PDA

View Full Version : Kitap Özeti İstekleri (Yeni)



yzx
20-07-08, 14:58
kitap özet istek bölümü yenilenmiştir.

kurallara uymayan istekler aranmayacaktır.

arama yapmadan istekte bulunmayınız.ilk önce sitede arama yaptırın bulamazsanız yazın.
istenilen özetler ben ve sizin tarafınızdan buluncaktır.elinizde burda istenilen bir özet varsa lütfen paylasın.

Jedilance
21-09-08, 21:21
Madam Bovary (Madam Bovari) - Gustave FLAUBERT adlı romanın özetini arıyorum

yzx
21-09-08, 21:55
MADAM BOVARY

TANITIM:

“Madam Bovary” adlı roman Gustave Flaubert tarafından yazılmış olup, Celal Öner tarafından da dilimize çevirilmiştir. Bu kitap Oda Yayınları’nın 5.baskısıdır ve 382 sayfadan oluşmaktadır.

KARAKTERLER:

Emma Bovary : Romanın baş kahramanıdır. Romantik istekleri mantığının önüne geçmiş, güzel bir kadındır. Daima gözü yükseklerdedir. Elindeki ile yetinmeyi bilmeyen, doymayan bir kişiliğe sahiptir o nedenle hayatta hiçbir zaman mutlu olamamıştır.
Charles : Tembel bir kocadır. Hayatı boyunca hep annesinin istediklerini yapmaya mecbur kalmıştır. Çocukluk yıllarından kalma bu eziklik onu zayıf karakterli biri yapmıştır.
Homais : Meraklı ve misafirperver bir eczacıdır.
Rodolphe: Zengin ve çapkın bir erkektir.
Lheureux : Çıkarcı bir insandır. İnsanların hayatına karışan bir satıcıdır. Aynı zamanda çok paragözdür.
Rollet Ana : Dürüst bir hizmetkardır. İşini sevmemesine rağmen güvenilir bir sütannedir.
Leon : Yakışıklı ve saf bir duygusaldır. Emma Bovary’e aşıktır.

ÖZET:

Charles Bovary, orta halli bir ailenin oğludur. Annesi oğluna ne kadar düşkünse babası da o kadar ilgisizdir. Annesinin kendisine düşkünlüğü nedeniyle arkadaşlık ilişkilerinde zorluk çeker ve annesi onu sürekli yönlendirmektedir. Charles annesini baskısıyla tıp okur ve dul bir kadınla evlenir. Kısa bir süre sonra Charles’ın hasta karısı ölür. Bu arada Charles bir çiftlikte Rouault Baba’ya bakmaktadır. Bu çiftlikte tanışyğı Roualut Baba’nın kızı Emma ve Charles arasında bir yakınlaşma başlar ve evlenirler. Emma Bovary, zengin olma hayalleriyle yıllar geçtikçe

bunalıma girer. Charles karısı için çok üzülmektedir ve hava değişikliğinin iyi geleceğini düşünerekten Yonville’e taşınmaya karar verirler. Başta çok mutlu olan evlilikleri Emma Bovary’nin avunmaması nedeniyle gittikçe kötüleşir. Zengin olma hayalleri onu mutsuzluğa itmektedir.
Güzelliğinin yanında iyi bir eğitim alması ve terbiyesi ile çevresindekileri etkilemeye başlar. Genç ve yakışıklı Leon da bunların arasındadır,ama Madam Bovary’den beklediği karşılığı bulamaz ve böylece Yonville’i terk eder. Kısa bir süre sonra Emma, Rodolphe adlı bir adama aşık olur ve onunla ilişkiye girer. Rodolphe için her tür fedakarlığı göze alır ve o kadar çok para harcar ki, son olarak elinde sadece imzaladığı senetler kalmıştır. Bu ilişki Emma’ya zarar vermeye başlamıştır. Rodolphe Emma’yı terk eder ve Emma Bovary ciddi bir bunalıma girer. Charles karısını iyileştirmek için her türlü çareye başvurmuştur; fakat sonuç alamamıştır. Ödenmeyen senetler sonucunda evlerine haciz konur. Bu acılara dayanamayan Emma Bovary ilaç içerek intihar eder. Charles Bovary de karısının acısına dayanamaz ve kısa bir süre sonra o da ölür.

İLETİ:

Romanın baş kahramanı olan Emma Bovary, elindeki ile yetinmeyip, boş hayallerinin peşinden gidip, elindekileri de kaybeden bir kadındır. Madam Bovary beklentilerimizi olanaklarımıza göre sınırlandırmamızı gerektiğini anlatır. “Madam Bovary” gerçek hayatta yaşamış olan insanların öyküsüdür. Karakterler günlük yaşamdan alınmıştır. Burda alt sınıftaki insanların üst sınıf olma isteklerine boş hayallerle ulaşamayacakları vurgulanmaktadır.

BİÇİM:

Madam Bovary’nin dili oldukça sade ve akıcıdır. Argo sözcüklere rastlanmamaktadır. Anlatım genellikle betimlemelerden oluşmuştur. Aynı zamanda karşılıklı diyaloglara da yer verilmiştir.

mustafa_seckin
19-10-08, 23:46
ömer seyfettinden
1.falaka
2.anıt
3.ferman
4.başını vermeyen şehit
5.gizli mabed

yzx
20-10-08, 18:15
2 tanesini buldum



FALAKA





Her sabah Çarşı Camii`nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride,alçak duvarlı,oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:
-Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be?
-Gelmiş, gelmiş...
Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz,inatçı bir hayvan... Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükafat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu.Elifbeyi ,amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor,rakamları bir ağızdan sayıyor,bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi,ak sakallı,uzun boylu,bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak, sıvalı,yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii’ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı.
Gönen’den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak!...Fakat bir gün Hakim Efendi ile setre pantolonlu,asık suratlı biri geldi.
-Kaymakam Bey!Kaymakam Bey! dediler.
Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak biri yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Bir kaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti, baktı baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken:
-Biraz dışarı gelirmisiniz, Hoca Efendi?... dedi.
Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hakim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu.
Falaka yasak olmuş...’ diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş!
Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki.... Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk...
Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efemdi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa baş ucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu.
Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk. Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle:
-Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik
-Hepinizi falakaya çekeceğim.
-Bilmiyoruz, bilmiyoruz!
-Kimse söylemeyecek mi?
-Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki!...
-Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk.

Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu.
Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi
esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak... kazara, kendiliğinden hapşıranı, ‘benimle eğleniyor musunuz?’ diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor:
-bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! Diye bağırıyordu.
-...
-Şart olsun, kim hapşırırsa...
‘Şart olsun!’ Bu nasıl yemindi? Evde anneme sordum. Başını salladı. Gözlerini aç
-Çok büyük yemin! Dedi.
-Yalan yere bu temini eden çarpılır mı?
-Hayır.
-Ya ne olur?
-Daha kötü
-Nasıl?
-Karısı boş düşer.
Tam anlamadım. Ama bu yeminin dehşetini okulda
Okulda çocuklara bütün ayrıntıyla söyledim. Artık hep, evli adamlar gibi,
Yalan doğru, bizde ‘şart olsun!’ yemine başladık. ’Vallahi, billahi’ unutuldu. Hoca Efendi de artık her sabah rahlesine çökerken hiç unutmuyor.
- Kim hapşırırsa, şart olsun,öldürürüm! Diye tekrarlıyordu.
Bir gün öğle paydosundan sonra içeri girdik.
Her zamanki gibi derin bir uğultu... Ben baktım. Hoca Efendi dalmış güzel güzel uyuyor.
Hemen aya kalktım. Çocuklara dönüp, şahadet parmağımı dudaklarıma götürerek:
-Susunuz!...İşaretimi verdim. Seda kesildi. Hepsi dikkat kesilmiş ne yapacağıma bakıyordu. Gözüme rahlenin üzerinde, kapağı açık duran bir taba kadar büyük enfiye kutusu ilişmişti.
Yavaşça yürüdüm,ayaklarımın ucuna basa basa yaklaştım, kutuyu aldım. İçindeki enfiyelerin hepsini kitap yapraklarının arasına boşattım. Kutuyu yine olduğu gibi yerine bıraktım. Çocuklar çekmek için etrafıma toplandılar.
-Hayır, bu defa biz çekmeyeceğiz, dedim. Sonra hapşırırız. Uyanır.
-Ya sen ne yapacaksın?
-Görürsünüz...
-Ne yapacaksın, ne yapacaksın?
-Söylemem dedim. Çok güleceğiz.
Öyle bir şeytanlık aklıma gelmişti ki, daha yapmadan, gülüyor, katılıyordum. Çocuklar da bana bakarak gülüyorlardı. Bizim gülüşmelerimizden çıkan sese Hoca Efendi uyandı. Hemen kutuya baktı. İçinde enfiye yok... Sinirlendi.
- Kim aldıysa söyleyin,şart olsun gebertirim.
Hep bir ağızdan,ahenkle:
-Şart olsun, haberimiz yok! dedik.
-Kim aldı? Söyleyiniz.
-Bilmiyoruz, bilmiyoruz!...
-Pekala, bunu size gösteririm. Şimdi hapşırınca alan meydana çıkar. Şart olsun, onu falakaya yıkacağım. Sonra da öldürünceye kadar döveceğim.
Kazara hapşıracağız diye hepimizin korkudan sesi soluğu kesilmişti.
-Şart olsun...Ah bugün içinizden biri hapşırırsa...Şart olsun,öldüreceğim...
-...
-Ah şart olsun,biriniz hapşırırsa...
Akşam yaklaştı. Hoca Efendi kollarını kapatıp, çoraplarını,mesini giydi. Cüppesini omzuna aldı hep bir ağızdan,çarpım cetvelinin tekrarından sonra ilahiye başladık. En sonuna doğru yanımdaki çocuğa dürterek ayağa kalktım. O da kalktı. Ellerimizi kaldırdık. Hoca Efendi bağırdı:
Ne var?
-Abdurrahman Çelebiyi hazırlayalım mı?
-Haydi, ama çabuk!
Kapıdan çıktık. Her akşam Hoca Efendinin izin verdiği iki çocuk önceden çıkar, eşeğin yularını, semerini vururdu.
Taş merdiveni hızla indik. Abdurrahman Çelebi yiyemediği otların üzerine uzanmış yatıyordu. Tekmeleyerek yerinden kaldırdık. Yularını, semerini vurduk. Artık ilahi sesleri kesilmişti. Ben cebimden içi enfiye dolu kağıt boruları çıkardım. Usulca eğildim Abdurrahman Çelebi bir şey anlamıyordu. Bu borulardan bir tanesini bütün kuvvetimle burnuna üfledim. Genzine bir tabanca sıkılmış gibi şaha kalktı. İkinci boruyu üfleyemedim. Yularından sıkıca tuttum. Sıçrata sıçrata taş merdivenin önüne doğru götürdüm. Öteki çocuk yanımdan geliyor,gülmemek için sıkı sıkı eliyle ağzını tutuyordu. Hoca Efendi cüppesini giymiş, ağır başlıkla,yavaş yavaş merdivenlerden iniyordu. Çocukların hepsi bir kuş dizisi gibi arkasından iniyorlardı. Eşek şaha kalkıyordu.
- Ne olmuş bu hayvana?
- Bilmem efendim, uyuyordu...
- Gemini yanlış vurmuşsunuz.
- Hayır.
- Getirin bakayım.
Bütün çocuklar da hayretle bakıyordu. Eşeği taş basamağa yaklaştırdım. Tam bu esnada Abdurrahman Çelebi nezleye tutulmuş bir insan gibi ‘Pişih pişih’ diye başını sarstı, bütün çocuklar kahkahaya başladı. Hoca Efendi şaşırdı. Enfiyenin etkisiyle Abdurrahman Çelebi habire hapşırıyordu. Ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi:
- Sizinle eğleniyor efendim, dedim. - Halt etmişsin... Daha da küstahlaştım: - Bunu da falakaya yıkmalısınız. - O,o hayvan...
Kahkahalarla katılan çocuklar:
-‘Falaka, falaka...’ diye bağrşıyorlardı.Ben onlardan cesaret alarak dedim ki:
-Ama Hoca Efendi, bu gün okulda, ‘Kim hapşırırsa, şart olsun falakaya yıkacağım.’dediniz. Eğer Abdurrahman Çelebi’yi affederseniz karınız boş düşer.
Çocuklar, ders gibi bir ağızdan ve ahenkle:
-Karınız boş düşer! Karınız boş düşer diye haykırıyorlardı.
Hoca Efendi bir an şaşırdı.
Bineceği zamanlar, ‘Oh benim Abdurrahman Çelebi, oh benim Abdurrahman Çelebi!’ diye diye sevgiyle okşadığı eşeğine dehşetle baktı. Kapının yanından çocuğun biri içeri koşmuş falakayı, değneği çıkartmıştı. Abdurrahman Çelebicik düzensiz aralıklarla durmadan hapşırıyordu, burnunu yere sürmek istiyordu.
Falaka, değnek, elden ele Hoca Efendinin önüne kadar geldi. Çocuklar gülmekten katılıyorlardı. Karınız boş düşer! Karınız boş düşer!... diye ahenkle durmadan tekrarlıyorlardı. Çocuklara mı, eşeğe mi, neye kızdığını bilmeyen Hoca Efendi,elinde olmadan:
-Yıkınız! emrini verdi.
Belki yirmi çocuk Abdurrahman Celebi’nin başına üşüştü. Uzun bir uğraşmadan sonra yere yapıştırdık! Arka ayaklarını falakaya taktık. Hoca Efendi sopayı eline aldı. Nallar gibi ‘tak tak’ vurmaya başladı. Eşek debeleniyor, çocuklar bağırıyor, gülüyor, naralar atıyorlardı. Müthiş bir gürültü... Ansızın arkadan bir çocuk:
-Kaymakam Bey! diye bağırdı.
Hepimiz sustuk. Yüzümüzü avlu kapısına çevirdik; siyah pantolonlu, kırmızı fesli, ekşi suratlı bir adam...Sağında solunda birer koltuk görevlisi, dimdik öylece duruyordu. -Ne oluyor, Hoca Efendi? diye sordu.
-...
Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
- Ne yapıyordunuz?
- Şey... efendim...

Hoca Efendi kekeliyordu.
- Ne?
- Şart etmiştim.
- Ne demek?
- Hapşıran için.
- Ne hapşıranı?
- Eşek hapşırdı.
- Eşek mi hapşırdı?
- !...
- !!!
-Çocuklar, hem hapşırıyor, hem gülüyordu. Kaymakam, ağır başlılığına dokunan bu arsızlığa hiddetlendi. Isıracak gibi dişlerini göstererek:
-Defolun bakıyım oradan, terbiyesizler!... dedi.
Biz korktuğumuz için, hemen sustuk.

Sonra şaşkın,perişan halde yere bakan Hoca Efendiye döndü:
-Benimle beraber geliniz.
-Kaymakam önde, koltuk görevlileriyle Hoca Efendi arkada, çıkıp gittiler.
Bu olup bitenlerden sonra, okulda ne falaka gördük, nede Hoca Efendiyi!
Şimdi kimi hapşırırken görsem,küçükken yaptığım bu tuhaf muzipliği hatırlarım. Gülümserim. Kalbimde belirsiz tuhaf bir acı sızlar. Benim yaptıklarımdan dolayı hocalıktan kovulan, ihtimal aç kalan bu ak sakallı,fakır ihtiyarın zavallı hayali karşıma dikilir. Aradan zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha da büyüyen bir vicdan azabı duyarım.
Fakat...
Fakat, bunun gibi, hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir acı gerçek yok mudur?



BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT-(Ömer Seyfettin)



BAŞINI VERMEYEN ŞEHİT
"...Hak budur ki o gazilerin içinde böyle gaziler olmasa, Zigetvara bu kadar yakında dört yan kafir hisarıiken bekleyiş, duraklama özellikle böyle cenge çalışma ne mümkün idi." Peçevî tarihi, s. 355

Yarın arifeydi. Öbür günkü bayram için hazırlanan beyaz kurbanlar, küçük Grigal palankasının etrafındaotluyorlardı. Karşıda... Yarım mil ötede Toygun Paşa'nın son kuşatmasındân çılgın kışın hiddeti sayesinde kurtulan Zigetvar Kalesi, sönmüş bir yanardağ gibi, simsiyah duruyordu. Hava bozuktu. Ufku, küflü demir renginde, ağır bulut yığınları eziyor, sürü sürü geçen kargalar tamhisarın üstünden uçarken sanki gizli bir kara haber götürüyorlarmış gibi, acı acı bağırıyorlardı. Palanka kapısının sağındaki beden siperinde sahipsiz bir gölge kadar sakin duran Kuru Kadı yavaşça kımıldadı; ikindiden beri rutubetli rüzgârın altında düşünüyor, uzakta, belirsiz sisler içinde süzülen kurşuni kulelere bakıyordu. Bunların hepsi Türklerin elindeydi. Yalnız şu Zigetvar... yıkılmaz bir ölüm seddi halinde "Kızılelma" yolunu kapatıyordu. Sanki bu uğursuz kargalar hep onun mazgallarından taşıyor, anlaşılmaz bir lisanın çirkin küfürlerine benzeyen sesleriyle her tarafı gürültüye boğuyorlardı. Kuru Kadı içini çekti. Sonra "Ah..." dedi. İncecik, sinirli boynunun üstünde bir taş topuz gibi duran çıkık alınIı iri kafasını salladı. Yeşil sarığını arkaya itti. Islak gözlerini oğuşturdu. Şimdiye kadar, asker olmadığı halde, her muharebeye girmişti. Birkaç bin yeniçeriyle dört beş topu olsa... bir gece içinde şu kaleyi alıvermek işten bile değildi. Şimdi vakıa müstakildi. Ne isterse yapabilirdi.
Palankanın kumandanı Ahmet Bey öteki boy beyleriyle beraber Toygun Paşa ordusuna katılıp Kapuşvar fethine gitmiş... Kapuşvardan sonra Zigetvarı saran ordu kışın aman vermez zoruyla, zaptı yarı bırakarak Budin'e dönünce, o da askerleriyle tekrar palankasına gelmemiş, Toygun Paşa'nın yanında kalmıştı. Bugün Grigal'den altı mil uzaktaydı. Palankaya yalnız Kuru Kadı karışıyordu; esmer, zayıfyüzünü buruşturdu:
"Palanka... amma topu tüfeği kaç kişi?" dedi. Bütün genç savaşçıları Ahmet Bey beraberindegötürmüştü..Hisardakiler zayıflardan,bekçilerden, hastalardan, ihtiyar sipahilerden ibaretti. Hepsi yüz on üç kişiydi! Düşman, galiba öteki palankalardan çekiniyordu: Yoksa burasını bırakmaz, mutlaka almağa kalkardı. Biraz eğildi. İnce yosunlu, soğuk sipere dirseklerini dayadı. Aşağıya baktı. İki üç asker beyaz koyunların arasında dolaşıyordu. Bir tanesi karşısına geçtiği iri bir koçu, başına dokunarak kızdırıyordu, tos
vuruyordu. Öbürleri, elleri silahlarında, bu oyunu seyrediyorlardı. Bağırdı:
- Oynamayın şu hayvanla...
Askerler, başlarını tepelerden gelen sese doğru kaldırdılar. Kuru Kadı'dan hepsi çekinirlerdi. Gayet sert, gayet titiz, gayet sinirli bir adamdı. Adeta deli gibi birşeydi. Sabahtan akşama kadar namaz kılar, zikreder, geceleri hiç uyumazdı. Daha yatıp uyuduğunu kalede
gören yoktu. Vali Ahmet Bey ona "bizim yarasa" derdi. Zavallının sabahı bekleme denilen hastalığını kerame-
tine de yoranlar vardı. Tekrar bağırdı: .
- Haydi, artık akşam oluyor, içeri alın onları.
Askerler koyunları toplamağa başladılar. Kuru Kadı'nın dirsekleri acıdı. Doğruldu. Tekrar Zigetvar'a baktı. Üst tarafındaki göl, kirli bakır bir levha gibi yeri kaplıyordu. Kargalar, havaya boşaltılmış bir çuval canlı kömür ellemeleri gibi karmakarışık geçiyorlar, sükûtu parçalayan keskin, sivri sesleriyle gaklıyorlardı. Kalbinde ağır bir elem duydu. "Hayırdır inşallah" dedi. Canı o kadar sıkılıyordu ki... Elleri arkasında, başı önüne eğik, bastığı siyah kaplama taşlarına görmez bir dikkatle bakarak yavaş yavaş yürüdü. Derin bir karanlık kuyusunu andıran merdivenin dar basamaklarında kayboldu.
... Arife sabahı, herkes uyurken, o, her vakitki gibi yine uyanıktı! Mescit odasının önündeki taş yalakta, iki büklüm, abdestini tazeliyordu. Giden gece, daha gölgeden eteklerini toplayamamıştı. Bahçeye çıkan kapı kemerinde asılı kandil, sönük ışığıyla, duvarları titretiyordu.
- Hey, çavuşbaşı... Hey!...
Elindeki ibriği bıraktı. Kulak kabarttı. Bu, kuledeki nöbetçinin sesiydi. Kolları sıvalı, ayakları çıplak, başında takke, hemen yukarı koştu. Merdivende çavuşa rastgeldi. Onu itti. Yürüdü. Nöbetçinin yanına atıldı:
- Ne var?
- Kaleden düşman çıkıyor.
Erguvani bir esmerlik içinde siyah bir kaya gibi duran Zigetvara baktı. Bu kayadan yine koyu, uzun bir karartı süzülüyor, palankaya doğru akıyordu.
- Bize geliyorlar... dedi:
Çavuşa döndü:
- Haydi, gazileri uyandır. Kurban bayramını bugünden yapacağız. Koş. Bana da çabuk topçuyu gönder.
Çavuş, bir eliyle bakır tolgasını tutarak, koştu.
Merdivene daldı. Kuru Kadı, uzakta, kara yerin üstünde daha kara bir leke gibi yavaş yavaş ilerleyen düşman alayına dikkatle baktı. Gözlerini küçülttü, büyülttü. Önlerinde birkaç top da sürüklüyorlardı. Binden fazla idiler. Halbuki hisardaki gaziler? Kendisiyle beraber yüz on dört kişi... "Ama, yine haklarından geliriz!"dedi. Uyanan, yukarı koşuyordu. Hisar kapısının iyice
bağlanmasını emretti. Sarığını, cübbesini, kılıcını, tüfeğini getirtti. İhtiyar topçu gelince, ona da, hemen "haber topları"nı atmasını söyledi. Bu bir adetti. Taarruza uğrayan bir palanka hemen "İşaret topu" atarak etrafındaki kuleleri imdadına çağırırdı.
Biraz sonra düşman hisarın önünde, harp düzenine girmiş bulunuyordu. Zaplar başsız, gür ejderha yavruları gibi siyah ağızlarını bedenlere çevirmişti. Türkçe bağırdılar:
- Size teklifimiz var. Elçimizi içeri alır mısınız?
Kuru Kadı:
- Alırız. Gönderin, gelsin! cevabını verdi.
Bedenler, kalkanlı, tüfekli, oklu gazilerle dolmuştu.
Palankanın ruhu, neşesi, keyfi olan iki arkadaş, bu esnada tuhaf tuhaf laflar söyleyip yine herkesi güldürüyordu. Bunların ikisine de "deli" derlerdi: Deli Mehmet, Deli Hüsrev... Serhatın muharebelerinde, hayale sığmayacak yararlılıklarıyla masal kahramanlan gibi inanılmaz bir şöhret kazanan bu iki deli, hiçbir nizama hiçbir kayda, hiçbir disipline girmeyen, dünya şerefinde gözleri olmayan Anadolu dervişlerindendi. Her zaferden sonra kumandanlar onlara rütbe, hil'at, murassa kılıç gibi şeyler vermeye kalkınca gülerler: "İstemeyiz, fani vücuda kefen gerektir. Hil'at nadanları sevindirir..." derler, hak uğrundaki gayretlerine ücret, mükafat, övgü kabul etmezlerdi. Harp onların bayramıydı.
Tüfekler, oklar, atılmağa; toplar gürlemeğe; kılıçlar, kalkanlar şakırdamağa başladı mı, hemen coşarlar, kendilerinden geçerler; naralar savunarak düşman saflarına saldırırlar... alevi gözlerle takip edilemeyen birer canlı yıldırım olup tutuşurlardı.
Kuru Kadı, onların herkesi güldüren münakaşalarını, saçma sapan sözlerini gülümseyerek dinlerken, elçiyi yanına getirdi, iki deli de sustu. Herkes kulak kesildi. Bu elçi Türkçe biliyordu. Küstahça tekliflerini söyledi.
Palankayı saran Zigetvar kumandanı Kıraçin'di. Yanında iki bine yakın savaşçısı vardı. Grijgal'in "Vire ile verilmesini istiyordu. Ateşe, nura, haça, İncil"e, Zebur'a yemin ediyor; çıkıp giderlerken muhafızlara hiçbir ziyanı dokunmayacağına dair söz veriyordu.
Kuru Kadı:
- Pekâlâ!... Haydi git. Biz aramızda anlaşalım, kararımızı size öğleden sonra bildiririz! diye elçiyi aşağı gönderip kapıdan attırdı. Sonra etrafındakilere döndü.Şöyle bir göz gezdirdi. Sırtının hafıf kamburu içeri çekildi:
- İşittiniz ya, gaziler! dedi, Kıraçin haini bizim yüzon kişiden ibaret olduğumuzu anlamış... üzerimize ikibin kişi ile geldi. Teklif ettiği "Vire"yi kabul etmek isteyenler vârsa ellerini kaldırsın!
Kimsenin eli kalkmadı.
- Öyleyse hazır olalım. Haydi...
Bir gürültüdür koptu;
- Hazırız...
- Hepimiz, hepimiz...
- Hepimiz, hepimiz hazırız.
- Kılıçlarımız, kalkanlarımız yağlı.
- Yatağanlanmız keskin...
- Bugün nusret bizim.
- Amin, amin...
Kuru Kadı, "Ey alemlerin rabbi" diye ellerini kaldırdı. Bir duaya başlayacaktı. Deli Mehmet yalın kılıç karşısına dikildi. Palabıyık, gök gözlü, geniş beyaz çehresi, yeni doğmuş bir ay gibi parlıyordu:
- Duayı bırak, efendi dedi, gaza duadan faziletlidir. Gel... Lütfet. Bize şu kapıyı aç. Kalbindeki korkuyu at. İşte hepimiz hazırız. Şu ayağımıza gelen gaza fırsatını kaçırmayalım.
Kuru Kadı'nın elleri aşağı düştü. Deli Hüsrev de arkadaşının yanına sokulmuştu. Bütün gaziler bu iki delinin arkasına üşüştü. Sanki hepsi bir anda deli oldular... bir ağızdan.
- Aç bize kapıyı, aç... diye bağırmaya başladılar.
Kuru Kadı'nın iri patlak gözleri yaşardı. Yüzü sapsarı oldu. Uzun siyah sakalı kımıldadı. İki deliyi bile titreten, bütün gazilerin saçlarını ürperten ilahi bir ağıt ahengi kadar etkili sesiyle haykırdı.
- Meydan erleri! Ey mertler! Padişahımız Süleyman Gazi aşkına şu sözümü dinleyin. Benim muradım sizi gazadan engellemek değildir. Bugün can, baş feda olsun... Özellikle yarın kurban bayramı... Fakat bakınız maksadım ne? Bugün cuma... hem de arife. Bugün hacılarımız Arafat'ta, diğer mü'minler camilerde bizim gibi gazilerin zaferi için dua etmekteler... Bunda şüphesi olan var mı?
- Hayır.
- Hayır, asla...
- Hayır.
- O halde münasip olan budur ki, biz de namazlarımızı eda edelim. Gözlerimizin yaşını dökelim. Dua edelim. Birbirimizle helallaşalım. Sonra gazaya girişelim. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olsun! Dünyada iyi nam ile anılalım. Ahirette peygamberimizin âlemi dibinde toplanalım... Ne dersiniz?
- Hay hay!
- Uygun...
- Pekâlâ!
Gazilerin hepsi buna razı oldu. Öğleye kadar durdular. Abdest aldılar, namaz kıldılar, tekbir çektiler, helallaştılar. Kıraçin'in askeri, sardıkları palankadan yükselen derin uğultuyu hep teklif ettikleri "Vire" münakaşasının gürültüsü sanıyorlardı.
Ansızın, uzaktaki Türk kulelerinden atılan "işaret topları" işitildi. Bu, "Biz, dörtnala geliyoruz" demekti.
Kuru Kadı eliyle hisarın kapısını açtı. Grijal gazileri
"Allah, Allah" naralarıyla müthiş bir taşkın deniz gibi fışkırdılar. İki koldan hücum olunuyordu. Kollardan birisine Deli Hüsrev, birisine Deli Mehmet baş olmuştu. Ovada, Grijgal'e gelen yollardan bir toz dumanıdır kalkıyordu. Nice bin atlı imdada koşuyor sanılırdı. Düşman, bu hali görünce şaşırdı. İki ateş arasında kaldığını anladı. Halbuki toz duman içinde yaklaşan ancak beş on gaziydi.
... Bozgun başladı.
Deli Mehmet'le Deli Hüsrevin takımları düşmanı kaçırmamak için iyice sarıyordu. Kara Kadı cübbesini atmış. Elindeki kılıç, cesaretlendirdiği gazileri arkasından yürüyordu. Deli Hüsrev, bir sarhoş gibi Kıraçin'in alayına dalmış kesiyor, kesiyor... inanılmaz bir çabuklukla kaçanlara yetişiyor, ikiye biçiyordu.
Kuru Kadı'nın gözleri Deli Mehmet'i aradı. Bakındı, bakındı.Göremedi.
Acaba o muydu? Yüreği ağzına geldi. Düşman safına karışıp kaynaşan kolun arkasında iri bir vücut yere uzanmıştı... Elli altmış adım kadar kendisinden uzaktı... Siyah, yüksek atlı bir şövalye, uzun bir kargıyı bu uzanmış vücuda saplıyordu. Durmadı. İlerledi. Koşarken ayağı bir taşa takıldı. Yuvarlanıyordu. Kılıcı ile fırladı. Hemen toplandı. Kalktı. Düşen kılıcını aldı. Doğruldu. Koşacağı tarafa baktı. Şövalye atından inmiş, kargıladığı şehidin başını teninden ayırmıştı. Bu anda, bu kestiği baş elinde, yine siyah bir şeytan gibi şahlanan atma sıçradı. Kaçacaktı... Kuru Kadı, bütün kuvvetiyle ona yetişmek için koşarken, baktı ki sol ilerisinde Deli Hüsrev kalkanını salla****** avazı çıktığı kadar bağınyor,
- Mehmet, Mehmet!... Canını verdin!... Bâşını verme Mehmet!...
Bu nara o kadar müthiş, o kadar tesirli, o kadar yanıktı ki... Kuru Kadı: "Vah Deli Mehmet'miş!" diye olduğu yerde dikildi kaldı. Durur durmaz, o an, kırk adım kadar yaklaştığı kesik başlı şehidin yerden fırladığını gördü. Nefesi tutuldu. Şaşırdı. Bu başsız vücut uçar gibi koşuyordu. Kendi kellesini götüren zırhlı şövalyeye yetişti. Eliyle öyle bir vuruş vurdu ki... Lanetli hemen
yüksek atından tepesi üstü yuvarlandı. Götürmek istediği baş elinden yere düştü. Deli Mehmet'in başsız vücudu canlıymış gibi eğildi. Yerden kendi kesik başını aldı. Hemen oracığa yorgun bir kahraman gibi, uzanıverdi. Bunu Kuru Kadı'dan başka kimse görmemişti. Herkes kaçan düşmanı kovalıyordu. Yalnız Deli Hüsrev,
- Yüzün ak olsun, ey yiğit! diye bağırdı. Sonra Kuru Kadı'ya doğru koşarak sordu.
- Nasıl, gördün mü bu civanı?
- Görmedin mi?
Kuru kadı sesini çıkaramadı. Gördüğü harika onu dondurmuştu. Olduğu yerde öyle dimdik kaldı. Sanki ölmüştü. Deli Hüsrev, onu hızla sarstı.
- Ne durursun be can! Ne olsun, haydi gazaya.
Düşman kaçıyor... Deli Hüsrev'in kalkması Kuru Kadı'yı baştan can verdi, "Allah Allah" diyerek ileri atıldı. Mücahitlere karıştı.
Cenk akşama kadar sürdü.
Er meydanının kanlı yüzüne "gece siyah saçlarını" dağıtırken çağırıcının
- Gaziler hisara!
Sesi duyuldu. Dönen gaziler içinde kılıcından kanlar damlayan Kuru Kadı, birkaç sipahi ile dışarda kaldı. Yaralıları taşıttı. Şehit olanları saydırdı. Bunlar tam ondokuz kahramandı.:. Düşman altmış dört ceset bırakmış, diğer ölülerinin hepsini kaçırmıştı. Kuru Kadı sabahtan beri yemek yememiş, su içmemiş, durup dinlenmemişti... Toplattığı şehitleri hisarın önündeki meydana yığdırdı. Şehit Deli Mehmet'in cesedini kendi buldu. Kesik başı koltuğunda, uyur gibi, sakin yatıyordu.
Olduğu yerde gömdürdü. Sonra yanındakileri. savdı. Bu taze mezarın başına çöktü. Ezberden "Yasin" okumağa başladı. Dışarılarda kimse yoktu, yalnız uzakta palanka kapısındaki nöbetçi dolaşıyordu. Kuru Kadı okurken, önündeki mezarın birden yeşil yeşil nurlarla tutuştuğunu gördü. Sesi kısıldı. Dudaklarını oynatamadı.
Çeneleri kitlendi. Bu yeşil nurun içinde Deli Mehmet'in kanlı boynuna sarılmış beyaz kanatlı bir melaike, hem onu nurdan elleriyle okşuyor, hem açık alnını öpüyordu. Bu sıcak, bu yeşil nur büyüdü, taştı, bütün âlem bu nurun içinde kaldı. Kuru Kadı'nın gözleri kamaştı. Ruhu yandı. Kendinden geçti.
Onu, daha ilk defa böyle derin bir uykuya dalmış gören yoldaşları zorla kaldırdılar. Koltuklarına girdiler:
- Haydi, kapı kapanacak dediler, içeri gir.
Kuru Kadı'nın dili tutulmuştu. Cevap veremedi.
Sarhoş gibi sallana sallana hisara girdi. Hâlâ titriyordu. Palankanın içinde Deli Hüsrev'in menzilinden geçerken durdu. Kulak verdi; ağlıyor mu, inliyor mu diye... Hayır, Deli şıkır şıkır atını kaşağılıyor, keyifli bir türkü söylüyordu. Seslendi:
- Hüsrev.
- Efendim?...
Kapı açıldı. Kaşağı elinde, kolları, paçaları sıvalı, başı kabak Deli Hüsrev... daha Kuru Kadı bir şey sormadan,
- Gördün mü Deli Mehmet'in zevkini? dedi.
- Siz de benim gibi buradan gördünüz mü?
- "Gözlüye hotti gizli yoktur!"
Küttedek kapıyı, kapadı. Yine türküsüne başladı.
...Kuru Kadı palankada sabahı dar etti. Güneş doğmadan, Deli Mehmet'in mezarına koştu. Artık bütün günlerini bu mezarın başında geçiriyordu. Bu mezarın daimi ziyaretçisi oldu. Büyük bir taş yontturdu. Yazdırdı. Başına diktirdi. Beş vakit namazlarını bile cemaatine bu kabrin başında kıldırmak isterdi. Artık ne hacet dilese, ona nail oluyordu.
Grijgal'de, komşu palankalarda Kuru Kadı için "Deli oldu" diyorlardı. Her an "sonsuzluk" badesini içmiş ezeli. bir sarhoş gibi nihayetsiz bir kendinden geçme, sonsuz sınırsız bir şevk, sükûn bulmaz bir heyecan içinde yaşıyordu. Fakat nasıl "deniz çanağa sığmaz"sa, onun büyük sırrı da ruhuna sığmadı. Taştı. Huruç günü gördüğü harikayı herkese anlatmağa başladı. Hatta daha ileri gitti, çok iyi okuduğu "Mevlid-i Şerif" lisanıyla o gün gördüğünü yazdı. Yüzlerce beyitlik bir destan düzdü.
Ama o eski şevki kayboluverdi. Ruhuna koyu bir karanlık doldu. Kalbine acı bir ağırlık çöktü. Artık Deli Mehmet'in yeşil nurdan mezan içinde sürdüğü ilahi zevki göremez oldu. Bu mahrumiyet onu delirtti. Yemekten içmekten kesildi. Bir gün, yine perişan kırlarda dolaşırken Deli Hüsreve rastgeldi. Meğer o da geziniyormuş. Elindeki yayıyla yavaşça Kuru Kadı'nın arkasına dokundu.
- Ahmak, dedi, niye gördüğünü halka söyledin?
Adam gördüğünü kaale geçirirse kazandığı hali kaybeder. Eğer sussaydın, gördüğün keramete ölünceye kadar şahit olacaktın...
Kuru Kadı yere diz çöktü, ağlamaya başladı:
- Çok perişanım diye inledi, lütfet. Gel, beni gaflet uykusundan uyandır. Benim o görnüş olduğum durum ne hikmettir? İçinde benimle senden başka onu gören oldu mu?
- Bir gören daha var. O "can" herkese görünmez.
- Kimdir?
- Bilemezsin...
- Başkaları görmedi de, biz ikimiz niçin gördük?
- a şehitlik müjdesidir!" İkimiz de mutlaka şehit düşeceğiz!...
Kuru Kadı, gittikçe öyle serseri, öyle perişan, öyle berbat oldu ki... kendisini o kadar seven Vali Ahmet Bey bile Budin'den gelince, onun hallerine dayanamadı. Nihayet "bu deli bir kişidir. Palankada hizmetinden istifade olunamaz" diye geriye göndermeye mecbur oldu.
Aradan epey zaman geçti. Serhadde değil, hatta Grijgal hisarında bile herkes Kuru Kadı'yı unuttu. Yalnız yazdığı destan okunuyor, hiç unutulmuyordu.
On iki sene sonra...
Zigetvarın zaptı akabinde yaralılar toplanırken, meşhur kahraman Deli Hüsrevin bir gülleyle parçalanmış cesedi yanında, uzun boylu, ak saçlı, ak sakallı, yeşil cübbeli bir şehit buldular. Kıbleye yüzükoyunu zanmış yatan bu şehidin büyük, yeşil sarığı, henüz bozulmamıştı. Üzerinde hiçbir silah yoktu. Yarası neresinden olduğu belli değildi. Günlerce süren kuşatma esnasında hiç kimse böyle bir adam görmemişti. İnceden inceye araştırma yapıldı. Kim olduğu bir türlü anlaşılamadı. O vakit birçok gazilerin "gayb ordusundan imdada gelmiş bir veli" sandıkları bu şehit, acaba, Grijgal hisarının o eski deli kadısı mıydı?..........

sld
01-11-08, 21:34
vatan toprağı - mükerrem kamil su

bende bunu arıyorum.şimdiden teşekkürler...

yzx
01-11-08, 21:36
Kitabın Adı: Vatan Topragı
Kitabın Yazarı: Mükerrem Kamil SU
Kitabın Karakterleri:Cahit,Müdire,Hanım,Nuri Bey
Kitabın konusu: Kurtulus Savası yıllarında,küçük
bir çocuk olan Cahit,kasabanın kurtulusu i (http://www.nuveforum.net/1445-kitap-ozetleri/38725-vatan-topragi-mukerrem-kamil-su-kitap-ozeti/)çin yasından ve boyundan büyük isler yapar.Bu nedenle kahramanlıgı dillere destan olur.Aynı Cahit,büyüyünce babası gibi subay olur ve Türk Ordu’su ile birlikte Kore’ye gider.
Kore’de bulunmakta iken,okudugu okulun müdiresi ve ögrencileri tarafından 23 Nisan hediyesi olarak kendisine,okulun bahçesindeki kendi dikmis oldugu agaçtan bir dal ve altındaki topraktan bir avuç gönderilir.
Kitabın Özeti: 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklasıyordu.Cumhuriyet Ilkokulu ögrencileri Kore’de bulunan askerlerimize armagan göndereceklerdi.Bu istege bütün okul katılmıstı.Müdire hanımında özel bir armaganı vardı.Özenle hazırlanmıs armaganın üzerine “Yüzbası Cahit Eser”yazılmıstı.
Çocuklar bu ismi merak edince okulun seref kösesinde resmi olan küçük Cahit’in hayat hikayesini müdire hanım anlatmaya baslar.
Kurtulus Savasının ilk yıllarında kasaba düsman tarafından isgal edilir.Aynı kasabada bulunan ögretmen ile Komutan Yüzbası Nuri Bey’in oglu küçük Cahit,düsmanla ilgili bilgileri,Türk Ordusuna çesitli tehlikeleri göze alarak ulastırırlar.Onların bu çalısmaları sayesinde,Türk Ordusunun düsmanı yenmesi kolaylasır ve kasaba kurtarılır.Kurtulus Savasının bu küçük kahramanı su an ise Kore’de Yüzbası Cahit Eser olarak görev yapmaktadır.
Simdi çocuklar ve müdire hanım iste bu zamanın küçük kahramanına bir hediye göndermek üzere hazırlık yapmıs- lardır.Yaptıkları hediye paketinin i (http://www.nuveforum.net/1445-kitap-ozetleri/38725-vatan-topragi-mukerrem-kamil-su-kitap-ozeti/)çine,bütün okula ait bir hediye vardır.Bu hediye,bir agaç bayramında küçük Cahit’in okulun bakçesine dikmis oldugu mavi çam agacından minik bir dal parçası ve bir avuç topraktır.Bu dal ve toprak yurdundan binlerce km. uzakta savasmakta olan Yüzbası Cahit Eser’i (http://www.nuveforum.net/1445-kitap-ozetleri/38725-vatan-topragi-mukerrem-kamil-su-kitap-ozeti/) çok mutlu edecektir.
Çocuklar çok duygulanmıslardır.içlerinden biri “okul topragı bu bir avuç vatan topragı”diyerek bütün arkadaslarının hislerine tercüman olur.

sld
03-11-08, 02:32
çok sağol... ;)

hakantoga
05-11-08, 15:22
william mcneill-dünya tarihi özeti lazım bulunursa çok memnun olurum...

yzx
05-11-08, 18:01
bunu bulabildim


Dünya Tarihi, genel okuyucular kadar akademisyenler ve öğrenciler tarafından da çok tutulan bir yapıt olma özelliğine sahiptir.
Dünya Tarihi, insanlık tarihinin öyküsel bir özetini sunar. Ayrıca yazarı McNeill`in Batı`nın, Batı dışında kalan diğer bölgelerin ve halkların; yerleşik uygar toplumların ve göçebe barbar toplulukların yanı sıra; üretim ve savaş teknolojilerinin etkileşimlerinin yol açtığı büyük kültürler arasında dünya çapında kurulan-bozulan dengelere ilişkin görüşlerini içerir.
Dünya Tarihi, insanlık tarihine katkısı olan hiçbir halkı atlamamaya çalışarak, "ulusçu", "dinci", "Batıcı" tarih anlayışlarına karşı, "bilimsel", "hümanist", "evrensel" bir tarih anlayışını öne çıkarır.
Dünya tarihini -okunabilir kalınlıkta- tek bir cilde sığdırmasıyla ün kazanan bu yapıt, üç kronoloji tablosu, kırk bir haritası, insanın kültürel gelişmesini sanat yapıtlarında izleme olanağı veren yetmiş beş fotoğrafıyla, farklı kuramlara dayanan inanılmaz zenginlik ve çeşitlilikte kaynak yapıtlar listeleriyle gerçek bir genel kültür hazinesidir.
McNeill`in tarih anlayışlarını ve kendi tarihi anlayışında oluşan değişikliği anlatan bu Türkçe çeviriye alınan 1994 tarihli "Dünya Tarihinin Değişen Biçimi" yazısı ile Alaeddin Şenel`in kitaptan derlediği "Kronoloji" ekleri yapıtın kaynak ve başvuru niteliğini artırıyor.

hakantoga
11-11-08, 19:57
sağolasın dostum ama aradığım bu değil yine de emeğine sağlık.

emre_tatar
19-11-08, 22:36
aziz nesin yaşar ne yaşar ne yaşamaz acil lazım lütfen hemen bakabilirmisin

yzx
19-11-08, 22:54
Yayınevi ve Adam Yayınevi'nden çıkan, yaklaşık 20 bölümden oluşan bir roman. Aziz Nesin'in en ünlü eserlerinden.

Kitapta Yaşar Yaşamaz adlı karakter hapse girmesinden sonra mahkum arkadaşlarına hayat hikayesini anlatır. Devlet, Yaşar Yaşamaz'ın bir ölü olduğunu düşünmektedir ama yinede askerlik görevini yerine getirir. Yaşar nüfus kağıdı çıkaramaz ve olaylar hem güldürü hem de düşündürücü şekilde gelişir.

Yaşar'ın macerası okula gitmesi için babasının ona nufüs kağıdı çıkarmak istemesiyle başlar. Nufüs dairdesindeki kütüğe göre 12 yaşındaki Yaşar Çanakkale'de şehit düşmüştür. Nufüs kağıdı Yaşar'a verilmez. Zaman geçer ve Yaşar asker kaçağı olarak adlandırılıp askere çağrılır. Terhis olma zamanı geldiğinde de Yaşar yaşamadığı için terhis edilemez. Zar zor terhis edilir. Bu sefer Yaşar'ın babasının öldüğü öğrenilir. Yaşar babasının borçlarını ödemek zorunda oluyor ama mirası alamıyor. İstanbul'a gelmiş oluyor ve köyden tanıdığı olan Satı Bey'in yanına gidiyor. Satı Bey çok saygı duyulan bir adam olduğundan onun bir kağıdıyla istediği işe girebileceğini öğreniyor. Satı Bey'in yazdığı kağıtla müzeye iş bulma çabasıyla gidiyor fakat yazı silinmiş oluyor. Zaman geçiyor ve birisiyle manav kuruyor. Manav işi ilerliyor fakat bir gün adamın tüm parayı alıp kaçtığı öğreniliyor.

bunu bulabildim

gokhan483
19-11-08, 23:36
kolay gelsin kardeşim bana acil / Küçük Dünyalar - Mükerrem Kamil Su'nun kitabının özeti lazım. bulabilir misin.......

ozgurilke
20-11-08, 01:59
Arafatta Bir Çoçuk - Zülfü Livaneli çok acil :( :( bulamıorum yaaaaaaaa :( :( çalışan bi insanım bide bu ödevlere yetişmekkkk :'( :'(

yzx
20-11-08, 08:53
kolay gelsin kardeşim bana acil / Küçük Dünyalar - Mükerrem Kamil Su'nun kitabının özeti lazım. bulabilir misin.......

valla özeti aradım heryerde bi bunu bulabildim
İstanbul'un Anadolu yakasında, Pendik'le Tuzla arasında büyük beyaz bir yalı... Yalının önünde altın tozu gibi pırıldayan incecik kumların oluşturduğu geniş bir alan. Kumsalın bitiminde taşları tertemiz uzun bir rıhtım. Rıhtımın bir ucunda kayıkhane. Öteki ucunda rıhtıma bağlı kampın kurtarma kayığı... Sonra göz alabildiğine yalının önüne serilen ışıl ışıl mavi sular. Denizlerin en güzeli, en sevimlisi şirin Marmara.
Yalı sırtını büyük, geniş bir çam korusuna dayamış sanki. Mavisi, yemyeşili, grisi çeşit çeşit çam ağacı ve daha arkalarda yaz kış yaprağını dökmeyen ulu ağaçlar...
Çocuklar için yaz aylarında dinlenme kampı işte burada kurulmuştu. Tatilini geçirmek için kampta yüzden çok öğrenci toplanmıştı. Çoğunluğu İstanbul dışındaki kentlerden gelen çocuklar oluşturuyordu.



Arafatta Bir Çoçuk - Zülfü Livaneli çok acil :( :( bulamıorum yaaaaaaaa :( :( çalışan bi insanım bide bu ödevlere yetişmekkkk :'( :'(

bulamadım seninkiyle ilgili birşey internette çok zor o özeti bulmak

gokhan483
20-11-08, 15:59
Allah Razı Olsun kardeşim buna da şükür

defne_7777
13-12-08, 16:57
yavuz bülent bakiler sözün doğrusu 1 lütfen hiç bir yerde bulamadım...

yzx
13-12-08, 20:41
Batı dünyası neden önde, biz neden gerideyiz?
Evvel emirde, Batıyla dil ve eğitim ufkumuz çok farklı.
İngiltere ve Almanya'da ilk eğitim seferberliğinden geçen çocukların kitaplarında 71.000 kelime var.
Bizim ülkemizde ise, ilk eğitim için yazılan kitaplarda 6.000-7.000 kelime bulunuyor.
Çocuklarımız da bu sayının % 10'u ile düşünüp konuşuyorlar.
Bu, büyük bir facianın işareti.
Bin kelimeyle düşünüp konuşan nesiller elbette Avrupa seviyesinde eser veremezler.
İnsan kelimelerle düşünüp konuşuyor.
Zengin bir kelime hazinesine sahip olmayan nesiller ilimde, fikirde, sanatta, felsefede, edebiyatta nasıl başarılı olabilirler?
Mesela, elinde bin tuğlası olan bir adamla, kırkbin tuğlası olan bir kimse, aynı ölçülerle ev yapabilirler mi?


bu kadar bulabildim biraz daha bakcam bulursam daha ayrıntılı koyarım buraya

___buse___
14-12-08, 19:11
arkadaşlar alacakaranlıkta kitabının özetini acilen gönderebilirmisiniz?

ŞoVaLYe_77
17-12-08, 22:53
Harry Potter Ölüm yadigarları

yzx
17-12-08, 22:59
Dursley'lerden Ayrılış
Kitabın başında Voldemort (http://tr.wikipedia.org/wiki/Voldemort) ve Ölüm Yiyenler (http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96l%C3%BCm_Yiyen), Harry Potter (http://tr.wikipedia.org/wiki/Harry_Potter)'ı 17 yaşını doldurduğunda öldürmek için plan yapmaktadırlar. Zümrüdüanka Yoldaşlığı (http://tr.wikipedia.org/wiki/Z%C3%BCmr%C3%BCd%C3%BCanka_Yolda%C5%9Fl%C4%B1%C4%9 F%C4%B1)'nın, Harry 17 yaşını doldurduğunda, onu karşılamak için Privet Drive'a geleceğini öğrenirler. Bu bilgi temel olarak Severus Snape tarafından, Malfoy'ların malikanesinde Voldemort ve yakın halkadaki ölüm yiyenlere duyurulur. Halen mezarlıktaki duellolarında olanları düşünen Voldemort, asa yapımcısı Ollivanderi kaçırtır ve kendi asası ile Harry'nin asasının ikiz olduğunu öğrenir. Harry'nin işini bitirmek için Lucius Malfoy'un asasını alır.
Zümrüdüanka Yoldaşlığı, Dursley (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Dursley&action=edit) ailesini güvenli bir yere götürür. Harry 17 yaşına girdiğinde Privet Drive 4 numarayı Voldemort ve ölüm yiyenlerinden koruyan kadim büyüler kalkacağı için o gün evden çıkarılması gerekecektir. Plan çok özlü iksir kullanarak Ron, Hermione, Fred, George, Mundungus'tan oluşan Harry Potter benzerleri yaratmak ve herbirini ayrı yöne kaçırmaktır. Bu maksadla şömine ağı ve apparasyon yöntemleri kullanılamamaktadır çünkü Sihir Bakanlığı'ndaki kilit noktalardaki kişiler ele geçirilmiştir. Geriye bir tek uçmak kalır ve Privet Drive semalarına ulaştıklarında beklenmektedirler. Hedwig (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hedwig)'e bir Öldüren Lanet (Avada Kedavra) isabet eder. Ardından Voldemort oraya gelir. Deli-Göz Alastor Moody (http://tr.wikipedia.org/wiki/Alastor_Moody)'i öldürür. Harry, Tonks'un ailesinin evine ulaşır. Zümrüdüanka Yoldaşlığı üyeleri Kovuk (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kovuk)'a kaçarlar. Harry daha sonra Kovuğa geçer.
Birkaç gün sonra Sihir Bakanı Rufus Scrimgeour (http://tr.wikipedia.org/wiki/Rufus_Scrimgeour) Kovuk'a gelir ve Dumbledore'un Harry, Ron ve Hermione'ye olan hediyelerini verir (vasiyeti gereği). Dumbledore (http://tr.wikipedia.org/wiki/Dumbledore) Harry'e ilk Quidditch maçında yakaldığı Snitch ve Godric Gryffindor (http://tr.wikipedia.org/wiki/Godric_Gryffindor)'un kılıcını bırakmıştır. Fakat kılıcı ona veremeyeceklerini, çünkü kılıcın Dumbledore'un değil okulun malı olduğunu söyler. Sonradan anlaşılacağı gibi asıl kılıç Dumbledore tarafından saklanmıştır ve nerede olduğu bilinmemektedir.

Hortkulukları Ararken

Birkaç gün sonra Bill ile Fleur'un düğünü olur. Fakat düğünün sonunda Bakanlık'ın Voldemort tarafından ele geçirildiği ve Sihir Bakanı Rufus Scrimgeour'un öldürüldüğünü öğrenirler.
Harry, Ron ve Hermione Hortkulukların (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hortkuluk) peşine düşerler. İlk önce Grimmauld Meydanı 12 Numara'ya gider ve Kreacher (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kreacher) ile konuşurlar. R.A.B'ın aslında Sirius'un kardeşi Regulus olduğunu öğrenirler. Regulus Slytherin (http://tr.wikipedia.org/wiki/Slytherin)'in madalyonunu (Hortkuluklardan bir tanesi) Kreacher'a saklaması için vermiş, fakat Mundungus kolyeyi çalmış ve Dolores Umbridge (http://tr.wikipedia.org/wiki/Dolores_Umbridge)'e satmıştır. Harry, Ron ve Hermione Sihir Bakanlığı (http://tr.wikipedia.org/wiki/Sihir_Bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1)'na kılık değiştirerek girerler, Hortkuluk'u çalarak kaçarlar.
Harry ve Ron kavga ederler. Ron gruptan ayrılır. Bunun üzerine Harry ve Hermione tek başlarına Godric's Hollow (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Godric%27s_Hollow&action=edit)'a giderler. Voldemort (http://tr.wikipedia.org/wiki/Voldemort) ile karşılaşırlar. Harry'in asası kırılır. Kaçarlar. Harry Hermione'nin asasını alır. Bu arada Gryffindor (http://tr.wikipedia.org/wiki/Gryffindor)'un kılıcını bulurlar. Ron gruba geri döner.

Ölüm Yadigarları

Harry, Ron ve Hermione Xenophilius Lovegood (http://tr.wikipedia.org/wiki/Xenophilius_Lovegood)'un (Luna Lovegood'un babası) evine gider ve onunla görüşürler. Xenophilius onlara 3 sihirli nesneden söz eder: Elder Wand (güçlü bir asa), Resurrection Stone (öldükten sonra tekrar dirilten taş), Görünmezlik pelerini (http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6r%C3%BCnmezlik_pelerini) Bu 3 nesnenin ortak bir adı vardır: ölüm yadigarları. Harry bu nesnelerden birinin kendi Görünmezlik pelerini (http://tr.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6r%C3%BCnmezlik_pelerini) olduğunu, Resurrection Stone'un ise Dumbledore'un verdiği Snitch'in içinde olduğunu farkeder. Elder Wand ise Dumbledore'un mezarındadır, fakat Voldemort gidip asayı alır.
Harry, Ron ve Hermione saklandıkları bir yerde "Voldemort"un adını andıkları için ölüm yiyenler tarafından yakalanırlar ve kim oldukları anlaşılınca Malfoy'ların evine götürülürler. Dean Thomas (http://tr.wikipedia.org/wiki/Dean_Thomas), Luna Lovegood (http://tr.wikipedia.org/wiki/Luna_Lovegood), Bay Ollivander (http://tr.wikipedia.org/wiki/Bay_Ollivander) ve cin Griphook (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Griphook&action=edit) da orada esirdir. Bellatrix Hermione'ye işkence yaparak kılıcı nereden bulduklarını, kılıcın gerçek olup olmadığını öğrenmeye çalışır. Fakat kaçarlar. Dobby onları kurtarıp Bill ve Fleur'un evine götürür. Fakat Bellatrix Dobby'i öldürür. Onlar Bill'lerdeyken Remus Lupin (http://tr.wikipedia.org/wiki/Remus_Lupin) onları görmeye gelir. Tonks'un bir bebeği olduğunu söyler ve Harry'den vaftiz baba olmasını ister.
Harry, Bellatrix Lestrange'in kılıç işini bu kadar büyütmesinden şüphelenir (Çünkü aslında aldatmaca olan sahte kılıç Bellatrix'in kasasında saklanmaktadır, eğer bu kılıç Harry, Ron ve Hermione'deyse onların kasaya girmiş olmaları gerektiğini düşünür ve kasaya girmeleri ihtimali onu çılgına çevirir. Sürekli başka ne aldın diye sorması işi iyice açığa vurur.) ve Hufflepuff'un Kupasının Gringots'ta Bellatrix'in kasasında olduğunu tahmin eder. Gringots'ta Hortkuluk'u bulup yok ederler ve kaçarlar.
Voldemort, Harry'in Hortkuluk'ları aradığını anlar. Hortkuluklarının nerede olduklarını ve ne kadar güvende olduklarını hesaplamaya çalışır. Tam o sırada Harry Voldemort'un gözlerinden görmeye başlar ve son Horkuluk'un Hogwarts'ta olduğunu öğrenir fakat ne olduğunu öğrenememiştir. Okula gittiğinde hortkuluğun ne olduğu kolayca açığa çıkacaktır.(Rawenclaw'ın tacı).

Hogwarts Savaşı

Harry, Dumbledore'un kardeşi Aberforth'un yardımı ile Hogwarts (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hogwarts)'a girer. Bu sırada Voldemort, ordusu ile Hogwarts'a saldırır. Hogwarts'takiler de boş durmaz, 17 yaşın üstündeki öğrenciler savaşmak için kalır. Bu sırada Yine Aberforth'un yardımıyla Zümrüdüanka Yoldaşlığı üyeleri, öğrencilerin aileleri, okuldan uzaklaşmış öğrenciler geri döner. Savaş sonunda 50 kişi ölür. Fred Weasley (http://tr.wikipedia.org/wiki/Fred_Weasley), Remus Lupin ve Tonks da ölür. Bu sırada Harry, Ron ve Hermione Rawenclaw'ın tacını bulmak için İhtiyaç Odası'na giderler. Fakat Malfoy, Crabbe ve Goyle ile karşılaşırlar.Crabbe ölüm yiyenlerden öğrendiği bir ateşli büyü yapar ama kontrol edemez büyüyü yaptığı yangından dolayı ölür.Hermione ve Ron acıyarak Malfoy ve Goyle 'yi kurtarır. Çıkan yangından dolayı Hortkuluk yok olur. Çıkan yangının ateşi hortkulukları yok etme özelliğine sahip birkaç maddeden biridir.
Voldemort ve Nagini (http://tr.wikipedia.org/wiki/Nagini)'yi bulmak isteyen Harry Voldemort'un gözlerinden onların Çığlık atan barakada olduklarını öğrenir ve üçlü oraya gider. Gittiklerinde, Nagini'nin, Voldemort'un emri ile Snape (http://tr.wikipedia.org/wiki/Severus_Snape)'i öldürdüğünü görür. Snape, ölmeden hemen önce Harry'e bazı anılarını aktarır. Harry, Snape'in çocukluğundan beri Lily Evans (http://tr.wikipedia.org/wiki/James_ve_Lily_Potter)'a (Harry'nin annesi) aşık olduğunu, Voldemort Lily'yi öldürmek için aramaya başladığı andan itibaren aslında Dumbledore adına çalıştığını, Harry'yi yıllarca Dumbledore'la birlikte koruduğunu, Dumbledore'un en çok güvendiği adamı olduğunu ve Dumbledore'u öldürmesinin, Dumbledore'un planının bir parçası olduğunu öğrenir. Anılar bittikten sonra Harry, kendisinin de bir Hortkuluk (http://tr.wikipedia.org/wiki/Hortkuluk) olduğunu Voldemort'un isteği dışında ruhunun bir parçasının Harry'nin bedenine girdiğini ama bundan Voldemort'un bile haberinin olmadığını öğrenir. Yani kendisinin de ölmesi, özellikle de Voldemort tarafından öldürülmesi gerekmektedir. Harry, Voldemort'la karşılaşmaya gider, bu arada yolda Ressurection Stone'u kullanır ve ölüme doğru giderken yanında James, Lily, Sirius ve Lupin'i görür, onlarla konuşur, yanında yürümeleri ona cesaret verir. Voldemort'u bulduğunda hiçbir şey yapmaz. Voldemort Harry'i öldürür.
Harry rüyasında kendini King's Cross istasyonunda (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=King%27s_Cross_%C4%B0stasyonu&action=edit) bulur. Dumbledore ile uzun uzun konuşur.
Harry aslında ölmemiştir, çünkü Harry'in kanı Voldemort'un damarlarında akmaktadır. Bu nedenle Voldemort Harry'i asla öldürememektedir. Harry'in içindeki Hortkuluk da yok olmuştur.
Harry uyanır fakat belli etmez.Narcissa Malfoy Voldemort'un emriyle Harry'nin ölüp ölmediğini kontrol eder; ama o anda gözü kendi oğlundan başkasını görmediği için Harry'nin yaşamasına Voldemort'un kazanıp kaybetmesine aldırmaz, ona Draco'nun iyi olup olmadığını sorar Harry'den evet cevabını alınca kalkar ve Harry'nin ölmüş olduğunu ilan eder. Ölüm yiyenler sevinç içindedir. Hagrid (http://tr.wikipedia.org/wiki/Rubeus_Hagrid), Voldemort'un zoruyla Harry'in bedenini Hogwarts'a götürür. Voldemort herkese Harry Potter'ın kendi canını kurtarmak için kaçarken öldürüldüğünü, artık direnmemeleri gerektiğini söyler. Fakat bu sırada Grawp (http://tr.wikipedia.org/wiki/Grawp)'ın gelmesi; Hogwarts'ın ev cinlerinin, Kreacher'ın önderliğinde ve efendisi Regulus için, Voldemort'a karşı savaşmaya başlamaları ortalığı karıştırır. Bu karışıklıktan yararlanan Harry gizlice ortadan kaybolur ve Görünmezlik Pelerini'nin altına girer. Bu sırada Neville ise Gryffindor'un kılıcı ile Nagini'yi öldürür. Yani tüm Hortkuluklar yok olmuştur. Voldemort artık bir ölümlüdür.
Herkes birbiri ile düello yapmaya başlar. Molly Weasley (http://tr.wikipedia.org/wiki/Molly_Weasley), Fred'i öldüren Bellatrix'i öldürür. Voldemort tam Bayan Weasley'e saldıracakken Harry ortaya çıkıp Voldemort'u engeller. Herkes Harry'in hayatta olduğunu görünce çok şaşırır. Harry, Voldemort ile konuşur. Elder Wand'ın asıl efendisinin kendisi olduğunu söyler. Elder Wand da bu sırada Voldemort'un elindedir. Harry ve Voldemort düello yaparlar. Voldemort'un Avada Kedavra laneti ile Harry'in Expelliarmus büyüsü havada karşılaşır. Fakat Elder Wand'ın gerçek sahibi Harry olduğu için Avada Kedavra laneti seker ve Voldemort'a çarpar. Voldemort ölür ve savaş sona erer. Harry, Elder Wand'ı alıp kendi asasını tamir eder ve Elder Wand'ı Dumbledore'un mezarına, yani ait olduğu yere, bırakmaya karar verir.

19 Yıl Sonra

Kitabın son bölümü Harry Potter ve arkadaşlarının 19 yıl sonraki yaşantısını anlatmaktadır. Harry ve Ginny evlenip 3 çocuk sahibi olurlar. Çocukların isimleri James Potter, Lily Potter ve Albus Severus Potter'dır. Ayrıca Ron ve Hermione de evlenmiş ve iki çocuk sahibi olmuşlardır: Rose Weasley ve Hugo Weasley. Ve ayrıca Neville Longbottom Hogwarts'ta BitkiBilim Öğretmeni olmuştur.

person2626
20-12-08, 16:26
dostoyevski "insancıklar"
John Steinbeck "sardalya sokağı"
bu kitapların özetlerini arıyorum.yardımcı olursanız memnun olurum.şimdiden teşekkürler.

emocos
24-12-08, 22:03
bana ned kelly adlı kitabın ingilizce özeti lazım yardımcı olabilirmisiniz

emocos
25-12-08, 17:46
biri yardımcı olursa sevinirim

ser26
01-01-09, 12:54
gazi mustaf kemal atatürk milli bağımsızlık ve çağdaşlaşma önderi kitabın özeti lazım arkadaşlar çok acil............

ser26
01-01-09, 13:05
gazi mustaf kemal atatürk milli bağımsızlık ve çağdaşlaşma önderi kitap özeti bulamadım yardım lütfen.şimdiden teşekkürler.

yzx
01-01-09, 13:07
BİRİNCİ BÖLÜM
TÜRKİYE’Yİ YENİ UFUKLARA TAŞIYACAK
BİR LİDERİN DOĞUMU VE YETİŞMESİ

I- Ailesi – Yetişmesi
Türk toplumunun ve Osmanlı Devleti’nin kaderini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk, Selânik’te, Koca Kasım Mahallesi, Islahhane Caddesinde üç katlı pembe boyalı bir evde dünyaya gözlerini açmıştır. (Bugün Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavla Caddesi 75 numaralı evdir.) Bu ev Selânik Belediyesi tarafından Atatürk’e armağan edilmiştir. Halen müze olarak hizmet vermektedir. Atatürk bu evde rumi 1296 yılında doğmuştur. Doğduğu ay ve gün kayıtlı değildir. Ancak annesi Zübeyde Hanım oğlu Mustafa’yı Erbain Soğukları sırasında doğurduğunu, aklında kaldığına göre bu tarihin 23 Aralık 1296’ya tekabül ettiğini söylemiştir. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4 Ocak 1881 tarihine denk gelmektedir1 .
Atatürk’ün annesi Selânik civarında Langaza’da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde Hanım’dır. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye iskân edilen Konya Karaman kökenli Konyar yörüklerinden gelmektedir.
Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür2.
Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Atatürk mütevazı bir aileden gelmektedir. Onun bu özelliğinin ilerde halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde faydalı olduğuna şüphe yoktur. Onun bir halk çocuğu olmakla öğündüğünü yakınları ifade etmişlerdir.
Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887). Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı3. Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa’nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı4. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza’da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa’nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terketti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı. Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı.
II- Yeni Bir Hayat, Yeni Bir Ufuk: Askerî Okullar
Atatürk’ün yetiştiği dönemde ülkede eğitim birliği yoktu. Bir tarafta geleneksel öğretime devam eden ilâhiyat ağırlıklı öğretim yapan medreseler vardı. Diğer tarafta batı örneklerine göre kurulmuş ordunun ihtiyacını sağlayan askerî okullar ile çeşitli meslek mensuplarını yetiştiren meslek okulları, Dar-ül Muallimin (1848), Mülkiye (1859) gibi. Ayrıca azınlıkların kendi cemaatlerinin ihtiyacını karşılamak için açtıkları azınlık okulları vardı. Bunlar dışında kapitülâsyonlardan yararlanarak açılan yabancı okulları faaliyetteydi. Bunların her biri kendi amaçları doğrultusunda adam yetiştiriyordu. Bu okullar içinde askerî okullar zamanın en iyi devlet okullarıydı. Eğitim parasız olduğu gibi dersler ihtisas sahibi öğretmenler tarafından verilmekte pozitif düşünceli, olayları objektif yorumlayabilen vatansever öğrenciler yetiştirilmekteydi.
Gelecek yılların Atatürk’ünün yetişmesinde bu okulların özel bir yeri vardır. Nitekim Selânik Askerî Rüştiye’sinde Mustafa Kemal başarılı, çalışkan bir öğrenci olarak hocaların dikkatini çekti, ve sınıf çavuşu oldu. Özellikle metamatik hocası Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey, zekâ ve çalışmasını taktir ettiği öğrencisine senin de adın Mustafa, benim de, arada bir fark olmalı. Senin adının sonuna bir de Kemal (olgun anlamında) koyalım. Önerisinde bulundu. O artık Mustafa Kemal adıyla ünlenecektir.
Askerî rüştiyede Mustafa Kemal’i etkileyen önemli bir olay da annesinin ikinci bir evlilik yapmasıdır. Zübeyde Hanım kocası dolayısıyla aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çekiyordu. Dolayısiyle Ragıp Efendi isimli bir reji memuru ile evlendi. Mustafa Kemal bu evlenmeyi bir türlü içine sindiremedi ve evi terk etti. Uzun süre annesini aramadı. Bu düş kırıklığı onun çalışma azmini daha da çoğalmasına yol açtı. Esasen küçük yaşta babasını kaybetmesi onun kendi gücüne dayanarak hayatta başarılı bir şekilde mücadele etmesinde etkili olmuştu. 1898’de okulu üstün başarıyla bitirdi. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gerekmektedir. Bunun için o İstanbul’u düşünmekteydi. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Beyin tavsiyesiyle Manastır Askerî İdadisine yazıldı. Artık 3 yılını Manastırda geçirecektir. Selânik ortamının Mustafa Kemal’in fikri oluşmasında ne gibi etkisi olmuştur? Selânik Makedonya’nın en gelişmiş şehridir. İşlek bir limana sahiptir. Avrupa ile demiryolu bağlantısı vardır. Şehirde çeşitli din mezhep ve ırk mensupları bir arada yaşamaktadır. Selânik’in deniz ve demiryolu bağlantısı bulunması, ticaret merkezi olması, renkli etnik yapısı, şehirde Batı tesirlerine açık çeşitli fikir akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal çok genç yaşta değişik yaşayış şekline aşina her türlü yeni fikre açık bir ortamda gelişme imkânı bulmuştur5.
Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal’in çizgileri daha bir belirginleşir. Arkadaşlarından Ömer Naci6 onda şiir, edebiyat ve hitabet merakı uyandırır. Bu yoldan Namık Kemal’i tanır ve ondan ciddi şekilde etkilenir7a. Mustafa Kemal’in şiir ve edebiyata eğilimini gören kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey onu çağırır “Bak oğlum Mustafa, şiiri falan bırak, bu iş senin iyi bir asker olmana mani olur, diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk, ileride belki iyi bir şair veya hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde asla başarılı olamaz.” sözleriyle onun şiirle uğraşmasını yasaklar, fakat Mustafa Kemal de güzel söylemek ve güzel yazmak hevesi hayatının sonuna kadar devam eder7b. Askerî İdadide diğer belirleyici bir etken de fransızca konusunda olmuştu. Daha askeri rüştiyede iken fransızca öğretmeni yüzbaşı Naküyiddin (Yücekök) Bey onunla ilgilenmişti. Mustafa Kemal bir kurmay subayın mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Amma lisanı zayıftı. Bunu çözümlemek için sılaya gidişlerinde Selânik’teki College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirir. Yakın arkadaşı Fethi (Okyar)’nin de bu konuda desteği ile Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanımış ve siyasî fikirleri filizlenmeye başlamıştır. Bu okulda Mustafa Kemal’i çok etkileyen derslerden biri de tarih olur. Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem Diyarbakır Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih görüşü ile Mustafa Kemal’e yeni ve cazip ufuklar açar. İdadide başlayan tarih sevgisi gittikçe büyüyen bir ölçüde onun vefatına kadar devam eder.
Lise öğrenimi süresinde, Mustafa Kemal’i en fazla etkileyen olay 1897 Türk-Yunan Savaşı olur. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkması gönüllere eziklik getirmiştir. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal’de coşkun bir yurt sevgisi uyandırır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunursa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını bulamaz. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan böyle Mustafa Kemal’in en belirli özelliklerinden biri olarak kendini gösterir. Manastır Askerî İdadisinin bu çalışkan öğrencisi, 1898 Kasımında bütün derslerden tam not alarak okulunu parlak bir şekilde bitirir. 54 kişilik sınıfta 2. olarak dereceye girer.
Harp okuluna girmesinin arifesinde Mustafa Kemal’in belirgin özellikleri nelerdir?
Okuldaki sicilinde son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahip olduğu belirtilmiştir. Mustafa Kemal, idadî öğrenimi boyunca, meslek ve fikir bakımından gittikçe gelişen kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek tutkusuna sahip, çok çalışkan, yurtsever ve seçkin bir öğrenci görünümündedir. Çocukluğundan beri iyi giyinmeyi seven bu öğrenci hayatta başarının çok çalışmaktan geçtiğini öğrenmekle beraber, sırtını dünyaya çevirmemiştir. Gazinoların, ****şantanların varlığını öğrenmiş, içki ile de hafiften ülfet peyda etmiştir. Bundan sonraki hayatı, ölçüsüz bir yurt sevgisi ve zorlu çalışmalar içinde, daima dünyaya dönük olarak gerçekçi bir yönde, ama yeryüzünün zevk ve nimetlerine sırt çevirmeyen bir çizgide devam eder.
Mustafa Kemal Harp Okuluna İstanbul’da 13 Mart 1899’da başlar, apolet numarası 1283’tür. Henüz 18 yaşı içindedir. Okula başladıktan 2 ay sonra kendini tanıtarak sınıf çavuşu olur. Burada edindiği en iyi arkadaşlarından biri olan Ali Fuat (Cebesoy) ve akademiden sınıf arkadaşı Asım Gündüz’ün anılarından onun Harp Okulu ve Harp Akademisi günlerini öğrenebiliyoruz8.
Harp Okulu’nda birinci yıl saf gençlik hayalleri ve güzel İstanbul’un çarpıcı havası içinde çabuk geçer. Mustafa Kemal dersler kesildikten sonra kendini toparlar ve sınavlarını başarıyla vererek 2. Sınıfa geçer. İkinci ve üçüncü sınıflarda kendini daha çok derslerine verir. Harp Okulu’nda dereceye girmek önemliydi. Zira kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Nitekim Mustafa Kemal 3. Sınıfta 459 öğrenci içinde 8. Olarak dereceye girmiş ve kurmaylığa hak kazanmıştır. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.http://www.sanalworld.net/Smileys/default/cool.gif’dir. Harp Okulu’nda Mustafa Kemal’in fikrî gelişmesi hızlanmış ve siyasal bir nitelik kazanmıştır. Bir taraftan gizlice okudukları Namık Kemal şiirleri, diğer taraftan ülkenin fena yönetildiği duyguları içinde, bazı arkadaşları ile (Ömer Naci, Ali Fuat Cebesoy, İsmail Hakkı, vs.) iki - üç sayı devam eden el yazması bir dergi ile fikirlerini Harp Okulu öğrencilerine yansıtmaya çalışırlar. Bu girişim akademide de devam eder ve bir ara tehlike atlatmaya yol açar.
Bu arada bir kurmay subayın dans bilmesi gerektiğine inanan M. Kemal sılaya gidişlerinde dans etmesini öğrenmiş, arzu eden arkadaşlarına da öğretmiştir.
Mustafa Kemal Harp Akademisinde iken onun geleceğini ilk önce keşfeden Osman Nizami Paşadır. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde onunla konuştuktan sonra kendisini mahcubiyetle dinleyen Mustafa Kemal’e şöyle hitap eder: “Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni taktir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkân-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.” Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın kehanetini haklı çıkaracaktır9.
Mustafa Kemal 10 Ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisinde öğrenimine başlamıştı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı.
Akademi öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş, seçkin öğretim elemanlarından oluşuyordu. Burada o, bir taraftan mesleki bilgilerini geliştirirken diğer taraftan devletin kaderiyle ilgili konularda arkadaşlarını uyarma gayreti içindeydi. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Mustafa Kemal fransızcasını ilerletmek için bir fransız bayandan ders alır, Paris’teki Jön Türk gazeteleri ile fransızca gazeteleri getirir ve arkadaşlarını etkilemeye çalışırdı10. Bu maksatla Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile dergi hazırlama işine tekrar başlarlar. Dergi az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenilir. Bu olayları haber alan Akademi Komutanı ansızın dershaneye yaptığı bir baskında öğrencileri suçüstü yakalar. Fakat görmemezlikten gelir. Takibat yapmaz, sert bir ihtarla yetinir. Böylece meslek hayatlarını söndürebilecek bir tehlike zararsızca atlatılır. Haliyle dergiye ara verilir. Akademi bu hava içinde tamamlanır.
Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te üç yıllık notlarının toplamına göre akademiyi beşinci olarak bitirir11.
Sıra atamalara gelmiştir. O dönemde özel durumu dolayısıyla başarılı subaylar Makedonya’ya gönderilirdi. Mustafa Kemal annesinin ikamet ettiği Selânik’i arzu ediyordu. Atamaları beklerken Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı bir pansiyon kiralar ve arasıra burada toplanarak memleket meselelerini konuşuyor, özellikle ülkenin kurtuluşu için meşruti bir idare kurulması üzerinde duruyorlardı. Padişahı meşruti idareye ancak ordu zorlayabilirdi. Dolayısıyla gidilecek yerlerde teşkilât kurulmalıydı, bunun için de en uygun yerin Makedonya olduğu düşünülüyordu. Zira Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan arasında rekabet konusu olduğu gibi, Avusturya ve Rusya dolayısıyla, Üçlü İttifak devletleriyle (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) karşı grup devletleri arasında (Rusya, Fransa) çatışma konusuydu. Asayiş bozuktu, çeşitli ırklara mensup çeteler, Müslüman köylerini basıyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ortamın kendileri için elverişli olduğunu düşünüyorlardı. Ancak arzuları gerçekleşmedi. Çünkü aralarına sızan sarayın bir muhbiri onları Padişaha bomba atacak diye jurnal eder. Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanırlar ve sert muameleye tabi tutulduktan sonra takipsizlik kararı ile serbest bırakılırlar. Bu olayın sonucu olarak Rumeli’de bulunan 2. ve 3. ordular yerine 4. ve 5. ordulara tayin edilirler. Mustafa Kemal 5 Şubat 1905’te Şam’da 30. Süvari Alayında staj yapmak üzere görevlendirilir. Bu bir sürgündür. Zira atama emrinde “Kolaylıkla memleketi olan Selânik’e gidemeyeceği bir yere atanması” kaydı düşünülmüştür12.
Artık öğrencilik yılları bitmiş, hizmet yılları başlamıştır.

III. Genç Subaylık Yılları (1905 – 1908)
5. Ordu emrine verilen Mustafa Kemal Şam’da 30. Süvari alayında staja başlamıştır. Suriye’de yaklaşık 3,5 yıl süren ikameti sonunda ordunun yetersizliği, ülkenin fena yönetilmesi karşısında, hürriyetçi fikirleri keskinleşir. Suriye’de sık sık ayaklanmalar oluyor, onları bastırmak isteyen askeri birlikler şiddet kullanıyorlar, bu da halk ile hükümet arasındaki bağları gittikçe zayıflatıyordu. İdarenin âcizliğini ve yolsuzluğunu gören Mustafa Kemal mevcut rejime karşı mücadele için gizli bir teşkilât oluşturdu. (Ekim 1905). Bu kuruluşa “Vatan ve Hürriyet” ismi verilmiştir13. Beyrut’ta görevli Ali Fuat cemiyetin Beyrut şubesini oluşturur. Ancak bölgenin etnik yapısı dolayısıyla, cemiyet burada sağlam bir tabanda gelişme imkânına sahip değildir. Dolayısıyla Mustafa Kemal derneği en kolay gelişebileceği yer olduğuna inandığı (Makedonya’da) geliştirmek ister. Arkadaşı olan, ordu komutanı Hakkı Paşa’nın oğlunun yardımı ile bir izin kağıdı temin eder. Selânik’teki arkadaşları da orada kendisine yardımcı olurlar. Mustafa Kemal İskenderiye ve Pire Üzerinden Selânik’e gider. Oradaki arkadaşlarının yardımıyla göze batmadan karaya çıkar ve annesine kavuşur. Hemen çalışmalara başlayan Mustafa Kemal, sonuç almak için zamana ihtiyaç olduğunu görür. Öğrencilik yıllarında kendisini taktir eden Kurmay Albay Hasan Bey’in dolaylı yardımıyla 4 aylık bir sağlık raporu alır. Bu sayede eski arkadaşları Ömer Naci, Hüsrev Sami ve Hakkı Baha ile buluşur. Onların aracılığı ile Selânik Öğretmen Okulu Müdürü Hoca Mahir ve Selânik Askeri Rüştiyesi Müdürü Bursalı Tahir’i de içine alan “Vatan ve Hürriyet” cemiyetini oluşturur14. Bu arada Mustafa Kemal’in Selânik’te bulunduğu İstanbul’ca öğrenilir ve aranmaya başlanılır. Ancak Kurmay Albay Hasan Bey durumdan dolaylı olarak Mustafa Kemal’i haberdar eder ve gizlice Selânik’i terk ile göreve dönmesini tavsiye eder. Diğer taraftan durumu araştırmak üzere YAFA’ya bir subay gönderilmiştir. Vaziyetten haberdar olan Mustafa Kemal’in arkadaşları gereken tedbiri almışlardır. Mustafa Kemal Mısır hududunda Bir-i Sebî’de görevde gösterilmiştir. Durum İstanbul’a bu şekilde bildirilmiştir. Mustafa Kemal de dönüşünde hemen Mısır hududuna gitmiştir. Böylece mesleki geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olay zararsız olarak atlatılmıştır. Bir-i Sebî’de görevini tamamlar ve 14 Kasım 1906’da topçu stajı yapmak üzere Şam’a gelir. Stajın bitiminde 20 Haziran 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesi ile Şam’da 5. Ordu Kurmaylığına atanır. Mutlaka Rumeli’ne nakletmek isteyen Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de arzusuna kavuştu. Manastır’a tayin edildiği halde Selânik’te kalmayı başardı. Bir süre sonra Selânik – Üsküp demiryolu müfettişliği de kendisine verildi. Ölçüsüz bir yurt sevgisi ve hudutsuz bir enerjiyle dolu bu parlak kurmay, bir taraftan resmî görevlerini titizlikle yerine getirirken diğer taraftan da istibdat rejimini devirmeye yönelik faaliyetlerine devam ediyordu. Ancak kendisinin 1906 Nisanında kurduğu “Vatan ve Hürriyet”in Selânik şubesi aradan geçen zaman içinde yeniden oluşarak 27 Eylül 1907’de Paris’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiş ve onun adını almıştır. Mustafa Kemal de bu cemiyete 29 Ekim 1907’de katılır. İttihat ve Terakki’nin büyük gayretiyle 23 Temmuz 1908’ de Meşrutiyet ilân edilir.
Buraya kadar verilen kısa bilgilerden Mustafa Kemal’in Harp Akademisini bitirdikten 2. Meşrutiyet’in ilânına kadar geçen süre içinde, istibdat idaresini devirmek için Ordu’da gizli teşkilat yapılmasında öncülük eden yurtsever, çalışkan ve parlak bir kurmay subay olduğu görülmektedir. Ancak 1907 Ekimine kadar Suriye’de görevli olması, onun İttihat ve Terakki Cemiyetine yön ve istikamet vermesini engellemiş, onun cemiyet içinde ikinci plânda kalmasına yol açmıştır.


İKİNCİ BÖLÜM
BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SEÇKİN TÜRK GENERALİ: MUSTAFA KEMAL

I) “Kaderin Adamı” Tarih Sahnesine Giriyor
Mustafa Kemal atandığı 19. Tümen henüz oluşma halindedir. Onu bir hayli uğraşmadan sonra bulur. 2 Şubat’ta komutayı ele alır. Tümen 57 alay ile 2 depo alayından oluşmuştur. 19. Tümen 25 Şubat’ta Eceabad’a geçer. Orada 72 ve 77 alaylarla yeniden örgütlenerek Eceabad Seddülbahir savunması ile görevlendirilir.
Bu arada Rusya, Almanya karşısında bunalmıştır. Silâh, araç ve malzemeye ihtiyaç vardır. İtilâf devletleri Rus savaş gücünü takviye etmek, Osmanlı Devleti’ni savaş dışı kılmak, Balkan Devletlerini ve İtalya’yı yanlarına çekebilmek gibi nedenlerle Çanakkale Boğazını açmaya karar verirler. Ancak Boğaz nasıl geçilecektir? Sadece donanma gücü ile bu mümkün müdür? Bu şüphelidir. Fransızlar kesin sonuç Batı Cephesinde alınacağı için kara harekâtına şiddetle karşı çıkarlar. Dolayısıyla Çanakkale 18 Mart 1915’te güçlü müttefik deniz kuvvetiyle zorlanır. Netice ümit kırıcıdır. Saldırganlar üç muharebe gemisi, 2 zırhlı ve bir kravazör kaybeder ve çekilmek zorunda kalırlar.
Yenilgi özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde olumsuz yankılar yaratır. Olay bir itibar meselesine dönüşür. Müttefikler ister istemez kara harekâtına karar verirler. Boğaz istihkâmları susturulacak, İstanbul yolu açılacaktır.
Türk tarafı da 18 Mart’tan sonra bölgede bir çıkarma hareketi beklemektedir. Dolayısıyla bölgede 5. Ordu oluşturulmuş, başına Alman Generali Liman von Sanders mareşal rütbesi ile atanmıştır. Mareşal ilk iş olarak Türk komutanlarınca hazırlanan düşmanı kıyı hattında karşılamak stratejisi yerine, savunmayı düşman topçu menzil hattı dışına alan esnek bir savunma sistemini benimsemiştir. 5. Ordu emrinde, 6. Piyade Tümeni bir Süvari Tugayı, 4 seyyar jandarma taburu vardır. Liman Paşa çıkarmayı Saros Körfezi veya Anadolu kıyısında beklemektedir. Bu itibarla 2 tümeni Gelibolu’da, 2 tümeni Anadolu yakasındadır, 1 tümeni yarımada güneyini savunacak şekilde konuçlandırılmıştır. Mustafa Kemal’in komutanı olduğu, 19. Tümen ordu ihtiyatı olarak Bigalı’dadır. Bu plâna göre, Gelibolu Yarımadası güneyine yapılacak çıkarma harekâtı karşısında bir Türk tümeni bulunacaktır.
Buna karşılık İngiltere ve Fransa ateş gücü yüksek 5 piyade tümeni ve 1 piyade tugayını çıkarma için görevlendirmişlerdir. Arkalarında güçlü bir donanma desteği vardır. Plânları şöyledir: esas çıkarma Seddülbahir ve Kabatepe’ye yapılacaktır. Kumkale’ye çıkacak Fransız birliği 2 Türk tümeninin esas çıkarma yerine müdahalesini önleyecektir. Saros Körfezinde gösteri hareketleri düzenlenecektir. Seddülbahir’e çıkanlar birinci gün Alçıtepe’yi; Kabatepe’ye çıkanlar birinci gün Conkbayırı – Kocaçimen hattını ele geçirerek Boğaz tabyalarının gerilerine inerek onları susturacak ve İstanbul yolunu açacaklardır. Hesaplarına göre, bir hafta içinde plân gerçekleşerek ve Osmanlı Devleti savaş dışı edilecektir.
Çıkarma hareketi bu plâna göre 25 Nisan 1915 günü erken saatlerde başlar. Çıkarma bölgesinde sadece 9. Tümenin birlikleri vardır. Bu tümenin 26. Alayı Seddülbahir’de ateş gücü çok üstün olan çıkarma birliklerine karşı kahramanca direnir. Ancak İngiliz ve Fransızlar ağır zayiat pahasına güç halle kıyıda tutunurlar.
Esas sürpriz kuzeyde hazırlanmıştır. Anzak Kolordusu Kabatepe’nin biraz ilerisine sürüklenerek Arıburnu’na çıkar. Hedef Conkbayırı – Kocaçimen hattını tutmak ve Kilidülbahir platosunun kuzeyle bağlantısını kesmek ve Boğaz tabyalarının gerisine düşerek onları susturmaktır. Kıyı zayıf gözetleme birliklerince tutulmuştur. Çıkarmayı takip eden saatlerde 9. Tümen Komutanı Halil Sami, 19. Tümen’den bir tabur yardım ister. 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal, bu istek ve kendi yaptırdığı gözetlemeler sonucunda, önceden düşündüğü gibi, düşmanın önemli kuvvetlerle karaya çıktığını ve hedeflerinin Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacağını isabetle tahmin eder. Durum naziktir. Boğaz savunması çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hemen birliklerini hazır hale getirir. Tümen ordunun yedek gücüdür. Ancak ordu komutanının emri ile kullanılabilir. Ordu komutanı ile irtibat sağlamak ister, ama bu gerçekleşmez. Kolorduyu durumdan bilgilendirir. Bütün sorumluluğu üzerine alarak 57. Alay ve bir dağ bataryasının başına geçerek Kocaçimen Tepesi’ne hareket eder. Oraya vardığında denizdeki zırhlılar ve gemiler görülür. Ama Arıburnu görüş alanının dışında kalmaktadır. Mustafa Kemal alaya kısa bir istirahat verip, Conkbayırı’na yönelir. Yanında birkaç subay vardır. Önce atlı sonra yaya olarak Conkabayırına varılır. Görülen manzara şudur: Bir Türk Müfrezesi Conkbayırı’na koşarak çekilmektedir. Mustafa Kemal derhal müdahale eder:
- Niçin kaçıyorsunuz?
- Efendim, düşman!
- Nerede?
- İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterirler.
- Düşmandan kaçılmaz.
- Cephanemiz kalmadı.
- Cephaneniz yoksa, süngünüz var. Süngü tak, yere yat, komutunu verir. Gerideki birliklerinin marş marşla oraya gelmelerini emreder. Takip eden düşman birlikleri de yere yatmak zorunda kalırlar. 57. Alayın birlikleri yetişince, derhal saldırıya geçilir ve tümenin diğer alaylarını da hareket sahasına yakınlaştırır. Ayrıca 27. Alaya da hücum emri verir. Mustafa Kemal, askere taarruz etmeyi değil, ölmeyi emretmiştir. Onlar da vatanları uğruna ölümüne saldırırlar. Düşman birlikleri geriye atılır. Hatta bir kısmı paniğe kapılarak sandallara koşarlar. Anzak Kolordu Komutanı birliklerinin geri alınmalarını teklif eder. Amiraller bunun için en az 3 gün gerektiğini belirtince İngiliz Başkomutanı Hamilton birliklerden direnmelerini ister.
Gece olunca Anzaklar yeni birliklerle takviye edilir. Ertesi günü saldırıyı tekrarlarlar. Mustafa Kemal de iki piyade alayı takviye alır, taarruza kalkar. Ancak eldeki kuvvetin azlığı, askerin aşırı yorgunluğu, karşı tarafın devamlı takviye alması ve güçlü donanma desteği, arazinin durumu, düşmanı denize dökmeye mani olur. Fakat Conkbayır’ı tutulmuş, düşman baskını boşa çıkarılmış, Boğazın açılması önlenmiş, düşmanlar bir kıyı şeridine adeta hapsedilmiştir.
Bu başarılar üzerine Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te harp meydanında albaylığa yükseltilir.
Düşman Seddülbahir’den cephe saldırılarıyla, Arıburnu’nunda da çevirme hareketleriyle Boğaz tabyalarını düşürüp, donanmasına İstanbul yolunu açamamıştır. Bu durumda karşısında iki seçenek vardır.
1) Kış gelmeden önce çekilmek,
2) Yeni kuvvetler getirerek zaferi sağlamak. Türkler için önemli olan 2. İhtimal karşısında yeni saldırı hedefini doğru tahmin etmek ve ona göre isabetli tedbirler almaktır.
Mustafa Kemal’e göre yeni bir saldırının temel hedefi yine Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacaktır. Bunun için düşman, muhtemelen Arıburnu kuzeyine çıkacaktır. Dolayısıyla Kabatepe’yle Suvla – Anafartalar bölgeleri, ayrı birer savunma bölgesi olarak düzenlenerek, sorumlu birer komutanın emrine verilmelidir. Fakat Mustafa Kemal’in ısrarla yaptığı sözlü – yazılı uyarılar ciddiyetle dikkate alınmaz. Arıburnu kuzey mıntıkasına 2500 kişilik bir birlik yerleştirilmekle yetinilir.
İtilâf kuvvetleri 6 Ağustos’ta Arıburnu cephesinde şiddetle saldırıya geçerler, biraz ilerlemeden sonra durdurulurlar. 7 Ağustos’ta 19. Tümene yapılan saldırı da arzu edilen neticeyi vermez. Gerçekte bütün bu hareketler, Türk kuvvetlerini ve yedek güçlerini yerlerinde tutmak amacına yöneliktir. Asıl sürpriz saldırısı kuzeye, Mustafa Kemal’in ısrarla söylediği yöne yöneltilmiştir. 6/7 Ağustos gecesi iki düşman tümeni Arıburnu kuzeyine çıkar ve Conkbayırı istikametinde saldırıya geçer. Daha kuzeyde Suvla’ya çıkarılan 3 tümenin amacı ise, Saros körfezi mıntıkasından gelecek Türk takviye kuvvetlerini önlemek ve Kocaçimen Tepesi kuzeyinden geniş bir çevirme hareketiyle Boğaza inmektir. Durum kritik, her an kıymetlidir. Ordu Komutanı Liman Paşa Anafartalar Grup Komutanına derhal taarruz emri verir. Komutan askerin aşırı yorgunluğu nedeniyle saldırının bir gün ertelenmesini ister. Komutan derhal emekliye sevk isteğiyle görevden alınır. 8/9 Ağustos gecesi Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı olmuştur 37. Henüz 34 yaşındadır. Ortaya çıkan tehlikeli durumu önlemekle görevlendirilmiştir. O zamanki İngiliz Bahriye Nazırı Churchill’in deyimiyle “kaderin adamı” 9 Ağustos 1915’te süngü hücumu ile düşmanı Anafartalarda geriletir. 10 Ağustos sabahı “İlahî bir süngü hücumu” ile cephenin kilit noktası Conkbayırında durumu düzeltir. Bu savaşlarda Mustafa Kemal’in göğsüne bir şarapnel parçası isabet eder. Saat parçalanır, kendisine bir şey olmaz. Bundan sonraki hareketler savaşın gidişini etkilemez. “iyi sevk ve idare edilen, cesaretle, yiğitlikle dövüşen asil Türk ordusu karşısında” itilâf kuvvetleri siperlere gömülürler38a.
Bu arada takviye kuvvetleri isteyen İngiliz Başkomutanı General Hamilton 16 Ekim 1915’te görevden alınmıştır. Yerine atanan General Monroe “En iyi çözüm Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmaktır.” görüşündedir. İngiliz Millî Savunma Bakanı Kitchener durumu yerinde gördükten sonra boşaltma kararını alır. 19 – 20 Aralık 1915 Arıburnu ve Anafartalar, 8 – 9 Ocak 1916’da Seddülbahir boşaltılır.
Mustafa Kemal tahliyeden önce 10 Aralık’ta görevi Fevzi Paşa’ya (Çakmak) devretmiştir. Onun Çanakkale’den ayrılış nedeni sağlık sorunlarına bağlanmaktadır. Aslında esas sebebin Liman Paşa ile aralarında çıkan görüş ayrılığı olduğu anlaşılmaktadır38b.
Çanakkale Savaşı birçok açıdan önemli sonuçlar doğurur. Bunlar arasında savaşın iki yıl uzaması, Çarlık Rusyası’nan çökmesi, Balkan Devletleri’nin ve İtalya’nın savaş politikalarının değişik yönlenmeleri, Türk Ordusuna kazandırdığı moral gücü ilk önce söylenmesi gereken şeylerdir.
Ancak Çanakkale Savaşlarının en önemli sonucu Mustafa Kemal’in askerî dehasını gözler önüne sermesidir. Mustafa Kemal olaylar karşısında durumu çabuk kavramak, süratle ve soğukkanlılıkla gerçekçi, yürekli ve kendine güven içinde doğru karar vermek, verdiği kararı büyük bir enerji ve cesaretle bizzat uygulamak, insiyatifini cüretle, fakat isabetle kullanmak, sorumluluğu çekinmeden üzerine almak, gibi üstün komutanlık kabiliyeti göstermiş ve savaşın genel gidişi üzerinde birinci derecede etkili olmuştur.
Nitekim İngiliz resmi tarihi bunu şöyle özetler. “Bir tümen komutanının 3 muhtelif yerde vaziyette nüfuz ederek, yalnız bir muharebenin gidişine değil, aynı zamanda bütün sefer ve hatta bir milletin mukadderatı üstünde bu kadar derin tesirler yaptığı tarihte pek ender rastlanan bir olaydır.”
Zamanın İngiliz Bahriye Nazırı, İkinci Dünya Savaşı’nın yılmaz İngiliz Başbakanı Churchill, onun rolünü şöyle ifade eder: “Mustafa Kemal 9 Ağustos’da Anafartalar’daki başarılı harekatından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirdi. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile, bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etti. Türkler Conkbayır’ını aştılar ve zaferin sonuna kadar da orada kaldılar. Bu başarı perdeyi kapatan olaydır.”
Gelibolu’daki birliklerin başkomutanı General Hamilton 9 – 10 Ağustos 1915 Savaşları için şu kaydı düşmüştür: “... Conkbayırı’nda Türkler en etkili savaşlarını veriyorlar. Mamafih, kayıpları bizden fazla. Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.”39a
Gelibolu savaşları esnasında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın harekât şube müdürlüğünü yapan İsmet Bey’in (İnönü), bu konudaki değerlendirmesi çok dikkat çekicidir. “... Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız gibi parlamaya başlamış ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık imtihanını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde, hergün yeni bir muvaffakiyetle yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.”39b
Öyle ki Enver Paşa cepheyi ziyaret ettiğinde, Anafartalar Grubuna uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâsını Liman Paşa’ya verdiğinde Paşa bunu kabul etmediği gibi, Enver Paşa’dan da kabul etmemesini ve bir yazıyla Mustafa Kemal’in gönlünü almasını istemiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Özetle Çanakkale Zaferinin en önemli neticesi Millî Mücadele liderini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin banisini, bütün üstün nitelikleriyle ortaya çıkarması ve ona bir nevi dokunulmazlık kazandırmasıdır. Artık bundan sonra hiçbir güç, onun zirveye tırmanmasını engelliyemiyecektir.


II. Mustafa Kemal Paşa Doğu Cephesi’nde
Mustafa Kemal bazı sebeplerle hava tebdili alarak İstanbul’a gelir. Kısa bir süre dinlendikten sonra Sofya’ya eski arkadaşı Fethi Bey’in yanına gider. Orada iken Çanakkale’den Edirne’ye nakledilen 16 Kolordu Komutanlığına atanır (14 Ocak 1916). Ocak ayı sonlarında görevine başlar. Kolordu’nun Galiçya’ya gitmesi bahis konusudur. Ancak Doğu cephesinde ciddi sıkıntı vardır. İngiliz ve Fransızların Gelibolu’dan çekileceklerini anlayan Ruslar o bölgedeki güçler doğuya gelmeden sonuç almak maksadıyla saldırıya geçmişlerdir. III. Ordunun tuttuğu cephe 11 Ocak 1916’da yarılır. 16 Şubat’ta Erzurum düşer. Ruslar Of – Bayburt – Mamahatun hattına dayanırlar. Cephenin güneyinde Muş ve Bitlis de işgal edilmiştir. Durumu düzeltmek ve Erzurum’u kurtarmak amacıyla II. Ordu Doğuya kaydırılır. 16. Kolordu II. Orduya bağlıdır. Mustafa Kemal bir ay kadar süren bir yolculuktan sonra görev yerine ulaşır. Yolda iken 27 Mart 1916’da generalliğe terfi şifresini alır40. Mustafa Kemal, Bitlis Cephesi’ne yönelirken, bazı subayların yollarda soyulmaları üzerine, suçluları derhal tespit ettirip Harp Divanı’na vererek şiddetle cezalandırır. Bu enerjik tutumun neticesi olarak cephe gerisinde asayişsizlik hareketleri görülmez. Doğu cephesinde Mustafa Kemal’in amacı Bitlis ve Muş’un kurtarılmasıdır. Karşılıklı ilerleme ve gerilemelerden sonra gerekli hazırlıkları yapan Mustafa Kemal 2 Ağustos’da saldırıya geçer. 7 Ağustos’ta Muş, 8 Ağustos’da Bitlis kurtarılır. Cephenin bu kısmına nisbî bir istikrar gelir.
Mustafa Kemal Paşa II. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olduğu 13 Aralık 1916’dan 2 Ocak 1917 tarihine Ordu Komutanına Vekâlet eder. Bu vesile ile ilk defa olarak İsmet Bey’le (İnönü) beraber çalışmak ve onu yakından tanımak, tartmak imkânını bulur. Burada ikisi arasında başlayan dostluk hayatlarının sonuna kadar sürüp gider.
Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına, ordu komutanı yetkisi ile IV. Ordu emrinde olmak üzere atandı. Paşa atandığı görevin mahiyetini öğrenmek için Şam’a gelir. Yol boyunca ve Şam’da, IV. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı olup Suriye’yi kral naibi gibi geniş yetkilerle şaşaalı ve debdebeli bir şekilde yöneten Cemal Paşa’nın misafiri olur. Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeler sonunda Hicaz’ın savunulamayacağını, Suriye Cephesi’nin tehlikeli durumu sebebiyle, Hicaz’daki kuvvetlerin de Suriye’ye getirilmesi gerektiğini, cephenin o günkü haliyle “Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanlığını” asla kabul edemeyeceğini Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya bildirir. Enver Paşa cevabında İstanbul’dan Şam’a hareket etmek üzere olduğundan kendisinin beklenmesini ister41. Görüşme sonucu görev iptal edilir ve Mustafa Kemal vekâleten II. Ordu Komutanlığına atanmıştır. Cephedeki II. ve III. Ordulardan Kafkas Ordular Grubu Komutanlığı oluşturulur. Grubun komutanlığına Ahmet İzzet Paşa atanır.
1917 ilkbaharında Rusya’da ihtilâl başlamıştır. Bir süre sonra bunun etkileri Rus askerleri arasında görülmeye başlar. Netice olarak Doğu cephesinde tehlike azalmaya yüz tutar. Buna karşılık Irak Cephesi tehlikeli bir duruma girer. Zira İngilizler 1917 Martında Bağdat’ı almışlardır. Enver Paşa Asya cepheleri durumunu görüşmek üzere Kafkas Orduları Grup Kumandanı Ahmet İzzet Paşa, IV. Ordu kumandanı Cemal Paşa, II. Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa ve VI. Ordu Kumandanı Halil Paşa ile Halep’te görüşür (24 Haziran 1917). Toplantıda Kafkas Cephesi’nin takviye edilerek, savunulmada kalınması, Suriye Cephesi’nde düşünülmekte olan taarruzdan vazgeçilmesi, buna mukabil Irak Cephesi’nde harekete geçilmesi ancak mevcut kuvvetlerle bunun mümkün olup olamayacağı üzerinde durulması kararlaştırılmıştır.
İşte bu toplantıdan sonra Bağdat’ı kurtarma harekâtında VI. Ordu ile işbirliği yapmak üzere, VII. Yıldırım Ordusu adıyla seçme bir ordunun kurulmasına Başkumandanlıkça lüzum görülmüştür. Esasen Enver Paşa bu iş için Almanya’dan yardım istemiş, bir tugay kadar Alman askeriyle General Falkenhayn’ın42 gönderileceği vaadini almıştır. Alman Generali Osmanlılar hesabına borç yazılan 5.000.000 altın ile İstanbul’a gelir. Ordular Grup Karargâhı tamamen Almanlar’dan oluşmaktadır. Karargâhta her türlü muamele Almanca olarak yapılmaktaydı. Kendisine mareşal ünvanı ve rütbesi verilen General Falkenhayn her ne kadar ara sıra Osmanlı üniforması giymekteyse de karargâhtaki bütün Alman Subayları Alman üniformasını giymekteydiler.
Yıldırım Grubuna Iraktaki VI. Ordu ile teşekkül halindeki VII. Ordu dahildir. Bunlara Filistin cephesinde bulunan VIII. Ordu da katılmıştır.
Kurulması kararlaştırılan VII. Ordu Komutanlığı Mustafa Kemal Paşa’ya teklif edilir. Anlaşıldığına göre bu atamanın yapılmasını isteyen Grup Komutanı Falkenhayn’dır. Çünkü Enver Paşa, önce Vehip Paşa’yı teklif eder. Alman Generalinin ısrarı üzerine 1 Temmuz 1917’de Mustafa Kemal Paşa’ya VII. Yıldırım Ordusu Komutanlığını “Hevesle yapmaya hazır mısınız?” diye sorar. Durumunda tuhaflık olduğunu sezen Paşa, derhal verdiği cevapta, teklif edilen VII. Ordu Komutanlığını “Tarafınızdan uygun görülen her görevi vatanın yüksek yararlarına uygun düştüğüne inandığın için bütün heves ve vicdanımla yapacağım” şeklinde cevaplandırır. Ancak olumlu cevap 4 gün sonra alınır43. Mustafa Kemal Paşa VII. Ordu Karargâhını oluşturmak üzere yaverleriyle İstanbul’a gelir. Bir ay kadar bir süre hazırlıktan sonra, Halep’e ordu karargâhına döner. Grup Komutanı ile Ordu Komutanı arasındaki temaslar normal seyrini takip ederken kısa bir süre içinde ilişkiler çatışmaya dönüşür. Bu sürtüşmenin çeşitli nedenleri vardır. Bunların en başında geleni, Mareşal Falkenhayn’ın Türkleri küçümsemesi, çok geniş yetkili bir sömürge idarecisi gibi davranmasıdır. Osmanlı hükümetine borç yazılan altınlar, yörede etkili şahıslara dağıtılmakta, bunlar Almanya hesabına kazanılmaya çalışılmaktaydı. Millî Egemenlik ve gurur konularında son derece hassas olan Mustafa Kemal Paşa’nın buna göz yumması mümkün değildi. Mustafa Kemal Grup Kumandanına Alman subaylarının Arap Şeyhleri ile doğrudan temas etmeyip ordu kanalıyla hareket etmeleri gerektiğini hatırlatır. Falkenhayn bunu dikkate almaz, netice olarak iki komutan arasında normal ilişki sağlamak imkânı kalmaz. Diğer taraftan bölgede alınacak tedbirler konusunda da görüş ayrılığı vardır. Yıldırım Grubu Irak’ı hedef alarak kurulmuştur. Ancak bunun olumlu sonuç vermesi için önce Sina Cephesinin güven altına alınması gerekçesiyle VIII. Ordu da Mareşal’a bağlanmıştır. Böylece Falkenhayn, bölgenin tek hâkimi durumuna girmiştir. Millî çıkarlar konularında son derecede hassas olan Mustafa Kemal, ülkeyi bir Alman sömürgesi haline getirmeye yönelik bu hareketlere kayıtsız kalamazdı. Falkenhayn’ın almayı düşündüğü siyasî ve askerî tedbirleri ile mutabık değildir. Her zamanki medeni cesareti ve berrak zekâsı ile durumu bütün çıplaklığı ile 20 Eylül 1917’de Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya ve Bahriye Nazırı Cemal Paşa’ya bildirir. Raporun bir sureti Sadrazam Talat Paşa’ya, İttihat ve Terakki’nin ileri gelen simalarına bilgi için sunulur. Bu raporda özetle şu görüşler dile getirilmiştir.
1) Halk ile idare arasında bağlar sarsılmıştır... Evde kalanlar,kadınlar, acizler veya asker kaçaklarından oluşmakta olup, ürettikleri kendi ihtiyaçlarına bile yetmemesine karşılık, hükümet onların aç kalmalarını bile düşünmeden, ellerindekini almak mecburiyetindedir... Hükümetin güçsüzlüğü sebebiyle, ülke anarşi içindedir... Rüşvet ve vurgun başını almış yürümüştür... Ticarî iktisadî çöküntü endişe verici bir hal almıştır... Savaş sürüp giderse, çürüyen devlet binası bir gün birdenbire hep birden çökme tehlikesiyle karşı karşıyadır.
2) Askerî vaziyet, harbin yakın bir gelecekte biteceği ümidini vermemektedir. Müttefiklerimizin askerî darbelerle düşmanlarımızı savaşa zorlaması bahis konusu değildir. Almanların stratejisi “geliniz, bizi yeniniz” ilkesine bağlanmıştır. Savaş daha çok uzayacaktır. Ve savaşın bitim anahtarları bizim partinin elinde değildir.
3) Türkiye’nin askerî vaziyetine gelince, ordu savaşın başlangıcına göre çok zayıf olup, mevcut 5/1’e düşmüştür. Memleketin insan kaynakları, bu boşluğu doldurmaya yeterli değildir... Bana gönderilen biner mevcutlu taburların yüzde ellisi mecalsiz sıskalardan ibaret olup kalan asker 17 – 20 yaşlarında gelişme çağındaki çocuklarla, 45 – 55 yaşlarındaki işe yaramaz kimselerdir. İstanbul’dan 1000 kişiyle yola çıkan taburlar Halep’e 500 kişi olarak gelmektedirler... Kafkas Cephesi duraklama halindedir... Irak’ta İngilizler hedeflerine ulaşmış haldedir. Sina ve Hicaz’da düşman henüz hedefine ulaşamamıştır. Saldırıya hazırlanmaktadır. İngilizler için emellerine hizmet edecek bir Filistin devleti kurulması hayatî önemi haizdir. Bu durumda Batı’da taarruza hazır bulunarak, Suriye’de düşman girişimlerini boşa çıkarmak önemlidir. Bu durumda son kuvvetlerle Irak’ı geri almayı düşünmeye imkân yoktur...
4) Bu sözlerimin neticesi, artık herşey bitmiştir. Bulunacak çare kalmamıştır anlamı değildir... Kurtuluş çareleri vardır. Kurtuluş imkânı mevcuttur. Ancak isabetli tedbirler almak lazımdır. Bunun için:
a) İçten hükümeti kuvvetlendirmek, iktisadî hayatı yoluna koymak ve açlığı giderecek tedbirler alınmalıdır.
b) Askerî politikamız bir savunma politikası ve bir tek neferi son ana kadar saklamak olmalıdır. Bunun gereği ülkemiz dışındaki bütün kuvvetlerimiz geri çekilmelidir...
5) Suriye ve Hicaz’ın sorumluluğu şimdiye kadar olduğu gibi kendi evlatlarımızdan birinin elinde olmalıdır. Sina Cephesinde de komuta mustakilen bizden birisine verilmelidir... Almanları idare etmek gibi sebepler, vatan menfaatlerinin gereklerini önlememelidir... Hayat ve memat meselelerinde olsun, karar vermek hakkından mahrum olduğumuzu zannetmiyorum... Sina Cephesini Kress ve VII. Ordu Kumandanının müdafaa etmesi ve bu iki orduya Falkenhayn’ın kumanda etmesini memleket menfaatleri gerektiriyorsa, bu halde general Falkenhayn’ın bütün Suriye ve Hicaz’a kumanda eden zatın emri altına girmesi, tartışmaya tahammülü olmayan bir meseledir. Bu halde devlet nazarında en yüksek sorumlu bir Osmanlı olup, bütün iç ve siyasî kuvvetler onun elinde ve Falkenhayn sadece bir askerî kumandan durumunda kalır... Sina Cephesine gönderilecek VII. Ordu kıtaları, düşman saldırısı halinde parça parça savaşa katılıp, von Kress’in emrine girmesine seyirci kalamam ve en ufak bir kıtamın müdahale ettiği cepheyi kayıtsız şartsız kendi emrim altına alırım. Yani kuvvetler muharebe sebebiyle Sina Cephesinde bir kumanda altında erimeye mecbur olursa, bu kumandan ancak ben olabilirim... Halen içinde bulunduğumuz bataklıktan Almanlarla beraber kurtulmak zaruri ise de, Almanların bu durumdan ve harbin uzamasından yararlanarak bizi sömürge şekline sokmaları ve memleketimizin bütün kaynaklarına el koymalarına karşıyım. Ülke ileri gelenlerinin bu hususta hiç değilse Bulgarlar kadar kıskanç ve müstakil olmalarını lüzumlu görürüm... Almanları hoş tutacağım diye mütemadiyen fedakârlıkta bulunmak herhangi bir müttefike ve özellikle Almanlara merhamet ve insaf telkin etmeyip, belki verdiklerimizden yüz kat fazlasını istemeye yöneltir.
Bugün Falkenhayn, her vesilede herkese karşı Alman olduğunu ve elbette Alman menfaatini en ziyade düşüneceğini söyleyecek kadar cüret sahibidir. Halep’de, Fırat’ta ve Suriye’de Alman siyaseti ve Alman menfaati ne demek olduğunu ve özellikle bu sözü sarfeden bir Alman Konsolosu olmayıp, yüz binlerce Türk kanı için karar veren bir kumandan olursa, işin vatanımızın çıkarlarına tamamen aykırı olduğunu anlamamak mümkün değildir.
Falkenhayn, geldiğinden beri aşiret ileri gelenleriyle Alman subaylar aracılığı ile doğrudan temas halindedir. “Araplar Türklere düşmandır. Biz Almanlar tarafsız olduğumuzdan onları kazanabiliriz.” sözünü bizzat bana, bir ordu komutanına söylemiştir. Bu halde... memleket kâmilen bizim elimizden çıkarak bir Alman sömürgesi haline girmiş olacaktır. General Falkenhayn bu maksat için bizim borcumuz olan altınları ve Anadolu’dan getirdiğimiz son Türk kanlarını kullanmış olacaktır.
Velhasıl gerek hükümet idaresi ve gerekse ahali içinde yapılacak işlerin alalade bir memleket meselesi değil, en başta gelen bir memleket savunması meselesi olduğu bu devirde, vatanımızın hiçbir köşesinin herhangi bir yabancı nüfuz ve idaresi altına verilmesi devletin varlığını hiçe indirger.”
Mustafa Kemal 24 Eylül 1917’de Enver Paşa’ya gönderdiği ek raporda özetle şu noktalar üzerinde durur:
1) Raporun 1. ve 2. Bölümlerinde Sina Cephesi’ndeki kuvvetler mukayese edilerek, burada ancak bir savunma savaşı yapılabileceği; yurt dışında ve içindeki bütün kuvvetlerin Sina’ya yollanması gerektiği, Şimdiki kuvvetlerle Mareşal Falkenhayn’ın saldırıya geçmesinin yanlış olacağı,
2) Bir savunma görevi alacak olan Sina Cephesine iki ordu karargâhının sığamayacağı; kendisinin bu cepheye kumanda etmek için Arıburnu ve Anafartalar’da 11 tümen ve bir süvari tugayına, ikinci ordu komutanlığında da on tümeni idare ederek istenilen deneyimi kazandığını,
3) Falkenhayn’a ne askerî ne de siyasî asla güveni olmadığını, mareşalin aylardır hiçbir iş görmediğini, onun Sina Cephesinde görev alamayacağını, oraya kendisinin komuta etmesini, bu olmadığı taktirde VII. Ordu Komutanlığından af edilmesini, raporlarına cevap alamazsa mareşal Falkenhayn’ın emrinde çalışmayacağını, kendisine bildireceğini, Başkomutan Vekilinin bilgilerine sunar.
Enver Paşa, 29 Eylül tarihli cevabında, gerek memleket ve gerekse ordunun durumu hakkındaki görüşlerine katıldığını, ama düşmanlarımızın da üç senelik savaş sonunda bulundukları halin bizden iyi olmadığını; Rusya’nın girdiği ve İtalya’nın gireceği hallerin durumu lehimizde pek değiştirdiğini; VII. Ordu veya bunun büyük kısmı ile Sina Cephesi’nde Kresss Paşa’nın VIII. Ordu’nun yanında, VII. Ordu Kumandanı sıfatıyla başarı ile hizmet edeceğine inandığını ve fikrinin ayrıntılarını oraya gelecek olan Cemal Paşa’nın açıklayacağını belirtir.
Enver Paşa 2 Ekim 1917 tarihli yazısında da, 100 km’lik bir cephenin iki mıntıkaya taksiminin tabiî olduğunu, cephenin idaresine memur edilen Mareşal Falkenhayn’ın isabetli kararlar alacağı kanaatine katılmasını rica eder.
Bu arada Mustafa Kemal Paşa ile Mareşal Falkenhayn arasında görev ve yetki tartışması gittikçe gerginleşerek devam etmektedir.
Neticede Bakanlar Kurulunun verdiği yetki ile Bahriye Nazırı Cemal Paşa, tahkikatla görevlendirildi.
Cemal Paşa, her iki tarafı dinler. Başkumandan Vekiline, grup ile ordu kumandanı arasındaki anlaşmazlıkta, Mustafa Kemal’in tamamen haklı olduğunu, iki taraf arasındaki anlaşmazlığın kaldırılması için, en kestirme yolun Mustafa Kemal’in ordu kumandanlığından istifâ etmesi olduğunu; bu itibarla Vekiller Heyeti adına haiz olduğu yetkiye dayanarak Mustafa Kemal Paşa’nın istifâsını kabul etmek mecburiyetinde kaldığını bildirir.
Enver Paşa bu istifâyı ancak II. Ordu Komutanı ile becayiş edilmesi şartıyla kabul eder 9 Ekim 1917. Ancak Mustafa Kemal bu atamayı kabul etmediğinden işlem fiilen yürürlük kazanmamış ve Paşa II. Ordu komutanı sıfatıyla izinli olarak 15 Ekim 1917’de İstanbul’a gelmiştir. Yerine Fevzi Paşa atanmıştır. Mustafa Kemal dönüş için yeterli malî güce sahip olmadığını görmüş, ve sahip olduğu cins atları satılması için Cemal Paşa’ya 2000 altın mukabili bırakmıştır. Cemal Paşa bunları 5000 altına satıp aradaki 3000 altın farkını da Mustafa Kemal’e gönderir44.
Mustafa Kemal’in o günkü askerî ve siyasî durumu değerlendirmesi gerçekleri bütün çıplaklığıyla yansıtması dolayısı ile çok dikkat çekicidir. Bu raporlar onun ileriyi görmesi, berrak zekâsı, gerçekleri yansıtmadaki medeni cesareti, karakteri, ülke meselelerine yabancıların karışmasına şiddetli tepkisi bakımından üzerinde dikkatle durulması, yorumlanması gereken belgelerdir.
Olayın sonucu Mustafa Kemal’in 9 ay kadar fiilî kumandanlıktan ayrılması oldu. Haklı olduğu, ülke çıkarlarını savunduğu halde istifâ etmek zorunda kalan Paşa üzüntülüdür.
Enver Paşa ile zaten iyi olmayan ilişkileri biraz daha bozulur. Onun imalı sorularına muhatap olur. Dolayısı ile yeni bir görev kabul etmez. Ancak Veliaht Vahidettin Efendi’nin Padişahı temsilen Almanya’ya yapacağı seyahata katılmayı kabul eder.


III: Geleceğin Padişahı İle Seyahat
Alman İmparatoru Kayzer Willhelm, 15 Ekim 1917’de Sultan Mehmet Reşat’ın davetlisi olarak gelir. Padişahı Almanya’ya davet eder. Padişah 73 yaşındadır ve rahatsızdır. Siyasi durum icabı ziyaretin iadesi gerekmektedir. Padişahı temsilen Veliahtın gitmesi ve orduyu temsilen tanınmış bir generalin heyete katılması kararlaştırılır. Heyette askeri danışman olarak Albay Naci (Eldeniz)’den başka, Başmabeyinci Lütfi Simavi de görevlendirilmiştir. Orduyu temsilen heyete katılması teklifine Mustafa Kemal olumlu cevap verir. Tahta çıkması pek uzak olmayan Veliaht ile tanışmak, ona gerçek durumu açıklamak ve güvenini sağlamanın gelecek bakımından yararlı olacağını düşünür. Vahidettin ile Vaniköy’deki sarayında görüşür. Seyahat 15 Aralık 1917’de başlar ve 4 Ocak 1918’de sona erer. Yol boyunca ve Almanya’da ikametleri süresince Mustafa Kemal Vahidettin’i savaşın gidiş yönü, ülke yönetimi, alınması gerekli önlemler konusunda sürekli uyarmaya çalışır. Hatta dönüşte bir ordu komutanlığı istemesini önerir. Seyahat süresi içinde Vahdettin’in davranışları yurt içinde olduğundan farklıdır. Mustafa Kemal ile her konuyu konuşmaktan çekinmez45.
Bu seyahatın Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir? Önemi nedendir?
Bu gezinin Mustafa Kemal’in hayatının akışında oldukça önemli bir yeri vardır. 22 gün süre ile geleceğin Padişahı ile beraber olan Paşa onu yakından tanımak, iyi veya kötü yanlarını tartmak ve bir dereceye kadar da yakınlık sağlamak imkânını bulmuştur. Ayrıca gezi sırasında savaşın genel gidişi hakkında bilgi edinmiş, seçkin Alman generalleri Hindenburg ve Ludendorf ile tanışmıştır. Aynı şekilde Vahidettin de Mustafa Kemal’i üstün kabiliyeti ve tutkusuyla tanıma ve değerlendirme imkânını elde etmiştir.
Mustafa Kemal Almanya Seyahatı dönüşünde sol böbreğindeki bir rahatsızlık nedeniyle bir ay kadar yatakta tedavi gördü. Bir ara iyileşir gibi oldu, tekrar yattı. Neticede doktorlar tedavi için Viyana’ya gitmesinde ısrar ettiler. Yaveri Cevat Abbas işlemleri bakanlıkta takip etti. Konu ile ilgilenen Enver Paşa, öteden beri Mustafa Kemal Paşa’yı kendisine ciddi bir rakip olarak gördüğü için, işlemleri çabuklaştırdı. Mustafa Kemal’e bir emireri ile birlikte, en üst derece yolluk ve gerekli avans verildi. 25 Mayıs 1918’de Viyana’ya hareket edildi. Viyana’da 3 hafta kadar tedavi gördükten sonra, ilgili profesörün tavsiyesi üzerine, kaplıca tedavisi görmek için Karlsbad’a gider. Mustafa Kemal, 30 Haziran 1918 – 27 Temmuz 1918 tarihleri arasında Karlsbad’da tedavi görür. Bu süre içindeki yaşantısını Türkçe bazı kısımlarını da Fransızca olarak kaleme almıştır. Anılarının bir kısmı Prof. Dr. Afet İnan tarafından yayınlanmıştır46. Anılar Mustafa Kemal’in oradaki hayatı hakkında bilgi verdiği için değerlidir. Ancak bunların esas değerleri Mustafa Kemal’in 1919’dan önce, devlet idaresi, sosyal hayat, kadın – erkek ilişkileri, askerî yönetim konularında verdiği bakir bilgiler dolayısıyladır. Keza bu hatıralarda açıkça görülen husus, onun kitaba, okumaya, öğrenmeye karşı olan hudutsuz aşkıdır.
Mustafa Kemal Karlsbad’da iken V. Mehmet vefat etmiş, yerine Vahidettin VI. Mehmet adıyla Padişah olmuştur 4 Temmuz 1918. Mustafa Kemal Padişah’ı tebrik eder. Bu önemli değişiklikte İstanbul’da olmadığı için üzgündür. Ama tedaviye devam eder. Yaveri Cevat Abbas ona çabuk dönmesi için tel çeker. O önemli bir sebep olmadıkça dönmeyeceğini bildirir. Ardından yaverinin acele dönmemiz arzu buyruluyor teli üzerine, 27 Temmuz’da Karlsbad’dan Viyana’ya hareket eder. Fakat yakalandığı nezle nedeniyle birkaç gün Viyana’da kaldıktan sonra 2 Ağustos 1918’de İstanbul’a gelir. Onu çağırtan Yaver-i Ekrem Ahmet İzzet Paşa’dır. Sebep, Mustafa Kemal’in Vahidettin ile olan tanışıklığıdır. Ahmet İzzet Paşa onun İstanbul’da bulunmasında ve Padişah ile görüşmesinde yarar görmektedir.

IV. Vahidettin Padişah – Mustafa Kemal Ordu Komutanı
Mustafa Kemal yurda döndüğünde, Padişah’ın cülusundan beri bir aylık bir zaman geçmiş, ve işler belli bir istikamet almıştır. O önce Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Onun tavsiyesi üzerine Padişahla birkaç defa görüşür. Veliahtlığındaki gibi serbest konuşma izni aldıktan sonra, bazı önerilerde bulunur. Bunlardan bir tanesi şudur. “Kendiniz başkomutan olun, ve kendinize bir vekil değil, kurmay başkanı seçin. Çünkü herşeyden önce ülkede başlıca kuvvet kaynağı olan orduya egemen olmak gerekir.” Bunun üzerine 8 Ağustos’da Başkumandanlık Vekâleti ünvanı “Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye Riyaseti”‘ne çevrilmiş ve bu göreve Enver Paşa getirilmiştir. Diğer bir görüşmede, “... Yeni Padişahın ilk hareketi, kuvvetin sahibi olmalıdır. Kuvvet devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet başkasının elinde oldukça sizin Padişahlığınız zahirî olmaktan ileri gidemez.” sözleri üzerine, Vahidettin, ben, Talat ve Enver Paşa hazretleri ile görüştüm demek suretiyle tutumunu açıklar. Unvan değişikliği olayı, bazılarını kuşkulandırmıştır. Ama Mustafa Kemal de tetiktedir. Bir gece Akaretler Yokuşunda hazırlanan bir suikastı boşa çıkarır. Onun Padişahı etkilemesinden huylanan Enver Paşa, bir senaryo hazırlamıştır. 16 Ağustos’da Cuma Selâmlığı sonrası Padişah’ın şifahi iradesiyle Suriye’de daha önce komuta ettiği, VII. Orduya Komutan atanmıştır. Tertip iyi hazırlanmıştır. Vahidettin Mustafa Kemal’i yanında birkaç Alman generali olduğu halde kabul eder. Hocası ve Padişah’ın yaveri olan Naci Bey (ELDENİZ) aracılığıyla ısrarla ilettiği yalnız görüşme isteğini dikkate almaz. Amaç Mustafa Kemal’in muhtemel itirazlarını önlemektir. Dışarıda Enver Paşa mütebessim beklemektedir. Mustafa Kemal’in serzenişlerine, her türlü yardımı yapacağını vaadetmekle karşılık verir. Fakat Suriye’de orduların birleştirilip onun emrine verilmesi teklifini ciddiye almaz47.
Mustafa Kemal 26 Ağustos 1918’de Halep’e gelir. İlk iş olarak cepheyi teftiş eder. Durum 10 ay öncesinden farklıdır. Çünkü onun VII. Ordu Komutanlığından istifasından sonra İngilizler 31 Ekim 1917’de Sina Cephesinde saldırıya geçerek cepheyi yarmışlar ve Kudüs’ü işgal etmişlerdir (9 Aralık 1917). Mustafa Kemal ile daha önce çatıştığını gördüğümüz Alman Generali Falkenhayn görevden alınmış, yerine General Liman von Sanders atanmış, ordu tam bir savunma havasına girmiştir. Mustafa Kemal cepheye geldiğinde, Yıldırım Orduları Grubu Kudüs-Yafa hattının kuzeyinde, deniz ile Şeri’a arasında cephe tutmuştur. VIII. Ordu sağda VII. Ordu soldadır. IV. Ordu Şeri’a doğusundadır. Ordular çok zayıf, cephane yetersiz, erler aç ve yarı çıplak bir vaziyettedir. 19 Eylül’de düşman 8. Ordu cephesine sekiz misli üstün bir güçle saldırır. Ve cepheyi iki saatte yarar. VII. Ordu önce saldırıları püskürtür, fakat İngiliz Süvari Birlikleri’nin 20 Eylül’de grup karargâhını basmaları ve ordunun gerilerine düşmeleri üzerine, Mustafa Kemal kuvvetlerini Şeri’a Nehri doğusuna geçirir. Sonra Der’aya, sonra da Şam’a çekilir. İngiliz baskınından zor kurtulan Liman von Sanders, onu Rayak’a çekilen IV. ve VIII. Orduların artıklarını düzenleyip yeni bir savunma hattı kurmakla görevlendirir. Mustafa Kemal durum değerlendirmesi yaptıktan sonra şu karara varır: “Bütün cephelerde ve bütün kuvvetler üzerinde emir ve kumanda kalmamıştır. Yapılacak iş Halep’e kadar kuzey yönünde çekilmektir.” O Grup Komutanını da ikna ederek, adeta grubun kumandasını ele alarak eldeki birliklerini Halep’e kadar çeker. Esasen ordu karargâhı 5 Ekim’de Halep’e gelmiştir. 13 Ekim’de de IV. Ordunun kalan birlikleri VII. Ordu emrine verilir. Kuvvetlerini yeniden düzenleyen VII. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa, bir İngiliz tümenini Halep kuzeyinde Katma’da durdurur. Bu Suriye cephesi’ndeki son ciddî çarpışmadır. Bu çarpışma ile düşman Anadolu kapılarında durmaya mecbur edilmiştir48.
Bu arada Makedonya Cephesi yarılmış ve Bulgarlar 29 Eylül 1918’de ateşkesi imzalayarak savaştan çekilmişlerdir. Bu durum Osmanlı Devleti için ne ifade etmektedir? Bulgarların savaştan çekilmeleri Başkent İstanbul yolunun düşmanlara açılması anlamına gelmekteydi. Bu âcil tehlike nasıl önlenebilirdi? Tek çözüm Doğu Cephesi’nden kuvvet aktarmakla mümkündü. Kafkasya’dan kuvvet nakli o günün koşullarında ayları gerektiriyordu. Özetle tek çare kalmıştı. O da biran önce ateşkesi sağlamaktı. Esasen Almanlar 4/5 Ekim gecesi ateşkes için başkan Wilson’a başvurmuşlardı. Osmanlı Devleti de 5 Ekim’de aynı yolu tuttu. İtilâf Devletlerinin savaş suçlusu olarak gördükleri İttihat ve Terakki hükümeti ile anlaşma yapmak istemeyecekleri bilindiğinden Sadrazam Talat Paşa, 8 Ekim 1918’de istifâ etmişti. Yeni hükümeti kurmaya Tevfik Paşa memur edilmiş, fakat Paşa uzun bir süreden beri aktif politikadan çekildiği ve kabinesine İttihatçı vekil almak istemediği için, hükümet kurmayı başaramaz. Durumu öğrenen Mustafa Kemal, Başyaver Naci Bey aracılığı ile Padişah’a başvurur. Bir an önce tek olarak veya müttefiklerle müştereken barış yapmaktan başka çare kalmadığını, Tevfik Paşa hükümeti kurmakta zorlanıyorsa, derhal Ahmet İzzet Paşa başkanlığında Rauf, Fethi, Tahsin, Canbolat, Azmi ve Şeyhülislam Hayri ve kendisinden oluşacak bir hükümet kurulmasının zarurî olduğunu ve ancak böyle bir hükümetin duruma hâkim olabileceğini bildirir49.
Talat Paşa’nın direnmesiyle Ahmet İzzet Paşa Cavit Bey’i Maliye, Fethi Bey’i Dahiliye, Rauf Bey’i de Bahriye Nazırlığına getirir. Kabinede Mustafa Kemal yoktur. Ahmet İzzet Paşa Mustafa Kemal’in isteğine karşı, “Barıştan sonra işbirliği yapmak” yolunda bir cevap verir. Mustafa Kemal, beklemediği bir karşılık almıştır. “Barış gecikecektir. Barışa kadar çok çalkantılı anlar geçireceğiz. Bu devrede vatana faydalı olabilirim düşüncesiyle Harbiye Nezaretini istemiştim, yoksa barış olduktan sonra onun huzur ve sukûnu içinde Harbiye Nazırlığını benden çok mükemmel ifa edecek zevat bulunabilir. Buna göre barıştan sonra işbirliğimizi hiç de zarurî ve hatta lüzumlu görmüyorum.” şeklinde bir cevap verir50. Böylece Mustafa Kemal’in Millî Savunma Bakanı ve Genel Kurmay Başkanı olarak kabineye girmesi ve barış işlerini, ülke çıkarlarına uygun bir şekilde, hatta gerekirse padişah ve hükümeti Anadolu’ya çekerek yürütme düşüncesi gerçekleşemez.
Hükümet kurulur kurulmaz ilk iş olarak ateşkes işini ön plâna alır. Önceki girişimlerin başarısızlığını dikkate alarak, Büyükada’da esaret hayatı yaşayan İngiliz Generali Townshend’in aracılık teklifini benimser. General Townshend İngiliz Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Calthorpe’a gönderilir. Amiral ateşkes için Türk delegelerinin gönderilmesini ister. Ancak gönderilecek delege konusunda Padişah ile Sadrazam arasında görüş ayrılığı belirir. Zira Vahidettin delege olarak Damat Ferit’in gönderilmesini istemektedir. Padişah’ın teklifine Ahmet İzzet Paşa bu adam delidir. Kendisine bu kabil bir görev verilemez derse de Padişah “biz onu idare ederiz” sözleriyle kararlılığını belirtir. Anlaşıldığına göre Vahidettin mağlup olan devletlerde hanedanların yıkılmasından endişeye kapılmıştır. Mütareke görüşmelerinin saraya mensup birisi tarafından yapılmasını güvenli bulmaktadır.
Ahmet İzzet Paşa ertesi günü Damat Ferit ile görüşür. Damat Ferit görüşlerini şöyle açıklar: “Amiral Calthorpe’ı görür görmez devletin toprak bütünlüğünün korunması üzerine mütareke yapılmasını teklif edeceğim. Amiral bunu kabul etmezse Londra’ya gitmek üzere bir kruvazör isteyeceğim ve oraya varınca Krala, ben senin babanın eski dostu idim, arzularımın kabulünü senden beklerim diyerek tekliflerimizi kabul ettiririm...” Paşa ayrıca özel kâtip olarak da Rum Patrikanesi Kâtibi Kara Teodori’yi alacağını ilâve etmiştir. Sadrazam Padişah’a bu konuşmayı naklederek Damat Ferit Paşa’nın gönderilmesinden vazgeçilmesini istemişse de, Padişah’ın kararını değiştirememiştir. Durum Bakanlar Kurulunda tartışılmış kabine üyeleri karara şiddetle itiraz ile Bahriye Nazırı Rauf Bey başkanlığında bir heyetin gönderilmesi kararını almışlardır. Hariciye Müsteşarı Reşat Hikmet Bey Kurmay Yarbay Sadullah Bey delege olarak, Âli Bey de (TÜRKGELDİ) delegasyon sekreteri olarak heyet üyelerini oluşturmuşlardır51.
Delegelere 8 maddelik bir talimat verilmiştir. Buna göre özetle: Boğazlar Yunan savaş gemileri hariç, ticaret ve savaş gemilerine açık olacak, istikâmlar Osmanlıların elinde tutulacak, asayişi sağlayacak kuvvetler hariç, öteki Türk kuvvetlerinin terhisi kabul edilecek. Ateşkesle cephelerde savaş duracak, Osmanlı Devleti’nin idaresine karışılmayacak, Türk topraklarında herhangi bir noktaya asker çıkarılmayacak, itilâf devletlerince Türkiye’ye para yardımı yapılması sağlanacaktır. Ayrıca Padişah özel olarak verdiği talimatta hilâfet, saltanat, ve hanedan haklarının korunmasını özellikle istemiştir.
Mondros’ta 4 gün süren tartışmalardan sonra Ateşkes 30 Ekim 1918 günü akşam üstü imzalanmıştır. Daha toplantının başında Ateşkes maddelerinin İngilizler tarafından önceden hazırlandığı ve bunlar üzerinde ufak tefek önemsiz değişiklikler dışında bir şey yapılmayacağı ortaya çıkmıştı. Mütareke 24 maddeden oluşuyordu52.
Buna göre, Boğazlar açılıyor, istihkâmları müttefiklerce işgal ediliyor, İtilâf Hükümetlerine mensup esirlerle Ermeni esir ve tutuklular kayıtsız şartsız müttefiklere teslim ediliyordu. Asayiş için gerekli olanların dışındaki askerî birlikler terhis ediliyor, müttefikler güvenliklerinin tehdit edilmesi halinde, herhangi stratejik noktayı işgal edebileceklerdi (7. Madde). Liman ve tersanelerden yararlanabilecekler, Toros tünelleri işgal edilecek, İran ve Kafkasya’daki Türk kuvvetleri çekilecek, haberleşme ve ulaşım araçları denetlenecek, Hicaz, Asir, Yemen, Suriye Trablusgarp Bingazi ve Irak’ta bulunan muhafız kıtaları en yakın itilâf komutanına teslim olacak, 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buralar işgal edilecektir. Ateşkes’in Türklerce imzasına karşılık, İngiliz Delegasyonu Başkanı Amiral Calthorpe Rauf Bey’e gizli kaydıyla bir mektup vermiştir. Mektuba göre, Amiral Çanakkale ve Karadeniz Boğaz istihkâmlarının yalnız İngiliz ve Fransız Askerlerinin işgal edilmesini hükümetinin kabul ettiğini, bunların yanında bir miktar Türk askerinin de bulundurulmasını hükümetine duyurduğunu, İstanbul ve İzmir’e Yunan Askeri gönderilmemesi hakkındaki Türk isteğini özenle hükümetine bildirdiğini, Osmanlı Hükümeti asayişi koruduğu müddetçe İstanbul’un işgal edilmeyeceğini, Osmanlılarla İngilizler arasında dostane ilişkilerin kurulması için büyük gayret sarfedeceğini, mektup içeriğinin padişah ve sadrazamdan başkasına gösterilmemesini istiyordu.
Osmanlı delegasyonu ateşkes ile Boğazlar hariç ülkenin başka bir yerinin işgal edilmeyeceğine ve ateşkes hattına saygı gösterileceğine inanıyordu: İyimser hava içindeydi.
Halbuki İtîlaf devletleri daha savaş içinde 1915, 1916, 1917 yıllarında yapmış oldukları anlaşmalarla Osmanlı Devleti’nin ne şekilde bölüneceğini ve her birinin paylarının ne olacağını belirlemişlerdi. Mütarekedeki esnek maddeler, gizli anlaşmaların uygulamaya konulması için birer kılıf ödevini görecekti.
Ateşkes Anlaşması, Alman ve Avusturya – Macaristan personelinin belli bir süre içinde Osmanlı ülkesini terk etmelerini öngörmekteydi. Bu hüküm gereğince, Yıldırım Orduları Grup Komutanı Liman von Sanders, komutayı Mustafa Kemal’e şu sözlerle devretti, “Türkiye’yi terke mecbur olurken emrim altındaki orduları, Türkiye’ye geldiğim ilk günden beri takdirkârı olduğumu bir kumandana tevdi etmekle teselli buluyorum.” Gerçekten Liman von Sanders, Mustafa Kemal’i çok müstesna kabiliyetli, yetkili ve cesur bir subay olarak ateş hattında yakından tanımış, onun üstün komutanlık yeteneğini herkesten önce taktir ederek, cephenin en can alacak yerlerinde yüksek sorumluluk gerektiren yerlere getirmiştir. Hatta Başkumandan Vekilinin cepheyi ziyaretlerinin birinde, Anafartalar’a uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâ ettiğinde, istifasını kabul etmediği gibi, Enver Paşa’nın ona iltifat eden yazıyla gönlünü almasını da sağlamıştır53.
Mütareke maddelerini okuyan Mustafa Kemal, devletin kendini adeta kayıtsız şartsız düşmana teslim ettiği, hatta bunun için bizzat yardım vadettiği kanısına varır. Dolayısı ile hükümeti uyarmak ister. 3 Kasım’da sadrazamın dikkatini ateşkesin açık olmayan maddelerine çekerek bilgi ister. “... Madde 10’da Toros Tünellerinin işgali var... İşgal edilecek yalnız bunlar mıdır? Yoksa muhafaza tertibatından ibaret mi kalacaktır? Toros Tünellerini tutacak işgal kuvvetlerinin maksatı nedir? Bunlar nereden gelecektir? Büsbütün ayrı bir grup teşkil eden Amanos Tünelleri de buna dahil midir? Ayrıca Suriye ve Kilikya hudutlarının belirlenmesi gerektiğine dikkati çeker. Fakat Sadrazam Ahmet İzzet Paşa iyimserdir. O Toros Tünellerinin işgalini bir muhafaza önlemi olarak görmekte, Amanos Tünellerini ayrı mütalâa etmektedir. Suriye’deki kuvvetlerin teslim olmaları maddesinin, ihtiyaten konulduğu, çevredeki kuvvetlerin tesliminin bahis konusu olmadığı görüşündedir. Kilikya’nın hududunun da gerekirse bildirileceğini yazar. Halbuki Mustafa Kemal endişelidir. Toros Tünellerini işgal edecek kuvvetin miktarı ne olacaktır? Meselâ bütün Anadolu’yu işgal edecek derecede olursa ne yapılacaktır? Zaten Suriye’deki garnizonların teslimi maddesi İngilizlerce başka türlü tefsir edilmekte ve VII. Ordunun teslimi istenmektedir. İngilizlerin İskenderun’a asker çıkarmak istemeleri, bu şehri Kilikya’dan saydıklarını göstermektedir. Mustafa Kemal’e göre, mütareke şartlarını açıklayıcı, yanlış anlamaları önleyici önlemler alınmadan ordular terhis edilirse ve İngilizlerin her dediğine boyun eğilirse, ihtiraslar önlenemeyecektir. Bu düşüncelerini 6 Kasım’da Sadrazam’a iletir. Ahmet İzzet Paşa mütareke’de birkaç maddeyi tadil ederek bize sözlü teminat veren İngiliz delegesinin centilmenliğine karşılık vermek ve Yunanistan’ı faaliyet sahasına çıkarmamak maksadıyla İskenderun’dan İngilizlerin istifadesine karşı çıkılmamasını ister. Mustafa Kemal İngilizlerin Halep’teki ordularını iaşe için İskenderun’a ihtiyaçları olmadığını, gayenin VII. Ordunun gerisini keserek teslime zorlamak olduğunu, bu nedenle VII. Orduyu geriye çekmeye başladığını ve İngilizler şayet İskenderun’a çıkarlarsa ateşle karşılanmaları için emir verdiğini belirtir. Bu tel İstanbul’da telaşa yol açar. Tekrar savaşa mı girilecekti? Sadrazam bir taraftan verilen emirlere aynen uyulmasını isterken; diğer taraftan Yıldırım Ordular Grubunun dağıtılmasını çabuklaştırır. Mustafa Kemal İskenderun’u işgal olayının İngilizlere verilen sert karşılık neticesi olmadığını, zira aynı şeyin Musul içinde bahis konusu olduğunu hatırlatır. Esas davanın ateşkes hükümlerinin Osmanlı Devleti’nin selâmetini temine yeterli olmamasından kaynaklandığını İngilizlerin her dediği yapılırsa, işin ordu ve hükümetin onlar tarafından idare edilmesine kadar gideceğini, çaresizlik ve güçsüzlük ne kadar olursa olsun, devletin yapacağı fedakârlığın derecesini sınırlamak gerektiğini, İngilizlerin elde etmek istedikleri neticeye bizim de yardım etmemizin kara bir leke meydana getireceğini, ısrarla vurgular. Bu uyarıların bir etkisi olmaz. 7 Kasım’da Yıldırım Orduları Grubu ile 7. Ordu Karargâhı lağvedilir. Mustafa Kemal’in “Orduları dağıtalım, fakat unvanı muhafaza edelim. En ufak bir müfreze halinde de olsa, bu namla ben onun kumandanlığı ile yetinir ve vatanıma hizmet ederim.” Yolundaki teklifi de dikkate alınmaz54.
Esasen İstanbul’da saray – hükümet ilişkileri hassas bir devreye girmiştir. Padişah ile Sadrazam arasındaki güvensizliğin sebepleri nelerdir? Vahidettin neden Ahmet İzzet Paşa’yı istifaya zorlar? Görünürdeki nedenler şunlardır: 2/3 Kasım’da Enver, Talat ve Cemal Paşa başta olmak üzere, ittihatçı kodamanlar bir Alman gemisiyle yurdu terk etmişlerdir. Kamuoyu bu durumdan özellikle İçişleri Bakanı Fethi Bey ve hükümeti sorumlu tutmaktaydı. Padişah bu durumu bahane ederek İzzet Paşa’dan kabinede bulunan İttihatçı bakanların yani Cavit, Fethi, Rauf ve Hayri Beylerin çıkarılmalarını ısrarla istedi. İzzet Paşa, Cavit Bey ve Hayri Efendinin zaten çekilmek istediklerini, ancak parti başkanı olan Fethi Bey’i değiştirmenin uygun olmayacağını söyler. Vahidettin ısrarla Fethi Bey’in bir dakika bile kabinede kalmasının yerinde olmayacağını bildirince sinirlerine hâkim olamayan İzzet Paşa bu müdahaleyi Anayasaya aykırı bulduğunu belirterek istifâsını sundu. Esasen Vahidettin, Sadrazamın delegasyon başkanı olarak Damat Ferit Paşa’yı göndermemesinden dolayı, İzzet Paşa’ya içerlemişti. Mütareke görüşmelerinden zamanında haberdar edilmemekten, savaş suçlularını yargılayacak mahkemenin kuruluşu hususundaki görüş ayrılığından kızgındır. Aslında Vahidettin tahtların ve taçların yıkıldığı bu ortamda, devletin dizginlerini elinde tutmayı güvenliği açısından gerekli görüyordu. İdare anlayışı bakımından da, o milleti bir sürü, kendisini de onun çobanı olarak görmekteydi. Dolayısıyla İzzet Paşa’yı istifâya zorladı. Bundan sonra gelen kabineler artık padişahın dümen suyunda yürümek zorunda kalacaklardır. Meclis de kapatılınca herşey Vahidettin’in olaylara bakış tarzına göre şekillenecektir55. İzzet Paşa 8 Kasım 1918’de istifasını sunmuştur. Paşa 10 Kasım’da Mustafa Kemal’e sadaretten çekildiğini ve İstanbul’a gelmesinin iyi olacağını bildiren bir telgraf gönderir. Mustafa Kemal 10/11 gecesi yola çıkar 13 Kasım’da Haydarpaşa’ya gelir. Boğaz açılmıştır. Savaş’ı kazanan devletlerin Filosu Haydarpaşa’nın önünden geçmektedir. Düşman filosunun yolunu Çanakkale’de kesmiş olan muzaffer komutan üzüntü içindedir. Dudaklarından “Geldikleri gibi giderler” sözleri dökülür. Nitekim yaklaşık 5 sene sonra onlar, Türk sancağını selâmlayarak “geldikleri gibi gidecekler” dir.
Mustafa Kemal İstanbul’da 13 Kasım 1918 ’da 16 Mayıs 1919’a kadar kalır. Onun bu dönemdeki davranışlarını değerlendirebilmek için, düşüncelerine yön veren hususları belirtmek yararlı olacaktır.
Mustafa Kemal I. Dünya Savaşı’na yarbay rütbesi ve tümen Komutanı olarak girmişti. Savaş bitiminde Mirliva olarak Ordular Grubu komutanı payesini taşıyordu. Savaş boyunca, üstün ve seçkin komutanlık niteliklerini dosta ve düşmana kanıtlamıştır. Maddeten ve manen güçlüdür. Kendine özgüveni sonsuzdur. Vatana büyük hizmetler yapmak coşkusu içindedir. O zamana kadar olan yaşantısında doğru düşündüğünü, hatta geleceği sezdiğini gösteren olaylar vardır. Nitekim ordunun siyasetle uğraşmasının zararları konusundaki fikirlerinin doğruluğunu, Balkan Harbi bütün açıklığı ile koymamış mıdır? Çanakkale’de düşmanın muhtemel hareketleri konusundaki uyarıları gerçekleşmemiş midir? Filistin’de Falkenhayn’ın askeri stratejisinin yanlışlığına dair görüşlerini olaylar doğrulanmamış mıdır? Ateşkes’in uygulaması konusundaki fikirlerini doğruluğu da her gün yeniden ortaya çıkmaktaydı. Dolayısıyla Mustafa Kemal düşüncelerini uygulayabileceği yetkili bir makama geçmek ve felâketli günler geçirmekte olan vatanına hizmet etmek, Türk devletinin bağımsızlığını ve çıkarlarını sağlayacak bir barışı, gerekirse direnerek, mücadele ederek elde etmek amacını gütmektedir. Bu nasıl sağlanacaktır? Ona hâkim olan fikre göre “iyi bir hükümet, hedefini vaziyetini iyi bilen bir hükümet, memleketin kuvvetini müsait şartlarda değerlendirerek çok iş yapabilirdi.” Onun istediği gibi bir hükümet kurulur kendisi de Harbiye Nazırı olursa galip devletlere karşı yeni bir politika takip etmek, Türk olmayan yerlerden zaten vazgeçmiş olan Türkiye’yi kurtarmak mümkündür. Kurulacak haysiyetli bir hükümet buna göre bir dış politika takip ederek büyük devletleri yeni bir istikamete çevirebilirdi. Bu imkânlar araştırılırken bir taraftan da siyasî tedbirlerin nihayet bir çatışmaya bir harbe varması ihtimaline karşı ordu hazırlanacaktır. Mustafa Kemal bu konuda Türk’ün yaradılışında mevcut vatan sevgisine güvenmektedir. Milletin iyi yönlendirilmesi ve iyi yönetilmesi halinde en zor durumda bile başarı sağlayacağı inancındadır. Gayeye varmak için herhangi bir peşin yargısı yoktur. Millî birlik ve beraberliği korumaya taraftar, herkesle işbirliğine hazırdır.


V. Mütareke Sonrasında Mustafa Kemal’in İstanbul’daki Faaliyetleri:
Vatanına Hizmet Yolu Açmaya Çalışan Seçkin General
Mustafa Kemal İstanbul’da kaldığı dönem içinde düşüncelerini gerçekleştirmek için çeşitli yollara başvurur. İlk önce hükümete girmek yoluyla fikirlerini uygulamak ister. İstanbul’a gelir gelmez Ahmet İzzet Paşa ile görüşür. Böylesine hassas bir dönemde istifâ etmenin yanlış olduğuna onu ikna eder. Mustafa Kemal’ e göre, ülkenin felâketin içinde olduğu bu ortamda, Tevfik Paşa hükümeti devletin bekasını koruyamazdı. Dolayısıyla Ahmet İzzet Paşa tekrar iktidara gelmeli ve içinde kendisinin de bulunduğu güçlü bir hükümet kurulmalıydı. Bunun için yapılacak iş henüz kurulmuş olan Tevfik Paşa Hükümetine güven oyu verilmemesidir. Mustafa Kemal ve arkadaşları bunu sağlamak için Mebusan Meclisi’nde yoğun bir faaliyete giriştiler. Durum ümitli gibi görünüyordu. Fakat oylama Tevfik Paşa’nın güven oyu almasıyla sonuçlandı. (19 Kasım 1918). Anlaşıldığına göre bir kısım milletvekili, eğer hükümete güven oyu verilmezse meclisin kapatılacağı endişesine kapılmışlar ve bu şekilde oy kullanmışlardır.
Oylamayı Meclis locasından hayretler içinde izleyen Mustafa Kemal, hemen Meclisi terk ederek evine döner. Başyaver Naci Bey (ELDENİZ) aracılığı ile padişahtan randevu ister. Amacı Padişah ile durumu açık konuşmak, tedbir olarak düşündüklerini dile getirmek, bu tedbirlerin uygulanması zorunluluğunu açıklamaktır. Görüşme muhtemelen 22 Kasım 1918’de Cuma selâmlığından sonra gerçekleşir. Hayli uzun süren görüşmeden Mustafa Kemal düşündüklerini söylemeye fırsat bulamadan padişahın sürpriz sorusu ile karşılaşır.
- Ordunun komutan ve subaylarının seni çok sevdiklerinden eminim. Bana teminat verir misiniz ki onlardan bana bir zarar gelmeyecektir?
- Ordu tarafından aleyhte harekete dair duyduklarınız mı var efendim?
- Padişah gözlerini kapar, soruyu cevapsız bırakır. Mustafa Kemal soruyu şöyle cevaplar:
- Gerçi ben İstanbul’a geleli ancak birkaç gün oldu. Buradaki hali yakından bilmiyorum. Ordu komutan ve subaylarının zatı şahanelerinize karşı bulunması için hiçbir sebep olabileceğini sanmıyorum. Onun için temin ederim ki hiçbir fenalık beklemeyiniz.
Padişah kafasındaki endişeyi şu sözlerle dile getirir:
- Yalnız bugünden bahsetmiyorum. Bugünden ve yarından!
Ardından Mustafa Kemal’den beklentilerini açıklayan şu cümle ile görüşmeye son verir:
- Siz akıllı bir komutansınız. Arkadaşlarınızı tenvir (aydınlatma) ve teskin (yatıştırma) edeceğinizden eminim.
Mustafa Kemal bu görüşmeden üzüntü içinde çıkar. Düşündüğü şeyleri ifade etmek fırsatını bulamamış, üstelik padişahın imalı sorularına muhatap olmuştur. Vatanın kurtuluşu için Saray yoluyla etkin bir tedbir alınamayacağını anlamıştır. Bundan sonra daha değişik çareler aramaya başlamıştır.
Bir ara, Âyan reisi Ahmet Rıza Bey’in kurması muhtemel bir hükümette Mustafa Kemal’in de yer alması bahis konusu olursa da bu gerçekleşmez.
Esasen 21 Aralık 1919’da Meclis-i Mebusan kapatılmıştır. Artık parlâmento yoluyla bir şey yapmak imkânı kalmadığı gibi, millî iradeyi temsil edecek bir kurum da ortada mevcut değildir.
Bu belirsiz ortamda Mustafa Kemal, millî kurtuluş yolu temel amaç olmak üzere, İstanbul’da işgal kuvvet mensupları da dahil olmak üzere, her çevreden insanlarla temas ederek, ülke için bir çıkış yolu arar. Bir ara ihtilâlci metodlarla iktidarı elde etmek meselesi ciddî bir şekilde bahis konusu olur. Hatta Karakol Cemiyeti kurucularından Kara Kemal ve arkadaşları, Sadrazam Tevfik Paşa’yı kaçırmak, yerine tarafsız birinin sadarete gelmesini temin etmek için, Mustafa Kemal ve arkadaşlarına teklifte bulunurlar. Ancak askerî işgal altındaki bir şehirde Sadrazamı düşürmek, hatta Padişahı tahttan indirmek ne derecede başarılı olabilirdi?56.
Sonuçta hükümette görev almak ve İstanbul’da bir darbeyle iktidarı ele alarak, devletin taksimini hedef alan yabancı işgalleri önlemenin mümkün olmadığı kanısına varır. Ülkenin kurtuluşu, ancak düşman etkisinden uzakta Anadolu’dan yönetilecek millî direnme ile sağlanabilecektir. Bunun için de kabilse geniş yetkilerle donatılmış olarak resmî bir görevle Anadolu’ya geçmek lazımdır. Aynı fikri paylaşan yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) XX. Kolordu Komutanıdır. Keza aynı görüşü öteden beri savunan Kâzım Karabekir de Erzurum’da 4 dolgun tümenli XV. Kolorduya atanmayı sağlamıştır. Her ikisi de mücadelenin Anadolu’dan yürütülmesinde işbirliği yapmak hususunda Mustafa Kemal ile görüş birliği içindedirler. Dolayısıyla yapılacak iş, iktidarda bulunan çevrelerle ilişki tesis etmek, belirtilen nitelikte bir görev alarak, Anadolu’ya resmî bir sıfatla geçmektir. Garip bir tesadüf sonucu, Anadolu’ya geçmek için aranılan fırsatı, bilmeyerek İngilizler yaratırlar.

VI. Mustafa Kemal Paşa’nın Ordu Müfettişliğine Atanması
Ateşkes hükümlerinin devamlı çiğnenmesi, ülkenin çeşitli yerlerinin türlü bahanelerle işgal edilmesi, Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verileceği hakkında çıkan söylentiler ve şüpheli davranışlar, Kuzey Anadolu’da Sinop’tan Batum’a uzanacak bir Rum – Pontus Devleti, Doğu Anadolu’da hudutları mümkün olduğu kadar geniş bir Ermenistan, Güneydoğu Anadolu’da bir Kürdistan kurulması faaliyetleri; özellikle tehlike altında bulunan illerde halkın uyanmasına ve özgür yaşama hakkını korumak maksadıyla yer yer Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri oluşmasına yol açmıştır. Bu derneklerden önemlileri aşağıda gösterilmiştir:
Bu derneklerden ilki kurulması 2 Kasım 1918’de İstanbul’da kararlaştırılan, 30 Kasım 1918’de Edirne’de resmileşen Trakya ve Paşaeli Müdafaa Heyet-i Osmaniyesidir. Amaç Trakya’nın siyasî birliğini sağlamak ve Doğu Trakya’nın işgalini önlemektir57.
Tehdit altında bulunan İzmir’de de 1 Aralık 1918’de İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti oluşmuştu. Cemiyetin amacı bölgenin Türklüğünü savunmak ve yabancı egemenliğine girmesini önlemektir. İzmir’de kurulan ikinci vatansever örgüt, İzmir Müdafaa-i Vatan Cemiyetidir. İzmir’in işgali arifesinde Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi adıyla tanınmış, İzmir’in işgalini Anadolu’ya duyurmuştur.
Ateşkesten sonra endişe içinde bulunan yerlerden biri de Doğu Anadolu idi. Mondros Ateşkesi’nin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde (İngilizce metinde 6 Ermeni Vilâyeti olarak kayıtlı) karışıklıklar çıkması halinde buraların işgalini öngörüyordu. Bölge halkı kısa zaman önce Ermenilerin acımasız soykırımına maruz kalmıştı. Tekrar aynı acıları yaşamak istemiyordu. Bölgenin Türk olduğunu göstermek ve haklarını savunmak amacıyla Vilayat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti 4 Aralık 1918’de İstanbul’da kuruldu. Cemiyetin Erzurum şubesinin Millî Mücadele içindeki rolünü daha sonra etraflıca göreceğiz58.
Adana ve çevresinin işgali üzerine 21 Aralık 1918’de Adana Müdafaa-i Hukuk-i Millîye daha sonraki adıyla Kilikyalılar Cemiyeti kuruldu. Amacı bölge halkının % 90 Türk olduğunu göstermektir. Trabzon ve çevresinin Rumlara veya Ermenilere verilmesinin duyulması üzerine, İstanbul’da Trabzon ve Havalisi Adem-i Merkeziyet Cemiyeti kurulmuştu. Cemiyet iç işlerinde özerk bir idare yapısını benimsemiştir. Buna karşılık 12 Şubat 1918’de oluşan Trabzon Muhafaza-i Hukuk-i Millîye Cemiyeti, Trabzon’un Osmanlı Devletine bağlılığını ve millî hakları savunmayı amaç edinmişti.
Bu derneklerin ortak çizgisi, yöresel bir nitelik taşımaları, medya yoluyla hak aramaları, yurt bütününü hedef alan bir program ve şeften mahrum olmalarıdır.
Bu derneklerin yanı sıra yurt bütününe yönelik faaliyet gösteren kuruluşlar da oluşmuştur. Bunların önemli olanlarından biri Millî Kongredir. Öncülüğünü Dr. Esat Işık yapmıştır. 50’yi aşkın dernek ve bazı siyasî parti temsilcilerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Millî Kongre 6 Aralık 1918’de yaptığı toplantıda, bütün Kuva-yi Millîye’yi birleştirmek, vatanın hukukunu ve çıkarlarını koruyacak ve gerçekleştirecek yolları ve amaçları sağlamak gayesi güttüğünü açıklamıştır. Tutuklamalar ve particilik tartışmaları dolayısıyla kuruluşun etkinliği sınırlı kalmıştır59.
Mütareke döneminde birleştirici girişimlere yönelenlerden biri olan Ahmet Rıza Bey, partiler arası veya partiler üstü bir topluluk oluşturmuştur. Amaç barış davası ve dış politika meselelerinde millî bir program saptamak, “Siyasal hayat hakkımızı muhafaza için” önlemler almaktır. Bu girişime Vahdet-i Millîye (Millî Birlik) Heyeti adı verilmiştir (6 Mart 1919). Heyet o dönemin seçkin isimlerini toplamakla beraber Anadolu’da başlayan Müdafaa-i Hukuk hareketine ayak uyduramadığından etkinliğini kaybetmiştir60.
Mütarekenin umutsuz ortamı içinde çıkış yolunu güçlü bir devletin desteğiyle ülke bütünlüğünü korumak şartıyla, mümkün olduğu kadar az ödülle sağlamak isteyen kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. Bunlardan biri Wilson Prensipleri Derneğidir. Dernek ataşkes uygulamalarının yarattığı ümitsiz ortamda Halide Edip’in öncülük ettiği bir kısım aydınlar tarafından kurulmuştur (14 Ocak 1919). Amaç Amerikan himayesi veya mandası yoluyla bir çözüme ulaşmaktır61.
Yabancı himayesiyle çözüm arayan derneklerin en önemlisi İngiliz Muhipleri Cemiyetidir. Cemiyetin başında İngiliz haber alma örgütünün etkin görevlilerinden Rahip Frew ile Adalet Bakanlığı müsteşarı Sait Molla vardır. Resmen 20 Mayıs 1919’da kurulan cemiyete saray, Hürriyet ve İtilâf Fırkası mensupları özel bir ilgi göstermişlerdir. Cemiyetin amacı İngiliz mandasını sağlamak, İngiltere lehine kamu oyu yaratmaktır62.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi yurt bütününü hedef alan bu kuruluşlar, kurtuluşu yabancı manda ve himayesine girmede görüyorlardı. İnönü’nün dediği gibi; “Zamanın devlet ve fikir adamlarında mütarekeyi feshedip mücadeleye girmek, harp yolu ile bir netice almak fikri hiç kimsede yoktur.” 63. Düşünülen çare siyaset yoluyla soruna çözüm bulmaktır.
İşte bu ortam içinde 21 Nisan 1919 tarihli İngiliz notası Babıâliye gelir. Notanın konusu nedir? Ne istenmektedir?
Adı geçen notada ısrarla şu hususlar üzerinde durulmaktadır: Doğu Anadolu’da askerî durum iyi değildir. Bu sebeple Ordu Komutanı Yakup Şevki Paşa’nın görevden alınması istenmiştir. Erzurum, Erzincan, Bayburt ve Sivas’ta kurulan şuralarca, askerî kontrol altında, devşirme asker toplanmıştır... Bunlar derhal durdurulmalı ve bu durumla ilgili olarak alınacak tedbirler konusunda acele bilgi verilmelidir.
25 Nisan’da Amiral Web girişimi tekrarladı.
Nota İstanbul Hükümetinde ciddi sıkıntılar yarattı. Bunun sebepleri nelerdir? Olay ne bakımdan önemlidir?
Daha önce belirtildiği gibi, Mondros Ateşkesinin 24. Maddesi 6 Doğu ilinde karışıklık çıkması halinde buraların işgalini öngörmekteydi. Paris’e giden Ermeni delegasyonu 6 Doğu ilinin yanı sıra Maraş’la birlikte Kilikya’yı ve Trabzon ilini içine alacak “Büyük Ermenistan” oluşturulmasını istemekteydi.
Diğer taraftan özellikle Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize’den İnebolu’ya kadar uzanacak bir Pontus – Rum devleti kurmak için yoğun faaliyet vardı. Bu maksatla bir taraftan Paris Barış Konferansına heyet gönderiliyor, diğer taraftan bölgede Rum Çeteleri oluşturularak asayişi bozmak, Müttefiklerin müdahalesini sağlamak, Müslüman halkı kaçırmak amacı güdülüyordu. Bölgede ezici çoğunluğa sahip olan Müslüman halk, Hristiyan çetelere karşı can güvenliğini sağlamak için müslüman çeteler oluşturuyordu. Rumlar bölgedeki nüfus dengesini etkilemek için Rusya’dan Kuzey Anadolu’ya Rum göçmenleri getirmekteydiler. Türk tarafı bunu önleme gayretlerine girişince, Rumlar bu durumlardan şikayetçi olmuşlardı. Onların şikayeti üzerine, İngilizler, Samsun ve Çevredeki asayişsizliğinin önlenmesini, aksi halde kendilerinin önlem almaya mecbur olacaklarını belirtmişlerdi. Nitekim 9 Mart 1919’da Samsun 200 kişilik bir müfreze ile İngilizlerce kontrol altına alınmıştır. 30 Mart’ta Merzifon işgal edilmişti. İngiliz işgal kuvvetlerinden moral bulan Rum çeteleri saldırılarını daha da artırırlar. Öyle ki olaylardın etkilenen bir Türk teğmeni 17 Mart’ta dağa çıkarak direnişe geçer 64.
Yakup Şevki Paşa’nın 9. Ordu Komutanlığından alınması da bölgedeki olumsuzlukları artırmıştı. İtilâf devletlerinin bu olumsuzlukları bahane ederek, bölgede Pontus – Rum Devleti, Doğu Anadolu’da Büyük Ermenistan, Güney-Doğu’da Kürdistan oluşturulmasından endişe ediliyordu.
Eldeki bilgilere göre İngiliz girişimlerinden telaşlanan Sadrazam Damat Ferit Paşa, meseleyi İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’e açarak, alınacak tedbir konusunda görüşünü sorar. Bakan şikâyete konu olan bölgelere muktedir bir generalin, durumu yerinde incelemek ve gerekli önlemleri almak maksadıyla gönderilmesini önerir. Bu konuda kimi düşündüğü sorusuna da Mustafa Kemal Paşa cevabını verir. Sadrazam Mustafa Kemal’i tanımak ister. Bu sağlanır. Sadrazamın Paşa hakkındaki kanaati olumludur. Harbiye Nazırı Şakir Paşa’ya, İngiliz şikâyetleri ile ilgili konuyu incelemeye Mustafa Kemal Paşa’yı memur etmesini söyler. Bakan, Mustafa Kemal’in o sıralar iyi ilişkiler içinde olduğu Bahriye Nazırı Avni Paşa’nın kayınpederidir. İngiliz şikâyetlerine ait dosyayı inceleyen Mustafa Kemal, görevin yapılabilmesi için memuriyetine bir şekil verilmesi bir makam ve yetki sahibi olması gerektiğini belirtir ve Genel Kurmay Başkanı ile temas için izin ister. Başkan Fevzi Paşa (Çakmak) görevli olarak İstanbul dışındadır. İkinci Başkan Kâzım Paşa (İNANÇ) ile görüşür. Hatta amacını da kısmen açıklamakta sakınca görmez. Gayesi mümkün olduğu kadar geniş yetkilerle Anadolu’ya geçmektir. Kâzım Paşa, ordu müfettişlikleri kurulacağını ve o sıfatla gitmesinin kolay olacağını söyler. Mustafa Kemal önce hükümetçe kendisinden ne beklenildiğini öğrenilmesini ister. Hükümetin istedikleri özetle şunlardır: 1. Mıntıkasındaki asayişsizlik sebeplerini tesbit edecek, asayiş ve istikrarın temini için gereken tedbirleri alacaktır. 2. Mıntıkasındaki silâh ve cephane toplanacak ve muhafaza altına alınacaktır. 3. Anadolu’da kurulmakta olduğu söylenen millî şuralar dağıtılacaktır.
Mustafa Kemal hazırlanan talimata ne isterlerse yazın, yalnız birkaç noktayı ben ilave edeyim der. Paşa yetki ile ilgili bazı hususları kendi ekler. Fakat hazırlanan talimatı, Harbiye Nazırı imzalamaktan çekinir. Mühürünü verir. Mühür alındıktan sonra talimatname biraz daha genişletilerek mühürlenir. Talimatnameye göre Mustafa Kemal’in görevi, hem mülkî ve hem de askerîdir. Buna göre:

1) Bölgede asayiş sağlanacak ve asayişsizlik sebepleri saptanacaktır.
2) Bölgede ötede beride dağınık bir halde varlığından söz edilen silah ve cephane bir an önce toplatılarak muhafazaya alınacaktır.
3) Çeşitli yerlerde birtakım şuralar (topluluklar) bulunduğu, bunların asker toplamakta oldukları ve ordunun resmî olmayan bir şekilde bunları koruduğu ileri sürülüyor. Böyle şuralar mevcut olup asker topluyor, silâh dağıtıyor ve ordu ile ilişkili bulunuyorlarsa, kesin olarak yasaklanacak ve bu gibi topluluklar dağıtılacaktır.
Bu görevin yerine getirilmesi için:
1) 2 Tümenli Üçüncü ve dört tümenli Onbeşinci Kolordular müfettişlik emrine verilmiştir... Bölge komutanlığı, tümen veya özel göreve atanacak subayların atanma veya yer değiştirmeleri, müfettişliğin onayı veya isteği ile olacaktır. Müfettişliğin yarar ve lüzum gördüğü hususlarla ilgili talimatı kolordu komutanlıkları olduğu gibi uygulayacaklardır...
2) Müfettişlik bölgesi Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleriyle Erzincan ve Canik bağımsız livalarını içine aldığından, müfettişliğin yukarıda sayılan görevleri yerine getirmesi için vereceği bütün talimatı, bu vilâyetlerle mutasarrıflıklar doğrudan doğruya yerine getireceklerdir.
3) Müfettişlik sınırına komşu vilayetler ve bağımsız livalar (Diyarbakır, Bitlis, Elazığ, Ankara, Kastamonu vilâyetleriyle) kolordu komutanlıkları da müfettişliğin görevi yerine getirmesi sırasında doğrudan yapılacak başvuruları dikkate alacaklardır.
4) Müfettişliğin askeri konularda başvuracağı makam Harbiye Nezareti olmakla beraber, diğer konular için ilgili makamlarla haberleşerek ve bu haberleşmelerden Harbiye Nezaretine bilgi verilecektir. Sonradan bu illere Maraş ve Kayseri de ilave edilmiştir 65.
Mustafa Kemal’e bu kadar geniş yetki verilmesinin sebepleri nelerdir? O Padişahça özel bir görev ve ödenekle mi gönderilmiştir? İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngilizler olayı nasıl atlamışlardır?
Talimatnamedeki geniş yetkiler, görev alanının özelliğinden kaynaklanmaktadır. Daha önce kısaca belirtildiği gibi Doğu Karadeniz Bölgesinde, içeriden ve dışarıdan yoğun destekli bir Rum – Pontus Devleti kurma faaliyeti vardır. Doğu Anadolu’da karışıklık çıkması halinde 6 ilin işgal edileceği öngörülmüştür. Doğu’da çok ciddi bir Ermeni tehlikesi mevcuttur. Güneydoğu’da ise, İngiltere himayesinde Kürdistan Devleti oluşturma çalışması vardır. Bundan başka Enver Paşa’nın Kafkaslardan Anadolu’ya geçmesinden endişe edilmektedir. Galip devletler ateşkes hükümlerini pervasızca çiğnemekte, savaş içinde yapmış oldukları gizli anlaşmaları uygulamaya koyarak istedikleri yerleri işgal etmektedirler.
Bu durum karşısında Osmanlı Padişah’ı nasıl bir politika izlemektedir?
Padişah’ın her şeyden önce tahtı ve hanedanı için ciddî endişeleri vardır. Çünkü I. Dünya Savaşı tarihi hanedanları silip süpürmüştür. Rusya’da Romanoflar, Almanya’da Hohenzollernler, Avusturya – Macaristan’da Habsburglar iktidarı bırakmak zorunda kalmışlardı. Dolayısıyla Padişah ülkenin iç ve dış politikasını elinde tutarak vaziyete hâkim olmak istemektedir. Nitekim ateşkes görüşmelerine ısrarla Damat Ferit Paşa’yı göndermek istemiş, onun yerine giden delagasyona da “Hilâfet Saltanat ve hanedan haklarının korunması” talimatını vermiştir66.
O, Ahmet İzzet Paşa’yı istifâya zorladıktan sonra, önce dünürü Tevfik Paşa’yı, sonra kız kardeşinin kocası olan ve kendisinin tam güvenini kazanan Damat Ferit Paşa’yı işbaşına getirmiştir. Bu arada Meclisi dağıtmış ve ülkenin kaderini eline almıştır. VI. Mehmet halkı bir koyun sürüsü, kendisini onun bir çobanı olduğu görüşü ile devleti yönetmeye başlamıştır. Ona göre, hanedanın ve devletin geleceğinin güven altına alınması, Yakındoğu düzeninin mimarı olan Büyük Britanya’nın teveccühünü kazanmakla mümkündür. O, “Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, kabul edelim, zira biz sonra İngilizlerin müsamahasına nail olacağız görüşündedir.” Sonuç itibariyle VI. Mehmet Büyük Britanya ne kadar memnun edilirse, barış şartlarının o kadar lehimize olacağına inanmaktadır. Dolayısıyla mesele çıkarmama, İngiltere’nin her dediğini yerine getirme politikasını en güvenli yol olarak benimsemiştir.
İnönü’nün deyimiyle o dönemlerdeki İstanbul Hükümetlerinin ve devlet adamlarının hiç birinde mütarekeyi bozarak mücadeleye girmek fikri yoktur. Dolayısıyla Padişahın, 21 Nisan tarihli İngiliz notasındaki istekler karşısında, hükümetin olaya muktedir, duruma hâkim olabilecek, İngilizlerce şikâyete konu olan hususları önleyebilecek kapasitede bir general gönderme önerisini, bölgenin hassas durumunu da dikkate alarak onayladığı açıktır. Bu kişinin Mustafa Kemal olmasında sakınca görmemiştir. Çünkü Padişahla Mustafa Kemal arasında Almanya gezisinden itibaren bir dereceye kadar bir yakınlık oluşmuştur. Padişah, Yaveri Mustafa Kemal’in yeteneklerine güvenmektedir. Onun hükümetin politikası istikametinde önlem alarak duruma hâkim olacağı ve İngiliz şikayetlerini önleyeceği inancındadır. Dolayısıyla atamayı onayladığı anlaşılmaktadır.
Hükümet kanadında ise, Hürriyet ve İtilâf partisinin etkili isimlerinden İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey’in atamada önemli rol oynadığı bilinmektedir. Mehmet Ali Bey’in kızı Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı Ali Fuat Paşa’nın kardeşiyle evlidir. Mustafa Kemal, Mehmet Ali Bey ile defalarca görüşmüştür. Ayrıca o dönemin Bakanlar Kurulu üyesi olan Bahriye Nazırı Avni Paşa ile onun kayınpederi Harbiye Nazırı Şakir Paşa’nın da atamaya sempati ile yaklaştıkları görülmektedir. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi de atamayı kolaylaştırmıştır. Esasen Padişahın onayladığı bu atamaya, kabinenin karşı çıkması mümkün değildi.
Diğer taraftan atamanın gerçekleşmesi İstanbul’da her şeyi kontrol eden İngiliz yönetiminin olurunun alınmasına bağlıydı. Padişah ve İngiliz taraftarı olan bir hükümetin “Persona Grata” olarak kabul ettiği bir kimseyi haliyle İngiliz işgal makamları da olumlu karşılamışlardır. Mustafa Kemal’in Enver Paşa ve Alman aleyhtarı olarak bilinmesi, İstanbul’daki ikameti esnasında İngiltere’yi karşısına almamaya özen göstermesi işi kolaylaştırmıştır.
Mustafa Kemal’in Padişahça kendisine verilen miktarı binlerce altınla ifade edilen bir meblâğ ile gönderildiği iddiası ise ciddiyetten yoksun görünmektedir. Ancak kendisine karargâh personelinin 3 aylık maaşlarıyla asayiş işlerinde kullanılmak üzere bir miktar para verildiği anlaşılmaktadır67.
Padişahın Mustafa Kemal’i özel bir görevle Anadolu’ya gönderdiğini savunanlar, bunu bir hatt-ı humayuna dayandırmaktadırlar. Hatt-ı Humayun özetle “... hükümetimin kararı gereğince atandığınız bölgede asayişi sağlamak ve hükümdarlık arzularıma aykırı durumların baş göstermesini önlemek için elden gediğince gayret sarf ederek milletimin korunmasını ve ülkenin saldırganların ellerinden kurtarılması için tek vücut olarak hareket edilmesini” istemektedir. Hatt-ı humayun’un aslı ortada yoktur. Belgedeki ifadeler yuvarlaktır. Belgenin varlığını haber veren kaynaklar güven verici değildir. Üstelik Mustafa Kemal bu belgeden hiç bir arkadaşına bahsetmediği gibi, hiçbir yerde de kullanmamıştır68. Aslında Padişahın ondan beklediği İngiliz şikâyetlerine yol açan durumları önlemek ve böylece bölgede yabancı işgaline meydan vermemektir. İnönü’nün değerlendirdiği gibi “Atatürk’ün Anadolu’ya bir vazifeyle gönderilmesi kararı, umumi siyasî tehlikeler yüzünden, Karadeniz sahillerinde, İtilâf Devletlerinin Türkiye’yi itham edemeyecekleri, bir inzibatın, bir idarenin tesis edilmesi ihtiyacından doğmuştur.”69a.
Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atama iradesi, 30 Nisan 1919’da Padişahça onaylanır69b. 5 Mayıs’ta Bakanlar Kurulunda tartışılan talimat, 6 Mayıs’ta görev yerine acele hareket etmesi için kendisine, 7 Mayıs’ta da kolordulara duyurulur. Mustafa Kemal Paşa, müfettişlik karargâhının seferî karargâh sayılmasını ve personelin 3 aylık maaşlarının önceden verilmesini ister. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra sadrazam ve Padişaha veda eder. Veda esnasında Padişahın sözleri anlamlıdır: “Paşa, paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba geçmiştir. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemlidir. Paşa, Paşa devleti kurtarabilirsin.” Güven ve ümit ifade eden bu sözlere, Paşa saygı ve teşekkür ifade eden cümlelerle karşılık verir70.
Artık Mustafa Kemal’in önünde ince ve uzun bir yol vardır. Bu yol onu ölümsüzlüğe ve devleti de ebedî bağımsızlığa götürecek olan yoldur.

VII. Barut Fıçısına Düşen Ateş: İzmir’in İşgali ve Sonuçları
Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişliğine atanması gerçekleşirken, Millî Mücadeleyi ateşleyen İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edilme olayı meydana geldi71.
Önce kısaca bunun nedenlerini görelim. Yunanistan ne yapmak istemektedir? Büyük devletler özellikle Büyük Britanya onu neden destekler? İzmir’in işgali Millî Mücadele ve Atatürk’ün biyografisi bakımından neden önemlidir? Sorularını cevaplandırmak gerekir.

A. ****li İdea, Venizelos ve Paris Barışı Konferansı Kararları
Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra, Yunan Devleti ve fikir adamlarına hâkim olan düşünce ****li İdea’dır. Bu fikir Yunan ırkının yaşadığı coğrafî mekânları içine alacak Büyük Yunanistan’ın oluşturulmasını hedef almaktadır. Başka bir ifadeyle eski Bizans İmparatorluğu’nu başkent İstanbul olmak üzere ihya etmek, “iki kıtalı” ve “beş denizli” “Büyük Yunanistan”’i yaratmaktır.
Fakat Yunanistan’ın gücü ve kaynakları bu denli kapsamlı emperyalist politikayı gerçekleştirmeye elverişli değildir. Dolayısıyla Yunan devlet adamları, Türkiye’ye karşı mücadele ederken zamanın güçlü devletlerini yanlarına almayı temel politika olarak benimsemişlerdir. Büyük devletler de, kendi çıkarlarına ters düşmemesi şartıyla, bu politikaya yardımcı olmuşlardır.
Osmanlı Devletinin parçalanma sürecinin hızlandığı 1910’lu yıllarda, Yunanistan’ın tarihî ve ölçüsüz emellerini uygulama alanına koyabilecek kapasitede haris bir devlet adamı da ortaya çıkmıştır. Bu Giritli bir avukat olan Elefterios Venizelos’tur.
Venizelos işbaşına geldiği 1910 yılından itibaren bu politikanın takipçisi oldu. O önce ülkede yoğun bir imar ve kalkınma hareketine girişti. Balkan Harpleri sonucunda Epir, Makedonya, Batı Trakya’nın önemli kısımları ile adaların çoğunu alarak ülkesinin sınırlarını iki misli genişletti. Sonra gözlerini Anadolu’ya çevirdi. O gençliğinden beri Ege ortasında bulunan Skyros Adasını Hellenizmin coğrafî merkezi olarak düşünmektedir. Dolayısıyla Ege’yi bir Yunan gölü haline getirmek, Bizans İmpratorluğu’nu Avrupa ve Asya’da canlandırmak, Magali İdeayı hayata geçirmek, Venizelos’un amaç edindiği siyasî programı halini almış görünmektedir.
Birinci Dünya Harbi, Venizelos’un Anadolu üzerindeki emellerini uygulamaya koymak için olağanüstü bir fırsat yarattı. Fakat Alman yanlısı olan kralın muhalefeti nedeniyle Venizelos İngiliz yanlısı politikayı ancak onu 1917’de bertaraf ettikten sonra uygulamaya koyabildi.
Ancak Yunanistan’ın emellerinin gerçekleşmesi Yakındoğu düzeninin kurulmasında birici derecede söz sahibi olan Büyük Britanya’nın tutumuna bağlıydı. O sıralarda İngiliz Başbakanı olan Lloyd George genellikle çağdaşı Avrupa devlet adamlarında görüldüğü gibi, Yunanlılara karşı sempatiyle doludur. Ona göre “Yunanlılar istikbâlin milletidir. Barbarlığa karşı Hristiyan medeniyetini temsil ederler. Desteklenirlerse kısa bir zamanda güçlenip Doğu Akdeniz’de İngiliz çıkarlarının bekçisi olurlar.” İlaveten Lloyd George’un Venizelos’a karşı özel sempatisi vardır. Onu çok taktir etmekte, ve “Perikles’ten beri yetişmiş en büyük Yunanlı olarak” nitelendirmektedir. Buna karşılık İngiliz Başbakanı Türkler için yanlış ve peşin hükümlere sahiptir. Ona göre “Türkler tarihi misyonlarını artık tamamlamışlardır. Yakındoğu’da İngiliz çıkarlarına hizmet edecek yeni ve genç devletlere ihtiyaç vardır.” Üstelik Türkler harp içinde İngilizlere Çanakkale ve Kut-ul-Amare yenilgilerini tattırmış ve İngiltere’nin sömürgeleri için kötü örnek olmuşlardır. En fazla Müslüman sömürgeye sahip İngiltere’nin prestijini sarsmışlardır. Dolayısıyla Türklerin bir daha ayağa kalkamayacak şekilde cezalandırılmaları gereklidir. Özetle Büyük Britanya’nın politikasını yönlendiren Lloyd George, hem duygu hem de çıkar açısından Yakındoğu’da Yunan kozunu oynamaya kararlıdır. Bundan başka İngiliz Başbakanı perde arkasında Zaharoff gibi büyük ekonomik güce sahip Yunanlı işadamlarının dikkate alınması gereken etkileri altındadır.
Görüldüğü gibi, Birinci Dünya Harbi sonrası ortamı, Yunan emperyalizmi için son derece elverişlidir. Bu durumu Yunanistan’ın ölçüsüz emperyalist emelleri için başarıyla kullanabilecek becerikli bir Yunanlı devlet adamı da mevcuttur.
Savaş sonrası düzenini oluşturacak olan Paris Barış Konferansı 18 Ocak 1918’de açıldığında, İtilâf Devletleri, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamaya kararlıdırlar. Esasen savaş içinde aralarında yaptıkları anlaşmalarla, paylaşmanın nasıl yapılacağını saptamışlardır. Mondros Ateşkesinde işgal işini kolaylaştıracak hükümler kamufle edilerek yerleştirilmiştir. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa girmesiyle dünya kamuoyuna, “Her milletin kaderini kendisinin tayin etmesi için savaşıldığı” mesajı verilmişti. Wilson ilkeleriyle gizli anlaşmalar çelişki halindeydi. Her ne kadar bu güçlük şeytanca buluş, “manda formülü” ile aşıldı ise de çıkar çatışmalarını durduramadı. Bununla beraber galip devletler 1919 Ocak ayı sonlarında, Osmanlı Devleti’nden Suriye, Mezopotamya, Filistin, Arabistan, Ermenistan ve Kürdistan’ın ayrılmasında ve bunların manda yönetime verilmesinde anlaşmışlardır. Fakat Boğazların geleceği ile ilgili statü, ayrılacak yerlerin mandalarının hangi devletlerin alacağı, daha doğrusu ganimetin nasıl paylaşılacağı tartışması uzayıp gitmekteydi.
İşte bu elverişli ortamda Venizelos, “İki kıta” “Beş Denizli” Yunanistan’ı gerçekleştirmek için harekete geçti. Onlar Konseyinde yaptığı uzun açıklamada, Eski Yunanistan’ın yeniden yaratılması ve Yunanca konuşan bütün toplulukların bir bayrak altında toplanması gereğinden söz etti. Milletlerin kendi kendilerini yönetmeleri ilkesine dayanarak Kuzey Epir, Ege adaları (Onikiada, İmroz ve Bozcaada dahil) Trakya ve Batı Anadolu’nun Yunanistan’a bırakılmasını istedi. Batı Anadolu’da Bandırma’nın 25 km. doğusu ile Fethiye’nin güneyindeki Kalkan’ı birleştiren hattın için de kalan yerleri, nüfus çoğunluğuna dayanarak istemekteydi. Venizelos, bu bölgedeki büyük Türk nüfusu için çözüm yolu da bulmuştur. Orta Anadolu Rumları ile bunlar nüfus mübadelesine tabi tutulacaklardı. Doğu Anadolu içinde olabildiğince geniş bir Ermenistan kurulmasını öneriyordu. Yunan önerisi İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan delegelerinden oluşan bir alt komisyona havale edildi. Komisyon İtalyan ve Amerikan delegelerin karşı görüşlerine rağmen, şayet Yunanistan’a Batı Anadolu’da yer verilecekse Ayvalık, Soma, Kırkağaç, Alaşehir ve Kuşadası’nı kapsayacak bir mıntıkanın verilmesini, eğer yer verilmeyecek ve Anadolu büyük bir devletin mandasına konulacaksa, adı geçen mıntıkanın da buna dahil edilmesini tavsiye etti (30 Mart 1919). Amerikan delegesinin bölge ahalisinin ancak %32’sini Rumların teşkil ettiği, Yunanlılarca verilmiş rakamların Patrikhanenin tahrif edilmiş istatistiklerine dayandığını belirtmesinin de frenleyici bir etkisi olmadı. Çünkü A.B.D. Başkanı Wilson, kendi koyduğu idealist ilkelere rağmen teklifi destekledi. Acaba Wilson neden öneriyi benimsemiştir? Bunda Wilson’un muhafazakâr bir kilise adamı olması, Anadolu’daki Hristiyanlar konusunda aşırı propagandanın etkisinde kalması ve Venizelos’un Başkanın Milletler Cemiyetiyle ilgili projelerini desteklemesinin etken olduğu anlaşılmaktadır. Esasen İngiltere ve Fransa, Doğu Akdeniz’de İtalya gibi kuvvetlice bir devletin güçlenmesi ve Boğazlar bölgesi yakınlarına yerleşmelerini çıkarlarına aykırı buluyorlardı72.
İngiltere’de bilhassa askerler, durumun sakıncalarına, hükümetin dikkatini çekmeye çalıştılarsa da olumlu bir sonuç alamadılar. Askerler Batı Anadolu’nun Yunanistan’a verilmesini “ İlgili taraflardan hiç birinin mutluluğuna hizmet etmeyeceğini” “Kışkırtıcı Rum isteklerine teslim olunmamasını” , Yunan işgalinin Türkleri ayaklandıracağını, Türklerin hesaba katılmaları gereken mühim bir faktör olduklarını, “Hristiyanlara âdil olmaya çalışılırken, Müslümanlara karşı adaletsiz olunmaması zaruretini”, “Büyük bir islâm imparatorluğu olan İngiltere’nin islâm karşıtı bir siyaset izlemesinin ahmaklık değil, çılgınlık olduğunu”, belirtmeleri etkisiz kaldı. Lord Curzon’un, Selânik kapılarından 5 mil ötede asayişi sağlayamayan Yunanistan’ın Aydın ilinde bunu hiç sağlayamayacağı, Avrupa’dan atılan Türklerin Asya’da da barınmalarına imkân verilmemesinin yaratacağı vahim tehlikelere Britanya kabinesinin dikkatini çekmesi de olayların gidişini değiştiremedi. Çünkü Lloyd George Yunanlıları Anadolu’ya göndermeye kararlıydı. Kıbrıs ve İstanbul’u içine alan, Boğazlara egemen, Korfu Adasından Anadolu içlerine uzanan büyük bir Yunanistan’ı aklına koymuştu. Dolayısıyla buna karşı olan hiçbir fikri dinlemek istemiyordu73. Paris’te Venizelos’un becerikliliği, Lloyd George ile Clemenceau’nun Grek hayranlığı, Wilson’un zaafı, İtalya’nın beceriksiz davranışı, Yunan tezine elverişli bir hava yarattı. İtalyanların 28 Mart 1919’da Antalya’yı işgal etmiş olmaları, 29 Nisan’da bir İtalyan zırhlısının İzmir’e gelmesi Lloyd George’nin aradığı fırsatı yarattı ve İzmir’e İtalyan çıkarmasına meydan vermemek ve bölgedeki Hristiyan ahalinin can güvenliğini sağlamak gerekçesiyle, Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesine izin verilmesini istedi. İtalyan delegesi Fiume anlaşmazlığı dolayısıyla Dörtler Konseyi’ni terk etmişti. Lloyd George bu durumu da değerlendirerek 6 Mayıs’ta teklifini tekrarladı. Wilson ile Clemenceau’nun olurlarını aldı. Böylece “Neticesi çok ağır olabilecek bir karar olup bittiye getirilerek üç adam arasında birkaç dakika içinde alınıveriyordu”. Durumu öğrenen İngiliz Genel Kurmay Başkanı “bunun gerçekleşmesi diğer bir savaşın başlaması demek olacağına” Başbakanın dikkatini çekerek hiç değilse müttefik İtalyan Hükümeti ile karara muhatap olan Osmanlı Devleti’nin haberdar edilmesini tavsiye etti. Üç büyükler 7 Mayıs’ta artık kararın uygulanmasını tartıştılar. Bu arada Venizelos. İzmir Rumlarının tehdid altında oldukları iddiasına devamla beraber Türkleri iyi tanıdığını, çıkarmadan az önce durumdan haberdar edilirlerse direnmeyeceklerini, İtalya’nın ise müttefik yönetimi altında olursa, nötralize edilmiş olacağını ileri sürdü. Neticede İzmir bölgesindeki Rumları korumak gerekçesi ile bir Yunanlının komutası altında müttefik kuvveti sevk edilmesi, istihkâmların işgalden 36 saat önce istenmesi harekâtın İngiliz Yüksek Komiseri Calthorpe tarafından yönetilmesi ve İtalya’nın durumdan 12 Mayıs’ta haberdar edilmesi kararı alındı. Churchill’in deyimiyle “bu kararla haklılık yer değiştirmiş, galipler meclislerinde hiçbir zaman görülemeyen adalet artık karşı tarafa geçmiştir.”74a
İtalya Fiume sorunu nedeniyle ödüne ihtiyacı olduğundan itirazlarını ileri götürmeyerek harekete katılmayı kabul etti. Harekât müttefikler adına Calthorpe tarafından yönetilecekti.

B) İzmir İşgali ve Sonuçları
Paris’ten sızan haberlerden İzmir’in Yunanlılara verilmesinin bahis konusu olduğu anlaşılmaktaydı. Yöre halkı bunu engellemek maksadıyla, Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın desteği ile bazı dernekler kurmuştu. Bunlardan daha önce kuruluşundan bahsettiğimiz İzmir Müdafa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti, hükümeti uyarmaya çalıştı. Bölge halkını örgütlemek ve dayanışma sağlamak amacıyla 40’a yakın belediye başkanı ve müftünün katıldığı bir kongre topladı. Ancak müttefik temsilcilerinin kararı üzerine, Nurettin Paşa’nın görevden alınması, cemiyetin etkinliğini köstekledi. Valiliğe İngiliz yanlısı bir politika taraftarlarından olan İzzet Bey, komutanlığa da emeklilerden Ali Nadir Paşa getirilmişti. Diğer taraftan bir Yunan çıkarmasına karşı silâhla karşı koyma emrini veren Genel Kurmay Başkanı Fevzi Paşa da müttefik temsilcilerinin girişimi ile görevden alınmıştı74b. Böylece Yunan çıkarması halinde karşı konulmaması güvence altına alınmış oluyordu.
Harekâtı idare eden İngiliz Amirali Calthorpe, 14 Mayıs 1919’da Mütareke’nin 7. maddesi gereğince, İzmir istihkâmlarının müttefiklerce işgal edileceğini, saat 9’da Ali Nadir Paşa ve valiye bildirdi. İstanbul’da da Damat Ferit Paşa’ya aynı tebligat yapıldı. Kolordu Komutanı İstanbul’dan talimat istediğinde, Harbiye Nazırı, mütareke hükümlerine uygun isteğin yerine getirilmesi cevabını verdi. Komutan birliklere işgal hareketine karşı konulmamasını emretti.
Akşam verilen ikinci bir nota ile İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunan kıtalarınca işgal edileceği, istenmeyen bir vakaya meydan verilmemesi için, askerlerin garnizonlarda toplu olarak bulundurulması, dışarı ile haberleşmeyi engellemek için telgraf merkezinin İngiliz kıtaları tarafından işgal edileceği, sükûn ve asayişin temininde limandaki müttefik donanmasının etken olacağı tebliğ ediliyordu. Kolordu Komutanı Harbiye Nezareti’nden talimat istedi. Şakir Paşa’dan “Vukuat mütareke ahkamı çerçevesinde cereyan ettiğine nazaran hareketinizi ona göre telif ve tatbik ediniz.” şeklinde bir cevap aldı. Vali ise bütün gayretine rağmen, Damat Ferit’den Meclis-i Vükela’dan bir karar almadıkça talimat veremeyeceği cevabını aldı.
Vali kendi inisiyatifiyle işgalin tercihen müttefik kuvvetlerince yapılmasını beyhude yere talep etti. 15 Mayıs erken saatlerde de Babıâli’den şimdiye kadar hiçbir talimat almadığını belirterek işgali protesto etti ve bu durumu bir askeri tedbir olarak telâkki ettiğini bildirdi. İzmir’in ertesi günü işgal edileceğini anlayan halk, heyecan içindeydi. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin oluşturduğu Redd-i İlhak Heyet-i Millîyesi yayınladığı el ilânıyla, halkı maşatlıkta toplanmaya, İzmir’in Türk olduğunu göstermeye, çağırdı. Aynı zamanda çevre illere, “İzmir elden gidiyor. Bütün ümidimiz sizdedir. Vatan ordusuna katılmaya hazırlanınız.” telgrafı çekildi.
15 Mayıs sabahı saat 8’den itibaren müttefik donanmasının şehre dönük toplarının himayesinde, Yunan birlikleri İzmir’i işgale başladılar. Karaya çıkan birlikler, yerli Rumların taşkın ve coşkun gösterileri ortasında, İzmir Metropoliti Hrisostomos tarafından taktis edildikten sonra, Konak istikametinde yürüyüşe geçtiler. Efzon alayı “Zito Venizelos” naraları arasında Kemeraltı köşesini dönerken atılan bir kurşunla Yunan bayraktarı yerlere yuvarlandı. Rumlar panik halinde kaçışmaya başladılar. İlk şaşkınlığı attıktan sonra, Efzonlar silâha sarılıp etrafı taramaya başladılar. Özellikle Sarıkışla yarım saat tarandı. Sonra Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, elinde beyaz teslim bayrağı olduğu halde, subay ve askerleriyle dışarı çıkarıldı ve ağır hakaretlere maruz kaldı. Türk askerleri “Zito Venizelos” diye bağırmaya zorlandı. Bağırmayanlar süngülendiler. Albay Süleyman Fethi Bey bağırmadığı için süngülenenler arasındaydı. Kafile yolda önce yerli Rumların saldırılarına, ardından değişik yerlerden yaylım ateşine tutuldu. Ağır kayıba uğrayan kafile, fırtına çıkması üzerine, kalabalığın dağılmasıyla, daha az kayıpla, Petris Vapuru’nun ambarına kapatıldı. Kente dağılan Yunanlılar ticarethaneleri, evleri yağmaladılar. İnsanları boğazladılar. İki gün süren bir terör sonucunda 2000’i aşkın Türk öldürüldü. Irza tecavüz, gasp ve yağma hareketleri birbirini kovaladı.
Özetle Hristiyan halkın can güvenliğini ve asayişi sağlamak maksadıyla, İzmir’e geldiğini iddia eden Yunan Ordusu, girdiği yerde tethiş ve terör havası getiriyordu.
İşin acı ve düşündürücü bir tarafı vardı. Yüksek Konsey, Yunan ordusunu İzmir’de huzur ve asayiş’i sağlamakla görevlendirirken, işgal bölgesinin sınırlarını tespit etmeyi unutmuştu! Amiral Caltrope’un çok acele talimat istediğine cevap, ancak 28 Mayıs’ta geldi. Ama bu arada Venizelos Yunan kıtalarına Aydın, Manisa ve Ayvalık’ı işgal emrini vermişti. Yunanlılar Manisa, Aydın, Ayvalık, Tire, Turgutlu, Ödemiş, Nazilli, Akhisar ve Bergama’yı işgal ettiler.
İstanbul’da hükümet şaşkınlık içindeydi. Babıâli İzmir işgalini, Bakanlar Kurulunca hazırlanan bir nota ile protesto etti. Notada, Paris Konferansı kararıyla 14 Mayısta İzmir İstihkâmlarının işgal edileceği bildirildiği halde, alınan haberlerden şehrin de işgal edildiği, bunun için bir sebep bulunmadığı ve nüfusunun çoğu Türk olan bu bölgenin Yunanlılara terkedilemeyeceği bildiriliyordu.75a. Hükümet 16 Mayıs’ta istifâ etti ise de yeni hükümeti kurmaya yine Damat Ferit Paşa memur edildi.
İşgal bütün yurtta protestolara, mitinglere yol açtı. Özellikle İstanbul’da 17,19 ve 23 Mayıs tarihlerinde düzenlenen mitinglerde Türkün hak ve adalet isteyen sesi heyecanla, coşku ile dile getirildi. Özellikle Halide Edip Hanım’ın şu unutulmaz sözleri toplu bir and içmeye dönüştü: “Türk’ün büyük ve şanlı tarihine ağlayan şu minareler altında beraber yemin ediniz ve benimle birlikte tekrar ediniz. Bayrağımıza, ecdadımızın namusuna, ataların emanetlerine, vatanın tek taşına ve bir karış toprağına hiyanet etmeyeceğiz.” Yüz bini aşkın kalabalık yemini coşku ve heyecan içinde tekrarladı.
Bu işgaller dayanılmaz acılar içinde kıvranan Türk halkında, barut fıçısına atılan kıvılcım görevini yaptı. Muazzam bir heyecan dalgası bir volkan misali bütün ülkeye yayıldı. Anadolu şehirleri ardarda yaptıkları mitinglerle işgali kabul etmeyeceklerini, dünyaya ilân ettiler. 1911’den beri aralıksız savaşan, cepheden cepheye koşan, yorgun ve barışa susamış çileli Anadolu halkı, âdil bir barış şöyle dursun, kendi öz yurdunda bile barınmasına imkân verilmeyeceğini gördü. Evini, barkını ve namusunu koruyabilmek, varlığını sürdürebilmek için biricik çarenin silâha sarılmak olduğunu anladı. Ancak bu toz duman içindeki bulanık havada sağduyulu yurtseverleri isabetle yönlendirecek, bir şefe ihtiyaç vardı. Bu şef olağanüstü bir şans eseri Samsun yolundaydı.
İzmir işgali, Mustafa Kemal’in yurdu kurtarmak için yapacağı girişimlerde halkı uyarmada ve tehlikenin büyüklüğünü göstermede canlı bir örnek oluşturmuştur.



yeter bu kadar herhalde :D

person2626
01-01-09, 16:36
dostoyevski "insancıklar"
John Steinbeck "sardalya sokağı"
bu kitapların özetlerini arıyorum.yardımcı olursanız memnun olurum.şimdiden teşekkürler...

person2626
01-01-09, 16:38
dostoyevski "insancıklar"
John Steinbeck "sardalya sokağı"
bu kitapların özetlerini arıyorum.yardımcı olursanız memnun olurum.şimdiden teşekkürler:smile:

yzx
01-01-09, 16:40
dostoyevski "insancıklar"
John Steinbeck "sardalya sokağı"
bu kitapların özetlerini arıyorum.yardımcı olursanız memnun olurum.şimdiden teşekkürler...

http://tinyurl.com/87ugvk

sardalya sokağı ile ilgili birşey bulamadım

cemaal
03-01-09, 16:20
Felatun bey İle rakim efendİ kİtap Özetİ ariyorum

yzx
03-01-09, 18:31
Felatun bey İle rakim efendİ kİtap Özetİ ariyorum

http://tinyurl.com/8cx75g

ya da



FELATUN BEY İLE RAKIM EFENDİ

http://img147.imageshack.us/img147/9567/825pi9.jpg (http://imageshack.us/)

Mustafa Meraki Bey, Beyoğlu civarında oturan 45 yaşllarında bir beydi. 27 yaşlarında Felatun Adlı bir oğlu,15 yaşlarında Mihriban idi.
Mustafa Meraki Bey’in hanımı ilk gebeliğini 15 yaşında yaşadığı için diğer gebeliklerinde hep düşük yaptı. Doktorlar ilgilenmediği için, iç ebelere kaldı. Ebeler bez bağlayarak çocuğu düşürmediler ve çocuk düşürmediler. Mustafa Meraki Bey’in hanımı lohusalık hastalığından öldü.
Mustafa Meraki Bey , çocuklu olduğu için evlenmedi. Alafranga hayranı olduğu için kendine alafranga bir ev y yaptırdı. Evde bakıcılığı Rum bir kadın yapardı.
Mustafa Meraki Bey, Felatun’u mektebe verdi. Memur oldu, kaleme giderdi. Cuma günleri eş dost ziyareti, Cumartesi cumanın yorgunluğunu atar, Pazartesi alafranga yerlere gider,pazarın yorgunluğunu Pazartesi atar, Salı günü kaleme gidecek olsa havayı iyi görür Beyoğlu’na gider,Çarşamba günü kaleme gitse bile 9’dan 3’e kadar hafta içi ne yaptığını anlatırdı. Çarşamba akşamı iki şaklaban arkadaşla gelir,sabahlardı ve perşembeyi uyuyarak geçirirdi. Böylece yine Cuma gelirdi. Bu haftalar diğer haftalar gibi olurdu.
Rakım Efendi, Tophane kavaslarından birisinin oğlu olup,bir yaşarında iken babası ölmüştü. Annesi ile kaldı.
Rakım büyüdü mektebe gitti. Felatun’un tam tersine çalışırdı. Arapça ve Farsça’yı rahatça biliyordu. Hadis-i şerif ve Tefsiri çok iyi öğrendi. Matbaada çalışmaya başladı. Bir gün Rakım’ın arkadaşlarında birisi gelerek Fransızca bir kitabı Türkçe’ye çevirmek suretiyle 20 altın vereceğini söyledi. Rakım bu teklifi kabul etti. Kitabı Türkçe’ye çevirince dadı kalfaya söyleyerek 20 bin lirasını alarak eve geldi.
Gazetelerde makale yazmaya başladı. Bu işi parasız gördüğü için arkadaşları ellerine para sıkıştırırlardı. Rakım evini onardı. Bu kadar masrafa rağmen parasız kalmazdı. Dadısı rakımı’ı birçok kez evlendirmeye kalkıştı. Ama Rakım beğenmedi. Rakım bir gün gezerken bir yaşlı adamın yanında güzel bir kız gördü. Onları takip ederek kapıyı çaldı. Yaşlı adama kızın satılık olup olmadığını sordu. Yaşlı adam kızın satılık olduğunu söyledi. Adama kız için 100 altın istedi. Rakım yanında 80 altın olduğunu söyledi. Ama 20 altını senet yaparak kızı eve getirdi. Kızı dadı kalfa görünce sevindi. Adını Canan koydu.
Canan eğitilip öğrenmeye başlatıldı. Rakım da İngiliz kızlarına ders vermeye başladı. Ders için Cuma gününü seçti.
Bu kızlar birbirine çok benziyordu. Rakım bir kağıda bir kalemle alfabeyi yazdı. Bir hafta ezberlemelerini istedi. Bu arada Canan’ı da okumaya başlattı. Her zaman eve geldiğinde onu dadısı karşılardı. Ama bu gün Canan karşıladı.
-Dadı,her zaman seni ben karşılarken bu gün neden Canan karşıladı.
-Bizim beyaz bir cariyemiz var, benim kara yüzümü görmektense
-Yok yok dadıcığım senin yüzün ana yüzü gibidir, bilirim.
Yine bir gün dersten sonra eve geldi. Evde olağan üstü bir şey gördü. Canan evde yoktu.
-Dadı; Canan nerede?
-Buradayım beyim.
-Evin her yerinde aradım ama bulamadım.
-Geliyorum deyip
-Ne oldu?
-Bir şey olduğu yok
-Cariyen piyano öğrenmek istiyormuş bir de adam tutmuştu. Sana söyledik izinin olmaz diye.
-Hala da izinim yoktur. Canan sessiz dışarı çıkarak diyerek dadısını uyardı.
Bir yarım saat sonra Canan geldi. Evde beyinin olduğunu görünce korktu. Rakım :
- Gel yavrum korkacak bir şey yok. Bundan sonra dadısız dışarı çıkmayacaksın. Piyano mu istediniz. Alırız. Öğrenmek istedin,öğretmen tutarız. Canan bu sözleri duyunca çok sevindi.
Öğretmenin istediği piyano alındı ve derslere başlandı. Öğretmen Canan’ın azmini beğendi.
Kış gelmiş günler kısalmıştı. O yüzden ders saatlerini akşam saat 2 den 3 buçuğa belirlemişti.
O, akşam Tophane’den Taksim’e çıkarken bozacıların olduğu yere gelince Felatun Beyle karşılaştı.
- Bu ne hal üzerine boza mı döküldü? Desem bozahaneye yeni giriyorsun.
- Sorma birader aşçı dükkanında geçerken aşçının cama koyduğu mayonezle süslü balık tabağı,ayağım takılarak üstüme döküldü,tüm mayonez.
- İyi ki cam bir yerime batmamış.
- Evet efendim.
Rakım Efendi sözü kesip oradan ayrıldı. Ev halkı Rakım’ı bekliyordu. Hemen oturuldu. Çorbalar içildi,sonra mayonezli balığın getirilmesi için aşçıya emretti. Aşçıdan mayonezin döküldüğünü duyunca aşçıya sinirlendi. İngiliz kızları Felatun Beyi sevmediklerinden gelmeyişinden sevindiler.
- Felatun Bey de mi gelecekti. Gelirken onu görmüştüm dedi. Yemek yenip şarkılar eşliğinde şarkılar söylendi. Rakım Efendi eve döndü. O gün Perşembe günü olduğundan 10 buçuk sularında öğretmen geldi.
- Sizde buralarda rast gelir miydiniz?
- Bir adam evine gelmez mi?
- Her adam gelir ama sizi aylardır göremedik.
- İşlerin çokluğundan.
- Haftada iki defa Beyoğlu’na geldiğiniz halde dostunuzun evine bir selam vermiyorsunuz.
- Daha evinizin adresini sormayı unuttum.
- Size ne ceza vereyim şimdi.
- Evet efendim ne ceza verirseniz razıyım.
- Vereceğim cezayı kararlaştırdım,zamanı gelince veririm.
Ertesi gün Rakım,öğretmenin evine gideceği için erkenden kalkıp Beyoğlu’na çıktı,öğretmen Rakım’ı evde bekliyordu. Selamlaştıktan sonra dereden,tepeden konuşmaya başladılar.
Derken konu açıldı.
- Rakı içer misin Rakım ?
- Bazen içerim,bazen içmem.
- Ben çok seviyorum.
- Az içilirse güzeldir.
- Ismarlayayım.
- Siz bilirsiniz efendim.
Rakı içildikten sonra,öğretmen gitar çalarak romans denen şarkıdan söyledikten sonra;öğretmenin vereceği ceza aklına gelir. Rakım’ı arzulu bir şekilde öper.
Rakım İngilizlere ders okutmak için acele acele geldi. Aşçı kapıyı vurup,Rakım’ın boynuna atlayınca,sımsıkı sıktı. Aşçı durumu anlayınca Rakımdan özür diledi. Böylece mayonez meselesi açığa vurdu. Aşçıya ve Felatun’a tüm olanlar anlattırıldı ve bunlar evden kovuldular.
Rakım eve dönünce evden piyano sesleri geliyordu.
- Sen yatmadın mı?
- Sizi bekledim efendim.
- Sana öğretmeninden selamı var. Artık gücenmez.
- ...........................
- Canan evde canın sıkılıyor mu?
- Hayır efendim.
- Bak! Dadı kalfaya gezmek istersen söyle seni gezdirsin.
- Dadı kalfa bana gezme teklif etti de ben kabul etmedim.
- Aferin Canan. Diye kızın arkasını sıvazladı.
Kışa doğru Rakım yine ders için öğretmenin evine gitti.
- Rakım ! benim senin dostum olduğundan şüphen var mı?
- Yok
- Canan’a bir alıcı çıktı.
- Çıkabilir.
- Hem de nasıl müşteri.
- Canan bilir.
Oradan ayrılıp İngiliz kızların evine gittiğinde evde kimse yoktu. Sadece kızlar vardı. Bu kızların Osmanlı şiirinden aldıkları tada şaşıyorlardı.
- İngiliz şiirleri hoşuma gitmez. Fransız şiirlerini severim.
- Siz de duymadığım sözler duyuyorum. Niçin?
- Biz odundan mı yaratıldık?
- Siz de haklısınız, mademki şiir istiyorsunuz,öyleyse dinleyin.
Çok güzel Hoca Hafız gazelini okuduktan sonra,anlamını bitirmek üzereyken anne ve babaları geldi.
Kızlar bu şiirden çok etkilendi.
Rakım eve gitti.
-Canan senin hiç haberin yok . alıcı çıktı sana.
- Alı.....cı.......mı çıktı, Efendim?
- Evet, görünüşte çok yağlı.
- Beni satacak mısın efendim?
- Sen ne dersin?
- Siz bilirsiniz efendim.
- Hayır ben seni yanlış tanımışım.
- Beni satacak mısın?
- Hayır satmayacağım.
Bahar gelmişti. Yine günlerden bir gündü, Rakım yine öğretmeni ziyarete gitti.
O günkü sohbet Kağıthane’den açıldı.
- Gerçi Kağıthane dünyanın en güzel yeridir. Ama başka türlü gidilir.
- Nasıl gidilir?
- Gider misin?
- Yalnız mı gideceğim?
- Yok benimle beraber.
- İstersen Canan’ı da alırız,isterseniz dadı kalfayı da alırız.
- Ne zaman gidelim? Hazırlık yapalım.
- Siz ne derseniz o zaman , ama Pazartesi günü Kağıthane’ye gidildi. Rakım, Canan ve öğretmeni gezdiler ve Dadı kalfa orada kaldı.
Canan ve öğretmeni çocuklar gibi eğlendiler. İkindiye doğru yemek yendi. Çay içildi. İsteyen rakı içti.
Güneşin son ışıklarına doğru eve döndüler.
Rakım İngiliz kızlarına doğru gitti. Derslerine başladıktan sonra sohbete başladılar ve Cuma günü Rakım’a gidilmeye karar aldılar.
Cuma günü gelip çattı. İlk olarak ev gezdirildi. Canan konukları karşıladı. Bahçeyi gezdirdi. Bahçedeki tavuk,horoz,kuşlar ve kuzuyu görünce kızlar.
- Bizden fazla olmalarına rağmen bizden daha iyi ve güzel bir bahçe olduğunu söylediler.
O gün bitti. Eve gidildi. İngiliz kızlar sohbete daldılar.
- Canan bize Rakım’ın kendisini kız kardeşi gibi sevdiğini söyledi.
- Hiç kız kardeşi gibi sevme olur mu?
Can Rakımı sevdiği için bunu duyunca deliye döndü. Can iki gün içinde yataklara düştü. Doktor çağırıldı. Doktor hastalığı tam çözemediği için bir test yapmak zorunda kaldı. Babaya Can’ın sevdiği dört kişi getirin dedi. İngilizleri babası üç tane en sevdiği arkadaşını ve Rakım’ı getirdi. Hepsi teker teker içeri girdi. Hiçbir farklılık yoktu. Rakım içeri girdiğinde, Rakım Can’ın hal ve hatırını sorar ve odadan çıkar. Doktor bu hastalığın aşk olduğunu söyledi.
Baba Rakım’dan Can ile evlenmesini ister. Rakım’da Can ‘ı sevdiği için,ben Can’ı kardeşim gibi sevdim. Bu yüzden evlenemem dedi.
Kız doktorun demesine göre ölümüne iki gün vardı. Ama babadan yazılan mektupta Can’ın iyileşmeye ve acısının artmaması için buraya uğramamasını rica etti. Can, artık sağlıklıydı,kararını verdi. Almanya’daki halasını oğluyla evlenecekti.
Rakım Canan nikahlandı ve nur topu gibi bir evlat verdi.

Başkentli_Asi
03-01-09, 19:58
Jean Jacques Rousseau toplum sözleşmesi kitap özetini arıyorum yardımlarınız için tşk.

yzx
04-01-09, 08:07
Jean Jacques Rousseau toplum sözleşmesi kitap özetini arıyorum yardımlarınız için tşk.


Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi (Du Contrat social, 1762) başlığını taşıyan çalışması ise gerek siyaset kuramının gerekse siyaset felsefesinin klasik yapıtları arasında gösterilmektedir. Dört ayrı kitaba ayrılarak yazdan yapıtta,


“Birinci Kitap” meşru siyasal bir düzenin kurulması için gereken uygun zemini;
“İkinci Kitap”, böyle bir düzen içerisindeki egemen yapının kökeni ile işlevlerini;
“Üçüncü Kitap” bütün gücünü ve yetkilerini egemen yapıdan alan ikincil konumdaki hükümetin görevlerini;
“Dördüncü Kitap”, özellikle Roma devleti örneğini önüne koyarak sivil dinin işlevleri ile adil bir topluma ilişkin değişik konuları ele almaktadır.

Kitabın altbaşlığının “Siyasal Hakkın İlkeleri” olması ayrıca anılmaya değerdir.

Rousseau’nun kitabın hemen bütününe egemen temel ilgileri normatif bir nitelik sergilemektedir, söz konusu normatif yaklaşımın en belirgin biçimde görülebileceği konular “meşruiyetin doğası ile temeli” ve “adalet” ile “hak” ekseninde sıralanmaktadır. Bu anlamda varolan siyasal yapılara karşı varolması gereken siyasal yapıların araştırılması kitabın başlıca amacı olarak görülebilir. Yapıtın kavranması bakımından oldukça yararlı olan kısa bir özet, Emile’ in siyasal eğitimi üzerine söylenenler aracılığıyla “Emile” başlıklı “Beşinci Kitap”ta sunulmaktadır.

Rousseau, Toplum Sözleşmesi başlıklı bu önemli çalışmaya bir toplum içinde biraraya gelmemizi zorunlu kılanın birey olarak kendi kendimize yetmeyişimiz olduğu saptamasında bulunarak başlamaktadır. Ancak toplum içinde bir araya geldiğimiz vakit, yaşamımızı sürdürmek pahasına boyunduruk altına girmeyi doğal olarak istememekteyizdir. Özgürlük bu anlamda özsel bir insan gereksinimi, insanlığın en önemli göstergesidir. Dolayısıyla Rousseau’ya göre, özgürlük olma dan salt yaşamda kalmak gerçek anlamda bir insan yaşamını ifade etmemektedir. Bu bağlamda Rousseau insanların özgürlük temelinde biraraya gelmelerini, bütün kişilerin biraraya gelmesi adına egemenlik yapısının meydana getirilmesi durumuna, yani insanların kendileri açısından belli ölçülerde bağlayıcı olan yetke yapısı yasayı kendi arzularıyla benimsemeleri “genel istenç” diye adlandırmaktadır.

Genel istenç tasarımı Rousseau’nun siyasal meşruiyet kuramına baştan sona egemen olmasına karşın tam anlamıyla açık olmayan oldukça tartışmalı bir konudur. Kimi yorumcular bu anlayışın son çözümlemede en temel örneğinin Fransız Devrimi’nde verildiği üzere proleteryanın ya da yoksul kırsal kesimin diktatörlüğü anlamına geldiğini belirtseler de, Rousseau’nun genel istençten anladığı tam olarak bu değildir.

Bunun böyle olmadığının en temel kanıtı, Rousseau’nun genel istencin bireyleri kitlelere karşı korumak için, tek tek bireylerin kitlelerin yararı adına kurban edilmelerine izin vermemek için varolduğunun altını özellikle çizdiği Siyasal Ekonomi Üstüne Konuşma (Discourse on Political Economy, 1755) bulunmaktadır. Kuşkusuz Rousseau bu noktada insanın doğası gereği bencil olduğunun, kendi toplumsal katmanının çıkarlarını savunmak adına ötekileri tahakküm altına alacak derecede baskıcı bir yaradılış taşıdığının bütünüyle ayırdındadır. Bu nedenle Rousseau, herkesin iyiliğini gözeten bir anlayışa içtenlikle bağlılığın sağlıklı bir toplumsal yapılanımı olanaklı kılacak genel iyinin oluşturulabilme baş koşulu olduğunu savunmaktadır. Nitekim bu çok önemli koşul “İkinci Kitap”ın da ana araştırma izleğidir. Rousseau genel iyinin oluşturulabilmesinin yeter koşullarını incelediği “Ikinci Kitap”ta, özellikle gerekli olduğunu düşündüğü, insanları kendi bencil ilgi ve çıkarlarına karşı bü tün bir toplumun iyiliğini düşünmeye özendirecek, bunun kendileri için daha büyük yararlar getireceği inancını aşılayacak yarı kutsal bir yöneticinin karizması tasarımına başvurmaktadır. “Ikinci Kitap”ın akışı boyunca Rousseau yalnızca yasalara ve iyi bir devlete ilişkin sarsılmaz bir duyarlık ve inanç taşıyan Korsika halkından örnekler vererek, kimileyin bu küçük ada halkının bir gün gelecek Avrupa’yı afallatacak derecede büyük işler başaracağı duygusuna kapıldığını dile getirmektedir.

Toplum Sözleşmesinin hükümetin rolünü ve görevlerini inceleyen “Üçüncü Kitap”ında Rousseau, çoğunluk yöneticilerin toplumun ilgi ve çıkarlarını gözetecek yerde kendi özel ilgi ve çıkarları uyarınca hareket ettikleri gerçeğinden yola çıkmaktadır. Nitekim bu gerçeğe bağlı olarak Rousseau, hükümet işlevlerinin baştan sona halkın yargısının egemenliği altında yürütülecek biçimde düzenlenmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Kuşkusuz bu yapılırken hükümetin farklı devletlerin farklı koşullarına (büyüklük, nüfus, coğrafya gibi) uygun güç ve yetkilerle donatılmasına ayrı bir özen gösterilmek zorundadır. Bu bağlamda Rousseau’nun demokratik yönetime karşı özel bir yakınlık duymaması önemli bir noktadır. Bunun ana nedeni anayasa ile egemen yapıyı Rrsusseau’nun iki ayrı konu olarak düşünmesine bağlanabilir.

‘Dördüncü Kitap”ta Rousseau’ nun, kitabın kapsamı göz önünde bulundurulduğunda oldukça uzun sayılabilecek bir biçimde Roma Devleti’ni tartışması söz konusudur. Rousseau burada Roma’ya bir yandan alabildiğine feci bir devlet çöküşünün modeli olarak yaklaşırken, öbür yandan tanrısal onaylar ile sivil yasaları biraraya getiren, tanrısal yasaları sivil yasalara uymaya çağıran, bütün ulusun genel iyiliğine halkın bağlılığını pekiştirecek bir olanak olarak “sivil din” tasarımını tartışmaktadır.

alıntı..

ser26
04-01-09, 19:17
ulusal kurtuluşumuzda atatürk yolunda yöneticiler kitabı özeti lazım ...şimdiden teşekkürler...

ser26
04-01-09, 21:04
ulusal kurtuluşumuzda atatürk yolunda yöneticiler kitabının özetini bir türlü bulamadım yardım lütfen..........

buklet459
15-01-09, 00:39
selim ileri her gece bodrum kitap özeti lazım biraz acil gerçi ama bulabilirseniz muhteşem olur saolun şimdiden

dead6012
16-01-09, 18:42
hacım acil The canteerville Ghost

yzx
16-01-09, 18:46
http://tr.wikipedia.org/wiki/The_canterville_ghost

bu var bir tek

serzenişş
17-01-09, 23:32
Jean Jacques Rousseau emile kitabının özetini arıyorum yardımcı olabilirseniz çok memnun olurum

h.erhardduff
21-01-09, 18:44
rudyard kipling'in orman çocuğu adlı kitabının özetini bulabilicek olan varmı çok önemli lütfen

mahmutbodur
03-02-09, 16:03
arkadaşlar bana oxford stage 2 ingilizce hikaye kitaplarından herhangi birinin ingilizce özeti lazım. oxford bookworms library

mahmutbodur
03-02-09, 16:03
şunuda ekleyeyim 8 sayfa olmak zorunda

halilkorkmaz88
10-02-09, 14:46
sir arthur conan doyle yazarın adı
Black Peter / The red-headed league kitabın adı
acilen özeti lazım
şimdiden çok teşekkür ederım saolun ...

MURAKE
08-03-09, 11:08
Babilde Ölüm İstanbulda Aşk/İskender Pala

bunun özeti lazım..

baranergiz
10-03-09, 14:29
12 marta kadar jean jacques rousseaunun emile kitabının özeti çok acil lazım

gokcem.mico
07-04-09, 10:48
benim bir ödevim var ve acilen bulmam lazım lütfen yardım edin
YABAN ---YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
KİTABININ ÖZETİ
YARDIM ETMEK İSTEYENLER ADRESİM
gokcem.mico@hotmail.com adresine ileti olarak gönderebilirsinizzzz
lütttttttttfennnnnnnnnn!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!! !!!!

KaRMaKaRıŞıK
08-04-09, 22:36
Atatürk' ün Nutuk adlı eserinin 2. cildinin özeti lazım

yardımlarınız için şimdiden çok teşekkür ettim

MURAKE
10-04-09, 15:35
Babilde Ölüm İstanbulda Aşk/İskender Pala

bunun özeti lazım..

Allah tan bi özet istedik..kardeşim yapmıyacaksınız niye kitap istekleri falan türünde konu açıyosunuz...ayıp ya...

yzx
10-04-09, 15:39
Eskiden bakıyordum ben ama artık siteye pek uğramıyorum bulursam mesajı düzeltip eklerim..

yzx
10-04-09, 15:47
Murake seninkiyle ilgili şöyle birşey var:
http://tinyurl.com/dxb6fc

Yakup Kadri - Yaban
http://tinyurl.com/cmc6od

Nutuk tamamı ama 3 e ayırmış
http://tinyurl.com/d3c6vo

nuray varlık
11-04-09, 12:51
selam sitedeki yazılarınızı okudum. özellikle kitap özetlerini
bana acil her gece bodrum -selim ileri kitap özeti lazım
yardımcı olabilirseniz çok sevinirim
şimdiden teşekkürler

krêm$antî
12-04-09, 22:10
Büyük Adam olucam
Kitap özetini biryerden bana bulabilirmisiniz?

yzx
12-04-09, 22:23
Yazarın ismini de yazsaydın bir zahmet. :D

deli etmeyın
13-04-09, 17:51
ReŞat nurİ gÜntekin
:kan davasi
Şİmdİden teŞekkurler

KaRMaKaRıŞıK
25-04-09, 09:35
Atatürk' ün Nutuk adlı eserinin 2. cildinin özeti lazım

yardımlarınız için şimdiden çok teşekkür ettim

HasTa
08-05-09, 00:42
bab-i esrar ahmet umit.. heryere bakdm bulamadm bulursanz hll olsn..

ѕüямєηαj
09-05-09, 14:17
kan davasi -Reşat Nuri

ROMANIN KONUSU:
Romanda Kurtuluş savaşı yılarındaki bir kan davası anlatılıyor.
ROMANIN ÖZETİ:
Kurtuluş Savaşı yıllarında sokak çocuğu olarak büyüyen ve bulundukları yerden işgaller yüzünden diyar diyar dolaşan ve en sonunda Çocuk Esirgeme Kurumunda büyüyen, okuyup öğretmen olan, öğretmenlik yaparken cepheye alınan ve hayatının büyük çoğunluğu cephelerde geçen Ömer adında bir öğretmenin başından geçen bir kan davasını anlatmaktadır.
Olay Bozova ilçeside geçmektedir.Ömer askere giderken daha önce buradan geçmiş ve dönüşte burada yaşamaya karar vermiş.Burada eskiden cephede tanıştığı Deli Murat lakaplı bir mühendisle birlikte yaşamaya başlar.Bozova’nın bir köyünde öğretmenlik yapmak için istekte bulunur,tayini Aşağı Sazan köyüne çıkar.Buraya gelgiği akşam bir soygun olayı olur ve bunu sokak çocuklarının yaptığı anlaşılır ve yakalanırlar ve bu çocuklar Yukarı Sazan köyünün gençleridir.Aşağı ve Yukarı Sazan köyleri arasında bir kan davası vardır.bunun üzerine Ömer öğretmeni ve okulu bulunmayan Yukarı Sazan köyünde çalışmaya ve çocukları da yannına almaya karar verir.
ROMANIN ANAFİKRİ
Bir kan davası olayını anlatıyor ve kan davasının iki dost köyün arasını nasıl açtığı ifade ediliyor.
ROMANDAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
ÖMER : Sokak çocuğu olarak büyüyen ve öğretmen olan savaş başlayınca cepheye katılan bir karakterdir.
MURAT : Ömer’in cepheden tanıdığı bir mühendis
TOYGAR : İlçe doktoru.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitabı okurken kan davasının ne kadar zarar verici ve insanların yaşamında derin yaralar açan bir gelenek olduğunu yazarın etkileyici anlatımı sayesinde hiç sıkılmadan öğrendim.
ROMANIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi.
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.

bliZZard
10-05-09, 14:41
Nazi İmparatorluğnun özetini alabilirmiyim 3 ciltten oluşması gerek.

ayşol
19-05-09, 18:42
damdaki kemancı benim için bulurmusun lütfen

eski1987
20-05-09, 13:04
treasure island kitabının ingilizce olarak kısa özetine bulabilir misin?
biliyorum burda var ama bana biraz daha kısa lazım.
şimdiden teşekkür ederim...........

enes61ts
01-06-09, 19:03
Black Peter / The red-headed league ÖZETİ

Black Peter was a successful seal and whale fisher a hard man and captain of the sealer sea unicorn. when he gave up sealing , he bought a house for his wife and daughter and built a small house of wood in the garden where he slept and drank rum . one morning his daughter found him , a harpoon run through him and deep into the wood .

http://translate.google.com.tr/translate?prev=hp&hl=tr&js=n&u=http%3A%2F%2Fforum.kanka.net%2Fshowthread.php%3F p%3D4821854%26posted%3D1%23post4821854&sl=en&tl=tr&history_state0=

ın the red-headed league mr wilson , who has a fine head of red hair , is told by his assistant about a job at the offices of the league . excellent pay , little work . there where hundreds of men when he got there , but he gets the job . he is to be in the office every day and copy out the encylopaedia britannica , start,ng af A ! Across the street from his shop was the cellar of one of the big london banks !

http://translate.google.com.tr/translate?prev=hp&hl=tr&js=n&u=http%3A%2F%2Fforum.kanka.net%2Fshowthread.php%3F p%3D4821854%26posted%3D1%23post4821854&sl=en&tl=tr&history_state0=

ayşe bahtiyar
09-11-09, 19:35
yha çokk acilll mehmet kaplanın kültür ve dil kitabının özeti çok acillllllllllllllll

kar çiçegi
10-11-09, 00:59
Seviyordum, Söyleyemedim - Bülent Akyürek..


Fukara;ağzı olduğu halde konuşamayan adamdır.Yani,fukara son olarak dilini kaybeder.Başkaları kızacak diye fikrini söyleyemez.


Tarih yorgunu bu milletin iki yüzyıldır şansı yaver gitmedi.Karanlık,vahşi bir çağı geride bıraktık.

Şimdi modern,barbar bir çağda yaşıyoruz ama tarih boyunca tüm dünyada sömürmediği bir avuç toprak bırakmayan Batı,bizlere hergün barbar demekten çekinmiyor. (http://forum.bilgenesil.com/kitap-dunyasi/96693-seviyordum-soyleyemedim-bulent-akyurek/)

http://forum.bilgenesil.com/attachment.php?attachmentid=9263&stc=1&d=1257709129


Yazar : BÜLENT AKYÜREK



Eklenmiş Resimler (ufak)
http://forum.bilgenesil.com/attachment.php?attachmentid=9263&stc=1&thumb=1&d=1257709129 (http://forum.bilgenesil.com/attachment.php?attachmentid=9263&d=1257709129)

ccns
10-11-09, 13:36
alberto vazquez-figuero tuareg kitabının özeti çok acil

karabulut iso
10-11-09, 19:03
yha çokk acilll mehmet kaplanın kültür ve dil kitabının özeti çok aciLL

nayır
18-11-09, 17:48
tuareg kitap özeti acil

mehmet seleş
08-12-09, 17:35
mehmet kaplan kültür ve dil kitabının özeti yardım edin lütfen

bora.unsal
21-12-09, 07:56
kanka bana yabana doğrunun kitap özeti lazım ama çok kısa olmasın . . .

Beyazdut
21-12-09, 10:34
Kitap isterken sadece kitabın adını yazmayın. Yazarının adını da yazın.



http://kapak.netkitap.com/yok.gifhttp://kapak.netkitap.com/600xk/Y/yabana_dogru_2009_7_13_87744.jpg


Yabana Doğru toplum tarafından onaylanmış bir hayat idealini yansıtan tüm ölçütleri bir kenara bırakarak doğada yaşamaya giden genç bir adamın gerçek yaşam öyküsü. Sean Penn tarafından Eddie Vedder'ın unutulmaz müzikleri eşliğinde sinemaya da uyarlanan ve En İyi Film dalında Oskar adayı da olan Yabana Doğru, insanın arayışlarını, toplumun tuzaklarını, bireyin çıkmazlarını ve yaşadığımız hayatları bizlere sorgulatacak, akıllardan kolay kolay silinmeyecek gerçek bir öykü.

Christopher McCandless, banka hesabındaki 25,000 doları bir hayır kurumuna bağışladı, arabasını çölün ortasında bırakıp sahip olduğu şeylerin çoğundan kurtuldu ve cüzdanındaki tüm parayı yakarak yola koyuldu. Alaska'ya gitti ve doğada tek başına olmanın türlü zorlukları karşısında yılmadan, kendinden başka kimseye tabi olmayacağı alternatif bir yaşam arayışına çıktı.

Paradan, kariyerden, ailevi sorumluluklardan, toplumsal yükümlülüklerden uzakta kendi yaşamını kendi kurmayı seçti.
Dört ay sonra, çürümeye yüz tutmuş cansız bedeni bir geyik avcısı tarafından bulunacaktı.

"Birbirimizi yeniden görene değin aradan çok uzun zaman geçebilir. Ama Alaska'dan tek parça dönebilirsem, benden haber alacağına emin olabilirsin. Sana önerdiğim şeyi tekrarlamak istiyorum; yaşam tarzında köklü bir değişiklik yapmalı, daha önce hiç duymadığın ya da yapmakta kararsız kaldığın türden şeylerin tamamını yapmaya başlamalısın. Çoğu insan onları mutsuz eden koşullarda yaşıyor ve gene de bunu değiştirmek için hiçbir şey yapmıyorlar. Çünkü güvenli, rahat, rutin bir hayata koşullanmış durumdalar. Tüm bunlar huzur veriyor gibi görünse de insanın içindeki maceracı ruh için kesin olarak belirlenmiş bir gelecekten daha yıkıcı bir şey düşünemiyorum. İnsanın yaşama arzusunun özünde macera tutkusu yer alır. Yaşamın keyfi yeni deneyimlerde yatar, bu yüzden sürekli değişen bir ufuktan daha büyük keyif olamaz."

"YAŞADIĞIM BU HAYAT BENİM SEÇİMİM."
</I></B>

Beyazdut
22-12-09, 08:47
alberto vazquez-figuero tuareg kitabının özeti çok acil
https://www.kitapelinizde.com/TIMAGE/golge1.gif https://www.kitapelinizde.com/images/urunler/kibo/KB_9789944147040.JPG
Tuareglerin kervanlara baskın yaptıkları ya da naralar atarak Fransız askerlerine saldırdıkları günler kesin olarak geride kalmıştı; Atlaslar´ın güneyinden Çad sınırlarına kadar Sahra çöllerinin ´efendileri´ ve ´çöl haydutları´ diye edindikleri lakaplarla gurur duyarak, düzlüklerde rüzgâr gibi koştukları, yağmacılık, dövüş ve ölümle dolu o günler de geçip gitmişti. Kardeşin kardeşi öldürdüğü savaşlar ve yaşlıların özlemle hayal meyal hatırladıkları, at sırtında hünerlerin gösterildiği şenlikler de unutulmuştu; bunlar, imohag ırkının çöküş yıllarıydı artık, çünkü en yiğit savaşçıları, bir Fransız patron hesabına kamyon sürücüsü olarak çalışmak, düzenli orduda askerlik hizmeti yapmak ya da cart renkli gömlekler giymiş turistlere kumaşlar ve sandaletler satmakla uğraşıyorlardı.

kabus™
07-01-10, 18:05
kankalar ben FATİH-İ HARBİYENİN KİTAP ÖZETİNİ ARIYORUM PAZARTESİNE KADAR BULMAM LAZIM ACİLL O KİTAPTAN SINAV VAR
ŞİMDİDEN SAĞOLUN

Beyazdut
07-01-10, 23:01
Kitap özeti isterken sadece kitabın adını değil, yazarının adını da yazın


kankalar ben FATİH-İ HARBİYENİN KİTAP ÖZETİNİ ARIYORUM PAZARTESİNE KADAR BULMAM LAZIM ACİLL O KİTAPTAN SINAV VAR
ŞİMDİDEN SAĞOLUN

http://forum.kanka.net/showthread.php?t=809196

kabus™
07-01-10, 23:29
fatih-i harbiye yazarı Peyami Safa

Beyazdut
08-01-10, 01:01
fatih-i harbiye yazarı Peyami Safa

Kitabı yazdığınız gibi Fatih-i Harbiye diye aradığım zaman da aynı özet geliyor. Farklı bir sonuçla karşılaşmadım.
Şimdi bulduğum özet az önce gönderdiğimden daha geniş kapsamlı olduğu için buraya alıyorum.
İsim konusunu öğretmeninizle konuşun bir kere. Bu iki isim arasındaki fark bir yazım hatasından kaynaklanıyor olabilir mi?

Kitaplarının isimlerini aradım. Şunlar geldi:

BiZ INSANLAR

Mütefekkir romancı bu eserde insan ruhunun derinliklerine büyük zekasının ışığını tutmaktadır. romanda asil bir ruhun insanın anlaşılmazlığı karşısındaki bunalımları, ikiyüzlülüğe ve bayağılıklara karşı isyanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâi hayanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâî hayatı perişan eden havası iinde dürüstlüğün ve ülkücülüğün savunması yapılmakta, kozmopolitliğe karşı milliyetçilik, materyalizme karşı maneviyatçılık bayraklaştırılmaktadır.

YALNIZIZ

Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

FATiH HARBiYE

Yazar bu romanında Tanzimat'tan kopup gelen, Millî Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini incelemektedir.

MATMAZEL NORALiYA' NIN KOLTUĞU

Peyami Safa'nın mizac ve ruh yapısına uygun düşen bir konuyu ihtiva etmektedir. Ruhçu ve akılcı dünya görüşünün yazarın anlayışı çerçevesinde birleştirilmesi esasına dayanır.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Roman, yalnız ve hasta bir çocuğun ızdırabını, çocukça aşkını ve kıskançlığını; mes'ud olmak isteyen bir genç kızın temiz sevgisini; inanmak arzusu bütün benliğini saran bir insaın kuruntularını ve çıplak hastahane duvarı gerisindeki hıçkırıklarını anlatır.

MAHŞER

Yazarın görüşlerini değişik bir tarzda işlediği bir romandır.

ŞİMŞEK

Yazarın ilk romanlarındandır. Yazar bunda da bütün eserlerinde işlediği konuları, bir başka tarzda yeniden işlemektedir.

CANAN

Peyami Safa'nın "Şimşek", "Bir Akşamdı", "Mahşer" romanları tarzında bir diğer eseridir.

SÖZDE KIZLAR

Günümüzün kızlarını, onları mesud yahud bedbaht edebilecek hususları birer ibret levhası gibi yansıtmaktadır.

TÜRK İNKILABINA BAKIŞLAR

Atatürk İnkılâbları öncesindeki fikir cereyanlarını en gerçek kaynaklarıyla ortaya koymaya çalışmıştır.

ESERLERİ:Roman: Sözde Kızlar (1925, 5. bas., 1971), Mahşer (1924), Ca­nan (1925, 1947), Şimşek (1928), 9. Hariciye Koğuşu (1931,.10. bas., 1971), Attila (1931), Fatih-Harbiye (1931, 1968), Bir Tereddüdün Romanı (1933, 1968), Biz İn­sanlar (1947, 1959), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949, 1964), Yalnızız (1951, 1964, 1971). Öykü: Siyah Beyaz Hikâyeler (1923), İstanbul Hikâyeleri (1923), Ateşböcekleri (1925), Gençliğimiz (uzun öykü, 1922,1938), Aşk Oyunları (uzun öy­kü, 1924), Süngülerin Gölgesinde (uzun öykü, 1924). .

Şimdi bulduğum daha geniş kapsamlı özet:


FATİH-HARBİYE

Eserin baş kahramanı Neriman lise yıllarında tanıştığı ve yedi yıldır birlikte olduğu dostu Şinasi’den gittikçe uzaklaşmaya başlar.Artık o Şinasi’nin ve çevresindekilerin tanıdığı Neriman değildir.Giyimi,zevkleri,derslerine ve çevresine karşı olan tavırları değişmiştir.

Neriman son zamanlarda Doğu medeniyeti ve ona ait herşeyden nefret etmekte buna karşılık Batı medeniyeti ve ona ait her şeye sevgi ve hayranlık duymaktadır.Bu yüzden İstanbul’da batının etkilerini en çok üzerinde taşıyan Beyoğlu semtine karşı aşırı sevgi duyar ve her fırsatta evlerinin bulunduğu Fatih’ten tramvayla oraya dolaşmaya gider.

Neriman Beyoğlu’na gide gele konservatuarın Batı müziği bölümü ve Beyoğlu’ndan tanıştığı zengin aile çocuğu Macit’le arkadaş olur. Macit,Neriman’ın gözünde Batıyı ve medeniliği temsil eden bir gençtir.Bu yüzden ona karşı bir sevgi duyar.Hatta Neriman bir gün Şinasi ile okuldan birlikte çıkar.Ancak Neriman Şinasi’ye belki de hayatında ilk defa yalan söyleyerek Macit ile buluşmaya gider.Fakat Şinasi bu yalanın farkına varır ve araları iyice bozulur.

Neriman batıya ait şeylere merak sarmaya başladığından beri sürekli Beyoğlu’na gider gelirdi.Beyoğlu’na gidince sanki hapisten çıkmış gibi olurdu.Beyoğlu,onun için Newyork,Fatih ise Kabil gibidir.Yine Neriman bir gün Fahriye’yle birlikte Beyoğlu’nda gezerlerken Macit’e rastlarlar.Macit Neriman’ı zengin insanların katılacağı büyük bir baloya davet eder.Neriman’da bu baloya katılmayı çok istemektedir.Baloya gitmeye izin alabilmek ve gerekli parayı temin edebilmek için,son zamanlarda değişen tavırlarından dolayı kendisine kızmakta olan babası Faiz Bey’in gözüne girmeye çalışır.Bu yüzden şimdiye kadar mutfağa girmekten iğreti duyan Neriman o akşam mutfağa girer ve babasının gözüne biraz da olsa girmeyi başarır.Neriman yine babasının hoşuna giden davranışlar yaparak babasının gözüne iyice girer.

Neriman ne kadar iyi kız rolünü oynamak zorunda olsa da akşamları evde durmaya tahammül edemez duruma gelir.Sokaktan geçen helvacılardan,başına koyduğu yastıktan gelen lavanta çiçeği kokusundan ve minarelerden yükselen ezanlardan bıkar.Oysa Neriman,eskiden bunların hepsinden çok hoşlanan biridir.

Neriman yine bir gün Şinasi’yi gerçekten sevip sevmediğini,Şinasi ile aralarındakilerin bir aşk mı yoksa çocukluktan gelen bi sevgi mi olduğunu düşünür.Şinasi’yle aralarının önceden çok iyi olduğunu ne olduysa Macit’le tanıştıktan sonra olduğunu düşünür ve Şinasi’yi gerçekten sevdiğini,eskiden de bir çok kere küsüp barıştıklarını,bu küskünlüğünde kuvvetli bir sevgi ile düzelebileceğini düşünür ve babasının akşam Şinasi’yi eve çağırması vesilesiyle Şinasi’nin yanına gider.Şinasi ile aralarındaki durumu dolaşırlarken konuşurlar.Şinasi bir ara sinirle Neriman’a dokunucu sözler söyler ve Neriman sapsarı kesilir.Neriman’ın önceden sinir krizleri geçirdiğini ve yine geçirebileceğini düşünen Şinasi Neriman’ın koluna girer.Neriman aldığı bu cesaretle kolunu şiddetle çeker.Tam bir şey söyleyecekken düşüp,bayılır.Daha sonra Şinasi Neriman’ı önce eczaneye sonra evine götürür.Burada Faiz Bey,Şinasi’ye artık evlenmeleri gerektiğini söyler ve Şinasi de bu evliliğin olacağını söyleyerek Faiz Bey’in sözüne itaat eder.

Faiz Bey kızıyla bir gün konuşurken evlilik konusunu ona da açar.Neriman,Şinasi’yle uzun zamandan beri birlikte olduğunu,onu çok sevdiğini ve bu evliliğin elbette olacağını babasına söyler.Ancak bir iki ay babasından müsaade ister.Buna sebep olarak ta karışık duygular içinde olduğunu,kafasını toparladıktan sonra bu işin olacağını söyler.Arkasından balo fikrini açmak için en uygun zaman olduğuna karar verir ve babasına böyle bir balo olduğunu bütün arkadaşlarının katılacağını kendisinin de bu baloya katılmak istediğini söyler.Faiz Bey de baloya katılmasına müsaade eder ancak Şinasi ile gitmesi şartıyla.

Şinasi Ferit’le buluşup Neriman’ın çok değiştiğini buna engel olamadığını anlatır.Ferit’te Şinasi’ye Neriman’ı bir daha Macit’le görüşmemesini sağlaması gerektiğini anlatır.Bu konuşmadan sonra Şinasi’nin bütün fikirleri bir anda değişir ve bir daha Neriman’ı Macit’le görüştürmemeye ve baloya gitmemesine karar verir.Akşam da Neriman’ı Feritlere çağırıp orada bütün bu konuşulanları Neriman’a anlatıp dediklerini yapmasını söylemeye karar verir.

Neriman baloya gitmesi için elbiseye ihtiyacı olduğunu biliyordu.Bunun için bir çok baloya gitmiş olan dayısının kızlarına danışmaya Şişli’ye gider.Fakat burada dinlediği bir olay Neriman’ın hayatını değiştirir.

Anlatılan olay şudur:”Fakir bir Rus gitaristiyle yaşayan bir Rus kızı,az parayla yaşamak kendisine ağır geldiği için onu terk ederek,tanıştığı zengin bir Rum ile evlenir.Fakat bu zenginlik içindeki hayatta eskisinden çok daha mutsuz olur.Bu hayattaki her şeyi ve çevresindeki insanların davranışlarını basit ve yapmacık bulur.Pişman olarak tekrar fakir Rus gitariste döner.Fakat adam kendisini kabul etmez.Buna dayanamayan Rus kızı intihar eder.”

Neriman dinlediği bu olayla kendi hayatı arasında büyük bir benzerlik bulur.Gittiği yolun yanlış olduğunu,mutlu olmak için sadece paranın ve medeniyetin yeterli olmadığını,iç huzurun da gerektiğini anlar.Balodan da Macit’ten de vazgeçer.

Neriman akşam Feritlere Gülter ile birlikte gider.Burada Nezahet,Şinasi,Faiz Bey,Müderris Şeref Bey,Ziya Bey,Muammer ve Ferit vardır.Sohbette doğu ile batı müziği arasındaki farklardan,doğu müziğinin her zaman batı müziğinden üstün olduğundan bahsediliyordu.Konuşma sırasında bütün laflar Neriman’a dokunduruluyordu.Neriman sonunda dayanamayarak ağlamaya başlar ve ağlarken “Ben alçak değilim baba,ben alçak değilim…”diyordu.Daha sonra ağlaması bitince her şeyi orada bulunanlara anlatır.Balodan ve Macit’ten vazgeçtiğini söyler.Doğu medeniyeti ürünü olduğu düşünerek bir kenara bırakmış olduğu udunu tekrar eline alır.Herkes Neriman’ın eski haline dönmesinden çok mutludur.

Feritlerden eve döndüklerinde herkes huzurludur.Mutsuz geçen günlerin ardından hepsi nihayet huzurlu günlerine geri dönmüşlerdir.Faiz Bey on gecedir, saatlerce uyumamıştı.Fakat bu gece öyle huzurlu öyle mutluydu ki rahat bir uykuya dalar.


KİŞİ İNCELEMESİ


NERİMAN:Olayın baş kahramanlarından biridir.Neriman Darülelhan’da müzik eğitimi alan ve ud çalan bir kişidir.Batı kültürü ve ona ait olan şeylere merak eden biridir.Batıya merak sarmaya başladığından beri kıyafetleri ve tavırları değişmiştir.Neriman çoğu şeyde kendisinin haklı olduğunu düşünen karşısındakinin haksız olduğunu düşünen biraz bencil biridir.Lise öğrenimini Süleymaniye Kız Lisesi’nde yapmıştır.Sinir nöbetleri geçiren biridir.İstediği kişiyle arkadaş olabilen,bulunduğu ortama uyum sağlayan biridir.

ŞİNASİ:Olayın baş kahramanlarından biridir.Şinasi, Fatih’te oturan,sessiz,terbiyeli,haluk ve iyi bir eğitim almış biridir.Şinasi görünüş olarak asil birine benzemektedir.Şinasi üstüne başına giyindiğine pek fazla dikkat etmeyen biridir.Konuşmalarında daima pasif dövüşüp yani az konuşup karşısındakinin hücum etmesini ve sessiz bir müdafaa ile muzaffer olmayı seven biridir.Şinasi müzik aleti olarak kemençeyi çok sevmekte ve çok iyi çalmaktadır.Şinasi’de Neriman gibi Darülelhan’da müzik eğitimi almaktadır.Kitapta doğuyu temsil eden ve Neriman’a aşık olan kişidir.

FAİZ BEY:Neriman’ın babasıdır.Müzik aleti olarak ney çalmayı sevmektedir.Faiz Bey Mesnevi,Rubaiyat gibi eserleri ve Gazali ile Farabi’nin eserlerini okumayı seven biridir.Türk kültürüne son derece bağlı tarihe merak eden biridir.Şu an emeklidir.Eskiden Üsküdar Maarif Evrak Müdürü’dür.Faiz Bey kızına son derece düşkün ve sessiz biridir.

MACİT:Temiz,bakımlı,giyimine dikkat eden ,nazik biridir.Kitapta batıyı temsil eden kişidir.Bir süre Darülelhan’da müzik eğitimi almış ve keman çalan biridir.Darülelhan’da Neriman’la tanışıp arkadaş olmuşlardır.Neriman’ın Şinasi’den uzaklaşmasına yol açan kişidir.
Birisine gösterdiği sevgi gerçek sevgi olmayan sevdiğim dediği kişiyle sadece gönül eğlendirmek için birlikte olan bir kişidir.

GÜLTER:Faiz Bey ve ailesinin uzun yıllardan beri hizmetçiliğini yapan kişidir.Faiz Bey’in sözünden dışarı çıkmayan,her dediğini yapan biridir.

FAHRİYE:Neriman’ın ve Şinasi’nin kız arkadaşıdır.Darülelhan’da müzik eğitimi alıyordur.Sürekli Neriman’la gezip dolaşan,Neriman’ın kafa dengi biridir.

NEZAHET:Şinasi’nin kız kardeşi aynı zamanda Neriman’ın kız arkadaşıdır.Neriman’la birlikte Süleymaniye Kız Lisesi’ne gitmiştir.

FERİT:Şinasi’nin erkek arkadaşıdır.

MUAMMER:Ferit’in arkadaşıdır.

NERİMAN’IN DAYISININ KIZLARI:Şişli’de oturuyorlar.Bir çok baloya gitmiş ve batı kültürüyle yetişmişlerdir.

ÜLVİYE:Neriman’ın kız arkadaşıdır.

NERİMAN’IN BÜYÜK ANNESİ:Becerikli,temiz,tertipli iyi bir ev kadınıdır.Tarih okumayı seven,Arapça ve Farisice bilen biridir.


YER İNCELEMESİ


Olaylar Fatih,Harbiye,Şişli ve Beyoğlu’nda geçmektedir.Fatih,genellikle Müslümanların oturduğu,doğuyu temsil eden yerdir.Harbiye,Şişli ve Beyoğlu genelde gayrimüslimlerin oturduğu,batıyı temsil eden yerdir.Fatih ve Harbiye ikisi de İstanbul’un Avrupa yakasında bulunmaktadır.Fakat ikisi de birbirinden çok uzak yerler gibidir.Oysa Fatih’ten Beyoğlu’na tramvayla kısa bir sürede gidilebiliyordu.

İstanbul içinde doğu ve batı kültürlerini barındıran,iki farklı medeniyetin birleştiği,her tarafı tarih kokan bir şehirdir.


ZAMAN İNCELEMESİ


Zaman olarak 1930’lu yıllardır.Bu yıllar Tanzimat’la başlayan batılılaşma hareketlerinin iyice alevlendiği,Türk tipinde ve cemiyetinde farklılıklar oluşmaya başladığı dönemdir.Bazı Türklerin batı medeniyetini,doğu medeniyetinden üstün görmeye başladığı,doğu medeniyetine ait olan şeylerin çirkin görülmeye,batıya ait olanların benimsenmeye başladığı dönemdir.

Kitapta geçen olaylar on gün içinde olmaktadır.Ara sıra anlatım içinde eski günlere dönülmekte ve o günler anlatılmaktadır.

Umarım yardımcı olabildim. Yine de yapabileceğim bir şey varsa yaparım.

ŞoVaLYe_77
08-01-10, 15:48
Gorki // Çocukluğum. Teşekkürler şimdiden.

zambak_100
08-01-10, 15:52
yüreğim seni çok sevdi / yazarı canan tan

Beyazdut
08-01-10, 22:14
Ana - Maksim Gorki


Maksim Gorki’nin bu kitabında ana konu devrimci düşünce ve devrimci mücadele denebilir. Uyandırılmak istenen ana düşünce ise halkın kendi acılarına bakarak, nedenini inceleyerek biraz da cesaretle kendini savunabilecek onu ezenlere baş kaldırabilecek duruma gelebileceğidir. Bu düşünceyi aşılamak içinse bu yolda yoldaşlarıyla mücadele veren bir oğlu olan, kendine bir zarar gelmediği sürece (hatta bazen geldiğinde de) sesini çıkarmayan, hakkını arayamayan bir kadının, oğlunun ve çevresinin etkisiyle insanların acısını algılayan ve onları uyarmaya, uyandırmaya çalışan bir savaşçı haline gelmesi anlatılmaktadır.
“İnsan, onurlu bir kelimedir,” diyor Maksim Gorki, yalancı ve pasif bir insanlık adına insana acımak yerine; saygı duymak,onun yaşamı yeniden biçimlendirme yeteneğine inanmak, onu buna yönlendirmek gerektiğini vurguluyor. Gorki’ye göre insan çevresini değiştirirken kendisi de değişirse, kaderini halkın kaderiyle birleştirir, onların özgürlük ve mutluluk uğruna mücadelesine katılırsa, ‘dünyaya yeniden gelir’ ve kelimenin en gerçek anlamıyla insan olur. Dünyanın birçok ülkesinde, milyonlarca insan için başucu kitabı olan ve sosyalizmin temel dayanaklarından biri olan Ana romanında bu tema en güçlü anlatımına kavuşmaktadır.

b)Mekan ve Çevre
Roman; Rusya’da, içinde bir fabrika barındıran, halkın vaktini çalışarak ve içki içerek geçirdiği bir kasabada başlar. Devamında ise ananın taşınmak zorunda kalmasıyla anaya korkutucu gelen, insanların birbirlerini daha belirgin olarak ezdikleri bir kent ve ağalık düzeninin hakim olduğu, insanların karşı geldikleri için dövüldükleri, yok edildikleri köyler romandaki olayların arka planını oluşturur.
Kişiler arası diyaloglar daha çok ananın veya çevresindeki insanların evlerinde ve bu gibi kapalı mekanlarda geçerken romanın akışını sağlayan tutuklanma gibi temel olaylar genelde gösterilerin yapıldığı açık mekanlarda gerçekleşmektedir.

Not: Romanda yer kavramı açıkça verilmemiştir. Yer ismi olarak sadece Rusya kullanılmıştır.

c)Zaman
Yazar romanda zaman tam olarak belirtmemiştir, ancak olayların 1905 Rus Devrimi zamanında gerçekleştiği anlaşılmaktadır. Gorki bu romanında da diğer eserlerinde olduğu gibi sadece devrimden öncesini ele almıştır. Zaten Gorki’nin temel amacı devrimden sonra gelecek parlak günleri değil, devrim için nasıl bir ruh haliyle mücadele verilmesi gerektiğini göstermektir. Olayların oluşum süresi de tam olarak belli değildir. Yalnız romanın akışından bir yada iki yıl kadar bir sürede gerçekleşen olayların anlatıldığını tahmin ediyorum.
Gorki’nin bu romanında 1902 yılı işçi bayramında tutuklanan ve yargılanarak sürgün edilen gençlerin temel oluşturduğunu göz önüne alırsak devrimden sonra hala çok tehlikeli olan ortamda belki de zor durumda kalmamak veya kimseyi zan altında bırakmamak için kesin olarak yer ve zaman belirtmediği düşünülebilir.

d)Olay Örgüsü
“Ana”, olay örgüsü bakımından Gorki’nin en çok eleştirildiği kitaplardan biridir. Bu eserinde Gorki’nin aynı dönemde yazdığı “Foma Gordayev” eserinde olduğu gibi, olaylardan ziyade kendi fikirlerini romandaki bazı karakterlere yükleyerek devrimcilerin nasıl davranmalarını gerektiğini anlatmaya, aşılamaya çalışmış ve gençleri sosyalizme kazandırmayı amaçlamıştır.
Olaylar basit ve sayıca azdır. Nilovna adında bir kadının sürekli içki içip karısını döven, çevresi tarafından fazla sevilmeyen kocasının ölümüyle başlar. Daha sonra Nilovna devrimci oğlu Pavel ve onun arkadaşlarıyla yaşamaya başlar. Oğlu fabrikadaki bir eyleme önderlik eder ve hapse girer. Çıktıktan sonraysa 1 mayıs gösterilerine katılır ve tekrar hapse girer. Uzun süre tutuklu kaldıktan sonra yargılanıp sürülür. Mahkemeden sonra Nilovna da yakalanır ve roman sona erer. Romanın başından itibaren ananın etrafındaki mücadelecilerden bazıları sürülüyor, yakalanıyor veya ölüyordu. Zaten romana olaylar değil diyaloglar ve ananın düşünceleri, yorumları hakimdir.

Not: Romanın olay örgüsü daha detaylı olarak özet bölümünde incelenecektir.

e)Kişi, Karakter ve Tipler
Pelageya Nilovna Vlasova (Ana):
Romandaki ana kişilerden biri ve en önemlisidir. Roman boyunca olaylar ve diyaloglar onun etrafında gerçekleşmekte yazar onun fikirlerine, gözlemlerine birinci veya üçüncü tekil şahıs ağızdan yer vermektedir.
Palegeya bir tiptir ve her tip gibi bazı belirgin özelliklere sahiptir. Bunlardan ona en çok hükmedenler (romanın sonlarında) davaya olan tutkusu, insanlara duyduğu sevgi ve onlardan gelen pozitif ve negatif enerjileri kolaylıkla algılamasıdır. Bunların hepsinin üstünde ve onun karakterden çok bir tip olmasına neden olan özellik ise oğluna olan inanılmaz sevgisidir. Bu sevgi o kadar yoğundur ki etrafındaki herkesi ve her olayı buna bağlı değerlendirmesini, ne olursa olsun en üste her zaman oğlunu koymasını sağlıyordu. Ancak bu sevgi diğer özellikleriyle bir çatışma halinde değildir, tersine oğlunun da devrim yolunda çalışması nedeniyle onları destekler niteliktedir.
Başlangıçta Pelageya’nın kocası onu sürekli dövüyor, onu kendine hizmet etmesi için zorluyordu. O ise bu durumdan şikayetçi olmakla beraber kaderci bir tavırla hareket ediyor, tüm bunlar ona kendisinin çekmesi gereken acılarmış gibi geliyordu. Bunun ana sebebi çevresindekilerin de buna bir tepki vermemesiydi. Ana bu bölümde bir tipten çok karakter niteliklerine sahiptir.
Kısaca kitabı ananın karakteri bakımından ikiye ayırabiliriz. Birinci kısımda vurdumduymaz bir karakterken ikinci kısımda etrafına duyarlı, zeki ve sevgi ve eylem bakımından daha verici bir tip olur. Onda değişmeyen tek şey oğluna olan sevgisidir. İlginçtir ki bu, değişiminin temelini oluşturur.

Pavel Vlasov
Pavel Vlasov Gorki’nin bu kitapta vurguladığı en önemli tiplerden biridir. Bu tiple, sosyalizm ruhu taşıyan gençlerin içlerinde duydukları istenci akıllı bir gerçekçilikle yontarak devrimcilerin takınması gereken tavrı göstermeye çalışmıştır. Pavel sert görünüşlü düşüncelerini etkileyici bir şekilde aktarabilen, dava uğruna herşeyinden hatta sevgilisi Aleksandra’dan (Saşa, Saşenka) bile vazgeçen bir tiptir. Pavel’in yandaşlarına ve düşmanlarına verdiği cevaplarda gerçekçilik ve mücadele hırsı kolayca anlaşılmaktadır.
Gorki’nin yarattığı olan bu tip, kendine güveni yüksek gururlu kendini ve düşüncelerini karşısındaki ne kadar güçlü olursa ezdirmeyen onlara karşı dimdik ve edalı tavırlarla hareket eden bir kişiliğe sahiptir. Öyle ki tutuklandığı sırada bile Pavel hiçbir şekilde askerlerin suyuna gitmez, onların acizliklerini, köleliklerini kendi yüzlerine vurur. Düşüncelerinin sağlam ve temelli olması ve buları iyi, etkileyici bir biçimde aktarabilme yeteneği beraberinde liderlik özelliğini de ortaya çıkarıyor. Pavel her girdiği ortamda saygı görür, en yaşlı ve bilgeler bile onu dinler, hapishanede ve dışarıda yandaşlarının istemeden de olsa lideri konumunu alır. Gurur, gerçekçilik ve liderlik Pavel tipini biçimlendiren en önemli özelliklerdir.
Pavel çevresine karşı o kadar ciddi ve gerçekçi bir tavır sergiler ki bazen annesinin şefkatini bile tersler ve onu kırar. Ancak kitabın ortalarına doğru Andrey’in onu uyarmasıyla annesinin değerini daha iyi anlar ve ona karşı daha sevgiyle yaklaşır. Bir bakıma, bu noktada Gorki bu sert, dirençli tipin mayasına şefkati de katarak ideal sosyalistini yaratır.

Andrey (Sorgucu)
Pavel ve Ana’nın en yakın arkadaşı, yoldaşı olan Andrey romandaki son ana karakterdir. O da ana ve Pavel gibi, bir tiptir. Yine o da mücadeleci, sakin, etrafını iyi gözlemleyen ve akılcı bir kişiliğe sahiptir. Fakat onu Pavel’den ayıran en önemli özelliği gerçekçi olduğu kadar hayalci de olmasıdır. Öyle ki çoğu zaman gelecek güzel günleri düşünerek hayallere dalar ve davasından uzaklaşır. Bir başka önemli özelliği ise şefkat ve sevgisini açık açık gösterme isteğidir Pavel’e göreyse bu ancak mücadelenin sonunda yapılmalıdır. Pavelin bu düşüncesi nedeniyle her ikisi de sevgililerinden ayrı yaşamaktadırlar. Fakat, Andrey tipinin üzüntüsü daha belirgindir.
Bu romanın en ilginç yönlerinden biri diğer romanlarda olduğunun tersine iyi ve ana kişilerin tip olmasıdır. Birçok yazar insanların kötü özelliklerini göstermek ve insanların ana karakterleri daha yakın bulmaları için romanlarındaki kötü kişileri tip halinde, ana kişileri ise karakter halinde verir. Bu romanda ise tam tersine ana karakterler sağlam tipler iken onların yanında ve karşılarındaki kişiler insanların acıma, egoistlik, sevgi, güç arzusu gibi tüm insanlardaki özelliklere sahipler. Bundan ise Gorki’nin “Ana”yı, eleştirmek yerine yönlendirmek üzere yazdığı anlaşılmaktadır.

f)Özet
Nilovna Rusya’nın bir kasabasında yaşayan bir işçi eşidir. Kocası onu evde sürekli kullanıyor ve oldukça sık döverdi. Kasabadaki diğer evlerdeki durum da pek farklı değildir. Kasabada kimse birbirine yakın değildir. Herkes birbirini nedensiz bir kinle izlemektedir. Kocasının ölümüyle Nilovna’nın tek yakını oğlu Pavel kalır. Pavel içki içmeyi dener, içki pek hoşuna gitmez. Sonraları ise kendini sosyalizme verir ve boş zamanlarında bol bol kitap okumaya, arkadaşları ile bazı toplantılara katılmaya başlar. Ana ise endişeli ve biraz da meraklı bir halde onları izlemektedir. Onu en çok endişelendiren onların Hıristiyanlık hakkındaki düşünceleri ve oğlunun yakalanma ihtimalidir. Önce onlarda kalmaya başlamış olan Andrey, sonraysa oğlu tutuklanır. Oğlunun tutuklanmasındaki en büyük etken oğlunun fabrika müdürüyle yaptığı tartışma ve ortaya çıkan bildirilerdir. Oğlunun hapse girmesinden sonra bir arkadaşının tavsiyesiyle Nilovna fabrikada bir işe girer ve bildirileri içeri sokarak onların devamlılığını sağlar. Bu sıralarda Andrey de hapishaneden çıkar ve Ana’ya gizliden gizliye okuma yazma öğretmeye başlar. Bu sayede Ana’nın Andrey’e duyduğu sevgiyi ve güveni artar. Ayrıca Ana oğlunun kendine hiç söylemediği bazı yanlarını Andrey’den öğrenir. Oğlunun Saşa’yı sevdiğini fakat dava uğruna evlenemediğini öğrenmesi, özellikle bunu başka birinden duyması iyice moralini bozar.
Pavel hapisten çıktıktan sonra da evlerine yapılan baskınlar devam eder. İspiyoncu Isay’ın öldürülmesinden sonra daha da sıklaşır. Fakat herhangi bir tutuklama olmaz. Bu sırada, Pavel ve arkadaşları 1 Mayıs hazırlıklarına devam etmektedirler. Ana, Pavel’in işçi bayramında bayrağı taşıyacağını öğrenir bu ise Pavel’in tutuklanıp kürek yada sürgün cezasına çarptırılacağı anlamına gelmektedir. Ana daha bilinçli olmasına rağmen, Pavel’in bu inadını saçma bulmaktadır. Ama oğlunu vazgeçiremeyeceğinin farkındadır. 1 Mayıs’ta bildirilerin de etkisiyle herkes sokaklara dökülür ve yürüyüşe geçerler. Askerle karşılaşılınca ise grupta Pavel, Andrey ve birkaç yoldaş kalır. Askerler onları yaka paça yakalayıp hapsederler.
Kendisi için en iyisinin kente gitmek olduğuna karar verilir. Kentte, Nikolay isminde bir gencin yanında kalmaya başlar. Fakat eskisi gibi boş boş evde oturmak değil, fabrikada olduğu gibi dava için, oğlu için bir şeyler yapmak istemektedir. Oğlunun arkadaşı olan Rıbin isimli birinin kasabadayken köylere gidip onları uyaracağı bilinmektedir. Rıbin efendi takımına büyük kin duymaktadır. Pavel ve Andrey ise devrimin kansız bir şekilde yapılması taraftarıdırlar ve Rıbin’in halkı isyana sürükleyeceğini düşünmektedirler. Pavel ve arkadaşları hem bu kini kıracak hem de insanları, ezenlere karşı uyaracak bildiriler yayınlamayı planlarlar. Ana görevi üzerine alır. Köylere giderek, Rıbin’e kitap ve bildiri taşımaya başlar. Bu sayede dağıtımda Rıbin’den de faydalanmış olurlar. Ana Rıbin’in insanın sinirini bozan sözlerini sevmemekle beraber onun insanların acılarını gördüğünü ve halk için çalıştığının farkındadır.
Bu gezilerden birinde köyde çalıştığı fabrika tarafından adeta kanı emilmiş hasta bir gençle tanışır. Bu gencin anlattıkları henüz kafasında canlandıramadığı sömürülmenin canlı kanıtıdır, artık kendini işine daha fazla vermeye başlar. Bu, Nilovna’nın gördüğü burjuvazi tarafından çürütülmüş ilk kişiydi. Daha sonraları sürekli evlerine gelen bir yoldaşın zatüreye yenik düşmesine, bir başkasının kafasının kılıç kabzasıyla acımasızca ezilmesine şahit olur. Köye gittiği günlerden birindeyse Rıbin’in polislerce acımasızca dövüldüğünü görür. Bu tecrübelerin etkisiyle burjuvazinin gücünün yine halktan geldiğini, halkı halka kırdırarak insanları korkuttuğunu fark eder. Bu kafasındaki, halkı bilinçlendirmenin bir çözüm olabileceği düşüncesini güçlendirmektedir. Ayrıca bu tür tecrübeler kazanması ve inancının artması, kendine güvenilir ve içten konuşmalar yapabilmesine yardımcı olur. İnsanların kendisini dinlemeye başlaması ve onları etkileyebildiğini görmek Nilovna’nın çok hoşuna gider.
Mahkeme günü gelir. Ana; mahkemeden çok korkmakta savcının ve yargıcın, sorgulayıcı ve aşağılayıcı sorular sorup oğluna hakaret edeceği fikrini bir türlü kafasından atamamaktadır. Mahkeme ananın düşündüğü şekilde gitmez. İlk bölümde savcı yalnızca onları bazı yüzeysel laflar kullanarak suçlar. Ana Oğlu ve arkadaşlarının ise pek korkmadıklarını kolayca anlar. Oğlu Rusya’da büyümekte olan kapitalist düzenden ve insanların sömürülmesini konu alan etkileyici bir konuşma yapar, fakat yargıç tarafından susturulur. Diğerleri ise mahkemeyi tanımayarak ifade vermeyeceklerini söylerler. Hepsine sürgün cezası verilir. Ana bu karara sevinir. Çünkü ona, oğlunun sürgünün ilk yıllarında kolayca kaçabileceği söylenmiştir. Mahkemeden sonra arkadaşları Pavel’in konuşmasının basılmasına ve dağıtılmasına karar verirler. İtirazlara karşın, Nilovna oğlunun konuşmasının dağıtımını üstlenir. Köye giderken trende bir hafiyenin peşinde olduğunu fark eder. Hafiyenin üzerine yürümesiyle bağıra bağıra insanların acılarını ve sistemin aşağılık yanlarını anlatmaya başlar. Bir yandan da oğlunun konuşmalarını etrafındaki aç beyinlere dağıtmaktadır. Sonunda kan revan için tekmelerle tokatlarla tutuklanır.

g)İleti
Romandaki ana ileti, romandaki tiplerin kişiliklerinde saklıdır. Bunlardan birincisi ve temel olanı ana karakterinde işlenmiştir. Buna göre insanlar seviyeleri ne olursa olsun biraz ilgiyle ve bilinçle kendi durumlarını değerlendirebilen, kendini ve sevdiklerini savunabilen birer vatandaş haline gelebilirler. Romanda anayı uykusundan uyandıran oğluna ve insanlara karşı duyduğu sevgidir. Gorki’ye göre devrimcilerin insanları bilinçlendirerek kendi yanlarına çekmek için sadece onların ilgilerini çekmeleri ve onların egolarını kendi sevgileriyle törpülemeleri gerekmektedir. Çünkü her insanın içinde bir adalet duygusu vardır, önemli olan onun insana egemen olmasını sağlamaktır.
Romandaki bir diğer ileti ise daha önce belirtildiği üzere Pavel tipinde gizlidir. Buna göre bir devrimci asla boyun eğmemeli, karşısının gücü karşısında zayıflamamalı, tam tersine haklı mücadelesini göğsünü gere gere anlatmalıdır. Gerçekleri en çıplak haliyle algılayıp onları etkileyici bir üslupla halka anlatıp insanları aydınlatmalıdır. Mücadelesindeki ciddi tavır ise şefkat gibi insancıl duygularını asla bastırmamalı kendine sevgi gösterenlere aynı şekilde cevap vermelidir. Ayrıca Andrey’in açıkça belirttiği gibi birey olarak kimseyi suçlamamalı kullananları, kullanılanları ayırt edebilmelidir. Romandaki iletiler sadece direnenler için değildir. Gorki, para ve güç sahiplerinin sadece malları için yaşadıklarını vurgular. Böyle bir yaşamın bir kısır döngü olduğunu, asla mutluluk getirmeyeceğini ve asıl mutluluğun insana sevmekle, sevilmekle, paylaşmakla geleceğini söyler.

h)Tür
Romanın teması, iletisi ve anlatılış biçimine bakarak bu romanın gerçekçi roman ve toplumcu roman türlerine girdiği söylenebilir. Yazar, romanında toplumun her kesimine daha iyi şartlarda yaşayan bir toplum oluşturma amacıyla sesleniyor.

2.Metnin Biçimine Yönelik İnceleme

a)Dil
Romanın dili üzerine yapılan inceleme okunurken romanın Türkçe’ye çevirisinin incelendiği göz önünde tutulmalıdır. Ayrıca Rusça’daki bazı anlatımlar değerlendirilerek, çevirisindeki aktarım hatalarına da yer verilecektir.
Yazar romanında genel olarak yalın bir dile yer vermiştir. Romandaki ilginç anlatıcı seçimi nedeniyle dilin karmaşıklaşmasına pek izin verilmemiştir. Çünkü roman Ana’nın gözüyle olmasa bile onun düşünceleri çevresinde anlatılmıştır. Diyaloglar karmaşıklaşmaya başladığında “yine Ana’nın anlayamadığı cümleler kullanmaya başladılar” gibi bağlaç cümleler kurularak bu bölümler sonlandırılmıştır. Bazı yerlerde ise Andrey ve Pavel arasındaki diyaloglar kesilmemiş, okuyucuya aktarılmıştır. Bu gibi kısımlar ise hem içerik hem yapı bakımından oldukça karmaşıktır. Çeviride argo kullanılmamaya dikkat edilmiş özellikle bu tür konuşmalar “ağır bir küfür savurdu” gibi tümcelerle ifade edilmiştir. Bazı bölümlerde, özellikle subayların ve köylülerin konuşmalarında argo ifadeler, çok olmamakla beraber, yer almaktadır.
Çeviride az da olsa anlatım bozuklukları var. Anlatım bozukluklarının temelini ise tamlama uyumsuzlukları ve yanlış kelime kullanımı oluşturmaktadır. Ayrıca çevirirken bazı cümlelerin kelime ve yapı bakımından olmasa da hissettirdikleri bakımından anlatım hataları içermektedir. Bunlardan en önemlisi ise kullanılan “-cik”, “-cık” ekleridir. Rusça’da konuşanın anlatımına sevgisini katmak, objenin küçüklüğünü vurgulamak veya acıma duygusunu göstermek için kullandığı bu ekler Türkçe’ye çevrildiğinde bazen yerine otururken bazense ( özellikle ciddi konuşmalarda) yüklediği şirinlik anlamı nedeniyle cümlelerin ciddiyetini bozmuş, kullanımını anlamsız bir hale sokmuştur. Örneğin “semavercik” Rusça’da küçük semaver anlamındayken kullanımların çoğunda anlatıma çocukça bir sevinç katmıştır.

b)Anlatım Öğeleri
Romanda olaylar anlatılırken zamana bağlı kalınmış, ileri ve geri atlamalar yapılmamıştır. Bu nedenle anlatımda öykülenmenin kullanıldığı söylenebilir. Yazar detaylara çok önem vermiş ve görünenlerin çoğunu betimlemeye çalışmıştır. Bunu yaparken de Nilovna’nın gözlem yeteneğinden yararlanmış her şeyi onun gözünden fakat üçüncü kişinin ağzından betimlemiştir. Ancak betimlemelerin ve öykülemenin daha çok arka planda kaldığı söylenebilir. Asıl ağırlık diyaloglar ve Ana’nın bilinç akışındadır. Diyaloglar o kadar yoğundur ki ana neredeyse hiç yalnız bırakılmamıştır. Ana’nın aklından geçenlerse sürekli verilerek bir bakıma olayların yorumlanmasına yardımcı olunmuş romanda okuyucunun unutmuş olabileceği bazı gerçekler hatırlatılmaya çalışılmıştır.
Nilovna hariç karakterlerin anlatılmasında kıyafet, mimik gibi dış görünüşün yanında Ana’nın onlar hakkındaki yorumları ve diyaloglar kullanılmıştır. Bu diyaloglarda karakterlerle ilgili bilgilere konuşanların düşünceleriyle doğrudan ulaşırken, konuşmacıların diğerleri hakkında düşündüklerinin ve diğerleriyle paylaştıkları tecrübelerin anlatılmasıyla dolaylı olarak ulaşabiliriz. Bu karakterlerin çözümlemelerine neredeyse hiç yer verilmemiştir. Çözümlemeler, sadece “kimse onu sevmezdi” gibi genellemelerde ve romanın başında henüz olaylar ananın etrafında gözlemlenmeden önce kullanılmıştır. Nilovna karakteri anlatılırken ise doğrudan çözümleme yoluna gidilmiş onun tüm düşünceleri açıkça ortaya koyulmuştur. Fakat romanda diyaloglar o kadar yoğundur ki ana çoğu zaman düşüncelerini bir çözümlemeye gerek kalmadan söyler.

c)Anlatıcı
Kitabın başlarında olaylar herhangi bir kişiden bağımsız üçüncü tekil kişi tarafından anlatılmaktadır. Sonraları ise değişim anlatıcı biçiminde değil anlatılan alanın genişliğinde olmuştur. Yazar ilginç olarak olayları bir kişinin gözünden anlatmaktadır, fakat sözünden değil. Yani yalnızca Ana’nın çözümlemelerini sürekli olarak verir, onun etrafında olan olayları diyalogları anlatır, fakat anlatıcı tipi olarak 1. tekil kişi’yi kullanır. Bu sayede kendini onun içine hapsetmez. Olaylara ise genelde sadece Nilovna’nın bakış açısından bakar. Bu sayede ana kahramanı çok iyi bir şekilde anlatırken, başkalarının düşüncelerine yer vermesi gerektiği zaman yöntemini ustaca kullanmaktadır. Bu da ona karakterlerini anlatmakta çok büyük avantajlar sağlar.

d)Tür Kimliği
Yazar eserin roman kimliğinin yanında anlatımı güçlendirmek için diğer türlerin bazı özelliklerini de kullanıyor. Örneğin anılarda olduğu gibi hikaye ve öznel düşünce anlatımı, makalelerdeki ikna etme çabası…

3.Biçem
Gorki üslup olarak kendi döneminin yazarlarından oldukça farklıdır. Bunun ana sebebi ise Gorki’nin halkı sosyalizm ve efendilerin yaptığı haksızlıklar hakkında bilgilendirmek gibi önemli bir amacı olmasıydı. Diğer yazarlar hayal güçlerine dayanan gerçekçiliği şüpheli romanlar yazıyor, kahramanları bağımsız konuşuyorken Gorki kahramanlarına daha hakim bir biçemle yazıyordu. Gorki’nin çoğu eserinde olduğu gibi Ana’da da konuşmacılar birbirlerinin bildikleri düşüncelerini söylüyor ancak bunu sanki karşısındakine değil okuyucuya anlatırmış gibi konuşuyor.
Gorki son derece basit, sade bir dil kullanmıştır. Bu özelliğiyle birçok sosyalist yazarın önüne geçer ve halka daha kolay bir biçimde seslenir. Bu sebeple, çoğu tarihçi ve sosyoloğa göre Rusya’daki Ekim Devrimi’nin yazı alanında önderliğine yol açar ve bu konuda adı diğer yazarlardan daha sık anılır.

4.Yazar Hakkında
Maksim Gorki, asıl adıyla Aleksey Maksimoviç Peşkov, 1868 yılında Nijni Novgorod’da (şu an Gorki Kenti olarak biliniyor.) doğdu. Rusça’da acı anlamına gelen “Gorki” takma adını doğumundan itibaren tüm yaşamı boyunca katlanmak zorunda olduğu acılarla onlarla savaşarak bütünleştiği için almıştır.
Gorki babasının ölümünden birkaç yıl sonra henüz 10 yaşındayken çalışması için sokağa konmuştur. Bu günlerini anlatan “çocukluğum” ve “ekmeğimi kazanırken” adlı eserlerinde insanların acılarını anlatırken bunlara alışık fakat düzeni değiştirmeye çalışan bir insanın dünyasını yazıya döker. Yazın tekniği açısından da oldukça basittir bu kitaplar çünkü Gorki kendini anlatmaktadır.
Gorki’nin hayatındaki en önemli dönemeç yamak olarak çalıştığı geminin aşçısı aydın bir emekçiydi. Gorki onun yanında hiç durmaksızın Jack London’un Martin Eden’i kadar kitaba, bilgiye aç bir şekilde okumaya başladı. Sonraları Narodizmin gruplarında yer aldı. Yaptığı çalışmalar nedeniyle yirmi yaşında tutuklandı. Serbest bırakıldıktan sonra yazdığı kısa öykülerde romantizm ile19.yy’ın gerçekçiliğinin en olumlu geleneklerini birleştirerek yeni bir çizgi yaratmıştır. Toplumsal işleyişin dışladığı insanları konu aldığı bu öykülerde doğallığın ve sıcaklığın görünür bir şekilde kaynaşması dünya edebiyatı için bir yeniliktir. Fakat Gorki’nin bu yıllardaki, bu konulardaki kahramanları daha çok bireysel başkaldırma niteliğindeydi ve genelde trajikti.
Gorki sosyalist gerçekliği iki yüzyılın kesişme noktasında ilk romanları ve oyunlarıyla biçimlendirmeye başladı. Tarihsel bir kesit içinde Rus kapitalizminin gelişim yollarını ve genel kişiliklerini yansıtmaya başladı. Gorki ilk eserlerinden itibaren şöhreti yakalayan ender yazarlardandır. Ona şöhreti getirense ilk hikayesi olan Makar Çudra’dır. Daha sonra yazdığı Ana ve Düşmanlar isimli eserleri sosyalist gerçekçiliğinin klasik romanları haline geldiler.
1917 devriminden sonraysa sosyalist kültürün kuruluşunda önemli rol oynadı. Gorki eserlerine portreleriyle devam etti. Bunların Gorki’nin yaratıcılığında başlı başına bir yeri vardır. Tolstoy’dan Korolenko’ya birçok insanın portresini yazmıştır. Gorki devrimden sonraki Rusya’nın en gözde yazarlarından biriydi. 1936’da edebi yaratıcılığının ve devrimci kavganın zirvesinde öldü.

En önemli eserleri : Eskizler ve Öyküler, Makar Çudra, Üçler, Foma Gordeyev, Dipte, Küçük burjuvalar, Güneş çocukları, Ana, Düşmanlar, Çocukluğum, Benim üniversitelerim…

Beyazdut
08-01-10, 23:31
yüreğim seni çok sevdi / yazarı canan tan

http://img210.imageshack.us/img210/5333/canantanll3.jpg (http://imageshack.us)


Yüreğim Seni Çok Sevdi - Canan Tan

Aslı ve Murat İTÜ işletmede bölümünde okumalarıyla tanışan iki arkadaş.

Muratın Aslıya yazdığı şu şiirle arkadaşlıkları boyut deiştirir...

Seni düşünmek güzel şey ümitli şey
Dünyanın en güzel sesinden en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek deil
Şarkı söylemek istiyorum....

Muratın ailesi beraberliklerini onaylamadıkları için iki genç çok sıkıntılı dönemler geçirir...Özellikle Murat ailesi ve Aslı sı arasında kalmıştır ama ne olursa olsun Aslısından vazgeçmemeye kararlıdır...Murat Bursa da oturmaktadır...Aslı ne olursa olsun Bursa ya istenmeyen gelin olarak gitmemekte kararlıdır...Okul bitiminin ardından Aslı nın eline Amerikada mastır yapma fırsatı geçer...Aslı içinde bulunduğu bu durum sonrası bu Muratın tüm itirazına rağmen mastırı yapmaya karar verir ve amerikaya gider...Oradaki yaşantısı sonrasında; kariyeri için ve de daha önemlisi Muratın özgür karar verebilmesi için mastır sonrasında 1 yıllık iş arama durumunu kullanır...Orada işe girer ve profesör robinle tanışır...Robin Aslı evlenme teklifi eder ve Aslı evet kararını verir...

Evlenmeden bir gün önce Murat a attığı ve olayları kısaca özetleyen mail şöyledir....

Yarın evleniyorum Murat!
Bir başkasının kadını olmadan önceki son gecem bu...
Biraz dertleşelim mi?
Biliyorum, çok kızdın bana.
Veda bile etmeden çekip gitmekte haklıydın.
Son sözlerinle, Bursa ya gelin gdeceğime Amerika da evlenip oraya yerleşmeyi göze almamı yadırgamıştın.
Bunu senin için yaptığımı söylesem inanırmısın bana?
Unutma,sende kabul etmiştin;imkansız aşktı bizim ki.
Asla biraraya gelemeyecektik!
İçindeki son umut kırıntılarını yoketmeden,benden vazgeçip kendi düzenini kuramayacaktın.
O kırıntıları söküp atmalıydım ki, yollarımız bir daha kesişmemek üzere ayrılabilsin...
İşte bunu yaptım ben Murat!
Başka türlü kurtulamayacaktın sevdamdan.
İndireceğim ağır darbenin şiddetini hafifletecek bir yol aradım.
Buldum da:Gözlerden uzak bir yerde,bir yabancıyla evlenmek!
Kabul etmelisin ki, burnunun dibinde bir başka Türkle evlenmeme dayanamazdın.
Söylemiştim sana, ölesiye bir aşk yok aramızda.
Onun yüreği senin kadar sevmiyor beni.
Benim yüreğimse çoktan vazgeçti kendinden...
Sen ne düşünürsen düşün, aşkımıza ihanet ettiğime inanmıyorum ben.
Sessiz sedasız hayatından çıkıyorum yalnızca...

Hoşçakal MURAT!
Özgürsün Artık...

Bu mailden sonra Aslı Robinle Muratsa ailesi istediği için deil artık Aslısızda olsa hayatına yön vermesi gerektiği için ailesinin bulduğu bir kızla evleniyor.Aslı Amerika da hiç boş vakit bırakmayacak şekilde günlerini dolduruyor ki geçmişi yaptıklarını düşünmeye zamanı kalmasın istiyor...Ancak Türk olan arkadaşlarının birbir Türkiye ye geri dönmesi sonucunda kendini büyük bir yalnızlık içinde buluyor.Robininse hiç bir şekilde Türkiyeye kendisiyle beraber gitmemiş olması Aslıyı çok fazla üzüyor.Amerikada yaşadığı bu tür olaylar sonucunda Robinden ayrılarak Türkiyeye geri dönüyor...

Bursa da Muratında bulunduğu bir seminere daver ediliyor.Gitmek ve gitmemek arasında bocalayan Aslı Murat ta ki fiziksel ve ruhsal değişimleri merak ettiği için seminere katılmaya karar veriyor.Seminer sonrasında ikisi beraber Çamlı Kahveye gidiyorlar.Burada hem çaylarını içiyorlar hem de geçmişe yönelik sohbet ediyorlar.Murat hiçbir şekilde Aslıdan bağını koparmamış o ne yaşarsa yaşasın hepsinden haberdar olmaya çalışmış.Aslı buna karşılık yanlış yaptığını hiç düşünmedin mi diye sorduğu zamansa;Seni düşünmekle beraber olduğum insana asla yanlış yaptığımı düşünmüyorum.sen öncede vardın ve ölene kadar olacaksın...

Kısaca ve özetle bir insanın kendine göre var olan doğrularının ve inatlarının sadece kendi hayatını değilde başka insanların da hayatını nasıl etkilediğinin ve nasıl zehir edilebileceğinin anlatıldığı iç sızlatan bir kitap..

Okurken mutlaka kendinizden parçalar bulursunuz. Emin olmamakla bir his bu hikaye yaşanmış bir hikayedir diye içimi kemiriyor. Yoksa gerçektende bu kadar gerçekçi anlatılamazdı.



Yüreğim Seni Çok Sevdi kitabından bir parça..


"Ocak ayının ilk haftasında Amerika'ya uçacağım.Ayrılık saati belirlendiğinde, o zamana kadar geçecek her dakika acı veriyor insana.Bir an önce kaçıp gitmek arzusu çörekleniyor yüreğe.Ne olacaksa olsun,bitsin;daha fazla hırpalanmayalım...
Ama,bu sürecin de yaşanması gerekiyor.Acılarıyla,tatlılarıyla;sonradan dönüp bakıldığında beyinlere kazınmış,unutulması güç izleriyle...
İkimiz de,beraber geçirdiğimiz her dakikanın değerinin farkındayız.Yüzlerimizde birbirimizi avutmaya çabalayan yapay gülücüklerle,gitgide yaklaşmakta olan ayrılığın ayak seslerine kulaklarımızı tıkayarak,elimizden geldiğince dolu dolu yaşamaya çalışıyoruz son günlerimizi.

Gitmeden önceki son cumartesi, Çiçek Pasajı'na gidiyoruz Murat'l****ollarımın arasında tuttuğum,bana İngiltere'den getirdiği "Aslım" bebeği görünce,buruk bir ifade dolanıyor gözlerinde.
"Benim yokluğumda seninle kalmasının daha iyi olacağını düşündüm,"diye uzatıyorum bebeği."Yatağımın üzerinde boynu bükük duracağına..."
Daha önce pek çok kez geldiğimiz bu yer,ikimize de eskisi gibi keyif vermiyor bu gece. Durmadan içiyor Murar, ardı ardına deviriyor kadehleri.Karşı çıkamıyorum.Böyle bir hakkım yok;onun bu halinden ben sorumluyum.
Yemeğin sonlarına doğru karşımda oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geliyor.Cebinden çıkardığı kadife kaplı kutuyu uzatıyor bana.Açıyorum...
Beyaz altın üzerine pırlanta taşlar işlenmiş bir kolye!İlginç bir şekli var.Sağında ve solunda iki kalbin yer aldığı "8" rakamının yatay hali "Sonsuzluk" anlamına geliyor.
"Şeklini ben çizdim," diyor."Turgut Uyar'ın bizi anlatan bir şiirinden yola çıkarak..."
Kadife kutunun dibindiki katlanmış kağıdı çıkarıp önüme koyuyor,okumamı bekliyor.

Sonsuzluk
Üç kere üç dokuz eder
bilirsin
birin karesi birdir
karekökü de
bilirsin
"mutlu aşk yoktur"
bilirsin

ama baharda ya da dışarda
sonsuz göğün altında
aşkın aşkla çarpımı
garip bir şekilde
hep sonsuzluktur

karekökü de yoktur
"Beğendinmi ?"
"Kolye de şiir de birbirinden harika!Bana verdiğin sonsuzluklar için sonsuz teşekkürler..."
Kolyenin çengelini açıp elleriyle takıyor boynuma:
-Çok yakıştı...!"


KİTAP HAKKINDA

"Biliyorum, imkansız aşk bu! Ama hükmedemiyorum kendime..." demişti Murat. "Çünkü, yüreğim seni çok sevdi!.."

Ardından da dizelere dökmüştü sevdasını.

"Yüreğim seni çok sevdi
O yürek talan
O yürek yangın yeri
O yürek sen istiyor
Bir tek seni..."

Aslı ile Murat’ın İstanbul-Bursa-Amerika üçgeninde yaşadıkları destansı aşkın öyküsü... Herkesin kendinden bir şey bulabileceği kadar gerçek...

*ALTIN YAYINLARI 3/2007
*479 SAYFA
*TÜRÜ : AŞK ROMANI

YAZAR HAKKINDA :
Ankara’da doğan Canan Tan, Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi mezunudur.
Kendisi değişik edebiyat türlerindeki yarışmalarda birçok derece ve ödül almıştır.
-Kelebek (Hürriyet) Gazetesi’nin Senaryo Yarışması’nda Birincilik Ödülü /1979 (Oğlum adlı eser, fotoroman olarak çekildi.)
- 1.Ulusal Nasrettin Hoca Gülmece Öykü Yarışması’nda 1.Mansiyon /1988
- İnkılâp Kitabevi’nin Aziz Nesin Gülmece Öykü Yarışması’nda basılmaya değer görülen İster Mor, İster Mavi adlı kitabıyla, Türkiye’de mizah öyküleri kitabı olan ilk kadın yazar unvanı /1996
- BU Yayınevi’nin Çocuk Öyküleri Yarışması’nda 1.Mansiyon / 1997
- Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması’nda Birincilik Ödülü, Sol Ayağımın Başparmağı /1997
- İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanları Ödülü, Sokaklardan Bir Ali /1997
- İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce verilen Cumhuriyetin 75.Yılı Çocuk Öyküleri Ödülü /1998
- 10.Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde, uzun metrajlı film öyküsü dalında Birincilik Ödülü /1999

Yeni Asır (İzmir) Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı.
Milliyet Pazar’da, güncel olayları esprili bir dille yorumlayan yazıları yayımlandı.
Mimoza dergisinde Çuvaldız, Kazete adlı kadın gazetesinde Kazete-Mazete adlı köşelerde yazılar yazdı.


Yazarın yayımlanmış kitapları
- İster Mor, İster Mavi / Mizah Öyküleri, İnkılâp Kitabevi, 1996
2. Baskı, Ercan Kitabevi, 2002
- Sol Ayağımın Başparmağı / Mizah Öyküleri, İnkılâp Kitabevi, 1998
2. Baskı, Ercan Kitabevi, 2002
(Rıfat Ilgaz Gülmece Öykü Yarışması Birincilik Ödülü)
- Sevgi Dolu Bir Yürek / Çocuk Romanı, Gendaş Yayınları, 1996
2. Baskı, 1999
- Sevgi Yolu / Çocuk Öyküsü, BU Yayınevi, 1997
2. Baskı, 1998
3. Baskı, 2000
- Sokaklardan Bir Ali / Roman, İzmir Büyükşehir Belediyesi, 1997
2. Baskı, İnkılâp Kitabevi, 1998
3. Baskı, BU Yayınevi, 2000
(İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanları Ödülü)
- Arkadaşım Pasta Panda / Çocuk Öyküsü, BU Yayınevi, 1999
2. Baskı, 2000
(İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce verilen Cumhuriyetin 75. Yılı Çocuk Öyküleri Ödülü)
- Sokakların Prensesi Şima / Çocuk Öyküsü, BU Yayınevi, 1999
2. Baskı, 2000
- Beyaz Evin Gizemi / Çocuk Romanı, K yayınları, 2000
2. Baskı, 2001
- Oğlum Nasıl Fenerbahçeli Oldu? / Mizah Öyküleri
İnkılâp Kitabevi, 1997
2. Baskı, BU Yayınevi, 2001
- Fanatik Galatasaraylı / Mizah Öyküler

Beyazdut'un notu: Ne yazık ki çok aramama rağmen yukarıdaki mesajdaki "Ana" adlı romanın özeti gibi derli toplu, uzun bir yazı bulamadım. Buradaki yazıları 4 ayrı siteden aldım. Umarım beğenirsiniz.

ŞoVaLYe_77
09-01-10, 22:14
Ana adlı eseri o , bana Çocukluğum lazım..

Beyazdut
10-01-10, 06:59
Çok teşekkür ederim Beyazdut tam istediğim gibi olmuş tekrardan teşkkürler. :smile:

Rica ederim Uğur, sevindim beğendiğin için :smile:.

zambak_100
11-01-10, 14:37
teşekkür ederim emeğine sağlık canım sen repi hakettin bak şimdi:D

Beyazdut
11-01-10, 14:43
teşekkür ederim emeğine sağlık canım sen repi hakettin bak şimdi:D

Rica ederim, ben teşekür ederim:smile:.
Yazdığım gibi tam istediğim gibi, daha uzun ve ayrıntılı bir yazı bulamadım, buna üzüldüm.

zambak_100
11-01-10, 15:01
no problem canım takma kafana

zambak_100
11-01-10, 15:03
no problem takma kafana

swcn3535
12-01-10, 22:54
yavuz bahadıroğlu_ sahipsiz saltanat kitap özeti lazım çokk acil yardımcı olursanız sevinirim. . .

Beyazdut
13-01-10, 01:42
yavuz bahadıroğlu_ sahipsiz saltanat kitap özeti lazım çokk acil yardımcı olursanız sevinirim. . .

http://evinizekitap.com/images_buyuk/2008070811160833561.jpg

Sahipsiz Saltanat romanı, Yıldırım Bayezid sonrası yaşanan şehzadeler savaşını dramatize eder. Yıldırım Bayezid ile Timur?un Ankara savaşı ve sonrasında yaşanan kargaşalar, Şehzade Mustafa?nın başından geçen olaylar şeklinde hikâye edilerek, o dönemin bütün özellikleri detaylı bir şekilde anlatılır. Şehzade Mehmed?in şehzadeler savaşından galip gelmesi ve Osmanlı sultanı olmasıyla roman sona erer. Sahipsiz Saltanat, konusuyla ve üslubuyla Yavuz Bahadıroğlu?nun en önemli eserlerinden biridir.

gunesim35
19-01-10, 00:43
cephaneniz yoksa süngünüz var adlı kitabın özeti acilen lazım

aybukum
03-02-10, 17:14
peyami safa---arsen lüpen istanbulda veya mişonun definesi bunlardan birinin özeti lazımm çook acil

ebrarbeyoglu
13-02-10, 22:06
ya bana cok acil talip apaydin - tutun yorgunu kitap ozetii lazm acaba yardimci olabilir misiniz??? simdiden tesekkurler

ebrarbeyoglu
13-02-10, 22:18
ben makedonyadanim ve burda o kitabi bulamadim , ltfn bulabilirseniz gonderin...

dolunay87
13-02-10, 23:19
asimov un vakıf serisini bulabilirmiyz ?

Beyazdut
13-02-10, 23:40
ya bana cok acil talip apaydin - tutun yorgunu kitap ozetii lazm acaba yardimci olabilir misiniz??? simdiden tesekkurler


http://www.imge.com.tr/images/products/000/078/416/9789750404276.jpg

'Ağ Osman' derler bir adam. Aceleci, eline çabuk. Sanki ardından kovalayan var. Tütün eker, tütün toplar, tütün dizer. Elleri tütün zifti içinde, ciğerlerine işlemiş tütünün kokusu. Aklında hep tütün...

Bir an evvel toplanmalı, dizilmeli. Üstelik tütününe hak ettiği değeri de vermiyor alıcılar. Köylülerinin hepsi, hatta öz kardeşi bile sadece kendi çıkarını düşünüyor, alttan alttan düşmanlık ediyor ona. Hangi biriyle başa çıksın Ağ Osman?

Sonunda olanlar oluyor ve Ağ Osman kendi kendine konuşmaya, herkese sövüp saymaya, elleri tütün dizer gibi gidip gelmeye başlıyor. Köyün imamı başında dualar okusa da, Keçeci Dede Yatırı'na götürülüp, içindeki cinler çıkarılmaya çalışılsa da nafile, iyi olmuyor bir türlü. Tam tersine daha da içine kapanıyor. Atadan öteden öğrenilen yöntemler işe yaramayınca tek çare kalıyor geriye: Hastayı şehirdeki doktora götürmek.

Tütün Yorgunu yoksul ve cahil köylümüzün gelenekler karşısında çaresizliğini çarpıcı bir dille gözler önüne seren, dokunaklı sahneleriyle okurun içini sızlatan, etkileyici bir eser.

Eftal GEZER
10-04-10, 17:08
Aşk (Elif Şafak)

Beyazdut
10-04-10, 19:53
Aşk (Elif Şafak)

http://ahmetalpat.files.wordpress.com/2009/03/elif_safak_ask_yeni.jpg


Aşk
Elif Şafak
· Doğan Kitap


· Basım Tarihi : 03 - 2009
· ISBN : 9786051111070
· Sayfa Sayısı : 420


Ya ortasındasındır AŞK'ın merkezinde; ya da dışındasındır hasretinde..
Ella Rubinntain (40) Amerikalı bir ev kadınıdır. Tipik burjuva değerlerinin hâkim olduğu oldukça varlıklı bir ailesi düzenli ve görünüşte 'sorunsuz' bir evliliği vardır. Üç çocuğunu da büyüttükten sonra bir yayınevinde editör-asistanı olarak iş bulur; görevi A. Z. Zahara adlı tanınmamış bir yazarın tasavvuf felsefesini konu alan tarihi romanını değerlendirmektir.

Ancak hayatının kritik bir döneminde eline aldığı bu kitap hiç beklemediği bir şekilde Ella'yı derinden sarsacak dünyevi aşkı keşfetmek adına zorlu ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmasına neden olacaktır.

Hayatlarımızın durgun gölünü dalgalandıran taş misali yüzleşmek zorunda olduğumuz sıkıntılar acılar… ve aşkın peşinde kat etmek zorunda olduğumuz zorlu yollar ödediğimiz bedeller…
Aşk… kitap içinde bir kitap hayatın anlamı peşinde bir aşk macerası…
Aşk… Elif Şafak'tan arayışa gerçeğe ve keşfetmeye dair bir roman.


------------------------------


Karşınızda Elif Şafak’ın “Aşk” romanında bahsedilen “40 kural”


Hayatta karşımıza çıkan şeyler belli şekillere bürünürler bunları gruplayacak olursak aşağıdaki liste çıkar karşımıza. Benim için önemli olan deneyimlerin hangi şekle bürünerek geldiği ya da hangi gruba ait olduğu değildir.
Önemli olan olanı hayır ve şer diye ayırmadan olduğu gibi kabul etmek ve sorumluluklarımızı yerine getirerek bir üst zemine çıkıp yeniden sıfırdan başlayabilmektir.



Toprak: Hayattaki derin sakin katı şeyler…
Su: Hayattaki akışkan kaygan ve değişken şeyler…
Rüzgar: Hayattaki terk göç ve devr eden şeyler…
Ateş: Hayatta yakan yıkanyok eden şeyler..
Boşluk: Hayatta varlıklarıyla değil yokluklarıyla bizi etkileyen şeyler…


Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak utanılacak bir varlık geliyorsa aklına demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk merhamet ve şefkat anlıyorsan sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.


İkinci Kural: Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahire manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninın batınisıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayesiz kalır tarif etmeye.

Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin çünkü O camide mescitte kilisede havrada değil her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.

Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini ko gitsin!’
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Altıncı Kural: Şu dünyada çatışma önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak sadece kendi sesinin yankısını duyarak Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öyle durup beklemek değil ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer hazmeder. Ve bilirler ki gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git -Doğu Batı Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğun içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “Sen” zuhur edebilmesi için zorluklara sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın.” Düzenim bozulur hayatımın altı üstüne gelir “diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: “Allah içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise attığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser kusursuzluğu hedefler.”

On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden ne layıkıyla bilebilir ne layıkıyla sevebilirsin.

On Yedinci Kural: Esas kirlilik dışta değil içte kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün yıkandı mı temizlenir suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.


On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım niyetimizdir farkı yaratan suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır yani varlıkların en şereflisi attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse iftiraya uğrasa hapse girse hatta esir olsa bile gene de başı dik gözü pek gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız hesapsız ve pazarlıksız sevmeye başarsak cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete hasede ve kine bulaşsak tepetaklak cehenneme düşüveririz.

Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa hayırlı bir laf yankılanır. Şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten” ne yapalım kaderimiz böyle “ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil sadece yol ayırımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin ne de hayat karşısında çaresizsin.

Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa ayıplansa dedikodusu yapılsa hatta iftiraya uğrasa bile o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter.

Otuz Birinci Kural: Hakk’a yaklaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker; kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yakut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki boşluk ise insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

Otuz Altıncı Kural: Hileden desiseden endişe etme. Eğer birileri san tuzak kuruyor zarar vermek istiyorsa Tanrı’da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır ne bir katre şer.
O’nun bilgisi dışında yaprak bile kımıldamaz. Sen sadece buna inan!

Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır bir de ölme zamanı.

Otuz Sekizinci Kural: ’Yaşadığım hayatı değiştirmeye kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?’ diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım başımızdan ne geçmiş olursa olsun tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile tıpatıp aynıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden bir hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz her şey yerli yerinde kalır merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her Sufi için Yeni bir Sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalı mecazi mi yoksa dünyevi semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır merkezinde ya da dışındasındır hasretinde.

Bu kuralların sadece ekranda okuduğunuz yazıdan ibaret olmamasını hayatınızın içinde yer almasını ve karanlık noktalarınızı aydınlatan ışık olmasını dilerim.

Alıntı

fırfır
31-05-10, 21:09
Arkadaşlar ingilizce hikaye kitabı özeti bulmam gerek performans ödevi olduğu için haftaya salıya kadar götürmem gerek yardım ederseniz sevinirim

F-Dakar
02-06-10, 11:52
ALBERTO VÁZQUEZ - FIGUEROA (http://forum.kanka.net/Yazar/37780/Alberto_V_zquez_-_Figueroa) Tuareg adlı kıtabın ozetı cok acıl yarın sınavım var ::S

barts
03-11-10, 01:26
Sözün Doğrusu 1 - YAVUZ BÜLENT BAKİLER

teşekkür ederim kolay gelsin

djrest
05-12-10, 18:44
Canan Tan Sokaklardan bir ali
Zeliha Akçagüner Sevgi Sitesi çocukları

bunları bulabilirseniz sevinirim acilllll

asi.prens
10-12-10, 22:25
sayın admin bana istanbulda ask babil de ölüm adlı roman kitabının özeti lazım yazarı iskender pala yardımlarınız için şimdiden teşekkür ederimm

syn arkadaşlar bana acil istanbulda ask babil de ölüm adlı roman kitabının özeti lazım yazarı iskender pala dır.yardımlarınız için teşekkürler

syn arkadaşlar bana acil istanbulda ask babil de ölüm adlı roman kitabının özeti lazım yazarı iskender pala dır.yardımlarınız için teşekkürler

syn arkadaşlar bana acil istanbulda ask babil de ölüm adlı roman kitabının özeti lazım yazarı iskender pala dır.yardımlarınız için teşekkürler

Beyazdut
23-12-10, 10:42
syn arkadaşlar bana acil istanbulda ask babil de ölüm adlı roman kitabının özeti lazım yazarı iskender pala dır.yardımlarınız için teşekkürler


http://www.hermeskitap.com/catalog/images/9758950118xq5ish.jpg

Kitabın Adı:Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk
Kitabı Yazarı:İskender Pala
Yayınevi:L&M Yayınları

Özeti: Gök kubbenin altında insanın ruhunu soyan kötülükler ve giyindiren aşklar adına...
Doğu ak ejder yılında başladı yirmi üç bin yıllık gizem...
Uzayın sonsuzluğuna açılan kapıyı keşfe çıkmış bilge rahipler, uğruna topluca can verdikleri bir sırrın, binlerce yıl sonra, bir şair tarafından aşkın derin katmanlarına saklanarak korunacağını bilselerdi...
Siruş başlıklı murassa hançerin kabzasına parmak izlerini bırakanlar, daha avuçlarının sıcaklığı gitmeden hançer kınında kan biriktiğini bilselerdi...
Bağdat, İstanbul, Roma, Paris ve diğerleri; kıyılarına vuran yeni aşkın, bütün eski tarihlerini dolduracak yoğunlukta olduğunu bilselerdi...
Bilgeler, katiller, asiller ve sevgililer; ellerinde tuttukları kitabın alev almaya hazır bir aşk külçesine dönüşmek üzere olduğunu bilselerdi...
Şair, ipeksi dizeleri arasına hayaller gibi sakladığı şifrelerin hoyrat ellerde ihtirasla parçalandığını, sonsuzluk şarabına kadeh yaptığı gelincik yapraklarının kinle dağıtıldığını bilseydİ?
Ve şimdi kim bilebilir neler olacağını,
Babil uyandığı zaman?!..



Usta kalem İskender Pala'dan Bağdat-İstanbul hattında aşkı ateş ateşe; macerası nefes nefese bir roman. Bin bir gece masallarının rüya kenti Bağdat!.. Sokaklarında ilk yeniçerinin ayak izlerini bıraktığı çağda başlayan ilk aşk ve Fuzulî'nin şair yüreğine yansıyan lirizm.
Bir kitap doğuyor mehtaplı Dicle yamaçlarında ve şiir ile heyecan dize dize, beyit beyit işleniyor kitabın içine. Babil hazinelerinin kapılarını açacak sırlar ile Leyla'nın çılgını bir âşıkın buluşması... Bir kabukta çifte badem, iki gözde bir damla yaş, iki tende çarpan tek yürek. Zaman akarken büyüyor macera da, aşk da... Bağdat'tan İstanbul'a bir kovalamaca...

Hırsızlar da düşüyor kitabın peşine, bilginler de. Birinciler Babilin altın İlah heykellerinin, ikinciler uzay yolculuklarına açılan kapının anahtarını ele geçirmek istiyorlar. Birinciler yok etmek, ikinciler korumak istiyorlar kitabı. Babil'den bu yana her çağda yedi kişilik bir gizli teşkilatın koruduğu uzayın sırları. Bir hançerin kabzasında kan ve bir kitabın dizelerinde heyecan...

Bir kitabın öyküsü L&M romanı. Kitabın peşinde iyilikler, cinayetler, entrikalar ve aşklar için koşan bilginler, hırsızlar, caniler ve şairler... 350 yılı kuşatan bir serüven. Roma, Londra, Paris, Kuzey ülkeleri, Halep ve Mısır... Bütün gizemiyle yaşayan kentlerin ölü yüzleri. Saraylar ve arka sokaklar...

Şairlerin elinde dolaşan gizemler ve onların duyarlı kalplerinin birbirlerine oranla üstünlükleri, bunun sanatlarına yansıyışı. Tarihin koridorlarında birbirlerini alt etmek isteyen iyiler ve kötüler, aşklar ve acılar...

Önce her şeyi tarihten almış İskender Pala. Sonra onlara kendi kurgusunu aşklarını ve heyecanını giyindirip olağanüstü bir roman ortaya koymuş. Eski mesnevileri andıran bir roman. Bölüm başlıkları, bölümleri, hatta içindeki görsel malzemeyle bütünleşen bir mesnevi. Bir Divan edebiyatı uzmanının kendi sanatını dönüştürüp günümüze yansıttığı ayna. Gençler bu romanı çok sevecek!.. Ve sanıyoruz ki bu roman çok konuşulacak, çok aranacak. Özellikle de Bağdat'ın savaş gündeminde!..

buyrun52
23-10-11, 19:30
Bu Kitabın Özetini Arıyorum Yardımcı Olabilirmisiniz?

arhavili
23-10-11, 20:08
Bu Kitabın Özetini Arıyorum Yardımcı Olabilirmisiniz?

Bunu bulabildim;


‘Elçi’, Umut Onur Çöpür’ün ilk romanı. Kendisini kutluyoruz. Çöpür, polisiye ve psikolojik gerilim özellikleri baskın olan romanında, bir nevi kıyamet sürecini tasvir ediyor. Romanın anlatıcısı ise, dokuz yaşında cinayet fantezileri kurmaya başlayan, kitap kurdu bir dilsizdir. Ankara Haymana’da bir kadının canice öldürülmesiyle başlayan kurgu, cinayeti çözen dedektif Sedef Yılmaz’ın daha sonra şehri kana bulayacak başka cinayetlerin sırrına ulaşmasını hikâye ediyor. Ankara’nın kan gölüne döndüğü cehennemi bir dönemde, olayların gerçek nedenlerini araştırmaya koyulan dedektif ve arkadaşları, üç büyük dini kapsayan şifrelere ulaşacak ve yeni bir dinin doğuşuna tanıklık edecektir.

Radikal - 09.01.2010

sibel79
05-11-11, 03:22
sokaklara acilan kaapi ahmet gunbay yildiz ozetini yayinliyabilirmisiniz lutfen cok acil

buyrun52
13-11-11, 00:34
Rica Etsem " Merhaba Söğüt " Yavuz Bahadıroğlu. kitabının özetini paylaşabilirmisin

0pposite
13-11-11, 03:09
Rica Etsem " Merhaba Söğüt " Yavuz Bahadıroğlu. kitabının özetini paylaşabilirmisin
Merhaba Söğüt romanı Gündüz Alp ve Ertuğrul önderliğinde Kayıhan boyunun Moğol belâsından yurtlarını bırakıp Anadolu’ya göç edişini, göç esnasında yaşanan sıkıntıları, ayrılıkları, nihayet Selçuklu Sultanının, yardımları karşılığında onlara Domaniç ve Söğüt’ü yurt olarak vermelerini bütün detayları ile yansıtır Ortaasya’dan Anadolu’ya göç, Domaniç ve Söğüt’e yerleşim ve Osmanlı Devletinin çekirdeğinin atılışı romanın asıl temasıdır
Buhara Yanıyor ve Elveda Buhara romanlarında anlatıldığı gibi, Cengiz Han ve daha sonra oğulları, birbirlerine düşen islâm Devletlerini teker teker yutar Birbirlerine destek yerine köstek olan müslüman devletleri tarihten silerek, müslümanlar adına karanlık bir dönem başlatır Moğol zulmünden kurtulabilen müslümanlar ata yurtlarını terketmek, barınabilecek yer bulmak için göç yollarına düşmek zorunda kalmıştır
Elveda Buhara diyenler, başka yerlere merhaba demek için uzun yollara düşerler
Merhaba Söğüt romanı işte bu kargaşa dönemini ele alır Göç eden kavimlerin arasında, pek adı sanı bilinmeyen, diğerlerine oranla sayı olarak da az olan Kayı Aşiretinin, Harzem illerinden Güneşin Battığı Yere yaptığı göçün hikayesidir Merhaba Söğüt
Devlet müjdesi alan, dervişler ve rüyalar vasıtasıyla yol gösterilen, bir yurt tutmadan çok, bir devlet kurma hedefine yürüyen bir aşirettir Kaya Alp’in Kayı Aşireti Gündüz Bey önderliğinde yollara koyulur, o ölünce Beylik için işaret edilen üçüncü oğlu Ertuğrul’la devam edilir ve sonunda Söğüt’e varılır
Yedi bin kilometrelik meşakkatli yolculuk, yeni bir devrin başlangıç yolculuğudur Bu yolculukla tarih yeni bir döneme girecektir Göçün sıkıntısı, bıkkınlığı, ihtilâflar, mücadeleler, Moğolların baskınlarına karşı koymalar, âdeta yaşanıyormuşçasına ele alınır Merhaba Söğüt romanında
Romanda işlenen en can alıcı bölüm ise, Gündüz Bey’in ölümünden sonra aşiretin bölünmesi, göçe devam edilecek mi, geriye mi dönülecek konusunda yapılan tarihî meşveretin anlatıldığı bölümdür
Baba oğlundan, anne kızından, kardeş kardeşten, aşiretin iki manevî önderi sayılan Yahşi Hoca ile Bodur Hoca birbirinden, Ertuğrul ağabeylerinden ayrılmıştır ve göçe devam diyen topu topuna dört yüz çadır kalmıştır
Bu ayrılıktan, yorgunluktan, meşakkatten sonra yola devam eden dört yüz çadırlık aşiret yedi bin kilometrelik tarihî göçü tamamlayacak ve Söğüt’e merhaba diyecektir

pnr0606
20-04-13, 21:59
bana canan tan beyaz evin gizemi özetini bulabilirmisiniz çok acill hep kusa özetler var

erkut3512
09-05-13, 00:23
Allah'ın kullanılmasına ve kut istismarına karşı Atatürk ---- Necati Ulunay Ucuzsatar Özet çok acil lazım.Yardım ederseniz çok sevinirim.

NazarBoncuğu
15-11-13, 12:12
Kitap isteklerinizi paylaşabilirsiniz.

selam_010
15-01-14, 18:45
Selman Kayabaşı Hanedan Ve Teşkilat