekkür ettiniz

2 yaşınızdayken size yürümeyi öğretti Size seslendiğinde odadan kaçarak teşekkür ettiniz

3 yaşınızdayken size özenle yemekler hazırladı Tabağınızı masanın altına dökerek teşekkür ettiniz

4 yaşınızdayken elinize rengarenk kalemler tutuşturdu. Evin bütün duvarlarına resim yaparak teşekkür ettiniz

5 yaşınızdayken sizi cici kıyafetlerle süsledi. Gördüğünüz ilk çamur birikintisine atlayarak teşekkür ettiniz

6 yaşınızdayken okula kadar sizinle yürüdü. Sokaklarda "GİTMİYCEEEEEEM" diye ağlayarak teşekkür ettiniz

7 yaşınızdayken size bir top hediye etti. Komşunun camini kırarak teşekkür ettiniz

9 yaşınızdayken size piyano öğretmeni buldu. Notaları bir gün bile çalışmayarak teşekkür ettiniz

10 yaşınızdayken doğum günü partilerinden dans derslerine kadar her yere sizi arabayla götürdü. Arabadan fırlayıp giderken arkanıza bile bakmayarak teşekkür ettiniz

11 yaşınızdayken sizi arkadaşınızla sinemaya götürdü. "Sen bizimle oturma" diyerek teşekkür ettiniz

12 yaşınızdayken zararlı TV programlarını seyretmenizi istemedi. O evde değilken hepsini izleyerek teşekkür ettiniz

15 yaşınızdayken sizi yurtdışında yaz kampına gönderdi. Tek satir mektup yazmayarak teşekkür ettiniz

17 yaşınızdayken erkek arkadaşınızla partiye gitmenize izin verdi. Bir telefon bile etmeden sabaha karşı eve dönerek teşekkür ettiniz.

19 yaşınızdayken okul masraflarınızı karşıladı,sizi arabayla kampusa götürdü ve eşyalarınızı taşıdı. Arkadaşlarınız alay etmesin diye kampus kapısında vedalaşarak teşekkür ettiniz

21 yaşınızdayken iş hayati ve kariyerinizle ilgili size fikir vermek istedi "Ben senin gibi olmayacağım" diyerek teşekkür ettiniz

22 yaşınızdayken kep giyme töreninizde size gururla sarıldı. Avrupa seyahati için para isteyerek teşekkür ettiniz

24 yaşınızdayken uzun suredir çıktığınız çocukla tanışmak istedi "Zamanını ben bilirim" diye tersleyerek teşekkür ettiniz

25 yaşınızdayken düğün masraflarınızı karşıladı,sizin için hem mutlu oldu hem çok duygulandı. Siz dünyanın bir ucuna taşınarak teşekkür ettiniz

30 yaşınızdayken bebek bakimi hakkında size akil vermek istedi. "Artık bu ilkel yöntemleri bırak"diyerek teşekkür ettiniz

40 yaşınızdayken sizi arayıp bir akrabanızın doğum gününü hatırlattı "Anne işim başımdan aşkın"diyerek teşekkür ettiniz

50 yaşınızdayken o çok hastalandı, hafta sonunda onu görmeye gittiğinizde mutlu oldu. Ona yaşlıların çocuk gibi nazlı olduğunu söyleyerek teşekkür ettiniz

Derken bir gün..... o öldü. O güne kadar onun için yapmadığınız ne varsa, o anda kalbinize bir yıldırım gibi düştü....

Kanka Bot
30-11-05, 19:06
Anne ile Oğlu
-Oğlum hazır mısın?
-Evet anne hazırım.
-Dur bir bakayım hele.Amanın oğlum bu halin ne böyle ütüsüz giysileri giymişsin kızın karşısına buruşuk buruşuk çıkmayı mı planlıyorsun?
-Öff be anne bir şey olmaz yaa.
-Olmaz olur mu a benim salak oğlum. Bir kızın karşısına böyle mi çıkılır? Öncekilerin seni terk etmelerine şaşmamak lazım. -Aman be anne açma gene şu konuyu.
-Ne demek açma şu konuyu. Yaşın gelmiş 23 e çıktığın kız sayısı toplasan belki 5 tane. Ama sen ne yaptın hiç birisiyle anlaşamadın. En fazla süreyle çıktığın toplam 1 haftaydı o da zavallı 5 gün yatakta yatmıştı. Ayrılma kararını 7. güne ancak verebilmişti.Ahh ahh ne de iyi bir kızdı.
-Hadi be anne ancak 1 gün görmüştün onu.
-Unuttun mu a benim hödük oğlum. Onu sana ben bulmuştum.
-Yapma be sen mi bulmuştun? Hiç hatırlamıyorum.
-Hatırlasan şaşardım zaten. Zaten hangisini hatırladın ki. Bak a benim güzel oğlum. Bugünkünü sakın kaçırma. Çok iyi bir ailenin kızı o. Ailesinin durumu da iyi , okuyor da. Zaten bugün için zor ayarladım onu sana. Bak a benim melek oğlum artık evlenme çağın geldi de geçiyor bile. Evlenmeni istiyorum. Torun sahibi olmak istiyorum anladın mı?
-Tamam anne anladım merak etme. Bugün kesin bağlıyorum Sevgi’yi.
-İyi anlamana sevindim. Bak şimdi Sevgi hakkında birkaç şey öğrendim senin için.
-Nedir?
-Birincisi nazik erkelerden hoşlanıyor. Onun yanında oldukça kibar olmaya çalış , öküzleşme olur mu?
-Kimin yanında öküzleştim ki?
-Aslı’yı unutuyorsun galiba?
-Aslı’mı?
-Bak adını bile hatırlamıyorsun.
-Hayır hatırlıyorum onu 90-60-90 lık dilberi diyorsun.
-Aha senden de ancak bu beklenirdi. Oğlum böyle konuşmayacaksın işte daha nazik olacaksın sevdiğinin yanında. Yazık Aslı’nın yanında laf atmadığın kız kalmamış. Üstelik bir de ona dilber diyorsun.
-Ama ne yapayım daha dilberini görünce dayanamıyorum.
-Oğlum şimdi sana diyeceklerimi iyi belle. Sevgilinin yanında asla başka kızlara yan gözle bakma bakacağın tek kız sevgilin olsun. Yüz yüze konuşurken gözün gözlerinde elin de ellerinde olsun. Öyle bir olun ki sanki bir bütünmüş gibi anladın mı? -Tabi ki anladım.
-Nah anladın. Öncekiler için de böyle demiştin. Ne oldu peki sıfıra sıfır elde var sıfır. Neden böyle davranıyorsun anlamam ki? Sakın Sevgi’nin yanında da Melek’in yanında olduğu gibi geğirip etme olur mu?
-Ama anne geğirmek insan sağlığı için çok faydalı bir eylemdir. Doktorlar…!
-Ulan susacak mısın sen. Doktoru ne karıştırıyorsun işe. Doktor mu Sevgi ile çıkacak. Deminde dedim şimdi de diyorum onun yanında nazik ol biliyorum kesin olamayacaksın ama elinden geldiğince nazik ol. Dışarı çıktığında bir çiçekçi bul ve hemen ona en güzellerinden bir bukle yaptır.
-Ne gerek var ki o kadar paraya. Şu bizim belediye parkından iki üç adet papatya yolar götürürüm.
-Bak gene açtıracaksın ağzımı. Yazık Neşe’ye de böyle yapmıştın zaten. Ağlaya ağlaya yanıma gelmişti kızcağız zor teselli etmiştim. Dert etme sen parayı bak sana dolu para veriyorum En iyilerinden çiçek yaptırıp götür Sevgi’ye.
-Üff , tamam olur.
-Bir de bir yerlerde bir şeyler yedikten sonra da hesabı sen öde sakın ona ödetme olur mu?
-Olmaz. Alman usulü hesap en iyisidir. Herkes kendi parasını ödesin.
-Şimdi sana bir çakacağım ana usulü , göreceksin alman usulünü. Yavrucuğum anlamamak için neden bu kadar ısrar ediyorsun. Bir kızla çıkarken onu mutlu etmenin en önemli yollarından birisi hesabı ödemektir. Zaten zavallı neşeye iki papatya götürdüğün gün bir de hesapları ödetmişsin zavallıya.
-Ödeyecekti tabi param kalmamıştı.
-O gün altılı ganyana yatırırsan tüm paranı kalmaz tabi.
-Ne yapayım dehşet bir tüyo gelmişti elime ah bir rüzgar yeli kazanaydı…
-Oğlum bak bir kızla çıkacakken atı ne yapacaksın sorabilir miyim atla mı çıkacaksın tüm paranı ona yatırıyorsun. Bir kıza kendini sevdirebilmenin yolu altılı oynamak değildir. Onun için o gün her türlü fedakarlığı yapabilmektir.
-Pekala bir daha altılı oynamam. Zaten sıkılmıştım altılıdan. Artık sayısal loto oynayacağım.
-Loto kadar loto olasın salak üstü salak oğlum. Hiçbir şans oyunu o kızı sana sevdirmez. Eğer oynamazsan şansın daha yüksektir. Zaten bir kızı kendine sevdirebilmek en zor şans oyunundan bile daha zordur. Çünkü o oyunda belli bir sıra içinden rakamları seçersin ama bir kızı etkilemeye çalışırken beynin o anda tüm fonksiyonları ile çalışmaktadır anladın mı.
-Evet bu sefer kesin anladım.
-Allah’ım bana bu günleri de gösterdin ya sana şükürler olsun yarabbim.
-Amin amin.
-Bu arada Sevgi’yi doğru düzgün bir yere yemeğe götür. Aysel’e yaptığın gibi lahmacuncuya falan götürme.
-Anne her şeyine tamamda lahmacunuma karışamazsın. Hiçbir şeyin zevki lahmacun yemenin zevkini veremez. Hele bir de onu hazırlarken limon sıkıyorsun ya… Ooof offf.
-Limoni oğlum şunu unutma ki lokantaya kişisel zevklerinden gitmiyorsun sevdiğini mutlu edebilmek için gidiyorsun. Bir kızı mutlu edebilmenin yolu önce kendini mutlu edebilmek değildir. Bunu asla unutma. O yüzden onu düzgün bir yere götür.Önce onu mutlu et sen zaten o sırada mutlu olursun.
-Tamam , buna da tamam.
-Ayrıca buluşma noktanızda sahil falan varsa akşam onu sahile götür olur mu. Yazık Suna’ya yaptığın gibi işkembe çorbası içtikten sonra birahane de maç izletmeye götürme.
-Ne yapabilirdim ki o gün Fener’in çok önemli bir maçı vardı kesin izlemem gerekti. Ölüm kalım maçı bile denebilirdi.
-Oğlum açtıracaksın ağzımı gene bilmiyor muyum sanıyorsun sezonun ikinci hafta maçıydı.
-İşte o yüzden önemliydi takım oturmuş mu görmem lazım idi.
-Şimdi senin suratına bir oturtacağım sen de tam oturmuş olacaksın. Hiçbir kıza istisna durumlar hariç maç izlettirilir mi. Hem işkembeci de çorba içirtmen ayrı bir sorun.
-Olur mu be anne tarihi işkembeciydi orası. Dehşetti işkembesi özellikle bir sirkesi vardı ki…
-Bu kadar olur yani. Bir kız nasıl bunaltılır diye bir yarışma açsalar uzak ara birinci olursun vallahi.
-Anne.
-Efendim.
-Bir dakika odama gidip geleceğim.
-Çabuk ol geç kalacaksın zaten.
-Hemen geliyorum.
Biraz sonra.
-Aha da geldim.
-O elindeki de ne öyle.
-Bir yarışmadan bahsetmiştin ya.
-Evet.
-Geçtiğimiz günlerde öyle bir yarışma açılmıştı da ilçede kazandım.
-İyi halt ettin. Millete de kendi öküzlüğünü ispatlamış oldun bravo yani.
-Ödül alıyorum gene de yaranamıyorum sana.
-Aaa tabi ki oğlum dehşet bir başarı elde etmiş Bir kız nasıl bunaltılır dalında uzman olmuş. A benim zevzek oğlum başarı bu değildir. Bunu herkes yapar. Demin de söyledim gene söyleyeyim esas başarı onu elde etmektir.
-… -Susarsın tabi. Peki neden böyle yapıyorsun söyler misin? Neden kızlardan kaçıyorsun? Neden hepsini kendinden nefret ettiriyorsun nedir derdin sadist misin nesin?
-Elbettte bir nedeni var anne.
-Nedir bir nedeni. Yoksa onlar uzaylı mı?
-Değil tabi ki söyleyemem.
-Ne o yoksa yumuşak mısın? Böhüüe Allah’ım bugünleri de görecektim.
-Aman Allah göstermesin Anne bu nasıl söz. Şeytan kulağına kurşun. Olur mu öyle şey.
-Nedir peki. Snıfff.
-Söylersem kızarsın.
-Kızmam.
-Kızarsın.
-Kızmam dedim ya serseri dingil.
-Pekala söylüyorum hazırlıklı ol.
-Pekala hazırım.
-Anne?
-Gene ne var.
-Sen de kalp yok di mi?
-Hayır yok.
-İyi o zaman. Anne ben evliyim.
-!
-Anne ben evliyim.
-Evli mi , sen mi?
-Hadi canım.
-Vallahi de evliyim aha bu da yüzüğüm.
-!!!
-Bu da evlilik cüzdanım.
-Ama ne zaman evlendin?
-İki ay önce evlendim. Evlendiğim kız da gördüğün gibi kan davalımızın kızı. Kanlılarımızdan birisiyle evlenmeme oldukça kızacağını bildiğimden sana bunu söylemedim. Eşimde bu fikre oldukça olumlu yaklaştı. Bir ev tuttuk ikimiz. Hatırlarsan hafta da bir iki defa arkadaşlarda kalacağım diye çıkıyordum. Eşimin yanına , aşkıma , evime gidiyordum. Serap’ı çok seviyorum Anne. O yüzden tüm olanları da anlatıyordum ona o da bana bu zor günlerimde çok destek çıktı. Ben ona aitim bizi birbirimizden ayıramazsın anne.
-Ayıracağım falan yok oğlum. O kadar sevindim ki anlatamam.
-Gerçekten mi?
-Evet gerçekten. Hatta; Allah’ım sana şükürler olsun ki oğlum bir yumuşak değil.

Kanka Bot
30-11-05, 19:16
Anneciğim Beni Sever misin?
Anne bağırır :
“Çabuk ol servisi kaçıracaksın!”
Baba kükrer :
“Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!”
Sabahları güneşin doğuşunu bilmez çocuk. Hic aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman.
Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe “benim annem ne zaman gelecek” diye gözyaşları çeker solgun yüzüne dizi dizi.
Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde.
“Benim babam beni çok seviyor.”
“Hayır, benim babam beni daha çok seviyor.”
“Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor.”
Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları.
Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.

“Benim babam beni hamburger yemeye götürdü.”
“Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de luna parka gittik.”
“N’apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte.”
“Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?”
“Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz.”
“Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor.”
“Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz, yani babamla ben, maç ediyoruz.”

Pazartesileri hep böyle geçer.
Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu kanıtlamaya çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi kanıtlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar.
Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O Reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. “Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?”
İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler.
Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması, bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadaşları öğrenecek diye her Pazartesi Karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi Anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra,
“Beni anneannem çok sever” diye bağırıverdi.
Sustu arkadaşları.
Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an.
Akın boynunu büküp “benim anneannem yok” dedi.
Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. “benim anneannem beni cok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca “dayın da böyleydi” der gülerek.”
Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle izledi. Ağızları açık “Ee sonra?” diyorlardı.
“Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukça güler. ‘Hay çocuk’ der. ‘Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün’, der.”
Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi.
Üsteledi arkadaşları. “Hadi anlatsana!” dediler.
Top havuzuna doğru koşup “Herkesin anneannesi kendine” diye bağırdı.
Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. “Herkesin babası kendisine” demiyordun ama!”
Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü.
Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı : “Anne biliyor musun bugün yuvada ne oldu?”
“Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum.”
Hiç kimsenin sevdiği şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi?
Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti. “Sana yardım edeyim mi?” dedi en sevimli halini takınarak.
Annesi manalı manalı baktı.
“Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten.”
Yorgunluk nasıl bir şeydi? Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşca elinden alır “Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni” diyerek alnına bir öpücük konduruverirdi.
Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu.
“Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor.”
“Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum.”

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle Yorgun yorgunken...
“Anneciğim sen yorulma diye...”
“Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz.”
“Hani siz yoruluyorsunuz ya...”
“Eeee....”
“Ben de oynamaktan yoruluyorum.”
“Ne yapayım?”
“Bilmem...”
Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı.
Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı.
“Mum da yok” diye diye karıştırdı dolapları el yordamı.
Çocuk sirtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. “bak deli tavşan” diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla, kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden aşağı sarktı.

Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını fark etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu.
Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına,

“İşin bitince beni sever misin anne?” dedi.

Kanka Bot
30-11-05, 19:22
Aramızdan Biri Daha Gitti
Aşk çoğu zaman oyun oldu bana ya saklambaç gibi geldi yada bir yakalamaç gibi bir fanus gibi camın içine aldı üzerinde delik yok ki hava alasın denizde çıktıktan sonra kurulanmamak olmaz üşürsün tek başıma gezdiğim zaman bunun değerini anladım tepenin ucundan yaptığım maketle uçmaya çalıştım senin evini üstten gördüm kus bakışı yol boyunca kuşlar arkadaşlık etti yere inince her şey eskisi gibi oldu beni ansızın bıraktı kuşlar uzanan yardım eli bile yok dost dediklerim bıraktılar beni eski dostluklar ölmüş derlerdi demek doğruymuş bahçemdeki tek dostlarım yere uzunca uzanmış beni bekleyen çimler ilgi ve şefkatin değerini iyi bilirler uçlarını bile kırpmaya kıyamıyor insan iki ağaç arasında kurduğum hamak bulutlar arsında el sallar ay dede domates yedim biraz yüzüme kan gelsin diye ekmek sepetindeki kurumuş ekmekleri kuşlara verdim kediler ise süte talim kedi ile köpek geçinemez derler ikisi de koyun koyuna vermiş kara inat küçük evlerinde uyuyor doğanın kanundan habersiz kedi fareyi yer derler ama burada o kanun geçmez tahta arasının önünde bekler tekir tehlike anında kerimi çağırsın diye aynı kaptan yerler peynirlerini aynı sudan içerler bilmez ki birlerine ne yapsınlar insanlardaki yapışık yumurta ikizlerini oynuyorlar sanki aslında birbirlerine tiyatro oynuyorlar bizlerden habersiz derim ya söz gider yazı kalır anlatılanlara kimse inanmaz ama doğa böyle düşman gibi davranıp dost olmak aslında durum öle değil çıkarcı olmuş herkes karga tilki masalına dönmüş dünya insanları eksik taraflardan vurmuşlar boş tankları bile bile savaşa göndermişler insanların öleceğini bildikleri halde dolu sokaklar boşalmaya başlamış herkesin nereye gittiği bilinmez sıra er yada bize gelecek o zaman bize ne olur bilmem ama kazanan her zaman kötüler her yerde torpil olur ama burada asla soruyorum kötü kötüye torpil yapsa ne olur ortada bir patlama kırmızılar içinde havai fişek kimse patlama oldu diye üzülmez aksine yeni doğmuş gibi sevinir ama neye bilmez ki aramızdan biri daha gitti diye...

Kanka Bot
30-11-05, 19:24
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Şimdiye kadar kazanmış olduklarını, bundan sonra kazanabileceklerini, vazgeçemeyeceklerini, yıllarca koruduklarını, daha yıllarca muhafaza etmek istediklerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Herkesin yaşamak istediği bir kişisel hayatı vardır ve onu yaşayabilmesi için arkada bıraktığı şeyleri düşünmemesi gerekir. Bilmelidir ki o birçok şeyi istediği zaman bütün evren ona yardımcı olur. Herkes yüreğinin sesini dinlemeyi ve yüreğinin diliyle konuşmasını öğrenmek zorundadır.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Bulduğun ve arkada bıraktığın için seni tedirgin eden aşk önünü kesmesin. Kişisel hayatını gerçekleştirmeni engellemesin. Yeter ki bulduğun ve arkada bıraktığın aşk ''saf madde''den yapılmış olsun. Üzerinden bin yıl geçmiş bile olsa, orada, o biçimde, senin bıraktığın haliyle duruyor olacaktır. Çürümeden, bozulmadan... Ve sen, nasılsa günün birinde oraya döneceksin.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Korkularını, tedirginliklerini, kafa karışıklıklarını, beni seviyorumlarını, ben onu seviyorumlarını, onunla yaşayabilir miyimlerini...
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
İhanet senin beklemediğin bir darbedir. Ama sen, yüreğini tanıyacak olursan, sana baskın yapmayı hiçbir zaman başaramayacaktır. Çünkü onun düşlerini ve arzularını tanıyacaksın ve onları hesaba katacaksın. Hiç kimse kendi yüreğinden kaçamaz. Bu nedenle, en iyisi onun söylediklerini dinlemek. Böylece kendisinden beklemediğin bir darbe indiremeyecektir kesinlikle, sana.
Arkada bıraktığın şeyleri düşünme!
Kendi yolunda yürü. Başını dik tut. Kendini yenilmiş hissetme. Kişisel hayatını yaşa. Kahramanı, baş rol oyuncusu sensin. Bu senin öykün. sen sadece yaşa. Yüreğinin sesini dinleyerek, yüreğinin diliyle konuşarak yaşa!

Kanka Bot
30-11-05, 19:24
Aşk
Biliyor musun benden bir şeyleri anlatmamı istediler ve ben de seni anlatmaya karar verdim. Bakalım beğenecek misin. Ne olur bana kızsan bile çıkıp gitme hayatımdan. Biliyorsun beni, sensiz olmuyor. Şimdi ise sadece dinle...
Herkes bu güne kadar onu anlatmaya çalıştı ama nedense kelimeleri yarı yolda kaza yaptı. Çünkü hep yolun yanlı tarafından başladılar yolculuğa bu düşsel dünyada.
Aslında ben de nerden başlayacağımı bilemiyorum ama sanırım en doğrusu şu kelimelerle olur...
O hiç beklenmedik bir anda çıkar karşınıza. O kadar ani yakalar ki sizi neye uğradığınızı şaşırısınız. Ne kadar kaçsanız da o sizi kovalar durur. Sonbaharda dökülen bir yaprağın parça parça olmasıdır bazen, elinizden sadece ağlamak gelir onun rüzgarda sürüklenişini izlerken.
Bir mucizenin başlangıcı oluverir. Damarlarınızda dolaşan kan gibi hayat verir size en umutsuz anınızda ama belki de sonradan, verdiği canı fazlası ile alır gider uzaklara, karışır karanlığa, bul bulablirsen...
Ama hayatınıza girdi mi bir kere, onsuz olmaz bir daha. Ne kadar acıtsa da batmamaya başlar bir süre sonra. Alışırsınız varlığına,kopamazsınız. Bir bakmışsınız vazgeçilmeziniz olmuş...
Ve yanlızlığın ta kendisidir o aynı zamanda da yanlızlığınızı paylaşandır. Nedense onun adı aşktır...

Kanka Bot
30-11-05, 19:25
Aşk
Niçin aşk? Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler? Tek başına aşkı tanımlamak her şeyden soyutlamak mümkün mü? Hayır ! Aşk bugünlerde bazılarına göre plastikten bile yeniden yapıldı.Dünyada yaşanan suniliğe doğru gidiş aşkın etrafını sardı.

Nedir şu aşk...? Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz. Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum" dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir.

Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortaklığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak ,yargılamak, karalamak, inkar etmek de aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmese de, acı çekeceğini hissetse de, yarın terk edileceğini bilse de, ailesini karşısına alacağını bilse de taviz vermemeli aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur.

Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız,bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umurunda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme yürekliliğidir, belki de yeni hayata geçebilme yolu...

Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı.

Biliyor musunuz, hayat zaten kocaman bir yalan, bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyelim..

Kanka Bot
30-11-05, 19:26
Aşk
...Aşk eski bir hikayedir ama her zaman yepyeni...Ve aşk, öyle engin bir deryadır ki, ne kenarı vardır, ne de ucu bucağı...
Sana desem ki;
'Aşk kalbin göklere yükseldiği altın merdivendir.' Bilmem yeterli ulurmu?
Aşkın ilk soluğu, mantığında son soluğudur.
Bitmeyen bir şarkıdır aşk...Dudaklarda türkü, ruhu açan baharın gelişi gibi...Nasıl, nereden gelir bilinmez, öyle sessiz ve güçlü...
İnsan kalbindeki gerçek aşk dört nala giden bir attır. Ne dizgin anlar, ne ses dinler...
Aşk insanı kılıçsız zapteder ve ipsiz bağlar.
Aşkı anlatmak, suya mektup yazmaktan farksızdır.
Aşk işte, AŞK...

Kanka Bot
30-11-05, 19:27
Aşk Adamı
Sevdanın ne olduğunu asla anlayamayacağını düşünürdü. Sevmek neydi açıklamak isterdi ama olmazdı yapamazdı. Ve her seferinde sevgiyi anlatmaya çalışıp da beceremeyince öyle bir şeyin olmadığına inanırdı.
Her aşık oluşunda şiirler yazardı sevgililerine-gerçi onlara sevgili denilmezdi çünkü o hep platonik aşklar yaşardı. Aşkın somut bir şey olmadığının farkına çocukken varamazdı. Bir insan neden illa birini istesin ki diye düşünürdü. Hele bir erkek eğer kendisin çılgınca seven bir kadın varsa neden başkasını bulmak için uğraşsındı.
Çocukken gördüğü her güzel kadına aşık olduğunu sanırdı ama sonradan acı bir şekilde öğrenecekti otla bok arasındaki farkı. Aşkı sakızlardan çıkan yazılarda tanımaya başlamıştı ve öğrendiği ilk İngilizce kelime ‘love’ olmuştu. ‘love is...’ diye başlayan bütün cümleleri okumaktı amacı. Yaşıtları gibi çıkartma veya araba resmi için değil aşkın ne olduğunu öğrenmek için sakız alırdı. Sonradan pişman olmayacaktı belki ama aşkı yanlış tanıdığını gözyaşlarını silerken anlayacaktı.
Aşk vardı elbet artık bunu anlayacak kadar büyümüştü ve artık gerçek aşklar yaşıyordu. Şiirler yazıyordu geceleri,defterlerinin her tarafına aşık olduğu kişinin adını yazıyordu. Onu görebilmek için sınıf kapısında bekliyordu ve soğuklara aldırmadan her teneffüs sevgilinin gözlerini arıyordu. Aşk neydi belki bunu açıklayamazdı ama soranlara verecek bir cevabı olurdu her zaman aklının bir yerinde. Yıllardır tanıdığı ve sadece arkadaş olarak gördüğü kişinin diğer arkadaşları arasında özel bir yer kaplamaya başlamasını hissederdi. Sadece ona şiirler yazardı,onunla ilgili hayaller kurardı geceleri bunalım şarkıları dinlerken. Söylediği her kelimeyi onun duyacağını düşünerek söylerdi ve saçma sapan yalanlar söylerdi sırf muhabbet olsun diye. Sevgilinin saçları ve gözleri süslerdi şiirlerini ve sonra yavaşlardı aşkın şiddeti. Aşkı bir dağa tırmanmaya benzetirdi her zaman. Önce hızla tırmanırsın,soluğun kesilmeye başlar,gün geçtikçe üşürsün ve gittikçe yavaşlayarak zirveye varırsın. Sonra farkına bile varmadan yuvarlanırsın oradan,yeni bir dağa tırmanmak için ayakların aşağıya kayar ve işte yeni bir dağ...
Sonra aşkı biterdi-yani o öyle hissederdi. Yazdığı şiirleri,karşılıksız mektupları okurdu ve gülerdi. O zamanlar ne kadar aptal olduğunu düşünürdü. Bir zamanlar aşk için ölmeli diyen adam o değildi sanki. Aşkı sıradan bir şey gibi görürdü. Ta ki bir başka göz büyüleyene kadar onu. O zaman unuturdu her şeyi. Hani yazdığı şiirler kara saçlı kara kaşlı sevgiliye? Yoklar ,yerini çoktan mavi gözlerin derinliğine bırakılmış yazılar alır daha sonra belki de yeşil bir göz kim bilir. Ve tekrar inanmaya başlar aşk için ölme fikrine. Ve o aşkı da biter öncekiler gibi ve o yine sevmeyi unutur ve tekrar sevdalara yelken açar bu böyle sürüp gider.
O hep platonik sever. Sever de söyleyemez yazdığı şiirleri kimi zaman okur ama asla ona yazdığını söyleyemez. Her aşık oluşunda mucizeler bekler yani hep o’nu bekler. Saatlerce fal bakar seviyor mu sevmiyor mu diye ve hep seviyor çıkar-zaten sevmiyor çıksa da inanmaz. Ama o bu düşüncelere dalıp sabahı getirince ve o’nu başka ellerde görünce içinden kağıtları yırtmak gelir. Ama bir sonraki sefere inanmak için kaldırır bir kenara. Hep şarkılar söyler;öyle sıradan şarkılar değil aşk şarkıları sevgiliye söylenmek istenen aşk şarkıları. Aşkı hep dağa benzetir ya, bir dağdan inip ötekine tırmanmaya başlayınca bazen dönüp bakar tırmanmış olduğu dağlara ve ne kadar heybetli olduklarını düşünür. Asla zirvede kalamamıştır ve hep tırmanacağı en yüksek zirveden inmeyeceğini düşünür. Hayatı boyunca belki de on kez o dağı en büyük dağ sanacak ama her seferinde yanılacak. Ve bir gün ölmeden anlayamayacak hangisi en büyük sevdası,hangisi en güzel aşkı.
Dostlarla paylaşacak acılarını, o’nu başka kollarda görmekten gocunmadığını söyleyecek ama içinde hep aynı şarkı çalacak ‘seni kimler aldı kimler öpüyor seni’ diyecek ebediyen ve o her zaman yalnız aşık rolünü üstlenecek baş rolünü oynadığı bu oyunun. Acı acı sövecek kimi zaman rüzgara kimi zamanda kendi tiyatrosunun senaristi olamayışına... Ve her seferinde aşkını başka ellerde görünce balonunu elinden kaçıran bir çocuk gibi ağlayacaktı ve her aşık oluşunda kumdan kaleler yapacaktı ve sonra insafsız aşıklarca yıkılacaktı. O’nu tanıdığındaysa çok geç olacaktı...

Kanka Bot
30-11-05, 19:28
Aşk Çiçeği
Bir gün tutar bir caneriği çiçeğini sunar bahara. Bür tutam serinlik, bir yürekte buğulanan sıcaklık . Ve konar gözlere bir öpücük gibi kuşların bahar sevinci. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli. Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı.

Ne zaman bahar gelse sevinci yaşar kırlar, dağlar, ovalar, denizler, dağlı çocuklar umudu kucaklar bir yanımızda; bir yanımız da kuşlar, ağaçlar, çiçekler, kelebekler, cerenler sevinci yaşar. Aydınlık gelir dört bir tarafa, gürül gürül akar dereler. Bir dağ pınarı gibi hayat kaynar kanımızda, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk aşk fışkırır. Alıp götürür duygularımızı dağların ötesine serin serin esen rüzgarlar...

Bu dağların sevda türküsüsün sen, denizlerin mavisi, bulutların beyazı. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar sesin gökyüzünde. Ben sonbaharın yorgun, yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur yapraklarımı uzak diyarlara. Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi hilesiz ve içli.

Ben seni ozanca sevdim türkübakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzğarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen türküdür dilin. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda.

Acılar içinde de olsa yaşamı çılgınca sevdim. Çılgınca sevdim dağları, denizleri, kuşları, ormanları, umudu, sevinci, güneşi, çocukları. En çok da seni sevdim aşkçiçeğim.

Kar türküleri kederlidir gülüm, kar türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara Bir gülü büyütmek kadar zor ve güzel, seni düşlemek dağların ötesinde. Seni dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde, namusumun akında taşıdım hep.
Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme buralardan, gözleri türkülü kuşum . İçimdeki baharı öldürüp gitme. Kimsiz, kimsesiz kalır yüreğim. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden.
Gitme
figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür

gitme
bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm

gitme
öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm

gitme
içimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm

gitme
bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlarda gider bu kent de, ölürüm

gitme kal
menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm
yokluğuna alışamam yokluğun ölüm

Kanka Bot
30-11-05, 19:31
Aşk Dedikleri
Aşk: en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o,adı kendisidir zaten.Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur.''Aşık oldum'' dediğiniz an akan sular durur,küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlar.Çünkü aşkın dili tektir.Aşk cesaret ister,kocaman bir yürek ister.Nedir bu aşk denilen şey?Elle tutulmaz,gözle görülmezbir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler?Aşk,hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir,bu yüzdende kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir.Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz.Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrınıda çözerdik herhalde.Ama o zamanda aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.Aşk hayata ve zamana karşı işlenen en büyük suç ortaklığıdır,aşk hayatın bütün tek düzeliğine,bütün sıradanlığına en soylu baş kaldırıdır.Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz.Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak,yargılamak,karala! mak da aşka yakışmaz.Bu önce haksızlık kendinize saygısızlık olur.İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını karşılık görmesede,acı çekeceğini hissetsede,yarın terk edileceğini bilsede,ailesini karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli aşkından.''SENİ SEVİYORUM'' diyebilmeligöğsünü gere gere.Aşk işte o zaman aşktır.Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur,zaten aşkın kendisi doğrudur.Kime karşı duyuluyorsa bu aşk,doğru insanda işte odur.Aşkın zamanı yoktur hep hazırlıksız yakalar insanı.Evli olmanız,sevgilinizin olması,bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız,bağlılıktan korkmanız,ailenizden çekinmeniz,hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiçmi hiç umrunda değildir.İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelme yürekliliğidir,belkide yeni hayata geçebilme yoludur...Aşkın ne zaman geleceği belli olmadığı gibi,ne zaman gideceğide hiç belli değildir.Fazla vakti yoktur onun,uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülüde yoktur.Bir başka göze bakmaya bir başka tene dokunmaya baş!
laması okadar da zor değildir... Aşktan değil onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyormusunuz hayat zaten kocaman bir yalan.Bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK lütfen ona haksızlık etmeyin.Aşkına,sana aşık olana sahip çok ve onu kaybetme.''SENİ SEVİYORUM'' demek için geç kalma! Sevgiyle kal...

Kanka Bot
30-11-05, 19:32
Aşk Kağıda Dökülmüyor
Nasıl bir yazgıydı bu, yazanı yazdıranı belli olmayan? Hangi kader çizgisiydi yollarını kesiştiren? Hangi rüzgarlardı o güzel kadını, onun sakin küçük dünyasına getiren? Onu sakin denizlerden sürükleyip fırtınalı okyanuslara atan? Sırası mıydı bu aşkın, o ununu elemiş eleğini asmış, tüm sevdaları sürgünlere göndermişken?

Hangi acımasız yazgıydı, onu yeniden aynalara baktıran. O aynalar ki, hiç yalan söylemeyi bilmezlerdi. Geçen yılların bırktığı izleri insanın yüzüne acımasızca vururlardı. Azaltamazdı ki kalan saçlarındaki akları, yüzündeki çizgileri. Küçülüp, eriyordu, o güzel kadının belleğine kazınmış resminin yanında. Utanıyordu sevdasından, aşkından. Ona giden yollardaki uçurumlar, engeller büyüyordu. O, giderek uzak ve erişilmez bir tanrıça oluyordu. Kâr etmiyordu hiçbir şey; bilge teselliler, kitaplarda okudukları.

İster itiraf etsin, ister etmesin, düştüğü durumun bir tek tanımı vardı ve o da aşktı, sevdaydı. Ve o ömrümde hiç böyle sevdalanmamıştı. Bu sevda, platonik, romantik gibi klişelere sığmayan bir sevginin ürünüydü. Sözcüklerle tanımlanamayan, gece gündüz her saat, her an onu düşündüren, ona özge bir sevdaydı. Ah, bu yürek değil miydi onu yakan, bu onulmaz sevdalara düşüren. Sevginin o mütiş gücünü bu sevda ile öğrenmişti yeniden. Sevdiğiyle sadece aynı mekanlarda olabilmenin bile ne büyük bir mutluluk olduğunu, onun sadece telefondan duyulan sesinin bile tüm gökyüzünü maviye çevirebileceğini, karanlıkları aydınlatabileceğini bu sevda ile yaşamıştı. Ve aşkın insana çılgınlıklar yaptırabileceğini yeniden ta kanında hissediyordu.

Aşık olduğu kadınla olan en kısa ayrılıklar bile ona dayanılmaz geliyordu. Şimdi o yine uzaklardaydı. Ve ona olan hasreti aralarındaki mesafeler artıkça artıyordu. Üstelik günlerdir ondan haber alamamak kendisini deli ediyordu. Ona merhaba diyebilmek, bir tek sözcük de olsa sesini duyabilmek için her yolu deniyordu. Ama tüm çabaları sonuçsuz kalıyordu. Gece gündüz, her an onu düşünüp ona ulaşamamak, korkunç bir ızdıraptı. Kahrolmaktan başka hiçbir şey gelmiyordu, elinden. Bu griler grisi, mavi yoksunu gökyüzünün altında çıldırasıya özlüyordu o kadını, onun gözlerini, gözlerinin rengini, gülüşünü.

Ayrılık acısıydı bu, kolay değildi üstesinden gelmek. Haykırsaydı sevgisini pencerelerden, bağırsaydı adını sokalara, diner miydi acıları? Yılın son günde yağan karın beyazına dökseydi karanlıklarını, aydınlanır mıydı içi? Batmakta olan güneşin kızıllığına, sütmavisi kesilen gökyüzüne çizseydi aşkını, azalır mıydı o kadına olan özlemi? Kalemini kanına batırıp ak kağıtlara yazsa bu aşkı, biter miydi hasret?

Bu son ayrılık, onu genç kadına olan sevgisini sorgulamaya zorluyordu. Aklı, bu sevdanın, hiçbir gerçekliğinin ve geleceğinin olmadığını söylüyor; kendisi için hiçbir şey ifade etmediğin, senin sevdana gereksinimi olmayan o kadını neden seviyorsun? diye soruyordu. O ve kalbi akılına karşı inatla direniyorlardı. "Evet, değer", diyordu, "yüz kere, bin kere değer!". Çünkü o kadın yaşamından çıktığında kendisini tekrar ölü hayatların, mavisi ve güneşi olmayan günlerin beklediğini biliyordu. "Değer" diyordu, "herşeye değer! Uğruna ölmeye, çılgınlıklar yapmaya, deli divane olmaya, Kerem gibi yanmaya değer!"

Niçin mi? Sadece o kadını görebilmek için, sadece sesini duyabilmek için, sadece güzel gözlerine bakabilmek için, o sıcak, o çocuksu gülüşünü yaşayabilmek için. Onu görünce heycanlanmak, onunla konuşurken toy bir delikanlı gibi ne söyleyeceğini, ne diyeceğini şaşırmak için. Onunla birlikteyken, onu düşünürken tüm dünyayı, tüm kaygıları unutabilmek için.

Tektaraflı sevdaların seveni acılara boğabileceğini ta başından biliyordu ve o acıları ak kağıtlara dökerek, şiirleştirip, öyküleştirerek yenebileceğini düşünmüştü. Ama bunun olanaksız olduğunu kısa zamanda anlamıştı: Gerçek aşk kendini yazdırmıyor, kağıda dökülemiyordu. Ve o aşka tutsak, aşık olduğu kadın ona yasak olsa da, aşka ihanet etmemek için; insanı insan yapan o yüce duygudan yana olmak için; belki de sadece "onu seviyorum, o halde yaşıyorum!", diyebilmek için, sonuna kadar direnecekti.

Kanka Bot
30-11-05, 19:32
Aşk ve Çılgınlık
Uzun zaman önce dünya yaratılmadan , insanlar dünyaya ayak basmadan önce iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış . Bir gün toplanmışlar ve her zamankinden daha fazla canları sıkkın oturuyorken SAFLIK ortaya bir fikir atmış "Neden saklambaç oynamıyoruz ?" ve hepsi bu fikri beğenmiş , hemen çılgın ÇILGINLIK bağırmış "Ben ebe olmak istiyorum !" ve başka hiç kimse ÇILGINLIK'ı arayacak kadar çıldırmadığı için ÇILGINLIK bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış . 1,2,3,...

ÇILGINLIK saydıkça , İYİ HUYLAR'la KÖTÜ HUYLAR saklanacak yer aramışlar . ŞEFKAT Ay'ın boynuzuna asılmış , İHANET çöp yığınının içine girmiş , SEVGİ bulutların arasına kıvrılmış , YALAN bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama gölün dibine saklanmış . TUTKU Dünya'nın merkezine gitmiş , PARA HIRSI bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış ve ÇILGINLIK saymaya devam etmiş , 79, 80, 81, 82, 83...

AŞK dışında bütün İYİ ve KÖTÜ HUYLAR o ana kadar zaten saklanmış , AŞK kararsız olduğu gibi nereye saklanacağını da bilmiyormuş ... Bu bizi şaşırtmamalı , çünkü hepimiz aşkı saklamanın ne kadar zor olduğunu biliriz . ÇILGINLIK 95, 96, 97... ye gelmiş ve 100'e vardığı anda AŞK sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış . Ve ÇILGINLIK bağırmış "Önüm , arkam , sağım , solum sobe , geliyorum" .

Arkasına döndüğünde ilk önce TEMBELLİK'i görmüş , o ayaktaymış çünkü saklanacak enerjisi yokmuş . Sonra ŞEFKAT'i Ay'ın boynuzunda görmüş , ve İHANET'i çöplerin arasında , SEVGİ'yi bulutların arasında , YALAN'ı gölün dibinde ve TUTKU'yu Dünya'nın merkezinde ... Hepsini birer birer bulmuş sadece biri hariç ! ÇILGINLIK umutsuzluğa kapılmış , en son saklı kişiyi bulamamış , derken HASET ÇILGINLIK'ın kulağına fısıldamış :

"AŞK'ı bulamıyorsun çünkü o güllerin arasında saklanıyor "

ÇILGINLIK çatal şeklinde tahta bir sopa almış ve güllerin arasına çılgınca saplamış , saplamış , saplamış ... Ta ki yürek burkan bir haykırma onu durdurana kadar ... Ve haykırıştan sonra , AŞK elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış . Parmaklarının arasından sicim gibi kan akıyormuş , gözlerinden . ÇILGINLIK , AŞK'ı bulmak için , heyecandan AŞK'ın gözlerini çatal sopa ile kör etmiş ... "Ne yaptım ben ? Ne yaptım ben ?" diye bağırmış "Seni kör ettim , nasıl onarabilirim ?" AŞK cevap vermiş ; "Gözlerimi geri veremezsin ama benim için birşey yapmak istersen benim kılavuzum olabilirsin !"

O günden beri AŞK'ın gözü kördür ve o günden beri ÇILGINLIK da her zaman onun yanındadır ...

Kanka Bot
30-11-05, 19:36
Aşk Yemini
Bugün olduğu gibi yarın da, yarından sonra da, Ondan sonraki günlerde de gözlerimdeki yerinin değişmeyeceğine...Seni bir ömür seveceğime...Kelebeklerin renklerinin insanı büyülemesi gibi, yarınımda da hep sevginle yaşayacağıma... Her bakışında okuduğun o gözleri her zaman yanımda göreceğine, en yakın dostun, en yakın sırdaşın, en yakın arkadaşın olacağıma... Sıkıntının sıkıntım; üzüntünün üzüntüm olacağına...Her kızgın anını çiçeğe dönüştüreceğime...Her üzgün anında tebessümün geri gelmesi için elimden geleni yapacağıma...Asla ve asla soğuktan ve yanlızlıktan üşümeyeceğine...Yanında olmadığım ve varlığıma ihtiyacın olduğu her anda bir rüzgar olup seni saracağıma...Gözümün gözüne değdiği her an; sana yeniden aşık olup seni bir periye dönüştüreceğime...Yaşam boyu her sabah sana aşık olaraka uyanacağıma...Sen uyurken sana bakıp, Sen ve Ben için dualar edeceğime...Hasta olduğun zaman sana çorba yapacağıma...Seni asla üzmeyeceğime... Seni kızdırırsam. bunu bilmeden yapacağımdan h!
emen özür dileyeceğime...Beni tanıdığın gün, benden gördüğün neyse, ömrünce aynı beni göreceğine...Sevgimin asla değişmeyeceğine...Sevgimin asla azalmayacağına...Bilakis her gün büyüyen bir sevgiyi dönüp mutluluk ormanlarına seni taşıyacağıma...Senin herşeyin önünde olduğun gerçeğinin asla değişmeyeceğine...Seni asla ihmal etmeyeceğime...Senin sadece 14 Şubat`ta değil, 365 tane Sevgililer Günü`nde 365 tane ismin olacağına...Sana yalan söylemeyeceğime...Başkalarının yanındayken seni asla unutmayacağıma...Elini usul usul, korka korka tuttuğum o ilk gündeki aynı heyecanı hep yaşayacağıma...Bir ömür senin elini bırakmayacağıma...Bir ömür Can`ım olarak kalacağına...Tüm balonları senin için gökyüzüne salacağıma... Tüm çiçeklerde seni göreceğime...Okyanuslarda seni dalga yapacağıma...Yıldızlara kement atacağıma...Gökkuşağına salıncak kurup 7 renge senin rengini karıştıracağıma...Her satırda seni yazacağıma...Seni çizeceğime ve sana sesleneceğime...Hiç bir şeyin, hiçbirzaman senin ö!
nüne geçemeyeceğine...Her günün bir öncekinden daha güzel olacağına...Her anın unutulmazlık zincirine bir yenisini ekleyeceğine... Sana her zaman HAYATIM diyeceğime...
Seni sonzukluk kadar çok seveceğime...
Sen, ''SEN'' olduğun için seni seveceğime...
Seni ''Bir ömürden de öte'' seveceğime...
Seni Seviyorum diyeceğime...
SÖZ VERİRİRİM...

Kanka Bot
30-11-05, 19:36
Aşk, Uydurduğumuz En Güzel Yalan!


Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.

Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.


“Bana kalan,
Beni kalansız bölen bu şehir.
Ah! bu şehir, yalan şehir”


demek isterdim; ama yalan olan sendin. Benim yarattığım, inanmak için yıllarımı harcadığım kocaman bir yalandın sen. Gerçek olduğunu gördüm. Sen gittin...

Aslında içimden giden sevgili değildi. Ben sadece, yalanıma inanmıştım. O, gerçekti... Aşk bitmişti. Düşünüyorum da acaba aşk, ruhumuzun derinliklerinde yaratılan koca bir yalan mı? Şiirde, müzikte ya da sözde, nerede aşk varsa orada bir de yalan yok mu? Aşk ve yalan, güzel ile çirkin, iyi ile kötü gibi birbirini besleyen, değiştiren ve dönüştüren; biri olmadan diğeri varolamayan ya da anlamsız kalan evrimin temel dinamiklerinden ikisi olabilir mi? Ya da aşk, yalana sesdeş mi? “Seni seviyorum” derken, aslında içimizde yarattığımız en güzel yalana övgüler mi düzüyor, kendimize olan hayranlığımızı mı dile getiriyoruz?

“Bir gün içimden gittin, anladım.”


Aşk, uydurduğumuz en güzel yalan! Ve aşk, yalan varsa aşktı.


İnsanın doğasında var. Doğrular ne kadar da az cezbeder bizi. Yasaklı ya da yanlış ne varsa, yaptıklarımız hanesine yazmak isteriz. Durduralamaz bir dürtüdür bu. Yalanı bazen istem dışı kullanırız. Söyleyen biz değilizdir ama, söyleten ta kendimizdir.

İçimizdeki yasaklı kimliktir O:


Mülkiyet duygusu ve egosu olağanüstü gelişmiş; ihtiraslı, doyumsuz ve aşka her zaman hazır. Pembedir, mavidir ve daha çok kırmızı. Cıvıl cıvıldır, yerinde duramaz. Yaz gibidir: Islak ve sıcak. Zaafları vardır, yasak ve güzel olan herşeye. O cennetteki en güzel meyveyi tadan, ilk ihaneti gerçekleştirendir. Kısacası O, yaşayan tarafımızdır. En güzel anılarımız, en heyecanlı anlarımızdır...

Bir gün içimden gittin, anladım. Nereye ve neden gittiğin değildi önemli olan... Kiminle gittiğin, hangi havayı soluduğun, hangi şehrin, hangi sokağında yürüdüğün önemli değildi. Sen içimden gitmiştin... İçimde ne varsa bana ait, seninle gitmişti.

Renklerim, ruhumdaki yaz, güneşim gitmişti.

Kanka Bot
30-11-05, 19:37
Askıda Bir Kahve
Ünlü İtalyan sinema sanatçısı Vittorio de Sica bir TV röportajında anlatıyor :

İtalya' da Napoli' nin kenar mahallelerinden birinde, bir Cafe-Bar da, espressolarimizi içiyoruz.İçeri giren müşterilerden biri, barmene "due caffee, uno sospeso" (iki kahve, biri askıda) diyor, iki kahve parası veriyor, bir kahve içip gidiyor, barmen de tezgahın üzerinde asılı duran çiviye bir küçük kağıt asıyor.

Biraz sonra iki kişi içeri giriyor: "due caffee e un sospeso" (iki kahve ve bir askıda) diyorlar, üç kahve parası verip, iki kahve içip gidiyorlar, barmen gene bir küçük kağıt daha asıyor tezgahın
üstündeki çiviye...

Bunun gün boyu böyle sürdüğü anlaşılıyor.
Derken üstü başı biraz eski, püskü, belli ki fakir biri bardan içeri girdi, barmene "un caffee sospeso" (askıdan bir kahve) dedi, ve barmenin hazırladığı kahveyi içip, para ödemeden çıkıp gitti. Barmen de tezgahın üzerine asmış olduğu kağıtlardan bir tanesini aşağı indiriverdi...

Kanka Bot
30-11-05, 19:38
Aşkımın Tarifi
Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!

Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...

Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN...

Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!

Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin...

Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.

Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum,Seni seviyorum...

Kanka Bot
30-11-05, 19:38
Aşkımızı Öldürmeyelim
Geçen gün işten eve dönerken,genellikle kitap okuduğum halde o gün canım kitap okumak istemedi ve bende camdan dışarı bakmaya başladım,aslında gördüklerim hep aynıydı,tanıdık evler,tanıdık ağaçlar ve dükkanlar...sonra birden yoldan gecen araçların içine bakmaya başladım.Aslında onlarda tanıdıktı aracın içindeki insanlar genellikle yola bakıyorlardı ve birden bir şey fark ettim. Yanımdan geçen araçların içindeki insanların çoğu sadece dışarıya bakıyordu, şoför koltuğunda oturan adam sola bakarken yanındaki kadın da sağa bakıyordu, arka koltukta da, ya çocuk ya da eşyalar oluyordu ve bu insanların yaşları orta yaş civarıydı yani evliydiler ya da uzun süredir birlikteydiler, diğer taraftan birbirlerine bakarak ve konuşarak seyahat edenlerin ise ya flört eden ya da nişanlı belki de yeni evli çiftler olduğu anlaşılıyordu. İşte o an kafamda bir şimşek çaktı ve o günden sonra kitap okumayı bırakıp hep yolda yanımdan geçenlere bakarak tahmin etmeye çalıştım, kimler evli ya da uzun süreli beraberlik yaşıyor, kimler daha işin başında. Lütfen sizde yoldayken bir bakın, seyahat ederken önüne ya da camdan dışarı bakarak gidenlerin çoğu evli, ama konuşarak ve birbirlerine bakarak gidenlerin çoğu bekar ve işin daha çok başında. O zaman anladım ki, aşkı evlilik öldürmüyor aşkı uzun süreli beraberlikler ve yaşanan monoton heyecansız birliktelikler öldürüyor, işte o zaman kendi beraberliğime dışarıdan bakmaya çalıştım ve ne gördüm dersiniz. Hayatın akışına kapılmış, evden işe, işten eve koşuşturan, hayatında yeni hiç bir heyecanı olmayan ve çok uzun süredir gerçekten dolu dolu sohbet etmeyen, sadece çocuktan, işten ve sıkıntılardan konuşan, akşam yemekten sonra televizyon karşısına geçen ve kanepede (ayrı ayrı kanepelerde) uzanan bir çift gördüm. O gün kapıldığım dehşeti anlatmam oldukça güç, bize ne olmuştu, her şeyi unuttuğumuz, beraber olabilmek için bütün zorluklarına katlandığımız beraberliğimize ne olmuştu? Yaşadığımız heyecan nereye gitmişti? Nasıl bitmişti ve biz farkına varamamıştık? Sonra çevreme baktım ve diğer çiftlerinde bizim gibi olduğunu gördüm.İşin komik yanı insanlar bu hale gelirken, fark etmiyorlardı ve başkasının hayatının bu hale geldiğini anlattığınızda "vah vah" diyorlardı, oysa onlarda aynı durumdaydılar, sadece öyle bir şey yokmuş gibi davranıyorlardı. Herkes bir başkasının hayatına imrenir, İnternet te chatleşerek kaybettiği bu heyecanı bulmaya çalışır bir hale gelmişti. Birden eşimin de evdeyken çoğu zaman nete girdiğini fark ettim,ve gördüm ki ben onu ve aynı şekilde o beni sadece eşi olarak görmeye başlamıştı, işte o gün bu gidişe bir dur demeye karar verdim. Ama ne yapabilirdim, bununla ilgili dergilerde pek çok yazı olduğunu fark ettim, itiraf etmeliyim yapılan önerilerin pek çoğu uygulamada problem olan maddelerdi, ayrıca onları yaparsam başkasının elbisesini giymiş gibi olacaktım,ben kendi çözümlerimi bulmak istiyordum. Onlarında verdiği öğütleri baz alarak,oturdum ve kendimce bir acil durum planı çıkardım ve uygulamaya başladım. Öncelikle eşimle birlikte çocuğumuz olmadan baş başa yemeğe çıktık, itiraf ediyorum ilk denememiz biraz zor oldu, çünkü eskisi gibi konuşacak konu bolluğu yoktu, işten güçten ve çocuktan bahsetmemeye karar vermiştik, evde daha az tv seyretmeye onun yerine müzik eşliğinde sohbetler yapmaya başladık ve en önemlisi birbirimize karşı çok açık olduk, sohbetten sıkılan bunu diğerini kırmadan söylüyordu, aramızda zorlama olmamasına dikkat ettik. Baş başa sinemaya gittik ve bunu yıllar sonra yaptığımızı fark ettik, birbirimize telefondan mesajlar çektik, içimizden geldiği an ve geldiği gibi olmasına özen gösterdik ve birbirimiz için kendimize özen gösterdik, hafta sonları ben eşofmanlarımı üzerimden çıkardım, daha özenli giyindim, tıpkı flört ederken eşimin beni ziyarete geldiği günlerdeki gibi, eşimde hafta sonları tıraş oldu, daha özenli giyindi, deniz kıyısında hafta sonu yürüyüşleri yaptık,pamuk helva yedik ve sohbet ettik. Kısacası, eşimi sadece eşim olarak değil, sevdiğimiz insan olarak görmeyi ve onu yeniden sevmeyi öğrendim, bu gün ondan bir gün ayrı kalsam, eşimi yeniden özlüyorum, onunla küçük kaçamaklar yapmayı dört gözle bekliyorum ve artık eşim internette chat yapacaksa benimde yanında olmamı istiyor ve nete çok daha az giriyor .Bunları niye yazdığıma gelince, hiç bir şey için geç olmadığını düşünüyorum, birlikte olduğumuz kişinin değerini onu kaybetmeden fark etmeliyiz diye düşünüyorum ve kendimizi hayatın akışına kaptırıp sevdiklerimizi ihmal etmeyelim.

Kanka Bot
30-11-05, 19:39
Aşkın Dili
Hep "aşkın dili olsa da konuşsa" deriz.
İşte bir gün aşk konuşmaya başlamış ve demiş ki:
Ey insanlık hep peşimden koştunuz, bana ulaşmaya çalıştınız. Aslında bana ulaştınız ama hiç fark etmediniz. Benim için ağladığınız zaman bile size hep yalan, belki de şaka gibi geldim. Bana hep yakıştırmalar yaptınız. Size bir hikaye anlatayım. Bir gün küçük bir köpek kuyruğunu yakalamak için hep kendi etrafında dönüp duruyormuş ve büyük köpek dayanamayıp
“ne yapmaya çalışıyorsun?” diye sormuş.
Yavru köpek de,
“bana ancak kuyruğumu yakaladığım zaman mutluluğa ulaşacağımı söylediler. Ben de onun için uğraşıyorum” diye cevap vermiş.
Büyük köpek gülmüş ve
“ben de küçükken senin gibiydim. Hep kendi etrafımda döner, kuyruğumu yakalamaya çalışırdım ama bir gün durdum, düşündüm ve yürümeye karar verdim işte o zaman anladım ki zaten o benim peşimden geliyordu.”
İşte şimdi anladınız mı? Aşk; bir köpeğin kuyruğu gibidir ki ona ulaşmak için peşinden koşmanız gerekmez, o zaten her hareketinizde arkanızdan gelir.

Kanka Bot
30-11-05, 19:40
Aşkın Dili-2
Bir baharın ötesinde. Yorgun kuşlar misali , arasan belki de bulunmayacak emsali , içi ve dışı umut , sevgi ve hasret kokuyor sanki. Kim bilebilir ki ; yaşam ile ölüm arasındaki farkı ? Tekrar umut beslemek özlemlere , yaralı kalmış kalbin sevgisine ve son bir kez bakıp maziye , niye sevdim mi demektir ? " AŞK " yarım yamalak bir su kenarı olgusu değil , o suyu dahi içinde bulunduran duygudur. Seversin her an aşkı ve sevgiyi karşılıksız olsa dahi. Öylesine vurur ki kalpleri ; duramaz rüzgarı karşısında en çılgın ve vurdum duymaz asi. Bunun adı " AŞK " başı da sonu da siler ezberi...

Esecek bir nefes rüzgar varsa , uçurum kenarlarında bozsun dengemi , kurtulmak çaremi ; sanki , ya ölüm seni onsuz , yada kurtulmak onu sensiz mutlu etmeye kafi. Yaralı kuş misali. Dua et alsın tüm bedenini , aksi takdirde hazır aşkın fermanının acıması katlli...

Nasıl olduğunu bilmeksizin katılırsın aşk oyununa. Öylesine bir kalem ve öylesine bir kağıt sevişir adeta aşk adına. Sonuç mu ; Psikolojik baskılarına aşka tanımadığı uygarlığı , " Yaşayan bilir ve uygular " felsefesi ile kalbimize aksetmektir.
Kurtuluş : Sev lakin Aşık olma
Kaçış : Kendi düşen ağlamaz
Ve son söz : Aşk acıdır , Sevgi Tatlı , Aşk için ölünür, Sevgi için yaşanır..


Aşkın Dili-3
Bir baharın ötesinde. Yorgun kuşlar misali , arasan belki de bulunmayacak emsali , içi ve dışı umut , sevgi ve hasret kokuyor sanki. Kim bilebilir ki ; yaşam ile ölüm arasındaki farkı ? Tekrar umut beslemek özlemlere , yaralı kalmış kalbin sevgisine ve son bir kez bakıp maziye , niye sevdim mi demektir ? " AŞK " yarım yamalak bir su kenarı olgusu değil , o suyu dahi içinde bulunduran duygudur. Seversin her an aşkı ve sevgiyi karşılıksız olsa dahi. Öylesine vurur ki kalpleri ; duramaz rüzgarı karşısında en çılgın ve vurdum duymaz asi. Bunun adı " AŞK " başı da sonu da siler ezberi...
Esecek bir nefes rüzgar varsa , uçurum kenarlarında bozsun dengemi , kurtulmak çaremi ; sanki , ya ölüm seni onsuz , yada kurtulmak onu sensiz mutlu etmeye kafi. Yaralı kuş misali. Dua et alsın tüm bedenini , aksi takdirde hazır aşkın fermanının acıması katlli...
Nasıl olduğunu bilmeksizin katılırsın aşk oyununa. Öylesine bir kalem ve öylesine bir kağıt sevişir adeta aşk adına. Sonuç mu ; Psikolojik baskılarına aşka tanımadığı uygarlığı , " Yaşayan bilir ve uygular " felsefesi ile kalbimize aksetmektir.
Kurtuluş : Sev lakin Aşık olma
Kaçış : Kendi düşen ağlamaz
Ve son söz : Aşk acıdır , Sevgi Tatlı , Aşk için ölünür, Sevgi için yaşanır...

Kanka Bot
30-11-05, 19:40
Aşkın Gözü
bir gün aşk,nefret,düşüncesizlik,hırs kısaca tüm duygular toplanmışlar. canları sıkıldığı için bir şeyler yapmak istemişler. aralarından biri saklanbaç oynıyalım demiş. düşüncesizlik düşünmeden atlamış ben ebe olucam diye. sonra saymaya başlamış.herkes saklanıyormuş.hırs bir çuvala saklanmaya çalışmış ama çuvalı yırtmış . mutluluk göle saklanmış ama suyun altında duramadığı için oda yakalanmış düşüncesizlik saymaya devam ediyomuş.aşk ise saklanmaya yer bulamamış. düşüncesizlik sayıyormuş 89, 90 ,91 aşk son çare olarak dikenlerin araına atlamış. düşüncesizlik herkesi bulmuş ama aşkı bulamamış o sırada içlerinden biri aşk dikenlerin arasında demiş. düşüncesizlik bir sopa ile dikenlere vurmaya başlamış. aşk yüzünü tutarak dikenlerin arasından çıkmış. yüzü kanıyormuş bir süre sonra aşkın kör olduğunu fark etmişler. düşüncesizlik sormuş senin için ne yapa bilirim diye . aşk düşüncesizliğe sen bundan sonra benim gözün olucaksın demiş.

o günden sonra aşkın gözü kör olmuş . düşüncesizlik ise aşkın gözü olmuş.

Kanka Bot
01-12-05, 13:19
Aşkın Gözü Kördür
Fırat'ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat'ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer sevgilisine ulaşırmış. Şafak sökmesine yakın delikanlı sevgilisine öpücük kondurup Fırat'ın azgın sularına girip öbür yakaya geçermiş. Bu gecelerce böyle sürüp gitmiş.

Yine bir gece delikanlı Fırat'ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken delikanlı veda öpücüğünü vermek üzere kadının yanına sokulmuş, kadına dikkatle bakarak;

- senin bir gözün ama mıydı !

demiş. Kadın o zaman delikanlıya bakarak;

- sen sen ol sakın ola bugün Fırat'a girme

demiş. Delikanlı kadından ayrılmış , Fırat'a girmiş ve yüzme bilmediğinden boğulup ölmüş. Bizim delikanlı gerçekte yüzme bilmiyormuş, duyduğu aşk yüzünden onun gücü sayesinde Fırat'ı geçermiş.

O aşk bitincede....

Kanka Bot
01-12-05, 13:19
Aşkın Hikayesi
Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.
Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!",
Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş.
Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim."
Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış.
Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk.
Bilgi gülümsemiş:

"Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir…"

Kanka Bot
01-12-05, 13:20
Aşkın Rüyası
Aradan uzun bir zaman geçmiş ne kadar geçtiği meçhul…Benmi duyuyorum yoksa birisimi haber veriyor yada sen mi çağırıyorsun onuda hatırlamıyorum, ve biliyorumki zor durumlarında, aklın neye hizmet ederse kendine bırakırsın zorları ve kimseyle paylaşmassın . İhtimal ben duyup geliyorum sana , duyduğumda şeyde ne ! ; senin zor bir durumda çaresiz olduğun gibi sanki öyle bir şey … Aradan belki on belki beşyıl geçmiş daha fazla değil .. ben vefasızım ya aramıyorum sende hiç aramamışsın. Çocuklar gibi önce o arasın ,o niye aramıyor teraneleri...
Yani o uzun süre zarfında hiç görüşmemişiz. Ve ben yolları çok iyi bilir gibi geliyorum ,Aklımda geçmişin izleri; capcanlı görüntün ,bulaşıcı gülüşün , Benim asılmalarıma tatlısert sınırların ….benden kaçışların sanki hissetmiyorum.bal gibi anlıyorum...hele beni odada yalnızken istemediğin zamanlar bile aklımda ...Ve ben seni her zaman hatırladım mutlu bir gülümsemeyle.Mutlu olmanı diledim hep. Her şeye rağmen…... sona yaklaşan beraberliğimizin son görüşmelerin birinde hiç olmassa kardeşliğimi sundum sana , en çaresiz en zor hissettiğin gününde kanımla canımla yanında olmak için…. Ve gideceğin gün bilerek bulunmamıştım dairede. Hep diyoruz ya geçerli sebeplerim var diye…onun gibi işte...

Bir bahçenin içerisine giriyorum ,yerde taş karoların kenarlarını otlar sarmış ,Bahçenin bir zamanlar çok güzel bir bahçe olduğu belli ancak şimdi bakımsız bir orman gibi…Önümde 2 katlı bir ev sanki ahşap gibi yada öyle gösterilmeye çalışılmış.Bu yoldan geçiyorum ama hiçbir şeye takılmıyorum sanki yüzüyormuyum yolda uçuyormuyum.öyle süzülerek gidiyorum işte.Evin önünde bir kalabalık var hepside bayan . Enteresan bişey hepsinin kıyafetlerinin aynı olduğunu hatırlıyorum .Bana boş bakıyorlar bakışlarından yorum uydurmaya çalışıyorum iyi bir şey gelmiyor aklıma yalnızca düz ve boş bir bakışlar. Aynı şekilde ikinci kata çıkan merdivenin her bir basamağına dizilmişler.Bende senin kaldığın odayı sanki biliyormuşum doğruca basamaklardan yukarı çıkıyorum.Boş bakışlı bayanlar eski uzun kapılar var ya öyle bir kapının yanına dizili vaziyetteler. Ne varsa o kapının arkasında var….Erkeklerin kalbi dukkan derdiniz. Ben ne dukkanı dükkan olarak düzeltebildim nede benim kalbim dukkan .. ben yalnızca aradım… Gerçek yada bulduğumu sandığım serapların peşinden gittim ..Bazende bulduğumu hissettiğim anda kendim serap oldum elleri kolları bağlı ifadelerinin sonunu getiremeyen….

Kapıdan giriyorum beyaz yatağın içinde sarı bir gecelikle ordasın, biraz zayıflamışsın, solgunsun , yine güzelsin, yine muhteşem görünüyorsun. Bakışlarında yine aynı sevecenlik var ama birazda pişmanlık, doğrulmaya çalışıyorsun yatakta …Geçmiş yılların bütün bedellerini ifade eden şu sözü söylüyorsun kırık ve kısık bir sesle ;-keşke…… gelmiş geçmiş zamanlar içerisinde hayatımın yörüngesini şaşırtan sana ; Şimdi ve şimdiden sonraki zamanlarımız var. Kalk ve silkin üzerindeki ağırlıkları diyorum ve gidiyoruz . Allah Allah kapıdan çıkmıyoruz ama ne ev var ne yatak .Sende bende yokuz ama varız.Varız. Bu defa bedensiz varız. Ve Her yerdeyiz. Sürekli öpüşen dalgayla sahil gibi , Bulutla rüzgar gibi, Yağmurla toprak gibi , Arıyla çiçek gibi ,İki aşığın vuslatında karışan nefesleri gibi.

Kanka Bot
01-12-05, 13:21
Aşkta Yarın Yoktur Sevgili
Aşk bu dünyanın ölçüleriyle açıklanamaz sevgili. O ilkel bir acıdır, yaban bir ağrıdır. Gelir
ve içimizdeki o çok eski bir şeye dokunur. Sonra bir perde açılır ve yolculuk başlar. Bu yolculukta artık para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular yoktur. Aşkın kendi gerçekliği vardır sevgili. İnsan bir başka ışığa teslim olur...
Aşkta yarın yoktur sevgili. Zaman ileri doğru değil, içeri, yüreklere, derinlere doğru işlemeye başlar, bilgeleşir. Hiç bilmediği sezgileriyle buluşur. Yükü çok ağırdır, kendiyle buluşmuştur. Hem dışındadır dünyanın, hem de ortasında.
Hindistan'da Ganj Nehri'nin kıyısında yakılan yoksul adamın hissettikleri de onunladır, yitirdikleri de... Newyork'ta, bir sokakta, o kartondan kulübesinde yaşayan kadının çıplak yalnızlığı da. Her şey onunladır, ona emanettir sanki, ama o, çıldırtıcı bir yalnızlık içindedir yine de...
Aşkın kültürlü olmakla, bilgili olmakla da ilgisi yoktur sevgili, kanımıza karışan ilkel acı, o yaban ağrıyla hiçbir kitabın yazmadığı hakikatlere daha yakınızdır, inan...
Kim demişti hatırlamıyorum, aşk varlığın değil, yokluğun acısıdır diye. Belki de bu yüzden ilk gençliğimde, o yoğun aşık olduğum yıllarda, gözüme uyku girmez, dudağımda bir ıslıkla bütün gece şehri, o karanlık, o hüzünlü sokakları dolaşır, insanları uykularından uyandırmak isterdim. Uyanıp, içimde derin bir sızıyla uyanan o derin sancının acısına ortak olsunlar diye...
Aşk çok eski bir şeydir sevgili. Onun içinden o çileli çocukluğumuz geçer. Sevdiğimiz insanların çocuklukları da... Oradan üvey anneler, eksik babalar, parasız yatılılar geçer. Ve sonra aşk bütün bunları alır, daha da eskilere gider, hep o ilkel acıya, o yaban ağrıya...
İnsan bazen nedensiz yere umutsuzluğa kapılır. Kimselere veremez sevgisini, kimselere kendini anlatamaz, evlere kapanır... Bazen denizler, kıyılar çeker insanı. İnsan bu kapılmayı anlayamaz, oysa çok eski bir yerde yaşanmasından korkulup vazgeçilmez aşkların sızısıdır bu. Bu sızı, bu yenilgi mevsimlerle yıllarla devredilir başka insanlara... Bir insanın yaptığı bir hatanın tüm insanlara yayılması gibi...
İşte şimdi biz de sevgili, ya olmadık zamanlarda umutsuzluğa kapılıp, soluğu evlerde alacağız, ya da denizler, kıyılar çekecek bizi. Nasıl biz başkalarının korkaklığını taşıyorsak, başkaları da bizim korkaklığımızı taşıyacak, yenilgimizi, umutsuzluğumuzu...
Birazdan sabah olacak...
Para, tarifeler, beklentiler, randevular, taksitler, iş, anneler ve korkular başlayacak... Bunlar varsa ve bizim için geçerliyse aşk yoktur ve hiç olmamıştır sevgili. Birbirimizi kandırmayalım...
Hadi güne hazırlan. Yaşadıklarımızı unutmaya çalış. Aşk bize güvenip verdiği büyüsünü, sırlarını, cesaretini, bilgeliğini ve o ilkel, o yaban ağrısını geri alacak. Bunlar olurken içimiz bir an çok üşüyecek, sonra geçecek...
Hadi, oyalanma birazdan yarın olacak...
Aşkta yarın yoktur sevgili.

Kanka Bot
01-12-05, 13:21
Aşktan Kaçış
Hayatımda hiç mi hiç yenilmedim. taki seni tanıyana dek. hayatım benim elimdeydi. Daha ortaokul 3 sınıftaydım.Derslerime çok önem verirdim.Çevremdeki arkadaşlarım dağınık,serseri tipli kişilerdi. ama çok yardımsever ve mühteşem insanlardı. ben ve birkaç kız arkadaşım derslerden zaman buldukça gezer eğlenirdik. yine birgezme dönüşü otobüse bindip eve geliyorduk. otobüs çok kalabalıktı. biz ayakta zor duruyorduk. otobüs birden fren yaptı. ben kendimi tutamayıp arkadşımın üzerine düştüm . oda kendini vebeni tutamayıp bir gencin üzerine düştü. coçuk oldukça yakışıklıydı. bizde bunu fırsat bilip onun bilerek çocuğun üstüne düştüğünü herkese anlattık. o bize kızdıkça bizde daha çok alevleniyorduk. ertesi gün okul da güle güle ölmüştük.
bir kaç hafta sonra bizim sitede oturan arkadaşımın doğum gününe gittim. kapıdan içeri girer girmez otobüsteki çocuğu gordüm. çok şaşırmıştım. arkadaşım beni onunla tanıştırdı. meğer çocuk onun amcasının oğluymuş .adı da eray'mış. o gün eray'la iyi sohbet etmiştik.
bir gün doğum gününe gitiğim arkadşım beni çağırdı evlerine ,gittim.bana erayın benden hoşlandığını söyledi. benim ağzımı bıçak açmıyordu. bana onunla çıkıp çıkmıyacağımı sordu. ben reddettim. çünkü böyle şeylerden korkuyordum.
ertesi gün okulda durgunluğum fark edildi. arkadaşlarıma olayı anlattım. onlar neolacak ki çık dediler ama ben çekiniyordum. nedenini bilmediğim bir şey kalbimde saplanmıştı. onun adını duyunca birşeyler oluyordu bana .
sonradan bana bir cesaret geldi ve çıkma teklifini kabul ettim. bir hafta boyunca çıktık. ama ben birşeyler seziyordum arkadaşım banu da. bana karşı tavırları değişmişti. sanki beni çekemiyordu. bulunduğum ortamlardan kaçınıyordu. daha sonra bir diğer arkadaşım sebebinin eray olduğunu söyledi.
tanışmamıza sebep olduğu için kendinde nefret ediyormuş. bunu duyunca ben delirmiştim. nasıl olurdu da yakın arkadaşım bana bunu yapabilirdi.
bir ay sonra banu'nun intahara teşebbüs ettiğini sebep olarak da beni gösterdiğini duydum. bunu duyunca ne yapacağımı bilemedim ve eray'ı arayıp artık ayrılmamız gerektiğini ve onun banu ile birlikte olmalarını istediğimi söyledim. o çok şaşırmıştı. bizim neden ayrılmamız gerektiğini soruyordu. bense daha fazla dayanamayıp telefonu kapattım.
daha sonra hiç bir arkadşımla konuşmadım. beni gezmeye davet edenlere lise sınavına hazırlanıyorum diye başımdan savdım. lise sınavını kazanmıştım. tercih formuma izmiri yazmıştım. halamın yanın da okumak istiyordum. ve öyle de oldu. şimdi izmir de okuyorum. hayatımda ben birkişiyi sevmiştim ve onu da kaybetmiştim . şimdi de kimseyi sevemiyorum. kalbimin ağrısından buraya gelmekle kaçtığımı sanıyordum yanılmışım. o da benle gelmiş meğer. şimdi yalnız ve çaresiz beklemekteyim ölümü.

Kanka Bot
01-12-05, 13:22
Ateşini Merih'ten Alacağım Senin
Alevleri sönmeye yüz tutmuş közlerden gelen çıtırtı, gecenin eşsiz müziğini bozan tek sesti. Kaldırım taşların biraz ilerisinde yere oturmuş, gözlerini ateşin kalıntılarına dikmiş ve düşüncelere dalmıştı. Dışarıdan bakan biri onun nöbet tuttuğunu değil sanki gözleri açık olarak bir rüya gördüğünü zannederdi. Gerçekten de son altı ayda yaşadıkları aslında bir düş gibi geliyordu bu genç adama. Ama bu düşün içinde yirmi yılda gördüklerinden çok daha fazlası vardı.
Kartalların, engin gökyüzünde süzülen büyük bulutlar gi-bi cellatların odasına aktığını hatırlıyordu. Saldırıya geçen cel-latları ve hücresinde kanlar içinde kalan mahkumların iniltile-rini duyuyordu. Ülkesinin aldatılmış halkının büyük gafletiyle canlanan cellatları ve onların işkencelerini ömrü boyunca unutmayacaktı. Cellatları, reisleri, muhbirleri ve bir tarlada biçilmiş başaklar gibi boylu boyunca uzanan, ama her an kal-kıp evlerine döneceklermiş hissini uyandıran binlerce mah-kumu....
Genç adam artık bu ülkede kalamayacağını düşünürken yan odada, bir çift tombul minik elin arasında gezindiği o-yuncak seslerini duydu. Çocuğun kahkahası, odasında oturan genç adamın müziği oluyordu her zaman. Çocuk kuleler diz-di. Evler kurdu. Bahçeler yaptı. Arada bir heyecanla babasına seslendi. Gel bak dedi, gel bak babacığım öyle güzel evler yaptım ki, oyuncaklarımla. Baba-evlat neşeyle oynadılar bir-likte. Sonra baba çocuğun küçük tombul ellerini onlarca kez öptü, yanağına bastırdı sevgiyle.
Babası ona, “Eğer şimdi gidip yatağında mışıl mışıl uyur-san, ödülün koca bir dilim çikolatalı pastadır” dedi. Çocuk oyuncak ayısını aldı koynuna ve rüyası çok bir uykunun kol-larına yürüdü. Baba şişmiş gözleri ıslanarak seyretti yavrusu-nu o uyurken uzun uzun. Sonra sevgiyle bir öpücük kondur-du alnına yavrusunun. Sevgiyle örttü üstünü...
O baba, dünyanın bütün aşk güvercinlerini uçursa da öz-gürlük abidesi gökyüzüne, bir teki bile şövalyelere ait tapına-ğın çatısına konmayacaktı...Kanatları kirlenir diye...
Ama anlatması gerekiyordu. Artık en azından eşinden giz-lemenin bir alemi yoktu Az değil, tam oniki saat acımasızca dövülmüştü. Merter kavşağında silahlı kimselerce kaçırılmış, başına maske giydirildiğinden sadece Beşiktaş taraflarında olduğunu tahmin ettiği bilinmeyen bir yere götürülüp gün boyu işkence edilmişti.
Acılar içinde kıvranıyordu genç adam. Bedeni baştan aşa-ğı cop darbelerinden morarmış, yer yer kan toplamıştı. Kara-rını verdi, artık başına gelenleri anlatacaktı şiir yüzlü kıza, her şeyi gözüne almıştı. İşkenceciler, “Birine anlatırsan seni bu defa kaçırır, öldürürüz” demişlerdi. Ama o ne olursa olsun anlatmaya kararlıydı. En azından şiir yüzlü kız olanları bilme-liydi. Öyle ya yarın başına bir şey geldiğinde en azından bir tanığı olmalı, karanlık güçlerin kirli ilişkilerini ifşa edecek biri bulunmalıydı geride. Karanlık güçlerdi bunlar, her türlü oyu-na hazırlıklı olmalıydı. Gördüklerini, yaşadıklarını gelecek nesillere iletmeli, bu sırları mezara götürmemeliydi. Bu sır kim bilir belki de ülke çapında bir çok kirli ilişkilere de ışık tutacak, özellikle son on yedi yıldır oynanan kirli oyunları bir nebze de olsa aydınlatmış olacaktı. O halde anlatmalıydı, ar-tık susmanın ve gizlemenin anlamı yoktu ve öyle de yaptı genç adam…
Şiir yüzlü kızın getirdiği soğuk çayından bir yudum aldı, kekremsi bir tat ağzına yayıldı. Suratını ekşitti. Artık başı da-yanılmayacak bir haldeydi. Zararlı olduğunu bildiği halde i-laçtan iki tane daha aldı. Fakat nafile. İlaç kutusuna küfrettik-ten sonra, sıra istediği en son şeye geldi: İçinde gizlediği o dayanılmaz ağırlıktaki sırrı ifşa etmek. İfşa etmek ona müthiş bir işkence gibi geliyordu. İstemeye istemeye yerinden kalktı. Hiçbir şey demeden ve hışımla.
Bir arabada gördüğü dolarları hatırladığında, rüzgarın ye-lesinde ülkeden ülkeye, beyinden yüreğe nasıl fırtınalarla koş-tuğunu anımsadı. Uzansa her teline elleri yanar, her biri az değil, tam altmış beş bin Mark’a bir masadan uçar, bir başka masaya konardı. İşte o zaman da genç adamın bu körkütük gidiş içinde insanlık adına yüreği bir başka kanardı.
Yaşadığı acı olaylar sebebiyle hayatta kimseyi sevmemişti, kendini bile. Hatta birlikte gezen mutlu çiftlerin arkasından sık sık küfrederdi. Şu polisler, şu işkenceciler, ah bir de zin-danlar olmasa ne kadar rahat edecekti. “Topunuzun Allah belasını versin” diye bağırdı ona selam veren gurbet kuşları-na. Bu yüzden kimseye selam vermezdi, sanki birine “günay-dın” ya da “iyi günler” deyince bir şey olacak mıydı? Hayır! O zaman selam vermeye gerek yoktu.
Çocuksu duyguları, içinde batıp çıkıyordu. Bir yaz gönüy-dü ve daha yitirmediği saatleri vardı önünde. Avare sakalını sıvazladı. Uzaktan küçük ama sevimli karaltılar fark ediliyor-du. Oyun oynayan karaltılar, titrek gölgeler ve bağırıp çağırış sırasında süren mutluluk oyunu. Kafasındaki işkencecinin öldüğünü hissetti. Baş ağrısı geçmişti.
İlk defa göğsünün oralarda bir yerde garip bir kıpırtı his-setti. O kıpırtı tüm vücudunu titretti. Bu kıpırtıyı bir yerden tanıyor gibiydi. Hatırladı. Annesi ona elma şekeri aldığında hissettiği kıpırtının aynısıydı bu. Birden adam kalbinin kuş tüyleri kadar yumuşak ve zavallı olduğunu hissetti. Kalbi dal-ga dalga kabardı. Kabaran kalbi gözlerinden boşandı. İki damla yaş, temiz, masum, iki damla yaş yanaklarından aşağı kaydı. Genç adam ağlıyordu. Vücudu tir tir titriyordu. Bu yeni duygu onu heyecanlandırmıştı. Hissettiği acılar uzun zamandır hissetmediği, tatmadığı bir duyguyu tattırmış, hatır-latmıştı.
Uzun zamandır sakladığı duyguları bir bir yaşıyor, bu onu daha da heyecanlandırıyordu. Yüzü gülmekle ağlamak ara-sında bir yerdeydi. Yitip gitmiş hisleri şimdi geri gelmişti, o dayanılmaz acılar sayesinde. Çay bardağını gizlemek isterce-sine avuçlarının arasına aldı, parmaklarını kapattı. Şimdi bar-dak elleri arasında adeta kaybolmuştu. Sadece çay görünü-yordu, zayıf ve titrek parmaklarının arasından. Acılar artık yüreğindeydi, orada çırpınıyordu. Başını pencereden gökyü-züne uzattı. Mavi gökyüzü pamuk gibi bulutlarla sarmaş do-laştı. Eski dost güneş sıcak pırıltılarını etrafa saçıyordu. Genç adam güneşte kendini gördü. Güneş gülüyordu. Genç adam ise her zamanki gibi somurtkan. Kavgası dağlarda bilinci ku-şanmış, zindanlarda dirence sarılmış ve haykıran dudaklar her ihanet vakti çöl çöl yarılmıştı. O'nun tutsak olduğu ha-pishanenin adı, bu nedenle Saygon zindanlarıyla eş tutuldu. Diyarbakır zindanından ölü çıkacağını düşündü, şansına 'sağ' çıktı.
Dışarıdaydı dışarıda olmasına ama, takipler, kovalamaca-lar yakasından düşmüyordu bir türlü. Üstüne üstlük yıllarca önce bıraktığı ülkeyi de bulamıyordu. Her şey çok değişmişti. Hiçbir şey ona göre değildi. Çıktığı zaman tünelinden hayata uyumu uyumsuzluk olmuştu.
İlk soğuk duşu bu oldu. Ağır şoklar vurdu beynine, kural-sızlığın tarifsiz kurallarla iğdiş edildiği bir diyardaydı artık.
Bakıyor, şaşırıyor kendi yüreğinin mezarlığına gömülü-yordu. Dakikası dakikasına gelen trenler, saniyesini şaşırma-yan troleybüsler ve onların bir parçası haline gelen insanlar onu anlamakta güçlük çekiyorlardı.
İyice gömüldü yüreğine. Beyninde biriken çelişkileri çözemiyor ama, taşınamayacak kadar çoğalan çelişkiler genç adamı bölük bölük bitiriyordu. Giderek parçalanıyor, dağılı-yordu. Ağır bir sis bulutu içinde kayboluyordu adeta. Bu ne-denlerdir ki sigaraya ve çaya sığındı. Yalnızlaştı, kendi derin-liklerine indi, bilinmez labirentlerde dolaşıp durdu.
Neyi anlasın ki? Anlaşılmazı anlamakta zorlanmakta hak-lıydı. Çünkü ona göre değildi en iyi değerlerin pazarlarda ranta çevrilmesi...
Onu dışarıda ilk önce iç bunaltıcı bir sıcak karşıladı. Sıcak yüzünü yakıyordu. Sıcağa bela okudu ve suratını ekşite ekşite yorgun ayaklarını sürümeye koyuldu. Çocuklar sokakta koşu-şuyordu. Şımarık çocukları hiç sevmezdi. Onlar sadece sorun yaratan küçük baş belalarıydı. Ona kalsa hepsini yatılı askeri okullara verirdi. Çünkü çocuk disiplinli olmalıydı.
Başının zonklaması yerini giderek artan düzensiz davul seslerine bırakıyordu. Ağrıya küfrettikten sonra bir tane daha ilaç aldı.”Bu iğrenç günün şerefine” deyip ilacı yuttu. Sonra bir tane daha ve bir tane daha. Duş almak büyük bir zahmet olacaktı. Haklıydı da. Şimdi kim gidip duş alacaktı, hele böyle bir günün böyle bir saatinde. Sakallarını da kesmedi. O bi-çimsiz kaba saba elbisesi ve terli pis sakallarıyla bir ayyaş gibi olduğunu düşünüyordu.
Anlamıyordu. Nefes almak bazen yeterli olmuyordu. Yetmeyebiliyordu. İnsan başka sebeplerden dolayı da ölebi-lirdi. Bu karanlık onu öldürebilirdi! Hatta karanlığın da güç-leri yok muydu? Karanlıklar güçsüz müydü ki? Karanlığın güçleri sadece fazla görülmediklerinden bilinmezler. Ama karanlık güçler insanı çok daha rahat öldürür aydınlık güç-lerden. Hiç kimse bunu anlamıyor.
“Neden bütün bu aksilikler beni bulur, neden ben bu ka-dar şansızım” diye söylendi kendi kendine. Derinden bir of çekti. Ağrı gözlerinin üstüne inmişti, kafasındaki sarhoş iş-kenceci oraya buraya yumruk atıyordu. Evlerinin karşısındaki parkta korkuluk gibi bir ağacın altına oturmuş çifte nefret ve biraz da kıskançlıkla baktı.
Diyarbakır’ı hatırladı oracıkta. Doğduğu yerlere koştu yü-reği. Acıyordu koca şehre. Uzaktan masum gülümseyişini gördü yaşlı şehrin. Oysa bir destandı Diyarbakır kalesi ve Diyarbakır zindanında ateşle sevişen “dört inanmış adam”ın izlerini taşıyordu koca şehir. Diyarbakır zindanında yaşamak bir destandı yıllar boyu sürecek.
“Küçük zekaların ve büyük imparatorlukların hastalığı or-taktır” sözü bir davul tokmağı gibi zonkladı beyninde. Bir an gökyüzünü haleye boğmuş ayı ve işkence odalarında yere düşmüş ölüleri düşündü elinde olmadan. Alnına ay vurmuş ölüleri. Son yazdığı bir şiiri hatırlamaya çalıştı kendi kendine.
“Bir ölüm kadar acı,
Güz ortasında ayağındaki çizmesiyle
Elindeki salçalı ekmeğini ısıran
Doğulu çocuğun
Önüne dikili gökdelenlere
Umutsuz bakışları
Bir cehennem kadar kahredici,
Eşinden başka bekleyecek kimsesi olmayan,
Bir kış günü kardan soğuk odasında
Eli boş döneceğini bildiği
Hayırsız eşini bekleyen
Doğulu kadının bacası tüten,
Kapısında köpekler havlayan,
Sadece düşleyebildiği evlere
İç geçirişi.
Ayrılık kadar acı,
Birleşen mutsuzluklar.
Bir ilkbahar şebnemini andırır
Ay ışığında düşlenen yüzler.
Tebessümü yağmur olur,
Kan yağar vuslat iklimine.
Celal'i değil, Cemal'i sayıklar
Bir kış gecesi deniz kenarında yudumlanan
"tavşan kanı bu abi" dedirten
Sevgi kadar sıcak çaylar.
Martılar kadar güzel bakışlar,
İki ok gibi.
Biri lillah, diğeri ileyhi ezgisiyle ritim içinde.
Burak aramaz
Bu çirkef ihtiyar bataklığın
Kanatsız uçan genç ümitleri.
Kurumak için güneşi beklemez çamaşırlar.
Ateşsiz pişer burda yemekler.
Dünya alın sizin olsun
Barut fıçısı.
Ateşini Merih'ten alacağım senin;
Uğruna ölünülen saatsiz bomba.”

Kanka Bot
01-12-05, 13:22
Ay Gülüm
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm

Diyecektim ki; gülüm,
Mevsim hazan mevsimi, mevsim gözyaşı mevsimi... Mevsim ayrılık mevsimi. Tarifsiz bir hüznün sarmalındayız. Anlatılması zor, ifadesi güç. Fikirler tel tel, şehra şehra düşünceler, duygular buruk buruk....
Bir yanı bahardır kıyılarımızın bir yanı cehennem.
Durmadan gözyaşı dökülüyor yüreğimizin üstüne. Acıdan, ayrılıktan haritalar ekleniyor alnımızın çizgilerine...

Sararan yapraklar tutunamıyor artık dallarda gülüm, rüzgar estikçe savrulup gidiyor her biri bir yana. Katar katar turnalar göçüp gidiyor üstümüzden...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim hüzün mevsimi, har düşmüş bağlara, bahçelere. Yapraklar üşüyor, yapraklar düşüyor dalından. Turna göçü gibi yapraklarında göçü başladı gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
mevsim hazan mevsimi, mevsim kıran mevsimi. Her taraf ölümlerle acılarla dolu. Kan gölüne döndü dünya. Dört bir tarafta barut kokuları geliyor. Her tarafta savaş, kan gözyaşı var. Her tarafta bir kaos sürüyor... Bu yüzden karalar giydik gülüm. Utandık insanlığımızdan.
Bacakları kopan çocukların feryatları doluyor yüreklerimize. Çığlıkları, çocukları ölen anaların. Hiç bu kadar sahipsiz, hiç bu kadar umutsuz, bu kadar çaresiz kalmamıştı yüreğimiz. Kan ve barut kokan ağır bir hava hüküm sürüyor gecelerde Havaya karışan iniltiler feryatlar ağıtlar.

Gerçeklerle hayallerin karıştığı, rüyalar şehri İstanbul da bombalar patlıyor durmadan. Özlemler, hayaller ıstırap veriyor artık... Her ah çekişte içimiz titriyor... Derin bir ah gibi sızlıyor yüreğimiz... Yüreğimiz parça.parça..
Güvercinlerin öldürüldüğü, defnelerin sessizce ağladığı günlerdeyiz gülüm...

Diyecektim ki; gülüm,
Çiçektir çocuklar: Bakım ister, özen, özveri, güven ve sabır ister, açmak için çiçeklerini bahara... Hepsinden önemlisi şefkat, sabır ve sevgi ister... Sulanmak ister sevgi pınarlarıyla ... Tomurcuk tomurcuk açmak için dünyaya çiçeklerini ... Sevgisizlikle solmamak için yaprak yaprak ...

Diyecektim ki; gülüm,
Bahçedir çocuklar:. Tohumdur ekilir, sürer filiz filiz.. Umudu besler bağrında. Emek ister, bakım ister... Büyür, olgunlaşır , sevgi meyvesi verir, karşılık beklenmez... Verdiğini alırsın...

Diyecektim ki; gülüm,
Yüreklerimizi yıllardır sıcak ve hillesiz bir sevgiye kilitleyip, umutla ,özlemle geleceğe dair apak düşler kurduk. Güneşli, aydınlık, güzel günlerin özlemini çektik. Belki biraz yorgun, belki durgun, ama yine de umutlu, yine de mutlu, sevgiyi işleyip mavilere, bütün yollara, dallara, dağlara gül yazdık.
Sevgiyi, umudu, güveni, dostluğu, barışı, özgürlüğü, mutluluğu ve bunların getireceği güzellikleri bekledik ölümüne...

Diyecektim ki; gülüm,
Geleceksin diye bütün yollara gül döktük. Güvercinler uçurduk mavilere.
Sevgiyi,dostluğu, barışı, baharı, sevinci getireceksin diye dağlara, ovalara, denizlere . Bunca çirkinliklerin içinde güzelliği, saflığı, temizliği getireceksin diye kirlenmiş hayatımıza, yıldızlara haber saldık...


Diyecektim ki; gülüm,
Yaşamak güzel... Yaşamak bir çiçek gibi, dört mevsim güzel kokular saçıyor üzerimize... Sevgiyle bakıyor herkes biribirine, sevgiyle sarılıyor... Kinler, düşmanlıklar, kötülükler kafdağının ötesine sürülmüş...

Diyecektim ki; gülüm, gel.
Yorulduk yollarına gül döküp beklemekten. Ey ömrümüzün taze gülü, ey gözleri öksüzümüz, her hazan bir gül getirip yüreğimize bırak ki, sevdamızın ateşiyle yakalım saçlarını yeryüzünün...

Diyecektim ki; gülüm,
Herşeye rağmen yüreğinde bin umut taşıyor çocuklar gelecek baharlara...
Dünyanın dört bir tarafında barış ve umut şarkıları söylüyor... Özgürlük ve mutluluk şarkıları söylüyor çocuklar, diyecektim...

Ama diyemedim, diyemedik gülüm...
Kapımızda nöbet tutuyor ölüm...

Kanka Bot
01-12-05, 13:23
Ayakkabı
Sanki gelecek ay gökten para yağacak. Hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. Kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. Kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
Adam evine geldiğini farketti. İçeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. Yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--Alo !. . . kimse yok mu? Bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
Hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-Kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-Eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-Öyle deme bey.
-Şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
Onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-Yorgun görünüyorsun.
-Biraz yorgunun hanım.
-Acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-Hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-Estağfurullah bey, buyur !. . .
-Ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-Tabi hemen getiriyorum.
Adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. Adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- Benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
Anne başını önüne eğdi,
-Ne oldu, bir şey mi var? …Söylesene canım.
-İçerde…ağlıyor.
-Ağlıyor mu !. . . Niye?
-Ayakkabı istiyor.
-Daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. Hem ayakkabısı eski değil ki?
-Eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-Hanım biliyorsun para durumunu…
-Ben biliyorum da…
-Bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. Çağır gelsin.
Kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. Babası yanına oturttu. Olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-Kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. Ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-Başkası nasıl alıyor?
-Yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. Bizim şimdi iyi değil. Bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-Banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
Yine ağlamaya başlamıştı.
-Ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-Kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. Getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
Kız hışımla getirdi, yere attı. Adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. Küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. Hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. Fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. Çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. Hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. Adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-Kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-Eski işte eski, giymem. Bunlar eski !. .
Adam’ın içi içini yiyordu. Bir medet arar gibi hanımına baktı. Yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. Adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-Kızım madem benim, “Ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. Eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
Ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. Hemen hazırlandı. Baba kız el-ele sokağa çıktılar. Hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-Bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. Sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
Kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. Çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. Soramamıştı.
Babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. Cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. Çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.

Kanka Bot
01-12-05, 13:24
Aylar Sonra Bugün
Aylar sonra bugün yine tıpkı beni bıraktığın günkü gibi aynı şarkıyı koyup teybe bir sigara yaktım.Bu kez yağmur yağıyordu dışarıda ve ben yine camın kenarında aylar sonra bugün beni bırakıp gittiğin günkü acıyı duyumsadım içimde.Yağmur vardı dışarıda bu kez açık bıraktım pencereyi,bıraktım damlalar dilediğince ıslatsın beni ve kalemimden aylar sonra bugün yine senin için dökülen sözcükleri...Sigaramdan derin bir nefes çektim içime sen burada olsaydın kızardın bana 'içme şu zıkkımı' derdin.Dışarının soğuğu buğulandırırdı arabanın camlarını.Ben kucağına uzanırdım,sen saçlarımı okşardın.Bak aylar geçti bebeğim hani o hiç ayrılmayacağımız günler vardı ya işte onlar hiç gelmedi!Günlerce,gecelerce bekledim,ne yağmurlar ne baharlar eskitip bekledim ama gelmedi!Aylar sonra bugün yine senin için bu satırları yazarken güneş açıverdi kapkaranlık gökyüzüne.O bizim aşkımızın üzerine hiç doğmayan güneş aylar sonra bugün yağmurların ortasına doğuverdi işte.Birazdan gökkuşağı da çıkar belki o benim sensizliğimin karanlığını aylardır aydınlatamayan gökkuşağı bu yağmurlu kış gününün karanlığını aydınlatabilir belki.Neden beni bırakıp gitmiştin sanki?Oysa daha söyleyecek öyle çok şeyim vardı ki sana içimdeki sonsuz aşkıma dair...

Hiç görmedin senin için akan göz yaşlarımı,hiç bilmedin seni düşünürken nasıl dalıp gittiğimi!Hiç hissetmedin çöl ortasında vadiyi özler gibi seni özlediğimi.Unutmaya çalıştım unutmadım SEN,UNUTAMADIĞIMSIN...

Kanka Bot
01-12-05, 13:24
Ayrılığın İlanı
Gidiyor musun diye sorma bana. Gönderen sensin. Ne terk etmeyi istedim seni, ne de daha yaşamadığımız bu aşkı toprağa gömmeyi. Senin kadar öfkeliyim ben de, senin kadar endişeli...

Bir dokunuşunla bin kenti yıkacak güç verirdin bana, ama inandıramadım seni. Sen sorgularken beni kafanda, ben gözlerinin içine bakıyordum kuşkuyla. Bir tek sözün bağlardı beni sana, oysa sen hep susmanın koynunda..

Aşkın içine bir kez girdi mi kuşu, teslim alır bedenleri de. Sütten çıkmış at kaşık değildim ama yalanı sokmadım iki kişilik dünyamıza.
O dünya ki, bazen minicik bir odada bazen kentin ortasında şekillendi. Nasıl da güzeldi. Zaten varsın diye her şey güzeldi ama sen buna inanmadın.

Ah bu sorular... Yaşamak varken sevdayı delice, niye boğarız sorularla? Nasıl ikna edebilirdim seni? Ben "aşk" dedikçe sen "hayır" dedin. Zaten az konuşan sen, olumsuz ne kadar sözcük varsa bulup çıkardın ortaya. Ben bir şey diyemedim.

Ne kadar zarar vermişim sana meğer... Nasıl değiştirmişim seni... Oysa hiç böyle düşünmemiştim. Kimseye zarar vermek istemem ben. Kimseyi olduğundan farklı bir hale getirmek istemem. Ama öyle oldu işte... Demek ki gitmelerin zamanı geldi şimdi.

Çocukluğuna sığınır atlatırsın bu acıyı. Ne sevişmelerimiz kalır aklında ne sevda sözlerimiz. "Rahat değilim" diyordun ya, rahat ol artık. Gülüşlerini saklaman için bir neden kalmadı. Tedirginliğinin sebebi be kalktı ortadan.

Gidişim yürekten değil, zorunluluktan. Sanma bu toy sevdayı başka kimliklere taşırım. Sanma ki benden sakladığın dülüşlerini yalancı yüzlerde ararım. Seni de götürürüm yüreğimde. Yokluğunu taşırım.

Bulup bulup kaybettim seni.. Ne yazık ki toz-duman edemedim kuşkularını, ne yazık ki kalamadın bana. Öpücüğümün kokusu kalacak kapının eşiğinde. Kokladıkça bizi bir yanlışa mahkum ettiğini anlayacaksın.

Ne çok tanıdığımız var ayrılığımıza....





Ayrılış
Şu anda senden ayrılışımın ikinci günündeyim, buğusu çalınmış sıcak özlemin
ayrılıklara o kadar çabuk dönüştü ki...

Bu şehir yine kalabalık yine kaskatı bakışlarıyla boğuyor insanların gündüzlerini. Bense düşlerimi avuç avuç taşımaya çalışıyorum gerçeklere ta ki sabahın o insan eli değmemiş saatleri uykularıma elektrik verinceye dek. İşte bu şehrin ve şehrin soğuk gürültüsünün gölgelerinde aşkımı darağaçlarında sallandırmanın yollarını ararken , eski bir dostun sıcak nefesine rastladım. Tüm bunlar acısıyla, tatlısıyla, tadımlık şımarıklıklarıyla her şeyiyle çok güzel. Tam ben sensizliğe dayanabilmek için, hasretini çektiğim kokuna ulaşabilmek için rüya haritasını alırken, bir el dokundu omzuma. Düğüm düğüm gırtlağımdan tırmanarak özgürlüğe koşan hıçkırıklarımı teselli etti . Seni her gece gördüğüm rüyalarımda, sımsıkı tutuyorum ellerini , eğer onları hiç bırakmazsam rüyam sona erse bile sen yanımda kalacakmışsın gibi geliyor. Gözlerimizde çocukluğumuzdan kalan masum,temiz ve pembe renkli etmeye mecbur olmadığımız halde etmekten hoşlandığımız yeminler ve dudağımda sen..

Kanka Bot
02-12-05, 16:41
Ben Ve Gecelerim Hep Seveceğiz Seni
Daha kaç geceler böyle sessiz, böyle sensiz yaşayacağım? Bilmiyor musun ki ey yar, beni ne çok mahvediyor uzaklığın, ne çok bölüyor kalbimi kalbin...

Bir gece daha başlıyor... Önümde upuzun yaşayacağım bir gecem, bir karanlığım daha var. Saatlere, saniyelere gireceğin; damarımdaki kanıma kadar işleyeceğin bir gecem daha başlıyor... Bir gecem, bir sevdam daha başlıyor ama yazık ki gözyaşları ma giren olmayacaksın yinede.

Beni artık acılarımla baş başa bıraktı ağlamalarım. Gözyaşlarım bile beni terketti.Sen geldiğinden, sen olduğundan beri tüm herşey beni terketti. Ben de tükettim onları zaten. Evet artık geceleri uyuyamıyorum. Karanlıklar başlar başlamaz başlıyor kalbimin aglamaları.Önceleri onları dinlemeye, onlara ses vermeye çalışıyordum. Farketmiyormuşum gibi davranıyordum. Sırf o
karanlık geceyle yüz yüze gelmemek için.

Biliyordum o yalnızlığı yaşamam gerekiyordu. Bir insan arıyordum yanımda, geceyi bana unutturacak.

Onun iyi, güzel ve çirkin olması da önem taşımıyordu. Yeter ki olsun yanımda. Olsun ki gece üzerime üzerime gelmesin. Yanımda birini görüp vazgeçsin benden.Veya yanımda birileri olsun da unutayım istiyordum SENİ. Biliyordum ki geceyle yüz yüze kaldığım zaman Sevda dışında bir şey olmayacaktım. Sonra, sonra bu dönem de kayboldu. Yalnızlığı arayan, yalnızlığa özlem duyan oldum.O karanlık gecelerin ıssızlığına gömülmekten kaçamaz oldum. Çünkü onlar da seni buluyordum. Çünkü bana gündüzlerin veremediğini veriyordu geceler SENİ...

Gündüzlerde yoktun, aydınlarda yanımda yürüyen değildin. Ama geceleri öyle miydi? Geceleri yüreğimde yürüyordun ve ben adımlarında yaşayandım. Artık uyuyamıyorum. Hem de hiç mi hiç Ne kadar çabalasam da olmuyor. Bir garip ağırlıkla kah seni bekleyerek kah gelmeyeceğinden emin olarak geçiriyordum saatleri.

Seni yaşıyordum. Gecelerde yüz yüze kalıyorduk seninle.Gece vefalı, fedakar bir anne gibi kucağına alıyor beni sabaha kadar götürüyordu. Zaman akıyormuydu, geçiyor muydu bilen değilim. Hiçbir zaman da bilen olmadım. Bu yaralarla, bu kanıma işleyen aşk yangınlarıyla sabaha nasıl kül olmadan varabiliyordum? Bilmiyorum gerçekten. Yanmaktan ateş olduğum bu gecelerde beni tüketmeyen neydi?Sevgin mi? Beni evirip çevirip kora getiren söndürmeyen neydi?Bağrımdaki yangından neden yok olmuyordum? Beni sabaha vardıran geceler miydi yoksa?

Geceler Benim gecelerim.... Senin gecelerin... Seni yaşadığım Geceler. Gönlümde bir derin yarasın sen! Bu gecelerde de çok şey istedim bir şeyler yapabilmeyi. Elime çoğu kez kalem kağıt alıp seni yazmayı istedim. Olmadı am****albim seninle öylesine doluydu ki her hareketim sönük kalıyordu. Ben çaresizliği kapılıp gidiyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum. Saatlerce, saatlerce oturup seni düşünüyordum. Kalbimde bastırmaya çalıştığım duygularıma ilk olarak geceleri yaşama hakkı veriyordum. Herkesten gizlemeye çalıştığım o korları gecelere çıkartıyordum sanki. Gecelerden saklamıyordum hiçbirşeyi. Gecelerle paylaşıyordum, ve geceler sarıyordu beni. Beni alıp sensizliğin okyanusunda boğmuyordu. Beni sensizliğin zirvesinde, en uç noktasında aşkın sonsuzluğuna götürüyordu.

Artık bu geceleri sevmeye başlıyorum. Bana seni getiren geceler...Benim gecelerim onlar...Benim senlerim benim yalnızlıklarım, benim aşklarım diyebildiğim gecelerim.Evet artık uyuyamayan, ağlayamayan gözlerime ağlamıyorum. Gecelerimi de feda ediyorum sana. Gündüzlerde söyleyemediklerimi gecelerde haykırıyorum. Ve uçsuz bucaksız seviyorum seviyorum SEVİYORUM.

Artık uyuyamıyorum, evet. Uykular haram oldu bana senden sonra. Hem nasıl uyuyabilirim ki? Gözlerin var artık gecelerimde, senin gözlerin senin karanlık gözlerin.. Hiç görmediğim gözlerin.... Sanıyorum ki artık sana yalnız ben değil, geceler de vurgun! Beni böylesine koynuna alışı, karanlığında bunca aydınlatması neden? Evet sen öyle güzel, öyle güzelsin ki, geceler de seni sevdi.Öyle ki sana ihanet edip de seni yaşamıyormuşçasına uyumaya, gözlerimi yummaya çalıştığım zaman hemen giriveriyorlar içime ve seni getiriyorlar bana. Gözlerimi öyle bir açıyorlar ki bir dahasına kapayamıyorum bile...

Ve ağlayabilmeyi diliyorum bazı geceler. Bunu gecelerden sonsuza diliyorum. Ağlasam, doyasıya hıçkırırcasına ağlasam belki seni bir parçacık olsa unutur ve kendi içime gömülür birazcık gözlerimi yumabilirim diye düşünüyorum. Sabahları uykuda yakalayan olmaktan çıkıp, sabahları uykuda bulunan olmak istiyorum. Bunun için istiyorum ağlayabilmeyi. Sana olan özlemimi, içimde bir dağ kadar ululaşmış hasretini belki bir parça dindirebilirim diye düşünüyorum. Belki seni birazcık gömebilirim de yüreğime, rahatlarım diye umuyorum olmuyor.

Ağlamaya çalışıyorum, ağlamalarım bana isyanlar ediyor. Geceler bana bu isteğimi vermiyor. Ne zaman ağlasam yalnızca ve yalnızca bir iki gözyaşı olup kalıyorsun gözlerimlde. Gözlerimde donan birkaç damla yaş oluyorsun, o yaşları da sarıyor geceler. O yaşlarla birlikte alıyor yanına geceler beni... Geceler unutmamı istemiyor seni, geceler bana ihanet ediyor. Geceler senden yana sevdiğim, geceler seni yaşamamı istiyor. Sözümü dinlemiyor....

Güneşi özlediğim oluyor arada bir. Yeter diyorum bunca yıldızla arkadaş olduğum. Seni unutup da yıldızları gördüğüm anlar olursa tabii. Beni böyle gördükleri zaman anlamıyor insanlar. Nasıl böyle saatlerce kalabildiğimi sorup duruyorlar. Böyle tüm dünya uyku içindeyken benim nasıl karanlığın içinde bakışlarımı dayattığımın sırrını anlamıyorlar. Ve onlar bilmiyorlar ki içim bir kordur...Tüm dünya, tüm tabiat susmalarda ve uykulardadır belki ama benim yüreğimde gizlenmektedir tüm dünya... Ben içime tüm insanları,,, tüm milyarları almışım. Farkında değiller. Herkesi ve herşeyleri sığdırmışım içime. Bir sen sığmıyorsun, bir seni sığdıramıyorum kalbime, bilmiyorlar...Ve senin uzaklığın, ve senin gece kadar olan uzaklığın... Bana öyle uzak öyle yabancısın ki sevdiğim, seni senden istemeye korkuyorum. Geceleri bu yüzden seviyorum. Seni sevmeme engel olmuyor, seni bana getiriyor... ve seni gecenin karanlığında buluşumdandır seni gündüzleri istemeyişim. Evet sevdiğim bana her şeyden ve herkesten uzaksın. Herkesin yaşamına giriyor, her şeyi paylaşıyorsun insanlarla... Ama bana gelmiyorsun. Ama ama sitem bile etmiyorum... Sana söyleyecek söz bulamıyorum. Söyleyecek bir şeyler arasam ve bulsam biliyorum geceler alır onu elimden, dilimden de. Sana söyleyeceklerimin hesabını yapsam sabahlar buna izin vermez. Ve ben seni yaşıyorum. Olsa olsa sana BU SEVGİYİ YAŞA diyebilirim.Gel birlikte yaşayalım demeye dilim varmaz. Geceler bunu bırakmaz yanına. Kaybettiğim değilsin. Ben seni hiç yitirmedim. Çünkü içimde taşıdığımdın hep. Benden bir parça oldun sen. Ben kendimi yitirmediğim sürece sen de kaybolmayacaksın.

Evet, seni anlamakla, seni yaşamakla, seni sevmekle geçirdiğim bu gecelerde, sabahladığım bu gecelerde, benden çok uzaklarda bulunan sana uykularında bir rahatlık veriyorsa sevdam, ne mutlu bana. Gecelerim...Sarın yaralarımı geceler demiş bir şair.. Beni bu geceler mahvetti desem haksızlık mı ederim onlara. Beni sen mahvettim desem yalan olur bu. Ama beni bu geceler, geceleri de bana musallat eden sensin. Senin sevdanla başladı gecelere sevda yazmam. Sevda masalı okumam bundandı. Ben bu gecelerde tüm karanlıkları dağıtabilirim. Bana hüzünlerini, bana acılarını ver sevdiğim. Ver ki senin acılarını da ortak edeyim gecelerime. Ver ki gecelerle kavgalı olayım. Şimdi seni getirdikleri için onlara ses bile çıkarmıyorum. Sen yaşadığımsın, yaşatanımsın. Sevdamsın sen... Belki ben anlatamıyorum ama geceler bu sevdaya şahittir. Çünkü artık onlarda bu aşka ortak oldular. Belki benden bile çok seviyorlar seni. Ben seni hiç mi hiç gözlerimle bitirmek istemedim. Ve gecelerin içinde, gecelerle birlikte hep sevdim seni...VE HEP SEVECEĞİM...

Ne kadar birlikte olamayacağımızı bilsem de Ben ve Gecelerim Hep seveceğiz seni...

Kanka Bot
02-12-05, 16:45
İlk önce kalbiniz duracak o ayrılma kararını verdiğiniz andan itibaren yaşamak istemeyeceksiniz. Fakat onu düşündüğünüz için istemeyerekte olsa vazgeçeksiniz. Daha sonra onunla ilgili düşler görüp rüyada onun adını sayıklayarak kan ter içinde uyanacaksınız. Sonra onunla gittiğiniz yerlere gidip gökyüzü yağmurları gibi ağlayacaksınız. Ve daha sonra her hafta sonu buluştuğunuz yere gidip belki gelir ümidi ile bekleyeceksiniz.

Ve gelmeyeceğini bile bile ordan ayrılmak istemeyeceksiniz. Sonra yolda yürüken sanki yanınızda o varmış gibi yoldaki insanlar size bakarken ona bakıyormuşlar gibi hissedeceksiniz. Ama öyle olmadığını anlayınca da halinize isyan edeceksiniz. Sonra evde onu düşünürken (ki hiç aklınızdan gitmeyecek) bir kulağınız telefonda bir gözünüz de ekranda olacak hani belki arar ümidi ile zerre pişmanlık duymadan bekleyeceksiniz. Her telefon çalışında afizeyi onun adını söyleyerek açıp o olmayınca pişmanlık dolu bır ses tonu ile kapatacaksınız. Ve her akşam onun adından oluşan binlerce şiir yazıp şarkı söyleyeceksiniz. Ve sonra onu her gece ay'a anlatıp barışmanız için dua edeceksiniz. Çok daha sonra onunla beraber dinlediğiniz parçayı nerde duyarsanız duyun o anda herşeyi erteleyişleriniz olacak. Ama herşeyi erteleyeceksiniz. Her şarkınız çaldığında onu düşünmeden edemeyip size geri gelmesi için saatlerce yalvaracaksınız. Ve sonra siz siz olmaktan çıkıp hiç bir şey olamayacaksınız.

Onsuz hiç bir işe yaramadığınızın farkına varacaksınız. Daha sonra benliğinizi kaybedeceksiniz yürümeye başlayacaksınız ayaklarınız nereye götürürse götürsün hiç bir şey umrunuzda olmayacak. Size tuhaf tuhaf bakan insanlara sizde bakacaksınız. Ve sonunda ÖLÜMÜ isteyeceksiniz ama ONSUZ olmadığını anlayacaksınız......

İşte böyle.....

Bunlara rağmen ayrılma kararınızdan vazgeçmediyseniz katlanın bunca acıya katlanabilirseniz tabiii...

Kanka Bot
02-12-05, 16:45
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye, güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden... Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde...

Kanka Bot
02-12-05, 16:46
Gece karanlıkta gördüğü gölgeye aşık olmuştu , peşi sıra koşmuştu... ama o her koştuğuna gölge'de onunde kaçıp gidiyordu...

Devamli uzaklaşıyordu...

Onu yakalamak için daha hızlı koşmaya başladı...

Güneş yavaştan kendini göstermeye başlamıştı , fakat genç hala yetişememişti gölgeye!

Ve birden kaybediverdi onu , güneş doğmuş ve gölgesi yok olmuş gidivermişti , aynı gökkuşağı gibi , aynı yağmur gibi...

Her gece gölgesini kovalamak coçukta bilinmez bir arzu , istek haline gelmişti...

Birgün mutlaka yakalayacak , ona sarılacaktı...

Her gece binbir telaşla çıkıp dışarıya koşuyordu asla yetişemeyeceğini bildiği gölgesinin peşinden...

Yani bir tutkuya tutulmuştu , gerçekleşmeyeceğini bile bile...

Gölgesine vurulmuştu , güneş doğana kadar onunla olacak gün boyu acısını bırakacak...

Ve içinden bir kaç sözcük geçti... Peşinden gittiği ama ulaşamadığı gölge'ye...

Sen gölge'ydin ben küçükken dikkatlice süzdüğüm , ama hiç ulaşamadığım birgün sana ulaşmak istedim ömrüm boyunca, ama olmadı , ulaşamadım dedi....

Sevgiydi gölge....

Ulaştıkca kaybedilen , kaybettikçe aranılan...

Sonsuzluğa dair...

Kanka Bot
05-12-05, 16:30
YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK

Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!

Kanka Bot
12-12-05, 14:27
Sen...Yüzümdeki gülüşlerin,ellerimdeki terlemenin,yüreğimdeki deli atışın sebebi...Her gece uykum,her sabah güneşim.Yıldızım,ay'ım,akan kanım.Bitmeyen masalım.Bahçedeki çiçeğim,çiçekteki rengim.Gökyüzüm,denizim,mavim sen...
Sevdamın adresi,aşkımızın menzili,içkimdeki tat,yaşadığım hayat sen...Sebebim,niyetim,geleceğim,geçmişim,bilinm ezl iğim,belirsizliğim,kararlılığım,kararsızlı ğım sen...Bitmez yolculuğum,sonsuzluğum.Sen,gözüm,elim,yüreği m.Bebe ğim sen...
Hani gidecek olsan,yollarına sererim tüm kır çiçeklerini.Bilirim basamazsın çiçeklere de yine kalırsın benimle.Üzülecek olsan,içim erir,kalırım öyle.SENİ ÜZEN BİŞEY BENİ BİN ÜZER İNAN.Kırıyorsam seni,bu benim dengesizliğimdendir,şaşırmışlığımdandır. Kendimle kavgalıyım ben.Bir yanım sana tutkun,bir yanım çok bencil.Kayboluşlara vuruyorum kendimi,seni üzdüğümü bilmeden.Her kayboluşum yara açıyor sende biliyorum.Ah ben,nasıl da vurdumduymaz olabiliyorum bazen...Bakma bana birtanem,içimdeki aşkın büyüklüğünü ölçme bunlarla.Seviyorum diyorsam seni,öyle.Gereğinden fazla 'erkeğim'bazen,bağışla...
Seni bilirim ben,bir tek seni.Seni söylerim,seni duyarım her yerde ve her zaman.Sensiz olmaya gücüm yok artık,sensizliğe katlanmak benim harcım değil.Seni her şeyinle,ay parçası yüzünle,duruşunla,gülüşünle,bakışınla,ko nuşmanla,ç ocukluğunla,olgunluğunla,kızgınlığınla,şa kınlığın la,güçlülüğünle,zayıflığınla kabul etmişim bi kere.NE DEĞİŞ,NE DE DEĞİŞTİR BENİ.Biz böyle sevdik birbirimizi.Seni sen yapan ne varsa kabulümdür hepsi.
Seni özlemek diye bir şey de var bu hayatta ve bu bazen öylesine dayanılmaz oluyor ki...YOKLUĞUNU YAŞAMAYI BECEREMİYORUM,ÜZGÜNÜM.İçimdeki o 'fazla erkek'yokluğunda çekiliyor bir köşeye ve ben güçsüzlüğümle başbaşa kalıyorum.Katlanamıyorum anla,sensizliği 'yok' hükmünde sayıyorum.Sensizlik diye bir şey yok,öyleyse sensiz kalmak da yok.
Şimdi hangi denizin kıyısındaysan,hangi göğün altındaysan önce o sonsuz maviliğe sonra da başını yukarı kaldırıp yıldızlara bak.Aşkımı,yüreğimi,içimdeki seni mavilere yükleyip gönderiyorum,tut onu.Tut ve bırakma...Ben maviyi sende buldum,beni BAŞKA RENKLERLE KANDIRMA...

Kanka Bot
12-12-05, 14:27
Bırakıp gitmek istiyorum her şeyi, herkesi… Yüreğim yanıyor, içim acıyor. Canım çok yanıyor Tanrım… Elimde bir oyuncak, çocukluğuma geri dönmek istiyorum. Sorumsuz, sorunsuz, mutlu… Okadar uzak ki umut ettiğim şeyler bana. Okadar zor ki bu yüreğin tamiri. Bir tanem, bebeğim, gözlerini, bana sarılmanı özledim. O kadar özledim ki seni, isyan edesim geliyor. Sen şimdi kaçıncı uykunda, sarılıyorsun yanındaki bedene. Mutlu musun? Ben aklına geliyor muyum? Düşünüyor musun beraber geçirdiğimiz saatleri? Ona da bana baktığın gibi sevgi dolu bakıyor musun? Ona da bana sarıldığın gibi sıkı sıkı sarılıyor musun? Ona bakarken de gözlerin parlıyor mu? Ben yalnız ben çaresiz, senin bana gelmeni bekliyorum. Karşılık beklemeden, sadece beni sarmanı beklerken, seni sevmeye, seni içimde büyütmeye devam ediyorum… Sen biriciğim, sevdiğim, meleğim… O kadar işledin ki içime, o kadar tanıdıksın ki, bırakamıyorum unutamıyorum seni!!! Ne yapacağımı, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Sadece bana gelmeni, bana sarılmanı bekliyorum, küçük bir çocuğun sevgi beklediği gibi… Geldiğinde, yüzümü gömeceğim göğsüne, doyasıya sarılacağım sana… Yine alacağım o sevgi dolu yüzünü ellerimin arasına. Bana sarıldığında nefes bile almayacağım, ürkütmemek için seni. Sen yeter ki gel, yeter ki sevgini esirgeme benden. Yine git sonunda ,istersen. Sesimi çıkartmayacağım…

Kanka Bot
12-12-05, 14:28
Bir başıma bu kentin sokaklarında yürüyorum.Üşüyorum.Ne kadar uzaksan bana o kadar soğuyor hava.Sen yoksan,sıcaklık hep mevsim normallerinin altında.Bu yüzden meteoroloji raporları bile umrumda değil.Kar mı yağıyor yoksa yağmur mu,bana ne?Ben senin hasretinle sırılsıklamım zaten,daha ne kadar ıslanabilirim ki?
Burada mısın değil misin belli değil.Bazen gidişlerin kahramanı oluyorsun,bazen sonsuz kalışların.Doyumsuz gecelerdesin kimi zaman,bazen de yalnız karanlıklardasın.Bitmek bilmez bir şarkısın;ama,ben mi notaları yanlış basıyorum da sen bu şarkıyı söylemiyorsun?Neden susuyorsun?
Aşkın sessizliği ne kadar korkunç olur bilir misin?Bir tek kelimeye hasret geçen gecelerin hesabını soracağın kimse de yoktur üstelik.Kendi kendiyle konuşana deli derler ya,beni çoktan akıl hastanesine kapatmaları gerekirdi.Hem de iflah olmaz hastalar bölümüne...
Yokluğuna alışmaktan korkuyorum,ne kadar kötü...Yokluğunu yürüyorum sokaklarda.Yokluğunu içiyorum kadeh kadeh.Hiç gelmeme ihtimalin bir idam mahkumuna dönüştürüyor beni.Hiçbirşey yapmadan beklerler ya hücrelerinde,ölümün soğuk nefesini hissederek...Anlamlı olan bir şey yoktur onlar için.Belki de bir an önce ölmektir akıllarından geçen,bu bekleme işkencesi bitsin diye...Bu yokluk hissi öldürecek beni...
Gelebilme ihtimalin ise yüreğimdeki kuşları havalandırıyor,kanat seslerini duy.Gelmek iste yeter ki,yorulmayasın diye kuşlarım taşır seni bana.Bir görsem yüzünü,ah bir dokunsam sana...Göreceksin,sevdanın çiçek çiçek açtığını,umudun bir yangın gibi alev alev ikimizi birden sardığını.Anladım ki mümkün değil seni sensiz yaşamak.Ben o gönlü genişlerden değilim.Madem içimdesin,yüreğimde taşıyorum seni,o zaman yanımda da olmalısın.Sensiz yaşanmayacak bu aşk ötesi yok.
Şimdi yalnız geceleri seviyorum.Seni yıldızlarda buluyorum.Daha bir dayanılır oluyor sensizlik sancısı.Mümkünü yok çıkmayacaksın aklımdan,bu yüzden gece,el ayak çekilmişken,hiçbir ses yokken seni düşünmek(yokluğunu değil ama)daha iyi.Bütünüyle sen oluyorsun o zaman her yerde.Ne kadar yakışıyorsunuz birbirinize,sen ve gece...ZAMAN GEÇER,HERŞEY UNUTULUR,BİR ÖRTÜYLE KAPLANIR ACILAR,AMA...''BİR TEK SENİ UNUTAMAM''...

Kanka Bot
12-12-05, 14:30
Hiçbir duygumu ertelemedim ben. Yaşayacağım hiçbir şeyi sonraya bırakmadım. Sonra diye bir şeyin olmadığını biliyorum çünkü. Hep yarına dair hayaller kurmak, gelmesi mümkün olmayacak zamanları beklemek benim işim değil.



Aşk zamana meydan okur ama sen karşı koyamazsın ona. Orada durup öylece bekleyemezsin geleceği. Bir adım atmalısın, bir el uzatmalısın aşka doğru..!

Aşkın anahtarı cesaret değil mi yar? Cesur olmak gerekmez mi bir sevdayı yaşamak, büyütmek için?

Kaç gece yalnız geçti hesaplasana... Kaç gece bir sonraki günü düşünerek geçti. Neler yapabilirdik, neler yaşayabilirdik düşünsene..! Her sabahı birlikte karşılamak vardı seninle. Gözünü açar açmaz ilk gördüğün şey ben olurdum ve sen benim yüzümde mutluluğu görürdün.

Bu kentin sokaklarında el ele dolaşabilirdik. Girmediğimiz sokak kalmazdı. Bakışlara aldırmadan sokağın ortasında sarılıp öpebilirdim seni.

Bir şarkıyı sözlerini bilmesek bile bağıra çağıra söyleyebilirdik. Sonra bir filme gider, bir kitap okur, bir martının bir lokma simit kapabilmek için vapurların peşinden bıkmadan uçuşunu izleyebilirdik.Paylaştığımız her an beynimize bir daha çıkmamak üzere kazınırdı. Özlerdik birbirimizi delicesine. Bir saati yalnız geçirsek, bir sonraki saati iki saatlik yaşardık.

Peki biz ne yaptık. Aşkı bir bekleyişin sırtına yükleyip ona sadece uzaktan bakmakla yetindik. Her an aşkı yaşamak varken, her gün birbirimizi yeniden keşfetmek varken, bu yolda birer kaşif olmak varken sürgünleri yaşamaya mahkum ettik birbirimizi. Bu sürgünlüğe son vermenin zamanı geldi artık. Sana huzur vaat etmiyorum. Aşkta huzur arayan yanılır. Ben tutkunun, en koyu sevdanın sözcüğüyüm. Onlar adına konuşuyorum.

Gözlerinin içine bakıp "Seni Seviyorum" demek istiyorum. Aşkın akışına kapılıp hiçbir kaygı duymadan gidebildiğim yere kadar gitmek istiyorum. Kokunu içime çekmek, teninin sıcaklığıyla irkilmek istiyorum. Yaşama senin adınla anlam katmak, mutluluğu bulmak ve bir daha kaybetmemek istiyorum.

Seni istiyorum eey yar!

Canıma bir can daha katmak için, ruhumun yalnızlığına, yüreğimin acısına son vermek için, daha mavi bir deniz, daha mavi bir gökyüzü, daha mavi bir sevda için...

Seni İstiyorum, Yarın, Öbür Gün, Öbür Hafta, Öbür Ay, Öbür Yıl değil..... Şimdi!

Kanka Bot
12-12-05, 14:31
Senin varlığındı kalbimin kapılarını açan, sendin anahtarı kalbimin. Ne kelimeler yeter anlatmaya, ne de kağıt kabul eder kalemden dökülenleri. Sadece yaşadığım anlardan kalan anılarım yetebilir seni anlatmaya…



Aşk yok, aşka inanmam dediğim anlarda çıktın karşıma. Önce gülüşündü seni bana çeken, sonrasında o gülüşün altındaki yaralı yüreğin…

O gün, hani seni gördüğüm ilk gün; tren istasyonunda yağmur altında saatlerce oturduğumuz ilk gün. Sözde tren beklerken onlarcası geçip gitmişti de aldırmamıştık. Yağmur bedenimi ıslatırken, her damlada bir kat daha sana aşık olduğum gün… Yaşama döndüğüm, aşkın varlığının kanıtını gördüğüm gün…

Ve sonra…. Sonu olmayan bir yaşam içinde asla gecesi olmayan bir gün gibi doğdun hayatıma. Oysa senden once “yağmurlar bile isyan ederdi akıttığım yaşlara onlar bile benim kadar ağlayamazdı”. Ya bu ben değilim, yada zaten ben bende değildim… Hayallerde yaşatılabilirdin, bir rüyada yer alabilirdin, belki de bir masal karamanı olabilirdin ama benim olamazdın...

Sen gideli iki gün oldu.. Asırlara bedel iki gün.. Ellerim ceplerimde caddelerde yürüyorum. Birlikte dinlediğimiz şarkılar kulağımda. Ya da odama kapıyorum kendimi, görmek istemiyorum senden başkasını. O kadar çok alışmışım ki sana. Senin üzerine kurulmuş tüm hayallerim. Sen gittin, ben bittim, hayallerim yok artık geleceğe dair...

Bil ki; içimde her zaman sıcacık kanayan bir yara olarak kalacaksın. Sana istediğim zaman söyleyemeyeceğim belki sevgimi ve ulaşamayacak uzattığım ellerim ellerine. Ama ne olursa olsun sana olan sevgim her an artarak yaşayacak bende." ......

İşte bitti; “Vazgeçtim Senden” ve belki de seninle birlikte kendimden…

Kanka Bot
12-12-05, 14:33
İnsanın içine işleyen bir ayaza ev sahipliği yapıyorsan, aklıma geldiğinde yayılan sıcaklığın, dışarıda iki metre karı bile eritebileceğini düşünüyorsam, Odanın bütün duvarlarında senin yüzünü görüp,bana baktığını hissediyorsam, Ve bu beni her gün hep aynı şekilde heyecanlandırıyorsa, İçtiğim çayın şekeri, kahvaltımın her lokması sen oluyorsan, Sevdiğin şarkıyı başa alıp, defalarca dinleyebiliyorsam, O şarkının her sözüne seninle ilgili bir anlam yükleye biliyorsam, Yorucu bir günün sonunda hayalin ile enerji doluyorsam, Ve o enerji ile hiç dinlenmeden günlerce çalışabileceğimi hissediyorsam , Uykudan yüzümde mutlu bir tebessüm ile kalkıp, benimle birlikte uyanan güne senin adını verebiliyorsam, Gün boyu saatleri, dakikaları sayıp “ neden geçmiyor bunlar?” diye hayıflanıyorsam, Ve Hep seni bulacağım günü bekliyorsam, Yazı yazarken seni düşünmekten kendimi alamayıp, aynı satırları defalarca tekrar yazıyorsam, Sonra sana bunu anlattığımda ne kadar güleceğimizi düşünüp keyifleniyorsam, Seninle ilgili planlar yapıyorsam, Sadece varsayımlara dayalı olsa bile, o planları mükemmelleştirmek için her ayrıntıyı dakikalarca düşünüyorsam, Yüzyıllardır sevgililerin kullandıkları klasik sözcükleri benim duygularımı anlatmaya yetmediğini fark ediyorsam, Ve yinede bunları söylemekten hiç ama hiç bıkmıyorsam, Aşkımın coşkusunu sana yansıttığında, senin de bana aynı coşku ile karşılık vereceğini hissediyorsam, Hayatının en anlamlı şeyi, NE ? diye sorduklarında tereddüt etmeden senin adını verebiliyorsam, Sen beni için vazgeçilmez olmuşsun demektir…!

Kanka Bot
12-12-05, 14:34
Özlemin alev alev yandığı saatler bunlar.Gün çekiliyor,ay parlıyor.Haydi,geleceksen şimdi gel.Umudunla,yüreğinle,sevdanla gel,yık karanlığımı.Hayata dair kötü olan ne varsa yık onları,beni yeni umutlara sürükle.Aşkın en koyusuna,en tutkulusuna götür beni.
Bin yıldır bekliyor gibiyim seni.Bin yıldır karanlık bir odada tek başıma oturuyorum sanki.Kim girip çıkmışsa hayatıma,kim talan etmişse yüreğimi hepsini silmek için gel.Bir tek sen kal içimde.Seni bileyim bundan sonra.Sevdan yetsin bana.Senin aşkınla yaşamak istiyorum artık,öyleyse gel,bekleme gel.
Seninle olmak,seni duymak,seni görmek,seni anlamak,seni yaşamak tarifsiz sevinçler yaratacak içimde biliyorum.Bu yüzden sesleniyorum sana.Dallarımdaki kurumuş yaprakları tek tek temizlemek istiyorum artık.Gelişinle yeniden yeşermek,yeni yapraklar açmak istiyorum.İster haber ver,ister verme;ama gel bekliyorum.
İstanbul'u sokak sokak geçip gel.Her sokakta kendi izini göreceksin,şaşırma.Nereye gittiysem seni de götürdüm yoktun;ama,yanımdaydın.Hep yüreğimde hep aklımdaydın.Seni İstanbulsuz,İstanbul'u sensiz düşünemedim.Gel,bu kentin tarihine en ölümsüz sevdayı yazalım.Nice aşka mezar olmuş İstanbul,bu kez kabul etsin yenilgiyi.Haydi gel,biz İstanbul olalım.
Korkma gel,başkalarında gördüğün ihanetler,ikiyüzlülükler,bitmek bilmeyen acılar yok bende.İlk kez bırak kendini kaygısızca.Yarını düşünmeden,'ya sonra'demeden gel.Kurtul seni saran tutsaklıklardan,sana yazdığım,seni yazdığım şiirleri okumak için gel.
Bak,günler anlamsızca geçip gidiyor.Oysa ömür dediğin şey üç günlük.Birlikte ve severek tüketmek varken günleri,böyle koyu karanlıkta kalmak niye?Gel haydi,sensiz geçen günlere bir yenisini daha eklemek istemiyorum.Özlem yanıyor alev alev.Özlemin ateşini söndürüp aşkın ateşini yakmaya gel.Bekleme artık,geleceksen şimdi gel.GEL Kİ...ADIN EKSİLMESİN DİLİMDEN...

Kanka Bot
12-12-05, 14:37
Aşk bir yumak haline gelip boğazına sarılıverir insanın bazen. İşler çözülmez haldedir ve bu kördüğüm insanı istemediği şeyler yapmaya zorlar çaresiz. Birbiri ardına yapılan yanlışların en büyük nedeni ise kaybetme korkusudur. Bu korku bir kez girdi mi insanın yüreğine o andan sonra akıl ve mantık sürgüne gönderilmiş iki mahkuma dönüşüverir birden.



Siz aşkınıza sahip çıkmaya çalıştıkça o kördüğüm giderek büyür ve bir süre sonra yumağın ipleri boğmaya başlar. Kurtulabilmek için çırpındıkça bir başka canavarın, kıskançlığın ellerine teslim olursunuz.

Öyle bir canavardır ki kıskançlık, beraberinde tedirginliği, endişeyi ve huzursuzluğu da getirir. Beyni böcek gibi kemiren soruların başlıca kaynağı da kıskançlıktır. Terk edilme ihtimaliniz çoğaldıkça sorular artar. Kesin ve net yanıtı yoktur hiçbir sorunun. Onun bir başkasıyla olabilme ihtimalini, bir başkasıyla sevişebilme ihtimalini düşünmek, uykusuz gecelerin, verimsiz günlerin habercisidir.

Mantık ve akıl sürgündeyken sizi terk etme ihtimali olan sevgilinin her davranışı, her sözü sadece ve sadece kıskançlık süzgecinden geçirilecektir.

Bir zamanlar minik oyunların, aşka katılan tadın sebebi olan kıskançlık, sevgiliye düşmanlık duymanıza neden olacaktır artık. Ve düşmanlık insanın içindeki şiddeti körükleyecektir elbette.

Kıskançlık ateşini bastırmaya kalkmak, başka şeylerle ilgilenir gibi görünmek bataklıktan çıkmaya çalışan insanın hareket ettikçe çamura daha da gömülmesine benzer. Yanlış, yanlış üstüne eklenir.Mantık ve aklın ardından benlik ve kişilik de çıkar sürgüne. Siz sevgiliyi kaybetmeme uğruna değişmeye çalıştıkça yüreğinizdeki huzursuzluk sizi yerinizde bir dakika bile oturamaz hale getirir. Üstelik değişmek uğruna yapılan hatalar sevgiliyi kaybetme ihtimalini daha da güçlendirir.

Kıskançlığa tamamen teslim olmuşsunuzdur artık. Bu noktaya nasıl geldiğinizi hatırlamazsınız bile. Hangi olay, hangi kişi neden olmuştur bir önemi de yoktur artık. Şiddet yavaş yavaş kendini göstermeye başlar.

Kendinize ya da ona zarar verme duygusunun kıyısında dolaşıp durursunuz.

Bu duygudan kurtulmanın tek yolu, bütün bunlara konu olan sevgiliden kurtulmaktır. O sevgilinin diktiği ama üzerinize tam oturmadığını bildiğiniz halde giymekte ısrar ettiğiniz aşk giysisini çıkarmanın zamanı gelmiştir. Bu tutsaklığı yaşamaktansa kar altında çıplak kalmak çok daha iyidir. Ve elbette, üzerinize tam oturan bir giysi, bir yerlerde sizi beklemektedir...

Kanka Bot
12-12-05, 14:38
Biliyorum bir gün bu şehirden gidecek, beni mazine gömeceksin... Giderken elinde valizin ve yüreğinde bastırdığın bir sevinç olacak... Kaybettiğim mutluluk köz köz akarken gözlerimden, buruk bir vedayla yollayacağım seni yuvana... Önünde yürürken simsiyah ıslığımla, tayfanın fırtınaya duyduğu öfkesiyle, susarak haykırırken kaderime, ve düşerken bir hazan yaprağı gibi yolunun üzerine, sen, aldırmadan çiğneyip geçeceksin... Biliyorum beni mazine gömeceksin. Sen başka güneşlerin kızıllığında gülerken doya doya, seni sensiz yaşayan, kendini sana yazılan ama duyuramadığı şiirlerinin dizelerine asan, kalemine kanını mürekkep yapıp; seni sensizlikte arayah bu şairi hiç düşünmeyeceksin... Ama ben yinede; elini ilk tutabildiğim anla ısınıp, ilk öpüştüğümüz anla uçacağım... Sonra ayrılık bir yılan gibi yüreğime sızınca, sarhoş sızılar içinde kıvranacağım... Biliyorum, bir gün çevresini, şatafatlı gecelerde, iltifat kokan ağızların sardığı, yönünü bulamayan bir göçmen kuşa benzediğinin haberini getirecekler bana... Ben hatırlatıldığımda belki de: "Bir çocukluktu geldi geçti..." değinin haberini... Halbuki bende, o mutlu günlerde gizlice alıp sakladığım, muska niyetiyle hala göğsümde taşıdığım, bir kaç saç telin kalacak... Bu şehrin her köşesinde karşıma çıkacak, her kar yağışında lapa lapa, her yağmurda sağnak sağnak aklıma düşeceksin... Biliyorum... Ayaklarım birlikte gidilen mekanlara götürürken beni, ararken beni bekleyen bir masada gölgeni, hayal kırıklığımla sığınarak umuduma; gelmeni bekleyecek, SENİ HEP SEVECEĞİM... Biliyorum, son bir kez olsun geleceksin bu şehire... Ve beni görüp, belki de güleceksin; "Sen hala oralarda mısın?..." diye. Şiirlerimi uzattığımda ellerim titreyecek, bir sevda buseni vermeni bekleyeceğim... Sen omuz silkeleyip, her zaman yaptığın gibi: "Ne yapalım sevmek işte böyle" diyerek sevilmenin bencilliğinde, gülecek ve tekrar bu şehirden gidecek, beni mazine gömeceksin...

Kanka Bot
12-12-05, 14:39
Yüreğim ne dediyse onu dinledim ben. Kimi işaret ettiyse ona yöneldim. Şimdi sen diyor da başka bir şey demiyor. Ansızın bastıran bir yağmura hazırlıksız yakalanır ya insan, işte öyle ıslattı beni aşkın. Seni bekledim ben. Yüreğimdeki heyecanı, gözlerimdeki yeşili, dudaklarımdaki ateşi, ellerimdeki titremeyi, küçük dokunuşları sana sakladım.

Ne sen beni bilirdin ne ben seni ama, bir yerlerdeydin ve mutlaka gelecektin. Ve bir gün çıktın karşıma. İşte o gün sevdaya dair nekadar tortu varsa içimde eridi gitti. Çocuk oldum yeniden. Hani bıraksan yemyeşil bir kırda bağıra çağıra şarkı söyleyip koşarım. Seni bulmanın coskusunu hiç bitmeyecek bir enerjiyle yaşarım. Seninle yep yeni bir hayatın başladığını biliyorum. O hayatın içinde vazgeçilmez kıldığım tek şey sensin.

Bilirim, bu şarkı korkutur bazen insanı. Neler oluyor diye sormadan bir duygu selinin içinde bulursun kendini. Ama zaten aşk öyle bir şey değilmidir? Sorarsan planlarsan onun adına aşk denir mi? Bırak kendini bırak ki aşkınbüyüsü sarsın seni. Kendini o eşsiz duyguların ferahlığına bırak. Tut elimi birlikte çıkalım bu yolculuğa. Yarınsız zamanların iki yolcusu olalım. Kaygısızca yaşayalım aşkı, eriyelim birbirimizde. Yüreklerimiz birbirimiz için atsın, soluklarımız birbirine karışsın. Tutkunun alevleri dalga dalga sararken bedenlerimizi.

Gidersen... Gözümdeki son parıltıyı da alır götürürsün. Bir zemherenin ortasında titrerken bırakırsın beni. Ama merak etme ayakta kalırım ben. Tıpkı fırtınaların boynunu eğip yıkamadığı kavak ağacları gibi. Senden bana yadigar kalan her anıyı bir kez daha bir kez daha yaşarım. Aşkım da benden yadigar kalır sana..

Kanka Bot
12-12-05, 14:39
BENİ SEVMEYE NİYETLİ MİSİN ?


Bitmez tükenmez martıların haykırışı var yüreğimde sana dair uçup gelen. Bir yarım sesle sesleniyorum beni duyar mısın? Ayın o acılı suratının ardından gün doğduğunda, kanatlarını çırpan bir küçük kuş olduğunda sabah, sen yüreğini geçmişin kirinden arındırıp benim ellerime koyacakmısın? Beni sevebilir misin? Niyetli misin buna ? Sen ilk yazın kuçağında uyurken yağmurlu serin akşamları düşünüp ödünç verilmiş yataklarda geçirdiğin sevişmeleri hatırlayıp kahrolacak kadar niyetli misin buna? Toğrağın iliğine ve kemiğine işleyen çok eski bir yağmur kadar beni içinde barındıracak mısın? Ay düşmüş toprakta menekşe kokulu öpüşmelerle geçikmiş iklimlerin ortasındayız seninle.

Zaman durdu sanki birden tartışmalar bitti. Güneşe dönüyor ayçiçeği gün hızlandığında ve ben her güne uyandığımda sana dönmeye niyetli. Sana diyor ki gözlerim; sen bir kırlangıç gibisin. Hayatın sana verdiği uslanmaz ruhun içinde her baharda bana dönen ama güzün hep göç eden... Ve ben korkuyorum seni sevmekten.

Bitmeyen şarkılarla avunmayacağım bundan böyle. Bak şimdi gökyüzüne, hayali bir gölgeye dönüşüyor benim bedenim. Her nefesinde solumaya başladın bile beni. Ve ben korkuyorum. Bir kasımpatı çiçek açıyor sarı taç yapraklarıyla. Ve gözlerim tiryakisi olduğum kahvenin tadında. Bunu biliyorum gece parçalanıyor, yıldızlar çıkıyor yüreğimden. Kirpiklerim titremeye başlıyor. Bu kız çoçuğu yüreğine yumulmuş ve bir daha ağlamak istemiyor, anlıyor musun?

Kanka Bot
12-12-05, 14:41
BEN SENİ SEVDİM


Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözleri degil,yüregimdi seni gören.
Sen damarlarimdaki kana karisip,geldin oturdun yüregime.Bir baska yerde
olamazdin zaten.Sen benim en degerli yerimde,yüregimde olmaliydin,orada
kalmaliydin.
Çok aska ev sahipligi yapan bu yürek,ilk kez bukadar kolay kabullendi
seni.Herhangi bir konuk degildin artik.Buyüzden ne agilama fasli vardi nede
ugurlama.O yüregin gerçek sahibiydin.Simdi sonbahar kisa giriyoruz ya...
Ben dört mevsim bahari yasadim seninle Çiçek çiçek açtin yüregimde.
Gökkusagi zayif kaldi senin renklerin karsisinda.Taze bir yaprak gibi
yesildin.Açelyaydin pembeliginle.Üzerine çig taneleri düsmüs sari
güldün.Kirmiziydin bir ates gibi.Ve maviydin... En çok bu renkle anmayi
sevdim seni.Denize tutkundum,denizi sensiz,seni denizsiz düsünemedim. Seni
severken dünyayi da sevdim ben,insanlari da...Kendime bile dar gelirken,
içinde herkeze olan bir hayatin sahibiydim artik.

En kizgin, en tahammülsüz oldugum anlarda bile seni düsünmek yetti
bana,içimdeki sevinç yüzüme yansidi,güldüm. Beni böylesine güldüren senin
sevgindi ve ben kaygisiz,içten gülüsün ne demek oldugunu, nasil güzel bir
sey oldugunu anladim seninle. Her seye ragmen sevdim seni.Güçlüydüm ve asamayacagim hiç bir zorluk yoktu. Koca bir kente,koca bir ülkeye kafa tutabilirdim.Sen elimden
tuttugunda,patlamaya hazir volkan gibi hissederdim kendimi.Menzil sendin ve
ben o menzile ulasmak için önüme çikan herseyi yok edebilirdim.Sana ulasmami
engelleyecek herseyi eritirdim,kül ederdim.Sana ulastigimdaysa sakin bir
göle dönüsürdüm.Ve o göle birtek sen girebilirdin.

Sevdim ve hayrandimda...

Her halin çekti beni.Durusunu,uyumani,gülmeni,kizmani,
saskinligini,safligini,kurnazligini,çocuklugunu, olgunlugunu sevdim.Sesini
de sevdim suskunlugunud****üçük
oyunlarini,kaprislerinisitemlerini,korkularini sevdim.Seni ve o doyumsuz
sevdani, uçari sevdani anlatacak kelime bulamadim çogu zaman.Sigmadin
cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadi.
Seni severken yorulmadim.Çünkü sen yasam kaynagiydin.Hergün
yenilendim.Seninle çogaldim,büyüdüm.Eksik kalan neyim varsa
tamamladin.Ölmeyecektim çünkü sen ölümsüzlügün ta kendisiydin.
Sevdim iste ötesi yok...

Kanka Bot
12-12-05, 14:42
Hep ertelenen bir an hiç yaşanmamaya mahkumdur. Düşlerin bekleyişini yalnızca bir hüsran karşılayacakdır. Mevsimleri sayarsak ömür baharsız tükenir gider. Sevdiklerimizi bulmak yada bulduğumuzu sevmek tercihi en zor olan iki seçenektir bu sınavda...

Boşuna akan ırmaklar mı var yüreğimizde, sebepsiz mi çoşkun bir denizde maviye hasretliğimiz? Ufuk ta görünen o ki mutluluk tek kişiliktir aslında. Karşımızdakinin çabasına ihtiyacı yoktur mutluluğun, Aşkında sevdiğin kadar büyüktür. Sevdiğin sürece meydan okur dünyaya.

Hasretle beklenen gelmez hiç bir zaman o hasreti yalnız tüketirsin. Karşılık bulmuyorsa sevda umut değil kendini hükümdar sanan köleler üretir, dönemezsin. Ama boşuna geçmemiştir dolan vakit. Heba olan şiirleirn değildir. Türkülerin diliyle yas tutan geceler, sırdaşlığını hiç farketmez. Kıymetini bilmediğin kır çiçekleri yeniden açar o gül solarken.

Ayrılanlar yıllar geçsede üstünden hep aynı acıyı çeker. Ama yollar hiç bitmez. Sonuna geldiğini zannetiğin yerler birer duraktır aslında. Ve sen yolculuğunu gönüllü bitirmişsindir o durakta. Güneş hep geç kalırmış gibi gelir, sen bir baharda mevsimler başka havada... Gerçeklerle düşler yerini kaybeder. Bir tek o kalır yüreğinden hiç gitmeyen. Aynı bakışlı resmine saatlerce dalışın kalır, sevdanın tutsaklığında acılarını dindiremeyen...

Şöyle dimdik durup rüzgara karşı ''Ey hayat sen şavklı sularda bir dolunaysın, aslında yokum ben bu oyunda, ömrüm beni yok saysın'' diyerek çekip gitmek gelir aklına, Bedeninizin parçalanması hiç umrunda değildir, ama sevdiği uğruna ölenlerden olmak istemezsin. Çünkü yalnız yaşarken bir ihtimal daha vardır. Belki ölüme değil ama onun hayatına geç kalmışsındır. Uzaktır öyle kalacaktır belki. Hep bir umutla beklenirken sevda habercisi, yüreğini teselli etmekde sana düşer.

Her şeye rağmen korkutmasın seni bu sevdanın ateşi. Her yangın önce başladığı yeri yakar. Sana küçük kendime büyük gelen yüreğimde yıllar geçsede senin adını yazar. Ve bil ki sevdiğim, uslanmaz ruhum yaşadıkça seni sever, seni sevdikçe yaşar..

Kanka Bot
12-12-05, 14:42
Yüreğim bir ayraç misali takıldı bakışlarının arasına.
Günlerden hangi cumartesiydi veya pazardı inan hatırlamıyorum. Anlamsız olduğum, sıkıldığım, boş boş etrafa bakındığım anlardan birinde avuç içlerimin arasına aldım sesini ve seni aradım.
Yolculuklar neden daima alfabenin sonuna doğru başlar ki?
İşte benimkisi de böyle bir yolculuktu. İlkin loş bir karanlıkta “merhaba” dediğim, sonrasında da adresini bilmediğim bir kapı aralığında söylediğim bir merhaba…
Yüzünde küçücük çocukların kırılgan ifadesiyle aralık bir bakışta tutulmuştum gözlerine. Benim kadar derin bakıyordun. Öyle zamana borcun yoktu diğerleri gibi. Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettirene kadar, içime doğru bakıyordun. İçim ne de çok ezildi gözlerimi kaçırdığım, başımı öne eğdiğim ve hatta ilk defa tenime dokunduğun zaman.
Söylesem hangi izi taşırsın bedeninde benden kalan ve kim bilir hatırlar mısın sırılsıklam bedenine dokunduğum anda sana söylediklerimi?
Canımdan çektiğin adını benim için saklar mısın?
Saçlarım darmadağınık
Oysa daha bu sabah senin için hazırlanmıştı her şey.
Telefon defterine baktım, bir daha ve bir daha ve son bir defa. Seni aramak için sebepler yaratmaktan yorulan beynim sonunda uykuya verdi kendini. Aklım ve sen uykuya daldık.
On altıncı boyuttaydık seninle. Buraya kadar gelmemize izin veren ikinci boyuttu. Sayende arada geçen zamanları algılama fırsatım bile olmamıştı. Çünkü her şey çok hızlı olmuştu.
Oturdum… Elimdeki fincanda gittikçe soğuyan bir çayın ve vücuduna yavaş yavaş yayılan alkolün, az sonra bitecek hüznü yerleşmişti bakışlarımızın arasına.
Sanırım ben, bir tek seni alamadım o bakışların isimsiz randevularına.
Yapamadım…
O resmin üzerime düşen gölgesinden sıyrılamadım.
Hiç bilmeyecekti…
Duymayacaktı...
Yine kaldığı yerden alacaktı ellerini ellerine. Ama ben yine de yapamadım.
Mevsim sancıları yine her zamanki gibi gri şehrin sokaklarında içimi acıtıyor. Eksiliyorum senden içeri, sana doğru. Hiç kendine boğulur mu insan? Mahkemede hem sanık hem tanık olur mu? Erteler mi arzunun dolaştığı bakışları gözlerinden?
Terk eder mi o kırılgan titreyişi?
Anlaşılmayacak biliyorum. Yine de seni satır aralarına gizliyorum, kimse bilmeden, kimse duymadan.
Doğanın çam kokulu düşlerine emanet ediyorum o akşamı da. Işığın yerini küçücük ışıltılar almıştı hani.
Neredeyse sana (d)okunacaktım..
Dedim ya günlerden hangi cumartesiydi ve belki hangi pazar, hatırlamıyorum. Artık ne önemi var ki!?
Şimdi sana söyleyemediklerimi alıp yanıma gidiyorum.
Arkamdan bakar mısın yoksa gelir misin düşünmek istemiyorum ve yine her zamanki ve hiç bilmediğin gibi “sana” yalan söylüyorum.
Canımdan çektiğin adını benim için saklar mısın?

Kanka Bot
12-12-05, 14:43
İnsanlar gördüm kendilerine yabancı kendilerine garip kendilerine uzak. Hiç bitmeyecek bir yolun yolcusu gibiydiler. Ne dinlenebilecekleri bir mola yeri ve nede zaten varabilecekleri bir yer vardı. Ruhlarındaki kabullenmişlik çirkin yüzlerine yansımıştı. Birbirlerinin kopyası bu insanlar arasında bir yabancıydım ben. Beni aralarına hiç almadılar, zaten hiç girmek istemediğimi bilmediler ki. Tek kelime konuşmadım onlarla. Yine de onlarla aynı adımları atıyordum bilinçsizce. O hiç bitmeyecek sandığım yola çıkmıştım onlarla birlikte bir kere.



Koyu gri bir havanın hakim olduğu o yolda ne bir tek yıldız gördüm nede bir tek yağmur damlası düştü yola. Ne sıcak vardı ne soğuk. Kara, kirli bir toprağın üzerinde atıyorduk adımlarımızı. O uzanıp giden yolda ne bir yeşil, ne de mavi yoktu. Görünen sadece uzayıp giden sonsuz bir grilikti. Yol uzayıp gittikçe, binlerce kişi katılıyordu bize. Amaçsız kalabalığa katıldıkça katılıyordu insanlar.

Ses yoktu, gülüş yoktu, heyecan yoktu, sadece nefes almaya odaklanmış bir insan güruhu vardı. Bense içimde çoğalttığım sesimi, bir mutlu yüze sakladığım gülüşümü, bir sıcak yüreğe sakladığım sevgimi dışarı vurabilmek için çırpınıyordum. Ama hiç bir yüz, hiç bir ses bu cesareti vermiyordu bana. Bu bıktırıcı, bu tekdüze, bu amaçsız adımların atıldığı yolda bir başka seçenek olmalıydı. Hissediyordum, ben bu yola bu insan kalabalığına ait değildim. Aynı şeyleri hisseden benden başkaları da olmalıydı.

Sonra hiç varılmayacakmış kadar uzakta bir kuşun havalandığını gördüm. Bir umut yakalamıştım sonunda. Adımlarımı hızlandırdım. Sıyrıldım kalabalıktan. Koşmaya başladım. Kuşa yaklaştıkça gri hava dağılıyor, güneşin ısısını hissediyor, gökyüzünün maviliği çiçeklerin her rengini görüyordum. Ve en sonunda seni gördüm. Ordaydın. Küçücük ama yemyeşil bir çayırın ortasında, gelincikler içinde öylece oturuyordun. Senin az ötende hava kurşun gibi griyken. Senin başındaki gök masmaviydi. Ve sen gözlerini o maviliğe dikmiş uzaktan gelecek birini bekler gibiydin. Ben gördüklerim hissettiklerimin karşısında donmuş ve öylece kalakalmıştım. Yüzüme bakıp sadece "HOŞGELDİN" dedin. Ve o ses yeniden hayata döndürdü beni. İçimdeki bastırılmış gülümseme yansıdı yüzüme önce. Yüreğimin atışı hızlandı, tenim ısındı sonra. Az önce terk ettiğim o kalabalık yanımızdan geçip giderken biz senle el ele gülümsüyorduk onların şaşkınlığına.

Artık senle bir sevdanın iki ortağıydık. Şimdi içimde çoğalttığım sesimle haykırıyordum herkes duysun diye...

Hiç kimse sevdama senin kadar yakışmadı ve sevdam hiç kimseyi senin kadar yaşatmadı yüreğimde...

Kanka Bot
12-12-05, 14:44
Geceydi seni bana taşıyan...Sen geceye yakındın, bende sana....Ağır aksak işleyen zamanın düşürdüğü tuzaklardan kurtulup geldin, hoş geldin.Korkularınla, sırlarınla ve sadece gözlerine derin bakanların görebileceği acılarınla geldin, iyi ki geldin..... Bekleyişlerimin içine hapsettiğim özlemlerim vardı.Nicedir kimseyle paylaşmadığım hüzünlerim.Soramadığım sorularım.. Hatırladığımda yüreğimde yaratacağı o korkunç sızıyı duymaktan korktuğum için beynimin bir köşesine fırlatıp attığım ve bir daha hiç dokunmadığım anılarım vardı....Şimdi özgür bıraktım özlemi.Şimdi hüzünde sevinçte doyasıya yaşanıyor bende.Sorular cevabını buluyor, anılar canlanıyor çünkü sen geldin.Susmak ne çok akıllandırmış beni... Ne çok biriktirmişim kelimelerimi....Bir bir dökülürken dilimden sevda sözcükleri senin o tedirgin duruşun bile durduramıyor beni."Seni soluyan bir rüzgara kapılmış gidiyorum.", yüreğimi bir yelken gibi açtım, seninle dolduruyorum.Seninle olmanın, seni yaşamanın ve zamanı sadece seninle paylaşmanın eşsiz hazzını duyumsuyorum, ne iyi ettin de geldin.....Bir büyüysen bozulma. Bir hayali yaşıyorsak kaybolma. Hep biz çözecek değiliz ya gerçeğin düğümlerini, bırak kendi halinde kalsın. Ruhuna talibim ben asıl gerçek bu. Kaçışlardan bıkmış, hep yarım kalmış ruhum da bir tek seninle doyuma ulaşacak, kendini bulacak. Dedim ya, sen geldin.Bir de mavi var öyle ya..... Nereye saklamıştım maviyi ? Kimlerden gizlemiştim de yok sansınlar istemiştim ? Bak, güneş bile mavi mavi parlıyor görüyor musun ? Yavaş yavaş yok oluyor yüreğimin gri katmanları. Maviyle anılıyor görebildiğim her şey.En çok maviye tutkunum ben, bu yüzden mavi sen oluyorsun, çocuk gibi seviniyorum. Sen maviyle geldin..Sahi , çocuk olmayı ne kadar özlemişim ben... Senin içindeki çocukla oynayacak bendeki çocuk. Yalansız ve saf olacak. Kumdan kaleler yapacak, içine seni koyacak. Kaleyi yıkacak, seni kurtaracak, kahraman olacak.Çığlıklar atacak, yorulmayacak, sensiz hiç bir oyunda "ebe" olmayacak.Korkma , içindeki o çocuk hep yaşayacak, kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim.Çünkü sen o çocukla varsın, o çocukla geldin.Yoktum ben , senden önce yoktum sanki. Sen geldin varlığını bildim. Sen geldin bir dokunuşun, bir öpüşün nasıl da büyük bir hazza dönüştüğünü gördüm. Sen geldin ben oldum, aşk oldum.Sen geldin....ama ne güzel geldin...

Kanka Bot
12-12-05, 14:44
ÇAĞIR BENİ



Aşk adına işlediğim bütün günahlarımı kutsal sayarak yağmalanmış gecelerimin hüznünü bir bohça gibi sırtıma vurarak tutkumu ve
öfkemi,tutukladığım gözlerinin rengine boyayarak gelirim.
Hiç saklamadım duygularımı ama bir çocuk var ki içimde, asırlardır uykuda.Asıl ben oyum asıl o uyandığında ben hayata daha çok sarılıyorum.Konuşmaya hasret o çocuk artık uyusun istemiyorum.Onu uyandıracaksan ve büyüteceksen gelirim.Hep seni, sana ve bütün ağırlığına rağmen taşıyacağıma, hep seni sen kadar uzaklarda bile yaşayacağıma inan…
Hiçbir zaman senin gözlerinin gizliliğindeki güzelliği unutmayacağımı inan. Ve benim kuşatma altındaki düşlerimi ve düşlerimdeki gülüşlerimi de senin kanatmayacağına inanayım.İnandır beni gelirim..
Bakışlarımla okşayarak yüzünü gece yarısı hasretlerinin yoldaşı olurum, bölünmüş düşlerinde ve yalnız gecelerinde bak bana, hep konuk olurum sana..Şiirlerinde hep yeni umutları yeni sevdaları anlatan bir ozan gibi sana dair dizeler yazarım.Seni anlatmayacak her sözcüğü kullanılmaz kılarım.Salıveririm yüreğimi bir ezginin notalarına..Söyle şarkımı gelirim.
Rotasını kaybetmiş bir gemi gibi fırtınadan fırtınaya sürüklenirken Kara Göründü diye bağıran bir tayfanın sesindeki mutluluğu taşırım ben limanım sensin.Bir tek sana sığınırım korku dolu dev dalgaların şiddetinden.Aç kapılarını gelirim.utangaçlığımı, güçsüzlüğümü, üzerini yalanlarla örttüğüm hatalarımı bırakarak acı ve gözyaşını unutarak umutlarımın da ellerinden tutarak gelirim.
Biz seninle ölür gibi öpüşmeli öpüşür gibi bölüşmeliyiz hayatı..hesapsız mekanlarda ve zamansızca.ayın karanlık yüzünü düşün, güneşi kucakladığın anı düşün başını göğsüme yaslayıp sustuğunda belki de ömründe ilk defa geçmişteki hoyrat sevdalara inat sen de yum gözlerini Sevda ile dağla yüreğini..Ben sendeyim, kazındım bir kez yüreğine..bundan böyle ihanetin adının bile anılmadığı bir ülkede, hayallerini azaltmadan bir baharı ve sonraki bilmem kaç baharı benimle birlikte yaşam istiyorsan çağır beni..GELİRİM SEVGİLİM!!!Çünkü seni çok seviyorum ne yazık ki bunu sende biliyorsun..

Kanka Bot
12-12-05, 14:45
Bazen öyle bir iliskiye tutulursunuz ki, ne sevebilir,ne terkedebilirsiniz. Kör kütük baglanmissinizdir aslinda... En güzel yillarinizin, aci tatli hatiralarinizin ortagidir; iç çekismelerinizin müsebbibi, yazilarinizin ilhami, sohbetlerinizin konusudur. Gözyaslarinizda, bilinçaltinizda, kahkahanizdadir. Korkunca saklandiginiz bir siginak,cosunca öptügünüz bir bayrak...Sevdaniz riyasiz, çikarsiz, karsiliksizdir.Sinirsiz ve nihayetsiz; "Ölmek var, dönmek yok"tur. * * * Lakin gün gelir anlarsiniz; içten içe bir seylerin kanadigini... Tutkulu sevdalarin gizli hançerleri baslar parildamaya...Surasindan, burasindan elestirmeye koyulursunuz: "Söyle görünse, öyle demese, degisse biraz ya da eskisi gibi olsa..." Baskalarini örnek göstermeye, "Bak onlar nasil yasiyor" demeye baslarsiniz. Hem birlikte yasayip, hem özgür olmanin yollarini ararsiniz. Askinizin gözü kör degildir artik, yanlisini görür düzeltmek istersiniz. "Eskiden böyle miydi ya.." diye baslayan sohbetlerde açilir elestirinin kapisi; açildikça, bastirilmis itirazlar yükselir bilinçaltindan... Böyle süremeyecegini bilirsiniz. Degissin istersiniz. O, sevgisizliginize yorar bunu... Ihanete sayar. Tutkulu iliskilerde ihanetin bedeli ölümdür. "Ya sev böyle ya da terket" diye gürler... * * * Bir zamanlar bir gülücügüyle alacakaranligi isitan o rüya, bir kabusa dönüsür birden... Kapatir gönlünün kapilarini, yasaklar kendini size... Hoyrattir, bakmaz yüzünüze... Zehir akar dilinden, konusturmaz, suçlar,yargilar mahkum eder. Mühürler dudaklarinizi, yirtar atar yazdiklarinizi, siler sizi defterden... "Iyiligin içindi hepsi, seni sevdigim için..." dersiniz,dinletemezsiniz. Ayrilirsaniz asamayacaginizi bilirsiniz, lakin böyle de sevemezsiniz. Ihanetten kirilmistir kaleminiz; severek, terk edersiniz... * * * "Madem öyle..."nin çagi baslar ondan sonra...Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep baskalarini seçmistir, madem ki kiymetinizi bilmemistir, o halde "günah sizden gitmistir". Lanet ederek bu karsiliksiz aska, çekip gitmeleri denersiniz. Askin göçmenlik çagi baslar böylece... Daha özgür olacaginiz limanlara demirlerseniz bir süre... Ne var ki unutamaz, uzaktan uzaga izlersiniz olup biteni... Etrafi bir sürü ugursuzla dolmus, kurda kusa yem olmustur. Deli kanlilar, eli kanlilar, ugruna ölenler, sirtina binenler sarmistir çevresini... Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye... Ugruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla... "Bana ne... kendi seçimi" diye omuz silkmeye çabalarsiniz bir süre... Ama sonra... ansizin kulagimiza çalinan bir sarki ya da kapi araligindan süzülüp gelen bir koku, hatirlatir onu yeniden... Yaban ellerde, baska kollarda ondan bahseder aglarsiniz. Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, sarkisini dinlemeyi, yemegini yemeyi, elinden bir kadeh raki içmeyi... Karsi nehrin kenarindan hasret siirleri haykirirsiniz, sular kulagina fisildasin diye... Dönüp "Seni hala seviyorum" diye bagirmak geçer içinizden...Dönemezsiniz. Göremedikçe baglanir, uzaklastikça yakinlasirsiniz. * * * Anlarsiniz ki bir çaresiz asktir bu, ne onunla olur, ne onsuz... Hem kollarinda ölmek, kucagina gömülmek arzusu, hem "Ne olacak sonunda"kuskusu... Böyle sevemezsiniz, terk de edemezsiniz. Sürünür gidersiniz...

Kanka Bot
12-12-05, 14:46
Gidişine değil sitemim, beni sensiz günlere mahkum etmene...

Bende olduğundan beri ne zaman aynaya baksam , kendimi bulamıyorum. Gözlerimde gözlerini, dudaklarımda gülüşünü görüyorum. Hep nefesini soluyorum, tenimde bir ürperti beliriyor. Koca şehir susuyor sadece sesin çınlıyor kulaklarımda. Bakabildiğim kadar ileride, dokunabildiğimce yakındasın ama hasret kalıyorum bebek yüzlüm gülüşüne.

İstanbul gibi bakıyorsun bana, gizemli ve buğulu. Hem içinde olup , hem yalnız yaşamak bilsen ne kadar zor geliyor. Hayat kavgasını sürdürüyor sevdam. Aşk can çekişiyor gecelerimde. Tenine susuyorum Marmara’nın derinliklerinde. Yeditepe çalıyor sanki seni benden, yavaş yavaş tüketiyor.

Gökyüzüne yıldızlarla tutunan peçesini çıkarıyorum karanlığın. Pencereden yatağına süzülen ay ışığı olmak, yüzünü sürdüğün yastık olup düşlerine avuç açmak için. Bedeninde serilmeliyim gece gibi. Meleklerin uyurken bıraktığı gülüşü seyretmeliyim başucunda.

Kalmamı istermisin, yıldızlar bir bir gömülürken sabaha ? Dokunmamı istermisin ayaz düşen tenine ? Hani utanmazlığın koynunda kendinle sevişmelerinde yanında olmamı istermisin ?

Kuruyan teninde terden boncuklar yapabilirim, güzel bir melodideki piyano tuşlari gibi dokunabilirim vücuduna, kıvrımlarınla ahenkli yaşayabilirim seni. Rüzgarın dağlarla kucaklaşmasını, dalgaların kıyılara cilvelerini getir aklına. Önce, süzülmelerini hisset kumlara köpüklerinin, sonra kızışan rüzgarla tut ellerimi. Tüm gücünle sarıl biçare kimliğime. Açlığımı , susuzluğumu , sırlarımı bitir gecede. İçimde kıpırdanışların , yüreğimde sıcaklığın, dudaklarımda titreyişleri sevdanın, tenimin ürpertisinde nefesin olmalı...

Dağıt hazan düşen yatağımı. Güneşim ol Eylül gözlüm. ‘Seni istiyorum’ diye yutkunduğum nefesimi al dudaklarımdan, sırlarımı çöz öpüşlerinle. Ay gibi yum gözlerini geceye, yıldız gibi kay geç düşlerimden. Tadını bilmediğim, tenine düşmedigim hayal olmaktan çık, dökül şehvetinle.

Söyleyemem sana yanan tenimi, kıvılcımı düştü bir kez içime. Kıvranışlarım kadar sessiz uykusuzluğum. Her dokunuşumda kendime, haykırışlarım suskunluğum aslında.

Kendime sarılıp yatağın bir ucunda tüm ürkekliğimle gelişini beklerim. İçimden akan ılıklığı, sıcak sevdayı sana sunmak , sadece hayalinle bütünleşerek yaşamak çok zor be aşkım... ‘SEN’ bendeysen, benimsen .. Neden geceler isyanım ? Kirpikten bulutlarını arala artık, güneş gözlerinde kapalı kalmasın, Uyan ! Dünya güneşe , ben sana kavuşayım. Seni seviyorum Eylül bakışlım...

Kanka Bot
12-12-05, 14:47
Yâr' e Mektuplar

ey bu şehrin güzeli, kalbimin yalanı, derviş yüreği hanemizden, sonu gelmez bir yolculuğun ıssız ve hoyrat, insan ve yalan kokan penceresinden unutulmuş yitik bir gençliğin küçücük bahçesindeki yaşama duacı beyaz papatyalara ve içli sarmaşıklara mecbur ettin bizi. Biz ki sevdayı yüreğimizin en derin, en soğuk ve penceresiz hanesinde saklardık. Korkardık yiğit ve cesur olacağımız yerde kaypak ve aşka müptela olmaktan. O kadar kendimizden uzak, o kadar yabancı şehirlerdeydik ki adımız anıldığında binlerce çiçek solar, binlerce kuş uçuşurdu çığlık çığlığa. Akşam olurdu çocuklar çekilirdi evlerine hayatın ağır bir işçisi gibi. Yıldızlar düşerdi, biz kalbimizin yabancısı olurduk. Kireç badanalı duvarlar arasından, fukara gönlümün gelgitleri arasında; gurbet ve hasret ortasında, şehirden ve insanlardan kaçan, olmayanı arayan bu gözler önünde eşsiz bir tebessüm, asil bir edayla görünüveren; hüznümün, gözlerimin ve yüreğimin perdelerini aralayıp hayatımıza düşen, bizi sarsan suret, güzellik, zarafet ve nezaket. Biçimsiz, kuralsız ve haşarı dünyalara sürgün ettin bizi. Yüreğimize el sürdün, gülümsedin yok ettin. Şimdi kalbim çıkışı olmayan bir zindan, gözlerim gardiyan, Yağmur yağar düşlerim silinir, yavru ceylanlara yol gösterir adım. Ellerimden çiçekler açmaz ama hüznümden bağ bahçe çoğalırdı. Adımlarımız dolaşırdı, biz hayatın köylüsüydük. Ey bilinmeyenim, hayata gülüp geçenim, Çocukları bilir misin? taş ve toprak avluda tarladan annesinin yolunu bekleyen, uzamış kirli saçları, lastik pabuçları, kırk yerinden yamalı elbisesi ve donuk bakışlarıyla umudu pörsümüş, yüreği büyümüş o çocukları. O çocukların buruşmuş gönlünü, dünyayı sığdırıp, çocukluğunu sığdıramadığı o gözlerini? Güneşi avuçlayamayan o ellerini? acıyla akran düşlerini? ayaza kesmiş hayallerini? solmuş, pörsümüş ve ertelenmiş uykularını? Mahcup delikanlının mazlum ve yetim sevdasını? gelinlik kızların çeyiz sandığını, gece uykularını? Annenin yüreğini, babanın direncini? Hayallerinden büyük bir şehirde sırtına hatıralarını ve tedirginliğini sarmış bir çocuk oldun mu? Sahi sen hiç yaşadın mı ?E benim günahım , beyaz yarim ,Dün bütün sayfalarını kopardım hayatın . Tecrit edilmiş ne varsa yaşamaktan yana özenle yakama yapıştırdım. Dudaklarıma bir sigara iliştirip usulca sokaklara açıldım. İnsanlar benim kadar yalnızdı. Çaresiz yürüdüm. Yanımdan geçen bir çocuğa ellerimi uzattım, saçlarını okşadım. Kuru yemişçinin önünde çekirdek çıtlatan serçelere selam verdim içimden. Gurbete sevkıyat yapan trene el salladım .... Kağıttan uçak yaptım, sana selam gönderdim.



Sahi düşlerine uğradı mı ?

Kanka Bot
12-12-05, 14:48
DİNLE
Ne zaman nasıl sevdim seni bilmiyorum.Oysa ki yasaktın bana, yasaktım ben de sana.
Bahar gibi çıkıp geldin, tam da karakışın ortasında.Sesini duymak öyle huzur vericiydi ki içimde binbir kelebek uçup,kanat çırpıyordu sanki.
Heyecandan yüreğim kurudukça bahar yağmurları gibi yağıyordun ruhuma.
Sonra güneş olup açıyordun.Rengarenk gökkuşağı gibi
aşk olup sarıyordun tüm benliğimi...Gökyüzünde süzülen uçurtma gibi uçuyordum bende senin aşkınla..
Seninle konuşurken bile sesin sesime değdikçe nefesim kesiliyordu.
Hep gülüyordum,güldürüyordun yüreğimi sen benim.Öyle benleydin ki, öyle sen olmuştum ki..
Dinlediğim şarkılara mı seni alıyordum yoksa sen mi bana şarkılar oluyordun?
Sevdim işte seni, hiçte saklamadım,saklıyamadım...Seni sen olduğun için sevdim.Bana yalansız dolansız gelmiştin.
Herşeyin en güzelini hissettirişini sevdim...Ahh keşke birde benim olsaydın...
Olamadın....Olamazdın da...Yasaktın ama herşeye rağmen tatlıydın...
Bilirsin zaman zaman karamsarlıklara düşerim ben, işte yine öyleyim...Neden kendimi yüreğinden taşındırılmış hissediyorum?
Neden içimde ki bu acı? Neden?
Bak bana!.. Gözlerimde yaş, yüreğimde yas var, hepsi sana...
Bana hissettirdiğin gibi seviyorsan beni, tut elimi, sar beni..Hissettir bana aşkını yok et bu karamsarlıkları...
Ya da yüreğine yeni bir levha as SAHİBİNDEN KİRALIKTIR diye..

DİNLE
Dinle sevdiceğim
Dinle!..
Ben seni
Bu yüreğe
Kiracı değil
Sahibesi kıldım
Sakın olaki
Bu yüreği
Aşk kumarın da
Bozdurma...

Kanka Bot
12-12-05, 14:49
Her Bakışımda...

Gözlerine her bakışımda; gökyüzünün gülümseyen çehresine umut yüklü bulutlar çizebilmek için sepetinde denizler taşıyan mavi yürekli bir çocuk, yemyeşil nehirler serpiyor gözlerime...

Gökyüzüne her bakışımda; gözlerinin yemyeşil iklimlerinden yüreğime süzülen melekler, zümrütlerle bezenmiş kanatlarındaki elmas işlemeli sevda filizlerini ekiyorlar içime. Ve ben her sabah, daha da büyütebilmek için sevdamı, işte bu umutla kaldırıyorum başımı gökyüzüne...

Ellerine her bakışımda; denizlerin ufukları kucaklayan sinelerinden, sonsuzluğun ab-ı hayatına müştak masmavi umutlar getiren tebessüm sesli martılar konuyor ellerime...

Yüreğime her bakışımda; ellerine ömrümü sunduğum bir melek karşılıyor beni! Zarif kanatlarından sevda türküleri yayılıyor. Gözlerinden yedi veren güllerinin sıcaklığı süzülen bir minik kırlangıç olup götürüyor beni huzurun gizemli diyarına. Çoğalıyor umut!

Önce bulut gibi
Sonra yağmur
Gökyüzü gibi sonra
Gözlerin gibi!

Ellerin açelya, ellerin erguvan
Uzanır da ellerin
Mutluluklar filizlenir
Dokununca yüreğime...
Yüreğine her bakışımda; tarifi imkansız baharlar yeşeriyor içimde! Menekşe bakışlı kır çiçekleri sarıveriyor her yanımı! Küçücük yürekleri mutluluğun sinesinde neşelendirmek için çırpınan yemyeşil parklara, turuncu oyunlar serpen yıldızlar beliriyor göklerimde. O şirin gülüşünle bana hayat veriyorsun!

İnan ki Yar

YÜREĞİME SIĞMIYORSUN...

Kanka Bot
12-12-05, 14:50
Aşk Dedikleri
Aşk: en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o,adı kendisidir zaten.Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur.''Aşık oldum'' dediğiniz an akan sular durur,küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlar.Çünkü aşkın dili tektir.Aşk cesaret ister,kocaman bir yürek ister.Nedir bu aşk denilen şey?Elle tutulmaz,gözle görülmezbir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar,güzellikler?Aşk,hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir,bu yüzdende kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir.Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz.Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrınıda çözerdik herhalde.Ama o zamanda aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.Aşk hayata ve zamana karşı işlenen en büyük suç ortaklığıdır,aşk hayatın bütün tek düzeliğine,bütün sıradanlığına en soylu baş kaldırıdır.Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz.Ve elbette yaşanılan aşkı suçlamak,yargılamak,karala! mak da aşka yakışmaz.Bu önce haksızlık kendinize saygısızlık olur.İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını karşılık görmesede,acı çekeceğini hissetsede,yarın terk edileceğini bilsede,ailesini karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli aşkından.''SENİ SEVİYORUM'' diyebilmeli göğsünü gere gere.Aşk işte o zaman aşktır.Ve bunun doğrusu yanlışı yoktur,zaten aşkın kendisi doğrudur.Kime karşı duyuluyorsa bu aşk,doğru insanda işte odur.Aşkın zamanı yoktur hep hazırlıksız yakalar insanı.Evli olmanız,sevgilinizin olması,bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya çalışmanız,bağlılıktan korkmanız,ailenizden çekinmeniz,hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiçmi hiç umrunda değildir.İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelme yürekliliğidir,belkide yeni hayata geçebilme yoludur...Aşkın ne zaman geleceği belli olmadığı gibi,ne zaman gideceğide hiç belli değildir.Fazla vakti yoktur onun,uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülüde yoktur.Bir başka göze bakmaya bir başka tene dokunmaya baş!
laması okadar da zor değildir... Aşktan değil onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savunun aşkınızı. Biliyormusunuz hayat zaten kocaman bir yalan.Bu kadar sahteliğin içinde gerçek ve doğru olan tek güzellik AŞK lütfen ona haksızlık etmeyin.Aşkına,sana aşık olana sahip çık ve onu kaybetme.''SENİ SEVİYORUM'' demek için geç kalma! Sevgiyle kal...

Kanka Bot
12-12-05, 14:50
Aşkın güzelliğini ayrılığa bile aksettirmek mümkün mü? Bir kadında bu kadar güzel duygular yaratmak, öyle ki terk ettiğinde bile sana tapıyor olsun. İşte böyle olmalı bir erkek:

------

"vakit ayir(a)madiysan da saglik olsun. vardir bir bildigin... sana hep inandim ben.. gorusebilseydik, asagida okuyacaklarini soyleyecektim sana..

iste kalbim, masanin uzerine koyuyorum yine.. hic saklamadigim, aslinda senin bildigin “ben”...

“tesekkur”ler, “keske”ler ve isin asli..

“tesekkur”ler

- olmani istedigimde –kendi isteginle- yanimda oluverdigin icin
- tophane, fransiz sokagi, pia, sinema, on numara, ortakoy, bekri, kupeste’deki mesafeli yakinliginla kalbimi titrettigin icin
- beni “isik” diye tanimladigin sure icin
- hayatini benimle paylastigin zamanlar icin
- takside verdigin sam fistiklari icin
- elimi avuclarinin arasinda erittigin icin
- annenle konustugunda yuzundeki samimiyeti izlememe izin verdigin icin (o kadar guzeldi ki)
- koluna girmeme, omuz basini opmeme, saclarini koklamama izin verdigin icin
- gogsumun uzerinde uyukladigin icin
- dudaklarimda biraktigin tat icin
- bir tesekkur de “yukaridaki”ne.. zor zamaninda sana yardim etmesi icin dua ettigimde beni duydugu icin..

“keske”ler

- uzun yollar yapsaydik demir atla ya da degerli’yle (*)
- adana’ya gidip cilgin teyzenle tanisabilseydim
- yollardan gelip yol yorgunluðu yasasaydik birlikte
- tavla turnuvalarimiz olsaydi
- sahillere gidip, tranquilla’da nehrin ustunde kahvalti yapabilseydik
- pembe bluzumu giyip pembe rujumu surerken ben, sen aynadan beni izleseydin, ben bir gece sirf senin icin “guzel” olsaydim
- sana surprizler yapabilecek kadar “zaman”im olsaydi
- birlikte uyuyup birlikte uyanabilseydik
- market alisverisi yapip evde yemek yapabilseydik
- kis gecelerinde battaniye altinda film izleyebilseydik
- seni askere ugurlasaydim gozyaslariyla
- yuzume dolu dolu baksaydin, susarak anlasaydik birbirimizi
- sonradan okudugumuzda cok gulecegimiz asker mektuplari yazsaydin sen bana
- onca emek verdigin, “bir kadin icin yapilabilecek her seyi yaptim” cumlendeki kadin ben olsaydim da baska bir “son”umuz olsaydi


aslinda ben seni kalbimde, aklimda degil, basimin uzerinde tasirdim. durmaksa durmak, gitmekse gitmek, kalmaksa kalmak.. ama seninle...

borcum var sana.. beykoz’da krep.. hak kalmasin ustumde.. helal et.
gelincik recelinin dibini bana getirecektin, tadimlik.. o senin, afiyetle..

o gece sana bagirdigim icin cok uzuldum sonralari... oyle ya, delikanlica anlatmistin karisikligini.. ama terkedilen bendim. ruhum o an bunu gormek istedi, seni anlamak yerine..

bir de gecenin kor vakti, eve kahve icmeye cagirdiginda suruklene suruklene ortakoy'e gelmene neden oldugum icin uzuldum sonralari.. “carpediem” iste...

seni sana emanet ediyorum. “yukaridaki” zaten goz kulak olacak sana.. soz verdi bana :
- isyerinde isler yolunda gidecek
- istedigin fotograf makinesini en kisa zamanda alacaksin
- derin sular seni bekliyor, ikinci yildiz yakinda..
- oben gelip ailenin yaninda olunca gonul rahatligiyla gideceksin askere ve askerde rahat bir yerde olacaksin
- fistik ticaretinde isler yolunda gidecek, belki de adana’dan cikan ikinci “aga” sen olacaksin
ben ne yapacagim:

- bir sure geri donmeni bekleyecegim
- gelmedigini kalbime gosterecegim. ( soyluyorum, anlamiyor, anlayacak. o kadar! )
- tansiyonumu normale dondurecegim.( dusuk dusuk, nereye kadar? )
- degerli’yle(*) yol yapacaðiz.
- yillar sonra mugla’daki evimin verandasinda Duru’ya seni anlatacagim:

“bak guzel kizim, bu resimde gordugun esmer adama ilk goruste asik oldum ben..

dusunsene, bir yerlerdeyken onu hatirliyor, o yeri onunla yasamak istiyorsun. 28 yildir hayatinda olmayan biri icin endiseleniyor, meraklaniyor, uzuluyor, seviniyorsun. “o” seni heyecanlandiriyor, kizdiriyor, ellerini titretiyor.

sonra bir gun geliyor, senin gozlerinin icine bakarak, senin o’nun hayatina getirdigin sanstan, feribotta karsilastigi adamin hayata ve aska dair ettigi cumlelerdeki isaretten bahsediyor. gozlerin doluyor. karsinda, gecmisi ile bugunu arasinda kalan ve durustluk gosteren biri duruyor.

sonra soguk bir istanbul gecesinde romantik sarkilarin calindigi bir konserde, soyledigi butun guzellikler icin ona tesekkur etmeye karar verip yanagina icten bir opucuk birakiveriyorsun ve o, nazikce elini tutuveriyor senin.. aglamak istiyorsun.

guzel kizim, Duru kizim, masal gibi, degil mi?
ve gunun birinde, bu koyu tenli Cukurova adami yalniz kalmak istedigini soyledi.
gitti.
hicbir sey yapamadim.
o kadar aciksozluydu ki, kizamadim, kusemedim bile.. uzuldum sadece.. cok uzuldum.. bir dolu “keske” kaldi cebimde..”
.
.
.

iste boyle guzel gozlu sevgilim..
aslýnda bunca sozun bile adi yok, yeri yok.

ozledim seni ben..
saclarinin kokusunu ozledim.
buralarda cok aradim kokunu duymayi.. olmadi.

yarin aksam cunda’ya gidiyorum. saclarinin kokusu ordadir belki, denize birakmissindir belki.. ozlemimi giderir bir sure... sonrasý mý? bilmiyorum.

seni guzel anilarda hatirlayacagim ve iyilikle anacagim.

ben senin “sans”indim, sen benim “huzur”um.. teget gectik birbirimizi

“hic”, “yok”tan iyidir. umarim yok olmamissindir. asil guzellik; “iyi” olmak “iyi” kalmak..

Kanka Bot
12-12-05, 14:51
Ve Sen Seni İlk Tanıdığım Yerde Aynı Müzik Eşliğinde Vuruyordun Yüreğime.. O İlk Tanıştığımız Günki Gibi Beyaz Renkli Kıyafetlerin Vardı Üzerinde Ama Seni Güzel Yansıtmıyordu Üzerinde Yoğunlaşan Gözlere.. Senin Etkileyişin Kalplere Hitabın Duygularayken Yakışmıyordu Hitap Etmek Gözlere.. Kokun Yine Dünyanın En Güzel Kokusuydu Ama Beni Etkilemiyordu Bu Kez, Belkide Senin Kokuna Başka Kokular Karışmıştıda Ondan.. Bu Kez Heycan Değil Sadece Bir Burukluk Kaplıyordu Yürekleri, Yaşanamayan Her Güzellik Adına.. İçimde Derin Bir Köşede Kalmıştı Senin İzin Ama Bu Kez Senin Gözlerinde Başka Biri Vardı Sevgin Tükenmemiş Olsada.. Ne Acı Bir Olaydı Birçok İlki Bir Çok Heycanı Beraber Yaşayan İki İnsanın BİRBİRLERİNİ GÖRMEZDEN GELKİŞİ BİRBİRLERİNİ SELAMLAYAMAMASI BİRBİRLERİNE VEDA ETMESİ (allaha emanet oll DEMESİ).. Belliydiki ZAMAN VE KİŞİLER bizden çok şey alıp gitmişti.. Bakmaya kıyamadığım gözlerine bakamıyordum.. Seni Soranlara O ARTIK YOK YURTDIŞINA GİTTİ BİRDAHA DÖNMEYECEK DİYORDUM.SÖYLEYEMİYORDUM EVLENECEK OLDUĞUNU NİŞANLI OLDUĞUNU ÇÜNKÜ SENİ ÖYLESİNE KOCAMAN SEVİYORDUMKİ SENLE OLDUĞUM GÜNLERDEKİ BAĞLILIĞIMI AŞKIMIN BÜYÜKLÜĞÜNÜ HERKES GÖRÜYORDU SADECE DELİSİN SEN DİYORLARDI.ŞİMDİDE KALKIP O NİŞANLI VE EVLENİYOR NSIL DİYEBİLİRİM , Öylesine Fırtınalar Koparan Bir Birlikteliğin Ardından Herşey Yok Oldu Son Buldu Diyemiyordum.. En Zor Aşkım En Deli Sevdam Diyordum Sana Sen En Zor Aşkım Ve Deli Sevdam Belkide Son Sevdam Olarak Kalacaksın ama Farkına Varmayacaksın.. Yarım Kalan Her Sevgi Böyle Büyürmü Bilmiyorum Elbette Ama 24 üncu Yaşımın Bıraktığı Yarımlılık Büyüyor Ben Büyüdükçe.. Senin YÜREĞİN MUTLU Benim İse Yüreğim KANLI VE YASLIYDI Bu Aşkta Bir Umudun Kalmadığı Artık Bildiğimiz Tek Gerçekti...Ve Ben Seni İlk Tanıdığım Yerde Bu Kez ÖLÜ GİBİ BAKIYORUM DÜNYAYA...HANİ MSN DE BİR AVATARIM VARDI:KIZIN BİRİ SEVDİĞİ KİŞİNİN KALBİNİ SÖKMÜŞ ELİYLE VE ELİNDE VALİZİ TOPARLANMIŞ GİDİYOR SEVEN ERKEKTE SAĞ ELİNİ KALBİNİN ÜZERİNE KOYMUŞ KANLAR AKIYOR VE GİDERKEN ARDINDAN BAKIYOR...RESİMDE ANLATILAN ŞEY ŞU ANKİ ŞEKLİM HAYATTAYIM AMA YAŞAMIYORUM YAŞAYAN BİR ÖLÜYÜM...VE SÖYLENECEK ŞU AN HİÇ Bİ ŞEY BULAMIYORUM ALLAHA EMANET OL MUTLU OL BAŞKA NE DİYEBİLİRİMKİ

Kanka Bot
12-12-05, 14:52
Seni ne çok sevdim ben.
Ne çok gözyaşı döktüm senin için. Geceleri sen yatağında meleklerin
kanatlarıyla uçarken ben penceremin önünde senin rüyana girmek için dua ederdim.
Bir bakışına, bir dudak kıvrımında titreşen gülüşüne
ulaşmak için dünyanın bütün çiçeklerini önüne sererdim.

Şiirler, şarkılar, sevgiler içimde tutuşan bir ateş, onun yangınında
senin için kül kesildim. Ağır hastalar geceyi zor geçirir.
Sabahı bekler kırgın yürekler, hasta umutlar, yalnız ruhlar.
Yalnızdı gecelerim. Hastaydı gecelerim. Kan kaybından giden bir yaralı gibi
umarsızdı gecelerim. Bir uçurumun kenarına beni taşıyan karabasandı gecelerim.
Adına yalnızlık dedim. Sensizlik dedim.. Sen beni bilmedin, beni tanımadın,
beni sevmedin.. Bu bir ölümdü, bu bir fermandı .. Bıçak kesmez artık beni, ip asmaz,
çeküller yüreğimi taşımaz. Yaşamak mümkün değil,
yalnızlık karanlık kapılarıyla üstüme kapandı. Amansız acılar içindeyim.

Ey Sevdiğim.. Ben seni ne çok sevdim.
Dünya bildi, bir sen bilmedin. Yalnızlığın diğer adı aşka karşılık almamaktır.
Kaçılamayacak kadar yakın, tutulamayacak kadar uzak bir yerdesin..
Benim aşkıma yalnızlık kucak açtı. Senin yokluğuna dokundum, içim yandı.
Odamın çıldırtan sessizliğinde sana seslendim. Yankısı döndü dolaştı,
senin kapıların bana kapalı. Kendi sesim yine bana ulaştı.
Anladım ki beni hiç duymayacaksın.

Sana sitem edemem. Sana kırılamam.
Bir tek dileğim var senden, son bir tek isteğim.
O da MUTLU OLMAN.

MUTLU OL SEVDİĞİM.. BİRİCİĞİM..
AŞKIM. NEREYE, KİME GİDERSEN GİT YETER Kİ SEN MUTLU OL...

Kanka Bot
12-12-05, 14:53
Bu Sana Son Yazışım..

“Bu sana son sözüm” dermiş gibi bakan. Simsiyah harflerle kirletilmiş, bembeyaz
bir sayfa. Neresinden bakılsa acı, hangi satırından başlansa hüzün, hangi
kelimesi okunsa güvensizlik.

Oysa ki benim; batan güneşin ardından sarıldığım, tepeden aşağı inerken, çakıl
taşlarıyla birlikte yuvarlandığımda düşündüğüm biri var…

“Bu sana son yazışım…” bir ayrılığın ilanı gibi, ölünün üzerine son kürek
toprak, gözdeki son damla, son kez el sallamak gibi…

Oysa ki benim; Kışın soğuğunda, dalgaların kayaları dövdüğü anlarda,
fırtınalarda savrulurken sığındığım biri var…

“Bu sana son yazışım...” düşündüklerinin, hissettiklerinin ve yaşadıklarının
benim için zerre kadar önemi yok demek değilse ne bu? Sen istediğini söyle,
senin söylediklerinin hiç bir anlamı yok demek değilse ne bu?

Oysa ki benim; derinlerde soluksuz kaldığımda ve nefesimin bana ait olmadığını
sandığımda, sonsuz gibi görünen karanlığın ortasında, umudumun tükendiği anlarda
düşündüğüm biri var…

“Bu sana son yazışım…” diye başlayan ve sana hiç inanmadım, sana hiç güvenmedim
diye devam eden satırar bunlar. Üstelik inanmam ve güvenmem için yaptığın herşey
boşa kürek çekmek, yetersiz, yersiz ve saçma çabalardan başka hiç birşey değil
bunlar.

Oysa ki benim; burnumda yağmur kokusu varken, bulutlar hızla akıp geçerken, ve
çocuklar ağladığında, perdeler uçuştuğunda düşündüğüm biri var…

“Bu sana son yazışım…” ben bunları hak ettmedim… Ama sen herşeye müstehaksın,
üzülmelisin, kırılmalısın, parçalanmalısın, yok olup gitmelisin… Senin
söylediklerinden daha değerli başkalarının ne dediği, senden daha değerli
bakalarının ne düşündüğü demek bu.

Oysa ki benim; elimi uzattığımda ve saatin her çalışında, yanımdayken özlediğim
ve uzaklaşınca her an düşündüğüm biri var…

“Bu sana son yazışım…” Açıkca dilediğini yap, ben istediğim kadar daha
yanındayım. Kendimi hazır hissedince girdiğim gibi çıkacağım hayatından demek
bu?

Oysa ki; Aklımın kıyısında dolaşan ve dilimin ucundayken yanarcasına düşündüğüm,
deniz gözlerinde dolaşırken yemyeşil ormanlarda yok olup gittiğim biri var…

Tek kişilik dünyamda ölçülü adımlarla yürüyorum. Boshwer dim ve ben artık kendi
MaSaL ıma dönüyorum. Sana geliyorum. Aylardan Nisan, sabahın erken saatleri ve
bahar…

Kanka Bot
12-12-05, 14:55
Sen nesin hala çözemedim, hem dünyanın eşsiz güzelliği hemde en büyük üzüntüsü... Ben seni çok sevdim, ama sen hiç sevmedin. Kızamıyorum ben sana. Kızamıyorum ki! İnsan sevdiğine kızamıyor ki... Sen benim nefes alma sebebim hemde utancım, sen benim gözlerim, sen benim kör kuyularım.

Sen başka yerlerdesin, yanımda olmana rağmen ben senin yanındayken sen başka yerlerdesin. Hep elimi uzatsam tutarım seni, ama bi o kadar da çok uzaksın. Yüzüne bakarken sevdiğinin başka şeyler gelmek ister dudaklarından, dökülen kelimeler başka sözler ama bunu engellemek nasıl bişeydir bilir misin?! Gözlerine

bakarken içinin nasıl ürperdiğini bilir misin? Sen acı çekersin, ama karşındaki bunu bile anlamamaz. Sen içten içe hep ölürsün, yaşarken ölmek nasıl acı verir insana bilir misin? Ama sadece sen bilirsin... Ama sevdiğin için hiç pişman olmadım. İyi ki bu hayatta sen varsın, iyiki tanımışım.

Sen belki çok uzaklarda benden habersizsin. Ama ben senleyim bu da yeter. Sen sevesin diye ben seni sevmedim, sen benim olmadan da ben seni hep sevdim.

Bütün güzellikler seni olsun ömrümün canımın canı sevdiğim...

Kanka Bot
12-12-05, 14:56
Merhaba sevgili,

İnsan bazen yaşamın gerçeklerinden sıyrılıp başka hayallere yelken açmak istiyor. İşin sonunda yelkenlerin suya değeceğini hesap etmeden ama.... Nereye gideceğini bilmeden, sona ermesini istemeden, beklentisiz. Yazmadan, okumadan, aşksız, parasız, paylaşımsız yaşamak istiyor. Oturup derin düşüncelere daldığım hayatın gerçeklerinden bir an için sıyrılıp hayallere yelken açmaya çalıştığım şu zaman diliminde ne diyorum kendi kendime biliyor musun? Hayat; ortak birşeyleri olmayanların ortaklığı ile sürüp gitmekte. Gerçekte sürüp gitmekte olmadığının farkındayız hepimiz de, ortak birşeyleri olmayanların ortaklığına mecbur kılındığımızdan, ‘ben sana mecburum’ dizesinin inceliğini bile kavramaktan uzak ‘ben sana mecburum’ları varlık nedenimiz sayar olduk......



Seninle bir önceki yarenliğimde bir merhabaya açmıştık yüreğimizi sonra yoldaşlığa giden yolda adımlaşmıştık. Geldiğimiz nokta dostluk. Ancak bu dostluk ‘ben sana mecburum’ dizesindeki anlamda yoğunlaşmamızı getirecek beraberinde. Ben ötekini/seni dost kabul ediyorum ya, daha doğru bir anlatımla ben kendimi sana dost olarak sunuyorum ya, sana sevgi duyuyorum. Gerçek, yalın, bembeyaz bir sevgi. Ben kendimi sana dost kılıp, dost olarak sunuyorum ya! Senin başarılarından haz alıyorum, seni önemsiyorum, benim için dikkate alınacak, korunacak insanlar arasında baş sıraya yükseliyorsun. Seni büyütüyorum. Seninle olmak hayallere yelken açmakla eş değer benim için.....

Öteki/sen, bana günün herhangi bir diliminde (benim için bu noktada zaman zamansızlaşmakta) gereksinim duymuşsun, iki elim kanda olsa seni yanıtlıyorum kimi iç fırtınalarını dindirmek adına, kimi seni koşulsuz mutlu kılmak adına bende var olanı sunuyorum sana. Bütün maddesel değerlerin ötesinde bir yerde taçlanıyorsun. Seninle olan dostluğuma emek veriyorum, sevgi katıyorum, özen sunuyorum, hoşgörü ekliyorum, incelikle büyütüyorum yüreğimin en güzel yerinde.

Seni önemsiyorum, aşk oluyorum sana, hayat oluyorum, kucak, gözyaşı, evren de dinginlik aradığın en kuytu mekan, ses, sessizlik, şiir oluyorum, türkü oluyorum, ne olmak lazımsa o oluyorum hülasa başımız, gözümüz üstüne dostum diyerek......

Ve nihayet yoldaşlığa geçeceğiz diyorsun değil mi? Ben geçiyorum da, senin için kararı yine sana bırakacağım her zamanki gibi. Belki de sen kendin için öteki bana karşı hala arkadaşlıkta kalmış olabilirsin. Ancak dostluk güzel dostum, yaşandığı şekli ile bir denemeden geçerse (ki bu deneme istemli, bilinçli değildir kendiliğinden oluverir) sadece dostluğu deneyen bir krizden başarı ile geçerse yoldaşlık mertebesine erişebiliyor ancak. O nedenle ben yazdığım kimi dizelerde ‘can yoldaşım’ betimlemesini rahatlıkla kullanabiliyorum kendi adıma, çekingesiz.

Önce kendimi kendime yoldaş, git gide kendimi sana yoldaş kılarak.... Tut ki; dostluk süreci içerisinde bu dostluğu deneyen kriz döneminden geçmekteyiz.. Bu süreçte ortaya çıkan duyarlılıklar (bu tek taraflı tek olabilir, bu çok ‘iki’ taraflı tek olabilir, bu tek taraflı çok olabilir) saygıyla karşılanabildiği oranda yerini derin bir güven duygusuna terk edecek olan yoldaşlık evresi söz konusu olabilsin.Yoldaşlık senin kendinle, insanın insanla beraberliğinin en derinidir. Nasıl mı? İkili ilişkiler içerisinde kişilerden biri kendini yanılgılar, çelişkiler, zayıflıklar içerisinde buluvermiştir birden. Aşırı duyarlı olduğu bir dönemden geçiyordur belki de, olur a hatalar, yanlışlar yapmıştır, dengeler bozulmuştur, bütün bildiklerini yaşadıklarını sorguladığı bir devreye girmiştir. Hiçbir şeyin yolunda gitmediği zamanlardan birindedir belki de. O zaman ben kendimi kendime/sana yoldaş kılmışsam, adamışsam bilirim ki benim ilgime, anlayışıma, sevgime ihtiyacın vardır. Bilirim ki eğer kendime/sana yoldaşsam ben; sevdamla, desteğimle, dengemle yanındayımdır. Sana vereceğim sonsuz güzellikleri paylaşmaya açığımdır. Kendimi sana kapamam sana yoldaşsam, bütün zamanlarımı sana vermek için hazır olduğumu bilirsin bu birlikte yol aldığımız süreçte.

Sana yoldaşsam hatalarının, yanlışlarının hesabını tutmam. Ama sana yoldaşsam bir hatalı konum içerisinde gördüğümde seni ikaz etmekte de tereddüt etmem. Bu ikazın senin gelişmen yolunda yapıcı bir ikaz olduğunu bilirsin sen.

Sana yoldaşsam seni yıpratmaya, çökertmeye, incitmeye, aşağılamaya, örselemeye daha başta yanaşmam. Sana yoldaşsam bana güveniyorsun demektir, bu güvenini kötüye kullanmam, dahası senin güvenine ihanet etmem, seni kullanmam.... Sana yoldaşsam eğer bana yönelik kimi ihmallerine karşı seni suçlamam. Ancak kendince nedenlerin olduğunu düşünüp sonsuz bir hoşgörü ile açarım kollarımı sana. Sana yoldaşlığım emek ve sevgi ile gelmiştir bu güne ve alabildiğine özgürdür üstelik. Bu nedenle bir çok sıradan ikili ilişkilerde oluşan stresli, gerilimli anlara da göğüs gerebilmektedir .

Eğer sana yoldaşsam değerli dostum, o takındığın güçlülük masken arkasında kopan fırtınaları seni görmesem, seni duymasam bile bilirim. Ama yoldaşlığım öyle incelikli ve duyarlıdır ki gömüldüğün o sessizlikte sen istemeden rahatsız etmem seni. Çünkü sana insan olarak saygı duyarım. Gelişimini, başarını, mutluluğunu isterim. Bu nedenle seni yargılama hakkını görmem kendimde. Ben sana dost olarak bende olanlardan, yapabileceklerimden, verebileceklerimden sorumlu tutarım kendimi, sende olmayanlardan, yapamayacaklarından, veremeyeceklerinden değil.......

Ben önce kendimi kendime yoldaş kılabildiğimdendir ki kendimi sana yoldaş olarak sunabiliyorum artık.

Çokça iki karşı cins veya iki aynı cins arasında bu tür ilişkiler yaşanmaz. Birşeyler yaşanır, olası bir krizle çökme noktasına gelindiğinde de insanlar dönüp sorarlar; ‘neden böyle oldu?’ diye. Şimdi kendine yoldaş olamayan, kendi ile yol almayı bilmeyen, buna tahammül bile edemeyen bir başkasına nasıl yoldaş olacak....


Senin ötekine/bana yoldaşlığına gelince yoldaşlığa kadar geldi mi? Dostluk aşamasında mı kaldı? Yoksa ne dostluğu daha en başında o el sıkışma noktasından bir adım öteye bile gidemedi mi? gibi soruların yanıtını sen vereceksin.

Ama önce kendine arkadaş, dost, yoldaş olmayı dene derim. Tabiî bu senin bileceğin bir şey benimki sadece dostane bir öneri... Önce kendinle sorunlarını aş ki; gerisi kolayca gelsin. Zor elbette. Hele son aşamaya gelmek. Önce kendinle yoldaş olabilmek, sonra da kime yoldaş olmak istiyorsan onunla birlikte yol almak. İnsan oğlunun o iyilikten, güzellikten, sevgiden çok kötülüğe, çirkinliğe, sevgisizliğe yatkın beyni, yüreği önüne kara bir çalı olarak sıkça çıkacak emin ol. Her yerine takılıp kanatacak, acıtacak, yaralayacak seni. Bu uzun, tehlikeli yolculuk biraz cesaret, çokça sevecenlik, dürüstlük, yalansızlık ister. Ben başaracağına inanıyorum. Sen zor olanı seversin, biliyorum.


Bir çok olguya emek vermekten, katılmaktan, yardım etmekten, sevmekten hoşlanırsın, mutlanırsın. Bu kez kendinle başla işe. Kendini destekle, besle, büyüt. Ödülün gerçekten emeğine değecek inan.
Ben her insanın yoldaşça bir ilişkiyi öğrenmesinden, kavramasından, anlamasından ve böyle bir ilişkiyi büyütüp, geçekleştirmesinden yanayım. Ara sıra isyanlar yaşayacak olsan da karşılaştığın fırtınalardan çok, bu fırtınaları nasıl atlattığınla ilgilen. Dünyanın bütün eksilerine ve yaşamın bütün kalleşliğine, insanların bütün vefasızlığına ve bütün sevgisizliğine rağmen yaşam içerisindeki kavgalarına devam ederken kendinle barış içerisinde olmayı sürdür derim. ‘Dünyayı güzellik kurtaracak. Bir insanı sevmekle başlayacak her şey’

Devamını sen getir istersen?
Türküleri duy !
Türküler gibi yaşa,
Gerçek, yalansız, insanca, dostça, yoldaşça....
Bir insanı sevmekle başla işe, mesela kendinle.

Kanka Bot
12-12-05, 14:56
Evet kendimi çok iyi hissediyorum ve hayat da iyi gidiyor... Beni benden çalıp da gittin, nasıl iyi olmam ki ya da nasıl hayat iyi gitmez ki?...



Giderken bahar kokulu gülüşlerini de götürdün yanında. Düşmanlığım bu yüzdendir belki de baharlara. Ve işte bir günah daha işliyorum, çünkü sevmiyorum artık çiçekleri ve genzimi yakıyor kokuları...

Giderken deniz kokulu gözlerini de götürdün yanında, dalıp da gittiğim, bakarken ruhumu titreten ışıl ışıl hayat dolu gözlerini... Yağmurda sokaklarda ıslanmalarımı da aldın benim, sokaklarımı çaldın, vicdanımı ve ruhuma dar gelen sevgimi de götürdün giderken...

Gecelerimi götürdün ve gökyüzü de baktığımda gördüğüm yıldızlarımı soldurdun, dalgaların melodisine kaldırdığım kadehimdeki sıvının tadını da aldın benden...

Sigaramı da çaldın benden, ciğerlerime çekerken dumanını hırsala, beynimdeki benden başka benlerle savaşta kullandığım elimdeki tek silahımı da aldın... Şimdilerde bir de kadehlerimde mermi olduğunu söylüyorum dostlarıma, beyaz su yerine artık...

Sımsıkı sarılmalarımı da aldın gittin, içimdeki yaramaz çocuğu da öldürdün... Hayallerimi de vurdun giderken sırtına, düşlerimi paraladın, cesur görünen yanlarıma kapanmaz yaralar açtın... Dalgın, ellerim ceplerimde yürüyüşlerimi ve sen kadar sevdiğim yalnızlıklarımı da anlamsızlaştırdın gidişinle...

Oysa ölüm kadar sevmiştim seni ben... Onun kadar gerçek, onun kadar yakın ve onun kadar dost bilmiştim seni... Ve sen gidince anladım ki, çokça sevdiğim ve birlikte söylediğimiz o şarkının mısraları gibisin sen... Önce elimden tutun. Sonra bırakıp gittin. Yıllanmış şarap gibi, yaktın içimi yaktın...

Gördüğün gibi, iyiyim...

Kanka Bot
12-12-05, 14:57
Sana akıyorum kaygısızca ve hiçbir şey bunu engelleyemiyor ve geri çeviremiyor bu akışı. Çünkü sen her tarafımdasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda... Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalksam, ulaşacağım son nokta sensin, orada yalnızca sen varsın...



Sana akıyorum, çünkü senin yolunda gidiyorum, attığın adımları takip ediyorum sorgulamadan. Önüme çıkan hiçbir ayrım, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürüyorum peşin sıra, yürümenin en zor olduğu yol bu olsa bile yürüyorum... Şikayet de etmiyorum çakılından, tozundan, toprağından üstelik. Sana yaklaşabildiğim her adımda mutlu oluyorum ya da yaklaşmayı başaramasam da bu umudu yaşamak heyecanlandırıyor beni...

Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım... Doğa nasıl ki her canlının yaşaması için bir düzen kurmuşsa ve nasıl ki kuralları varsa doğada yaşamanın, benim var olmamın da, yaşamamın da kuralı sensin, senin var olduğun bir düzen içerisinde ben olabilirim ancak...

Sana akıyorum, çünkü sesinde bedeninde, kuşatmış durumda beni... Sana karşı savunma dahi yapmıyorum ve böyle bir teslimiyet de rahatsız etmiyor beni... Yüzüne, gözlerine, ellerine baktıkça, sesine yüklediğin gizleri çözerken hep kendimden bir şeyler buluyorum sende...

Sana akıyorum, çünkü o kadar çok paylaşacak şeyimiz var ki seninle... Bu güne kadar paylaştığımız her şey, her an umut veriyor sonrası için bana ve ben belki de sende bu umudu yaşamayı, yaşatmayı seviyorum... Biliyorum ki hayatın bir yerinde sadece bize özel bir çiçek var, o çiçeği birlikte bulup, kokusunu ciğerlerine çektiğimizde hayata ve birbirimize sımsıkı sarılacağız...

Sana akıyorum, çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz ve delice sevmenin tadını sende yaşadım ben... Bunun anlamını senle öğrenim, bunu senden başkasıyla da yaşayamayacağımı biliyorum... Sende, seninle yaşamak her an bir şölen tadında ve ben böylesine keyifli, böylesine eğlenceli ve hayat dolu bir şöleni bırakıp gitmek istemiyorum...

Sana akıyorum, çünkü “hayatın uslanmaz ruhusun” sen ve ben belki de bu ruha aşığım aslında... Seninle yenileniyorum, sadece seni düşünmekle yüreğimde, beynimde çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa hepsinden arınıyorum bir anda...

Sana akıyorum, Bütün coşkum, bütün saflığımla... Aşka, sevgiye, güzelliğe dair ne varsa benimle akıyor onlarda sana... Benim gibi çoşku dolu bir ırmağı da huzurlu, sakin bir göle çevirecek tek güç sensin... Ne olur orada kal, ayrılma seni gönül gözümün görebileceği noktadan... Sana ulaşamasam bile varlığını hissetmek ve senin yolunda olmak yetiyor bana...

Kanka Bot
12-12-05, 14:58
Ne keyifle okuduğum şiirler ezberimde, ne de bağıra çağıra söylediğim şarkıların sözleri. Dalgın gözlerle yürüdüğüm caddelerde kayboluyorum



Sonsuz bir inatla sarıldığım radyodan gelen o harika melodilerin de tadı yok? Peki ya o yağmurda iliklerime kadar ıslanmalarımı kim çaldı benden? Bilmiyorum!

Susuyorum artık... Sustukça susuyorum. Sustukça, üzerime gelen insanlardan kurtarmak için ruhumu, suskunluğuma sarılıyorum. Ama yine de saplanıyor yüreğime bazı kelimeler. Bazıları da acıtıyor üstelik…

Sessiz geceler benim için sığınılan bir liman sanki. Kendimi bulup bulup kaybettiğim karanlıkta, şöyle bir uğradığım kelime hazinem de bir anlam ifade etmiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar hep; gibi yazmışım, gibi okumuşum, gibi söylemişim ve en önemlisi; gibi sevmişim...

Elbette hiçbir şey, ben ol deyince olmaz. Bunu biliyorum ama zaman da geçiyor hızla. Tükenmez sandığım bütün sözler bitiyor ve ben de yavaş yavaş tükeniyorum... Onca yıldan sonra; hayata dair ne kaldı ki elimde? Kocaman bir hiç! Öyleyse neden bunca çaba, neye bunca isyan…

Öyle anlamsızki yaşadığım hayat. Her şey az sonra gerçekleşecekmiş gibi duruyor, elimi uzatıyorum tutmak için, kayboluyor. Benim dışımda kopuyor bütün kıyametler ve ben kendime uyan bir kıyamet beğenmiyorum…

Kalbime bir kurşun sıkacak gönüllü katilimi arıyorum ya da yüreğime su serpecek elin sahibini... Toprağa ateşi düşürecek, denizi yakamozlarla süsleyecek sesin sahibini… Artık basit şeyler bekliyorum yaşamdan. Örneğin, kimselerin bilmediği sırlarım olmalı ölürken... Kimselerin gitmediği sokaklarım olmalı... İçimi kanatan özlemlerle yaşlanıp, sonra da sessizce gitmeliyim bu dünyadan.

İşte yine susuyorum; siyah bir geceye dönüyor her anım ve okuduğum her şiir kanatıyor yaralarımı. İçimdeki çocuk ölüyor... Yalancı gülümseyişlerle beni ciddiyete çağıran insanları da önemsemiyorum. Elimden kayıp gidenlerden korkmadığımı bilmiyor ki hiç biri…

Kanka Bot
12-12-05, 14:59
Susmalıyım...

Yine bir gece ve yine baş başayım kendimle, işte yine seni bulup kaybettiğim
yerdeyim.

İnsanın bir şeylere karar vermesi ne kadar zor; ya seni içime gömmeli ya da
artık içimden söküp atmalıyım. Ama her ne olursa olsun susmalıyım. Hangisi daha
zor, hangisi daha acı? Gerçekten gitmeli miydin, yoksa kalıp yanımda savaşmalı
mı?... Bir yol arıyorum kendime, bulduğum tüm yollarsa sana çıkıyor…

Kapanmalı artık gözlerim. Sonsuz bir karanlıkta tek başıma yürümeye devam
etmeliyim... Yürümeliyim ardıma bile bakmadan, yürümeliyim parçalayarak
değerleri ve sevgileri, yok ederek yaşadığım tüm zamanları...

Nasılda acımasız zaman. Nasıl da yüceltmiştim seni gözümde. Tutup kendi
ellerimle koymuştum en yükseğe, sonra keyifle izlemiştim yüceliğini. Ama yine
ben bitirmeliyim. Tutup kollarından indirmeliyim olduğun yerden. Ya da seni
ölene kadar yaşatmalıyım içimde..... Ne kadar zor bir karar..

Bir yanım: “Bir daha kimse, hiç kimse onun kadar çok sevilmeyecek”, derken, bir
yanım sakin, sessiz...

Zaman geçiyor, acım dinmiyor. Kapanmıyor yaralarım.. Tükenirken ben, aklımda bir
tek sen... Görüyor musun, yine konuşuyorum ama sessizce. Susmayı öğreniyor
yüreğim..

Ama ben kararımı verdim...

Seninle olduğum zamanları düşünmek bile bana mutlulukların en büyüğünü
yaşatıyor..
Seni Seviyorum ve Ölene Kadar Seveceğim...

Kanka Bot
12-12-05, 15:03
Yokluğun buz gibi soğuk


Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "üşüme" diye seslenmeni isterdim... bir el olmanı isterdim, bir kol... "özledim" deyip sarılmanı... en karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... bütün dallar kesik... yokluğun buz gibi soğuk... üşüyorum... yüreğim de donmuş sanki. gözlerimde...
Ateşler içinde bedenim... öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. bütün uzuvlarım uyuşmuş. ezip geçiyor ruhumu acılar...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere şimdi...
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. ama ben üşüyorum. yokluğun buz gibi soğuk. yakacak bir şeyimde yok…
Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

Susuyorum artık derin derin... ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla...
Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

Gel. yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver. elim ol, ayağım ol, canım ol... gecem - gündüzüm ol... ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi ...

Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... islenmeden geceler ... sonra ölüm gelsin...

Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi.

Kanka Bot
12-12-05, 15:04
GÜNEŞİ UYANDIRMAKTAN GELİYORUM...

Hep karanlığın gizeminde kaybetme nedenlerimi bulmaya çalıştım. Tuttuğum nefeslerim geldi aklıma. Kelimeleri susturmak için yutkunmalarım. Bakışlarıma düşmesin diye gün ışığı, gözlerimi yumardım. Dizlerimi bağlardım sana koşmamak için. Ellerimi dolardım kendime.Yakarmak istemiyordum seni Tanrı’dan. Olmayacak duaya amin dememeyi çoktan öğretti hayat. Beklentilerle hareket etmemeyi ve sadece susuyordum. Yapabildiğim en güzel ve bana ait en özel tavrımı takınıyordum sana.

Sana ait güzeli-çirkini, iyiyi, kötüyü hazmediyor şimdi sevdam. Öğütüyorum duygumu. Belki adını koymak için, belki olan adından caymak için. Sana uzak kalıyorum. Bu, kendime yakın kılıyor beni. Kendimi mi senden çok seviyorum? Seni mi benden koruyorum? Bilmiyorum.. susuyorum...

Kanka Bot
12-12-05, 15:05
Birbirimizi gördüğümüz ilk gün üzerinde aynı bluz vardı, benim üzerimde de bu gömlek. Zaman geçti; başka bir masada bize yabancı iki suret olarak oturuyoruz.

"sonuncusunda adın geçiyor ama duymayacaksın" diyor ya sesin o an adına dair binlerce hikaye kurguluyorum. Hiçbirini beğenmeyeceksin; biliyorum. Hikayeler yazarım ben, şairane sözler uzağımda!
"hayat çarpmış sana; içindeki sıkıntı bundan" diyorum.
"maça kızı hep benim elimde olacak" diye cevap veriyorsun. (ilgisiz cevaplara ben alıştım da okuyucu gizli anlamlar arıyor altında...)

Oysa oyun o kağıtla bitmiyor. Bak bu ayrılık; senden değil kendimden...

Yollara düşemeyecek kadar çocuktu, bu yüzden sana emanet ettim o düşü. Büyümesine izin verme...

Bak; bu ayrılık...

"sana hoşçakal diyemem ama şimdi gitme vakti " diyor bir şarkıda...
Susayazma mevsimi geldi benim için, sanırım...
Susmalı, durmalı biraz...

Vakit yazıya dönüşe vurunca gelmeli; belki bir daha hiç yazmamalı...

Bugün garip bir gün; yağmur sıkıntısı var bu gri şehirde...
Daha önce demiştim ya "gitmek için yağmurları beklemeliydin belki de"...

Bir iki saat içinde yağmura keser hava...
Yani gitmek için doğru zaman...
Yazmamak için bir sürü neden...
Nasıldı bu şarkının devamı?...

Kanka Bot
12-12-05, 15:06
Kelimeler eksik, kelimeler yarali. Kelimeler ciliz. Tasimiyor, anlatmiyor, tanimlamiyor bu duyguyu.Ben de... Çok baska bir sey. Sevginin ortasinda, derin acilar hisseder mi insan? Aydinlik gülümsemelerin içine, hüznü yerlestirir mi durup dururken? Gözlerine bugu,diline sitem, yüregine burukluk, çöreklenir kalir mi asirlarca? Gelmeyecegini bildigi mektup için, posta kutusunu hep ayni heyecanla açar mi? Dedim ya, baska bir sey bu. Ne kadar yalnizsam, o kadar seninleyim su günlerde.


Belki de en basta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar.
Kimseler ulasmasin diye,
kimselerin bilmedigi,
bulamayacagi yollara götürdüm seni.
En derinlerde tuttum.
Bana sakladim.
Derine, hep daha derine...
Seni yapayalniz,
bir tek bana biraktim.
Paylasamadim Yanlis yaptim.
Sana ulasan yollari kaybettim diye bütün bu saskinliklar.
Kendimi oradan oraya vurmam.
Sagimda, solumda, ne zaman dikildigini bilmedigim duvarlara çarpmam,
hiç görmedigim çukurlarla bogusmam.
Denizlerin, gürültüyle gelip vurdugu dehlizlerin, acili duvarlari gibiyim.
Duvarlarim yosunlu, duvarlarim kaygan, duvarlarimdan hiç tükenmeyen sular
siziyor.
Tutunamiyorum.
Renklerim, gün içinde degisiyor.
Soluyorum,
soguyorum.
Günes ulasmiyor içerilerime.
Küfleniyorum,
yaslaniyorum.
Yalnizliklar pesimde.
Dokundugum her islak duvardan, pis kokulu bir yalnizlik bulasiyor üstüme. Yapis
yapis, vicik vicik bir yalnizlik bu.
Biliyorum,
bütün bunlar,
hep benim suçum.
Seni sakladigim yere ulasamaz oldum.
Yollar, gitgide uzadi ve karisti.
Ümidimi isitacak,
parlatacak,
kimildatacak bir seylere ihtiyacim var.
Ah onun ne oldugunu biliyorum.
Sonu sana geliyor her cümlenin.
Her seyin basinda, içinde ve sonundasin.
Bu degismiyor.
öyle içimsin ki.
Birden aklima geldi,
tuttum sana bir mektup yazdim dün.
çok mutluydum...
Gün içinde neler yaptigimi,
nelere kizip,
nelerle mutlu oldugumu,
tek tek anlattim.
Mevsimlerin ve insanlarin nasil karisik ve beklenmedik olduklarini yazdim.
"Yine zamansiz yagmurlar" dedim,
"Daha önce, hiç bu kadar zayif degildi günes isinlari" dedim,
"Gerçekten buradaki sarkilari hiç ögrenmeyecek,
bilmeyecek,
söylemeyecek misin?"
dedim.
Çok uzun bir mektup oldu..
Basindan sonuna kadar okudum da.
Neler yazmisim diye merakimdan.
Sonra çekmecemden bir zarf çikarip,
Adini yazdim.
Büyük harflerle,
yalnizca adini.
Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum.
Mektup cebimde.
Cebim yüregime yakin.
Yüregim sende.
Sen yüregime yakin.
Öyleyse mektup sende.
Bu kadar içimdesin iste.

Kanka Bot
12-12-05, 15:07
Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım " diyordu yumuşak bir ses bir sızı saplandı ilk önce kalbime sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki yalnızdım mutsuzdum, sen yoktun ebediyen gitmiştin.


Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan
saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın
arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin
yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi.
"Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana
şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur
ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...
Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık?
Hani birbirimizi terketmiyecektik?
Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.?
Kaza haberin geldiğinde inanamadım evimizden nasıl çıktığımı
bile hatırlamıyorum hastanede seni öyle kanların içinde
baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı elini
tuttum ve sen gözlerini açtın
"Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile
"Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin
yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim..
ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen
elini ayırdılar benden saatlerce o odada kaldın
çıktığın zaman komadaydın doktorlar ümitsizce gözlerime
bakıyordu seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları
vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..
yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun
günlerce başucunda bekledim farkında bile değildin hep uyuyordun
yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti
beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi
ben yokken çiçek bahçesine çevirmen doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız
müzik kutuları hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip
mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı
alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik
ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi..
kaza günü onu giyiyormuşsun meğer çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi
kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın..
onu sana ben aldım atmak olmaz ki Hala uyanmadın bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok
doktorların biri gidiyor biri geliyor..
söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma..
bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik..
balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini
Yağmur koyalım demiştik bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik Ve bir gün daha geçti işte,
yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti elim elinde..
ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı..
aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim ve gözlerini açtın
o halinle bile gülümsüyordun bana dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken
sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü
kızar gibi yine baktın bana "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım"
Gözlerime baktın buğulu hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya
başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik,
hala daha da seni terketmedim ama." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum,
parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla
"Şimdi" dercesine işaret ettin "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta
yüzüğü alacaktım, aldım da yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün,
koltukta da güllerin vardı" dedin ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları
seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı
unutma" dedin bana gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum
"Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın,
beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum,
son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini
yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi,
elin elimden kopuverdi. Gözlerin yavaşca kapandı. Doktorlar koşup geldiler öylece orda
kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık doktorlar
seni götürdüler artık sen yoktun, yanlızdım..
Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında
tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda yüzüğünü yaşadığımı
sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım mavi kazağını yıkadım,
temizledim yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi aşk mevisimi..
ayrılık mevsimi Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma
söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

"SANA RÜYA DİYEMEM, SENDEN UYANAMAM Kİ
NEREDE OLURSAN OL, SENİNLEYİM BEN SANKİ
BULUTLU GÜNEŞİMSİN, SEVGİLİMSİN BENİMSİN
YAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSİN KEDERİMSİN
SENİNLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSİN
ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLİĞİM RUHUM SENSİN..."

Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun.
İyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın,
beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım...
Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına.

"HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENİNLE DOLU
HERŞEYDE SENİN İZİN, BU YOL AŞKININ YOLU
ALAMAZ BİN SEVGİLİ KALBİMDEKİ YERİNİ
SANKİ İÇİMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERİ.... "

İyi ki şarkılar var...

Kanka Bot
12-12-05, 15:12
Hayatın sana sunduğu herşeye alışmalısın. Bırakıp gidenlere ve geride bıraktıklarına da.



Çünkü kendimden biliyorum, eninde sonunda kazanan hayat oluyor ve bize düşen istesek de inat etsek de unutmak oluyor veya alışmak....

Sevmeyi öğrenmemek en iyisi, biliyor musun? Belki hayat tatsız tuzsuz bir yemeğe benziyor ama kalbin yanmıyor en azından. İlk defa bu acıya düştüğümde yüreği elinde bir delikanlıydım. Aşkın kendisi zaten tüm damarlarımızdaki kanı çeken bir dertken ben daha kötüsünü yaptım, canımdan çok sevdim. Bir kat arttı çektiğim acı. O zamanlar bir daha cesaret edeceğime inanmazdım asla, ama bir defa öğrenmeye gör. Zihnini bulandıran esrar gibidir. Bir kere de tiryaki olursun ve bile bile dalarsın acının içine yeniden.

Bir kere öğrendin mi aşık olmayı, hiç yapamazsan yoldan geçenlere aşık olursun. Ve bir defa alıştın mı aşk acısına yoldan geçen hepsinin arkasına bile dönüp bakmazsın, acısı içinde kalır yine de. Ve kalbin alışmıştır aşık olmaya, kaybetmeye. Giderek daha delice aşklar bulur seni, zamanla anlarsın ki aşık olunan çok da önemli değildir. Bizzat aşkın kendisidir aşık olduğun.

Duymadığın, görmediğin, dokunmadığın ve koklamadığın -belki de bunları ummadığın bile- birine aşık olmak nasıl bir şeydir. Aşk değişir. İşte sen tam da o günlerde buldun beni. Ve onun için çok sevdim seni. Onun için aşık oldum. Yirmili yaşlarımın sonuna gelmişim ve aşk deyince acıdan başka bir duygu yaşamamışım. Aklımda aşktan kalma bir kucak dolusu kaçış, terkedilmişlik ve aldatılmışlık var. Yine de bile bile düşüyorsam, bu aşk değil. En azından adı aşk gerisi ruhu değil.

Sen geldiğinde de biliyordum. Ya senden kaçacaktım ya sen de gidecektin. Sahi bu defa hangisi oldu? Onu bilemedim. Aslında tüm bu yaşadıklarımız benim "kader" diye anlattığım bir hayat sahnesi. Bizden habersiz kuruluyor sahne, oyun oynanıyor ve biz de oyunun baş aktörleriyiz belki, sonra perde kapanıyor. Böyle bir şey. Seni bulmak ne kadar güzelse, seni kaybetmek de o kadar güzel. Hayır yanlış yazmadım. Çünkü içinde sen varsın. İçinde sen varken bir şey nasıl kötü olabilir?

Belki bir gün okuma fırsatın olur, ama sana yazıldığını bilmeden. Buraya bir işaret koymalıyım diye düşündüm, bir kelime. O kelimeyi okuduğunda kalbin burkulsun ve anla ki bunu yazan benim, hikayesi bizim hikayemiz.

Ben alışkınım kaybetmeye...

Kanka Bot
12-12-05, 15:14
Seni Seviyorum,
çünkü,her sabah kalktığımda yaşamak için tek neden sen varsın.
fakat seni sevmek için binlerce nedenim var...
Seni Seviyorum,
çünkü,bu siyah beyaz dünyada tek renk sensin,bir ressamın fırçasından çıkmış gibi.
ama alelade bir renk değil,gökkuşağının her tonunu gölgede bırakan bir renk...
Seni Seviyorum,
çünkü,bu soğuk günde içimi ısıtan bir esinti gibisin.
hafiften esiyorsun iliklerime işleyerek.
sonrada kaybolup gidiyorsun,daha nereden geldiğini anlayamadan...
Seni Seviyorum,
çünkü,seni sevmekten başka bir şey gelmiyor içimden.
o kadar doğal ki bu duygu;ruhumun derinliklerinde,sanki doğduğumdan beri var.
sadece ortaya çıkmak için seni bekliyordu...
Seni Seviyorum,
çünkü,sensiz bir hayatı artık düşünemiyorum.
sensiz bu kuru dünyada yaşamaktansa,ölümün soğuk nefesini öpmeyi...
bir daha seni hiç görememektense hayata arkamı dönmeyi tercih ederim...
Seni Seviyorum,
çünkü,ne zaman bir aşk şiiri duysam,mısralardan sen akıyorsun.
ne zaman eski bir şarkı gelse kulağıma,
gitar telleri arasında süzülen notalar,seni getiriyor bana...
Seni Seviyorum,
çünkü,sen hep benimlesin...
gözümü kapatmam yeterli seni görmem için...
Seni seviyorum,
Seni seviyorum,
çünkü benliğim sana ait.
sen onu buruşturup çöpe de atabilirsin,kalbine yakın bir yere de koyabilirsin.
o kalbine yakın sıcak yerde olmak istiyorum...
Seni seviyorum,
çünkü,sen sensin.
ama sen beni ben olduğum için seviyor musun?onu kim bilebilir...
Seni seviyorum,
çünkü,seni sevmeyi seviyorum.
seni hissetmeyi seviyorum.
Seni seviyorum,
çünkü,içimde bir umut var.
bu şiiri belki başucuna koyarsın.kim bilir belki yanına da kırmızı bir gül...
Seni seviyorum,
çünkü,senin tarafından sevilme fikri bile bir insanı hayatı boyunca mutlu edebilecek kadar güzel ve asil...
Seni seviyorum,
çünkü,bu kadar nedenden sonra bile seni ne kadar sevdiğimi anlatamadım.........


Seni çoook seviyorummm............
__________________

Kanka Bot
12-12-05, 15:16
Şu an 1 şubat akşamı ve rüyamda yine sen vardın. Saat olmuş gecenin 3�ü, herkes uyumuş, annem, babam, kardeşim, bende uyumuşum ama gönlüm hep ayakta, aşkım hep ayakta, onlar hiç uyumadı ki. Seni tanıdığımdan, sana tapalıdan beri gözüme uyku girmedi aşkımın, sevdamın da. Ne tedaviler aradım, ne ilaçlar kullandım. Çaresi bir mucize bu hastalığın o da sensin.

Ağlıyorum şu saat, unutma beni ağlatan sensin. Uyutmayan, hayatı zindan eden sensin. Ne hayat tat veriyor, ne o olmazsa olmaz dediğim bilgisayar, ne hava, ne ekmek, ne su,.. sadece ama sadece sensin o tat. Sensin benim hayatım, sensin.
Benden vazgeçmemi mi istiyorsun? Tamam kabul. Çıksın birisi güneşe yazsın adını (benim yazdığımın yanına) vazgeçerim senden. Ya da sağır bir ressam, toprağa düşen gülün sesini çizsin bir kağıda o zaman vazgeçerim senden. O zaman vazgeçerim anlıyor musun? VAZGEÇMEM SENDEN.

Benden kalan birkaç gözyaşı var bu kağıtta, sana olan aşkım var. Eğer bir gün ağlarsın olur ya! Bu kağıda ağla. Göz yaşlarımız mutlu olsun sonunda. Onlar kavuşsunlar aşklarına. Biz kavuşamasak da.

Hem ben seni kime vazgeçerim? Kimse senin dudaklarındaki sıcaklığı vermiyor, kimse vermiyor sendeki o güzel kokuyu, kimse hissettirmiyor senin tenindeki buğuyu, hayali, kimse bakamıyor senin baktığın gözlerle bana, kimse senin dokunduğun hatta vurdun gibi vurmuyor bana, kimse tutmuyor senin ellerinle, kimse sarmıyor senin gibi kollarıyla, kimse ama kimse sendeki aşkı bana vermiyor. Ben sana mecburum, sonu olmasa dahi.

Kalbim uçarsa o kelimelerin arasına okurken yakala onu, iyi bak incitme olur mu? Arkadaş et kendi kalbinle, dost olsunlar, aşık olsunlar birbirlerine, ölesiye hem de, sımsıkı sarılsınlar hiç bırakmasınlar birbirlerini, varsın ben onsuzda yaşarım, yeter ki onlar mutlu olsunlar.Sana soruyorum? Yakışıklı değilim, çok zeki değilim ama aşkım yetmez mi sana? Neden ben değil de seni sevmeyen bir başkası ya da benim kadar değer veremeyen birisi. Neden? Şunu unutma; Kırmızı güllere ulaşmak isteyenler ayakları altında ezilen papatyaların farkına varamazlar.

Senin uğruna vazgeçmeyeceğim şey yok. Gururum hariç. O zaman neden ben değilim, neden başkası, sana başkasının ellerinin dokunmasına dayanamam. Buna dayanamam anlıyor musun beni? Neden ben değilim Allah'ım? Sebebi ne? Neden Allah'ım neden?
Sana tapıyorum anlıyor musun? Sana tapıyorum? Neden sanıyorsun sizin sınıfa her teneffüs gelişim? Neden sanıyorsun hep başka konular arayışım.

Çok merak etmiştin ya Metin ile benim bildiğim o olayı. Söyleyeyim. Metin bunu Rıza�dan duymuş. Rıza ona ikinizin beraber olduğunuzu söylemiş. Ben bunu duyunca içimdeki tüm gözyaşlarını o an çıkarmak istedim. Sağır olmayı istediğim bunu duymayayım diye, bugün olmasın istedim bu olayı yaşamayım diye, Kör olmak istedim seni hiç görmeyeyim diye, kalbim olmasın istedim sana hiç aşık olmayayım diye, hislerim olmasın istedim senin kokuna, sıcak tenine alışmayaydım diye. Senin olmamak istedim, sana hasret kalmayayım diye. Gözlerim karardı hiç abartısız o an? Metin bıraksa sonsuza dek öyle kalırdım. Rüyayı hep seninle kurardım. Hep ikimiz olurduk, hep seninle olurduk, kötü kalpliler aramıza girmeye çalışır ama ben hep mani olur buna izin vermezdim. Her şey senin istediğin gibi olurdu. Bir tek aşkımız ortak. Sana adardım her şeyimi. Seninle senin kadar güzel, senin kadar iyi, senin kadar güzel gözlü, senin kadar . Bir bebeğimiz olurdu. Ama neyse ki, hatta maalesef Metin beni rüyamdan erken uyandırdı. VE GENE SANA KAVUŞAMADIM.

Hem sana kıyarım hem kendime? Ölümü dahi göze alırım sensiz hayat zaten ölüm bana? Bunlar şaka gibi geliyor ama ben sana kıyamam . Kıyamam sana biliyorsun. Aşkım beni dağlasa da, aşkın beni mecnun yapsa da, sana kıyamam. Son söylemek istediğim seninle son defa konuşmak istiyorum ve diyorum ki seni çok seviyorum.

Kanka Bot
12-12-05, 15:17
Biliyor musun?

Yüreğime iyilik yağmurları yağdırmayı bırakalı çok oldu... Mevsimim artık hüzün...

Şimdi acılar biriktiriyorum...

Hiç anlatamadığımı ve anlayamadığımı sandın; oysa her sessizliğim yaşama dair ve bize dairdi benim...

Keşke, anlamak isteseydin yüreğini açıp!...

Gözlerime hiçbir zaman yalan konuşturmayı beceremedim, yüreğimin aynasıydı onlar, olduğu gibi yansıttılardı hislerimi...

Sana bir kez olsun yalan bakmadım...

Yalan konuşturamadım yüreğimi...

Yada yalan şarkılar söyletemedim...

Şimdilerde, gözlerim artık suskun birisiyle aynı dili konuşmuyorsan, susacaksın!...

Ben bunu bilirim...

Sana karşı duygularım sözlerden nice olduğu için susmaya karar verdim!...

Artık susuyorum!...

Kanka Bot
12-12-05, 15:55
Bu senin son gidişin miydi sevgili..?


Bu son gidişin miydi anlayamadım sevgili..Hani hep giderdin ve gelirdin ya geriye, bu da onlardan biri miydi..?

Uzun zaman oldu bu sefer, söylemek ve sormak zor geliyor ama bu senin son gidişin miydi sevgili...?

Küçük bir oyun oynuyor gibiyiz sanki. Ben ebe olmuşum sen saklanan...

Nerelere saklandın da bulamıyorum seni. “Ah işte ordasın” dediğim yerlerden hep başkaları çıkıyor, herkes hep bir ağızdan, dalga geçer gibi, “çanak çömlek patladı” diyor,bense garip bir umutsuzlukla geri dönüyorum ağacıma, kaldığım yerden seni aramaya başlamak için.

Bu son gidişin miydi, anlayamadım sevgili..Göremeyeceğimi sandığım zamanlarda birden karşıma çıkıyor, içimde yeni yangınlar bırakarak geri dönüyorsun. Kimlerin yanına dönüyorsun da uzun sürüyor sessizliklerin? Gittiğin yerlerde bana benzeyen ve tanıdık bir şeyler var mı bari.? Gülmeyi unuttuğun zamanlar, kimleri çağırıyorsun yanına..?

Hüzünlerini kovan yürekli biri var mı yani..? Hani bir anda gelip de o puslu havayı dağıtan, seni içmeden sarhoş eden ve güldüren, hüzünlerini bulamayacağın yerlere saklayan biri..Sen dayanamazsın yalnızlığa. Dokunmak ve karışmak istersin. Yalnız kalmak sana acılarını hatırlatır..bir kadının teninde istemeyerek bıraktığın acıları.

Yalnız kalmak sana çocukluğunun masum düşlerini hatırlatır..ağlamak istersin ama ağlayamazsın. Yalnız kalmak sana tutunamadığın sevgileri hatırlatır; çaresizliğini, yıkılmışlığını...arkanda bıraktığın, dokunmaya korktuğun özlemleri. Yalnız kalmak sana göre değil sevgili..Sen yalnızlığında kendinle karşılaşır ve ürkersin yüreğinin saatlerce sana karşıt konuşmalarından. Bu yüzden merak ediyorum ya, başkalarına da ‘hüzün kovan kuşum’ diye sesleniyor musun acaba..?

Bu son gidişin miydi, anlayamadım sevgili..Hani birden için çocuklar gibi şımarmak istediğinde, parmakların telefona gider, arar ve kusardın ya, dizginleyemediğin coşkunu ve manyaklığını..hani bir tek ben anlardım ya, senin bu ani çıkışlarını, serseriliğini ve türk dil kurumunda bulunmayan hafif meşrep kelimelerini ve cümlelerini..hani kimseyle böyle konuşulmaz deyip de, sınırlarını aşardık ya gereksiz kibarlığın ve nazlanmaların..

Uzun zaman oldu içimizdeki bu deliliği ve bastırılmışlığı dışa vurmayalı. Bu yüzden merak ettim, bu senin son gidişin miydi sevgili, anlayamadım...

Söylenmemiş ve çoğaltılabilecek bütün sözleri kendi adına söyledin ve gittin..Umuduma, çılgınlığıma ve kadınlığımın senin yanındayken güzelleştiğine inanırken, yokluğunu mutlu edemeyeceğime inandın ve gittin..

Sana karışıp, yüreğine akmama izin verip, beni göklere çıkartırken; bir anda yere indirdin, midemi bulandırdın ve ayrılığı sıkıştırdın parmaklarımın arasına, gittin..Ne kadar değerli ve farklı olduğumu anlatmakta zorluk çeken sen; yalnızlığımın en ıssız, en karanlık ve en savunmasız zamanlarında beni dinlemedin, gelmedin ve gittin..Sevmek bu kadar basit, bu kadar kolay ve taşınabilir bir eşya gibi hafif değil; çıkartıp da bir başka yere koyabileceğin. Bu yüzdendir ki sen beni hiç sevmedin sevgili. O “seni çok seviyorum” diye haykırdığın nadir zamanlarda bile, bunu söyleyen sen değil, senin geçmiş bir sonbahar’da bıraktığın, sana benzeyen ama sana çok yabancı olan sesindi.

Bu yüzden sen beni gerçekten sevmedin sevgili. Kendini daha ne kadar kandırabilirsin bilmiyorum ama sen acı çekmeyi seviyorsun... Bense balonlar patlatmayı, uçurtmalar uçurmayı ve yaşamayı seviyorum her şeye rağmen. Sen korkularını seviyorsun..bense, korkularımın üzerine gitmeyi, savaşmayı ve hatta gülmeyi kaybederken bile...

Artık biliyorum, bu senin son gidişindi sevgili ve benim son bekleyişim, son vazgeçişim sevdandan...

Artık gelsen de ne işe yarar ki..? Ben; sana olan kırgınlığımı, yokluğunu, özlemini, umutsuzluğunu sevmeye başladım. Ben senin giderken bende unuttuğun ve zaman zaman öksüzlüğüne ağlayan sevdanı sevmeye başladım. Ben senin artık beni unutan, merak etmeyen ve değer vermeyen yüreğini sevmeye başladım. Şimdi hangi tende üşüyorsun da titrediğini hissediyorum kilometreler ötesinden? Ben senin başka mevsimleri tanımak isteyen o heyecanlı ama tutunamayan bakışlarını sevmeye başladım. Artık gelsen de ne işe yarar ki..?

Parçaladığın sevgimi toparlayabilecek ve çiçekler toplayıp yollarıma serebilecek kadar güçlü değilsin sen. Sen, ben değilsin. Hiç olmadın ve olamazsın..O sakladığın yüreğine hiç almadın beni, hiç özlemedin, gözlerin hiç uzaklara dalmadı, belki de şerefime hiç kadeh kaldırmadın. Bu yüzden bu senin son gidişin olsun sevgili, ayrılığın hakkını ver. Böyle bir sevgiyi terk edebilecek kadar yürekli oldun, beni unutacak kadar da korkusuz ol. Özleme, yolunu yolumdan geçirme, sesime düşme, salaş meyhane masalarında konuşmalarımı arama, rakının yanında anma adımı..

Ayrılığın hakkını ver. Çünkü bunu sen istedin..

Kanka Bot
12-12-05, 15:56
sevgilinin saçalarını taramak ve onu omzunda uyutmak

sabah uyandığında gözlerindeki çapağa bile aşık olmak

yada yanağındaki yastık izinin ona ne kadar yakıştığını düşünmek

gerisi ne ki....

kaçımız sonsuza dek sürdürebiliriz öpüşmelerimizi, sevişmelerimizi

ama biraz özen gösterirsek sevgimize, ki en azından kendimiz için

bir çok şey sonsuza değin sürer

aşık olduğumuz kadının yanımızda olması da gerekmiyor ki!

mühim olan doyasıya sevmek, sevebilmek

severek elde edilen karşı cinsin takdiri ve

karşılık vermesi değildir her zaman

kendi kalbimizi rafine eder, kendi iç kötülüklerimizden arınırız.

Sevmek, hep bir kadını sevmekle başlar,

ve tüm dünyayı sevmekle devam eder

tükendi nakti ömrüm, dilde sermaye bir ahhhh kaldı

keşke eskilerden kalma bir çay bahçesinde,

demli bir çay eşliğinde sohbet edebilseydik.

belki o zaman içimizdekileri tüm çıplaklıkları ile ortaya dökebilirdik.

aşık olmanın ve sevmenin

bir amaç uğruna olmamasına inanıyorum

sevdiğinden ne gibi bir beklentisi olabilir ki insanın?

zaten bir beklenti varsa o sevgi değildir ki

ben sana sevgimi verdim sen bana ne vereceksin demek

sevgiye ve aşka

en büyük ihanet değil mi?

benim seni seviyor olmam

seni ne kadar ilgilendirir?

ben zaten içimde seni tanımlamış,

ve sana bir sürü anlam yüklemişimdir

sen beni sevemezsin,

ben seni kendim gibi

annem kadar çok severken

ve

seni,

sana senden yakın durup

gözbebeklerinde beklerken

sen beni benim seni sevdiğim gibi

imkan yok sevemezsin

öyle işte...........



bide senden bulaşan bir hava var ki

bilmiyorum, hani bazen herhangi birinden

bazen her gün geçtiğin yol üzerinde gördüğün yüzlerden birisi

sana öyle bir bakar ki,

içinde taşıdığı ne varsa senin içine akar hani..

hüznü, kederi, sıkıntısı, sevinci, beklentisi...

o an sen, sen gibi hissedemez ve sen olmaktan çıkarsın birden

bazen seninle bu durumu yaşıyorum

kendim olmaktan çıkıp,

baştan ayağa SEN oluyorum

Kanka Bot
12-12-05, 15:59
Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın. Cennette cehennemi hatırlardın.

Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan... Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş...

Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim. Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili?

Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü... Bir aşk meczubu sadece...

Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili... Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman... Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi...

Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk... Nasıl da hoyrattın bana karşı... Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? ..

Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu. Unutuluş hepsinin acımasız cevabı oldu. Sonrası dipsiz bir karanlık... Sonrası çaresiz bir çıldırış...

Hayata karışmamak için tek kalkanım, tek sığınağımdı aşkın. Tek silahımı yitirdim ve hayata teslim oldum. Aldı beni savurdu başka bedenlere, parçası olamadığım o kırık dökük öykülere...

Kırgınlık kimlik değiştirdi ve vazgeçiş oldu benim için. Unutmanın en ağırı unutamadan unutmaktır. Seni sonsuza kadar kaybetmek kimlik değiştirdi ve unutmak oldu benim için. Seni unuttuğum yalanıyla hayatı kandırmaya çalışınca hayat hiç olmadığı kadar acımasız tokatlar indirdi yüzüme... Sonrası dipsiz karanlık... Sonrası hatırlamaya bile dayanamadığım düş yıkımları... Sonrası kesif, karanlık ve rutubetli bir kuyu... Koskoca bir boşluk... Sonrası 'yalnızlık' kelimesine sığmayacak kadar derin bir yalnızlık...

Kanka Bot
12-12-05, 16:00
Sana nasıl anlatsam bilmiyorum. Ama bildiğim tek ama tek şey seni delicesine çok sevdiğim. Seninle öyle bütünleştim ki ayrılmak değil kopamıyorum senden. Ne seni bırakabiliyorum; ne de kendimi hiçe sayıyorum. Bunların ikisini de yapamıyorum. Çünkü artık düşünemiyorum. Kafama, benliğime o kadar yerleşmişsin ki; seni oradan çıkartmak olanaksız. Belki kendimi küçük düşürüyorum ama sevgide küçük düşme söz konusu olsa bile seve seve senin için her adımı atarım. Seni o kadar çok sevdim ki artık aşkım senden bile öte. Seni sevdiğimi dağlara, taşlara kısacası her yere; bütün kainata haykırmak istiyorum Seni Seviyorum!!

Bu kelime topluluklarını defalarca senin için ama yalnız senin için tekrarlayabilirim. Biliyor musun; seni sevdiğimden beri artık çevremdeki her şey gözüme daha güzel daha hoş ve de daha ümit verici gelmeye başladı çünkü onlar bana seni hatırlatıyor...

Dağlar gibi sende içimde çok büyük tutunulması zor bir yerdesin. Tepeler gibi sende içimde ulaşılması zorsun. Zirveye sadece bir kişi çıkar senin yaşamında; işte o da ben olmak istiyorum zirvede tek ben; BEN VE SEN...

Su gibi berraksın ama içimdekileri de alıp götürüyorsun,yol gibi senin de sonun yok; yani seni sevmenin sonu yok... Bu böyle nereye kadar sürer bilemem tabi. Bunu ben belirleyemem; ama şunu bil ki seninle ölüme bile varım..!

Sensiz geçen bir gün değil bir salise bile düşünemez oldum. Sen benim; benliğim, varlığım, hayatım, geleceğim, çılgınlığım, sevincim, mükemmelim, sevdiceğim kısacası her şeyim her şeyimsin...

Sensiz bir hayatın oksijensiz yaşamdan farkı yoktur. Aldığım nefes içtiğim su yürüdüğüm yol her şeyde sen ve senden izler var.

Seni seviyorum ,Seni seviyorum,Seni seviyorum, Seni seviyorum, Seni seviyorum...

Kanka Bot
12-12-05, 16:01
BİR DOSTA AŞK

Fırtınalı bir hayatın ortasında birleştik. Sen, kendine yakın bulduğun insanların sana yaptığı hatalardan şikayet ediyordun., bense uzun yıllar acısını çektiğim bir aşkın yaralarını sarmaya çalışıyordum.

İyi birer dosttuk, her şeyi paylaşır olmuştuk. Bu yakınlaşmamızın kısa bir sürede olmasına rağmen zamanım öyle tatlı, öyle güzle geçiyordu ki ben içimdeki kıpırdanmalardan habersizdim.

Sanki rüyadaydım, gözlerimi açtığımda dostluğun yerini aşk almıştı. Kendimi tutamamıştım işte. Duygularıma hakim olamamıştım. Sen benim aşkım, bense senin dostundum artık. Sana aşık olduğumdan habersizdin. İçimdeki volkan öyle taşmıştı ki patlamak için sabırsızlanıyordu.

Sonunda o gün gelip çatmıştı. Bütün duygularımı bütün hislerimi açıklamıştım ben sana. Sense bana sadece şaşkın bir ifadeyle bunların yalan ve şakadan ibaret olması için yalvarmıştın.

Bende sana bunların ne şaka ne de yalan olduğunu üstüne basa basa vurgulamıştım. İçim rahatlamıştı. Çünkü bir insana ‘’ seni seviyorum ‘’ demek kolay bir iş değildi. Yürek isterdi. Ben bu işi becerememiştim ama sonucuna da katlanmak elimde değildi. Çünkü asıl olan benim için bugündü ve ben bugün sana söylemem gereken şeyleri yarına bırakmamıştım. Yarın böyle bir fırsatın elime geçeceğini düşünerek bütün her şeyi açıklamıştım.

Dünya fani her an her şey olabilir bizim dünyamızda... Şimdi içim çok rahat ama bir o kadar da huzursuzum. Çünkü bunları sana anlatınca suçlu ben oldum. Şimdi o eski günleri arıyorum, hiç sebepsiz, ani ayrılışın şokunu üzerimden atamamamın sonucundandır. Ve zaman eskiden öyle güzel öyle tatlı geçerken şimdilerde, bin bir azap bin bir acıyla geçiyor.

O günün üstünden çok zaman geçti. Şimdi ben senden benim olmanı değil bana biraz hak vermeni istiyorum. Bana duyduğun nefreti duygularımın üstünden çekmen için yalvarıyorum. Bana ne kadar kızsan ne kadar nefret etsen de ben seni yine de seviyorum.

Duydun değil mi?

Seni seviyorum.

Kanka Bot
12-12-05, 16:02
Sana dokunmak bir mucizeydi, seninle olmaksa bir mucizeyle yaşamak..

Gün geceye döndüğünde seninle olmak öyle güzel ki. Bütün bir gece seninle aynı havayı solumak, dinlediğim şarkılarda seni bulmak. Gündüzümde insanlar, mücadele, kavgalar, çirkinlikler var belki ama gecemde sadece sen ve ben… Belki bu yüzden geceyi sevişim. Sadece sana ait gecelerim, tıpkı kalbim gibi...

Dün gece yine uzandı elim telefondaki tuşlara. "Aradığınız numara kullanılmamaktadır" Gülümsedim ve iletilemeyeceğini bile bile defalarca mesaj gönderdim. Her iletilemedi raporunda sanki Buda geçecek. Geçecek değil mi Canım? cevabını okudum

Aradım seni. Ulaşılmaz olduğunu bile bile aradım seni. Ulaşılır olsaydın keşke. Keşke biraz daha çok gülebilseydik yaşamın bize yaptıklarına. Keşke Sen yine yanımda olabilseydin. Keşke şu iç çekmeler olmasaydı. Acı olmasaydı keşke Keşke Keşke Keşke kelimesini bilmese, öğrenmeseydik.

Hayata tek bağımdı aşkın. Gelirdim yanına sokulurdum Tüm dertlerden , kederlerden uzaklaşırdım gözbebeklerinde kendimi gördüğümde Nerden bilebilirdim ki bir gün o gözlerde kaybolacağımı Umutlarımın, hayallerimin, sevgimin, beklentilerimin, inançlarımın yok olacağını Nerden bilebilirdim ki; o seyretmeye doyamadığım gözlerinde ölümün beni beklediğini

Oysa ben ayrılığı hiç düşünmezdim. Aklıma gelmezdi sensiz sabahlamak. Sen varken fark etmezdim mevsimlerin döndüğünü. Meğer ellerime kar yağabilir, gözlerime bulutlar değebilirmiş. Sen benim mucizemdin. İşte o mucizeye dokunmak, aslında seni sonsuza dek kaybetmekmiş. Bunu da öğrendim...

Aradım seni Canım. Ulaşılmaz olduğunu bile bile aradım. Seni henüz özlemiş de değilim, yanlış anlama beni.

Ne zaman özlerim bilmiyorum. Hâlâ benimlesin ve hâlâ gecelerim senin; tıpkı kalbim gibi.

Kanka Bot
12-12-05, 16:03
Sevgilim

Sen gideli kaç saat oldu ? Kaç gün geçti, kaç hafta..? Saymadım.. Bana yüzyıllar geçmiş gibi geliyor. Son anda sen giderken gözlerinin buğusunu bıraktın.. Şimdi sis içinde bütün dünya. Çiçekler gözyaşlarımı içti, sen onları kırağı sanırsın, çiy sanırsın.. oysa hepsi benim gözyaşlarımla ıslak..

Sevgilim özlüyorum seni.. Bir balta indirildi, içimden bir ağaç köküyle devrildi. Gözlerimden akan yaştan belli değil mi, içim kanıyor. Özlem bir bulut gibi sarıyor beni, kuşatıyor . Seni sevmek bir sonsuzluk gibi büyüyor içimde. Haftanın her gününe, geçen her saate senin adını verdim. Senin adınla başlıyor mevsimler, yıllar sen varsan içinde, geçerli...

Özlem bir yağmur gibi yağıyor üstüme. Damlalar yüreğime vuruyor. Gecenin karanlığında bir başınayım.Uykularım bölük pörçük. Bütün rüyalarımda sen.. gözlerim kapanır kapanmaz gözlerin yaklaşıyor. Sonra bir rüzgar alıp seni, benden uzaklara götürüyor.

Geceler boyu sabahlayıp uğruna, boşluğa düştüğüm sevdiğim, bir tanem, gözbebeğim.. Yüreğimden mühürlendim sana.. Şiirler havalanıyor kuşlar gibi, şarkılar ağlıyor yokluğuna.. Sevgilim hayatı sende buldum ben, tükenirsem sen tüketirsin beni.

Yoksun, gittin, tek başına koydun... Bu nasıl bir özlemdir, kendi gövdem ateşten bir gömlek.. yanıyorum..Yetti artık, yetiş n'olur dayanamıyorum.

__________________

Kanka Bot
12-12-05, 16:04
Yağmur Çiçeğim Myra


Sen umudun sabahında dağ çiçekleri ve dağlara serilen sabah güneşi kadar güzeldin Myra. Günaydınım, gülaydınlığımdın benim.

Seninle bir rüya gibiydi hayat. Ve biz o rüyada kuşlar gibi hafiftik. Yüreğimiz gökyüzü kadar engin, bulutlar kadar beyazdı. Her gözlerimi açtığımda, her kapattığımda seni görürdüm karşımda.

Ellerimi her uzattığımda ellerini bulurdum. Bütün güzellikleri, sevinçleri yalnız sende yaşardım. Sensiz hayatın ne kadar boş, anlamsız olduğunu, sensiz kalınca öğrendim Yağmur çiçeğim Myra.

Bir gün çekip gittin, her şeyimi kaybettim. Yaşama sevincimi, direncimi, gülüşümü, mutluluğumu, yaşama dair ne varsa hepsini kaybettim, her şeyim yerle bir oldu.... Uçurum başlarında, duvar diplerinde kaldım bir başıma. Kimse aramadı beni, kimse sormadı... Tut ellerimden alıp beni yüreğine götür dağlar kızı Myra. Üşüyorum... Üşüyorum... Güneşe ulaşılmazlığı bilerek soluğunun sıcaklığına sığınmak istiyorum. Sıcak yüreğine gereksinimim var... Biliyorum benden çok uzaklarada bir yerdesin, sana ulaşmaya gücüm yok...

Ey gönülçiçeğim Myra... Ey ayışığım... Aytanem, nurtanem, birtanem Myra ...Sen olmadan nasıl bakarım gökyüzünün maviliğine. Nasıl bakarım engin denizlere, hayat bir dalgaysa eğer... Nasıl yürür sularda sandalım rüzgarın olmadan, dolmadan iliklerime sevdanın iksiri, ufuklara nasıl açılabilirim...

Sen deniz olsan kanasan ben dalgan olurum
Kimsesiz kalsan ağlasan ben dünyan olurum
Sen ateş olsan yansan ben duman olurum
Bir ömür yüreğimde saklarım seni, unutma

Ayışığım Myra canımdın sen anlıyor musun? her şeyimdin benim. Yaşamın adı, sevginin tadıydın. Seninle yaşadığımı hissediyordum ancak. Neye dokunsam sen olurdun, nereye baksam seni görürdüm aynalarda, ne yana dönsem sen dururdun karşımda. Aksın vururdu sulara...

Yanımda olduğun zamanlar dünyanın en mutlu insanı olurdum. Zamanın geçmesini asla istemezdim. Sensiz dakikalar yıl gibi uzar ve geçmek bilmezdi zaman. İsterdim ki, her an yanımda olasın. Her dakika gözlerinin derinliğinde yitip gideyim. Çünkü kendimi en mutlu, en güvende hisettiğim anlar, senin yanında olduğum anlardı...

Yüreğimdekileri her gece kağıtlara dokuyarak, her sabah seher yellerine okuyarak uzak çığırlara, uzak yollara savuruyorum şimdi ...

Rüzgarsaçlım sende ansızın bir rüzgar gibi esip girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi de çekip gittin ve her şey bitti. Şimdi yüreğim paramparça, hasretim çöl yangını, her ah çekişte tütüyor içim...

Sen gittin masal bitti, hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybettim. Bu yalancı dünyada tek gerçeğim, tek yaşama nedenim, tek dayanağım, yaşama kaynağımdın.
Karanlık bir uçurumun kenarında düştüm düşeceğim şimdi. Hiç bir dayanağım, tutamağım yok artık.

Sen yanlızlığın, terkedilmişliğin ne olduğunu bilmezsin? Sevipte sevilmenin, sevipte terkedilmenin acısını, uykusuz geçen gecelerin sayısını. Sen kahrolmanın, mutsuzluğun acısını bilmezsin? Her gün yavaş yavaş kaybolmanın verdiği çaresizliği. Çekilen hasretin, kahreden gurbetin, sensizliğin verdiği acıların hesabını bilmezsin? Karanlığını gecelerin, kanayan sancısını günlerin.

Aradan geçen bunca zaman, senden aldığım yaramı iyileştirmedi. Hala mutsuz, hala bedbaht ve sensizim.
Kaç kez ölümün eşiğinde döndüm, kaç kez öldüm dirildim bilmezsin?.. Kaç hazan mevsimi esip geçti üzerimden, kaç hüzün mevsimi geçti. Dönmedin... Yağmur mevsimleri gelip geçti, ağlama mevsimleri, gözyaşı mevsimleri gelip geçti, sen hala yoksun. Hala gelmiyorsun...
Sevmek yüreğe saplanmış bir ok, kahretsin...

Sen gittin Masal bitti

Sen gittin evimin adresi, kapımın zili gitti
Sen gittin sazımin teli, kuşumun dili gitti
yangınlar düştü yüreğime / ıssızlaştı şehir
kırık bir ağaç dalında,öksüz bir kuş gibi kaldım

Sen gittin
yaprağa duran ağaçlarım gitti
umutlarım gitti,baharlarım
tutam tutam saçlarım gitti

Sen gittin
yüreğimde kanayan şiirler
masamda sigara izmaritleri kaldı
ben kaldım öyle tesellisiz ortalarda
birde yıkıntım
çöl oldu şiiristanım
hayalim, düşistanım

Sen gittin
kemanım yayım, güneşim ayım
mutluluk payım gitti

Sen gitin
hayalim düşüm
sevincim gülüşüm
servetim işim gitti

Sen gittin
özlemin yüreğimde
yokluğun kirpiğimde çoğaldı
sen gittin umudum gitti
gururum gitti
her gece oturup ağladım
ıslandı/ ekmeğime karıştı korkunç acı
gülmek nedir unuttum gitti

Sen gittin
yaralı bir ceylanın bakışında yaralı kaldım
her yerde izimi arıyor şimdi avcılar

sen gittin masal bitti ben bittim

Kanka Bot
12-12-05, 16:05
Seni hala sevdiğimi söylesem... Gözlerini özlediğimi... Nefesini özlediğimi...

Günesin doğuşuna ve batısına şahitlik ettiğimiz günleri özlediğimi...

İçimde büyük bir boşluk var o günden beri. Hani hatırlarsın beraber oturup denizi izlerken geleceğimizin olmadığından bahsettiğimiz o günden beri. Aklımda hala o an var.

Gelecekteki eşinin şimdiden çok kıskandığımı söylemiştim sana hatırlıyor musun? Hala aynı duyguları taşıyorum.Senin için neyim bilmiyorum ama; Sen benim diğer yarımsın.Sensiz büyük bir boşluktayım. Her tarafında sen olan büyük bir boşlukta nereye baksam sen varsın.

Seni görmemek için gözlerimi sımsıkı kapatmamda yine sen varsın karanlıkların içinde. Nefes aldığımda ciğerlerime sen doluyorsun. Seni düşündüğüm zamanlarda gözlerimden akan göz yaşlarım değil sensin damla damla ve sana olan büyük aşkım…

Ne kadar kalbimden sokup atmaya çalış samda olmuyor. Köklerini kestikçe daha da sıkı tutunuyorsun kalbime.

Unutamıyorum anla işte.

Bir kadın...

Sonumuzun ne olacağını asla bilemediğim, uğruna her şeyden vazgeçebileceğim...

Gözlerinde kaybolmak istiyorum. Sonsuzluğa karışmak...

Sarılmak istiyorum sana sımsıkı.

Yanımda olmanı istiyorum sonsuza kadar.

Bunlar için çok geç kaldım değil mi?

Farklı limanlara demirledik. Farklı rüzgarlar dolduruyor artık yelkenlerimizi ve farklı rotalardayız artık....

Kanka Bot
12-12-05, 16:06
Ağladığımda Mendilim Ol


Dün yine gökyüzünün masmavi görkemi ve hayalini çizdiğim bembeyaz bulutlarının altında seni bekledim. Uzaklarda gülümseyen gökkuşağının renkleri içinde aradım seni, yoktun. Yokluğun, bir canavarın dişlerinde yüreğimi kemirip duruyor. Yokluğun cehennemim, yokluğun zifiri karanlığım, zindanım oldu. Belki, bir köşeden çıkıp gelirsin diye bütün gün seni düşleyip, gözlerim ufukta, kucağım dolu sevgi, yüreğimde binbir umut yeşertip ve ölesiye bir özlemle bekledim seni, gelmedin... Seni ne kadar özlediğimi bilmiyorsun. Bir bilsen seni ne kadar çok özlediğimi; dağları, tepeleri aşar, denizleri, ovaları devirip gelirdin bana...

İçim özleminle nasıl dolup taşıyor, özleminle nasıl tutuşuyor bir bilsen. Yüreğimin bütün bentleri paramparça sensiz. Şimdi yüreğimin her kıyısından özlem sızıyor. Yüreğime de söz geçiremiyorum artık. Biz bu dünyada seninle çıkarsız, yalansız, hilesiz hesapsız sevdik birbirimizi.. Yüreğimizin bembeyaz tuvaline maviyi fonlayarak ve aşkın da kıpkızıl resmini de çizerek; insanları, kuşları, dağları, çiçekleri, suları da öyle hilesiz sevmiştik.

Biz seninle bütün engellere rağmen, bitmez tükenmez bir azimle sevginin doruğuna erişmek için tırmandık hayat yokuşunu. Ve bitip tükenmeyen bir aşkla sevdik birbirimizi. Biz seninle uzak dağ başlarına yazdık umutlarımızı. Denizlere, dalgalara, fırtınalara, acılara, korkulara, uçurumlara yazdık sevdamızı. Biz seninle kanatları sevdalı iki güvercindik mavi göklerde. Kanat çırptıkça yükseldik sevdalara, yükseldikçe sevdalara avcılar düştü peşimize.

Zamanın acımazsızlığına, aramızdaki mesafelere, etrafımızdaki çirkinliklere, günübirlik aşklara, saldırılara, satılık sevgilere rağmen, biz yine de yüreğimizde hiç sönmeyen bir yangınla özledik birbirimizi, en kutsal aşkla sevdik, kirletmeden umutlarımızı bekledik...

Senden ayrılalı günlerin, ayların, yılların nasıl geçtiğini bilemez, hesabını tutamaz oldum. Her seher uyanınca dağların esen rüzgarlarına açıyorum penceremi, o ölümüne özlediğim kokunu getirir diye. Bir nebze de olsa dindirir yada söndürür diye yüreğimdeki özlemin ateşini...

Her gece menekşe rengi gözlerini demledim hayalimde. İpek saçlarını, sevdalı gülüşlerini, inci dişlerini demledim. Ne çok severdin yayla yollarında türküler söylemeyi, ellerimi avucunun içine alıp, başını göğsüme dayamayı. Şimdi her gece, insana hayat veren ve yüreğime nakış nakış işleyen sevda sözlerin dolaşıyor kulaklarımda , paylaştığımız ümit dolu tatlı hayalle*miz.

Yılmak yoktu bizim için bu yolda. Ağlamak, sızlanmak yoktu, geriye dönmek hiç yoktu. Zordu, çetindi bizim sevdamız ama her şeye ve çekilen tüm acılara değerdi. Sabır diyordun. Sabrı, ümit etmeyi, sevmeyi, zorluklara karşı direnmeyi de senden öğrenmiştim. Konuşurken insanın yüzüne dosdoğru bakmayı, dürüst ve namuslu bakmayı, merhameti, acımayı, insan gibi düşünmeyi senden öğrenmiştim. Senden öğrenmiştim sevdalara türkü yakmayı...

Şimdi Ren nehrinin kıyısında dalgın bakışlarla dalıp dalıp gidiyorum uzaklara. Gökyüzü masmavi ve saatler yorgun bir su gibi akıp gidiyor gözlerimde.. Ufka, gökmavisinin kızılla birleştiği o ince sıcak ve yumuşak çizgiye bakıyorum. Bir kuş gelip konuyor saçlarıma, yüreğimi ipekten kanatlarına sarıp sana gönderiyorum...

Seni düşünüyorum. Seni düşünmek gökyüzü olmak gibi bir şey bazen, ya da rotası belli olmayan bir gemiye binip, yeni iklimlere yelken açmak gibi. İnsan olmayan bir adada inip, Robinson gibi insansız bir yaşam kurmak istiyorum. Ve o adada bir ömür yalnız seni beklemek istiyorum...

Saatler su gibi akıp gidiyor. Bir gemi yanaşıyor kıyıya, inen yolcuları izliyorum, sen yoksun. " Kahretsin !". diyorum." Ne olur çıkıp gelse, sarılsa boynuma." Bir gemi uzaklaşıyor limandan. Suların devinimleri akıyor gözlerimde, karışıp gidiyor uzaklara... Seninle suyu pırıl pırıl bir pınarın başında buluşmak, ellerini tutmak, yüreğinin sımsıcak yerinden, menekşe gözlerinden, narçiçeği dudaklarından öpmek, serin nefesini doyasıya içmek ve doyasıya içime çekmek geçiyor içimden... Sonra sarılıp, sımsıkı kucaklamak ve sevinçten havalara uçmak geçiyor ...

Ağladığımda mendil, güldüğümde kahkaha, susadığımda su olmanı, uyuduğumda rüyalarıma girmeni, her sabah alnımdan öperek uyandırmanı istiyorum...

Her gece kuş olup sana doğru uçmak, ardında serin rüzgarlar bırakarak, dağlar, denizler, ormanlar aşıp, bir pınarın başında menekşe gözlerine konmak geçiyor içimden. Dalgın bakışlarından, sevdalı yüreğinden öpmek geçiyor. O an bütün ağaçlar diz çökmeli diyorum, özleminle kanayan yüreğime. Bütün yıldızlar göz kırpmalı mutluluklara. "Allahım bu kadar mutluluk çok." deyip, ellerimi gökyüzüne kaldırıp ağlamalıyım. Gökler de ağlamalı benimle, bulutlar, ırmaklar, yıldızlar da ağlamalı...

Şunu bilmelisin ki, nerede olursam olayım, hangi iklimde kalırsam kalayım, vakti geldiğinde bir gün mutlaka, yüreğim alıp beni sana getirecektir. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum, sen de bütün kalbinle inan. Hiç bir yol bilmesem de, gelmeye kalmasa da mecalim geleceğim inan... Bekle...

Sevgiler büyüttüm
kır çiçeklerinden, güneşin kanını emen
umutlar yeşerttim bahar renginde al yeşil
dağlarda kar erirken ceylanlar emzirdim
melekler uyandırdım her tan ağardığında
toplamak için bütün düş kırıklarını aynalardan
yıldızlarla selam yolladım sana
ve her gece mavi bir kuş tutup avuçlarıma
dudaklara gül ve rüzgar iliştirdim dağların doruklarına
gelmedin.

upuzun köprüler kurdum içimdeki yolculuklara sana kavuşmak için
beyaz günlere uzandım beyaz atlarla, sana getirsinler diye umutlarımı
seninle öpüşürken
beyaz beyaz güvercinler kanat çırpıyordu mavi göklerin burçlarında
bütün ayrılıkların, savaşların, ihanetlerin üzerine bir çizgi çekiyordum
en güzel barış çiçeklerini versin diye dünya

ak alınlı taylar koşarken alnımın çayırlarında
al türkülerle inledim lekesiz sabahlara her bahar
özlemler kanatıp gecelerin sayfalarında
mavi rüzgarların terkisinde sevgiler yolladım sana
çoğaldıkça çoğaldı çılgınlığım
kanımda milyonlarca yıldız tutuştu
alevler içinde parlayan nehirler aktı yüreğime her defasında
her suyun sesine bir damla gözyaşı bıraktım senin için
gül desenli yaylalara bilmedin

bilki sensiz uzak bir dağbaşı ıssızlığıyım
yoksan ürpertilerde tiril tirildir yapraklarım
seni özlemenin korkunç girdabında
göğünü ve yönünü yitirmiş göçmen bir bulut olup
her gece uçurumlara ağlarım

hasret ateşine bürünürken geceler
uzun ayrılıkların dağladığı sevdalarda
korkunç alevler içirdim seni seven yanıma
iç çekmeyi öğrendi bir yanım, acı çekmeyi bir yanım
ve ardından oturup ağladım küskün ırmaklar gibi
karışıp gitti gözyaşlarım çağlayanlara
silmedin

ey kırçıl saçlarımda yıldız tutuşturan
alıp savuran yangınlara yalnızlıklara
hazan bahçelerinde yaralı bir güldür kalbim şimdi
dört mevsim aşkı kanayan
sen ki, yüreğimde demlenen aysın her gece
gözlerimde çiçeklenen aşk
uzun saçlı hasretimsin
geçen bütün mevsimlerde seni bekledim
gelmedin

özlemlerle yaralı bir yağmur bulutuyum şimdi
firari bir hüznün girdabında yitirdim güldesenli sevinçlerimi
bil ki, çağlayan bütün nehirler benim gözlerimdir
benim yüreğimdir ağlayan bütün denizler
su içtiğim bütün pınarlarda seni susarım
seni sorarım geçtiğim bütün yollarda
düştüğüm her uçuruma bir tutam çiçek bırakır gibi
bir tutam kor ve bir demet gözyaşı bıraktım senin için
gelmedin bilmedin silmedin...

Bir gün gökyüzü gülünce ve geçince üşümesi kalbimin
bütün hasretleri yükleyip rüzgarın kanatlarına
yüreğimde taşıdığım sevda aleviyle
upuzun yollardan çıkıp geleceğim sana... Bekle...

Kanka Bot
12-12-05, 16:08
EYLÜL


İşte Eylül de bitti. Ve sen hala gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından, gözyaşından bir deniz getirecekti seni.
"Aah" ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.
Ellerinde gözlerimi getirecektin; Seni YUSUF bilip, YAKUP gibi giderken ardın sıra yolladığım gözlerimi.
Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.
Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne dosta düşmana karşı.
Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.
Bilseydim, imrenir miydim, hiç uçan kuşlara?
Bilseydim aylardan Eylül'ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lügatlere?
Bak kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; Fakat sen gelmedin.
Acın geldi, sancın geldi.
"Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?" demiştin ya, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.
Nemrut’un geldi, ateşin geldi.
Maskelere dönüşmüş yüzün ve bin bir türlü sahte eşin geldi.
Yokluğun, güzün ve kışın geldi.
Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.
Firavun'un geldi, Haman'ın geldi, Karun'un geldi, Fakat Harun'un gelmedi.
Şeytan'ın geldi, Tufan'ın geldi, Kenan'ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.
Bak sevdanı süpürüyor Firavun’un çöpçüleri.
Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.
Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer'i çağırıyorlar.
Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar: Bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagü, gibi kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.
Zavallılar!
Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.
Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.
Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.
Senin mevsimin diye baharı gıyabında mahkum ediyorlar.
Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh’un yer-gök kardeşleri, İbrahim’in ateş kardeşi, Musa’nın âsâsı gibi.
Onlar, senin uğruna çektiğimiz her “aah”ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar... Öğrenecekler.
Fakat sen, biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına taç olduğunu biliyorsun.
Ah biliyorsun sırtlarında Firavun’un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi Asiye kesileceğini.
Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.
Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.
Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalıların sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.
Doğru ya; “Mehir bedelini” ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?
Ama kefaretimiz, yokluğunun dehşetine bunca zaman katlanmak olsun.
Bu acıyı mehre kabul et.
Bilirmisinintizar “eşeddu mine’nnar” (Ateşden daha şiddetli) dir?
Bekletme ki, bekleniyorsun.

Kanka Bot
12-12-05, 16:12
Bu sana yazdığım son satırlar...

Bu dinlediğim son şarkı bizim üstümüze söylenmiş. Kilit vurdum kalbime, umutlarıma. Ne bundan böyle sevdaya dair bir şeyler beklenebilir yüreğimden ne de nefret edebilirim birinden. Ben hamal değilim ki; hep kahrını taşıyım ömrün� Alın artık üzerimden hayata dair ne varsa. Alın sevdaya dair acıları, paylaşın aranızda...


Sen sanıyorsun ki, kolay geliyor gidişin bana.. Arkanı döndüğün ilk andan gözlerim gülecek mi yeniden sanıyorsun? Söylesene! Sen ne sanıyorsun aşkı, sevgiyi, söylesene! Kolay olan, kaçmaksa, yalansa, vazgeçişse; ben zor olanı seçiyorum ve Seni Hala Seviyorum.


Sen öyle san, farzet ki her şey çok kolay... Gittiğini sandığın sen, giderken bende kalanlarını, yani seni, yani aşkı, yani bizi alamayacaksın benden.... Geri vermeyeceğim onları, benim onlar, bana ait.


Biliyor musun, acı olan asla gidişin değil.. Belki bir gün sevmeyi öğrendiğin de yanında ben olmayacağım.. Bir sabah gözlerini yeni doğan güne açtığında başkası olacak yatağında.. Benim içinse sadece "sen" var olacak baktığım her yerde... Ve işte ilk defa o gün sebepsiz ağlayacağım, o gün yağan yağmur gizlemeyecek gözyaşlarımı. Kim bilir belki de aynadaki hayalin ilk kez asacak suratını bana ve o sabah sensiz ve üşümüş uyanacağım!


Her şeyin bir bedeli var biliyorum ve bende bu bedeli ödüyorum. Ödediğim bedel sensizlik, yalnızlık, aşksızlık. Oysa yüreğim her şeye rağmen mutlu olmanı diliyor....


Seni bulduğum yerden başlıyorum yürümeye.. Seni düşünüyor ve gecenin ayazında üşüyorum..


Veda bile etmeden gidişin geliyor aklıma, sadece susuyorum�..

Kanka Bot
12-12-05, 16:15
SENİ SEVİYORUM ÇÜNKÜ ...
Seni Seviyorum,Çünkü Adını DuyduğumdaTitriyorum.
İçimde Sevda Telleri Titriyor.Eriyorum,
Su Olup Akacağım Sanki.
Su Olsam Da Sana Akmak İçin Bir Yol Bulurum Ben.
Ayaklarının Dibinde Bir Göl Olurum.
Sen Bu Aşk Suyuyla Yıkanırsın.
Seni Düşündüğümde –Ki Bir Tek An Bile Yok Sen Düşünmeden Geçen- Hasretin Tutsağı Oluyorum.
Hasret Dedim De,Seni Özlemenin Bu Kadar Zor Olacağını Bilmezdim.
Bir Sarmaşığa Dönüşüyor Hasretin.Bütün Bedenimi Sarıyor.
Hasretten Şikayet Etsem De Aldırma Sen.
Kavuştuğumuzda Yaşadığım Bahtiyarlık Kötü Olan Ne Varsa Hepsini Silip Atıyor.

Seni Seviyorum
,Çünkü Yanındayken Dört Mevsim Bahar Oluyorum.
Seni O Baharın En Nadide Çiçeği Yapıyorum.
Çiçek Çiçek Açıyorsun Yüreğimde,Kokunla Başımı Döndürüyorsun.
Bir Bahardan Diğerine Uzanırken Zaman,Sensizliği Aklıma Bile Getirmek İstemiyorum.
Çiçek Dedim Ya,Bir Çiçek Adı Verseydim Sana Papatya Olurdun.
Açışıyla Dünyaya,İnsanlara Baharın Geldiğini Müjdeleyen Papatya...
İddiasız Ama Güzel.Güzel Ama Kibirsiz...
Sana Baktıkça Kendimi Hiç Keşfedilmemiş Bir Kıtanın Topraklarında Buluyorum.
Adım Adım Dolaşıyorum Seni.Sana Dair Ne Varsa Hepsini Öğrenmek İstiyorum.
Keşfetmeye Aç Bir Kaşifim Ben,Ancak Senin Topraklarında Doyuyorum.
Sana Her Gün Yeniden,Bir Kez Daha Aşık Oluyorum.
Bu Aşka Ben Bile Şaşırıyorum Ama Şaşkınlığım Beni Mutlu Ediyor.

Seni Seviyorum,
Çünkü Her Sabah Kalktığımda
Bir Günü Daha Seninle Geçirecek Olmanın Mutluluğunu Yaşatıyorsun Bana.
Ben Güne Seninle Başlıyorum Ve Her Gün Hayatı Yeniden Keşfediyorum.
Gökkuşağının Her Tonunu Gölgede Bırakan En Parlak Renksin Sen.
Her Şey Senin Rengini Taşıyor Ve Benim İçin Ancak O Zaman Anlamlı Oluyor.

Seni Seviyorum,Çünkü Soğuk Günlerde İçimi Isıtan Meltemsin.
Sıcak Günlerdeyse Ferahlık Veren Kuzey Rüzgarı.
İliklerime İşleyerek Esiyorsun.
Seni Seviyorum,Çünkü Her Şeyde Sen Varsın.
Nasıl Olmayacaksın Ki...Sanki Sen Doğduğumdan Beri İçimdeydin.
Yüreğimin En Derin Köşesindeydin.Sanki Ortaya Çıkmak İçin Beni Bekliyordun.
Ve Ben Orada Olduğunu Fark Edince Hakkettiğin Yere Çıkardım Seni.
Seni Seviyorum,
Çünkü Hep Benimlesin.
Seni Görmem İçin Yüzüne Bakmam Gerekmiyor.
Gözümü Kapatsam Oradasın.Gördüğüm Her Yüz Aslında Sensin.
Gözlerinin İçindeki Binlerce Yıldız,Gecenin Karanlığını Delip Geçiyor.
Sen Bana Bakarken Ben Kendimi Yıldızlara Bakıyor Gibi Hissediyorum.
O Yıldızların Parlaklığında Kaybediyorum Kendimi.
Gözlerim Kamaşıyor Ama Şikayetçi Değilim Aydınlığından.
Güneş Doğmasa Yıldızlar Kaybolmasa Diyorum,
Ama Biliyorum Ki Güneşim De Sen Olacaksın Gecenin Sonunda.
Bu Kez Daha Parlak,Daha Aydınlık Çıkacaksın Karşıma.
Seni Seviyorum,
Çünkü Saçların Ellerimin Arasında Kayıp Giderken,
Dünyadaki Cenneti Bulmuş Gibi Hissediyorum Kendimi.
Cennetin Sahibi Sensin Ve Biliyorum Ki Sadece İzin Verdiklerin Girebilir O Cennete.
Ben O Cennette Kalmaya Kararlıyım.

Seni Seviyorum,
Çünkü Her Gülümseyişin İçime Yeniden Yaşama Sevinci Dolduruyor.
Her Gülümseyişin,Karamsarlığı Yıkıyor,Umutsuzluğu Parçalıyor.
Seni Seviyorum,Çünkü Seni Sevmeyi,
Sana Dokunmayı,Seni Dinlemeyi,Sana Bakmayı,Seni Koklamayı,Seninle Paylaşmayı Seviyorum.
Seninle Birlikte İnsana Dair Ne Varsa Onları Da Seviyorum.

Seni Sevdiğimi Anlatmaya Çalışırken Ne Kadar Çaresiz Olduğumu Da Görüyorum.
Her Sözcükten Sonra Durup Tekrar Tekrar Düşünüyorum,
Seni Yeterince Anlatabildim Mi Diye...
Biliyorum Ki Yetmeyecek,
Bu Kadar Sözcükten Sonra Bile Sana Sevgimi Anlatamamış Olacağım.

Sözcüklerin Bittiği Yerde Gözlerime Bak.Onlar Bu Sevgiyi Daha İyi Anlatacaktır Sana

Kanka Bot
12-12-05, 16:20
Beni sen koydun da gittin… yad ellere.. zorluklara, imkansızlıklara,
çaresizliklere… hepsine her şeye sen ittin de gittin… düşünmedin, bir an
anlamadın küçücük ve yüreğimin saraylarını yalnız sana ayırdığım minicik
gönlümü, bir gün olsun anlamadın.. ve bu gidişte ben suçlu değildim zalim…
evet seni ben terk ettim ama; beni sen koydun da gittin..

Ne güzel bi yaşantımız vardı oysa…ne güzel hayallerle başlamıştı her
şey..ben yanına gelirken, sadece kendimi değil, umutlarımı, o adını dağlara
haykırarak yazdığım hayallerimi ve ruhumu da alıp gelmiştim.. ve bunları
yakıp , yıkıp enkaza çevirip de elime verende sendin… bu gidişi ben yapsam
da gözlerinden her n’olursa olsun hep “gitme kal “ demeni bekledim..beni
koyup ardına bile bakmadan çektin de gittin..

Yarım kaldı yüreğimin günlüğündeki pembe hülyalarım… elimde kaldı bulutların
kulağına fısıldadığım aşk nağmelerim… ve sen kutlu bir zafer sandın
yaptıklarını.. oysa ki istediğim tek şey yüreğinin sadece bana ait olup,
dürüst olmandı…. hiç boşuna “gitmek mi kalmak mı” deme şimdi bana… her ne
kadar adını ben bitirsem de koyup giden sensin…

Adı, sonu, önü, başı; yok şimdi gidişlerin ya da dönüşlerin… giden gitti
artık..yürek yaralı, yürek kanıyor..yürek güvenmiyor yaşasa da aşkı
sevgiyi, saf bir aşk inancı kalmadı artık…

Koyup gitmelerin acısı da geçiyor zamanla.. evet zaman her şeye ilaç ama,
yangınlar sönse de külleri kalıyor işte.. acılar dinse de, gözlerindeki
hüzün gitmiyor insanın.. vebali vardır her aşkın, ya da yaşananların…göz
göze gelmelerin, masum tebessümlerin.. her şeyin vebali vardır… benim
vebalimin altından nasıl kalkarsın bilmiyorum ama yine de hiçbir sitemim yok
sana.. ben ödedim çok sevmenin bedelini…umarım sen de ödersin, bir
başkasında ya da başka bir yürekte…

gitmek zor değilmiş… çünkü; benden çoktaan gitmiş olan sen;
ve ihanetinin acısından bir türlü kurtulamayan ben..
geldim, buradayım “gitmek mi kalmak mı zormuş”
deme şimdi bana


BENİ KOYUP GİTME N’OLURSUN…
GİTMİŞ BİTMİŞ OLSAN BİLE…

Kanka Bot
12-12-05, 16:21
Üzerine daha bir tek kelime yazmadan birazdan buruşturup atacağını
bildiğin beyaz bir kağıt duruyordur önünde. Elinde ise çocukluktan kalma
bir alışkanlıkla arkasını kemirdiğin kara bir kalem. Kara, kapkara, tıpkı
içinde bulunduğun oda gibi...

Bıçak gibi bir gidişti
Arkanı döndüğünde
Sallanmadı sardunyalarımın yaprakları
Kesin ve net
Sadece bitti…

Bir ağırlık çöker üzerine, bulunduğun yere sığamazsın. Görünürde hiçbir
neden yoktur ortada. Boğazına sarılanın kim, içini daraltanın ne
olduğunu bilemezsin. Ama bildiklerin de vardır elbette; yalnızsındır, için
daralıyordur, yüreğin burkuluyor ve savunmasızsındır...

Bekledim
Bekleyişler içinde
Kayboluşumu seyrettim
Seni sevmek
Yeniden var olmaktı
Ben sensizlikte zamana yenildim…

Hiçbir sesin anlamı yoktur. Çalan telefonlara aldırmazsın. Konuşmak bir
eziyettir ve derdini anlatmanınsa hiç ama hiçbir anlamı yoktur.
Bakışların boshtur. Kendine bile katlanacak durumda değilsindir. Hiçbir şeyin
o anda seni mutlu edeceğine inanmıyorsundur...

Güneş
İnat etmiş bir kere
Doğmamak için
Doğmayacak işte…

İlahi bir güç, hayatında değer verdiğin her kavramın içi
boshaltılmıştır sanki. Yaşadığın kente de, o kentte yaşayan dostlarının da,
yakınlarının da yabancılaştığını düşünürsün. Hiçbir şey gözetmeden, hiçbir şey
beklemeden açtığın, hançerlenmiş yüreğinin kabuk tutmuş yarası da, o
yürekte duyduğun sızı da önemsizdir o an senin için...

Güneş bu elbette doğacak
Başka suların
Başka kuşların
Kanına karışacak
Sadece zamanını bekliyor…

Hayatımı tam da sorgulama zamanı diye düşünür, bilmem kaçıncı kez
ruhunla giriştiğin savaşa hazırlanırsın önce. Ama anında vazgeçersin. Çünkü
bir daha böyle bir savaşa girecek ne gücün vardır, ne de o savaşta
arkanı yaslayacağın yüreğine ve beynine güvenin...

Dünya var oldukça sürecek
Bir MaSaLın kahramanlarıyız biz.
Birbirimizin farkındayız
Ve bu farkındalık
Can yakıyor...

”Neyse ya boshwer” dersin. “Boshwer” irsin... Kırarsın kalemi,
buruşturursun kağıdı, koca bir yudum alırsın kadehindeki zehirden, yaslanırsın
arkana ve gülümsersin...

Kanka Bot
12-12-05, 16:22
Canım sıkılıyor; ne ellerime, ne zihnime engel olabiliyorum. Her an yaşananlar umutsuz bırakıyor benliğimi. Çevermdeki türlü çirkefe rağmen bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Hayat her ne olursa olsun, herkese ve herşeye rağmen hala yaşanılası, hala keyif dolu. Bütün bunlardan bir katrede benim hakkım var.

Hep ürkek yaşıyorum her anını yaşamımın. Hani koşup koyversem diyorum, kopamıyorum. Her hücremle bağlanmışım yaşama.

Seviyorum diyorum bir garip, bambaşka halde; aşık diyorum, hiç bilmediğimce. İçim içime sığmıyor benim dışa vuruyorum coşkumu. Amaçsız diyorum kendime bazı bazı, sonra yaşıyorum, "işte amacım bu!"diyorum.

İlk defa bunca bencilleşiyorum, gamsızlaşıyorum. Bir ben varım, bir sen diyorum, gerisine eyvallah. Bazen argo damarım tutuyor sövüp sayıyorum. Derken kahkaha atarken tıkanıp kalıyorum.

Dalıp gidiyorum uzun uzun, herşeyden herkesten umarsız. Özlüyorum seninle olan anlarımı, hani o bakıpta doyamadığım kahkaha fırtınaları coşan bakışlarını. Farkediyorum, senin yanında kaygısızım, gamsızım, bir sen varsın diyorum, bir ben. Geride kalanlara bakıp bakıp anlamaıyorum.

Saplantılarım oluyorsun gün geçmeden. Sesindeki titreme uyutmuyor geceleri, bırakmıyor hayalin geceler boyu beynimi. Kısır döngüler yaşıyorum sana özlemimde.

Başım belaya düşüyor, aldırmıyorum. Herşey boş görünüyor bana, ama herşey...bir sen varsın diyorum, bazen coşup tatlı belamsın sen diyorum, sonra vazgeçiyorum... tatlı bile olsa veremiyorum sana bela tanımlarını.

Yazıyorum da bilmem anlatabiliyr muyum?

Hep telefona götürüyor beni ayaklarım, her telefondan gelişimde. Yanına kadar gidip telefonun tuşlarında dolaştırıyorum beynimi, cesaretim kırılıyor geri dönüyorum oyuncağı elinden alınmış çocuklarcasına mahsun. Lakin coşmuyor yaşlar bu defa gözümden. Hep konuşuyorum kendimce her hüsranımı, biliyorum ki konuşurken ağlamıyorum.

Vakit geçiyor son sürat, insanlar konuşuyorlar hiç bıkmadan, ben bıkamıyorum senin hayalinden, her an daha manidar bakıyor gözlerin. Oturmuş karşıma beni seyrediyorsun şu an. Neden gülmek bir tek sana bunca yakışıyor, yaraşıyor? Sadece gülüyorsun...

Sana güzel demek istiyorum boş kalıyor, hafif kalıyor anlamı. Komik buluyorum anlatmaya olan çabamı. Çünkü, sen zaten kendi muhteşemliğini duyumsuyorsundur diye çıkmaya çalışıyorum açmazlardan.

Neden böyle oluyorum ben bu defa? Neler yapıyorsun bana? Bilmiyorum. Merak mı? Merak etmiyorum. Öyle hoşuma gidiyor ki bu halim, her ne yapıyorsan çok iyi yapıyorsun, sen bana çok iyi geliyorsun.

Radyoda şiir dinliyorum sen geliyorsun aklıma. "Bin kere filizlenir çiçekler" diyor şair kızıyorum. Ben yazsaydım diyorum, bin kere milyon kere, milyar kere sen...

Birden utanıyorum, ne yapıyorum ben diye. Gülüyorum. Bir garip oldum ben artık. Ben bile anlamıyorum, bilmiyorum, sanırım anlatamıyorum aynı zamanda .

Klişe geliyor kelimeler. Sana yepyeni lügatlar yazmak geliyor içimden. Kararımı veriyorum, ki yeni lügatın hazır olana dek eskileriyle idare etmen gerekecek. Hep bu anlatmaya çalıştıklarım beni buna ulaştırıyor, hep anlatmaya çalıştığıma... Anlatmaya mecburmuyum bilemiyorum. Ama bir tek şeyi bilyorum bu aralar;

Seni Seviyorum! Bilmem anlatabiliyor muyum?

Kanka Bot
12-12-05, 16:23
Gök yüzü zifiri karanlıkken pembe bir dünyada el ele bu sevdanın içineydik dünyada el ele bu sevdanın içindeydik biz seninle ve hep birlikte olmaktı temennimiz. Pembe düşlerimiz vardı, içinde sadece ikimizin bulunduğu. Bu kısacık aşkımızda en güzel akşamları en güzel sevinçleri paylaştık. Sevmeyi öğretin sen bana. Yüzün gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğrettin sen bana. Yüzün gülerken, içinde mutlu olabileceğini öğrettin... Yaşamanın seninle güzel olduğunu gösterdin.

Sevdim ben seni kimsenin sevemeyeceği can verip kan dahi olamayacak kadar çok. Uykularımızı paylaştık. Bir gece değil gecelerce uykusuz kaldık sevdamız için. Ben seni düşledim hep ışıl ışıl gözlerinle yanımda. Dünyalara sığmayacak aşkımızı küçük yüreklerimize sığdırdık. Ayrı geçen dünümüze yaşanmamış saydık. Hep birlikte olmalıydık biz öyle güzel oluyordu hayat. Sözler verdik birbirimize tutamayacağımızı bile bile. Bir sen söz vermedin sigarayı birakamayacağına. Oysa her eline alışında yüreğim hançerlendi benim. Çiçeğimdin sen incinirsin boyun bükülür diye dokunmaya dahi kıyamazken ben o seni zehirliyordu. Bir bunu anlatamadım sana.

Ayırmaya kalktılar bizi.kimse benim yüreğimi yakan sevdamı düşünmedi. Sensiz hayat yoktu, söz vermiştim sevdama daha önemlisi sana. Yaşayamazdım, ikimizi içime gömüp seni bırakamazdım. Aldırış etmedim kimseye, ayrılmadım senden. Çünkü yaşarsam, senin için yaşarsam, sevdam için yaşayacaktım


Ama sonra sen beni istemedin bana sevdamın taşıyamayacağı şeyler söyledin. Yüreğimi hançerledin. Benim kadar düşüp “sevdiğim ne yapar?” demedin. Şimdi ise ayrıldığın ikinci yılında kara sevda oldu aşkımız. Sen beni unutmadın, benim seni unutma gibi bir çabam olmadı zaten .

Ama birlikte olmamız için çaba sarf etmemiz dünyayı hiçe saymamız , boşuna. Düşlerimizde kaldı bizim sevdamız. Sözümüzü tutamadık. Sevdamız ve bir birimiz için yaşamadık.

Şimdi ikimizde başkaları için yaşıyoruz sevdamız da sadece içimizde yaşıyor.
Ben sana söz vermiştim sevdamla ve seninle yaşayacağıma. Sen kendi çıktın hayatımdan. Sevdam hala yaşıyor. Bir gün üzerine çimenler bitiğinde yine yaşıyor olacak sevdam. Beni öldürdüğün gibi onu öldürmedin. Sevdayı öldürmek kolay değil Hiç öldüremesin ki zaten ..

Kanka Bot
12-12-05, 16:23
Eskiden derim hep, değişen bir şeyler var hayat yenilenirken…
Aslında her günaydında bir şeylerimi feda etmişim…
Sevgilerim neden sorunlu derdim, yada neden tıkanıyor illa ki?
Anladım ki, içtenliğimden kayıp vermişim…
Herkese dağıtırken kepçe, kepçe kendime seçtiklerime azaltmışım güvenilmezlikle..
Oysa eskiden çok içten ve işin güvensizlik tarafını düşünmeden koşardım…
Şimdi diyebiliyorsam sana sevgilim! Ki, uzun bir aradan sonra…
Anlarım ki, ben seni çok derinlerden başlayarak sevmişim ve eskidende çok eski gibi….

Bazen yatak odasında bırakılan 3-5 kağıt peçete ve kirli bir çarşaf şekline de girdi…
İşte bu kadar benden saydıklarında insanın varolan eksikler ne kadar büyükmüş?
Şimdi daha iyi anlayabiliyorum masumiyetin bekaretini…
Duş aldıktan sonra gidenlerden değil senden sinen koku…
Hele ki, bal yedikten sonra en son bal tadı gelenden hiç değil lezzetin…
İçime bıraktıkların,sadece zevkten arda kalanlardan ibaret değil.
Tohumlaşan bir şeyler, kirlenerek değil ama,
Sana sevgilim diyebiliyor isem! Anla ki,
Körlüğümde, binlerce kişiye de dokunsam, hiçbirinin sen olmadığını anlarım…
Binlerce dudak da tatsam, hiç birinin sen olmadığını bilirim..
Ki, dudaklarım senden başkasına açılmayacak kadar sıkıdır…
Çünkü, burnum senin kokunu alabilecek kadar keskin sevdalı…

Dünya üzerinde ki, bütün varsayımları hiçe sayarak seni kabullenmektir sevdam..
Ve sende başlamaktır…. Eskiden kalma tek bir yardım almadan..!
İşte, sana sevgilim diyebiliyorsam, her şeyi elimin tersi ile sıyırmışımdır!
Seni doldurup,doldurup boşaltmışımdır ve hiç bıkmadan…
Kendimce, binlerce soru işaretine sokmuş ve hepsini yok saymışımdır…
Sana gelene dek, karşılaşılan tüm labirentleri aşmışımdır…
Bugüne dek kaybettiklerimi umursamadan seninle yenilenmişimdir…

Yok olmanın kahrını ilk kez sende çekmiyorsam…
Bu sevdamız’dan, emin oluşumdandır..
Cesaretim kardelenlerden daha beterdir, ben çığ’lara dahi yenilmeden severim…
İnancım ise, arıların kisin den daha kuvvetlidir..
Onlar ufacık kanatlarının bedenlerini taşıyamayacağını bile, bile nasıl uçabildiler ise,
Ben ölümsüzlüğü bulacak kadar daha çok inandım sana…
Sana sevgilim diyorsam şimdi,
Anla ki, ey sevgilim! Ben ölümsüzlüğe erdim seninle…

Çünkü, ben beni dünde bıraktım.. Ben, dün öl’düm.
Seni bugünde buldum ve yeniden doğdum toprakların da…
Beni kay-bet-me!
Nedeni? Ben bu yolları bilmiyorum sevgilim..

Kanka Bot
12-12-05, 16:24
Artık başka bahar bana çok uzak
Yaşlanıyor gözlerim bak ne haldeyim
Bana bir bakışın yeter SANA BİR SÖZÜM VAR....
Bilirim en sevdiğin şarkılardan biridir bu. Eskiden devamlı bu şarkıyı dinlerdin...Şuan benim de dilimde bu şarkı...Özellikle bu kısmı...Sana bir sözüm var...Ama...Bazı kelimeleri içinde biriktirip biriktirip söyleyememek ne kadar kötü bir şey. Acı veriyor insana...Söyleyeceğin kişi karşında ama söyleyemiyorsun... Ya söyleyecek zamanın olmuyor ya da söyleyecek cesaretin...Sonuçta, söylenecek sözler söylenmemiş olarak kalıyor. Oysa neler neler söylemek istiyorum sana...Seni çok seviyorum ve sensiz yaşamak çok zor demek istiyorum örneğin...Sensizken zaman bir türlü akıp geçmiyor demek... Ellerimi tut sıkıca ve bırakma... Üç günde sürse bu rüya bırakma ellerimi ve uyandırma beni bu rüyadan demek... Ve daha neler...Ama olmuyor diyemiyorum... Terslenmekten ya da hayır cevabını almaktan değil seni incitmekten korkuyorum...Seni incitip kaybetmekten...Ve bir daha gözlerini görememekten... Orada dinlenememekten... Sevgimin sana yetmemesinden ve bu aşkın da diğerleri gibi anlaşılamamasından... Hani bir gece, çok az keşkelere düştüğümü söylemiştim ve örnek vermiştim sana...Şimdi de o keşkeleri yaşıyorum. Bu sefer binlercesi var beynimde...Keşke, daha genç olsaydım... Keşke, daha erken karşılaşsaydım seninle...Keşke... Keşke... Bitmiyor bu keşkeler, beynimde dinmek bilmiyor... Nerdesin şimdi, keşke yanımda olsaydın..Ellerimi tutmasaydın ama gözlerinden kalbime akan sıcaklığını hissetseydim... Varlığınla, varlığım çoşsaydı... Ben olduğumu bilseydim seni hissederek...Çocuk gibi şımarsaydım yanında... Yüzüm kızarsaydı söylediklerinden... Pot kırsaydım, arada küsüp sana dayanamayıp mesajlar atsaydım...Yüreğim deli gibi atsaydı...Ellerim terleseydi...Liseli aşık kızlar gibi elim ayağıma dolaşsaydı karşında...Yine, o keşkeler... Oysa bana bir bakışın yeter sana bir sözüm var...

Kanka Bot
12-12-05, 16:25
Evet sevgili üşüyorum,benden alip gittigin sicakliginin biraktigi boslukta üşüyorum.

Ne dolar dedigim o bosluk doluyor,ne de diner dedigim acim diniyor.Zaman dedikleri ilac beni her gun daha dipsiz bir karanliga suruyor...

Anilarla yasamak cok zormus,her yerde sen varken yalnizliga alismaya calismak,gittigini kabullenmeye calismak imkansizi istemekmis megerse..Icimdeki nefret buyudukce sevgiminde bitip tukenmeden yorulmadan her seferinde daha guclu darbelerle kalbime kazindigini gormek en buyuk caresizlikmiş...

Sigaramdan cektigim derin nefeslerle bogmak istedigim dusuncelerim,aciz ruhum ve kirgin kalbim bir olup beynime hukmediyorlar ve artik tamamen kontrolumden cikmis olan mantigim işlevini yitirdi.

Bu sensiz gecen kacinci gecenin ortasinda uyanisim artik saymiyorum,gozumdeki yaslar ne zaman diner,anilar ne zaman silinir,gonul yuzum ne zaman guler bilmiyorum sevdigim..Çok ozluyorum inan..Kokuna muhtacsesine hasret yasiyorum...


Umitlerim tukeniyor sevgilim,umitlerim tukendikce daha da korkuyorum yasamdan...Simdiye kadar hic olmazsa az da olsa umidim,belkilerim vardi.O benim icimi gulduren,yuregimi isitan,gozlerimin isigi olan yuzunu birdaha gorebilme umidim vardi..

Yoklugun cok acimasiz....

Seni soranlara gittigini soylemeye dilim varmazdi,simdi ben soyleyemesemde herkes biliyor oksuzlugumu..Unuttum diyorum,artik canim yanmiyor,guluyorum bile,ama yuregim agliyor be sevgilim..
Ne zaman basimi egmekten kurtarabilirim seni soranlara diye beklerken birde baktim umitlerim yok artik..

Umitler tukeniyor icimdeki sen tukenmiyor ,omrum tukeniyor sana olan askim tukenmiyor..Ben bitiyorum sevdam buyuyor..

Evet sevgili benden alip gittigin sicakliginin biraktigi boslukta usuyorum....oksuzumm...hala bekliyorum..

SENI SEVIYORUM...

Kanka Bot
12-12-05, 16:25
Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Benim olmak zararlı ya senin için, acı çekersin ya, işte bilerek bu gerçeği benim olmamanı isteyecek kadar çok seviyorum seni. Uzaklaş istiyorum kıyılarımdan, kayalıklarıma toslama, oturma karama... açıl, açıl, açıl. Uzaklaş benden, engin sularda ol. Lacivert mavilere dik gözlerini. Yosun yeşillerimden ıraklara düş. Yunuslar eşlik etsin yol alışlarına, hadi git artık, ne olur git. Baştan çıkartma beni. Uğurlar olsun. Gitmeni arzulayacak kadar deli bir kimlikle seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Hani bir baba kızar ya, öfkelenir, döver ya hatta... arkasında ayıplarla dolaşan evladını. Ve ama yine de umutsuzca sever ve uzatır ya ellerini ne zaman düşse dara. Hani hem reddeder onu evlatlıktan ve hem de ama içten içe kanar ya baba yüreği. Kanayan içini de sever ya evladıyla birlikte. Hayırsız, huysuz ve hatta topluma zararlı olsa da bile; ister ya içten içe onun toplumun en mutlu insanı olmasını. Ve hatta döner döner de bakar ya kendine: “Ben nerede hata yaptım.” Diye. Çocuğunun tüm hatalarından sorumlu tutar ya kendini. İşte öyle. Sorumlulukların acı, sızı mutsuzluklarıyla... evlatlıktan reddedecek bir inatla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. Çok ama çok uzaklarımda olduğun zamanlarda bile kimi zaman... milimetrik ölçümlerle nefesimdesin. Sana dokunmak kadar yakın olsan da çoğu zaman... milyon kilometreler öteden duyulmuyor sesin. Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben. ‘Her hareketinin sırrına varacak kadar sen olmak, nerede ne yapacağını öngörebilecek kadar ben olmak’ gerçeklerinle seviyorum seni.

Ey güzel sevgili çok sağlıklı bir beden değil artık bedenim. Beynim de öyledir belki. Ben bir hasta yatağını ‘sen’ sanacak kadar... can yakan bir iğne ucuna ‘sevdalanacak’ kadar... hastalıklı bir ruhla seviyorum seni.

Seni, senin anlayamayacağın bir biçimde seviyorum ben.

Kanka Bot
12-12-05, 16:26
Yine mi dönüyorum hüzünlü saatlere? Oysa geceye beş kala
çağırışlarını duymuştum. Belki sensindir diye bir umut kapladı içimi.
Nafile, sana uzanan bütün yollar kapalı...öğrendim, evet geç de olsa
öğrendim bunu. Çok geç olsa da...

Uzaklardan bir ses olmak istedi bir dostum, uzaklardan bir el...
Üşüme diye. Olamadı, olamazdı, yokluğun her şeyden daha soğuktu.
Yokluğun soğuk, yokluğun buz gibi...

Hani; öyle üşürsün ki, artık hiç bir şey hissetmez uzuvların,
uyuşur kalır da manâsız bir donukluğun çizgileri oluşur, ardından
bir kabuk içindeki parçalanmayı döker, ezip de geçer tüm bedenini,
acısı en derinden gelir de yakar her yerini...

İşte ben de öyle üşüdüm gece yarısını beş geçe...
Manâsız buluyorum sanki artık her şeyi.

Sevgi deseler sadece bir iç çekebilirim,
sonra gülüp geçerim gibi geliyor.

Aşkı sorsalar, aynı dili mi konuşuyoruz diye
anlamsızca bakabilirim gözlerine...

Anlatın derim durmayın, bırakın tüm şiirleri, şarkıları, masalları...

Dokunabilir miyim aşka, dokunabilir miyim ellerimle diye sorarım,
geçer mi üşümesi yüreğimin, geçer mi üşümesi içimin...

Aşk dediğiniz şey gelince ansızın, anlar mı beni aşkla gelen,
beni ben oldugum için mi, kendi var ettigi için mi ister...
Varolanlara, benden kalanlara hoş geldin mi der,
yoksa bir iki zaman sonra herkes gibi o da mı çekip gider...

Bakışlarım dondu sanki, yüreğim donunca. Nasıl da manasız
bakıyorum etrafa. Görmesin istiyorum hiç kimse gözlerimi,
görmesin hiç kimse hüzün tanelerimi...

Susuyorum artık derin derin. Nasıl da konuşmak istiyorum oysa.
Saatlerce susmadan konuşmak istiyorum. Tüm biriktirdiklerimi
en başından başlayıp sonuna kadar anlatmak istiyorum.
Anlatmak yetmez biliyorum, anlaşılmak da istiyorum...

Bir el istiyorum başımda...
Saçlarıma dokunsun istiyorum, tüm bedenimden söküp alsın
yalnızlığımı tılsımıyla... Bir el istiyorum dokunsun saçlarıma
yumuşacık ve alsın tüm donuklukları usulca.

Bir göz istiyorum gözlerimde...
Anlamsız bakan gözlerimin içini görsün, hâlâ arkalarda kalmış
ışık huzmelerinin içine dalsın, çıkarsın tüm umutlarımı
eski sandığın içinden, açsın da ışığı ile umut olsun yollarıma,
yolum olsun yordamım olsun istiyorum...

Bir omuz istiyorum...
Başımı yaslayıp uzun uzun ağlayabileceğim. Yıllardır biriktirdiğim
hüzün tanelerini tek tek dökebileceğim bir omuz istiyorum.
Ona yaslanınca her şeyi unutmak istiyorum, sıcacık olmak...
İçimi huzur kaplasın istiyorum, hiç konuşmadan saatlerce
orada kalmak, hiç konuşmadan anlaşılabilmek istiyorum...

Biliyorum, ne de çok sey istiyorum...
Bunların sadece puslu bir hayal olduğunu da biliyorum.

Seni bende var edişimi, aslında sadece bende olduğunu,
aslında sadece bir hayal olduğunu çok iyi biliyorum.

Ama yine de seni çok özlüyorum,
yine de çok üşüyorum, ve yine de seni istiyorum...

Ben, hüzünlerime geri dönüyorum...

Kanka Bot
22-12-05, 00:59
Bağışlamanın Yüceliği ve Güzelliği
Yalnızca birkaç kez konuştuğunuz birisinin adını kırk üç yıl sonra anımsamanız hiç de kolay değildir. On iki yaşlarında bir çocukken okul harçlığımı çıkartmak için evlere gazete dağıtıyordum ve adını şimdi anımsayamadığım o yaşlı bayan da benim müşterimdi. Bana "bağışlama" konusunda öyle güzel ve unutulmaz bir ders verdi ki umarım, bir gün ben de birisine aynı duyguları, aynı güzellikte verebilirim.Sıkıntıdan patlamak üzere olduğumuz bir cumartesi günüydü. Arkadaşımla birlikte yaşlı bayanın arka bahçesinde bir köşeye gizlenerek, yerden aldığımız taşları evin çatısına atıyorduk.Attığımız taşların çatının üzerinden yuvarlanarak, köşelerden aşağıya düşmesini kuyruklu yıldızların süzülerek gökyüzünden aşağıya doğru düşmesine benzeterek eğleniyorduk.Kendime yerden çok düzgün bir taş bulmuştum. Elime alıp tüm gücümle fırlattım. Ama taş bu kez çatıya değil dış kapının penceresine gelmişti. Kırılan cam sesini duyunca, gizlendiğimiz yerden fırlayıp ardımıza bakmadan soluk soluğa kaçmıştık oradan. Yaşlı bayanın bizi görmüş olması olanaksızdı.Tüm gece yaşlı bayanın beni yakalayabileceğini düşünerek, korkudan uyuyamadım. Ertesi gün gazetesini vermek üzere kapısını çaldığım zaman her zamanki gibi içtenlikle gülümseyerek hatırımı sordu.Ama ben suçluluk duygusuyla yüzüne bakamıyordum. Sonunda gazete dağıtımından kazandığım parayı biriktirmeye karar verdim. Üç hafta sonra tam yedi dolarım olmuştu. Bir kağıda "Camınızı istemeden kırdığım için çok üzgünüm, umarım koyduğum para onarımı için yeterlidir" yazarak parayla birlikte zarfın içine koydum. Gece havanın kararmasını bekleyerek, zarfı usulca yaşlı bayanın posta kutusuna attım.Ruhum bir anda özgürlüğe kavuşmuştu sanki. Artık eskisi gibi yaşlı bayanın gözlerinin içine bakabileceğimi düşünerek mutluluk duyuyordum.Ertesi gün kapısını çalıp gazetesini uzattığım zaman her zamanki gibi içtenlikle gülümsedi gözlerime. Bu kez ben de karşılık vererek, gözlerinin içine baktım. Tam arkamı dönüp gideceğim anda, "Ah, bir dakika, neredeyse unutuyordum, al bakalım bu kurabiyeler senin için" diyerek elindeki paketi uzattı.Evden uzaklaşırken neşe içinde kurabiyeleri yemeye başladım. Birkaç kurabiye yedikten sonra pakette bir zarf olduğunu gördüm. Zarfı açtığım zaman içinde yedi dolar ve kısa bir not vardı:"Seninle gurur duyuyorum!"

Kanka Bot
22-12-05, 01:00
Balon
Küçük çocuk, baloncuyu büyülenmiş gibi takip ederken, şaşkınlığını gizliyemiyordu. Onu hayrete düşüren şey, "Bizim eve bile sığmaz" dediği o güzelim balonların adamı nasıl havaya kaldırmadığı idi. Baloncu dinlenmek için durakladığında o da duruyor ve sonra yine takibe koyuluyordu. Bir ara adamın kendisine baktığını farkederek ona doğru yaklaştı ve bütün cesaretini toplayarak:
-Baloncu amca, dedi. Biliyormusun benim hiç balonum olmadı.
Adam çocuğu söyle bir süzdükten sonra:
-Paran var mı? diye sordu. sen onu söyle.
-Bayramda vardı, diye atıldı çocuk, önümüzdeki bayram yine olacak.
-Öyleyse bayramda gel, dedi adam. Acelem yok, ben beklerim.
Çocuk sessizce geri döndü. O ana kadar balonlardan ayırmadığı gözleri dolu dolu olmuş, yürümeye bile mecali kalmamıştı. Bir kaç adım attıktan sonra elinde olmadan
tekrar onlara baktığında, gördüklerine inanamadı. Balonlar, her nasılsa adamın elinden kurtulmuş ve yol kenarındaki büyük bir akasya ağacının dallarına takılmıştı.
Çocuk, olup bitenleri büyük bir merakla takip ederken, baloncu ona doğru dönerek:
-Küçük, diye seslendi. Balonları ağaçtan kurtarırsan birini sana veririm. Yapılan teklif, yavrucağın aklını başından almıştı. Koşarak ağacın altına doğru yöneldi ve ayakkabılarını aceleyle fırlatıp tırmanmaya başladı. Hedefine adım-adım yaklaşırken duyduğu heyecan, bacaklarını kanatan akasya dikenlerinin acısını hissettirmiyordu. Sincap çevikliğiyle balonlara ulaştığında bir müddet onları seyretti ve dallara dolanan ipi çözerek baloncuya sarkıttı. Ancak balonlardan birisi iyice sıkıştığından diğerlerinden ayrılmış ve ağaçta kalmıştı. Çocuk onu kurtarmaya kalkışsa, dikenlerden patlayacağını çok iyi biliyordu. İster istemez balonu yerinde bırakıp aşağıya indi ve adam dönerek: -Birini bana verecektiniz, dedi. Hangisi o? Adam elini tersiyle burnunu sildikten sonra: -Seninki ağaçta kaldı evlat, dedi. İstersen çık al. Çocuk bu sefer ayakta bile duramadı. Kaldırım kenarına oturup baloncunun uzaklaşmasını bekledikten sonra, dallar arasında parlayan balona uzun uzun bakarak: "Olsun", diye mırıldandı. "Olsun." Ağacın üzerinde kalsa da, bir balonum var ya artık..

Kanka Bot
22-12-05, 01:06
Bana Hayatı Öğreten Adam
Gene aynı yerden yazıyorum sana... Sen aynı yerde misin bilinmez. Sevgilim gidişinin arkasından aylar geçti, yıla döndü. Belki geleceksin diye bekledim. Gelecek misin?
Giden unutulurmuş bebeğim.. Ben unutamadım, gidişinden sonra çok ağladım, sensizliğe dayanamadım, sensizlikte yandım. Sonra elime kalemimi alıp hep sana yazdım. Kitaplığımda çok şiirlerim var, çok sevdaları anlatan yazılar, hepsi sana...
Aslında sen unutulursun, gidenlerin hepsi unutulur ama ya yaşananlar... Unutmaya çalışırken hatırlana o anlar.. Sana bunları hatırlatıyorum ben unutmasam da belki sen unutmuşsundur diye... Ağlamıyorum da artık çünkü sen öğrettin bana gülmeyi, sen öğrettin bana hayatla alay etmeyi... Bana o kadar şey öğrettin ki, beni baştan yaratan sen oldun. Şimdi nasıl unutayım, kendime baktıkça hatırlıyorum seni...
Şimdi seni çok özlüyorum çok...ama biliyorum sende unutmadın beni gittiğin yerlerde...gözünde arkada olmasın sevdiğim beni bıraktığın yerde yaşıyorum seni... Sensizlikte zor çekilmiyor ama bunu bile öğrettin bana... Daha neler neler öğrettin... Tek başıma yaşayabileceğim bir aşk bıraktın bana...
Sen bana güzelliği, doğruluğu bıraktın ve bir gün beni arasan aynı yolda bulacaksın.
Senden sonra ayakta durmakta zorluk çektim, farkındasın biliyorum ara sıra yıkıldım. Şimdi ayakta durabiliyorum ama arada seni yanımda istiyorum. Bir arıyor sesini duyuyorum, yüzünü görmesem de rahatlıyorum. Sana bir defa sıkıca sarılmak istediğimi söylüyorum. Dayanamayacağını söylüyorsun. Şimdi sensiz yollardayım,gelmeyeceğini bilsem de beni bulunmayan bir dürüstlükle sevdiğini ve hep seveceğini biliyorum....

Kanka Bot
22-12-05, 01:08
Barrakuda
Amerika' daki Woods Hole Oşinografi Enstitüsünde bir deney yapılmış . Bir akvaryumu camla ortadan ikiye bölmüşler . Olmuş iki akvaryum . Peki ya sonra ? Sonra bir tarafa yırtıcı barrakuda balığını koymuşlar , diğer tarafa da gariban bir " dubar " balığını yerleştir -
mişler . Bu arada hemen belirtelim , barrakuda bizim denizlerimizde pek sık rastlanan bir cins değil . Daha ziyade okyanuslarda yaşıyor . Bence köpek balığından daha tehlikeli . Nedenine gelince , insani bir lokmada yutmuyor , küçük küçük lokmalar halinde tadına vararak yiyor . Tam bir ' gurme ' anlayacağınız .

Neyse , konuyu dağıtmayalım , dubarı gören barrakuda ağzının suları akarak o yöne doğru hamle yapmış . Tabii kafayı aynen cama vurmuş . Birkaç denemede daha bulunan barrakuda kafayı gözü dağıtmış . Ne yaptıysa dubara ulaşıp afiyetle yiyememiş . Sonunda bakmış ki bu iş olmayacak , ava gittikçe avlanacak , bırakmış bu maceranın peşini . Araştırmacılar daha sonra aradaki cam engeli ortadan kaldırmışlar . Bizim barrakuda engel kalktığı halde gariban dubara hiç saldırmamış . Bu hadiseden sonra barrakuda sınırlarını öğrenmiş ve haddini bilmiş .

Aslında kendimizi araştırmada kullanılan bu barrakuda balığına benzetebiliriz . Bir şeye karar veririz , önce bir iştahımız kabarır ve hemen onu elde etmek isteriz . İlk denemelerimizde başarısız olabiliriz . Belki daha sonraki denemelerde de ... Ama bir gün o arzuladığımız şeye ulaşacak gücümüz ve imkanımız olduğu halde ve belki sözkonusu engeller de ortadan kalktığında , sadece umutlarımızı yitirdiğimiz , daha önce hep hayal kırıklığına uğradığımız için vazgeçeriz .

Ne kötü değil mi ? Küçük bir çocukken bize çok kötü resim yaptığımız , asla ressam olamayacağımız söylenir belki . Resim yapmayı çok sevdiğimiz halde bu sevdadan vazgeçiveririz . Ya da şarkı söylemeyi denediğimizde biri sesimizin ne kadar bet olduğundan söz eder , böyle böyle hep umutlarımızı kırar bazıları ... Böylece sınırlanır kalırız . Ben resim yapamam , şarkı söyleyemem , basket atamam , iyi yüzemem , kibar olamam , güzel konuşamam , romantik olamam diye düşünürüz . Tıpkı o barrakuda gibi oluveririz yani .

Gelin şimdi bunu değiştirelim ! Aradaki camın çoktaaan kalktığı bir çok durumumuz vardır belki de ... Tekrar denemeden hiç bilebilir miyiz ?

Kanka Bot
22-12-05, 01:09
Mesela susayınca su içecek kadar basit. Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında. Tek düğmesi olacak elindeki cihazın; tek bir düğme, tek bir cümle gibi; sevince lafı dolandırmadan söylediğin "seni seviyorum" gibi. Basit bir öpücük yetecek sana; basit sıcak bir öpücük ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin. O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını, o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana rakamların veremediği mutluluğu. El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak en değerli kağıdın; hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın. İki harekette giyiniverecek, iki harekette soyunuvereceksin. Kısacık olacak uyanman ve yola çıkman arasında geçen süre. Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre. Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını; bakışların bile anlatabilecek kendini.

Beklentilerin de basit olacak. Kaf Dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar. Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını; ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz aşk romanını. Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini. Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken. Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir "fa diyez"in mutluluğunu.

Temizlik kokacak en pahalı parfümün.. "Bilmiyorum" diyebileceksin bilmediğinde ve çok normal olacak onu da bilmeyişin. Tek dereden su getirmen yetecek, bir "istemiyorum" diyebilmeye. Saatin, sadece saati gösterecek; telefonunu, sadece telefon etmek için kullanacaksın. Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit, sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi basit...

Kanka Bot
22-12-05, 01:10
Sevgi sözcükleri neden etkiler karşı cinsi, insan ne arar karşısındaki
kişide..? Neden ayna karşısına geçip te kendimize iltifat ettiğimizde hiçbir
şey hissetmeyiz de bir başkası edince mutlu oluruz..? Karşımızdaki kişiye
sevgimizi gösterirken farkında olmadan canileşiyor muyuz yoksa ? Verdiğimiz
bir çiçekle ona sevgimizi gösterirken, acımasızlığımız da çıkıyor ortaya. O
çiçek te tabiata aşık olduğu için açmamış mıydı ? Ama o bizi kırmıyordu çünkü
gerçek sevgiydi onun sevgisi, tabiata bizi armağan etmedi hiçbir zaman. Kendi
güzelliğinde, masumiyetinde gösterdi o sevgiyi. Bizim de kaybedişlerimiz bu
yüzden diye düşünüyorum..

Bir insan kara sevdaya da düşse, mantığını kaybetmemeli. Seviyorsan onu,
yüreğinde açmalı o çiçek, onu koparıp vermelisin , verebiliyorsan... Ama
nedense bunu da anlayamayız bir türlü, ya ayrılınca ya da yalnızken doğrular
çıkar karşımıza. Demek ki işlediğimiz bu suç tek taraflı değil. Koparıp
verdiğimiz çiçeğin ömrü 3 ay ise 3 güne düşüyor ve soluyor. Çiçeği alan
mutlu, solsun diyor, bir kitap sayfasının arasına koyar, her baktığımda onu
hatırlarım ... Ya tabiat ? O sevdiği çiçeği hatırlamak isteyince nereye
bakacak..? Nasıl olsa seneye başka çiçek açar onu severim mi diyecek...? O
zaman biz de vaz geçelim sevdiğimiz yok olduğunda, biz de seneye başka
birine aşık olalım... Evet yapamayız, deliler gibi sevdiğimizi unutup seneye
başkası gelir diyemeyiz. O halde birşeyler hep yarım, onları düzeltelim.

Beyaz bir gül masumiyeti simgeler diye verdiğimiz kişiye göstermeyelim o
caniliğimizi. O zaten masumiyetini göstermek için açmamıştı doğaya...
Masumiyetimizi görmek istiyorsa karşımızdaki kişi, yüreğimizdeki beyaz güle
bakmalı, elimizdekine değil.. Hiç kimse birbirine aşık değil mi yoksa..?
Yüreğimizdeki çiçeği göremeyeceği için mi veriyoruz elimizdeki çiçeği...?
Biz kendimizi basitleştiriyoruz böyle yapmakla. O adres sormadan biz tarif
ediyoruz. Böyle kolay çözümlenmemeli sevdalar. Bir parçası eksik define
haritası gibi olmalı. Nerede olduğunu bilmemelisin ama varlığını da
hissetmelisin. Sonunda bulduysan sevgi hazinesini, alıp gitmek yerine,
kendinden bir parça bırakmalısın. Daha da değer kazanmalı ...

Bence hiç kimseye güzelsin denmemeli, çünkü bir cümleye ve çiçeğe sığacak
kadar basit değil insanların güzelliği... Bu yüzden inanıyorum belki de, ''en
büyük sevgi gizli olandır'' sözüne..

BİR ÇİÇEĞİN TABİATA SESLENEMEDİĞİ GİBİ...

Kanka Bot
22-12-05, 01:10
Kışın ortasında yazdan kalma bir güne rastlamak seni rüyamda görmek gibi bir şey herhalde
Böyle bir günde evde duramazdım yazlık eşyalarımı dolaptan çıkartıp ağaçların ılık gölgeleri altında yürüyorum sıkıntılı günlerde bu gölgede oturur kendimi yeniden şarj ederdim acıktığımda ise susamlı simitle vişne suyu imdadıma yetişirdi dost arkadaş aradım ama kimse gelmezdi yanıma çimlerle konuşur sonra yatak misali üzerine uzanırdım hiç kalkmaz uyurdum uzun uzun balık tutanları izlerdim kovadakilere ise simit atardım son zamanlarımda da yanıma uğradın ya beni mesut ettin yol boyuna baktım tüm gün tam kalkacak ken yanımda
bitiverdin sonra yine konuşmaya başladık yılan hikayesine dönmüş ilişkimizden sen bitirmek istiyorsun bense devam ettirmek sen hep aynı cümleyi kullanıyorsun ben sana göre değilim soruyorum boyum kısa ise arkadaşlara söyleyeyim iki taraftan çekip uzatsınlar kilom çok ise anneme söyleyeyim makinede yıkayıp biraz çekeyim yüzüm buruşuk ise ablam buharlı ütü ile
Ütülesin kanım Bozuk İse Filimden çalıp üzerime enjekte edeyim eğer sorun başka bir şeyse yapabileceğim bir şey yok ama sana tavsiyem rahat bırak beni ya olduğum gibi sev ya sevebildiğin gibi ama başka şık yok..

Kanka Bot
22-12-05, 01:13
Bugün yine hüsran gecelerimden birini yaşıyorum. Ağlıyorum, bakıyorum ama görmüyorum. Kimi? Onu da bilmiyorum. Tek bildiğim bilmediğimi bilmek. Şu anda gökyüzü sukut içinde ve yıldızlı semalara türkü söylemekte. Bense içimde kopan fırtınalara bir anlam vermeye çalışmakta ve içimde bulunan kör bir labirent içerisinde ki savaşa son vermenin yollarını aramaktayım. Herkes gülüyor. Ben ağlıyorum. Artık beni elimden tutup parklara götürecek, öpüp sevecek bir insan yok. O yok bu yok şu yok. Of en önemlisi sen yoksun. Çocukluğuma bağışla sana açamıyorum, derdimi. Anlatamıyorum derdimi. Anla beni. Anlat bana beni. Bizi, ikimizi sevgimizi.

Seni rüzgarın bulutları, bir annenin yavrusunu okşadığı gibi okşamak istiyorum. Sevdam içimdeki bitmeyen sonsuzlukta bir o yana bir bu yana cirit atıyor. Bıktım artık kalbimin sensizlik koktuğu gecelerde ağlamaktan. İçini bana gizle. Yağmur istiyorum buğulu camlara adını yazmak için. Yağmur istiyorum sana sırılsıklam aşık olmak için.

Gökyüzünde kopan fırtınalardan, seni benden uzaklaştıracağını düşündüğüm için korkuyorum. Yaşamaktan korkuyorum. Ama şunu biliyorum ki fırtına, kıvılcımları söndürür fakat yangını körükler.

Sana anne şefkati gibi sevdalıyım. Beynim okyanuslarda gezen bir sandalın alabora olması gibi çalkalanıyor. Hava çok soğuk. Kutuplara sevdalıyım. Sevdana sevdalıyım. Kutuplara, dudaklarını çatlatıp ıslatmana neden olduğu için sevdalıyım.

Arıyorum. Seni arıyorum. Sıcak kollarının arasına soğuk ürkek ve titreyen bedenimi alacağın anı arıyorum. Deniz sahillerinde birkaç saçma kelime yazıp dalgaların onu sileceği anı arıyorum. Bulamıyorum.

Seni denizlerin maviliğinde, kalbimin ıssız köşelerinde aramak artık zor geliyor. Ama ne yapayım maviye, ıssızlığa kısaca sana sevdalıyım. Yaşanmamış, bilinmeyen aşklara aşık olmak, yıldızlara sevdalanmak, seni yaşamak istiyorum.

Gözlerin parıldıyordu. Buğulu camların ötesinde, yıldızlar ülkesinde. Gözlerin lem’ası vuruyordu beni. Sana sevdalanmak ümit veriyordu bana. Sen tıpkı bir elmas parçası ve ayak basılmamış bir gezegen gibiydin. Artık gezegenine girmek istiyorum. Hiçbir yaşam belirtisi olmadığını bile bile...

Peki ben neden senin karşında başkalaşıyorum. Seni düşünmek neden bana acı geliyor. Yoksa sevda dedikleri bumu? Seninle yıldız saymak çok güzel ama sensiz bir pencerenin sonunda yıldız saymak var ya...

Kanka Bot
22-12-05, 01:14
Küçük kız ağlayarak uyudu o gece. Yarın bayramdı. Ve arkadaşlarına gösterecek bir bayramlığı yoktu. Alamamıştı ki annesi. Gizli gizli ağlamıştı hep.Gözyaşlarını geceye biriktirmişti. Annesi üzülmemeliydi. Ya üzülüp de, o da babası gibi ölüverirse kim bakardı ona. Bu babasız geçireceği ikinci bayram olacaktı. Çocuk yüreğiyle, bayramlığı olmasıyla babasının hayatta olmasının kıyaslamasını yapıyordu."Keşke babam ölmeseydi. O olunca zaten bayramlığım olurdu" diyordu cüssesinden büyük mantığı.

Gece babasını gördü rüyasında. Rengarenk elbiseler almıştı ona. En çok istediği ayakkabıları geçirip ayağına, babasıyla kır-bayır koşturup durmuştu. Babası onu kucağına alıp sımsıkı sarılmıştı. Öpüvermişti yanaklarından hasretle.

Sabah annesi sevgiyle ama bir o kadar da çekinerek uyandırdı küçük, sevimli hassas kızını. Önceden yaptığı gibi "Bugün bayram kızım, haydi kalk bakalım" diyememişti ama sevgiyle bir öpücük kondurmuştu yanağına. Küçük kız uyandığında mutlulukla sarıldı annesinin boynuna. Annesi "az sonra bayramlığı olmadığını hatırlayacak ve o tatlı gülüş kaybolacak" diye endişe duydu bir an. Ama küçük kız kendinden beklenmeyen bir olgunlukla yüzündeki gülümsemeyi eksik etmeden şöyle dedi: "Bugün bayram anneciğim. Allah bana bu gece en güzel hediyeyi gönderdi. Babamı... Bayramlık alamadım diye de üzülme. Çünkü ben, babamın aldığı bayramlıklarımı bütün çocuklardan önce giydim."

Kanka Bot
22-12-05, 01:14
Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.
"Bana yaklaşmanı istemiyorum" diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi. "Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim."
"Beni öpemezsin" diye ağlamaya başladı bebek. "Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi. "Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."

Kanka Bot
22-12-05, 01:15
Seneler seneler önce kaf dağının ardında küçücük bir ülke varmış.Bu minicik ülkenin gururlu ama kibrli olmayan bilgin bir kralı varmış.Hep beraber alacakaranlık kuşağındaki minik ülkelerinde mutluluk içinde yaşayıp giderlermiş.

Birgün kralın kahinleri gaiplerden bir haber getirmişler:
- Kral hazretleri yarın öğleden sonra bir yagmur yağacak,sakın bu yağmurda ıslanmayın !..Çünkü;bu yağmurda ıslananlar delirecek....çıldıracak..demişler.Kral teşekkürler ve hediyelerle uğurlamış kahinleri.Bir anlamda verememiş bu işe doğrusu..?

Ertesi gün kapkara bir bulut çöreklenmiş,dağlarında nilüfer çicekleri açan bu güzel ülkenin üzerine..BEKLENEN yağmur yağmaya başlamış fütursuzca hiç bir şeyden habersiz insanların üstüne....Ve kehanet gerçekleşmiş,insanlar birer birer delirmeye başlamış..garip tuhaf hareketler yaparak kralın etrafında dolaşıp duruyorlarmış kral olduguna bile aldırmadan..Ülke dışarıdan bakıldığında büyük bir tımarhaneyi andırıyormuş adeta..

İlk zamanlar kral halinden memnunmuş,bu kadar anormal insanın içinde akıllı kalmak gizliden gizliye zevk bile veriyormuş aslında..Fakat günler geçtikçe hayat çekilmez bir hal almaya başlamış,etrafında konuşacağı,dertleşecegi,kendisini anlayan bir kişi bile bulamamak derinden yaralıyormuş kralı,kısa süre içinde sararmış solmuş,ızdırabından yataklara düşmüş......Ve acı da olsa kararını vermiş,kahinleri yeniden çagırmış saraya,bitkin bir halde dudakları titreye titreye bu yağmur demiş...bu yağmur ...bir daha ne zaman yağacak..BENDE ISLANACAĞIM....

Kral pes etmiş ama siz pes etmeyin,çünkü;akıllı olan,normal olan sizsiniz,etrafınızdaki insanların anormal olması ve çoğunlukta olması,sizin gibi düşünüp hissetmemesi ümitsizliğe sürüklemesin,direnin..savaşın..kendi doğrularınızı yaşayın,başkalarının doğrularını değil...

Bir çift gözüm var
Baktığını görmeyenlere
Karıncaları dinlemek isteyenler
Kulaklarımı alsınlar
Uykusunda gezenlere
Ayaklarımı vereyim
Ellerim karanlıkları silenlerin olsun
Kalbimide taşıyabilenlere
Satıyorum..............

Kanka Bot
22-12-05, 01:16
Şiirle kavrulan yıllar mehtap ile deniz bir arada nasıl ağlar, sevgimizin olmadığı yerde çocuklar nasıl ağlar, mezarımız başında kurumuş otlar bekler; başucumuzda susamış kuşlar, kavga edecek ne vardı gülü aldıktan sonra, mısır yemeye ne gerek var sinema olmadıktan sonra, seni sana anlatmak beni dinlemek kadar, seni bana anlatmak beni özlemek kadar zor... aşkın büyüsü vardı ilk yıllarda ne büyü var nede yapan büyücü sen benim için bırak dilek tutmayı sayı bile tutmazsın ipe ipe gelmek yada kuzu kuzu gelmek yerine bana kalbinle sevginle seni beklediğim sinemada ki gibi gülücüklerle zakkumlarla gel açılmış bahçede zakkum seni bekler aşkım...

Kanka Bot
22-12-05, 01:17
Bir söğüt ağacının koyu gölgesinde oturuyorum..Elimde sigaram,gözüm ufka takılmış..Dalgın ama ürkek bakışlarım dümdüz bir çizgi..Aklımdan o çok eski şarkının nağmeleri geçiyor..

İçimden sessizce mırıldanıyorum sözlerini..Kapatıyorum gözlerimi..Bir süre sonra,buz mavisi dumanlar arasından belirginleşmeye başlıyor vücudu..Sonra,yüzü çıkıyor ortaya, dudaklarında gözlerim..

Hiç kıpırdamıyor dudakları..Ama onu anlıyorum..Ve kıpırdatmadan dudaklarımı,konuşuyorum hayaliyle..Sönmek üzere sigaram,küllere karışmış..Atıyor elimden,bir başkasını yakıyorum..

"Hoşgeldin hayallerimdeki buz mavisi bakışlı..Hoşgeldin ümidimin aynası..Hoşgeldin..
Demek özledin beni..Ah,bilemezsin,o yalnız ve uğursuz geceleri aydınlatan tek şeydi düşüncen..Ben de özledim seni..Bazen sımsıkı sarıldım yastığıma kapatıp gözlerimi..Bazen birkaç damla gözyaşı oldun yanaklarımda..Bazen öfkeli rüzgara acıp bağrımı,öyle hissettim
seni..Sesimi duymak heyecanlandırdı mı seni?Ne diyorsun,ya ben nasıl ulaştım telefonun tuşlarına?Ellerim titrerken nasıl tek tek buldum sana ait numaraları..İçim nasıl titredi heyecandan,kalbim yerinden çıkarcasına nasıl attı,bilemezsin..Bir de duyunca sesini
uzaklardan,nasıl kayboldum gözlerinde,farkında mısın?Yaptığımız ayıp mı,delilik mi,diyorsun..

Mutluluk ayıpsa varım en büyüğüne ayıpların..Sevmek delilikse,çılgınlıksa umutları taşımak
içimizde,ben deliyim,en az senin kadar..Hatta öylesine kaybetmişim ki kendimi,yüreğimdeki tüm anıları yakar atarım bir tarafa..Ne kendimden korkarım,ne de geçmişimden..Gelecek mi?Seninle olduktan sonra,daha ne isterim..Demek gizemli prensinim düşlerinde..Demek yanına gelmemi istiyorsun güneşli bir günde..Iyi de sen nasıl emin olabiliyorsun bozulmayacağına bu gizemin?Ya sen atılmazsan kollarıma,sarılırken sana titremezsen heyecandan,bir buse alırken utangaç dudaklarından eriyip gitmezsen dudaklarımda..Ya sen düşlerimdeki gibi ateş değil,korkularımdaki gibi buz olup yağarsan gönlüme.. Korkuyorum hayallerimdeki buz mavisi umudum..Seni yaşayamamaktan,seni tadamamaktan yüreğimle, seni alamamaktan geçmişinin dikenli yollarından,seninle umutları paylaşamamaktan öylesine korkuyorum ki..Gün geceye dönüyor,ışık gibisin..Aydınlığına kavuşamamaktan korkuyorum..
Bir gün,evet bir gün geleceğim yanına..Ellerimin sıcaklığını bırakıp sana,eğer istersen bir ömür kalacak yanında,istemezsen sevgimi emanet edip rüyalarına,arkama bile bakmadan,
göstermeden hüznü gözlerimde,ansızın eskime döneceğim.Kalbimin çok özel bir köşesinde
anıtlaşmış aşklara dair sen,ve ben seni hep seveceğim.."

Açıyorum gözlerimi,hayali yok şimdi..Beklemeye başlıyorum,beklemeye değecek her duyguyu beklediğim gibi..

Kanka Bot
22-12-05, 01:18
Belki Tanrı yanlış insanlarla tanışmamızı istedi. Doğru insanı tanımadan önce,
böylece en sonunda doğru insanla tanıştığımızda, bu hediyenin ne yüce olduğunu anlamamız için. Belki mutluluk kapısı kapandığında, başkası açılıyordur. Fakat böyle zamanlarda kapanan kapıya öyle uzun bakarız ki, bizim için açılan diğer kapıyı görmeyiz bile. Belki en iyi arkadaşlık, sallanan bir koltukta beraber sallandığınız, tek bir kelime etmediğiniz ve giderken bunun hayatınızdaki en iyi sohbet olduğunu düşündüğünüz kişilerde saklıdır. Belki, elimizde olanın kıymetini kaybettiğimizde anladığımız doğru olabilir, fakat elimize gelene kadar, neler kaçrdığımızın farkına varamadığımız da doğrudur. Birine sevginizin tümünü sunmak, asla sizi de aynı şekilde seveceğinin garantisi değildir. Sevgiye karşılık beklemeyin; sadece sevginin karşıdakinin kalbinde büyümesini bekleyin. Fakat olmazsa da, sizin kalbinizde büyüdüğüne emin olun. Birine çarpılmak için bir an yeterlidir, birinden hoşlanmak bir saat ve birini sevmek için de bir gün yeterlidir... Ama birini unutmak bir ömür sürer. Görünüşe aldanmayın; kandırıcı olabilir. Zenginliğe aldanmayın; yok olup gidebilir. Sizi güldüren birini seçin. Çünkü karanlık bir günü aydınlatan tek şey bir gülümsemedir. Kalbinizi gülümsetebilen birini bulun. Öyle zamanlar vardır ki, bazen birini öylesine çok özlersiniz ki, onu hayallerinizden çıkarıp, gerçek hayatta kucaklamak istersiniz. Hayal etmek istediğiniz şeyi hayal edin, gitmek istediğiniz yere gidin, olmak istediğiniz kişi olun, çünkü yaşayabileceğiniz tek bir hayatınız var. Ve tüm bunları yapabilmek için tek bir şansınız... Sizi tatlı kılacak kadar yeterli mutluluğunuz olsun, güçlü kılacak kadar acı deneyiminiz, insan kılacak kadar üzüntünüz, ve sizi mutlu kılmaya yetecek kadar umudunuz olsun. Daima kendinizi başkalarının yerine koyun. Eğer kalbiniz acıyorsa, o kişininkiler de acıyordur. En mutlu kişiler, her şeyin en iyisine sahip olanlar değildir, onlar karşılarına çıkan her şeyin değerini en iyi bilenlerdir. Mutluluk; ağlayanlar, incinenler ve çabalayanlar için vardır. Çünkü böyle insanlar, hayatlarına giren her insanın önemini takdir edenlerdir. En parlak gelecek, unutulmuş bir geçmişin üstünde yükselir. Geçmişinizdeki kalp kırıklıklarını ve hataları silemezseniz, hayatın içinde ilerleme şansınız olmaz.

Kanka Bot
22-12-05, 01:20
Sizi ateşe doğru koşmaya davet ediyorum bayan. Üstünden sürüldüğümüz toprakları ve saraylara rehin bıraktığımız kalplerimizi geri almalıyız. Geri almalıyız kulağımıza fısıldanan isimleri ve unutmamız için çırpındıkları zihinlerimizi, yoksul evlerde öğrendiğimiz alfabeyi, ceketlerimizin sökük uçlarını, kapılardan önümüzü iliklemeden girme cesaretini, umarsız tarihi, sarhoşluk bilgisini ve kötü vatandaş olma hakkını geri almalıyız. Sözümüz üstüne söz söyletme kimseye bayan.

Silelim gözlerimizden işgalcilerin cığlıklarını ve yalanlarını onların kopartıp atalım kulaklarımızdan. Bütün yeryüzü ülkemizdir bizim ve kurtuluş bir zerdali gibi duruyor dünyanın bütün ağaçlarında. Dünyanın bütün ağaçları aşkımızın özgür topraklarını bekliyor. İnsana, halka, toprağa, havaya ve suya olan büyük aşkımızın topraklarını bekliyor hayat. Ve durmak yok birbirimizin cesaretine doğru sürdüğümüz atlara. Cesaret ne bol sıfırlı bir çek, ne de üç yüz kilometre hızla sürülen son model arabadır. Cesaret senin ellerinden benim ellerime taşınan işi ver benim gözlerimden sana doğru uçan narin bir kelebektir.

Kırılgan ve şeffaf olduğu için gereklidir cesaret ve cesur adımlarımızla şekillenir aşkımız. Sizi kavgamın kenar mahallesine davet ediyorum bayan ve kavganızın kanatlarına kanatlarımı eklemek istiyorum. Uçmak özgürlük sevdalılarının işidir. Özgürlük sevdalılarının işidir yüksek duvarların ardındaki bahçelerden meyve çalmak ve padişah çocuklarını ayartıp, onları kavganın demir bir yumruğuna çevirmek bizim işimizdir. Beş parmağın beşi
de birdir birbirimize uzattığımız elde ve tut kalbimi sıkmaktan dolayı terlemiş ellerimi, tut ve onlara dünyayı tanıt. Bütün toprakları, bütün ağaçları, bütün hayvanları, bütün çiçekleri, bütün köyleri, bütün ışıkları, bütün sesleri tek tek tanıt ellerime.

Ben aşkınızın militanıyım bayan. Çekip fünyesini kalbimin aramızdaki engellere doğru koşuyorum. Birazdan büyük bir patlamayla aydınlanacak gece ve o bir saniyelik aşk en uzun hayatlardan daha uzun kalacak yeryüzünde. Bana kutsallarım için ölmeyi öğretiniz ve ben hiç sönmeyen bir ateşe avuclarımızı uzatmanın güzelliğini haykırayim size. Bütün güzellikleri haykırayım ve sesim bir sarhoşun hic ayılmak istemeyen gözleriyle tarif edilsin. Fakat hiç kimsenin tarif etmesine izin vermeyelim içimizdeki yanardağı.

Sizi aynı elmayı ısırmaya davet ediyorum bayan. Halkımızın bakışlarıyla kızaran o elmaya kalbimizin atışlarını da ekleyip dünyanın uçlarına doğru atmalıyız. Lübnanlı savaşçı avuçlarında sıkıp başka bir toprağa fırlatmalı özgürlüğün meyvesini. Etiyopyalı bir bebek bulmalı onu. Bütün bebeklerde çoğalmalı bizim aşkımız. Karanlık hedeflere doğru sıkılan silahların sesini tercih etmelisin "seni seviyorum" cümlesinin yerine. Ve beni hatırlamak istersen bir Çeçen çocuğun gözlerine bakmalısın. Ben ve bütün kardeşlerim, bu 6 milyar kara çocuk, aynı hızla bakarız sevdiklerimizin gözüne. Hızıma hızınızı da katın bayan. Gölgesiz bir hayata inandik birlikte. İnandık birlikte ekmeğin ekmek, ateşin ateş, ölümün ölüm olduğuna. Ve özgür bir ölüm fikriyle alevlendi hayat. Yeşeren her şeyi tutsak halkların koynunda sakladık ve bir devrimci annenin cesaretiyle koruduk kalplerimiz. Koruduk kalplerimizi işgal ordularından ve devasa bir bayrak gibi dalgalandı çocuklarımız. Bana çocuklarımızı anlat ve hiç susma yüzlerini yüzüme ezberletirken.

Sizi beyaz sarayı yakmaya davet ediyorum bayan. Biz bir çift gövde olarak dünyanın her yerinde aynı anda yürüyebiliriz. Aynı anda aynı cümlelerin şiddetiyle sarsılabiliriz silahlarımızı temizlerken. Bilin ki silahlarınızı sevdim sizin ve tetikte bekleyen gözlerinizi. Siz uyurken başınızda nöbet tutmak istiyorum bayan. Karanlık pusulardan korumak istiyorum düşlerinizi. Biz bir doğumun iki ucuyuz ve bir karanfil gibi büyüttük yüreğimizi. Bir karanfil hayata sevdalı. Bir karanfil özgür şarkılar icin. Şarkılarınızda bana da yer açın ve daha da genişlesin avuçlarımdaki harita. Serip o haritayi yemek yediğimiz masaya savaş planları yapalım birlikte. Aşk bir savaştır ve iki kişilik bir ordu bile yeter zafer kazanmaya. Beni zaferinize kabul edin bayan.

Yaralarınıza yakın tutun beni ve bir kör kurşunu birlikte ısıralım. Aynı kurşunu bölüşmektir benim aşkım. Cephanem bitince sizin kurşunlarınızla doldurayım tüfeğimi. Siz tüfeğinizi bir şehri yakmanın çılgınlığıyla doldurun. Koşalım bizden önce koşanların peşi sıra. Aşk bize yoldaş.

Kanka Bot
22-12-05, 01:21
Hiçbir ölümlü Yüzümdeki perdeyi kaldiramadi"
Bir Misir tanrisina ait olan bu söz O'nu çok güzel tanimliyordu. Ne
eksik ne fazla ...
Iyi sayilabilecek bir sairdi. Içinde yasadigi toplumla paylastigi degerler yok denecek kadar azdi. Dis görünüsü iç dünyasindaki aykiriligi
fark ettirmeyecek kadar dogaldi. Içten bir tepkisi vardi yasanan degerlere
karsi. Ama o,bu aykiriligini anlamsiz ve tepkisel davranislarla göstermezdi.
"Insan konusmayi ögrenince susuyor" derdi. Bu yüzden günlerce
konusmayabilirdi. Ama konustugu zaman da karsisindaki insanin deger
yargilarini alt-üst ederdi,hiç çekinmeden.
Insanlarla hiçbir seyi paylasmamaya, onlardan hiçbir sey almamaya
yeminliydi. Insanlarin onu sevmesi de nefret etmesi de birdi onun
için. Paylasmak ona göre büyük bir zulümdü zaten. Insanlar kendilerine ait
olmayan bir seyi sahipleniyor,sonra da güya insanlari sevdikleri için
paylasiyorlardi. Halbuki paylastiklari sey hiç de onlarin degildi. O,bu iliskiyi eve giren bir hirsizin evi,ev sahibiyle paylasma lütfuna benzetiyordu.
Bu aykiri düsüncelerinden dolayi yirmi yasinda terk ettigi ailesini
hiç aramamisti on bes yildir. Annesine biraktigi not çok kisaydi: Asiyim, hepsi bu kadar.
Evlenmeyi bir an bile aklindan geçirmemisti. Ona göre evlilik sahiplenme duygusunun bir insanla tatmin edilisiydi.
O hiçbir seye sahip olmadigi gibi hiçbir seyin de onu sahiplenmesini istemiyordu.
Peki,bunca yildir neyi ariyordu?Gerçegi,yalnizca gerçegi. Yillar önce okudugu bir kitapta su yaziliydi: "Gerçek aramakla bulunmaz ama her arayana verilir.
Her seye ragmen onu ümitlendirmisti bu söz. Zaten hayatin çok
sirrini anlamisti bu çileli yillar boyunca. Sevgi varolusun biricik
sirriydi. O günde sonra bir baska bakiyordu hayata. O günün anisina su sözleri yazmisti


Günlügüne: "Karanliklar senin göz kapaklarinin çektigi perdedir aydinligin üzerine. Aydinliksa gözbebeklerinin isiltisidir,perdelerden kolayca geçen."
Atom sevgiyle duruyordu ona göre. Atoma nefreti sokup atom bombasi yapmamislar miydi zaten?Bu yüzden en nefret ettigi sey nefretti. Kendisini sevginin mayasindan yaratilmis hissediyordu. Yapragin yere düsmesi topraga olan sevgisindendi. Filizlerin boy vermesi göge olan özlemlerindendi. O küçük tohum,tabiatin gök ve yer denilen iki koluna sariliyordu böylece...
Bir yandan köklerini topragin derinliklerine saliyor,bir yandan da
göge yükseliyordu tohum.
Ya yazmak...Yasmak da sevgiydi. Mürekkebin gerçege duydugu sevdaydi onu yazmaya iten sey. Kalem kutsaldi onun için. Bu yüzden hiç kimse bunalmis ruhunu kagida dökmek için kullanmamaliydi kalemini.
Kalemi ilk kullanan da Tanri degil miydi?
Tanri ilk asikti. Insanlari sevgisinden yaratmisti. Her seyi sevgi üzerine kurmustu ama hiç kimse anlamamisti O'nu. Bu yüzden "Aski anlasilmayan ilk asik Tanridir." derdi. Insanlar dogar dogmaz göbek baglarini kopardiklari gibi gerçekle olan baglarini da kopariyorlardi sanki.
O, bu ümitsiz durumdan su sözlerle siyriliyordu: "Güzellerin güzel
yüzünde güzelligi yaratan,elbette o güzellige asik olanlari da yaratir."
***

Genç kiz nihayet uyanmisti. Tüm gece boyunca uyumustu. Gözlerini
ovusturdu. Elbiselerini düzeltti. Saskindi.
--Nerdeyim ben?Siz kimsiniz?
--Demek dün gece neler oldugunu hatirlamiyorsun?
--Çok içtigimi hatirliyorum o kadar.
--Evet,kapiyi sana açtigimda çok sarhostun gerçekten. Kapiyi açar açmaz bana
ilk söyledigin söz suydu: "Ben Tanrinin hediyesiyim"
Genç kiz bu söz karsisinda utancini gizleyemiyordu. Bir seyler
söylemek istiyor ama nereden baslayacagini da bilemiyordu. Saskinligini biraz olsun gizlemek için:
--Peki ya sonra ?Dedi.
--Isin dogrusu ben Tanridan böyle bir hediye beklemiyordum. Sasirdim bir
an. Gerçegi arayan birisine senin gibi bir serabin gösterilmesi dogal gelmedi bana. Ben bunlari düsünürken sen de su an yattigin yerde sizip kaldin zaten.
--Dün geceden beri yerde mi yatiyordum?Diye sordu saskinlikla.
--Evet,düsüp sizdigin yerden kaldirmadim. Biliyorsun seraba dokunulmaz. Bütün gece Tanrinin seni almasini bekledim. Ama,görüyorsun ki hala gelmedi. Sahi söyler misin sen hangi Tanrinin hediyesisin böyle? Ferda sitem dolu bir utangaçlikla:
--Lütfen benimle alay etmeyin. dedi.
--Alay etmiyorum .Sadece seni anlamaya çalisiyorum. Istersen önce sana bir kahve yapayim da kendine gel.
Kemal kahveleri getirdiginde Ferda biraz olsun kendine gelmisti. Üzerindeki yabanciligi atmaya dogal olmaya çalisiyordu.
--Benim adim Ferda iki sokak ileride sitelerde oturuyorum. Dün gece için özür dilerim. Arkadaslarla yasadigim bir çilginlikti o kadar. Çok utaniyorum.
--Ben de Kemal. Bu evde tek basima yasiyorum.(Bir an duraksadi Kemal) Senin hakkinda ne düsündügümü merak ediyorsun degil mi?
--Biraz öyle...
--Hiç...Hiçbir sey düsünmedim.
--Neden?
--Özel olarak hiçbir insan üzerinde düsünmem pek.
--Gecenin yarisinda kapini çalip,evinde yatan bir kiz hakkinda bile mi?
--Evet.
--Çok garip bir insansin.
--Söylesene maskeli bir baloda insanlarin gerçek yüzlerini tanimak müm
kün müdür sence? --Tabii ki degil.
--Iste su yoplumda gördügün birçok insan ve sen... Hepiniz maskelerinizle yasiyorsunuz. Su toplum maskeli bir balodan farksizdir bence. Hem de zamana, kisilere ve olaylara göre her an degisen maskelerin kullanildigi bir balo... Bu yüzden pek anlamli gelmiyor bana insanlar üzerinde düsünmek.
--Kendini soyutluyorsun insanlardan.
--Öyle de denilebilir. Zaten toplum ferdin en büyük düsmanidir bence. Bu yüzden insanlardan hiçbir sey almamayi yegliyorum. Buna ragmen her seyimi vermeye de hazirim onlara.
--Insanlarin sevgisini de ret eder misin örnegin?
--En basta onu. Bu günün sahte sevgileri bir insanin kalbini yaralamak için seçilen en tehlikeli yoldur.
--Ama insan hiç sevilmeden yasayamaz ki...
--Bunda yaniliyorsun. Insan sanildiginin aksine sevilerek degil severek yasar. Insan sevilmek ihtiyacinda olan zayif bir varlik degildir. Kisacasi sorun sadece sevilmek degil sevmektir.
--Sevdigin halde sevilmiyorsan?
--Sevilmek senin sorunun degil onun sorunu. Bence sevmek bir insani kendi içinde hissetmendir. Sevilmek ise kendini bir insanin içinde hissetmen. Anlayabiliyor musun? Sevmek seni zenginlestirir, sevilmek degil. Bunu, evreni kapsayacak sekilde de düsünebilirsin.
--Nasil yani?
--Evrensel anlamda sevmek kainati kendinde seyretmek, sevilmek ise kendini kainatta seyretmektir.
Ferda'nin kafasi karismisti. Hiç bu kadar derinlemesine düsünmemisti sevgi üzerine. Bunu fark eden Kemal:
--Bunlari bir anda anlamak sana güç gelebilir. Ama biraz düsünürsen umarim anlayabilirsin. Sunu unutma ki insanlik bu gün ikinci tas devrini yasiyor. Birinci tas devrinde insanlar yumusacikti. Sevgi
sayesinde her sey yumusacikti. Sadece evleri ve aletleri tastandi. Simdi ise her seyimiz yumusacik, yüreklerimiz tas gibi. Hatta tastan da kati. Çünkü öyle taslar vardir, üzerlerinde otlar yetisir ve öyleleri de vardir ki...
Kemal'in gözleri nemlendi bunlari söylerken. Yillarin acilarini, ihanetlerini, burukluklarini kelimelere döküyordu aslinda. Aglamakli bir hale dönüsüyordu sesi kesik kesik...
Uzun bir sessizlik oldu. Bütün bir hayat seridi geçti Ferda'nin gözleri önünden. Eger Kemal'in anlattiklari dogruysa sevgi hiç olmamisti hayatinda.
On sekiz yasinda olmasina ragmen sayisini kendisinin bile unuttugu kadar çok sevgilisi olmustu. Ama hiçbir zaman sevgiyi bu kadar yogun hissetmemis ve yasamamisti.
Bir an gözleri duvarda çerçevede olan misralara takildi
Donuk sevgiler çagindayiz
Sicak sevgiler cehennemde yaniyor
Sevgi...
Yasanmayacak kadar güzel,
Fark edilmeyecek kadar sade
Duyulmayacak kadar dogaldir
Kemal duvarda aglayan bir çocuk portresi gösterdi Ferda'ya
--Biliyor musun bir çocuga verilecek en degerli besin sefkattir ve de cesaret. Bunlar öyle hassas bir dengeye sahiptir ki, denge bozuldu mu iste su insanlari görürsün karsinda... Sefkat ve cesaret kurbanlari... Kimileri asiri sefkatin yaninda cesaretsiz büyütülürler. Bu insanlar küçücük bir dünya kurmak isterler kendilerine. Güçsüzdür bu insanlar, kolayca kirilirlar. Dünya çok acimasizdir böylelerine göre... Kendilerini sevecek birilerini ararlar hep. O kadar yogunlasirlar ki bazen siddetli bir arzuyla birilerine dogru akmak isterler. Cesurca sevemezler. Cesareti ögrenememistir bu insanlar. Öte yandan da cesur insanlar... Dünyayi bile devirebilirler. Ama basit bir sevgi oyunuyla kolayca yikiliverirler. Dünyayi titretecek cesareti taniyan bu insanlar kalplerine dokunacak bir parmakla diz üstü çöküverirler yere. Ve su sözleri duyar gibi olursun onlardan:
Dag düstü üstümüze
Yikilmadik ama
Insan degdi tenimize
Acisi yakti bizi...
Cesaret onlari o kadar sertlestirmistir ki sevdikleri insani kollari ile kalpleri arasinda neredeyse öldürür.
Kemal sustu birden Ferda bir seylerin oldugunu hissetmisti. Çözmek istiyordu Kemal'i
--Niye sustun?
--Bana ne sefkati ögrettiler ne de cesareti.
--Ama tüm bunlari biliyorsun sen.
--Nasil oldugunu merak ediyorsun degil mi,anlatayim.
Bir an durdu sonra:
--Insanlarin nefretlerinden sevgiyi,ihanetlerinden sadakati, korkakliklarindan cesareti ögrendim.
--Insanlar bu kadar acimasiz mi? Gerçekten seven insanlar yok mu hiç?
--Birak sevgilerin gülmeleri bile dogal degil onlarin. Seni senin için degil
kendileri için severler. O kadar iyi o kadar güzel ve o kadar haince severler ki,hayran olmamak elde degil biliyor musun?Sevgi ve ihaneti o kadar
sanatsal bir uyarlamayla sahneye koyarlar ki,son sahnede ölecegini bile bile seyredersin oyunu .Mükemmel bir katildir onlar. Seve seve öldürürler seni. Dudaklarindan sevgi sözcükleri yükselir. Yapacagin tek sey gözlerini kapatip sevgi atmosferi içinde sevgi sözcüklerinin saganak yagmuru altinda ölümünü beklemedir. Anliyor musun?
--Sen sevilmekten korkuyorsun.
--Belki...
--Neden?
--Neden mi?Ben her insani kalbime misafir edebilirim,sevebilirim yani.
Kalbimden eminim çünkü. Sevdigim insani rahatsiz edebilecek hiçbir sey yok kalbimde. Ama kimsenin kalbine girmek istemem. Çünkü bilmiyorum nelerle karsilasacagim. Bilmiyorum hangi tuzaklar bekliyor beni. Ve bilmiyorum o insan bu tuzaklardan haberdar mi?
--Fikirlerimi alt üst ettin. Her sey karisti Sevmek sevilmek,nefret,sevgi.
Hatta su ana kadar gerçekten yasayip yasamadigimi düsünüyorum.
--Aslinda sana anlattigim her seyi kendinde bulabilirsin.
--Nasil?
--Kendini taniyarak...Yalniz kaldigin anlarda...
--Yalnizliktan kaçmisimdir hep...
--Yalnizliktan kaçmak kendinden kaçmaktir. Bir düsünsene dogarken de
yalnizsin,ölürken de. O halde yasarken de yalnizliktan kaçmak anlamsiz degil mi ?
--Yalnizlikta insan ne bulabilir ki sikinti ve bosluktan baska?
--Kendini gerçekten taniyabilseydin uzaydaki derinlikten daha derin bir iç
uzayin oldugunu fark edebilirdin. Bizler ruhumuzu öldürüyor sonra basina
geçip agit yakiyoruz...Benligindeki zenginligi fark etseydin dünyada ikinci
bir insan aramazdin biliyor musun?
--Anlamadim!
--Dünyada bir tek kisi vardir aslinda o bir kisi içinde de bes milyar insan.
--Benligim bu kadar kalabalik mi?
--Evet. Benligin tüm varligin merkezidir. Tüm acilar ve sevinçler yüreginde
gizlidir senin. Ölenleri yüregine gömdügün gibi dogacak çocugun kalbi de
senin içinde atar. Hem aciyi hem sevinci yasarsin iç içe,yan yana...Hatta o
kadar aci çekersin ki aci,aci olmaktan çikar...
--Sözlerin çok karisik.
--Belki haklisin bu konuda. Bazi insanlar basli basina paradokstur.
Düsünceleri de öyle. Insanlar paradokssal düsünmeye alisik degiller. Bu
yüzden anlasilmiyoruz.
Zaman bir hayli ilerlemisti. Ferda izin istedi. Zihni o kadar dagilmisti ki hiç bir sey söylemeden çikti evden. Bütün gece boyunca Kemal in sözleriyle
ugrasti Ferda. Bazen onu anladigini düsünüyor,bazen saçmaladigina karar
veriyordu. Her seye ragmen hayranlik duyuyordu ona. Ama,kimsenin
anlamayacagindan emindi. Günler geçiyor,yüreginde Kemal e ,karsi konulmaz bir sevgi tasidigini hissediyordu Ferda. Her geçen gün biraz daha büyüyordu sevgisi.
Aylar geçmis ama bir türlü ona gitmeye karar verememisti. Çekiniyordu. Insanlardan bu kadar uzak biri onun gibi deli dolu bir kizi ciddiye alir miydi?
"Hiç kimse sevgiyle dirilmeyecek kadar ölü degildir hiçbir zaman"
Evet,bu söz de onun degil miydi?Nihayet karar verdi Ferda. Gitmeli ve ona
sevdigini söylemeliydi.
Ferda Kemal in evine gittiginde büyük bir saskinlik geçirdi. Evde kimse yoktu,tasinmisti...Evin bekçisi yaklasti Ferda ya:
--Kizim adinizi ögrenebilir miyim?
--Adim Ferda. Kemal bey tasindi mi?
--Evet kizim,tasindi. Ve kimseye söylemedi nereye gittigini,bana bile. Bir
mektup birakti sana gelirse verirsin,dedi.
Ferda mektubu aldi. Tereddütlü adimlarla evine
gitti. Yikilmisti. Derin bir bosluk hissetti yüreginde. Birden ümitle doldu
yüregi. Belki de onu yanina çagiriyordu. Sabirsizlikla mektubu açti.
"Ey sevgili!
Seni sevip sevmedigimi söylemeyecegim. Ama sevgiyi ögretebildim
sana sanirim(ne kadar ögretilebiliyorsa).Dilerim kalbine kalbimden verdigim sey yüreginde yeserip meyve verir. Böylece ne sen bende kaybolacaksin, ne de ben sende. Sen beni kendinde,ben seni kendimde bulmus olacagim. O zaman hiç ayrilmayacagiz. Sakin sevgimle seni tuzaga düsürdügümü sanma. Sevgi hayatin hem çekirdegi hem meyvesidir. Bir agaç,meyvesiyle seni kendisine çekiyorsa bu bir aldatma sayilmaz. Unutma ki agaç meyvesine çagirir, kendisine degil.
Ey sevgili!
Sen bir siginak ariyorsun ama ben durulmaz bir firtinayim. Sen kendinin sakini olmak istiyorsun ama ben evrenin sakini olmak istiyorum. Sen
olmayacak bir barisi ariyorsun,bense tüm kötülüklerle savasmak istiyorum. Sen küçücük bir çocuksun ama ben küçükken çok büyüdüm. Sen dünyadan kopup yildizlara siginmak istiyorsun bense kendimi yeryüzüne karsi sorumlu
tutuyorum. Sen aydinliga kaçmak istiyorsun ben karanliklari aydinlatmak
istiyorum. Sen bir agacin gölgesine siginip yasamak istiyorsun bense ülkemi
ariyorum;yollari aydinlik,insanlari huzurlu ve ümit dolu bir ülke. Sen bende
kaybolmak istiyorsun ama ben seni kaybetmek istemiyorum. Sen susuyorsun bense haykiriyorum.
Sakin unutma!
Kalbim paylasilamayacak kadar senindir. Seninle bile.
(Ama bilmiyorum sen bu kadar bende misin?)

Lütfen kendini ara,beni arama...

Kanka Bot
22-12-05, 01:23
Daha henüz 18 yaşındaydı,ama hayatının sonundaydı. Tedavisi mümkün olmayan kanser hastalığına yakalanmıştı. Kahır içinde kendini eve kapatmıştı. Sokağa bile çıkmıyordu. Annesi,birde kendisi. Bunlardan ibaretti hayat onun için. Bir gün çok sıkıldı. Sokaklara attı kendini.. Bir yığın vitrinin önünden geçti. CD satan bir dükkanı geçerken aniden durdu, geriye dönüp kapıdan içeri bakarak hayal meyal gördüğü tezgahtar kıza bir kez daha baktı. Kendi yaşlarında harika bir genç kızdı. Gözleri ve yüreği takılı kalmıştı. Bir süre düşündükten sonra CD dükkanına girdi. Kız gülümseyerek koştu ona doğru "Size nasıl yardımcı olabilirim" diye... Öyle bir gülümseyişti ki genç şaşırdı, geveledi, bocaladı sonra "Evet" diyebildi.. Rasgele bir plağı işaret ederek "Evet,bu CD yi almak istiyorum" dedi. Genç kız plağı aldı, içeri gitti. Az sonra paketlemiş bir şekilde geri geldi. Genç paketi aldı evine geldi ve hiç açmadan paketi dolabına attı... Ertesi sabah yine aynı dükkana gitti. Yine bir CD sardırdı kıza, yine eve gelip açmadan paketi dolaba attı. Günler hep sardırılıp açılmayan CD alımları ile geçti gitti. Bir türlü genç kıza açılmaya cesaret edemiyordu. Annesine açıldı sonunda... Annesi "Git konuş oğlum, ne var bunda" dedi.Ertesi sabah cesaretini toplayıp aynı dükkana gitti, ve yine bir plak seçti. Kız plağı sarmak üzere arka kısma gidince genç "sizinle bir gece çıkabilir miyiz ?" diye yazarak altında telefonunu ekleyip gizlice kasanın üstüne koydu.Sonra genç kızdan plağı alarak kaçarcasına uzaklaştı dükkandan. İki gün sonra evin telefonu çaldı. Anne açtı telefonu. CD dükkanındaki tezgahtar kızdı arayan. Delikanlıyı istedi. Gizlenen notu daha yeni bulmuş, ve görür görmez aramıştı. Ama delikanlının annesi ağlıyordu... "Duymadınız mı ? " dedi, "Dün kaybettik oğlumu" Cenazeden birkaç gün sonra anne oğlunun odasındaki eşyaları düzenlerken gözüne dolabındaki paketler ilişti. Paketleri aldı oğlunun yatağına oturdu ve bir tanesini açtı. İçinde bir CD ve birde not vardı. " Merhaba, sizi öyle tatlı buldum ki, bir akşam birlikte çıkalım mı ? Jacelyn !... Bir başka paketi açtı. Yine başka bir not vardı. "Siz gerçekten çok tatlı birisiniz, hadi beni bu gece için davet edin artık... Sevgiler...
Jacelyn !...

Sevdiğinizi Söylemek İçin Geç Kalmayın...

Kanka Bot
22-12-05, 01:23
Rüzgar hızla yüzüne vururken hissetti denizin koyu mavi yosun kokularını. Yağmursuz bir günde, rüzgarla tanışmış olmanın mutluluğuyla denize doğru yol alıyordu. Kendini bile vurduran kokuyu tüm ciğerlerine çekti. Bir nefes bile olsa, rüzgara aşık olacağını hiç tahmin etmezdi. Uçmanın bile tadı bir ayrıydı buruşturulmuş yaşamda..

Kollarını iki yana açtı. Son ayrılığında da açmıştı kollarını, son elveda hatırasına. Bir resim çekmiş ve asmıştı hatıraların en güzel duvarına. Yasaksız ve baskısız bir sevdanın ardından, aldatılmıştı en kötü şarkılarda. Bir kere bile olsa yanmıştı ya yüreği pulbiberin halt ettiği aşk acısıyla. Sonu ayrılık bile olsa gam yemezdi artık. Bir damla çıktı gözlerinden, alel acele yukarıya kaçtı..

Bacaklarını kapattı. Adı konulmamış hedefe daha hızlı ulaşmalıydı. Bir gülü dalından koparırken duyulan heyecan gibi olmalıydı. Hızlı ve ürkek.. Kar yağmamış sevdaya hediye edilen bir beyaz gülün dramı geldi gözlerinin önüne. Yaşamın neresinde olduğunu bilinmeyen bir yaşta, gökyüzünde batmalıydı son diken. Gül koparılacaksa eğer, bir damla kan feda edilmeliydi ki, borç bırakılmamalıydı alev kırmızısı yaşama..

Sırtını denize verdi. Gökyüzünü ilk defa böylesine güzel seyrediyordu. Dertlere ferman olmuş yıldızlara gülümsedi. Çoktan tükenmiş bir kalemle yazılmış yaşam kağıdının son satırlarındaydı. Sınavda olsa sıfır alırdı, çünkü kağıt bomboştu. Yarıda kalmış uykulara vurdu boğazın ışıklarını, sarı bir sancı vurmuştu gözlerine. Bir çocuk gibi hissetti yaşlanmış yüreğini, biri kalk parka gidelim dese, saatlerce sallanmalıydı semaya ulaşan yorgun salıncaklarda..

Gözlerini kapattı. Sadece iki kağıdın var olduğu bir mekan düşledi. Sonradan akla gelmemeliydi pişmanlıklar ve kanamamalıydı gözler sabaha kadar. Adresi belirsiz bir trene binmiş yaralı kalpleri, destursuz şimşeklerin korkutamadığı bir mekan. Korku olmamalıydı kimsede ve haykırmalıydı tüm cefakarlar pasaklı yaşama, kirletilmemeliydi artık yakınındaki karanlık martılar..

İçine çektiği nefesi bıraktı. Yalnız verilen bir nefesin, kötü kokmuş artıklarıydı saçılanlar. Tüm bu yıldızlara rağmen, bu kadar ağır mı olmalıydı yaşananlar ? Açık seçik paramparça olmuştu tüm evren. Satırlar bitti, imza çoktan atılmıştı boş yaşama kağıdına. Sınıfta kalmanın verdiği boynu bükükle verdi kendini kan kokmamış denize. Boğaz köprüsünden bedenini emanet etmişti boşluğa ve isyan bayrağını çoktan çekmişti, yüzyıllardır hicranını kaybetmiş yaşama...

Kanka Bot
22-12-05, 01:24
Karanlıktı ve uyandığında altını ıslattığını fark etti.Yağmur yağıyordu, gök gürültüsü, yırtıyordu sessizliği, çakan şimşekler ürkütüyordu. Sığınabileceği, yağmura, korkuya, yokluğa karşı durabileceği sıcak bir kucağı yoktu.
Camı kıracakmış gibi vuran damlalara gözyaşlarıyla meydan okuyordu. Korkuyordu. Güçsüzdü, titriyordu ayakları ranzasının merdivenlerinden inerken. Karanlıktı ama o her şeyin yerini ezberlemişti. Sürekli burada yalnız başına kalıp hayaller kurmayı severdi.
Tuvalete doğru ilerlemeye başladı, korkudan istemeden ağlıyordu. Neden onu seçmişti bilmiyordu. Koridorun sonu sonsuz bir karanlık gibi görünüyordu. Amonyaklı ıslaklık, ayak izlerini belirgin kılıyordu soğuk betonda. Tuvaletin kapısına gelmişti. İçeri girdi, hıçkırıklarına engel olamıyordu, gözyaşları çatlak bulmuş kaynak suyu gibi fışkırıyordu adeta. Bir an tuvalette yalnız olmadığını fark etti. Kapalı kapının ardında onun ayakları görünüyordu ve birini daha seçmişti. Korkudan derin bir sessizliğe büründü. Artık ne ağlıyor, ne de hıçkırıyordu. Küçücük yüreği bile ses çıkarmamak için atmıyordu sanki. Tuvaleti kaplayan sessizliği, cama vuran damlalar ve küçük bir çocuk iniltisi bozuyordu.
Bir an annesini düşündü. Annesini doğarken o öldürmüştü. Hiç görmediği annesine nasıl derin bir sevgiyle bağlı olduğunu hissetti. Annesini öldürmeseydi belki, seçilmeyecekti. Babası onu bırakıp gitmeyecekti. Babasına olan öfkesi midesini bulandırdı. Kusmak istiyordu ama sessizliği bozmama adına yuttu kusmuklarını. Neden seçildiğini düşündü. Bunları hak etmek için hiçbir şey yapmamıştı.




Köşedeki tabureyi hırsız sessizliğiyle kaldırıp aynanın önüne koydu. Aynaya baktı, ağlamaktan gözbebekleri küçülmüş, kırmızılık arasında küçücük bir nokta gibi kalmıştı. Yarım kalmış çocukluğuydu aynada görünen. Onu annesi ak undan yumuşak elli yavrum deyip sevmemişti, hiçbir bayramda sevinmemişti. Tek oyuncağı yanından hiç ayırmadığı bilyeleriydi. Bilyelerini eline aldı. Onlara baktı, her bilyede kendi yüzünü gördü, hepsi ağlıyordu, çirkindi. Pencerenin önüne geldi, sokağa baktı, sokak lambaları yanmıyordu. Sanki bu çirkinliğe suç ortaklığı yapmak , bu pisliği gizlemek için her yer karanlığa bürünmüştü. Yağmur damlaları garip şekiller oluşturuyordu camda. Nefesiyle buğulanan cama ismini yazdı, sonra isminin camın buğusuyla kaybolduğunu gördü.
Onu da saklayabilir miydi karanlık..?
Döşeğini ıslattığı için ertesi gün yiyeceği dayağın korkusunu yaşıyordu. Bir an köşede duran, tıkanan tuvaletleri açmak için kullanılan demire gözü takıldı.
Seçme hakkı ona mı verilmişti..?
Demiri hınçla eline alıp, tuvaletin kapısını büyük bir hızla açtı, kendisini hiç bu kadar güçlü hissetmemişti. Demiri adamın böğrüne sapladı, acı bir çığlık yankılandı. Sonra bir daha, yine, yeniden. Çocuk şaşırmıştı, hemen toparlandı. Ona bakarken gözlerini bile kırpmıyordu. Çocuğa bilyelerini verdi ve kafasıyla gitmesini işaret etti.
Büyüdüğünü hissetti…
Çocuk, koşar adım gitti. İşte istediğini yapmıştı. Bu annesinden sonra ikinci cinayetiydi. Adamın kanlı bedenine baktı. Cesedi sürükleyerek ortaya getirdi. Ellerine bulaşmış kanı fark etti, ellerini yıkadı. Aynada yüzünü gördü. Göz bebekleri büyümüştü. Adamın ağzını açtı, ve içindeki bütün pisliğini ağzına boşalttı. Camın önüne geldi, sokak lambaları yanıyordu. Her yer aydınlanmıştı. Nefesiyle buğulanan camda ismini gördü. Ağlayarak, ranzasına koştu.

Kanka Bot
22-12-05, 01:27
Aşk minnet duyarak yaşamanızı sağlar. Indiana'nın ıssız yollarından birinde ilerlerken, ''Taze Limonata'' levhasını görünce direksiyonu o yöne kırdım. Benzin istasyonu ve bir market beklerken karşıma bir ev çıktı. Ve randada yaşlı bir adam oturuyordu. Arabamdan indim. Etrafta başka kimse yoktu.Bana bir bardak limonata ve bir sandalye uzattı. Etrafta huzur vardı. Gökyüzü, mısır tarlaları ve güneş. Havalardan ve yolculuğumdan söz ettik. Ailem olup olmadığını sordu. Daha yeni evlendiğimi ve çocuklarımın olmasını çok istediğimi söyledim. Aile kavramının hala önemini koruduğunu görmek onu sevindirdi. Sonra bana kendi hayatını anlatmaya başladı. Bunu sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü anlattıklarını bende asla unutmayacağım. ''Aile çok özel bir kurumdur. Karın, çocukların ve kendine ait bir ev. Doğru şeyi yapmanın huzurunu duyarsın içinde. Senin yaşındaki halimi hatırlıyorum.'' diye başladı sözlerine. ''Evlenmek gibi bir şansım olabileceğini düşünmemiştim. Öyle mükemmel bir ailem yoktu. Ama azimliydim. Annesi ve babası beni çok sevdiler ve bana karşı çok iyi niyetli davandılar. Yinede zor geliyordu. Geceleri yatağa uzanır ve düşünürdüm: Boşanma riskini göze alabilecek miydim? Bir karım, bir ailem mi olacak? Neden? Çocuklarımı boşanma riskiyle karşı karlıya bırakamayacağımdan emindim. ''Gençliğe adım atınca yeni duygular deneyimlemeye başladım. Aşka filanda inanmazdım. Delice sevdaya tutulmaktan öte bir şey olmadığını düşünürdüm. Bir arkadaşım vardı. Beni çarptığında orta sondaydım. Birbirimize karşı neler hissettiğimizi söylemekten kaçınıyorduk. Sadece sohbet ediyorduk. Benim en yakın arkadaşım olmuştu. Lisede birbirimizden ayrılmaz olmuştuk. Ailesiyle sorunları vardı. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Ona göz kulak olmak için elimden ne geliyorsa yaptım. Akıllı ve güzel bir kızdı. Bütün erkekler onunla olmak istiyordu. Madem bu seninle benim aramızda'' diye ekledi,'' Ben onunla olmak istemiştim.'' ''Bir kere çıkmayı denedik, her şey çığırından çıktı ve dokuz ay konuşmadık. Derken bir gün okulda cesaretimi topladım ve ona mesaj yolladım. O da yanıt verdi ve yeniden başladık. Sonra o üniversiteye gitti.'' Yaşlı adam kalktı ve bir bardak limonata daha getirdi. ''Babası Minnesota'da yaşıyordu. Okumaya onun yanına gitti. Benim hedefim beysbol oynamaktı. Okuldan okula geziyordum. S onunda ben de Minnesota'da bir okula kabul edildim. Son derece ironikti. Ona müjdeyi verdiğimde ağlamıştı. ''Çıkmaya başladık. Onu ilk defa benim odamda öptüğüm günü hatırlıyorum. Kalbi hızla çarpıyordu. Reddedileceğim korkusuna kapılmıştım. İlişkimiz gittikçe gelişti. Üniversiteden sonra beysbol oynamaya devam ettim. Ve hayatımın kadınıyla evlendim. Kilisede mihraba doğru ilerleyeceğim hiç aklıma gelmemişti.'' ''Çocuklarınız oldu mu?'' diye sordum. ''Dört tane dedi gülerek. ''Onları okuttuk ve ve elimizden geldiğince hayatı öğrenmelerine yardımcı olduk. Şimdi hepsinin kendi çocukları oldu. Kucaklarında çocuklarını görmek bana gurur veriyor. Hayatın her şeye rağmen yaşamaya dediğini düşünüyorum. ''Çocuklar evden çıktıktan sonra karımla birlikte seyahatlere çıkmaya başladık. Elele tutuşup her yeri geziyorduk . İşin güzelliği burada zaten. Yıllar geçtikçe ona karşı sevgim iyice büyümüştü. Kavga etmediğimizi söyleyemem, ama aşkımız gittikçe derinleşiyordu. ''Karıma olan sevgimi kelimelerle ifade etmem çok zor''dedi başını sallayarak. ''Bu sevgi bizi hiç yalnız bırakmadı. Hiç ölmedi. Gittikçe kuvvetlendi. Yaşamım boyunca çok hata yaptım, ama onunla evlendiğim için asla pişman olmadım.'' ''Tanrı hayatın zaman zaman ne kadar zor olduğunu biliyor'' dedi gözlerime bakarak. ''Bugünün dünyasını anlayamayacak kadar yaşlı olabilirim. Ama geçmişe baktığımda emin olduğum bir şey var: Bu dünyada sevgi kadar güçlü bir duygu yok. Ne para, ne hırs, ne nefret, ne de şehvet. de edemez. Şairler ve yazarlar deniyorlar. Onlar da ifade edemezler, çünkü herkese göre değişir. Ben karımı çok seviyorum. Görüyorsun. Ölünce yan yana mezarlara yatacağız, ama bu sevgi dünya yok olana kadar devam edecek. Boş gözlerime baktı. ''Seni çok tuttum, evlat''^dedi ve özür diledi. ''Umarım limonatayı beğendin. Yolda giderken, karına ve çocuklarına ve sahip olduğun her şeyi çok sevmen gerektiğini düşün. Sevmelisin, çünkü bunları ne zaman kaybedeceğini bilemez misin.'' Arabama doğru yürürken söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu önemli düşündüm. Karısını yıllar önce kaybettiğini ve onu hala aynı şehvetle sevdiğini düşündüğüm bu yaşlı adam beni çok etkilemişti. Onun ne kadar yalnız olduğunu düşündükçe içimi bir acı kapladı. Limonata ve ara sıra gelen ziyaretçiler dışında kimsesi yoktu. Yola yeniden koyuldum, ama yaşlı adamı aklımdan çıkaramıyordum. Birden limonata parasını vermediğim aklıma geldi. Geri döndüm. eve yaklaşınca uzaktan bir araba gördüm. Birinin daha orda durması ben şaşırttı. Verandaya doğru ilerledim. Yaşlı adam ortalıkta görünmüyordu. Tam parayı sandalyenin üzerine koymak üzereyken gözüm pencereden içeriye ilişti.Yaşlı adam odanın tam ortasında karısıyla dans ediyordu. Sonunda anlamıştım. Karısını kaybetmemişti. Sadece öğleden sonrayı yalnız geçirmişlerdi. Bu olayın üzerine yıllar geçti. Ben hala o yaşlı adamı ve karısın düşünürüm. Onlar gibi bir yaşantım olsun isterim. Bende onun gibi çocuklarıma ve torunlarıma sevgi bırakmak isterim. Bende karımla dans eden bir büyükbaba olmak isterim. Hiç bir şeyin sevgiden daha yüce olmadığına inanmak isterim.

Kanka Bot
22-12-05, 01:28
Size bir soru: Başarılı olmayı ne kadar istiyorsunuz?Düşünün... Ne kadar? Başarıyla aranızdaki tek engel, kendinizsiniz... Çünkü insanı ancak kendisi yıkabilir, kendi sözleri ve düşünceleri... Diğerlerinin söylediklerine inanmak yine sizin kendinize yarattığınız bir engeldir... Oysa sizin içinizde, bildiğinizden daha büyük biri var. Sizi en iyiye götürmek için yalnızca bir şey bekliyor. Onu fark etmenizi… "O" fark etti...

Bir gün okuldan geldi, kitaplarını yere fırlattı, yukarı, odasına koşup kapıyı kilitledi ve ağlamaya başladı... Okulu bitirmesine iki yıl kalmıştı ve en büyük düşü, basketbol takımına kabul edilmekti... Annesi odaya girdi ve "Neler oluyor?" diye sordu."Takıma giremedim" diye yanıt verdi küçük çocuk. "Bana sen küçüksün dediler..." Annesi bunun üzerine kolunu oğlunun boynuna doladı:"Bak, önemli konu, takımın içinde senin ne kadar küçük olduğun değildir" dedi. "Önemli olan, senin içinde ne kadar büyük bir takım olduğudur..."

Annesi bunları söyledikten sonra odadan çıktı. Küçük çocuğun birden gözleri parladı. Onun bu sözleri duymaya gereksinimi vardı. O an kendini hiç olmadığı kadar güçlü hissetti... Ertesi sabah çalışmaya başladı. Erkenden kalkıp antrenmana gitti, her sabah, her akşam, her gün, her hafta... Yağmur, kar demeden... Çalışırken kendi kendine hep annesinin sözlerini yineledi. O bu sözleri yineledikçe, içindeki ateş de giderek büyüdü, büyüdü.

Bir yıl sonra takım için seçmelere yeniden başlandı. Bu kez güçlüydü. Takımın kaptanı, ondan çok etkilenmişti. Onu o yıl takıma aldı. O yılı izleyen yıl, yine takımdaydı ve o sezon dışarıdan teklifler almaya başladı.. Önce amatör kulüplerde oynadı, çok geçmeden profesyoneller arasına tırmandı. İçindeki ateş yandıkça, o ateşin kendisini daha yükseklere taşıdığını duyumsuyordu. Daha yükseklere, daha yükseklere tırmanmaya başladığı yolda, önünde artık hiçbir engel yoktu. Hiçbir şey durduramıyordu onu… O şimdi, yalnızca Amerika’nın değil, dünyanın yetiştirdiği “en büyük basketbol yıldızı” unvanını taşıyor.

Kanka Bot
22-12-05, 01:30
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir bebek varmış.
Bir gün Tanrı'ya sormuş:

- Tanrım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler, fakat ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?

- Tüm meleklerin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun
sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın.

-Pekiiiii... insanlar bana birşeyler söylediklerinde, dillerini bilmeden söylenenleri nasıl anlayacağım?

- Meleğin sana dünyada duyabileceğin en güzel ve tatlı sözcükleri söyleyecek, sana konuşmayı dikkatle ve sevgiyle öğretecek.

- Peki Tanrım, ben seninle konuşmak
istersem ne yapacağım?

- Meleğin sana ellerini açarak bana dua
etmeyi de öğretecek.

- Dünyada kotü adamlar olduğunu duydum,
beni kim koruyacak?

- Meleğin seni kendi hayatı pahasına dahi
olsa daima koruyacak.

- Fakat ben seni bir daha göremeyeceğim
için çok üzgünüm.

- Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve bana gelmenin
yollarını sana öğretecek.

O sırada Cennette bir sessizlik olur ve dünyanın
sesleri cennete kadar ulaşır. Bebek gitmek
üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar:

- Tanrım eğer şimdi gitmek üzereysem lütfen çabuk
söyle, benim meleğimin adı ne?

- Meleğinin adının önemi yok ,
sen onu "ANNE" diye çağıracaksın.

Kanka Bot
22-12-05, 01:31
Bir gün bir karıkoca varmış. Ama bunlar birbirlerinin delicesine tutku dolu seviyorlarmış. Kocası her evlilik yıl dönümünde karısına bir demet çiçek gönderiyormuş. Bir gün adam yani kocası ölmüş. Karısı adama deli gibi aşık olduğundan çok üzülmüş ve feryat dökmüş ama ne fayda. Bir gün evlilik yıl dönümlerinin tarihi gelmiş ve karısı bunu hiç unutamamıştır. Saat bir cıvarında zil çalar ve kapıda bir demet çiçek... Kadın çok şaşırmış ve çiçeklerin üstünde bir kart. Kartın üstünde şöyle yazıyormuş;
"Ben ölsem bile sen benim küçücük kalbimde çok büyük bir yarasın seni çok ama çok seviyorum" yazıyormuş. Kadın şaşırdığı için çiçekçiye gitmiş şaka mı diye. Çiçekçi şöyle demiş. Kocanız bize ölmeden önce çiçek söyledi ve her yıl bu çiçek size gelecek demiş. Kadın ağlamaya başlamış. Yani bu adam bu bayan o kadar çok seviyormuş... Gerisini siz düşünün..

Kanka Bot
22-12-05, 01:31
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın...
'Nereden çıktın bu vakitte' dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında; gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları, dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
Gözbebekleri bulutlandığında, yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...
'Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya;
yenildik sayılmayız' diyebilmeli...
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa ama ümit var bir yazıyı
yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
'Bunu da aşacağız! İmza: Bir dost!...'

Kanka Bot
22-12-05, 01:35
Yeni ders yılı dönemi başlamış, genç kız okulun ilk günü heyecan içinde yola koyulmuştu. O’nun için okul, baskıcı ailenin özgürlüğünü kısıtlayamadığı, tüm sorunları unutturan bir kaçış yolu ve ayrı bir dünyaydı. Okul döneminde hafta sonu tatillerinin bile gelmesini istemezken, o koca sıkıcı yaz dönemine dayanmak ne kadar da zor gelmişti. En çok da en yakın arkadaşları Müjde ve Meltem’ i özlemişti. Önceki yıl ders seçimlerinin farklı olması nedeniyle Müjde ‘yle sınıfları ayrılmıştı. Yine de ders aralarında hemen birbirlerinin sınıflarına koşarlardı. Okul kapısına geldiğinde onlarca arkadaşı O‘nu kapıda bekliyordu. Hep sevilen ve aranan biriydi. Kapıda uzun uzun kucaklaştılar. Kalabalıkta tanımadığı bir erkek dikkatini çekti, Müjde hemen okula yeni gelen sınıf arkadaşıyla O’nu tanıştırdı. Çok hoş bir çocuktu. Birbirlerinin gözlerine bakakaldılar. Kızın pek hissetmediği duygulardı bunlar. Etrafın alayıyla kendilerine geldiler. Erkekler ‘oğlum sen bu kıza heveslenme, o kimseye bakmaz! ‘ diyerek çocuğu iyice utandırmışlardı. Daha sonraki günlerde çocuk bir dakika olsun kızın peşini bırakmıyor, çıkmaları için yalvarıyordu. Kız da ailesinin tavrından korktuğu için bu tür teklifleri hep reddetmişti. Sonunda hisleri, yakın arkadaşlarının ısrarları ve görüşmelerine yardımcı olacakları vaadleri ilk kez bir çıkma teklifini kabul ettirmişti. Küçük bir kaçamakla bir cafede buluşmuşlardı. Ardından hiç doyamadıkları uzun telefon sohbetleri… Ders araları birbirlerine koşmalar ve hiç vazgeçemedikleri okul bahçesindeki ağaç altı… Kızı bu ilişki heyecanlandırdığı kadar korkutuyordu da… Arkadaşlarının desteklediği oyunlarla dışarıya çıkmak için bahaneler yaratıyor ve erkek arkadaşıyla buluşuyordu.
Bir hafta sonu arkadaşlarından birinin yaş günü partisi yapılacaktı. Ne yaptıysa gitmek için izin alamamıştı. Arkadaşlarının çabaları da sonuçsuz kalmıştı. Müjde ve Meltem teselli etmeye çalıştılarsa da faydası yoktu. Yanlarından aksi bir tavırla uzaklaştı. Erkek arkadaşı ve diğer arkadaşları yaş gününde eğlenirken O yatağına uzanıp, acı bir şiir yazmıştı. Hafta başı okula geldiğinde erkek arkadaşı her zamanki gibi O’nu kapıda beklemiyordu. Sınıfına doğru gitti. Soğuk bir tavırla karşılanınca hüznü bir kat daha artmıştı. Tabi ki haklıydı çocuk, hiçbir erkek telefon konuşmalarıyla yetineceği bir ilişki istemezdi. Müjde ve Meltem’in davranışları da tuhaftı. Onlardan da aksi tavrı için özür diledi.1, 2 gün süren durgunluktan sonra erkek arkadaşıyla tekrar eskisi gibi olmuşlardı.
O hafta sonu arkadaşlıklarının 3. ayı dolacaktı ve aynı gün yapılacak okul partisine denk geliyordu. Kız artık oraya gidebilmek için günlerce izin almak için uğraşmış ve sonunda amacına ulaşmıştı. En sevdiği kırmızı kıyafetini giymiş ve yola koyulmuştu. Partinin yapılacağı salona girdiğinde sırayla bütün arkadaşları koşarak O‘nu öpmüş ve geldiğine ne kadar sevindiklerini söylemişlerdi. Erkek arkadaşı hemen gelip elini tutmuş ve kız kendini pistte dans ederken bulmuştu. Hiç bitmeyecek güzellikte bir rüya gibiydi herşey. En sevdikleri Sezen şarkısı çalıyordu. İçinden ‘galiba bu aşk’ diye düşünürken gözleri Müjde’ ye takıldı oturduğu yerden onları seyre dalmıştı. O anda Meltem’ in Müjde’den farklı bir yerde oturduğunu farketti.O ana kadar hiçbir ortamda ayrılmamışlardı. Meltem’e tekrar baktı ve O’nun dolu dolu gözlerini gördü. Herkes kendisine acı bir ifadeyle bakıyordu. Neden? Ne olmuştu? Erkek arkadaşının yüzüne baktı ve anlık bir önseziyle, ‘O günkü yaş günü partisinde ne oldu!’ dedi. Çocuğun yüzü bembeyaz kesildi ve ‘ Hiç!’ dedi. Evet bir şey olmuştu, dansı bıraktı, kollarını iki yana indirdi, duymaya korkuyordu ama ısrarla ‘ söyle!’ dedi . ‘Hiçbir anlamı yoktu ben seni seviyorum.’ diye cevap vermişti çocuk ‘kim söyle’ diye bağırdı kız.
‘ Müjde!’
Gerisini duymamıştı, duyamamıştı… Kulaklarında sadece ‘Müjde ‘ yankılanıyordu. O an hiç bitmeyecek güzellikte olduğunu düşündüğü rüya işte bir kabusa dönüşmüştü. Dışarıya doğru koşmaya başlamıştı, sadece koşuyor yoluna çıkan ağaç dallarını, çiçekleri elleriyle savuruyordu. Yine o hiç değişmeyen soru beynine yerleşmişti. Neden? Durdu ve bir banka oturdu. O anda kolunda bir acı hissetti, baktığında 3 tane derin yara izini gördü. Savurduğu güller kolunu yaralamıştı. Kanı kırmızı kıyafetine karışmıştı. 3. aya 3 yara izi, ne kadar da anlamlıydı!? Kalbi acımak buymuş demek ,içi acımak… Yanına gelen Meltem ağlayarak yaş gününde Müjde’yle kızın erkek arkadaşının uzun süre dans edip daha sonra uzun süre bir odaya kapandıklarını anlatıyordu. Çocuğun daha sonra birlikte olduklarını itiraf ettiğini, pişman olduğunu ve kıza olanları kendisinin anlatması için Meltem’e yalvardığını anlatmıştı. Ama ne O, ne de Meltem bunu nasıl söyleyeceklerini bilememişlerdi .Meltem ‘Affet beni söyleyemedim! ’dedi.Tüm arkadaşları uzak bir köşede onları izliyordu. Çocuk ve Müjde yaklaştı. Konuşmaya başladıkları anda kızın kolundaki derin yaraları fark ettiler. Kız, koluna panikle uzanan çocuğun elini iterek gözyaşları içinde ‘Umarım bu üç çizgi hayatım boyunca geçmez ve her baktığımda bir daha hiç kimseye güvenmemem gerektiğini hatırlarım’. Müjde’ya döndü ve ‘tabi ki bu dost kazığını da’ dedi ve Meltem‘le birlikte oradan ayrıldılar. O gün o yaranın bir işaret olduğuna inanmıştı .
Sonraki günler çok daha zor geçmişti. Kızın hayatında en çok değer verdiği iki insanı sonsuza dek silmesi hiç de kolay olmamıştı.Çocuk her akşam evinin önünden geçiyor, balkonuna güller atıyor, durmaksızın arıyor, kızın ders aralarında defterlerinin arasına sevgi ve pişmanlık dolu mektuplar bırakıyordu. Ama artık hiçbirşeyin anlamı kalmamıştı. Kız o dans ettikleri şarkılarını defalarca dinleyip her defasında kendisine unutmaya söz vermişti.Ve bitti! ...
Yıllar sonra bir dost kazığı daha yedi kız. Bir acı darbe daha. Dostuyla paylaştıkları her şeyin koca bir yalan olduğunu anlamıştı. Yine aynı kalp acısı. Kolunu anımsamıştı, 3 çizgiden biri hafifçe kaybolmuş diğer ikisi ise hala belirgindi.’Evet’ dedi, ‘bu da ikincisi.’
Kız bu yaşadıklarından dolayı insanlara küsmedi. Dostluğun ve güvenin değerini daha çok anladı. Belki bir sepet elma almıştı ve ikisi çürük çıkmıştı.Ama hala diğerleri sağlamdı. Üzüldüğünde,sıkıntılarında hep yanındaydılar gerçek dostları. İnsanlara güvenmekten,onları sevmekten hiç vazgeçmedi. Ama hala kolunda 3. bir iz olduğunu da unutmadı!

Ve hala o şarkıyı duyduğunda gözyaşlarını tutamaz!

Kanka Bot
22-12-05, 01:37
Bir sabah uyanmak, gözlerini daha iyi açmak dünyaya...
Bir sabah uyanmak, bütün kırgınlıkları, nefreti, özlemi, acıyı, ayrılığı, gözyaşını bir tarafa bırakmak onları terk etmek...
Uyanmak bir bayram sabahı, neşeyle, mutlulukla...
El ele verin, ziyaret edin, tanımanız şart değil, gönül alin bu bayram, mutlu edin mutlu olun...
Bugün yüreğinizin sesini dinleyin, ona kulak verin ve yüreğinizden ne gediyorsa onu yaşamaya bakin.
Kırdığınız kalpleri düzeltme günü bugün, geç olmadan sevdiklerinizin kapısını çalın gülümseyen yüzünüzle...
Uzakta sizi sevenlerin var olduğunu unutmayın sakın telefon açın güzel konuşmalar yapın. Çocuğunuzun elinden tutup onu oyun parklarına götürün, o'na bayramı öğretin, çocuğunuza bayramın önemli olduğunu anlatın,elinizi öpsün, seker toplasın, arkadaşlarıyla bayramlaşsın...
Bu bayram farklı açın gözlerinizi sanki siz değilmişsiniz o kırgınlıkları yasayan, sanki siz kimsenin kalbini kırmadınız gibi... Her şeyi unutun bu bayram, sevdiklerinizin yanında olun, mesela hiç gitmediğiniz bir yere ya da hep yapmak isteyip yapamadığınız bir şeyi yapın. Huzur evlerine gidin, Kimsesiz çocuk yuvalarına gidin onlara minikte olsa bir çikolata götürün sevindirin onları, evlerine gidemeyen askerlere ziyarete gidin, onlara dolmalar yapın. Bu bayram daha farklı yaşayın sokaktaki çocuktan, akrabalarınıza, es-dost herkesi mutlu edin, mutlu olun... Çocuklara ufakta olsa harçlık verin.
Uyanmak bir bayram sabahı...
Uyanmak bütün güzel duygularla...
Uyanmak sevgiyle, mutlulukla...
Uyanmak bayramı yasayan ülkene...
Bir sabah uyanmak...
Gözlerini farklı açmak dünyaya,
Sadece bir sabah bu şansı vermek kendine...

Kanka Bot
22-12-05, 01:39
Her şey bitti" deyişin çınlıyor kulaklarımda. Nasıl acı bir söz bu... Dayanmak kolay mı sanıyorsun? Sensizliği yaşamak, sana dokunmak varken, boş hayallerle avunmak dayanılır mı sanıyorsun?
Seni sevdim ben. Delice bir tutkuyla, delice bir sevdayla bağlandım sana. Kimi zaman sevdam, benliğimi de mantığımı da yıkıp geçti. İşte o anlarda kaybettim kendimi.
Üzdüm seni, biliyorum. Gereksiz kaprislerim, gereksiz kıskançlıklarım yüzünden bitti bu sevda. Oysa bu aşkı dolu dolu, dibine kadar yaşamak vardı. Ah ben... Ah aptal kafam... Ne vardı herkesi bu aşkın içine karıştıracak... Ne vardı bir anlık öfkeye yenilip sana zarar verecek şeyler yapmak...
Sana dünyanın bütün çiçeklerini getirsem affeder misin beni? Önünde diz çöküp sabahlara kadar yalvarsam, sen sevdiğimi bu kentin her kaldırım taşına yazsam affeder misin? Son kez söz versem sana, seni üzmeyeceğim diye yeniden kabul eder misin beni
Dedim ya hata bende... Güvenmeliydim sana. Bunun acısını içimde hissediyorum şimdi. Kendime inanamıyorum bunları nasıl yaptım diye.. "Her şey bitti" dediğinden beri inan bana yaşamıyorum sanki. Yaptığım hiçbir şeyden zevk almıyorum. Sen yoksan ben olmuşum bu hayatta ne yarar ki?
Bu kadar kolay değil gülüm bizim aşkımız. Bu kadar kolay bitmemeli. Bu kez inan bana, tutacağım sözümü. Tutmazsam, ellerinle parçala beni.
Al yüreğimi ez, göm toprağın altına. Hak etmişim demektir. Ama bil ki, öldürsen bile bitmeyecek benim aşkım. Senden asla vazgeçmeyeceğim.
Şimdi karar senin. Ya kabul et beni, bu dünyayı senin için cennete çevireyim ya da "Öldür" beni. Çünkü "Hayır" dersen, yaşayan bir ölüden farkım olmayacak.
Haydi sevgilim, tut elimden. Hayata döndür bu aptalı. Sana bir daha ağzıma bile almayacağıma yemin ettiğim o sözleri söyleyen bu adamı affet artık...
Seni sevdim, seviyorum ve hep seveceğim.

Kanka Bot
22-12-05, 01:41
Bir Şiir ve Aşk Hikayesi

Üniversiteli delikanlı Kolejli kıza bir voleybol maçında rastladı. Okul salonundaydı maç. Tribünsüz,minik bir salon.. Seyircilerle, oyuncular arasında, sahanın çizgisi vardı sadece..O kadar yakındılar..

Delikanlı, bu tatlı, bu güzel, bu dünyalar şirini kızı ilk defa görüyordu takımda.. Hoşlandığını, fena halde hoşlandığını hissetti. Az sonra bir şeyi daha hissetti. Uzun zamandan beri maçı değil, o güzel kızı izlediğini.. Kız servis atarken hemen önünden geçti. Göz göze geldiler.. Kız gülümsedi..

Delikanlı, çok popülerdi o yıllarda.. Kız onu tanımış olmalıydı. Kim bilir, belki kız da ondan hoşlanmıştı.. Belki de delikanlı öyle olmasını istediği için ona öyle gelmişti.. Set değişip, takım karşıya gidince, delikanlı da yerini değiştirdi, o da karşıya gitti.. Üçüncü sette tekrar eski yerine döndü.. Kız da gidiş gelişleri fark etmişti galiba.. Bir defa daha gülümsedi. Manidar.."anladım" der gibi bir gülümseyişti bu...

Delikanlı o hafta boyu hep bu dünyalar şirini kızı düşündü.. Pazar günü, sabahın köründe kalktı, erkenden oynanacak maçı, ne maçı canım, o dünyalar şirini kızı görmek için..

Delikanlı artık kızın hiçbir maçını kaçırmıyordu.. Dahası.. Ankara Koleji'nin her dağılış saatinde, okul civarında oluyordu, onu bir kez daha görmek için.. Karşılaştıklarında, hafif çok hafif bir gülümseme, çok minik bir baş eğmesi ile selamlaşır olmuşlardı.. Bir defasında, yaptığına sonra kendisi de günlerce güldü.. O gün gene tesadüfmüş gibi, okul dağılışı kızın karşısına çıkmış, gülümseyerek selamlamış, sonra arka sokaklara dalıp, yıldırım gibi koşarak, bir blok ötede gene karşısına çıkmıştı. Kız bu defa, iyice gülmüştü.. Karşısında, sözüm ona ağır ağır yürüyen, ama nefes nefese delikanlıyı görünce..

Delikanlı, voleybol takımının kaptanını iyi tanıyordu. Arkadaştılar. Sonunda bütün cesaretini topladı, kaptana açıldı.. O kızdan fena halde hoşlanıyordu. Galiba kız da ona karşı boş değildi. Bir yerde, bir şekilde tanışmaları gerekiyordu.. O zamanlar, bu işler böyle oluyordu çünkü.. Kaptan "tabi" dedi.. "bu hafta sonu güzel bir konser var. Biz onunla gitmeye karar vermiştik zaten. Sen de gel. Hem konseri birlikte izleriz, hem de tanışırsınız.."

"Mutluluk işte bu olmalı" diye düşündü delikanlı.. "Mutluluk işte bu!.."

Ve konser gününe kadar geceleri hiç uyuyamadı.. Konser gününü de hiç ama hiç unutmadı.. O ne heyecandı öyle.. Konserin verildiği sinemanın kapısında tanıştılar.. El sıkıştılar.. O güzel ele dokunduğu anı da hiç unutmadı delikanlı.. Kaptan, salona girdiklerinde, ustaca bir manevra daha yaptı. Delikanlı ile dünyalar şirini kız yanyana düştüler.İnanamıyordu delikanlı.. Onunla nihayet yanyana oturduğuna, onun sıcaklığını hissettiğine, onun nefesini duyduğuna inanamıyordu.. Biraz önce tanışırken tuttuğu el, bir karış ötesinde öylesine duruyor, delikanlı, sahnede dünyanın en romantik şarkısı söylenirken –o an dünyanın bütün şarkıları dünyanın en romantik şarkısıydı ya- o eli tutmak için öylesine büyük bir arzu duyuyordu ki içinde.. Ama uzatamıyordu işte elini.. Her şey böyle iyi giderken, yanlış bir hareketle, onu ürkütebileceğinden, incitebileceğinden öylesine korkuyordu ki..

Sonunda dayanamadı, sanki kolu uyuşmuş gibi, uzandı..Kolunu kızın koltuğunun arkasına koydu.. Kızın omzuna değil.. Koltuğun üzerine.. Sonra kız arkaya yaslandı.. Bir kaç saç teli, delikanlının elinin üzerine dokundu.. Kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu artık genç adamın.. Dünyalar şirini kızın saçları eline dokunuyordu çünkü.. Konserden çıkarken, kız, şakalaştı.. "Sizi her maçımızda görüyoruz. Alıştık nerdeyse.. Yarın Adana'da da maçımız var.. Gözlerimiz sizi arayacak.."

Hayır, aramayacaktı. Delikanlı o anda kararını vermişti çünkü.. Cebinde onu otobüsle Adana'ya götürüp getirecek, hatta öğle yemeğinde bir de Adana kebap yedirecek kadar para vardı.. Gece yarısı kalkan otobüse bindi.. Sabah erkenden Adana'ya indi. Maç saatine kadar başı boş dolaştı. Salona erkenden girdi, en ön sıraya tam servis köşesine en yakın yere oturdu.. Takımlar sahaya çıkarken, salondaki en heyecanlı seyirci oydu. Maç falan değildi sebep tabii.. İlk sette kız farkında bile değildi onun.. Nerden olsundu ki.. İkinci sette öbür tarafa gittiler.. Döndüklerinde, üçüncü sette kız fark etti delikanlıyı..Yüzünde çok ama çok şaşkın bir ifade, biraz mutluluk, biraz da gurur vardı sanki.. Ankara'nın hele Kolejde çok popüler bu delikanlısının onun için ta oralara geldiğini bilmenin gururu..

Maç bitti. Kız soyunma odasına, delikanlı garaja gitti. Tek kelime konuşmadan.. Konuşmaya gelmemişti ki.. Kız "keşke orada olsaydın" demişti. O da olmuştu işte.. Hepsi o.. Ona o kadar çok şey söylemek istiyordu ki aslında..

Bir gün üniversite kantininde gazete okurken, iç sayfalarda bir şiire rastladı. Daha doğrusu bir şiirden alınmış bir dörtlüğe.. Söylemek istediği her şey bu dört satırda vardı sanki.. Bembeyaz bir karta yazdı o dört satırı.. Öğleden sonrayı zor etti, Kolejin önüne gitmek için.. Kızın karşıdan geldiğini gördü. Koşarak yanına gitti. "Bu sana" diye kartı eline tutuşturdu ve kayboldu ortadan.. Kız, Necip Fazıl'ın dört satırını okurken..

"Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar...
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar!.."

Ertesi gün öğleden sonra, tarif edilemez heyecanlar içinde Kolejin önündeydi gene.. Kız karşıdan geliyordu.. Bu defa yanında arkadaşları yoktu. Yalnızdı.. Yaklaştığında işaret etti delikanlıya.. Gözlerine inanamadı genç adam.. Onu yanına mı çağırıyordu yoksa.. Evet, çağırıyordu işte.. Kalbinin duracağını sandı yaklaşırken.. "Sana bir şeyler söylemek istiyorum" dedi kız.. O da heyecanlıydı, belli.. "Bak iyi dinle.. Dünkü satırlar için çok teşekkürler.. Herhalde hissettin, ben de senden hoşlanıyorum. Ama senden evvel tanıdığım birisi daha var. Ondan da hoşlanıyorum ve henüz karar veremedim, hanginizden daha çok hoşlandığıma.. Ve de şu anda, onu terk etmem için bir sebep yok.."

"O zaman karar verdiğinde ve de eğer seçtiğin ben olursam, hayatında başka kimse olmazsa, ara beni!" dedi, delikanlı ikiletmeden.. Ayrıldı kızın yanından.. Bir daha voleybol maçına gitmeden, bir daha okul yolunda önüne çıkmadan.. Bir daha onu hiç görmeden..

Yıllarca sonra Levent Yüksel'in söyleyeceği şarkıdaki Sezen Aksu'nun sözlerini o zaman biliyordu sanki. Aşk "onurlu" olmalıydı.. Günlerce, haftalarca, aylarca bekledi.. Tıpkı, kıza verdiği o dörtlükteki gibi bekledi.. Hastanın sabahı, şeytanın günahı beklediği gibi bekledi.. Heyecanla bekledi. Hırsla, arzuyla bekledi. Umutla, umutsuzlukla bekledi. Bazen öfkeyle bekledi.. Ama bekledi.. Başka hiç kimseye bakmadan, başka hiç kimseyi bulmadan bekledi. Bir gün bir şiir antolojisinde şiirin tamamını buldu.. İki dörtlüktü şiir.. İlki kıza verdiğiydi.. Bir ikinci dörtlük daha vardı orada.. O dörtlüğü de bir kartın arkasına dikkatle yazdı.. Cebine koydu..

Bekleyiş sürüyor, sürüyordu.. Okullar kapandı, açıldı.. Aylar, aylar geçti..Bir gün delikanlı kızı aniden karşısında gördü.. "Günlerdir seni arıyorum" dedi kız. "Günlerdir seni arıyorum. İşte sana haber.. Artık hayatımda hiç kimse yok!.."

"Yaa" dedi delikanlı.. "Yaa" dedi sadece.. Kalbi heyecandan ölesiye çarparken, aylardır ölesiye beklediği an gelip çatmışken, ağzından sadece bu ses çıkmıştı: "Yaaa!.."

Cebindeki artık iyice eskimiş kartı uzattı kıza.. "Sana bir şiirin ilk dörtlüğünü vermiştim ya bir gün.." dedi. "Bu da sonu onun..."

Sonra yürüdü gitti, arkasına bile bakmadan.. Kız ikinci dörtlüğü oracıkta okurken..

"Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni.
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar!.."

Aradan yıllar, çok ama çok uzun yıllar geçti. Delikanlı bugün hala düşünüyor.. O uzun, çok uzun bekleyiş mi öldürmüştü aşkını? Ya da beklerken, ölesiye beklerken hayalinde öylesine bir sevgili yaratmıştı ki, artık yaşayan hiç kimse bu hayali dolduramazdı.. O sevgilinin kendisi bile.. Hayalindekini canlı tutmak için mi, canlısını silmişti yani?.. Ya da.. Ya da.. Bir şiirin romantizmine mi kapılmış, bir delikanlılık jesti uğruna, mutluluğunun üzerinden öylece yürüyüp mü gitmişti acaba?

Delikanlı bu soruların cevabını bugün hala bilmiyor.. Bilmediğini de en iyi ben biliyorum..
Çünkü, o delikanlı, bendim!...

Kanka Bot
22-12-05, 01:42
Yasadıklarım nedir? Kendi gönül sarayında saklı tuttuğun hislerin nedir? Nedir benden böylesine sakladığın, kaçırdığın? Yasayıp da yaşatmak istemediğin? Acıların, tecrübelerin, geçmişin mi seni mahzun bırakan?
Aşk mı yoksa sevda mı, sevgi (?) mı? Seni benden alıp götüren benim dışıma bırakan nedir? Nedendir sana ulaşamayışım? Seni yasarken seni yaşatamayışım nedendir? Niçin askımı paylaşamıyorum seninle? Beni, bizi böylesine paylaşmazlıklara götüren, nedir? Birbirini tamamlayacak ama birbirinden kopuk duran ikimizin suskunluğuna sebep nedir?
Susmalarında mı bulmamı istiyorsun seni? Kendini bunca kaçırışın neden? Korkuyor musun benden? Yasadıkların mi beni sana yakın etmeyen? Ya ben o yasadıklarından farklıysam? Ya ben zaten seninsem? Sevemez miyim gönlümce seni? Senin kendini bana bunca hapsedişin neden?
Yasamamı istemezken, yasadıklarımı onaylamazken neden olumu istemezsin benden, bilmem? Neden sevmeme izin vermiyorsun? Sevilmekten, almaktan bunca kaçısın neden? Niçin ben senken bensiz kalmak istersin? Niçin "sevdim", "seviyorum", "seveceğim" derken susturuşun beni?
Askımı, sevdamı neden anlamazsın? Yoksa sen inanmaz misin aşka? Yoksa seven olmadı mı seni hiç? Yoksa sen sevmek nedir bilmiyor musun? Sen yıllarca koşup da yetişemediğim bir meltem misin? Islanmak, yıkanıp arınmak icin yetişmeye çalışıp da kaçırdığım bir sonbahar yağmuru musun? Sen O musun? Ben Sen miyim? Ben sensem neden sen ben değilsin? Neden ben olmaktan kaçıveriyorsun? Bir şeyleri almak, vermek değil midir? Almalarımızla kurtarıyorsak karsımızdakini bu vermek değil midir özde?
Yoksa sen kor musun? Aşkın gözünü kor ettiği asığı bile görmeyen misin? Çölde rastladığım bir serap mısın sen, ardından koşup da ulaşamadığım? Sen aşk mısın? Aşksan, neden yoksun? Elimden tutup da beni yürümeye çağıran sen...Simdi hiç kimselerin olmadığı kurak ve ıpıssız bir yerde beni oksuz bir çocuk gibi bırakmıyor musun? Ağlıyorsan gözyaşlarını silmeme neden engel oluyorsun?Nedendir böyle sonsuz susuşun?
Her şeyi içine gömmene sebep nedir? Niçin yasamayı bırakıp da anlamaya çalışırsın beni? Niçin bir kez olsun "GEL" demezsin? Niçin tek bir kez bile olsun "NİÇİN" demezsin? NİÇİN?"
Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz!

Kanka Bot
22-12-05, 01:42
Ben bir hanımefendi tanıyorum bizim mahalleden öyle güzel ki..güzel olduğunu ona binlerce kişi, binlerce defa yedikleri onca zılgıtı düşünmeden ve yiyecekleri daha onca zılgıta rağmen,
bıkmadan, usanmadan söylemiş, söylemişlerdir. Türk filmlerini izlemişizdir komik olanları çok
ağlamak isteyip de soğanın hiç geldiği zamanlar jenerik müziğinde ağlamaya başladığımız,
gururlu ama sevdiği kıza ulaşmak isteyen fakir genç erkek, bahçeli, kırmızı panjurlu
bir evimiz olacak vaadiyle kandırır ya hep sevdiği genç kızı işte o ev yoktur ortada
öyle bir evde oturur kendisi, işte bu yüzden filmler de yoktur o ev ve bahçesinde çiçekler, menekşe,gül,hanımeli.. ve etrafında hiç bir bahçede olmayan değişik bir çim,
güzelliğini engellemesin diye dalları kesilmiş bir ağaç.Çiçeklerden bahsetmiştim ya aslında
bakmaz kimse onlara o varken, ondaki güzellik onda var olmaya devam ederken.
O çiçekler var ya onlar bile imreniyor kendisine ve kuşlar onu görmek için kesilmiş olan
dallara aldırmadan o ağaca konuyorlar.
Çiçekler;
-- bizden daha güzel,
kuşlar;
-- bizden daha sevimli,
hep bir ağızdan koro coşkusunda
-- vallahi de billahi de bizlerden daha alımlı
diye ,diye iç geçirip kıskanıyorlar.
ben bir hanımefendi tanıyorum bizim mahalleden öyle güzel ki..
saçları, kor ateş renginde gözleri, bir fincan kahve içiminde,gülüşleri, dünyayı ısıtan güneş sıcağında ve kalbi=ebediyet ben böyle bir hanımefendi tanıyorum bizim mahallede böyle güzel işte.

Kanka Bot
22-12-05, 01:52
Daima düşünceli idi.
Susması, konuşmasından uzun sürerdi; lüzumsuz yere konuşmaz, konuştuğunda ne fazla ne de eksik söz kullanırdı.
Dünya işleri için kızmazdı.
Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı.
Gülmesi, gülümsemekti. Gülümserken de, ağzındaki dişleri dolu taneleri gibi görünür ama birbirinden ayrılmazdı.
Mahzundu.
Onu birden bire görenler manevî vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da ona derin bir sevgi ile bağlanırlardı. Onun meziyetlerini anlatmak isteyen: "Ben ne ondan önce, ne de sonra onun bir benzerini gördüm" demekten kendini alamazdı.
Kimse ile çekişmez, bağırıp çağırmazdı.
Affediciliği tabiî idi. İntikam almazdı, düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi.
Kendisini, üç şeyden alıkoymuştu: Kimseyle çekişmezdi; çok konuşmazdı; faydasız, boş şeylerle uğraşmazdı.
Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı.
Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı; kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye, hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.
Konuşurken meclisinde bulunanlar başlarına bir kuş konmuş gibi sessiz ve hürmetkâr dururlardı. O sözünü tamamlayınca diğerleri fikirlerini söylerler fakat onun yanında asla tartışıp çekişmezlerdi; birisi konuşurken öbürleri susarlardı.
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse o da güler, bir şeye hayret ederlerse o da onlara uyarak hayret ederdi.
Yanına gelen yabancıların söz ve sorularındaki katılık, kabalık ve kırıcılığa--dostları da kendisi gibi davransınlar diye-- katlanırdı.
Gerçeğe aykırı övmeyi kabul etmezdi.
Her zaman ağır başlıydı.
Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı.
Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü.
Bakacağı kişiye ve istikamete vücuduyla yönelirdi. Etrafına gelişi güzel bakınmazdı.
Yeryüzüne bakışı, semaya bakışından çoktu ve yeryüzüne bakışı da göz ucuyla idi.
Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.
Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip kimse yahut bir yolcu gibi yaşa."
Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir hâletle dururdu; yüzünde daima ışıldayan bir parlaklık vardı.
Adet üzre sarf edilen hiçbir kötü sözü ağzına almadı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı.
Fakirlerle birlikte yerdi, öyle ki onlardan ayırdedilmezdi.
Biriyle karşılaştığında beklemeksizin önce o selam verirdi; el sıkıştığında karşısındaki elini bırakmadıkça o da bırakmazdı.
Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.
Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.
Sabahları evinden çıkarken şöyle
söylerdi: "İlâhî, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kaymaktan ve kaydırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa mâruz kalmaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım."
Sıradan değildi; sıradan insanlar gibi yaşadı.
O, zaten dostunuz!

Kanka Bot
22-12-05, 01:53
Sonu olmayan bir yolda gidiyordum bilinmezliğe doğru,o yolun sonunda beni ne bekliyor düşünmeden gidiyordum. Düşünmek korkutuyordu belki de beni. Ama bu yol bitmişti ve bu yolun sonu görünmüştü artık...
Sisler ardında birini arayan gözler gibi arar olmuştum seni.Evet şimdi karşımdaydın ama yapmalıydım söylemeliydim bunu... İşte tam bunu düşünürken seni seviyorum diyen bir ses yankılanıyordu sadece sessizlikte. Artık hiç bakamıyordum gözlerine korkuyordum bakışlarının ''neden'' derce olmasından. İşte o anda elimi elinin içine aldığında anlıyordum bu ayrılığın işaretiydi. Teselli sözcüklerinin yerini alan bir simgeydi belki de.
Şimdi ayrılık anı gelmişti bakamıyordum ardıma ama hala gitme kal diyen bir ses arıyordum o sesi bekliyordum ama ne o ses geldi ne de sen işte herşey böyle BİTTİ...

Kanka Bot
22-12-05, 01:54
Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp, geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın.
Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de uğurlama. O yüreğin gerçek sahibiydin.
Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni denizsiz düşünemedim.
Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüşün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle.
Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve aşamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin.
Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Duruşunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı.
Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.
Sevdim işte ötesi yok

Kanka Bot
22-12-05, 01:54
Aylar öncesinden başlayan bir duyguyu örtmeye çalışıyordum.İçimi kandırmaya başlamıştım.Onsuzda yaşayabilirim hayatımı sürdürebilirim diye düşünüyordum.Bir gün telefonum çaldı.Çok önemli birinden telefon bekliyordum.Karşımdaki ses oydu.Şaşırdım önce onu dinlemeye başladım.
Her ay olduğu gibi yine ödeme planları konumuzdu.Ne zaman geleceğini sordum.Bilmediğini söyledi üstelemedim.Aradan iki gün geçmesine rağmen sesi hala kulaklarımdaydı.Onu tanıdığımdan beri yaşadıklarımı düşündüm onun için yaptıklarımı.Yazdığım onca yazıyı ve onun bunlardan haberinin olmadığını.Bir gün iyice kararttım gözümü.Ona her şeyi anlatmalıydım.Artık bu sadece benim sorunum olmaktan çıkmalıydı.Bir şeyleri tek başıma karşılamamalıydım.Yazılarımı önce bir kitap evinde değerlendirdim.Sonrada ona vermeye karar verdim.
Temmuz ayının o en güzel sabahlarından biriydi.Yaz yağmurları dans ediyordu gökyüzünde.Telefon ettim ve gelmesini söyledim.Gelene kadar vermesem mi acaba diye düşündüm.Ama vermeliydim.Artık bilmeliydi onu sevdiğimi.Geldi ve onun için yazdığım yazıyı ona verdim.
Ardan çok geçmeden beni aradı.Yazımın çok güzel olduğunu ve gerçekten beğendiğini söyledi.
Bende ona
''Bu yazı senin için yazıldı. On bir aylık bir aşkı sana hitaben.Senin kadar güzel ve senin kadar özel.Her kesin karşı çıktığı benim karşında aciz olduğum gibi belki...
Bir şey söylemeni beklemiyorum bil yeter.''
Bu sözlerime karşılık bana
''Gerçekten özel bir insansın ama benim üç yıllık bir beraberliğim var.Seni kırmayı istmem.
Sen bunca zaman bu duyguları belli etmeden nasıl durdun ve nasıl bu kadar sevebildin.''

''Boş ver dedim benim duygularımı.Hayatımda hep sevdim ben.Hiç bıkmadım sevmekten.Ama bil istedim insan sensizken de senin varlığını sevebiliyormuş sadece bil istedim.''

''Peki ya sen'' dedi

''Hoşçakal'' dedim.ve kapattım telefonu

Ağladım günlerce hala daha ağlamaktayım.

telefonun sonundaki tek cümlem

''bu benim yalnızlığım'' dedim içimden

Kanka Bot
22-12-05, 01:55
Biz seninle ne acılar yaşadık demeyeceğim sana.Biz seninle acıyı aşımıza lezzet diye kattık.
Korkularımızı macera diye yaşarken, umutlarımızı kıskandırmak için karamsarlaştık. Biz seninle gurbeti, aramızdaki sıcaklığı ölçmesi için derece maksatlı kullandık.
Sohbetlerde perçinlenirken birbirimize, semalar dolusu sözcükler taşıdık gözlerimizde. Bana hiçbir zaman "SENİ ASLA TERKETMEYECEĞİM" demedin ama : ansızın bırakıp gideceğinide söylememiştin...
Aslında sana gitme demek;
Hoyratça esen rüzgarı durdurmak kadar zor.
Kal demek;
Rayların ortasında kalmış admın, hızla gelen trene DUR! demesi kadar manasız.
Dön demekse;
Kucağında son nefesini vermiş bebeğine, UYAN! diyen annenin haykırışı kadar çaresiz...

Mesafeler sadace paylaşmaya engeldir diyorsun seher yeliyle gelen sesinde. Peki gözlerinin gözlerime bakarken ki titreyişini, merdivenlerden ikişer ikişer atlayıp son basamakta zıplamanı, "ALLAH'IM NE BÜYÜKSÜN!" derken Mevlaya el açışını da görmeme engel değil mi?
Sana cevaplandıramadığım en zor soruyu soruyorum:
BU CAN SENSİZ YAŞAYABİLİR Mİ?..

Kanka Bot
22-12-05, 01:56
Bu sabah da senden vazgeçtim, bütün sabahlar gibi...
güneşin ilk ışıklarına vererek umutlarımı,oyuncak dünyamın kapılarından çıkıp,girdim insan kalabalığına...

bu sabah da senden vazgeçtim,
kanlı bir gülücük dudağımda...

Bu sabah da senden vazgeçtim...insan kalabalıklarında kaybolursam, belki kaybolur diye düşündüğüm içimdeki aşkın,gözlerimde seni aratıyordu insan yüzlerinin tarifsiz derinliklerinde...

bu sabah da senden vazgeçtim,
paslı bir lanet dilimin ucunda...

Bu sabah da senden vazgeçtim...Kadifeden Kesemi takıp dudaklarıma,bir gülücük kondurup gözbebeklerime,girdim dünyanın koynuna...

bu sabah da senden vazgeçtim
sakladığım hüznüm damarlarımda...

Hatırlıyor musun bu sabah da senden vazgeçmiştim... Bu akşam da senden vazgeçiyorum;

adresimi değiştirmedim:

SENİ BEKLİYORUM,
SENDEN VAZGEÇTİĞİMİ GÖRMEN İÇİN!!!

Kanka Bot
22-12-05, 01:57
Hava öylesine kapalı ki, güneş öylesine yok ki, hani sıcacık bir gülümseme bütün bulutları dağıtacak ve bütün güneşleri doğurtacakmışçasına aylardır bekliyorum. Ama hala o yağmurlu kapalı Aralık ayında kaldım galiba. Aradan üç mevsim geçmesine rağmen ne bahar gelmek bildi ne de yaz. Zaman zaman güneş doğmuyor değil. Bulutların arasında şöyle bir kendini gösterip yine kayboluyor. Güneşi kaybettiğim ufukta bekleyip duruyorum. Anlamıyorum. Belki de başka ufuklarda beklemem gerekiyordu güneşin doğmasını. Ama en güzel güneş bu ufuktan doğmuştu. Onun için mevsimlerdir aynı yerde bekliyorum ama hayat bir taraftan acımasızca geçip gidiyor. İnsan hayatı helezonik bir şekilde akıp giderken, o helezonu kırmaya kalkarsa, işte o zaman helezon daire şeklini alıyor ve gittikçe daralan bir kısır döngü içinde boğulup duruyor. Belki de kader denen şey budur. Ya da belki de kadere karşı gelme denen şey budur. Hikaye. Herkes kaderini kendisi yaratıp bozuyor galiba. Zannederim en kötü hastaığın pençesinde boğuşup duruyorum. İşte hayat akıp geçiyor. Ve ben hiç mi hiç müdahale edemiyorum. Kendi hayatıma belki müdahale edebilirim ama kendi hayatımın dışında hiç kimsenin hayatına müdahale edemiyorum.

Buradan bakınca bu şehir ne kadar güzel görünüyor. Ama bu gözlerle bakınca her zaman içinde yaşanan hüzünleri, ayrılıkları, yaşanamamışlıkları görüyor insan. Şehir her ne kadar ışıl ışıl, cıvıl cıvıl da olsa yaşadığın günler bulutlarla kaplıysa hep yağmuru özlüyor ve bekliyorsun. Bulut var ya, nasıl olsa yağmur yağacak diye bekliyorsun. Ve nasıl olsa yağacak yamuru da sevmek zorunda insan. Aslında yağmur da güzeldir hani. İnsanı öyle bir ıslatır ki, ne üzerinde hüzün kalır ne sevda hepsini temizler geçer. Ama işte beklenen yağmur bir türlü gelmezse o hüzünler ve sevdalar insanın benliğine yapışıp kalır. Aslında sevdadan kurtulmaya çalışmak belki de hayattan kurtulmaya çalışmaktır. Ama küçük küçük mutluluklar yaşayan insanlar, büyük umutların peşinde koşan insanlardan belki de daha mutlu oluyorlar. Aşkı, sevdayı bir kişiye karşı yaşamak galiba en kötüsü ve en iyisi. İnsan birini seviyorsa, ister istemez zamanla karşılık bekliyor. Karşılık gelirse bir süre günlük güneşlik kıskanılası bir yaşam sürüyor. Ama karşılık gelmezse işte o zaman yaşanan her an boşa geçen zaman gibi algılanıyor. Yaşayan nefes alıp veren bütün canlılar için geçerli bu galiba. Sevgimizi verdiğimiz bütün canlılardan karşılık bekliyoruz. Evde beslediğimiz köpeğimiz bizi ısırmaya kalksa onu kapı dışarı ederiz. Kuşumuz sevgimize karşılık vermese “bana küstü” deriz.. Çiçeklerimiz bile solmaya başlasalar , sevgisiz kaldı garibanlar diye deliler gibi onlarla konuşmaya başlarız. Ama insana duyulan sevdanın güzelliği, karşılığını görürsen, sıcacık bir gülümseme ve en içten kelimelerle sevgiyi ifade etme, en güzeli de kim icat ettiyse sevgiliyi koklayarak, kokusunu ciğerlerine doldurarak sım sıkı sarılmak işte insana duyulan sevdayı farklı kılanlar.

Koca şehir İstanbul, kahpe şehir, dost şehir, can şehir, düşman şehir. Seninle yaşayınca senden nefret ediyorum ama senden bir dakika uzaklaşsam seni deliler gibi özlüyorum. Sen çirkef sevgili, sen hırçın, sen yaramaz ve sen bekaretini yüzyıllar öncesinden kaybetmiş ve hala bakire masumiyetini kaybetmemiş güzel yüzlü, güzel ruhlu fettan sevgili. Hani köprüden boğazı geçmeye kalksam, saatlerimi, yaşanası saatlerimi sadece sana veriyorum ya kıskanç sevgilim. Ya da arabamı herhangi bir yere parkedemeyip, saatlerce park yeri aradıktan sonra tek bulduğum yere park ettiğimde ve beş dakika sonra arabamın bilmediğim bir yere çekildiğini öğrendiğimde senden nefret ediyorum çirkin sevgilim. Ve sırdaş sevgilim sende nice sevdalar yaşadım ki bunları senden başka hiç kimse bilmiyor ve asla öğrenemeyecek. Sende ayrılıklar yaşadım ki her biri ömre bedel yedi göğüslü, mavi gözlü ve binbir bacaklı sevgili. Sevdaları doğurdun ve sevdaları öldürdün tabiatın en bereketli bereket anası.

Hayat bazen insana çok kısa geliyor. Hani bir kelebeğin ömrü kadar, doğarsın seversin, sevdiğinle birlikte bir yaşam sürersin ve ölürsün. Kelebeklerin sevdaları nasıldır acaba ? Onu da İngiliz bilim adamları araştırsın ama ölümün geleceğini bilerek bir sevdaya girmek herhalde ölümüne sevmektir. Peki sevdanın da bir diyalektiği var mı acaba ? Yoksa sevdim dediğimiz çoğu şey sevdiğimizi zannettiğimiz şeylerden mi ibaret. Gerçek sevginin kıstasları nedir acaba ? Sevdiğin için ölmek mi? Sevdiğin için yaşamak mı? Ya da sevdiğinin mutlu olması yeterli mi ? Yoksa sevdiğim insan benimle mutlu olacaksa olsun yoksa mutsuz olsun düzeyinde bir sevda var mıdır ?

Bazen şeytan ne var ne yok hepisini bir kenara fırlat at ve çek git buralardan diyor. Hani şeytana uyan insanlar mutlu mudur ? Ne bileyim atla git bir kasabaya çiftçilik yap, balıkçılık yap. Küçük bir yaşantı kur ve küçük umutların peşinde sana verileni yaşa. Herhalde daha iyidir. Ama lanet olası düşünceler insanın kafasından silinmedikçe, istediğin kadar uzaklara git asla uzaklaşamıyorsun. Ve kaybettikçe ve kaybettiğini hissettikçe kazanmak için daha fazla çaba gösterip daha fazla kaybediyorsun. Galiba hayatı biraz da kendi akışına bırakmak. İşte o zaman da; zaman işlemeye devam ediyor ve geçen her saniye kaybedilmiş zaman gibi geliyor ve zamanı kaybetmemek için insan daha bir çaba gösteriyor. Ama bütün bu çabalamalar galiba belli bir süre sonra çırpınma halini alıyor. Ve görüntüde kaybetmiş, tekrar kazanmak için çırpınıp duran melankolik bir insan halini alıyor.

Küçük mutluluklar peşinde koşanların onları yakalaması daha kolaydır. Dolayısı ile onlar daha mutlu olurlar. İmkansızı isteyenler de galiba mutsuzluğa mahkumlar..

İşte yine bu şehirden nefret ediyorum. Bana yine ummadığım kırıklıkları yaşatıyor. Ama bir gün ölürsem bu şehirde ölmek isterim. Bilmiyorum. Belki de başka bir şehirde insan böylesine sevdalar yaşayamaz. Şehir sıcak, şehir soğuk, şehirde ölüm sessizliği ve düğün şenliği bir arada yaşanıyor. Şehirde bir dilim ekmek parası için dilenenler ve özel uçaklarla gezenler aynı havayı soluyor. Ve şehirde emek için savaşanlarla, emmek için savaşanlar benzer suları içiyor. Aynı martıları seyredip, aynı yerde üretilen rakıları içiyor. Sarıyer’de kiralık sandalda, mangalda balık-rakı keyfini değme yatlarda yaşayamazsın. Ondandır belki de filimlerin çoğunda, o şatafatlı yaşantıdan kaçan zenginler Kavaklar’da ya da Hisar’da balıkçılarla sıcacık muhabbetlerde rakılarını yudumlarlar. Ya yaşayacaksın İstanbul’u ya da uzaklaşacaksın. Kıyısından yaşamaya gelmez bu şehir. O zaman insanı sıkar, daraltır, üzerine üzerine gelir. Sana pas vermeyen ve seni kıskandırmak için onun bunun koynuna giren sevgili gibidir. Çıldırısın, doyasıya yaşamak için ama o ille de sana pas vermez. Gebersen pas vermez. Ama kolay kolay da çek git demez. Sana vücdunun en güzel kıvrımlarını açıp, en bakir köşelerini görmeni sağlar ama yine de pas vermez. İşte bu şehir sevdanın şehri.

Sevdası olmayan insanın, umudu da yoktur ve umudu olmayan insanın yaşantısı da yoktur çocuk. Umut her şey için umut vardır insanın yüreğinde bir yerlerde. Yarınları hayal edip olabilirliğini beklemek işte en güzel, en yaşanılası yaşam biçimidir.. Umut olmadan hiç bir şeyi yaşamak mümkün değil. Kaldı ki, umut olmadan sevda yaşamak da sevdanın kendi iç dinamiği içerisinde imkansız galiba. Önce sadece ve sadece karşılıksızca seviyorsun, sonra karşılık beklemeye başlıyorsun ve sonra da tamamıyla biribirinin olmayı umut ediyorsun. İşte sevdanın iç dinamiği ve diyalektik çözümü bu galiba. Umudun kırıldığı yerde hayat da kırılıyor, yürek de çocuk. Umutsuz yaşam, sadece nefes alıp vermektir. Dağlara çıkan eşkiyaların da umudu vardı, dağları delen sevdalıların da. Ve bir ideal uğruna hayatını hiçe sayanlar da umutlu ve mutluydular. Ağlarını, denizin cömert göbeğini örtercesine savuran balıkçılar da umut doluydular, toprağın yüreğini yırtarcasına yarıp tohumlarını bırakan çiftçiler de umut doluydular. Ve bir anneye dokuz ay o acılara katlanmasını sağlayan da umut galiba çocuk.

Şarkılarda, şiirlerde aşkı anlatan mevsim bahar derler ya nedenini asla bulamadım çocuk. Bahar, doğurgandır, ve aşkın sonu da doğurganlık olabilir mi ? Belki. Bahar uyanıştır. Sevda da insanın derin bir uykudan uyanması mıdır?. Belki. Bahar temizlik midir? Eski ne varsa yokolması, yerini yenilerin alması mıdır? Belki. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var sevda denen şey kendi içinde biraz da yalnızlığı paylaşmaksa eğer, insan yağmuru beklerken kendini daha yalnız hisseder ve yağmur yağınca da yalnızlık doruğa ulaşır. İnsan üşüyünce sarılacak sıcacık bir çift göz ister. İşte bunun için sevdalar kışın yaşanmalı ama baharın o cıvıltılı günlerinde de uçmalı.

Beklenen yağmur nihayet yağdı. Sadece yağmur yağdı. Mevsimler boyu yağmura susamış topraklar gibi karşılamadık yağmuru. Yağmur her şeyi temizler diye bekledim ve temizledi de. Ama çocuk, yağmur yağarken ve ben yağmuru yaşarken bir an için düşünceler dahil her şeyi temizliyor ama yağmur geçmeye yüz tutunca ve bir de güneşle sarılınca, yani gökkuşağını yaşarken öldü sanılan duygular tekrar dirilip insanın tüm benliğini sarıyor. Şehir ıslanıyor, sen ıslanıyorsun, ben ıslanıyorum ve sadece; şehir, sen ve ben ıslandığımzla kalıyoruz. Ama galiba gökkuşağında yaşamak için iliklerine kadar ıslanmak gerekiyor. Çocuk, şimdilik şehrin kaldırımları, senin elerin ve benim gözlerim ıslak.

Kanka Bot
22-12-05, 01:57
Hep ertelenen bir an, hiç yaşanmamaya mahkumdur. Düşlerin bekleyişini yalnızca bir hüsran karşılayacaktır. Mevsimleri sayarsak, ömür baharsız tükenir gider. Sevdiğinizi bulmak ya da bulduğumuzu sevmek tercihi en zor olan iki seçenektir bu sınavda... Boşuna akan ırmaklar mı var yüreğimizde, sebepsiz mi coşkun bir denizde maviye hasretliğimiz? Ufukta görünen o ki, mutluluk tek kişiliktir aslında. Karşımızdakinin çabasına ihtiyacı yoktur mutluluğun. Aşkın da sevdiğin kadar büyüktür. Sevdiğin sürece meydan okur dünyaya. Hasretle beklenen gelmez hiçbir zaman, o hasreti yalnız tüketirsin. Karşılık bulmuyorsa sevda, umut değil, kendini hükümdar sanan köleler üretir, dönemezsin. Ama boşa geçmemiştir dolan vakit. Heba olan şiirlerin de değildir. Türkülerin diliyle yas tuttuğun geceler, sırdaşlığını hiç terk etmez. Kıymetini bilmediğin kır çiçekleri yeniden açar, o gül solarken. Ayrılanlar yıllar geçse de üstünden, hep aynı acıyı çeker. Ama yollar hiç bitmez. Sonuna geldiğin, zannettiğin yerler birer duraktır aslında. Ve sen yolculuğunu gönüllü olarak bitirmişsindir o durakta. Güneş hep geç kalırmış gibi gelir, sen bir havada mevsimlecaktır belki. Hep bir umutla beklenirken sevda habercisi, yüreğini teselli etmek de sana düşer. Her şeye rağmen ürkütmesin seni bu sevdanın ateşi. Her yangın önce başladığı yeri yakar. Sana küçük kendime büyük gelen yüreğimde, yıllar geçse de senin adın yazar. Ve bil ki sevdiğim, uslanmaz ruhum yaşadıkça seni sever, seni sevdikçe yaşar...

Kanka Bot
22-12-05, 01:58
Sen uzaksın bana ve bir o kadar da yakın. kabullenmek istemediğim, hissetmekten korktuğum bir duygu var içimde sana karşı günden güne büyüyen. o duygunun vücudumu sarmasını istemiyorum. eğer ufacık da olsa bir yer verirsem ona bu zamanla beni kahreder ve ben kendimi asla affetmem.gözlerimi gözlerinden kaçırmamın, seni görünce, seninle konuşunca heyecanlanmamın, seni düşünmekten büyük bir keyif almamın, seninle birlikte olduğumda
elini tutmak isteyişimin, dudağına bir buse kondurmak isteyişimin, bunların hepsinin bir nedeni olmalı.ve bunların ötesinde ne hissedersem hissedeyim, sadece bu hissettiklerimin bende gizli kalacağını, ne olursa olsun senin bunları
asla öğrenmemen gerektiğinin bilincindeyim.bu yazıyı oturmuş sana yazıyorum işte. belki bir gün olurda bir tesadüf eseri eline geçer bu yazı ve sen bunu okurken yazarına takılır gözlerin, şaşırırsın benim adımı orda görünce ve belki merak edersin bunun kime yazıldığını. bilemezsin ki o yazının senin için
yazıldığını. her mısrasında, her kelimesinde senin olduğunu.
bilseydin ne hissederdin ki, bunu bilmeyi isterdim. ufacıkta olsa yüreğinde benim için ne hissettiğini, zaman zaman beni düşünüp düşünmediğini, hepsini bilmek isterdim. ama bunları senden duymak istemezdim. isterdim ki martılar fısıldasın beni sevdiğini, denizler senfoni orkestrası kursunlar senin bana sevgini anlatacak, yıldızlar kayarken beni sevdiğini çizsinler gökyüzüne. yada gözlerin
gözlerimdeyken seni seviyorum de içinden, ben onu hissederim.
imkansızlıklar kahrediyor beni. ama yinede şikayetçi değilim. zaten istesek de seninle iki çılgın aşık olamayacağımızın farkındayım.
bu duygu beni korkutuyor ve rahatsız ediyor çünkü doğru değil. ne doğru ki hayatta zaten...sana yazıldığını bilmediğin ve belki hiç haberin bile olmayacak bir yazı bırakıyorum. şuan beni duymasan da, ve bunu hiç bir zaman bilmeyecek ve anlamayacak olsan da ilk ve son kez söylüyorum bunu ''seni seviyorum her şeye rağmen''

Kanka Bot
22-12-05, 01:59
Bugün senden ayrıldım sevgilim!!!
Oturdum sabaha kadar tek damla uyku uyumadan sana bunları yazdım...
gittiğinden değil,
ayrıldığımızdan değil,öyle anlama,
hep yazmak istemişimdir....
hep çok sarhoş olup,seninle düşünmeden konuşmak istemişimdir
söyleyeceklerim seni üzse bile...
sana karşı bir şeyler saklı olsun istemedim içimde,
nasıl gözlerimi anlayıp görebiliyorsan
öyle gör istedim yüreğimi!...
ama ne yapabildim ne de anlatabildim sana bunları yazık...
sırf tepkin ne olurdu diye;
sana anlatabilmek için,
senin beni anlayabilmen için,
hatalar yapmak isterdim ve sana bunları anlatmak,
seni bunlar kızdırsa bile...
Şimdi anlayabiliyorum kendimi,
yargılayabiliyorum gerçekten
ve seviyorum ve seveceğim her zaman seni...

Bugün senden ayrıldım sevgilim,
Hani sen gidince,
ölü gibiyim derdim ya,
terkedilmiş bir ev gibi soğuk ve yalnız
cansız,ruh gibi,
manasız!
Sen gidince
Yapamam derdim ya hayatımın anlamı kalmaz
Anlamsız!
Şimdi öyleyim işte, hem manasız hem anlamsız,
Beni milyon kere yaktın ama dumansız!...

ölümü ve seni gözleyeceğim artık
yatırıp uzaklara gözlerimi,
elbet biri gelirde beni bu çıkmazlardan
tutup elimi götürür diye...
bir çocuk gibi bekleyeceğim
bir çocuk gibi
kim bilir belki çıkarda gelirsin bir gün diye...


bu yazdıklarıma kızma,
çünkü sensiz hayal kurmadım,
hep ümit ettim,
hep umdum
mutluluk çok uzak değil
ha ulaştım ha ulaşacağım diye,
ama inan sensiz hayal kurmadım...
inan sensiz ummadım....


Bugün senden ayrıldım sevgilim,
Ayrıldım diye yazmadım bunları,
bu yazdıklarım gerçekten tanıdığını sandığını tanıtsın sana,
“sevgi yetmiyor” tanıtsın sana...
seninle hiç ayrılmayı düşlemediğim
için böyle davranıyorum
böyle yazılar yazıyorum sana,
ama anlamı olmayacak biliyorum ,
sende bir gün eminim geç kalmışlığın
ne demek olduğunu anlayacaksın benim gibi,
şimdi anlamanı beklemediğim gibi...
şunu merak ediyorum hep;
yokluğuma alıştın mı!!!
alıştın mı diyorum
çünkü varlığıma bir zamanlar alıştığın için...
ister kız ister darıl ama biricik,
demek ki sen bana sadece alışmışsın...
varlığıma, adım anıldığında şeklime alışmışsın
ve sen bunu başka şeylerle karıştırmışsın...
iyi bir sevgili olamadım biliyorum,
ama iyi bir sevici olmuşum kendi kendime ,
hep de kandırmışım kendimi...

birde seninle beraber şunu öğretti bana
ister sevgilin olsun,
ister can ciğer arkadaşın,ister yarenin,
ister dostun, vermeden alamıyormuşsun,
bunu!!!
ben böyle kandırmışım işte kendimi,
başına gelmeyince anlamıyor,
öğrenemiyor insan,
öğrendik işte sağol sayende...

Kanka Bot
22-12-05, 01:59
Otobüse telaşla bir kadın bindi.Son derece üzgün bir hali vardı.Hani dokunsan ağlayacak.
"Hanım bilet at" dedi şoför.Şoföre yanaşıp usulca "biletim yok" dedi.
Şoför "O zaman fazla bileti olandan al at, ya da ilk bayide bir bilet alır atarsın" dedi.
Kadın parası olmadığını söyleyince şoför "öyleyse in aşağıya.Bu belediye otobüsü, benim babamın malı değil" dedi yüksek sesle.Kadının kızaran yüzü, çöken omuzları pek te kaliteli görünmeyen kılık kıyafetine daha fakir bir hava vermişti.Derken olayın tüm ayrıntılarını izlemiş olan genç bir kız oturduğu yerden kalkıp kadının otobüsten inmesine fırsat vermeden kadına bir bilet uzattı."Param yok kızım " dedi kadın."Rica ederim, bana borcunuz yok,size verdiğim biletin parasını bir başkası ödedi" dedi genç kız.Kadın
bileti kutuya attıktan sonra genç kızla birlikte otobüsün arkasına doğru ilerlediler.
Kadın yüzünden temizlik ve saflık taşan tanımadığı bu genç kıza teşekkür ederken,"Biletin parası başkası tarafından ödendi dedin kızım.Kim ödedi?"diye sormadan edemedi.
"Bakın anlatayım" dedi genç kız."İki gün önce işe giderken cüzdanımı evde unuttuğumu farkettim.Aylık kartım ve tüm param o cüzdandaydı.Eve geri dönsem işe geç kalacaktım.İşverenimin asla tahammül edemediği ve işten çıkarmak için kafi gördüğü bu sebep yüzünden çok zor duruma düşecektim.Şoförle aramızda sizinkine benzer bir diyalog geçti.Çok mahcup olmuştum.Şoförün cüzdanımı evde unuttuğuma inanmadığını düşünüyordum.Yolculardan biri benim adıma bilet attı.Kendisiyle tekrar karşılaşırsam borcumu ödemek istediğimi söyledim.O da bana dönüp dedi ki "Bana borcunuz yok.Biletinizin parası bir başkası tarafından ödendi.O kişiye borcunuzu ödemek
istiyorsanız siz de aynı durumda ki bir başkasına iyilik yapın." Artık cüzdanımda beş adet
biletle gezeceğim.Hani birinin ihtiyacı olur diye."
Kadının az önceki hüzünlü halinden eser kalmamıştı."Seni çok iyi anladım kızım.İlk fırsatta
ben de birine iyilik yapacağım"
O semtte, bir otobüs biletiyle başlayan ve değişik konularla devam eden karşılıksız iyilikler öylesine hızla yayıldı ki, herkes bu iyiliğin kaynağını bir başkasının yüreğinde buldu.
İlk fırsatta siz de birilerine iyilik yapın.

Kanka Bot
22-12-05, 02:00
Yağmalanmış bir şehir gibi sessizliğe bürünecek anıların...Karakışın koynunda kuruyacak baharın...İsminle başlayan tüm şiirlerim yanacak bir bir...Koynunda ihanetinin akrepleri kol gezecek...Ve sen uykularda kaçıncı rüyanı görürken ben toprakta çürürken yine sana ağlar olacağım....

Kanatları parçalanmış bir serce düşecek avuçlarına...Bensiz geçen günlerinde gözyaşların karışacak nehirlere....Gözyaşların bile fayda etmeyecek Cehennemin ateşine...Gece olup ıssızlığına büründüğünde beni arayacaksın....Tavan arasında sana gülümseyen yıldızları anlatan bu adamı arayacaksın...Duvarlara bakıp bakıp gözlerimi bulamayacaksın...Denizlerin dalga dalga acıyı taşıyacak sahillerine....

Ben senin uğruna canımı vermişken sen benim ismimi unutacaksın belki de....Sensiz yaşayamam derken bile bana inanmamıştın.Hangi yitik mevsimlerde acar artık baharların.....Hangi güneşte kurur ihanetinle dökülen gözyaşların.....Tüm şiirlerim yanacak ihanetinde...Beni düşünürken bir gece aklına düşecek sana yazdığım şiirlerin satırları.....Ağır gelecek yokluklumum.....Yıllanmış şaraplar kesmeyecek sarhoşluğunu.....Bir Maltepe paketi daha bitecek durgunluğunda....Arayacaksın beni sokak basında....Bulamayacaksın artık.....

Sorgusuz sualsiz beni sırtımdan bıçaklığın anlar gözlerine düşecek perde perde....Güneşli sabahlarda ihanetin gölgelerinde üşüyeceksin...Üşüyen ellerini ısıtacak bir el arayacaksın....Kaldırımlarda gezerken düştüğünde seni kaldıracak bir adam bulamayacaksın....Kursuna dizdiğin düşlerimi arayacaksın perdesiz anılarında....Baharın koynunda karakışı yaşayacaksın.....Günden güne bir tomurcuk gibi kuruyacaksın...Ve ağlarken gözyaşlarını silecek bu adamı arayacaksın...Ama bulamayacaksın artık....

Firari sevdalarda adın unutulacak.Martılara anlattığım gözlerin bir bir kaybolacak...Gökyüzünde gülüşlerini çizdiğim yıldızlar sönecek....İntihar kokan çiçeklerin eriyecek avuçlarında....Öldürdüğün bu adamın vicdanı çıkacak sokak başında.....Ve günden güne solarken yeniden yeşermek için bir dal arayacaksın...Ama bulamayacaksın artık...

Ben gözlerine ölmüşüm..Mezarıma adımı bile yazmadılar..Gelirde onu da silersin diye.

Kanka Bot
22-12-05, 02:00
Hergün geçtiği o yolda, sayısız güllerin bulunduğu bir de bahçe vardı bülbülün. Kiminle geçse o bahçenin yanından; yanındakiler güllerin büyüsüne kapılıp, güllerin ne kadar güzel olduğundan bahsederdi. O ise aldırış etmeden “Alt tarafı gül işte” der geçerdi bahçenin yanından. Güllere bakmazdı bile. Sevmek istemezdi gülleri. Solardı çünkü güller, terkederdi bir süre sonra. Ha! Bir de dikenleri vardı güllerin. Batırırlardı dikenlerini sevenlerine hiç acımadan.
Bir gün geçiyorken bülbül yine o bahçenin yanından yalnız başına, gayri ihtiyari dönüp baktı herkesin hayran kaldığı güllere. Evet sayısız gül vardı o bahçede ve güzel bir ahenk oluşturmuşlardı. “Sana ne” dedi kendi kendine. Sahip olamayacağı güzelliklerden uzak durmaya çalışırdı çünkü. Yüzünü çevirirken bülbül, gözüne bir gül takılıverdi. Onca gülün arasında duruyordu. Gözleri kilitlendi ona görür görmez, “Alt tarafı gül işte” diyemedi dili bu kez. Olduğu yerde durdu, bakakaldı. Korktuğu başına gelmişti. Elde edemeyeceklerinden uzak durması gerektiği aklına geliyor ama bunu kabullenemiyordu.
Neydi farklı olan? Ne vardı ki onda, bülbülü kendisine hayran bırakan? Benzese de hepsi birbirine, gözleri ve yüreği ile ayırabiliyordu onu diğerlerinden. Ama gözlerini ayıramıyordu bülbül, o gülden. O an “Kendine gel” dedi ve istemeye istemeye ayırdı gözlerini.
Gözlerine hükmetmişti ama kalbine hükmedemiyordu. Anlam veremiyordu bir türlü. Onca gülün arasından seçtiyse onu bir sebebi olmalıydı. Aşk bu muydu?
Gün boyu onu düşündü. Gece uyutmadı hasreti. Bir daha görememe korkusu büyüdü içinde. Daha fazla duramazdı görmeliydi onu bir kez daha. Yine o bahçenin kenarında uzaktan uzağa seyretti gülünü ertesi gün doyasıya.
Evet, onun gülüydü o artık. Bir başkasının olmasına tahammülü yoktu. Her gün o bahçeye gidiyordu, geceleri ise gülünü hayal ediyordu. Güzel hayalleri güzel planları vardı gülü için. Bir gün sevdiğini söyleyecekti gülüne, gülü de onu sevecekti. Mutlu olacaklardı elbet beraber oldukları sürece.
Zarar verebilecek herşeyden koruyordu gülünü. Küçücük vücudunun yettiğince yardım ediyordu gülüne. Susuz kalmaması için bulutlara, gülünü ayakta tutması için toprağa şarkılar söylüyordu hergün. Bulutla toprak yardım ettiler güle ellerinden geldiğince. Onlar da hayrandı çünkü bülbülün sesine. Bülbülün elinden gelen buydu; yardım edebilecek herkese şarkılar söylüyordu gülü için.
Derken zaman geçti; onsuz olamıyordu artık bülbül, bir an olsun ayrı kalamıyordu. Hasret acısı, sabır taşından ağır gelmeye başlamıştı bülbülün küçük yüreğine. Uzaktan sevmek yetmiyordu artık. Sarılmalıydı ona, en güzel şarkıları söylemeliydi gülüne.
Ama sevecek miydi gül onu. Sevgisine karşılık verecek miydi acaba. Çok sevse de, ortada bir gerçek vardı. Habersizdi gül bülbülden. Bülbül onu seviyor, her kötülükten koruyor, hatta yardım etmeleri için hergün, o güzel sesiyle dostlarına şarkılar söylüyordu. Ancak güllerin en güzeli bundan haberdar değildi henüz.
Tüm cesaretini toplayıp bir gün, gülünün yanına gitti sonunda bülbül. “Ona bu denli yakın olmak... Ne güzel bir duygu...” diye düşündü. Hayallerinden biri gerçek olmuştu. Tüm hayallerini gerçekleştirmek için ise artık konuşmalıydı onunla. Ve sözlerine başladı o güzel sesiyle. Aşkını itiraf etti en güzel kelimelerle. Sesi o kadar güzeldi ki, güllerin en güzeli kayıtsız kalamadı bülbülün aşkına. İlk kıvılcımın çakmasına sebep olmuştu bülbülün sesi. İlk kıvılcımdan sonra, bülbülün o büyük aşkı, sonsuza dek sürecek sevgisi, gülün de onu ölesiye sevmesini sağladı. Her gün buluşuyorlardı. Bülbül gece gündüz, zamanının tümünü gülüyle geçirmeye başlamıştı. İşte hayalleri gerçek olmuştu sonunda bülbülün.
Bu durum bülbülün sesine hayran dostlarını üzmeye başlamıştı. Artık onlara şarkı söylemiyordu bülbül. Ve bu durum kızdırdı bulut ile toprağı. Bize değer vermeyene biz hiç vermeyiz dediler. Kestiler güle yardımı. Suyunu kesti bulut, desteğini çekti toprak gülden.
Bülbül ise habersizdi tüm olanlardan. Farkında değildi dostlarının kendisine yüz çevirdiklerinden. Onun gözü gülünden başkasını görmüyordu. O kadar kördü ki artık, gülünün ihtiyacları olduğunu bile göremez olmuştu. Unutmuştu güllerin ömrünün kısa olduğunu. Unutmuştu, gülünün bu kadar uzun yaşamasının bulut ve toprağın sayesinde olduğunu.
Günler geçtikçe gül solmaya başladı. Bülbül anlam veremiyordu olanlara bir türlü. Gülü gözlerinin önünde soluyordu ve elinden birşey gelmiyordu. Unutmuştu güllerin solduğunu. Bu acıya hazırlamamıştı kendisini. Gülleri sevmemesinin nedenini unutmuştu. Aşkın gücü bunu unutmasını sağlamıştı.
Kısa süre sonra soldu gül. Bülbül gözü yaşlı, doyasıya sarıldı gülüne son bir kez sıkı sıkı. Ancak unutmuştu... Dikenleri vardı güllerin. Daha önceden gülleri sevmemesine neden olan dikenleri unutmuştu. Batıyordu bülbülün minik vücuduna gülünün dikenleri. Ama o aldırış etmiyordu bile. Küçücük vücudundan sızan kanların ne önemi vardı ki artık sevdiği yanında yokken. Ölüm korkutmuyordu onu. Hatta ölmek istiyordu. Etrafındakilerin yardım etmesine izin vermedi. Gülünün toprağa serilmiş cansız vücudunun yanına uzandı bülbül ve yavaş yavaş kapandı gözleri.
Hayatta karşısına çıkan güzellikleri ve aşkı yaşarken, bazı şeylerin ihmale gelmeyeceğini, sadece sevginin yetmediğini, özverinin de gerekli olduğunu anlamıştı artık bülbül son nefesini verirken. Ve her ne kadar bedelini hayatıyla ödeyecek olsada en ufak bir pişmanlık dahi duymuyordu bülbül. Bu aşk ona; sevgiliyi iyisiyle, kötüsüyle sevmesi gerektiğini öğretmişti. Dikene rağmen sevip kucaklamıştı gülünü.
İşte o günden sonra bülbül ile gülün aşkı dilden dile dolaşır oldu. Bu aşk ile gülün güzelliği bülbülün sesi efsaneleşti ve geriye iki cansız küçük beden ile insanların alması için birkaç ders bıraktı

Kanka Bot
22-12-05, 02:02
Bu sabah uynadığımda ...
Bir melek vardı yanımda.Tatlı bir sıcaklık yayıyordu etrafa.Yüzü gülücük saçıyordu.O konuşunca, konuşurdu çiçekler, kuşlar daldan dala hoplayaraksöylerdi şarkısını.Ya o kahkahaları, insanı cehennemden alır götürürdü renkli diyarlara.Uçardım kuşlarla birlikte mutlu ve rahat...
Bir evimiz vardı.Pencelerden sarkan çiçekler.Evimizin önünde kahkahalarla koşan çocuklar; bağrışırlar, bağrışırlar...
O kapıdan her geçişinde martılarla dans edercesine çalardı rüzgar gülü.Yere her ayak basışında tabanlar coşardı, coşardı...ya o kışın soğuğunda sobanın karşısına geçip, boğazına kadar gelen kazaklarla, pembe pembe yanaklarıyla gülümseyişi...
Hele kışın soğuğunda yenilen akşam yemekleri yok mu.O sıcacık çorbayı höpürdeterek içerek, sobanın sıcağını içine sindire sindire ısınmak yok mu.Mis gibi kokan ekmek ve her zaman masamızdan hiç ayrılmayan lavanta kokusu yok mu.Ve de karşında O varsa bu kadar mı keyifli olur bir akşam yemeği...
Fakat artık O'nun sıcaklığını hissedemiyorum.Aynaya baktığımda kendimi renkli diyarlardan kopmuş artık orada yaşamıyormuşum gibi geliyor.Artık yeryüzünde geziyorum, veda ettim kuşlara..
Annemsiz olmuyor bu hayat, eskisi gibi çalmıyor rüzgar gülü...
Düşünüyorum da ya yarın sabah uyandığımda...

Kanka Bot
22-12-05, 02:03
Dr.Gabor ve mühendis Foster için ilik ve bulutsuz bir bahar sabahı da olsa yakın arkadaşları Dr.Richardson’un cenaze töreninin dehşet ya da zevk verici bir yanı yoktu.
Dr.Richardson’un “İnsanlar, doğar ve ölür; işte bütün mesele bu” diyen o tombul ve kırmızı dudakları kendi zamansız sonu karşısında sonsuzluğun en uzak noktasına, belki daha da ötesine kadar kıpırdanmamak üzere donmuştu.
“Ölüm, tamamen yok olmak değildir; belirlenemeyen bir zamanda gerçekleşen ve bizim kontrol edemediğimiz bir transformasyondur” derdi, Richardson.
Dr.Gabor’un üzerinde siyah bir takım elbise vardı. Oysa Richy (Ona kısaca böyle derlerdi) “Sen öldüğün gün beyaz bir pantolon ile sarı bir gömlek giyeceğim ve mezarının başımda brendi içip şarkı söyleyeceğim” diye dalga geçerdi Gabor ile.
Richy, Gabor ve Foster’a karşı gerçekte derin bir saygınlık duyar, fakat sözleriyle de hep aşağılamaya özen gösterirdi. Foster ise onu “Tanrı seni ukalalığın sınırlarını belirleyebilmek için yaratmış olmalı, zavallı kaçık!” diye azarlar sonra da kahkahalarla gülerlerdi.
Dr. Gabor, aslında soğuk kanlı bir bilim adamıydı. Ölümün ebediyyen yok olmak olduğu şeklindeki klasik düşünceye bağlıydı ve Richy, artık yoktu. Babasını onsekiz yaşındayken kaybetmişti ve o günden beri ilk defa ağlıyordu; tam yirmibir yıldır ilk defa.
Teskin edilen hep Foster olmuştu o güne kadar. Halbuki mühendis Foster, kendisinden beklenmeyecek ölçüde sakin ve ılımlı görünüyordu. Ama bu görüntünün altında dev fırtınaların koptuğu darmadağın bir atmosfer bulunduğunu Dr.Gabor’dan daha iyi hiç kimse bilemezdi. Tabi bir de Richy... Zavallı Richy.
Cenaze törenlerinin klasikleşmiş bir programı vardı. Bir din adamı, kulak okşayan türden laflar eder, o sırada orada bulunanlar da kendi cenaze törenlerini tasavvur edip tuhaf duygulara kapılırlardı. Herkes siyaha yakın tonları tercih ederek matemini ispat etmeye çalışır; gerçekten üzgün olanlar ile olmayanları ayırmak daha da zorlaşırdı.
“İnsana bir gün öleceği gerçeğini hatırlatan tek şey, cenaze törenleridir. Fakat bu bile çoğu insanın sanki sonsuza kadar yaşayacakmış gibi hesap yapmasını engellemeye yetmiyor” diye hayıflanırdı, Dr. Richardson.
Dr. Gabor, şekilci bir insan değildi. Elini Foster’ın omzuna koydu ve kulağına eğilip “Kendimi iyi hissetmiyorum. Gidelim buradan” diye fısıldadı. Ağır adımlarla kalabalığın arasından sıyrılıp arabalarına doğru yöneldiler. Dr.Gabor’un göz yaşları durulmuştu, ama daha epey bir süre nemli kalacağa benziyordu.
Foster, Dr.Gabor’u ve kendisini birazcık olsun rahatlatmak amacıyla öne eğik başını soylu bir İngiliz edasıyla dikti ve kendini toparladığından emin olduktan sonra “Haydi dostum, koca bir şişe brendi evde bizi bekliyor. Eminim Richy bundan hoşlanırdı” dedi sakin bir ses tonuyla. Gabor, Foster’ın ne demek istediğini anlayabilecek kadar iyi tanıyordu. Hafifçe gülümseyip “Neden olmasın” diye destekledi arkadaşını.
Gabor ve Foster, aynı dairede oturuyorlardı. Ithaca’nın ortanın biraz üst seviyesindeki insanları için uygun bir bölgeydi. Üniversiteye yakın sayılmazdı, ama tehlikesiz ve gürültüden uzak bir yaşam için pek fazla bölge kalmamıştı. Cinayet soygun ve tecavüz haberleri günlük bir gazetenin neredeyse yarısını dolduracak kadar geniş yer tutuyordu.
Dr. Gabor, biyokimya uzmanıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu ve yeşil gözlü bir adamdı. Fakültedeki bekar bayanların gözdelerinden olmasına karşın hiç evlenmemişti. Foster da evli değildi. Gerçi Gabor kadar çekici değildi, ana etkileyici bir pratik zekası vardı. İyi de bir bilgisayar mühendisi sayılırdı. Ancak yine de Dr.Gabor kadar tanınmış bir bilimci değildi.
Dr.Gabor, felsefe ve resme ilgi duyardı. Platon’dan Seneca’ya, Spinoza’ya kadar geniş bir felsefe kitaplığı vardı. Gerçi hepsini özümsemiş saymazdı kendini, ancak en az uzman felsefeciler kadar bilgiye sahip olduğunu da reddetmezdi.
Dr.Gabor işinde çok titizdi ve bilim çevrelerindeki etkinliğinin de farkındaydı.
Oysa Dr. Gabor bile Richy kadar başarılı ve ünlü değildi. Hiç bir zaman da o seviyeye ulaşamayacağını biliyordu. Daha üç ay önce Şubat 1990 sayısında National Geographic dergisi “Evreni en iyi tanıyan beş adam” başlıklı bir yazısında Hawking ve Sagan’dan sonra Richy’yi üçüncü adam olarak ilan etmişti.
Dr.Richardson, dört yıldır “Yapay madde” adında çok önemli bir projenin başındaydı. Bu tip projeler genellikle isimleri ile anılır, fakat içerikleri çok gizli tutulurdu. Dr.Gabor, en azından yüzeysel bazı bilgileri Richy’nin ağzından almayı başarmıştı; ancak bu, bir dostun bilinmezliğin gizemlerine duyduğu doğal meraktan öte bir şey değildi. Dr.Gabor, iyi bir sırdaş olmasaydı, Richy tek kelime bile etmezdi.
Foster, özel günler için sakladığı bir şişe brendiyi çıkarıp büyük pencerenin önündeki sehpaya bıraktı..
Dr.Gabor ise ceketini ve kravatını çıkararak bu şekilsel rahatlamayı ruhsal rahatlamaya dönüştürmeyi ummuştu ama yararı olmadı.
“Kötü olan ne biliyor musun, Foster” dedi ve bir yudum aldıktan sonra devam etti.
“İnsanın beraberinde getirdiği ya da kendisine alıştırdığı onca şeyi izin almaksızın yarıda bırakıp gitmesi.”
“Herkes böyle yapıyor, dostum. Herkes.” dedi, Foster.
Dr. Gabor, öfkeli bir biçimde göğe baktı bir süre. Sonra da işaret parmağıyla bulutları göstererek “Eğer dün akşam bulutlar orada yoğunlaşmasaydı ve Richy’nin arabası, bozulup da o delice yağmurun altında yürümek zorunda kalmasaydı ve eğer belli bir noktada bulunmasaydı; o lanet olası yıldırım, onun tepesine değil de boş bir kaldırıma düşecekti” dedi isyan edercesine.
“Eğer büyük patlama olmasaydı biz de olmayacaktık, eğer nedenler olmasaydı sonuçlar da olmayacaktı. Ancak hepsi oldu dostum. İnan bana hepsi oldu” dedi sakince Foster.
“Ne yazık ki haklısın Foster. Bunu ban de biliyorum. Bildiğim halde kabullenmek istemiyorum.”
Dr. Gabor, çok fazla içmezdi fakat kadeh, doldukça boşalıyor boşaldıkça doluyordu. Foster da onunla adeta yarış ediyor havasındaydı. Bir yandan içiyorlar, bir yandan da hepsini bildikleri halde Richy ile ilgili anılarını tekrar tekrar anlatıp ya dakikalarca gülüyorlar ya da donuklaşıp iç çekiyorlardı. Bir ara:
“Biliyor musun, Foster” dedi Gabor. “Şu yapay madde projesi çok önemliydi Richy için. Nereye vardığını çok merak ediyorum doğrusu.... Üç gün önce telefonda bana bir şey söylemişti” Gözlerini yumup dikkatini toplamaya çalıştı bir süre. Sonra birden devam etti:
“Tamam, hatırladım: Büyük Sır’ı çözmek üzereyim. Bu çok korkunç bir şey olacak demişti. Ertesi gün de buraya gelmişti ve çok tuhaf bir hali vardı.”
“Gerçekten öyleydi” dedi Foster. “Kendini kaybedecek kadar içmişti o gün. Halbuki, Richy sarhoş olmaktan nefret ederdi.”
“Ben sadece uyumak istiyorum” dedi Gabor. Gözlerini açık tutabilmek için çok zorlandığı belli oluyordu.
Dr.O’Brien, Dr.Richardson’un yakın arkadaşlarındandı ve üniversitenin fizik laboratuarlarının direktörüydü. “Garip bir adam. Bazen akıl almayacak laflar söyler. Ya boş konuşan bir aptal ya da kendini saklayan bir dahi olmalı” derdi Richy, Dr.O’Brien için. Bir konferansta Dr.Gabor’la da tanıştırmıştı onu.
Dr. O’Brien’ın “Yapay Madde” projesinde rolü vardı ama Richy, onun bu konuda fazla bir şey bilmediğini, simetriler konusunun uzmanı olduğunu söylenmişti.
O’Brein, orta boyda, hafif göbekli ve tombul yüzlü bir adamdı. Ama en göze batan özelliği hep ciddi ve serinkanlı olmasıydı.
Dr.Gabor, elinde kalınca bir kitap ve bir de bilgisayar disketi ile O’Brien’ın odasına alınmayı bekliyordu. Ne de olsa görüşmek istediği kişi oldukça meşgul bir insandı.
Beş-altı dakika süren sıkıntılı bir bekleyiş sonrasında “Dr.O’Brien sizi bekliyor bay Gabor” diye seslendi sekreter kapı aralığından.
Dr.O’Brien’ın makam odası baştan başa lambri kaplıydı ve gösterişe meraklı bir adam olduğunu söylemek için psikolog olmak gerekmiyordu.
Dr.Gabor, içeri girdiğinde O’Brien’ın elinde bir pipo vardı. Epey de dumanlanmıştı oda. O’Brien, nazikçe ayağa kalkıp aynı şekilde selamladı Dr. Gabor’u:
“Bay Gabor, sizinle tanıştığımı hatırlıyorum. Ziyaretinizin sebebini öğrenebilir miyim?”
Gabor, hemen konuya girdi:
“Ben, Richy’nin yani Dr. Richardson’un en samimi arkadaşlarından biriyim, bay O’Brien”
“Evet, biliyorum” diye tasdik etti O’Brien.
“Ölümünden bir gün evvel evindeydi ve sarhoş olana kadar içtik o gece. Daha sonra da taksi ile evine gönderdim” Gabor, kitap ve disketi masaya koyup devam etti:
“Bunları bizde unutmuş. Öldüğü günün sabahı, yani cuma sabahı telefon etti ve bunları bugünden için size bırakmamı söyledi. Bu sebeple buradayım.”
Dr.O’Brien’ın yüzü bir anda sertleşmişti. Piposunu acemice söndürdükten sonra disketi masasının çekmecesine koydu. Ama bütün bunları yaparken sinsice bir şeyler düşündüğü de belli oluyordu yüz ifadesinden. Yavaşça ayağa kalktı:
“Bay Gabor, ziyaretiniz için teşekkür ederim. Umarım tekrar görüşürüz.”
Dr.Gabor, bunun bir tür kovulma olduğunu farketmişti, ama bu hızlı gelişmeye bir anlam veremiyordu. Bir şey söylemeden kalkıp kapıya yöneldi. Tam çıkmak üzereyken dönüp “Dr.Richardson bana telefonda Büyük Sır’a çok yaklaştığını ve bunun ürkütücü olduğunu söylemişti. Sizce ne demek istemiş olabilir diye sordu.
Dr.O’Brien, soğuk tavırlarla ellerini “Bilmiyorum manasında iki yana açtı. İnanın bana hiç bir fikrim yok. Üzgünüm” diye de ekledi.
Dr.O’Brien, iyi bir bilimci olabilirdi, fakat kötü bir aktör olduğunu kendisi bile farketmiş olmalıydı. Yazık ki Dr.Gabor, Dr.O’Brien’dan bir açıklama isteyecek durumda değildi. “Anlıyorum” diyerek odadan ayrıldı.
Richy’nin ölümünden bu yana bir aydan biraz daha fazla zaman geçmişti. Dr. Gabor ise, bir hafta sonra vereceği konferansı düşünüyordu. Gerçi konu hakkında fazlasıyla bilgi sahibiydi, ama bilimcilere konferans vermenin sıkıntısını hissederdi hep.
Kendisine sorulabilecek en can alıcı soruları daha şimdiden tahmin edebiliyor ve bu saldırılar dan nasıl kaçabileceğini tasarlıyordu.
Yere oturmuştu. Önünde kitap, dergi ve makale fotokopilerinin oluşturduğu sığ bir kelimeler denizi vardı. Ancak Gabor’un canını sıkan, karaya oturma tehlikesi değildi. Foster’dı.
Hemen hemen üç haftadan beri çok tuhaflaşmıştı. Eve geç saatlerde geliyor, bazense bir-iki gün hiç uğramıyordu. Daha da kötüsü ağzından çıkan kelimeler “Merhaba”, “İyi geceler”, “Görüşürüz” gibi açıklayıcılığı olmayan sıradan laflardan ibaretti.
Yine geç gelmiş; Gabor’u umursamadan bir daha çıkmamak üzere odasına kilitlemişti kendini.
Gabor, Foster’ı fakülte yıllarından beri tanırdı. İyi yürekli ve sakin bir insandı, Foster. Biraz da romantik bir yapısı vardı. Frank Sinatra ve Dean Martin’in hemen hemen tüm albümlerini yıllardır satın alırdı.En büyük zevki, loş bir odada yumuşak bir koltuğa gömülüp Sinatra dinlemekti. Fakat bu sakin ve romantik görüntünün altında muhteşem bir zekanın şüpheciliği, en akla gelmeyecek sorulara cevaplar arardı. Foster’ın pek fazla konuşmayan bir insan olmasının nedeni belki de buydu: Zamanını düşünerek geçirmeyi tercih ediyordu. Halbuki Richy ya da Gabor kadar tanınmış değildi. Richy bir keresinde “İnan bana, Foster kendini dev bir patlama ile belli edecek ve izleri bir daha kolay kolay silinmeyecek” demişti Gabor’a.
Dr.Gabor, iki ihtimal üzerinde yoğunlaşmıştı: Foster ya depresyondaydı ya da kafası çok karışıktı.
Ani bir biçimde önündeki kitapları, dergileri bir bir toplayıp masanın üzerine koydu. Yarısı boşalmış bir şişe viski ve iki de bardak alıp Foster’ın kapısına geldi. (Bu, bir anlaşmazlık olduğunda diyalog teklif eden özel bir davranıştı). Son anda kapıyı çalmaktan vazgeçip dosdoğru içeri daldı. Foster’ın üzerinde sadece atlet ve pantolon vardı; ayakları çıplaktı ve bilgisayar ekranından kağıda devamlı bir şeyler yazdırıyordu. Çalışmaya öyle dalmıştı ki içeri birisinin girdiğini farketmemişti bile.
“Foster” diye seslendi, Gabor. Duymamıştı. Sesini yükselterek “Foster!” dedi ikinci kez.
Foster, kafasını birden sesin geldiği yöne çevirdi. Bir süre boş boş baktıktan sonra şişeyi işaret ederek “Şu an hiçbir şey içmek istemiyorum. Çalışmam lazım, tabi izin verirsen” dedi.
Gabor, bu cümle karşısında çok şaşırmış ve açıkçası sinirlenmişti. Belki O’Brien’dan hesap soramazdı, ama Foster’ı dövebilecek kadar samimi hissediyordu kendini.
“Neler oluyor Foster! diye sertçe sordu, Gabor.
Havayı yumuşatmak için “Özür dilerim, dostum. Seni kırmak istememiştim. Sadece kafamdaki tuhaf sorulara yanıt arıyorum ve sanırım birkaç saate kadar mümkün olanları cevaplamış olacağım. Lütfen bana biraz izin ver, herşeyi açıklayacağım sana” dedi Foster.
Dr.Gabor’un “Elbette” diyerek çekilmekten başka çaresi kalmamıştı. Ama arkadaşının bunalıma girmiş olmadığına da sevinmişti.
Önce bir bardak viski doldurdu ve ardından da rahat bir koltuğa oturup meraklı bir biçimde beklemeye koyuldu.
Saat, gecenin onbiriydi ve canı makale okumak istemiyordu. Dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak için de pek uygun bir vakit değildi. “Sokaklar, serseri kaynıyordur şimdi” diye mırıldandı. Nihayet TV seyretmekte karar kılıp çarçabuk bilim kanalını buldu. Karşısında Dr.O’Brien’ı görünce bir an kapatmak istedi, ama neler konuşulduğunu da öğrenmek istiyordu. Sesi biraz daha açıp iyice yayıldı koltuğa.
Spiker soruyor; O’Brien da cevaplıyordu o sırada:
“Eğer yanılmıyorsam ‘Herhangi bir şeyin bozuluşuna karşın mutlak bir oluş ve herhangi bir şeyin oluşuna karşın mutlak bir bozuluş vardır ve bu ayrımın nedeni de maddedir’ dediniz. (O esnada sahtekar hırsız diye içinden geçiriyordu, Gabor) Bunu biraz açar mısınız”
“Hayır, Bay Winslow. Ben bunu tekrarladım. Zira bu paragraf Aristoteles’e aittir. Ancak modem bilimin öngörüleri ve çıkarımlarını göz önüne getirdiğimizde, eski filozofların pek çok düşüncesinin ne denli haklı olduğunu da görüyoruz. (Gabor, biraz utanmıştı). Bunu bugün Einstein ile açıklıyoruz. Yani enerji-madde dönüşümünün tersinirliği ile. Tabi bozuluş kelimesini çok iyi değerlendirmek gerekir. Kasıt, bir maddenin çeşitli nedenlerle çözünmesi ve yapıtaşlarının doğal bir oluş için çalışmasıdır. Hatta bazı araştırmacılar, zekanın ürüne dönüşmesini ve ürün çeşitliliğinin de zekaya neden olmasını bu mekanizma içine dahil ediyorlar. Ben şahsen buna katılmıyorum”
“Dr.O’Brien, sanırım siz ‘zekacılar’ gurubundansınız. Konuyla ilgili olanlar eminim ki ne demek istediğimizi anladılar. İzin verirseniz öğrenmek isteyenleri aydınlatalım” dedi spiker.
(Dr.Gabor, Zekacılar grubunu Richy’den duymuştu. Ama pek fazla bilgisi yoktu. O sırada Dr.O’Brien sakince anlatıyordu)
“Zeka, birim zamandaki akıl miktarıdır, bay Winslow. Bu nedenle biz, mikrokozmik boyutlarda zamanı en iyi nasıl kullanabileceğimizi araştırıyoruz. İnsanoğlunun bugüne yalnızca zekası sayesinde geldiğini kabul ederseniz koca bir gezegene hükmettikten sonra sıranın koca bir evrene de geleceğini çıkartabilirsiniz. Ancak bu çok kısa zamanda olmalıdır. Yakın gelecekte bizleri ne gibi doğal ya de yapay felaketlerin beklediğini kestiremeyiz. Detaylara girmenin yararı olacağını zannetmiyorum” dedi Dr.O’Brien ukalaca.
“Televizyonu kapat, dostum. Sana anlatacaklarım çok daha önemli” dedi Foster. Anlaşılan işini, söylediğinden daha çabuk bitirmişti. Elinde bir tomar kağıt ve birkaç dergi vardı. Görünüşü ise Dr.Gabor’u bile tedirgin edecek ölçüde donuktu. Evvela Gabor’un karşısındaki koltuğa yerleşip elindekileri kucağına koydu. Aynı odada bulunan ve ideolojik olarak birbirine düşman iki parti liderinin ağır ve soğuk havasını soludular bir süre. Ve ardından da konuşmaya başladı Foster.:
“Sana anlatacaklarım, kafanı allak-bullak edecektir, dostum. İnan bana yaşama hevesini ve azmini kaybedebilirsin. Ve yine inan bana, söylediklerimin zerresinde bile abartı yok. Şimdi lütfen tekrar düşün ve eğer bedelini ödeyebileceğinden eminsen anlatayım. Foster’ın ne kadar ciddi olduğunu bir çocuk bile kolayca farkedebilirdi. Ancak bu uyarı Gabor’u daha da meraklandırmıştı.
“Anlatmanı istiyorum.”
“Sen bilirsin”
Foster, kucağındaki yığın arasından bir dergi çıkardı. Aradığı sayfayı bulduktan sonra da dışa doğru katlayıp uzattı:
“Şu sayfayı sesli olarak okumanı istiyorum”
“Hepsini mi?”
“Tabi ki hayır. Dr.Gregory Martin ile ilgili olan bölümü oku sadece” deyip beklemeye başladı.
Dr.Gabor, çabuk hareketlerle gözlüğünü takıp okumaya koyuldu:
“Dr.Gregory Martin, öldü.
(LA - California) Trafik kazaları, sadece dikkatsizlerin, içkili sürücülerin veya hız hastalarının değil, dünyaca ünlü usta bilimcilerin de hayatına mal oluyor. Dr.Martin, hurdaya dönen arabasından çıkartıldığında tanınmayacak haldeydi
Dr.Martin, henüz 51 yaşındaydı ve California Üniversitesi’nin önde gelen fizik profesörlerindendi. Daha iki hafta önceki Wyoming konferansında, fizikçilerin ‘Büyük Sır’ da dedikleri Yapay Madde Projesi’ni tamamlamak üzere olduğunu söylemişti. Yazık ki ‘Büyük Sır’, Dr. Martin ile beraber gömüldü.
1939’da Kuzey Carolina’da...........
“Tamam, bu kadar yeter” dedi, Foster.
“Richy bana Dr. Martin’in de yapay madde projesinde çalışmış olduğunu söylemişti... Nereye varmak istediğini bilmiyorum, ama bunda bir gariplik sezemedim” dedi Gabor ve ardından derginin ilk sayfasını çevirip tarihini mırıldandı:
“2 Mart 1986. Yaklaşık dört yıl önce.”
“Bir haber daha var dostum. 18 Temmuz 1983 tarihli bir gazetede. İlk sayfa ikinci sütun en altta. Altı çizili olan yerleri okur musun lütfen” diyerek uzattı gazeteyi.
Haberi bir çırpıda okuyan Gabor, bir süre düşünüp “Dr.Petersdorf ha!” diye sessizce söylendi. Sonra da:
“Uçak kazasında öldüğünü, duymuştum... Ama Dr. Martinden bahsettiğimiz gün, bu Yapay madde projesini ilk kez Berlin Üniversitesi’nin başlattığını da söylemişti bana. Ancak Dr.Petersdorf’un proje ile ilgisi olduğundan hiç bahsetmemişti. Yoksa hatırlardım” dedi ve biraz bekledikten sonra “Uçak kazası ha!” diye yineledi birkaç defa.
Petersdorf ile ilgili olanlar bu kadar değil, devamını dinle. Bir sigara yakıp devam etti:
“Pek ünlü olmayan bir bilim dergisi, 9 Temmuz’da yani kazadan dokuz gün önce detaylı bir röportaj yapmış. ‘Problem, Büyük Sır’ı çözebilmek değil, çözümü’ demiş Petersdorf.”
Dr.Gabor bu sözler üzerine heyecanla atıldı:
“Dur biraz! Çok bariz bir bağlantı var bu olaylar arasında. Richy de telefonda Büyük Sır’ı çözmek üzereyim; bu korkunç bir şey demişti”
O sırada Foster, Gabor’u sakince dinliyordu. Ne söylemek istediğini anlamıştı ancak bu, yeni bir şey değildi onun için. Üstelik daha da fazlasını biliyordu. Yine de arkadaşının ağzından duymak istedi:
“Varsayımın ne, dostum?”
Ama Gabor, Foster kadar serinkanlı görünmüyordu:
“Bak şimdi! Yapay madde projesini yürüten, ayrı dönemlerde üç kişi vardı: Petersdorf, Martin ve Richardson. Üçü de başarılı oldu; üçü de Büyük Sır’a çok yaklaştığını söyledi ve gariptir ki; bunu söyledikten kısa süre sonra ölüverdiler. Bir trafik kazası, bir uçak kazası ve bir de yıldırım!.. Buradan çıkan bir sonuç daha var üçünün de cesetleri dolaylı yöntemlerle belirlendi. Yani tanınacak halde değillerdi. Bütün bunların rastlantı olabileceğini sanmıyorum.
“Bunları ben de biliyorum, dostum” dedi Foster. “Ama daha sı var” diye ekleyip devam etti:
“Dr.O’Brien ile ilgili. 1980-1983 döneminde Berlin’de bulunmuş ve Dr. Petersdorf’un en yakın arkadaşlarından biriymiş. Üniversitenin araştırma kurulu başkanlığını yapmış... 1983’de Amerika’ya dönüp California Üniversitesi’nde fizik laboratuarları direktörü olmuş. Dr.Martin’le arası iyiymiş. Ve..1986da Cornell’a gelmiş; aynı görevle. Richy ile de iyi bir ilişkileri vardı.”
“O lanet herifte bir tuhaflık olduğunu anlamıştım zaten!” diye seslice söylendi Dr.Gabor. Ardından da sordu:
“O’Brien hakkında sen ne düşünüyorsun?”
Foster, nükteli bir biçimde “Onun hikayesini kısaca anlatmamı ister misin, dostum?” diye sordu.
Nasılsa Gabor’un düşünceleri akıntıya kapılmıştı bir kere ve kozlar da Foster’ın elindeydi.
“Anlat!” dedi sertçe, Gabor.
“Dinle öyleyse... Kayıtlara göre Robert O’Brien, 1942 Decatur’da, İllinois’de doğmuş ve ailesinin tek çocuğu imiş. İşin ilginç yanı, anne ve babası da kendi ailelerinin tek çocuklarıymış. Üniversiteden önce hep İllinois’de yaşamış. 17 yaşındayken ailesi ile birlikte bir trafik kazası geçirmiş Annesi de, babası da ölmüş... O’Brien’ın yüzü de tanınmayacak derecede parçalanmış. Ama plastik cerrahi, mucizevi bir şekilde kusursuz ve yepyeni bir yüz yaratmış. Ailesinden kalan para ile de Cornell’a gelmiş. Ötesini zaten biliyorsun.”
Dr.Gabor, tam yorum yapmaya hazırlanıyordu ki Foster, “Bekle biraz” anlamında bir işaret yaptı ve yeni bir sigara yakıp tekrar konuya döndü:
“Dr.O’Brien’ın yakın arkadaşlarını araştırdım. Birinin hikayesi, O’Brien’ınki ile örtüşüyor. Dr.Carl Braunwald’ın öyküsü.”
Gabor, atılıverdi söze:
“Dr.Carl Braunwald? Bilimsel Araştırmalar Komisyonu Başkanı değil mi o?”
“Evet” diye yanıtlayıp kaldığı yerden devam etti:
“Otuzdört yaşındayken birkaç serserinin saldırısına uğramış. Suratını epey çizmişler, fakat vücudunun diğer kısımlarında tek bir kesik bile olmamış. O da O’Brien gibi bıçak altına yatmış tabi, ama tuhaf olan bir şey var: Hastaneden çıktıktan iki ay kadar sonra karısı ondan boşanmak istemiş ve evi terketmiş. Terkettikten bir ay kadar sonra da mantardan zehirlenip ölmüş.... Üstelik her ikisini de aynı doktor ameliyat etmiş. Cliff Pernoll diye biri... Muayenehanesine gidip konuştum onunla. Hatırladığı tek şey, ikisinin de yakışıldı bir yüz yerine kendi hazırladıkları bir modelde ısrar etmiş olmaları. Yazık ki ondört sene önce çıkan bir yangında tüm kayıtları yanmış.”
“Yine yüzler ha” diye birkaç kez tekrarladı. Ardından da kaşlarını çatıp Foster’ın suratına baktı dik dik:
“Bütün bunları nasıl öğrendin sen?”
Foster, gülümsedi.
“Kapalı bilgisayar ağını kullandım. Bilirsin, oradan herşeyi öğrenmek mümkündür.”
“Yani usulsüz kullandın. Kariyerini ne kadar büyük bir riske attığının farkında mısın sen?”
“Her şeyin farkındayım ama buna değerdi, dostum.”
Dr. Gabor, ayağa kalkıp ağır adımlarla dolanmaya başladı odada. Belki de bütün bu bilgileri harmanlayıp bir sonuca gitmeyi umuyordu. Foster ise sakindi ve gözleriyle Dr.Gabor’u takip ediyordu.
Sessiz geçen bir-iki dakikadan sonra tekrar koltuğuna dönüp “Peki, neden bütün bu olayları araştırmak gereği duydun?” diye sordu Foster’a.
“Disket, dostum Disket”
“Ne disketi?”
“Senin Dr.O’Brien’a götürdüğün disket.”
Gabor, O’Brien’ın odasındaki tuhaf atmosferi hatırlayıvermişti bir anda. O sırada Foster, devam ediyordu:
“Onu masanın üzerinde görmüştüm. O gün kopya etmem gereken disketler vardı ve onlardan biri sandım. Epey sonra benimkilerden olmadığını farkettim. Öyle olunca da tekrar masaya bıraktım. Kopyasına da dokunmadım. Nasılsa üzerine başka kayıt geçebilirim diye. Üç hafta önce, içinde ne olduğunu merak ettim ve baktım. İşte hepsi bu.”
“Ne vardı içinde” diye sordu, Gabor. Fakat sert bir fırtınanın kopmak üzere olduğunu da hissetmiş olmalıydı. Çünkü, sesi titriyordu sorarken.
“Karmaşık denklemlerin türetildiği bir programdı. Sonunda da şifrelenmiş bir mesaj vardı. Ben, bu düzeydeki fizikten anlamadığım için denklemlerle uğraşmadım. Mesajı deşifre etmek daha cazip geldi ve bir hafta kadar sonra da başardım. Yani, iki hafta önce. Aslında bunu sırf merak ettiğim için yaptım başka bir nedenle değil. Tabi esrarengiz cümlelerle karşılaşınca da gerisini getirdim.”
Dr.Gabor, kalbinin kulağının dibinde vurduğunu hissediyor heyecandan bayılmamak için kendini zorluyordu. Yine de tüm cesaretini toplayıp sordu:
“Ne yazıyordu?”
Foster, konuşmanın başından beri sehpanın üzerinde diğerlerinden ayrı duran bir sayfayı alıp usulca Dr.Gabor’a uzattı. Gabor biraz önce çıkarttığı gözlüğünü tekrar taktı ve kendisinin duyabileceği bir sesle okumaya başladı:
“ Bizler yıllarca kendi çıkarlarımız için hayvanları kullanmadık mı?
Atları,
Domuzlan.
Bazısının sırtlarına bindik,
Bazısını kesip yedik.
Her yeni ilacı bir kobayda denemedik mi?
Çoğu öldü.
Ya fareleri labirentlerde koşuşturmadık mı?
Nasıl düşündüklerini anlamak için.
Hatta bir köpeği Sputnik-2 ile uzaya göndermedik mi?
İnsanın zarar görmeden yörüngede dolaşabileceğini kanıtlamak için.
Ve daha neler neler yaptık
İnsanları bile kullandık deney için.
O halde O’Brien’ı, Braunwald’ı ya da diğerlerini nasıl suçlayabilirim?
Bir fare, bir insanı nasıl suçlayabilir ki?
Hayır, suçlamıyorum, aksine saygı duyuyorum tüm gerçek evren
Dr. Jim Richardson ”
Dr. Gabor, bir yandan tekrar tekrar okuyor; her bitirişinde de cıkcıklayıp “Çıldırmak işten bile değil” diyordu içinden. Bozuk bir plak gibi “Gerçek evrenler de ne demek oluyor?” diye ardısıra soruyordu kendine.
Hep aynı türden sorular, bir demircinin ağır çekici gibi amansızca dövüyordu beynini.
Hem düşünme disiplininden kopmamaya çalışıyor hem de o güne dek kobaylar üzerinde yaptığı deneyler bir bir gözünün önünden geçiyordu ışık hızıyla. Arada bir lanet olsun!” diye söylenip başa dönüyordu yeniden.
Foster ise düşünen adam heykelinin atlet giymiş halinden pek farklı değildi.
Nihayet, arkadaşının kafasındaki dalgaların durulmasını beklememeye karar verdi:
“Uyarmıştım seni”
“Fareler!.. O’Brien!.. Braunwald!.. Gerçek evrenler!..” diyerek ayağa fırladı Dr. Gabor. “Ne diyor bu adam?” diye de bağırdı.
“Bilmiyorum” dedi, Foster ve hemen ekledi “Galiba oyun oynamaktan hoşlanan birileri var. Richy, bunu çözmüş olmalı”
Dr.Gabor, “Nasıl bir oyun bu?” diye sormaya hazırlanıyordu ki; kapının zili, her ikisini de yerlerinden sıçratacak kadar kuvvetlice çaldı. Oysa iki saniye bile sürmemişti.
Öylece kapıya bakıyorlar, fakat yerlerinden kımıldamaya da pek niyetli görünmüyorlardı. En sonunda, daha sakin olan Foster, ayağa kalkıp “Bu saatte kim gelmiş olabilir” diye içinden geçirerek kapıya yöneldi. Ama sezgileri, bunun normal bir ziyaret olmadığını söylüyor, içini ürpertiyordu.
Dr.Gabor ise tekrar koltuğuna oturmuş; infazdan önce son isteği sorulan bir mahkumun kaderine razı görüntüsünü taşıyor ve suskunluğu tercih ediyordu.
“İyi geceyarıları bay Foster” dedi Dr.O’Brien kapı aralığından.
Foster, emin olmak istiyordu “Bay O’Brien?”
“Ta kendisiyim.Sizinle kapı aralığında da olsa tanışmaktan büyük zevk duydum bay Foster”
Foster, kapı zincirini çıkartmak ve davetsiz konuğu içeri almak zorunda kalmıştı.
O’Brien’ın üzerinde lacivert bir takım elbise vardı ve elinde de bir pipo yanıyordu. Kendini beğenmiş bir saray soylusunun ukalaca tavırlarıyla odanın ortasına kadar yürüyüp, durdu.
“Merhaba, bay Gabor”
Dr. Gabor, belli belirsiz başını salladı sadece. O sırada Dr. O’Brien, şüpheci bakışlarla etrafa göz gezdiriyordu. Duvardaki tabloyu göstererek “Lucas Cranach. Onaltıncı yüzyıl. Eğer yanılmıyorsam, insanın cennetten kovuluşunu, yani ayıp duygusunu keşfedişini anlatıyor. İyi bir kopya.” dedi.
“Buraya neden geldiniz bay O’Brien” diye sordu Foster.
“Her şeyin bir sırası vardır” deyip piposundan bir nefes çekti. Sonra da koltuğu işaret ederek “Bay Foster, lütfen bay Gabor’un yanına oturun” dedi.
Foster, sakince söyleneni yaptı. Sonra da bir kaşını kaldırıp
“Şimdi sıra sizde, bay O’Brien. Dinliyoruz” dedi.
Dr.O’Brien, biraz evvel Foster’ın oturduğu koltuğa yerleşip “Buraya laf olsun diye gelmediğimi anlamışsınızdır baylar. Dr.Gabor’un disketi getirmesinden sonra bay Foster’ın da kapalı ağı yasa dışı yollardan kullanması şüphelerimi pekiştirdi... Ama herşey kontrolümüz altında olduğu için müdahale etmedim. Hatta cerrahımla yani Dr.Pernoll’la konuşmanıza bile izin verdim. Biraz oyun oynamak sizin de hakkınız; her ne kadar oyun içinde oyunun fazla bir anlamı olmasa da. Bizim için tedbirli olmak çok önemlidir, baylar.”
Foster, oyunun sonuna geldiklerini hissettiğinden rahatça sordu:
“Dr.O’Brien, kimsiniz siz?”
“Bunu çok merak ettiğinizi biliyorum, baylar. Emin olun ki tüm merakınızı gidermek için buradayım. Ayrıca neleri öğrenmek istediğinizi de çok iyi biliyorum” dedi, kulağını göstererek.
Foster, atılıverdi hemen:
“Demek dinliyordunuz bizi.. Bunu tahmin etmeliydim.... Peki, ne zamandan beri?”
“Başından beri, baylar. Başından beri. Dr.Richardson’un konuştuğu herkesi. Karısını, arkadaşlarını, yani herkesi. Tedbir, baylar. İyi bir düzen için tedbir şarttır.”
Foster’ın merak ettiği de buydu.
“Gerçekte ne için tedbirli olmanız gerekiyordu?”
“Projenin düzeni için tabi. Bazı şeyler vardır; herkese, özellikle de halka açıklayamazsınız. Sonra ortalık karışır ve düzen bozulur. Düzen bozulursa da projeler yarım kalır. Öyle değil mi, bay Foster?”
“Benim ne sorduğumu gayet iyi anladınız, ama sadece laf kalabalığı yapıyorsunuz, bay O’Brien ya da isminiz her ne ise?” dedi Foster. Bunun üzerine sıkı bir kahkaha attı ziyaretçi. “Sohbete biraz ısınalım istedim, baylar. Lütfen sabırsızlanmayın. Nasılsa zamanımız konuşmak için yeterli” deyip Foster’a döndü:
“Söyler misiniz, bay Foster; ne biliyorsunuz bu konuda?”
“Yapay madde projesinin sadece bir oyun olduğunu. Bu oyunda sizin, Braunwald’un ve başkalarının rolü olduğunu ve bazı insanların seçilmiş farelerden farksız olduğunu”
“Mükemmel!.. Gerçekten mükemmel!” dedi, O’Brien. Hayranlık dolu gözlerle bakıyordu Foster’a.
Dr. Gabor ise henüz bir şeyler anlayabilmiş değildi ve sessizliği tercih ediyordu.
“Belirsizlikleri bir kenara bırakıp gerçekleri konuşalım artık” dedi Foster. “Haydi artık ne anlatacaksan anlat” dercesine ellerini açıp konuşmaya davet etti O’Brien’ı.
“Sanırım bazı şeyleri yüzeysel olarak konuşmanın zararı olmaz. Nasılsa gerekli tedbirler alındı” dedi O’Brien ve sönmüş olan piposunu tekrar yaktıktan sonra anlatmaya koyuldu:
“Düşüncenin boyutlar arasında hareket edebilmesi, yani boyut değiştirebilmesi mümkündür baylar. Gerçek evrenlerde en hızlı madde, düşüncedir. Oysa şu an içinde bulunduğunuz 4 boyutlu kuramsal evren, ışık hızı ile sınırlıdır. Bu da boyut atlamayı imkansız hale getirir ve düşünceyi kendi içine hapseder. Tabi bu, bazı matematiksel zorunluluklardan kaynaklanır.... Ben, Dr.Braunwald ve birkaç arkadaşım daha gerçek bir evrenden olmanın avantajını kullanıyoruz. Aksi takdirde bu vücudu (kendini gösteriyordu) kullanamazdım... Bunu televizyonun uzaktan kumanda mekanizması gibi düşünebilirsiniz. Biz buna ‘Direkt bağlantı’ deriz. Kolay bir iştir. Ancak önemli olan nokta iyi bir şekillenmedir. Düzgün olmayan farklı yüzeylerin ışığı farklı şekilde kırdığını bilirsiniz. Eğer iyi bir şekillenmeyi pseudokozmik koşullarda sağlayabilirseniz bağlantı tamamlanmış olur. Yüz üzerinde birkaç ince değişiklik problemi çözüyor, ama kişilik gibi içgüdüsel, duygusal ve düşünsellikle içiçe olan bazı y!
apay canlı özelliklerini etkisizleştirmek hep zor olmuştur.”
Dr. Gabor, O’Brien’ın sözünü kesti:
“Şu ameliyat hikayesinin nedeni bu demek Ayrıca, akrabası olmayan bir aileyi seçmenizin ve karısını Dr.Braunwald’u terketmesinin sebebi de anlaşıldı, şimdi: Kişilik! öyle değil mi?”
“Doğru, bay Gabor. Bu nedenle arkada iz bırakmak istemedik. Yani, tedbir meselesi.”
Dr.Gabor, biraz suçlayıcı bir melodi ile “O halde, Petersdorf’un, Martin’in ve Richardson’un yüzlerini tanınmayacak hale getirmenin ne anlamı vardır diye sordu.
“Siz, sandığım kadar zeki değilmişsiniz, bay Gabor’ diye karşılık verdi, O’Brien .
Foster, hiç beklemeden atıldı söze
“Yani onların aslında ölmediğini mi söylemeye çalışıyor sun?”
“Aynen öyle.
“Bunu tahmin etmiştim. Ölenler başkalarıydı. Bir başka deyişle onların yerine fiziken uygun olanlar gömüldü. Richy ve diğerleri de labirenti tamamlayan farelerdi” dedi, Foster. Yavaş yavaş herşey netleşiyordu.
“Büyük Sır’ı inceden inceye bilen kişilerin elini kolunu sallayarak sokakta dolaşmalarına izin veremezdik. Ayrıca, onlar bizim için çok değerli. Herşeyi onları elde edebilmek için yaptık.”
Foster, birden kahkahalarla gülmeye başladı. Oysa, Gabor’un ağzını bıçak açmıyordu o an.
O’Brien, bir süre Foster’ın susmasını bekledi, ama o da açıkça hoşlanmıştı bundan. Kahkahalar kesilince sordu:
“Neden bu kadar güldünüz?”
“Galiba anlıyorum bazı şeyleri. Bu, aslında hem çok korkunç hem de çok gülünç bir durum... Ama doğrusu, sizin ağzınızdan duymak isterim.”
“Sanırım, büyük sırın tam manasıyla ne olduğunu bilmek istiyorsunuz.”
“Evet” diyerek başını salladı, Foster.
“Bunu zevkle anlatırım” deyip piposunu sehpanın üzerine bıraktı ve ciddiyetle anlatmaya koyuldu:
“Gerçek bir evren en az 7 boyutlu olmak zorundadır. Yani; 7 boyuttan daha az boyuta sahip evrenler yapaydır ve çeşitli nedenlerle laboratuarda yapılırlar: Deney için olabilir, eğlenmek için olabilir ya da bizimki gibi ödev için olabilir. Tabi daha pek çok sebebi olabilir.
Ama önemli olan onu çok iyi organize etmektir. Küçük bir hesap hatası her şeyi allak-bullak edebilir. Ve cezalandırılırsınız. Eğer bu, bizimki gibi bir ödev meselesi ise her şeyi iki yüz yerel yılda halletmeniz gerekir.
Bir ödev çalışmasında üç aşama vardır, baylar: İlki, ön çalışmalar ve inandırıcı modeller; ikincisi, iyi bir düzen ve üçüncüsü ise iyi bir seçimdir. Her aşamada çok dikkatli olmak gerekir. Neyse ki okulun en çalışkanı, yani sizin Dr.Braunwald olarak bildiğiniz kişi bizim grupta. “
Foster, O’Brien’ın sözünü kesip “Şu birinci aşamadan bahsetsene biraz” dedi, merakla.
“ Kısaca anlatayım, bay Foster. Bu gezegenin ve dış sisteminin çok iyi hazırlanması demektir. Üst düzey işlemciler, uygun yazılımlar ve telemikrorobotlar sayesinde hallederiz bu işi.
Sizler, dünyanın 4.6 milyar yaşında olduğunu söylüyorsunuz. İşte inandırıcı modellerin başarısı budur. Halbuki dünyanın yaşı, tabi diğer sistemlerin de, sadece 198’dir.
Yani, bu gezegende hiçbir zaman dinazorlar olmadı. Eski Mısır diye bir yer de yoktu. Ne Aristoteles, ne Leucippos ve ne de Büyük İskender diye biri vardı. Aztekler, Mayalar ve diğer eski medeniyetler. Hepsi de Dr.Braunwald’un sıradan birer tasarımıydılar.... Mükemmel bir tasarımcıdır O.
Herşey 1792’de başladı. Tabi biz bu sayıyı verdik; başka bir sayı da olabilirdi.
Demek istediğim, eğer tasarım iyi olursa düzen de kendiliğinden geliyor. Ancak biraz teknik bir uygarlık oluşturduğumuzda problemler de artıyor. Neredeyse projeyi bozacak kadar silahlandınız. Neyse ki zamanında müdahale ettik de kurtardık”
Dr. Gabor, dilini ya yutmak üzereydi, ya da yutmuştu. Bir koltuğa oturtulmuş donuk yüzlü bir manken kadar çaresiz görünüyordu.
Foster ise genellikle sakin ifadesini koruyordu. Bazen heyecanlanıyor, ama kısa sürede toparlıyordu kendini. O’Brien’ın cümlesi biter bitmez söze girdi:
“Yani, kayalardaki Uranyum 238-Kurşun 206 oranı kasıtlıydı. Tabi karbon testleri de istenen sonucu veriyordu. Toprak altından çıkarılan iskeletler, fosiller, hatta antik şehirler bile sahteydi”
“Bravo, bay Foster” dedi O’Brien.
Ya düzen?” diye sordu, Foster.
O’Brien, bir süre düşünüp gülümsedi.
“Ben, ortaokuldayken eğitmenimiz bir dönem bitirme ödevi vermişti. İki reel boyutlu düzlemsel yapay canlılarda en hızlı hareket edebilenleri elde edecektik. Biraz üstünkörü çalıştığım için durumu farkeden bir kaç zeki düzlemsel varlık, haberi yayıverdiler. Ve ortalık karıştı. Sonuçta düzen bozuldu ve biz de en hızlıyı bulamadık... O sene sınıfta kalmıştım.
Daha önce de söyledim; iyi bir tasarım ardından düzen de geliyor ama tedbirlerle desteklemek lazım.
Madem bunlardan bahsettik seçimin ne olduğunu da açıklayayım, baylar” dedi, O’Brien. Ayağa kalkıp ceketini çıkardı; gömleğinin birkaç düğmesini açtıktan sonra “Böyle daha iyi” diyerek devam etti:
“Yapay evren denklemi, 7 boyutlu gerçek evrenlerde sıradan bir lise sorusudur. Ama teorik olarak, 4 boyutlu bir yapay evrende düşünce, ışık hızı ile sınırlı olduğundan; çözülebilecek en zor sorulardandır. Bir başka ifadeyle, 4 boyutlu bir yapay canlı bu sorunun altından kalkabilirse, zekasının doruk noktasında demektir. Bizim için önemli olan da bu.”
“Sizin için önemli olan en zekileri seçmekti o halde” dedi,
“Evet, bay Foster. En zeki beş yapay canlıyı elde etmek. Birincisi Einstein’dı. Martin, Richardson ve Petersdorf; etti dört. Herşey 1792’de başladığına göre geriye sadece iki yıl kaldı ve bu sürede kimse Yapay Evren’ denklemini çözemez.”
O’Brien, gözlerini Foster’a dikip bir süre düşündü. Ardından da “Siz de beşincisiniz, bay Foster”dedi.
“Ama ben, sandığınız kadar zeki olmayabilirim.”
“O kadar mühim değil. Amacımız ödevi iyi bir şekilde tamamlamak sadece. Diğer grupların bizim kadar başarılı olacağını sanmıyorum.”
Foster, tekrar gülmeye başladı Bu sefer Dr. Gabor da ona eşlik ediyordu. Koca oda, çılgınca uçuşan kahkahalarla dolmuştu bir anda.
Foster, bir yandan kadehleri dolduruyor diğer yandan da “Büyük adam!.. Büyük Richy!” diye bağırıyordu. Kadehini kaldırıp “Farelere, insanlara ve O’Brien’a içiyorum!” diye haykırdı delice
O’Brien, bir ara “Biraz susun” anlamında bir işaret yaptı eliyle.
“Baylar, sizler için yarın bir cenaze töreni hazırlayacağım. Biliyorsunuz; Foster benimle gelecek.Bay Gabor içinse, bir şeyler yapabileceğimi sanmıyorum. Üzgünüm bay Gabor.
Dr. Gabor, hiç umursamadan “Boş ver. Sen uygun bir şeyler ayarla yeter” diye karşılık verdi. Sonra da kahkahalarla gülmeye devam ettiler.
“Düzen, tedbirle sağlanır, baylar diyordu O’Brien ara sıra.

Kanka Bot
22-12-05, 02:05
Merhaba,
Şu an karşımda olsan sana hislerimi kelimelerle anlatmak zorunda kalmazdım.Sana sarılıp başımı göğsüne dayayıp ağlardım.Ama şu an çok uzaklardasın;belki beni duyuyor,görüyorsun ve ben bunları bilmiyorum. Bİlirsin çoğu zaman sebepsizce yazarım mektuplarımı ve sonra anlarım özlemlerimin dağlar gibi olduğunu.Özlemek güzel derlerdi,karşındakinin değerini daha iyi anlarsın.Bazen düşünüyorum da belki de değerini daha iyi anlamam için gittin uzaklara.Ve giderken o günü seçtin...Sevdiğimi bilirdin yağmurun gözyaşlarıma yoldaş olmasını,rüzgarın kulağıma fısıldadığı şarkıyı,fırtına öncesi sessizlikte kendimi bulduğumu bilirdin.Sanırım bu yüzden o kapkara günü seçtin. Sıcaklığına hasret,gülüşüne sesine hasret kaldım.Nefe bile alamaz oldum.Dar geldi her yer bana.Özlemin bile sınırı vardır.Sen kendini mi kaybettin o bilinmez uzaklarda?Hayatımın her anında yanımda olacaktın...Gerçi bütün bunlara rağmen yanımda olduğunu hissediyorum.Ama bana güven veren nefesin yok... Geçen akşam geç saatlerde yolda yürürken bir anda arkamda bir ayak sesi duydum,kafamı çevirdim ama kimseyi göremedim.Sonra başımı göğe kaldırdım bir yıldız bana gülümsüyordu... Dün senin ziyaretine gelecektim ama ayaklarım yarı yoldan döndü.Bir an aklıma geldi sözlerin.Buraya gelecektin ve beni alıp gidecektin.Şimdilik kelbeklerle idare ediyorum.Ve resminle... Son olarak senden bir şey istiyorum.Ne olur gittiğin gün gel beni almaya.Bu sözünü sakın unutma.Oralarda hava soğukmuş,dikkat et kendine ve babaanneme.Yanaklarından öp benim için. Sizi çok seven...

Kanka Bot
22-12-05, 02:06
Erişilmez bir uçurumun kıyısında, senden başka kimsenin farkında olmadığı bembeyaz bir çiçektim ben. Sen ise, dört mevsim özlemini çektiğim yağmur. Üstüme yağışını severdim, yapraklarımdan aşağı akışını, her damlanı içime çekişimi severdim. Bedenimde seni hissedişimi. Her damlan alıp götürürdü beni adını bilmediğim, tanımadığım yerlere...

Sen yağınca susuzluğum dinerdi, biterdi kimsesizliğim, dağılırdı ürpertilerim. Serin bir meltem değip geçerdi yapraklarıma. Dünyalar benim olurdu, uçardım sevinçten. Günlerime, gecelerime; hiç kimsenin bilmediği, fark etmediği sıcak bir sevgi dolardı. Sıcak bir sevgi dolardı yüreğime. Her çocuğa gülümserdim; her kuşa, her kelebeğe, her arıya gülümserdim...

Erişilmez bir uçurum kıyısında rüzgarlara ağıt yakan, yalnız ve boynu bükük, bembeyaz bir çiçektim ben. Sen, bakışlarında sevdalar gizleyen, sevdalandığım, gözleri menekşe rengi küçücük bir kızdın.. Adına Seher demiştim, adına sevda, adına umut. Sevdam, umudum her şeyimdin. Günüm, günaydınım, gülaydınlığım seninle başlardı. Tek sevenim, tek sevdiğimdin. Yağmurumdun sen; kurak günlere, ayaz gecelere inat. Hiç bitmeyen bir umut, özlem ve hazla beklerdim seni. Gelmediğin zaman boynumu büküp, kapar gözlerimi seni beklerdim. Özlemin umudum olurdu, umudum özlemin. Beklerdim, beklerdim bıkmadan, usanmadan...
Çünkü seni seçmiştim ben, sevdam, arkadaşım olarak. Sevdanı yüreğime nakış nakış işlemek için. İşlemeliydim ki, fırtınalar, boranlar içinde bile olsa kardelenler gibi açmasını öğrenmeliydim...

Umudumun bitip tükendiği anlar da oldu elbette zaman zaman. Seni beklerken, bekleyişin işkenceye dönüştüğü zamanlar da olurdu. Günlerin yıllara döndüğü zamanlar olurdu. Ama hiç şikayet etmedim, şikayet etmedi yüreğim. Çünkü seni delicesine seviyordum ve bu sevgimle mutluydum. Özlemine zor da olsa katlanıyordum bir umutla.

Sen beyaz bulutlarla gelirdin, bembeyaz gelinlikler içinde. Hayran hayran bakardım sana. Sen gelince ardından gökkuşağı gelirdi. Gökkuşağına dönüşürdün rengarenk. Her renginde umutlarım vardı, hayallerim vardı. Canlı, cansız tüm varlıklar kıskanırdı güzelliğini... Sen, hayatıma kattığım canım, gözbebeğimdin. Ben de senin cançiçeğindim. Gözlerime dolan bulut, üzerime yağan yağmurdun sen. Toprağa saçtığım umudumdun. Havaydın, hayattın, suydun, sevgime bandığım gülaydınlığımdın, günaydınımdın...

Yıllar sonra şimdi yine bekliyorum seni, bir umutla. Ama artık azalan hatta tükenen bir umutla... Ömrümün bütün dilimlerine kar yağıyor şimdi. Kar da beyaz ama ben yine de direniyorum. Çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bir zemheri mevsimiydi ayazda bırakıp gitmiştin hayallerimi. Bak yine zemheri. Dağlara kar yağıyor ama sen yoksun. Sen yoksun, acılara özlem yağıyor... Bak, kar yağıyor üstüme, iliklerime dek üşüyorum. Yine de yüreğimde ateşler yakıyorum. Dönersen ellerini ısıtırsın diye...

Unutmuşum, içimdeki umutların beyazlığını... Unutmuşum mavi, yeşil, al renkleri... Ne zaman bir yağmur sesi duysam, ne zaman bir su sesi, içimde sevgiler kanar, pınarlar kanar benimle. Sonra sen gelir dökülürsün içime, sen gelir dökülürsün gözlerime, kirpiklerim dökülür yollara. Gülaydınlığın doğar üstüme. İşte o zaman dağ dağ özlem kesilirim, bulut bulut, hüzün hüzün..

Düştüğüm her uçurumda sen varsın yanımda
seni taşıdım içimde bir damla gözyaşı gibi
bütün yıldızlara ismini haykırdım, bütün gecelere
bir sen yoksun bir sen duymuyorsun bi-tanem


rüyalarımı hicran alır her gece gelmezsin
çağrılarım isyan olur her gece bilmezsin
sevdasını yüreğime taht kurduğum nerdesin
bir sen yoksun bir sen bilmiyorsun bi-tanem


bil ki hep sana aktım bu sevdalı nehirlerde
hep seni bekledim bu düştüğüm yerlerde
ümit kervanları bir bir gelip giderler de
bir sen gittin bir sen gelmiyorsun bi-tanem


Gel... Gel ki, sarı papatyalar açsın, kır gülleri, kır menekşeleri, kırkkanatlılar açsın. Yol alsın umuda nazlı cerenler, ceylanlar, karda boranda yolunu yitirenler. Gel can gelsin solmuş anılara. Boşalsın sicim sicim gözyaşları, ırmak olsun susuz kalmışlara; kardeş olsun dostluklara, yüreğimdeki merhamete... Gel... Gel ki, sevginle anlam bulsun duygular, gözlerimden toprağa düşen damlalar....

Gelmeni istiyorum biten umutları, yiten sevdaları diriltmen için, solan yaprakları yeşertmen için.

Tüm ümitlerin tükendiği anda çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bu sitemdir sanma. Bil ki, gelmezsen solup gideceğim, bitip tükeneceğim. Bir daha bir daha hiç bir mevsim açmayacağım çiçeklerimi, gülümsemeyeceğim gül yüzlü çocuklara, gül desenli baharlara, kırlara, ceylanlara... Gel!...

Kanka Bot
22-12-05, 02:07
ilk kez o gün böyle derinden hissetmiştim kimsesizliği,garipliği..ilk kez o gün tarifsiz bir keder çökmüştü yüregimin ıssız çöllerine....hiç bu kadar yalnız,bir başımakalmamıştım binlerce insanın içinde bile!..
sağ yanından torpil yemiş bir yelkenli gibiyim uçsuz bucaksız ummanlarda..Hangi limana sıgınayım,hangi vefalı dizde teselli arayım,en mahrem sırlarımı kiminle paylaşayım,kime dert yanayım,kimlerden medet umayım?..İçim yanıyor babaanne içim!..
Güz yaprakları gibi sararmış solmuş yüzünü görmesemde,nasır tutmuş ellerinden öpmesem de,senelerin yorgunlugundan takatsiz kalmış kollarına atılıp sımsıkı sarılmasamda,o karanlık ,izbe evde hep var olduğunu bilmek öyle huzur veriyorduki anlatamam..
Yitik saatlerde zamansız gidişin geliyor aklıma.can çekişirken bile uzattığım bir lokmayı"sen ye yavrum " diyerek geri çevirişin,iki büklüm bir halde kendi kendine konuşurken yemek hazırlayışın,dişinden tırnağından artırıp biriktirdiğin üç beş kuruşu saklayışın,ilahi emre kadere,çaresizce boyun büküşün,her şeyin babaanne her şeyin....
Öldüğün zaman"babaanne uzaklara gitti,addalara gitti"demişti eda nur.Şu küçücük bebe bile anladı dönülmez yollara gittiğini,ama ben hala kabullenemiyorum!..Keşke çok uzaklara gitseydinde ben de arkandan yayan yapıldak,aç susuzdüşseydim yollara....
Her şeyin menfaate dayandığı,duyguların sahte olduğu,en yakınım dediğin insanların bile bir pula sattığı şu fani dünyada;karşılıksız segiyi,almadan vermeyi,vefayı,kadirşinaslığı,tasarrufu,tevek külü,tevazuyu,kısaca insan olma adına ne varsa her şeyi senden öğrenmiştim,sende görmüştüm...
Bbenim için yaptıkların bir yana,sadece şu öğrettiğin insani değerler için bile sana ne kadar teşekkür etsem azdır..Defalarca helalleştim,rızanı aldım ama bir kere daha hakkını helal et babaanne,nur içinde yat.Daha aramızdan ayrılalı bir hafta oldu ama seni o kadar özledimki....

Kanka Bot
22-12-05, 02:07
Artık konuşacak hali kalmadı genç adamın. Her yeri hüngür hüngür ağlıyordu sessizce. Bir tek laf etmeden öylece daldılar hayallerine. Genç adam bir süre sustu ve sonra yerinden kalktı. Artık oyunun son perdesine yaklaştığını hissedebi-liyordu gece.
Belki göremiyordu ama ağzını açıyordu, ağzını ne kadar açarsa açsın bağırmaya yetecek ne güç, ne de heves kalmıştı. Düşüşün henüz başında olduğunu daha sonra kavrayacaktı. Uçsuz bucaksız bir düzlem içinde, ne bir kutup yıldızı ne de elektronik pusulalar. Görme yetisinin olmaması yetmiyormuş gibi, yabancılaşmaya başlayan dokunma duyu-suna rağmen esrarengiz bir biçimde dokunduğunu hissede-bilmişti. Artık isyan bayrağı çekmiş olan kulaklarıyla nasıl bir uzlaşmaya varabileceğini düşünecekti.
Genç adam gerildikçe gece de gerilmişti. En sonunda ge-ceye yakın bir noktada durup eğilerek, sordu ve bu cellatların acımasızca işkence ettikleri son geceydi. Şiir yüzlü kız masa-daki yiyecekleri geri götürürken genç adam hala orada otur-makta ve düşünmekteydi. Pencerenin dışında gördüğü man-zara yeniden zihnine doldu ve büyük bir umutsuzluğa kapıl-dığı hissiyle boğuşmaya başladı. Böyle olmamalıydı
Hava kararmıştı. Gökyüzünde kusursuz bir dolunay ışı-maktaydı. Ama bir tuhaflık vardı gökyüzünde. Bunu umur-samadı. Şiir yüzlü kız yaklaştı ve artık odasına çekilmesinin vaktinin geldiğini belirtti. Ona katılıyordu. Pencereleri örülü bir oda bu evdeki en güvenli yer olmalıydı. Odasına girerken yine holdeki küçük kapıya baktı.
Şimdi odasındaydı. Bir süre karanlıkta düşünmeye başladı. Pencerenin olması gereken yerdeki sağlamca örülmüş tuğla-ları kontrol etti. Yerlerinden kımıldayacak gibi görünmüyorlardı.
Yatağına uzanıp, cellatların, kendisine söylediklerini tek-rarladı zihninde. Anlamsızdı. Sonra rüyasında gördüğü cellat-la, kendisini kaçıran cellatların birbirlerinin kopyası iki ayrı zihin olduğunu düşündü. Ve rüyasında, gördüğü cellatların gözlerinde, daha önce ilk celladı gördüğünü anımsadı. Aklını zorlayarak geçmişe dönmeye çabaladı, boşunaydı. Bilmediği çok önemli bir şey vardı. Çok önemli ve çok basit, bu onun buradan kaçış biletiydi.
Düşünmemeyi öğrenecekti, nasıl düşünülmeden düş gö-rüleceğini. Yere ne kadar yaklaştığını anlayamıyordu. Beyniy-le zemin arasındaki uzaklığın bitişinin ayrımına çok geç var-dı. Beyninin içindekilerin yere saçılışını izledi. Kandan bir sı-zıntı üzerinde yüzen umutlar, üzüntüler ve düşler. Zemin rengindeki renk değişimini göremedi, görseydi ne olurdu, daha önce yeteri kadar hayal etmişti. Yeniden hayallere daldı.
Vakti yoktu. Her şeye rağmen bir şeyler yapması gerekti-ğini biliyordu. Ya da zihni onu aldatıyordu, belki yumuşak yatağına uzanıp bütün olacaklara razı olmalıydı. Boşluğun i-çinde kaybolmak, ölmekten daha iyi değildi
Yavaşça yerinden kalktı ve pencereyi açtı. Dışarıda hiç ı-şık yoktu. Acaba dışarı çıkmalı mıydı? Aşağı baktı, zifiri ka-ranlıktan başka bir şey göremiyordu, burası da mı boşluktu yani burası da mı aslında yoktu, bilemiyordu. Sonra gözleri karanlığa alıştı, yeniden cellatların söyledikleri aklına geldi.
“Hayat sana iki seçim sunar, ve ikisinin de yollarını baştan belirler. Sana kalan bu kesişim noktalarında önüne bir prob-lem çıktığında, bir karar vermektir. O halde ya işbirliği yapa-caksın ya da öleceksin”
Tavandan vuran güçsüz ışığa çevirdi yüzünü ve devam et-ti. Şimdi o cellat yüzü çok daha iyi seçilebiliyordu. Nasıl olu-yor bilmiyorum ama diye düşündü, ben bu celladı bir yerden tanıyorum.
“Sana seçmen için sunulan kararlar seçsen de seçmesen de çoktan yaşama geçmiş olurlar. Yalnızca sen seçmiş oldu-ğun kararın zaman tabakasına bir geçiş yaparsın. Ama ne ya-zık ki seçmemiş olduğun karar, ayrı bir sen ile diğer tabakada kalır ve orada yaşamayı sürdürür.”
O akşam cellatların odasında duyduğu konuşmaları bir bir anımsadı sessizce.

Kanka Bot
22-12-05, 02:08
Çok soğuktu yokluğunun yağmurları. O gece ilk defa sensiz çıkmıştım dışarı. Gözlerim oradan oraya
savruluyordu. Arayış içindeydim sürekli. Seni bekliyor gibiydim. Bir boşluğun yanına oturdum. Benimle
dosttu gecenin bir yarısından sonra kadehler. Sabaha kadar kendimi öldürdüm kendimi. Yok oldum.
Ayrılık bu olsa gerek. Telefonum çalmış yanıma almadığım. Yüzlerce çağrı ve kutumu ağzına kadar doldurmuş mesajlar. Sen değilsindir diye bakmadım. Elim uzanmadı beni bırakmana. Akşamüstü bir gül gördüm kapımda sendendir diye sevindim. Alayım dedim içime. Gövdesi değdi elime.
Kızdım ve kapattım kapıyı. Ağladım yine senden sonra olduğu gibi. Sonra düşündüm de ayrılmamalıydım
senden. Suçsuz da olsam özür dilemeliydim. Evine geldim sokağın bomboştu. Kapıyı çaldım annen çıktı karşıma. Seni sordum. Bana beni sordu. Sanki öldürecekti beni.''Öldü'' dedi ''dün akşamüstü''
''Bir gül görmüşler elinde en son''
Buraya kadarını bile hatırlamıyorum hayatımın. Doktorum beni muayene ettikten sonra arkadaşıyla konuşurken duydum.
Seni çok sevmişim ben. Telefonumdaki çağrılar ve mesajlar seninmiş. Ama ben hala hatırlamıyorum.
Aşkım o cenaze kimindi?

Kanka Bot
22-12-05, 02:09
Adam ve hayattaki tek arkadaşı olan köpeği bir kazada birlikte ölmüşlerdi.. Gökyüzüne çıktıktan sonra bembeyaz bulutların arasında dolaşmaya başladılar.. adam çok susamıştı.. biraz su bulabilmek ümidiyle yürümeye devam ederken, birden kendilerini muhteşem bir manzaranın karşısında buldular.. rengarenk çiçeklerle süslü bir bahçe, altından yapılmış bir bahçe kapısı, ve onları karşılayan beyazlar içinde bir kadın.. Adam köpeğiyle birlikte kadına yaklaştı ve sordu:"Affedersiniz... burası neresi?"Kadın ona gülümsedi: "Burası Cennet, efendim "Adam bunun üzerine sevinçle "Harika...!!!" dedi "Peki bana biraz su verebilir misiniz, gerçekten çok susadım"....Kadın cevap verdi: "Tabi efendim, içeri girin... içerde dilediğiniz kadar su bulabilirsiniz....." Böylece adam köpeğine , "Hadi oğlum içeri giriyoruz" diyerek kapıya yürüdü......... ama kadın onu birden durdurdu: "Üzgünüm efendim, köpeğiniz sizinle gelemez.. hayvanları içeri almıyoruz..." Bunun üzerine adam bir an durdu.. duşundu.. ve geri dönüp köpeğiyle birlikte geldikleri yolun tam ters yönünde yürümeye koyuldular.... bir sure geçtikten sonra kendilerini bu kez tozlu çamurlu bir yolda buldular, ve yolun sonunda karşılarına çiftlik girişini andıran bir kapıyla yırtık pırtık elbiseli bir dede çıktı... adam sordu: "Af edersiniz.... bana biraz su verebilir misiniz?? Dede "İçeri gel" dedi.. "kapıdan girdikten sonra sağ tarafta bir çeşme var..." Adam sordu: "Peki arkadaşım da benimle gelip oradan içebilir mi?"Dede " Tabii..."dedi.. "çeşmenin yanında köpeğinin de su içebileceği bir kase bulacaksın..."Bunun üzerine adam kapıdan girdi... biraz yürüdükten sonra sağ tarafta çeşmeyi buldu.. Adam çeşmeden köpek de oracıktaki kaseden doya doya içerek susuzluklarını giderdiler.... derken adam geri giderek girişte bekleyen dedeye sordu:"Su için çok teşekkür ederim... peki burası neresi..?"Dede "Burası cennet" dedi.. bunu duyan adam şaşırdı: "Ama nasıl olur..? az önce burası gibi kırık olmayan muhteşem bir yere gittik ve orasının da Cennet olduğunu söylediler..."Dede "şu rengarenk çiçeklerle süslü altın kapılı yer mi?"dedi.."ama orası Cehennem.."Adam iyice şaşırmıştı: "Peki ama orası sizin adinizi kullanarak insanları kandırıyor diye hiç kızmıyor musunuz..Dede gülümsedi: "Kızmıyoruz..... çünkü onlar kendi çıkarı için en iyi arkadaşını yari yolda bırakanları Cennet'ten uzak tutuyorlar.

Kanka Bot
22-12-05, 02:09
Bu sabah ea her zamanki gibi işe gitmek için büyük bir keyifle kalkmıştı. Elbiselerini giyerken büyük bir özen gösteriyordu ve herkese gülücükler dağıtıyordu. Hiç olmadık şeylere seviniyordu, onu hiç bu kadar mutlu görmemiştim. İşyerinden içeri girer girmez soluğu onun yanında alıyordu. O mu kim? O abimin ceylan gözlüsü. Saçları sarı, gözleri elaydı, uzun boyluydu, bakışlarında bir dünyanın manası gizliydi, öyle anlamlıydı ki... Minyon tipliydi, gerçekten güzeldi. Konuşurken heyecanlı ve ürkek konuşurdu, çok utangaçtı. En küçük hadisede yüzü kıpkırmızı olurdu. Abim onun yanında saati, zamanı ve ötesini unuturdu. O da abimi severdi ya da ben öyle zannederdim. Birbirlerine bakmaktan iş yapamazlardı, akşam olup paydos olduğunda abim için zor saatler başlardı, yani onsuz saatler. Eve üzgün dönerdi, içeri girer girmez de telefona sarılırdı. “ Ne yapıyorsun bensiz ceylan gözlüm” diye. Daha yeni ayrılmışlardı, bu ne özlem derdim kendi kendime. Durup dururken anneme sarılır öperdi, !
sadece onu mu hepimizi öperdi. Bu aşk olsa gerek derdim kendi kendime. Bu şekilde aylar ayları kovalamıştı. Artık ikiside ilerisini düşünmeye başlamışlardı. Abim askerden gelecek ve annesinden isteyecekti ceylan gözlüsünü. Allahın emri ile deyip bu mutluluğuna hayat boyu devam edecekti. Hep hayaller kurardı, ne güzeldi o zamanlar hayat. Onu mutlu görmek beni daha çok mutlu ederdi. İnsan sevdiği bir insanın mutluluğu için neler feda eder kim bilir? Bir gün annemle tanıştırmaya getirdi ceylan gözlüsünü, annemin elini öperken elleri titriyordu, öyle utanmıştı ki.Artık evimize gelip gidiyordu, ikisi de çok mutluydu...

Derken zamanla kavga etmeye başladılar. Birbirlerini herkeslerden kıskanmaya, sebepsiz yere birbirlerini kırmaya başlamışlardı. “Sen Ahmet’in gözlerine bakarak konuştun”, “sen Leyla’nın ellerinden tuttun” diye sürüp giden bir sürü anlamsız kavga. Abim artık gülmüyordu eskisi gibi, pek de konuşmuyordu kimseyle. Her kavga edişlerinde içten içe eridiğini hisseder olmuştum. Odasına kapanıp saatlerce sessizliğin derinliklerinde, derin düşünceler içine dalıyordu. Son kavgalarında ceylan gözlüsü artık buluşmayalım, seninle biz yapamayacağız deyip abimin bütün hayallerini yıkmıştı. Abim onurlu bir insandı, pek karşı çıkmamış, tamam deyip ilişkilerine noktayı koymuştu. Aslında abim o andan itibaren umutlarına, sevgilerine, hayallerine noktayı koymuştu. Artık hiç görüşmüyorlardı, iş yerinde iki yabancı gibi duruyorlardı. Abim bazen gönlüne engel olamadığında ceylan gözlüsüne bakıp birkaç sitemli söz ediyordu. Ama onu asla rahatsız etmeden, kırmadan, incitmeden uzaktan uzağa yapıyordu bunları. Onu halâ canı gibi seviyordu. Karşılığında ceylan gözlüsü ne yapıyordu? Onu acımasızca yok ediyordu, karşısında günden güne erimesine hiç aldırmıyordu...

Bir hafta sonu, günlerden Cuma idi. Biz abimin eve gelmesini beklerken, o gece eve hiç gelmedi. Gecenin bir yarısında belki onu her zamanki duvarın önünde buluruz umuduyla, annemle yola çıktık. Bu kez orada da yoktu, annem kapılarını çaldı çaresizce. Kapıyı o açtı, annem ağlayarak sordu. Oğlumu gördünüz mü? diye, yanıt daha acımasızdı!. “Burada ne arasın oğlunuz, ben nereden bileyim” oldu. Annem o zaman vah oğlum yazık etmişsin kendine dedi kendi kendine, sessizce. Ana yüreği işte ağlamaya başladı. Annemi evde teselli edemedik o gece. Sabaha karşı bir telefon çaldı, herkes telaş içinde beklerken abim çıktı telefona. “Annem benim dertli annem” diyen ağlamaklı bir ses tonuyla annemle konuşmaya başladı. “Sizi ne kadar üzdüğümü biliyorum, bu aşk kalbime sığmıyor artık, ne yapacağımı şaşırmış bir vaziyette gezinirken uzaktaki akrabalarım yanına gittim, beni merak etme. Birkaç gün içinde dönerim” dedi ve telefonu kapattı. O birkaç gün cehennemin ortasında kalmış gibiydik hepimiz.!
Çaresizce dönüşünü bekledik, hani belki oralar iyi gelecekti ona. Biraz kendine gelmiştir umuduyla bekledik. Birkaç gün sonra çıkıp geldi. Geldiğinde dünyanın en mutlu insanı ben olmuştum. Annem hiçbir şey sormadı, neden çekip gittin bile demedi. Biliyordu halini, hiç üstüne gitmedi. Tek söylediği söz “hoş geldin oğul” oldu. Sanki hiçbir şey olmamış gibi davranmamızı bize de tembihlemişti. Abim giderek daha çok acı çeker olmuştu. Sebepsiz yere hepimizi kırıyor sonrada odasına çekilip saatlerce ağlıyordu. Ben bazen komiklik yapıp güldürmeye çalışsam da, o hüzünlü gözleriyle yüzüne hafif bir tebessüm kondurup öylece bakıyordu. Artık işe de gitmek istemiyordu. Sabahları zorla kalkar olmuştu, acı çektiği her halinden belliydi, tabi onunla beraber hepimizin acısıydı...

Bir gece televizyonumuz bozulmuştu, “ben tamir ederim” deyip yatmamızı istedi. Hepimiz derin bir uykuya daldığımız sırada annemin ağlayan sesine uyandık. Ben ne olduğunu anlamadan yataktan fırladığımı hatırlıyorum. Soluğu annemin yanında almıştık, bu arada benim iki tane dünya güzeli daha kardeşim vardı. Korkuyla uyku sersemliği karışık ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Sadece annemin “oğlum bunu neden yaptın, bizi de mi hiç düşünmedin” dediğini ve onu sanki küçük bir bebek gibi sevdiğini, saçlarını okşadığını hatırlıyorum. Annemin gözlerinden sicim gibi akan yaşları abimin yüzünü ıslatıyordu. Abim boylu boyunca uzanmış yerde yatıyordu, vücudunda bir titreme vardı. Canımdan çok sevdiğim abimin yerde o halde yatması hafızamda hayatım boyunca silinemeyecek acı bir iz bırakmıştı. O an aşka lanet etmiştim içimden. Küçücük bir not kağıdına bütün hayatını özetlercesine küçücük bir not düşmüştü. “Benim canım anneciğim, oğlun bu dünyada hiçbir şeyi beceremiyor” diye... Televizyonu t!
amir edememişti, tıpkı hayatındaki acıyı tamir edemediği gibi. Annem onu kucağına aldı, o anda abimin gözlerinden dökülen o iki damla yaşı hayatım boyunca unutmayacağım...

Aniden kapı çalındı, gecenin bir yarısı babam kahveden gelmişti. Hemen annem ve babam apar topar taksi çağırıp hastaneye götürdüler. Midesini son anda temizlemişlerdi, ölümün sınırından geri dönmüştü o gün. Tutanak tutan polislere babam çok rica etmiş, “ne olur oğlumun siciline işlemeyin” diye. Çünkü hayatı boyunca boynunda asılı durmasını istememişti. Bu son acı günümüz oldu, o günden sonra abim işten ayrıldı, bir daha ceylan gözlüsünü hiç görmedi. Bir süre daha odasında ağlarken yakaladık onu ama aşkını sessiz bir çığlık gibi yüreğine gömmüştü ve bu garip sevdalı bir daha hiç aşık olmamıştı...

Kanka Bot
22-12-05, 02:10
Amerika'da, müebbet hapis cezasına çarptırılan bi adam, sabah akşam hapishaneden kaçmanın yollarını düşünüyormuş. Bi gün bahçede volta atarken gardiyanların bi tabutu cenaze arabasına yüklediğini görünce nihayet aylardır aradığı fikri oracıkta bulmuş. Burası büyük bi cezaevi olduğu için her hafta mutlaka 2-3 kişi Tanrı'nın rahmetine kavuşuyormuş. Mahkum, gardiyanlardan birine, cenaze olduğu bi gün tabuta konularak kaçırılması karşılığında epey yüklüce para teklif etmiş. Gardiyan korktuğundan başta biraz mızırdanmış ama sonra paranın cazibesine kapılıp kabul etmiş. Gardiyan adama, gece cenazelerin bekletildiği yerin anahtarından yaptırıp vermiş. İlk cenazede adam tabutun içine girecekmiş. Cenaze defnedildikten sonra da, gece gardiyan gelip adamı mezardan çıkaracakmış.

Plan aynen uygulamaya konmuş. Kaçma ateşiyle yanıp kavrulan mahkum ölüye aldırmadan sıkış tepiş tabutun içine girmiş. Sabah da gardiyanlar tabutu cenaze arabasına yüklemişler ve mezarlığa götürüp laf olsun diye yapılan bir dini törenle gömmüşler.

Mahkum tabutun içinde sabırsızlanarak gardiyanın gelip onu çıkarmasını bekliyormuş. Epey vakit geçtiği halde gelen giden olmayınca biraz biraz endişelenmeye başlamış. Bayağı bi zaman geçip de hala gelen olmayınca bizimki hafiften tırsmaya başlamış. "Acaba kendim çıkabilir miyim?" diyerek etrafı araştırmak istemiş. Cebinden zar zor çakmağını çıkarıp yakmış. Tabutun üstünü incelerken gözü bi an yanındaki ölüye takılmış. Ve o an donup kalmış! Yanındaki ceset anlaşmayı yaptığı gardiyanmış!

Kanka Bot
22-12-05, 02:11
Genç bir çiftçi hayatında ilk defa New York'a gitmişti . Gökdelenlerin yüksekliği ve insanların çokluğundan şaşkına dönmüştü . Kalabalık bir bulvarda yürürken , kulağına aşina bir cırcır böceği sesi geldiğini zannetti . Durdu ve dikkatle dinledi . Evet , bu bir cırcır böceğiydi . Ses büyük bir mağazanın önündeki çalıların arasından geliyor gibiydi . Bunun üzerine bu büyük çalı kümesine yönelip bakınmaya başladı . Bir mağaza görevlisi dışarı çıkıp " Yardımcı olabilir miyim ? " diye sordu . " Hayır , teşekkür ederim " dedi genç adam .
" Sadece şurada bir cırcır böceğinin sesini duyduğumu sandım . "
" Hayır " dedi görevli , "New York'ta bulunmaz ." Genç çiftçi cırcır böceğini buluncaya kadar cırlak sesi takip etti , nihayet onu bir kuytuda bularak eline aldı ve "Tamam , işte burada" dedi .

Genç adam bu çalının önünden her saat binlerce insan geçmesine karşılık cırcır böceğini duyanın bir tek kendisi olmasına çok şaşırmıştı . Bunun üzerine küçük bir deneme yapmaya karar verdi. Elini cebine atıp bir çeyrek çıkardı ve havaya attı . Paranın kaldırıma vurduğu anda çıkan ses üzerine , düşen bozukluğu aramak için yürümekte olan tam 24 yaya durdu ! Genç çiftçi bu çelişkiyi bir türlü anlayamadı ...

Psikologlar genç adamın şahit olduğu olay için bir kelime kullanırlar . Buna algıda seçicilik denir , ve belli şeyleri görmek ve belli sesleri duymak için kendimizi eğitiriz anlamına gelir ...

Gökyüzüne bakıp kuşları algılayın ,
Kırlara gidip çiçekleri algılayın ,
Çocuklara bakıp saflıklarını , güzelliklerini algılayın ,
Ağaçlara bakıp dallarını , yapraklarını algılayın ,
Hayvanlara bakıp doğallıklarını algılayın ,
İnsanlara bakıp güzelliklerini ( mutlaka güzel tarafları vardır ) algılayın .
Algıladığınız yalnız para sesi olmasın ...

Kanka Bot
22-12-05, 02:13
Bulutlar, adeta öfkesini kusuyordu Karadağ’ın sarp yamaçlarına.
En cesur görünen ağaçlar bile ansızın başlayan bu su bombardımanına karşı sanki zar zor ayakta duruyor, onları hareketsiz kılan evrimlerine lanet yağdırıyor gibiydiler.
Ve ardı arkası kesilmeyen o şimşekler! O yıldırımlar!..
Hem kudreti hem de çaresizliği aynı notalara sığdırabilmenin gururuyla olağanüstü bir senfoniyi hiç yorulmaksızın çılgınca çalıyorlar; önüne kattığı herşeyi aşağılara doğru sürükleyen su-çamur karışımını acımasızca kırbaçlayıp unutulmaz bir güç gösterisi sergiliyorlardı.
Daha iki saat kadar önce öyle görkemli, öyle büyüleyici bir manzarası vardı ki ormanın. İnsanın bir ağaca yaslanıp da günlerce hiç kıpırdamadan seyredesi gelirdi herhalde.
Oysa şimdi öylesine tersyüz olmuştu ki herşey; o en hoş duyguları okşayan masum yüzü, bir anda şeytana hizmet eden zalim bir yaratığın ürpertici suratına dönüşüvermişti.
Henüz akşam üzeri olmasına rağmen bulutlar göğü tamamen kapatmıştı. Güneşi görmek bir yana şimşekler lütfetmese birkaç adım öteyi görebilmek dahi çoğunlukla imkansızlaşıyordu.
Ve ne yazık ki bu kaba gösteride istemeden rol almış iki talihsiz adam, sığınacak bir yer bulmak umuduyla ağaçlar arasından ilerlemeye çalıyorlardı.
Öndeki adam, arkasına dönerek olanca gücüyle bağırdı:
“Neredesin Nuri?”
“Dibindeyim!”
“Biraz dinlenelim”
“İyi olur”
Öndeki adam, bitkin vücudunu yıkık bir ağacın yarım gövdesine dayayıp bir dala sıkı sıkı tutundu. Bir yandan da söyleniyordu “Kahretsin! Mağara falan yok mu bu Allah’ın belası yerde?”
Nuri de aynı ağacın bir başka dalına yapışmış sağ salim kurtulabilmek için ezberindeki bütün duaları tekrar tekrar okuyor, “Amin” diye de ağlamaklı bir sesle ekliyordu sonuna.
Elektrik deşarjları, ardı ardına bir flaş gibi patlıyor; o kısa süre içinde de etrafa aceleyle göz atıp yüreklerini ferahlatacak bir umut ışığı yakalamaya çalışıyorlardı.
İki saat kadar sonra öndeki adam bir eliyle işaret edip “Şurada bir şey var!” diye bağırdı.
“Ne?”
“Biraz yukarıda. İşte!”
Nuri, bir yandan arkadaşının gösterdiği yere bakınıyor, diğer yandan da heyecanla soruyordu:
“Hani, nerede?’
“Kırk-Elli metre yukarıda.”
“Galiba gördüm.”
“O tarafa gidelim. Peşimden ayrılma sakın.”
Çamurlaşmış zemin üzerinde ve devrilmiş ağaçların arasından ilerlemek daha da tüketiyordu zavallıları. Öndeki adam her iki-üç adımda bir durup hedeflerine bakıyor; doğru yolda olduklarından emin olduktan sonra da devam ediyordu. Nuri ise arkadaşını takip etmeye çalışıyordu kendini zorlayarak. Ne de olsa iki saat boyunca fırtına ile boğuşmuşlar, sırılsıklam vücutları an be an daha da çekilmez bir yük haline gelmişti.
Yirmi dakika kadar süren temkinli ve yorucu bir tırmanıştan sonra “Çuvaldan bir duvar!” diye söylendi öndeki adam. Ağır adımlarla duvarın köşesine ulaşıp başını uzattı. Sonra da sırtını çuvallara verip soluklanmakta olan Nuri’ye döndü
“Burası da öyle! Ne garip. Çuvaldan bir kale inşa etmişler buraya!”
Bir süre daha bakındıktan sonra daha güçlü bir sesle “Bu taraf ta bir giriş var galiba.! Gel çabuk” diye bağırdı.
“Şükürler olsun diye mırıldanarak o tarafa yöneldi Nuri. Çuvallar arasındaki boşluktan geçer geçmez de iki elini göğe açıp haykırdı sevinçle:
“Şükürler olsun! Kurtulduk Yavuz, kurtulduk!”
Çuvallardan oluşmuş dört duvar arasında ahşap bir kulübe duruyordu. Birkaç saat boyunca vahşi bir yağmur altında nereye gittiğini bilmeksizin ilerlemiş iki adam için büyük bir talih sayılırdı bu. Tabi kaybettiği eşeğini bulduğu için sevinen köylününkinden daha büyük bir şans olduğu da söylenemezdi.
O sırada Yavuz kapıyı yumrukluyordu. Ancak bu vuruşlara cevap alamayınca kalan gücünü toplayıp sert bir omuz darbesiyle içeri daldı.
Kulübenin içi oldukça karanlıktı ve epey de kötü kokuyordu. Ama dışarıdaki tabloya oranla önemsenmeyecek kadar basit ayrıntılardı bunlar. Neyse ki bazı eşyalar siluet halinde de olsa farkedilebiliyordu. Tabi Yavuz, sırt çantasını karıştırıp da bir kibrit bulunca hem ışık hem de ısınma sorunu beraberce halledilmiş oldu. Zira kısa bir incelemeden sonra biraz odun ve bir şöminenin varlığını belirlemek pek de zor olmamıştı.
Her ikisi de üzerlerini tamamen çıkarıp kurumak üzere şöminenin önüne sermiş daha sonra da buldukları çuval parçalarını gelişigüzel örtünüp uyuyakalmışlardı oracıkta.
“Kalk Nuri!”
“..................”
“Sana söylüyorum, uyan artık!”
Nuri, daha göz kapaklarını kaldırmaya bile fırsat bulamadan yüzünü ekşitip sordu:
“Bu koku da ne böyle?’
“Bilmiyorum, ama gerçekten fena kokuyor..Şömineyi yakayım ben. Daha sonra da kokunun kaynağına bakarız” deyip Nuri’nin yanından ayrıldı Yavuz.
Nuri, kollarını iki yana açıp iyice gerdi vücudunu ve ağır ağır gözlerini açıp “Saat kaç?” diye sordu.
Yavuz, o sırada odunların yığılı olduğu köşede yere çömelmiş kucağına odun dolduruyordu. Nuri’ye dönerek “Sekizi on geçiyor, ama hava hala akşam gibi” dedi. Ardından da kafasını tavana dikti. “Lanet fırtına!” diye ilave etti.
‘Sabah mı olmuş yani?”
“Ne sandın. Saatlerdir uyuyoruz” diyerek şöminenin önüne çöktü. Topladığı odunları teker teker yerleştirip bir çırpıda tutuşturuverdi.
Nuri, midesinin bulanmaya başladığını hissetmişti:
“Yavuz!”
Yavuz, o esnada ateşi kuvvetlendirmeye çalışıyordu. “Yine ne var?’
“Midem kötü oldu”
“Kokudandır, istersen kapıya çık. Rahatlarsın”
Nuri, “İyi fikir” anlamında başını sallayıp doğruldu oturduğu yerden.
“Dur sana yardım edeyim” dedi Yavuz. Nuri’nin zorlandığını farketmişti.
Görünürde tuvalet ya da banyoya benzer bir yer yoktu. Sadece o ana kadar dikkatlerini çekmemiş olan bir kapı vardı.
“Bir oda daha var herhalde” diye mırıldandı Yavuz.
“Belki banyodur” dedi Nuri zorlukla.
Yavuz, bir eliyle Nuri’ye destek vermişti; ağır adımlarla kapının yanına sokuldular ve boştaki eliyle kolu çevirip ittiriverdi. Ancak kapının açılmasıyla birlikte öyle keskin bir koku yayıldı ki etrafa, Nuri olduğu yere çöküp boşaltıverdi midesini.
Yavuz ise kapının eşiğinde öylece kalakalmış; döşemenin üzerinde yatmakta olan cesede bakıyordu korku dolu gözlerle. Nuri, yeni emeklemeye başlamış bir çocuk gibi acemice sürünerek kulübenin dışına çıkıp ıslak zemine bırakmıştı vücudunu. Bir yandan soluklanıyor içerideki manzara gözleri önüne geldiğinde de yeniden kusuyordu.
Yavuz, usulca Nuri’nin yanına sokulup bir elini omzuna koydu:
“Adamı gömmemiz lazım dedi yumuşak bir ses tonuyla. Sonra da devam etti: “Şey... Bu, hoş bir durum değil, ama şu an yapabileceğimiz başka bir şey yok... Bu lanet yerden kurtulduğumuz zaman polise anlatırız olanları”
Yavuz, yeterince serin kanlı bir adamdı. Bir tüccar için biraz fazla maceraperest sayılırdı ama hem işini hem de tuhaf zevklerini beraberce götürmesini iyi bilen türden bir insandı. Henüz otuz yaşında olmasına karşın iki asra sığmayacak kadar hatıranın varlığı başka türlü de açıklanamazdı doğrusu. En büyük zevki riske girmekti. Gerçi çoğunlukla kaybederdi, ama bundan şikayet ettiği de duyulmamıştı. Zira, onu tanıyanlar “Umursamazlık” kelimesi ile ismini aynı anlamda kullanırlardı. Neyse ki babası, hatırı sayılır ölçüde bir miras bırakmıştı Yavuz’a.
Oysa Nuri, oldukça farklı bir insandı Yavuz’a göre. Farklılığı, beceriksizliğinden ve çekingenliğinden kaynaklanıyordu. O güne kadar elde ettiklerinde ya şansının ya da eş-dost çabasının rolü vardı; kendisinin değil. Babasının aşırı otorite düşkünlüğü, sesini içine yöneltmesine ve kendince gerçeklerle avunmasına neden olmuş olabilirdi ama sebebi her ne olursa olsun alışılmadık ölçüde pasif bir insandı. Yavuz gibi birkaç samimi arkadaşı dışında kimseyle kendi başına diyalog kurabilecek kadar yetenekli (!) de değildi kendi deyimiyle. Yavuz’un yanında sıradan bir işçi olarak çalışıyordu, fakat Yavuz onu çocukluğundan beri tanır, sever ve korurdu.
Yavuz, cesedi tek başına gömmek zorunda olduğunu biliyordu. Zira, Nuri’nin böyle bir işi hayalinde bile yapamayacağına rahatlıkla bahse girebilirdi.
“Ben şu gömme işini halledeyim” deyip kulübeye döndü.
Son pencereyi de kapattıktan sonra şöminenin hemen kenarına bağdaş kurmuş kıpırdamaksızın odunları seyreden Nuri’nin yanına çöktü.
“Pek koku kalmadı, değil mi?”
“Evet kalmadı” dedi Nuri, belli belirsiz. Yavuz, arkadaşının cansız bakışlarına pek yabancı sayılmazdı. Ancak yine de bir parça olsun onu rahatlatmak ihtiyacı hissediyordu. Aslında bunun bir yararı olmayacağını da biliyordu; çünkü bir kez içine kapandı mı, onu tekrar açmak zaman isteyen bir işti.
“Şey... Şu fırtına biter bitmez eve döneriz. Sıkma canını. Unutulur gider bunlar.”
Nuri’nin aklı hala adamdaydı.
“Kimdi acaba” diye mırıldandı mekanik bir sesle.
“Adamın biri işte! Üzerinden kimlik çıkmadı. Aslına bakarsan saatinden başka hiç bir şeyi yoktu... Belki odasında bir şeyler bulabilirim”
Nuri, ters ters baktı önce. “O, bir insandı” diye de ekledi sonuna. Yavuz sinirlenmişti “ Tabi ki insandı! Bir gün gelir insanlar ölürler. Onun zamanı da gelmiş olmalı, Hem söylesene O’nu biz mi öldürdük?”
“Hayır”
“O halde mesele yok. Allah rahmet eylesin”
Kızan, bu sefer Nuri olmuştu “Sana göre her şey çok basit, değil mi?” Ama Yavuz’un tartışmaya hiç niyeti yoktu “Evet, basit” diyerek ayağa kalktı.
“Ben o odaya gidiyorum. İhtiyacın olursa çağır beni” deyip ayrıldı oradan. Aslında amacı, kendisini toplaması için Nuri’ye zaman tanımak ve ölen adam hakkında biraz bilgi edinmekten başka bir şey değildi.
Nuri’nin kafası alabildiğince karışıktı. Önce bir fırtına ve arkasından da bir ceset. Halbuki sadece eğlenceli bir dağ gezintisi yapmayı planlamışlardı ve akşam olunca da sevgili karısının yanına dönecekti.
Evleneli daha bir ay bile olmamıştı. Ta ilkokuldan beri aşıktı Necla’ya. Aynı sokakta oturuyorlardı. Ama doğrusu Necla’nın Nuri’ye yüz verdiği falan da yoktu. Dahası Nuri’nin adı geçtiğinde “Salak şey!” diyerek dudak bükerdi her defasında. Ancak Nejla, kimseleri beğenmeyip de evde kalma bunalımına girince Yavuz’un sinsi planları işlemiş ve oldu bittiye getirilmişti her şey. Eğer iş Nuri’ye kalsaydı değil evlenmesi Nejla’ya beş metreden fazla yaklaşabilmesi bile mümkün olmazdı.
Şimdi Nuri için önemli olan bir an evvel eve dönmekti Daha bir gün geçmiş olmasına rağmen bir asırdır ayrıymış gibi özlemişti karısını.
Yavuz, önce kafasını uzattı kapı pervazından. Bir süre şöminenin önünde çuvallara sarılmış Nuri’nin anlamsızca öne arkaya sallanışını izledi donuk bakışlarla. Sonra da “Nuri, sanırım bir mesele var” dedi kekeleyerek.
Nuri, ani bir hareketle başını o yöne çevirdi. Zira Yavuz’un bir mesele var demesi, gerçekten bir mesele var demekti.
“Ne meselesi?” diye sordu çekinerek.
“Şu ölen adam var ya...”
Nuri sabırsızlanmıştı “Ne olmuş ölen adama?”
“Gömmeden önce kolundan çıkardığım bir saat vardı” deyip parmağıyla işaret etti “İşte orada... Sehpanın üzerin de duruyor. Onu alıp buraya gel lütfen”
Nuri, daha önce Yavuz’u hiç bu kadar donuk, bu kadar tedirgin görmemişti. Bu, ister istemez daha da ürkütmüştü onu. Saati alıp korku dolu adımlarla odaya yöneldi.
Yavuz, iki mumun aydınlattığı odada bir iskemleye çöküp derin düşüncelere dalmıştı bile.
Sesi titreyerek “Geldim” dedi Nuri.
Yavuz, derin bir nefes alıp yavaşça başını kaldırdı. Ardından da kararlı bir biçimde sordu:
“Zaman ne?”
Nuri şaşırmıştı. Saati mumlardan birine yaklaştırıp “Onbire yirmi var” diye cevapladı. Yavuz, başını iki yana sallayıp “Hayır onu sormadım, Tarih ne?” diye yineledi sorusunu,
Nuri iyici afallamıştı “Şaka mı ediyorsun?”
“Tarih ne!” diye yineledi. Nuri, önce dudaklarını büktü sonra da düğmelerle oynayıp tarihi yazdırdı ekrana. “18.Nisan.2014” dedi gülerek.
Yavuz ise bu cümleyle birlikte sinirlerinin daha da gerildiğini hissetmişti “Nasıl olur bu?” diye bağırarak ayağa fırladı. Nuri, endişeli gözlerle izliyordu arkadaşını.
“Anlayabilmek çok zor!” diye tekrar tekrar söyleniyordu, Yavuz.
“Neler oluyor Yavuz?”
Yavuz, bakışlarını Nuri’nin heyecanlı gözlerine çevirip “Sanırım, 2014’deyiz. Çağ atladık yani” dedi.
“Bu saatte 2014 yazıyor diye mi? Adamı gömene kadar kimbilir ne kadar ıslanmıştır.”
Yavuz, yeniden iskemleye çöküp “Diyelim ki o saat ıslandı. Peki bu dergiler, bu gazeteler de mi ıslandı?” diye sordu esrarengiz bir üslupla. O sırada somyanın üzerinden aldığı birkaç gazete ve dergiyi masaya koyup Nuri’ye doğru itmişti.
Bir süre sonra “Aman Allah’ım!” diyerek irkildi Nuri. Ağlamaklı bir sesle mırıldanarak “Şubat 2014 sayısı!” dedi ardından da.
“En eskisi Haziran 2012 tarihli” dedi Yavuz.
Nuri, neye uğradığını şaşırmıştı. Gelişigüzel hareketlerle tüm dergi ve gazetelerin yayın tarihlerini kontrol etti. Ciğerlerini patlatmaya çalışırcasına bağırdı “Saçmalık bu!” ve hepsini süpürüverdi elinin tersiyle.
“Saçma olduğunu biliyorum” diyerek derin bir nefes aldı Yavuz. Sakin bir biçimde “Ama ne yazık ki öyle” deyip yerde duran bir konserve kutusunu gösterdi:
“Üretim tarihi ağustos 2013. Yazdıklarını okudum, ölen adam bir politikacıymış.”
Sağ tarafındaki sehpaya uzanıp kalınca bir defter aldı eline masanın diğer ucunda bir buz kitlesi gibi ayakta duran arkadaşının önüne koydu.
“Hatıralarını yazmış. Hepsi var burada.”
Nuri şuurunu kaybetmiş gibiydi “Yerin dibine batsın anıları!” diye haykırarak yere kapaklandı. Hem hıçkırarak ağlıyor hem de “Mahvoldum... Mahvoldum ben” diye tekrarlıyordu durmadan.

***

Yavuz, Nuri’yi şöminenin kenarına kadar taşımış ve inceleme yapmak üzere odaya geri dönmüştü. Son yıllara ait dergileri okudukça daha garip bir heyecan duyuyor; daha bir meraklanıyordu, zira geçen onca zaman içinde akıl almaz olaylar yaşanmıştı dünyada.
Nuri ise ne baygındı ne de kendinde. Ancak gerçek olan, bunca fırtınaya uzun süre dayanabilecek kadar güçlü bir ruha sahip olmadığıydı. Ve hepsinden önemlisi bir daha Necla’yı göremeyecek oluşundan duyduğu dayanılmaz acıydı. Bir yandan çocuk gibi ağlamaya devam ediyor, öte yandan da beddualar yağdırıyordu kaderine.

***

Yavuz, elinde bir cihaz ile Nuri’nin yanına geldi. Aleti nazikçe yere bıraktıktan sonra topukları üzerine çöküp dikkatli gözlerle incelemeye ve düğmelerini kurcalamaya başladı. Bir taraftan da yorum yapıyordu kendi kendine: “Bir radyo olsa gerek. Belki daha pek çok fonksiyonu vardır... Ne de olsa 2010 yapımı”
Bir süre uğraştıktan sonra çalıştırmayı başardı. Parazitler arasında kısa bir gezintiden sonra heyecanlı bir ses yakaladı:
“Doğuda yeni gelişme olmadı, sevgili dinleyiciler. Ama güneydeki çatışmaların şiddeti dün öğleden itibaren artmaya ve civar ülkelere de yayılmaya başladı. İki gün önce varılan ateşkesin Almanların bir zaman kazanma oyunu olduğu da anlaşılmış oldu böylece. Toplama kamplarındaki vatandaşlarımızın açlık ve hastalık tehlikesi ile karşı karşıya bulunduklarını artık Almanlar da inkar etmiyorlar. Umarız 2008’de yaşanan trajedi bizim ülkemizde de yaşanmaz.
Sokağa çıkma yasağı üç ay daha uzatıldı. Bugün Alman karargahından ‘Dışarıda görülecek sivillerin mazeretsiz vurulacağı’ şeklinde bir açıklama yapıldı.
Sevgili dinleyiciler, yayın yerimizin tespiti tehlikesinden dolayı yayını kesiyoruz. Bizi barbar Almanların zulmünden koruması için hepinizi Allah’a dua etmeye çağırıyoruz.”
İkisi de soluk almadan dinlemişlerdi haberi. Yayın bitince Nuri. ağlamaklı bir sesle sordu:
“Ne demek bu?”
“5.Dünya Savaşa” dedi, Yavuz.
“Biz nasıl zaman atladık?” diye sordu Nuri, ama sorudan çok isyanımsı bir hava vardı cümlesinde.
“O elektrik deşarjları sırasında olmuş olmalı. Başka bir açıklama gelmiyor aklıma”
Nuri, Yavuz’un koluna sarılıp “Gidelim buradan.Gidip Necla’yı bulalım” dedi yalvarırcasına. Yavuz, arkadaşının elini tutup “Mümkün değil” anlamında başını salladı. Sonra da ‘Sen de duydun. Almanlar dışarıda kimi görseler vuracaklarmış. Buradan ayrılamayız, Nuri. Hem biz 1991’de değiliz artık. Nejla da diğerleri de çeyrek yüzyıl geride kaldılar... Çok üzgünüm” dedi.

***

Aradan tam iki gün geçmişti. İki uzun gün.
Yavuz, adamın odasına kapanmış, bulduğu herşeyi okuyor. kendince notlar alıyor ve ara ara da masanın etrafında yürüyüşe çıkıp ya öğrendiklerini tekrar ediyor ya da ilginç varsayımlar üretiyordu. Ne de olsa hiç yaşamadıkları bu yirmi üç yıl içinde çok şey değişmiş olmalıydı dünyada. Nelerin değiştiğini öğrenmek için de okumaktan başka çare yoktu. Neyse ki olan biteni ayrıntılarına kadar incelemiş bir politikacının hatıra defteri vardı. 1991’den bugüne; yani 2014’e kadar yeterince kayıt olduğu söylenebilirdi.
Nuri ise her zamankinden daha bir sessiz daha bir donuktu. Ve hemen kenarına bağdaş kurduğu şömineye hedeflemişti anlamsız gözlerini. Bir yandan da sallanan sandalye gibi sallanıyordu ağır ağır. Her geçen saat bir kapısını daha kapatıyor, biraz daha uzaklaşıyordu dış dünyadan. Bazen aynı türden cümleleri fısıltı halinde tekrarlıyor sonra da derin bir iç çekip gözlerini yumuyordu bir kaç saniyeliğine. “Yaşamın ne anlamı var ki artık” diye de ekleyiveriyordu sonuna.
Yavuz, zaman zaman Nuri’nin yanına gelip öğrendiklerini aktarıyor “Bunları bilmek zorundayız. Bundan sonraki yaşamımız buna bağlı’ diye de sıkı sıkı tembihliyordu. Ders bitince de tekrar hatıra defterine koşup yeni çağını yakalamak için sabırsızca çeviriyordu sayfaları.
Halbuki Nuri için durum öyle başkaydı ki. Daha dört hafta önce evlendiği sevgili karısı Necla acaba neredeydi, ne yapıyordu, yoksa ölmüş müydü? Hem ölmemişse bile onca yıl Nuri’yi bekleyecek değildi ya. Bir ismi unutmak için yeterince zaman geçmiş sayılırdı: Yirmi üç yıl!.. Ya da çeyrek asır!.. Kendi çağın da bile doğru dürüst yaşayamamış beceriden yoksun bir adamın, bu çağda elinden ne gelirdi ki? Zavallı Nuri’nin kafasında dönüp duran ve cevaplayamayacağı sorulardı bunlar. Her biri bir diğerinden daha ürkütücü birer hayalet gibi bir anda beliriyor, bir çıkmaza doğru kovalıyordu Nuri’nin aklını.
Yavuz, yine gözleri parıldayarak çıkmıştı odadan. Çabuk adımlarla şöminenin yanına kadar gelip her zamanki yerine çöküverdi. Ardından da bilmem hangi yıla ilişkin olayları anlatmaya koyuldu. Bir yandan da farkında olmadan el-kol hareketleri yaparak geçmişi kendince canlandırıyor daha bir heyecanlandırıyordu kendini. Oysa Nuri’nin aldırdığı bile yoktu. Kafasındaki karmaşıklığın altında an be an daha da ezildiğini hissediyor ve olası bir çarenin çaresizlikten daha acı verici olacağına inanıyordu. Mazide yaşayacak bir ruh ile gelecekte bulunacak bir beden arasında vicdanını rahat ettirecek bir köprü kurulabilir miydi?
“Kes artık, dinlemek istemiyorum bu saçmalıkları” diye bağırdı Nuri. Gözleri şeytanı bile ürkütecek kadar keskin bakıyordu o esnada.
Yavuz irkilmişti “Tamam. kesiyorum” dedi usulca. Nuri başını ağır ağır yanmakta olan odunlara çevirdi yeniden ve sakin bir sesle “Anlamıyorum” diye birkaç kez söylendi.
“Anlamaya çalışıyorum” dedi, Yavuz temkinli bir şekilde. Nuri, kafasını iki yana sallayıp “Hayır. beni anlayamazsın sen” dedi hüzünlü bir tonda. Bir iç çekip sözüne devam etti “Herşeyimi kaybettim artık. Hayata yeni baştan başlayabilecek kadar güçlü bir insan değilim ben.” Yavuz beklemeden söze girdi “Başka çaremiz yok, Nuri. 1991’de değiliz. Tarih şimdi 2014 ve biz yaşamak zorundayız”
Nuri dudaklarını büküp başını iki yana salladı tekrar. “Beni yalnız bırak lütfen” diye mırıldandı sonra da.
Nuri’yi daha önce de çaresizliğe düşmüş olarak pek çok defa gördüğünden, tavrını fazla önemsemedi. “Zamanla alışır nasılsa” diye içinden geçiriyor; onu kendi haline bırakmayı tercih ediyordu.
Yavuz’un diğer odaya çekilip tarih çalışmaktan başka bir seçeneği yoktu.
Odadaki tek sandalyeye oturup dirseklerini masaya koydu. Başını da iki eli arasına alıp savaş haberleri ile dolu satırlara dikti gözlerini. Okuyor ve ardından da not alıyordu önündeki sayfalara. Niyeti şu an hangi durumda olduklarını anlamaktan başka bir şey değildi; zira ömrünün sonuna kadar bu kulübede hapis kalamayacağını biliyordu. Anne ve babası öleli 1991’deyken bile epey zaman olmuştu. Evli olmadığından ve arkadaşlarını fazlaca önemsemediğinden düşünmesi gereken pek kimse yoktu. Ayrıca, zaman atlamış olmak, rahatsızlıktan çok heyecan veriyordu ona. Ama yine de, heyecanı dindiğinde uyanacağı bir rüya olmasını da tercih ederdi.
O sırada, sandalyesinin arkalığına iyice yaslanmış kendi kendine konuşuyordu:
“Bir çıkış yolu olmalı, ama ne?... Şu işe bak, şimdi de fırtına dinmesin diye dua ediyorum. Havalar düzelirse, Almanlar burayı kolayca bulurlar bu da iyi olmaz..Hem şu ölen adam, onca çuvalı laf olsun diye taşımadı ya buraya! Demek ki Almanlar, yakınlarda bir yerdeler. İyi de, bir bariyer oluşturmasının nedeni ne? Tek bir silah bile yok kulübede. Belki de bir bombanın etkisini falan azaltmak içindir. Kimbilir belki de bu çağa ait bir başka sebebi vardır... Bundan hiç bahsetmemiş ki lanet herif. Her neyse, şimdi düşünülmesi gereken, bu durumdan nasıl kurtulacağımız. Bir yolu vardır mutlaka. Çözmek zorundayım”
Hemen hemen iki saat olmuştu ki kulübenin kapısı, gıcırtılar içinde arka arkaya çarpmaya başladı. Bu da daldığı derin düşüncelerden çekip alıvermişti Yavuz’u. “Kapıyı iyice kapatmıştım halbuki” diye mırıldandı. Sonra da oturduğu yerden doğrulup kontrol etmek üzere odadan çıktı. Nuri odada değildi. Şaşkın bir ifadeyle “Nerede bu adam?” diye sordu kendi kendine. Ancak dış kapıya doğru yöneldiğinde gözleri faltaşı gibi açılmış halde dondu bir süre. Nuri birkaç metre dışarıda hiç hareketsiz, yüzükoyun yatıyordu.
“Aman Allah’ım!” dedi, Yavuz panik içinde. Ve soluğu arkadaşının yanında aldı. Zavallı Nuri’yi sırtüstü çevirdi hemen ve ardından da gözlerini yumup haykırdı “Ne yaptın sen geri zekalı!”
Nuri’nin karnına bir bıçak saplıydı ve yüzünde tuhaf bir gülümseme vardı. Yumruk haline gelmiş elinde de uzunca bir plakanın iki ucu taşıyordu dışarıya. Yavuz arkadaşının kilitli parmaklarını zorlukla açıp plakayı aldı. Bir yandan ağlıyor diğer yandan da plakanın üzerindeki tek cümleyi okumaya çalışıyordu nemli gözlerle. Elleri öylesine titriyordu ki bir-iki defa yere düşürdükten sonra tamamlayabildi cümleyi:
“Ruh bedene değil. beden ruha uymalı.” Plakanın şöminenin üzerindeki eski tip bir vazoya dayalı durduğunu hatırlamıştı bir anda. O zaman da dudak büküp “Salaklık bu!” diye geçirmişti içinden. Ama şimdi, şuursuzca haykırıyordu arkadaşının cesedi üzerine kapanmış halde. “Salak!”

***

Yavuz, ellerini arkasında birleştirmiş, bir sağa bir sola yürüyordu kulübenin içinde. Yüz ifadesi, hesap sormak için karısının eve dönmesini bekleyen öfkeli bir kocayı andırıyordu. Nuri’nin intiharı ile serinkanlılığını yitirmiş ve hemen bu kulübeden kurtulması gerektiğine şartlamıştı kendini. Aksi taktirde sonunun Nuri’ninki gibi olabileceğine ihtimal vermeye başlamıştı.
Fırtına da neredeyse ilk günkü kadar şiddetlenmiş; yine inletmeye başlamıştı ortalığı. Ama bu gürlemeler, Yavuz’ un kafasında çakan şimşeklere oranla ancak bir böceğin ayak sesleri kadar güçlü sayılabilirdi.
Yavuz, dolanmayı bırakıp şöminenin önüne, Nuri’nin yerine çöktü. Şeytani bakışlarını alevler içindeki odunlara çevirip mekanik bir sesle söylenmeye başladı:
‘Burada kalamam.Yiyecek iki güne kalmaz biter. Açlıktan ölmek ya da bunalıma girip intihar etmek ile dışarıda askerler tarafından öldürülmek arasında fark yok. Nuri öldü, işte. Dışarıda, en azından yaşama şansım var. Evet, evet. En iyisi bu: Fırtına dinince yola çıkmak”
Bir an durup yüzünü buruşturdu “Tabi ya!” diye bağırarak ayağa fırladı. Kapıyı hafifçe aralayıp göğe baktı önce. Ardından da sırtını duvara yaslayıp “Fırtına sırasında zaman atladığımıza göre, bu yeniden gerçekleşebilir. Belki kendi zamanıma dönme şansım bile vardır” deyip kulübenin içine bakındı son kez ve derin bir soluk alıp Nuri’nin mezarına kadar yürüdü “Ben gidiyorum. Belki yakında görüşürüz, dostum. Kendine dikkat et’ deyip ağır adımlarla çuvaldan duvarın dışına çıktı. Ardından da geldikleri yöne doğru koşmaya başladı.
Her tarafı inleten gümbürtüler ve ışık oyunları arasından ilerlemeye çalışıyordu. İlk günkü kadar şiddetliydi yağmur. Bazen çamura saplanıyor bazen de dallara takılıp düşüyordu ama her defasında yeniden fırlayıp inatla eteklere doğru koşuyordu.

***

Biraz ötede çalıların arkasından yarısı görünen bir araba farkedince durup temkinli adımlarla o tarafa yöneldi. “Bu, benim arabaya benziyor... Galiba böyle bir yere bırakmıştım” diye geçirdi içinden. Çalıların arkasına gizlenip önce etrafı kontrol etti. Sonra da arabayı daha net görebilecek şekilde yaklaştı dikkatle.
“Arabam!... Bu benim arabam!”
Arabasının yıllardır aynı yerde ve tertemiz kalmış olmasını da garipsemişti. Beklemeden kapıyı açıp koltuğa yerleşti. Birkaç saniye öylece oturup “Tabi ya!” diyerek araç telefonuna sarıldı. Ezbere bildiği bir numarayı, bir arkadaşının numarasını tuşladı süratle “Haydi çık, birisi çıksın ne olur” diye de yalvarıyordu içinden. Her sinyal sesiyle yüreği daha da hızlanıyordu.
“Alo?’ dedi bir ses.
Yavuz, heyecanla sordu “Rıza?”
“Evet benim... Hey, dur bir dakika Yavuz, sen misin yoksa?”
“Rıza, söyle bana hangi yıldayız?”
Rıza şaşırmıştı “İyi misin sen?”
“Cevap ver bana!”
“1991’deyiz tabi ki” diye yanıtladı, Rıza. Ardından da devam etti “Neredesin kaç gündür? Nuri de yok ortalıkta” Yavuz, ahizeyi yerine koyup derin bir soluk aldı.
“Başaracağımı biliyordum” diye bir kaç kez bağırdı, deli gibi.

***





(İki gün sonra kulübenin önü)
Bir köylü, parmağıyla işaret edip “İşte burası” dedi. Yaşlıca bir adam ve orta yaşta bir kadına gösteriyordu kulübeyi.
“Gerisini biz hallederiz. Siz burada bekleyin” dedi yaşlı adam. Önde kadın olmak üzere kulübeye girdiler. Kadın, içeriyi kolaçan ettikten sonra “Dışarı çıkmış olmalı” diye mırıldandı.
Yaşlı adam, kadına dönerek “Hayatım boyunca tanıdığım en garip insan, sizin babanızdı” dedi gülümseyerek.
“O halde siz şanlısınız”
Yaşlı adam şaşırmıştı “Neden öyle söylediniz ?”
“Ben, babamı hala tanıyabilmiş değilim de ondan”
“Anlıyorum” diyerek başını salladı yaşlı adam. O sırada, kadın babasının çalıştığı odaya girmiş etrafı inceliyordu. Masanın üzerindeki dergilerden birini alıp yaşlı adama döndü:
“Bu da ne böyle?”
Yaşlı adam bir kahkaha atıp alaylı bir biçimde sordu:
“Nedir sizi hayrete düşüren?”
“Derginin tarihi. Şubat 2014 yazıyor.”
Adam sandalyeye çöküp gülümsedi “Babanızın bir prensibi vardır. Birisi gibi düşünebilmek için onun ayakkabılarını giymek gerekir.”
Kadın, meraklanmıştı “Açıklar mısınız, lütfen”
“Aslında bunu size açıklamamalıyım. Babanıza bu konuda söz vermiştim de. Yani eseri bitene kadar. Ama nasılsa burayı gördünüz artık.” Adam, yavaş hareketlerle piposunu yakıp devam etti. “Bu, babanızın en son kitabının taslağı.” O sırada, adamın hatıra defterini gösteriyordu parmağıyla “Takdir edersiniz ki oldukça saygın bir bilim-kurgu yazarıdır babanız. Ve o, der ki: Ruh bedene değil, beden ruha uymalı”
Kadın, adamın sözünü kesti “Sanırım anladım. Yani bu dergileri özel olarak bastırdı. Sırf kendini konuya adapte etmek için.
“Öyle” dedi yaşlı adam. Arkasından da devam etti “2014 yılına kadar yaşandığını varsaydığı olayları yazmaya karar vermişti. Bu sebeple de güya o yıllara ait olan bu dergi ve gazeteleri hazırlattı. Tabi tek nüsha basıldı bunlar. Hatta bir firmaya, özel olarak içinde üç aylık kayıt olan radyoya benzer bir alet de yaptırdık.”
Kadın gülmeye başladı “Bu adamın çocuktan farkı yok” diye de ekledi.
“Dedim ya sizin babanız garip bir adam diye. Kitabın sağlayacağı gelirin belki de iki katını bu kulübe ve düzeneğe harcadı”
Kadının yüzü birden ciddileşmişti “Ama biliyorsunuz; babam kalp hastası. Böyle bir yerde yardıma ihtiyacı olsa ne olacak?”
Adam, dizlerinden destek alıp ayağa kalktı.
“Bunu ben de söyledim, ama anlamış olmanız gerekir ki onun yüreği göğsünde değil. kafasının içinde atıyor. Öyle bir adamı asla durduramazsınız güzelim”
O sırada köylülerden biri şaşkın ama korkmuş bir ifadeyle içeri girip yaşlı adama döndü:
“Şey... Dışarıda iki mezar var efendim.”

Kanka Bot
22-12-05, 02:15
Bu akşam yıldızlar vedalaşırken kalabalıklarla, gene beni unuttular sanırsam.Gündüzümü gece bıraktılar. Evet tam 23 sigara yanığı var halımın üzerinde. Zaten gerisi demli çay lekesi. Ellerimin hainliği bu bana. Ben unuttum onu, ellerim unutmadı. Özleme diyorum. Titreme diyorum, dinletemiyorum.

Dur ellerim.
Dur titreme artık!
Titreme !
Bırak şu şiir bitsin.
Adını bile yazamadım.
Özlüyorsun biliyorum.
Bir şey yapamam artık.
En son Ankara plakalı bir otobüste bıraktık onu.
Ne o otobüs geçer bu duraktan
Ne de ben beklerim onu ,
Senin beklediğin gibi.
Dur artık ellerim.
Titreme!

--Vay gömleklerimde ütüsüz olduklarını hatırlatmasalar bana her aynaya bakışımda. Ne çabuk unuttular paketinden yeni çıkmış jilet gibi ütülediğim günleri. Mavi gömlek en çok sana kırgınım. Saatlerce uğraşırdım seni ütülemek için. Bir türlü düzelmezdin. Az mı elimi yaktım senin için?

-- Her şey üstüme geliyor bugün. Daha geçen hafta tozunu aldım. Ne çabuk temizlik istiyorsunuz . biraz da tozları düşünün. Bırakın özgür kalsınlar. Siz istermiydiniz, bir toz bezine tutsak edilmeyi? Bencilsiniz, bencil.

--Şampuan efendi senin buzdolabında ne işin var. On gün önce de aramıştım seni, demek buradaymışsın. Bir sıkımlık canın kalmış zaten. Elimde kalacaksın bir gün. Dua et saçım daha fazla kaşınmasın.

--Beyaz peynir ne bu halin, bozmuşsun gene kendini. Dedim sana evde başka bir şey yok. Şimdi dışarı çıkarım üzerine bir kaşar getiririm görürsün. İçin rahat değil mi? Biliyorsun meteliğe kurşun attığımı.

--Çorap kardeş ikizin nerde? Saklambaç mı oynuyorsunuz? Elma dersem çık armut dersem çıkma. Söz çıkarsan bu akşam balkonda havalandıracağım sizi. Nefes alacaksınız biraz. Bana yapmayın bunu kokunuza dayanmak o kadar kolay mı? Bütün kahrınızı ben çekeyim, sizin yaptığınıza bir bakın. Çık artık.

-- 24 oldu işte, sana titreme dedim. Dinlemezsin ki beni. Ne oldu şimdi. Aklına gelir misin ki? Seni hatırlar mı, özler mi sanıyorsun? Bırak dedim artık, yeter. Evlenmiş o, evlenmiş. Kime diyorum. titreme artık. Dur !

Kanka Bot
22-12-05, 02:17
Eski Japon kültürüne göre parıldayan her şey değersiz ve bayağı kabul edilirdi.Yeni bir fincan veya vazo, ürküntü verirdi. Çünkü parlayan bir nesne yenidir ve yeni olduğundan henüz kullanımının ona kazandırdığı soylulukla değer kazanmamıştır.Eskimiş, pek çok kez çay içmekten ötürü kararmış bir fincan, bizimle yaşamış, sabrımızı ve özenimizi aktardığımız bir eşyadır ve zamanla hem bizim huyumuzu, hem duygularımızı yüklenmiş ve bize hizmet ederek bunun karşılığını vermiştir.Uzun süreli bir dostluk zamanın kararttığı bir fincanınkiyle eş değerde izler taşır.Gündelik eşyalarda da, arkadaşlıklarda olduğu gibi çatlaklar ve gölgeler bulunur.Bir fincanı firlatıp atmamak ve bir arkadaşı yaşantından uzaklaştırmamak için sabır ve sadakat gibi son derece önemli, ama artık pek sık rastlanmayan iki duyguya gereksinme vardır.Sabır, yüklendiği rol gereği bir tuğlaya, sadakat ise bir köke benzer. Sabır acelenin, sadakat ise tüketimin panzehiridir.Bu iki duyguyu fiziksel bir imge olarak düşünürsek,

Kanka Bot
22-12-05, 02:19
Bir zamanlar, dalgaların sonsuza kadar sakinliğe mahkum olduğu bir koyda, geçimini denizin incilerinden sağlayan bir köy vardı. Köy, doğanın yer göstermesiyle masmavi okyanus ve yemyeşil orman arasında kalan, altın sarısı bir kumsalda kuruluydu. Evlerse, bu muhteşem güzelliği bozma endişesiyle kumsala inci bir kolye gibi düzgün sıralanmıştı.
Bu köydeki bütün evler ve kayıklar birbirinin aynıydı. İnsanlarda öyle… Yüzyıllardır denizden esen rüzgar, insanları hep bir örnek yontmuş ve güneş, tenlerini hep aynı renge boyamıştı. Bu yüzden, köye gelen yabancıların köyü büyük bir aile sanmalarına şaşmamak gerekir. Tüccarlar, çoğu zaman, karıştırıp yanlış kapıyı çalarlar hatta yanlış kişilerle pazarlığa bile tutuşurlardı. Gelin görün ki hiç kimse onlara benzerliklerini kabul ettiremezdi. Hatta şaşırıp da birine başka bir isimle hitap etseniz, ona hakaret etmiş gibi azarlanmaktan kurtulamazdınız. Durumu düzeltmek için tek yapmanız gereken şey; aslında kendisinin ne kadar da farklı olduğunu söylemenizdir. Bu kez de, saatlerce, bu farklı yaratmak için ne kadar çok uğraştıklarını dinlemek zorunda kalırdınız. Sözün kısası, köydeki herkes herkesten nefret ederdi. Ama ne gariptir ki, bir örnek olan nefretleri bile benzerliklerini güçlendirmeye yarardı.
İnsanları bir arada gülüşürken görmek imkansızdı. Zaten beceremezdi de… Yüzlerinin küçümsemeye hazır çizgileri, gülmeye çalıştıklarında ancak hasetçi bir ifadeyle kasılıp kalırdı. Sözlüklerindeki ‘yücelmek’ kelimesinin karşılığı çoktan ‘diğerlerini alçaltmak’ olarak değişmişti. Tıpkı, bir zamanlar Bilge Dedenin anlattığı ‘On Dağ’ hikayesinde olduğu gibi:
Hikayeye göre birbirinin eşi olan on dağ varmış. Bu dağlar dünyanın en yüksek dağlarıymış. Boyları aynıymış ama hiç birinde ‘en büyük’ olma sevdası yokmuş. Zaten dağ olmanın sırrı mütevazı ve ketum olmakmış. Çünkü tabiat, sırlarını ancak güvendiği dağların içinde saklarmış.
Günlerden bir gün tepelerinde Zümrüdüanka kuşu görünmüş. Dev kanatlarıyla üstlerinde süzülüp duruyormuş. Maksadı dünyanın en yüksek dağını bulmakmış. Yuvasını ancak dünyanın en yükseğine kurabilirmiş. On dağı görünce aradığını bulduğunu anlamış, anlamış ama hangisinin en yüksek olduğuna bir türlü karar verememiş. Bir sağlarından bakmış, bir sollarından… Bir milim fark bile görememiş. Bir de dağların kendisine sorayım demiş:
“Ey yüce dağlar! diye seslenmiş. Söyleyin bana hanginiz daha yüksek?”
Dağlar önce şaşırmışlar kendilerine seslenen sese; çünkü Davut Peygamberden beri hiç kimseyle konuşmamışlar. Ama bakmışlar ki bu Zümrüdüanka Kuşu, “ne sorarsın” diye karşılık vermişler, tok sesleriyle.
“En yüksek dağı ararım,” demiş Zümrüdüanka. “Kimse o dağ söylesin bana. Yuvamı onun üzerinde kuracağım…”
Ve devam etmiş:
“Ne mutlu ona ki benim yavrularımı üstünde barındıracak; ismi masallarla, efsanelerle anılacak; yiğitlerin rüyası, aşıkların sevdası olacak ve hiçbir dağ ondan daha yüce ve daha şanlı olmayacak…”
Bu sözler dağların içine zehrini akıtmış. Hepsi o dağ ben olsam diye iç geçirmiş. Açıp gözlerini bakmışlar, kim ki o dağ diye. Ama kendileri de bir fark görememişler. Sonra tüm güçleriyle gerinmişler, belki biraz uzayabilir miyim diye… ne yazık ki çabaları boşunaymış; bir milim bile yükselmek, binlerce yıl demekmiş.
Bakmışlar ki görünüşte bir fark yok, farkı içlerinde aramışlar. Sahip oldukları sırları hatırlamışlar birer birer. Hepsi de tabiatın en nadide sırlarıymış. Zihinlerinde evirip çevirdikçe iyice kanaat getirmişler ki o dağ olsa olsa ben olurum! Bir daha baktılarında, artık diğerleri küçük görünmüş gözlerine. Zaten kibrin merceğinde her şey küçük görünürmüş. Bağırmışlar hep bir ağızdan: “Vallahi benim o en büyük!” diye.
Sonra başlamış aralarında bir büyüklük kavgası. Daha önce kim görmüş koca dağların mahalle kavgası ettiklerini! Ama hırslarından açmışlar ağızlarını yummuşlar gözlerini. Sırlarını bağıra çağıra açık etmişler evrene. İşte o an toprakları gevşeyivermiş. Kayaları çakıl taşı gibi sapır sapır dökülüyormuş! Meğer topraklarını bir arada tutan şey ketumluklarıymış.
Savrulup gitmişler rüzgarla. Artık hiç biri dünyanın en yüksek dağı değilmiş, ama oralar dünyanın en büyük çölü olmuş. Zümrüdüanka kuşu da çekmiş gitmiş, yuvasını Kaf Dağına kurmuş.
Bu hikaye anlatılmayalı uzun yıllar olmuştu köyde; çünkü köyün Bilge Dedesi yıllar önce çekip gitmişti buralardan. Dayanamamıştı insanlarının bu kadar çirkinleşmelerine.
İyi başlayıp kötü biten masallar gibi, en baştan beri her şey böyle kötü değildi tabi ki…
Önceleri, bir evde bir çocuk ağlasa bütün anneler koşar, biri diğerinin hakkında kötü düşünse gidip özür dilerdi. Gözlerinde güneş parçacıklarını, yüzlerinde ormanın huzurunu görürdünüz. İnsanlar, aynı kayaya tutunmuş bir avuç midye gibi yaşar, aynı denizden bulduklarını aynı sofrada yerlerdi. Doğanın verdiği her şey herkesindi. Neleri varsa paylaşırlardı. En çok da sevgilerini…
Her gece, kumsalda yakılan ateşin etrafında daire olurlar, ışığı aralarında tutup karanlığı arkalarına atarlardı. O gün topladıkları istiridyelerden inci ararken saatler sessizlik içinde geçer, gündüzden topladıkları baharatlı duyguları yüreklerinde demlenmeye bırakırlardı. Çükü her şey gece olunca demlenmeye başlardı; orman, deniz ve toprak buram buram kokardı. Huzur yüzeyden derinlere çöker, orada tortulaşır. Böylece, yaşamın incisi büyürdü ağır ağır.
Keşke her şey böyle ağır ağır devam etseydi!
Bir gece içlerinden biri “Neden büyük bir şenlik düzenlemiyoruz! dedi.
“Ne iyi olur! Dedi başka biri. Dostluğumuzun ateşini harlatırız!”
Herkes birşeyler söylüyordu:
“Ta okyanusun karşısından bile görünür!”
“Kocaman bir masa kurarız, sonra onu ne güzel süsleriz!”
“Danslar ederiz!..”
“Şarkılar söyleriz!..”
“Oyunlar oynarız!..”
“Yarışmalar yaparız!..”
“Her sene aynı günde tekrarlarız…”
Birden herkes susup Bilge Dedeye baktı; onaylanmayı bekliyorlardı. Fakat o kaygılıydı. Neden sonra konuştu:
“Yapmayın,dedi. Henüz cılız olan ateşinizle en değerli cevherinizi işlemeye mi kalkıyorsunuz? Ya henüz mücevher olmadan ateşiniz söner de cevheriniz simsiyah kalıverirse?”
Herkes Bilge Dedenin söylediklerini dikkatlice dinlerdi. Çünkü o konuştu mu kimsenin göremediği uzaklardan konuşurdu. Hatta bir zaman onu gelecekten haber veren sandılar da evinin önünde biriktiler; ‘ben ne zaman evleneceğim, bizim çocuğumuz ne zaman olacak, daha ne kadar yaşayacağım’ diye. O ise buna çok sert çıkmış, “gelecekten ancak bilgisiz şarlatanlar haber verebilir. Ben sadece işin sonunu söylüyorum. Bunda sihir yok, şaşılacak bir şey de yok. Tanrı geleceği söylememişse de, geleceğinizi yapacak kuralları söylemiş. Her şey bu kurallara göre değişir. Siz, denize attığınız taşın dibe çökeceğini biliyorsunuz, ben biraz daha fazlasını...” demişti.
Bilge Dede dünyadaki bütün hikayeleri bilirdi. O gece de bir hikaye anlattı:
Adamın biri ölüm yatağındayken, yanına biricik oğlunu çağırmış:
“Oğlum” demiş. “Sana çok değerli bir miras bırakacağım. Can kulağıyla dinle. Bahçedeki kuyunun dibinde bir yaratık yaşar. O yaratık senin ikbalindir. Başına sonsuz mutluluğun tacını takar. Yeter ki sen onu her gün besle. Sen onu besledikçe o büyür ve zamanı gelince kuyudan kendi kanatlarıyla çıkıverir. Sakın acele etme. Günde bir kazdan fazla verme. Yoksa…” diyip, daha cümlesini tamamlayamadan son nefesini vermiş.
Oğul, babasının acısı geçtikten sonra vasiyetini hatırlamış. Kuyunun başına gitmiş, içine bakmış. Kuyu en karanlık geceden bile daha karanlıkmış. Sanki dünyadaki tüm karanlıkların güneşi o kuyuymuş. İçeri doğru seslenmiş, ama kuyu sesini yutuvermiş. Bir taş atmış. Kuyu öyle derinmiş ki saatler sonra ancak bir ses işitebilmiş. Gelen ses ne sesinin yankısına benziyormuş, ne çığlığa, ne de iniltiye… Ne bir maymununki kadar inceymiş, ne de bir aslanın ki kadar dolgun… Adam, bu acayip ses olsa olsa kuyudaki yaratığın sesidir, diye düşünmüş. Babasının vasiyetine uymuş, yaratığı beslemeye başlamış. Her gün bir kaz atıyormuş, sonra da kuyudan gelen sesi dinliyormuş. Günlerle birlikte ses de güçlenmiş, biçimlenmiş. Dinlediği sesten yaratığın her gün daha büyüdüğü anlıyormuş. Ama yıllar geçmiş, hala kuyudan çıktığı yokmuş. Bu arada geleceğin hayali her akşam adamı zaptediyormuş. Hayalleri sabrını süpürüyor, tüm dünyanın kendi adını öğreneceği günü fısıldıyormuş. En sonunda dayanamamış, bir gün kuyuya iki tane kaz atmış. O gün yaratık daha fazla büyümüş. İki kaz… Üç kaz… Derken develer, inekler atılmış. Ve bir gün yaratık kendi kanatlarıyla dışarı çıkmış. Adam tam ona emredecekken, yaratığa yem oluvermiş!”
Bilge Dede, hikayeyi bitirdikten sonra şöyle devam etti: “İşte dostlarım, o kişi acele etmiş; çünkü karanlık kuyuda geçmesi gereken süre, yaratığın faydalı olmayı öğrenmesi için gerekli olan süreymiş. Siz de içinizdeki inciyi sabırla beslemeye devam edin. Kabuğu açılan istiridyenin incisi artık büyümez. Bekleyin civciv yumurtayı içerden kendisi kırsın.”
Fakat bu kez insanlar Bilge Dedenin endişelerini yersiz buldular; ‘Kendi aralarında eğlenmenin ne zararı olabilirdi ki!..’

Gecikmeden şenlik hazırlıklarına başlandı. Önce, köy meydanını çevreleyen büyük bir masa yaptılar. Orta yere dağ kadar odun yığıldı. Herkes, şenlik gecesine özel kostümler hazırlayacaktı; çılgın, rengarenk, acayip… Yapılanlar sır gibi saklanıyordu; her şey şenlik gecesine sürprizdi.

Şenlik günü, dev masa binbir çeşit yiyecekle donatıldı. Üzeri denizin ve ormanın verdikleriyle süslendi. Havanın kararmasıyla odunlar yakıldı. Bu, dünyanın en büyük şenlik ateşiydi. İnsanlar evlerinden kıyafetleriyle çıkıp ortaya gelmeye başladılar. İşte o an kahkahalarını duymalıydınız! Birbirlerine bakıp iki büklüm kendilerini yere atıyorlardı!.. Sonra masaya geçildi. Ama gülmekten fırsat bulup da yemeklerini yiyemediler. Çalgıcılar neşeli ezgilere başladığında masalardan kalkıp ateşin etrafına koşuştular. Herkes dilediği gibi dans etti. Yorulunca orta boşaltıldı, hazırlanan oyunlar oynandı. Artık gülmek canlarını yakıyor, çeneleri ağrıyor, midelerine kramplar giriyordu. Sonra hep bir ağızdan içli şarkılara geçildi. Bu kez de hüzünleri coşuyor, kahkahaları gibi hıçkırıkları da setsiz çağlıyordu.

Tüm gece boyunca coşkularının sandalı onları bir neşenin, bir hüznün kıyılarına taşıdı durdu. Sabaha karşı artık iyice hırpalanmış bedenleriyle ateşin etrafında sızıp kaldılar.

Daha ertesi gün, seneye yapacakları şenliklerin planlarını kurmaya başladılar. Ve böylece şenlikler her sene tekrarlanarak devam etti. Önce köye gelen inci tüccarları gelişlerini şenliklere denk getirdi. Onlar da başkalarına anlattı. Sonra onları görmeye diğerleri geldi. Bunlar genelde zengin insanlardı. Kısa zamanda, soylu hanımefendi ve beyefendiler, şehirlerin sıradanlaşan renkli gecelerini bu köyün ‘sade’ ‘doğal’ ‘egzotik’ ortamında soluklandırmayı adet edindiler. ‘Üstelik hava değişikliği sıhhatlerine de iyi geliyordu!..’ Fakat köylülerin içten davetlerine karşılık şenliğe katılmıyorlar, köyün etrafındaki tepelere kurdukları çadırlardan seyretmekle yetiniyorlardı. Kim bilir, bekli de yapmacıklıklarının bu doğallık içinde saklanamayacağından korkuyorlar; ya da bu insanların farkına varamadıkları soyluluk zırhlarından korunmasız hale gelmenin tehlikeli olacağını düşünüyorlardı.

Misafirler, köyden ayrılmadan önce inci kolyeler almayı ve karşılığında cömert paralarla köylüleri sevindirmeyi görevleri sayardı. Köylülerin bu iki günde kazandıkları para, bütün sene tüccarlardan kazandıklarından daha fazlaydı; çünkü zenginlerin arasında, köylülerin göremediği bir rekabet vardı. Özellikle büyük incilerden yapılma kolyeleri satın alma konusunda üzeri nezaketle gizlenmiş büyük bir yarış… Bazen, alış veriş bir mezata dönüşüveriyor, birbirlerine fırlatırcasına söylenen fiyatlar havada uçuşuyordu… Kadınlar kocalarının kulaklarına tıslıyor, fesatlıkla kızışan suratlar yelpazeleniyor, eften püften konularda çıkan tartışmalar büyük kavgalara dönüveriyordu. Önceleri bu durumdan köylüler kendilerini suçlu buldular. Onlar, kimsenin kavga etmesini istemezdi. Büyük incileri hediye edip bu tatsızlığı kapatmayı denediler. Bu kez şehirliler, köylülerin haklarını koruyan yırtıcı avukatlar gibi parladılar: “Ne demekti bu! Tabi ki kahraman dalgıçların hakları verilmeliydi. Büyük inciler derinlerden çıkardı, bunu herkes bilirdi. Onları çıkarmak için hayatlarını tehlikeye atanlar onurlandırılmalıydı.”

İşte hastalığın mikropları, ağızlardan sıçrayan bu kelimelerle bulaştı:
Büyük inciyi bulan…
Daha derinlere dalan…
Daha kahraman…
Daha çok para…
Daha çok onuru hak ediyor…

Hastalığın mikrobu üreyebileceği yere; yüreklere yerleşti...
Yabancılar gittikten sonra, ateşin etrafında geçen gecelerde mikrop usul usul yayıldı. Mikrobun çürüttüğü yerler şüphe veren bir ağrı yapıyordu. Ve oyulan deliklere sahte gözler yerleşti. Bu gözler, ömür boyu hayran hayran bakarak kurbanını bir yanılsamanın içinde tutsak edecek ve görmeyi unutturup görülmeye alıştıracaktı. Artık ateşin çevresinde geçen gecelerde insanlar, düştükleri kısacık dalgınlıklarda bu gözlerin önünde yeni değerlere göre biçilmiş elbiselerini deniyorlardı.

Mikrop yayıldıkça dalgınlıkları da arttı. Bilge Dede belirtilerden hastalığın teşhisini koydu: Adem’den beri insanlığın en büyük düşmanı şimdi köyünü ele geçiriyordu. İyileştirmek için nice şifalı hikayeler anlattı, ama nafile…

Köylüler, içlerinde alıştıkları hayranlığı çevrelerinde göremeyince bozuluyorlardı. Kendilerini fark etmeyen gözler iyi niyetli olamazdı. Artık her şey apaçık ortadaydı; dost görünen bakışların arkasındaki tüm hikayeyi biliyorlardı. Şimdiye kadar iyi niyetlerinden yararlanmışlar, haklarını kendi aralarında bölüşmüşlerdi. Şimdi sıra kendilerindeydi… Sessiz geçen saatler, sinsi bir hesaplaşmaydı.

Hastalık yüreklerini tamamen sardığında yaşam, onları tecrit etti. İnsanlar, kapatıldıkları sanallık içinde büyüklük oyunu oynayarak zamanlarını tükettiler:
Terazinin kefesine koydukları taşlarla yaşamlarının değerini anlamaya çalışıyorlar; sonrada kendilerine bir ‘en’le başlayan ünvan buluyorlardı. En hamarat, en güzel, en bilgili ve en çok da en cesur olmak vardı. Bir en’e sahip olanın, çevresindeki herkes düşmanı olabilirdi. Çünkü diğerleri de kendini en sanıyordu! Aynı konuda iki en olamazdı. Oyunun kuralı böyleydi. Yok bunu kabul etmezlerse, başka birilerinin hakemliği gerekirdi. Böylece köylerine gelen yabancılar, dört gözle beklenmeye başlandı.

Şenlik gününe hazırlıklar yine devam ediyordu. En hamaratlar en güzel giysileri dikip, en güzel yemekleri yapıyor; en güzeller, ayna karşısında güzelliklerine zarafet ve sevimlilik ekliyor; en bilgililer güya şimdiye kadar yanlış bilinen gerçekleri çözümlüyor ve hatta deniz kabuklarına bakarak geleceği söylüyordu. En cesurlar da, en derin denizlerde en büyük incileri çıkartmakla meşguldüler.
Zengin beyefendiler ve hanımefendiler artık tepelerin üzerinde değillerdi, masalarda oturup ve köylülerden hizmet bekliyorlardı. Şenlik alanı bir tiyatroya dönüşmüştü; her şey seyircilere dönük yapılıyor, yüzlerden zafer aranıyordu. Zafer çoğu zaman intikam demekti. Ama sıra en büyük inciyi seçmeye gelince…

Onurlarını başka birine kaptıranlar gururlarına yediremeyip kazananı dövüşe davet ediyordu. Onlar köyün ortasında birbirine girince, kavga ailelere sıçrıyor, çoluk çocuk herkes yumruklaşıyordu. Zenginler için asıl eğlence buydu. Dövüşenlerin üzerinde bahis oynanıyordu. Ve Bilge Dede bu rezilliğe dayanamadı ve köyü terk etti. Ama bir gün dönmek üzere…

Ve yıllar sonra bir şenlik günü geri döndü. Köyde yine herkes kavga ediyordu. Bilge Dedeyi fark edenler donup kaldılar. Sessizlik tüm insanlara sıçradı; çünkü bilge dedenin boynunda iri bir elma büyüklüğünde bir inci asılıydı! Kimileri inanmayıp inciye dokundu, gerçek olduğunu anlayınca çığlık attılar, bayılanlar oldu. Zenginler inciye sahip olma hırsıyla kendilerinden geçti. Köylüler uğrunda dövüştükleri incileri fırlatıp attılar. Bilge Dede köyün ortasına gelince herkes sustu.

“İşte size dünyanın en büyük incisi. Ben, onu denizin en derin yerinden çıkardım. Ve o hak edenin olacak.”

Zenginler tüm servetlerini bağışlıyorlardı. Fakat Bilge Dede hepsini köyden kovdu. Ortaya bir ateş yaktı. Etrafına oturdular. İnciyi teker teker köylülerinin eline verdi. Eline alan uzun süre onu tutuyor, okşuyor, yüzüne sürüyor, avucunda sıkıyordu. Sahip olmanın yanılsamasına düşmeye yakın Bilge Dede onu alıp başkasına veriyordu. Yürekler incinin paylaşılmasından çılgına dönüyor, hırs keskin, soğuk bir rüzgar gibi yürekleri sızlatıyordu.

Bu seremoni, geceden sabaha, sabahtan gün batımına kadar sürdü. İnsanlar neredeyse bu paylaşımı kanıksayıp geçmiş günlerini özleyeceklerdi, ama hastalık buna izin vermiyordu. Sonra kayıklara binildi, koyun dışına doğru kürek çektiler. İnci, Bilge Dedenin elindeydi. Denizin en derin yerinde durdular. Güneşin kıpkızıl ucu az sonra suya gömülecekti. Bilge Dede inciyi öyle uzağa fırlattı ki kimse arkasından atlamaya teşebbüs bile etmedi. İnci güneşle birlikte denize gömüldü.

Şimdi herkes aynı duygu paylaşıyordu. Kaybettikleri, tüm kaybedilenleri hatırlatıyordu. Bilge Dede, istiridyenin kabuğunun tekrar kapanacağını umdu.

Kanka Bot
22-12-05, 02:19
Sen hiç hayal bahçesi duydun mu? İşte benim ruhum bitmeyen hayallerle dolu. Çoğu birbirine benzer ama hepsi farklıdır. Kahramanlar aynıdır her zaman. Ama sonu aynı değildir. Beni terk dene tek aynıydı terk ettikten. Sonra Değişti benimle beraber. Karanlık yollar başka insanlar karıştı araya. Biz yoktuk artık bu oyunda kukla gibi oynuyorduk sadece.... Yeşil çamdan kaçan kötü adamlar sardı dört bir etrafımızı durmaksızın. Sonra yollarda seni arıyorum sisli karanlık yollarda belki tanıdık suratlara rastlarım diye adını bilmediğim adamlar bana kucak açtılar rüyamdaki sevgilim de beni terk etti depresyondayım diyorum bir çare olması lazım aşk şarkıları dinliyorum belki o güzel sesini duyarım diye günlüğüme durmadan yazıyorum belki etkilenir gelirsin diye yağmurun düştüğü her damlaya bakıyorum sana gidecek bir ipucu bulurum diye kardan ismini yazıyorum duvarlara ben uyurken geldiğinde beni göresin diye moda olmuş televizyon dizilerinde seni arıyorum bulurum diye gazetelere bakıyorum aşk romanlarına bakıyorum bizim askımız yazılmış mı diye ayrılmadan önce son kez gittiğimiz parka ve kafe ye bakıyorum yoksun okula bakıyorum yoksun sonradan öğrendim ki nişanlanmışsın aşkımızın gücüne inanmıştım demek ki kocaman yalanmış tıpkı senin gibi...

Kanka Bot
22-12-05, 02:20
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu. Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa, denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?

Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte. Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...

Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.

Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak. Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..

Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.

Güneşin okyanusla arasına giren bir engel vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten. Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.

Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus, her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür, hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.

İntikamını denizfenerinden alır okyanus, onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür, cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için. Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine. Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye,güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu ışıklarını göndermesini diler.

Okyanusunun mutluluğunu ister hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz, konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun sahilinde bir denizfeneri vardır. Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden...Ve her gece hikayelerini anlatmak için gemileri beklerler sonsuz gecelerde...

Kanka Bot
22-12-05, 02:21
Bir adam okyanus sahilinde yürüyüş yaparken, denize telaşla bir şeyler atan birine rastlar. Biraz daha yaklaşınca bu kişinin, sahile vurmuş denizyıldızlarını denize attığını fark eder ve
“niçin bu denizyıldızlarını denize atıyorsun ?”
Diye sorar.

Topladıklarını hızla denize atmaya devam eden kişi,
“yaşamları için”
yanıtını verince, adama şaşkınlıkla
“iyi ama burada binlerce denizyıldızı var. Hepsini atmanıza imkan yok. Sizin bunları denize atmanız neyi değiştirecek ki ?” Der.

Yerden bir denizyıldızı daha alıp denize atan kişi,
“bak onun için çok şey değişti,”
karşılığını verir.

Kanka Bot
22-12-05, 02:32
Ilık bir bahar günü başladı herşey; üniversiteyi yeni
kazanmıştım içim kıpır kıpır ellerimde kitaplar okula
gidiyordum çok yabancıydı yaşadıklarım herşeyden önce
ikinci öğretimdi dersler 17.30’da başlıyordu herkes
evine giderken ben okula gidiyordum. Sınıfa ilk
girdiğimde gördüklerim hiç hoşuma gitmemişti sınıfın
hemen hemen hepsi kız öğrenciydi bu kadar da olmazki
derken sınıftan içeri hoş çok hoş bir delikanlı girdi
aman Allah’ım kalakalmıştım sanki bütün dünya durmuş
bir tek benim kalbim güm güm atıyordu. Kimdi bu
yarabbim şansım ilk defa yüzüme gülüyor benim olduğum
sınıfta yakışıklı bir erkek ders alıyordu şansım
dönüyormuydu ne? Ders başlayınca sınıfta bir tanışma
seremonisi başladı herkes kısa kısa kendini
tanıtıyordu sıra ona gelmişti benim yıldız gözlüme adı
Levent’ti İzmitliydi Hereke’den 1976 doğumluydu aah ah
konuşması hiç bitmesin diye dualar ettim daha çok şey
öğrenebilmek için deliriyordum. Bütün gece uyumadım
hayaller kurdum o prens oluyor beni dansa kaldırıyordu
rüyalarımda Türk filmi gibi yani. Her anım o olmuştu
sabahları güne Levent seni seviyorum diye başlıyordum.
Ondan bir gülümseme bir söz duyabilmek için gözlerinin
içine bakıyordum ama yok nafile beni görmüyordu bile
tabi görmez dedim ya sınıf kız kaynıyor diye herkes
etrafında pervane ahh eşşek kafam bi yanına gidebilsem
cesaretimi toplayıp Levent nasılsın? Diyebilsem ama
nerdeeee....

Günler günleri kovaladı aylar ayları ben hergün hiç
üşenmeden ona şiirler yazdım hemde hiç aksatmadan
hemde bütün kalbimle

Bir kere baksan yüzüme yıldız gözlüm
Sensiz nasıl da biçare yaralı gönlüm
Dağılmışım yıkılmışım aşkınla
Bir gülsen bana ölürüm ay yüzlüm

Bütün günümü Başak burcunu incelemekle haritalardan
hereke’yi aklıma çizmekle geçiriyordum. Havalar
kararıpta dersler başlayınca çaktırmadan onu
izliyordum Allah’ım ben nasıl bu kadar yanmış nasıl bu
kadar tutulmuştum. Bir cesaret Allahım bana bir
cesaret ver diyordum ama yüzüne bakınca siliniyordu
herşey unutuyordum bütün kelimeleri sesim çıkmaz
oluyordu eski şen neşeli kıpır kıpır kız yoktu artık
arkadaşlarımda anlıyorlardı durumu da yapacak bir şey
yoktu karasevda dedikleri şeydi bendeki onun gözüne
güzel görünmek için makyaj bile yapmaya başlamıştım
gerçi beceremiyordum ama belki daha güzel olurum diye
yapıyordum işte ama o yok görmüyordu beni belki
görüyorda o da birşey söyleyemiyordu bana züürt
tesellisi seninki diyebilirsiniz belkide..

Sonunda okullar kapandı benim aşkım daha da büyüdü ama
o artık yoktu işim Allah’a kalmıştı yine sonra bir
gece uykumdan garip çok garip bir hisle uyandım
uyandığımda ter içindeydim Levent’i görmüştüm rüyamda
bende seni sevdim diyordu sana gelebilmek için çok
uğraşıyorum ama herşey üzerime geliyor diyordu. Hava
çok sıcaktı hemde çok sıcak balkon kapısını açmak için
kapıya gidiyordum ki sallanmaya başladım heryer
sallanıyordu durmadan sallanıyordu bağırmaya
çalışıyordum olmuyordu sallantı bitmiyordu gözümün
önüne Levent geliyordu tut ellerimi bırakma diyordu
ama tutamıyordum ayakta bile duramıyordum ki....Evet
tarih 02 Ağustos 1999’du o zalim depremin olduğu gün
olayın vehametini televizyondan öğrendim hemde hiç
kıpırdamadan. Spiker merkez üssü Adapazarı diyordu
yani İzmit yani Yıldız gözlümün yaşadığı yer içimden
kopanları dilimdeki o garip metalik geçmek bilmeyen
tadı ve titreyen bedenime hakim olamadığım günü hiç
unutmuyorum 2 Ağustos 1999.

Ondan bir haber alabilmek için bütün imkanları
zorladım bütün arkadaşlarıma sordum ama yok haber
yoktu ondan sanki tarihte hiç olmamıştı bütün
yaşadıklarım bir hayaldi bir siluetten ibaretti
herşey.. Umudumu kaybetmiştim kendime kızıyor kızıyor
hıncımı alamıyor tekrar kızıyordum ne vardı sanki ona
sevdiğimi söyleyebilseydim onu bir kez olsun son
birkez olsun görebilseydim ertelemeseydim sevdamı
haykırsaydım doyasıya varsın beni alaya alsın varsın
gülsün geçsindi ama bilsin sevdiğimi nasıl yandığımı
tutuştuğumu...

Ona o yanımdayken söyleyemedim şimdi burdan söylüyorum
aradan 6-7 yıl geçti hala kimseyi sevemedim yerine
kimseyi koyamadım LEVENT SENİ SEVİYORUM ÖLÜRCESİNE ben
o gün öldüm seninle öldüm sensiz öldüm artık gelsende
farketmez karşıma çıksanda farketmez ben seni sensiz
sevmeye öyle alıştım ki....

Kanka Bot
22-12-05, 02:34
Ewan 22 yasina o sene basmisti, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanin asaletini tasiyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savasa katilmak üzere Ingiltere'den ayrilacakti, hiç birseyden korkmuyordu ama duygusalligi nedeniyle, ülkesinden ayrilma fikri zor geliyordu ona.
"Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardi arkasina yazilmaya baslandi.
Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açiyorlardi. 2 sene bu sekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmis, her mektuptan ayri tatlar almislardi.
Ewan'in ülkeye geri dönme zamani gelmisti, son mektubunda Holly'i görmek istedigini yazdi. "Ancak seni taniyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly bulusmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz degil mi? Yakama kirmizi bir çiçek takacagim." dedi.
Günler birbirini kovaladi ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indigi ilk anda gözleri Holly'i aradi. Bir müddet bakindi, sonra kalabaligin arasindan simdiye dek gördügü en güzel kadin belirdi. Uzunboylu, çok güzel vücutlu, uzun sari saçli, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhtesem bir kadindi. Kadina dogru bir adim atti, ama yakasinda hiç birsey yoktu. Kadin gözlerine bakti ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.
Tam o sirada güzel kadinin omuzunun üzerinden, yakasinda kirmizi çiçek olan kadini gördü. Kisa boylu, sisman sayilacak kiloda, gri kisa saçli, tozlu uzun pardisesü ve kalin bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan saskindi, az önce hayatinda gördügü en güzel kadindan bir teklif almisti ancak karsisinda da yüregine asik oldugu kadin duruyordu. Kendini toparladi ve yanindan geçen dünyalar güzeli kadina aldirmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanimalarini saglayan kitap vardi. Elini uzatti, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadin."Ben Holly degilim. Az önce buradan geçen sari saçli mavi elbiseli bayan yakama bu çiçegi takti ve bunun hayatinin sinavi oldugunu söyledi. Sizi garin çikisindaki cafe'de bekliyormuş.

Kanka Bot
22-12-05, 02:38
Eski çiftlik evini restore etmek için tuttuğum marangoz, işteki ilk gününü zorlukla tamamlamıştı. Arabasının patlayan lastiği onun ise bir saat geç gelmesine neden olmuş,
elektrikli testeresi iflas etmiş ve simdi de eski püskü pikabı çalışmayı reddetmişti.
Onu evine götürürken yanımda adeta bir tas gibi oturuyordu. Evine ulaştığımızda beni, ailesiyle tanışmam için davet etti.
Eve doğru yürürken küçük bir ağacın önünde kısa bir süre durdu,dalların uçlarına her iki eliyle dokundu.Kapı açıldığında; adam şaşırtıcı bir şekilde değişti. Yanık yüzü tebessümle kaplandı, iki küçük çocuğunu kucakladı ve esine kocaman bir öpücük verdi.Daha sonra beni arabaya yolcu etmeye geldiğinde ; ağacın yanından geçerken merakim daha da arttı ve ona eve giderken gördüğüm olayı sordum.
"O, benim dert ağacım," dedi.
"Elimde olmadan isimde bazı sorunlar çıkıyor,
ama şundan eminim ki o sorunlar, evime, esime ve çocuklarıma ait değil.Bunun için bu sorunları her aksam eve girerken o ağaca asıyorum. Sabahları tekrar onları oradan alıyorum. Ama komik olan ne biliyor musunuz?
"Ertesi sabah onları almaya gittiğimde, astığım kadar çok olmadıklarını görüyorum...."
Öfkeyle geçen her dakikanız, mutluluğunuzdan çalınmış 60 saniyedir !

Kanka Bot
22-12-05, 03:05
Bir gün adamın birisi kör olmuş.gezmediği doktor gitmediği hastane kalmamış ve birgün bir dostu bu adama senin derdinin çaresini ben biliyorum demiş sadece bir şekilde hallolur demiş.
Bunun üzerine adam büyük bir umutla çabuk söyle neyse hemen yapayım demiş.Adam zengin tabi herşeyi para zannediyor.bunun üzerine dostu hiç derdi olmayan bir insan bulup onun gömleğini gözlerine süreceksin ancak öyle gözlerin görmeye başlar demiş
Ve adam gezmedik yer,köy heryeri gezmiş ama bir türlü bulamamış böyle birisini ve birgün demişlerki şurada bir dağ vardır orda bir çoban vardır onu bul onun hiç derdi yoktur.
Adam hemen yola koyulmuş sora soruştura dağın oraya gelmiş ordada sormuş burda bir çoban vardır hiç derdi yokmuş doğrumudur diye ve herkesden doğrudur cevabını alınca bir umut arayıp bulmuş çobanı ve diyalog başlamış:
-Selamın Aleyküm çoban nasılsın
-Hamdolsun efendim siz nasılsınız
-Ben de iyiyim ancak bir derdim bir sıkıntım var
-Hayırdır efendim derdiniz nedir elimden bir şey gelir mi?
-Senin hiç derdin yokmuş doğrumu eğer doğruysa yardımın dokunur
-Doğrudur efendim benim hiç derdim yok söyleyiniz ne gibi bir faydam dokunur size
-Madem derdin yok şu gömleğini ver gözlerime süreyim de gözlerim açılsın
-Gülümsemiş çoban ve demiş ki
-İYİ AMA BENİM GÖMLEĞİM YOK Kİ...!