PDA

View Full Version : // Naime Erlaçin //



Sayfalar : 1 2 [3] 4

Serzeniş
13-08-08, 20:42
Gecenin Koynunda

hüzzam bir dokunuşta kim bilir kaç gömlek eskittim
sustum geceyi
gece sustu
ben sustum

verdim sadakasını başımın
badireli yollarda kim bilir kaç kez kayboldum da
şikayete durdum!

karanlığa serpilen acı büyür
büyür od olur
kor olur
köz olur
ateş olur küllerinden
yürek yangını bir orman
tutuşan bir yanardağ
belki son damla kan
can evinden kopan can olur

güz değil mevsimlerden
yaz değil kış değil
zamansız bir şey yaşanıyor
tek bir satır yok
bir ses
ne bir nefes

söylemedi deme
kırılıyorum bak!
gecenin koynunda sessizliği beklerken...


(14 Şubat 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:42
Gecenin Saltanatı

tende eşsiz rayiha gecenin saltanatı
alevden duygular tesbihinde

gücü aşktan gecenin
günışığı düşmesin yeter!
delirerek yıkanır taşkın sularda
tersyüz olur yaşamak
ayışığı
dolunaysı bir sessizlikte

aşk uçucu yeşil kuş
sözü zebercetten işlenmiş
saydam
safir maviliğinde
sere serpe okşanır güzellik
koruktan üzüm devşirir erbabı
ateşten yürekler eşliğinde

kadim hikaye bu değişmez!
sultanlıkta büyür
koynunda ölür gecenin
kah çile dolu resminde nakkaşın
kah şairin mahzun dizelerinde

bildin mi aşk özünü
duydun mu hiç
yer gök gümbürtüsünü

sor ki anlatsın!

tende açan güller
ve asırlardır çözülmez bu acayip düğümü
anlatsın!
beden coşarken delicesine
nasıl şeymiş cana gelmek
bir diğerinin teninde

kavaklar pamuğa duruyor
aşk konuşmak zamanıdır artık!


(04 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:42
Gemi

“bu kızı yeniden büyütmelisin”
diyor:

ne gemiler yakmış ah!

anlaşılmaz
bilmece kadın
bir tutkun
bir deli

çılgın bile
koşamaz zincirinden boşanıp
düğümlerin üstüne
basa basa

çözen alırdı kadını
biri aldı
yakılacak gemiler verdi ona

ateş üstünde yürür artık

aşk bu be
yakmak kolay mı!


(27 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:42
Gerçeklerim, Hıyartolarım Ve Siz! ...(Dümdüz Yazı)

Bunaldı kadın! ...

Eski yatılı okulun teknik yöneticisi, müzmin bekar, hayata illallah, Tacittin Zübük Efendi gibi çok yakında “YETERİNG LAN! ! ! ! ” diye bağırmak üzeredir…

Aman yanlış anlaşılmasın. Ürktü falan sanmayasınız sakın. Sadece konuşamadığı için dili şişti, o kadar. Dostları tenzih ederek, kendini dünyanın kralı sayan aerodinamik makinelerden; “aman efendim, sepet efendim, saygıdeğer hanımefendi üstadım” diye çığıran müsvedde-i baklava ve asit oranı yüksek yağ efendilerinden; ortaya çıkma cesareti bulamayıp da karanlık gölgelerde yalancı rumuzlar altında dönerci bıçağı ile ahkam kesenlerden; sosyal terapi salonlarında mastürbasyona son hızla devam edenlerden resmen ve ilanen bıktı artık. Bıktı, bıktı, bıktı.…

Uyarıdır:Rahat bırakın, sıkmayın, ellemeyin kadının özgürlüğünü! ! !

Daha nelerden bıkmadı ki? Hatun kılığına girmiş, insan benzeri had safhada ukala bir “homo sapien” (“neanderthal” bile olabilir pekala) soruyor kadına; neden yalnız yaşıyormuş efendim? İnsan içine çıkmalı, hayata karışmalıymış, falanmış feşmekanmış; camekanmış! ...Sana ne oluyor zilli teneke? Kaşındığın her halinden belli de sana batan nedir, onu anlamak zor işte.Yalnız yaşadığını nereden çıkardın hem? Ayrıca kadının unuttuğu hayatı öğrenmeye senin ömrün yetmez sanal dünyanın dandik üretimi; çabuk tüketilmeye müstahak, aynaya sureti düşmez “homo erectus” ey! ... O sana hiç soruyor mu, bastıramadığın kompleksler altında paspaslanmış ne biçim bir cahil hıyarto olduğunu, ha? ...

Uyarıdır: Herkes kendi işine baksın! ! !

Sahneye “pembe oyunlar” koymalıymışız efendim! ..İnsanları mutlu etmek içinmiş. Yahu sipariş ayakkabı mı bu? Sanatta mutluluğun alakart ısmarlandığını da ilk kez duyuyor kadın. Tepesi göçük vaziyette. Anlayacağınız dam akıyor. Daha iyi bir fikri var. Diyalogu beceremediğimize göre, “Sağır Monologları’nı koymalıyız” diyor sahneye. Sonra da köşedeki fırında iyice altüst kızartır ve münasip yerlerine papatyalar takarak servis ederiz sofraya. Gül fazla ağır kaçar hani! ...Ne hoş bir fikir, değil mi :) Açınız kulaklarınızı ve dinleyiniz efendiler. Sanat, başkaldırıyı en güçlü şekilde ifade eden estetik ve devingen yöntemlerin bütünüdür. Sanat, uyumu içinde gizleyen yaratıcı bir tür isyandır! .. Sanat özgürlüktür! ...Naif bir mutluluk reçetesi değil…

Uyarıdır: Sanata müdahale etmeyiniz. Aksi takdirde elleriniz fena halde “cısss” olur! ...


Bunaldı kadın! ..

Ruhunu öpeyim Aziz Nesin, nerelerdesin? Ve Serdario Can, hıyartolar hakkında söylediğin her şeyde haklıymışsın dostum…(Kim olduğunu sormayın sakın kadına. Bu alemden biri değil O. Allah’ıma bin şükür ki değil, yoksa telef olurdu vallahi! ...Belki de telef ederdi. Hiç belli olmaz! …) “Hıyaran’ı dinliyorsam, demek ki ben de bir hıyarım! ..” diyen “Hıyaran” yazarı dost, sen de yerden göğe kadar haklıymışsın…

Uyarı: Dost sözü dinlenmeli….

Daha çoook uyarısı var kadının. Bu günlük bu kadarı yeter. İdare edin artık.

“Bilmem anlatabiliyor muyum? ....”
:))))))))))))))

……..

Uyarı Notu: Haşırttt eleştiri sevmiyorsanız ve hayatınızda hiç Bukowski okumadıysanız eğer, sakın ola bu yazının yanından bile geçmeyin. Düş sağlığınız bozulabilir! ....

(13 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:42
Giden Dostlara...

- kulaklarınız çınlasın :)))


hayatı ısıranlar vardı
ve ıskalayanlar
hayatı sağanlar vardı
ve sorgulayanlar
bir de hayatı
sevgi ile sulayanlar

ne acı!
gidenler
hep sonunculardı

ey dostlar!
su ister
dostluktan fışkıran
fidanlar

hatırlamak
sevgiye dahil değil
sevgide
unutmamak var! ...


(27 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Gidenin Ardından

- ayrılık sevgiyi yalnızca çoğaltır, sevgi gerçekse eğer….


ayrılık ateşi düştü ya
çıkmalı artık yüreğimden
yağmurla bereket olmalı dizelerime
hüzünlü bir şarkıdır oysa gönlüm
kanıyor divaneliğinden

derdimi sözlediğim gök yabancı bugün
sevene tutkundu
yangını bilirdi o

anlatamıyorum
suç bende olmalı!

özlüyorum seni fırtına seslim
boşaldı kalp odaları
duvarlar sağır
zift akşamlar bekçiliği düştü yine
kokunu alıyor da öyle tütüyor yürek

yolun hep açık olsun gülenyüz bebek


(09 Ocak 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Giryan

- Tevfik Fikret’in anısına

yaradılışa yolculuktu gidip geldiğim
sorular sordum:

ruh üşümeleri sorgulandı dün gece
benzeşmelere nefes üfledim
konuk oldum ruh eşizlerime
hal hatır sordum

açıldı gönül gözüm
zihnim
tenim
yüreğim
sunuldu az verenden armağan gibi
duvaklar bürünmüş geçmişime
en koca divana yüz vurdum
da sevda nakışlı gönlümü sordum
nehirler akıyordu ellerimden
yüzümde hüznün yaşlı gülleri
döndüm
o ağacın altında beklemeye durdum

sordu:
'yorgun musun'
dedim 'çok'

'yoruldum soluksuz kavgalardan
yoruldum çınar olmaktan bu alemde
çınarlar çınarlara dayanmaz ki!
onlar dayanılmak içindir'

dedi: 'korkma
sen göğsüme yaslan yine...'

“giryan” koydum adımı
adım “giryan”dır bundan böyle


(07 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Giyotin

iyi huylu bir yaratığım
bildiğin gibi

hiç kızmam mı sanıyorsun
elbette
ben de insanım
öfkelenir
kışkırtırım
karışır dip dalgalarım
hele ki kan tutmasın deli yanımı

yeni bir çağ başlatmak
beyin ihtilali ister önce
bilirsin

giyotinler ne için!


(20 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Gök

gürlüyor yukarısı
göğün kölesi oluyorum
sağanak oluyor
toprak oluyor
suyla büyüyor
suyu kucaklıyorum

bilirsin severim puslu havaları:
aşkın hayatiyetini saklarlar
kokusu çarpar ruhuma ıslaklığın
dolar kuyular
ırmak olup taşarım

bir çift yağmur damlasından yaratıldık biz
sevdanın kızıl yaprağına düşen
al karanfilin esrarlı gölgesinde

al tut ellerimi korkma!
hızla akıyorum yağmur damlacığına
gürlüyor gök yine

durma yaslan... sarıl boynuma


(14 Haziran 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Gökten Düştü Sevda

labirentte geçti hayat
engebeli coğrafyalarda
koştum
düştüm
bilendim
rüzgarda havalandı düşlerim

yüreğim lodostan azgın
çok yoruldum
az güçlendim
yaşamayı öğrendim

mekan tuttum okyanusu
limanlar dolaştım adsızdılar
kara gördüm denizde
ve koylar
korunaksızdılar

kah paramparçaydı yelkenim
kah pusulasız
tek kürekle ulaştım kıyıya
korunmayı öğrendim

çıktım er meydanına
vuranlar gördüm kahpece
vurulup düşenler habersiz
kuşandım silahımı bir bilgeden
direndim direnebildiğimce
barış tuttum da özümle
düşünmeyi öğrendim

gökten düşmüştü sevda
öğrenilmedi
yaşandı

sorarsan
“değdi mi? ”
orasını bilemem
öğrenemedim ki!


(13 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
Gönül Dili

- Nuri Can'a sevgiyle

benim gibi çok insan var biliyor musun
kırılmış küsmüş kendini kapatmış
ya da çekilmiş kozasına
kendi içinde büyümeye durmuş
yanmış yıkılmış
kendi küllerinden yürümüş hortlayıp da

ne sunabilirsin onlara gönül zenginliğinden başka!

aynı cinsin farklı insanlarıyız biz
kendi dilimizi ancak biz biliriz
rüzgar gibi savurur eser
rüzgar gibi geçeriz içinizden
ruh üşümesi bir ürpertidir geriden gelen

'rüyalar uyanınca
seraplar yaklaştıkça kaybolur' demiştim
biz oysa karanlıkta bekleriz

gölgesiz karanlıklar onlar
dostluk bir 'merhaba'dır bazen
anlamdır unutulandan
zalim bir hasretten tarif
derin bir hüzünden selam

bizimdir bizim dilimiz
kadir kıymet bilenler anlar
kendi dilimizi ancak biz biliriz!

'ey dedim sustum' dost!


(16 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:43
GÖNÜL GÖZÜYLE BAKINCA (Düz Yazı)

'İncelikler'den söz eden birisi düşünce ve sözcüklerin değerini anlattı bir gün. Onların en kıymetli mücevherlerim olduğunu fısıldadı kulağıma. Sözleri efsunlayıcı bir hale gibi sardı dünyamı.

Kiminin malı mülkü parası; kiminin tutkuları; kiminin gençlik ve güzelliği; bir başkasının ise bilgeliği veya bilgiçliği ön sıradaydı. Benim ilk tercihim ise, düşüncelerim oldu daima. Meğerse ne denli ucuzlatmış ve ne kolay dağıtmışım onları. İyi mi, kötü müdürler; yanlış veya doğru mudurlar, bilemem. Veya onları bu tür öznel kıstaslara vurmak hakça mıdır derseniz, onu hiç bilemem işte…

Düşünsel dünyamda uzun zamandır süregelen kaotik bir dönem geçirdiğimin farkındaydım. Ne yana dönsem kargaşa ve fırtına sarmıştı çevremi. Kavga ile kuşatılmıştım. Oysa söyleyecek bir sözüm, dillendirecek bir şarkım vardı, biliyordum. Zaman, zaman da vuruyordum sazın tellerine. Ama heyhat, hep yanlış adreslere postalıyordum kendimi.

O güne dek hayata karşı olan genel duruşum, zorunlu olarak “muhalif” yapmıştı beni. Muhalefet ise biraz hırçınlık ve biraz da acımasızlık içerir doğasında. Vardığım noktada bunları kaldıramıyordum artık. İç barışı seven ve öyle yaşamayı seçen birisine düşüncelerini silah gibi kullanıp kavgaya girişmek hiç de uygun düşmüyordu. Öncelikle bunu fark ettim... Kavga ederken gerçek duyguları, ama aslında gerçeğin kendisini gözden kaçırıyordum. Bu ise beni büyütmek bir yana körleştirip sağırlaştırıyor; diğer bir deyişle giderek daha da eksik kılıyordu. Yeni ufuklara doğru, yepyeni bir yolculuğa çıkmalıydım. Yazılan yazılmış, çizilen çizilmiş, doğum sancıları bitmiş ve dönüşüm yaşanmıştı artık. Böylece beyaz bir sayfa koydum önüme. Bu kez yolum hangi adreslere varacaktı, görecektik bakalım.Yaşamın bu döneminde düğümler çözülüyor; kilitler açılıyordu beynimde. Artık yalnızca yazmak istiyordum.

Vardığım noktada, “geç kalmış olabilir miyim? ” diye sormuyorum bile. 'Geç' nedir? 'Erken' nedir? Biz karar verebilir miyiz buna? “Erken” in bittiği yerde “geç” mi başlar? Veya geç kalmamak için erken yola çıkmak mı gerekir?

Ayrıca yaşamsal süreçte göreceli olarak nerede durduğumuzu ne kadar biliyoruz? Kendimizi, birbirimizi yeterince tanıyor muyuz? Hangi budala beni tanıyabilir; veya ben nasıl bir budalayım ki sizleri tanıyabileyim? Sorular, sorular; hiç bitmeyen ve yanıt bekleyen sorular. Hayatım boyunca yanıtlardan çok sorularla ilgilenmiştim. Şimdi ise sorular elimden tutmuş, beni pek de iyi tanımadığım bir aleme doğru götürüyordu.

Bana sorarsanız eğer, tanımanın yolu gönül gözüyle bakmaktan geçer. O halde gönül gözümü açıyorum sonuna dek. Bu gözün değerini kavrayamayan dostlara ise şimdilik “hoşça kalın” diyorum. Onlar da sağ olsunlar. Belki bir gün, bir başka yerde; ama bu kez doğru adreste buluşuruz bakarsınız.

Kim bilebilir ki!

Şimdilik yepyeni bir yolculuktayım. Söyleyebileceğim tek şey bu!
Kalınız sağlıcakla…


(02 Temmuz 2003) - 'Gençler İçin Denemeler' Dosyasından

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gurbet Yolculuğu

göçe çıktı kuşlar fecre doğru
kanatlandı uykular derin kuytulardan
en durgun, en ılık
cennetsi sulardan

gurbet yolculuğu adı bunun!
tenhada başlayan
sabahın rahminde büyüyüp azgınlaşan
ölümsüz gülün
erguvan büyüsünden daha nazan

sustular gözdeki ıssız yaşı
sustular sılayı çaresiz
sustular gurbet öksüzlüğünü
sustular yalnızlığı bir ölü kadar mağrur

ah ki sustular acıyı
bir ayrık otu kadar yabansı

(8 Şubat 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gül'ce Ben...

yol yol kendimi aradım gül fidanında
gülnihal peşinde dolandım durdum
gülendam gönlümün gül bahçesinde
gülistana yarenlik edip misafir oldum

gülfeşan bir bahar sabahı geldi çattı
güllerden nihan olarak sordum çaresiz
gittim adreslere de geldim kayboldum
nasıl olduysa gülgun bir gönül buldum

eziyet görmedim mürüvvetten aldım
nadide çiçek oldum güldanda açtım
güldehanın güller saçan dilinden akıp
gülzar oldum gülşen oldum gül* oldum

aldım gülü koynuma sevdim kokladım
gülüme derban oldum kendimi buldum

………..

(*) Gül üzerine, çoktandır unuttuğumuz bazı sözcüklerle yapılmış bir tür deneme.

gülnihal: gül fidanı
gülendam: gül endamlı
gülistan, gülzar, gülşen: gül bahçesi
gülfeşan: gül saçan
gülgun: gül renkli
güldan: içine gül konan vazo
güldehan: ağzı gül gibi olan
derban: kapıcı, kapı yeri
nihan: gizli....


(07 Ağustos 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gül Ölürse

anlamazdınız hiç üşüdüğümü bilmezdiniz
söylemezdim ki

kuyuda bekletir kendimi
koyusundan bir acı demler
sonra akıtırdım nehrimden
yaban kalırdınız ruh tedirginliğime
bilmezdiniz küskünlüğümü
öyle isterdim ben

en kanamalı anlarım
__gül yüzüm etrafta dolanırken
en çok in'imde olduklarımdı
'verene değil
emekle sevgi
değer bilmeyene zayii'
derdi gönül
susardım!

an gelir şart olurdu acıyla ödeşmek
kendine gitmek bir başına
dalımda kırılırdı solardı çiçek
gözyaşları ne içindi anlamazdınız hiç
mahşeri bir dövende çırpınırken gövdem
bilmezdiniz siz
öyle isterdim ben

gül ölürse elbet sinerdi yürek


(2 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gül Solarken*

soluyor gül
paslanıyor tuval
sönüyor resim
gökyüzü rengini kaybediyor ansızın
yitiriyor anlamını
küsüyor dolunay

köşe başında çığırtkan bir ölüm
cam kırıklarında söndürüyor nefesleri
çürüyor yaşam

bedeller ödeniyor elbet!
kendine ağlayan
tarih kadar eskimiş mezarlarda tuvaller
giyotinin insafsız sesinde
zamanın vahşetine yeniliyorlar

nereye gitti resimlerle şiirler
hüznü asıyorum dünyaya

ademin günahları sergileniyor o an
çocuklar mutsuz
bir kadın bağırıyor avaz avaz
çığlık topluyorum göğümden
çarmıha geriyorum sonra tuvali
aşina bir utançla yere düşerken
ağlıyor kenevir
sağalmıyor yaralar

açmasa da fidan
ayıplarla birlikte döner lanetli devran

solarken gül
solarken can!


(*) Acı yüklü bir “bayram” şiiri…(İstanbul'daki bombalama olayından sonra...)



(25 Kasım 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gülüm Olur, Balım Olur...

bir aşkımız var bizim
eskimez düşler konağında
bir de sevdiğimiz çıkmazda
durmadan cüzdanını kaybediyor
sızlanıyor sonra
ben yazıyorum / sen düşünüyorsun
konuşmasam susuyorsun
aşka susmak bu biliyorum
susarak susamak

aldırma!
eskiciye bıraktım mı hiç hayatı
“benim olan benimdir” kuralımı hatırla
“aşkın mülkiyeti olur muymuş” deme sakın
alfaben methiye ise deliliğe
yakışır her şey
her şeye

üşütür ağlatır aşk bıçağın ucunda
bacakları titrek acemi tay olur
çulsuz bedeviden beter eder adamı
çöllerde susuz koşturur
takma sen kafanı günlük dertlere
daralıyor zaman
“benimsin” diye çağlayan sesimi dinle
ben ölmeden önce

-bak ne güzel söylüyor kadın:

“o senin neyin olur derlerse
gözüm olur / yaşım olur diyeceğim”

kah ihya eder bu acayip illet
güldürür ak düşmemiş gönül telini
tersyüz eder ruhunu insanın
kah fikirsiz kılar
tutuşturur bedenini

-sesleniyor kadın yine:

“o senin neyin olur derlerse
gülüm olur / balım olur diyeceğim”

aşkımız var bizim
baldan öte
yazım
kışım
güneşim
kalbimin inceden 'hay' dediği

hay sevdiğim
hay hay! ...



(*) Nazan Öncel’in “Yan Yana Fotoğraf Çektirelim” adlı son albümünün açılış parçası olan “Hay Hay” şarkısından esinlenilmiştir….

(29 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gülüşünü Bana Sakla!

henüz vedalaşmadım yaşamla
uçurumda bir dal var düşerken tutunduğum
o sensin işte

ama ne çok ertelendik biz!
ezber edilmiş şarkılarda kaldı mavi günlerimiz
insanı nereye götürürse gölge ordayım şimdi
içinde kaybolduğumuz an
sevdaya elbet bir ad biçeceğiz

inan kafanı karıştıracağım
öyle karıştıracağım ki şaşıracaksın!
ağır bir yüktü taşıdığımız bunca zaman
en iyi yaptığı ikinci şey var ya hani insanın
'gülmek' diyorlar adına
en çok onu özlemişim
bir gün mutlaka aşkım
bir gün mutlaka
bir sigara molasında birlikte güleceğiz

o halde dayan!
muzırlığım tuttu görüyorsun
yoksa yine mi geldi bahar

gülüşünü bana sakla
benim olan benimdir
sakın unutma!


(29 Eylül 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:44
Gümüş Eyerli Tay

silinmiş adı belleğimden
“gümüş eyerli tay”dı o

sık ağaçlı bir koruluktaydık
gömerdim başımı yelelerine
nabzını dinlerdim rüzgarla yarışırken
tutkulu yüreğimse çok genç
nasıl da yakışırdık birbirimize

nasıl da bilirdi
kaç atış uzaklığa gideceğimizi
kızmazdı, kaldırırdım ayaklarımı gözlerine
korurdu bu deli yüreği tehlikelerden

kaçamak yapar, asfalta çıkardık bazen
kalplerimiz bayram yerine dönerdi
çok şey istemezdi “gümüş eyerli”
kesme şekeri severdi

şimdi bir hayal
kim bilir hangi bulutta dörtnala koşuyor
ve hüzünlü gönlüm
.....ardı sıra koşturuyor

susarak anlaşmayı öğrettik birbirimize
o gün bu gün
dilli ile konuşmak zor iş
dilsiz olurum bazen

yetiyor yürek dilim
ve sevgi lisanı
ve aşk
gümüş eyerim olmasa olur
gümüş eyerli tayım da

gözyaşımda gümüş sevdalar biriktiririm ben…


(27 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Gün Gelir (Veda)

bütün defterler açık
bütün şiirler yarım
gün gelir tersine akar sular
bir omza başını koyar
diğerine tövbelerle vebali
tarihin yinelendiği yolda
lambaya geri dönen
cin misali tüm zamanlardan yürür gidersin

gölgeler suda kalır
yorgun toprak uykuda
bulut gökyüzüne emanet
tutsaktır boynu kırık şiir
bir damla gözyaşında
yelken olur
kıyılara şahlanır
saçını rüzgara verir gidersin

anılarda solar can alıcı resimler
rengini yitirmiş anka kuşu gülümser
düşünür yollarda yapayalnız
gün gelir
söz vurur
vuruşkan ölür
buruk bir tarçın esmerliğinde
yüzü yere bakar da gülün
dalından kopar gidersin

her yerde var olup
hiçbir yerde olmamaktı yaşamak
bütün yollar çıkmaz
bütün patikalar gidilesi
bir kış sabahında gizliydi 'merhaba'
vakitsiz bir bahar akşamına düşer son veda

yıl dolar
devran döner
gün gelir kapıya dikilir ayrılık
ülkenin adı yok o haritada

acı bir tebessümle dudaklarında
oradan da yürür gidersin


(4 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Güneş

rüzgar çanları yağmalardı yüreğimi
yalnızdık ışık öncesi
yalnız evvelinde sözün
kasırganın gözünde yalnız
tek başına kanardık

sonsuz bekçisi bozkır türküleri ey!
taçlanır toyon’um* adak ağaçlarınızda
eylemimiz safi dil
safi ağıt çaputlarınızda
uyanır iç dikenler...her biri bir şimşek
çarpar adamı
im bırakır gök yakut berraklığında
cezbeye tutuluruz
kızar suyumuz

alnımızda bir mavzer

güneş durmaz patlar
güneş bilir
güneş isyankar

acılı bozkır türküleri ey!
tarihin tütsülediği yankıda dirilirsiniz
secdeye gelir susarız önünüzde
koynumuza gömülür med cezirleriniz
cürmümüz sonsuza bekçilik
bağışlayıcıdır lakin gök mekan
beraat’a dönüşür cezalar

ister üşüsün kainat... buza kessin yer
balagan kapısına astım mı düşleri korkmam
en fazla karıncada biter soğuğun hükmü

omzumda aşina bir sıcaklık...sevecen
billur dokuzlar doğar içimde
sırça güneşe sunulur evrenin kutsal ışığı..tutkulu
mekanlar büyütür gün... varsıllaşır cümle alem

kızıl gelincikler iner mistik nağmeye
kızıllığına etimin
dudağımda bir damla kan
bir damla daha aşkın rahminden şiire akan

güneş doğar
güneş yine doğar
güneşe giderim ben…

……….


(*) Toyon: Boy reisi
(**) Balagan: Saha’lara (Yakutlar) özgü kütük evi…


(19 Ağustos 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Güneşin Hükmünde

güneşle güneş olmak
bu yüzdendir güneşi sevmem
canhıraş bir zılgıtla zembereğin boşanması
aniden düşmesi yüzümün
sırf zaruretten

güneş değince zümrüt yeşili olur yürek
_hanedanın yüz akı
__yüz karası
___alemin zadeganı insan ey!
mührünü tartarak vur yüzüme
bin yıldır acılıdır bu yüz
çehremde yılların ceremesi
yol verme sakın!
uğursuz delikte saklı yılan zehrine

güneşi boyamaktı niyetleri
tarihin tanıklığında vardı hedefe oklar
türkümüz
kurbana yakılan aykırı ağıt
sorma gerisini
eğreti ve yalnızdık

neydi menekşenin değeri:
- morla yeşil kucaklaşması -

anlamazdı ölü kent yabanileri
girilmezdi gözyaşının içine
vakur sesler suskun
can çekişirdi masumiyet
ihtişamlı ülkelerin konuğu değildik
muallak bir yangın avazındaydık biz

mahşeri rüzgar ruhuna çarpar adamın!

yol kesen fırtınası adı bunun
_'konuş' diyor yavru gezegen:
ibrişim sesinle haykır
süz kalbini şahin gözlerinden
insansın çünkü
__güneşe borcun var

gözlerimi yitirdim Merkür
lanet olsun!

içine ışık düşmemiş göz parlar mı ki?


(11 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Güvercin Yürek

çıtırdar kalbin bazen
düşer yere
neden yokmuş gibi hani
kırılır birden
oysa yüreğin de gözleri var
bakmayı bilirse
üzerine yıkılır gaipten sesler
tuzla buz olur evren
sen üzülürken

güvercin üşürse
ot yeşermez o iklimde
hayata nasıl tutunsun can
dertler bohçasında
acı dürülürken

ah! güvercin yüreğim ah
ne çektiysem senden çektim ben

zırhlar olmasa
ne yapardık acaba
durma vur insana
vur
vur
vur!

sakın ama sakın
güvercin yüreğe
sakın dokunma! ...


(19 Mart 2004)

Not: Antoloji şairlerinden Esra Balaban’ın bir güvercin şiiri üzerine, “güvercin” düşüncelerine devam…

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Güz'ün Adı Ölümdü!

nice güzden geçtim
düşsel baharlara tutunarak
örselendim
yandım
üşüdü kalbim

kah eksildim kendimden
kah ölümle öpüştüm
kaptansız yolculuklardı:
yeniden müjdeliyordu doğumu derbeder tutsak saatler
yanıyordu ellerim seyir defteri tutarken
tersine akıyordu akreple yelkovan
zaman yakalarken ömrümü ensesinden
kimindi o hıçkırıklarla sarsılan beden

bendim!
güzden kaçıp güllere sığınan
akıtırken ruhumu sulara gözden ırak
boşlukta karanlık kulaçlar atarak
kendi sarnıcında boğulan

son yoldaşımdı hayaller
güzleri susturarak döndüm aranıza
her acı
kendine doğrulmuş bir silah
her serüven kendini anlatır ancak

ya gizledim öfkemi Medusa’nın saçında
ya yolcuydum Nil’in kirli sarı suyunda
Leonardo’da özgür bir kuştum belki
mancınıklar kurarken fırtına burcunda
savruldum kara cehennemlerden
imler bıraktım gölgeme
bakire düşlerimden

solan her eskimiş gün
ölümle öpüştü
içimden fışkıran bahar ve çatlayan tohuma inat
terk ettiğim her sarı’nın adı ölümdü
:
zavallı
sade
üşüyen ölüm
unutuldu bütün diğer ölümler gibi

adı ölümdü güz’ün
güz’ün adı ölümdü!


(07 Kasım 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:45
Güz Sonunda Sığınak

fikrin güzündedir yazmak
olgun hüzünler büyütürken
eskimemiş durağan sularda
yorgunca bir melale varmak

bölük pörçüktü gençlik
gönül avuntusuydu yazmak
biraz cesur
biraz delimtırak

zengindi güz sözden yana
çöl ortasında
yüklü kervan
ömrün son güftesinde yolculuk
susuz bir sıcakla kucaklaşmak

kalkıyor giz perdeleri
fikrin kışı yakındır bu kapıda
düşünce güllerinden bir bahçe öte yaka
yediverenler gibi sımsıcak

yoksa bir sığınak mıdır aranan
kış iklimine düşmeden sözün büyülü gölgesinde


(30 Nisan 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:46
Halikarnas'ta Bir Sabah

günışığı düşerken uyku kaçkını saatlere
yabansı aşklar izledim

ellerimdeydi dünya keşişhane tepesinde
koyları gözledim
terk edilmişlerdi yapayalnız
yıldızlı gecelerden karanlığa geçtiler

tez solardı erken açan çiçek

nereye gitti kovuğunda güller açan kent
dirim suyu çekildi yaşamsal kanalların
uğraksız dağ yollarında

yavaş yavaş indi ışıklar
uykuda bir yanardağ misali sessiz
akşamdan yorgun

Halikarnas’ta bir sabah yaz fırtınası kadar hızla sustu gün


(23 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:46
Hareler

hareler büyüyor rüyamda
büyüyor hareler
ruh yalnızlığımda

bir hayat eskittik
aşkla şiire
yenik düştük
fikrim oynaşıyor
içeri dışarı zihnimin çıkrığında

büyüyor hareler
düşler büyüyor
su uyanık
gül uykuda

zaman ise zayi
hayat boşluğunda!


(02 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:46
Hayal Bu Ya!

doğuya biletim kesilmedi hiç
batı ile doğunun
örtüştüğü güneyim ben
badem ağaçlarıyla bezenmiş düşlerden gelir
asmalı bağ evlerine giderim

vakitsiz delinir gözlerim bilge bir dağda
kirpiklerim muamma izleklerde titrer
buz ayazlara düşerim ağustosta
yüzümde kar
gözden taşırdığım tuz tenime akar

unutulmuşlardan bir su arkı içinde
camdan köprüler kurar düzlükten tepeye
tepeden düzlüğe göçerim

bir ses...bir mekan
yakın tarihten bir zaman
sıkça çağırır vadesi dolmamış ayrılıklar gibi
oysa çok kalabalık buralar
göğsümde dünya dolusu insan var!

kışı yaza döndüren kentler kayıp şimdi

aynaya yansıyan
geçmişi izleyip su arkının içinde
bir ehram kölesi gibi usanmaksızın
köprüler inşa ederim
ruhumu kaptırdığım Anadolu ey!
ilkyazdan renkler nakışladığım sevda
bir hayal ülkesini yalayan gurbetimsin
hüznümsün sen
seni başka türlü severim

yer... özlenen bir mekan
zaman...yaşanmamışlardan bir an
kişiler...yok artık

hayal bu ya kuruldu işte!


(26 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:46
HAYAL Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi - 17.Sayı - DUYURU

Hayal Dergisi, 17. Sayı:

Kültür-Edebiyat-Sanat dergi okurlarının dikkatine!

15. sayıdan itibaren yeniden yapılanan 3 aylık Hayal Dergisi'nin 17. sayısı Yaysat bayilerinde...

İÇERİK:
- 'Ölümünün 86.Yıldönümünde Ömer Seyfeddin' / Hulusi GEÇGEL
-'Şiirden Düzyazıya, Düzyazıdan Şiire Sapmalar' / Mehmet AYDINKAL
-'SöyleşiYorum' / Hilmi YAVUZ
'Şiir sevmeyen iyi edebiyatçı olamaz'
-'Dikkat! Özkan Mert'in 'Nehir'i Dünyaya Bir Sataşmadır! '/ Ertan MISIRLI

DOSYA: 'Şiir ve Hayal'
-Ahmet İNAM
-Salih BOLAT
-Altay ÖKTEM
-Nurullah GENÇ
-Saadet KARAKÖSE
-Naime ERLAÇİN
-Esat SELIŞIK

-'Pop Art, Popüler Sanat, Kitsch Ekseninde Sakınımlı Bir Gezinti' /Filiz ERASLAN

-Soruşturma: 'Dergicilik Ego Tatmini midir? '

-'Yaratıcı ve Eleştirel Düşüncenin Doğası, Öyküde Yaratıcılık' / Aysu ERDEN

-Bir Şair ve Bir Kitap: Reyhan SUR 'Son Renk' / Asım YAPICI

ŞİİRLER:
-küçük İSKENDER
-Yusuf Uğur UĞUREL
-Haydar ERGÜLEN
-Aydın AFACAN
-Nice DAMAR (Çeviri)
-Güngör TEKÇE
-Alper GENCEL
-Necati SÜMER
-Nihat BOYDAŞ
-Serkan TAŞÇI
-Senem (Zeynep) UYSAL

ÖYKÜLER;
-Demet Eşrefoğlu VARDAR
-Lokman ZOR
-Ruşen ERGÜN
...................

HAYAL DERGİSİ yazışma adresi:

Konur 2 Sokak No:59/4
Kızılay/ ANKARA

,

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:46
HAYAL Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi - 18. Sayı - DUYURU

Edebiyatsever dostlarımızın dikkatine!
Hayal Dergisi'nin 18. Sayısı Yaysat Bayilerine ulaşmıştır.

İçerik:

3 Ahmet Say - Müzik ve Politika
8 Arif Damar - Kara Karanlıklar (şiir)
9 Hilmi Yavuz - Bir Soru Bir Görüş
10 Özkan Mert - Tayland Şiirleri (şiir)
14 SöyleşiYorum - Nilay Özer, Ilgım Veryeri
17 Afşar Timuçin -Yitirilmiş Çocuklar (şiir)
18 Ertan Mısırlı - Mucize Tozların Şairi Engin Turgut Mahcup Ruhlarımıza Dokunuyor
22 Ahmet İnam - Cemal Abim, Cemal Abim (şiir)
23 Emin Akdamar - Geri Dönülmez (şiir)

Dosya: “Şiir ve Siyaset”

25
-Hulusi Geçgel - Türk Siyasal Yaşamında Tanzimat Dönemi Sanatçılarının Rolü
-Mehmet Can Doğan - Bir Siyaset Yeri Olarak Şiir
-Cihan Oğuz - Kıyameti Sırtlamak
-Aydın Şimşek - Politik Bakımdan Yararlı Olanlarla Estetik Bakımdan Yararlı Olanlar
-Emrah Pelvanoğlu - Siyaseten
-Naime Erlaçin - Garp Cephesi
-Ahmet Turan Kul - Siyaset ve Şiir
-Saadet Karaköse - Divan Şairinin Söz Söyleme Siyaseti, Eleştiri Üslubu
-Mustafa İbakorkmaz - Şair ve Politika

51 Erkan Kara - Yaradan (şiir)
52 Ömer Serdar - Dibi Tutmuş An (şiir)
54 Mehmet Aydınkal - Sinemada Anlam Yaratma
55 Nilay Özer - Altıdan Geriye Sayılan Nefes: 'Dün Kendimin Önünden Geçtim'de Kurgu ve Yapı Üzerine
59 Nice Damar - Siyu Şarkıları (çeviri şiir)
60 Yelda Karataş - Hüzün (şiir)
61 Berdar Doğan - Boşluk 1 (şiir)
62 Alphan Akgül - Nizar Kabbani, Yahya Kemal ve Orhan Veli Şiirlerinde Kadın ve Gündelik Dil
69 Esra Balaban – Sadeleştirme Töreni (şiir)
70 Kemal Gündüzalp – Düş Ötesi Bir Sevgi (öykü)
76 Asım Yapıcı – Bir Şair ve Bir Kitap / Reşide Sarıkavak
80 Sanat Dünyasından


Yönetim ve yazışma adresi:

Konur 2 Sok. No: 59/4
Kızılay / ANKARA
,
Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
HAYAL Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi - 19.Sayı - DUYURU

DUYURU:

Üç aylık süreli yayın, HAYAL Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi, 19. Sayısı ile Yaysat Bayilerinde:

İÇİNDEKİLER:

3 Emin Akdamar – “Güz” (şiir)
4 Ataol Behramoğlu - Bir Soru Bir Görüş
5 Şükrü Erbaş – “Unutma Defteri”
6 SöyleşiYorum - küçük İskender (Söyleşi: Özgen Kılıçarslan)
9 küçük İskender – “can çekişen” (şiir)
10 Mario Levi - 'İstanbul Hayatım', (Yazarın üzerinde çalışmakta olduğu son romanından bir bölüm)

11 DOSYA: Şiir ve Erotizm
— Ahmet İnam
— Veysel Çolak
— Mahmut Temizyürek
— Hulusi Geçgel
— Mehmet Aydınkal
— Afşar Timuçin

32 Günseli İnal – “****ron” (şiir)
33 Güngör Tekçe – “Oluş” (şiir)
34 Özkan Mert – “40.5 Derste Şiir”
38 Ertan Mısırlı – “Dağlarca Üzerine Karşılıksız Soru Denemeleri”
44 Emel Güz – “huzursuzkadın” (şiir)
45 Reha Yünlüel – “Bahçe” (şiir)
46 Lokman Zor – “Sızı” (öykü)
49 Naime Erlaçin – “Batı Bosna’da Ölmedi! ” (Lübnan Dosyası ve Türkiye)
55 Nice Damar, Carl Sandburg – “Bronz Heykeller” (çeviri şiir)

56 'DERGİ BELGELİĞİ'
— Nedret Gürcan – “Şairler Yaprağı”, dergicilik öyküsü.
(Ahmet Arif, Cemal Süreya, Attila İlhan, Aziz Nesin, İlhan Berk, Fakir Baykurt, Ahmet Oktay… Daha önce yayımlanmamış mektupları ile…)

84 Mustafa Fırat – “Bahçeye Çıkmak ve Halleri” (Salih Mercanoğlu’nun yeni kitabı ‘Bahçeye Çıkmak’ üzerine…)
86 Ömer Turan – “Miasma” (şiir)
87 Mustafa Ergin Kılıç – “Can Simidi” (şiir)
88 Nihat Boydaş – “Cumhuriyetin 83.Yılında Sanat”
90 İsmail Örnek – “Eriwa’ya Mektuplar IV, V”
93 Mehmet Oğuz – “Kuş Kafesi” (şiir)
94 İbrahim Topaz – Berna Olgaç ile “Ben-Siz ve Öteki” Adlı Kitabı Üzerine Söyleşi
95 Müesser Yeniay – “Yapayanlış” (şiir)
96 Sanat Dünyasından

,

(10 Ekim 2006)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
Hayaletler

birileri dolanıyor ortalıkta
kimini görür göz
kimini….

işte öyle!

öyküler dinler dururum
yalan
dolan
gerçek

her neyse!

membaınız nedir
söylesenize
nerde gizlenirsiniz
nasıl bir şeydir
rumuzlara sığınmak

hikayecinin de bir sabrı var
isminiz nedir
cisminiz
ülkenizden vazgeçtim
neye benzersiniz

ne?

Pizza kulesi neden eğri ki
ya düşecek olursa! ! ! ...


(11 Mart 2004)


Not: Yukarıdaki dizelerin, rumuz veya mahlas kullanan şairlerle bir ilgisi yoktur. Bana yöneltilen bazı sorulardan sonra bu açıklamayı yapmayı gerekli buldum. Pek çok kişi bana Antoloji Mesajlar Sevisi kanalıyla ulaşmakta ve gerçek isim belirtmedikleri takdirde ise yanıt alamamaktan şikayet etmekte veya farklı rumuzlarla yeniden, yeniden denemektedirler. Yazma teknikleri ve üsluplarından hemen anlaşılıyor zaten. Her şeye rağmen önemli ve makul bir gerekçeleri varsa eğer, yine de cevaplamaya gayret ediyorum. Ama vaktimin saçma sapan oyunlarla ziyan edilmesine karşı verdiğim doğal bir tepkidir bu...
'Pizza Kulesi' ise düzenin kendisidir....Saygılarımla...(13 Mart 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
Hayırlara Vesile

acıklı bir filmden çıkmış bir duyguyla
uyandım sabahın beşinde

tuhaftı gördüğüm düşler
kimse bilmiyordu neler olup bittiğini
yalnızca biri vardı
bir eski dost
oyun kuran
birileri daha
oyun kurduğunu sanan

çok kalabalıktı kast
geldiler gittiler durmadan

en çok da aşka benzer bir duyguyla avunan
körpecikler ağlıyordu
kimisi mutsuz
intihar sendromu ile sarsılan
kimisi yalnızca oyun arayan

gülümsüyordum sabahın beşinde
acıklı o filmden artakalan duyguyla yüreğimde
ışık süzülürken penceremden
geri dönüyordum salona
ah aşk! büyük tutkuları bile çekiyorsun
mil gibi hikayecinin gözlerinden

belim ağrıyor
yağmur geliyordu
yoksa sırtımda çöreklenen bir insanlık acısı mıydı

“hayırlara vesile olsun” dedim
gecenin incelen bir saatinden…


(2 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
Hemera

yanar döner
döner yanar da gün ışığında
insanlığa sığınır yine insan

aydınlığın bekçisiydin
kundaklandın vardiyasız akşamlarda
ağlayarak bağışladın
bağışlandın ağulu akrepler koynunda

ne mutlu sana!

ardında işaret bırakıyorsun
mavilik akıyor kanatlarından
azat ediliyor köleliğim
umduğun denizin dalgalarında

dövüldükçe inceliyor Hemera
inceldikçe güzelleşiyor insan

gonca bir gün açıyor
ışık müjdecisi “sen” vakti
kayboluyor orda “ben”
belletiyor yaşam hünerle lanetin içinde
ki salt insanlıktır fırtına estirir varlığında
takdis ederken yaratılışı
yokluğun reddini kutsayan

ve nehirler ah! onlar umuttur

umudun nehri sen, yorgun titreyiş ey!
bir seher vakti bu yüzden
ışıkta bilenir gecenin kardeşi
kanat çırpılır yeryüzüne bininci kez ra evinden
insana sığınır yine insan

artık biliyorum Hemera
'üstü kalmasın' gecenin
gitmeler değil
dönüşlerde saklıymış gizler

ne mutlu bana!

………

(*) Hemera: Gecenin kardeşi gündüz.


(9 Eylül 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
Her yer Aynı!

kalk gidelim
gidelim ezik yüreğim
kısıldı hayaller
köşe başında köpek leşleri
bedenler güya canlı

bir yer olmalı
bir yer olmalı mutlaka her yerden farklı

boynumdaki ilmek sıkıyor beni
gündüze karıştı gece
tenim dağlanıyor

bu ne bu!

bir yer olmalı
dağ mı
deniz mi
kelebeğin kanadı mı

ne önemi var adresin
her yer aynı
kestim başımı!


(11 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:47
Hikaye

çok gençtiler

ıhlamur kokusunda serpildiler aşkın
“ela” düşünüp
“ela” baktılar
iki göz bir oda hayaliyle
kanatlandılar sevdaya

kırk haramilerce kesildi yolları bir gün
kinci nefretin hançeri düştü yüreklere
yazgıya ayrılık

biri bir yerde şimdi
gözyaşlarını sayıyor / acıya müptela
öteki yaşamıyor!

hoyrattır aşkın muhtevası
pişkin bir yosma umursamazlığında
yalnızca talanı resmeder
sevdalı bedenlerde yeşerip
ölüme kanayan hayatta

“bir varmış
bir yokmuş…”

onlar yok'tan sayıldılar!


(26 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:48
HİLAL LÜLE - Duyuru! ....

Bugün şiir ve edebiyat gönüllüsü ve yaşam savaşçısı bir dostumu kaybettiğimi öğrendim. Antoloji.com’da, başta sağlığında O’ndan desteğini esirgemeyen Sn. Cengiz Ekrem Teymur olmak üzere, O’nu gönülden seven pek çok kişinin olduğunu biliyorum. Duyanlar duymuştur mutlaka. Ama henüz habersiz olanlar için bu duyuruyu yapmayı bir görev bildim. HİLAL LÜLE’yi yitirdik dostlar. Başımız sağ olsun....
Aksiseda.com’da kendimi hiçbir zaman bir misafir addetmediğim için şimdiye dek konuk defterine yazmamıştım. Bugün ilk kez olarak aşağıdaki yazıyı ekliyorum o bölüme….
Vaktinizi fazla almayacağım zira Hilal Lüle’nin 5 numaralı “yazar”ı, 65 numaralı “şair”i ve dostu olarak izninizle yasımı tutmak istiyorum….
Saygıyla.((


“Aksiseda’nın misafir defterine böyle bir anda yazmak ne kadar acı yüklü, ağır bir duygu, bilemezsiniz. Yalnızca sitenin yazarlarından biri değildim ben. Sevgili Hilal ile ilk tanıştığımız günden beri, birbirimizi sevdik ve çok güvendik. Gün geldi birlikte çalıştık, sorunları paylaştık; onları çözmek için gayret sarf ettik. Aramızdaki yaş farkı hiç görünmedi gözümüze. Kocaman, kırmızı harflerle yazdığı ve “Naime’ciğim” diyerek başlayan mesajlarını özlerdim hep. Kah üzgün, kah mutlu çalardı kapımı. Tüm sorunlarına rağmen, dünyaya meydan okuyabilecek güçte, müthiş mücadeleci bir ruha sahipti. Aynı zamanda bir çiçek kadar narin, tutkulu, özverili ve sevgi dolu…
Hilal kısa zamanda, hayatımda vazgeçilmez bir yer açtı kendisine. Ve Aksiseda tabii ki…O’nun gurur duyduğu ve övündüğü; belirli ilkeler çerçevesinde ayakta durması için çırpındığı bir eserdi burası….

Benim için Hilal’in yokluğuna alışmak mümkün değil! ...Hayattan payına düşen inanılmaz zorlukları büyük bir cesaretle yüklenen bu kocaman yürekli genç hanımı unutmam imkansız bir şey. Kısacık yaşamında, içinden binlerce ders çıkartılabilecek bir destan yazıp bırakarak terk etti bizleri.
Tahmin edemeyeceğin kadar üzgünüm Sevgili Hilal Lüle. Taşındığın yerde huzur ve nur içinde yat çünkü sen bu alemde gereğinden fazla borç ödedin. Ben ise, gittiği yere kadar üzerime düşeni yapmayı sürdürecek; bebeğine bakmaya ve seni özlemeye devam edeceğim…

Seni bütün kalbimle seviyorum gül yüzlü, güler yüzlü çocuk! ...”

Naime Erlaçin (www.aksiseda.com) - (2 Mayıs 2005)


HİLAL'den! ....(Eklenti - 4 Mayıs 2005)

'YENİLDİM

Gülmek için,
Ağlamak için,
Hatta nefes almak için;
Kanımın son damlasına kadar savaştım,
Ama yenildim.

Bu beklediğin andır
Gel al emanetini
Korkunun ecele faydası yok,
Biliyorum.
Ama korkuyorum.
Yinede karşı koymayacağım,
Çünkü yorgunum.
Bunca zamandır direniyorum,
İşte pes ediyorum.'

Hilâl Lüle
,
,

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 20:48
Hologram

hikayatın şedit yüzü
güneşe bakıyor yine
Mu’da aklanıyor
en çıplak hali ruhun

her an
her yerde
bilgi ve soyut sezgi
aynı sevgi hep
aynı zemheri

monadik bin zerrede
holografik bir yolculuk gibi
yaşamak! ...


(3 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:08
Hoşgeldin Bana

bir mektup alacaksın bugün
yakamozlar bırakacağım gözbebeklerine
24’ü vurduğunda saat üşümelerimi sarmalı
sıkıca sarılmalısın içten

unutmalıyız unutulması gerekenleri
canımızı acıtsa da dikenler
gülşende açan gül olmalıyız

çocuk kalan sevdanın miladıdır 2003
ruhlarımız yürürken 2004’e ağır adımlarla
goncalarda yaşatmalıyız aşkı
' hoş geldin uçurum çiçeğim! ' diyeceğim sana
yeniden doğduğun için yaşama

kim miyim ben
ben “sen”im

hoş geldin mutluluğum
mutlu yıllarım
hoş geldin bana!


(31 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:08
Hükümsüz!

-can parçama

tez kaldırıyorum acıyı tedavülden
hükümsüzdür!

düşürmem mutsuzluğu dizelerime
ne de kuşkuyu
sahici bir sevgi sadakatle geri döner çünkü
gittiği her menzilden

ağlayan şiirler yazılmaz hiç
olsa olsa kendimi sokmuşumdur sarı saatlerde akrep misali
bet çığlıklarımı duyarsan bir gün, çiğ haykırışlar
bil ki intihar komandolarına inat
salıvermişimdir kendimi bir yerlerden

ölüdür artık konuşan kişi
anla!
bildiğin değil

koklarken
okşayıp severken seni yürek odalarım
gün batımı ve saat başı uykusuzluklarımda
suya aç toprak gibi özlerken seni
gidemem ey!

izafidir çölleri yeşertir bu hükümsüzlük
böyle kalkar ayrılık tedavülden

bize acı ne ki!


(18 Şubat 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:08
Hüzünlü Bir İsyan

yürekten söylenen hazin bir şarkı bu

günlerden nedir bugün
mevsimlerden hangisi
malumatım yok!

ancak biliyorum iklim hüzünden

şiir kucaklıyor beni
söz perileri tutuyor elimden
dönüyor dönüyor da ebedi bir girdapta ölüyoruz

aykırı bir 'ah' çalınıyor kulağıma
kaderin sesi bu!

bir ses ki isyanımı inleyen


(09 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:08
Issız Göl

can çekişen balığın
pullarında sürerdi yaşam
bir masalda konaklamıştık:
kah dalgalanırdı su
kah durgun akar
gülerdi gökyüzü
ağlardı çoğu zaman

denizaşırı bir hasret sinerdi tenimize
keskin kokusunu bırakarak dalgalara
uzak-yakın fark etmezdi hiç
hükmünü yaşardı duygular
:
yalnızdık

kıyıda bir kız çocuğu
düşünceli
tutmaz bilançolar çıkarıp durmadan
döner dururdu zamanın girdabında
sancıda büyüdü
anlardı
ki kötürüm kalmıştır acıyı tanımayan

her 'merhaba'da vedalaşırdık denizle
ıssızlığa sığınırdım terk edilmiş bir krater gölünde
ebemkuşağına tutunur
kapanırdım yalnızlığın göğsüne
canlanırdı sonra deli kanım
ve
ne kaldıysa benden geriye

sevgiye çıkardı bütün yollar
sormayın artık!
nedendi
nasıl
ne zaman

o beni mahşere
ben onu ebediyete kadar...

ne anlıyorsan 'o'dur yaşam!


(3 Haziran 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:08
Işık 1

“su sarnıçta döllenir, insan ışıkta…” – N.Erlaçin

doğudan varılır batıya
doğuda yoğrulur batı
doğuda keşfedilir “son”
yabanıl bir ustalıkla
yaprağı donanır toprak
en son durakta

gül goncasıdır
doğuya uzanan
güneşin sırtında alınır yol
arabesk bir yolculukta

bilinmez
göğün hangi katında yıkanır ruh
ışıklı her serüven isabetli yoldadır

en doğru yolda
en…


(*) Arabesk tanımlaması toplumda yaygın (ve yanlış) olarak bilinen şekliyle değil; farklı kültürlerin buluşması, kaynaşması ve yeni bir tür sentez oluşturması anlamında kullanılmıştır.

(23 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
Işık 2

“ah sevgili gölge
benim misin sahiden”*

iyi bir duygu anlaşmak
anlaşılmak

konuşmak yazmak
olmasa olur
cümle gereksiz
sözcük de
harf imlemek kafi
ışıldak kondurur tene
beyazda iz bırakmak

iyidir ışık
karanlığı anlatır
:
ruhu sürmeleyen sır

gölgeyi yakalamak göğün bağrında
en iyisi

sınırları aşmak
en…


(*) Bejan Matur: “Temmuz Meleği” – Rüzgar Dolu Konaklar, s. 49


(23 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
Işık 3

hüzün ağır geliyor kalbe
bu boşluk duygusu
solması goncanın

üşürken yüreğim
soğurken beden
hastayım
ağır kanamalı

yüreği çivileyen sözler
gök delinir de
elbette iner birer birer

yıldızım
şiirden olsun
koynumda uyuturum dizeleri
bir ışık yansın yeter!


(5 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
Işık 4

şiirim
bilinen bilinmeyen
hem uzakta bir ömür boyu
hem yanımda bekleyen

ışığı görünce
sele döner dizeler
nefesim beni karanlıkta terk eder

uzan bana ölüm ve doğum ey!
suskunluğuma yanılma
yaratılışı gizler yılların kuytusunda

tende güllerle danseder dil
kadife ellerle Şehrazad
ıssızda ışık bekler


(17 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
Işıldak

hani derler ya
herkesin bir topuğu var Aşil’den
söylence ne denli gerçek bilinmez
masallar taşıdık sırtımızda
sanki kambur!
yitirildi sadelik ve varsıllık

vurulsa mıydık topuktan
vurulduk mu yoksa
gülümsedi erk işlemez garip sinsice
zayıflıktı susmasının nedeni ve yoksulluk
korumadı korunmaya değmezi
aldanmadı topuğuna Aşil’in

biz
bezirgan

hesabına düştük aşkın hesap bilmeden
ağır vaka idik defterde
hayal göllerinde mayalar tuttuk

bir kez kırılınca ayna
ne yapılabilirdi yazmaktan başka!

biz rüzgara tutsak fırıldak
gariban
deniz fenerinde ışıldak!


(12 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
İçimdeki Çocuğu Arıyorum

yüreğimde bir çocuk vardı benim
özenle gizlemiştim oraya
korurdu canımı örselenmekten
yaşamca hırpalanıp berelenmekten

belli ki yeni doğmuş taptazeydi
yüzünde masum gülücükler
bakışları bayramlık giysiler
uzanırdı pamuk elleri bana doğru
ellerinde fesleğen kokusu olurdu

ürkerdi bazen
korkardı
bedenime sarılırken titreyerek
saf gözlerde ipeksi yaşlarla
ürpererek
yakardı yüreğimi derinden

kim gömdü o çocuğu boşluğa
ve yokluğa
dönmemecesine
kim çaldı onu benden
kim vurdu kahpe bir kurşunla
kim gerdi benim ruhumu
tarih kadar eski bu çarmıha

biline ki içimdeki çocuğu arıyorum
şairlerim aklınızda bulunsun
giden çocuk değildir uyanın
giden biziz

benden söylemesi
haberiniz olsun!


(04 Nisan 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:09
İçimize Vuruyor Sıcak!

soluyor akasya düşler
ağlayarak kuruyor ilk yaprak

hüzün kaynıyor kanımızda
zifir akşamlarda geceye asılıyor tozlu hayaller
acı bir rüzgar savruluyor potasında beynin
çölleşiyor yaşam giderayak

yeniden sorguluyoruz hayatı
günahları bizde gizli gök kubbenin
sıkı sahiplenin ateşinizi ey tanrılar!
varoluş doğurganlığında taptaze bir diriliş isteriz
ve kendimizde rehin kaldık
bunca köprüyü yıkarak

fidye ödenmeyecek!
önce ölüm
sonra dirim
çekilecek bu ip

kan asi
yürek ahraz
kanımız koyu
kanımız buz
içimize vuruyor sıcak!


(24 Eylül 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İçinden Cehennem Geçer

ne zaman çiçeğe durduğunda
yel değse badem ağacına
bir kasırga göçer yüreğime
zamansız çalınsa kapılar
canhıraş feryatlarla
bütün manolyalar pıtrağa döner

ne zaman kara bir deliğe çekilse şair
kartal gözlü infazcılar elinde
hükmünü aşsa sözler
sirene benzer kalbimdeki cayırtı
dizelerim küser

tutunmalıydım oysa baharın ipine
yeniden doğuşu yazmalıydım
-çil çil göveren sevdaları-
olmuyor işte!
burulurum böyle zamanlarda
sehere gece düşer
gündüze keder

hırsızları var oyunların
yeraltında ölüm üretir nifaktan
adları Hades* olmasın sakın!
ademden kan çiçekleri
havvadan
siyah libaslar biçer

ne zaman acılı bir rüzgar esse buralarda
suskun bir şiire döşenir yolum

içinden cehennem geçer…



(*) Hades – Cehennem ve karanlık yeraltı aleminin tanrısı.


(8 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İçinden Çıkılmaz Kentler

kimileri bir kenti ziyaret eder ara sıra
kimileri asla çıkamaz ordan
“yazı, kışı, envai çeşit derdiyle gelsin” der
ne gelirse!

ölümsüzdür sevgi kimilerinde

acı da ayrılık gibi
aşırılır dibi delik kovalardan
dayancını sevdalı bir çift gözden alan
kalbin tutkuya adanmış bakracına

bütün sokakları benim bu kentin
kirli temiz bütün sokakları!


(13 Ağustos 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İHANET Nereye Düşer? ...

kimisi güç kuşanır
kimisi düş
kimi dişiliğini
kimi erkekliği
-at avrat silah- diyerek

ihanet nereye düşer peki
sorulmaz cehennem zebanisinden
ademoğlu sabıkalıyken ihanetten!

biter sorgu sual aşk indiğinde
beyazdan erguvana her bir dönüşte
geç saat yokuşlarında suskun
çığlıklar yükselir gülün dikeninden
silah susar
mengene sıkışır
yalnızca tuzaklara düşülür
düşülür süngülenircesine

kara yele vurduğunda gece
tutuşan kıyamettir artık
sunturlu bir sevdadır yapışan
ve fışkıran yürek çeperlerinden
tanrının kutsal emaneti bu
azgındır yağmur bereketinden!

ihanet nereye düşer peki
sorulmaz mahşerin dört atlısından
aşkın küheylanı yazılmamış kitapta

yoksa sadakatten mi sorulur?
sorulur elbet!
yürekliler gezegeninde
ancak yüreğin kuşanıldığı yerden!

ihanet mahşerin beşinci atlısı...


(02 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İki Masa (Yorum)

Bölgemizdeki sorunlar yeterince ciddiydi zaten. Yıllardır kanayan Kıbrıs sorunsalı, Filistin-İsrail çıkmazı; topraklarımızda yuvalanan, dışarıdan beslenen dipsiz terör ve burnumuzun dibinde göz göre göre desteklenen yapılanma hareketleri konusunda en ufak bir ilerleme kaydedememişken; ayrıca dört bir yanımız ateşle çevriliyken başımıza bir de Irak derdi sarıldı. Her zamanki gibi katlanmaya, yeniden kurulmakta olan dünya dengelere uyum sağlamaya çalıştık.

Üzülerek söylüyorum; bize dayatılan koşulları sorgusuz sualsiz kabullendik. Üstelik susarak her şeyin yolunda gideceğini düşünen yöneticiler seçmiştik kendimize. Kapı komşumuz İran tüm dünyaya tek başına kafa tutarken basit bir sınır ötesi harekâtını dahi göze alamadık. “İcazet alma” anlayışıyla her geçen gün bölgedeki üstünlüğümüzü biraz daha yitiriyorduk. Ebu Garip, Guantanamo, Samarra, Felluce, Gazze ve daha niceleri yanıyor, yıkılıyor, telef oluyordu. Ve biz susuyorduk…

Bu ülkenin aydınları, AB’ye alkış tutmaktan, kilitli kapılar önünde kendilerini aşağılatırken mazoşistçe bir haz duymaktan ve birilerine Nobel ödülü yollarını açmaktan başka ne işe yarıyor Allah aşkınıza!

Bir oyun kurallarına göre oynanır. Ancak oyuncu olmak kaydıyla! Oyun için bir de masa şart. Şu masayı adam gibi kuralım diyorum artık!

“Novus Ordo Seclorum” projesi (“yenidünya düzeni”) coğrafyamızda, bizim geleceğimizi de hiçe sayarak, bildiği gibi at koşturuyor. Ve öyle görülüyor ki, koşturmaya da devam edecek. Dikkatinizi çekerim, sular bulanmadan önce 20 dolarlarda seyreden petrol fiyatı 75 dolara fırladı ki batı ekonomisi bu kaynağa kan gibi muhtaç. Elbette alternatif çözümler üretebilir ve üretiyor da ama maliyeti düşürmek için zamana ihtiyacı var.

Bu durumdan çıkan sonuçlar yalnızca piyasa ve kur dalgalanmaları olmayacaktır. İşin o kısmı ülke ekonomisini biraz daha yaralayacak olan ikincil (seconder) etkilerdir. Tıpkı ihracat - tarımsal ve sınaî üretim - turizm gibi servis sektörlerinin derinden sarsılması, işsizlik oranlarının yükselmesi, sürekli artacak olan sosyal rahatsızlıklar gibi… Ancak daha da önemlisi, batı dünyası ve neo-con zihniyeti bu fiyat artışı karşısında kesin bir sonuç almak isteyecek, bölgeyi yeniden şekillendirecektir. Dolayısıyla tüm coğrafyayı bütünüyle kontrol altına almaya çalışacaktır…

Manzara şimdilik böyle görünüyor. Bu demektir ki, bir başka masa daha kurulmuştur! Karar masası… Kader masası! O halde, okkanın altına gitmemek için, ne yapıp edip o masada da yerimizi almanın bir yolunu mutlaka bulmalıyız. Ve kendi gücümüzle!

Ödünç alınmış, icazetli bir kudretle hiçbir gelecek şekillendirilemez!

Güç dediğimiz olgu sadece özünden kaynaklanır. Kendimize dönmenin ve onu yeniden keşfetmenin zamanıdır şimdi.

Aydın sorumluluğum böyle buyuruyor ey milletim!


(19 Temmuz 2006)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İksir

kendine sağır değilse kulak
susmak çare değil içine
şiirin üryan dilinden akar
iksirdir
sözdeki son damla kan

saklarım dilimi
kurumaz hiç
karanlığa mühürlenir dudak

yanardağ mıhlarım kekre saatlere
güneşi öpmek var yolun sonunda
sularım çölleri
buğulanır serap
erilliğine çözülür şafak

altı üstü vedia tenimin
dudağım tuz
tenim cerahat

nasıl üşündüğünü bilirim artık!

durma şifreyi ver
çözülmek için değil miydi alfabeler!
sur dibine as bütün ilamları
dilimin ıslaklığı sensin unutma
taşa süzülsün tuzum usul usul
ihya olsun kente istilacı girişler

sevdayı ezberlet bana!


(5 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:10
İlk Taş!

şımartır
övgünün fazlası
eleştiri hak
yargılama yasak
istihza
nahak

ilk taşı atacağın gün çık ortaya

demedi deme
nush ile uslanmaya bak!

ölçüye vurursa hesap
ola ki diyorum hani
karışılmaz sözün adil tartısına
dengeyi bulur terazi önünde sonunda

miyarı bozuksa kelamın
hiç düşünme
kaldır at!


(28 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İmza

kaderiydi rahmine sığınmak döllerken taze bir can
ve sürgit döllemek kendini
özgürlük arardı aşkın sesinde
Nuh tufanından beri bir ağaç gölgesinde
mevsimleri beklerdi sevginin nefesinde

adı: kadın!

dedi:
-doğum kanıksanmış bir süreç
sen 'bilinmezim'i çıkar ortaya
çöz dolaşıklarımı ey sevgili
silbaştan doku
keşfet beni!

bırak yansın ellerim
dağılsın saçlarım
bir sonraki tufana dek sen okşa
tutuşsun tenim

bedenim aşka adansın
yağsın üstüme göğün saltanatı
silinmiş bir kayıt olmasın adım
dar gelsin gönlüme sığıntılık
çöz beni!
ki eksik doğurmasın kadınlığım

söz!
ihtilal olacağım yüreğine
anla beni
anlamla beni
çünkü adım kadın!

imza:

“kadının”...


(6 Temmuz 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İnci...İnci...İnci...

-Aşkı öğrenmek için sevmek; değerini bilmek içinse çok sevilmiş olmak gerek. Gerçek bir aşkta asla kırgınlık, infial, sitem ve küskünlük olmaz! ... Rüzgarın tozuna karışır gider bu duygular. Geride yalnızca AŞK kalır! - N.Erlaçin


kıyıdan kıyıya süren alabora öncesi
ve sonrası sonsuz serüvende
geminin omurgası eriyene dek
en değerli
“aşk” tutuluyor halen

yosunun kararttığı koyda
tek bir inci tanesi büyüse
bir midyede mesela
adımı yazsalar üstüne

“aşk” deseler

yeter! ...


(5 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İNCİR AĞACI'na Mektup

günaydın incir!

sana sadece incir desem kızmazsın değil mi
ağaç deyince kökler ve bağımlılık geliyor da aklıma
o yüzden işte

arala dallarını, bir yer aç gönlünde
___sana geliyorum
minik bir yuva yapacağım kendime
bir şey istemem senden
sıkıca kucaklaman yeter

biliyorum oradaydın hep
kış aylarında kupkuru, sessiz
“hayatta mısın? ” diye sorardım da
“bekliyorum” diye fısıldardın kulağıma:

“baharı bekliyorum, yeşereceğim! ”

ne zaman daralsam ağlasam
ne zaman başımı çevirip baksam
yapayalnız ve oradaydın daima
baharını beklerdin durmadan

işte mayıs!
bahar bir çılgın aşık olmuş dışarıda
tüm ağaçları dolaştım geldim
dağ tepe ova bayır
görmedim bir benzerini
çiçek açmadan meyve veren senin gibi bir tanesini

biliyor musun kolay incinirim ben
kolay parçalanmaz yüreğim ama çabuk üzülür
yürek deyip geçme sakın!
bakma el kadar olduğuna
içinde kainat biriktiririm

üzülünce uçarım hep
hani bir kuş oldum ya geçenlerde
____bir minik serçe
uçmalardayım yine

o halde aç gözlerini bekle
kolla beni sana geldiğimde
yapraklarınla sarmala sımsıkı
yuvamı yapacağım dallarında
binbir gece masallarındaki gibi aşkı anlatacağım sana

yapmasam da olur
sen yerimi aç bekle
ve bil yolda olduğumu

ben mi ne isterim
bir tek “hoş geldin” demen yeter!


(21 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İnsan Biriktiren

şu acayip tutkumdan
sanırım hiç söz etmedim size
insan biriktiririm ben!

olsaydı bir yolu eğer
neler yapmazdım neler
güzellikler toplardım birer birer
kiminden gönül gözü sadakat
kiminden ince duygular alırdım
kah akıl, kah güç, kah tatlı dil
çoğu kez de güven veren sevgiler

olsaydı bir yolu eğer
neler yapmazdım neler!

bakarsınız döner şansım
karılır hamur tutturulur da kıvam
sevmeyi anlatırım bir güzel
anlamayı ve anlaşmayı sessizce
insan gibi insanca
insan suretinde

saklı tutuyorum umudu
bekliyorum biriktirirken
bir işim de bu:
insan biriktiririm ben


(20 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İNSAN VE KARMAŞA (Düz Yazı)

Duygu ve düşünceler her zaman asude bir nehirde seyretmiyor ne yazık ki. Karmaşa bizim içimizde dışımızda her yerde... Kimi zaman öyle bir kepçelenip karıştırılıyoruz ki, kendimizi tanımakta güçlük çekiyoruz adeta. Zekamız durumu kavramaya çalışırken, akıl isyan ediyor. Sezgiler yanılıyor, düşünce rotasından çıkıyor. Bilinçdışı bilinci istila ederken iplerin elimizden kurtulduğunu görüyor ve durumu yalnızca izlemekle kalıyoruz...

Sadece ukalalar her etkeni denetim altında tuttuklarını iddia ederler. Mutlak denetim diye bir şey yoktur. Olsaydı eğer, hayat monotonlaşmaz mıydı zaten? En azından pek çok ara rengini yitirirdi. Karmaşaya yatkın olmak da bir tür meziyettir çünkü yaratıcılığın kaynağıdır o; aynı zamanda doğurganlığın ta kendisi ve sanatın süt annesi. Çözüm karmaşadan fayda çıkarmayı bilmekte yatar.

Son zamanlarda bir modadır gidiyor.”Ben seni seviyorum. Sen önce kendini, sonra dünyayı sev. Elini sevgiye uzat, sana uzanan eli tut” falan feşmekan! Böyle şey olur mu hiç? Ben neden 4 yaşındaki çocuğa tecavüz edip öldüren; kurban keseceğim diye bir canlının ayaklarını vahşice doğrayan adamı sevmek zorunda olayım ki? Öncelikle aklım, sonra da değerlerim isyan eder böylesi bir saçmalığa. Alın size binlerce karmaşa nedeninden bir tanesi!

Kafam karışıyor ve huzursuz oluyorsam eğer, ilkel bir tepki gösterir ve isyan ederim; sözgelimi kabalaşır, mesela adam dövmeye kalkışırım. Veya sorunu çözümleme yolları ararım. Bunları yapmamayı seçmişsem eğer, koyun gibi boynumu eğer, katlanır ve o zaman da karmaşadan uzak durmuş olurum. Bu son durumda yarar nedir peki? Kocaman bir 'sıfır' sadece. Öteki seçeneklerin hiç değilse “eksi” ve “artı”ları vardı.

Ne yapmalıyım o halde?

Ne 'kötü çocuk', ne 'uyumlu çocuk', ne de 'tepkisiz çocuk' uymadı bana diyorsanız eğer, huzursuzluğun kaynağı olan negatif enerjiyi olumluya çevirmeye ne dersiniz? Çatlatın tohumunuzu ve şarkınızı söylemeye başlayın derhal. Şiir mi yazıyorsunuz; resim mi yapıyor veya fotoğraf mı çekmekten hoşlanıyorsunuz; bir yerlere protesto yazıları mı gönderiyorsunuz, elinizden ne geliyorsa onu yapmaya koyulun hemen. Her çözüm yolunun toplumsal sorunlara yararı yoktur elbet ama sizin uğradığınız zararı asgariye indirir. Üretmek en iyi ilaçtır bazı durumlarda.Ve belki bir gün ürettiklerinizin güzelliği bilincinize bilinç katar ve başkalarına da yararlı olmayı öğrenirsiniz. Böylece gönül gözünüz ve gönül kapılarınız açılır, ufkunuz genişler. At gözlüklerinden kurtulmuş olursunuz sonuçta…

Karmaşayı hafifseme, küçümseme, görmezden gelme ve alaycı bir tavır takınma ise sizi dar koridorlara hapsedip bırakır sadece. O noktada manevra alanınızın küçüklüğü, sıkışmışlığınız görünmez olur artık gözünüze. Kaçışların en kolayıdır bu... Kaçanlar genellikle başkalarını aşağılamaktan kendilerini eleştirmeye vakit bulamazlar. Onlar en güçsüzlerdir daima. Kocaman bir evde uyku tulumunda büzülüp uyuyanlardır kaçanlar…

Sözlerim bir tür öğreti veya nasihat değil kuşkusuz. Ben kendi deneyimlerimi anlatıyordum sizlere. “Siz” derken “ben” demek istiyordum aslında.

İnsan yanarak pişiyor dostlar. Musibetle yani…
Sevin karmaşayı ne olur.

Biraz ateşten zarar gelmez!


(15 Mayıs 2003) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İnsanız Biz!

ilk ve son yolculuk bu sancılı köprülerinde düş'ün
bir kıyıdan ötekine kutsanmak
ırmağın iki yakasında gizlice

ileriye bakıyorum
“hiç” var ötesi yok
varla yok arası tutunacak yeri kalmadı aklın
unutkanlıktan yana
infazdan karanlık surlarda atlılar koşturuyorum
terk’ten cezalı virane uğraklarda

köprü altlarında ben!

nisyan ile doğduk, biliyoruz insanız biz!
tohum gölgeye döl vermezken hangi yazları sorarsın
bütün baharlar kışa dönüşmüşken
ayrılık birikiyor gezgin kalbimde
geçmişe dair
buz kesmiş bir tarihten

insanız ya biz
hızla eskitilmiş bir takvimden masallar mı koşmalıyım şimdi!


(10 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:11
İstiridye

neye yarar inci
insana bırakılan
bir hayal olmaktan başka

nasıl da yalnızdır
kırılgan deniz yosunu

ve istiridyeler

koyu bir inzivada
düş büyütürler


(17 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:12
İsyanım Var, İsyanım!

bir türkü yakmalı
salarak akşamın büyülü mavisine
gurbete düşmüşüm yine hüzünden
mesela “acı” yazılmalı

ağlamalı
yıkmalı duvarları
cinayeti vahşeti unutmalı

kan dökmeyi sever kadından doğma
sonra kendi kanında boğulmayı!

yüreğimde isyan var, elleme beni rüzgar!
bırak haykırsın inlesin gönlüm
delirmişim fırtınanın gözünde
yıkıntı izlerini silmekteyim

içimdeki benlerin sayısı çok
fırtınayı aşıp
yüzünde güller açan yeni bir “ben” seçmekteyim


(06 Ağustos 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:12
İtiraflar, İtiraflar

konuşmalı ademoğlu
anlatmalı günahları bir bir
ağlamalı

kalp sancısı diner belki böylece
yoksa unutmalı mı tümden

bir “günah keçisi” yarattık kendimize
elmalara kurguladık öyküleri
“oğuldan oğula geçen”di günah
mirastı babadan

yasaklamıştı Telipinu* kanı
ne çabuk unutuldu boğdurulan şehzade adları!

konuş ademoğlu, sor sorgula
günahtan beli bükülmek nasıl bir şeydir
nasıl verilir hesabı fırınlarda yananın
yakılan köylerdeki çığlıkların

konuş ey rüzgar, anlat!
ne acılar geçti kirpiğinden sevdalıların
iyi bilirsin sen dolaştığın yerleri
vicdanımda kara bir delik büyüyor şimdi
insan yüklüyorum oraya ve suç
yüreğim bağbozumunda

heyhat!
verimsiz bu hasat

duy sesimi ademoğlu itirafımdır
ve mağduriyetim ve hicabım ve isyanım
çünkü insanım!


(*) Mahfi Eğilmez: Anitta’nın Laneti – “Telipinu Fermanı”, ss.49 – 60

(28 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:12
İyi ki Vardın Şairim! *

ölürken dudaklarından
dizeler ağan
bir adam geliyor gözlerimin önüne
:
“kısrak ol
bir kılıç ol kesen
kabir ol
ölüm ol…”

...derken,

sevgilinin mührünü
ruhunda bir dövme gibi gizleyen
kadının süt beyaz göğsünde
bıkmaksızın
ebedi aşkı inleyen.
menekşe rengi aramıştı maşukun sesinde
nasıl unutulur
Tanrı’ya yakarışları
aşık kalabilmek için dilediğince

üşüyen denizlerden
ayrılığım oluyorsun ey şair!
bulutlara hapsediyor sıcaklığın kar fırtınalarını
inancım yineleniyor aşka ve yaşama dair
canlanıyorum!
bedevi çadırında unutulmuş sahranın
ıssız bir köşesinde

aşkın hüznüne minnet yağdırıyor sesin
bahar yağmuru kadar mucizevi şiirlerde sen
bahar yağmuru kadar
efsunkar tutunurken yüreğime

“ey dostlarım
bıçağın saltanatını reddeden
bir yarayım ben”
diye haykıran bu sesi seviyorum

iyi ki vardın şairim!
iyi ki varsın Kabbani…

.......

(*) Büyük Arap şairi Nizar Kabbani’nin (1923 – 1998) anısına…

(02 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:12
İyi Sakla!

al bunu iyi sakla
beni saklarcasına
bir camdır sana verdiğim
sırrımdan
sır çek o camın arkasına

say ki o sensin
camsan
camsın demektir
bunun ötesi yok!

ayna olmak senin elinde
sırlanınca ayna cam olur ancak

al bunu iyi sakla
beni saklarcasına
durgun bir göldür sana sunduğum
sırlarım yatar derinde
kendini görürsün içine bakınca

su olmalıydık kayadan güçlü
su olmalıydık ayna dilinde
su olmalıydık sır tutan....salt gerçeği yansıtan

sır aynanın içinde...


(22 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:13
İz

kim yaşayabilir
bir başkasının ölümünü

yalnızca
seven bir kalp belki

bundandır
düşlerimi bırakışım geride
bunca çaba

doğmam bundandır
ilk çığlığı attığım andan beri dünyaya
durmaksızın yenilenişim
kesintisiz
ebesi oluşum kendimin

böyle dedi bilici:

bunca gayret
seven bir kalpte iz bırakmak içindi

tek bile olsa! ...


(8 Mart 2005)


A TRACE

who could live someone else’s death

unless it’s a loving heart
because of this
I left behind my dreams
sparing no effort
so much for nothing…

thus;
the birth of my nascence
is from my first outcry
into this world
rekindling nonstop
continuously
childbearing myself

and so says an apprehender:

for so much effort
is to be printed in a loving heart


even if it is
solely one!
……….


Written by: Naime Erlaçin.
Translated by: Abir Zaki

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:14
Jilet

söz kargaya
kış bahara düşermiş
mecusi ateşi demek ki dağlara

sarmaya görsün yüreği kuşku
dingin limanlara alabora yazgılar iner
yılandan sinsi olmalıydı oysa uyku!
bihaber kaldıysak kuytu yuvamızda
gulyabanilerce büyüdü kem gözler üçüncü şahıslarda

sessiz yankısında münzevinin derinleşsin diye nazar
sırı keskinleştiriyor aynalar
“kaybetmek kazanmaktır” diyor bir ses
“hiçbir şey göründüğü gibi değil...”

hoş bir ıslık bırakılır kapına bazen
idam çığlığında yalancı yarenliğin
tacirler insan kılığında, işgüzar!

hem tatlı hem acı söylerdi dost
ince bir ders var bize Brutus’tan
:
bırak yol tutsun bilinç
mayalansın dillerin
mutlak galibidir muhkem surlar
soysuz külli cenklerin

hikaye bu ya
dostluğun yordamıyla sonu hayrola!

keskindir aynadaki sır jilet gibi


(10 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:14
Kaç Metrekare

severim Nisan’ı
baş konuk olur yürek
doğanın düğününe
harcanıyor oysa bu yıl göz göre göre

olsun!
güneşi giyinmiş bir balkonum var
tenim buruşurmuş diyorlar
ne umurum!
feda olsun mihrap güneşin yoluna
döle vurdu ışıkta sardunyalar
uzansam dokunacağım incir ağacına

gönlüm meczup bir çınar
kendine çınar gölgesi arar

kaç metrekare bu balkon
altı üstü beş…desem
yayılır otururum yazın kucağına
kalemim yarenlik eder doğmayı anımsadıkça güneş
ufacık bir yer yeter bana

kaç metrekaredir ki mutluluğun bedeli!



(5 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:14
Kaç Oktavlık Yaşam

çocukluğumu bıraktığım
uzak kentte üşüyor kalbim
tanıdık bir ağrı yapışıyor yüreğime…

palmiye topluyorum nehir ışıklarından
renksiz bir cibinlikte hapis yeniyetmeliğim
“tel”i buluyor lunaparkta
üzerinden kayarken
çıngıraklı kahkahalarla ilkyazları süslediğim

nerelere göç ettiniz açık hava sinemalarım ey!
gazoz şişelerinden kaçarak
ve buzlu kovalardan ey gafiller!
bir hırsız gibi
sizler de beni terk mi ettiniz

yaz bahçelerinde yitirdiğim
boz alacalı salkım sevinçler badem ağacında kaldı
yeşil yapraklarda unutulan
yeşil tırtıllı ebem kuşağı günlerim

yaşam un ufak şimdi eleğinde zamanın
süzgece takılıyor “geçmiş”
asarak masum günleri kalbime yorgun suretinde güzün
haykırıyor üşüyor titriyorum
hesap ödeniyor!
ağlıyor hüznüm

soyunun utanmayın çıplaklığınızdan
kaç oktavlık yaşamlar sunuldu her birinize
kaç oktavlık bir yaşam seçerdiniz kendinize!


(02 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:16
KAFASI KARIŞIK ADAM (Düz Yazı)

Kafası karışıktı bu adamın. Karıştırmışlar onu. Belki de karışık doğmuştu dünyaya kim bilir. Kaosun düzgün çocuğuydu o...

Amatörce coşkuları severim ben. Gençlik gibidirler. Biraz acemilik; bir hayli naiflik ve masumiyet kokarlar. Tıpkı bu bilgenin masumiyeti gibi. Daha önce de rastlamıştım böylesine. Uzaktan görünce “şıp” diye tanırım onları. Adamın büyüsü burada gizli galiba. Gücü ise sade anlatımından geliyor. Herkes de dil ustası değil ki! O aslında usta olmasına usta da, tıkanan iletişim kanallarını açmak uğruna dilini alabildiğine basitleştiriyor.

Son yıllara dek genelde felsefeye fazla bulaşmamıştım. Fen bölümündeki öğrencilere neden felsefe okutmazlar, hiç anlamam. Şimdilerde ise kimseye okutmuyorlar galiba. Kitap kurduydum ya hani, işte o sıralar kıyısından köşesinden dokunmuşum azıcık. Daha sonra, ilerideki yıllarda bir dolu felsefe kitabı edinmişim. Edinmişim de ne olmuş? Doğru dürüst okuyamamışım hiç birisini. Okumaya başladığımı da bitirememişim zaten. Nasıl okuyacaktım ki? Bir dönem hayatımıza zorla sokulan, hilkat garibesi, uyduruktan, bulmacamsı Türkçe’yi - ki her nedense en çok da felsefeciler benimsemişlerdi - nasıl çözecektim? Yetersiz dil bilgisiyle yabancı bir dilde okumaya çalışmak gibi bir şeydi bu. Üstelik on yedi yaşımda koparılmışım kendi dilimden ve başka bir dilin kucağına atılmışım. Bu arada Türkçe değişmiş; bizim bildiğimiz anadil uçup gitmiş; yerine ise ne olduğunu bir türlü kavrayamadığım, mutasyona uğramış acayip bir şey gelmiş oturmuş. Aynen görmemişin üzerindeki eğreti elbise gibi sırıtıyor... Çaresiz ben de yabancı bir dile tapulanıp kalmışım. Kalmışım da iyi mi olmuş sanki? Bunca yıldır yazıyor ve konuşuyorum güya, ama henüz yarısına bile vakıf değilim. Öyleyse ne oldu bana? Dilsizleştirdiler mi beni?

Kesinlikle öyle, dilsiz kaldım ben!

Bizim bildiğimiz, eski, 'çorba gibi' dilimiz bir hayli zengindi hani. Yarısını kaldırıp atmışlar sözcüklerin; yetmemiş, bazı harfleri değiştirmişler. Çok da önemli olmamakla birlikte, söylemeden geçemeyeceğim; “tesbit” olmuş “tespit”; “nisbet” olmuş “nispet”. “B”lere bu düşmanlık nedendir diye merak ediyor insan doğrusu…

Dil benim geçmişle bağım ve gelecekle aramdaki köprü olmalıydı halbuki. Köprüleri yaka-yıka gidersek eğer, günün birinde salt bilgi çekirdeğine katkıda bulunarak sürdürmek zorunda kalacağımız yaşamımıza kendi ellerimizle son vermiş olmaz mıydık bir anlamda? Çünkü şifreleri bozuyor ve hatta giderek yok ediyorduk. Peki, gençlere düşünmeyi nasıl öğreteceğiz bu durumda? Referans kitapları kalmayacak ki! Zekaları hiç de kıt olmayabilir. Ama aklı kullanmayı; hayal gücü ile beslenmeyi; biriktirip sindirmeyi; sorgulayarak düşünce hamurunun kıvamını tutturmayı öğretmek mümkün olabilecek mi?

Ateşin olmadığı mutfakta yemek pişmez! Dil ise yaşamın ateşidir. Kaliteli yaşam demeliydim belki de. Her şey aslına rücu ettiğine göre, bu gidişle biz de ilkçağın yarı dilsiz insanına dönüşeceğiz herhalde. Düşünerek var olmanın olanaksız olduğu bir çağa yani…Bu arada sanatı, incelikleri, kültürel zenginlikleri, düşünsel sıçramaları ve daha bir çok şeyi tümden yitireceğiz. 'Iskalama' şansımız bile kalmayacak. Var olmayan bir şey ıskalanamaz!

Çorak ve budalaca bir iletişim diline mahkum oluyor çocuklarımız. Köleleşiyorlar. İzliyor ve dinliyorum onları. Zaman zaman ekranlarda eski sözcüklere yapışıyor ve komikleşiyorlar. “Resm-i geçit” yerine “resmiii geçit” deyip yüreğimi kanatıyorlar. Bu yaptığım aydın züppeliği sanılmasın lütfen. Benim içim gerçekten acıyor. Bizim kuşak yarım kalmıştı. Bu gençler ise yoksul. Çoğu birer dil fakiri!

Durmadan aydın sorumluluğundan dem vuruyoruz ya hani, külliyen yalan. Sorumluluk görevini, sorumsuzluk hakkını kullanmaya dönüştürmüş ikiyüzlüleriz hepimiz. Hep birlikte el ele verip kendi geleceğimize kıymışız biz.

Bunları ve daha pek çok şeyi düşünür ve yazarken; acılarımdan yükselen çığlıkları dinlerken, bir kitapçının raflarında apansızın karşıma çıkan bu “kafası karışık adam”ı nasıl kucaklamam ben şimdi? Daha önce adını hiç duymadığım için önünde mahcubiyetle eğildiğim felsefeci bu yazara nasıl teşekkür etmeliyim acaba? Kıyıları seçtiğini söyleyip de hayatın tam ortasında bir nabız gibi gümbürdeyerek atan bu düşünüre nasıl “dünyama hoşgeldin” demeliyim dersiniz? Ve yazılarını okurken aniden içine düştüğüm hava boşluklarını ve yaşadığım türbülansı nasıl anlatmalıyım ona?

Belki de vardır bir yolu; gençlere önermek gibi mesela…

Ahmet İnam’la tanışmak olağanüstü bir deneyimdi. Tanımamak benim ayıbımdı ama orada olduğunu ve bunca yıldır çabaladığını öğrenmiş olmak yüreğime serin sular serpti inanın.

Bence Ahmet İnam’la gençler de tanışmalı. İlk adımda oldukça ağır gelebilecek felsefe kitaplarından önce, incecik bir kitabını öneriyorum. Adı “Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair”*. Kolay okunur ve kısa yazılardan oluşmuş tam bir başucu kitabı. Hatta uzunca bir süre çantalarında bile taşıyabilirler. Ben öyle yaptım....

Bu kadar lafı niye ettim ki? Alın, okuyun ve kendinize yepyeni bir pencere açın. İnanın güzel bir öneriydi...

Benim de çorbada tuzum bulunsun biraz!

.........................

*”Hayatımızdaki İnce Şeyler Dair” – Ahmet İnam (Pan Yayıncılık)

(19 Haziran 2003) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:16
Kalbi: CEHENNEM YERİ

bir elinde aşk iksiri
ötekinde nefret zehri
vah ki kalbi
cehennem yeri!

tercihi intihardan yana
ya da cinayet
el değmemiş ruhuyla “yaşamak ne” bilmeden
akşam haresi düşmüş sevda yorgunluğuna
sırtı beli bükülmüş
en zorlu bedellerden

dili ödünç alınmış ağulu bir yılandan
“aşk” koymuş adını
bağrında bebek saklar
akrep misali kendini sokacak sanki
bebeğinin kaderi
ne yazık ki zehirden!

aşk tutuyor elinde
vah ki kalbi
cehennem yeri!


(28 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:16
Kanamak

yorgun garda bir yolculuk

yalnızlık
yol arkadaşı
çocuklara ağlıyorum
masumiyeti yitirdiler
bir kez kaybedilen hani!
utanmalı büyükler
kınıyorum

kenara koy zafer sarhoşluğunu
üstüne basılan hayat böylesi çatırdamadı hiç
her yer yangın yeri
masumiyet yanıyor
göz bebeklerinde karanlığın

beynimde bir gar
avucumda hüzündür ağlayan
söndü ışıklar

siyahı seçtim
ertelendim
siyaha geçtim

kanıyorum!


(04 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:17
Kandil

karanlık saatlere yakıldı kandil
sustu ölüm uğursuz pervanede
yükselirken canhıraş feryat ve sessizlik
söndü gök kubbe yas tutarak o yerde

düşünceli “son” karanlığı izlerken
ölüm imzalanıyordu acıklı bir fermanda
ilk günden yitirilen can haykırışı bu
onikiden vuruldu idam mangasında

hayat cömertti güya
boncuklar dağıtırdı maviden
donatırdı gökyüzünü şen bayramlarca

son kandil mevsimi vurunca damgayı
vakit sus'tadır artık kör alacasında

elveda kandil
elveda ışığım
zaman
ayrılığı vurmakta derinden


(28 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:17
Kaos

körelir gözümüz hamile geceye
o ki kendini dirilten akrep

içimiz kadar çoğalır
içimiz kadar azalırız gün biterken

sabrın tespihine dizilir yankılar
cenge tutuşur iblisimiz vahşetle
akrebin zehrine tastamam
denk düşerken yükümüz

gün ışır
kaosun rahmine sığınırız yeniden

siz
biz
ve akrebimiz


(27 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:17
Kapan

alışkanlığa rücu edilir yıldız çekiminde
gök ve kök aynı hamurdan

toprakla
iç ormanı arasında yaşam
bir kapan bazen
kişi hem yem hem fare
doğmayı umar ecel tazeliğiyle

suyu çekilirse ruhun
göğüne tapan
mutlak bir ilkel canlanır derinde

sorarız:
yıldızımız kim?

takınca süngüsünü hani aslına döner ya insan


(4 Ekim 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:17
Kar Bulut ve Suyun Hikayesi

cümle sualler
cümle cevaplar
kar beyazında gizli

denizde noktalanır buzun suya erimesi
yankının özenle gizlendiği tepeler
vadiye sığınmış suskun göllerde belki
bir dağ yamacından süzülüp ürkerek
üstüne yürüyen o mağrur dağı
sever gibi

suya hep hasret toprak
bulut mahzun
bulut utangaç
bulut biraz da korkak!

kaçınılmaz yazgısı
suyla toprağı kavuşturmak
bunca yük var sırtında
ne kadar hafif oysa
nazım bir ıssızlıkta kanatlanıp
ak günlere hükmederek şafak vakti
taze bir gebeliğe uyanmaktır eylemi
yaşam döngüsünde yüklendiği en keskin anlam
en berrak

aktın
yürüdün
dondun
bir yolculuk hikayesi bu
varoluşu ondan sorgula ey insanoğlu!

kar beyazında bekler cümle cevaplar
tüm hallerin orada ve içinde gizli
hiçbir son istemez seni buluttan gayrı

çünkü yakışmazsın ölüme!


(30 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:17
Kar ve…

sevdasarısı bir yalnızlık üşüttüm göz bebeklerimde
düşler
karayelde döllenen imbat
yüzüm ödünç geçmiş mevsimlerden
vazgeçilmezdi sevmek kıyamet kadar

içerisi kar!

belimde savruk bir rüzgar
hava buz:
avuçlarıma gül ekiyordu iç kanamalar
saçlar ıslak
sevdanın kefenlik yokuş yollarında
soluksuz yağıyordu kar

bir eşkıya atandı yeraltı ırmağıma
secdeye durdu mavzerler
kalem kırdım aşka ve isyana
sustu celseler
mavinin nihai kararında

yürek taze bir bahar!


(27 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Kara Deliklerin Sonunda

sıcaklık akıyor yüreğime
suya karışıyor buzum
yürüyor su
nerden geliyor bu ateş!
sevginin sesi çınlıyor kulaklarımda
dağları aşıp bana ulaşıyor
kimden çınlıyor ses!

kara delikleri geçeli çok oldu
kalbin yedi kat dibine gömdüm cehennemi
dipsiz kuyularına uykusuzluğun
keşiş oldum
çilekeş oldum
gide gide ancak vardım sınırlarıma

boşluğa sızarak sonsuzda
yaşamın sihrine terk ettim gizlerimi
aynalığını unutturdum aynalara
bakınca göremediğiniz bir yerdeyim
oldukça yakınınızda ve çok uzaklarda

işte yine o ses!
içinde hıçkırıklar saklayan
benimle savaşan
bir yandan aşka tutunan
bana dair
bana teslim bir armağan

yürüsün su
yürüsün aşk!


(11 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Kara Kaplı

gel buraya kara kaplım gel
bilgisayar da yatağa girmiyor ki!

uzanalım seninle şöyle bir
ben söyleyeyim sen dinle
ben yazayım sen oku

tek yumurta ikizi mi olduk ne
düşünüyorum düşünüyorsun
lafı dolandırıp yazıyorum
şeytan olup önüme dikiliyorsun
bilmece çözüyor
bilmece sunuyoruz

eğlenmenin bin türü mevcut
bu da kara kaplınınki besbelli!

aşkın ispatı yok da vefanın var
en çok oradan vurulduk biz
“yumuşak karın” diyorlar ya işte
belki bir kalıntıdır Aşil’den
konuşalım kara kaplım seninle derinden derinden

alışkanlık oldu çiçek sulamak... bir de sen
ne çoğaldı bu çiçekler
hayatımı sardı hepsi
balkon çiçeği, salon çiçeği, 'elem çiçekleri'*
en değerlisi gönül bahçeminki

bir hortum tutsam var ya yaşama!
dönülür mü siyahtan pembeye
pembeden turkuaza

gel kara kaplım gel!
ben seni anlarım
sen beni
ötesinden kuşkuluyum gayri

aşkı ayrı koy da gel
bir tek o haramdır seninle
kalsın aşk!

biz ki siyahtan maviye bir yolculuktayız…


*”Elem - Kötülük Çiçekleri” – Les Fleurs du Mal (Charles Baudelaire)

(22 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Kara Yağız Hüzün

kara yağız bir hüzündü yine yapışan
karalar bağlar
yas tutar ya yüreğin
işte aynen öyle!

bir vuruşa teslim insanoğlu
belli değil nerden nasıl patlayacak tayfun
sakin suda fırtına işareti var
kramplar büyütüyor içinde

deniz tutar ya insanı açıkta
işte aynen öyle!

ağır yaralı geçiyor gün
ağır yaralı düşlerden
ağır yaralı yolcu bitap düşmüş
yorulmuş unutulmuş gülüşlerden

sisler çarpışıyor beyninde

kendi içinden geçen karanlık
kendi sesinde boğulan siren
kendi uğultusundan ürken rüzgar misali yorgun
geçiyor kara yağız bir hüzünden

hüzün müdür yoksa ben miyim
kendi içinden geçen!


(14 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Karanlığın Gözleri

fotoğraf çekiyor gözlerim karşıki tepelerden
binlerce ışık serpilmiş geceye
her biri bir mücevher

evlerden bir alemdeyim
evler ki yanar döner

hangi dağı aşsam
hangi eve varsam dümdüz
aslında hepsi birbirine benzer
vahşi bir yanılsama bu ışık

doğası böyle eşyanın
içler kanamalı
uzaktan mücevher

onaylanmasını izliyorum inzivanın
çekilin önümden ışıklar
çekilin soluk alayım!

film biter makinede
evler suskun
karanlığın mahmur gözlerinden celseye
sessizliğin sesi düşer


(25 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Karartma Gecesi

tenimi bürüyen geceyi yürürüm
ay kabarmasında acılar çekilir gözlerime
susarım

rüzgarın beşiği salınır dallarda
ben
beni
benden sorarım
tutkuyla tırmanılan dağlar
tozuna vurulduğum yollar
zamansız üşüten ayazlar
vedalar bıraktığım bütün çavlanlardan

yoruldum
bunaldım daralmaktan
arsız yağmurların hışmında susmayan çanlardan

bedenimde sinsi bir sıtma üşür
kanatlarım titreşirken gecede

bu gece, karartma gecelerinden biriydi işte!


(26 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Kasırga Yıkıntısı

girilmemiş savaşlardan
bir kırlangıç fırtınası esti
bir kasırga
sürüklendik önü sıra rüzgarın
sağa baktık telefat sola baktık uçurum
yıkıntıydı geride kalan

kuşanılmıştı meşaleler
aydınlatmaya değil yakmaya geldiler
kalkışıyordu bir akrep sessizce
söndürüldü ocaklar
yıkıntının karı zarardı sadece

beklentisi yoksa kişinin
ne alınır lokmasından “hiç”ten başka!

bir gönül kırgınlığı
biraz keder
enkaz bırakılır biraz kucağa

bundan aşırı utanç mı olur
acının aslı acıyı yaratandan yana!


(07 Ağustos 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:18
Kasırga Yürekli Kadınlar!

içimizde dans eden masallarla serpildik
kimi gün Pamuk Prenses
kimi gün Külkedisiydik

Penelope olur denizaşırı bir mekanda
hasret kuşlarıyla şakıyarak kahramanımızı özlerdik
haz verirdi Quasimodo’nun sıra dışı kamburu
kah bir Robin Hood atının terkisinde delice düşer aşka
kah sultana direnen Şehrazad olurduk biz

Juliet’e dönüşüp ölmeyi de bildik

güneş saçlı
kasırga yürekli kadın ey!
ayrılıkla yoğrulmuş sevdayı kaç kez doğurdun söyle
acının esrarını
şehvetli ve menekşe kokulu ihtirasını

biz ki onları Rapunzel’in saçlarına gizledik:

prenses ya da köylü kızı olmuş ne fark ederdi!
zindanları saklardı buğulu kirpiklerinde
altın sarısı örgülerin kuleden sarkan gizinde

en çok sevdalandığımız biri vardı
“beauty and the beast”*

çirkinde bile
fırtına yürekli erkeklerimizi
çirkinde bile güzeli gördük biz!


(*) Beauty and the Beast: Güzel ve Çirkin

(2 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
Kavaklar Buza Kesmiş! ...(Düz Yazı)

Tül perdenin arkasından dışarıyı izliyorum. Hava oldukça aydınlık. Güneş bulutlara gizlenmiş de göz kırpıyor gibi. Beyaz tanecikler uçuşuyor etrafta…

Kar geldi, biliyorum. Hani şu dört gözle beklediğimiz, mevsimin ilk karı…

Söğüde baktım. Yemyeşil duruyor. Budamışlardı üstelik. O da benim gibi, kırpıldıkça güçleniyor sanki…

Seni düşündüm. Yüreğimde bir eziklik…
Ağır sıkılıyor canın, hissediyorum. Hayatla baş etmenin yorgunluğu vuruyor böyle zamanlarda…

Baharı düşündüm sonra. Kar tanelerinin kavaklardan yağan pamuklar olduğunu hayal ettim bir an. Balkonda oturmuşuz mesela. Sen kahveni yudumluyorsun; ben kuruyan sardunya yapraklarını ayıklıyorum. Bir yandan da anlatıyorum sana… O gün neler okudum, neler yazdım…neler düşündüm…

Ya da bir deniz kıyısındayız. Yanımda bir dolu kitap ve gazete var. Sen yine sabırla beni bekliyorsun. Arada bir konuşuyoruz. Yüzüne bakıyor ve hareli gözlerinde saklı sonsuz sevginin izlerini okuyorum…
Gözlerin çiçek açıyor bir tanem. Rengarenk, cıvıl cıvıl…
Ne de anlamlı ve derin bakıyorlar, bir bilsen ah!

Ama önümüzde kocaman, soğuk bir kış var. Rüya görmüyoruz…
Hayat hep kışlarla dolu, ne garip...
Gerçeğin aynasından acı gülümsüyor kavaklar. Üşüyorlar biz gibi…

Duyuyor musun, kavaklar buza kesmiş!

Uyandır onları...


(21 Kasım 2005) - www.blogcu.com/nimo

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
Kavşak

içim dedi:
'uzaklaş güruhtan
unutulacaksın bak
unutmayan dostluk
unutmayan sevgidir ancak'

tuttum öğüdü / vardık kavşağa
şiirle yapayalnız kaldık ortada

dedim:
'kükreyen bir ırmağım olsun
dur deyince duracak
koş deyince benimle akacak
yeter ki
az efkar alayım yanıma'

jüri / yargıç / cellat
tek kişilik duruşma el elinden ırak
sonuç:
ip veya sancak
serap mı
vaha mı bilinmez
gaipte sınanacak

mükafatı / müellifi / şahidi kayıp bu hikayenin
vardır elbet rüyaların hikmeti
şairin zincirli esareti
rüyanın sebeb-i ziyareti

dedi:
“ister cehennem ol
ister cinnet arafta
vecibe-i zimmet büyüktür
esrar derin
mukayyet ol kendine
üşüdüğün hayatta

yoktur şiirin cenneti! ...”


(26 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
Kayıyorum Ey Aşk, Tut Beni!

size sesleniyorum beyaz anlar
bana katılın
aklım beni bırakmadan arınmak istiyorum

iklim ılıman olmalı
üşümemeliyim
ürpermemeli ruhum
celladım soğuk oysaki
çekiliyor ip
celladım buz
ilmeğin adı var!

nerede bitecek bu yol ey kader yolcusu
kendimizi sınayarak geçtik üstelik bütün tuzaklardan

hem avcıyız hem av
isyankar tipide buzlanıp
devasa bir çığda saklanıyoruz
gerisi yalan!

yaşam lanet bir patinaj
kayıyorum ey aşk

tut beni!
tut beni!


(14 Eylül 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
KEKELEMEYE ÇALIŞTIM DÜN GECE...(Düz Yazı - Anı)

Genç bir dostum var. Şair. En iyisinden. İçinden geldiği gibi yazar bana. Kah yorum yapar, kah şiir veya mektup gönderir. Duyguları nasıl akmışsa ve kafasından ne geçmişse onları yazar. Sevdiğine dile getiremediklerini bile bana anlatır. Evlat bilip basmışım bağrıma bir kez. Anlarım onu. Bazen anlamam ama yine de dinlerim. Söylediklerinin içinden çıkamadığım zamanlarda sorarım kendisine; “Neydi bu? ” diye. O da, “Hiç anne, kekeledim işte, aldırma sen.” der…

Son günlerde taktım bu “kekeleme” lafına. Aslında bilinçdışımda bu sözcüğün şiirle örtüşen bir yanı var. Beni ilk gençlik günlerime götürüyor. On beş yaşımın altındaydım sanırım. Adana Kız Lisesinde yatılı okuyan edebiyat ve sanat meraklısı bir grup genç kızdan biriydim. Şimdi kendi yazdıklarımın dahi iki satırını hatırlamazken, o günlerde ünlü olan şairlerin hemen bütün şiirlerini ezbere bilirdik. Yaşar Nabi Nayır’ın sahip olduğu Varlık Yayınlarına abone olduğumuz gibi Varlık Dergisi elimizden düşmezdi hiç. Şiiri çok severdik. Aramızda, şair-romancı-öğretmen Halide Nusret Zorlutuna’nın yeğeni olan bir arkadaşımız da vardı. Onun ve benim babalarımız şiir yazardı. Dolayısıyla bu özel merakımız evlerimizden destek görüyordu. Babam Türkçe’min üzerinde ısrarla dururdu. İmla hatalarına tahammülü yoktu. Sabırla uyarır ve düzeltirdi beni. Lise yıllarında, Arif Nihat Asya’nın öğrencisi olup Yaşar Kemal’le sınıf arkadaşlığı yaptığı dönemden söz eder ve daima “Ne yazıyorsan yaz, ama diline hakim ol! ...”derdi.

Güzel yıllardı onlar. Aşık Veysel’in anlamlı sözlerini bizzat kendi sesinden dinleme şansı bulduğumuz; Metin Eloğlu, Ümit Yaşar Oğuzcan, Nihat Ziyalan ve daha niceleri ile tanışıp sohbet ettiğimiz altın yıllardı…

Ümit Yaşar’la yolumuz kesiştiğinde Adana’ya ziyarete gelmişti. O günlerde sanırım bankacılık yapıyordu. Aslen Tarsus doğumludur. Bizim oralarda “Berdan suyundan içmek” diye bir tabir vardır. İlçenin bu asi suyunun, insan ruhuna zapt edilmesi imkansız bir erk ve kararlılık kazandırdığı söylenir. Çakıt Suyunu bilen ve Seyhan Irmağında çimmiş (yunmuş, yıkanmış, yüzmüş) Adana’lılar bile Berdan’a bir tür saygı duyarlar. Sanırım son yıllarda bir baraj yaptılar orada. Kısaca demek istiyorum ki Ümit Yaşar Oğuzcan, Berdan Suyundan içmiş biriydi bizim için. Berdan Çayı kadar coşkulu çağıldıyordu...

Ancak tuhafıma giden bir durumla karşılaşmıştım. Konuşurken çok zorlanıyor ve bir anlamda kekeliyordu. Belki her zaman değil ama benim tanıdığımda öyleydi. Açıkçası bu konuda söylenti dışında kesin bir kayıt bulamadım. Şiir okurken ise biraz daha iyiydi. Şaşırdım ve babama sordum. “İyi şairlerin pek çoğu kekeler kızım” dedi. “Hatta günlük hayatta konuşamaz ve tutulur kalırlar.” Aslında sevdikleriyle de konuşamıyorlardı. O zaman anladım ki, konuşma bozukluğu ve kekemelik onlara Tanrı tarafından bahşedilmiş bir lütuf, bir armağandı. Söyleyemedikleri veya söylerken zorlandıkları sözcükleri dizelere döküyorlardı. Hem de ne döküş! Mükemmelen ve ustaca…Şimdilerde şiiri çok eleştiriliyor olsa da Ümit Yaşar Oğuzcan kanımca bu özel ve üstün yetenekle donatılmış ender kişilerden biriydi…

O günlerden beri kekemelik ve şiir beynimde adeta bütünleşti. Konuşma bozukluğu olan birini dinlerken, hemen düşünmeye başlıyorum. “Şiir de yazıyor mu acaba? ” diyorum içimden. Doğmuş doğmamış bütün şiirler adına seviyorum onları…

Bana yazan genç şair dostumun sesini ise hiç duymadım. Sanırım mecazi anlamda kekelemekten söz ediyor. Ama yine de bu sözcük bende yazma isteği uyandırıyor. Anlayacağınız, iyi bir kekeme olmak istiyor ve elimden geldiğince akıyorum kağıda…

Dün gece de kekelemeye çalıştım biraz. Siz de deneyin. İnanın iyi oluyor…

Oğuzcan’ın bir şiiri ile veda etmek istiyorum size.

Sağlıcakla kalınız dostlar :))


KEKEME

Bir kekeme bilirim, dolaşır garip garip
Bu şehrin daracık sokaklarında
Kelimeler zincire vurulmuş gibidir
Dudaklarında

Ne ismini söyleyebilir doğru dürüst
Ne sevdiğine ilan-ı aşk edebilir
Sormayın neden yalnız yaşadığını
Kusurunu bilir

O güzelim şiirleri hep içinden okur
Bu dert de çekilmez doğrusu
Güzel söylenilmiş cümlelerle doludur
Bütün uykusu

Günahsız harfler onun nazarında
Birer siyah heyula gibidir
Ay ışığında sevgiliye söylenen sözler
Rüya gibidir

'İçince az kekelermiş' diyorlar
Sarhoş gezdiği de hep bu yüzdenmiş
Ama neye yarar? İsmine bir kere
Kekeme denmiş

(Ümit Yaşar Oğuzcan)


(21 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
KENDİMİZ için YAZMALI (Düz Yazı)

Her insanın söylenmemiş bir şiiri, çalınmamış bir şarkısı ve yorumlanmamış bir senfonisi vardır. Asıl sorun bunun ortaya çıkıp çıkmamasında bana kalırsa... Bazen cevher var olup olanak yoktur; bazen de tam tersi. Cevheri az olanın bile kulağı tırmalayan kötü bestelenmiş veya detonasyondan mahkum bir şarkısı bulunur mutlaka.

Yıllarca yazmaya durdum ben. Yazdım beğendim; yazdım nefret ettim; yazdım yırttım; yazdım bozdum; yazdım sakladım.... Bazılarını öyle saklamışım ki, bir daha bulamadım bile. Kafamda asılı kaldı onlar. Amacım yazmakla kendimi ispatlamak veya yazılarımı başkalarına okutmak değildi. Yazmak düşüncenin bir yansıması ve onun belgelenmesiydi sadece. Son yıllarda ise inter-aktif okurluğun bir gereği olarak yazdım.Yazılanların pek çoğunun yabancı posta kutularında çöpe gittiğini fark ettim bir gün. Çöpe giden aslında benim düşüncelerim ve beynimdi. Yazmaya “evet”, ama göndermeye “hayır” demeye başladım böylece. Hayali bir okura yazmalıydım o zaman. Bu hayali okur neden ben olmayaydım ki? Sonuçta kafam rahatlıyor ve düşüncelerim düzene girmiyor muydu? O halde, bu yeterliydi. Ayrıca başkaları tarafından kutsanmak veya lanetlenmekten çok daha önemliydi benim için. Özellikle, spotların altında bulunmaktan hoşlanmayan birisi olduğum düşünülürse...

Eli kalem tutan herkesi yazmaya davet ediyorum. Yazmalıyız hepimiz. Kötü olduğuna inansak dahi yazmalıyız. İçgüdüleri dillendirmek için yazmalıyız. Mutsuzluğumuzu anlatmak veya mutlu olmak için yazmalıyız. Daha sakin düşünebilmek ve daha çok düşünebilmek için yazmalıyız. Kendimiz için yazmalıyız...

Kalem ve klavye kişiyi düşünmeye zorlar. Aynı zamanda zora sokar. Daralır, bunalır, çözüm arar; aradığınız çözümü bazen bulur ve bazen de çözümsüzlüğe kilitlenir kalırsınız. Ama her savaşın sonunda minicik bir adım da olsa öne gittiğinizi içten içe hissedersiniz. Çoğalmaktır bunun adı ve kesinlikle eksilmekten iyidir.

Aynen sevdalanmak gibi bir şey!

Çoğalmak ise öncelikle kendimize olan borcumuzdur diye düşünüyorum. Ödeyelim borcumuzu.

Hep birlikte çoğalalım o halde!

.................

(17 Haziran 2003) - Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:19
Keşiş

coğrafyasına sızdık zamanın
yol haritasıydı aşkı yaşamak

rüyamıza kanardı gül dudaklar
papirüsler süslerdi hayal teknemizi
içimize konuşurduk durmadan
ruh açılır
durulurdu dalga

kül bir sessizliğe yuvarlandık bir gün
harita kayıp
pusula suskun

aşina bir uygarlıktır bu yolun sonu
dağını yitirmiş keşiş münzeviliğinde gidilir hep
bulunur elbet dönüş yolu
aşkın kokusunu saklayan yankıda bulunur hiç yoksa

unutmaz çünkü beden öğrendiğini
hatırlar bir gün...bir gün mutlaka!


(10 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kezzaplı İsyan ve Bayrağa Selam!

-Yersiz, saçma, anlamsız müdahale ve çıkışlara haram uykuların isyanıdır bu yazı, şiir değil...


iktidarımız çalınıyor kapı aralarında
ödül koyacaklar kellemize yakındır

kimlik mi sorulur
tarih kadar eski bir milletten
soruyorlar işte!
şimdi haykırsam
tükürüğüm bin kurşuna bedel
sesim kezzap!

bültenlere bir sofra kuralım
hazır kıvırtıyorken haberler
batı’lı batı’sız yalnızlığımızla
horona halaya duralım hemen
kırk yamalı bohça gibi

biz bize yaşamayı da biliriz biz
bulandırılmasın su yeter!

ne ihanetler gördük ahrazdılar
ne kırbaçlar şakladı ensemizde
yangın yerinde is tuttu adak ağaçlarımız
ki sinsi bir iğfale benzer
paslanmış bulutlar sırıttı semalarımızda
kör satırlara geldi derimiz

kandiller yakıyordu uzakta bir kurgan teselli babında
onurumuza kadeh kaldırarak
kendi kanımızı içtik Gelibolu’da
tükenmedik!

benzemezdik çünkü kimseye
yalnızca “biz”dik biz
bereket taşlarıyla döşenmişti rahmimiz
cümle alemin kulağını yırtan gür sesimiz

selam olsun bayrağa!

varsın haram olsun uykular
bu da geçer!


(24 Mart 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kırgın

en uslu üvey çocuğu
ben oldum bizim mahallenin
bir yalnızlık türküsü kadar
içli ve hazin

hüzün evine doğmuşum
bilmezdiniz
geçilmezdi çit ötesi
dış kapısında durdum hüznün
hüzne sustum

antresi geç kalmış bir orkestradan ne umulur!

bağışlayın hezeyanımı
ırgatlığıma bağışlayın!
konser biletleri iptal bu gece
susturun orkestranızı
ve gidin!

iyi ki söylemedi kimse
yaşamın kolay olduğunu bu mahallede
aldanırdı yoksa yangın gözlerim
şımarırlardı belki
ağıda dururlardı bakarsınız
has bir çocuğunkiler gibi

ağıt mı
o da ne
ağıt komşu evlerde!

kalk gidelim hüznüm
kırık kalbim ve
bedevi gönlüm
yanlış bir adresteyiz şimdi

üvey olan hayat mı
yoksa
ben miyim!


(3 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kırılsın Bu Zincir!

bir ayağım kuzey
bir ayağım çıkmaz yarıkürede
çaresiz ikindilere verdim odalara sinmiş ezgileri
kan çiçekleri büyütüyorum
gönül ağrısıyla harlanan vicdansız bir ateşte

seni bana bırakmadılar çocuk!
hayata bırakıldın öylece
bir tek şiirimiz var şimdi
tutunacak son dal, en kısa köprü ruhlarımıza
çünkü yokuş ve dar
çünkü çok uzun öteki yollar

yar başına sürüldüm
ayağım ağır prangada
yırtık bir uçurtmayla avuçlarımda
kanadığım her dize
cehennem nöbetlerinde gecenin

bir adet “müebbet” yazıyorum hesabıma

derdin adı özlem
derdin adı ben
kırılsın bu zincir artık
nasıl kırılacak
nereden kopacaksa!


(16 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kırmızı Gül

kırılgan satıhlarda
zorlu bir oyun
“sunulan gonca gül sahnesi” eksik!
parçalanarak geliyor replikler
sevda aynası mor hüzünlerden

gül unutulmuş besbelli

sordu:
ey sevgili
söyle “kırmızı gül” nerede

dedi:
kırmızı gül suya düştü geceden
harelerin koynunda uyumakta derinde
oyun bitti
perde!

ama üzülme sakın
bir kırmızı gül alacağın olsun benden


(07 temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kıyamet

önce kendinden ayrı düşüp, sonra buluşan bir çığlıktır şair…N.E.

ayrılık yazdım gecelerce
ayrı düşmelerimi benden
bitti sandım

renk kardım paletimde yeniden
kefen biçtim ölüme
susturdum sirenleri
içimi meczup bir rüzgar doldurdu
kehribar saraylardan savrulan yakıcı bir tül gibi

rüzgar deli
rota
kelamın mahşeri
geçitler kavilde gizli

sordum esatire:
“geçilir mi ayrılık”

dedi
“geçilmez!
rüyadır içinde yürünen
şart düşer ayrılığa ayrılık
önce kavuşmak gerek
sonra yalnızlık”

sonra?

“kıyamete uzar bu yol, yürü! ”


(12 Haziran 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:20
Kıymık

yaşanmamış bir yaz tütsüleniyor saçlarımızda

gün dünden yaslı

yağmur bırakıyor arsız güz gelen zamana
elleri tanımlıyoruz yeniden
:
şemsiyemiz yok çünkü

güzel bir dönüş olabilmek uğruna
ağrıyan göğsümüz
yaprak sarısına vuruyor düşerken

anlamıyoruz
neden siyahtır yalnızlık
şiir derlerken kara bir delikten
bağbozumu neden bu denli insafsız

bu kıymık izleri avuçlarımızda
neden? ....


(4 Ekim 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Ki Zalimdi Hayat!

-Derin'e

yavan aşklarda oyalandılar
soğudu ateş tuğlası yürekler
kül bir düşten uyanıp bir sabah vakti
duvara çarptılar ki zalimdi hayat!

onuru ellenmiş kentler gibi başları önlerinde
kimsesizler ülkesinde mevsim sonbahar
göçü kaçırmış garip kuşlardı onlar
baca kovuklarında kaldılar

tepede bir talih kuşu dolanıyor
taklalar atıyor sırıtarak görüyorum
mümkün mü tersyüz etmek dolunayı
taş koymak yazgının tekerine hiç

“var”dılar
yok oldular
kayboldular zamanın anaforunda
unutmadılar ama giderken
aşkı yanlarına aldılar!

kırmızı bir zulümdür şimdi hayat...


(21 Eylül 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Kitap Fuarı ve İmza günleri - DUYURU

Hayal Yayıncılık, 2. Ankara Kitap Fuarında okurlarıyla buluşuyor.

Yer: A2 Hol…B27 / 2

22–30 Mart tarihleri arasında AKM’de…
(Saatler: 10.00 – 20.00)

Adres:
Atatürk Kültür Merkezi
Eski Hipodrom
Ulus / ANKARA


2. Ankara Kitap Fuarı Hayal Yay. İmza Günleri:
Yer: A2 Hol…B27 / 2 (Ankara AKM)

22 Mart Cumartesi, 14.00–16.00 arası Ahmet Duran
22 Mart Cumartesi, 16.00 – 18.00 arası Reşide Sarıkavak
23 Mart Pazar, 14.00 – 17.00 Naime Erlaçin
25 Mart Salı, 14.00 –16.00 arası Ahmet İnam


(17 Mart 2008)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Koruk

'aşka anlam katmak' dedi birisi

düşündüm:
ne biliyor
ne anlatıyorlardı aşk hakkında

aşk dilencisiydi çoğu
feryatlar koparıyor
haykırıyor 'bana dön' diye
ellerinde tasma bekliyorlardı

tensel arzular fışkırıyordu kiminden
doyumsuzluk doruklarında aşkı su sanıp
hazza ulaşmaktı amaç

kendine aşık olanlar ah!
kutsanmak isteyenler her şafakta
duydukça aşk sözlerini buluta tırmanan
narkissos'un aynasına bakarken gölde
bir nergis çiçeği kadar olamayan!

kızgındı bazıları, öfkeli
ateş kusuyorlardı
çekildi ben'ler bencillik gönderine
görüş mesafesi 'sıfır'
ötesi ne!

ah kuru asma ne zaman yeşereceksin
koruğun üzüme dönüşecek de
şarap yapmayı öğrenecek
aşk ehli eller bir gün

ne zaman?


(26 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Krizantem Ve Kılıç*

ölümcül bombalar yağdı gökten
vahşi gücün tarihsel tanıklığında
krizantem yaprağı çekilerek üzerine bir ülkenin
kınlandı kılıç yeniden onurla

kah salyalı kudurmuş bir kurdun dişlerinde can
kah kara kıyamette kentler düşerken çaresiz
radyasyonla bitti yaşam

“kana kan”dan türedi insan soyu
oldum olası taparak sunaklara
setler çekse de yazgıya affedilmez bir cinayetle ellerinde
koştu zaman
bilmedi hiç susmayı krizantem gölgesinde

uslanmaz kurşuna siperdi çiçek
insan eti kokan acılı kentlerde
bir elde kılıç...diğerinde krizantem
dik durdu ölümlü kurban sırmalı dehşet vadilerinde
onurla kınlandı yar başında kılıç
insanlığın yeniden dirildiği yerde

krizantem:
ipeği kesen silah
kılıç:
tomurcuğa durdu o ülkede! ...

……….

(*) Başlık, Sosyal Antropolog Ruth Benedict’in (1887 -1948) kitabı “Krizantem ve Kılıç”tan alınmıştır.

(09 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Kuğunun Ölümü

parmak uçlarında haykırır
kuğunun ölümsüz dansı
ezeli tercihi Prens’in
kadınla kuğu arasında

farkı yok
birinin ötekinden
sonu yok tükenmenin
derinden seslenen
aşkın isyanıdır yalnızca

örselenmese aşk
tasmalar takılmasa keşke
sığ sulardan kurtulduğunda
tutsaklıkta boğulur aşk
ve korkuda

Odile
ya da Odette
ne fark eder kuğu ölürse
inkara uğrayan kişi değil
kişiler arasındaki bağ

üzülme ey aşk!
ayrık otu gibisin
her zaman
yaşanacak bir toprak bulunur sana...


(25 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Kumrular Böyle Söyledi!

-kumrular yalan söylemezdi hiç…

dillerim tutulur ilk cemrede
'yine düştü' derler ya hani
bilmezler ki yüreğim
her doğan güne sevdalı bir cemre

tenimde kamaşır tavusun rengi
sağ kefeye kuşkuları koyarım
kendimden kaçırdığım korkuları
solumda
heveskar bir gönül dellenmesi
ipeği kesen kılıç olur çıkarım
ruha sirayet eden gülün gölgesinde

“aşkım bahardı” demiş birisi
sevda ateşi baharların hepsi benimdi!
bırakırken sarı hüzünler yerini tebessüme
kuru bir tohum olsa da yamaçlarda sesim
baharın derinden üfleyen nefesiydi

yalanı bilmezdi kuşlar
bendim kumrulardan cemreyi soran
:
'düşecek aşk toprağına' dediler

iyi hoş da
eteklerimize yağan
mevsim hırsızı bu kar ne ola ki!


(8 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:21
Kurbağa Masalı

...göl kenarında başlar kurbağa masalı...

anlayana dili var su birikintisinin
dağ yankısına benzer
keskin!

konuşmanın erdemine varamaz kurbağa
oynaşmayı sever ötmeyi bildiği kadar

gülümser içinden
öpünce prense dönüşür mü
aldırmaz hiç öter

prensten önce bir prenses
kurbağaya dönüşsün yeter!

masal bu ya!
bir gün
kurbağa olur bir prenses

...hikaye biter!


(27 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kurt Kadın! ...(Yamuk Yazı)

(Hoca İle Çekirge - 5. Bölüm)

-Kendinize gülebildiğiniz ilk gün, büyümeye başlarsınız! - Ethel Barrymore

-Gülmek, güldürmek; gülerken ağla(t) mak, ağlarken güldürmek; kendisi ile alay etmek, hüznün yeni bir libas edinmesidir. - Naime Erlaçin


- Çekirgeeeee!
-Buyur Hocam
-Merak ettim. Bir uğrayım dedim. Ne yapar, ne edersin? Son günlerde durumunu hiç beğenmiyorum. Ölüm - kalım, karartma falan feşmekan deyip duruyorsun? Bunalımda mısın, nesin?
-Olur mu öyle şey hocam! Sen benim dokuz canlı olduğumu unuttun galiba. Evvel Allah, senin hakkından bile gelirim…
-Can’larını bilmem de, edepsizliğini unutmuşum herhalde!
-Af edersin hocam, lafın gelişi işte :))
-Anlat bakalım
-Ne anlatayım ki? Yazıyor ve senden aldığım feyizle tam gaz gidiyorum. Amma ve lakin baharı bekleyen kumru pozisyonunda iken, fazlasıyla kararmış olduğumu fark ettim bu sabah. Zuladaki bütün şiirler de aynen öyle.
-Eeee, sonra?
-Sonrası iyilik,ne olsun! Ama anında “düşler alemi”nden sıyırdım kendimi. Ancak öyle kurtardım paçayı.
- İyi bir şeyler yaptın mı bari?
-Ne demezsin! Çamaşır, bulaşık, çiçek bakımı gibi güzellikleri(!) bitirir bitirmez mutfağa attım kendimi. “Acaba, akşama “çorba-bezelye –pilav”mı; yoksa “çorba-tavuk sote-pilav”mı uygun düşer? ” diye bir süre tefekküre daldıktan sonra, birincide karar kıldım. Bir taraftan da, “99 nokta bilmem ne” diye bir radyo istasyonu buldum kendime. Niyetim azıcık kafa dağıtıp; bir yandan yemek hazırlarken, bir yandan da zıplamak. Bu merakım yüzünden yakında yok olacağım zaten….

Her neyse, müzik dinliyorum ya, kara kaplım da yanımda. Burnuma kavrulan soğanın kokusu geliyor ama aklım şarkı sözlerinde…Adamın biri bas bas bağırıyor. “Bir Japon kızına aşık oldum! ” Yakari matsu- takari matsu gibi bir şeyler söylüyor. Türk kızlarının suyu mu çıktı acaba? Hani, kuzeyli bir sarışına veya esmer bir dilbere aşık oldum dese, anlayacağım! Yani, sarmadı hocam. Acele zapladım. Bu kez de “melek mi, yoksa şeytan mı; çıkar yol hangisi; sevmek sevilmek mi? ” diyen bir hatuna denk düştüm. Bilip de ne yapacaksa? Sonuç sanki değişecek! ...

-Çekirge, hayret bir şeysin vallahi! Adam gibi Türk Sanat Müziği dinlesene…

-İyi de onunla zıplayamam ki, bu bir. İkincisi, o hatayı geçen hafta işledim. Bütün o ağlamaklı şiirler o zaman çıktı işte…Bir daha gündüz saatlerinde TSM yasak bu evde. Hatta gece bile yasak!
-Sonra?
-Sonra, soğanlar kavruldu ve yemeğe devam…

O sırada ”sıcak, çok sıcak” diyen bir delikanlının sesi çarptı kulağıma. “Avuçların yanacak / bedenim çırılçıplak…” diyor... Aaaaa, bizim Muammer Çelik buraya gelmiş galiba! Onun kadar da güzel söylüyor kerata. Şiirden kurtuluş yok anlaşılan… Hemen arkasından Zerrin “Gönüüüül” diye bağırarak sahne aldı. Kadını çok sevmem ama bir remiks yapmışlar ki, tadına doyulmuyor. O ne biçim ritim öyle? Dans etmemek, şarkıya düpedüz hakaret olacak.….
-Ettin mi bari?
-Tabii ki hocam ama bezelyeler helva oluyordu neredeyse!

-Şimdi git biraz çalış artık
-Hayır!
-Ne demek “hayır”?
-“Hayır” çünkü bugün sıradanlaşma günüm. “Normalize olma günü” desem daha doğru olur. Ne haber dinleyecek, ne düşünecek, ne felsefe okuyacak, ne de finans piyasalarına bakacağım. Kafamın nadasa ihtiyacı var. Az sonra kendimi sokağa atacak ve olabildiğince şımartacağım. Yürürüm, alışveriş yaparım; kuru dalları kontrol ederim. “Bahar geliyor mu? ” diye sorarım ağaçlara; saçma sapan dergiler alır, mesela bir pastanede karargah kurarım. Attila İlhan çok haklı! Orada insanın beyni dinleniyor. Adeta şarj oluyor. Bir de çikolatalı pastayla seratonin yükledim mi, değme keyfime! ...

-İyi hoş da ne zaman çalışacaksın sen?

-Geceler ne güne duruyor hocam? Akşam, acılarımı büyütür; sererim yine dizelerime. Sen hiç kaygılanma. Bana müsaade şimdi. Ben de insanım yaaa! Söz sana; bu gece “kurt kadın” olacağım. Hem ağlayacak, hem de herkesi ağlatacağım!

Şairler ne içindir ki!

(ve Hoca susar….)


(26 Şubat 2004)

Not: Bu yazıyı, öncelikle sevgili dostum Muammer Çelik’in okumasını istedim. İsminin zikredilmesine bir itirazı olup olmadığı bilmem gerekiyordu. Olmadığı gibi, yazıyı yüklemem konusunda beni teşvik de etti. Derin anlayışı ve hoşgörüsünden dolayı kendisine sonsuz teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim….

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kurtlar Sofrası

”Güçlüdür ve insafsız
kurtların hayatı ve bizim hayatımız….” - Carl Zuckmayer (“Kurtlar” şiirinden…)


inikti perde
uzanıyordu eller
tutunamıyordum
kurt sürüsüydü acı
vahşi ve parçalayıcı

deri değiştiriyordum durmaksızın
ağrı ateş ve küller
sonra yeniden o acayip döngü
ödemekle bitmiyor hesap
tespih dayanmıyordu

şafağı özledim geceler boyu
perdenin kalkışını
ışık tutuşunu yüzümün
uzanmışken boylu boyunca taşlara
hayat zor ve soğuk
yol uzuyor...uzuyordu

yaşanması gereken
hayata dair acılardan biri işte
aydınlığı sevmek
karanlığı bilmekle oluyor zahir!

yalnızlıkta büyüyor ışık
içimizdeki sancı siyahı geçtikten sonra

kurtlar sofrasında bile insan
kaderinin bekçisi
kendi kapısında!


(21 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kuru Ayaz

avazım oldu şiir
savunmasız çığlıklar

dost dergahında niyazdım
sevda bağında naz
durmadı
susmayı bilmedi çileli saz

şiire yazdım gönlümün pasını
yaz’ımla güz’ümle şiire farzdım
dönüp arkama baktım da şöyle
“hiç”mişim meğer!
henüz pek az’dım

safi kuru ayaz!


(10 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kurum Kaçtı Gözüme

-çeker mi çeker
toprak mı çekiyor ne!

ne hoştu ovam benim
bağım bahçem Seyhan Nehrim
taşköprüsü vardı ilk şiirim ona
Kleopatra fırlayacak sanırdınız bir halıdan
sıcacık taşlarına

okaliptüs dalları altında
mandalina çiçeği kokladınız mı hiç
nehre çimmeye gelen çocukları
oyunlarını gördünüz mü
aşlama ve şalgam suyu tattınız mı orada

demek ki yalnızsınız!

taze nohut bilir misiniz bağ yerinde
nereden bileceksiniz!
saf ekşimsi tuz tadı gelir ağza

siz dut da çırpmamışsınızdır eminim
alacaya dönen salkımları bilmezsiniz
koruğun boncuksu büyümesini
can erikleri yapışır da teninize
yürekten zincirlenirsiniz

dünyayı kucağına koydular
dünyayı görmek istemeyen kızın
“saçımın her teli dünya benim! ” diyen
sesini duyuyorum halen
söylediği doğaçlama şiirler...fonda dinlettiği Chopin
dans edişini hayal ediyor...durduruyorum zamanı
her zamanki gibi muakale yapıyor yine
düşünüyor
ve düşünüyor...

ağlamıyorum korkmayın!
yolculuktayım öteki alemde
kara trene bindim böyle oldu
o gün bu gündür kahretsin dolaşıyorum!

bu trenler de ne bela böyle
hep kurum kaçıyor gözüme

toprak mı çekiyor
yoksa özlem mi
Anadolu’nun sesi mi çeken

Anadolu sesli Anadolu’m benim!


(15 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kuşatma

kaç zaman sürer bir kuşatma ey!

yol kapalı
mermiler uçuşur başucumuzda
şaşırdık nereye bakılır ah!
neye uzanılır ve nasıl

mühürlendi sınırlar
her yer barikat
her yer kurak
terimizi emerek besleniyor içimiz

sen olmasan
ben olmasam
biz olmazdı

kuşat o halde
kuşat beni sevdiğim
ki senden bileyim kendiliğimi

ben böyle yapıyorum
akıyor sonra su

son’dan ra’ya doğru


(17 Mayıs 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kuşbakışı

tepeden bakınca değişen ne
yıkıntı görünmez göze
bu bir!

nedir kuş olmanın yararı
kuş gibi hissetmekten başka

farklı bir bakış olmalı kuşta
farklı bir duruş yaşama
hani varıyor ya buluta
keşfediyor mu acaba bir yıldız daha

kırlangıç ömrü altı kısa ay
süzülüyor da burkuluyor içim
gözlerini ödünç alsaydım keşke
bakardım altı ay kuşbakışıyla

yorulmazdım dünden geceye
cezaya durulmazdı böyle
sevincim taklalarda yaşardı
kuş sanırdım kendimi en fazla!


(13 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:22
Kutsama

bilmezdim
bu denli zor olduğunu
yaşamı ağırlamanın

taş misali ağır

ne çok acı
ne çok hüzün
ne çok ayrılık bu

ve ne çok aşk

kocaman ki
gökyüzü kadar
altında
sarmaşık güller açar

iyidir ev sahipliğim ey hayat!

gülümse :)


(12 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Küçüğüm!

tutun küçüğüm o minik yüreğinle
ne anlıyorsan artık
bu acımasız düzen bu azgın vahşetten

bildiğin eğlence parklarına benzemez burası
ne atlıkarıncadasın şimdi
ne ürkerek okşadığın dönme dolapta
dönen dünyadır yavrum
sana karşı
bana
bize karşı!

ne demişti büyükler hani
çözüm evrenselleşmede
çözüm küreselleşmede!

biz uygarlaşmadık ki küçüğüm
sadece oyunlarını çaldık yüreğinden
oyuncaklarını bile vermeden ellerine

erken büyüyeceksin sen
ateşin külleri bulaşacak eteklerine
ölümü koyacaklar kucağına
canın yanacak
masumiyeti bırakacaksın ardında

menekşe mavisi nedir bilmeden büyüyeceksin
öfkeyi sorgulayıp yoğururken kafanda
solarken gülistan soğuyacak taşlar
göçecek leylekler bilinmez diyarlara

asmayacaklar artık bebeleri gagalarına!

sürgünler duracak
kavrulacak ekinler
sen küçüğüm!
iki evren arasında sıkışıp gideceksin

salt çocukluk değil
seni beni onları da bırakacaklar
dipdiri topraklayıp bedenlerimizi
sonsuzda unutacaklar

tutunmalıyız yine de biz
umudu yitirdik mi bittik!

tutun küçüğüm minicik yüreğinle
uçmasın yeter ki umut
çaresizlik yüzünden


(25 Şubat 2003)


(Asla onaylanmayan ama girilmesi kaçınılmaz gibi gözüken bir savaşa karşı son çırpınışlar! ..)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Kül

kül bir isyan bıraktık eskimiş yangınlara
kanlısı olduk ömrün
tükendi bütün firezler
yanık kokuyordu toprak

yürüdü aşk!

bizdik gömen
onca sancıyı ejder ini sulara
timsahlar bize saklamıştı gözyaşlarını
külden doğduk külrengi akşamlarda

ben unuttum!
biliyorsan sen söyle
hangi acının adı anka değildi
görülmedi böyle hiç
yürüdü aşk!

hani diyorum ki

varsın
çemkirsin dursun hayat!


(5 Ağustos 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Kül’den Kül...

anlamak gerekmez
anlam yeter tek başına
namluya sürülmüş
tehlikeli bir oyundur ince analiz!

yanarak geçmek vakti şimdi geçitlerden
sindirerek ateşi ağır ve aksak
zamansız alev almamalı tek bir söz
-tek bir sancak
ağlar sonra rıhtımdaki bütün gemiler
kanatlarını kırar şiir kuşu
düşer

şeceresi sağlam sahillerde
ölü bir kahraman kadar tedavülden kalkmış
olabildiğince suskun sonuncu yüzer-gezerim
--dibi yanık gurbetlerde kayıp
nevi şahsına münhasır ve müstakil
kendisiyle müsemma cüz
kendi gölgesinde

kah mutlu
kah mutsuz bir cengaver

harcıalem ocaklardan uzak tutup yak beni
sözün özünü ve geleceğini hecenin
duman vermesin sakın od
yürek bilir alevde gizlenmeyi
küller de yok olmaz ya!
yaşamı saklayandır onlar
yalnızlığın bağrında

şiir ölen
şiir doğan
şairler gibi


(11 Haziran 2005) – “6. Dekad” Dosyasından…

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Küsurat

'suya karışmış küsurat olacağız... '
demiş miydim
yanacağız güneş kızılında bir gün

maviliklere uzanacak bomboş ellerimiz
kundaklarken yaraları sımsıkı içimizde
taşları saracak suretimiz

ah yürek tanırsın sen bu ağrıyı
öksür şimdi!
gırtlağında serseri bir balık kılçığı varmış da
yutkunur gibi

pirana savaşları didiklerken göğsümüzü
izlesin ilahlar gök kafesinden
bölünsün lokmalar ufak ufak
karşılasın bizi
ölümü bohçasında gezdiren hayat
:
silinecekmiş sudaki izlerimiz
buz’muş bundan ötesi
buzdağı imiş
vız gelir!

lanet olsun aşk da ölmedi ya!


(15 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Lâl

-sükut altın

baraj kapakları açılınca bir kez
toplanmaz gerisin geriye su
gökyüzüne kazınır söz

söz gümüş söz ihanet
söz sadakat söz bıçak
söz taahhüt bazen

susmalı lâlce o halde
tarihi yazan
yazdıran zaman
kafa tutmak kimin haddine!
akmıyorsa su
akmasın varsın
düşmeli derviş sabrıyla
çilelerin peşine

fonda yeşil olacak
tene bir katre yeşil yansımalı
ak koca yeşil çınar ah!
yaprak hışırtısı bile dinlerim ben
fırtına sesli bu yürekle

sen söyle
sen yine söyle
:
ben dinlerim
en son nefeste bile

benim adım lâl
benim adım…
benim…


(12 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:23
Lâl Rengi Bir Gece

elveda gündüz
elveda ateş çiçeği
yorgun sardunya

ışığını söndürdüm günün!

adım adım girilecek siyahlığa
göğe yükselecek yüzüm
gece hüznü çoğaltıyor yüreğime
ben geceye taze bir yüküm
lâl rengi esrarlı bu gecede

bir takımyıldızına astım umutları
gençliği suya bıraktım
eski bir kavmin yazgısıydı yok olmak
kaderle yüzleşmek
tam bu saatte

ikinci tekil şahsı çıkartıyorum şiirden
böylesi daha anlamlı
doğuma hazırlık yaparak güneşe doğru
kainatı tutuşturuyor
kandiller asıyorum göğe
aşk ve sevdaya dair ne varsa içimizde
ödünç veriyorum küheylan bir buluta

nasıl da dolaştırıyor görmelisiniz
ah...nasıl da evrende!

sevginin beşiğini sallarken ben lâl rengi gecede


(29 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
Leblebi

narin boyunlu
tutsan kırılacak bir 'ağıt'ım kendime
kasaba kokulu orta halli ana caddesinde
her gün can sıkıntısına uyanan
mahalle ahalisinden sıradan bir çocuk

arkada eski istasyon
biraz harap
Fransızlardan kalma
komşuda biri karısını dövüyor her gece
babam sinirli:
dokunsan patlayacak

“Allah yarattı” demedi nitekim bir gün

ara sokaklar toz toprak izbe
teknolojik çip’lerden habersiz
seksekli kaldırım taşları dans ediyor kalbimizde

sancılı o kadın kim bilir nerde şimdi
tezgahında kazak dokuyan Müveddet Teyze
koca burunlu Hüsnü Bey Amca yahut
mum yaparken loş bodrumunda
gözbebekleri göverirdi yüz mumluk ampuller gibi
-o yüzden alıştım ispermeçet kokusuna
kadınına “yastık gülü” derdi hani

o güzellik ki yattığı yerden
şarkılar söylerdi sütbeyaz mumlara

neremi okşasan orası ağlıyor şimdi
insanlar terk etmiyor bizi
giden yalnızca zaman

bırakın kalsın!
hiç değilse özleyişin büyüsü aksın göz yaşlarımdan

ceplerimde yüz paralık çocukluk leblebim bir de


(22 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
LETHE'den Kaçış!

ey kaçak yolcu!
yepyeni bir güne sıfırdan başlarken
nereye gizledin
sesine sindirdiğin ağır yükü

rüzgar çanları saklanmış gözbebeklerinde
esintiyle dolmuş, kabarmış ruhun
bezgin bir hayat mahkumusun
düşmüşsün yepyeni çileler peşine

avuntuyla yaşamıştın
armağandın bir dağ gelinciğinden
yaşamsal iç kıpırtılar şimdi
isyankar bir vedaya benzer
tanıdık adreslere gönderilen

cesurca döşemek gibi raylara
bilinmedik kentleri
bakir sularda yıkamak
tutunmaya çalıştığın ölü simgeleri

böylesi bir çığlıktır duyduğum işte!

trenin sesinde akıyor zaman
son yağmurda ıslanıyor bedenin
görüyorum, sonuncu vagon geçiyor üzerinden
nefesine iri bir kuş süzülüyor
yanıyor
tutuşuyor göğüs kafesin

Lete’den* kaçış bu besbelli!

uçman gerekiyor yolcu!
nereye gizlendi kanatlar
sırtına tırmanacaksın bulutların
umudu oraya sakladılar

Lete’yi unutma!
bulutlar Lete’den kaçtılar

.......

(*) Lete (Lethe) : Suyundan içen ölülere, acılar ve yeryüzü zevklerini unutturan (cehennemdeki) ırmak.

(12 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
Mahmuzlar*

mahmuzum olur sam yeli
sıtma nöbetleri çöreklenir uykuma
yitirilir haritalar
kuma iner
böyle gecelerde
yıldızlar

yaprak tutmaz fidanlar dikerim yollara
susmaz fırtına
göz pınarları çakmak çakmak
gürlerken inler
inlerken gönlümü dinlerim

puslanır takvim gün sonu
başlar çılgın bir koşu
yağmalansam da bedevi sancılarda
terini rüzgara bırakan şiirim ey!
kah bir Tuareg kısrağı olur
kah dörtnala koşarım sırtında

yakardınız canımı mahmuzlar!

bilirdik ama
sevilirdi acı
ne olsa



(15 Mayıs 2004)


(*) Şiir üzerine derin sohbetler yaptığımız kıymetli genç dostum; hüznün şairi Engin Kahraman’ın yaş gününü en içten dileklerimle kutluyorum. Acıyı şiire dönüştürmeyi en iyi bilenlerden biridir O. Şiiri okuma şansı yok çünkü “o şimdi asker”…Olsun varsın, yürekten gelen bir dost ve sevgi sesi hissedilir elbet! ...

Mutlu yıllar Sevgili Engin :)))

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
Maluliyet

seyreyle gözüm dünyayı
özünden
bal damlar
sözünden zehir

vurulup düşerken
gülün elinden
meçhuldür akıbet

o ki ağlayan
o ki hep solgun
mesele çetrefil
müşkülat çok

adeta maluliyet

bulmaca çözümsüz
felek ne yapsın!

maluliyet de bir mecburiyet


(12 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
Martı Çığlıkları!

bir sabah
martı çığlıklarını dinledim akşamcı kahvehanesinde
sisten fışkırıyordu gemiler
kafam karışıktı anımsıyorum
uykum da yoktu üstelik
boşluğun içinden uzanıp bir tutam zamanı yakalıyordum

ıslak soğuğa vurulur mu insan
ben vuruldum!

elimde yarı solmuş bir karanfil
yoksa gül müydü bilemiyorum
taze bir sabah çayının dumanında
gözlerim körfeze takılmış da alamıyordum

hüznüm
darmadağın kuş çığlıkları
mazot kokulu suda deliduman bir sevda
gemi değildi denizde oynaşanlar
benim duygularımdı
suyun buğusunda bir ileri bir geri sallanan

gün uyanamadı sabaha
çok utandı güneş, tan vakti hançerleyemedi geceyi
martılarla dillenen
martılardan azade canlanıp güçlenen yaşam coşkusuyla
özgürlüğüm ayaklanıyordu o saatte

o sabah martı çığlıklarıyla yüreğimde
bir tutam zamanı yakalıyordum akşamcı kahvehanesinde


(22 Şubat 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
MASAİ MARA' da Yağmuru Beklerken...

Saat: 04:55

diyorum ki
bir su sesi çarpsa kulağıma
mesela yağmur yağsa
yağmurla uyansam bütün sabahlara

hışırtısını dinliyorum yaprakların
rüyalarımı dövüyor dans eden dallar
derin bir uykudan uyandırıyorlar
bayram esiyor masai mara’da*
yağmuru bekliyorum

baskıcıydı kuraklık
kuruyor
eziliyordu ruhum
başardım saklamayı özümü
kışı hasada döndürmek üzere
ufaldım
küçüldüm olanca gücümle

Saat: 05:26

çıkın gölgelerden bengisuyum ey!
alın beni durmayın kucaklayın
içimde kocaman bir bahar gizleniyor
güneşi ertelerken gönlümde
yağmuru bekliyorum

Saat: 08:49

su açıyor toprakta
ebedi bir ezgi ilkbahardan
şifreler kırıyor hücrelerimde

dışarıda yağmur var
ruhum yağmur tutmakta

yağmuru seviyorum...

..................

(*) Masai Mara: Kenyanın güneydoğusunda Tanzanya sınırında doğal bir koruma alanı. 'Sonsuz topraklar' anlamına gelen bu bölge, ulusal bir park alanı olup Mara nehrinin suları sayesinde zengin bir hayvan çeşitliliğine sahiptir; leopar, aslan, fil, buffalo ve gergedan ('the big five') gibi...

(24 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:24
Masumiyet!

Sıkça kullandığım bir cümle var.

“Masumiyet bir kez kaybedilir! ...”

İkinci bir şansı olmaz insanoğlunun. İçindeki çocuktur ebediyen giden….

Üzgünüm dostlar. Pek çoğumuz gerçekten üzgünüz.
Düşünüyor, duyumsuyor ama yazamıyoruz. Kalemlerimiz tutukluk yapıyor.

Günümüzde yaşanan vahşeti, bazı odakların - belirli başka amaçların yanı sıra -masumiyeti yok etme çabası olarak değerlendiriyorum.
Çalınan şey sırf yaşama hakkı olsaydı eğer, bu denli acıtmazdı. Haksızlık ve kalleşlik var burada. Geride kalanlar ciddi anlamda örseleniyor; kirletiliyor; çamura bulanarak adeta karanlığa itiliyor. İçinde masumiyet ışığının bulunmadığı çıkmaz bir sokak nereye götürebilir ki insanı? ...

Sanırım herkes bir biçimde bu büyük acıyı yaşıyor. Şair belki biraz daha derinden hissediyor. Acı çekerken bile onu ayrıcalıklı yapan duygunun adı ise sorumluluktur. Ve ek olarak, en ağır yükü taşıma alışkanlığı ile keskin gözlerle bakma mecburiyetinden doğan “farkındalık”…

Gözleri acıyor şairin; yummak istiyor…

Kalemin sustuğu andır bu! ...

İçinizdeki çocuk ve sağlıcakla kalmanızı umut ederken, “Umut yoksa yaşamanın ve insan olmanın ne anlamı kalır? ” diyor ve noktalıyorum.

“Masumiyet” adına sevgilerimle…


(8 Eylül 2004) – “Nanik Atak” gurubu için yazılmıştır…

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Maylo

I

karanlıkta bir ses
'maylo' diye fısıldadı sessizce...

maylo geldi biliyordum
maylo ile tanışıyorduk
mavisi duruldu denizin
teknelerle yarışan sarhoşluk
ve guruba dönen akşamlar sustu
saygıya durdular

kavga bitti açıldı kozalar
derin bir soluklanma
yine sessizlik
maylo ile buluşuyorduk

II

sus maylo!
-tarihsiz evrenlerin çocuğu-
konuşmadan da anlaşırız biz
sen benim bildiğim tüm zamanlar
bilmediğim dillersin

sevdalım değilsin
beni kuşatman gerekmez
dostum değilsin
acılarımı sarmaya gelmedin
dolunayın kısrağısın sen!

kalk gidelim
Pegasus'un kanatlarında 'Altın Kent'i aramaya
özgürlük ve ölümsüzlüğü bulmaya geldi sıra

III

Agora'larda işin ne maylo
ben Agora'ları sevmem / Kuzey denizlerini de
durgun suları severim
barışçıl kuşları

yola koyulduk böylece mutlular ülkesinde
bir kar tanesinde uçuşup el ele
denizin ateşinde dolaştık
okyanuslar aştık ceviz kabuğunda
delişmen bir nefeste güneşe yanaştık
bilinmeyen o boşluğa taştık hiçlikten gelip
Apollon'da konuktuk
Tibet'te bir tepeye konduk

IV

ne o
gidiyor musun maylo?

gitme kal!
yürek isimde saklıyorum seni
titriyor alev gölge büyürken
yalnızca seni
seni saklıyorum ben
siyahlara karışma / sarılma karanlığa
gençliği bıraktım sana ne duruyorsun
düşlerimi arasana!

gitme meçhulü yaratanım
sokulgan kuşlar müjdecisi
alıngan duygular habercisi
durağan sularımın sesi
sen bensin
benimsin
eksileceğim yokluğunda!

söyle yoksa özgürlük müydü adın!


(3 Mart 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Mendil

solmazdı yaseminler söylenmese son veda
mine işlerdi aşka yine buruk sesiyle
öyle dalgın bakardı
gözleri vapur iskelesinde

sorar mıydı yılgınlığına hiç:
“neye yarar susa sığınmış bir yürek? ”

yanağında iki damla yaş
titrerdi mağrur
ve mahcup elleri
yaralı kalbi kadar

karşı kıyı artık her yer!

diyorum:
iyi olurdu son vapur kalkmasa
kalmasa tek başına biri
paylaşsak acıları bir mendilde
benim olsaydı yalnızlık mesela
“duyguağan” koysam adını
susmasa tarla kuşu
sevabıma yazılsa tüm günahlar
iyi olurdu
heyhat!
iskelede gözü yaşlı biri var

sen ağla şimdi hayatın gecesi
sen ağla


(8 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Mendirek Mezarlığı

- C.Baudelaire anısına…

yüreğin mendireği küskün
suya kapılıyor taşlar
içime alıyorum dalgaları
soğuk ve acımasızlar

deniz üşütüyorum bağrımda

işgaldesiniz kıyılarım ey!
Albatros* hükmündeki ruhun
kaptansız fırtınasında
direkler paramparça

ufkumda bir mendirek yıkılıyor

ölümle dinermiş acılar
varsın kadere kalsın yazmak
susacağım artık!
dimdik duracağım ağulu yürek intiharımda

pullarda ağıt seğirten son masum balığa
gümüşi bir iz bırakmaya gidiyorum
ölü mendirekten fermanlı
meleklerin yittiği azgın sulara

mendirek mezarlığına!



(*) Baudelaire’in 'Albatros' şiirinde, albatros şairi simgeler. Çağrışımlarla şiirini oluşturur. Kendini sürgünde gibi hisseder. Hep başka bir yerin özlemi ve arayışı içindedir. Çocukluğundan beri yalnızlık duygusu yakasını bırakmamış ve yazgısı olmuş, herkesten farklı olduğunu duyumsamıştır. 'Herkesin tersine ve herkese karşı vardım kendi varlığımın bilincine'. Her zaman kendi özelliğini ve varlığını aramış ve kendi içine dalmıştır. Kendisini gereksiz biri olarak gördüğünden sık sık intiharı düşünmüştür…(Kaynak: Hürriyetim: 11 Haziran 2001)

(22 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Merhaba Can! ....*

gül dalında
dilara bir sevda anlatırdı
sussa hüzündü kalbe
konuşsa dili dolaşır
lakin
muzır ve dilbazdı

İspanyol dilberine yazılırdı şiirler
aydınlık yüzde lal olurken akrepler
yakışırdı acı ona

bilmezdiniz

çalımlı kulislerinde yaşam tiyatrosunun
görmezden gelerek uluyan çakallarla tiranları
sadakor ipeklere sarardı ruhunu
sessizce inerdi sulusepken kar
ölümden fışkıran bir sağanakta
durmaksızın içine ağlardı

sararmış sayfalarda buluştuk geçenlerde
uzak bir diyardan uçuşan dizelerde
başında komik kalpağıyla gülümserken içten
sahnede yine dipdiri
cam kırıklarında dostluğun
alabildiğine yalnızdı

dedim:
“merhaba”

bir temmuz güneşi kadar aydınlık
dedi
“merhaba can! ...”



(*) 23 Temmuz 2000 tarihinde kaybettiğimiz rahmetli dostumuz Cenk Koray’ın anısına…Erken oldu ama öyle geldi içimden….

(31 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Merhaba Gece!

akışına bırakmalı geceyi
akarına
aşkı yazmalı
yeşertmeli dünyayı
girmeli yepyeni bir aleme
arınmalı düşünce
yola koyulmalı basitten mücerrete

talana verirsem kendimi
ölmeliyim
aşkı akışına bırakmak
sevdayı geceye
işte o zaman anlamlı yaşamak!

ayak izlerime imler serdim
varsın okumasınlar
yazılsın yeter!
acı bir yolculuktur gece
geleceğe dair öyküler inleyen
kendi düşüncesinden

dostum dolunay olsun
ay ışığı
yıldızlar
gök karanlıkmış ne gam!
severim demini tutmuş akşamları
gecenin “merhaba” sıdırlar

koyu düşler vardiyasında durulur beyin
tenha bir yolculuk başlar basitten mücerrete

merhaba gece!


(01 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
Merkezkaç Kuvvet Arttıkça - Düz Yazı

Bugün biraz şiir hakkında konuşalım istedim.

Şiirin amacı, ritmi, müziği, biçimi, üslubu, vuruculuğu, şairin iç sesiyle örtüşmesi, vs. değil de, şiirle şairin buluşması gibi; tartışmaya fazlasıyla müsait bir konuyu gündeme getirmek niyetindeyim.

Bir defasında - karar vermişsem eğer - her ne koşulda olursa olsun yazabileceğimi söylemiştim. Kafa karıştıran ve oldukça abartılıymış gibi algılanan bir deyişti bu. Dışarıdan bakıldığında, yalnızca bir büyüksünme gibi görünmüyor; aynı zamanda şiirin sadece esin kaynağından doğduğunu ve onunla motive olduğunu düşünen şairlere de ters düşüyordu. Savlarındaki haklılık payı büyüktü elbette. Bense konuya farklı bakıyor ama şiirin yalnızca dille dans etme becerisi, bilgi ve birikimle yazılacağı gibi budalaca bir iddiada da bulunmuyordum tabii ki…

Söylemek istediğim şuydu aslında:

Kişisel görüşüme göre, 'şair' şiirin öznesi olmamalı; zaman zaman kendi üzerine de basarak, farklı bir “öz”e sıçramayı bilmeli; yani nesnelleşmeli…Şiir; yazarı daima merkeze, kendisine doğru çekiyordu. O halde buna karşı bir kuvvet geliştirmek lazımdı. “Merkezkaç kuvvet” diyorlar buna....

“Merkezkaç kuvvet” güçlendiği oranda ise, önce 'şiir'; sonra 'şair' çıkar ortaya. Şair her zaman başrolde olursa eğer, şiirin yok olma tehlikesi belirir. Halbuki şairin, şahsına dair fevkalade öznel bir duygu veya durumu bile tüm evrene aitmiş gibi ifade etme; diğer bir deyişle “evrenselleştirme” mecburiyeti vardır. Aksi halde şiir, şairin kendisiyle biteviye sürdürdüğü bir monolog veya kişisel mesajların sergilendiği bir panoya dönüşür. Ve hatta bu ikinci durumda, şiir “öz”ünden büyük ödünler vererek adeta günceleşir veya mektuplaşır....Sosyal içerikli toplumsal şiirler yazarken bu çıkmazdan kurtuluşun çok daha kolay olduğunu düşünüyorum. Oysa lirik bir anlatımla dile getirilen, özellikle aşk şiirleri, şairin sürekli meydan okumak ve aşmak zorunda olduğu tuzaklarla doludur. O halde hepimiz içimizde gizlediğimiz, zaaflarla donanmış ve fevkalade duyarlı insanı; diğer bir deyişle, 'şair'i bir nebze olsun unutup, yazma sorumluluğunun bir gereği olarak gerçek şiiri ortaya çıkartmak zorundayız!

En azından ben bu yolda küçümsenmeyecek bir çaba sarf ettiğimi biliyor ve “evrenselliğin izdüşümlerini belgelemek, kendimi belgelemekten çok daha önemlidir” diye düşünüyorum. “Ben”i tamamen yok etmek mümkün olmadığına göre – üstelik bu şart da değil – “ben”den uzağa düşmek için “merkezkaç kuvvet”in gücünü artırmaya gayret ediyorum.

Kendimden uzaklaştıkça, gerçek şiire yaklaşacağım gibi bir hayalim var. Ancak, şu evreye kadar onu bulduğum kanaatinde değilim. Bulduğum kadarını gereksiz ayrıntılardan arındırma sürecinde ise, henüz bir arpa boyu yol dahi aldığıma inanmıyorum. Bunun için şiirlerimde sık sık ustalardan söz ediyor, çok ama çok okuyor ve aralıksız çalışıyorum. Sırf bu nedenledir ki, en kalabalık ortamlar da dahil olmak üzere, kendimi her koşulda yazmaya mecbur hissediyor ve yazıyorum.

Bana göre, başka yolu da yok bunun…Ve bu yolda düşe kalka yürürken, içimdeki 'şair'i – şiirden çok düz yazı ürettiğime inandığım için, aslında “yazar” demem lazımdı – denetim altına almaya son derece kararlıyım!

Gün gelecek ve o şairi, şiirimle ben yöneteceğim!

“Şairi unut, şiiri bul...” demişti bir düşünür.

O halde önce şiir, sonra ben!

…..

Not: Metinde genellemeler var gibi görünüyorsa da, burada ifade edilenler bütünüyle benim kişisel kanaat ve görüşlerim olup şahsi sorumluluğumdadır. Herkes dilediği gibi düşünüp yazmakta özgürdür. Bu arada, “merkezkaç kuvvet” tanımlamasının – tırnak içinde yazılmış olmasına rağmen - bana ait olmadığını tekrar belirtmek isterim…

(2 Mart 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:25
MERKÜR* (Dünya Kadınlar Günü İçin)

doğduğum saat
Merkür düştü üzerime
en yakın olandı güneşe
çehresi
gündüz ile gece

gündüz emer
gece emzirirdi
alev çalar ışıktan
karanlığa eklerdi

güneşin yüzünde
dellenirdi aynası
rüştünü suya ispat eden Merkür’ün
gecesi vardı
nehri
gece de akardı

bir de dik başı!
haklarının peşinde koşan
kadın gibi!

adı: Merkür
adı:ikizler
adı:ben

………..


“Dünya Kadınlar Günü, Birleşmiş Milletler tarafından 16 Aralık 1977 tarihinde kabul edilmiştir. 8 Mart tarihi ise New York’lu ilk kadın işçilerin, uzun çalışma saatlerini, düşük ücret ve kötü çalışma koşullarını protesto için yaptıkları grev hareketini onurlandırmak üzere sonradan onaylanmıştır…..

2004 yılında ülkemiz kadınının tablosu:
- Kadınlar… töre cinayetlerine kurban gidiyor.
- Aile içi şiddeti önleyecek yasalar yetersiz kalıyor.
- 35 milyon kadın için 8 sığınma evi bulunuyor
- Kız çocukların okutulması için hala ailelerin ikna edilmesine ilişkin kampanyalar sürüyor.
- Nüfusun %52’si siyasal platformda adil temsil edilemiyor. Parlamentoda %4, yerel yönetimlerde %1 oranında kadın temsilci bulunuyor….” (Dünya sıralamasında 111.)
(Kaynak: A.Füsun Gönül – Odtü’lüler Bülteni, Sayı 128)


(*) Bir İkizler kadını olarak, tüm hemcinslerimi duyarlılığa davet ediyor; “Dünya Kadınlar Günü”nü KUTLAMIYOR, onlara yalnızca görevlerini hatırlatıyorum….
Herkesin kapısına, sevgiyle bir karanfil bıraktım. İsteyene gül! ...İşte böyle dostlar. Böyle biline :)))))))


(8 MART 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Mesela

duygu ne yapardı şiirler olmasa
ehram taşından farksız olurdu dizeler
yerini şiirde bulmadan evvel

bunca yükün altında ezilirdik mutlaka
hece gözünü ısırırdı harfin
yük yorgunu olurduk ağır taşımaktan

zaman aşımına uğrarken hızla
bir boyuttan
başka bir boyuta yolculukta
düşünüyorum
:
şiirler yok olsa
nereye sığınırdı duygu
bu yol nasıl çekilirdi ustalar olmasa

yani diyorum ki
mesela!


(12 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Mevsim Körlüğü

yürek atlıları seferberliğinde mevsim körü olmaktayım
anarşist kalbim bir angaryadır terkimde

nicedir pası çözülüyor dilin
muhacir şiirlerden taşındım bak!
geçmişten yadigar yaşlı bir söğüt dağlıyor tenimi
tımar ediliyor ilkel bütün duygular
mezada çıkartıyor vahşet balçık günlerimi

silkeliyorum bedeni doğanın kırbacıyla
tanıklık ediyor infilaka kış temrinleri
evimin eşiği bir kez daha kırklanıyor
sandık odasından sızan doğadan başka
her buyruğa isyankar
lavanta kokusu kadar keskin ve tatlı bir uyanışa

sınırsız kefaletini izliyorum an’ın

yiğit bir mevsim uyanırken ufukta
istiap haddini aşmış kalbimle
saten çarşafına sığınıyoruz imgenin
cephane arayan eşkıyaca ürkek / duygu hakimiyetinde
dil yangınlarına banıyoruz el değmemiş bakir sütünü şiirin

perçinleri parçalıyor çatlak dudaklar

bahardı ana toprağımız bizim
en iyi sen bilirsin mevsim körlüğünü
ışığa vurgun asi kalbim ey!
en iyi sen

nisan’lar unutmaz hatırlar


(4 Nisan 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Mevsim Yediveren Zamanı

bir dost eli uzandı karalar bağlamış yüreğime
sıcak bir bahar yelinden deli
dili sanki gönül diliydi

esiyordu yıkıntı enkazına doğru
renkler koyup dünyama durmaksızın
varoluşu kanıtlayarak sevgide
sıcacık
“can” bir nefes gibiydi

çalılara takıldı her bir parem
“candost” toparladı parçaları
nasıl küs kalınır hayata şimdi!

boş kavgalarda
kan yitirirken ben
sözüm “acı”dan anlam süzenlere
göveriyor gülüm bugün
bir fidan yeşeriyor yüreğimde

aldım selamını sızılar içinden
verdim selamımı hoş bir iklimden
“hoş geldin” güller mekanına ey!

mevsim “yediveren” zamanı!


(25 Ağustos 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Meydan Okuyucu

“meydan okuyucu” derdi birisi

bilirdi:
tüm meydanları okurdu bu kırk dilli
dünya yürekli

düşünceden söz üretmekse
asıl marifeti

anlatan kim
anlatılan ne
anlayan hani
çözmeye güç yeter mi?

'geçmişi avuçlamak geleceği yakalamak' derdi
hayallere tutunan bin gecelik masallardan biriydi
anlamaya kırk fırın ekmek yetmez
oyun teorisini neden keşfedemedi
matematiği severdi
ve renklere can vermeyi
ah bir de zenci ve dansçı olabilseydi!

ölüm diledi karlar düşmeden
bahardayken henüz yürek
camdan kuleler inşa ederek n-boyutta uçmayı yeğler
Nijinsky ile dans etmeyi özlerdi

gerçek mi hayal mi
akıllı mı deli miydi
kim bilebilir!
öylesine biri işte
meydan okuyucunun tekiydi

onun adı “challenger”
zenci bir dansçı olmayı düşlüyor halen...


(25 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Mezar

külleniyor köz zamanın beleğinde
ateşi yitiriyor yolcular
şiirin cansız renginde soluyor ayna
sahi!
yangınlar nerede

gonca küskün
ruh saçaklarında donuyor kan
beli kırılıyor sözün
düello vahşetinde ter atıyor kuş ötüşleri

neden kaybetti yağmuru insan
neden karardı gök
uzanırdı eller eskiden helaline nikahlanırcasına
sevda gülümserdi çerçeveden

kavuruyor şimdi hüznün gülleri
acı diziliyor tenimin tespihine
söyleyin mevsim mi değişiyor
ki davulun tedirgin ataklarında eskiyor ondalıklar
gece midir böyle üstümüze inen
derin bu yarık
bunca ayrılık sözün hamurunda

kesiyorum dilimi!

bırakın ölsün şair
elbet biri bir mezar kazar alacakaranlıkta


(17 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:26
Minerva

sözdür boşluğu dolduran
masal gemileri dolaşır kıyıda
tenhada ürkülür eksilmekten
tenhada sevilir çoğalma

taşa siner kokusu sessizliğin
sussa da ibadet edercesine
su akar
durmaz kabında

bellidir denizi karşılamasından geçmiş hikayelerin sesi
porselen kırılır, cama dönüşür ayna, acıyı inler müebbet mermer
altın bir demlik sunulur ruha ‘sus’ gemisinin son limanında

susmaz oysa direnir taşa yontulmuş ölüm
bir tanrıça
iğdiş edilmiş dimağa ağıtlar yakar
şafaktan dolunaya uçuşur ilahi kelimeler
sindirerek kokusunu zamana

'konuş' der hayalgücü
'her hayat kaçışlarında saklar yalanını! '

tez belletir fikir
boşlukları silmeyi
süzülür bir masal gemisi sisin içinden
akla ziyan sözcüklerle can bulur
‘sus’un sonsuz ufkunda

'konuş! ' der Minerva*:

'yağmurunda ıslan önce
dişidir şiir:
konuş
susma! '



(*) Minerva: Bilgelik, zeka, sanat ve edebiyatı temsil eden Yunan tanrıçası.


(9 Temmuz 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Minervanın Baykuşu

dayatmacı önyargılarla
iç benlerini tavaf ettiler

evler boştu!

suyun kendine akmadığı kadar
bilinmezdi adresler
mektuplar satır başlarında sustu
eylemsizlikten kırıldı ışık
yasaklandı çarpık gölgeler

ah incelikler!
nereye kayboldunuz
göz bebeklerimde yitirdim sizi
bulutlar çiziyorum tek başıma
kendine soyunmanın öyküsünü yazarak

yalanlar çiviliyor Minerva’nın baykuşu
hayal mahallesinde
yapayalnız
dış kapılarda mühür kırarak

iskana açılıyor evler!

onlar ki:
sevgiye aç
kederli
kırgın

şairlere benzer!


(18 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
MİTOLOJİK SORGULAMA (Manzum Yazı)

ey yüce Zeus!
eşinden yaratmıştın o eşsiz dilberi
kıvılcımlar koymuştun kalbine ruh yerine

neden?

açmalıydı kutuyu Pandora
zaafının diyeti ceza ile tanışmalı
umudu kaybetmeliydi geleceğinden!

kuğuya dönüştün Hera’ nın omzunda
kudret ve görkemini bağışladın dağın
rüzgarın zincirlerini çözdün mesela

neden?

güçlüydü Hera bir deniz kadar
anlamsız gücün ne anlamı var!
denize fırtına sunuyordu gücünden

ışığa boğuluyordu Artemis
ay tanrıçası yaptın göklerde
ok verdin
yay verdin ellerine
oğlunla kızını katil
Orion’u kurban ettin

neden?

ölümsüz aşkı bulmuştu onlar!

ne tanrıymışsın ama Zeus!
kaosun hamuru bulaşmış ellerine
sensiz nasıl aşılırmış bu yol
bunca acı nasıl çekilirmiş

ve sensiz
Shakespeare’i yaratamazmışız biz!


(29 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Muakale ve Mükaleme (İç ve Dış Söyleşme - Düz Yazı)

Biri var, biliyor musunuz? Hep konuşur içimde. Ben de onunla…

Ama belki konuşmaz da, ben öyle sanırım. Çok konuşan kişi ben de olabilirim pekala. Dil’in gücünü hissettiğim ilk günden beri onunla diyalog halindeyiz. Gençlik yıllarımda buna bir ad verilir ve ”muakale” denirdi. Şimdi ne diyorlar bilmiyorum. Bir “iç ses”ten söz ediyorlar. Ben ise 'içseslilik”ten ve karşılıklı söyleşmeler sonucunda gerçekleşen dışın içselleşmesi ve iç’in yeniden dışsallaşması sürecinden söz ediyorum.

Düşünün bir kere. Lisanımız olmasaydı eğer, ne yapardık? Düşünce dilden akar. Tıpkı duygu gibi. Beyinde oluşan kavramları sözcüklere çevirir ve onları yaşam nehrinde bir yolculuğa çıkartırız. Dolayısıyla dil, zaman içinde güçlü bir donanım silahına dönüşür. Ek olarak, kişiler arasında köprüler oluşturur. Dil hem dışarıdaki “öteki” alemle, hem de kendi iç dünyamızla konuşmayı sağlar. O ki, konuşurken farklı yöntemler kullanabilir. Yazar, çizer, renklere dönüşür, oynar; beynin kıvrımları arasında dolaşan kendi eş-ben’leri ile bir dansa tutuşur bazen. Bakarsınız şiir olur, felsefi kuyulara dalar; engin denizlere yelken açar; uçmayı ve araştırmayı dener. Kimi zaman arzu olur, tutku olur, hayali elbiseler giyer üstüne. Sanal alemdeki yolculuk da bunlardan biridir kanımca.

Sonuç ise hiç değişmez. İster sanal veya gerçek dünya; isterse içlerimiz olsun, hepsinin yolları mutlaka dilde kesişir. Aslına bakarsanız dışarıda olup biten– günlük dert ve mecburiyetler dışında – bizleri fazlaca ilgilendirmez. Genellikle kendimizi dinler, kendimizle savaşır ve hatta pek itiraf etmesek de kendimizi severiz. O kendimiz ki, evrensel bir bütünün minik bir parçası ve onun iç aynamıza yansıyan yüzü değil midir zaten?

Hiç düşündünüz mü, bazı yazar, şair, düşünür ve sanat eserlerini neden diğerlerinden çok benimseriz diye? Sırf nitelikli oldukları için mi? Bu önerme doğru olsaydı eğer, niteliksiz bunca sanat eseri ve sanatçı asla prim yapamazdı. Bence seçtiklerimiz, bizlere en uygun dışavurum ve dışsallaşma yolunu bulanlardır. Onları öylesine severiz ki, kimi zaman adeta bir tutkuya dönüşürler. Uzak-yakın, sanal-gerçek, ölü veya diri olmaları fark etmez. Önemli olan tek şey, kullandıkları dilin iç’lerimizle kurduğu diyalog ve bunun sonucunda ektikleri tohumlarla “ben”lerimize yeni iletişim kanalları açıyor olmalarıdır. Demem o ki, esas olan birlikte yaşadığımız 'ben'lere ulaşmayı sağlayacak köprüler inşa etmeleridir. Biraz karmaşık gibi görünse de, dil ile duygu arasında bir bağ kurmaya ve aslında birbirinden farklı olan bu iki küme arasındaki ortak alanı işaret etmeye çalışıyorum...

Aynı dili konuşmadığınız birini sevebilir, ona aşık olabilir misiniz? Oldunuz diyelim. Ne kadar sürdürebilirsiniz? Dostlarınız mesela, sizinle ortak bir dil paylaşan insanlardır. Hayvan sevmez biriyseniz eğer, onlarla iletişim kurmanın bir yolunu bulamazsınız, çünkü dilleriniz farklıdır. Sevgi sözcükleri asla bir mırıltıyla buluşamaz. Komşunuz, doktorunuz, politikacınız, gazete yazarınız ve hatta çocuğunuzla dahi anlaşamazsınız.

Sözünü ettiğim köprülerin kurulması nasıl gerçekleşiyor o halde? Bu sorunun yanıtı seçime ilişkin kararlarda saklı. Karar verilmişse eğer, biraz da özveri gerekir tabii. Biz, bize benzeyenleri seçer ve severiz. Sevmek içinse ruh eşlerimizi arayıp buluruz. Sonuçta vazgeçilmezlerimiz olurlar. İçlerimiz onlara gülümser; zamanla dost ve hatta bazen aşık oluruz. Onlar için sivri taraflarımızı törpülemeye razıyızdır. Böylece yeni bir başkalaşım süreci başlar. Etkiler, etkilenir ve sonuçta pek de şikayetçi olmadığımız değişimi kabulleniriz. Bir tür gelişmedir bu; temel araç ise yine dil olup, iki ayrı dilden hareketle aynı lisanı konuşmayı öğrenmektir.

Kısaca şunu demek istiyorum. Hem iç benlerimiz, hem de başkalarıyla konuşmayı ihmal etmemek lazım. Sanatın yolu da buradan geçer. Dilin hükümranlığını ilan ettiği topraklarda yaşayan bütün “ben”lerle konuşmaktan söz ediyorum. Birileri mutlaka bizleri dinleyecektir. Dilimizi dışa vuralım ki, dışsallaşsın. Dışarıdan aldıklarımızı ise dönüşüm çıkrıklarından geçirip içselleştirelim. Ancak böylece kendimize dünkünden daha geniş bir paylaşım alanı yaratmış oluruz.

Yazıyorsam eğer, içimdeki diğer benlerin benimle konuştuğunu düşündüğüm içindir. Onlar ki, “öteki” dünyadan bin bir özenle toplayıp biriktirdiklerim; seçtiklerim, sevip saydıklarım, özlediklerim; içimi dışsallaştırmama yardım ettikleri için içselleştirdiklerimdir…Kışları bahara dönüştüren gümrah bir yaşamın; sevgi, güven ve mutluluğa açılan kapının anahtarını taşırlar ceplerinde.

İnsanlar da tıpkı hayvanlar gibi koklaşa koklaşa, sevişe sevişe ama illa konuşa konuşa anlaşırlar. Hem kendileri, hem de ruh ve ten eşizleriyle…Bu konuşma sonucunda duygu verilmiş ve alınmışsa eğer, süreç tamamlanmıştır.

Gerisi teferruat!

“Muakale” ve “mükaleme”niz bol, dilleriniz güçlü olsun dostlar…

Kalınız sağlıcakla :)))


(7 Ekim 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Mum

en çabuk ölenler
en çok
sevenlerdi

en çok
sevilenlerdi
ışık verenler
onlardı
en uzun
can çekişenler!

mum da ağlardı elbet
mum da sönerdi
can misali
öğrendiği gün
dibine
ışık vermediğini

mum da! …


(1 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Murat

- Ö.Hayyam'a saygıyla...

bir kement atılsın tuğrama
düşsün
parşömenden ferman
okla yaya konuşsun kiriş
ateş aşkına!

kandilli temennalar yağsın kargımdan

dirilişi var elbet her yıkılışın
elimden tutsun
gecenin esrik saatleri ve şamanlar
bir muradım olsun öd ağacından
uzaklara sürülmek gibi

Kuhandiz Kal’asında yazılmamış bir tarih var henüz!


(5 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Mutlu Ol Derin! ...

bir kız çocuğu bazen
dere yataklarından
koyaklardan toplar beni
analık ettiğimi sanırken
analık eder bana
ve gün
parlar yeniden

ağlarsa
çok üzülür yüreğim
küçücük kalır
heybetimi yitiririm
oklar vurursa onu
yaralanırsa
kanarım
kanımın
son damlasına kadar

o sensin işte küçüğüm!

sordum:
“vefa nedir
sevgi nedir
sadakat nedir? ”

dediler:
“nam-ı diğer İmge Küpü
adı:
derya bir Derin
küçücük bir bilgedir
sus kuyularını iyi bilir…”

yeni bir yaş armağan ediliyor şu anlarda
güneş kuşlukta bir daha doğuyor
“iyi ki varsın” diyor yüce Tanrı
evrenin kutsal ışığında

saat tam 10:00 Derin
unutmadım bak!
günlerden 18 Temmuz bugün

korkma “bu yaz da geçer”
güçlensin bileğin
bileğin
senin bükülmez yüreğin!

kutluyorum “ustacığım”*
sanadır bütün dualarımla
kocaman sevgim

mutlu ol
as yüzüne bir gülümseme!
kutlu ol küçüğüm :))))



(*) Bana daima 'ustam' diyerek hitap eden Derin Öger'e sevgi dolu kalbimle...


(18 Temmuz 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:27
Münzevi Saatler Şiiri

gündüz dolunay özlerim
gece güneşi
heba olur renkler bir bir

zalim bir kedinin tırnak yarası yaşam!

vebali büyük canın
susmanın
ve susturulmanın
gölgemi yitirdim bir zamandır
son şiiri saklamıştım koynunda
delifişek baharlar gizledim asi bir hıçkırıkta

çapraşık eğrilerden geçtim tüketerek yalancı doğruları
sorma artık “kelebekler nereye gitti” diye
karanlığı seçtim
kanatlar güneşe kaldı

çığlıklar yükseliyor münzevi saatlerde
kuyular köreldi
ayna kırık
suyun sessiz vedasında yalnızca yankılar kaldı

yağmur
dolu ve kar
güllerle ağlamakta
düşüyor yıldızlar

ölü kavimlerin zekatıdır aşk ve matem

kefaret bana kaldı!


(18 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Nazını Rüzgara Yazdım!

sulusepken kar ve kükreyen yağmur heybetinde
biniciyi reddeden küheylana benziyor mevsim
titriyor sokak itleri soğuk gecelerde, titriyor kediler
lodosun hükmüne dayamış da sırtını, sırıtıyor kış

toprağı emzirmeye koyuldu su
ağacın utangaç bayramında iştiyakla doluyor petekler
öteleyemiyor hiçbir inat mevsimin sunduğunu

kıştan hırsızlama günler bile

tohumlar yarılıyor yüreğimde
dallara bahar yürüyor
bir tutam kök
ve damarda yenilenecek iskeletini görüyorum kışın
henüz yeşermemiş bedenlerde

nazını rüzgara yazdım ey küheylan!
kalk gidelim şimdi
boşa bu isyan

aşka benzer bir şeydir bahar
dizginler doğanın elinde


(16 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Ne Çok Acı

mağrurdum
silerken terini vahşi atımın
sıradandı dik başlılığım
yangın yeriydi yürek

eyeri bir ben kuşandım
bir küheylan
dellendi durdu içimin delisi

virane varoşlarda bitti yol
manzara ruh eksikliği
son ışığı da söndürdüğünde güneş
kızgındım öyle

küheylanım ve ben
kundaklandık akşamüzeri
geride yılkı atları

zoraki bir sırıtışla
kana karıştı isyan
içim içime kapandı
kızıl sayrılığında inkarın
çığlık çığlığaydı

ne çok acı kaldırıyor insan!


(28 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Neden Aşk Şiirleri, Neden Şimdi? ...(Düz Yazı)

Çoğunuzun bildiği gibi genellikle düşünce şiirleri yazar ve aşk şiirlerinden uzak dururum ben. Son günlerde ise elimden geldiği ve dilimin döndüğünce aşk temasını işlemeye çalışıyorum.

Öyle bir mevsimdeyiz ki doğa uykuya çekilirken, ruh ve bedenlerimiz bu değişime kaçınılmaz olarak ayak uyduruyor. Metabolizmalarımız eskisinden farklı çalışıyor; hormonlarımız dinlenmeye geçiyor. Hayata şehla bakmamıza neden oluyor sonbahar. Adeta yaprak döküyoruz. Ruhlarımıza sarı hüzünler hükmediyor. Ve bu bana, biraz zaman kaybı biraz da haksızlık gibi geliyor. Belki de yaşım icabı öyledir, kim bilir. Gençlerin önünde yaşanacak pek çok ilk ve sonbahar varken bizlerin vakti oldukça sınırlı artık.

İçimde bir ses, onlara ve kendime umudu ve aşkı hatırlatmam gerektiğini söylüyor. Şairin bir görevi de tanıklık ederek belgelemek; kendince bir isyan unsuru olan her haksızlığa karşı bir tavır-duruş-başkaldırış yüklenmek olduğuna göre, ben de kendimce - doğanın tabii akışından kaynaklanıyor olsa bile - bu duraganlık ve onun doğurduğu hüzne karşı koyuyorum. İşte bu yüzden aşk yazıyorum. Özellikle zamanı hızla tükenenler için…

Hüzün şiirlerini çok severim. Acılı şiirleri de…Yanlış anlaşılmasın. Onları yadsımak değil amacım. İyi olanlar ruhta daima derin ve eşsiz bir tat bırakırlar. Ancak aşk yadsınır veya geçici bir dönem için dahi unutulursa eğer, işte buna itirazım olur!

Ölümsüzlüğü arayan ve ararken direnen kişidir şair. Ölümsüzlüğü ise yalnızca aşkta bulur.

Aşk elbette her sorunu halletmez ama pek çok yaraya merhem olduğu gibi şiire de ivme kazandırır. Ruhları tamir eder; akort eder; onarır. Bazen de akort bozar! Varsın olsun. Yine de sevilesi bir duygudur o. Sevmenin ötesinde sayılası…

Aşk yazışım, sarı hüzünlere teslim olmak istemeyişin ve direncin somut bir örneği. İçinizde mutlaka aşkla doğmuş; aşktan beslenen, size canlılık veren ve hayatiyet kazandıran hücreler vardır. Bir kırıntı dahi olsa, aşk bir gün bulaşmıştır ellerinize. Yüreğinizde fırtınalar estirmiştir. “O halde onları yazın” demiyorum tabii ki. Görevim vaaz vermek değil. Ben ancak kendi içimi, kendi aşkımı yazabilir ve ürünlerimi sizlerle paylaşabilirim. Unutmayın ki, her şeyin “başka”sı yazılabilir ama aşkın yalnızca “kendi”si! Benim yapmaya çalıştığım da bu….

Pandora’nın kutusunda mahpus kalmış tüm umutlarla “aşk küre”yi kaplayan o anlamlı ve hakim duygu adına aşk yazıyorum şimdi...

Aşkın güzüne değil – ki bir güzü olduğuna inanmıyorum - ama ruhuma sahip çıkmaya çalışan güze karşı direniyor ve sizleri de direnmeye davet ediyorum. Hüznümde bile aşk yazmalıyım ki, sahipsiz kalmasın sonbaharlar...

Dört mevsimin baş efendisidir aşk!

İnsanı daima yeşil tutan bu duygunun açtığı yolda şiirlerle çoğalmayı umuyorum. Çünkü o varsa, diğer bütün ince duygular peşinden koşarak gelir!

Aşk, sevgi ve ışıkla ama mutlaka huzurlu, derin ve sağlıcakla kalın :)))



(29 Eylül 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Nefes…(Tel Afer’e)

imtihan ediyor dışarıdaki ürkü
içimde gizliyorum kayboluşları
geride bilinmezliğim kalıyor

siz yoksunuz
yoktunuz
isyanımda ben yokum
kendimize dolaştık hiçlikte

yürüyorum gök adayı
bitiyor!

haykırıyor evrenin kara deliği
acı sütü emziriyor ürkü
reddim kendime
taze bir ateş yakıyor ruh
çıtırdıyor söylence

Tel Afer’de ölümün nefesiyle
yeniden doğmak üzere


(14 Eylül 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Nerede Benim Dizelerim!

(bir tutkudur yazmak…)

uçurum bir yalnızlıkta yazmak
sevgiliye adanmış vakitlerde...

artık bir konuğum benliğime
gezgin gezdiririm içimde
huzura erer tedirgin kuşluk ve ölümcül ikindi bekleyişleri
hüzün alacasında gün suskun...bir daha doğar düşlerimde

sözcükler delirmiş birer rakkase
çılgın kısraklar misali
şehvetle çoğalır yaratma arzusu
tutkunun dikeninde salkım bir söğüt bekler
sevda yükler ellerime

yazmak gökten armağan aşk kadar ilahi
yazmak mahşeri tutkunun esiriymişçesine
yazmak bıçaküstü ölüm silah namlusunda
yazmak kara sevda koynunda can kurutarak!

kor ateşler dizilir tespihe bir bir
yaban sözcüklerde şaklar kırbacım
kızgın yüreğimi
kanla tutuşturarak
sorarım
:
nerede benim dizelerim!


(1 Eylül 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:28
Neydi O Peki?

gülmeyi hatırlasam yeniden
konuştuğunu görsem mesela
gözlerinin içindeyken ben
yüzüne baktığımda
de ki
yanı başımdasın ellerimi tutuyorsun
desem ki
-olmaz ya
yine buradasın

say ki başımı dayadım omzuna
ruhuma yayıldı sıcaklığın
düştük yine o derin yangına
belki hiç çıkmadık da eskisi gibiyiz
nereden bileyim!

ama bir tuhaflık var biliyorum
biliyorum da anlatamıyorum
bana “neydi o peki” dedirten
öylesi bir tuhaflık işte

neydi o ve neden? ....

(19 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
Neye Yarar ŞAİR, Neye Yarar ŞİİR

-beyaz zambaktan kor karanfile umutla çiçek açan
bütün küskün şehirleri ve kırgın gönülleri
ruhuyla okşayarak inatla sevdi ŞAİR!

yol kazarak köklerine toprakta
lanetledi bozkır yüreklileri
ölümsüz tutkulu yeşildi
çınar dalında
nar ağacında özgür bir çiçek
fesleğenle kekik taşıdı dağlarından
bulutla zifaftayken kent semalarında mahcup
aşık bir konuktu gül fidanında

bülbülün sevdası çile
şair’in deryası acı
vahşi bir ölümce içini yırtarak geçen rüzgar
her yeni mısrada taze bir intihar
hazırdır bahane oysa: adı aşk!
yırtılmış saatlerde aranır yarınlar

-dokunmasaydı yüreği yasemin sarayların fildişi duvarlarına
eriyip akmasaydı ruhu unutulmuş son yağmur damlasında
buzdan sebeplenen kardelenle gizlice fısıldaşmasa
yeniden doğmayı bilmese çiy tanesinin buğusunda
neye yarardı ŞAİR!

delmeli oysa dağları şiirle Ferhat’a inat
titreşirken güvercinler narin yüreğinde
çözülmeli hayata dair ruhun ehramına gizlenen sırlar
kaderi görmeli
kan kırmızı şahin ve yırtıcı atmaca gözlerinde

tek silah var: adı “sözcük”
böyle kuşanılır dil kalemden tırnağa
biraz yabansı biraz delice
çılgın cesareti ister çünkü er meydanı!

neye yarar şair
Şehrazat gibi büyüleyici, esrarlı
kalkışmış bir yılan kadar ağu dilli olmasa
kainatı çalıp gönlünde saklamasa
bezgin şarkılarla hırsız zamanların uslanmaz cenkçisi
kan öğütürken sürgün kalbinde
kutsanmamış yalnızlığın yorgun süvarisi şair
neye yarar şiir olmasa

ŞİİR neye yarar
acılar olmasa
aşklar olmasa!


(01 Kasım 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
Nisyan! (SİVAS'a Ağıt)

-kayıplarımızın ruhu şad olsun…


unutkandı günah
hırsın doruklarında sıvaştı
ademoğlunun bacağına
bilmem ki kaçıncı uğursuz kez
yabancılaştı kalıtsal hafıza
dönerek sırtını kutsala

her zulüm yalnızlık
bir eksiliş
her zulüm yeni bir damga
yeniden yazılan tarihin alnında
iç sesim dipdiri dün gibi
canhıraş çığlıklarla inliyor yürek
görülmedi böyle kuzu postu hiç
demlendi makamlar keder karasında

sıkıca tutundu gafiller erguvan yangınlara
cinayet beğendiler
talan beğendiler talanlardan Sivas’ta o gün
işkembesi boş sefil ruhlara!

masumdan sorulur günah artığı zimmet
kanıksamaz kitap!
gül unutmaz duruşunu
son “acıya kiracı”* şairin titreyen dudağında

hafıza-i beşer nisyan ile malul olsa da!



(*) Metin Altıok


(2 Temmuz 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
O Bilir!

kolay değildi bunca acıda sınanmak
dümdüz gitmek dere tepe

yandı yüzüm
gözyaşında demlenip
hıçkırıkta göverdim

ağrı derindeydi
bıçaklar bileniyordu kalbimde
yarasa gözler karanlığı seçiyor
yanıyordu ellerim
kırılıyordu kol
yen içinde gizleniyordu yaralar

yaşadığımı sanıyorlardı
oysa ölmüştüm!
:
gülümsedim

kimse kimsenin derdini bilmez a çocuk!
kişi çığlık çığlığa doğurur bazen
kolay değildir büyümek
acıyı özümsemek

sen büyüdün bugün
mavilikler verdin yüreğime*
yeniden doğduğunu gördüm
:
gülümsedim yine


(*) Kabuğunu kıran dost maviliklere…O kendini bilir…

(23 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
O Gece

biri sordu
biri anlattı
biri dinledi

biri bilge
biri üzgün
biri dimdik meydan okuyan

sonra hepsi öptüler
birer birer
gözlerdeki kimsesiz çocukları

bir hançer eksikti gece karanlığında
son ihtimali vurmak için sırtından! ...


(15 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
Ohaaaaaaa! ...Dedi Birisi! *....

beni anlamak
çok ister sizden

bu denli varsıl mısınız?

borçlu dediler insanlık
inanmadım
meğer BDDK’ya geçmiş çoktandır

ne gaflet!

kimi
bir çay bedeline mutlu
kimi bilmez mutluluğu
gönül kaynağını kurutan
bulmadı daha

ne bu!
bozuk para mı
ayak altında dolaşsın?

hem vurdun mu ayağını duyguya
su çıkmalı yerden
su çıkmalı
ağacının köklerinden

bu günlerde bir “ohaa” modası…

“oha”nızı alıp gidiniz
gidiniz müflis ve kapalı tahtalardan

ölüsü dirisinden heybetlidir bazen sevginin


(*) Bu dizeler ilhamını senden aldı Sevgili Çağıl (Ener) . Sen bilirsin :))))))


(21 Mayıs 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:29
Olağandır! ...(Feridun Nevzat Unan'ın Bir Yazısına Cevaben Mektup)

Bence sen çok çalışıyorsun Fe Nevzat.. Hani saatlere vursak, belki senden çok çalışıyorum ama benimkisi keyfime…Seninki ise bildiğimiz hayat kavgası. Yorar adamı. O yollardan geçtiğim için böyle ukalalık ediyorum anlayacağın….

Nanik bunun neresinde şimdi? Ne bileyim ben? Panik atağım yok ki, nanik atağım olsun! ...

“Peki burada ne işin var? ” diye sormayacaksın, anladın mı? Takıldım peşine geldim işte. Şunun şurası kaç tane dost kalmış dünyada! ! ! ...Barbaros Hayrettin Paşa’nın martıları şaapıyormuş efendim. Laf mı şimdi? Hangisi kalmış dünyada? Ben, mutfak balkonumdaki güvercinlere bakarım arkadaş. Canıma okuyorlar vallahi! Hem de tam yirmi beş yıldır günde 3 kez balkon temizliyorum. Orası yetmiyor, bir de bizim balkona saldırıyorlar. Çiçek topraklarını hallaç pamuğu gibi atıyorlar. Yazarken bile tepemdeler. Ben biliyorum neden yaptıklarını. Saksılarda tohum arıyorlar. Sanki açlar ha! Bütün gün yemliyorum onları. Su ver- yem ver- temizle; su ver- yem ver- temizle….Öyle bir kısır döngü ki, içinden çıkmak mümkün değil. Ama çok seviyorum kerataları…Yani şimdi sistemim müsait olsa pekala panik atak geçirebilirim. Eeee, nanik de yapamıyorsun. Elimiz mahkum olmuş bir kere…

Sonuç ne? Erlaçin bütün gün balkon temizliyor! ...

Cemil İpekçi mutluymuş. Ne var? Ben de mutluyum! ...

Bir daha sefere kedileri anlatırım sana. Hep köpek hikayesi dinlemiştin benden. “Bu da nereden çıktı? ” diyeceksin şimdi. Ben, nerede evlat edinilecek bir şey varsa bulur çıkartırım. Bu da mutluluk reçetemin bir parçası. Herkes komplo teorileri üretirken, ben mutluluk stratejileri konusunda uzmanlaşmayı seçtim.

Boş ver doktoru-moktoru. Sen muhabbete devam et. Açılırsın dostum. Kesmezse eğer, koyarsın bir “nanik”; olur biter! ...

Hayat bu be :)))))
Başlatma martılara!
Ben çeyrek asırdır güvercin tersiyle uğraşıyorum da “gık”ım çıkmıyor.

Böyle yaşamak da güzel! ! ! ....


(20 Ağustos 2004)


('Nanik Atak' gurubu için yazılmıştır...)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Onarım

kendimi onardım bugün
-ruhumu besleme vakti-
düşünce çekirdekleri kırdım
ilahi bir müzik eşliğinde

üstüme yığıl ey sonsuzluk!
yıka beni rüyalarınla
sana emanet ettim acıyı
hüznümü
zamanı akıttığın sulara

Anaximander’e konuk oldum
yazmaya aşık
Afrodit’i sordum İda Dağından
:
bir yarışma mıydı dağdaki
salt güzellik miydi önemli olan?

çok soru sordum
beklentim çoktu yaşamdan

vurmalılar yüreğime kondu 5. senfonide
inledi “dört mevsim”de yaylı sazlar
uzattım elimi içimdeki “bilge”ye
tuttu
yanıtlandı bütün sorular

yeniden doğdum kendimden
kendimle dost oldum

yaratmak mümkün mü onarımsız
mümkün mü doğurmak yinelenmeden!


(24 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Oooofff! ...Off! ...

ehlileşmiş diyorlar Seyhan için
ne etsem ki
Dicle’de mi yıkansam
Zap Suyu’na mı atsam kendimi
dağları damıtırım belki

ah! İlyada
yabancısıyım “bin pınarlı İda”nın
hani şu Kazdağı dediği şairin
iyi hatırlarım oysa Toroslar’ı
nasıl unutulur kıyasıya sevişmişliğim

uzatma anlarında hayatın isyan bayrağı çekiyor takvim
mevsimsiz bir yağmura şimdi yataklık etmekteyim

offf!

(helal olsun kız Gülşen!
Nazan’a selam et benden
ama oldu mu ya
bu güzellikle böyle ‘of’lanmaz ki!
-parantez içini atsak da olur pekala
kalmasın üstümüzde hani
bestekar ve muganniyenin
hakkını yemeyelim! ...)

öksüzlere bağışladım kırk ikindileri
fırtınanın gözünde afata türbedar
ve kallavi bir aşkın kollarında
hoş bir nidanın ipini çekmekteyim

gıcırdıyor içe açılan kapı
dersimi ezber ediyorum ben
cüretimi aklıyorum eşikte
temrindeyim

“ooooofff! ...offf! ...”*

………….

(*) Gülşen’in seslendirdiği Nazan Öncel’in “Of of” şarkısından esinlenilmiştir. Benim gibi aşkı ve aşk şarkılarını sevenlere armağanım olsun :)))

(6 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Oyun

hayat sürekli bir oyun...

vazgeçeriz bazen
düşer dekorlar
ışık söner
kostümler kayıp

bir sessizlik ki ah!
bir de
aynası kalır içimizin

ayrılık ve hüzne dairdir her şey
aynaya düşen yalnızlık görüntüsü
uslanmaz hiç
usanmaz içimizdeki fener
acıyı aydınlatır durmaksızın

yeniden başlayana dek oyun


(20 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Ödünç Yaşamlar

kendime kalabalık
kendinize kalabalık
kendilerine kalabalıklar

tenhalığın kuyu başında
yalnız taşınıyor yük
yapayalnız

bir gün daha geçti
neredeyiz biz
rota kayıp
sürgüne gönderildiğimiz yerdeyiz

giderek eksilmekte

ruhlar bölünür
paramparça
silinir gölgede son şiirler
son damla kandır yere düşen
yağmurlarla inmekteyiz gökyüzünden

susarak açmayan çiçeğin zehriyle beslenmekte

varsın olsun!
yaşam ödünç alınmamış mıydı zaten


(09 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Öksürük

ben bana
uzağım ki öyle
beni benimle sınama ey kader!
aykırı bir ses dinliyorum şimdi
geri dönüşün tamtamları çalıyor
güneşin rahmine

süngüyü dünden çekti yıldız
yıldızım kayıp
bakmıyorum suyun aynasına
yol verdim kendime

iyidir ne olsa
yaşarken buza kesmekten
bilir mi hiç derini
kıyıda yüzen

bir öksürük dinliyorum
kumar oynuyor canım, anlasana!
birbirine benziyor sus çölleri
aldırma sen
okka her yerde dört yüz dirhem

son ölümüm olsun bu
öksürüğün koynunda ilk soluklanışım
son seslenişim kendime

sus artık!


(30 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:30
Ölümle Öpüşen Aşk

aşkı kuyularda boğduk biz
terk etmeksizin isyana / gözyaşı intiharlarına
yürüyorduk oysa
aşınmıştı yollar
muhtemelen son dönemeçteydik

gezgin misali yönünü şaşıran
aşkın tenine dokunuyorum kah
kah susuyorum bir masal eskisinde
:
içim ölüm
dışım ölümcül sessizlik

tutunsaymışız eteğine sevdanın
alsaymışız yeni bir anlam kendimize
kurumazdı gözyaşı / solmazdı gönül
gelmezdi böyle ölüm üstümüze
gaddarca
böyle gulyabanicesine

aşkın ölümle buluştuğu çizgide
ölümün aşkı öptüğünü gözlüyorum

ne ölüyor
neden ölüyor
kim ölüyor

izliyorum!


(23 temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Ölümlü Uçurtma

ben seni anlamam
anladığımı sanırım sadece
uçurtmanın ipi kopmuş bak
savruk bir rüzgara bırakılmışsın

yağmura
tipiye
kar beyazına
çılgınlığa emanet ol
delilik okur seni ancak
eğer okursa!

beni anlamaz kimse
anlatmam da üstelik
umurumda değil zaman ve mevsimlik koşuyolları
ne satırbaşı okumaları
ne yaşamın hızlı vardiyaları
terk edilmiş surlara bırak beni
tavan arasına mazinin
tenhalar okur beni ancak
eğer okursa!

dostluğun dirhemi bin akçe
paylaşmanın ne peki?

aşkı saymadım bile!

sen ben o değil dünya
'biz' olmayı bilmiyorsak eğer koyuver gitsin!
uğursuz saatlerin birinde ölüme bırak beni
ölüm okur beni ancak
eğer okursa!

uçurtmanın ömrü kısa
ya uçar
ya katmerlisinden bir ölüm!


(08 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Önemli Bir Duyuru da Benden! ...

Sevgili Dostlarım
Son günlerde Abir Zaki’den bana sürekli olarak kabarık dosyalar gelmesi üzerine O’nu uyararak göndermemesi konusunda ricada bulundum. (Aslında tanımadığım birçok adresten de geliyordu.) Bilgisayarım her nedense son aylarda “attachment”ları açmıyordu ve bu nedenle gönderilenleri okuyamıyordum. Dostlarım bu durumu biliyorlar zaten. Abir ise bu tip dosyalar göndermediği ve üstelik benden de ona – başlıklarından benim olmadığı belli olan ve muhtemelen virüslü - dosyalar ulaştığı ve onları hemen sildiği hakkında bir açıklamada bulundu.
Şunu bilmenizi isterim ki, kızım dahil hiç kimseye, uzun zamandır ek dosya yollamıyorum. Dolayısıyla benden sizlere “attachment”li bir mesaj ulaşırsa eğer, onu derhal silmenizi rica ediyorum. Nevin Kalafatoğlu’nun duyurusunu okuyunca sizlere bu notu yazma gereğini duydum.
Ek olarak, son birkaç gündür Windows güncellemelerini yapıp, Service Pack 2’yi yükledikten hemen sonra Antoloji’de artık puanlama yapamadığımı fark ettim. Puanlama penceresini açmaya çalıştığımda, devamlı “sayfada hata” mesajı ile karşılaşıyorum. Aynı sorun posta kutularında – özellikle gereksiz mesajları silerken - de devam ediyor. Şiirlerini okuyup yorum yazdığım şairlerin puan vermediğimi düşünmelerini istemem çünkü beğendiğim her şiir ve yazıyı puanlama adetim vardır. Bu yüzden, sorunum çözümleninceye kadar dostların beni affetmesini rica ediyorum.
Ayrıca nasıl çözümleneceği hakkında bir fikri olan varsa, onu da memnuniyetle karşılayacağımı bilmenizi isterim :))

Sevgi ve saygılarımla.

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Öşür Zamanı

sesim birikmiş gecenin ucunda
süzgeçten akarcasına şimdi
bilseydim keşke!
sıvazlardım yüzünü

lal kaldım yıllarca sus kuyusunda
toza karıştı nefesim
kum uzak / yara derin
karanlığı sevmeyi belledim en çok
tutuşmadan önce gözlerim

bilseydim ah!
aklımız bir uçurum
koyaklar kan çiçekleri
paylaşırdık alnımızdaki teri
dünden yağmalanmış bütün kentleri

bilmem ki
ne zaman ‘geç’tir
ne zaman ‘erken’ söylemek için:

-hangi kül acıyı
kuşanmış olursa olsun şafak
vergisini toplar aşk öşür zamanı

ağarır yine gün


(8 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Öyle ki!

alış kendine
sev yüreğindeki ejderi
adına 'hasret' dedikleri

her zaman kudurmaz acı
sinsi bir kurt kimi gün
ağudan beter
okşa başını
bakarsın hükmün geçer

bilirsin
“en çok kalbinden korkar insan” *
ve ayrılık:

“sen burada
ben orada”
der durursun

bir turnusol kağıdıdır acı
alış kedere, alıştır kendini
dahası
bilmiyorum can!

bir özlem kalır geride

öyle vahşi
öyle ki!
…..


(*) Murathan Mungan


(22 Şubat – 20 Haziran 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Özel Gün

şarkılarını ver bana kahkahanı istiyorum
gülen yüzüne astığın tebessümü
gülüşünü gözlerinin

bilirim menevişler volta atar
kalbin orada ateşlenir
her dokunuşunda parmak uçlarının
yeniden tutuşur maytaplar

bu denli yakın
böyle özlemek olur mu
ben de bir tuhafım hani!

tut ellerimi sevdiğim
denizde yıkanır bu hüzün
biliyorsun bugün ikimize özel bir gün


(22 - 24 Nisan 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:31
Özgür Bırakmaktır Sevmek! ...

-“Aşk, seni kendimden dahi korumayı öğretti bana”. – Halil Cibran


vurgununa ak hasat sökümlerinde
ki boğulmayasın kuytularımda
sınırlarımda isterdim seni kuşkusuz
hiç adil olmazdı ama
sıkıca bağlamak mesela

durma!
kur kentlerini
yürü krallığının miladına gururla
derin nefesler bırakıyorum sana
seçilmek yeterliydi divanına
gözden ırak olsa da görkemi
biliyorum!
bana ait bir taht var orada
dünden yarına

evcilleştirdiğinden sorumludur kişi! *
nasıl kurumaya bırakılır o halde
bozkırda bir can
nasıl yıkılır yaşam köprüleri
aşka soyunmuşsa üstelik
tepeden tırnağa

kutsandık bir kez ey gül!
kaderin dahli var yolumuzda
üstüne yığılmasın yitirdiklerin
sevmek özgür bırakmaktır!
korkma çözül kendi vurgununa

yazgı ne olsa değişmez
sorumlusun bana
sorumluyum sana

……..


(*) “Evcilleştirdiğin şeyden sorumlu olursun. Gülüne karşı sorumlusun! ....”
- Antoine de Saint Exupery (1900 – 1944) : “Küçük Prens”

(4 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Pazaryeri

goncalar dökülüyor
ketumiyetinden bekaretin
iğfal dayanılmaz boyutta

pazaryerinde çığlık var

melekler ağlıyor omuz başlarımda
hayra yoruyorum serencamı
saçımı okşatarak bir daha
dolunay yüzlü
ay bakışlı sevdaya

nafile!

al basmalar
titremeler
havaleler ne ki
deprem var!
destursuz geceye boyun eğip
figan biriktiriyor yine varoluş
harfin kanı bozuluyor
kendinden sorumluydu oysa insan
öyle bilirdik
kendini yeniden kutsardı doğuş

fiili çekimsiz
faili kayıp bir suç var ortada
infazı bozuk
kararı noksan

önce kim gelecek ipe söyleyin

pazaryerinde çığlık var! …


(21 Ekim 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Pembeler Benden Olsun!

ayrılık kör kuyulara döndü can
elim yetişmiyor uzaklara
gönlümü sunsam ne dersin

tenine dokunsam ta buralardan
acını dindirsem sıcaklığımla
sıkıca mühürlesem korkularını
yaparım inan!
yüreğim kocamandır bilirsin.

bir buket çiçek yetmez
anlamlı olmalı armağanım
ağaçlar tomura vurmuştur şimdi
hani kaldırımlarda pembe pembe
işveyle göz kırparlar ya insana
yakından bak onlara
en gözalıcı gül ağacını seç
ki kucaklayıp dikileyim karşına
'bu senindir! ' diyeyim sana

ne çok seversin o rengi
pembeye analığı katarım sevgiden
seherde bir haziran olurum hiç üşenmem
ilk nazarda yüreğin ısınır da
sanırsın gülistana dönmüşmüş o kent
yalnızca pembe güllerden

uyanınca iyi bak etrafına
pembeleri ara orada olacağım
orada olacağız pembe ağacınla
ruhuna doluşacak menevişler
şifalar sunacağız merhem olup
'geçmişler olsun' derken sana

pembeler annendendir bu gün!

(Can parçam, gönül çiçeğim Ebru kızıma...)


(25 Nisan 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Penelope*

yine çaktım kibriti
İthaka’nın acılı kadını
bilge hatun
İkarios’un kızı Penelope ey!

nasırlarını göster bana

aynı değirmende öğütür zaman sevgilileri
en çok onlar birbirine benzer
enciklerini koruyan köpekler gibidir iki yavuklu
cesaret ister aşka ve ecele koşmak
çok sevmek cefayı
en çok

“yar’i karşılamak yürek ister”**
sevdayı karşılamak gibi
kendine ispiyonlar gibi kalbini

hele bir de kadınsa İthaka’da!

“katlan! ”
der yürek
“daha katlan
ki dikenleri benim olsun acının

gülü severcesine…”

sen gibi Penelope
sen gibi! ...

…….

(*) Penelope: Odysseus'un dönüşünü 20 yıl sabırla bekleyen eşi.
(**) Ahmet İnam

“Dünya Kadınlar Günü” nedeniyle, dünyanın cesur yürekli, vefakar, sadık ve cefa çeken tüm kadınlarına bir şeyleri hatırlatmak adına...

(8 Mart 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Persona Non Grata*

ucu yırtık mektuplar kadar
eskitilmiş bir zaman artığı bu

kimse ölmez bizim için!

kadeh tokuşturmalar izlenir acıyla öyle
kimse atmaz ilk kurşunu
zemzem yudumlatmaz ateş rengi rüyalardan
hiç bir yürek

boşalan masalar kuyruğunda sıra bekleyerek geçer ömür
kahır oyalı çeyizler
sandıklarda küflenir ne hazin!
ak saçlı bir yenilgiye gideriz evrilerek

sağrımızda tövbekar pişmanlıklar
bir düşünce yırtığıdır alnımdaki çatık kaş
iktidar harından fışkıran nar taneleri ah!
devasa bir hiçlik ve çöl kuraklığında delinir bağrımız
yüksek mahkeme kapılarında pürtelaş

insanın hedefi onurla
gümüş bir tele dönüşmek acının şakağında
külli cümleleri hayatın ölümden geçer
sen sus ey “persona non grata”!

ölürüz biz kendimiz için!



(*) “Persona Non Grata”: Diplomasi dilinde, “İstenmeyen Adam”…

………………….


TANIMAM, BİLMEM, ANLAMAM AMA!


“AB'li politikacıların ve komisyon üyelerinin içişlerimizi izlemesi, yaptığımız anlaşmaların, kabul ettiğimiz kuralların gereği...” diyor Altan Öymen. (20 Aralık 2005 – Radikal Gazetesi)

İtirazım var!

Aynı hararetle neden Rektör Yücel Aşkın davası izlenmez? Veya acil kapılarında sürünen gariban vatandaşın hal-i pür melali? O anlı şanlı, çok konuşan gözlemcileri Van’da göremedik. Ne de ruhsatsız ambulanslar soruşturulurken veya yoğun bakım ünitelerinde, ki milletçe oradaydık biz.….
Irak kan ağlıyorken, insan hakları savunucuları neredeydi? Ama onlar EU (AB) anlaşması falan yapmamışlardı, değil mi? Demokrasi umarken, vahşi bir savaşın göbeğinde buldular kendilerini…
Anlaşma olmuş olmamış, ne önemi var? Senaryo her yerde aynı…

Yoksa bu komisyon üyeleri hep oralarda-buralardalar ama medya mı fark etmiyor?
“Holding medyası” dedikleri, bu mu ola?
Ben anlamam, ama gün geçtikçe kafam karışıyor doğrusu…

Karma Komisyon Eş Başkanı Joost Lagendijk’in devirdiği çama ne demeli peki? Şahsen ben, düşüncemi özgürce ifade etme hakkıma sığınarak, bu zatı “persona non grata” ilan ediyorum.
Bu haklar yalnızca ayrıcalıklı kişilere verilmiyor sanırım!
Yurtsever bir Türk vatandaşı olarak, ordum beni koruduğu için; bu uğurda, gencecik mensupları gözlerini kırpmadan ölüme yürüdükleri için yoksa özür mü dilemeliyim?
Bakın bu AB’nin işine kafam ermiyor benim!
Nalıncı keseri gibi yontmayı bir türlü beceremiyorum.
Çifte standardizasyonu da…

“Orhan Pamuk ne konuşursa konuşsun, bizim ulusal bir kıymetimizdir” diyor değerli yazarımız Serdar Turgut (20 Aralık 2005 – Akşam Gazetesi) .

Ne yazık ki, unuttuğu bir şey var. Son dönem açıklamalarına kadar elbette ki öyle idi. Benim de çok beğendiğim bir yazardı. Ama artık değil. Turgut’a göre Pamuk acilen devlet koruması altına alınmalıymış. Evet, tabii ki korunsun. Mutlaka, çok sıkı korunsun hem de! Allah muhafaza, başına bir iş gelmesin. Aksi halde sivri konuşmalarıyla almayı başaramadığı Nobel Ödülünü, mahkeme kapılarında çıkan arbede yüzünden, ününe biraz daha ün katarak biz kendi ellerimizle altın bir tepsi içinde sunmuş olacağız! Yazıda söz edilen “60 kişilik gezgin faşist grubu”nu tanımam, bilmem ama ben rencide oluyorum….

Gördüğünüz gibi bugün, bonkörce “persona non grata” ilan etme günüm…

“Laissez Faire” - Bırakınız Yapsınlar” diye çığlıklar atıyorlardı 18. YY’da.
Daima ekonomik müdahaleler ile başlıyordu bu işler...
Ve geliyordu arkası…

Öyle değil artık….

BIRAKINIZ GİTSİNLER!

Onurumuzu ayaklar altına aldırmaksızın; kendimiz için yaşadığımız gibi, kendimiz için ölmeyi de biliriz biz.


(20 Aralık 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Rağmen!

bana aktı göz yaşlarım
ağladığımı görmediniz hiç
kendimi uğurlayıştı benimki
:
yakıcı hüzün

salkım saçak bir mezata bıraktım
çarmıha gerilmiş dilsiz rüyaları
şiirlere satıldılar
güdümlü
usla mitos arası şaşkındılar!

aşk kaldı bir tek
post-modern çerçeveye sığmaz
görünmez tufan bir de

doğurgan bulutlar mahpus
sarı bir matemdi hisseye düşen
tutuklu
fişli
yasaklı

onlar ki
onca “rağmen”e rağmen
kül duman bahçelerde
ağlak ve paslı bir kızıla
turkuvaz açtırdılar

maviydi yağmur!


(3 Ocak 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:32
Resmin Öteki Yüzü…(Düz Yazı)

-Bundan önceki yazıyı okumadıysanız eğer, bunu da “es” geçin lütfen! ...

Bir öncekinde sizlerle aşk hakkında konuştum. Aşkın büyüklüğünden söz ettiğimi mutlaka kavradınız. “Aşk ölümsüzdür” dedim. İnanan inandı; tereddütleri olanların kafası iyice karıştı; inanmayan ise “kadın palavra atıyor yine” dedi. Hatta, eminim “vah vah, bu da böyle bir rüya görüyor işte! ” diyenler bile oldu. Oysa farkındaysanız vefasızlıktan, ikiyüzlülükten, ihanetten, derin yaralanmalardan, aşka rağmen geri dönüşümsüz yanlışlar yapıldığında sevginin örselenmesinden hiç söz etmedim. Alice 'Harikalar Diyarında” idi. Biz de onunla birlikte dolaştık.

Şimdi, birer emekçisi olduğumuz dünyamıza daha geniş ve evrensel bir pencereden bakalım.Yazın sanatında şair veya yazar, kalemiyle bir sihirbazdır adeta. Duygu ve düşünce ile insan arasında iletişim kuran bir şamandan farksızdır o. Bundan da önemlisi istediğiniz düşü sunabilir size. Ömür boyu aradığınız romantizmi veren veya acılarınızın izdüşümlerini keşfedebileceğiniz bir mazoşizm kaynağı olabilir. Kış uykusuna yatmış tensel arzularınızı kolayca canlandırabilir. Hayal aleminde uzun ve keyifli bir gezintiye çıkarabilir sizi. Şiir ortamı böyle bir amaca çok daha uygundur. Orada mantıklı olmak zorunda değilsiniz çünkü. Düşler aleminde ise her şey mümkün. Duygu verildiği ve alındığı sürece işler yolunda gider.

Kablolar birbirine sürtüyor değil mi? “Bir yerde kısa devre var” dediğinizi duyar gibiyim!

Defalarca soruldu bana. Şiirleri nasıl yazıyordum? Bu veya şu şiirde kime sesleniyor, ne demek istiyordum? Kendimi bir odaya hapsederek, bir tür izolasyon sonucunda çektiğim acılardan mı yaratıyordum onları? Tanıdığım kişileri mi yazıyordum?

HAYIR! Kişi ve olayları yazmışsam eğer, bir ithaf vardır mutlaka. Hayat hikayelerinden yararlandığım doğrudur ama yazının bir tür özel mesaj yöntemi olmadığını unutmamak lazım. Bunun için pekala posta kutuları, mektuplar, SMS’ler, vs. kullanılabilir. Profesyonel anlamda bu işten para kazanmayı reddetmiş biri olsam da profesyonel ruhlu ve araştırmacı bir yazarım ben. Şair ise hiç değilim. Şiire olan saygım o denli büyük ki, bir gün bile şair olduğumu söylemedim. Ancak ne türde olursa olsun “yazı”nın onuruna, haysiyetine ve bir anlamda kutsallığına inandım daima.

Şimdi bu sözler de kafanızı karıştıracak, biliyorum….

Sıkça vurguladığım gibi, yazar aklına ne koymuşsa onu yazabilmeli. Bunun için gerekli olan konsantrasyon ve altyapıya ulaşmak onun görevidir. Bazen gerçekleri beyninize vuran bir tokmak; bazen bir rüya satıcısıdır o. Rolünü oynar ve setten çıkar gider. Sadece kötü oyuncular rollerinden etkilenir ve kimlik değişimine uğrarlar. Yazar önyargısız, soğukkanlı, planlı ve programlı hareket etmek zorundadır. Cenazesi olduğu gün mizah yazabilmelidir o. Veya kahkahalar atarken okuru ağlatabilmeli…Yararlandığı her kaynağı bir biçimde (tırnak işareti, imza, dipnot, kaynakça, ithaf, vs. olarak) belirtmek mecburiyetindedir. Yazının haysiyeti “hoşuma gitmişti, aldım ve kullandım” tarzında bir açıklamayı asla affetmez! Yazının sorumluluğu öncelikle kendinedir. Belirli bir tutarlılık ve seviyeyi muhafaza etmek gibi. Bu yüzden mutfakta kotarılmış her iş, diğerlerinden ve özellikle de yazardan ayrı tutularak değerlendirilir. En azından profesyoneller böyle yapar.

Nitelikli bir yazıyı nasıl üretebileceğiniz konusunda yardım alabilirsiniz. Yazım hatalarınızı düzeltebilirsiniz. Bu işin temel öğesi olan yazının aslı, duruşu, tutarlılığı, etiği hakkında ise nedense pek konuşulmaz. Ama doğaldır. Talebin olmadığı yerde arz’ın ne işi var? Söylemeyi değil, alkışlamayı veya yermeyi; yaratmayı değil ama tüketmeyi; tüketirken de durmaksızın konuşmayı ve tartışmayı seçmiş bir toplum olmamızdan mı kaynaklanıyor bu eksiklik acaba? Ve bunun için mi yazara yalnızca özel duygularını dile getiren kişi ve eserlerine de birer “günce” olarak bakılıyor ki sonuçta evrensel panoramayı göremiyor ve resmin öteki yüzünü gözden kaçırıyoruz?

Bakın “aşk”tan nerelere geldik. Profesyonel ruhlu bir yazar, size aşk veya başka bir konuda sayısız denemeler (essays) verebilir ve sizi arzuladığı her yolculuğa götürebilir. Şimdi oturup size “Aşk kısa ömürlü bir illet, doğal bir felakettir” başlıklı bir yazı yazabilirim. Ölmez dediğim aşk için, başlığı “Ölü Aşk” olan bir lanetleme yazısı sunabilirim.

Hemen sormaya başlamayın sakın; “Aslında bunu mu demek istiyorsun, daha önce bize yalan mı söyledin? ” diye. HAYIR; HAYIR; HAYIR! Size (yazıya hevesli gençlere) gerçek yazının ne olduğunu anlatmaya çalışıyor ve farklı boyutlarda düşünmeye zorluyorum.

Yazı kişisel bir tatmin aracı değildir. Şiir de öyle…

”Hani sen bize kişisel görüşüm demiştin? ” diye sorabilirsiniz pekala. YANLIŞ! Yazının gereğidir o. Araç kullanma yöntemidir. Bir tür teknik, yanılsama, illüzyon yaratma, yazıya güç katma veya adını ne koyarsanız koyun, odur işte. Yazarın bilimsel yazılarda olduğu gibi, çok somut gerçeklere dayanmadıkça kişisel görüş belirtme hakkı yoktur. Bunun aslında kişiselleşme gayreti olmadığını fark etmek ise okura düşer. Bir sihir dünyasında dolaştığımızı varsayarsak eğer, oranın sihirbazı olarak ve yine sadece o yazı kapsamında ciddiye alınma; gerekçelerini de belirterek, onaylanma veya yadsınma/eleştirilme hakkı vardır yalnızca...

Her yazı ve şiir, dışarıdaki gerçek dünya ile karıştırılmaksızın; kurgusal bir mantık çerçevesinde ve kendi içinde izlenmesi gereken bir serüvendir. Yolculuk etmeyi becerebildiğimiz sürece!

Hani kısaca ve ek olarak diyorum ki, okuyabilmek de yazmak kadar önemli...

Kalın sağlıcakla dostlar :))


(13 Temmuz 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' Dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Rest

gün be gün ölen
kürek mahkumlarıyız

yaşam
tükenmeyi bellemek
dünya sürgününde
gökle yer arası bir yerde
hem yem olmak
hem fare

aşk
gelincik tozu
bahar vakti uçuşan

çiçek tutkunuyum bu yüzden
sevdayı fısıldıyor onlar
ve fakat
sararıyor mevsim
buz günlere akıyor zaman

elimi yine de
sevgiye
aşka yatırıyorum
'rest' diyerek
özveriye

ne kadar seviyor
o kadar yaşıyor insan

……..

Mutlu bayramlar dostlar :))) Sevginiz bol, sevgi vereniniz daha çok olsun! ...

(14 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Ruhun Öteki Yakası

izin versem
yüzüme vursa köpeğim
gönle azanın
efendisi olmak gibi

ki boğulmasın duygu
korkunun nehir yatağında
kirlenmesin su

her ürperti
bir engel aşkı öteleyen
her kuşku
ani ölüm uçurum başında
aşk küreye* dahil olmak
soyunmakla mümkün ancak

ruhun öteki yakasında
vahşi bir yaratık var
orada

ona dokunsam önce
çıkartsam dışarı

sonrası kolay

sanıldığından yumuşak diyorlar
bir köpeğin dişleri için

sevecen
tutkulu
ve uysal

……..


(*) ” Seven ve sevgiliden önce verilmiş bir aşk âlemi vardır. Bu âlem, yaşanan olağan günlük dünyadan bağımsız, tümüyle ayrıdır. Ancak seven gönlün gözleri bu alemi fark eder.
Aşk âleminin yaşadığımız dünyadaki izi ise, seven ve sevgilinin içinde bulunduğu düşünülen ‘aşk küre’dir….” – Ahmet İnam

(26 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Rüya Görmeyen Aşklar!

-Bazı aşklar rüya görmez. Rüya onların içindedir.


sağanaklar indi dünyama
baharı dinliyorum yağmurun yankısında
sevdiğim beni anıyor, ısınıyor içim
koynumda saklıyorum aşkı gönlümce okşayarak
buğulu bir yağmur damlasında sevgiyle kamaşıyor gözlerim

hani ayrılığa düşerdi sevdalar
ağıtlar yakılırdı uğruna
azgın sulara kapılır da
ikiye bölünürdü hayat

inanmıyorum!

ayrılık olsun olmasın
kolay ölmüyor bazı aşklar
rüya saklıyorlar içlerinde
hünerleri burada!
bizimkinden alacalı sevdalar varmış
varsın olsun
bilesin umurumda değil acı sen yanımda oldukça

her sabah
her yağmurda
her saat başı beni

her saat başı seni sevdiğimi hatırla!


(21 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Rüyadan Sormalı Şiiri!

her dize
bir veda şairden
eksilmenin diğer adı

aşk mı sebebi
acı mı, bilgelik mi
nedir?

girilir bir kapıdan
bin kapıdan çıkılır
ne zaman tutulur sonsuzluk yolu
açılır gözler uykuda
o zaman konar şiir
kısa ömürlü bir kelebek gibi

rüyadan sormalı şiiri
çoğalan acıdan
yürekte çatlarken nar taneleri
sevdanın bilendiği uykudan

her dize
yeni bir damla kan
her dize bir ayrılık şair ruhundan


(19 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Rüyaları Topla Git!

şafağa kör bakar kuyu
gündüzü bilmez mağara

bundandır telaşı yeraltı suyunun
bir çatlak aramak ömür boyu
dar aralıklar yalnızlığında

“hiç durma...rüyaları topla git! ...” diyor kadın
“ve mağaraları”
yalınlaşıyor çünkü yaşamak yerkabuğu kırıldığında

hançer yarası değil bu
ağızdan çıktığında söz ihtilaldir bazen

ışığı gördü su dünden bugüne
cesurdu ağrılı uyanışlara
özgürdü yeryüzüne bir kala

masaya inen yumruğun sesini duydum
bir yıldız kiralamıştı kadın
boşu doluyu düşünürken erkek
rüyaları toplayıp koyulmuştu yola

yakışanı gökyüzüdür aşkın
gökten gelir rüyalar
göğe uçarlar yine.

gündüzü bilmez yarasa gözlü mağara!


(7 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:33
Rüyanın Doğduğu Yere Git! *

kutsal maviye yuvalanmış
saydam bir göktaşı olduğunda sevgi
kimden sorulur uğursuz yerin sessizliği
rüyayı gözbebeğinden lanetleyen kara talan ey!
hangi dağ başından

mülkün ezeli sahipleri Adem ile Havva’dan mı

o mülk ki adağa bahşedilmiş bir ağaçtı
yürümez…konuşmaz…gülmeyi bilmez
rüzgarı bekler yalnızca
bir elma…bir de yılan…

hamurundan yaratıldın şiir ve aşkın!
göç vaktini çalıyor şimdi saatler
seni çağırıyor dağ ateşleri
taze bir umut demektir her yeni yıl
hele bir de gençsen
yaratma çağındaysan üstelik
orada bir yer olmalı mutlaka
rüyanın hevenklerle indiği
elif ve lam'dan

“her zaman paylaşılan duygular vardır
yeri gelince ölümler de….”**

neler bölüşmedin oysa
hırpalandın parçalanarak
onarıldın
onarıldık bir daha
unutulmaz yaz günlerinde

durma!
kanatlarını çal soylu bir kuşun
yüreğinde çöreklenen kışı
var gücünle savurarak temmuz kucağına
izin ver körpe yazlar göversin
oğul veren acılar özünde

git oraya!

zirvedeki kayanın dibine gömdüm has dileklerimi
kutladım seni
kutsadım yakarışlarımla
adak ağacına bıraktığım çaputa sor rüyanın doğduğu yeri
çınara sor bulursun

unutma
taze bir umut demektir her yeni yıl
git oraya!

……..


(*) Doğum gününü gönül maytaplarıyla kutluyorum sevgili çocuk….
Yüreğindeki kışa rüya armağan edemem ama sana bir ışık yakabilirim belki…
Yaktım bile! ….
İyi ki varsın; iyi ki doğdun! ! ! .....
Kocaman sevgilerimle…

(**) Haydar Ergülen: “Unutulmuş Bir Yaz İçin” şiirinden…


(18 Temmuz 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
Rüzgar

adı sevda oluyor
uykudan her sıçrayışında kirpiklerin
yalnızlığa her uyanışında

el değmemiş
narin bir kelebeğin
kıvancında eriyor hüznüm
sen perdeyi kaldırınca

okyanusa kavuştuğu saatte nehirler
ateş saçıyor bir zirve tipilerime
yağmura zincirleniyor çöller
sol yanımda üfüren bir rüzgarla
vazgeçiyorum kendimden
:
sana geçiyorum!

rüzgar
sen
ve ben
zamanın içinden
ebedi bir aşk masalında izler bırakıp
öylesine yürürken...


(15 Haziran 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
Sadakat Aradan Çıkınca

her kadın
her erkek
her tutku
birbirine benzer

benzemeyen
sebat
vefa
sadakat

şıkça paketlenmedikçe
aşkı koyacak yer bulamadılar
taşımayı bilmek gerekiyordu oysa
ne çabuk unutuldu kağıttan külahlar!

yokuş tırmanırken bir aşık
Afrika menekşesine nağmeler yazıldı
“nisyan ile maluldür” derler ya inanma!
birbirine benzer insan belleği
beyinde kımıldadıkça kurtçuklar
anımsar insan

çamurda bile pırlanta sadakat
ateşe atılmadıkça
attırılmadıkça

insan her yerde insan
birbirine benzer hepsi
sadakat aradan çıkınca!


(17 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
Sage

“adım kadın” demiştim
dedim de “lal” oldum
“giryan” oldum
neler olmadım ki!

dedi:
'senin adın Sage* bundan böyle
çölün büyüleyici
gizemli çiçeği
Sage’sin sen benim gönlümde'

sordum öğrendim:
Sage canlılık ve enerji verenmiş
kardelen misali yalnızlığı severmiş

'her şey olurdum ben her şey'
'tarih kadar eski
doğan gün kadar yeniydim'
sen adımı Sage koymadan önce

inanmadılar

yanıldım belki
var mıdır anlayan
yok mudur
orada mıdırlar
ıssız bir yamaçta
ya da çölde
Sage’yi mi bekler dururlar

Sage’yi aldım
adım Sage'dir bundan böyle!


*Bana, Arapça’ da 'Naime' nin karşılığı olan ve Sage Flower denilen bir çiçekten esinlenerek “ SAGE” adını veren şair dostum Abir Zaki’ye sevgi ve teşekkürlerimle…

(13 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
SAĞANAKLAR DA GELİR! ...(Düz Yazı – Günce)

Hüznün kara bulutları çökmüştü üstüme. Her şeyin üst üste geldiği öyle zamanlardan biriydi…

Bir dostum kızını; bir büyüğüm elli beş yıllık sevgili eşini kaybetmişti. Yakın birkaç arkadaşım ve sanal çocuğum aniden köşelerine çekilmişlerdi. 8 Kasım, içimde daima engin bir sevgi kaynağı ve onulmaz bir yara gibi yaşayacak olan Buruşuk köpeğimin dördüncü ölüm yıldönümüydü. 9 Kasım ise gurbetteki bir tanecik kızımızın yaş günü. Yıllardır birlikte kutlamak nasip olmamıştı. Üstelik ana-oğul hastaydılar. Aklımın bir yarısı deniz aşırı o ülkedeydi…Yetmez gibi, bir de bilgisayar-modem bağlantım koptu. Canım çok sıkılıyordu.

Ah, kara bulutlar! ... Durup durup nasıl da çöreklenirsiniz bazen insanın üstüne. Ama eski toprağız biz. Alışmışız dik durmaya, aldırmaz görünmeye ve hatta çevremize güç vermeyi sürdürmeye…

Yine de kurumuştum!

Sonra sağanaklar geldi birbiri ardı sıra…

8 Kasım
ABD’deki büyüğümüz Sayın Mehmet Fatin Baki’den bir zarf ulaştı. Antoloji’nin Fatin Amcası! ...Öyle anlamlı ve güzel dizeler vardı ki içinde, okumaya doyamadım. Birinde Aruz’un ahenginden söz ediyor ve diyordu ki;

“Her beyitten ses gelirken hoşlanır dört zaviye
Muttarid ritmler saçar kıt’ada tüm kafiye”

Dinledim o sesi…

Yüreğimdeki hasret ve gurbet türküsünü duymuşçasına, “Yanma Sakın” başlıklı bir şiir eklemişti. İlk kıtası şöyleydi;

“Külü yoktur, duman eksik diye kanma sakın
Tutuşan bir çıra kalbim, sönecek sanma sakın.
Çekilen hasreti bir ben bilirim bir de Hüda
Unutup vuslatı bir kez, daha çok yanma sakın.”

Bunu da dinledim gözyaşlarıyla. Sevgi ve şükran duyarak…

9 Kasım
Ege’den şair bir dostum geldi bugün. Beni kızımın acıları ve sıcaklığı ile buluşturan, gönlümün hüzün kapılarını sonuna kadar açtığım birisi. Eşiyle birlikte birbirinden güzel armağanlar seçmiş ve onları da beraberinde getirmişti. Sanki ruhumu okurmuş gibi tam da arzuladığım şeyleri bulmuştu.

Aslında en güzel armağan sendin Sevgi Ulukuş! ... İyi ki geldin, biliyor musun? Böylesine mahzun olduğumuz bir günde gönül yoldaşlığı, can yoldaşlığı yaptın bizlere. Seni ailenden biraz uzak tuttuk ama çok hoş saatlerdi, ne dersin? Umarım 41 numarada perişan olmadın geri dönerken! ...
:))))

10 Kasım
Bağlantım onarılmıştı. Bilgisayarı açtım; kedileri ve kuşları besledim. Ata’mıza saygı duruşunda bulundum. Kafamda günün planlamasını yaparken kapı çalındı. Karşımda DHL dağıtıcısını gördüğüm anda, “Suudi Arabistan’dan mı? ” diye haykırmışım. Servis elemanı gözlerinin içi gülerek uzattı paketi. Bir süredir heyecanla beklediğim kitap gelmişti nihayet.

POETIC AROMA – Abir Zaki

Mükemmel bir kapak, olağanüstü kaliteli bir baskı, kalbime nüfuz eden ve bana eski dostlar kadar aşina gelen şiirlerle kucaklaştık birden. Şöyle imzalanmıştı;

“O kadın’a bütün sevgimle. Sayfa. 187” – A. Zaki

Ah! çılgın Abir. Seni ne çok sevdiğimi ve zaman zaman – beni delirttiğin için – ne çok kızdığımı iyi bilirsin ama senden asla vazgeçemem arkadaşım. Beynimin içini okuyan ve ağzımı daha açmadan ne diyeceğimi bilen o kadar az sayıda insan var ki şu dünyada! ...

Her neyse, anlatmaya kalksam roman olur. Yapacağını yapmıştın yine! ...187. sayfada “O Kadına – To That Woman” diyerek beni yazmıştın. Biliyor musun, kendimi şairden saymadığım için, şiir kitabım olsun hiç istemedim. Ama bir kitabın sayfalarında ölümsüzleşmek hem çok derin duygular uyandırıyor; hem de gurur veriyor insana. Üstelik de bu kadar onurlandırıcı bir şiirle…Ayrıca öyle özlemişim ki, arka kapağın iç kısmına basılı resmine ve içleri gülen gözlerine bakar ve gözlerimden yaşlar süzülürken geçmişe dalıp gitmişim öyle…

Haklıymışım değil mi? İyi şiir yazamam ama iyi şairden anlarım. Nasıl da zorla getirmiştim seni buralara. Sen korkuyordun, bense önündeki engin ufku görüyordum. Beni ve diğer dostları dinlediğin için gönülden teşekkürler Abir. Hediyen için de :))))
Amazon.com’a da iyi bir hediye olmuşsun hani! ! ! ....

………..

Gün olur, sağanaklar da gelir! ....
İçime yağdırdığınız sağanaklardan dolayı hepinizi çok seviyor ve minnetle kucaklıyorum dostlarım…

Daha ne ister ki insan! ...

Kalınız sağlıcakla….


(10 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
Sahibini Arar Aşk!

rüzgarın çığlığında gizleniyor aşk
bitmemiş resmi yangınlarda üşümenin
azgındır nefesi mevsimsiz tipileren
bekleyiş saatlerinde duran
zamanın zil sesi

çığırtkan cehenneminde safarinin
silahsız teslim çöle
açgözlü kaplan tuzaklarında titreyen vahşi ölüm
haykırırken susmak
susarken boğmak umudu
güneşe uzanan ellerle dipsiz karanlıklarda
sabır olmak
taş olmak
sabrı sınamak

unutulmuş sulara dümen kırarak

yeniden yaşamak mıdır aşk
doğmak mı yeniden
ölmek mi yoksa hiçliğin varoşlarında
damara acı pompalanırken

erken bir doğum kadar ürkütücü
erken bir doğumdan daha çaresiz
yitirirken“sen”i bir yokluğa “ben”siz
asla doğmamışçasına kimsesiz

tarifi yok acıdan gayrı
adı var!

ama bir gün
birinin hünerli ellerinde mutlaka parlayacak!


(15 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:34
Sahibini Bulur Söz!

iki kalp
bir adam
ve bir kadına
kanıyorsa eğer
değmeli bu!

bir adam
bir kadına
ve bir kadın
bir adama
yaslanıyorsa eğer
değmeli bu!

(bu bölüm hayata dair!)

söz
tartısına sorumlu
büyüktür vebali
akıyla karasıyla
susuyorsa eğer bir tarih
bir şaşkın karşısında
değdiği içindir!

adamlığın da onuru var (olmalı)
aşk kadar
yaşamak kadar
insanlık kadar

(bu bölüm ise sap ile sözü birbirine karıştıran birine ithaf olunur!)


(23 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:35
Salamander ve Anka

yok ki bir anadilim
şöyle evrensel
dilleneyim de anlasın herkes
var da
yok aslında!

anadilim gönül gözüm
anadilim sözüm benim

şiir dilden düşer
şair ölür
su güçlü oysa
hava yaşamın anası
unutmadım bereketini toprağın
ateşteki canın

ah ateş!
bir buz ejderi biliyorum
söndürür avuçladığında seni
adı:
salamander
soğuk özünden gelir
marifeti yangında bellidir

dön ve içine bak şimdi
iyi bak!
gördüğün aşina çehre kimin?

ya anka’sın
ateşten gelen
ya salamander*
yangını söndüren

böyle söyler anadilim!
……..

(*) Salamander (Semender) : Yalnızca ateşte yaşayan küçük ejder. Bir dokunuşuyla ateşi söndürecek kadar soğuk olduğu ve ateşten çıktığında ise yaşayamadığı söylenir.

(20 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:35
Samuray Kılıcı!

üç günlük seyisliği var
besbelli yaradanın
dar vaktine denk gelmiş

bir çene
aman Allah!
bir çene

elinde Samuray kılıcı
:
şöyle “takdir” sultanım
böyle “tekdir” efendim
“hımmm….vallahi biçerim! ”
bulaştığı yerden ses getire

vay vay vayyy
vay anam vay
yaşın ne
başın ne
tükürme kılıcın meşrebine
hele bir duuur
hele bir dur hele!

bunca çayın suyunda yundum
kalfalığa terfi edemedim henüz
sendeki bu ustalık acep nereden gele!
ahi elinden
bir yudum şerbet içmeyi öğren önce
ne edeyim ben seni behey gafil!
davul bile dengi dengine

ne yazar ne eder
baktım ki üzerinize afiyet
evlere şenlik
hani ya deveye sormuşlar “neren eğri” diye
işte aynen öyle!

'sus kadın! ' dedim
düşürme garibi sivri diline
amma ve lakin
sabır taşı olsaydı çatlardı bre!

uzun lafın kısası
diyorum ki:

çuvaldızdan balta olmayı boş ver
kendini düzelt önce!


(30 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:35
Sandık

içine açılan kuyu ve
paslı anahtar deliğinde döllenir
yaşamak gibi...aşk gibi esrik bir heves
kimi gün kükrer gökyüzü
kiminde metafizik bir yağmur iner
mülkiyetsiz surlara

istinat duvarına asıldığı yerde kelamın
durma kışkırt kendini
sandığını aç şiirin!

sözün harında diner yürek ateşi
meydana saçılsın
soy kütüğün
derin bir gön yanığı sinsin mısraa
sıyrılsın kemik o saat etinden
kökünden çürüsün diller
üzülme
yarın bir daha dillenirler!

sözle sevişerek kanıtlandı varoluş

hükmüm kadar ey yüreğim
vaadim var sana yazmak üstüne
bırak doğum sancımla dönüşsün sızıntı devinime

yaz!
sürsün dalında şiirin
sevda masalı gibi yeniden sürgünler


(17 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:35
Sanırım Ben Şair Değilim (Düz Yazı)

-Düşünmek günah işlemeye benzer. İnsan onun zevkini bir kez tattı mı artık ondan vazgeçilmez. – Erich Fromm


Son günlerde şiir üzerinde her zamankinden fazla düşünmeye başladım. Şiir yazmayı bir kenara bıraksak bile, şiirden ne anladığım veya anlayıp anlamadığım hakkında kuşkular oluşmuştu beynimde. Bir anlamda kafam karışmıştı yani. Beğenilerim, birkaç istisna dışında, diğer okurlarla pek uyuşuyordu diyemem. Büyük alkış alan bazı şiirler bana hiçbir şey söylemeyebiliyor, ya da tam tersi oluyordu. Bana göre şiir, akustiği sağlam bir salonda akan; enstrümanlar arasındaki mükemmel uyumun hemen fark edildiği güçlü bir senfonik esere benzemeliydi. Öyle ki, onu anlamasam dahi adeta çarpıldığımı; beni vurduğunu hissetmeliydim. Duygu tenime, kemiklerime, göz pınarlarıma ve ruhumun derinliklerine işlemeliydi. İmgelerin azlığı-çokluğu, şiirin biçemi, konusu vs. hiç önemli değildi. Şiir beni yakalamalı ve kelepçelemeliydi. Öyle ki, şiirin yanında tutuklu kalmalıydım. Ona aşık olmalıydım. Genel olarak sanat eserine bakışım buydu benim.

Sonra düşünmeye başladım. Acaba diğer şairlerin kıstasları farklı mıydı? Sonuçta fikir ayrılığı doğduğuna göre mutlaka öyle olmalıydı. Beğeniler kişilere göre değişiyordu tabii ki. Bu yüzden tartışmak da doğru değildi ancak benim standarttan sapışım aşırıya kaçıyordu.O halde büyük olasılıkla ben şiirden anlamıyordum. Anlamayan birisinin doğru dürüst şiir de yazamayacağını varsayarak şair olmadığıma karar verdim. Bu bir.

Geçenlerde bir yazımda yeni arayışlar peşinde olduğumu söylemiştim. İçimdeki yazar beni kışkırtıp duruyordu. Şiire bulaşmamı hazmedemediği için bir anlamda öç alıyordu belki de! Yazmak (düzyazı) ilginç bir serüvendir. Hele benim gibi yıllarca her konuda, hemen her tarzda yazmışsanız eğer kafanıza koyduğunuzu, önünüze geleni veya yazmak zorunda olduğunuz şeyi – her ne ise - kağıda dökmek hiç de zor değildir. Yeter ki beyninize doğru programı yerleştirin.

Buradan hareketle uzun zamandır şiirde, çok bilinçli olmasa da sıkça yaptığım bir şeyi planlayarak denemeye karar verdim. Benden kaynaklanan “acemi”(!) şiire yoğunlaşmak yerine, kendimi soyutlayarak belirli bir duyguya yoğunlaşmaktı bu. İçimde bir şair varsa bile, onu oradan alıp yerine yazarı yerleştirecektim. Ama bu kez yazar, 'bilinçli seçici' olacak ve duyguyu kendisi seçecekti.

Daha iyi açıklamak için bir örnek vermek istiyorum. Deneyimli ressamlar sergilerinde genellikle tek konu işlerler. İsterler ki, resimler arasında bir bütünlük ve tutarlılık olsun. Böylece vermeyi planladıkları duygu izleyicide yerini bulsun, hakimiyetini ilan etsin. En hızlı ressamın bile bir sergiyi bir aydan kısa bir sürede hazırlaması imkansız olduğuna göre o konuya baz teşkil eden duygunun bu dönem boyunca sanatçıda egemen kalması beklenemez. O halde ressam çalışma sürecinde kendisini programlıyor ve belirli bir amaca yönlendiriyordu. Romancı için de aynı şey geçerliydi. Yalnızca tek farkla ki onun, bir noktadan sonra yarattığı karakterler tarafından bir hayli zorlandığı ve hatta etkilenerek kahramanların ardından sürüklendiği söylenebilirdi.

Kısaca şunu anlamak istiyordum. Hakim duygu devam etmeksizin, düşünce ile işe girişildiği takdirde duygu yoğunlaşması sağlanarak şiir yazılabilir miydi? Sözgelimi kızgın değil iken yüksek sesli isyan şiirleri; fena halde aşıkken aşka karşı şiirler (tam tersi de olabilir) veya hayatınızda her şey yolunda giderken bunalım şiirleri yazmak gibi… Başka bir deyişle, sanatta beyin jimnastiği yapmak mümkün müydü? İçimdeki yazar, ısrarla bunun olanak dahilinde olduğunu söylüyordu. Aktör de rolünü böyle oynamıyor muydu? Çalışarak ve konsantrasyonunu en üst düzeyde tutarak, işini başarı ile sürdürebiliyordu. O halde ben de denemeliydim…

Son günlerde çıkan bunalım şiirleri böyle bir projenin gerçeğe dönüştürülme çabalarının sonucudur. Henüz arzuladığım aşamaya gelebildiğimi sanmıyor ama uğraşıyorum. Dostlarım bana “neyin var? diye sormaya başladılar bile. Bu ise provaların iyiye gittiğine işaret ediyor. Şimdilik bunalım şiir ve yazıları okuyarak, sorunlu insanlarla vakit geçirerek o yönde duygu yoğunlaşması sağlıyor; sonra da klavyenin başına oturuyorum. Bir bakıma duyguyu ödünç alıyorum.

Sanırım gerçek bir şair böyle sıra dışı yöntemler kullanmaz. Bana hükmeden soğukkanlı “yazar”la, yeni arayışlar peşindeki ruhumun ve beynimin marifeti bu.

“Şair değilim” derken, ikinci gerekçem buydu işte. Gün olur da, “şair” “yazar”a galip gelirse, o zaman neler olur, hiç bilemem.

Bildiğim tek gerçek, kendi çapında bir günahkar olduğum. Bir işi ciddiye almak, alışılmış ve sıradan bir dansa kalkmak yerine, bazen onunla zihinsel oyunlar oynamayı de gerektirir.

Beni anlamanız ise günahıma ortak olmanız demektir!


…………………

(20 Mart 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:35
Sarı Gül’e Altyazı

sarı
hüzün demek

bu gülü kalbindeki güneşe koy
ki kızarsın
:
kırmızı gül sevgiyi
umudu saklar içinde
hem de
aşkın simgesi

çabuk solduklarına aldırma!

dünya
bir gül bahçesi aslında…


(12 Ağustos 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:36
Sarmaşık

hüdayinabit
gelir çoğumuz
hüdayinabit
gideriz bu alemden

dola beni gönlüne
aşkınla sar
irfanınla sarmala
sonrasını düşünme sen

dört mevsim yemyeşil
kök sarmaşık olurum
neva bulur
nemalanırım içinde

toprağını arar nebatat
doğru yere ek beni! ...


(11 Ağustos 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:36
Savaş Yorgunu

yordu beni bu savaş
kan tutuyor manzara kötü
usanmadık mı daha cinayetten?

ya üzülecek ya üzüleceksin
o halde vuruşmak gerek
zamanı geldiyse gitmenin
yiğitçe ölmeli bu yürek

köpekbalıklarını severim
kahpece dövüşmezler
çivilemezler adamı elinden
dişin kadar gücün olur
ya ölür ya öldürürsün
ama illa ki
adam gibi ölürsün! ..

(17 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:36
Savruk Kır Çiçeği

savruk kır çiçeği
dalgın uçuşlarda bu dem

terk edilmiş uğursuz gecede
rüzgardan yankılanır uğultu
sil baştan ısıtmalı üşümüş ruhu
yeniden düşmeli kadının ezeli rahmine
derinde apansızın kalkışan o akrepten azade

savruk kır çiçeği semalarında kentin
eteklerden yükseldi karışarak soğuğa
taptaze bir rüyadan kopararak kendini
yalnızca kahır gizledi bağrında

zeytin dalları kırgın
gözyaşı derlendi yıldızlardan
acı toplandı zorlu sağanaktan
yüzüne bir kır çiçeği astı, yola düzüldü
ayrılık ne ki ölümden gayrı, ne ki yalnızlık
seçilmiş besbelli
sürgünde bir boşluktu gönül küskünlüğü

aşk yazar, sevda yazar, acı yazar da
boşluk ne yazar ki!

dert çıkını doldu bu gece
çileler derledi, astı yüzüne mahzun bir gülüş
süzüldü yavaş yavaş
yola düzüldü savruk kır çiçeği


(22 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:36
Sema

çoktu bir zamanlar
kartala uçacak sema

öyle böyle derken
kalbur saman içinde
epridi hikayeler

yok şimdi o bildik gök
mühürlendi külliyen
ayıbı kayıp bir ülkede
uçma dersleri
ezber ediliyor

göğünü tanıyor büyük kuş! ...


(30 Mart 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:36
Semalar Durdukça!

duydum ki bedelsiz duygular yarenliğinde
tek kişilik hücrene kapanmışsın
pusula hüz'nü gösterirken
acıya vurmuş ibre
onca aşktan arda kalan düşler yıkılmış
dağılmış
bir şeyler yitmiş sende

aynı yollarda yürüdük de hiç karşılaşmadık
neden?
yol bilemedik yol bulamadık
tutuşamadık el ele bir türlü
sözün gölgesi düştü üstümüze

silkinip kalksan günlerden bir gün
baksan yüreğime şöyle bir
sevdayı görsen gecelerden bir gece
açsam gönlümü sana
savursam sıcak bir aşk yeli gibi
gömsem korkularını
evrenin gizlerini sunsam sana
tüm üşümüşlüğünü donmuşluğunu silsem

sıyrılmalı kör bu karanlık artık üstümüzden
kanat açmalı ak bulutlara
gözgöze kanat çırpmalı sonsuza
yeter ki virane dünyanı
uçurma bizimle birlikte semalara

sevda durdukça sığınacak yürek
semalar durdukça kartala uçacak yer çok

bir tek bunu hatırla!

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:37
Semerkand’a!

denizin safir renginde kayboldu yankılar
anahtarı yitirdi şair
arsızlaştı soluk benizli su
yollarda barikatlar
yollarda yalnız kalanlar
savaş alanlarının çığlıklarında unutuldu
gönül telvesine gizlendi hayra çıkması gereken fallar

kaderdi şaire
iç kanamalara yürüdü dosdoğru
başı eğik, yürek dimdik
Medusa’nın zalim saçında gizli
ölüme çoğalan erguvan acılar

mührü onurlandıracak bir ferman
bulamamak ne demektir bilir misiniz
katil bir nefes gibi takılıp kalmak kendi boğazında
“toprağını arayan tohum” diye öğrenmiştik oysa şairi biz
toprak çok uzaklarda!

ah acılı, ah küskün yol!
demek ki 'beşibiryerde' gibi kuşanmalı sanatı
kutsamalı kutsanmalı
donansın gökyüzü
tebessüm etsin yıldızlar

bir avuç umut, bir tutam toprak koy avuçlarıma
varsın zift karası olsun rengi
bin kere evladır safir sularda ambere dönüşmekten
korkma bu yürek siyahı da aklar!

bir elde sancak
ötekinde çırak mührü
haydi sür beni Semerkand’a
ustalardan öğreneceklerim var!

çık çağının içinden
___Zeus’un hükmünden
yakala bileğimden Apollon*,Semerkand’a** götür beni
görmüyor musun sanatın nadide işçileri Timur’un doğu kapısındalar

sancak
mühür
ve kalbimdeki hoyrat ıslık yol izni bekliyorlar

……

(*) Apollon: Mitolojide, güzel sanatlar tanrısı
(**) Sanata karşı işlenmiş günah ve sevapları olan büyük Türk hükümdarı Timur(lenk=aksak) (1336 – 1405) döneminde, Semerkand önemli bir sanat merkezi haline gelmişti. Tarih kitapları, Timur’un fethettiği topraklardaki - şairler de dahil olmak üzere - bütün bilim adamları ve sanatçıları Semerkand’a sürdüğünü yazar…Machiavellian yöntemler (yanlış totaliter politikalar) kullanılmış olsa dahi, sosyolojik açıdan değerlendirildiğinde, tipik bir “Partimonial Saray Kültürü” (sarayın, sanat koruyuculuğunda “baba” rolünü üstlenmesi) örneğidir. Benzer bir durum Osmanlı Sarayı için de söz konusuydu…

(3 Mart 2004)
(http://borgesdefteri.blogspot.com/)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:37
Semerkant’ta Dolaşırken Cihan İle Hayyam’a*…

tökezlerdi söz
kan saatleri arardık Buhara Kapısında
taş suskunluğuna akardı su
erguvanın gizini kovalar aksakallı melekleri yazının
korkusuzluğu hatırlatırdı Nişabur’lu

sorardık:
“nasıl kaynaşır akreple yılan ve tecrit
denizin komşusu olur mu? ..”

sonrası:
cinnet!

bileyi taşına dönüşürdü öz
arik’e süzülen spermde döllenmiş masum birer ölümdü her şafak
karargaha sığınır nokta olurduk biz
tombul yanaklı bebesini bırakırdı kaos memelerimize

sonrası cihannüma bir ihtilal!
ki süt kokusu sevmeleri özletir
geceyi aralar Cihan
emzirilmeyi beklerdi Hayyam

sevdayı örterdik üstümüze


(*) Amin Maalouf’ın 'Semerkant' adlı eserinden esinlenilmiştir…


(4 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:37
Sen Gel Yine!

kalbime zamansız bir ihtilal gidişin
büyüyor duvarımdaki çatlak böyle günlerde
dilinden akan her kelime
sevecen bir büyü
kıraç yüreğime

lodosa veriyorum yaprakları
bütün memleketler virane
bütün kentler yıkılıyor
üstüme yürüyor karabasanlar
boynunu her büküşünde

şahdamarımda patlıyor gökyüzü
kısılıyor nefesim
sele karışıyor yüzüm
bir şaman’dan ödünç aldım sabrımı
akıldan korunaklar inşa ediyorum kendime

sahibi bir’den çok bu acının
nasıl derim ben şimdi
“güle güle”

sevgi bekler çocuk!
sevgi bekler

gitmeler yazıldıysa bile
hazırdır yüreğimde yerin
sen gel yine!

sen
yine gel
yine…

(19 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Sen Üzülme

kopartsam hüznünü yatırsam göğsüme
tutsam ellerini yok etsem bu dönme dolap duyguyu
üşüyen ruhuna yağmur olsam
tomurcuğa dursa tenin

işte o zaman kıskanırdı bizi depremler
yeryüzünün bütün atları dörtnala koşarken yüreğinde

biliyorum ne çok sevdiğini beni
ah! bir de kaderimiz bilse
çözseydi bileklerdeki kelepçeyi
kuşlara inat nasıl da kanatlanırdık seninle

yere düşerdi gülün yüzü biliyorum
utanırdı dolunay kendi şavkından
ağlardı uyurgezer tüm sevdalar mevsimsiz yaşlanmaktan

bu yüzden çocuk kalmalıyız biz!

gömüyorum hüznünü derinlerime
gözyaşında yağmalansa da krallığım
şölenler kuruyorum tek gülüşüne
korkma sevdiğim mermi tetiğe sürüldü bir kez
iste kainatı vereyim
istersen canımı dökeyim eteklerine

sen üzülme yeter ki!


(12 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Sen Yoksun!

nağmeler sustu
ev soldu can
yürek odaları ıpıssız
ayrılık yorgunu

nasıl anlatsam ki sana
sen müziği götürensin!

duvarlar bir gülüşe hasret
titreşmiyorlar artık
karardı boşlukta resimler
ışık söndü saat sustu biz sustuk
ev taştan bir heykel bebeğim

bilemezsin
sen renkleri götürensin!

sevmek yokluğa kısa düşüyor
bir vurgun yedik ki hasretten
gül, gül değil bu ağlayan günde
'giryan' mı demeliydim yoksa Fikret dilinde
can alıcı ölümcül gül
ruha miller çekiyor canımdan öte

nasıl anlatsam ki sana
sen hayatı götürensin!

karpuz da çıktı heyhat sen yoksun!


(06 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Serapis

dedi:
-hepsini söylüyor adın
-söylesin
dedim o halde

her şey olurum ben, her şey
bir adım da Serap
…….Serapis benim
adıma tapınaklar
adıma mabedler kurdular
Bergama’dan tut
İskenderiye’ye kadar
bilirler yaşarım gayb aleminde
İthaka’sıyım ümitlerin
Odysseus’un hayalinden düşen düşlerin ta kendisi

çıkılır mıydı yola olmasaydı İthaka*?
ve dedi ki şair:
“…sana verecek bir şey yok bundan sonra…”**
bu sadece bir serap, anlasana!

Serapis
ey büyücüler perisi!
yalnızca bir illüzyonsun ışık kırıldığında
bakmayı bilen
görmeyi bilen gözün gördüğü ancak
ne yazık buharlaşır
kaybolur yaklaşıldığında

gaybe inanmaktır Serapis
nihayetsiz bir yolculukta

Serapis
Serap…
Sera…
…….

* İthaka: Odysseus’un yaklaştıkça kaybolan ütopik hayali.
**Kostantinos Kavafis’in “İthaka” adlı şiirinden alıntı bir dize.


(14 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Sessizliğin Koynunda Alacakaranlık

kainatı dinler
dolunay yakalarım sağanak yağmurlarda
ödünç alırım zamansızlığı bilinmeyenden

yarına ait bir düş olmamak kararım
düne dair olmadığım gibi
yerim yok anlamsız gösterilerde
gönderirim şenlikçileri
sığınırım bir küheylan kalbine

ellemeyin karanlığı!
imge şaire kalsın, ayrılık şarkılara
asarken aynaya has bir suretini sevdanın
kah burulur hayat
kah bir bayram yeridir yüreğimde

koşarım delidolu suskun bir infialin yangın yerinde
kelebeğin narin kanadına yapışır nazenin düşler
geceye tutunur yüzüm ölüler evinden koparak
sürgülenir kapılar dik başlı kale bentlerinde

sessizliğin koynunda kuru kalabalıktan uzak
derinleşir yaralar, yaşamayı sınar tek başına
alabildiğine kanar yüreğim
beni bekler bir gölge
elem çiçekleriyle aşkı inler durmaksızın
üşür alacakaranlık* dalgın gözlerimde

kainat susar
susar yağmur
dolunay susar…



(*) “Elem, bugüne boyun eğmişlik ile geleceğin umudu arasındaki altın halkadır. Uyku ile uyanıklık hali arasındaki alacakaranlık…” - Halil Cibran

(22 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Sev Realiteni

yedinci ev:
“altın ev”

farkındalık ve kendini sevme evi
değerini anlama iç benliğin
tanrının parçası olduğunu bilme yeri

aşkın
özgünlüğün
yaşamın onurlandığı yer

böyle diyor kitap

sessizdir sevgi, bedeli yok
şişinmez övmez kendini
bilgelikse
sezgisel bir harita rehberliğinde
özümsemek hepsini

“asıl realiten bilincin senin”*
her neredeyse düşünce ve düşlerin
oradadır gerçeğin

fiziksel olan sadece geçici

sev alabildiğine o halde sendeki 'ben'leri
sev realiteni



(*) Lee Carroll’un “Yuvaya Yolculuk” adlı Kryon meselinden esinlenilmiştir. Kitabın felsefesi tasavvufa oldukça yakın olduğu için özellikle ilgimi çekti…

(16 Temmuz 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:38
Sevda Dediğin Şey*

rüzgarın nefesine bezenmiş iğde kokusunda
kâh bir tutam zencefil
kâh karanfil sapında bulurum sevdayı
kasırga arabasına koşulmuş
rayiha gibi unutulmaz
unutmaz aşk
unutturmaz!

bugün günlerden “aşk”
burçlardan “aşk burcu”
adam gibi bir aşk var dilimde
acı boyutu ne olursa olsun
onurla taşınan bir madalya kalbe

eğreti bir el sıkışması değil
sıkı bir ruh tokalaşması

“seni seviyorum” dediğinde
“seni katıksız, seni karşılıksız
seni ölümüne seviyorum” demek bu!
bundan ötesi ruh oyalanması
aldanış
aldatış sadece

aşka ve insana dair
tüm cümleler gizli bu iki sözcükte

sureti ne yana düşerse düşsün
“seni yürekten seviyorum” diyen nidayı duyarım
şimşek gibi
fırtına gibi bir sevda sesinde

kalbi aşk tanrısının elinde
çılgın bir süvari misali unutulmaz
unutmaz aşk
unutturmaz
eros’un okları sayesinde!

aşk kutlu olsun hepinize

…..

(*) Ruhu genç olan; sevmeyi bilen her yaştaki dostlarımın “14 Şubat Sevgililer Günü”nü en içten dileklerimle ve gönülden kutluyorum….

(13 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Sevda, Zaman ve İnsanın Şiiri*

sevda yanığı
nasır yarığı yüreğin
yaprak döküyor ey çocuk!

soyunmadan giyinmez ki doğa!

kuru dallarda sakla özünü
askıya alınmış ruhun ve gövdenle
toprak arasında sıkışsa da yaşam

tomura vurduğunda dallar
korkma! barışırsın tekrar hayatla
ürkmedi hiçbir nadastan insan
yaradılıştan bu yana değişmedi bu yasa
yerinde sayıyor görünse de can
devingendir
gebedir yeni uyanışlara

yegane galibi 'zaman' bu sürgit kavganın
korkutmasın yanıklar
korkutmasın yarıklar
sen yüreğe sıkıca tutun
hiç durma zamanı yakala!

bil ki kaçan zamandır
yalnızca zaman!


(23 Aralık 2003)


(*) Bir yıl daha gitti yaşamlarımızdan. Yenisinin hepimize hayırlar getirmesini diliyorum. Bu vesile ile dostlara bir mesajım var. Uzun zamandır hasret kaldığımız sevgili kızımız bizlerle birlikte. İzninizle vaktimin çoğunu O’na ayırmak istiyorum. Önümüzdeki iki hafta boyunca “net”e sık giremeyeceğim için, mesaj ve mektupları yanıtlayamazsam eğer, beni şimdiden affedin lütfen. Hepinize kucak dolusu sevgiler ve MUTLU YILLAR :)))))

Mutlu bir anne! ....

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Sevdada İntihar Olmaz!

şeffaf bir aşk sunuyorum sana
teninde ırmaklar akan
karanfil kokusu bırakıyorum
kadın gibi kadınca yürürken içinden
sıcaklığımdır ruhunu derinden yakan

yürek kuyularına dokunduk biz
saraylar kurduk
onurlu kocaman krallıklar ki
sende doğup bende serpildiler
bende yeşerip sende yediverene döndüler

sevdada intihar olmaz!
sevdalar bilmez ölümü
al gönlümü, al ve sakla yüreğinde

baktıkça utansın destanlar
çünkü ölümsüz bir aşk uyutuyorum içinde


(24 Kasım 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Seveceksen Böyle Sev

her gelişimde bir başkası olmama alış artık
tükenmiyor içimde gizlediğim tarih kadar eski “ben”ler
beni aşıp sana ulaşıyorlar

kalabalıklar ortasında yapayalnız iki insan
ne çok benzermişiz meğer!

yeni bir dünya keşfetmek ister gibiyiz
ne varsa çözümsüz insana dair bize terk edilmiş
usulca dokunmuşuz yüreklerimize
sessiz bir karanlığa tutunmuş
susuzluğun nedenlerini sormuşuz

aynilikle uyuşamadım hiç
yüreğimde bin çeşit sevda saklı, alış artık!
aykırı, sevecen, dik başlı, uysal
özverili, gururlu, tutkulu, isyankar
her ne vesaire isem
seveceksen böyle sev!

yaftaları
anlamları unutarak her benimi
sana uzanan her bir suretimi koşulsuz
böyle sev!


(08 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Severim Susmalarını*

severim susmalarını
güzelliğindir beni böylesi
boynu bükük bırakan
yanık sevdalar büyütmüşsün
ruhunun simsiyah telvelerinde
isyana kalkışmak üzre gibiydin
oysa her gün
her dem her saniye

severim aşkı saklamanı
sararak yorgun düşlerine
sürgit eskitirken yalnızlığı
uykularını duru bir gölden aldığın
suskun volkan tepesinde
soyluca susmanı severim

tutkulu bir lisanın var bana karşı
giderek artıyor güzelliğin
böyle suskun kalmalısın
çözmeliyiz susarak sevmenin
zorlu anlamlarını
her an yanımda olsan bile

severim susmalarını! ...

(02 Ekim 2003)


(*) Bu şiirin bazı dizelerini ve ana temasını vererek, şiiri yazmamı sağlayan Sevgili Eşim Şahin Erlaçin’e teşekkür ve sevgilerimle.

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Sevmeyi Bilirdik Biz!

rüzgara verilen nefesin menzili ne
öğrenemedik hiç
dalganın hangi kıyıda soluklandığını en son
salt umuttu yeşermesi hayal edilen fidanın
toprak tohumlanırken

gür müydü seslerimiz
cılız mıydı
yok muydu
sıcak mıydı ardımızda kalan nefeslerimiz

enini boyunu ölçmedik sevdanın
bilmezdik neden sevdiğimizi
sevildiğimizi
sönmekte olan nefeste bile
iyi bilirdik sevilmediğimizi

hayatiyet belirtisidir
sevgi ve nefret ve duygu
sadece ölüler duymaz, onlar solumaz
boy atarken umut dolu nefeslerde
hem özgür hem tutsaktı sevgimiz

gücümüz hayaller kadar
aşk kadardı nefesimiz
büyümeye dururdu kökler
göverirdi yüreğimiz

sevmeyi bilirdik biz!


(06 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Sıfır

döküldü minesi sözün
yazmam gayrı
ya varsın bu alemde
ya hiç!

bir borcum vardı
bencileyin üşüyen trenlere
gözümü kırpmadan böyle
karanlık günlere yürür giderim

ön bahçem sizindi
arkası benim
sesimi kilitler ıssızlığa
saatler zebanisine borç öderim

raylara dökülür ünsüzlerim
ve öksüz bir ünlü
ufuk karanlık
görüş mesafesi “sıfır”

çatlamış sözdür
titreyen trenlerin yükü

biner giderim!


(27 Ağustos 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:39
Sınav!

sınanmadı ki yazımız
ölü mü
diri mi
bilelim kışımız

aysbergin üstünde yürümek
yadsımak ne varsa
“yönümüz yok! ” demektir aslında

açıkça söylenmeli böyle
“her yer yönümüz olabilir” mesela

yönsüzlük değil bu
gece nöbetinde tutuklandı kalem
kaygan teninde ufalanıyoruz buzun
bayrak açıyor kış çağrısı
içimin pastırma yazına

kendini besleyen tümör
kendini patlatır bir gün
dönerek içinin kırk eylemine

...bekleyiş...

sınav kağıtları nerede!


(16 Kasım 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Sınır İhlali

-belki budur aşk!

vazgeçmek kendinden
yok olmak sonsuz bir nehirde
varoluşu öğrenmek okyanusta yeniden

cehennem şairi
vurur mızrabı sözün teline
yanmaya eşdeğer bir eylem bu!
adı 'aşk' bir denizde suyun teninde tutuşur
susar hançere

ah aşk! üşürdü mutlaka denizler
olmasaydın eğer

yüreğin karasularında
zamansız bir sınır ihlalisin sen


(27 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Sıra Dışı Bir Çığlık!

üzerimizde ne vardı hatırlıyor musun
ruhlarımızı giymiştik bedenlerimize
çetelesini tuttuk ölümün
kış soğurdu bizi son yaz günlerinde

acıya ayardı sevda ve can
kamaşıyordu gözler
uzanırken eller
kalkıyordu perde

sonra gidiyorduk aniden
ölmeyi bilmiyorduk üstelik
yaşamaksa en ağır yük!

rüya armağan edilebilir mi hiç
mümkün sanmıştık
dört yapraklı yonca peşinde koşan çocuklar gibi inanmıştık

yıldızlar büyümezdi artık
dillerde solan güllere benzediler
doksan dokuzluk bir tespihle ellerimizde
kuyudan çekildi de yaşam
soğudu bir çiy tanesinde

akrebin kuyruğuna takmadığım için düşleri
çoğalan intiharların baş oyuncusu olmayı reddettiğim
ve kadere delice şahlandığım için kızma sakın!
bir gölge istemiyorum yar başında
uçuşa yazdım kaderi
ardımda sıra dışı bir çığlık bırakarak

daha görkemli oyunlar da var
hayatla ödeşiyoruz! ısınıyor kan
çalmadığım son rüya emanettir sana

birer birer kırılıyor iç kanırtan aynalar
yırtık fotoğraflarda sırıtan çıplak
unutulmaya mahkum yapayalnız bir gerçek var

aşk iki, uçurum tek kişilikti
duyuyor musun çığlığımı
son haykırışım bu!
kanıma karıştırıyorum dolunayı
ölümsüz ateşini dağın
acı benden önce iniyor uçuruma
yağmur bekçisi rüzgara tutunarak

ya uç benimle
ya bırak!


(04 Ocak 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Sİ BEMOL MİNÖR – Op.23 (Düz Yazı- Anı)

“Tarifsiz bir melankoliyi sürekli içimde taşıyorum. Öyle bir duygu ki, kelimelerle açıklanamaz, korkuyla karışık. Ne olduğunu ancak şeytan bilebilir...' - P. I.Tchaikovsky


Belki de Tanrı biliyordur! ....

……..

Ortalamanın altında bir kayıttı. Baslarda çatlayan sesler kulaklarımı tırmalıyordu. Dünya piyano edebiyatının en etkileyici eserlerinden birini ve bana göre en eşsiz olanını dinliyordum.

Çaykovski’nin Si Bemol Minör 1. Piyano konçertosunu…

Kahvaltı sofrasında, simit ve susam kırıntıları arasında, sigara dumanıyla kolkola uçuşan ilahi notaları son zerresine kadar yakalamak istiyordum. Bestecinin fırtınalı ruhunu 1800’lü yıllardan alıp mutfağıma taşıyan ve buğulu bir dağ silsilesi gibi üzerime yığılan kreşendoların hazzıyla adeta bir kartala dönüşüyor; uçuyor, uçuyordum.

Ne orkestra, ne de piyanisti beğenmiştim. Buna rağmen eser, “ben buradayım ve ölümsüzüm! ” diye haykırıyordu.

Her ölçü ve pasajı ister istemez daha önce dinlediğim başka yorumcu ve orkestralarla karşılaştırıyordum. Sonuç kocaman bir hayal kırıklığıydı. Ama ne fark ederdi ki? Çamura bulansa bile, mücevher yine mücevher değil miydi? Üstelik çamura da bulanmamıştı. Yalnızca kaydın niteliği ve salonun akustiği yetersizdi. Öyle ki, piyano partilerinin şıkır şıkır parlayıp çınlaması gereken bölümlerde orkestranın sesi klavyeyi boğuyordu. Deneyimli piyanist ise, arka planın çığlıklarını bastırmak isterken enstrümanının sesini yükseltiyor; müzikalitesinden ödün veriyor ve sonuç olarak da tuşesi bozuluyordu. Her şeye rağmen eserin mükemmelliği karşısında saygıyla eğiliyordum. Çaresiz arayışlar, çelişkiler, karmaşa, derin bir acı ve keder, isyan, intihar teşebbüsleri; kısaca insan’ın trajedisi vardı orada.

Bir andan sonra düşüncelerim Çaykovski’ye doğru akmaya başladı. Çılgın; çoğu kez anlaşılmaz, bazen de dengesiz olarak nitelendirilebilecek kişiliğini düşündüm. İnsanların ruhsal sorunları olması doğaldı ancak onunkiler sıradan olanlarınkinden biraz daha fazlaydı çünkü sanatın, yaratıcılığın ve doğum sancılarının öz çocuğuydu Çaykovski. Ayrıca bir zırdeli olsaydı bile, böylesi bir müzik yapıtını; bir tek 1. Piyano Konçertosunu yaratmış olmak dahi, kişisel kanaatime göre O’nun sanatını kutsamak için yeterli bir nedendi.

Müziğin “harf”idir nota. Notaların içine gizlenmiş olan melodi ise, sırlarını asla çözemediğimiz evrenden bahşedilmiş bir armağandır. Seçilmiş aracılar genellikle dahilerdir. Onlar ki ne zaman ve nerede, ne yapacağını asla bilemediğimiz insanlar.

Çaykovski de o kişlerden biri olup, yeryüzüne ender olarak gönderilmiş bir dehaydı. Ve bütün diğer dahiler kadar çılgın.

Bu çılgınların hepsini taparcasına severim ben, özellikle Çaykovski’yi çünkü piyanonun tuşlarında Tanrı’nın izniyle Tanrı’yı ağırlayan biridir O.

İlahi bir ses...

........

Bence Tanrı ne yaptığını iyi biliyor! …

Bir Pazar sabahının duygusal izdüşümlerini sizlerle paylaşmaya çalıştım dostlar. Yüreğinizin müziği asla susmasın!

Sağlıcakla ve sözün müziği şiirle kalınız.


(7 Kasım 2004) - HAYAL Dergisi: Ocak, 2006

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Sigara

geceyi giydirirken sigarama
yitik anlarda tütsüleniyor takvim
sımsıkı kapalı odamın kapıları
anahtar dumanda saklı

her soluklanışta
ilk baştan yazıyorum öyküyü
bedenimde dolaşıyor şiir
ateş içiyorum öncesinde sigaranın
ve sonrasında

zift kokuyor beynim
bahçem al karanfil
eski zamanlardan
unutulmuş bir kan damlası
mürekkebim

vehmediyor şiir
gölge oyunu arıyor alevin suretinde
suyla ateşin birleştiği yerde
sigarama soyunuyor
gecenin öteki yüzü

şiirim yalın
kendine çıplak! ...


(13 Eylül 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Siren

bir elim akrep
bir elim yalnızlık

etim kıyılır inceden
keşfedilmedik kıtalar arar kendine
asırlık bir kadırga özlemiyle büyür dalgalar
koklarım havayı
sahile vurur parçalarım

bir elim sağır
bir elim batık

kalubeladan gelir tek başınalık
adı konmamış ahitlerden yadigar
bu hastalık

çağırır sirenler
susmaz!
balıklara atarım sonra yüreği
şiire banarak ufak ufak

her deniz siren
her deniz biraz ben

alırsa o alır beni ancak


(19 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:40
Siyah Bir Hal

çöl bir yalnızlık
buz bir duygu
çarpıştılar

devasa bir girdap doğdu
kainatı içine düşürdüm
kayboldu

ben yokum!
yaşamayı yadsımak bu

simsiyah bir hal
tuhaf bir vazgeçmişlik
bilerek bırakmak kirlenmiş dünyayı
tutunulan son dalı
sonuncu uykuya doğru

benimle gel hüznüm
çıkalım yola bitsin artık

yokum ben
savaşmayı yadsımak bu!


(14 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Siyah Zamanların Şiiri

yaprakdöker bir kabus kapımda
siyahi acılardan

canım yandı yine
dağlandı etim
düş'e çekildi silah
vuruldu düşler
vurulan düştü
düşen
çoktan ölmüştü

güz intikamcısı
mavi* güllere çevrildi yüzüm
sağır bir güneş yangınıdır güller

dünya bağışlamıştım onlara ey!
yıldızlar
ölümsüzlük ve
yürek tozuyla ışıttığım gökyüzü
yüzleşmenin mücrim yanağından
titreyerek düştüler

ikamet
alnına namlu dayalı gece şimdi
uluyan düşler ve hüznün mahcup gülleri
vurularak birer birer
katran karası o ülkeye geçtiler

gün rahvan
dal yoksun
cam kırığı bir kabus üşüyor alnımda
durmaksızın
durmaksızın

dur ey
dur! ...


(*) Mavi güllerin sahibi, hüznün sesi, genç şair dostum Sevgili Tülin Şen’e aramıza yeniden dönüşü nedeniyle ithaf edilmiştir.

(25 Aralık 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Siyahı Bırakıyorum Sana!

koptuysam eğer gerçeklikten
'geçmişe dair' olduysam kendimce
boşuna arama beni odalarda
anıları topla...iyi bak!
belki kalmıştır bir parçam içine düştüğüm aynalarda

tutuyorsam yolu ardıma bakmadan
bütün köprüleri yıkarak
açıyorsam yelkeni sonsuza doğru
artık duymasan da olur sesimi
o sevdiğin kokumu
olsa olsa kalmıştır belki saçımın bir teli buruşuk yastığında

ihtimal yorgun düştüm yorulmaktan
güzelce toplayıp yaşamı koydum çıkınıma
'anca giderim' deyip yola koyuldum
yüreğimdeki çocuğun elini tutaraktan

sen şimdi baharı bekle dur
çiçekler açmasını ruhunda
benim tomurcuklarım yalnızca bana ait
bana açacak bundan sonra!

nereye döndüysem siyah
nereye gittiysem akşamdı vakit
oysa gün
her dem taze olmalı
gündoğumuna dönmeliydi dünya
her şafakta kalbim yerinden oynamalı
bedenim bir bakışta aşka uyanmalı

gidiyorum!
pembeler yeşiller ölümsüz mavilerle kol kola
sana kalan yalnızca siyah
siyahı bırakıyorum sana!


(06 Nisan 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Siyahın Doğduğu Yerde!

nehirler mezar oluyor akıntıyla döllenirken
kimi zaman bir beşik eğreti uykularda

konuşamıyorum
su sesine mıhlanıyor nefesim
akıyorum!

denize varmak içindir nehir
kuruyarak biraz ama onuruyla bütüncül
tersyüz edip dünyayı esrik bir yolculuğun son kertesinde
dibini yıkamak için okyanusun

dinliyorum:
'suya dönüşemedi insanoğlu'

kan su değil mi!

siyahı yaratıyor ateşin sağrısında çarpan yürek
kuruyan bütün nehirlerin yitirilmiş coşkusu benim olsun!
kızıldan turkuvaza dönüşün bıçak serüveninde
çarmıhtan sökerek indirdiğim
ademoğlunun gölgesinde bekliyorum

ödenecek bedeller var daha
durmalı bu lav akıntısı
ateş sönsün önce
mıhlansın nefesim gül ateşin sinesinde

siyahın doğduğu yerde bekliyorum!


(07 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Siz Büyüksünüz*

bir anne için ne yazılabilir ki

“köpekler ana olmasın”
derdi rahmetli ninem

çileli iş analık
ne kıymeti bilinir
ne değeri anlaşılır
analık
yazgıya düşmedikçe

anmak yetmez
kısa düşer kuru bir teşekkür
güç yetmez anlamaya
hakkı ise
hiç ödenmez

eli öpülesi
sevilesi analar ey!
sıcacık bir selam süzülür yüreğimden
gönüllere tuttuğunuz nurlarca
kutlu olsun gününüz

siz büyüksünüz!



(*) İçinde ana sevgisi, ana yüreği taşıya tüm dostlara sonsuz sevgilerimle; bu günümü kırmızı güller(!) ve yüreğimde açan güller kadar güzel mesajlarla kutlayan bütün çocuklarıma ve analar için birbirinden anlamlı şiirler yazan şairlerime içten teşekkürlerimle…
Sevginiz başım üzerine.
Kutlu olsun hepinize :)) ….


(9 Mayıs 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Son Bir Çubuk Tüttüreceğim!

kalemimde kalacak can suyum
canım
can çekişirken tenimde
ölümle tanışacağım usulca
yeniden doğmayı umarak
uçurum başına dikilecek onurlu mızrak

soyu atadan yadigar
bir kızıl deriliyim
yaşar ve ölür gibi aynı zamanda
son şarkıyı haykırırken dağlara
son bir çubuk tüttüreceğim hayatın anısına

son savaşın
son çığlığı
son seferdir bu yenilgiden armağan
bir vedadır bu topraklardan kalan

koynunda sevda birikirken zühre’nin
gürleyecek yine gökler
uğuldayarak geçecek rüzgar
terk edilmiş koyaklardan

aşkların didesinde nur açacak yine
yolumu tutup
son çubuğu tüttürmeye gidiyorum
bütün kahırlar
ayrılıklar
çekilen tüm acılar şerefine

ölümle randevum var!


(24 Ocak 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Son Damla

“O gülü o laleyi gören göz
doldurur gök kubbeyi ağlayıp inlemeyle
bir yıllık bir aşkın deliliğini
veremez bin yıllık şaraplar bile” - (Mevlana Celaleddin-i Rumi)


bin bir çeşit dili var aşk anlatmanın
su değil ki dökülsün maşuk’un yoluna
sonbahar akşamında sunulan karanfil
gözyaşına perçinlenmiş resimdir bazen

isyandır onca feryat onca haykırış
kavuşma sancısı bir bedene özgürce
kah ölümcül susku “garib”in dilinde
kah sorgulamak sahipsiz adreslerde

aşk görünmez hançer... deşer adamı
tükenir nefes yapayalnız ıssız gecede
ansızın söner yaşam...her yer karanlık
koyulaşır o an....demlenir kandan
akıncaya dek damardaki son damla kan

aşkı sevmek zamanı tam da o zaman!


(24 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:41
Son Dua...(MEKTUP)

(Kısa bir süre önce katıldığım şiir ve edebiyat grubunun cenazesini kaldırıyorum bugün. Bazı anıların belgelenmesi gerektiğine inanıyorum.Ve bunu bir dostumla dertleşerek yapmak istiyorum izninizle.)

Ahmet Abi,
Canım çok sıkkın. Yaralandım. Hayatın havının döküldüğü günlerden birindeyim. Süt taştığında elzem olan kepçeye dönüştün yine. Bu mektubu asla okumayacaksın. Ne tuhaf değil mi, hayattaki en iyi üç dostumdan; tanıdığım en sıkı edebiyat adamlarından biri olmana rağmen ben sana son yıllarda ne “köpekbalıkları”, ne “sırtlanlar”, ne de “düşler” aleminde yazdığımı söylemedim. Uzun süreli ortalıktan kayboluşlarıma bir anlam veremediğini biliyorum. Hiç sitem etmedin, sorgulamadın ancak bir araya gelişlerimizde bıraktığımız yerden devam etmeyi bilirdik biz. Çalışır, konuşur ve düşünürken daima odanın içinde volta atarsın ya hani, son günlerde işte böyle oldum ben de. Demek ki, canı sıkılınca volta atanlardanmışım. Oturduğumda bile içimde voltalar büyüyor.

Hem hayatın orta yerinde olup, hem de kıyısında durmakta uzmanlaşmış ender kişilerdeniz biz. Birbirimizi çok iyi anlarız. Üstelik birer ayakları hep dışarıda olan eşlerimiz bu seçimlerimize saygı göstermişlerdir. Onlar olmasaydı bu dostluk böyle sağlam olur muydu diye çok düşünmüşümdür. Sanırım olmazdı. Bizleri sevdiler, hoşgörüyle kucakladılar ve tüm yaşananları birlikte göğüslediğimiz için olsa gerek bir masanın dört ayağı gibi sağlam bastık yere. Ama az şey de paylaşmadık hani. Geriye dönüp baktığımda anıların içinde kaybolup gidiyorum. Müzik, resim, evlat ve hayvan sevgisi, çektiğimiz onca acı ve omuzlarda ağlayarak geçen anlar havada asılı duruyorlar şimdi.

Fazlasıyla duyguluyum bugün. Biliyor musun, ağlayarak yazıyorum. Yaşamları piyano üzerine kurulu iki çocuğu gurbete verdik biz. Geride başkaları da yoktu üstelik. Fazıl başardı. O, artık bir dünya markası oldu. Kendi oğlummuş gibi gurur duyuyorum. Tıpkı Muhiddin ve diğerleriyle olduğu gibi. Ebru’yu ise büyük acılar, sorunlar, ertelemeler bekliyordu.

Köpeğimizin doğumunda nasıl heyecanla gün saydığınızı unutmam mümkün mü? Her zamanki dik başlılığınla “Bana ne! Bu yaştan sonra köpek-möpek bakamam ben” deyişini; tüm sorumluluğu daha ilk günden Handan’ın üzerine yıkışını ve Buruşuğun tek yavrusu olan küçük Buruşuk dünyaya geldikten ve evinize yerleştikten sonra da yaşamının adeta ona endekslendiğini unutabilir miyim? Bilgisayarında çalışırken, durmadan başına dokunurdun. O ise senin yanından hiç ayrılmazdı. Sonra aylarca süren inanılmaz acılar çekerek, birbiri ardına zamanın atına binip dörtnala gittiler. Ana ve oğul. Hem öksüz, hem yetim kalmıştık. Beyinlerimiz boşalmıştı sanki. Düşünemiyor, çalışamıyor ve evlere sığamıyorduk. Yalnızca kalp ağrısı çeken aptallara dönmüştük. Ahmet Erhan’ın kitabını getirdiğin günkü hüznünü, coşku ve buruk mutluluğunu hatırlar mısın? Buruşuğa şiir yazmıştı. Resmini de koymuştu. Ankara’nın en heybetli boksörü(!) koç gibi duruyordu….

Neler gelip geçiyor kafamdan bir bilsen….O uğursuz Sivas gününde dost Metin Altıok’u yitirmiş olmanın acısı, Uğur Mumcu’nun vahşice katledildiği gün sokaktaki buz. Ağlayamamıştık hani? Bizler de buz kesmiştik adeta. Ve daha nice fotoğraf anılarımdan asla silinmeyecek. Torunlarımız dünyaya geldiğinde ne çok sevinmiştik. Hani diyorum ki, biz bir dolu doğum ve ölüm yaşadık birlikte. Acı ve mutluluk paylaştık. Bir lokma ekmeği bölüşür gibi…Şahin’in sana takılmalarını ve senin “Al şu faşist kocanı başımdan! ...” diye haykırışlarını nasıl unutabilirim?

“Sen resme devam etmelisin” derken yüzündeki kırgınlığı, kızgınlığı; resimlerimi neredeyse zorla toparlayıp sergi açmanı nasıl unutabilirim? İşte bu yüzden yazdığımı söylemedim sana. Beni resimden uzak tutan bir uğraş içinde olmam seni üzecekti biliyorum.

Bugün neden küskün olduğumu ve neden yine kıyılara vurduğumu nasıl anlatacağım şimdi? Gruplardan falan da haberin yoktur senin. Boş ver! Bir yerlerde kendimce yazıyorum işte. Yuvam gibi oldu buralar artık. Bir dolu okuyanım-okumayanım, sevenim sevmeyenim, destekleyenim-köstekleyenim var. Sen bu işleri iyi bilirsin. O camianın temel taşlarından birisin çünkü.

Bir süre önce ciddi olduğuna inandığım bir şiir-edebiyat grubuna katılmıştım. Azımsanmayacak sayıda şiir ve yazı yükledim oraya. Sonra benden kaynaklamayan bir pürüz çıktı. Grup kurucusu, grubu yöneticilerden birinin de ben olduğum ekibe bırakarak ve geçici olarak bir kenara çekildi. Ne yazık ki bazı yöneticiler gerçekten amatördü. Ve bir gece, bir tanesi kimseye danışmadan herkesin şiir ve yazılarını gözünü kırpmadan sildi. İyi niyetle ve beyaz bir sayfa açmak içinmiş! ...Onun kişisel grubunun da bir üyesi ve yöneticisiydim. Bana dahi danışmadı. Üstelik tanınmış bir ressamdı bu. Demem o ki resim emekçisi bir adam, yazın sanatının emeğini hiçe sayabilmişti. Doğal olarak tepki ve isyanımı dile getirmekte gecikmedim. Ama neye yarardı? Yorum, görüş, eleştiri, şiir ve yazıların tamamı gitmişti. Bunun beni ne denli üzdüğünü, kızdırmanın ötesinde kalbimi nasıl kırdığını sözcüklerle anlatmak mümkün değil. Sana yazmayacaktım ama o kişiden dün gece bir mektup aldım. Anladığım kadarıyla sivri dilimden etkilenmişti. Biraz da sinirlenmiş gibi geldi bana. Bir sanatçı olduğundan, tablolarının saraylarda sergilendiğinden söz ediyordu. Doğru olduğunu biliyordum. Sevinir ve yürekten kutlarım. Ama onu yanıtlayamadım. Ne deseydim yani?

“Onlar senin övünülecek eserlerindir. Tıpkı senin yazılarımızı çöpe attığın gibi bu gruptan her hangi biri, bir gece vakti bir kutu boya ve fırça ile gelip hepsini tek renge boyasa ve yok etseydi ne hissederdin? ” diye sorsa mıydım kendisine? Bu soruya yanıtı olan kişi böyle bir davranışta bulunur muydu sence?

Gerçek bir sanat eleştirmeni ve ödüllü bir sanat emekçisi olarak şimdi söyle bana. Sanata dahil midir bu tarz bir davranış?

Taliban’ın heykelleri yıktığı günkü acılarıma; Fahrenheit 451 günlerime geri döndüm dün gece. Ve kozamda gözyaşı döktüm. İnsanlık adına ağladım! ....

..................

C. Dündar grubu 59 kişilikti. Yazılar silinmekle kalmadı, dün sabah 58 üye birden atıldı. Grubun adı değiştirildi. Ve ne yazık ki öldü! ....C. Dündar’ın ise olan bitenden haberi olduğunu hiç sanmıyorum. Ancak kişisel görüşüme göre O’nun tek hatası, haklı şöhreti ve bin bir emekle edindiği onurlu adını çok yakın bir dostuna gözünü kırpmaksızın emanet etmiş olmaktı. Dündar için de gözyaşı döktüm….

Sevgili Ahmet Abi, sen dostluğun hakiki anlamını ve dost yoluna post olmayı bilenlerden birisin. İşte bu yüzden, taşan sütün kepçesi veya bir köpeğin sadakati ve sevgisi kadar elzemsin bugün.

Yüreğini, kanayan yüreğimin üzerine bırakman yeterli! ...Ben hissederim…

Sevgi ve sağlıcakla kal….


(10 Ağustos 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 21:42
Son Ferman

satırın ucundaydı ferman
ve ben kendimden davacı
erguvan celselerde ödenen ceremeden

değer bilmesine bildik de
simyasını çözemedik ahvalin
nelere kadirdi anlamadık hiç

insan birikirdi sevgimde
şimdi parçalanıyor hepsi, lime lime
parmak uçlarım yanıyor
istemem geride kalsın bozukluklar!
tek kişiliktir kefen
cengaverler hep yek ölür
yüreğe vuruyor da ateşin harı
kaf dağına geçiyorum ben

“gör ki:
simurgun ne damı, ne de sayyadı var”*

an gelir
çözülür kitap
acılar erbainden
başka bir diyara taşınır

sonuncu fermandı
kestim kellemi bastım mührü
üstümde kaldı alemin utancı

yanılgıya sustum ey!


(24 Nisan 2004)


(*) Ragıp Paşa

Simurg: Anka
Dam; Tuzak
Sayyad; Avcı

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:25
Son Nokta

anlamıyorum
ruhum neden bu denli yaşlı!
geçmişle muhabbet tek çıkmazı

kaderim mukadder olmuş idea* larla ödenen
bedelsiz bedellerle yarına ait dünlerden
bir yolculuk bu ezelden ebede
meçhulde sislere bulanmış
sonu bilinmeyende

kim yaşlı
kim genç
kim biliyor

son nokta
son söz nerede



(*) Platon akıl ve ruhta gizlenmiş İdea’lardan söz eder. Ruhun DNA’ları gibi... Sanatçı ise ideaları yeniden gören kişidir. Ressam görür, müzikçi dinler, şair duyar. İdea’ların tanıklarıdır onlar.
(20 Haziran 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:25
Sonrası Yok!

hüzünler ülkesinde dün akşam
korsandı yelkenim ummanda
vurdum kalemi sevdaya
en aşina dost kucağında

avucumda bir müjde böceği
-vakit zamanlardan kuşluk-
pek de masum kabuğunda
yıldız*taşıyor beneklerden
kıpkızıl kanatlarında

tabletler tarih yüklü kavgadan
oysa düşünce yazılmalıydı önce
kehribar olsaydım düşünceden
geçmişi gizleseydim inceden
ağlamazdı düşlerim
arsızca sır dökmezdi aynalar fikrim kıpraştığında

ilk yaprağı okudum bu sabah
adı 'tomurcuğun öyküsü'
deli sürgünler gölgesinde
mecburiyettendir artık yazmak!

(neden çoğalmaz akıl
şair büyütürken kainatı
düşünce olmazsa şiir olur mu hiç
söz düşer mi yere düşünce bittiğinde!)

yazmak zamanıysa iklimlerden
bir rüyadır aslında ödünç verilen
kim keşfeder esrarını alemin
kim çözer bilinmezin sırrını
ateşböceği kızılda divane
ve
son yaprak düşmekteyken

ya sonra
sonrası yok!
......

* Küçük Prens'in asteroidi B612'dir sözü edilen yıldız (Saint-Exupery)

(18 Nisan 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:25
Sorunum Var! .. (Düz Yazı)

Benim bir derdim var. Bir değil, çok aslında...

Hangi birinden başlasam? İlk olarak içimi susturmalıyım. Öylesi bet bir sesle konuşuyor ki bu “iç”, eleştirmene falan hacet yok. Kimseleri beğenmez ukala. En başta da beni. Anlayacağınız akut safhada paranoik-şizofrenik, zaman zaman da obsessive-****lomanik bir vaka. Aklı sıra bende panik ataklar yaratacak ama beceremedikçe hırslanıyor. Yarım asırdır bu sesi dinlemekten bıktım, usandım artık. Üstelik 50 -0 da galibim. O ne kadar çok konuşursa, ben iki misli konuşuyorum anlayacağınız. Ama yoruluyorum. Karar verdim; bugünden tezi yok idam hükmünü imzalayacağım. İlk söz olarak söyleyeyim ki kayıtlara geçsin; belgelensin ve böylece temelli rahatlayayım dedim hani…

Şimdi bu vatandaşın iç sesinden size ne, değil mi? Oysa benim için çok şey demek. Günümüze kadar beni oyalayan oydu. Maçı kazandığım halde, sahanın dışına çıkamıyordum bir türlü. Bu nedenle fermanını mühürlüyorum bugün. O gidiyor ve ben bütün hayallerim, kavgalarım, düşünce ve duygularımla birlikte geliyorum…

Merhaba dostlar!

Gelelim ikinci sorunuma. Daha önce de yazdım ve dillendirdim. Kimsenin umurunda olmadı. Ben bu teknoloji işine akıl sır erdiremiyorum. İşe yaramaz bir dolu ıvır-zıvır icat etme peşinde harcanan bütçelerle arzu etseler Mars’ta koloniler; Ay’da, haydi haydi yazlık siteler kurarlardı. Oysa alt tarafı bir “düşünce teybi” istemiştim onlardan. Yani haksız mıyım şimdi? Ayakta çalışmak zorunda olan insana sırt masajı yapan alete kafa yoracak ve bunun da altından kalkamayacaksın. Zira yüklediğin onca kiloluk donanımla adamı rahatlatmak yerine bel fıtığına mahkum edeceksin. Sonra da benim düşüncelerim uzay boşluğunda hovardaca akıp giderken, kalem ve klavyeyi saf dışı bırakacak; onları düşünme hızında kaydedecek bir düşünce teybi icat edemeyeceksin. Var mı böyle bir şey? O araştırma bütçelerini karşılamak için her birimizin kanı emiliyor. Kendi adıma ben günde dört paket sigara içerek neredeyse kırk yıldır dolaylı vergi ödeme dilimlerindeki yüksek ve onurlu (!) yerimi muhafaza etmeyi ısrarla sürdürüyorum. Aynı zamanda sigaradan vazgeçirme fonları üretiyorum. İçiriyorsun ey sitem! Gençliğimde az reklamını yapmamıştın hani. Sonuçta içiyorum işte ve ödüyorum. Vazgeçirdiğin kurbanlar ise başka bağımlılıkların kucağına düşüyorlar. Bir de onları doğrultmak için ödüyorum. Bu nasıl hesap, anlamadım doğrusu. Benden tahsil ettiğiniz vergilerle söz gelişi sarımsağın kokusunu yok etmeyi başarmış olabilirsiniz pekala. İyi de, bunun bana veya mideme ne faydası var? Yani şimdi kokusuz sarımsağı yiyince midem ağrımayacak mı? Ayrıca “sen vergini devletine ödüyorsun “ demeye falan kalkışmayın sakın çokuluslular! . Ulu devletim benden alıp size borç ödüyor. Hem de ta Osmanlı’dan beri!

Ben ise halen düşünce teybimi bekliyorum…

Düşüncelerimiz kayboluyor ilim irfan sahibi efendiler, baylar, bayanlar, düşünceli ve düşüncesizler!

Öncelikle onlara sahip çıkalım. İnsanın beynine bilgisayar yerleştirmekten söz ediyorlar durmaksızın. İleride neler olacağını şimdiden görür gibiyim. Dünya pazarı, çokuluslu iki şirket arasında paylaşılır ve acımasız rekabet başlar. Bunu izleyen Allah’ın her günü ise, gelsin güncelleme fasılları. Herhalde beynimize “ding! , yeni güncellemeniz var” diyen bir uyarı merkezi yerleştirecekler. Ama ne fayda! Adaletsiz rekabetin gözü kör olsun. Bir gün mutlaka rakip şirket beyninizde bir boşluk, bir aralık kapı yakalar. O gün fena halde aşıksınızdır mesela. Veya işle ilgili sorunlarınızda boğulmuşsunuzdur. Ödemeniz vardır ama banka hesabınız “S.O.S” veriyordur. Ya da kapı komşunuzda çocukları vuruyorlardır. İsyandasınızdır ve beyninize çoktan inmeler inmiştir bile. Kısaca, beyniniz, ruhunuz, kalbiniz korunmasız ve zayıftır demek istiyorum. Böylece virüslenirsiniz. Yarın “hack”lenir, öbür gün de çökersiniz. “Update” olayım derken dümdüz (down) edilip kalırsınız. Olur biter!

İkinci olasılık ise, programlar mükemmel çalışır. Yeryüzünde aniden binlerce benzeriniz türer. Koro halinde davranır, mantarca şarkılar söyler, koro halinde düşünür, koro halinde eksilir çoğalır; hissetmez ve hatta düşünmezsiniz bile. Programınız var ya, oh ne ala! Sorunları program çözümler ve bilgisayarınıza gerekli ayarları kaydeder. Bireysel yaratıcılıktan yoksun olarak aşk yaptığınızı düşünün bir de. Bu da laf mı şimdi? Kocaman bir mantık hatası! 'Kısıtlanmış makine düşünürleri' olduğumuzu unuttum bir an. Bu durumda aşk bizim neyimize? Kuru bir cinsellik çok bile! Hele şiire hiç gerek kalmadı.

Düşünen insan faktörü olmayınca bu alemi yönetmek fevkalade kolay. İlim irfan sahibi çokuluslular iyi bilirler bu gerçeği. Canlıları koyun gibi gütmekte ustalaşmışlardır adeta. “Koyun” derken, ne için olduğunu dahi bilmeksizin tüketenleri; sormayan, sorgulamayan, “öteki”ler için acı çekmeyen, insani sorumluluk taşımayan ve başını dik tutmayı beceremeyen kurbanları kast ediyorum.. Sonuç ne peki? Dünya genelinde büyük şirket bilançolarında az emek karşılığında bol kazanç görünür. Çağımızın yükselen değeri o sayfalarda yıldız gibi parlar. Ne acıklı değil mi?

O halde, hep birlikte gülelim ağlanacak halimize!

…………….

Ütopik bir düş dünyasında sizleri bir gezintiye davet ettim bugün. Çocukluğumda Jules Verne ile çok dolaştım da ondandır belki bu kusurum. Düşünceleri kaydetmek keşke mümkün olabilseydi. En çok da ben mutlu olur ve düşler aleminde böylesi uzun yolculuklara çıkmak zorunda kalmazdım. Ama ne yazık ki hayallerimin gerçekleşmesi mümkün değil.

İmkan dahilinde olan somut bir şey var ama. Düşüncelerimize sahip çıkmak; onları para ve güç makinelerine kaptırmamak; tarlayı sürüp ekmekten asla vazgeçmemek ve düşünce ürünleri toplamak gibi…

Tarlanız verimli, hasadınız bol, yolunuz açık olsun dostlar!
Kalınız sağlıcakla …


(31 Temmuz 2004) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söğüdün Uyanışı

arzuyla inliyor söğüt dalı
kar suyuna kükrüyor salkım saçak
şifresi aşka açılmış bir kadın kadar heyecanlı
hatırlıyor geçmiş baharları

dala hasret kuş ötüşünde yankılanıyor yeşil
talan ediyor doğa ezcümle mevzileri
izliyorum maiyeti ölü bir kış ağrısından
uyanan ürkek dirilişleri

başı boş
bir bahar cini dolanıyor ortalıkta
ışık yağıyor karasularıma eteklerinden

dışarıda bayram var!

“yarim orayı mesken mi tuttun” diyen
kadın bir de geçen yüzyıldan kalma
nereye kaçtı gözlerim ah!
baraj kapakları açılıyor aklımın
ellerim kara sevda

indir ud’unu artık nenem sultan!
kuşan alacalı urbanı
durma benim için çal!

kainata yayılsın amber kokun
çemberinde gül ezgiler tutuşsun
söğüt dalı olsun mezhebin meşrebin bu gece
görmüyor musun
bizim sokakta bahar var!

hatmi çiçeği bıraktım başucuna...


(4 Nisan 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söğüdün Yüzü Yere Bakar!

hayata özdeş kıl beni
çarpışsın yürekler
kaybolalım kehanetin kör ucunda
varsın kısa düşsün yollar
varsın yaralar açılsın
yaralar da şart kabuklar kadar!

ateşe özdeş kıl beni
yakıştığı kadardır yangınlar
koyuver gitsin sonra
tükensin tütün basılan tüm acılar
ateşin de külleri var kuyunun dibi kadar

aşka özdeş kıl beni
yüreğimden tut doruğa çıkalım
kopar beni bu alemden
kopar ki sonrası fark etmesin
birlikte düşmek güzeldir inan
tırmanmak kadar

bir hüznü var söğüdün!

ufkunu arayan göç kuşlarıyız şimdi
hilesiz bir kumardı yaşam
hilesiz bir yoldu tutulan
“ölümüne” sevmekti aşk
ölüme özdeş kıl o halde
henüz yaşanmayan bile güzeldir
seninle yaşanan kadar!

yere bakıyor söğüdün yüzü


(1 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söz Pınarı

her şeyi bilensin sen
ben
bilmeye çalışan

bilgelik
ruhunda senin
bense
arayan

üzülme
yorulmam sevdiğim
bıkmam!

sözün pınarı sensin çünkü

sözü kurutanlara inat
saçımı yine okşa!


(23 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söz Veriyorum!

elinden kayan “zaman”dır
henüz yakalayamadığın
yitirme umutlarını!

güneşin ufku öptüğünü görüyorsun
sönükleştiğini dağların arkasında
yüreğin dokunmadı henüz bir yüreğe
yanıtlanmadı çığlıkların
üzülme sakın!
şarkını duyacağın günü bekle

onu bekle
güneşin doğacağı yerde

düşünü süsleyen bir tutam fesleğenle
bulut olup göğsüne konacak aşk
rüzgarın esintisine terk et yalnızlığını
sadece şarkını dinle

güneşi kaçırma
tanıyacaksın onu
yüzünde aydınlık bir tebessüm
öylesine özlemiş olacak ki
dokunmadan daha ona
ruhuyla kucaklayacak seni

söz veriyorum!
mutlu olacaksın
güneşi doğarken yakala yeter!

her zaman hoyrat değildir aşk
yoluna güzellikler de serer


(08 Ekim 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söz’e Biat*

- söz’le suç ortaklığıdır yazmak…


“söz”ün kölesiyim
suçuma bile beni
ey söz!

“hiç”ten tutarım yolu
tefekkürde çakar şimşeğim
var oluşun ışığına doğru
aheste giderim

kıldan incedir boynum
izimin izinde ancak
izimi “söz”le bulurum

söz'le bir suç ortaklığı
tek dileğim!


(21 Şubat 2004)


(*) Sevgili Ayşe Keskin'e sonsuz teşekkürlerimle :)))

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:26
Söz’e Selam

söz
bir güvence
kapıya dayanmamış alacaklı
yarınlara

tutkunun gücünden
baskındır kudreti
aşkın mühletinden
kelamın hikmeti

söz sözse eğer
bozkıra at hiç korkma!
yaprak yere düşene dek
gülistan yaratır kıraç toprakta

ister
aşka dair söylensin
ister hayata

selam olsun benden
söze
ve sözü olana


(18 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
SÖZCÜKLER ve DİL (Düz Yazı)

Sözcükler bir dil oluşturmakla kalmaz. Onların da kendilerine has ve evrensel bir dilleri vardır. Sözcükleri bozmak, anadili kaybetmekten de öte bir şeydir. Bu aynı zamanda, asırların eleklerinden süzülerek gelmiş nadide bir güzelliği hoyratça hırpalamak anlamına gelir.

Arapça, Farsça, Kürtçe, Türkçe, Fransızca, Latince, vs. olmaları hiç fark etmez. Asıl olan onların ne anlatmak istediğidir. Budanır veya değişime uğrarlarsa eğer, yüklendikleri anlamı bize taşıma özelliğini tümden yitirirler. Onlar yok olurken, bilgi eksilir ve sonuçta biz çoraklaşırız. Sayılar ve dili oluşturan harfler bütün şifrelerin anahtarı olduğuna göre, bu durumda tek bir harfin kaybolması bile çok önemlidir. “Sıfır”ın kaybolması gibi bir şey bu...

Düşünsenize “sıfır”sız ne yapardık biz? Sözcüklerden şapkaları kaldırmaya benzemez bu iş. Başta iletişim ve finans sektörü olmak üzere pek çok iş alanı çökerdi. Dilde ise çöküş daha sessizce ve derinden gerçekleşiyor. Ve bir gün, önünde sonunda gümbür gümbür patlayacak.

“Sergüzeşt” ve “macera” eşanlamlı olabilir mi hiç? “Enkazlar, eşyalar, malumatlar, talimatlar', ki bu sözcükler ler-lar takısı almadan da çoğuldurlar ve yanlış kullanımdalar. Veya 'mütevazı' yerine 'mütevazi” denilebilir mi? Paralel yerine “mütevazi” kullandığımda - ki doğru bir kullanım şeklidir bu - insanların nirengi noktaları ne olacak peki? “Tevazu”yu mu anlayacaklar, yoksa geometrik bir terimi mi? Dilin yanlış kullanımından kaynaklanan müthiş bir kavram kargaşası var ortalıkta.

Burada bir cinayet işleniyor, haberiniz ola!

“Melal”i çöpe atarsam, Haşim’i nasıl kavrar; “giryan” ile vedalaşırsam Fikret’le yarenliği nasıl sürdürebilirim?

“Hüzün' (hüzn) e ne demeli peki? Onsuz, bunca kültürün acılarla yoğrulduğu; her karışında derin izler bıraktığı bu topraklar ve onun insanının gam yükünü, elemi nasıl açıklar; bırakınız açıklamayı, kendi kuşağımın gereği olan kültür aktarım görevimi nasıl yerine getirebilirim? Sözcükler ve anadili katlederken, gençlerin canına nasıl can katarım sonra?

Çirkin ve niteliksiz 'Amerikanca' çeviri örneği olan “üzgünüm” yetmiyor böyle durumlarda. ”Müteessir” lazım bana ki, duygulanıp etkilendiğimi; hüzünlenip kederlendiğimi ifade edebileyim. Ve böylece;

“Hayatı bence teessürdür eyleyen ispat
Taayyün* eyleyemez nevm** içinde reng-i hayat”

...diyen Fikret’e hem ulaşıp, hem de aynı zamanda genç kuşaklara ulaştırabileyim. “Çimmek” ve “çemkirmek” sözcüklerini günümüzde kaç kentsel kökenli, eğitimli kişi biliyor dersiniz? Bilmiyorlar tabii ki... Öğretmedik onlara. “Dahi” anlamındaki “de” ve “da” ların ayrı yazılması gerektiğini bile öğretmemişiz ne yazık!

Peki biz, eski kuşaklar nasıl koptuk dilimizden? Yolu açmış olmalıyız ki, arkamızdan gelenler olmuş. Onu da kısmetse bir başka zaman konuşuruz dostlar. Siz düşünmeye başlayın hele…

Bu gün de böyle dostlar!
.............

*taayyün: meydana, ortaya çıkma
**nevm:uyku, rüya

(20 Haziran 2003) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
Sri Lanka'da Fillerle Polo Yapan Binici!

ne oyun teorisi ama
kazanmak yetmez
dayanmak lazım!

ben kapattım kendimi
dağda bayırda denizde
hatta hapiste
bu
şu
o
herkes kapattı işte!

çektim ipi artık
tek kişiyim fillerle polo'da
gül serptim başınızdan
oscar’ı verdim gitti
en teneke madalyaları da

ödülünüz daim olsun!
duydum ki
kahramanlığa soyunmuşsunuz bir de

tebriklerimle!

sahi kaç kişiydiniz siz
kaçar tane kaç kişi
“hem yiğit ol hem er”
bilir miydiniz acaba
Pitagor’dan armağandır bu bize

güller size...polo bana

yetti bre
yetti bre!


(11 Mart 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
Su Kenarında Bir Akşamüstü (Düz Yazı)

“…..yazdıklarınızı göndermek istemiyorsunuz bana öyle mi? İnanmıyorsunuz bana öyleyse. Kafamda yarattığım kadını sarsar mı sandınız? ...”*

Franz Kafka’nın yukarıdaki sözlerini okuduğumda kafam bir hayli karışmıştı. Üzerinde dakikalarca düşündüm. Öylesine düşündüm ki, uzunca bir süre başka bir konuya yoğunlaşamadım.

Her yazar veya yazı üreten kişinin hayalinde az da olsa Kafka veya O’nun ayarında bir yazara benzemek yatar. Çoğumuz aralıksız yazarak bu hayale ulaşmaya çalışırız. Benim büyük hayalim ise farklı bir Milena olabilmekti. Çok sayıda kişinin yazılarını gönderdiği bir Milena’dan söz ediyorum. Ne demek istediğimi biraz açmam lazım sanırım.

“Mektuplar” ın adresini bulmasına pek de aldırmayarak sürekli yazıyordum. Yolladıklarımın yanıtlanması çok önemli değildi. Ben yazdıkça nasıl olsa bir yerlerde yankılanıyordu onlar. Zamanla kişilerin aslında birer “kuyu” olduğunu fark ettim. Bu kuyular oldukça tuhaftı doğrusu. Ancak ses verdiğimde onlardan ses alabiliyordum. Oysa ben bir kuyu olup sessizce beklediğimde, bana ulaşan sesleri – birkaç istisna dışında – genellikle doyurucu bulmuyordum.

Cılız seslerdi bunlar. Halbuki gerçek bir Milena olsaydım, güzel sesler duyabilir ve sonuçta daha güzel sesler yankılayabilirdim. Görüşlerini, düşünce ve duygularını yazabilirlerdi pekala. Ürünlerini gönderebilirlerdi. İyi bir dinleyici olduğumu biliyordum. Yanıtlamayı da seviyordum. O halde sorun neydi? Kafka’nın da işaret ettiği gibi; belki inanmıyorlar ya da büyük olasılıkla seslenmekten korkuyorlardı. Beynimde yarattığım hayalleri yıkmaktan mı çekiniyorlardı? Öyle idiyse eğer, neden ilk sesi ben veriyordum daima? Bir hayal yaratmış olmayı önemsemiyor muydum, yoksa abartılı bir şımarıklık ve özgüvenle verdiğim sese fazlaca mı güveniyordum? Ancak bu sorular ikinci derecede önemliydi. Asıl sorun benim gerçek bir “kuyu”, yani Milena olamayışımdı. Bu ise beni fazlasıyla üzüyordu.

Bu düşümden vazgeçmem gerekiyor artık. Fazla sayıda seçeneğim olmadığına göre ilk sesi vermeyi sürdürmeliyim. Bunun dışında yapacak çok az şey var.

Sanırım bütün mektuplar Milena’ ya yazıldı ve bitti! Bana sadece yazmak kalıyor.

Son seçeneği ise kendimde saklı tutuyorum.
O da hiç yazmamak!
……………..

(*) Franz Kafka: “Milena’ya Mektuplar”

(06 Temmuz 2003) - 'Gençler İçin Denemeler' dosyasından...

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
Su Şiirleri 1: Aynı Sudan veya...

kıraç toprağa sağanaktır yüreğim
kaçışlarım çoğu kez bana dair
benim mülkiyetimde onlar
bana emanettir öznel hapisliğim

tarifi neydi özgürlüğün?
-kullanmasam da kullanacağımı bildiğim şey-

ben özgürdüm o halde!

suydum mesela
aktım kendi yatağımda
sahile vurdum zerrelerimi
hürdüm kendi ummanımda

dere isem
kar suyum olmalısın
bulutsam eğer yağmurum ol gel
örseleme beni fırtınayla
su olup akmalıyız biz
sınırlar tutunamaz hiçbir suda

sevginin bir tarifi de su

aynı sudan doğmalıydık
“ben” olmayı unutarak
su gibi özgürce ve tek

birimiz su
birimiz toprak oysa

toprak suyu bekler
su yine toprağa gider
ikisi farklı da olsa!


(26 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
Su Şiirleri 2: Açık Denizde Ölüm

gün alacasında yakalandılar
ortalık bir yerinde denizin
ne bir kürek
ne bir bot
ne cankurtaran simidi

pusula çoktan yitirilmişti

yoktu kuşlar kıyıyı işaretlesin
savrulup gittiler öylece
ne anlamsız bir son!
ne biçim bir girdap durgun sularda kuduran
önüne geleni vahşice yutan

birinin bir ayağı suda
köprüde yalnızdı kaptan

çan seslerini dinlediler
var mıydılar
yok muydular bilinmez
sisin içinde yitip gittiler

su olmanın ikinci hali...


(26 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:27
Su Şiirleri 3: Su Yolunu Bulur

rengini yitirdi gökyüzü
geri dönüldü ruh sarnıcına
gökler kıskançlığa durdu
ve yağmura

yağmur bitti
suya kırıldı buz
su uçup gitti

toprak suya teslim, su toprağa
gizlendi yeniden su
yerin yedi kat altına
aslan in'ine
su derine

tükenmedi toprağın bereketi
yüreğinde sürgünler büyüttü
ezilerek suyun altında ancak
kayanın gücü suya yenik düştü

su yaşam
su ölüm
aslında su güç
yanılan insan
su yanıltmaz asla!

öykü
su olmanın üçüncü hali...


(26 Temmuz 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:28
Suçu Üstlenmek!

bilirdik sevmeyi
anamızı sever gibi
sevilmeyi keşfettik sonra
ve acıyı
sevindik ağlarken
birileri delirdi

ah bu isot tadı ağzımızda
cinayet mahallini deşiyor vicdansız
yutkundukça kızıllaşıyor ten
donuyor akıl

unutuldu çizgi ötesi
terk edildi sevda
zihin içi Sibirya

eksi elli derece gibi kokuyor ayaz
kalabalık bastırdı sözde meleklerden
fikir sorumsuzu olduk
anlamıyoruz n e d e n duygu icralık
n e d e n yaşam bu denli insafsız!

mesnetsiz bir mahcubiyetin yanağından
süzülerek düşüyor gözlerimiz hüzün tuşlarına
suçu üstlenecek biri lazım
:
tüneldeki karanlık
'burası tek yönlü’ diyor
'git!
git buzlaşmış yarısından galaksinin! '

darağacındaki ipi ben alayım
siz aklandınız!


(28 Mayıs 2005)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:28
SUDAKİ HALKALAR - Düz Yazı

Görsellik deyince akla önce resim, heykel, sinema, bale, tiyatro gibi görsel sanat dalları geliyor. Edebiyat ve özellikle de şiirin bu sınıflamadaki yeri ise oldukça alt sıralarda… Örneğin resim öncelikle göze; şiir ise sanat eseri ile alıcı (reseptör) arasındaki kanallar açıksa eğer, doğrudan zihne hitap eder. Birinin çizgi, desen ve renklerle yaptığı işi diğeri soyutlama ve imgelem gücüyle başarır. Her ikisinde de alınan uyarılar sonuçta beyne ulaşır. Resim ilk anda duyumsanmanın ötesinde elle dokunulabilen, boyutları fark edilen bir öğeyken şiir aslında var olmayan (hayalî, kurgusal) bir görüntüyü kişiye göre biçimlendirip yeniden hayaller inşa eden, ya da var olan hayallerle buluşmak suretiyle onun karanlık odalarına sessizce sızandır. Bu bağlamda şiirin kişisellik, birebirlik ya da mahremiyet olarak nitelendirilebilecek bir özelliğinden; kendisine özgü karakter yapısından söz edilebilir. Görsel ve plastik sanatlarda obje göz aracılığıyla izleyiciye ulaşırken şiir okura dil kanalıyla dokunur ve oradaki görüntü belleğini canlandırır. Tüm sanat dalları değişik rotalar izleseler de esasta çok farklı değildirler. Yalnızca bazıları birbirine daha yakındır. Can Yücel şiirlerinin Burhan Uygur tarafından resimlendirildiği ”Rengâhenk”in (İKSV Yay. 2007) önsöz yazısında Ferit Edgü şöyle diyordu (“Yücel ve Uygur: Şiirin Resme Dönüşmesi”) . “Sanatlar arasında kardeşlik var mıdır? Varsa hangi sanatlar hangilerinin kardeşidir? Kan bağından değil, sanatların yapısından, sanatların dilinden söz ediyorum.” Birbirinden bağımsız olarak gerçekleştirilen ”Rengâhenk” şiir ve resim çalışmalarının aynı kitapta buluşması, sanatlar arası kardeşliğe ve şiirin görsel olarak yorumlanmasına verilebilecek somut örneklerden biridir.

Aslında tüm sanat dalları, yapıtlarla oluşturulan 'üst-dil' sayesinde anlam yaratır. Seyirci, dinleyici ya da okur açısından algılama yöntemlerinde derin farklılıklar olduğu söylenemez. İzleyici ilk aşamada bir “ayna” görevi üstlenir. Farklılığı yaratan ana unsur, onun bu sürecin devamında ileriye doğru yansıttığıdır. Suya atılan taş ve yarattığı halkalara benzer bir durum… Diğer bir deyişle, kişi eserden aldığı her ne ise, ona kendinden de bir şeyler katarak eylemin devamına bizzat varlığından bir iz, bir damga bırakır. Sonuçta her birey kendi fotoğrafını çeker. John Berger “görme biçimi” diyor buna. Görme biçimine, ikinci bir boyut olan “görme hızını” da eklemek gerekir, çünkü insan belleği dille kıyaslandığında görüntü motoru açısından daha donanımlı olup gördüğünü okuduğundan çok daha çabuk algılar. Peki gelişmiş bir dil okuma motorunu hızlandırabilir mi? Elbette evet…

Şiire geri dönersek eğer, onun doğası itibariyle bu alanda oldukça yavaş kaldığını biliriz. O halde dil, bir araç olarak zenginleştiği oranda şiirin görsel yapılanmasına ve okurda yarattığı algılama /çözümleme /özümleme kapasitesine katkıda bulunacaktır. İç görsellik olarak adlandırılabilecek bu nitelik bir bakıma anlama ulaşmanın başlıca yollarından biridir. (Çağımızı soğuran yapay görsellikten ayrı tutmak için özellikle iç görsellik kavramını kullanıyorum.) Üzerimize yığılmış, önceden tanımlanmış, “depolanmış gerçeklik” ten (J. Baudrillard) değil, kendimizden de ilave ederek yaratılan bir olgudan ve bunun üstyapısını hazırlayan geçişlilik, değişim, dönüşüm ve başkalaşım süreçlerinden söz ediyorum. İçinde yaşadığımız “plastik imaj çağı” ne yazık ki “değerli” saydığımız bilgilenme alanının (ki “yaratıcı gerçeklik zemini” de denilebilir buna) kirletilmesine ve işe yaramaz plastik bilgiyle (“junk”la) doldurulmasına neden oluyor. Öyle ki, bu değişim sürecinde dilin erozyona uğraması, toplumların ve dolayısıyla sanat emekçisinin zamanla adeta dilsizleşmesi kaçınılmaz hale geliyor. Dünyayı yönlendiren güçler, yarattıkları “plastik kamuoyu, plastik edebiyat ve plastik medya”dan da geri dönüşümlü bir kuvvet alarak (“feedback”) , yalnızca ilişkileri ve kurumları yönetmekle kalmıyor, bireylerin hayal dünyalarına ve zihinsel fotoğraf albümlerine de hükmediyorlar artık.

(Burada bir parantez açarak şiirde görsellikten söz ederken, özgürleşmenin sınırlarını alabildiğine zorlayan “görsel şiir”e dokunmadığımızı vurgulamak isterim. “Görsel şiir” özellikle günümüzde zaman ve mekânın iç içe geçtiği; şiirdeki gizli matematiksellik, müziksellik ve armonizasyonun görsel alanda açığa çıkartılıp geometrik bir tasarım, mimari ve mühendislik ustalığına dönüştürüldüğü arenadır. Orada yapıt, teknik bilginin de yardımıyla, “konvansiyonel” yöntemlerin dışına taşar; “düz” şiirde pek az kullanılan yazı dışı araçlardan da yararlanarak - figür, renk, desen, grafik, fotoğraf, müzik, şiirsel mimari, dilde resimsel somutluma gibi - okurun zihnine yepyeni anlamlar yükler.)

***

Harften başlayıp hece ve dizeye, imgeden başlayıp şiire ve insana dek uzanan yelpazede dilin okuma ve yazma açısından giderek artan bir önem kazandığını görürüz. Okuma eyleminin ise yazılı metne dayandığını unutmamak lazım. Şöyle ki, şiirsel yazılı metin gündelik dilden farklı bir dil kurgusu ve teknik yapıya sahiptir. Birtakım yapıtaşlarından yararlanır. (Başlık, aralıklar, harf, hece, kafiye, şiirsel tümce, yazınsal ve biçemsel dil kullanımı, italik ve/veya “bold” harfler, vb.) Bu öğeleri bazen zorunlu olarak, bazen de seçerek kullanır. Tema, sembol, imge, istiare (eğretileme) , betimleme, benzetme (teşbih) , ritim, ses - müzik uyumu, düşünce-duygu-bilgi dengelenmesi ve benzeri sanatsal teknik ve yöntemlere başvurur. Okura ulaşmak için gereksinimleri vardır. (Kitap, dergi, sanal yayımcılık, sesli okuma alanları ve ek olarak müzik-platform- sahne gibi sesli ve görsel iletişim araçlarından yararlanmak gibi.) Bundan ötesi ise şairle okurun duyumsama, donanım ve yaratım gücüne kalır. Başarılı bir görüntü yönetmeni filmine ne katıyor - ne kadar katıyorsa - şair de şiir atını beceriyle yönettiği sürece nitelikli şiiri pekâlâ başarabilir. Öte yandan birikimli okur metinden yola çıkarak çeşitli yorumlamalara varır. “Fotoğraf realitenin yansıması değil, yansımanın realitesidir” diyordu B. Brecht. Aynı saptamanın şiir için de geçerli olduğu kanaatindeyim. Ancak düşünsel altyapısını oluşturabilmiş bir “şiir okuma anlayışı”, özünde barındırdığı iç ve dış yansıtma dinamiğiyle şiirin varlığına kanıtsal bir zemin hazırlayacaktır ki, burada ortaya çıkan “yansıtma” edimi şiirin görsellik özelliğini de tarif eder bir durum olup düşünceye biçimin, rengin, mekânın, müziğin elbisesini giydirir. Zihinsel bir mekânda yeniden üretilen çalgısız, hatta sessiz müziğin, tuvalsiz resmin duygularla kurgulanmış görüntüsüdür elde edilen. Bu süreçte yazar(şair) ile okur arasındaki iletişim kanalları çok da planlanmış değildir. Nirengi noktaları işaret edilerek okurun gözüne bir yol haritası sokulmamış, sadece belirli ipuçları verilmiştir. Didaktik bir üsluptan uzak durularak gerçekleştirilen, yalnızca sezgilerle açılan bir görsellik kapısından geçme/geçirilme eylemidir bu. Diğer bir deyişle, hem okur hem de yazarın payına düşen sanatsal inceliklerden söz ediyorum. Şiirin sandığında saklı ve aşağıdaki bölümlerde olduğu gibi yoruma açık görsellik kapılarından…


”Hiçlik böyle aydınlanıyor demek. Taşlar
düşüyor.
Eller kapanıyor. Boş bir dosya
yüzerek yaklaşıyor nehirde. Ama senin adın
belki de dosyanın öbür yüzündedir.”

(Yannis Ritsos – “Yağmurda” - Çeviren: Cevat ÇAPAN

“Lambaları kiraz yanan sokakların
büyütmeyi unuttuğu kardeşliğimiz
requem ne ki
ah!
Bir davul çalsa da bitse sahtekârlığımız”

(Yelda Karataş, “Lambaları Kiraz Kızılı Yanan Sokaklar” – Yazılıkaya, Eylül,2006)


Dille adeta dans eden yukarıdaki dizeler herhangi bir fotoğraf ya da resmi tarif etmiyor. Okurun zihnine çok sayıda iç ve dış görsellik unsuru doluşturan, dışarıdan içeriye doğru geçişi sağlayan ve düş dünyasındaki doğurganlığa zemin hazırlayan örneklerdir sadece. Sinematografik özellikler taşımayan, kendini gizleyen (“kapalı”, içedönük) şiirsel metinler de vardır ki hayal gücünü bir hayli zorlamakla kalmayıp görsellik öğeleri en az diğerleri kadar zengindir…

Bir sanat eseri, öyküsünü ve resimsel izdüşümlerini içinde saklar. Kişinin çağrışım yeteneğine de bağlı olarak örneğin Guernica bizi belirli bir döneme götürür. Hiroşima’da çekilmiş, radyasyondan kavrulmuş bir canlının fotoğrafı Enola Gay’i hatırlatır. Auschwitz’i dile getiren bir metin, aynı zamanda can yakandır, acıyı anlatır. Alevlere savrulmuş kitap yığınlarıyla Fahrenheit 451’e gider, fakat bir şiirdeki çocuk çığlığı ile aynı anda Bosna’ya, Vietnam’a; Afganistan, Sudan ya da Irak’a doğru yolculuğa çıkarız. Bu noktada çocuğun sahip olduğu zaman-mekân-milliyet-ırk gibi vasıflar önemini yitirmiştir. Yalnızca acı çeken bir varlığın insana dair haykırışının damga vurduğu evrensellik’le sonsuzluğa uzanan derinlik öğeleri hâkimdir artık… Bir adım daha ileri giderek “şiir, yansıma realitesinin üst düzeyde estetize edilmesidir” denilebilir diye düşünüyorum. Ancak estetikleşme oranı ne olursa olsun, şiirin okuru gündelik sıradanlıklardan uzaklaştırması yetmez. Günümüzde biraz “demode” sayılsa da şiire halen bir misyon yüklendiğini biliyoruz. Okuru kışkırtmak, sınırlarını zorlamak, kalıpların dışına taşırmak, yeni bir görüş yeteneği kazandırarak, var olanın yıkılmasını ve yeniden yapılanmasını sağlamak gibi görevlerdir bunlar. Öyle ki şiirsel metin kişiye verdiği acının panzehirini, sorduğu sorunun yanıtını da okuruna sunmayı bilmelidir. Bu açıdan bakınca yazmak kadar okumanın da önemli olduğu sonucuna varılabilir. Ancak düşünsel altyapısını oluşturabilmiş; yazar tarafından kodlanan bilgi ve estetikleşme şifrelerini çözmüş; güçlü iç ve dış görsellik unsurlarıyla pekişmiş bir “irdeleyerek okuma”; ” yoğun okuma” anlayışı şiirin gerçek anlamda var oluşuna zemin hazırlayacaktır. Ahmet İnam bu derin bakışa (genelde her türlü metni okuma bağlamında) “Metine yöneltilmiş okuma… İsteyerek okuma tavrı… Sökerek, anlayarak, kültürüne bulanarak okuma…” diyor. (Yaşamla Yoğrulmuş Bilgi, Say Yay. 2006, s.42)

Şair çoğu kez ulaşmak istediği kitleye, soruna ya da duyguya göre kendisini programlar. Yazmaya başladıktan sonra - mesaj verme tuzağına düşmeksizin - bir hedefe doğru ilerler. Çoğu kez de hedefi seçen ve şairi yönlendiren şiirdir. Çünkü kendini yazdıran, şairle birlikte kabından taşandır o… Şairin amacı, “kendiliğini” ifade ederken içindekileri dışa vurmak; ilgi çekmek istediği konuya tanıklık etmek; diğer yandan da okuru uyarmak, ona bir şeyleri hatırlatmaktır. Okur ile yazar arasındaki iletişim rotası, planlanmış olsa bile, çok da açık seçik olarak belirlenmemiştir. Okurun önüne bir yol haritası konulmamış, sadece ipuçları verilmiştir. O, düzyazı okurundan farklı olarak, sezgi ve birikimle açılan kapıdan geçmek; var olduğunu sezinlediği boşlukları doldurmak ve saklı olanı bulmak zorundadır. Yazar yazdıklarından sorumlu bir tavırla işaret etmek; okur ise ses ve anlam ilişkisinin yanı sıra metinde ustaca gizlenmiş olan görselliği de deşifre etmekle yükümlüdür. Anlaşılma endişesi taşımayan şairin karşısında okur, anlamaya çalışandır. Önce şiirin müziğini duyacak, sonra da müziğin resimlerini görecektir. En azından şiire dokunmaya gönül veren, emek harcayan okur bunu yapacaktır. Yazarın imgelem gücü okurun algılama-çağrışım-canlandırma-yaratma gücüyle buluştuğu zaman şiir de hedefine ulaşmış sayılır. Şiir bazen arı duru, yalın ve çıplak olarak gelirken bazı durumlarda - felsefi şiir, düşünce şiiri, görsel şiirde olduğu gibi - hayli muğlâk, karmaşık ve imge yüklü olup çözümlenmek için okur cephesinde fazladan bir donanıma gerensinim duyar. Ve bu süreçte yazar derinden duyumsadığı; önceden bilgilendiği; üzerinde düşündüğü; aidiyet hissettiği; eleştirmeyi amaçladığı; şahsına dair olmasa da içbükey aynasından süzerek kişiselleştirdiği (zihinselleştirdiği) bir konuyu dizelere dökmüyorsa eğer, niteliksiz ve sığ bir görüntü yönetmeni olarak kalacak; öteki dünyalardaki görselleşme sürecini olgunlaştıramayacaktır.

Okur genellikle ya bilmediği/anlamadığı için reddeder; ya da hissettiği iç titreşimler onu sarsacak düzeyde değildir. Birinci şık büyük ölçüde sistem sorunundan kaynaklanır. Öyle ki sosyo-kültürel birikim, egemen olan düzen tarafından bireylere aktarılamamış; onların bireylik’lerine kavuşmaları çeşitli nedenlerden ötürü (bilinçli seçim, siyasal ve eğitsel otoritenin yetersiz kalışı, sistemin genel erozyon karşısındaki direnme gücündeki zayıflık, vb.) sağlanamamış ve içinde yaşanılan evrenin sorunlarını fark edemeyen bir tür bireyselleşme’ye neden olunmuştur. Bilgiye yabancılaştırılan kişi de doğal olarak kavramakta güçlük çeker… İkinci halde ise sorunları tespit ederek onları hatırlatmakla ve evrensel bir dile dönüştürmekle yükümlü olan şairin okura üflediği nefes zihinde resim yaratacak kadar baskın değildir. Okur şiirin müziğini duymuyor, yansımanın realitesine varamıyordur. Önceden bilmek (ki belirli bir birikim, çeşitli disiplinlerin süzgecinden geçmiş bir donanım, dil altyapısı, şiir dili bilgisi gibi malzemeyi kapsar): şiiri çözümleyip resme dönüştürmek durumunda olan okur bunu beceremiyorsa eğer, “görselliğin kırılma odağı” da denilebilecek bir noktada kalakalır. Aktarım kanallarında tıkanıklık doğmuş ve anlam kaybolmuştur. Yapıt okura, okursa yapıta yabancılaşmıştır artık. Ya şair okuru yabancılaştırmış; ya okur kendiliğinden yabancılaşmış, ya da her ikisi aynı anda gerçekleşmiştir. Kısıtlı olanaklarla çok sayıda boyutta dolaşmaya çabalayan şair ise okuru etkileyemediğinde kendisine de yabancılaşacaktır. Böylece sanatın ve sanatçının rengi solar, sesi kısılır; erk yitimine uğrar; giderek görselliğin sınırları daralır ve sanatta bellek kaybı baş gösterir. Sonuçta, suya atılan ve yeni halkalar doğurması beklenilen taş kıyıya düşmüş demektir.

Bir eserin iç görselleşmesinden ancak onun içselleşmesi sonucunda söz edilebilir demek sanırım yanlış olmaz. Tıpkı şairin içselleştirebildiği sürece başarı sınırlarını zorlaması gibi… Çünkü o, şahsına özgü bir biçimde gören ve hayallerin görselleşmesini sağlayan kişidir. O halde öncelikle bakmayı bilmelidir. Heidegger “Nasıl bakmalıyım ki, insan genel olarak kendisinin ne olduğunu gösterebilsin bana? ” diyordu. Bir bakıma iç görselliğe uzanan kapıyı da aralıyordu. Bu ikili sürecin aşamaları şu şekilde sıralanabilir:

. şair bakışı
. şair bilgi ve sezgisi, algılama ve seçim
. hamurun karılıp özgün şiirin ortaya konulması
. okur bakışı
. okurun “üstdil” kavrama birikim ve yeteneği
. aynı zaman-mekân ve zeminde buluşma
. okurun içselleştirme (içinden görme) ve eskiyi unutma süreci (hiçliğe yolculuk)
. resim oluşturma (“yeniden yapım”, “yaratıcı okurluk” evresi)
. yaratılan resimden yayılan halkalar (özellikle okur yalnızca okumakla kalmıyor, aynı zamanda yazıyorsa…)
. farklı bir “şiirsel zaman” boyutuna geçiş.

O halde anlamak için anımsamak; yeniden yaratmak içinse unutmak gerekiyor. Aksi halde okur geçmişteki koşullanmaların etkisinde kalarak taklitçilikten öteye gidemez; şiirin hükümran olduğu ülkenin içine giremez ki aynı tehlike yazar için de geçerlidir. Demek ki burada “yaratılan bir hiçliğe ulaşmaktan”, diğer bir deyişle zihne ak bir sayfa yerleştirecek kadar özgürleşmekten ve bunu başarabilecek bir iç potansiyelden söz ediyoruz. Kalemini yaşamın belleğine dayamış olan şairin bu arınma köprüsünden nasıl geçeceği elbette bilinmez. Tümüyle özgürleşmesi beklenemez, ancak özgünleşmeye varacağı bir özgürlük alanı pekâlâ bulunabilir. Üstelik sürüsel özgürlüklerin bireysel özgürlükleri baskı altına aldığı ve artık ”bütünsel-gerçeklik” (J. Baudrillard) diye adlandırılan bir şeyin hüküm sürdüğü çağımızda sanatın özgünleşmeye gerçekten ihtiyaç varsa... Bu yolda ilerlerken iç görselleşme oluşumu, başta “belletilenler” olmak üzere, alışılageldik tüm renk, ses, anlam, form ve mekânsal izdüşümlerden birbiri ardı sıra sıyrılmayı şart koşacaktır. Böylesi bir hiçliğe varamamış sanat emekçisi (okur/yazar) ufkunu görmekte zorlanacağı gibi, gün geçtikçe “memesis” ülkesinde kaybolacak; ufuk çizgisine gözünü diken sanat öznesi ise anlamla birlikte zamanı da yeniden yaratmayı başaracaktır.

Süreci kısaltarak özetleyelim:

Ses/söz/kelam => rezonans etkisi (ayna-yankı etkisi de denilebilir ki iletişim, kavrama ve yayılma evrelerini kapsar) => hiçliğe varış => yeniden doğurma, anlam yaratma evresi => yeni bir şiirsel zamana geçiş.

Görülüyor ki, basit bir ilişkilendirmeden değil, varoluşsal bir dizgeden söz ediyoruz. Bu sürecin devamlılığı açısından bakıldığında dilin vazgeçilmez bir öğe olduğunu göz ardı etmek mümkün mü? Dil’in temeli zayıfsa ya da kirletilmişse şair, okur ya da suya atılan taşlar işlevlerini hakkıyla yerine getiremeyecektir. Kirlenmiş bir dilin görüntü özelliklerinin de bozulacağını hesaba katmak lazım. Dil ve düşüncenin ayrılmaz bütünlüğü de dikkate alınacak olursa görsel yaratıcılığın darbe yemesi kaçınılmazdır. Böylesi bir tehlike, ister istemez “Alt dili olmayanın üst dili olur mu? ” sorusunu akla getiriyor. Dil yoksa bizi kim konuşacak? Sonuçta yansıma olanakları tıkandığı gibi semantik (anlamsal) kaymalar ortaya çıkacaktır. Çünkü şiir “yapılan” bir şeydir. Bunun için nitelikli malzeme şart olup anlamın kaydığı yerde yeniden anlam yaratmak olanak dışıdır. Yazılı kültürün yeterince kök salmadığı ortamlarda sözlü kültürün de zamanla kışırlaşmasına benzer bir durumdur bu. Bir bakıma zincirin kırılması… Ya da pop-kültür çığırtkanlığı altında ezilen toplumsal bellek şifrelerinin bozulması gibi…

Unutulmamalı ki, ister istemez hepimiz bu bozuk düzenin kurbanları olmaya adayız. Şiirin kudretinin sınandığı noktadır bu! Sonuçta kim ölecek bilinmez. Veya geride kim kalacak; özgün resimler mi, yoksa beyin yıkama manevralarıyla zorla kabul ettirilen değersiz reprodüksiyonlar mı? Bunu ancak zaman gösterecek. Yaratılacak ya da yaratılmayacak olan zaman!

O halde direnmeli; bilgilenerek, biriktirerek, unutarak ve yeniden yapılanıp yaratarak… Üstelik Lethe’nin suyundan içmek için illa ölmek gerekmiyor. İnanıyorum ki Samed Behrengi’nin küçük balığı olabilmek; özgünlük yitimini öteleyeceği gibi yaratıcı bireylerin düş dünyalarını da koruyacak ve azmin önündeki denizlerin açılmasını sağlayacaktır.

O denizler ki ne halkalara gebe!


(HAYAL Dergisi: Nisan-Mayıs-Haziran 2007, Sayı 21)
(“Şiir ve Görsellik” Konulu Dosya Yazısı)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:28
Suret ve Siret

(sıkılarak konuşuyordu…)

-bu bacak dört yıldır suskun biliyor musun

önce dilim
sonra sağ kolum uyandı
mayınla yandığım o günden beri
bacağım ölüm aynası

beni anlıyor musun!

-elbet
dedim gülümseyerek
bu coğrafyayı tımarhaneye çeviren rüzgar
en derin sızıydı damarlarımda
nehirlerim kan deryası

senin bacağın ise ey çocuk!
çaresiz bir ruh ayazı

kaçırdım üşümelerini
çok geç’im artık acılara
boz bulanık kabuslarda iğfal edilmiş kurşuni bir aynayım
kesik bütün bacakların ağrısı kadar hastayım

utancımı saklayarak kirpiklerime
ıssız bir sahra çadırına dönüşüyorum ansızın
duyma ağıtımı ey asker, ey alacaklı!
ben ki kayıpların ardında yastayım

-her şey güzel olacak
gülümsüyorum bak

beni anlıyor musun!


(9 Haziran 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:28
Sus Gönül!

kırgınlığın ilacı yok
çirkinliğin ve acının
haykırsan ne fayda ey gönül!
gözyaşı çağlarken
kalbini oynattı yerinden

yaz bitmiş
güz gitmiş
buza durmuş kış yürekte
derinden gelen ses
kapıyı çalan vakitsiz yolcu
son konuğundur kederden

aşk şaire emanet
ayrılık
hüzün
acıda kanat çırpınışlar
yalınkılıç savaşa durmakta sinede

göz göre göre ölüyor insan
sus deli gönül!
vahşet sesi yükseliyor dışarıdan

aklımı veriyorum sana
kurban etmen için
güneşten dem vuran kara kafalılar
ilk çukura gömülsün diye!


(15 Ağustos 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:29
SUS KAPILARI! ... (Öykü)

Elimde bir tomar adresle sokak aralarında dolaşıyorum. 'Serseri mayın' gibi diyorlar ya, işte aynen öyle. Üstelik soruyorum kendime: 'Mayının serserisi de mi oluyormuş? ' Bulabildiğim dergi ofislerine birer birer girip çıkıyorum. Kiminde çömezler var. Hayattan bıkmış, umursamaz bir tavırla bakıyorlar yüzüme. Soru sorduğum için sanki beni suçluyorlar. Bunlar ekmek kavgası derdinde. Benimle ne işleri olacak ki! Kimi adreslerde egosu besili editörler buluyorum. Dosyama göz gezdirme zahmetine bile girişmeden hemen vaaza başlıyorlar. Çok gençmişim; yerli-yabancı tüm şairleri, yazarları okumam gerekiyormuş. Ve tabii ki bolca felsefe kitabı... Bıyık altından gülüyorum. 'Beynimin haritasını mı çıkardınız Sayın Editör? ' demek istiyorum.
Sınırlarıma çekilip susuyorum...

***

Yeni bir kapının önündeyim. Zile dokunuyorum. Ne kadar anlamsız bir uğraş bu; hayatım kapıları çalmakla geçecek galiba. Sadece zaman değil, üstelik duygu israfı. Sevimli ve oldukça nazik bir sekreter karşılıyor. Canından bezmiş birinin odasına alıyor beni. Suratsız ve sinirleri gergin bir adam var karşımda… İşini sevmiyor besbelli. Sevgilisi ile kavga etmiş olabilir mi? Sanmam. Böylesine hangi kadın katlanabilir ki? Hele biraz da aklı başındaysa... “Sus” diyorum kendime: “Önyargılı olma! ” Belki de hiç sevgilisi olmamıştır. Tüm bencilliğiyle can sıkıntısını seriyor önüme. “Ben, ben, ben, ben…” diyerek ara vermeksizin konuşuyor. Çok sıkılmış, bunalmış, yaşamaktan tat alamıyormuş, falan filan. 'Mutsuz olma hakkınızı kullanmak için önce mutluluktan ne anladığınızı anlatın bana” desem şimdi, öylece bakacak yüzüme.

—Dosyam…
—Biliyorum. Bugünlerde, siz yaştakiler hep birbirinin benzeri dosyalarla çıkageliyorsunuz.'
Al bir şişkin ego daha! Hem mutsuz, hem kaba, hem de emeğe karşı saygısız. İlk paragrafa göz gezdirdiğinde kalibremi anlarmış, öyle söylüyor.'Tamam' diyerek kâğıtlardan birini seçip okumaya başlıyorum:

“Güzel bir bahar gününün öğle vakti ilçe doktoru ile sorgu yargıcı arabayla otopsi yapmaya gidiyorlardı. Otuz-otuz beş yaşlarındaki sorgu yargıcı düşünceli bakışlarını atlara dikerek;
— Dünyamızda pek çok bilmecemsi, karanlık olgu var; günlük yaşantımızda açıklanması zor olaylara rastlıyoruz, dedi. Yaşadığım sürece öyle garip ölümlerle karşılaştım ki, nedenini ancak ispritizmacılar, gizemciler açıklamaya kalkışırlar; aklı başında, zihni duru kişiler ise ellerini iki yana açıp şaşakalırlar…”

Eliyle 'sus' anlamına gelen bir işaret yapıyor;
— Demedim mi ben sana! Sıradan, çağdışı, gelişigüzel...
— Dediniz evet, ama bu arada Çehov'un kemiklerini sızlattınız! “Sorgu Yargıcı” (1) öyküsünün giriş paragrafıydı okuduğum. Maupassant veya Alfred de Vigny olsaydı da fark etmezdi, çünkü sizi yalnızca kendiniz ilgilendiriyor!

Gereksiz konuştuğumu fark edip susuyorum... Yazınsal aklımı köreltmeye fazlasıyla elverişli bu ortamdan; genç yazarları aşağılamanın yazmaktan çok daha kolay olduğuna inanmış editör bozuntusundan hemen kurtulmalıyım! Ne yazık ki, bu cumhuriyeti onlar yönetiyor. Benim durumumdakilerden ziyade okurun hiç farkında olmadan kaybettiklerine üzülüyorum. Yoksa annem gibi kıyılarıma çekilip kendim için yazmalı ve 'canınız cehenneme! ' mi demeliyim? Kaçıp da köşesine saklanacak kadın değildi o. Ama mutlaka bir bildiği vardı. Kargaşa ile huzuru takas etmekten hoşlanmıyordu belki de…

* * *

Ardıma bakmadan kaçtığım kaçıncı kapı bu; kapanan kaçıncı yol? Kafam gitgide daha çok karışıyor. Nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilmiyorum. Demek ki mayının serserisi böyle oluyormuş! Yürüyorum. Sanki yanımda biri daha yürüyor. Aslında öyle biri yok da ben ikiye bölündüm sanırım. O inatçı, ben bezgin. O direniyor, bense yenilgiyi kabullenmeye hazırım. Konuşuyor ve tartışıyoruz. 'Yazmak yetmez. Seninki yalnızca bireysel bir edim… Paylaşmanın ve sesini duyurmanın bir yolunu bulmalısın' diyor ısrarla. Yürüyoruz... Her yeni adrese varış, köhne merdivenleri her tırmanış, yarı açık veya kilitli kapıları her tıklatış kocaman bir parçayı daha dişliyor canımdan. Ufalıyor ve eksiliyorum. Onca başarısız girişimin bende yarattığı hayal kırıklığına rağmen yanımdaki halen kararlı… 'Korkma, yürü! ' diyor...

Boyaları dökük, soluk kahverengi bir kapının önünde buluyoruz kendimizi. Yetmiş yaşlarında bir adam açıyor. Ağır katarakt gözlüklerinin arkasından sevecen bir gülümseme ile bakıyor yüzüme.
— Şey, bir dosyam vardı…
— İçeri gel lütfen.
Kitaplarla tıka basa dolu, yarı karanlık bir odaya geçiyoruz.
— Perdeyi sonuna kadar açamıyorum, kusura bakma. Gözlerimde bir sorun var.

Oturmam için eliyle bir koltuğu işaret ediyor:
— Yazıyorsun, öyle mi?
— Evet, çalışıyorum.
— Şiir, düzyazı?
— Her ikisi de...
— Önce kendinden söz et bana. Yazmanın senin için taşıdığı anlamdan; özgeçmişinden ve okuma serüveninden...

Anlatıyorum. Bir yandan çay doldururken, öte yandan dikkatle dinlediğini fark ediyorum. Kısa sorular soruyor. Yanıtlıyorum ve ilk kez olarak konuşabiliyorum. Susuzluğumu giderircesine anlatıyorum, anlatıyorum, anlatıyorum... Neredeyse iki saat sürüyor bu tuhaf diyalog.
— Şimdi dosyanı görebilir miyim?
— Elbette, buyurun.

Okumaya başlıyor. Kımıldamadan oturuyorum. Yüzünde beliren ifadeyi ve değişiklikleri izliyorum. Bazen kaşları çatılıyor, bazen gülümsüyor. Bazen de düşünceye dalıyor ve benim göremediğim bir boşluğa bakıyor sanki. Oda ise gittikçe kararıyor. Akşam olduğunu fark etmiyor bile.

—Evet, genç adam, yazıyorsun. Öğrenmek istediğim bir şey daha var. Hem yetenekli olup hem de yazmak önemli tabii. Yayımlatmak ise oldukça farklı bir tür cesaret ve kararlılık ister. Savaşma azmin, sabrın olmalı. ‘Sırtlanlar âlemi’ ne girmeye hazır mısın?
—Sizce denemem gerekiyor mu?
— İnanmıyor olsam bu soruyu sormazdım. Yine de sana kalmış bir karar. Yalnız şunu iyi anlamalısın. Yeterince sıkı durmazsan eğer, o âlemde önce parçalarlar adamı; sonra da leşini yerler. Bu yüzden ‘sırtlanlar âlemi’ diyorum ya... Sanıldığı gibi gül bahçesine uzanan bir serüven değil; çileli bir yolculuktur. Üstelik tuzaklarla dolu…
—Dışarısıyla yüzleşmezsem, kendimle hiç yüzleşemem.
— O halde tamam, demir alıyoruz. Bu kaptan hazır... Yarın aynı saatte buradasın. Öbür gün de... Ve onu izleyen diğer günlerde… Şimdi yorgunum, git artık.

* * *

Kapı ardımdan sessizce kapanıyor. Uzun zamandır ilk kez olarak kapalı bir kapıdan nefret etmiyor, korkmuyorum. Dikkate alınmanın, önemsenmenin verdiği heyecanla sokağa çıkar çıkmaz cebimdeki adresleri havaya fırlatıyorum. Geceyi öğüten bir kahkaha bırakıyorum boşluğa.

Ve susuyorum...


****
(1) Anton Çehov - Bütün Öyküler 1887, Cilt 4, S. 56 (Çeviri: Mehmet Özgül)

,

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:29
Sus Konuşma! *

bu yılgınlık
çiçeğe karşı
ve zamana

sus
konuşma!

efkarın zekatı olsun saraylarım
yalnızlık hanedanım
razıyım
külümü serpsinler toprağına

kanımla sularken kalbin yaseminlerini
kapılar sana çözülsün
paslı kilitleri ben sökerim
vurma kendini dik yokuşlara

belki
hiç yeşertmem seni
bakarsın kendi kil’imden yaratır
dünü gömer
yarını koyarım avuçlarına

bana rağmen
bana bedel
aşkın var ya hani
işte o
yalnızca o yeter!

sus artık
solmasın çiçek
sus
konuşma!

…….

(*) “Sana duyduğum aşk / sözlerden güçlü olduğu için / susmaya karar verdim vesselam…” – Nizar Kabbani (Aşkın Kitabı – 52. şiir)


(24 Şubat 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:29
Sus Pancho!

söyle Pancho!

nasıldır acıya kılıç çekmek
aşkın zırhını kuşanmışsan eğer
ağarmışsa saçların gözlerin ışıldarken
ve ıslaksa tenin hala

korku filmlerine benzer yaşamın seyir defteri o an
parmaklarda otağ kuran çeteye galebe çalar hüzün
aynan olur alnına damga vurmuş çiy damlası
güz gele...yaz gide…sırat köprüsünde
ünlemler acıtır en çok
tüm lehçelere lanet okunur
heceler
harfler ağlar öyle

nasıl bir şey bu Pancho!
birileri yitirirken sevinci
yası tutulan kıyımı izlemek kenarda

anlat Pancho!
……
……
……

ve acı bir rüzgardır artık çınlayan
ıslık sesinde akar su
ölüsü dirisiyle

sus Pancho yeter!
zırhım delik
durma yara tozu ver

şahdamarım kan kaybeder şimdi


(30 Aralık 2004)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:29
Susmak...Konuşmak Bazen

en kötüsü
konuşurken susmaktı
ikili intiharlarda
birlikte yaşanan ayrılık en kötüsü

birlikte ayrı düşmekse ölüm

bahanesi kalmaz o zaman
bırakmanın
bırakılmanın

ayrılık
yalnızlığın öteki yüzü
çokluktaki yalnızlıktı en kötüsü

susmak...konuşmak bazen!


(12 Mayıs 2003)

Naime Erlaçin

Serzeniş
13-08-08, 23:29
Susuzluk

bir yanım kayalık
bir yanım çavlan

öyle ki
su
içimde

sorusu 'nokta'
yanıtı 'virgül' hayat
nedir bu susuzluk peki!

hep bana mı düşer sırrı çözmek
hep bana mı çöker
bulanık tortusu acı suyun

kimyacı değilim ki bileyim
virgülleri sana bağışladım ey!

nokta!


(6 Ekim 2004)

Naime Erlaçin