PDA

View Full Version : Bilinmeyen Gerçekler



Legolas
12-07-08, 18:10
Yapistiricilar nasil yapistiriyor?
>Yapistiricilar nasil yapistiriyor?

Yapistiricilarin sagladigi yapisma olayi aslinda kimyasal bir reaksiyondan baska bir sey degildir. Tabiatta evini yapan ari, kayalara ve gemilerin su altindaki kesimlerine tutunan midye gibi cok iyi yapistirici ureten canlilarin sayisi az degildir. Yapistiricilarin hikayesi tarih oncesi caglara kadar uzaniyor.

Magara duvarlarina resim benzeri sekiller yapan atalarimiz bunlari duvarlara yumurta aki, kurumus kan ve su bitkilerinin ozleriyle sabitliyorlardi. Sonralari, milattan once 3 500 yillarindan baslayarak eski Misirlilar ve Sumerler hayvan derilerini ve kemiklerini kaynatarak daha saglam yapistiricilar yapmayi ogrendiler. Gunumuzde imalatcilar yapistiricilari sentetik malzemeler kullanarak yapiyorlar.

250 temel maddeden binin cok ustunde ozel turler uretiyorlar. Yapisma olayinda benzer veya ayri malzemeden iki madde, bir de yapiskan gerekir. Burada en onemli gorev yapistiricidadir. Yapistiricinin molekullerinin diger iki madde molekulleri ile birlesme egilimi gosterir bir yapida olmalari gerekmektedir.

Aslinda iki maddeyi birbirlerine ideal bir sekilde yaklastirabilsek yapistirici bile kullanmadan birbirlerine yapisabilirler. Her iki maddenin yuzeylerindeki atomlarin farkli kutuplari birbirlerini cekerler. Pratikte ise bu olusumu saglamak mumkun degildir. Atomlarin birbirlerini cekebilmeleri icin iki cismin yuzeyleri arasindaki mesafenin milimetrenin 10 milyonda birini gecmemesi gerekir.

Oysa son derecede puruzsuz olarak gorulen bir cismin bile yuzeyinde milimetrenin on binde dordu kadar yukseklikte girinti ve cikintilar vardir. Bu durumda her iki malzeme ayni cins olsalar bile yuzeyleri hicbir zaman ideal duzlukte olamayacagindan, aradaki bosluklari doldurmak, en fazla miktarda bag olusturarak molekullerin birlesmesini saglamak icin araya bir yapistirici gerekir.

Yapistiricinin akici ancak kurudugunda katilasip kolay kolay kopmayacak ozellikte, yuzeylerin islanabilir, tamamen temiz, toz ve yagdan tamamen arindirilmis olmalari gerekmektedir. Peki nasil oluyor da bu kadar guclu olan yapistiricilar tupun icinde tupe yapismadan durabiliyorlar?

Bir cok yapistiricinin icinde iki tur katki malzemesi vardir. Biri yapistirici sivinin molekullerini birlesmeye zorlar, stabilizer denilen digeri de tersi. Tupun icinde bunlar bir halati birer ucundan ceken iki kisi gibidirler.

Tupun ic yuzeyi tamamen notr oldugundan biri digerine ustun gelemez, denge halindedirler. Yapistirici tupten cikinca havadaki nem stabilizer kisminin etkinligini yok eder, yapistirici sertlesir ve suruldugu yere yapisir. Yapistirilacak yuzeylere yapistiricidan ince bir tabaka surulmesi tavsiye edilir cunku fazlasi yapistiricinin kendi icinde baglar olusturup sertlesmesine yol acar.

Tupun kapagi acildiktan sonra agiz kisminda gorulen ve tupun kullanilmasi icin delinen sizdirmaz kisim da yapistiricinin hava ve nem alip tupun icine yapismamasi icin alinmis bir tedbirdir.

Legolas
12-07-08, 18:10
Kac tane ucan balon bir insani ucurabilir?
>Kac tane ucan balon bir insani ucurabilir?

Bu deneyi ilk olarak ABD California'da Larry Walters, bildigimiz cocuklar icin olan ucan balonlarla degil meteoroloji balonlari ile yapmistir. Larry 42 tane balonu kendine baglamis, kendisi de aluminyum bir sandalyeye oturmus, emniyet olsun diye de yere bir halatla baglanmis. Tam yukselmeye baslarken yere bagli halat kopmus ve kontrolsuz bir sekilde 5,000 metreye kadar yukselmis.

Bundan sonra yaninda bulunan tabanca ile yuksekligi kontrol icin balonlari tek tek patlatmaya baslamis. Bu arada yaninda bulunan telsizle yakindan gecebilecek ucaklari ikaz etmeyi de ihmal etmemis. Balonlari tek tek patlatarak inerken biraz da sanssizligindan, balonlari baglayan teller elektrik hatlarina takilmis ama sonunda yere sag salim inmeyi basarmis.

Bu ustun basarisindan dolayi takdir bekleyen Larry'e ulusal havacilik kurallarini ihlal etti diye ilgililer cok kizmislar ve cezalandirmaya karar vermisler. Bu hikayenin gerisi bilinmiyor ama biz hesap yolu ile kac ucan balon bir insanin ayagini yerden kesebilir bulabiliriz. Bir litre helyum 0,18 gramdir.

Bir litre hava l gramdir diye bilinir ama onun yuzde 80'inin nitrojen oldugunu dusunursek bir litre hava, hemen hemen saf nitrojen kadar yani l ,25 gramdir diyebiliriz. Yani bir litre helyum, bir litre havadan yaklasik l gram daha hafiftir. 30 santimetre capindaki bir balonu tam kuresel dusunup hacmini hesap edersek 14.137 santimetrekup yani 14 litre eder. Helyumun bir litresi havadan l gram hafif olduguna gore bu balon ucuna baglanan 14 gram agirligi havaya kaldirabilir (balonun kendi agirligi ve ip ihmal edilerek).

Diyelim ki cocugunuz 30 kilogram agirliginda. Her biri 14 gram kaldirma gucundeki balonlardan 2.150 tanesini alip eline verirseniz, bir anda yaninizdan kaybolup havalandigini gorebilirsiniz, tabii teorik olarak. Eger daha buyuk, 3 metre capinda bir kac balon bulabilir ve helyumla sisirebilirseniz 55 kilogram agirligindaki esinizi kaldirmaya 4 tanesi yetecektir.

30 metre capindaki bir balon ise 14 ton agirligi kaldirabilir. Bu nedenle balon, zeplin turu hava araclarinin hacimleri cok buyuktur. Aslinda bir litresinin agirligi 0,09 gram olan hidrojen bu isler icin idealdir ama cok yanicidir, en ufak bir kivilcim, patlamasina neden olabilir.

Hindenburg zeplininin bu nedenle basina gelenlerden dolayi zeplinle yolculuk tarihe karismistir. Helyum gazi kullanilarak tekrar eski gunlerine donmesi umitle beklenmektedir.

Legolas
12-07-08, 18:11
Nicin her insanin sesi farkli?
>Nicin her insanin sesi farkli?

Insan sesi, daha dogrusu insan konusmasi olusurken katkida bulunan o kadar cok sey vardir ki, bunlar bir araya gelince iki insanin konusmasinin ayni olma ihtimali yok denecek kadar azdir.

Hatta her bireyin konusmasi o kadar kendine ozgudur ki, telefonda sesin alttan ve ustten belirli frekanslari yok edilmesine ragmen, acar acmaz 'merhaba' deyisinden karsimizdaki kisiyi taniyabiliriz. Sesimizin olusmasinin ana nedeni suphesiz ses tellerimizdir.

Ses tellerinin boyu sesimizin kalinligini belirler. Ne kadar uzunsalar ses o kadar ince cikar. Kadinlarin erkeklere gore avantajlari ses tellerinin daha uzun olmalaridir. Tabii ki ses tellerimiz sesimizin tinisini tek baslarina belirleyemezler. Dudagimiz, dislerimiz, dilimiz olmasaydi ortaya anlasilmaz rahatsiz edici bir gurultu cikardi.

Konusurken nefes veririz. Bu nefes konusmanin karakteristigini etkileyen en az 11 noktadan gecer. Ayrica kisinin karakteri, havanin akisi ve hizi, agiz ve dudak yapisi da konusmada etkin faktorlerdir. Ancak tum konusma olayinin organizatoru beyindeki bir bolgedir. Burada dusuncenin ana yapisi olusturulur, kulak ve gozlerden gelen sinyallerle birlestirilir ve bogaza sinyal olarak gonderilir.

Hayvanlarda ise beyinde boyle bir bolge yoktur. Bazi papagan, muhabbet kusu hatta karga turlerinin konusmalari onlarin ezberleme ve tekrar edebilme yetenekleridir. Bilincli bir konusma soz konusu degildir. Genetik olarak insana en yakin olan sempanzelerin bile dil ve damak yapilari nedeni ile insan gibi konusmalari mumkun degildir.

Dunyanin dort bir yaninda farkli lisanlar konusuluyor ama tum bu insanlar agizlarinda benzer sesler cikariyorlar. Her iki dudaklari ile T' ve 'B', dudak ve disleri ile 'F' ve 'V, dilin on kismi ile 'T' ve 'D', dilin arka kismi ile de 'K' ve 'G' seslerini cikariyorlar.

Dilin ilk insanlarda, isbirligi daha dogrusu kultur ve bilgileri gelecek nesillere aktarma ihtiyacindan dogdugu saniliyor. Gunumuze kadar alti bin dil gelistirilmis. Dunyadaki butun dillerin tek ortak yani, en cok kullanilan kelimelerin daha az sayida harfle yazilmalaridir. Altay dilleri ailesine giren

Turkce'mizde bazi ilginc ozellikler var. Bir kere cisimleri disi ve erkek olarak ayirmiyoruz, ses uyumu var ve bir ad veya fiil kokunden degisik eklerle yeni kelimeler turetebiliyoruz.

Insan yuzundeki kas, goz, burun, agiz ve diger sekillerin cok az fark gostermelerine ragmen hepsi birlesince nasil bir insan digerine benzemiyorsa, olusumunda katkida bulunan seylerin cesitliligi acisindan konusmamiz da oyledir.

Legolas
12-07-08, 18:11
hayvanlar aleminin şaşırtıcı gerçekleri!!!
Bugün yaşayan böcekler içerisinde iki kanat arası olan mesafesi en büyük olan böcek yaklaşık 35 cm ile Avustralya�da yaşayan herkül güvesidir (Coscinocera hercules). Bu zamana kadar rastlanan en ağır böcek ağırlığı 100 grama kadar ulaştığı söylenen Afrika kökenli golyat böceğidir (Goliathus goliath). Yeni Zellanda�da Little Barrier Adası�nda yaşayan dev weta böceği (Deinacrida heteracantha) 71 grama kadar ulaşan ağırlığı ile en ağır ikinci böcek olarak göze çarpmaktadır. Dünyada rastlanan en küçük böcek ise 0,139 mm�ye kadara kadar ulaşabilen boyutları ile zar kanatlılar takımına mensup bir yaban arısı türünün (Dicopomorpha echmepterygis) erkek bireyleri olup, bu canlılar tek hücreli bir terliksi hayvandan bile daha ufaktırlar.

Amerikan opossumu Dünyada yaşayan en büyük balık 14 m�ye kadar ulaşan boyu ve 15 tona kadar ulaşan ağırlığı ile balina köpek balığıdır (Rhincodon typus). Ortalama boyları 7,6 metre uzunluğunda olup, dişileri erkeklerinden daha iridirler. Köpekbalıkları türleri içinde en ufak dişlere sahip olan türler olan balina köpek balıklarında her biri sadece 3�er mm uzunluğuna sahip 4000�e yakın diş bulunur.

Tuzlu su timsahı Dünyada yaşayan en iri sürüngen Avustralya'nın kuzey sahilleri ile Hindistan'ın güney sahilleri arasındaki bölgede yaşayan ve erkek bireylerinin uzunlukları 7 metreyi bulan tuzlu su timsahıdır (Crocodylus porosus). Aynı timsahlarda dişi bireylerin uzunlukları genellikle 4 metrenin altında kalmaktadır. Yavru timsahlar ortalama olarak 28 cm'lik bir uzunluk ve 72 gramlık bir ağırlıktan sözkonusu iriliğe ulaşırlar. Yetişkin bireylerin ağırlıkları 900 ile 1350 kg (2000-3000 lbs) arasında değişmektedir. Tuzlu su timsahlarının dişileri bir kerede 40-60 arası yumurta bırakabilirken, yavrular yaklaşık 80 günlük bir sürenin sonunda doğarlar. Bu canlıların embriyolarında aaaa kromozomu bulunmaz ve cinsiyet genetik olarak tayin edilmez. Bu canlılara tayin edilen şaşırtıcı bir özellik cinsiyetlerinin yumurtaların bırakıldığı ortamın sıcaklık derecesine bağlı olarak belirmesidir. Daha ziyade erkekler genelde 31 - 33 ° C civarında dünyaya gelirken, bu sıcaklığın altında ve üstündeki sıcaklıklarda dişi bireyler dünyaya gelirler. Açık denizlerde uzun mesafe yüzebildiklerini gösterdikleri yaygın yaşam alanı ispat etmektedir.

Dikence balığı Yüce yaradan Allah (C.C) tarafından takdir edilen babalık duygusunun dikkate değer bir örneği sırtında bulunan 3 adet dikenden ötürü dikence adı verilen balıkta (Gasterosteus aculeatus) görülür. Dikence balığı yuva yapan ender balıklardandır. Erkek birey önce yabani otlardan dişilerin yumurtasını bırakacağı yuvayı inşa eder. Sonrasında da yuvayı korumak için yavru balıklar yumurtadan çıkana kadar yuvayı gözetler.

Amerikan opossumu Hayvanlar arasında en kısa gebelik müddeti yavrularını gebe kaldıktan sonra 12 � 13 gün içinde doğuran Amerikan opossumuna (Didelphis virginiana) ait iken, en uzun gebelik müddeti yavrularını doğurması gebeliği takiben 660 günü, yani 22 ayı bulabilen Afrika filine (Loxodonta africana) aittir.

Legolas
12-07-08, 18:12
Dört Yüzgecinin Üzerinde Yürüyen Balık

Kırmızı dudaklı yarasa balığı dünyadaki dört yüzgecinin üzerinde yürüyen tek balıktır. Yürümek için tasarlanmış yüzgeçleri, tuhaf görünüşlü burnu ve büyük kırmızı dudakları ile balığın son derece ilginç bir görünümü vardır.

Yarasa balıklarının kumun üzerinde bir insanın yürümesi gibi dolaşabilmelerini sağlayan organları göğüs yüzgeçleridir. Bu yüzgeçlerini kullanarak yarasa balıkları okyanus zemininde rahatça ayakta durabilir ve yüzgeç uçlarının üzerinde yürürler. Fener balıklarında olduğu gibi yarasa balıklarının da burunlarının altında, diğer balıkları kandırmak için olta olarak kullandıkları küçük deri parçaları vardır. Yarasa balıkları etçil hayvanlardır. Bu oltayı kullanarak diğer balıkları, yengeçleri, kurtçukları ve deniz taraklarını yerler.

Legolas
12-07-08, 18:12
Konsantrasyon Nedir? Nasıl Geliştirilir ?
Konsantrasyon, bir konuya zihinsel olarak belli bir süre odaklanabilmektir. Konsantrasyon süresi, kişiden kişiye değişebildiği gibi; aynı kişide konu ve yapılan işe göre de değişiklik gösterebilir.Genellikle sevdiğiniz,merak ettiğiniz,önemsediğiniz ve yapabildiğiniz işlere daha uzun süre konsantre olabilirsiniz.

Konsantrasyonumuzun bozulması yani dalgınlık dediğimiz şey ise, yoğunlaşmamız gereken konu yerine başka bir konuyu düşünmek demektir.

İnsan beyni aynı zamanda iki şeyi düşünüp yapamayacağı için kendimizi o anda asıl odaklanmamız gereken konu yerine başka bir konuyu düşünürken bulabiliriz. Herkes zaman zaman dalgın olabilir ancak; önemli olan bunun sıklığı ve süresidir.

Ne kadar dalgın olduğunuzu anlamanız için işte size bir test:
Bir yol boyunca yürüyerek, nefesinizi 1''den 10''a kadar sayın. Bitince tekrar 1''den başlayıp 10''a kadar sayın. Bu işlemi üstüste kaç kez yapabildiğinizi görün. İdeal olanı 5-6 kezden az olmamak koşuluyla daha fazlasıdır. Dalgınlıkla 10''dan sonra tekrar 1''e dönmek yerine 11, 12, 13 gibi saymayı sürdürdüğünüzde en son kaçta kaldığınıza dikkat edin. İşte bu sayı, sizin ne kadar uzun süre dalabildiğinizin bir ifadesi olabilir. Gerçekten çok dalgın kişilerin 120''lere kadar saymaya devam ettikleri görülmüştür.

Başarı Üniversitesi :

Konsantrasyonunuzu geliştirmenize yardımcı olabilecek bir kaç öneri:

Şimdi anlatacağım alıştırmayı bir hafta boyunca yapın Bu alıştırma, aynı zamanda düşünce kontrolü alıştırmasıdır. Derse , günlük hayatınıza konsantre olmanızı engelleyen düşünceleri belirleyin. Eğer birden fazlaysa her biri için ayrı ayrı olmak üzere onları düşünmek için özel zamanlar ve özel bir yer (hiç oturmadığınız ve rahatsız edilmeyeceğiniz bir yer olsun) belirleyin. Örneğin "14.00-14.20 arası arkadaş ilişkilerimi, 17.00-17.15 arasında ailemdeki sorunları vb. düşüneceğim" deyin. Bu size komik gelebilir belki ancak mantığı şu:

Beyin istemli olarak çalışan bir organdır.Bu nedenle onu denetimimiz altında çalıştırabiliriz. Oysa ki bir çoğumuz "Elimde değil, düşünmeden edemiyorum." derken bunun tersine inanmış oluruz, yani beynimizin aynı kalbimiz, midemiz, barsaklarımız gibi çalıştığını ve denetlenemez olduğunu sanırız. Böyle düşündüğümüzde olur olmaz zamanlarda elimizde olmadan ,istemeden kendimizi başka başka konuları konuşurken, istemediğimiz şeyleri yaparken bulabiliriz demek ki. Oysa hiç de öyle değildir. Çünkü beynimiz bizim istemediğimiz şeyleri yapmamızı denetleyebilir.

Legolas
12-07-08, 18:12
neden gıdıklanıyoruz?

Gıdıklanmak rahatsız edici olduğu kadar eğlendiricidir de. Başkaları tarafından, hatta bazen dokunulmadan gıdıklanırız, ama kendi kendimizi gıdıklayamayız. Bazıları gıdıklanmaya karşı çok hassasken bazıları etkilenmez bile.
Bir insan gıdıklanınca, derinin yüzeyinde bulunan küçük sinir lifcikleri harekete geçer. Özellikle tüyle okşama, böcek yürümesi gibi olaylara hassas olan bu lifcikler, sinyalleri beyne gönderirler. Ancak araştırmacılar bu sinyallerin beyinde nereye kaydedildiğinden emin değiller. Beyinin gıdıklanmaya tepkisi, kaşınmaya olan tepkisi gibi, gönülsüz yapılan bir tepkidir.
Gıdıklama ile kan basıncı artarken, nabız ve kalp atışı hızlanır, beynin uyanıklığı fazlalaşır. Gıdıklanmanın fiziksel olduğu kadar psikolojik yanı da vardır. Gıdıklanma başlangıçta zevkli olabilirse de sürdürüldüğünde korku ve paniğe dönüşebilir.
İnsanların daha çok gıdıklandıkları yerler, ayak altı, avuç içi ve koltuk altı gibi bölgelerdir. Bunun nedeni, buraların çok hassas bölgeler olmalarıdır.
İnsan beyni vücuda gelen uyarıların hangisinin insanın bizzat kendisinden, hangisinin dışarıdan geldiğini ayırt eder ve ona göre öncelik verir. Örneğin, elimizin yanması gibi acil refleks gerektiren dışarıdan gelen uyarılara öncelik verir. Bu nedenle bir başkası tarafından gıdıklandığımızda reaksiyon gösteririz ama kendi kendimizi gıdıklamaya çalıştığımızda beyin bu noktalardaki hassasiyeti azalttığından gıdıklanamayız.

Legolas
12-07-08, 18:13
***gerÇek Bİr Dahİnİn ÇÖzÜmlerİ***
Mimar Sinan'in mektubu:
Birkaç yil once, Suleymaniye Camii'nin yikilma tehlikesiyle karsi karsiya
kaldigi anlasilmis. Eğer cozum bulunamazsa, koca cami kisa bir zaman içinde
yikilacakmis. Caminin tum tasiyici yuku kemerlerindeymis. Bu kemerlerin
ortalarında bulunan kilit taslari zamanla asinmis. Ama elde yazili bir proje
olmadigi için nasil degistirileceği bilinmiyormus. Hemen Turkiye'nin en
yetkin muhendis ve mimarlarindan olusan bir heyet olusturulmus. Ortaya bir
sürü fikir atilmis. Her kafadan bir ses çikmis ama sonuç alinamamis.
Tartismalar surerken caminin içinde büyük bir karmasa suruyormus. Ulkenin
çesitli bilim kuruluslarindan bir sürü mimar, muhendis kemerleri
inceliyormus. Bu adamlardan biri ortalarda dolanirken, kazara, gizli bir
bolme bulmus. Bolmede, uzerinde eski yazi olan bir not varmis.
Uzmanlara inceletilen kagidin orijinal olduğu belgelenmis. Bu kagit parcasi
bizzat Mimar Sinan'in imzasini tasiyan bir mektupmus. Mektupta yazilanlar
tercüme ettirilince ortaya söyle bir metin cikmis.
"Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit tasi asindi ve nasil
degistirilecegini bilmiyorsunuz." Koca Sinan, kademe kademe, kilit tasinin
nasil degistirileceğini anlatiyormus. Bu oyuk içinde yer alan bir sise ve
sise içindeki notta soyle bir sey yaziyormus:
"Her kim bu tas eskidiğinde yenisiyle degistirmek isterse; eski tasin
yerine takilacak yeni kilit tasinin iki tarafindan yagli iple tasi bir
taraftan sokup oteki taraftan ceksin ve sonra ipin disarida kalan
kisimlarini kessin".
Heyet Sinan'in söylediklerini aynen yapmis. Suleymaniye camisi boylelikle
kurtarilmis. Bu mektup su an Topkapi Sarayi'nda saklaniyormus..
Mimar Sinan 2
1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikçilerden olusan
bir Japon heyeti Turkiye'ye gelmis. Heyet Imar ve Iskan Bakanligi'ndan izin
alarak ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis.
Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinanin kalfalik
eseri Suleymaniye Camisi'yle Sinan'in ogrencisi Mimar Davut Aga'nin eseri
Sultanahmet Camisi'ne gelmis. Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme
yapmislar.
Her geçen gun saskinliklari daha da artiyormus. Cunkü Japonlar daha ilk
incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildiğini anlamislar.
Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir
erdirememisler. Bunun uzerine Tuürkiye programinin gerisini tamamen iptal
edip, bu iki cami üzerine yogunlasmislar.
Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda bu iki caminin
sabitlenmediğini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan kurtulabildiği ortaya
çikmis. Minareleri incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis.
Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine
oturtulduğunu ve her yone yaklasik 5 derece yatabildiğini gormusler.
Daha derin arastirma yapmak için Edirne'ye, Sinan'in ustalik eseri Selimiye
Camisi'ne gitmisler. Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur
olmuslar. Selimiye'nin tüm sirlarini aylarini harcayarak cozmüsler.
Japonya'ya donduklerinde ise Sinan'in sirlarini uygulamaya sokarak
sehirlerini Sinan'in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler
dikmisler. Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari
cogu sistem, yuzyillar önce Sinan'in gelistirdigi mekanizmalarmis.
-------------
Bir gun Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altiında bir Japon'un
ayaklarini kibleye doğru uzatmis sirtustu yattigini gormusler Tabii
hemenJapon'u, "Burasi kutsal bir yer. Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza
gore saygisizliktir. Lutfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmislar.
Ancak, Japon trans vaziyetteymis, gozlerini kubbeden ayirmadan soyle
sayikliyormus:
"Bu imkansiz. Ben yillarin muhendisiyim. Bu kubbe var olamaz. Hayal
goruyorum. Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik
kurallarina aykiri. Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey
yok..."
Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmis. Bu nedenle minarelerinin yakin
zamanda yikilacagi farkedilimis. Uluslararasi bir grup bilimadami
toplanmislar. Nasil kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa kafaya
vermisler. Sonucta en son teknoloji olan :-):-):-):-)l kelepcelerle minarelerin
temellerini sabitlemenin en iyi cozum olduğuna karar vermişler. Minarelerin
temellerini acinca, koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla
karsilasmislar. Mimar Sinan bilmem kaç yüzyil once ayni seyi dusunmus
megerse
Mimar Sinan'in Selimiye Camii'nin kubbesini o genisliğe oturtmak için 13
bilinmeyenli bir denklemi matematiğin bilinen 4 ana isleminden farkli
besinci. bir islem yaratarak cozdugu soylenir. Ayrica minarelerin
serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir
dehanin urunudur. Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede
kullanmislar. Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar
once monte edebilecek bir dehadir. Almanlarin dehasi ise, o cirkin :-):-):-):-)l
yiginina Selimiye'den fazla turist cekebilmelerindedir..

Legolas
12-07-08, 18:13
İstanbul devamlı bir su problemi içerisindedir. Bu problemin çaresi
asırlar önce Kanuni zamanında, Mimar Sinan'ın günlerinde konuşulmuş
ve en büyük çare Sinan'la bulunmuştur. İstanbul'un o günkü nüfusu
çoğalınca Kanuni Sultan Süleyman, Sinan'ı çağırır, der ki:
"Mimarbaşı, halkımız su ihtiyacı içinde. Bir at yükü suya çok miktar
akçe ödüyorlar. Acaba halkımızın bu su ihtiyacını karşılamak için
bir şeyler düşünmez misiniz?"

Mimarbaşı der ki:

"Sultanım siz müsaade buyurun, ben İstanbul'un çevresini bir
dolaşayım, dışarıda mevcut sulan İstanbul'a getirmenin mümkün olup
olmadığını bir inceleyeyim ve ondan sonra size bir cevap veririm."

Ve Sinan Ağa atına biner, yanına yardımcılarını da alır, Çekmece'den
başlayarak kıyılan dolaşır, Beşiktaş'a kadar İstanbul’un kıyılarında,
dereleri, akan sulan tespit eder. Bu suların önü örüldüğü, baraj
yapıldığı takdirde nereye kadar yükselir, nereden nereye kemer
yapılarak İstanbul'a getirilebilir, bunun günlerce hesabını yapar ve
Kanuni'nin huzuruna çıkar. Sultan sorar:

"Mimarbaşı, İstanbul'a su getirmek mümkün müdür?" Mimarbaşının cevabı:

"Beli sultanım, mümkündür. Ancak çok ağır bir şartı var."

"Nedir o mimarbaşı?"

"Sultanım, altın dolu keseleri uç uca dizmek şartıyla ancak
İstanbul'a su gelebilir."

Kanuni'nin cevabı şu olur:

"Mimarbaşı sen İstanbul'a su getirmenin mümkün olup olmadığını söyle.
Eğer mümkünse ben keseleri uç uca değil, yan yana dizmeye razıyım."

Bunun üzerine Mimar Sinan kolları sıvar ve İstanbul'un dışındaki
sulan Kağıthane civarında belli yerlerde toplar, oradan da dere
içlerine büyük geçitler yaparak İstanbul'a getirir ve şehrin belli
meydanlarında umumi çeşmeler yaparak suyu akıtır. Bu çeşmelerin
tamamı da kırkı bulur. Ve Kırk Çeşme suları akmaya başlar.

O güne gelinceye kadar, musluk gibi bir adet olmadığı için sular boşa
akıp gitmektedir. O gün çok pahalıya mal olan suyu artık bostanlara,
yollara akıtmak istemiyorlar ve ilk defa İstanbul'da lüle dedikleri
musluğu çeşmelere koyuyorlar.

Su böylesine pahalıya geldiği ve kıymet kazanmaya başladığı için
Kanuni bir ferman çıkarır, der ki: "İstanbul meydanlarındaki umumi
çeşmeler halkın malıdır. Hiç kimse bu çeşmelerden gizlice yeraltından
evine su alamayacaktır."

Bu umumi kaidenin bir istisnasını da koyar Kanuni. O da özel olarak
Sinan'a iletilir. Denir ki: "Sen İstanbul'a böylesine güzel bir
çalışma sonunda kırk çeşme sularını getirdin. Sen evine özel olarak
bir lüle su alabilirsin."

Ve Süleymaniye civarındaki meydan çeşmesinden Sinan'ın evine özel
olarak yol yapılır ve su akıtılır. Böylece Mimar Sinan evinde özel
suyu olan tek kişi olur.

Mimar Sinan Şehzadebaşı Camiini, Süleymaniye Camiini ve Edirne'deki
Selimiye Camiini yaptıktan -sonra yaşlanır. Devir hep öyle
geçmemiştir. İtibarının yüksekte olduğu devirde, kendisinin kıymetini
takdir edenler bir bir bu dünyadan göçmüşlerdir. Kanuni vefat
etmiştir, yerine başka padişahlar geçmiştir. Ve Sinan 99 yaşına
gelmiştir. Çevresindeki dostları göçtüğü için de kendisi İstanbul’da
adeta yapayalnız kalmıştır. Ve yeni bir nesil yetişmiştir.

Bir gün Sinan'ın kapısına birisi gelip dayanır. Kapıyı çalar. Sinan
bastonuna dayanarak kapıyı açar, "Buyurun" der.

Gelen meçhul ihsan, "Ben Topkapı Sarayı postacısıyım. Sizi divana
çağırıyorlar. Herhalde bir soruşturmaya tabi tutulacaksınız" der.

Sinan Ağa, bu ihtiyar halinde, dostlarının tümünün göçüp gittiği,
kendisini eserleri inşaat halindeyken görenlerin kalmadığı bu ihtiyar
dünyada, "Acaba Topkapı Sarayına niye çağırılıyorum?" diye bastonuna
dayana dayana gider.

Saraya girer, orada bir soruşturma heyeti kurulmuştur: Kadılar,
ulemalar, müftüler, o günün vükelası. Sinan'a şöyle derler: "Sinan
Ağa, hakkında şikayet var. Eve su almak yasak olduğu, hiç kimse evine
özel olarak su almasın' diye padişah fermanı olduğu halde, sizin
evinizde özel su varmış."

"Evet," der, "Cihan Padişahı bana öyle özel olarak müsaade etmişti.
İstanbul'a yaptığım, su hizmetinden dolayı sadece benim şahsıma su
müsaade etmişti de almıştım."

"O zaman şu müsaadenizi, ferman görelim de ses çıkarmayalım. Kimseye
verilmemesine rağmen, sizinki devam etsin."

Sinan'ın cevabı şu: "Ben o zaman Cihan Padişahından ferman istemekten
hicap etmiştim. Fermanım falan yok, ama su benim evimde akıyor."

Divan müşkül durumda kalır, konuşmalar olur: "Sinan büyük hizmetler
etmiştir, evinde suyu aksın." Oradan başkaları cevap verir: "Bu Âl-i
Osman'a hizmet eden sadece Sinan mı? Sinan gibi daha nice hizmet
edenler vardır. Ya onların da evine özel su verilsin, ya da Sinan'a
da bu ayrıcalık tanınmasın."

Divanda uzun münakaşalar olur, son olarak verilen karar şudur: "Sinan
gibi diğer hizmet edenlerin de evine su bağlanamayacağına göre,
Sinan'a verilen su kesilmeli, fakat şimdiye kadar kullandığı su
fermansız kullandığı için bir cezaya mucip olmamalıdır."

Ve bu karardan sonra Sinan evine gelir. Üzgün, bezgin, fakat fazla
müteessir değil. Çünkü Sinan hizmetini Allah için yapmıştır.
Kendisine bir ayrıcalık tanınsın, özel bir mükafat verilsin diye
değil.

Ve Sinan 100 yaşına girerken hastalanır yatağa düşer. Vefat sırasında
bir bezi suya batırıp da dudağına çalmak isterlerken bakarlar ki,
evindeki musluktan su akmıyor. İstanbul'a su getiren Sinan, susuz
evde vefat eder. Vefat sırasında bu olayı başında konuşanlara verdiği
cevap enteresandır:

"Biz hizmetimizi dünyada bir bardak suya satacak kadar menfaat
düşkünü değiliz. Biz hizmetimizi Allah için yaptık ve mükafatını da
ahirette bekliyoruz. Dünyada evimize su verilmediği için müteessir
değiliz."

Bu olayın bizlere verdiği mesajlar vardır. Dünyaya, şana, şöhrete,
dosta, ahbaba, arka olmalara fazla güvenmemeli. Dünya öyle
güvenilecek, insanlar öyle bel bağlanacak kadar vefalı değillerdir.
Şartlar değişir, bugün sırtımız çok sağlam yerde olur, çok itibarlı
insanlarla yakınlığımız olur. Ama yarın bir de bakarız ki, onların
hepsi göçüp gitmiş, biz de dayanacak kimse bulamamışız.

Derler ya: "Duvara dayanma yıkılır, insana güvenme ölür." Öyleyse
fani şeylere dayanmamalı, fani şeyleri gaye edinmemelidir. Allah'a
dayanmalı, Allah'a güvenmeli ve yaptığımız hizmetleri de Allah rızası
için yapmalıyız. İnsan bu tecelli karşısında hayıflanmaktan
kurtulamıyor:

"Hey gidi dünya hey. İstanbul'u suya kavuşturan Sinan susuz evde
vefat ediyor."

Legolas
12-07-08, 18:13
ingilterede trafik neden soldan akar
Bir zamanlar herkes İngilizler gibi yolun solundan gidiyordu. Bunun için de çok geçerli bir sebep vardı.
Yüzyıllarca önce yolun karşısından gelenin dost mu, yoksa düşman mı olduğunu kestirmek mümkün değildi. İnsanların çoğu sağ ellerini kullandıkları için, yolun solundan, duvar dibinden (yaya veya atla) giderek sol taraflarım emniyete alır, sağ ellerini kılıçlarını hemen çekecek şekilde hazır bekletirlerdi.
Yolun solundan seyahat, ilk defa 1300 yıllarında, papanın Roma'ya gelecek hacıların yolda karmaşaya sebep vermemeleri için, yolun solundan gitmelerini söylemesiyle resmileşti ve yüzyıllar boyu devam etti.
18. yüzyılın sonlarında ABD'de birçok atın çektiği posta arabalarında, sürücü koltuğu yoktu ve sürücü en arkada ve soldaki atın üstünde oturuyordu. Bu da yolun solundan gidildiğinde karşıdan geleni ve yolun kontrolünü zorlaştmyordu.
Çok geçmeden ABD'de trafik sağdan işlemeye başladı. Fransız İhtilali sırasında, ihtilalin liderlerinden Maximilien Ro-bespierre, büyük bir olasılıkla Katolik kiliseye meydan okuyanlara bir jest olsun diye, Parislilerden yollann sağından gitmelerini istedi.
Bir süre sonra aslında kendisi de bir solak olan Napolyon, or-dulanndaki ikmal arabalannın yollann sağından gitmeleri emrini verdi ve zaptettiği her ülkede de bu uygulamayı hayata geçirdi.
İngiltere hiçbir zaman Napolyon tarafından zapt edilemediğinden İngilizler yolun solundan gitme alışkanlıklanndan vazgeçmediler. Avustralya, Hindistan gibi tüm eski sömürgelerinde de bu usulü devam ettirdiler. Zaten İngilizler'de Amerikalılardan farklı olarak sürücü arabanın üstünde ve sağında oturuyordu.
Modern araba teknolojisinin gelişmesi ile bu gelişimin dünyada öncüsü olan ABD'de sürücü koltuğu ve direksiyon sağdan gidişe uygun olarak sola konuldu ve dünyanın birçok bölgesinde bu şekilde yaygınlaştı.
İngiltere'de ve eski sömürgelerinde, trafik akışını sağ şeride almanın faturası o kadar yüklüdür ki, artık isteseler de kolay kolay bunu yapamazlar.
Hangi ülkede olursanız olun, trafiğin yönü ister sağdan olsun ister soldan, karşıdan karşıya geçmeden önce, siz yine de her iki yöne bakmayı ihmal etmeyin.

Legolas
12-07-08, 18:14
abd nin yüz yıllık rüyası uğur mumcu
http://img451.imageshack.us/img451/1286/img0wo1.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/8062/img1xu1.jpg

http://img267.imageshack.us/img267/4433/img2lt9.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/2227/img3ls8.jpg
http://img267.imageshack.us/img267/2008/img4ym9.jpg
http://img267.imageshack.us/img267/748/img5sg6.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/3986/img6vc6.jpg
http://img408.imageshack.us/img408/3971/img7td3.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/1246/img8vx1.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/7736/img9ye1.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/5262/img10no1.jpg

http://img451.imageshack.us/img451/464/img11ja7.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/7587/img12bm7.jpg
http://img408.imageshack.us/img408/3923/img13qm6.jpg
http://img408.imageshack.us/img408/9007/img14dl3.jpg
http://img408.imageshack.us/img408/1849/img15az9.jpg
http://img451.imageshack.us/img451/7023/img16lq1.jpg

Legolas
12-07-08, 18:14
İnsan Ölünce Neler Oluyor Okuyup Görelim
İNSAN ÖLÜNCE NELER OLUYOR OKUYUN DA GÖRÜN

Bedenin Ölümü (Dışarıdan Görünen Ölüm)
Ölüm anında ruh, bu dünyadaki insanların içinde yaşadıkları boyuttan ayrılırken, geride cansız bedenini bırakır. Deri değiştiren canlılar gibi, bu dünyadaki bedenini geride bırakır ve asıl hayatına doğru ilerler.
Ancak geride kalan bedenin karşılaşacakları da ibret vericidir. Özellikle bu bedene hayattayken gereğinden fazla değer verenler için.
Peki öldükten sonra bu bedenin başına neler geleceğini ayrıntılı olarak düşündünüz mü hiç?
Bir gün öleceksiniz. Belki hiç beklenmedik bir şekilde. Ekmek almak için bakkala giderken yolda bir araba kazası geçireceksiniz. Ya da amansız bir hastalık hayatınıza son verecek. Veya bir anda kalbiniz duracak.
Böylece ölümü tatmaya başlayacaksınız.
Bu andan itibaren de, bedeninizle hiçbir ilişkiniz kalmayacak. Hayat boyu "ben" dediğiniz ve sahiplendiğiniz o beden, sıradan bir et parçası haline gelecek. Ölümünüzle birlikte bedeninizi başka insanlar taşımaya başlayacaklar. Etrafta ağlayanlar, "daha dün buradaydı", "dağ gibi adamdı" diyenler olacak. Sonra o bedeni alıp evin bir odasına, belki de morga koyacaklar. Orada bir gece bekleyecek. Ertesi gün gömme işlemleri başlayacak. Cansız bedeni alıp gasilhaneye götürecekler. Görevli, kaskatı kesilmişolan bedeninizi soğuk suyla yıkayacak. Ancak bu aşamada ölümün izleri de bedende aşikar hale gelecek. Morarmalar başlayacak.
Daha sonra bedeni beyaz bir bezle, kefenle saracaklar. Sonra da tahta tabuta koyup üstüne yeşil bir örtü örtecekler. Cenaze arabası gelecek, tabutu devralacak. Araba mezarlığa doğru ilerlerken, yolda hayat devam edecek. Bazı insanlar cenaze geçiyor diye saygı gösterecek, çoğu kendi işine bakacak. Sonra mezarlığa gelinecek. Tabut, sizi sevenler ya da seviyor gibi görünenler tarafından ellerde taşınacak. Etrafta muhtemelen yine ağlayanlar, sızlananlar olacak. Sonra o kaçınılmaz yere, mezara gelinecek. Üstünde sizin isminiz yazılı... Bedeni tabuttan çıkarıp beyaz kefenle birlikte mezarın içine atacaklar. Ve sonra son işyapılacak. Ellerine kürek alanlar, beyaz kefenin içindeki bedenin üzerine toprak atmaya başlayacaklar. Kefenin ağzını açıp içine de toprak atacaklar. Ağzınıza, burnunuza, boğazınıza, gözlerinize topraklar dolacak. Topraklar yavaşyavaşkefeni örtecek. Biraz sonra işleri bitecek ve gidecekler. Mezarlık her zamanki derin sessizliğine bürünecek. Gidenler, kendi hayatlarına geri dönecekler, ama gömülen beden için artık hayatın hiçbir anlamı kalmamışolacak. Dünyadaki hiçbir güzellik, hiçbir güzel ev, güzel insan, güzel manzara artık o beden için bir şey ifade etmeyecek. Bedeniniz, hiçbir dostunuzla artık görüşemeyecek. Beden için var olan tek şey, artık yalnızca toprak ve onun içindeki bakteri ve kurtlar olacak.
Öldükten Sonra Ne Hale Geleceğinizi Hiç Düşündünüz mü?
Zaten gömülmenizle birlikte bedeniniz hem içten hem de dıştan gelen etkilerle hızlı bir parçalanma sürecine girecek.
Vücutta oksijen kalmayacağından, bir süre sonra mikroplar faaliyete geçerek bedene yayılacaklar.
Karında toplanan gazlar cesedi şişirecek ve bu şişlik vücudun her tarafına yayılarak, bedeni tanınmaz hale getirecek.
Bundan sonra gazın diyaframa yaptığı basınçtan dolayı ağızdan ve burundan kanlı köpükler gelmeye başlayacak.
Çürüme ilerledikçe kıllar, tırnaklar, avuç içleri ve tabanlar yerlerinden ayrılacaklar.
Bu dışdeğişmeyle beraber, iç organlarda da (akciğer, kalp ve karaciğerde) çürüme başlayacak.
En korkunç olay ise bu noktada gerçekleşecek; karın bölgesinde toplanan gazlar deriyi zayıf noktasından patlatacaklar ve bedenden tahammül edilmez derecede pis kokular yayılacak. (Ölü insan kokusu, dünyanın en iğrenç kokularındandır.)
Bu süre içinde kafadan başlamak üzere, adaleler de yerlerinden ayrılacak.
Cilt ve yumuşak kısımlar tamamen dökülecek ve iskelet gözükmeye başlayacak.
Beyin tamamen çürüyecek ve kil görünümünü alacak, kemikler bağlantılarından ayrılacak ve iskelet dağılmaya başlayacak...
Bu olay, ceset bir toprak ve kemik yığını haline gelene kadar böylece devam edecek.
"Ben" sandığınız bedeniniz böylelikle korkunç ve iğrenç bir şekilde yok olacak. Geride kalanlar sizden söz ederken, topraktaki tüm kurtlar, böcekler ve bakteriler sizin etlerinizi kemirecekler.
Eğer bir kaza sonucunda ölür de, gömülmezseniz, o zaman çok daha feci bir manzara ortaya çıkacak. Bedeniniz, sıcak havada açıkta kalmışbir et gibi, kurtlanacak, birkaç gün içinde bir kurt yumağı haline dönüşecek. Kurtlar, son et parçasını da yiyene kadar iskeletin kıvrımları arasında dolaşacaklar.
Böylece "en güzel bir biçimde" yaratılmışolan insan hayatı, olabilecek en korkunç biçimde sona erecek.
Peki neden?
İnsan vücudunun öldükten sonra bu hale getirilmesi Allah'ın dilemesiyledir. Ve bunun çok büyük bir hikmeti vardır. İnsan, kendisinin aslında bedenden ibaret olmadığını, bedeninin yalnızca kendisine giydirilmişgeçici bir kılıf olduğunu, bu korkunç sonu görerek anlamalı, bedenin ötesinde bir varlığı olduğunu hissetmelidir. İnsan, sadece bedenden ibaret olamayacağını, bedenin ötesinde onu bir araç olarak kullanan ruhun var olduğunu anlamalıdır.
Allah kendini "et ve kemikten" ibaret sanan insana, belki de bunun bir aldanışolduğunu kavratmak için böyle ibret verici bir son hazırlamıştır.
İnsan, bedeninin ölümüne bakmalı, bu geçici dünyada adeta sonsuza kadar kalacakmışgibi sahiplendiği ve bütün arzularına boyun eğdiği bedeninin akıbeti hakkında düşünmelidir. O beden toprağın altında çürüyecek, kurtlanacak ve iskelete dönüşecektir.
DÜNYA HAYATININ GEÇİCİLİĞİ
Hiç düşündünüz mü?
Neden insan sık sık temizlenmek zorundadır? Neden temizliğine, bakımına dikkat etmezse, vücudu, ağzı kokar, cildi ve saçı yağlanır? Neden terler ve bu terin kokusu son derece kötüdür?
İnsanın aksine, çicekler son derece güzel kokulara sahiptirler. Gül ya da karanfil, pis çamurlu bir toprakta yetişmelerine rağmen binlerce yıldır son derece güzel kokarlar. Ama insan, biraz dikkat etmediğinde kötü kokmaya başlar ve bunu ancak iyi bir bakımla engelleyebilir.
Neden böyle olduğunu, insanın neden bu şekilde bir eksiklikle yaratıldığını hiç düşündünüz mü? Allah'ın neden çiçekleri güzel kokulu yaparken, insan bedeninin bu şekilde acizliklerle dolu olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi?
İnsan yalnızca bu saydığımız özelliklerle kalmaz; yorulur, acıkır, susar, canı acır, midesi bulanır, hastalanır…
İnsanlara bunlar doğal şeylermişgibi gelir, ama bu bir aldanıştır. İnsan hiçbir zaman kötü kokmayabilir, hiçbir zaman başağrısı çekmeyebilir, hiçbir zaman hasta olmayabilirdi. Tüm bu zorluklar, "tesadüfen" oluşmuşdeğil, özel olarak yaratılmışlardır. Allah, insanı belirli bir amaç, belirli bir hikmet doğrultusunda bu şekilde yaratmıştır.
Bu amaçlardan biri; insanın aciz bir varlık, bir "kul" olduğunu anlamasıdır. Eksiksiz, mükemmel olmak Allah'ın vasfıdır, O'nun kulu olan insan ise sonsuz derecede ek******, zayıftır ve dolayısıyla O'na sonsuz derecede muhtaçtır. Allah bir ayette, konuyu çok hikmetli bir biçimde açıklar:
Ey insanlar, siz Allah'a (karşı fakir olan) muhtaçlarsınız; Allah ise, Ganiy (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan)dır, Hamid (övülmeye layık)tır. Dileyecek olsa, sizi giderir (yok eder) ve yepyeni bir halk getirir. Bu, Allah'a göre güç değildir. (Fatır Suresi, 15-17)
İnsanın sahip olduğu kusur ve eksikliklerin başka bir amacı ise, bu yurdun geçiciliğini hatırlatmasıdır. Çünkü söz konusu kusur ve eksiklikler, bu dünyadaki bedene mahsusturlar. Ahirette, cennet ehli yeni bir bedenle, eksiksiz ve kusursuz bir şekilde yaratılacaktır. Bu dünyadaki zayıf, eksik, kusurlu beden, müminin gerçek bedeni değildir, geçici bir süre içinde kaldığı bir kalıptır.
Bundan dolayıdır ki, dünyada kusursuz bir güzellik elde edilemez. Fiziksel yönden en güzel, en çekici, en kusursuz olduğunu sandığımız bir insan da, diğer tüm insanlar gibi fiziksel ihtiyaçlarını gidermekte, terlemekte, kimi zaman ağzı kokmakta, kimi zaman yüzünde sivilce çıkmaktadır. Temiz kalabilmek için sürekli yıkanmak ve bakım yapmak zorundadır. Kimi insanın yüzü güzeldir, ama fiziği o kadar düzgün değildir. Bunun tersi de mümkündür. Kimisinin gözü güzel, fakat burnu eğri olabilir. Bu özelliklerin sonsuz varyasyonlarını sayabiliriz. Dışgörünüşolarak gerçekten kusursuz gibi görünen bir kimsede de hiç umulmadık bir hastalık, rahatsızlık ya da kusur bulunabilir.
Herşeyden önemlisi, en mükemmel görünen insan bile mutlaka yaşlanır ve ölür. Beklenmedik bir anda bir kazayla paramparça olabilir. Dünyadaki beden gibi, dünyanın bizzat kendisi de eksik, kusurlu, yetersiz ve geçicidir. Bütün çiçekler mutlaka solar, en güzel yiyecekler çürür, bozulur, kokuşur. Tüm bunlar bu dünyaya mahsus eksik ve kusurlardır. Bizlere tanınan kısa dünya hayatı da, taşıdığımız beden de Allah'ın çok kısa bir süre için verdiği geçici emanetlerdir. Sonsuz bir yaşantı ve mükemmel bir yaratılışise yalnızca ahirete mahsustur. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
Size verilen herhangi bir şey, dünya hayatının :-):-):-):-)ı (kısa süreli faydalanması)dır. Allah Katında olan ise, daha hayırlı ve daha süreklidir. (Bu da) iman edip Rablerine tevekkül edenler içindir. (Şura Suresi, 36)
Bir başka ayette, dünyanın gerçek mahiyeti şöyle anlatılır:
Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, '(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama', bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir 'çoğalma-tutkusu'dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah'tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanışolan bir :-):-):-):-)dan başka bir şey değildir. (Hadid Suresi, 20)
Kısaca bu dünyada Allah sonsuz kudret ve bilgisinin bir göstergesi olarak birçok güzellik, sanat ve harikalık ile çok çeşitli kusur ve eksiklikleri de aynı anda yaratmaktadır. Mükemmellik ve kalıcılık bu dünyanın kanununa aykırıdır. Gelişen teknoloji de dahil olmak üzere, insan aklının düşünebileceği hiçbir şey Allah'ın bu kanununu değiştiremeyecektir. Böylece insanlar bir yandan ahireti özleyip ona kavuşmak için çabalamalı ve Allah'a gereken şükür ve takdiri göstermelidirler. Bir yandan da bunların gerçek yerinin bu geçici dünya değil, eksik ve kusurlardan arındırılmışve müminler için hazırlanmışebedi cennet hayatı olduğunu anlamalıdırlar. Kuran'da, bu gerçek çok açık bir biçimde bildirilir:
Hayır, siz dünya hayatını seçip üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve daha süreklidir. (A'la Suresi, 16-17)
Bir başka ayette ise, "gerçekten ahiret yurdu ise, asıl hayat odur" (Ankebut Suresi, 64) denir. "Asıl hayat"ımız olan ahiret ile geçici bir yurt olan dünya arasında, perde kadar ince bir sınır vardır. Ölüm, işte bu perdeyi kaldırır. Ölümle birlikte bu dünya ve bedenle olan ilişki kesilecek, yepyeni bir yaratılışla sonsuz hayata başlangıç yapılacaktır.
Ölümle birlikte başlayacak olan hayat gerçek hayattır. Eksiklik, kusur, geçicilik dünyaya ait kanunlardır. Gerçek kanunlar; kusursuzluk, ölümsüzlük, mükemmellik üzerine kuruludur. Bir başka deyişle, normal olan, bir çiçeğin hiç solmaması, bir insanın hiç kirlenmemesi, hiç yaşlanmaması, bir meyvenin hiç çürümemesidir. Asıl kanunlar, insanın her istediğinin anında gerçekleşmesini, insanın hiçbir acı ve hastalık yaşamamasını, hiçbir zaman üşümemesini, ya da terlememesini gerektirir. Ancak asıl kanunlar, asıl hayatta; geçici kanunlar da geçici olan bu dünya hayatındadır.
Asıl kanunların yurdu, yani ahiret ise çok yakındır. Allah dilediği an insanın buradaki yaşamına son verip, onu ahirete geçirebilir. Bu geçiş, bir göz açıp-kapaması kadar çabuk gerçekleşecektir. Rüyadan uyanmak gibi... Ölümle birlikte sona erecek olan dünyanın, ahirete göre ne denli kısa olduğu Kuran'da şöyle anlatılır:
Dedi ki: "Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?" Dediler ki: "Bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık, sayanlara sor." Dedi ki: "Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz," "Bizim, sizi boşbir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?" (Müminun Suresi, 112-115)
Ölümle birlikte rüya sona ermişve gerçek yaşam başlamıştır. Yeryüzünde "bir gün ya da bir günün birazı kadar", hatta "bir göz çarpması" kadar kalmışolan insan, yaptıklarının hesabını vermek üzere Allah'ın huzuruna çıkar. Eğer dünyada iken ölümü aklında tutmuş, Allah'a kavuşacağının bilincinde olmuşise, kurtulmayı umacaktır. Kuran'da "kitabı sağ eline verilen" bu kurtulmuşların şöyle diyeceği haber verilir:
"... Alın kitabımı okuyun. Çünkü ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış(anlamış)tım." (Hakka Suresi, 19-20)

Legolas
12-07-08, 18:14
uyku nedir?
Uyku insan hayatında sırrı tam olarak çözülememiş enteresan bir olaydır. Uykunun nasıl olduğunu bir bakıma hepimiz biliriz. Uyuyan bir insanda aşağıdaki durumlar gözlemlenir;
•Yatarak uyur. •Gözleri kapalıdır.
•Çok yüksek bir ses olmadıkça, hiçbir şeyi işitmez. •Daha yavaş ve ritmik olarak nefes alır. •Adaleler tamamen gevşemiştir. (Eğer bir koltukta otururken uyumuşsanız, derin uykuda koltuktan düşebilirsiniz.) •Bir veya iki saatte bir kendi vücudunu elleri ile kontrol eder.
Bunlara ilave olarak kalp atışı yavaşlar ve beyinde rüya denilen çok ilginç olaylar oluşur. Diğer bir deyişle uyuyan insan çevresinde oluşan şeylerin çoğuna ilgisizdir. Uyuyan bir insan ile komada olan bir hasta arasındaki en önemli fark, uykuda olanın yeterli bir dış müdahale ile uyandırılabilmesidir.
Vahşi doğada yaşayan hayvanlar için bu düzgün ve etrafa ilgisiz, yaklaşık sekiz saatlik uyuma periyodu pek mümkün görünmemekte, bu durumun insanın evrimi süresince oluştuğu sanılmaktadır.
Sürüngenler, kuşlar ve memeliler hepsi uyurlar. Onlar da uykularında kısa süreler için de olsa çevreleri ile ilişkilerini keserler. Bazı balıkların ve kurbağa gibi hem suda, hem de karada yaşayanların da belirli sürelerde aktivitelerini yavaşlattıkları, fakat hiçbir zaman çevre ile ilgilerini kesmedikleri biliniyor. Böceklerin ise uyuyup uyumadıkları bilinmiyor, ancak onların da bazıları gece, bazıları gündüz hareketsiz kalıyor.
Beyin dalgaları üzerine yapılan çalışmalar sonucu, sürüngenlerin rüya görmedikleri, kuşların çok az, memelilerin ise hepsinin uykularında rüya gördükleri saptanmıştır. İlginç olan noktalardan biri şu ki, inekler ayakta uyurken değil de, yatarken rüya görebilmektedirler.
Hayvanların uyku süreçleri de farklıdır. Örneğin insan bir kere ve uzun süre uyurken, köpekler kısa aralıklarla bütün gün uyurlar. Hayvanların bazıları uyku için geceyi tercih ederken, bazıları gündüzü tercih eder.
İnsanların uyku ihtiyacı yaşlandıkça azalır. Yeni doğmuş bir bebeğin uyku ihtiyacı günde 20 saat iken, dört yaşında 12 saate, on sekiz yaşında 10 saate düşer. Yetişkinler uyku için 7-9 saate ihtiyaç duyarlar ama, genelde 6 saat yeterlidir.

Legolas
12-07-08, 18:14
Dünyadaki en zehirli yaratık hangisi?
Kuzey Avustralya'da bulunan ve "denizlerin yaban arısı" (Chironex fleckeri) olarak bilinen bir denizanası, normal bir denizanasının zehrinin 350 kat fazlasını çıkarıyor. Bu hayvanın sokmasından sonra ölümün gelmesi sadece birkaç dakika sürüyor. 1880 yılından bu yana, denizanası sokmasından zehirlenerek ölen kişilerin sayısı 66'yı buldu. Bu ürkütücü hayvandan korunmanın basit olduğu kadar da ilginç yolu ise, kadın çorabı giymek. İşte bu nedenle, en erkeksi cankurtaranlar bile, sörf turnuvaları sırasında tayt giymekten çekinmiyorlar.

Legolas
12-07-08, 18:14
buzul devri
YENİ BİR BUZUL DEVRİ

"Kıyamet Günü'nü yaklaştıracak başka doğal afetler de var. Yer sarsıntıları, yanardağ patlamaları ve gelgit dalgalarının, yeryüzünü oluşturan tabakaların hareketinden kaynaklandığı biliniyor. Her biri yüzlerce kilometre kalınlığında ve milyonlarca kilometre kare alanında olan bu tabakaların, mil yarlarca yıldır, yılda 4 santimetre hızla yer değiştirdikleri saptanmış durumda... Yerkabuğundaki uranyum gibi radyoaktif maddelerin saldıkları enerjiyle hareket eden bu katmanlar, dünyanın bildiğimiz coğrafyasını oluşturmuşlar. Birbirleriyle temasa geldiklerinde dağlar, ovalar, yer çatlakları, yer sarsıntıları oluşturmuşlar. Ama, bunlar, öldürücü de olsalar, zarar da verseler, dünyanın oluşumunda bir nokta gibi kalmaktadır.

Örneğin, yeni bir "Buzul Devri"nin tehlikelerini hiç düşündünüz mü? Kim bilir, belki 25.000 yıl sonra gelecek, ama, buraya kadar sözünü ettiğimiz afetlerden çok daha büyük zararlar verecek... Yerküresinin dönüş ekseni Kuzey Yıldızı'na baktığı için, Kuzey yarımkürenin kuzey bölgelerinde yazlar sıcak, kışlar soğuk olmakta... Bunun anlamı, kuzey ekseninin, yaz aylarında güneşe dönük, kış aylarındaysa karşı yöne dönük olması... Ama, ilginçtir, dünyanın güneşe en yakın olduğu mevsim kış, en uzak olduğu mevsim de yaz... Milyarlarca yıldır durum böyle... Üstelik çok az değişiyor. Ama, kim bilir, belki birkaç bin yıl sonra durum öylesine değişmiş olacak ki, kışlar daha soğuk, yazlar da serin olacak... Yazların serin geçmesi yeni bir Buzul Çağı'nın habercisi olabilir. Kaldı ki, bu "serinleşme" yeryüzü tabakalarının temasa geçerek yeni yükseltiler yarattıkları, dolayısıyla buzların erimesinin güçleştiği bir döneme rastlayabilir. O zaman da dünyayı bir buz tabakası kaplayıverir.

Hayal sanmayın bunları... Bundan 25.000 yıl öncesi için yapılan hesaplara göre, buzullar 35'inci enleme kadar inmişti. Oysa, ondan da 15.000 yıl önce, buzul-arası dönemde, o enlemlerin iklimi tropik altıydı. Kısacası, yeryüzünün iklimi, elli bin yıllık devrelerle çok büyük değişiklikler geçirmekte...

Legolas
12-07-08, 18:15
İnsan vucudunda tüyler nasıl beslenerek çıkar ?
Sanırım herkes merak ederek cevap bulacağını zannetti ama ben merak ettiğim için bu konuyu bilenlerle paylaşmak istedim.Konu hakkında bilgisi olan arkadaşlar yazarlarsa sevinirim.Kıl kökleri nasıl beslenir , en kesin kıllardan kurtulma yöntemi nedir.Hani diyorumki yediklerimiz kılların gelişimini hızlandırıyorsa yavaşlatmak ve geliştirmemek için ne yapmalıyız.Şimdiden teşekkürler.

Öncelikle insanlarda "tüy" bulunmaz, kıl bulunur. Tüy kuşlarda olur. http://www.***********.com/satforum/images/smilies/smile.gif

http://www.ipassedmydrugtest.com/graphics/hair_follicle.gif
http://www.apollohairsystems.com/general_art/folliclesm.jpg

Resimlerde de görüleceği gibi kılların bir gövde kısmı, bir de kök kısmı vardır. Gövde kısmı canlı olmayan keratin dokudan oluşur.. Yani kökde kese içinde oluşturulan tabakalar üstüste eklenir. Canlı olan kısım köktür.

Kıl köküde tüm dokular gibi kanla beslenir.

Epilasyon, ağda gibi yöntemler sadece kılın deri dışında kalan kısmını koparacağı için kökden kıl uzamaya devam eder.. Ancak Lazer epilasyon gibi yöntemler ile kıl kökü yakılarak imha edilirse yeni kıl çıkmaz.

Kılların büyümesi büyük ölçüde hormonlarla ilgilidir. Özellikle cinsiyet hormonları kıl büyüme fonksiyonlarını kontrol eder. Hormonlar üstünde etkisi olan gıdalarda dolaylı olarak kıl büyümesine etki edebilir.

Legolas
12-07-08, 18:15
kıl dönmesi nedir, tedavisi nasıldır?
Halk arasında kıl dönmesi olarak adlandırılan plonidal sinüs genellikle kuyruk sokumunda görülen bir veya birkaç adet deriye açılmış delik, enflamasyon, şişlik veya apse şeklinde kendini gösteren bir hastalıktır. Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Bülent Koç, kıl dönmesiyle ilgili merak edilenleri yazdı.

Son yıllarda görülme sıklığı artan bu rahatsızlık kişilerin yaşam kalitesini bozması, tedaviye rağmen nüks etme ihtimali olması nedeni ile hastaların korkulu Rüyası haline gelmektedir.

Plonidal sinüs kuyruk sokumu bölgesi dışında kasık bölgesinde, koltuk altlarında ve göbekte de görülebilir. En sık olarak 16 - 40 yaşlar arasında görülür. Erkeklerde görülme sıklığı belirgin olarak daha fazladır.

Genellikle genç yaşlarda görüldüğü için okul çağındaki öğrencilerin hem yaşam kalitesini bozar hem de çalışmayı ve okul devamlılığını da etkileyeceği için okul başarısını kötü yönde etkiler.

Hastalığın nedeni iki kalça arasında kalan intergluteal sulkus denilen oluk şeklindeki bölgeye sırt ve baştan dökülen kılların, bu oluklu bölgede sürtünme sonucu oluğun en dibindeki terbezi deliklerinden sanki bir vida gibi dönerek deri altı bölgeye girmesi, bu bölgede ağaç kökü gibi labirentler oluşturmasıdır. Bu deliklerden içeriye giren bakteriler burada iltahap başlatır, cerahatlı veya kanlı, pis kokulu akıntılar oluşturur. Eğer üstteki delik tıkanır ise iltahap dışarı akamaz ve apse oluşur.

Plonidal sinüste klinik bulgular nelerdir?

Kuyruk sokumundaki kıl dönmesi genellikle enfeksiyon oluncaya kadar kendisini pek belli etmez. Bu hastalarda tipik bir öykü kuyruk sokumunda ağrılı şişlik, oturamama, yürüyememe gibi yakınmalarla doktora giden bir genç erişkinde, burada apse saptanması ve bu apsenin açılarak drene edilmesi ile başlar. Apsenin drene edilmesi acil durumun tedavisidir. Eğer hasta ameliyat olmaz ise bu bölgede zaman zaman akıntı olması dışında yakınması olmadan bir süre yaşantısını sürdürebilir.

Ancak bir kaç hafta veya ay sonra yine aynı tablo tekrarlar. Her apse tekrarında ise ağaç kökü şeklindeki sinüsler daha ileriye gider ve olay daha büyümüş olur.
Muayenede bu bölgede açıklığı iğne ucundan kibrit çöpü çapına kadar değişebilir bir veya bir kaç delik saptanır, bu deliklerden açık renk akıntı, iltahap, zaman zaman kıl geldiği görülebilir. Yine bu bölgede kızarıklık, şişlik, ağrı sık görülen yakınmalardır.

Plonidal sinüs nasıl tedavi edilir?

Plonidal apsenin tedavisi: Kıl dönmesi apsesi acil tedavi gerektiren bir durumdur. Çünkü hasta ağrılıdır, oturmakta ve yürümekte güçlük çekmektedir. Apse tedavisi genellikle eğer apse çok büyük değil ise lokal anesaaai ile yapılır. Apse, anesaaai uygulandıktan sonra yapılan bir insizyonla boşaltılır, içi temizlenip yıkanır, antibiotikli pomadlarla kapatılır. Sık tekrarlanan pansumanlarla enfeksiyon geçirilir. Bu esnada apse civarındaki kılların da traş edilmesi gereklidir.

Plonidal sinüs tedavisi ise acil durum tedavisinden sonra sinüs traktuslarına yeni cilt altında yer alan ağaç kökü şeklinde yerleşmiş kıl yuvalarına yönelik olarak yapılır. Bu amaçla fenol enjeksiyonu, sinus traktusunun kesilip açık bırakılması, kısmi çıkarma, total çıkarma ve primer kapama veya açık bırakma (marsupializasyon), değişik flep çevirme denilen doku kaydırma yöntemleri uygulanmaktadır.

Vücudun diğer bölgelerinde görülen kıl dönmeleri kuyruk sokumu kadar olmasa da hastaları rahatsız eder. Özellikle kadınlarda kasık ve perine bölgesinde görülen ufak apseler şeklinde kendini gösteren ve bir türlü iyileşmeyen odaklar meydana gelebilir. Bu odakların çok büyümeden tedavi edilmesi ilerideki daha büyük sorun ve ameliyatları önleyebilecektir.

Göbek bölgesinde oluşan kıl dönmeleri kendini genellikle akıntı ve pis koku ile belli eder. Bu bölgedeki iltahabın ve sinüslerin de çok ilerlemeden tedavi edilmesi gerekmektedir.

Kıl dönmesi en iyi yapılmış bir operasyondan sonra bile tekrarlama ihtimali olan bir hastalıktır. O nedenle hastaların ameliyat öncesi iyi değerlendirilmesi, uygun ameliyatın seçilerek, titizlikle yapılması kadar, ameliyat sonrası hastanın doktorunun önerilerine uyması da önemlidir.
Ameliyat sonrası erken devrede yaranın iyi korunup bakılması, uzun dönemde ise o bölgenin hijyenine dikkat edilmesi gereklidir. Ameliyat sonrası dönemde en az iki yıl süre ile o bölgedeki kıllar traş edilmeli veya tüy dökücü ilaçlarla temizlenmelidir.

Legolas
12-07-08, 18:15
idrar tutmak(sıkıştırmak zararları
SAMSUN (İHA) - Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kenan Bek, "Özellikle daha çok kız çocuklarında görülen idrarı tutma, bekletme, sıkıştırma ve kasma ileride böbrek sorunlarına yol açabilir" dedi.

OMÜ Şehir Polikliniği'nin Hasta Eğitim Seminerleri'ne konuşmacı olarak katılan Yrd. Doç. Kenan Bek, "Çocuklarda Böbrek ve İdrar Yolu Hastalıkları" konulu sunum yaptı. İdrar üretemeyen böbreğin diğer fonksiyonlarını da yerine getirememesi sonucunun ya diyaliz makinesi ya da böbrek nakli olduğunu belirten Kenan Bek, bu aşamaya gelen bir insanda toksin, sıvı, tuz gibi minerallerin ölüme kadar götürebilir bulgulara rastlanabileceğini söyledi.

"Çocuklarda görülen her türlü hastalık veya böbreği ilgilendiren her şikayette böbreğin hasar görme riski var" diyen Bek, "Korumak ve kötüleşmesini engellemek. Neden enfeksiyon geçirdiğini araştırmak ve önlemini almak gerekli. Böbrek hastalıklarında oluşan hasarlardan dönüş yoktur. Bunun için iyi bir tespit ve tedavi uygulanması gerekmektedir. İdrar yollarında enfeksiyon varsa mutlaka tedavi edilmelidir. Enfeksiyon teşhisi idrar ve kültür tahliliye yapıyoruz. Enfeksiyon şikayet varsa standart 10 gün, idrarda kaçak varsa enfeksiyon tedavi edersin tekrar etmemesi için düşük tozda koruyucu antibiyotikler verilir. Bu tedavi süreci yıllar alabilir. Biz buna gece tedavisi diyoruz. Günde bir adet koruyucu antibiyotik tedavisi. Ama hasta eczaneye gider kalfa veya eczacı üzerine vazife olmayan bir şekilde bu kadar uzun kullanılır mı? Böbreğe zararlı der halbuki enfeksiyon içindir. Bunun için doktor ilgili doktorun tedavi şekli uygulanmalıdır. Koruyu tedavi keser arada enfeksiyon geçirirse böbreğin bir bölümünü daha kaybeder" diye konuştu.

Hastalıkların birçoğunun genetik olduğunun dile getirildiğini, böbrek hastalarının ve çocuklarının gerekli kontrollerini yaptırması gerektiğini ifade eden Bek, "Herkesin böbreğini koruması gerekli. Lüzumsuz ilaç kullanmayacak, tuzu kısıtlayacak, antibiyotik kullanımın da böbreğe daha az etkisi olan ilaçları tercih edecek ve bol sıvı alacak. Böbreğe idrar tutmanın da büyük sakıncaları vardır. Küçük yaşlarda bu durum sık görülür. Özellikle kız çocuklarında görülen idrarı tutma, bekletme, sıkıştırma, tuvalete gitmeye direnme, çeşitli vücut hareketleriyle idrarı geri itmeye çalışma ve kasma ileride böbrek sorunlarına yol açabilir. Tıbbı olarak biz buna kötü işeme alışkanlığı diyoruz. Kasma olduğu için idrarın geri kaçması böbrek hasarı riski vardır. Bu durum çeşitli ilaç veya cerrahi müdahalelerle önlenebilir" şeklinde konuştu.

OMÜ Şehir Polikliniği Hasta Eğitim Seminerleri Koordinatörü Dr. Demet Karadenizli, eğitim seminerlerinin devam edeceğini, halkın hastalıklar konusunda bilgilendirilmesi için poliklinik olarak her türlü çalışmayı yaptıklarını, vatandaşların ilgisinin ise yoğun olduğunu kaydetti.

Legolas
12-07-08, 18:15
bazı ilginç bilgiler?
Bugüne kadar bilinen en ağır böbrek taşı 1.36 kg
Bugüne kadar kaydedilmiş en büyük dalga, 1971 yılında Japonya’nın İshigaki Adası’nda 85 metre yüksekliğine ulaşmıştır.
Bugüne kadar ölçülmüş en büyük buz dağı, 200 mil uzunluğunda ve 60 mil genişliğindedir ve Belçika’dan daha büyük bir yüzölçümüne sahiptir.
Bukalemunların dilleri, vücutlarından iki kat daha uzundur.
Central park`ta yüzmek yasalara aykırıdır.
Çocuklar baharda daha fazla buyuyor.
Dalmaçyalılar gut olmayan tek köpek cinsidir.
Değerli taşların çoğu birkaç elementten oluşur, sadece pırlanta tamamen karbondan oluşur.
Döllenmeden sonra çocuğun boyu 5 milyon kat buyur...
Dünyada her dakika iki tane düşük şiddette deprem olmaktadır.
Dünyada insan başına düşen karınca sayısı bir milyondur.
Dünyadaki hayvanların yüzde ****eni altı ayaklıdır.
Dünyadaki ilk telefon rehberinde sadece elli isim yer almıştı.1878 yılının şubat ayında
Connecticut New Haven’da yayımlanmıştı.
Dünyanın bir numaralı domuz üreticisi ve tüketicisi cinliler.
Dünyanın en büyük şeker ihracatçısı Küba’dır.
Dünyanın en hızlı büyüyen bitkisi bambu, bir günde 90 cm kadar uzuyor=.
Eğer Barbie gerçekten yaşasaydı vücut ölçüleri 97–72 82 cm olacaktı. Bir Big Mac hamburgerin ekmeğinde ortalama 178 adet susam bulunuyor.
Bir cam kırıldığında, ufalanan parçalar saatte üç bin millik bir hızla etrafa saçılır.
Bir devekuşunun gözü beyninden büyüktür.
Bir Erkek Hayatının Ortalama 3350 Saatini Tıraş Olmak İçin Harcar.
Bir hamamböceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden dokuz gün yaşayabiliyor.
Bir insan yaşamı boyunca iki yüzme havuzunu dolduracak kadar tükürük salgılar.
Bir karınca kendi ağırlığının elli kati ağırlığı kaldırabilir.
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir kopeğinki kadar gelişmiştir.
Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.
Bir kromozom bir genden daha büyüktür.
Bir okyanusun en derin yerinde, demir bir topun dibe çökmesi bir saatten uzun sürer.
Bir timsahın gözlerinin arasındaki mesafe, ayaklarının büyüklüğüne eşittir.
Birinin yüzünü hatırlamak için beynin sağ tarafı kullanılır.
Buckingham sarayında 602 oda bulunuyor. Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon ton.
Ortalama bir erkek, hayatinin 3350 saatini tıraş olmak için harcar.
Ortalama bir insan hayati boyunca iki yılını telefonda konuşarak harcıyor.
Ortalama bir pire, kendi büyüklüğünün 150 katı yüksekliğe zıplayabiliyor. Bu oranı tutturmak için bir insanin yaklaşık 30 metre zıplaması gerekli.
Ortalama olarak, Amerika’da günde üç adet cinsiyet değiştirme operasyonu gerçekleşmektedir.
Ödemeli telefon konuşmalarının çoğu babalar gününde ediliyor.
Pablo Picasso, parasızlık çektiği gençlik günlerinde yaptığı resimleri yakarak ısınırdı.
Penguen yüzebilen ama uçamayan tek kustur.
Peru’da hiç umumi tuvalet yoktur.
Rodin’in unlu ‘Düşünen Adam’ heykeli aslında İtalyan şair Dante’nin portresidir.
Rusya’nın dörtte biri ormanlarla kaplıdır.
Rusya’da doğudan batıya doğru seyahat edilirse, yedi saat kuşağı geçilir.
Sadece bir tane kovboy filmi kadın yönetmen tarafından çekilmiştir
Sadece dişi kanaryalar ötebilir.
Sadece dişi sivrisinekler ısırır.
Sağ elini kullanan insanlar sol elini kullananlara göre ortalama dokuz yıl daha fazla yaşıyorlar.
Sahra çölündeki Tidikelt kasabasına on yıl boyunca hiç yağmur yağmamıştır.
Salatalığın yüzde 96’si sudur.
Sallanan sandalyede hiç durmadan sallanma rekoru 440 saattir.
Sarışınların esmerlere göre daha fazla saçı vardır.
Sığırların dört tane midesi vardır.
Sihirli sözcük‘Abrakadabra’ ilk olarak yüksek ateşli hastaların ateşlerini düşürmek için söylenmişti.
eri doğru bir adim atıldığında, insan vücudundaki 54 kas çalışır.
insan beyninin ortalama ağırlığı 1.3kg.
Birinin yüzünü hatırlamak için beynin sağ tarafı kullanılır.
Yetişkin bir insan günde ortalama olarak 23 bin kez nefes alır.
Kaşları yukarı kaldırmak için 30 kası harekete geçirmek gerekiyor.
Erkekler kadınlara göre on kat daha fazla renk koru oluyorlar.
Döllenmeden doğuma kadar bir bebeğin ağırlığı beş, milyon kat artıyor.
Sadece bir tane kovboy filmi kadın yönetmen tarafından çekilmiştir
Karadul örümceği, bir günde 20 eşini yiyor. Beş gözü olan arılar, her yıl, yılandan fazla insan öldürüyor...
Uçan balıklar 90 metreye kadar yükselebiliyor
Güvelerin mideleri yoktur
Istakozların kanları mavi renklidir.Soğan doğrarken sakız çiğnemek göz yaşarmasını önler
Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.
Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.
Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer
Günde 24 saat sayı saysanız, 1 trilyona ulaşmanız 31 bin 688 yıl alır.
Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.
El tırnakları ayak tırnaklarından 4 kat daha hızlı uzar.
İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.
Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.
İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar.
İnsan yılda en az 1460 rüya görür.
İnsanlar 200 milyon soluk alıp verme, 1 milyar kalp atışı, 300 milyon mide kasılması ve 20 milyar göz kırpması kadar yaşarlar.
İnsanlar beyinlerinin %10’nu kullanırlar.
Bir insan yedi dakika içerisinde uykuya dalar.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
Dünyanın en büyük yumurtası köpekbalığının.
Köstebek bir gecede 90 metrelik tünel kazabilir
Bedenine oranla en büyük beyin karıncalardadır
Bir bukalemunun dili, bedeninin iki katı uzunluğundadır.Kalkan balıkları yavruyken dişidir ancak 5 yaşına geldiklerinde birçoğu erkeğe dönüşür.
Bir salyangozun diş sayısı 25 bini bulabilir.
Çita, saatte 70 kilometre hıza iki saniyede çıkar.
Salyangozlar yemek yemeden üç yıl uyur.
Hindiler yağmurda başlarını havaya kaldırır. Tarantula örümcekleri 2.5 yıl aç kalabilir.
Bir farenin spermi, filin sperminden uzundur.
Balinalar geri geri yüzemezler.
Dünyadaki tüm karıncaların ağırlığı, tüm insanların ağırlığının 10 katıdır.
Kaburgasız doğan develerde 3 çift gözkapağı var.
18 Şubat 1979 yılında sahra çölüne kar yağmıştı.
ABD’de, yaşları 20 ile 29 arasında olan zenci erkeklerin üçte biri ya hapiste ya da gözaltında tutulmaktadır.
Açık bir gecede, çıplak gözle iki bin ayrı yıldızı görmek mümkündür.
Albert Einstein dokuz yaşına kadar düzgün konuşamamıştı.
Amerika’da her saat 40 kişi kanserden hayatini kaybediyor.
Amerika’da satışa sunulan ilk cd, Bruce springsteen`in "Born in Theusa" albümüdür.
Amerikan havayolları, uçuşlarda yolculara sunduğu kahvaltılarda her tepsiden bir zeytini kaldırarak 1987 yılında 40 bin dolar kar etmiştir.
Aslanlar bir günde 50 kez sevişebilirler.
Atların insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.
Avustralya’daki tuvaletlerin sifon suları saat yönünde akar.
Ayı inlerinin girişleri her zaman kuzeye bakar.
Başkan John F. Kenndy, yirmi dakikada dört gazete okuyabilirdi.
Baykuş mavi rengi görebilen tek kustur
Beethoven beste yapmadan önce kafasını soğuk suya sokardı
Eskimo dilinde kar yağışlarının farklarını tarif etmek için kullanılan yirmiden fazla sözcük vardır.
Fareler kusamaz.
Filler zıplayamayan tek memelidir.
Gecen 3500 yılın, sadece 230 yılı barış içinde yaşanmıştır.
Global ısınma yüzünden yükselen deniz seviyesi 2050 yılında Shangai ve deniz kıyısındaki diğer cin şehirlerinde büyük sellere neden olacak. Bu sellerde 76 milyon kişi evsiz kalacak.
Gözleri açık tutarak hapşırmak imkânsızdır.
Gözlerimiz hiçbir zaman büyümez. Ama burnumuz ve kulaklarımızın büyümesi asla sona ermez.
Güney Kore başkenti Seul, Kore dilinde "başkent" anlamına gelmektedir.
Günışığından daha fazla yararlanmak için saat uygulamasını Benjamin Franklin başlatmıştır.
Günümüzde, evlenenlerin yüzde ellisi boşanmaktadır.
Hamamböcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yaşadıkları halde hiçbir değişime uğramamışlardır.
Hapşırdığınız zaman, kalbiniz de dâhil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarınız bir an için durur.
Hapşırırken Burnu ya da Ağzı Kapamak, Felce Neden Oluyor.
Havuca rengini karoten verir.
Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.
Her 25 kişiden biri astım hastasıdır.
Her dört Amerikalıdan biri mutlaka televizyonda görünüyor.
Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay’da düello yapmak yasaldır.
Herhangi bir okyanusun en uzak olduğu nokta cin’dir.
Hindistan`da oyun kâğıtları yuvarlaktır.
Hindistan’daki yıllık doğum sayısı, Avustralya’nın toplam nüfusundan fazladır.
Hipopotamlar insandan daha hızlı koşarlar.
İleri doğru bir adim atıldığında, insan vücudundaki 54 kas çalışır.
İlk çamaşır makinesi 1907 yilinda Hurley Machine Co. Tarafından pazarlandı.
İnciler sirkede erir.
İnek sütünün pH değeri 6’dır.
İngilizcedeki Wendy ismi, Peter Pan hikâyesinde kullanılmak üzere uydurulmuştur.
İngiltere’deki bütün kuğular kraliçenin malidir.
İnsan beyninin % 80’i sudur.
İnsan beyninin ortalama ağırlığı 1.3kg’dır.
İnsan elinde, en yavaş uzayan tırnak başparmağınki, en hızlı uzayan tırnak ise orta parmağınkidir.
İnsan saçı, üç kilo ağırlık kaldırabilecek esnekliktedir.
İnsan vücudundaki en güçlü kas dildir.
İnsanlar beyinlerinin sadece %10’unu kullanırlar.
İnsanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar ama yetişkin olduklarında bu sayı 206 ya düşüyor.
İnsanlar yaşamları boyunca altı filin ağırlığına eşit miktarda yiyecek tüketiyorlar.
İnternetin yıllık büyüme yüzdesi 314.000’dir.
Kadınlar erkeklere oranla iki kat fazla göz kırpar.
Kanada, Kızılderili dilinde "büyük koy" anlamına gelmektedir.
Kangurular geri geri yürüyemezler.
Kaptan Cook, Antarktika hariç bütün kıtalara ayak basan ilk insandır.
Kaşları yukarı kaldırmak için 30 kaşı harekete geçirmek gerekiyor.
Kediler ultrason seslerini duyarlar.
Kedilerin beyninde 32 adet kas vardır.
Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.
Kış aylarında, Moskova’daki buz pateni pistleri 250 bin metrekarelik bir alanı kaplar.
Kıta isimlerinin hepsi ayni harfle başlayıp ayni harfle biter.
Kirli kar, temiz kardan daha kolay erir.
Kopeklerin ter bezleri ayaklarındadır.
Kutup ayıları solaktır.
Larry Hagman (JR.)Dallas dizisinin setinde hiç kimsenin sigara içmesine izin vermezdi.
Marilyn Monroe’nun altı ayak parmağı vardı.
Meşe ağaçları elli yaşına gelmeden meşe palamudu üretemezler.
Mexico City her sene 25 cm kadar batıyor.
Mickey Mouse’dan önce en meşhur çizgi film kahramanı Felix The Cat’di.
Monako’nun ulusal orkestrası ordusundan daha geniş bir kadroya sahiptir.
Mumyaların ayak parmakları tek tek sarılarak mumyalanmıştır.
New York bir zamanlar Amsterdam`dı.
Newton, yer çekimi kanununu fark ettiği zaman 23 yaşındaydı.
Norveç’in kuzeyinde, her yaz 14 hafta gece gündüz güneşli geçer.
Ortalama bir buzdağının ağırlığı 20 milyon ton.
Ortalama bir erkek, hayatinin 3350 saatini tıraş olmak için harcar.
Ortalama bir insan hayati boyunca iki yılını telefonda konuşarak harcıyor.
Ortalama bir pire, kendi büyüklüğünün 150 katı yüksekliğe zıplayabiliyor. Bu oranı tutturmak için bir insanin yaklaşık 30 metre zıplaması gerekli.
Ortalama olarak, Amerika’da günde üç adet cinsiyet değiştirme operasyonu gerçekleşmektedir.
Endonezya'da pazarlık sırasında satıcı parayı yere atarsa son fiyat anlamına gelir.
Nijeryalılara sırtınızı kremleşmeyin. Onlara göre beyazların derisi yoktur.
Panama'da çok güzelseniz size yüzde 20'ye varan indirim yaparlar.
Avustralya'da yasiniz 65'in üzerindeyse geneleve girmek için sağlamdır raporu gerekir.
Sumatra'da küçük çocukların resmini çekmek yasaktır. Dişlerinin gelişmesini önler inancı hakimdir.
Marilyn Monroe'nun 6 adet ayak parmağı vardı.
İnekler merdiven çıkabilir ama inemezler.
Ördeklerin 'vak' sesi yankı yapmaz, nedenini de kimse bilmez.
Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovuyor, sizi gizliyor. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamamalarını sağlıyor.
Taze kakao içinde bulunan sıvı, kan plazması yerine kullanılabiliyor.
Hiçbir kağıt parçası 7 defadan fazla ikiye katlanamaz.
Uyurken, TV izlerken olduğundan daha fazla kalori harcarsınız.
Meşe ağaçları elli yaşından önce palamut vermez.
Üzerinde barkodu bulunan ilk ürün Wrigley's marka sakızdı.
Kupa papazı bıyıksız olan tek papazdır.
Boeing 747'nin kanatları, uçakla uçmayı ilk başaran Wright Kardeşlerin uçtuğu mesafeden daha uzundur.
Amerikan Havayolları 1987 yılında first-class da sunulan bir adet zeytin eksiltmek suretiyle 40 bin dolar kar etmiştir.
Kaplumbağalar kıçlarından da nefes alabilirler
Yilda 2500 solak sağ elini kullananlar için yapılan ürünler yüzünden ölüyor.
Hindistan'da oyun kağıtları yuvarlaktır.
Çocuklar baharda daha fazla buyuyor.
Ödemeli telefon konuşmalarının çoğu babalar gününde ediliyor.
Ortalama bir pire, kendi büyüklüğünün 150 katı yüksekliğe zıplayabiliyor.
Bu oranı tutturmak için bir insanin yaklaşık 30 metre zıplaması gerekli.
Eğer barbie gerçekten yasasaydı vücut ölçüleri 97-72 82 cm olacaktı.
insanlar vücutlarında 300 adet kemikle doğuyorlar ama yetişkin olduklarında bu sayı 206 ya düşüyor.
Her dört Amerikalıdan biri mutlaka televizyonda görünüyor.
Uyurken, televizyon seyrederken yaktığımızdan daha fazla kalori harcıyoruz.
Kelebekler ayaklarıyla tat alırlar.
Sarışınların esmerlere göre daha fazla saçı vardır.
Yıllara göre ortalama alındığında , her sene eşekler tarafından öldürülen insan sayısı uçak kazalarında ölenlerin sayısından daha fazla.
Kadınlar erkeklere oranla iki kat fazla göz kırpar.
insan vücudundaki en güçlü kas dildir.
Gözleri açık tutarak hapşırmak imkansızdır.
insanlar beyinlerinin sadece %10'unu kullanırlar.
Filler zıplayamayan tek memelidir.
Elektrikli sandalye bir dişçi tarafından icat edilmiştir.
Bir karıncanın koku alma yeteneği en az bir köpeğinki kadar gelişmiştir.
Amerikan havayolları, uçuşlarda yolculara sunduğu kahvaltılarda her tepsiden bir zeytini kaldırarak 1987 yılında 40 bin dolar kar etmiştir.
Yetişkin bir ayı, bir at kadar hızlı koşabilir.
Atların insanlardan 18 tane fazla kemiği vardır.
Fareler kusamaz.
Hapşırdığınız zaman, kalbiniz de dahil olmak üzere bütün vücut fonksiyonlarınız bir an için durur.
Tom sawyer daktiloda yazılan ilk romandır.
Hamamböcekleri yaklaşık olarak 250 milyon yıldır yasadıkları halde hiçbir değişime uğramamışlardır.
Gözlerimiz hiçbir zaman büyümez. Ama burnumuz ve kulaklarımızın büyümesi asla sona ermez.
Kediler ültrason seslerini duyarlar.
Zürafaların ses telleri yoktur.
Sadece insanlar ve yunuslar zevk için cinsel ilişkide bulunurlar.
Bir hamamböceği kafası koptuktan sonra açlıktan ölmeden dokuz gün yaşayabiliyor.
İngiltere'deki bütün kuğular kraliçenin malıdır.
Kutup ayıları solaktır.
Amerika'da satışa sunulan ilk cd, bruce springsteen'in "born in theusa" albümüdür.
Bir karınca kendi ağırlığının elli kati ağırlığı kaldırabilir.

Legolas
12-07-08, 18:15
hafızamız nasıl çalışır???
hafızanın nasıl çalıştığını açıklamaya çalışan birçok model olmasına karşın hala nasıl çalıştığını tam olarak bilmiyoruz. Bu modellerin bazıları hafızayı beynin fonksiyonlarıyla açıklamaya çalışmaktadır. Örneğin; bu modele göre hafıza yaşla beraber zayıflıyor çünkü yaşlandıkça nöronlarımız ölüyor. Doğanın bu gerçeğinin üstesinden gelmenin yalnızca 3 yolu vardır.
1. Nöronların ölümünü durduracak bir yol bulmaya çalışmak
2. Yeni nöronların oluşmasını sağlamayı teşvik edecek bir yol bulmak
3. Kalan nöronların daha etkili şekilde görev yapması ve tembelliği ortadan kaldırmak için bir yol bulmak

Şimdiye kadar 2 ve 3. şıklar gerçekleştirilmesi daha muhtemel ve ümit verici görünüyor. Çalışmalarla yeni beyin hücrelerinin gelişmesini teşvik etmekle ilgili olarak Bazı olumlu sonuçlar rapor edildi. Salk enstitiüsü nöro başlangıcında yapılan son çalışmaların cesaret verici olduğunu belirtmiştir. Dentit eksenlerinde nöronların gelişimini gözlemlemiş ve farede öğrenmeyi ve kısa süreli belleği kontrol eden hipokampüsün bir parçası uyarıcıları içeren bir ortamda gözlenmiştir. Bu enstitüden Fred Gage olgunlaşmamış hücrelere doku yerleştirerek yaptığı çalışmada yeni nöronal hücrelerin üretildiğini bulmuştur. Aynı zamanda vücudu çalıştırmanın yani egzersiz yapmanın ve beyin jimnastikleri gibi tekniklerle beyni çalıştırmanın oldukça faydası olduğu şimdilerde yaygınlaşan bir görüştür. “Kullan ya da kaybet” felsefesi beyin hücreleri için gittikçe doğru bir hal alıyor.

Nörolojik çalışmalar “ampakin” adı verilen ‘hafıza ilaçları’yla nöronları daha iyi çalıştırarak belirli bir başarıya ulaşmıştır. İnsanlarla yapılan ilk testlerde mükemmel sonuçlar elde edilmiş ancak elde edilen örnekler daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulması dışında her hangi bir bulguyu doğrulamak için oldukça azdı.

Hafızanın fiziksel olmayan bir gerçekliğin görevi olduğunu düşünenler için şunu söylemekte yarar var. Fiziksel olmayan bir akıl modelinin insanlığın faydasına olabilecek önemli sonuçlar vereceğinden şüpheli olsam da bu tür sonuçlar bazı unsurlarda yansıtıcı olabilir. Hafızanın bir beyin fonksiyonu olduğunu düşünmek ise araştırmaya devam etmek için tek yol olarak görülemez elbette ancak tamamen faydalı olan bir şeyler keşfetmeye doğru başarı umudu vaat etmektedir.

Legolas
12-07-08, 18:16
Zihin yorgunluğunu yenmek ve yüksek zekaya sahip olmak için şifalı bitkilerden yararlanın.Unutkanlığa son!
Zihin yorgunluğunu yenmek ve yüksek zekaya sahip olmakta beslenme çok önemli rol oynuyor. Ancak, şifalı bitkilerin de zekayı canlandırıcı etkileri var.

Genelde yaşlılar için büyük bir sorun olan unutkanlık, artık gençlerde de görülüyor. İki çeşit unutkanlık var. Birincisi basit unutkanlık, geriye dönüşü olan düzelebilen unutkanlık. Daha çok stres ve depresyonla oluşuyor. İkincisi ise kötü huylu unutkanlık. Hafıza kaybı, yani 'Alzheimer' hastalığı gibi beyindeki ağır hücre yıkımıyla ilgili oluşuyor.

Beyindeki hücreler arası enerji transferinin bozulması, hücrelerin bilgileri kaydetme, tekrar çağırabilme, bilgileri depolayabilme ve özelliklerinin bozulması, unutkanlık olarak tanımlanıyor. Hafıza gücünü artırmak için, vitamin almak, dengeli beslenmek, temiz havada egzersiz yapmanın yanı sıra bitkilerin şifalarından da yararlanmak mümkün.

BİBERİYE ZİHİN AÇIYOR
* Kırmızı biber: İçerdiği bolca C vitamini sayesinde, uyarıcı etki göstermektedir. Özellikle acı olanı tercih edilmelidir. Dimağı kuvvetlendirici olmasının yanı sıra, soğuk algılındığında meydana gelen ağrıların giderilmesi için de iyi bir kaynaktır.

* Ceviz: Her gün bol miktarda ceviz yenilmesi, hafızayı canlı tutmaktadır. Görüntü olarak da beyni andıran bir özellik taşıması, dikkat çekicidir. Konsantrasyon güçlüğü için etkilidir.

* Üzüm: Özellikle kurutulmuş üzüm dimağı kuvvetlendirir. Sınav dönemlerinde öğrenciler için bulunmaz bir besin kaynağıdır. Unutkanlık için her gün yenilmelidir.

* Soğan: Sarımsak gibi, kan dolaşımını sağlayıcı ve kanı temizleyici etkiye sahiptir. Damarda tıkanıklık yapan maddelerin fonksiyonlarına engel olur. Beyinsel faaliyetleri artırır. Zihin yorgunluğuna iyi gelen soğan, adeta C vitamini deposu. Mikroplara karşı vücut direncini güçlendirirken, damar sertliği, grip, astım ve soğuk algınlığı gibi hastalıklara karşı vücudu koruyor. Böbreklerde taş ve kumların düşürülmesinde de önemli rol oynuyor.

* Buğday: Buğday unu; konsantrasyon bozuklukları ve ilgisizlik gibi durumlarda, dikkat eksikliğinde öğrencilerin yardımcısı olarak düşünülebilir. İçerdiği E vitamini sayesinde de hücrelerin yenilenmesinde rol oynar ve birçok minarelleri de içermektedir (B1, Ca, Mg, F, K, Fe, Zn, fosfatlar, vb.).

* Biberiye: Dolaşım sistemini düzenleyici ve zihin açıcı etkisi bulunuyor.

* Karanfil: Çay gibi demlenip tatlandırılarak içildiğinde hafızayı kuvvetlendiriyor, zihni açıcı ve unutkanlığı geçirici etli gösteriyor. Bu çay, kalp çarpıntısına iyi geliyor. Ayrıca, dişleri kuvvetlendirici etkisi de var.

* Ahududu: Bahçelerde yetiştirilebilen bir bitkidir. İnsana zindelik verir. İyi bir zihinsel yorgunluğu giderici özelliğe sahiptir.

* Kereviz: Unutkanlığı ve sinir yorgunluğunu giderir, idrar sökücü özelliği var. B vitamini, demir ve kireç içeren kereviz, böbrek taş ve kumlarının düşürülmesine yardım eder, kan ve süt yapar, karaciğeri temizler. Şeker, yüksek tansiyon ve romatizma da da faydalıdır.

Legolas
12-07-08, 18:16
sirklerde kılıcı nasıl yutuyorlar?
İster inanın, ister inanmayın gösterilerde kılıcı yutanların yaptıkları numara sahte değildir. Gerçekten kılıcı yutarlar. Ana problem gırtlak adalelerini rahatlatmayı öğrenmek, böylece yutkunmaya mani olmaktır. Bu özellik haftalar boyu süren egzersizlerle kazanılabilir. Kılıcın boğazı kesme ihtimali yoktur, çünkü her iki tarafı da keskin değildir, yani kördür. Kılıcın ucu sivri gibi görünür ama midenizin tabanına ulaşamayacak boyda bir kılıç seçerseniz bu da problem yaratmaz.
Kılıç ve alev yutmanın büyük ustalarından Dan Mannix, bu konuda 1951 yılında bir kitap bile yazmıştır. Mannix bu işi başarabilmek için haftalar boyunca, günde en az bir saat, kesme ihtimali olmayan bir kılıç ile çalıştığını söylüyor. Birinci problem yutkunma refleksinden çıkmış. Yine haftalarca öğle yemeği yemeyerek, kılıç boğazdan girerken boğazın büzüşmesi problemini halletmiş. Sonunda bir gün kılıcı sokarken boğazı gevşeyebilir hale gelmiş.
Mannix işin en zor yanını geçtiğini zannederken esas zorlukla Adem Elma'sı denilen yerin arkasında karşılaşmış. Oradaki kıvrımı da geçmeyi başardıktan sonra, kaburga kemiklerine de dikkat ederek, kılıcı kabzasına kadar yutabilme yeteneğini kazanmış.
Kılıç yutmayı evde kendi kendine öğrenmeye kalkışmak son derece tehlikelidir. Hele bu numarayı yaparken konuşmayı profesyoneller düşünmezler bile. Yutmadan önce ve sonra kılıcın steril hale getirilmesi de çok önemli bir husustur.
Çok az da olsa katlanabilir kılıçları kullanan bazı hilebazlar ortaya çıkınca, Mannix kılıcı gerçekten yuttuğunu ispatlayacak başka numaralara geçmiş. Özel olarak imal edilmiş, çok ince kalınlıktaki, elektrik bağlantıları sadece bir tarafında bulunan, 'U' şeklindeki bir neon tübü yutmuş. Elektrik verilip neon lambası yanınca, ışık vücudunun dışından da görülmüş. Böylece bu tip şeyleri gerçekten yuttuğunu ispatlamış.
Mannix ve asistanları işi öyle geliştirmişler ki, kızgın, kızarmış kılıçları yutma numaraları bile yapmışlar. Tabii önce asbest bir kılıç kınını yutarak.

Legolas
12-07-08, 18:16
beynimiz???
http://www.***********.com/satforum/images/smilies/write.gif Beynin yaklaşık yüzde 801 su, yüzde 10u yağ ve yüzde 8'i proteinden oluşuyor. Geri kalan bölümünü karbonhidrat, tuz ve diğer mineraller kaplıyor.
• Kalın sinirler, bir mesajı yaklaşık olarak saatte 400 km. hızla taşıyor. Ancak beynin genelindeki trafik, saatte 20 kinden daha düşük bir hızda seyrediyor.
• Beynin kıvrımları yayıldığında elde edilen korteks, standart A4 kâğıdı büyüklüğünde gri madde tabakası oluşturuyor.
• Beyin, loş bir lambayı aydınlatabilecek kadar enerji yakıyor. Vücut ağırlığı nın sadece 50de biri kadar olan beyin, vücudun oksijen ve glikoz ihtiyacının beşte birini tüketiyor. Beynin dünyada olup biteni algılaması zaman alıyor. Örneğin, 100 metre yarışçılarının silah sesini duyduktan sonra start almaları saniyenin sekizde birinde gerçekleşiyor. Beklenmedik bir şeye verdiği tepki ise, yaklaşık yarım saniyeyi buluyor.
• Uyku halinde düşünme eylemi sürüyor. Zihni kurcalayan karmaşık düşün celer bulanık bir biçimde etkinliğini devam ettiriyor. Ancak hafıza kapalı olduğundan bunlar unutuluyor.
• 20 kişiden biri (genellikle kadınlar) akılda kalıcı zihinsel düşler kurduğunu söylüyor. Bu günlük fanaaailerin, gerçeğe çok benzediğini de vurguluyor.
• Göz beynin bir parçası. Diğer duyu organlarının sinirleri beyinde buluşsa da, gözün retinası beyin dokusundan oluşuyor.
• Vücut oranı esas alındığında, insanlar en büyük beyne sahip. Ancak bir fil beyni insanınkinden 4 kat, dev mavi balinanınki ise 5 kat büyük.

Legolas
12-07-08, 18:16
neden kaşınırız?
Neden kaşınırız ve neden bazen vücudumuzda kaşınan bir bölgeyi bulamayız?

Biyolojik olarak kaşınma, deri parazitlerine, kan emen böceklere ve başka zehirli ya da zararlı etkilere karşı gelişmiş çok önemli bir erken uyarı mekanizmasıdır.

Tıbbi dilde �pruritus� olarak adlandırılan kaşıntı eğer aşırı derecedeyse, deri hastalıklarının, böbrek yetmezliğinin, şeker hastalığının, karaciğerle ilgili sorunların, sinir hastalıklarının, hatta bazen kanserin bile habercisi olabilir. Bazı kaşıntılar ise tamamen psikolojik. Obsesif-kompulsif hastalarda gerçekte olmayan sürekli bir kaşıntı hissine rastlanabiliyor.

Bazı doktorlar, kimi hastalarda kaşıntının dayanılmaz bir hal alarak intihar etmeye kadar varan sinir bozukluklarına sebep olduğunu belirtiyorlar.

Kaşıntıya sebep olan gerçekten çok şey var gibi görünüyor: sivilceler, yaralar, parazitler, alerji, bakteri, mantar ya da virüs kökenli enfeksiyonlar �ki bu enfeksiyonlara, AIDS ve suçiçeği gibi yakından tanıdığımız bir çok hastalık dahil... Örneğin bahar aylarında burnunuzda dayanılmaz kaşıntılar varsa bunun sebebi büyük olasılıkla alerjik. Kimi ilaçlar veya ilaçlarda bulunan koruyucu, renklendirici maddeler yan etki olarak kaşınmaya sebep olabiliyor.

Kaşıntının nasıl oluştuğuna, yani mekanizmasına gelince... Ne yazık ki bu sorunun cevabı henüz tam olarak bulunabilmiş değil. Nörofizyologlar, bacağa konan bir sinek gibi herhangi bir dış etkenin, derinin üst ve alt tabakalarında bulunan bazı reseptörleri (almaç) harekete geçirdiğini biliyorlar. Bu reseptörler, özelleşmiş sinir telleri olan �C telleri� aracılığıyla önce omuriliğe oradan da beyin kabuğuna (serebral korteks) sinyaller gönderiyor. Bunun sonucunda bacağımızdaki sineği fark ediyoruz ve beyin kabuğunun elimize gönderdiği emirle sineği bacağımızdan kovalamış oluyoruz. Fakat ne kadar uyarı gelirse gelsin, bacağımıza konmuş olan sineği fark etmediğimiz de olur. Bunun sebebi o anda ilgimizi başka bir şeye yöneltmiş olmamızdır. Bu yüzden, gün boyunca hissetmediğimiz bir kaşıntı, gece yatağa girip uyumaya çalışırken bizim için dayanılmaz bir hal alabilir.

Peki kaşıntı hissi nasıl oluşuyor? C telleri, sinir iletimini düzenlemede görevli kimyasallar olan nörotransmiterler salgılamaya başlar. Bu maddelerden en önemlisi �P maddesi� adı verilen ve kan damarlarını genişletip, mast hücrelerini dolaylı yoldan etkinleştiren bir maddedir. Mast hücreleri de derideki şişlik ve kızarıklığa sebep olan �histamin�i salgılar. Bazı alerjik maddeler, mast hücrelerini doğrudan uyararak histamin salgısına sebep olurlar. Histamin de o bölgede kaşıntı hissine sebep olur.

Son olarak, kaşınan bölgeyi kaşımak çoğu zaman kendimizi iyi hissettirse de, bu aslında pek de iyi bir fikir değil. Bu durum deriye zarar verebiliyor. Buna ek olarak kaşıntı kaşıntıyı getirir ve bölgedeki kaşıntı biz kaşıdıkça artma eğilimi gösteriyor. Histamin kökenli kaşıntılar için antihistaminik jeller ya da haplar kullanılabilirsiniz.

Legolas
12-07-08, 18:17
uykuda soluk duraklamaları hastalıgı nedir?
Kadınların % 6 sını, erkeklerin % 12`sini etkileyen yaygın bir hastalıktır. Kişi uyurken, solunum ara ara durup, tekrar başlaması ile kendini gösterir; sıklıkla da şiddetli horlama ile beraberdir. Solunum durması saatte 5 den fazla veya uzun süreli ise, kalp ve beyin başta olmak üzere, vücudun pek çok sistemi olumsuz etkilenir

UYKUDA SOLUK DURAKLAMALARI KİMLERDE VE NASIL GÖRÜLÜR?
Şişman ve yaşlı erkeklerde daha sık karşımıza çıkar ve hemen her zaman şiddetli horlamayla beraberdir. Gece horlayan kadınların % 19`unda, erkeklerin % 42`sinde uykuda soluk duraklamaları mevcuttur. Bunlarda üst hava yolunu belli seviyelerde daraltan bir sebep vardır. Gündüzleri uyanık iken bu darlık tolere edilebilir, çünkü üst solunum yolunu çevreleyen bütün kaslar çalışır ve hava yolunu açık tutarlar. Ancak uykuda, diğer bütün sistemlerde olduğu gibi, bu kaslarda, gevşer. Hava yolunda , kısmi yada tam tıkanıklığa sebep olur. Kısmi darlıklarda, hastalar, horlamadan şikayet ederler, soluk duraklamaları pek olağan değildir. Hava yolu tamamen bloke olup, soluk alışverişi durunca, kanda oksijen seviyesi azalır.Bu durum, tansiyon yüksekliği, kalp ve akciğer yetmezliği, kalp ritminde bozulmalar, beyin dolaşım bozuklukları ve erkeklerde iktidarsızlık gibi pek çok hastalığın davetçisi

SOLUK DURAKLAMALARININ ETKİLERİ.:
* Uykuda derinleşmeme
* Geceleri sık uyanma
* Gündüz uyuklama
* Sabahları Kalktığında
yorgunluk hissi
* Gündüz uyuklama

* Baş ağrıları
* Epileptik nöbetlerde
şiddetlenme
* Beyin damarları tıkanıklığı
* Beyin kanaması riskinde
artış * Tansiyon yüksekliği
* Kalp ve akciğer yetmezliği
* Kalp kirizi riskinde artma
* Kalpte ritim bozuklukları
* Çocuklarda büyüme geriligi
GÜN İÇİNDEKİ BELİRTİLERİ
Uykuda soluk duraklamaları olan kişiler, gün içinde uyuklama ile mücadele ederler. Bu durum genellikle öğleden sonra ve akşamın erken saatlerinde görülür. Hatta çok ileri düzeydeki hastaların, karşılıklı sohbet esnasında, aralarında bile uyukladığı gözden kaçmaz. Bunlar sabahları yorgun kalkar, uyandıklarında adeta ağır bir iş yapmışçasına bitkindirler. Öğleden sonra ve akşamın erken saatlerine rastlayan toplantılarda, çok sıkıntı çekerler. Akşamları gazete okurken, televizyon seyrederken kolayca uyuklarlar. İş yerinde konsantrasyon güçlüğü çektiklerinden yeterince verimli olamazlar. Bu yüzden işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Tiyatro, sinema, sosyal toplantılarda yoğun uyku isteği ile mücadele ederler. En tehlikelisi de trafikte araç kullanırken yaşanan problemlerdir. Bu kişiler uyumadan uzun süre araç kullanamazlar. Özellikle akşam üstü ve gece araba kullanırken büyük sıkıntı çekerler. Trafik kazalarının nedenlerinin başında direksiyon başında uyuklama gelmektedir.


* HORLAMA VE SOLUK DURAKLAMALARININ TEDAVİLERİ
CERRAHİ DIŞI TEDAVİ
Bazı durumlarda basit önlemlerle horlamanın giderilmesi mümkün olabilir. Kilo verme, akşam yemeğini erken ve hafif yeme, alkol almama, sırtüstü yatmama vb. Bazen diş proaaai uzmanı tarafından hazırlanan ve hastanın uyuyacağı sırada taktığı, alt çeneyi öne çekici proaaaler de sorunun çözümü olabilir. Hastanın hayatını tehdit edecek seviyede (ileri derecede) uykuda solunum duraklamaları varsa , bu durumda ilk seçenek pozitif basınçlı hava sistemi (CPAP) olacaktır.Bu sistemde kişi uyurken burundan maske aracılığı ile sürekli hava verilir. Bu tedavinin, belli bir disiplinle sürekli kullanımı gerekir.



RADYOFREKANS DALGALARI İLE TEDAVİ
Radyofrekans dalgaları ile küçük dil, yumuşak damak ve dil kökü müdahaleleri, bu alanda geliştirilmiş en yeni tekniklerden biridir. Bu yöntem genel anesaaai gerektirmez ve yumuşak damak fonksiyonlarında herhangi bir kayba yol açmaz. Ayrıca tedavi sonrasında herhangi bir boğaz ağrısı da görülmez. Ancak geleneksel cerrahi yöntemlere göre uygulama alanı oldukça kısıtlıdır. Yapılan muayene ve tetkikler sonucunda sarkık ve ince yapılı yumuşak damak horlamaya sebep oluyorsa, bu hastalarda radyofrekans ile tedaviye adaydır. Hasta yarı oturur pozisyonda iken lokal anesaaai altında uygulanabilen işlem yaklaşık 5 dakika sürer. Üç hafta ara ile 4-5 seans uygulanır. Uykuda soluk duraklamaları olan kişilerde diğer tedavi yöntemleri tercih edilmelidir.


LAZERLE TEDAVİ
Lazer ile yapılacak bir cerrahi işlem ile horlama sorununuzdan kurtulabilirsiniz. Bu yöntemde, hasta oturur pozisyonda konforlu bir koltuğa yerleştirilir. Kısaca LAUP adı verilen bu işlem, lokal anesaaai altında yapılır. Lokal anesaaai sonrası uvula denilen yumuşak damağın sarkan parçası (küçük dil) lazer ile kesilerek yeniden şekillendirilir. En fazla yarım saat süren bu işlem sonrası hastanın hastanede yatması gerekmez. Uykuda soluk duraklamaları olan hastalar için , tek başına lazer tedavisi, çoğu zaman yeterli olmaz. Diğer tekniklerle kombine olarak lazer tedavisinden de faydalanabilir.


CERRAHİ TEDAVİ
Lazer ve radyofrekans tedavisine uygun olmayan hastalar için farklı tedavi seçenekleri de uygulanmakta. Gerektiğinde tedavi için burun tıkanıklığını giderici bir cerrahi işlem yapılmaktadır. Eğer dil kökü aşırı büyükse küçültülmeye yada öne çekmeye yönelik operasyonlar uygulanır. Uykuda solunum duraklamaları olan bir hastanın alt ve üst çenesinde yapısal bir problem varsa, bunun giderilmesine yönelik (çenenin öne çekilmesi gibi) operasyonlar yapılabilir.

Legolas
12-07-08, 18:17
nedenler ?
NEDEN TAHTAYA VURURUZ meşe ağacına insanların ruhani bir değer vermesi çok eskilere dayanır. Ağacın yüksekliği ve sağlamlığı nedeni ile bazı güçlere sahip olduğuna inanılıyordu. Tahtaya vurma inancı dünyanın apayrı iki yerinde birbirinden bağımsız olarak gelişti. Önce milattan önce 2000'li yıllarda Kuzey Amerika yerlilerinde, sonra da Ege'de Helen uygarlığında.
Her iki kültür de meşe ağacına çok sık yıldırım düştüğünü gözlemlemişti. Amerika yerlileri meşenin, Tanrının yıldırımla yeryüzüne inip üzerinde oturduğu yer olduğuna, Helenler ise Yıldırım Tanrısı olduğuna inanmışlardı.
Kuzey Amerika yerlileri bu batıl inancı bir adım daha ileri götürdüler. Bu ağacın köküne vurarak, ileride başlarına gelebilecek tehlikelere ve şansızlıklara karşı Tanrı ile temasa geçtiklerine inanıyorlar ve ondan kendilerini korumasını istiyorlardı.
Ortaçağda ise Hıristiyan din adamları bu inancı kendi devirlerine taşıdılar. Onlara göre bu inanışın temelinde Hz. İsa'nın tahta bir çarmıhta öldürülmesi yatıyordu. Hatta Avrupa'nın her katedralinde orijinal tahta haçın küçük bir parçasının bulunduğuna inanılıyordu. Bu tahtaya vurmak ise "Tanrım dua ve isteklerimi gerçekleştir" anlamına geliyordu.
Bu arada diğer kültürlerde inanıştaki tahta aynı kaldı ama cinsi biraz değişti. Amerika yerlileri ve Helen medeniyetinin ağacı meşe iken, Mısırlılar incir ağacını, Almanlar dişbudağı tercih ettiler. Hollandalılar ise ağacın cinsine önem vermediler. Boyasız ve cilasız olması onlar için yeterliydi.
Amerikalıların tahtaya vurma inancının kökeni ne gariptir ki Amerikan yerlilerine dayanmıyor. Romalılar devrinde Avrupa'da iyice yaygınlaşan eski Helen inancının bir parçası olarak Amerikalılar tahtaya vuruyorlar.
Başımıza gelebilecek kötü şeyleri savuşturmak için tahtaya vurma inancı hala devam ediyor ama uygulama alanı çok daraldı. Her taraf plastik ve laminat dolu. Si/ en iyisi yanınızda daima bir küçük tahta parçası bulundurun. Meşe ağacından olursa daha da iyi olur!
NEDEN MÜZİKTEN HOŞLANIRIZ Müzik nedir? Düz biçimde konuşarak söylenebilecek bir şeyin değişik ses dalgaları ile söylenmesinden niçin hoşlanırız? Müzik niçin keyif veya tam aksi hüzün duygusu verebiliyor?
Müzik aslında ses dalgalarının, belirli kurallar içinde bir düzene sokulmasıdır. Bilindiği gibi, ses dalgalar halinde yayılır. Bir saniye içindeki dalga sayısı sesin karakterini tespit eder. Saniyede 260 dalga yapan, yani titreşen ses 'Do' notasıdır.
Bu şekilde 7 temel nota oluşur. Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si. Son notadan sonra, Do'nün titreşim sayısının bir katı kadar titreşimde daha ince bir Do gelir ki, bu iki Do arasına bir oktav denir. İşte bu oktav, gam, akort denilen matematiksel diziler, bir çeşit dizilerek müzik oluşturulur. Ancak tüm bunlar bize, bu matematiksel diziden bihaber, Afrika yerlilerinin, dağ başındaki çobanın enfes müziğini açıklayamaz.
Aslında kültürün müzik ve bundan alınan zevk üzerinde doğrudan ilgisi vardır. Doğu müziğinde yukarıda belirtilen matematik dizilerdeki perdelerin arasında karışık gezinilme, Afrika'da baş döndürücü ritimler, Avrupa'da ise notaların ideal düzeni öne çıkar. Ancak bunlar da, değişik müzik türlerine ilgi duyan bizlerin ve müziğin hoşlanılma nedenini açıklamaya yetmez.
Müzik ve dil yetenekleri birçok yönden birbirine benzemektedir. Bilimciler insanların müzik yeteneği kazanmalarının, konuşmaya başlamaları ile aynı zamanlara denk düştüğünü ileri sürüyorlar. Konuşma yeteneği şüphesiz daha iyi bir iletişim veyaşama şansı avantajını getirmiştir ama müziğin hangi ihtiyacı karşıladığı hala meçhul.
Bebekler anlamlı kelimelere benzer sesler çıkarmaya başlarken aynı zamanda şarkı söyler gibi mırıldanmaya da başlarlar. Uzun ve karışık cümleler kurmayı becerdikçe, daha uzun ve karışık şarkıları söyleme yetenekleri de artar. Ancak beynin konuşmaya kumanda eden kısmında hasar olan hastaların konuşamamala-nna rağmen müzik yeteneklerinin devam ettiği de görülmüştür.
Son zamanlarda, beynimizde müziği algılayan bir alıcı bulunabileceği aaai ileri sürülmektedir. Eğer bir gün bu alıcı bulunsa bile, bunun niçin beynimize konulduğunun sebebi yine anlaşıla-mayacaktır.
Öğretilme yoluyla bir çeşit dans yapabilen veya dans olarak algılanamayacak hareketleri olan canlıları saymazsak, doğada müzik ve ritim duygusu sadece insanda vardır. Bu özelliğin nedeni ise hala tam olarak açıklanamıyor.

VURGUN YEMEK İnsanlar yüzyıllardır su altına sadece zevk veya merak için değil, inci, mercan, sünger gibi şeyleri çıkarıp, geçimlerini sağlamak için de dalmışlardır.
Deniz seviyesinde hava basıncı l atmosferdir. İnsan vücudunun solunum ve dolaşım sistemi bu basınca ayarlıdır. Ancak suyun içinde, derine gittikçe, her 10 metrede basınç l atmosfer daha artar. 30 metre derinlikte su basıncı 3 atmosferdir, yani bu derinlikte vücudumuzun her santimetrekaresine suyun yaptığı basınç, yüzeye oranla üç mislidir.
Hiçbir gereç kullanmadan, 30 metre derinliğe inildiğinde, akciğer kapasitesi dörtte birine düşer, kan basıncı artar, vücut ısısı düştüğünden kalbin atış hızı artar, bilinç bulanıklığı başlar. Bu nedenle yardımcı gereç kullanmadan 30 metrenin altına inmek tehlikelidir.
Ancak tüple dalışın da kendine özgü sorunları vardır. Derinde dış basıncın yüksek olmasından dolayı tüpten solunan havanın içindeki oksijen, azot gibi gazlar, dokulara daha küçülmüş bir hacimle dağılırlar.
Eğer su yüzeyine süratle çıkılırsa, basıncın azalmasıyla bu gazlar da süratle genleşir. Oksijen dokularda kullanıldığından sorun yaratmaz, ama özellikle azot gazı damarlarda süratle genleşerek, damar tıkanıklığı, akciğer yırtılması ve hatta felç gibi önemli vücut hasarlarına yol açar.
Bu şekilde vurgun yiyenler, süratle basınç odalarına alınırlar. Burada tekrar vurgun yediği derinlikteki basınç verilir ve dengeli olarak azaltılır. Bir başka önlem de vurgun yiyeni, aynı derinliğe tekrar indirmektir.
Vurgun yememek için yüzeye yavaş çıkmalı, hatta belirli de-, rinliklerde beklenmelidir. İdeal çıkış hızı dakikada 20 metre olup, pratikte eğitmenler bunu dalgıç adaylarına 'yüzeye gelen en küçük bir hava kabarcığından daha hızlı çıkma' şeklinde öğretirler.
DİYET KOLA SUDA NASIL YÜZEBİLİYOR Tabii evinizdeki teneke kutu kolaları suya atıp, yüzme bilip bilmediklerini test etmek gibi bir merakınız yoksa bilemezsiniz. Suya atılan bir teneke kutu diyet kola batmaz ama aynı hacim ve ebattaki normal kola batar. Bunun doğruluğunu ABD'deki kola üreticilerinin yetkilileri de onaylamışlardır. Peki diyet kola yüzmeyi nasıl öğrendi?
Her iki kolayı da suya koyduğunuzda (attığınızda değil) diyet kola yüzeye doğru çıkar ama, klasik kola da taş gibi dibe oturmaz. Yüzeye çıkayım mı, çıkmayayım mı dercesine salınır durur.
Üreticilerin bu durumu, diyet kolalarda kullanılan suni tatlandırıcıların yoğunluklarının şekere göre daha az olması ve bu nedenle de bir kutuda daha az miktarda kullanılmaları şeklinde izah ediyorlar. Gerçekten 'aspartame' denilen tatlandırıcı, şekerden 200 kez daha tatlıdır. Yani bir kolayı tatlandırmak için 10 çay kaşığı şeker koymanız gerekiyorsa, aynı tatlılığı bir çay kaşığının yirmide biri kadar suni tatlandırıcı katarak verebilirsiniz. Aslında diyet kola ve kutunun yapıldığı alüminyumun yoğunlukları ayrı ayrı sudan fazladır ama kutunun içindeki hava ve gaz kabarcıkları, onun ortalama yoğunluğunu, suyun yoğunluğunun biraz altına indirir. Arşimet'e göre ortalama yoğunluğu sudan az olan her şey yüzebilir.
Bu arada biradan da bahsetmeden geçemeyeceğiz. Evinizdeki aynı hacimdeki teneke kutu biraları suya koyun, hepsinin farklı derinliklerde kaldıklarını göreceksiniz. Bunun nedeni suyun kaldırma gücünden ziyade tüketici yasalarıdır. Kutunun kenarında yazan hacim miktarı yasal olarak en az olanıdır. Doldurma sistemindeki hassasiyet pek iyi değilse, daha çok dolanlar daha ağır olabilirler.
Kutu biralar eğer üzerlerinde yazan yasal minimum miktar kadar doldurulurlarsa, içlerindeki hava ve karbondioksit sayesinde yüzebilirler. Ancak üreticiler, yasadan çekinmeleri nedeni ile, biraları minimumdan değil de, biraz fazla doldurmayı tercih ettiklerinden kutuların çoğunluğu suda dibe gider.
ELEKTRİK İNSANI NASIL ÇARPAR İnsanların elektriğe çarpılmaları onun bir iletkeni haline gelmelerinden oluyor. Sıvılar iyi iletkendirler, yani elektriği iyi iletirler. Vücudumuzu içi sıvı dolu bir kap olarak düşünürsek, bütün koruma görevi derimize kalıyor. O da vücudumuzun her tarafında aynı kalınlıkta değil. Islanınca o da iletkenleşiyor, hele üzerinde bir yara varsa direnci tamamen yok oluyor.
Evlerimizde 220 volt ve 50 Herz akım daima vardır. Ne kadar ilginçtir ki, bir elektrik akımının insana en tehlikeli frekans aralığı 50 - 60 Hz.dir. Elektrik akımını evimizdeki su tesisatına benzetebiliriz. Suyun basıncı neyse 'Volt' ta odur. 'Amper' de suyun miktarının karşılığıdır.
Elektriğe çarpılmada süre de önemlidir. Süre uzarsa deride yaralar oluşur ve elektrik bu yaralardan daha çabuk geçer. Derimizden geçen elektrik akımı derhal sinir sistemimizi etkiler. Beyindeki nefes alma merkezini felç eder, kalbin ritmini bozar hatta durmasına neden olur. Elektrik çarpmasının sonucu genellikle kalp durması olduğu için ilk yardım da ona göre yapılmalıdır. Elektriğe nereden çarpıldığımız da önemlidir. Elektriğin elden ele veya elden ayağa geçmesi aradaki hayati organlarımıza zarar verebilir.
Elektriğe çarpılınca şoka girmemizin nedeni kendi elektriği-mizdir. Sinir sistemimizin ürettiği elektrik ile dışardan çarpıldığımız elektrik karşılaşıp iç içe girince vücudumuzda kasılmalar ve titremeler yaratıyor.
Elektrik çarpmasında voltajın değil de akımın şiddetinin yani amperin önemli olduğu ileri sürülüyor. Bu konuda elektrik mühendisleri ile fizikçiler arasında görüş ayrılığı var. Zaten elektriğin kendisinin de tam bir tanımı yapılmış veya tek bir tanım üzerinde uzlaşma sağlanmış değil.
Elektriğin öldürücü gücünün voltaj değil de akım miktarı olduğunu öne sürenlere göre akım doğrudan kalbi etkiliyor. Bu düşünüşe göre l ila 5 miliamper akımın vücutta hissedilme seviyesi; 10 miliamperde acı başlıyor; 100 miliampere gelince sinirler reaksiyon gösteriyor ve 100-300 miliamperde şok oluşuyor. Tabii bütün bu değerlendirmeler tam bir bilimsel sınıflandırma değil. Yani tuzlu bir suyun içinde iseniz, cereyan tüm vücudunuza birden değeceğinden mili değil mikroamper seviyesinde bile bir akımdan zarar görebilirsiniz.
Elektriğe çarpılanlar eğer ölmezlerse, genellikle hayatlarının geri kalan kısmını bu olayın izi kalmadan, problemsiz olarak yaşayabiliyorlar. Ama az miktarda da olsa sinir sistemi üzerinde hasar bırakabiliyor. Elektrikten çarpılıp şoka girenlere de, kalp ritmini düzenlemek için yine elektro şok uygulanıyor.

Legolas
12-07-08, 18:17
yeşil ot yiyen memelilerin neden sütü beyazdır
Hayvanların yedikleri gıdaların renklerinin, neresinden çıkarsa çıksın, çıkan şeyin rengi ile bir alakası yoktur. Buna en iyi örnek inektir. Bir ineğin en çok yediği yeşil renkli otlardır. Bu otlar ineğin dört odalı midesinde çözülür ve moleküllere ayrılır, moleküllerin ise renkleri yoktur. Sütün renginin beyaz olmasının nedeni içinde çözünmüş halde bulunan kalsiyum kasinat (case-inate)tır.
Peki o zaman dışkı niçin kahverengi, idrar niçin açık san renktedir? Dışkının kahverengi olmasının sebebi bağırsaklarda hazmı sağlayan sıvılar, özellikle de safra suyudur. Safra suyu asdan değil, sirklerdeki trapezciler gibi geriye yarım ters takla atmaktadırlar. Tavana yaklaşınca, ön ayaklarını başlarının üzerine çekerek ters dönmekte ve tavana önce ön ayakları ile dokunmaktadırlar. Sonra sıra ile diğer ayaklarını da koyarak vücutlarının tavanda tutunmasını sağlamaktadırlar.

Legolas
12-07-08, 18:17
insanlar yiyecekleri neden pişiriyorlar
Vejetaryenler, yani etyemezler lobisine göre, et yemek insan doğasında yoktur. Et yemenin insan sağlığı üzerine olumsuz etkisi olduğu gibi damakta tat alma hissini de bozmaktadır. Ancak etoburların gözleri önde, ot oburların ise yanda olur teorisine göre, insanın ot obur olduğunu iddia etmek biraz haksızlık olur. İnsanlar et de yer, ot da. Ama niçin pişirerek? İnsandan başka yiyeceğini pişirerek yiyen, bilinen hiçbir hayvan türü yoktur.
Genel açıklamalara göre, pişirildikçe yiyecekler yumuşamakta, yemek ve hazım kolaylaşmaktadır. Bu şekilde onları küçük parçalara ayırarak yiyebildiğimiz için, zaman ve enerji kaybı en aza indirilmiş olur. Ayrıca pişirilen yiyeceklerde, bazı hoş olmayan kokular ve sağlığımıza zararlı toksik bakteriler de yok olmaktadır.
Bu görüş insanların pişmiş yiyeceklerden niçin daha çok tat aldıklarını tam olarak açıklayamaz. Bu konu kimya ilminin kapsamına girer. Yiyecekler ısıtıldıkça, bünyelerinde bulunan şeker ve amino asitler parçalanır ve her biri ayrı tat ve kokuya sahip yeni moleküller oluştururlar. Örneğin şekeri yeteri kadar ısıtırsanız rengi kahverengiye dönmeye başlar ve etrafa çok güzel bir koku yayılır. Şeker moleküllerinin içindeki karbon, hidrojen ve oksijen atomları, havanın içindeki oksijen ile reaksiyona geçerek, ağzımıza ve burnumuza hoş gelen yüzlerce moleküler yapı oluştururlar.
Pişmiş bir biftekte en az 600 değişik ve hoşumuza giden koku türü oluştuğu ileri sürülüyor. Bunu sadece birkaç değişik koku türü taşıyan buğday ve arpa ile karşılaştırırsak, pişirmenin lezzete yaptığı katkının büyüklüğü ortaya çıkar. Tabiattaki hali ile çok koku türüne sahip yiyecekler sadece meyvelerdir. Bir çilekte yaklaşık 300, ahududunda ise 200 koku çeşidi bir aradadır.
Yiyeceklerin pişirilmeleri sırasında, sağlığımıza zararlı bakterilerin yanında, vücudumuz için gerekli vitaminler de ölür. Yanlarına sadece iyice pişirilmiş et alarak yola çıkan kutup kaşiflerinde, vitamin eksikliği problemlerinin yaşandığı tespit edilmiştir. Bu nedenle pişirilmiş yiyeceğin yanında salata, meyve veya haşlanmış sebzeler de yiyerek bu vitamin açığı kapatılmalıdır. Tost ve kahve makinelerinde veya mangalda çok ısıtılan her şeyde vitaminler yok olur ama lezzet artar. Yiyecekleri çok fazla sıcakken yemenin sindirim sistemimize verdiği zararın dışında hiçbir faydası yoktur.

Legolas
12-07-08, 18:17
insanlar nasıl yüzüyor
Bir cismin suyun üstünde kalabilmesi için sudan hafif olması gerekir. Ancak 120 kiloluk bir insanın suda çok rahat sırt üstü yattığını, çok zayıf bir kişinin ise suyun üstünde kalabilmek için debelendiğini çok kez görmüşsünüzdür. Burada önemli olan ağırlık değil yoğunluktur. Yani cismin hacim olarak bir santi-metreküpünün veya bir litresinin ağırlığıdır.
İki konuyu birbirinden ayırt etmek lazımdır. Yüzme bilmek insanın suda bir noktadan diğerine bir şekilde gidebilmesidir ki, bunu insanın karadaki yürümesine veya koşmasına benzetebiliriz. Suyun üstünde kalmak ise karada ayakta durmak gibidir. Doğuştan bu yetenek bize verilmiştir.Suyun yoğunluğu, yani bir litresinin ağırlığı l kilogram olduğundan sadece l ,00 olarak gösterilir. Kemiklerimizin yoğunluğu 1.80, adalelerimizin 1.05, vücudumuzdaki yağların 0.94, ciğer-lerimizdeki havanın ise 0.00'dır. Bu yoğunlukların vücudumuzdaki miktarlarına göre ortalaması alınınca, ortalama bir insanın vücudunun yoğunluğunun sudan biraz az olduğu görülür. Yani istesek bile suyun dibinde kalamayız, su bizi yukarı iter.
Bu sadece insanlar için geçerli değildir. Memeli hayvanların, koyunlar da dahil olmak üzere çoğunluğu suyun üstünde kalabilir. İnsanlarda çok adaleli olanlarla, bir deri bir kemik olanların yoğunlukları daha yüksektir ve suyun üstünde kalmaları pek rahat değildir. Kadınların vücutlarında erkeklere oranla daha çok yağ bulunduğundan, yoğunlukları nispeten azdır ve su onları daha rahat taşır.
Yüzme sporu yapanlarda ise durum farklıdır. Özellikle erkeklerin uzun boylu ve ince olmaları gerekir. Bu yapıda olanların vücutlarının yoğunlukları ortalama insandan daha fazladır ama onlar için önemli olan, suyu geri çekerek ileri hareketi sağlayacak olan kas gücü ve suya en az direnci gösterecek vücut yapısıdır.
Tuzlu su, tatlı sudan biraz daha yoğundur. Bu yüzden denizde yüzmek, tatlı su dolu bir havuzda yüzmekten daha rahattır ve tuzlu suda daha hızlı yüzülebilir. Bütün diğer kara sporlarının aksine, yüzmede kadınların performansı erkeklere çok yakındır. Şüphesiz bunun nedeni ise kadınların erkeklere göre yoğunluklarının daha az olması ve böylece suyun onlara sağladığı kolaylıktır.
Bazı ülkelerde kadınlara havuzda, suyun içinde doğum yaptırıldığını medyada izlemişsinizdir. Doğan bebekler sağlıklı olarak suyun üzerine gelebilmekte, daha sonraki gelişmelerinde, suyun altında çok rahat hareket edebilmektedirler. Çünkü bebekler, ana rahminde su içindedirler. Suyun içinde olmak onlar için değişik değil, zaten alışık oldukları bir ortamdır.

Legolas
12-07-08, 18:17
kediler neden 4 ayak üstüne düşer
Bilimsel olarak izahı biraz zor. Bilime göre düşen bir cisme dışarıdan bir kuvvet uygulamazsanız, ona açısal bir dönme hareketi kazandıramazsınız. Gerçi bir kule atlayıcısı, havuza düşmeden önce havada birkaç kez takla atar, kendi ekseni etrafında döner ama bu tramplen veya kuleyi terk ederken ayakları ile başlattığı bir dönme hareketidir.
Sırtüstü düşen bir kedi önce bacaklarını kendisine, kuyruğunu da bacaklarının arasına çeker, başını yere bakacak şekilde döndürür. Belirli bir noktada tam tersim yaparak bacaklarını ve kuyruğunu açar ve vücudu tam ters yöne, yani yere doğru döner. Böylece paraşüt etkisi yaratarak, hızını da frenler ve inişin yumuşak olmasını sağlar.
Yapılan deney ve gözlemlerde bir kedinin alçak bir yerden düşmesinin, yüksek bir yerden düşmesine göre çok daha fa/la hasar yaratabileceği tespit edilmiştir. Örneğin yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki, 32 katlı bir binanın tepesinden düşen bir kediye hiçbir şey olmazken, 7 katlı binalardan düşenlerde ciddi sakatlıklar, hatta ölüm vakaları görülmüştür. Bilim insanları bunu da 'limit hız' ile izah ediyorlar.
Havadan yere düşen cisimler, önce gittikçe artan bir hızla yere düşerler. Sonra kütlelerine bağlı olarak belirli bir mesafede hızdaki bu artış durur ve 'limit hız' denilen sabit bir hızla yere düşmeye devam ederler. Yani bir gökdelenin tepesinden atılan madeni bir paranın yere düşme anındaki hızı ile uçaktan atılan (aynı) paranın hızı arasında bir fark yoktur. İyi ki de yoktur, çünkü bu 'limit hız' olmasaydı ve cisimler gittikçe artan bir hızla düşmeye devam etselerdi, yağmur damlaları kafamıza kurşun gibi düşebilirlerdi.
Bu teoriye göre yüksekten düşen kediler, yaklaşık saatte 100 kilometre sürate gelince limit hıza ulaşırlar, artık hep aynı hızda düşerler ve stresi atlatıp, kendilerine gelir ve gevşerler. Başlangıçta bahsettiğimiz dönme hareketini yaptıktan sonra, Avustralya'da yaşayan uçan sincapların uçuşuna benzer şekilde, tüm vücutlarını paraşüt gibi kullanarak, yaralanma olasılığını en aza indirerek, yere inerler.
Tabii bütün bu deney sonuçlan ve teoriler, hayvan hastanelerine gelen kediler göz önüne alınarak ortaya çıkartılmıştır. Yüksekten düşüp de ölen veya alçaktan düşüp, ölmeyip, olay yerini terk eden, her iki şekilde de hayvan hastanelerine uğramamış kedilerin sayıları bilinmiyor.

Legolas
12-07-08, 18:18
biber niçin acıdır?
Biber acı değildir. Acı, tatlının tersidir ve acıya örnek olarak kininin veya greyfurdun tadı gösterilebilir. Biber acı değil yakıcıdır. Bunun tersi ise serinletici olup, buna da örnek olarak nane veya mentol gösterilebilir.
Biberin yakıcılığı, içinde bulunan kapsaisin adı verilen bir tür bileşikten kaynaklanır. Bu maddenin büyük bir kısmı, biberin etli kısmında ve tohumlarında bulunur. Bu nedenle ucu pek yakıcı olmayan biberin, yenildikçe yakıcılığı daha çok hissedilir.
Kapsaisin maddesi bibere yakıcılık vermekle kalmaz, cilde temas ettiğinde tahrişe de yol açar. Hatta bu özelliğinden dolayı bazı romatizma ilaçlarının formüllerinde de kullanılır.
Yeşil biber kırmızı olanından daha yakıcı değildir. Yakıcı biberler koyu renkli ve çok sivri uçludur. Biberler A ve C vitaminleri bakımından çok zengin olup, sıcak havada yenilen yakıcı biberler insanı terletirler ve terin buharlaşmasıyla insanda bir serinlik hissi duyulur.
Buna karşın, biberin içindeki kapsaisin maddesi, insanda tükürük salgısını da arttırır, solunum ve kan basıncında değişimler yaratır, bağırsaklarda emilimin azalmasına yol açar.
Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler sonucunda, diğer kanserojen maddelerle birlikte alındığında, karaciğer kanserinin ortaya çıkmasında, hızlandırıcı rolü olduğu konusunda ciddi kuşkular vardır.
Biberden ağzımız yanmca çoğumuz hemen su içeriz ve bir işe yaramadığını görürüz. Peki nasıl oluyor da, biberin yakıcı tesirini su gideremiyor? Sebebi basit, yağ ve su kesinlikle birbirlerine karışmaz. Biberlerin yakıcılık veren maddesi yağlı olduğu için, ne kadar su içerseniz için onunla birleşmez. En iyi metot ekmek yemektir. Ekmek bu yağı absorbe eder ve mideye taşır.
Bir diğer etkili yol da süt içmektir. Sütün içindeki kasein maddesi bir deterjan görevini üstlenir, biberin yağı ile karışarak ağzı temizler.

Legolas
13-07-08, 00:18
cam katı maddemidir
Camın hemen hemen bütün özellikleri katı gibi davrandığını gösteriyor. Peki neden bazıları camı sıvı olarak düşünüyor? Önce bunu açıklamaya çalışalım.
Akışkanlık açısından sıvıların çok çeşitli olduğunu hatırlayalım. Örneğin elimizde bir bardak içinde bir sıvı olsun ve biz bu bardağı ters çevirerek sıvıyı boşaltmaya çalışalım. Değişik sıvılar, değişik sürelerde boşalır. Örneğin su 1 saniye içinde tamamen bardağı terk eder. Bal veya gliserin gibi daha kıvamlı sıvılar için bu süre daha uzundur. Diyelim 1 dakika. Sıvıların akışkanlık özelliklerini belirleyen viskoside (ağdalılık) diye adlandırdığımız nicel bir özellikleri var. Değişik sıvılarda bu nicelik çok farklı değerler alıyor. Bunun alabileceği değerlerin bir en yüksek veya en düşük değeri de yok (kuramsal olarak böyle bir sınırlama yok). Dolayısıyla, baldan çok daha fazla ağdalı sıvılar da olabilir. Örneğin daha ağdalı bir sıvı bardağı 1 ayda boşaltır, çok daha ağdalı olan başka biri 1 yılda vs. Peki, eğer bir sıvı bardağı çok çok daha uzun bir süre, diyelim 10 trilyon yıl (evrenin yaşının 1000 katı) içinde boşaltıyorsa, o zaman bu sıvıya gerçekten �sıvı� diyebilir miyiz? Burada süre o kadar uzun ki, bu maddenin gerçekten akmaya başladığını değil gözlerimizle, hassas deney aletleriyle bile algılamamız imkansız.
Bu bilimsel bir soru olmaktan daha çok, kullandığımız dille ilgili bir soru (veya felsefi bir soru). Aslında bu maddenin bir sıvı olduğunu baştan kabul ettik. Sıvılar için kullandığımız bir niceliği, viskositeyi, bu maddeyi tarif etmek için kullanıyoruz. Bunun bildiğimiz sıvılardan tek farkı, sadece viskosite değerinin aşırı derecede büyük olması. Büyük veya değil, böyle bir niceliğin söz konusu olması ne kadar yavaş olsa da akışkanlık anlamına geliyor, bu da o madde sıvıdır demektir. Ama, pratik anlamda bakarsak, bardağın içine koyduğumuz şey bizim zaman ölçeklerimize göre (1 yıl, 10 yıl veya 1000 yıl içinde) fark edilebilir hiç bir akma belirtisi göstermiyorsa, o zaman bu şeyin katılardan farklı olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Bazı bilim adamları bu soruyu �pratik� anlamda cevaplamak için rasgele bir sınır koymuşlar: Eğer bir cisim 2 yıl içinde herhangi bir akma belirtisi göstermiyorsa, o cisim pratik anlamda bir katıdır. Buradaki �2 yıl� süresi biraz rasgele bir sayı, ama bunun da savunulabilir bir yönü var. İki yıl, bir doktora öğrencisinin yapabileceği en uzun deney süresi. Gerçi çok daha uzun süren deneyler de yapılmış geçmişte ama en azından bir öğrencinin öğrenim süresi içinde yapabileceği deney olarak 2 yıl oldukça uzun bir süre. Cam, bu anlamda bir katı (yani pratik anlamda).
Peki, madem camın aktığını gözlemleyemiyoruz, o halde camın sıvı olduğu iddiası nereden kaynaklanıyor? Bu biraz camın yapılma süreciyle ilgili bir şey. Camın nasıl yapıldığı hakkında başka kaynaklardan gerekli bilgileri alabilirsiniz. Ben burada sadece konumuz için gerekli olanlar üzerinde duracağım. Önce �aşırı soğutma� dediğimiz bir olguyu açıklamaya çalışacağım. Aşırı soğutma, bir sıvıyı donma noktasının altındaki sıcaklıklara, herhangi bir donma belirtisi göstermeksizin soğutmaya deniyor. Örneğin saf su, bir atmosfer basınç altında -10 dereceye kadar aşırı soğutulabilir. Bu şartlar altında suyun donma noktası 0 derece. Ama bazı şartlar altında, herhangi bir donma olmaksızın daha düşük sıcaklıklarda da su elde etmek mümkün. Böyle bir su oldukça kararsızdır. Örneğin, suyun içine bir kaşık atarsanız, su aniden donar. Dolayısıyla, aşırı soğutma şartlarından biri bu süreç içinde kabı fazla sallamamak. Bunun dışında da bazı başka şartlar var elbette.
Aşırı soğumanın nedeni şu. Normalde bir sıvının, örneğin suyun, donmaya başlaması için sıvı içinde bir katı çekirdeği oluşması gerekir. Sonra, sıvıdaki moleküller tek tek katı çekirdek üzerine eklenerek bu katı kütleyi yavaş yavaş büyütürler. Yani, donma her yerde aynı anda olmaz. Bir veya bir kaç yerde başlar ve bu noktaların çevresinde büyür. Aşırı soğutmayı gerçekleştirmek için yapılabilecek iki şey var. (1) Çekirdek oluşmasını engellemek. Bu bir çoklarına garip gelebilir ama donma noktasının altında bile, sıvının herhangi bir yerinde bir çekirdek oluşması oldukça zor. Bunun nedeni yüzey gerilimi kuvvetiyle ilgili bir şey ama ikisi arasındaki ilişkiyi burada açıklamak gereksiz. Ama, çekirdekler sıvı içinde bir düzensizlik olduğu zaman çok rahat oluşabiliyor. Bu düzensizlik sıvı içinde bir toz parçası olabilir (katı, toz parçasının çevresinde büyümeye başlar) veya kabın duvarlarında çizik gibi şeyler. Suyu aşırı soğutabilmek için kullandığınız kabın temiz ve çiziksiz, suyun da yeteri kadar temiz olması gerekiyor. (2) Çekirdeğin büyüme hızını azaltmak da donma hızını azaltır. Eğer sıvının akışkanlığı düşükse (yüksek ağdalılık), o zaman sıvı molekülleri oldukça yavaş hareket ettiklerinden, bir çekirdek oluşsa bile bu oldukça yavaş büyür.
Camlar ikinci teknik kullanılarak oluşturulmuş aşırı soğutulmuş sıvılardır. Camın yapımında kullanılan karışım en başta normal sıvı olduğu (donma noktasının üzerinde) sıcaklıktadır. Sonra karışım hızla soğutulur (�hızla� derken bize göre değil de, donma hızına göre hızla demek istiyorum). Bu süreç içinde sıvı içinde donmuş çekirdekler oluşsa bile, büyüyecek zamanları olmaz. Karışımı ne kadar soğutursanız, viskosite (ağdalılık) o kadar artar, dolayısıyla çekirdek büyüme hızı da o derece azalır. Cam, normal oda sıcaklığına geldiğinde hala bu sıvı özelliklerini korumaktadır ama akışkanlığı o kadar düşmüştür ki, artık pratik olarak bunun bir sıvı olduğu fark edilemez. İşte camın sıvı olduğunu iddia edenlerin dayanak noktaları bu. Kısacası, camın hala bir sıvı olduğunu ve akmaya devam ettiğini, sadece bizim bunu fark edemediğimizi söylerler.
Son olarak atomik yapı. İki farklı tür yapıdan bahsedebiliriz. Bunlardan birincisi atomların yan yana düzgün olarak dizildikleri yapılar ki biz bu yapılara kristal diyoruz. Çevremizde gördüğümüz neredeyse tüm katılar kristal yapıdadır. Kristal yapının bir katının girebileceği en düşük enerjili yapı olduğunu da söyleyebiliriz. Bunun dışında, atomların düzensiz olarak yerleştirildiği �katı� yapılara da amorf diyoruz. Camlar amorf yapıda. Gerçi amorf yapılarda kısa erimli bir düzen vardır ama bunlar kristaller kadar düzenli değildir. Örneğin, düzensiz yapılaşmış bir kent düşünün. Daha önce yapılan evlerin yakınlarına yeni yapılan binalar bunlara uygun yapılmıştır ve dolayısıyla bir takım sokaklar oluşmuştur, ama tüm kent düşünüldüğünde sokaklar rasgele yönlerdedir. Tamamen düzenli bir kentteyse, kentteki bütün sokaklar ya doğu-batı veya kuzey-güney doğrultusundadır. Neyse, enerji açısından düşünüldüğünde amorf bir yapı, atomlarının yerini değiştirerek kristal bir yapıya girme eğilimindedir. Camda da bu kuşkusuz doğru. Fakat, bir kaç atomun yerlerinden ayrılarak başka yerlere gitmelerinin önünde enerji açısında yüksek engeller var. Eğer bu engeller aşılırsa, kristal yapının büyümesi söz konusu. Kısacası, yukarıda anlattığım şeyler hala geçerli. Aşırı donmuş bir sıvı, hala katı çekirdeklerin (kristal) büyümesi devam ediyor ama bu süreç çok yavaş işliyor. Önemli bir nokta bu sürecin kristalleşmeyle (gerçek anlamıyla katılaşma, donma) bitmesi. Fakat, bu süreç devam ederken makro ölçekte şekil değişikliği olması da mümkün (akma). Demek istediğim, cam bir sıvı olsa bile, bal veya su gibi akıp giden bir sıvı değildir. Hareketin sonu her zaman donmadır.
Son olarak, amorf yapıda bile katı özelliklerinin gösterildiğini belirtelim. Örneğin, esneklik. Bir pencere camını ortadan parmağınızla iterseniz, cam zorladığınız yönde şeklini değiştirir. Fakat, parmağınız çeker çekmez tekrar geri gelir. Hiç bir sıvıda görmediğiniz bir özellik bu. Bunun anlamı amorf yapıdaki atomların deformasyon sırasında ve parmak kalktıktan sonra birbirlerine göre konumlarını az çok korumaları. Bir sıvıda ise parmağımızı bastığımız anda, atomlar büyük oranda yer değiştirir, bazı atomlar komşularından tamamen uzaklaşır, yeni komşular kazanır vs. Parmağımızı çektikten sonra da, sıvı bu yeni atomik yapıyı başlangıç alarak akmaya devam eder (esnek maddelerde olduğu gibi, ilk konuma dönemez).
Sonuç olarak, herkesin yaptığı gibi, son kararı siz verin. Cam katı mıdır, sıvı mıdır, yoksa kendine özgü bir madde midir, bu tamamen size kalmış. Ama pratik tanımların kullanışlılığını da göz ardı etmeyin: Kafanızı bir cama çarparsanız bu kuramsal tartışmanın hiç bir önemi kalmaz.

Legolas
13-07-08, 00:18
Lavabodan su niçin sağa dönerek boşalıyor?

Lavabonuzu veya küvetinizi su ile doldurun ve tıkacı aniden çekin. Su düz olarak delikten boşatmayacak, döne döne bir hortum oluşturacak şekilde boşalacaktır.

Bu dönüş yönü kuzey yarımkürede sağa doğru, yani saat yönünde, güney yarımkürede ise tam tersidir. Bilim insanları buna 'Coriolis' kuvveti diyorlar. Her iki yarımkürede böyle birbirine ters yönde hava akımlarının ve okyanus akıntılarının olduğu herkes tarafından kabul ediliyor da, bir lavabodan boşalan suda, böyle küçük bir ortamda dünyanın dönüşünün etkili olup olamayacağı tartışma konusu. Dünya kendi etrafında dönerken her tarafındaki hız aynı değildir.

Ekvatordaki biri, bir günde dünya çapı kadar yani 40.000 kilometre giderken bir diğer ifade ile saatte 1670 kilometre hızla yol alırken, tam kutuptaki bir insan sıfır hızla sadece kendi etrafında dönmektedir. Aynı şekilde gökyüzünde asılı gibi duran bulutlar rüzgarın etkisini katmazsanız yere göre hareketsizdirler ama altlarındaki kara parçası ile birlikte dönerler. Bu durumda ekvatordaki bulutlar da kutuptakilere nazaran hızlı dönmektedirler.

A'yı ekvatorda, B'yi ise onun tam kuzeyinde 45 derece paralelinde iki nokta olarak düşünelim. Bir top mermisini A'dan tam kuzeye nişanlayıp attığımızda, atış sırasında ekvatorun dönüş hızı B noktasına göre neredeyse iki kat olacağından mermi B noktasının doğusuna gidecektir.

Aynı şekilde kuzey kutbundan hemen hemen hareketsiz bir konumdan tam güneye atılan bir mermi 45 paralelinde dünya dönüş hızı daha çok olduğundan bu sefer hedefin batısına düşecektir. Yani kuzey yarımkürede kuzeye veya güneye atılan her şey atanın konumuna göre sağa gitmektedir. Bu durum güney yarımkürede ise sola doğru gerçekleşmektedir. Her iki yarımkürede kuzey - güney doğrultusunda hareket eden hava akımları ve okyanus akıntıları bu durumdan etkilenirler.

Kuzey yarımkürede sağa, güneyde sola dönerler. Ancak be. dünya yüzünde büyük bir ölçekte okyanusların dibindeki sürtünme ve bulutların, hava akımlarının üzerinde bulundukları yerle birlikte hareket etmelerinin etkileriyle oluşan bir tabiat olayıdır.

Bilim insanları bunun lavabo veya küvet gibi nispeten mikro ölçüde de mümkün olup olmadığını hala tartışıyorlar. Bir kısmı burada suyun musluktan çıkış şekil ve hızının, lavaboya düştüğü noktanın, lavabonun ve suyun gittiği yerin yapısının etken olduğunu söylüyorlar, diğerleri de ideal şartlarda 50 kere deney yapın ve görün diyorlar. Haydi banyoya, bilimsel deney yapmaya...!

Legolas
13-07-08, 00:19
kan ve kalp mücizesi!
Tüm insanlar dünyaya gelmeden önce anne karnında dokuz uzun ay geçirirler. İnsan, bu aşamanın başlangıcında sadece anne karnında gelişmeye başlayan küçücük bir hücre topluluğundan ibarettir... 22. günde fasulye tanesinden bile küçüktür. Bir gün, bu topluluğun tam orta yerinde küçücük bir yumru, bir emir alır ve aniden atmaya başlar. Vücuttaki tüm diğer hücreler sakindir ama o sürekli hareket eder ve asla durmaz. Asla "biraz durup dinlenme ihtiyacı" hissetmez. Ta ki, aradan on yıllar geçip de "dur" emrini alacağı güne kadar. Geçen bu süre ise, bir insan ömrünü tanımlar. Bu küçük yumruya "başla" ve "dur" emirlerini kim vermektedir?

Siz henüz anne karnında 3 haftalıkken atmaya başlayan bu mükemmel pompanın, yani kalbin, çok önemli bir sorumluluğu vardır. Vücut içinde kanın dolaşmasını sağlamak; bir başka deyişle sizi meydana getiren ve tıpkı sizin gibi "canlı" olan yaklaşık 100 trilyon hücreye hayat vermek; bu hücrelerin nefes alıp vermelerini ve beslenmelerini sağlamak, onları temizlemek, hastalıklarını iyileştirmek ve onları düşmanlardan korumak... Sizi oluşturan hücreleri, dolayısıyla sizi yaşatan bu sistemi kuran kimdir?

Peki size yaşam veren bu sistemin varlığı için siz ne yaptınız? Sizin böyle bir sisteme sahip olmak için yapabileceğiniz bir şey yoktu, çünkü henüz dünyaya gözlerinizi açmadan sizin için hazırlanmış bir düzenin içinde yaşamaya başladınız. Sahip olduğunuz beden kusursuz bir şekilde sizin için hazırlandı. Örneğin çevrenizi net olarak görebilmeniz için mükemmel bir çift göz yaratıldı. Dışarıdaki hava ile henüz karşılaşmış olmanıza rağmen, periyodik olarak soluk almanızı sağlayacak solunum sisteminiz daha siz anne karnındayken oluştu. Besinlerin her türlüsünü sindirebilecek bir sindirim sistemine, size özel parmak izleriyle birlikte parmaklara ve ellere, gözlerinizi yabancı maddelerden koruyacak göz kapakları ve kirpiklere ve bunun gibi çok sayıda organ ve özelliğe sahip olarak dünyaya geldiniz. Hızla yaklaşan bir cisme karşı otomatik olarak göz kapaklarınızı kapatarak gözünüzü korumanızı sağlayan refleks ve bunun gibi daha birçok "koruma tedbiri", hiç haberiniz yokken alındı ve bedeninize yerleştirildi. Bunlar için hiçbir zaman uğraş vermenize gerek olmadı.

Bu sistemleri sizin için Yaratan, en kusursuz şekilde bedeninize yerleştiren Allah'tır. Sonsuz güç sahibi Allah şu ana kadar yaşamış olan ve şu anda yaşayan tüm insanları aynı mükemmel sistemlere sahip olarak yaratmaktadır.

Size yaşam veren kalp ve onun hareketlendirdiği dolaşım sistemi de işte bu kusursuz ve eksiksiz düzenin bir parçasıdır. Kalbin pompaladığı "kan" adlı mucizevi sıvı, hareket etmeye başladığı andan itibaren bedeninizdeki hemen her hücreye "hayat" taşır. Kan, gözünüzden ayak parmaklarınıza kadar her noktayı dolaşan mükemmel bir ağ ile tüm bedeninizi kaplar. Siz büyürsünüz, o gelişir. Siz hastalanırsınız, sizi o savunur. Yaşamanız için hücrelerinizin beslenmesini o sağlar. Vücudunuzu o temizler. En önemlisi sizi yaşatacak olan oksijeni vücudun her hücresine ulaştırma görevi ona aittir. Bedeninizde dolaşan bu sıvı, yani kan, özel bir nimet, büyük bir mucizedir. Gelin bu mucizeyi birlikte inceleyelim ve böylece onu Yaratan Rabbimiz'in varlığına ve gücüne bir kez daha tanık olalım... bir sağlıkçı olarak bunalrı sizlerle paylaşmaktan çok mutluyum sağlık ve sıhhatli günler sizin olsun.sevgiler

Legolas
13-07-08, 00:19
parmak izi nedir
Parmak izi Nedir?

Parmak izi, parmak ucu derisinde, göz ile görülebilen çıkıntıların meydana getirdiği şekillerdir. Dış deriye ait bu çıkıntılara hat (papilla) denir. Parmaklarımızı dikkatlice incelersek, parmak izlerinin, birçok hattın farklı biçimlerde bir araya getirilmesiyle yapıldığını görürüz.

Tek yumurta ikizleri de dahil olmak üzere herkes, eşsiz parmak izlerine sahiptir. Bir başka deyişle, insanların kimlikleri parmak uçlarında kodlanır. Bu kodlama sistemi, günümüzde kullanılan barkod sistemine benzetilebilir.

Derin kesik ve yaralar olmadığı sürece, parmak izlerindeki bu hatlar, insan hayatı boyunca değişmez. Parmak izlerinin bu değişmez ve herkes için farklı özellikleri (tek yumurta ikizlerinde bile bu farklılık mevcuttur), onları kimlik tespiti konusunda çok kullanılan bir özellik haline getirmiştir. Yaratıcı, parmak izlerine o kadar fazla eşsiz bilgiyi derc etmiştir ki, doğru tanımlama için parmak izinin küçük bir parçası bile yeterli olmaktadır.

Parmak izlerinin ferdi tanıma gayesiyle kullanılması fikri, 1890´lı yıllarda, Hindistan´da görev yapan İngiliz polis şefi Sir Edward Henry tarafından ortaya atılmıştır. Bu teknik günümüzde en yaygın kullanılan biyometridir.

Parmak izleri, tanımlama doğruluğu konusunda güçlü bir şablon sağlamak için yeterince karmaşıktır. Daha sağlıklı bir güvenlik isteniyorsa, birden çok parmağın izi kullanılabilir. Çünkü her parmağın izi farklı yaratılmıştır. Parmak izinin taranması, hızlıdır ve kişilere herhangi bir rahatsızlık vermez. Parmak izi tarayıcıları, kolaylıkla küçültülebilir ve düşük maliyetle çok sayıda üretilebilir. Bugün bazı ülkelerde sadece sol ve sağ işaret parmakları bile yeterli görülmektedir. Bununla beraber bazı insanların parmak izlerinin görüntülenmesi güçtür. Yeni teknolojilerle, parmak izlerinin görüntü olarak değil, kodlanarak saklanması da tercih edilebilmektedir.

Bilim ilerledikçe, biyometrik olarak kullanılabilecek insana has hususiyetler daha da artacaktır. Bu sebeple insan biyometrisi; çağın gerisinde kalmak istemeyen toplumların, araştırma ve geliştirme çalışmalarında ihmal etmemeleri gereken bir çalışma sahasıdır.

Legolas
13-07-08, 00:19
suyun sertligi nedir?
Bir suyun sertliği , o suyun sabunu çökeltme özelliği olarak tarif edilebilir. Sabun, su içindeki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının mevcudiyeti ile çökelir. Diğer bazı :-):-):-):-)l iyonları: demir, çinko, alüminyum ve manganez bu çökelmeye iştirak ederler. Fakat genellikle su içindeki kalsiyum ve magnezyum iyonları diğerlerine nazaran çok fazla olduğundan sertlik, bu iki mineralin bulunması ile ifade edilir. Suyun sertliği, temas etmiş olduğu topraktaki minerallerin erimesinden veya endüstri artıklarının su içerisine karışmasından meydana gelir. Suların sertliği, temas ettikleri jeolojik yapıyla alakalıdır. Genel olarak yer altı sularının yüzeysel sulara nazaran daha sert oldukları söylenebilir. Sert sular aşağıdaki problemlere neden olmaktadırlar: a) Aşırı sabun tüketimine neden olmaktadırlar. b) Deride tahrişlere neden olurlar. c) Sıcak su borularında, ısıtıcılarda, kazanlarda kireç birikimine neden olurlar d) Porselenlerde renk bozunmalarına neden olurlar e) Kumaşların ömrünü azaltıp, yıpranmalarına neden olurlar f) Konserve endüstrisinde problemlere neden olurlar. Yukarıda sıralanan nedenlerden dolayı sert suların kimyasal yumuşatma işlemlerinden geçirildikten sonra kullanılması uygundur. Sertlik giderimi (Kimyasal yumuşatma), suya çeşitli kimyasal maddeler ilavesi ile sertliğin tamamının veya bir kısmının uzaklaştırmasına yarayan bir birim süreçtir. Suyun yumuşatılması hijyenik açıdan gerekli değildir. Hatta yumuşak suların kardiyo vasküler hastalıklara yol açtığı bile sanılmaktadır. Su yumuşatma,suda sertliğe sebebiyet veren kalsiyum (Ca) ve magnezyum ( Mg ) iyonlarının sudan uzaklaştırlması işlemidir. Water MILL tam otomatik su yumuşatma cihazları, kalsiyum ve magnezyum iyonlarının katyonik reçine yatağından geçirilirek Sodyum iyonları ile yer değiştirmesi esasına dayanır.Böylece iyon değiştirme yöntemi ile sistemden çıkan suyun sertliği giderilmiş olur. Kapasitesi dolan sody bazlı katyonik reçineler zaman, debi ve çıkış suyu sertlik değerine bağlı olarak tuzlu su ile rejenere (tazeleme) edilirler.Sertlik, sudaki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının iyon konsantrasyonlarına eşit olan bir parametredir. Bu iyonlar, suyun tabiatta doğal döngüsü içerisinde toprak ve kayaçlar ile temasında, akış veya depolandığı rezervuarlarda, temas ettiği tuz minerallerinin suda çözünmesi sonucunda su kaynaklarına geçerler. Sudaki sertlik, her türlü su iletim hatlarında ve ekipmanlarda bünyesindeki kalsiyum ve magnezyum iyonlarının çeşitli formlarda çökmesi sonucunda; Isı transfer hatlarında zamanla birikinti ve kireçtaşı oluşumuna, boru cidarlarında kesit daralması ve tıkanıklıklara Isı transferinin azalması sonucunda enerji sarfiyatının artmasına ve krozyon gibi problemlere yol açar. Bu durum mevcut tesisat, iletim hatları ve kullanılan ekipmanların zarar görmesine, ekonomik kullanılabilirlik süresinin kısalmasına veya ekonomik açıdan telafisi çok zor olan problemlerin meydana gelmesine sebeb olabilir.

Legolas
13-07-08, 00:20
parmak neden çıtlar
Kimi insanlar, her iki elinin parmaklarını birbirine geçirerek ve onları gererek ses çıkartırlar, yani çıtlatırlar. Çoğumuz buradan gelen sesin kemiklerden geldiğini sanırız, hatta rahatsız oluruz ama nedense bunu yapanlar durumlarından memnun görünürler. En çok ve kolaylıkla çıtlattığımız yerler vücudumuzda en çok bulunan sürtünmeli eklem yerleridir. Bu tip eklem yerlerinde, örneğin, parmaklarınızda, iki kemiğin birleştiği yerde bir bağlantı kapsülü ve bu kapsülün içinde de, kemiklerin hareketleri sırasında, buraları yağlayan bir sıvı bulunmaktadır. Bu sıvının içinde erimiş durumda oksijen, nitrojen ve karbondioksit gazları bulunur. Vücudumuzda en kolay çıtlatabileceğimiz eklem yerlerimiz parmaklarımızdır. Parmaklarımız gerilince ve eklem yerlerimiz düzleşince bu kapsül de gerilir. İçindeki sıvının basıncı azalır ve gaz kabarcıkları patlamaya başlar. İşte duyduğumuz bu seslerdir. Patlayan kabarcıklar sonucunda gazlar bu sıvıyı terk eder, sıvı daha da genleşir ve eklem yerinin hareket yeteneğini artırır. Kuşkusuz ki eklem yerinin gerilmesi, bu kapsülün boyu ile sınırlıdır.

Eğer parmaklarınızı çıtlattığınız anda röntgenini de çekmiş olsanız, eklem içinde oluşan gaz kabarcıklarını görebilirsiniz. Bu olay eklem yerindeki hacmi yaklaşık yüzde 15-20 artırır. Aynı parmağınızı arka arkaya çıtlatamazsınız. Bir süre beklemeniz gerekir, çünkü gaz kabarcıklarının sıvı içerisinde tekrar oluşması biraz zaman alır. Tüm bu açıklamalar, deneylerle kanıtlanmasına karşın, yine de bu kadar küçük gazın, bu denli büyük bir ses çıkartabilmesinin nedeni hâlâ anlaşılmış değildir.

Ayrıca detaylı çalışmalar göstermiştir ki, çıtırdama sırasında iki ayrı ses duyulmaktadır. Birincisinin gaz kabarcıklarının patlaması olduğu biliniyor. İkinci sesin ise kapsülün uzama sınırına vardığında çıktığı sanılıyor.

Peki, parmaklarımızı çıtlatmak vücudumuz için zararlı mıdır? Bunu alışkanlık biçimini getirenlerde, eklemler çevresindeki yumuşak doku zarar görmekte, parmaklar şişmekte, dolayısıyla elin kavrama gücü azalmaktadır

Legolas
13-07-08, 00:20
ilginç araştırmalar ve sonuçları
ginç araştırmalar ve sonuçları
- Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.

- Bal bozulmayan tek gıdadır.

- Ördeğin sesi yankı yapmaz.

- Denizyıldızlarının beyni yoktur.

- Üzüm mikrodalga fırında patlar.

- İnsan yılda en az bin 460 rüya görür.

- İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır.

- Karınca iki hafta su altında yaşayabilir.

- İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar.

- "Pi" sayısının bir milyarıncı rakamı 9'dur.

- Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.

- İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.

- Türkiye'de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var.

- Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar.

- Yerçekimsiz ortamda mum alevi küre şeklinde olur.

- Otomobil sayısı insan sayısından 3 kat daha hızlı artıyor.

- Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.

- Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar.

- Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor.

- Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer.

- Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.

- Çin'de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika'dan daha fazladır.

- Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır.

"ABD'DE BİRÇOK OTELDE 13. KATTA ODA BULUNMAZ"

- 13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD'de birçok otelde 13. katta oda bulunmaz.

- En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2.72 metre boyunda ABD'li R.P. Wadlow olmuştur.

- Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir.

- İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner.

- İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir.

- Dünyanın en hızlı kuşu boğazlı kırlangıçtır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır.

- Ünlü basketbolcu Michael Jordan bir yılda Nike'tan Nike'ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden fazla para kazanıyor.

- ABD, Ohio'da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır.

- Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız, patlarsınız.

- Aşık olduğumuzda beynimiz "phenylethylamine" üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Bu kimyasal madde çikolatada da vardır.

- Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez.

- Birinci Dünya Savaşı'nda Fransa ülkedeki tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı.

- 1994 Dünya Kupası'nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusunun hepsinin isminin sonu "OV" ile bitiyordu.

- Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmaz, sizi gizler. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamalarını engeller.

- Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar.

- Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.

- Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gereklidir.

- Klinik ölüm sonrası insan 5 dakika içinde hayata geri getirilebilir. 5 dakika sonra beyin hücreleri ölmeye başlar, ama yine de bu süreyi 5 dakika daha uzatmak mümkündür.

- İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksız yaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz.

- Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.

Legolas
13-07-08, 00:20
No sör ilk Osmanlı yaptı"
Prof. Dr. Osman Özsoy

Yıl 1976.

Suudi Arabistan'ın Cidde kentinde deniz suyunu tatlı suya çeviren bir
tesisin açılışı yapılmaktadır.

Türkiye'nin o tarihteki Suudi Arabistan Büyükelçisi Necdet Özmen de
tesisin açılış törenine katılanlar arasındadır.

Türk Büyükelçisi Necdet Özmen konuşması sırasında;

"Bu ilk tuzdan arıtma tesisi…"

ifadesini kullanır kullanmaz, Fransız Büyükelçisi oturduğu yerden ayağa kalkarak seslenir.

— "No sör," der. "Bu ilk tuzdan su arıtma tesisi değildir."

—Öyle mi, der bizim büyükelçi. Hemen ardından da, ilki hangisidir diye sorar merakla…

— "İlki Osmanlıların yaptığıdır", der Fransız elçi.

Şaşırır Türk büyükelçisinin kendi ecdadının yaptığı işlerin farkında olmamasına.

Fransız Büyükelçi daha sonra Necdet Bey'e okusun aydınlansın diye bir
kitap hediye eder.

Kitabın adı "Bir Arap Kentinin Portresi: Cidde" başlığını taşımaktadır.

Kitapta Osmanlıların Cidde'de yaptığı ilk denizden tatlı su arıtma
tesisine ait resim de yer almakta ve resmin altında şu satırlara yer
verilmektedir:

"Modern deniz suyu arıtma tesislerinin öncüsü olan bu kondansatör
Türkler tarafından yapılmış olup, onlarca yıl Cidde'ye mütevazı miktarda içme suyu sağlamıştır. Bu tesis 1940'lara kadar faaliyette kalmış, Fatıma vadisinden getirilen su Cidde'ye ulaştığında sökülerek kaldırılmıştır."

Üç tarafı suyla çevrili yerde susuzluktan kırılmak…

Yukarıdaki hadiseyi yıllar evvel bir gazetede okumuş ve küpürünü
saklamıştım.

Haberin tarihi ise ilginç... Gazetenin üzerinde 18 Mayıs 1990 yazıyor.

Yani, şimdi CHP milletvekili olarak Meclis'te bulunan Nurettin Sözen'in İstanbul'da belediye başkanı olarak görev yaptığı günler.

Daha açık ifadeyle, ilk insanın ayak bastığı günden bu yana İstanbul'un en susuz yıllarını geçirdiği dönemler.

Recep Tayyip Erdoğan 1994'te böyle bir İstanbul'u devraldığı ve kentin içme suyu meselesini haletliği için Türkiye'de fenomen oldu.

Biz gelelim gazetedeki haberin ayrıntılarına…

Nasıl çalışıyordu?

Haberde yer verildiğine göre, Osmanlılar tarafından 1800'lerin sonuna doğru kurulan bu tesis bir ihtimal şu şekilde çalışıyordu:

Deniz suyu önce kazanlarda kaynatılıyor, oluşan buhar borularla soğutulmuş
kazanlara aktarılarak damıtılıyordu. Tuz sıcak kazanın dibine çökerken, diğer kazana aktarılan buhar iyi suya dönüşüyor, ardından da kitapta resmine yer verildiği gibi araba çeken binek hayvanlarıyla şehre taşınıyordu.

Bahsi geçen haberin devamında Nurettin Sözen döneminde İstanbul'da
yaşanan susuzluk rezilliklerine ilişkin şu ifadelere yer veriliyor:

"Emekli büyükelçi Necdet Özmen anlattıklarıyla şu susuz günlerde yüreğimize su serpiyor. Serptiği su musluktan değil tarihin sayfalarından geliyor. Terkos suyuna deniz suyu takviyesi yapmak ya da Yalova'dan su taşıyıp değirmen döndürmek komiklikleri arasında
bocalarken, geçmişin becerileriyle hem mutlu oluyor, hem bugünkü beceriksizliğ imizin boyutunu daha iyi kavrıyoruz."

Afrika çöllerine su…

Milliyet gazetesinin haberinde yer verilen örnekler bunlarla da
sınırlı değil.

Necdet Özmen 70'li yıllarda Suudi Arabistan büyükelçiliği görevini yürütürken, zaman zaman Kızıldeniz'in öteki yakasına geçerek Somali Başbakanı'yla da sohbet etme fırsatı bulmuş. O sohbetlerden birinde:

"Ben Berbera kentinde doğdum"

demiş Somali Başbakanı.

"Biliyor musunuz, bizim kentimizin su şebekesi Osmanlılardan kalmadır.
Osmanlılar Mısır'ı zapt edince Somali'ye mühendisler yollayarak bizim
kentin su şebekesini yaptırmışlar. Hala o şebekeyi kullanıyoruz. "

Aynı kitaptan öğrendiğimize göre, Cidde'ye dışardan ilk suyu getiren de yine Osmanlılar olmuş. Cidde'nin 11 kilometre ötesinde iki kuyu açmış Osmanlı mühendisleri… Oradan 3.5 kilometresi tünel, geri kalanı boru ile Cidde'ye su aktarmışlar. Cidde'de El Veziriye çeşmesinden işte bu su akarmış.

Gazete şu satırlarla bağlamış haberini:

Elimize tesadüflerin ulaştırdığı bir kitaptan bu kadar bilgi çıkartabiliyoruz. Bir takım
kahramanlık menkıbelerine takılıp objektif belgelerine uzanamadığımız tarih, kuşkusuz bize ait daha pek çok bilgi saklıyor dağarcığında.

Tarihi tüm gerçekliğiyle yakalayamadığımız için kimlik ve benlik arayışımıza paralel su arayışı da sürüyor. Umut artık yağmur dualarında…

Nerden nereye geldik?

Asıl çarpıcı cümleleri ise Necdet Özmen ifade ediyor:

"Susuz günlerde ara sıra deniz suyunun tatlı suya dönüştürülmesi gündeme
geldiğinde, "efendim pahalıya mal olur" gibi sızlanmalar dışında bir bilgi çıkmıyor. Belli ki bugün değil böyle bir tesisi kurmak, işin teorisini ve maliyetini tartışacak bilgiye sahip kadrolarımız dahi yok. Zaten olsaydı bidon devrinden musluk devrine atlamakta bu kadar
zorlanır mıydık?"

Nasıldı dünkü yazımızın ilk paragrafı:

"Kim derdi ki, gün gelecek insanlar kışın havalar iyi gittiği için kaygılanacak. Kim derdi ki,
Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava dalgası tüm ülkede yoğun kar yağışına neden olacak dendiğinde insanlar, 'oh be, susuzluğa az da olsa çare olur...'

diye sevinecek... "

Kış mevsiminde yeterli miktarda yağmur yağmadığı için suların kesilme tehdidi ile yaşayan büyük kentlerimizin halini düşündükçe, çölleri suyla şenlendiren ecdadımız geldi aklıma.

Gayri bize de artık, merhum şairimiz Mehmet Akif'in,

"Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz…"

mısralarında yer verdiği gibi, dünü düşünüp teselli olmak düşer.

Bu millete bu hal yakışır mı? Ayıptır, günahtır.

Legolas
13-07-08, 00:20
bazı rakamlar
Bunları biliyor musunuz?
Sağlık konularında internette hizmet veren ''worldmedline'' sitesinde bazı ilginç bilgilere yer veriyor. Yer verilen bazı bilgiler şöyle...



-Su içmeden ve yemek yemeden yaşanabilecek en uzun süreyi, 1 Nisan 1979'da tutuklanan ve 18 Nisan'da konulduğu hücrede ölmek üzereyken bulunan 18 yaşındaki Avustralyalı bir genç elde etmiş.

-Bir kadının sahip olduğu en fazla çocuk sayısı 69. 1707 ve 1782 yılları arasında yaşamış bir Rus kadının 16 ikiz, 7 üçüz ve 4 dördüzü, 1725 ve 1765 yılları arasında dünyaya getirdiği belirlenmiş.

-Bir doğumda yaşayan en çok çocuk sayısı altıdır.

-Bugüne kadar yaşamış en ağır kişi, 635 kiloya ulaşan Washingtonlu Jon Brower Minnoch, 1983 yılında öldü.

Legolas
13-07-08, 00:21
insan vucudu
Vücudumuzda bulunan yağla 7 iri sabun kalıbı yapabiliriz.
*O kadar çok karbon taşırız ki bunları bîr araya toplayıp kullanmak mümkün olsa; 9000 adet kurşun kalem yapabiliriz.2200 kibrite yetecek kadar fosforumuz, 250 gramdan fazla sürfürümüz, bir kaşık dolusu muz mağnezyummuş, 5 cm boyunda bir çivi yapacak kadar demirimiz vardır.

*Vücudumuzda 25 milyar oksijen alıcı kırmızı kan yuvarlakları bulunmaktadır. Bunları bir yüzey üzerine yayacak olursak 2570 metre karelik bir alanı kaplar.

*Bebekken 270'den fazla kemiğimiz varken, büyüdükçe bunların bazısı birbiriyle kaynaşarak sonunda sadece 206 kemikle kalırız.

*Kalbimiz normal olarak dakikada 70-72 kere atar. Bu atışa göre, 70 yaşındaki insanın kalbi 2500 milyon kere atmış ve bu süre içindede 167561600000 kilo kan, damarlarımıza pompalamıştır

*Normal bir vücut ısısı ile, insanın dayanabileceği en sıcak suyun ısısı 110°Cdir.

*Normal bir insan vücudunda bulunan elektrik, 25 Wattlık bir lambayı dakikalarca yakabilir.
*Esmerlerde 120 bin, sarışınlarda ise 140 bin adet saç teli vardır. Her geçen gün başımızdan 25.000 arasında saç teli kopar ve yerine yine aynı sayıda yenileri çıkar.

*Tek bir dakika içerisinde 1025 cm küplük havayı içimize çeker, 4 kilograma yakın kanı vücudumuz içinde devrederiz.

*Yapılan araştırmalara göre 6 dakika su altında kalabilir, 20 dakika nefesimizi tutabilir, sıfırın altında 103 derecelik bir soğuğa karşı koyabiliriz. 30 gün aç 110 saat da uykusuzluğa dayanabiliriz.
*Tırnaklarımız bir yılda 3,75 metre kadar uzar.

*İnsan doğduktan bir kaç gün sonraya kadar, hiç birşey duymayacak kadar sağırdır.

Legolas
13-07-08, 00:21
'Özal'ın zehirlenmesine' ABD raporu
'Özal'ın zehirlenmesine' ABD raporu
Korkut Özal, Turgut Özal'ın ölümünün zehirlenmeden kaynaklandığını bir raporla açıkladı.
Korkut Özal, "Erdoğan da öldürülebilir" dedi. Semra Özal'dan da benzer bir iddia geldi.



Korkut Özal, "Köşk yolunda Tayyip Erdoğan öldürülebilir" dedi ve sonrasında Turgut Özal'ın da ölümünün üzerindeki sır perdesinin kalkmadığından bahsetti. "Turgut Özal zehirlendi" iddiaları açıkça dile getirildi. Bir devletin Cumhurbaşkanı aniden vefat etti, ne hikmetse otopsi yapılmadı, sonrasında yine Özal ailesi, "Bu araştırılsın, hatta Meclis Soruşturma Komisyonu kurulsun" dedi. Ama hiçbir cepheden ses çıkmadı.
Uzun yıllar Özal'ın çok yakınında güvenliğinden sorumlu olan yetkili bir ağızdan Ankara'daki lojmanında farklı bir haber için ziyarete gittiğimde bu konu açıldı. Açıkça sordum: sizce ne oldu diye. Turgut Özal'ın kendinden geçtiği ilk dakikalarda hemen yanına ulaşan birisiydi o. Sonrasını o önemli yetkiliden dinleyelim:

"Orta Asya gezisinden dönmüştük, uzun bir aradan sonra çocuklarla ilk defa kahvaltıya oturmuştum. Merhum Özal'ın bayıldığı haberini aldığım anda birkaç dakika içinde Köşke ulaştım. Özal yerdeydi ve kendinde değildi. İlk müdahale sırasında öldüğünü anlamıştık, kalbi durmuştu. Ağzının keneranıdan sarımtırak bir sıvı geliyordu. Sonrasında Hacettepe'ye ulaştık. Özal ölmüştü. Özel doktoru Cengiz Aslan, ben, Semra hanım baş ucundaydık. Semra Hanım Cengiz Aslan'a 'Turgut Bey'in saçından bir tutam kesip bana verir misin' dedi. Ben o anda herhalde hatıra için alıyor' diye düşündüm. Öyle olmadığını bir süre sonra anladım. Semra Hanım Turgut Özal'ın saçını ABD'deki bir kliniğe gönderdi. Tabi farklı bir isimle. Merakla sonucu bekliyorduk. Gelen sonuç hepimizi şok etmişti. Turgut Özal zehirlenmişti"

SEMRA ÖZAL: KUŞKULUYUM
8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın eşi Semra Özal, eşinin ölümü ile ilgili kuşkularının halen sürdüğünü belirterek, " O ukde benim hep içimde" dedi.
Turgut Özal Düşünce ve Hamle Derneği, Ankara ASKİ Kapalı Spor Salonu'nda düzenlediği 'Seçilişinin 17. Yılında Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ı anma toplantısı'na katılan Semra Özal, gazetecilerin soruları üzerine eşi 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünü değerlendirdi. Ölümü hakkında halen devam eden şüphelerin olduğunu hatırlatan Semra Özal, saç kılına otopsi yaptırdıklarını, ancak bunun için saç kökünden örneğin alınması gerektiğini belirterek, "Kökünden alınamadığı için maalesef yapılamadı. O ukde benim hep içimde" dedi.

Turgut Özal'a sevginin her geçen gün arttığını anlatan Semra Özal, "Çünkü insanların yaşarken kıymeti bilinmez. Kaybettikten sonra değeri daha iyi anlaşılır. Aynı şey Özal için de geçerli. Ona olan sevgi her gün de artacaktır" şeklinde konuştu.

Legolas
13-07-08, 00:22
Turgut Özal öldürüldü mü?
Bugün 17 Nisan: Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın hayata veda edişinin on dördüncü yıldönümü...

Öyleyse, unutulmaz Olağan Şüpheliler filminin o müthiş repliğini bir kere de Özal'ın başına gelenlere atıfta bulunmak için tekrarlamanın tam sırası:

"-Ölmeyen söylenti, söylenti değildir!"

***

Özal'ın ölümü ile ilgili kuşkular son dönemde ortaya çıkmış değil; ta en başından beri vardı...

Otopsi yapılmayışı tartışıldı: Ama yeterince tartışılmadı!

Otopsi istemediği için eleştirileri hak eden Semra Özal'ın şüpheleri zaman içinde arttı. Son yıllarda kuşkularının zirveye çıktığını görüyoruz: Semra Hanım eşinin "zehirlenerek" öldürüldüğü kanaatinde...

Özal, Orta Asya ziyaretinden dönüşte ayağının tozuyla Bulgar sanatçının sergisine gitmişti. Vefatından bir gece önce sefaretteki bu sergiye katılması için "yorgun" Turgut Bey'e anormal bir biçimde ısrar edildiğini hatırlatıyor, Semra Özal!

Nihayetinde, o gece içtiği (normalde hiç sevmediği) limonatadan zehirlendiğini öne sürüyor...

Sonraki yıllarda meydana gelen ve kuşkuları artıran alacakaranlık kuşağı tarzı "kaybolmaları"ndan da bahsediyor: Zehirlenmeyi ihbar eden Azeri adam, Hacettepe'deki laborant hanım gibi...

Semra Özal, Turgut Bey'in "Büyük Türk Birliği"ni gerçekleştirme projesi nedeniyle öldürüldüğünü iddia ediyor...

Tüm bu iddialara şimdiye kadar çoğunlukla "komplo teorisi" muamelesi yapıldı. Yapılmaya da devam ediliyor...

Öldürüldüğü savına "komplo teorisi" diyenlerin öncelikle Özal'ın ANAP Kongresi'nde uğradığı suikastı (Haziran 1988) izah etmeleri gerekiyor: Aradan neredeyse yirmi yıl geçtiği halde Kartal Demirağ'ın tetikçisi olduğu bu suikastın derinine zerre miskal seyahat edilebildi mi? Maalesef, hayır!

Türkiye'de perde arkası meçhul kalan suikastların aslında ne anlama geldiğini bilmiyor olamayız...

1993'te "kalp krizi" sonucu vefat eden Özal, o tarihten beş yıl önce "öldürülmek istenen" Özal'dı...

Şayet Özal öldürülmüşse, öldürülme sebebini Semra Hanım gibi "Türk Birliği Projesi" ile birebir izah etmek de yüzeysel kalacaktır...

1983'ün son ayında başbakanlık koltuğuna oturan Özal büyük reformlara imza atan bir lider olarak Statüko'nun, "Güç Odakları"nın canını çok sıkan icraatlar yapmıştı...

Türkiye'deki Gizli İktidar'a karşı sadece vitrinde değil; önemli bir kısmı hiç görünmeyen alanlarda, alttan alta çok büyük bir mücadele vermişti...

Başbakanlığının dört buçuk yılını doldururken uğradığı suikast Özal'la ilgili bir "infaz kararı" verildiğini gösteriyor!

Cumhurbaşkanı iken, Kerkük/Musul'a girme fikrinin Beyaz Saray ve Ankara'daki egemen işbirlikçileri tarafından nasıl engellendiğini daha önce bu sütunda ayrıntılarıyla yazmıştım. Bu örnek dahi suikasttan iki buçuk yıl sonrasına ait bir olayı anlatıyor. O Kuzey Irak atağını Özal'ın "hesabının kabardığı" anlamında yorumlayanlar olmuş mudur, acaba?

***

Köşk'e çıkmaya hazırlanan Başbakan Demirel, bazı Hürriyet yazarlarına 24 Nisan günü (1993) verdiği yemekte şunları söylüyordu: "Ölmeden iki ay önce ABD kaynaklı bir yerden sağlığının iyi olmadığı yolunda bize bilgi gelmişti. Bunu duyunca Özal'a sağlığını sordum. İyi olduğunu söyledi. Ancak bizim bildiğimiz kalbi ile değil prostatla ilgili bir sorundu..."

Gerçekte Özal'ın ölümcül bir hastalığa duçar olduğu yolunda hiçbir bilgi ve belge yok. Olsaydı, en başta Semra Hanım bundan haberdar edilirdi! Vefatından sonra da bir şekilde bu hususu açıklardı. Türkçesi, "ABD'deki bir kaynaktan" Özal'ın sağlığı hakkında "yanlış bilgilendirme" yapılması hiç de zor değildir...

Sonsöz: Özal'ın öldürüldüğü kuşkusu ölmüyor! Çünkü, gerçeğin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi "kötü" bir huyu vardır!

17 Nisan 2007, Salı
TAMER KORMAZ
ZAMAN

Yarın Kurtlar Vadisinde de bu işleniyor , Bu konu doğru olabilir veya olmayabilir ama şu kesin bazı dış güçler ve içerdeki işbirlikçileri , bunlara kanan masumlar ülkenin iyiliğine çalışmıyor .

Birbirimizi suçlayarak düşmanlarımıza katkı yapacağımıza hoşgörülü olalım, her dönemde ülkeyi fikir olarak ikiye bölmeye uğraşıyorlar .

En ağırıma gideni de dış güçlerinin işbirlikçilerinin kendilerini aydın zannetmeleri(mafdaz)

Legolas
13-07-08, 00:22
O****-3-yağ asitleri
Yağ denince aklımıza çoğunlukla beslenme açısından zararlı şeyler gelir. Oysa yağların bir kısmı yararlı yağlardır. Bu yağlar vitamin gibi sağlık açısından yaşamsal olan, ama insan vücudunun üretemediği yağlardır. Yanlış beslenme alışkanlıkları yüzünden günümüz insanı bu tür yağları sağlığı tehdit edecek kadar az tüketmektedir. Belirli yağ asitlerinin vücut için esansiyel olduğu fikri, ilk olarak Evans ve Burr tarafından 1929 yılında ortaya atıldı. Yağsız diyetle beslenen fareler üzerinde yapılan araştırmada; büyümenin gecikmesi, böbrek fonksiyon bozuklukları, cilt sorunları, üreme fonksiyon bozuklukları gibi rahatsızlıklar bulundu. Ancak söz konusu araştırma, sorunun yağ asidi eksikliğinden değil, linoleik asit (o****-6) adlı yağ asidi eksikliğinden kaynaklandığını gösterdi.
Vücudun üretemediği ve mutlaka besinler yoluyla alınması gereken bu yağ asidi çeşidi o yıllarda esansiyel yağ asidi olarak adlandırıldı. Araştırmalar devam ettikçe, linolenik asidin (o****-3) de vücut için esansiyel olduğu saptandı ve bugün yapılan birçok araştırma, o****-3 ve o****-6 esansiyel yağ asitlerinin dengede alınmasının sayısız faydalar getirdiğini göstermektedir.

Avustralya, Afrika, Güney Amerika’da yapılan arkeolojik çalışmalar geçmişte yaşayan insanların dieti ile bugünkü batı dietinin çok farklı olduğunu göstermiştir. Atalarımızın dieti meyve ve sebzeler bakımından zengindi. Dolayısıyla kalorisi düşük, lif oranı ise yüksekti. protein ihtiyaçlarının büyük kısmını ise et (av hayvanları) ve balıktan sağlamaktaydılar. Sonuç olarak bugünkü batı dietine göre total yağ ve sature yağ oranı daha düşüktü ve o****-6 ve o****-3 esansiyel yağ asitlerinin tüketimi eşitti. Son 10 bin yıl içinde genetik profilimizin çok fazla değişmediğini göz önünde bulundurursak, ilk insanların diet kompozisyonları ve hayat tarzı ile günümüz batı diyeti ve yaşam tarzı, dietin sağlık üzerine ve hastalık üzerine olan etkilerini karşılaştırmak açısından iyi bir referans oluşturmaktadır.

Esansiyel yağ asitleri vücut tarafından üretilemezler ve dışarıdan besinlerle alınmaları gereklidir, yani vitaminler ve amino asitler gibi, vücut fonksiyonları için esansiyel maddelerdir. Hücre mebranının fleksibilitesi, akışkanlığı esansiyel yağ asidlerinin membrandaki miktarına bağlıdır. Esansiyel yağ asitleri; enerji sağlar, vücut ısısının korunmasına yardımcı olur.

Linoleik asit major o****-6 yağ asidi ve a-linolenik asit major o****-3 yağ asididir. Vücutta linoleik asit araşidonik aside :-):-):-):-)bolize olur. a-linolenik asit ise eikosapentaenoik aside (EPA) ve dokosahexaenoik aside (DHA) :-):-):-):-)bolize olur. o****-3/o****-6 yağ asitlerinin hangi oranda alınması gerektiği konusunda tam bir konsensüs sağlanamamıştır. Ancak genel olarak 4/1 o****3/o****3 oranı kabul edilebilir. O****-6/o****-3 yağ asitlerinin oranı geçmişte 1-4/1 iken günümüzde bu oran 10-25/1 dür. Bu da batı dietinin o****-3 yağ asitleri bakımından eksik olduğunu göstermektedir.

Linoleik Asit :
LA; margarinde ve bitkisel yağlarda bulunur. LA derinin gelişmesine yardımcı olur. bir kısmı vücutta gamma linoleik aside dönüştürülür. Tipik batı dieti fazla oranda LA içerir. Böylelikte bu yağ asitlerinin dışarıdan verilmesine gerek kalmamaktadır.

Alfa Linolenik Asit : (ALA; 18 karbonlu; poliansatüre o****-3)
ALA özellikle canola yağında bulunur. Black current (kuşüzümü) yağında da bulunmaktadır. ALA’nın olumlu yönde etki gösterdiği baz durumlar şunlardır:
Yüksek kan kolesterolü
Hipertansiyon
Immün sistem bozuklukları
Erkek infertilitesi
Malignite

Vücut ALA ‘nın bir kısmını diğer iki yağ asidine çevirmektedir. Bunlar eikosapentaenoik asid (EPA) ve dokosahexaenoik (DHA)’dir.

Gamma Linolenik Asit :
Sağlıklı bir vücut LA’den GLA oluşturabilmektedir. En zengin doğal GLA kaynağı borage yağıdır. (yıldızçiçeği olarak da bilinir). Bunun dışında kuşüzümü ve çuha çiçeğinde de bulunur. Vücut GLA’yı; güçlü antienflamatuvar etkileri olan, vazodilatasyon yapan ve kanamayı azaltan eicosanoidleri (1,2) üretmek için kullanılırlar. Ayrıca GLA’nın PMS’de kullanımı popülerdir. Bunların dışında GLA’in birçok durumda yararlı olduğu klinik olarak gösterilmiştir.

Romatoid artrit
KVS hastalıkları
Diabetik nöroati
Malignite
Egzema, psöriazis gibi deri hastalıkları

Eikosapentaenoik asid (EPA) ve Dokosahexaenoik (DHA) :
(DHA; 22 karbonlu; poliansatüre o****-3)

Eikosapentaenoik asid ve dokosahexaenoik balıklarda bulunan iki büyük yağ asidi grubudur. Alfa linoleik asitten senaaalenen veya balık yağlarından doğrudan alınan eikosapentaenoik asit (DHA; w-3, 2:6) retina, serebral korteks, testis ve spermde yüksek konsantrasyonda bulunur. Beyin ve retinanın gelişimi için DHA’ya özellikle gereksinim vardır ve plasenta ve süt yoluyla alınır. Retinitis pigmentosa bulunan olguların kanlarında DHA düzeyinin düşük olduğu bildirilmiştir. Prematüre bebeklerde D4 desatüraz etkinliği düşük olup bunların o****-3 yağ asidi öncüllerinden DHA senaaaleme gücünü azaltır. Özellikle derin ve soğuk sularda yaşayan ton balığı, som balığı gibi yağlı ve kara etli balıklarda fazla miktarda bulunur. EPA, vücutta birçok yararlı etkileri olan eicosanoidleri üretir. Araştırmalar, EPA ve DHA içeren balık yağlarının şu durumlarda yararları olduğunu göstermiştir.
Romatoid artrit
Yüksek kan trigliseridi
Kardiyak aritmiler
İnfant beyin gelişimi
Malignite

Araşidonik Asit (AA) :
Araşidonik asit membranda bulunur ve fosfolipidlerin % 5-15’inden sorumludur. AA, infantlarda beyin gelişimi için gereklidir. AA vücutta LA’den senaaalenmektedir. Vücut AA’i; güçlü pro-inflamatuar olan, vazokonstruksiyon yapan ve kanama olasılığını azaltan eikosanoidleri üretmek için kullanılır. AA et, yumurta ve kabuklu deniz hayvanlarında bulunmaktadır.

O****-3 ve o****-6 yağ asitleri vücutta birbirlerine dönüştürülemezler ve hemen hemen tüm hücre membranları için önemli bir komponenttirler. Sature yağlar membran permaibilitesini azaltırken esansiyel yağ asitleri hücre membranının permaibilitesini arttırırlar. O****-6 ve o****-3 yağ asitleri eikasonoid :-):-):-):-)bolizması, gen ekspresyonu ve hücre içi haberleşme üzerinde etkilidir. Hücre membranındaki PUFA içeriği büyük ölçüde dietsel alıma bağlıdır. Bu nedenle perhiz yapanlarda uygun miktarlarda o****-3 ve o****-6 yağ asitlerinin alınımının sağlanmasına dikkat edilmelidir. O****-6 ve o****-3 yağ asitlerinin doğru oranda alınması homoestazis ve normal gelişim için önemlidir. Ayrıca primatlarda ve yenidoğanlarda yapılan çalışmalarda, dokosahexaenoik asidin retinanın ve beynin normal fonksiyonel gelişimi için gerekli olduğu (özellikle de prematürlerde) gösterilmiştir.

Fazla miktarda balık (o****-3 yağ asitlerinden zengin) tüketen toplumlarda kardiyovasküler hastalıklar ve depresyon daha az oranda görülmektedir. Dünyanın çeşitli yerlerinde diet ve kardiyovasküler sistem hastalıkları hakkında yapılan çalışmalar Japon ve Girit adasında yaşayan toplumların kardiyovasküler sistem hastalıkları açısından daha düşük ölüm riskine sahip oldukları gösterilmiştir. Girit adasında yaşayanların dieti yağlardan zengindir (%40) ancak sature yağlardan fakirdir. Japonların dieti ise hem total yağlardan hem de sature yağlardan fakirdir. Hem Japonların hem de Giritlilerin dietinin eşit derecede dengeli o****-6/o****-3 yağ asidi içerdiği düşünülmesine rağmen Japonlarda bu oran 2-4/1, Giritlilerde ise 1.2/1’dir. Girit adasında yaşayanların dietindeki yüksek miktardaki o****-3 yağ asidleri; sardalye, ringa gibi balıklar ve yumurta yemelerine bağlıdır. Buradaki tavukların yumurtalarında o****-6/o****-3 oranı 1.3/1’dir. Buna karşın ABD’de süpermarketlerde satılan yumurtalarda o****-6/o****-3 oranı 19.4/1’dir. Yine Girit adasındaki diğer önemli o****-3 yağ asidi kaynakları yabani bitkiler (özellikle semizotu), salyangoz, baklagiller ve cevizdir. Zeytinyağı 6.1/1’lik bir o****-6/o****-3 yağ asidi oranına sahiptir. Batı dietinde genellikle bitkisel yağlar kullanılmaktadır (mısırözü yağı 60/1, safran çiçeği (safflower) 77/1). ABD ve Avrupa toplumları arasında yapılan bir karşılaştırmada Girit toplumunun en yüksek LNA ya ve en düşük LA sahip olduğu bunun yanında en düşük kardiyovasküler hastalık ve kanser oranına ve en uzun yaşam süresine sahip olduğu saptanmıştır.

Genel olarak o****-3 yağ asitleri “iyi” yağ asitleri; o****-6 yağ asitleri ise “kötü” yağ asitleri olarak bilinir. Ancak bütün o****-6 yağ asidlerini “kötü yağlar” olarak genellemek doğru bir yaklaşım değildir. Aldığımız o****-6 yağ asidlerinin bir kısmı gamma linolenik aside (GLA) çevrilir ve bu da o****-3 yağ asidlerine benzer etkiler göstermektedir. Ancak modern yaşamdaki bir çok faktör (alkol, sature yağlar, trans-yağ asidleri; DM, yaşlanma, stress, ilaçlar ve viral enfeksiyon) vücudun o****-6 yağ asidinden GLA senaaaini engellemektedir. Tüm bu faktörler D6D (delta 6 desatüraz) enzimini bloke ederek bu etkiyi göstermektedirler.

ESANSİYEL YAĞ ASİDİ EKSİKLİĞİNDE GÖRÜLEN semptom VE BULGULAR
Hafıza ve mental fonksiyonlarda zayıflama
Görme fonksiyonunda azalma
Pıhtılaşma eğiliminde artma
İmmun fonksiyonlarda azalma
Trigliserid ve kolesterol seviyesinde artma
Membran fonksiyonlarında bozukluk
İnfantlarda ve çocuklarda büyüme geriliği
O**** 6 deficiencies are associated with scaly skin
Ekzema
Seboreik dermatit
Saç dökülmesi
Erkeklerde infertilite
Kan dolaşımında olumsuz etki
Kan basıncında artma
Yara iyileşmesinde yavaşlama

ABD National Institutes of Health, esansiyel yağ asitlerinin psikiyatrik hastalıklarda da rolü olabileceğini göstermiştir. Yapılan araştırmalarda Yeni Zelanda, Kanada, Almanya gibi o****-3 yağ asitlerinin yetersiz tüketildiği ülkelerde depresyon oranı % 5, Tayvan, Japonya gibi o****-3 yağ asitlerinin yeterli tüketildiği ülkelerde bu oran % 1 civarında bulunmuştur.

Yağ asidi :-):-):-):-)bolizması ile hücre membranı ve serumda fosfolipid kompozisyonundaki değişiklikler major depresyonda ve diğer psikiyatrik hastalıkların patofizyolojizisinde rol oynar. Depresif hastalarda serumdaki fosfolipidlerde, kolesterolde ve eritrosit membranındaki fosfolipidlerde PUFA’nın düşük olduğu gösterilmiştir. Klinik denemeler depresyon ve şizofreninin semptomlarının o****-3 yağ asidi suplemantasyonu ile hafifleyebileceğini düşündürmektedir.

American Journal of Clinical Nutrition’da yayımlanan bir çalışmada o**** 3 düzeyi düşük olan çocuklarda, o**** 3 düzeyleri yüksek olan çocuklara göre, belirgin olarak daha fazla davranış bozuklukları, öğrenme, sağlık ve uyku problemleri bulunmuştur.

Dietle alınan o****-6/o****-3 arasındaki denge normal büyüme ve gelişme ile kardiyovasküler hastalıkları azaltma, kronik hastalıkların düzelmesi için gereklidir. Günümüzde besin endüstrisi o****-6 ve o****-3 yağ asitlerinin dengeli alınmasının öneminin farkına varmış ve şimdiden o****-3’le zenginleştirilmiş ürünler dengeli o****-6/o****-3 oranı ile piyasalarda baş göstermeye başlamıştır.

Genel olarak esansiyel yağ asitlerinin aşağıdaki hastalıklarda yararlı etkileri gösterilmiştir.
akne Vulgaris DM Hiperaktivite Bozukluğu
Ekzema Alkolizm Artritler
Psöriasis Allerjiler Şizofreni
Kanser Kalp Hastalıkları Depresyon
Multipl Skleroz Jinekolojik Problemler Raynoud Fenomeni

O****-3 yağ asitleri antiaritmik, antienflamatuvar etki gösterir. Tehlikeli pıhtı oluşumunu engeller, plak oluşumunu azaltır, trigliserit ve kolesterol seviyesini düşürür. Yapılan bir çalışmada (Lyon Heart Study) 4 yılın üzerinde o****-3’ten zengin dietin kardiak hastalıklarda % 47’lik bir azalmaya yol açtığı tespit edilmiştir.

O****-3 yağ asit alınımının maküler dejenerasyon oluşumu ile ters orantılı olduğu bulunmuştur.
O****-3 yağ asitleri kemik :-):-):-):-)bolizmasında ve hastalıklarında yararlı etkileri vardır.
O****-3 yağ asidi alınımı strok riskinde azalma ile birliktedir.

Hayvanlarda yapılan çalışmalar o****-3 yağ asitlerinin insülin sensitivitesinde düzelmeye yol açtığı gösterilmiştir.

Yapılan bir çalışmada düşük düzeyde o****-3 yağ asidi konsantrasyonlu erkeklerde daha fazla öğrenme ve sağlık problemleri olduğu tespit edilmiştir.

Sağlıklı bir yaşam için alınması gereken esansiyel yağ asidi miktarları:
GLA : 500 mg/gün (2 gram borage yağında veya 4 gram akşam çuha çiçeğinde)
ALA : 500-1000 mg/gün (1-2 gram flax yağında)
EPA/DHA : 400 mg/gün ( 2 gram balık yağında)

O****-6 yağ asidi prostoglandin E1 ve E2 senaaai için gereklidir.
Prostaglandinler hormon benzeri maddelerdir ve inflamatuvar proses ve düz kaslar üzerine çeşitli etkileri vardır.

Legolas
13-07-08, 00:22
abs fren sistemi nedir
ABS (ANTİ BLOKE BRAKE SYSTEM) KİLİTLEME ÖNLEYİCİ SİSTEM Kilitleme önleyici sistemin görevi, kuvvetli frenleme sırasında tekerleklerin kilitlenmesini önlemektir. Yani tekerlekler kaymaya başlamaksızın kilitleme sınırına kadar frenlenmelidir. Bu husus otomobilin tüm özelliklerinde (kuru, buz kayganlığı) sağlanmalıdır. 1. Elektrohidrolik kontrol ünitesi 2. Fren silindiri 3. Servo fren ünitesi 4. Fren hidrolik deposu 5. Ön tekerlek devir sensörü 6. Ön fren diskleri 7. ABS arıza uyarı lambası 8. Fren lambaları anahtarı 9. El freni kolu 10. Fren regülatörü 11. Arka tekerlek devir sensörü 12. Arka fren kampanaları 13. Arka fren diskleri 14. Test soketi ABS fren sisteminin fonksiyonu her türlü frenleme koşulu altında aracın; • stabilitesini, • direksiyon hakimiyetini, • optimum şekilde frenlenmesini sağlamaktır. Optimum şekilde frenlemenin anlamı, maksimum yol tutuşunu elde ederek frenleme mesafesini optimize etmektir. Acil durumlarda fren yapmak gerektiğinde, sürücü; • önüne çıkan bir engelden kaçabilmeli, • virajlarda hakimiyeti kaybetmemeli, • tekerleklerin yol tutuş seviyeleri farklı olsa bile direksiyon hakimiyetini kaybetmemelidir. Fren mesafesinin azaltılmasının yanı sıra, ABS fren sisteminin en önemli avantajı, acil frenlemeler esnasında direksiyon hakimiyetinin kaybedilmemesidir. (NOT: Aşırı hızın neden olduğu tehlikeler, hiçbir ABS fren sistemi tarafından telafi edilemez.) Sistemin Ana Parçaları Devir Sayıcı Verici: Devir sayıcı vericileri tekerleklerin dönme hızlarını ölçerler. Tekerleklerle beraber dönen disklerin dişleri sabit konumlu endüksiyon hissedicilerle alternatif gerilim üretirler. Bu alternatif gerilimler ise sinyal şeklinde elektronik kumanda cihazlarına iletilirler. Devir sensörleri; sürüş hızını, tekerleklerin hızlanmasını, yavaşlamasını ve kaymasını ölçer. Sensörlerin çalışması özetle şu şekildedir: Manyetik akış çizgileri, tekerlek ile birlikte dönen bir sinyal dişlisinin sensöre bakan dişlerine doğru yaklaşırlar. Dişin varlığına veya yokluğuna bağlı olarak, katı bir yüzeyden boşluğa geçilmesi manyetik akışta değişikliğe sebep olur. Bu değişiklik; sensör terminallerinde bir elektromotor kuvveti ve sonuç olarak da elektronik kontrol ünitesi için bir alternatif elektrik sinyali oluşturmaya yeterlidir. Sensörün dahili elemanları (bobin ve daimi mıknatıs) tamamen koruyucu reçine içine yerleştirilmiş olup, plastik bir muhafaza ile çevrelenmişlerdir. Sensör muhafazasına monte edilen bir burç muhafazayı deformasyona maruz kalmadan bağlar. Sinyallerin doğru olarak elde edilebilmesi için sensörün ucu ile dişli arasındaki mesafe araç kataloğundaki değerlerde olmalıdır. Elektronik Kumanda Cihazı (Elektronik Beyin) Elektronik kumanda cihazı, devir sayısı hissedicilerden sinyalleri alır değerlendirir ve tekerlek fren silindirindeki optimum frenleme için gerekli olan hidrolik basıncı hesaplanır.

Legolas
13-07-08, 00:22
karışımları ayırma teknikleri
KARIŞIMLARI AYIRMA TEKNİKLERİ Karışımların halinde bulunan maddelerin bazılarının kullanılabilmesi için karışımların ayrılması gerekir. Örneğin; canlılar solunum için gerekli oksijeni havadan gaz halinde alırlar. Özel amaçlar için saf oksijene ihtiyaç duyulduğunda ise havadaki oksijenin hava karışımını oluşturan azot gibi diğer gazlardan ayrılması gerekir. Saf oksijen, hastanelerde suni solunumda, oksijen kaynakçılığında, çelik endüstrisinde kullanılır. Yine içme suyu sıkıntısı çeken yerlerde, deniz suyundan içme suyu elde edilir. Bu durumda deniz suyunu, içerdiği diğer maddelerden ayrılması gerekir.Ham petrolden çeşitli petrol ürünleri elde etmek içinde uygun ayırma yöntemlerine başvurulur. Bu karışımlardan, saf maddelerin ayrılması için bu maddelerin çeşitli ayırt edici özelliklerinin farklığından yararlanılır. Maddeler özelliklerine göre de değişik amaçlar içinde kullanılır. Örneğin ; su, kimyasal deneylerde yada akümükülatörler de kullanılacaksa , tamamen saf olması arz edilir. Ancak içme suyu olarak kullanılacak suyun bazı mineralleri içinde belirli oranda bulundurması gerekir. Bunun yanında su, bir otomobil motorunu soğutma sisteminde kullanılacaksa, antifriz adıyla anılan ve suyun donma noktasını düşüren etilen glikolle belirli bir karışım halinde bulunması istenir. Karışımların bazı özellikleri şunlardır : 1. Karışımı oluşturan maddelerin miktarı isteğe bağlıdır. 2. Karışımı oluşturan maddeler karışım içinde kendi özeliklerini yitirmezler. 3. Karışım, kendini oluşturan maddelerin özelliklerini taşır. 4. Karışımların erime ve kaynama noktaları gibi özellikleri, karışımı oluşturan madde miktarına bağlı olarak değişkenlik gösterir. 5. Karışımlar fiziksel yollarla oluşur ve fiziksel yollarla karışımı oluşturan maddelere ayrılır. 6. karışımlar belirli kimyasal formüllerle ifade edilmez. Sanırız bek çoğunuz bir çiftçinin buğday ile samanı birbirinden ayırmak için buğday-saman karışımını havaya savurarak ayırmaya çalıştığını görmüşsünüzdür. Size göre çiftçi acaba hangi ayırt edici özeliği kullanmaktadır? Kumlu topraktan kumu kayırmak için bu karışımı yıkayan bir inşaat işçisi acaba hangi özelliği kullanmaktadır. Bir petrol rafinerisinde ham petrolden benzin, gaz yağı, motorin, nafta gibi ürünleri ayırmak için hangi ayırt edici özellikleri kullanmaktadır. Karışım halinde bulunan maddeler özelliklerine göre farklılık gösterir. Karışımları oluşturan maddelerin özellikleri aynen korur. Karışımları bileşenlere ayırma işlemi, karışımı oluşturan maddelerin özellikleri bilmemizi gerektirir. Bu özellikler elektriklenme, mıknatısla etkilenip elektriklenme, erime ve kaynama noktası, çeşitli çeşitli çözenlerde çözünebilme, öz kütle vb. fiziksel olup karışımların birbirine ayrılması da fiziksel olaydır.. 1-ELEKTRİKLENME İLE AYIRMA Hepimiz bazı maddelerin sürtünme ile elektriklendiğini biliriz. Yün kazağımıza sürttüğümüz. Ya da saçımızı taradığımız tarağın, küçük kağıt parçalarını kendisine çektiğini görmüşüzdür. Yün kazağımızı üzerimizden çıkardığımız zaman saçımız ve üzerimize giydiğimiz veya üzerimizde bulunan kazağımız arasında bazı elektriklenmelerin olduğunu fark etmişizdir. Bütün bu olayların nedeni, sürtünmeyle oluşan bazı elektrik yükleridir. Acaba bu tür elektrik yüklerinin yardımıyla bazı maddeleri bileşenlerine ayırmak mümkün olabilir mi? Olabilirse nasıl mümkün olabilir. Örneğin; okullarda bu elektriklenme ile ayırma yöntemi ile bir çok deney yapılamaktadır ve elektriklenme ile ayırmayı kanıtlanmaktadır. Bu okullarda yapılan deneylerin en basit örneğini bir plastik tarağın küçük kağıt parçalarını çektiği görülmektedir. Ve bu yapılan deneyler sonucu Elektriklenme ile ayırma tekniği kabullenmiş oluruz. 2-MIKNATIS İLE AYIRMA Mıknatısla ile ilgili açıklanabilir ve ayrıntılı bir bilgimiz olmamıza rağmen mıknatısın, demir, kobalt, demir gibi cisimleri ve maddeleri çektiğini bilmekteyiz ve görmekteyiz. Aynı mıknatısın nemin saydığımız demir, kobalt, nikel gibi ve bu tür maddelerin özelliğine yakın maddelerin dışında mıknatısın bu tip maddeleri çekmediğini görürüz. Bunun nedeni olarakta, çeşitli maddelerin mıknatısa olan davranışların farklı olmasıdır. Eğer durum böyleyse mıknatısın çektiği ve çekmediği maddeleri bir karışım halinde düşünebilirsek bu karışımı mıknatıs yardımıyla bileşenlerine ayırabiliriz.

Legolas
13-07-08, 11:48
mıknatısın tarihçesi
Yunanlılar M.Ö. 800 yıllarında bugün manyetit (Fe3O4) dediğimiz, bazı taşların demir parçalarını çektiğini gözleyerek manyetizma olayının farkına varmışlardır. Efsaneye göre Manyetit* adı "sürüsünü otlatırken ayakkabısının çivileri ve sopasının ucu yapışıp kalan" Magnes adlı çobandan gelmektedir.

Bir başka kabule göre de mıknatıslık özelliği taşıyan bu taşların bolca bulunduğu Anadolu'daki Manisa (Maeneisa) adlı kentten gelmektedir.

1920 lere kadar yararlanılan mıknatıs malzemelerinin en üstünü karbon çelikleri olmuştur. Koersivite ve kalıcı indüklenmesi sadece bir kaç yüz oersted mertebelerinde kalan bu malzemelerin bugünün standartları ile yetersiz olduğu söylenebilir. Bu çelikler Co,W,Mo katkılarıyla geliştirilmekle beraber enerji kapasiteleri 1930 lara kadar 1 MGOE seviyelerinde kalmıştır. Bu dönemde Japonya'da AL-NI-FE, Hollanda'da AL-NI-CO-CU-FE alaşımlarının üstün manyetik özelliklere sahip olduğu farkedilmiş, 1960'lara uzanan 30 yıllık bir araştırma süresince bu bileşim aralığında döküm ve toz :-):-):-):-)lürjisi yöntemleriyle üretilen çok sayıda alaşım geliştirilmiştir. Ancak 1950 lerde alnıco alaşımlarına güçlü bir rakip çıkmıştır. Bu tarihlerden itibaren en önemli avantajı maliyet düşüklüğü olan ferritler bir çok uygulamada Alnıco'ların yerini almaya başlamıştır. Sonraki yıllarda teknolojik gelişmeler daha güçlü, yüksek sıcaklıklardaki performansı daha üstün, buna karşılık özellikle havacılık ve savunma sanayisindeki uygulamalarda hacim ve ağırlıkça daha küçük mıknatıslara büyük bir talep yaratmıştır. 1960'ların sonlarına doğru nadir element ihtiva eden Co ve FE esaslı bazı alaşımların bu şartları sağlayacağının anlaşılmasıyla ilgi, bu yeni tip malzemeler üzerinde yoğunlaşmıştır. Magnetokristalın Anizotropileri ile ön plana çıkan SMCO mıknatısları SM Co5 ve SM2 Co17 bileşimlerinde üretilmiş ve yüksek enerji değerleriyle "Nadir element mıknatısları" dönemini başlatmıştır. SM-Co Alaşımları ile başlayan bu gelişmeler 1983'te geliştirilen ND-FE-B mıknatısları ile devam etmiştir.

Legolas
13-07-08, 11:48
Kertenkele ısırır mı? Eğer ısırıyorsa zehirleme ihtimali var mı?
Kertenkeleler, sürüngenler sınıfının üyeleri. Varangiller ailesi dışındakiler küçük bireylerdir. Küçük bireylerde dişler de çok küçük olur. Kertenkelelerin tümü genelde insandan kaçarlar. Eğer elle tutulursa kendisini koruma amaçlı ısırabilir. Ancak bu da oldukça düşük bir olasılıktır. Ülkemizde zehirli kertenkele yaşamıyor. Bunun yanında varanlar çok büyük olduğundan yaklaşılırsa ısırabilir. Ancak, bu tür de çok az kaldığından görme olasılığınız yoktur.

Legolas
13-07-08, 11:48
kabızlık nedenleri
Kabızlık çoğu kez hekimler tarafından basit bir rahatsızlık gibi algılanıp ihmal edilir ancak bu rahatsızlığı çeken hastalar için ciddi bir sorun ve hatta yaşam düzenlerini bozabilecek bir problem haline gelebilir. Bazı vakalarda geçici ve kendi kendine halledilebilen bir sorun olan kabızlık bazı vakalarda ise gerek nedeni ve oluş biçimi, gerek sonuçları, gerekse de tedavisi yönünden deneyimli bir doktoru bile çok uğraştıracak kompleks bir rahatsızlık olabilir.http://www.***********.com/satforum/images/smilies/bed.gif

Kabızlık toplumun %30’a varan kesimini ilgilendiren, özellikle kadınlarda, yaşlı insanlarda ve çocuklarda görülen bir rahatsızlıktır; genellikle kroniktir ve tüm yaşam boyu sürebilir.

Kabızlık kişilerin yaşam kalitesini derinden etkileyebilen, hatta depresyon, sinirlilik, anksiyeteye yol açabilen bir rahatsızlıktır. Ayrıca hemoroid, fissür, fistül gibi çok rahatsız edici hastalıklara da sebep olabilir.

Kabızlık deyimi kişiden kişiye farklı anlamlar taşıyabilir, basitçe haftada 3 kereden az tuvalete gitmeyi kabızlık olarak kabul ediyoruz. Ayrıca defekasyon esnasında aşırı ıkınma, karında şişkinlik ve ağrı, kalın ve sert veya keçi pisliği gibi ufak ufak parçalar halinde büyük abdest yapma, yeterli boşalamama hissi, anüs bölgesinde tıkanıklık hissi, parmakla boşaltma ihtiyacı olması da diğer kabızlık bulgularıdır.

Kabızlık ek bir hastalık olmaksızın, yani sadece kalın barsağın çalışma bozukluğu nedeni ile olabileceği gibi, birçok başka hastalık nedeni ile oluşabilir. Bu nedenleri şöyle sıralayabiliriz.


-Sindirim sistemi hastalıkları- barsak kanseri, iltahabi barsak hastalıkları, barsak yapışıklıkları, fıtık gibi...
-Yaşam şekli- Yetersiz sıvı ve lifli gıda almak, hareketsiz yaşam...
-Endokrin ve metobolik bozukluklar- Diabet, elektrolit bozukluğu yapan hastalıklar, hipotroidizm...
-Nörolojik hastalıklar- multipl skleroz, parkinson hastalığı, inme
-Bazı ilaçların kullanılması- antiasitler, antidepresanlar, antipsikotikler,demir hapları
-Psikolojik rahatsızlıklar- Depresyon, anksiyete, yeme bozuklukları, bulimia gibi...
-Kadınları etkileyen durumlar- gebelik, yumurtalık kanseri gibi...
-Bazı barsak yumuşatıcı bitkisel ilaç ve çayların uzun süre kullanılması
-Makat bölgesi adelelerinin çalışma bozukluğu

Yeni oluşmuş kabızlık bazen barsak kanseri gibi ciddi hastalıkların habercisi de olabilir. Barsak alışkanlığında değişiklik olan, özellikle son zamanlarda oluşmuş kabızlığı olan kişiler eğer aşağıda belirteceğimiz bulguların bazıları da varsa vakit geçirmeden ileri tetkik ve tedavi için doktora başvurmalıdır.

Bu bulgular:

İştahsızlık
Kilo kaybı
Büyük abdesten kan gelmesi
Makat bölgesinde ağrı
Ateş
Karında kramplar
Karın ağrısı
Ailede barsak kanseri ve iltahabi barsak hastalığı olmasıdır.


Kronik kabızlık sorunu ise bir çok hasta bitkisel ilaç ve çaylarla, bazen de doktor olmayan kişilerce tavsiye edilmiş ilaçlarla aşılmaya çalışılmaktadır.

Bu kişilerin bir doktor tarafından değerlendirilerek kabızlık nedeninin ortaya konması ve buna uygun yaşam ve yeme şekli düzenlenmesi, bazen bitkisel ve normal ilaçlar ile kabızlığın tedavi edilmesi gereklidir. Bazı nadir durumlarda tıbbi tedaviye hiç cevap alınamayan hastalara son çare olarak cerrahi tedaviler de yapılabilmektedir.

Sonuç olarak kabızlık sorunu çeken kişilerin bu rahatsız edici durumdan kurtulmak ve daha kaliteli bir yaşam sürebilmek için kendilerini doğru yönlendirecek bir hekimden yardım almaları gerekmektedir.

Doktora başvurmadan önce kabızlık durumları ile ilgili bazı soruları önceden cevaplayarak hazırlıklı gitmek ve bu bilgileri de doğru olarak vermek doktorunuzun tanı ve tedavisine çok yardımcı olacaktır.

Bu soruları şöyle sıralayabiliriz:
-Ne kadar zamandır kabızlık sorunu yaşıyorsunuz?
-Kabızlık devamlı mı, aralıklarla mı oluşuyor?
-İki defekasyon arasındaki süre kaç gün?
-Stresli zamanlarda kabızlığınız artıyor mu?
-Gaita rengi, şekli, sertliği nasıl?
-Defekasyon esnasında anüs bölgesinde ağrı oluyor mu?
-Defekasyon esnasında veya sonrasında kanama oluyor mu?
-Karın ağrısı oluyor mu?
-Geçirilmiş ameliyatınız var mı? (özellikle karın ve bel ameliyatları)
-Geçirilmiş kaza ya da yaralanma var mı?
-Hangi ilaçları kullanıyorsunuz?
-Kahve, kola gibi içecekleri çok içiyor musunuz?
-Alkol alıyor musunuz, miktarı ne kadar?
-Sigara içiyor musunuz, miktarı ne kadar?
-Başka ne gibi yakınmalarınız mevcut?


Bu soruların cevaplarını önceden hazırlayarak doktora başvurmak tanı ve tedavinizi kolaylaştıracaktır.

Legolas
13-07-08, 11:49
Çift sarılı yumurtalardan çift civciv çıkar mı?
Çift sarılı bir yumurta, ovaryumdan serbest bırakılacakları zaman birbirinden ayrılmayan iki yumurta hücresinin, eşey kanalında kabukla kaplanması sonucunda oluşur. Çift sarılı yumurtalar, genellikle yeni yumurtlamaya başlayan ve yumurta oluşumları henüz senkronize olmamış genç tavuklarda görülür. Ancak bazı tavuklar kalıtımsal biçimde bu özelliğe sahiplerdir ve hayatları boyunca çift sarılı yumurtlama özelliği gösterebilirler.

Çift sarılı yumurtalarda yavru gelişimi çok olası bir durum değildir. Embriyo için yaşamsal bir gıda kaynağı olan yumurta akı, iki embriyo için yeterli değildir. Çift sarılı bir yumurtada yavru gelişimi meydana gelse de, yavrulardan biri yaşam savaşında diğerini yenmekte, ancak genellikle iki yavruda henüz yumurtadan çıkamadan yaşamlarını yitirmektedirler.

Legolas
13-07-08, 11:49
İnsanlar ilk defa bir meyve yada sebzenin yenebileceğini nasıl anlamışlardır?
Örneğin çok acı bir yeşil biberi ilk defa yemeyi deneyen insanlar çok acı olduğu halde bunun zehirli olmadığını nasıl anlamışlar ve yemeye devam edebilmişlerdir?

İnsanların diyetlerinin şekillenmesi, büyük ölçüde deneme-yanılmaya dayanıyor. Ancak, bu şekillenme süreci boyunca yaşam için potansiyel tehlike olabilecek belli bazı kokulardan ve tatlardan uzak durulduğu da bir gerçek. Kesin kokular, acı tatlar, hatta ekşi tatlar, insanların uzak durdukları besinleri belirleyen öncelikli etkenler. Küçük çocukların da beslenme alışkanlıklarında bunlardan özellikle uzak durmaları da aynı nedene bağlanıyor.

Hem besin hem de su gereksinimini karşıladığı görülen, tokluk hissi yaratan, tadında ya da kokusunda herhangi bir uyarıcı nitelik bulunmayan sebze ve meyveler, diğerlerine kıyasla insanın diyetine çok daha çabuk girerek benimsenmiş.

Ancak, tadı ya da kokusu bu saydığımız ölçütlerin aslında dışında olan bazı besinlerin insanların diyetine girmiş olma nedenleri, başka etkenlere de dayanıyor olabilir. Çeşitli etnik grupların, belli inanışlar ya da alışkanlıklar dahilinde oluşturdukları beslenme tercihleri, daha sonra �damak zevki� olarak adlandırdığımız kavramın ortaya çıkmasına da önayak oluyor. İnsanların yaşadıkları bölgelerde bulunabilir olan ve olmayan besin maddelerine göre de şekillenen �damak zevki�, örneğin biberin hiç yetişmediği bir coğrafyada yaşayan insanların bu tada tamamen yabancı olmalarına ve belki de bir şekilde önlerine biber çıkması durumunda onun tadından hiç hoşlanmamalarına neden oluyor. Farklı coğrafyalar arasındaki kültürel etkileşim de, bu bölgelere özgü olan tatların, başka coğrafyalara yayılmasına yol açıyor.

Tabii ki hangi besinin ilk önce nerede ne şekilde yenmeye başladığına ilişkin kesin kayıtlar yok (ekimi ya da yetiştirilmesi yapılan türler haricinde). Ancak, biberin ne şekilde tüketilmeye başlandığı konusunda size birkaç varsayım sunabilirim:

* Biber bitkisinin önce tatlı olan bir türü yenmiş, hoşa gitmiş, daha sonra acı olan türleri de sakınılmadan yenmeye başlanmış olabilir.
* Tesadüfen bir et parçası üzerine düşmüş olan bir parça biberin, bu eti koruyucu özelliği ya da etin tadını güzelleştirici etkisi fark edilmiş, bundan sonra da bir tercih nedeni olmuş olabilir.
* Acı biber, bir etnik grupta bir inanışın parçası olmuş (örneğin kötülüklerden arındırdığı gibi) ve önce bu etnik grubun beslenme alışkanlıklarına yerleşmiş, daha sonra da bu etnik grubun etkileşim içinde olduğu diğer kültürlere aktarılmış olabilir.
* Aslında tıbbi özelliği de olan biber bitkisinin, yine bir otacı tarafından bir hastayı tedavi etmek amacıyla tesadüfen kullanımına şahit olunmuş, bundan sonra da tüketilmeye başlanmış olabilir.

Beslenme alışkanlıklarının şekillenmesiyle ilgili olarak derlenerek hazırlanan ve Kasım 2004 tarihli sayımızın Yeni Ufuklar eki olarak verilen �Beslenmenin Evrimi� de, bu konuda çok değerli bilgiler içeriyor. Eğer bu gibi konulara meraklıysanız, bu eki de okumanızı öneririm.

Legolas
13-07-08, 11:49
Bir kene ortalama kaç metre küp kan içebilir?
http://www.***********.com/satforum/images/smilies/smiles20.gifhttp://www.***********.com/satforum/images/smilies/smiles20.gif
Kenelerin bir seferde emdikleri kan miktarı, kenenin türüne ve yaşına göre değişiklik gösteriyor (800’ün üzerinde kene türünün olduğunu, sayının bazı kaynaklarda 850-860 arası verildiğini de hatırlatalım). En yaygın görülen ve en fazla çalışılmış kene türlerinden biri olarak kabul edilen kış kenelerinin (Dermacentor albipictus) dişileri, bir seferde ortalama 2 mililitre kan emebiliyorlar.

Legolas
13-07-08, 11:50
Meyve aromalı buzlu dondurmaya dikkat
Başkent Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nilgün Karaağaoğlu, sütsüz-meyve aromalı buzlu dondurmaların saf enerji kaynağı olduğunu, enerji değerlerinin yüksek olması ve boya maddesi içermesi nedeniyle tüketilmemesini önerdi




Nilgün Karaağaoğlu, dondurmaların sütlü ve meyve aromalı (buzlu) olmak üzere iki gruba ayrıldığını kaydetti.

Hijyenik koşullarda hazırlanan ve saklanan sütlü dondurmaların, günlük protein ve kalsiyum gereksinimine katkı sağlayacağını ifade eden Karaağaoğlu, günlük tüketilmesi gereken süt-yoğurt miktarının bir kısmının dondurma olarak tüketilebileceğini belirtti.
Karaağaoğlu, dondurmanın enerji içeriği yüksek bir besin olması nedeniyle beden ağırlığı yüksek bireyler tarafından çok fazla tüketilmemesi gerektiğine işaret ederek, alerjik ve bağışıklık sistemi çok gelişmemiş bireylerin ise katkı maddelerini içeren hazır dondurmaları yerken dikkatli olmaları gerektiğini söyledi.


Karaağaoğlu, özellikle yaz aylarında hamurlu tatlılar yerine sütlü dondurmaların tercih edilebileceğini kaydetti.
Vitrin satışı yapılan yerlerden alınan dondurmanın servis edilen kaşığının, açıkta, su içinde ve sıcak ortamda bekletilmesi ile mikrobiyolojik üreme gerçekleştiğini ifade eden Karaağaoğlu, “servis kaşığından bulaşan zararlı mikroorganizmaların, besin zehirlenmesine kadar sonuçları olabilir” dedi.

Legolas
13-07-08, 11:50
Uzayda dikilen bir bayrak dünyadaki gibi dalgalanır mı?
uzay boşluğu, ya da bu boşlukta yer alan, ancak atmosfer tutamayacak kadar küçük gökcisimleri: Örneğin, asteroidler ya da Ay. Bu durumda atmosfer hareketleri (yani rüzgar) olmadığı için bayrak da dalgalanmaz. Bu nedenle Neil Armstrong tarafından Ay'a götürülen ABD bayrağı, folyo gibi ince :-):-):-):-)lden yapılmıştı. Yoksa, bazı uyduruk senaryolarda oldugu gibi "dalgalanır" görünen Amerikan bayrağı, astronotların gerçekte Ay'a gitmeyip resmi bir stüdyo'da çektirdiklerinin kanıtı (!) değildi.
Ancak kuşkusuz uzayda atmosferi olan gökcisimleri de var. Dünyamız gibi... Buralarda bayrağın dalgalanacağından kuşku yok. Atmosferi dünyamızdan çok daha seyrek olduğu halde zaman zaman tüm gezegeni kaplayan toz fırtınalarının yaşandığı Mars'ta da bayrak dalgalanırdı. Hatta Jüpiter gibi saatte 400-600 km hızda fırtınaların olduğu Jüpiter'de bayrak, tümüyle parçalanmadan önce çok kısa bir süre için dalgalanabilirdi...

Legolas
13-07-08, 11:50
Dünyada kaç ırk vardır, temele inersek kaç ırk'a kadar inilebilir ve bunlar hangileridir?
Dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan, çok sayıda insan ırkı bulunuyor. Irkların birbirinden ayrılmasında ve tanımlanmasında, çeşitli gen sistemleri ve morfolojik özellikler kullanılıyor. Carleton Coon’a göre, insanlar iskelet yapısına göre 5 temel ırka ayrılıyor. Tüm diğer ırkların da, bu ırkların birbiriyle melezleşmesinden ortaya çıktığı kabul ediliyor.

1. Kafkas ırkı (Caucasoid): Kafkasya, Akdeniz, Kuzey ve Doğu Avrupa, Kuzey Afrika, Anadolu ve Hindistan bölgesini kapsıyor. Karakteristik özellikler arasında düz yüz, yüksek alın, ince dudaklar, dar ve öne çıkık burun, dalgalı saç, yüz ve vücutta yüksek kıl oranı, beyaz-kahverengi arası cilt rengi sayılıyor.

2. Moğol ırkı (Mongoloid): Çin, Japon, Eskimo, Ainu ve Amerika yerlilerini (kızılderilileri) kapsıyor. Karakteristik özellikler arasında sarı deri rengi, yüz ve vücut kıllarında seyreklik, yuvarlak yüz, çıkık çene kemikleri, az gelişmiş kaş kemerleri, basık burun ve yüz, kısık gözler, şişkin göz kapakları, düz siyah saçlar sayılıyor. Bir diğer belirgin özellik, erkek ve kadınların dış görünüşlerinin, diğer ırklara kıyasla daha fazla birbirine benzemesi.

3. Kongo ırkı (Congoid): Zencileri ve Afrika pigmelerini (kısa boylu ırkları) kapsıyor. Karakteristik özellikleri çok koyu deri rengi, kıvırcık saçlar, seyrek kıllılık, dar bir baş, ileriye çıkık üst çene, geniş burun, kalın dudaklar, az gelişmiş çene ve dar kalça kemeri.

4. Capoid ırk: Congoidler dışındaki Afrika ırklarını kapsıyor. Çok uzun boy, kahverengi-siyah arası deri rengi ve özellikle kadınların kalçalarında yüksek oranda yağ toplanmasıyla karakterizeler. Bu ırkın en tipik örneği de Buşmanlar.

5. Avustralya ırkı (Australoid): Avustralya başta olmak çevre adalarda yaşayan ırkları kapsıyor. Çok farklı coğrafyalarda yaşamaları nedeniyle ortak özelliklerini saymak diğer ırklara göre daha zor. Ancak, açık deri rengi ve geniş burun, en temel tanımlayıcı özellikleri.

Legolas
13-07-08, 11:50
Güneş ömrünü tamamladığında bir kara deliğe mi dönüşecek? Bir de Güneş'in kaç yıllık ömrü
Bir yıldızın karadeliğe dönüşebilmesi için Güneş'ten en az 8 kat daha fazla kütleye sahip olması gerekli. Güneş ve benzeri kütlede yıldızlarsa ömürlerinin sonlarına doğru şişip kırmızı dev haline geliyorlar ve birkaç kez şişip büzüştükten sonra hidrojenden oluşan dış katmanlarını yavaşça uzaya bırakıyorlar. Artık ardışık füzyon tepkimelerinden sonra merkezi karbon ve oksijenle dolmuş ve Dünyamız boyutlarına kadar sıkışmış olan sıcak merkez, bir "beyaz cüce" olarak açığa çıkıyor. Güneş'imizin bir beyaz cüce haline gelmesi için yaklaşık 5,5 milyar geçmesi gerektiği düşünülüyor

Legolas
13-07-08, 11:51
İlk dillerin farklılaşması nasıl olmuştur? Ayrıca, zencilerin siyahlaşması nasıl oldu?
Yaşayan her dil, büyük bir çeşitliliğe ve bolluğa sahip. Her dilin, benzer kavramları veya düşünceleri açıklama ve ifade etme şekli farklı. Bunda bir sürü etken var. Örneğin insan toplulukları birbirinden uzak alanlara yerleştikçe, belirli bir süre içerisinde bazı kavramlar da bu topluluklara has bir anlam kazanmaya başlıyor. Kişisel şive farklılıkları, zamanla toplulukların geneline yayılıyor ve birbirine yakın topluluklardan öteye geçemiyor. Bunun sonucunda da, bir topluluğun bünyesinde şekillenmeye başlayan dil, diğer bir topluluğun bünyesinde şekillenenden farklı bir karakter kazanıyor. Nihayetinde de, her iki topluluk kendine has bir dil geliştirmiş oluyor.
Dillerin farklılaşmasında diğer bir önemli etken ise argolar. Tabii ki burada meslek argolarından, yani jargonlardan bahsediyoruz. Sadece meslekler için geçerli olmayıp, belirli kültürel birlikler ve hatta farklı yaş grupları arasında bile belirli jargonlar ortaya çıkıp yerleşebiliyor. Böylece de, aynı toplum içerisinde bile dilde ufak tefek farklılıklar ortaya çıkıyor. Dillere katılan yeni kelimelerin çoğu, belirli argolar halinde ortaya çıkıyor ve daha sonra kabul görerek dile yerleşiyor.
Bir üçüncü etken ise, farklı kültüre sahip toplumların bir araya gelmesi. Bir araya gelen gruplar farklı dillere bile sahip olsalar, birbirleriyle anlaşmak zorunda kalacaktır. Bu nedenle de, belirli bir süre sonra bu farklı diller ortak bir noktada birleşecektir. Tabii ki bu birleşim sonucu ortaya çıkan dilde, her etnik grup kendi yerel lehçesinin belli özelliklerini ön plana çıkaracaktır. Sonuçta şekillenen dil de, başka bir yerde bir araya gelen herhangi iki etnik grubun veya grupların şekillendirdiği dilden farklı olacaktır.
İlk dillerin ortaya çıkışı ise, bunlardan çok farklı değil. Belirli özelliklere veya yeteneklere sahip olan insan topluluklarının bir araya gelmesiyle birlikte, bu gruplar kendilerine has dillerini geliştirdiler. Yani en başta bile, birden çok dil vardı (poligenezis). Daha sonra insan toplulukları yer değiştirdikçe, yeni alanlara yayıldıkça, bu göçler sırasında birbirlerinden ayrıldıkça ve yeni gruplar bir araya geldikçe de dillerin şekillenmesi devam etti. Bir başka yaklaşım ise, en başta tek bir dil olduğu (monogenezis) ve daha sonra yer değiştirmeler sonucunda, yukarıda anlattığımız şekilde farklı dillerin ortaya çıktığı.
Ancak kesin olan bir nokta, ilkin insanların bizim anladığımız karakterde bir dile sahip olmadıkları. Belirli durumlar için mutlaka birbirleriyle sözlü olarak anlaşıyorlardı, fakat bu muhtemelen düzgün ve anlamlı kelimeler yoluyla değildi. İnsanın evrimi ilerledikçe, bu ilkin sesler de anlamlı kelimelere dönüştü. Sonuçta da �konuşma� ve �dil� şekillendi.
Burada bahsettiğimiz şey, konuşmadan sorumlu olan organların gelişimini tamamlaması. Yani dil, damak, farinks ve ses tellerinin son halini alması. Bunların zamanla gelişimini bir bebekte de görebiliyoruz.
Gelelim ikinci sorunuza... Zencilerin ten renginin siyah oluşu, derilerindeki Melanin pigmentinin yoğunluğuyla ilişkili. Koyu ten rengi ise, yaşadıkları bölgelerdeki ortam koşullarına sağladıkları uyumun bir sonucu. Afrika koşullarını bir düşünelim: ekvatora yakınlığı nedeniyle güneş ışınlarının en dik olarak ulaştığı bölge. Sıcak hava koşullarının yanında, yer şekilleri ve bitki örtüsü de �koyu� bir ten rengini gerektiriyor. Dünyanın kuzey ve güney bölgelerinde ise (ekvatora göre), bu koşullar söz konusu olmadığı için ten rengi daha açık. Ten renginin koyuluğu, sadece güneşten korunmanın bir gerekliliği değil, aynı zamanda güneş ışınlarının yoğunluğunun bir doğal sonucu. Güneş ışınları, MSH hormonunun salgısını arttırıyor ve vücutta Melanin senaaai hızlanıyor. Ayrıca güneş altında uzun zaman kaldığınızda ten renginize ne olduğunu da düşünün. (Hatta, size yardımcı olması açısından �Güneş yanığı neden tenimizi kızartır?� sorusunun cevabına da bakabilirsiniz.) İşte tüm bu etkenlerin varlığı, zaman içinde gen havuzuna yerleşiyor ve ortam koşullarına en yüksek uyum, ırkların temel özelliklerini şekillendiriyor.

Legolas
13-07-08, 11:51
Ucaklari nicin karakutunun malzemesinden yapmiyorlar?

Ucak kazalarinda ucak paramparca olsa da, denizin dibine gitse de hemen kokpit denilen pilot kabinindeki son konusmalari kaydeden karakutular aranir.

Cogunlukla korkunc kaza enkazi arasindan saglam olarak bulunan bu kutular sayesinde kazanin nedenlerine ulasilir. Karakutu bu kadar saglam malzemeden yapiliyorsa neden ucagin tumunde ayni malzeme kullanilmiyor?

Ucaklarin rahatca havada kalabilmeleri, uzun mesafelere az yakitla ulasabilmeleri, mumkun oldugunca hafif malzemeden yapilmis olmalarina baglidir. Bu malzemeler cogunlukla aluminyum ve plastiktir. Kokpitteki sesleri ve ucus bilgilerini kaydeden her iki kutu da paslanmaz celikten yapilir. En ve boylari yaklasik 25'er santimetre, derinlikleri 12-13 santimetredir.

Kutularin et kalinliklari ise 6-7 milimetre kadardir. Kutular ayrica isiya ve yangina karsi tedbir olmak uzere plastikle cevrili sivi kopuk ile de donatilmislardir. Kutular o kadar saglamdirlar ki, denize dusmus bir ucagin kutulari 7 sene sonra cikarilabilmis ama buna ragmen kayitlar saglikli olarak dinlenebilmistir.

Baslangicta kutular kanatlarin birlesme noktasina yakin bir yere konuluyorlardi. Bu bolge ucagin en agir kismi oldugundan dusus aninda bu agir parcalar kutularin uzerlerine duserek zarar verebiliyorlardi. Sonralari kutular ucagin kuyruk kismina konulmaya baslanildi. Tabii bu, ucagin kuyruk kismindaki koltuklar insanlar icin daha emniyetlidir anlamina gelmez, ancak bu yer karakutularin ucagin enkazindan en uzaga dusmesini saglamaktadir. Ucak kazalarinin nedenleri degisiktir.

Havada bir sekilde infilak ederek dusen ucaklarda yolcularin kurtulma olasiligi yoktur. Bu nedenle de ucagin yapildigi malzeme bu acidan onemli degildir. Ucak yere bir butun halinde carpsa da dusen bir asansorde oldugu gibi yolcular carpmanin siddetinden hayatlarini kaybederler. Ucagin icine sivi kopuk doldurmak elektronik aletleri koruyabilir ama insanlarin sadece olum nedenlerini degistirir.

Ucagin malzemesini karakutu malzemesinden yapmak, parcalanma ve yangindan zarar gorme tehlikelerini onler ama ne yazik ki bu malzemeden yapilmis bir ucak da ucamaz. Karakutularin renkleri kara degil turuncudur. Bu rengin tercih edilmesinin sebebi enkaz arasindan daha rahat fark edilmeleri icin

Legolas
13-07-08, 11:51
Dünyadaki en büyük fare, ne kadar büyüklükte?

Fareler kemiriciler takımı içinde yer alır. Bu bağlamdan hareket edersek dünyada yaşayan en büyük kemiricinin kapibara (Hydrochoerus hydrochaeris) olduğunu söyleyebiliriz. 140 cm boy, 62 cm yükseklik ve 66 kg ağırlıkla en büyük fare olarak kabul edilebilir. Tutsaklık altında 113 kg ağırlığa ulaşmış bireyler de var.

Legolas
13-07-08, 11:51
Eskimolar buzdan evlerini nasıl ısıtıyorlar?
Eskimolar adına igloo denen buzdan evler yaparlar. Bu evlerin yalıtımı çok önemlidir. Ana yapıyı oluşturan buz bloklarının arası karla sıvanarak tıkanır. İyi bir igloonun kapısı da yer üstünde olmaz. İçeri girip çıkarken kapının açılıp kapanması, içerdeki sıcak havanın dışarı kaçmasına soğuk havanın içeri dolmasına neden olur. Bundan dolayı buzdan bir ev yapılırken önce geçici bir kapı yapılır ve evden içeri girilir. Asıl kapı evin altındaki kar kazılarak yeraltından geçirilen kapıdır. Bu sayede buz evin yalıtımı tamamlanır. Buzdan ev elbette ki bizim ölçülerimizde sıcacık değilse de, bu sayede oldukça elverişli bir ısıya gelir.

Legolas
13-07-08, 11:51
Köpeklerin bıyıkları ne işe yarar? Kesildiği zaman ne olur?
Köpekler memeli hayvan sınıfının üyeleri. Bedenlerinin hemen hemen tamamı kıllarla kaplıdır. Kıllar, ısı, yalıtım ve dokunma duyusunu algılama görevini yapar. Her birinin kökü, duyusal sinir ağıyla basket filesi gibi çevrilidir. Kökün yer değiştirmesiyle bir ileti beyne gönderilir algı oluşmasına neden olur. Köpeklerde bıyıklar diğer kıllara göre oldukça uzundur. Koku alma duyularını çok kullandıklarından her şeyi koklamak isterler. Bu arada bıyıklarını da kullandıklarından çevreyi algılama da, bıyıklar oldukça işe yarar. Kesilirse algılamalarında zorlanırlar.

Legolas
13-07-08, 11:52
Yılanların neden diğer hayvanlar gibi ayağı yok?
Ayağı olmayan hayvanlar yalnızca yılanlarla sınırlı değil. Birçok omurgasız canlıda, özellikle parazit yaşayan ya da sucul yaşama uyum yapmış olan gruplarda, omurgalılardan da balıklarda ve bazı kertenkele türlerinde ayaklar bulunmuyor. Canlıların üyelerin gelişip gelişmemesi, körelmesi ya da kanat gibi özel yapılar halini alması, tamamen evrimsel süreç içerisinde seçilen yaşama ortamına ve geliştirilen yaşam şekline bağlı. Seçilen ortama ya da yaşam şekline en optimum uyum sağlayan koşul neyse, canlı da o şekilde gelişim gösteriyor. Bu açıdan bakıldığında, yılanların üyelerinin olmaması ve kuşların ön üyelerinin kanat halini almış olması arasında pek fazla bir fark bulunmuyor.

Legolas
13-07-08, 11:52
Balıklar su içer mi? Pullarının bundaki etkisi nedir?
Yaşamın kaynağı olan su, canlıların vücutlarında değişik oranlarda bulunur. Bu, suyu tüm canlılar fizyolojik olarak kullandığı anlamına gelir. Buna su içinde yaşayan canlılar da dahil. Sorumuzun cevabı evet. Balıklar su içerler. Biraz daha açarsak, balıklar tatlı ve tuzlu sularda yaşayanlar olarak da ikiye ayrılır. Tuzlu su bilindiği gibi yüksek konsantrasyon olan bir ortam. Balık vücuduna bu ortama göre daha az konsantredir. Bu durumda balık vücudundan dışarıya doğru bir su çıkışı olur. Tuzlu sularda yaşayan bunu dengelemek için devamlı su içmek zorundadırlar. İçtikleri tuzlu sudaki fazla elektrolitleri de solungaçlarından dışarı atarlar. Bu çok fazla enerji gerektiren bir işlem olduğundan tuzlu su balıkları elde ettikleri suyu daha iyi kullanmak için, böbreklerinden atılan su miktarını en aza indirir. Tatlı sulardaysa bunun tam tersi bir durum oluşur. Tatlısu balıklarında vücut konsantrasyonu dışarıya göre daha düşük olur. Bu durumda dışarıdan içeriye fazla su girişi olur. Tatlısu balıkları da bu fazla suyu dışarı devamlı dışarı atmaya çalışırlar. Balık pulları vücuda deriden su girişini önlemede de rol alırlar. Bunların boşaltımları tuzlusu balıklarına oranla çok fazladır. Bunun yanında bazı türler bu değişikliğe çok iyi uyum sağlamışlar. Örneğin köpekbalıkları ve vatozların vücut konsantrasyonları deniz suyuna yakındır. Böylece suyu dışarı atmak herhangi bir enerji harcamak zorunda kalmazlar. Bunun yanında yılanbalıkları ve ringalar, yaşamlarının bir bölümünde tatlı suya, bir bölümünde de tuzlu suya girerler. Bunların vücutlarındaki su dengesinin sağlanması da her iki durumda çalışabilecek biçimde özelleşmiştir.

Legolas
13-07-08, 11:52
Balinalar niye intihar ediyorlar?
http://www.***********.com/satforum/images/smilies/crashs.gifhttp://www.***********.com/satforum/images/smilies/crashs.gif
Balinalar yönlerini ekolokasyon denen yöntemle bulurlar. Balinalar kafalarının ön kısmından elektromanyetik dalgalar gönderirler. Karşıdaki cisme çarpan dalga, geri döner ve balina önündeki cismin ne olduğunu anlayabilir. Bu yöntem özellikle bulanık sularda çok işe yarar. Bunun yanında balinalar göç ederken de bu yöntemden yararlanırlar. Ancak zaman zaman dünyanın manyetik alanın değişmesi ya da balinalardaki ekolokasyon sisteminin hastalık sonucu bozulması, balinaların yön kaybını yitirmesine neden olabilir. Böylece yönlerini bulmakta zorlanan balinalar karaya vururlar. İntihar diye bir şey yoktur.

Legolas
13-07-08, 11:52
Sineklerin kalbi var mı? Kalbi ya da diğer organları olmayan canlılar nasıl yaşıyorlar?
Sinekler Diptera (İkikanatlılar) takımının üyeleri. Basit yapılı canlılar olduklarından vücutlarında kan bulunmaz. Besinler tüm vücuda doğrudan dağılır. Ayrıca, trake solunumu yaparlar. Dolayısıyla kalbe gereksinimleri yoktur. Kalp ya da benzer bir organ bizim için çok gerekli olmasına karşın, bazı canlılar için gerekli değildir. Bu durum o canlının geçirdiği evrimsel süreç ve yaşadığı grupla ilgili. Canlılar olmayan bir organın yaptığı işi, mutlaka başka biçimde daha basit ya da gelişmiş olarak çözmüşlerdir. Bir de bu gibi karşılaştırmalar yaparken her canlıyı kendi grubu içinde değerlendirmek gerekir.

Legolas
13-07-08, 11:53
Kış uykusuna yatan hayvanlar ve göçmen kuşlar su ihtiyaçlarını nasıl karşılıyorlar?
(Belenay Gül)

Kış uykusu sırasında :-):-):-):-)bolik faaliyetler minimuma indirilir. Ancak, kış uykusunda girmeden önce hayvanlar vücutlarına yağ depolarlar. Kış uykusuna girdiklerindeyse vücuttaki :-):-):-):-)bolik faaliyetler için bu yağı kullanırlar. Faaliyetler minimum olduğundan suya normal yaşamdaki gibi gereksinim duyulmaz. Benzer biçimde göçmen kuşlar da göç etmeden önce vücutlarına bol miktarda yağ depolarlar ve :-):-):-):-)bolik faaliyetlerde bu yağı kullanırlar. Suya gereksinimi en aza indirirler. Vücuttaki atıklarda sıvı olarak değil yalnızca katı olarak uzaklaştırılır. Böylece su vücutta korunmuş olur.

Legolas
13-07-08, 11:53
İnsan hangi sesi duyar hangi sesi duymaz?
İnsanın duyabileceği ses dalgalarının boyu 20-20.000 Hertz arasında değişir. Bunun yanında bazı hayvanlar insanın duyamayacağı sesleri rahatlıklar duyabilirler. Hatta birbirleri arasındaki iletişimi bu biçimde sağlarlar. Örneğin yarasalar ses dalgalarıyla yönlerini bulurlar ve 10.000- 120.000, yunuslarsa 10-200.000 000 Hertz’e kadar olan sesleri duyabilirler.

Legolas
13-07-08, 11:53
Hücre neden çoğalır?
Bir hücre, büyümesini durduran özel bir mekanizma bulunmadığı takdirde, gelişerek büyür. Ancak, canlı bir sistem olmanın getirilerinden birisi olan bu durum, bir süre sonra hücre için kısıtlayıcı olmaya başlıyor. Örneğin hücrenin mevcut boyutu ya da kapasitesi, içinde yer alan kullanılabilir maddelerin miktarı için yetersiz hale geliyor. Hücrenin boyutları büyüdükçe de, hücre içi iletim için aşılması gereken mesafeler artıyor. Bu gibi durumlar, hücrede enerjinin gerektiği kadar yetkin kullanılabilmesini de engelliyor. Bunların önüne geçebilmek için de, hücre içeriği ve hücre hacmi oranı belirli bir kademeye eriştiğinde, hücrede bölünme emri oluşuyor ve bu büyük hücre, kendini çoğaltarak, kendine daha verimli şekilde yetebilen 2 oğul hücre meydana getiriyor. Hücrelerin çoğalmasının esas sorumluları da, replikatör moleküller olan DNA ve RNA.

Bu doğal sürecin dışında, belirli bir dokunun onarılabilmesi ya da çeşitli görevler için özelleşecek hücrelerin oluşturulması gibi koşulları da hücrelerin kendilerini çoğaltma nedenleri arasında sayabiliriz.

Legolas
13-07-08, 11:53
Yediklerimiz psikolojimizi etkiliyor mu?
http://www.***********.com/satforum/images/smilies/smilies37.gifhttp://www.***********.com/satforum/images/smilies/smilies38.gifhttp://www.***********.com/satforum/images/smilies/smiles8.gif

, depresyon, bunama, hiperaktivite, panik bozukluğu gibi rahatsızlıkları doğuran sebeplerin başında yeme içme alışkanlıklarımız geliyor.


Aldığımız gıdalarla ruh haletimiz arasındaki ilgi hep dikkati çekmiş bir konudur. Çünkü beslenme tercihlerimizin ruh sağlığımızı da etkilediği bilinmektedir. Son yıllarda hiperaktivite ve dikkat eksikliği, depresyon, anksiyete (endişe) bozuklukları gibi rahatsızlıkların artmasında da değişen beslenme alışkanlıklarımızın etkisi büyüktür. Kısacası doğru gıdalar alarak birçok psikiyatrik hastalıktan korunmak mümkündür.

İnsan beyni karmaşık ama hassas bir organdır. Bir yumruk büyüklüğünde, 1300-1400 gram gelen beynimizde 100 milyar nöron (sinir hücresi) var ve bu nöronlardan her biri sayıları bin ile 10 bin arasında değişen başka nöronlarla bağlantı halindedir. Bu bağlantıların sayısı trilyonları bulur. Ayrıca beyinde çok daha fazla miktarda destekleyici hücrelerin de bulunduğu göz önüne alınırsa vücudumuzun yöneticisinin karmaşıklığı anlaşılır.

Çünkü beyin, düşüncelerimizi, davranışlarımızı, duygularımızı yönetir. Muhakeme, idrak, zeka, sanat ve müzikle uğraşma, teknoloji geliştirme gibi kompleks görevleri üstlendiği gibi kalp atışımız, soluk alış verişimiz, uykumuz ve uyanıklığımız, sindirim fonksiyonumuz gibi üzerinde nadiren durduğumuz aktiviteleri bile biz farkında olmadan beynimiz düzenler.



Her lokma beynimizi etkiliyor

Beyin, gördüğü yoğun fonksiyonların uygun işleyişi için çok fazla miktarda enerji ve kan akışına ihtiyaç duyar. Beynimiz, toplam insan ağırlığının yüzde 2’sini oluşturmasına rağmen vücudun sahip olduğu tüm enerji kaynağının yüzde 20’sini kullanır.

Peki bu enerjinin kaynağı nedir? Tabii ki aldığımız besinler. Besinler sadece beynin gerektiği gibi işlemesini sağlayacak yakıtı sağlamakla kalmaz, beynin yapısının oluşumuna da katkıda bulunur. Yediğimiz her lokmanın beynin işleyişi ve yapısı üzerinde hem kısa hem de uzun vadeli sonuçları vardır. Beynimizin sağlıklı ve uygun bir şekilde görevlerini yapabilmesi için sürekli olarak temel besin desteği olması gerekmektedir.

Bu yüzden kalitesi düşük besinler ve fast food beslenme, kavrayış yeteneğimizi köreltir ve zamanla beynimizi zaafa uğratır. Öyleyse beynimizi etkileyen besinleri iyi ve kötü olarak ayırmalıyız.

Kötü gıdalar nasıl etkiler?

Kan şekerini aniden yükselten gıdalar aldığımızda pankreas bezi hemen faaliyete geçer ve insülin salgılayarak şekeri düşürür. İnsülin, şekerin kullanılması ve depolanması için kan hücrelerimizi yönlendirmekle görevlidir. Zamanla hücreler, sürekli yüksek seviyede insülin bombardımanına karşı dirençli hale gelebilirler. Sonunda şekeri yönlendirmek için daha fazla insülin gerekir ve bu ihtiyaç giderek artar. Böylelikle pankreas bezi adeta yalama olur, iş göremez hale gelir. Salgılanan insüline karşı hücrelerde direnç gelişir, insülin de yağ olarak depolanarak şişmanlığa sebep olur. Ayrıca Alzheimer (bunama) ve depresyon gibi psikiyatrik hastalıklara da zemin hazırlanmış olur. Kısacası sağlığımız için gıdaların iyi veya kötü olması söz konusudur.

Hangi gıdalar mutlu eder?

· Kan şekerini hızla yükselten beyaz şeker zararlıdır. Kişi başına düşen şeker tüketimi arttıkça depresyon ve ciddi ruhsal hastalıklarda da artış olmaktadır.

· Karbonhidratlar, moralimizi iyileştiren serotonininin salınımını uyardıklarından, bu gıdaları diyetimizden tamamen çıkarmak üzüntü ve keder haline sürükleyebilir. Çünkü karbonhidratlar vücudumuzda şekere dönüşürler ve şeker de yakıt olarak kullanılır. Ancak beyaz ekmek yersek, karbonhidratla birlikte lif alamıyoruz demektir. Sonuç olarak da ekmek hızlı bir şekilde kan şekerine dönüşür. Kan şekerindeki bu çok hızlı yükseliş ve düşüşler, daha sonra kişinin acıkmasına sebep olur. Yani kepeğinden ayrılmış beyaz un kötü gıdadır. Buğdayın olduğu gibi öğütülmesiyle elde edilen tam buğday ununun lif oranı yüksektir. Tam buğday unuyla karşılaştırıldığında beyaz un yüzde 41 oranında daha az folik asit, yüzde 41 daha az B12 vitamini, yüzde 52 daha az selenyum ve yüzde 75 daha az çinko ihtiva eder.

· Lifli tahıllarda, meyve sebzelerde bulunan tüm bu besinler ve antioksidanlar beyni korur, sinir sistemini normal işler hale getirir.

· Yapay yollarla hidrojenlenmiş yağlar (margarin gibi) kötüdür. Taze tereyağı, halis sızma zeytinyağı gibi doğal oluşumlu katı ve sıvı yağlar iyi gıdadır.

· Hamburger ve cips kötü gıdalardır.

· Mineraller, bazı amino asitler ve besleyici enzimler bakımından zengin olan meyve sebzeler gibi gerçek gıdalar vücuda vitamin ve mineral sağlarlar, ama aynı zamanda toksinleri (zehirli atıklar) kendilerine çeken ve yeniden emilmelerine ya da işleme sokulmaları*na fırsat vermeden vücudumuzdan dışarı atan lifler içerirler. Meyve ve sebzeler bol tüketilmesi gereken gıdalardır.

· Balık, ihtiva ettiği o**** 3 yağ asitleriyle oldukça besleyici ve beyin için elzem bir gıdadır, bunamaya karşı birebirdir.

· Fıstık, fındık, badem, ceviz gibi kuruyemişler, doymamış yağ, E vitamini, kalp dostu sterol bileşimleri barındırırlar ve antioksidan (gençleştirici) etkiye sahiptirler. Kuruyemişler kalp hastalıklarına yakalanma riskini azalttıkları gibi, yaşa bağlı zihinsel performanstaki düşüşü de önlerler.

· Yüksek kalorili kola ve gazozların hiç besin değeri yoktur. Üstelik yemekle birlikte tüketildiklerinde, beyinde tokluk hissini oluşturan normal mide-beyin iletişimini engelleyerek daha çok yemeye sebep olabilirler.

· Paket meyve suları da kötü gıdadır.



Depresyonu önlemek için ne yenilmeli?

Depresyondaki kişi aşırı üzüntülü ve sıkıntılıdır. Durgun ve neşesizdir. İsteksiz ve karamsardır. Önceden hoşlandığı şeylerden zevk almaz. İştah ve uyku genelde azalmıştır. Günümüzde giderek daha çok kişinin yakalandığı depresyonun ortaya çıkışında genetik yatkınlık, felaketler gibi stresler, çevre gibi birçok faktör etkilidir.

Ancak beslenme şeklinin de önemi büyüktür. O**** 3 ihtiva eden balıkla beslenme depresyon riskini düşürür. Rafineri (işlenmiş) suni yağların ve beyaz şekerin aşırı tüketilmesi depresyonu kolaylaştırır. Düşük seviyede folik asit, B12 vitamini ve çinko almak depresyonu önlemede etkilidir. Bunların hepsi tam ekmekte mevcuttur.



Yağlı yiyecek Alzheimer riskini arttırır

Alzheimer veya diğer adıyla bunama, hafıza, muhakeme, öğrenme, mantıklı düşünme, yön bulma ve iletişim gibi birçok yetenekte bozulma meydana gelmesiyle ortaya çıkar. Alzheimer tipi tüm bunamaların yüzde 70’ini oluşturuyor. 65 yaş üzerindeki kadınlar için hayat boyunca Alzheimer olma riski yüzde 19, erkekler için 10’dur. Alzheimer’in önümüzdeki 40 yıl içinde dört kat artması bekleniyor.

Alzheimer hastalarında genellikle önemli davranış ve zihin değişiklikleri görülür, sonunda da kendilerine bakma yeteneğini kaybederler. Bu durum yıllar içinde sinsice ilerleyerek belirir.

Tam tahıl ve tam ekmek gibi lifli, kompleks karbonhidratlar, meyve ve sebzeler Alzheimer’e karşı koruma sağlar. Aşırı yağ tüketimi (özellikle hayvansal yağlar) Alzheimer riskini artırır. Kuruyemiş, zeytinyağı ve özellikle balıkta bulunan o**** 3’ün Alzheimer’e karşı korunmada faydası büyüktür.



Beyaz ekmek stresi arttırır

Panik bozukluğu ve stres de çağımızın çok görülen rahatsızlıklarındandır. Panik bozuklukta, kendiliğinden ve beklenmedik şekilde oluşan yoğun endişe ve korku atağı vardır. Kalp çarpıntısı, sersemlik hissi, solunum güçlüğü, karın bölgesinde rahatsızlık, göğüste ağrı, irade kontrolünü kaybetme ve delirme korkusu panik bozukluğun belirtilerindendir.

Panik bozukluğu ve strese karşı dayanıklılığı arttırmak için yağ oranı düşük diyetler uygulanmalıdır. Tahıl, meyve, sebzede bolca bulunan tiamin ve selenyum eksikliği strese yakalanma riskini yükseltir. Panik bozukluğa hassasiyeti olan kişilerde fazla kafein alınması endişe halini artırabilir. Yine beyaz ekmek gibi işlenmiş karbonhidratlar ve şekerli abur cuburlar kan şekeri seviyesinde dalgalanmalara yol açtığından belirtileri şiddetlendirebilir.



Cips ve kola hiperaktiviteyi tetikler

Dikkat eksikliği ve hiperaktivite de (DEMB) çok sık rastladığımız psikolojik hastalıklardandır. Dikkat eksikliğinde, aşırı hareket ile sosyal, akademik ve mesleki işleyişin bozulması söz konusudur. Daha çok çocuklarda görülse bile giderek yetişkinlerde de ortaya çıkmaktadır.

Genellikle organize olamama, düşük ders notları, verimsizlik, ruh halinde dalgalanmalar, zihinsel zorlanma, öfke patlamaları, dengesiz uyku düzeni, sabırsızlık ve sürekli başkalarını rahatsız etme gibi kişinin insani ilişkilerini bozan, özgüveni azaltan belirtiler mevcuttur.

Hiperaktivitenin en büyük nedenlerinden biri çocukların hareket azlığı ve enerjilerini boşaltmamalarıdır. Geçmişte kırsal alanlarda serbestçe koşarak, oynayarak büyüyen çocuklar şimdi apartman dairesinin bir odasına sıkışmış durumdalar. Yine televizyon ve bilgisayar da çocuğu hareketsiz kılmaktadır.

Günümüz çocuklarının beyaz ekmek, cips, kızarmış patates, kola, gazoz, meyve suyu, şekerlemeler gibi boş enerji veren gıdaları alıp harcayamamaları dikkatlerini azaltmaktadır. Yine gıdaları işlemekte kullanılan boyalar ve katkı maddeleri de çocuk beynini etkiler. Doğal, yeşil ve havası temiz ortamlar yerine beton yığınları ve kirli havada olmak da hiperaktiviteye zararlıdır.

5 ve 11 yaş arası çocuklar içinde en az TV seyredenlerin ileride üniversite mezunu olma ihtimallerinin daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Odasında TV bulunan çocuklar yetenek testlerinde daha düşük puan almaktadırlar. TV, çocuğa eğitim açısından bir şey vermediği gibi beyne yararı olmayan besinleri tüketmeye teşvik eder.

Hiperaktivite ve dikkat eksikliğini önlemek için düzenli kahvaltı yapmak, düzenli ve yeterli uyku faydalıdır. Her sabah besleyici bir şekilde yapılan kahvaltı, hafızayı güçlendirir, akademik performansı, sınav notlarını ve okul başarısını artırır.

Psikiyatr Doç. Dr. Sefa Saygılı
Vakıf Gureba Hastanesi Psikiyatri Klinik Şefi

Legolas
13-07-08, 11:53
hayvanlarda rüya görürmü?
Hayvanlarda uyku esnasında yapılan elektroensefalograf ölçümleri, bazı hayvanların gerçekten de rüya görüyor olabildikleri görüşünü destekliyor. Memeli hayvanların büyük bir kısmının rüya gördüğü, zaten uzun süredir biliniyordu. Eğer kedi ya da köpek besliyorsanız, uykusu sırasında gözlerinde, bıyıklarında ya da ağzında, rüya gördüğünü gösteren devinimleri gözleyebilirsiniz. Olasılıkla onlar da, hafızalarına almış oldukları çeşitli görüntülerden oluşan rüyalar görüyorlar. Örneğin bir avlanma ya da çiftleşme rüyası...
“Rüya evresi” olarak bilinen uykunun REM evresi, memeli canlıların yanı sıra, bazı kuş türlerinde de ölçülebilmiş. Hatta, memeliler arasında yalnızca “ekidna”nın REM uykusuna girmediği, diğer tüm memeli hayvanların REM uykusu yaşadıkları görülmüş. Sürüngenlerde bir REM evresi bulunmamasıysa, hem onların rüya görmediklerine bir gösterge olabilir, hem de REM uykusunun sabit vücut sıcaklılıkla (sıcak kanlılıkla) birlikte gelişmiş olduğunu düşündürebilir.

Legolas
13-07-08, 11:53
Bir Mucizenin Öyküsü Tırtıldan Kelebeğe, Kozadan İpeğe
Minicik bir böcek milyonlarca yıldır yeryüzünde bilinen en sağlam ipliği üretiyor. Bu böceğin yumurtaları bir yıl uyuyarak canlanmayı bekliyor, yeni doğanları ise kısa sürede ilk ağırlığının 30.000 katına çıkarak mucizevi bir gelişim gösteriyor. Binlerce yıldır insanların "en güzel ve en narin" olarak değerlendirdikleri, nadide kumaşların dokunduğu ipliği üretmek için kendini ördüğü bir kozanın içine hapsediyor. Bu süre içinde böceğin kendisi de bambaşka bir görünüm kazanarak bir mucizenin adını alıyor: İpek Böceği Mucizesi

Yumuşaklığı ve parlaklığıyla yüzyıllardır en çok tercih edilen kumaş olan ipek, ipek böceği tırtıllarının ördüğü kozalardan yapılır. Bu mucizevi canlılar ilginç bir şekilde yalnızca dut yaprağı yerler. Dut ağacı yapraklarından başka hiçbir şeyle beslenmezler.

İpek böceği tırtılları gelişimlerini tamamlayınca, kelebek olmak için koza örmeye başlarlar. Sonunda da kendilerini, bu incecik ipek ipliklerden örülmüş kozalarına hapsedip, uykuya dalarlar. Önce görünürde yalnızca minik bir tırtılla başlayan bu sürecin sonunda tırtıl kaybolurken ortaya ipekten örülmüş bir koza ile bir kelebek çıkmaktadır. Peki bu olay nasıl gerçekleşmektedir? Şimdi bu mucizevi süreci en başından inceleyelim.

Altın Kadar Değerli İpeğin Tarihi

Tarihi kayıtlara göre, ipek ilk defa Çin'de bulunmuştur. M.Ö 206'da başlayan Han Hanedanı dönemlerinde, daha önce pek önemli olmayan ipek, ülkenin gelir kaynağı haline gelerek uygarlığın önemli simgelerinden biri olmuştur. İpek, değerli bir madde olduğu anlaşıldıktan sonra para birimi olarak da kullanılmıştır. Devletin ödemelerinde ve yapılan hizmete karşılık ödül olarak verilen ipek, tıpkı altın gibi saklanmış ve gittikçe değer kazanmıştır. Başka ülkelerle Çin arasındaki anlaşmalar ipekle çözüm bulmuştur. O dönemde dünya ticaretinin dolaştığı tek kervan yolu olan "İpek Yolu" da adını, taşınan en değerli ticaret malı olan ipekten almıştır.

Tırtıldan Kelebeğe

İpek böceklerinin yeryüzünde birçok farklı türü (ırkı) bulunmaktadır. Bazı farklılıklar dışında hepsinde ortak olan dönemler; yumurta dönemi, larva dönemi, koza örme devresi ve ergin-kelebek dönemidir.

Bir Sene Bekleyebilen Yumurtalar

İpek böceklerinin bir türü (univoltin ırk) sadece ilkbaharda yumurtlar ve bu türün verdiği yumurtalar diğer ilkbahara kadar bekler. Başka bir tür (bivoltin ırk) ise yumurtalar ikinci yumurtlama için beklemeye girmeden, 11-12 günlük kuluçka devresi geçirerek yumurtadan çıkarlar. İkinci neslin verdiği yumurtalar ise bekleme dönemine girerek kışı geçirir ve ilkbaharda tekrar canlanırlar. Hindistan, Tayland gibi yetiştirildiği bölgelerin sıcak olması nedeniyle multivoltin ırklardan bir yılda 7-8 nesil elde edilebilir. Burada ilk akla gelen soru kuşkusuz, bir yumurtanın bir yıl nasıl canlı kalabildiğidir. Tıpkı tohumların toprağa ekilip nem, sıcaklık, karanlık gibi uygun koşullar sağlandığında filizlenerek bitki, ağaç haline gelmesi ve bu ana kadar uykuda olması gibi, ipek böceği yumurtaları da bir sonraki ilkbahar mevsimine kadar uykuda kalırlar. Vakti geldiğinde ise harekete geçerler. Bu durumu, tuşuna basarak komut verilen bir cihazın çalışmaya başlamasına benzetebiliriz. İpek böceği yumurtaları da bir yılın sonunda onları yaratan Allah'ın emriyle canlanırlar. Yüce Rabbimiz Kuran'da ilminin herşeyi kuşattığını şu şekilde bildirmiştir: "Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner; sizin gerçekten Allah'ın herşeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah'ın ilmiyle herşeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için." (Talak Suresi, 12)

Deri Değiştiren Larvalar

Yumurtadan çıkan larvalar, iklim ve hava şartlarına bağlı olarak süresi değişen larva döneminde 4 defa deri değiştirirler.

Larvalar yem yeme safhasında çok iştahlıdırlar ve sürekli taze dut yaprağı yerler. Adeta yaşayacakları bir sonraki dönemde inzivaya çekileceklerini biliyor gibi karınlarını iyice doyururlar. Başları vücutlarına oranla küçük olan larvaların derilerinin parlaklığı ve gerginliği artar. Deri değiştirme (uyku) safhasının başlangıcında yemek yemeyi keserler ve durgunlaşırlar. Dinlenmek için yer ararlar. İpeğimsi bir madde salgılayarak yapraklar üzerine tutunurlar, başlarını yukarı kaldırarak hareketsiz bir şekilde dururlar. Deri değiştiren larvaların vücudu ise büyümüştür. Başları da vücutlarına oranla artık daha büyüktür. Yem yeme safhasında parlak ve gergin olan deri, deri değiştirme sonrası gevşer, buruşur ve solgunlaşır.

9-10 günlük bir ipek böceği hemen hemen yumurtadan çıkış ağırlığının 10.000 katına ulaşmıştır. Üstelik bu gelişme 20-25 gün gibi kısa bir süre içerisinde oluşmuştur. Bu mucizevi gelişmeyi anlamak için gözünüzde yeni doğmuş bir bebeği canlandırın. Yaklaşık 3 kg ağırlığında doğan bebek, 20-25 gün sonra devasa bir boyuta ulaşarak 30.000 kg haline gelse her halde bu mucize karşısında şaşkınlığımızı gizleyemezdik. Ancak milyonlarca yıldır bu dönemleri geçiren ipek böceği larvaları bu mucizenin canlı birer örneğidirler. Böcek erginleştiğinde genellikle 7.-9. günlerde yem yemeyi keser, tedirginleşir, başını yukarı kaldırarak sallamaya ve oldukça nemli bir sıvı salgılamaya başlar. Göğüs ve karın bölgesinin yarı şeffaf olması nedeniyle vücudunun hemen hemen %40'ını kaplayacak şekilde genişlemiş olan ipek bezleri deri altında fark edilebilir. Sindirim kanalının boşaldığı ve larvanın kehribar rengini aldığı bu aşamada ipekböcekleri artık koza örmeye hazırdır ve askıya alınmaları için toplanmaları gerekir.

Koza Örme Devresi Başlıyor

Yumurtadan çıkan ipek böceği tırtılı; önce büyük bir titizlikle seçtiği "askı" olarak kullanacağı dallardan birine çıkarak kendini aynı iplikle oraya bağlar. Daha sonra salgıladığı ipeğe sarılmaya ve koza örmeye başlar. Multivoltin ırklarda 2-3 gün, uni ve bivoltin ırklarda 3-4 gün içerisinde koza örme işlemi biter. İpek böceği, ipliğini çıkardığı sürece, başını 8 çizer gibi sürekli oynatır, kozanın bir bölümünden diğer bölümüne geçerek örme işlemine devam eder. Başı dönmeden ve dengesini hiç kaybetmeden yaptığı bu hareketi, 3-4 gün süresince toplam yaklaşık 130.000 kez tekrarlamaktadır. Bu rutin hareketi yapan tırtılın boynunun ya tutulması, ya da işlevini yitirmesi gerekirken, o büyük bir çaba ile üretimine devam eder. İpek üretimi sona erdiğinde ve bezler boşaldığı zaman artık çok zayıflamış olan tırtılın ya ölmesi, ya da hastalanması gerekir ancak tırtıl başkalaşıma uğrayarak, bir iki gün içinde daha güçlü bir yapıda olan "krizalite" dönüşür. Koza örmenin 4. veya 5. gününde krizalit haline dönüşen ipekböceği, 8-14 gün süren krizalit devresinde :-):-):-):-)morfoza uğrayarak kelebek haline dönüşür. Burada ise yine başka bir mucize gerçekleşmiştir. Bir tırtıl kendi salgıladığı maddeyle kendini sarmalayarak gözden kaybolur, saklanmadan önce yerde yürüyerek ilerleyen bu böcek iki hafta içinde ise uçabilen bir kelebek olarak dışarı çıkar. Kelebek alkali yapıdaki salyası yardımıyla kozayı delerek dışarı çıkar. Yani kelebek haline gelen tırtıl, bir kozada olduğunu, buradan çıkma vaktinin geldiğini, buradan çıkmak için özel bir sıvıya ihtiyacı olacağını, kozayı delmek için bu sıvının sahip olması gereken formülü ve bunu vücudunda nasıl üreteceğini de adeta "bilmektedir". Kuşkusuz bir kelebeğin tüm bu bilgileri bilmesi imkansızdır; ona, bu bilgileri alemleri yoktan var eden Yüce Rabbimiz ilham etmektedir. (Harun Yahya, Allah Akılla Bilinir)

Kozadan İpeğe

Kozayı örme ve tamamlama işlemi, gece gündüz durmaksızın 3-4 gün sürmektedir. Birkaç mm.lik boyuyla, günlerce ara vermeden çalışan bu tırtıl olağanüstü bir güç göstermektedir. Bunu insanlar ile kıyaslayarak daha iyi anlayabiliriz. Örneğin; insan günlük uykusunu almadığında hem zihnen, hem de bedenen güçsüzleşmesine rağmen, ipek böceğinde herhangi bir bitkinlik görülmemektedir. Yumurtadan tırtıla, tırtıldan kelebeğe giden bu döngünün içinde hayatını sürdüren ipek böceği, dünyanın en sağlam ipliğini üretir.

İpek, bilinen en sağlam doğal ipliktir, ancak bilim adamları henüz bu sağlamlıkta bir iplik üretmeyi başaramamışlardır. Son yıllarda araştırmalarını hızlandıran bilim adamları, ipekböceklerinin nasıl bu kadar sağlam iplikler yapabildiklerinin sırrına ulaşmaya çalışıyorlar. Uzmanlar, bulgularının doğruluğunun kanıtlanması halinde, çok sağlam koruyucu giysi ve spor malzemeleri üretiminin yanı sıra kemik dokusu için de laboratuvarda yapay ipek üretilebileceğini belirtiyorlar. Araştırmalara göre; ipek üretiminin sırrı, ipekböceklerinin salgı bezlerindeki ipek proteinlerinin, suda çözünebilirliğini nasıl kontrol ettiklerinde yatıyor. Tüm süreç, su miktarıyla kontrol altında tutuluyor. Organizma ipek bezine protein gönderiyor, ancak bunu yaparken oraya ne kadar su bıraktığını denetliyor. Bu hassas ölçüler de ipeğin sağlamlığında rol oynuyor. Uzmanlar, ipeğin tıp alanında, tahrip olmuş diz bağlarının onarılması ve yapay kemik dokusu oluşturulmasında kullanılabileceğini söylüyorlar.

Her aşaması mucizelerle dolu olan ipek böceklerinin ipek üretmeleri çok çarpıcı yaratılış mucizelerinden biridir. Allah'ın ilhamıyla hareket eden ipek böceklerinin ürettikleri bu sağlam doğal iplik, bilim adamlarına da ilham kaynağı olmaktadır. Sağlam olduğu kadar estetik görünümüyle de dikkat çeken ipeğin, Kuran'da cennet ehline mükafat olarak sunulduğundan bahsedilmektedir.
.
"Artık Allah, onları böyle bir günün şerrinden korumuş ve onlara parıltılı bir aydınlık ve bir sevinç vermiştir. Ve sabretmeleri dolayısıyla cennetle ve ipekle ödüllendirmiştir." (İnsan Suresi, 11-12)

Legolas
13-07-08, 11:54
Telekomun İndİrİmlİ Telefon Aldatmacasi
TELEKOMUN İNDİRİMLİ TELEFON ALDATMACASI
STANDART-HESAPLI-YAZLIK HATLARA ÜCRETSİZ OLARAK VERİLEN KONTÖRLERİ 22:00 İLE 7:00 ARASINDA KULLANABİLİYORSUNUZ. BUNUN REKLAMINI NİYE TELEVİZYONA VERİPTE YAPMIYORLAR SİZCE. GECE KONUŞUN KARLI ÇIKIN HERKE UYURKEN. BU ALDATMACA DEĞİLDE NEDİR. TANIDIĞIM BİR ÇOK KİŞİYE FATURA BEDELLERİ ARTMIŞTIR BU ALDATMACA YÜZÜNDEN EVİNDE TELEFON KULLANAN VE 100 KONTÖRÜ GEÇMEYEN BİR VATANDAŞA 7.90 YTL LİRA ALINMIŞ VE KONUŞMALARIN %99 GÜNDÜZ TARİFESİNDE YAPILDIĞINDAN HER AYA 7.90 GELEN FATURA KONUŞMA ÜCRETİDE İLAVE EDİLEREK TELEKOM GÜZEL KAZANÇ SAĞLIYOR. MAŞALLAH

EV VE İŞ TELEFONU TARİFELERİ (KDV Dahil, ÖİV Hariç)

*

ŞirketHATT

*

KonuşkanHATT

*

StandartHATT

*
HesaplıHATT
(4)
YazlıkHATT
(4)
SABİT ÜCRET -YTL/ay (1)
35,49*
20,41*
12,55*
7,90*
94,75 (5)
ÜCRETSİZ KONTÖR MİKTARI(3)
0*
0*
100*
160*
1920* (5)
ARAMA YÖNLERİNE GÖRE* GÖRÜŞME ÜCRETLERİ - YTL/dk
İLİÇİ NORMAL
0,067
0,074
0,081
0,118
0,118
İLİÇİ İNDİRİMLİ*(2)
0,034
0,037
0,040
0,059
0,059
İLLERARASI
0,079
0,079
0,081
0,118
0,118
ULUSLAR ARASI
1.KADEME PSTN
0,081
0,098
0,106
0,160
0,160
*1.KADEME GSM
0,410
0,492
0,536
0,804
0,804
2.KADEME PSTN
0,227
0,273
0,297
0,446
0,446
2.KADEME GSM
0,410
0,492
0,536
0,804
0,804
3.KADEME PSTN
0,760
0,837
0,913
1,369
1,369
3.KADEME GSM
0,760
0,837
0,913
1,369
1,369
4.KADEME PSTN
1,389
1,528
1,666
2,500
2,500
4.KADEME GSM
1,389
1,528
1,666
2,500
2,500
GSM (Turkcell, Telsim, Avea)
0,255
0,294
0,337
0,399
0,399
*İNTERNET
200 0 145, 200, 822 Normal
0,013
0,014
0,016
0,025
0,025
200 0 145, 200, 822 İndirimli
0,007
0,007
0,008
0,012
0,012
200 3 146 Normal
0,053
0,059
0,064
0,100
0,100
200 3 146 İndirimli
0,027
0,029
0,032
0,050
0,050

(1) %18 oranında KDV dahil, %15 oranında ÖİV hariçtir.
(2) İl içi arama indirimleri pazartesiden cumartesiye 23:00 - 07:00 saatleri arasında,**Pazar günleri tüm gün ve Resmi Tatil günlerinde geçerli olacaktır.
(3) StandartHATT, HesaplıHATT ve YazlıkHATT ta geçerlidir.
Ücretsiz kontörler haftanın her günü 22:00 - 07:00 arasında şebeke içi İliçi ve İllerarası aramalarda kullanılabilecektir.*StandartHATT' da* aylık 8,1 YTL, HesaplıHATT' ta* aylık 18,9 YTL,**YazlıkHATT' da* yıllık 226,8 YTL ücretsiz konuşma hakkı verilmektedir.
StandartHATT ve HesaplıHATT ta ilgili ay içerisinde kullanılmayan kontörler takip eden aylarda, YazlıkHATT ta ise* ilgili yıl içerisinde kullanılamayan kontörler takip eden yıllarda kullanılamaz.
(4) HesaplıHATT ve YazlıkHATT tarife paketi müşterileri, çağrı bazında taşıyıcı seçimi ve taşıyıcı ön seçiminden yararlanamazlar.
HesaplıHATT’a geçişler yılda bir kere ile sınırlıdır. Aynı adreste en fazla bir HesaplıHATT ve YazlıkHATT bulunabilir.
(5) YazlıkHATT sabit ücreti ve ücretsiz kontör miktarı yıllık olarak verilmiştir.
Tarifeler bilgilendirme amaçlıdır.
ÜLKE KADEMELERİ İÇİN TIKLAYINIZ
*

Ücretlendirme Periyodu(saniye)
*
Tam
İndirimli
İLİÇİ
60,0
120,0
İLLERARASI
20,0
20,0
ULUSLARARASI ARAMALAR
*
*
1.KADEME PSTN
15,0
15,0
1.KADEME GSM
4,0
4,0
2.KADEME PSTN
7,5
7,5
*
*
*
2.KADEME GSM
4,0
4,0
3.KADEME PSTN
4,0
4,0
3.KADEME GSM
4,0
4,0
4.KADEME PSTN
2,0
2,0
4.KADEME GSM
2,0
2,0
GSM *(Turkcell - 053, Telsim - 054,*** Avea -050, 055)
6,0
6,0
İnternet *(200 0 145, 200, 822)
243,9
487,8
İnternet (200 3 146)
60,0
120,0

*
*

KIRSAL SANTRALLAR *
Detay alınamayan santrallarda Kontör Atış periyodu (saniye)
*
Tam
İndirimli
İLİÇİ
60
120,0
İLLERARASI
60,0
60,0
ULUSLARARASI ARAMALAR
*
*
1.KADEME PSTN
49,5
49,5
1.KADEME GSM
9,9
9,9
2.KADEME PSTN
17,7
17,7
2.KADEME GSM
9,9
9,9
3.KADEME PSTN
5,4
5,4
3.KADEME GSM
5,4
5,4
4.KADEME PSTN
3,0
3,0
4.KADEME GSM
3,0
3,0
GSM *(Turkcell - 053, Telsim - 054,*** Avea -050, 055)
17,8
17,8
İnternet *(200 0 145, 200, 822)
308,3
616,6
İnternet (200 3 146)
75,9
151,7

*Kırsal santrallarda ücretlendirme kontör atış periyoduna
göre yapılmaktadır. Belirtilen kontör atış periyotlarının teknik açıdan uygulanamaması durumunda müşteri lehine en yakın kontör atış periyodu uygulanacaktır.

KONTÖR ÜCRETLERİ YTL
ŞirketHATT*
0,067074
KonuşkanHATT
0,073781
StandartHATT
0,080737
Hesaplı ve YazlıkHATT
0,118000

Legolas
13-07-08, 11:55
*Saatte 1000km Hiz yapan Bir jet ile;


AY'a 17 Gunde
Venüs'e 4,5 Yilda
Mars'a 6 Yil 9 ayda
Merkür'e 10 Yilda
Jüpiter'e 76 Yilda
Satürn'e 152 Yilda
Uranüs'e 425 Yilda
Neptün'e 675 Yilda
Plüton'a 700 Yilda
Ancak Gidile Biliyor
Oldukca ilginç Degil mi? Aklinda diyer Gezegenlere Neden astronot Gitmiyor Diye
Bisoru Varsa Gecerli Bir aciklama Olabilir

Dierlerini Gecelim!
*Nötron Yildizlarinin Kütlesi olesine Yogundurki bir Cay Kasiginin Hacmi Kadar Yani yaklasik 2kup Sekerin Hacmindeki Nötron Yildizi MİLYARLARCA TON Gelebilir

Gelelim Güneşe !
*Günesteki Muazzam Enerji 386milyar Kere milyar ****wattir ki, Bu deger Nükleer Füsyon olarak Bilinen Termonükleer Reaksiyonlar Sonucunda Her Saniye
564 Milyon TON Hidrojenin 560 Milyon Ton Helyüma Donusmesi ile aciga Cikar

Geldik Uranyuma !
*1kg Uranyum'un Enerjisi ile 100w bir ampulu 27400Yıl Yakabiliriz

Geldik Hidrojene !
*Yogunlugu En Kuçuk olarak Bilinin Madde Donmus Hidrojendir (0,076gr/cm3)

Peki Deniz Suyundan Butun elementlerin elde edile Bildigini Biliyoormuydunuz !
*1kg Altin elde etmek için 200Milyon metre Kup su aritilmali
*1kg Magnezyum icin 795LT su aritilmali
*1kg İyot icin 16milyon Metre kup su aritilmali

Kar Yaginca Havanin isindigini Biliyoruz Buyrun Bilimsel Aciklamasi
*1Ton Buz veya 1Ton Kar yagmis olsun bunun havaya verecegi isi 80Milyon kaloridir.Buda 10 kg Kömürün Yakilmasiyla elde ediler isiya Esit

Gelelim Beynimizin Kafatasinda Nasil Korunduguna
*Beyin kafatasinda 150cm3 sivi icerisinde Paskal prensibi(Su Cenderesi) ile korunur

Klorofilin Formulunu Merak edenler Buyrun
*C55 H72 05 N4 MG

Gelelim Yapraklara
*1 m2 Yaprak 1saatte 2gr Şeker uretir

Geldik Dunyaya
*Dunya uzaydan Bir gectigi noktadan Bir daha Gecmemektedir
*Dunya son 1200 Yilin en sicak yilini 1998 Yilinda Gecirdi
*Dunya Gunes Etrafinda saniyede 29.8km Hizla Donmektedir