PDA

View Full Version : Ödev İstekleri (yeni)



yzx
10-07-08, 21:00
Arkadaşlar isteklerinizi konu altından söyleyebilirsiniz

felixsis
12-07-08, 00:32
bilgisayar tek. ve prog. staj YaRDıM
arkadasım nette okadar aradım bilgisayar stajım için hazır dokuman bulamadım aslında buldum ama bulduklarım eski 2008 sartlarına uygun bir staj dokumanı bulmam lazım yardımcı olursan sevinirim 6 gun içinde hazır olması lazım :(

yzx
12-07-08, 12:07
http://rapidshare.com/files/7530091/PC_STAJ_40_guen.zip

http://rapidshare.com/files/29069388/Bilgisayar_Programc__305_l__305___287___305__staj_ raporu.rar

İnşallah işine yarar bi bak bunlara

felixsis
12-07-08, 13:27
poseidon çok tessekkur edrim oncelikle ilgilendiğin için allah razı olsun evet aradıgım dokumanlar bu sekilde olması lazım fakat bunlar 2001 yılının windows98 işletim sistemi filan var ben bunları yazmam uygun olmaz 2007 - 2008 yıllarında yapışmıs bi dokuman arıyorum içinde xp wista su anki bilgisayar teknolojisi ne uygun dokumanlar olmalı yinede ilgilendiğin için cok tessekkur ederim

SaMeT33
01-08-08, 22:53
len boş durma sen :kiki:

end. Otomasyon Bölümüyüm ya staj dosyası için proje devre filan bulabilinmi :kiki: böle plc ile yapılan çalışmalar filan cnc ( bölemi yazılıo bilmiom siensi denior :D ) yani cnc makinaları şeması filan işte bi bak bakim :D

yzx
01-08-08, 23:11
Tasarımı ...

Projelendirme sadece projenin tasarlanması safhasında değil
http://www.otomasyonhaber.net/img/kategori.gif Kategori : Makaleler (http://www.otomasyonhaber.net/haber_detay.asp?haberID=53) http://www.otomasyonhaber.net/img/yorum.gif Yorum Sayısı : 0 (http://www.otomasyonhaber.net/haber_detay.asp?haberID=53#yorum) http://www.otomasyonhaber.net/img/okunma.gif Okunma : 995 http://www.otomasyonhaber.net/img/tarih.gif Tarih : 15 Şubat 2008 21:14 Elektrik Proje Tasarımı ve Durum Değerlendirmesi

Cafer Gerçek, Mert Bilgi İşlem Ltd.

Bu yazıda genel olarak elektik mühendislerinin veya proje tasarımcılarının günlük otomasyon projeleri ve pano projeleri tasarlarken, en çok uyguladıkları işlemlerden yola çıkarak, nerede, nasıl ve hangi sistemle çalışırlarsa işlerini kolaylaştırabileceklerinin cevabını vermeye çalışacağım.

Son 10-15 yıl içinde tasarlanan/geliştirilen yazılımların büyük çoğunluğu sahip oldukları pazar paylarını arkalarına alarak daha modern yazılımlar geliştirememişlerdir. Konumlarını kullanıp kullanıcılarının problemlerini daha verimli çözmek yerine, kolay olanı seçip daha basit ve verimsiz çözümlerle yenileme (upgrade) yolunu seçmişlerdir.

Projelendirme sadece projenin tasarlanması safhasında değil, ayrıca üretim sırasında makina parkı ve tesislerin bakım ve onarımında verimlilik artırımı ve çabuk onarımı açısından da çok önemlidir.

Fabrikaların veya binaların şalt tesislerinin tasarımında, bakımında ve onarımında kullanılacak yazılımın, özenle ve gerçek testlerle seçilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde tercih edilen sistem, sadece kullanım sırasında zaman kaybettirmeyecek; hatta tesis/fabrika yaşam süresi boyunca çok uzun süren aksamalara sebebiyet verecek, üretim uzun süre duracak ve maddi kayıplarına neden olacaktır.http://www.otomasyonhaber.net/resimler/FA4_Resim1.jpg
Üretim tesisleri bundan 20-30 yıl öncesine oranla çok daha hızlı bir şekilde çalışır duruma getirilmek zorundadırlar. Buna rağmen kullanımda kaldıkları süreler kısalmakta ve periyodik olarak, gereksinimler doğrultusunda revize edilmektedirler. Bu gereksinimler, tesislerin AR-GE sürelerinin aşırı derecede kısaldığını göstermektedir. Bakım ve onarımda yüksek oranda üretim kaybının önlenebilmesi için, hızlı ve kaliteli çalışma çok önem kazanmaktadır.

Özellikle üretim sektöründe tesis kurma ve bakım, yüksek oranda tasarruf potansiyeline sahip alanlardır. Bu alanda verimlilik her şirketin en önemli hedefleri arasındadır.

Şalt ve otomasyon projelerinin bilgisayar ortamında tasarımı ve bakımı (CAE/CAD, Bilgisayar Destekli Mühendislik ve Çizim) çok önemli bir safhadır. Bu safhanın önemi henüz ülkemizde tam anlaşılmamış olsa da, endüstrileşmiş ülkelerde gereken ilgiye ve öneme sahiptir.

Ülkemizde de mühendislik ve tasarım hizmetlerinin geniş çapta ücret karşılığında yapılır duruma gelmesi, mühendislik hizmetleri veren, pano ve otomasyon projeleri yapan şirketlerin hizmetlerine paralel ücret almalarına imkan verecektir. Hizmetine paralel kazanç sağlayan daha fazla şirketin tasarım ve mühendislik çözümlerine yatırım yapabilmelerini sağlayacaktır.


Proje safhaları ve dokümantasyon

Proje mantığı ve proje dosyaları

Piyasada mevcut birçok çizim programında ve branş yazılımında, proje mantığı nesne bazlı değildir. Projeye isim olarak proje denir, fakat kullanıcı projenin tasarım ve çizimini yaparken kendisi tüm dokümanları oluşturmak ve denetlemek zorundadır. Gerçek anlamda proje mantığı eksiktir veya yoktur.
http://www.otomasyonhaber.net/resimler/B76_Resim2.jpg
Kullanıcı projesinin tekhat şemasını yaparken, tekhat çizimini dosya olarak oluşturmak zorunda kalır. Bu dosyayı saklayacağı bir dizin ve hatta alt dizin yapılarını kendisi oluşturmalıdır. Çizimlerinin kenar antetleri için kullanacağı şablonları, projesine ve/veya çizim sayfa/paftalarına kendisi kopyalamak zorundadır. Yani kullandığı antet dosyasını ve logoları, proje için oluşturduğu dizine kopyalaması gerekmektedir.

Yukarıda anlatılanlardan görüldüğü gibi, kullanıcının esas yapması gereken işin haricinde birçok fuzuli işle uğraşmak zorunda kalmaktadır. Bu işlemlerin bir kerelik değil, çok kez yapılması ve değiştirilmesi kullanıcının zaman kaybetmesine ve proje büyüdükçe kalitenin düşmesine sebep olmaktadır.


Tasarım ve çizim

Bir pano üreticisi şirketin veya orta yoğunlukta bir mühendislik şirketinin bir elemanı bir ayda ortalama 50 çizim sayfası olan 4-5 proje yapmaktadır. Bu projeler maksimum 6 göz panodan ibarettir ve otomasyon projeleridir. Dağıtım projeleri, daha çabuk tasarlanabilir/çizilebilir nitelikte olmalarına karşın; otomasyon projeleri çok yönlü ve daha karmaşıktırlar.
http://www.otomasyonhaber.net/resimler/EE8_Resim3.jpg
Bu projelerin başlangıcı tek hat şemalarından ve kaba malzeme listelerinden ibarettir. PLC içeren projeler için I/O listesi de başlangıca ait olmalıdır. Maalesef ülkemizde birçok proje bu dokümanlar olmadan başlamaktadırlar.


Proje başlangıç safhası

İşin sahibi veya çalışan mühendis, çoğu kez projeyi veya panoları yapacak şirkete kafasında yapılacak tesisin düşünceleri ile veya en iyi ihtimalle elinde karalama çizilmiş bir kağıt parçası ile gelir ve senaryoyu anlatmaya başlar. Üretim tesisinin hangi safhalardan geçerek neyi üreteceğini bilen, fakat bu iş için gerekli tesisin nasıl kurulacağını bilmeyen yetkili; “şurada bir valf olacak, şurada bir konveyör olacak, şurada bir başka şey olacak” ve bunun gibi düşüncelerini anlatır. Kesin olmayan ve tanımlanmamış düşüncelerle pano üreticisinin proje çizmesini bekler ve bunların da hemen doğru olmasını ister. Fakat bu proje için elbette bir ücret ödemek istemez. Çünkü panoyu aldığı için mühendisliğinin ücretsiz olması gerektiğini düşünür ve bekler.

Şayet projeyi ve panoları yapan şirketin sorumlusu, yaptıkları proje için ücret istemeye yeltenirse, ya "Üç tane çizik için paramı ödeyeceğiz!" ya da "Üç parça kağıt için para mı istiyorsun?" gibi sözlerle mühendisliği ayak altına alır ve projenin kesinlikle masa üzerinde çözülmesini önler. Sahaya montaja giden proje nihai noktasına ulaşıncaya kadar beklenmedik sayıda değişikliğe uğrar.


Yabancı ve yerli şirketler

Yabancı orijinli şirketler ülkemiz de olsalar da bu hizmetleri için genelde ücret alabilmektedirler. Proje sahipleri artık yavaş yavaş kendi vatandaşlarının da mühendislik hizmeti verebileceklerine kanaat getirmektedirler. Bu çok olumlu fakat henüz yeterli bir gelişme değildir. Çok büyük projeler, hala yabancı orijinli proje şirketlerinin görev alanında kalmaktadır. Elbetteki o şirketlerde de Türk mühendisler çalışmaktadır. Fakat yerli iş sahiplerinin yerli mühendislik şirketlerine tam güvenmemeleri ve büyük proje vermeye yanaşmamaları, bu şirketlerin palazlanmasını önlemektedir.

Mevcut durumu düzeltebilmek için sadece bir etkenin düzelmesi yetmemektedir. Fakat bu düzelmenin başlayabilmesi için, ülkemizde yapılan büyük çaplı işlerde yerli mühendislik şirketlerinin daha çok proje almalarının sağlanması gerekmektedir. Tabii ki bu şirketlerin yeterli teknik ve yönetim bilgisine sahip olmaları, projelerin aksamadan yürümesini sağlamaları gerekir.

Projelerin planlanan zaman dahilinde bitirilebilmesi için, yerli müşterilerin projelerinin kapsamını proje başlamadan önce kesin olarak tanımlamaları gerekmektedir. Yabancı orijinli şirketlere uyguladıkları kriterleri yerli şirketlere de uygulamalıdırlar. Yabancı şirketler yapılan değişiklikler için ücret talep ederek doğruyu yapmaktadırlar. Fakat yerli şirketler bu değişiklikler için ücret talep edecek cesarete sahip değildirler. Fakat müşteride bu ücretin verilmesi gerektiği bilincini yerli yüklenici için tabii olarak görmemektedir. Fakat kendi değişikliklerinden ötürü projenin uzaması durumunda; her zaman olmasa da, gecikme müeyyidelerini uygulayabilmektedir.


Gerekli yazılım özellikleri ve seçimi

Mühendislik bilgisinin yeterli olmasının haricinde mühendislerin veya teknik elemanların, işlerini gerçekleştirilmesi için gereken donanıma sahip olmaları gerekmektedir. Eskiden olduğu gibi günümüzde de projeler evvela masada bitirilip, sonra sahada uygulanmalıdırlar. Masadaki iş için elektrik mühendislerinin sadece çizim değil, mühendislik yapabilecekleri yazılımlara ihtiyaçları vardır. AutoCAD çok iyi bir çizim yazılımı olmasına rağmen, bir branş çözümü değildir ve bu işlem için yetersizdir.

Kullanılacak yazılımın şema tasarım/çizimi sırasında ve sonrasında sonuçlarını oluştururken kolaylıklar sağlaması gerekir. Yani elektrik mantığını anlayan, bir toprak klemensinin bağlanan kablodaki sarı-yeşil damarına bağlanması gerektiğini bilen; klemensleri, kabloları, sembolleri, pano içi kabloları otomatik olarak değişik gereksinimlere göre numaralayabilen; bir kontaktörün kullanılmamış kontak seçimlerini kullanıcı yanlış yapsa da otomatik olarak doğru yapan ve bu kontakların çapraz referanslarını otomatik ve doğru olarak takip eden; konforlu arama fonksiyonları ile çok kez yapılan değişiklikleri eziyet olmadan gerçekleştiren; projelerde kullanılan tüm malzemeleri çok yaygın olan Excel (*) formatında okuyup kullanıma sunan; proje çıktılarını tasarımcı ve müşteri arasında dahili PDF (*) formatında verebilen; resim ve diğer ofis yazışmalarını da kolay bir şekilde projeye entegre edebilen; Türkçe veya diğer dillere ait harfleri kullanabilen; tüm sonuç planlarını, klemens planlarını, kablo planlarını, pano içi kablaj listelerini, sahada klemens bağlama planlarını, cihaz listelerini, tedarikçi listelerini, parça listelerini, içindekiler sayfalarını, cihaz/PLC bağlantı/çapraz referans sayfalarını tam otomatik ve kolayca alabilen; yukarıda listelenen otomatik planları aynı zamanda Excel ortamına aktarabilen; pano içinde kullanılan tüm cihaz ve kabloların etiketlerini otomatik olarak değişik formatlarda çıktısını alabilen; konforlu pano tasarım özellikleri sunan; PLC projelerinde gereken otomatik projelendirme fonksiyonalitesi sunan; internetten/uzaktan projelerinize erişim sağlayan; yabancı dillere otomatik çeviri yapabilen; özellikle Türkçe kullanıcı arayüzü olan ve nihai olarak yedekleme ve yedekten okuma fonksiyonları olan bir yazılım olmalıdır.

Yukarıdaki özelliklere sahip yazılımlar mevcuttur ve kullanıcılarının çok yüksek kalitede projeler üretmelerine ve zaman tasarruf etmelerine imkan vermektedir. Kullanıcının sadece fiyat kriterine göre değil, daha doğru karar vermesini sağlayacak fiyat-performans kriterine bakarak karar vermesi gerekmektedir. Çünkü yazılımların çoğu ucuz denebilecek kadar düşük fiyatlarla satılmaktadırlar, fakat boş bir projeyi sadece oluşturmak dahi eziyettir.

Yatırım yapılacak sistemin yüzlerce menüsü içinde kaybolmamak için sistemi test etme talebinde bulunun. Ürünlerine/yazılımlarına güvenen şirketler size eğitimi dahi ücretsiz vermeyi kabul etmelidirler. Sonunda hayır deme riskine katlanmalı ve müşterisine doğru karar verebilmesi için yardımcı olmalıdırlar. Yazılımı sunan şirketin yatırım öncesi, güvenirliğini ve kompetan olup olmadığı kesinlikle denenmelidir. Teknik sorulara cevaplar kabul edilir süreler de istenmelidir. “Soruya cevap gelmedi!" şu veya bu gerekçeleri kabul edilmemelidir. Başta basit sorulara cevap veremeyen şirketler, sonra işler ciddiye bindiği zaman hiç cevap veremeyeceklerdir. Yazılımların en iyisinin dahi iyi kalmasını ve gelişmesini müşterilerinin talepleri belirler. Geride kalan ürünler ve şirketler er ya da geç kaybolurlar.

Türkiye'de yatırım yapmak zaten çok zor bir adımdır. O nedenle teknik elemanlar kararlarını vermeden önce bu branşta kullanılabilecek yazılımları ve bu yazılımları üreten ve satan şirketleri kesinlikle mercek altına almalıdırlar. Hem yerli, hem de yabancı ürünleri ve şirketleri sadece isimlerinden ötürü almayınız, evvela deneyiniz.

Bu alanda, yurtdışındaki rakiplerinden çok üstün yazılımları Türk şirketleri de sunmaktadırlar.

Bu yazılımlardan biri Mert Bilgi İşlem'in yerli ürünü Türk Eplan'ıdır. Bu ürün teknolojinin yurdu olan Almanya'da dahi, diğer yazılımlar terk edilerek kullanılmaktadır.

acemli68
16-09-08, 20:09
slm bende 2 yıllık pazarlama okuyorum banada 40 gunluk muhasebe stajı bulabılırmısın?Teşekkürler

yzx
16-09-08, 20:16
http://rapidshare.com/files/6814845/Muhasebe_Bolumu_Staj_Raporu.rar

http://rapidshare.com/files/44647091/muhasebe_staj_dosyas__305_.rar.html

buyur :)

acemli68
22-09-08, 11:18
teşekkürler ama bu değildi :D benım istedigim gün gün olandı bunlar haftalık yinede emeğine sağlık

ceza_holocaust
22-09-08, 17:06
benim ödevde embriyonunu sağlıklı gelişebilmesi için anne adayının nelere dikkat etmesi gerekir?? şimdiden teşekkür ederim

yzx
22-09-08, 17:20
Anne Adaylarının Dikkat Etmesi Gerekenler

http://www.3ayak.org/imaj/oceangray/maternity-gallery.jpg

Hamile kadınlar her zaman birşeyleri dert ederler. Soluduğumuz hava kirli mi? İçtiğimiz su temiz mi? Eşimin içtiği sigara yada bu sabah içtiğim kahve bebeğimin sağlığına zarar verebilir mi? Ya dişçide çektirdiğim röntgen? Bu tür kaygılar hamileliği gereksiz yere sinir bozucuhale getirebilir. Ama bilgi; hem bunlardan kurtulmanızı sağlar hem de sağlıklı bir bebeğiniz olma olasılığını arttırır. Hamileliğiniz sırasında bebeğinize zarar vermemek istiyorsanız lütfen aşağıdakilere bir göz atın:


ALKOL
Hamileliğimizin ikinci ayına kadar genellikle hamile kalındığından habersiz olduğumuz için; bunu bilmemiz halinde asla yapmayacağımızşeyleri, bilmeden yaparız. Hamilelik süresince fazla içki içmenin bebekte birçok soruna yol açtığı gösterilmiştir. Bebeğin kan dolaşımına giren alkol miktarının anne kanındaki alkol yoğunluğuna yaklaşık olduğu ve annenin aldığı alkolü bebeğinde paylaştığı göz önüne alınırsa bu pek de şaşırtıcı sayılmaz. Alkolü bedenden atmak için gereken süre bebekte annenin iki katıdır. Yani anne hafif çakır keyifken, bebek sarhoştur.
Hamilelik boyunca ağır alkol alımı (günde 5-6 kadeh şarap, bira, rakı) ciddi doğum koplikasyonlarının yanı sıra bebekle ilgili alkol sendromuna da yol açar. Bu durumda bebek normalden küçüktür ve genellikle zihinsel özürlüdür. Baş, yüz, kollar, bacaklar ve merkezi sinir sisteminde (beyin ve omurilik) bir çok yapı bozukluğu vardır. Ayrıca bu bebeklerde yenidoğan döneminde (doğum sonrası ilk 28 gün) ölüm oranı yüksektir. Bebekte daha sonra çocukluk döneminde de öğrenimsel, davranışsal ve toplumsal uyumla ilgili sorunlar oluşur.
İçki içmeyi sürdürmenin riski doza bağlıdır, ne kadar çok içerseniz, bebeğinize vereceğiniz zarar o kadar çok olur. Hamilelikte orta derece alkol tüketimi bile (günde 1-2 kadeh) düşük riskinin artması, düşük doğum ağırlığı ve doğum sırasında komplikasyonlar gibi çeşitli ciddi sorunlara yol açabilir. Çocuklar büyüdüğünde de davranışlarını, öğrenme yeteneklerini ve çevrelerine gösterecekleri uyumu etkilemektedir.
Bazı kadınlar hamilelikleri süresince hafif örneğin geceleri bir kadeh içmelerine karşın sağlıklı bebekleri olabilir. Ancak bunun hiçbir garantisi yoktur. Hamilelikte güvenli alkol dozu, eğer varsa bilebilinmemektedir. Eğer gün sonunda yorgunluğunuzu atmak için bir kokteyl almayı veya akşam yemeğinde bir kadeh şarap içmeyi adet halinegetirdiyseniz, belkide şimdi bu yaşam biçiminizi değiştirmenin tam sırasıdır.Gevşemek içim içki alıyorsanız müzik, masaj, ılık banyo,spor, okuma gibi başka yöntemleri seçebilirsiniz.

SİGARA
Hamilelikten önce içtiğiniz süre ne kadar olursa olsun sigaranın gelişmekte oln bebeğe zarar verdiği konusunda kesin bir kanıtyoktur. Ama hamilelik sirasında içilen sigara kesin ve belgelenmiş hasarlarvermektedir. Sigara hamilelikte düşük ve ölü doğuma sebepolduğu gibi çeştli komplikasyonlarda sigara içen annelerde çok daha sık gözlenmektedir.Bunlar arasında vajinalkanama, anormal plasenta yerleşimi,plasentanın erken ayrılması,erken kese yırtılması ve erken doğumdur.


Sigaranın en sık rastlanan etkisi ise düşük doğum ağırlığıdır.Sanayileşmiş ülkelerde küçük doğan bebeklerin üçte birinden sigara sorumlututulmaktadır.Düşük doğum ağırlığı ise bereberinde artan hastalık ve bebek ölüm riskini getirir.
Sigaranın başka potansiyel riskleride vardır.Anneleri sigara içen bebeklerde apne (ani soluk almanın durması)olasılığı fazladır. Sigara içmeyen annelerin bebeklerine göre Ani Bebek Ölüm Sendromu iki kat fazladır.Ayrıca genelde sigara içen annelerin bebekleri içmeyenlerinki kadar sağlıklı değildir.Bu bebeklerin büyümelerinin sigara içmeyen annelerin bebeklerinin büyümelerine yetişemediğine,uzundönemde bedensel ve zihinsel kusurları olduğuna ve hiperaktif olduklarına dair kanıtlar vardır.
Bir çalışmada hamilelik sırasında ve sonrasında sigara içen annelerin çocuklarının solunum sistemi hastalıklarına daha yatkın olduğu,diğer çocuklara göre daha kısa boylu oldukları ve okul başarılarının daha az olduğu gösterilmiştir.Bütün bu yan etkilere sebep olan karbonmonoksitzehirlenmesi; annenin kanındaki yüksek oranda karbonmonoksitin plasenta yolu ilebebeğe geçmesi ve bebeğin daha az oksijen almasıdır.Sigara içtiğinizde bebeğiniz duman dolu bir rahmin içine hapsedilmişolur, kalp atışları hızlanır. Hepsinden kötüsü büyüyemez ve gelişemez.
Haberler hep kötü değildir. Bazı çalışmalar hamileliğin erken döneminde sigara içmeyi bırakan kadınların(4.aydan önce olmalı) bebeğe zarar verme riskini sigara içmeyen annelerle aynı düzeye indirdiğini göstermektedir.Daha erken olması çok daha iyidir ama son ayda bile sigarayı bırakmak, doğum sırasında bebeğe giden oksijen akımını korumaya yardımcı olur.Bazı kadınlar için sigarayı bırakmak hamileliğinerken döneminde ani bir tiksinti geliştiğinden çok kolaydır.Eğer bu kadar şanslı değilseniz, başka yöntemleri hatta hipnozu biledeneyebilirsiniz.

İnsanların çoğu sigarayı bıraktıklarında yoksunluk belirtileri yaşarlar. Bu belirtiler ve yoğunlukları kişiden kişiye değişir.En sık görülenler sigara için çok şiddetli özlemduymak, sinirlilik, kaygı, huzursuzluk, eller ve ayaklarda uyuşma,baş dönmesi, yorgunluk, uyku ve mide bağırsak bozukluklarıdır. Bazı insanlar ise başlangıçta hem bedensel,hemde zihinsel güçlerinde azalma hissederler.Bütün bunlar geçici durumlardır ve bunları azaltmak için birşeyleryapabilirsiniz. Kahveden kaçının, çünkü sinirliliğinizi arttırabilir.Dinlenin, alıştırma yapın (nikotinden aldığınız uyarının yerini doldurmak için).Zihninizi bir kaç gün dinlenmeye bırakın, zihinsel çaba gerektirmeyen işler yapın,sinemaya yada sigara içmenin yasak olduğu yerlere gidin.Sigarayı bırakmanın kötü etkileri birkaç gün ile birkaçhafta arasında sürer,ama yararı siz ve bebeğiniz için yaşam boyu devam edecektir.

Sigara içmek yalnız içen kişiyi değil,çevresindeki herkesi etkiler.Buna karnında gelişmekte olan bebeği ile anne adayıdadahildir. Bu nedenle eşiniz,evinizde yaşayanlar yada yan masada çalışan iş arkadaşınız sigara içtiğinde neredeyse sizin içmeniz kadar etkilenecektir.Eğer eşiniz sigarayı bırakmayacağını söylüyorsa,ona en azından evin dışında yadasizden ve bebeğinizden uzakta içmesinisöyleyebilirsiniz. Sigarayı bırakması elbette hem kendi sağlığı hemde bebeğin doğduktan sonraki uzun dönem sağlığı için çok dahaiyidir. Çalışmalar, annenin yada babanın sigara içmesinin çocuklarında solunum sorunlarına ve akciğer gelişiminde bozulmaya neden olduğunu göstermiştir.

KAFEİN
Kafein kahve, çay, kola gibi içeceklerde bulunur ve annenin aldığı kafein plasentadan geçerek bebek kan dolaşımına girer.İnsanlar üzerinde ve gelişen bebeğe kafeinin nasıl bir etki yaptığı yada zararı olup olmadığı henüz tam açıklığa kavuşmuş değildir.Ama en son çalışmalardan biri günde 2 fincan kahve eşdeğeri kafeinin düşük riskini iki katına çıkardığını göstermiştir.Anne adaylarının eldeki bilgilerartana kadar kahve içmemeleri daha akıllıca olur.
Kafeinli kahve, çay yada kolayı bırakmanız için başka ek nedenlerde vardır.Hepsinden önce bunların idrar söktürücü etkiside vardır,anne ve bebek sağlığı için gerekli olan sıvı ve kalsiyumu bedenden uzaklaştırır.Sık idrara çıkma sorununuz varsa, kahve bunu arttıracaktır.

İkinci olarak, kahve ve çay özellikle krema ve tatlandırıcılarla kullanılıyorsa tıkayıcıdır ve gereksiniminiz olan besinlere karşı iştahınızıtıkayabilir.Kola yalnız tıkayıcı değildir,aynı zamanda bazı kimyasal maddeler ve gereksiz şeker içerir.
Üçüncüsü kafein hamilelikte normal duygu durumu dalgalanmalarını arttırıp,yeterince dinlenmenizi engelleyebilir.
Dördüncü olarak kafein sizin ve bebeğinizin ihtiyacı olan demirin emilmesini engelleyebilir.
Yapılan bazı araştırmalar göstermiştir ki,aşırı kafein tüketimi anormal kalp atımı,hızlı solukalma, yenidoğanda titremeler ve ileriki yaşamında şeker hastalığı gelişimi ile sonuçlanabilir.

Kafein alışkanlığınızdan nasıl kurtulursunuz:
İlk adım bırakmak için bir motivasyonunuz olmasıdır.Bu hamilelikte kolaydır,çünkü amaç sağlıklı bir bebeğiniz olmasıdır.İkinci olarak kafeine niçin düşkün olduğunuzu belirlemeli ve bu ihtiyacınızı gidermek için yerine neler koyabileceğinizi bulmaktır.Eğer kahvenin yadaçayın tadını seviyorsanız ve sıcak bir içecek sizi çekiyorsa,kafeini alınmış olanları seçebilirsiniz. Ama en sağlıklısı tüm bunların yerine%100 saf meyve sularını tüketmenizdir.Eğer kafeinin uyarıcılığına gereksiniminizvarsa, daha doğal ve daha uzun etkili uyarıyı alıştırma veiyi besinlerden,sizi canlandıracak birşey yapmaktan (dansetmek, koşmak, yürüyüş) alabilirsiniz. Kafeini bıraktıktan sonra kuşkusuz bir kaç günkendinizi kötü hissedeceksiniz ama daha sonra herzamankinden iyi hissedeceksiniz.
Kafein tiryakilik yapan bir maddedir ve aniden bırakanlardabaş ağrısı, sinirlilik, yorgunluk, uyuşukluk gibi yoksunluk belirtileriolur. Bu nedenle kafeini yavaş yavaş bırakmak daha akıllıcaolur. Fincanınızı her gün biraz daha azaltarak,en sonunda hiç içmemeyi başarabilirsiniz.

Şu önerilere dikkat edin:

• Kan şekerinizin ve enerji düzeyinizin düşmesine fırsat vermeyin.Protein ve karışık karbonhidratlardan zengin besinleri küçük porsiyonlar halinde ve sık yiyin.
• Her gün bol egzersiz yapın.
• Uykunuzu alın. Bu kafeinsiz daha kolay olacaktır.

X IŞINLARI (RÖNTGEN)
Hamilelik sırasında çekilen röntgenlerin güvenli olup olmadığı karmaşık bir konudur,ama tanısal amaçlı çekilen bu filmlerin bebeğe zarar vermesi çok nadirdir. Röntgen ışınlarından yayılan radyasyonun zarar verip vermeyeceğini üç etken belirler.Birincisi; radyasyon miktarıdır. Cenin ve bebekte ciddi hasar yalnızca çok yüksek dozlarda (50-250 rad)oluşur. Çağdaş röntgen araçları çok nadir olarak 5 rad'dan fazla ışın yaydıkları için genellikle bir sorun oluşmaz.
İkinci etken, ışının ne zaman alındığıdır. Çok yüksek dozlarda bile yumurtanın rahme yerleşmesinden önce dokunun etkilenme riski yoktur.Bebeğin organlarının gelişiminin erken dönemlerinde (döllenme sonrası 3-4.haftalar) ve hamilelik boyunca merkezi sinir sisteminin zarar görme riski vardır. Ama bu yalnızca yüksek dozlarda gerçekleşir.
Üçüncü etken ise, rahmin gerçekten ışına maruz kalmasıdır.Günümüzün röntgen cihazları,görmek istenen alanı iyi belirlemekte ve diğer bölgeleri ışından korumaktadır.Röntgen filmlerinin çoğu anenin karın ve kalça bölümüne böylece rahme gelecek ışınları önlemek için kurşun bir levha ile çekilir.Ama karın röntgeninin bile zararlı olma olasılığı 10 rad dan fazla ışık yaymadığı için yoktur.
Ama tabiki ne kadar küçük olursa olsun gereksiz risk almanında bir mantığı yoktur. Bu nedenle genellikle acil önemi olmayan röntgen çekimlerinin doğumdan sonraya ertelenmesi önerilir. Bebeğin röntgen ışınlarından zarar görme olasılığı düşük olduğu için, anne adayının sağlığı açısından gereken bir röntgeninde çekilmesinden vazgeçilip anne tehlikeye atılmamalıdır.
Hamilelik sırasında röntgen ışınlarının küçük zararı aşağıdaki kurallara uyularak en aza indirilebilir:

• Sizden röntgen çektirmenizi isteyen doktora hamile olduğunuzu mutlaka söyleyin.
• Hamilelik sırasında çok gerekli olmadıkça röntgen çektirmeyin.
• Yerine daha güvenli bir tanısal işlem kullanılabiliyorsa röntgen çektirmeyin.
• Eğer röntgen şartsa,ehliyetli ve güvenilir bir merkezde çekilmesine özen gösterin.
• Teknisyenin uyarılarını dikkatle dinleyip,özellikle çekim sırasında kımıldamamaya dikkat ederek,çekimin yinelenmemesini sağlayın.
• Hepsinden önemlisi röntgen çektirmeniz gerekiyorsa,zamanınızı olası zararları hakkında kaygılanıp durarak geçirmeyin.Unutmayın ki, emniyet kemerinizi bağlamayı unuttuğunuz durumda bile bebek daha büyük bir tehlike altındadır.

ŞEKER YERİNE KULLANILAN TATLANDIRICILAR
Rejimciler için tatsız bir süpriz olacak ama şeker yerine kullanılan tatlandırıcılar kilonun korunmasında nadiren faydalıolurlar. Bu tatlandırıcılarla kilo kontrolü sağlansa bile anne adaylarının bunları kullanırken dikkatli olmaları önerilir.Ne yazık ki, hamilelikte sakkarin kullanımı ile ilgili yeterince araştırma bulunmamaktadır. Hayvan deneyleri, hamilelerin bu maddeyi almalarının, yavrularda kanser gelişimine yol açtığını göstermiştir. Tatlandırıcılar insanda plasentayı geçtiği ve bebekteki dokulardan çok yavaş atıldığı için,hamilelik öncesi ve hamilelik süresince sakkarin kullanılmaması akıllıca olur.
Öte yandan çalışmalar,hamilelik sırasında tatlandırıcı olarak aspartamın(nutrasweet) kullanılmasının zararlı etkisi olmadığını göstermiştir. Hekimlerin çoğu hamilelik sırasında bu tatlandırıcının ılımlı miktarda kullanılmasına izinverebilir. Ama aspartamlı tatlandırıcıların katıldığı pek çok ürünün besin değeri olmadığından hamile kadınların bunları alırken seçici olmasında fayda vardır.
Hamilelik sırasında en güvenilir tatlılar doğal meyve ve meyve sularıdır.Daha besleyici tatlı ve içecekler yerine midenizi diyet içeceklerle doldurmak size bir fayda sağlamayacaktır.

EV İÇİ TEHLİKELER

Ev temizleme ürünleri:
Bir çok temizlik ürünü yıllardır kullanımda ve temiz evler ile doğumsal kusurlar arasında birbağlantı henüz kurulamadı.Temizlik maddelerini ara sıra tesadüfen solumanın gelişmekte olan bebeğe zararlı bir etkisi olduğunu henüz hiçbir çalışma gösteremedi. Eğer temizlik ürünlerine maruz kaldıysanız bunun için kaygılanmayın ama hamileliğin kalan süresi boyunca makul ölçüde temizlik yapın.

Aşağıdaki uyarılara dikkat edin;

• Ürünün kuvvetli bir kokusu ve dumanı varsa doğrudan solumayın. Havalandırması iyi olan bir yerde kullanın yada hiç kullanmayın.
• Aerosoller yerine pompalı spreyler kullanın.
• Hiç bir zaman(hamile değilken bile) klorlu ürünleri amonyaklı olanlarla birleştirmeyin,bu karışım öldürücü dumanlar çıkarabilir.
• Etiketlerinde zehirli olduğuna ilşkin uyarı bulunan fırın temizleyici ve leke çıkarıcı ürünleri kullanmaktan kaçının.
• Temizlik yaparken lastik eldivenler kullanın,Bu yalnızca ellerinizi korumakla kalmaz,deriden zehirli kimyasal maddelerin emilimini de engeller.
• Temizlik yaparken her zaman bulunduğunuz ortamı havalandırmaya özen gösterin.

Kurşun:
Son yıllarda kurşunun uzun yıllardır boya parçalarını yutan çocuklarda zeka geriliği yaptığıbilinmektedir. Hamile kadınları ve bebeğide etkilediği keşfedilmiştir. Bu metale fazla miktarda maruz kalmak hamilelerde yüksek tansiyon riskini arttırmakta ve hatta düşük nedeni olmaktadır. Bebekte ciddi davranış sorunları ve nörolojik sorunlardan, küçük doğumsal kusurlara kadar değişen zararlara neden olur.
Neyse ki kurşuna maruz kalmaktan korunmak, yol açtığı sorunların yanında çok kolaydır.İçme suyu,kurşunun ana kaynağı olduğu için, suyunuzun kurşunsuz olduğundan emin olun. Evinizin boyasıda kurşun içerebileceğinden,herhangi sebeple evinizin boyası kazınıyorsa evden uzak durun. Başka bir kaynak da çini porselen yada çanak çömlekteki kurşunun bulaştığıyiyeceklerdir. Eğer kuşku duyduğunuz antika yada eski bir tabak yada sürahiniz varsa içinde gıda saklamayın.

Böcek öldürücüler:
Bazı böcekler sizin için bir tehdit gibi görünsede aslında hamilelik açısından tehlike oluşturmazlar.Ama onları yok etmek için kullandığınız ilaçlar bebeğiniz için daha büyük bir tehlikedir. Bulunduğunuz bölge yeni ilaçlandıysa, koku kaybolana kadar dışarı çıkmayın. Pencerelerinizi kapayın. Eğer apartmanınız ilaçlanıyorsa ve siz bunu erteletemezseniz, kendi evinizin kapı ve pencerelerini sıkıca kapayın. Mutfak dolaplarını sıkıca kapatın ve yemek hazırlanan bölümünün üzerini örtün. Apartmandan bir iki gün uzak durun ve eve döndüğünüzde sık sık pencerelerini açıp havalandırın.
Mümkünse böceklerle doğal yolla mücadele edin.Kazara böcek ilacına maruz kaldıysanız hemen paniğe kapılmayın.Kısa süre ve dolaylı maruz kalma bebeğinize hemen zarar vermez.Açık havaya çıkın ve derin nefes alıp verin.

"Bebeğinizi beklerken sizi neler bekler" kitabından alınmıştır.

Barbaros
01-10-08, 18:10
Hacı banada bi mektup örneği bulurmusun?

yzx
01-10-08, 19:00
Behçet Necatigil- Serin Mavi(Behçet Necatigil’den Eşine Mektuplar), Hazırlayanlar: Selma Esemen Necatigil- Ayşe Sarısayın Necatigil, İst., Yapı Kredi Yayınları, İst., 1999: 88-89. Behçet Necatigil, Serin Mavi (Behçet Necatigil'den Eşine Mektuplar), Hazırlayanlar: Selma Egemen Necatigil ve Ayşe Sarısayın Necatigil), İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, sf. 88-89
Knokke-Le Zoute, 30 Ağustos 1974, Cuma

Sevgili Huriye, Selma, Ayşe,
Saat öğleden sonra dördü çeyrek geçiyor. Evvelki gün öğle üstü Brüksel'e gelmiştik. Binbir telâş içinde, sora soruştura gideceğimiz yeri öğrendik. Valizleri hava alanında emanetçiye bırakmıştık, orta halli bir lokantada 200 franga bir kap yemekle iki bardak bira içerek gene havaalanına döndük trenle. Bavulları alıp tekrar Brüksel. Oradan başka trene binip Knokke-Le Zoute denilen yere geldik. Bize ayrılan oteli bulduk. Ayrı odalara yerleştik. Gece dokuz buçuğa geliyordu. Sokakları tarayıp lokanta vitrinlerindeki yemek fiyat listelerine bakarak, en ehvenini seçip karnımızı doyurduk.

Dün öğleden sonra Bienal Sekreterliğini bulduk. Geldiğimizi bildirdik, 500 frankımızı alıp bize birer dosya verdiler. İçinde katılanların listesi, hangi otellere dağıtıldıkları ve başka şeyler. Her milletten şöyle böyle dört yüz kişi. Gece, saat sekizde büyük bir salonda büfe vardı. Yakalarımızda adımızı, milletimizi belirten küçük plakalar, ellerimizde davetiyeler girdik içeri. Dörder kişilik masalardan birine çöktük. Masadaki öteki iki kişi Japon idi. Gece öyle geçti.
Şiir toplantıları bu sabah onda başladı. Açış konuşmaları saat 12:00'ye kadar sürdü. Saat 3'te tekrar toplanılmak üzere öğlen tatili yapıldı. Konuşmalar Fransızca. Ben hep Avusturya heyetine bakındım, gece bulamamıştım kimseyi, öğle üzeri yakalara baka baka, on sene kadar önce birkaç şiirini çevirip Türk Dili dergisinde bastırdığım Ernst Jandl'ı yakaladım, iki de arkadaşı vardı. Tanıttım kendimi. Meğer onlar da Fransızca bilmezlermiş. Bunu öğrenince içim rahat etti.

Yol çok uzun, Beşiktaş-Ortaköy yolundan uzun. Tahsin'le döndük otele, ne verdilerse yedik çekildik odalara. Üçteki toplantıya dörtte katılırız diyorduk. Şimdi saat beşe geliyor. Vazgeçtik.

Şurda cumartesi, pazar, pazartesi, iç gün kaldı. O da geçer. 4 Eylül çarşamba günü Brüksel'den İstanbul'a uçacağız herhalde. Belçika müthiş pahalı. Tahsin'le vitrinlere bakıyoruz hep. Tahsin mukayeseler yapıyor. Fransa'dan sonra en pahalı yeriymiş Avrupa'nın. 3170 franktan 1200 frank kaldı üç gün içinde. Ortada alınmış birşey yok. Gideriz, ederiz, Paris, Londra deyip duruyorduk. Şimdi arpacı kumrusu gibi düşünüyoruz. Tahsin önce şöyle şöyle diyor, sonunda benim dediğime geliyor, düşünmeye başlıyor. Hiç değilse ben her gece gömlek yıkıyorum, Tahsin onu bile yapmıyor. Hasılı boşa koyuyoruz dolmuyor, doluya koyuyoruz almıyor.
Dur bakalım!..
Gene yazarım.

Kimseye kart gönderemedim, üşeniyorum, içimden gelmiyor.
Her şey önce iç rahatlığına bağlı. Siz benim için Beşiktaş'a kapanmayın, benim ne zaman döneceğim belli değil. Kumburgaz'da da bulurum sizi.
Gene yazarım. Gün ola, hayrola! Gözlerinizden öperim.


Behçet Necatigil

ceza_holocaust
15-10-08, 19:37
bende neden bazı meyveler tek tohumlu bazıları birden fazla tohumu var o lazım biraz çabuk olursa sevinirim

NUR3TT!N
17-10-08, 23:17
Arkadaşlar En Kısa Zamanda Cvp'larını & Yardımlarınızı Bekliyorum Şimdiden Teşekkürlerimi Sunuyorum...:blush:

Dijital Analog Haberleşme



Geniş Caplı Biİlgi Bulmam Lazım...Tekrardan Teşekkürlerimi Sunarım İlgilendiğiniz İçin.:sad:

mavicris
19-10-08, 17:33
kelebeğin hayatını bulan bu konuya cevap yazsın.lütfen bekliyorum.allah rızası için fen ödevi için 6.sınıf:sorry::sorry::sorry::sorry::sorry::sorry :

yzx
22-10-08, 08:22
bende neden bazı meyveler tek tohumlu bazıları birden fazla tohumu var o lazım biraz çabuk olursa sevinirim


kanka seninkini inan çok aradım ama bulamadım k.bakma. büyük bir ihtimal konu anlatımlı 6.sınıf kitaplarında vardır




Arkadaşlar En Kısa Zamanda Cvp'larını & Yardımlarınızı Bekliyorum Şimdiden Teşekkürlerimi Sunuyorum...:blush:

Dijital Analog Haberleşme



Geniş Caplı Biİlgi Bulmam Lazım...Tekrardan Teşekkürlerimi Sunarım İlgilendiğiniz İçin.
:sad:



ANALOG>DIGITAL , ANALOG>RS232,RS232>DIGITAL CONVERTER

http://www.geta-electronic.com/URETIM/RS232/GT2801_1.gif

GT 2801 Kartı , 8 Analog, 8 "digital" girişi ve 8 "Digital" çıkışı olan Bilgisayarın RS232 Portuyla haberleşerek ; Alınan Analog bilgileri bilgisayara aktaran ve bilgisayar programından aldığı bilgilerle de 8 "digital" çıkışa kumanda eder. Bu durum kullanıcıya bir çok uygulama alanları açar.Sanayide ve bina otomasyonunda bir çok işleri tek bir kartla ve ekonomik olarak yapar.

PIC 16F74 mikro kontrolörüne sahip olması sıhhatli çalışmasını sağlar.

KULLANMA ALANLARI:


Analog işaretlerin bilgisayara RS232 Port'u vasıtasıyla bilgisayara aktarılması
Kartın RS485 çıkışı da kullanılarak işaretlerin ikili kablo ile çok uzak mesafelere taşınabilmesi,
Analog işaretlerin bilgisayara aktarılarak GETA AHM03 programında takip edilmesi,bir veri tabanında depolanması ve istenildiğinde kullanılması,
Bilgisayardaki program vasıtasıyla RS232 portundan gönderilen bilgilerle kartın dijital çıkışlarına kumanda edilerek 8 ayrı işin yaptırılması,
Fabrikalarda analog ve dijital seviyelerin ölçülerek bilgisayarlara aktarılması ve işletmenin sürekli takibi,
Binalarda çalışan aletlerle ilgili bilgilerin bilgisayara aktarılarak depolanması, internet vasıtasıla dış ortama iletilmesi,
Mevcut alarm sistemlerindeki zon giriş bilgilerinin bilgisayar ort****** aktarılması suretiyle bu bilgilerin "on line data" iletişimi şeklinde server'lara iletilmesi,
Daha bir çok....


TEKNİK ÖZELLİKLERİ:


PIC16F74 veya PIC16F877 Mikrokontrolüne sahiptir.
Program bilgileri E2'ye kaydedilir.Enerji kesintilerinden etkilenmez.
Çıkış portundaki değerler de E2'ye kaydedilir.Enerji kesintilerinde veya işlemcinin resetlenmesi durumunda çıkış bilgileri aynı durumda kalır.
8 Analog kanal girişi, 8 "digital" girişi ve 8 "digital" çıkışı vardır.
Dijital girişler ve dijital çıkışlar "opto kuplör"lerle yalıtılmışlardır.
Kanal numaraları ve kartın kendine 4 rakamlı abone numarası verilebilir.Böylece bilgisayarda 2x9999 ayrı adres oluşturulabilir.
Analog girişler maksimum 5V dur.Max 10V da ayarlanabilir.Çözünürlük 8 bit dir.(PIC16F877 de 10 bit)
Dijital girişler,kuru kontak olabileceği gibi; +5V veya +24V seviyesinde de olabilir.
Dijital çıkış akımı 24V DC de max 8A dir.
Mikrokontrolör yazılımında "Watchdog" vardır.Böylece program aksamadan kesintisiz çalışır.
24V -12V DC arası ve 16V AC güç besleme girişleri vardır.
Kart Epoksi malzemeden çift taraflı ve delik içi kaplamalı ve SMD teknolojisine göre üretilmiştir.




kelebeğin hayatını bulan bu konuya cevap yazsın.lütfen bekliyorum.allah rızası için fen ödevi için 6.sınıf:sorry::sorry::sorry::sorry::sorry::sorry :

Doğanın harika böcekleri: Kelebekler
İnanılmaz güzel renkleri ve desenleriyle, doğanın en güzel ve en narin böcekleridir onlar. Kelebek olmak için geçirdikleri mucizevi aşamalar, hala doğanın en büyük bulmacalarından biri.
Kelebekler; tarifsiz güzellik ve zarafetleri sayesinde doğanın en ilginç ve en narin eserleridir. Yumurtadan tırtıla, kozadan kelebeğe dönüşme evresinde, geçtiği aşamalar ve geçirdiği evrim sayesinde doğanın en çok 'kılık' değiştiren hayvanlarıdır. Üstelik zavallı tırtılı koruyan kimse de yok. Minnacık tırtıl hayatta kalma mücadelesini tek başına vermek zorunda. Bir süre sonra da o kadar çok yemek yemeğe başlar ki, hızla büyür. 'Derisi' soyulur ve sürekli dönerek vücudu etrafında koza oluşturur.
Düşmanları nasıl atlatıyorlar?
Kelebekler kendileri için uygun olan yemekleri, düşmanlarından nasıl korunacaklarını, hangi partnerlerin kendileri için uygun olduklarını çok iyi bilirler. 'Dryas Julia' veya 'Argyreus Hyperbius' türleri, düşmanlarını atlatmak için 'saklambaç' oynamaya karar verdiklerinde, kendi renklerine uygun bitkileri bulurlar. Çoğu zaman kırmızılı ve sarılı bitkiler, bu amaç için en uygun olanlarıdır. 'Kallima Machus' türü kelebek, kamuflajın en kurnaz ustalarından sayılır. Tehlike sezdiğinde hemen kanatlarını birleştirir. Bu durumda kendisini kuru bir yapraktan ayırt etmek mümkün değildir. Uçarken ise güzelliği tarifsizdir, çünkü 'Kallima Machus'; gökyüzünün mavisi ve parlayan güneşin sarısını kanatlarında taşır.
Çeşitli kelebeklerin çeşitli tuhaflıkları var
'Monark' kelebeği, sonbahar döneminde bir göçmen kuş misali uçarak binlerce kilometre kat eder. Kısacık bir ömrü olan 'Monark' kelebeği, yolculuğunu da kendisi değil, ancak torununun torunu tamamlar. Peki ama bu uçuşları sırasında kelebekler düşmanlarından nasıl korunur? Her türün kendine has korunma ve savunma yöntemleri vardır. Örneğin; 'Monark' kelebeği zehirli sütleğen bitkisiyle beslenir, bu bitkinin zehrine karşı bağışıklığı vardır. Ayrıca bu zehri bir savunma aracı olarak da kullanır. Bunun için zehri vücudunda depolar ve böylece düşmanlarına karşı yenilmez olur.
Dünyada yaklaşık 150.000 kelebek türü vardır. Hepsi de birbirinden farklı özellikler taşır. 'Baykuş' kelebeği çürümüş muzların tadına bakmaya bayılır. Çünkü çürümüş muzlarda çok düşük oranda alkol bulunur. Kelebekler de bu alkolü içtiklerinde sarhoş olurlar. 'Güvercin kuyruğu' kelebeği bazen ileriye, bazen de geriye doğru uçar. Bazı kelebeklerin ise çok uzun emme hortumları vardır. Bu hortumlarını kullanmadıkları zamanlarda içe doğru sararlar. Hortum yuvarlanarak sarılmadığı zamanlarda kelebeğin boyunun 3 katı kadar uzayabilir.
Buda bir kelebek hayranıydı
Kelebeklerin yumurtlama dönemlerinde de çok ilginç, kendilerine has davranışları vardır. Bazıları larvalarını (yumurtalarını) daire şeklinde dizerken, bazıları da yumurtalarından küçük kuleler oluştururlar. Kelebekleri çok seven, hatta onlara hayran olan Buda, hayranlığını şu sözlerle dile getirmiş: "Hayata dair sizlerden; yani kelebeklerden, kitaplardan öğrendiklerimden çok daha fazla şey öğrendim".
Kelebeklerin çiftleşmesi
Çiftleşme dönemindeki dişi ve erkek kelebekler birbirini etkilemek için güzel kokular saçarlar. Uygun türler ve çiftler, 11 km mesafeden birbirlerinin kokusunu alabilirler.

Ajan__E
24-10-08, 23:25
atatürk'ün hoşgörü ve barış hakkındaki düşünceleri 26 ekime kadar bulmam lazım ilgilenirseniz çok büyük bir yardımınız olur

yzx
25-10-08, 12:51
Barış Hakkındaki Sözleri

• Barışı kanla değil, mürekkeple imza etmek istiyorduk. (23.01.1923, Morning Post Yazarı Grace Ellison’a Demeç)
• Önce, barışsever olduğumuz için barışı arzu ediyoruz. İkinci olarak, devamlı savaşlar dolayısıyla ülke barışa, düzene ve imara çok gereksinim duyar. Fakat barış olmayacak olursa yine mücadeleye devam edecek ve mutlaka ülke için gerekli olan sonucu elde edeceğiz. (16.01.1923, Arifiye’de Konuşma.)
• Gerçekte barış bizim için ne kadar faydalı ise, muhataplarımız için de o kadar faydalı ve lazımdır. Çünkü bundan sonra ülkemizin imar ve gelişmesi için çalışmak istiyoruz. Onların da bu gereği idrak etmemelerine olanak yoktur…(22.01.1923, Bursa Şark Sinemasında Halka Konuşma.)
• Yurtta barış, dünyada barış için çalışıyoruz. (1931, Ankara) (Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, AKDTYK. Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara, 1991, s. 608)
• Türk Barış koşulları, “Ulusal Yemin”in ilân edildiği gün olan 28 Ocak 1920 tarihinden beri bütün Dünyaca bilinmektedir. Bu şartlar şu suretle özetlenebilir: Türkiye’nin ulusal sınırları içinde politik ve ekonomik tam bağımsızlığının onayı Fransa ile imzalanan 20 Aralık anlaşması, Türkiye’nin, bağımsızlığına saygı duyuldukça barışsever ve uyuşmacı olduğunu belgeler. (11.01.1922, Entransigeant Muhabirine Demeç)

Ajan__E
25-10-08, 23:42
tşkler birde hoşgörüyü bulursanız çok memnun olucam

Merlin'
25-10-08, 23:49
Yav tüm konular var bir hoşgörü yok :)

Araştırdım ama bulamadım kusura bakma :p

yzx
26-10-08, 10:15
tşkler birde hoşgörüyü bulursanız çok memnun olucam

hoşgörüyle alakalı bulamadım ama barışla hoşgörü zaten birbiriyle bağlantılı şeyler o sözlerden bi bağlantı kurabilirsin :)

elruba
26-10-08, 14:44
okul deneyimi 2staj raporu laaazıııımm

yzx
27-10-08, 08:21
okul deneyimi 2staj raporu laaazıııımm

http://forum.kanka.net/showthread.php?t=625825

şu konuya bakabilirsin raporlar için

HaMZaBuBaa
09-11-08, 14:47
ya arkadaşlar türkiye muhasebe standartları finansal tabloların sunuluşu ve nakit akış tablosunun sunuluşuyla ilgili seminer hazırlamam lazım bu konuda yardımcı olursanız sevinirim..önümüzdeki hafta sunumum var

yzx
09-11-08, 18:17
Finansal tabloların sunuluşu
http://www.ba.metu.edu.tr/~adil/BA-web/acct/TMS/TMS1%20(Finansal%20Tablolarin%20sunulusu).doc (http://www.ba.metu.edu.tr/%7Eadil/BA-web/acct/TMS/TMS1%20%28Finansal%20Tablolarin%20sunulusu%29.doc)
Nakit akış Tabloları
http://www.mevzuatdergisi.com/2005/08a/05.htm

HaMZaBuBaa
10-11-08, 01:59
Yardımın için çok teşekkür ederim bana gönderdiğin kaynaklara netten bende ulaşmıştım tebliğlerin haricinde baska kaynaklar olsaydı daha iyi olurdu. ödev arşivinde birkaçtane buldum fakat oradan indiremiyorum.. tekrar teşekkür ederim hayırlı akşamlar..

DJƧƬΛIПƧ
10-11-08, 19:07
ya arkadaşlar test aldık biz sınıfça ama hoca içinden cevap anahtarını çıkardı attı çöpe hepsini bi tane kopyası onda var onuda kaybetmiş şimdi kimde var diye soruyo :D

eğer aranızda

Zambak Yayınları 8. Sınıf Fen ve Teknoloji Yaprak Test(52 Adet)

sahip olan varsa cevap anahtarını gönderebilirmi?..

§aмєєŦ
10-11-08, 21:20
Eğer Acil Değilse Ben Bakim Perşembe Akşama Kadar Upload Ederim ?

(Yanlışlıkla Teşekküre Bastık =)

DJƧƬΛIПƧ
13-11-08, 21:32
Eğer Acil Değilse Ben Bakim Perşembe Akşama Kadar Upload Ederim ?

(Yanlışlıkla Teşekküre Bastık =)

tmm teşekkürler çok acil değil ama yinede ne kadar çabuk olursa iyi olur.

teşekküre yanlışlıkalda olsa basmışın. yanlışlıkla bende sana teşekkür ediyorum bastığın için:D


Eğer Acil Değilse Ben Bakim Perşembe Akşama Kadar Upload Ederim ?

(Yanlışlıkla Teşekküre Bastık =)

hazır mı?yarına hoca istiyo

yzx
13-11-08, 21:37
yav senin ödev internetten buluncak bir tür değil ki :) arkadaş inş upload eder

birde hoca cevap anahtarını mı istiyor sizden :D ki öyle değil :D kendin soruları çözebilirdin

nisan yağmuru
13-11-08, 22:05
küresel ısınma ile ilgili ingilizce slogan bulabilir misiniz bana?

yzx
13-11-08, 23:14
the earth don't warm up with walking

(yerküre yürümek ile ısınmaz)

plant tree , don't waste

ağaç dik israf etme

DJƧƬΛIПƧ
15-11-08, 12:03
yav senin ödev internetten buluncak bir tür değil ki :) arkadaş inş upload eder

birde hoca cevap anahtarını mı istiyor sizden :D ki öyle değil :D kendin soruları çözebilirdin

şimdi tmm da hoca cvp aanhtarını kaybetmiş :D çözmeye üşeniyo heralde ........:hahah: sınıfta pc kurdu bi ben olduğum için benden istedi :x bende bulamadım sizden istedim :okay:

yzx
15-11-08, 12:05
şimdi tmm da hoca cvp aanhtarını kaybetmiş :D çözmeye üşeniyo heralde ........:hahah: sınıfta pc kurdu bi ben olduğum için benden istedi :x bende bulamadım sizden istedim :okay:

gerçekten ama buluncak türde birşey değil.. :) biraz daha araştrcam bulursam koyarım buraya

nisan yağmuru
15-11-08, 18:13
the earth don't warm up with walking

(yerküre yürümek ile ısınmaz)

plant tree , don't waste

ağaç dik israf etme
sağol

JasmerooN
18-11-08, 19:33
ÇOK ACİL Atatürk;ün akla,bilime,okumaya,araştırmaya verdiği önemi vurgulayan özdeyişler lazim lütfen yardım edin...

yzx
18-11-08, 19:40
Atatürk; bilim ve fen hakkındaki görüş ve düşüncelerini şöyle ifade etmektedir:

" Dünyada herşey için, medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol göstericisi ilimdir, fendir. İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilmin ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve ilerlemeleri zamanında takip etmek şarttır. Bin, iki bin, binlerce yıl önceki ilim ve fen lisanının koyduğu kuralları, şu kadar bin yıl sonra bugün aynen uygulamaya kalkışmak elbette ilim ve fennin içinde bulunmak değildir.Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alakasız yaşayamayız... Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medeni bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız.

Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi çok güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkumdur.

Başarılı olmak için aydın sınıf ve halkın zihniyet ve hedefi arasında doğal bir uyum sağlamak lazımdır. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği idealler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalıdır. Halka yaklaşmak ve halkla kaynaşmak daha çok aydınlara yöneltilen bir vazifedir. Gençlerimiz ve aydınlarımız niçin yürüdüklerini ve ne yapacaklarını önce kendi beyinlerinde iyice kararlaştırmalı, onları halk tarafından iyice benimsenip kabul edilebilecek bir hale getirmeli, onları ancak ondan sonra ortaya atmalıdır.

İlerlemek yolunda yapılacak her önemli teşebbüsün, kendine göre önemli sakıncaları vardır. Bu sakıncaların en az dereceye indirilmesi için tedbir ve teşebbüslerde hata yapmamak lazımdır.İnsanların hayatına, faaliyetine egemen olan kuvvet, yaratma ve icad yeteneğidir. Manevi kuvvet ise özellikle ilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir. Her işin esas hedefine kısa ve kestirme yoldan varmak arzu edilmekle beraber, yolun kabul edilebilir, mantıki ve özellikle ilmi olması şarttır.

Her yeni yetişen kendinden eskisini beğenmeyecek kadar yükselirse, ancak o zaman gelecek nesiller birbirinden kademe kademe yüksek seviyede bir yükselme grafiği meydana getirebilir ki, insanlığın ilerlemesinin amacı da budur. Bir millet için mutluluk olan bir şey diğer millet için felaket olabilir. Aynı sebep ve şartlar birini mutlu ettiği halde diğerini mutsuz edebilir. Onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, buluşlarından, ilerlemelerinden istifade edelim, ancak unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz. Milletimizin tarihini, ruhunu, geleceklerini gerçek, sağlam, dürüst bir görüşle görmeliyiz. Taassup cahilliğe dayanır. Bundan dolayı taassubu olan cahildir. İlim mutlaka cahilliği yener, o halde halkı aydınlatmak lazımdır.

Bu millet ve memleket ilme, irfana çok muhtaç; tahsil yapmış, diploma almış gelmiş olanları korumak kadar doğal ve lüzumlu bir şey olmaktan başka, parti parti eğitim ve öğretim görmek için ilim ve fen almak için Avrupaya, Amerikaya ve her tarafa çocuklarımızı göndermeye mecburuz ve göndereceğiz. İlim ve fen ve ihtisas nerede varsa, sanat nerede varsa gidip, öğrenmeye mecburuz. Bu nedenle artık himaye çok zayıf kalır. Bunun yerine mecburiyet geçerli olur. Hayati gerçekleri bilerek, bilmeyenlere de uygun bir yol ile veya zor ile anlatarak amacımıza yürüyeceğiz. Bizi o amaca varmaktan alıkoyan iki kuvvet vardır. Biri dış düşmanlardır. Bunlar bizi bir sömürge haline koymak için ilerlememizi istemeyenlerdir. Fakat çiftçi arkadaşlar, muhterem babalar, bizim için bunlardan daha zararlı, daha öldürücü bir sınıf daha vardır: O da içimizden çıkması muhtemel olan hainlerdir. Aklı eren, memleketini seven, gerçeği gören kimselerden böyle bir düşman çıkmaz. İçimizden böyleleri çıkarsa onlar ya aklı ermeyen cahiller, ya memleketini sevmeyen kötüler, ya gerçeği görmeyen körlerdir. Biz cahil dediğimiz zaman mutlaka okula gitmemiş olanları kastetmiyoruz. Kastettiğim ilim, gerçeği bilmektir. Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi, hiç okuma bilmeyenlerden de, özellikle sizlerin içinizde görüldüğü gibi, gerçeği gören gerçek bilginler çıkar.

Sanayileşmek, en büyük milli davalarımız arasında yer almaktadır. Çalışması ve yaşaması için ekonomik elemanları memleketimizde mevcut olan büyük, küçük her çeşit sanayii kuracağız ve işleteceğiz. En başta vatan savunması olmak üzere, ürünlerimizi değerlendirmek ve en kısa yoldan en ileri ve mutlu Türkiye idealine ulaşabilmek için, bu bir zorunluluktur. İtiraf ederim ki, düşmanlarımız çok çalışıyor. Biz de onlardan daha çok çalışmaya mecburuz. Çalışmak demek, boşuna yorulmak, terlemek değildir. Zamanın gereklerine göre bilim, teknik ve her türlü buluşlardan azami derecede yararlanmak zorunludur.

Harp sanayi kuruluşlarımızı, daha çok geliştirme ve genişletme için alınan tedbirlere devam edilmeli ve sanayileşme çalışmamızda da ordu ihtiyacı ayrıca gözönünde tutulmalıdır. Bütün uçaklarımızın ve motörlerinin memleketimizde yapılması ve hava harp sanayiimizin de bu esasa göre geliştirilmesi gerekir. Hava kuvvetlerinin kazandığı önemi gözönünde tutarak, bu çalışmayı planlaştırmak ve bu konuyu layık olduğu önemle milletin görüşünde canlı tutmak lazımdır. İlim, tercüme ile olmaz, inceleme ile olur. İlim ve özellikle sosyal bilimler dalındaki işlerde ben emir vermem. Bu alanda isterim ki, beni bilim adamları aydınlatsınlar. Onun için siz kendi ilminize, irfanınıza güveniyorsanız, bana söyleyiniz, sosyal ilimlerin güzel (yapıcı) yönlerini gösteriniz, ben takip edeyim.

Ben, manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz (ödün) vermediğimizi akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel mihver (eksen) üzerinde akıl ve ilmin rehberliğini kabul ederlerse, manevi mirasçılarım olurlar."




Bunu bulabildim

JasmerooN
18-11-08, 19:51
tşkler bide akla,okumaya ve araştırmaya verdiği önemle ilgili özdeyiş olsaydı ii olurdu yine de saol repini veriyorum...

aytenn
19-11-08, 12:53
arkadaslar o kadar arastırdım ama bulamadım yardımcı olursanız sewınırım..
ALTERNATİF OKUL TURLERI VE EGITIMDE FIRSAT ESİTLİĞİNE YAPTIGI KATKILAR
içeriğinde aşagıdaki okul turlerı ile ilgili kısa bilgiler olmalı
HAPİSHANE OKULLARI
AÇIK OKUL
UZAKTAN OKUL
OKULSUZ TOPLUM
SUMMERHİLL
PAİDEİA OKULLARI
WALDOF OKULLARI
MIKNATIS OKULLAR
KUCUK OKULLAR
HASTAHANE OKULLARI
SOZLEŞMELİ OKULLAR
REGGİO EMİLİA OKULLARI
HİGH SCHAPE OKULLARI
yarın teslım etmm lazım =(

miskindusmani
21-11-08, 16:27
Arkadslar bana calısabileceğim cevaplı muhasebe soruları lazım...olan varsa lutfen 'a gondersin

yzx
21-11-08, 19:18
Muhasebe işlemlerinden hangisi raporlar şeklinde özetlenen bilgilerin ne anlama geldiğini ve dolayısı ile sonuçlar arasındaki ilişkilerin araştırılmasını ifade eder?

Cevap-Analiz yorum


----------------------------------------------------------------------
Yurtiçi satışlar - (Satış İade + Satış İskonto) neyi verir?

Cevap-Net satışlar


---------------------------------------------------------------------
Muhasebe bilgi akışında toplam veri veya bilgilerin kaydedilmesi ve sınıflandırılması hangi aşamada gerçekleşir?

Cevap-Süreçleme


------------------------------------------------------------------------
Muhasebe uygulamalarında benzer olay ve işlemlerde kayıt düzenleri ile ilgili değerleme ölçütlerinin değişmezliği ve mali tablolarda biçim ve içerik yönünden tek düzen hangi temel kavrama dayanır?

Cevap-Tutarlılık kavramı


-------------------------------------------------------------------------
Bir hisse senedi maliyetinden daha düşük bir fiyatla satıldığında aradaki fark hangi hesabın neresine kayıt edilir?

Cevap-Menkul Kıymet Satış Zararının borcuna


-------------------------------------------------------------------------
Arsa bedeli 45.000.000 TLdir. Tapu, Noter Harcı vb maliyetler 4.400.000, KDV 3.600.000 olduğuna göre Arazi ve Arsalar hesabı ne kadar borçlandırılır.

Cevap-49.400.000


-------------------------------------------------------------------------
Ödenmemiş sermaye bilançoda nasıl yer alır?

Cevap-Pasifte özkaynaktan indirim olarak


--------------------------------------------------------------------------
Ticari mal hesabının borç kalanı 15 milyar, satışlar hesabının alacak kalanı 8 milyar, dönem sonu mal mevcudu 6 milyar ise, kâr ve zararı bulunuz?

Cevap-1 milyar zarar


--------------------------------------------------------------------------
Banka kredilerine tahakkuk eden faizler için, hangi hesap alacaklandırılır?

Cevap-Banka Kredileri Hesabı


-------------------------------------------------------------------------
İşletmenin dönem içinde tahakkuk etmiş fakat henüz ödenmemiş 800 milyon tutarındaki haberleşme giderinin dönem sonundaki kaydında hangi hesap alacaklandırılmıştır?

Cevap-Gider tahakkukları


-------------------------------------------------------------------------
Muhasebe süreci dikkate alındığında, faaliyetine yeni başlayan işletmenin yapacağı ilk işlem, aşağıdakilerden hangisidir?

Cevap-Açılış envanterinin yapılması


-------------------------------------------------------------------------
Alış iadeleri hangi hesaba, nasıl kaydedilir?

Cevap-Ticari mal hesabının alacağına


-------------------------------------------------------------------------
Ticari malın borç kalanı 1.300.000, satışlar 1.000.000, dönem sonu mal mevcudu 600.000 ise satılan malın maliyetini bulunuz?

Cevap-700.000


-------------------------------------------------------------------------
Bankadaki mevduat hesabına tahakkuk eden faizler için yapılacak kayıt hangisidir?

Cevap-Bankalar Hesabına borç, Faiz Gelirleri Hesabına alacak


--------------------------------------------------------------------------
Dönem sonunda yapılan incelemede diğer Olağan Gelir ve Kârlar Hesabında görülen kira gelirinin bir kısmının gelecek döneme ait olduğu anlaşılmıştır. Yapılacak envanter kaydında hangi hesap alacak kaydı verir?

Cevap-Gelecek Aylara Ait Gelirler


--------------------------------------------------------------------------
Para mevcudu alacaklar ve maliyetlerin belirlenmesi mümkün olmayan diğer kalemler hariç işletme tarafından edinilen varlık ve hizmetlerin muhasebeleştirilmesinde bunların elde edildiği tutarların esas alınması, muhasebenin hangi temel kavramının gerekir?

Cevap-Maliyet esası


-------------------------------------------------------------------------
Tahviller üzerindeki tahsil zamanı gelmiş faiz kuponları hangi hesapta izlenir?

Cevap- Diğer hazır değerler


-------------------------------------------------------------------------
İktisadi değerin elde edilmesi veya mevcut varlığın değerinin artırılması için elden çıkarılması gereken iktisadi değerin toplamına ne ad verilir?

Cevap- Maliyet bedeli


--------------------------------------------------------------------------
Maddi olmayan duran varlıklar için, süre belirtilmemişse genellikle uygulanan itfa oranı yüzde kaçtır?

Cevap- 20


--------------------------------------------------------------------------
Kredi borçlarına tahakkuk eden faizin kaydında ne yapılır?

Cevap- Banka kredileri alacak


--------------------------------------------------------------------------
İşletmenin Aralık ayı telefon faturasının 10.000.000TL olduğu öğrenilmiş fakat ödeme yapılmamıştır. Yapılacak kayıtta hangi hesap borç kaydı verir?

Cevap - Genel Yönetim Giderleri

Cagri_1o
22-11-08, 22:56
Benimk baya acil:(

Doğu kiLİmLeri hakkında biLgi

yzx
23-11-08, 09:28
Benimk baya acil:(

Doğu kiLİmLeri hakkında biLgi

Orta Asya Kilimleri
Irak'ın yanısıra Afganistan, Hindistan ve Pakistan gibi diğer ülkeler de ihracat için el dokuma kilimleri üretmektedir. Hem Pakistan hem de Hindistan oldukça modern kilim ve tekstil endüstrisi geliştirmişken Afganistan'ın kilim ihraç endüstrisi oldukça kısıtlı kalmıştır.

Hindistan
Kilim dokumacılığı Hindistan'da İran'da olduğu kadar eski bir gelenek değildir. Kilim dokumacılığı Hindistan'a 16. yüzyılda İran İmparatorluğu tarafında tanıtılmıştır. 1526-1530 yılları arasında İran kilim dokuma endüstrisi gelişmeye başlamıştı. 15. yüzyıl sonunda İran'daki Mongol hakimiyeti sona erdiğinde Hindistan kilim dokuması konusunda bir hayli ilerlemişti. 1501 yılında İran yönetimi Hindistan'da dokumacılık için profesyonel atölyeler açmış ve bu konuda uzman kişileri denetleyeci olarak atamıştır.

Sonuç olarak neredeyse tüm Hint tasarımları ünlü İran tasarımlarının birer imitasyonudur. Bu kilimleri birbirinden ayırın tek özellik yünün ve dokumanın farklı nitelileridir.
15. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar Hindistanda üretilmiş kilimlerin çoğu nerdeyse İran dokumaclığı kadar iyidi ancak 17. yüzyılın sonunda bu sanat hemen hemen sona erdi. Dokuma endüstrisi 1800li yıllardan İngilizler tarafından yeniden kuruldu ancak bu tarihten sonra üretilen halılar eskisi gibi olamadı.

Hint kilimlerinde kullanılan yünün İran halılarında kullanılandan daha kalındı. Ayrıca Hint kilimlerini sertliklerinden ötürü katlamak çok daha zordur.
Yine de güzel görünümleri ile zeminlerinizi süsleyip uzun seneler yıpranmayan kilimledir.

Pakistan
Hindistan'daki gibi Pakistan'ın kilim endüstrisi de İran İmparatorluğu'ndan etkilenmiştir. İran yönetiminin 16. ve 17. yüzyıllarda Pakistan'a kilim üretim olanakları getirmesiyle dokumacılık bu bölgede de önemli ölçüde gelişmiştir.
Pakistan'ın bugünkü stil ve desenleri ya İran, ya Türk ya da Buhara tasarımlarını örnek alır niteliktedir. Buhara kilimleri oldukça yumuşak ve parlak bir yün yapısına sahiptir. Bu kilimlere olağanüstü bir yumuşaklık kazandırmak amacıyla saf koyun yünü kullanılmaktadır. Bu tasarımlarda sadece 2 ya da 4 renk kullanıır ve bu renkler de genellikle yeşil, mavi ya da kırmızının tonlarından oluşmaktadır. İran kilimlerine benzer olan çeşitleri ise hem kalite bakımından hem de fiyat açısından yüksektir.
Bugün Pakistan dünya çapındaki en büyük 4. halı üreticisidir.

Afganistan
Afganistan'ın halı endüstrisi, ülkenin politik sorunlarla karşılaşmasından önce olduğu kadar iyi değildir. Günümüzde ülkede bir çok kilim üretiliyor olmasına karşın ihracat oldukça azdır. Bu nedenle Afganistan halılarını diğer dünya ülkelerine Pakistan ve İran aracılığıyla pazarlamaktadır.
Afgan kilimleri genellikle Buhara kilimlerine ve Türkiye'de üretilenlerle doğu Türkmenistan kilimlerine benzemektedir. Afgan kilimlerinde kullanılan renkler heyecan verici ve kilimin tarzına özel renklerdir. Çeçen kabileleri gibi Afgan göçebeleri günümüzde halen kilim üretmektedir ancak bunlar çok az miktarda olduklarından ötürü oldukça nadir ve zor bulunurlar.
Umuyoruz ki bu politik kaos içerisinde Afganistan kilimleri sonsuza dek yol olmaz.

bu kadar bulabildim

JasmerooN
24-11-08, 19:06
kathleen duey veya karan a . bale veya hande canlı biyografisi lazım yardım edin 1 tanesii bumam gerek ama yok...yardım

Cagri_1o
25-11-08, 14:53
çok tEşekkürLer :) ..

DJƧƬΛIПƧ
25-11-08, 21:58
yar arkadaşlar cevap anahtarı noldu? bulanlar yada olanlar lüften gönderebilirmi? teşekkürler


Zambak 8. Sınıf Fen ve Teknolofi Yaprak Test Cevap Anahtarı(2008-2009)

aytenn
26-11-08, 13:56
ilk modern avrupa matematiği ile ilgili bulunabilecek tüm bilgiler

bulabilirseniz coooooq sewınırım acil!!

onuropolis
26-11-08, 16:46
fuzuli hayatı,edebi kişiliği ve eserleri bulursanız cok sevinirim yılık ödev olarak bunu verdi hoca:D

yzx
26-11-08, 16:50
ilk modern avrupa matematiği ile ilgili bulunabilecek tüm bilgiler

bulabilirseniz coooooq sewınırım acil!!

bunu buldum bi bak




Giris. Önceki iki yazimizda, Hegel'in matematik hakkindaki görüslerinden baslayarak egitime uzanan matematikle ilgili birçok konuyu ele aldik. Son olarak, kültürel yabancilasma ve matematik arasinda ne tür bir iliskinin bulundugunu anlamak için basladigimiz gezide, matematigin Batili dogasi sorununu ele almadan bu iliskiyi söz konusu etmenin pek bir anlam ifade etmeyecegini belirttik. Bu yazida, matematik, Avrupamerkezcilik ve evrensellik konusuna devam edecegiz.
Avrupamerkezcilik. Bilim ve matematik tarihçisi Rasid, “Klasik bilim Avrupalidir ve kökenleri Yunan felsefe ve bilimine dogrudan dayandirilabilir” seklindeki inancin bilim tarihçilerinin nerdeyse tamaminin örtük kabulünü yansittigini belirtir [ 9 ] . Bu inanç Avrupamerkezciligin çekirdegini olusturur. Bu görüse göre bilim, son tahlilde, yalnizca Avrupalilarin çabasinin bir ürünüdür. Dahasi, insanligin “mümtaz parçasi” Avrupa, kendini bilim araciligiyla tanimlar. Avrupa-disi bilimsel çalismalari Avrupa'nin kismen tanidigi dogrudur, ancak bu çalismalar Avrupali olarak nitelenen bilimin, Rasid'in deyimiyle, “entelektüel yapilandirmasini asla sarsmayacak ilave tekniklerden” ibarettir. Bundan dolayi Rasid hakli olarak söyle sorar: Bourbaki'nin cebirin gelisiminin izini sürerken Islam devrini görmezlikten gelmesine gerekçe olan bu inanç degil midir?
Bu inanci yani Avrupamerkezci matematik algisini daha iyi anlamamizi saglamasi için, öncelikle, taninmis iki Amerikali yazardan bazi alintilar yapacagiz. Avrupamerkezci bakis açisina sahip yazarlar arasinda kimi farklilik olmasi muhtemel olsa da, biz tartismamiza bir çerçeve saglamasi için adindan çokça söz ettiren iki yazari ele almakla yetinecegiz. Daha sonra, Avrupamerkeciligin bir elestirisini sunacagiz. Buna ilaveten, Avrupali olarak nitelenen klasik bilimsel rasyonelitenin temellerinin ne zaman ve kimler tarafindan atildigi konusuna egilecegiz. Son olarak, klasik bilimsel modernite, evrensellik ve kültür arasindaki kimi iliskileri ele alacagiz.
Iki Avrupamerkezci. Birinci örnegimiz Raymond Wilder olacak. Hatirlatmak gerekirse, m atematiksel nesnelerin zaman, zihin, toplum, matematikçi ve dilden bagimsiz olarak var oldugu seklindeki yaklasim platonculuk olarak adlandirilir. Wilder - yaygin olarak kullanilan platoncu yaklasimin aksine - matematigi kültürel an tr opoloji açisindan yani onu genel kültürün bir parçasi olarak ele almayi önermesiyle bilinmektedir. Bu bakis açisiyla bakildiginda, matematik tarihine az veya çok katki yapmis her kültürün/toplulugun matematigin ne oldugunu ve matematigin dogasini etkiledigi rahatlikla söylenebilir. Matematige katkilar yapmis Avrupa-disi bir topluluk hakkinda Wilder'in söylediklerini dinleyelim: Kendilerinden sonra gelen Bati Avrupali [matematikçilerin] ürettikleri matematigi gelistiremediler. Onlar, Yunan ve Babil'in matematiksel çalismalarini canli tuttular. Bunun için onlara mütesekkir olunabilir [ 13, s. 151 ] . Bu satirlarda sözü geçenlerin kim oldugunu tahmin ettiniz saniyorum. Öyle ya, Rasid'in dokunakli bir sekilde söyledigi gibi [ 11 ] , matematiksel emaneti Yunan'dan alip, hiç dokunmadan emin bir kasada saklayarak, daha sonra vakti geldiginde bu emaneti ehline teslim eden Müslümanlar seklindeki temsil ile sürekli karsilasiriz. Hiç olmazsa, bir tür derin dondurucu görevi görmüs kisilere yani bu sadik kasa muhafizlarina, sirf bundan dolayi tesekkür edilebilir fetvasini veriyor Wilder!
Ikinci örnegimiz h ümanist görüsleriyle taninan matematikçi Philip J. Davis olacaktir. Bir hümanist olarak, matematigin sosyal ve insanî degerlerle iliskisini oldukça ciddiye alan bu yazari konu etmemizin birçok nedeni var. Davis'in hümanistligi, matematiksel anti-platoncuguna dayanir. Matematiksel nesnelerin zaman ve mekândan bagimsiz oldugu görüsüne tamamen karsi çikar. Kendi matematik felsefesinde insani degerlere yer verdiginden, Davis'in matematige katkisi olan halklar, matematigin gelisimi ve Avrupamerkezcilik hakkindaki görüsleri merak edilir. Bilindigi üzere, Davis gerek kendi yazdiklariyla gerek Reuben Hersh'le ortak kaleme aldiklariyla matematikçi ve egitimciler arasinda hayli takdir görmüstür. Ayrica, yazar kitabini nispeten yakin bir zamanda (2000) yayimlamistir; bu bize Avrupamerkezcilik konusuna dair ne düsünüldügü hakkinda nispeten daha “sicak” bilgiler sunabilir.
Davis, Müslüman matematikçilerin matematigi hakkinda “klasik Yunan gövdesini koruyan ve erken modern Avrupa'ya aktaran” betimlemesi yapar [ 3, s. 294 ] . Davis, baska bir sayfada, görüslerini aktarmadan önce kendi görüslerinin Avrupamerkezci oldugunu pesinen belirtir. Fakat bunu yaparken Avrupamerkezci kelimesini tirnak içine alarak, Avrupamerkezci yaklasimlara karsi çikanlara katilmadigini ima eder. Ki hemen akabinde, “Sayilari artan fanatiklere göre bu [Avrupamerkezcilik] pis bir kelimedir” demekle, Avrupamerkezci bakis açisina karsi çikanlari fanatiklikle suçlamaktan geri durmuyor. Anlasilan Davis, “fanatikler”in sayisinin artisindan ciddi derecede kaygi duymakta. Daha sonra, matematigin saglam temellere dayanan malzemesi göz önüne alininca bu tür tartismalarin simdilerde oldukça “münasebetsiz” oldugunu belirtiyor [ 3, s. 239 ] . Dahasi, kitabinin bir yerinde; Papa John Paul II'nin Fides et Ratio adli kitabinda, Bati felsefesini dünyadaki “birçok gelenekten biri” olarak sunduguna degindikten sonra, Papa'nin bu görüsüyle Bati felsefesini görelilestirdigini belirtir [ 3, s. 222 ] . Anlasilan, hümanist Davis, Bati felsefesinin mutlak olduguna inanmaktaymis. Demek hümanistligiyle taninan Davis, is Avrupa'nin sinirlarina dayandiginda, katiksiz bir platoncuya dönüsüyormus!
“Yunan Mucizesi”. Avrupamerkezci matematik elestirisini esasli bir sekilde yapabilmek için önemli bir durak olan Yunan matematigine kisaca deginmekte fayda var. Akilciligiyla bilinen meshur oryantalist Renan, “Yunan mucizesi” tabirini kullanmaktan çekinmemistir. Mucize (aciz birakan, aklin almakta zorlandigi, vb.) ile acz arasindaki etimolojik baglantiyi hatirlatip, Rasid'i dinleyelim: Tarihsel bir incelemenin amaci mucizeler sunarak tarihçinin aczini örtmek degil, tarihte mucizelerin olamayacagini göstermektir! Sahi, mucizelere dayali tarih yazimina karsi uyanik olmanin zamani gelmedi mi? [ 11 ] Antik Yunan düsüncesine tesir etmis basta Thales ve Pisagor olmak üzere birçok düsünür ve matematikçinin, zamanin bilim merkezi sayilan Misir, Mezopotamya ve Çin'e gitmis oldugu ve oralarda egitim aldigi bilinen bir husustur. Hatta öyle zamanlar olmustur ki, Misir'a gitmeyenler, orada egitim almayanlar Yunanlilar tarafindan bilge sayilmamistir.
Matematik söz konusu olunca, Yunan ve Rönesans öncesi için iddia özetle sudur: Herhangi bir sersem bile matematiksel olgularin dogru oldugunu bilebilir; ne var ki, ancak gerçek matematikçiler yani Yunanlilar bunun niçin dogru oldugunu bilir çünkü ispata sahiptirler [ 4, s. 5 ] . Aslinda Yunanlilar hakkindaki bu yaygin kanaat sorunludur. Raju'ya göre Pisagorlularin ispati günümüzdeki anlamiyla ispat kabul edilemez, tipki Newton'in Principia 'daki argümanlarinin ispat kabul edilemeyecegi gibi [ 4 ] . Dahasi, bilindigi üzere, Pisagorlularin bir ispata sahip oldugunu ifade eden Proclus, Pisagorlulardan sekiz asir gibi bir zaman sonra yasamistir, dolayisiyla bu tarihsel sahitligin dogrulugundan emin olmak hayli güçtür. Kaldi ki Avrupa'nin kendini Yunanlilara dayamasi bir köken bulma ihtiyacindan çikmis ve alabildigince modern bir seydir – ki mazisi bir buçuk yüzyili asmaz - dahasi çeliskilerle doludur [2, 9, 12].
Avrupamerkezciligin Elestirisine Giris. Avrupamerkezci görüs Rönesans öncesi matematigi, kuramsal temellerden yoksun olmak ve pratik amaçlarla belirlenmekle itham ederek [ 10 ] bu matematigi a priori olarak tasnif disi birakmakta karar li görünmektedir. Dolayisiyla, bizce yapilmasi gereken Avrupamerkezci görüsün elestirisini Avrupamerkezci bilimsel rasyonalitenin entelektüel kurulumunu ele alan düzeyde yürütmektir. Bu yolda, Avrupamerkezciligin elestirisine önemli katkilar yapmis biri, geçen yüzyilin son çeyreginde yaptigi çalismalarla hayranlik uyandiran bilim ve matematik tarihçisi Rüstü Rasid'dir. Rasid'i izleyerek, Avrupamerkezci argümanlarda lokomotif islevi gören, dolayisiyla matematik tarihinde Avrupa-disi çalismalari iskartaya çikarmada basat etmen olan bir ayrima geçelim.
Modern versus Modern-öncesi. Bu ayrim, Avrupali olarak nitelenen matematigin kavramsal yapilandirilmasinin temelini olusturur. Oysa, Rasid'in söyledigi gibi, modern devrin baslangici olarak Rönesans'a dair öne sürülen iddialarin tümü, matematik tarihinde çözdügünden çok daha fazla sorun dogurmaktadir [ 10 ] . Öyle ki, “ortaçagli” veya “modern-öncesi” tabirini kullanan bir tarihçi, Latin, Bizans, Çin, Hint ve Islam matematigi gibi birbirinden nerdeyse tamamen farkli yaklasimlari ayni baslik altinda toplama hakkini elde etmis olarak görür! Rasid söyle sorar: Hangi tarihçi on ikinci asirdaki Pisa'li Leonardo'yla on besinci asrin sonlarindaki Luca Pacioli'yi matematiksel olarak birbirinden ayirabilir? Onuncu asrin sonundaki el-Kerecî ile on yedinci asrin sonundaki el-Yezdi'yi matematiksel olarak birbirinden nasil ayirabiliriz? vb. Bu tür bir ayrim yapmaya kalkisan tarihçi, açikçasi matematiksel bütün olgulari bir kenara iterek, Avrupamerkezci ideolojik yargilarinin kurbani olur. Matematiksel olarak böyle bir ayrimin yapilamayacagindan emin olmak için, Rasid çok açik bir yöntem kullanir: Cebir ve sayisal analiz için el-Samawal (12. yy.) ile Simon Stevin (16.-17. yy.), sayilar kurami için el-Fârisî (13.-14. yy.) ile Descartes (17. yy.), denklemlerin sayisal çözümü için yöntemler hususunda el-Tûsî (13. yy.) ile Francois Viete (16. yy.), maksimum arastirmalari üzerine el-Tûsî (13. asir) ile Fermat (17. yy.), Diophantine tam sayilar analizi üzerine el-Hâzin (10. yy.) ile Bachet de Méziriac (17. yy.) gibi isimler ve çalismalari arasinda bir kiyaslama yapmak yeterlidir. Bu analizlerden sonra su olgu ortaya çikacaktir: “Dokuzuncu asirda yapilan çalismalarla, daha sonra, on yedinci asrin baslarinda üretilen çalismalari ayri ayri siniflandirmayi gerekçelendirecek hiçbir ipucu yoktur” [10]. Matematik tarihine Rönesans'i veya diger tarihsel devirleri empoze etmek, Rasid'in hakli olarak vurguladigi gibi, siyasal tarihin silik bir kopyasindan ibarettir.
Evrensel bir Etkinlik Olarak Arapça Bilim. Arapça bilim (“ Arabic science ”), genellikle “Islam bilimi” olarak algilanmasina ve çevrilmesine ragmen, ki Bati dillerindeki metinlerde de bu anlamda bir kullanim yaygindir, biz burada, Islam ve bilim iliskisini e tr aflica ele alamayacagimizdan, Arapça bilim kavramini biraz “teknik” bir anlamda kullanacagiz. Rasid'e göre, Müslümanlarin siyasal ve bilimsel açidan güçlü oldugu devirlerde bilimsel etkinligin dili Arapça olmakla birlikte, bu Arapça bilgi ne sadece Araplar ne de sadece Müslümanlar tarafindan üretiliyordu. Hiristiyan, Sabiî, Yahudi ve diger dinlerden olan bilginler de çalismalarini Arapça olarak sürdürüyorlardi. Müslümanlar bilimin gelismesine müsait bir zemin hazirlamis, bilim adamlarini korumus ve çalismalarini tesvik etmistir. Özetle, bu bilgilerin ortak paydasi Müslümanlarin hakimiyetinde ve Arapça üretiliyor olmalariydi. Böylece, bilimin evrensel dili Arapçaydi, dolayisiyla üretilen bu bilgi sadece Müslümanlara ait degildi. Rasid'den [5] özetleyerek aktarmak gerekirse: Sadece Arapça konusulan ülkelerde degil degisik dillerin konusuldugu yörelerde de bilim baslica Arapça olarak yürütülmüstür. Semerkant'tan Granada'ya uzanan genis cografyada Horasan ve Sicilya gibi birbirinden uzak memleketlerde bilim Arapça olarak yürütülmüstür. Nâsiruddîn el-Tûsî gibi büyük bir matematikçi “nostalji olsun” diye anadilinde Farsça yazmak istemisse de, uzun sürmeden yeniden Arapça yazmak durumunda kalmistir. El-Bîrûnî'nin kendi devrinde Arapça'nin bilim dili oldugunu vurgulamasi bu anlamdadir. Özetle, Arapça bir ulusun dili olmaktan çikmis evrensel bir kimlik kazanmistir. Gerek bilimsel olsun gerekse de felsefî olsun rasyonel bilginin dili Arapça olmustur.
Sonuçta, Degisik inanç ve dinlerden bilginlerin ve degisik kültürlerin ürünü olan Avrupali-olmayan tek bilim, tek basina Arapça degilse bile baslica olarak Arapça yazilmistir [9]. Ayrica, Arapça bilimin önemi, dar anlamiyla salt tarihsel degildir. Asagida deginecegimiz üzere, Avrupali olarak nitelenen klasik bilimsel modernitenin en önemli parame tr eleri, Arapça yazan bilim adamlari tarafindan kurulmustur. Bilimin tarihi insanligin tarihiyle nerdeyse özdestir; klasik ve modern bilimi önceki etkinliklerden ayristiran nokta bilimsel yöntemler ve rasyonalite olarak kabul edilir. Rasid'in tespit ettigi gibi, Avrupali klasik moderniteyi nitelemek için kullanilan gerek cebirsel rasyonalite gerek deneysel rasyonalite, dokuzuncu ve on ikinci asir arasinda Ispanya'dan Çin'e kadar Arapça yazan bilim adamlari tarafindan kurulmustur. Öncelikle cebirsel rasyonalite konusunda Rasid'i dinleyelim [8]: Dokuzuncu yüzyilin basi […] Bagdat'taki “Hikmet Evi”nin seçkin çevresinden Muhammed ibn Musa el-Hârizmî, konusu ve tarzi yeni olan bir kitap yazdi. Cebir, ilk olarak bu sayfalarda ayri ve bagimsiz bir matematik disiplini olarak ortaya çikti. Bu, hem bu matematigin tarzi hem de nesnesinin ontolojisi itibariyle ve bunlardan da öte gelecek için açtigi olanaklarin zenginligiyle ciddi bir gelismeydi. Bununla birlikte, el-Hârizmî'nin çagdaslari tarafindan da bu böyle tanindi. Bu tarz hem algoritmik hem de ispatlamaliydi. Dahasi bu cebir sayesinde matematigi 9. yüzyildan öteye etkileyecek olan muazzam potansiyelin bir göstergesini de burada bulabiliriz: Matematiksel disiplinlerin birbirlerine uygulanmasi. Baska bir deyisle, tarzi ve amacinin genisligi ile cebir bu tür disiplinler-arasi uygulamalari mümkün kilmistir; buna karsin, bunlarin sayisi ve çesidi matematigin yapisini 9. yüzyildan sonra artik devamli degistirecekti.
Kisaca, Rasid'e göre klasik bilimsel modernitenin rasyonel çekirdegi cebirdir ve bunun varolusunu mümkün kilan sebepler, bu yeni disiplinin sundugu yeni ontolojide yatmaktadir. Dolayisiyla, buradaki mesele basitçe yeni sonuçlar ve buluslar elde etmek degildir. Cebirsel rasyonalitenin kökleri dogrudan dogruya 9. yüzyila uzanmaktadir ve bu kökler 17. yüzyilin sonlarina kadar gelismeye devam etmistir: Bu modernite Avrupali halini almadan önce, ilk asamalarindayken Arapça yazilmis olup sonra Latince, Ibranice ve Italyanca yoluyla aktarilmistir. Rasid bu süreklilige isaret etmekle epistemolojik bir kopmanin sözkonusu olmadigini da belirtmis oluyor ayni zamanda: “Biraz pervasizca sormak gerekirse: 17. yüzyilin baslarinda Bachet de Meziriac yoktan mi ortaya çikti?” [8].
Deneysel rasyonaliteye gelince burada sadece bilimsel çalismalarda deneyin rolü üzerine çalismalarindan dolayi Ibn el-Heysem'i ele almakla yetinelim. Ibn el-Heysem geome tr iden, sayi kuramina, gökbilimden, statige ve matematiksel felsefeye kadar birçok konuda önemli katkilar yapmis biridir [11]. Konumuz itibariyle bizi hayli ilgilendiren sey sudur: Ibn el-Heysem, optik alaninda bilim tarihçilerince 17. asirdaki bilim adamlarina atfedilen birçok bulusu elde etmekle kalmamis, bilimsel arastirmalarda deneyi ispat normu olarak belirlemistir .
Klasik bilimsel rasyonaliteyi tanimlayan bu gibi hususlarin yaninda, iyi bakildiginda, Arapça matematik içerisinde Yunanli matematigin kesinlikle devami olmayan birçok yeni disiplinle karsilasiriz [11]. Helenistik dönemde matematigin hemen hemen hiç bilinmeyen bir bölümü yani nümerik analiz ve interpolasyon yöntemleri bunlara örnektir. Dahasi örnegin bir Fermat'da neyin yeni ve sahih (otantik) oldugunu anlamak istiyorsak, Diophantine analizine ait kavramlarin gerçek nedenlerini anlamaliyiz; ki bu, el-Kerecî veya el-Hâzin gibi birinci sinif matematikçilerin çalismalarini görmeksizin mümkün degildir [10] . Bütün bu yazdiklarimizdan, “modern versus modern-öncesi” seklindeki ayrimin tamamen islevsiz oldugu ortaya çikar ve dolayisiyla yeni bir matematik tarihinin yazilmasinin gerekli oldugu anlasilir: Sadece siyasal tarihin degil ayni zamanda bilim ve medeniyetler tarihinin de muzafferler (askerî ve siyasali kast ediyorum) tarafindan yazildigini belirtmek asikar bir seyi dile getirmektir. Bir anligina sunu düsünelim: Tersi degil de, Ingiltere'yi sömürgelestiren Hindistan olsun. Matematik tarihinin kayitlarinda Brahmagupta'yi çok daha iyi bir konumda bulacaktik [6].
Evrensellik. Avrupamerkezcilikle ilgili bu tartismalardan sonra evrensel kelimesi ve kültürle iliskisi üzerinde durmakta fayda var. Evrenselle ilgili gerek klasik gerek yakin zamandaki felsefi tartismalar ilginç ve önemli olsa da, bu tartismalar yazimizdaki amaçlarin disindadir. Dolayisiyla, burada analitik bir çerçeve saglamasi açisindan bazi bildik tanimlari istihdam etmekle yetinecegiz. Türk Dil Kurumu Türkçe sözlügü evrensel için su karsiliklari önermektedir: 1- evrenle ilgili; 2- bütün insanligi ilgilendiren, âlemsümul, cihansümul, üniversal; 3- dünya ölçüsünde, dünya çapinda. Biz bu üç tanimi da dikkate alarak, evrensel kelimesini dünya çapinda bir görüngüyü nitelemek için kullanalim, daha spesifik olarak ise kitalar-asiri, kültür-asiri ve ulus-asiri ve a priori olarak hiçbir halki veya cografyayi disarida tutmayan bir etkinlige evrensel bir etkinlik diyelim. Buradan varmak istedigimiz sey açiktir: Evrensel bir etkinlik olarak bilimle, Avrupali olarak nitelenen bilimden çok daha önce karsi karsiyayiz. Yukarida ayrintili olarak yazdigimiz Arapça bilim bu evrensel etkinliklerden biridir. Kaldi ki Akdenizli halklar çok eski devirlerden beri sürekli olarak bilimsel alisverisin merkezinde yer etmistir. Bilim bizatihi tanimi itibariyle bastan beri sinir tanimaz bir etkinlik olmustur [7].
Buradan evrensellik ve yerel degerler iliskisine geçebiliriz: “Matematik egitimi evrensellik fikri verdigi için yerel kültürel degerleri ikinci plana itmekte ve insanlarin kendi milli ve dini kimliklerine dayanarak üstünlük iddialarina imkân vermemektedir” [1]. Sunu açikça ifade etmekte fayda var: Matematiksel bir etkinlik ele alindiginda, hem yukarida kullandigimiz ve ayaklari yere basan evrensel tanimi durumunda hem de p latonculuk gibi m etafiziksel bir evrensele sirtini dayayan anlamiyla (yani matematigin zaman, mekân ve matematikçiden bagimsiz olmasi durumunda), dünyali bir kültürün bir ötekine üstünlügünün olmasi a priori bir sekilde söz konusu olamaz. Bu, muhtelif kültürlerin, ayrimciligin söz konusu olmadigi bir zeminde bulusmasi anlamina gelir. Simdi, bir an için, önceki yazimda vurguladigim egitimle ilgili dolayimlari ve bu yazida simdiye degin vurguladigim matematik tarihindeki Avrupamerkezcilik dolayimini ortadan kaldirdigimizi düsünelim. Sorumuz sudur: Bu gibi temizlik islemlerinden sonra matematikte geriye kalan artik sey herhangi bir ulusun kimligini ikinci plana itmesine sebep olur mu? Geriye kalan bu seye yakindan bakildiginda, Çin'den Mezopotamya'ya, Anadolu'dan Hint'e, Misir'dan Ispanya'ya ve Tebriz'den Rusya'ya kadar dünyanin çesitli halklarinin ortak çabalarinin bir birikimi görülür. Bu durumda, dünyanin mümtaz medeniyetlerinin ortaya koydugu bir ürünün, herhangi tikel bir medeniyetin bireyleri için kültürel komplekse yol açmasi için ciddi hiçbir neden yoktur.
Sonuç Yerine. Bizce asil elestirilmesi gereken sey evrensellik degil, evrensel olarak anlasilabilecek bir etkinligi kiskaca alan Avrupamerkezcilik olmalidir. Kaldi ki, Avrupamerkezci bir okuma dünyanin geri kalan halklarini - a priori olarak- bilim için yetersiz görmekle bir tür irkçilik sergilemekte ve böylece kendisi, kendini evrensel bir etkinlik olarak sunma hakkindan seve seve feragat etmektedir. Meshur oryantalist Renan, Sami irklar için söyle diyordu: Sami irklari karakterize eden birlik ve basitlik Sami dillerin bizatihi kendilerinde de bulunur. Soyutlama onlar için meçhuldür, metafizik ise mümkün degildir. […] Aryan diller Sami dillerle kiyaslandiginda, Sami dillerin realizm ve hassaslik Aryan dillerin ise soyutlama ve metafizik dilleri oldugunu söyleyebiliriz [9]. Özetle, Renan gibiler, Samileri soyutlama için yetersiz veya toy olarak görmektedir. Iste bu anlamda Avrupamerkezci olmayan bakis açilari dünyanin hiçbir halkini matematik ve bilim için yetersiz görmedigi için, Avrupamerkezci bir bakis açisindan daha esitlikçi ve özgürlükçüdür. Bizim ise öyle bir zeminde kendimizi veya “yerel” degerlerimizi ikinci planda hissetmemiz için bir neden söz konusu degildir.
Avrupamerkezcilik ve elestirisi üzerinde uzun uzun durmamin tabii ki önemli sebepleri var. Sorunu dogrudan ifade etmekte fayda görüyorum: Avrupamerkezci bir matematik algisina sahip Avrupa-disi kökenli bir matematikçi kültürel yabancilasmadan kaçamaz. Öyle ya, Avrupa ve evrensel matematik arasinda kurulan zorunlu iliskinin dogurdugu gerilimin, özneden bagimsiz mutlak dogrunun avcilari olarak bilinen kisilerin özgüvenlerinde hasara yol açmadigini iddia etmek hayli gülünç olsa gerektir. Afrika'dan Amerika'ya eski ve yeni biçimleriyle sömürgecilerin halklari sömürmek için kullandigi taktik o halklarin bireylerinin onurlarini zedelemek ve özgüvenlerini sifirlamak degil de nedir? Iste tam da bu özgüven eksikligi ve onur zedelenmesidir ki Avrupa-disi kökenli bir matematikçiyi kendi kültürel degerlerini benimsemekten sogutur. Yoksa, matematigin evrenselliginin kimi kültürlerle bir alip veremedigi yoktur. Aksine, bizce asil tartisilmasi gereken, kültür-asiri bireysel düzlemde matematikçinin nesnelerle iliskisinde modern dönemlerde kimi sorunlu iliskiler olup olmadigidir. Matematik, modernizm, siyaset, üçüncü dünya gibi konulari sonraki yazimda ele alip bu yazi dizisini noktalayacagim.



fuzuli hayatı,edebi kişiliği ve eserleri bulursanız cok sevinirim yılık ödev olarak bunu verdi hoca:D

HAYATI
Gerçek adı Mehmed b. Süleyman'dır. Kerbelâ'da doğdu, doğum yılı kesinlikle bilinmiyorsa da, kimi kaynaklara göre 1480 dolaylarındadır. 1556'da Kerbelâ'da öldü. Yaşamı, özellikle gençlik dönemi ve öğrenimi konusunda yeterli bilgi yoktur. Şiirde 'Fuzûlî' adını, kendi şiirlerinin başkalarınınkilerle, başkalarının şiirlerinin de kendisininkilerle karşılaştırılması için aldığını, böyle bir takma adı kimsenin beğenmeyeceğini düşündüğünden kullandığını, Farsça Divan'ının girişinde açıklar. Ama 'işe yaramayan', 'gereksiz' gibi anlamlara gelen 'fuzûlî' sözcüğünün başka bir anlamı da 'erdem'dir. Onun bu iki kaşıt anlamdan yararlanmak amacını güttüğünü ileri sürenler de vardır.

Fuzûlî'nin yaşamı konusunda bilgi veren kaynaklar birbirini tutmamakta, genellikle söylenceyle gerçeği ayırma olanağı bulunmamaktadır. Onunla ilgili güvenilir bilgiler, yapıtlarının incelenmesinden, kimi şiirlerinin açıklanışından kaynaklanmaktadır. Bunlardan anlaşıldığına göre Fuzûlî iyi bir öğrenim görmüş, özellikle İslam bilimleri, tasavvuf, İran edebiyatı konularında çalışmalar yapmıştır. Şiirlerinde görülen kavramlardan simya, gökbilim konularıyla ilgilendiği, İslam ülkelerinde pek yaygın olan ve gelecekteki olayları bildirmeyi amaçlayan 'gizli bilimler'le ilişkili bulunduğu anlaşılmaktadır. İslam bilimleri içinde hadis, fıkıh, tefsir ve kelam üzerinde durduğu, gene yapıtlarında yer alan kavramların incelenmesinden ortaya çıkmaktadır. Türkçe, Arapça, Farsça divanlarında bulunan şiirleri, bu üç dili de çok iyi kullandığını, onların bütün inceliklerini kavradığını göstermektedir. Yapıtları incelendiğinde İran şairlerinden Hâfız, Türk şairlerinden de Nesîmî, Nevâî ve Necati'yi izlediği, onların şiir anlayışını, duygu ve düşüncelerini benimsediği görülür.

İnanç bakımından Fuzûlî, Şii mezhebine bağlıdır. On iki İmam'a karşı derin bir sevgisi vardır. Bütün yaşamını Kebelâ'da, Şiiler'ce kutsal sayılan topraklar üzerinde geçirmesi, aşağı yukarı bütün şiirlerinde tasavvuftan kaynaklanan bir sevgiyi, bir üzüntüyü işlemesi, Kerbelâ olayıyla ilgili ağıtları, Şeriat'ın katılığına karşı çıkışı bu nedenlerdir. Ancak Ali'ye bağlılığı, Ali'nin tanrısal bir varlık olduğu görüşünü savunan ve İslam ülkelerinde Galiye (aşırılık) diye nitelenen inançla ilgili değildir. Ona göre Ali erdemli, gönül bilgisiyle dolu, olgun, yetkin bir kişidir ve Peygamber'den sonra imam (halife) olması gereken kimsedir. Bu görüşü benimsemeye, İslam ülkelerinde, mufaddıla (erdeme bağlı olma) denir. Fuzûlî de bu erdemden yana olanlar arasındadır. Ona göre Ali erdem bakımından, bütün halifelerden ve Peygamber'in yakınlarından (sahabe) üstündür. Bu konudaki inancını Hadîkatü's-Süedâ ('Mutluların Bahçesi') adlı yapıtında bütün açıklığıyla ortaya koymuştur. Türkçe ve Farsça divanlarında Ali ve onun soyundan gelen imamlara bağlılığını konu edinen birçok şiir vardır. Bir aralık Bağdat'ı ele geçiren İsmail Safevi'ye yazdığı övgünün kaynağı da bu sevgidir. Fuzûlî'nin, geçimini Kerbelâ, Necef ve Bağdat'ta bulunan On İki İmam'la ilgili vakıfların gelirlerinden sağladığı Farsça Divan'ındaki 'Dürr-i sadef-i sıdk cenâb-ı mütevelli' (Doğruluk sedefinin incisi yüce görevli) dizesiyle başlayan şiirden anlaşılmaktadır. Fuzûlî, yaşadığı dönemin geleneğine uyarak, Bağdat'ı ele geçiren Osmanlı padişahı Kanuni Süleyman'a ve Rüstem Paşa, Mehmed Paşa, İbrahim Bey, Cafer Bey gibi devlet büyüklerine övgüler yazmıştır.

Fuzûlî'nin bütün yaratıcı gücü, yaşam ve evren anlayışını, insanla ilgili düşüncelerini sergilediği şiirlerinde görülür. Ona göre şiirin özünü sevgi, temelini bilim oluşturur. 'Bilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir, temelsiz duvar da değersizdir' anlayışından yola çıkarak sevgiyi evrenin özünü kuran bir öğe diye anlar, bu nedenle 'evrende ne varsa sevgidir, sevgi dışında kalan bilim bir dedikodudur' yargısına varır. Sevginin yanında, şiirin örgüsünü bütünlüğe kavuşturan ikinci öğe üzüntüdür, sevgiliye kavuşma özleminden, ondan ayrı kalıştan kaynaklanan üzüntü. Üzüntünün, ayrılık acısının, kavuşma özleminin odaklaştığı başlıca yapıtı Leylâ ile Mecnun'dur. Burada seven insan, bütün varlığıyla kendini sevdiği kimseye adamıştır, ancak sevilen kimsede yoğunlaşan sevgi tanrısal varlığı erek edinmiş derin bir özlem niteliğindedir. Sevilen insan bir araç, onun varlığında görünüş alanına çıkan Tanrı, tek erektir. Fuzûlî, bu konuda Yeni-Platonculuk'tan beslenen tasavvufun insan-tanrı anlayışına bağlı kalarak, varlık birliği görüşünü işlemiştir. Ona göre gerçek varlık Tanrı'dır, bütün nesneler ve onları kuşatan evren Tanrı'nın bir görünüş alanıdır. Bu nedenle yaratılış, tanrısal varlığın görünüş alanına çıkışı, bir ışık (nûr) olan 'Tanrı özü'nden dışa taşmasıdır (sudûr); 'Zihî zâtın nihân u ol nihandan mâsivâ peydâ' (Senin özün gizlidir, bu görünen evren o gizli özünden ver olmuştur).

Fuzûlî'nin anlayışına göre insan 'seven bir varlık'tır, bu sevgi Tanrı ile insan arasındaki bağın özünü oluşturur, ayrı insanın Tanrı'ya yaklaşmasını sağlar. Bu nedenle de yalnız insan sevebilir. Varlık türlerinin en yetkini, en olgunu olan insan Tanrı'nın gören gözü, konuşan dili, duyan kulağıdır. İnsanda Tanrı istenci dışında bir eylemi gerçekleştirme olanağı yoktur. İnsan biri gövde, öteki ruh olmak üzere iki ayrı özden kurulu bir varlıktır. Gövdenin toprak, yel (hava), od (ateş) ve su gibi dört oluşturucu öğesi vardır. Ruh ise tanrısaldır, gövdede, gene Tanrı buyruğuyla bir süre kaldıktan sonra, kaynağına, tanrısal evrene dönecektir, bu nedenle ölümsüzdür. İnsanın yeryüzünde yaşadığı sürece ruhunun kutsallığına yaraşır biçimde davranması, doğruluk, iyilik, erdem, güzellik gibi değerlerden ayrılmaması, özünü bilgiyle süslemesi gerekir. Fuzûlî, 'maarif' adını verdiği gönül bilgisini kişinin özünü ışıklandırması için bir kaynak diye yorumlar, 'ey güzel zâtın maârif birle tezyîn edegör' dizesiyle bu konudaki görüşünü açıklar. Onun ahlakla ilgili görüşlerinin temelini kuran doğruluk, iyilik ve erdem gibi üç öğedir. Bu üç öğenin karşıtı baskı (zulm), ikiyüzlülük (riyâ) ve bilgisizliktir (cehl). 'Selâm verdim rüşvet değildir deyu almadılar' diye başlayan Şikayet-nâme'sinde çağının yolsuzluklarını, ahlaka, İslam dininin özüne aykırı davranışları sergilenirken, Türkçe Divan'ında da 'zalimin zulm ile akçe toplayıp yardım edermiş gibi başkalarına dağıttığını, oysa cennete rüşvetle girilmeyeceği' anlamındaki dizelere geniş yer verir. Ona göre bu yeryüzü bir alışveriş yeridir, herkes elindekini ortaya döker. Bilgiyi seven erdem ve beceriyi, dünyayı seven de altını, gümüşü sergiler:

Dehr bir bâzârdır her kim metâın arz eder
Ehl-i dünya sîm ü zer ehl-i hüner fazl u kemal

Fuzûlî, inanç konusunda da erdemin, doğruluğun, Kuran'ın özüne bağlı kalmanın gereğini savunur. Ona göre oruç, namaz, zekât gibi görevler gösteriş için değil, kişinin özünü kötülükten arındırmak, olgunlaştırmak içindir. Oysa içinde yaşanan çağın insanı İslam dininin temel ilkelerini bir çıkar aracı olarak kullanmakta, gerçeğinden uzaklaştırmaktadır. Bu nedenle İslam'ın özünden ayrılmak istemeyen bir kimsenin uygulaması gereken yöntem 'namaz ehline uyma, onlar ile durma oturma' biçiminde özetlenebilir.

Fuzûlî'nin dili Azeri söyleyişidir, özellikle Nevâî ve Nesîmî'yi anımsatan bir nitelik taşır. Şiirde uyumu sağlayan öğe genellikle, sözcükler arasında ses benzerliğinden kaynaklanır. Aruz ölçüsüne uymayan Türkçe sözcüklerde görülen uzatma ve kısaltmalar Arapça ve Farsça sözcüklerle uyum içine girer. Dilde biri ses uyumu, öteki anlam olmak üzere iki temel öğe dizeler arasında, ses uyumuna dayanan bağlantıdır. Farsça'nın şiire daha yatkın bir dil olduğunu, Türkçe şiir söylemenin güçlüğünü ileri sürmesine karşılık, Türkçe şiirlerinde daha çok başarılı olmuştur. Hadikatü's-Süedâ adlı yapıtında şiir söylemeye pek elverişle olmayan Türkçe'yi başarıyla kullanacağını, bu dili güçlü, elverişli bir şiir durumuna getireceğini ileri süren Fuzûlî'de halk dilinde geçen sözcükler, deyimler, atasözleri önemli bir yer tutar. Kimi şiirlerinde Kuran ve Hadisler'den alıntılarla dizenin anlamı güçlendirilir.

Divan şiirinin bütün ölçülerini, biçimlerini kullanan Fuzûlî'nin yaratıcı gücü, düşünce derinliği, söyleyiş akıcılığı daha çok gazellerinde görülür. Kerbelâ olayıyla ilgili şiirlerinde üzüntüyü çok geniş boyutlar içinde ele alarak şiirinin bütününe yayar, inanan, seven insanı bir 'acı çeken varlık' olarak gösterir. Bu tür şiirlerinde sevgi ve aşk birbirini bütünleyen iki öğe niteliğine bürünür. Leylâ ile Mecnun adlı yapıtında işlenen derin özlem, ayrılıktan duyulan acı ağıt özelliği taşıyan şiirlerinde ölüm karşısında duyulan derin sarsıntıya dönüşür.

Şiir, Fuzûlî için, düşünceleri, duyguları ortaya koymaya, insanı anlatmaya, kimi sorunları sergilemeye yarayan bir yaratıdır. Şiir, yalnız şiir olsun diye söylenmez, bir varlık görüşünü dile getirmeyi amaçlar. Şiiri oluşturan özlü ve anlamlı sözdür, söz ile kişi kendini ortaya koyar. Öte yandan söz bir yaratma öğesidir: 'Bû ne sırdır kim eder her lahza yoktan vâr söz'. Söz, onu söyleyenle bağlantılıdır, onun bulunduğu bilgi ve duygu aşamasını, değer basamağını gösterir.

Artıran söz kadrini sıdk ile kadrin artırır
Kim ne mikdâr olsa ehlin eyler ol mikdâr söz

Dizelerinde sergilenen düşünceye göre sözün değerini artıran kendi değerini artırır, kişinin kendi neyse söylediği sözle açığa vurduğu da odur. Söz kişinin aynasıdır.

Fuzûlî, kendinden sonra gelen Türk Divan şairleri arasında Bâkî, Ruhî, Nâilâ, Neşâti, Nedim ve Şeyh Galib gibi sevgiyi şiirlerinin odağı durumuna getiren şairleri etkilemiştir. Öte yandan kimi Alevi ozanlarca da bir 'inanç ulusu' olarak benimsenmiş, saygı görmüştür.
ESERLERİ
Divan (Türkçe), (ö.s.) 1838; Sıhhat ve Maraz, (ö.s.), 1940; Enisü'l-Kalb, (ö.s.), 1944; Terceme-i Hadis-i Erbain, (ö.s.), 1951, ('Kırk Hadis Çevirisi'); Beng ü Bâde, (ö.s.), 1956; Hadikatü's-Süedâ, (ö.s.), 1955, ('Mutluların Bahçesi'); Leylâ ve Mecnun, (ö.s.), 1955; Rindü Zahid, (ö.s), 1956; Divan (Arapça) (ö.s.),1958; Mektuplar, (ö.s.), 1958; Divan (Farsça), (ö.s.), 1962; Heft Câm, (ö.s.), 1962.

onuropolis
26-11-08, 21:54
cok teşekkür ederim kanka saolasın klavyene sağlık;)

aytenn
27-11-08, 11:02
Poseidon 139 coq coq tesekkur ederım.. sagol =)

DJƧƬΛIПƧ
27-11-08, 19:32
1920'de Kazım Karabekir Paşa'nın TBMM tarafından Doğu cehphesi komutanı olarak, 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasına kadar olan süreçteki olayları sırasıyla bulabilirmisiniz?

ACIL

yzx
28-11-08, 07:46
1920'de Kazım Karabekir Paşa'nın TBMM tarafından Doğu cehphesi komutanı olarak, 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasına kadar olan süreçteki olayları sırasıyla bulabilirmisiniz?

ACIL

http://209.85.129.132/search?q=cache:2q_L1NF8U3AJ:www.tarihdersi.org/sunular/kursav.pps+kurtulu%C5%9F+sava%C5%9F%C4%B1+ve+s%C3% BCre%C3%A7leri&hl=tr&ct=clnk&cd=1&gl=tr&client=firefox-a


şuna bak bi

vemre
04-12-08, 10:51
ilkokul 5.sınıf sayı sistemleri oğlumun ödevi var. Yardımcı olurmusunuz

yzx
04-12-08, 17:50
ilkokul 5.sınıf sayı sistemleri oğlumun ödevi var. Yardımcı olurmusunuz
SAYI SİSTEMLERİ

A. SAYI BASAMAĞI
Bir sayıyı oluşturan rakamlardan her birine bu sayının basamağı denir.
Bir doğal sayıda kaç tane rakam varsa sayı o kadar basamaklıdır. 243 üç basamaklı bir sayıdır.
*
B. ÇÖZÜMLEME
Doğal sayıyı oluşturan rakamların bulunduğu yerdeki değerine basamak değeri denir.
Basamak değerlerinin toplamına o sayının çözümlenmiş biçimi denir. Üç basamaklı abc sayısı aşağıda çözümlenmiştir.
*


• ab = 10 . a + b
• abc = 100 . a + 10 . b + c
• aaa = 111 . a
• ab + ba = 11 . (a + b)
• ab – ba = 9 . (a – b)
• abc – cba = 99 . (a – c)
*
C. TABAN
Bir sayı sisteminde sayının basamak değerlerini göstermek için kullanılan düzene taban denir.
T taban olmak üzere,
(abcd)T = a . T3 + b . T2 + c . T + d dir.
Burada,
• T, 1 den büyük doğal sayıdır.
• a, b, c, d rakamları T den küçüktür.
• Taban belirtmeden kullandığımız sayılar 10 luk tabana göredir.
• (abc, de)T *= a . T 2 + b . T + c . T0 + d . T – 1 + e . T – 2
****************** = a . T 2 + b . T + c* + d . T – 1 + e . T – 2* dir.
*
1. Onluk Tabanda Verilen Sayının Herhangi Bir Tabana Çevrilmesi
Onluk tabanda verilen sayı, hangi tabana çevrilmek isteniyorsa, o tabana bölünür. Bölüm tekrar tabana bölünür. Bu işleme bölüm 0 olana kadar devam edilir.
Ardışık olarak yapılan bu bölmelerden kalanlar sondan başlayarak (ilk kalan son rakam olacak şekilde) sıralanmasıyla istenen sayı oluşturulur.
*
2. Herhangi Bir Tabanda Verilen Sayının 10 luk Tabana Çevrilmesi
Herhangi bir tabandan 10 luk tabana geçirilirken verilen sayı, ait olduğu tabana göre çözümlenir.
*
3. Herhangi Bir Tabanda Verilen Sayının Başka Bir Tabanda Yazılması
Herhangi bir tabanda verilen sayı önce 10 tabanına çevrilir. Bulunan değer istenen tabana dönüştürülür.
*
4. Taban Aritmetiğinde Toplama, Çıkarma, Çarpma İşlemleri
Değişik tabanlarda yapılacak işlemler 10 luk sistemdekine benzer biçimde yapılır.
T tabanında verilen sayılarda toplama ve çarpma işlemleri bilinen cebirsel işlem gibi yapılır, ancak sonuç T den büyük çıkarsa içinden T ler atılıp kalan alınır. Atılan T adedi elde olarak bir sonraki basamağa ilave edilir.
Çıkarma işlemi yapılırken 10 luk sistemdekine benzer biçimde, bir soldaki basamaktan 1 (bir) almak gerektiğinde, bu 1 in aktarıldığı basamağa katkısı tabanın sayı değeri kadardır. Fakat alındığı basamaktaki rakam 1 azalır.

kivilcim23
04-12-08, 20:03
Arkadaşlar 5 Aralığa karda göndermem gereken iki ödevim var yardımcı olursanız sevinirim şimdiden teşekkürler.


MEÜ. Mersin MYO 2008-2009Eğitim-Öğretim Yılı



TBİ101-Teknolojinin Bilimsel İlkeleri Dersi Güz Yarıyılı Ödevi



Sevgili arkadaşlar; aşağıda verilen deneyin kendinize göre uygulamasını yaparak soru kısmını cevaplayınız.



Deney:

Eğik bir düzleme konulan bir cismin ilk hızsız olarak bırakılmasına rağmen yerçekimi kuvveti ile cismin aşağı doğru harekete geçmesinin gözlenilerek cismin yer değiştirme miktarının bulunması.
Uygulama:
Soru :

a) Cismin ivmesini bulunuz?
b) Yüzeyin tepki kuvvetini bulunuz?
c) 5 saniyedeki yer değiştirme miktarını hesaplayınız?
Ödev teslim tarihi: 05/Aralık/2008

2. ÖDEV


ALGORİTMA VE PROGRAMLAMAYA GİRİŞ ÖDEVLERİ


1- Aşağıdaki tabloda verilen ve e numaranızın son 2 rakamına karşılık olarak verilen QBASIC komutunun, (Örnek: Öğr.No: 08447012 Son2 numarası 12 Ödev (LPRINT)
Örğenici numaramın son iki hanesi ''00'' dır
A- Ne iş yaptığını açıklayınız.
B- Kullanılış formunu yazınız. (Yani komut program içerisinde kullanılırken nasıl yazılır)
C- İlgili kumutun da kullanıldığı küçük bir örnek program yazınız.

2-Aynı işi yapan PASCAL komutunu yazarak,
A- :Ne iş yaptığını açıklayınız.
B- İlgili kumutun da kullanıldığı küçük bir örnek program yazınız.





Numaranızın son iki rakamı

ödeviniz olan komut yada komutlar


00 = TRİGONOMETRİK FONKSİYONLAR (SIN,COS,ATN)
__________________

KcmN
06-12-08, 00:21
Selam kankalar. Biyoloji ile ilgili bildiğiniz Web siteleri varmı? Canlıların sınıflandırılması ile ilgili ödevim varda bir türlü kaynak bulamadım :)

Eğer varsa elinizde kaynak benle paylaşabilirmisiniz?

yzx
06-12-08, 10:58
Selam kankalar. Biyoloji ile ilgili bildiğiniz Web siteleri varmı? Canlıların sınıflandırılması ile ilgili ödevim varda bir türlü kaynak bulamadım :)

Eğer varsa elinizde kaynak benle paylaşabilirmisiniz?



http://wb332306.bahnhofbredband.se/mantar/cansinif.htm


yav okuyun şu duyurudaki şeyi sabit başlıktan yapın diyoruz size istekleri

ceza_holocaust
19-12-08, 19:06
helyum elementinin özellikleri ve nerelerde kullandığı lazım arkadaşlar bulursanız çok sevinirim

nisan yağmuru
21-12-08, 13:07
kankalar lütfen bana sayıların tarihini ve eski uygarlıkların kullandıkları rakamları bulabilir misiniz? çok acil

nisan yağmuru
21-12-08, 16:49
ya lütfen yardım edin ya lütfeen çok az zamanım kaldı lütfennn

yelen69
22-12-08, 16:50
MiLLet Bana Türkçeni yaşayan bir dil olduğu ölü bir dil olmadığını anlatan ikna edici yazı lütfen iki satır bişiii

sezginbaydemir
24-12-08, 17:57
dört işlem içeren 5 tane problem çözümlü

--------------------------------------------------------------------------------

DÖRT İŞLEM İÇEREN 15 TANE PROBLEM SORU VE ÇÖZÜMLENMESİ HALİNDE

ÖDEVVİ LAZIM ACİL ÖDEV HAKKINDADA BİLGİ VERİYİM 3 SINF BİR ÖĞRENCİSİNE AİT BİR SORUNUN İÇİNDE DÖRT İŞLEM DE AYNI OLAÇAK 3 SINIF KONUSU LÜTFEN YARDIMCI OLUN








arkadaşlar acil lütfen yardımcı olun

RiseDevil
08-01-09, 21:38
pisagor bağlantısı ile 50 soru ve cözümleri lazım acele.

rıdvan58
11-01-09, 14:08
:sorry::sorry::sorry:iyot mole külü mü daha büyük hidrojen molekülü mü:p:p:p

melek42
07-02-09, 20:05
ya divan edebiyatı ile halk edebiyatının karşılaştırılması hakkında bi sunu lazım
ve acil frm da bi yerde var ama başlık bu ancak içerik milli edeb ve divan edeb yardımcı olabilirmisiniz?

yzx
07-02-09, 20:21
ya divan edebiyatı ile halk edebiyatının karşılaştırılması hakkında bi sunu lazım
ve acil frm da bi yerde var ama başlık bu ancak içerik milli edeb ve divan edeb yardımcı olabilirmisiniz?

http://tinyurl.com/d83f94

bu site işine yarar..

LoveBug
18-02-09, 01:20
:sorry::sorry::sorry:iyot mole külü mü daha büyük hidrojen molekülü mü:p:p:p

kardeş iyot molekülü I2, hidrojen molekülü H2

I2 için 2*iyotun MA sı
H2 için 2*hidrojenin Ma sı

sanırım burdan I2 daha büyük çıkıyor...

LoveBug
18-02-09, 01:28
pisagor bağlantısı ile 50 soru ve cözümleri lazım acele.

Kanka burda pisagor ve öklit içinde kullanılmış pisagorlu 20 adet soru var işine yarar umarım

Download (http://uploaded.to/?id=6vzcfc)

keçeli
19-02-09, 18:27
arkadaşlar bana yardım edin lise fizik4 dalga hareketi bulamadım .lütven yardım edin acil durum yıllık ödev için

yzx
19-02-09, 18:42
Dalgalar etrafımızda çok sık rastladığımız doğa olaylarıdır.
Örneğin, su dalgaları, ses dalgaları, yay dalgaları, Radyo dalgaları....
Dalga hareketinin en önemli özelliği dalgalar yerdeğiştirirken ortamın yerdeğiştirmemesidir.
Mesela su dalgalarında, dalga ilerlerken su yüzeyindeki moleküller salınım hareketi yapar.
Periyodik dalgalar eşit zaman aralıklarında üretilen dalgalardır.
Örneğin, parmağımızı 2 saniyede bir suya batırırsak periyodu 2 sn olan periyodik dalgalar üretmiş oluruz.
2 s de bir dalga üretiyorsak 1 s de 0.5 dalga üretmiş oluruz. Buradaki 0.5 dalgaların frekansıdır.
O halde frekans periyodun çarpmaya göre tersidir. (f=1/T)

İlerleyen bir tana atma
http://img6.imageshack.us/img6/7821/dalga1rx2.gif

Atmanın ilerlediği maddesel ortamda bir parçacığın hareketi
http://img6.imageshack.us/img6/3504/dalga2iu1.gif


İlerleyen bir periyodik dalga ve maddesel ortamdaki hareket
http://img6.imageshack.us/img6/7056/dalga3tq0.gif


Periyodik Dalgalar

http://img6.imageshack.us/img6/5093/dalga4ns0.jpg

Dalgaların hızı ortamın özelliklerine bağlıdır. Su dalgalarında suyun derinliği arttıkça hızı artar.

yay dalgalarında yayı geren kuvvet arttıkça hız artar.

Aynı ortamda, dalganın frekansı değişirse dalganın hızı değil, dalgaboyu değişir.


V=λ.f veya V=λ/T

Ardışık iki dalga tepesi (veya dalga çukuru) arasındaki uzaklığa dalga boyu denir. λ (lamda) ile gösterilir. Herhangi bir dalga tepesinin bir dalga boyu kadar yol alması için geçen süre bir periyottur. Dalganın periyodu T ile gösterilir. Dalgayı üreten kaynağın birim zamanda ürettiği dalga sayısına dalganın frekansı denir. f ile gösterilir.

wantedd61
21-02-09, 13:22
türkiyenin ve dünyanın toplam tüketim miktarı (son 5 yıl)?????????????????şimdiden tsk

emrahd7
24-02-09, 01:22
Arkadaşlar bana acilen "arazinin karakteristik çizgileri" hakkında ödevim var ve Cuma ya kadar yetiştirmem gerek aradım nette fln ancak elle tutulur birşey bulamadım yardım gerek...
bilgi, kaynak v.b ne bulabilirseniz...
Lütfen yardımcı olurmusunuz ???
Şimdiden Teşekkürler...Yardımlarınızı bekliyorum...

mgunes
24-02-09, 11:03
Dönem ödevim için yardımcı olursanız çok sevinirim şimdiden teşekkürler

Konu: Milli Edebiyat Dönemi Öğretici Metinlerinden Örnekler

elif sena
26-02-09, 12:52
Arkadaşlar isteklerinizi konu altından söyleyebilirsiniz
benin acilen atlamalarda çabukluğu geliştime ile ilgili konu bulmam gerek yardıcı olursanız çok sevinirim

cansu_gs
05-03-09, 20:03
bana acil AVAGADRO SAYISININ TAYİN YÖNTEMLERİ ARAŞTIRILMASI LAZIM LÜTFEN ÇOK ACİLL

rıdvan58
07-03-09, 17:44
abi ne dedigini bile anamadım keşke elimden bişe gelse ama üzgünüm kanka

cansu_gs
07-03-09, 18:47
ya dönem ödevim var hoca 1 dönemden beri vermedi ve geçen gn verdi daha zamanım kısıtlı bana AVOGADRO SAYISININ TAYİN YÖNTEMLERİ ni verdi ve ben bulamadım yardımlarınızı bekliyorum

antihistaminik
19-03-09, 17:44
arkadaslar sanal organizasyonlar hakkında bilgiye ve dökümana ihtiyacım var...yoksa bu gidişle kalacagım bu dersten yardımcı olursanız çok sevinirim.

emk87
19-03-09, 17:54
arkadaşlar banada n be j akısı arasındaki farklar lazım yardımcı olabilicek kimse var mı ?

kübrat
20-03-09, 17:21
arkadşlar bana es kenar dörtgen, deltoid ve üçgende acılarla ilgili soru lazım yardım eder mısınız???? lütfen ACİLLLLLLLL

ayaz123
20-03-09, 22:51
Fransız ihtilalinn nedenleri,sonuçları ve Osmanlı Devletine etkileri ödevim bu

Kaynakları da yazılırsa sevinirimm

Teşekkürler şimdiden

snn007
23-03-09, 20:58
slm ras.sayılarla ilgili test istiyordum da

JaM
24-03-09, 18:57
Merhaba arkaDaslar..
Kalite ve Güvence Standartları Diye bir dersim var..
İthal Malların Belgelendirilmesi Bunu buLabilirseniz Biraz Çok Sevinirim...

ali vezir
28-03-09, 22:46
divan edebiyatı ile halk edebiyatının karşılaştırılması.

restx
30-03-09, 16:53
son 15 yılın öss de çıkmış parabol sorularını arıyorum yardımcı olursanız sewinirim

Dark Prince
05-04-09, 02:27
Arkadaşlar bana bağımlılıklarla ilgili slaytlar lazım.

Yani her türlü bağımlılık olabilir. Veya bağımlılıklarla ilgili açıklayıcı resimlerde olabilir. Ben bunları slayt haline getirebilirim.

Yardımlarınızı bekliyorum.

Teşekkürler....

keremezin
10-04-09, 11:04
arkadasların ellerıne saglık

ysmn_
17-04-09, 00:40
bİr fİrmanin İk departmanini tanitip bu departmanin yapisi ve fonksİyonlari hakkinda bİlgİ verİrmİsİnİz..

ysmn_
17-04-09, 00:41
Bir firmanın İK departmanını tanıtıp bu
departmanın yapısı ve fonksiyonları hakkında bilgi veriniz.

ysmn_
17-04-09, 00:42
yardımcı olabilirseniz sevinirim...

ysmn_
17-04-09, 11:26
yardım!!!!
Bir firmanın İK departmanını tanıtıp bu
departmanın yapısı ve fonksiyonları hakkında bilgi veriniz.

yigitsanli
26-05-09, 10:53
Yahu kuzenimin ödevi varmış bi yardımcı olur musunuz?
Ders: İngilizce
Konu:Bir meslek sahibiyle mesleği hakkında 1 sayfalık röportaj(İngilizce)

Şimdiden saolun.

goozdee
19-07-09, 14:24
slm arkadaslarr ben bilgisayr bolumu yazilim staj dosyasi ariyorum stajimi yazilim sirketinde yapmis olarak gozukuyorum ama elimde dosyayi dolduruckk bilgi yok yazilim staj dosyasi bi turlu bulamiyorum mezun olmam icin gerekli allah dusmanimn basina bile wermesinnn yardimci olursanizzz ck sevinirimmmm

kocamanli
10-08-09, 18:58
slm ben stajı tapu sicil müdürlüğünde yaptım ama staj defterini nasıl doldurcaam bilemiyorum...yardımcı olursanız sevinirim anlayısınız için de şimdiden cok teşekurrler..:okay:
http://forum.kanka.net/images/statusicon/user_online.gif http://forum.kanka.net/images/buttons/reputation.gif (http://forum.kanka.net/reputation.php?p=5072911) http://forum.kanka.net/images/buttons/report.gif (http://forum.kanka.net/report.php?p=5072911) http://forum.kanka.net/images/misc/progress.gif

keçeli
17-08-09, 13:15
hehe benim ödevimde bana yardımcı olduğunuz için çok teşekkür ederim değerli site yönetimi arkadaşlar dersten geçti kalacakken çok güzelde geçtim...

teşekkür için geç kaldım biliyorum:(
ama güç olmadı herşey için çok ama çookkk teşekkürler...

sinem1234567
27-08-09, 21:08
satajımı devlet hastanesinde yaptım bilgi işlemde buna uygun staj defteri bulabilir misniz son bi haftam kaldı:((

reo_rhn
02-10-09, 16:01
arkadaşlar 2008-2009 yılına ait bilgisayar staj defteri lazım p.tesi teslim etmem gerekiyor lütfen yardım edin sitedekiler bu seneye ait değil :-(

TrEy
02-10-09, 18:00
elektronik basküllerin çalışma prensibi lazım bir çok yerde arattım ibreli basküllerin çalışma prensibi çıktı

mustafaoguzhan
11-10-09, 20:33
İyi günler.Dİş hekimliğinde okuyoruz 2005 ve 2010 yılları arasında olan diş hekimliğini ilgilendiren bir konu hakkında bilimsel makale arıyoruz yardımlarınızı bekliyoruz.

karakartal11
12-10-09, 00:21
bana da insaat muhendisligi büro stajı lazım 35 gun
daha az olsada olur gerisini tamamlarım
tesekkurler

mees
11-12-09, 12:58
Arkdaslar finansal yönetim dersi ile ilgili bi konudan yardım isticem ben '' Alacakların Tahsil Süresi ve Alacaklara Bağlanan Fonların Analizi '' Bu konuda yardıma ihitiyacım var

Fb13
11-12-09, 13:37
Helal olsun kanka ben kendi ödevlerimle ağır uğraşıyorum sen herkese koşuyorsun helal olsun.

bana da Levha tektoniği kuramını bulurmusun derim bulamassan sağlık olsun ama seni yormakta istemem açıkcası.

bora.unsal
21-12-09, 07:00
slm ben 2 yıllık elektrik bölümü okuyorum 60 günlük staj defteri bulmam lazım yardımcı olursanız sevinirim ACİL . . . şimdiden teşekkürler . . .

mustafa_kank
25-12-09, 11:41
arkadaslar bi hikaye arıyorumda içinde orman, yuva, hayvanlar, balta, yaşamak olacaktır bulabilirseniz sevinirim şimdiden tskLeR...

kabus™
12-01-10, 21:12
ARKADAŞLAR BEN HOCA AHMET YESEVİ NİN HAYATINI ARIYORUM EN AZ 8 SAYFA DEDİ HOCA
İNTERNETTE ARADIĞIMDA EKSİK ÇIKIYOR HEP TAM BULAMADIM YARPDIM EDERSENİZ SEVİNİRİM

ALLAH RIZASI İÇİN
ŞU ÖĞRENCİYE Bİ ÖDEV :d

Beyazdut
15-01-10, 01:08
ARKADAŞLAR BEN HOCA AHMET YESEVİ NİN HAYATINI ARIYORUM EN AZ 8 SAYFA DEDİ HOCA
İNTERNETTE ARADIĞIMDA EKSİK ÇIKIYOR HEP TAM BULAMADIM YARPDIM EDERSENİZ SEVİNİRİM

ALLAH RIZASI İÇİN
ŞU ÖĞRENCİYE Bİ ÖDEV :d

Hoca Ahmet Yesevi'nin Hayatı
Hoca Ahmet Yesevi, Ortaasyadan Balkanlara Türklüğümüzü Müslümanlığımızı borçlu olduğumuz büyük veli Dilimizin gelişmesini, zenginleşmesini Ona borçluyuz. Dinimizin sapık görüşlerden arındırılmış, doğru yorumunu Ona borçluyuz. ulusal Kültürümüzün inançlarımıza sımsıkı bağlantılı oluşumunu Ona borçluyuz. Onun yaşadığı çağda Ortaasya Türk toplulukları İran üzerinden gelen dini ve kültürel 1 istilanın tehdidi altında idi. Göçebe/Yerleşik, dağınık Türk topluluklarının tamamı İslamiyete girmiş değillerdi. İslamiyete girenler de henüz bu yepyeni dinin esaslarını bütün özümsememişlerdi. Hoca Ahmet Yesevi, bütün bu sırada ortaya çıktı. Bilgili, görgülü 1 aile ortamında dünyaya gelmişti.İyi 1 eğitim görmüş; bölgenin ilim merkezi Buhara Medresesinde din ilimlerini ve zamanın diğer bilgilerini tahsil etmiş; devrin büyük bilgini Yusuf Hamedaniden Tasavvuf dersleri almıştı. Hz. Ali soyundan geliyordu.

Kazakistanın Sayram Kasabasında doğdu.Doğum tarihi bütün bi şekilde bilinmiyor. Babası İbrahim Ata ( Şeyh İbrahim ), annesi İbrahim Atanın bağlılarından Sayramlı Musanın kızı Ayşe Hatun İsmi Ahmet, lakabı Yesevi Yesili Ahmet / Ahmet Yesevi Künyesini, doğduğu mekan olan Sayramdan değil, ilk öğrenimini yaptığı; müfekkiresinin oluştuğu, ününü ve hizmetlerini kıtalar ötesine taşıyacak fikri yoğunluğun saf, temiz, gencecik sinesine yüklendiği Yesiden aldı. İlk öğrenimini Yeside yaptı.Arslan Babaya intisab etti.Bu ilk öğretmeninin irtihalinden sonraları ünlü mutasavvıf Yusuf Hemedaniye bağlandı.O devrin ilim merkezi Buharaya geldi. Buhara medresesinde İslam İlimleri tahsil etti.1 taraftan O devrin her ilimlerini en üst seviyede tahsil ederken, diğer yandan ünlü Hemedaniden içsel eğitim aldı. Ahmet Yesevi şeyhinin vefatı üzerine Buharada 1 süre kaldı, olgunlaşmasını burada tamamladı. Daha sonraları Yesiye döndü.Ömrünün sonuna kadar orada kaldı.on binlerce öğrencisini orada yetiştirdi. yalnızca Maveraünnehir değil, 1 eliyle ırak doğuyu, diğer eliyle Avrupa içerilerini ve bu ikisi arasında kalan ne kadar bölge,ülke varsa oralar insanını Kuran ve Sünnet temelinde tutacak Müfredatını, Programını orada geliştirdi, pekiştirdi.böylelikle Yesi, Ahmet Yeseviye hem Onu barındıran 1 kutlu beşik; hem bildiklerini öğrencileri üzerinde deneyerek tecrübeye dönüştürdüğü 1 laboratuar; hem de ilk Hocasından aldığı Emanet-i Peygamberiyi 1 dönülmez inanç, sarsılmaz bilinç ve yaşam veren ideolajya bi şekilde bilediği atölye oldu. Fikirleri Hikmet Metodu Hoca Ahmet Yesevi ve takipçilerinin İslamı Tebliğ metodu sevdirici, bütünleştirici, okşayan-teşvik eden-ısındıran, güler yüzlü 1 yöntem idi.

Onun İslamiyete Hikmet metoduyla çağrı ilahi emrine bütün mutabık şiir, deyiş/söyleyiş ve anlatımlarına Hikmet adını vermesi sebepsiz değildir.Nitekim bugün Kültür Bakanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilen Hikmet kitaplarında mekan alan şiir ve deyişlerinde Ahmet Yesevi Kuran ve Sünnete tamamıyla sadık davetler, tembihler, uyarılar yapmakta; ama bu çağrı ve ikazları gönüllere hitabeden 1 tarzda sunmaktadır.Bu yöntem, Kuranın yukarıda ifade edilen ayette özetini bulan İslami tebliğ usulünün ta kendisi olduğu gibi; İslami tebliğdeki İnsanlara akılları ve anlayış seviyelerine göre hitap edilmesi prensibinin de gereğidir.Onun; Nice desem, işitici-bilen hani Habersize desem, gönlü karışır, hısımlar deyişi, bu konudaki hassasiyetini gösterir.

Yedi Prensip Ahmet Yesevinin düşünce ve hizmetlerini en iyi yorumlayanlar, kendine mahsus espri ve buluşuyla Onun İslamiyete getirdiği evrensel yorumu 7 ilke bi şekilde öne çıkardığı prensiplerle izah eder.

Allaha Aşkla Bağlılık İslamiyet Allaha imanı, Allaha yöneliş ve bütün şeyin Allah anlayışında odaklaşması prensibinde görür. böylelikle imanı, kişinin ve toplumun pratik hayatına indirger veya şahıs ve toplumun yaşayacağı önemli prensipleri Allaha sevi derecesinde bağlanmakta bulur.

İhlas Kişinin Müslümanlığı riyasız, gösterişsiz, maddi menfaat gözetmeyen Müslümanlık olmalıdır. Gündelik siyasetten, ticaretten, maddi-manevi şahsi çıkarlardan azade bu içtenlikli Müslümanlık, Kuran ifadesiyle ihlas adını alır.

İnsan Sevgisi İnsan sevgisi, İnsana hizmet İslamiyetin emridir.Zira insan, Yaradanın yeryüzündeki temsilcisi ve Onun kuvvelerinin 1 özetidir. İnsan yaratılanların en şereflisi, en kutlusudur. İslamiyetin amacı, insanın huzur ve mutluluğudur.

Müsamaha / Hoşgörü Dil, din, renk, cinsiyet farkı gözetmeksizin bütün insanlara, tatlı dil, güler 100 ve hoşgörü birlikte yaklaşmak, Hz.Peygamberin tebliğine muhatap olma müşterekliğinin gereğidir. Bu anlayış Yunus Emrede Yaratılanı hoş gör, Yaradandan ötürü tarzında ve veciz 1 biçimde özetlenmiş ve ifade edilmiştir.

Kadın-Erkek Eşitliği İslamiyet kadın ve erkek arasında eşitliği, yetki ve sorumluluk dengesini getirmiştir.Kadın ve erkeğin Aile içerisindeki hak ve vazife sınırları belirlenirken toplum içerisinde işte, üretimde, yönetimde, sosyal hak ve faaliyetlerde de tüze ve nesafet ölçüleri içerisinde lazım kriterler, sağlam köşe taşları şeklinde yerli-yerine konulmuştur. Kadın Hakları konusunda, beşeri hiçbir sistemde görülmeyen; ilahi İnkılap tarzındaki bu hükümler, Ahmet Yesevi Misyonunda yalnızca teoride değil, uygulamada da hakikat yerini almıştır.

Emek ve İşin Kutsallığı Emek ve İş kutsaldır.İnsan için çalışmasından farklı birşey yoktur. Buna göre insanın geçiminin kendi öz emeği birlikte olması tercih edilmiştir.Kul Hakkı, Kamu Hakkı, başkasının sırtından geçinmek, Allahın affetmediği haklardandır. Ahmet Yesevi Hazretleri, geçimini, bizzat çalışarak, elinin emeği birlikte sağlamıştır.

Bilim İslamiyetin en kritik prensiplerinden biri de Bilimdir. Bilim İslamiyetin üzerinde önemle durduğu ve insanı Allaha yaklaştıran 1 ilahi emirdir. Daha ilk vahiy ve emrinde bilimi işaret eden İslamiyetin beşeri ve ilahi diğer din ve sistemlerden farkı, bu ilk emirde işaret edilen istikamet olsa gerektir.

Eserleri

Ahmet Yesevi 1 yetkin, ergin, aydın şahıs bi şekilde Farsça ve Arapçayı epey iyi bilmesine rağmen halka yöneldi; halkın dili birlikte konuştu, geniş halk kitlelerinin anlayacağı yalın Türkçe birlikte Hikmet denilen deyişlerini / şiirlerini inşad etti / söyleyip yazdı. 99 bine ulaştığı söylenen öğrencileri Onun Hikmetlerini köylere, şehirlere, mezralara, kışlak ve yaylaklara taşıdılar. Bu şiirler, deyişler, tavsiyeler, hikmetli sözler bi şekilde, özdeyişler halinde Türk Ordularının gittiği bütün yere ulaştı. Bu sebeple, ölümünden sonraları da Türkçe şiir söyleme geleneği Onun hikmetlerinden esinlenen yepyeni ergin kişilerce sürek ettirildi. Hacı Bektaş Veliler, Yunus Emreler, Hacı Bayramlar, Onun erginlik ermişlikte de; şiir / deyiş ve tebliğde de takipçileri oldular.

Şu muhakkak ki Türkçe edebiyat geleneğimizi; 1 bilim ve sanat dili bi şekilde Türkçemizi Ahmet Yesevi ve Onun takipçilerine borçluyuz. Hikmetler ve Muhtevası Ahmet Yesevi, her deyişlerini tebliğ ve nasihatlerini Hikmet adı altında söylemiştir. Bu tercih, bilinçli 1 tercih olsa gerektir. Zira Nahl Süresinin 125inci ayetinde Rabbinin yoluna hikmetle çağrı et buyurulmaktadır. Bu tercihin isabeti şuradadır ki, Ahmet Yesevinin hikmetlerinde; ahlak kitaplarında Ahlak-ı Hamide bi şekilde sayılan ahlaki prensipler öğüt edilmiş; Ahlak-ı Zemime ise yerilmiştir. Bu sebeple Hikmetler, denilebilir ki, 1 sosyal ahlak kitabıdır.

Ahmet Yesevinin Hikmetlerii, Türkiye Diyanet Vakfı tarafından Divan-ı Hikmet; Kültür Bakanlığı tarafından ise Divan-ı Hikmetten Seçmeler adı altında neşredilmiştir. Ahmet Yeseviye atfedilen Hikmetlerin hepsi bu 2 yayında toplanabilmiş değildir. Risale Risale Ahmet Yesevinin ilim aleminde henüz tanınmayan 1 eseridir.Kazakistanlı bilim adamı Muhammedrahim CARHUMMED-ULİ, Hoca Ahmet Yesevinin Hayatı Hakkında yepyeni Deliller ve Onun Bilinmeyen Risale Adlı Eserinin İlmi Değeri konulu makalesinde eserin 1 yandan El Yazma nüshasının şekli tanıtımını yapmakta; diğer taraftan muhtevası üzerine bilgiler vermektedir. Buna göre eski Çağatay dilinde 88 sahife tutan yapıt, Ahmet Yesevinin dünya görüşünü ve İslamiyetin esas kurallarını kendine mahsus üslubuyla izah etmektedir. Hikmetlerde olduğu gibi burada da insanlar arası münasebetler ağırlıklı biçimde mekan almaktadır. Dini emir ve yasakların kişinin ahlaken olgunlaşması; toplum hayatının ahlaki kurallarla huzur ve güvene ulaştırılmasındaki rolü, kitapta somut örneklerle işlenmektedir.

Divan-ı Hikmet Hakkında Bilgi

Genel Özellikleri
Yesevilik Tarikatı'nın kurucusu Ahmet Yesevi tarafından yazılmıştır. Genel olarak dervişlik hakkında övgülerden bu dünyadan şikayetten cennet ve cehennem tasvirlerinden, peygamberin hayatından ve mucizelerinden bahsedilir. Dini ve ahlaki öğütler veren şiirlerede yer vermiştir. Hece ölçüsü olarak 4+3 ve 4+4+4 kullanılmıştır. Hoca Ahmet Yesevi'nin Divan-ı Hikmet adlı yapıtı bence İslamiyetin Ural-Altay kültürü ile yorumlanmış bir biçimidir. Bu yapıtın ortaya çıkmasından bir süre sonra ;İslamiyet göçebe Türk toplulukları arasında yayılmaya başlamıştır. Hoca Ahmet Yesevi'nin görüşleri anadolu gizemciliğinin (Tasavvuf) temelini oluşturur. Alevi Kültürünün temeli bu yapıttadır. Yunus Emre'nin, Hacı Bektaş Veli'nin, Pir Sultan Abdal'ın, kaygusuz Abdal'ın düşüncelerinin kaynağı bu yapıttır.



Kitapta Allah aşkı Peygamber sevgisi işlenmiştir.
Hikmet; hoş, hayırlı anlamlarına gelir
Sade ve yalın bir dil kullanılmıştır.
Aruz ve hece ölçüsü kullanılmıştır.
Dörtlük ve beyitle yazılmıştır.
144 hikmet ve 1 münacaat'tan oluşur.
Eser Karahanlı Türkçesinin Hakaniye lehçesiyle yazılmıştir
İstifham (soru sorma) ve Tecahul-i Arif (bilmezlikten gelme) sanatları kullanılmıştır.
Ahmet Yesevi'nin hikmetlerinin birleşmesiyle oluşmuştur.
Ahmet Yesevi hikmetleri Karahanlı Türkçesiyle söylemiştir.
Hikmetler dini tasavvufi şiirlerdir.
63 yaşından sonra toprağın altında yaşamayı seçmiştir.
Allah'a yakın olma isteği vardır.
Şiirlerde ulusal ögeler (ölçü, nazım biçimi, yarım uyak) ile İslamlıktan gelme yabancı ögeler (din ve tasavvuf konuları, yabancı sözcükler) bir arada kullanılmıştır.
Eserin uyaklanışı abcd dddb eeeb şeklindedir.Dördüncü dizelerin birbiriyle uyaklı oluşu hatta zaman zaman aynen tekrarlanışı bu şiirlerin musiki ile okunmak için söylendiğini gösterir.
Eser 12. yy'a aittir.
Divan-ı Hikmet'i Ahmet Yesevi yazmamıştır. Ahmet Yesevi'nin kurduğu tarikattaki Şaban Durmuş Ahmet Yesevi'nin görüşlerini ve düşüncelerini kitap haline getirmişlerdir.
Didaktik ve manzum bir eserdir.
Ahmet Yesevî 63 yaşından sonra bir çilehane yaptırmış ve kendini ibadete vermiştir. Peygamber Efendimiz gibi 63'ünde ölmek için. Ancak 73 yaşında ölmüştür.
Türk Edebiyatı tarihinde "Divan-ı Hikmet"in önemi İslamiyet`ten sonraki Türk Edebiyatı`nın daha önce yazılan Kutadgu Bilig`den sonraki bilinen en eski örneklerinden biri ve tasavvuf Türk Edebiyatı`nın ilk eseri oluşudur.
Eserde ahmet yesevi'nin kurucusu olduğu yesevilik tarikatına ait bilgiler, dervişlik üzerine övgüler, cennet cehennem tasvirleri, peygamberimizin hayatı ve mucizeleri anlatılır.
Günümüz Türkçesine Dr. Hayata Bice tarafından uyarlanmış ve Diyanet Vakfı Yayınları tarafından yayına sunulmuştur.



Divan-ı Hikmet (12. yüzyıl)

>> Eser ilk Türk mutasavvıf şair Ahmet Yesevi tarafından yazılmıştır.
>> Ahmet Yesevi müritlerine dervişliğin kurallarını öğretebilmek için yazmıştır.
>> Hece ölçüsüyle dörtlükler halinde sade bir dille yazılan bu manzumelere Ahmet Yesebi "Hikmet" adını vermiştir.
>> Bu hikmetleri Divan-ı Hikmet adı altında toplamıştır.
>> Sanat kaygısı güdülmeden söylenmiş,lirizm yönü zayıf olan hikmetler tasavvufu yaymak amacıyla ortaya konulmuştur.
>> Böylece İslam Uygarlığı çevresinde gelişen Türk Edebiyatı'nın içerisinde tasavvuf(tekke) şiirinin ilk örnekleri verilmiştir.
>> Manzumelerde Hz.Muhammed'in hayatı ve mucizeleri, İslam menkıbeleri(dini hikayeler), dünyadan şikayet, kıyamet gününün yakınlığı, dervişliğin faziletleri,ilahi aşk, cennet ve ibadet gibi dini konuların ele alındığı tasavvufi didaktik bir eserdir.
>> Hikmetler hece ölçüsünün 4+3=7 ve 4+4+4=12'li kalıbıyla koşma tarzı dörtlüklerle söylenmiştir.
>> Eserin bir kısmı aruz ölçüsüyle yazılmıştır.
>> Genellikle yarım kafiye bazende sadece redif kullanılmıştır.
>> Eserin 13.yüzyıl Anadolu'da gelişen tasavvufi Halk Edebiyatı'na kaynaklık eden ilk eser olması,Ahmet Yesevi'nin ise Yunus Emre'ye zemin hazırlamasıyla Türk Edebiyatı açısından önemlidir.
>> Hakaniye Lehçesiyle yazılan eserin dili sadedir.


Divan-ı Hikmet ve Tahlili
Eyâ dostlar kulak salıng uyduğumga
Ne sebebdin altmış üçde kirdim yirge
Mirâc üzre hak mustafâ ruhum kördi
Ol sebebdin altmış üçde kirdim yirge
Altmış birde sermende min ilâhımdın
Eyâ dostlar kop korkar min günâhımdın
Candın kiçip penâh tiley hudâyımdın
Bir ü barın dîdârıngnı körer min mü
Altmış iki yaşda Allah pertev saldı
Başdın ayağ gafletlerini rehâ kıldı
Can u dilim saki u huşum Allah didi
Bir ü barın dîdârıngnı kö'rer min mü
Altmış üçde nida kildi kul yirge kir
Hem cânıng min canânıng min cânmgnı bir
Hû şemşîrin kolğa alıp nefsingni kır
Bir ü barın dîdârıngnı kö'rer min mü



Günümüz Türkçesiyle:
Ey dostlar, kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Miraç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Altmış birde utanmışım ilahımdan;
Ey dostlar, çok korkarım günahımdan;
Candan geçip penah dileyim Allahımdan;
Bir ve varın (Allah), didarını görür müyüm?


Altmış iki yaşta Allah ışık saldı;
Baştan ayağa gafletlerden kurtarıverdi;
Can ve gönlüm, akıl ve idrakim "Allah!" dedi;
Bir ve varın, didarını görür müyüm?
Altmış üçte nida geldi: Kul yere gir;
Hem canınım, cananınım, canını ver;
Hû kılıcını ele alıp nefsini kır!
Bir ve varın, didarını görür müyüm?
Divan-ı Hikmet'ten Seçmeler Kemal ERASLAN


Metnin Hakkında Bilgi:


Şiir ve Zihniyet
Şiirde Ahenk
Şiir Dili
Şiirde Yapı
Şiirde Tema
Şiirde Gerçeklik ve Anlam
Şiir ve Gelenek
Yorum
Metin ve Şair


AHMET YESEVÎ

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Kazakistan'ın YESİ şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i Hemadanî'ye intisap etmiştir.

Yesevî, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen TÜRKÇE'yi seçmiştir.

Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm'ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır.

HİKMET adını verdiği dörtlüklerinde Yesevî;

Benim hikmetlerim hadîs hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim süphanın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

demektedir.

Büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevî, Türk dünyasının yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden ve Türklüğün sembol isimlerinden biridir.

Ahmet Yesevî'nin Türk tasavvuf geleneğinin kurucusu olması ve kendisinden sonraki büyük mutasavvıflar, Yunus Emre, Mevlâna, Hacı Bektaş-ı Veli ve diğerleri üzerindeki etkisi, böylece Anadolu'nun bir Türk Yurdu haline gelmesindeki manevi rolü, İslamiyet'i dosdoğru anlayan ve anlatan, sade ve temiz üslubu, güzel Türkçe'mizin mimarlarından oluşu, insanlığın ihtiyacı olan yüksek değerleri daha o zamanlar dile getirdiği kardeşliğe, dostluğa, sevgi ve hoşgörüye dayalı düşünceleri bilinmektedir.

Türk'lerin İslâmiyeti anlama ve algılama noktasında YESEVÎ bir ekoldür. Bu açıdan bakıldığında Yesevî, tüm Türk dünyası için çok önemli bir konuma sahiptir. Kendini tanıma umdesi, kültürünü, dilini, tarihini ve dinini tanımak Yesevî düşüncesinin özüdür.

Karahan'lı Hükümdarı Saltuk Buğra Kara Han'ın 950 yılında İslâmiyet'i resmî devlet dini olarak kabul etmesi, TÜRK dünyasının önemli bir dönüm noktasıdır. İslâmiyet'i benimseyen Türk'ler, Türk - İslâm sentezine dayanan yeni bir kültür sahibi olmuşlar, sosyal nizamları ile devlet ve dünya görüşlerine bu kültür ile yeni bir şekil vermişlerdir.

"Pir-i Türkistan" Ahmet Yesevî, Güney Kazakistan'da, Çimkent şehrine 7 km. uzaklıktaki, bugün Türkistan adı ile tanınan YESİ şehrine 157 km. uzaklıktaki Sayram kasabasında doğmuştur. Doğum yılı bilinmemektedir. Ancak 73 yaşında ve 1166 yılında vefat ettiği şeklindeki yaygın görüşe göre 1093 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. Doğum yeri olarak YESİ şehri de belirtilmekte ise de anne ve babasının Türbe'lerinin SAYRAM'da olması, O'nun da Sayram'da doğduğunu düşündürmektedir. Babası, Hazret-i Ali soyundan Şeyh İbrahim isimli bir zatdır. Annesi ise Şeyh İbrahim'in halifesi Musa Şeyh'in kızı Ayşe Hatun'dur. Rivayetlere göre önce annesini, sonra babasını kaybeden 7 yaşındaki Ahmet, ablasının himayesinde büyümüştür. Yesi'ye gelen Arslan Baba adlı bir mürşit, O'nun tahsil, terbiyesini üstlenir. Bir süre sonra Arslan Baba ölür, Yesevî de o zamanın önemli kültür ve ilim merkezlerinden olan Buhara'ya gider. Burada Hâce Yusuf-i Hemedani'ye intisap eder ve onun irşadı altına girer.

Yesevî, mürşidi Hemedanî'nin ölümünden sonra bir süre Buhara'da irşad postuna oturursa da, şeyhinin vaktiyle işaret ettiği şekilde YESÎ'ye döner. Ölene kadar da orada aydınlatmaya devam eder.

Menkıbeye göre tekkesinin bahçesinde bir çilehane kazdırır ve ömrünü burada tamamlar. Daha önce de belirttiğim gibi 1166 yılında vefat ettiği sanılmaktadır.

Ahmet Yesevî'nin türbesini Sultan Timur'un yaptırdığı bilinmektedir. Rivayete göre, Hoca, Timur'un rüyasına girip zafer müjdeler. Timur da Türkistan zaferinden sonra Yesi'ye gelir ve Hoca'nın kabrinin üstüne, bir şükran ifadesi olarak, türbe yaptırır. Zamanla harap olan türbe, Şibanî Han tarafından onartılır. Birçok defa tamir gören türbe,
Sovyetler Birliği zamanında korumaya alınıp 1978 de ziyarete açılmış, 1989 yılında türbenin bulunduğu bölge "Tarihi Kültür Koruma Mıntıkası" olarak ilân edilmiştir.

Kazakistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Türkistan şehrindeki bu türbenin restorasyon çalışmaları Türkiye tarafından 1992 yılında başlatılmış ve 2 senede bitirilmesi ön görülmüşse de çalışmalar Temmuz 2000 e kadar sürmüş ve türbenin açılışı Ekim 2000 de Türkistan şehrinin 1500. kuruluş yıldönümünde yapılmıştır.

Ahmet Yesevî, Anadolu'ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu'da tanınmış ve sevilmiştir. Bektaşî'lik, Mevlevi 'lik, Yunus Emre ekolü Yesevi'den çok etkilenmiştir.

Anadolu'ya gitmediği bilinmesine rağmen Pülümür'ün Kangallı Köyü'nde Ahmet Yesevî’ye atfedilen bir türbe vardır. Pülümür'deki bu mezar, Yesevî’nin makamı olarak, halkın muhayyilesinde gelişmiş ve türbe O'na atfedilmiştir.
Bundan başka, Baskil ilçesinin Tabanbükü Köyü'nde Ahmet Yesevî kolundan gelen Hasan Dede'nin mezarının bulunduğu biliniyor. Bu köyün doğusundaki bir mezarın da Ahmet Yesevî'ye ait olduğu rivayet edilmektedir.

Şimdi, Yesevî ve Türk diline etkisinden söz etmek istiyorum.

Selçuklular, tarihimizin çok uzun bir dönemini doldurmuş, büyük bir devlettir. Sınırları, Orta Asya ve Anadolu'nun büyük bölümünü kapsamıştır. Devlete adını veren Selçuk Bey ve beraberindekilerin Türkçe adlar taşımalarına rağmen, son hükümdarların isimleri Keykavus , Keykubat gibi Farsça adlardır. En önemlisi, Devletin resmî dili Türkçe değil Farsça'dır. Selçuklu'nun önemli bir şahsiyeti, Alpaslan'ın veziri, Nizam -ül Mülk bir Fars'dır. Adına kurduğu Nizamiye Medreseleri Farsça vermekte idiler. Bütün bu sebeplerle Selçuklu'da Türkçe avam dili, Farsça ise aydın ve bilgin dili olmuştur. Edebiyat ve yazı dili Türkçe değil Farsça alarak kullanılmıştır.

Bütün bu olumsuzluklar arasında Yesi'de bilinçli bir Türk ortaya çıkmış, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilmesine rağmen Türkçe'yi seçmiştir.

Yesevî, İslâm tasavvufunu esas alan, bilim, edebiyat ve san'ata önem veren bir medrese kurdu. Bu medresenin, konuşma dili, yazışma dili, şiir ve edebiyat dili, eğitim ve öğretim dili Türkçe idi. Buradan yetişen binlerce insan Türk Dünyası'nın her tarafına dağıldılar. Bu yetişenler, gittikleri her yerde Yesevî'nin Türkçe şiirlerini, yani HİKMET'lerini tekrar tekrar seslendirdiler. Bu şekilde yeni bir Türk edebiyatı doğdu. Bu arada, Farsça'yı kullananlar, Yesevî'yi, Türkçe yazdığı için eleştirmişlerdir. Yesevî ise bir hikmetinde şöyle demektedir.

Sevmiyorlar bilginler sizin Türkçe dilini
Erenlerden işitsen açar gönül dilini
Ayet - hadis anlamı Türkçe olsa duyarlar
Anlamına erenler başı eğip uyarlar
Miskin hafız Hoca Ahmet yedi atana rahmet
Fars dilini bilir de sevip söyler Türkçe'yi

Daha sonra, Cengiz'ler, Osmanlı'lar dönemlerinde Türkçe egemen olmuştur. Bu konuda büyük şair Yahya Kemal "Ahmet Yesevî kim? bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız. " demektedir.

Burada, Ahmet Yesevî'nin ilme ve bilgiye verdiği önemi bir, iki Hikmet'i ile dile getirmek istiyorum:
Ey dostlar, cahil ile yakın olup
Bağrım yanıp, candan doyup öldüm ben işte.

Bir başka hikmetinde ise:

Cahil ile geçen ömrüm nar sakar
Cahil olsan cehennem ondan çekinir
Cahil ile cehenneme doğru kılmayın sefer
Cahiller içinde yaprak gibi soldum ben işte

demektedir.

Şimdi de Yesevî'nin din anlayışını irdelemek istiyorum.
Tarih devirlerinde milletimiz bir çok dini kabul etmiştir. Bunların içinde Şamanizm en önemli yeri kaplasa da Budizm, Musevilik ve Hristiyanlık da Türkler arasında yaygınlık kazanmış dinlerdir. Bin yıldan beri ise gittikçe gelişen boyutlarda İslâm dini Türk'lerin inanç birliğini oluşturan din haline gelmiştir.

Şamanizm, sadece Türklerin değil, Asya'nın birçok halklarının ortak inanç sistemidir. Dolayısı ile Şamanizm'i Türklerin ulusal dini olarak kabul etmek yanlıştır.

Göktürk kitabelerinde, Atalarımızın, bir din anlayışı bulunduğu açıklaması vardır. Bu din, yeri, göğü ve insanı yani bütün varlıkları yaratan ve yöneten "Bir Tanrı" anlayışıdır. Belki de çok daha eskilerden, derinlerden gelen Şamanizm inançları "Bir Tanrı" veya "Gök Tanrı" dini ile birlikte yaşamaya devam etmiştir. Oğuz Han'ın "Tanrının Birliği" sözünü temel alan bir anlayışın yayıcısı olduğu görüşü de konuya daha açıklık kazandırır.

Bilinen bir gerçektir ki, bir toplumun kabul ettiği yeni bir din, eski inançları tümüyle ortadan kaldıramaz. Eski inançlar çok defa yeni inancın kisvesi altında yaşamaya devam ederler. Bu manada Şamanizm'in Türklere ait topluluklarda devam ettiğini görebiliyoruz. Meselâ, ataların ruhlarına evliya kudreti, ağaçlara evliya adı verilerek Şamanizm, İslâmî bir kavramla yeniden ifade edilmiştir.

Bugün, büyük çoğunluğu Müslüman olan Dünya Türklüğünün İslâmi anlayışında binlerce yıllık geçmişlerini görmekteyiz. Bu hal, İslâm'ın ana ilkelerinden sapma anlamına gelmemektedir. Söylemeliyiz ki, milletimiz, küçük bir kesim hariç, İslâm'ı doğru anlamış ve doğru uygulamıştır. Bugün, Müslüman milletler içinde en samimi dinî hayatın milletimizce yaşandığı bir gerçektir.

Ahmet Yesevî, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan ve dolayısı ile kitaplı dinin, yani İslâmın emirlerini tam yerine getiremeyen yeni Müslüman olmuş insanlara, İslâmın sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve Tanrı sevgisine dayalı, gerçek yüzünü tanıttı.

Ahmet Yesevî, içinde yaşadığı dönemin Türk toplumunun, bozkırlarda at koşturan yarı göçebe insanlar olduklarını, kadın - erkek, genç - ihtiyar, hareketli, kendi gelenek ve göreneklerini diri tutma yolunda başarılı ve mücadele ile geçen bir hayatın içinde olduklarını çok iyi biliyordu. Yesevî, bu insanlara fıkıh kuralları içinde, Arap - Acem kültür etkileri ile boğulmuş karma karışık bir İslâm yerine, samimi ve sarsılmaz bir iman anlayışını telkin eden dinî ve ahlâki kuralları, kendisi Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği halde, kendi dilleri ile ve daha da önemlisi, onların seviyesinde bir söylem tarzı ile sunmanın, başarının temeli olacağını, görmüş ve uygulamıştır. Onun için de Türk Boyları'nın halk edebiyatından alınmış şekillerle insanlar arasında dostluğu, sevgiyi, dayanışmayı, dünyayı Tanrı ve insan sevgisi ile kucaklamayı öğretmiştir.

Nitekim, Yesevî
Benim hikmetlerim hadis hazinesidir
Kişi pay görmese, bil habistir
Benim hikmetlerim Süphan'ın fermanı
Okuyup bilsen, hepsi Kur'an'ın anlamı

demektedir.

Hoca da öteki mutasavvuflar gibi, âlemi ve âlemde var olan herşeyi ilâhi aşkın eseri olarak gördüğü içindir ki, her şeyi gönülden sevmektedir. Ancak bu sevgi ile Allah'a ulaşılabileceğini söylemektedir. O'na göre Aşk'sız, Mevlâyı anlamak mümkün değildir.

Üstelik Aşk'sız kişi gerçek insan değildir.
Dertsiz insan insan değil, bunu anlayın
Aşk'sız insan hayvan cinsi, bunu dinleyin
Gönlünüzde Aşk olursa, bana ağlayın
Ağlayanlara gerçek Aşk'ımı hediye eğledim.
Aşk'sızların hem canı yok, hem imânı,
Resûlullah sözün dedim mânâ hani.

Diyen Yesevî 140 numaralı hikmetinde, ilâhi aşk hakkındaki görüşlerini,
insanın samimi inancı ile bağlantılıyarak anlatır.

Aşk davasını bana kılma, sahte aşık,
Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok,
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok.

Aşk bağı sıkıntı çekip yeşertmesen,
Hor görülse nefsini öldürmesen,
"Allah" diyerek içe nuru doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın eseri yok.

Hak zikrini can içinden çıkarmasan,
Üçyüz altmış damarlarını kımıldatmasan,
Dörtyüzkırkdört kemiklerini kul eylemesen,
Yalancıdır Hakk'a aşık olduğu yok.

Rahatı bırakıp can sıkıntısını hoşlayanlar
Seherlerde canını incitip çalışanlar,
Hay-u heves, ben-benliği terk edenler,
Gerçek aşıktır, asla onun yalanı yok.

Kul Hoca Ahmet, candan geçip yola gir,
Ondan sonra erenlerin yolunu sor,
Allah diyerek, Hakk'ın yolunda canını ver,
Bu yollarda can vermesen, imkânı yok.

"İlâhi Aşk" Allah'dır ve bu Aşk'a düşen kişi, bencillik, gösteriş, iki yüzlülük, kişisel çıkar gibi küçük hesapları düşünmemek gerekir. " diyen Yesevî, bir hikmetinde:

Nerde görsen gönlü kırık, merhem ol,
Öyle mazlum yolda kalsa, yoldaşı ol,
Mahşer günü dergâhına yakın ol,
Ben - benlik güden kişilerden kaçtım ben işte.

Demektedir. Bütün hikmetlerinde yer alan bir gerçek vardır ki o da insana verilen büyük değerdir. İslâm tasavvufunda insan, kâinatın özü alarak kabul edilir. Herşey insan içindir. O halde insana düşen, "Kamil İnsan" olmaya çalışmaktır. Ahlakın kemaline ulaşmıya gayret etmektir. Bunun da bir yolu yaratılmışları sevmek, incitmemek ve incinmemektir. Alçak gönüllü olan insanlar, her hususta samimi olan kişilerdir.

Yesevî, asıl kavgasını, sahte şeyhler ve mollalara karşı yapar. Bunlara karşı da

"Talibim" deyip söylerler vallah, billah insafsız
Namahreme bakarlar, gözlerinde yok insaf;
Kişi malını yiyerler, çünkü gönülleri değil saf
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük.

Zâkirim deyip ağlar, Çıkmaz gözünden yaşı;
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı;
Oyun-hile kılarlar, malûm Hüda'ya işi,
Arslan Baba'nın sözlerini işittiniz teberrük.

Gibi bir çok Hikmet söylemiştir.

Yesevî, ilim üzerinde çok durmuş, inananların aydın kişiler olduğunu, bunların bilgisizlikten ve bilgisizlerden kısaca cahillikten uzak durduklarını anlatmıştır. Ayrıca bir başka Hikmet'inde: " Bilgisizlik her kötülüğün kaynağıdır. " demiştir. Bir başka Hikmet'inde ise
İlim, iki inci, beden ve cana rehberdir
Can âlimi Hazret'ine yakındır
Muhabbetin şarabından içer
Öyle âlim, gerçek âlim olur dostlarım,
demiştir.

Dikkat edilirse, 1000 yıl önce yaşamış bir Türk düşünür, kendini bilmeyi, hurafelerden uzak durmayı, Tanrı'ya inanmayı, kendini geliştirmeye çalışmayı, özellikle hoşgörülü olmayı büyük bir açıklıkla ifade etmiştir.

Yazımı Ahmet Yesevî'nin büyük takipçisi YUNUS EMRE'nin Pirinden öğrendiğini veciz bir şekilde anlattığı dörtlükle bitirmek istiyorum.

Çalış, kazan, ye, yedir,
Bir gönül ele getir
Bin kâbe'den iyrektir,
Bir gönül ziyareti.

Erol Alpay
29.05.2002


Hikmetler

1.
H İ K M E T
Bismillah’la başlayarak hikmet söyleyip
Tâliplere inci,cevher saçtım işte.
Riyâzeti katı çekip,kanlar yutup
Ben defter-i sâni sözünü açtım işte.
Sözü didar isteyen herkes için söyleyip,
Canı cana bağlayarak damarları ekleyip,
Garip,fakir,yetimlerin gönlünü avlayıp
Gönlü bütün kimselerden geçtim işte.
Nerde görsen gönlü kırık,merhem ol sen;
Öyle mazlum yolda kalsa,hemdem ol sen;
Mahşer günü dergâhına mahrem ol sen;
Ben-sen diyen kimselerden geçtim işte.
Garip,fakir,yetimleri Resûl sordu;
Hem o gece Mirâc’a çıkıp didar gördü;
Geri inip garip,yetim izleyip yürüdü;
Gariplerin izini izleyip indim işte.
Ümmet olsan,gariplere tâbi ol sen;
Âyet,hadis her kim dese,sâmi ol sen;
Rızık,nasip her ne verse,kani ol sen;
Kani olup şevk şarabını içtim işte.
Medine’ye Resûl varıp oldu garip;
Gariplikte mihnet çekip oldu habip;
Cefa çekip Yaradan’a oldu karîp
Garip olup engellerden aştım işte.
Akıllı isen,gariplerin gönlünü avla;
Mustafa gibi ülkeyi gezip yetim ara;
Dünyaya tapan soysuzlardan yüz çevir;
Yüz çevirip,deniz olup taştım işte.
Aşk kapısını Mevlâm açınca bana erdi;
Toprak kılıp “Hazır ol!” diyip boynumu eğdi;
Yağmur gibi melâmetin oku değdi;
Tamren alıp yürek,bağrımı deştim işte.
Gönlüm katı,dilim acı,kendim zalim;
Kur’ân okuyup amel kılmaz sahte âlim;
Garip canımı harcayayım, yoktur malım;
Hak’tan korkup ateşe girmeden piştim işte.
Altmış üçe yaşım yetti,geçtim gafil;
Hak emrini muhkem tutmadım,kendim cahil;
Oruç,namaz, kazâ kılıp oldum kâhil
Kötüyü izleyip iyilerden geçtim işte.
Vah ne yazık,sevgi kadehinden içmeden,
Çoluk-çocuk,ev-barktan tam geçmeden,
Suç ve isyan düğümünü burada çözmeden
Şeytan galip,can verende şaştım işte.
İmanıma çengel vurup gamlı kıldı;
Pîr-i muğan “Hazır ol!” diyip afyon saçtı;
Lânetli şeytan benden kaçıp korkusuz gitti;
Allah’a hamd olsun,iman nuru götürdüm işte.
Pîr-i muğan hizmetinde koşup yürüdüm;
Hizmet kılıp göz yummadan hazır durdum;
Yardım etti,Azâzil’i kovup sürdüm;
Ondan sonra kanat çırpıp uçtum işte.
Garip, fakir,yetimleri kıl sen şadman;
Parçalayıp aziz canın eyle kurban;
Yiyecek bulsan,canın ile kıl sen ihsan;
Hak’tan işitip bu sözleri dedim işte.
Garip,fakir,yetimleri her kim sorar,
Râzı olur o bendeden Perverdigâr.
Ey habersiz,sen ver sebep,kendisi korur;
Hak Mustafa öğüdünü işitip dedim işte.
Yedi yaşta Arslan Bâb’a selâm verdim;
“Hak Mustafa emanetini lutfedin” dedim;
Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim;
Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte.
Hurma verip,başımı okşayıp nazar kıldı;
Bir fırsatta âhirete sefer kıldı;
“Elveda!” diyip bu âlemden göçüp gitti;
Mektebe varıp,kanayıp dolup taştım işte.
İnnâ fetehna’yı okuyup mâna sordum;
Işık saldı,kendimden geçip didar gördüm;
Selam verdim “Üskut!” dedi,bakıp durdum;
Yaşımı saçıp,çâresiz olup durdum işte.
“Eya cahil,mâna ol!” diye söyledi, bildim;
Ondan sonra çöller gezip Hakk’ı sordum;
Nasip etti,Azâzil’i tutup yendim;
Kararlı olup, belini basıp ezdim işte.
Zikrini tamam edip döndüm divaneye;
Hak’tan başka birşey demedim bigâneye;
Mumunu izleyip çırak girdim pervaneye;
Kor ateş olup,kavrulup söndüm işte.
Adım,sanım hiç kalmadı lâ lâ oldum;
Allah yadını diye diye illâ oldum;
Halis olup,muhlis olup fenâ oldum;
Fena fii’llah makamına yükseldim işte.
Sünnet imiş,kâfir de olsa, incitme sen;
Hüda bîzardır katı yürekli gönül incitenden;
Allah şahit,öyle kula hazırdır Siccîn;
Bilginlerden duyup bu sözü söyledim işte.
Sünnetlerini muhkem tutup ümmet oldum;
Yer altına yalnız girip nurla doldum;
Hakk’a tapanlar makamına mahrem oldum,
Bâtın kılıcı ile nefsi parçaladım işte.
Nefsim beni yoldan çıkarıp bayağılattı;
İnsanlara hasretle bakıp inlettirdi;
Zikr söylemeyip şeytan ile yâr eyledi;
Hazırsın diyip nefs yarasını deldim işte.
Kul Hâce Ahmed,gaflet ile ömrüm geçti;
Vah ne hasret,gözden,dizden kuvvet gitti;
Vah ne yazık,pişmanlığın vakti yetti;
İyi amel kılmadan kervan olup göçtüm işte.
Eya dostlar,kulak verin dediğime,
Ne sebepten altmış üçte girdim yere?
Mirâç üstünde hak Mustafa ruhumu gördü,
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Hak Mustafa Cebrâil’den kıldı sual;
Bu nasıl ruh,tene girmeden buldu kemâl?
Gözü yaşlı,halka yaralı,boyu hilâl;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Cibrîl dedi:Ümmet işi size haktır;
Göğe çıkıp meleklerden dersler alır;
Yedi tabaka gök iniltisiyle iniler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Bil,Hak önce “Elesti birabbiküm?” dedi;
“Kalû belâ” dedi ruhum dersler aldı;
Şüphesiz bilin ,hak Mustafa “oğul” dedi,
O sebepten altmış üçte girdim yere.
“Oğlum” diyip hak Mustafa söze başladı;
Ondan sonra bütün ruhlar selâm verdi;
Rahmet denizi dolup taş, diye haber ulaştı;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
“Rahim içinde belir” diye nida geldi;
“Zikr et!” dedi, uzuvlarım titreyiverdi;
Ruhum girdi,kemiklerim “Allah!” dedi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dörtyüz yıldan sonra çıkıp ümmet olacak;
Nice yıllar dolaşıp halka yol gösterecek;
Yüz on dört bin müçtehit hizmet kılacak;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuz ay ve dokuz gönde yere düştüm;
Dokuz saat duramadım, göğe uçtum;
Arş ve Kürsü pâyesini varıp kucakladım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Arş üstünde namaz kılıp dizimi büktüm;
Derdimi deyip,Hakk’a bakıp yaşımı döktüm;
Sahte âşık,sahte sofu görünce söğdüm;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Candan geçmeden “Hû Hû!” demek hep yalan;
Bu hayasızdan sual sormayın,yolda kalan;
Kendisi de gizli, sözü de gizli,Hakk’ı bulan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.


2.H İ K M E T
Bir yaşında ruhlar bana nasip verdi;
İki yaşta peygamberler gelip gördü;
Üç yaşımda Kırklar gelip halimi sordu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dört yaşımdahak Mustafa hurma verdi;
Yol gösterdim,nice şaşkın yola girdi;
Nere varsam Hızır Baba’m yoldaş oldu;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Beş yaşımda tâbi olup tâat kıldım;
Baş eğerek oruç tutmayı âdet kıldım
Gece gündüz zikrederek rahat kıldım;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Altı yaşta durmadan kaçtım insanlardan;
Göğe çıkıp ders öğrendim meleklerden;
İlgiyi kesip hep tanıdık ve bağlardan;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Yedi yaşta Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü her sırrı perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi,izim öptü;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Azrâil gelip Arslan Baba’mın canını aldı;
Hûrîler gelip ipek kumaştan kefen biçti;
Yetmiş bin kadar melek toplanıp geldi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Namazını kılıp yerden kaldırdılar;
Bir anda cennet içine ulaştırdılar;
Ruhunu alıp İlliyyîn’e girdirdiler;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Allah Allah, yer altında vatan kıldı;
Münker,Nekîr “Men Rabbük?” diye sual sordu;
Arslan Baba’m islâmından haber verdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Akıllı isen,erenlere hizmet kıl sen;
Emr-i mâruf kılanlara izzet kıl sen;
Nehy-i münker kılanlara hürmet kıl sen;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Sekizimde sekiz yandan yol açıldı;
“Hikmet söyle!” dendi, başıma nur saçıldı;
Allah’a hamd olsun, pîr-i muğân mey içirdi;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Pîr-i muğân hak Mustafa,şüphesiz bilin;
Nereye varsanız,vasfını deyip ululayın;
Selâm verip Mustafa’ya ümmet olun;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
Dokuzumda dolanmadım doğru yola;
Tebbürk deyip alıp yürüdü elden ele;
İnanmadım bu sözlere kaçtım çöle;
O sebepten altmış üçte girdim yere.
On yaşında oğul oldun Kul Hâce Ahmet;
Hâceliğe bina koydun,kılmadan tâat;
Hâceyim,deyip yolda kalsan,vay ne hasret;
O sebepten altmış üçte girdim yere.


3.
HİKMET
Sabahları kulağıma nida geldi;
“Zikr et!”dedi,zikrini deyip yürüdüm işte.
Aşksızları gördüm ise,yolda kaldı;
O sebepten aşk dükkânını kurdum işte.
On birimde rahmet denizi dolup taştı;
“Allah!” dedim ,şeytan benden uzaklaştı;
Geçici heves,ben-sen fikri durmayıp göçtü;
On ikide bu sırları gördüm işte.
On üçümde nefs arzusuna kapılıverdim;
Nefs başına yüzbin belâ tutup saldım;
Kibirlenmeyi yere vurup yenebildim;
On dördümde toprak gibi oldum işte.
On beşimde hûri ,gılman karşı geldi;
Baş eğerek,el bağlayıp tâzim kıldı;
Firdevs adlı cennetinden habersi geldi;
Didar için hepsini terk ettim işte.
On altımda bütün ruhlar nasip verdi;
“Size mübârek olsun !” diyerek Âdem geldi;
“Evladım!” deyip,boynuma sarılıp gönlümü aldı;
On yedimde Türkistan’da bulundum işte.
On sekizde kırklar ile şarap içtim;
Zikrini deyip,hazır durup göğsümü deştim;
Nasip kıldı,cennet gezip hûriler kucakladım;
Hak Mustafa cemalini gördüm işte.
On dokuzda yetmiş makam gösteriverdi;
Zikrini dedim,içim dışım temizlendi;
Nereye varsam,Hızır Baba’m hazır oldu;
Gavsu’l-gıyâs mey içirdi,duydum işte.
Yaşım yirmiye ulaştı,makamlar aştım;
Allah’a hamd olsun,pîr hizmetini tamamladım;
Dünyadaki kurt ve kuşlarla selâmlaştım;
O sebepten Hakk’a yakın oldum işte.
Mü’min değil, hikmet işitip ağlamıyor;
Erenlerin dediği sözü dinlemiyor;
Âyet,hadis mânasını anlamıyor;
Bu rivayeti Arş üstünde gördüm işte.
Rivayeti görüp Hak’la söyleştim ben;
Yüz bin türlü meleklerle yüzleştim ben;
O sebepten Hakk’ı anıp izleştim ben;
Can ve gönlümü O’na feda kıldım işte.
Kul Hâce Ahmed, oldu yaşın yirmi bir;
Ne yapacaksın,günahların dağdan ağır;
Kıyamet günü azap kılsa,Rabb’im kadir;
Eya dostlar,nasıl cevap vereceğim işte.

Beyazdut
15-01-10, 01:14
4.
HİKMET
Hoş gâipten kulağıma ilham geldi;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Hep ulular yığılıp bana nimet verdi;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi iki yaşta fâni oldum;
Merhem olup gerçek dertliye deva oldum;
Sahte âşıka, gerçek âşıka tanık.
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Eyâ dostlar, erdi yirmi üçe yaşım;
Dâvam yalan, tamamı boş tâatlarım;
Kıyamet günü ben çıplak, şaşı ne yapayım?
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi dört yaşa girdim, Hak’tan uzak;
Ahirete varır olsam, hani hazırlık?
Öldüğümde toplanıp vurun yüz bin dayak;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Cenazemin arkasından taşlar atın;
Ayağımdan sürüyerek mezara iletin;
“Hakk’a kulluk kılmadın.” deyip döğüp tepin;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Günah ile yaşım oldu yirmi beş;
Sübhan Rabb’im, zikr öğretip göğsümü deş;
Göğsümdeki düğümleri sen kendin çöz;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi altı yaşta sevda kıldım;
Mansur gibi didar için kavga kıldım;
Pîrsiz dolaşıp dert ve hâlet peyda kıldım;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi yedi yaşta piri buldum;
Gördüğüm her sırrı perde ile sarıp örttüm,
Eşiğine yaslanarak izini öptüm;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Ben yirmi sekiz yaşta âşık oldum;
Gece yatmayıp, mihnet çekip sâdık oldum;
Ondan sonra dergahına lâyık oldum;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Yirmi dokuz yaşa girdim,harap halim;
Aşk yolunda toprak gibi olamadım;
Halim harap, bağrım kebap,yaş dolu gözüm;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Otuz yaşta odun kılıp yandırdılar;
Hep ulular yığılıp dünya koydurdular;
Vurup,söğüp, yalnız Hakk’ı sevdirdiler;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.
Kul Hâce Ahmet,dünya koysan,işin biter;
Göğsünden çıkan âhın Arş’a yeter;
Cen verende hak Mustafa elinden tutar;
O sebepten Hakk’a sığınıp geldim işte.

5.
HİKMET
Birdenbire durduğumda hep ulular;
Hak aşkını gönlüm içine saldı dostlar.
Hızır Baba’m hazır durup lutf ederek
Yardım edip, elimden tutup aldı dostlar.
Otuz birde Hızır Baba’m mey içirdi,
Vücudumdan Azâzil’i tamamen kaçırdı;
Tutkun oldum, günahlarımı Hak geçirdi;
Ondan sonra Hak yoluna saldı dostlar.
Otuz iki yaşta geldi Hak’tan ferman:
Kulluğuma kabul kıldım, kılma arman;
Can verdiğinde sana vereyim nur-ı iman;
Garip canını mutlu olup güldü dostlar.
Hâlık’ımdan haber erişti, şâkir oldum;
Her kim söğse, belki tepse, sâbir oldum;
Bu âlemde uyumayıp hazır oldum;
Geçici heves, ben-sen fikri gitti dostlar.
Otuz üçte sâki olup mey dağıttım;
Şarap kadehi ele alıp doyasıya içtim;
Asker yığıp şeytan ile çok vuruştum;
Allah’a hamd olsun, iki nefsim öldü dostlar.
Otuz dörtte âlim olup bilen oldum;
“Hikmet söyle!” dedi rabb’im, diyen oldum;
Kırklar ile şarap içtim,yoldaş oldum;
İçim dışım Hak nuruyla doldu dostlar.
Otuz beşte mecside girip gün geçirdim;
Tâliplere aşk dükkânını çokça kurdum;
Eğri yola kim girdiyse, söğdüm, vurdum;
Âşıklara Hak’tan müjde erdi dostlar.
Otuz altı yaşta oldum sahip-kemal;
Hak Mustafa gösterdiler bana cemal;
O sebepten gözüm yaşlı, boyum bir dâl;
Aşk hançeri yürek, bağrımı deldi dostlar.
Otuz yedi yaşa girdim, uyanmadım;
İnsaf kılıp Hakk’a doğru yönelmedim;
Seher vakti ağlayarak inlemedim;
Tevbe kıldım, hâcem kabul kıldı dostlar.
Otuz sekiz yaşa girdim, ömrüm geçti;
Ağlamayım mı, ölüm vaktim yakınlaştı;
Ecel gelip kadehini bana tuttu;
Bilmeden kaldım, ömrüm sona erdi dostlar.
Otuz dokuz yaşa girdim, kıldım hasret;
Vah ne yazık ömrüm geçti, hani tâat?
Tâat kılanlar Hak önünde hoş saadet;
Kızıl yüzüm tâat kılmadan soldu dostlar.
Saç ve sakal iyice ağardı, kara gönlüm;
Mahşer günü rahm etmesem, harap halim;;
Sana mâlum, amelsizim, çoktur günahım;
Hep melekler günahımı bildi dostlar.
Pîr-i muğân cür’asından katre tattım;
Yol bulayım diye gece uykuya attım;
Allah’a hamd olsun, lutf eyledi, nura battım;
Gönül kuşu lâ-mekâna ulaştı dostlar.
Kıyametin şiddetinden aklım hayran;
Gönlüm korkar, canım erir, evim viran;
Sırat adlı köprüsünden gönlüm lerzan;
Aklım gidip, şaşkın olup kaldım dostlar.
Kul Hâce Ahmed, kırka girdin kır nefsini;
Burada ağlayıp âhirette temizle kendini;
İman postu şeriattir,tarikat bil esasını;
Tarikata giren Hak’tan nasip aldı dostlar.

6.
HİKMET
Yâ ilâhim, hamdın ile hikmet dedim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Tevbe kılıp günahımdan korkup döndüm;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk birimde ihlas kıldım, yol bulayım diye;
Erenlerden gördüğüm her sırrı örteyim diye;
Pîr-i muğân izini alıp öpeyim diye;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk ikide tâlip olup yola girdim,
İhlas ile yalnız Hakk’a gönül verdim;
Arş, Kürsü, Levh’ten geçip Kalem’i gezdim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana .
Kırk üçünde Hakk’ı izleyip nâle kıldım;
Göz yaşımı akıtarak jâle kıldım;
Çöller gezip ben kendimi vâle kıldım;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk dördümde muhabbetin pazarında,
Yakamı yırtıp, ağlayıp yürüdüm gülzarında;
Mansur gibi başımı verip aşk dârında;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk beşinde senden hâcet dileyip geldim;
Yaptığım hatalı işler için tevbe kıldım;
Yâ ilâhım, rahmetini sonsuz bildim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk altımda zevkım, şevkım dolup taştı;
Rahmetinden katre damladı, şeytan kaçtı;
Hak’tan ilham refik olup, kapısını açtı;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk yedimde yedi yandan haber yetti,
Sâki olup şarap kadehini hâcem tuttu;
Şeytan gelip, nefs hevayı kendisi yuttu;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk sekizde aziz candan bizar oldum;
Günah derdi uyuşturdu,hastalandım;
O sebepten Hak’tan korkup uyanık durdum;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Kırk dokuzda aşkın düştü,kavrulup yandım;
Mansur gibi hısımlardan uzaklaştım;
Türlü türlü cefa değdi,kabullendim;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.
Elli yaşta “Er benim” dedim,fi’lim zayıf;
Gözlerimden kan dökmedim,bağrımı ezip;
Nefsim için yürür idim,it gibi gezip;
Zâtı ulu hâcem, sığınıp geldim sana.


7.
HİKMET
Kul huva’llâh sübhâna’llâh’ı vird eylesem,
Bir ve Var’ım didarını görür müyüm?
Baştan ayağa hasretinde dert eylesem,
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli birde çöller gezip otlar yedim;
Dağlara çıkıp, tâat kılıp gözümü oydum;
Didarını göremedim, candan doydum;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli iki yaşta geçtim evden barktan;
Evim barkım ne ola ki belki candan;
Baştan geçtim, candan geçtim,hem imandan;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli üçte vahdet şarabı nasip kıldı;
Yoldan azan şaşkın idim,yola saldı;
“Allah!” dedim,”Lebbeyk!” deyip elimden tuttu;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli dörtte vücudumu nalân kıldım;
Marifetin meydanında cevlan kıldım;
İsmâil gibi aziz canımı kurban kıldım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli beşte didar için dilenci oldum;
Kavruldum,yandım,kül gibi yokluğa erdim;
Allah’a hamd olsun,didar izleyip tamamladım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli altı yaşa erdi dertli başım;
Tevbe kıldım,akar mı ki gözde yaşım;
Erenlerden pay almadan içim dışım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli yedi yaşta ömrüm yel gibi geçti;
Eya dostlar, amelsizim, başım karıştı;
Allah’a hamd olsun,pîr-i muğan elimden tuttu;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli sekiz yaşa girdim,habersizim;
Nefsimi alt-üst eyle, kahhar Rabb’im;
Himmet versen,şom nefsime teber vurayım;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Elli dokuz yaşa yettim,dâd u feryad;
Can verende cananımı kılmadım yâd;
Ne yüz ile sana diyem, kıl sen âzıd;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Göz yumup tâ açınca erişti altmış;
Bel bağlayıp kılmadım ben iyi bir iş;
Gece gündüz gamsız gezdim, hem yaz hem kış;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Altmış birde utanmışım ilâhımdan;
Eya dostlar, çok korkarım günahımdan;
Candan geçip penah dileyim Allah’ımdan;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Altmış iki yaşta Allah ışık saldı;
Baştan ayağı gafletlerden kurtarıverdi;
Can ve gönlüm, akıl ve idrâkim “Allah!” dedi;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Altmış üçte nida geldi:Kul yere gir;
Hem canınım, cananınım,canını ver;
Hû kılıcını ele alıp nefsini kır!
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?
Kul Hâce Ahmed, nefsi teptim,nefsi teptim;
Ondan sonra cananımı arayıp buldum;
Ölmeden önce can vermenin derdini çektim;
Bir ve Var’ım, didarını görür müyüm?

8.
HİKMET
Vah ne yazık,ne yapacağım gariplikte?
Gariplikte gurbat içinde kaldım işte.
Horasan’ı, Şam’ı,Irak’ı niyet kılıp
Garipliğin çok kadrini bildim işte.
Neler gelse,görmek gerek o Hüda’dan;
Yûsuf’unu ayırdılar o Ken’ân’dan;
Doğduğum yer o mübarek Türkistan’dan;
Bağrıma taşlar vurup geldim işte.
Gurbet değdi Mustafa gibi erenlere,
Otuz üç bin sahabe ve yâranlara,
Ebû Bekir, Ömer, Osman, Murtaza’ya,
Gurbet değdi onlara hem, dedim işte.
Gurbet değse,pişkin kılar çok hamları
Bilgili kılar,seçkin kılar çok âmları,
Keçe giyer,bulsa yiyer taamları;
Onun için Türkistan’a geldim işte.
Gariplıkte yüz yıl dursa, yine mihman;
Tahtı, bahtı, bostanları yine zindan;
Gariplikte kul oldu o Mahmut Sultan;
Ey yârenler, gurbet içinde yandım işte.
Gariplikte Arslan Baba’m arayıp buldu;
Gördüğü sırları perde ile sarıp örttü;
“Allah’a hamd olsun,gördüm.”dedi, izimi öptü;
Bu sırları görüp hayran kaldım işte.
Arzuluyum akrabalık vileyete,
Büyük babam ravzaları Ak Türbet’e,
Babamın ruhu saldı beni bu gurbete;
Bilmem ki ben nasıl taksir kıldım işte.
Kul Hâce Ahmet, söylediği Hakk’ın yâdı;
İşitmeyen dostlarına kalsın öğüdü;
Gurbet çekipöz şehrine dönüp geldi;
Türkistan’da mezar olup kaldım işte.

9.
HİKMET
Gönül gözünü parlatmadan tâat kılınsa,
Dergâhında makbul olmaz,bildim işte.
Hakikatten bu sözleri iyice öğrenip
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Bir ve Var’ım dersler verdi perde açıp;
Yer ve gökte duramadı şeytan kaçıp;
İşret kılıp,vahdet şarabından doyasıya içip;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Aşk makamı türlü makam, aklın yetmez;
Baştan başa zorluk, cefa, mihneti gitmez;
Melâmetler, ihanetler kılısa,geçmez;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Aşk belâsı başa düşse, nalân kılar;
Aklını alıp, şaşkın kılıp, hayran kılar;
Gönül gözü açılınca giryan kılar;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Seher vakti ağlar idim, nida geldi;
“Didarımı göstereyim.” Diye vâde kıldı;
Aklımı alıp, şaşkın kılıp aşkını saldı;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Burada cefa çekenlere didarı taht;
Mahşer günü bağışlar hem taht, hem baht;
Yarattığında âşıka kendisi kıldı ahd;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Çöller gezip, halktan bezip aşkı sor sen;
Kulu olsan, Hak’tan korkup ağlayıp yürü sen;
Didarını ister isen, hazır ol sen;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Gözlerimden kanlar döküp yâd etmedim;
Yüz bin türlü mihnet verdi, dâd etmedim;
Senden korkup hasta gönlümü şâd etmedim;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Allah derdi satılmaz ki satın alsan;
Pîr-i muğan hizmetinde toprak olmasan;
Hak yoluna giremezsin, pâk olmasan;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Ey yâranlar, aşk derdine çâre olmaz;
Diri oldukça aşk defteri tamamlanmaz;
Dar lahidde kemikleri ayrılmaz;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Aşk padişah,âşık fakir,nefes alamaz;
Hak’tan izin olmayınca konuşamaz;
Hak öğüdünü alan dünya peşinde koşmaz;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.
Kul Hâce Ahmed,yedi yaşta dersler aldım;
Sekizimde dünyayı da,ahireti de terk eyledim;
Dokuzumda ben Hüda’mı hazır bildim;
Lâ-mekânda Hak’tan dersler aldım işte.

10.
HİKMET
Kadir rabb’im kudret ile nazar kıldı;
Mutlu olup yer altına girdim işte.
Garip kulun bu dünyadan göçüp gitti;
Mahrem olup yer altına girdim işte.
Zâkir olup,şâkir olup Hakk’ı buldum;
Dünya,ahret haram kılıp ezip teptim;
Divane olup,rüsva olup candan geçtim;
Gamsız olup yer altına girdim işte.
Şomluğumdan dağlar,taşlar söğdü beni;
Açık dille söğüp dedi:Fi’lin hani?
Âşık olsan, önce varıp Hakk’ı tanı!
Merhem olup yer altına girdim işte.
Sizi, bizi Hak yarattı tâat için;
Ey acayip, içmek, yemek, rahat için;
“Kalû belâ” dedi ruhum mihnet için;
Ethem olup yer altına girdim işte.
Nefsim beni çok koşturdu, Hakk’a bakmadan;
Gece gündüz gamsız yürüdüm, yaşım akmadan;
Hevesleri, benlik dâvasını ateşe yakmadan;
Gamla dolup yer altına girdim işte.
Bir kul görsem, hizmet kılıp kulu oldum;
Toprak gibi yol üstünde yolu oldum;
Âşıkların yanıp sönen külü oldum;
Hemdem olup yer altına girdim işte.
Candan geçip mihnet çektim, kulum dedi;
Kanlar yutup “Allah!” dedim, rahm eyledi;
Cehennemde olmasın diyip tasalandı;
Mutlu olup yer altına girdim işte.
Bir gün değil, yirmi üçe erdi yaşım;
Yazık Hakk’ı bulmamaktan kırık gönlüm;
Yer üstünde sultanım diyip kibirlendim;
Şâkir olup yer altına girdim işte.
Şeyhim diye dâva kılıp yolda kaldım;
Fes, sarığı değersiz bir pula satıp geldim;
Boş istekler coşup taştı, yorulup kaldım;
Huzursuz olup yer altına girdim işte.
Başım toprak, kendim toprak, cismim toprak;
“Hakk’a kavuşur muyum?” diye, ruhum müştak;
Kavrulup yandım, olamadım aslâ ap-ak;
Şebnem olup yer altına girdim işte.
Pîr-i muğan nazar kıldı, şarap içtim;
Şiblî gibi semâ ılıp candan geçtim;
Sermest olup insanlardan uzaklaştım;
Zemzem olup yer altına girdim işte.
Kul Hâce Ahmed, nâsih olsan, kendine ol;
Âşık olsan, candan geçip bir defa öl;
Cahillere desen, sözünü kılmaz kabul;

Muhkem olup yer altına girdim işte.

11.
H İ K M E T

Aşk dâvasını bana kılma, sahte âşık;
Âşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok;
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok.

Aşk bağını mihnet ile göğertmesen,
Hor görülüp şom nefsini öldürmesen,
“Allah!” diyip içine nur doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın nişanı yok.

Hak zikrini can içinden çıkarmasan,
Üç yüz altmış damarını tepretmesen,
Dört yüz kırk dört kemiğini kül kılmasan,
Yalancıdır, Hakk’a âşıkolanı yok.

Nefsten geçip kanaatı huy edinen,
Hem kim tepse, râzı olup boyun sunan,
İyilere hizmet kılıp dua alan;
Öyle âşıkın mahşer günü armanı yoktur.

Rahatı atıp can mihnetinden hoşlananlar,
Seherlerde can kaynatıp aş kılanlar,
Boş hevesler, ben-sen fikrini terkedenler,
Gerçek âşıktır, aslâ onun yalanı yok.

Aşk derdini dertsiylere demek olmaz;
Bu yolların engeli çok,geçmek olmaz;
Aşk cevherini her namerde satmak olmaz;
Habersizlerden aşk kadrini bilen yok.

Aşka düştün,ateşe düştün,yanıp öldün;
Pervane gibi candan geçip kor ateş oldun;
Dertle doldun,gamla doldun,deli oldun;
Aşk derdini sorsan,aslâ dermanı yok.

Başın gider bu yollarda,hazır ol sen;
Aşk yolunda ölmeden önce muhakkak öl sen;
Pîr eteğini sıkı tutup hizmet kıl sen;
Hizmet kılanlardan aslâ yolda kalanı yok.

Âşık değil,sevdiğine can vermese,
Köylü değil,çapa yapıp nân vermese,
Burada ağlayıp âhirette can vermese,
Yolda kalır,Hüda lutfunu alanı yok.


Ey habersiz aşk ehlinden beyan sorma;
Dert iste sen,aşk derdine derman sorma;
Aşık olsan,zâhidlerden nişan sorma;
Bu yollarda âşık ölse günahı yok.

Zahid olma,âbid olma,âşık ol sen;
Mihnet çekip aşk yolunda sâdık ol sen;
Nefsi tepip dergâhına lâyık ol sen;
Aşksızların hem canı yok,imanı yok.

Aşk sevdası kime düşse,rüsva kılar;
Işık salıp Hak kendine şeyda kılar;
Mecnun gibi aklını hep Leylâ kılar;
Allah şahit,bu sözlerin yalanı yok.

Kul Hâce Ahmed,candan geçip yola gir sen;
Ondan sonra erenlerin yolunu sor sen;
Allah deyip,Hak yolunda canını ver sen;
Bu yollarda can vermesen,imkânı yok.

12.
H İ K M E T

Hoş gâipten yetişti, iyi sözüm teberrük;
Âşık olsan ey tâlip, riyâzette belin bük.
Geceleri yatmayıp yaş yerine kanın dök;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Arslan Baba’m dediler: Tâliplerde yok ihlas;
Pîrin hazır olanda ne gerek Hızır İlyas?
Pirin yoluna girende anmayın gavsu’l - gıyas;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

“Talibim ben” söylerler, vallah, billah nâ - insaf;
Nâmahreme bakarlar , gözlerinde yok insaf;
Kişi malını yiyerler, gönülleri değil sâf;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.






“Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” Diyip yürürler;
Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldurdular;
Gözlerinde nemi yok,halka içine girerler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.


“Pir hizmetini kıldık; tâlibim.” diyip yürürler;
Yiyip haram, mekruhu, torbalarına doldururlar;
Gözlerinde nemi yok, halka içine girerler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Zâkirim diyip ağlarlar, akmaz gözünden yaşı;
Gönüllerinde gamı yok, her an ağrıya başı;
Düzen, hile kılarlar, mâlum Hüda’ya işi;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Tâlibim diye söylerler,gönlünde yok zerre şûr;
Gerçek tâlibi sorsanız, içi dışı gevherdir;
Hakk’a ayan sırları, dedikleri safâ nur;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Sûretleri bütün nakş, kıyametten korkmazlar;
Fısk ve fücur kılarlar, günahlardan ürkmezler;
Riya tesbihi ellerinde, ağlayıp yaş dökmezler;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Riya tesbihi elinde, zünnar belde, bilseniz;
Hak rızası budur ki aşk ticaretini kılsanız;
Aşkını alıp mahşerde rüsva olup dursanız;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Aşk yoluna girenler, Hak didarını görürler;
Mûsâ gibi mahşerde Hak’tan sual sorarlar;
Sermest olup vasfında Hû zikrini kurarlar;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

İnşallah işideni Hak’tan dileyip alırım;
Şeytan yolundan alıp hak yoluna salarım;
Yardım etse Mustafa,günahlarını dilerim;
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Çarşamba günü işidip ansızın Hazret vardılar;
Arslan Bâb’ın evine o gün misafir oldular;
Yattığı yeri perişan görüp hayran kaldılar;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Muhammed Mustafa durup dua kıldılar;
Melekler âmin diyip el açarak durdular;
“Şöyle ümmet verdin.” Diyip Hakk’a şükür kıldılar
Arslan Baba’m sözlerini işitiniz teberrük.

Sahabeler dediler:Arslan Bab’dır adınız;
Arapların ulusu, tertemizdir zâtınız;
Ten terbiyesi farz diyip, parça salıp yattınız;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Âhir zaman ümmetleri süslerler evlerini;
Nefslerine kapılıp bozarlar huylarını;
Şan ve şevketler ile dik tutarlar boylarını;
Arslan Ba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Âhir zaman ümmetleri, dünya fâni, bilmezler;
Gidenleri görerek ondan ibret almazlar;
Erenler kıldığını görüp değer vermezler;
Arslan Baba’m sözlerin işittiniz teberrük.

İyi yollardan sapıp kötü yola koşuşan,
Pîrim diyip mel’un şeytan eteğine yapışan,
Azâzil’i pirim diyip sabah akşam görüşen;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

İmanını yitirip, ölmem diye gülüşen,
Ölmem diyip dünyada Mevlâ’m ile vuruşan,
Gâfillik ile her an ömrünü boşa geçiren;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Vakit gelse, Azrâil, “Emaneti ver!” diyecek;
Lânetli şeytan, pîrim diye, can verende görünecek,
İmanını, dinini alıp gönül halini sormayacak;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Tevbe kılsa, tevbesini Mevlâ’m kabul kılmayacak;
Allah dese, hâcesi elinden tutup almayacak;
Cürüm ve isyan düğümlerini pîre varıp çözmeyecek;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Yedi yaşta Arslan Bâb Türkistan’a geldiler;
Baş koyarak ağladım, halimi görüp güldüler;
Bin bir zikir öğretip merhamet gösterdiler;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Söz edince hurmadan bana korku verdiler;
“Edepsiz çocuk!” diyip sopa alıp sürüler;
Hiddetinden korkmadım, bana bakıp güldüler;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

“Ağzını aç ey çocuk, emanetini vereyim;
Lezzetini tatmadım, aç ağzına salayım;
Hak Resûl’un emrini ümmet olsam, kılayım.”
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Ağız açtım, saldılar, hurma kokusu kıldı mest;
İki âlemden geçip vallah oldum Hak - perest;
Hâce, molla yığıldı, alıp gittiler destbedest;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Baba’m dedi: Ey yavrum, Önümde dur, öleyim;
Namazımı kılıp göm, can sadaka kılayım.
Medet kılsal Mustafa, İllîyyin’e gireyim
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Ağlayarak dedim ki: Ey baba, genç çocuğum;
Kabrinizi kazarak götürüp defn edemem;
Hak Mustafa sünnetini, çocuğum, bilemem;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Baba’m dedi: Ey yavrum, melekler toplanacak;
Cebrail imam olup, diğerleri tâbi olacak;
Mikâil ve İsrâfil kaldırıp mezara koyacak;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

Kul Hâce Ahmed, sözünü cahillere söyleme;
Söz söyleyip cahile, değersiz pula satma;
Açlıktan ölsen bile, nâmerde minnet etme;
Arslan Baba’m sözlerini işittiniz teberrük.

13.
H İ K M E T

Yola giren erenlerden yol sormadan
Ağlamayım mı ey dostlarım, hata kıldım
Hak zikrini gece gündüz vird etmeden
Ey dostlarım, öz canıma cefa kıldım.

Allah yâdı gönülleri aydınlatan;
Âşıklara Hüda kendisi vâde kılan;,
Aşk rüzgârı Mustafa’ya hediye gelen;
O sebepten gözyaşımı şahit kıldım

Allah der ki: Âşıklarım Burak’a biner;
Hak zikrini diyenlere rahmet yağar;
Çok ağlayan didarımı şüphesiz görür;
Mahşer günü didarımı bağışladım.

Vâde kıldı âşıklara yüz bir Burak;
Âlem halkı melâmeti O’na ırak;
Bu âlemde el gözüne yanan çerak;
Ukba içinde yüz bin köşkler bina kıldım

Dertsiz insan insan değil, bunu anla;
Aşksız insan hayvan cinsi, bunu dinle;
Gönlünüzde aşka olmasa, bana ağla;
Ağlayanlara hâs aşakımı bağışladım.

Bende olsan, benliğinden geç tamamen;
Seherlerde can kaynatıp çalış dinmeden;
Yoldan sapan şaşkınları yola sok hemen;
Bir nazarda gönüllerini safâ kıldım.

Gerçek dertliye kendim ilaç, kendim derman;
Hem âşıkım, hem mâşukum, kendim canan,
Rahm edeyim, adım Rahman zâtım Sübhan;
Bir nazarda içlerini safâ kıldım.

Tan tana kadar Hakk’ı anan kişi,
Dağ ve çölü bostan kılar akan yaşı;
Allah’ı der, başka şeyle yoktur işi;
O âşıkı insanlardan cüda kıldım

Aşk yâdını yere salsam, yer kaldırmaz;
Defter kılsan, tâ dirisin, bitmek olmaz;
Hakk’ı bilen beyi, hanı, halkı bilmez;
O kulumu öz yolumda iki kat kıldım.

Mal ve pula rağbet etmez âşık kişi;,
Yol üstünde toprak olup aziz başı;
Ondan sonra nurla dolar içi dışı;
Yarın varsa, mahşerde padişah kıldım.

Hak’tan korkup mal ve pulu sevmeyenin,
Hakk’ı diyip bir an olsun yatmayanın,
Yatsa, kalksa, Hak zikrini koymayanın,
Açtım bâtın gözlerini bîna kıldım.

Oruç tutup halka riya kılanları,
Namaz kılıp tesbih ele alanları,
Şeyhim diyip başka bina kuranları
Son deminde imanından cüda kıldım.

Hakk’a âşık olup dedi Kul Hâce Ahmed;
Sıdkı ile işidene yüz bin rahmet;
Dua kılayım, görmesinler mihnet, zahmet;
Akıllı isen, bir söz ile tamam kıldım.

HİKMET-131

Eşsiz bu tarikatın sonu nerede
Dostlarım aramızda dolaşmaz o
Eğer gezseydi olmazdı aşıklarda
Nice yol kirler yerini kirlenmez o

O erin gülü o şeriattır
Meyvesi tatlı tarikat lokmasıdır
Kim kulunun kulu olsa hakikattır
Kaf dağını toptanyutsa turlanmaz o

Belirtisini söyleyerek gitti aşıkları
İsteyip oldu onun sadıkları
Olduk diye söylemediler layıkları
Gördüğünü gördüğü yerde söylenmez o

Söz dışta olsa içte lezzet olmaz
İçi kuru olsa orada lezzet olmaz
Niceleri arzu eyleyip nasip almaz
İddia ile anlamını arayıp bulunmaz o

Bütün organ derdinden dil geçmedikçe
"Mûtû kable'en temûtu" olmadıkça
Zahirinde baş gözünü yummadıkça
Batında kalb gözüyle görünmez o

Sabırsızın ulaşması değildir kolay
Nasıl acı meyve yutmayınca hamlarından
Olmadıkça bu yol üzere dertli, şaşkın
Kuru odun yanmadıkça alevlenmez o

Kul Hoca Ahmed sıkılarak yansın şimdi
İç ve dışın ham kalmasın pişsin şimdi
Dostlar bana sözünü söylesin şimdi
Yoksa marifetini ele vermez o...

HİKMET-132

Dem bu demdir başka demi dem deme
Dünyadan gamsız geçersin gam deme
Yanmasa can ve gönlün hem bedenin
Göz yaşının akması ile sen nem deme

Kahkahayla gülse ağlasa aşık idi
Rahat yüzünü görüp gamsız deme
Aslın-neslin erlik suyu damlası
Hası görsen sen özünden eksik deme

Adem oğlunda zerre kadar mana olmasa
Sen onu adam görüp adam deme
Duymasa mana sırrından adam değildir
Sen onun suretini görüp mahrem deme

Eğer yürekte olmasa yüz derd yarası
Sakın, kaç onu hemdem deme
Değse bilen âbdâr hançeri
Can verir canan merhem deme

Dostlar divane değildir her kişi
"Azze ve celle"den geçmese adem deme
Derya üzerinde yürümüş hası
"Hayy-Hu" demek ile derviş deme

Ey Ahmed ganimet bil her nefesi
Yarsız geçen bu demi dem deme...

HİKMET-133

Muhabbetsiz kişilerden her kim kaçsa,
Ariflerin sohbetinde dolaşır
Yanıp yakılıp aşk yolunda yaşını saçsa
Sübhan Melik'im Arş üstünde konuk eyler.

Kulum diyerek yananları sevip Allah,
Hakk gösterecek cemalini Vallah-Billah.
Nerede gitse, tesbihleri "Şey’en Li’llah"
Her ne bulsa, Hakk yolunda ihsan eyler.

Zâkir olup zikrini dese, gelecek nida;
Lânetli şeytan yetmiş fersah olsun ayrı
Derdi olsa, Hakk derdine verecek deva;
Öyle kulu kendisi arayıp canan eyler.

Geceleri seherlerde Hakk uyandırıp kan ağlatır
Uykusuz eyleyip kendi aşkına bel bağlatır
Devası yok derdi verip ağlatıp inletir;
Burada ağlayıp orada gitse, sultan eyler.

Hakk'a âşık olan kullar daima uykusuz
Cennet değil arzuları, verir cemal
Çoluk-çocuk, ev-barktan olur şikayetçi;
İsmâil gibi aziz canını kurban eyler.

Şeyhim diye baş kaldıran Hakk’a rakip;
Benlik eyleyip Sübhan'ına olmaz sevgili
Uykusuz olup derdsizlere olan tabip;
Bu dünyayı müminlere zindan eyler.

Ey mü'minler, ibadet eyleyip dayanmayın;
Emanettir, aziz cana inanmayın;
Haram-mekruh yığmış mala inanmayın
Mallarını "karış" adlı yılan eyler.

Bu dünyaya bina koyan Karun hani,
Dâva eyleyen Fir'avn ile Hâmân hani,
Vâmık-Azra, Ferhad-Şirin, Mecnun hani;
Kahreylese, bir lahzada yerlebir eyler.

Hiç bildin mi insanoğlunun ölmeyip kaldığını,
Bu dünyanın vefasını bildiğini,
Dünya isteklisinin Hakk kokusunu aldığını
Allah desen, göz yaşını yağmur eyler.

Aşk derdine deva soran hazır tilbe
Zâhirde yok batın içinde eyler cilve
Mazı sarın hepsinin içinde eyler galip
Aşk derdine deva eylese Rahman eyler

Kimi görsen, bu yollarda sahte âşık;
Zâhir sufi, batın içinde değil sâdık;
Onun için sevdiğine olmaz lâyık
Yalancıyı mahşer günü şaşkın eyler.

Ten söylemez, can söylemez, iman söyler
Candan geçen gerçek âşıklar Hakk'ı gözler;
Ariflere hizmet eyleyip yolunu düzler
O âşıkı ahaliye sultan eyler.

Aşık olsan, gece gündüz aşk iste
İbadet eyle, gece kalkıp hiç yatma
Akıllı olsan, cahillere sır söyleme
Gerçek dervişler ibadetlerini gizli eyler.

Derviş olsan, ibadet eyle, eyleme riya;
Her köşede ibadet eyle Tanrı’m tanık
Sahte derviş nereye gitse, zevk ve dâva;
Adil padişah ibadetlerini isyan eyler.

Vay, o türlü dervişlerden kurtuluş ver
O cahile ülfet eylemeyip, canımı al
Ey sevgili, yolda kaldım, yola koy
Tevbe edenin Rabbim yerini bostan eyler.

Dervişim deyip ibadet eyler halk içinde;
Riya eyleyip dolaşıp yürür orada burada;
Allah için ibadet eyleyen derviş nerede?
Gerçek dervişler dağ ve ovayı mekân eyler.

Aşık olsan, aşk yolunda yok ol
Cemal arayıp hasretinde tamam ol
Merhem olup gerçek dertliye deva ol
Güzel huyluyu can alırken kolay eyler.

Aşıkları Hakk’a bakıp nâra atar
Muhabbetin denizine dalıp batar;
Cevher alıp sevdiğine derdini söyler
Damla yaşı yere damlasa, umman eyler.

Aşıklara verdi aşkını yandırmağa
Züleyha gibi vücudunu iki büklüm eylemeğe
Riyâzette yüzünün rengini soldurmağa
Gerçek âşıkın yüzünün rengini saman eyler.

Aşıkları Hakk kahrından korkup titrer;
Yer ve gökte melekler ağlayıp durur;
Bâzen kızıl, bâzen sarı olup durup
Feryad eyleyip yer ve göğü lerzan eyler.

Aşıkların gerçek sevgilisi seherde bekler
Nida eyleyince "ya kulum" deyip batın gözler
Aşk şiddeti coşsa derd-i zârlar
Nerdesin deyip yürek-bağrını biryan eyler

Nerdesin?" deyip, nerdesin?" deyip âşık söyler;
Aşıklarda had ne ola, mâşuk söyler;
Ağzı demez, dili demez, gönlü söyler;
Üçyüz altmış damarları lerzan eyler

Aşıkların kıyamet günü halini soracak
Gerçek âşıkın göğsünü yarıp dâğını görecek
Temiz ağzından köpüğü akıp yürüyüp görecek
Kime verse temiz aşkını, hayran eyler

Aşıkların istekleri şarap kadehi
Sevgilisine ermek için bağrı kebap;
Ruhlarının gıdasıdır çeng ve rebap;
Ahı çıksa, yedi iklimi viran eyler.

Kudret ile her ne eylese, Kadir özü;
Kudretinden mâlumdur kış ve yazı;
Ey insafsız, Allah ile eyleme iddia
Kahhar Melik’im canlıları cansız eyler.

Ağlamayı her insana veren hani;
Ağlamaklık kolay değil, bağrı hani
Göz yaşını riya eyleme, Hakk’ı tanı
Hakk Teâlâ sevdiklerini giryan eyler.

Kul Hoca Ahmed, kulum deyip vurma lâf;
Riya ile eylediğin ibadetin hepsi boş;
Şeriatte, tarikatte kazancın şüpheli;
Ahirette yalancıları üryan eyler...

Beyazdut
15-01-10, 01:19
HİKMET-134

Muhabbetin bahçesinde binlerle destan
Bülbülleri şakıyıp orada figan eyler
Marifetin meydanında dolaşan eyleyen
Gece gündüz gözyaşını deniz eyler

O bülbülün feryadını işitenler
Kibirin dağını kesip benzetenler
Bu dünyanın lezzetini unutanlar
Feryad edip ağlayıp gözünü giryan eyler

Aşık kullar bu dünyayı göze iliştirmez
Dünya aşkını zahid kullar dile almaz
Gece gündüz mest ve hayran kendine gelmez
Cemal dileyip göğsünü deşip ağlar eyler

Vah ne yazık geçti ömrüm doymadan kaldım
Rehbersiz yola girip yorulup kaldım
Hikmet kemerin bele sağlam bağladım
Kendini seven aşıkları darmadağın eyler

Ey aşık gece gündüz dinmeden ağla
Yanıp pişip yürek bağrını ezip dağla
Ecel yetse merdcesine belini bağla
Böyle aşık varsa orada konuk eyler

Şeyh Mansur öz başını darağacında gördü
Nur gönderdi Hakk cemalini orada gördü
Şuursuz olup kendini bilmeden feryad eyledi
Vaşuka diye kendini bilmeden dolaşır

Seyh Şibli aşık olup bilmeden geçti
Şeyh Bayezid yetmiş yol kendini sattı
Bu dünyanın izzetlerini kaldırıp attı
Geçen içe pişmanlık diye feryad eyler

Eyle erlerin sohbetini bulan kişi
Elest ve hayran olup yürür yaz ve kışı
Seherlerde dört döğünmek onun işi
Zahir neşeli bâtınlarını gizli eyler

Böyle olmadan Hakk vuslatına ermek olmaz
Rüsva olmadan sırdan mânâ almak olmaz
Hû zikrini deyip daima dilden bırakmaz
Hayali ile dillerini lerzan eyler

Kul Hoca Ahmed bu hikmeti kime söyledin
Arifim diye ahaliye okuyup yaydın
Tesir eylemez alimlere söylediğin öğüdün
Arif odur beden mülkünü viran eyler...

HİKMET-135

Tecellinin makamıdır garib makam;
O makamda âşık kullar dolaşır
Hangi gönüle tecellisinin nurunu gönderse
Şuursuz olup kendini bilmeden feryad eyler

O makamın yollarının rehzeni var
Kılavuzsuz yola girse, yoldan şaşar
Vesvese eyleyip lânetli şeytan dinini bozar
Kendi yoluna koyup onu şaşkın eyler

O makamı bildiren rehber gerek;
Tarikatın ön safında safder gerek;
İşbu yolu zabteyleyen server gerek;
Öyle mürşid cennet mülkünü hazır eyler.

O makama eren âşık şarap içer;
Ev-barkını yağmaya verip candan geçer;
Şevk kanadını Hazret’e doğru tutup uçar;
Arş ve Kürsü, Levh ve Kalem tayran eyler.

Cemal dileyip terk eylesen mâsivayı;
Ölmeden önce vücudunu eyle fâni;
"Ve enhârun min aselin musaffa" yı;
Cennetini hâs kuluna ihsan eyler.

Ol makamın tevhid adlı ağacı var;
Gölgesinde âşık kullar Burak'a biner;
Her bir dalı bin yıl kadarlık yolu tutar;
Herhangisi kendi kendine ünvan eyler.

O ağacın meyvesinden tadan kullar,
Dünyasını âhirete satan kullar,
Kabir içinde huzur içinde yatan kullar
Seherlerde göz yaşını umman eyler.

Himmet kuşağını Kul Hoa Ahmed bele bağla;
Muhabbetin ateşi ile yürek dağla;
Yakanı tutup tan atana kadar dinmeden ağla;
Meğer sana rahmet ederek canan eyler...

HİKMET-136

Bu sırrı bilmeyen cahil kişi
Dervişlerin değerini ne zaman bilir?
Dil ucuyla ümmetim diye iddia eder
Mustafa'nın değerini ne zaman bilir?

Tarikatın lezzetinden tadan kişi
Dünyasını din yolunda satan kişi
Gece-gündüz gözde yaşı akan kişi
Bu dünyanın değerini ne zaman bilir?

Gece-gündüz ibadet eylese o aşık
Bu dünyada günahından olur uzak
Dervişleri gıybet eden o münafık
Marifetin değerini ne zaman bilir?

Dünya malını yığıb yolu yitirenler
Kısa ömrünü küfr içinde geçirenler
Kılavuzsuz kırlarda yürüyenler
Muhabbetin değerini ne zaman bilir?

Çok kişiler iddia eder nefsini gözetip
Yeyip-içip hayvan gibi geceleri yatıp
Oruç tutmaz, zekat vermez hem utanıp
Hakk Teala’nın değerini ne zaman bilir?

"Külli muttaki alimen" diye söyledi Rasul
Ey Kul Ahmed bu hadisi eyle kabul
Suyri halkı kabul eylemeyip oldu melûl
Cahil halkı pir değerini ne zaman bilir?..

HİKMET-137

Sübhan Rabb’im kuluna lutf eylese,
İçi aydınlanıp, dışı yanıp biryan olur.
Pir eteğini tutarak âşık yola girse,
Hakk'ı izleyip iki gözü giryan olur.

Candan geçmeden aşk sırrını bilse olmaz;
Maldan geçmeden ben-benliği koysa olmaz;
Utangaç olmadan yalnız kendini sevse olmaz;
Öyle âşık halk gözünden gizli olur.

Canını incitip zakkum çiğneyip aşık ol
Yaşını döküp gözünü sulayıp sadık ol
Ondan sonra dergahına layık ol
Canını versen rahmet eylese canan olur

Saçı-başı dağınık divane mi Hakk'ı bulan;
Hakk kılıcını ele alıp nefsi kovalayan,
Nereye varsa, gözü yumup sırrı bulan;
Öyle sırrı bulan kişi yiğit olur.

Aşk yolunda gece gündüz ağlayanlar,
Candan geçip belini sıkı bağlayanlar,
Hizmet eyleyip Hakk sırrınr anlayanlar
Gece uykusunu haram eyleyip ağlar olur.

Vah ne yazık, aşk yolunda canını vermeden,
Dalgıç olup deniz içinden cevher dermeden,
Hakk'tan başka gafletleri uzaklaştırmadan
Sabaha varsa, pişmanlıklar pek çok olur.

Aşık olsan, Bâyezid gibi kendini sat
Vallah-billah dünya haram, kaldırıp at
anlar döküp gözlerinden geceleri don
Bir anda şeytan mülkü viran olur.

Tan atana kadar zikrini söyle, canın ile
Dağ ve ovayı bostan eyle, kanın ile
Taştan katı taşa yat, yanın ile
Yoldan çıkan yüz bin gafil yiğit olur.

Taştan katı taşı süzen habersizler,
Ahiret işini geri bırakıp dünyayı arar
Ayet, hadis beyan eylesem, sert konuşur
Dışı insan, içleri şeytan olur.

Zikrini söyle, kanlar aksın gözlerinden
Hikmet söyle, inciler damlasın sözlerinden
Güller bitsin, her bir bastığın izlerinden
Güle baksan, gül açılıp bostan olur.

Seherlerde erken kalkıp kanlar yut
Pir-i kamil eteğini sağlam tut
Hakk'a aşık olmuş olsan, candan geç
Candan geçen gerçek aşıklar üryan olur.

Bu dünyada fakirliği âdet eyleyen
Hakirlik çekip meşakkati rahat bilen,
Kul Hoca Ahmed, iyilere hizmet eyleyen,
Kıyamet günü öyle kişi sultan olur...

HİKMET-138

Arif âşık can yurdunda elem çekse,
On sekiz bin bütün evren gül bahçesi olur.
Gönül kuşu şevk kanadını çırpıp uçsa,
Bütün varlık yâdını söyler bülbül olur.

Muhabbetin meydanına kendisini koysa
Mârifetin meydanına kendini vursa
Sır şarabını içip âşık ruhu kansa,
Meveddettin gülzarında hoş gül olur.

Erenleri Hak yâdından gâfil olmaz;
"Ricâlun lâ tulhihim" der Hâlıku'n-nâs
Eren yolunu tutan aslâ yolda kalmaz;
O hazrette sır esrarı makbul olur.

"Elest" şarabını kime verse o sâki,
Devamlı içip saklar ölümsüz baki;
Tenini canını yakarak şevk ihrakı;
İçten yanar yıkılarak hem kül olur.

Dışını adı ile bezeyenler,
İçlerini ateşi ile düzenleyenler,
Şevk ateşini gönülün içine yerleştirenler
Masîvâ ile ne zaman meşgul olur?

Tarikattir bu yol, adını bilse derviş,
Mârifetin mallarından alsa derviş,
Başka yollar kötülük yeli; sansa derviş,
Hakikatin meydanında er o olur.

Dayanarak Kul Hoca Ahmed, yola gir
Kulu görsen, kulu olup mânâ sor
Yâ İlâhım, nasip kılsa, mânâ al
Mâna sorup mâna alan gerçek kul olur...

HİKMET-139

Seher vakti kalkıp ağlayıp, feryad eyle;
Feryadından yer ve gökler neva eylesin
Hakk'a sığınıp göz yaşını çağlayan eyle;
Ondan sonra Hakk derdine deva eylesin.

Gerçek dertliyi Allah sevip kulum dedi
Üç yüz altmış bakıp onun gamını yedi
Melekler yaşını alıp armağan eyledi
Kan ağla yaşını alıp tanık eylesin.

Yüz bin günah işlendi, bilemedin;
Tevbe eyleyip dergâhına gelemedin;
Hizmet eyleyip iyi dua alamadın;
Günahlardan seni ne diye suva eylesin?

Bu âlemde rezil olup kan yutmasan,
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakikatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayrı eylesin?

Erenlerin yaptıklarını yapamasan,
Pirsiz yürüyüp vird ve evrad bilemesen.
Yardım dileyip dua alamasan,
Seçkin ulular sana ne diye dua eylesin?

Tezvir ağı koyup halkı yoldan çıkardın
Şeyhlik kılıp riya ile pazar kurdun;
Gönül eğlendirip şeytan ile devran sürdün
Cemaline sen ne diye lâyık eylesin?

Lütuf ve keremi Hakk yarattı sizler için
Can ve gönülde hizmet eyleyip sizler alçak
Allah için bahsederim bulasın sahun
Temiz olmayanlara ne diye lütfunu hediye eylesin?

Gece yatmayıp gaflet uykusunu haram eylese
Kalb zincirini, sır zikrini tamam eylese
Bin bir adını tesbih edip söz eylese
Kul ne diye dergâhına hata eylesin?

Emr-i mâruf, nehy-i münker bilip eylese,
Yatsa, kalksa bir Allah’ı hazır bilse
Ölene kadar Rabbine hizmet eylese
Kuvvet verir, onu ne diye iki büklüm eylesin?

Namazsıza, ibadetsize vermez kuvvet;
Ameli zayıf, kendisi ayıplıya vermez himmet;
Rızkı noksan, kendisi soysuz olan görmeye devlet;
O fasıkın gönlünü ne diye safâ eylesin?

Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez;
Benlik kılıp iyileri göze iliştirmez
Hû sohbetini kuran yere kaçıp gelmez;
O vefasız ahde ne diye vefa eylesin?

İnsan odur, fakir olup yerde yatsa,
Toprak gibi âlem onu basıp geçse,
Yusuf gibi kardeşi köle diye satsa;
Kulun kulu, o gün ne diye heva eylesin?

Şevki, zevki muhabbetten ayân eyle
Aşıklara aşk ateşinden beyan eyle
Hor görülme-ağlama, meşakkatı nişan eyle
Gerçek âşıklar ateşten ne diye çekinsin?

Allah diyerek ateşe girdi Halilullah
O ateşi bostan kıldı, görün, Allah
Boyun büküp ağlayıp dedi: "Şey'en li’llâh"
Fakir, miskin orada ne diye heva eylesin?

Hakkâ âşık sâdıkları yürür yalnız
Sabaha varsa, Hak önünde görür izzet
Cennete girip cemal görür, ikram ve rahat
Gizli yürür, halka ne diye riya eylesin?

Kul Hoca Ahmed, halet derdi peyda eyle
Can ve gönlü Hakk yolunda tutkun eyle
Derdini çekip mahşer günü kavga eyle
Dert olmasa, Mevlâ'm kime şifa eylesin?..

HİKMET-140

Aşk dâvasını bana kılma, sahte âşık;
Aşık olsan, bağrın içinde göz kanı yok.
Muhabbetin şevki ile can vermese,
Boşa geçer ömrü onun, yalanı yok.

Aşk bağını sıkıntı çekip yeşertmesen,
Hor görülse kötü nefsini öldürmesen,
"Allah" diyerek içe nuru doldurmasan,
Vallah, billah sende aşkın eseri yok.

Hakk zikrini can içinden çıkarmasan,
Üçyüzaltmış damarlarını kımıldatmasan
Dörtyüzkırkdört kemiklerini kul eylemesen,
Yalancıdır Hakk’a âşık olduğu yok.

Nefsten geçip kanaatı huy edinen,
Her kim tepse, râzı olup boyun sunan,
İyilere hizmet eyleyip dua alan;
Öyle âşıkın mahşer günü üzüntüsü yok.

Rahatı bırakıp can sıkıntısını hoşlayanlar,
Seherlerde canını incitip çalışanlar
Hay u heves , ben-benliki terkedenler,
Gerçek âşıktır, aslâ onun yalanı yok.

Aşk derdini dertsizlere söyleyip olmaz;
Bu yolların engeli çok, geçip olmaz;
Aşk cevherini her nâmerde satıp olmaz;
Habersizlerin aşk kadrini bildiği yok

Aşka düştün, ateşe düştün, yanıp öldün;
Pervane gibi candan geçip kor ateş oldun;
Derde doldun, gama soldun, tilbe oldun;
Aşk derdiri sorsan, aslâ dermanı yok.

Başın gider bu yollarda, hazır ol
Aşık yolunda ölmeden önce muhakkak öl
Pir eteğini sıkı tutup hizmet eyle
Hizmet eyleyenin aslâ yolda kaldığı yok.

Aşık değil, sevdiğine can vermese,
Köylü değil, saban koşturup ekmek vermese,
Burada ağlayıp âhirette can vermese,
Yolda kalanın Allah kokusunu aldığı yok.

Ey habersiz, aşk ehlinden beyan sorma
Dert iste, aşk derdine derman sorma
Aşık olsan, zâhidlerden nişan sorma
Bu yollarda âşık ölse, tavanı yok.

Zâhid olma, âbid olma, âşık ol
Mihnet çekip aşk yolunda sâdık ol
Nefsi tepip dergâhına lâyık ol
Aşksızların hem canı yok, imanı yok.

Aşk sevdası kime düşse, rezil eyler
Nur gönderip Hakk kendine tutkun eyler
Mecnun gibi aklını alıp Leylâ eyler
Allah tanık bu sözlerin yalanı yok.

Kul Hoca Ahmed, candan geçip yola gir
Ondan sonra erenlerin yolunu sor
Allah diyerek, Hakk yolunda canını ver
Bu yollarda can vermesen, imkânı yok...


Bilgi
Orta Asya Türk tasavvuf şiirinin öncülerinden, Yeseviyye tarikatının kurucularından, şeyh ve pir-i Türkistan gibi sıfatlarla anılan Ahmed Yesevi’nin (d: ?-ö:1166) Batı Türkistan’da Sayram kasabasında dünyaya geldiği bildirilir. Doğum tarihine ait kesin bir kayıt bulunamamıştır. Önce annesinin, ardından da Babası Şeyh İbrahim’in vefatından sonra ablası ile birlikte Yesi şehrine yerleşmeleri dolayısıyla, Ahmed adının yanına "Yesili" manâsına gelen Yesevi lakabı eklenir.

Daha küçük yaşlarındayken birtakım tecellilere mazhar olması ve olağanüstü halleri ile çevresinde dikkât çeker. Yedi yaşında Arslan Baba’ya bağlanarak ondan batınî ilimleri öğrenir. Arslan Baba adlı bir zatın gerçekten yaşayıp yaşamadığı kesin olarak bilinememektedir.

Divan-ı Hikmet’te bu hâdise şöyle dile gelir:

"Yedi yaşta Arslan Bab’a selam verdim

Hak Mustafa emanetini lutfedin, dedim

Hem o vakit bin bir zikrini tamam ettim

Nefsim ölüp lâ-mekâna yükseldim işte"

Yesevi, Arslan Baba’nın vefatından sonra, onun son işaretine uyarak Buhara’ya gidip dönemin ünlü bilgin ve mutasavvıflarından Şeyh Yusuf Hemadani’ye bağlanır. Onunla birlikte birçok seyahat yapar. Şeyhi henüz hayattayken halifeler arasında üçüncü sıraya yükselir. Hemedani vefat edince, Şeyh Abdullah Berki ve Şeyh Hasan-i Endaki’nin ardından irşad sırası kendisine gelir. Burada bir müddet görevine devam ettikten sonra, müridlerini şeyhinin dördüncü halifesi olan Hoca Abdülhalik Gücdüvani’ye teslim ederek Yesi’ye geri döner. Ahırete intikal edene kadar bu şehirde kalıp irşad görevini sürdürür. Rivayetler farklı olmakla birlikte, hikmetlerden anlaşıldığı kadarıyla seksen- seksen dört yıl yaşadığı söylenmektedir.

Kuvvetli bir medrese tahsilinin yanı sıra tasavvufu da iyice öğrenen, Arapça ve Farsça’yı anadili gibi kullanan Yesevi, devrinin birçok mutasavvıfı gibi bir alanda kalmakla yetinmeyip İslamiyet’i yeni kabul etmiş yerleşik ve göçebe Türkleri zahir ve batın ilimlerde aydınlatır, İslam’ın esaslarını, şeriat hükümlerini, tarikatın adab ve erkanını öğretir. Savaşın, zulmün, kargaşanın hüküm sürdüğü bir ortamda onları hakikâte ve birliğe davet eder. Bu amaçla söylediği tasavvufi şiirlerinde özellikle yalın bir Türkçe’yi, halk söyleyiş ve üslubunu kullanmaya gayret eder. Hikmet adı verilen bu şiirler çok geniş bir alanda nüfuzunu devam ettirir ve Yunus Emre’den başlayarak birçok kuşakta etkisini gösteren yepyeni bir söyleyişin tohumları atılır.

"Anlamıyorlar alimler konuştuğumuz Türkçe’yi

Ariflerden duyunca açar gönül mülkünü

Ayet hadis manâsı Türkçe olsa uygundur

Manâsını kavrayanlar yere koyar börkünü"

şeklindeki sözleri de bu çabasının kanıtı olmaktadır.

Vefatından çok sonra, on altıncı yüzyılda Divan-ı Hikmet adıyla bir divanda toplanan hikmetler, dervişleri vasıtasıyla en uzak Türk topluluklarına ulaştırılır. Bu manzumeler aynı zamanda Yesevi Hazretlerinin hayatı, tahsili, sülûku, ulaştığı makam ve mertebelere dair ipuçları vermektedir.

Onu, hikmetlerde kimi zaman vahdet zevkiyle coşup

"Arş ve kürsü yürüdüm, levh ve kalemi gördüm

Vücud şehrini gezdim, dedim bu can içinde"

derken, kimi zaman da melamet havasıyla nefsini hesaba çekip yerden yere vuran bir kimlikte buluruz:

"Ey dostlar bilmedim ben hiç yolumu

Saadete bağlamadım ben belimi

Gıybet sözden ayırmadım ben dilimi

Nâdanlığım beni rüsva kıldı dostlar"

Hazreti Muhammed (s.a.v) altmış üç yaşında vefat ettiği için, kendisinin de aynı yaşa geldiğinde tekkesinin avlusunda, toprak altına bir hücre kazdırıp kalan ömrünü burada geçirdiği rivayet edilir. Divan-ı Hikmet’inde geçen şu mısralar rivayeti doğrular niteliktedir:

"Eya dostlar, kulak verin dediğime,

Ne sebepten altmış üçte girdim yere?

Mirâç üstünde Hak Mustafa ruhumu gördü,

O sebepten altmış üçte girdim yere"

1166 yılında Yesi şehrinde vefat eder. Kendisinden çok sonraki dönemlerde yaşayan hükümdar Timur’un rüyasına girip ona zaferi müjdelemesi ve zaferin gerçekleşmesi üzerine zaten bir ziyaret yeri haline gelmiş türbesi Timurlenk tarafından görkemli bir tarzda yeniden yaptırılıp külliye haline getirilir.

Ahmed Yesevi’nin ölümünden sonra kurulan Yesevi tarikatı, Seyhun, Taşkent, Maveraünnehir ve Harzem sahalarına yayılmakla kalmaz, XIII. yy.’da Anadolu’da Haydariye, Bahai ve Bektaşi tarikatlarını etkiler. Nakşibendilikte de bu tarikattan izler bulmak mümkündür. İnanç ve tarikat adabında Türklerin milli kültür, örf ve adetlerine uygun taraflar bulunması Yeseviliğin Türkler arasında bu denli yaygın olmasını açıklayabilecek sebeplerden biri sayılmaktadır. Ahmed Yesevi’nin şeriat ile tarikatı kolayca telif etmesi Sünni Türkler arasında bu anlayışın süratle yayılıp yerleşmesini ve daha sonraki tarikatların nüvesini teşkil etmesini hızlandırmıştır.

Ahmed Yesevi, Allah ehli ve gönül insanı olarak zaman sınırlarını aşıp nice gönüllere seslenmektedir.

Beyazdut
15-01-10, 01:22
14.
H İ K M E T
Rabb’im yâdı ulu yâddır, söyler olsam,
Ballar gibi tatlı olur dilim benim.
Kendim fakir, ikrar ettim, oldum hakir;
Kanat çırpıp uçar kuş gibi gönlüm benim.
Türlü ayşım, türlü işim, detli başım;
Eridi canım, gitti aklım, aktı yaşım;
Günah ile tamamen doldu içim, dışım;
Niyazsızım, açıversin yolumu benim.
Gözüm düştü, gönlüm uçtu, Arş’a aştı;
Ömrüm geçti, nefsim kaçtı, bahrım taştı;,
Kervan göçtü, menzil aştı, yorgun düştü;
Sır ulaştı, nasıl olacak halim benim?
Sûret burada, sîret orada, kudretinde;
Uzun gecede, parlak günde, gönlüm orada;
Geçen gecede, olup bende, hepsi nerede,
Sorsa orada, günahkârdır dilim benim.
İçtim şarap, oldum harap, aslım türap;
Görmeğe geldim, yaş dolu gözüm, gönlüm serap,
Hak’tan hitap gelse, kullar görmez azap;
Pınar gibi akar gözden yaşım benim.
Düşüm uzar; burak tozar, gitse Pazar;
Dünya Pazar, içine girip kullar azar;
Başım bîzar, yaşım sızar, kanım tozar;
Adım Ahmed, Türkistan’dır ilim benim
15.
H İ K M E T
Durmadan huzurunda Allah desem,
Ağlayarak zikr edip Rabb’im desem,
Kulu olup kulluğuna boyun sunsam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
Zekeriyyâ gibi başıma bıçkı koysam,
Eyyub gibi hem tenime kurtlar salsam,
Mûsa gibi Tûr dağında tâat kılsam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
Yûnus gibi deniz içinde balık olsam,
Yûsuf gibi kuyu içinde vatan tutsam,
Yâkub gibi Yûsuf için çok ağlasam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
Şiblî gibi âşık olup sema ‘ kılsam,
Bâyezid gibi gece gündüz Kâbe’ye varsam,
Kâbe içine yüz sürüp ağlayıp dursam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
Mâruf gibi işbu yola adım atsam,
Mansun gibi candan geçip, dâra konsam,
Dâr üstünde şevklenerek Hakk’ı desem,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
Kul Hâce Ahmed, kulluk içre sâbit olsam,
Zâkir olup, Hakk’ı anıp, Rabb’im desem,
Zikrinde şevklenerek kavrulup yansam,
Bu iş ile yâ Rab, seni bulur muyum?
16.
H İ K M E T
Seher vakti kalkıp ağla, nâle eyle;
İnleyişinden yer ve gökler neva kılsın.
Hakk’a sığınıp göz yaşını jâle eyle;
Ondan sonra Hak derdine deva kılsın
Yüz bin günah işledin sen, bilemedin;
Tevbe kılıp dergâhına gelemedin;
Himmet kılıp iyi dua alamadın;
Günahlardan seni ne diye kurtarıversin?
Bu âlemde rüsva olup kan yutmasan,
Şeriatte, tarikatte pir tutmasan,
Hakıkatte candan, tenden tam geçmesen,
Gafletlerden seni ne diye ayırıversin?
Erenlerin kıldığını kılamasan,
Pîrsiz gezip vird ve evrad bilemesen,
Yardım dileyip iyi dua alamasan,
Seçkîn ulular sana ne diye dua kılsın?
Tezvir ağı koyup halkı yoldan ettin;
Şeyhlik kılıp riya ile dükkân kurdun;
İşret kılıp şeytan ile gün geçirdin;
Didarına seni ned diye lâyık kılsın?
Gece yatmayıp uykusunu haram kılsa,
Kalb zikrini, sır zikrini tamam kılsa,
Bin dir adını tesbih edip dile alsa;
Kul ne diye dergâhında hata kılsın?
Emr-i mâruf,nehy-i münker bilip kılsa,
Yatsa, kalksa bir Hüda’yı hazır bilse,
Ölene kadar hâcesine hizmet kılsa;
Kuvvet verir, onu ne diye iki kat kılsın?
Namazsıza, tâatsize vermez kuvvet;
Fi’li zayıf, ayıplıya vermez himmet;
Rızkı noksan, soysuz olan görmez devlet;
O fâsıkın gönlünü ne diye safâ kılsın?
Yazık, insan kendi kadrini kendi bilmez;
Benlik kılıp iyilere değer vermez;
Hû sohbeti kurulan yere kaçıp gelmez;
O vefasız ahde ne diye vefa kılsın?
İnsan odur, fakir olup yolda yatsa,
Toprak gibi âlem halkı basıp geçse,
Yûsuf gibi kardeşi köle diye satsa;
Kulun kulu, o kul ne diye gururlansın?
Şevkı, zevkı muhabbetten ayân kıl sen;
Âşıklara aşk ateşinden beyan kıl sen,
Hârlık, zârlık, meşakkatı nişan kıl sen;
Gerçek âşıklar ateşten ne diye sakınsın?
Allah diyerek ateşe girdi Halilu’llah;
O ateşi bostan kıldı, görün, Allah;
Baş eğerek ağlayıp dedi: Şey’en li’llâh;
Fakir, miskin ateşte ne diye heva kılsın?
Hakk’a âşık sâdık kişi yalnız yürür,
Yarın varsa, Hak önünde izzet görür;
Cennete girip didar görüp hoşluk bulur;
Gizli yürür, halka ne diye riya kılsın?
Kul Hâce Ahmet, dert ve hâlet peyda kıl sen;
Can ve gönlü Hak yolunda şeyda kıl sen;
Derdini çekip mahşer günü kavga kıl sen;
Dert olmasa, Mevlâ’m kime şifa kılsın.


17.
H İ K M E T
Tevbe kılıp Hakk’a dönen âşıklara
Cennet içinde dört pınarda şerbeti var.
Tevbe kılıp Hakk’a dönmeyen gafillere
Dar lahidde katı azap hasreti var.
Cennet mülkünü anlayan kullar tevbe kılsın;
Tevbe kılıp huzuruna yakın olsun;
Hûri, köşkler, gılman, vildan hizmet kılsın,
Türlü türlü giydiği şeref hil’ati var.
Tevbe kılan âşıklara nuru erer;
Gece gündüz oruçlu olsa, gönlü parlar;
Öldüğünde kabre girse, kabri genişler;
Kadir Rabb’im, rahîm, rahman, rahmeti var.
Tevbesizler bu dünyadan göçülmez bilir;
Ölüp varsa, kabir azabını görmez bilir;
Kıyamet günü Arasat tanı atmaz bilir,
Heyhat heyhat, nevha, feryat günleri var.
Namaz, oruç, tevbe üzre varanlara,
Hak yoluna girip ayak koyanlara,
Bu tevbeyle âhirete varanlara,
Bağışlanmış kullar ile sohbeti var.
O pınarlar kim içindir, bil sen bunu;
Tevbe kılan âşıklara içirir onu;
Tevbesizler o pınardan içmez suyu;
Ona içirir zehir zakkum şerbeti var.
Her kim Hakk’ın kulu olsa, Hakk’a dönsün;
Hakk’a dönmeyen gâfil kullar öteye varsın;
Kul Hâce Ahmed nasıl burada mekân tutsun;
Gece gündüz korkup durur, heybeti var.


18.
H İ K M E T
Didarını talep kılsanız ey zâkirler,
Candan geçip halka içinde görün didar.
Şevkın ile Allah diyip, doğruya dönüp
Gece uykusunu haram kılıp ol sen bîdar.
Bîdarlara Hak rahmeti yakın olur;
Bîdarların gönlü kırık, gözü yaşlı olur,
Benlik kılanların cezası cehennem olur;
Kibirlinin cehennemde hali düşvar.
Senden önce yâranların ne yana gitti;
Bu dünyaya gönül vermeyip ağlayıp göçtü;
Ömrün sona erdi, sıra sana yetti;
Günahına tevbe kıl sen,ey bed-kirdar.
Nefsin sana, bakıp dursan, neler demez;
Ağlasan da Allah’a doğru yüz çevirmez;
Ele alsan, yaban kuş gibi ele konmaz;
Ele alıp gece uykusunu kıl sen bîdar.
Nefs yoluna giren kişi rüsva olur;
Yoldan azıp gezip tozan şaşkın olur;
Yatsa, kalksa, şeytan ile yoldaş olur;
Nefsi tep sen, nefsi tep sen, ey bed-kirdar.
Nefsin seni son deminde geda kılar;
Din evini yağmalayıp harap kılar;
Öldüğünde imanından cüda kılar;
Akıllı isen, pis nefisten ol sen bîzar.
Fir’avn, Karun şeytan sözünü muhkem tuttu;
O sebepten yer yarıldı onları yuttu;
Mûsâ Kelim nasihatçı olup sözler dedi;
Kulak tutmadan o ikisi öldü murdar.
Günahına tevbe kılıp ağlayıp yürü sen;
Giderim diyip yol başına varıp dur sen;,
Gidenleri görerek hem ibret al sen;
İbret alsan, yattığın yer olur gülzar.
Mü’min kullar dert ve hâlet peyda kıldı;
Hak yolunda can ve gönlü şeyda kıldı;
Dünyayı terkedip âhireti satın aldı;
satın alsan, hûrî, gılman hepsi hazır.
Kul Hâce Ahmed, nefs elinden kılarım dâd;
Pîr-i muğan olacak mı ona cellad;
Habersizler işitmezler dâd ve feryad;
Kan ağla sen, işittin o Perverdigâr


19.
H İ K M E T
Aşk yolunda yok olayım Bir ve Var’ım;
Her ne kılsan, âşık kıl sen perverdigâr.
El açarak dua kılayım, Rabb’im cebbar;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Gül aşkının sokağında bülbül oldum;
Türlü türlü diller ile nâle kıldım;
Bütün işlerden âşıklığı ben zor bildim;
Her ne kılsan,âşık kıl sen Perverdigâr.
Aşkı değse, kavurup yandırır canı, teni;
Aşkı değse, viran kılar”ben” fikrini;
Aşk olmasa, tanımak olmaz Mevlâ’m seni;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Aşk defteri sığmaz dostlar dergâhına;
Cümle âşık yığılıp varır bargâhına;
Yedi cehennem tâkat kılmaz bir âhına;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Hâs aşkını göster bana, şükr edeyim;
Bıçkı konsa, Zekeriyya gibi zikr edeyim;,
Eyyub gibi belâsına sabr edeyim;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Cilve kıl sen, deli kıl sen, şeyda kıl sen;
Mecnun kıl sen, insanlara rüsva kıl sen;
Mum gösterip pervane gibi kor ateş kıl sen;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Aşk derdini talep kıldım, dermanı yok;
Aşk yolunda can verenin hüsranı yok;
Bu yollarda can vermese, imkânı yok;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Nerden bulayım, aşkın düştü, kararım yok;
Aşk senâsını gece gündüz bıraktığım yok;
Dergâhından başka yere vardığım yok;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Aşk pazarı ulu Pazar, sûda haram;
Âşıklara senden başka kavga haram;
Aşk yoluna girenlere dünya haram;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Âşıklığı dâva kılıp yürüyemedim;
Nefsten geçip ben emrini kılamadım;
Cahillikte Hak emrini bilemedim;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.
Kul Hâce Ahmed, aşktan katı belâ olmaz;
Merhem sürme, aşk derdine deva olmaz,
Göz yaşından başka kimse şahit olmaz;
Her ne kılsan, âşık kıl sen Perverdigâr.


20.
H İ K M E T
Muhabbetin kadehinden içen divaneler,
Kıyamette ateş ağzından saçar dostlar.
Kudret ile yaratılan yedi cehennem
Âşıkların nârasından kaçar dostlar.
Cehennem ağlayıp yalvaracak Allah’ına
Tâkatım yok âşıkların bir âhına.
Kaçıp varayım Hak Taâlâ penahına;
Âşıkların yaşı ile söner dostlar.
Âşıkları aşk dükkânını varsa kurup,
Yaşını saçıp, göğsünü açıp, yüzünü sürüp,
İnşallah, cehennem kaçsa, ondan korkup
Yedi sema tâkat kılmadan göçer dostlar.
Rahman Rabb’im sâki olup mey içerse,
Çoluk-çocuk, ev-barktan tamamen geçirse,
Vücudumdan Azâzil’i Hak kaçırsa,
Cürüm, isyan düğümlerini açar dostlar.
Aşk kapısını Hak yüzüme açıverse,
Hâs aşkını gönül içine yerleştirse,
Lutf eylese, iki âlemde şâh eylese,
Âşıkları Hakk’a doğru uçar dostlar.
Sübhan Rabb’im bir katre mey kılsa in’am,
Sır zikrini diye diye kılsam tamam,
Hûri, gılman cümle melek ona gulam;
Cennet içinde ipek giysiler biçer dostlar.
Allah diyerek kabirden kalksa, âlem yanar;
Seçkin kulum diyip Rabb’im, yalnız sever;
Yaş yerine kanını döküp yüzünü boyar;
Hamdını diyip mel’un şeytan kaçar dostlar.
Ben demedim, Allah kendi vâde kıldı;
Yolsuz idim, lutf ederek yola saldı;
Garip olup nâle kıldım, elimden tuttu;
Öyle âşık şevk şarabını içer dostlar.
Kul Hâce Ahmed, aşksızların işi düşvar;
Yarın varsa, Hak göstermez ona didar
Arş ve Kürsü, Levh ve Kalem hepsi bîzar;
Aşksızlara cehennem kapısını açar dostlar.

21. H İ K M E T
Aşk sırrını beyan kılsam âşıklara,
Tâkat kılmaz, başını alıp gider dostlar.
Doğa, taşa başını vurup, kendinden geçip
Çoluk-çocuk, evden barktan geçer dostlar.
Aşk şiddeti başa düşse, âşık neyler;
Bigâneler taşlar atıp ona güler;
Divane diye başını yarıp kana bular;
Şâkir olup hamd ve senâ söyler dostlar.
Aşk cevheri dipsiz deniz içinde pinhan;
Canda geçip cevher alan oldu canan;
Hevesliler âşıkım der, yolda kalan;
Dinlerini değersiz pula satar dostlar.
Aşksızların hem canı yok, hem imanı;
Resûlu’llah sözünü dedim, mâna kânı;
Nice desem, işitici, bilen hani?
Habersiz desem, gönlü karışır dostlar.
Ateşe yandım, candan doydum, hayran oldum;
Bu nasıl ateş, yanamadan biryan oldum;
Muhabbetin adını duyup giryan oldum;
Gözü giryan muradına yeter dostlar.
Çok ağlayıp, çok inle ki rahmı gelsin;
Yol şaşırsan, rahmı gelip yola salsın;
Hizmet kıl kî pîr-i muğân elinden tutsun;
Hizmet kılan muradına yeter dostlar.
Zemane hem âhir oldu, huyun gitti;
Resûlu’llah vâdeleri yakınlaştı;
Seçkin kulları iyi söze kulak tuttu;
Kötü kullar günden güne beter dostlar.
“Küllü yevmin beterün.” dedi hak Mustafa;
Ümmet olsan, kulak sal sen, ehl-i vefa;
İyilerin ecrini verir, kötüye ceza;
Kıyamet günü cezalarını çeker dostlar.
Fâsık, fâcir havalanıp yere basmaz;
Oruç namaz kazâ kılıp misvâk asmaz;
Resûlu’llah sünnetine değer vermez;
Günahları günden güne artar dostlar.
Dünya ehli malını görüp heva kılar;
Benlik fikriyle dâva-yı hüda kılar;
Öldüğünde imanından cüda kılar;
Can verende hasret ile gider dostlar.
Dünya malını yığanları vallah gördüm;
Öldüğü vakit,”Tevbe et!” diyip halini sordum;
Şeytan dedi: İmanına çengel vurdum.
Can çıkarda ağlaya ağlaya gider dostlar.
Kul Hâce Ahmed, âşık olsan, canın yansın;
Sıdkın ile Allah deki Tanrı bilsin;
Dua kıl ki mü’min kullar dünya koysun;
Dünya koyan âhirete yeter dostlar.

Beyazdut
15-01-10, 01:23
22.
H İ K M E T
Hakk’a dönüp mü’min olsan, tâat kıl sen;
Tâat kılan Hak didarını görür dostlar.
Yüz bin belâ başa düşse, inleme sen;
Ondan sonra aşk sırrını bilir dostlar.
Âşıkları inleyerek yola girdi;
Her ne cefa gelse, onu Hak’tan bildi;
Râzı olup yer altında hazır oldu;
Ağlayarak seherlerde durur dostlar.
Eyâ dostlar, hiç bilmedim ben yolumu;
Saadete bağlamadım ben belimi;
Gaybet sözden hiç alamadım ben dilimi;
Cahilliğim beni rüsva kılar dostlar.
Gece gündüz gamsız yürüdüm, zikr etmeden;
Cehd kılarak gece gündüz fikr etmeden;
Muhabbetin pazarında kendimi satmadan;
Nefsim benim yüz bin taam diler dostlar
Nefsini sen öz reyine koyma zinhar;
Yemeyip içmeyip tâat ile ol sen bidar;
Âhir bir gün gösterecek sana didar;
Bidar olan orda didar görür dostlar.
Eyâ gâfil, Hak zikrini dilden koyma;
Dünyalıktan bir zerreyi ele alma;
Erenlerin arkasından aslâ kalma;
Yola giren âhir murad bulur dostlar.
Vah ney yazık, hasret ile ömrüm geçti;
Nefsim benim coşup taştı, hadden aştı;
Canım kuşu uçuverse, ruhum kaçtı;
Gâfil yürüyen ömrünü yele satar dostlar.
Didar göreyim diyen kullar uyanık olur;
Yürüse, dursa, yatsa, kalksa, zikrini söyler;
İçi dışı öyle kulun nurla dolar;
Allah nurunu öyle kula saçar dostlar.
Kul Hâce Ahmed, bende olsan, ağla, yürü sen;
Muhabbetin meclisine kendini vur sen;
Kıyametin şiddetinden mâtem kur sen;
Mâtem kuran sırdan haber alır dostlar.


23.
H İ K M E T
Didar için canı kurban kılmayınca
İsmâil gibi didar arzu kılmayın dostlar.
Candan geçip tarikate girmeyince
Âşkım diyip yalan dâva kılmayın dostlar.
Âşıklığı ulu iştir, bilsen bunu;
Mihnet ile sınar imiş Mevlâ’m seni;
Cefa, mihnet ile olsan dünü günü;
Mâşukundan gönül ayrı kılmayın dostlar.
Benlik kılıp tarikate girmediler;
Candan geçmeden yola ayak koymadılar;
Nefs öldürmeden teslim fenâ olmadılar;
Ham tamahlık ile yola girmeyin dostlar.
İşbu aşkın yolu dilim olmak olur;
Burada ağlayıp âhirette gülmek olur;
Gül renkleri zaferan gibi solmak olur;
Böyle olmadan, âşıkım ben, demeyin dostlar.
Mürşidlerin hizmetini kıl ihtiyar;
Kendiliğimden yola girdim, deme zinhar;
İyi bilsen, tarikatın tehlikesi var;
Kılavuzsuz iş bu yola girmeyin dostlar.
Mürşidlere hizmet kılsan, nefse âfet;
Değme cahil bu yollarda kılmaz tâkat;
Sâdık kullar bu yolları bilir rahat;
Diriyken ölmeden didar arzu kılmayı dostlar.
“El kezzâbu lâ ümmeti “ dedi size;
O Muhammed Hak resûlü idi bize;
Yalancıya cennet yoktur, vallah anla;
Yalan diyip imansız gitmeyin dostlar.
Ev- barkını terk etmeden görmez didar;
Didar göreyim diyen âşık olur bidar;
Öyle âşık âhir görür orada didar;
Didar görmeden sırdan haber duymayın dostlar.
Sırdan mâna duymayanlar biganedir;
O âşıkın mekânları viranedir;
Aşk yolunda can verenler cananedir;
Candan geçmeden candan haber bilmeyin dostlar.
Kul Hâce Ahmed, kendinden geçmeden dâva kılma;
Halk içinde âşıkım diyip, dile alma;
Âşıklığı ulu iştir, gâfil olma;
Gafil olup Hak didarını görmeyin dostlar.



24.
H İ K M E T
Muhabbetin kadehinden içip raks ederek
Divanelik makamına girdi dostlar.
Aç ve tokluk, kazanç, ziyan hiç bilmeyen
Sermest olup raks ve sema’kıldı dostlar.
Raks ve sema kılanlara dünya haram;
Ehl ü iyal, evden barktan geçti tamam;
Seher vakti Hakk’a sığınıp ağlar müdam;
Ondan sonra raks ve sema’kıldı dostlar.
Dünya tepmeden raks ve sema kılan cahil;
Hak yâdını bir an demez, yürür gafil;
Dervişim der, dünyaya doğru gönlü mâyil;
Dünya için raks ve sema’kıldı dostlar.
Kendinden geçmeden raks ve sema kılmak hata;
Sübhan rabb’im ona kılmaz iman atâ;
Tâat kılsa, gönülleri kılmaz safâ;
Riya kılıp raks ve sema’ kıldı dostlar.
Kendinden geçmeden raks eylese. Aellah bîzar;
Sema’ından yer teprenip çeker âzar;
Dua kılayım, göstermesin ona didar;
Dinden geçip raks ve sema’kıldı dostlar.
Şibli âşık sema’kıldı, ışık görüp;
Mustafa’yı hazır görüp, sual sorup;
Dünya, ukba terkederek gözünü yumup;
Öyle kullar raks ve sema’kıldı dostlar.
Şibli âşık ağlayıp dedi: Eyâ Resûl,
Tâkatsizim, sema’kılsam , olurum melûl
Resûl dedi: İnşallah, kılar kabul.
Ruhsat dileyip raks ve sema’kıldı dostlar.
Kul Hâce Ahmed, raks ve sema’ kılmayanlar
Taklit ile sema kılsa, cehennemde yanar.
Bu rivayet gizli idi; söylesem, onlar
Hakk’ı bulup raks ve sema’kıldı dostlar.



25.
H İ K M E T
Hikâyede bilin şöyle getirdiler:
Baba Mâçin, o sultanı gönderdiler;
Horosan’a dört yüz yaşı yaşadılar;
Hem yirmi dört ağaç her gün uçtu dostlar.
İşittiler Baba Mâçin o zamanda,
Ahmed adlı bir şeyh çıkmış Türkistan’da;
Sohbet kılmış kız ve erkek ile orada;
Men’etmeğe Türkistan’a geldi dostlar.
Geldi ise, gördüler o meşayıhı;
“ Sen şeyh misin, azdırıcı insanları?
“ Hem o azan şaşkınım ben, bil sen bunu. “
Diye Hazret ona cevap verdi dostlar.
Emr ettiler Hakîm Hâce Süleyman’a,
Hem o Sûfî Muhammed’i Dânişmend’e,
Bağlayıp vurun beş yüz kamçı o nâdana.
Bir sütuna sıkı bağlayıp koydu dostlar.
Yüz kişi hem gelse, tutabilmez idi;
İki kişi tutup onu hem bağladı;
Hem o zaman beş yüz kamçı sayıp vurdu;
Ne âh dedi, ne vah dedi, bilin dostlar.
Soyup onu bağlayarak koydu,
Beş yüzden bir kamçıyı fazla vurdu;
Bir kamçıdan çok ağlayıp feryad kıldı;
Ata Ahmed çözdürerek koydu dostlar.



29.
H İ K M E T
Tecellinin makamıdır acep makam;
O makamda âşık kullar cevlan kılar.
Hangi gönle tecellisi ışık olsa,
Kendinden geçip, şaşkın olup efgan kılar.
O makamının yollarının rehzeni var;
Kılavuzsuz yola girse, yoldan azar;
Vesvas salıp lânetli şeytan dinini bozar;
Kendi yoluna salıp onu hayran kılar.
O makamı bildirmeğe rehber gerek;
Tarikatin ön safında safder gerek
İşbu yolu zabt eyleyen server gerek;
Öyle mürşit cennet mülkünü tayran kılar.
O makama eren âşık şarap içer;
Ev- barkını yağmaya verip candan geçer;
Şevk kanadını Hazret’e doğru tutup uçar;
Arş ve Kürsü, Levh ve kalem tayran kılar.
Didar dileyip terk eylesen mâsivayı;
Ölmeden önce vücudunu eyle fâni;
“Ve enhârun min aselin mesaffen”i;
Cennetini has kullarına ihsan kılar.
O makamın tevhid adlı ağacı var;
Gölgesinde âşık kullar Burak’a biner;
Her bir dalı bin günlük yolu hem tutar;
Her bisisi kendi kendine ünvan kılar.
O ağacın meyvesinden tadan kullar,
Dünyasını âhirete satan kullar,
Kabir içinde huzur ile yatan kullar,
Seherlerde göz yaşını umman kılar.
Himmet kuşağını Kul Hâce Ahmed,bele bağla;
Muhabbetin adı ile yürek dağla;
Yakanı tutup sabaha kadar durmadan ağla;
Belki sana rahm eder de canan kılar.



30.
H İ K M E T
Muhabbetsiz kişilerden her kim kaçsa,
Örflerin sohbetinde cevlan kılar.
Yanıp yıkılıp aşk yolunda yaşını saçsa,
Sübhan Rabb’im Arş üstünde mihman kılar.
Bendem diyeyananları sevipAllah
Hak gösterir didarını vallah,billah.
Nereye varsa,tesbihleri”Şey’en li’llah”
Her ne bulsa, Hak yolunda ihsan kılar.
Zâkir olup zikrini dese, gelir nida;
Lânetli şeytan yetmiş fersah olur cüda;
Derdi olsa,Hak derdine verir deva;
Öyle kulu kendisi izleyip canan kılar.
Seher vakti Hak uyandırıp kan ağlatır;
Bîdar kılıp kendi aşkına bel bağlatır
Devâsı yok derdi verip zâr inletir
Burada ağlayıp oraya varsa, handan kılar.
Hak’ka âşık olan kullar dâyim bîdâr
Rıdvan değil maksadları olur dîdar
Çoluk-çocuk,evden barkdan olur bizar
İsmâil gibi azîz cânın kurbân kılur.
Canın kaynayıp, zakkum çiğneyip âşık ol sen;
Yaşını döküp, gözünü sulayıp sâdık ol sen;
Ondan sonra dergâhına lâyık ol sen;
Canını versen, rahm eylese, canan kılar.
Şeyhim diye baş kaldıran Hakk’a rakip;
Benlik kılıp Sübhan’ına olmaz habip;
Bîdar olup derdsizlere olmaz tabip;
Bu dünyayı mü’minlere zindan kılar.
Ey mü’minler, tâat kılıp dayanmayın;
Emanettir, aziz cana inanmayın;
Haram mekruh yığılmış mala güvenmeyin;
Mallarını karış adlı yılan kılar.
Bu dünyaya bina koyan Karun hani,
Dâva kılan Fir’avn ile Hâmân hani ,
Vâmık,Azra,Ferhad,Şîrîn,Mecnun hani;
Kahr eylese,bir lahzada yeksan kılar.
Hiç bildin mi kişi ölmeyip kalanını,
Bu dünyanın vefasını bilenini,
Dünya isteyip Hak lutfuna alanını?
Allah desen,göz yaşını bârân kılar.
Dervişim diyip tâat kılar halk içinde;
Riya kılıp koşup yürür orda burda;
Allah için tâat kılan Derviş nerde?
Gerçek derviş dağ ve çölü mekan kılar.
Âşık olsan,aşk yolunda fenâ ol sen;
Didar izleyip huzurunda tamamlan sen;
Merhem olup gerçek dertliye deva ol sen;
Güzel huylunun canını alışta âsân kılar.
Âşıkları Hakk’a bakıp nâra çeker;
Muhabbetin denizine dalıp batar;
Cevher alıp sevdiğine derdini söyler;
Katre yaşı yere damlasa, umman kılar.
Âşıklara verdi aşkını yandınmak için;
Zeliha gibi boyunu iki kat kıldırmak için;
Riyâzette yüzünün rengini soldurmak için;
Gerçek âşıkın yüzünün rengini saman kılar.
Âşıkları Hak kahrından korkup titrer;
Yer ve gökte melekler ağlayıp durur;
Bâzen kızıl, bâzen sarı olup yürür;
Nâle edip yer ve göğü lerzan kılar.
“Nerdesin?” diyip, “Nerdesin?” diyip âşık söyler;
Âşıklarda had ne ola, mâşuk söyler;
Ağzı demez, dili demez, gönlü söyler;
Üç yüz altmış damarları lerzan kılar.
Âşıkların kıyamet günü halini sorar;
Gerçek âşıkın göğsünü yarıp dâğını görür;
Pâk ağzından köpüğü akıp koşup durur;
Kime verse pâk aşkını, hayran kılar.
Âşıkların istekleri câm-ı şarap;
Sevdiğine ermek için bağrı kebap;
Ruhlarının gıdasıdır çeng ve rebap;
Âhı çıksa,yedi iklimi viran kılar.
Kudret ile her ne kılsa,kadir özü;
Kudretinden mâlum olur kış ve yazı;
Ey insafsız,Allah ile kılma bâzî;
Kahhar Rabb’in canlıları bî-can kalır.
Ağlamayı her insana veren hani;
Ağlamaklı kolay değil,bağır kanı;
Göz yaşını riya kılma,Hakk’ı tanı;
Hak Teâlâ sevdiğini giryan kılar.


31.
H İ K M E T
Hikmet ile o yokluktan var eyledi;
In sekiz bin cümle âlem hayran olur.
“Kâlû belâ” diyen kullar nasip aldı;
Sükut eden kulların dini viran oldu.
Hak Taâla iman atâ kıldı size;
O Mustafa Hak resûlu idi bize;
Selâm desen,kuvvet verir dinimize;
Değilse,kıldıklarım hep yalan olur.
Evvel “Elest birabbiküm?” dedi Hüda;
“Kalû belâ” diyerek ruhlar kıldı sada;
Ağlayıp geldik eşiğine cümle geda;
Lutf eylesen,yüz bin âsi handan olur.
Tövbe kılsam,bağışlar mı kadir İlâh;
Yoksa orda ne yaparım,ben yüzü siyah;
Yarın varsam,el ve ayak bütün güvah;
Hak önünde bütün işler âsan olur.
Ağlamayım mı, geçti ömrüm,eyâ şahım;
Kaplayıp geldi karanlık,çık sen mahım;
Senden başka yok penahım,tekyegâhım;
Gece gündüz dilediğim iman olur.
Ümmet için resûl daim kaygılandı;
Dileyip ümmet günahını Hak’tan aldı;
Gece gündüz namaz kıldı,Tanrı’m bildi;
Dilde ümmetim der,gönülde yalan olur.
Ümmet olsan, Mustafa’nın peşinde ol sen;
Dediklerini can ve gönülden hem kıl sen;
Gece ayakta,gündüzleri oruçlu ol sen;
Gerçek ümmetin rengi tıpkı saman olur.
Sünnetlerini sıkı tutup ümmet ol sen;
Gece gündüz selâm verip ülfet ol sen;
Nefsi tepip mihnet erse,rahat ol sen;
Öyle âşık iki gözü giryan olur.
Kul Hâce Ahmed,nefsten daim sıyrıl sen;
Kavrulup pişip derdi ile tamamlan sen;
Gece gündüz durmadan ağlayıp geda ol sen;
Derdini çeksen,Hâce senden râzı olur.



32.
H İ K M E T
Tarikate şeriatsiz girenlerin
Şeytan gelir imanını alır imiş.
İşbu yolu pîrsiz dâva kılanları
Şaşkın olup ara yolda kalır imiş.
Tarikate siyasetli mürşit gerek;
O mürşide itikatli mürit gerek;
Hizmet kılıp pîr rızasını bulmak gerek;
Böyle âşık Hak’tan nasip alır imiş.
Pî rızası Hak rızası olur dostlar;
Hak Taâlâ rahmetinden alır dostlar;
Riyâzette sır sözünden bilir dostlar;
Öyle kullar Hakk’a yakın olur imiş.
İş bu yola birader pîrsiz girme;
Hak yâdından bir an gâfil olup yürüme;
Mâsivaya akıllı isen,gönül verme;
Lânetli şeytan kendi yoluna salar imiş.
Eyâ dostlar,hiç bilmedim ben yolumu;
Saadete bağlamadım ben belimi;
Mâsivadan hiç çekmedim ben dilimi;
Cahilliğim beni rüsva kılar imiş.
Şeriari,tarikati bileyim desen,
Tarikati hakikate ekleyim desen,
Bu dünyadan inci,cevher alayım desen,
Candan geçen seçkin kulları alır imiş.
Âşık kullar gece gündüz aslâ dinmez;
Bir saat bile Hak yâdından gâfil olmaz;
Öyle kulu Sübhan Rabb’im zâyi koymaz;
Dua kılsa,duası kabul olur imiş.
Vah ne yazık, geçti ömrüm gaflet ile;
Sen bağışla günahlarımı rahmet ile;
Kul Hâce Ahmed sana döndü hasret ile;
Kendi ateşine kendisi yanıp yakılır imiş.


33.
H İ K M E T
Gelen toplanın zâkir kullar, zikr edelim;
Zâkirleri Hüda şübhesiz sever imiş.
Aşksızların imanı yok ey yâranlar;
Cehennemde devamlı yanar imiş.
Muhabbetli âşıkları Hüda sevdi;
Onun için dünyayı da ukbayı da terketti;
Candan geçip, yaşını saçıp âşık oldu;
Mahşer günü didarını görür imiş.
Âşıkların gerçek dostuna canı kurban;
Şevki ile onu izleyip kılar efgan;
Aşk sevdası başa düşse hane viran;
Şeyda olup, onu izleyip yürür imiş.
Âşık olsan, gece gündüz durmadan ağla;
Pîr-ı muğân hizmetine belini bağla;
Yanıp pişip derdi ile göğsünü dağla;
Dağla giden visalını görür imiş.
Hakk’ı seven âşıkları buldu murat;
Sahte âşık olup yürüme, yarın hicap;
Kılıçtan keskin kıl köprünün adı Sırat;
Yalan dâva kılan geçemeyip kalır imiş.
Âşık olsan, yalan dâva kılma zinhar;
Yalan dâva kılanlardan Hüda bîzar;
Kahhar Rabb’im kahr eylese, adı Kahhar;
Kıyamet günü yüzü kara koyar imiş.
Âşıkları gece ağlayıp seher kalkar;
Sır şarabını içen âşık sırrı örter
Her kim söğse, belki tepse, elini öper;
Öyle kullar feyiz, fütuh alır imiş.
Muhabbetten haber bilen kendini bilmez;
Başı gitse, tâ yârı yok, canı bilmez;
Aşk kelâmı, zevk taamı, ekmeği bilmez;
Hû Hû diye zikrini söyleyip yürür imiş.
Âşıkların gözü giryan, bağrı biryan;
Pervası yok, namusu yok, yürür üryan;
El gözünde topraktan değersiz, sırrı pinhan;
Canı ile yâdını diyip yürür imiş.
Doğru yürüyen âşıklardan Allah râzı;
Âşık işi kolay değil, kılma bâzi;
Yalancılar âşıkım der, Allah kadi;
İmanını değersiz pula satar imiş.
Âşıklığın kolay işi baş vermedir;
Mansur gibi kendinden geçip can vermedir
“Mûtû kable en temûtû” toprak olmadır;
Âşıkları ölmeden önce ölür imiş.
Kul Hâce Ahmed, âşık olsan, candan geç sen;
Ondan sonra şevk şarabını doyasıya iç sen;
Günahını hafifletip burada sön sen;
Hafifleten cennet içine girer imiş.

Beyazdut
15-01-10, 01:25
34.
H İ K M E T
Kudret ile ferman kıldı Mevlâ’m bize,
Yerde gökte canlı mahluk kalmaz imiş.
Kâbız kıldı Azâzil’i âlem üzre,
Aziz canı almayınca koymaz imiş.
Yaşım benim küçük diye söyler idim;
Her ne hasıl olsa, az diye söyler idim;
Türlü türlü iddialı işler kılar idim;
Şimdi bildim, dediğim gibi olmaz imiş.
Dünya benim mülküm diyen sultanlara,
Âlem malını sayısız yığıp alanlara,
Yeme içme ile meşgul olanlara,
Ölüm gelse, biri vefa kılmaz imiş.
Mağrur olsan, ey dostlarım, işret kılıp;
Gece gündüz yalan diyip şuursuz yatıp;
Can alıcı gelir imiş bir gün yetip;
Böyle yerde gâfil yürümek olmaz imiş.
Kul Hâce Ahmed, öleceğini bile gör sen;
Âhiretin hazırlığını kıla gör sen;
Varırım diye yol başında dura gör sen;
Melekü’l - mevt gelse, fırsat koymaz imiş.


35.
H İ K M E T
Bu dünyada yaratılan mahluklara
Şimdi bildim, dirilik hem olmaz imiş.
Bu ölümün şerbetidir acı şerbet,
Hep insanlar içmeden ondan kalmaz imiş.
Yola ayak koysan dostlar,azık alıp,
Ecel gelse,fayda kılmaz,sakal yolup;
Bu dünyanın mallarını hasıl kılıp,
Rüşvet versen,Melekü’l mevt almaz imiş.
Kervan eğer göçer olsa,azık alır;
Azıksızın yola giren yolda kalır;
Kâr ve zarar olduğunu o zaman bilir;
Yükünü yükleyip yola giren kalmaz imiş.
Yükünü yükleyip yola giren merdan olur;
Kılavuzsuz yola giren hayran olur;
Yol rehberi,yolu gören,kervan olur;
Yol görmeden kervan ayak koymaz imiş.
Ecel gelse,fayda kılmaz,sakal yolsan,
Sağa sola canını parça parça versen,
Dünya için aziz ömrünü feda kılsan,
Melekü’l mevt gelse fırsat koymaz imiş.
Bu dünyada padişahım diye göğüs geren,
Hem önüne kürsü koyup hayme vuran,
Nice yıllar haylu u haşem,çeri salan,
Ecel gelse,biri vefa kılmaz imiş.
Binlercesine çeri yığan hanlar hani,
Bu sözlerin her birisi mâna kânı;
Vefası yok,vefasızdır dünya,tanı;
Gâfil insan görüp ibret almaz imiş.
Bu dünyada yürük ata biniciler,
Harp gününde mübarizlik kılıcılar,
Elmas çelik kılıç kuşağı kuşananlar,
Ecel gelse,bey ve hanı koymaz imiş.
Bende nice yaş yaşasa ölmesi var;
Gören göze bir gün toprak dolması var
Bu dünyaya sefer kılanın gelmesi var;
Âhirete sefer kılan gelmez imiş.
Dirilikte din nevbetini iyi vur sen:
Âhiretin esbabını burada kur sen;
Kul Hâce Ahmed,iman üzere tevbe kıl sen;
İman ile varan kullar ölmez imiş.



36.
H İ K M E T
Muhabbetin şevkı ile yâr iste sen;
Oruç namaz Kadir’imin farzı olur.
Maşergâhta adaletiyle sorar olsa.
Âşıkların bir Hüda’ya arzı olur.
Arzı şudur:Hüda’sına bin dâd eder;
Halimi gör deyip,yaşını saçıp feryad eder;
Nâra çakip mahşergâhı âbad eder;
Âşıkların gönlünün âhı karzı olur.
Gerçek âşıklar daim diri,ölücü değil;
Ruhları da yer altına girici değil;
Zâhid, âbid bu mânayı bilici değil;
Gerçek âşıklar insanların Hızr’ı olur.
Günahlardan korkup daim ağlayıp durur;
Mahşer günü neylerim diyip kanlar yutar;
Sırat adlı güzergâhta başı karışır;
Hâcesine kırılmışlık arzı olur.
Aşk zerresi kime düşse,nalân kılar;
Göz yaşını akıtarak umman kılar;
Her ne bulsa ,Hak yoluna ihsan kılar;
Bencillerin düşmanlığı,buğzu olur.
Âşıkların yaş üstüne kanı akar;
Melâyiklerher taraftan nurlar yakar;
Gâfil olsa,”Hazır ol!” diyip kendi bakar;
Gerçek âşıklar bu dünyanın cuğzu olur.
Dünya ehlinin âhiretten korkusu yok;
Ruhu tenha,iman islâm hemranı yok;
Tarikatte yol şaşırmaktan korkusu yok;
Bendeyim der,dili ile ağzı olur.
Gece gündüz Allah diye durmadan yürür;
Allah bir mum, pervane gibi kendini vurur;
Leylâ,Mecnun,Ferhad, Şîrîn devrini sürer;
Hak Taâlâ âşıkların sûzu olur.
Âşık yansa,hâs mâşuku ile yanar;
Mecâziler yanmadan durur,candan doyar;
Gerçek âşık yandığı için nurla dolar;
O sebepten mâşukuna nâzı olur.
Ateşe salsa,ateşten yanmaz âşık kişi;
Yer ve göğü bostan kılar akan yaşı;
Allah dese,şeksiz parlar içi dışı;
Kavrulup yanmak âşıklara bâzî olur.
Sulh eylese,âşıkları kabul kılmaz;
Hûri,gılman,cennet verse,değer vermez;
Didar dileyip başlarını yerden almaz;
Âşıkları didar görüp râzı olur.
Âşıkların yedi göğe yeter âhı;
Allah dese,yerle bir olur her günahı;
Âşıkların rahman rabb’im tekyegâhı;
Aziz yaşı insanların nezri olur.

Âşıkları çok yandıran Hak didarı;
Onun için daima ağlayıp kılar zâri;
Vâde kıldığı âşıkları görür âri;
Hak cemalı göz yaşının müzdü olur.
Âşıkları Hakk’a bakıp nâra çeker;
Melâyikler hediye kılıp Hakk’a söyler;
Şevk şarabını içen âşıkın şevki artar;
Karşıklık efgan insanların tuzu olur.
Can verici meyden içen âşık burda sultan;
Onun için Hak yolunda canı kurban;
Yarın varsa,didarına kılar mihman;
Kış gününde mey içirse,yazı olur.
Gizli yürüp kimi görse,âşık kılar;
Lutfeylese,yalancıları sadık kılar;
Hak’tan korkup dergâhına lâyık kılar;
Dışta a’ma,içte ise gözü olur.
Âşık yanar,halktan kopar,Allah râzı;
Âşıklığı arzu kılan şehid,gazi;
Hâcet değil âşıklara çoğu ,azı;
Katre yaşı hak Mevlâ’mın nezri olur.
Delilikte başını yaranın kanı akar;
Zikrini dese,Allah kendisi Bir ve Var’ı;
Seherlerde kan ağlamak kâr ve zârı;
Âşıkları her gün yüz bin gâzi olur.
Kul Hâce Ahmed,malı yoktur,nezri başı;
Yarın varsa,hâcesine hediye yaşı;
Arz ve niyaz,kırılmışlık yaptığı işi;
Kızıl yaşı,sarı yüzü özrü olur.


37.
H İ K M E T
Sübhan Rabb’im ferman kılsa kudret ile,
Âşıkları kavga kılıp yürür olur.
Mahşergâhta efgan kılıp,yaşını döküp
Halka kendini şaşkın gösterip yürür olur.
Halk içinde rüsva yürür, kendini bilez;
Cahillerin sohbetinden kaçıp gelmez;
O sebepten erenlerin kokusu gelmez;
Gözde yaşını neva kılıp yürür olur.
Âşıkların Hak önünde yüz nazı vâr;
Nâra çekse,zerre aslâ kalmaz,yanar;
Oruç,namaz,tesbihleri perverdigar;
İçlerini söyleyici kılıp yürür olur.
Vahşi gibi çöller ara kılar vatan;
Sahralarda yoldaşları zağ ve zağan;
Hâcet değil âşıklara bâğ ve çemen;
Hızır İlyas yoldaş kılıp yürür olur.
Âşıkların göz yaşıdır bâğ ve bostan;
Bülbülleri söyler orda binlerce destan;
Dışlarını bozup yürür,hane viran;
Hak kudretini inşa kılıp yürür olur.
Kendinden geçip,yanıp yürüse mest ve hayran;
Allah diyerek gözd yaşı,bağrı hiryan;
Nâra vurup feryad edip kılar efgan;
Allah yâdını senâ kılıp yürür olur.
Kadir Rabb’im kudret ile sulh eylese,
Cennet içine girer âşık emr eylese;
Nâra çekip,feryad edip vird eylese,
Şarap içip,sema’kılıp yürür olur.
Gece gündüz ağla daim hiç durmadan,
Dilen Allah yâdını diyip yorulmadan,
Gözde yaşı akmaz aslâ bağrı yanmadan;
Yaşını alıp şahit kılıp yürür olur.
Muhabbetin burakına binip yürüyen,
Öyle âşık tarikatte cevlan kılan,
Sır şarabını içip ezelde ruhu kanan,
Aşk bağında neva kılıp yürür olur.
Cehenneme girse âşık,perva kılmaz;
Görüp,bilip mal ve mülkü ele almaz;
Hûri,köşkler,gılmanlara değer vermez;
Feryad edip kavga kılıp yürür olur.
Kahhar Rabb’im kudret ile nida kılsa;
Didar için yananlarım,gel sen dese
Göz yaşını akıtarak feryad kılsa,
Akıl,idrâkini dâna kılıp yürür olur.
Rahman Rabb’im bendelere dâdını verir;
Âsi,câni ümmetlerin halini sorar;
Mahşer günü didarını atâ kılar;
Can ve gönlünü feda kılıp yürür olur.
Rahman Rabb’im rahmı ile nida kılar;
Hazin nida işitip âşık canı yanar;
Saf saf olup âşıkları baş yükseltir;
Âşık kendini eşsiz kılıp yürür olur.
Âşık olup hikmet dedi Kul Hâce Ahmed;
Sıdk ile işidene yüz bin rahmet;
İman atâ kılar Tanrı’m,tâc ve devlet;
Âşık gönlünü safâ kılıp yürür olur.


38.
H İ K M E T
Hiç bilmedim nasıl geçti ömrüm benim;
Sorar olsa,ben kul orda ne kılarım?
Nasıl olacak,yola salsan ben âcizi;
Sorar olsa,ben kul orda ne kılarım?
Yolda çıkıp azışımı bilmedim ben;
Hak sözünü kulağıma almadım ben;
Bu dünyadan gidişimi bilmedim ben;
Sorar olsa,ben kul orda ne kılarım?
Göçenlerden ibret alıp yola girmeyip,
Nevha, feryad kılarak tutuşup yanmayıp,
Gece gündüz yürümüşüm kendimi bilmeyip;
Sorar olsa, ben kul orda ne kılarım?
Canın çıkıp tenin yatar dar lahidde;
Sorucular gelip sorssa o hâlette;
Akar yaşım, gider aklım o vakitte;
Sorar olsa, ben,kul orada ne kılarım?
Gafillikte yürüdün sen it gibi gezip;
Tenin yatar dar lahidde pek çok şişip;
İş kılmadın sen Tanrı’ya göğsünü deşip;
Sorar olsa,ben kul orda ne kılarım?
Kul Hâce Ahmed, bu dünyada tevbe kıl sen;
Tevbe kılıp yol başına varıp dur sen;
Seçkin kullar gibi azık alıp yürü sen;
Sorar olsa, ben kul orda ne kılarım?


39.
H İ K M E T
Aşk ateşini gizli tutup saklar idim,
Canımı yakıp, yürek bağrımı kebap etti.
Pirden yardım olmaz olsa, şimdi bana,
Bu dert bizi dostlar hadsiz harap etti.
Aşk sırrınnı her nâmerde demek olmaz;
Nice yaksan rüzgarlı yerde çerağ yanmaz;
Yolunu bulan merdanları bilmek olmaz;
Ağlaya ağlaya göz yaşını habap etti.
Gerçek âşıklar geçer imiş canını atıp,
Edhem gibi yağmaya verip malını atıp,
Hu Hu diye Hak zikrini diyip, hoşlanıp,
İman tasdik kılıp bağrını kebap etti.
İbret al sen yola giren merdanlardan;
Canı cana ekleyerek yürüyenlerden;
Yolu sorup yoldan emin varanlardan;
Öyle kullar halini hadsiz haraap etti.
Kul Hâce Ahmed,nefs dağından çıkıp aştı;
Yürek bağrı coşarak kaynnayıp taştı;
Allah’a hamd olsun, yolunu bulup yakınlaştı;
İç kanından kendi kendine kebap etti.


40.
H İ K M E T
Eyâ dostlar, haraplıkta karıştı başım;
Kılayım ben halimi hesapla,beyan şimdi.
Kervan gitti aceleyle menzil aşıp;
İstekli olup kaldım âh ve efgan şimdi.
Merkep yağır, yüküm ağır, gamlı kendim;
Hasret ile akıl, idrâkim, gitti temkin;
Geçip kervan gözden gâip oldu mu ki;
Varır yerim bilemem ben ne yan şimdi.
Bu hâlette o Azrâil ansızın gelir;
Vah ne hasret, sıcak tenden canı alır;
Şeytan alır imanını, rüsva kılar;
Ey kardeşler, ara yolda kaldım şimdi.
O hâlette söz demeğe derman yoktur;
İman mumu vücut içre sönüp kalır;
Kızıl güle benzer yüzün saman olur;
İhtiyarlayıp oldum yer altında nihan şimdi.
Gel ey korkak, bu işlerden haber al sen;
Tevke kılıp daima Allah’a doğru var sen;
Kul Hâce Ahmed, dünyalıktan geçip dönsem,
Belki kıla pir-i muğan nazar şimdi.




41.
H İ K Â Y E T – İ M İ R Â C

Eyâ dostlar, bildireyim hak Resûl’dan
Ümmet olsan, işitip selâm verin dostlar.
O “harmeten li ‘l, âlemîn” cüz’ ve kül’den,
Ümmet olsan, işitip selâm verin dostlar.
Hudâvendim bağışladı O’na Mirac;
Rahmet denizi dolup taşıp vurdu mevvac;
O’nun başı üzre koydu “lâ-amrük” tâc;
Gerçek ümmetseniz,işitip selâm verin dostlar.
Önce Cibrîl alıp geldi O’na Burak;
Burak’a binip kıldı Hazret bin tumturak;
Burak uçup havalandı Hind el, Irak;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Aksâ’ya varıp indi görün oraya server;
Yığıldılar bütün ruhlar, O peygamber;
“mübârek bâd” kıldı ruhlar orda yekser;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Cibrîl alıp o Hazret’i havalandı;
O Sidretü’l - müntehâ’ya hemen vardı;
Mustafa’yı Cebrâil hem ululadı;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Makamından geçemeyip Cibrîl kaldı;
Yularını o Mikâil gelip aldı;
Son zamanda Mikâil yorulup kaldı;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
O İsrâfil O’nu alıp cennet uçtu;
O makamda resûl acep cevlan kıldı;
Efgan kılıp o hem makamında kaldı;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Arş’a bakıp ayak koydu Resûlu’llah;
Naleyni terk edeyim dedi hak Mustafa;
Nida geldi: Naleyn ile sen ayak bas ha;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Hak tarafından nida geldi: “Erinî “ beni;
Ey Habib’im, bana yakın gel sen beri;
Mahrem kılayım hâs sırrıma şimdi seni.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Hakk’a bakıp ayak koydu Resûlu’llah;
Hak’tan başka kimse yoktur orda hemrah;
Böyle makam kimseye yok, vallah billah;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.

Gerçek ümmetsen, bu sözleri iyi bilip al;
Bu sözler seçkin ümmete tapkı bir bal;
Münafıka uymaz bu söz, gelir melâl;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Münafıklar şek getirip oldu merdud;
Cehennemde dimağından çıkar bil dûd;
Geç kalınan pişmanlıktan sana ne sûd?
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Hüda dedi: Misafir olup geldin bana;
Ne kadar olsa, hâcetini söyle bana;
Hoşnud kılıp hâcetini vereyim sana;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Rusûl dedi: Dilediğim âsi ümmet;
Belağattan kırk yaşını kıl sen rahmet;
Ey Hudayâ, Senden rahmet, benden şefkat.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Dilediğini kabul kıldım, yâ hak resûl;
Söylediğini kabul kıldım, olma melul;
Çok çok dile, hâcetini kılayım kabul.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Kırktan öte elli yaşı kıldım talep;
Kimsesiz, yetim, ağlayıp geldim sana bakıp;
Gözümü diktim, yâ ilâhî, sana ağlayıp,
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Elli yaşı verdim sana, ya Mustafa;
Tekrar dile, ben olurum hâcet-revâ;
Çokça dile, her ne desen, vereyim sana.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Yâ ilâhî, altmış yaşı dedim sana;
Sen kudretli, bense güçsüz, geldim sana.
Boyun sunup geldim senin dergâhına.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Hüda dedi: Hâcetini söyledin bana;
Hoşnud ols sen şimdi benden yâ Mustafa;
Ben râzıyım, sen de benden ol hem rıza.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Resûl dedi: Şimdi dileyeyim yetmiş yaşı;
Gam çamuruna batıp kalan aralaşı;
Ümmetim diyip yemedim ben doyunca aşı.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Yetmiş yaşın havalesini kıl sen bana;
Kıyamet günü rahmetimi saçayım ona;
Gönlün dinsin, inayetim şimdi sana.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Yetmiş yıldır bana bende, sana ümmet;
Çoluk çocuk için çeken renc ve külfet;
O bendeme vermem ben hem asla zahmet
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Yetmiş, seksen, doksan yaşa yetse bendem,
Bağışlayıp günahını yok ederim ben hem;
Ümmetinin gamı gitsin, üzülme sen.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Kul yaşlansa, hâce berat hattı verir;
Bendem verse, ben vermesem, ayıp olur.
Ey Habîb’im hoşnud ol sen, hem sevin sen.
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Ey birader, asil sözü yalan demez;
Dini gevşek münafıklar neler demez;
O ezelden kara bahtlıdır, kendine gelmez;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Ey birader, münafıka olma sen ülfet;
Kim ülfettir, başı üzre yüzbin külfet;
Baştan başa münafığın işi ziyan, zahmet;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar.
Kul Hâce Ahmed Mirac sözünü hiktem kıldı;
Allah’a şükür, Mustafa’ya evlat kıldı;
Arslan Baba’m hurma verip sevindirdi;
Gerçek ümmetseniz, işitip selâm verin dostlar


42.
MÜNACAATNAME
Münâcât eyledi Miskin Hâce Ahmed;
İlâhî kıl bütün bendene rahmet.
Garip Ahmed sözü aslâ eskimez;
Eğer yer altına girse, çürümez.
Yine mensuh olup o hâr olmaz;
Okuyan bendeler bimar olmaz.
Okuyana kılarım orda şefkat;
Kıyamette kılacağım şefaat.
Huday’ım kılsa nasip bana cennet,
Okuyanlara kılayım şefaat.
Dileği her ne ise Tanrı vere;
Muhabbet şevkını gönlüne sala.
Cemalin gösterip Perverdigâr’ım,
Kendi yoluna salsın Bir ve Var’ım
Huda’yım eylesin mahşerde hurrem,
Kıyamette temiz zâtına mahrem.
Duaya kuvvet verse her müslüman
Ölüm vakti götürür nur-ı iman.
Benim hikmetlerim âleme dolan;
İşitmeden kim ölse, kılar arman.
Benim hikmetlerim dertliye derman;
Kişi nasip almasa, yolda kalan.
Benim hikmetlerim âlemde destan;
Ruhum gelse, kılar sohbeti bostan.
Benim hikmetlerim kân-ı hadîstir;
Kişi nasip almasa, bil habistir.
Benim hikmetlerim ferman-ı Sübhan;
Okuyup anlasan, mâna-yı Kur’an.
Benim hikmetlerim âlemde sultan;
Kılar bir lahzada çölü gülistan.
Benim hikmetlerim şevk-ı muhabbet;
Gözünün yaşına kılar taharet.
Namazına Resûlu’llah imamı;
Onun kavmi melâyikler tamamı.
Kırılmışlık ile kılsa namazı,
Kabul olur onun Hakk’a niyazı.
Benim hikmetimi âşıka diyin;
Gönlü ayna gibi sâdıka diyin.
Tamamı kör, sağır, bâtını güzaf;
Bütün iklimi gezdim, bulmadım sâf.
Benim hikmetimi sarrafa diyinKerem sahibi o Vahhab’a diyin.
Âdil padişah O, bir adı sâdık;
Kılar bir lahzada vaslına lâyık.
Benim hikmetimi cahil işitmez;
Gönlü kara olan öğüdüm almaz.
Her kim yazı yazsa, nesirle yazsın;
Nesirle yazarak maksada yetsin.
Dini, imanı yok, islâmı viran;
Kıyamet tanı atsa, yolda kalan.
Kâmil bir pîr görmeden Şeyh-i San’an,
Hüda kılmaz kabul, okusa Kur’an.
Kendini şeyh sanır, torbası boşmuş;
Yirmi beşe onun yaşı varmamış.
Nasihatlar kılar yaşlıya gence;
Anlamadan iyi ve kötü nece.
İnansın diye bir çok akılsızlar,
Velîlerden bunu nakil kılarlar.
Koyup geçitlere ağını bî-pîr,
Dili mekr ve hîle, kıldığı tevzir.
Onun mekri olur şeytandan a’lâ;
Kalkar yüzü kara mahşerde tanla.
Onların yüzünü aslâ görmeyin;
Öyle lânet şeyden perhiz eyleyin.
Hal dili ile ben a’mayı döğdüm;
Hakikat söz ile cahili söğdüm.
Eğer âlim olsa, sadaka canım;
işitip anla inci, cevher sözüm.
İnci, cevher sözüm âleme saçsa,
Okuyup anlasa, Kur’ân’ı açsa,
O âlime canım kurban kılarım;
Bütün ev-barkımı ihsan kılarım.
Hani âlim, hani âmil yâranlar?
Hüda’dan söylese, siz can veriniz.
Gerçek âlim yastığını taştan kıldı;
Anladığı şeyi âleme dedi.
Kendini bildi ise, Hakk’ı bildi;
Hüda’dan korktu ve insafa geldi.
Benim hikmetimi bilgin işitsin;
Sözüm destan kılıp maksada yetsin.
Benim hikmetlerim bir pîr-i kâmil;
Hangi bende olsa Hüda’ya mâyil.
Benim hikmetimi hublara diyin,
Dua, tekbir kılıp rahmete batın.
Benim hikmetlerim kudretli bir pîr;
İşiden şaşkın sersem olur.
Diri oldukça cihanda hâr olmaz;
Okuyan bendeler hem bîmar olmaz.
Kıyamette ona hâdi olurum;
Eğer dertli olsa, deva olurum.
Eğer yüz yıl ömür bulsa, yıpranmaz;
Eğer yer altına girse, çürümez.
Hüda kıla onu tamudan âzad;
Ebedî cennetinde eyleye şâd.
Duyup hikmetimi kulağa alana
Atâ kılar ölüm vaktinde iman.
Yesevî, hikmetini bilgin işitsin;
İşidenler bütün maksada yetsin.
Cevahir kânından bir nükte alsın;
İşitmeyenler hep hasrette kalsın.
Kişi hikmet işitse canı ile,
Çıkar canı onun imanı ile.
Kulağa almazsa bu sözü nâdan,
Ona insan deme; o cins-i hayvan
Hudayım sözünden çıkan bu hikmet,
İşidene yağar bârân-ı rahmet.
Benim hikmetimi kim tutsa muhkem,
Huda kılmaz kabul, okusa Kur’ân.
Girer cennet içine şâd u handan;
Hudayım eyleye mesrur u şâdan.
Benim hikmetlerim Hakk’ın senâsı;
Muhabbet ehlinin derdi devası.
Benim hikmetlerim kand ve aseldir;
Bütün sözler için de bî-bedeldir.
Benim hikmetlerim in’am-ı Allah;
Seher vakti dese, estağfiru’llah
Mel’un şeytan tutmaz onun yolunu;
Muhammed Mustafa tutar elini.
Benim hikmetlerimi dertsize demeyin;
Bahasız cevherimi cahile satmayın.
Yesevî hikmetin kadrine yat sen;
Aşk küpünden meyi bir katre tat sen.

Beyazdut
15-01-10, 01:27
43.

H İ K M E T


Muhammed’in bilin zâtı araptır;
Tarikatın yolu bütün edeptir.
Hakikat bilmeyen insan değildir;
Biliniz hiçbir şeye benzemezdir.
Kahırlansa, kılar yer ile yeksan;
Olmakta zelzele yer ile âsman.
Rahmeylese, biliniz,rahmeti var;
Verir olsa, tükenmez nimeti var.
Muhammed’i tavsif etsem kemine,
Anasının adı bil sen Âmine.
Atasının adı Abdullah idi;
Anadan doğmadan ölmüş idi.
Muhammed’i babası korumuştur;
Çıplak mı, aç mı yoklamıştır.
Babasını bilin Abdu’l - muttalib;
Gönülde saklayın siz iyi bilip
Babasının atası idi Hâşim;
İşidende akmakta gözde yaşım
Biliniz dördüncüsü Abdu’l - Menâf;
Onları bilse her kim, gönlüdür sâf.
Resûl’un bilse her kim dört ceddini,
Kıyamette gezer sekiz cenneti.
Babası yedi yaşında ölmüştür;
Resûl’u amcasına hem vermiştir.
Ebû Talib Ali’nin atasıdır;
Bütün arap kavminin ulusudur.
Ebû Tâlib olanda iş başında,
Muhammed oturur daim önünde.
Muhammed’in yaşı on yedi oldu;
Ki o vakit Hatîce O’nu gördü
Muhammed’i bilin ki tıpkı şunkar;
Hatîce O’nu görüp olmakta zâr.
Hatîce gönlünde O’nu sevmekte;
Muhammed aşkında içi yanmakta.
Gece gündüz diler O’nu Hüda’dan;
Biliniz sonunda buldu muradın.
Görün siz hem Hüda’nın şîvesini;
Muhammed bakmaktayken devesini,
Hatîce’ye Resûl çâker olmuştur;
Bu sebeple bil sen O’nu almıştır.
Resûl’un yaşları kırka varmıştır,
Ki ondan sonra Hüda’dan vahy inmiştir.
Ondan sonra Muhammed oldu padişah;
Resûl’un gönlünde yâr oldu Allah.
Muhammed işini Allah bitirdi;
İnsanların hepsi iman getirdi.
Resul’un başında dolu amâme;
Kemal buldu otuz üç bin sahabe.
Resûl’a hepisi hizmet kılmakta;
Edeple yürüyüp izzet kılmakta.
Resûl huzuruna bir yetim gelir;
Garip ve mübtelâyım diye söyler.
Rahim kıldı Resûl onun haline;
Dileği ne ise, getirdi hem yerine.
Resûl dedi:Ben de yetimim;
Yetimlikte, gariplikte büyümüşüm.
Muhammed dediler: Her kim yetimdir,
Biliniz, o benim hâs ümmetimdir.
Yetimi görseniz, incitmeyin siz;
Garibi görseniz dağ etmeyin siz.
Yetimler bu cihanda hâr olmuştur;
Gariplerin işi müşkül olmuştur.
Gariplerin işi daim sülûktur;
Diri değil, garip tıpkı ölüdür.
Hüda’sına garipler mâlumdur hem;
Garibi sabah akşam sormuştur hem.
Tavsîf etsem, Alî şîr-i Hüda’dır;
Kılıç ile kâfiri kırmaktadır.
Kâfirleri kılar imana dâvet;
Vermekte her zaman İslâm’a kuvvet.
Mü’min olanını alıp gelmekte;
Kabul kılmayanı kırıp gelmekte.
Kılıç ele alıp binende Düldül,
Kâfirler kavmine düşmekte gulgul,
Elindeki silahı Zülfikar’ı,
Savaşanda uzalır kırk karı.
Ali’nin var idi on sekiz oğlu;
Onun her birisidir ulu tuğlu.
Alî İslâm için kanlar yutmakta;
İslâm’ın tuğunu muhkem tutmakta.
Hâce Ahmed garipliğe düşmüştür;
Resûl evladına sözler katmıştır.



45.

HİKMET


On sekiz bin âleme server olan Muhammed;
Otuz üç bin ashâba rehber olan Muhammed.
Çıplaklık ve açlığe kanaatlı Muhammed;
Âsi, câni ümmete şefaatlı Muhammed.
Gece yatıp uyumaz, tilâvetli Muhammed;
Garip ile yetime mürüvvetli Muhammed.
Yoldan azan şaşkına hidayetli Muhammed;
İhtiyaç olsa kime, kifayetli Muhammed.
Ebû Cehl, Bû Leheb’e siyasetli Muhammed;
Melâmetin sabunu, selâmetli Muhammed.
Namaz, oruç kılıcı, ibadetli Muhammed;
Daim tesbih diyici, riyâzetli Muhammed.
Mel’un, lâin şeytana siyasetli Muhammed;
Şeriatın yoluna inayetli Muhammed.
Duaları müstecap, icabetli Muhammed;
Kötülüğe iyilik, kerametli Muhammed.
Tevfik veren zâlime, celâletli Muhammed;
Secde kılan eğilip, itaatlı Muhammed.
Arş ve kürsü pazarı, inayetli Muhammed;
Sekiz cennet sahibi velayetli Muhammed.
Miskîn Ahmed kuluna yazdırıcı Muhammed;
Yetim fakir, garibe sahavetli Muhammed.


46.

H İ K M E T


“El-kezzâbu lâ ümmetî. “ dedi, bilin Muhammed;
Yalancılar kavmine ümmet demez Muhammed.
Doğru giden kuluna, Hakk’ın izleyip yolunu,
Rast yürüyen kuluna ümmetim der Muhammed.
Her kim “Ümmetim.” Dese, Resûl işini koymasa,
Şefaat günü olsa, mahrum koymaz Muhammed.
Tanrı Taâlâ sözüne, Resûlu’llah sünnetine
İnanmayan ümmetine ümmet demez Muhammed.

Ümmetim diye yürüsün , buyruğunu tutmazsın
Nasıl ümit tutarsın, orda sormaz Muhammed
Müşküldür âsi bende, ümmet demese orda,
Rüsva olur mahşerde, ümmet Muhammed.
Ümmetim der Muhammed, doğru dese Kul Ahmed,
Yarın olsa kıyamet, mahrum koymaz Muhammed.


47.

H İ K M E T


Gördüğü an inanan Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir;
Üstün olup dayanan Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.
Dertleşende ağlayan, kulluğa bel bağlayan,
İç bağrını dâğlayan Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.
Bir sözünden dönmeyen, sırrını aslâ demeyen,
Gâfil olup yatmayan Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.
Şariatı gözeten, tarikatı tam tutan
Hakikatı iyi bilen adaletli Ömer’dir
Dediği söze yeten, nefs ve hevadan geçen,
Hak resûl’u berkiten Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.
Muhammed’e kayn-ata, kıldığı yok hiç hata,
Boynuna salan futa Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.
Kul Hâce Ahmed kıl tasdik, yâr-ı ğârın kıl tefrik,
Âriflikte bil sâdık Ebâ Bekr-i Sıddîk’dir.


48.

H İ K M E T


İkincisi yâr olan adaletli Ömer’dir;
Mü’minlere yâr olan adaletli Ömer’dir.
Bilâl’a ezan okutan, şeriati bildiren,
Din sözünü anlatan adaletli Ömer’dir.
Kâbe kapısını açtıran, hep putları kırdıran,
Resûl gönlünü dindiren adaletli Ömer’dir.
Şeriatı gözeten, tariatı tam tutan
Hakikatı iyi bilen adaletli Ömer’dir
Oğlunu çağırıp getiren, kırbaçlatıp öldüren,
Adaletle yol soran adaletli Ömer’dir.
Çerağ olup sönmeyen, din yolundan dönmeyen,
Haksız bir iş kılmayan adaletli Ömer’dir.
Miskîn Ahmed kıl sen yâd, kıl sen aczini bünyad,
Belki ruhu kılar şâd, adaletli Ömer’dir.


49.

H İ K M E T


Üçüncü yâr olan haya sahibi Osman’dır;
Her nefeste yâr olan haya sahibi Osman’dır.
Hak Resûl’un damadı, dinimizin âbadı,
Bendelerin âzadı haya sahibi Osman’dır.
Okuduğu Şâtibî, âyet, hadîs kâtibi,
Minber üzre hatibî haya sahibi Osman’dır.
Münâcâtı kûh-ı Tûr, aldıkları iki nur,
Dedikleri hepsi dür haya sahibi Osman’dır.
Çoklar gelip piyade, koymadılar Şehjode
Şehid kıldılar orda, haya sahibi Osman’dır.
Tavsif kıldın Osman’ı, Hâce Ahmed sen onu,
Yoktur şekki, gümanı, haya sahibi Osman’dır.


50.

H İ K M E T


Dördüncüsü yâr olan Hak arslanı Alî’dir;
Hem Mirâc’da yâr olan Hak arslanı Alî’dir.
Dediği sözü rahmanî, görsen yüzü nuranî
Kâfirleri kıranı Hak arslanı Alî’dir.
Himmet kuru belinde,Mevla’m yâdı dilinde,
Zülfikar’ı elinde Hak arslanı Alî’dir.
Binip çıksa Düldül’e,yere düşer zelzele,
Kâfirlere gulgule,Hak arslanı Alî’dir.
Düşmanlara mukabil,oldu kâfire katil,
Kılan bâtılı zâyîl Hak arslanı Alî’dir.
Rahmet kılar Bir ve Var,her ne kılsa gücü var,
Hâce Ahmed’e medetkâr Hak arslanı Alî’dir.


51.

H İ K M E T


Ne hoş tatlı Hu yâdı seher vakti olanda;
Baldan tatlı Hû adı seher vakti olanda.
Seher vakti kalkanlar,cnanın feda kılanlar
Aşk oduna yananlar seher vakti olanda.
Seher vakti hoş saat,kalkana olur rahat,
Açılır devlet,saadet seher vakti olanda.
Her gün yanar bu canım,kullakta yok dermanım,
Sen bağışla günahım seher vakti olanda.
İman mumunu yandırsan,ruh kuşunu yandırsan,
Allah’ına sığınsan seher vakti olanda.
Kul Hâce Ahmed saatî,bir zerre yok tâkatı,
Zikir canın rahatı seher vakti olanda.


52.

H İ K M E T


Ömrüm sona erende ne yaparım Allah’ım;
Can alıcı gelende ne yaparım Allah’ım.
Can ve rmenin vehminde, Azâzil’in zahmından,
Şefkat olmasa senden, ne yaparım Allah’ım?
Can vermek işi düşvar, kolay kıl sen yâ Cebbar;
Senden başka yok gamhâr, ne yaparım Allah’ım?
Canım ayrı olanda, tenim burda kalanda,
Tahta üzre alanda ne yaparım Allah’ım?
Âciz olup yatanda, melekler hem girende,
“Men rabbük?” diye soranda ne yaparım Allah’ım?
Götürüp kabre koyanda, yedi adım dönende,
Sorucular girende ne yaparım Allah’ım?
“Men rabbük?” diyip duranda, kara gündür o anda,
“Rabbim kimdir?” diyende ne yaparım Allah’ım?
Kul Hâce Ahmed sen bende, nefs elinde şermende,
Mahşer günü olanda ne yaparım Allah’ım?


53.

H İ K M E T


Kahhar adlı kahrından korkup ağlar Hâce Ahmed;
Rahman adlı rahmından ümit tutar Hâce Ahmed.
Günahım çok Allah’ım, bağışla sen günahım;
Bütün kullar içinde âsi kuldur Hâce Ahmed.
Münafıklar yürürler, fısk ve fücur kılarlar,
Haram, şübhe yiyerler; korkup ağlar Hâce Ahmed.
Tarikati bilmeden, hakikate girmeden,
Pîr emrini tutmadan, özrü çoktur Hâce Ahmed
Âhir zaman olmuştur, padişah zâlim olmuştur,
Haram, şübhe dolmuştur, hayran olur Hâce Ahmed.
Utanmış âsi kul ben, aşk yolunda bülbül ben,
Arslan Baba’ya kul ben, kulun olur Hâce Ahmed.
Kul Hâce Ahmed, tâat kıl, ağlamağı âdet kıl,
Belâ gelse tâkat kıl, Hak’tan olur Hâce Ahmed.


54.

H İ K M E T


Hâlıkımı izlerim dün gün cihan içinde;
Dört yanımdan yol indi kevn ü mekân içinde.
Dörtten yediye yettim, dokuzu geçip gittim,
Ondan ikiye geldim çerh-i Keyvan içinde.
Üç yüz altmış su ğeçtim, dört yüz kırk dört dağ aştım,
Vahdet şarabın içtim, düştüm meydan içinde.
Çünkü düştüm meydana, meydanı dolu gördüm,
Yüz bin ârifi gördüm, hepsi cevlan içinde.
Gavvas bahrına girdim, vücut şehrini ezdim,
Dürrü sedefte gördüm,cevheri kân içinde.
Arş ve Kürsü yürüdüm,Levh ve Kalem’i gördüm,
Vücut şehrini gezdim, dedim bu can içinde.
Canı gördüm cananda, aşkı gördüm meydanda,
Âşıkların meydan cümle bostan bostan içinde.
Eri gördüm erleştim, istediğimi zordum.
Pehisi sende dedi, kaldım hayran içinde,
Hayran olarak kaldım, şaşkın olarak daldım,
Kendimi derde saldım, buldum derman içinde.
Miskîn Hâce Ahmed canı,hem cevherdir hem kânı
Hepsi onun mekânı,o lâ-mekân içinde.


55.

H İ K M E T


Hâlıkımı izlerim dün gün cihan içinde;
Dört yanımdan yol indi kevn ü mekân içinde.
Dörtten yediye yettim,dokuzu geçip gittim,
Ondan ikiye geldim çerh-i Keyvan içinde.
Üç yüz altmış su ğeçtim,dört yüz kırk dört dağ aştım,
Vahdet şarabın içtim,düştüm meydan içinde.
Çünkü düştüm meydana,meydanı dolu gördüm,
Yüz bin ârifi gördüm,hepsi cevlan içinde.
Gavvas bahrına girdim,vücud şehrini gezdim,
Dürrü sedefte gördüm,cevheri kân içinde.
Arş ve Kürsü yürüdüm,Levh ve Kalem’i gördüm,
Vücud şehrini gezdim,derdim bu can içinde.
Canı gördüm cananda,aşkı gördüm meydanda,
Âşıkların meydanı cümle bostan içinde.
Eri gördüm erleştim,istediğimi sordum,
Pehisi sende dedi,kaldım hayran içinde.
Hayran olarak kaldım,şaşkın olarak daldım,
Kendimi derde saldım,buldum derman içinde.
Miskîn Hâce Ahmed canı,hem cevherdir hem kânı
Hepsi onun mekânı,o lâ-mekân içinde.


56.

H İ K M E T


Erenler cemâl görür dervişler sohbetinde;
Yâranlar meclisinde, nur yağar sohbetinde.
Ne dilese o olur dervişler sohbetinde;
Her sırlar zâhir olur dervişler sohbetinde.
Her kim sohbete geldi,erenden nasip aldı,
Tez geldi,biliş oldu dervişler sohbetinde.
Her kim sohbete geldi,gönlüne mâna doldu,
Ashâblar murad buldu dervişler sohbetinde.
Kibir, hasedler ölür,içine mâna dolar,
Göz açıp Hakk’ı görür dervişler sohbetinde.
Resûl’a vahiy geldi,başından tâcı aldı,
Kalktı hâdimlik kıldı dervişler sohbetinde.
Kul Hâce Ahmed sohbette,dem vurur münâcâtta,
Ne güzel saadette dervişler sohbetinde.


57.

H İ K M E T


bu dünya bütün halktan geçer ya;
İnanma sen malına , bir gün elden gider ya. Ata,ana,kardeşler nere gitti,fikir kıl;
Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ya.
Dünya için gam yeme,Hak’tan başkayı deme,
Kişi malını yeme,Sırat üzre tutar ya.
Ehl ü iyal,kardeşler,kimseler olma yoldaş,
Merdane ol garip baş,ömrün yel gibi geçer ya.
Kul Hâce Ahmed tât kıl,ömrün belmem nece yıl,
Aslın bilsen,su ve kıl,yine kile gider ya.


58.

H İ K M E T


Kara gündür dem o saatı ki dünyadan sefer kılsan;
Kadın,evlâd,mal ve mülkün hepsinden güzer kılsan.
Seni koymaz ecel aslâ,nece hükmün revan olsa;
Hükümet ile âlemi eğer zîr ü zeber kılsan.
Olmuştur herkese ferman ölümün şerbetin içmek;
Kaçıp ondan kurtulmazsın,nece onden hazer kılsan.
İnsanların mezarına varıp bir bir temaşa kıl;
Ölülerden ibret alıp gerek bağrın kebap kılsan.
Daima iyilik kıl sen,gidersen sen bu dünyadan;
Kıyametin yüz suyuna gerek ciğer kanı kılsan.
Hüda fermanım tutan olur o evliyalardan;
Olursun evliyardan,riyâzeti çokça kılsan.
Hâce Ahmed mâsiyet ile hayatını kılma zâyi;
Olursun Hazret’e lâyık,eğer tâat seher kılsan.


59.

H İ K M E T


Niyet kıldık Kâbe’ye, râzı olun, dostlarım;
Yâ ölürüz, geliriz, râzı olun, dostlarım.
Niyet kıldık Kâbe’ye, hak Mustafa ravzına;
Nasip kıla herkese, râzı olun dostlarım.

Nasip olsa, varırız; nasip olsa, geliriz
Ecel yetse, ölürüz; râzı olun, dostlarım.
Râzı olun özümden, iyi kötü sözümden,
Geçin katı yüzümden, râzı olun, dostlarım.
Kudret olsa, gidiniz; güç olmasa, durunuz;
Dua kıla görünüz, râzı olun, dostlarım.
Dostlar bizi yoklarlar, fâsıklar çok uyurlar,
Mescide hem gelmezler; râzı olun, dostlarım.

Sırdan oldu işaret, burda kıldık imaret,
Kıla Resûl şefaat, razı olun, dostlarım.
Arslan Bâb’dan beşaret, pîrden dile icazet,
Dostlar kıla ibadet, râzı olun, dostlarım.
Kâbe’ye biz göçelim, zâlimlerden kaçalım,
Oğul kızdan geçelim, râzı olun, dostlarım.
Dilim sorsam, karar yok; garip ölse, sorar yok,
Yenilende helâl yok, râzı olun dostlarım.
Geçti kulun canından, çıktı halkın sanından,
Dostlar varsa sonundan, râzı olun, dostlarım.
Yesevî, yum sen gözünü, halka deme sözünü,
Kâbe’ye sürt yüzünü, râzı olun, dostlarım.


60.

H İ K M E T


Allah diyen bendenin yerini cennete gördüm;
Hûrî, gılman hepsini karşı hizmette gördüm.
Gece gündüz yatmadan Hû zikrini diyenler,
Melâyikler yoldaşı, Arş’ın üstünde gördüm.
Hayır, sahâ kılanlar, yetim gönlün alanlar,
Çahar-yâr’lar yoldaşı, kevser lebinde gördüm.
Âmil olan âlimler, yola giren âsiler,
Öyle âlim yerini Dâru’s-selâm’da gördüm
Kadı olan âlimler, rüşvet alıp yiyenler,
Öyle kadı yerini Nâr-ı sakar’da gördüm.
Zâlim olup zulm eden, yetim gönlün ağrıdan,
Kara yüzlü mahşerde, kolunu arkada gördüm.
Cemaate varmadan namazı terk kılanlar
Şeytan ile bir yerde, Derk-i esfel’de gördüm.
Kul Hâce Ahmed kân açtı, incci cevheri saçtı,
Dinmeyen bu sözü, gaflet içinde gördüm.


61.

H İ K M E T


Vahdet küpü açıldı, meyhaneye girsem ben ;
Bir câm içip o meyden mest ve heyran olsam ben.
O şarabın lezzeti iç bağrımı kan kıldı;
Bağır kanım akıtıp cananıma varsam ben
Sâki sundu her nefes keyfiyetin şarabın;
Sermest olarak o an nâle feryad vursam ben.
O deryanın mevcinden değme dalgıç dür almaz;
Candan geçip dür için bahr dibine dalsam ben.
Hâce Ahmed’in küpünde muhabbetin şarabı,
Âşıklara o meyden muradınca versem ben.


62.

H İ K M E T


Bizden selâm dostlara, talep yâdını koymasın;
Didar talep kılsalar, aslâ gâfil kılmasın.
Gâfil bulmaz Hak yolun, orda bulmazlar orun,
İçi dışı yanarak seherlerde yatmasın.
Yâdı ile olsalar, didar arzu kılsalar,
Nece hârlık görseler, gönül başka olmasın.
Âşıklara dünyada hârlık, zârlık, melâmet;
Melâmetsiz, mihnetsiz âşıkım söylemesin
Şeriatte tecrittir dünyasını terk etmek;
Terk etmeden dünyayı Hakk’ı sevdim, demesin.
Tarikatte ten canın terk etmesi tecrittir;
Terk etmeden ten canın tecrit oldum, demesin.
Hakikatte haramdır bir Hüda’dan başkası;
Öyle olmadan âşık didar arzu kılmasın.
Öyle Resûl Mustafa dünya malın sevmedi;
Ümmet olsa Resûl’a, dünya malın sevmesin.
Miskîn Ahmed Yesevî selam dedi dostlara;
Bu sözün mânasını tâlip olsa, anlasın.


63.

H İ K M E T


Dinmeden âşık Hû der Huda’sına yalvarıp;
Yürür O’nun aşkında gece gündüz sararıp.
Çok ağlatıp âşıkı aşk elinde Hudayım;
Aşk yolunda melâmet ona gördü münasip
Mansur bir gün ağladı, erenler rahm eyledi,
Kırklar şerbet içirdi Mansur’a mihrin salıp.
Mansur dedi: ene’l - hak; erenler işi ber-hak;
Mollalar derler nâ-hak gönlüne yaman alıp.
Deme “Ene’l-hak” diye, kâfir oldun Mansur diye
Kur’ân’da budur diye, öldürdüler taş atıp.
Bilmediler mollalar Ene’l-hakk’ın mânasın;
Kal ehline hal ilmin Hak görmedi münasip.
Rivayetler yazıldı, halini onun bilmedi,
Mansur gibi velîyi koydular dâra asıp.
Bigane diye mollalar şeyh mansur’u öldürdü
Kafir diye öldürdüler üç yüz molla savaşıp
Külünü göğe savurdu, atıp denize saldı,
Zevk denizi mevc vurdu, aktı deniz kaynaşıp.
Hem o günü o derya kıldı efgan vâveylâ;
Âşıklara Hudayâ kıl sen didarın nasip.
Efsanedir şeriat, ferzanedir hakikat,
Dürdanedir tarikat, âşıklara münasip.
Âlem halkı yığıldı, Mansur’a feryad kıldı.
Mansur’un yâranları kaldı orda ağlaşıp.
Tevbe kıl Hâce Ahmed, ola Hak’tan innayet,
Yüz bin veliler geçti sırrı sıra ulaşıp.


64.

H İ K M E T


Aşkın kıldı şeyda beni, cümle âlem bildi beni,
Kaygım sensin dünü günü, bana sen gereksin sen.
Tâla’llah zihî ma’nî, sen yarattın cism ve canı,
Kulluk kılsan dünü günü, bana sen gereksin sen.
Gözüm açtım seni gördüm, hep gönülü sana verdim,
Akraba terkini kıldım, bana sen gereksin sen.
Söylesem ben dilimdesin, gözlesem ben gözümdesin,
Gönlümde hem canımdasın, bana sen gereksin sen.
Alimlere kitap gerek, sûfilere mescit gerek,
Mecnun’lara Leylâ gerek, bana sen gereksin sen.
Ğafillere dünya gerek, âkillere ukba gerek,
Vâizlere minber gerek, bana sen gereksin sen.
Âlem tamam cennet olsa, hep hûriler karşı gelse,
Allah bana nasîp kılsa, bana sen gereksin sen.
Cennete girem cevlan kılam, ne hurilere nazar kılam
Onu bunu ben ne kılam, bana sen gereksin sen.
Hâce Ahmed’dir benim adım, dünü günü yanar oldum,
İki cihanda ümidim, bana seni gerek seni.


65.

H İ K M E T


Cennet cehennem savaşır, savaşmakta beyan var;
Cehennem der: Ben üstün, bende Fir’avn, Hâmân var.
Cennet der ki: Ne dersin, sözü bilmez söyersin;
Sende Fir’avn var olsa, bende Yûsuf Ken’ân var.
Cehennem der: Ben üstün, hasis kullar bende var;
Hasislerin boynunda ateşten zincir-keşân var.
Cennet der ki: ben üstün, peygamberler bende var;
Peygamberler önünde Kevser, hûri, gılman var.

Cehennem der: Ben üstün, tersa, cahud bende var;
Cahud, tersa önünde türlü azap-sûzân var.
Cennet der ki: Ben üstün, mü’min kullar bende var;
Zalimlere vermeğe zehir, zakkum çenden var;

Cehennem der: Ben üstün, münafıklar bende var;
Âlimlerin gönlünde âyet, hadîs, Kur’an var.
Cennet der ki: Ben üstün, münafıklar bende var;
Münafıklar boynunda ateşten işkil-keşân var.

Cennet der ki:Ben üstün, zâkir kullar bende var.
Zâkirlerin gönlünde zikr vr fikr-i Sübhan var.
Cehennem der: Ben üstün, namazsızlar sende var;
Namazsızlar boynunda yılan ile çıyan var

Cennet der ki: Ben üstün, didar görmek bende var
Didarını göstermeğe Rahîm adlı Rahmen var.
Cehennem o an dik durdu, cenete özür kıldı,
Kul Hâce Ahmed ne bildi, bildirici Yezdan var.



66.

H İ K M E T


Hû halkası kuruldu, ey dervişler, geliniz;
Hak sofrası yayıldı, ondan nasip alınız.
Kal ilmini okuyup, hal ilmine ulaşıp,
Yokluk içine batıp varlıklardan alınız.
Yırtıp şefkat perdesin, dileyip didar vâdesin,
Açıp gönül dîdesin müşahade kılınız.
Hû bıçkısın alarak, nefs başına salarak,
Gece gündüz tâlipler, canı kurban kılınız.
Halkada Hû diyiniz, aşk oduna yanınız,
Ten, can ile tâlipler, tekbir önce diyiniz.
Hû Hû diye inleyip, Hû demekte mÂna var,
Didarından ümitli, rahmetinden alınız.
Kul Hâce Ahmed kul olan, yol üstünde kül olan
Tâliplere mül olan, ondan ibret alınız


67.

H İ K M E T


Yol üstünde oturup yolu soran dervişler;
Ukbadan haber duyup yola giren dervişler.
Asâları elinde, himmet kuru belinde,
Rabb’im yâdı dilinde, Allah diyen dervişler.
Hırkaları eğninde,gönlünde yüz bin ayân;
Biliniz iki cihan göze almaz dervişler.,
Derviş hakk’ın manzuru, zikri olur gülzarı,
Hakk’ın yâdı esrarı, hoş edepli dervişler.
Günahım çok yola sokmaz,esbab dârûsun bulmaz
Gözde yaşın kurutmaz yaşı akan dervişler.
İt nefsini öldürür kızıl yüzünü soldurur
Hâce Ahmed kul olur, satıp yesin dervişler.


68.

H İ K M E T


Ey dostlarım, ölsem ben, bilmem ki halim ne olur;
Kabre girerek yatsam ben, bilmem ki halim ne olur.
Götürüp lahde koysalar, arkaya bakmadan dönseler,
Suallerimi sorsalar, bilmem ki halim ne olur.
Girse karış adlı yılan, dolansa sene o zaman,
Kalmaz bütün bir üstühan, bilmem ki halim ne olur.
Cümle yığılıp mûr u mâr, etrafımda nişler vurur,
Müşkül olur o halde kâr, bilmem ki halim ne olur.
Hiç gelmedi benden sevap, orda ne veririm cevap,
Ger kılsalar yüz bin azap, bilmem ki halim ne olur.
Olsa kıyametin günü, hazır olur cümleleri,
Kıldığın ameller hani, bilmem ki halim ne olur.
Ey kul Ahmed, sen bu gün,kıl sen ibadet dün ü gün,
Deme sen ömrümdür uzun, bilmem ki halim ne olur.


69.

H İ K M E T


Nice yıllık mihribanım can demekte, dostlarım;
Bu vücudum şehrini fâni kılmakta, dostlarım.
Bu kafesin tûtisi havalanmakta uçmağa;
Bir karanlıkşulesiz yere varmakta, dostlarım.
Ey bbenim yâranlarım,himmet tutun imanıma;
Düşmanım imanıma zahmet vermekte, dostlarım.
İş bu can bizler ile bir nice yıllar var idi;
Hak Taâlâ hükmü ile azm etmekte, dostlarım.
Bu benim a’zâlarım canımla mutlu idi;
Can çıkanda hep âzam titremekte, dostlarım.
Hak emrine cümle âlem halkı oldu razı;
Hakikatlı bendeler daim râzıdır, dostlarım.
Kul Hâce Ahmed tûtisi havalanmakta uçmağa,
Neylesin miskîn ki o Hak hükmüdür, dostlarım.

A.F.YÜKSEL

Beyazdut'un notu: Ben bu kadar bulabildim, biraz karışık oldu, kusura bakma.

akinorta
13-03-10, 16:23
Necip Fazıl Kısakürek'in Kaldırımlar 1 şiirindeki söz sanatlarını bulabilir misiniz acaba bulursanız çok sevinirim....

mertcan_roller
17-03-10, 20:46
Arkadaşlar bana acil newtonun hareket yasalarının mantıksal matematiksel grup ile ilgili formülleri gerekli acil yardım ederseniz sevinirim

Beyazdut
17-03-10, 21:36
Arkadaşlar bana acil newtonun hareket yasalarının mantıksal matematiksel grup ile ilgili formülleri gerekli acil yardım ederseniz sevinirim

Newton' un Hareket Kanunları

Devinime neden olan neden olan etkiler insanları uzun süre ilgilendirmiş ve bu konuda Galileo ve Newton zamana dek pek başarılı sonuçlar elde edilmemişti. Galileo’dan önce filozoflar, bir cismi devindirebilmek için kesinlikle bir etkinin, yani bir kuvvetin gerektiğini ileri sürmemişler ve <<olağan>> halde bir cismin durması gerektiğine inanmamışlardı.

Gerçekten bir düzlem üzerinde bir cisim kaydırılmak istenirse, cismin kısa bir süre gittikten sonra yavaşlayıp durduğu gözlenir. Bu gözlem dış bir kuvvet olamadığı sürece kaymanın olmadığı düşüncesini destekler. Galileo yaptığı deneylerde bu inancın gerçek olmadığını gösterdi. Eğer cisim ve onun üzerinde durduğu düzlen pürüzsüz hale getirilirse ve cisim yağlanırsa, cismin hızının daha yavaş azaldığı ve cismin daha ileride durduğu gözlenir. Buna göre, cismin kayması yavaşlatıcı, yani bütün sürtünmeler, ortadan kaldırılırsa, cismin değişmez bir hızla yoluna bir doğru boyunca sonsuza değin devam sonucu çıkar. Galileo’nun vardığı sonuç bu idi. Ona göre, bu cismin hızını değiştirmek için bir dış kuvvet gerekir; ama belli bir hızda giden cismin hızını koruyabilmesi için bir kuvvete gerek yoktur. Mesela bir sandığı bir düzlemde ittiğimiz durum için, ellimizin verdiği itme sandığa bir hız kazandırır, fakat düzlem sandığa bir kuvvet uygulayarak onu yavaşlatır ve durdurur. Her iki kuvvette hızda bir değişim, yani bir ivme oluşturur. İşte Galileo’nun bulduğu bu gerçeği, Galileo’nun öldüğü gün doğan Isaac Newton bir evrensel yasa olarak 1686 da yazdığı Princiria Matematika Philosoph Naturalis adlı kitabında ortaya koydu.

NEWTON’UN BİRİNCİ HAREKET KANUNU (EYLEMSİZLİK PRENSİBİ)

Herhangi bir cisim üzerine bir kuvvet etki etmiyorsa, yada etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfırsa, cisim durumunu değiştirmez; yani duruyorsa durur, deviniyorsa yani hareket ediyorsa, devinimini bir doğru boyun devam ettirir.

a) Duran bir cisme bir kuvvet etki etmedikçe cisim yine hareketsiz kalır. Bir cisme etki eden kuvvetlerin bileşkesi sıfır (R=0) ise, cisim o anki durumunu korur.
Bir cisim için net kuvvet 0 ise a = 0 olur.

b) Hareketli bir cisme bir kuvvet etki etmezse, cismin hızı ve yönü değişmez. Cisim hareket ediyorsa düzgün doğrusal yani sabit hızlı olarak hareketine devam eder.

Dışarıdan uygulanan bir kuvvetin etkisinde olmayan bir cismin durgun halde kalır yani hareketsiz olur yada sabit bir hızla hareket eder. Hızın sabit olması doğal olarak ivmenin sıfır olmasını gerektirir.


Newton’un bu birinci yasası gözlem çerçevelerini de tanımlar. Çünkü genel olarak bir cismin ivmesi, yani hızındaki değişim belli bir gözlem çerçevesine göre ölçülür. Birinci yasaya göre cismin çevresinde başka bir cisim yoksa, yani bir cisme belli bir kuvvet etki etmiyorsa, öyle gözlem çevreleri bulabiliriz ki, cismin bu çerçevelerde ivmesi olmasın. Cisimlerin üzerine etki eden kuvvetlerin olmaması durumunda cimlerin durumlarını koruması maddenin bir özelliği olarak alınır ve buna eylemsizlik denir. Newton’un birinci yasasına da çoğu kez eylemsizlik yasası denir ve bunun geçerli olduğu gözlem çerçevelerine eylemsizlik gözlem çerçeveleri denir. Bu çerçeveler durağan yıldızlara göre duran yada düzgün değişmez bir hızla giden gözlem çerçeveleridir.

Newton’un birinci yasasında görüldüğü gibi, bir cismin durması veya değişmez bir hızla gitmesi arasında fark yoktur. Buna göre, bir eylemsiz çerçevede durduğu gözlenen bir cisim, başka bir çerçeveden bakılınca değişmez bir hızla gider görünür. Her iki çerçeveye göre de cismin bir hızı yoktur. Her iki çerçeveye göre de hız değişmez. Buna göre her iki çerçevedeki gözleyici de cismin üzerine bir kuvvet etkidiği yada, etki eden kuvvetlerin bileşkesinin sıfır olduğu bulunur.

NEWTON’UN İKİNCİ HAREKET KANUNU

Birinci yasadan biliyoruz ki, kuvvet olmadığında cismin hızında bir değişim, yani ivme söz konusu değildir. O halde kuvvet olduğunda, bir ivme yani bir hız değişimi olmalıdır. Kuvvet ile ivme arasındaki bağlantıyı bulabilmek için, önce aynı bir cisme değişik şiddet ve doğrultuda kuvvet uygulanıp F ve a ölçülürse, sonrada farklı cisimlerle aynı ölçmeler yapılırsa şu sonuçlar elde edilir:

1) Bütün durumlarda ivmenin doğrultusu kuvvetin doğrultusu yönünle aynıdır.Bu sonuç, cisim başlangıçta durgunda olsa, herhangi bir hızla belli doğrultuda gitse de doğrudur.
2) Belli bir cisim için kuvvetin şiddetinin, ivmenin oranı değişmez kalmaktadır.

F/a=sabit

F = m . a eşitliğinde görüldüğü gibi kütle, uygulanan kuvvete karşı cismin kazanacağı ivmeye karşı koyan bir nicelik olarak ortaya çıkmaktadır. Yani, aynı bir kuvvetle kütlesi küçük olan bir cisim daha büyük bir ivme, kütlesi büyük olan bir cisim ise daha küçük bir ivme kazanır. Sözgelimi duran yada hiç değişmeyen bir hızla giden otomobilin (~ 1500 kg) hızında, saniyede 5 m/s lik bir hız değişimi sağlayabilmek için 7500 N luk bir kuvvet gerekirken, aynı hız değişimini bir kamyonda (~2000 kg) sağlayabilmek için 2500 N luk bir kuvvet gerekir. Bu yönüyle kütle, devinime karşı koyan bir niceliktir; başka bir deyimle, ötelenme devinimindeki değişime karşı koyar.Bu açıdan kütleye, öteleme eylemsizliği de denir.

Newton’un ikinci yasası olarak bilinen F = m . a eşitliği vektörel bir eşitliktir. Bir cisme aynı anda çeşitli doğrultularda, çeşitli büyüklüklerde bir çok kuvvet etki ettiğinden, cisim bunların bileşkesi yönünde bir ivme kazanır.

Devinim tek boyutta ise bu durumda kuvvetler de tek doğrultuda olacağından, kuvvetlerin büyüklüklerinin cebirsel toplamının kütleye oranı, ivmenin değerini verir. Devini iki boyutta ise bu durumda kuvvetler x,y bileşenleri bulunur., bunların cebirsel toplamının kütleye bölümü o yöndeki ivme bileşenini büyüklüğünü verir.

İvme uygulanan kuvvetle doğru orantılıdır ve kuvvet yönündedir.
Cismin momentumunda zamana göre değişiminin oranı, cisme etkiyen kuvvetle doğru orantılıdır.
NEWTON’UN ÜÇÜNCÜ HAREKET KANUNU (ETKİ-TEPKİ PRENSİBİ)

Günlük yaşantımızda bir cisme bir kuvvet uygulanması söz konusu olduğunda, onun herhangi bir yolla itilmesi yada çekilmesi aklımıza gelir.
Sözgelimi asılı bir mıknatıs çubuğunu yaklaştırdığımızda aynı adlı kutuplar karşı karşıya geldiğinde, asılı mıknatısın bizde uzaklaşacak yönde gittiğini; ters adlı kutupların karşı karşıya gelmesi durumunda asılı olan mıknatısın bize doğru geldiğini görürüz.
Her iki durum için elimizdeki mıknatısın, asılı olan mıknatısa bir kuvvet uyguladığını ve bunun sonucu olarak asılı mıknatısın devinime başladığı söyleriz. Bunun yanında, elimizde tuttuğumuz mıknatısın da, diğer mıknatısa yaklaştırılırken çekilip ittiğini hissederiz.
Doğadaki bütün gerçek kuvvetler çevreyle etkileşme sonucu çıkarlar. Bir cisim diğer bir cisme bir kuvvet etki ettirdiğinde, diğer cisim de bu cisme bir kuvvet etkiler. Buna ek olarak bu kuvvetlerin değerleri eş kuvvetleri zıttır. Bu durumda, yalıtılmış tek bir kuvvetten söz edilemez. İki cisim arasındaki etkileşime de bu kuvvetlerden birine «etki» diğerine «tepki» kuvveti denir. Başka bir deyimle,kuvvetlerden birisi «etki» olarak alınırsa, diğeri birinciye karşı «tepki» olarak alınır.

Herhangi bir etkiye karşı her zaman bir tepki vardır; yada iki cismin karşılıklı etkisi daima eşit fakat zıt özelliklidir.
İki cisim arasında oluşan etkileşmede F kuvveti, ikincinin birinciye etkidiği F kuvvetine eşit fakat zıt yönlüdür.

mertcan_roller
17-03-10, 21:42
sa0l kardes :D

Beyazdut
17-03-10, 21:47
sa0l kardes :D

Rica ederim. İşine yaradıysa sevinirim:smile:.

cezalıklı
29-03-10, 20:57
Kanka bna adananın sanayi ve tarım alanındaki gelişim veya düşüşleri grafik halinde verirsen çok sevinirim...

FeeLGodDrag
29-03-10, 21:22
Bana da hazır fiil ve çatıları bulunmuş bir metin lazım.
Çok minnettar kalırım . . .

dark_line
29-03-10, 22:10
arkadaşlar baa asetilen gazı ,üretimi ve kullanım alanları lazım acıl olarak yardım edebilirmisiniz

Beyazdut
30-03-10, 01:40
arkadaşlar baa asetilen gazı ,üretimi ve kullanım alanları lazım acıl olarak yardım edebilirmisiniz

Asetilenin üretimi
Kolayca alev alan renksiz bir gazdır. Havada oldukça isli ve sarı bir alevle yandığı halde oksijenle karıştırıldığı zaman göz kamaştıracak kadar parlak, akkor halinde bir alev verir. Saf asetilen hafif eter kokusundadır; ama saf olmayan ticari asetilen, i (http://www.nuveforum.net/1715-genel-kultur-a/63599-asetilen-etin-asetilenin-kullanimi/)çindeki katışkılar nedeniyle sarımsak gibi kokar.
Asetileni 1836'da Sir Humphry Davy'nin yeğeni Edmund Davy buldu. Bu bileşik Önceleri kalsiyum karbürün suyla tepkimeye sokulmasıyla elde ediliyordu. Basit asetilen üreteçlerinde de kalsiyum karbür üzerine su damlatılarak bu yöntem uygulanır. Örneğin deniz fenerlerindeki basit asetilen üreteçleri çok büyük çapta olduğundan, kalsiyum karbür ve su eklemeye gerek kalmadan aylarca çalışabilir. Ama, kireçtaşı ile kokkömürünün elektrik fırınında ısıtılmasıyla elde edilen kalın kalsiyum karbürün üretimi çok pahalıdır. Bu yüzden, asetilen bugün daha çok petrolün yüksek sıcaklık ve basınç altında parçalanmasıyla (kraking yöntemiyle) elde edilir. Asetilen basınç altında tutulduğunda patlayarakbileşenlerine ayrılır ve bu patlama sırasında büyük bir ısı açığa çıkar.

Asetilenin Kullanımı
Elektrikle aydınlatma çağının başlamasından önceki yıllarda, kolayca tutuştuğu ve çok parlak bir alevle yandığı i (http://www.nuveforum.net/1715-genel-kultur-a/63599-asetilen-etin-asetilenin-kullanimi/)çin aydınlatmada asetilen kullanılıyordu. İlk bisikletlerin ve otomobillerin farları da asetilen lambalarıyla donatılmıştı. Bugün asetilen lambaları daha çok şamandıralarda, deniz fenerlerinde, fener gemilerinde, ayrıca kara ve demiryollarındaki bakım ve onarım çalışmaları sırasında kullanılır.
Bazen gemilerdeki cankurtaran simitlerine de Holmes feneri denen küçük bir aydınlatma aygıtı takılır. Bu aygıt, i (http://www.nuveforum.net/1715-genel-kultur-a/63599-asetilen-etin-asetilenin-kullanimi/)çinde kalsiyum karbür ve kalsiyum fosfür karışımı bulunan, metalden yapılmış kapalı bir kutudur. Gece olan
bir deniz kazasında cankurtaran simitleri denize atılınca bu kutu açılır ve deniz suyunun kutudaki kimyasal maddelerle tepkimeye girmesiyle asetilen ve fosfin (fosforlu hidrojen) gazlan açığa çıkar. Fosfin havayla karşılaşınca alev alarak asetileni tutuşturur; böylece oluşan duman ve alev de kazaya uğramış kişiye cankurtaran simidinin yerini belli eder.
Sanayide çok kullanılan oksiasetilen hamlaçlarının metalleri kesecek ya da eritecek kadar sıcak olan alevi de asetilen ile oksijenin birleşmesiyle oluşur. Bu hamlaçları besleyen asetilen, patlamaması için propanon denen bir sıvıyla birlikte basınçlı çelik tüplere doldurularak depolanır. Tüpten gelen asetilen gazı ile gene çelik bir tüpte depolanmış olan oksijen gazı özel bir yakıcıda karıştırılarak yakıldığında, sıcaklığı yaklaşık 3.000°C'yi bulan akkor halinde bir oksiasetilen alevi oluşur. Bu sıcaklık metalleri eriterek birbirine kaynatmaya yetecek kadar yüksek olduğundan otomobil, gemi ve uçak yapımındaki kaynak işlerinde hep oksiasetilen hamlacı kullanılır (bak. Kaynak). Oksiasetilen alevi çeliği de kolayca kesebildiği için eski çelik yapıların ve hurda makinelerin parçalanmasında da bu aletten yararlanılır. Oksiasetilen hamlacıyla çalışanlar, gözlerini alevin parlak ışığından ve çıkan ısıdan korumak için yüzlerine kaynakçı maskesi takarlar.
Bugün asetilenin sanayideki en önemli kullanımı plastiklerin üretiminde başlangıç maddesi olmasıdır (bak. PLASTİKLER). Örneğin kısaca PVC olarak bilinen ve çok yaygın bir kullanımı olan polivinil klorürün temel bileşeni (vinil klorür), asetilen ile hidroklorik asidin tepkimesiyle elde edilir.

Alıntı

ŞAMİL
08-04-10, 21:52
kankalar ben yıllıködevimi edebiyattan aldım ama yardımınıza ihtiyacım var sinema ve şiire bakış adı altında bir anket oluşturucam ve bu anketi yaşadığım ilçedeki esnaflara uygulucam ama ankette nasıl sorular olmalı ?? yani ne tür sorulardan oluşturmalıyım anketimi ? bulunduğum ilçede sinema var ama açılalı 3-4 yıl ancak oldu ! kısaca bana yardım edermisiniz bu anketimde ???şimdiden teşekkürler [by awarwas]...

myhecter45
12-04-10, 20:46
Dönem Ödevi Aldım 9. Sınıf Öğrencisiyim "Endüstride En Çok Kullanılan Polimerlerin Elde Edilmesi Ve Kullanım Alanları" Hakkında SLAYT
Bulabilir Veya Yapabilirseniz Ve Adresine Mail Atabilirseniz Çok Sevinirim..

Rhayader
12-04-10, 21:17
Şansızsın.. Polimer kimyası dersini seneye alacağım..



Polimerlerin Üretim Şekilleri
Endüstride en çok kullanılan dört polimerleşme şekli vardır. Kütle (blok), çözelti, süspansiyon ve emülsiyon polimerleşme.
4.4.1 Kütle (Blok) Polimerleşmesi
Reaksiyon kabında yalnız saf monomer ve başlatıcı bulunur. Bu proseste monomer ısıtılıp, ultraviyole ışınların etkisiyle veya başlatıcı eklenerek polimerleştirilir.
Kütle polimerleşme reaksiyonları ekzotermik olduğundan ortamın devamlı karıştırılması gerekir. Bu sistemde polimerleşme ile beraber ortamın viskozitesi artar ve karıştırma imkansız hale gelir. Bu yüzden homojen bir ısı yayılımı sağlanamaz ve sıcaklık kontrolü zorlaşır. Reaksiyon ortamının sıcaklığının değişmesi, elde edilen polimerlerin molekül ağırlığının azalmasına sebep olur. Onun için kütle polimerleşmesi, önce % 30-35 dönüşüme kadar düşük sıcaklıkta, sonra sıcaklık artırılarak % 98-100 dönüşüme kadar olmak üzere iki aşamada gerçekleştirilir. Sanayide etilen, stiren, vinil asetat, metil metakrilatın polimerleşmesi bu şekilde yapılır.
4.4.2 - Çözeltı Polimerleşmesi
Ortamda bir çözücü, monomer ve başlatıcının bulunduğu polimerleşme şeklidir. Bu polimerleşme öyle çözücü kullanılmalıdır ki, çözücüde hem monomer, hem de oluşmuş polimer iyice çözülebilsin. Monomer çözücüde çözüldüğü için konsantrasyonu zamanla azalır, dolayısıyla karıştırma ve sıcaklık kontrolü kolaylaşır. Bu sebepten elde edilmiş polimerin molekül ağırlığı artar. Çözelti polimerleşmesinin kütle polimerleşmesine üstün gelen bu yönlerine karşılık çözücünün polimerleşme reaksiyonundan sonra ortamdan uzaklaştırılması gibi sorularla karşılaşılır. Bu yüzden çözelti polimerizasyonunda meydana gelen polimeri çözeltiden ayırmak zor olduğu için sanayide bu metot çok kullanılmaz. Akrilenitril, vinil asetat ve etilen bu metot ile polimerleştirilebilir.
4.4.3 - Süspansıyon (Boncuk) Polımerizasyonu
Süspansiyon polimerleşmesinde önce başlatıcı monomerde çözülür, sonra su ilave edilir ve hızla karıştırılarak monomerin suda süspansiyonu hazırlanır. Oluşan damlalar 0.01-0.5cm çapındadır. Bu çap karıştırma hızı ile ters orantılıdır.
Polimerizasyon başlatıcı olarak monomerde çözülen başlatıcılar (benzoil peroksit gibi) kullanılır. Süspansiyonun kararlı kılınması ve oluşan polimer parçacıklarının birbirine yapışmaması için ortama suda çözülebilen (karboksimetil/selüloz, toz halinde potasyum karbonat, baryum karbonat,bentonit gibi) stabilizatörler katılır. Bu yöntemde polimerizasyon ısısı ortamdaki su tarafından giderilir ve kesin sıcaklık kontrolü sağlanır. Polimer çok küçük parçacıklar halinde elde edildiğinde paketlenmeye, işlemeye çok elverişlidir. Süspansiyon polimerizasyonu bu bakımdan diğer polimerleşme metotlarından üstünlük gösterir ve sanayide yaygın olarak kullanılır. Stiren, vinil klorür, vinil asetat, metal metakrilat bu işlemle polimerleştirilebilir.
4.4.4 Emülsüyon Polimerizasyonu
Su ortamında, monomer, yüzey aktif madde ve suda çözünen (potasyum persülfat, hidrojen peroksit gibi) bir başlatıcı bulunur. Reaksiyon ortamı devamlı karıştırılır. Yüzey aktif maddelere emülgatör denir. Bunlarda aktif polar (karboksil veya sülfo) gruplar bulunur. Bu maddelere örnek olarak sabunları, oleik, palmitik, stearik asitlerin sodyum tuzlarını, aromatik sülfo asitlerin sodyum tuzlarını, mesela sanayide çok yaygın olarak kullanılan nekalı (2,6-diizobutil naftalin-3-sodyum sülfanat) gösterebiliriz. Bu emülgatörler, sabun gibi suda küçük damlacıklar, yani miseller meydana getirirler. Suda meydana gelen serbest radikaller miselin içindeki monomer molekülü ile temas ettiğinde onu aktifleştirir ve polimerleşme başlar. Böylelikle polimerleşme misellerde çabuk ve oldukça düşük sıcaklıkta gerçekleşir.
Bu yöntem endüstride özellikle stiren-bütadien kauçuğu (SBK) üretiminde başarıyla kullanılmaktadır. Elde edilen polimerlerin çok küçük parçacıklar halinde oluşu paketlemeye ve işlemeye elverişli olması bakımından ayrıca sıcaklık kontrolünün kolay olması sebebiyle, süspansiyon polimerleşmesi gibi emülsiyon polimerleşmesi de ilk iki yönteme göre üstünlük sağlar.
İLETKEN POLİMERLER
8.1. Giriş
Son on yılda elektriksel iletkenliğe sahip polimerlere karşı ilgi önemli ölçüde artmıştır. Bu malzemeler çok önceleri değişik metotlarla elde edilmiş fakat iletkenliklerinin farkına varılamadığı için önemsenmemiştir. Bilim ve teknoloji alanında hızlı gelişmelere bağlı olarak yeni malzeme arayışları, iletken polimerlerle ilgili çalışmaların en etkili yürütücü kuvveti olmuştur. Bu çalışmalarda araştırmacılar polimerik malzemelere veya bazı sentetik organik maddelere, inorganik metal ya da yarı iletkenlerin özelliklerini kazandırmaya çalışmaktadırlar. Daha da ileriye giderek, metaller ve yarı iletkenlerde doğal olarak var olmayan bazı malzeme özellikleri. iletken polimerlerle kazanılmaya çalışılmaktadır. Bu nedenlerle iletken polimerler genellikle sentetik metal veya organik metal olarak da isimlendirilmektedir.Kaynakwh:
Shırakawa'nm poliasetileni sentezleyerek. katkılama yoluyla iletkenliğinin büyük ölçüde arttığını belirlemesi iletken polimerlerle ilgili ilk önemli çalışmayı oluşturmuştur (İto and Shirakawa, 1974; Shirakawa et. al. 1977). Genellikle polimerler yalıtkan malzemelerdir veya çok düşük elektriksel iletkenliğe sahiptirler. îletken polimerler yapılarında. uzun konjuge çift bağlı zincirler bulunması nedeniyle iletkenlik özelliğine sahiptirler. Şekil 15'de bazı iletken polimerlerin yapılan gösterilmiştir.
hibridi içeren tetragonal yapıdadır ve karbonun bütün elektronları dört hibrit orbitaline yerleşmiş durumdadır. C – C tek bağında elektronları uyarmak için elektronları metalik iletkenliğe neden olur. Doymamış hidrokarbonlar sp3 oldukça yüksek enerji gerekir (7 – 10 eV). Bu nedenle geniş yasak band aralığına sahip bu bileşikler yalıtkandırlar. sp2 ve sp hibridi içeren çift ve üçlü bağlı bileşiklerde hibrit orbitaller iyanında elektron içeren p orbitalleri de vardır.
8.2. İletken Polimerlerde İletkenlik Teorisi
Pollasetilen ve diğer konjuge polimerlerin optik absorpsiyon çalışmaları sonucunda. bu polimerlerin değerlik bandını iletkenlik bandından ayıran yasak enerji aralığının yan iletkenlerde olduğu gibi 1,4 - 3 eV arasında olduğu anlaşılmıştır. Bir yarı iletkende elektronun, değerlik bandından iletkenlik bandına çıkması ile sistemin yapısı değişmez. Oysa polimerlerde elektronik uyarma, örgünün relaksasyonuna neden olur.
Polimerlerde iki tür yapısal relaksasyon olduğu kabul edilir. Birincisi polimer zinciri boyunca oluşan tek düze relaksasyon, ikincisi ise lokal olarak yapısal deformasyona neden olan relaksasyondur. Bunların sonucunda polimer zinciri üzerinde hatalar oluşur. Bu hatalar "soliton" veya "polaron" olarak isimlendirilir (Arca, 1986).
Katkılama ile farklı spin-yük konfigürasyonuna sahip hata merkezleri oluşturulabilmektedir. Şekil 2.3'de oluşabilecek hata türleri poliasetilen yapısı üzerinde iletkenlik teorilerinde kullanılan katı hal fiziği terimleri ile kimyasal isimlendirmeler birlikte verilerek gösterilmiştir (Roth and Bicier. 1987).
Katkılama sonucu oluşan solitonun enerji düzeyi poliasetilenin yasak enerji aralığının ortasında yer alır. Poliasetilen ve diğer konjuge polimerlerde katkılama ile polaronik hatalar da oluşur ve polaronun elektronik enerji düzeyleri, yasak enerji aralığında simetrik olarak iletkenlik ve değerlik bandına yakın konumlarda yer alır.
Katkı maddesinin fazla eklenmesi halinde veya elektrokimyasal olarak katkılama miktarının dolayısı ile polaronların derişimi daha da arttırılırsa, polaronlar kendi aralarında etkileşerek bipolaronları oluştururlar. Soliton türü hataların sadece zincir boyunca aktarımının mümkün olmasına karşılık bipolaronik hataların bir zincir üzerinden diğerine atlayabilecekleri de belirtilmiştir.
Sonuç olarak yukarıda açıklandığı gibi katkılama ile polimerlerde, yasak enerji aralığındaki enerji düzeylerine yerleşen soliton, polaran ve bipolaron gibi yapılar polimerlere iletkenlik kazandırmaktadır.
8.3. İletken Polimerlerin Uygulama Alanları:
İletken polimerlerin en önemli uygulama alanlarından birisi doldurulabilir pillerdir. Bunun yanında bu malzemelerin elektronikte ve elektrokimyasal çalışmalarda önemli uygulamaları ortaya çıkarılmıştır. Poliasetilenin elektrokimyasal yöntemlerle hem anyonik hem de katyonik olarak katkılanabileceğinin bulunması ile doldurulabilir pillerde elektrot malzemesi olarak kullanımı gerçekleştirilmiştir. Kurşun asitli akü ile karşılaştırıldığında poliasetilen pilinin çok hafif olduğu ve daha yüksek enerji yoğunluğuna sahip olduğu anlaşılmıştır.


Ancak poliaserilen pilinin hava oksijeni ile bozunduğu ve termal kararlılığının katkılama ile azaldığı saptanmıştır (Valhatra et al. 1986). Doldurulabilir piller için elektrot malzemesi olarak polipirol, politiyofen ve polianilin havada daha kararlı olduklarından pollasetilene tercih edilmektedirler. Polipırolden yapılmış doldurulabilen pil Almanya'da BASF firması tarafından imal edilmiş olup halen denenmektedir.
İletken polimerlerin diğer bir uygulama alanı da elektrokatalizdir. Polipirol içinde tutuklanmış ftalosiyanin anyonunun oksijenin elektro indirgenmesini katalizlediği kanıtlanmıştır.
İletken polimerler fotoelektrokimyasal hücrelerde elektrot malzemesi olarak kullanılabilmektedir. Örneğin elektrokimyasal olarak hazırlanmış politiyofen güneş ışığı ile aydınlatıldığında önemli miktarda fotoakımın oluştuğu gözlenmiştir. Ayrıca fotoelektrokimyasal hücrelerde kullanılan yan iletken elektrotlar veya tozlar iletken polimerlerle kaplandığında istenmeyen fotokorozyon olayının önlendiği bulunmuştur (Valhatra et al., 1986). Buna ek olarak iletken polimerlerin bünyesine sokulabilecek ve görünür bölgede ışığı absorblayan bir boyar madde yardımı ile elektrot tepkimesi sensitize edilebilmekte ve güneş enerjisi ile daha verimli bir biçimde hidrojen gazı üretilebilmektedir. Bu tür bir uygulamada polipirolle kaplı nTiO2 üzerine anyon halinde yerleştirilen florosein yardımıyla fotokatilitik yoldan hidrojen oluşumu gerçekleştirilmiştir (Yıldız et al., 1989). Bundan başka polipirolle kaplı altın mikroelektrotlarla kimyasal transistorun yapımı gerçekleştirilmiştir. İletken polimerlerin iletkenlik değerleri katkılanmayla orantılı olarak yalıtkan ve metalik değerler arasında değiştirilebildiğinden, bunların açma-kapama ve hafıza elemanı olarak elektrooptik uygulamalarda kullanılmaları da mümkün olmaktadır.Kaynakwh:
Ayrıca yukarıda özetlenen uygulamalar dışında iletken polimerier nem sensörü, gaz sensörü ve radyasyon detektörü olarak da kullanılmaktadır. Bu tür sensör uygulamaları polimerlerin iletkenlik değerlerinin ortamdaki nem miktarı, radyasyon miktarı ve NO, NO2, CO kısmi basınçlarıyla değişmesi esasına dayanmaktadır.
Bazı ilaçların elektriksel sinyaller uygulanarak mikrodozajlar düzeyinde belli zaman aralıklarında ve istenilen bir hızda bir yüzeyden belli bir ortama salınması, modern tıp uygulamalarında önemlidir.


Plastik, karbonun (C) hidrojen (H), oksijen (O),azot (N) ve diğer organik ya da inorganik elementler ile oluşturduğu monomer adı verilen, basit yapıdaki moleküllü gruplardaki bağın koparılarak, polimer adı verilen uzun ve zincirli bir yapıya dönüştürülmesi ile elde edilen malzemelere verilen isimdir.

Örneğin; Etilen bir monomerdir. Bu monomerden oluşturulan polimer olan polietilen ise polimerdir. En çok kullanılan plastiklerin başında gelir.

Tanımdan anlaşılacağı üzere plastikler doğada hazır bulunmaz, doğadaki elementlere insan tarafından müdahale edilmesi ile elde edilir. Elde edilmesi belli bir sıcaklık ve basınç altında, katalizör kullanılarak monomerlerin reaksiyona sokulması ile olur. Plastik ilk üretildiğinde toz, reçine veya granül halde olabilir. Genelde plastikler petrol rafinerilerinde kullanılan ham petrolün işlenmesi sonucu arta kalan malzemelerden elde edilir. Yapılan araştırmalara göre dünyadaki petrolün sadece % 4 lük bir kısmı plastik üretimi için kullanılmaktadır.

Yaygın olarak kullanılan plastik türleri

* Polietilen (Polyethylene) (PE): Geniş bir kullanım alanı vardır, çok ucuzdur.
* Polipropilen (Polypropylene) (PP): Yaygın kullanılan plastiklerdendir. Otomobil yan sanayinde, bahçe mobilyalarında vb. yerlerde kullanılır.
* Polistiren (Polystyrene) (PS): Paketleme, elektronik ve beyaz eşyaların plastik kısımları vb. kullanım alanları vardır.
* Polietilen tereftalat (Polyethylene terephthalate) (PETE): Pet şişe ismi bu malzemeden gelmektedir.
* Polyamid (Polyamide) (PA) (Nylon): Fiber, diş fırçası kılları, misina vb. kullanım alanları vardır.
* Polyester (Polyester): Tekstilde kullanımı yaygındır.
* Polivinil klorid (Polyvinyl chloride) (PVC):Boru, profil vb. imalatında kullanılır.
* Polikarbonat (Polycarbonate) (PC): CD, gözlük vb. imalatında kullanılır.
* Akrilonitril bütadien stiren (Acrylonitrile butadiene styrene) (ABS): Elektronik aletlerin plastik aksamında yaygın olarak kullanılır.
* Poliviniliden klorid (Polyvinylidene chloride) (PVDC) (Saran): Yiyecek paketlemede kullanılır.





TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA PLASTİK



Türkiye’de plastik geri dönüşüm ile ilgilenen çok az kuruluş vardır. Bunlardan İzmit Yarımca’da kurulan ilk PET geri dönüştürülmek amacı ile kurulan fabrikanın yanına daha sonra ikinci bir fabrika ilave edilerek YYPE geri dönüşümü yapılan Yeşil Plastik adlı fabrika kurulmuştur.
1996 yılı itibariyle polimerik maddelerin yıllık tüketimi 150 milyon tonu aşmış bulunmaktadır. Söz konusu tüketimin 2000 yılında 200 milyon tonu aşacağı tahmin edilmektedir. Uygulama alanları ise giderek çeşitlenmekte olup, günlük hayatımızdaki uygulamalardan havacılık ve uzay sanayi ve ambalaj sanayiinden inşaat sektörüne kadar geniş bir alanı kapsamaktadır. Bu çerçevede plastik sanayiinin etkilemediği veya ilişkisinin bulunmadığı hiçbir sektör yoktur denilebilir. Polimerik maddelerin ve plastiklerin üretimine ve özelliklerinin değiştirilmesine yönelik çalışmalardaki gelişmelerin artarak devam edeceği öngörülmektedir.

Plastik işleyen firmaların önemli bir bölümü (yaklaşık % 70) İstanbul ve civarında yer almaktadır. Sektörde kullanılan işleme makinelerinin % 80-90’ı ülke içinde üretilen makinalardır. Makine üreten firmaların bir bölümünün teknolojik düzeyi oldukça yüksek olup bazı firmalar üretimlerini, Batı ülkeleri dahil, pek çok ülkeye ihraç edebilmektedir. Plastik işleyen firmaların hemen tümünün kendi kalıp üretim atölyeleri bulunmaktadır.

YYPE plastik şişe yapımında en sık kullanılan maddelerden biri olup bu maddeden yapılan şişelerin de evde kullanılan temizleyici deterjan ve yumuşatıcılardan, çeşitli kozmetiklere ve madeni yağlara kadar çok geniş bir kullanım alanı vardır. Tesis 14 Mart 1991 de yayınlanan ve 22 Şubat 1992 ve 2 Kasım 1994’te değişiklikler yapılan Katı Atıkların Kontrolü yönetmeliği uyarınca kota ve/veya depozito uygulaması kapsamında bulunan sanayiler için özellikle önemlidir. Fabrika hem bu gibi sanayi kuruluşlarının yasal yükümlülüklerini yerine getirmelerine yardımcı olmakta hem plastik gibi doğada çözülmesi yüzyıllar aldığı için çevreye zararlı bir maddenin geri dönüşümünü sağlayarak, çevreye ve ülke ekonomisine katkı da bulunmakta ve daha da ötesi % 20 leri aşan maliyet indirimini de beraberinde getirmektedir.

Yeşil Plastik Sabancı grubu tarafından kurulan fabrikadır ve YYPE geri dönüştürmede, kapasitesi ve kalitesi ile ilk ve tektir. Farikanın saatteki kapasitesi 900 kg, yıllık kapasitesi ise 5000 tondur. İşlenen hammaddede, % 20 oranına kadar madeni yağ ambalajı içerebilir. Ek olarak kurulmuş olan madeni yağ şişesi işleme hattında ise bu oran % 100’e çıkmakta, kapasite ise 450 kg/saat olarak gerçekleşmektedir. Yıllık 5000 ton olarak tanımlanan bu kapasite, bir hattın üç vardiyadaki çalışmasına tekabül etmektedir. Yakın bir gelecekte talebin artacağı gözönüne alınarak, ikinci bir hattın kurulması için yeterli bir yer bırakılmıştır. Bu durumda kapasite iki katına çıkarak 10000 ton/yıl olabilecektir. PE (yüksek ve alçak yoğunluklu polietilen) üretimi 1990 yılında 235.630 ton iken 1991 yılında 256.000 ton’a 1992 yılında da 260.600 ton’a ulaşmıştır.

Gelişmiş ülkelerde görülen geri kazanım uygulamalarından bazıları ise şunlardır. İngiltere’de 1992 yılında yayınlanan Birleşik Katı Atık Yönetimi İş Planı ile 2000 yılına kadar evsel atıklarının geri dönüşebilir bölümünün % 50’sini dönüştürülmesi hedeflenmiştir. İngiltere’de en yaygın geri dönüştürülen plastik PE’dir. Yılda yaklaşık olarak 60.000 ton kullanılmış. Film ve sera örtüsü geri dönüştürülmektedir. Bu iş için yaklaşık 5 milyar dolar yatırım yapılmıştır. Almanya’da ise Ambalaj Atıklarının önlenmesi Tüzüğü 1991’de yayımlanmış tamamı 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Bu tüzüğe göre ambalajlar, çevreye zararlı olmayan ve değerlendirilmesi sırasında, çevre için sakıncalı olmayan malzemelerden üretilecektir. Ve ambalaj atıklarının yeniden kullanılabilmeleri için koşulların uygun olmaması halinde, malzemeleri yönünden değerlendirilecektir. Kanada’da ise birçok grup geri dönüştürülebilir malzemelerin toplanması için gerekli alt yapıyı oluşturmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda toplama çalışmalarında Kanada çevre ve Plastik Enstitüsü, Ontorio Çevre Bakanlığı ile işbirliği yapmaktadır. Çöp sahalarında ayırma çalışmaları, YYPE’den imal edilen süt şişelerine depozito uygulaması, süpermarketlerin önünde naylon torbaları atmak için koyulmuş kaplar vb. uygulamalar yoğun olarak devam etmektedir.



KAYNAKLAR


1. BAYSAL., Bahattin, Polmer Kimyası, Geniletilmiş II. Baskı, Ankara, 1994.
2. SAÇAK., Mehmet, Polmer Kimyasına Giriş, Gazi Kitapev, Ankara, 2002.
3. PİŞKİN., Erhan, Polimer Teknolojisine Giriş, İnkılap Kitapevi, Ankara, 1987.
4. Plastik ve Plastik Teknolojisi, Pagev Yayınevi, İstanbul, 2002.
5. Plastik Özel İhtisas Komisyon Raporu, Ankara, 1994.
6. Yeşil Plastik Proje Raporu, 1996.
7. Çevko Raporu, 1993.




Polimer Eldesi (http://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:jFoVNpMHsTkJ:megep.meb.gov.tr/mte_program_modul/modul_pdf/524KI0169.pdf+polimerlerin+eldesi&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEEShHl6Ai2R32GajuULtJDFB32AKv-aNb01RBXW-uN_x8X_ujIe_InIXcIOjCX_Wf88GVRjp8wp2XqhkkjFibYA6vp ClsaViY0nV7yMH26Po-6ouc5ivwU5pnW68Aoud96ERxFC2o&sig=AHIEtbSoFnM1U7SEe3cQh02xO_ZT2_WFJg)


Kontrollü polimerizasyon metotlarıyla farklı kollu yıldız polimer sentezi
(http://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:Eo9wH0GgX-8J:www.itudergi.itu.edu.tr/asp/oku.asp%3Fgorev%3Dsayac%26makaleID%3D456%26dergiID %3D3+polimerlerin+eldesi&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEEShWaxdZDIXxfpnNprSuuZkSsE_N0zjFpK9cBV5E nUV_N2A6yOYlPcR-pe82Un-8PhkuHBOoWnyywM9eiubhlWvmgg45j3HCbClaD47a0u-phbWsuAL8Ay4EPrWZe-sU21xgtPAF&sig=AHIEtbQDyQ36UTOnN5GyZTGFgJbBC2hYHQ)



Bunlar işine yarar sanırım:)

kabus™
24-04-10, 22:16
benim ödevim Türkiyenin dış politikası 100 sayfalık ödev lazım bulabilirseniz gerçekten çok süper olucak bu pazartesine kadar bu ödevi bitirmem lazım ACİLL eğer yapamazsam sıfır alıcam

Rhayader
24-04-10, 22:27
Güncel politika mı yoksa tarihi bir akış içinde mi olacak belirtseydin iyi olurdu:)


ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
(http://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:wHNBn2ZTk9kJ:www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/II7.pdf+t%C3%BCrkiyenin+d%C4%B1%C5%9F+politikas%C4 %B1&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEESiL7K6-BfeI0oJm4P0u1DHPjBpcrw3kOzttJ_JTQShVRGRDlFU1UFxfjp TBj94-Bsxv5APzwMrA4k1YYIzpb3BzIEaUPTI9MSgu96uBL2SBOL0lGP 245GvfE5-V6DS8-cC4KWmr&sig=AHIEtbSljMBS-jpDMjUfd7oHsxLn0dajfg)


Alttaki linkte çeşitli kategoriler var.. İncelemen yararlı olabilir..

Türkiye dış politikası (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:T%C3%BCrkiye_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B 1)



Buda bir slayt;

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DIŞ POLİTİKASI (http://74.125.77.132/search?q=cache:nWWfmOqz-rcJ:www.sosyalbilimler.biz/sunumlar/tarih-sunumlari/turkiye-cumhuriyetinin-dis-politikasi.ppt+t%C3%BCrkiye+cumhuriyetinin+d%C4%B1 %C5%9F+politikas%C4%B1&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr)




Vikipediadan alıntı;

Osmanlı devleti, Lozan Antlaşması'nı I. Dünya Savaşı'nın galip devletleri ile eşit koşullarda imzalamış ve milletlerarası alanda, Türkiye adı altında Cumhuriyet olarak varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Atatürk Döneminde dış politikalar
Atatürk; Yurtta Barış, Dünyada Barış sözü ile uluslararası ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî politikasının ne olacağını tüm dünyaya belirtmiştir. Atatürk barışçıl ancak Türk Milleti'nin çıkarını gözeten bir dış politika izlemiş ve bunun için döneminde bölge eksenli oluşumlar sağlamaya çalışmıştır. Bunla hem ülkenin hem ekonomik ve siyasi açıdan Türkiye için önemli olan bölge ülkelerinin her alanda işbirliği yapmasını sağlayarak Batılı ülkelerin uygulamaya çalıştığı dış etkiyi kırmayı amaçlamıştır.

Türkiye ve Milletler Cemiyeti
Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyesidir.

Sadabat Paktı
Mustafa Kemal, ölümünden bir yıl önce (8 Temmuz 1937)’de gerçekleştirdiği Sadabat Paktı ile Ortadoğu ve Kafkaslar'da İran'ı kendisine asıl muhatap olarak görmüş İran ile Türkiye'nin bölgesel işbirliği ve ortaklık antlaşması olarak Sadabat Paktı'nın imzalanmasını gerçekleştirmiştir. Türkiye, İran, Irak ve daha sonra SSCB'nin önerisiyle Afganistan katılmıştır.[43] Sadabat Paktı, II. Dünya Savaşı sonrasında hukûken yürürlükte kalmıştır ama Atatürk sonrasında unutulmuştur.

Balkan Antantı
1934 de yapılan Üçüncü Balkan Konferansı' ı sonucu ortaya çıkan Antant ile birlikte, taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devleti de saldırgana yardım ederse, diğer tarafların bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerine dair gizli bir protokol de imzalanmıştı.

Atatürk Sonrası dış politika
Birleşmiş Milletler, NATO ve AB

Türkiye 1952'den beri NATO üyesidirAna madde: Türkiye ve Avrupa Birliği kronolojisi
Birleşmiş Milletler, Türkiye'nin aralarında bulunduğu 51 ülkenin katılımıyla 24 Ekim 1945 tarihinde kurulmuştur. Katılın ülke sayısı zamanla artarak günümüzde bu sayı 190'ı geçmiştir. Türkiye, Birleşmiş Milletler'e ilk üye olan ülkelerden biridir ve Birleşmiş Milletler ile Kore, Somali, Bosna, Filistin ve Afganistana asker göndermiştir. Son olarak da Lübnan'a asker gönderme kararı almıştır.

Türkiye, Ekim 2008'de 192 ülkeden 151 ülkenin oyunu alarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği görevine seçilmiştir. Türkiye; 2 yıllığına bu görevinde, Avusturya ile birlikte Batı Avrupa'yı temsil etmektedir.

9 Nisan 1949'da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kolektif savunma örgütü olarak bilinmektedir. Kurucu antlaşmanın özellikle 3., 4., ve 5. maddeleri önemlidir. Bu maddelerle üye ülkeler, ortak savunma için yeteneklerini geliştirmeye, herhangi bir üyenin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlık ve güvenliği tehlikede olduğunda bir araya gelmeyi ve herhangi birine saldırıldığında bu saldırıya hepsine karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt etmişlerdir.[44]

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki 40 yılı aşkın bir süreye dayanır. Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak kurulduğu yıllarda, ortaklık için başvuran Türkiye, zaman zaman duraklayan ve zorlukla ilerleyen bu ilişkiyi, müzakere aşamasına kadar sürdürmüştür.

Türkiye ve Avrupa Birliği
Ana madde: Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik oylamaları hâlen sürmektedirDP, 31 Temmuz 1959'da AET'ye ortak üye olmak için topluluk konseyine başvurdu. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve Menderes, Zorlu, Polatkan'ın idamları üzerine Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, Türkiye'nin üyeliğinin dondurulmasını istemiştir. AT ile görüşmeler Eylül 1959-Ekim 1960'da istişari olarak başladı. Askeri darbe yüzünden görüşmeler 1960'a kadar kesildi. Türkiye, gümrük birliği hedefiyle görüşmelerde yer aldı. 1963'e kadar görüşmeler yapıldı. 12 Eylül 1963'de Ankara Anlaşması imzalandı, gümrük birliğine dayalı ve ortak üye olan Türkiye'nin tam üyeliğini amaçlayan anlaşma idi. 22 Temmuz 1970'de Katma Protokol imzalandı. Türkiye 25 Aralık 1976'da tek taraflı kararla bütün yükümlülüklerini dondurdu. 21 Eylül 1979'da iki taraf, ilişkileri 5 yıllığına dondurdu. 6 Şubat 1980'de dışişleri bakanı Hayrettin Erkmen, Türkiye'nin tam üyelik için başvuruda bulunacağını açıkladı. Ancak, 12 Eylül 1980'deki askeri darbe ile ilişkiler 6 yıl daha donduruldu. Türk parlamenterlerin üyelikleri düşürüldü. Avrupa, Türkiye'den demokrasiye dönüş takvimi uygulamasını istedi. 1986'da ilişkiler tekrar başlatıldı. 1987'de uyum anlaşması yapıldı. 18 Aralık 1989'da AT Komisyonu Türkiye’nin tam üyelik başvurusu hakkındaki görüşünü açıklamış, topluluğun 1992'den önce yeni üye kabul etmeyeceğini belirtmiştir. 21 Ocak 1992'de iki taraf arasında teknik işbirliği programı imzalandı. 21 Ocak 1992'de çalışma programı Ankara'da imzalandı. 6 Mart 1995'de ortaklık konseyi kararında AB'ye Türkiye'nin gümrük birliği temelinde katılması AP'nin onay sürecine bağlandı. 2003 yılında Türkiye ile üyelik görüşmeleri başladı, ancak ucu açıklık ve hazmetme kapasitesi şartları konuldu, üyelik müzakere başlıkları 2005'de donduruldu. Papa ve Fransa, Almanya gibi kurucu üyelerin liderleri Türkiye'nin AB'ye girmesinin imkânsızlığını açıkladılar.

Kıbrıs Barış Harekâtı

Hürriyet Gazetesi'nin 20 Temmuz 1974 tarihli manşeti.Ana madde: Kıbrıs Barış Harekâtı
Kıbrıs Barış Harekâtı, 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Garanti Anlaşması'nın III. maddesine istinaden gerçekleştirdiği askerî harekâtın adıdır.

1878’de Rusya karşısında zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye verdi. I. Dünya Savaşı’nda da İngiltere, Kıbrıs’a el koydu. 1950’lerin sonlarında bağımsızlık hareketi başladı ve uluslararası anlaşmalara dayanan bir Türk-Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rumlar Kıbrıs Türkleri'nin kazanılmış haklarını ellerinden alma ve Kıbrıs’ın tüm yönetimine el koyma yoluna gittiler. Böylece uluslararası anlaşmaları ve Anayasayı çiğnediler. Cumhurbaşkanı III.Makarios 1963 yılında devletin kuruluş antlaşmalarını tek taraflı olarak fessetiğini açıkladı. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Fakat amaç Türkleri adadan uzaklaştırıp Enosis'i yani adayı Yunanistan'a ilhak etmekti. Türklere ve Türk köylerine yapılan saldırılar sonucu birçok insan hayatını kaybetti ve binlerce insan göç etmek durumunda kaldı.

15 Temmuz 1974'te Yunaistan'da da cunta'nın yaptığı darbe ile Makarios koltuğundan indirilerek iktidara el konuldu ve geçici bir süre için Nikos Sampson Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Amaç olan Enosis çalışmaları nedeni ile Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya müdahale etti.

Türk kuvvetleri 22 Temmuz'da Girne'yi ele geçirdi. Türk paraşütçüleri Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'nın Türk kesimine indi. Yunan birliklerinin Ada’da garantör olarak bulunan Türk birliğine saldırması ise, çarpışmaların Ada geneline yayılmasına neden oldu. 22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyi'nin ateşkes kararını kabul etti. Türk müdahalesi sonucu Yunanistan'daki cunta idaresi ve Kıbrıs Nikos Sampson Hükûmeti de yıkılmıştır.

Ancak 8 Ağustos'ta II. Cenevre Konferansı'nın yapılmakta olduğu zamanda Türklerin 'iyi niyet jesti' olarak Limasol ve Larnaka civarında bir miktar köyü boşaltmış olmalarına rağmen, Millî Muhafız Alayı ve EOKA-B işgal ettikleri yerleri tahliye etmedikleri gibi ellerindeki esirleri de serbest bırakmamışlardır.

Türkiye, Rum-Yunan hükûmetleriyle anlaşmanın mümkün olmadığı kararına vararak 14 Ağustos'ta başlayıp 16 Ağustos'ta sona eren üç günlük II. Barış Harekatını gerçekleştirdi. Apar topar ülkeye dönen Başbakan Bülent Ecevit, Milli Selamet Partisi kanadına ateşkesi kabul etmemeleri halinde hükümetin bozulacağını ifade etti. Bu ateşkes ile Erbakan'ın planı hayata geçmemiş oldu. Harekât neticesinde bir taraftan Magosa'ya diğer taraftan Lefke'ye varılarak Türk tarafının sınırları çizildi. İki harekatta toplam 498 Türk askeri, 70 Kıbrıslı Mücahit ve 270 Kıbrıs Türk’ü şehit oldu.


umarım işine yarar:)

kabus™
24-04-10, 22:46
Güncel politika mı yoksa tarihi bir akış içinde mi olacak belirtseydin iyi olurdu:)


ATATÜRK DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASI
(http://docs.google.com/viewer?a=v&q=cache:wHNBn2ZTk9kJ:www.ait.hacettepe.edu.tr/egitim/ait203204/II7.pdf+t%C3%BCrkiyenin+d%C4%B1%C5%9F+politikas%C4 %B1&hl=tr&gl=tr&pid=bl&srcid=ADGEESiL7K6-BfeI0oJm4P0u1DHPjBpcrw3kOzttJ_JTQShVRGRDlFU1UFxfjp TBj94-Bsxv5APzwMrA4k1YYIzpb3BzIEaUPTI9MSgu96uBL2SBOL0lGP 245GvfE5-V6DS8-cC4KWmr&sig=AHIEtbSljMBS-jpDMjUfd7oHsxLn0dajfg)


Alttaki linkte çeşitli kategoriler var.. İncelemen yararlı olabilir..

Türkiye dış politikası (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kategori:T%C3%BCrkiye_d%C4%B1%C5%9F_politikas%C4%B 1)



Buda bir slayt;

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DIŞ POLİTİKASI (http://74.125.77.132/search?q=cache:nWWfmOqz-rcJ:www.sosyalbilimler.biz/sunumlar/tarih-sunumlari/turkiye-cumhuriyetinin-dis-politikasi.ppt+t%C3%BCrkiye+cumhuriyetinin+d%C4%B1 %C5%9F+politikas%C4%B1&cd=2&hl=tr&ct=clnk&gl=tr)




Vikipediadan alıntı;

Osmanlı devleti, Lozan Antlaşması'nı I. Dünya Savaşı'nın galip devletleri ile eşit koşullarda imzalamış ve milletlerarası alanda, Türkiye adı altında Cumhuriyet olarak varlığını sürdürmeye devam etmiştir.

Atatürk Döneminde dış politikalar
Atatürk; Yurtta Barış, Dünyada Barış sözü ile uluslararası ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî politikasının ne olacağını tüm dünyaya belirtmiştir. Atatürk barışçıl ancak Türk Milleti'nin çıkarını gözeten bir dış politika izlemiş ve bunun için döneminde bölge eksenli oluşumlar sağlamaya çalışmıştır. Bunla hem ülkenin hem ekonomik ve siyasi açıdan Türkiye için önemli olan bölge ülkelerinin her alanda işbirliği yapmasını sağlayarak Batılı ülkelerin uygulamaya çalıştığı dış etkiyi kırmayı amaçlamıştır.

Türkiye ve Milletler Cemiyeti
Türkiye, Milletler Cemiyeti'nin kurucu üyesidir.

Sadabat Paktı
Mustafa Kemal, ölümünden bir yıl önce (8 Temmuz 1937)’de gerçekleştirdiği Sadabat Paktı ile Ortadoğu ve Kafkaslar'da İran'ı kendisine asıl muhatap olarak görmüş İran ile Türkiye'nin bölgesel işbirliği ve ortaklık antlaşması olarak Sadabat Paktı'nın imzalanmasını gerçekleştirmiştir. Türkiye, İran, Irak ve daha sonra SSCB'nin önerisiyle Afganistan katılmıştır.[43] Sadabat Paktı, II. Dünya Savaşı sonrasında hukûken yürürlükte kalmıştır ama Atatürk sonrasında unutulmuştur.

Balkan Antantı
1934 de yapılan Üçüncü Balkan Konferansı' ı sonucu ortaya çıkan Antant ile birlikte, taraflardan biri Balkanlı olmayan bir devlet tarafından saldırıya uğrar ve bir Balkan devleti de saldırgana yardım ederse, diğer tarafların bu Balkanlı saldırgana karşı birlikte savaşa gireceklerine dair gizli bir protokol de imzalanmıştı.

Atatürk Sonrası dış politika
Birleşmiş Milletler, NATO ve AB

Türkiye 1952'den beri NATO üyesidirAna madde: Türkiye ve Avrupa Birliği kronolojisi
Birleşmiş Milletler, Türkiye'nin aralarında bulunduğu 51 ülkenin katılımıyla 24 Ekim 1945 tarihinde kurulmuştur. Katılın ülke sayısı zamanla artarak günümüzde bu sayı 190'ı geçmiştir. Türkiye, Birleşmiş Milletler'e ilk üye olan ülkelerden biridir ve Birleşmiş Milletler ile Kore, Somali, Bosna, Filistin ve Afganistana asker göndermiştir. Son olarak da Lübnan'a asker gönderme kararı almıştır.

Türkiye, Ekim 2008'de 192 ülkeden 151 ülkenin oyunu alarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Geçici Üyeliği görevine seçilmiştir. Türkiye; 2 yıllığına bu görevinde, Avusturya ile birlikte Batı Avrupa'yı temsil etmektedir.

9 Nisan 1949'da Washington Antlaşması ile kurulan NATO bir kolektif savunma örgütü olarak bilinmektedir. Kurucu antlaşmanın özellikle 3., 4., ve 5. maddeleri önemlidir. Bu maddelerle üye ülkeler, ortak savunma için yeteneklerini geliştirmeye, herhangi bir üyenin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlık ve güvenliği tehlikede olduğunda bir araya gelmeyi ve herhangi birine saldırıldığında bu saldırıya hepsine karşı yapılmış bir saldırı olarak kabul etmeyi taahhüt etmişlerdir.[44]

Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişki 40 yılı aşkın bir süreye dayanır. Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak kurulduğu yıllarda, ortaklık için başvuran Türkiye, zaman zaman duraklayan ve zorlukla ilerleyen bu ilişkiyi, müzakere aşamasına kadar sürdürmüştür.

Türkiye ve Avrupa Birliği
Ana madde: Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri

Türkiye ile Avrupa Birliği arasında tam üyelik oylamaları hâlen sürmektedirDP, 31 Temmuz 1959'da AET'ye ortak üye olmak için topluluk konseyine başvurdu. 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi ve Menderes, Zorlu, Polatkan'ın idamları üzerine Fransa cumhurbaşkanı Charles De Gaulle, Türkiye'nin üyeliğinin dondurulmasını istemiştir. AT ile görüşmeler Eylül 1959-Ekim 1960'da istişari olarak başladı. Askeri darbe yüzünden görüşmeler 1960'a kadar kesildi. Türkiye, gümrük birliği hedefiyle görüşmelerde yer aldı. 1963'e kadar görüşmeler yapıldı. 12 Eylül 1963'de Ankara Anlaşması imzalandı, gümrük birliğine dayalı ve ortak üye olan Türkiye'nin tam üyeliğini amaçlayan anlaşma idi. 22 Temmuz 1970'de Katma Protokol imzalandı. Türkiye 25 Aralık 1976'da tek taraflı kararla bütün yükümlülüklerini dondurdu. 21 Eylül 1979'da iki taraf, ilişkileri 5 yıllığına dondurdu. 6 Şubat 1980'de dışişleri bakanı Hayrettin Erkmen, Türkiye'nin tam üyelik için başvuruda bulunacağını açıkladı. Ancak, 12 Eylül 1980'deki askeri darbe ile ilişkiler 6 yıl daha donduruldu. Türk parlamenterlerin üyelikleri düşürüldü. Avrupa, Türkiye'den demokrasiye dönüş takvimi uygulamasını istedi. 1986'da ilişkiler tekrar başlatıldı. 1987'de uyum anlaşması yapıldı. 18 Aralık 1989'da AT Komisyonu Türkiye’nin tam üyelik başvurusu hakkındaki görüşünü açıklamış, topluluğun 1992'den önce yeni üye kabul etmeyeceğini belirtmiştir. 21 Ocak 1992'de iki taraf arasında teknik işbirliği programı imzalandı. 21 Ocak 1992'de çalışma programı Ankara'da imzalandı. 6 Mart 1995'de ortaklık konseyi kararında AB'ye Türkiye'nin gümrük birliği temelinde katılması AP'nin onay sürecine bağlandı. 2003 yılında Türkiye ile üyelik görüşmeleri başladı, ancak ucu açıklık ve hazmetme kapasitesi şartları konuldu, üyelik müzakere başlıkları 2005'de donduruldu. Papa ve Fransa, Almanya gibi kurucu üyelerin liderleri Türkiye'nin AB'ye girmesinin imkânsızlığını açıkladılar.

Kıbrıs Barış Harekâtı

Hürriyet Gazetesi'nin 20 Temmuz 1974 tarihli manşeti.Ana madde: Kıbrıs Barış Harekâtı
Kıbrıs Barış Harekâtı, 20 Temmuz 1974 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Garanti Anlaşması'nın III. maddesine istinaden gerçekleştirdiği askerî harekâtın adıdır.

1878’de Rusya karşısında zor durumda kalan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini geçici olarak İngiltere’ye verdi. I. Dünya Savaşı’nda da İngiltere, Kıbrıs’a el koydu. 1950’lerin sonlarında bağımsızlık hareketi başladı ve uluslararası anlaşmalara dayanan bir Türk-Rum Ortak Devleti kuruldu. Fakat Rumlar Kıbrıs Türkleri'nin kazanılmış haklarını ellerinden alma ve Kıbrıs’ın tüm yönetimine el koyma yoluna gittiler. Böylece uluslararası anlaşmaları ve Anayasayı çiğnediler. Cumhurbaşkanı III.Makarios 1963 yılında devletin kuruluş antlaşmalarını tek taraflı olarak fessetiğini açıkladı. Böylece Kıbrıs Cumhuriyeti tarih sahnesinden çekilmiş oldu. Fakat amaç Türkleri adadan uzaklaştırıp Enosis'i yani adayı Yunanistan'a ilhak etmekti. Türklere ve Türk köylerine yapılan saldırılar sonucu birçok insan hayatını kaybetti ve binlerce insan göç etmek durumunda kaldı.

15 Temmuz 1974'te Yunaistan'da da cunta'nın yaptığı darbe ile Makarios koltuğundan indirilerek iktidara el konuldu ve geçici bir süre için Nikos Sampson Cumhurbaşkanlığı’na getirildi. Amaç olan Enosis çalışmaları nedeni ile Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 tarihinde adaya müdahale etti.

Türk kuvvetleri 22 Temmuz'da Girne'yi ele geçirdi. Türk paraşütçüleri Kıbrıs'ın başkenti Lefkoşa'nın Türk kesimine indi. Yunan birliklerinin Ada’da garantör olarak bulunan Türk birliğine saldırması ise, çarpışmaların Ada geneline yayılmasına neden oldu. 22 Temmuz akşamı Türkiye, BM Güvenlik Konseyi'nin ateşkes kararını kabul etti. Türk müdahalesi sonucu Yunanistan'daki cunta idaresi ve Kıbrıs Nikos Sampson Hükûmeti de yıkılmıştır.

Ancak 8 Ağustos'ta II. Cenevre Konferansı'nın yapılmakta olduğu zamanda Türklerin 'iyi niyet jesti' olarak Limasol ve Larnaka civarında bir miktar köyü boşaltmış olmalarına rağmen, Millî Muhafız Alayı ve EOKA-B işgal ettikleri yerleri tahliye etmedikleri gibi ellerindeki esirleri de serbest bırakmamışlardır.

Türkiye, Rum-Yunan hükûmetleriyle anlaşmanın mümkün olmadığı kararına vararak 14 Ağustos'ta başlayıp 16 Ağustos'ta sona eren üç günlük II. Barış Harekatını gerçekleştirdi. Apar topar ülkeye dönen Başbakan Bülent Ecevit, Milli Selamet Partisi kanadına ateşkesi kabul etmemeleri halinde hükümetin bozulacağını ifade etti. Bu ateşkes ile Erbakan'ın planı hayata geçmemiş oldu. Harekât neticesinde bir taraftan Magosa'ya diğer taraftan Lefke'ye varılarak Türk tarafının sınırları çizildi. İki harekatta toplam 498 Türk askeri, 70 Kıbrıslı Mücahit ve 270 Kıbrıs Türk’ü şehit oldu.


umarım işine yarar:)

önce tarihi bakış ardından güncel politika şeklinde olsa iyi olur maksat sıralı olsun boru değil 100 sayfa :kiki:

emre_tatar
25-04-10, 23:32
bana sağlık hizmetlerinin teşkilatlanması konusu lazım arkadaşlar..neyini bulabiliyosanız rica ediyorum gönderin...teşekkürler şimdiden :)

Beyazdut
26-04-10, 04:36
bana sağlık hizmetlerinin teşkilatlanması konusu lazım arkadaşlar..neyini bulabiliyosanız rica ediyorum gönderin...teşekkürler şimdiden :)


Ankara Ecz. Fak. Derg.
31 (3) 183-192,2002 ---------------- J. Fac. Pharm, Ankara 31 (3)183-192,2002



TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN KURULUŞ YILLARINDA
SAĞLIK HİZMETLERİ


HEALTH SERVICES IN THE FOUNDATION PERIOD OF
TURKISH REPUBLIC
Erdem AYDIN


University of Hacettepe Faculty of Medicine Deparment of History of Medicine
06100 Sıhhiye, ANKARA-TURKEY


ÖZET
Kurtuluş Savaşı'mn ardından Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti
çağdaş değerleri kendine ilke edinmiştir. Cumhuriyet'in ilanından sonra, diğer toplumsal ve kültürel
alanlarda olduğu gibi sağlık alanında da çok önemli tarihsel değişimler yaşanmıştır. Bu değişim
sürecinde, Atatürk'ün benimsemiş olduğu sağlık anlayışı son derece belirleyici olmuştur. Yeni dönemde
kişi sağlığının korunması ve sürdürülmesi toplumsal bir olgu olarak kabul edilmiştir. Atatürk'ün
vurguladığı nokta, halka sağlık hizmeti götürmenin devlete düşen bir görev olduğu şeklindedir.
Cumhuriyet yönetimi sağlık sorunlarına hızlı bir şekilde çözüm getirirken, uzun süre Bakanlık görevinde
bulunan Dr. Refik Saydam 'ın bu alandaki katkıları çok büyük ve kalıcı olmuştur. Onun çalışmaları
neticesinde sağlık hizmetlerinin Türkiye 'de teşkilatlanma ve kurumsallaşmasının temelleri atılmıştır.

Anahtar kelimeler:

Mustafa Kemal Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye'de sağlık politikası, Türkiye'de

sağlık teşkilatlanması, tıp tarihi.


ABSTRACT
Following the War of Independence, the Republic founded by Mustafa Kemal Atatürk adopted
modern values as its principle. As it was the case in other social and cultural aspects, the health sector
also experienced very important historical changes after the declaration of the Turkish Republic.
Atatürk's views regarding health, played a very effective role during the said transformation period. The
new era paved way for the acceptance of good health as a social phenomenon. The point emphasized by
Atatürk was centered around the fact that it was the duty of the State to extend health services to the
populace. The role played by Dr. Refik Saydam, in the State's effort in trying to provide solutions to
health problems, was invaluable. His work formed the base upon which health institutions were formeded
and developed.
Key words:


Mustafa Kemal Atatürk, Turkish Republic, health policy in Turkey, health institutions in

Turkey, medical history.



184 Erdem AYDIN


Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun
ardında yatan felsefe, bilindiği gibi çağdaş değer ve kavramlarla donanmış bir ülke ve devlet
yapısıdır. 20. Yüzyılın başlarında yeni kurulan bir devlet olarak Türkiye, döneminin en ileri
insani ve teknik unsurlarını bünyesinde toplamaya çalışmıştır. Atatürk devrimleri bunun en
somut kanıtıdır ve Cumhuriyetin genel devlet anlayışı; bilim, toplum ve kültürde daima çağdaş
dünya değerlerine dönük bir anlayıştır. Cumhuriyetin kuruluş yılları böylesi bir tarihsel
değişimin coşkusu içerisinde geçmiştir.
Kurtuluş Savaşı 'nın kazanılıp, Cumhuriyetin ilan edilmesinden sonra hemen girişilen
toplumsal dönüşüm etkisini hemen her yerde göstermiştir. Hem doğrudan hem de dolaylı
etkilerle ülke yaşamına yerleşmeye başlayan yenilikçi ve modern anlayış hemen her türlü
bireysel ve toplumsal öge üzerinde etkili olmuştur. Bu hamlenin içerisinde sağlık alanında olup
bitenler de çağı yakalamak isteyen bir ülke için kuşkusuz örnek oluşturacak niteliktedir.
Atatürk'ün ülkemizde gerçekleştirmek istediği bütüncül tarihsel dönüşüm içerisine çağdaş
sağlık anlayışı ve hizmetlerini de kattığı açıktır. Gerçekten de batıdaki bazı ülkeler dışında yeni
kurulan Türkiye Cumhuriyeti yönetiminin sağlık alanında gösterdiği hamle, dünya ölçeğinde ses
getiren bir girişim olmuştur. Sağlık alanında geliştirilen anlayış ve üretilen hizmet, bu alanda
Türkiye 'nin o dönemde birçok ülke arasında kendine önemli bir yer edinmesi neticesini
vermiştir (1). Çağı yakalamanın araçlarından birinin sağlık alanındaki icraatlarla
gerçekleşeceği, daha o zamanlar farkında olunan bir olgudur.
Bu çerçevede gelişen sağlık hizmet anlayışının en temel unsurlarından biri; devlethükümet
katında bu alana özel bir bakanlık teşkilatının oluşturulmasıdır. Sağlık Bakanlığımız'in
kuruluş tarihine baktığımızda bunun, ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin
kuruluşundan bir gün önce 3 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği 2 mayıs 1920'de tarihi olduğunu
görürüz (2). Görülüyor ki, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının insan sağlığının korunması ve
sürdürülmesine yönelik icraat hedeflerinin temeli daha Cumhuriyet'in ilanından önce atılmıştır.
Bir ülkede kurtuluş savaşı sürdürülürken, halkın sağlık sorunlarının öncelikle ele alınması
Cumhuriyeti kuranların bu konuda ne kadar emin ve bilinçli olduklarını gösterir. Türkiye, sağlık
hizmetlerinin bakanlık düzeyinde temsil edildiği öncü ülkelerden biri olmuştur (3).



Atatürk ve Cumhuriyet Döneminde Hizmet Anlayışı
Sağlık alanında gerçekleştirilmek istenenleri Atatürk'ün çağdaş toplum kurma yolunda
geliştirdiği sistematiğin bir parçası olarak görmek yerinde olur. Çağdaş bir sağlık hizmeti
sunabilmek için her şeyden önce bu konudaki öncül kavram, değer ve anlayışa sahip olunması
Ankara Ecz. Fak. Derg., 31 (3) 183-192, 2002 185
gerekmektedir. Bunun için geriye dönüp baktığımızda ve o yıllarda dünyada olup bitenlere göz
attığımızda neler görüyoruz ?
Sağlık konusunun, ilkel dönemlerden beri insanlığının önde gelen ortak sorunlarından
biri olduğu açıktır. İnsanlar herhangi bir hastalık/sakatlıkla karşı karşıya geldiklerinde ya kendi
başlarının çaresine bakmak ya da bir başkasından yardım istemek durumundadırlar. Yardım
istenecek bu kişi bildiğimiz gibi en başta hekimdir. Kişilerin bir hekime ulaşması, gerçekte bir
olanak işidir. Hekimi bulmak ve hekim ile birlikte tedavi masraflarını karşılamak ayrı bir
ekonomik meseledir. Dolayısıyla hekim ve sağlık hizmetinden yararlanabilmek, dünyadaki her
insan için hep başlı başına bir sorun olmuştur.
Bunlar göz önüne alındığında biliyoruz ki, dünyada uzun yıllar, kişiler kendi sağlık
sorunlarına kendileri çözüm bulmak durumunda kalmışlardır. Bu konudaki toplumsal yardım
sınırlı kalmış en azından temel bir anlayışa dönüşmemiştir. Çeşitli zaman dilimlerinde,
dünyanın farklı yerlerinde ülke yöneticileri sağlık alanında bazı hizmetlere girişseler de, bunlar
sistemli bir anlayış ve politikanın ürünü değil, kişisel ya da tekil girişimler olmaktan öteye
gidememiştir. Örneğin Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde vakıflar aracılığıyla kurulan
darüşşifalarda, hastalar parasız muayene edilse ve ilaçları parasız verilse de; bu, bugünkü
anladığımız anlamda devlet-birey ilişkisinde devlete düşen sorumluluğunun yerine getirilmesi
anlamında olmamıştır. Kaldı ki, Selçuklu ve Osmanlı'daki bu uygulamalar, o dönemlerin
batıdaki uygulamalarıyla mukayese edildiğinde, bir hayli gelişmiş bir anlayışı temsil eder.
Devletin sağlık alanındaki sorumluluklarına yönelik belli anlayış ve politika
gelişiminin ilk adımları, yeni denebilecek tarihte, 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve özellikle de
bu yüzyılın ikinci yarısında atılmıştır. Bu yıllarda toplumsal-ekonomik-siyasal dinamikler
doğrultusunda Batı ülkelerinde bireyin sağlığı, toplumun bir sorunsalı haline dönüşmüş ve
devlet yönetimlerinin bu konuda yükümlülük altına girmesi kaçınılmaz olmuştur. Söz konusu
anlayışın en önemli gerekçelerinden biri de insan sağlığının ekonomik-toplumsal gelişmeler
kaynaklık eden bir potansiyel olduğunun anlaşılmasıdır. Sağlık hizmetlerinin ideal ölçülerde
yerine getirilmesi ile daha iyi, daha zengin, daha mutlu, daha güvenli bir toplum yaratma
yollarından biri daha ortaya çıkmıştır (1).
Çağdaş sağlık yaklaşımı açısından kritik olgu, herhangi bir devlet yönetiminin halkın
sağlık sorunlarına çözüm getirme konusunda sorumluluk almak isteyip istemediğinin tespit
edilmesidir. Bugün için, uygulama yöntemi değişik biçimlerde de olsa dünya yüzeyinde
vatandaşlarının sağlık sorunlarına ilgisiz kalan, bu konuda herhangi bir görev üstlenmeyen bir
devlet göstermek neredeyse imkansız gibidir. İşte bu bağlamda çağdaş sağlık politikalarının bir
örneği de 1920'lerde Atatürk'ün önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti tarafından hayata
geçirilmesidir.
Konuyu bir kere daha vurgulamak istersek herhalde yine en iyi şekilde Atatürk'ün şu
sözleri ile vurgulayabiliriz:


"Ulusumuzu güvenlik içinde yaşatmak temel amaçlarımızdan

biri olduğu gibi onun sağlığına özen göstermek ve olanaklarımız ölçüsünde toplumsal
acılarımıza çözüm bulmak hükümetimizin genel görevlerinden biridir"


(4). Atatürk

düşüncelerinde yer alan hedef bellidir: Ülkenin güvenliği konusunda olduğu gibi sağlık
hizmetleri konusunda da gerekenleri yerine getirmek devlet yönetiminin bir görevi olmalıdır.
Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne düşen sorumluluğu yine başka sözleri
aracılığıyla da dile getirmiştir. Bunlardan birinde Atatürk


"Ulusun, ulus gençlerinin,

çocuklarının sağlıkları, sağlamlıkları, gürbüzlükleri devletin üzerine düşmesi gereken çok
önemli bir sağlık işidir"


(5) derken, bir başka konuşmasında "Çocukların sağlıklı ve gürbüz

olmaları için yaşadıkları bölgenin sağlıklı olmasını sağlamak Devlet halindeki siyasi
kuruluşların en birinci görevidir"


(6) demektedir. Bir başka sözünde olduğu gibi, Atatürk

ülkedeki bir sağlık hizmetini "milli" bir görev olarak tanımlamakta ve


"Kendine, inkılabın ve

inkılapçılığın çeşitli ve hayati vazifeler verdiği Türk vatandaşının sağlığı ve sağlamlığı her
zaman, üzerinde dikkatle durulacak milli meselemizdir"


(7) ifadesini kullanmaktadır.

Yukarıdaki sözlere bakarsak, bugünkü ifade biçimleri doğrultusunda Atatürk'ün
bireylerin "sağlık hizmetinden yararlanma" hakkından söz ettiğini söyleyebiliriz. 1930'da
yürürlüğe giren "Umumi Hıfzıssıhha Kanunu"nun birinci maddesi de sağlık hizmetlerinin devlet
tarafından sahiplenildiğini Atatürk'ün cümlelerine yakın ifadelerle şu şekilde açıklar:
"Memleketin sıhhi şartlarına ve milletin sıhhatine zarar veren bütün hastalıklar


veya sair

muzır amillerle mücadele etmek ve müstakbel neslin sıhhatli olarak yetişmesini temin


ve

halkı tıbbi ve içtimai muavenete mazhar eylemek umumi Devlet hizmetlerindendir"


(8).

Atatürk, sağlık konusundaki bu hizmet anlayışının her Cumhuriyet hükümeti tarafından yerine
getirilmesi gerektiğini önemle belirtmiştir (9).
Sağlık alanında, 19. Yüzyıldaki değişimin önemli etmenlerinden birinin insan
sağlığının toplum gelişmesindeki rolünün öneminin anlaşılması olduğunu söylemiştik. Kurtuluş
Savaşı ertesindeki yokluk koşullarında insan sağlığının, ülkenin geleceği için ne anlama
geldiğini ilk başta Atatürk fark etmiş ve ülkenin sosyo-ekonomik geleceğinin temellerinde insan
sağlığına yapılacak olan yatırımın olduğunu dile getirmiştir.


"Nüfusumuzun korunması ve artırılması amacına önemle dikkatlerinizi çekerim. Toplumun sağlığı için öngörülen köklü
önlemler durmaksızın geliştirilmeli ve genişletilmelidir. Bereketli ve verimli olan Türk
milletinin sürekli ve teknik sağlık önlemlerine kavuşunca, Türk vatanını dolduracak ve
şenlendirecek güçte olduğuna kimsenin kuşkusu yoktur"


(10).

Bugün için bir ülkenin sağlık durumunun değerlendirilmesi için anlamlı olan kavram ve
değerlerin, daha o tarihlerde Atatürk'ün tarafından dile getirilen konular olduğunu
söyleyebiliriz:


"Memleketimizin sıhhatini korumak ve takviye etmek, ölümü azaltmak,

nüfusu çoğaltmak, bulaşıcı ve salgın hastalıkların tahribine karşı koymak ve bu surette
millet fertlerinin dinç ve çalışmaya kabiliyetli sıhhatli vücutlar halinde yetişmesini temin
etmeliyiz"


(4) sözlerinde olduğu gibi Atatürk "Sağlığın korunma ve geliştirilmesi", "ölümlerin

azaltılması", "bulaşıcı ve salgın hastalıklarla savaşmak" şeklindeki bugün de geçerli olan sağlık
hizmeti ilkelerinden söz etmektedir. Görüldüğü gibi Atatürk'ün çeşitli zamanlarda sağlık
konusunda dile getirdiği görüşler ülkenin temel sağlık politikasını belirler niteliktedir.
Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte bu temel felsefe ışığında sağlık hizmetleri şekil bulmuştur.



Hizmet Teşkilatlanması
Bugün, Türkiye'de, yeterliliği tam olarak söylenemese de köylere kadar uzanan bir
sağlık hizmet ağı mevcuttur. Hekim sayısının 75 bin civarında olduğu bilinmektedir. Oysa
Cumhuriyet'in başında sağlık elemanı ve teşkilatlanması son derece yetersizdir. 1925 yılında
ülkedeki tüm resmi kurumlardaki (Sağlık Bakanlığı, Askeri, İl Özel İdareleri gibi) hekim sayısı
1631 'dir. Bunun yanında 600 kadar da serbest çalışan hekimin bulunduğu tahmin edilmektedir.
O tarihte 74 il ve 326 ilçe bulunmakta, il merkezlerinden 61'inde sağlık müdürü görev
yapmaktadır (11). İlçe merkezlerinden 96'sında hükümet tabibi bulunmamaktadır. Diğer yandan
ise Sağlık Bakanlığı'nın elinde hekim ve öteki sağlık elemanının sayıları ise şöyledir: Hekim
560, sağlık memuru 554, ebe 136, hemşire 69, eczacı 4 (12).
Sağlık teşkilatlanması açısından Cumhuriyet'in devraldığı sistem sağlık müdürlüğühükümet
tabibliği sistemidir. Verilen sayılarda da görüldüğü gibi, devletin yetkili bir hekimi
olarak daha birçok ilçe merkezinde hükümet tabibi bulunmamaktadır. Belediye, özel idare ve
diğer özel nitelikteki hastanelerin sayısı ve yeterliliği hizmet açısından son derece kısıtlıdır.
Atatürk ülkenin sağlık koşullarını umduklarından daha kötü olarak bulduklarını söyler (13).
İşte bu ortamda Cumhuriyet yönetimi köklü bir hizmet atağını başlatarak, yukarıda
değindiğimiz gibi dünya genelinde dikkat çekecek olan önemli bir sağlık hizmeti planlaması ve
sunumuna yönelmiştir. Bu noktada zikredilmesi gereken çok önemli isim kuşkusuz Atatürk'ün
yakın arkadaşı Dr. Refik Saydam'dır. Cumhuriyet'in ilk yıllarından itibaren yaklaşık 16 yıl
Sağlık Bakanlığı görevinde bulunan Saydam, ülkemizdeki bugünkü sağlık teşkilatlanması ve
hizmetlerinin temelini atmıştır. Atatürk'ün dile getirdiği sağlık ve hizmet felsefesinin ışığında,
Saydam görevi süresince gerekli olanları sıra ile hayata geçirmiştir.
Cumhuriyet döneminde Devlet bir yandan tedavi edici hizmet ağını genişletmek
isterken, öte yandan da konuyu sağlık hizmetlerinde büyük bir atağa geçmiştir. Bu dönemde
tedavi ve koruyucu hizmetler bir bütün olarak düşünülmüştür. Bu nitelikte bütüncül bir hizmet
ağı oluşturmak Cumhuriyet yönetiminin ideallerinden biridir. Bu çerçevedeki devlet
politikasının en iyi göstergelerinden biri Umumi Hıfzıssıhha Kanunu'nun, yasa gerekçesi
metininde yer almıştır. Konuyla ilgili gerekçe metni şöyle demektedir:


"Aslında ekte

sunduğumuz tasarıya benzer genel koruyucu sağlık yasaları pek az devlette vardır.
Onlarda tamamen başka gerçeklerden kaynaklanarak düzenlenmiş olduğu
anlaşılmaktadır. Öteki bir çok devlette sağlık yasaları zaman zaman ve gereksinimler
doğrultusunda hazırlanmıştır. Ancak son zamanlarda bütün sağlık konularını bir arada
toplayan genel yasalar daha yararlı olduğu kabul edilmektedir. Bundan dolayı sağlık
düzenlemeleri henüz yapılmamış olan yeni devletlerde kendi örgütlerine göre genel
nitelikteki yasalar çoğalmaya başlamıştır. Bizde de bu konuda yapılan araştırmalar
sonucunda önemli bütün sağlık konularını kapsayan genel nitelikteki yasanın
düzenlenmesi daha yararlı olacağı öngörülmüştür"


(14). Böyle bir anlayışla, Dr. Saydam'ın

"Anayasal" nitelikte olduğuna atıfta bulunduğu, yukarıda da söz ettiğimiz Umumi Hıfzıssıhha
Kanunu 1930 yılında yürürlüğe girmiştir.
Dr. Saydam ilk başta ülkenin sağlık alanındaki ihtiyaçlarını tespit etmiştir. Ülkenin
ihtiyacı olan sağlık elemanı ve kurumlan onun tarafından 1925 yılında şu şekilde tespit
edilmiştir (12):
1) Devletin sağlık örgütünü genişletmek
2) Doktor sayısını artırmak
3) Numune hastaneleri açmak
4) Ebe yetiştirmek
5) Sağlık memuru yetiştirmek
6) Doğum ve çocuk bakımevi açmak
7) Verem sanatoryumu açmak
8) Sıtma mücadelesi yapmak
9) Frengi ve öteki sosyal hastalıklarla mücadele
10) Trahom ile mücadele
11) Sağlık-sosyal örgütlenmeyi köylere kadar götürmek
12) Sağlık-sosyal yasalarını yapmak
13) "Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi"ni kurmak
14) "Hıfzıssıhha Mektebi"nin açılması
Burada, planlanan sağlık hizmetlerinin ana hatlarına bakıldığında görülmektedir ki;
tespit edilmiş olan hedefler, personel/ hizmet birimi gibi sağlık hizmetleri için gerekli altyapısal
gereksinimi karşılama ile koruyucu sağlık hizmeti üretme niteliğindedir. Tüm bunlar taşra ve
kırsal kesime sağlık hizmeti götürme politikasıyla bir aradadır. Kuşkusuz, tespit edilen bu
hedeflerin gerçekleşmesi ülkenin sınırlı olanakları içerisinde olasıdır ki, seneleri alacak bir
girişimdir. Türkiye Cumhuriyeti o günden sonra tüm ülke düzeyine hizmet götürebilmek için;
illerden ilçelere, ilçelerden köylere kadar sağlık personeli atayarak ve sağlık üniteleri kurarak
gerekli hizmet altyapısını kurmaya çalışacaktır (15).
Atatürk de her türlü sağlık hizmetinin mümkün olduğu kadar hızlı ve kapsamlı biçimde
yürütülmesini istemektedir (16). Sağlık hizmetlerinde arzulanan amaçlara ulaşabilmek için
öncelikle salgın-bulaşıcı hastalıklara karşı savaşmak ve ülke çapında sağlık hizmetlerini
örgütlemek öncelik almıştır. Bu dönemde sağlık hizmetlerinin büyük bir kısmının salgın
hastalıkları önlemeye ve yok edilmesine harcandığı bizzat Atatürk tarafından dile getirilmiştir
(17).
Bu çerçevedeki politika doğrultusunda Dr. Refik Saydam köylere kadar, koruyucu ve
tedavi edici hizmetleri tüm taşraya götürebilmek için büyük uğraş vermiştir. Değindiğimiz gibi,
o bu konuda iki hizmet sunum yöntemi uygulamıştır. Birincisi, bazı salgın ve bulaşıcı
hastalıklara karşı "dikey örgütlenme" adı da verilen teşkilatlardır. Sıtma, frengi, trahom, verem
gibi hastalıklara karşı Sağlık Bakanlığı içerisinde merkezi ve taşra birimleri bulunan özel hizmet
örgütleri kurulmuştur. Bunlar hem merkezde hem de ihtiyaç duyulan bölgelerde teşkilatlanmaya
gitmişlerdir (dikey örgütlenme). Özellikle Atatürk'ün "başlı başına mücadele" olarak tanımladığı
(3) sıtma savaşı bu konudaki en önemli örnektir ki, yalnızca hizmeti bile sağlık alanındaki
"devrimsel" bir olay olarak değerlendirenler bulunmaktadır (18).
Bazılarının daha Cumhuriyet'in ilk yıllarında kurulmaya başlanan bu hizmet birimleri
ihtiyaçlar düzeyinde ülkede yayılmışlardır. Sıtma Savaş Teşkilatı tüm ülke düzeyine yayılırken,
frengi (Karadeniz ve buna yakın bazı iller) ve trahom (Adana ve Güney-Doğu Anadolu illeri)
teşkilatı ise ihtiyaç doğrultusunda bölgesel düzeyde olmuştur. Vereme karşı maddi
yetersizliklerden dolayı özel bir örgüt kurulamamış, gönüllü kuruluşların katkıları ve Bakanlığın
kurduğu senatoryum ve dispanserler ile mücadele yürütülmüştür. 1960'ta Bakanlık içerisinde
Verem Savaş Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Zaman zaman ekipler kurularak ankilostoma
(nekatoryuz) mücadelesi yapılmıştır. Bu mücadele teşkilatları aracılığıyla hekim ve öteki
yardımcı sağlık personeli köylere kadar götürülebilmiştir (19,20,21).
Bazı salgın ve bulaşıcı hastalıklara karşı bu şekildeki "dikey örgütlenme" modeline
karşılık Cumhuriyet yönetimi bugünkü "yatay örgütlenme" modelinin de temellerini atmıştır.
Hükümet tabipliğinin yalnızca hekim ihtiyacını karşılamak ama bir sağlık hizmet ünitesini
oluşturmak gibi bir amacının olmaması nedeniyle bu ihtiyacı karşılamak için taşra ve kırsal
kesimde küçük hizmet ünitelerinin kurulması amaçlanmıştır. Hükümet tabiplerinin zaten
koruyucu sağlık hizmetleriyle de görevli olması nedeniyle, planlanan bu hizmet ünitelerinde, ilk
başta, tedavi edici hizmetlerin sunumu planlanmıştır. Bu amaçla 1924 yılında, dispanser olarak
da bildiğimiz "Muayene ve Tedavi Evi" adı altında, taşrada ayaktan tedavi edici hizmet veren
hizmet ünitelerinin açılmasına karar verilmiştir. Kurulmasına karar verilen muayene ve tedavi
evlerinin sayısı 150 olmuştur (21,22).
Muayene ve tedavi evlerinin sayıları artırılmaya çalışılırken 1930'dan itibaren yeni bir
dönem başlamıştır. 1930'da hizmete açılan Etimesgut Numune Dispanseri ötekilerden farklı
olarak, hem koruyucu ve hem de tedavi edici hizmetleri birlikte yürütecek şekilde organize
edilmiştir. Ülkemizde taşra ve kırsal kesim sağlık teşkilatlanmasında hizmet birimi olarak yer
alacak olan bu tür ünitelerden ilki olan Etimesgut'taki söz konusu hizmet ünitesi 1937'den
itibaren Sağlık Merkezi adını almıştır. Böylece ülkemizde "Sağlık Merkezleri" dönemi
başlarken, Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun aracılığıyla 1961'den sonra
sağlık merkezleri "Sağlık Ocakları" adını almışlardır (15).
Etimesgut Sağlık Merkezi ile ilgili olarak söz edilmesi gereken bir başka tarihsel
gerçek, burasının bizzat Atatürk'ün girişimleriyle kurulmuş olmasıdır. Ankara'nın Etimesgut
bölgesi özel bir çiftlik iken sahibi tarafından 1925 yılında Atatürk'e armağan edilir. Atatürk
1928 yılında Bulgaristan'dan gelen 50 hanelik bir göçmen grubunu buraya yerleştirir. Etimesgut
Ankara merkezine bağlı bir bucak merkezine dönüşür. Etimesgut'ta özel bir önem verdiği
anlaşılan Atatürk başka hizmet birimlerinin yanı sıra, sağlık hizmetlerinin de yürütülmesi için
buraya bir de dispanser açılmasını ister. Değindiğimiz şekilde o zaman için çok özel çalışma
koşullarına sahip bu merkezi Atatürk 1937 yılında ziyaret eder ve açılan deftere izlenimlerini
yazar (23).
Hastane hizmetleri ise Cumhuriyet'den önce daha çok Özel İdare ve Belediye hizmetleri
şeklindedir. Cumhuriyet döneminde devam eden bu uygulama 1950'lere kadar sürdürülmüştür.
Bununla birlikte Cumhuriyet'in ilk yıllarında Sağlık Bakanlığı hastane hizmetlerinde de öncülük
etmiş ve Türkiye'de mevcutlara kıyasla son derece gelişmiş hastaneler yapılmıştır. "Numune"
hastaneleri olarak adlandırılan bu hastaneler adlarına layık biçimde gerçektenden örnek
oluşturacak nitelikte kurulmuşlardır. Çeşitli il merkezlerinde bu şekilde açılan hastanelerin
sayısı 7 olmuştur (21).



Sonuç
Buraya kadar dile getirdiklerimizden anlaşılacağı gibi Atatürk'ün eseri olan Türkiye
Cumhuriyeti, Türk insanına çağdaş dünyanın kapılarını açmıştır. Cumhuriyet ile birlikte her
türlü alanda bir bütün olarak toplumsal bir devinim yaşanmıştır. Bu olgudan sağlık alanı da
payını almıştır. Sağlık konusunda yapıp edilenler, çağdaş Türkiye'ye giden yolda kuşkusuz çok
önemli kilometre taşlarından biridir. Cumhuriyet'le birlikte insan sağlığıyla ilgili çağdaş görüş
ve hizmetler ülkemize yerleşmiştir. Bu konuda Atatürk'ün öncülüğü ve yönlendiriciliği
tartışılmaz bir gerçektir. Türkiye'de böylesi temel bir yaklaşım üzerine sağlık hizmetleri inşa
edilmiştir. Bu süreçte Dr. Refik Saydam'in katkıları unutulamaz. Cumhuriyet yönetimi
öncelikle halkın genelini ilgilenen sağlık sorunları üzerine gitmiş, koruyucu sağlık hizmetlerini
öncelikle ele almış ve her vatandaş tarafından erişebilecek şekilde bir sağlık hizmeti kurmaya
çalışmıştır. Diğer yandan Cumhuriyet ile birlikte sağlık hizmetlerinin dikey ve yatay
örgütlenmesi sürecine başlanmıştır.



KAYNAKLAR
1- Brockington CF.


"The History of Public Health" In: The Theory and Practice of Public

Health


Edited W. Hobson (ed), 4th ed. Oxford Universiy Press, London, p. 1-7 (1975)

2- Büyük Millet Meclisi İcra Vekillerinin Sureti İntihabına Dair Kanun.


TBMM Kavanin

Mecmuası.


1, 4 (1943)

3-


Şehsuvaroğlu BN, Demirhan AE, Güreşsever GC. Türk Tıp Tarihi. Taş Kitapçılıkyayıncılık

ltd. Şti, Bursa, s. 168 (1984)
192 Erdem AYDIN
4-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 18, 2 (1959)

5-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 25, 3 (1935)

6-


Atatürk'ün Sağlıkla İlgili Özdeyişleri ve Sözleri. SSYB. Yay. Ankara (1981)

7-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 20, 3 (1937)

8- Umumi Hıfzıssıhha Kanunu.


TBMM Kavanin Mecmuası. 8, 201 (1930)

9-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 19, 8 (1977)

10-


Atatürk MK.

TBMM Zabıt Ceridesi. 7, 3 (1970)

11-


TBMM Zabıt Ceridesi. 15, 286-8,299-301 (1976)

12-


Sıhhiye Mecmuası Fevkalade Nüshası. SİMV Ankara s. 5-8, 16-30 (1942).

13-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 10, 2 (1925)

14- Umumi Hıfzıssıhha Kanunu Esbabı Mucibe Layihası.


TBMM Zabıt Ceridesi. 18, 1 (..)

15- Aydın


E. Türkiye'de Taşra ve kırsal kesim sağlık hizmetleri örgütlenmesi tarihi. Toplum ve

Hekim.


12(80), 21-44 (1997)

16-


Atatürk MK.

TBMM Zabıt Ceridesi. 13, 3 (1930)

17-


Atatürk MK. TBMM Zabıt Ceridesi. 28, 6 (1961)

18-


Akçay I. Atatürk Devrinde Sağlık Hizmetleri. 9. Türk Tarih Kongresinden Aynbasım, TTK

Basımevi (1989)
19-


Sağlık Dergisi Fevkalade Nüsha. 22(10-11), 24-39, 87-96 (1948)

20-


Sağlık Hizmetlerinde 50 Yıl. SSYB Ankara s. 59, 91-5, 101-16, 129-33 (1973)

21-


Sıhhiye Mecmuası Fevkalade Nüshası Vekaletin 10 Yıllık Mesaisi. SİMV Ankara s. 47-71,

93-6. (1933)
22-


TBMM Zabıt Ceridesi. 7, 72-85 (1970)

23-


Uğurlu MC. Türkiye'de öncü bir toplum hekimi Dr. Mehmet Cemalettin Or.

Ankara
Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası. 47, 1-50 (1994)
---------------------------------------------------------------


2. TÜRKİYE'DE SAĞLIK ÖRGÜTLENMESİ
1840
Uluslararası Sağlık ve Karantina Meclisi
1861
Belediye Sağlık Örgütü
1869
Cemiyeti Tıbbiyei Mülkiye
1871
Memleket Tabiplikleri
1891
Belediye Sağlık İşleri Müdürlüğü
1912
Sağlık Genel Müdürlüğü
1914
Sağlık Müdürlükleri, Hükümet Tabipliği
1920
Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı
1920-45
Sıtma, Trahom, Frengi Savaş Örgütleri
1946-60
Sağlık Merkezleri, Devlet Hastaneleri, SSK
1960-….
Sağlık Ocakları
1978-….
Temel Sağlık Hizmetleri
2.1. 1920 Öncesi

Tanzimat reformları ile Hükümet batıda olduğu gibi Bakanlıklara bölünmüş, Osmanlı İmparatorluğunu bir yarı sömürge haline getiren 1838 Ticaret Anlaşmaları imzalanmıştır. Bu anlaşmaların bir ürünü de Osmanlı İmparatorluğunda Karantina İdareleri’nin kurulması olmuştur. 1840 yılında kurulan Uluslararası Sağlık ve Karantina Meclisi ilk sağlık makamı olarak kabul edilebilir. Lozan anlaşmasıyla bu Meclisin yerine Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Meclis, ülke sağlığını korumaktan çok, Avrupa ülkelerini doğudan gelen veya gelmesi muhtemel olan hastalıklardan korumaya çalışmak üzere kurulmuştur ve faaliyetlerini bu amaca hizmet etmek üzere planlamıştır.
Osmanlı İmparatorluğunda ilk belediye, 16 Ağustos 1854’te merkezi hükümete bağlı olarak, Şehremaneti adıyla kurulmuştur. 1858’de 14 belediye dairesi oluşturulmuş, ancak bunlardan bir kısmı faaliyete geçirilebilmiştir. Bu kuruluşlar sağlık konularında da görev üstlenmişlerdir. 1861’de Belediye Tabipliği Tüzüğü ile Belediye Sağlık Örgütü kurulmuştur. 1869’da belediye sağlık memurlarının tayini ve benzeri işlerle uğraşmak, yurt dışında tıp okuyanlara Osmanlıda hekimlik yapma izni vermek ve eczane açacaklara izin vermek gibi işlerle uğraşmak üzere Cemiyeti Tıbbiyei Mülkiye kurulmuştur. Bu örgüt günümüzdeki Sağlık Bakanlığı’nın çekirdeği olarak kabul edilmektedir.
1871’de Genel Sağlık İdaresi Tüzüğü ile Memleket Hekimlikleri kurulmuştur. Osmanlı’da merkezi hükümetin sağlık hizmetlerini yüklenmeye başlaması bu şekilde gerçekleşmiştir. Bu tüzük yoksul hastaların muayene ve tedavisini sağlamak amacıyla çıkarılmıştır. Hükümet serbest çalışan hekimlere belli bir ücret ödemiştir. Ancak ülkenin her yerinde uygulanamamıştır. Parası olanlar ücretli, olmayanlar ücretsiz tedavi olmuşlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu sistem sürmüş, gerek tedavi, gerek hastalıklarla savaş hizmetleri, serbest hekimlere belli ücret ödenerek yürütülmüştür.
1891’de Belediye Başkanı başkanlığında bir Hıfzıssıhha Komisyonu oluşturulmuş, Belediye Dairelerindeki sağlık şubeleriyle birlikte bu komisyon, Belediye Sağlık İşleri Müdürlüğünün esasını meydana getirmiştir. 1912 yılında İttihat ve Terakki Partisi döneminde Genel Sağlık İdaresi yerine Sağlık Genel Müdürlüğü kurularak İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştır. 1914 yılında İçişleri Bakanlığının adı İçişleri ve Sağlık Bakanlığı olarak değiştirilmiş ve İl Sağlık Müdürlükleri ile İlçe Hükümet Tabiplikleri oluşturulmuştur.

Osmanlı İmparatorluğunun Son Yıllarında Sağlık Örgütünde Görevli Personel**

MÜFETTİŞ



İL


LİVA


KAZA


TOPLAM


EBE


ECZACI

33 VİLAYET


6


36


58


138


238


5


18

İSTANBUL


-


34


-


-


34


?


?

TOPLAM


6*


70*


58*


138*


272*


?


?

(*) Hekim sayısı
(**) Basra’da hiç hekim görünmeyen ve İstanbul için de oldukça az bir rakam veren kaynağı yorumlayan Bedii Şehsuvaroğlu’na göre Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında yabancı uyruklu olmayan hekimlerin tamamına yakını devlet hizmetinde görevliydi ve bunların sayıları 300 kadardı.
2.2. 1920 – 1945 Arası
3 Mayıs 1920’de İstanbul’dakinden ayrı olarak Ankara’da da bir Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı kurulmuştur. Bu dönemde Sağlık Bakanlığı özellikle bulaşıcı ve salgın hastalıklarla savaşa yönelmiş ve bunun maliyeti genel bütçeden karşılamıştır. Bu dönemde Osmanlıdan devralınan Sağlık Müdürlüğü ve Hükümet Tabipliği biçimindeki örgütlenme yapısı korunmuş, bu yapıya yurt çapında Sıtma Savaş Örgütü, sorunlu bölgelerde Frengi ve Trahom Savaş Örgütleri eklenmiş ve Hükümet Tabiplerine tifüs, çiçek, tifo, dizanteri gibi hastalıklarla savaş görevi verilmiştir. Hastane hizmetlerinin yürütülmesi yerel yönetimlere bırakılmıştır. Sağlık Bakanlığı yalnızca 5 Numune Hastanesi (Ankara, İstanbul, Sivas, Erzurum ve Diyarbakır) kurarak yol göstericilikle yetinmiştir. Refik Saydam, dönemin görüşleri doğrultusunda koruyucu sağlık hizmetlerine önem vermiş, tedavi hizmetlerini özel idarelere ve belediyelere bırakmıştır. İlk basamak hizmete devlet girmemiş, bu alan muayenehane hekimlerine bırakılmıştır.
Refik Saydamın izlediği politikalar koruyucu hizmetler alanında önemli başarılar sağlamıştır. Yüksek ücret almak isteyen hekimlerin koruyucu hizmetlere yönelmesi, sağlık müdürlüklerinde ya da bakanlık merkez örgütünde çalışması sağlanmış, kamu sağlık hizmeti personel açısından çekici hale getirilmiştir. Sağlık Bakanlığı hizmeti fiilen yürütme görevini üstlenmiştir.
2.3. 1946 – 1960 Arası ve Sosyalleştirme

S

ağlık hizmetlerinden yararlanma 1946 yılında kabul edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinde ve DSÖ Anayasasında bir insan hakkı olmuştur. Böylece herkese eşit sağlık hizmeti ilkesi getirilmiştir. Kişinin hastalanması ya da ölmesi bir sermaye kaybı olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. İkinci büyük savaştan sonra sağlık yönetiminde değişmelerin başlıca nedenleri şöyle sıralanmaktadır:
· Hekimlik felsefesinin değişmesi
· Hükümetlerin hasta tedavisiyle daha fazla ilgilenmeleri
· Koruyucu hizmetlerle tedavinin birlikte yürütülme zorunluluğunun anlaşılması
· Evde hasta tedavisinin örgütlenmesine önem verilmesi
Bu dönem ve sonrasına ilişkin tartışmalar özet olarak giriş bölümünde verildiğinden burada yinelenmeyecektir. Daha önce değinilmeyen bazı konuların altı çizilmekle yetinilecektir.
Daha önce temel nitelikleri verilen sosyalleştirmenin diğer önemli özellikleri şöyle sıralanabilir :
· Sağlık hizmetlerinden herkesin eşit yararlanacak, hastalar devlet bütçesinden veya bütçeden kendisine yapılan masrafın bir kısmını ödeyerek hizmetten yararlanacaktır Kamuda görevli hekim, aynı zamanda serbest çalışamaz ancak bu hekimlere serbest çalışan hekimler kadar ücret ödenir. (1966 yılında kabul edilen Devlet Personel Yasası ile sözleşmeli personel uygulaması ve tam gün çalışma kaldırılmıştır.)
· Köy ve kentlerde sağlık ocakları kurulacak ve ocaklar, hastanelerle işbirliği içinde hasta tedavi edeceklerdir.
· Kamu sağlık kuruluşları (MSB hariç) tek elden idare edileceklerdir.
· Sağlık kuruluşları il içinde bir bütündür, Valiye karşı Sağlık Müdürü sorumludur.
· Bir bölgede sağlık hizmetini iyi bir şekilde yürütmek için gerekli tesisler, lojmanlar, malzeme, araç ve personel sağlanmadan o bölgede sosyalleştirme planı uygulanmaz. Örgütün her kademesinde halkın katılacağı kurullar oluşturulacaktır.
· Hastalara ilaçlar ve tedavi araçları bütçe olanakları ölçüsünde ücretsiz sağlanacaktır.
224 sayılı yasa, sağlık örgütlenmesinde 4 yönetim basamağı öngörmektedir:
· Sağlık Ocağı
· Sağlık Grup Başkanlığı
· İl Sağlık Müdürlüğü

· Sağlık Bakanlığı

Bunlar arasında en kritik olan, halka doğrudan hizmet sunan Sağlık Ocağı yönetimidir.

Günümüzde tıp yeni bir devrimi yaşamaktadır. Gen mühendisliğinin gelişimi, önümüzdeki on yılın dahi görülemez hale gelmesine neden olmuştur. Belki on yıl içinde bugün sorun olarak görülen pek çok şey unutulacak, yerlerini yeni sorunlar (klonlama) alacaktır. Bunlar spekülatif olarak değerlendirilse de, şimdiden ilerlemiş bazı tartışmalar vardır. Bunların başında Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı sağlık tanımına yönelik eleştiriler gelmektedir.
Bilindiği gibi DSÖ’nün sağlık tanımı, hastalığı temel alan ve sağlığı hastalığa göre belirleyen negatif bir tanımdır. Sağlık, negatif olarak tanımlandığı için, sağlık ölçütleri de morbidite ve mortalite ölçütleri olmaktadır. Oysa artık gelişmiş ülkelerde bulaşıcı hastalıklardan ölümler, bebek ve çocuk ölümleri sorun olmaktan çıkmış, yaşam süresi uzamış, buna bağlı olarak da geç yaşlardaki yaşam kalitesi sorunu ortaya çıkmıştır. Günümüzde yazarlar bu negatif tanımı eleştirmekte ve yerine hastalığı temel almayan pozitif tanımlar önermektedirler. Bunlara birkaç örnek verilebilir :
· İdeal bir durum olarak sağlık
· Fiziksel ve ruhsal uyum olarak sağlık
· Kişisel güç ve yetenek olarak sağlık
· Kişisel potansiyel olarak sağlık
· Bireyin sosyalleşmesinde gerekli rollerini ve ödevlerini en etkili şekilde yerine getirebilmesi için ulaştığı optimum kapasite
Bu tanımlamaların kabul görmesi halinde günümüzde sağlığı ölçmek için kullanılan morbidite ve mortalite ölçütleri yerini yaşam kalitesini ölçen ölçütlere bırakacaktır. Bunlar şöyle sıralanmaktadır :
· Fiziksel hareketlilik
· Acı ve stresin yokluğu
· Kendi kendine bakabilme kapasitesi
· Sosyal faaliyetlerde bulunabilme yeteneği
Yönetim sadece bugünü değil, geleceği de görebilmeli, geleceğe yönelik çalışmalara da yön verebilmelidir.

EK
ABD’DE SAĞLIK ÖRGÜTLENMESİNİN KISA TARİHÇESİ

1

798’de ABD Maliye Bakanlığı, gemicilere hekim bakımı sağlamak üzere bir Deniz Hastanesi kurmuştur. Hastane hizmetine karşı her gemici ayda 20 sent ödemekteydi. Bu tarihten itibaren 140 yıl süre ile, hükümetin Halk Sağlığı alanındaki başlıca faaliyetlerini ABD Maliye Bakanlığı idare etmiştir.
Boston Belediye Meclisi’nin nüfus sayımı yapmakla görevlendirdiği kitapçı Shattuck, halkın sağlık ve konut sorunlarını gözlemiş ve sosyal sağlıkla ilgilenmeye başlamıştır. Daha sonra Belediye Sağlık Komisyonu üyeliğine seçilmiş ve ABD Halk Sağlığı işlerinde çığır açan ünlü raporunu yazmıştır. Shattuck 1850 yılında yazdığı raporda “Önlenmesi olanağı bulunan hastalıklar çok yaygındır. Bu durumun düzeltilmesi için devlet bir sağlık örgütü kurmalıdır” demiştir.
ABD’de 1938 yılında kurulan Ulusal Sağlık Servisinde çalışmak üzere Koruyucu Tabiplik Sertifikası alabilmek için, tıp fakültesini bitiren ve en az bir yıl staj yapan hekimler;
· En az 6 yıl Koruyucu Hekimlik ve Halk Sağlığı alanında yetişmek, çalışmak veya eğitim almak,
· Bu 6 yıl içinde en az bir ders yılı Halk Sağlığı Lisansı (Master of Public Health) almak,
· Bu 6 yıl içinde stajdan sonra en az iki yıl süreyle genel Halk Sağlığı işlerinde pratik deneyim (field experience) sahibi olmak üzere çalışmak zorundadır.
Hükümet Tabiplerinin, en az bir akademik yıl süresince Halk Sağlığı kursuna katılarak, akademik paye almaları istenir. Sanayi hekimlerinin de (İşyeri Hekimi) Halk Sağlığında lisans payesi sağlayan bir eğitim almaları istenir.


ALMANYA’DA SAĞLIK ÖRGÜTLENMESİNİN KISA TARİHÇESİ

S

osyal hekimliğin babası sayılan Alman hekimi Johann Peter Frank, halkın sağlığını korumak amacıyla 1780’li yıllarda “Sağlık Polis Hizmetleri Sistemi” adlı yapıtı ile devletin sağlıkla ilgili kararlar almasını ve halkın da bunlara uymasının zorunlu olmasını önermiştir. Daha sonra fizyolog ve kimyager olan Max von Pettenkofer, sağlığı sadece fiziksel çevrenin değil sosyal çevrenin de etkilediğini belirtmiş, laboratuar ve deneysel çalışmaları ile pek çok katkısı nedeni ile hijyen biliminin kurucusu olarak kabul edilmiştir.
1848 yılında Alman patologu Virchow, “Hekimlikte Reform” adındaki tıp dergisinde, bir bölgede yaşanan tifüs salgınını inceledikten sonra bu salgının oluşumunda biyolojik ve fiziksel etmenler kadar sosyal, ekonomik ve politik etmenlerinde rolü olduğu kanısına varmış ve şu görüşleri savunmuştur :
· Toplumun sağlığında sosyal etmenlerinde bir yeri vardır. Sağlığı korumak ve hastalıklarla savaşmak için sadece tıbbi önlemler almakla yetinmemeli, sosyal önlemler de alınmalıdır,
· Sağlıkla ilgili sosyal ve ekonomik koşullar bilimsel yönden incelenmelidir,
· Tüm bireylerin sağlığını korumak ve güvenceye almak bir kamu görevidir. Hükümet politikasında halkın sağlığına yönelik değişiklikler yapılmalıdır.
Bu görüşler yöneticilerin hoşuna gitmemiş ve Virchow Berlin’den uzaklaştırılmıştır.
18. yüzyılda, Prusya’da, Türkiye’deki eski hükümet tabipliğine benzer bir uygulama ile idari amirler emrinde birer resmi tabip, “Physicus” görevlendirilmiş, bu gelenek Almanya’ya miras kalmıştır. Daha sonra Almanya’da devlet ve belediyeler tarafından sağlık daireleri oluşturulmuş ve 1871 İmparatorluk ve 1919 Weimar Anayasalarında bu dairelerin hukuksal durumlarına ilişkin hükümler konmuştur.
1934 yılında bir yasa ile bazı büyük şehirlerdeki belediyelere ait sağlık daireleri dışındaki belediye sağlık daireleri, devletin sağlık dairelerine katılmıştır. Federal devlette İçişleri Bakanlığında sağlık işleri için bir daire (Federal Sağlık Dairesi) oluşturularak, dairenin başına “müdür” unvanıyla bir tabip getirilmiştir.
Sağlık dairelerinin başında bulunan tabibe “Hükümet Tabibi” (Amtsartz) unvanı verilmektedir. Hekimler, beş yıl çalıştıktan sonra Düsseldorf veya Hamburg Tıp Akademilerinde 4 ay kurs alarak Hükümet Tabipliği sınavına girmeye hak kazanırlar. Sözlü ve yazılı olan sınav, sağlık idaresi, sağlık mevzuatı, adli tıp, hijyen, bakteriyoloji ve psikiyatri konularından yapılır. Hekimler tam gün çalışırlarsa maaş, yarım gün çalışırlarsa ücret alırlar.


İNGİLTERE’DE SAĞLIK ÖRGÜTLENMESİNİN KISA TARİHÇESİ

İ

ngiltere’de 1840 yılında işçilerin sağlığını araştırmak gerektiği düşünülüp bir komisyon kurulmuştur. Saptanan tablo korkunçtur. Asillerin ortalama yaşam süresinin 40 yıl, tüccarların 25 ve işçilerin 20 yıl olduğu, hatta bazı kentlerde 15 yıla indiği görülmüştür. Komisyon başkanı hukukçu E.Chadwick’in raporunun başlığı “Büyük Britanya’da İşçilerin Sağlık Şartları”dır. Raporda, “fakirlik” ile “hastalığın” bir kısır döngü oluşturduğuna dikkat çekilmektedir. İnsanlar fakir oldukları için hastalanıyorlar, hastalandıkları için daha çok fakirleşiyorlar, böylece artan yoksullukları yüzünden sağlıkları daha çok bozuluyor denilmektedir.
İngiltere’de (Büyük Britanya) Halk Sağlığına ilişkin önlemlerin alınması, lağım, kanalizasyon tesisatının ve süprüntülerin kaldırılması işleriyle, hemen hemen tıptan bağımsız olarak başlamıştır denilebilir. Günümüze göre çok dar anlamda kalan bu Halk Sağlığı işlerine bakmakla ödevli olan ilk memurlar, hekimler değil, Zararlı Etken Müfettişleri’ (Inspector of Nuisance) dir. Bu ödev daha sonra Sağlık Memurlarına (Sanitary Inspector) verilmiştir.
19. yüzyılın ortalarında Chadwick bu görevlerde çalışanların, Sağlık Bakanlığı gibi merkezi bir idareye bağlanmaları gerektiğini savunmuş, ancak bu öneriye İngiliz Parlamentosu, “demokratik olmadığı” gerekçesiyle sıcak bakmamıştır. Sonuçta beş yıl süreyle ve parlamentoda temsilcisi bulunmayan bir Sağlık İdaresi kurulmasına izin verilmiş, ancak bu idare sürenin bitimiyle birlikte ortadan kalkmıştır. İngiltere’de Sağlık Bakanlığı, ancak 1919 yılında kurulabilmiştir.
İngiltere’de ilk kez 1874 yılında Liverpool kenti bir “Hükümet Tabibi” istidam etmiş, bunu 1875 yılında Londra izlemiştir. 1875 yılında Halk Sağlığı Yasası çıkarılmıştır ve bu yasa 1936’da yenisi çıkarılana kadar yürürlükte kalmıştır. 1930’da yayınlanan Mahalli İdare Nizamnamesi’nde Halk Sağlığı işlerinde görevlendirilecek personelin sahip olmaları gereken nitelikler belirlenmiştir :
Zührevi Hastalıklar Tabibi (Veneral Disease Officer) olabilmek için;
· Mezuniyet sonrası en az 3 yıl hekimlik yapmış olmak,
· Bir tedavi merkezinin Zührevi Hastalıklar Tabibi tarafından verilmiş sertifikaya sahip olmak gereklidir.
Tüberküloz Tabibi (Tuberculosis Officer) olabilmek için;
· Mezuniyet sonrası en az 3 yıl hekimlik yapmış olmak,
· 18 aydan az olmamak üzere klinikte çalışmak ve bunun en az 6 ayını çeşitli cerrahi ve tıbbi vakalara mahsus yataklara bakmak üzere, Daimi Nöbetçi (Resident Officer) olarak hastanede geçirmek,
· Tüberküloz tanı ve tedavisi bakımından 6 aydan az olmamak üzere özel olarak yetiştirilmek gereklidir.
1935 yılında yayınlanan bir yönetmeliğe, Hükümet Tabibi olabilmek için gerekli nitelikler şunlardır:
· Diploması tescil edilmiş hekim olmak,
· Sıhhiye bilimi (Sanitary science), Halk Sağlığı veya Devlet Tababeti (state medicine) diplomasına (Diploma of Public Health) sahip olmak.
Öğretim 1 yıl sürmektedir. İlk üç ayda hazırlık niteliğinde bilgiler verilmekte, tıp eğitimi sırasında öğrenilmesi gereken koruyucu ve sosyal hekimlik konuları üzerinde durulmaktadır. Bu arada Halk Sağlığı ve yoksullara yardım işlerinin tarihine değinilmekte merkezi ve yerel yönetimlerin durumu sağlık ve sosyal hizmetleri de dahil olmak üzere incelenmektedir. Öğrencinin epidemiyoloji, istatistik ve çevre sağlığı bakımından hükümet tabibinin görevlerini kavramasına çalışılmaktadır. Bu konularla ilgili pratik çalışmalar ve ziyaretler de yapılmaktadır. Bu dönemi tamamlayarak yapılan sınavda başarılı olanlara Halk Sağlığı Sertifikası (Certificate in Public Health) verilmektedir. Bu dönemi tamamlayan hekimler, pediatri, akıl sağlığı, enfeksiyon hastalıkları ve okul sağlığı gibi koruyucu ve sosyal hekimlik alanlarında birinde görev alabilirler.
Halk Sağlığı Sertifikası alındıktan sonra Hükümet Tabibi olmak isteyen hekimler, 6 aylık bir eğitim programına devam etmek zorundadır. Eğitim programında Epidemiyoloji, Tıbbi İstatistik, Fizyolojinin Sağlığa Uygulanması, Halk Sağlığı Mevzuatı, Halk Sağlığı İdaresi ve İşlerinin yerine getirilmesi dersleri vardır. Ayrıca isteğe bağlı dersler de vardır ve 4 grupta toplanırlar : İdari konular, Mesleki konular, İstatistik, Tropikal tıp (Tıbbi antomoloji, parazitoloji, tropikal hijyen). Bu devreyi bitirerek, sınavda başarılı olanlar Halk Sağlığı Diploması (Diploma in Public Health-DPH) alırlar.



---------------------------------------------------------------
CUMHURİYET DÖNEMİ SAĞLIK

23 Nisan 1920 tarihinde Ankara’da TBMM’nin kurulması ile sağlık hizmetleri de modern bir devlet görevi olarak ele alınmaya başlanmıştır.Osmanlı döneminde sağlık hizmetleri yetersizdi,tedavi imkanları azdı.Daha çok kolera,veba,çiçek gibi salgın hastalıklar için aşı ve karantina gibi önlemler alınıyordu.Sağlık sorunları TBMM’nin, kurulduğunda çözmek zorunda olduğu sorunlar arasındaydı.

1.TBMM Dönemi Sağlık Hizmetleri

Bu dönemde ,Türk toplumunun yaşam seviyesinin yüksek olmasına önem verilmiş;memleketin tüm sağlık ve sosyal yardım işleri TBMM’nin kuruluşundan sonra 2 Mayıs 1920’de Sıhhıye ve Muavenet-i İctimaiye Vekaleti’ne verilmiş ve Dr.Adnan Adıvar sağlık bakanı olarak seçilmiştir.Bu zamanda dünyada sağlık hizmetlerinin görev biriminin bakanlık düzeyinde teşkilatlandığı ülkelerden biri de Türkiye’dir.Bu yıllarda sağlık alanında izlenecek politikalar şu şekildeydi;sağlık teşkilatını kurmak ve geliştirmek,salgın hastalıkları önlemeye çalışmak ve koruyucu önlemeler almak,sağlık personeli açığını kapatmak,bayan hekim yetiştirmek,kimsesiz çocuklara ve göçmenlere yardım etmek onları barındırmak,çocuk ölümlerini azaltmak ve nüfusu arttırmak,ülke dışından gelecek hastalılara karşı önlem almak,gerekli kanun kanunname ve tüzükleri çıkarmak,kurumlar arası işbirliği sağlamak,önem sırasına göre problemleri çözmek ve israftan kaçınmak.

Kurtuluş savaşı içinde yurdumuzda sıtma,frengi çiçek ve trahom hastalıklarına bulaşıcı ve salgın hastalık olarak rastlanıyordu.Ayrıca tifo,tifüs ve kuduz olaylarına sıkça rastlanmaktaydı.Bu hastalıklar için tedavi faaliyetlerinde ,sağlamları koruyucu faaliyetlerde bulunulmuş,kuduz vb için aşı üretilmiştir.11.10.1920’de Tebabeti Adliye Kanunu çıkarılmıştır. TBMM’nin Mart 1921’deki toplantısında Mustafa Kemal Paşa yaptığı konuşmada ‘’milli eğitim,genel sağlık,nüfus ve bayındırlık yönüyle pek gözle görülür sonuçlar elde edilemedi’’diyerek zaman ve paraya ihtiyaç olduğunu yakın gelecekte iyi sonuçlar elde edebilmek için çalıştığını vurgulamıştır.10Mart 1921’de Dr. Adnan Adıvar bakanlık görevinden ayrılınca Dr. Refik Saydam bakanlık görevine gelmiştir.24 Aralıkta Refik Saydam istifa etmiş yerine Dr. Rıza Nur getirilmiştir.Yıl içinde Van’a gezici hekim gönderilmiştir.Gazi Mustafa Kemal daha sonra sağlık ve sosyal alandaki amacının, salgın hastalıkları önleyerek ölümleri azaltmak böylece nüfusu arttırmak yani milletin sağlığını korumak ve güçlendirmek olduğunu belirtmiştir.

2.Cumhuriyet Dönemi Sağlık Hizmetleri

Cumhuriyet döneminin ilk sağlık bakanı 30 Kasım 1923’te göreve başlayan Dr. Refik Saydam’dır.1923’e kadar sağlık çalışmaları zamanın şartları içinde yürütülmüştür. Cumhuriyet kurulduktan sonra çalışmalar hızla ilerlemeye başlamıştır. Uzun yıllar bakımsız kalmış bir ülkede yaşayan insanlar, felaket haline dönüşmüş sağlık problemlerini çözmek ve bir düzen oturtabilmek adına TBMM döneminde önemli adımlar atmıştır.Bunlara rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin çözmesi gereken en önemli problem sıtmadır.Sıtma pek çok çocuk ve yetişkin insanın ölümüne neden olmaktaydı.Kalkınmayı başlatmak ve başarıya ulaşmak zorunda olan Cumhuriyet’in bu çabasındaki başarısı sağlıklı insan temeline dayanmaktadır.Fakat Türk halkı,salgın hastalıklar sonucunda her gün salığını biraz daha yitirmiş ve işini yapamaz,üretemez hale gelmiştir.Bu hastalıklar için gerekli önlemlerin alınabilmesi,ilaçların temin edilebilmesi mali yönden çok güç ve yeterince gelişmiş bir teşkilatlanma içinde bu imkanları halka ulaştırmak ve uygulamak büyük bir problemdi.Cumhuriyet’in ilk yıllarında önemli bir sorun olan verem ile mücadele için 1923’te Verem Savaş Dispanseri kurulmuştur.1923 yılından başlayarak toplumu eğitmek için çalışmalara başlanmış afiş,kitap,dergi,broşür basılmış ve dağıtılmıştır.Bu yıllarda sağlık teşkilatının merkez ve taşradaki yapısal eksiklikleri giderilip yeni kadrolar eklenmiş diğer taraftan da çocuk ölümlerinin azaltılması,halkın sağlığı için gerekli sağlık personelinin sayısının arttırılması ve salgın hastalıklarla mücadele konusunda etkili tedbirler alınması planlanmıştı.Ülkede ki hekim açığını kapatarak dağılımında ki dengesizliği ortadan kaldırmak için 1923’te zorunlu hizmet kanunu çıkarılmıştır.Ayrıca harcamalarını bakanlığın karşılayacağı yatılı tıp öğrenci yurdu açılması kararlaştırılmıştır.Zorunlu hizmet kanunu çerçevesinde doğuya ve diğer hekimsiz bölgelere gidecek olan sivil hekimlere özendirici şartlar getirilmeye çalışılmıştır.Bütçe imkanları sınırlı olmasına rağmen bu yerlere gidecek olan hekimlere maaşlarının %75 hatta %100 fazlası maaş verilmesi planlanmıştır.Açılması düşünülen Numune Hastaneleri içinde ayrıca ödenek ayrılmıştır.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında birtakım sağlık politikaları tespit edilmiştir. Bunlar ; bakanlığın merkez ve taşra teşkilatını genişletmek,sağlık personeli sayısını arttırıcı tedbirler almak,ilgili karar ve kanunları çıkarmak,numune hastaneleri,sanatoryum ve dispanserler açmak,halkı sağlık konusunda bilgilendirmek,diğer kuruluşlarına yol gösterip yardım etmek,göçmenler için sağlık imkanları hazırlamak.Köylünün köy muhtarlarının ve ihtiyar meclisinin yapması gereken işler 18 Mart 1924 tarihindeki Köy Kanunu ile zorunlu ve isteğe bağlı olarak gruplandırılmış ve zorunlu olanlar yerine getirilmezse ceza uygulanacağı belirtilerek yaptırım gücü sağlanmıştır.Sağlık politikalarının insancıl,kapsayıcı ve özellikle koruyucu sağlık olarak belirginleştirilen özelliklerine ulaşabilmek için büyük çaba özveri ve para gerekmektedir.İlçelerde 160 olan doktor açığı 96’ya indirilmiştir.Trahomla ilgili yürütülen savaşta 1925 yılından itibaren planlı bir çalışma yürütülmeye başlanmıştır.Malatya ve Adıyaman’da 10ar yataklı trahom hastaneleri yapılmış,gezici ve sabit teşkilatlar kurulmuştur.Halk sağlığını etkileyen bir diğer hastalıkta çiçek hastalığıydı.Çiçek hastalığı için milyonlarca insan tedavisinde kullanılabilecek çiçek aşısı üretilmiştir.Bu aşılar dağıtılmış ayrıca yeterli sayıda dizanteri ve tetanoz serumu da üretilmiştir.

1926’da Sıtma Mücadele Kanunu çıkarılmış ayrıca Elazığ ve Manisa’da akliye ve asabiye hastanesi,Diyarbakır ve Konya’da kuduz hastanesi açılmıştır.1926 yılındaki Türkiye’deki yataklı tedavi kurumlarının işleyişine baktığımızda;167 kurumu ve 9561 yataklı 26744 yatarak, 54.843 ayakta olmak üzere 81587 kişi tedavi edilmiştir.

1927 yılından sonra köklü bir verem savaşı başlamıştır. İlk koruyucu tedbirler alınmıştır. BCG aşısı uygulanmıştır.Eczaneler ve eczacılık kanunu çıkarılmıştır.Yine aynı tarihte Tıp Fakültesinden ilk defa bayan doktor mezun olmuştur.Yapılan hukuki düzenlemeler,çıkarılan kanunlarla,halk sağlığının korunup geliştirilmesi için her türlü bilimsen araştırmanın yapılması ,her türlü imkanın sağlanması, ilaçların temini amaçlanmıştır.Ülkenin çeşitli yerlerinde, çocuk sağlığın korunması için doğum ve bakımevleri açılmıştır.

1929-1933 yıllarında izlenecek olan sağlık politikası ilkeleri şöyleydi;doğum öncesinde ve sonrasında süt çocukları ve okul çağı çocuk ölümlerini azaltmak,doğumu teşvik etmek,salgın hastalıklarla savaş teşkilatını güçlendirmek,bütün sağlık personeli sayısını arttırmak,sağlığın korunması için gerekli kanunları çıkarmak,halkı bilgilendirmek,sağlık hizmeti veren kurumlarda devlet kontrolünü sağlamak,milletlerarası işbirliğini sağlamak,dost ülkelere yardımda bulunmak vb.

1930 yılındaki yabancı ülkeler arasındaki istatistiklere bakıldığında 1593 sayılı kanun gereğince nüfusu 10binden fazla olan belediyeler,’’ çocuk sağlığını korumak amacıyla süt çocuğu muayene ve müşavere evleri’’ adı verdiği dispanserler açmakla görevlendirilmişler fakat ekonomik nedenlerle bu görevi yerine getirememişlerdir. Yalnızca İstanbul Özel İdaresi ve Belediye, bakanlıkça verilen emir doğrultusunda Beşiktaş,Edirne ve Üsküdar’da dispanserler açıldı.Ayrıca bakanlığın sağlık eğitimi kapsamında birçok şehirde sağlık müzeleri oluşturulmuştur.1930 ve takip eden yıllarda hastanelerdeki yatak sayıları,tedavi evlerinin sayıları büyük miktarda arttırılmıştır.Ayrıca Cumhuriyet’imizin onuncu yılında yurdumuzdaki doktor,hemşire,sıhhat memuru,ebe sayıları da oldukça artış göstermiştir.

1935 yılının en önemli olayı , 9 Haziran 1936 tarihinde çıkarılan sıhhat ve icimai muavener vekaleti teşkilat ve memur’un kanunu ile vekaletin merkez ve taşra teşkilatı ve diğer birimlerin,sağlık personelinin görevlerinin belirlenmesidir.1936 yılından sonra verem hastalığı yüzünden ölenlerin sayısı azalmıştır.1937’de sağlık bakanı Refik Saydam görevinden ayrılmış ve Dr Hulusi Alataş göreve başlamıştır.

10 Kasım 1938’de Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın ölümü ile Atatürk dönemi sona ermiştir.

1938-1950 Dönemi Sağlık Hizmetleri


1946’da milli sağlık teşkilatı günün gereklerine göre organize etmek ve sağlık hizmetlerini hakla daha yararlı olacak şekilde sunmak üzere bir plan hazırlanmıştır.Bu Plan ‘’Birinci On Yıllık Milli Sağlık Planı’dır ve bu planla ülke 7 ana bölgeye ayrılmıştır.Her bölgede 500 yataklı hastane açılması ve mevcut hastanelerin iyileştirilmesi amaçlanmıştır.Fakat plan amaçlandığı gibi uygulanmamış,istenile tam olarak ulaşılamamıştır.

Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı ‘da bu dönemde gelişme göstermiştir.Sağlık personeli sayısında da bu dönemde yine artış görülmüştür.Aşı ihtiyacını karşılamak üzere laboratuarlar kurulmuş Uzak Doğu’daki kolera salgını yüzünden Çin’e bir milyon kişilik kolera aşısı gönderilmiştir.Diğer salgın hastalıklar kuduz ve frengi ile mücadele kapsamında aşı istasyonları,hastaneler kurulmuştur.Milli bir felaket olan sıtma hastalığı için,dalak ve kan muayeneleri,bataklıkların kurutulması gibi sürdürülen mücadele ile sıtma hastalığı oranı düşmüştür.Ayrıca verem savaşı kapsamında dispanserler ve trahomla mücadele de hastaneler,tedavi evleri açılmıştır.

Kanser konusunda ilk teşkilatlanma 1947 yılında Türk Kanser Araştırma ve Savaşı Kurumu’nun kurulmasıyla başlamıştır.

Sağlık istatistiklerine bakıldığında 1945-1950 yıllarındaki doğum oranı binde 33.8,ölüm oranı binde 17.6 olduğu görülmüştür.

Sağlık eğitimi kapsamında da önemli gelişmeler kaydedilmiş burs imkanı sağlanmış ve 153 kişi eğitilmiştir.İşçi sağlığı konusunda da hassas davranılmış yalnızca iş kazalarına bakan bir sağlık istasyonu kurulmuştur.

Dünya’daki değişiklilere paralel olarak sağlık alanında milletler arası ilişkiler de ön planda tutulmuştur.Birleşmiş Milletlere üye olan Türkiye,1947’de Birleşmiş Milletlerin bir kuruluşu olan Dünya Sağlık Teşkilatına üye olmuştur.Dünya Sağlık Teşkilatı 1948’de resmen kurulmuştur.Bu yüzden her yıl 7 Nisan Dünya Sağlık Günü olarak kutlanmaktadır.


1950-1960 Dönemi Sağlık Hizmetleri

10 yıllık bu dönemde nüfusun 20.947.000’den 27.755.000’ yükseldiği görülür.Bu yıllar arasında Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetleri yerine yataklı tedavi kurumlarının geliştirilmesine önem verilmiştir.Bu dönemde de yine ana- çocuk sağlığı , salgın hastalıklar kapsamında iyileştirme çalışmaları yapılmış Özel İdare Hastaneleri Sağlık Bakanlığına bağlı Devlet Hastanelerine dönüştürülmüştür.

1954’te hemşirelik kanunu çıkarılmış,hemşirelik bürosu kurulmuştur.18-30 yaş arası adaylar 1 buçuk yıllık teorik pratik eğitimden sonra hemşire yardımcısı olarak atanmışlardır.Daha sonra da ebe yetiştirmek için pek çok ilde ebe okulları açılmıştır.Milletlerarası Kuruluşlarla işbirliği ile; hemşirelik,ana ve çocuk ,trahomla savaş,halk sağlığı eğitimi, sosyal hizmetler,okul beslenme projeleri uygulanmıştır.

Planlı Kalkınma Dönemi Sağlık Hizmetleri

27 Mayıs 1960’da ordu yönetimi ele almış ve sağlık hizmetlerini devletleştirmek istemiştir.1960’lı yılların sağlık politikasına damgasını vuran olay,kırsal alana daha yaygın ve daha iyi hizmet sunmayı amaçlayan sağlık hizmetlerinin devlet görevi olduğu,tedavi hizmetlerinin yoksulluğu belgelenen yurttaşlara devletçe ücretsiz sunulacağı belirtilmiştir.Ancak bu kanunla amaçlanan sonuca ulaşılamamış bunun üzerine eldeki sağlık insan gücünden etkili yararlanma yoluna gidilmiş ve personele Tam Gün Çalışma Yasası getirilmiştir.

Türk toplumunun demokratik bir düzen içinde en yüksek kalkınma hızına ulaşma amacıyla 1961’de 5’er yıllık süreleri kapsayan ‘’kalkınma planları’’hazırlanmıştır.

1963-1967 yılları arasında yürütülen I.planda aile planlamasından söz edilmekteydi. Ayrıca sağlık alanında pek çok konu planın içeriğinde bulunmaktaydı.1968-1978 II.planda,toplumun refah düzeyini yükseltmek,halkın ruh ve beden sağlığını korumak,hastalara eşit tıbbi bakım ve sosyal hizmet programları oluşturma hedeflenmiştir.1973-1977 yılları arasında uygulanan III.plan sağlık hizmetlerinin en yüksek düzeyde yarar sağlamasını ve hizmetlerin tek elden yönetimini hedeflemiştir.1979-1983 arasında yürütülmesi hedeflenen IV.planda sağlık hizmetlerinden herkesin eşit yararlanması ve yaygınlaştırılması konusunda tedbirler alınması ve toplumsal örgütlenme amaçlanmıştır.Yardıma muhtaç kişilerin toplum güvencesine alınması hedeflenmiştir.V. VI.ve VII. Planlarda ise,devlet,üniversite ve SSK hastaneleri arasında işbirliği sağlanması ve özel sağlık hizmetlerinin teşvik edilmesi ayrıca diğer planlarda ki hedefler de yer almıştır.Bu gelişmelere rağmen sağlık sorunlarının pek çoğu çözümlenememiştir.Hala 10bin nüfusa 26 yatak hedefine ulaşılamamıştır.Ancak sağlık hizmetleri sisteminin iyileştirilmesi gerekliliği en öne çıkarılan amaç olmuştur.Bu da sağlık reformu ile çözülmeye çalışılmıştır.Çevre sağlığı konusunda da çalışmalar yapılmış çevre işleri bakanlık eliyle yürütülmüştür.Genel çevre sorunları olarak su kaynakları,toprak kirliliği,radyasyon ve afetler dikkate alınmış bulaşıcı hastalıklarla mücadeleye devam edilmiştir.

Türkiye’nin 60,70 ve 80’li yıllardaki siyasi yapısı nedeniyle her alanda olduğu gibi sağlık alanında da sürekli ve istikrarlı bir yöneliş mümkün olmamıştır.Türkiye, ikili işbirliği anlaşmaları, ortak yürütülen projeler nedeniyle çok sayıda ülke ile ve uluslar arası kuruluşlarla yakın ilişkiler içindedir.bu kuruluşlar şöyle sıralanabilir;WHO,UNICEF,UNEP,FAO,UNDP,UNFPA,ECO ve AB.

Dünya sağlık teşkilatları ile 1950-1980 arası 17 sağlık projesi gerçekleştirilmiştir.1960 yılından itibaren başlayan planlı dönemde 40 yıldan daha fazla bir sürede sağlık alanında pek çok faaliyet söz konusu olmuştur.

Ülkemizin 1923 yılından beri süre gelen problemleri sağlık personeli, sağlık finansmanı,sağlık kalitesi,sağlık sistemi,sağlık hizmetleri sunumu ve teşkilatlanması konularıdır.Şu dönemde halkın sağlık sisteminden memnun olduğu söylenemez.Şuandaki sağlık sorunlarımıza bakacak olursak;önemli hastalıklar çevre sağlığı toplumsal hizmetlerin kullanımı,örgütlenme ve yönetim, insan gücü ve finansman ‘dır. Bu konudaki hedef ve belirlenen strateji;bulaşıcı ve bulaşıcı olmayan hastalıkların azaltılması,kaza,şiddet ve afetlerin sonuçlarının azaltılması,bebek ve çocuk ,üreme ve cinsel,ergen,yaşlı ve özürlüler ile ruh ve çevre sağlığının ve milli sağlık sisteminin geliştirilmesidir.


Cumhuriyetin İlk On yılında Sağlık Politikaları

Kurtuluş Savaşı dönemi sağlık politikası :Bu yıllarda belirlenen prensiplere baktığımızda karşımıza şunlar çıkar;ulusal örgütü kurmak ve geliştirmek,doktor ve diğer sağlık personeli açığını kapatmak,bayan doktor yetiştirmek,yetim ve göçmenlere yardım etmek,salgın hastalıklarla savaşıp gerekli yasaları çıkarmak,çocuk ölümlerini azaltarak nüfusu arttırmak,yurt dışından gelebilecek hastalıklara karşı önlem almak,kurumlar arası işbirliği sağlamak ve israftan kaçınmak.

1925’e kadar ki sağlık politikasındaki ilkelere:Merkez ve taşra örgütünü genişletmek,sağlık personeli sayılarını genişletmek,meslekte uzmanlaşmış olanları devlet sağlık kuruluşlarında tutmak,bulaşıcı ve salgın hastalıklarla mücadele etmek,Numune Hastaneleri,sanatoryum ve dispanserler açmak,yayın yoluyla halkı bilgilendirmek,sosyal yardım kurum ve dernekleriyle iş birliği sağlamak.

1925-1928 dönemi sağlık politikası ilkeleri:Bu dönemde ki hedefler şunlardır;sağlık örgütünü geliştirip sağlık personeli sayısını arttırmak,Numune Hastaneleri ,doğum ve bakım evleri açmak,çocuk ölümlerini azaltmak,bulaşıcı ve salgın hastalıklarla savaşıp ilgili kanunları çıkarmak,nüfusu arttırmak,merkez hıfzıssıha kurum ve okulunu açmak,sağlık örgütünü köylere kadar yayıp koruyucu sağlığa önem vermek,ulusal tıp kongrelerini sürdürmek


Sağlık politikasındaki bu hedefler büyük çaba,özveri,disiplin ve özellikle büyük para gerektiren konulardır.Bundan dolayı 1925 yılında vekalet’in gider bütçesi ilk kez yüksek tutulmuştur.
1929-1933 dönemi sağlık politikası ilkeleri :Bu yıllardaki politikanın hedefi de önceki yıllardaki gibi çocuk ölümlerini azaltmak nüfusu arttırmak,bulaşıcı ve salgın hastalıklar içim azaltıcı önlemler almak, sağlığın korunması için ilgili yasaları çıkarmak,sağlık personeli sayısını arttırmak,savurganlıktan kaçınmak,yayın çalışmalarının arttırılması suretiyle halkı bilgilendirmek,ulusal kongreleri sürdürüp uluslar arası işbirliği sağlamak.

Bu yıllarda yaşana mali sıkıntılara karşı üniversitenin çağdaşlaştırılması için iyi bir eğitim vermek üzere yut dışından hocalar getirilmiş,bunun içinde bütçeden ödenek ayrılmıştır.

Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyeti kapsayan bu yıllarda sağlık hizmetlerini iyileştirmek halkın sağlığını iyi dereceye getirmek için çeşitli kanunlar ,yasalar yürürlüğe konmuştur.Örneğin; zorunlu hizmet kanunu,göçmenlere yardım için çıkarılan kanunlar gibi.

Sonuç olarak Cumhuriyet’in ilk on yılında izlene sağlık politikaları;koruyucu,kapsayıcı,ırk ve din ayrımı gözetmeyen,sağlıkta uluslar arası işbirliğinden yana olan politikalardı.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


http://www.naturelkitabevi.com/backoffice/pictures/TURKIYE-DE-SAGLIK-TESKILATLANMASI-TARIHI-DOC-DR-ERDEM-AYDIN_10657_large.jpg



TÜRKİYE'DE SAĞLIK TEŞKİLATLANMASI TARİHİ (Doç. Dr. Erdem AYDIN)
Türkiye’nin yabancı işgalinden kurtularak, bağımsız bir Türk devletinin kurulması, yeni bir devletin kurulmasının ötesinde, ulusçuluk ve halkçılık prensipleri çerçevesinde toplum ve devlet yaşamında daha önce bilinmeyen bir anlayışı da içermektedir. Bu anlayış, devletin toplumun hizmeti için var olduğu prensibi olup, bu anlayış 1923’ten itibaren kurulan Cumhuriyet hükümetlerinin izledikleri politikaların temelini oluşturmuştur.

“Ulusa hizmet” prensibinin açık bir şekilde uygulanmaya çalışıldığı ve böylece izlenebildiği alanlardan biri ve belki en önemlisi sağlık hizmetleri olmuştur. Osmanlı Devletinde sağlık işleri “Dahiliye Nazırlığı” na bağlı “Sıhhiye Umum Müdürlüğü” tarafından yönetiliyordu. 23 Nisan 1920’den on gün sonra çıkarılan yasa ile “Sıhhıye ve Muaveneti İçtimaiye Vekilliği” kuruldu. Böylece yetki ilk kez bir bakanlık düzeyine çıkarıldı. Cumhuriyet kurulduktan sonra sağlık hizmetleri hızlı bir planlama sürecine girmiş, geniş bir örgütlenme ile halk sağlığı hizmetleri, tanı ve tedavi hizmetleri olarak gelişmeye başlamıştır.
Bir sayısal örnek olarak 1923’te 554 olan hekim sayısı 1940’da 2378’e ulaşmıştır. Cumhuriyetin ilk 15 yılında sağlık alanında yapılanlar uluslararası ölçekte bir sağlık devriminin gerçekleştirilmesidir.
Bu yazıda sağlık hizmetleri için söz konusu 15 yıllık dönemdeki değişim nicel verilerle açıklanmaya çalışılmıştır.

f.g.c.
28-11-10, 11:27
hareket vereebılecegımız solıd cızımlerı lazım yardımcı olabılecek bırısı varmı ?

atsız
28-11-10, 11:37
hareket vereebılecegımız solıd cızımlerı lazım yardımcı olabılecek bırısı varmı ?

dostum ben pek anlamam ama böyle bir şey buldum...
kaynak (http://makinearge.forummum.com/solidworks-f13/solidworks-uygulama-teknik-resim-calmalar-t212.htm)

GøKÄY
25-03-11, 01:27
İngilizce dersi ile ilgili ödev bölümü göremedim o yüzden buraya yazayım.

Present Perfect Progressive konusundan ,
Olumsuz Soru konusunu anlatacağım okulda.Bulabilecek varmı yani konu anlatımı gibi bişey vede Türkçe İngilizce örnekler.