PDA

View Full Version : Kitap Özetleri



yzx
25-05-08, 11:55
Kitap Özeti İstekleri (Yeni) (http://forum.kanka.net/showthread.php?t=605051) İstekler için lütfen yandaki linki kullanınız

Not:İstediğiniz kitabı daha kolay bulmak için Ctrl+F tuşuna basıp istedigiz kitabın ismini yazıp arama yapabilirsiniz...


Şuan olan kitaplar:


1.Sayfadaki Özetler

2.Abdülhamid'in Yöneticilik Sırları
1915 Çanakkale Savaşı
Acımak(Reşat Nuri Güntekin)
Ada(Aldous HUXLEY)
Afacanlar Çetesi(İpek Ongun)
Aklını En İyi Şekilde Kullan
Altı Şapkalı Düşünme Tekniği
Araba Sevdası(Recaizade Mahmut Ekrem)
Askeri Ve Siyasi Anılarım

2.Sayfadaki Özetler

AŞk-i Memnu(Halid Ziya Uşaklıgil)
ATATÜRK Devrimi / Bir Çağdaşlaşma Modeli
Atatürk Din Ve Laiklik
Atatürk Olmak
Atatürk Sizsiniz
Atatürk Ve Hukuk
Atatürk’ün Fikir Sofrası
Atatürkçü Düşünce
Atatürkçülük El Kitabı
Ateşden Gömlek


3.Sayfadaki Özetler

Avrupa Ekonomik Topluluğu
Ay Battı
Ay vadisi
Ayaşlı ve Kiracıları
Aynadakİ Yalan
Babalar Üstüne 365 Söz
Bağışlayın ve Unutun
Bahar Koleksiyonu
Balkan Savaşı
Balkanlar'dan Batı Çin'e Türkiye'nin Yeni Jeopolitik Konumu


4.Sayfadaki Özetler

Balkanların Tarihi
Türkçe "Off"
Vadideki Zambak
Barış Düşüncesi ve Saldırganlık
Barışa Şans Verin-Oyun-Koro
Başarı İçin Strateji
Başarı Şimdi Aslanın Ağzında
Başarı Yolculuğu
BAŞARI YOLUNDA 70 ALTIN KURAL


5.Sayfadaki Özetler

Başkanın Kızı
Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası
Bay Sommer'in Öyküsü
Bedel
Belgelerle Ermeni Sorunu
Bellek Güçlendirme Teknikleri
Ben Ölüme Giderken
Bencil (when The Lion Feeds)
Bende Yazdım (1 nci Cilt)
Bende Yazdım (2 nci Cilt)


6.Sayfadaki Özetler

Bende Yazdım (3 ncü Cilt)
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Mayıs
Bereketli Topraklar Üzerinde
Berlin- Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi
Beş Sevgi Dili
Beşinci Disiplin
Beyaz Diş
Beyaz Kale
Beyaz Lale


7.Sayfadaki Özetler

Beyaz Zambaklar Ülkesinde
Bilgi Toplumu Ve Ekonomik Gelişme
Bilgi Yönetimi
Binbir Gece Masalları
Bir Çiçek Bin Sevgi
Bir Çift Yürek
Bir Dakikalık Baba
Bir Değişimin Anatomisi
Bir Dinozorun Anıları
Bir Garip Deniz Özlemi


8.Sayfadaki Özetler

Bir Genç Kız Yetişiyor
BİR KADIN DÜŞMANI
Bir Kapı Kapanır Bir Kapı Açılır
Bir Subay’ın Anıları
Bir Tereddütün Romanı
Bir Türk Ailesinin Öyküsü
Bir Zamanlar Amerika
Biri, Hiçbiri, Binlercesi
Biz İnsanlar
Bizim Duygusal Zekamız


9.Sayfadaki Özetler

Bomba
Boşanmış Çocuklar
Bozkurtların Ölümü
Budala
Bugünün Saraylısı
Bulgaristan'da Türkler
Bülbülü Öldürmek
Büyük Çöküş
BÜYÜK FİKİRLER OLUŞTURMANIN 101 YOLU
Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri


10.Sayfadaki Özetler

Büyük Maviyi Kurtarırken
Büyük Satranç Tahtası
Büyük Ümitler
Büyüme Stratejileri
Cemile
Cesaretle Yaşamak
Churchill’in Gizli Savaşı
Cinayet Nedeni
Coğrafyadan Vatana
Contemporary Cyprus


11.Sayfadaki Özetler

Cumhuriyet Çınarı
Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi
Çakal
Çalıkusu
Çanlar Kimin İçin Çalıyor
ÇATIDAKİ NEFES
Çatıdaki Rüzgar
Çete
Çocuk Gelişimi Ve Psikolojisi
Çöl Yasası


12.Sayfadaki Özetler

Çölde Bir İstanbul Kızı
Dağların Gözyaşları I. Cilt
Dağların Gözyaşları II. Cilt
Dede Korkut Hikayeleri
Değişen Dünyada Teknoloji Yönetimi
Değişim Mühendisliği
Dehşetin Tekerlekleri
Demir Maske
Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi
Dev Uyanıyor


13.Sayfadaki Özetler

Devlet
Dış Politika
Dijital Sinir Sistemiyle Düşünce Hızında Çalışmak
Diyorlar ki
Doğu Ekspresinde Cinayet
Dokunulmazlar
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dolu Dizgin
Don Kişot
Dostluğun Gücü


14.Sayfadaki Özetler

Drina Köprüsü
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-1
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-2
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-3
Eğitimde Etik
Edebiyat Anıları
Ejderha Mızrağı
Ekonomide Dışa Açık Büyüme
Eksik Parçalar
Enflasyon, Kriz, Ayarlamalar


15.Sayfadaki Özetler

Erdem Ve MutLuLuk
Ermeni Dosyası
Ermeni İddaaları Ve Gerçekler
Eroin Güncesi
Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı
Etkili Öğretmenlik Eğitimi
Etnik Tuzak
Ey Vatan
Eylül
Fanus


16.Sayfadaki Özetler

Fareler Ve İnsanlar
Faust
Fazladan Bir Adam
Felatun Bey İle Rakım Efendi
Fırtına
Fikirler ve Tercihler
Filler De Hatırlar
Fillerin Şarkısı
Finansal Piyasalar Ve Para Politikası
Futbol Savaşı


17.Sayfadaki Özetler

Füreya
GAP’ın Sahipleri
Gazap Üzümleri
Gece Uçuşu
Geçmişin Geleceği
Geçmişten Günümüze Karabağ Meselesi
Gelasius'un Kılıçları
Geleceği Yönetmek

yzx
25-05-08, 11:56
2.Abdülhamid'in yöneticilik sırları
KİTABIN ÖZETİ :

Kitap iki ana bölüm halinde yazılmıştır :

A. II.Abdülhamid’in yöneticilik özellikleri.

B. II.Abdülhamid’in Yöneticilik hataları

II.Abdülhamid günü kurtarmaya ,’ben de varım! ‘demeye çalışıyordu .Kesin bir plan, program dahilinde bir sistem oluşturma değildi bu anlayış.

Hemen hemen kendinden üç yüz yıl önce dünya medeniyeti’nin zirvesinden düşmüş,git gide zamanın gerisinde kalmış,böylelikle problemleri birikmiş olan osmanlı imparatorluğu’nu muhafaza edebilmek için, II.Abdulhamid ‘in oluşturdugu kendine özgü bir sistematik görüyoruz;artılarıyla eksileriyle kendi mantığı olan bir “Günü kurtarma “sistematiği.

Bu kitabın amacı II.Abdülhamid’in Devrini anlatmak değildir .Bu nedenle bu devirde meydana gelen olaylarda kronolojik bir sıra içerisinde anlatılmıştır.Sözkonusu olan sadece II.Abdulhamid’in ‘Yöneticilik anlayışı’dır.Bu nedenle sadece bu anlayışı sergileyecek olaylara yer verilmiştir.

Bu kitabın konusu ‘kurumsallaşma ‘dır.Başka bir ifadeyle ‘kurumsallaşamamanın nelere mal olacagı’dır. Yükseliş devrinden sonra yeni şartlara göre kurumsallaşamamış bir devletin sıkıntılarını görüp, kurumsallaşmanın önünü tıkayan engelleri tespit edeceksiniz.

Kurumsallaşma başarının kalıcı olması ve bir kişiye bagımlı olmaması için şarttır. Her müessesenin iki amacı vardır .Biri var olmaya devam etme ,ikincisi ilerleme.

II.Abdulhamid öncelikle bunlardan birincisi ile ilgilenebilmiştir.Halbuki amaç kurumsallaşmak ve başarıyı tesadüflere bırakmamaktır.Günü kurtarmak kısa vadeli bir çözümdür.II.Abdulhamid’in Günü kurtarmadaki yeteneginden faydalanıp,kurumsallaşmama nedenlerinden ders alabiliriz.

yzx
25-05-08, 11:57
1915 Çanakkale Savaşı
KİTABIN ÖZETİ
Bu kitapta, Birinci Dünya Harbi öncesi gelişen siyasi ve askeri olaylara kısaca temas edilerek, Osmanlı devletinin harbe girişi ile Çanakkale Savaşı öncesi Osmanlı devletinin cephelerdeki durumu özetlenmiştir. Müteakiben Çanakkale Deniz Muharebeleri anlatılarak bu muharebelerin planlama ve icrasındaki tarafların hatalarına da kısaca değinilmiştir. Çanakkale'nin sadece denizden geçilememesi sonucu donanma ile kara kuvvetlerinin müşterek olarak icra ettiği birinci çıkarma harekatı hakkında bilgi verilerek, kara muharebelerinin planları, icrası ve yapılan hatalar anlatılmaktadır. Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefiklerin, yeni takviye kuvveti olarak giriştikleri ikinci çıkarma harekatı da aynı birinci çıkarma harekatı esaslarına göre anlatılmaktadır. Arkasından çıkarmalarda başarılı olamayarak Çanakkale'yi geçemeyen müttefiklerin bölgeyi nasıl tahliye ettikleri açıklanmaktadır.
20'nci yüzyıl başlarında Avrupa ülkeleri, sanayi devrimini yapmış ve zenginleşmişti. Fakat Almanya sömürge paylaşımında yeteri kadar pay alamadığı için bölgede bir çatışmaya sebep olacak gibiydi. Bu olayların Osmanlı devletini ilgilendiren yanı ise; Almanya'nın Berlin-Bağdat demiryolu hattının İstanbul'dan geçmesinin, sıcak denizlere inme arzusundan dolayı gözü Türk Boğazlarında olan Rusya'yı rahatsız etmesi idi. Zenginleşen Avrupa'daki çıkar çatışmaları, buradaki ulusları muhtemel bir savaş için silahlanmaya yöneltmişti ve aralarında gruplaşmalar başlamıştı.
Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu yeni çıktığı Balkan Harbinin yaralarını sarmakla meşguldü. Topraklarının büyük bir bölümünü kaybeden imparatorluğun geriye kalan toprakları da, stratejik önemi ve doğal kaynaklarının zenginliği yüzünden paylaşılmak isteniyordu. Devletin içindeki Ermeni, Rum ve Arap azınlıklar bağımsızlık ya da özerklik peşinde idiler. İçerde ve dışarıda zor durumda olan Osmanlı devletini olası bir harp için ittifaklar oluşturan devletler de yanına almak istemiyordu. Bir kısmı bu devletin savaşta yükünü taşımak istemiyor, bir kısmının da zaten bu devletin üzerinde emelleri vardı. Onları gerçekleştirmek istiyorlardı.
Harp, beklenen zamandan daha önce çıkınca bu durum uzun sürmedi. Olayların akışına paralel olarak Osmanlı devleti de Almanya ve Avusturya'nın yanında yer aldı. 29 Ekim 1914 tarihinde Karadeniz'de bulunan Osmanlı donanmasının Rus limanlarını bombalaması ile de devlet kendini Birinci Dünya Harbi'nin içine çekmiş oldu. 1 Kasım 1914'te Kafkasya'daki Rus ordusu sınırımızı geçerek bizzat kara savaşlarını başlattı. Harbin başında seferberliğini tamamlayan Osmanlı silahlı kuvvetlerinin Birinci ve İkinci Ordusu Boğazlar bölgesinde, Üçüncü Ordusu doğu cephesinde Ruslara karşı, Dördüncü Ordusu ise Suriye'de bulunuyordu.
Birinci Dünya Harbinin başlangıcında Avrupa'nın batı cephesinde harp statik bir hal almıştı. Halbuki doğusunda Almanlar 1914 Ağustos'unda Tanenberg'de Ruslara karşı parlak bir zafer kazanmıştı. Fakat hiçbir blok istediği başarıyı sağlayamadı. Osmanlı cephesinde ise, Başkomutan Vekili Enver Paşa'nın Üçüncü Ordu ile 22 Aralık 1914'de başlattığı Sarıkamış Harekatı, Ruslar karşısında alınan acı bir yenilgi ve ağır bir kayıpla neticelenmiştir. Sarıkamış yenilgisinden kısa bir süre sonra 4'ncü Ordu ile Cemal Paşa'nın Süveyş Kanalı'nı geçme teşebbüsü de başarısızlıkla neticelenince, batılı devletler son yıllardaki olayları da değerlendirerek Osmanlı ordusunu önemsemez olmuşlardı.
İngiltere'nin Bahriye Nazırı Winston Churchill, Osmanlı devletini erkenden savaşın dışına atmak için boğazları donanma ile geçerek başkent İstabul'u kara birlikleriyle işgal etmek düşüncesindeydi. Bu düşüncesini 13 Ocak 1915'te yapılan İngiltere'nin Yüksek Savunma Konseyi toplantısında kabul ettirdi. Churchill'in fikrinin faaliyete geçmesinin en büyük nedeni, Rusya'nın yardıma ihtiyacının olması ve bu yardımında en kolay Türk Boğazlarından yapılabileceği idi. Fransız donanmasından da destek alan tarihinde hiç yenilgi yüzü görmemiş Kraliyet Donanması, Çanakkale Boğazı'nı geçmek için hazırlanırken, Rus donanması da Odesa'da hazırlık yapıyordu. Kraliyet Donanması Osmanlı donanmasını yok edince onlar da İstanbul Boğazı'ndan geçerek İstanbul'a gireceklerdi.
Osmanlı devleti, İstanbul ve Çanakkale Boğazları Savunma Komutanlığına harpten bir buçuk yıl önce Alman Amirali Usedom'u getirmişti. Çanakkale Boğazı'nın kıyılarında topçu birlikleri mevzilendirilmiş, Boğaz içinde de mayın ve su altı engelleri döşenmişti. Tahkimatın önemli kısmı Çanakkale'nin yakınındaki boğazın kritik yerini koruyacak şekilde yapılmıştı. Fakat tahkimat yetersizdi. Çünkü devletin imkanları da yetersizdi. Çanakkale'de bulunan Müstahkem Mevki Komutanlığı deniz savunmasıyla ilgili hazırlıkları yaparken, 3'ncü Kolordu da düşmanın boğazı kara kuvvetleriyle işgaline karşı savunma önlemlerini almaktaydı.
Müttefik donanmanın başında bulunan Amiral Carden, önce boğazdaki tahkimatı yok ederek Marmara Denizi'ne girecekti. Sonra da İstanbul'u işgal edecekti. Carden planını uygulamak için boğaza ilk saldırısını 19 Şubat 1915'te yaptı ve bunu 18 Mart'a kadar fırsat buldukça denedi. Bu denemelerde beklenen başarıyı gösteremeyen Carde'nin son harekatı sevk ve idare edecek gücü kalmadığı için komutanlık görevini Amiral De Robeck'e bıraktığını görüyoruz. Robeck'de 18 Mart 1915 günü kesin sonuca ulaşmak için donanmayı harekete geçirmişti.
18 Mart günü muhteşem donanma, boğaza birbirini destekleyerek ilerleyecek tarzda üç grup halinde girecekti. İlk grup saat 10.05'te boğazdan içeriye girmeye başlamıştı. Saatler ilerledikçe Türk topçusu devleşiyor, zayiatı ve yokluklarına rağmen düşman donanmasını hayal kırıklığına uğratıyordu. Nusrat Mayın Gemisi'nin döşediği Karanlık Liman'daki mayınlar da topçumuz gibi tarihi görevini yapıyordu. Saat 17.50'ye geldiğinde mağrur donanma boynu bükük şekilde geriye çekiliyordu ve yenilgiyi ilk defa tadıyordu. Evet bu muhteşem donanma hem savaş gücünün üçte birini kaybetmişti ve hem de Mehmetçiğin direncini kıramayacağını anlayınca çaresiz kalmıştı.
Yüzen kalelerin başarısızlığından sonra, Odesa'daki Rus kuvvetlerinin de beklediği olmamıştı. İngiliz Yüksek Savunma Konseyi yeni kararını verdi. Harekata devam edilecekti. İlk hedef Çanakkale Boğazı olacaktı ve sadece donanma değil kara kuvvetleri birlikleri de harekata katılacaktı. Donanma adalarda hazırlığını sürdürürken, Akdeniz Sefer Kuvvetleri Komutanı General Hamilton 27 Mart 1915'te birliklerini kara harekatı için hazırlamak üzere Mısır'a hareket ettirdi. Osmanlı devleti de yeni kurduğu 5'nci Ordu K.lığına Alman Mareşali Liman Von Sanders'i atayarak bölgede savunma hazırlıklarına başladı. Liman Paşa ile bizim komutanların savunmanın yapılış şekli hakkındaki düşünceleri farklı idi. Liman Paşa oynak savunma, bizim komutanlarımız da mevzi savunması yapılmasını istiyordu. Savunma Liman Paşa'nın fikri doğrultusunda yapılacaktı.
5nci Ordu'nun; 15'nci Kolordusu Anadolu kıyılarını, 3'ncü Kolordusu Gelibolu Yarımadası'nı savunacaktı. Yb. Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19'ncu Tümende ordu ihtiyatını teşkil edecekti. İki tarafın gücü karşılaştırıldığında ibre her yönüyle düşmandan yana idi. Sadece moral yönünden Türk tarafının üstünlüğü vardı.
25 Nisan 1915 günü sabaha karşı düşman güçlü donanmasının desteğinde, Anadolu kıyıları, Saros Körfezi, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine kuvvet çıkarmaya başladı. Bu kadar çok yere çıkarma yapan düşmanın amacı, harekatın en kritik safhasında Türk birliklerini her yerde meşgul ederek, Seddülbahir ve Arıburnu bölgesine yaptıkları çıkarmaya müdahale etmekten alıkoymaktı. Anadolu kıyıları ve Saros bölgesine yapılan çıkarmalar bir aldatma ve gösteri hareketiydi. Çabuk sona erdi. Ancak düşman buraları da zorlamakla asıl çıkarma bölgesindeki amacına ulaşmıştı.
Seddülbahir'de İngilizler beş yere çıkarma yapmıştı. Fakat Mehmetçiğin inatçı direnmesi sayesinde yeterli genişlikte ve derinlikte kıyıbaşı hattı tesis edemedi. Bu bölgeye çıkan düşmanın hedefi olan Alçıtepe'ye ise hiçbir zaman ulaşamadılar. Seddülbahir'deki ilk gün gündüz ve gece muharebelerinde 9'ncu Türk Tümeninin direnişi ve gayreti her türlü takdirin üzerinde idi. Arıburnu bölgesine, Avustralya ve Yeni Zelandalılardan oluşturulan Anzak Kolordusu çıkmıştı. Bunlar baskın tarzında çıktılar. İlk hedefleri Kocaçimen Tepe idi. Sonrada Seddülbahir bölgesine çıkan kuvvetlerle koordineli olarak Maydos'u ele geçireceklerdi. Bu bölgeyi de 9'ncu Tümenin erleri savunuyordu ve Seddülbahir'dekiler gibi kahramanca direniyorlardı. Düşman buradan Kocaçimen Tepe'ye el atarsa, Gelibolu Yarımadası'nı ikiye böler ve Seddülbahir'deki birliklerimizi de geriden kuşatırdı.
Buraya anında müdahale edebilecek tek kuvvet vardı. O da Yarbay Mustafa Kemal'in ordu ihtiyatı olan 19 uncu Tümeniydi. Ancak Yb. Mustafa Kemal Ordu Komutanı Liman Paşa ile irtibat kuramıyordu. 19 uncu Tümen müdahalede geç kalırsa da iş işten geçecekti. İşte bu riskli kararı büyük bir cesaretle alan Yb. Mustafa Kemal, tümeniyle cephenin bu kesimine müdahale ederek düşmanı adeta kıyıya hapsetmişti. 28 Nisan 1915 tarihine kadar gerek Seddülbahir'de gerekse Arıburnu'nda tarafların karşılıklı olarak taarruzları durumu fazla değiştirmedi. Türk tarafı, Anadolu kıyıları ve Saros'ta bulunan birliklerden takviye aldığı için sürekli yarımadaya asker çıkaran İtilaf Devletlerinin karşısında tutunmayı başarmıştır.
Bundan sonra Seddülbahir ve Arıburnu cephelerinde, birliklerimiz düşman donanma ateşlerinden korunmak için gece taarruzları icra ettiler. Düşman kuvvetleri de gündüzleri, donanmanın yaptığı uzun hazırlık ateşlerini müteakip Türk mevzilerine taarruz ettiler. Fakat her iki taraf da durumda büyük bir değişiklik meydana getiremedi. Takviyeler geldikçe birlikler yeniden tertiplendiler. Türk tarafı Arıburnu'nda düşmanı denize dökmeyi başaramadı. Karşı taraf da Seddülbahir cephesindeki Alçı Tepe'yi ele geçiremedi. Birinci çıkarma harekatının sonlarına doğru Kirte (AlçıI) Tepe'yi düşüremeyen düşman, bu cephenin doğu ve batısındaki Kerevizdere ve Zığındere bölgelerinden harekatı geliştirmek istedi. Fakat bu çabaları da netice vermedi. Birinci çıkarma harekatının sonucu; mevzi harbi, her iki tarafta ağır kayıplar, bu savaşın mimarı Churchill' in koltuğunu ve itibarını kaybetmesidir.
Birinci çıkarma harekatında hedeflerine ulaşamayan müttefikler yeni takviye kuvveti olarak ikinci bir çıkarma harekatı için hazırlıklara başladılar. Taraflar bu iki harekat arasında yeniden tertiplendiler. Bu safhadaki harekat, eski cephelerde Türk tarafı üzerindeki baskılar devam ederken, kesin sonuç, yeni çıkan birliklerin açtığı cephe olan Anafartalar bölgesinde alınacaktı. Planlanan harekat 6 Ağustos'da başladı. Baskın ve gizlilik prensiplerine azami derecede itina gösteriyorlardı. Hamilton'un kuvvetleri Anafartalar cephesinde baskın tarzında başlattıkları taarruzları ile küçük başarı gösterdiler ama Yb. Mustafa Kemal'in aldığı tedbirler yüzünden Kocaçimen Tepe'yi ele geçiremediler.
Suvla'ya çıkan kuvvetler doğru yere, yani savunmamızın zayıf olduğu yere çıkmışlardı. Fakat çabuk hareket edemedikleri için planladıkları hedefe ulaşamadılar. Bu son tehlikeyi bertaraf etmek üzere, Liman Von Sanders Paşa bölgeye takviye kuvvetleri gönderdi. Bu ikinci harekata ait yoğun muharebelerin cereyan ettiği bölgedeki birliklerin başına da Yb. Mustafa Kemal'i getirdi. Yeni oluşturulan Anafartalar Grup Komutanlığı önce Suvla bölgesine çıkan düşmanı geriye attı ve sahile sıkıştırdı. Sonra da Kocaçimen Tepe ve Conkbayırı'na dönerek buradaki düşman kuvvetleri de eski mevzilerine geri atıldı. Alb. Mustafa Kemal'in Mehmetçikleri gene göğsünü siper etmişti. Mustafa Kemal'in dehası ve azmi karşısında Hamilton bir kere daha hüsrana uğramıştı. En son yeni takviyeleri ile 21 Ağustos 1915 günü Anafartalar bölgesinde taarruzlarını tekrarladılar. Fakat Mustafa Kemal'i mağlup etmek mümkün değildi. Sonuç gene hüsrandı. Müttefikler artık bir çıkmaz içindeydiler.
Bu sıralarda Osmanlı devletinin bütün cephelerinde durum fena sayılmazdı. Bulgaristan da Almanya safında yer alarak, 14 Ekim 1915'de Sırbistan'a yeni bir cephe açmıştı. Bulgaristan, Almanya tarafına geçince, Almanya ile Osmanlı devleti arasında karadan bağlantı kuruldu ve yardımlar gelmeye başladı. Çanakkale'yi geçemeyeceğini anlayan müttefik kuvvetler de Aralık 1915 sonu, Ocak 1916 ayı başında büyük bir gizlilik içinde kuvvetlerini bölgeden tahliye ettiler. Ağır zayiat verilmişti ama Çanakkale'den geçit verilmemişti. Türk Milletinin onuru kurtarılmış, bu zaferle kendine olan güveni tazelenmişti.
Birinci Dünya Harbi öncesindeki siyasi ve askeri olaylar ile Çanakkale Cephesindeki muharebelerin, yığınaklanma, planlama ve icra safhaları, muharebelerin cereyanı ağırlıklı olarak anlatılmaktadır. Bu eser taktik bilgisi az olanların dahi anlayabileceği bir akıcılıkla hazırlanmıştır. Harp Tarihi incelemelerinde yardımcı doküman olarak kullanılacak niteliktedir.

yzx
25-05-08, 11:59
KİTABIN ADI ACIMAK
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ İNKILAP YAYIN EVİ
BASIM YILI 1999
1)KİTABIN KONUSU:

Küçük yaşta gördüğü kötü muamelelerden dolayı acıma duygusu olmayan bir öğretmeni anlatıyor.


2)KİTABIN ÖZETİ:

Zehra adında bir öğretmen çok acımasız bir karaktere sahipti.Öğrencilerine her zaman kötü davranıyordu. Bir gün babasının öldüğünü duydu.Babasının evine gitti.Fakat hiçbir şekilde üzülmüyordu. Babasını yanına gitmeden başka bir odaya geçti. Odada bulunan sandıktan babasının hatıra defterini buldu.Bu hatıra defterini okudukça babasına haksızlık ettiğini anlamaya başladı.Acıma duygusu olmayan Zehra öğretmen babasının geçmişte bulunduğu duruma acımaya başlamıştı. Annesinin babasına karşı haksızlık yaptığını anladı.Büyük bir üzüntüyle odadan çıkarak babasının bulunduğu odaya gider. Ve onun yüzüne örtülü olan çarşafı kaldırarak onu öper. Daha sonra Zehra öğretmen okuluna geri döner ve bir süre sonra orada evlenir.


3)KİTABIN ANA FİKRİ:

Geçmişte yaşanan acı olaylar insan yaşamının diğer bölümlerinde sürekli etkili olur.

4) KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN ÖZELLİKLERİ:

Zehra Hanım : Acımak nedir bilmeyen dik başlı, çatık kaşlı, asabi bir insandır.
Tevfik Bey : Zehra Hanım için elinden gelen herşeyi yapmak isteyen fedakar ve iyi bir insandır.
Mürşit Efendi : Zehra Hanım’ın babası. İyiliklerden yana ve fedakâr bir insandır.
Müşerref : Mürşit Efendi’nin karısı. Oldukça bencil ve para düşkünüdür.
Feriha : Mürşit Efendi’nin kızıdır.Veremden öldü.
Kayınvalide : Aşırı tutkuları olan ve bencil bir yaratılışa sahiptir.

5) KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap klasik bir Türk romanıdır; fakat bu romanda anlatılan olay oldukça akıcı ve gerçekçi dille anlatılmıştır. Dili sadedir, anlaşılması kolaydır ve tasvirler çok yerinde kullanılmıştır.

6) KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Reşat Nuri GÜNTEKİN;
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi(1912). Bursa’da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okulllarda devam etti. Mili Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Pais Kültür Ataşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’da öldü. İstanbul’da Karacaahmet mezarlığına gömüldü. Çalıkuşu, Yaprak dökümü, Dudaktan Kalbe ve Kavak Yelleri adlı eserleri bulunmaktadır.

yzx
25-05-08, 12:03
KİTABIN ADI Ada
KİTABIN YAZARI Aldous HUXLEY
ÇEVİREN Seriha AKAY
YAYINEVİ VE ADRESİ Yol Yayınları 1983 Ayrıntı Yayınları 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI Yazarın ömrü boyu arayış içerisinde olduğu iç huzuru Zen Budiziminde nasıl buluduğunu ütopik bir tarzda anlatmak amacıyla yayınlanmış bir kitap.
KİTABIN ÖZETİ :

Kitabın kahramanı Will Farnaby gazetecilik yapan aynı zamanda işi dolaysıyla dolaştığı yerlerde patronunun işlerini de takip eden birisidir. Patronu petrolden bankacılığa gazete patronluğuna kadar uzanan geniş bir şirketler topluluğu yönetmektedir.

Will Farnaby karısıyla birkaç yıllık evlidir ve evliliklerinin ilk aylarından beri karısını aldatmaktadır. Mutlu olmadığını anlar ve karısını terk etmeye karar verir. Bu durumu karısı öğrenince arabasına atlar ve evi terk eder. Dikkati dağılan ve aşırı sürat yapan kadın kaza yapar ölür. Bu durumda karısının araba kullanmasına izin verdiği için suçluluk hisseder.

Will Farnaby geçirdiği deniz kazası sonucu kendini bitkin bir halde Pala adında bir adanın kıyılarında bulur. Küçük bir kız tarafından kurtarılır, ilk meditasyonla bu kız sayesinde tanışır, bu ada özgün bir yönetime, özgün geleneklere sahip, Zen Budizmine inanılan, teklenojinin henüz istila etmediği, ordusu olmayan, barış içerisinde yaşayan, tropikal bir adadır. Will gördüğü bu ilk meditasyonla (Metafiziğin) ve doğu mistiğinin büyüsüne kapılır.

Pala’ da; kızlara ve erkeklere küçük yaşlardan itibaren özgürlük tanınır, aralarında ilişkiler kurmalarına karışılmaz hatta, kadınlarla kadınların, erkeklerle erkeklerin aralarındaki ilişkiler yadırganmaz, seksin her türü doğal ve varoluşun bir sonucu olarak görülür, çiftler arasında sahiplenme yoktur. Evlilik vardır fakat çocuklar KEEK denen bir yapı içerisinde bir çok anne babaya sahip olurlar bu yapıda 20-30 aile bulunur, her yaştan çiftler çocuklara annelik babalık yaparlar, onlara göre çocuklar kısır bir döngü içerisinde değil, bir çok değişik insanla tanışarak, onlardan yeni şeyler öğrenerek bir çok anne babaya sığınarak büyürler.

Pala’ da; Budizmin bir kolu olan ve kuzey Budizminin büyük kurtuluş yolu Budizmin farklılaşmış ve gelişmiş biçimi olarak kabul edilen

“Mahayana” ya inanılır. Kuzey Budizminin özelliği yaşamın içerisinde insanın kendinde mirvanaya ulaştığı inancıdır. Fakat Pala’daki budizm aynı zamanda “Tantra” denilen hinduizim bir koluda mahayanayla birlikte iç içe yaşanmaktadır. Tantraya göre tutkulardan kurtulmanın doğru ve en kestirme yolu isteklere karşı koymak yerine istekleri doygunlaştırmak olduğunu savunur. Bu doktirinde cinsel imgeler önemli yer tutar. İki doktirinin birleştirilmesiyle yoga metotlar geliştiren halk maithuna denilen yoga türüyle, hipnotizmayla doğum kontrolü bazı hastalıkların tedavisi zihinsel temizlenme sağlarlar. Onlara göre yoga insanların zihnini temizler ve tanrıyı akıllarıyla sevmelerine yardım eder.

Will deniz kıyısında bulunduktan sonra hastaneye kaldırılır, burada palanın renkli simalarıyla tanışır. Bir aydın olan doktorla, gelini Sulisa ile tanışır Sulisa dul bir kadındır. Kocasını kaybedeli birkaç ay olmuştur ve henüz yalnızlığa alışamamaştır. Benzer durumları Will ile aralarında bir yakınlaşma doğurur. Raca ve annesi ile üniversiteli aydın bir genç ve sevgilisi hemşire ile Albayla konsolosta tanışır. Sulisa’ dan meditasyon dersleri almaya başlar. Meditasyonu bir aracı olarak kullanan makşa ilacını tanır, görsel ve işitsel sanrılar, uza duyum, uzagörüm, para pisikolojik tepki gösterilmeyen tepkilerin ön mistik gülünçlükten uzak tam bir mistik yaşam deneyimi olan meditasyonel uyuşturucu sayesinde meditasyonun bir sürü değişik şekliyle tanışır öğrenir. Aradığı iç huzuru burada bu insanlardan öğrendikleriyle bulur. Tün doğmaların, tüm görüşleri, medeniyeti red eder. bunların olayı nasıl yok ettiğine şahit olur. Ömür boyu aradığı aşkı seksi Sulisa’ da bulur. Maitrea budayı (geleceği söylenen kurtarıcı buda) beklemeye başlar. Bunları yaşarken aynı zamanda kısa bir süre sonra palanı yönetimine sahip olacak 18 yaşına bir kaç gün kalan racanın hayellerinin Pala’nın geleceğini nasıl karartacağını tropikal bir adanın sahip olduğu petrol kaynaklarının bu adanın nasıl sonunu hazırladığına dış dünyanın petrol uğruna Pala üzerinde oynadıkları oyunlara genç Raca’nın teklonoji ile nasıl kandırıldığını silahlanmaya kısacası Pala’nın dış dünyadan nasıl etkilendiğini şahit olur.

Will Farnaby mutluluğun teklonoji kentleşme silahlanma para tarafından nasıl yok edildiğini görür. İnsanın kendi kendi ile nasıl barışacağını öğrenir iç huzuru öğrenir.

yzx
25-05-08, 12:06
KİTABIN ADI Afacanlar Çetesi
KİTABIN YAZARI İpek ONGUN
YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayın Evi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ Ocak 2000
KİTABIN YAYIM MAKSADI İlkokul Seviyesindeki Çocukların Arkadaşlık İlişkilerini Yönlendirmek

KİTABIN ÖZETİ :

Gökkuşağı Savaşçıları; Asena, Berk, Defne, Zeynep, Sinan, Tolga, Argun ve maskotları Ahbap

Birbirlerini candan seven, birbirleri için hiçbir şeyi yapmaktan kaçınmayan, her zaman iyi şeyler yapmak isteyen, haşarı, heyecanlı bir grup ortaokul öğrencisi, çocuk çetesi ve onların birlikte yaşadığı olaylar.

Asena ve arkadaşları rehberlik dersi öğretmenleri Onur öğretmenin okullarının 100. Yılı ile ilgili bir şeyler düşünmelerini istemesi üzerine Asena’nın evinde toplanıp nasıl bir şey yapılacağını düşünmeye başlarlar. Defne yapılacak şeyin hem yararlı hem de güzel olmasını düşünerek kütüphanenin en iyi fikir olacağını düşünür. Okullarında kütüphane yoktur. Bu fikir savaşçılar tarafından çok beğenilir ve bu fikirlerini Onur öğretmene anlatırlar. Onur öğretmen bu fikri çok beğenir ama yapılması düşünülen kütüphane gerçekten çok masraflı ve zor bir iştir. Bu yüzden müdür beyi ikna etmek gerçekten zor olacaktır. Defne’nin aklına okulun arkasındaki küçük metruk ev gelir ve bunu öretmenine söyler. Savaşçılar öğretmenleriyle okulun arkasındaki o eve giderler. Onları okulun bahçıvanı Hasan Efendi karşılar. Fakat bu karşılaşmadan hiç memnun olmamış gibidir. Onur öğretmen o metruk evi çok beğenir. Tam istedikleri gibi bir yer olduğunu görür. Ama bahçıvanın orayı onlara göstermek istemeyişine de bir anlam verememiştir. Onur öğretmen öğretmenler toplantısında bu fikri ortaya atar. Öğretmenlerde bu fikri beğenir. Ama müdür yardımcısı o binanın çok eski olduğunu orada her an bir kaza olabileceğini söyleyerek bu fikri onaylamaz. Bunu öğrenen Gökkuşağı Savaşçıları çok üzülürler, özelliklede Defne. Çünkü fikri bulanda evi gösterende odur. Bir anlam veremedikleri bu olaya inanmak istemezler. Aradan birkaç gün geçtikten sonra savaşçılardan biri olan Zeynep o evi tekrar görmeye karar verir. Eve yaklaşınca iki kişinin birlikte konuştuğunu görür ve gizlice onları dinler. Konuşanlardan biri Hasan Efendi’dir. Ama diğerini tanıyamaz. Bu olayı hemen savaşçılara anlatır. Savaşçılarda bu olayı incelemeye karar verirler. Berk ve Asena birkaç gün sonra gizlice eve girerler. Fakat evde çok önemli bir şey yoktur. Bir çalışma masası ve büyük bir şömine vardır. Berk şöminenin içine girer ve orda gördüğü halkayı kendine doğru çeker. O anda gizli bir geçit açılıverir. Berk şaşırmıştır. Tam geçide girerken Asena ıslık çalarak bahçıvanın geldiğini haber verir. O da geçidi kapadıktan sonra hemen evden çıkar. Koşarak okula giderler. Bu önemli olayı savaşçılarla paylaşmaları gerekiyordur. Bu olaydan sonra hemen toplantı çağrısı yapılır. Aynı akşam Asena’nın evinde durumu tartışırlar. Ve oraya bir kez daha girmeye karar verirler. Bahçıvanın orda olmadığı bir gün gizlice eve girerler. Gizli geçidi açıp sonuna kadar giderler. Tünelin sonunda merdivenlerden inince gizli bir iskele görürler. Çok şaşırarak oradan ayrılırlar. O esnada evin içinde ki masayı kurcalarken gizli bir köşesinde bir defter bulurlar onu da alıp oradan ayrılılar. Artık okulda bazı kötü işlerin döndüğünü anlamışlardır. Böylece Hasan Efendi’yi takibe almaya karar verirler. Savaşçılardan biri müdür yardımcısının okuldan çok hızlı çıktığını görüp onu takip etmeye kararverir. Onu pek tekin olmayan bir semtte ki lunaparka girerken görür. Kışın ortasında orada ne işi vardır diye düşünüp içeri girer. Onu biriyle konuşurken görür. Bu durumu arkadaşlarına anlatır. Sonunda bu işin çok tehlikeli bir olay olduğuna ikna olurlar ve Hasan Efendi’yle müdür yardımcısını suçlayacak kuvvetli delilleri olmadığını görürler. Onun için Asena o metruk evi bir gece gözlemeye arkadaşlarıyla birlikte karar verirler. Kararlaştırdıkları gece dedesine arkadaşı Sinan'da kalacağını söyler ve o eve gider. Güzel bir yere gizlenir. Gecenin ilerleyen saatlerinde denizden bir motor sesi duyulur. Saklandığı yerden çıkıp denizin kenarındaki ağacın üstüne çıkar. Konuşmalardan Hasan Efendi’nin de orda olduğunu ve kaçakçı olduklarını anlamıştır. Ertesi gün arkadaşlarına duyduklarını anlatır. Onlarda korkmuşlardır. Artık kendilerinin yapabileceği bir şey kalmamıştır. Durumu birilerine anlatmaları gerekiyordur. Bunu idareye anlatamıyorlardır Çünkü birkaç öğrencilerin lafına mı güveneceklerdir yoksa müdür yardımcısına mı? Herkes ne yapabileceklerini düşünürken Asena’nın aklına Süha ağabeyi gelir. Çünkü ordu istihbarat biriminde çalışmaktadır. Hemen Süha ağabeyini yemeğe davet eder. Oda Asena'yı kıramayarak yemeğe gelir. Asena ona yaşadıkları bütün her şeyi birer birer anlatır ve defteri gösterir. Süha ağabeyi bu işle ilgileneceğini söyler ve ona bir daha o eve gitmemelerini söyler.

Asena ve Berk aldıkları defteri yerine koymak isterler. Çünkü onların durumu fark edip kaçmalarını şstemezler. Bu yüzden bir öğlen arasında o eve giderler. Çevre çok sessizdir. Asena eve girer tam defteri bırakıyordur ki arkasında Hasan Efendi’yi görür. Hasan Efendi Asena’yı yakalar bağlar. O esnada Berk’in ıslığını duyulur Hasan Efendi Asena’ya ona gitmesini söyler yoksa ikinizi de öldüreceğini söyler. Asena’da Berk’e açık kapıdan kafasını uzatarak gitmesini ister ve hemen geleceğini söyler. Berk gökkuşağı işaretini yapar Asena ise karşılık vermez. Bu kuraldır işarete karşılık verilir. Yinede sırtını döner ve okula gider Asena’nın dönmediğini görünce gerçekten çok telaşlanır ve Sinan’la birlikte Asena’nın evine giderler. Dedesine durumu baştan sona anlatırlar. Dedesi Süha’yı telefonla arar Süha hemen eve gelir ve çocukları dinler. Çocukları evlerine gönderir. Bu arada o evde Asena zor anlar yaşıyordur. Hasan efendinin kaçakçılıkla ilgili bir çok şeyi açık açık konuşmasından dolayı oların son işi olduğunu ve durumunun hiç parlak olmadığını anlar. Okulun çıkış zilinden sonra eve doğru birinin yaklaştığını görürler. İçeri girdikten sonra müdür yardımcısını karşısında görünce küçük dilini yutacaktır. Akşamın ilerleyen saatlerine kadar beklerler. Motor getirdiği malları almak için gizli geçitten inip aşağı inerler. Çocuğun başına Ahmet’i bırakmışlardır. Dışarıdan köpek sesleri geliyordur. Ahmet köpeği kovalamak için kapıya çıkar ve Süha ağabeyin yumruğuyla bayılır. İçeri girer ve Asena’yı iplerden kurtarır O arada gizli geçitten yukarıya çıkan müdür yardımcısı ve Hasan Efendi silahını onlara doğrulturlar. Süha ağabey yapacakları bir şey olmadığını kaçamayacaklarını kararlı bir sesle söyler. Herkesin yolu açmasını söyler ve Asena’yı tutarak kapıya doğru yürürler. Dışarıya çıktıkları anda Ahbap Hasan Efendi’nin üstüne atlar ve o anda silah patlar. Süha ağabeyde müdür yardımcısını yakalar ve kelepçeler. Kimsenin canı yanmadan bu olayı sonuçlandırmışlardır. Sadece Ahbap’ın tırnağını bir kurşun sıyırıp geçmiştir. Suçlular adalete teslim edilmiştir ve Süha ağabeyle Asena eve giderler. Ailesi de Asena’yı sağ salim görünce çok sevinirler.

İlerleyen günlerde her şey açıklığa kavuşmuştur hatta müdür bey müdür yardımcısından şüphelenip onunla ilgili araştırma yapmıştır, böyle birinin olmadığını sahte belgelerle atandığını öğrenmiştir zaten bu durumu ilgili makamlara da bildirmiştir.

Müdür bey Gökkuşağı savaşçılarını çağırıp onlara çok teşekkür eder. Ama gördükleri bu olayları kimseye bildirmeden çözmeye çalışmalarına çok kızar ve azarlar. Ama yinede yaptıkları işleri ne kadar zor olduğunu tekrar söyler. Okula bir kütüphane yaptırma fikrini ortaya atmalarından sonraki gelişmeler gerçekten çok ilgi çekicidir. Süha ağabeyi Asena’ya anlattığına göre sigara ve içki kaçakçılığı yapıyorlardır. Bunun için okuldan daha iyi bir yer olamaz. Bu kaçakçıları yakalattıkları için gökkuşağı savaşçılarına bir ödül verilecektir. Onur öğretmen Asena ve arkadaşlarını rehberlik sınıfına çağırır. A sınıfının bütün öğrencileri teneffüs arasında rehberlik sınıfındadır. Onur öğretmen" kütüphane fikrini öğretmenler toplantısında kabul ettirir. Ailenize konuyla ilgili bilgi verilecek ve yardım istenecek, bunu da bayrak töreninde müdür bey söyleyecek "der. Çocukların hepsi sevinç içindedir.

Bayrak töreninde müdür bey 100. Yıl için düzenlenen fikirler yarışmasını Orta II A sınıfının fikrini kabul edildiğini ve A sınıfını tebrik eder. A sınıfının öğrencileri ise kazandıkları ödülü kütüphane yapımı için hediye edeceklerini söyler.

Şimdi gökkuşağı savaşçıları kütüphane fikrini kabul ettirmişlerdir ve zorlu bir mücadeleden sonra tekrar eski hayatlarına döneceklerdir. Bu da onları üzüyordur. Ama gökkuşağı savaşçıları her zaman olacaktır. Kim bilir yine böyle heyecanlı olaylar yaşayabilecekler ve har zaman birlikte olacaklardır.

Sonuç olarak; daha çok çocuk niteliği taşıyan bu kitapta birden fazla ana düşünce vardır. Öncelikle dostluk ve arkadaşlığın ne kadar önemli bir kavram olduğu birlikte hareket eden insanların, çocuk bile olsalar her çeşit zorluğa, sıkıntıya karşı kuvvetli olmayı, engelleri aşmayı, zorlukların üstesinden daha kolay gelmeyi öğretiyor. İnsanların savundukları fikirleri sonuna kadar sahiplenmelerini o fikri gerçekleştirmek için elinden geleni yapmaları gerektiğini öğretiyor. Ama insanlar çocukta olsa yetişkinde olsa her zaman her şeyin üstesinden gelemez. Bunun için her insan arkadaşlığa ve yardıma muhtaçtır.

yzx
25-05-08, 12:11
Aklını En İyi Şekilde Kullan

KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :

1. BEYNİMİZ :

Beynimizin gerçek potansiyeli nedir ve fiziksel doğası nedir? Bu bölümde beyinle ilgili ilk düşüncelerin tarihi kısaca tanıtılmakta, daha sonra da beynimizle ilgili en son ve en önemli buluşlar antatılmaktadır: Beynimizin sağ ve sol yanları; her beyin hücresinin fiziksel yapısı ve hücreler aralarındaki bağlantı şekilleri; üst ve alt beynimiz arasındaki ilişki; beynimizde devamlı yeralan elektro kimyasal etkileşimlerin sayısı. Bu bölümün son kısmında yaşa bağlı olarak zihinsel yetenek sorusu ele alınmakta yaşlıların zihinsel faaliyetlerini maximum seviyede yürütebildikleri belirtilmektedir.

2. BELLEĞİNİZ SANDIĞINIZDAN DAHA İYİ OLABİLİR :

Ne kadar sıklıkta “Dilimin ucunda” veya “Kafam elek gibi” deriz? Bu bölümde belleğimizin düşündüğümüzden daha iyi olduğunu gösterecek kanıtlar verilmektedir.Kendi kendimize kontrol belleğin azami ölçüde kullanımını sğlayacak şekilde zamanımızı organize etmek, unutmayı asgari ölçüde tutmayı sağlayacak tekrarlama teknikleri, listeleri anımsamak, özel bölümlerde ele alınmıştır. En büyük bellek sorunlarını çözümlemek için özetler verilmiştir: isimleri ve yüzleri anımsamak, nesnelerin arasında bağlantı kurmak.

Son bölümde anımsamaya kendimizi nasıl “kuracağımız” anlatılmaktadır.

3. DİNLEMEK :

Dinlemek, hakkında çok az şey işittiğimiz bir konu – bir çok insana sorunlar yaratan bir konu. Bu sorunların bir çoğunun çözümleri vardır. Bu bölümde çözümler özetlenmektedir. Özel bir bölüm “Anahtar” dinlemenin kullanımını açıklamakta, sonraki bölüm dinlemenin diğer duyularla ilişkisinden söz etmektedir. Bellekte olduğu gibi dinlenmeye “kurmak” açıklanmaktadır.

4. GÖZLERİNİZİN KULLANIMI VE BAKIMI :

Büyük bir ressamın görüşünü niteliğini veya şampiyon tenis oyuncusunun hayret verici el göz uyumunu düşündüğümüz zaman, gözlerimizin muazzam, doğal kapasitesini görmeye başlıyoruz demektir. Burada, gözlerin potansiyelini ve nereyi görürüz, nasıl görürüz, başka insanların gördüğü şekilde mi görüyoruz, gibi enterasan sorular inceleniyor. Hareket eden şeylere baktıkları zaman, duran şeylere baktıkları zaman, gözlerinizin nasıl çalıştığını keşfetmenize yarayacak oyunlar ve alıştırmalar anlatılmaktadır. İrdeleyici gözlerimizi nasıl geliştireceğimiz, görsel yeteneğimizi nasıl geliştireceğimiz ve daha net görebilmek için hayal gücümüzü nasıl kullanabileceğimize ilişkin öneriler geterilmektedir. Bölümün son kısmında göz bakımı ile ilgili araştırmalar yer almaktadır.

5. HIZLI OKUMAK VE ETKİLİ OKUMAK :

Hızlı okumanın tarihi neden bu kadar tartışmalı ve belirli hızlı okuma okullarının başarısızlıklarının nedenleri nelerdir? Bu bölüm bu soruları yanıtlıyor. Ondan sonra, okurken gözlerimizin nasıl çalıştığını ve hareket ettiğini açıklamakta ve resimlemektedir. Gözlerimizin okurken nasıl çalıştığını anlayabilmemiz için özel alıştırmalar vardır. Klavuz kullanarak yüksek hızla okumada yeni teknikler açıklanmaktadır. Referans, teknik ve çalışarak okumayı ele almak için komple bir yöntemi ana hatlarıyla açıklayan özel bir kısım vardır. En sonunda, okuma hızını ve etkinliğini “artırmak” için ek ipuçları verilmektedir.

6. NOT TUTMAK VE HIZLI YAZMAK :

Etkili, az ve öz not tutmak, normal okul sisteminden geçen herkes için sorun olmuştur. Bu bölüm geleneksel not tutma yöntemlerini özetlemekte ve yeni anahtar-sözcük not tutma tekniklerinin etkinliğine dair son kanıtları sunmaktadır. Buna ek olarak, daha yaratıcı ve akıcı not tutma, hızlı yazmada kısaltma teknikleri ve fiziksel sorunların çözümü ile ilgili öneriler getirilmektedir.

7. YARATICILIK :

Çoğu insan hiçbir zaman mümkün olabileceğini düşünemedikleri kadar yaratıcı yeteneğe sahiptirler. Bu bölüm, beyin ve bellek üzerine olan 1 nci ve 2 nci bölümlere atıfta bulunarak,yaratıcılığı, test etmekte geleneksel yöntemlerin yetersiz kaldığına işaret etmektedir. Yaratıcı düşünce için yeni açıklamar yapılmakta, ve zihin – haritası bölümünde yaratıcı düşünce üzerine yeni bir yaklaşıma değinilmektedir.

8. SAYISALLIK :

Bir çok insanın sayılardan korkmasına rağmen, beyin hakkında son bilgiler herkesin muazzam matematiksel yeteneği olduğunu göstermektedir. Bu araştırmanın bir kısmı beynimizin işi matematiksel yan ile matematiksel olmayan yan arasında bölüştürdüğünü göstermektedir. Bu bölümün çoğu toplama, çıkarma, ve bölmeyi ele almanın, özel ve kolay yolları ile ilgilidir.

9. MANTIK VE İRDELEME :

İletişimin giderek önem kazandığı ve gün be gün politik önderlerimizin, televizyon ve radyomuzun, gazete ve dergilerimizin, idari ve bilimsel danışmanlarımızın “sözlerinin ardındaki” gerçeğe ulaşmamız gereken bir dünyada, hepimizin mantıksal irdeleme kapasitemizi geliştirmesi gerekmektedir.Propoganda ve ikna etme teknikleri ustalaştıkça, sapı samandan ayıracak zihinsel donanım da ustalaşmıştır. Bu bölümün kalan kısmı, iletişimin yoldan çıkabileceği on ana alana ayrılmıştır. İletişimin neden “doğru” olmadığının örnekleri ve açıklamaları ve “bununla nasıl başedileceğine” ilişkin bir kısım vardır.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

İnsan beyninin muazzam olan potansiyeli henüz tam manasıyla çözülememiştir. Beyin kapasitemizin ancak çok azını kullanabiliyoruz. Kitap bize değişik yöntemlerle beynimizin kullanım kapasitesini artırmak için tavsiyelerde bulunmakta, yol göstermektedir.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Bilgi çağının yegane dinamiği, henüz tam manasıyla keşfedilmeyen beyin kapasitemizin kullanım oranının yükseltilmesi olacaktır. Kitap bize kendi potansiyelemizi keşfetmeyi, üretmeyi ve yeni hedefler seçmemiz gerektiği düşüncesini vermektedir.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap okuyucuya teknik olarak düşünmeyi öğretmektedir. Sistematik olarak bahsedilmiş her bir konu üzerinde, değişik kaynaklardan inceleme yapılır, okuyucular pratik olarak uygulamayı alışkanlık haline getirirlerse (hızlı okuma, hızlı yazma vs.) amaca ulaşılmış olunacaktır.Arz ederim.

yzx
25-05-08, 12:15
Altı Şapkalı Düşünme Tekniği

KİTABIN ÖZETİ :

Yaratıcı düşünme tekniklerinin doğrudan öğretimi konusunda uluslar arası bir otorite olan yazar, insanlar faydalansın diye düşünme teknikleri üretmiştir. Aslında burada açıklanan her şeyi bilmekteyiz ama bunları bir teknik olarak uygulamaktan kaçınmakta, ya da yanlış uygulamaktayız. Öncelikle şunu bilmeliyiz: Bir düşünür gibi davranırsak; gerçekten bir düşünür olur çıkarız.
Yazar, altı şapkalı düşünme tekniğini kısaca şu şekilde anlatmaktadır.
Beyaz şapka : Beyaz; tarafsız ve objektiftir. Bu şapka objektif olgular ve rakamlarla ilgilidir. Beyaz şapkaca düşünmenin amacı pratik olmaktır.
Kırmızı şapka : Kırmızı; öfke, tutku ve duyguyu çağrıştırır. Duygusal bir bakış açısı verir. Amacı arka planda yer alan duygusal algılama biçimini görünür kılmaktır.
Siyah şapka : Siyah; karamsar, olumsuz ve kötümserdir. Bir şeyin niçin yapılmayacağını görür. Eleştirme şapkasıdır, ancak bir tartışmada taraf tutmak anlamına gelmez. Düşünme yöntemindeki hatalara işaret edebilir.
Sarı şapka : Sarı; güneş gibi aydınlık ve olumludur. İyimser, umutlu ve olumlu düşünme ile ilgilidir. Bu düşünüş, değerli ve yararlı olan şeyleri araştırır ve mantıklı destekler arar. Yapıcı ve üreticidir, somut teklifler ve öneriler ortaya çıkar.
Yeşil şapka : Yeşil; bereket ve verimli büyüme demektir. Yaratıcılık ve yeni fikirlerle ilgilidir. Bu şapkayı takan yaratıcı düşünmenin kavramlarını kullanır.
Mavi şapka : Mavi; serinkanlılığı temsil eder ve her şeyin üstündeki göğün rengidir. Düşünme sürecinin düzenlenmesi ve kontrolü ile uğraşır, mavi şapka düşünürü orkestra şefi gibidir.
Şapkalar işlevleriyle değil renkleriyle tanımlanır,bunun iyi bir gerekçesi vardır. Eğer bir kişiden bir konu hakkındaki duygusal tepkilerini ortaya koymasını isterseniz, ondan dürüst bir cevap almanız hemen hemen olanaksızdır. Çünkü insanlar duygusal olmanın yanlış bir şey olduğunu düşünürler. Ancak "kırmızı şapka" terimi tarafsızdır. Birisinden bir süre için "Siyah şapkasını çıkarmasını istemek", ondan "Bu kadar olumsuz olmayı bırakmasını" istemekten daha kolaydır. Renklerin tarafsızlığı,şapkaların sıkıntı duymadan kullanılmalarını sağlar. Düşünme faaliyeti tasvip edilmeme ya da kınanma tehlikeleri olmayan kuralları tanımlanmış bir oyun haline gelir. Şapkalara doğrudan göndermelerde bulunur.

Altı şapkalı düşünme kavramının iki ana amacı vardır. İlk amacı düşünürün her seferinde sadece bir şeyle uğraşmasını sağlayarak düşünme faaliyetini sadeleştirmektir. Altı şapkalı düşünme tekniği ile düşünür duyguların, mantığın, bilginin, umut ve yaratıcılığın hepsine aynı anda dikkat etmek yerine onlarla ayrı ayrı ilgilenebilme olanağına sahiptir.
İkinci ana amacı; gerekli düşünme biçimlerine istenildiği anda geçiş yapmayı sağlamaktır. Düşünme şapkalarının bir tür kısaltılmış talimatlar olduğu söylenebilir.
Altı şapkalı düşünme kavramından en fazla yararın sağlanabilmesi için herkesin oyunun kuralları hakkında bilgi sahibi olması gerektiği açıkça ortadadır. Altı şapkalı düşünme kavramı, ancak insanlar arasında bir tür ortak dil haline geldiğinde verimli olacaktır.
Yazar, kitabında düşünmenin en büyük düşmanının karmaşıklık olduğunu ifade eder. Zira karmaşıklık karışıklığa yol açar. Berrak ve sade olduğunda düşünme daha zevkli ve daha etkili bir hale gelir.

yzx
25-05-08, 12:19
Araba Sevdası



Kahramanlar:

Eserin belli başlı kahramanları kimlerdir?
Bihruz Bey, Keşfi bey, Mösyö Piyer, Periveş Hanım, Çengi Hanım.

Bu kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?
Bihruz Bey: Alafrangalığa özenir, süslü ve gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık sorumsuz ve züppe bir gençtir.

Mösyö Piyer: Beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyardır.

Periveş Hanım: Sarışın , orta boylu , narin yapılı , gönül avcısı , edalı bir yosmadır.Gözleri ise çok güzel , çizgili koyu sarı , kaşları kumral , kilolu , burnu ise incecik , ağzı küçük ve biçimlidir.

Çengi hanım: Uzun boylu, Periveş hanımdan daha yaşlı ve kiloludur. Mavi gözlü, esmer yüzlü sürekli konuşan, gülmeyi çok seven, yaşına göre çok dinç biridir.

Keşfi Bey: Bihruz Bey gibi züppe alafrangalığa özenen süsü ve gösterişi seven biridir. Ayrıca yalancıdır.

Kahramanlar arasındaki bağıntılar nelerdir?
Bihruz Bey ile Keşfi Bey arakadaştırlar. Periveş Hanım’lada Çengi Hanım arkadaştırlar. Mösyö Piyer ise Bihruz Bey’in Fransızca öğrtmenidir.

Kahramanlar hangi sosyal tabakaya mensupturlar?
Bihruz Bey eski vezirlerden artık hayatta olmayan ‘.....’paşanın oğludur. Keşfi Bey ‘de birinci sınıf bir insandır. Öğretmen Mösyö Piyer orta tabakadan bir insandır. Periveş Hanım ve Çengi Hanım ise düşük tabakadandır.

Yazar, kahramanlarını seçerken nelere dikkat etmiştir?
Recaizade Mahmut Ekrem edebiyatımızın ilk eleştirmeni olması nedeniyle batı hayranlığını tenkit edebileceği kahramanlar seçmeye dikkat etmiştir.

Olaylar karşısında kahramanların durumu nasıldır?
Bihruz Bey, Periveş hanıma aşık olmuştur. Yalnız sevdiği kadının öldüğünü duyunca çok üzüntülü bir yaşam sürdürür. Her şeye boş verir. Periveş hanım ile arkaşı ise olaylar karşısında dalgacı tavırları vardır. Mösyö Piyer ile Keşfi Bey de kendi çıkarlarını düşünmektedirler.


Araba Sevdası Romanının Özeti:

Bihruz Bey bir Osmanlı paşasının oğludur. Evde özel hocalardan yarım yamalak bir eğitim görmüştür.Alafırangalığa özenir, süsü, gösterişi sever. Şık giyinir. Şımarık, sorumsuz bir gençtir. Her fırsatta az buçuk bildiği Fransızcasıyla terziler, ayakkabıcılar ve garsonlarla konuşur. Böylece Batılı olduğunu sanır.

Devrin pahalı eğlence yerlerinde arabasıyla gezer. Bir gün Çamlıca tepesine çıkar. Güzel bir arabada sarışın, kibar görünüşlü bir kız görür. Hemen ona aşık olur. Ertesi hafta yine oraya gider. Binbir özenle yazdığı mektubu kızın arabasına atar. Fakat, o günden sonra onu bir daha göremez. Yemeden içmeden kesilir, zayıflar. İşini, annesini ihmal eder. Arkadaşlarından Keşfi Bey aşkını öğrenir. Ona kızın öldüğünü, ailesini yakından tanıdığını, bir de ablası bulunduğunu söyler. Bihruz Bey bu yalana inanır.

Aradan günler geçer, Bihruz Bey’in aşkı yavaş yavaş küllenir. Şehzadebaşı’nda dolaşırken, tutulduğu kıza rastlar. Fakat onun sevgilisi değil, ablası olduğunu düşünür. Güçlükle kadının yanına yaklaşır, üzüntüsünü bildirir, kız kardeşine olan aşkından söz eder. Mezarın yerini sorar. Kadın güler. Bihruz Bey’e onunla nerede karşılaştığını açıklar ve kızkardeşi bulunmadığını söyler. Alaylı kahkahalar atar.Bihruz Bey düştüğü kötü durumdan kurtulmak ister. Fakat pot üstüne pot kırarak daha gülünç olur. Utançtan kıpkırmızı kesilir. Sonra , bir yolunu bularak oradan ayrılır.
Edebiyat tarihimizin dönüm noktası olarak kabul edilen Araba Sevdası romanı, bin sekiz yüzlerde İstanbul’un sosyete ve sefahat yaşamını konu alan bir romandır. Yazar Recaizade Mahmut Ekrem, Tanzimat edebiyatının sona erdiği, buna karşılık Servet-i Finun edebiyatının ağır bastığı dönemin ünlü edebiyatçılarındandır. Aslında Araba Sevdası bu geçişte önemli bir yere sahip, zira bu roman edebiyatımızın ilk realist romanıdır.
Dönemin siyasi kargaşası bir yana, Osmanlı’nın yeni yeni batıya açılma çabalarıyla, İstanbul’un aristokrat çevrelerinin nasıl bir anda Fransızca meraklısı olduğu komik ve alaycı bir dille ifade ediliyor. Mahmut Ekrem’in bu anlamda mizahi kişiliği ön plana çıkar. Romanın esas vurgusu ise dönemin ehli- keyfine yapılan eleştirilerdir.
Bihruz Bey, babasının işi icabı memleketin birçok yerini dolaşmış ve bu nedenle tahsilini pek yapamamış bir gençtir. Babasının varlığıyla yaşayan, bir evin biricik evladıdır. Ehemmiyet verdiği yegane şeyler; markalı giyinmek, Fransızca dersi almak, aldığı bu derslerle öğrendiği Fransızca’yı alakalı alakasız her yerde kullanmak, ve bir de belki en mühimi ve romana ismini veren kısmı, pahalı arabasıyla dolaşmaktır. (Şüphesiz araba sözcüğü ile , günün önemli ulaşım araçlarından biri olan, atlı araba anlaşılmalıdır.) Babasının vefatından sonra büyük bir servetin üzerine konar, bu pahalı ve özentili yaşamıyla tam bir mirasyedidir.
Arabası ile gezmek onun için öyle bir hal almıştır ki, soğuk kış günlerinde ya da yazın kavurucu sıcağında günün yirmi dört saatini arabasında geçirmektedir. Bu arada pahalı arabasının bir hayli yüklü taksitlerini elindeki köşkleri satarak ödemektedir.
Haftanın birkaç günü Mösyö Piyer’den aldığı Fransızca dersleri, belki tahsil hayatının yegane bölümüdür. Yarım yamalak bilgisiyle, olur olmaz yerlerde kullandığı diliyle, Fransız uşak Mişel’in bile zaman zaman anlamadığı bir konuşması vardır. Hele Fransız yazarların edebi kitaplarını okumak, onlarla mest olmak onun için edebiyatın kendisidir.
Kadınlar konusunda ise fazlaca iştahlı değildir. Beğenmek şöyle dursun, yegane hedefi, araba ekipmanı ve markalı kıyafetleriyle göz doldurmak, beğenilmek, hatta hayranlık uyandırmaktır. Bu nedenle şehrin eğlence merkezlerini fellik fellik gezmekten başka işi yoktur, işine bile arada bir uğrar. Hayat onun için böylece sürüp giderken, sefahat mekanlarından biri ola Çamlıca’ da, ahbabı Keşfi Bey ile sohbet ederken gördüğü sarışın dilber ilgisini çeker, hatta oracıkta ona aşık olur. Onun da kendisine aşık olduğuna inanmaktadır. Bundan sonra Bihruz Bey’in platonik aşkının, hatta kurgusal aşkının, Keşfi Bey’in yalanlarıyla nasıl şekillendiğinin komik bir hikayesi anlatılır..
Keşfi Bey, etrafında yalancılığıyla bilinen, yaşantısıyla Bihruz‘dan pek farkı olmayan sorumsuz bir gençtir. Yalanlarını çocukluğunun saf oyunlarıyla karıştıran, bu zararsız delikanlı ilk önce Bihruz’a bu sarışın hatunu tanıdığını söyler, öyle ki yalanlar Bihruz Bey’in sevgilisini Keşfi Bey’ den delice kıskanmasına sebep olur. Keşfi, yalanlarını, hatunun ölüm haberine kadar vardırır. Bihruz’un içli aşkını bilmeksizin uydurulan bu yalanlar, aşk acısının komik öykülerini ortaya çıkarır. Aradan geçen birkaç aylık zaman içinde, aşık olduğu sarışın hatunu, Periveş Hanım’ı, hiç göremeyen Bihruz, ölüm masalına kolayca kanar, çünkü son derece saftır ve aşık olmanın kendine has şüpheciliğine o da düşüvermiştir. Aşk acılarıyla geçirilen birkaç zaman, Bihruz’da bazı değişikliklere sebep olur, eğlence yerlerinde boy göstermek ya da arabasıyla etrafta tur atmak eskisi gibi zevk vermemektedir. Artık kırlarda tek başına dolaşmayı, sevgilisini düşünmeyi, hatta eğlencelerden el çekip, Ramazan ayı geldiğinde oruç tutup namaz kılmayı tercih eder olur. Vazgeçemediği yegane şey kullandığı Fransızca kelimelerdir.
Bihruz acı gerçeği geç de olsa öğrenir. Aşık olduğu Periveş ölmemiştir ama, kendisine aşık olmak bir yana varlığından habersiz bir hanımdır.
Bihruz’un bu komik hikayesi, aslında güçlü bir içerikle aşkı işler. Tüm bu komedinin arasında bile, aşkın tutsaklığının ve aşk acısının yoğun hissiyatı ilgiyi sağlar.

yzx
25-05-08, 12:22
Askeri Ve Siyasi Anılarım

KİTABIN ÖZETİ :

Foça’nın küçük bir köyü olan Bağarası’nda dünyaya gelen Org. Sabri YİRMİBEŞOĞLU, kısa bir süre sonra Foça’ya ailesi ile beraber yerleşir. Onun dünyaya geldiği yıllar Türk toplumunun çağdaşlaşma gereksinimleri olan ilke, inkılap ve yeniliklerin uygulanmaya başladığı yıllardır. (Latin harflerin kabulü, şapka devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması) Aynı zamanda bütün cihana karşı kazanılmış zaferin ekonomik olarak vermiş olduğu hasarın hissedildiği, bütün toplumun bu hasarı en derinden hissettiği, yokluğun her türlüsünün var olduğu zamandır. T.C. bu ekonomik sıkıntıyı her türlü yöntemlerle (denk bütçe, sıfır enflasyon vb.) halletmek için çaba içerisindedir.

Askerlik mesleğine karşı ilgisi daha çocuk yaşlarında başlar. Bunda biraz da öğretmenlerinin etkisi vardır. Öğretmenlerinin her öğrencisi ile yakından ilgilenmeleri, öğrencilerinin ilgi sahalarını keşfetmeleri onun bu özelliğinin açığa çıkmasında muhakkak etkisi olmuştur. Bu ilgi ve isteğini ortaokul ikinci sınıfta iken uygulamaya geçirmiş. Bunun için Foça’daki alayın alay komutanı da elinden gelebilecek imkanları kendisinden esirgememiştir. Bin bir güçlükle o hep hayalini kurduğu askerlik mesleğine ulaşabilmek için 13 yaşında tek başına Konya’da bulunan Kuleli Askeri Lisesi’ne gider. Uygulanan imtihanın her türlü aşamasından birincilikle geçer. Çocuklarını okutabilmek ve iyi bir eğitim aldırabilmek için askeri okullar dar gelirli aileler tarafından tercih edilmektedir. Askeri ortaokulun bitimini müteakip eğitim ve öğrenimine devam edebilmek için Bursa Işıklar Lisesi’ne katılır. Bursa Işıklar Askeri Lisesi 1985 yılında kurulmuş Türk toplumuna yüzlerce general, yüzlerce subay kazandırmıştır. 1945 senesi ikinci dünya harbinin bittiği dünyanın yeni bir çehre ile tanıştığı yeni sistem ve teknolojilerin kullanılmaya başladığı bir zaman ABD Japonların üzerinde denediği atom bombası nükleer savunma silahlarının başlangıcı olmuştur. Aynı zamanda Japonların yakın tarihine damga vurarak Japonların kalkınmalarını ve ilerlemelerini kamçılamıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti 2 nci Dünya Harbine girmemiştir ama dünya ekonomik krizlerini aynen hissetmiştir. Kaynaklarını harbe girebileceğini hesap ederek seferber etmiş, bunun faturası ekonomiye ağır olarak yansımıştır. O dönemde en basit zaruri ihtiyaçlar dahi karneye bağlanmıştı. Tek parti CHP değişmez başkan ve milli şef İsmet İNÖNÜ yönetiminde idi. Daha önce Mustafa Kemal Atatürk tarafından çok partili sistem denenmiş fakat gerici hareketler ve toplumsal olaylar yüzünden tekrar tek partili sisteme dönüş yapılmıştır. 1945 senesi içerisinde İsmet İNÖNÜ meclis konuşmalarında çok partili sisteme dönülmesi gerektiği işaretlerini vermeye başlamıştır. Bununla birlikte 1946 senesinde Celal BAYAR başkanlığında Demokrat Parti kuruluyor. Müteakiben üçüncü parti olarak kurulan Milli Kalkınma Partisinin siyasi tarihimizde herhangi bir etkisi olmamıştır. O dönemde günümüzdeki iletişim araçları mevcut olmadığı için her türlü gelişmeler yazılı basın tarafından topluma iletilmektedir. Çok partili sisteme geçişin temelindeki gaye toplumumuza demokrasi ortamını ve bilincini yerleştirebilmekti. D.P. bunun için kurulmuş ama zamanla amacından uzaklaşmış ve 27 Mayıs askeri müdahalesi ile son bulmuştur. Kurulduğu anda açıkladığı programı CHP’nin programına çok benziyordu. Müteakip zamanlarda parti kendisini popilist politikalara kaptırarak halkın büyük bir kısmının desteğini kazanmış. DP henüz teşkilatlanmasını tamamlayamadan CHP baskın bir seçime götürüyor. Seçimler CHP’nin üstünlüğü ile sonuçlanır. Ama seçimlerin tarafsız yapılmadığına dair bir sürü iddia ortaya atılır. CHP’nin iktidarı döneminde 2 nci Dünya harbinin vermiş olduğu ekonomik sıkıntı toplumu oldukça zorlamış bu da DP’nin faydasına gelişmiştir.

1946 senesinde Org. Sabri YİRMİBEŞOĞLU askeri liseden mezun olmuş ve Ankara Kara Harp Okuluna başlamıştı. Genel Kurmay Başkanı Org. Kazım ORBAY Harp Okulunu 3 yıla çıkarttırırken Eğt. kalitesi de aynı şekilde yükseltilmiştir.

Siyasi hayatımızda çok partili döneme geçişin işaretleri olarak CHP mecliste Milli şef, değişmez lider unvanlarını kaldırtıyordu. 1947 senesinde DP ilk büyük kongresini yapıyordu. Aynı sene içerisinde okul dışında din eğitimine müsaade kanunu çıkarılıyor. Bu kanun ileride kuran kurslarının yurdun her tarafında açılıp ehil olmayan kişiler tarafından kullanılmasını sağlayacaktı. Sürekli laik söylemlerde bulunan CHP iktidarı buna sebebiyet verdi. 30 Ağustos 1948 senesinde harp okulundan mezun olan devam eder. 9 ay piyade tekamül kursu ve 3 ay NBC kursu için oraya gelmiştir.

O dönem partiler dini kullanmanın ucuz bir propaganda ve yandaş toplama yöntemi ön plana çıkartmışlardır. Özellikle 1949 yılında mecliste Arapça ezan okunması hadisesinden sonra dinin kullanıldığı açıktan hissedilmiştir. Türkiye’nin Nato’ya kabul edilmesi DP parti iktidarına nasip oldu. Kominizim iktidar partisi tarafından büyük bir tehlike olarak addedilip buna yönelik karşı tedbirler ortaya çıkarılıyordu. Hatta rakipler saf dışı edilmek için kominist suçlaması ile karşı karşıya bırakılıyordu. 1950 senesinde yapılan seçimler DP iktidarının büyük bir zaferi ile sonuçlanıyor. DP icraatları boyunca dış politikada tutarlı bir yol izlemiş olup, Kore’ye birlik gönderme, Kıbrıs anlaşmaları, Nato’ya girişimiz bir başarı olarak kendini göstermiştir. DP iktidarının ilk yıllarında memleket kalkınma işaretleri göstermiştir. Biraz şans biraz da teşvikle özellikle tarımda yaşanan üretim artışı ihracata soluk aldırmıştır. DP arkasına almış olduğu toplumsal desteği bir süre sonra kötüye kullanacak ve devletin kuruluşlarıyla karşı karşıya kalacaktır. Özellikle personel görevlendirmelerinde keyfi hareketler (kendi düşüncelerine yakın insanlar) dikkati çekmektedir. TSK da bu davranışlardan nasibini almıştır. Ordunun çeşitli komutanlık kademelerine haksız atamalar hiyerarşik düzeni bozmuştur. Bu personel arasında git gide büyük bir hoşnutsuzluk yaratmıştır. Parti 1955-1960 seçimlerinde de iktidara büyük bir halk desteği ile gelmiştir. Uygulanan adam kayırma ve kendi düşüncelerine yakın insanları hak edip etmediğine bakmaksızın önemli yerlere görevlendirilmesi onun ve kadrosunun 27 Mayıs ihtilali ile sonunu hazırlamıştır. 30 Ağustos 1950 senesinde Org. Sabri YİRMİBEŞOĞLU Cumhurbaşkanlığı Muhafız Kıt’asında ilk görevine başlıyor.

DP muhalefette iken kendisine yapılan haksızlıkları iktidarda iken CHP’den kat kat çıkartmak için uğraş veriyordu. İktidarda iken devletin yayın organları ve güçleri DP iktidarına hizmet ediyordu. DP iktidarı döneminde yapılan harcamalar bütçeyi aşma noktasına gelmiştir. İlk defa dış borçlanma DP iktidarı döneminde gerçekleşmiştir. Kıbrıs sorunu Türk ve Rum toplumunun Kıbrıs adası üzerinde beraber yaşamaları ve eşit haklara sahip olması şeklinde aşılmaya çalışılmıştır. Yönetim aynı oranlarda liderlerle temsil edilme şeklinde kendini göstermiştir. Daha sonra Rum lider tarafından bu anlaşma tanınmayarak Kıbrıs’ta Türk katliamı başlatılmıştır. Bu olaylar Türkiye’de iktidar kavgalarının en şiddetli olduğu döneme denk getirilmiştir.

Anlatımlarda TSK personelinin maddi olarak çektiği sıkıntı sık sık dile getirilmektedir. 27 Mayıs sabahı Albay Alpaslan TÜRKEŞ Ankara Radyosundan tüm Türkiye’ye ihtilali bildirmiştir. Müteakip günlerde milli birlik komitesi adı altında kurulan kurum yönetimi eline almıştır. 27 Mayıs haricinde kısa bir süre içerisinde daha başka ihtilal denemeleri yapılmış fakat başarılı olunamamıştır. Adnan MENDERES idama mahkum edilip infazı gerçekleştirilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti bu dönemde istiksarsız yönetimlerle vakit kaybına uğramıştır. Parti menfaatleri ülke menfaatlerinin üzerinde tutulmuş, şahsi menfaat ve çıkarlar uğruna Türkiye Cumhuriyeti vakit kaybına uğramıştır. Bu tür hadiseler dış ilişkilerde ülkenin ulusal kayıplara uğramasına neden olmuştur.

yzx
25-05-08, 12:25
KİTABIN ADI AŞK-I MEMNU
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ İNKILAP YAYIN EVİ
BASIMYILI 1993

1) KİTABIN KONUSU:

Bihter ve Behlûl arasındaki yasak aşkı anlatan bir romandır.

2) KİTABIN ÖZETİ:

Roman Peyker ve Nihat Beyin evlenmesiyle başlar. Peyker ve Bihter’in annesi Firdevs Hanım duldur ve Adnan Beye gizliden ilgi duymaktadır. Ancak Adnan Bey Bihter’den çok hoşlanmaktadır. Onunla evlenir. Adnan Bey varlıklı , asil bir aileden gelmiştir. Annesi bu evliliği hiç kaldıramaz.

Bir gün toplanıp pikniğe giderler, bütün aile oradadır. Adnan Beyin yeğeni Behlûl Peyker’e dayanamaz ve onu ensesinden ateşli bir şekilde öper. Peyker buna çok kızar çünkü kocasına çok bağlı birisidir. Behlûl Bihter’e göz koyar. Ondan çok hoşlanır, onun fiziki görünüşü Behlûl’u çıldırtma seviyesine getirir. Bihter’in kendisinden hoşlanmasını sağlar ve o günden sonra her gece beraber olurlar.

Behlûl ve Bihter’in mektupları Nihal tarafından görülür. Nihal bu olaya inanamaz çünkü Behlûlle evlenmeyi düşünmektedir. Nihal’in tam mutluluğu düşündüğü bir sırada bu olayı öğrenmesi hayatını yıkmıştır. Adnan Beyin bu olayı öğrenmesiyle her şey değişir.

Adnan Bey ve Nihal eskisi gibi beraber yaşamaya karar verirler. Artık hayatlarında ne Behlûl ne de Bihter olacaktır.

3) KİTABIN ANA FİKRİ:

Yasak bir aşk bir ailenin yıkımına neden olabilir, gerçekleri zamanında farketmek sevdiklerinin daha fazla üzülmesini engeller.

4) KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Bihter: Düzgün bir fiziğe sahip, çok güzel, erkekleri kolayca elde edebilen cazibeli bir kadındır. Annesine karşı kin beslemektedir.

Adnan Bey: Bihter’in kocasıdır. Orta yaşlı, varlıklı, iki çocuk babası, asil bir ailenin tek çocuğudur.

Nihal: Adnan Bey’in kızı. Zeki, güzel ve çalışkan bir kişiliğe sahiptir.Behlûl’e ilgi duymaktadır. Annesinin ölümü onu derinden etkilemiştir.

Behlûl: Adnan Bey’in yeğenidir. Kadınlara karşı özel bir ilgisi vardır. Bu onda bir zaafiyet haline gelmiştir.


5) KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitaptaki olaylar belirli ve düzgün bir sıra izlediği için okuyucuda bir heyecan uyandırıyor ve kitaba bir sürükleyicilik kazandırıyor. Kitapta kişilerin ruhi ve psikolojik tasvirlerine yer verilmiştir. Ancak kitabın dilinde düzeltme olması itibariyle yalın ve sade bir hale getirilmiştir. Fazla yabancı kelimelere yer verilmemiştir. Kitap yazıldığı dönemin insan ve aile ilişkilerini aynen yansıtmaktadır.

5) KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil, 1866 yılında İstanbul’da doğmuştu. Bir süre Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. 1896 yılında döndüğü İstanbul’da -dönemin etkin edebiyat hareketi olan- Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Meşrutiyet’in ilanından sonra bir süre Darülfünün’da Batı edebiyatı dersleri veren Uşaklıgil, hükümet tarafından yurtdışı hizmetlere gönderildi. Halit Ziya, 1945 yılında yine İstanbul’da öldü.

Çoğu edebiyat incelemecisi tarafından Türk romanının - gerçek anlamda- miladı kabul edilir Halit Ziya. Onun başyapıtı “Aşk-ı Memnu” ise bugün bile roman tekniği açısından aşılmış değildir. Halit Ziya, 150’den fazla hikaye ile altı romana imza atmış, tiyatro, şiir, hatıra, makale ve çevirileriyle arkasında altmış kadar kitap bırakmıştır.

Başlıca eserleri: Mai ve Siyah, Aşka Dair, Bir Ölünün Defteri, Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası ve Hepsinden Acı.

yzx
25-05-08, 12:27
ATATÜRK Devrimi / Bir Çağdaşlaşma Modeli


1. GİRİŞ :
a. Çağın Özellikleri :
20. yüzyılı en belirgin özeliği bağımsızlaşma özleminin güçlü bir olgu olarak tüm dünyaya yayılmasıdır. Ancak dünya gerçeği bağımsız olmanın yeni içeriğini “TAM BAĞIMSIZLIK“ olarak, boyutları genişlemiş bir bağımsızlık anlayışı şeklinde belirlemiştir. Tam bağımsız olabilmek ve tam bağımsız yaşayabilmek içinse “ÇAĞDAŞ“ olmak gereklidir. Çağımızın geri kalmış, gelişmemiş yoksul ama yoksulluktan kurtulma çaba ve amacındaki toplumlarının sorunu “BAĞIMSIZ OLMA“ çizgisinden “ÇAĞDAŞ“ olma aşamasına dönüşmüştür. Bağımsızlık olgusunu asıl içeriğiyle, genişleyen “TAM BAĞIMSIZLIK“ boyutunda tanımlamak gerekir. Tam bağımsızlığa yönelebilmenin ilk adımı SİYASAL BAĞIMSIZLIK’tır. Siyasal bağımsızlığını kavuşan toplumların en büyük sorunu BİRLİK, OTORİTE ve EŞİTLİK konularıdır. Bunlar sağlanmadan toplumu sarsıntı, iç çelişki ve çatışmalarından kurtarmak imkansızdır. İşte bu noktadan bağımsızlığına karışan ülkelerin çağdaşlaşma sorunu doğmaktadır. Günümüzde tek tip bir çağdaşlaşma modeli yoktur.
b. Ulusal Model Arayışları :
Her ülkenin farklı toplumsal, kültürel, tarihsel, geleneksel, dinsel, ve ekonomik yapılarının olması bu ülkelerin önderlerini ve yöneticilerini ulusal modeller ve kalkınma yöntemleri bulmaya itmiştir. Türkiye Cumhuriyeti özellikle 2 nci dünya savaşı sonrası bağımsızlıklarına kavuşarak çağdaşlaşma çabası içerisine giren ülkeler için alternatif bir çağdaşlaşma modeli olmuştur. Atatürkçü ideolojinin en belirgin özelliği ulusal oluşu, toplumun tarihsel, kültürel, toplumsal ve ekonomik koşullarına; yapısına göre oluşturulmuş bulunmasıdır. Dogmacı değil pragmatistir. Hayalci değil gerçekçidir. Batıya dönüktür. Atatürkçü ideoloji batının siyasal sistemini benimsemiş fakat batı toplumundaki sınıf ayrılığı yerine sınıflar arası uyumu yeğlemiş ülkenin tüm toplumunun “Halk devleti“ olarak korumayı amaçlamıştır. Atatürkçü ideoloji ulus bilincine ulusçuluğa, ulusal birliğe her uygulamada büyük ağırlık vermiş, içte ve dışta sürekli vurgulamış, güçlendirmeye çalışmıştır. Atatürkçü ideoloji milli iradeye dayanmayı, her politika ve eylemi halkın temsilcileri ile oluşturmayı ve uygulamayı ön görmüş, kişi egemenliği yerine ulus egemenliğini benimsemiştir. Atatürkçü ideoloji bilimi, bilimin yol göstereceğini ve aklı benimsemiş, laik bir toplum yaratmayı çağdaş olmanın gereği olarak görmüştür. Atatürkçü ideoloji ve çağdaşlaşma modeli bu temel nitelikleri ile KAPİTALİZM ve MARKSİZM’in gelişme modellerinin dışında hem kendine, ülkenin, Türk toplumunun yapısına ve koşullarına özgü ulusal, hem de kendinden sonra kurtuluş savaşı verecek olan ülkelere bir “ÖNERİ“ bir “BİLDİRİ“ bir “ÖRNEK“ olarak ortaya çıkmıştır.
2. ATATÜRK DEVRİM MODELİ :
Siyasal çağdaşlaşmanın temel bir koşulu, dinsel, geleneksel, ailesel ve geleneksel otoritelerin yerine laik, ulusal ve tek bir otoritenin olmasıdır. Atatürk devrimi bunu gerçekleştirmiştir. Atatürk devrimi çağdaşlaşmayı bir bütün olarak gören, o doğrultuda devleti, toplumu eyleme sokan ilk Türk çağdaşlaşma hareketidir. Atatürk devrimi ulusal, dinamik bir çağdaşlaşma eylemidir. Atatürk eri bu devrimi yönlendiren, devrimle beraber büyüyen ve devrim eyleminin düşünsel yönünü oluşturan ilkelerdir.
a. MODELİN AMAÇLARI :
Atatürk devrim modellerin birinci amacı çağdaşlaşmak, ikinci amacıda kalkınmak, böylece çağdaş uygarlık düzeyine çıkmaktır. Türk devrimi yasallığı dinsel kökeni reddetmiş, laik, ulusal bir temele dayatılmasına çaba göstererek birliğin başlıca ideolojik tanımlamasına da olanak yaratmıştır.
b. MODELİN SORUNSAL AŞAMALARI :
Halk yığınlarını sömürgeci, işgalci güçlere karşı mücadeleye itmek, bağımsızlığa kavuşmak, sonraki sorunların çözümünden daha kolaydır. Bunun temel nedeni kurtulan toplumların geleneksel oluşu, uluslaşamaması, ulus bilincine varmamasıdır. Kurtuluş öncesindeki birleştirici, bir araya getirici bağ kurtuluşundan sonra kopmaktadır. Halbuki bir toplum, bir devlet için en önemli öğelerden biri ulusal birliktir. Mustafa Kemal Atatürk Amasya genelgesi Erzurum ve Sivas kongreleri; TBMM’nin açılması, saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, faaliyetleri ile ulusal birliği sağlamayı ve ülkede kaybolan otoriteyi yeniden oluşturmayı başarmıştır.
Devrim sürecinde otorite yerini bir sistem, yeni bir yönetim biçimi ve bunun gerekli kıldığı çağdaş anlamda bir siyasal yapı, siyasal kurumlar konusudur. Atatürk devrim modelinin öngördüğü siyasal yapı, siyasal kurumlaşma batının siyasal yapısıdır. Laik bir toplumda cumhuriyetçi, demokratik, özgürlükçü bir düzen kurmaya amaçlar.
Atatürk devrim modelinde başlangıçta, cumhuriyet öncesi dönemde eşitliği yönelik ekonomik içerikte girişimler; “Dokuz ilke“, Ereğli Havzası maden işçilerin yapılmış olmasına karşın henüz tümüyle çözülmüş, aşılmış değildir.
C. MODELİN STRATEJİ VE TAKTİĞİ :
Mustafa Kemal’in modelinde çağdaşlaşmanın gerekleri olarak bilinen, benimsenen ulusal toplumu belirleme; çağdaş laik siyasal düzenlemeyi, örgütleşmeyi gerçekleştirme; toplumsal ve kültürel atılımları başlatma ve ekonomik kalkınma için eyleme geçme ülke ve toplum koşullarına, olanaklarına göre sıralanmış yapılabilirlik ölçeğinde uygulamaya konmuştur. En çok ilgi toplayacak, destek sağlayacak, kabul görecek olanlar öne alınmış, güçlük yaratacak, işleri çıkmaza, açmaza sokacak olanlar ise geriye bırakılmış; fırsatı, olanağı, yapılabilirliği doğdukça ortaya çıktıkça da gündeme getirilmiştir.
ç. MODELİN TOPLUM VE DEVLET YAPISINA UYGULANIŞI :
(1) BİRLİĞİ SAĞLAMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :
Saltanatın kaldırılması, hilafetin kaldırılması, eğitimde birliğin sağlanması (Tevhid - i Tedrisat ), Milli eğitim bakanlığının kurularak tüm öğretim kurumlarının buna bağlanması, 1924 anayasasının kabulü, kıyafet kanun, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Türk medeni kanununun kabulü, Türk borçlar kanunu, ticaret kanunu, icra iflas kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunların çıkarılması, modern zaman ve ölçü birimlerinin kabul edilmesi, Latin alfabesinin alınması, Türk tarih kurumunun kurulması, birlik ve otoriteyi sağlamada önemli adımlar olmuştur.
(2) OTORİTEYİ KURMAYA YÖNELİK ATILIMLAR :
Halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, soyadı kanunun kabulü, bu konuda atılmış en önemli adımlardır.
(3) EŞİTLİĞİ GERÇEKLEŞTİRMEYE YÖNELİK ATILIMLAR :
Geleneksel unvanların kaldırılması ( Soyadı kanunu ile ), tekke ; zaviye ve türbelerin kaldırılması, kadın hakları ile ilgili yasanın kabulü, modern hukuk fakültesinin kurulması, medeni kanun, ticaret kanunu, hukuk ve ceza muhakemeleri kanunu, icra iflas kanunu, borçlar kanunu, gibi modern kanunların benimsenmesiyle toplumsal eşitlik sağlanmaya çalışılmıştır. Ayrıca aşar vergisinin kaldırılması, parasız öğrenim, yabancıların elinde bulunan demiryollarının, limanların, maden işletmelerinin, satın alınması, kabotaj hakkına sahip çıkılması, sanayiyi teşvik eden kanunların kabulü, okulların yaygınlaştırılması, iş kanunun çıkarılması, salgın hastalıklarla mücadele, sağlık kuruluşlarının yaygınlaştırılması, tarım satış ve kredi kooperatiflerinin kurulması, karayolları ve köprü yapımı sulama ve tarımda verimi artıcı araç ve gereçleri geliştirme çalışmaları ve ilk beş yıllık sanayi plan! ekonomik alanda eşitliği ve çağdaşlaşmayı sağlamaya yönelik önemli adımlardır.
(4) ATATÜRK’TEN SONRAKİ DÖNEMİN ÖZELLİKLERİ :
Üretime dönük eğitime geçilmiş, Köy Enstitüleri kurularak eğitimin yaygınlaştırılmasına girişilmiş, fakat bu devrimci atılım çok partili siyasal yaşamda etkinliğini kaybetmiştir. Çiftçiyi topraklandırma yasası çıkarılmış, bununla toprak dağılımındaki adaletsizlikler giderilmek istenmiş, fakat bu yasa bütünüyle ne uygulanabilmiş, nede toprak reformu gerçekleştirilmiştir. Devrimin ulus oluşturulması, kültürün ulusallaştırılmasında yardımcı işlev üstlenen halk evleri bir siyasal partinin denetiminden alınarak ulusal devlet kuruluşu biçiminde sürdürülmesi gerekirken kapatılmış, bu kuruluşa çoğulcu düzenin isteklerine yanıt verecek işlerlik kazandırılmamıştır. Ulusal bir ekonomi yerine dışa bağımlı, batı anamalcılığının etki ve denetiminde bir ekonomi ve sanayinin kurulmasına, bu bağlılıkla genişlemesine olanak sağlanmış ; böylece ülke ekonomisi yeni sömürgeciliğe açılmıştır. Laik eğitimi güçlendirici, laik bir toplum yaratıcı atılımlar büyük ölçüde unutulmuş, dinsel eğitim laik öğretim kurumlarını ve toplumu etkileyecek, denetimi altına alınacak olanaklara kavuşturulmuştur; Dinsel eğitim kuruluşları hem nicelik, hem nitelik yönünden ülke çapında örgütleştirilmiştir.

yzx
25-05-08, 16:28
Atatürk Din Ve Laiklik

KİTABIN ÖZETİ
Yazar, kitabında Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyetinin temelini oluşturan laiklik ilkesine bakışını incelemiştir.
Rauf R. DENKTAŞ, bilindiği üzere Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanıdır. Bu kitabın çıkışı, yazarın kendi tabiri ile, son zamanlarda ortaya çıkan bazı çevrelerce Atatürkçülük ile Laikliğin din düşmanlığı olarak yorumlanması olayına tepkidir. Yazar, eserinde özellikle gençlere hitap etmektedir. Kitabın giriş yazısında bu konular ve irtica meselesi ele alınmaktadır. Kitap ilk olarak bu konularla ilgili notlar olarak hazırlanmış, Kıbrıs Kültür Derneği'nde yapılan bir toplantıda sorulan sorular ve daha geniş çapta İslam Cemiyeti'nin daveti üzerine Atatürk Kültür Derneği'nde yaptığı konuşmalarla bugünkü durumuna gelmiştir.
Birinci bölümde İslamiyet'in özellikleri ve Allah'tan bahsedilmektedir. Bu bölümde; kitabın genelinde olduğu gibi Atatürk'ün konu hakkındaki sözlerine yer verilmektedir. Atatürk, İslamiyet'in son din olmasının, son derece akla uygun ve doğal bir din olmasından kaynaklandığını söylemektedir. Bunun akabinde bu bölümde Atatürk'ün müfredatta dini eğitim olmasını istemesinden bahsedilmektedir. Son olarak da İslamiyet çerçevesinde İnsan, Ruh, İyilik ve Günah incelenmiştir.
İkinci bölüm dinin yüceliğini inceler. Bu bölüme dünyaca kabul gören ünlü şahsiyetlerin Kur'an ve İslam Dini hakkında görüşleri ile başlanılmıştır. Tüm bu sözler dinimizin yüceliğinin yabancılar tarafından da kabul gördüğünü kanıtlamaktadır. Dinimiz, peygamberimizin hayatı ve sözleri ile bir bütünlük oluşturduğundan peygamberimizin kişiliği de övgü ile anlatılmaktadır. Bu gerçeklerin ışığında, Atatürk'ün anlattığı Türk askerinin Çanakkale'de gözünü kırpmadan ölüme gittiği Bomba Sırtı olayını anlamak kolaylaşmaktadır. Ayrıca bu bölümde, tartışma konusu olan "Tevekkül"e de değinilmiştir. Yazar; dinimizin yüceliğini anlatırken, İslamiyet'in Beş Şartı'nı da kendi yorumlarıyla açıklamıştır.
Üçüncü bölümde, "İslamiyet Güzel Ahlaktır" düşüncesi incelenmiştir. Yazar, bu bağlamda doğruluk, oruç, yardım ve güzel ahlaklı olmanın koşul ve erdemlerini ele almıştır. Bunu yaparken "Güneş karı nasıl eritirse, güzel huy da günahları eritir" gibi peygamberimizin sözlerinden ve yaşayışından örnekler verilmiştir.
Dördüncü bölümün adı "Atatürk'ün Laiklik Anlayışı" dır. Bu bölümde ağırlıklı olarak, Atatürk'ün sözlerine yer verilmiştir ve Atatürk'ün din istismarına, kadercilik yüzünden oluşan tembelliğe ne kadar karşı olduğu, kadın erkek eşitliğine inanışı ve uygulayışı, kutsal aile kurumuna bakışı ve tarikatlara karşı oluşu ele alınmıştır. Bunlara örnek olarak büyük dinimiz "çalışmayanın insanlıkla ilgili olmadığını" bildiriyor. Bazı kimseler çağdaş olmayı kafir olmak sanıyorlar. Asıl küfür onların bu zannıdır. Bu yanlış yorumu yapanların amacı, Müslümanların kafirlere tutsak olmasını istemek değil de nedir?" veya Atatürk'ün "Türkiye Cumhuriyeti şeyhler ve dervişler, müritler, meczuplar ülkesi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat uygarlık tarikatıdır." sözü örnek olarak verilmiştir.
Son bölüm olan "Müslümanlığın Erdemleri" bölümünde, ilk olarak İslamiyet'te Allah'ın kullarından beklediklerinden ve bu bağlamda insanlarda bir benlik ve varoluş sebebi bilinci olmasının gerekliliğinden bahsedilmektedir. İslamiyet'in erdemlerini bilen bir kişinin Kuran'ı okuyup, Allah sevgisi ve korkusuna sahip olarak yaptıklarının hesabını verebileceğini belirten yazar, insanların kendilerine gün sonunda "Allah'a çok şükür bugün Allah'ın istediği şekilde, insanca yaşadım" diyebildiği takdirde ne kadar büyük bir iç huzura kavuşacaklarını anlatmaktadır. Bu bölümde ayrıca aklın her şeyden üstün olduğu gösterilmiş ve konuyu pekiştiren anekdotlara yer verilmiştir. Yazar, ayrıca Atatürk'ün 31 Ocak 1923'te İzmir'de halka hitaben söylediği sözlere de yer vermiştir. Bu sözler ile Atatürk, kadınların görevi ve Türk toplumundaki yerlerini, kadınların kılık kıyafetleri ile ilgili görüşlerini ve dinimizin bizi gerileten bir din olmadığını belirtmiştir. Özellikle "Örtünme, kadını yaşayışından ayıracak biçimde olmamalıdır" sözleri konuyu özetlemeye yeter.
Sonuç olarak, Atatürk'ün din ve laiklik konusundaki düşünce ve sözlerini toplamış olan kitapın, konu ile ilgili yazarın hitapları ve notlarından oluştuğu için halkın geneline ve özellikle gençlere faydalı olacak mesajlar içermektedir.

yzx
25-05-08, 16:31
Atatürk Olmak


[ Dosyayı İndir ] (http://www.modemhost.com/odevbank/odev/odev_files/38.zip)

yzx
25-05-08, 16:32
Atatürk Sizsiniz

KİTABIN ÖZETİ:
Günümüzde, Atatürkçülük değişik yönleriyle değişik bilim adamları, yazarlar, sanatçılar ve vatandaşlarımız tarafından incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Bu haliyle Atatürkçülük, Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekliği ile Türkiye'nin aydınlanmasında en önemli düşün kaynağıdır. Ancak, buna rağmen değerinin yeterince bilinmemesi ve anlaşılamaması nedeniyle devamlı saldırıya uğramaktadır. Bu saldırılara katlanmak bağışlanamaz bir tutumdur. Sevindiricidir ki Atatürkçülük ve onun gereklerini kavrayabilmiş, ülkemizi bu doğrultuda seven insanlar Atatürk güneşi ve Atatürk bayrağını hiç söndürmeden sürekli dalgalandıracaktır.
Bu kitapta yazar, değişik dergi ve gazetelerde yazdığı yazılarını; konferanslarda ve söyleşilerde konuşmaları ve röportajlarda tartıştığı konuları Atatürkçülük, Atatürkçülük aleyhine oluşumlar ve içerikleri, Atatürkçülük ve Atatürkçü hukuk anlayışı, uygarlık, cumhuriyet ve cumhuriyetçilik, laiklik ve laiklik düşmanları başlıklarını içerecek şekilde derlemiş ve incelemiştir.
"Atatürkçülük adıyla özetlenen Atatürk ilkelerinin yadsınmaz gerçekçiliği Türkiye'nin aydınlanmasına yönelik düşün kaynağı olmasıdır." Ekonomik, siyasal, etnik, dinsel kimi oyunlarla aydınlanmanın karşısına çıkanlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihi incelendiğinde, bu gayretlerini 1900'lerden bu yana hiç durmadan devam ettirmektedir. Bu haliyle, ülkesini seven ve geleceğini güzel görmek isteyecek herkes bu uğraşıyı dikkatle değerlendirmelidir. Yazar, bu durumu, "Bağımsızlığımız, özgürlüğümüz ve ulusal egemenliğimiz tehlikededir." Şeklinde değerlendirerek, tüm düşünen ve aklı olan Türk aydınlarını, siyasal amaçlı ödünlerle Türkiyemizi Türkiye olmaktan çıkarmaya çalışan, duygu sömürüsü yoluyla akıl ve bilimi dışlayarak hukuksal, siyasal ve ulusal birliğimizi yıkmaya çalışanlara karşı mücedeleye çağırmaktadır.
Kitap, başlangıçtan itibaren bir bütün olarak, Atatürkçülüğün ışığında Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne her ayrıntıya dikkat çekerek tüm bu değerlere sahip çıkılması gerektiğini, önemleri ile beraber açıklamıştır. Bunu, Cumhuriyet karşıtı olanların hareketlerinin tarihi gelişimini de göz önüne alarak Cumhuriyetin kuruluşu, yaşamın her alanında verilen mücadeleler ve bunların gelişimini dikkate alarak izah etmeye çalışmıştır.
Bir hukukçu olarak yazar, demokrasi, özgürlük, cumhuriyet ve bunların hukukla ilişkilerinin önemi, mevcut algılanış biçimi ve olması gerekeni izah etmeye çalışmıştır. Özellikle Atatürk'ün yaşadığı zamanları ve Atatürk'ün hukuka düşkünlüğünün gelişimi ve sonraki dönemlerde bunu, anayasa yapımı, anayasa değişiklikleri, Medeni Yasanın, mahkemelerin kuruluş ve yargılama yöntemi yasalarının birbirini izleyerek yürürlüğe girmesi, kadınlara seçme ve seçilme hakkının verilmesi, hukuk alanında bir çok düzenlemenin yapılması ve batıdan alınan yasalar şeklinde birbiri ardınca dikkatlice icrasını Atatürk'ün hukuka düşkünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği için ne derece önemli gördüğünü izah etmektedir.
Atatürk ve laiklik konusu, 1994'te Boğaziçi Üniversitesinde Atatürkçü Düşünce Topluluğu açış konuşmasında, tarihi olaylar ve gelişimi de dikkate alınarak çok ayrıntılı ve titizlikle ele alınmakta, günümüz ile ilişkilendirilmektedir. Bunun yanında, Prof. Dr. Cevat GİRAY'la ve Ressam Bedri BAYKAM'la laiklik üzerine yaptığı söyleşilerinde, laikliğe saldırılar, bunların kapsam ve amaçları üzerinde örnekler verilerek durulmaktadır.
Yazar, bağımsızlık, özgürlük ve uygarlık yolunda cumhuriyetle kazanılan değerlerin, demokraside ulaşılan aşamaların korunup güçlendirilerek sağlanabileceğini belirtmektedir. Bunun yanında özellikle dinsizlikle eş değer tuttuğu dinsel sömürünün siyasal nedenli ödünlerle güçlendirildiği günümüzde sessiz ve seyirci kalmanın sayısız sakıncaları olduğunu belirtmekte; doğruyu, yararlıyı ve sağlıklıyı savunmanın ulusal bir görev olduğunu vurgulamaktadır.

yzx
25-05-08, 16:34
Atatürk Ve Hukuk

KİTABIN ÖZETİ
Kitapta, Atatürk'ün yazılı kaynaklarda yer alan söz ve yazıları taranarak, Atatürk'ün hukuk temel ilkelerine bağlılığı, yasalara uyma ve gereklerini yerine getirme duyarlılığı, ülke ve dünya barışını sağlama ve koruma konusunda hukuku egemen kılma tutarlılığının göstergeleri belirtilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda çeşitli açış konuşmaları, halkla ve gazetecilerle yaptığı söyleşiler, çeşitli dönemlerde yayınlanan bildiriler, Büyük Nutukta yaptığı açıklamalar ve yazışmaları incelenmiştir. Atatürk'ün hukuka bağlılığı ve hukuk içinde kalma çabalarını yansıtan bazı anılarla, halkın demokrasi ve çağdaş yönetim konusunda eğitilmesine verdiği önemi, çağına göre çok ileri olan kişisel yaşamını ve öngörüsünü ortaya koyan anı ve anlatımlara kitapta yer verilmiştir.
Derlemenin sınırını Atatürk'ün yargıya ve hukuka verdiği önem ve bu konudaki söz ve tutumlarını yansıtan olaylarla belirtilmeye çalışılmış, bu hukuk devriminin hukuk tarihi içindeki yeri gibi tarihi araştırmalara girilmemiştir.
Atatürk'ün Prof. Dr. Afet İnan tarafından yazılan Medeni Bilgiler kitabına hazırlık olmak üzere kendi el yazısı ile yazdığı yazılardan, özellikle kamu ve özel hukuka ilişkin seçilen örneklerden bazıları şu şekildedir.
"Madem ki; devlet bir idareye, bir hakimiyete maliktir, onu ifade ve infaz için bir takım vasıtalara muhtaçtır. Bu vasıtaları ihtiva eden devlet teşkilatında millet meclisi ve hükümet teşkilatı esastır. Demokrasi prensibi hakimiyeti milliye prensibi şekline inkılap etmiştir. Bir vatandaş kendi hürriyet ve hakkını kendi maddi kuvvetine dayanarak temine kalkışamaz. Bu hususlar fertlerin kuvvet ve teşebbüsleri ile değil, milletin iradesini haiz olan devletin kudret ve nüfuzu ile temin olunabilir.
Türk, istibdat ve esaret zincirlerini parçalayabilmek için dahili ve harici düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı, çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi, sayısız fedakarlıklara katlandı ancak ondan sonra hürriyetine sahip oldu. Bu sebeple hürriyet Türk'ün hayatıdır. Artık Türkiye'de her Türk hür doğar, hür yaşar. Türkler demokrat, hür ve mesul vatandaşlardır. Türk ferdi hürriyetinden ve menfaatlerinden teşkilatı esasiye kanununda tayin olunduğu kadarını Cumhuriyete bırakmıştır. Cumhuriyet ferdin, ona bıraktığı bir kısım hürriyeti, ferdin ve Türk milletinin, dahilde hürriyetini ve harice karşı istiklalini temin için kullanır."
Yine Atatürk temel hak ve hürriyetler konusunda şunları ifade etmektedir. "Hürriyetler başlıca ferdin maddi menfaatlerine tekabül eder; dar anlamda kişisel hürriyettir. Bunlardan en önemlileri seyahat ve yerleşme hak ve hürriyetidir. Bununla birlikte keyfi tutuklamaları, hapis cezasını yok etmek gerekmektedir. Ferdi mülkiyet çok önemlidir. Bir insanın emeğinin ürünü olan her şeye sahip olması, devletin müdahale edemeyeceği, ferdin yüksek haklarındandır. Yine temel haklardan ticaret çalışma ve sanat hürriyeti önemlidir. Bunlardan başka, devletin, siyasi veya kamunun menfaat ve emniyeti amacıyla tekeli altında bulundurduğu işleri başkaları yapamaz. İkinci grup hürriyetler ferdin fikir hayatındaki hürriyet haklarıdır. Bunlardan vicdan hürriyeti ferdin istediğini düşünmek, istediğine inanmak, kendisine ait siyasi bir fikre sahip olmak, mensup olduğu bir dini gereklerini yapmak veya yapmamak hak ve hürriyetine sahiptir. Kimsenin fikrine ve vicdanına hakim olunamaz".
Atatürk'ün temel hürriyetler konusundaki düşünceleri şöyle devam eder. "İçtima hürriyeti ve matbuat hürriyeti aynı prensipten çıkar. O prensip insanların, fikirlerini serbest söylemek ve neşretmek hakkıdır. Vatandaşlar, kendi talim ve terbiyeleri için ve umumun menfaatleri noktasından fikirlerini teati etmedirler. En büyük hakikatler ve terakkiler, fikirlerin serbest ortaya konması ve teati edilmesi ile meydana çıkar ve yükselir. Hürriyet, ihtimal ki zorla tesis olunur, fakat, herkese karşı taassüpsüzlük (tölerans) göstermekle ve aldırmamazlıkla muhafaza edilir. Türkiye Cumhuriyetinde, herkes Allaha istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılmaz. Türkiye Cumhuriyetinin resmi dini yoktur. Türkiye'de bir kimsenin fikirlerini, zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna müsaade edilmez. "(Prof. Dr. A. Afet İnan, Medeni Bilgiler ve Atatürk'ün El yazıları, Ankara, 1969, s. 390 vd.)
"Kişilerin özgürlüğü, devletin egemenliğine ve isteklerinin saklı bulundurulmasına bağlıdır. Devletin istekleri felce uğratılmış olursa kişilerin özgürlüklerini koruyacak hiçbir güç ve araç kalmaz. Vatandaş olan kişiler kendi özgürlüklerinin bir bölümünü seve seve, gerekli görerek devlete aslında vere gelmişlerdir. Devlet kendine özgü olan istekle kişisel özgürlüklerin bir bölümüne gene o özgürlükleri sağlamak için sahip olur. Yeter ki devletin buyrukluğu ulusun genel mutluluğu ve refahına ve vatandaşa özgürlüklerinin sağlanmasına harcanmış olsun."(Atatürk'ün, 17 Şubat 1931 günü Adana Türk Ocağında yaptığı konuşmadan)
Bunların dışında; Atatürk'ün 1 Mart 1924 tarihinde, TBMM II. Dönem açış konuşması, 30 Ağustos 1924 Dumlupınar'da yaptığı konuşma, Ankara Hukuk mektebine yazdığı telgraf, 9 Ekim 1925 yılında Cumhuriyet savcılarına seslenişi, 5 Kasım 1925 tarihinde Ankara Hukuk Fakültesini açarken yaptığı konuşma, 1 Kasım 1928 tarihinde TBMM III. Dönem Yasama Yıllını açış konuşması, Ankara İstiklal Mahkemesi kararı ve Mahkeme başkanlığına yazdığı telgraf, Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkının verilmesine dair kanun üzerine açıklamaları, 1 Kasım 1937 tarihinde TBMM V. Dönem 3 ncü Yasama Yılı ve 1Kasım 1938 tarihlerinde TBMM V. Dönem 4 ncü Yasama Yılı açış konuşmaları, kitapta yer alan hukuk üzerine düşüncelerini yansıtan metinlerden bazılarıdır.
Eser, Kurtuluş Savaşı ve öncesi ile Cumhuriyet Döneminde Atatürk'ün yapmış olduğu konuşma, demeç, anı, sohbet ve görüşlerden derlenmiş, modern Türkiye Cumhuriyetinin felsefesi, genel anlamda demokrasi, insan hakları ve kısmen de kamu ve özel hukuk, özellikle haklar ve çeşitleri üzerinde Atatürk'ün görüşlerini farklı bir bakış açısıyla değerlendirebilmek için, herkes tarafından okunması gerekli bir başvuru kaynağıdır.

yzx
25-05-08, 16:35
Atatürk’ün Fikir Sofrası



KİTABIN ÖZETİ :
Atatürk de, bildiğimiz bizim gibi bir insandı. Bir çok kişisel özellikleri vardı. İnsan ilişkilerinde nasıl davranırdı? Neyi sever, neye öfkelenir,nasıl düşünürdü? Günlük hayatı nasıldı,kaç saat uyur,kaç saat çalışırdı? Fikirlerini uygularken kullandığı metodlar nelerdi? gibi bir çok sorular aklımıza gelebilir. Bu kitapta da bunların dışında ATATÜRK’ün sofralarından, verdiği eğlencelerinden, toplantılarından bahsedilmiştir.
“Atatürk’ün Sofrası” demek fikir ve kararlarını kesinleştiği an demektir. Atatürk’ün hayatında dinlenme için ayrılmış bir zaman yoktur. Uyumuyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa mutlaka sofrada arkadaşları ile bir şeyler konuşmakta, bir şeyler tartışmakta, haber alıp vermekte, uyguyalayacağı düşüncelerine sosyal taban hazırlamaktadır. Atatürk’ün güçlü bir kişiliği olduğunu hepimiz biliyoruz. O çevresindeki insanların , hatta yakın arkadaşlarının kendi karşısında rahat konuşmadıklarını , fikirlerini açıklamaktan çekindiklerini görüyordu. Her şeyi bilmek , her bildiğini değerlendirmek inancında idi. O nedenledir ki konuştuğu insanları rahatlatabilmek , her şeyi konuşabilmek ve çözümlemek için sofrasına çağırırdı. Şu inançtaydı; içki ve dostlukla rahatlamış insanlar , bir süre sonra fikirlerini cesaretle ortaya koyar, bildiklerini , işittiklerini kendi görüşlerine göre değerlendirirlerdi. Bu yüzden Atatürk; bir çok devlet ,memleket, dünya meselelerini zaman zaman sofraya getirmiş , orada konuşulmuş hatta karara bağlamıştır. Devlet ,memleket , dünya olayları Atatürk sofrasının aynasıdır. Fikirler ulusal görüşlere orada dönüşürdü. Örneğin, sofrasındaki en yakın arkadaşlarını çevresinden uzaklaştırır, bakan,başbakan değiştirir ,kadrosunu kurar, kadrosunu tasfiye eder, halkı aydınlatır ve devlet adamlarını uyarırdı.
Bu kitabın genelinde Atatürk’ün sofralarından alıntılar mevcuttur. Bunlardan bazılarına değinecek olursak:
TÜRK MİLETİ’NİN ÖYKÜSÜ
Bu bölümde Cumhuriyetin 10. Yılını kutlamak için verilen geceden bahsediliyor. Gecede halkı ile eğleniyor ve onlara öğütler veriyordu. Bir Yüzbaşıya da “Gençlik bilekte değil kafadadır” diyerek büyüklüğünü gösteriyor. Ayrıca yeri geliyor, eğlence yerini meclise çeviriyor. Yaptığı inkılapları anlatıyor. Kırtasiyecilikle boğuştuğumuzu , vatandaşlara babadan oğula sıçrayan bir ideal verdiğimizi ve Yarının Türkiyesi’nin temellerini attığını söylüyor.
BİR GÜN ATATÜRK GİZLİCE KÖŞTEN KAÇTI
Bu bölümde gerçekten Florya Köşkü’nden sıkıldığını Atatürk arkadaşı Nuri CONKER’e anlatır.Bir arabayla kaçarlar ve bir çocuk gibi sevinirler. Bu arada askerlere “Merhaba Asker!”deyip, karşılığında topluca “Sağol” dendiğini anlatıyor. Arabayla bir köye giderler ve orada Halil Ağadan ayran içip onu köşke yemeğe davet ederler. Yemekte ise köylünün derdini sorunlarını dinler ve direkt bakanlara ve başbakana emir verir.
MAZARİK’DE BİR AKŞAM
Yine köşkten kaçıp halkın arasına karışmıştı. Sonra Harbiye Öğrencisi iken gelmiş olduğu Mazarik adlı kokteyl ve yemek salonuna geldi. O’nun oraya geldiğini duyan vali, sivil ve resmi polisler otomobillerle gelince Atatürk rahatsızlığını dile getirir ve köşke döner.
YORGO’NUN MEYHANESİ
Öğrencilik yıllarında geldiği yerlerden biriydi burası. Köşkte arkadaşlarıyla otururken akıllarına gelir ve hemen oraya gidip, anılarını tazeleyip dertleşirler. Bir ara halinden sıkılıp “Vatandaş olmak başka bir güzellik yahu.”der.
Bu kitapta değinilen diğer anı başlıkları ise şunlardır;
ATATÜRK AFERİSTLERLE BOĞUŞUYOR
BİR ALTIN TABAKA HİKAYESİ
DOKTOR REŞİT GALİP DEVRİMLER KONUSUNDA ATATÜRK İLE ÇATIŞIYOR.
MADAM SENYA OLAYI
ÇALLI İBRAHİM’İN KÜRKÜ
ATATÜRK İSMET PAŞA İLE ÇATIŞIYOR.
ATATÜRK’ÜN BEĞENDİĞİ BİR JEST
YAHYA KEMAL’E VERİLEN SOFRA CEZASI
DEVLET VE PARTİ
ATATÜRK’ÜN YAKASINA YAPIŞTIĞI PARTİ
ÇELİK PALAS’TA BİR AKŞAM
ANKARA PALAS‘TA DANSLI ÇAY
AHMET EMİN YALMAN ATATÜRK’ÜN MASASINDA
ATATÜRK VE REFİK KORALTAY
ATATÜRK’ÜN FRANSIZ SEFERİ’NE VERDİĞİ DERS
KOLAĞASI MUSTAFA KEMAL
ATATÜRK’E SUİKAST İHBARI
BİR SOFRADA ÜÇ OLAY
Kitapta adı geçen başlıklarda çeşitli yer ve mekanlarda Atatürk’ün yemeklerde, partilerde ve çaylarda aldığı kararlar ve düşünceler işlenmiştir. Ayrıca Atatürk’ün en yakınlarından alınan her bir bilgi aynı olayın görgü tanıkları ile pekiştirilmiş, hafızalardaki yanlışlıklar düzeltilmiş ve gerçeğe en yakın biçime dönüştürülmüştür. Atatürk’ün sofralarının temel felsefesi O’nun şu sözünde yatmaktadır: “HÜKÜMET UYANDI ,HADİ BİZ YATALIM”.
ANAFİKİR: Bizler konuştuğumuz insanları rahatlatabilmek, dertlerine çözüm bulabilmek, onları daha iyi anlayabilmek için en iyi yöntemi seçmeliyiz. Onları yemeğe davet edip, dostluk, içki ve hoşgörü ile rahatlatarak,fikirlerini cesaretle ortaya döktürerek bildiklerini, işittiklerini acılarını ve sevinçlerini paylaşmalıyız. Bu sayede hayatta bakış açımızı genişletmiş oluruz.

yzx
25-05-08, 16:37
Atatürkçü Düşünce

KİTABIN ÖZETİ
Kitabın yazılışındaki amaç yeni nesillere Atatürkçü sistemi tanıtmak ve modern Türkiye sentezini gençlere tanıtmaktır.
Atatürkçü düşünce kavramı değerlendirilirken; O'nu, kesinlikle ilahlaştırmadan uzak, salt bir insan olarak kabul etme gereği vardır. O'nun asıl kendine özgü niteliği, çok üstün yetenek ve dehaya sahip bir insan olmasından kaynaklanmaktadır. Zaten Atatürk'ün kendisi de hiçbir zaman bu anlayışın karşısında olmamıştır.
Burada asıl üzerinde durulması gereken konu, Atatürk'ün Dünyaya bakış açısı, yaşam felsefesi ve çağdaş düşünce yargısı olmalıdır. Atatürkçü düşüncenin önünde önyargısız, akıl ve bilim bulunmaktadır. Yaşam boyu sorunların çözümünde mutlaka akıl ve bilimi rehber edinme gereği vardır. Akıl ve bilimin dışına çıkmak ise hurafe ve safsatadan başka bir şey değildir. Akıl ve bilimin dışına sapma ve saklanma insanları karanlığa, yanılgıya hatta sonu gelmez belirsizliklere götürür.
Atatürkçü düşünce gerçekçildir. Atatürkçü yaşam anlayışının mayasında çalışmak, alın teri dökmek ve öğrenmek vardır. Bu kavramı unutan, ihmal eden ya da umursamayan toplumlar, başka toplumların kulu kölesi olmaya mahkumdurlar. Çağdaş uygarlığın peşinde koşmayı amaç edinmeyenler, aydınlığın ve aydınlamanın bilincinde olmayanlar yok olmaktan kurtulamazlar. Çağın uygarlık nimetlerinden pay almanın tek yolunun Atatürk'ün yaşam anlayışında olduğunu unutmamak gerekir. Atatürkçü düşünce, gerçekliğe dayalı olduğu için bireyin üretken, yaratıcı, özverili, barışsever bir yapıya sahip olmasını bekler. Atatürkçü düşünce, ulusal bütünlüğün, eşitliğin paylaşım ve katılımcılığın gerçekleşmesinden yanadır.
Bu düşüncenin içinde ümmetçi değil, ulusçu, hümanist, çağdaş dünya görüşü egemendir. Kemalizm'in özünde aşağılama ve aşağılanma asla barınamaz, kendine güven, soyluluk ve saygınlık yatar. Atatürkçü düşünce, insan haklarının yanında, her türlü haksızlık, saldırı ve saldırganlığın karşısındadır. Bu düşünce her çeşit aydınlanmanın, bilinçlenmenin, aydınlatmanın ve atılımın yılmaz destekçisi ve savunucusudur.
Atatürkçülük, özgür düşünceden yana olup, her çeşit bağnazlığa ve yobazlığa karşıdır.

Atatürkçülük her tür sömürü ve haksızlığın karşısında, özgür düşüncenin, özgürlüğün yanındadır. Kemalist düşünce kesinlikle dogma ve doktrin düşüncesinden uzak kalmıştır. O nedenle Atatürkçülük donmuş kalıplara oturtulmamıştır. Kemalizm pragmatik, devrimci, her tür yeniliğe açık ve isteklidir.

Atatürkçülüğün temelindeki harçta, barış, hoşgörü, dostluk ve dayanışma vardır. Bu düşüncede, bilime, sanata, yaratıcılığa, erdeme ve sevgiye sonsuz bir bağlılık ve saygı bulunur.

Atatürkçü düşünce akılcıdır, devlet yönetiminde ve toplum hayatında hurafe, yalan ve belirsizliklerin yerine aklı, bilimi ve aydınlığı egemen kılmaya çalışmış, dinin istismar edilmesine, çıkar aracı olarak kullanılmasına ve gericilik âleti durumuna getirilmesine pozitif ilimlerle karşı çıkmıştır. En önemlisi de bu akılcı gelişmenin, yenileşmenin ve değişimin devamını sağlamak, bir ideolojiye saplanıp kalmamak için İnkılâpçılık kavramını tanıtmıştır. Atatürkçü İnkılâpçılığı akılcılık ilkesinin topluma uygulanmasıdır. İnkılâbın hedefini demokrasi ve barış oluşturur. Temelinde gerçekçilik, bilim ve us vardır. Bu nedenle donmuş, katı ve sert ideolojilerden ayrılır. Atatürkçü İnkılâpçılığı kendi kendini yenileme özelliği ile dinamik bir yapıya sahiptir. Bir yandan yarattığı devleti güçlendirmeyi ve korumayı amaçlar, bir yandan da uygar dünyanın gidişine ayak uydurmaya çalışır.

Modernleşen ve küreselleşen dünyanın getirdiği yeniliklerle gelenekçilik ve kadercilik arasında bocalayan Türk milleti bu ikilikten aklın, bilimin, mantığın ve tekniğin rehberliğinde kurtarılarak çağdaş uygarlık yoluna sokulmuş, Türk kültürü yüceltilerek Türk milletinin mutluluğu, huzuru, esenliği ve refahı sağlanmıştır.

Atatürk'ün miras olarak dogmalar, âyetler ve donmuş kurallar bırakması düşünülemezdi bile; zirâ bunlar yeniliklerden ve onun getireceği değişik düşünce sistemlerinden, gelişmeden ve bilimden korkan saplantılı bağnaz beyinlerin ürünüdür. Bir millet akla ve bilime, millet egemenliği ve demokrasi ilkelerine uygun hareket etmezse sonunda yok olmaktan kurtulamaz. Böyle bir örneğe Osmanlı Devleti'nin çöküşüyle tanık olan Atatürk sonuç olarak Türkiye'nin gelişmesi, yenileşmesi ve millî bir anlayışla çağdaş uygarlık düzeyine ulaşması ve dahası bu evrimin kalıcı olması için akıl, bilim, zekâ ve sanatın yol gösterici olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş ve bunların sürekliliğini sağlamak için Atatürk İlke ve İnkılâplarını rehber olarak ortaya koymuştur.

Sonuç olarak, modern Türkiye'nin Atatürkçülük anlayışı sürekli gelişime ve değişime açık bir sistem ve dimağlar istemektedir. Bu da eski nesil Cumhuriyet çınarlarının Ata'yı ve düşüncelerini yeni nesillere aktarabilmesine bağlıdır.

yzx
25-05-08, 16:38
Atatürkçülük El Kitabı

KİTABIN ÖZETİ
Bu kitapta Atatürkçülük ve Türk devrimi hakkında genel bilgiler verilmektedir. Toplumların karanlık günlerinde ihtiyaçları olan yüksek fikir ve hedeflerin toplumca anlaşılması, kavranması ve değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

20. yy insanlığın yeni oluşumlarının şahidi olmuştur. Öyle ki yazarın da belirttiği gibi teknolojik ve bilimsel gelişmeler dünyanın gelecekteki rotasını belirlemekte en belirgin etken olmakla beraber, tüm dünya halklarını küresel anlamda bir bütün haline getirmektedir.

Toplumun değişen koşullarına, yeni kurallar gerekmekte yeni hayat şartları yeni düzen ihtiyaçları duyulmaktadır. Ortaçağ, yeniçağ ve yakınçağın ardından modern çağın sesi yükselmektedir ve bunun sonucudur ki yeni bir toplum düzeni içinde yeni bir insan ufku görünmektedir. İnsanlığın tarihi insana yeni değerler kazandırmaya yönelik olmuştur. Modern çağın insanı, insana en çok insani değerlerin verildiği çağdır.

Türk Devrimi ise 20. yy'ın en önemli olaylarındandır. Devrimle yeni ve modern bir devlet kurulmuştur ve yine bu devrim Türk insanının zekâsını insanlığın hizmetine sunmuştur. Sonuç olarak, Türk Devrimi toplum ve devlet hayatına çok yeni olgular kazandırmıştır. Ayrıca siyaset bilimi de bu hareketten payını almıştır, yani siyasette de bir çok yeniliğe sebebiyet vermiştir. Bunun yanında, Türk Devriminin en büyük özelliği yeni bir hümanist akımı dile getiriyor olması ve hümanizme yön vermesiydi. 21. yy'da insanlığın daha çok özgürlüğe ihtiyacı vardır ve bundan dolayı Atatürk ilkelerini daha dikkatli incelememiz gerekmektedir.
Asya ve Avrupa'nın, eski ve yeni dünyanın karşılıklı mücadelesi Türk Toplumu üzerinde de etkisini göstermektedir. Türkiye yalnız başına bunalımın ortasında değildir. Bunalım bütün insanlığı tehdit etmektedir ve bu bütün insanlık için tehlike oluşturmaktadır. Bu bunalımdan kurtulmanın yolu ve çaresi, insana, insanlığa yeni bir güç kazandırmak olacaktır. İnsanı daha çok insanlaştıran yeni şartlar hazırlamak, bilim adamlarının olduğu kadar toplumlara yön veren büyük adamların yani dâhilerin görevidir.

Türk Devriminin temel ilkeleri başka bir deyişle Atatürkçülük incelendiğinde, çağımıza yeni bir anlayışla baktığı saptanmaktadır. Özgür insan, Atatürkçülüğün baş amacıdır. Modern çağın insanının, toplum içinde değeri belirlenirken Atatürkçülük bir örnek ve model oluşturacaktır. Bu sistemin dayandığı temel fikirler gelecekte de toplumlara yön veren prensipler haline gelmiştir. Aslında Atatürkçülük millî mücadele ve millî mücadele sonrası yapılan kökten değişikliklere dayanmaktadır. Atatürk'ün bu sistemdeki en büyük rolü ise sistemin fikir yönünden hazırlayıcısı ve yöneticisi, aksiyon bakımından da yürütücüsü ve yapıcısı olmasıdır.

Atatürkçü Düşünce Sistemi diğer özelliklerinin yanında, akıl ve mantığa dayalı olmasıyla da bilimsel bir düşünce sistemidir. Bu yönü, Atatürkçülük ve Türk Devriminin somut olma özelliğini ortaya koymaktadır. Zaten yazarın da belirttiği gibi, bu düşünce sisteminin tarihteki benzerlerinden en önemli farklarından bir tanesi, günlük hayatın her safhasına uygulanabilir, değişen durum ve koşulların gereksinimlerine cevap verebilir olmasıdır.
Günümüzde, daha önceki zamanlarda kabul gören bir çok düşünce sisteminin çökmüş olması bunun en güzel kanıtı olsa gerek. Ayrıca Atatürkçülük insana verdiği değerle de diğer sistemlerden ayrılmaktadır. Diğer bir çok sistemde insanlar araç olarak kullanılmışken Atatürkçülük, insanı tek amaç olarak ele almıştır.
Kısaca, Atatürkçülük, Türk Devriminin sistemleşmiş fikir gücü ve geleceğe bakan yönüyle de, ülküsüdür.

yzx
25-05-08, 16:41
KİTABIN ADI ATEŞTEN GÖMLEK
KİTABIN YAZARI HALİDE EDİP ADIVAR

1.KİTABIN KONUSU:
Milli Mücadele sırasında Ayşe, Peyami ve İhsan arasında geçen acıklı bir aşk hikayesi.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Bacaklarını katbeden Peyami,dışişleriyle ilgili bir meslek seçmiştir. Hatıralarını yazdığı sıralarda, kafatası da açılacak, içerde kaldığı sanılan bir kurşun aranacaktır.
Ayşe, Peyami’nin uzak bir akrabasıdır. İzmir’den, onunla evlendirilmek üzere İstanbul’a davet edilmiş, ama Peyami istememiştir.Bunun üzerine, onuruna çok düşkün olan Ayşe, bir daha hiç bir zaman Peyami’yle evlenmemeyi aklına koymuştur. Nitekim bir başkasıyla evlenir.Ayşe’nin kardeşi Cemal subaydır.Harbiye Nezaretindeki Binbaşı İhsan’la Mütareke’nin ilk zamanlarından beri çok iyi anlaşmaktadırlar.Peyami’nin annesi, Şişli’deki salonuyla o günlerin kibar kadını, tanınmış kadını, sözgeçiren bir kadındır. Kadınlar arasındaki propagandayı o idare eder. İstanbul’da çeşit çeşit inanç, türlü türlü çalışma vardır. Özellikle manda taraftarları, ülkeyi bir başka yabancı devletin boyunduruğu altına koymak için çok çalışmaktadırlar. Bir gün İzmir’e Yunanlıların girdiği haberi gelir. Ayşe’nin kocasını, küçük oğlunu, birçok suçsuz insanla birlikte süngülemişler, delik deşik etmişlerdir. Ayşe, kalkar İstanbul’a Peyami’lere gelir.
Sultanahmet meydanında büyük bir miting yapılır. Mitinge kadın erkek, çoluk çocuk katılmıştır; asıl gelenler İstanbul’un arka mahalle insanlarıdır. Minarelerin arasına çok büyük, siyah bayraklar asılmıştır. Orada halk, ülke kurtuluncaya kadar dövüşmeye, sanki ant içmeye gelmişlerdir.
Büyük toplantıdan sonra İhsan’la Cemal Anadolu’ya geçerler. Peyami şiddetli bir tifoya yakalandıktan sonra, ayşe ile birlikte kağnıya atlayıp Kandıra köyünde bulunan İhsan’ın yanına giderler. Bir çete kurmuşlardır. Ulusal harekete karşı koymak isteyen köyleri yola getirirler. Peyami’i ,dilbilgisinden yararlanmak üzere, mütercim olarak milli müdafaya verirler. Ankara’ya gelir. Ayşe hemşire olmuş, Eskişehir’e gitmiştir. İhsan, çelikten bir insan gibi, yorulmak bilmeden didinir, çalışır. Hepsi Ayşe’nin, İzmir kızının peşinde, İzmir yolunda ölmeye söz vemişlerdir. Bu sıtmayla sanki üstlerine ateşten bir gömlek giymişlerdir. Peyami, büyük bir uğraştan sonra kendini İhsan’ın komutası altındaki birliğe verdirir. İhsan, bir akşam Peyami’ye Ayşe’yi nasıl yana yana sevdiğini anlatır. İkinci İnönü Savaşı’nda alayının başında, başını kurşunlara uzatarak ölümü beklemiştir. Metristepede göğsünden bir kurşun yiyerek bayıldığı an her şeyin bittiğine hükmetmiştir. Çok kan kaybetmiştir. Hastanede yer olmadığı için İhsan’ı bir otelde, küçük bir odaya yatırırlar. Ayşe sabahları gelir, yarasını gözden geçirir, çarşaflarını değiştirir, derecesini alır. İhsan, öğleye kadar hep bunun yaşamakla vakit geçirir. Bir akşam, Ayşe ile, İzmir’e girecekleri günü konuşurlar. İzmir’e ilk giren kendisi olmak şartıyla Ayşe’den kendisiyle evlenmesini ister. Ayşe bu sözü vermeden, mantosunu kapar, kaçmaya başlar. İhsan, yarasını açarak intihara teşebbüs eder. Ayşe de ister istemez geri dönmek zorunda kalır.
İhsan’a rastlantılar fena bir oyun oynar. Hava değişimi için Ankara’ya gönderilir. Orada, ihsan’ın isteğine aykırı olarak, bir amca kızını onunla evlendirmeye kalkarlar. İhsan bunu kabul etmez, ama dönüşte, trene binerken amcasının kızına, onu öperek veda eder. İşte kötü rastlantı burada kendini gösterir; Ayşe, bu sahneyi görmüştür. İzmir’in kızı, o günden sonra İzmir’den başka hiçbir şey düşünmez olur. İhsan’da yırtıcı bir savaş başlamıştır; dışından düşmanlarla içinden kendi kendisiyle savaşmaktadır. İhsan, bir saldırı sırasında, tırmandığı tepenin en yüksek noktasında bir makinalı ateşiyle vurulur. Peyami’nin kolları arasında hayata veda eder.
Ayşe Hemşire bu saldırıda vurulanlar arasındadır. Peyami, bir sedye içinde bir asker kaputu altında onu bulur. Hemşire gömleği kana bulanmıştır. Sol kaşının üztünden iri bir yara almıştır. Hemşirenin şehit oluşu hazindir: Sıhhiye bölüğünde çalışırken komutanın şehit düştüğü haberi gelir. Bunu duyar duymaz fırlar, ileri, en ileri hatta kadar koşar. Yakalayamazlar. Bir yop mermisi parçasının isabetiyle vurulur.
Peyami, Ayşe’yi de İhsan’ı da Gökçepınarda yan yana gömdürür. Niyeti İzmir’e en önce girip, bunu Gökçepınarda yatan Ayşe’ye anlatmaktır. Çünkü, Peyamiye göre Ayşe hiç kimseyi sevmemiştir. Onun seveceği insan, İzmir’ e ilk girecek olan insandır.
Peyami’nin hatıra defteri burada biter. Ameliyattan sonra, Cebeci hastanesinin iki doktoru bu konuda konuşurlar. Yedek asteğmen Peyami Efendi’nin kağıtlari incelenmiştir. Ne İhsan isminde bir alay komutanı bulunmuştur, ne de Ayşe adında bir hemşire. Peyami’nin akrabası da bulunmamıştır. Bunun üzerine iki doktor, hatıra defterindeki olayların, kafasına kurşun girmesinden ileri gelme hayaller olduğuna karar verirler.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İyi bir amaç doğrultusunda insanları motive edebilmek oldukça önemlidir ve amaç için her yol kullanılabilir.




4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
A.Sahışların Değerlendirilmesi

Peyami: Savaş sırasında kafasında yaralanan biri zamanında yapmadığı işlerden dolayı büyük üzüntü doyan, muhtemelen psikolojik sorunları olan biri.

İhsan: Ayşe’ye karşı çok samimi duygular besleyen fakat savaş sırasında bunları açıklayamayan dolayısıyla kendi içinde çetışma yaşayan biri.

Cemal: İyi niyetli, yaşam dolu bir insan.

Ayşe: Milli duyguları çok kabarık olan bu yüzden kendi ilişkilerini feda eden biri.
B.Olayların Değerlendirilmesi
Olaylar Milli Mücadele etrafında gelişmiştir. Halide Edip Adıvar, Milli Mücadele’nin içinde yer aldığından olaylar gerçeğe çok yakındır.Olaylar bu acıklı aşk hikayesinin çok iyi tamalamakta;hiç bir tezat göstermemektedir.
5.KİTAP HAKKINDA SAHŞİ GÖRÜŞLER:
Kurgusu oldukça kuvvetlidir. Şahısların olaylar karşısındaki tavırları, ruh halleri öyle güzel tasvir edilmiş ki kendinizi romanın içinde sanıyorsunuz. Olayın geliş süreci, mekanın ve zamanın uyuşu romanı sürükleyici hale getiriyor. Cümleler biraz osmanlıcaya kaçsa da anlaşılması kolay. Raman süresince yapılan geri dönüşler, açıklamalar ayrı bir ahenk katmış.

yzx
25-05-08, 16:44
Avrupa Ekonomik Topluluğu

KİTABIN ÖZETİ :
Bu kitap Avrupa Ekonomik Topluluğunun kuruluşu, işlevleri ve yapısı hakkında bilgi vermek ve Türkiye için Avrupa Ekonomik Topluluğunun getirdiği faydaları anlatmak üzere yazılmıştır.
Avrupa Ekonomik Topluluğu, kısa adıyla AET 1957 yılında Batı Avrupa Devletleri arasında imzalanan "Roma Antlaşması" ile kurulmuştur. Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurucuları olan devletler: Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya'dır.

Altı Batı Avrupa Devletinin yetkilileri arasında sürdürülmekte olan toplantılar, 25 Mart 1957'de İtalya'nın Roma kentinde uluslar arası bir antlaşmanın imzalanmasıyla sonuçlanmıştır. Avrupa Ekonomik Topluluğuna, hukuken ve fiilen uluslar arası bir kuruluş olma niteliğini kazandıran bu antlaşma, taraf olan devletlerin onayını bir yıl bekledikten sonra,1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe girmiştir. AET'yi kuran Roma Antlaşması, 248 madde, ekler ve protokollerden oluşmaktadır.
Avrupa Ekonomik Topluluğunun nihaî hedefi Avrupa'nın siyasal bütünlüğe ulaşmasıdır. Bu hedefe varmak için öngörülen ekonomik eşitliği sağlamak üzere, ilk araç olarak bir gümrük birliğinin kurulması düşünülmüştür. Böylelikle üyeler gümrük birliği gereğince, kendi aralarındaki gümrük vergilerini sıfıra indirip, dış dünyaya ortak bir gümrük tarifesi uygulamak suretiyle ticareti engelleyen her türlü sınırlamayı kaldırarak, dış ticaretlerinin genişlemesini sağlamayı amaçlamaktadırlar.

Roma Antlaşmalarının 1958 yılı başında yürürlüğe girmesinden sonra, Topluluklar içinde, tüm antlaşmaların özellikle Roma Antlaşmasının uygulanması açısından başarılı bir dönemin başladığı kitaptan anlaşılmaktadır. Üye devletler arasındaki gümrük vergileri, bütün sanayi mallarında ve tarım ürünlerinin çoğunda, Roma Antlaşmasında öngörülen tarihten bir buçuk yıl önce, 1 Temmuz 1968'de gerçekleşmiş, ulaştırma ve enerji alanlarındaki gecikmelere rağmen, AET'nin "geçiş dönemi" adı verilen ilk uygulama devresinin sonu olan, 31 Aralık 1969 tarihinde antlaşma ile saptanan hedeflerin çoğuna ulaşmayı başardığı görülmektedir. Yine de yazar bu başarılı adımların yanında, başarısız denemeleri de çarpıcı bir dille anlatmaktadır. Bunlardan ilki; 1952 tarihli Avrupa Savunma Topluluğu ve 1953 tarihli Avrupa Politik Birliği. Sadece askerî ve Politik amacı olan bütünleşme çabalarının başarısızlıkla sonuçlanması "ekonomik bütünleşme gerçekleştirilmeden politik bütünlük sağlanamayacağı" yolunda bir görüş doğmasına yol açmıştır.

Avrupa'da oluşturulmaya çalışılan bu yeni yapılaşmanın temelinde gümrük birliği olduğu anlaşılmaktadır. Kitapta, antlaşmaya imza atan devletlerin başından beri bu düşüncede oldukları görülmektedir. Bu devletlerin, kendi aralarındaki tüm gümrük engellerini ve diğer kısıtlamaları terk etmeyi, fiyat ve teslim koşulları, ulaşım masrafları, üreticilerin seçimi vb. açılardan üreticiler, tüketiciler veya kullanıcılar arasındaki tüm farklı uygulamayı kaldırmayı veya bağış şeklindeki yardımlara son vermeyi ve piyasaların işleyişine müdahale eden tüm uygulamaları kaldırmayı kabul etmişlerdir. AET'nin kuruluşundan hemen sonra tarife engellerinin kaldırılması yönünde hızlı ve önemli adımlar atılmışsa da, ithalât ve ihracat üzerindeki milli etkiler, kişilerin serbest dolaşımını engelleyen kurallar, üye ülkeler arasındaki sermaye akışı üzerindeki kontroller ve şirket kurulmasına ilişkin kısıtlamalar başta olmak üzere, bir kısım engellerin ortadan kaldırılmasının aynı hızla gerçekleştirilmediği kitapta görülmektedir. Yazar bu nedenlerden sonra "Tek Pazar Hedefinin" saptandığı görüşünü savunmaktadır.
Altı Avrupa ülkesiyle başlayan bu Topluluk, 22 Ocak 1972 tarihinde İngiltere, İrlanda ve Danimarka'nın da katılmasıyla üye sayısını dokuza yükseltmiştir. 1981 yılında Yunanistan'ın, 1 OCAK 1986 tarihinde İspanya ve Portekiz'in de katılmasıyla toplam sayı on ikiye yükselmiştir.

Uluslar arası bir nitelik taşıyan topluluğun kurumları özgül bir yapı içinde eylemde bulunmaktadır. Topluluk organları; topluluğun temel yapısını teşkil eden Konsey, Komisyon, Avrupa Parlamentosu, Adalet Divanı, Ekonomik ve Sosyal Komitenin yanı sıra, Sayıştay ve Avrupa Yatırım Bankası gibi yardımcı kurumlardan oluşmaktadır.
Altı Batı Avrupa ülkesinin aralarında imzaladıkları Roma antlaşmasının 1958'de yürürlüğe girmesini izleyerek, 1995 yılı Haziran ayında Yunanistan ve Temmuz ayında da Türkiye Topluluğa katılmak için mücadele etmişlerdir.
Türkiye'nin ivedilikle AET'na bağlanma isteğinin iki önemli nedeni bulunduğu, zamanın Türk yetkililerince aşağıdaki şekilde açıklanmıştır;
"Türkiye, uzun dönemde, Batı Avrupa'da kurulabilecek siyasal bir birliğin dışında kalmak istememektedir. Öte yandan, Türkiye, gümrük birliği içinde Yunanistan'a verilecek ticarî tavizlerden de yoksun kalmamak amacındadır." Türkiye ile AET arasındaki görüşmeler dört yıl sürmüş ve taraflar arasında bir "Ortaklık" kurmuş olan Ankara Anlaşması, 12 Eylül 1963'de imzalanarak, 1 Aralık 1964 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir.
Ankara Anlaşması'nın amacı 2'nci maddesinde açıkça ortaya konulmuştur. "Anlaşmanın amacı, Türkiye ekonomisinin hızlandırılmış kalkınmasının ve Türk halkının istihdam seviyesinin ve yaşama şartlarının yükseltilmesini sağlama gereği, tümü ile göz önünde bulundurularak, taraflar arasındaki ticarî, ekonomik ilişkileri aralıksız ve dengeli olarak güçlendirmeyi teşvik etmektir." Anlaşmanın giriş bölümünde açıklanan ilkeleri ise, şöylece sıralayabiliriz;
- Türkiye ve AET'deki yaşama şartlarının, hızlandırılmış bir ekonomi ilerleyişi ve uyumlu bir alış veriş genişlemesi ile Türk ekonomisi ile Topluluk üyesi Devletler ekonomileri arasındaki açığı kapatmak,
- Türk halkı ile AT üyesi ülke vatandaşları arasında açığı kapatmak,
- Türk ekonomisinin kalkınmasına yardımcı olmak üzere, Topluluğun, belli bir sürede Türkiye'ye ekonomik yardımda bulunması gerekliliği,
- Türk halkının yaşam seviyesinin yükseltilme çabasına AET'nin desteği ile Türkiye'nin ileride Topluluğu "tam üye" olmasını kolaylaştırmak,
- Roma Antlaşması, Türkiye'nin esinlendiği ülküyü birlikte izleyerek, barış ve hürriyet güvencesini pekiştirmek.

Ankara Anlaşması, Türkiye'nin Topluluğa tam üye sıfatıyla katılabilmesi yolunu açık tutmakta ve yürürlük süresine ilişkin bir hüküm de taşımamaktadır. Bir diğer deyişle, Anlaşmanın fesih hükmü yoktur. Bu nedenle, Anlaşma, amaçları gerçekleşene kadar yürürlükte kalacaktır. Anlaşmanın işleyişi, Topluluğu kuran, Anlaşmadan doğan yükümlülüklerin tümünün Türkiye tarafından üstlenebileceğini gösterdiğinde, akit taraflar, Türkiye'nin Topluluğa katılma olanağını inceleyeceklerdir.
Yazar AET hakkındaki görüşlerini şöyle özetlemiştir. Acaba AT ve ABD için Türkiye potansiyel olarak iyi bir iş ortağı mıdır?
- Eğer Türkiye'de devlet imalât sanayinden elini çekmiş ve teknolojiye açılmışsa,
- Eğer hizmet sektöründe, özellikle ulaştırma, turizm ve mali hizmetler alanında yine yatırım imkânları vaat ediyorsa,
- Eğer hala Türkiye'nin önemli alt yatırımlarında yabancı firmalara iş imkânı varsa,
- Eğer GAP gerçekten büyükse,
- Eğer her alanda büyük ve dinamik bir iç pazara sahipse,
- Eğer çok genç ve yetişmekte olan bir nüfusa sahipse, vb.
Tabii ki, ülkemizin çözümlemesi gereken daha bir çok sorunu vardır. Ancak, Türkiye'nin potansiyeli ile ilgili yukarıda sayılan ve kitapta okuduğumuz benzeri türdeki soruların cevabını olumlu veriyorsak belki bizim için güzel şeyler uzakta değildir. Yine de yazar; Avrupa Topluluğunun desteğinin arkamızda olmasa da önemli olmayacağını ve vazgeçmemiz gerektiğini düşünmektedir.

yzx
25-05-08, 16:45
KİTABIN ADI AY BATTI
KİTABIN YAZARI JOHN STEINBECK
YAYINEVİ BİLGİ YAYINEVİ
BASIM YILI 1990

1.KİTABIN KONUSU:

Steinbeck bu romanda değişik bir konuyla çıkıyor karşımıza .Savaşın insanı hem fiziksel hem de ruhsal açıdan nasıl eritip bitirdiğini, tükettiğini büyük bir ustalıkla anlatıyor.Tutsak edenlerle edilenlerin neden savaştığını ne zamana dek savaşacağını kestiremeyen insanların içine düştüğü çıkmazı başka bir deyişle savaştan çok savaşanları insancıl bir yaklaşımla ele alıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Bir sabah kasabanın delikanlıları, kasabanın dışındaki Corell’in evindeki
atış yarışmasında toplanmıştı. 400 yıldır barışın olduğu bu kasaba, halkı özgürlüğüne düşkün ve kömür madeniyle geçimini sağladığı şirin bir yerdi.
Herkes kasaba yakınlarına paraşütle inen alman askerlerini görünce şok olur. Corell’in evindeki 12 asker duruma müdahele etmek için kasabaya koşarken pusuya düşerek altısı ölür. Üçü yaralanır ve diğer üçü de kaçar. 250 alman askeri ve 6 subay artık kasabayı ele geçirmiştir. Başlarında Albay Lanser’in bulunduğu birliğin görevi, kömür madenini işletmek ve çıkarılan kömürleri liman vasıtasıyla Almanyanın içlerine yollamaktır. Albay Lanser ve kurmayları (diğer beş subay ) belediye başkanının evine yerleşerek kasabayı kontrole başlar. Bu esnada Corell’in bir hain olduğu anlaşılmış ve kasabalı tarafından dışlanmıştır. Bu işbirlikçi ise Albay Lanser’den belediye başkanı olmayı ister. Ancak Albay bunu kabul etmez. Ilk direniş, madende kendisini zorlayan Alman Yüzbaşı Loft’e saldırırken araya giren Teğmen Prackle’I öldüren Alex tarafından olur. Alman X-12 talimnamesine göre derhal mahkeme kurulur ve idam edilir. Halk tarafından çok sevilen alex’in öldürülmesi, düşman askerleri ile halk arasını açar. Madende işler yavaşlar. Baskı bir süre devam eder. Kasabanın gençleri İngiltereye birer birer kaçar. Almanlar bunu engellemek için halkın yiyeceğini karneye bağlar ve çalışmayanların ailesine yiyecek vermez. Halk yalnız yakaladığı askaerleri öldürmeye başlar. İngiliz uçakları köprü ve madenleri bombalamaya devam etmektedir. Belediye başkanının ahçısı Annie vasıtası ile öldürülen Alex’in evinde dul karısının yardımıyla belediye başkanı kaçan gençlerle buluşur ve onlardan yardım isteklerinin iletilmesini ve İngiliz’lerden patlayıcı maddeler yollamasını ister. Halkını düşünen belediye başkanı direnmesini kırmamaktadır.
Bir sabah küçük paraşütlerle mavi kaplı küçük paketler atılır. Çok akıllıca dizayn edilmiş bu paketlerin içinde çok lezzetli bir parça çikolata, küçük dinamit ve bir de bu dinamitin nasıl kullanılacağını anlatan sarı bir kağıt bulunmaktadır.Çocuklar bu kutuları hızla bulup çikolataları yedikten sonra dinamitleri anne ve babasına götürürler. Askerler durdurmak için ne kadar çabalasalarda başarılı olamazlar. Belediye başkanı ve sadık arkadaşı Dr. Winter’dan askerlere yardımcı olması istenir. Buna karşılık çok sert bir konuşma yapan Belediye Başkanı ve Dr. Winter mahkemeye verilir. Albay Lanser son kez yanlarına giderek ikna etmeye çalışırken dışarıdan patlama sesleri hala gelmektedir.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanların özgürlüğünü silah zoruyla elinden alınamayacağını ve savaşın iki taraf için de büyük bir kayıp olduğunu kitabın ana fikri olarak kabul edebiliriz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Belediye Başkanı Orden: Babası gibi kendiside yıllrdır belediye başkanlığı yapıyordu. Kalın, gür bıyıklı, beyaz saçlı biridir. Evli ve iki çocuk babasıdır.
Albay Lanser: Orta yaşlı, kır saçlı, sert bakışlı ve yorgun görünüşlü, dik ve geniş omuzlu bir subaydır. İşgal birliklerinin komutanıdır.
Dr. Winter: Kasabanın doktoru ve tarihçisidir. Kendi halinde, iyi yürekli,sakallı, güngörmüş, kasabanın ileri gelen insanlarındandır.
Yüzbaşı Loft: Askerlik hayranı olan ve askerliği canlılar içindeki en gelişmiş evre olarak gören ve bütün kadınların üniformaya vurgun olduğunu düşünen bilgili bir subaydır.
Annie: Belediye Başkanının ahçısıdır. Kırk beş yaşlarında, biraz aksi bir kadındır.
George Corell: kasabaya çok yararı olmuş önde gelen bir tüccardır. Sonradan almanlarla işbirliği yaparak onlara istihbarat sağladığıu anlaşılan menfaatçi bir haindir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok açık bir dille yazılmış olup, cümleler basittir. Ama çok sürükleyici bir eserdir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim. Kitaptaki askerlik mesleğiyle ilgili bazı taktikler ileride bize yardımcı olabilir.

yzx
25-05-08, 16:47
KİTABIN ADI Ay Vadisi
KİTABIN YAZARI Zaven BİBERYAN
YAYINEVİ VE ADRESİ Oda Yayınları
BASIM TARİHİ Mayıs 1994

KİTABIN ÖZETİ :

Jack London Ay vadisi adlı romanında Oakland grevlerini anlatır. Grevciler ile grev kırıcılarının sokakları kana bulayan savaşı psikolojik bir açıdan derinlemesine anlatır. Daha iyi bir hayat için verilen bu mücadelede bir kesimin mutluluğu ataları gibi kır hayatında aramalarını ele alır.

Romanımız Mary ve Saxonne adlı iki kızın, çamaşırhanede ütü işinde çalışırken başlar. Mary ve Saxonne Oakland’da ikamet etmektedir. Saxonne bir göçmen kızıdır. Annesi babası vefat etmiş, yoksulluktan dolayı evlatlığa verilmiş. Daha sonra kimsesizler yurdunda 16 yaşına kadar kalmış. Müteakiben abisinin maddi durumu çok kötüdür. Saxonne ise ütücülükten aldığı parayı kendine harcamaktadır.

Bir gün Mary ve Saxonne duvarcıların düzenlendiği bir eğlenceye katılırlar. Amaçları burada öğle yemeğini bedavaya getirmek ve bol bol dans etmek için iki erkek arkadaş edinmektir. Eğlenceye Bert ve arkadaşı Billy Roberts de katılacaktır. Billy Roberts amatör bir boksördür, geçimini arabacılık yaparak sağlamaktadır. Atları çok sever ve zamanın en iyi at arabalarını sürmektedir. Çalıştığı iş yerinde patronun gözdesidir ve en iyi parayı o kazanır. Bütün kızlar Billy Robertle arkadaşlık kurup yaklaşmak istemektedir. Dans partisine Bert ile gelen Billy Mary’nin de aracılığı ile Saxonne’yle tanışmıştır Saxonne ile dans etmiş ve kızı çok beğenmiş, Saxone de Billy i beğenmiştir.

Saxonne ve Billy Roberts birbirilerinden hoşlanmalarına müteakip arkadaşlıklarını ilerletmişler ve evlenmeye karar vermişlerdir. Evlilik hazırlıklarına başlamışlar ve önce dört odalı ev tutmuşlar. Bu evin malzemelerini borçlanarak tamamlamışlardır. Ev ve malzeme alımında her şeyin kalitelisini almaya karar verdiler. Zira Billy kendisine güvenmektedir ve evin kapısından kaliteli olmayan hiçbir şey girmeyecek ve Billy bunların parasını ödeyebilecek gücü kendisinde hissetmektedir. Saxonne’de çalışmayacaktır. Evlerini kurmuş ve mutlu bir hayat yaşamaktadırlar. Saxonne Billy’i çok sevmektedir. Billy soğuk kanlı, kendini çok iyi kontrol edebilen saygılı ve yakışıklı birisidir. Ayrıca Billy diğer arkadaşları gibi çok içki içmemektedir. Billy’de Saxonne’yi çok sevmektedir. Saxonne ağır başlı ve akıllı birisidir. Etrafdaki herkesle iyi diyalog kurabilen etrafa kendisini sevdiren güzel bir kızdır. Ev işlerinide iyi bilen birisidir.

Belli bir süre sonra Saxonna hamiledir. Bir ev kadını olarak gurur verici bir durumdur. Yengesinin üç çocuğu vardır, her biri ayrı bir sorundur. Çünkü, abisi Tom çalışmamaktadır, geçim sıkıntısı yaşamaktadır. Bu geçim sıkıntısı içerisinde bir de çoçuk sıkıntıyı arttırmakta ve hayatı yaşanılmaz hele sokmaktadır. Ancak Saxonne yengesinin bu görüşlerine katılmamakta ve Bill’in bir şekilde kendilerini mağdur etmeyeceğine inanmakta ve gönlünü rahat tutmaktadır.

Saxonne’nin komşusu da yengesinin görüşlerine katılmakta ve Saxonneye erkeklerin vefasız olduğu, çocuk olduktan sonra değerinin Billy’ nin gözünde düşeceğini ifade etmektedir. Saxonneye erkekleri elde tutmanın yollarını öğretmektedir.

Belirli bir zaman sonra Oaklan’da grevler başlamıştır. Çünkü sendikacılar ile patronlar arasında anlaşmazlık olmuştur. Fabrikalar işci çıkarmaya ve grevcilerin yerine “Sarı” diye hitap edilen sendikasız işciler alıp çalıştırmaktadır. Bu durum sendikalı işciler ile patronların yanında olan sarıların arasını açmış ve sokak kavgaları başlamıştır. Oakland bir harp meydanı gibidir. Gün geçmez ki; kavgalardan birinde bir sendikalı işci bir sarıyı bir polis bir sendikalıyı öldürmesin. Öldüren mahkemeye düşmesin. Hapishaneler ve hastaneler ağzına kadar dolmuştur. Bert Saxonne nin evinin bulunduğu sokakta kavgada öldürülmüş ve Bert’i kurtarmaya çalışan Saxonne çocuğunu düşürmüştür.

Bu kötü gidiş Billy’i de etkilemiş içki içmeyi fazlalaştırmıştır. Artık Saxonne ile eskisi kadar ilgilenmemeye başlamış, sendikadaki toplantılara katılmaktadır. Billy de para sıkınıtısı çekmektedir. Açlık Billy ve Saxonneyi çok yıptratmıştır. Billy’ nin durumu kurtarmak için katıldığı bir kaç boks maçıda olumsuz sonuçlanmıştır. Billy formunu kaybetmiş ve maçlarda sağlam hırpalanmıştır. Ayrıca evinin bir odasını kiraya verdiği adamı da dövmüştür. Adamın şikayeti üzerine tutuklanmış ve 1 ay hapse mahkum edilmiştir.

Saxonne Billy’ nin mahkumiyeti süresince düşünmüş ve bu kötü gidişe dur demek gerektiğine kara vermiştir. Bu kararı Oakland’dan ayrılmak ve çiftlik kurmak olmuştur. Çünkü: çok iyi başlayan evlilik hayatında aldığı bütün malzemeleri parasızlıktan kaybetmiş ve bir tek Billy kalmıştı onu da seviyor ve kaybetmek istemiyordu.

Billy hapishaneden çıkınca bu düşüncesini eşine aktarmış ve onu ikna etmiştir. Billy ile Oakland’ı terk etmeden önce sinemaya giderler. Orada bir çiftlik ve vadi görmüşler ve çiftlik benzeri bir yerin arayışına girmişlerdir.

Kararlıydılar çünkü; kaybedecek hiç bir şeyleri yoktu ve zamanları boldu. Ufak tefek gerekli malzemeleri yüklendiler ve yola koyuldular. Yolda tarımcılarla konuşup tanışmışlar ve tarımcılığı öğrenmişlerdir. Burada tanıştığı çiftlik sahibine, aradığı özellikte bir tarım arazisini sormuşlar. O da o özellikle bir araziyi ancak “ayda” bulabilaceğini ve ismini de “Ay vadisi” olacağını söylemiştir. Fakat kararlı idiler ve bulacaklardı.

Sıkıntılı yolculuktan sonra “Sonoma vadisine” gelmişlerdi. Vadi tam istediği ve rüyalarındaki özelliğe uygundu. Sonradan da öğrendiklerine göre Sonoma vadisi kızılderili lisanında ay vadisi demekti. Sonuç olarak aradığını bulan Saxonne ve Billy hayatlarını düzene sokmuşlar ve çok zengin olmuşlardır.

yzx
25-05-08, 16:49
KİTABIN ADI :Ayaşlı ve kiracıları
KİTABIN YAZARI : Memduh Şevket ESENDAL
YAYINEVİ VE ADRESİ :Bilgi Yayınevi
BASIM YILI :1988
KİTABIN KONUSU : Ayaşlı’nın evinde bir oda tutan yazarın başından geçen olaylar anlatılmaktadır.

2.AYAŞLI VE KİRACILARI
Yazar,İbrahim efendinin(Ayaşlı) evinde bir oda kiralar.Soluk benizli bir kızın yardımıyla eve yerleşir.Kızın ismi Halide’dir .Daha sonra bu kızın evin hizmetçisi olduğunu farkeder. Ertesi gün mutfakta Halide’yi beklerken şoför Fuat’ın annesi ile karşılaşır ve tanışırlar.Daha sonra yaşlı kadının gelini Faika ile de tanışır.Yalı kadın hep oğlunun okumayışından dolayı yazara yakınır.Bu arada yazar, abisinin yakın dostu olan Hasan beyle tanışır.
Yazarın ilk taşındığı haftalarda bir gün sabah işe gitmek için odadan çıkınca yerde Halide’nin yattığını görür.Onu doktor olan bir arkadaşına yollar.Doktor Halide’nin hamile olduğunu tespit eder ve kendisine söyler.Hasan beyin bitişiğinde oturan bir konsolos(Şefik bey) vardır.Bu konsolosun evine bir gün iki genç gelir.Şefik bey Halide’den bir masa örtüsü ister.Şefik bey bu iki gençle o akşam içereler ve bu masa örtüsünü yanlışlıkla yakarlar.Bu masa örtüsü yüzünden Halide ile Şefik bey tartışırlar ve Halide Şefik beyin elini yüzünü tırnaklarıyla yırtar.Şefik beyde Halide’nin kovulmasını ister.
Apartmanın 8 numaralı odasında bir ufak çocukları ile genç bir karı koca otururlar(erkek:Abdülkerim bey,kadın:İffet hanım).Bu çiftin üç çocuğu olur ve ikisi ölür.Hayatta kalan çocuk ise çok yaramazdır.Bu çocuk yüzünden bu genç çift sürekli tartışırlar ve çözüm bulamazlar.
6 numaraya İskender bey adında bir tüccar taşınır.İskender beyin taşınması ile Ayaşlı’nın evinde oturan tüm kiracılar daha fıkı olurlar.Eve bir canlılık gelir sanki.
Ayaşlı’nın kiracıları o hiç konuşmadıkları 8 numarada oturan Turan hanım ve Haki bey’le de İskender bey sayesinde tanışıp,birbirlerine her gün gelip gitmeye başlarlar ve kumar oynarlar.Bu oyunlarda en çok yenilende Abdülkerim’le karısı İffet hanım olurlar.
9 numarada oturan hukuk reisinin başka bir yere taşınması üzerine yerine Hüseyin bey adında bir adam taşınır ve bu adamın bir sürü tarla işi ile mahkemesi vardır.Sürekli mahkemeyi kazanmak için çaba sarfeder.Apartmanda herkese derdini anlatır.
Her gece Turan hanımın evinde kumar oynamaya devam ederler(Cevat adında bir çocuk Turan hanıma kumar oynamak için müşteriler getirir).Bir gün Cevat yine iki erkek müşteri getiriri ve bundan Haki bey,Ayaşlı ve yazar rahatsız olurlar.Bundan sonrada bu tür adamlar bir daha apartmana giremezler.
Halide kendisini hamile bırakan çocuğu (Rasim) bulur ve durumu anlatır.Rasim ona bir ev kiralar ve çocuğun doğmasını beklerler.Halide’de hizmetçilikten ayrılır.Yerine Raife adında bir hanım gelir.Raife hanım dedikoducu biridir.Yazara ille de kızıma bir iş bul diye tutturur.Yazar bu kadını ve kızlarını başından zor atar.
Turan hanımın kendisinden hoşlandığını anlayan yazar bu kadından çekinmektedir.Bir gün bir öğleüstü (Yazar odasında uzanmış yatıyorken)kapı çalınır.Kapıyı açar ve karşısında Turan hanımı bulur.Kendisinde ince ağızlı bir cımbız olup olmadığını sorar.O da Turan hanımı buyur eder ve aramaya koyulur.Fakat Turan hanım kendisine sulanır.Bu arada kapı çalınır.Gelen ise banka memurunun doktor arkadaşı Fahri’dir.Turan hanım bu arada odadan ayrılır.Fahri yazara müdürlerinin hasta olduğunu söyler.ikisi birlikte müdür beyin evine giderler.Orada müdürün eşi ve eşinin yeğeni(Melek) ile tanışırlar.Yazar kızı çok beğenmiştir.
Bir yemeğine Ayaşlı Abdülkerim’e yenilir ve herkes Ayaşlının odasına yemeğe gider.Turan hanım yemekten sonra yazarı rahat bırakmaz ve karda yürümek istediğini söyler ve bu konuda ısrar eder.Yazar da Turan ve Faika ile dışarı gezmeye çıkarlar.Bu iki kadın hiç de rahat durmaz ve yazar bu durumdan hiç hoşnut olmaz.Bu kadınların ona olan yakınlığının evlendiğinde kendisi ve eşi açısından tehlikeli olabileceğini düşünür.Banka yazarı bir işi anlamak ve rapor etmek için Adana’ya yollar.Yazar iki ay Adana,Mersin,Tarsus taraflarında kalır.
Yazar,Faika’nın annesi Makbule hanımın genelev işlettiğini ve Ayaşlı ile evli olduklarını öğrenir ve bu duruma canı sıkılır.Daha sonra bu durumu Hasanbey’de öğrenir ve ikisi de evden ayrılmak ister.İlerleyen günlerde yazar Turan hanımın arkadaşları olan Süse hanım ve Berrin hanımla tanışırlar.Bu iki kadın Cavide adındaki bir kıza yazarın bir iş bulması için ısrar ederler.O da birşeyler yapmaya çalışacağını söyler.Ertesi gün Cavide yazarın yanına gelir ve iş hakkında konuşurlar fakat yazar Cavide’nin işten çok koca bulmak istediğinin farkına varır.İlerleyen günlerde Cavide sürekli gelip gitmeye başlar.Yazar,Cavide’nin kendisini beğendiğine daha çok inanmaya başlar.Cavide neredeyse her gün yazarın yanına uğrar.Mahallede “Cavideyle evlenecekmiş” diye bir dedikodu da çıkar ve yazar bundan çok rahatsız olur.Cavide’ye il dışında bir iş bulup başından atmak ister ve öyle de yapar.
Bir gün kumar davasından kavga çıkar ve Turan hanım başka bir eve taşınır.Turan gittikten bir ay kadar sonra Hasanbey’e inme indi.Bir ara Hasanbey iyileşir gibi olur ama bir gece birdenbire bozularak,uzun süren bir can çekişme devresi geçirip,bir ikidiüstü ölür.
Yazar arkadaşı Fahri’yi evlendirmek ister ve Melek hanımı Müdür bey’den ister.Onlar da kabul ederler.
Şefik beyin birkaç gün eve gelmediğinden şüphelenen ev sahipleri daha onra Şefik beyin öldürüldüğünü duyarlar.Fakat başı kesik olduğu için onu tanımakta güçlük çekerler.
Yazar aradan kısa bir süre geçtikten sonra Hasanbey’in kızı Selime ile evlenir ve bir çocukları olsun isterler.Onların bu çok sevinçli oldukları bu günlerde Ayaşlı’yı kaybederler...
KİTABIN ANAFİKRİ:İnsanlar hayatta hiç ummadıkları yerlerde hiç ummadıkları olaylarla karşılaşabilirler.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Halide:Kimsesiz,esmerce soluk benizli bir kızdır.Ezirganlıdır.
Faika:18 yaşlarında şımarık kızın tekidir.Ufacık tefecik birşeydir.
Şoför Fuat:Faika’nın kocasıdır.Kısa boylu,karısı gibi ufak tefek,açıkgöz ve birazda çapkın birisidir.
Hasanbey:Gayet dürüst ve samimi bir dosttur.Yazarın abisinin arkadaşıdır.
Ayaşlı:Asıl adı ibrahim’dir.Yazarın ev sahibidir ve de Faika’nın üvey babasıdır.
Şefik bey:Orta boylu,şişmanca ve temizliğine dikkat etmeyen birisidir.Arnavut bir baba ve Lübnanlı Arap bir anadan dünyaya gelmiştir.
İffet Hanım ve Kocası:Sürekli tartışan bir çifttir.Ufacık bir çocuğu bile avutmaktan aciz insanlardır.
Turan Hanım ve Kocası:Bu çift ise kumar hastasıdırlar.Sürekli evlerine birilerini alıp kumar oynarlar.
Fahri:Yazarın en samimi arkadaşıdır ve de doktordur.
Selime:Hasanbey’in kızıdır daha sonra ise yazarla birlikte evlenmişlerdir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitapta yazarın yaşam öyküsü kendi kaleminden çıktığı biçimde anlatılmıştır.Kitap çok akıcı olmakla birlikte Türkiye’nin o dönemde içinde bulunduğu durumu yansıtmakta ve insanların nasıl bir çıkmaza girdiğini apaçık belitmektedir.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:M.Şevket Esendal,29 Mart 1883 yılında Çorlu’da doğmuştur.Düzenli bir öğrenim yapamamıştır;kendi kendine çalışarak hem öğrenimini hem de Fransızca,Rusça ve Farsça öğrendi.
1900 yılında gümrük memurluğuna atandı.1906 yılında İttihat v Terakki Derneğine girdi.1907 yılında babası ölünce,ailenin geçim yükünü üstlendi.1908 yılından sonra,İttihat ve Terakkinin müfettişi olarak birçok yer dolaştı.1920’de Azerbaycan Cumhuriyeti kurulunca,bu cumhuriyet nezdinde Hükümet Temsilciliğine atanmış;1924 yılında,Rusların bu cumhuriyeti kaldırması üzerine İstanbul’a dönmüştür.1924-1925 yıllarında Galatasaray ve Kabataş liselerinde tarih öğretmenliği yapmıştır.
Tarih ve Coğrafya öğretmenliği,yazarlık,çizerlik yaparak geçimini sağlamaya çalışan Esendal,1925 yılında Tahran Elçiliğine atanmıştır.1930 yılında yurda dönmüş ve Elazığ Milletvekilliğine seçilmiş;1933 yılında,bu görevde iken Kabil Büyükelçiliğine gönderilmiştir.Esendal,1941 yılında Bilecik Milletvekili olarak yeniden TBMM’de göreve başlamış ve aynı zamanda da Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliğine getirilmiştir. 1945 yılında parti Sekreterliğinden ayrılmış;1946 yılında yeniden Bilecik Milletvekili seçilmiştir.
16 Mayıs 1952 tarihinde, Ankara’da ölmüştür.

yzx
25-05-08, 16:54
Aynadakİ Yalan

Naci, felsefe fakültesinde asistan ve doçentlik tezini hazırlamakta olan bir gençtir.Hiç uyuşamamalarına rağmen, solcu Mine Ressam Abid ve onların çevresiyle beraberdir.Mine, Naci’yi seviyordur.Naci’nin hayatında en önemli insan Belma’dır.Selma, Naci’yi kendi kendisiyle ihtilafa sokmayı ve ikiye bölmeyi ve bir parçasını öbürüne yedirmeyi başaran kadındır.
Naci askerde, arkadan gelen birliğe yer hazırlamak göreviyle gittiği köyde Hüsmen Ağa isminde, ilim sahibi, bilge görünüşlü bir zatla tanışır.Hüsmen Ağa’nın torunu Hatice, Naci’ye göre katıksız, süt beyaz, esrarlı bir köylü kızıdır.Naci, o zaman, bu kızın kendi hayatında ne denli önemli bir yeri olduğunu bilmiyordur.
İstanbul’da Belma Hanım’ın evindeki bir baloda Naci ve Belma arasında bir tatsızlık çıkar.Bu durum Naci’yi çok etkiler.Naci bu ayrılıştan sonra çok büyük acılar çeker.O artık herkese tabii adam taklidi yapıyordur.Bu zaman zarfında çok düşünür, tasavvufa dalar.Bir camide tanıştığı imam arkadaşı sayesinde eski yazıyla yazılmış dini eserleri okumaya başlar.Mesaisinin çoğunu düşünmeye ve sorgulamaya ayırıyordur.
O günlerde annesi de köye gidip Hatice’yi görmüştür.
Mine ve arkadaşlarının Belma’yı küçük düşürmek için hazırladıkları bir baloda Naci ve Belma arasındaki bütün bağlar kopar.Yalnız bu sefer, Naci Belma’yı reddetmiştir.
Bu arada Hatice kendisini iyi hissetmediğinden dolayı babasıyla birlikte İstanbul’a gelmişlerdir.Profesör, Hatice’nin ölüme mahkum olduğunu ve derhal hasteneye yatırılması gerektiğini söyler.Naci, Hatice’yi sürekli ziyaret etmektedir.Hastalığın bir çocuk ermişliğine yükselttiği Hatice, birdenbire Naci’nin gözünde herşey oldu.Naci ve Hatice hastanede evlenirler.Hatice bir süre sonra vefat eder.
Naci bu arada tezini değiştirmiş, tasavvufla ilgili yeni tez hazırlamaktadır.Hummalı bir çalışma sonucu ‘’İslam Tasavvufu ve İnsanlığın Beklediği Nizam’’isimli tezini bitirir ve üniversiteye teslim eder.Fakat Naci’nin tezi kabul edilmez.Bunun üzerine naci üniversiteden istifa eder ve ederini neşreder.Naci’nin kitabı yurt içinde ve yurt dışında büyük ilgi görür.Gazetelerde ise Naci’ye karşı büyük bir kampanya başlatılır.
O günlerde, bir eylem sebebiyle hapse giren Mine tahliye edilmiştir.Birgün Naci’nin okuyucularıyla sohbet ettiği kitabevine gelir ve onunla konuşmak istediğini söyler.Beraber Boğaz’a giderler.Dönüşte Mine’nin arabayı denize sürmesiyle bir kaza geçirirler.Mine ölür.
Bu kazadan yaralı olarak kurtulan Naci bir süre içinde evine çekilir.Bu zaman zarfında sürekli düşünür, nefsiyle cedelleşir.Ruhi bir olgunluğa doğru yol alıyordur.Daha sonra, bir konferans vermek için gittiği yurt dışında Belma ile karşılaşmış, bütün oyunlarına rağmen ona yenilmemiş, onu hayatından çıkardığı gibi ruhundan da tamamıyle çıkardığına emin olmuştur.
Naci bir gece rüyasında gördüğü Hatice’nin işaretiyle cami cami dolaşıp, erdiricisini aramaya başlar.Girmesi gereken eşiği ve erdiricisini Eyüp’te bulur.
Konu: Bir insanın Allah’a ulaşma yolundaki çabasıdır.
Ana Fikir: İnsanlardan geçme, onların gaye olmaktan çıkması ve Allah’ın gaye olmasıdır.
Yazarı:Necip Fazıl Kısakürek

yzx
25-05-08, 16:56
Babalar Üstüne 365 Söz

KİTABIN ÖZETİ :

Babanızı ne kadar sevdiğinizi anlatan incelikli ve yürek ısıtan bir güldeste. Babaların bilgeliği ve metaneti üzerine yazılan anıları, düşünceleri paylaşmanız için yazılmış bir kitap.

Aşağıda kitapta bazı kişilerin söylediği sözler alınmıştır.

1. Babam :

Bu bölümde tanınmış kişilerin babalarının üzerine söyledikleri sözler yer almaktadır. Çocukluk ve gençlik yılları, gözlerinde, hayallerinde gördükleri baba resimleri... Birkaç örnek vermek gerekirse;

Uzun yılların ardında kalan, okuldaki ilk günümü ne zaman hatırlamaya çalışsam tek bir anı ışıldıyor: Babam elimi tutmuştu.

Marcelene COX

Babam bilgeliği satın almak için gençliğimizi vermemiz gerektiğini söylerdi eskiden. Değiş tokuşta ne kadar kötü aldatıldığımızı ise hiç söylemedi.

Morris WEST
2. Babalar ve Kızlar:

Bu bölümde kızların babaları üzerine söylediği sözler, babalarının kendileri üzerinde bıraktıkları etki, kızlarının babaları üzerine etkilerinden bahsedilmektedir.

Tek bir sözüme milyonlar itaat etti... ama üç kızımın... kahvaltıya zamanında inmesini sağlayamadım .

Viscount Archibald WAWELL

Bir baba bebeğini hep küçük kadın haline getirir. Bir kez kadın oldu mu da geriye döndürmeye çalışır.

Enid BAGNOLD

3. Babalar ve Oğullar:

Baba ve oğul ! Oğul her zaman için potansiyel bir baba adayıdır. Oğulların çocukluk ve gençlik yılları anıları, beklentileri, düşünceleri ve oğulun baba olduğu zaman babasını daha iyi anlaması...

Başkan olabilir, ama hala eve gelip çoraplarımı aşırıyor.

Joseph P. KENNEDY

Bir erkek yaşlandığını babasına benzemeye başlayınca anlar.

Gabriel Garcia MARQUEZ

Oğlunun kendine ve emirlerine saygı duymasını sağlayanlar, ancak oğluna büyük bir saygı duyanlardır.

John LOCKE

Biz babalar ve oğulları, babalar ve oğullar yapan et ve kan değil, duygularıdır.

Friedrich Von SCHİLLER

4. Çocuklar:

Bu bölümde babalar için çocukların ne demek olduğuna değinilmektedir. Çocuğun baba için ne anlam ifade ettiği ve sonuç olarak da çocuğun ebeveyn gözünde hiçbir zaman değişmediği hep çocuk kaldığı belirtilmiş.

Anne ve babamıza duyduğumuz minnet borcu ileriye doğru gider, geriye değil. Ana – babamıza, kendi çocuklarımızın sunduğu faturayı borçluyuz.

Nancy FRİDAY

Bir çocuk evinize girer ve sonraki yirmi yıl boyunca o kadar gürültü yapar ki katlanamazsınız. Çocuk evden gidince de ev o kadar sessizleşir ki, çıldıracağınızı sanırsınız.

John Andrew HOLMES.

5. Etki :

Babaların ve ebeveynlerin çocuklar üzerinde bıraktığı etki.

Çocuklar büyüklerini dinleme konusunda hiçbir zaman iyi olamamıştır. Ama onları taklit etmekten asla şaşmazlar.

James BALDWİN

Çocuklar doğal taklitçilerdir. Güzel davranmayı öğretmek için bütün çabalara karşın anne ya da babaları gibi davranırlar.

ANONİM

Bize bakarak, bizi dinleyerek, işiterek görüşlerimize saygı duyarak, değerimizi bilerek, bize onur duygusu vererek en etkili öğretmenimiz oldu.

Leo BUSCAGLİA, PAPA, MY FATHER’DAN

6. Sevgi:

Babanın çocuğuna, çocuğun babasına karşı duyduğu sevgi karşılıksız – çıkarsız olduğu ve olması gerektiği...

Bir erkek çocuklarını her halleri tatlı olduğu ve onayladığı için değil, kurmacadan daha güçlü ve anlatılmaz bir bağ olduğu için sever.

Leray BROWNLOW

Erkekler çocuklarını umut vaat eden bitkiler oldukları için değil, kendilerinin olduğu için sever.

Charles MONTAGU

7. Disiplin :

Çocuk yetiştirilmesinde önemli olan konulardan birisi de disiplindir. Disiplin; ne için, ne kadar... Bu konuda ünlülerin söyledikleri;

Çocukların sevgiye ihtiyacı vardır, özellikle hak etmedikleri zaman.

Harold S. HUBERT

Bir çocuğa her zaman sesli bir harfle biten ad koyun, bağırdığınız zaman etkili olur.

Bill COSBY

8. Beklentiler :

Babaların çocuklarından bekledikleri, babaların yapamadıkları fakat çocuğunun yapmasını istediği şeyler, duygular, düşünceler...

Her baba oğlunun küçükken kendisinin yapamadığı şeyleri yapmasını bekler.

Kin HUBBARD

9. Bir Baba İhtiyacı:

Baba olmak; çocuğun doğumuna sebep olmak değil yaşadığı sürece çocuğuna babalık yapma konusu bu bölümde işlenmektedir.

Çocuklarınızın armağanlarınızdan çok varlığınıza ihtiyacı var.

Jesse JACKSON

Bir baba narkoz almadan çocuk doğurmak zorunda kalan bir insandır.

Robert C. SAVAGE

Baba olmak zor değildir. Ama babalık etmek zordur.

Wilhelm BUSCH

Herkes bana baba oldum olalı çok daha yumuşaksın diyor.

Burt REYNOLDS

Ana – babalığın bana öğrettiği bir şey varsa, o da masum hataları kötü ana – babaların yapmadığı. Kötü ana-babalar bilerek kötü davranırlar.

John ROSEMOND

Ana – babalar eğitimcilerin çocukları için neyin en iyi olduğunu bildiğine o kadar inanmışlarki, asıl uzmanın kendileri olduğunu unuturlar.

Marian Wrıght EDELMAN

Bir çocuğu kendi bilgilerinizle sınırlamayın, çünkü o başka bir çağda doğdu.

ATASÖZÜ

yzx
25-05-08, 16:57
Bağışlayın ve Unutun

KİTABIN ÖZETİ :

1. Birinci bölüm :

Bağışlamanın dört aşaması : Yazar bağışlamanın dört aşamasını şu şekilde izah etmektedir. Bağışlayabilmemiz için mutlaka başkaları tarafından incinmiş olmamız gereklidir. Bu bağışlayabilmemizin birinci aşamasıdır. İkinci aşama olarak bizi incitenden nefret etmemiz gereklidir. Üçüncü aşamada ise sihirli bir göz edinme ve bu göz ile karşımızdakinin zayıf yönlerini görebilme yani iyileşmeye başlama meydana gelmelidir. Son aşama biraraya gelinme ve bizi inciteni yaşamamıza davet safhasıdır.

a. Hepimiz inciniriz : Bağışlayarak yaralarımızın sarılabilmesi için çekilen acının kişisel, haksız ve derin olması gerektiğine değinerek; doğa ve sistemleri bağışlayamayacağımızı, insanların bizi hakettiğimizi düşündüklerinden yada iyi niyetli olmalarına karşın ve sorunlarının fazlalığı nedeniyle, hatta kendi yaptıkları hatalarla dahi bizi incitebileceklerine değinmektedir. Bağışlamaya gerek olmayan ve derin olmayan acıları şöyle sıralamaktadır: kızgınlıklar, önemsenmemek, düş kırıklıkları, ikinci gelmek, sadakatsizlik, ihanet ve zalimlik.

b. Hepimiz nefret ederiz : Nefret ve öfkenin karşılaştırmasın yaparak; eğer pasif olarak nefret edersek karşımızdakine iyi şeyler dilemeyeceğimize, agresif bir biçimde nefret edersek ise o şahsın canının yanmasını isteyeceğimize, ancak her iki duygununda zamanla geçeceğine, yakınlarımızdan nefret, tanımadıklarımızdan öfke edeceğimize ve öfkenin daha iyiyi bulmamıza yardım edeceğine değinmektedir.

c. Kendimizi yine kendimiz iyileştiririz : Yazar Bağışlama işleminin şu şekilde yapılmasını istemektedir: sizi inciten kişiyi önce aldığınız yaradan soyutlayın, onun hakkındaki gerçekleri ve zayıflığını görmeye çalışın, bağışlamaya her aşamada devam edin, bağışlayabilmek için yüreğinizi dürüstçe serbest bırakın, karşınızdakine iyilik dileyebiliyor iseniz bağışlamaya başlıyorsunuz demektir.

d. Biraraya geliriz : Yazar bu kısımda; sizi incitenle bir araya gelebilmeniz için kendinizin bağışlamasının yeterli olmayacağını, onunda öncelikle sizi neden incittiği gerçeğini tam almamıyla anlamasının gerektiği, kendi yüzünden acı çekmemizin haksızlık olduğunu bilmesi ve çekilen acıyı hissetmesi gerektiği, ayrıca sizi dinlerken de içten olduğuna sizi ikna etmesi, tekrar incitmeyeceğini ve her zaman uygun bir yakınlıkla yanımızda olacağını hissettirmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

e. Bazı güzellikler : Bağışlamak ne değildir ? : Yazara göre bağışlamak unutmak değildir. Çünkü bağışlayınca unutmaya gerek kalmaz. Bağışlamak geçmişte alınan bir yaranın iyileştirilmesidir. Ayrıca bahaneler bulmak, anlaşmazlıklarla başetmek, insanları kabullenmek ve ona tahammül etmek de bağışlamak değildir.

2. İkinci bölüm :

Bağışlaması zor olan insanları bağışlamak :

a. Görünmez insanları bağışlamak : Yazar burada; ölenleri, ölmüş anne veya babayı bağışlamanın dört aşamasının bir araya gelme kısmı olmayacağından tamamen bağışlamanın zorluğundan söz etmektedir. Tıpkı çocuğunu evlatlık veren görünmez anneyi, sizi işten çıkartan şirketlerin de bağışlanmasının zorluğu gibi. Böyle tür olaylarda bağışlanmanın tam olabilmesi için görünmeyen şahısları ortaya çıkarmak için çaba harcanmasını öngörmektedir.

b. Sizi inciten ve sonrada önemsemeyen insanları bağışlamak zordur : Yazara göre; böyle bir şahısın özür dilemesiyle onu bağışlayabileceğiniz durumlarda özürün gerçekleşmesi için dört aşamanın olmasından söz etmektedir. Bu aşamalardan birincisini algılama aşaması, ikincisini hissetme aşaması, üçüncüsünü itiraf aşaması ve dördüncüsünü de kendi kendine bir daha tekrarlanmayacağına söz vermesi aşaması olarak görmektedir. Yine de özür dilemekten imtina gösteren şahsın bizden önce ölebileceğini ve böylece hiç bir zaman bağışalamamızın belkide mümkün olmayacağını düşünerek vb. nedenlerden ötürü sırf kendimizi rahatlatmak için bağışlamamız gerektiğini değerlendirmektedir.

c. Kendimizi bağışlamak : Yazar, burada iç huzurumuzu kazanabilmek için geçmişimizi içtenlikle yargılayıp sevme özgürlüğümüze varmamızı önermektedir.

d. Canavarları bağışlamak : Canavar ruhlu bir kişinin bağışlanabilirliğinin ancak o kişinin zulmüne uğruyanın karar verebileceği gerçeğine değinilmektedir.

e. Tanrı’yı bağışlamak : Tanrı’yı yaptığı hiçbir şeyden ötürü suçlayamayacağımız için ortada bağışlamanın da olmayacağı vurgulanmaktadır.

3. Üçüncü Bölüm : Nasıl bağışlarız ? : Yazar bu bölümde bağışalanın nasıl yapılacağını şu şekilde kaleme almıştır; önce yavaş yavaş ve azar azar bağışlamaya başlayınız, bir seferde yerine her seferinde bir parça bağışlayınız, geriye kalacak öfke duygusunu başkasıyla paylaşınız, birini bağışlaması için hiç kimseyi zorlamayınız, bağışlamak kişinin özgür seçimine bırakılmalıdır ve bu bağışlama içten duygularla yapılmalıdır.

4. Dördüncü Bölüm : Neden bağışlarız ? : Bu sorunun cevabını yazar şu şekilde vermektedir : Çünkü bağışlamak, herşeyin haksız olduğu bu dünyadaki haksızlıkları düzeltmenin tek yoludur; haketmediğimiz acılara karşı sevginin beklenmedik bir başkaldırışıdır ve haketmediğimiz acıları iyileştirmemizde tek umuttur. Sonsöz olarakda denilebilir ki, bağışlamak gerçekçiliktir, yüzleşmektir, özgürlüktür ve sevginin en büyük gücüdür.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANAFİKRİ : Sizi incittiler ve yüreğinizde derin yaralar açtılar. Ömür boyu içinizdeki bu acı, yüreğinizdeki bu yarayla yaşamayımı yeğlersiniz, yoksa size acı çektiren insanları bağışlayıp, ruhunuzu çekilen acılardan kurtarıp, özgürlüğünüze kavuşmayı mı ? Yazar ikinci yolu seçerek bağışlamanın mümkün kıldığı huzura özlem duyan herkese omut ışığı yakmaktadır.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER : Kitap; şimdiye değin alışılagelmemiş konulara bir psikolog yaklaşımı ile değinerek kişileri gerçekten rahatlatmakta ve insanlara yol göstermektedir.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER : Huzuru başkaları tarafından bozulmuş kişilerin bu kitabı okuyup, bahsedilenleri kendi üzerinde denemelerinde fayda mütalaa etmekteyim.

yzx
25-05-08, 16:58
Bahar Koleksiyonu

KİTABIN ÖZETİ :

Frankie Severıno Loring Manken Ajansında çalışan sorunları ve kusurları düzeltmek için hemen atağa geçen, düzeltene kadar uğraşan bir bayandır. Justıne Loring ise Lorıng Mankenlık Ajansının sahibi mantıklı ve sakin, her birinin kusur ve eksikliğini açıklayan ideal bir iş kadınıdır.

Necker Holding Pariste açacakları yeni bir moda evinde, dizaynır Marco Lombardi’ yi tanıtacaklardır. Paris podyumlarında hiç görülmemiş yep yeni mankenler aramaktadır. Tecrübesiz ama fakat yetenekli kızlar gerekir. Sonunda yarışmayı Lorıng ajansından üç kızın kazandığı haberi gelmiştir. Bunlar April, Jordan ve Tinker dir. Fakat önemli bir sorun vardır. Necker holdingin sahibi bay Necker, Jüster’in babasıdır ve annesini Justene hamile iken terketmiştir. Daha sonra zengin ve kültürlü bir kadınla evlenmiş fakat bu kadından çocuğu olmamıştır. Kadında sonradan ölmüştür. Necker derin bir acı ve yalnızlık duyar. Kızına kendisini affettirmek için elinden gelini yapar. Fakat kızı babasına kin ve nefret duyguları beslemektedir. Sonunda bay Necker kızı ile buluşmasının yolunu böyle bir yarışma planlayarak bulma yolunu seçer. Mankenlerin üçünüde Loring Ajanstan seçtiğinde ajansın sahibi olan Justenin gelmemesi için hiçbir mazaret olamaz. Fakat Justen bir bahane uydurularak Paris’e Frenkie’i yollamıştır.

Frenkie kızlarla beraber Parise gitmiş ve bay Necker‘in misafiri olmuştur. Bay Necker kızı Justene’i göremeyince çok üzülmüştür.

Defile anına kadar iki haftalık bir süre vardır. Bu süre içinde kızların hepsi kendine erkek arkadaş bulmuş ve cinselliği tam anlamıyla doyumsuzca yaşamaya başlamışlardır. Kızlardan April ‘in lezbiyen olduğu ortaya çıkar. Jordan bay Necker ile Tinker’da dizaynır Marco Lombardi ile ilişkiye girmiştir. Frenkie de şirketin fotorafçısı Mike ile beraberdir. Bu arada Loring ajansın rakibi Darting kızlarla yakından ilgilenir.Şirketini büyütmesi için o kızlara ihtiyaçı vardır.

Defile için parti verildiğinde bütün kızlar ve Dart oradadır. Paris'te geçilen iki hafta boyunca kızların kişilikleri değişmiş tamamen eskisinden farklı olmuşlardır. Partide olaylar çıkmış, Dart’ta kızları kendi şirketine almak için oyunlar planlanmaktadır. Frenkie durumun daha da kötüleşmemesi için Josteri telefonla arar, olanları anlatır. Justen ’de babasıyla görüşmesi pahasınada olsa Paris'e gelir. Frenkie ve kızlarla konuşarak ortalığı sakinleştirir.

Defile sonunda Tinker uyuşturucunun etkisiyle podyumda hatalı davranışlarda bulunarak başarısız olmuştur. Jordar ve April ise Lonbardi simgesi olmuştur. Baba ve kız arasındaki buzlar erimiş her şey tatlıya bağlanmıştır. Jordan Bay Necker ile Frenkie Mike ile evlenir. Tinker de Pariste kalmıştır. Artık kızları yeni bir gelecek beklemektedir.

yzx
25-05-08, 17:00
Balkan Savaşı

KİTABIN ÖZETİ
(E) Kur.Alb. İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.
Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı.
Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.
Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.
Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor. Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu. Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu.
Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.
Yunanlılar *****lo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.
Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.
Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)
2. Doğu Cephesi :
Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.
Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.
Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.
Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.
3. Batı Cephesi :
Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.
Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti. "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu. Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.
Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu.
4.Edirne'nin Kurtuluşu :
Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı'nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913'de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı'na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar'ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya'daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya'da katılıyordu.
Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya'ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913'de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913'de Kırklareli'ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913'de de Edirne'yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında "İstanbul Anlaşması" ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina'da, Karadağ'la 14 Mart 1914' de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.
Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde;
a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.
Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.
Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya'nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.
Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.

yzx
25-05-08, 17:02
Balkanlar'dan Batı Çin'e Türkiye'nin Yeni Jeopolitik Konumu

KİTABIN ÖZETİ
Son üç yılda Türkiye sınırlarındaki dünya, köklü bir şekilde değişmiştir. Kuzeyde eski ve yeni ülkeler komünizmden pazar ekonomisine geçmeye çalışmaktadır. Güneyde, Orta Doğu, artık soğuk savaş husumetlerine sahne olmasa da, halen kökten dinci, otoriter ve militarist rejimlerden oluşan bir karışım olmaya devam etmektedir. Doğuda Sovyetler Birliği'nin enkazından doğan ve yirmi birinci yüzyıla girerken her biri kendi yolunu çizmeye çalışan yeni ülkeler bulunmaktadır. Tüm bunların ortasında ise bu değişimlerle baş etmeye çalışan "Türkiye". Bu kitabı oluşturan beş makale, son yıllarda yaşanan gelişmelerin, Türkiye üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin yeni oluşan dünya içindeki rolünü açıklamaktadır.
Kitap beş ana bölümden oluşmaktadır.
Kitabın birinci bölümünde "Türkiye; 21 nci Yüzyıla Doğru" başlığı altında Türkiye'deki sosyo-ekonomik ve siyasal eğilimler incelenmektedir. Türkiye'nin iç politikasında, çok partili demokrasi uygulanmaktadır. Sürekli bölünerek çoğalan ve değişerek sayıları artan parti bolluğu ile koltuğa bağlılığı, partisine bağlılığından daha güçlü olan çok sayıda siyasi lider tipi mevcuttur.
Türkiye, dış politikada önemli fırsat ve risklerle karşı karşıyadır. Özellikle, Orta Asya Cumhuriyetleri için ideal bir kalkınma modeli ve kuvvetli bir çekim alanı oluşturmaktadır. Ekonomik gücün artırılması için özelleştirme, Türk Lirası'nın konvertible olması ve açıklık gibi bir dizi önlem alınmıştır. Dış politikada ve güvenlik konularında ise sorunlar devam etmektedir. Kıbrıs sorununda Türkiye de Yunanistan da taviz verecek ölçüde konuya yaklaşmamaktadır. Nüfusun 2025 yılı itibariyle 92 milyona ulaşacağı tahmin edilmektedir. Bu hızlı artışın getirdiği sorunları karşılayabilmek için ekonomik büyüme oranının pozitif yönde sağlanması gerekmektedir.
Kitabın ikinci bölümünde "Türkiye'nin Yeni Doğu Politikası" üzerinde durulmaktadır. Türkiye'nin sınırlarını saran ülkelerle sorunları ve bu sorunların Türkiye için sonuçları değerlendirilmektedir. Türkiye-Suriye ilişkileri Hatay ili üzerindeki uyuşmazlıktan dolayı uzun zamandır bozuktur. Su sorunu konunun diğer bir boyutunu oluşturmaktadır. Ayrıca, Suriye, Türkiye'ye baskı aracı olarak PKK desteğini periyodik biçimde kullanmış, bu destek siyasal ortamla birlikte sürüp gitmiştir. Burada üzerinde durulan konu; Türkiye-Suriye ilişkilerinde Kürt sorunu, kötü ilişkilerin nedeni değil, belirtisidir. Türkiye'nin Kuzey Irak'taki Türkmen halklarına ilişkin kaygıları bulunmaktadır. Yine, Kürt konusu bu ülke ile yoğun sürtüşmeler yaratabilmektedir. Irak'ın bölünme potansiyeli Türkiye'yi endişelendirmektedir. İran'ın İslam Devrimi'ni ihraç etme çabaları iki ülke arasında sorun teşkil etmektedir.
Orta Asya'da etkili olma konusunda da İran ile rekabet yaşanmaktadır. Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Türkiye'nin doğusunda dolaysız ilişki kurabildiği üç yeni cumhuriyet olarak sahneye çıkmıştır. Jeopolitik açıdan kritik bir noktada olan Türkiye, bulunduğu konumda partileri düzenli olarak seçim yoluyla iktidardan indirebilen ve yeni galip partileri yumuşak bir şekilde iktidara getirebilen tek Müslüman ülkedir.
Kitabın üçüncü bölümünde "Köprü Mü, Engel Mi ? Soğuk Savaşın Ardından Türkiye ve Batı" başlığı altında Türkiye'nin Batı ile ilişkileri genel olarak incelenmektedir. Türkiye Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlamaktadır. Kültürel açıdan hem Doğu, hem de Batı etkilerinin bir ürünüdür. Geniş sahalara sahip Osmanlı İmparatorluğu'nun mirası olan Türkiye Cumhuriyeti'nin Balkanlar, Kafkasya ve Orta Doğu ile geçmişten bağları bulunmaktadır. Türkiye Orta Doğu'daki güvenlik sorunları açısından Avrupa dışındaki karmaşa ve askeri tehditlerin önündeki bir engel olmaktadır. Basra Körfezi'ndeki gelişmelerin Türkiye'nin çıkarları ve jeopolitik yönelimleri açısından uzun vadeli sonuçları pek net değildir.
Siyasal, ekonomik ve güvenlik nedenleriyle Avrupa bağlantısı Türkiye'nin çıkarları açısından büyük önem taşımaktadır. Özellikle ekonomik açıdan, Türkiye, bu bağlantıda Avrupa pazarlarına giriş garantisini hedeflemektedir. Ayrıca, NATO'ya üyelik, Ankara'ya uluslararası konularda aksi takdirde sahip olabileceğinden daha büyük söz hakkı sağlamaktadır.
Türkiye'nin Körfez Savaşı'ndaki rolü nedeniyle, Irak'ın konvansiyonel ve konvansiyonel olmayan bir tehdidine maruz kalabileceği değerlendirilmektedir. Türkiye'nin Avrupa'ya katılma çabaları başarısız oldukça ABD ile ilişkileri daha büyük önem kazanacaktır. ABD-Türkiye ilişkilerinde siyasal ve ekonomik bağların güçlendirildiği daha olgun bir ilişki beklenmektedir. Ayrıca ABD'nin Türkiye'yi Kafkasya ve Orta Asya Cumhuriyetlerine yönelik daha dolaysız yardım programları açısından üs olarak kullanması mümkündür. Bu yeni yapılanma ile Türkiye muhtemelen Avrupa'nın dışında kalacaktır. Yani Avrupa'nın güvenlik esaslarına dahil edilmemektedir.
Kitabın dördüncü bölümünde "Türkiye ; Yeniden Balkanlara mı ?" başlığı altında Balkanlar'daki Türk ve Müslüman azınlıkların varlığı incelenmektedir. Türklerin bağlarını kuvvetlendirerek, Balkanlar'a yerleşme ihtimali üzerinde durulmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrası Balkanlar, istikrarsızlığa itilmiştir. Türkiye'deki kamuoyu, Bosnalı Müslümanların durumunu yakından takip etmiştir. Batının konuya ciddi tepki göstermemesi Türkiye'yi olumsuz etkilemiştir. Müslüman olan halkın tepkileri de Türkiye'nin sorunun çözümüne katkıda bulunmasını sağlamıştır.
Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra Karadeniz bölge ülkeleri ekonomik olarak yakınlaşmışlar ve bu yakınlaşmalarda ilk ciddi adım Türkiye'den gelmiştir. Projenin nihai hedefi Karadeniz Bölgesi'nin dünya ekonomisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin sağlanmasıdır.
Kitabın beşinci bölümünde "Sonuçlar; Dünyada Türkiye'nin Artan Rolü" üzerinde durulmaktadır. Tarihsel olarak Türkiye'nin batı açısından önemi; üç kıtanın kesişim noktasında bulunması, Sovyetler Birliği'nin güney komşusu olması ve İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı'nı kontrol etmesinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye'nin uygulayacağı politikalar pek çok konuda anahtar ve belirleyici olacaktır. Yani bölgesel yapıda istikrarsızlığı ya da çözümü beraberinde getirebilecektir. Batı ile temaslar artacaktır.
Kitabın ana fikri; Türkiye'nin Soğuk Savaş Dönemi'nden sonra yaşadığı iç ve dış değişimleri ortaya koymaktır. Bu maksatla ele alınan faktörlerin ışığında kitapta ulaşılan sonuçlar yazarların görüşüne göre şöyledir.
1. Türk dış politikası giderek artan bir şekilde Orta Asya, Balkanlar ve Orta Doğu üzerinde odaklanacaktır. Türkiye'nin Orta Asya cumhuriyetleri arasındaki rolü gerek Türkiye, gerekse Batı açısından kritik ve önemli olacaktır. Yeni ülkeler hem bir kalkınma modeli olarak hem de maddi yardım sağlaması için Türkiye'ye yöneleceklerdir. Türkiye de yeni açılan bu piyasalardan yatırım ve ticaret açısından yararlanacak ve batı yatırımları için bir geçiş yolu teşkil edebilecektir. Balkanlardaki yıkıcı milliyetçilik hareketlerinin ölmediği ve geçen yarım yüzyıl boyunca sadece uykuda beklediği görülmektedir. Bir yazarın da belirttiği gibi şimdi Balkan tarihi "kaybedilen zamanı yeniden kazanmaktadır". Türkiye de dikkatini yeniden Balkanlara yöneltmekten kaçınamayacaktır. Bosna'nın yanı sıra Kosova'daki 2 milyon ve Makedonya'daki 500.000 Müslüman'dan dolayı Türkiye'nin Yugoslavya'daki çatışmaların içine çekilmesi mümkündür. Türkiye'nin yeni savunma politikasını büyük ölçüde Araplar veya İran'ın gelişmiş silahlar edinmesinden kaynaklanan tehdit karşısında kendisini koruma ihtiyacı yönlendirecektir. Türkiye, Körfez Savaşı sırasında Müttefik Devletler Koalisyonu içindeki önemli rolünden dolayı Irak'ın nihai olarak yeniden canlanmasından endişe etmekte; Suriye ve İran ile PKK'yı desteklemeleri nedeniyle çatışma riski bulunmakta ve Azerbaycan'daki amaçları konusunda İran ile rekabet etmektedir. Ayrıca su sorunu da Suriye ve Irak ile önemli bir çatışma konusu teşkil etmektedir. Bu ihtilaflı konular sorun potansiyeli taşımasına rağmen Türkiye kendisini Batı' nın bölgedeki politikalarının bir aracı gibi gösterecek ittifaklardan uzak durmak istemektedir.
2. Yeni Avrupa'dan dışlanmaya devam etmesi halinde Türkiye'nin Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkilerinin önemi artacaktır. Ancak savunma ve dış yardım bütçelerindeki kesinti bu ülkedeki Amerikan kaynaklarını azaltacak ve dolayısıyla da ABD'nin Türkiye ile ilgili stratejik çıkarlarının yeniden gözden geçirilmesi sürecini hızlandıracaktır. Körfez Savaşı Amerika'daki bazı çevrelerin güçlü savunma ilişkilerine verdiği önemi artırmış olsa da, bu konuda bizzat Türkler kararsız bir durumdadır. Sonraki hükümetler, ABD-Türkiye ilişkilerine Turgut Özal kadar ağırlık verme konusunda çekimser davranmaktadır. Soğuk savaş sonrasında ABD ve Türkiye ilişkilerinin savunmaya ilişkin boyutlarının azalması ve ekonomik ve siyasal çıkarları kapsayan daha olgun bir niteliğe dönüşmesi ihtimali yüksektir.
3. Türkiye'nin en önemli iç sorunu Kürt milliyetçiliğinin artmasıdır. Türkiye uzun bir süre boyunca bir Kürt sorununun var olduğunu yalanlamış; peş peşe gelen hükümetler Kürtlerin mevcudiyetini kabul etmeyi reddetmiş ve Türkiye'de Kürtçe konuşulması katı bir şekilde yasaklanmıştır. Türkiye'nin Güneydoğusu'nda PKK ile yürütülen kanlı mücadele bu durumu değiştirmiş ve Türklerin Kürt sorununu açıkça ve ciddi bir şekilde tartışmalarına yol açmıştır. Ancak, Körfez Savaşı ve Irak'ta özerk bir Kürt eyaletinin oluşturulması Türkiye 'deki Kürtlerin de taleplerini arttıracağı endişelerini doğurmuştur. Bazı Türkler Saddam'sız federe bir Irak yerine, Saddam'ın yeniden güç kazanarak güçlü bir üniter devlet kurmasını tercih etmektedir.
4. Türkiye'nin kökten dinci bir devlete dönüşmesi tehlikesi abartılmaktadır. İslam'ın kültürel etkisi büyük olmakla birlikte Müslüman Türklerin dini bağlılığı büyük faklılıklar göstermektedir. Bazıları son derece dine bağlıyken, bazıları da inançlarını tıpkı Amerikalıların Hıristiyanlığı yaşaması gibi yaşamaktadır. Orta Asya'daki cumhuriyetlerle kurulan yeni bağlar ve Bosna konusunda batının sergilediği hareketsizlik Türkiye' de İslam'a yönelen dikkatleri artırsa da, ülke laik bir devlet olarak kalacaktır. Ancak Avrupa Topluluğu tarafından sürekli reddedilmek, Türkiye'nin dış politikasını İslam ve Türk dünyasındaki yeni fırsatlara yöneltebilecektir.
Kitapta Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı iç ve dış değişimlerin yabancı gözüyle bir özeti yapılmıştır. Yazarlar, Türkiye sahnesine, sempati içinde ve Türkiye'nin bölgesel bir lider olacağına inanarak yaklaşmaktadırlar. Bu ülkenin coğrafi konumundan kaynaklanan uzun vadeli öneminin göz ardı edilmemesi gerektiğini de vurgulamaktadırlar. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonucunda Türkiye'nin dünyadaki rolünün büyük ölçüde arttığını ve gelecek on yılda Türkiye'nin etkilerinin Balkanlardan Çin Orta Asya'sına yayılacağını iddia etmektedirler. Batı ile daha fazla bütünleşilmesi Türkiye'nin öncelikler listesinin en önünde yer almakla birlikte, yazarlar Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne kabul edileceğinden şüphe duymaktadırlar. Ayrıca Varşova Paktı'nın dağılması, Birleşmiş Milletlerin güçlenmesi ve Batı Avrupa Birliği gibi organizasyonların kurulması NATO'nun inandırıcılığını bir ölçüde de olsa azaltmıştır. NATO yıprandıkça Türkiye'nin NATO ortaklarıyla bağları da zayıflamaktadır. Bir zamanlar kontrol stratejisinin önemli bir unsurunu teşkil eden "Güney Cephesi" bugün belli boşluklar taşımaktadır. Dış politika ve savunma politikasını değişen dünyaya göre yeniden ayarlamaya çalışan Türkiye, artık NATO'ya savunma ihtiyacından ziyade, Batı ile olan tek kurumsal bağı teşkil etmesi niteliğinden kaynaklanan psikolojik öneminden dolayı sıkıca tutunmaktadır. Türk dış ve savunma politikasında görülen yeni dönem konusunda hızlı, etkin ve yararlı açıklamalar getiren bu makaleler büyük önem taşımaktadır.

yzx
25-05-08, 17:03
Balkanların Tarihi

KİTABIN ÖZETİ :

İki ana kısımdan oluşan kitabın birinci kısmında; Balkan halklarının kimliği, Bizans’tan etkilenişi, Osmanlı İmparatorluğu’ nun bölgeyi hakimiyeti altına almasını ve burada izlediği Osmanlılaştırma politikasını anlatıyor.

İkinci kısımda ise Osmanlı’nın çökmeye başlamasıyla bölgedeki hakimiyetini kaybedişini, Avrupa’nın burayı bir pazar olarak görmesini, kendi çıkarları doğrultusunda bölgeyi yönlendirmek için oynadığı oyunların günümüze kadar olan sürecini anlatıyor.

BALKANLARIN TARİHİ

Balkanlar; çok yakın bir tarihe kadar Avrupa’nın barut fıçısı, günümüzde ise yapboz oyuncak olan küçük devletlerden kurulu bir coğrafya. Bu geniş coğrafyada yaşayan değişik toplumlar uzun bir ortak macera yaşadıktan sonra Avrupa’da özel bir kültürü oluşturmuştur. Bu özgün kültürü anlamak için tarihe bakmak gerekir.

M.Ö.2000 sonlarında Balkan Yarımadası’nın güneyinden gelen Hint-Avrupa sınıfına dahil “Achenler" Miken uygarlığını oluşturdular. Trakya’da ise Yunanlı ya da Doryen olduğu anlaşılmayan Makedonya Krallığı M.Ö. 7 yy.da kurulmuştu. Bugünkü Arnavutluk halkı olan İliryalılar ve Tuna’nın kuzeyinde bulunan Daçyalılar (Romenler) bölgeye yerleşmiştir. 6.yy.ın sonlarına doğru Slavlar kuzeyden gelerek Bizans topraklarına yerleşmeye başlar. Bulgarlar ise Hazarlardan kaçarak Bulgar-Slav bir devlet kurarlar. Bizans İmparatorluğu bu devletlere bulundukları yerlerde yerleşmeleri için izin verir. Bu devletler Bizans’tan öyle etkilenirler ki Osmanlı Balkanlara girdiğinde her yerde Bizanslaştırılmış köylülere rastlanır.

Anadolu Selçuklu Devleti beyliklere bölündüğünde Osman Bey Bizans sınırında Osmanlı Beyliği’ni kurar. Daha sonra bir devlet olarak "Fetih-Cihat" dönemi başlar. Osmanlı tahtı babadan oğula geçerken her Osmanlı padişahı Balkanlarda yeni topraklar alır. Fatih Bizans’ı aldığı gibi Balkanlardaki mirasını da almak ister. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı sınırları batıda Avusturya’ya kadar uzanır.

Osmanlı Balkanları fethedince burada Osmanlılaştırma politikasını uygular. Fatih, İstanbul’u alınca halkı sürmüş, buraya Türkmenler, Osmanlılaşmış Slav ve Yunanlıları yerleştirir. Fatih’in varisleri de bu politikayı izler. Balkan şehirlerinin çoğu bu çeşit halk yenilemesi sürecinden geçer. Osmanlı topraklarında yaşayıp Müslüman olmayan Zimniler, hiyerarşik önderlerinin sorumluluğunda Osmanlı yasalarına ters düşmeyecek dini bir topluluk oluşur. Yahudi, Ermeni ve Rumlar bu şekilde kendilerine birer önder seçerler. Bu ulus sistemi daima kuvvetlinin yani Osmanlı’nın lehine gerçekleşir. Balkanlarda din değiştirme avantaj sağlar. Cizye yok, adil yargı, güvenlik ve malın korunması, esir ise azat olunma, loncalara üye olma, yanlızca Müslümanlara verilen haklardır.

Osmanlı İmparatorluğunda başlayan yönetim krizi 17.ve 18 nci yy.'da hat safhada dır. Daha öncesinde ise başarılı fetihler bunu gizler. Ayrıca haremde dönen entrikalar krizin oluşumunda etkilidir. İkinci Viyana kuşatmasının başarısız olması Osmanlı ilerleyişinin durduğu anlamına gelir. Bu arada Balkanlarda da karışıklıklar meydana gelir. 17 nci yy.'da Balkan köylüsünün durumu iyileşmiş, burjuva kesimi ortaya çıkmıştır. Rönesans hareketleri Balkanlara kadar sokulmuş ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Osmanlı’nın 18.yy.daki gerilemesinin önüne geçme çabası boşunadır. Çünkü yönetici çevreler kendi çıkarları yüzünden her şeye karşı çıkmaktadırlar. Avrupa’daki sanayi inkılabı yeni dengeler oluştururken İslam devletinin psikolojik ve politik katılığı reform ve devrimlerin önüne set çeker. Aydınlanma çağını yaşayan Avrupa ya karşın Balkan ülkeleri geri kalmış bir kültüre ve yarı sömürge bir ekonomiye sahip bölgeler haline gelir. Ekonomik açıdan da Osmanlı Avrupa'ya bağımlı bir haldedir. Osmanlı hammaddesi Avrupa'ya gidiyor, mamul olarak tekrar dönmektedir. Balkanlardan Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflar, burada paşalar kendi beyliklerini kurarlar. Ayan denilen bu beyler öyle ki diğer devletlerle iş birliği yapmaktadırlar.

Osmanlı, Balkanlarda Müslüman ve Zimnileri ulus yönetimi ile birlikte yaşatmıştır. Osmanlı politikası yeni Osmanlılaştırma, din değiştirmeye gitmeden hayat tarzını kabul etme çok yaygın uygulanır. Halk, dilini korumuş Türk gibi yaşamıştır. Buna göre gayri Müslimler ikinci planda kalmıştır. Bu sistem 17. ve 18. yy.'larda ayrılığı artırıcı bozukluklara yol açar.

18.yy. sonunda Balkanlardaki gelişmeler büyük bir fırtınayı haber vermektedir. Gerçekten Sırp ve Yunan ayaklanmaları İslam İmparatorluğundan, bir Hıristiyan devlet yaratmıştır. İlk defa Karayorgi önderliğinde ayaklanan Sırplar, Rusya ve Avusturya ile anlaşarak büyük bir isyan çıkarırlar. Ruslar desteğini çekince bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılır. Daha sonra Sırp hareketinin önüne geçen Miloş dengeli bir politika izleyerek Sırp devletine özerkliğini kazandırır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devleti içinde özerk bir Yunan devleti kurma amacındadır. Novarin olayından sonra Rusya' ya yeniden Osmanlı, 13 milyon Frank karşılığında 1833 yılında Yunanistan’ nın bağımsızlığını tanır.

Osmanlı devletinde görülen iç sorunlar Avrupa krizine dönüşmektedir. Bu sorunlar birbirinden adeta kuvvet alıp tekrar kriz olarak geri döner. Yunan isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır Valisinden yardım ister. Mısır Valisi karşılığında Mora’yı ister. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca padişah Kavalalı’ya Girit'i verir. Bunun üzerine Vali Osmanlı üzerine yürür ve Osmanlı ordularını yener. Rusya’nın yardımıyla bu kriz aşılır. Daha sonra ise 1853 yılında Kırım Savaşı başlar, Osmanlı Devleti’nin yenilmesiyle Eflak ve Boğdan'ın birleşerek Romanya Devletinin kurulmasını kabul eder. 1840 yıllarda Avusturya’daki Milliyetçi hareketler bütün Balkanlarda etkilerini gösterir. Kırım Savaşından sonra Balkanların dengesinin Avrupa’ya bağlı olduğu ortaya çıkar. Bu arada bir Yugoslav devlet üzerinde anlaşmaya varılır. Hırvat, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavut ve Sırplar ayaklanmaya katılacaklarına söz verirler. Sırp ve Yunan devleti Osmanlı'ya karşı birlikte savaşma kararı alırlar Rusya ise Balkan devletleri için Osmanlı'dan reform istemek üzere Avrupalı devletlere toplantı önerir, ama Abdulhamit daha önce davranıp Meşrutiyeti ilan eder. Bunun üzerine Rus çarı Osmanlı üzerine yürür ve Yeşilköy’e kadar ilerler Osmanlı Devleti barış isteyince Sırbistan, Karadağ Romanya bağımsızlık ilan eder. Bulgaristan ise ikiye bölünür; Özerk Bulgaristan prensliği ve yarı özerk Doğu Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere Rusya’nın Bosna-Hersek’i Avusturya-Macaristan’a bırakması üzerine Avusturya düzeni yeniden kurmak için askeri işgal şeklinde buraya girer. Buraya atanan vali sömürgeleştirme konusunda mezheplerin dengesini bozma amacı güder. Böylece ulus çatışmaları çoğalır. Bu arada Osmanlı’dan kopan Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından paylaşılamaz. Balkanlardaki Hristiyan dayanışması yerini savaş ve terörizmi getiren milliyetçiliğe bırakır. Osmanlı Devletinde ise Meşrutiyetin ilanından sonra Abdulhamit’in baskıcı yönetimi ve devletin kötü gidişatı aydınlar ve subaylar arasında çalkantıya yol açar, İttihat ve Terakki, Hürriyet gibi gizli derneklerin kurulmasına yol açar. İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile İttihat ve Terakki yönetime geçer ve ulus sistemini reddederler, imparatorluk bünyesinde her kesin eşit haklara sahip Osmanlı olduklarını söylerler. Oysa Balkanlar özerklikten bağımsızlığa kadar değişik görüşlere sahiptir. Bir yandan Jön Türklerin milliyetçi yapısı bir yandan Avrupa baskısı Balkanları bir barut fıçısı gibi patlatacak konuma getirir.

İngiltere, Fransa, Rusya Balkanları potansiyel bir pazar olarak görüp burayı kapitalizmin etkisine altına alır. Şehirlerin göç almasıyla işgücü ve pazar imkanları artar. Özellikle demiryolu yapımı devletleri çok büyük borçlanmalara sürüklemektedir. Bu da, bölgede devamlı olarak politik kargaşaya yol açmaktadır.

Hasta adamın yani Osmanlı’nın Balkanlardaki hakimiyetini kaybetmeye başlamasıyla, 19.yy. boyunca Balkanlar çalkalanmış İngiltere, Fransa, ve Rusya’nın çıkar ve istekleri doğrultusunda renklenmiştir. Bu merkez devletleri, Balkan devletlerini piyon olarak Osmanlı Devletine karşı kullanmışlardır.

Jön Türk milliyetçiliği başka milliyetçilikleri de uyandırır. Rusya’nın bir Balkan bloğu kurması Balkan savaşlarını başlatır. Bu Panslavist politika II. Balkan savaşının çıkmasına engel olamaz. Çünkü aç gözlülük Balkan devletlerinin aralarında toprakların paylaşılamamasına neden olur. Böylece yıkıcı bir savaş olan II. Balkan savaşı patlak verir.

Avusturya – Macaristan velihatının Saraybosna’da suikaste kurban edilmesinden sonra Avusturya Sırbistan’a savaş açar. Rusya ve Almanya’nın da savaşa girmesiyle I.Dünya savaşı başlar. Savaş, İtilaf devletlerinin galibiyetiyle sona erer. Sıra Balkanların yeni haritasına gelir. Versay Barışında Yugoslav Birliği zafer kazanır. Romanya ise uzun politik mücadelelerden sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından tanınır. Yunanistan ise zafer sarhoşluğundadır. ****lo İdea’nın hayellerini kurmaya başlar. Bunun için Anadolu’ya girer fakat Mustafa Kemal’in “Kemalist Devrim” olarak adlandırılan hareketiyle karşılaşır. Yunanistan 9 EYLÜL 1922’de Anadolu’yu terk eder. Lozan barışıyla Türkiye’ye Balkanlardan sadece Doğu Trakya ve İstanbul kalır. Bu arada son imparator VI. Mehmet (Vahdettin) bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eder. Osmanlı imparatorluğu ölmüştür.

I. Dünya savaşından sonra Balkanlarda politik kargaşa devam etmektedir. Yugoslavya’ da Sırp ve Hırvatlar arasındaki uçurum gittikçe açılır; Romanya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan da krallar, diktatörlüğü eline geçirir. Bu karışık, hileli düzen II. Dünya savaşına kadar sürer. Arka planda ise yarımadanın haritasını çizen devletler arasındaki (İngiltere, Fransa, İtalya) geçmişten gelen düşmanlık onlara değişik kartlar oynatır. Fransa, Yugoslavya ve Latin Romanya’ nın koruyucusu olma arzusundadır. İngiltere, öncelikle Yunanistan’la ilgilenir İtalya ise Yugoslavya ve Yunanistan’ın Adriyatik Denizinde egemen olmalarını istemez. Balkanlar yeni bir dünya savaşı arefesinde hiç olmadığı kadar hassas bir konumdadır.

II. Dünya savaşıyla İtalya ve Almanya hareket planlarını yürürlüğe koyar ve tüm Balkanları ele geçirir. Fakat Kızıl Ordu'nun Balkanlara inişi ile hakimiyet Sosyalist Rusya’ ya geçer. Almanlar geri çekilmiş, İtalyanlar yenilmiş. İngiltere’nin etkisi ile sadece Yunanistan kominzimin yörüngesine girmez. Diğer Balkan ülkelerinde ise iktidara hep komünist partiler gelir. Totaliter rejimleri çarpışma sahasına gelen bölgeye Yunanistan dışında Stalin’in heykelleriyle kırmızı bir renge girer. (15 OCAK 1945)

Balkanların Rusya yörüngesinde olması adam kayırma ve rüşvet sancılarını kaybetmez. Daha önemlisi Slovenler hala kendilerini Sırp sömürgesi gibi hissederler. Kültür rekabetinin, dil çatışmalarının, saf din kavgalarının hala sürdüğü görülür. 1989 ‘da başlayan Balkan devrimleri, yarım yüzyıllık komünist yönetime son vermek istediği her adımda canlandırmaya yol açan bir devamlığı başlatmıştır. Batıdaki kapitalist düzenin varlığı ve bölgeyle irtibat halinde oluşu, lüks isteyen halkı, komünizmin iç çelişkileri, Sovyet ekonomisinin çöküşü, yapılan antlaşmaları hükümsüz kılar. Orta Avrupa’ da komünizmin çöküşü Yugoslavya’da, Hırvat, Makedonya, Bosna ve Sırp devrimlerine yol açar. 1989-91 yılları, balkan toplumlarına seçme özgürlüğü getirir.

Sonuç olarak Balkan halkları önce kendi tarihleriyle barışmalı, Marxizm engelinden sıyrılmalı, onları Romen, Bulgar, Arnavut yapan ya da Yugoslav olma seçeneğini sunan büyük, küçük, acı, tatlı olayları dikkate almalıdırlar. Ulusal duygunun bilincine varılmalı; bu, XX.yy. sonu gerçeklerini göz önüne alarak yapılmalıdır. Çünkü Türksüz, Yugoslavsız, Bulgarsız, Arnavutsuz, Yunansız, Romensiz, Avrupa eksiktir. Kurulacak konfederal ya da federal ortak çatı altında hepsi hak ettikleri yerlerini alacaktır.

Oğuzhan
25-05-08, 18:41
Kitabın Adı Türkçe “Off”
Kitabın Yazarı Feyza HEPÇİLİNGİRLER
Yayınevi ve Adresi Remzi Kitabevi Selvili Mescit Sokak 34440 Cağaloğlu / İSTANBUL
Basım Yılı 1 nci Baskı: Ağustos 1997 15 nci Baskı Mart 2001

Özetini istiyorum özeti iyi bir şekilde getirene + rep vericğim

yzx
25-05-08, 20:51
buyur kardesim lütfen bundan sonra istegin olursa pm den ilet


Türkçe ''off''

KİTABIN ÖZETİ

"Başta internet olmak üzere, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşması, küreselleşme sürecinin baş döndürücü bir hızla ilerlemesi; tüm toplumları etkilemekte ve kültürel kimliğin, öz benliğin en önemli ögesi olan dil bu oluşum karşısında çaresiz örselenmektedir." İşte yazar bu eserinde; Türkiye'nin kabuk değiştirmesiyle birlikte Türkçe'nin de nasıl bozulduğunu, topluma söyleyecek bir şeyleri olanların farkında olmadan ya da bilinçli olarak yaptıkları yanlışları irdeliyor ve onların asıl söylemek istediklerinden nasıl uzaklaştıklarını inceleyerek okuyucusunu hem bilgilendiriyor hem de eğlendiriyor.

Öncelikle, Türkçe'yi en doğru biçimde kullanması gereken, ülkeyi yöneten ya da yönetmeye aday insanların konuşmaları ele alındığında; aslında onların söylediğiyle toplumun anladığı arasında farklılıklar ortaya çıkmaktadır. Ondan sonra da aynı insanlar yanlış anlaşıldıklarını iddia ederek, birçoğumuzun dikkat bile etmediği düzeltme demeçleri vermektedirler. Tüm bunlar doğru sözcüğü kullanamamaktan ya da tümcenin oluşturulması sırasında sözdizimi kurallarına uymamaktan kaynaklanmaktadır.
Aynı durum gazetelerde de söz konusudur. Hele hele haber başlıkları için bulunan slogan veya cümleler bir haberin içeriğini değiştirebilmekte hatta okuyucuyu, ne haberi yazanın ne de okuyanın arzu etmediği bir kulvara yönlendirmektedir.
Evimizin baş köşesindeki sürekli misafir televizyonun yayınlarında da durum çok farklı değildir. "Talkshow" adı altında yapılan programlarda, magazin programlarındaki kısa söyleşilerde Türkçe'nin tüm güzelliği yok olmakla kalmayıp yeni sözcükler yeni söyleyiş biçimleri edinilmektedir. Sonunda okumayan bir toplum haline gelinmektedir. Zira yıllarca emek verilerek oluşturulmuş bir yazın eserinin dili bir anda anlaşılamaz duruma düşmektedir.
Son zamanlarda şarkı sözleri de değişmiştir. Topluma mesaj veren, insanda hoş duygular uyandıran sözler yerine birçoğu bozuk bir Türkçe'yle oluşturulmuş slogan haline getirilmiş sözlerden oluşmaktadır.
Televizyonlarda yabancı filmlere yapılan seslendirmeler dilin sadece sözdizimini bozmakla kalmayıp Türkçe'nin matematik bütünlüğüne de yönelmiş saldırılarla doludur. Örneğin çok sıklıkla duyduğumuz ve hatta günlük yaşamımızda artık kanıksamadan kullandığımız "Nasıl hissediyorsun?" sorusu ve buna karşılık olarak verilen "İyi hissediyorum." yanıtı neresinden bakarsanız bakın tam bir Türkçe katliamıdır.
Reklamlarda da durum çok farklı değil. Yabancı sözcükleri ön plana çıkartıp tanıtılan ürünün çağdaş olma özelliği vurgulanmak istenmektedir. "Voil�*" markalı şampuan reklamını hatırlarsak "Annen nerede kızım?" sorusuna "Voil�* !" yanıtı geldiğinde bu sözcüğün fransızca "İşte !" anlamına geldiğini bilmek zorundayız ki reklam anlaşabilsin. Yoksa bu yanıt öylece hiçbir anlamı olmadan havada asılı bir şekilde kalmaya mahkumdur.
Tüm bunları düzeltebilmek ve Türkçe'yi gerçekten doğru yazıp konuşabilmek için Türkçe dilbilgisini iyi bilmek zorunluluğu vardır. Oysa dilbilgisi uzmanları bırakın bu sorunlara çözüm üretmeyi daha aralarında kavram ve terim birliğine varamamışlardır. "Hangi sözcüğün hangi harfinin üzerine "şapka" işaretini koyacağız, bu işaretin işlevi gerçekten önemli midir?" tartışmaları sürüp gitmekte, "Ankara eski valisi" mi yoksa "eski Ankara valisi" mi demenin doğru olduğuna bir türlü karar verilememiştir. Oysa Türkçe'de insan unsuru önemlidir. Dilimiz kendi merkezine insan kavramını oturtmuştur. Birçok dilde olduğu gibi kadın-erkek ayrımı, dişil-eril tanımlamaları yoktur. Türkçe'nin cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir dil olması kullanımına da özen gösterilmesini de gerektirir.

Bu kitabıyla, Türkçe'nin doğru kullanımıyla ilgili tüm kaygılarını dile getiren Feyza HEPÇİLİNGİRLER sadece olumsuz eleştiriler yapmakla kalmamakta doğru kullanımlardan da örnekler vermektedir. Örneğin bir reklâm sloganındaki "Anneler bilirler." tümcesinde her ne kadar ikinci "-ler" takısı fazlaymış gibi görünse de doğru olan kullanımdır. Zira "Anneler bilir." tümcesinde gizli olarak aşağılama ve alay anlamları çıkmaktadır. Öznenin çoğul olduğu bir cümlede; özne insansa, yüklem de çoğul; özne insan değilse yüklem tekil olmalıdır. Yazar ayrıca yapılan hatalardan nasıl dönülebileceği, aslında söylenmek istenilenlerin yalın bir şekilde hangi yöntemler kullanılarak söylenebileceğini ayrıntılı olarak ve örneklerle açıklamaktadır.
Yıllarca emek verilerek, yazılı ve görsel basını eleştirel bir bakış açısıyla gözlemleyip yanlışların ve hataların üzerinde tek tek durarak ve bunlara düzeltme ve çözüm önerileri sunarak oluşturulmuş bu kitap, Türkçe'yi doğru kullanma kılavuzu olarak ele alınıp okunmalıdır.

yzx
25-05-08, 20:58
Vadideki Zambak

Balzac-Vadideki Zambak

Aristokrat bir ailenin küçük oğLu Felix de Vandennesse, ailesinin sıcak sevgisinden ,ilgisinden yoksun, otoriter bir ortamda yetişmiş çalışkan bir çocuktur.Restauration devrinin yakLaştığı sırada Felix'i babası Tours'a çağırır.Felix, babasının davetine hemen itaat eder.Tours'a gittikten sonra bir gün bir baLoya katıLır.Baloda bir genç kadın görür.Onun güzelliği karşısında adeta büyüLenir, ona karşı derin bir sevgi duyar.Bu genç kadını uzun süre unutamaz.Bir gün, İndre nehrinin kıyısında Clochegourde satosunda bu genç kadınLa karşıLaşır.enç kadının adı Kontes Henriette de Mortsauf'tur.Feliz, kadının güzeLLiğinin vadinin adı ile özdeşLetiğini düşünür.Vadinin adı Zambak'tır.Henriette de tıpkı zambaklar gibi temizi saf ve güzeLdir.Felix ve Henriette tanışırLar.Henriette, Felix'e hayat hikayesini anlatır.Henriette, evLidir ve kocası asık suratLı, sert, soğuk bir insandır.Mutsuz bir hayatı vardır.Felix de ona aiLesinin haLLerinden, kederLi çocukLuğundan bahseder.KarşıLıkLı dertLeşmeLer her ikisinie birbirine yakınLaştırır.AraLArında temiz fakat gizLi bir aşk başLar.SürekLi görüşmektedirLer.Bir gün, Felix'in mevki sahibi oLabiLmesi için buradan uzaklaşması gerçeği iLe yüz yüze geLirLer.
Feliz, saraya girer, XVIII. Louis'in dikkatini çekmeyi başarır ve kısa zamanda danıştay başyardımcıLığına kadar yükseLir.Aşkına sadıktır, Henrietteyi asLa unutmaz, sürekLi mektupLaşırLar.İki yıLLık bi ayrıLıktan sonra tekrar görüşürLer.Henriette'nin kocası uzun süren bir hastaLığa yakaLanınca Henriette iLe Feliz arasındaki iLişki daha da derinLeşir.Fakat bir süre sonra feliz, Paris'e dönmek zorunda kaLır.
Felix paristeki hayatı sırsında, elif tabakadan Lady Dudley adından biri iLe tanışır.Onun gösterişinden etkiLenir ve bir süre sonra aşık oLduğunu zanneder.Bu oLayı öğrenen Henriette hastaLanır, sonunda felixi affetsede bu hastaLık oun öLümüne neden oLur.GüzeL, parıLtıLı ingiLiz Lady'den bıkan feLix, Clochegourde'e geri döner.Geldiğinde Henriette can çekişmektedir.Henriette, ona bir mektup bırakmıştır.Mektupta; aşkı,arzuLarı ve ahLaki değerLeri, eş oLma sorumLuLuğu arasında yaşadığı çeLişkiLer, çatışmaLar yazmaktadır.Henriette, sonuna kadar ahLakını muhafaza etmekLe birlikte pek çok kez içinde savaşlar yaşamıştır.Feliz, bir süre sonra kendini toparLamaya çaLışarak Paris'e döner.Orada, kendini edebiyata,biLime,poLitikaya vererek avutmaya çalışır.

yzx
25-05-08, 20:59
Barış Düşüncesi ve Saldırganlık

KİTABIN ÖZETİ :

SALDIRGANLIK SORUNUNUN GÜNCEL YAŞAM İÇİNDE İNCELENMESİ

Saldırgan bir davranışın kendini kolayca, şiddetle ve hızla dışa vurması, insana özgü tüm nitelikleri oluşturur. Saldırganlık, bir şefe özgü eylem olan erkekliğin ve kahramanlığın belirtisi de kabul edilir. Bu eylem “düşmana” karşı yönetilir ve başarı sağlanırsa dostlar ve tanıdıklar ses çıkartmazlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, bütün bunlar insanın saldırganlığını anlamaya hiç mi hiç yetmez .

İnsanların tek başına bir aşk, ilgi ya da iğrenme uyandırdıkları gerçeği her zaman kesin olarak söylenemez. Biz zaten bir dış nesnenin uyarılması ve etkin beklentisi içerisinde bunları bir tür hazır buluruz ve bunlar ortaya çıkar çıkmaz, duygularımızı onlara yansıtırız. Bununla birlikte, yavaş yavaş bir eğilim ya da güçlü bir karşıt duygu duyumsamaktan ileri gelen ilginin bir başka bir biçimini de bilmiyor değiliz. Bu ilgiler aracılığı ile ve zamanla duygular coşar, en yüksek uyarı derecesine varır. Cinsel olarak yansımış bir nesnenin “kuşatması” ve onunla birlikte tek doyurucu bir edinime varılması gereksinimini az çok bastırılmaz bir şekilde duyumsarız.

Tepki kavramı, parça parça olan davranışımızı bir düzene koymak için kavrayışımızı kolaylaştıran bir model oluşturmaya yarar. Gerçekte, saf halde bulunan özel bir tepi, kavramsal bir soyutlamadır ve saldırganlık tepisi kadar cinsel tepi de güncel yaşam içinde bağımsız bir etken olarak araya girmez.

Saldırganlığın, cinsel gereksinimlere “dalga taşıyıcısı” hizmeti görmesi için bu iki nitelik sürekli olarak birleşmiş bulunur. Beslenmeyi şiddetle isteyen ve aynı anda çırpınan çocuk, karnı doyarken zevk aldığı kadar, saldırgan heyecanlarıyla dışa vurduğu düzensiz hareketlerden sonra iç organlarında da bir rahatlama duyar. Tepilerin iç içe hareket ettiklerini gösteren bu güzel bir örnektir.

Cinsellik ve saldırganlık kavramları psikanalitik kurama uygun bir biçimde kullanıldığı zaman, tarihsel ve karmaşık bir anlam taşır ve gelişmenin çeşitli evrelerini her zaman içine alır. Şöyle ki; tepiler bireyin tüm yaşamı boyunca sürer. Cinsellik, zevk kaynağı olan tüm deneyimleri içine alır ve bebeklik çağından olgunluğuna değin, insanın cinsel evriminin köşe taşını oluşturur. Ayrıca bu tepisel enerjinin bir kısmı, doğrudan doğruya cinsel doyuma denk düşmeyen amaçlar için harcanır. Bu tür savla, karşılıklı anlayışın zor olduğu bir alana giriyoruz, çünkü burada davranışın düzenleyici yapısı iki düzeyde kendini gösteriyor. Birisi bireysel gereksinimler, ötekisi toplumsal buyrukları. ( bireysel gereksinimler günceldir, oysa ikinci durumda, kurumlaşmış ve uzun erimli idealler söz konusudur.).Ulusal kurtuluş savaşına yol açan böyle umutsuz bir durumda kurumlar bireyi tüm umutlarından ve ereklerinden vazgeçmeye, bireyi bağlı olduğu toplum ideallerinin buyruklarına adamaya zorlar.Daha önceki İki Dünya Savaşı ve günümüzde yerel savaşlar böyle bir şeyi benimsemenin ne denli tehlikeli olduğunu gösteriyor. Yalnız insan türüne özgü “ölüm tepisi” diye bir şey olmasaydı “savaş anında ölüm” olayı da açıklanamazdı. Fransız politikacı ve tarihçi A.De Tocqueville, bundan yüz elli yıl önce yazdığı Amerika’da Demokrasi adlı ünlü yapıtında “soylu onurunun feodal toplum içerisinde doğduğunu” söylüyor ve peşinden açıklıyor. “Amerika’da kimi tapınakların hala kalmasına izin verilen bir dindir bu, ama artık kimse buna inanmıyor ve daha sonra şu yorumu yapıyor: “Tüm toplumsal tabakaların kaynaştığı ve tüm toplumun bir tek kitle oluşturduğu Amerikan halkı gibi bir demokratik ulus içinde (....) onur yasası var, ama çoğu zaman yorumlayan yor.”artık durum böyle değil, “onurun” yaratıcısı iktidar, daha güçlü olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü bireyin bilincine biçim vermeye yarayan toplumsal süreçler, “ölüm tepisine” ve onur gibi erdemlerin altındaki gizli-yıkıcı eğilimlere karşı çıkan eleştirisel yapılara herkesin gözünde anlaşılır olması için şimdiye değin bir açıklama kazandırmayı başaramadı.

Artık insan savaşların törenle yapıldığı meydanlarda elde silahıyla düşmüyor. İnsanların yol açtığı zincirleme bir doğal yıkım içinde ölüyor. Bu ölümün geleneksel savaş yollarıyla hiçbir ortak yanı yoktur. Bununla birlikte, “her zaman eyleme hazır olan” birey kaynağını tepkilerimizden alan bizim saldırgan davranışlara olan eğilimimizin yeniden ortaya çıkabileceği Vietnam Savaşı gösteriyor.

Tarih boyunca seve seve ve kahramanca bir büyüklük niteliği verdiğimiz şu uygar olmayan karışık duygu örneği, dünya varolduğundan bu yana durmadan yineleniyor. Saldırganlığın amacı, ilgili toplumu korumak ve haklarının değerini artırmaktır. Onların gözünde toprak kutsal bir yer niteliğine bürünür, her yola baş vurularak korunur ve paraya sahiplik artık bir güvence sağlamaz. Saldırgan rekabet yüzünden her şeye en usta ve en iyiler karar verir. Ötekilere gelince, onların yazgıları konusundaki kararları, çok hiyerarşik bir sistem verir ve bu sistem içinde en zayıflar en önemsiz yere indirgenirler.

Bir kısım canlı varlıklar, kendi türlerinden düşmanlarına karşı savunma hizmeti gören çok tehlikeli silahlarla donanmıştır.(yırtıcı hayvanların dişleri, boynuzlar vb.) ama bu silahları türdeşlerine karşı sınırsız biçimde kullanılması , bu türün önemli ölçüde azalmasına yol açabilir. Saldırganlığın insanın kendi Ben’ ine yönelik olabileceğini Freud ortaya çıkarttığı güne değin, bu tür boyun eğme pek dikkat çekmedi. Örneğin Stalingrad savaşını anımsayalım. Kuşatılmış askerler arasında disiplinsizlik yayılmadığı gibi tersine bunlar en korkunç ölümlere katlandılar.Geleceği önceden görebileceğimiz ölçüde diyebiliriz ki, yıkıcı saldırganlık ne bugün ne yarın bir yana atılacak olasıdır. Tüm çıkar ve inanç grupları ya da tüm bir ulus, bastırılmayan saldırgan tepilere maruz kalan diğer grupların beklenmeyen saldırısına maruz kalarak kurban olabilir. Böyle bir tehdit ne mantıksal kanıt yerine söylenen “boş sözler” ne “mucize” ilaçlar bir işe yarar. Böyle bir durumda, kararlı bir savunma geçerlidir.

Grupların yaşamında olduğu gibi, bireylerin yaşamında da çatışmalara çok seyrek olarak tek yanlı karar verdiğinden, geriye incelemesi gereken bir nokta kalır. Bireyler yada gruplar olarak bireyden bireye yada gruptan gruba öç almak amacıyla kendi açımızdan saldırgan tasarıların beslendiğini öğrendiğimiz zaman, hemen heyecana kapılırız, burası tartışma götürmez. Tüm insan toplumlarında her zaman akışkan durumda saldırganlığa hazır bir yatkınlık vardır; bir fırsat doğar doğmaz saldırganlık seçilen düşmana doğru yönelir. Bu nedenle kimse suçsuz değildir. Bireyin Ben’i kendini bir iç savunmaya hazırlarken,bir dış saldırıya karşıda etkin olarak karşı çıkması gerektiğinden , durum eğretidir.

Ana-Babayla çocuk arasında yerleşmiş saldırgan bir iletişim şebekesinin etkilerini,gizil dönemin başlangıcına değin, diğer bir deyişle çocuğun okula başladığı ve bunun ortadaki yankılarını göz önüne alacağımız ana değin kısmen bilmekle birlikte daha sonra araya giren saldırgan bir sarsıntının etkileri üzerine daha az bilgiye sahibiz. Zorunlu askeri eğitimlerin ve bu eğitimden geçenlerin kişilikleri üzerinde genel etkileri pek ölçecek durumda değiliz.

Amerikalı bir paraşütçü İkinci Dünya Savaşı sırasındaki askeri eğitimini anlatıyor burada. New Yorker, gazetesinde bu yazı ile ilgili olarak şu açıklamada bulunuyor. Yazar “acı çekmeye ve başkalarına acı çektirme sistemini ve herhangi bir ideolojiyle bağlantısı olmadan nasıl başkalarını öldürme makinesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Son savaş sırasında Normandiya’ ya paraşütle iniyor; anlattıklarıyla korkunç bir tablo çiziyor ve saçma sapan bir örgütlenmeyi anlatıyor; herhangi bir genç adamın böyle bir davranışa alıştırabileceğini bu anlatı bize gösteriyor. Görevini yerine getirdiği ve işini bitirdiği zaman, her şey sona eriyor: Geriye ruhsal ya da duygusal hiçbir iz kalmıyor.

Bununla birlikte, şimdilik sorunu çok ivedilikle çözme olasıdır,çünkü düşmanın acımadan ortadan kaldırmak için eğitilen askerin daha önceki ve sonraki psişik durumunu derinliğine tanımak, istenilen bilgileri bize verebilir. Gerçi bu açıklamaları biz bir rastlantıya bağlı kalarak elde edebiliriz. Gerçekte birçok durumda ne eğitilen askerler, ne üstleri, öldürme engelini aşmayı öğrendikten sonra olup bitenler üzerine azcık düşünme arzusu duyuyorlar. Askerin varoluş nedenine hizmet eden,anlattıklarımızdan uzak bir durum içinde olmaları ve düşmanı ortadan kaldırmak için ulusun kendilerine verdiği kesin buyruğun karakteridir. Bu en acımasız savaş yöntemlerini açıklamakta başka şeyleri açıklayan ne varsa sadece zararlı sayılmaktadır. Üstelik içinde bulunduğumuz durumda uyarılmış suçluluk duygularının zayıflığını görme olasılığı ve savaşa gönüllü olarak katılma insanın korkunç şekilde katılaştığının kanıtıdır.

SALDIRGANLIK VE UYUM

Aydınlanma yüzyıllarından beri düşünce özgürlüğü toplumun öncülerinin ortaya koyduğu istekler arasında yerini koruyordu. Orta çağdan kalma gelenekler, büyük halk kitleleri içinde yaşıyor ve inançla töreler üzerine en ilkel tipte baskı yapan gelenekler sürüyordu. Bir sürü yeni buluşların etkisi altında üretim ilişkileri değişince ve teknik endüstri hızlı bir gelişmeye tanık olunca kentler büyümeye başladı. Çok sayıda insan böylece kendini hiç hazırlamadığı bir görevle olayların yeni durumuna uyum sağlama gereksinimiyle karşı karşıya buldu. Alanı giderek genişleyen kaba sömürü, yalnız kilisenin ahlaksal karşı çıkışıyla görünüşte engelleniyordu; oysa gerçek tersineydi ve kilise örneğin çocukların çalışması ve köle alışverişi için psikolojiyi hesaplıca kullanıyordu, bütün bunlar İktidarı elinde tutanların ve sömürüden yarar sağlayanların çıkarıyla pek güzel uyuşuyordu.

Ergenlik öncesi cinsellikle,genital cinsellik arasında nasıl bir ayrım yapılıyorsa benzer şekilde örgütlü saldırganlıkla örgütlü olmayan saldırganlık arasında da açık bir sınır çizmek gerekir. Saldırganlık örgütlü olduğu andan itibaren etkinlik bir şey üzerine veya bir amaca yönelir. Örgütlenmemiş saldırganlık kategorisinde ortaya çıkan ve saldırganlığın dile gelmesinde olduğu kadar cinsel dışa vurmada da kendini gösteren geriye yönelik edimler gelince bunlar bir gün arzu edilir bir rahatlamayı teşvik eden yönlenmemiş eylemler ve ayrımlaşmamış eylemler olarak görülürler. Bu durumda kendimizi iki ödevle karşı karşıya buluyoruz. Saldırganlığın betimlemesine tepilerin fenomenolojisi açısından olduğu kadar ,dinamiği açısından da öncelik vermek ve ikincisi,ayrımlaşmış dışavurum biçimleri kadar tepilerin de en az ayrımlaşma gösterebilmesi için psişik organizmanın içinde hangi tepkisel bileşimlerin ve olgunlaşma süreçlerinin gerçekleşmesi gerektiğini öğrenmeye çalışmak. Bunun tersine bireyin dağınık ve örgütlenmemiş ilk etkinliğinin dışa vurumuna uygulanan ve gerçekten dayanılamayan engeller,cinsel enerjinin olgunlaşmasına neden olur.

Yalnız kategorik bir gereksinim gibi değil ayrıca öğrenilmiş güdüsel dinamiklerin çeşitlemesi içinde tanıdığımız psikanaliz kuramının temeli üzerindeki davranışın bu iki görünümü,bizim davranışımızın biçim kazanmasındaki yöntemlerinin zayıflığını ortaya çıkarıyor. Gerçekte biz bir bunaltıdan serbest ve yıkıcı tepisel öç almaya karşı bizim uyumumuzu sağlayacak bir ben’in gücünden yada bir bilincin büyüklüğünden çok uzağız. Böyle bir toplumsal buyruk olgun yaşam biçimlerine uyum sağlamaya diğer bir deyişle ön yargılardan bir dereceye değin kurtulmaya denk düşer. Günümüzde yapılması gereken kültürel ve aynı zamanda toplumsal görevlerden birisi, toplumun içinde dayanılabilir yoksulluğun rolünü aydınlatmak olmalıdır her türlü ciddi yokumsama, zorunlu olarak psişik yapı üzerinde duygusuzluk boyun eğme çöküntü hatta psikoz gibi saldırganca patlamalara yol açmaz yada kötü etki yapmaz. Eski dönemlerde insanların yırtıcılık nefret ve sadizim gibi eylem ve duygularını azıcık olsun utanmadan uygulamış olmaları olasıdır. İnsanın doğuştan gelen ve yapısal saldırgan tepilerle donandığının ortaya çıkartmak ve bu yapılanmanın işlemini belirtmek istediğimiz zaman, buna başvurmaya hakkımız varıdır ama tarihsel süreç olarak saldırganlığın insanlaşmadaki başarı şansını bu yolla alacağını karşı çıktığımız andan itibaren bu başvuru artık kabul edilemez. Saldırganlığın özelliği yaralamaya çalışmak yada en azından acı vermektir. Kendiliğindenlik,örneğin tabuların güvence altına alındığı dengeli toplumsal alanda araya girmeye elverişli olmakla birlikte genelde çok çelişkili değerlendirmelerle karşı karşıya kalır. Kendiliğindenlik kavramına başvuran psikanaliz tutucu bir şekilde hareket edemez.

Çevreye uyum yalnızca bir boyun eğme değildir.Çevrenin, yaşanılan ortamda yol açtığı değişikliklerin sonu gelmiyor. Buna karşılık bireyin kendisi de kendi çevresini kendi gereksinimlerine uymaya zorlar. Dış ortamda benzeşme ayrıca kendi güçlerimizi yeni bir biçimde kullanmaya bizi zorlar: İç gerçeklikle çatışma sürecince dış gerçekçiliğin sindirildiği ve dönüştüğü görülür. Çevreye etkin uyum dediğimiz işte budur. Çünkü dış nesneleri biz kendimize uydururuz. Fırsat düştükçe biz insanlar saldırganlaşırız hem de çoğu zaman yetersiz bir biçimde. En ilginç durumda biz ayrımına varamadığımız zaman ortaya çıkar ve bu sırada başkalarının bizden kaçındığını görmemiz belki de bizi şaşırtır. Eğitimin ve ortak törelerin en büyük görevlerinden biri saldırganlığa egemen olmaktır. Peki ama saldırganlık bir tepi midir? İnsanın özünde mi vardı* yada saf bir insanın varabileceği bir tepi midir? Biz bu sorulara ancak çelişkili yanıtlar verebiliriz. Her şeyi iyice düşünüp taşındıktan sonra diyebiliriz ki kültür etkeni olan klasiklerdeki önemli konular insanın kendi kendine yaptığı bu imgeler bilgelik öğretileri ve arzu sistemleri diye ikiye ayrılır,birincilere göre insan aynı zamanda aşk ve yıkım yeteneğine sahiptir, ikinciler insanın iyi olmasını isterler.

İNSANIN KAN DÖKÜCÜLÜĞÜ İLE İLGİLİ TEZLER

Çarmıha gerilmiş insan simgesi yüzyıllardan beridir bizim uygarlığımızın ortak bir yanı olmuştur. Hıristiyanlık için haça germe her şeyden önce haksızlık eylemini temsil eder. Ama bizim bu sahneyi önce geleneksel dinden koparmamız gerekiyor, çünkü haça germe işkencesi çoğu kez uygulanmıştır. Acısız ölüm insandan esirgenmiştir. Çünkü ölüm kendi başına yeterince sert bir ceza değildir. Ölüm tehlikesi herkese eşit dağıtılmış olsa bile bir insan diğerini öldürmek istediği zaman kan dökücülük kendisine bir hak olarak tanınmamıştır. İnsan kendi zevkini kafasında tasarlar. Buna göre öldürme zevkini de kafasında tasarlar. İşte bu yüzden haça gerilmiş görünüm bizde yalnız acıma ve suçluluk duygusu değil ayrıca ve öldürme ve yok etme sahnesinde yasak olan gizli bir zevki de yandırır. Büyük dinlerin kültürlerinin son bulması bir maden ocağında yitirilmiş elmaslar etkisi yapıyor. Kan dökücülüğünde yıkma zevkinin özüne kaynaklık eden dinsel güçlerin temelinde değişen hiçbir şey yok. İnsanın davranışı üzerine yapılan bilimsel araştırmaların yıkım tutkusunun herkeste bir tepkiye denk düştüğünü bize öğretmesi gerekir. Bu tutku kendi kaynağının insanın eğilimlerinden birisinden alıyor. Herhangi bir toplum ne kadar istekli olursa olsun kendi saldırganlığımızı evcilleştirme yükünü kendi üstüne alamaz. Bu kadronun içine en zayıf olanı acı verme zevkini ortadan kaldırmada girer. Tüm toplumlarda insanlar her zaman modellere göre sıralanmışlardır ve model almak istediklerimizin bizimle bir benzerlik göstermesi gerekir. Bizim kaygılarımızın da ve yoksulluklarımızın da izini taşımalıdır. Ayrıca dışardan gelebilecek kurtarıcı bir ahlakın artık ümit edemeyiz. Tersine başkalarının çoğu zaman duymadan bizi örnek alabilecek şekilde kararlarımızın belli güçlere bağlı olması gerekir. Buda bizim ortaya çıkabilecek belli olan bir mucizeyi beklemekten kurtarır.

BARIŞ DÜŞÜNCESİ VE İNSANIN SALDIRGANLIĞI

“Barış, her çeşit görüş açısından en çok dikkate değecek kadar iyi bir terimdir. Her zaman için insanların gözünde çok çeşitli ve son derece ayrı anlamalara geldi. Bu çeşitlilik olmasaydı, insanlar barış üzerinde uyum sağlamak için bu denli sabırsız davranmazlar ve bir birlik kurarlardı”Biz barış sorunlarıyla yalnız istemeye istemeye ilgileniyor değiliz, ayrıca kendi öz saldırganlımızla da çok az ilgileniyoruz. Bu sonuncusu kendi ahlaksal çatışmalarımızın sonucu iken, gerçekte kendi saldırgan eğilimlerimizi doğru olarak değerlendirmeyi içeren kendi üzerimize yapacağımız çatışma da oldukça boşuna görülüyor. Yaşamın kendi türdeşlerimizden şok tarzında istediğimiz haklar kadar bu kez onların bizden aynı nitelikte istediği haklardan dünyada sürekli kavgalar, iktidar kavgaları ve savaşlar doğuyor. Gerçekte insanın çıkarları tehlikeye girer girmez eşitlik duyguları kolayca bozulur. Demek ki hiç kimse, kendine hizmet eden bir harekette, bir saldırganlık düşüncesi görmez. Ayrıca dilde kavgayı savaştan ayırdığı zaman haksız değildir. İlk başta fiziksel ve zihinsel koşullara uygun kavga ve yarışma gelir. Bunlar bir ücret yada bir toplumsal sınıf savaşına dönüştüğü zaman uzlaşmaz duygular ortaya çıkar. İnsanlardan başka hiçbir varlık, kendi türdeşlerine karşı yönlendirilebilir bir yıkıcılığa sahip değildir. Ayrıca saldırıya uğrayan insan düşmanı karşısında öz koruma düzeneklerini seferber edebilecek bir yeteneğe sahiptir ve bunu yaparken sanki kendi türünden birinin karşısında değil de, türün düşmanı karşısındaymış gibi davranır. Öz savunmada trajik bir durum varsa, o da saldırganlığın yol açtığı tepisel bir rahatlama vermesidir.

Ölüm tepisi, tepi olarak saldırganlığın gerçekten çekirdeğini oluşturduğunu saptamamıza olanak vardır. Eğer durum böyleyse tepinin birincil amacı şu olacaktır: Ölüm fırsatıyla gelen rahatlama. Freud’ün kafasında bu yönde giden bir kavram vardı: Yaşamdan ölüme doğru ilerleme gerçeklik ilkesine değil nirvana ilkesine boyun eğen tepinin akışıyla atbaşı gider. Bu anlayışın felsefi anlayışı henüz kapanmış değildir ve deneysel planda doğrulanması kolay olmaz. Bununla birlikte, ölüm tepisi kavramı, başka bir yaklaşıma izin vermektedir. Bu yaklaşım, insanın toplumsal ilişkiler konusunda kalıtsal davranış biçimlerinin genel sisteminden ortaya çıkabilir, diyen görüşten hareket etmektedir. Adam öldürme niyetinin kendini göstermesi için belli bir derecede uyarıya varmak gerekir. Güncel konuşma dilinin kendisi bile buna tanıklık etmektedir. Birisi bir başkasına “Göreceksin, senin kemiklerini kıracağım” dediği zaman gerçekte böyle bir olasılıktan uzaklaşmış olur. Ve kendi gücünü aşan bu tasarısını gerçekleştirmekten uzaktır. Bunu gerçekten yapabilmesi için psikopatolojik koşulların bir araya gelmesi gerekir.

Toplum düzeyinde insan öldürme eğiliminin yayılması için o toplum içinde güçlü bir kötü niyet tasarımının varlığı gerekir. İşte yalnızca o zaman bunaltı ve suçluluk duygusunu aşma duygusu aşma olasılığı ve cinayete girişme yolu açılır.Bir barış kavramı taslağı çizmeye giriştiğimiz zaman, karşı güç diye nitelenemeyecek olan ve barışçı olmayan bir evrimin kimi öğelerini bir kez daha gözden geçirelim. Modern endüstriyel toplumun neredeyse her düzeyinde saldırganlık gereksinimi yoksulluk çeker. Eylem alanına yakından odaklaşmış ve yakıcı bir ayna gibi yoğunlaşmış yalnız yaşayan çekirdek aileler var. Ayrıca yine büyük şirketlerde çalışmanın ve organizasyonun mekanikleşmiş ve katı yapılarına etkin olarak katılamama olanaksızlığından ileri gelen yoksulluklar vardır.

Bir Aslanın yada Kaplanın, kendi soyundan olan bir hayvanla yaptığı kavga başka, avına karşı davranışı farklıdır. Oysa insanların davranışında böyle bir ayrım tümüyle ortadan kalkmıştır. Öldürücü amaçla yapılan saldırganlıkları gerçekten engelleyecek hiçbir töre yoktur. İnsanoğlu bir savaşa girer girmez eğer durum gerektiriyorsa kendi benzerlerini ortadan kaldırmak için elinde bulunan tüm araçları gözünü kırpmadan kullanır. Eğer atomik bir toplu öldürme tehlikesi ciddi boyutlarda artıyorsa, o zaman rekabetin nedenlerini ve ilkel patlama eğilimlerini engelleyen ve aklın yolunu açacak bir sonuca varabilir mi? Ne yazık ki, bir kez daha bu sorunun yanıtını verecek hiçbir şey yoktur.

yzx
25-05-08, 21:01
Barışa Şans Verin-Oyun-Koro

Barışa Şans Verin -2002

Sahne boş... Seyirci ekranı da tam olarak göremiyor... Genç Çarşı üniforması ve çantasıyla girer... Etrafa bakınır... Yerde bir klaket bulur... Bir süre inceler... Sonra da elleriyle kadr işareti yapar... Sonra da ekranı düzelterek arkada kaybolur...

Oyuncu'nun film setlerindeki görüntüleri... Çeşitli oyunlarda çekildiği anlaşılan fotoğrafları ve sairden oluşan görüntüler eşliğinde "İlk Lanet" klibi ve jenerik...

İLK LANET
KORO
Tanrı yeryüzünü yarattı öncelikle
Hazırladı altı günde sevgisiyle özeniyle
İnsan denen güveye
Hakimi olsun dünyanın diye
Kendi suretinden yarattı ilk insanı
Adem Adem
Bir kaburga kemiğinden yaşam buldu ilk kadın
Havva Havva
Ve insan da yaratır oldu insanı ne demektir aşk öğrenince
Habil Kabil Habil Kabil
Günün birinde suladı toprağı ilk kardeş kanı
Kabil öldürdü kardeşini
Kardeş kanı tanrı laneti
Lanet lanet lanet lanet
Kan dökenler lanetliodir o gün bugün
Öldürenler lanetlidir lanetlidir öldüren...

Klibin sonunda alkış sesleri...

BİR SES Savaş Bakanlığı Seferberlik dairesi emriyle birliğine katılmak üzere Cumartesi günü 13.45'de kalkacak Kuzey treninde hazır bulunmak gerekmektedir... Gereğini rica ederim...

Perdenin bir tarafında Genç bir yandan giyinmekte bir yandan da şarkısını söylemektedir. Biraz gerisinde Genç Kız durmaktadır...

SAVAŞA ÇAĞRI
GENÇ
Mutlu bir haber, istediğim oldu
Mutlu ve güzel bir haberdir savaşa çağrı
Sevinçle gider cephelere gençler
Ve en önemli kural cephede savaşmak yiğitçe
Sürdürmek savaşı sonuna kadar
Küçücük tarlada ekinleri ekenler
Hırsla kıyarlar hırsla kıyarlar
Düşmana evlere canlara
Hırsla sürecek bu savaş
Ölenler gömülsün, kalanlar savaşsın
Hırsla sürecek, Hırsla sürecek bu savaş

Şarkının sonunda sahnenin diğer tarafı aydınlanır. Oyuncu elinde mektup bornozuyla oturmaktadır... Biraz gerisinde Aktris durmaktadır...

GÖSTERİ İŞİ
OYUNCU
Renkli bir dünya aldatmacası sahne
Renkli ve yalan bir dünyadır gösteri işi
Kendince kuralları olan tatlı rûya
Ve en önemli kuralıdır işin perde açmak
Ve sürdürmek gösteriyi sonuna kadar
Küçücük sahnede dünya kuranlar
Nasıl kıyarlar sokaklara evlere canlara
Nasıl susulur tüm dünya sahneyken
Savaşlar sanhede kalsın şiirlerle
Ölenler dirilsin perde indiğinde
Nasıl sürecek gösteri cephelerde

AKTÖR Korkuyorum, biliyor musun...

AKTRİS Ben de...
ÖLDÜRME KORKUSU
OYUNCU
Nice savaşlar gördüm sahnede
Nice yengi nice yenilgi nice barış
Sonuçta bir avuç alkış
Ya şimdi öyle mi
Oyun gerçek oldu
Yüreğim ilk kez korku dolu
Korkuyorum savaştan
Korkutuyor öldürmek
İstemem bir mermiyle yitsin yüreğim

AKTRİS
Korkmak boşuna sevgilim
Korkmak ölüm demek sevgilim
Yitirme umudunu
sonuçta bir küçük oyun
düşün gerçek olmuş oyun
düşün ilk kez sahneye çıkmışsın
ölürüm bir mermiyle yiterse yüreğin
istemem yüreğinle yitsin yüreğim...

Tren Efektleri...
Oyuncu çıkar... Ardından Aktris çıkarken Metres girer... Bir an bakışırlar... Kadınsı bir tepkiyle Aktris Metres'i iter ve çıkar... Metres sahnede yalnızdır. Metres Film Perdesi'ni sahneye hakim kılacak şekilde çevirerek yavaş adımlarla çıkar...

GP Genç ve Oyuncu trende gitmiktedir...
YP Oyuncu'yu görürüz... Eliyle Kadr yapar ve Komutanlar şarkısı başlar... Bütün Komutanlar başka başka görüntülerle Oyuncunun kendidir...
KOMUTANLAR KORUSU
Maviden kızıla dönecek gökyüzü gün batımıyla
Ve bizim bizim olacak zafer
Bizim bizim zafer
Bizim bizim zafer

KOMUTAN Şu anda benim olduğum yerde olmalıydınız. O zaman görebilirdiniz sahip olduğunuz gücü gözlerinizle... Nice destanlar yazılacak yine yiğitlerin kanıyla... Nice ezgiler mırıldanacak savaş düşüyle çarpan yürekleriniz... Kitaplara sığmaz yiğitliklerinizle alacaksınız hakkınız olan yeri tarihte... Ozanlarımız methiyeler düzecek adınıza düşman kanıyla sulandıkça toprak ve kazandıkça zaferleri ordumuz... Barış için öldü diyecek barışı görenler sizin için... Mutlu bir ölüm bekliyor sizi yiğitlerim... Mutlu bir ölüm... Maviden kızıla dönecek gökyüzü günbatımıyla... Ve günbatımıyla bizim olacak zafer... Zafer... Zafer... Zafer...

KOMUTANLAR KORUSU
Maviden kızıla dönecek gökyüzü gün batımıyla
Ve bizim bizim olacak zafer
Bizim bizim zafer
Bizim bizim zafer

Şarkının onuna doğru üç kadın sahne üzerinde belirir... Ekranda muhtelen bir gün doğumu...

AKTRİS
Nerdeyse doğacak güneş
Gökyüzü kızıldan maviye dönüyor...
Gökyüzü maviye dönerken
Savaş barışa bıraksa yerini

KIZ Dön sevgilim, dön de nasıl dönersen dön... Kapa gözlerimi... Sor ben kimim diye... Sensin, biliyorum... Dön artık... Gökyüzü kızıldan maviye dönerken... Bir düş gibi... Dön artık...

AKTRİS
Nerdeyse doğacak güneş...

Kızlar çıkarken Oyuncu ve Genç cephe kostümleriyle girerler... Uykucu bir köşede kıvrılmış uyumakta...

UYKUCU (Öksürür. Genç ve Oyuncu korkuyla yere yatarlar.)

OYUNCU (Sürünerek uykucu'nun yanına gider...)

GENÇ Ha?

OYUNCU Yok bir şey yok... Bizden, uyuyor...

GENÇ (Uykucunun yanına gider, dürter...) Şişt...

UYKUCU Iııhh..

OYUNCU Bırak... Bırak canım, uyusun...

GENÇ Nöbet saatinde uyunur mu hiç?

OYUNCU Uyunması gereken bir saatte nöbet oluyor ya... Hem ne önemi var ki, nasılsa biz buradayız... (Genç çevreyi kolaçan ederken Oyuncu cebinden bir sigara çıkarır.) İster misin?

GENÇ İstemem...

OYUNCU Sen bilirsin... (Çantasından battaniye çıkarır. Genç battaniyeyi siper eder, sigarayı yakarlar...)

UYKUCU (Horlar)

OYUNCU Amma horladın ha... (Gider, uykucunun üstünü örter.)

UYKUCU Sağol...

OYUNCU Bir şey değil.

GENÇ Oh, Oh, ne yalan söyleyeyim, şimdi onun yerinde olmayı isterdim. Uykusuzluğa bir türlü alışamadım gitti...

OYUNCU Sen de uyu, ne duruyorsun...

GENÇ Delirdin mi sen, nöbet saatinde uyunur mu hiç...

UYKUCU Ohş, canım...

OYUNCU Fantezi bile kuruyor baksana... İronik bir şey...

GENÇ Ha?

OYUNCU İronik... eee... Alaycı... Hadi, hadi, sen de kestir biraz... Biri gelirse ben ikinizi de uyandırırım... Nasılsa ben uyumayacağım.. Uykusuzluğa alışkınımdır... Bizimki meslek hastalığı. Çocuk oyunu, matine, suare, çocuk oyunu matine suare, çekimler, dublaj, prova, çekimler, dublaj prova...

GENÇ Önemli olan birinin beni uyurken görmesi değil, insanın kendi kendini kontrol etmesi...

OYUNCU Hiç değilse biraz uzan da şu gökyüzündeki yıldızları seyret...

GENÇ Şimdi yıldızları seyretmenin zamanı mı...

OYUNCU Saat kaç?
GENÇ İki buçuk...

OYUNCU Tam zamanı... (Güler.)

GENÇ Peki, şu yıldızın adını biliyor musun?

OYUNCU Hangisi?

GENÇ Şu, en parlak olan...

OYUNCU Hayır...

GENÇ (Ağzıyla ateş etme sesi çıkarır.) Mars! Mars!

OYUNCU Mars?

GENÇ Yaa, öyle sadece seyretmekle olmaz... Gökbilim...

OYUNCU Ha?

GENÇ Astroloji.

OYUNCU Mitoloji... Savaş Tanrısı... Mars... Savaş Tanrısı... (Cebinden bir defter çıkarır, yazmaya koyulur.) "Mars'a Dair Opera" (Islıkla bir ezgi çalar. Sonra eliyle kadraj yapar...) Jenerik müziği...

MARS'A DAİR OPERA

Ekranda mitolojik kızlar belirir... Hepsi de Metres'tir... En son olarak Metres de girer...

MİTOLOJİK KIZLAR
Hera görkemli son eşi oldu Zeus'un
sevişti tanrıların ve insanların kralıyla
savaş Tanrısı Mars'ı doğurdu Hera

OYUNCU Derken tarihçi ozan Hesiodos elinde liriyle belirir... Datdaradat daradarat dat dat! (Uykucu sanki büyülenmişcesine kalkar, artık Hesiodos'tur.)

HESİODOS Yiğit Diomedes atıldı tunç kargısıyla... Athena tuttu, yöneltti kargıyı Mars'ın tam göbeğinin altına... Vurdu onu... Yaraladı karnından...

OYUNCU Datdaradat daradarat dat dat...

HESİODOS Kavgaya tutuşmuş dokuz onbin kişi nasıl bağırırsa savaşta, Mars da aynen öyle bağırdı...

OYUNCU Ve Mars dokuz onbin kişilik sesiyle bağırarak girer... (Genç sanki büyülenmişcesine kalkar, artık Mars'tır.)

MARS Baba! Baba! Yüce Zeus... Baba! Yüce Zeus! Baba! Diomedes'le Athena vurdular beni karnımdan... Az daha ölüyordum baba! Göster onlara günlerini! Göster gücünü! Göster onlara yüceliğini Yüce Zeus! Baba!

ZEUS
böyle bağrışıp durma dizimin dibinde
olimpos'da oturan Tanrılar arasında
en iğrendiğim Tanrı sensin!
hırgür kavga dalaş işin gücün
ele avuca sığmaz oldu huysuzluğun
olimpos'da oturan Tanrılar arasında
en iğrendiğim Tanrı sensin

HERA
Zeus! Sevgilim yüce Tanrı Zeus!

ZEUS
Ne var!

HERA
Kaç bin kere söyledim sana
Sıkma şu çocuğu bu kadar
Gençtir elbet kaynar kanı
Yardım et ona sen de biraz
Afediver bir hata yapınca
Unutma ki o da Tanrı ne de olsa

MİTOLOJİK KIZLAR
ne de olsa

MİTOLOJİK FİGÜRANLAR
ne de olsa

ZEUS
Lanet olsun senle yattığım Gargaros Dağı'na
Yazıklar olsun sana aşık zavallı bana
Lanet olsun senden doğana
Sana gelince sersem Savaş Tanrısı
Senin Olimpos'a saygın yok bir kere
Biliyorum anandan gelme huysuzluğun sana
Ama unutmayın ki
Olimpos'da patron benim hâlâ
Dinletirim sözümü
Ona da sana da
Olsa da zorla

Şarkının sonunda Herkes şarkı öncesi durumuna gelir...

OYUNCU (Az önceki sahnenin etkisi altında bağırıp durmaktadır...) Aaaaa....

GENÇ Hey, Dur! Dur! İyi misin!

OYUNCU Hiç bu kadar iyi olmamıştım!
GENÇ Ne yapıyorsun öyle elini kolunu tuhaf tuhaf sallaya sallaya...

OYUNCU Müzikalimi düşünüyordum...

GENÇ Müzikal mi?

OYUNCU Çekmeyi planladığım müzikal filmin şarkılarından birinin üzerinde çalışıyordum. Tabii sen omzuma dokunana kadar...

GENÇ Pardon... Kimseyi öyle elini kolunu sallayarak müzikal yazarken görmemiştim...

OYUNCU Daha önce birini müzikal yazarken gördün mü?

GENÇ Yoo...

OYUNCU Eee?

GENÇ Hadi hadi, bak saat iki otuziki, yıldızlara bakma zamanı geçti...

OYUNCU Tamam, tamam... (melodiyle) Oooyeee...

GENÇ (Deli midir nedir jesti)

OYUNCU Savaşmaya geldin ha...

GENÇ Evet... Gönüllü yazılalı bir yıl olmuştu, çağırmayacaklar diye ödüm kopuyordu...

OYUNCU Gönüllü mü?

GENÇ Elbette... Arkadaşlarım cephede yiğitçe savaşırken ben tarlada çapa mı çapalayacaktım... Düşünsene, ülkenin sana ihtiyacı var ve sen tarlada pineklemekten başka bir işe yaramıyorsun... Neyse, Tanrıya şükür korktuğum başıma gelmedi...

OYUNCU (Genç konuşurken önce bir kadr alır, ardından da ağız armonikasını çıkarıp müziği başlatır. Ekranda oyundaki herkesin sahte gülücükler, hatta maskelerle göründüğü bir kokteyl parti vardır. Şarkı sırasında insanlar normal olarak da sahneyi doldurur.)

SÜSLÜ BİR ÖLÜM

OYUNCU
Süslü bir ölümdür savaş
Ölünür ölüm korkusuyla
Ölünür inançlar uğruna
Bilinmez hiç inanılan
Çelikleşmiştir yürekler
Çiçek tutan elde silah
Sevişen bedenler yiter
Çeleğin şavkında süngü
Bir küçük mermi ile
Geliverir birden ölüm
Savaşmak öldürmek demek
Ya ölüp gitmek gerekir
Ya da öldürüp lanetlenmek

Şarkının sonunda filmin desteğiyle yetenek gösterisi.

OYUNCU Nasıl oldu?

GENÇ Çok Güzel oldu...

OYUNCU Bok güzel oldu...

GENÇ Neden? Halk bayılır buna!

OYUNCU Bunu sen gel de oyuncu takımıyla eleştirmenlere anlat...

GENÇ Niye?

OYUNCU Onlar bir bok beğenmez de ondan...

GENÇ Boş ver, kimse çocuğunu büyüyünce eleştirmen olsun diye sevmez ki...

OYUNCU Nasıl yani?

GENÇ Ne bileyim ben, düşünsene... Aman da çocuğum büyüsün de eleştirmen olsun, kendi beceremediği her şeye bok atsın... Yerim ben onun kalem tutan ellerini...

OYUNCU Şükürler olsun ki memlekette eleştirmen yok... ama politikacı çok... Aman, onlar da beğenmezse küser giderler... Politikacı mı dedim ben...

GENÇ Evet... Dedin, ne olacak?

OYUNCU Politikacılarla ilgili müthiş bir fikrim var da ondan...

GENÇ Başımızı belaya sokma da...

OYUNCU Merak etme... Başımız onların yüzünden yeterince belada zaten...

GENÇ Filmde bir de politikacı olacak öyle mi?

OYUNCU Ama bu senin bildiğin politikacılardan değil... Bu Politik - Acı...

GENÇ (Islık çalar...) İronik bir şey...

OYUNCU Politikacıyı bekleyen bir kalabalık ve büyük bir uğultu...

GENÇ (Kalabalık taklidi yapar.)

OYUNCU Bir de yalaka yazalım... (Parmağını şıklatır, ve Uykucu yalaka olur.)

UYKUCU (zıplaya zıplaya) Ya ya ya şa şa şa... (ikisi arasında kalabalık politikacı oyunu)

GENÇ Makinalar yağa, uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde...

UYKUCU (yalaka) Yaşa varol!

GENÇ Ekonomiler bozulmaya başlayınca yavaş yavaş, elbette kaçınılmaz olur savaş... Seni kaynaklar, yeni topraklar gerek bize... Kazanacağız hepsini düşmanı getirince dize...

UYKUCU (yalaka) Yaşa varol!

GENÇ Gazetelere manşet gerek sekiz sütunluk!

UYKUCU Oniki sütünluk! Oniki sütünluk!

GENÇ Oniki sütunluk! Enflasyon, pahalılık, yoksuluk yerine, yurt, ulus, yiğitlik türküleri dolansın dilinizde, serenadlar döktüreceğinize sevgilinize...

UYKUCU (yalaka) Yaşa varol! (Kendi kendini susturur.)

GENÇ Makinalar yağa, uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde...

OYUNCU Bir dakika, bir dakika! Yanlış yapım ben... Biri buna saçmaladığın söylemeli...

UYKUCU Saçmalıyorsun!

OYUNCU bunlar böyle diye diye ırkları yokettiler be... Başka... Başka bir türlü ele almalı... Bir kere kalabalık, yalaka malaka istemiyorum... Kalabalık ve yalaka yok...

UYKUCU (Uyumaya döner.)

GENÇ kalabalık ve yalaka olmazsa adam kime anlatacak?

OYUNCU Oda doğru yahu... Peki, kalabalık ve yalaka var... Ama işler öyle eskisi gibi değil... Politikacı girer...

GENÇ (Sırıtarak girer.)

UYKUCU (Sosyetik biçimde alkışlar.)

OYUNCU Bunlar koltuksuz yapamaz... Yalaka koltuk olsun...

UYKUCU (Koltuk olur, Polukutacı üstüne oturur...)

OYUNCU Bir de kikirik bir sekreter yazalım...

UYKUCU (Kikirik sekreter gülümsemesi...)

OYUNCU Politikacı öksürerek konuşmaya başlar...

GENÇ Makinalar yağa... (Uykucunun kıçını avuçlar.)

UYKUCU (Kızar.) Ööööö...

GENÇ Uygarlıklar insan ölüsüne ihtiyaç duyar... (Ateş eder gibi yapar, Uykucu ölür ve Politikacı kıçüstü oturur. Sonra tekrar düzelir.) İşini insan ölüsüyle görmemiş hiçbir uygarlık yoktur insanlık tarihinde... Ekonomiler bozulmaya başlayınca yavaş yavaş elbette kaçınılmaz olur savaş... (Uykucu kıpraşır.) Yavaş, yavaş! Yeni kaynaklar, yeni topraklar gerek bize, kazanacağız hepsini, düşmanı getirince dize... (Uykucu'nun Yumruk şeklindeki elleri sallanmaya başlar.)

OYUNCU (Uykucu'nun el sallaması yavaşlar ve Oyuncu aynı tempoda alkış tutar... Ekranda kızılderili filmi başlar... Film sırasında herkes normal halini alacak...)

BİR IRKIN YİTİŞİ
ÇOCUK
Yaşarken mutlu bir barışı yurdumuzda
Bir sabah uyandık yabancı bir sesle
Korku doluydu gözlerimiz
Yüzü kara kıllı beyaz derili adam
Ateşliyordu ucu dumanlı çubuğu
Öğrendik ki sonunda
İlkel topraklarımıza gelen
Uygarlığın ateşiymiş
İnsan kanıyla tutuşan
Tanıdık ölümcül silahlarını uygarlığın
Uygarlık mermi atmak demekmiş
Yay tutan ellere
Uygarlık topları ateşlemek demekmiş
Mızraklara karşı
Uygarlık kanla boyamak demekmiş
Nehirleri çadırları
Yok olur bir ırkın insanları
Yok olur mutlu barış yurdumuzda
Ve imzalar atılır bildirilere mürekkeple
Kan yerine
Ve ahkâmlar kesilir büyük binalarda
İnsanlık üstüne
Ve tarih
Yanılmaz yargıcı insanlığın
Yazarsa yitişini ırkımın mürekkeple
Kan yerine
Yitip gider karanlığında
Barış düşleri
Yok olur mutlu barış yurdumuzda

Savaşta ölen inanların görüntülerinin önünen Genç ve Oyuncu sahnenin öteki tarafına geçerler.

OYUNCU Daldın yine...

GENÇ Ha?

OYUNCU Daldın diyorum... Neyin var?

GENÇ Salı günü bir tankı tahrip ettim... Sonra tüten yıkıntının yanından geçtim... Tankın kapağınan başaşağı bir gövde sarkıyordu... Ayakları kapağa sıkışmış dizlerine kadar yanmıştı... Mühtiş acı çekiyordu ama onu kurtarmaya olanak yoktu... Onu öldürdüm... Bir hayvan gibi... Bak... Miğferinin içinden çıktı... Karısının resmi olmalı... Arkasında bir yazı var...

OYUNCU Eğer tanrı varsa seni bana sağlıklı ve hemen geri gönderir... Senin gibi insanları seven ve sayan biri.......

GENÇ Senin gibi insanları seven ve sayan biri... kimseye haksızlık etmeyen... karısını ve çocuklarını even, sayan biri... daima tanrının koruyuculuğu altında olacaktır... Annemin duaları gibi... Sevgilimin duaları gibi... Hani biz kahraman olacaktık... Kahraman... Katili olduğu tankçı için ağlayan bir kahraman...

OYUNCU Sen katil değilsin...

GENÇ Bir sigara versene...

OYUNCU Al...

GENÇ Çakmağı yakar... (İki el silah sesi...)

Genç Kız ve Metres belirir... Bir yerlerde de Aktris...

YETER
AKTRİS
Yıkılır gider bir genç kızın düşleri
İsteği bir yuva biraz sevgi
Sevgilim dön artık geri
Kime atılır kurşunlar
Kimle savaşır sevenler bilinmez
Yeter yeter artık yeter
Savaşa giden ölür belki
Ya kalanlar
Ya kalanlar
Ya kalanlar

PERDE

Savaştaki kadınların ekrandaki görüntülerine üç kadın kahraman eklenir...
YA KALANLAR
KADINLAR
Savaş için yaşanır
Barış için ölünür
Yitip gider yiğitler
Lanetli kurşunlarla
Her gün binlerce ölü
Binlerce dul kadın daha
Yitmesin
Yitmesin
Yiğitler
Yitenler yeter
Yeter

OYUNCU Buna benzer bir öyküyü yaşlı bir aktör anlatmıştı. Küçük bir sahil kasabasının kadınları belli zamanlarda ellerinde fenerleriyle denize bakan bir tepede denizde ölenler için ağıtlar yakar, denizle savaşanların geri dönmeleri için dualar ederlermiş. Bizim aylardır sürdürdüğümüz bu anlamsız savaşın yanında denizle savaşmak ne yaman bir duygudur kim bilir... Balık tutmak, kıtalar aşmak, çelimsiz bir tekneyle meydan okumak doğaya...

GENÇ Çok tuhaf, sen denizden sözedince sevgilim geldi aklıma. Şuramda bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Sana da olur mu...

OYUNCU Olmaz mı...

GENÇ Sevgilin aklına geldiğinde tam şuranda bir şeylerin kıpırdadığını hissedersin hani... Sevgilimi çok özledim... Uğruna ölmeyi göze aldığım toprakları falan değil, sadece onu. Sözümona biriktirdiğimiz bütün parayla deniz kenarında bir yere balayına gidecektik... Biliyor musun ben denizi hiç görmedim.

OYUNCU Bir oyun çıkışı kulis kapısında bir kız duruyordu. Elinde de bir buket çiçek, utana sıkıla yanıma geldi, çiçeği elime tutuşturdu, beni bir öptü... Sonra da uzaklaşıp gitti... Çiçeğin içinden bir kart çıktı... Oyunda benden ne kadar etkilendiğini yazmış... Bir de telefon numarasını.

GENÇ Ah, ah, ah...

OUNCU Aradan ne kadar geçti bilmiyorum, belki bir hafta, belki iki hafta... Nedendir bilmem, kızın beni öpmesi geldi aklıma. İşte o zaman senin dediğin şey oldu. Şuramda bir şeylerin kıpırdadığını hissettim. Ne zamandır hissetmediğim bir şeydi bu. Gülüp geçmem gerekirdi belki ama, beceremedim. Telefon ettim, evine gittim gece yarısı. Yattık. Müthiş olacağını düşünmüştüm... Değildi... İçimde bir şeyler kıpırdamıştı ya, müthiş olan oydu... Sonra onu tiyatroya aldım, ufak tefek de roller verdim... Aynı şeyi buraya gelmeden onu son kez gördüğümde de hissettim... Vedalaşırken... Şimdi yanımda olmasını ne çok isterdim bilemezsin...

GENÇ Baksana...

OYUNCU Hı?

GENÇ Sana hala teşekkür etmedim...

OYUNCU Teşekkür mü, neden?

GENÇ O gece hayatımı kurtardığın için...

OYUNCU Boş ver...

GENÇ Ama beni itip yere düşürmeseydin, elimde çakmakla öteki tarafı boylayacaktım...

OYUNCU Boş ver dedim ya...

GENÇ (Dans hatırlatması) Eee? Bu ağıt yakan yakan kadınlardan sonra ne oluyor?

OYUNCU Savaş tanrısı Mars hinoğluhin bir ifadeyle girer... Datdoradat daradaratdatdat! Üstelik bir hayli de şaşkındır...

GENÇ İronik bir durum... (Genç Mars olur.) Binlerce yıldır Olimpos'dan şu insanlara bakıyorum da... Şu kadarını söyleyeyim, acıyorum... kendi halime... Ben tanrısıyken bu işin, bilirken her inceliğini çırak bile olamam insanların yanında... O ne müthiş silahlar öyle, o ne büyük yatırımlar benim dalımda... Benim zamanımda bir savaş otuz kırk yıl sürer, bir avuç insan ölürdü koskoca kıtalar fethedilirken... Şimdi bir avuç toprak için kıtalar dolusu insan ölüyor... Hem benim zamanımda bu işin bir tadı tuzu vardı... Bilirdiniz savaştığınızı... Bilirdiniz geberttiğinizi, bilirdiniz kimdir yaralayan sizi... Artık yeter! Savaşmak gerek artık savaş için savaşla! Savaşmak gerek artık savaş için savaşla!

Şarkı Mars'ın solosu olarak başlar ancak diğer oyuncuların ve ekrandaki görüntülerin katılımıyla sürer.

KENTLERDE ÖLÜM
KORO
Kahramanca ölüyorlar
Cephelerde tüm yiğitler
Ya kalanlar bu kentlerde
Ya ölenler sefaletten
Kazanç sıfır vergi sonsuz
Ekmek karne şeker yoktur
Yaşam durdu tüm kentlerde
Elektrik havagazı
Otobüsler unutuldu
Yaşam durdu tüm kentlerde
Hani barış nerede zafer
Yeter artık artık yeter
Yaşam durdu tüm kentlerde
Ocak tütmez hiçbir evde
Kömür karne odun yoktur
Yaşam durdu tüm kentlerde
Hastaneler hasta dolu
Tüm salgınlar öldürüyor
Yolun sonu artık ölüm
Hani barış nerede zafer
Yeter artık artık yeter
Ölüyoruz biz kentlerde
Ölüyoruz biz kentlerde
Yeter
Yeter
Yeter

Ekranda bir film...

1. ASKER Dur!.. Silahını yere at! Ellerini başının üstüne koy. Yavaş... Yat! Yere yat! Genenin bu saati bizim tarafınızda ne işin var ha! Konuşsana!

OYUNCU Arkadaşın dişi ağrıyordu, ona yardım almak için sıhhiye çadırını ararken yolumu kaybettim. Sizin tarafa geçtiğimin farkında değilim.

1. ASKER Arkadaşının dişi mi ağrıyor? Tam adamına çattın ha! (ıslık)

OYUNCU Ne yapacaksınız bana!

1. ASKER Yat! Bir şey yapacak değilim, kaygılanma! Bu ıslık bir arkadaşımla aramızda dostça bir parola... Arkadaşım.. anlarsın ya.. iki nefes seninkinin bütün ağrınalrını dindirir.

OYUNCU Sağol.

1. ASKER Yat! (Elini bağlar.) Kusura bakma, bu da küçük bir önlem... Şimdi yavaşça dizlerinin üstüne kalk bakalım.

2. ASKER Kim bu?

1. ASKER Karşı taraftan!

2. ASKER Karşı taratan ha!

1. ASKER Evet.

2. ASKER İşte bu harika... (Gözünü bağlar.)

1. ASKER Neden?

2. ASKER Düşünsene, bunu komutana canlı olarak götürürsek müthiş bir ödül alırız ha... Kalk bakalım... (Üstünü arar.. Bir mızıka bulur...) Mızıka ha, çok güzel...

OYUNCU Bırak o mızıkayı...

2. ASKER Mızıka ha! (Dövmeye başlar.)

1. ASKER Bırak onu...

2. ASKER Ne demek bırak onu...

1. ASKER Onu geri göndereceğiz, tamam mı, kendi cephesine...

2. ASKER Geri göndermek mi!

1. ASKER Evet, hem sen ver bakalım şöyle esaslı bir sigaralık...

2. ASKER Sigaralık mı, ne diyorsun sen...

1. ASKER Arkadaşının dişi ağrıyormuş, bilirim diş ağrısını...

2. ASKER Sen şimdi bunu serbest mi bırakacaksın...

1. ASKER Evet...

2. ASKER Delirmişsin sen! Bak, bunu duyacak olurlarsa kimse kurtaramaz bizi anladın mı! Hem niçin öldürmeye geldiğimiz birini avcumuzun içindeyken serbest bırakacakmışız ki...

1. ASKER Bak, ben buraya kimseyi öldürmeye gelmedim tamam mı... Hem bu anlamsızlığın zavallı figüranları olan biz birilerini öldürerek ne elde edebiliriz ki ha!.. Bakın ne diyorum, şu anlamsız savaş bittiğinde görüşsek ha... Kafaları çekeriz bir meyhanede... Sonra da zil zurna dökülürüz sokaklara. Barış türküleri, aşk şarkıları söyleriz sesimiz kısılıncaya kadar... Sonra da gidip işeriz adımıza dikilecek adsız yiğitler anıtının altına...

(İki el ateş sesi. Askerler ölür, Genç'le Uykucu girer... Genç Oyuncu'yu çözerken Uykucu askerleri soymaya başlar...)

OYUNCU Niçin yaptınız bunu? Niçin yaptınız bunu!

UYKUCU Karşı taraftandı onlar... Hem seni esir almışlardı...

OYUNCU Dişinin ağrıdığını söyledim onlara... Bana bunu verdiler, senin için... Bak uyuşturucu... (Uykucu sigarayı alır.)

UYKUCU Bana bak, savaşta düşmandan dost olmaz insana... Düşmana güvenmek ne kadar aptalca bir şey...

OYUNCU Acı içinde tanrıya yalvarırken böyle demiyordun ama. Onlar senin için bunu yapsınlar, sen de karşılığında...

UYKUCU Bana bak! Artık yeter, burada film çekmiyoruz anladın mı artist bey! Hem bu heriflerin benim için yaptığını bilsem bile onları yine de gebertirdim anlıyor musun, gebertirdim...

OYUNCU Gebertirdin ha!

UYKUCU Gebertirdim!

OYUNCU Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! (Ateş eder film biter, Oyuncu köşede sayıklamaktadır.) Gebertirdin ha! Gebertirdin ha! (Uykucu yaklaşır. Uyandırır.)

UYKUCU Hey, uyan...

OYUNCU Ha... Sen!

UYKUCU Başka birini mi bekliyordun?

OYUNCU Dişinin ağrısı nasıl?

UYKUCU İnanmayacaksın ama arkadaşın biri bir sigaralık sardı, hiç bir şeyim kalmadı... (Karanlık... Silah sesleri.)

RADYO Konuyla ilgili bir açıklama yapan savaş bakanı ateşkes görüşmelerine başlanmasının düşünüldüğünü söyledi...

SES
Düşünce hızıyla gelir ölüm
Düşünce hızıyla lanetli kurşunlar
Ne kaldı düşünecek
Düşünmeyin atın imzaları barışa
Yitmesin yiğitler
Yitenler yeter...

RADYO Sırada bir son dakika gelişmesi var. Savaş bakanlığından yapılan açıklamaya göre ateşkes anlaşması imzalandı...

Savaş dönüşü Aktris, Metres ve Kız sahne üzerine yerleşmişlerdir, Şarkının bir yerinde tabut ve kürsüyle birlikte Uykucu ve Genç de katılır aralarına...

BARIŞA ŞANS VERİN
KORO
Buruk bir sevinçtir artık barış
Düşünce hızıyla gelen ölümün ardından
Yitip gitti bir can daha
Yitip gitti savaş sonrası düşleriyle
Barışa şans verin
Barış içinde yaşarken
Küçücük tek bir şans verilseydi barışa
Ağlamazdı analar
Yitip giden binlerce yiğidin ardından
Barışa şans verin
Barış içinde yaşarken

Şarkının sonunda Genç kürsüye çıkar ve konuşma yapar...

GENÇ Savaş bitiverdi... Birkaç kişinin uzlaşmasıyla... Peki niçin öldü o kadar insan... Niçin öldürdüm ben tankın kapağında inleyen zavallı askeri... Savaş sonrası düşleri ha... Sen ve ben biz olacağız... Çocuklarımız olacak ve ben onları silah fabrikasından kazandığım para ile büyüteceğim. Sonra da kendi ellerimle yaptığım silahlarla ölüme göndereceğim onları... Gönderirken de yiğitçe dövüşmesini isteyeceğim ondan... Yok artık, savaş sonrası düşleri falan yok benim için... Bütün geçmişim, her şeyim, ben falan kalmadı... Ölmekle öldürmenin dışında hiçbir şeyin önemi yoktu orada... Benim olduğum yerde olmalıydınız... O zaman görebilirdiniz sahip olduğunuz gücü gözlerinizle... Ya da onun yerinde olmalıdınız... Küçücük bir şans verebilseydik barışa... Bir minicik sevda bırakabilseydik yüreklerde savaşı yitirsek bile bizim olurdu barış... Çok cana maloldu... Ama barışı mağlup etmeyi başardık... Çok ironik bir şey... (Kararır.)
KORO
Renkli bir dünya aldatmacası sahne
Renkli ve yalan bir dünyadır gösteri işi
Kendince kuralları olan tatlı rûya
Ve en önemli kuralıdır işin perde açmak
Ve sürdürmek gösteriyi sonuna kadar
Küçücük bir sahnede dünya kurulur
Nasıl susarlar söyleyecek sözleri olanlar
Nasıl susulur tüm dünya sahneyken
Yıkılmış sahnede oynanır oyun
Yeter ki açılsın perde seyirciye
Sözler söylenir gösteri sürer yine...

yzx
25-05-08, 21:02
Başarı İçin Strateji

KİTABIN ÖZETİ
John C.MAXVELL tarafından hazırlanan bu kitapta gerçek başarıya ulaşma konusunda ciddi olan insanlara, üzerinde hareket edebilecekleri önemli alanlarda yoğunlaşmayı sağlayacak bilgiler örnekleriyle verilmektedir. Kitapta, stresle ve başarısızlıkla etkili bir şekilde başa çıkmayı bilen bir olumlu düşünür olmanın yolları gösterilmektedir.
Kitapta ayrıca, başarılı olmak için öncelikle olumlu düşünmeyi uygulamak gerektiği, başarılı bir insanı belirleyen ilk özelliğin tutumu olduğu, kişinin olumlu tutum ve düşüncelere sahip olduğu sürece zorluklardan kaçınmayacağı, onların üstesinden gelmek için haz duyacağı sonuçta da başarıya ulaşacağı vurgulanmaktadır. Diğer yandan, başarısız insanları geçmişteki yenilgileri ve şüpheleri yönlendirdiği ve kontrol ettiği açıklanmıştır.
Başarılı veya başarılı olmak isteyen insanların kendilerini geliştirmek için uygulayacağı stratejiler olarak;
Ø Olumlu düşünme,
Ø Başarısızlığın hakkından gelme,
Ø Görüş sahibi olma,
Ø Hedeflerini belirleme,
Ø Zamanı yönetme,
Ø Stresle başa çıkmayı bilme,
Ø İnsan ilişkilerine değer verme,
Ø İletişim becerilerini geliştirme ve
Ø Liderlik gösterme sıralanmıştır.
Olumlu tutum ve düşünceler mutlaka başarıya götürmez ancak günlük yaşamda iyileşme görülmesi kesindir. Ancak bunun tersi doğrudur. Eğer olumsuz tutumlara sahipseniz başarısız olma kaçınılmazdır. Olumsuz düşünme kritik karar anlarında bulutların oluşmasına neden olur. Olumlu bir fırsat belirdiğinde olumsuz insan bunları göremez ve yakalayamaz. Her koşulu bir engeller silsilesi olarak algılar. Başarılı insanlar daima iyi bir görüş açısı ile bakar; fırsatları görür ve karar verirler.
Bir insanın başarısını belirleyen en temel etkenlerden biri, onun başarısızlığı nasıl karşıladığıdır. Başarılı olmayı arzu eden herkes, başarısızlığı yenmek ve ilerlemeye devam edebilmek için stratejiler geliştirmelidir. Eğer bu yapılamazsa, başarısızlık mutlaka cesaretsizliğe ve cesaretsizlik de yenilgiye yol açabilir. Tarihte büyük başarılar kazanmış insanların çoğu acımasızca eleştirilmiş ancak sebat etmiş kişilerdir. Başarılı olabilmek için riskleri göze almak ve denemek gereklidir. Başarısızlığa uğramamak için zaman ve güç harcamayı bir kenara bırakarak; dikkati, başarılı olmak üzerinde toplamak gerekmektedir.
İnsanların cesaretlerini kaybetmelerindeki en yaygın nedenler, konsantre olamama, fırsatın kaçmış olduğuna inanma, başarının hemen olması gerekliliği inancı ile hedef ve plan eksikliğidir.
Olumlu tutumlarını koruyan insanlar hayattan daha çok zevk alırlar. Başarısızlıkların üstesinden gelebilen ve cesaretsizliğe düşmeyen insanlar, o alanda ileri gidebilme avantajına da sahip olurlar.
Başarılı olmak isteyenler, hayatındaki görüşü tanımlamalıdır. Başarılı olmayı öğrenmenin en iyi yollarından biri, başarılı insanlarla birlikte zaman geçirmektir. Onların gözetlenmesi, onlara sorular sorulması ile zamanla onlar gibi düşünmeye başlanılır. Eğer aksi yapılırsa, onların şüphe ve olumsuz görüşleri paylaşılırsa insanlar zamanla onlara inanmaya başlar ve sonrasında başarılı olmak mümkün olmaz.
Başarılı olabilmek için hedeflerin belirlenmesi gerekmektedir. Başarı, önceden belirlenen hedeflerin aşamalar halinde gerçekleşmesidir. Hedefler, başarıya giden yoldaki ölçülebilir kilometre taşlarıdır. Değerleri büyüktür. Hedefleri belirlemek ve bunları ulaşabilir hedefler olarak belirlemek çok önemlidir. Hedefler belirli ve ölçülebilir değilse bu kişilerin heveslerini azaltır. Her hedefe ulaşma, daha ufak hedefler veya başarıların geride bırakılmasıyla gerçekleşir.
Başarılı insanlar tepkisel olmayan, tersine her zaman karşısındakinden önce hareket edenlerdir. Planlarını önceden yaparlar. Başkalarının onlara neler yapacaklarını dikte etmelerine mahal vermezler. Planlamasını önceden yapmayan bir insan, hiçbir zaman öne geçemez. Hedefler, geleceği planlamamıza yardımcı olur. Bizi erişmek istediğimiz herhangi bir şeyi, üzerinde çalışılabilecek ufak parçalara ayırmaya zorlar.
Başarılı insanlar zamanın değerinin farkındadır. İnsanlar arasındaki fark sahip oldukları zaman değil bunun nasıl kullanıldığıdır. Zamanı akıllıca kullanmak için en önemli stratejilerden biri, boşa harcadığımız zamanı büyük ölçüde azaltmaktır. Genelde zamanı boşa harcatan unsurlar; kaybolan şeyleri aramak, tembellik, yükü kendi kendine yaşamaya çalışmak, beklenmedik gelişmeler, pişmanlık duymak ve düşler kurmak, iş sürüncemede bırakmak, sorunu kavrayamamak, olumsuz kişisel tutumlar ve öncelikleri bilememek ve sıralayamamaktır.
Stres bazılarının kırılmasına, bazılarının da rekorlar kırmasına neden olur. Stres sürekli hale geldiğinde, gerilime dönüşür. Strese karşı vücut üç aşamada tepki verir. Bunlar alarm, direnme ve tükenmedir. Direnme aşamasında vücudumuz, varsa stresin yol açtığı zararları onarır. Ancak stres ortadan kalkmazsa vücut zararını onaramaz ve tetikte kalmayı sürdürmek zorunda kalır. Stresle başa çıkmanın yolarından bazıları; uygun bakış açısı geliştirmek, güçlü olunan alanlarda çalışmak, güçlü inançlar geliştirmek, haklardan vazgeçmek, dikkati dışarıya yoğunlaştırmak ve konuşacak birini bulmaktır.
Birlikle çalıştığımız insanlarla, üstlerle ve astlarla ilişkilerimizin niteliği, iş hayatındaki başarımızdan veya başarısızlığımızdan büyük ölçüde sorumludur. Bir insanın diğerleri ile olumlu ilişkiler kurmadan, istediğine ulaşması çok zordur. Pek çoğumuz için bir insanın iyi ilişkiler kurmasına olanak veren yetenekler, sonradan öğrenilir. Dikkati başkaları üzerinde toplamaya başladığımızda iyi ilişkiler gelişmeye başlar ve o kişiyi etkileme olanağı oldukça yükselir. Başarıya ulaşma zaman alan bir işlemdir. Aynı zamanda diğer insanları da kapsar. Bir insan başkasından ne zaman yararlanmaya kalksa, gelecek için şansları azalır. En iyi ilişkiler, her iki tarafın sürekli bir diğerinden aldığı ilişkilerdir.
Bazı insanlar iletişim konusunda oldukça yeteneklidir. Hemen herkesle her ortamda etkili iletişim kurabilir. İletişim kurmada ve becerileri artırmada dikkat edilecek hususlar; konuşmayı kesmemek, karşısındakini rahatlatmak, karsısındaki insanı dinlemeye niyetli olmak, sorular sormak, dikkat dağıtıcı konulardan kaçınmak, sabırlı olmak, kendimizi onun yerine koymak, öfkeli olunan ortamdan kaçınmak ve kavgadan ve eleştiriden uzak durmaktır.
Kişisel nitelikleri iyi olan güvenilir kişiler, gıpta edilecek özelliklileri olmayan insanlara oranla daha iyi liderlerdir. Ancak bu iyi nitelikler onları tek başlarına lider yapmaya yetmez. Liderler insanlarla olumlu ilişkiler geliştirirler, onlara önem vermeye, onlarla iletişimde bulunmaya ve onları motive etmeye çalışırlar.
Sonuç olarak; bu kitap okuyucuya doğuştan hakkı olan umudunu, şevkini, yaşama sevincini ve bunları elde edebilecek gücünü hatırlatmayı amaçlamaktadır.

yzx
25-05-08, 21:05
Başarı Şimdi Aslanın Ağzında

KİTABIN ADI Başarı Şimdi Aslanın Ağzında
KİTABIN YAZARI Sakıp SABANCI
YAYINEVİ VE ADRESİ Mart Yayınları Hüseyin Ağa Mahallesi. İstiklal Caddesi. Gala Han 80070 Beyoğlu-İstanbul
BASIM TARİHİ NİSAN 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI SABANCI kitabında başarının tarifini ve başarıya ulaşmak için izlenecek yollardan bahsederken, başarının parayla değil geride bırakılan eserler ile ölçüleceğini aktarmaya çalışmış.

KİTABIN ÖZETİ :

BAŞARI NEDİR?

Tek kaleye gol atmanın zamanı geçti. Şimdi marifet Dünya Kupası’nda gol atmak. Artık bedava futbol yok golü atan parasını alıyor. Nasrettin Hoca anlatımıyla başarı helva yapmaktır. Bilimsel anlatım ile başarı, üretmektir. Birbirinin içinden geçen kırk iğne hikayesi. Kimsenin haberi olmayan başarı başarı sayılmaz. Günümüzde dünya pazarında talebi olan mal ve hizmeti üretmek başarı sayılıyor. Başarı neden şimdi aslanın ağzında?

KENDİNİZİ BAŞARIYA HAZIRLAYINIZ

Önce kendinizi geliştirin. Eğitim öğrenim devam eden bir şey. Her şeyin bir şeyini, bir şeyin her şeyini bileceksiniz. Günü, zamanı planlamak, her şeye vakit ayırabilmek için mutlaka not defteri kullanın.

AYAĞINIZI YERE SAĞLAM BASIN

Kökünüzü unutmayın. Dinin ve inancın önemini ihmal etmeyin. Aile müessesesine önem verin. Ailede huzur önemlidir. Karınıza çocuklarınıza vakit ayırın. Çocuklarınız iyi yetiştirin. Ölmüşlerinizi unutmayın.

BAŞARI İÇİN YOLA ÇIKMADAN ÖNCE HAZIRLIĞINIZI YAPIN

Ne istiyorsunuz? Önce ona karar verin. Alternatifler arasında tercihinizi yapın. Boşluğu yakalayın. Farklılıkları belirleyin. Fırsatları değerlendirin. Hedefinizi belirleyin. Ayran gönüllü olmayın. Zig zag yapmayın. Güçlük ile başarısızlığı birbirinden ayırmayı bilin. Başarısızlık halinde ısrarcı olmayın. Ama yılmayın. Cepheyi daraltarak dar cephede hücuma geçin. Geçmişe bağlanmayın ama geçmişten ders alın. Bir usta bulun. Ustanın yanında çıraklık deneyimi yaşayın. Üretimin hangi faktöründe yer alacağınızı açıklığa kavuşturun. Mal ve hizmet üretmek için mutlaka birisinin emek vermesi gerekir. Tek adam “one man show” devri geçti. Başarı örneklerini inceleyin. Takımınızı kurun. Her başarı öyküsü bir “çekirdek kadro” nun eseridir. Çekirdek kadroyu kaçırmayın, değiştirmeyin. Başarının her aşamasında, başarının mükafatını takım arkadaşları ile paylaşmasını bilin.

TAKIMI KURMAK KADAR KORUMAK VE KULLANMAK DA ÖNEMLİ

Adam yetiştirin. Kurum kültürünüzü yaşatın. Yöneticinin sabahtan akşama kadar masasının başından ayrılmaması dönemi geçti. Yöneticileriniz, size güvensin, siz yöneticilerinize güvenin. Bir yönetici manevi ve maddi tatmin var ise, takımdan ayrılmayı düşünmez. Takım arkadaşlarınızın kişisel sorunlarına ilgi duyun, huzurlu yaşamalarına yardımcı olun. Birlikte çalıştıklarınızı dinleyin.

ÇAĞDAŞ İMKANLARDAN YARARLANIN

Bilgi toplumunda insanın değeri arttı. Bilgili insan bilmiş insan değil, bilgideki değişimi izleyebilen insandır. İnsan kaynakları zenginleşti. Bugün dünyada en bol şey para. Önemli olan proje üretmek. Fizibilite (yapılabilirlik) çalışması, başarı arayana yol gösteriyor, başarıyı destekleyeceklere davetiye çıkarıyor. Sınırların kalkması, hem tedariki hem pazarlamayı kolaylaştırdı. Yardımcı müesseseler uzmanlık dallarında her türlü desteği veriyor. Toplum başarıya doymuyor, başarıyı destekliyor.

İŞVEREN OLARAK ÇALIŞMA ARKADAŞLARINIZI İYİ SEÇİN, ONLARLA BÜTÜNLEŞİN

Makinenin en iyisini nasıl seçiyorsanız adamında en iyisini seçeceksiniz. Bugün çalışanın başarısı da mahalle çapında, ülke çapında değil, dünya çapında değerlendiriliyor. Ucuzdur vardır illeti, pahalıdır vardır hikmeti. İşçiyi aldığı ücrete göre değil verimine göre değerlendirin. Çalışanlara yeteneklerine göre ücret verin. Çalışmayanı, çalışana taşıttırmayın. Çekirdek kadroyu koruyun. Çekirdek kadro ile bütünleşin.

MÜESSESELEŞİN AMA KİT’LEŞMEYİN

Başarının devamı için müesseseleşme şart. Müesseseleşmek çok zor bir iş. Başarılı insan isterse müesseseleşmeyi kendi gerçekleştirir. Hiçbir danışman firma, ısmarlama müesseseleşme formülü yazamaz. Aile ile işi ayırmayı bilin. Yaşınızı işinize bulaştırmayın. KİT’leşmeyin.

DEVLETTEN UZAK DURUN

İşinize politikayı karıştırmayın. Devletle iş yapmaya, devlete mal satmaya dönük tezgah ömür boyu işlemez.

BAŞARIYI YAKALAYANLARA ÖĞÜTLER

Başarıya ulaşan tek kişi siz değilsiniz. Başarının zevkini alın. Başarıyı paylaşmayı bilin. Vergiyi ve sosyal hizmetleri unutmayın. Ölümsüz değilsiniz. Kefenin cebi yok. Adınızı temiz tutmaya özen gösterin. Güvenilir olun. İnsanlara kucak açın. İnsanları kaçırmayın. Dünyada sadece siz yoksunuz. Başkaları da var. Evinizi işinize, işinizi evinize taşımayın. Şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur. Yağcılardan kaçının. Hırçın olmayın. Hem kendinize hem başkalarına huzur verin. Dost olun, arkadaş olun. Dostunuz olsun, arkadaşınız olsun. Başarı ve para üstünlüğünü, güç üstünlüğü olarak kullanmayın. Hayat sadece işten ibaret değildir. Başka konulara da ilgi duyun. Başka konularda konuşun. Dinlemesini bilin. Küçük bir çevrenin içine hapis olmayın. İlgi duyduğunuz konuda rakiplerinizle tanışın, dostluk kurun. Sık sık beyin fırtınası toplantıları düzenleyin. Farklı kişileri ve farklı fikirleri dinlemekten korkmayın. Başarınızı, paranızı, şöhretinizi taşımayı bilin.

BAŞKALARINI DİNLEYİN, İŞİN PÜF NOKTASINI ÖĞRENİN, SONRA KENDİNİZE UYGUN DONU KENDİNİZ BİÇİN

Edward de Bono bilgi çağı bitti yeni dar boğaz düşünmek diyor. Claus Moller, “değişimi görmeyen başarıya ulaşamaz” diyor. Atasözlerinin yerini uzman sözleri almaya başladı. Özgün olun fark yaratın. Akıllı ama yaratamıyor. Delilik iyidir. Mantıklı olmaktan vazgeçin. Unutkanlık strateji oldu. Çok kültürlülük. Başarısızlığa alkış. Özgürlüğe mahkumuz.

BAŞARININ ZEVKİNİ ÇIKARIN

Ömür kısa hayat zalim. Yaşamadan ölmeyin, yaşayarak ölün. Başarının zevkini çıkarın. İnsan ölürken yaptıklarına değil, yapamadıklarına pişman olurmuş. Önemli olan yapmaktır, yapmak başarmaktır.

1 NUMARA OLMAK

Her şeyin 1 numarası vardır.

BİTİRİRKEN

Her bitiş bir yeninin başlangıcıdır. Burası Türkiye. Başarı para ile ölçülmez. Hayatım boyunca başarının peşinde koştum. Geriye bıraktığımız parayla değil eserler ile değerlendirileceğiz. İsmimin uzun yıllar yaşaması başarımın ölçüsü olacak.

yzx
25-05-08, 21:06
Başarı Yolculuğu

KİTABIN ÖZETİ :

BÖLÜM 1 : NEREYE GİTTİĞİNİZİ BİLİYORSANIZ, YOLCULUK DAHA EĞLENCELİDİR.

BÖLÜM 2 : AMACINI BİLMEK

BÖLÜM 3 : AZAMİ POTANSİYELİNİZE ULAŞMAK

BÖLÜM 4 : BAŞKALARINA YARARLI TOHUMLAR EKMEK



BÖLÜM 1 : NEREYE GİTTİĞİNİZİ BİLİYORSONIZ, YOLCULUK DAHA EĞLENCELİDİR.

İnsanların başarıyı tanımlamakta genellikle zorlandıkları her zaman gözlenmektedir. Oysa başarının ne olduğunu bilmiyorsanız, ona nasıl ulaşılacaktır. Bu yüzden sizin için anlam taşıyacak bir başarı tanımı ortaya koyalım: BAŞARI BİR YOLCULUKTUR.

Bu kitapta sağlanmak istenilen şeyler şunlardır. Sizin kendi kişisel başarı resminizi çıkarmanıza yardımcı olmak, başarı yolculuğunda uyulması gereken kuralları öğretmek sorularınızın çoğunu yanıtlamak ve sizi kendinizi değiştirip gelişmenizi sürekli kılmak için ihtiyacınız olan şeylerle donatmak. Bu süreçte başarının herkese göre olduğunu onlayacaksınız.

Başarının elde edilmesinde yada bir hedefe ulaşmakta yanlış anlayışların bir kaçı şunlardır.

ZENGİNLİK : Başarı hakkındaki herhalde enyaygın yanlış anlama başarının parayla eş tutulmasıdır. Pek çok insan, para biriktirdikleri zaman başarılı olacaklarına inanır. Oysa zenginlik, kendiliğinden mutluluk yada başarı getirmez.

ÖZEL BİR DUYGU : Başka bir yaygın yanlış anlama, insanların kendilerini başarılı yada mutlu hissettikleri zaman başarıya ulaştıklarıdır. Ancak kendini başarılı hissetmeye çalışmak herhalde varlıklı olmaya çalışmaktan daha da zordur.

ÖZEL VE DEĞERLİ MALLAR : Bir şeyi çok fazla istediğiniz ve ona sahip olsaydınız yaşamınızın ciddi ölçüde değişeceğine inandığımız bir durum olmuştur. Oysa başarı bu şekilde ölçülmez ve ulaşılmaz, eşyalar olsa olsa geçici bir zevk verir.

GÜÇ : Güç bir karakter testidir. Abraham Lincoln dediği gibi “Herkes zor duruma düşebilir, ama bir insanın karakterini denemek isterseniz gücü onun eline verin.” Güç, kişisel bütünlüğü olan bir insanın ellerinde muazzam yarar sağlarken; bir başkasının elinde korkunç yıkımlara neden olur.

BAŞARI : Başarı birbiri peşi sıra yerine getirilmeye çalışılacak bir hedefler listesi değildir, gidilecek bir yere ulaşmak da değildir. Başarı bir yolculuktur.

Başarının elde edilmesinde yada hedefe ulaşmakta yapılması gereken şeylerden bazıları şunlardır.

Amacını bilmek, Potansiyelinize ulaşmak, Başkalarına yararlı olmak isteğidir.

BÖLÜM 2 : AMACINI BİLMEK

Başarı bir yolculuktur Belirli bir yere vardığınız yada belirli bir hedefe ulaştığınız zaman birdenbire başarılı olmuş olmazsınız. Ama bu, varacak bir hedef saptamadan yolculuk yapmanız gerektiği anlamına da gelmez. Hangi yöne gitmekte olduğunuzu bilmezseniz amacınızı yerine getiremez ve potansiyelinize ulaşamazsınız. Gideceğiniz yeri saptayıp ona doğru yelken açmanız gerekir. Başka bir değişle, hayalinizi keşfetmeniz gerekir.

Hayali olan bir insan, yükselmek için nelerden vazgeçmek istediğini bilir. Hayalimiz bize yön kazandırır, potansiyelinizi arttırır, önceliklerinizi belirlememize yardım eder ve çalışmalarımıza değer katar.

Geleceğimizi yönlendirmek tutumumuzla yakında ilgilidir. Tutum, başarılı bir insana damgasını vuran ilk özelliktir. Olumlu tutumu olan, olumlu düşünen ve iddialı olmayla zorlukları seven bir insan, başarının yarısını elde etmiş demektir.

Başarı yolculuğunda gezinin ilk bölümü, son bölümü kadar önemlidir. Buradaki temel yön, gideceğin yere doğru sürekli hareket halinde olmaktır. Nitekim hedefleri belirlemek de bunun sürekliliğini sağlamanın en iyi yoludur. Hedefler amaç duygunuzu harekete geçirir ve size gidin der.

BÖLÜM 3 : AZAMİ POTANSİYELİNİZE ULAŞMAK.

Gelişmessek gerçekten yaşayamayız. Gelişmek, bilinen amaç sınırlayıcı kalıplardan güvenli ama ödül getirmeyen çalışmalardan, artık inanılmayan değerlerden, anlamını kaybetmiş ilişkilerden vazgeçmek anlamına gelir.

Bir şeyleri yaparken başarısızlığa uğramaktan korkmamalı. Tekrar tekrar başarısızlık yaşadığınız halde bu durumdan ders çıkarmaktan vazgeçmiyorsanız, hatalarınızın sizi yeniden yönlendirmesine olanak tanıyın. Belki gerçekten size göre olmayan bir yerde çalışıyorsunuz Bu sizin kötü yada yanlış birisi olduğunuz anlamına gelmez. Sadece yeni bir ayarlama yapmanız gerektiğini gösterir. Bir kapı yüzünüze tekrar tekrar kapanmışsa, açılıp açılmayacağını düşünerek orada çakılıp kalmayın. Başka bir açık kapı aramak için etrafınıza bakın.

Başarı yolculuğunda size karakterinizden daha iyi hizmet edecek olan başka hiçbir özellik yoktur. Robart Cock derki; “Karakterin yerin; hiçbir şey tutamaz. Beyin satın alabilirsiniz, ama karakter alamazsınız.”

Karakter yalnızca ilerlemenize yardımcı olmakla kalmaz, aynı zamanda yol boyunca doğru kararlar almanızı da sağlar.

BÖLÜM 4 : BAŞKALARINA YARARLI TOHUMLAR EKMEK.

Bu bölümde kişilerin başarı yolculuğundaki önemli etkenlerden birininde aile olduğu anlatılmaktadır.

İnsanların değerler konusunda doğru yoldan sapmalarının nedenlerinden birisi, ailelerinin onlara eskisi kadar özen göstermemesidir. Ortak değerler bir aileyi güçlendirir ve gelişme çağlarında çocuklar açısından özellikle yararlıdır. Ailenizle ortak değerleri paylaşma doğrultusunda çalışmaya başlamanın en iyi yolu, aşmak istediğiniz değerleri belirlemektir.

SONUÇ :

ANA FİKİR : Bir şeyleri başardım demekten çok, hedeflerimize, amacımıza ulaşmak ve içimizde var olan potansiyelimizi en iyi şekilde kullunarak etrafımıza faydalı olabilmek en önemlisidir.

Değişimden ve gelişimden yoksun, durdun bir yaşam sürmekten daha kötüsü olamaz. Değişimezsen gelişemeyiz.

yzx
25-05-08, 21:07
BAŞARI YOLUNDA 70 ALTIN KURAL

Yazar : R. Şükrü APUHAN
Yayınevi: Timaş Yayınları
------------------------------------------------------
Başarmak, insanın maddi ve manevi kuvvetlerini bir hedefe doğru yöneltip hedefi elde etme sürecidir.

Etrafınıza, üç gün sonra bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bakınız. Üç gün sonra bir daha hiç duymayacakmış gibi dinleyiniz sesleri... Belki o zaman her zaman bakıp da göremediğiniz, işitip de güzel bulmadığınız ne harikalarla karşılaşacaksınız. Belki o zaman sahip olduğunuz zenginlikler karşısında şaşırıp kalacaksınız.

Hayatınız bir duadır. Size dilinizle istediklerinizden çok hayatınızla istedikleriniz verilir. Hakkınızda bir karar verilebilmesi için dinlenecek tek meşru şahit hayatınız olacaktır. Eğer yeterince fedakarlık yapmamışsanız, hayatınızın şahitliği pek parlak olmayacaktır. Belki ağzını açıp bir-iki kelime bile etmeyecek, size boş gözlerle bakıp duracaktır.

Olabileceklere, “birşey olmaz” kadar, kötü bir başlangıç yoktur.

Her insan kötü bir alışkanlığa, “hürriyetimi kullanıyorum” ifadesi ile ayak basar. Her halde hürriyet uğruna insanın kendi kendini tıktığı daha karanlık bir zindan yoktur.

Durgun su çabuk kirlenir ve bozulur. Nice suyu bataklık haline getiren durgunluktur. Çalışmayan insanda durgun su gibidir. Kirlenir ve bozulur.

Sabah kaybettiğimiz bir saati, değil bir yıl, ömrümüz boyunca arasak bulamayız. Kaybettiğimiz saatler ne kadar çoksa eserimiz o kadar eksik olacaktır.

Dağlar ne kadar vakurdur. Onlar göklerden kar dilenmezler. İlk kar yinede onlara düşer.

Hayatta önemli olan mazeretler değil, neticelerdir.

İşimizin, amacımızın, fikrimizin isimsiz kahramanı olabilirsek, kahramanlığa isim olabiliriz. Hangi toplumun isimsiz kahramanı çoksa, o toplum diğerlerine üstün gelir.

Kırk yılını denizlerde geçiren bir kaptanın İspanya açıklarında başına gelenler herkesin ilgisini çeker. Hayatında bir defa gemiye binmemiş bir adamın anlattıkları ise, ne kadar ilgi çekici olursa olsun “vah vah” diyerek geçiştirilir.

Küçük ruhlardan gelen bükük harfler herkesi sıkar. Büyük ruhlardan gelen küçük harfler bile bizi bütün varlığımızla seferber eder.

Son derece iyi hazırlanmış, bilgi ve tecrübe yüklü bir konuşma, küçücük bir bilgi hatası yüzünden berbat olur. Dinleyenlerde, konuşmanın bütünü üzerinde tereddütler hasıl olur.

SIFIRA ÇARPARSANIZ SIFIRLANIRSINIZ

Başkalarının yanında yaptığınız taktirde ayıplanacak davranışları yalnız başınıza da kaldığınızda yapmamanız tesirli bir atmosfere sahip olmasını sağlar.

Güçlükleri göze alamayanların kolaylıklarla karşılaşması mümkün değildir. Güçlükleri göze alarak yola çıkanlar ise güçlüklerle beraber mutlaka kolaylıklarla da karşılaşırlar.

Doğrudur; her arayan bulamaz. Ama aramadan bulan hiç olmamıştır.

Her kötülükten sonra bir iyilik, her yanlıştan sonra bir doğru, kötülüğün ve yanlışın lekeleri içinde simsiyah olmamızı engeller.

Kuvveti arttıkça şefkati artmayan bir insan her an bir haksızlığa sebep olabilir.

Doğruyu görebilmemiz için doğruyu hissedebilmek, doğruyu hissedebilmek için de doğru yaşamak gerekir. Nasıl göze kaçmış bir çöp, rüzgarın kaldırıp gözümüze doldurduğu toz toprak, görme kabiliyetimizi etkiler, görüş mesafemizi kısaltırsa, kalbimize dolmuş toz ve toprak, kalbimize batmış bir çöpte kalp gözümüzün görüş kabiliyetini ve mesafesini etkiler. Kalp gözü perdelenmiş bir adam sapla samanı karıştırır, aka kara, karaya ak diyerek iddialara tutuşur.

HER SANİYENİZ GAYENİZE KİLİTLENMELİDİR

Doktor olan filozof Halle son vuruşuna kadar kendi nabzını saymıştı. Meslektaşına “dostum, nabız atmaz oldu” dedi ve öldü.

Büyük başarılar, her saniye, tesbit edilen gayeler için yaşanmakla elde edilebiliyor. Hayatımızın her saniyesi gayenizin rengi ile renklenmelidir, onunla dopdolu olmasısınız.

Kin ve onun kışkırttığı intikam hissi sadece yöneldiği kimseyi değil, hem onun etrafını hem sizin kendinizi ve hem de etrafınızı yakıp yıkar. Bu, öyle bir yaylım ateştir ki masum insanlarda isabet alır.

Affetmek, nefsin terbiyesi ve güçlü irade için verimli-etkili bir eğitim yoludur.

Kalbinizi hapishaneye döndürmeyin. Aksi halde size de bir başka kalpte bir hücre bulunabilir.

Çabuk affeden birisi olursanız her zaman yanınızda birilerini bulabilirsiniz.

Amerikalı gazeteci, Morgman, Rusların Hiyve üzerine yapacağı taarruzu görmek için Ceyhun nehrine ulaşmak ister. Rehberliğini Polat isimli bir Türk genci yapacaktır. Polat, kendisini Ceyhun kıyılarına ulaştırmak üzere Morgman'a söz verir. Fakat bu tehlikeli bir yolculuk olacaktır. Çünkü Rus generali Kovfman eline geçirdiği bütün Türkleri işkenceyle öldürmektedir. Gece ile gündüz arasındaki ısı farkının 30 dereceye çıktığı ortaasya steplerinde yapılan zorlu yolculuk sonunda Polat, Morgman'ı Ceyhun kıyılarına getirir. Polat'ın hayatı artık tehlikededir. Nitekim çok geçmeden Albay Ivanoff tarafından yakalanır ve General Kovfman'ın emri ile idam edileceği bildirilir. Morgman isyan eder. O sadece bana rehberlik yaptı der. Polat masumdur. Bu seyahat benim isteğim üzerine olmuştur. Polat, Morgman'ın kendisini kurtarmak için yaptığı mücadeleyi hayretle takip eder. Ve Morgman'ın yıllar sonra bize naklettiği şu sözleri söyler: Sizi buraya Allah'ın yardımı ile sağ salim getirmeye söz verdim. Sözler yerine getirilirken hayatada mal olabilir. Ama söz mukaddestir. Yerine getirilmesi için kanda verilebilir.

Söz bahsinde takınacağınız iki tavır vardır. İlki, olur olmaz söz vermemektir. İkincisi, söz verdikleri sonra mutlaka yerine getirmektir. Sözler cayılabilecekler, cayılamayacaklar diye ikiye ayrılmazlar. Söz sözdür.

Sabır, zamanı lehimize çevirme sanatının adıdır. İnsanın kendisini en çok kontrol ettiği, dış etkilerden en çok koruduğu andır sabırlı olduğu an. Yani, sabırlı olma hali tam bir şuur halidir.

Sabır, diğer kuvvetlerinde zinde tutulması için gerekli bir kuvvettir. Sabır olmazsa, diğer kuvvetler ziyan olabilir. Üstün çalışma gücüne sahip birisi, gerektiğinde sabırlı davranamazsa çalışma gücü ziyan olur gider. Demek ki sabır, diğer kuvvetlerimizin sevkinde önemli rol oynar. Bir bela karşısında gerekli olan sabır, bir başarı karşısında da gereklidir. Bela karşısında gösterilen sabır nasıl belanın sıkıntılarını azaltırsa, başarı karşısında gösterilen sabırda başarıyı artırır.

Büyük belalar büyük sabır gerektirir. Büyük bela karşısında büyük sabır gösterebilenler belayı büyük bir zafere dönüştürülebilir. Çünkü sabır, zorlu kapılar karşısında bir köşeye büzülmek değil, zorlu olduğu ölçüde kapıyı zorlamaktır.

Başakta, kızgın güneş altında yanabilme iradesi olmasaydı buğday veremezdi. Mevla'nın dediği gibi kuru bir kütük ışık saçmaya başlar. Kuru bir kütüğü ışık kaynağı haline getiren iradeden başka bir şey değildir.

Elinize beş kiloluk bir ağırlık alıp yürümeye başlarsanız ağırlığın gittikçe arttığını görürsünüz. Öyle bir an gelirki ağırlığı bırakmak mecburiyetinde kalırsınız. Tabi ki beş kilo yine beş kilodur. Azalan sizin gücünüzdür.

Usta kaptan, hiç tanımadığı bir limanada tehlikesizce girebilir. İskeleye yanaşabilir. Her insan bir limandır. Usta bir kaptan bekler.

İnsanlar ak kağıttır başlangıçta. Ona yazı yazarlar. Nice kalem oynar üzerinde. Kötü bir hatıra, bir ayrılık gününün derin hüznü, coşkun bir nasihat, bir arkadaştan yansıyanlar, anne-baba... ona binlerce kelime yazar. Bir insanda gece vardır gündüz vardır. Bahar vardır güz vardır. Göl vardır çöl vardır. Kolay değildir o ak kağıdı okumak... anlamak. Gecesine rastlarsanız gündüzü olmayacak zannetmeyin. Gündüzüne rastlarsanız gecesi olmayacak zannetmeyin.

Bir gördüğünüz insan vardır. Birde insanda göremedikleriniz. Dalında dipdiri duran bir gül için bahçıvanın ne emekler sarfettiğini bilemezsiniz. Yaprakları dökmüş boynunu bükmüş bir ağacı da hemen zavallı bellemeyin. Siz onun yaşadığı fırtınaları görmediniz ki...

İnsanlarda gördüğünüz birazda sizin bakmamızdır. Güzel bakanlar güzel görürler. Öyle insanlar vardık ki bakışları ile güzelleştirirler.

Çocuklar sözle değil, iyi davranış örnekleri ile terbiye edilirler. Çocukların unutamadıkları hatıralarının çoğu, büyüklerinin güzel sözlerinden ziyade güzel hareketleridir.

Şifa bulmaz üç kötürüm bir hastane odasında yatmaktadır. İlk gelenin yatağı pencere kenarındadır.

Oradaki ölünce ortadaki o yatağa geçer, kapının yanındaki ortaya, kapının yanına da yeni bir hastayı alırlar. Pencerenin yanına geçen hasta hergün gördüklerini arkadaşlarına anlatmaya başlar.

Karşıda ağaçlarla süslenmiş bir park vardır. Kuşlar dallarda oynaşmakta, çocuklar konuşmakta, çiçekler rüzgarla dalgalanmaktadır. Aynı saatte aynı insanlar parkın yanındaki yoldan geçmektedirler. Diğer iki hasta işlerine giden, evlerine dönen insanların değişmez hikayelerini dinleye dinleye onlarla adeta dost olurlar. Zaten parkın yanından gelip geçenlerin artık birer isimleri de olmuştur. Birgün ortada yatan hastanın aklına bir düşünce geldi. Pencerenin yanına geçerse o güzel manzarayı dinlemek yerine kendi gözleri ile görebilecekti. Bu düşünceyi günlerce kafasında geliştirdi. Nihayet bir gece pencere yanındaki hastaya kalp krizi gelince ortadaki hasta bütün gücü ile uzanıp şişeyi yere düşürdü ve kırdı. Sabah olunca pencere yanındaki hastayı ölü buldular. Onu alıp götürdüler. Ortadaki hastayı da pencere kenarına geçirdiler. O, “pencereden dışarı bakmak için hastabakıcıların çıkmasını beklemeliyim” diye düşündü. Yalnız kalınca başını daldırıp pencereden dışarıya baktı. Az ötede simsiyah bir duvardan başka birşey yoktu.

Konuşmaya başladığınız andan itibaren andan itibaren anlattıklarınız değil anlaşılanlar önemlidir.

Faydasız söz kalbi matlaştırır. Ruhun dengesini bozar. Daima endişeye sebep olur.

KİBİR EMEĞİ KİRLETİR.

Güneş gibi, durmanız gereken yerde durun. Ne fazla yaklaşıp yakın etrafınızı, ne de fazla uzaklaşıp buz kestirin...

Dağlar heybetli, denizler engin, çiçekler güzel, topak cömerttir. Fakat bunların hiç birinde kibir yoktur. Ne o dokunaklı sesi ile söyleyin duran gümüş nehirlerde, ne aceleci rüzgarlarda kibre rastlayamazsınız. Birbiri artısına yürüyen gecede ve gündüzde kibir olmadığı gibi dünyayı aydınlatan güneşte de kibirden eser yoktur.

İri dolu başaklar ne kadar mütevazidirler ki başları hep önlerindedir.

Kibir, insanın dehşetli bir unutkanlık halidir. Nereden geliş nereye gittiğini unutmasıdır.

Bedava havayı, bedava akciğerlere soluyan ve bu suretle yaşayabilen bir insanın, bu kadar bedava arasında övünmesinde bir mantıksızlık da vardır. İki gözü için bir dakika çabalamamış, bir kuruş ödememiş bir insanın gördükleriyle övünmesinde mantık var mıdır?

Her tezgahta halı dokunmaz. Halı dokunabilmesi için tezgahın bütün parçalarının tamam ve uyum içinde çalışıyor olması gerekir. Küçücük bir parçanın bile eksik olması halı dokunmasını engeller. En iyi ihtimalle ortaya defolu bir halı çıkar.

Ateşe dayanmayan toprak, tuğla olamaz. Öfke anında kendine hakim olan insan kazanır. Herşeyden önce kendini kazanır. İnsan, kendine hakim olduğu her anda kendini biraz daha güçlü hisseder. Evet, öfke gelir yüz sararır, öfke gider yüz kararır.

Bir meselenin iyice kavranması için o meseleye kuşbakışı bakılmalıdır. Havayolları karayolundan daha kısadır. Kavşakları, virajları, tünelleri, zaman kaybettirecek engebeleri yoktur. Öyleyse meseleler hava yolculuğu ile görülmelidir.

Nimetlerin külfetinden şikayet eden insanlar, emanete ihanet eden insanlar gibidir.

Kazancının az olduğu düşüncesi ile başka insanlara ve hayırlı teşebbüslere yardımı ertelemeyiniz. Zenginler bütün mallarını verseler, fakirler tek bir küpelerini, tek bir yüzüklerin vermeden bir savaş kazanılamaz.

Hz. Ayşe validemiz diyor ki:

Bir gün koyun kesmiş ve bir budunun dışında hepsini dağıtmıştık. Allah Rasulü:

- Koyunu ne yaptınız? Diye sorduğunda

- Ya Resulullah, dedim. Bütün koyunu muhtaçlara dağıttık. Bize sadece bir budu kaldı.

Allah Resulu'nün cevabı şudur:

- Ya Ayşe, demek ki bir buddan başka hepsi bize kaldı.

yzx
26-05-08, 18:24
Başkanın Kızı

KİTABIN ÖZETİ :

Jake Cazelet Boston’un köklü ailelerinden birinin oğludur. Babası başarılı bir avukat ve senatördür. Jack Harvard’da hukuk öğrenimini görmektedir. Bir gün kolejin kafeteryasında öğrenciler yemek için sıraya girmişken Kimberley, sağ kolunu Vietnam’da kaybeden Teddy Grant’la dalga geçer. Buna dayanamayan Jack, Kimberley’le kavga eder ve onu döver. Fakat şiddete tahammülü olmayan dekan tarafından bir ay süreyle okuldan uzaklaştırılır. Bunun üzerine Jack okulu bırakarak orduya katılır. On sekiz aylık eğitimden sonra paraşüt birliğinde özel birimde teğmen olur. Kotum’daki yüksek rütbeli bir subayı Sanguya çekmek için helikopterle bölgeye giderken aşağıda bir çatışma görür. Helikopteri alçalttırıp aşağıya atlayarak çatışmaya katılır. Kazanılan çatışmanın sonunda Vietnam’ da öldürüldüğü veya kayıp olduğu bilinmeyen Fransız yabancı lejyonunda görevli yüzbaşı Jeonde Birissac’ i aramaya gelen güzel eşi Jacgueline de Brissac’ la tanışır. Çatışmadaki başarısından dolayı birlik komutanı tarafından yüzbaşı rütbesine terfi ettirilir. Jack görev süresi dolunca Harvard’a dönerek doktorasını tamamlar ve politikaya atılır. Bu arada otuz beş yaşında Alice Bead’le evlenir. Fakat Alice lösemilidir ve ölümle pençeleşir. Daha sonra jacgueline ölmediğini öğrendiği kocasının general rütbesine terfi ettiğini ve bir kızının olduğunu ama şimdi öldüğünü gazeteden öğrenir. Bu arada Jack’ ta senatör seçilir.

Cumhurbaşkanı’nın verdiği bir davette Jacgueline ile karşılaşır. Jacgueline ona kızının ondan olduğunu, çatışmadan sonraki gece hamile kaldığını söyler. Jack o geceden sonra Jacgueline’i bir daha hiç görmez. Karısı Alice sonunda lösemiden ölür. Üç yıl sonrada Jacgueline kanserden ölür. Onun mezarına gittiğinde Mariede Brissac yeni kızını görür. Jacgueline hastalandıktan bir iki yıl sonra her şey kızına anlatmıştır. Jack Cazelet ABD başkanlığına adaylığını koyar ve seçilir. Bu arada kendilerini vatan sever olarak lanseden birkaç İsrailli hadlerini bildirmek için başkanın kızını kaçırırlar. Seen Dillon İngiliz istihbarat örgütünün bir bölümünde çalışıyordur. Çok aranan bir teröristir. Yasa dışı olaylardan arandığı için Sicilya’da bulunuyordur. İsrailler onu da planlarında kullanmak için Maria’la aynı yere kaçırmışlardır. Dillon’u kaçırmalarının amacı başkan’ a üç ülkeye savaş açmak için bir antlaşma imzalamasını yoksa kızını öldüreceklerini söylemektir. Dillon bu işi Ferjuson yardımıyla yapacaktır. Başkan’ la buluştuklarında her şeyi anlatır ve bir plan yapar önünde beş günlük bir zaman vardır. Öldürülmüş rolü üstlenecek ve kimlik değiştirerek İsraillerin başı Judas’ı öldürecektir. Bütün bu işler yanında Blake Johnson ona yardım edecektir. Hemen planını tatbike geçer. Üçüncü bölge morgundaki ölü taklidinde kuzenin Gold ile onun öldüğüne iyice inanmıştır. Judas adıyla tanınan Albay Don Cevy Dillon’un ölmediğini anlayana kadar Dillon birçok kişiden birçok bilgiyi öğrenmiştir. Bu bilgiler ışığında planlarını geliştiremeye başlalar. İsrailliler Mariede Brissac'ı deniz kenarında bir şatoda rehin tutuyorlardır. Şatoya kadar tekne ile yanaşacaklar, daha sonra tekneden inerek kimseye görünmeden şatoya gireceklerdir. Olaylar aynen dedikleri gibi işler ve şatonun burçlarının dibine varırlar. Burçta bekleyen nöbetçiyi Dillon dikkatini çeker ve Blake rehin alır. Şato hakkındaki bütün bilgileri ondan alırlar. Zorlada olsa Mariede Brissac’a ulaşırlar. Tekrar geldikleri tekneye binerek olay yerinden uzaklaşmak isterler. Surat teknesiyle Albay Levy’de peşlerine düşer. Fakat Albay Levy’ni teknesi daha önce yerleştirilen bomba sayesinde havaya uçar. Mariede Brissac kurtularak babasına kavuşur.

yzx
26-05-08, 18:25
Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası

KİTABIN ÖZETİ:
Batı düşüncesi ve kültürü, esas itibariyle bilgiyi elde etme biçimi olarak tanımlanan bilimsel yöntemden etkilenmektedir. Batıda 16. yüzyıldan itibaren hakim olan bilimsel düşünme biçimi pozitivizmdir. Batıda üç yüz yıla damgasını vuran ve mekanistik, kartezyen paradigma diye de adlandırılan bu düşünce fen bilimleri ile sosyal bilimleri derinden etkilemiş ve 20. yüzyılın ortalarına kadar egemen düşünme tarzı olmuştur.
Kitapta, yaşanan çağa hakim olan bilimsel bilgi edinme yönteminin ve düşünce modelinin (paradigma), çevre sorunlarından biyolojiye, modern fizikten gen mühendisliğine, teknolojiden eğlenceye kadar uzanan bir dizi alana etkisini ve tıp, psikoloji, iktisat, siyaset gibi bilimleri nasıl yönlendirdiği incelenmektedir. Bir başka ifadeyle kitabın ana temasını şu düşünce oluşturmaktadır: Bilgi elde etmede ve bilim yapmada kullanılan egemen bilimsel yöntem anlayışı tüm bilimleri ve bilimlerin aracılığıyla insan düşünce biçimini ve toplumsal yaşayışı hangi oranda ve nereye kadar etkilemektedir. Bu bağlamda iki temel bilimsel yöntem paradigması yazar tarafından tartışılmaktadır.
Birinci bölümde ağırlıklı olarak 16.-19.yüzyıl arası bilimleri ve yaşam biçimini etkileyen pozitif paradigma ve varsayımları ele alınmaktadır. Pozitif bilimsel paradigmayı oluşturan bilim adamları kronolojik olarak incelenmekte ve bilimlere etkisi açıklanmaktadır. Yazara göre klasik bilim olarak adlandırılacak bu dönemin önemli dört sacayağı Galileo, Bacon, Dekart ve Newton'dur.
Köklerini Galileo, Bacon ve Descartes'ten alan pozitif-mekanistik düşünce evrensel bir yöntem olarak Newton tarafından formüle edilmiştir. Newton; Bacon'cı gözleme ve deneye dayalı tümevarımsal bilgi yöntemiyle, Dekart'çı akla ve analize dayalı rasyonel tümden gelimci bilgi yöntemini birleştirmeyi başarmış ve tüm bilimlerde kullanılabilen ortak bir bilim anlayışı geliştirmiştir. Söz konusu bilim adamlarının oluşturdukları bilimsel yöntem, tüm bilimleri etkilemiş ve insan ve toplum yapısına ters mekanik bir dünya yaratmıştır. Bahsi geçen bilim adamlarının ortak inançları bilginin ancak ölçülebilir, kesin, mutlak ve bölünebilir nesnelerin incelenmesi ve ölçülmesiyle elde edilebileceğidir. Bu varsayımlar bilimin konusunu sadece maddeyle sınırlamış, insanı ve toplumu mekanik bir bakışla araştırmak zorunda bırakmıştır.
Bilimin madde ve maddesel özellikler taşıyan insan ve toplum üzerinde çalışması beraberinde elektrikten, arabalara, ilaçlardan ilk uçaklara kadar katı teknolojiyi yaratan pek çok buluşa yol açmıştır. Ancak mekanik düşünce bu olumlu gelişmelerin yanı sıra aynı zamanda insanı kendisinden, toplumdan ve doğadan uzaklaştıran sonucu da beraberinde getirmiştir. Eski zamanların kendiyle ve yaşadığı çevreyle barışık insani değerleri, yerini soyutlanmış, materyalistleşmiş bireysel değerlere bırakmıştır.
Kitabın ikinci bölümünde yazar özellikle izafiyet ve kuantum teorisindeki gelişmelere işaret etmektedir. Söz konusu gelişmeler pozitif bilimin madde üzerindeki varsayımlarının bile gerçekleştirilemedğini göstermektedir. Mekanistik düşünce yüzyıllar boyunca bütün bilim adamlarının en geçerli kılavuzu olmuştur. Ancak 20. yüzyılın başında atom altı incelemeler söz konusu metodun eksikliklerini gündeme getirmiştir. Newton'un maddeyle ilgili varsayımları; Bohr, Einstein, Heisenberg gibi meslektaşları tarafından yapılan inceleme ve deneylerde ret edilmiştir.
Mekanistik yasalar fizik alanında bile maddenin belli büyüklükte ve hızda olması halinde geçerli olmamaktadır. Eğer madde çok küçük (kuantum düzeyi) ve çok hızlı (ışık hızına yaklaştıkça) ise yer çekimi kanunları, zamanın ve mekanın mutlaklığı gibi bilinen tüm evrensel mekanik fizik yasaları geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla kendini bu ön kabullere dayandıran mekanistik düşünce de bu durumda işe yaramamaktadır.
Yazar, fizikte meydana gelen bu değişmelerden hareketle batıda yeni bir düşünce yönteminin doğduğunu ifade etmektedir. Algı ve değerlerde kökten bir değişime yol açan bu yöntem, sistem düşüncesi olarak ifade edilmektedir. Köklerini kuantum ve rölativite teorisinden alan yeni bilimsel düşünce yöntemi özellikle etkisini genetik ve nükleer teknolojide göstermektedir. Çok farklı adlarla adlandırılmakla beraber yeni bilimsel düşünce tüm dünyada hızla yayılmakta ve pozitivist bilimsel anlayış tarafından oluşturulan bilgi dağarcığımızı hızla değiştirmektedir.
Yazar yukarda ifade edildiği gibi tüm dünyadaki sosyal problemlerin temel nedenini mekanistik düşünme yönteminden kaynaklandığını ileri sürmektedir. Problemlerin çözümünde kullanılan sınırlı mekanistik teşhis ve tedavi yöntemi, açlıktan kirliliğe, kentleşmeden enflasyona kadar hayatın her alanındaki sorunlara kaynaklık etmektedir. Oysa sistem düşüncesi olarak adlandırılan yeni düşünce yöntemi, sorunları algılamada ve çözmede insanlığa daha geniş imkanlar sunmaktadır. Bu doğrultuda, Batı da bilim alanından yaşam alanına doğru mekanistik düşünceden sistem düşüncesine geçiş yapılmaktadır.
Sonuç olarak yazarın kitaptaki ana fikri şu cümlelerle ifade edilebilir: Günümüzün problemlerini çözmek için yeni bir bilimsel anlayışın tasarımı gerekmektedir. Bu yeni tasarım hayat, zihin, bilinç ve evrim sistemleri görüşünün ortaya çıkmasını, bütüncül yaklaşımın benimsenmesini; psikoloji ve psiko-terapiye batılı ve doğulu yaklaşımların bütünleştirilmesini, ekonomi ve teknoloji için yeni bir kavramsal çatıyı ve nihayet toplumsal ve siyasal yapılarımızda derin değişimlere yol açacak ekolojik ve duyarlı bir perspektifi içermektedir.

Bu yeni anlayış, gelişmekte olan sistemler düşüncesinde vücut bulmaktadır. Sistem düşüncesi, doğu ve batı düşüncesinin yanı sıra pozitif bilimle izafiyet ve quantum teorisini telif ederek yeni bir bilimsel bilgi edinme modeli (paradigması) yaratmaktadır.

yzx
26-05-08, 18:26
Bay Sommer'in Öyküsü

KİTABIN ÖZETİ
Hikayeyi kahramanımızın dilinden dinliyoruz. Kahramanımız küçük bir çocuk. Bir gölün çevresinde sıralanmış bir sıra köyün birinde Unternsee'de, annesi, babası, ağabeyi ve kız kardeşi ile birlikte yaşamaktadır. Okula gitmekte, bütün boş zamanını ise ağaç tepesinde geçirmektedir. Ağaç tepesinde olmak onun için uçmak kadar güzeldir. Ağaç tepesindeyken onu rahatsız eden her şeyden uzaktadır. Ne annesinin rahat bozan ne de ağabeyinin görev yükleyen sesini duymaktadır oradayken. Ağaç tepesinde ders çalışmakta, yemek yemektedir. Bir ağaç evi yapmış, yaşlanınca bile ağaç tepelerinden vazgeçmeyeceğini düşünmektedir.
Kahramanımızın asıl anlatmak istediği köylerinde yaşayan ilginç bir ihtiyar, Bay Sommers. Onu Bay Sommers diye tanıyor herkes. İlk adını, mesleğini yada nereden geldiğini kimse bilmiyor. Yine de gölü çevreleyen köylerde sorsanız tüm gününü yürüyerek geçiren Bay Sommers'ı tanımayan yoktur. Bayan Sommers bütün haftasını bezden bebekler yaparak geçirmektedir. Hazırladığı bebekleri her Cumartesi bir kutu içerisinde postahaneye götürmekte, dönüşte de evin bir haftalık alışverişini yapmaktadır. Bay Sommers ise sürekli yürümektedir. Elinde boyundan uzun bir değnek, sırtında, içinde bir dilim yağlı ekmek ve yağmurlu havalarda giyilmek üzere uzun bir muşamba bulunan bir sırt çantası, hava aydınlanmadan evden çıkıp kar kış demeden hiç durmadan yürüyüp akşam hava karardıktan sonra eve dönmektedir. Dinlendiğini, harhangi bir yerde durup bir şey incelediğini her hangi birine selam verdiğini gören yoktur. Tam bir cümle söylediğini duyan bile olmamıştır.
Bir Pazar günü kahramanımız babasıyla atyarışı izlemekten dönmektedir. Babası hiç at yarışı oynamamasına rağmen çok büyük bir at yarışı meraklısıdır. Yarışları takip eder, her yılın şampiyonlarını ezbere sayabilmektedir. Yarış sonrası arabayla eve dönerken korkunç bir fırtınaya yakalanırlar. Önce kara bulutlar gökyüzünü kaplar. Daha sonra iri iri taneler düşmeye başlar. Yağmur öylesine artar ki yol bir anda su içinde kalır. Silecekler yağmurun hızına yetişememektedir. Derken yağmur doluya çevirir. Yer gök binlerce buz tanesiyle dolmuştur. Arabayı durdurup korku içinde dolunun dinmesini beklerler ve biraz sonra fırtına etkisini kaybeder ve tekrar yola devam ederler. Kahramanımız yolun ilerisinde bir karaltı görür. Biraz yaklaştıklarında bu karaltının elinde sopasıyla yürümekte olan Bay Sommers olduğunu görürler. Üzerinde muşambası olmasına rağmen sırılsıklam olmuş fakat her zamanki hızıyla yürümektedir. Arabayla yaklaşıp Bay Sommers'i evine bırakmayı önerirler ama Bay Sommers hiç istifini bozmaz. Israr ederler ve hiç beklemedikleri bir şey olur, Bay Sommers durur, onlara döner ve " E beni rahat bıraksanıza artık" der ve tekrar yola koyulur. Arabayla oradan uzaklaşırken kahramanımız arka pencereden Bay Sommers'a bakar. Onun koca koca açılmış gözlerle, çenesinden sular akarak yürürkenki yüz ifadesini bir daha unutamayacaktır.
O ağaç tepelerinde dolaşan çocuk artık büyümektedir. Bisiklete binmeyi öğrenmiştir, kendisi için çok büyük olmasına rağmen, annesinin olan bisikletini kulanarak bitişik köye piyano derslerine gitmektedir. Piyano öğretmeni yaşlı, bekar bir bayandır ve çok sert bir öğretmendir. Bir gün elinde olmayan sebeplerle derse geç kalır. Öğretmeni onu dinlemeden azarlamaya başlar. Derste iyi geçmez, bir türlü parçayı öğretmeninin istediği gibi çalamaz ve sonuçta iyice sinirlenen öğretmeni onu dersten kovar. İyice üzülen kahramanımız hayatın adaletsizliğine isyan eder ve intihar etmeye karar verir. Tabi ki aklına gelen tek yol yüksek bir ağacın tepesinden kendini boşluğa bırakmaktır. Bölgedeki en yüksek ağaca gider. Uygun bir dala çıkar ve yavaş yavaş dalın ucuna doğru ilerlemeye başlar. Bir yandan da kendi cenazesini hayal etmektedir. Bütün köy mezarı başında toplanacak ve ona yaptıkları adaletsizliklerden ötürü pişmanlıklarını dile getireceklerdir. Dalın ucuna gelip tam kendini boşluğa bırakacakken aşağıdaki açıklığa birisinin geldiğini fark eder. Gelen Bay Sommers'dir. Önce ağacın etrafını turlayan Bay Sommers etrafta kimsenin olmadığından emin olunca sırt çantasından ekmeğini çıkarır ve yer. Daha sonra ağacın kökleri arasında yere uzanır ve tüyler ürperten bir sesle inler. Daha sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkar, sırt çantasını kaptığı gibi yürümeye devam eder.
Aradan beş yıl geçmiştir. Köy televizyonla tanışmış ancak henüz her eve girmemiştir. Bayan Sommers ölmüş, Bay Sommers'ta yakındaki bir çatı katına taşınmış, yürüyüşlerine devam etmektedir. Artık köy halkı Bay Sommers'in haline alışmıştır. Bir akşam kahramanımız arkadaşının evinde televizyon seyrettikten sonra bisikletle hızla eve dönmektedir. Süratle ilerlerken birden bisiklet zincir atar, onu tamir ettikten sonra göl kıyısındaki çalılarda elini temizlerken gölün kıyısında birinin dikilmekte olduğunu görür. Bay Sommers beline kadar suya girmiş karşı kıyıya bakmaktadır. Kahramanımız önce ne olduğunu anlamaz. Bay Sommers'ın gölde bir şey aradığını düşünür. Derken Bay Sommers azimle derin sulara doğru yürümeye başlar. Su yavaş yavaş yükselir ve Bay Sommers suların içinde kaybolur. Kahramanımız öylece olanları izlemektedir, bırakın koşup yardım çağırmayı, olduğu yerden kıpırdıyamaz. Aklında sadece o fırtınalı günde Bay Sommers'ın yüzünde gördüğü acı dolu ifade ile ağacın tepesinde kendisini boşluğa bırakmak üzereyken duyduğu tüyler ürperten inleme vardır. Hiç bir şey olmamış gibi eve geri döner. Kimseye birşey söylemez. Bay Sommers'in yokluğunu önce ev sahibi hisseder kira geçikince. Köy halkı bir süre konuşur Bay Sommers'a neler olduğunu ve ilk defa onun ilk ismini öğrenirler gazetelerdeki kayıp ilanından. Bay Sommers'dan bir daha haber alınamaz. Nereden geldiğini bilmedikleri yaşlı adamın nereye gittiğini de hiç bir zaman öğrenemeyeceklerdir.

yzx
26-05-08, 18:27
Bedel

KİTABIN ÖZETİ :

Her şey zeki ve çalışkan bir üniversite öğrencisinin, satmakla zorunlu olduğu uyuşturucuların bir kısmını kendine ayırdığının fark edilmesi üzerine, patronlar tarafından feci bir şekilde öldürülmesiyle başlar. Böylece zekilik ve çalışkanlıktan daha da önemli olanın karanlık güce bağlılık olduğu, herkese anlatılmış olur.

Dr.Isaac mesleğinde iddialı bir kimyagerdir. Profesör vermiş olduğu bir konferansta, uyuşturucu ticaretiyle uğraşan ve aynı zamanda psikopat bir katil olan Jimmy Pilgrim’in üzerindeki dikkatini daha da fazla arttırmıştır.

Bu sıralarda, çok uzaklarda giderek yaygınlaşan ve gençleri zehirleyen maddelere karşı savaş açmış olan devlet yetkilileri, çok gizli bir federal teşkilat kurması için Tom Fogarty’e görev vermiştir. Tom Fogarty’e ise federal merkezinden olmayan ve daha evvel kesinlikle işinde açık vermeyen 5 federal ajanı kendi evinde toplayarak onlara görevleri konusunda bilgileri verir. Uyuşturucu şebekesinin başı Locotta ismindeki yer altı patronudur. Locotta’ya bağlı üç büyük patron ve bunlardan en acımasızı olan Pilgrim’in ise sadece kendisine bağlı dokuz adamı mevcuttur.

Pilgrim’in Dr.Isaac’ı kendisi için çalışmasına ikna etmesi fazla zor olmamıştır. Pilgrim, Dr.Isaac’a üniversitede aldığı paranın on kat fazlasını ve istediği bileşeni yapması halinde ise ona büyük bir ikramiye vereceğini, profesörün çalışmalarını destekleyeceğini ve rahat bir çalışma ortamı sağlayacağı garantisini verir. Dr. Isaac bunu fazla zorlanmadan kabul eder. Çünkü çok karlı bir iştir. Bütün bunların karşılığında Pilgrim ise profesörden uyuşturucu maddeler ile aynı özelliği taşımayan fakat, daha da fazla etkisi bulunan bir madde üretmesini istemektedir.

Federal ajanlar ise Pilgrim grubundan başlamayı uygun görürler ve dolayısıyla ilk, Pilgrim’in satıcılarından en aptal olanı üzerinde yoğunlaşacaklardır. Bylighter ismindeki satıcı- diğer adı Gıcırtı - ile temasa geçerler. Fakat umulmadık bazı aksilikler sonucunda Pilgrim’in sağ kolu olan aynı zamanda soğukkanlı ve acımasız katil Raynee’nin kurnazlığı sayesinde 2 federal ajan feci bir şekilde öldürülür.

Federal ajanlar, girmiş oldukları işin ciddiyetini ve iki arkadaşlarının öldürülmesi ile daha fazla çalışmaları ve dikkatli olmalarının gerektiğini anlamışlardır. Gıcırtı’nın bir yargıcın evini soyarken yakalanması , olayın mahkeme salonuna taşınması demektir. Fakat patronlar buna hiçte niyetleri olmadığından rüşvet vererek ve tanınmış olan, en iyi avukatı tutarak Gıcırtı ’yı bu durumdan kurtarırlar. Bu onlar için iyi olmuştur, fakat Gıcırtı ismindeki bu satıcının söyledikleri ve daha da fazla dikkatsizce davranışı patronlarının sonunu getirecektir.

Uyuşturucu timi yavaş yavaş patronlara ulaşmaya başlamıştır. Bunun sonucunda ölümler birbirini izlemektedir. Bu sırada profesörün yaptığı A-17 ismindeki uyuşturucu oldukça yaygınlaşmış ve yeni bir uyuşturucu yaratılmıştır. Gerekli veya gereksiz bir sürü takip ve ölümün ardından patronlar Pilgrim, Raynee ve Locotta yakalanarak, adalete teslim edilir.

Kısa zaman sonra, Locotta ve Pilgrim büyük patronun tutmuş olduğu avukat ve verilen çok büyük rüşvet sayesinde beraat ettirilir. Patron, onlara eski bölgelerine geri dönmelerini ve işleri tekrar yoluna sokmaları emrini verir. Uyuşturucu ajanları ne olacağını bildiklerinden, olaylara kayıtsız kalırlar. Bir süre sonra Locotta ve Pilgrim bir arazide ölü olarak bulunur.

yzx
26-05-08, 18:29
Belgelerle Ermeni Sorunu

KİTABIN ÖZETİ
Kitap, beş bölümden oluşmuştur. Ermeni tarihiyle Türk-Ermeni sorunlarını ve bu sorunların nedenlerini belgelere dayanarak belirtmek amacıyla yazılmıştır.
Birinci bölümde, Osmanlı Devleti yönetimine girmeden önce ve girdikten sonra Ermenilerin durumu ele alınmıştır. Burada Ermeni tarihinin özeti, yaşadıkları bölgeler, dili, dini ve nüfusu hakkında çeşitli bilgiler verilmiştir. Daha sonra Osmanlı devleti yönetimindeki Ermenilerden ve yabancı devletlerin kışkırtmalarından bahsedilmiştir. Bu kapsamda; Birinci Meşrutiyet'in ilanına kadar Osmanlı Devleti-Ermeni azınlığı ilişkileri, Birinci Meşrutiyet'in ilanından sonra Ermeni azınlığının durumu ve çalışmaları, Ayastefanos (Yeşilköy) ve Berlin Antlaşmalarında Ermeni sorunu, Çarlık Rusyasının Ermeni illerine karışması, Ermeni sorununa diğer Avrupa devletlerinin karışıp kışkırtmaları ile Ermeni isyanları hakkında bilgiler verilmiştir.
İkinci bölümde, Ermenilerin örgütlenmeleri ve amaçları, Hınçak ve Taşnaksutyun komitelerinin oluşumu, çalışma ve amaçları hakkında bilgi verilmiş; müteakiben yabancı devletlerin etkisiyle Ermeni Komitacıların ayaklanmaları ve çıkan olaylar (Erzurum İsyanı, Musa Bey Olayı, Kumkapı Gösterisi, Merzifon, Kayseri, Yozgat Olayları gibi) ile Osmanlı Devleti'nin İkinci Meşrutiyet'ten önce ve sonraki Ermeni politikasına değinilmiştir.
Üçüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi'nde Ermenilerin Osmanlı Devletine karşı ayaklanmaları, bunlara karşı yapılan uyarılar ve alınan tedbirler konusu ile diğer Ermeni olayları (Şebinkarahisar İsyanı, İzmit, Adapazarı Olayları, Bursa, Adana, Urfa Olayları gibi) üzerinde durulmuştur.
Dördüncü bölümde, Birinci Dünya Harbi sonlarındaki Ermeni eylemlerinden bahsedilmiştir. Bu kapsamda; Rus İhtilali'nden sonra Ermenilerin tutumu, Brest- Litovsk Antlaşması ve Trabzon konuşmaları, Batum Konuşmaları ve antlaşması ile Rus İhtilalinden sonra Ermeniler tarafından Türk halkına yapılan zulme ve cinayetlere değinilmiştir. Müteakiben, Mondros mütarekesinden sonra ve Sevr Antlaşması sırasında Ermenilerin Politik çabaları ile Mondros mütarekesi sonrasında meydana gelen Ermeni eylemleri, Ermenilerin yaptıkları zulümler anlatılmıştır.
Beşinci ve son bölümde ise; Türk istiklal Savaşı ve sonrasında Ermenilerin politik uğraşları, Doğu ve Güney cephesinde Ermenilerin yaptıkları ve Lozan Barış Antlaşması'nda Ermenilerin uğraşıları ve durumları, Antlaşmadan sonra ve günümüzde Ermenilerin tutumu ve çalışmaları ile Türkiye Cumhuriyeti Hükümetlerinin Ermeni Politikası hakkında bilgiler verilmiştir.
Eser, bugün dünyanın birçok yerinde Ermenilerin zulüm ve toplu katliama uğramış, çeşitli haksızlıklarla karşılaşmış bir topluluk olarak gösterilmesi için yapılan çeşitli propaganda ve eylemleri yalanlayacak bir açıklama niteliğindedir.
Bir toplum kendi vatanında, kendi ülkesinde bağımsızlık savaşı verir ve bu amaç için kanını dökerse tarafsız düşünenler tarafından her zaman haklı olarak kabul edilir; fakat herhangi bir unsur, rastlantı sonucu azınlık olarak bulunduğu yabancı bir devletin toprakları üzerinde hak iddia eder, bağımsızlık istemeye yeltenir ve bu isteğini kendi gücüyle veya yabancı devletlerin aracılığıyla elde etmeye kalkarsa haksızlığın ve kendini bilmezliğin ta kendisi olur ve asla hoş görülemez.
Türkiye'de yaşayan Ermeni vatandaşlarımızın, bu sakıncalı yolu tutan soydaşlarını hiçbir zaman onaylamadıkları, belgelerde de açıklandığı gibi bir gerçektir. Yıllarca birlikte ve kardeş gibi yaşayan Türklerle Ermenilerin arasını açanları ve huzurunu bozanları iyi tanımak ve bu gibilerin oyununa gelmemek, en akıllıca bir hareket olur.
Kitap; ATASE Başkanlığı Askeri Tarih Özel Araştırma Grubu üyelerinin yardımıyla Em. Tümgeneral İhsan SAKARYA tarafından hazırlanmış ve yetkili kurullarca incelenerek yayına hazırlanmıştır.

yzx
26-05-08, 18:30
Bellek Güçlendirme Teknikleri

KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitabın amacı; belleğimizi daha etkili kullanma yollarını içeren bir alıştırma programı sunmaktır. Belleğimiz aslında pekala yapabileceği şeyleri aslında yapmıyorsa bunun tek nedeni bizim beynimizi işini yapması için serbest bırakmamızdır.

Kimsenin dalgınlıktan yada unutkanlıktan yakınması gerekmez. Bu kitabı yada bir benzerini okuduğumuz zaman yanılmaz bir hafızaya sahip olacağımız iddia edilmemekte ancak ne kadar çok çaba gösterirsek belleğimizin de o kadar kuvvetli olacağı vurgulanmaktadır.

Beyin, biz farkında olsakta olmasakta deneyimlerimizi saklayan geniş bir depo gibidir. Bununla beraber kendi gereksinimlerimiz ve anımsamak istediğimiz detayların bu gereksinimlerimizi karşılayıp karşılamayacağına karar vermek ve bu doğrultuda düşünmek hatırlama kapasitemizi genişletmemizi sağlar.

Dikkatimizi bir hedefe yönelterek belleğimizi bizim için en önemli, en acil, ve en verimli şeyler üzerinde odaklayabiliriz. Hatırlamak istediğimiz şeylere öncelik sırasında üst yerlerde tutar daha az önemli şeyleri belleğimizin daha alt taraflarına gönderebiliriz.

İçinde yaşadığımız dünyaya daha fazla dikkat göstererek bütün duyularımızı aynı anda seferber edebilir; fikirleri, sayıları, yüzleri, isimleri vb. hatırlamamıza yardımcı olacak daha fazla ipucu toplayabiliriz. Sürekli çalışan bir beyin uyuşuk bir beyinden daha iyi anımsar.

Konunun ana fikrini veren ipucu sözcükleri hem bir konuşmayı dinlerken hem de konuşma yaparken kullanacağımız çok yararlı araçlardır. Bunlar birer kanca gibi konunun çeşitli bölümlerini birbirine bağlayıp bir arada tutarak bu bölümlerin bir bütün halinde odaklanmasını sağlarlar.

Yapacağımız bir konuşmayı hafızamıza yerleştirmeye çalışırken aralıklı tekrar yöntemini kullanmak sözleri ve anlamlarını ezberlememizi kolaylaştırır. Konuşmayı ister bütün halinde ister parça parça ezberleyelim aralıklı tekrar yöntemiyle çok daha iyi sonuç alırız. Konuşmayı yüksek sesle kendi kendimize tekrarlamak ve sesli prova yapmak konuşma metnin belleğimize daha iyi oturmasını sağlar.

Okuduğumuzu anımsamamız ne kadar okuduğumuzdan çok nasıl okuduğumuza bağlıdır. Ne kadar etkin bir şekilde okursak ve beynimize ne kadar alıştırma yaptırırsak beynimiz de elbette o kadar iyi çalışacaktır. Göz gezdirme, tarama ve ön okuma hem yüzeysel bilgi edinmek için okuma, hem de derinliğine kavramak için okuma becerimizi yükseltir. Derinliğine anlamak için okuma ilgi, dikkat ve tekrar gerektirdiği gibi ipucu sözcüklerini not etmemizi yada en azından kenar notları almamızı gerektirir.

Görselleştirmeyi ve çağrışım ilkesini kullandığımızda adları ve yüzleri daha kolay anımsarız. Bu araçları anahtar sözcük alfabesiyle birlikte kullandığımız zaman yanılmaz bir sayı hafızasına sahip olabiliriz.

Belleğin geliştirilmesi için kullanılabilecek bir çok yöntem vardır. Bu sistemlerin nasıl çalıştığını anladığımız zaman bizde kendimize daha uygun kendi yöntemimizi geliştirebiliriz.

yzx
26-05-08, 18:32
Ben Ölüme Giderken

KİTABIN ÖZETİ
As I Lay Dying adlı romanda yazar birey ve aile arasındaki ilişkinin sorunlarla dolu bir ilişki olduğunu vurgularken bu sorunlara çözüm bulma gibi bir girişimde bulunmaz. Romanda, geleneksel aile kurumunda bulunan ortak hedeflere yönelme, anlayış ve iyi niyet gibi kavramların yerini bireyler arasında iç çekişmelerin yaşandığı parçalanmış bir aile imajı alır. Böylesine olumsuz bir aile yapısı içinde yer alan bireyin kendi özgürlük kimliğini gerçekleştirmesi oldukça zordur.
Romanda Bundren ailesinin grotesque yolculuğu trajik bir mizahla anlatılır. Anse, eşi Addie'ye ölümünden sonra onu Jefferson'a defnetme sözü vermiştir. Addie'nin ölümü üzerine Bundren ailesi -Anse, Darl, Jewel, Dewey Dell and Vardaman -bu sözü yerine getirmek üzere Jefferson'a doğru yola koyulur. Romanın ana olay örgüsünü teşkil eden yolculuk süreci gerek bireysel gerekse ailenin tümü açısından tam bir hüsrandır. Maceralarla dolu yolculuk sırasında ailenin her üyesi kendi davranışlarıyla hakettiği kötü bir veya birkaç olay yaşar. Uzun ve maceralı bir yolculuğun sonunda Bundren ailesi Jefferson'a varır ve orada cenazeyi defneder.
Romanda tasvir edilen anne karakteri geleneksel çizgiden oldukça uzaktır. Addie, çocuklarıyla ilgilenmek, onların ihtiyaçlarını karşılamak gibi anneliğin gerektirdiği temel davranışlardan yoksun, bencil bir kadındır. Başkalarına istediği şeyleri yaptırmayı, onların kendi üstün kişiliğini kabul etmesini bekler. Bu bencil dürtü bazen onun çocuklarına ve öğrencilerine karşı şiddete başvurmasına da neden olur. Aile reisi konumunda bulunan Anse elinden hiçbir iş gelmeyen tembel bir insandır. Bir eylem adamı olmaktan çok hayatını klişe sözlerle hiç bir şey yapmadan geçiren bir kişidir. Çevresinde meydana gelen olayları gerçekçi bir biçimde değerlendirme yeteneğinden yoksun bir kişi olan Anse, ne iyi bir aile reisi olabilmiş ne de ailenin diğer üyelerini doğru olarak anlayabilmiş bir insandır. Karısı Addie gibi o da bencil bir insandır; salt kendisini düşünen birisi olduğunu en açık şekilde gösteren olay eşi henüz gömülmeden kendisine yeni bir eş bulmasıdır.
Ailedeki çocuklar arasında derin anlaşmazlık ve çekişmeler yaşanır. Jewel dışa dönük ve hareketli bir gençtir. Annesini en çok seven ve onun tarafından en çok sevilen odur. Bundren ailesi fertleri arasında, yalnızlık ve yabancılaşma duygusunu en yoğun yaşayan kişi Darl'dır. Darl, Addie'nin kendisini sevmediğini ve ona ilgi göstermediğini çok iyi bilir. Bu nedenle o da annesini ve onun gözdesi olan Jewel'i pek sevmez. Darl sadece kimlik bunalımı yaşayan bir kişi değil, aynı zamanda dünyadaki varlığından da tam olarak emin olmayan bir kişidir. Ailenin en ince ve derin düşünebilen üyesi olan Darl'ın gizemli bir gücü vardır. Zaman zaman kendini aşarak başka birinin kişiliğine uzanır; o kişinin ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak gibi bir yeteneği vardır. Ancak romanın sonunda Darl bu üstün yeteneği nedeniyle ailenin diğer fertlerinin isteğiyle akıl hastanesine gönderilir.
Tıpkı Darl gibi Dewey Dell de kendisini bir hiç olarak görür, çünkü o da yoğun bir yalnızlık duygusu yaşar. Uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Dewey Dell en yakın kasabadaki bir eczaneden hap alarak düşük yapmak istemektedir. Ancak, ne tuhaftır ki, bu hapları ararken bir eczacı tarafından ikinci kez tecavüze uğrar. Ailenin en küçük ferdi, Vardaman, hayal dünyasında yaşayan, aklı dengesi yerinde olmayan, yarım-akıllı bir çocuktur. Vardaman'ın yaşantısına yön veren algıları gerçek dünyadan öylesine kopuktur ki, çoğu zaman söylediği şeyler anlamsız kelime gruplarından başka bir şey değildir. Zaman zaman "Annem bir balıktır", "Jewel'in annesi bir attır" gibi mantıksız sözler sarfettiği duyulur. Cash aile fertleri içinde yapım işlerinde en usta olanıdır. Addie'nin tabutunu yapan Cash, yolculuk boyunca ailenin karşılaştığı fiziksel engel ve sorunları aşmada Jewel ile birlikte en büyük katkıyı sağlayan kişidir.
Romanda birçok "grotesque" sahne yer alır: Ailece nehri geçerlerken Cash'in bacağı kırılır. Daha sonra bacağına çimento ile sargı yapılır ve bu da bacağının enfeksiyon kapmasına neden olur. Yolculuk uzadıkça, etrafa kötü kokular yayan cesedin çevresinde sinekler toplanmaya ve uçuşmaya başlar. Bu duruma daha fazla dayanamayan Darl ahırı ateşe vererek kokmakta olan cesetten bir an önce kurtulmaya çalışır. Annesinin ölümünü tam olarak kabul etmeyen Vardaman matkapla tabutta delikler açarak annesinin hava almasını sağlamak ister. Bunu yaparken de farkında olmadan annesinin yüzünde delikler açılmasına neden olur.

yzx
26-05-08, 18:33
Bencİl (when The Lion Feeds)

KİTABIN ÖZETİ :

Kitap, Güney Afrika’nın sömürge haline getirilme dönemindeki göçmen halkının yaşamış olduğu maceracı ruhu yansıtmaktadır. Kitapta öne çıkan karakterler Sean, kardeşi Gary, baba Waite Courtney, anne Ada, kız arkadaşı Anna (daha sonra Gary’nin eşi olacak) uşak Mbejane (Zulu kabile reisinin oğlu), Dufford Charlleywood (Duff), Haradsky (maden şirketi sahibi), Candy Rautenbuch (otel ve restoran işletmecisi), Katrina Paulas (Sean’ın eşi) ve Jan Paulas’tır (Hollanda göçmeni fil avcısı).

Eser üç bölümden oluşmaktadır: Birincisi Natal, ikincisi Witwatersland, üçüncüsü ise: Issız topraklar, adı altındadır.

Kitabın birinci bölümünde Sean’ın Port Natal’daki çiftlik evi, ailesi, çocukluk ve gençlik evresini anlatılmaktadır. Sean, çocukluk devresinde kardeşi Gary tarafından bir av kazası neticesinde sakat bırakılmıştır. Sean, buna sığınarak ve Gary’nin vicdan azabından yararlanarak onu kullanmış ve bunun neticesinde bencil, tembel ve kıskanç bir yapıya bürünmüştür. Bu sırada yerli halkın elinden topraklarının ve hayvanlarının alınması üzerine bir savaş çıkmış, Sean babasını kaybetmiş ve Zuluların eline düşmüştür. Burada bir süre esir kalan gençten ailesi ümit kesmiş ve kendisinin savaşta öldüğünü düşünmeye başlamıştır. Esaretten uşağının yardımı ile kurtulan Sean sonunda geri dönmüş, fakat sevdiği Anna‘nın Gary’le evlendiğini öğrenince çiftlikten uzaklaşmıştır.

İkincisi bölümde ise Candy’nin yolu Witwatersland’a (maden kasabası) düşer, burada Duff’la tanışır. Beraber altın işine girişerek şanslarının yaver gitmesi neticesinde zengin olurlar. Fakat daha sonra almış oldukları maden topraklarının sanayileşmiş büyük şirketler tarafından ele geçirilmeye çalışılması tehlikesine karşı topraklarını korumak zorunda kalırlar. İyi dostlukları, uşaklarının bağlılığı ve çok zengin olmaları neticesinde bu durumdan kurtulurlar; fakat bir süre sonra Haradsky’le şirketlerini birleştirmeleri sonunda iflas ederler.

Kitabın üçüncü bölümünde ise çiftin Güney Afrika’nın iç kesimlerindeki ormanlarda yeniden zengin olma umudu ile fildişi avcılığı yapmaları, burada Duff’ın bir köpek tarafında ısılarak kuduz olması ve tecrit edilerek (ormanda zincirlenerek) kuduzdan ölmesi anlatılmaktadır. Daha sonra Sean, arkadaşı Duff’ın payını gömdükten sonra bir Hollandalı aile ile tanışır ve bu ailenin kızları olan Katrina’ya aşık olur. Fakat bu sırada ortaya çıkan bir sel felaketi, Katrina’yı tehlikeye düşürür. Onu kaybetme korkusuna kapılan Sean, sevgisinin gücü ile genç kızı bu tehlikeden kurtarır ve sonunda evlenerek Witwaterland’a dönerler. Burada çocuk sahibi olurlar, fakat Sean’ın oradaki eski dostluklarına kızan Katrina’nın kıskançlığı neticesinde intihar etmesi ile hikaye son bulur.

Kitaptan alınması gereken derslerin en başında, çalışmanın, azmin ve dostluk bağlarının ne çeşit tehlikeler karşısında dayanabildiği gelmektedir. Bunun yanında kıskançlığın ve bencil duyguların getirdiği felaketin altı çizilmektedir.

yzx
26-05-08, 18:34
Bende Yazdım (1 nci Cilt)

KİTABIN ÖZETİ :

Bu kitapta Atatürk'ün silah arkadaşlarından olan Türkiye'nin Üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın Birinci Dünya Harbi öncesi Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasi durumu, yaşanan önemli olaylar ve mütarekenin ilk hazırlık çalışmalarıyla ilgili tespit ve yorumları yer almaktadır. Celal Bayar'ın kendisi İttihat ve Terakki Cemiyetinin içinde bulunan bir kişi olarak aynı zamanda bu cemiyetinin durumu ve yapısı hakkında da bilgiler sunulmuştur.

1 nci cilt 11 bölümden oluşmaktadır:

1. Bölüm :

Birinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde yaşananlar anlatılıyor. Müttefikimiz olan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgaristan mağlup, Almanya ise bitkin bir durumdaydı. Bulgarların mütareke teklifi diğer müttefikleriyle beraber Osmanlı kabinesini de sıkıntıya sokmuştur. Burada üzerind edurulan konular arasında, Talat Paşa kabinesindeki fikir ayrılıkları ve kabinenin istifası, Sultan Vahdettin’in olumsuz ve güven vermeyen kişiliği, ayrıca son Suriye ve Filistin muharebelerinde o sırada ordu komutanı olan Mustafa Kemal Paşa'nın oynadığı müsbet rol bulunmaktadır.

2. Bölüm :

Harbin son günlerinde Padişah Mehmet Reşat vefat etmiştir. Yeni Padişah Vahdettin'in tahta çıkışı ve yemini Talat Paşa kabinesinin istifasıyla yeni kurulan İzzet Paşa kabinesinin göreve başlaması ile ilgili olaylar kitabın bu bölümde yer almaktadır. Mustafa Kemal Paşa'nın siyasi görüşleri ve yeni kabinenin kurulmasındaki rolü özellikle vurgulanmakta. (Mustafa Kemal Paşa savaşın kaybedilmiş olduğundan hareketle acilen yeni bir kabine kurulmasını ve durumun daha da kötüye gitmesine mani olmak için gerekirse müttefiklerden ayrı hareket etmek gerektiğini bildiriyor). İzzet Paşa kabinesinin ilk icraat olarak Wilson prensiplerinden hareketle her millete kendi bağımsızlık hakkını vermek gerektiği, bu meyanda hilafet ve saltanat makamına bağlı kalmak şartıyla Arap vilayetleri meselesinin de halledileceği şeklinde özetlenebilecek bir beyanatı söz konusudur. Araplarla ilgili olarak Cihan Harbi’nin başlangıcında şeyhülislam fetvalarıyla ilan edilen cihadı mukaddese rağmen Arapların İngilizlerle işbirliği yapmaları Sir Ronald Storus adındaki doğu kültürleri araştırmacısının hatıratından örneklerle anlatılıyor.

3. Bölüm :

İstanbul ve İzmir'deki durum Türk tebaadaki hüzün, Rum tebaadaki sevinç hali, mütareke ve barış teşebbüsleri anlatılıyor. Ayrıca mütareke (ateşkes) antlaşmasıyla ilgili olarak Osmanlı kabinesinin ve İngilizlerin teklifleri maddeler halinde sıralanıyor.

Osmanlı hükümeti memleketin hiçbir noktasına yabancı askeri kuvvet çıkarılmayacağı şartını ileri sürerken İngiliz tarafı bütün önemli noktaların işgali ve haberleşmenin kendi kontrollerine bırakılmasını, deniz, kara ve demiryollarının İtilaf Devletleri’nin kontrolüne verilmesi şartlarını öne sürmüşlerdir. Osmanlı Hükümeti sekiz maddelik, İngiliz tarafı yirmibeş maddelik bir mütareke öne sürmüştür.

4. Bölüm :

Meclisi Mebusan’da mütareke ile ilgili müzakerelerin tutanakların tamamı sadeleştirilerek aktarılmış, Osmanlı tarafını Rauf Bey başkanlığındaki heyet, İtilaf Devletlerini de Amiral Galthorpe temsil etmektedir. Bu görüşmelerde, İtilaf Devletlerinin şartlarıyla Osmanlı Hükümetinin şartları uyuşturulmaya çalışılmıştır (ilk dört oturumdan sonra). Yirmibeş maddeden dokuzu Osmanlı Hükümeti’nce kabul edilmiş, yedisi tadilat şartıyla, beşi kısmen kabul edilmiştir. Üç madde hakkında izahat istenmiş, on madde (Toros tünellerinin müttefikler tarafından işgali) reddedilmiştir. Daha sonra beşinci oturumda mütarekenin son olarak müzakeresi yapılmış ve Mütareke İngilizlerin istediği şekilde kabul edilmiştir.

5. Bölüm :

Burada İlk olarak Mondros Mütarekesi'nin kesinleşen metnine yer veriliyor. Mütarekenin Osmanlı İmparatorluğu aleyhine çok ağır şartlar taşımasına ve İngilizlerin istediği gibi şekillenmesine rağmen İngilizlerin yine de Mütareke Hükümlerini bozdukları, özellikle Musul'un işgalinde keyfi davrandıkları mütalâası göze çarpıyor. Yine bu bölümde Mustafa Kemal Paşa’nın mütareke hakkındaki görüşleri yer alıyor. Mustafa Kemal Paşa, mütareke şartlarının çok ağır ve haksız olduğundan bahisle Genelkurmay Yüksek Başkanlığı'nın çalışmalarına ayak uyduramama durumunda töhmet altında kalacağını, gerekirse kumandayı hemen teslim edebileceğini İzzet Paşa'ya bildirmiştir.

6. Bölüm :

Kitap burada, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin son toplantısına ve Talat Paşa'nın harbe giriş sebeplerini izah eden nutkuna yer veriyor. Talat Paşa özetle, öteden beri büyük bir Avrupa devleti ile anlaşmak durumunda olduğumuzu, İngiliz ve Fransızların buna yanaşmadıklarından dolayı istekli olan Almanya ile ittifak kurulduğunu ve müteakiben Almanya ile Rusya arasında harp başladığı için bizim de harbe girmek zorunda kaldığımızı dile getiriyor. Öte yandan, Mustafa Kemal Paşa'nın harbe girilmemesi gerektiği yolunda fikirleri ihtiva eden mektuplarına yer veriliyor. Mustafa Kemal Paşa Almanlar ve Almanlarla beraber bulunanların mağlup olacağından emindi. Bu yüzden harbe girmeye karşıydı.

Yine İttihat ve Terakki'nin Tecettüt Partisi adı altında faaliyetlerine devam kararı aldığı zikrediliyor. Son olarak da İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden ve Osmanlı İmparatorluğu’nu harbe sokan Talat, Cemal ve Enver Paşalar ile diğerlerinin yurt dışına çıktıkları anlatılıyor.

7. Bölüm :

Bu kısımda, İttihat ve Terakki Cemiyeti' nin kuruluşundan ve gayesinden bahsediliyor. Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti 1906'da kurulmuştur. Türkiye'deki teşkilatı gizli bir ihtilal komitesi şeklinde olup, Avrupa'da bulunan İttihatçılar'ın kimliği belli olarak çalışılmıştır. Cemiyet 2 nci Abdülhamit'in istibdadına son vermek, 1876 Kanuni Esasisinin yeniden yürürlüğe konmasını sağlamak ve bu vesileyle milli iradeyi temsil eden Osmanlı Meclisi Mebusanının açılmasını sağlamak amacındaydı.

6 Haziran 1908'de Reval (Estonya) şehrinde, İngiltere Kralı ile Rus Çarı arasında bir mülakat oldu. Bu Rumeli’deki Türk tebaayı, Rumeli'nin elden gideceği şeklinde heyecana sevketti ve yer yer kıpırdanmalar başladı. Bunun üzerine İttihat ve Terakki genişleme kararı aldı ve İhtilal hareketini hızlandırdı. Müteakiben 22 Temmuz 1908' de cemiyetin Manastır'daki merkezinden Padişah'a telgraf çekilmiş ve cemiyet açık faaliyetlerine başlamıştır. Sonuç olarak 23 Temmuz 1908'de Kanuni Esasi yeniden yürürlüğe girmiştir.

8. Bölüm :

Burada Meşrutiyet'e karşı bir ayaklanma olan 31 Mart Vakası anlatılıyor. 31 Mart ayaklanmasını başlatanlar "Şeriat isteriz, padişahım çok yaşa" diye bağırarak taraftar toplamışlar ve Meclisi Mebusan'a baskı yapmak istemişlerdir. Asilere isteklerinin kabul edildiği bildirilmek suretiyle isyan durdurulmuştur.

9. Bölüm :

Bu bölümde 31 Mart isyanının çeşitli yansımalarından ve alınan tedbirlerden bahsediliyor. Özellikle doğuda, Erzurum ve Erzincan'da olaylar çıkmış ve isyancılar "şeriat isteriz" diye ortalığı birbirine katmışlardır. Ancak bu isyanların da bastırıldığı görülüyor. Yine isyanı teşvik eden Derviş Vahdeti'den ve Volkan gazetesinden bahsediliyor. Volkan gazetesi ‘İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti'nin yayın organıydı. Bu cemiyete Abdülhamit'in hafiyeleri ve Şehzade Vahdettin Efendi de kaydolmuşlardı. Bu bölümde ayrıca yine Osmanlı Birliği Heyeti adıyla oluşturulan ve uzlaşma zemini bulmak isteyen parti, cemiyet ve gazetecilerin toplandığı bir oluşum hakkında bilgi veriliyor.

10. Bölüm :

Avrupa'daki aydın Türklerin çalışmaları anlatılıyor. Bunlardan Prens Sabahattin Bey'den ve onun Adem-i Merkeziyetçilik fikrinden bahsediliyor. Devletteki merkeziyetçilik sistemi şahsi teşebbüsü engellediği için ilerlemeye mani oluyordu. Prens Sabahattin fikirlerini bu çerçevede geliştirmiş ve yaymaya çalışmıştır. Bu fikirlere muhalif olan Ahmet Rıza Bey ise, Merkeziyetçilik fikrini savunmuş, Adem-i Merkeziyetçiliğin İmparatorluğu parçalanmaya götüreceğini savunmuştur.

11. Bölüm :

Osmanlı basınının önemli dergi ve gazetelerinden ve sahiplerinden bahsediliyor. Hüseyin Cahit - Tevfik Fikret arasındaki çekişmeye yer veriliyor.

Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa, Gazi Ethem Paşa, Ahmet Rıza Bey gibi şahsiyetlerin meşrutiyet idaresinin hürriyet ortamını istismar eden Volkan Gazetesi ve diğer matbuatın kontrol altına alınması yolundaki çabalarına yer verilmiş. Bunlara rağmen, Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinin aczi ve zaafı, 31 Mart Vakası’nın patlak vermesine yol açmıştır; ancak Mustafa Kemal'in bizzat adının verdiği ve kumandanı Mahmut Şevket Paşa olan Hareket Ordusu isyanı bastırmıştır.

yzx
26-05-08, 18:35
Bende Yazdım (2 nci Cilt)

KİTABIN ÖZETİ :

Celal Bayar’ın “Ben de Yazdım” kitabı, Osmanlı İmparatorluğunun son yıllarında, 31 Mart 1909 irtica hareketleriyle başlayan ve memleketi felakete götüren iç didişmelerin çok yoğun olarak yaşandığı bir dönemde vuku bulan olayları günümüze nakleden çok önemli bir eserdir.

Yazar bu eserinde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında gerçekleşen bazı vakaların bugün içinde bulunduğumuz durumla karşılaştırmasının yapılmasının biz yeni nesillere faydalı olacağına inancını belirtmektedir.

31 Mart 1909 tarihindeki olayda önderimiz Mustafa Kemal Atatürk Kurmay Başkanı Kolağasıydı. Bu irticai ve kanlı askeri ihtilalden meşrutiyet dönemi çok büyük zararlar görmüş 1 nci Mebusan Meclisi II. Abdulhamid’in vasıtasıyla kapatılmıştır.

Bu durum Selanik’te bulunan Hareket Ordusunu aktive etmiştir. Bu ordu, Meşrutiyet Hükümetini hiçbir kuvvetin sarsamayacağını göstermek, Kanun-i Esâsinin üstünde hiçbir kanun bulunmadığını vatan ve millet hainlerine göstermek için harekete geçmiş, İstanbul’a şiddetli saldırılar düzenleyerek şehre girmiş, II. Abdulhamid’in şahsına bağlı kuvvetlerin çarpışmaya dahi girmeden teslim olmalarını sağlamıştır.

Meşrutiyetin yeniden ilanıyla Meclis yeniden toplanmıştır. Meclis sıkıyönetim ilan ederek meşrutiyet aleyhtarı kişileri cezalandırmıştır. Bu dönemde II. Abdulhamid tahtan indirilerek yerine kardeşi Reşat efendi, V. Sultan Mehmet Han adıyla Osmanlı tahtına çıkarılmıştır. V. Sultan Mehmet Han meşrutiyete bağlılığını ifade etmiştir.

İttihat ve Terakki partisi Meclis grubundan oluşan Meclis, Türk, Arap, Arnavut, Rum, Ermeni, Yahudi, Ulah, Bulgar ve Sırp milletvekillerinden oluşan bir karmaydı. Böyle bir karmada kısa bir zaman sonra görüş ayrılığı belirmiş, ırk ve milliyet ihtirasları, parti içindeki mutaassıp ve muhafazakar unsurlar karşı karşıya gelerek memleketi felakete götüren iç didişmelerin kaynağı haline gelmiştir.

İttihat ve Terakki Cemiyeti, Türk olmayan unsurların milli programlarında fedakarlık yapmak istemediklerini kısa bir zamanda anlamıştır. İlk kuruluş devrinde bağlandıkları Osmanlılık fikri zaafa uğramaya başlamış, bunun üzerine cemiyet, ancak yalnız Türk unsuruna dayanan kuvvetli bir hükümetin, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalanmaktan kurtarabileceğine inanmış ve gayretlerini bu emel üzerine toplamıştır. Bu olayda netice olarak Ziya Gökalp’in temsilciliğini üstlendiği Turancılık ve Osmanlıcılık akımının oluşmasına etken olduğu dile getirilmiştir.

Meclis içerisindeki görüş ayrılıkları Turancılık karşıtı kişiler arasında muhalefet fikrini olgunlaştırdı. Bu hava içinde Hürriyet ve İtilaf Partisinin kurulduğu, bu partinin kısa süre içinde ümmetçi bir zihniyet sergileyerek ordu subaylarından bazılarında içine alarak bir intikam partisi haline geldiği anlatılmıştır.

Bu esnada Meclis içerisinde bulunan Türk olmayan milletvekilleri kendi milliyetçilik düşüncelerini ortaya koyarak ihtilal sinyalleri veriyordu. Balkan ve Arap milletvekilleri de Osmanlıdan ayrılma isteklerini açıkça Mecliste dile getiriyorlardı.

Meclis normal çalışamaz duruma gelmişti ve feshedildi. Gidilen yeni seçimleri yine İttihat ve Terakki Cemiyeti kazandı. Seçimlerde yaşanan olaylar, dinin siyasete alet edilmesi ve ordu personelinin siyasetle uğraşmaları Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptığı inkilap hareketlerinin ne kadar yerinde olduğunun göstergeleridir.

Bu durum böyle gergin bir ortamı fırsat bilen İtalyanların sömürgecilik anlayışı doğrultusunda Trablusgarb’ın işgaline zemin hazırlamıştır. Kitap burada, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün Trablusgarp’taki mücadelesi konu ediyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün sadece cephelerde savaşarak ülkeyi bulunmuş olduğu durumdan kurtarmaya çalışmıyordu. Aynı zamanda Meclis bünyesinde görevler alıyor, düşünce ve görüşleriyle kendisini gösteriyordu. Bu dönemde ordu mensuplarının siyasetle meşgul olmalarının men’i hakkındaki kanunun çıkarılmasında düşünce ve görüşleriyle dikkatleri üzerinde topladığı belirtilmiştir.

Memleketin bu halinden ve iç didişmelerinden tüm dünya haberdardı. Disiplinli bir ordu kalmamıştı ve disiplinsiz bir ordunun ise harp kabiliyetini ve kudretini kaybetmiş olacağı açıktı. Ayrıca hükümet de şahıs ihtirasları, post kavgaları yüzünden otoritesi sarsılmış, iş göremez hale gelmiş ve bu durum da Osmanlı ülkesinde yaşayan Türk olmayan unsurların milliyetçiliklerini sergileyerek ayaklanmalarını kolaylaştırmıştır.

İşte böyle kritik bir dönemde Atatürk’ün vatansever bir şahsiyet olarak hiçbir zaman perde arkasına çekilmediği, hiçbir zaman ferdi suikastlere katılmadığı kitabın bu bölümünde anlatılmıştır. Ordu kumandanlarının pekçoğu şahsına ve davasına bağlılıklarını gösterdikleri halde o üstün asker ve kumandan, saltanat ve askeri hakimiyeti aklına bile getirmeyip, “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir.” ilkesini ülke topraklarında egemen kılmaya çalışmıştır.

Son olarak böyle kritik bir durumda Osmanlıyı kendi aralarında yaptığı anlaşmalarla kağıt üzerinde paylaşan düşmanları faaliyete geçmiş, ülke topraklarından olan Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilişi de eserde konu edilmiştir.

yzx
26-05-08, 18:37
Bende Yazdım (3 ncü Cilt)

KİTABIN ÖZETİ :

Celal Bayar, ‘Ben de Yazdım’da Osmanlı İmparatorluğu’nun son, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını, Mondros Mütarekesi’nden bu yana milli mücadeleyi, Büyük Millet Meclisinin kuruluşunu ve ilk çalışmalarını, ilk Meclis hükümetlerini, Atatürk devrimlerini, anılarına, yazdıklarına ve belgelere dayandırarak anlatmaktadır. Bu vesile ile Türkiye’nin 20. yüzyıldaki siyasal tarihine önemli bir tanıklık yapan Bayar, bir yandan da kendi deyişiyle ‘genç nesiller için faydalı olacağı düşüncesiyle’ özellikle inkılapların meydana gelmesini zorunlu kılan tarihi sebep ve etkenler üzerinde durmaktadır.

Ben de Yazdım’ın 3 ncü cildinde ele alınan konular şu şekilde sayılabilir: İngiltere’nin Mısır politikası ve Mısır’ın işgali, Jöntürklerin Mısır’daki gizli faaliyetleri, Meclis-i Mebusan’ın feshi, Arnavutluk İsyanı ve ayrılık hareketlerinin başlaması, Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ, Makedonya ve Arnavutluk’ta ıslahat istekleri ve Osmanlı İmparatorluğu’na verilen notalar, İstanbul’da ayrılık hareketlerine karşı yapılan kitle gösterileri ve yorumlar, Balkan ittifakının kurulması, Bulgar ve Rum ideolojileri ve birbirleriyle çatışmaları, Balkan ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yaptıkları anlaşmalar, Balkanlar’da müslümanlara yönelik katliamlar, Balkan Savaşı (1912) ve olumsuz sonuçları, büyük devletlerin Türkiye’yi parçalama istekleri, iç politikada çekişmeler ve Londra Barış Konferansı.

3 ncü cilt 13 bölümden oluşmaktadır. 1 nci bölümde Gazi Muhtar Paşa’nın İngilizlerle müzakereye başlaması ve Mısır’ın işgal altına düşmesi anlatılmaktadır. Sultan Abdülhamit’in Mısır’ın İngiltere tarafından işgal edilmesi karşısında hiçbirşey yapmadığı ve bu durum karşısında kayıtsız kaldığı belirtilmektedir. Mısır’ın bu işgali 1 nci Dünya Savaşı’na kadar devam etmiştir.

Kitabın 2 nci bölümünde Damat Mahmut Paşa’nın Bağdat demiryolu imtiyazı konusunda Abdülhamit’in karşısında olduğu anlatılmaktadır. Daha sonra Abdülhamit tarafında tasfiye edilerek Avrupa’ya gitmek zorunda kalmıştır.

3 ncü bölümde Başhafiye Ahmet Celalettin Paşa Avrupa’ya gitmesi konu edilmektedir. Amaç Damat Mahmut Paşa’nın Avrupa’da zor duruma düşürülmesidir. Bu suretle ana vatana dönmesi sağlamış olacaktı.

4 ncü bölümde Mahmut Paşa’nın gurbette ölmesi ve çocuklarının cenazeyi Sultan Abdülhamit’e teslim etmemeleri anlatılmaktadır.

5 nci bölümde Gazi Muhtar Paşa’nın toplantıda Meclis’in feshine ait “İrade-i Seniyye”’yi (padişahın emrini) okumak için Meclise gelmesi anlatılıyor.

6 ncı bölümde Arnavutluk’ta ayrılık hareketleri, Debre toplantısı, Avrupa’da propagandalar ve komiteler, Milli Mecliste maksatlı çalışmalar anlatılmaktadır. Kabinenin ise Arnavut isyanını yanlış değerlendirmesi anlatılmaktadır.

7 nci bölümde Venizelos’un Balkan İttifakı işini 1911’de ele alması ve gizli olarak çalışması anlatılır ve Karadağlıların, Sırpların, Bulgarların tecavüzleri, bu arada kabinenin düşüncesi ve tutumu anlatılmaktadır.

8 nci bölümde ise Balkan Savaşı’nın başlaması, Atatürk ve Mareşal Çakmak’ın görüşleri, savaş planları meselesi, ordunun umumi durumu hakkındaki görüşleri anlatılmaktadır.

9 ncu bölümde Reşit Bey’in nasıl bir adam olduğu anlatılır. Aynı zamanda Nazım Paşa’nın durumu hakkında birkaç söz de söylenmiştir.

10 ncu bölümde devletlerin bahaneler bulup Türkiye’yi parçalama emelleri anlatılır ve Bulgaristan meselesi yüzünden Kamil Paşa ile İttihat ve Terakki liderlerinin çatışmasına da değinilmiştir.

11 nci bölümde Hürriyet ve İtilaf Partisinin ne durumda olduğu ve bu sırada neler ile uğraştığı konusu ile İttihat ve Terakki kulüplerinin kapatılması anlatılır.

12 nci bölümde Abdülhamit’in İstanbul’a getirilmesi, Sultan Reşat’ın endişesi ve tedbirleri, Reşit Bey’i kazanmak istemesi ve Kamil Paşa hükümetinin felaket karşısında çıkar yol araması belirtilir.

Son bölümde ise Londra Barış Konferansı’nın barış işine el koyması fakat bir sonuca varamaması anlatılıyor.

Aynı zamanda Alman hariciye nazırının Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük devletler arasında nüfüz bölgelerine ayrılmasını teklif etmesini ve İngilizlerin de bu konuyu olumlu karşılamalarına değinilmiştir. Bu konuda geniş bir bilgi verilmiştir.

Kitapta (3 ncü cilt) Mısır’ın İngilizler tarafından işgal edilmesi ile başlayıp (8 Nisan 1904) Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkan Savaşı’ndan sonra paylaşım görüşmelerine kadar (1913) olan süreçten detaylı bir şekilde bahsedilmektedir. Bu süreç içerisinde büyük devletlerin artık güçsüz durumda olan Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak ve paylaşmak için yapmış oldukları mücadeleye değinilmektedir. Nitekim bunun en somut örneği 1912 yılında toplanan Londra Barış Konferansı’nda büyüklü küçüklü devletlerin gündelik menfaatleri ve yarın için elde edilmesini gaye edindikleri meselelerin peşine düşmeleridir.]

yzx
26-05-08, 18:38
Benim Adım Kırmızı

KİTABIN ADI
Benim Adım Kırmızı
KİTABIN YAZARI Orhan PAMUK
YAYINEVİ VE ADRESİ İletişim Yayın Evi
BASIM TARİHİ Aralık 1998

KİTABIN KONUSU:
Kitap eski İstanbul’da geçen bir aşk öyküsü aynı zamanda bir cinayet romanı özelliğini taşıyor. İki erkek arasında kalan iki çocuk annesi bir kadının ve zamanın İstanbul’unda yapılmaya çalışılan bir sanatın nasıl karışıklıklara yol açtığı anlatılmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ :
Biraz geçmişe gidiyoruz. 1591 senesi, kış ayları, İstanbul. İki erkek çocuğu annesi güzeller güzeli Şeküre’nin kocası dört yıldır savaştan dönmemiştir. Çocukluk aşkı, yeğeni Kara ise aşkını açıkladığı için evden kovulmuş ve ancak on iki sene sonra İstanbul’a dönebilmiştir. Döner dönmez de hala çok sevdiği Şeküre ile evlenmenin yollarını arar.
Babası ve iki çocuğu ile birlikte kalan Şeküre’nin gönlü hem Kara’da hem de kocasının kardeşi Hasan’dadır. Şeküre’nin babası yani Kara’nın eniştesi Padişahın emri ile gizli bir kitap yaptırmaktadır. Kitabın gizli Avrupai usuller kullanarak resmetmekten gelir. Enişte Efendi Osmanlı sarayının ünlü nakkaşları Kelebek, Zeytin ve Leyleği kitabın nakışlarını yapmaları için görevlendirir. Tezhibi de Zarif efendi yapmaktadır. Koyu bir taassup içinde olan Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarları ise geleneklere ve dine aykırı bir şeyler çevrildiğini anlamıştır ve Zarif Efendi de bu düşüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaşlar ve hattatlar bir meddahın resimlerle anlattığı sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karşıtı hikayelerle eğlenirler. Zarif Efendinin işlerine köstek olacağını anlayan nakkaşlardan biri Zarif Efendiyi öldürür. Romanın geriye kalan kısmı katilin bulunmaya çalışması, nakışta üslup ve imzanın yeri, doğru ve batının yeri üzerine kahramanların düşünceleri ile örülüdür. Böylece kitap bir çok eğlenceliği bir arada barındırmaktadır aslında…
Eski resim sanatının incelikleri ve düşünce yapısı ile ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski; İstanbul’un dar sokaklarında gezintiler, bohçacı kadınlar, incili yastıklar, fıstık yeşili feraceler, kırmızı yelekler kuru kayısılı pilavlar, hoşaflar, tarhana çorbaları… Tabii bunun yanında kelle uçurmalar, gözlerine iğneler batıranlar ve daha türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Katilin kimliğini bulmaya çalışmak bile kitabın sonuna kadar yeterince oyalayıcı.

KİTABIN ANA FİKRİ :
Hayatta karşılaşılabilecek her türlü olumlu veya olumsuz şartlar karşısında dahi yaşama ümidi ve sevinci kaybedilmemelidir.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Şeküre: İki çocuk annesi aradan geçen yıllardan sonra gençlik aşkını seven ancak kocasının kardeşine de aşık olan bir kadın.
Kara: Gençliğinde yapılanlara karşı tekrar yaşadığı yere aşkı için dönen Şeküre’nin yeğeni ve gençlik aşkı.
Hasan: Kardeşinin savaşa gitmesinden sonra Şeküre ile ilgili duygular besler. Ancak yaptığının doğru olup olmadığından emin değildir.

KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitabın bazı bölümleri, Osmanlı Tarihi ve Eski Resim Sanatı ile özellikle ilgilenen personel için hariç, fazla uzatılıp, tekrar edici mahiyette olduğundan sıkıcı bulunabilir. Lüzumsuz tekrarlar kaldırılırsa zevkle okunabilecek bir roman olabilir. Osmanlı tarihi ve eski resim sanatı ile fazla ilginiz yoksa bazı bölümleri fazla uzatılmış ve tekrar edici bulabilirsiniz.

YAZAR HAKKINDA KİŞİSEL BİLGİ:

Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı , Beyaz Kale , Cevdet Bey ve Oğulları , Gizli Yüz , Kar , Kar / Sert Kapak , Kara Kitap , Kara Kitap Ciltli , Öteki Renkler , Öteki Renkler 1. Hamur , Sessiz Ev , Yeni Hayat

yzx
26-05-08, 18:40
Benim Adım Mayıs

KİTABIN ÖZETİ :

Buket UZUNER kitabında halkın derinliklerinden yükselen bir maceranın değişik kesintilerini, anılarını yansıtıyor. İnsanların günümüzdeki yaşantısı, bilgeliği, özlemleri, büyüklüğü ve küçüklüğü, yalnızlığı, hasretliği bizzat insanların yaşadığı olaylar anlatılıyor. Orhan VELİ’nin şiirleri kitaba ayrı bir renk katmaktadır.

Hayatımızda sevgi olduğu sürece kendimizi daha heyecanlı, yaratıcı ve daha üretici hissederiz. Sevgi olmayınca da hayatımız boş ve manasızdır. İnsanlar sevginin seçenek olmasını kabullenmede güçlük çekeceklerdir. Kim olursa olsun, hangi ırktan, sınıftan, cinsiyetten ve kültürden... sevebiliyor muyuz? İnsanlar doğuştan iyi yada kötü değildirler. O halde her insanı sevmek olasıdır. Bu kural bizi, sevginin her türlü acıdan kurtaran ve her sorunu çözen, kendi başına bir amaç olan büyülü bir güç olduğuna götürür. Sevgide aşırı bağlılık olmamalıdır. Her insanda bir ölçüde bağımlılığın izlerine rastlanması doğal olarak kabul edilebilir. Bağımlılık ihtiyacı aşırıya kaçtığında kişiyi çevresinden özel isteklerde bulunmaya zorlar. “40 yıllık dostum Sulhi” adlı parçada da: Yakup’un, Sulhi’ye bağlılığı aşırı bir bağlılıktır. Sulhi, Yakup ile ilgilendiği sürece işler yolunda gider, fakat bunun tersi bir durum meydana geldiğinde Yakup’un dayandığı dayanak yıkılır ve kendini yerde bulur. Gerçek yaşamda umduğunu bulamayan insanlar hayallerle veya hayallerindeki kahramanlarla yaşar. “Bozkır Kurdu” yeryüzündeki ilişkileri pek sağlıklı olmadığından dolayı hayali kahramanlarla yaşar. Olmak istediğimiz kişilerin hayalleriyle heyecanlanmak iyidir, ancak kim olduğumuz gerçeği içinde kalmak daha akıllıca olacaktır. Kim olduğumuzu kabul edip, zayıflıklarımız yerine güçlü yanlarımızı koyarak yazmalıyız. Ancak o sayede mutlu bir yaşam sürebiliriz.

Günümüzde insanlar arasındaki ilişkiler öyle sıradan öyle yavan hal almış ki herkes birbirine yabancı, soğuk, sanki ayrı dünyaların varlıkları gibiler. Sosyal bağlar bir yana içten bir gülümseyişi bile unutur olduk. Sebebi nerede arayacağımızı bilmiyoruz, cevabını hiç bulamayacağız.....böyle giderse!

Tüm alışkanlıklarımızı çocukluk yıllarında kazanırız. Bu çağda ne görür, ne kapar isek, o alışkanlıklarımız bir ömür boyu bizimle yaşar. Sağlıklı bir insan, ancak sağlıklı bir ortamda yetişir. Bu da beraberinde sağlıklı bir toplumu getirir. İlişkilerimizde çocuklara gereken önemi vermiyoruz, sanki karşımızda yaşıtımız var gibi davranıyor veyahut hiç görmüyoruz onları. Büyüklerin yapması gereken çocuklara gerçekleri öğretmek, daha iyi bir dünya kurmalarına yardımcı olmalıdırlar. Bu arada okulla gerçek yaşam arasında da uçurumlar yaratmamak gerekir.

Temel hedefimiz bu olduğu takdirde sağlıklı bir nesil oluşacaktır.

Kaç kişi hayatımda hiç hasretlik çekmedim diyebilir. Elbette hiç kimse. Anneye, babaya, kardeşe, dedeye, nineye, sevgiliye, çocuğa, köpeğe, kediye vb. böylece sürüp gider. Kitapda genelde sevgiliye hasret konu alınmış olup bunları üslubuna yakışır bir şekilde dile getirmiştir. Ancak sevgililer istedikleri sona ulaşamamaktadırlar. Sebebi ya amansız hastalıklar ve sonucu ölüm, veya sonsuz istekler olmaktadır. Parçada dikkat çeken bir yer ise yaşamayan insanlara duyulan hasretliktir. Sebebini sorduğumuzda dünyada yaşayan insanların çoktan ölmüş olduklarını onlarda yaşanacak hiçbir şeyin olmadığını belirtmektedir. Tabii ki böyle insanlarda olabilir aramızda. Kalabalığın içinde yalnızlık çekenlerde diyebiliriz.

Hasretliğin sebebi ise yalnızlıktır. Yazar kitabın genelinde yalnızlıktan dolayı sitemlerde bulunan kahramanlar yaratmıştır. Gerçekçi bir açıdan bakıldığında insanların devamlı birbirleriyle duygu alışverişinde olduklarını görürüz.

İnsan ilişkileri gittikçe daha yoğunlaştığına göre, insanlar eskiye oranla daha az yalnız olmalıydı. Etkileşimi bu kadar yoğunlaşmış insanın yalnızlığından söz etmek garip gözükebilir. Karmaşıklaşan, yoğunlaşan ilişkiler, kişilerin yaşamında yer alan sıcak ve yakın dostluk ilişkilerini kaldırır, onun yerine geçici, biçimsel ve yüzeysel ilişkiler getirir. Kitabımızdaki kahramanlarımız, istekleri ve arzuları gerçekleşmediği zaman çoğu kez hayal kurmaya başlıyorlar. Bu hayal dünyası sayesinde, gerçek dünyasında onu sıkan düşüncelerden uzaklaşıp, daha doyumlu görünen bir hayal dünyasına giriyorlar. Hayal kurmak bazen gerekli ve yararlıdır. Hayal kurmanın yaratıcı zekayı geliştirdiği ileri sürülmüştür. Ancak kahramanlarımız gerçekle hayal arasındaki sınırı bilmediği ve kurduğu hayaller gerçek dünyasıyla ilişkisini kestiği için zararlarını görmektedirler.

Sonuç olarak, bu kitabın içinde yer alan öyküler insanların psikolojik durumlarını çok güzel yansıtmaktadır. Ayrıca yazarın renkli üslubu sayesinde bir nefeste okunan kitap haline gelmiştir.

yzx
26-05-08, 18:40
Bereketli Topraklar Üzerinde

BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE
ORHAN KEMAL (1954)


Sivas’ın köylerinden birinde erkekler, çalışmak için çeşitli iş bölgelerine giderler. Bunlardan üç çocukluk arkadaşı İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali, hemşerilerinden birinin Çukurova’da fabrikası olduğunu bildiklerinden hemşerileri iş verir umuduyla yorganlarını ve yolluklarını alır, yola koyulurlar. Üç arkadaştan sadece Yusuf daha önce Sivas’ta cer atölyesinde kısa bir süre çalışmıştır. Diğerleri şehri hiç görmemiştir. Umutlarını gerçekleştirmek için uzun ve zorlu tren yolculuğuyla Adana’ya inerler. Yolculuk boyunca trendeki yolcuların anlattıklarını hayretle dinleyerek hiç fikirleri olmayan şehir hayatı hakkında birşeyler öğrenmeye çalışırlar. Şehire gittiklerinde birbirlerinden ayrılmamalarını, temkinli olmalarını, birbirlerine destek olmalarını konuşurlar. Yusuf daha önce gurbete giden emmisinin anlattıklarını, şehir yaşantısının farklı olduğunu arkadaşlarına anlatır.

Şehire indiklerinde gördüklerinden çok etkilenirler. Şaşkınlıkla binaları, otomobilleri, sokaktaki kadınları seyrederler. Daha sonra gördükleri kişilere sora sora hemşerilerinin fabrikasını bulurlar. Hemşerilerinin çok zengin olduğunu, çok işçi çalıştırdığını, kendisi ile görüşmenin mümkün olmadığını anlarlar. Görüşmenin bir yolunu bulmaları lazımdır. Çeşitli yollar denerler, sonuç alamazlar. Görevlileri bir türlü aşamazlar. Sonunda kendilerini fabrikaya yaklaşmakta olan hemşerilerinin özel otomobilinin önüne atarlar ve istediklerinin sadece iş olduğunu anlatırlar. Hemşerileri üç arkadaşı içeri alır. Çırçır fabrikasında iş verir. Artık üç arkadaş hayallerini gerçekleştirebileceklerini düşünerek rahatlamışlardı. Irgatbaşı işlerini gösterir. Fabrikadaki makinalar, çalışan kadın ve çocukları görünce afallarlar. Irgatbaşı işin köydeki gibi kolay olmadığını ve her hafta, haftalıklarını aldıklarında ona avanta vermeleri gerektiğini anlatır. Bu fikir üç arkadaşı rahatsız etmiştir. Şehirde insanlar başkasının sırtından geçinmenin fırsatlarını kaçırmıyorlardı. Şehir köydeki gibi değildi. Önce karşı gelmek isteselerde, sonunda kabul etmek zorunda kalırlar. Fabrikada çeşitli yerlerde, çok zor şartlarda, ayrı ayrı çalışırlar ve akşamları kiraladıkları ahırda buluşurlar. Şehirdeki insanları tanımaya, anlamaya çalışırlar. Çünkü köylerindeki doğal ortam, samimiyet, insanlık, yardımlaşma ve saygı yoktur burada. Şehirde hayat başkasının cebindeki parayı kendi cebime nasıl koyarım düşüncesi üzerine kuruludur. İnsanlar bencildir.

Köyden çok farklı olan yaşam şartlarında hayallerini süsleyen gaz ocağını, analarına alacakları elbiseyi düşünerek çalışırlar. Ancak sulu kozada çalışan Köse Hasan çok kötü hastalanır. İşe gidemez duruma gelir. Arkadaşları bir süre ona baksalarda, daha fazla ücret veren bir iş bulur ve hasta arkadaşlarını bırakır giderler. Yeni işlerinde de avanta alan ustabaşına göz yumarlar. Kabullenemeselerde düzen böyleydi, başka çareleri yoktu. Yeni işleri inşaat işçiliğiydi. Bir süre sonra hasta arkadaşlarının öldüğünü duyarlar.

Pehlivan Ali sürekli kumar oynayan ustalardan birinin nikahsız karısına tutulur. Bir gün ustanın karısını alır ve kaçar. Buğday tarlasında çalışmaya başlar. Şehire geldiklerinde çok yadırgadıkları şeyleri kendileri yapmaya başlarlar. Pehlivan Ali’nin yanında götürdüğü kadına işveren göz koyar. Kadın çiftlikte kalıp, rahat etmek için işverenle birlikte olmaya başlar. Bu arada Ali pavyonlara gitmeye başlar. Bütün kazandığını orda harcar.

Buğday tarlasında ağaların ırgatlara insanlık dışı davranışlarına, kurtlu ekmek, taşlı pilav yediren, iki haftalık işi çok çalıştırmakla bir haftada bitirtmeye çalışanlara karşı mücadele veren, patoz makinasını çalıştıran ustalar işten atılır. Patoz makinasına desteleri koyma işi, fazla gündelikle Pehlivan Ali ve arkadaşlarına verilir. İşi öğrenen ve ağanın övgülerini alan Pehlivan Ali coşku ile çalışırken, yorgunluktan dengesini kaybeder ve bacağını patoz makinasına kaptırır. Bunu gören ağa kan kaybedeb Ali’yi arabasını kirletir diye arabasına alıp doktora götürmez. Kan kaybedeb Pehlivan Ali ölür. Daha önce kovulan işçiler de haksızlığı hazmedemez ve bütün yığınları ateşe verirler.

Duvar ustası İflahsızın Yusuf sıla özlemi çökünce köye dönmeye karar verir. Çok istediği gazocağı ile eşine ve çocuklarına giysi ve toka alır. Kendiside baştan aşağıya yeni giysiler giyinir. Tren garına gider. Sivas’a gidecek trenin kalkmasını beklerken, Pehlivan Ali’nin yanında çalışan bir işçiyi görür. Ali’yi sorar. Öldüğünü öğrenince çok üzülür ve köye gidip gitmemekte tereddüt eder. Çünkü Çukurova’ya gitmek için arkadaşlarını kendisi ikna etmişti. Şimdi onlar ölmüştü. Fakat böyle olmasını kendisi istememişti. Trene bindi. Sivas’a, ordanda köyüne gitti. Eşi ve çocukları çok sevindi. Köse Hasan’ın karısı ve Pehlivan Ali’nin anası onların neden gelmediğini sormaya geldiklerinde sevinci üzüntü olmuştur. Köydeki yaşam ne kadar sade, samimi ise şehirde bunların tam tersidir. Şehir acımasızdır, ilişkiler çıkar üzerine kurulmuştur, insanlar bencildir. Bunu yaşam onlara çok pahalıya, canları pahasına öğretti. Köyden çıkarken bunları nereden bileceklerdi. Ne yazıktır ki üç arkadaşın sadece birisi köyüne dönebilmişti.

yzx
26-05-08, 18:42
Berlin- Bağdat Alman Emperyalizminin Türkiye'ye Girişi

KİTABIN ÖZETİ
Bu eser, Alman emperyalist yayılma siyasetinin geçmişte ve gelecekteki boyutlarını, bu güne kadar gözden kaçırılmış gizli belgeler ışığı altında gözler önüne sermektedir.
Bildiğimiz gibi Almanya diğer Avrupa devletlerinden farklı olarak ulusal birliğini 19 ncu Yüzyıl sonlarına kadar kuramamıştı. 1871 yılında ulusal birliğini kurduğunda ise Dünya, Avrupa'nın diğer büyük devletleri tarafından nüfus bölgelerine ayrılmış durumdaydı.
Almanya kısa sürede sanayisini geliştirdi; fakat ne ürettiklerini satacak bir pazarı ne de yeteri ham madde kaynakları vardı. Bu sıkıntıyı aşmak için sömürebilecek topraklar arıyordu. Tam bu sıralarda Osmanlı imparatorluğu geniş toprakları ve güçsüz yönetimi ile herkesin iştahını kabartmaktaydı. Ayrıca Osmanlı'nın varlığını İngiltere ve Rusya arasındaki hassas dengeleri kullanarak devam ettirme siyaseti de iflas etmek üzereydi. Geleneksel dostu İngiltere artık onun toprak bütünlüğünü koruma siyasetini bırakmıştı. Osmanlı imparatorluğunun kendisine yeni bir hami aradığı bu yıllarda Almanya da kara Avrupa'sının en güçlü devleti olarak kendisini göstermeye başlamıştı.
İkinci Abdülhamit'in tahta geçmesiyle birlikte Alman-Türk ilişkilerinin gelişimi hızlı bir ivme kazandı. Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğunu bir sömürge haline getirme politikası üç ayaklıydı. Bunlar; Alman finans devi Deusthe Bankın faaliyetleri, Alman silah devi Krupp şirketinin faaliyetleri ve Türkiye'ye gelen Alman askeri heyetinin faaliyetleriydi.

Almanya, ileride çıkacağına inandığı bir Avrupa savaşında geniş hammadde ve insan kaynaklarına sahip olan Osmanlı imparatorluğundan yararlanabileceği ölçüde faydalanmak istiyordu. Bu amaçla Türkiye'ye gönderdiği askeri heyetlerle Osmanlı Ordusunu güçlü hale getirmeye çalışıyordu. Bu askeri heyetler Osmanlı imparatorluğunu Alman silah devlerine büyük siparişler vermesini sağlayarak hem ekonomik kazanç sağlıyorlar hem de Osmanlı'yı Almanya'ya daha bağlı kılıyorlardı.
Alman-Türk ilişkilerinde 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı bir dönüm noktası oldu. Bu tarihten sonra İngiltere'den tamamen ümidini kesen Osmanlı hızla Almanya'ya yakınlaştı.

Berlin- Bağdat demiryolu hattı projesi de bu yıllarda ortaya atıldı. İlk kez İngiltere tarafından dile getirilen Bağdat demiryolu hattı Avrupa'yı zengin petrol yataklarının bulunduğu Basra körfezine bağlayacaktı. Sadece Türkiye ayağı 2700 km. uzunluğu geçiyordu.
Osmanlı İmparatorluğu gerek asker sevkiyatında kullanmak gerekse bu hattın geçtiği bölgelerdeki vergi gelirlerini arttırmak için bu demiryolunun yapılmasını istiyordu. 1897 Osmanlı-Yunan savaşında da demiryollarının önemini gören Osmanlı yöneticileri bu hattın yapılması için sabırsızlanmaktaydı.

Çok önemli tartışmalardan, İngiltere, Rusya ve Fransa'nın engelleme girişimlerinden sonra Bağdat demiryolu yapım imtiyazı Alman Deutshe Bank şirketine verildi. Sözleşmenin imzalandığı 1902 yılından 1911'e kadar çok yavaş olarak ilerleyen hat yapım çalışmaları, bu tarihte İstanbul'da yeni bir anlaşmanın imzalanmasından sonra hız kazandı.
İngiltere'nin desteği ve izni olmadan bu projenin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu gören Deutshe Bank yöneticileri verdikleri çeşitli ödünlerden sonra 1914 yılının Haziran ayında onları da projeye ortak etmek suretiyle Bağdat demiryolu hattının önündeki son engeli de kaldırdılar. Ancak çok kısa süre sonra savaş başlayınca bu rüya da tarihe gömülmüş oldu. 1914 yılı Haziranına kadar aşağıdaki hatlar işletmeye açılmıştır.
Bulgurlu - Ulukışla (38 Km.)
Dorak - Yenice (18 Km.)
Yenice - Mamure (97 Km.)
Radşu - Halep - Trablusşam (203 Km.)
Ulukışla - Karapınar (53 Km.)
Toprakkale - İskenderun (59 Km.)
Bağdat - Sumike (62 Km.)
Trablusşam - Tel EBİAT (100 Km.)
Sumike - İstabolat (57 Km.)
İstabolat - Samarra (57 Km.)
Konya - Bağdat hattının 887 Km.si tamamlanmıştı.
Samarrat - Musul - Tel EBİAT (690 Km.)
Sonuç olarak eser, Almanya'nın, içinde bulunduğu durumdan da yararlanarak Osmanlı İmparatorluğunu nasıl kendi amaçları doğrultusunda kullandığını ve çıkar sağladığını açık olarak ortaya koymakta ve tarihe ışık tutmaktadır.

yzx
26-05-08, 18:43
Beş Sevgi Dili

Kitabın adı : Beş Sevgi Dili

Yazarı : Gary CHAPMAN

Çeviren : Betül ÇELİK

Yayın Evi : Sistem Yayıncılık 1999

Sayfa : 247

Kitabın özeti :

Dr. Gary CHAPMAN bu kitabında nasıl olduğunu anlamadan, sevginin eşsiz dillerini konuşmayı, anlamayı ve eşler arasındaki sevgi iletişimini etkili bir şekilde göstererek, karşılığında gerçek sevgiyi bulmayı anlatmaktadır. Yazar ömür boyu mutlu bir beraberlik için gerekli olan sevgi dilinin keşfinden yola çıkarak uzun ömürlü ve sevgi dolu bir evliliğin anahtarlarını vermektedir.
Sevgiyi canlı tutabilmek için ikinci bir sevgi dilinin öğrenilmesi gerektiği üzerinde önemle durulmaktadır.Yazarın amacı sevgi kelimesini çevreleyen karışıklığı gidermek değil, duygusal sağlığımız için esas olanın, sevgi türüne odaklanmamız olduğu gerçeğini ortaya koymaktır. Bu noktadan hareketle, maddi şeylerin duygusal sevginin yerini asla dolduramayacağı, insanın varlığının merkezinde samimi olmak ve başkaları tarafından sevilmek arzusunun yeraldığı vurgulanmaktadır. Evliliğin, yakınlık ve sevgi için duyulan bu gereksinimleri karşılamak üzere tasarlandığı savunulmakta ve sevgi deposunu dolu tutmak için çok önemli olduğu belirtilmektedir.
Çoğu kişinin evliliğe "aşık olarak" başladığını, evlilik öncesi hayallerin evlilikte saadetle ilgili olduğunu, aşık olunduğunda başka hayat tarzına inanılmasının zor olduğunu, aşk hayatı doğal akışını tamamladığında da dünya gerçeklerine dönüldüğünü ve kişilerin kendilerini öne sürmeye başladığını açıklamaktadır.
Bazı araştırmacıların aşık olma yaşantısının "sevgi" olarak adlandırılmasının yanlış olduğunu ve bunlardan Dr. Peck'in aşık olmanın üç nedenden dolayı gerçek sevgi olamayacağı kararına vardığı belirtilmektedir. Bu nedenlerden birincisi aşık olmanın iradi bir fiil yada bilinçli bir seçim olmadığı gerçeği, ikincisi aşık olma halinin çaba göstermeden yaşandığı için gerçek sevgiyi yansıtmadığı ve üçüncüsü ise aşık olan kişinin diğer kişinin gelişimine yardımcı olmada gerçek anlamda ilgili olamayacağıdır. Dr. Peck bu bağlamda aşık olmayı "çiftleşme davranışının genetik olarak belirlenmiş içgüdüsel bir ögesi" olarak nitelemektedir. Bu sonuçla ister hemfikir olunsun ister olunmasın, aşık olma yaşantısının başka hiç bir şeyle kıyaslanmayacak şekilde kişileri duygusal bir yörüngeye fırlattığı konusunda genel bir fikir birliği bulunmaktadır.
Evlenmemiş yetişkinlerin eşlerinde şefkat ve sevgi hissetmeyi özlediği, eşlerin birbirlerini kabul ettiğinden, istediğinden ve kendilerini birbirlerinin iyiliğine adadığından emin olmaları halinde güvenli hissedecekleri belirtilmektedir. Fakat bu tutkunun da sonsuza kadar sürmesi amaçlanmamıştır. Kitabın ana fikri akılcı, iradeli sevgidir. Eğer sevgi bir seçimse "aşk" tutkusu bitip gerçek dünyaya dönüldükten sonra da sevme kapasitesinin bulunduğu savunulmaktadır.
Yazara göre insanlar, sevgiyi farklı şekillerde ifade ederler ve algılarlar. Yazar bunları beş sevgi dili olarak belirlemiştir. Bunlar;
1. Onay sözleri
2. Nitelikli beraberlik
3. Armağan alma
4. Hizmet davranışları
5. Fiziksel temastır.
Birinci sevgi dili olan "onay sözleri" nde yazar sevgiyi duygusal olarak ifade etmenin yolunun, onu oluşturacak sözleri kullanmak olduğunu belirtmektedir. Sözlü iltifatlar veya takdir sözleri sevgiyi güçlü bir şekilde iletir. Sevginin hedefi, istenilen bir şeyi elde etmek değil, sevilen kişinin saadeti için bir şeyler yapmaktır. Sözel iltifatlarda bulunmak, eşlere onaylayıcı sözleri ifade etmenin yalnızca bir yoludur. Eşlerin kendilerini güvensiz hissettiği alanlardaki gizli potansiyeli, cesaret verici sözlerle harekete geçebilir. Kişilerin sahip olduğu bir ilgi alanını geliştirmesi için cesaret verici sözlere ihtiyaçları vardır. Cesaret verme, duyguları sezinlemeyi ve dünyayı eşlerin gözüyle görmeyi gerektirir. Bu nedenle öncelikle eşlerin bir birleri için neyin önemli olduğunun arayışı içinde olmaları gerektiğinin önemine değinilmektedir. Sevginin sevecen olduğu, sevecen sözlerin kullanılması gerektiği, yüksek, sert bir sesle ifade edilen sözlerin sevgiyi değil, bir yargılama ve kınama ifadesini yansıtacağı üzerinde durulmaktadır. Hiç kimsenin mükemmel olmadığı noktasından hareketle, yakın bir ilişki geliştirilmesi için kişilerin arzularının bilinmesinin önemine değinilmektedir. Arzuların ifade edildiği yolun çok önemli olduğu, arzunun talepler olarak algılanması halinde yakınlık olasılığının silindiği ve eşlerin birbirinden uzaklaştığı, fakat ricalar şeklinde belirtildiğinde iletişimin çok daha rahat kurulduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Onaylayıcı sözler alındığında, karşılıkta bulunmak için güdülenmenin daha doğal olduğuna işaret edilmektedir.

İkinci sevgi dili nitelikli beraberlikte, esas olan birisine bütün dikkatin verilmesidir. Bu sevgi dilinin ana yönü, birisi ile birlikte olmaktır. Bu da odaklanmış ilgi ile mümkündür. Nitelikli sohbet onay sözlerinden farklıdır. Onay sözleri söylenilenler üzerinde odaklanır. Oysa nitelikli sohbet işitilenler üzerinde odaklanmıştır. Bu konuda dikkat edilmesi gereken hususlar; konuşurken göz temasının sürdürülmesi, dinlerken başka bir şeyle meşgul olunmaması, duyguların açığa çıkmasına özen gösterilmesi, vücut dilinin gözlemlenmesi ve konuşanın sözünün kesilmemesidir. Nitelikli sohbetin yalnızca anlayarak dinlemeyi değil, aynı zamanda kendini açıklamayı da gerektirdiği açıklanmaktadır. Nitelikli faaliyetler kişilerin ilgi duyduğu her şeyi kapsayabilir. Amaç birlikte bir şey yaşamak ve bu yaşantıyı tamamlamaktır. Bu sevgidir ve sevginin sesidir. Nitelikli faaliyetlerin en önemli yan ürünü, gelecekte yararlanılacak bir hatıra bankası sunmalarıdır. Kazanılacak şey sevildiğini hisseden bir eşle yaşamak ve onun sevgi dilini akılcı bir şekilde konuşmayı öğrenmenin zevkidir.
İncelenen her kültürde, armağan verme, sevgi-evlilik sürecinin bir parçasıdır. Armağanın kendisi hatırlama düşüncesinin bir sembolüdür. Birisine bir armağan vermek için onu düşünüyor olmak gerekir. Armağanın kendisi bu düşüncenin bir sembolüdür. Armağanın para ile alınıp alınmadığı önemli değildir. Önemli olan yalnızca zihindeki düşünce değil, armağanı fiilen alma ve onu bir sevgi ifadesi olarak sunma düşüncesidir. Armağanlar sevginin yükselişinin sembolleridir. Semboller duygusal değer taşırlar. Armağanlar ne pahalı olmak zorunda, ne de her hafta verilmek zorundadır. Bu öğrenilmesi en kolay sevgi dilidir.
Hizmet davranışları sevilen kişinin yapılmasından hoşlandığı şeyleri yapmasıdır. Bu davranışlar eşlerin birbirine hizmet ederek memnun etmeye, birbirleri için bir şeyler yaparak sevgilerini ifade etmeye çabalamalarıdır. Ricaların sevgiye yön verdiği ama taleplerin sevgi akışını engellediği ifade edilmektedir. Evlilikten önce eşlerin bir birleri için yaptıklarının, evlilikten sonra yapacaklarının göstergesi olmadığı belirtilmektedir. İnsanlar eşlerini en çok kendilerinin en derin duygusal gereksinimleri olduğu alanlarda yüksek sesle eleştirirler. Eleştiriler, sevgi için yalvarmanın etkisiz bir yoludur. Bu anlaşılırsa, onların eleştirilerine daha yapıcı birşekilde yaklaşılmasının gerektiği ortaya çıkar denilmektedir. Eleştirinin çoğunlukla açıklama gerektirdiği, böyle bir sohbeti başlatmanın eleştiriyi sonunda bir talepten ricaya dönüştürdüğü gerçeği ortaya atılmaktadır. Hizmet davranışı sevgi dilini öğrenmenin kişilerin karı koca rollerini yeniden incelemelerini gerektirdiği üzerinde durulmaktadır.
Fiziksel temas sevgiyi iletme yollarından birisidir. Evlilikteki sevgiyi iletmek için de güçlü bir araçtır ve bazı insanlar için öncelikli sevgi dilidir. Bazı insanlar fiziksel temas olmadan sevildiklerini hissetmezler. Onunla sevgi depoları doludur ve eşlerinin sevgisi konusunda kendilerini güvende hissederler. Bir ilişkiyi yaratan da bozan da fiziksel temastır. Bu dil sevgiyi olduğu kadar nefreti de iletebilir.
Yazar çeşitli nedenlerle özellikle evliliklerinde mücadele yaşayan çiftler için böyle bir çalışma rehberi hazırlamıştır. Eşle arasındaki sevgi dilini öğrenmek ve konuşmak için yoğun çaba harcanmalıdır.

yzx
26-05-08, 22:21
Beşinci Disiplin

KİTABIN ÖZETİ :

1. Bu kitapta sunulan düşünceler, dünyanın birbirinden ayrı, birbiriyle ilişkisi bulunmayan güçlerden yaratıldığı yolundaki yanılmayı yıkmak içindir. Bu yanılmayı bırakabilirsek "Öğrenen Organizasyonlar" kurabiliriz. Bu organizasyonlarda kişiler gerçekten istedikleri sonuçları yaratmak için kapasitelerini sürekli genişletirler, buralarda yeni ve çoşkun düşünme tarzları beslenir, kollektif özlemlere gem vurulmaz ve insanlar nasıl birlikte öğrenileceğini sürekli olarak öğrenirler. 1990'da Fortune dergisinde yayımlanan makalede "Liderlik hakkındaki eski, yorgun düşüncelerinizi unutun. 1990'ların en başarılı şirketi öğrenen organizasyon olarak adlandırılan bir şey olacaktır. Artık birinin tepeden düşünüp bulması ve organizasyonda geri kalan herkesin büyük stratejist'in emirlerini izliyor olması mümkün değildir" demektedir.

a. Sistem Düşüncesi

b. Kişisel Hakimiyet

c. Zihni Modeller

ç. Paylaşılan görme gücünün oluşturulması (Vizyon)

d. Takım halinde öğrenme

2. BEŞİNCİ DİSİPLİN NEDİR?

Beş disiplinin bir arada gelişmesi hayati önem taşır. Bu zor bir iştir. İşte bu nedenle "SİSTEM DÜŞÜNCESİ" beşinci disiplindir.

Sistem düşüncesi öbür disiplinlerin her birini güçlendirerek bize bütünün parçalarının toplamından daha fazlası olduğunu sürekli olarak hatırlatır.

Paylaşılan vizyon; uzun döneme bağlanmayı teşvik eder.

Zihni modeller; dünyaya bakış yollarımızdaki yetersizlikleri ortaya çıkarabilmemiz için gerekli açıklığı sağlar.

Takım halinde öğrenme; insan gruplarının bireysel perspektiflerin ötesinde yatan büyük resmi görebilme becerilerini geliştirir.

Kişisel hakimiyet; eylemlerimizin dünyamızı nasıl etkilediğini, sürekli olarak öğrenmeye yönelik kişisel motivasyonumuzu teşvik eder.

Sistem düşüncesi; organizasyonunun merkezinde bir zihniyet değişikliği yatar. Kendimizi dünyadan ayrı olarak görmekten, dünyayla bağlantılı olarak görmeye, problemlerimizi dışardan bir başkasının veya başka bir şeyin yol açtığı problemler olarak görmekten; kendi eylemlerimizin, yaşadığımız problemleri nasıl yarattığını görmeye yönelen bir zihniyet değişikliğidir.

3. Yazar, büyük davaların çözümlerinin kamu alanında yapılamayacağını belirterek, iş dünyasında yeni organizasyon tiplerini inşa edebileceğini belirtmektedir. Merkezci olmayan, hiyararşiye dayanmayan bu organizasyonlar, başarıya olduğu kadar çalışanlarının refahına ve yetişmesine adamaktadır. Bu organizasyonlarda kamu sektöründe görülmeyen bir yenileştirme bağlılığı ve kapasitesini paylaştığı görülmektedir.

Yeni organizasyonların en önemli boyutlarından biri öğrenme yetersizlikleridir. Yedi adet öğrenme yetersizliği bulunmaktadır.

a. "Pozisyonum neyse ben oyum", herkes kendi pozisyonu üzerinde yoğunlaşmakta, çevreyi görmemekte.

b. "Düşman Dışarıda" her zaman suçu üstüne atacak bir dış ajan bulmak.

c. "Sorumluluk üstlenme kuruntusu (İllusion)" problemleri bunalıma dönüşmeden çözmek gerekir.

ç. "Olaylara Takılıp Kalma" olaylar üzerinde yoğunlaşarak olayı meydana gelmeden önce tahmin etmek.

d. "Haşlanmış Kurbağa Misali" yavaş tedrici değişmelere tepki olamaz.

e. "Tecrübeyle öğrenme hayali" araştırma geliştirme ile öğrenmek gerekir.

f. "Yönetici Takım Miti" kollektif öğrenmeyle aşılır.

4. BEŞİNCİ DİSİPLİNİN YASALARI :

a. Bugünün problemleri dünün "çözüm"lerinden kaynaklanır.

b. Ne kadar sıkı yüklenirseniz, sistemi o sıklıkla geriye iter.

c. Davranış, kötü sonuçlardan önce iyi sonuçları doğurur.

ç. Bir sorundan kolay çıkış, normal olarak o sorunu tekrar geri getirir.

d. Tedavi, hastalıktan kötü olabilir.

e. Daha hızlı, daha yavaştır.

f. Neden ve sonuç, zaman ve mekanda birbiriyle yakından bağlantılı değildir.

g. Küçük değişiklikler büyük sonuçlar üretebilir.

h. Hem pastamız olur, hem de onu yiyebilirsiniz, ama aynı anda değil.

ı. Bir fili ikiye bölmekle iki küçük fil elde edilmez.

i. Kabahat yükleme diye bir şey yoktur.

5. SİSTEM DÜŞÜNCESİ :

Beş öğrenme; disiplinin kavramsal temel taşıdır. Sistem düşüncesinde doğrusal düşünmenin yerine, dairesel düşünme ve bir küme yaratma yer almıştır. Bunun yanında geri besleme de çok önemlidir.

- Doğrusal sebep-sonuç zincirlerinden çok karşılıklı ilişkileri kavramak

- Anlık resimlerden çok değişim süreçlerini kavramak

İki türlü geri besleme vardır : Pekiştirici geri besleme büyümenin motorudur. Dengeleyici geri besleme ise amaca yönelik faaliyette bulunur.

6. SIKINTIYI BAŞKA TARAFA TAŞIMA :

Temelde yatan problemleri insanların hedef alması zordur. Çünkü ya karanlıktır, ya da yüzleşilmesi maliyetlidir. Bu nedenle kişiler problemlerinin sıkıntısını başka çözümlere kaydırırlar. Bunlar iyi niyetle aktarılan ve çok verimli gözüken daha kolay çözümler olur. Bu çözümler başlangıçta iyileşmeler yaratır. Ancak, temel sorun hiç değişmeden kalır. Bu problem gittikçe kötüleşir. Bu arada sistem temeldeki sorunu çözmek için sahip bulunduğu yetenekleri de kaybeder.

7. ÖĞRENEN ORGANİZASYONUN RUHU :

Organizasyonlar sadece öğrenen bireyler aracılığı ile öğrenilir. Bireysel öğrenme, organizasyonun öğrenmesini garanti etmez. Ancak bireysel öğrenme olmadan da örgütsel öğrenme meydana gelmez. Araştırma-geliştirme, şirket yönetimi veya işin bir başka yönü olsun, etkin güç insandır. İnsanlar büyüme ve teknolojik gelişme amaçları için yeterince motive edilmemişlerse, o zaman büyüme de, üretkenlik artışı da teknolojik gelişme de olmayacaktır.

8. Yöneticilerin temel ödevi, insanlara iyi bir yaşam sürmeleri için buna imkan veren koşulları yaratmaktadır:

Hayatın yüksek erdemleri ile ekonomik başarı arasında biri olursa öbürü olmaz türünden bir temel ilişki yoktur. Gerçekle, hayatın yüksek erdemlerini ne kadar çok uygularsak, o ölçüde ekonomik başarıya ulaşabiliriz.

9. KİŞİSEL USTALIK DİSİPLİNİ :

Kişisel ustalık duygusunu geliştirmeye başlamanın yolu disiplin, pratikler ve prensiplerle mümkündür. Bir kişinin sürekli pratik usta bir sanatçı olması gibi, aşağıda belirtilen prensipler de kişisel ustalığı sürekli olarak geliştirmenin temelini oluşturur.

a. Kişisel vizyon :

(1) Çoğu yetişkinde gerçek vizyon duygusu pek yoktur.Amaçlar ve hedefler vizyon değildir.

(2) Azalan vizyonun daha ince, daha karmaşık biçimi "dikkati sonuç üzerinde değil, araçlar üzerinde toplamaktır"

(3) İkincil hedefler üzerinde değilde en sonunda ulaşılacak asli istekler üzerinde yoğunlaşmak kişisel ustalığın bir köşe taşıdır.

(4) Gerçek vizyon, amaç fikrinden soyutlanarak kavranamaz

(5) Vizyon çoğu kez rekabetle karıştırılır.

(6) Vizyon göreceli, subjektif değil, aslidir.

(7) Vizyon;maddi, kişisel, hizmet cepheleri olan çok cepheli bir olgudur.

b. Yaratıcı gerilimi koruma :

c. Gerçeğe bağlılık.

ç. Akılla sezginin birbirine kaynaştırılması.

d. Şefkat.

e. Bütüne bağlılık.

f. Dünya ile bağlantılı oluşumu görmek.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

Organizasyonların yenileştirilmesi.

B. KİTABIN HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap Harp Okullarında yerleştirilen sistem mühendisliği ile paralellik arz etmektedir. Yeni organizasyon sistemlerine ayak uydurabilmek maksadıyla TSK.de sistem mühendisliği okuyan Sb.lar haricindeki bütün lider ve komutanların bu ve benzeri konularda yetiştirilmesinin uygun olacağı değerlendirilmektedir.

yzx
26-05-08, 22:22
Beyaz Diş

KİTABIN ADI BEYAZ DİŞ
KİTABIN YAZARI JACK LANDON
YAYIN EVİ VE ADRESİ ROMAN ODA YAYINLARI
BASIM YILI MART 2001


KİTABIN KONUSU:
İlkel bir dünyaya kavuşmak için uygarlıktan kaçacağı yerde, insanların aasına katılmak için ormanı terk eden vahşi bir köpeğin acı, buruk, şaşılası bir yaşamı anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ:
Karanlık ladin ağaçları ormanı, donmuş nehrin her iki yakasında yer alıyordu. Arazi öylesine cansız, ıssız ve soğuktu ki hüzün kelimesi bile onu tanımlamada yetersiz kalıyordu. Sessizlik her yanı sarmıştı.
Ama yine de bu uzak yabani topraklarda dirençli bir yaşam vardı. Görünümleriyle kurttan farksız bir köpek sürüsü donmuş nehir boyunca ilerliyordu. Hayvanların sık tüylü postları buz tutmuştu. Solukları havayla karışınca buharlaşıyor, sonra incecik buz taneciklerine dönüşüp tüylerine yapışıyordu. Deri koşumları, yine deri kayışlarla peşleri sıra sürükledikleri bir kızağa bağlanmıştı.
Gece olunca köpeklerlerden biri kaybolur. Günden güne de kabolmaları devam etmektedir. Sahiplerinden Bill kurt sürüsünü ürkütmek ve hıncını onlardan almak için onları vurmaya kara verir. Ama bu onun sonu olur.
Daha sonra dişi kurt ve diğer sürünün üyeleri başka bir kızak grubunun geldiğini fark edince onların peşini bırakırlar. Sürünün diğer üyeleriden olan Tek göz ve Genç kurt dişi kurtla birlikte olabilmek için bir mücadeleye girişirler. Bu mücadeleyi Tek göz kazanır. Dişi kurtla birlikte dört adet yavruları olur. Yavru kurt mağradan çıkmadığı ve dünyayı tanımadığı için çok toydur. Ama daha sonra mağradan çıkar ve tehlikeli dünyayı kendi gözleriyle görür. Kıtlık zamanı vaşak yavrularını yerler fakat annesiyle dişi kurt ve beyaz diş dövüşmek durumunda kalırlar. Bu dövüşü vaşak hayatını kaybederek öder. Bu olaydan sonra ise dişi kurt’un yani “kishe”nin sahipleri gelir ve beyaz dişi ve annesini kamplarına götürürler. Beyaz diş günden güne daha vahşileşir ve Lip lip’in ve kamptaki diğer köpeklerin öfkesini üstüne çeker. Bunun sebebi ise babsının bir kurt olmasıdır. Kampta gün geçtikçe Beyaz diş’in ünü git gide yayılır. Yalnız bu ün kötü bir ündür. Çadırlardan balık, et vb gibi yiyecekleri çalar, diğer köpeklerle boğuşur, oları kimi zaman öldüresiye döver. Kampta beliren kıtlıklerda kampı terk eder ve kıtlık bitene kadar oraya uğramaz. Böyle yapmasının nedeni ise kaptaki insanların aç kalınca köpekleri de yemeleridir. Bir gün Beyaz Diş ile Kishe ayrılmak zorunda kalırlar. Beyaz Diş annesinin ardından gitmeye kalkar ama sahibi Gri Kunduz gitmesine izin vermez. Daha sonra ise Gri Kunduz elindeki malzemeleri satmak için kuzey ülkesine gider ve yanında Beyaz Diş de vardır.
Kuzey ülkesi sınılı yaz aylarında altın arayıcılarının gözde yerlerinden biri olmuştur. Buraya yüzlerce altın arayıcısı gelir. Bu umt ülkesin de Gri Kunduz elindeki malları satarak iyi bir gelir elde eder. Beyaz Diş orada da rahat durmaz. Alltın aramaya gelen kişilerin narin, zayıf, korkak köpeklerine derslerini verir. Beyaz Diş’in bu durumunu gören kuyzey ülkesinin yerlilerinden Güzel Smith bu halini Gri Kunduz’a onu kendisine satması için konuşur. Gri Kunduzun karalı tutumu karşısında ise taktik değiştirerek Gri Kunduz’a içki verir ve onu alıştırır. Bir aya kalmadan Güzel Smith Gri Kunduz’un elinde ne varsa ne yoksa hepsini alır ve verdiği içkilerin parasına karşılık Beyaz Diş’I ister. Mecburen Gri Kunduz bu isteği yerine getirmek zorunda kalır.
Beyaz Diş Güzel Smith’i ilk gördüğünden beri hiç hoşlanmamaktadır. Üç defa kaçma girişiminde bulunur ama yine Güzel Smith kaçan köpeği Gri Kunduzdan tekrar alır. Bu arada da öfkesi ve diğer canlılara karşı olan düşmanlığı giderek artar. Eski sahibini kendisini verdiği için ona karşı nefret duyuyordur. Yeni sahibi ise onu günden güne daha da kızdırır ve onu köpek dövüşlerine çıkarır.
Beyaz Diş karşısına çıkan bütün rakiplerini teker teker öldürür. Dövüşlerde başka şansıda yoktur. Sadece yenen hayatta kalır diğerinin ise oradan ölüsü çıkar. Beyaz Diş yine bir dövüşte yalnız bu seferki zorlu bir rakip olan bir doberman cinsi köpekle dövüşür ve bu köpek onu gafil avlar. Doberman Beyaz Diş’in can alıcı bölgesi olan boğazını kapar. Beyaz Diş ne yaptıysa onun elinden kurtulamaz. O civardan geçmekte olan kızaklı iki kişi Beyaz Diş’in yardımına koşarlar. Onu sahibinden az bir para karşılığı zorla alırlar. Güzel Smith Beyaz Diş’i vermeyi ilk başta kabul etmese de sonunda razı olur ve onu satar.
Beyaz Diş yeni sahibi olan Scott’i ilk başta kabul etmez. Kendisini cezalandırmalarını bekler. Halbuki Scott Beyaz Diş’in bu haliyle yaşayıp yaşamayacağını düşünür çünkü Beyaz Diş fazla hırpalanmış, boğazında yarası vardır. Buna rağmen Beyaz Dişyaşamayı başarır ve yeni sahibinin sevgisi sayesinde yavaş yavaş uysallaşmaya başlar. Beyaz Diş sahibinin evini koruyup gözetlerken sahibi ise onun bakımını üstlenmiştir.
Gün gelir Scott işi gereği Kaliforniya’ya ailesinin yanına gitmeye karar verir. Ama Beyaz Diş sahibinin ilk gitme girişiminden tecrübe alarak onun kendisini tekrar terk edeceğini sezer. İstediği gibi sahibiyle birlikte ailesinin yanına gider. Oradaki kurallara çabuk alışır. Diğer köpeklerle kavga etmez, tavukları yemez, başka issanlara saldırmaz, eğer hırsız değillerse tabii.
Haberlerde Scott’ın babasının mahkum ettiği bir katil hapisten kaçar ve zanlı Scott’ın evine girer. Ev halkı o gece büyük bir gürültü ve iki el silah sesiyle uyanırlar. Salona girip baktıklarında Beyaz Diş’in yaralı olarak yattığını katilin ise boylu boyunca kanlar içinde yere serili bulurlar. Beyaz Diş’i hemen veterinere götürürler. Doktor ameliyata alınması gerektiğini fakat bu durumda ameliyat iyi geçse dahi yaşayamayacağı kanısındadır. Lakin Beyaz Diş’in yaşama gücü bu vahim durumunda devreye girerek onun hayatta kalmasını sağlar ve eşi olan kangal köpek ve yavruları ile birlikte olayların yorgunluğu yüzünden güneşin ılıklığında derin bir uykuya dalar.

KİTABIN ANAFİKRİ:
Hayattaki zorluklara karşı ne olursa olsun elimizden gelenin en iyisini yapmamız gerektiğini ayrıca doğadaki her canlının vahşiş bile olsa sevgiye muhtaç olduğunu aşılamaktadır.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Beyaz Diş: Zeki, çevik, vahşi,
Kische: Beyaz Diş’in annesidir.
Tek göz: Beyaz dişin babasıdır.
Lip Lip: Beyaz Diş’in kamptaki peşini bırakmayan düşmanıdır.
Gri Kunduz: Beyaz Diş’in ve annesinin sahibi aynı zamanda güçlü, adil, cesur bir insandır.
Matt: Scott’ın yardımcısıdır. Beyaz Diş’in ilk başta sevmediği fakat sonra onun iyi bir insan olduğunu fark ettiği bir kişidir.
Scott: Beyaz Diş’in en son sahibidir. Beyaz Diş ondan sevginin ve koşulsuz itaatin ne olduğunu öğrenmiştir.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İnsanın insanla ve doğayla olan mücadelesini destansı boyutlara ulaştırmıştır. Okumanızı tavsiye ederim.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Çocukluğu ve gençliği, onu denize bağlayan Batı Kıyısı'nda geçti. Ortaokuldan sonra okulu bıraktı, ama kendini yetiştirmeyi bırakmadı. Tam bir kitap ve kütüphane kurduydu. Bu arada adını Jack olarak değiştirdi. Beş yıllık bir aradan sonra, 19 yaşında liseye döndü. Liseden sonra Berkeley'deki Kaliforniya Üniversitesi'ne de başladı.
Ama o zamana dek limanda ve fabrikalarda amelelik yapmış, inci kaçakçılığına karışmış, Pasifik seferi yapan gemilerde miço olmuş, mevsimlik işçilerin arasında ülkenin pek çok yerini dolaşmış biri olarak üniversiteyi çok sıkıcı ve ruhsuz buldu. Altı ay dayandığı üniversiteyi "hevesten yoksun aklın gönülsüz arayışları"nın sürdüğü bir yer olarak tanımladı. Yine aynı sıralarda okumanın yanısıra yazmaya da merak sardı. Durmaksızın öyküler, fıkralar, şiirler yazıp yayıncılara yolluyor, ama sürekli reddediliyordu. 1897'de Alaska'da altın peşine düştü. Altın bulamadı ama, eserlerinde ustalıkla kullanacağı pek çok deneyim ve öyküyle geri döndü. 1899'da büyük bir dergiyle anlaşarak düzenli olarak hikayelerini yayınlatmaya başladıÖyküleri yayınlanmaya başladıktan sonra hayatı boyunca, ne olursa olsun günde en az bin kelime yazmayı adet edindi. Bu sıkı disiplini sayesinde de bu denli üretken olabildi. Kısa sürede tanındı. "Halkla ilişkiler" (yani PR) işini çok iyi kullandı. Sinema endüstrisinin geleceğini gören ve romanlarının filme alınmasını sağlayan ilk edebiyatçılardandı.1900'de Bess Maddern ile ilk evliliğini yaptı. Ama bu bir mantık evliliğiydi. Beş yıl sürdü. Joan ve Bess adında iki kızı oldu. Bess ile evliyken tanıştığı ve "can yoldaşım" dediği Charmian Kitteridge ile 1905'te evlendi. Charmian sıkı bir can yoldaşıydı. Birlikte, bugün pek yaygın olan aile tipi gezi teknelerinin ilk örneği olan Snark'ı yaptırıp 1907'de Hawaii'ye yelken açtılar, 1905'ten başlayarak koskoca bir çiftlik kurdular. Charmian üç de kitap yazdı. London 22 Kasım 1916'da, yani daha kırk yaşındayken böbrek yetmezliğinden öldü.

Kitapları :

Martin Eden Demir Ökçe
Güneş Çocuğu Deniz Kurdu
Beyaz Diş Yanan Gün Işığı
Ay Vadisi Dehşet Ülkesi
Cinayet Vadisi Vahşetin Çağrısı
Halk Avcısı Sevginin Katıksızı
Büyük Serüven Ademden Önce
Ateş Yakmak Direniş
Alın Teri Şampiyon
İntihar Alaska Kid
Tanrılar ve Köpekler Kız Kar ve Kan
Düş Ülkelerine Yolculuk Can Yoldaşı
Doğu Yakası

yzx
26-05-08, 22:23
Beyaz Kale

Beyaz Kale
Orhan Pamuk

Venedik’ten Napoli’ye giden Venedik gemilerinin yollarını bir anda Türk gemileri kesti.Venedik gemileri toplam üç gemiydi fakat Türk gemilerinin arkası hiç bitmek bilmiyordu.Venedik gemilerinde korku ve telaş başladı.Ayrıca Venedik gemilerinin içindeki çoğu Türk olan kürekçiler sevinç çığlıkları atmaya başlamıştı.Venedik gemilerinin kaptanı korkudan ne kölelere emir verebiliyordu nede gemileri kumanda edebiliyordu.Öteki iki Venedik gemisi hızlı bir şekilde Türk gemilerinin arasından kaçmayı başarmıştı.Bunu göre kaptan umutlandı fakat artık geç kalmıştı.Türk gemileri Venedik gemisini ele geçirip köleleri kurtarmış içerdeki yolcuları da köle yapmışlardı.Ama içlerinde biri vardı ki o köle olmayı hak etmiyordu.
Zaten Reis Onun zekiliğini,bilgeliğini ve kitaplarını görünce Ona hekimlik yapıp yapamayacağını sormuştu.Oda kölelikten kurtulmak için yapabileceğini söylemişti.Fakat yinede kölelikten kurtulamamıştı.Ama gerçektende hekimlikten anlamaya başlamıştı.Elinden geldikçe herkesi tedavi ediyordu.Paşayı bile çoğu kez tedavi etmişti.Bu yüzden kölelerin arasında en torpillileri oydu.Hocası sayesinde de Türkçe’yi öğrenebilmişti.Fazla köle muamelesi görmüyordu.Bir zaman sonra Paşa yapacağı düğünün eşsiz olmasını istediği için gence fişeklerden anlayıp anlamadığını sormuş olumlu cevap alınca “Hoca” tabirli kişiyle çalışmaya başlamasını emretmişti.Bu o gencinde hayatını değiştiren bir karar olmuştu.Bu arada da Paşa genci dinini değiştirip Müslüman olmasını istiyordu.İslam Dinini anlatmıştı ona fakat genç bu teklifi birkaç kez reddetti.En sonunda Paşa Müslüman olmazsa eğer hemen boynun vurulmasını emretmişti.Ama yinede bu gencin düşüncesini değiştirememişti ve son anda onu çözdüler ve öldürmediler.Gerekçesi ise dininden ölümü pahasına vazgeçmeyen genci Paşa sevmişti.
Hoca genci kölelikten kurtarıp kendisi için satın almıştı Paşa’dan.Bu iki insan arasında garip bir benzerlik vardır.Hoca gençten Venedik’i ve Batı bilimini öğrenmek ister.Birbirlerini tanımak,anlamak ve anlatmak için,Haliç’e bakan boş karanlık bir evde,aynı masanın iki ucuna otururlar,konuşurlar.Hikayelerin günden geceye doğru ilerlemesiyle, gölgeler yavaş yavaş yer değiştirirler.

yzx
26-05-08, 22:24
Beyaz Lale

KİTABIN ADI : BEYAZ LALE
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : BİLGİ YAYINEVİ-ANKARA
BASIM YILI : 1976


1.KİTABIN KONUSU: Balkan Savaşı sırasında, Bulgar asıllı bir binbaşı tarafından, Türk köylerinde özellikle kadın ve kız çocuklarına yapılan işkenceler bütün gerçeğiyle gözler önüne serilmiştir. Ayrıca buradaki Türkleri vaftizleyip Hristiyan yapıldıktan sonra nasıl öldürükleri anlatılmaktadır.Amaçları özgür bir Bulgartoplumu yaratmaktır.

2.KİTABIN ÖZETİ: Balkan Savaşından sonra bazı Türk köyleri bozguna uğramıştır.Bulgar asıllı binbaşı Radko Balkaneski’ nin bunda çok büyük payı olmuştur.Bu binbaşı Galatasaray Sultanisini bitirmiş,iyi tahsil görmüş bir kişidir.
Serez’ de bulunan Türkler oldukça zengindiler. Bu binbaşının amacı buradaki müslümanların kaçamayanlarını toplamak, ilk önce işkence ile kasalarındaki ve bankalarındaki paralar alınıp, bu paralar Bulgar mekteplerine verilecektir. Daha sonra Türkler vaftizlenip Hristiyan yapıldıktan sonra öldürülecektir.
Binbaşı Rako’ nun diğer bir amacı bu köylerdeki en güzel Türk kızını seçmektir.Binbaşıya göre 45 yaşı üzerindeki kadınlar ve 60 yaşı üzerindeki erkeklerin vaftizlenmesi uygun değildir. Genç bir Türk kadınının karnında on beş tane düşman taşıdığını düşünmektedir. Bu yüzden bir genç kadını veya bir kızı öldürmek on beş tane birden düşman öldürmek demektir.
Binbaşı Radko’ nun en büyük işkencesi insanları soyundurup, kasaturayla vücutlarını yararak ateşe atmaktır. Çünkü vücudu yarılrn insan ateşte çok çabuk yanmaktadır.
Bir gün binbaşı Radko köydeki 45 yaşı altı kadınları toplatıp bunlara işkence yapmaya karar verir. Kadınlardan soyunmalarını ister.Kadınlar bu istek karşısında inat ederler. Radko elinde çocuk bulunan bir kadının çocuğunu alır ve ateşe atar. Kadın bunun üzerine Radko’ nun boynunu sıkmaya çalışır. Ama komitalar buna engel olurlar.Kadını ellerinden tutarak karnını kasaturayla oyarak ateşe atarlar.
İşkencelerden en ünlüsü ise “canlı çukur” adını verdikleri tekniktir. İlk önce yere şişman bir kadın yatırırlar, onun üzerine beğendikleri diğer ikinci bir güzel kadını yatırırlar ve bu üstteki kadını alttaki kadına bağlarlardı. Bu kadının karnını kasatura ile oyarlardı.Kadın böylece bir iki saat içinde inleye inleye, kıvrana kıvrana ölmekteydi.
Bütün bu olaylar yanı sıra Binbaşı Radko bütün köyü gezerek köydeki en güzel Türk kızını seçmeye çalışmaktadır. Herkesten topladığı isimlerden en çok göze çarpanları Hacı Hasan Beyin kızı Lale Hanım, Müderris Ahmet Efendinin kızı Naciye Hanım ve Kadri Ağanın kızı İclal hanımdır.Bunlardan Lale Hanım beyaz, Naciye Hanım kumral, İclal Hanım ise esmer tenlidir.Bu kızlardan Lale Hanımı seçer.Ve onu dünya güzeli ilan eder.
Hemen Lale Hanımın bababsı Hacı Hasan Beyi yanına çağırır.Ona evlerini birkaç günlük için çarın oğlu ziyarete geleceğinden dolayı kullanacağını söyler.Ayrıca evde sadece kızı Lale Hanımın hizmetçilik yapmasını ve onun dışındaki herkesin evden ayrılmasını söyler.Hacı Hasan Bey bunu kabul eder.Hemen kızını evde bırakarak evden oğlu ve eşiyle birlikte ayrılır. Binbaşı Radko Hacı Hasan Beyin evine giderek kapıyı çalar.Lale Hanım kapıyı açmamakta ısrar eder.Radko kapıyı açmamakta ısrar eder.Radko niyetinin kötü olmadığını sadece çarın oğlunun gelerek bir kaç gün için evde misafir olacağını söyler.Lale Hanım buna inanmaz ve kapıyı açmamakta ısrar eder.Binbaşı Radko, tekrar niyetinin kötü olmadığını sadece evi birkaç dakikalığına gezip görmek olduğunu bütün nezaketiyle söyler. Lale Hanım sonunda dayanamayarak kapıyı açar.
Radko içeri girer ve Lale Hanımı tam kafasında hayal ettiği gibi bulur.Evin odalarını gezmeye başlarlar.Birkaç oda gezdikten sonra artık dayanamayarak Lale Hanıma taciz etmeye kalkar.Lale Hanım Radko’ nun bu hareketleri karşısında bütün gücüyle direnir.Radko zorla onu öpmeye çalışır.Onu kucaklayarak yatağa götürür.Lale Hanımın artık bu işkencelere dayanacak gücü kalmaz.Aklına bir fikir gelir.Artık çok sıkıldığını biraz hava alması gerektiğini söyler.Radko sonunda Lale Hanımın yola geldiğini düşünerek sevinir.Ona hava alması için izin verir.Lale Hanım açık pencereye doğru gider ve hiç düşünmeden kendisini pencereden aşağıya çalılıkların arasına bırakıverir.
Bunu gören Radko sinirinden ne yapacağını bilmez. Hemen pencereden aşağıya bakar.Lale Hanımın yerde cansız bir şekilde uzandığını görür.Koşa koşa yanına gider ve Lale Hanımın öldüğünü görür.Onu alarak tekrar yatağa götürür. Ölü olduğu halde, vücudunun daha sıcak olduğunu düşünerek ona tacie etmeye kalkar.Tam o sırada bir komita gelir ve aşağıdan Binbaşı Radko diye seslenir.Hemen apar topar aşağıya iner.Komita Radko’ ya durumu öğrenmek için geldiğini söyler.Bu arada Lale Hanımın cesedi soğumuştur.Ona hiçbir şey yapamadığı için sinirinden etrafı kırıp döker.

3.KİTABIN ANAFİKRİ : Balkan Savaşı sırasında, halk çok kötü işkencelere maruz kalmakta, eli kolu bağlı olması ve hiç kimseden manevi destek alamaması nedeniyle, zorla nasıl Hristiyanlaştırılıp öldürülmesidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Binbaşı Radko Balkaneski: Gayet zeki ve akıllı bir kişidir.Ama halka yaptığı zulüm ve işkence onun acımasız, duygusuz ve karaktersiz biri olduğunu bize göstermektedir.
Hacı Hasan Efendi : Maddi durumu iyi olan bir zattır.Halk tarafından sevilen iki çoçuğu ve eşiyle geçinip giden birisidir.
Lale Hanım : Tartışılmaz köyün engüzel kızıdır.Ailesi tarafından iyi yetiştirilmiş kültürlü bir kızdır. Yapılan bu işkencelere boyun eğmektense ölmeyi yeğler.


5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Bu eser.bizim tarihimizi anlatması itibarıyla çok güzel bir kitap.Olayda anlatılanlar gerçek olması yanısıra, olayların tüm çıplaklığıyla sade ve açık bir diile anlatılması söz konusudur.Çok akıcı ve sürskleyici bir kitap. Herkesin bu kitabı okumasını tavsiye ederim.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ : Ömer Seyettin; Gönende, 11 Mart1884'te doğdu. Dağıstan'dan göçen bir Türk ailesinin çocuğu olan Ömer Şevki Bey'in oğludur. Dört yaşında mahalle mektebine verildi. 1892'de İstanbul'da Yusufpaşa'daki Mekteb-i Osmani'ye kaydoldu. 1893 yılında Eyüp semtindeki Askeri Rüştiye'de subay çocukları için açılan özel sınıfa nakledildi.
Romanları: Ashab-ı Kehfimiz (1918), Harem (1918), Efruz Bey (1919).

Hikayeleri: Ölümünden sonra ilk defa Ali Canib Yöntem derledi (1926). Ahmet Halit Kitabevi 9 ciltte topladı (1938), Şerif Hulusi hikayeleri gözden geçirerek notlarla 10 cilt (1950), Rafet Zaimler Yayınevi 30 hikaye ekleyerek 11 cilt halinde yayınlandı. Bütün hikayelerini Bilgi Yayınevi yayınladı.

İncelemeleri: Milli Tecrübelerden Çıkarılmış Ameli Siyaset (Tarhan takma adıyla, 1912), Yarınki Turan Devleti (1914), Türk Mefkuresi (Ayın Sin rumuzuyla, 1914). İncelemelerin hepsini Sakin Öner bir araya getirerek yayınladı (1975).

yzx
26-05-08, 22:27
Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Beyaz Zambaklar Ülkesinde

Finlandiya'nın tarihinin son aşaması Fin Kültürü'nün hayranlık uyandıran gelişimini ve düşünce gelişimini yakından incelemiş bir yazarın izlenimleridir. Bu izlenimlerin ağırlık merkezi, bir zamanlar bataklıklar diyarı olan Finlandiya'yı "Beyaz Zambaklar Ülkesi"ne dönüştüren kültürel ve sosyal çalışmaların anlatımıdır. Bu çalışmalar arasında Finli aydınlarla halk arasındaki sıcak ilişki ve yakınlaşmanın büyük yeri vardır.
a. Finlandiya'nın Tarihi;
Bugünkü Fin toprakları yüzlerce yıl Rusya ile İsveç arasında doğal bir kale hizmeti görmüştür. Bölgede geniş bataklıklar ve girilmesi zor ormanlar olduğundan ne Ruslar, ne de İsveçliler bu topraklardan ordularını ve ihtiyaç maddelerini geçirememişlerdir.
1808 yılından itibaren Finlandiya bir Rus eyaleti oldu. Bu durum 1nci Dünya Savaşına kadar sürdü. Bu süreçte Finlandiya Çar 1nci Aleksandr tarafından verilen imtiyazlar nedeniyle kendi içinde bağımsız oldu, yasalarını ve yönetimini kendisi belirleme hakkına kavuştu.
Finler, asırlar boyu kimi zaman İsveçlilerin, kimi zaman da Rusların egemenliğinde kalmışlardır. Bu süre zarfında savunma ve diplomasi alanında çaba içinde olmayıp, bütün güçleriyle milli bir Fin kültürü meydana getirmeye çalışmışlardır.
b. Finlandiya'nın Coğrafyası ve Sosyal Durumu ;
Avrupa'nın en kuzeyinde bulunan Finlandiya'nın sert iklimi vardır. Havası genellikle sislidir. İlkbaharda bile don görülür. Çoğu yerler sarp granit kayalarla kaplıdır. Kalan yerler ise oldukça çukur ve bataklıktır. Ülkede maden namına hemen hemen hiçbir şey yoktur. Tarım güçlükle yapılabilmektedir. Halkı da hiçbir zaman tam bağımsızlıklarını elde edememiştir. Kimi zaman bir komşusunun, kimi zaman da diğer komşusunun yönetimi altında bulunmuştur.
Finler kendilerine "Suomi" derler ve çok sevdikleri ülkelerini "Suomi" diye tanımlarlar ki bu "Bataklık arazi" anlamına gelmektedir. Finlerin sahip oldukları büyük kültür ve medeniyet, halkın bizzat kendi çabasının ürünüdür. Finlandiya'da hiç kimse içki içmez. 1907 yılında çıkarılan bir yasayla insana sarhoşluk veren her türlü içkinin satılması yasaklanmıştır.
c. Lider Halk arasındaki bağlantının incelenmesi;
Bu kitapta, bir milletin kamu kuruluşlarının, okullarının ve askeri kurumlarının birbiriyle işbirliği yaparak ülkeyi kalkındırmak ve yükseltmek için neler yaptıklarını açıkça göstermiş, özellikle Finlandiya'nın yükselmesi için bazı kişilerin gösterdikleri fedakarlık ve başarılardan söz edilmektedir. Bazı kahraman ruhların, Fin milletini nasıl kahraman millet haline getirdikleri anlatılmıştır.
Carlyl'a göre millet cansız bir kil tabakasından ibarettir. Eğer ona bir sanatçının eli değmeyecekse, sonsuza dek şekilsiz ve hareketsiz kalacaktır. Ama Cesar (Sezar), Napoleon, Büyük Petro, Sokrates ve Muhammed gibi bir sanatkar, bir büyük adam, bir önder, bir kahraman çıkıp da bu kili eline alacak olursa, ona istediği şekli verebilir.
Evet, büyük adam bir kahramandır, bir yıldırımdır. Ama halk kitlesi ne kil tabakası, ne de saman yığını değildir. O, yıldırımı meydana getiren milletin kendisidir. Ne zaman bulut kümesi, elektrik oluşturursa yıldırım da kendiliğinden oluşur. Eğer bulutlar elektrikle yüklü değilse, hiçbir zaman şimşek veya yıldırım oluşmaz, yalnızca bulut nemli bir buhar halinde kalır.
Milletler de böyledir. Eğer bir millet büyüklük ve kahramanlık özelliklerini taşıyorsa ondan yıldırımlar doğar, kahramanlar çıkar. Eğer halk kitlesi nemli bir buhar yığınından ibaretse, hiçbir güç ondan yıldırım çıkartamaz.
Ülkenin refah ve mutluluğunun ve toplumun onur ve şerefinin halkın iradesine bağlı olduğunu kanıtlayan çarpıcı bir örnek olması açısından küçük ve yoksul bir ülkeyi gösterebiliriz. Burası iki milyonluk bir nüfusa sahip olan Finlandiya'dır.
d. Kitapta incelenen sosyal olaylardan örnekler;
Bataklık ve ölüm vadisi, yoksulluk ve sefalet yuvası olan Finlandiya diye bilinen, yeryüzünün kuzeyinde, kışı uzun, toprakları verimsiz ve çorak bir ülkede; köy kooperatiflerinin, köy öğretmenlerinin, gönüllü doktorların gayret ve aydınlatmalarıyla, bugün nasıl mutluluklar ve güzellikler ülkesi olduğunu; halk gücünün en küçük ortaklık ve belirtisinin aynı yıl içinde ne şekilde biri, yüze, bine, on bine, milyona çıkarttığını servetler ve mutluluklar fışkırttığını, demokrat bir millet ne demektir, topyekün bir millet nasıl yükselir, aydınların halka karşı rolü nedir, gerçek yurtseverlik nasıl olur? Halka gerçek hizmet nasıl yapılır? Bir avuç aydının kendilerini halka adayan fedakarlıklarıyla, bütün bir çalışma ve üstün gayretler sayesinde Fin ailesi gaflet uykusundan uyanmış ve büyük bir hızla ilerleme ve yükselmeye başlamıştır.
Bu kitapta; harap olmuş bir ülkeyi imar eden, yurdun gelişmesi ve yükselmesi için hiçbir sınıf farkı gözetmeden hep birlikte ve aynı amaçla çalışan; bataklıkları kurutan, sarı tenli, uçuk dudaklı, zayıf bilekli insanlarla çalışarak, bataklıklarını gül bahçelerine ve zümrüt ovalar haline; sarı tenli insanlarını tunç rengine, uçuk dudaklı çocuklarını yakut kızıllığına, zayıf bilekli çocuklarını demir bileklere dönüştüren bu çalışkan Finlerin milli şuurunun bu kadar olağanüstü ve benzersiz olduğu anlatılmakta.
Eserin en güzel bölümlerinden biri de, askeri kışlaların nasıl bir halk okulu olduğunu anlatan kısımlardır. Eski Finli Subayların eğitimi eksikti. Okuldan çıktıktan sonra hiç okumaya, araştırıp düşünmeye yönelmezler, hiçbir toplumsal ve ulusal idealleri yoktu. Yalnızca mağrurca kılıçlarını şakırdatmasını bilirler, şık üniformaları içinde sürekli para harcamaktan başka şey bilmezler, dans salonlarında dans etmekte üstlerine yoktu. Çoğu içki ve kumardan başını kaldırmazdı, Askerlere karşı sürekli kırıcı, kaba ve hatta zalimce davranırlardı, Askerler terhis olduktan sonra Vatan Ana, subaylara, generallere "Evlatlarımı nasıl yetiştirdiniz, sizin ellerinize teslim ettiğimiz yüzbinlerce civanıma ne öğrettiniz?" diye soracaktır.
Kışlayı bir halk okuluna dönüştürme, hatta üniversite haline getirme ideali, Öyle ki, her bir asker, kışlada yaşadığı günleri yaşamı boyunca sevgi ve övgüyle ansın; kışladan öğrendiklerini hayatında başarıyla uygulayarak gurur duyması düşüncesinden hareketle; halk; bereket versin, onu kışla ıslah etti, o eğitimini kışladan aldı, askerliği sırasında dürüst, atik, çalışkan ve kibar olmayı öğrendi..., desin ve bu sözler birer atasözü olsun.
Finlandiya, doğal zenginliklerinden yoksun, kıraç göllerle dolu bir ülke, bir zamanlar işgal altında, yabancı kamçısı altında inlemekteymiş. Bu ülke 60-70 yıl içinde akıllara durgunluk veren bir devrim yapmış, ileri ülkelerle yaptığı yarışta rekor kırmış. Bu ilerlemeyi de öyle büyük bilim adamları, güçlü liderleri olmadan yapmış, ama güçlü nesiller, büyük yurtseverler, çalışmayı seven yurttaşlar, inançları granit gibi sağlam bir toplum yaratmıştır. Ülkenin yetiştirdiği bu insanlar, isimsiz kahramanlar, yer altında çalışan işçiler, halkın aydınlanması için çalışan kültür savaşçılarıdır. Yalnızca yurtlarını ve halklarını düşünmüşler ve bu uğurda her şeylerini feda etmekten çekinmemişlerdir.
Finler uzun yıllar milli kültürlerinin gelişmesi ve ilerlemesi için çalışmışlar ve bugün birçok Avrupa ülkesinden daha yüksek bir uygarlık derecesine ulaşmışlardır. Artık büyük ve küçük komşularının saldırısıyla, özgürlük ve bağımsızlıklarını kaybetme tehlikesinden kurtulmuşlardır.

yzx
26-05-08, 22:28
Bilgi Toplumu Ve Ekonomik Gelişme

KİTABIN ÖZETİ
"Bilgi Toplumu ve Ekonomik Gelişme" isimli bu kitap insanlığın ulaştığı yeni bir çağ ve uygarlık olan bilgi toplumunu anlamaya ve açıklamaya yöneliktir. "İnsanlığın kaderini ve geleceğini kökünden değiştiren bilgi teknolojilerinin ve bilgi toplumunun yarattığı olguları, sanayi toplumu bakış açıları ve analiz teknikleri ile yeterli düzeyde açıklamak mümkün değildir" tezinden hareket eden eserde, değişim teknolojilerinin baş döndürücü gelişimini ve bu gelişimin toplum hayatında yaratacağı ekonomik, sosyal, kültürel ve politik değişmeler konu edilmiştir.
Sanayi devrimi ile insanlığın yaşadığı yenilenme, değişim ve dönüşüm süreci tamamlanmış ve sanayi toplumu yerini yavaş yavaş bilgi toplumuna bırakmaya başlamıştır. Bilgi teknolojisinde ortaya çıkan dev gelişimlerin, insanlığı sanayi toplumundan çok daha köklü değişim ve dönüşümlere uğratması beklenmektedir. Bilgi teknolojisi insanlığa yeni fırsatlar yaratırken, toplum yapıları yeniden şekillenmekte ve yeni bir ekonomik gelişme dönemi başlamaktadır. Ancak, bilgi teknolojisindeki hızlı gelişmelerin sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda ne tür değişmeler yaratacağını kestirebilmek güçtür. Bununla birlikte, geleneksel toplumdan sanayi toplumuna geçişle yaşanan dönüşümü ve sanayi toplumundaki ekonomik gelişimin ışığında, bilgi toplumunda oluşacak yapıların analizi ve irdelenmesi yapılmaya çalışılmıştır.
Sanayi toplumundan bilgi toplumuna dönüşüm tarıma dayalı geleneksel toplum yapısından sanayi toplumuna geçişten daha hızlı olmuştur. Bunun temel nedeni yeni teknolojilerin gelişme hızı ile insanlığın bu teknolojilere uyum esnekliğinin yüksekliğinden kaynaklanmaktadır.
İnsanlık, sanayileşme sürecine göre teknolojik yenilikler konusunda daha geniş olanaklara sahiptir. Bu durum, bilgi toplumunun insanlığa getireceği değişim ve dönüşümün, sanayi toplumundan çok daha derin ve köklü olacağının ilk habercisidir. Bu nedenle bilgi toplumuna dönüşümün yakından irdelenmesi ve söz konusu değişim sürecine uyum sağlanması, geleceğin dünya düzeninde etkin ve saygın bir yere sahip olmak isteyen uluslar için kaçınılmazdır.
Bilgi toplumunun doğuşu ABD'de yaşanmıştır. 1967'de ABD sosyal hâsılasının % 25'i bilgi-iletişim mal ve hizmetlerinin üretim, işleme ve dağıtımından kaynaklanıyordu. 1970 yılında çalışanların yaklaşık yarısı "bilgi işçisi" olarak adlandırılabilirdi. Bunlar toplam iş gücü gelirinin % 53'ünün üzerinde bir pay almaktaydı.
Bu teknolojiye dayalı olarak şekillenmeye başlayan bilgi toplumunun itici gücü, bilgi ve bilgiyi işleyen bilgisayarlar oluyordu. Bilgisayarlarla birlikte; istenilen bilgileri, istenildiği kadar depolayabilen bunları işleyebilen buradan yeni bilgiler üretebilen bilişim teknolojileri insanlığın hizmetine sunuldu. Nasıl ki sanayi toplumuna geçişin "motoru" olma işlevini buharlı makineler üstlenmiş ise; bilgi toplumuna geçişi de bilişim teknolojisinin temelindeki bilgisayarlar gerçekleştirmiştir.
Bilgi toplumunun bazı temel özellikleri vardır. Bunlardan birisi, sanayi toplumunda ön plânda olan maddî ürünler yerine bilgi toplumunda bilgi üretimi önem kazanacaktır. Böylece bilgi toplumunun sürükleyici gücü bilişim teknolojisinin ürünü olan bilgidir. Bilimsel bilgi bilgisayar sistemleri içerisinde bilimsel yöntem ve süreçlerle işlenip elde edildiği için bireysel keyfîlikten uzak ve daha objektif olacaktır. Sanayi toplumunun bilişim teknolojisi ile geleceğin bilişimsel ve sistematik bilgileri üretilecektir. Kısacası bilgi toplumunun bilişimsel bilgisi geleceğe yönelik işlenmiş bilgidir. Bilgi toplumunda bilginin temel özellikleri sürekli üretebilmesi ve artış göstermesi, iletişim ağları içerisinde taşınabilir, bölünebilir ve paylaşılabilir olması ile özetlenebilir.
Türkiye sanayileşme sürecine oldukça geç başlamış bir ülkedir. Bilindiği gibi sanayi toplumu İngiltere'de 1770 sonrası, Fransa'da 1789 sonrası ortaya çıkmıştır. Bu ülkeleri zamanla diğer Batı Avrupa ülkeleri ve ABD izlemiştir. Almanya, İngiltere'yi 75 yıl gecikme ile; Japonya ise 100 yılı aşkın bir gecikmeyle izlemesine rağmen daha hızlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Türkiye'de ise sanayileşme süreci Cumhuriyet dönemi ile başlamış, 150 yıllık bir gecikme söz konusudur. Teknolojik-ekonomik devrimi yakalayabilmekten uzak olan Osmanlı toplumunda Batının politik devriminin tek yönlü etkisi olumsuz bir sonuç doğurmuş ve imparatorluk çözülmüştür. Ancak Cumhuriyet ve Atatürk devrimleri sonrasında Batının yaşadığı çifte devrim; içerik, çerçeve ve yöntemleri ile beraber ele alınmış ve gerçekleştirilmesi için çaba harcanmıştır. Bu nedenle Türk toplumunun sanayi toplumuna dönüşüm çabaları ancak Cumhuriyetten sonra bir düzene konulmuştur. Türkiye, bu tarihten beri yürüttüğü kalkınma ve sanayileşme uğraşı içinde önemli bir rol almış fakat yarı endüstrileşmiş bir ülkedir.
Sonuç olarak; Türkiye'nin, sanayileşmeyi, ithal teknoloji ile bugünkü aşamasına ulaştırdığı ve bilişim teknolojisini de ithal teknoloji olarak kullandığı görülmektedir. Bugünkü sanayileşmiş ve bilgi toplumuna girmiş veya girmek üzere olan toplumlara bakıldığında hepsinin teknolojiyi üretebilir bir konumda olduğu görülmektedir. Sanayi toplumunda teknoloji üretmek doğaya yani fiziksel çevreye egemen olmak demektir. Oysa Türk toplumu doğaya egemen olma yönünde teknoloji üretmeye yönelmeyip ithal teknolojiden yararlanmıştır.

yzx
26-05-08, 22:29
Bilgi Yönetimi

KİTABIN ÖZETİ
Bu kitapta, bilgi yönetimiyle ilgili olarak Harvard Businesss Review on Knowledge Management'ta yayınlanan 8 Adet Makale bulunmaktadır. Bu makelelerin özetleri aşağıya çıkarılmıştır.
Yeni Örgütün Ortaya Çıkışı (Peter F. DRUCKER)
Yönetimin babası olarak kabul edilen DRUCKER 1950'li yıllarda yazmış olduğu bu makalesinde şu iddialarda bulunmaktadır: 1) Bundan yirmi yıl sonra, büyük işletmelerde yönetim kademelerinin sayısı bugünkünün yarısına, yönetici sayısı ise üçte birine inmiş olacak. 2) İş, geleneksel bölümlerin sınırlarını aşan çalışma gruplarında bir araya gelen uzmanlarca yapılacak.3) Koordinasyon ve kontrol, büyük ölçüde, çalışanların kendilerini disiplin altına almaya ne kadar yatkın olduklarına bağlı olacak. Yazara göre bu değişimin altında enformasyon teknolojisi yatıyor ve bilgisayarlar orta yönetim kademelerinden daha hızlı ve daha iyi iletişim kuruyor ve verileri enformasyona dönüştürebilecek bilgili kullanıcılar gerektiriyor. Yazar enformasyona dayalı yeni örgütlerin neleri gerektiğinin ipuçlarını, hastaneler ve senfoni orkestraları gibi, bilgiye dayalı diğer kuruluşlardan çıkarıyor. Bunlardan birincisi, belli eylemlere dönüşen açık, basit hedefler bütün olarak tanımlanabilecek olan partisyon; ikincisi ise yapıdır. Bu yapı içinde herkes şu soruları sorarak enformasyon sorumluluğu üstlenir. Hangi enformasyon için bana kim bağlı? Ben kime bağlıyım? Yazara göre enformasyona dayalı örgütler kendilerine özgü şu tür yönetim sorunları da yaratırlar: Uzmanların motive edilmesi ve ödüllendirilmesi; uzmanlardan oluşan bir örgütü birleştirebilecek bir vizyon yaratılması; çalışma gruplarıyla işleyen bir yönetim yapısı yaratılması; tepe yönetimindeki insanların temin edilmesi, hazırlanması ve sınanması.
Bilgi Yaratan Şirket (Ikujiro NONAKA)
Kesin olan tek şey belirsizliktir. Herhangi bir ekonomide sürekli rekabet üstünlüğünün tek güvenilir kaynağı ise bilgidir. Ne var ki bilgi yaratan şirketin-nasıl yönetileceğini bilmek bir yana gerçek doğasını kavrayan çok az yönetici vardır. Japon örgüt teorisyeni Ikujiro Nonaka'ya göre sorun; çoğu batılı yöneticinin bilginin ne olduğu ve şirketlerin bilgiyi kullanmak için ne yapması gerektiği konusunda pek dar bir görüşe sahip olmasıdır. Batılılar tek yararlı bilginin "kesin/sayısal" (ölçülebilir anlamında) veri olduğuna inanırlar ve şirketi "enformasyon işleme"ye yönelik bir makine olarak görürler. Ama bilgi ve onun işletmelerdeki rolü konusunda başka bir yaklaşım daha vardır. Bu yaklaşım Honda, Canon, Matsushita ve Sharp gibi son derece başarılı Japon firmalarında çok yaygındır. Bu firmalardaki yöneticiler, yeni bilgi yaratmanın sadece nesnel enformasyonu mekanik olarak "işleme" sorunundan ibaret olmadığını kabul ederler. Bu yaklaşıma göre, bilgi yaratmak daha ziyade çalışanların örtülü ve genellikle öznel kavrayışlarından, sezgilerinden ve ideallerinden yararlanmaya bağlıdır. Bu tür bilgiden yararlanmanın araçları genellikle "sayısal olmayan" (slogan, metafor ve simge biçiminde) verilerdir. Ancak bunlar sürekli buluşçuluğun vazgeçilmez araçlarıdır. Bellibaşlı Japon firmalarından örnekler getiren Nonaka, bilgi yaratan şirketteki yönetim rol ve sorumlulukları, örgütsel tasarım ve işletme pratikleri konusunda yeni bir yaklaşım öneriyor.
Öğrenen Bir Örgüt Yaratmak (David A. GARVIN)
Şirketler kendilerini iyileştirme ve üstünlük kazanma arayışı içine girdikçe, sürekli iyileştirme programları çoğalıyor. Ama ne yazık ki başarısız programların sayısı başarılılardan daha fazla ve iyileşme oranları düşük. Bunun nedeni, çoğu şirketin temel bir hakikati kavrayamaması. Harvard İşletme Okulu profesörlerinden David Garvin'e göre, bir şirket tam anlamıyla öğrenen bir örgüt haline gelmeden önce, hayati önem taşıyan üç konu ele alınmalıdır. Bunlardan birincisi anlam sorunudur: bununla kastedilen, öğrenen örgütün sağlam temellere dayalı, kolay uygulanabilir bir tanıma kavuşmuş olmasıdır. İkincisi, yönetim konusudur; yani pratiğe yönelik, işleyişle ilgili açık yönlendirici ilkeler. Sonuncusu ise; bir örgütün öğrenme hızını ve düzeyini değerlendirmeye yönelik ölçümü sağlayacak araçlardır. Garvin bu üç kavramı çerçeve olarak kullanmak suretiyle, öğrenen örgütleri şu beş ana faaliyette beceri kazanmış kuruluşlar olarak tanımlar: Sistemli problem çözümü, yeni yaklaşımlar denemek, geçmiş deneyimlerden ders çıkarmak, başkalarının başarılı deneyimlerinden ders çıkarmak ve bilgiyi örgütün tamamına hızla ve etkin bir biçimde aktarmak ve ölçemeyeceğiniz bir şeyi yönetemeyeceğiniz için, eksiksiz bir öğrenme denetimi zorunludur. Bu, iyileştirmedeki somut sonuçlar kadar, bilme ve davranıştaki değişimin de ölçülmesini içerir. Hiçbir öğrenen örgüt bir gecede yaratılmaz. Başarı; davranışların ve yönetim süreçlerinin özenli gelişmesinin yarattığı, yavaş ve istikrarlı birikimden kaynaklanır. Atılacak ilk adım, öğrenmeye elverişli bir ortamın gelişmesini sağlamaktır. Analog Devices, Chaparal Steel, Xerox, GE ve diğer şirketler bu konuda aydınlatıcı örneklerdir.
Akıllı İnsanlara Öğrenmeyi Öğretmek (Chris ARGYRIS)
Bir şirketin öğrenen bir örgüt olabilmesi için, önce öğrenmeyle ilgili bir ikilemi çözmesi gerekiyor. Rekabet koşullarında rekabet gitgide daha çok öğrenmeye bağlı hale geliyor ama çoğu insan nasıl öğreneceğini bilmiyor. Dahası, çoğu kişinin öğrenmede başarılı olduğunu düşündüğü kuruluş mensupları -önemli liderlik konumlarında bulunan profesyoneller- aslında bu konuda pek başarılı değiller. Bu makalede, Harvard İşletme Okulu profesörü Chris Argyris, örgütlerde öğrenmeyi engelleyen insan davranışı modellerine göz gezdiriyor. Eğitim görmüş profesyonellerin bu modellere neden yatkın olduklarını açıklıyor ve firmaların kendi yönetici ve çalışanlarının öğrenme yeteneklerini nasıl geliştirebileceğini anlatıyor. Etkin öğrenme doğru tutum ya da motivasyon sorunu olamayıp daha ziyade insanların kendi davranışları üzerinde akıl yürütme tarzlarının ürünüdür. Bir firmanın sorunlarıyla ilgili kendi rollerini incelemeleri istendiğinde, çoğu insan savunmacı davranır. Kabahati bir başkasına atar. Bu savunmacı akıl yürütme, insanları, çözümünden sorumlu oldukları sorunlara katkıda bulunma biçimlerini eleştirel olarak incelemekten alıkoyar. Yazara göre çözüm şudur: Şirketler, yöneticilerin ve çalışanların kendi davranışları üzerindeki akıl yürütme tarzlarını, örgütsel öğrenme ve sürekli iyileştirme programlarının odağına yerleştirmek zorundadırlar. İnsanlara kendi davranışları konusunda yeni ve daha etkin biçimlerde nasıl akıl yürüteceklerini öğretmek örgütsel öğrenmeyi engelleyen savunma mekanizmalarını alt eder.
Şirketinizin Beyninin Tamamını İşe Koşmak
(Dorothy LEONARD, Susaan STRAUS)
"Ya kendini yenileyeceksin ya da geri kalacaksın". Günümüzde hemen hemen bütün işletmelere rekabetin dayattığı buyruk bu kadar basit. Ne var ki bu buyruğun gereğini yerine getirmek güç; Çünkü ancak farklı fikirler, algılama biçimleri ve enformasyon işleme ve değerlendirme yöntemleri çatıştığında yenilik gerçekleşir. Bu ise çoğunlukla dünyayı farklı biçimde gören aktörler arasında işbirliği gerektirir. Sonuç olarak, fikirler arasında yapıcı bir şekilde gerçekleşmesi gereken çatışma çoğu zaman insanlar arasında kısır bir biçimde gerçekleşir hale gelir. Anlaşmazlıklar kişiselleşir ve yaratıcı süreç kesintiye uğrar. Yeniliğin gelişmesini sağlamada başarılı yönetici, yazarların yaratıcı törpülenme diye adlandırdığı, farklı yaklaşımların birbirini yaratıcı bir biçimde törpülemesi sürecinin işlemesini nasıl sağlayacağını kavrar. Her iki yazar da birçok firmayla yıllarca çalışmış ve yaratıcı törpülenme sürecine işlerlik kazandırmasını bilen birçok yöneticiyi gözlemiştir. Bu yöneticiler farklı insanların farklı düşünme tarzı olduğunu bilirler. Bu düşünme tarzları analitik veya sezgisel, kavramsal veya deneyime dayalı, toplumsal veya bağımsız, mantıksal veya değerlere dayalı olabilir. Söz konusu yöneticiler, örgütlerinde, çeşitli yaklaşımlardan ve perspektiflerden oluşan eksiksiz bir yelpazenin gerçekleşmesini özellikle isterler ve bilişsel bakımından çeşitlilik gösteren insanların diğer düşünme tarzlarına saygı göstermesi gerektiğini bilirler. Yaratma sürecini disiplin altına almak için, birlikte çalışmayla ilgili temel kurallar koyarlar. Her şeyden önce, yeniliği özendirmek isteyen yöneticilerin yaratıcı törpülenmenin önünü açmak veya kesmek için neler yaptıklarını incelemeleri gerekir.
Deneyimden En İyi Nasıl Ders Alınır? (Art KLEINER, George ROTH)
Kişisel yaşamımızda deneyim genellikle en iyi öğretmendir. Şirket yaşamında ise öyle değildir. Önemli bir olaydan sonra birçok şirket sendeler, geçmişin derslerine aldırışsız davranır ve hatalar tekrarlanır. Tek tek insanlar size genellikle neyin yanlış (veya doğru) gittiğini bildiklerini söyleyeceklerdir. Bununla birlikte bu insanların saptamaları açıkça pek paylaşılmaz. Şirketin bunları analiz edip içselleştirmesi ise daha da nadir bir şeydir. Neden? Çünkü yöneticilerin elinde kurumsal deneyimi saptayacak, bundan çıkarılacak dersleri yaygınlaştıracak ve etkin bir şekilde hayata geçirecek çok az araç vardır. Bu sorunu çözmek amacıyla, MIT'de sosyal bilimcilerden, işletme yöneticilerinden ve gazetecilerden oluşan bir grup, öğrenme tarihi adı verilen bir araç geliştirmiş ve denemiştir. Bir şirketin yakın geçmişte yaşamış olduğu hayati önemdeki bir olayın, tamamı yaklaşık iki sütun tutan yazılı anlatımıdır. Sütunlardan birinde ilgili olaylar, o olayları yaşayanlar, gözleyenler veya o olaylardan etkilenen kişiler tarafından anlatılır. Öbüründe ise öğrenme tarihçileri -firma dışında eğitim görmüş kişiler ve firma içinde konuyu iyi bilen kişiler- anlatıda yinelenen temaları saptar, sorular ortaya atar ve tartışılamayacak konuları belirlerler. Öğrenme tarihi, hem olaya katılmış olanlar hem de olaydan ders çıkarabilecek başkaları için, grup tartışmalarının temelini oluşturur. Yazarlar -ilkel topluluklardaki hikaye anlatma geleneğine dayanan- bu aracın güven yaratabileceği, önemli sorunlar ortaya atabileceği, şirketin bir bölümünden diğerine bilgi aktarabileceği ve yönetimle ilgili, genelleştirilebilir bir bilgi bütünü oluşturulmasına yardımcı olabileceği kanısındadırlar.
Şirketi Yeniden Yaratan Araştırma (John Seely BROWN)
Gelecekte şirket araştırma laboratuvarlarının ortaya koyacağı en önemli buluş şirketin kendisi olacaktır. Şirketler teknolojideki hızlı değişime ayak uydurup değişken işletme ortamının üstesinden gelmeye çalışırken, araştırma biriminin sadece yeni ürünler ortaya koymakla yetinmemesi ve şirketin sürekli yenilenmesinin sağlayacak yeni teknolojik ve örgütsel mimariyi tasarlaması gerekiyor. Bu makalede, Xerox'un Palo Alto Araştırma Merkezi'nin (PARC) müdürü John Seely Brown, araştırmanın rolüyle ilgili bu farklı vizyonun arkasındaki işletme mantığını ve bu vizyonu gerçekleştirmek için PARC'ın denediği yöntemleri anlatıyor. PARC araştırmacıları, yeni teknolojilerin ve ürünlerin yanı sıra yeni iş pratiklerinin de ilk örneklerinin ortaya koyuyorlar. Büyük şirketlerin bütün kademelerinde doğal olarak gerçekleşen "yerel yenilenme"yi destekleyecek yeni teknoloji kullanımları tasarlıyorlar. Ayrıca teknolojik ve örgütsel yeniliklerin, sadece Xerox'taki diğer birimlerle değil, şirketin müşterileriyle de birlikte üretilmesi için yeni teknikler deniyorlar. Xerox'un uğraş alanı teknolojidir ama Brown'a göre, uğraş alanı ne olursa olsun her şirketin burada ortaya konan sorunlarla eninde sonunda uğraşması gerekiyor. Geleceğin başarılı şirketinin insanların aslında nasıl çalıştığını ve bu insanları daha etkin biçimde çalışmasına teknolojinin nasıl yardımcı olabileceğini anlaması gerekiyor.
Mesleki Zekanın Yönetimi
(James Brian QUINN, Philip ANDERSON ve Syndey FINKELSTEIN)
Günümüzde bir şirketin başarısı fiziksel varlığından çok entelektüel ve sistem kapasitesine bağlıdır. İnsan zekasının yönetimi ve bu zekanın yararlı ürün ve hizmetlerle dönüştürülmesi hızla çağımızın hayati önemde bir yönetim becerisi haline geliyor. Bu nedenle, bu beceriye bu kadar az ilgi gösterilmesi şaşırtıcıdır. Şu temel sorulara bile çok az yönetici sistemli cevap verebilir: Mesleki zeka nedir? Mesleki zekayı nasıl geliştirebiliriz? Onu kaldıraç olarak nasıl kaldırabiliriz? James Brian Quinn ve diğer iki yazara göre, bir kuruluşun mesleki zekası şu dört düzeyde işler: Bilişsel bilgi, gelişmiş beceriler, sistem kavrayışı ve kendi kendini motive eden yaratıcılık. Kendi kendini motive eden yaratıcılığı besleyen kuruluşların günümüzdeki hızlı değişim karşısında başarıya ulaşma olasılığı daha fazladır. Yazarlar mesleki zekanın gelişmesini sağlayacak pratikleri şöyle sıralıyorlar: En iyi insanları işe almak, gelişmeye zorlamak, mesleki meydan okumaları artırmak, değerlendirip ayıklamak. Yazarlar Merrill Lynch'ten NovaCare'e kadar bir dizi firmanın yeni yazılım araçları, teşvik sistemleri ve örgütsel tasarım arasında bağlantı kurmak suretiyle mesleki zekayı nasıl kaldıraç olarak kullanmış olduğunu açıklamaktadır. Firmaların, geleneksel hiyerarşik yapıyı tersine çevirmek ve kendi kendini örgütleyen ağlar yaratmak suretiyle kendilerini mesleki zekanın değer yaratma tarzına uyarlayabileceğini öne sürmektedir.

yzx
26-05-08, 22:31
Binbir Gece Masalları

Binbir Gece Masalları

Binbir Gece Masalları (Arapça: Kitāb 'Alf Layla wa-Layla, Farsça: Hazâr-o Yak *ab) Orta Çağ'da kaleme alınmış Orta Doğu kökenli bir edebi eserdir. Şehrazad tarafından hükümdar kocasına anlatılan hikayelerden oluşur.
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/0/03/1001-nights.jpg

Şehrazad eşi Hükümdar Şehriyar'a hikaye anlatırken

Tarihçe

8. yüzyılda Arap Abbasi Halifesi Harun Reşid zamanında Bağdat önemli bir kozmopolit şehirdi. Şehir İran, Çin, Hindistan, Afrika ve Avrupa'dan gelen tüccarlar ile dolup taşmaktaydı. Bu sıralarda, şehrin kültürel yapısı da gelişti, Arap kültürü özellikle diğer Doğu kültürleriyle harmanlanmaktaydı. Binbir Gece Masalları'nda bulunan hikayeler işte bu dönemde, halk hikayeleri olarak ortaya çıkmıştır. Sözle aktarılan bu hikayeler sonunda tek bir eserde derlenmiştir. Hikayelerin çekirdeğini eski bir Fars (İran) kitabı olan Hazâr Afsâna ('Bin Efsane', Farsça: ) oluşturmuştur. 9. yüzyıl dolaylarında hikayeleri derleyen ve Arapça'ya çevirenin masalcı Ebu abdullah Muhammed el-Gahşigar olduğu söylenir. Eserdeki hikayelerin çerçevesini oluşturan Şehrazad öyküsününse esere 14. yüzyıl dolaylarında katıldığı düşünülmektedir. Eser Fransızcaya 1704'te çevrilmiş ilk modern Arapça derlemesi ise 1835'te Kahire'de yapılmıştır. Her ne kadar eser Fransızca'ya 1704'te çevrilmişse de, eserin ve ihtiva ettiği hikayelerin bir kısmının daha önceden Batı'ya geldiği düşünülmektedir.


~~~~~~


Konusu


Hikayeye göre Fars kralı Şehriyar "Hindistan ile Çin" arasındaki bir adada hüküm sürer (eserin daha sonraki biçimlerinde bunun yerine Şehriyar'ın Hint ve Çin'de egemenlik sürdüğü yazar). Şehriyar karısının kendisini aldattığını öğrenir ve öfkelenir, tüm kadınların sadakatsiz, nankör olduğuna inanmaya başlar. Önce karısını öldürtür, sonra da vezirine her gece kendisine yeni bir hanım bulmasını emreder. Her gece yeni bir gelin alan Şehriyar, geceyi hanımıyla geçirdikten sonra tan vakti hanımını idam ettirir. Bir süre bu böyle devam eder, daha sonra vezirin akıllı kızı Şehrazad bu kötü gidişata son vermek için bir plan kurar ve Şehriyar'ın bir sonraki eşi olmaya aday olur. Evlendikleri geceden başlayarak, kardeşi Dünyazad'ın da yardımıyla Şehrazad her gece Şehriyar'a çok güzel ve heyecanlı hikayeler anlatır. Tam şafak vakti geldiğinde, hikayenin en heyecanlı yerinde, hikayeyi anlatmayı keser. Hikayenin sonunu merak eden Şehriyar, Şehrazad'ın hikayeye ertesi gece devam edebilmesi için, o gecelik Şehrazad'ın idamını erteler. Kitabın sonuna kadar yer alan hikayeler, Şehrazad'ın Şehriyar'a anlattığı hikayelerdir. Sona gelindiğinde, Şehrazad üç erkek çocuğu doğurmuştur ve evliliklerinden uzunca bir süre geçmiştir. Kralın kadınlara olan öfkesi ve kötü düşünceleri dinmiş, Şehrazad'ın sadakatine inanmıştır. Böylece önceki emrini de kaldırır.

http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/d/d6/Sultan_Pardons_Scheherazade.jpg

"Sultan Şehrazad'ı Affederken", Arthur Boyd Houghton.

Eserde bulunan hikayeler çeşitlidir; şiir, komedi, trajedi ve alaycı hikayelerin yanında, aşk hikayeleri, tarihi ve dini öyküler de mevcuttur. Eserdeki bir önemli noktada hikayelerin bazılarında bulunan erotik motiflerdir ki bu eserin bazı baskılarının çeşitli yerlerinin sansürlenmesine neden olmuştur. Eserde bulunan hikayelerde hayali veya mitik yer ve karakterlerin yanı sıra gerçek yer ve karakterler de yer alır, çoğu zaman hayali ve gerçek kişi, olay veya yerler birbiriyle harmanlanmıştır. Örneğin, eserdeki birçok hikayede göze çarpan baş karakter Abbasi Halifesi Harun Reşid'dir.

Bazen Şehrazad'ın anlattığı bir hikayede geçen bir kahramanın kendine has bir hikayesi ve o hikayenin de içinde farklı bir hikaye olabilir. Böylece eserdeki hikayeler zengin biçimde farklı tabakalardan oluşur.

Popüler kültürü de etkileyen eser, hem bir bütün olarak hem de içerdiği hikayeler tekil olarak filme alınmış, benzer edebi eserlerin yazılmasına ilham kaynağı olmuştur.

~~~~~~~~~~~~~

Farklı Basımları

Eserin ilk Avrupa sürümü, bir Avrupa dilindeki ilk baskısı, Antoine Galland tarafından yapılmış Fransızca çevirisidir (1704-1717). Bu çeviri eserin daha önce derlenmiş bir Arapça sürümünden yapılmıştır. 12 ciltten oluşan bu ilk çeviri, Les Mille et une nuits, contes arabes traduits en français , büyük bir ihtimalle çevirinin yapıldığı Arapça nüshada bulunmayan fakat çevirmen tarafından bilinen bazı Arapça hikayeleri de içermekteydi.

850 yılı civarında ortaya çıkan Arapça derleme, Alf Layla (Bin Gece) ise büyük bir ihtimalle, daha önce yazılmış olan, Hazar Afsanah (Bin Efsane) isimli Fars eserinin özetlenmiş bir tercümesiydi. Eserin bugünki ismi olan Alf Layla wa-Layla (Binbir Gece) ise Orta Çağ'da ortaya çıkmıştır. Bu isim büyük ihtimalle sonsuzluk ötesi sayı düşüncesini sembolize etmekteydi, zira o zamanlarda Arap matematik çevrelerinde 1000 sayısı kavram olarak sonsuzluğu sembolize ederdi. Belki de buradan yola çıkarak, eserdeki tüm hikayeleri okuyan kişinin delireceğine dair bir efsane ortaya çıkmıştır.

Eser geleneksel Fars, Arap ve Hint hikayelerinin bir derlemesi olarak görülür. Fakat, eserde bulunan ünlü hikayelerden, Alaaddin'in Lambası ve Ali Baba ve Kırk Haramiler eserin Avrupa baskısına Antoine Galland tarafından eklenmiştir. Galland bu hikayeleri Halep'li, Marunî bir masalcıdan duyduğunu yazmıştır.

İngilizce'ye çevirisi Sir Richard Burton tarafından The Arabian Nights olarak yapılmıştır. Kendinden evvelkilerden farklı olarak bu çeviri özgün malzemeyi sansürlememiştir. İngiltere tarihinin muhafazakar Victoria döneminde yayımlanmasına rağmen bu çeviri kaynağında bulunan erotik incelikleri ve cinsel tasvirleri içermektedir. Bu çevirinin yanı sıra, daha yakın zamanlarda Fransız doktoru J.C. Mardrus'un çevirisi vardır. Mevcut çevirilerin en doğru ve güzeli, Fransa'daki Bibliothèque Nationale'de bulunan 14. yüzyıldan kalma bir Suriye el yazmasından Hüssain Haddawy'nin yaptığı Arapça derlemedir.

~~~~~~~~~~~~

Uyarlamalar


Televizyon ve Sinema
Binbir Gece Masalları'nın televizyon ve sinemaya pek çok uyarlaması olmuştur. Bunların asıl öykülere olan bağlılığı çok değişken olmuştur. Fritz Lang'in 1921 yapımı Der Müde Tod, 1924 Hollywood yapımı (Douglas Fairbanks başrolde olduğu) The Thief of Baghdad ve onun 1940'daki İngiliz ikinci yapımı, Binbir Gece Masalları'ndan etkilenmişlerdir.

Hollywood'un Binbir Gece Masalları'na dayandırılmış ilk konulu filmi 1942 yapımı Arabian Nights'dır. Başrollerde Şehrazad rolünde Maria Montez, Ali Ben Ali rolünde Sabu Dastagır ve Harun Reşid rolünde Jon Hall vardır. Filmin konusunun Binbir Gece Masalları ile hemen hiçbir ilgisi yoktur. Filimde Şehrazat Halife Harun Reşid'i devirip kardeşiyle evlenmek isteyen bir dansözdür. Şehrazadın ilk suikast girişimi başarısızlığa uğrar ve esir olarak satılmasının ardından pek çok macera gelişir. Maria Montez ve Jon Hall 1944 yapımı Ali Baba ve Kırk Haramiler'de de rol almışlardır.

1980'li yıllarda Şehrazat rolünde Annette Haven ve Şehriyar rolünde John Leslie'nin oynadığı 1001 Erotic Nights bütçesi milyon doları aşan ilk porno filim olarak sayılır.

Binbir Gece masalları'ın en başarılı sinema uyarlaması 1992 Walt Disney yapımı çizgi filim Aladdin sayılabilir. Filimde Scott Weinger ve Robin Williams seslendirmişlerdir. Bu filmin devamları ve televizyon serileri onu izlemiştir.

Sinbad'in yolculukları televizyon ve sinemaya birkaç kere uyarlanmıştır, en sonuncusu 2003 yapımı, seslendirmesini Brad Pitt ve Catherine Zeta-Jones'un yaptığı animasyon Sinbad: Legend of the Seven Seas olmak üzere. 1958 yapımı The Seventh Voyage of Sinbad en meşhur Sinbad filmi olabilir.

İngilizce olmayan uyarlamalar arasında çeşitli Hint (Bollywood) yapımları, İtalyan yönetmen Pier Paolo Pasolini'nin 1974 yapımı Il fiore delle mille e una notte'si, ve 1990 yapımı Fransız Les 1001 nuits sayılabilir.

Televizyon ve sinema uyarlamaları arasında aslına en sadık kalmış olanı 2000 yılında Amerikan ABC ve İngiliz BBC kanallarında gösterilen Arabian Nights dizisi olabilir. Emmy ödülünü alan bu iki bölümlük dizide Şehrazat rolünde Mili Avital, Sahriyar rolünde Dougray Scott oynamışlardır.


Müzik
Rus bestecisi Nikolai Rimsky-Korsakov, 1888'de Şehrazad adlı eserini tamamlamıştır. Parça dört masaldan esinlenmiştir: "Deniz ve Sinbad'in Gemisi", "Kalender Prens", "Genç Prens ve Prenses" ve "Bağdat'ta Şenlik".

yzx
26-05-08, 22:32
Bir Çiçek Bin Sevgi

KİTABIN ÖZETİ :

Öykünün kahramanları güzelliği ile prens Albert’in kalbini çalıp onunla evlenen, son derece ihtiraslı, genç ve yakışıklı erkeklere zaafı olan Aline Longston ve onun avlarından biri olan, bütün kadınların hayran olduğu Dük Tynemount‘tur.

Kontes Aline Longston, Buckıngham Sarayı’nda yapılan bir baloda Dük Tynemount ile karşılaşır. Dük ilk bakışta kontese karşılık vermemeye çalışırsada Contusion güzelliği karşısında isteklerine boyun eğerek, Kontesle tutkulu bir aşk yaşamaya başlar.

Kontes’in kocası Prens Albert, durumdan şüphelenmiş gibi olduğunda, Kontes onu öyle iyi idare eder ki, Prens böylesine mükemmel bir kadınla beraber olduğu için içi huzur dolar ve kendini çok şanslı görür.

Ancak Contusion’un bu sefer ki aşkı hiçbirine benzemez, Dük Tynemount’an ayrılamaz ve onunla sürekli görüşmek ister. Bu arada Kraliçe Dük Tynemount’u çirkin yeğeni Prenses Sophie ile evlendirme planı kurmaktadır. Kraliçe’nin bir emrini yerine getirmemek büyük bir saygısızlıktır ve böyle bir emrin Dük Tynemount’a yöneltilmesi karşısında Dük’ün yapacak bir şeyi kalmayacaktır.

Bunu öğrenen Kontes, Dük’ten mahrum kalmamak için onu Kocası Prens Albert’in yeğeni,ailesini kaybetmiş olan kocasının baktığı Honora ile evlendirmeye karar verir ve fikrini Dük’e kabul ettirir.

Honora çok güzel ve çok zeki bir genç kızdır. Kontes onu uzun yıllar görmemiştir. Honora’yı görünce kıskanır ve Dük’le evlenmesi gerektiğini aksi halde rahibe okuluna gönderileceğini söyler. Honora çaresiz kabul eder.

Böylece Dük‘le, Honara birbirlerini sevmeden evlenirler. Ancak contusion hesapları tutmaz. Çünkü Dük, Honora‘yı tanıdıkça aralarında bir aşk başlar.

Dük’ün hayatında ilk defa böyle masum, güzel yaşam dolu, iyilik meleği gibi bir kızla beraber olmuştur. Honora’dan sonra yaşamı renklenmiştir ve daha önce hiç yaşamamış olduğu duyguları yaşamıştır.

Kontes bu sefer ağır bir yenilgi almıştır. Dük aradığı gerçek aşkı bulmuştur.

yzx
26-05-08, 22:32
Bir Çift Yürek

KİTABIN ÖZETİ :

Amerikalı kadın doktor, sağlıkta koruyucu hekimlik üzerine araştırmalar yapmaktadır. Bir gün Avustralyalı hekim arkadaşı arayarak araştırmaları ile ilgilendiklerini söyler ve kendisini Avustralya’ya davet eder. Buraya ulaştığında ülkenin asıl yerlileri olan ve Aborijin adı verilen kişilerin ayrıma tabi tutulduğunu görür. Bir akşam melez Aborijin gençlerinin benzin doldurdukları kutuları koklayarak yürüdüklerini ve sonradan bu gençlerden birinin zehirlenerek öldüğünü öğrenir. O gece kendisi de dahil hiç kimse onları durdurmak için parmağını kımıldatmamıştır. Bu olaydan etkilenerek Aborijinlere yardım çalışmalarına başlar. Bu çalışmaları kısa zamanda yayılarak anakaranın öte yakasında yerleşmiş olan bir Aborijin kabilesinden davet alır.

Nomadik kültürden Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle,”Gerçek İnsanlar”la birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağan dışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı yolculukta, bu insanların 50 000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliğiyle tanışır.

Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorlukları ile mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığın her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul eder ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü doğal şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılar ile ilgili fikirlerinin ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.

Yolculuğu bittiğinde yaşamında derinlemesine değişiklikler olur. Amerika’ya döndüğünde çocuklarının ve yakın arkadaşlarının desteği ve yüreklendirmesi ile Avustralya anakarasının yüreğindeki çölde yaşadığı deneyimlerini yazmaya başlar. Ulaşabildiği her yerde konuşmalar yapar. Yaşamının geri kalanını Gerçek İnsanlardan öğrendiklerini uygulamaya adar.

yzx
26-05-08, 22:33
Bir Dakikalık Baba

KİTABIN ÖZETİ :

İşinde başarılı bir işadamı ve karısı ailesinden gördükleri sevgi ve disiplin içinde çocuklarını yetiştirmeye çalışır. Baba çocuklarıyla fazla ilgilenemez, genelde anne onlarla ilgilenir ve yetiştirmeye çalışır. Bir gün anne vefat eder, baba 5 çocuğu ile yapayalnız kalır. Problemler bu safhadan sonra başlar. Baba ne yapacağını şaşırır. Çocuklarına nasıl davranacağının ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu, onları nasıl yönlendireceğini bilemez. Çocukları kendi disiplin yöntemleri ile yönlendirmeye çalışır. Fakat; işler yine de yolunda gitmez. Çocukları ile yeterince ilgilenemediğinin farkına varır. Ama; iş işten çoktan geçmiştir. Gün geçtikçe çocukları ile uyumsuzluk ve huzursuzluk başlamıştır. Onları sürekli kendi yöntemleri ile cezalandırmaktadır.

Baba en sonunda bir doktora gitmeye karar verir. Doktora, çocuklarını yetiştirmede çektiği güçlükleri, uyum zorluğunu, onları disipline edememe konusunu ve karısı ölene kadar onlara yeterince ilgi göstermediğini, bu aşamada neler yapabileceğini anlatır. Doktor dinledikten sonra sorununu anlar. Doktor kendi geliştirdiği bir yöntemi teklif eder. Aynı zamanda bu yöntem kendi çocuklarına da uyguladığı bir yöntemdir.

Baba bu yöntemi uygulayıp uygulayamayacağı konusunda tereddüt eder. Ancak çocuklarını disiplin edebilme ve onları daha iyi birer birey olarak yetiştirme konusunda sorumlu olduğunu, her ne pahasına olursa olsun uygulamaya karar verir. Şu ana başlıklar altında uygulamaya başlar.

1. BİR DAKİKALIK AZARLAMA :

Çocuklarından herhangi biri hata yaptığında onu azarlar. Yaptığı işin hatalı olduğunu, kendisini üzdüğünü söyler. Aradan kısa bir zaman geçtiğinde onu yanına çağırır. Onu çok sevdiğini söyler ve çocuklarına bütün samimiyetini gösterir. Zamanla çocuklar yanlış yaptıklarını anlarlar ve bu hatalarından vazgeçer.

2. BİR DAKİKALIK ÖVGÜ :

Baba birinci aşamada güçlükler çekmiştir. Ama istediği disiplin ortamını da oluşturmuştur. İkinci aşamada, çocuklarını yaptıkları her olumlu hareketi takip ederek onları över ve onlara güven aşılar. Zamanla başarılı olur. Bu çocuklar arasında takdirle karşılanır. Sevgi ve saygıları artar.

3. BİR DAKİKALIK AMAÇ :

Baba çocuklarına kişilik kazandırmak amacının doğru olup olmadığı konusunda telkinde bulunur. Aile içinde toplantı yapılır, bu toplantıda amaçlar belirlenir. Neyin doğru, neyin yanlış ve neyin gerekli, neyin gereksiz olduğu aile ortamında tesbit edilir.

”Bir dakikalık baba” 5 çocuğu ile yukarıda ana başlıklarla belirtilen uğraşılardan sonra mutlu bir aile ortamı kurmuştur. Herşey mükemmel gitmektedir. Çocukların ne istediğini ve çocuklarının kendisinden ne beklediğini çok iyi tesbit eder. Kurallar tam oturmuştur. İletişim sağlanmıştır. Bütün bireyler ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklarını çok iyi bilmektedir.

Birgün ”bir dakikalık baba’nın” uygulamasını duyan genç bir adam çocuklarıyla aynı sorunu yaşaması sebebiyle ondan bilgi almak ister ve randevu alır. Bir dakikalık baba, buna çok sevinir ve anlatmaya örneklerle başlar. Başlangıçta genç adama pek uyumlu gelmemiştir, ancak o da uygulamasında başarılı olur, gün geçtikçe bu yöntem yaygınlaşır ve başkalarıyla paylaşılır.

yzx
26-05-08, 22:35
Bir Değişimin Anatomisi

KİTABIN ÖZETİ

Yazar kitabında; değişim, değişimin yönetilmesi, değişimde liderlik, çalışanların rolü, örgüt kültürü, örgütsel değişim gibi temel konuları ele almakta, kavramsal ve yönetsel felsefe kapsamında incelemektedir.
"Değişim olgusu", günümüzün olmazsa olmaz kavramı olarak kendini kabul ettirmiştir. Bilimsel gelişmelerin üssel açılımı, beraberinde teknolojik gelişmeleri de aynı oranda etkilemektedir. Çevremizde oluşan her yeni durum, fiziki çevre farklılaşması kadar, hayatımızı kolaylaştırma noktasında evreni, dünyayı ve insanı algılamalarımızda da etkin olmaktadır.
Değişime ayak uydurma, değişmekten öte değişim hızını yakalamakla ilgilidir. Hızlı değişimlere yeterli tepkiyi gösteremeyen kurum, kuruluş ve fertler güncelliklerini ve rekabet güçlerini kaybederek eleneceklerdir. Çünkü günümüzde değişim ivmesi, sektörler arası farklılıklar göstermekle birlikte, günden güne artmaktadır.
Organizasyonların algıladığı değişim duygusu, dışsal gelişmelerden kaynaklanabileceği gibi, içsel dinamiklerden de kaynaklanabilir. Dışsal etkiler; ekonomi ve pazardaki değişimler, teknolojik değişimler, yasal, politik değişimler, kaynaklardan yararlanabilirlikteki değişimlerdir. İçsel güçler ise; çalışanların amaçlarındaki ve görev teknolojisindeki değişimler, örgütsel yapıdaki değişiklikler, örgütsel iklimdeki değişiklikler, örgütsel hedeflerdeki değişiklikler olarak sıralanabilir.
Değişimin etkin yönetimi; mevcut durumun anlaşılması, arzulanan gelecek durumun düşlenmesi ve örgütün mevcut durumdan arzulanan geleceğe hareketinin sağlanması ve güzergahta izlenmesini içerir.
Değişimlerin yönetilmesi, olağan durumların ötesinde liderlik yaklaşım ve becerilerini gerekli kılar. Etkin liderin en önemli yardımcısı ise, takım ruhuyla donatılmış değişim ekipleri ve değişim ajanları olacaktır. Ekipleri oluşturacak bireyler ve ajanlar, örgüt içinden olabileceği gibi, dışından da transfer edilebilirler.
Değişim; kurumsal kültürün ve çalışanların değişimi algılama düzeyi ile ilişkili olarak farklı oranlarda dirençle karşılaşacaktır. Değişimin gerçekleştirilmesi ve yönetilmesi noktasında önemle üzerinde durulması gerekli bir diğer nokta da, direncin azaltılmasıdır. Bunun için liderin uygun stratejileri geliştirmesi gerekir. Aksi takdirde sabote edilen adımlar nedeniyle zaman, maliyet ve etkinlik kayıpları kaçınılmaz olacaktır.
Direncin aşılmasında genel yaklaşımlar olarak; çalışanlarla yoğun iletişim kurmak, eğitim programları hazırlamak, iş süreçlerini yeniden programlama ve oluşturma aşamasında çalışanların katılımını sağlamak, yeni örgütsel yapılar kurmak, yönetici değişikliğine gitmek, yeni politikalar ve prosedürler oluşturmak gibi çözümler düşünülebilir.
Değişimin başarısı veya başarısızlığı, yalnızca değişime direncin azaltılması ve sorunun doğru biçimde tanımlanmasına bağlanamaz. Aynı zamanda değişimin uygulanması için seçilen stratejilerin uygunluğu ve uygulama adımlarının etkinliği de önemlidir.
Değişimde hedeflenen; amaçlar, teknoloji, yapı, görevler, insan, kültür, strateji, hedef gibi unsurları daha etkin ve gelişmiş konuma getirebilmektir. Bu amaçla; kurum ve kuruluşlarda, misyon ve amaçlar yeniden tanımlanır ve berraklaştırılır, iş akımları ve ekipmanlar iyileştirilir, örgütsel tasarım ve koordinasyon mekanizmaları güncelleştirilir, bireyler ve gruplar için görev tasarımları güncelleştirilir, eğitim ve personel gelişiminin etkinliği için girişimlerde bulunulur, işe alma ve seçim uygulamaları gözden geçirilir, temel/öz inançlar ve değerlerin yaratılması üzerinde durulur, stratejik ve taktik planlar oluşturulur, spesifik performans hedefleri yeniden düzenlenir.
Kalıcı ve güçlü olabilmenin temel gereği olan, değişimi anlama ve yönetme noktasında, temel kavramları olduğu kadar uygulama adımlarıyla birlikte felsefesini de içeren bu eser, çağın insanı olma gereklerini karşılama çabasında olan tüm birey ve yöneticilere yararlı olacak niteliktedir.
Yazarın deyimiyle; "Kişisel ve örgütsel yaşamımızın kalitesini, değişime inanmak ve derinlemesine değişmek yükseltecektir. Yavaş - yavaş ölüm veya değişim: Önümüzdeki seçenekler bunlardır. Değişime karar vermek için çok fazla zamanımız da yoktur. Ne yapacağız o zaman? Önce değişimin değiştirilmeyecek bir yaşam felsefesi olduğuna inanmamız gerekir. Ama bu da yeterli değildir. Yürekten inanma ile akılcı inanmanın bütünleştirilmesi gerekir.
Değişimin bir parçası olmak, onunla birlikte yaşamak ve havasını solumak; "İşte günümüzün 'olmazsa olmaz' koşulu, gerçeği budur."

yzx
26-05-08, 22:36
Bir Dinozorun Anıları

KİTABIN ÖZETİ :

Mine URGAN’ın “BİR DİNOZORUN ANILARI”nı okuduğunuzda, bir insanın hayatına neler sığdırabileceğini, hayretle görüyor, gıpta etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Bu kitapta Mine URGAN’ın hayatını daha doğrusu anılarını okumuyor, tarihten bir kesit okuyorsunuz sanki. Aydınlık, apaydınlık kişiliğiyle bir mum misali öğrencilerine, ahbaplarına, tanıdıklarına ve tanımadıklarına hep bir ışık kaynağı bir kılavuz olmuş ve bu işi yapmaktan hiç bir zaman bıkmayacağını, usanmayacağını bir bakıma bu kitapla haykırıyor. Bu kitap, Mine Urgan’ın yalın, mütevazı ve bir o kadar zengin, duyarlı kişiliğinin anıtsal bir kitabesi sanki.

Yazarımız dinozorluğunu ise şöyle tanımlıyor kitabında : “Çağımıza uymak zorundayız palavrasına da hiç mi hiç inanmıyorum. Eğer yaşadığım çağın en yüce ideali köşeyi dönmekse; eğer yaşadığım çağ toplumsal adaletsizlik üstüne kuruluysa; eğer yaşadığım çağ inandığım her şeyi yadsıyorsa; eğer yaşadığım çağa bayağılık ve çirkinlik egemense ben böyle bir çağa neden ayak uydurmak zorunda kalayım? Tam tersine baş kaldırırım, direnirim böyle bir çağa karşı. Bu yüzden dinozorlukla suçlanmam da vız gelir bana. Çünkü ben dinozoru tarih öncesi çağların nesli tükenmiş bir hayvanı olarak değil; geçmişin doğruluğu kanıtlanmış ve yadsınamaz değerlerini yeni sentezler yaparak geleceğe taşımayı amaçlayan bir yaratık olarak tanımlıyor, dinozorluğumla övünüyorum.”

İşte yukarıdaki satırlar Mine URGAN’ı öyle güzel tanımlıyor ki bundan sonra söylenecekler bu satırların yanında sönük kalmaya mahkum herhalde.

Mine URGAN’ın kendini ve düşüncelerini ebediyete taşımak istercesine kaleme aldığı bu kitabı okuduktan sonra bize şunu söylemek düşüyor herhalde “NE MUTLU DiNOZORUM DiYENE VE DiYECEKLERE”

Sayın hocamızın kitabın son söz bölümünde okuyucularına vaat ettiklerini yapması dileğiyle, son sözleriniz hiç bir zaman son söz olmayacak inanın.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

Kitap genel olarak yazarın anılarından müteşekkil. Bu anılar ise yazarın çocukluğundan yaşlılığına kadar geçen bir zaman dilimini kapsıyor. Genel olarak kitabın savunduğu bir tez bir fikir olmasa da kitabın bütünlüğü ele alındığında kardeşlik, eşitlik, adalet, erdemlilik gibi yüksek değerler üzerine kurulu temelinde insanın bulunduğu bir görüşün benimsendiği ve bu görüş çerçevesinde yaşanılan veya yaşanılmak istenen hayat üzerine kurulu bir ser olduğu söylenebilir.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Kitabın getirdiği bilimsel ve teknolojik bir yenilik olmamakla birlikte düşünsel boyutta Mine Urgan gibi tarihe mal olmuş, cumhuriyetle yoğrulmuş bir büyüğümüzün geçmişle gelecek arasında kurduğu sentez kuşaklar arasında köprüler atılmasına vesile olabilir. Nesiller arası büyük kopuklukların yaşandığı bu çağda, bu kitap kuşakların kaynaşmasında bir adım olabilir.

C. GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Cumhuriyet tarihini yaşamış, cumhuriyet aydınlarıyla birlikte olmuş, geçmişten gelmiş geleceği yakalamış, her medeniyetin gerektirdiği her türlü yeniliğe ve değişime ayak uyduracak bir eğitimi almış ve bunu herkesle paylaşmak isteyen, çevresini aydınlatmak için uğraş veren aydın bir Türk kadınının yazdığı bu kitap öyle bir içtenlikle, öyle bir açık yüreklilikle yazılmış ki okuyanın yüreğini ısıtıyor. Her yaştan ve her düşünceden insanın bu kitabı okumasında büyük yarar olacaktır.

Not:Yazılanlar, yazarın siyasi politik fikirlerinden arındırılarak yazılmış, kitap tarafsız bir gözle okunmuştur.

yzx
26-05-08, 22:37
Bir Garip Deniz Özlemi

Bir Garip Deniz Özlemi
Deniz özgürlüktür, hırçınlıktır; bazen hüzün, bazen mutluluk... Sonsuz göründüğü gibi çağrışımları da sonsuz sayılır. Denizle doğup büyüyenler onunla yaşayanlar bilirler ki deniz ekmek teknesidir, hayatın tadı, bazen rakı masasının manzarası ,bazen gidenlerin arkalalrında bıraktığı tek şey bazen de bir sevgili, arkadaştır. Sevgili olduğunda öyle bir sevgili olur ki ilk gördüğünüz anda ona bağlanır bir daha ondan kopamazsınız. Onun olmadığı bir yer hasretliktir sizin için, gurbetlik gibi. Orhan Veli de “ Denizi Özliyenler İçin” şiirinde tema olarak denize duyulan hasreti ele almıştır. Bundan Orhan Veli’nin daha önce denizle haşır neşir olduğunu, denizle arasında özel bir bağ kurulduğunu çıkarabiliriz. Şiirde birinci tekil kişinin konuştuğunu daha ilk dizeden “Gemiler geçer rüyalarımda” ya da “ Bakar bakar ağalarım” deyişiyle anlayabiliriz.

Temanın denizle ilgili olması beraberinde denizle ilgili sözcük seçiminin yoğun olduğu bir şiir getirmiştir ( midye kabuğu, istiridye, gemiler, köpükler...). Temayı aktarırken deniz ile doğrudan ilgili sözcükler kullanmış ve bu kelimelere yoğun duygular yüklemiştir. Bu duygular ilk bölümde biraz hüzünlü bir haya yaratır.

“Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
“Bakar bakar ağlarım”.”

Denizin rüyalarına girmesi yaşadığı özlemin yoğun olduğunu gösterir. Rüyalarında ‘allı pullu’ olarak nitelendirdiği gemiler görülür ki çekici gelen denizin ayrılmaz parçası olarak düşünülebilir; fakat kendini zavallı olarak nitelendiren şair hüzünlüdür. Onun için yıllardır süren deniz hasreti şairi ağlatır. Biliriz ki çaresizce öylece bir şeye bakakalıp ağlamak hasretliğin en belirgin işaretidir. Giden sevgilinin ardından ağlamak ile bağdaştırabileceğimiz bir durum oluşur.

İkinci bölümde ayrıntı sayılabilecek gerçeklerden biri de şudur: Şair denizle doğmuştur. Günlük hayatta da kabul edebiliriz ki denizle yaşayan insanların, deniz ile arasında kopmaz ve sıcak bir bağ oluşur; bir ilişkidir sürer. İnsanoğlu da denizi ilk gördüğü ve fark ettiği günden itibaren onunla yaşar ve onsuz yaşam gurbet gibi gelir.

Şair de böyle bir hasret yaşamaktadır. Onun bir parçası olan denizden uzaktadır ve rüyasındaki allı pullu gemilere bakarak ağlamaktadır.

“Hatırlarım ilk görüşümü dünyayı,
Bir midye kabuğunun aralığından:
Suların yeşili, göklerin mavisi,
Lâpinaların en hârelisi...
Hâlâ tuzlu akar kanım
İstiridyelerin kestiği yerden.”

Burada denizle bir midye kabuğunun içinde doğuşunu ya da bir anlamda denizi gördüğü ilk andan itibaren onunla yaşadığını bir bağ kurduğunu görebiliriz. Ayrıca bu vakit hissettikleri de şiirle birlikte okuyucuya yansır. “Denizden babam çıksa yerim.” diyenler gibi şair de o kadar içli dışlı olmuştur ki denizle, “Hâlâ tuzlu akar kanım istiridyelerin kestiği yerden.” Dizelerinden bu bağlılık anlaşılabilir. Yani hasretlik söz konusuyken aradaki bağ kopmamıştır.
Üçüncü bölümde biraz daha coşkulu bir hava beklemektedir bizi. Hasret çekenlerin eski günlerini hatırlayışı gibi bir geriye dönüş ve geçmişi anma vardır. ‘Neydi o deli gibi gidişimiz’ şeklinde başlaması bizi geriye götüreceğinin en belirgin işaretidir. Ardından gelen dizeler de bunu desteklemektedir.

‘Neydi o deli gibi gidişimiz,
Bembeyaz köpüklerle, açıklara!
Köpükler ki fena kalpli değil,
Köpükler ki dudaklara benzer;
Köpükler ki insanlarla
Zinaları ayıp değil.’

Özellikle ‘Köpükler ki’ kelimeleriyle başlayan üç dize coşkunun en yoğun hissedildiği yerlerdir. Ayrıca burada gözümüze alışılmamış bir bağdaştırma ve benzetme çarpıyor. Köpükler gerçek anlamda denizin bir paçası ve beyaz olan kabarcıklar topluluğudur; fakat burada köpükler dudaklara benzetilerek alışık olmadığımız bir durum yaratılmıştır. Denizde hırçınlığı ya da özgürlüğü temsil eden köpükler bu dizelerde daha ihtiraslı bir anlam kazanmıştır. Bizde yarattı duygudan hareketle söyleyebiliriz ki dudakların ihtiraslı, çekici ve ıslak duru burada köpüklere yansıtılmış ve bir benzetme kurulmuş. Sonraki dizelerin de desteklediği bu anlatım insanda coşkuyu arttırır. Fena kalpli olmama özelliği de insana ait olan bir özelliktir ve köpüklere yüklenerek ad aktarması yapılmıştır. Daha sonra dudaklara benzetilen köpükler ile insanlar arasında ‘zina’ kelimesi kullanılarak bir ilişki kurulur. Öyle ki doğaya ait bir varlıkla insanın bu tür bir ilişkiye girmesi mümkün değildir; fakat burada seçilen ‘zina’ kelimesi halk diline daha yakın olan bir kelimedir ve ilişkinin kurulmasını tamamlayan unsur olmuştur. Son iki dizede ‘Köpükler ki insanlarla \Zinaları ayıp değil.’ Diyerek bu ilişkinin yanlış olamadığını vurgulamıştır. Bunu yine halk diline yakın olan ‘ayıp’ sözcüğünü kullanarak yapmıştır.

Son bölümde ilk bölümün ilk üç dizenin aynısını görürüz. Bir filmin dikkat çekici final sahnesi gibi vurucu ama ani olmayan bir bitiş görürüz. Aynı zamanda tekrarın etkisi olarak görebileceğimiz son üç dize bir önceki dizedeki coşkuyu ağır ağır düşürerek okuyucuya sindirerek bitirme olanağı sunar.

Şiiri biçimsel olarak incelersek düzenli bir uyak örgüsüne veya düzenli bir ölçüye rastlayamayız. Son dizelerde gördüğümüz gibi belli bir ölçü ve uyak düzeni yoktur. Yani serbest şiirdir.

“Gemiler geçer rüyalarımda,
Allı pullu gemiler, damların üzerinden;
Ben zavallı,
Ben yıllardır denize hasret,
“Bakar bakar ağlarım”.”

İçinde bulunduğu akımı ve Orhan Veli’nin genel şiir anlayışını düşünürsek, dil ve anlatım oldukça sadedir. Kelime seçimlerinde de gözümüze çarpan şu ki günlük konuşma dilinde yazılmıştır. Ayrıca başlıkta kullanılan “özliyenler” kelimesinde ‘e’ yerine kullanılan ‘i’ bunun en belirgin örneğidir. Bir harfin yaptığı bu değişiklik aynı zamanda Orhan Veli’nin konuşma diline verdiği önemi açıklar. Benzetmeler de yapılırken günlük dile sadık kalınmıştır. Şiirinin başlıkla olan ilişkisi açıktır. Şiir, deniz özlemi içinde olan şair tarafından yazılabileceği gibi denizi özleyen bütün insanların hissettiklerini aktarmak için de yazılmış olabilir.

Şunu da ekleyebiliriz ki şiiri okurken zihnimizde bir deniz, gemiler ve köpükler canlanmaması güç. Yazıyla resim deyimini kullanabileceğimiz bir şiir diyebiliriz.

yzx
26-05-08, 22:39
Bir Genç Kız Yetişiyor

KİTABIN ÖZETİ :

New York'un Brooklyn semtinde yaşayan Nolan ailesinin uzun bir yaşamını takriben 20 yıl içine alan bir romandır. Nolan ailesi baba; Jhonny, anne Katia, küçük erkek çocuk Neeley ve bir yaş büyük ablası Francie olmak üzere dört kişilik bir ailedir. Baba Jhonny; yakışıklı, sarışın, uzun boylu, iyi giyinen bir gençtir. Ailesinin yaşayan tek kişisidir. Bütün kardeşleri ırsi bir hastalıktan dolayı 30-32 yaşlarında ölmüştür. Anne Katia; fabrikada çalışan genç, güzel ve hayatta kimsesi olmayan bir kızdır. Jhonny ve Katia bir arkadaşları vasıtasıyla tanışmıştır. İlk görüşte birbirlerinden etkilenen bu iki çift zamanla birbirlerine aşık olur ve küçük bir düğün merasimi yaparak evlenirler. Birbirlerini çok seven bu çiftten Jhonny zamanla kendisini alkole vermiştir ve zaman zaman ailesini ihmal etmektedir. Fakir olmalarına rağmen ilk başlarda Katia çok çalışıp para kazanarak geçimlerini sağlamaktadır. Jhonny garsondur ve garsonlar cemiyetine üyedir. Ara sıra iş bulur ve üç beş kuruş para kazanır, onu da içkiye vermektedir. Ailenin Francie diye bir kız çocukları, bir yıl sonra da Neeley diye bir erkek çocukları dünyaya gelir. Annenin tek amacı bunlara iyi bakmak ve ileride birer diploma sahibi olmalarını arzulamaktadır. Zamanla çocuklar 7-8 yaşlarına gelirler. Anne: Francie'yi, okula yaşı geldiği halde ilk sene göndermez. Amacı kendinden bir yaş küçük olan erkek kardeşi Neeley ile birlikte gidip birbirlerini korumalarını sağlamaktır. Büyüyen bu iki çocuk babalarının durumlarını bilirler. Yine de babalarını çok seviyorlar, arada sırada onunla çarşıya çıkıp istedikleri yerleri geziyorlar. Bu da onları çok sevindiriyor. Tek sevinçli ve eğlenceli günleri noel geceleridir. Francie ve Neeley küçük yaşta hırdavat toplayarak para kazanırlar. Kazandığı paradan kendilerine bir miktar ayırıp kalanını tenekeden yapılmış kumbaralarına atarlar. Amaçları yaptıkları bu tasarruf ile ileride toprak veya ev sahibi olabilmektir. Bu öneriyi Katia'nin annesi hep yapmış ve Ktia’nın ilerki hayatında da bunun faydasını görmüştür. Katia annesinden gördüğü bu idareyi çocuklarına da öğretmiştir. İleride bu paradan yeterince faydalanmışlar ve en sıkışık zamanlarında bu para bir hızır gibi yardımlarına yetişmiştir.

Günler ilerlemiş Francie büyümüştür. Artık genç bir kızın hislerine bürünmüştür. Bu iki kardeş; boş zamanlarının çoğunu teyzeleri Evy ve Sissy ile geçirmektedirler. Büyüyen Francie artık hırdavat toplayıp bunları hırdavatçıya satmasının uygun olmayacağını; hırdavatçının kendisine yaptığı sarkıntılıktan anlamakdır. Nihayetinde bu işi bırakmıştır. Çocuklar bu işi yaparken aynı zamanda okumaktadırlar. Francie çok başarılı bir öğrencidir ve okumayı çok sevmektedir. Sürekli kütüphaneden kitaplar almakta ve sürekli okumaktadır. Tabii ona da okuma şevkini annesi Katia vermiştir.

Katia ve Jhonny ailelerinin geçimi için birlikte bir okulun temizlik işini almışlardır. İyi de para kazanmaktadırlar. İyiye giden geçimleri onlara biraz daha rahat yaşam sunmaktadır. Ancak Katia bir üçüncü çocuğunu dünya'ya getirmek için hamile kalmış ve doğum yaklaştığı zaman Katia işi bırakmıştır. İşi bir süre Jhonny yapmaktadır. Ancak doğum gecesi Jhonny, okulun temizliğini unuttuğu için okul müdürü tarafından işten atılır. Aile tekrar fakir duruma düşer. Kaldığı evden de teyzeleri Sissy'nin ahlaksızlığı yüzünden namusuna düşkün olan Katia çıkmak zorunda kalır ve temizliğini yaparak kirasını ödeyebileceği üç katlı bir eve kiracı olarak yerleşmiştir. Fakir ama huzurlu bir aile hayatı sürdürmeye çalışan Katia kararlı, çalışkan aynı zamanda ailenin reisi konumundadır. Çocuklarını terbiyeli ve kişilikli yetiştirmektedir.

İlerleyen zamanlarda artık Francie büyüdüğünün farkına varmaktadır. Annesine cinsellikle ilgili bir takım sorular yöneltmektedir. Anne Katia ilk önce kaçamak cevaplar verse de yine de kızını bir köşeye çekip kızını bu konu da bilinçlendirmekte ve uyarmaktadır. Zamanla babaları Jhonny aldığı aşırı alkol sonucu ölür. Babalarını kaybeden ailede uzun bir süre sessizlik hakim olmaktadır. Bu arada Katia'nin üçüncü çocuğu olmuştur. Katia iş yapamaz durumdadır ve evin bütün geçimi Francie'ya kalmaktadır. Ailenin geçimini sırtlayan Francie okula zorunlu olarak gitmekten vazgeçmektedir. Ancak kardeşi Neeley'i zorla da olsa okula yazdırırlar. Katia girdiği her işte başarılı olmaktadır. Kazandığı para az da olsa geçimlerini sağlamaktadır. Katia birkaç işte çalıştıktan sonra bir gazeteye işçi olarak girer. Çok azimli çalıştığı için bir anda patronun gözüne girer. Yeni ve küçük olmasına rağmen odadaki personelin herbirinin iki katı iş yapıyor, ancak en düşük maaşı o alıyordu. Zamanla maaşı artar ve ona müdürlük teklif ederler. Ancak Francie bunu kabul edemez. Çünkü annesi zengin bir koca ile evlenir. Artık onlara düşen sadece, annelerinin hayalinde olduğu gibi okumaktır.

Annesine talip olan babalık Miss Garnder, meyhane işleten zengin bir adamdır. Miss Garnder ile Katia evlenir. Francie işten ayrılır ve üniversiteye yazılır. Neeley liseye gitmektedir. Günde 200 gazete okuyan Francie, kültürünü arttırmıştır. Artık okuldaki dersleri ona basit gelmektedir. Francie'ya okulda sürekli genç öğrenci olan Ben yardım etmektedir ve onunla ilgilenmektedir. Francie ona karşı ilgi duymakta ama zamanla Ben bazı sebeplerden dolayı ayrılmak zorunda kalır. Francia’nın Ben’den ayrılması uzun süre olmuştur. Bu süre içinde Lee diye birisi ile çıkmaya başlar. Duygularını onunla tazelemek istese de bu da olmaz. Sonunda Francie bu yalancı aşklardan sonra çok eski okul arkadaşı Ben ile karşılaşır. Onunla mutlu olmaya çalışır. Yarınlarının mutluluğunu aramaya koyulurlar.

Zor şartlar karşısında dahi genç bir kız çocuğunun yetişmesindeki temel kişilik faktörleri. Bunların eksik olduğu bir ortamda kızların toplum karşısındaki başıboş yaşantılarının doğuracağı menfi sonuçlar anlatılmaktadır.

yzx
27-05-08, 17:17
BİR KADIN DÜŞMANI-Reşat NURİ GÜNTEKİN

KİTABIN ADI
BİR KADIN DÜŞMANI
KİTABIN YAZARI REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ İSTİKLAL YAYIN EVİ / İSTANBUL
BASIM YILI 1997

1. KİTABIN KONUSU : İlk evliliğinde yaşadığı kötü olaylar sonucu kadınlarn hepsine önyargılı bakan ve onları değersiz gören İskender ‘in başından geçenler anlatılmaktadır.

2. KİTABIN ÖZETİ : Kitap, İskender adlı orta yaşlı bir adamın başından geçenleri anlatmaktadır. İskender, ilk öğrenimini Ankara‘da, orta öğrenimini Amasya ve Niğde ‘de yapmıştır. Babasının mesleği nedeniyle birçok yere gitmiş ve çeşitli insanlarla tanışmıştır. Okul yıllarında genellikle sakin bir yapıya sahip olan İskender askere gidip geldikten sonra tanıştığı Zeynep adlı kadın yüzünden sert, sinirli bir kişiliğe bürünür. Bunun böyle olmasının sebebi kadınla yaşadıkları değişik olaylardır.
Zeynep ile İskender mutlu bir ilişkiye sahiptiler fakat daha sonraları Zeynep, İskender‘i Mesut adlı bir gençle aldatır. Zeynep eve geç gelmeye, İskender‘ e karşı ilgi göstermemeye başlar. Zaman içinde İskender buna katlanamaz ve boşanırlar. Böylece İskender ‘ in kadınlara karşı bir fobisi oluşur. Her kadını Zeynep gibi görür ve hiçbirine güvenemez.. Kendine, bir daha kimseyi sevmeyeceğine dair söz verir. İki sene sonra İskender başka bir yerde çalışmaya başlar. Çalıştığı ofiste yan masada çok güzel, çalışkan ve çekici bir kadın vardır. Gittikçe bu kadına karşı bir şeyler hissetmeye başlar fakat önceki deneyimi yüzünden uzun süre kendini engeller. Kadına karşı soğuk davranır, hatta bazen tersler ama bunları tamamen isteksiz olarak yapmaktadır. Kafasındaki düşünceler onu bir kadın düşmanına çevirir. Kadınları dünya için gereksiz görmeye başlar. Yan masada çalışan Belgin isimli güzel kız İskender’ e aşık olur ve onun garip tutumunu anlayamaz. İskender de zamanla içindeki sevgiye karşı koyamaz ve Belgin’ e hissettiklerini anlatır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ : Hayatta hiçbir zaman ön yargılı olmamalıyız.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İskender : Başarılı, insanlarla olan ilişkileri iyi, duygularıyla hareket eden, değişken fikirlere sahip olan orta ayşlı biri.
Zeynep : Çekici, güzel, çalışkan, deli dolu, çapkın ve eğlenmeyi seven bir kişilik.
Belgin : Genç, uzun boylu, iyi niytli, utangaç, duygularını tam yansıtamayan biri.
Mesut : Yakışıklı, zengin, kibirli, insanları umursamayan bir kişilik.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta insanlar arasındaki ilişkiler son derece detaylı anlatılmış. Sürekli gelişen olumsuzluklar bazen okuyucuyu sıkabiliyor. Yazar, kişileri iyi tasvir etmiş ve olaylar akıcı bir şeklde ele almış.

6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ : Reşat Nuri, 1912 yılında İstanbul Darulfünunu Edebiyat Şubesini bitirdikten sonra liselerde edebiyat, Fransızca ve felsefe okuttu. 1931 ve 1943 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi olarak Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu.
Bir dönem Zaman gazetesine Temaşa Haftaları başlığı ile tiyatro eleştirileri yazdı çeşitli takma isimlerle (Şair, Nedim, Büyük Mecmua, İnci dergilerinde Hayreddin Rüşdi, Sermed Ferid, Mehmed Ferid) hikayeler yayınladı. Reşet Nuri'nin bazı mizah dergilerinde farklı takma isimler kullandığı da görülmüştür. Ayrıca "Harabelerin Çiçeği" adlı eserini yine zaman gazetesinde Cemil Nimet adıyla yayınladı. Cumhuriyet'in yeni kurulduğu 1923-1924 yıllarında arkadaşlarıyla birlikte Kelebek isimli haftalık bir mizah dergisi çıkardılar. Reşat Nuri Güntekin, Batılı bazı yazarlarından romanlar, hikayeler çevirmiş, oyunlar uyarlamıştır. Akciğer kanresinden tedavi olmak için gittiği Londra'da ölmüş (Aralık, 1956) ve cenazesi İstanbul'a getirilerek, Karacahmet Mezarlığında defnedilmiştir.

Romanları: Harabelerin Çiçeği (1918), Gizli El (1920), Çalıkuşu (1922), Dudaktan Kalbe (1923), Damga (1924), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928), Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen, Miskinler Tekkesi (1946), Ripka İfşa Ediyor (1949), Kavak Yelleri (1950), Kan Davası (1955), Boyunduruk (1960), Son Sığınak (1961).

yzx
27-05-08, 17:18
Bir Kapı Kapanır Bir Kapı Açılır

KİTABIN ÖZETİ :

BİR KAPI AÇILIR BİR KAPI KAPANIR

Yaşamı boyunca bir çok başarısızlıkla yüz yüze gelen insanoğlu inatla savaşır, yeteneklerine güvenir ve asla vazgeçmezse başarıdan başarıya koşar. Önemli olan kapıların kapanmasını yeni bir şans olarak değerlendirmektir. Hiçbir şey olanaksız değildir. Yeter ki hayallerinizi gerçekleştirmek için gerekli olan adımları cesurca atın, gerisi zaten gelir.

Başarısızlığa uğrayan insanların, parçalanmış ailelerin, kentlerin ve çöken politik sistemlerin sıkça görüldüğü günümüz dünyasında yinede başarılarıyla başarısızlıkları gölgeleyen insanlara rastlıyoruz. Bir kapı kapanıyor bir kapı açılıyor.

Aslında başarısızlık içimizdeki cevheri ortaya çıkarmak ve “ yaşam fırsatlarla doludur” sözünün doğruluğunu kanıtlamak için binlerce fırsatla doludur. İyimser olan ve zorluklarla mücadele edip yılmayan insanlar yaşam boyunca kazanır, yılgınlıkla yere düşenlerse hep kaybeder. Başka bir deyişle; mücadeleci insanlar için başarısızlık, büyük başarılara açılan bir kapı olarak algılanmalıdır. Kendinizi kötü, karamsar bir durumdan kurtarmak için başkasına veya şansa bel bağlamayın, kendi gücünüzü sonuna kadar kullanın. Çünkü sizin dayanma noktanızı başkası bilemez. Aksilikleri, zorlukları, başarısızlıkları yeni kapıları aralamak için altın tepsi ile getirilmiş fırsatlar olarak görün. Hangi durumda olursanız olun yeteneklerinize güvenin. Kötü bir tecrübe azminizle hatırı sayılı bir kariyerin başlangıcı olabilir.

Kapıların neden kapandığını iyi irdelerseniz, yani geçmişe yönelik muhakemenizi ne kadar iyi yaparsanız bunu olumlu bir deneyime dönüştürme şansınız o kadar artar zirveye ulaşmak için kısa kısa ama temkinli adımlar atın. Her adımda geriye dönüp neleri eksik yaptığınızı bulun. Bu şekilde zirveye çıkanlar kolay kolay alçaklara inmezler.

İçinde bulunduğunuz durumu değiştirmek, istediğiniz başarıya ulaşmak zor hatta imkansız görünüyorsa, kısa süreli hedefleri düşünün. Kendiniz için neyin önemli ve öncelikli olduğunu düşünün planlarınızı ona göre yapın başarısızlık ve hayal kırıklığı pes etmezseniz size mutlaka yeni kapılar açacaktır. Hiç beklemediğiniz bir anda yaşamınızın en verimli ve başarılı çağında değişim planlarınız birden bire geriye tepebilir, yıkılabilirsiniz. Ne olmuş yani? Kariyer ve mevki sahibi insanların tamamına yakını mutlaka başarısızlıklarla tanışmıştır. Peki onların diğer insanlardan farklı kılan nedir? Onlar olumsuz deneyimleri olumluya dönüştürerek yaşamda başarıya ulaştıran bir yola odaklanmış ve kazanmışlardır. Fakat bunu her insandan beklememiz yanlış olur. Bir çok kez başarısızlığa uğrayabilirsiniz. Ama bunun sizi yıkmasına izin vermeyin, umutsuzluğa kapılıp kendinizi bırakmanız tamamen aptalca bir davranış olur. Böyle bir tutum ancak öz benliğini yitiren zavallı insanlara yakışır.

Başarıya giden yol kendine inanmaktan geçer. Kariyer sahibi insanlar bir kapının yüzüne kapanıp hemen ardından yenisinin açılması deneyimini yaşamıştır. Hepsinin kendisine söylediği tek söz ise “kendime inanıyorum” olmuştur. çok istediğin arzu ettiğin şey gerçekleşmiyorsa bile o isteğinden hemen vazgeçme. Durumu değerlendir, çok az bir ihtimal bile olsa kapıyı aralamaya, başarıyı yakalamayı çalış çaba göstermek sana bir şey kaybettirmez. Aksine kendine inanmanı sağlar. Ayrıca vazgeçmeme, o şeyi ne kadar çok istediğinizin somut bir kanıtıdır. İçinde bulunduğunuz koşullar ne olursa olsun isteğinizi almak için sonuna kadar uğraşın.

Kaç kez başarısız olduğun önemli değil, önemli ola tek bir başarıdır. Kapanan bir kapıyı üzüntüyle, hayal kırıklığı ile terk etmeyin, uzaklaşmadan önce kapıyı tekrar çalmak için zorlayıp, zorlayamayacağınızı bakın, bir çatlak görürseniz yaslanın, kapıyı tüm gücünüzle ittirin, ağırlığınızı verin, vazgeçmeyin.

İlerlemenin tek yolu değişimi benimsemektir. Bunu yapamıyorsanız , zaten baştan kaybetmiş olursunuz. Değişim yeni planlarınızda size yeni ufuklar açacak bir anahtardır. Bu anahtarı doğru kullanırsanız başarıyı yakalarsınız. Değişim onunla birlikte hareket ederseniz iyidir. Başarıyı yakalamak için taktik değişikliği de yapabilirsiniz. bir sefer başarısız olduysanız başka sefer aynı amaç için yeni bir yol deneyin. Sürekli aynı düşünmeyin bırakın aklınız yeni fikirlerin peşinde koşsun. Azminiz size fazlasıyla karşılığını verecektir.

Yeni kapılar aralamak için size yakın olan dostlarınızla fikir alış-verişinde bulunabilirsiniz. Sizi iyi tanıyan ve artılarınızı belirlemenizde yardımcı olabilecek bir dostunuzla oturup düşünün. Ayrıca başarısız olduğunuzda kendinize “bu durumdan çıkartabileceğim olumlu dersler nelerdir?” deye sorun. Bu ilerdeki girişimlerinizde size yardımcı olacaktır.

İnsanlarla iyi iletişim kurmakta sizi başarıya ulaştıracaktır. insanlara vereceğiniz intiba çok önemlidir. Konuşurken dik durun sakin bir ses tonuyla konuşun göz temasından kaçınmayın. Dış görünümünüzde başarıya giden yollardan birisidir.

İnsanlara karşılıksız yardım etmek‘de sizi başarıya götürecektir. iyi insan ilişkileri size beklenmedik kapılar açacaktır. Bunu sakın aklınızdan çıkarmayın insanlara yardım edin. Yükselirken yardım ettiğiniz insanlar bir kapı kapandığında ve onlara gereksinim duyduğunuzda size yardım edeceklerdir. Yaptığınız en küçük bir kötülükte size aynı kapının kapanmasına neden olabilir.

Siz başarıya ulaşmak için bütün zorluklara göğüs gererken, sizden yararlanmak isteyen insanlar olabilir. Bunlara asla taviz vermeyin ve zamanı geldiğinde kendi iyiliğiniz için bu tür insanların suratlarına kapıyı kapatmaktan çekinmeyin. Böyle yapmazsanız başarı kapılarınız açılmada kapanır. Arkadaşlığınızı riske etmek uğruna olsa bile onlarla yüzleşmekten çekinmeyin.

Bir kapı kapanır – ne olur yani?

Kendine ve yeteneklerine güveniyorsan kendi ayaklarınız üzerine konarsın.

Kapıların kapanmasını yaşamın sizin için başka planları olduğu şeklinde yorumlayın.

Hiçbir şey olanaksız değildir.

Kapılar kapandığında paniğe kapılmayın. Sisi geriletmesine izin vermezseniz, bundan sizin yararınıza büyük şeyler doğar.

Hayallerinize tutunun,onları gerçekleştirmek için elinizden geleni yapın. Gerisi zaten gelir.

Asla vazgeçmeyin.

Deyişimi benimseyin,ilerlemenin tek yolu budur.

Başkalarına suçlamayın, istediğiniz her şeyi gerçekleştirebilirsiniz. Deneyin durun ve düşünün. Sonra yüne deneyin. Daha iyi bir yol bulun.

yzx
27-05-08, 17:19
Bir Subay’ın Anıları

KİTABIN ÖZETİ :

1909 Yılında doğan Kenan KOCATÜRK’ün bu eseri kendisinin gözlemci ve araştırmacı kişiliği ile 90 yıllık birikiminin birleşmesinin ürünüdür. Kenan KOCATÜRK kendi deyimiyle asker bir aile içinde dünyaya gelmiştir. Evinde gördüğü ve bildiği bütün insanlar subay idiler. Bu yüzden meslek hayatı daha doğuştan başlamıştır.

Yazar kitabı çocukluğundan başlayarak öğrenciliği ve muvazzaflık müddetince çalıştığı bütün görevleri kapsayan 21 bölüme ayırmıştır. Kitap bu bölümler içersindeki ana temalar ve ilginç anektodlarla özetlenmeye çalışılmıştır.

ÇOCUKLUĞUM

Yazarın annesi ve babası 9 aylık bir evlilikten sonra aileler arasındaki sosyal görüş ve yaşam tarzı farklılıklarından dolayı ayrılmak zorunda kaldıklarından yazarımız belli bir yaşa kadar babasının varlığından bile haberdar değildir. Annesi, kendisini babasının kaçıracağı endişesiyle saklar ve babasına göstermez. Babasıyla ilk karşılaşması 5 yaşında iken olur ve bu karşılaşma yazarın belleğinde önemli bir yer tutar. Bu hadise, 1914 senesinde 1 nci Cihan Harbinin öncesine rastlamaktadır.

Yazar, Beykoz İlkokulunda okurken İstanbul işgal altında ve Kurtuluş Savaşı devam etmektedir. Paşabahçe - Beykoz Koy’u düşman zırhlılarıyla doludur. İngiliz, Fransız, İtalyan,Yunan harp gemilerinden askerlerin karaya çıkarak Beykoz Çayırı’nda top oynamaları ve zaman zaman çeşitli bahanelerle evlerde arama yapmaları çok manidardır. Bu aramalar esnasında halkın tecavüze uğramaktan korktuğu için evlerinden kaçtığı veya hayvanların bulunduğu ahırlarda saklandığı ilginç bir anektoddur.

Yazarın o yıllara dair bir başka hatırası oldukça acı vericidir. Beykoz İlkokulun’dan sonra Vefa Sultanisine kaydolan yazar her gün Beykoz’dan vapurla karşıya geçer ve okul bitiminde aynı yolla evine döner. Bu yolculuk esnasında Boğazda karşılaşılan her düşman gemisinin yanından geçilirken vapur’un kıç tarafında dalgalanan bayrağımız indirilir ve düşman gemisine selam verilir. O anlar, yazarımızın hayatının en acı ve en onur kırıcı felaket dakikaları olarak belleğinde yer etmiştir.

KULELİ

1923 yılında Kuleli Askeri İdadisi Rüştiye kısmında öğrenimine devam eden yazar, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmanın getirdiği imkansızlık ve sıkıntılara rağmen hayatının en heyecanlı, hareketli ve zevkli tahsil günlerini burada geçirdiğinden bahsetmektedir. Türk’lük gururu ve vazife aşkının da burada filizlendiğini anlatmaktadır.

Ülkenin üst üste geçirdiği savaşların doğurduğu maddi imkansızlık ve işgal altında kalan İstanbul’dan, Kuleli Askeri İdadisi de payına düşeni almış ve 1923 yılında adeta harabe halini almıştır. Zamanın şartları gereği Kuleli’de pedogojik ormasyon sahibi öğretmen bulunmamakta, bunun yerine : Sakarya , Dumlupınar Meydan Savaşlarından yeni dönmüş, savaşın tozunu dumanını taşıyan genç gazi Subaylar eğitim vermektedir.

Kenan KOCATÜRK 1928 yılında Kuleli Askeri İdadisi’nden mezun olurken bir diploma törenini bile yapılamamış olmasını, içinde bir burukluk olarak o günden bu güne taşımıştır.

HARBİYE

01 MAYIS 1928 tarihi yazarın Harbiye’ye başlangıç ve aynı zamanda da askerliğe duhul tarihidir. Harbiye’de o dönemde dahili ve harici olarak ikişer kat elbise ve ayakkabı dağıtıldığı halde, yazarın annesi, dişinden tırnağından arttırdığı para ile Mercan Yokuşu’ndaki askeri terzilerden meşhur “Dimosten’e”, Subayların giydiği hakiki gabardin kumaştan bir Harbiyeli elbisesi diktirmiş ve Harbiyeli Kenan KOCATÜRK okula ilk gün bu elbise ile gitmiştir. Okula ilk gün meslek sınıflarına ayrılmak üzere toplanılmış, Kenan KOCATÜRK ilk önce süvari olmak istese de Topçu sınıfına olan rağbet yüzünden kendisi de bu sınıfı seçmiştir. Yapılan seçmeler ardından topçularla piyadeler Selimiye Kışlasında 6 aylık Kıt’a stajı görmüşler ve 31 EKİM 1928 ‘de Çvş’luğa yükselerek staj bitimi Harp Okuluna dönmüşlerdir.

Yazar, o günlerde Harbiye’deki hoşgörü ortamından da şöyle bahsetmektedir : “Cumhuriyetin en hararetli yıllarında, ATATÜRK hemen aşağıda Dolmabahçe Sarayı’nda yaşarken, yukarıda Harbiye’de ezan okunur, isteyen serbestçe ibadetini yapar, isteyende yapmaz ama kimse de bunu bir mesele yapmazdı. Ders talim vb. plan ve programları da dini kurallara uydurmak için hiçbir değişiklik yapılmazdı.”

Yazar ayrıca o günlerde ülkede bir mezhep sorunu olmadığını şöyle ifade etmektedir : “Bazı arkadaşlarımız Alevi imişler. Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Alevi bir aileden geldikleri için. Ama bundan kendilerinin de haberi yoktu. Biz de bilmezdik!. Ancak 1950’den sonra çok partili demokrasiye geçilip partizanlar dini politikaya alet etmeye başladıktan sonra yavaş yavaş anlaşıldı. Onlara Alevi oldukları söylenmiş. Bu işe onlar da, bizler de şaşmış, gülüp geçmiştik”.

TOPÇU FEN TATBİKAT MEKTEBİ (TOPÇU OKULU)

Yazar, Topçu Okulunda derslerine giren Riyaziye Hocası Galatasaraylı Halit Bey’in ilginç bir anısını naklediyor. Babası Balkan Savaşından önce Edirne Valisi olan Halit Bey, bir gün babasının yanında Edirne muhafızı Şükrü Paşa’yı karargahında ziyarete giderler. Vali Paşa’nın huzuruna girer ve oğluna da Subay Gazinosunda kendisini beklemesini söyler. Halit Bey babasını beklerken Subay Gazinosunda gördüğü manzarayı şöyle anlatıyor : “20 kadar masa, her masanın başında karşı karşıya oturmuş 40 subay tavla oynuyorlar. Gürültü ve sigara dumanından göz gözü görmüyor ! Hayretler içinde kaldım ! Çünkü hepsinin o kadar çok işi vardı ki, en azından okumaya öğrenmeye ihtiyaçları vardı. İşte beyler; ilerde bir Balkan Harbine maruz kalmak istemiyorsanız siz böyle yapmayın, boş zamanlarınızı değerlendirin ”. Bu hikayeyi bir sivil Hocadan dinleyen yazar, bundan çok etkilendiğini belirtmektedir.

Bu nasihatlerin de etkisiyle Kenan KOCATÜRK topçu okulunda hiç boş durmamış, zamanını çok iyi değerlendirmiştir. Bir yandan futbola olan ilgisi, bir yandan da derslerine giren Alman Hocaları anlama isteği ile Almanca öğrenmesi, aynı zamanda keman derslerini devam ettirerek İstanbul’un en büyük orkestrasında çalmaya başlaması onun bu dönemde sosyal aktivitelerini oldukça geliştirmesini beraberinde getirmiştir.

TOPÇU ATIŞ OKULU

Yazar, Harp Okulu 2 nci sınıfın son zamanlarına geldiğinde Metris çiftliğinde topçu atışları eğitimine başlamıştır. Burada bir ay kalarak Topçu okulunda öğrendiği teorik bilgilerin pratik uygulamasını yapacaktır. Atışlarını 7.5’luk KRUP toplarıyla yapmaktadırlar. İlk olarak tanzim atışı yaparlar, sıra tesir atışına gelindiğinde ise boşuna mermi sarf etmemek için atış durdurulurmuş. O zamanlar ülkenin içinde bulunduğu şartlar zor olduğundan mermi tasarrufuna riayet etmek kesin ve zorunluymuş.

Batarya komutanları her öğrenci ile tek tek ilgilenir, atış konusunda bilgilerini sınarlar, bazı öğrencilere mermi attırırlar, bazılarına ise attırmazlarmış. Atılan her mermi gözetlenir ve sonucuna göre durum değerlendirilmesi yapılırmış.

Yazar okulda iken haftada sadece bir gün çarşı iznine çıkar Edirnekapı’ya gelir, diğer öğrenciler gibi evine gider, pazar akşamı tekrar Edirnekapı’ya gelir ve buradan da atlarla okula giderlermiş.

Topçu Atış Okulu böylece biter ve kur’alar çekilir. Kenan KOCATÜRK Adana 7 nci Tüm.7 nci Top.Alayı Uçaksavar Bataryası’nda görevlendirilir. Ülkenin dört bir yanına dağılarak yıllarca beraber öğrenim gördükleri arkadaşlarıyla ayrılırlar.

İLK KIT’A HİZMETİ

(7 NCİ TOPÇU ALAYI - ADANA) :

Kenan KOCATÜRK ilk kıt’a hizmeti için 7 nci Tüm. 7 nci Top.Alayı emrine verilmişti. Burada 1930 model 7.5/42’lik Armistrong WİCKERS uçaksavar toplarının bulunduğu 6.Bat.’da görev yapacaktı.

İstanbul’dan ayrılarak ilk büyük yolculuğunu yapan yazar kendi deyimiyle Dünya’nın ne kadar büyük olduğunu bu seyahatle anlar.

Adana’ya annesi ve dayısının 8 yaşındaki kızıyla birlikte giderler. Bir ev kiralayıp yerleştikten sonra Alayda göreve başlar ve Teğmen rütbesinde Batarya Komutanlığı’na vekalet eder. Bu sürede bütün alay personeliyle tanışır ve görevinde başarı göstererek tecrübe kazanır.

Adana’da görev yaptığı sırada devlet büyük maddi fedakarlıklara katlanarak en yeni ve pahalı silahları almışsa da diğer hususlarda fakirlik ve perişanlık devam etmektedir. Her türlü eşya ve teçhizatta iğneden ipliğe her konuda azami derecede tasarrufa önem verilir, Devlet bütçesinden Silahlı Kuvvetlere çok az para ayrılmaktadır. Çünkü ATATÜRK, “Yurtta Sulh! Cihanda Sulh!” demiştir ve memleketin hızla kalkınmaya ihtiyacı vardır. Üniversitelere, yüksekokullara, demiryollarına ve limanlara, fabrikalara öncelik verilmesi gerektiğinden kışlalarda talim-terbiyeden daha mühim olarak okuma yazma öğretilir, her bölük ve batarya bir ilkokul dershanesi, Subaylar da öğretmendir.

GÜZEL İZMİR

Gnkur.Bşk.lığı’nca 2 nci Or. bölgesindeki Kor. Uçaksavar Bataryalarının, lojistik ve eğitim bakımından bir Tabur halinde birleştirilmesine karar verildiğinden, Kenan KOCATÜRK’ün görev yaptığı batarya 18 MART 1933 günü bütün silah, malzeme ve teçhizatı ile, erat, subay ve aileleriyle birlikte trenle Adana istasyonundan İzmir’e gönderilir. Batarya İzmir’de Hilal mevkiine yerleştirilir. Gnkur.Bşk.Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelip Taburu görmek ister. Ancak daha garnizonu görür görmez fena halde kızar ve denetlemekten vazgeçer. Sebebi ise Hilal mevkiinde daha önce sel baskını nedeni ile bir Taburun zarar görmüş olması ve şimdi de çok kıymetli araç ve teçhizatların tehlike altında bulunmasıdır. Bu sebeple tabur acele Gaziemir’de 195 nci P. A. içersine sıkıştırılır.

01 NİSAN 1934’de Harp Akademisi sınavını kazanan Kenan KOCATÜRK bu tarihten itibaren 6 aylık piyade stajı için 195 nci P.A.3 ncü Bölüğüne katılır.

İzmir‘de görevli olduğu süre içersinde soyadı kanunu çıkar ve KOCATÜRK soyadını alır.

Bir süre sonra bir motorsiklet kazası geçirir ve hastanede tedavi edildikten sonra taburcu edilerek 20 gün istirahat alır. Birkaç gün sonra iyice iyileşerek istirahatinin bitimine kadar kendisine bir seyahat planı çizer. İran Şehinşahı Rıza Şah Pehlevi ATATÜRK’ün davetlisi olarak Ankara’ya gelerek 30 AĞUSTOS 1934 Zafer Bayramındaki törenlere katılacaktır. Kenan KOCATÜRK’te fotoğraf makinasını alarak Ankara’ya gelir ve sadece Ankara’ daki törenleri izlemekle kalmaz Eskişehir’deki hava gösterileri sırasında da ATATÜRK ve Rıza Şah PEHLEVİ’yi takip ederek fotoğraflarını çeker. Oradan da onlarla birlikte İzmir’e giderek oradaki programlarını takip eder.

İZMİR HALKEVİ ORKESTRASI

20 Günlük istirahat ve gezi sonunda, Kenan KOCATÜRK piyade stajına devam etmek üzere görevli olduğu alaya iltihak eder. Burada görevini sürdürürken bir yandan da cumartesi akşamları İzmir Halkevi Orkestrasının provalarına katılır. İzmir Halkevi Müdürü Lütfi KIRDAR’ın girişimiyle 57.Tüm.Komutanlığı’ndan Kenan KOCATÜRK için “İzinli ve tatil günlerinde Halk evi çalışmalarına katılmasında bir sakınca yoktur.” şeklinde resmi izin çıkartılır. Bu olay Kenan KOCATÜRK’ün hayatına yeni bir yön verecek ve evleneceği insan olan Karşıyaka Kız Muallim Mektebinin müzik öğretmeni Suzan NAYMAN’la tanışmasına vesile olacaktır.

Kenan KOCATÜRK ve Suzan Hanım Balıkesir’de düzenlenen bir konsere İzmir Halkevi Orkestrası ile birlikte davet edilir. Bu konser ve yolculuk esnasında iyice tanışırlar ve bir süre sonra nişanlanırlar.

İzmir’de günler böyle geçip giderken bir gece sefer görev emri alır. Gideceği yer Seferihisar ile Kuşadası arasında Gümüldür bölgesindedir.

Bataryanın görevi 12 km. genişliğinde bir sahili gözetlemek ve İtalyanlara gözdağı vermektir. Gümüldür’de zamanın çoğu tahkimatla geçer. Asıl genç bölük eratı, gözetleme ve eğitim görevlerini yaparken memleketin her yöresinden gelen ne kadar bakaya ,asker kaçağı, vs. varsa bunlarda ellerinde birer kazma kürekle avcı siperleri , hendekler ve silah mevzileri kazmaktadırlar. Günlerden bir gün Mareşal Fevzi ÇAKMAK İzmir’e gelmiş ve buraya toplanan yaşlı erlerin ne yaptığını merak ederek Gümüldür’e uğramış. Burada 50 yaşlarında saçları kırlaşmış bir askere sormuş:

“Hemşerim ,nasılsın,iyi misin? Ne yapıyorsun böyle?”. Asker elindeki kazmaya dayanarak cevap vermiş:

“Paşam! Biz buraları boşuna kazıyok! Aha! Oraları buraları ,enine boyuna her tarafı kazdık yine de İtalyan çıkmadı .Çıkmaz buralardan İtalyan Paşam.”

Meğerse adam “İtalyan’ı” bilinen Reşat Altını veya Fransız Napolyon Altını gibi bir altın çeşidi sanıyormuş. Mesele anlaşılınca paşalar gülmeye başlamışlar. Fakat mareşal gülmeyerek şunları söylemiş :

“Askerlerinize yaptırdığınız işin maksadını, hangi gaye uğruna ter ve kan döktüklerini iyice anlatmaz iseniz işte böyle gülünç olursunuz.”

Bu sözü Kenan KOCATÜRK “En büyük askerden en büyük ders almak” şeklinde yorumlamıştır.

HARP AKADEMİSİ

Staj süresi sona ermiş 1935/36 ders yılına başlamak üzere 1 KASIM’da İstanbul’da Harp Akademisinde bulunması emredilmişti. İmtihanı kazandığının ilk müjdesini 1928’lilerden Selahattin KARALAMU vermişti. Akademi birinci sınıfta derslere başladıktan 15 gün sonra aniden hastalanarak Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne yatmış, Paratifo teşhisi konmuş, hastane doktorlarının özel ihtimamıyla 15 günde iyileşmiştir. Bir ay sonra tekrar derslere başlamış ancak arkadaşlarından çok geride kalmıştı. Diğer taraftan hastane dönüşü evde de huzur kalmamıştı, okula müracaat edip, bekar öğrenci olarak kalacak yer vermelerini istemişti.

Akademideki günleri, Kurmay gezileri, harp oyunları, deniz stajları vs. bunların hepsi bitmiş sıra diploma törenine gelmişti. Tören adet yerini bulsun diye yapılan zoraki bir tören idi. Çünkü; Atatürk’ün aşağıda Dolmabahçe Sarayında o menhus hastalıktan kurtulma ümitleri biraz daha azalarak yatmakta idi.

Diplomasını aldıktan sonra, Manisa’da bulunan 16 ncı Tümen 26 ncı Topçu Alayının 5 nci Batarya Komutanlığı’na atandı. 22 EKİM 1938’de kıtasına iltihak etti. Manisa günlerinin ilk ve tek olayı Atatürk’ün ölümüdür.10 KASIM 1938 günü bütün vatan gibi Manisa’da bu kara haber ile sarsılmıştır.Telefonla bir gün önce emir gelmiş ve Alay 101 pare top atışı için hazırlık yaparak atış için emir beklemiştir.

GENELKURMAY BAŞKANLIĞI’NDA STAJ

O yıl akademiden mezun olan arkadaşları ile Mayısın 2 nci haftası Ankara’da toplanmışlardır. Yeni görevlerine başlamak üzere kışla komutanlığına iltihaklarını bildirmişler ve ayrı ayrı herkesin staj yapacağı yerler tespit edilmiştir. Staj yeri olarak eğitim dairesi 8 nci Şube (Okullar Şubesi)’ye verilmiştir. Staj süresi 6 aydır. 2 nci cihan Harbinden evvel müttefiklerle Ankara antlaşması için hazırlık çalışmaları yapılmaktadır. Her türlü lojistik destekten başka Suriye’den getirecekleri Fransız Tümenleri ile Trakya’daki orduyu takviye edebileceklerini söylemektedirler. Yaklaşan savaşa hazırlık olarak topçu sınıfının seferi cephane stokunu tamamlamak için Kırıkkale’deki mühimmat fabrikasına büyük miktarlarda sipariş verilmiştir. Genelkurmay’ın talimatına göre her ikmal kademesindeki cephane paylarının belirlenen tarihe kadar tamamlanması gerekmektedir.Silahlı Kuvvetlerden çeşitli dallarda asker, yüksek mühendis’in önemi ancak 2 nci Cihan Savaşının yaklaştığı yıllarda hissedilmeye başlamış ihtiyacın bir an evvel ikmali için tedbirler alınmıştır. 1930’lardan itibaren bu konuya önem verilerek ihtiyacın karşılanması için Harp Okullarından topçu, muhabere, istihkam fen tatbikat okullarından müsabaka imtihanları ile seçilenleri çeşitli dallarda yüksek mühendis yetiştirilmek üzere Almanya ve Fransa’daki okullara göndermişlerdir.

01 EYLÜL 1930’da 2 nci Dünya Harbi başlamış, Almanya Danzig koridoru meselesi bahanesi ile Polonya’ya saldırmıştır. Polonyanın meşhur Simigli Riç memleketinin bütün hudutlarını savunmak için kuvvetlerini, geniş sınırlarına dağıtmıştır. Alman orduları zırhlı, motorlu kuvvetleri ve hava kuvvetleri ile gelip geçerek, birkaç günde Varşova’ya dayanmışlardır.

22 NCİ PİYADE TÜMENİ VE İZMİT ORTAOKULU

1939/40 eğitim yılı başlamıştır. 22 nci Tümen kuruluş halindedir. Yeni tayin olan Subaylar Tümene katılmaktadır.

En önemli işleri seferberlik hazırlıklarıdır. Evvelce yapılmasına rağmen (1930 seferberlik hazırlıkları) seferi kuruluş ve kadrolarda önemli değişiklikler yapılmış olduğundan Genelkurmayca yeniden yapılması emredilmiştir.

Mart’ın sonuna doğru Genelkurmay’dan bir tamim (genel bildiri) gelmiştir. Ateşe Militerlik için müsabaka imtihanı açılacaktır. Sayılan niteliklere haiz Yüzbaşı ve Binbaşı rütbesindeki Kurmay Subaylardan istekli olanların dilekçeleri ile birlikte 28 Mart günü mesai bitimine kadar Genelkurmay Personel Müdürlüğü’ ne şahsen başvurmaları emredilmektedir. İmtihana girmek üzere hemen Ankara’ya gitmesi gerektiğini arkadaşı Zeki İlter’den öğrenir. 09 NİSAN 1940 günü sözlü imtihan yapılacaktır. Sözlü imtihana Mareşal’in huzurunda girecektir. İmtihana girer, bu sefer kesin kazandığının haberini almadan İzmit’e dönmek istemez. Kazandığı haberini aldıktan sonra nereye ve ne zaman tayin edileceğini bilmediği için beklemek zorundadır. Sonunda Bükreş Ateşemiler Vekilliği’ne tayin edildiğini öğrenir.

İSTANBUL’A VEDA ROMANYA ATEŞEMİLİTERLİĞİNE ATANDI

25 HAZİRAN 1940 günü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Hükümeti Rumen Kraliyeti Hükümeti’ne ağır bir nota vermiş,memleketin iki büyük önemli parçası (Boserabya ve Bukavina )’yı kırksekiz saat zarfında Rusya’ya teslim etmesini istemiştir. Yazar 26 HAZİRAN 1940 sabahı sefarethaneye gider. Birinci büyük şansı olarak Büyükelçi Saim Hamdullah Suphi TANRIÖVER ile görüşür. Kendisini daha okul sıralarından beri gıyaben tanımaktadır. Büyük Türk milliyetçisi, Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün yanında olmuş Milli şairimiz Mehmet Akif ile birlikte karış karış Bütün Anadolu’yu dolaşarak halkın moralini yükselten milli hatibimiz olarak tanınmıştır.İkinci büyük şansı da burada Alman Ataşemiliter Muavini olarak karşılaştığı eski hocası Kur.Yar.Max Braun olmuştur. Kendisi Yıldız Harp Akademisi’nde zırhlı birlikler, motorlu birlikler ve hava indirme birlikler tabiyesi öğretmenliği yapmıştır.

Romanya’da Ateşemiliterliğimizden başka iki Kurmay Subayımız daha bulunmaktadır. Bunlar P.Kur.Bnb. Lütfi GÜVENÇ ile birlikte Suvari Kur. Bnb.Nihat GÜDEN ‘dir. Bu komutanlar Balkan Antantı ile ilgili iki ordu arasında Subay değişimi anlaşması gereğince Türkiye’deki iki Rumen Subayına karşılık, Rumen ordu birliklerinde misafir olarak kalmaktadırlar.

Yazara göre Romanya, hem coğrafya, hem tarih bakımından bize son derece yakın olup yine de bir Avrupa ülkesi olarak sosyal ve ekonomik farklılıkları olan bir ülkedir. Petrol, kereste, buğday vs. bakımından zengindir. Yazarın bu göreve gelmesiyle birlikte hayat standartı yükselmiş ve daha üst bir sosyal sınıf çevresine girmiştir. Henüz kıdemsiz bir Yüzbaşı olarak Türk Ordusunu temsilen yabancı Generallerle, Nazırlar ile hatta Mareşal Antenescu ile konuşabiliyordur. Bu görevi dört yıl kadar yapmıştır. Romanya küçülmüş durumdadır. Siyasi düzenlemelerden sonra EKİM 1940 ‘tan itibaren Alman birlikleri Romanya’ya gelmeye başlamıştır.

Yazarın Romanya’da tanıdığı meşhur şahsiyetlerden biri de Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Mehmet Emin RESULZADE ‘dir. 1917 bolşevik ihtilali ile Çarlık Rusyası yıkılınca bağımsızlığına kavuşan Azerbaycan’da Cumhuriyet ilan edilmiş ve Müsavat Fırkası Genelbaşkan’ı sayın Mehmet Emin RESULZADE Cumhurbaşkanlığı’na seçilmiştir. Ancak kardeş Azerbaycan’ın bu istiklal ve hürriyeti iki yıl kadar devam etmiştir. Koministler her tarafta tekrar Çarlık Rusyası topraklarına sahip çıkmışlardır.

Bükreşte 2 nci Dünya Savaşı’nın o zor günlerinde yoğun ve çetin çalışmalar ile günler ve aylar geçtikçe yazarın maddi durumu da yükselir. Dışişleri mensupları para operasyonlarında tecrübeli ve başarılıdırlar. Büyükelçinin emri ile bütün personelin maaşları ve resmi tahsisat duruma göre en elverişli operasyona tabi tutulmaktadır. Ekseriye personelden biri üç ayda bir sıra ile bu görevi yüklenerek Zürih ‘e gider. 1942 TEMMUZ’unda elçilik mensuplarının üç aylık maaşlarını İsviçre’den alıp getirmek görevi Kenan KOCATÜRK’e verilmiştir.

DOĞU CEPHESİNİ ZİYARET

1941 EKİM Ayı’nın ikinci haftası başlarında Genelkurmaydan Mareşal’in imzası ile şöyle bir emir gelir.

Alman Orduları Başkomutanlığı’nın daveti üzerine bir Türk Askeri Heyeti Doğu Cephesini ziyaret edecektir. Heyet, Harp Akademileri Komutanı Korg.Ali Fuat ERDEM ile Bükreş Ateşemiliter Vekili Kur.Yzb. Kenan KOCATÜRK’ten müteşekkildir. Bu heyete Emekli General Hüsnü Emir ERKİLET’te asker yazar olarak refakat edecektir.

Heyet, en geç 15 EKİM 1941 günü Bükreş’te toplanarak Alman Orduları Başkomutanı’nın hazırladığı programa göre buradan itibaren geziye devam edecektir. 17 Ekim günü Doğu Cephesine gidilir. Seret nehri üzerinde Rumenlerin savunma tesislerinde bazı askerler görülür. Heyet daha sonra Purut’u da geçerek Tigina (Eski Osmanlı kalesi) da Dördüncü Romen Ordusu Karargahında misafir olarak kalırlar. 18 Ekim sabahı otomobillerle doğu cephesine hareket edilir. Bu cephe gezisi 16 gün sürmüştü.

ATEŞEMİLİTERLİK GÖREV SÜRESİ UZATILIYOR

Yazar, 1943 TEMMUZ başında Genelkurmay Başkanlığı’ndan Mareşal Fevzi ÇAKMAK imzalı bir mektup alır. Mektupta Yüzbaşılıkta bekleme süresinin 9 yıla indirilmesinden dolayı 30 AĞUSTOS 1943 ‘den evvel yurda dönmesinin gerektiği ama eğer 1 yıl geç terfiye razı olursa Bükreş’teki Ateşemiliterlik görevinin 1 yıl daha uzatılacağı yazmaktadır. Uzun uzun düşündükten sonra Mareşal’in, Dünya savaşının en kritik döneminde onun görevlerinden memnun kaldığını düşünür ve orada kalmasının daha doğru olacağı kanaatine varır. Böylece bu teklifi kabul ederek ,Bükreş’te bir yıl daha kalacaktır.

1942 yılı sonlarında durum Balkanlar ve Türkiye için kritik bir safhaya girmektedir. Bu süreç Almanya için sonun başlangıcı anlamına gelmektedir. Alman orduları bütün cephelerde kötü duruma düşmeye başlamıştır. Romanya Stalingrad cephesinden ağır zaiyat vererek çekilir, Hükümet siyasi bir çıkmaza girdiğini görür ve çare arar. Başbakan Mihail ANTENESCU eski dostu büyükelçimiz TANRIÖVER ile bağlantı kurar. Müttefiklerle birleşmesi için Türkiye’nin aracı olmasını ister. TANRIÖVER Romen Hükümetinin teklif ve planlarının Türkiye’ye götürülmesi için bir kurye ister. O sıralarda kuryelerimizin sık sık saldırıya uğramasından dolayı kurye bulmakta zorluk çekilmektedir. Yazar bu görevi severek kabul eder. Ertesi gün Ankara’ya doğru trenle yola çıkar, fakat Amerikalıların Sicilya’ya çıkartma haberi üzerine Sofya’da bir telaş başlamış, yoğun askeri nakliyat yüzünden Sofya’dan tren hareket saati iptal edilmiştir. Bunun üzerine Sofya büyükelçiliğine geçerek trenin kalkış saati olan 24:00 ’e kadar bekler. Trende yolculuk eden A.Halil PAŞA’yı uğurlamaya gelen Türk heyeti ile sohbet ederken kurye çantasının bir başka kişi tarafından götürüldüğünü fark eder. Acemi casusu garın dışında iki Alman askerinin yardımıyla yakalar ve çantasını geri alır. Ankara’ya çantayı eksiksiz olarak teslim ettikten sonra İstanbul’a geçer. Fakat orada bir günden fazla kalamaz ve Bükreş’e geri döner. Bir yıl kadar Bükreş’te çok aktif bir sosyal hayat yaşar.

1945’in ŞUBAT ayında Stalingrad’ı kurtaran Sovyet orduları, 3 ncü ve 4 ncü Romen ordularını İtalyan, Macar,Hırvat kuvvetlerini önüne katmış kovalamaktadır. Bu sırada yazar Romen Kuvvetleri hakkında bilgi vermek üzere Genelkurmay Başkanlığı tarafından Ankara’ya çağırılır. Ankara’da Genelkurmay Başkanlığı’nın kendisinin çalışmalarından ne kadar memnun olduklarını öğrenir. Daha sonra kıt’a görevini tamamlamak üzere İstanbul Kartaltepe’ye 2.nci Zh.Tug’a tayin edilir. Bükreş’te veda ziyaretleri sırasında Mareşal Mihail ANTENESCU tarafından “Kraliyet Kılıçlı Taç Madalyası” ile ödüllendirilir ve ayrıca Kral huzuruna çıkartılır.

2 NCİ ZIRHLI TUGAY

Rus orduları Nikolayef’ ve Odessa’yı geri almışlar, Romanya hudutlarına dayanmışlardır. Harbin sonlarına doğru Sovyet Rusya, müttefikler cephesinde savaşmamış Türkiye’nin, kendi kaderi ile baş başa bırakılmasını istemektedir. İngiltere ve Amerika’nın ilgi ve desteğini de engellemeye çalışmaktadır. Böylece savaştan sonra bizi yalnız yakalayacak, siyasi emellerine ulaşacaktır. İsmet İNÖNÜ Harbin başında ve Harp içinde yürüttüğü başarılı politikasını harbin sonunda da yürütür. Nitekim Türkiye, 1945 ŞUBAT’ında Almanya ve Japonya’ya harp ilan etmiş ve B.M.lere girdiğini kabul edip imzalamıştır.

Yazar oturmak için Suadiye’de iki katlı villa tipi bir köşk satın alır. (Halen bu evde oturmaktadır). Bükreş’ten getirdiği lüks eşyaları ve iki arabası 4 yıl Dünya Harbi sıkıntıları ile boğuşmuş çevresi ve Subaylar tarafından hoş karşılanmamıştır. Alay Komutanı’nın makam aracı dahi kendi aracı yanında külüstür kalmaktadır. Bu lüks yaşantısından dolayı kendisine 1945 MAYIS ayında mal beyannamesi vermesi emredilir. Beyannameyi eksiksiz olarak doldurmuştur. Fakat bu tarihten 4 ay sonraki Binbaşı terfiinde bir kurmay hizmeti beklerken Selimpaşa’ da 46 ncı Tüm.46 ncı. Top.A.1 nci Tb.K.lığı’na atanmıştır. Buna çok içerlemiş ve hayatı boyunca bu haksızlığı unutmamıştır. Görevi esnasında birkaç denetlemeyi ve Gnk.Bşk.lığı’nın denetlemesini alnının akıyla vermiştir. Bu haksızlığa daha fazla tahammül edemeyerek sanki isyan edercesine NİSAN 1946’da bir savunma dilekçesi yollamıştır. Dilekçe yerini bulmuş ve Genelkurmay Başkanı Org.OMURTAK tarafından Aşkale’de kurulacak yeni Zırhlı Tugay’ın Kurmay Başkanlığı’na atanmıştır.

ŞARK HİZMETİ

Aşkale ‘deki birlikte boş araziden başka bir şey yoktur. Yazara göre her şeyi sıfırdan kendilerinin yapması gerekmektedir. (Özellikle de erlerin koğuşlarını ve personelin lojmanlarını). Çünkü Erzurum’da kış şartları çok ağırdır. Yazar bir gün Kolordu K.’nın verdiği emirde : “Karşımızda iki büyük düşman var biri Rus diğeri kış.” dediğini belirtir.

Askerin ve personelin büyük bir fedakarlık ve gayretiyle 4 ay içinde kışa hazırlık tamamlanır. Bu sırada birliğe katılmalarla Tugay iyice büyümüştür. En son olarak bando dahi gelmiştir. Yazar, Aşkale’de kıdem tezini de vermiş, görevi esnasında Aşkale’de bir kayak kazası geçirerek ölüm tehlikesi atlatmış, uzun süre komada kalmıştır.

Yazarın 1950 AĞUSTOS’undaki Yarbaylığa terfi sırası geleceğinden 1949 AĞUSTOS’unda kıta’ya çıkarak bir yıl Kıt’a hizmeti yapması gerekmektedir. Bu nedenle 9 ncu Kolordu Bağımsız Uçaksavar Topçu Tabur K.Lığına tayin emri alır. Fakat ayrılırken Tugay Komutanı ve birkaç subayla yaşadığı tatsız olaylardan dolayı Tugay Komutanı hakkında verdiği şikayet dilekçesi (ne kadar haklı olursa olsun bir Kurmay Subayın kendi Komutanını ihbar ve şikayeti kabul edilemez mantığı) ileride önüne bir engel olarak çıkacaktır.

Problemli bir Subay olarak 9 ncu Kolordu’daki görevine başlar. Bir hafta sonra Kolordu Komutanı birliğini ziyaret eder. Bu sırada kapıdaki kara sinekler Komutanın dikkatini çeker ve bunların yok edilmesini emreder. Bu iş orada kendisinin en zor görevi olmuştur. Daha sonra Garsiya’ya mektup adlı eseri Türkçe’ye çevrilmiş ve subaylarına dağıtmıştır. Şehitlere duyduğu saygıdan dolayı oradaki şehitliği örnek hale getirmiştir. Kor.K.nın verdiği emir ile Eskimo’ların evlerine benzer evler yaparak diğer birliklerin beğenisini kazanmıştır.

TEKRAR GENELKURMAY / ANKARA

Yazar, 1939 EKİM’inde Kurmay Yüzbaşı olarak ayrıldığı Gnkur.Bşk.lığı’ na 11 yıl sonra geri döner. İlk görevlerinden birisi Bulgaristan göçmenlerine İstanbul’da yer bulan heyetteki görevidir. Bu heyetin görevi Bulgaristan ile yapılan göç anlaşmasıyla ikiyüzbin kadar yurttaşımızın ilk konaklama yerlerinin tahsisi için çalışmaktır.

01 EKİM 1951’den, 11 HAZİRAN 1952’ye kadar İstanbul Amerikan Koleji’nde İngilizce kursunu kazanmış ve başarı ile tamamlamıştır. Dil kursunu başardıktan sonra Balıkesir’e tayin edilmiştir. Kurs bittikten sonra burada üç ay kadar yeniden Doktrin kursuna katılmıştır. Ancak kurs bittikten sonra (15 ŞUBAT 1953) Balıkesir 2 nci Kor.’daki görevine dönebilmiştir. Fakat orada fazla kalamadan Bursa 6 ncı P.Tümenine tayin edilmiştir. Burada Çekirge Hastanesini yeniden düzenlemiş ve Uludağ’da dinlenme tesisi inşasında bulunmuştur. Baba dostu Gnkur.Bşk.nı Org.BARANSEL’e baş vurarak Ankara’ya tayin istemiş fakat isteği tam yerine getirilmeyip Konya’ya tayin edilmiştir.

KONYA 2 NCİ ORDU

Konya’daki görevinden çok memnun kalmıştır. Farklı sınıflardan olmasına rağmen oradaki meslektaşlarıyla olan ilişkileri onu mutlu etmiştir.

1954 AĞUSTOS ayında Albaylığa terfi etmiştir. Atom destek planı üzerine Mamak’ta NBC (Nükleer –Biyolojik-Kimyasal) Okulunda kurslar görmüştür. Bundan sonra 2 nci Or.K.lığı’nda gittiği her yerde Subaylara konferanslar vermiştir. Erzurum’da yapılan NATO tatbikatlarına ATOM baş hakemi olarak katılmıştır. Ve ilk taklit atom bombasını tatbikatta patlatmayı başarmıştır.

Generalliğe terfisine iki yıl kalmıştır. Albayların 30 AĞUSTOS 1957 den evvel Generalliğe terfi için kıt’aya çıkmaları gerekmektedir. Terfisi İstanbul’a çıkar. Selimiye Kışlası’nda 8 nci Tüm.Top.K.lığı vekilliğine atanmıştır. O sıralarda Türkiye’de Demokrat Parti iktidarından dolayı iç karışıklıklar vardır. Generallik beklemesine rağmen Generalliğe terfi edememiş ve 30 Ağustosta Ankara’ya Harp Okulu Eğitim Başkanlığı’na atanmıştır. Harp Okulu’ndan sonra 01 MART 1960’da Genelkurmay’da kurulacak MÜSAT Şb.Md.lüğü’ne tayin edilir. Son görevi olan MÜSAT Şb.Md.lüğü’nde onun NBC silahları konusundaki deneyiminden ve uzmanlığından yararlanılmak istenmiş ve Harp Okulu’ndaki pasif görevinden bu yüzden alınarak aktif göreve verilmiştir.

1950 de çok partili parlementer demokrasiye geçilince eski devlet adamları yeni sistemin acemisi kaldıklarından, halka sınırsız hürriyet vermeye maddi ve manevi rüşvet dağıtmaya başlamışlardır. Zamanla Demokrat Partiye karşı tepkiler artmış ve ordu içerisinde huzursuzluklar başlamıştır. Kurmay Yarbay Faruk GÜVENTÜRK, M.S.B. Şemsi ERGİN ‘in huzuruna çıkmış ve ordunun şikayetlerini dile getirmiştir. Faruk GÜVENTÜRK ve 8 Kurmay Subayın birliklerinden alınarak tutuklandıkları duyurulur. Daha sonra açılan davalardan beraat ederler. Bu olaylar hükümetin hoşuna gitmez. Başbakan M.S.B. Sami ERGİN‘i değiştirerek yerine Ethem MENDERES’i getirmiştir. Yazar bu olaylardan uzak durur. Çünkü görevini hevesle yapmak istemektedir. Ama Demokrat Partiden iyi bir sicil alamamıştır. Dolayısıyla 1959 AĞUSTOS’unda Tuğgeneralliğe terfi ettirilmemiştir.

03 AĞUSTOS 1960’da Milli Birlik Komitesi tarafından Silahlı Kuvvetlerde bulunan 237 kadar generalden 210’dan fazlası emekli edilmiş, 20 kadarı da orduda kalmıştır.

Yazara göre bu tasviye işlemi hiçbir temele dayanmadan bilgi, sağlık, kıdem, sicil gibi herhangi bir ölçüye dayanmadan yapılmıştı. Büyük fırsat kaçırılmış olup ordu, telafisi olmayan bir personel kaybına uğramıştır. İhtilal başladıktan sonra M.S.B.lığı’na Org.Fahri ÖZDİLEK getirilmiştir. 23 AĞUSTOS 1960’da 42 sayılı kanuna göre yazılmış M.S.B. Org.Fahri ÖZDİLEK tarafından imzalanmış mektuplardan bir tanesi yazar Kenan KOCATÜRK’e de gönderilir. Mektupta Orduda yaptığı hizmetlerden dolayı kendisine teşekkür edilir ve bundan sonraki hayatında sağlık ve mutluluk dilenir.

Kenan KOCATÜRK 23 AĞUSTOS’tan iki gün sonra şubesinin devir-teslim işleri için görevine gittiğinde 1939 ile 1950’li yıllar ve aylar gözlerinin önünden gelip geçmiş ve gözyaşlarını tutamamıştır.



Ama ne yazık

O güzel senfoni

Yarım kaldı!

yzx
27-05-08, 17:19
Bir Tereddütün Romanı

KİTABIN ADI

BİR TEREDDÜTÜN ROMANI

KİTABIN YAZARI
PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ
ŞEFİK MATBAASI – İSTANBUL
BASIMYILI
1987







1)KİTABIN KONUSU:

Bir yazarın iki kadın arasında evlenmek için yaşadığı tereddütü anlatıyor.

2)KİTABIN ÖZETİ:

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.


3)KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar önemli bir karar verirken daima tereddüt içinde olmuşlardır. Önemli buluşlar ve icatlar hep şüphe ve tereddütten doğmuştur.



4)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Mualla: Çok zengin ve asil bir ailenin kızı, dünyaya bakış açısı çok farklı olan bir kişiliğe sahip, devamlı farklı şeylerin arayışı içinde.

Vildan: Acayip davranışları bulunan, yaşamayı sevmeyen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olan ihtiraslı bir kadın.

Yazar: İnsanların ruhi tasvirlerini çok iyi yapabilen, düşüncelerinde daima kuvvetli ve kararlı olmaya çalışan güçlü iradeye sahip bir insan.



5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap dil bakımından fazla yalın olduğu söylenemez. Yabancı kelimelere biraz fazla yer verilmiş; ama yine de akıcı ve sürükleyici bir yapıt. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Çocukluğu hastalık ve geçim zorlukları içinde geçti. Düzenli bir öğrenim görmedi. Bazı gazetelerde fıkra yazarı olarak çalıştı. felsefe konularına ve psikolojik çözümlemelere geniş yer verdi. XX. yüzyılda Türk toplumunun geçirdiği medeniyet değişimi ve sosyal bunalımlar üzerinde durdu. Başlıca romanları: Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız.

yzx
27-05-08, 17:35
Bir Türk Ailesinin Öyküsü

KİTABIN ÖZETİ :

İstanbul’da 31 Ekim 1908’de onbeş yaşında bir anne, yirmi yaşında bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen İrfan ve ailesinin acılarla ve sevinçlerle içice yaşanmış olaylarla dolu sürükleyici bir öyküsü. Bu öykü İrfan’ın İstanbul’da büyükbabasının evinde doğasıyla başlar.

Zamanını evinde geçiren çocuklarına düşkün bir annesi, sevimli bir babası ve birde küçük kardeşi vardı. Geleneklerine düşkün ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Çocukluğunda annesiyle hamama gider ve hamamdaki kadınların dedikodularını dinler, bunlara hiçbir anlam veremezdi. Hayatının ilk dönüm noktası olan sünnet yılında (6 yaşında) büyükbabası ölmüş ve bu güzel olaya gölge düşmüştü.

1914 Eylül’ün de bir Fransız okuluna başladı ancak Osmanlı Devletinin Fransa’ya savaş ilanı ile okulu bıraktı. Aynı yıl içinde yeni bir eve taşındılar ve babası askere çağrıldı. Ardından savaşla birlikte yokluk günleri başladı. Bu süre içinde babaannesi evlenip evden ayrıldı. Savaşta babası öldü ve evin geçimi annesine kaldı. Annesi ordu deposunda işçi olarak çalışıyordu. Bu süre içinde sıkıntılı günler geçiren aile, annesinin 1919’da elişlerinin beğenilmesiyle aldığı siparişler sayesinde maddi yönden rahata kavuştu. Aynı süre içinde anne oğullarını (İrfan ve Mehmet) Kadıköy’de öksüzler için açılmış bir vakıf okuluna yazdırdı. 1919’da subay olmaya karar veren İrfan ve Mehmet Kuleli’ye başladılar. Ermenilerin İstanbul’u işgali ile Kuleli kapatıldı. Ve Tokat’a gittiler. 15 ay sonra Kuleli’nin açılmasıyla tekrar geri dönüp okula devam ettiler.

1929’da Kuleli’den Harbiye’ye, 1931 Aralık’tada piyade birliğinden hava kuvvetlerine geçti. İlerleyen yıllarda İzmir ve Kütahya’da görev yaptı.

1940 Mayıs’ın da annesi öldü ve İrfan İngiliz Hava kuvvetlerince eğitilen Türk Hava Kuvvetlerinin başına geçti.

Yine 1940’da İngiltere’de İrlanda asıllı bir kadınla tanıştı ancak kadın evli olduğundan ve İrfan’ın görevi dolayısıyla 1948’e kadar evlenemediler. Aradaki yıllarda bir oğlu oldu. Oğlunu İngiliz kültürü ile yetiştirmek istemediğinden okula göndermedi ve evde kendisi yetiştirdi. Orduda 15 yılını doldurduktan sonra ayrıldı ve ardından sefalet yılları başladı.

Gençlik yıllarında yüksek idealler ve hayallerle başlayan hayatı ilerleyen yıllarda yoksulluk ve sefalet içinde ülke özlemiyle sona erdi.

yzx
27-05-08, 17:36
Bir Zamanlar Amerika

KİTABIN ÖZETİ :

Büyük Max, Pat, Dominick, Şaşı, Hoca New York’ un Doğu Yakasının kenar mahallelerinden birinde yaşayan 5 sıkı arkadaştır. Çevredeki ortamın da etkisinde kalarak serserilik yapma özentisi içerisindedirler. Hoca, babası iş bulamadığından ailesine bakmak için okulu bırakmak üzeredir. Beş arkadaşın amaçları hepsine 1’ er milyon dolar düşecek kadar banka soygunu yapmak ve sonra Bronks’ a yerleşip rahat ve zengin bir yaşam sürmektir. Bu gurubun lideri Max ve Hoca’ dır. Ayrıca ikisi küçük çapta işler yapmaktadırlar. Bir gün her zaman dalga geçtikleri öğretmenlerine karşı olan hareketleri biraz aşırıya kaçar ve okuldan atılırlar. Yaşları biraz daha ilerleyince uyuşturucu kuryeliği ve yankesicilik yapmaya başlarlar. Bir gece bir eczaneyi soyarken Dominick polisin açtığı ateş sonucu ölür. Pat ve Hoca suçu üstlenerek ayrı ayrı ıslah evlerine gönderilirler. 18 ay sonra Hoca ıslah evinden çıkar, Max onu karşılamaya gelmiştir ve onu amcasından kendisine kalan cenaze levazımatçılığı işine ortak edeceğini söyler. Artık karıştığı soygunlar daha büyük çaplıdır. Şehrin doğu yakasındaki pis işleri halletmeye başlarlar. Çok para kazanıyorlardır, fakat sadece uyuşturucu ve kadın ticaretine karışmamaktadırlar. Genç yaşlarına rağmen tüm ülkedeki çeteleri yöneten ulusal örgütte sözleri geçmektedir. Kitaplara her zaman düşkün olan Hoca, gangsterliğin altın çağı hakkında bir kitap yazmaya karar verir. Bunu başlarından geçen olayları yazarak hazırlayacak ve yaşlandığında yayımlayacaktır. Zaman geçtikçe ünleri yayılmış ve daha çok para kazanmaya başlamışlardır.

Artık gençlik çağını geride bırakan çete üyeleri işlerinde ünlü ve saygın birer profosyonel olmuşlardır. Hiçbir şey eskisi gibi değildir sadece Max’ ın Merkez Bankasını soyma hayali dışında. Gençken hayalini kurdukları bu soygun Max’ı her zaman heyecanlandırmıştır. Ve sonunda bu hayali gerçekleştirmek için gerekli bilgi toplama hazırlıklarına başlamışlardır. Ancak çetenin diğer üyeleri bu fikre karşı çıkarlar ve bunun bir intihar olduğunu söylerler. Hoca bu soygunu yapmamak için elinden geleni yapacaktır. Çete o günlerde bir içki konvoyuna eskortluk yapacaktır. Eğer bu işte yakalanırlarsa kısa bir süre hapis yatıp çıkacaklar ve soygun fikride suya düşecektir. Bunun üzerine Hoca kendilerini İçki Yasağı Bürosuna ihbar eder. O gün hoca’ nın annesi hastanede yatmaktadır ve Hoca’ da annesini ziyarete gider .ziyaret dönüşünde çete üyelerinin işi yapmak için oradan ayrıldıklarını görür. Arkadaşlarını ihbar ettiği için çok üzgündür. Ancak işler bu kadarla da kalmaz. Arkadaşları polisle girdiği çatışmada ölürler. Bu olayı öğrenen Hoca deliye döner kardeşten yakın olan arkadaşlarını ölüme kendi elleriyle göndermiştir. Bu olayın şoku atlatan Hoca arkadaşlarıyla birlikte biriktirdikleri 1 milyon doları aramaya koyulur. Çünkü Max bu parayı bir depoya saklamıştır. Ancak tüm aramaları boşa çıkar. Bu arada örgüt ihbarı kendisinin yaptığını öğrenir ve Hoca’ nın kaldırılması için üç kiralık katil görevlendirir. Bu katiller Hoca’ yı bulur ve tam öldürmek üzere iken Hoca bu paradan onlara da bahseder .Katiller bu paranın yarısı karşılığında Hocayı öldürmekten vazgeçerler. Hoca bir yolunu bulup onlardan kurtulur. Artık hem örgüt hem de polis Hoca’ nın peşindedir. Hoca şehir dışına çıkarak eski yaşantısını geride bırakır. Artık alışmış olduğu yaşantısına asla geri dönmeyecektir, sürekli çalışıp sakin bir hayat sürecektir. Yapmış olduklarına artık lanet okur ve gençliğe ibret dersi vermek için anılarını yazmaya karar verir.

yzx
27-05-08, 17:37
Biri, Hiçbiri, Binlercesi

KİTABIN ÖZETİ :

Eserde genel olarak, kimlik sorunu ve insan yaşamının derinliklerine inilmiş.

Kahramanımız Moscarda, ayna karşısında iken, yıllardan beri, şekilsiz olan burnunu hep düzgün olarak görmektedir, ta ki burnu hakkındaki gerçekler kendisine söylenene dek. Genel olarak, yani yapı itibarıyla, detaylara çok dikkat eden bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, kendisi ile ilgili gerçeklerden bihaber görünmektedir. Olayları çok fazla inceleyen, buna rağmen kendine fazla güveni olmayan ve bir türlü hedeflerini gerçekleştiremeyen bir yapıya sahiptir. Karısının, burnu hakkındaki gerçekleri söylemesi, burnu ve vücudu hakkında endişelere kapılmasına ve ruhsal durumunun gittikçe bozulmasına kadar bir dizi olayın başlamasına neden olur.

Kendi eksikliğini bir türlü kabullenemeyen Moscarda, bunun diğer insanlarca ne kadar kolay farkedilip ortaya çıkarılabildiğine ve ne kadar kolay alay konusu yapılabildiğine hayret eder. Bunun yanında insanların kendilerini kusursuz gördüklerini, ama ufacık kusurların yüzlerine vurulması durumunda bunun onlar için çok büyük problem olabildiği gerçeğini düşünür. Bir başka deyişle, eksik olan herşeyin, insanlar için bir kompleks kaynağı oluşturduğunu görür.

Bu şekilde olumsuz düşüncelere kapılan Moscarda, çareyi yalnız kalmaya çalışmakta bulur ve bunun çeşitli yollarını geliştirmeye başlar. Yalnızlığı aradığını söyleyen kahramanımız, yalnızlığın kendi kendine, dışarıyla ilgisiz yaşayan, ne izi, ne de sesi olan bir şey olduğunu ve insanın onu bulduğunda oradaki tek yabancı halinde bulunacağını söyler. Yani, bir anlamda kendisinin bile olmadığı bir yalnızlık düşler ve kendinden kaçmaya, hatta nefret etmeye başlar. Bu zamana kadar kendisiyle ilgili gerçeklerin farkına varmadığı için kendisine kızar ve bedenini bir yabancı olarak görmeye başlar.

Bu yabancılık saplantısı Moscarda’nın beyninde o kadar güçlü bir yer edinmeye başlar ki, bir an önce karısının evden ayrılmasını bekleyip, hatta bu işi çabuklaştırmak için onu, kürkünü tutarak gönderdikten sonra aynanın karşısına geçer ve kendisini tanımaya çalışır. Aynanın karşısında değişik tavırlar takınarak kendini izlerken delirdiğini düşündüğü de olur. Bu sırada aklından çeşitli fikirler geçmektedir. Ayna karşısında gerçekçi, yapmacık olmayan bir kiş görmeyi arzular. Fakat, bu kişinin, dış dünyadaki insanların gözleriyle gördükleriyle aynı kişi olmaması saplantısı, onu çok rahatsız etmeye başlar. Aynadaki kişiyi kendinden soyutlar ve onun ayrı duyguları ve düşünceleri olduğunu düşünmeye başlar. Hapşırdığında bile o kişiye çok yaşa demekte ve bu yaptığına kendi de gülmektedir. Bu gülüş, onun için bir delinin gülüşüdür.

“İçimdeki bu yabancıya nasıl katlanacaktım? Benim için, kendim için olan bu yabancıya? Onu nasıl görmeyecektim ve onu nasıl tanımayacaktım. Onu sonsuza dek yanımda, içimde, başkalarının gözünde, kendi gözümün dışında taşımaya nasıl yazgılı kalacaktım? Bu düşünceler huzur bırakmadı bende” der.

Moscarda kendi içine düştüğü bu durumun başkalarınca anlaşılamadığını düşünmesinin yanında, başkalarının da tıpkı kendisi gibi çıkmaza girmiş olabileceklerini, fakat bunu dışarıya yansıtmadıklarını geçirir aklından. Böylece kendi durumunun normal olduğunu hissetmek ister, fakat yine de bir kişinin yaptığının diğerleri tarafından anlaşılamayacağının altını çizer. Kendince doğru olanı yaptığına göre, vicdanen rahat olabileceğini hisseder.

Örneğin, insanın özel eşyalarının kendince güzel, fakat başkalarınca anlamsız olduğundan dem vurur. “Niçin biricik gerçekliğin kendi içinizdeki gerçeklik olduğunu sanıyorsunuz? Başkaları yanıldığında, yanlış yaptığını söyleyerek kızıyorsunuz. Oysa ki insan ne yapsa kendince doğru olur, ama başkasının ruh durumuna uymaz” der. Bu da normal karşılanması gereken bir durumdur. İnsan arkadaşına bir şey söylediğinde arkadaşının onu anladığını düşünebilir, oysa ne o arkadaşını, ne de arkadaşı onu anlayamamış olabilir; çünkü iki insanın aynı anda aynı ruh halinde olması çok düşük bir ihtimaldir. Dolayısıyla olaylara her zaman kendince bakmak çözüm olamaz. Bir de başkalarının gözüyle bakarak gerçek nedenlerin kavranabileceğini düşünür.

İnsanlar karşısındakileri çoğu zaman gerçekte olduğu gibi değil, kendi kafalarındaki gibi tanırlar. Karısı da kahramanımızı gerçek Moscarda olarak değil de, kendi düşüncelerindeki kişi olarak tanımaktadır. Bu durum da ikili ilişkilier açısından insanları kısıtlamaktadır. Moscarda, üç kişilik bir odada gerçekte (3x3), yani dokuz kişinin var olacağını düşünür.

Hayatında yapacağı değişikliklerin, örneğin yoksullar evinde bir yoksul gibi yaşamasının, kasabadaki insanlar tarafından bir pişmanlık olarak nitelendirilmesine üzülür. Kendisinin çok istediği bir şeyi diğer insanların yanlış algılamasının, moralini bozduğunu söyler.

Bunların yanında, insanların kendi isteklerinden tamamen soyutlanamayacağını da düşünür. Örneğin kasabadaki papazın, yaptığı iyilikleri sırf Tanrı için yapmış olmasına rağmen, bunun sonunda diğer insanların gözünde kişiliğinin yükselmesini sağladığına işaret eder. Dolayısıyla papaz, biraz da kendi özbenliği için yapar bunları.

“Düşkünler evi kırlık ve güzel bir yerde. Her sabah tan yeri ağarırken dışarı çıkıyorum, çünkü ruhumu böyle temiz tutmak istiyorum. Uzaklardan, kentten, zaman zaman akşamın derinliğinde ara ara çan sesleri geliyor. Dışarılarda kendiler için çaldıkları o çanları artık içimde istiyorum. Belkide sımsıcak bir güneşin ısıttığı, kırlangıçların çığırtısıyla dolu güzel bir gökyüzünde, ya da havadar çan kulelerinin üstünde ağır, alabildiğine yüksek bulutlar, rüzgarda uğultulu boşluklarının içinde sevinçle ürperiyorlar. Ölümü düşünmek ve yakarmak; hala bu gereksinimi duyanlar var. Çanlar onları seslendiriyor. Ben böyle bir gereksinim duymuyorum artık, çünkü her an ölüyorum, sonra yeniden doğuyorum. Onlardan yoksun; artık kendi içimde değil dışarıdaki her şeyin içinde.”

yzx
27-05-08, 17:38
Biz İnsanlar

KİTABIN ADI Biz İnsanlar
KİTABIN YAZARI : Peyami Safa
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Ötüken Yayınevi, İstanbul
BASIM YILI : 1990

1.KİTABIN KONUSU: Kitapta İstanbul’da yaşayan Orhan adında bir muallimin yaşam öyküsü ve başından geçen olaylar anlatılmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ: Kitabın ana kahramanı olan Orhan İstanbul’da muallimlik yapmaktadır. Son derece düşünceli ve öngörülü bir yapıya sahiptir. Bir gün okulda bir tartışma çıkar. İlkokul öğrencilerinden biri olan Cemil, arkadaşı Tahsin’e “Eşek Türk!” der ve Tahsin de Cemil’e taş atar. Tahsin’in attığı taş Cemil’in yanağını deler. Orhan Cemil’I alır ve önce hastahaneye, sonra da Cemil’in ailesinin yanına gidereler. Orada Cemil’in yeğeni Vedia’yı görür ve ikisi de birbirinden hoşlanırlar. Cemil’in ailesi son derece Fransız hayranı bir ailedir. Evin hanımı Samiye hanımın, Tahsin’in babası Mustafa’yı daha önceden kovmuş olduğunu öğrenen Orhan Tahsin’e sahip çıkar. Bunun yanısıra Cemil’in ailesiyle de iyi geçinir. Zamanla diğer aile üyeleriyle de tanışır. Özellikle Vedia ile görüşmektedir.
Günler geçmiş,Tahsin’in babası Mustafa hapisten çıkmştır. Orhan ona iş bulur. Bu arada Vedia ile aralarındaki ilişki gelişir ve her akşam buluşurlar.
Bir gün Vedia hastalanır ve hastahaneye kaldırılır. Hastalığı ağırdır.doktorlar, yaşayacağı hakkında pek fazla ümitlenmezler. Orhan her gün onun yanında kalır. Daha sonra arkadaşı Necati onu ziyarete gelir. Vedia’nın bilinci yerinde değildir. Orhan ile sohbet eder; ancak Orhan birden kalp krizi geçirir. Necati doktorları çağırır ve Orhan’I Vedia’nı odasındaki şezlonga yatırırlar. Bir gece Orhan aniden fenalaşır. Ayağa kalkar ve bağırmaya çalışır; ancak bağıramaz. Birden gözleri kararır ve merdivenlerden yuvarlanır. Sabahleyin onun cansız vücudunu görenler onun ölmüş olduğunu anlar ve cesedini morga yatırırlar. Doktorların iyileşemez dediği Vedia ise iyileşmiştir. Doktorlar ona kendini nasil hissettiğini sorarlar ve umulmadık bir biçimde hastalığı atlattığını söylerler. Vedia gülümser ve Orhan’I sorar; ancak hiç kimse bu sualine cevap vermez.

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitabin Ana fikri:bir şeyi Ne Kadar Çok İstersek isteyelim sağ Duyumuzu,mantiğimizi Asla kaybetmemeli,her Zaman gerçekler doğrultusunda Ve arkadaşlarimizin önerilerine Kulak Vererek Karar vermeli,duygusal Davranmamaliyiz.


4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Orhan: Son derece öngörülü, bilgiye önem veren düşünceli bir insandır.
Vedia: Duygusal ve içine kapanık bir kızdır.
Samiye hanım: Fransız hayranı, zengin bir kadındır.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitapta iki insan arasındaki aşk ve buna mani olmaya çalışan engeller çok güzel bir biçimde ele alınmıştır. Duygusal bir niteliğe sahip olan bu kitap iki insanın birbirine olan değişmez sevgisini büyük bir ustalıkla anlatmıştır. En güzel özelliklerinden biri de beklenmedik ve çarpıcı bir sona haiz olmasıdır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
Başlıca eserleri: Gençliğimiz , Şimşek, Sözde Kızlar , Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye , Atilla, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya'nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.

yzx
27-05-08, 17:40
Bizim Duygusal Zekamız

KİTABIN ÖZETİ :

Duyguların yönetimi, insanoğlunun yaptığı en büyük keşiflerden birisi olmuştur. Yeni yeni keşfedildiği için de önemi sonraları daha iyi anlaşılacaktır. Ama artık bilinmelidir ki “Duyguları yönetmeyen insan aklını da yönetememektedir“. Duygularını yönetmek duygularını anlamak onları doğru yer ve zamanda iletebilmek, duyguların gücünü kullanabilmektir.

Artık bilim, bir otorite olarak, ruh dünyasının akıl ötesi bu en uzun noktasını acil ve karmaşık sorularına cevap verebilecek ve insan yüreğinin haritasını daha kesin bir biçimde çizebilecek konumdadır. Bu harita çizme çalışması bir anlamda, IQ yeni zeka katsayısını genetik deneyimler sonucu değişmeyen niteliğini ve adeta kaderin yaşam süresince bize verilen bu mutlak değerlere sabit olduğunu öne sürerek zekayı dar bir açıdan tanımlayanlara da bir meydan okuma niteliğindedir. Söz gelimi yüksek IQ ‘lu birinin çuvallamasında ve vasat IQ’lu bir diğerinin şaşırtıcı derecede başarılı olmasında hangi etkenler rol oynuyor? İşte bu fark kitapta “Duygusal zeka“ diye tabir edilen yeteneklerde yatıyor ve özdenetim, azim, sebat ve kendi kendini harekete geçirebilmeyi kapsıyor.

Duygularını yönetemeyenler, duygularının kendilerini yönettiğini anlamak zorunda kalırlar. İstek, tutku, korku, heyecan, sevgi, nefret, insan duygularıdır ve eğer bu duyguları biz yönetemezsek, bu duygular bizi yönetir. O zaman da biz duygularımızın bizi götürdüğü yere gideriz.

Zeki bir insan inanılmaz aptallıklar da yapabilmektedir. İşte bu “ İnanılmaz aptallıklar “duygusal zeka düşkünlüğünden kaynaklanan “aptallıklar” dır. Zekayı eksik, eksik olduğu içinde yanlış tanımlamanın hayatta çok sık görülen örnekleri bize “zekanın yeni boyutları”nı anlatmaktadır. Akademik zeka sayısal – sözel becerilerin alanıdır. Bugün, zeka olarak sadece bu alan bilinmektedir. Duygusal zeka farkındalık, irade geliştirme, oto – kontrol, dürtü kontrolü, empatik dinleme, empatik yaklaşım (başkasının ne düşündüğünü, ne hissettiğini anlama), sorun çözme, grup çalışması yapabilme, sevgiyi, saygıyı bilme, yanlışı kabul etme gibi becerilerin alanıdır. Sosyal zeka, kendini ifade edebilme, etkin iletişim kurma beden dilini kullanabilme, kalabalık karşısında konuşma, eleştirilere karşı nesnel olabilme gibi becerileri kapsamaktadır.

Şimdi, duygusal zekamızı oluşturan öğeleri tek tek inceleyeceğiz ;

İnsan ruhu, doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındırmayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır. Nefret etmeden birine kötülük yapmazsınız, nefreti içinde barındıran insan zaten öncelikle kendinden nefret etmiştir. İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur.

Umutsuzluk toplumsal bir depresyon gibi çevremizi sarmış durumda. Kendimize güvenmiyoruz, topluma güvenmiyoruz, geleceğe güvenmiyoruz ve umutsuzuz. Umutsuzluk , insan iradesini felç eden bir zehir gibi toplumu sardığı zaman korkmak gerekir. Bir toplumda umutsuzluğu ortadan kaldırmadan hiçbir şey yapamazsınız.

Bir çocuk ıslığı sade ve alçakgönüllüdür. Bir yandan geçip giderken fark bile edemezsiniz. Çocuk oradan her gün gelip geçiyorsa, ıslığı sizde yer eder. O yer temiz ve ışıklı bir yerdir. Bir gün çocuk geçmeyiverir, ıslığı duyulmaz olur. Birden onu nasıl da farketmiş olduğunuzu anlarsınız. O ıslığı artık duymazsınız ama sizdeki yeri kalır. Sadeli ve alçak gönüllülük artık orada yaşayacaktır.

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” sözü çok derin anlamlar taşımaktadır ve herkesi düşündürecek büyük bir doğruyu açıklamaktadır.

“Olduğu gibi görünmemek” sonuçta “olmadığı gibi görünmek” demektir. Bunu büyük bir marifet saymakta sonuçta hiç kimseyi aldatamaz, kişinin (yada toplumun) kendisini yanıltır.

Olumlu yaşama gücü sadece güven artırıcı, rahatlatıcı bir şey değildir, aynı zamanda mutluluk verici, sağlığı artırıcı bir yöntemdir. Bir insana”yapabileceğini” söylediğiniz her işin yapılması kolaylaşır. Tersine “yapmayacağını” söylerseniz onu yapabilme gücü önemli ölçüde kişinin kişiliğine bağlı olarak azalabilir.

Mazeret, elden gelen her şey yapıldıktan, akılcı her yol denendikten, yapma iradesi sonuna kadar kullanıldıktan sonra geçerli olabilir. Böyle olmadığı zaman, mazeret denen şeyin adı, bahane bulmaktır.

Bir toplum, sorumluluk alabilen insanları kadar güçlüdür. Sorumluluk almanın ilk adımı, kendimizden başkalarının da var olduğunu bilmemiz, kabul etmemiz, onunla paylaşmayı kabul etmemizdir. İkinci adımı, kendi yaptıklarımızın “neden – sonuç” ilişkisini düşünmemizdir. Ve son olarak da “kendi yaptığımızın” riskini almamız, sonucuna katlanmayı göze almamızdır.

Birey olmanın alt yapısında özgürlük ve sorumluluk birlikte bulunur. Sorumluluk vermeden özgürlük verilirse “bencil – başıboşluk” özgürlük vermeden sorumluluk verilirse “köleci itaat “ doğar.

Ne gariptir ki; insanlar neden mutsuz?Nedir bu? Hayat bunun için mi yaşanıyor? İçimizdeki yaşama sevincini neden duyamıyoruz?....vs., bu sorular için ne paneller yapılıyor, ne de sorun kabul ediliyor. Oysa, belki de yaşama mutluluğunun önündeki en büyük engel bu sorunu görememektir.

Değerli kültür insanımız Mina URGAN’ın bir söyleşisinde “her koyun hepimizin bacağında asılır” der. Mina URGAN bu sözü, ünlü atasözümüz olan “her koyun kendi bacağından asılır” sözüne karşı söylüyordu. Aslında ata sözümüz kişisel sorumluluğu Mina URGAN ise toplumsal sorumluluğa dikkatimizi çekiyor.

“Başarısız olma sanatı” kimselerin ilgilenmediği önemli bir beceridir. Herkes “başarılı olma” peşinde koşar. Oysa önemli olan bir konuyu olumlu – olumsuz yanlarıyla kavrayabilmektir.

Kimi zaman öyle bir şey yaşanır ki “kazanan kaybeder” “kaybeden kazanır”. Ama bütün toplumun daha bir çok şeyi şimdiden kaybettiği çok açık. Bu toplum sürekli değer yargıları kanaması yaşıyor. İnsanları düşündüren, durduran, harekete geçiren “onur” gibi “dürüstlük” gibi, “neyi ne için yaptığını bilmek” gibi kalite eksenleri, bir sirk aynasının her şeyi eciş bücüş eden görüntüsünde kaybolup gidiyor. Toplum büyük bir eksen kaybına uğruyor.

Bir toplumda adalet insanları ödeştirmezse, insanlar kendi ödeşmelerini yeğlerler. Adalet ve siyasi iktidar, insanları ödeştirmezse, o toplumda “kişisel güç” iktidar olur. Mafyanın doğduğu alan da budur.

İçinden gelen dürtüleri kontrol edememe insanların başına çok dert açmıştır. Bir şeyi yapmak için içinden “dürtülen” kişi gerginleşir, huzursuzlaşır. Eğer yapmak istediği şeyin yanlış olacağını ya da sonradan başına iş açacağını kavramışsa, daha önceki daha önceki deneyleriyle anlamışsa yapmamak için döner dolaşır. Ancak gerginliği arttığından, başka türlü sakinleşemeyeceğini bildiğinden ayakları oraya giderek o işi yapar.

Yapılan bireysel hatalarda aileler suçlanmamalı, onlara yardımcı olunmalıdır. Gençler suçlanmamalı, onlarla arkadaş olunmalıdır. Çocukların ve gençlerin “kişilik eğitimi” için bütün eğitim kurumlarında program değişiklikleri yapılmalıdır.

Gençlerle ilgilenmenin ne olduğunu bilmeliyiz. Onların değerlerini arttırıcı çalışmalar, kendilerini açıklamaya uygun ortamlar, sorunların tartışılması, sağlam bireysel ve sosyal bağların kurulması hepimiz için çok önemlidir. Olaylara üzülmek ve sevinmek sadece yüzeysel bir bakış açısından ibarettir. Gençlerle, onları severek, onlara değer vererek, onları anlayarak ilgilenmeliyiz. Aksi taktirde ortaya; ruh sağlığı bozuklukları, kimlik bunalımı, sosyal değerler kargaşası, köksüzlük ve bağsızlık, hayatın anlamsızlığı ve hiçliği gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkar.

Çaresiz insana yeniden bakmamız gerekiyor. Yasaklanmış dünya nimetleri, engellenmiş dürtüleri, her şeyin var olduğu bir hayatta,”hiç” olduğunu anlamanın öfkesini biriktiren insana yeniden bakmamız gerekiyor. Her şey onunla başlıyor ve onunla bitiyor.

İnançla bilinci doğru yerlere koyamamış, birbirine karıştırmış bir toplum kültürünün gel gitleri yaşanıyor. İnanç sahibi olmayı “aydınlanmak” sayan bir anlayışla bilinç sahibi olmayı “inanmakla” açıklayan düşünce, kendi kargaşa ortamını da yaratıyor. Bugünkü çalkantıların temel nedeni budur.

“Karar vermek” insanın kendi içindeki sınavdır. Eğer kararı gerçekten kendiniz verecekseniz bir dizi zihinsel işlem yapmanız gerekecektir. İster bir gömlek almak, ister bir partiye oy vermek olsun, karar vermek işlemi” ne istediğinizi bilmek” le başlar.

“Korku” nesnel bir tehlikeye karşı duyulan sağlıklı, koruyucu tepkidir. “Kaygı” ise nesnel bir tehlike olmadan sanki bu tehlike varmış gibi kişinin ürkmesidir ki sağlıksız bir tepki demektir. Kaygı önce güven duygusunu ortadan kaldırır, kişi kendini güvensiz bulur. Bu durumda hayata katılımını azaltır, çekinik kalmayı yeğler, ilgi alanını daraltır, kendine ve herkese karşı bir güvensizlik geliştirir.

Onun içinde “kişisel ve toplumsal korkuları ve kaygıları yenmek” günümüz toplumlarının en önemli sorunu sayılmaktadır. Bu konu bitmeden anlaşılmadan, irdelenmeden, çözümü için çalışılmadan insanlar rahat edemeyecektir.

On beş milyon kişi Sayısal Loto oynamış, toplanan para bir trilyonu geçmiş. Bir gazete de “bu para çıldırtır” diye manşet atmış. Alın size 1999 Türkiye’sinin gerçekçi bir fotoğrafı. İşte bu davranışı belirleyen sözcük “umut” değildir. Gerçek “umut” güven duygusuna dayalı sağlıklı bir beklentidir.

Çevremizde sayısı giderek artan “diplomalı cahil” tanımına uyan bu tanımlama neyi anlatıyor? Burada anlatılan “bir meslek kazandırmak için eğitilirken kişiliği ve özerk düşünce yetisi geliştirilmemiş kişi” nin gerçekte eğitilmiş sayılıp sayılmayacağıdır. Öncelikli sorun “neyin neden yapıldığını bilmek”tir. Çağdaş eğitim; insanı kişiliğinde yetiştirmek, eleştirel düşünce yetisi kazandırmak, bu donanımla bir meslek ya da sanatta başarılı kılmak için yapılmaktadır.

“Soru sormak” zekanın işlerliğidir. Eğer soru sormayı durdurursanız, soru sormaya izin vermezseniz o ortamda zeka işlevlik kazanamaz, kişilik gelişmez. Sorusu olmayan, hep yanıtı olan bir kültür geri kalmış bir kültürdür.

Mayıs ayı sonunda “üniversite giriş sınavı” var. Bir buçuk milyon kadar öğrenci bu sınava girecek. Lise 2.sınıfta başlayan “alan seçme” ile girilen yolun sonu bir yüksek öğrenim kurumuna girme başarısıyla biterse, çabalar boşa gitmemiş olacak. Ne var ki çoğunluğun istediği yere giremeyeceği ya da başarılı olamayacağı, bu sınavla bütün bir geleceğin meslek açısından belirlenmesi başlı başına kaygı nedenidir.

Sonuçta bu sınav da her engel gibi hayatın sonu değildir. Yapılacak olan da kalan zamanı etkin bir programla değerlendirerek sınavdan en iyi sonucu almaya çalışmak, sonrası için de bu sınavdan çıkarılacak dersleri alabilmektir. Başarı, onu hak edenlerin olacaktır.

Ulusal futbol takımımız heyecan verici bir oyundan sonra Hollanda ulusal futbol takımını 1 – 0 yendi. Bu maç kazanıldı ve sevincimiz bir futbol maçını kazanmanın çok ötesine geçti.

Hollanda futbol takımını yenmeye çok önem veriyoruz ama işin geri yanına hiç önem vermiyoruz. Bizim sorunumuz burada. UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre bugün dünyadaki en iyi matematik eğitiminin Hollanda’da yapıldığını bilmek pek azımızın ilgisini çekmektedir. En iyi bilim eğitimi Japonya’da, en iyi sanat eğitimi ABD’de, en iyi yetişkin eğitimi İsveç’te yapılmaktadır. Biz bunlarla ilgilenmiyoruz. Günlük başarılara değil süregelen başarılara sevinmeyi öğrenmemiz gereklidir.

Başarının sırrı nedir? Bir öğrencinin başarısından, futbol takımının zaferine kadar başarıyı teşkil eden unsurlar; isteklenme (Ben bunu yapmak istiyorum), donanım (Bilgi, beceri gibi altyapıların sahip olma), yapabilme gücü (Performans), değerlendirebilme (Kendi durumunu), ve düzeltme (Yanlışlıklarını ve eksikliklerini tamamlamak) unsurlarıdır.

Almanya’nın büyük bir kentinin banliyösünde bahçeli, çiçekli, ağaçlık bir bölgeden asfalt bir yol geçirme kararı alınmıştı. Yolu yapmak için gelen teknik heyet ve işçiler incelemelerini yaptılar ve asfalt dökümüne başladılar. Kullanıma açılmasına birkaç gün kala asfaltın, altta kalan çiçekler tarafından bozulmakta olduğunu tespit ettiler. Tekrar asfalt döküldü, yine aynı sonuçla karşılaştılar. Bu çiçek türü incelenmeliydi. Botanikçiler geldi gerekli incelemeyi yaptılar ve asfaltın, dökülüp pürüzsüz yayılması için bu çiçeklerin ortadan kaldırılması gerektiğine karar verdiler. Biz bu çiçeğe ve yola “Asfalt Çiçeği” adını verdik. Arkadaşımın bana anlattığı bu olay beni hayata bağlamıştı. Bir çiçek asfaltı yenebiliyorsa insanoğlu da bütün güçlüklerin üstesinden gelebilir. Yeter ki duygularını en iyi şekilde kullanıp kontrol edebilsin.

Her şey bizimle başlayacak, bizimle değişecektir.

yzx
27-05-08, 17:43
Bomba

KİTABIN ADI BOMBA

KİTABIN YAZARI ÖMER SEYFETTİN

YAYIN EVİ BİLGİ YAYIN EVİ
BASIM YİLİ MAYIS 1997


1.KİTABIN KONUSU:
Milli dil ve kültürüne yabancı yetişen kimliğini bulmasıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde,denize inen küçükmerdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’egiden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır.Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyte hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların öceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Frasa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanla’rı hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan nekadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerk yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yatağa uzanır. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmış, mevcudyetini perişan etmiştir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın şiddetinten ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentasının, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı ağrımakta başını arısından gözleri yaşarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çoçuğu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mesut yaşamıştır. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdaviç etmek, hayatını birleştirmek ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mumtazlık gibi gelmiştir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermei şiddetle reddetmiştir. Daha sonra ise gerek kişisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak değerlendirir. Hikaye, gençliğini Makedonya’da geçirmiş eski bir zabitin hatıralarından alınmıştır. Sene 1903 , yer Pirbeçik, genç zabit halinden ve içinde bulunduğu ortamdan oldukça şikayetçidir. Bu duruma rağmen kendine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Genç zabit, devamlı İstanbulu düşünmekte, o güzel İstanbul günlerinde yaptığı hovardalıkları anmaktadır. Şuan içinde bulunduğu durumu o eski günlere ne kadar zıt olduğunu, çekilmez olduğunu düşünmektedir. Oysa kendisi Hayat-ı Askeriye ye başlamadan öncehayallinde mükemmel, muntazam, şık bir ordu vardır. Taburun tüfekçisi Agah Usta da, genç zabitin bu durumu halinin farkındadır. Agah Usta bir akşam genç zabitin odasın gelerek ona bozuk İstanbul şivesiyle nasihatler vermeye başlar. Ona artık İstanbul hayellerini bir kenara bırakması gerektiğini Olayları fazla kafasına takmamasını, gerektiğinde gülüp geçmesini hatta akşamları gerektiğinde bir tek atmasını ve kendisininde buna eşlik edebileceğini söyler. Agah Usta ayrıldıktan sonra genç zabit onun söylediklerinde doğruluk payı olduğuna kanaat getirir. Bir süre sonra genç zabitin Velmefçe taraflarındaki keşif görevine talip olur. Genç zabit kendisine verilen keşif görevi sırasında, düşmana ait boş erzak ambarları ve bir kaç köyden toplanan yüz-yüzelli kadar silahtan başka bir şey elde edememişlerdir. Çivarda bir çete olabileçeği ihtimaline karşı müfrezesiyle birlikte köyde kalır.
İlk günler oldukca zordur. Yerleştiği kırık dökük , pislik içinde olan ev ve bulunduğu ortam adeta bütün mevcudiyetini yok etmiş, caresiz bırakmıştır. Taki bir sabah penceresinden bakarken gördüğü Bulgar kızına kadar. Genç zabit bu kızdan çok etkilenir. Ona ilk görüşte aşık olmuştur. Yaşadığı bütün olumsuzlukları ona unutturmuş sanki aklını başından almıştır. Bütün her şeyi bırakıp uzaklara kaçmayı bile düşünmeye başlamıştır. Lakin kendisinin bir Türk zabiti olması, ailesini ve ülkesini kötü bir duruma düşmemesi için , uzaktan uzağa kendi içinde bir aşk yaşamaya başlar. Bulgar kızı da bu durumun farkındadır. Genç zabitin devamlı onu izlediğini ve gözetlediğini bilmektedir. Bulgar kızıda genç zabiti her gördüğünde şu şarkıyı söylemektedir.
‘Naş, naş
Çarigrad naş..
Raz-va-tri’
Bu şarkının kendisi için söylenen bir aşk şarkısı olduğuna inanan ve bundan çok etkilenen zabit şarkıyı kendince tercüme eder.
‘Seni çok seviyorum
Seni çok seviyorum
Balkanlar’dan Şıka’dan
Aşıp geldim sana
Genç zabit şarkı sözlerini bu şekilde çevirdikten sonra, genç kızın söylediği şekilde mırldanmaya başlayarak, kızın her geçişinde ona doğru söyler. Ne yazık ki genç zabit için ayrılık zamanı gelmiştir. Askerler manastıra geri çağrılmaktadır. Oysa genç zabıt güzel Bulgar kızıyla bir tek kelime bile konuşamamıştır. Ona bu şekilde veda etmeden gitmek iztemez. Çantasında hiç kullanmadığı kolonyayı gideceği sabah hancının çırağı ile göndermeye karar verir. Böylece genç zabitin gönderdiği hediyeyi genç kız ne reddedebileçek ne de teşekkür edebileçekti. O sabah zabit pençereden dışarı baktığında güzel kızı göremez. Yine de çırağı yanına çağırır ve hediyeyi tarif ettiği kıza teslim etmesini söyler, çırakta ona kızın adının Rada olduğunu söyleyerek odadan ayrılır. O sırada hancı içeri girer ve zabitin toplanmasına yardımcı olmaya başlar. Artık zabıt dayanamayarak Rada’yı tanyıp tanımadığını sorar. Hancıda kendisini pek tanımam ,ama babası iyi adam değildi, kilisede papaz iken kalktı bir gün komite oldu, geçen senede Velmefce’de vuruldu diye cevap verir. Zabit daha sonra o çok merak ettiği şarkı sözünün manasını sorar. Alacağı cevap onu yıkacak, kendisinden nefret etmesine neden olacak vicdanını rahatsız edecektir. Aşk şarkısı zannettiği şarkının Türkçe karşılı şudur. ‘Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak’
HÜRRİYET BAYRAKLARI
Hikayenin kahramanı olan Türk , sıcak ve yorgun geçen bir günün akşamında Demirhisar’dan Cumayıbala’ya gelerek bir otele yerleşir. Sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerin gürültüsü ile uyanır.Gerinirken, bu kansız ve hakikate ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırlar. Milli bir bayram olduğunu “Lakin, acaba hangi milletin bayramı? “ diye düşünerek kalkar.Pencereden bakar,dışarıda karmakarışık bir kalabalık,kaynaşarak gitmektedir.Bulgar dükkanları açıktır.Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakmaktadırlar.Bir süre bu geçiş törenini , On Temmuz kutlamalarını izler.Dalmıştır, Türkiye’nin, vatanının ,bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünür, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetinin büzüldüğünü,işlemez bir hale geldiğini duymaktadır.Odanın kapısı açılır, Rum otelciatlarının hazır olduğunu söyler.Razlık’a gidecektir. Giyinir,yola çıkar.Bir saat sonra Papaz Bayırı’nı çıkan dik yokuşu tırmanmaktadır.Atından iner,tepeye çıkar.Biraz ileride bir atlı görür,kılıcının parıltısından bir zabit olduğunu anlar.Oda dinlenmektedir.yanına gider.Türkiye’de takdim vetakatdümebinced olmadığına Selam verir.Nereye gittiğini sorar. Gülümseyerek cevap verir.
‘Razlık’a efendim siz?’
‘Ben de’
‘O halde beraber gideriz’
Konuşmaya başlarlar. Konu politikadan açılır. Kahramanımız On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduğunu söyler. Mülazım kahramanımızın hayretine canı sıkılmış gibi bir tavırla ‘On Temmuzu takdir etmek...’ bu da lafmı? Bu bizim en büyük en şanlı günümüz, en mukaddes milli bayramımız keşke bir gün yerine üç gün olsa der. Kahramanımız iddaaların aksini söyleyerek asabi munakaşacıları kızdırmak hoşuna gittiğinden ilave eder.
‘Hem bu nasıl milli bayram? Hangi milletin bayramı?’
‘Osmanlı milletinin.....’
‘Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kasdediyorsunuz?’
‘Hayır, asla ... Bütün Osmanlıları... ‘
‘Bütün Osmanlılar kimlerdir?’
‘Tuhaf sual! Araplar,Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler,
Ermeniler, Türkler...Hasılı hepsi...’
‘Bunlar demek hep bir millet?’
‘Şüphesiz...’
‘Fakat ben şüpheliyim’ der.
Bu mümkün değildir ve bu imkansızlık nasıl riyazi ve bozulmaz bir kaide ise birbirlerinden tarihleri , ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları, mefkureleri ayrı milletleri cem edip hepsinden bir millet yapılamayacağını, bunları bir sayıp Osmanlı demesinin yanlış olacağını söyler Mülazım şaşırmıştır. Onun şüphesiz ilk defa işittiği, bu kadar basit ve adi bir hakikaten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için sözlerine devem eder. Osmanlılık kelimesinin duveli bir tabirden başka bir şey olmadığını , Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin, Türkler’den intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabi daha makul, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlatır. Lakin mülazım anlamadığını, gözlerinden, birden coşmasından anlaşılmaktadır. Mulazım ‘sizinle münakaşa edemem’ der. Çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt...! Ayağa kalkarlar, atlarını yedeğe alarak yüremeye başlarlar. Bir süre sonra mülazım ‘ah, bakınız azizim...’ diye haykırır, ‘bakınız işte Osmanlılığın şahidi’.
Parmağıyla bin metre kadar ileride ucurumlu bir yarın kenarındaki küçük bir Bulgar köyünü gösterir. Köydeki sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarının bugünkü Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeş olduklarını dünyaya anlaktıklarını, bu mukaddes On Temmuz gününü alkışlayan kırmızı bayrakları gösterir. Bulgar köyündeki insanların, Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettikleri zaman kendilerinden önce onların koşacaklarını, Osmanlılık namına kanlarını dökeceklerini savunur. Kahramanımız kendini tutamaz ve ‘Bu Bulgar’lar ha?...! der.
‘Evet bu Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur. Fakat siz mutassıpsınız inanmazsınız. Daha sonra yollarından bir buçuk saat kaybedecek olmalarına rağmen kahramanımız mulazımın ısrarlarına dayanamaz ve köye gitmeye karar verirler. Köye geldiklerinde mulazımın en sadık dost dediği Bulgar’ların, tam aksine vurdumduymaz tavırları , hain ve kızgın bakışları ile karşılaşmışlar ve en önemliside mülazımın hürriyet bayrakları sandığı şeylerin aslında hava aldırmak üzere güneşe asılmış kırmızı biber dizeleri olduğunu şaşkınlık ve acı içinde görmüşlerdir.


3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Türklük, Türkçülük ve milli benlik fikridir.


4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KENAN BEY;Avrupa’da çalışan bir mühendistir.Sonuçta Avrupa’ya gittiği için pişman oluyor.Vatanı seven bir kişidir.

GRAZİA;güzel ve kendi kültürüne bağlı bir kadındır.Kenan bey’in eşidir.Türklerin düşmanı olarak sayılır.

PRİMO;Kenan beyin oğludur.Türk olduğunu için gurur duyardı,fakat Türkçe konuşmayı ve Türk kültürünü bilmedi.Kenan beyin etkisiyle kendi kültürünü sarılıyor.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSI GÖRÜŞLERİ:
Kitap abartılı bir şekilde yazılmamış.Gerçeği anlatan bir kitaptır.Yabancı bir ülkede yaşamak nekadar zor olduğunu anlatıyor.Vatana herzaman saygı ve sevgi duymalıyız.




6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:


28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti, Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü..

Öykü Kitapları

Sağlığında, Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.

yzx
27-05-08, 17:43
Boşanmış Çocuklar

KİTABIN ÖZETİ
Kitap temel olarak üç bölümden oluşuyor: Benim adım Ali, Benim adım Ilgın, Benim adım Yazgı. Her bir bölüm içerisinde alt bölümler var. Her bölüm oldukça ustalıkla kaleme alınmış. Kitabın vermek istediği ana mesaj, boşanan çiftlerin çocuklarının iç dünyalarında yaşadıkları.
Dağdeviren amacını söyle açıklıyor: Amacım sevgili anneleri, babaları ve öğretmenleri üzmek ya da suçlamak değil kuşkusuz. Sözüm kendi çocuklarını bağımsız bireyler olarak değil de tapulu malları gibi gören annelere babalara, öğrencilerini geçiştiren öğretmenlere ve olup bitenleri fark etmeyen çocuktan büyük herkesedir. Bir çocuk bütün bunları nasıl oluyor da düşünebiliyor? Bence daha fazlasını söylemek istiyor ama yapamıyor. Elimden gelse kendimi daha çok onun yerine koyar, daha sert yazar, daha acımasız bir biçimde hesap sorardım. Çocuğun acı çektiği, korktuğu, adam gibi büyüyemediği her yeri-ona düşmanlık yapan, çeteleştiren, sıra dışı bir yaşama sürükleyen, her başı-boşluğu keşke daha iyi anlatabilseydim. Çocuğun acı çektiği başıboşlukları-hiç değilse birkaçını-yazmak zorundayım. Boşanırken çocuklarını yok sayan ve birbirine hesap soran annelerin ve babaların, para kazanabilmek için çocuğu kullanan bir kısım özel okulun ya da onu hiçe sayan devlet okullarının, hasta bir çocuğun her tarafını doğrar gibi kanatan ve annesini babasını oyalayarak zamanın dolmasını bekleyen doktorların ya da hastanelerin, kızına sarkıntılık yapan babaların, yağmur gibi, kar gibi doğal olan yersarsıntısını anlatırken çocuğu unutan ve "belki de sen yarın öleceksin" der gibi bilimi çırılçıplak sunan bilim adamlarının ve bütün bunları görmemezlikten gelen herkesin kendisini kötü hissetmesini istiyorum.
Geçmiş yıllarda istatistiklere bakıp, ülkemizi gelişmiş batı ülkeleri ile karşılaştırdığımızda bizi üzen bir çok kıyaslamanın yanında, yüzümüze bir gülümseme yerleşmesine neden olan ender istatistiklerden bir tanesi de bizim toplumumuzdaki boşanma oranıydı. Orana baktığımızda hala gülümseyebiliriz ancak ne yazık ki bu oran gittikçe kötüleşiyor. Eskiden toplumun önemli öncelikli problemleri arasında sayılmayan boşanma ve bu boşanma sebebiyle bocalayan boşanmış ailelerin çocukları artık öncelikli problemler arasında giriyor.
Yazar, eşlerin ayrılmasından sonra bir çocuğun neler hissedebileceğini tüm yalınlığı ile anlatmaya çalışmış: Geceleri uyurken, babasının onu kucaklamasını, onunla güreşmesini bir daha hiç yaşayamayacak. Kravat bağlamayı, sakal traşı olmayı öğrenebileceği babasını her istediği zaman yanı başında bulamayacak, ergenlik döneminde cinselliği konuşamayacak. Örnek alabileceği bir babası yoktur artık. Siz "Var, ben buradayım!" deseniz bile, hep korku ve kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.
Kitabın içerisinde yazarın çok içten ifade ettiği bazı tespitler var. "Bir çocuğun üç düşmanı vardır demek geliyor içimden: Annesi ve babası". Sonra da annesini, babasını karşısına alıp, "Durun bakalım. Bu çocuk sizin malınız değil. Kendinize gelin!" demediyse, sınır komşularımızı tehditle ezberletmeye çalışırken kendinden geçip azarladıysa, aşağılayıp dövdüyse, öğretmeni demek geliyor içimden. Onunla dost olabilmek için değişmesi gereken önce anneler, babalar, sonra da öğretmenlerdir.
Üç yüz gün uyumadan, köy köy dolaşıp Yeni Türk Alfebesi'ni öğreten; insana insanca davranan, kendini sevmeyi aşılayan Cumhuriyet Öğretmenleri ile büyüdü bu ülke. Sorunu olduğu zaman, kendi çocuğundan önde tuttuğu öğrencisinin evine giden, annesi ve babasıyla mücadele eden öğretmenlerden öğrendi Atatürk'ü, Kurtuluş Savaşını, sınır komşularını. Çoğunun kılı kıpırdamıyor şimdi. Farkına bile varmıyorlar. Ne çocuğun ne de demokrasinin. Boşanan çocuklar her geçen gün artıyor.
Yazar, boşanma sürecinde olan bir anne babanın çocuklarının hissettiklerini de çok iyi bir şekilde aktarıyor okuyucusuna: Okuma yazma öğreneli iki yıl olmuştu. Annem okula hiç bu kadar sık gelmezdi. Neredeyse her gün ve saat okuldaydı. Bu aralar babamın eve gidiş gelişleri azalmıştı. Annem daha sinirli ve ürkekti. Eskiden bana bağırmaz, sehpanın üzerindeki bibloları kırdığımda dövmezdi. Beni birisinden korumaya çalışır gibi bir hali vardı. "Anne babam eve niçin az geliyor?" " İşleri çok yoğun. Bazen arkadaşları ile kalıp, işlerini bitirmeye çalışıyor." Benim anlamadığımı sanması, anneme kızmama neden oluyordu. İki yıl önce de denemişlerdi. Sonra babam eve, her gece gidip gelmeye başlamıştı. O zaman da anlamıştım, ama belli etmemiştim. Nasıl olsa babam gene evdeydi. Anladığımı bilmeleri şart değildi. Onlar beni, ben onları kandırmayı sürdürmüştük. Keşke kimse kimseyi kandırmasaydı. Bu sefer iş ciddiydi. Babam beni neredeyse hiç aramaz olmuştu. Çok üzülüyordum. Demek ki beni koynuna alıp uyutan sonra da yatağıma götüren babamdı. "Babamı özledim. Ne zaman gelecek?" "Seyehatte. Yakında gelir." "Ne zaman? Onu çok özledim."
Her şeyi anlayabiliyordum. Annem ve babam anlaşamıyorlardı ve ayrılmak en doğru yoldu. Çok küçüktüm, ama anlayabiliyordum. Aslında küçük olduğumu büyükler söylüyordu. Benim sadece boyum kısaydı. Gözümün önünde olup bitenleri anlayabilmem için 1,80 boyunda ya da 90 kilo ağırlığında olmam şart değildi.

yzx
27-05-08, 17:44
Bozkurtların Ölümü

Bozkurtların Ölümü
Bozkurtların Ölümü” Atsız Hoca’nın efsanevi romanının adıdır. Çuluk Kağan ölmüş yerine Kara Kağan geçmiştir.

Kara Kağan’ın kötü yönetimi Göktürk devletini büyük bir yıkıma sürükler. Yıkım ani değildir, aksine yavaş yavaş gelir.

Göktürkler Kağanlarına güvenlerini yitirirler.

Göktürk Beyleri Çinli karısının elinde oyuncak olan Kağanlarına olan saygılarını yitirirler.

Herkes felaketin gelmekte olduğunu görür ancak felaket sanki kaçınılmaz ve durdurulmazdır. Türk tarihinin en büyük kahramanlarından olan efsane Göktürk prensi Kürşad’ın çabaları da durduramaz Göktürk İmparatorluğunun çöküşünü.

Sonra, Çin hakimiyetinde esaret altında geçen yıllar başlar.

Nihayet on sene sonra Kürşad’ın önderliğinde Türk tarihinin en büyük kahramanları arasında yer alan 40 Göktürk soylusu Çin sarayını basarak Çin imparatorunu kaçırmak isterler.

İmparator geceleri kılık değiştirerek başkent sokaklarında dolaşmaktadır. Ancak, o gece müthiş bir yağmur yağar ve içlerinden birisi buluşma yerine gecikir. Kürşat ve Göktürk soylularının yüreğine bir şüphe düşer. Acaba gelmeyen yoldaşları kendilerine ihanet mi etmiştir? Bu şüphe ile derhal o gece Çin sarayına baskın yapıp imparatoru sarayından kaçırmaya karar verirler. Sarayı basarlar.

Başaramazlar ve Çin sarayından fırtınalı bir havada kaçarlar. Çin ordusu onları Vey ırmağının kıyısında yakalar ve hepsi öldürülür.

En sona kalan Kürşad’dır. O da atının üzerinde ölür. Bozkurtların Ölümüdür bu.

Bozkurtların Ölümü’nü okuyup da Kürşad’ın yanında Vey ırmağı kıyısında kılıç sallamak için her şeye razı olmayacak Türk genci yok gibidir. Bozkurtların Ölümü birkaç neslin yüreğini ve düşüncelerini derinden etkilemiştir.

Ancak, Bozkurtların Ölümü sadece Çin Sarayı içinde başlayan ve Vey ırmağı kıyısında devam eden müthiş çatışmada gerçekleşmemiştir. Bozkurtların Ölümü bir sürecin sonucudur. Vey Irmağı kıyısında verilen büyük mücadele ancak bu ölümün son ve büyük sonucudur.

Bugünlerde Bozkurtlar Anadolu topraklarında tekrar ölmektedirler. Üstelik bu ölümde Vey Irmağı kıyısında son ve büyük bir direnişi verecek yiğit Türk soyluları da ortada görünmemektedir.

Katılacak bir grup yiğit yok ortada.

Kenarında savaşıyla bir Vey ırmağı ve savaşacak bir avuç yiğit çıkaramayan Türk milliyetçileri, Türk milletinin bağımsız ve güçlü yaşama ülküsünün savaşçıları manevi bir ölümü yaşıyorlar.

Büyük bir kırgınlık, umutsuzluk, dağınıklık ve gelecekle ilgili umutsuzluk bütün bir Anadolu’yu, her yaştan Bozkurtların yüreğini kaplamış görünüyor.

1965’den 1980’e ve 1980 sonrasında sabırla ve inatla 1999’a kadar mücadele etmiş olan her kesin tükendiği noktada içindeki büyük Türkiye ve bağımsız Türk Dünyası ülküsünden tekrar güç üreten Türk milliyetçileri bu sefer manevi bir ölümü yaşıyorlar.

Hemen hemen bütün Türk milliyetçileri geleceğin Türkiye için hiç iyi gelişmeler vaat etmediğinin bilincinde görünüyor.

Pencereden baktığımızda karşı apartmanın beşinci katının penceresinden aşağıya bir çocuğun düşmesini seyrederken duyduğumuz çaresizlik ve acı ile Türk milliyetçileri de Türkiye’nin pencereden aşağı düştüğünü görüyorlar.
Büyük bir acı çektikleri muhakkak ama hiç kimse bu gidişi durdurmak için ruhunun derinliklerinde istek ve heyecan duymuyor.

Duyarsızlık, vurdum duymazlık çok yaygın.

yzx
27-05-08, 17:46
Budala

KİTABIN ADI BUDALA
KİTABIN YAZARI DOSTOYEVSKİ
YAYIM EVİ VE ADRESİ ALFA-BASIM-YAYIM-DAĞITIM
BASIM YILI 1995

1.KİTABIN KONUSU :
Romanın kahramanı Prens Mışkin, saralıdır. Tedavi gördüğü İsviçre'den döndüğünde elindeki giysi çıkınından başka hiçbir şeyi yoktur. Yaşamı kendi iç dünyasını seyre dalmakla geçmektedir. İnsanlarla her türlü alışverişten arınmıştır. Budalalık derecesinde iyi olan Prens Mışkin, tam bir ermiş kişidir, sevmekten başka bir şey gelmez elinden. Müthiş bir zeka sahibidir. Çevresindekiler, onu her zaman yadırgarlar, ama onsuz da edemezler. Kendisi de saralı olan Dostoyevski, romanının kahramanına kendi kişiliğinden pek çok şey koymuştur. Prens Mışkin'in anıları, aslında Dostoyevski'nin anılarıdır. Prens Mıskin'in romanının bir yerinde anlattığı, siyasal görüşlerinden dolayı kurşuna dizilme cezası alan bir adamın öyküsü, aslında Dostoyevski'nin başından geçmiş bir olaydır. Bir tutku romanı olan Budala, Dostoyevski'nin yazdığı ilk büyük aşk romanıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Hasta prens Mişkin Rusya’dan İsviçre’ye Şnayder adlı bir doktorun kliniğine yollanır. Prens çok acı çeken bir insandır ve ara sıra hastalığıyla ilgili nöbetler geçirmektedir. Nöbet geçirdikten sonra budalalaşır ve afallar. Çocukları çok seven prens köydeki çocukların kalbini kazanmasıyla iyileşme sürecini de ivmelendirir.
Köydeki yoksul bir kızla ilgilenmesinden dolayı da çevresi tarafından ayıplanmaktadır. Nedeni ise kızın annesinin ölümünden sonra lanetlenmiş olmasıdır. İsviçrede üç sene kalan prens bir çok acılarla Rusya’ya döner ve soyunun son bireyiyle tanışmak için atılımlarda bulunur. Onunla tanışması aynı evde yaşayan Ganya ile tanışmasına da vesile olur. Ganya prense Nastasya’nın portresini gösterir ve prens artık Nastasya’ya çoktan vurulmuştur. Onu her ne pahasına olursa olsun aramaya başlar ve sonunda da bulur ve evlenme teklif eder. Buhranlı bir dönemde olan Nastasya bu teklifi kabul eder gibi yapıp reddeder ve Rogo Jin adındaki biriyle evlenmeye karar verir. Bu evlilikten sonra tekrar Mişkin’e kaçan Nastasya daha fazla dayanamayarak tekrar geri döner.
Hala Moskova’da bulunan Mişkin Nastasya’yı aramak için Petersburg’a gelir. Prens Mişkin Nastasya’yı aradığını bir sır gibi saklamaktadır. Bu günlerde Prens Mişkin bazı özel günlerde evinde partiler verir ve bu partilere de kitabındaki bütün kahramanları çağırır. Bu kişilerden Aglea adındaki kadın ise Prensi deliler gibi sevmektedir ve ona “Yoksul Şövalye” gibi imalarda bulunmaktadır. Bunları ise mektuplarında sık sık dile getirmektedir. Sonunda aglea ile Prens Mişkin nişanlanmaya karar verirler. Böylece Prens ikinci kez Ganya’nın sevdiği kadını elinden alır. Ancak bu nişandan da vazgeçen Mişkin Nastasya ile evlenmeye karar verir. Ancak aynı zamanda Aglea’yı çok sevdiğini de bilmektedir. Nastasya ile evlenecekleri sırada Rogo Jin gelir ve Nastasya’yı sessizce alır gider. Mişkin bunu sakince karşılar ve birşey diyemez. Rogo Jin Nastasya’yı Petersburg’ta öldürür ve bunu da Prens gelince öğrenir ve tekrar krize girerek budalalaşır. En sonunda Şnayder’in kliniğine gönderilir. Aglea ise Polonyalı bir Coutla evlenir. Rogo Jin ise 15 yıllığına İsviçre’ye sürülmüştür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Kitapta vurgulanmak istenen nokta; insanlar için sevginin çok önemli bir kavram olduğu ve onsuz yaşanamayacağının kesin olduğudur. İnsanlar için sevdikleri o kadar değerlidir ki o varlıkları kaybetmeye tahammül edemezler tıpkı Prens Mişkin gibi.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Kitapta genel olarak on üç karakterden bahsedilmektedir. Bunlardan en önemlileri şunlardır:
1. PRENS MİŞKİN : Kendi iç dünyasında yaşayan, herkese güler yüzle davranan, budalalık derecesinde iyi ve insanları sevmekten başka birşey yapamayan bir prenstir.
2. ŞNAYDER : Prens Mişkin’in hastalığından dolayı yardım istediği, kendini ispat etmiş ve prensi kurtarmak için tüm gücünü kullanan iyi bir doktordur.
3. AGLEA : Prensi deliler gibi seven ve onu kaybetmemek için herşeyi göze alabilen, güzel ahlaklı ve gayet alımlı bir bayandır.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Anlatım yönünden üst düzeyde olan kitapta; çok uzun cümleler kullanılarak okuyucunun cümlede anlatılmak istenen manadan uzaklaşmasına sebebiyet verilmştir. Yine de bu uzun cümlelere rağmen roman akıcı ve sürükleyici olmasıyla okuyucuyu kendine bağlamaktadır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
Rus edebiyatının en büyüklerinden olan Dostovyevski, 1821 Moskova doğumludur. Orta sınıf bir aileden gelen yazarın babası, yoksullar hastanesinde cerrahtı. Dostovyevski ilk eğitimini ailesinden aldı. Romanlarının tümünde, ailesinin çektiği sıkıntıların ve tanık oldukları yoksulluğun etkisi görülebilir. Çok çalkantılı geçmiştir Dostovyevski’nin hayatı. 17 yaşında askeri akademiye girmiş ama oradaki katı disipline uyamayıp ayrılmış, Norodniklerin siyasi görüşlerini benimsemiş, 1849’da idama mahkum edilmiş ve tam idam sehpasında öğrenmiştir cezasının sürgüne çevrildiğini. Ölümün kıyısından dönen ve Sibirya’daki sürgün yaşantısında zor günler geçiren Dostovyevski’nin siyasi görüşlerinin temelden farklılaştığını söyleyebiliriz. Kişiliğini derinden etkileyen epilepsi nöbetlerinin sıklaşması da bu tarihte başlar. Artık mistik bir dünya görüşü egemendir Dostovyevski’nin metinlerinde.
Bu günlerde Orhan Pamuk’un editörlüğünde başlayan Dostovyevski dizisinin ilk kitabı olarak yayınlanan “Ecinniler”, Dostovyevski’nin Norodnik ve ateist geçmişine dair bir özeleştiridir. Sürgün dönüşü; aşkları, evlilikleri, Avrupa seyahatleri, kumar tutkusu ve geçim sıkıntıları, Turgenyef’le olan çekişmelerleriyle geçirdi ömrünü bu büyük yazar. Çoğu kitabını yayıncılardan aldığı “kaporalar” nedeniyle çok kısa sürelerde tamamladı ve bugün dünyanın en çok satan yazarları arasında olan Dostovyevski, 1881 yılında geçim sıkıntıları içinde hayata veda etti.

yzx
27-05-08, 17:47
BUGÜNÜN SARAYLISI



KİTAP ÖZETİ

Kitabın Adı : BUGÜNÜN SARAYLISI
Kitabın Yazarı : Refik Halit KARAY
Yayın Evi : İnkılap
Basım Yılı : 1985

1-)Kitabın Konusu :

Orta gelirli İstanbul’da yasayan bir aileye, sonradan görme zengin bir akrabanın kızı olarak gelen bir kız ve bu ailenin yargı değerlerini nasıl alt üst edişi konu ediliyor.Kızın aileye gelir olarak sağladığı katkılar,kaprisleri ve güzel olmasından dolayı bir çok talip çıkması aile içinde nasıl etkiler yaptı anlatılıyor.

2-)Kitabın Özeti :

Postacının bile pek seyrek uğradığı evlerine postacı bir gün bıraktığı mektup evde şaşkınlık uyandırır.Mektupta Ata Efendinin teyze oğlu Yaşar kızını İstanbul’a yollayacağı yazmaktadır.Ayrıca yanında üç yüz lira göndermektedir.Böyle bir şeyi istemeyen Ata Efendi evde oluşabilecek problemlerden kaygılanmaktadır.Ama zengin olan teyze oğlunun göndereceği para hiçte göz ardı edilecek bir miktar değildir.Ayrıca kız güzel ise evde bulunan huzurun kaçabileceğini düşünmektedir.
Ama kız emrivaki bir şekilde gönderilir.Ve evde tahmin edilenden çok farklı bir kız çıkar karsılarına.Oldukça güzel olan kız evdekilerde dahil olmak üzere bir çok kişinin ilgisini kazanır. Eve yeni bir gelir kapısı da açılmış olur. Yaşar’ın İstanbul’daki iş ortaklarından da kızın geçimi için para vermektedirler.Ata Efendi’de kıza tutulur bu arada. Ata Efendi çalıştığı yerde güvenilir birisidir.Bir gün patronun oğlu Ayşen ile tanışır.Bu da iş yerinde Ata Efendi’ye bir karizma kazandırmıştır. Ata Efendi patronu ve Patronun oğlu ile daha sık bir araya gelirler ve patronun oğlu Rüştü kıza taliptir. Rüştü Ata Efendi ile oldukça ahbap olurlar.Ata Efendi terfi eder. Rüştü bir yere görürse Ata Efendi ve ailesini kimseye para ödetmez ve bir zengin gibi yaşamaya başlarlar. Daha sonra elçi Sait Reşit ile ilişkisi olan Ayşen yanlış bir karar verir ve elçi ile evlenerek yurt dışına çıkarlar.
Ayşen bu ilişkiden mutlu olmaz ve Rüştü ile Ata Efendi kız geri döndürmek için uğraşırlar. Ayrıca evde kız gidince eski haline dönmüş parasızlık baş göstermiştir. Kız da geri dönmek istemektedir.Evdekiler kızı özlemişlerdir. Ayşen geri döner. Patronun oğlu Rüştü ile evlenir.Böylece herkesin istediği son ortaya çıkmış olur.

3-)Kitabın Ana Fikri :

Para ve fiziki güzellikler insanların hayatına olumsuzluk ve huzursuzluk getirebilir.Bu gibi güzellikleri olması gerektiği gibi karşılamalı ve ne oldum delisi olmadan bunlardan faydalanılmalıdır. Çıkar her ne olursa olsun ahlaki değerlerden taviz verilmemelidir.

4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :

Ata Efendi : Evin babası.

Üftade Hanım : Evin annesi.

Feride : Ata Efendi’nin Kızı.
Atıf : Ata Efendi’nin Damadı.

Yaşar : Ata Efendi’nin teyze oğlu.

Ayşen : Yaşar’ın Kızı.

Rüştü : Ata Efendi’nin patronunun oğlu.

İsmail : İşyerinin katiplerinden.

Mesture Hanım : İsmail beyin hanımı.

Berin : Mesture hanımın kardeşi.

Deniz :Berin hanımın kızı.

Alımsızoğulları : Yaşar Beyin ortakları.

Sait Reşit Bey : Mısır elçisi.

5- )Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :

Anlatımı sade ve yalın bir kitap.Olayların akışkanlığı okuyucuya zevk veriyor.Aile ve ahlaki ilişkiler açısından çarpıcı bir eser. Yazar okuyucuyu fazla yormadan konuyu anlatıyor.

6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi :

1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid, 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir.Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk’ta okuyan yazar, Meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş, Fecri Ati edebiyat topluluğu kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Ve Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli yerlerine gönderilmiş, ancak 1. Dünya Savaşı’nın son yılında İstanbul’a dönebilmiştir.Dönüşünde bir süre öğretmenlik yapmıştır. Başyazarlık ve Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halid, bu ara tanınmış Ay dede mizah dergisini de çıkarmıştır.

Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Halep’e yerleşerek Vahdet gazetesini çıkarmıştır.Hatay’ın Türkiye topraklarına katılmasında katkıları olmuştur.1938 yılında yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetedeki günlük yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.1965 yılında ölen yazar;tekniği, dilinin güzelliği, taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış, Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur.

yzx
27-05-08, 17:48
Bulgaristan'da Türkler

KİTABIN ÖZETİ
Osman KESKİNOĞLU tarafından hazırlanan bu kitapta uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu himayesi altında yaşayan Bulgarların, bağımsızlıklarını ilân ettikten sonra Türk toplumuna yaptığı baskılar, tarihsel gelişimi ile birlikte ele alınmıştır.
Bulgarlar, Osmanlı İmparatorluğundan ayrıldıktan sonra panslâvizm anlayışı içerisinde hareket etmeye başladı. Fransız devriminin yarattığı milliyetçilik dalgası Osmanlı içindeki azınlıkları da etkilemiştir. Bu azınlıklar başında yıllardır Osmanlılarla beraber yaşayan Bulgarlar da vardı. Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra kendi devletleri içerisinde kalan Türkleri bozgunlarla ve savaşlarla ezmeye başladılar. Beş yüzyıl boyunca Osmanlı egemenliği altında yaşayan Bulgarlar, bağımsız olunca Türk'lere büyük baskı yapıyorlardı.
İlk olarak kendi okullarını kurup örgütlenmeye çalıştılar. Kendi devletlerine sahip olunca Türkleri göçe zorlamak için ne gerekiyorsa yaptılar. Türk okullarını peş peşe kapatıyorlardı. Türkleri yeni kurdukları devlette istemiyorlardı. Kurdukları anda Türk nüfus çoğunluktaydı. Azınlık olması için Bulgarlar elinden geleni yapıyorlardı. Türkler buna karşılık birlik olup karşı koymaya çalışıyorlardı. Ancak mücadelede çok zorlanıyorlardı. Dinî baskı da hat safhadaydı. Hristiyan Bulgarlar, Müslüman Türklere her konuda zorluk çıkartıyorlardı.
Bulgaristan Türkünü anayurttan ayıran uğursuz bir tarih olan, Ayestefanos antlaşması bu tarihte imzalandı. Siyasî tarih, hatasını biraz geç de olsa anladı ve düzeltmek için 1878'de Berlin Kongresinde büyük Bulgaristan'ı biraz küçülttü. Bulgaristan prensliği ve Şarkî Rumeli Eyaleti doğdu.
Bulgaristan'ın içinde bulunduğu savaş sona ermişti. Türk ordusu, devlet erkânı, aydınlar Türkiye'ye çekildi. Zengin halkın çoğu onları izledi. Geriye kalan cahil köylü ve yoksul sınıftı. Tahsil yok, servet yok. Milletin yolunu aydınlatmak gerekti. Bunu yapacak müesseseler de okullardı.
Berlin anlaşması ile birlikte Türklerin dinî ve medenî hakları korunmuştu. Okulların yeni usul ders okutmaya geçmesi çok zor oldu. Eskiye bağlı hocalar, eskiden beri alışık oldukları bir şeyden vazgeçmek istemediler. Ayrıca Türkiye'den kitap getirme ihtiyacı doğdu. Atatürk'ün inkılâplarına karşı çıkanlar bu yolu tıkamak istedi ancak bu insanlar kısa sürede sindirildi.
Rüştiyeler açıldıkça Öğretmen anlayışı değişti ve yeni Öğretmenlere ihtiyaç arttı. Türkiye'den gelen kitaplara Bulgarlar engel oluyordu. Sürekli Bulgar kitaplarının okutulması için baskı yapılıyordu. Ancak Türkler Türkiye'den gelen kitaplarla eğitim görmek için ısrarla istekte bulunuyorlardı.
Devlet Türk Öğretmen Okulu 1918'de açıldı. Bu okul Türk cemaati tarafından idare edilen bir okul değildi. Hükümete bağlı bir okuldu. Türk edebiyatıyla ilgili dersler hariç bütün dersler Bulgarca idi. Okullarda Türk öğrencilere büyük zorluklar çıkartılıyordu. Kemalist olduğu tespit edilen öğrenciler hemen sorguya çekiliyordu. Bağımsız Türkiye lehine en ufak bir faaliyete el konuyor, faaliyet yürütenler tutuklanıyordu.
1944-1945 yılında büyük bir boykot oldu. Türk öğrenciler Türklük aşkıyla harekete geçtiklerini söylüyorlardı. Büyük bir boykot başlatmışlardı. Ancak bir şeyin farkında değillerdi. Milli heyecanlarını kötüye kullananlar olacağını hesaba katmamışlardı. Öğretmen kadrosunun değişmesini istiyorlardı. İdarenin sert tutumu işi büsbütün alevlendirdi. Sonunda büyük mücadeleler sonucunda eğitim-öğretim sisteminde Türklerin isteği doğrultusunda ufak değişiklikler yapıldı.
Bulgaristan Türkünün bir çok ihtiyacı vardı. Dertleri vardı. En başta okul işleri büyük dertti. Bulgaristan'ın bir öğretmenler birliği vardı. Türkler de kendilerine ait bir öğretmenler birliği talebinde bulunmuştu ve bu istek kısa sürede yerine geldi. Türkler de bir öğretmenler birliğine sahip oldu. Fakat dernek kurulur kurulmaz çeşitli saldırılara maruz kaldı.
İmparatorluk zamanında 1864'te Mithat Paşa, Rusçuk'ta Tuna Vilâyet matbaasını açmıştı. Burada gazete, dergi, mecmua vb. basıldı. Cami ve medreselerin yanında kitaplıklar yapılıyordu.
Sonuç olarak, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin büyük mücadeleler vererek haklarını almaları ve hatta ülke yönetiminde söz sahibi olmalarının tarihsel gelişimini anlamak için, akademik ve belgesel nitelikli bu kitabın faydalı bir eser olduğu değerlendirilmektedir.

yzx
29-05-08, 16:06
Bülbülü Öldürmek

KİTABIN ÖZETİ :

1800’lü yıllarda İngiltere’den Güney Amerika’ya göç eden ve Alabama Eyaletine bağlı Maycomb adında bir kasabaya yerleşen Atticon kendinden 15 yaş küçük bir bayanla evlenir. Jem ve Jem’den 4 yaş küçük Scoud adında 2 çocukları olur .Scoud doğduktan 2 yıl sonra annesi ölür. Bu yüzden annesinin varlığı ya da yokluğu kendisini pek etkilemez. Buna karşılık Jem’i çok etkiler. Arada bir oyun sırasında Jem’in iç çekip kenara ayrılması annesine duyduğu özlemdendir.

Jem 13 yaşlarında Scoud ise 9 yaşlarındadır. Roman otobiyografik bir tarzda ve kahramanı olan Scoud’un ağzından yazıldığı için romanın genelinde çocukca bir bakış açısı hakimdir.

Yazar 1 nci bölümde; kendi ailesini nereden geldiklerini ve genel özelliklerini fazla teferruata inmeden tanıtır. Kasabayı, kasabadaki ilginç olan Radley ailesini tanıtır. Boo adında Radley’lerin bir çocuklarının kayboluşu, Radley’lerin evden dışarı çıkmayışı ve evlerinin kapısının sürekli kapalı oluşu Radley’leri kasabalıların, özellikle de çocukların gözünde bir hayalete çevirir. Evlerini de bir kabushaneye çevirir.

2 nci bölümden itibaren kasabanın sosyal yaşayışı siyasal durumu işler.

4 ncü bölümde yazar kasabada yaşayan halkın gelenek görenekleriyle çeşitli ata sözlerini de katarak anlatır.(Asıl sahibi çıkmayınca mal bulanındır. gibi) Kızılderililer ile ilgili büyüler anlatır.

Yazar yani kahraman olayda tek kahraman değildir. Olayda ön plana çıkanlar yazarın kendisi, kendisinden 4 yaş büyük olan kardeşi Jem, felsefi görüşlerini söylettiği babası Atticon ve çocukluk aşkı Dill’dir.

Amerika iç savaşından sonra (kuzey – güney) kasabada olan değişiklikler toplumsal yaşam, olup bitenler çıplak bir gözle işlenir. Kahraman, olayları çocukluğunda yaşadığı için her şeyi çocukça bir dünyada anlatır. Çocukların oyun dünyasını, zevklerini, merakını, çocuk psikolojisini, buluğ çağına giren çocukların göstermiş olduğu ruhsal değişiklikleri, yalnız kalma isteklerini olaya yayarak ve de derin tasvirlerle destekleyerek açıklamaktadır.

Yazar Maycomb kasabasındaki gelenek görenek, siyasal yapı, sosyal yapı, dinsel yapı ve benzeri bütün davranışları olaylarla anlatır. Örneğin kasabadaki dayanışma duygusunu şu şekilde bir cümleyle açıklar: Yangın Bayan Maundlie’nin evini sessizce yiyip bitirirken sokak insan ve arabalarla dolmaktadır.” Yazar kasabadaki yaşantıyı özellikle zencilere karşı yapılan ayrımcılığı ve horlanmayı, babasının zencilerin avukatlığını yaparken kasabalı beyazlar tarafından pis zenci dostu biri olarak sıfatlandırılmasını aktarır. Kasabadaki zencilerin yaşadıkları mahalle ve kiliseleri ayrıdır. Çocuk gözüyle olaya yaklaşan kahraman bunu pek yadırgamakta,ve neden böyle olduğunu babasına ve amcasına sorarak,bu sorularla cevabını bulmaya çalışmaktadır. Yine malik hanelerde çalışan kölelerin oluşu o yıllardaki güney Amerika’daki siyasal yapıyı göstermek için bariz bir örnektir.

Yazar kendi fikirlerini, felsefi görüşünü romanın genelinde Attikon’a söyletmektedir. Buna örnek: Attikon bir gün Jem’e şöyle der; arka bahçedeki tenekeleri vurmanızı yeğlerim, ama kuşların peşine de düşeceğinizi biliyorum. İstediğiniz kadar karga vurun ama unutmayın ki bülbülü öldürmek günahtır. Bülbüller yalnızca müzik üretirler. Bizi eğlendirmek için bahçeleri yağmalamazlar, yalnızca şarkı söylerler hem de yüreklerini paralayana dek.

Yazar romanda özgürlüğü çeşitli sembollerle ifade eder. Kimi zaman yaşlı bir bayanın ölümünü özgürlüğe giden yol, kimi zaman zencilerin esaretten kurtuluşunu, kimi zamanda morfinman bir bayanın bu alışkanlıktan kurtulmak pahasına çektiği acıları anlatarak sembolleştirir.

Yazar cesareti:" Cesaretin eli tabancalı bir adam olduğunu sanmanı istemem. Mertlik baştan bitik olduğunu bilip de çabalamak, olacakları göğüsleyebilmektir. Binde bir kazanırsın ama kazandığında olur. Bayan Dobuse’de kazandı". felsefi ve veciz sözlerle ifade etmektedir.

Yine 12 nci bölümde; Dil’e olan yakınlığını ve çocukluk aşkını anlatmaktadır. Bu aşk alışkanlık ve özlemden ibarettir. Aynı bölümde kasabada çalışan işçilerin yaptıkları grevleri, taşralıların yoksulluğunu olaylarla göstererek anlatır. Kasabadaki insanların çoğunun birbirine benzemesi dışardan evlenmenin olmayışına ya da çok nadir oluşuna bağlar.

Romanın sonunda Radley’lerin kaybolan çocuğu ortaya çıkar. Fakat olayın akışına göre hiç ummadık bir yerden yeni bir kahraman romana müdahil olur.

Romanın sonlarında ilginç bir olayda Amerika’yla Almanya’nın mukayesesidir. Romana göre Amerika daha özgürlüklerle yaşayan baskıdan uzak bir ülkedir. Hukuk sistemi herkese eşittir ama fiili olarak zencilere ayrım yapılmaktadır. Almanya’da ise baskılar ve Yahudi’lere yapılan zulümler vardır. Hülasa şöyle diyebiliriz: Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasındaki hayatı, gelenek görenekleri, ekonomik durumu, siyasal yapıyı, dinsel yapıyı,1900’lü yılların başlarındaki durumu çocuk gözüyle ve çocukluk dünyasını da katarak anlatmaktadır.

Romanda kahramanlar: Romanın baş kahramanları Scoud, Jem, Atticon ve Dill’dir. Fakat olayın akışına göre her an yeni kahramanlar ortaya çıkmaktadır. Fazla aktif olmamakla beraber romanda geçen kişi sayısı 100’e yakındır.

Romanda zaman: 2 senelik bir zaman dilimidir. Olaylar bir yazın başlangıcından itibaren anlatılır, bir sonraki sonbahara kadar devam eder. Zamanda kronolojik sıra kullanılmakla beraber geriye dönüşlerde mevcuttur. Buda yazarın bazı durumlara açıklık getirme ihtiyacı hissetmesinden ve olayların geçmiş tarihlerde yaşanmasına bağlıdır.

Romanda mekan: Yazar olayların geçtiği kasabayı romana yayarak geniş bir şekilde tanıtır. İç mekanlar yoğunlukla kullanılmış, dış mekanlara da büyük ölçüde yer verilmiştir. İç ve dış mekanlar arasında bir denge söz konusudur. Bahsedilen mekanlar yukarıda da anlatıldığı gibi Güney Amerika’daki Alabama Eyaletine bağlı Maycomb kasabasıdır. Mekan tanıtımında tasvirlere büyük ölçüde yer verilmiştir.

yzx
29-05-08, 16:07
Büyük Çöküş

Bu kitap komünizmin çöküşü hakkındadır. Eser, hem sistemin hem de doktrinin giderek bozulmasını ve can çekişmesini tahlil ederek ve açıklayarak işe başlar. Gelecek yüzyıla kadar komünizmin ve onun insan tabiatına esasında ters olan doktrinin bir daha tarih sahnesine çıkmamak üzere ortadan kayboluşunun gerçekleşmesiyle biter. Bazı görünen özelliklerini korusa bile,ancak kendi özünü yitirdiği durumlarda gelişen komünizm, XX. Yüzyılın en olağanüstü politik ve zihni hatası olarak hatırlanacaktır.

Kitap konuyu altı bölümde incelemektedir. Birinci kısım,komünizmin tarihi trajedisinin,Sovyet sisteminin politik ve sosyoekonomik hatasından kaynaklandığını savunmaktadır. İkinci kısım, sistemi düzeltmek ve tekrar yaşatmak için,bugünkü Sovyet çabalarını derinlemesine ve devam eden iç çözülme veya kargaşanın başarıdan daha muhtemel olduğunu söyleyerek bitirmektedir. Üçüncü kısım,komünizmin Doğu Avrupa’ya empoze edilmesinin sosyal ve politik sonuçlarını gözden geçirmekte ve Polonya halkının kendi özgürlüklerini kazanma yolunda öncülük ettikleri bölgede,Sovyet-baskılı-komünizm sistemleri reddetme sürecinin başlatıldığını iddia etmektedir. Dördüncü kısımda,Çinlilerin kendi geliştirdikleri komünizm çeşidi ile Çin incelenmekte ve kendi liderlerinin yanılgıdan uzak doktrinlerinin gelişmesi ile Çin reformlarının başarı şansının arttığı anlatılmaktadır. Beşinci kısım,bütün milletlere ilk anda cazip gelen komünizmin ideolojik ve politik çöküşünü ortaya koymaktadır.Altıncı ve son kısım ise, komünizmin son can çekişini ve muhtemel komünizm sonrası olayını geniş bir şekilde ele almaktadır. Komünizmin XX. yüzyılın önemli bir dönemine hükmedişi,büyük ölçüde “aşırı sadeleştirme” özelliğinden kaynaklanmıştır. Bütün kötülüklerin özünü ferdi mülkiyete bağlayan komünizm,ferdi mülkiyetin ortadan kaldırılmasının gerçek adalete ulaşmada ve insan tabiatını mükemmelleştirme yolunda önemli gelişmeler sağlayacağını varsaymıştır. Bu vaat yüz milyonlarca insanın hayallerini işgal etmiş ve onları ümitlerini gerçekleştirebileceklerine inandırmıştır. Bu açıdan komünizm, insan hayatının niteliğini kapsamlı bir şekilde açılayan büyük dinlerin çekiciliği ile benzerlikler gösteren, fakat basit oluşunun yanı sıra,bütünleyiciliği ve bu ateşli harekette sağlam ve tutarlı bir mihenk noktası meydana getirmesiyle cazip hale gelmiştir. Bütün büyük dinlere benzer bir şekilde komünist doktrini, bazı felsefe kavramlarına, çok basit ile oldukça karmaşık arasında değişen çeşitli seviyelerde açıklamalar getirmiştir. ‘Yarı aydın’ için bütün hayatın sınıf çatışmalarıyla tanımlanması ve komünist toplumların sosyal refaha erişeceklerini bilmek yeterli olmuştu. Eskiden önemli maddi varlıklara sahip ve şimdi zevkle küçümsenebilen, ezilebilen ve mahvedilebilen kişilerden intikam alabilmek,durumu elverişsiz olanlar için özellikle psikolojik açıdan memnunluk vericiydi. Fakat komünizm, sadece derinlemesine hissedilen kaygılara ateşli bir tepki, veya sosyal devletin kendini üstün görme inancı değildi. O, geçmişi olduğu kadar, geleceği de belli bir anlayışın ışığında görmeyi sağlayan ve içtenlikle kabul gören bir düşünce sistemiydi. Komünizm toplumun yeni aydınlarının dünyayı daha derinlemesine anlama özlemlerini tatmin etmişti. Böylece, ince farkları görebilen aydınlar için Marksist teori, insan tarihini anlayabilmek için bir anahtar, sosyal ve politik değişimin hareketliliğini tespit eden bir vasıta, ekonomik hayatın anlaşılması için ayrıntılı bir yorum ve sosyal motivasyon anlayışı sağlamış gibi görünmekteydi. “Tarihi tahlil” kavramı, gerçeklerin zıtlıklarıyla başa çıkabilecek kıymetli bir araç olarak ortaya çıkmıştı. Bunun yanı sıra kurtarıcı bir ‘devrim’ i oluşturabilecek politik hareketlere ve akıllıca planlanmış adil bir topluma kavuşabilmek için, tam-kapsamlı kontrole verilen önem, özellikle aydınların mantığa dayalı gibi görünen harekete duydukları açlığı tatmin etmişti. Böylelikle komünizm hem aydın, hem de cahil kitlelere cazip gelmiş; her ikisine de, bir yön duygusunun yanı sıra yeterli açıklama ve manevi adalet hissi vermişti. Benimseyenlere kendilerini üstün, haklı ve emin görme rahatlığını sağlamış, hiçbir şeyi muallakta bırakmamıştı. O,sadece bir felsefe değil bir bilim de olduğunu savunuyordu. Kişisel zeka ve eğitim seviyesi ne olursa olsun yerinde rehberlik, tarihi rahatlık ve hepsinin üstünde ,doğrudan politik hareket sayesinde ulaşılabilecek büyük bir sadelik sağlıyordu. Üstelik tutku ile mantığı birleştiren komünist doktrin, insanı idare etmekte kesin önemi olan iki merkezi kaynağı etkileyebilecek bir durumdaydı. Politik tutku, büyük bir politik güce dönüşebilir; mantık, sosyal mühendislikten etkilenir ve sosyal mühendislik ise politik gücün hareketliliğe kavuşacağı noktadır. Bütün bu unsurlar komünizmin en açık özelliği olan devlet gücünün yüceliğini oluşturmuşlardır. Böylece XX. yüzyıl devletin üstün olduğu bir yüzyıl haline geldi. Bu, büyük ölçüde beklenmeyen bir gelişmeydi. Gerçekten, Alman Yahudi’si göçmen bir kütüphanecinin görüşlerinin ve bu görüşleri XX. yüzyılın başında gizli bir Rus politik risale muharririnin içtenlikle benimsenmesinin bunu yüzyılın güçlü doktrini haline getireceğini hiç kimse tahmin edemezdi. Ne Amerika’da, ne de Avrupa’da mevcut sistemi bu ölçüde tehdit edecek bir ideolojinin ortaya çıkacağı pek düşünülmüyordu. O anki durumun felsefi yapısının sağlam ve hatta değişmez olduğu inancı yaygındı.

Umulduğu gibi 1 Ocak 1900,her yerde ikinci bin yılın son yüzyılının getireceklerini konuşarak kutladı. Tahminler,tabi ki çok çeşitliydi. Bütün dünyanın belli başlı yayın organlarına yansıyan düşünce ki batılı devlet adamları tarafından da benimseniyordu kendi üstünlüklerini över nitelikteydi. O an ki durumdan hoşnutluk ve giderek yaygınlaştığı söylenen refah ve Amerika için hızı bir ekonomik ve politik güç olma beklentisi,kamuoyunu en çok meşgul eden konulardı. ‘The New York Times’ın 1 Ocak 1900 baskısında yer alan ‘Ticari Görünüm’ adlı makalede “Amerika Birleşik Devletleri’nde endüstrinin her dalında refaha kavuşulduğu” bildirilmekteydi. Tarımla uğraşanların,tıpkı madenlerde,değirmenlerde ve atölyelerde çalışanlar gibi,beklenmedik oranda refaha kavuştukları söylenmekteydi. Makale Amerika’da sınırsız refahın,ilerleme ve gelişme ile birlikte geleceğine ve Amerika’yı dünyada birinci ülke haline getireceğine duyulan güveni yansıtarak,sona eriyordu. 3 Aralık 1900’de Başkan William McKinkey’in ve 2 aralık 1902 2de Theodore Roosevelt’in mesajları da,aynı temayı paylaşmaktaydı. Fakat Rooselvelt yine de “XX. Yüzyılda hem ülkede,hem de dışarıda göğüslenmesi gereken pek çok problemin olduğunu” kabul etmişti. Buna rağmen,”halk arasında maddi refahın bu kadar yaygın oluşu ve istenen bu gelişmenin tabii olduğu; bu istenmeyen faktörlerin kötü ve rahatsız edici olmalarına rağmen,sıkıntı veya bozulmadan değil de,refahtan kaynaklandıkları” tekrarlanmıştı Basın da, bu havayı halka aksettirmeye devam ediyordu. Demokrasiye ve Amerika’ya duyulan güven birleşmiş,bir bütün haline gelmişti. “The North American Review ‘un “XX. Yüzyılın Kamburu” adlı makalesinde,demokrasinin geleceği konusunda durulmuş ve bu geleceğin,Amerika’da ve yalnız Amerika’da bile olsa, parlak olacağına duyulan güven dile getirilmişti. “Bu mübalağa edilemeyecek kadar büyük bir insanlık meselesi” idi ve “1999 veya 2000 yılında sadece bu geleceği öğrenmek için bile olsa,dünyaya geri dönmeye değeceğini ve ne olursa olsun bunun demokrasinin yararına olmasını dilediklerini”yazıyorlardı.‘Washington Post’ 1 Ocak 1900’de Amerikanın denizaşırı sömürgelerindeki görev anlayışını benimsiyor,onların kendilerine ait olduklarını ve yayılmacılığa karşı olan bütün konuşmaların saksağanların sesi gibi anlamsız olduklarını söyleyerek yeni yüzyılı karşılıyordu. Avrupa’daki havada, güven duygusu ve geleceğin daha iyi olacağına duyulan inanç bakımından, Amerika’dakinden aşağı kalır nitelikte değildi. İngiltere’nin genel görüşü ‘London Times’ın 1 Ocak 1901 tarihli baskısında (yüzyılı diğerlerinden daha doğru bir tarihte kutlayarak) “İngiltere’nin ve ona bağlı ülkelerin,XIX. yüzyılın sonunda olduğu gibi,XX. Yüzyılın da sonunda her türlü mücadelede başarıya ulaşmış olarak çıkacağına inandıkları,o zaman kadar ve ondan sonra da refah içinde yaşayacakları” yolundaydı. Bunun yanı sıra daha ciddi yazılarda gelişen Amerikan endüstrisinin,uzun vadede İngiltere’nin bu alandaki birinciliğini tehdit edebileceği konusu incelenmekte ve 31 Aralık 1900’de ‘New York Times’ın “İngiltere’yi geride bıraktığımız gerçeği saklanamaz hale gelmiştir”,dediğine dikkat çekilmekteydi. Fransa ve Almanya’da da kültürel ve milli iyi niyet günün önemli konularıydı. Demokrasinin kaçınılmaz oluşuna duyulan inanç, 5 ocak 1901de “Bugün insanlığın üçte biri , yasaların tanıdığı ve koruduğu haklara sahiptir” diyen Le journal des Debats’ın ana temalarını oluşturuyordu . Aynı gün, politik alanda bile bilime önem veren ‘Le Figaro’ bilimi insanlara kendi yapmış oldukları hataları göstermek suretiyle tolerans sahibi olmayı öğreteceğini söylüyordu.

Belki de Avrupa’daki jeopolitik konumundan dolayı Almanya’da basın, milletlerarası meselelerdeki ihtilaftan duyulan memnuniyeti yansıtıyor ve asıl dikkati Almanya’nın büyüyen gücüne çekiyordu. 1 Ocak 1900’de günlük Berlin gazetesi ‘Tagliche Rundschau’ başmakalesinde , uysallıktan kolayca istifade edilen devirlerin geride kaldığını anlamanın, İngiltere için yararlı bir ders olacağını belirtiyor. Sadece sosyal demokrat gazete ‘Vorwarts’ yeni yılı kutlarken ideolojik bir mesaj vermiş ve bu yüzyılda kapitalizmin kaçınılmaz çöküşünün gerçekleşeceğini söylemiş ve modern burjuva toplumunun bir nesil önceki sınıfın kavramına sahip, işçi kesimi veya sosyalizmin mümtaz düşünürleri kadar hızlı ilerleme gösteremeyeceğini herkesin bildiğini beyan etmişti.Bütün bu geleceğe ait düşüncelerin içinde ideolojik meselelerin ve sistemli doktrinlerin olmayışı şaşırtıcıydı. Sadece, parlâmentolarında zaten sosyalistleri mevcut olan Fransa ve Almanya’da sosyalizm, biraz daha ciddi bir şekilde ele alınıyor , fakat olanlarda bile ani bir ideolojik değişiklik veya çelişkili konular kamuyu yansıtılmıyordu. Buna rağmen, Le Figaro’da Parisli bir yorumcu, yeni yüzyılı , tutkudan çok mantık asrı olacağı umuduyla karşılaşmakla ve “XX. Yüzyılın bize getirecekleri , bilimin sosyal ve özel hayata girmesini sağlayacak ve böylelikle ilerlememiz için gerekli şartları yerine getirecektir. Bu yüzden başlangıcını görmekten mutluluk duyacağım muhteşem bir manzara sergileyecektir. Bizi uyutan XIX. Yüzyılın, son günlerinde bizi üzen ve mantıklı insanlara yakışmayan delice nefretleri, saçma şikayetleri ve aptalca itirafları birlikte götürerek tarih sahnesinden çekileceğini umalım.” demekteydi.

Fakat XX. Yüzyılın büyük bir bölümüne sadece ideolojik ihtiras komünizm hükmetmişti. Komünizm yüzyılımızın ortalarına kadar dünyanın en büyük kıtası Elbe nehri’nden Kamçatka Yarımadası’na ve Şangay‘a kadar etkisi altına almış ve bir milyardan çok insanın hayatını yönlendirmişti. Batı Avrupa’da komünist partiler güç kazanıyordu. Latin Amerika’da komünizm anti-Amerikan görüşü benimseyen milliyetçilerle birlikte kabarıyordu. Hem batı dünyasının aydınları arasında,hem de kolonileşmeye karşı hareketlerde Marksizm rağbette ve yürürlükteydi.

Politik gücü idaresi altında tutan ve endüstrileşmenin getirdiği sosyal mühendisliğin gereçlerini elinde bulunduran ‘devlet’, şimdi sosyal hayatın, sosyal uyumun ve kişisel sadakatin odak noktası haline gelmişti. Bu gelişme,dünya çapında olduğu halde,en belirgin ve ilk formunu Sovyetlerde almış ve tüm yetkiler devlete teslim edilmişti. XX. yüzyılın en önemli politik olayı olarak komünizmin doğuşu, ile uyumlu olarak ele alınmalıdır. Gerçektende de komünizm , faşizm ve nazizm genellikle ve tarihi olarak birbirleriyle ilişkili olmalarının yanı sıra, politik yönden de oldukça benzerlik gösterirler. Hepsi de endüstrileşme süreci içinde meydana gelen aksaklıkları, milyonlarca köksüz birinci nesil endüstri işçisinin ortaya çıkmasına, erken kapitalizmin günahlarına ve bütün bu durumların oluşturduğu sınıf nefretine duyulan tepki sonucunda meydana çıkmıştı. Birinci Dünya Savaşı var olan değerleri ve Çarlık Rusyasıyla Alman İmparatorluğu’ndaki politik düzeni yıkmıştı. Bütün bunlar, sosyal adalet kavramını sosyal nefretin üzerine bir kılıf gibi saran ve sosyal ıslahatın ancak düzenli devlet şiddetiyle sağlanacağını savunan hareketleri başlatmıştı.Sonraları Hitler’in Nazi Almanya’sı ve Stalin’in Sovyet Rusya’sı arasında çıkan büyük savaş, aslında anlaşmalığın aynı inancın iki ucundaki kardeşler arasındaki bir kavga olduğu gerçeği çoğuna unutturmuştu. Bir taraf kendini değişmez bir şekilde Marksizme karşı ilan etmiş ve benzeri görülmemiş yeni bir ırki nefreti aşılamıştır. Diğeri ise, kendisini Marksizmin tek gerçek mahsulu olarak görmüş ve benzeri görülmemiş yeni bir sosyal sınıf nefreti uygulamıştır. Fakat her iki taraf da devleti toplu hareket organı mertebesine yüceltmiş, sosyal itaatı gerçekleştirebilmek kaba terör metotlarını kullanmış ve insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş katliamlara girişmişlerdir. Yine her iki tarafta da, sosyal kontrollerini benzer araçlar kullanarak kurmuşlardır. Bu araçlar arasında gençlik grupları, komşu ülkelerden bilgi verenler, bir araya toplanmış ve tamamıyla sansüre tabi tutulmuş kitle iletişim araçları bulunmaktadır. Ve yine her iki taraf da, çok güçlü sosyalist devletler kurma işine giriştiklerini iddia etmişlerdir.

Bu noktada Hitler’in,Lenin ve Mussolini tarafından başlatılmış politik görüşlerin ateşli bir savunucusu olduğunun belirtilmesi gerekmektedir. Bu iki insan, Hitler’in yeni iletişim araçlarını yeni politik görüşlere uyanmış kitleleri faaliyete geçirme ve seferber etme işinde en büyük ilham kaynakları olmuştur. Fakat her üçü de, mutlak güç arayışında öncülük etmişler ve politik tutkuyu, disiplinli bir organizasyonla ustaca birleştirmişlerdir. Gücü ele geçiriş şekilleri, gücü kullanış şekillerinde başlangıç teşkil etmiş ve böylece totaliter bir politik düzen ortaya çıkmıştır.

Felsefi açıdan, Lenin ve Hitler sosyal mühendisliği gerekli kılan ideolojilerin savunucularıydılar. Toplumu, biri sınıf mücadelesine, diğeri ise ırk üstünlüğüne dayalı ideolojik bir anlayışa tabi kılmışlardır. Hitler, askeri, öncü partinin Bolşevik kavramını ve en büyük stratejik zaferdeki tedbirli Leninist yerleşme düzenini dikkatle incelemiştir. Hitler, mükemmel gizli polis teşkilatına sahip ve temelinde terör bulunan bir devlet kurmayı Lenin’den öğrenmiştir. Bundan başka, zaman geçtikçe her iki taraf da birbirinin belli başlı konularını ve hatta sembollerini benimsemeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Stalin milliyetçi sloganları, sivil bürokratları için bile yaptırdığı gösterişli üniformaları ve Nazi uygulamasını hatırlatan büyük güç hırsının yüceliği ile idaresi altındaki sınıfı yavaş yavaş diktadan uzaklaştırarak meşru hale gelmişti. Hitler, zaman zaman Stalin’i bir “canavar” olarak nitelendirmişse de, Sovyet diktatörü hiç olmazsa sadece belli kitleye göre canavar sayılabilir, birçoğu içinse kesin saygı uyandıran “dahi yoldaş”, 10-15 yıllık bir iktidar devresi içinde Sovyetler Birliği’ni “dünyanın en büyük gücü” haline getirecek kişiydi. 1944’te Hitler’e karşı yapılan erken darbeden sonra, Nazi rejimi, Almanya’da aristokrasinin imha edildiği Sovyetler Birliği’ndekinden farksız bir sınıf nefreti ifadesiyle doğrulanmıştır. Hatta Hitler, Leninizm’i mantıki sonuca Götüren Stalın’e gıpta etmiştir. Hitler “çoğu zaman askerlerimi Stalin’in düzenlediği şekilde düzenlemediğim için pişman olmuşumdur” der. sasında Stalin ne kadar Nazi ise, Hitler’in de o kadar Leninci olduğunu söylemek fazla bir mübalağa olmasa gerek . Tür olarak ve tarihi yönden , her iki totaliter lider birbirlerine Çok benzemektedirler. Her iki zorbada toplumun tepeden tırnağa yeniden inşası hedefinin Devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerektiğini doğrulamıştır. Böyle bir yeniden inşa, devlet gücünün doğrudan doğruya kullanılmasıyla geleneksel sosyal yapıların ezilmesi ve herhangi bir yeni sosyal yapı oluşurken yok edilmesi ile mümkündür. Böylece totaliterizm, özlü bir devletçilikle eş anlamlı hale gelmiştir. İkinci Dünya Savaşı devletin tarihin en mükemmel temsilcisi olarak yücelişini savunan tarafın yenilgisiyle bitmiştir. Ama öbür tarafın etkisinin ve gücünün de müthiş bir şekilde yayılması İle sonuçlanmıştır. 1917’ den beri bir çok Çarlık İmparatorluklarında görülen komünist sistem,artık çarpıcı bir şekilde yayılmaya başlamıştır. 1947’den itibaren Orta Avrupa , bir Sovyet eyaleti Haline geçmiştir. Çin, Sovyet modeline olan sadakatini ilk olarak 1949’da komünist zaferden sonra İlan etmiş ve komünist rejim 1945’te Kore’nin yarısında ve 1954’te Vietnam’ın yarısında görülmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki on yıl içerisinde bir milyardan fazla insan , komünist sistemle idare edilmeye başlamıştır. Hemen hemen bütün Avrasya komünist görüşü benimsemiş, sadece en doğudaki ve en batıdaki bölgeler Amerikan sistemi içinde kalmıştır. Komünizm ilerliyor gibi görünmüş , fakat Amerikan parasının ve askeri gücümün dünyanın birçok bölgesine sızması sonucu geçici olarak duraklamıştır.Bütün bunların en önemlisi komünist fikrin özünün dolaylı olarak yayılması olmuştur. Son kırk yılda, hemen hemen her yerde,ekonomik veya sosyal rahatsızlıklarla baş edebilmek için devlet kuvvetine güvenme eğilimi yaygın hale gelmiştir. Demokratik geleneklerin daha sağlam olarak yerleştiği toplumlarda aşırı ve bozuk politik rekabet ve anayasal ihtiyat tedbirleriyle korunmuştur. Bu gibi tedbirlere rağmen ,oldukça demokratik toplumlarda .devlet kuvvetinin ekonomik refah ve sosyal adaletin artırılmasında iyi bir araç olduğu fikri baskın hale gelmiştir.

Bu demek değildir ki , demokratik sosyalizm veya yurttaşların ferdi ve topluma ait ihtiyaçlarını sağlamayı amaçlayan devlet ,komünizmin yaygınlaşmasının sinsi görünüşleridir. Esasında her ikisi de sık sık komünist fikre karşı mücadele etme ve komünist modele karşı demokratik bir düzen kurmada en etkili araçlar olarak görülmüştür. Fakat,sosyal kurtuluşun başlıca aracı olarak devlete güvenme,Sovyet sisteminin,devletçe planlanmış ve devletçe yönlendirilmiş sosyal bir yeniliğin en uç örneği olarak rolünü dolaylı bir şekilde artırılmıştır.

Kaçınılmaz olarak bu eğilim,devlet sosyalizminin çeşitli türlerini birleştiren çok sayıda koloni sonrası devletlerin ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. Ayrıca birçoğunun Sovyet tecrübesinden ilham ve taklit etme eğilimini kuvvetlendirmiştir.1950 li ve 1960 lı yıllarda birçok üçüncü dünya ülkesi,Sovyet modelini yeniliğe ve sosyal adalete giden en iyi ve en hızlı bir yol olarak alkışlamaktaydılar. Sovyet liderleri,yurt dışı seyahatlerinde sosyalizme varabilmek için Sovyet yolunu en iyi şekilde nasıl benimsemek gerektiği hakkında öğüt vermekteydiler.

İlerlemiş dünyada aynı fikirler daha da rağbet gördü. Paul Hollander’in Political Pilgrims adlı kitabında belirttiği gibi 1920 li ve 1930 lu yıllarda Sovyetler Birliği’ne giden birçok Avrupalı aydın komünizmin sunduğu büyük basitleştirmeyi kabul etmişlerdir. Bu aydınlar arasında Sovyet tipi demokrasi ,Batı demokrasisi gibi hukuki bir sistem olarak kabul edilmiştir. Stalin’in totaliterizmi pek kınanmamış ve bundan nadiren bahsedilmiştir. Sidney ve Beatrice Webb, Stalin’in devleti bir despot olarak yönetmediğini,Amerikan Kongresinin geçici olarak Başkan Roosevelt’e bağışladığı veya Amerikan anayasa,sının her dört yılda bir müteakip başkana emanet ettiği büyük güce sahip olmadığını iddia etmişlerdir. Stalin yönetimindeki Sovyet sistemi GULAG’a kadar genişlemiştir. American Sociological Society ’nin bir dönem başkanlığını yapan Dr. J.L. Gillin şöyle yazmıştır:”Sistemin suçluyu düzeltmek ve onu tekrar topluma kazandırmak için tasarladığı açıktır.” İngiliz politika ekonomisti Harold Laski de aynı fikirde olup Sovyet sisteminin mahkumun,şartların hayatı nefsine hürmet eder şekle dönüştürdüğü ana kadar yaşaması gerektiğini savunduğunu söylemiştir. 1930’larda Sovyetlerin yeni bir toplum kurma çabasından ilk etkilenme, Stalin’in Hitler’i yenmesi ile daha da arttı. Takip eden soğuk savaş bile, toplumun yeniden inşasını sağlayacak komünist fikirlerin cazibesine kapılmış birçok Avrupalı aydına doğru yolu gösteremezdi.1950 li ve hatta 1960 lı yıllarda, Avrupa’da birçok üniversite de hakim olan sosyal görüş bir çeşit’solculuk’idi.

Daha genel olarak ,yeni görüş,siyasi bir sosyal planlamanın öncelik taşıdığını vurgulamak eğilimindeydi. İkinci Dünya Savaşı’nın yarattığı kaosa karşı dünya,sosyal hayatın daha ziyade politika aracılığıyla yönlendirildiği ve ekonominin planlanmış politik yönde cevap verici olduğu bir döneme doğru kanalize olmuştur. Yeni görüşün birçok taraftarı, Sovyet gerçeğinin idealden saptığının farkında olmasına rağmen,ideale varabilme potansiyelinin Sovyet sisteminde olduğuna inanmışlardı.

Sovyet sisteminin görünür başarısının artan etkisi, XX.Yüzyılı komünist cazibenin hakim olduğu bir yüzyıl haline getirmişti. Amerika’nın bu yüzyıl içinde dünyadaki baskın güç haline gelmesine rağmen, Amerika geniş ölçüde ve haksız olarak savunma ile uğraşan ve tarihin kaçınılmaz değişimini yönlendirecek bir güç olarak kabul edilmişti. Oysa dünya politikasının temelini değiştirecek, ciddi tartışmalara konu olacak ve tarihin geleceğini yaratacak olan, komünizmin Orta Avrupa’ya ve Çin’e yayılmasıydı.

Başlangıcından sadece yüzyıl sonra komünizmin etkisi zayıflamaktadır. Komünist fikirler ve uygulamalar komünist dünyada da , bu dünyanın dışında da itibardan düşmektedir.1980’den sonra geri kalmış ekonomileri üretici hale getirmek ve işçileri motive edebilmek için Sovyetler Birliği’ndeki, Çin’deki ve doğu Avrupa’daki komünist liderler sürekli iddialarda bulunmaktadırlar. Böylece 11 Ağustos1988’de,Pravda’nın da rapor ettiği gibi, Sovyet işçileri,Marksist-Leninist fikrin savunucusu Politbüro üyesi Alexsandr Yakovlev’in bu günlerde mülkiyet ideolojisinin üstün olduğu konusundaki fikirlerini duydular. Hemen hemen aynı zamanda,Stanislaw Ciosek Polonyalı işçilere herkesin hayat şartlarının eşit derecede iyileştirilemeyeceğini hatırlattı. Şüphesiz milli ekonomiye hizmet edenlerin tercih edileceği ve onlara daha iyi para ödeneceği belirtilmiştir. Bundan birkaç ay öncede Çinli işçiler yeni Politbüro üyesi Hu Quili tarafından aydınlatılmışlardı. Yüzyılın son on yıl arifesinde hemen hemen bütün komünist sistemlere reformlar getiriliyor temel bazı görüşler felsefi açıdan reddediliyordu. Devletin yükselişi birçok yerde ferdin , insan haklarının ve özel teşebbüsün önem kazanmasına. yolaçmıştır.

Devletçilikten ferdiyetçiliğe geçiş, davranışlarda ve hayatta önemli değişiklikleri temsil eder. Aynı zamanda dünya çapında politikayı ve ekonomiyi de etkiler. Ve bu 1 Ocak 2000’e kadar sosyal tahmincilerin komünist doktrine , bir asır önceki neslin aksine bu defa gerçekten haklı olarak-XXI. Yüzyılın geleceği için çok az önem vermelerini sağlayacaktır. Çağdaş komünizmin çöküşü aniden ortaya çıkışından daha çarpıcıdır. Bu sebeple doktrinin başına ne geldiğini sormanın zamanıdır. Hayal kırıklığını, çöküşü ve özellikle kurtarıcı olarak görülmüş bir ideolojiyi bu kadar itibardan düşüren suçları neler meydana getirmiştir.

yzx
29-05-08, 16:08
BÜYÜK FİKİRLER OLUŞTURMANIN 101 YOLU

Yazar : Timothy R.V.FOSTER
Yayınevi : Rota Yayıncılık
-------------------------------------------------------------------------
SORUNLARI KAVRAMAK

1.YOL: MEVCUT DURUMU TANIMLAYIN

Büyük fikirler oluşturmakta atacağınız ilk adım, o an için nerede olduğunuzu açıkça kavramaktır. Mevcut durumunuzu tanımlarken, yapabildiğiniz ölçüde çok ve farklı ölçüm aracı kullanın. Örneğin, aşağıdaki başlıkları kullanabilirsiniz:

*Arka plan

*Gereksinim

*Coğrafi / fiziksel konum

*Zaman parametreleri

*Rekabet durumu

*Mali durum

*Eldeki kaynaklar

*Elde bulunmayan kaynaklar

Bunun nasıl işlediğine ilişkin bir örnek vereyim. 1982’de New York’taki bir reklam ajansı için çeşitli bağımsız işler yapıyordum. Ajansın müşterilerinden biri, Teksas’tan Granby Havacılık AŞ idi. Granby son derece güzel görünümlü, yüksek randımanlı dört kişilik özel uçaklardan iki ayrı model üretmişti. Granby’nin karşılaştığı sorun “Göklerdeki Porsche” diye sunulan 120.000 dolarlık uçağın satışlarının oldukça yavaş olmasıydı. (sayı 100’ün altındaydı) Oysa Granby’nin en iyi yılında, yani yaklaşık 36 ay önce satılan uçak sayısı 400’ün üzerindeydi. Ajans başkanı Bruce Friedlich, Granby için ortaya bazı fikirler atıp atmayacağımı sordu. Sonuç olarak bir haftam vardı. Ben de yukarıda çerçevesini çizdiğim yöntemi uyguladım.

*Arka plan Granby, dört kişilik tek motorlu özel uçaklardan iki model üretiyor: 400 ve 500. Modeller birkaç yıl önce önemli ölçüde modernize edilip kaliteleri yükseltildiği için, uçakların özellikle randıman ve kalite açısından kusursuz bir imajı var. Buna karşın satışlar düşmüş. Granby uçakları neredeyse özel olarak iş adamları tarafından kendi başlarına uçmak için satın alınıyor. Kullanım alanı, boş zamanlarda uçmaktan çok iş yolculukları. İlk kez uçak satın alanlar için uygun bir model değil.

*Gereksinim Granby için satışları artırmaya yarayacak, alanında süregiden önderliğini iyice açığa çıkaracak, hızla uygulanabilecek ve çok fazla paraya mal olmayacak büyük bir fikir.

*Coğrafya Granby Teksas’ta. ABD’nin dört bir yanından ve sınırlı ölçüde dünyanın çeşitli yerlerinden müşterileri var.

*Zaman Ana kavramlara bu hafta ihtiyacımız var. Birkaç ay içinde fikrin yürürlüğe girmesi gerek.

*Rekabet Durumu Granby uçağı üstün bir ürün, fiyatı da uygun. Yüksek hız ve inanılmaz bir yakıt randımanı sunuyor.

*Mali Durum Son derece düşük bir bütçemiz var.

*Eldeki Kaynaklar Alıcı bir izleyici kitle, 4.500 Granby sahibinden oluşan sadık bir zemin ; destekleyici havacılık medyası

*Elde Bulunmayan Kaynaklar Dünyanın parası, dünyanın zamanı



2.YOL: HEDEFİ TANIMLAYIP ÖLÇÜLEBİLİR KILIN

Hedef önemlidir ve ölçülebilir olmalıdır. Hedefleri nasıl ölçersiniz? Hedefler izi sürülebilecek terimlerle ifade edilebilmelidir. Örneğin: Genel Havacılık İmalatçıları Birliği’nin aylık raporlarından ölçülebilecek şekilde, Granby’nin birinci sıradaki pazar payını geliştirerek satışları yüzde 10 yükseltmek.

3.YOL: BOŞLUKLARI BELİRLEYİN

Bir sonraki basamak mevcut durumunuzla arzuladığınız durum arasındaki boşlukları belirlemek olacaktır. Granby analizimize geri dönelim ve seçenekleri tek tek gözden geçirelim.

*Arkaplandaki boşluk Sanayi kötü durumda. Ürünün kusursuzluğuna karşın müşteriler duraksıyor gibi.

*Gereksinimlerdeki Boşluk Ses getirecek etkili bir promosyon oluşturup satışları ve pazar payını artıracak bir yol bulmak gerek.

*Mali boşluk Ne yaparsak yapalım, maliyeti çok yüksek olmamalı. Bütçemiz 180.000 dolar civarında. Bu da ülke çapında olacak bir kampanya için çok az.

4.YOL: ÇÖZMEYE ÇALIŞTIĞINIZ SORUNUN ÖZÜNÜ SAPTAYIN

Doğru sorunu nasıl saptarsınız? Potansiyel sorun alanlarının bir listesini yapın ve herbirinin karşısına gerçekten bir sorununuz olup olmadığını yazın. Granby örneğimize geri dönelim. Satışlar düşük. Sorunun özü bu değil, satışlar niye düşük?

Öyleyse sorun nedir? Yanıt çok fazlaya mal olmasıdır. Satın almak için çok fazla, kullanmak için çok fazla. Fiyatları nasıl aşağı çekebiliriz? Granby’nin uçak fiyatını fazlaca indirmesi mümkün değil. Yine de satışlara yardımcı olacak tek şey, maliyette düşüş sağlamak. Dolayısıyla gerçek sorun buydu.

5.YOL: İZLEYİCİ KİTLEYİ, KULLANICILARI,

YARARLANANLARI BELİRLEYİN

Bir başka adım, kime konuşuyor olduğunuzu açıkça kavramaktır. Granby örneğimizde bunları şöyle sıralayabiliriz: Granby uçağı sahipleri, granby satıcıları, mevcut başka uçak sahipleri, lisanslı pilotlar, potansiyel uçak sahipleri, yeni pilotlar, havacılık medyası, granby çalışanları (işlerinin geleceği konusunda) .Bu kategorilerin neler olduğunu saptayıp kavramak, fikirlerinizi geliştirmekte önemli bir adımdır.

6.YOL: BİRAZ ARAŞTIRMA YAPIN

Çevrenizde, sizin için yararlı olmayı bekleyen ne çok enformasyon var. Kütüphanelere gidip şunları inceleyebilirsiniz: Rehberler, referans kitapları, ansiklopediler, yıllıklar, atlaslar, sözlükler, biyografiler, gazeteler, dergiler.

Ya da bazı özgün araştırmalar yapabilirsiniz: Anket gibi

7.YOL: BİR ODAK GRUBU OLUŞTURUN

Bu, insanları denetimli bir çevrede gruplar halinde topladığınızda ve uğraşınız için geniş kapsamlı bir araştırma yürüttüğünüzde işe yarar.

İyi odak gruplarının sırrı, gruba doğru insanları almakta ve grubu ne elde etmek istediğinizi gerçekten kavrayan deneyimli ve işi kolaylaştıran biri tarafından yönlendirmektir.

8.YOL: BİR GZFT ANALİZİ YAPIN

Duruma bakıp değerlendirmenin bir başka yolu da GZFT testi yapmaktır. GZFT’nin açılımı “Güçlü yanlar, Zayıf yanlar, Fırsatlar, Tehlikeler”dir.

GZFT tekniği size sorunun özü konusunda sıfır noktasındayken son derece yardımcı olduğunu, hatta olası çözümlerin yönünü belirlemenizi sağladığını göreceksiniz.

9.YOL: ÖDEVİNİZİN KISA BİR TANIMINI YAZIN

İşin önemli yönlerini mantıksal bir düzen içinde sıralamak, boşlukları teşhis etmenize yardımcı olacaktır. Bunu kendiniz ya da çalışma ekibiniz için yazıyor olsanız bile özel bir dil (jargon) kullanmaktan sakının ve önceki bilgilerinize yaslanmayın.

10.YOL: SORUNU ALTI YAŞINDA BİR ÇOCUĞA AÇIKLAYIN, SONRA DA O SİZE AÇIKLASIN

Altı yaşında dost canlısı bir çocuk bulun ve sorunu ona açıklamaya çalışın. Burada hedefiniz işi iyi becerip daha sonra çocuğun sorunu size açıklayabilmesini sağlamaktır.

Çocuğun formüle edeceği sözleri çok dikkatle dinleyin. Önyargılarına ket vurulmamış bir zihnin neler üretebileceğini görünce şaşıracaksınız.

ZİHNİ ANLAMAK

11.YOL: FİKİRLER OLUŞTURMANIN NİÇİN ZOR OLDUĞUNU ANLAYIN

“Fikir insanı” olmanın çok zor olduğunu, onların sonradan ortaya çıkmadıklarını öyle doğduklarını düşünerek büyürüz ve bu duruma razı oluruz. Kendimiz için bu ön yargıya dayanan engeller yaratır ve onları doğruluğun yoluna dikeri; oysa büyük fikirler oluşturabileceğimiz yer tam da orasıdır.

12.YOL: FİKİRLER OLUŞTURMANIN NİÇİN KOLAY OLDUĞUNU ANLAYIN

Fikirler oluşturmak kolaydır. Çünkü bunu yapabilmemizi sağlayacak süreç ve teknikleri öğrenmeye doğuştan yetenekliyiz. Bunun için bütün gereken, temel bir kavrayış ve süreç üzerine birazcık deneyimdir. Böyle olunca bizi engelleyen herşey çözülüp gidecektir.

Pratik yapın. Bir daha deneyin. Deneyimli yaşayın. Rahatlık düzeyi yükselecek ve çok geçmeden kendi yararınıza büyük fikirler oluşturuyor olacaksınız.

13.YOL: SAĞ / SOLBEYİN YAPISINI KAVRAYIN

Beynin sağ tarafı yaratıcı, görsel, mekansal, kavrayışlarımızı yönetir. Beynin sol yanı ise mantıksal, matematiksel, yargıya varıcı ve analitik etkinliklerimizi yönetir.

Burada üzerinde durulması gereken nokta, bunların iki farklı işlev grubunun olmasıdır. Beyin büyük bir buhar makinesi gibi düşünülebilir. Bir yönde hareket etmeye başladı mı bunu sürdürme eğilimindedir.

14.YOL: MANTIK TUZAĞINDAN KAÇININ

Zihin herşeyin mantıksal olarak işlemesini ister. Herşeyi küçük bölmelere ayırarak düzenlemeye ve bunları orada saklamaya yatkınızdır.

Bu büyük fikirler oluşturmanın önünde dikilen bir engeldir. Bazı büyük fikirler görünüşte mantıksızdır. Kendimize farklı davranabilmek konusunda izin vermeliyiz. Mantıksal olmak işe yarayabilir. Buna izin vardır. Mantık tuzağından kaçının.

15.YOL: ZEKA TUZAĞINDAN KAÇININ

Son derece zeki insanlarla son derece yaratıcı insanlar arasında mantıksal bir bağ olduğunu düşünerek kendinizi aldatmayın. Bir insan ne kadar zekiyse, geniş deneyimlerine dayanma olasılığı o kadar artar.

Kendinizi klişelere, basmakalıp düşüncelere bağlamak yaratıcılığınıza zarar verebilir, öyleyse zeka tuzağına düşüp başarısız olmayın.

16.YOL: ENFORMASYON TUZAĞINDAN KAÇININ

Bir sorun hakkında ne kadar çok şey bilirseniz, çözmek o kadar kolaylaşır. Gerçekten öyle mi? Fikirler oluşturmada bilgilenmemiş insanların size yardım etmesine izin verirseniz, son derece açık olan ama bir türlü fark edemediğiniz çözümün bir şans eseri önünüze fırladığını görebilirsiniz. Bir sorunu çözmeye çalışırken araya birkaç tane de hiçbir şey bilmeyen kişi alın.

17.YOL: ANLAMSIZ LAKIRDILARINIZI ANLAMAYA ÇALIŞIN

Uyanık olduğunuz her zaman, bu boş laf etmeler, bu lakırdılar sürüp gider. Kimileri buna alt-konuşma diyor, kimileri de alt-yazı.

Bunun sizi yönlendirmesine izin vermeyin. Onu susturmak için bilinçli bir girişimde bulunmanız gerekebilir. Bu iç lakırdılar özellikle dinleme yeteneğinizin önünü tıkar. Onu düşünmenizle uyumlu tutmaya çalışın. Size rakip olacağına ortak olsun.

KENDİ YARATICILIĞINIZI KURMAK

18.YOL: BİR CEP TEYBİ TAŞIYIN

Cep teybi konuşarak kullanabileceğimiz bir not defteridir. Teybinizi bir yığın notla doldurduktan sonra başa sarıp not defterinizin başına oturun, herşeyi bir güzel yazın. Kaydedip de unuttuğunuz irili ufaklı pek çok başlık karşısında şaşkınlığa uğrayacaksınız.

19.YOL: BİLGİSAYARINIZDA BİR FİKİR - TASLAK

PROGRAMI KULLANIN

Bir fikir - taslak programının işleyişi şöyledir: Program size birbiriyle veya birbiri arasında ilintilendirilebilecek bir dizi başlık ve alt başlık yaratabilme olanağı sunar. Fikirlerinizi geliştirirken bunlar arasında dolaşarak, ayrıntılı bir tanım ve özet yazmak ya da bir teklif veya bir sunum oluşturmak türünden daha sonra gerçekleştirilecek bir çalışmanız için düşüncelerinizi kolaylıkla doğru bir düzene koyabilirsiniz.

Bu program, sizi büyük miktarda konu dışı ayrıntıya boğmaksızın, büyük görüntü üzerinde çalışmanızı sağlar.

20.YOL: DUYULARINIZA ANTRENMAN TAPTIRIN

Bütün duyularınız yaratıcılığınızı kurmakta size yardımcı olabilir. Ancak onları etkin bir konumda tutmak kaydıyla! Görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyularınız gün boyunca çeşitli girdiler alırlar, ancak kendinizi yeni bir duyum durumuna alıştırıp bu uyumu bozmanız çok uzun zaman almaz.

21.YOL: BİLDİK BİR ŞEYİ ON DAKİKALIĞINA İNCELEYİN

Bildik nesneleri muhakkak sayma, kuşku duymaksızın kabul etme eğilimindeyizdir; zihinlerimizde yalnızca gelişigüzel bir imajını barındırırız. Buradaki ödev algılama becerilerinize biraz idman yaptırmaktır.

Yaratıcılığınızı kurmak zihninizi keskinleştirmek demektir, bunun anlamı da algılarınızı güçlendirmektir.

22.YOL: BİR SORUN ÜZERİNDE DÜŞÜNMEYE ÇÖZÜM ANININ HEMEN ÖNCESİNDE BAŞLAMAYIN

Fikirler hakkındaki en çarpıcı şeylerden biri de beynimizi otomatik pilota bağlayabileceğimiz gerçeğidir. Beyninize temel kavramları ve bunlara ilişkin bir dizi uyarımı verecek olursanız, bir süre sonra size üzerinde çalışabileceğiniz kavramlar verecektir.

Öyleyse: Soruna ilişkin özet metni okuyun. Konuyla ilgili makaleleri tarayın. Videoya bir göz atın. Birkaç kişiyle konuşun. Sonra eski halinize dönün. Siz diğer etkinliklerinizle ilgilenirken, bu konuda düşünmeniz bilinçaltından sürecektir.

23.YOL: GÖZLERİNİZİ KAPAYIP ZİHNİNİZİ KENDİ HALİNE BIRAKIN

Ağır bir iş makinesi ya da araba kullanmıyorsanız, hayal kurmak pek çok harika şeye yarayacaktır.

Arkaya iyice yatırılmış bir uçak koltuğuna oturup sıkça camdan dışarı göz atıp bulutları ya da daha iyisi, bir günbatımını izleyebilirsiniz. Bu türden bir çevrede bilinçaltınızı bir sorunla uğraşmak çok işe yarayacaktır.

24.YOL: RÜYASINA YATIN

Beyninizi durdurmak olanaksızdır. Harıl harıl çalışmaya devam edecektir. Bundan yararlanın. Özellikle de uyurken zihninizde dolanıp duran bir dizi sorunla yatağa girebilirsiniz. Uyumaya çalışın. Sabah olduğunda sizi bekleyen gerçekçi bir çözümle karşılaşacaksınız

25.YOL: YOLCULUK ALIŞKILARINIZI YIKIN

Her yolculuğa tıpkı bir turist gibi, göreceklerinizin düşünü kurarak çıkın. Gittiğiniz yerdeki tuhaf küçük dükkanların vitrinlerine bakın. Zihninizi açık tutup “akışa bırakın” .

26.YOL: OKUMA ALIŞKILARINIZI YIKIN

Bir kütüphaneye gidin veya gazete bayiinden farklı birşey alın. Ön kapağa yakın bir yerde bulunan özetlere, buradaki küçük kutucuklara bir göz atın. İçlerinde bir sürü ilgi çekici şey bulacaksınız. Okurken etkin de olun. Gazeteden makaleler kesin.

27.YOL: TELEVİZYON VE RADYO ALIŞKILARINIZI YIKIN

Bütün bir akşamı TV seyrederek geçirin ama bu normalde hiç seyretmediğiniz bir tv programı olsun. Bütün bu “alışkılarınızı yıkın” alışkınızı kazanmanız amacıyla yaptığımız şeylerde temel hedef sizi yerinizden iyice kıpırdatmak.

28.YOL: YEMEK ALIŞKILARINIZI YIKIN

Garip bir lokantaya gidin. Sipariş için yardım isteyin. Ya da bildiğiniz bir lokantaya gidip her zaman yediklerinizden tümüyle farklı bir şey isteyin.

29.YOL: BİR KİTAPÇIDA YA DA KÜTÜPHANEDE

KİTAPLARI KARIŞTIRIN

Yeni bir konuda bilgilenmek amacıyla bir kitapçıya ya da kütüphaneye gitmek gerçekten ilgi çekicidir. Kitapları böyle karıştırırken, mevcut tasarı ya da sorununuzla bağlantılar kurabilmek için uğraşın. Bu şunu nasıl etkiler? Bunu yapan bir kitabınız olduğunu varsaysak!

30.YOL: GÖZLERİNİZİ AÇIP MİMARİYE BAKIN

Eski bir binaya bundan sonraki ilk gidişinizde yapı özelliklerine şöyle bir bakın. Çevrenizde normalde ayırdına varmadığınız ne çok ayrıntı bulunduğunu görüp çarpılacaksınız. Düş gücünüzün gördüklerinizle canlanmasına izin verin. Ortaya çıkacak fikirler sizi de şaşkınlığa uğratacaktır.

31.YOL: TANIDIK BİR KATLI MAĞAZA YA DA ALIŞ VERİŞ MERKEZİNİ ALIŞILMADIK BİR BİÇİMDE ZİYARET EDİN

Mağazaya girdiğiniz zaman normalde istemeyeceğiniz türden birşeyler arayın. Sergilenen mallardan birinin üreticisi olduğunuzu düşleyin. Ürününüzün nasıl sergilenmesini isterdiniz? Satışları daha iyi duruma getirmek için değiştireceğiniz üç şey ne olurdu? Müşteri için ne yapardınız?

32.YOL: ALIŞILMADIK KÜKKANLARI DOLAŞIN

Tuhaf alış veriş bölgelerinde dolaşmak büyüleyicidir. Ya da daha önce hiç gitmediğiniz küçük bir market veya küçük butiklerin bulunduğu tuhaf kentlerdeki şu eski alış veriş pazarları. Kafanızda çözmeye çalıştığınız bir sorun varken böyle yerlere gidin. Çözümler arayarak ortalıkta dolaşın.

33.YOL: BİR MÜZEYİ ZİYARET EDİN -YANINIZA DA ÇOCUK ALIN

Bir sanat galerisine yada müzeye giderken yanınıza gençten birini alın. Böylece çocuklara kendi yaratıcılıklarını kurmakta yardımcı olurken, siz de kendinize yarayabilecek bir şeyler edinebilirsiniz.

34.YOL: BİR TİCARET FUARI YADA SERGİSİNİ GEZİN

İlgi alanınızdaki son gelişmelerin durumunu öğrenmek istiyorsanız, böyle bir yere gitmeniz gerekir.

Oraya açık bir zihinle gidin. Sergi münasebetiyle basılan broşürlerden edinmeye bakın. Olabildiğince çok kişinin kartını almaya çalışın. Ortalıkta fikirler bulmayı hedefleyerek dolaşın. Standlardaki en yetkili kişilerle temas kurup sohbet etmeye çalışın.

35.YOL: BİLDİK BİR FİLM İZLEYİN

Burada önerilen etkinlik, bir filmi yeniden izlemektir, ama kendimizi film ekibinden birinin yerine koyarak! Sözgelimi yönetmen olun. Çekimlerde kullanılan çerçeveleri inceleyin, kamera hareketlerini izleyin.

Filmdeki gülünç hataları bulmak da çok zevklidir. Küçümen yanlışlıkları bulmak, farkındalığımızı kurmamızda bize yardımcı olur.

36.YOL: “AMA” DEMEYİN, “VE” DEYİN

“Ama” şu anlamlara gelir: Haricinde, müstesna; ancak; ondan başka; ondan başka türlü; lakin; mamafih.

“Ve” şu anlamlara gelir: hem; ek olarak; dahası aynı ölçüde. Ama demek üzereyken kendinizi ve demeye zorlayın ve neler olacağını görün. Şaşkınlığa uğrayacaksınız! Engeller bir bir yıkılacak.

37.YOL: BAŞKA BİRİNİN BAKIŞ AÇISINI KULLANIN

Bu yöntem “eğer” üzerine kuruludur. Eğer siz bir müşteri olsaydınız, ona nasıl görünürdü? Eğer siz satış elemanı olsaydınız yapmayı umduğunuz pazarlığa nasıl bir tepki verirdiniz. Kendinize sorun: “karşımdaki kişinin bu fikre nasıl bir tepki göstermesini istiyorum?”

38.YOL: ÇİZGİ TAMAMLACA OYNAYIN

Gereken tek şey birazcık kağıt ve bir kalemdir. Kağıda birşeyler çiziktirip bunu karşıdakine verirsiniz. Oyun arkadaşınız çabucak bu çiziktirmeyi birşeyin resmine dönüştürmek zorundadır. Ortaya çıkan sonuçlara çoğu zaman siz de şaşıracaksınız.

39.YOL: “BU BAŞKA NE OLABİLİR?” OYNAYIN

Fikir, çocuğa evde kullanılan sıradan bir nesneyi gösterip “bu başka ne olabilir?” diye sormaktır. Burada çarpıcı olan şey, fikirlerin dışarıya sel gibi akmasıdır.

40.YOL: KURALLARIN SÖYLEMEDİĞİ ŞEYLERE KULAK VERİN

Bir grup insanla karşılıklı etkileşime dayalı bir fikir geliştirme seansı düzenlemezden önce şu örneği kullanır: dokuz nokta bulmacası. Hedef kalemi kaldırmadan çizilecek dört düz çizgiyle bütün noktaların üzerinden geçmektir.

41.YOL: YANAL DÜŞÜNÜN

Yanal düşünüş uzmanı Edward de Bono bunu şöyle tanımlar: Bir kavramla başlayan ve ardından çözüme ulaşana dek bu kavramla çalışmaya devam eden dikey düşünüş, gittikçe daha derinleşen bir çukur açmak gibidir; bir çözüm geliştirmeden önce soruna alternatif yollardan bakmayı keşfeden yanal düşünce ise farklı yerlerde bir yığın çukur açmak gibidir.

GRUP HALİNDE FİKİRLER OLUŞTURMAK

42.YOL: BİR BEYİN FIRTINASI SEANSI YAPIN

Bir beyin fırtınası seansı çok sayıda fikri hızlı bir şekilde oluşturmanıza yardımcı olacaktır. Bu yöntem iyi bir yönlendirme altında bir arada çalışan insanların, aynı konuda bireysel olarak çalışmasından çok daha geniş ölçekli fikir ve olanaklar üretebileceği önermesi üzerine kurulmuştur.

43.YOL: KISA BİR TOPLANTI GÜNDEMİ HAZIRLAYIN

Beyin fırtınası seansından bir iki gün önce toplantı gündemini oluşturmak lazımdır. Belge şu bilgileri içermeli:

Yer, tarih, saat
Konu
Hedeflenen ürünün tanımlanması
Hedef ürüne varılması için gereken zaman aralığı
Seansa kimlerin katılacağı
Destekleyici arkaplan materyali
44.YOL: İŞİ KOLAYLAŞTIRACAK BİRİ KULLANIN

Beyin fırtınası seansları toplantıyı yönlendirip denetleyecek birini gerektirir. Bu süreci kolaylaştırmakta deneyimli biri olmalıdır. Yönlendiricinin şu becerileri olması gerekir:

Bir grup insan önünde durup amaçlanan husus hakkında akıllıca ve ilgi çekici bir şekilde konuşabilme yeteneği
Yüksek bir enerji düzeyi gösterebilme, grubun enerji düzeyini kontrol edebilme
Grubun yoldan çıkmasını engelleme
Grup halinde fikirler oluşturmada kullanılan çeşitli teknikleri bilme
İyi bir zamanlama duygusu
45.YOL: SEANSI PLANLAYIN

Yönlendirme işiyle görevli kişi seansı çok önceden planlamak zorundadır. Kullanılabilir zamanı gözden geçirin ve özel alanlar için belli sınırlamalar koyun.

46.YOL: ODADA ÜRKÜTÜCÜ OLMAYAN BİR YERLEŞİM DÜZENİ KULLANIN

Yerleşim düzeni açık olmalı, herkes birbirini görebilmelidir. Herkes yönlendiricinin ve yazmanın neler yaptığını görebilecek konumda olmalıdır.

47.YOL: OLUMSUZ TEPKİLERLE BAŞA ÇIKIN

Grubunuzu fikir geliştirme havasına sokmak istiyorsanız, normalde içinde barındırdığınız kısıtlamaları bir kenara bırakmanız gerekir. Herhangi bir olumsuz düşüncenin su yüzüne çıkmasına izin vermeyin. “Ah bu asla işe yaramaz. Çok pahalıya çıkar, üstelik kısa sürede benimsenmesi olanaksız. Saçmalık bu.” Bu tür yorumlar odada düşmanlık yaratmaya yarar ancak.

48.YOL: UNUTMADAN ÖNCE BİR YERE KAYDEDİN

Yönlendirici ya da bir yazman ortaya çıkan herşeyi kaydetmelidir. Bunun iki amacı vardır. Bir, hiçbirşeyin kaybolmadığından emin olursunuz. İki, bu herkese söyledikleri herhangi birşeyin tekrar ele alınıp aleyhlerinde delil olarak kullanılabileceğini gösterir.

49.YOL: KATILIMI TEŞVİK EDİN

Beyin fırtınası yaparken herkesin buna katılması gerçekten önemlidir. Bazı insanlar toplantının idaresini ele almak isterler, bazıları fırsat düştükçe uçuk bir yorumda bulunmak ister. Herkesin işin içinde olduğundan emin olmak ve bunu sağlamak yönlendiricinin görevidir.

50.YOL: SORUNUN ÇAMURDAN BİR MODELİNİ YAPIN

Bu bir seansın başlangıcında yakın kullanılabilecek iyi bir tekniktir. Çünkü herkesin yaratıcı olabileceğini gösterir, herkesi çabucak sarar ve buzları eritir. Katılımcılardan sorunun ya da iş kolunun veya hizmetin konu her ne ise, üç boyutlu bir modelini yapmalarını isteyin.

51.YOL: YANYANA OTURANLARIN SOHBET ETMESİNİ ENGELLEYİN

Bu tür toplantılarda küçük sohbetlerin boy göstermekte olduğunu ve aynı anda böyle iki üç sohbet merkezi oluştuğunu göreceksiniz. Bunların durdurulması gerekir.

52.YOL: FARKLI DİSİPLİNLERDEN İNSANLARI BİRARAYA GETİRİN

Taze bir bakış açısı her zaman çok değerlidir. Grup ideal olarak bir ya da iki uzman dan, bir ya da iki genel bilgi sahibinden, belki müşterilerinizden ve sorunun bütünüyle dışından bir ya da iki kişiden oluşur.

53.YOL: SORU SORAN BİR TUTUM BENİMSEYİN

Çocukluğumuzda birşeyleri anlamak için kullandığımız yöntem sorular sormaktır. Yaşlandıkça bize anlatılanları kabullenme yönündeki eğilimimiz iyice artar. Bu bizi ne yazık ki, büyük fikirlerin oluşmasının önüne geçen en belirgin kısıtlamalardan birine götürür.

54.YOL: NİTELİĞİN DEĞİL NİCELİĞİN PEŞİNE DÜŞÜN

Grup seansının büyük bir bölümü olabildiğince çok fikir geliştirmeye ayrılmalıdır. Konu “bu işleyecek mi ?” değildir. Asıl konu şudur: “Bu kadarı yetişir mi dersiniz?”

55.YOL: DİNLEMEYİ ÖĞRENİN

Dinlemenin pek çok avantajıdır: Dikkatiniz ele alınan konuya daha da odaklanır ve daha fazla bilgi sahibi olursunuz. Dinlemeyi başarıyorsanız, hedefe ulaşma şansınız artacaktır.

56.YOL: İZLEDİĞİNİZ YOLDA KALIN

Siz fikir oluşturma evresindeyken biri değerlendirme yapmaya başlarsa, konu üzerindeki yargılara daha sonra varacağınızı belirtin.

Eğer katılımcılarınızdan birinin seansa hükmetmesine izin verilmişse, ortada sürüp giden örtülü bir savaş olacaktır. Gerekirse bir mola verin ve suçluyu rahatça konuşabileceğiniz bir köşeye çekip ona seansın amacını ve bu amaca ulaşmanız gerektiğini anlatın.

57.YOL: GRUBUN ENERJİSİNİ ÜST DÜZEYDE TUTUN

Belli bir süre sonra grup enerjisini yitirmeye başlayacaktır. O sırada özellikle zorlu bir sorun üzerine çalışıyor olabilirsiniz. Artık ortalığı birazcık sarsalamanın zamanı gelmiş demektir.

Bu fiziksel bir etkinlik olabilir. Pencereyi açıp odayı havalandırabilir-siniz.

58.YOL: ÖZETLEYİN, FİKİR BİRLİĞİ SAĞLAYIN,

GÖREVLERİ BELİRLEYİN

Seans sonuna yaklaşırken, nerede bulunduğunuzun özetini yapmalı ve durumun bu olduğu konusunda fikir birliği sağlamalısınız. Bundan sonra da ödevlerin belirlenmesi gerekir.

ÇÖZÜM GELİŞTİRME TEKNİKLERİ

59.YOL: İZLEYİCİ KİTLENİZİN GEREKSİNİMLERİNİ ANLAYIN

Büyük fikirler oluşturabilmek için, izleyici kitlenizi bilmeli, onların gereksinimlerini kavramalı ve onlara hizmet vermeyi hem istemeli hem de bunu yapabilecek konumda olmalısınız. Onlarla ne zaman bir araya gelip konuşacağınızı bilmelisiniz. Ve bunu nasıl yapacağınızı da bilmelisiniz.

İzleyici kitlenizi kavramak, yalnızca üstünüzde sizi eleştirecek belli sayıda bir grubun bulunduğunu anlamak değildir. Bunun ötesine geçmelisiniz.

60.YOL: HEDEFLERİNİZİ KAVRAYIN

Hedef önermeniz ne kadar açık olursa, buna ulaşmak için o ölçüde iyi stratejiler geliştirebilirsiniz. Pek çok insan hedef ve strateji kavramlarını karıştırır.

Bir “hedef” basitçe söylersek elde etmek istediğimiz şeydir. “Strateji” ise hedefi elde etmek için nasıl bir plan kurmuş olduğunuz anlamına gelir.

61.YOL: ŞU ANDA NE DÜŞÜNÜYORLAR

İzleyici daha iyi kavramak için kullanılacak yararlı bir yöntem de onların mevcut tutumlarını bulgulamaktır. Bunu şu yolla gerçekleştirebilirsiniz:

Onlarla işe resmiyet karıştırmadan konuşarak
Onlar üzerine araştırma yaparak
Konuyla ilgili medya organlarıyla konuşmak
Rakip firmayla konuşmak
Yargılara varmak
62.YOL: NE DÜŞÜNMELERİNİ İSTİYORUZ

Beyin fırtınası seansında herkese, izleyici kitlenin ne düşünecek olduğuna inandıklarını sorun. Duvara asılmış “onların ne düşünmesini istiyoruz” başlıklı bir kağıt süregiden seansa yardımcı olacaktır

63.YOL:. .. . .İÇİN NE YAPMAMIZ GEREK

Önceki iki yöntemi biraraya getirirseniz, yanıt gerektiren mantıksal bir sorun elde edersiniz: “Şu anda ne düşünüyorlar?” “Ne düşünmelerini istiyoruz?” “Onların bu şekilde düşünmeleri için ne yapmalıyız?”

Sorunun dile getirilişine dikkat edin. Soru, en geniş olanaklara izin verecek ölçüde açık uçludur. Bu alıştırma size sorunu çözeceğiniz stratejinin ne olacağını gösterecektir.

64.YOL: BU AŞAMADA BİR STRATEJİYE GEREKSİNİMİNİZ VARDIR

Pek çok insan bir sorun duyar duymaz bunu çözmek için ortaya fikirler atmaya başlar. Ama (ve) fikirler heryere dağılabilir. Fikirleri işe yarar bir biçimde geliştirmek için, belirlenmiş bir soruna yönelik strateji gereksinimiz vardır. Bu fikirlerin bazısı hiç de kötü değildir. Ve eğer stratejiniz varsa sorunla daha ilgili bir grup toparlayabilirsiniz.

65.YOL: DİKEY DÜŞÜNÜN

Doğru yolda ilerlediğinizi duyumsuyorsanız, dikey düşüncenin sakıncası yoktur. Burada bir sorun hakkında sorulabilecek ve doğru yönde çözüm geliştirmeye yardımcı olabilecek bazı sorular veriyoruz:

Sorundan kimler etkileniyor ( bir liste yapın )
Her bir etki türünü belirleyip farklılıklarını araştırın
Etkiyi en az üç farklı yoldan tanımlayın
Ne tür çözümler önerildiğine bakın
66.YOL: BAŞARININ NEYE BENZEDİĞİNİ TANIMLAYIN

Kendinize ilişkin geleceğe dönük projeksiyonlar yapabiliyorsanız, başardığınızı varsayarak elde ettiğiniz şeyin görünüşünü tanımlayan bir dizi önerme düşünebilirsiniz. Bundan doğrudan bir fikir üretemeyebilirsiniz, bir süre sonra da üretebilirsiniz.

67.YOL: NE TÜR ÖVGÜ SÖZLERİ SÖYLENECEK

Burada amaç kazananın sizin hakkınızda ve yapmış olduğunuz şey üzerine söyleyeceği bir dizi cümle düşlemektir. İdeal olanı sizin için bunu yapmasını müşterinizden istemeniz. Müşterinizden dinleyeceğiniz sözler size tam anlamıyla doğruyu gösterecek bazı gizli hedef ve kaygıları açığa çıkarmanızda yardımcı olabilir.

68.YOL: ÖZNİTELİKLERİN LİSTESİNİ YAPIN

Çözümler geliştirme sürecinin bir parçası olarak yararlı bir teknik de aracın, sorunun ya da çözümün öz niteliklerinin listesini yapıp buradan çıkan şeyleri görmektir. Düşünebildiğiniz öz nitelikler arttıkça, bunlar daha yararlı hale gelecektir.

69.YOL: BİR ÖNERMEDE BULUNUN

İstediğiniz yere varma başarısını göstermenin yolu ne söylediğinizle doğrudan ilgilidir. İnsanlar özellikle de ikna edici bir görüşünüz varsa, söylediklerinizi kabul etme eğilimindedirler.

Yeni bir fikri nasıl başarıyla uygulayabilirsiniz? Buna uygun bir önerme de bulunun. Ve tam da fikir oluşturma evresindeyken herşey hakkında herşeyi söyleyebilirsiniz. Buna izniniz var.

70.YOL: BİR ÇÖZÜM ÜRETİN

Çözüm üretme işi onu hayata geçirmekle başlar. Çözüm bir bütün oluşturmalıdır ve bunu yalın bir geliştirme tekniği gerektirir. Kusursuz olmalı ve içinde yanıtları barındırabilmelidir. Her zaman kullandığım tekniklerden biri, üç basit başlıktan yararlanarak çözümün bir tanımını yapmaktır:

Nedir
Nasıl işliyor
Ne yapıyor
71.YOL: ÇÖZÜMDEN KAYNAKLANAN GEREKSİNİMLERİ BELİRLEYİN

Çözümü daha da geliştirebilmek için, yaptığınız tanımın sonucunda ortaya çıkan gereksinimleri belirlemek iyi olacaktır. Daha da geliştirmek için her bir gereksinim in üzerinde çalışılması gerekir.

72.YOL: BİR SÖZLÜK VE KAVRAMLAR DİZİNİ KULLANIN

Bir kitapta ikide bir sözlük tanımları verildiğini farketmiş olsanız gerek. Bu, bir noktayı açıklığa kavuşturmak ve hepimizin aynı dalga boyunda bulunduğumuzdan emin olabilmek için çok yararlı bir tekniktir.

73.YOL: SÖZCÜK ÇAĞRIŞIMI

Sorunun tanımını ele alın ve içindeki anahtar sözcükleri belirleyin. Nitelikli insanların çok mu çok istediği, ama esas olarak artık paralarının yetmediği kaliteli özel bir ürünün (kişiye özel uçak) satışlarını nasıl yükseltebiliriz?

Anahtar sözcükler şunlardır:

Satışları yükseltmek
Kalite
Özel ürün
Kişiye özel uçak
Nitelikli insanlar
Çok istemek
Artık satın almaya para yetmemek
74.YOL: BİR SÖZCÜK ÇAĞRIŞIM HALKASI YAPIN

Bir grupla birlikte sözcük çağrışımı oynamanın ev bu arada enerji düzeyini yüksek tutmanın en iyi yollarından biri bir halka yapmaktır. Yönlendirici bir sözcük seçer ve odada olabildiğince hızlı dolaşarak sırası gelen kişiden son duyduğu sözcüğün çağrıştırdığı bir başka sözcük söylemesini ister. Bir süre sonra yeterince sözcüğünüz olduğunda oyunu bırakın ve fikir uyarıcıları yoluyla ortaya neler çıktığını görmek için sözcükleri sıralayın.

75.YOL: FİKİRLERİ BİRBİRİ ÜSTÜNE KOYUP BAĞLAYIN

Eğer bir grup ile birlikte çalışıyorsanız, işte size son derece yararlı bir teknik. Yönlendirici gruptakilerden, önceden üzerinde fikir birliğine varılmış sorunun özel bir yönüne odaklanmanızı ister. Herkes bir parça kağıt alır ev söz konusu yöne ilişkin bir fikir yazar. Fikirlerin yazımı bittiğinde kağıtlar masanın üzerine konur. Sonra herkes bir kağıt alır ve fikirler üzerinde çeşitli düzenleme ve değişiklik yapabilir.

76.YOL: SORUNU BİR İNSAN RESMİYLE İLİŞKİLENDİRİN

Bu, bir önermeyi çeşitli bakış açıklarından değerlendirmek için kullanılabilecek hızlı bir yöntemdir. İşe önermeyi belirtmekle başlayın. Yönlendirici çeşitli kaynaklardan insan resimleri toplamış olmalıdır. Yönlendirici herkese birer resim dağıtıp resimdeki kişiler hakkında birer öykü yazmalarını ve bu kişiler üzerinde çalışılan önermeye nasıl bir tepki vereceklerini anlatmaları istenir.

77.YOL: AYKIRI VEYA KIŞKIRTICI OLUN VE NE ELDE ETTİĞİNİZİ GÖRÜN

Basmakalıp tiplerden sıyrılın. Resimler hakkında öyküler yazarken olabildiğince sıradışı olmalıdır.

78.YOL: PARALEL SORUNLARA / ÇÖZÜMLERE / BENZERLİKLERE GÖZ ATIN

Sorunuzu tanımlayın, ardından herkesten benzer bir sorun ortaya atmalarını isteyin. “Bu sorun neye benziyor?, Başka şeylerle paralelliği ne ?” Bu işleme yaklaşık 20 dakika ayırabilirsiniz. Ardından bu çözümleri gerçek sorununuzla ilişkili kılıp kılmadığına bakın.

79.YOL: SORUNU BİR MECAZLA ANLATIN

Burada hedef sorunu bir mecaz aracılığıyla anlatmaktır. Gruptakilerden bunu yapmalarını isteyin. Ardından da bu mecazların ne tür şeyler dile getirdiğini inceleyin.

80.YOL: BİR RESME BAKIP SORUNLA İLİŞKİLENDİRİN

Bir dizi renkli ve gerçekten güzel fotoğraf göstermek için bir dia projektörü kullanın. Bunlardan biri olağan üstü bir doğa fotoğrafı olabilir. Her resmi perdede en az bir dakika bekletin ve gruptakilerden resme bakarken sorun hakkında düşünmelerini isteyin.

81.YOL: ÇEŞİTLİ EYLEMLER BULUP SORUNA UYGULAYIN

Gruptakilerden 5 dakika içerisinde sorunun çözümüne uygulanabilecek 20 tane eylem bulmalarını isteyin. Gruptakilerden dile getirmelerini isteyeceğiniz eylem türleri şunlar gibi olmalıdır:

Büyüt
Küçült
Rengini değiştir...vs.
82.YOL: BİR SÖZCÜK BULUP SORUNLA İLİŞKİLENDİRİN

Elinize bir sözlük alın ve rasgele bir sayfa açın. Bu yolla bulduğunuz sözcüğü yüksek sesle okuyun. Gruptaki herkesten sözcüğü sorunla ilişkilendirip aklına gelenleri yazmasını isteyin. Bunu sıkılana dek defalarca uygulayın.

83.YOL: RAKİBİNİZİN YERİNE GEÇİP KENDİ İŞNİZİ BİTİRECEK PLANLAR YAPIN

Kendinizi rakibin yerine koyarak soruna farklı bir perspektiften bakabilirsiniz. Ve bunun sonucu olarak ortaya pek çok ilginç fikir çıkabilir.

84.YOL: HİÇBİR ŞEY YAPMAZSANIZ NE OLUR

Bir dizi eylem planlarken elimizdeki seçeneklerden biri de hiçbir şey yapmamaktır. Sorununuzun ışığı altında bu yaklaşıma bir göz atın. Gruptan eyleme geçmemenin ne tür sorunlar doğuracağını yazmalarını isteyin.

85.YOL: DURUMU TERSİNE ÇEVİRİN, ARDINDA ÇÖZÜMÜ TERSİNE ÇEVİRİN

Durumu elden geldiğince tersine çevirerek tanımlayın. Ortada ne varsa tam tersini söyleyin. Sorunu yeniden tanımlayın. Tersine çevrilmiş sorundan ortaya çıkan çözüm yollarını gözden geçirin. Ardından da bu yeni çözümü de tersine çevirin. Ve size yeni fikirler verip vermediğine bakın.

86.YOL: SORUNU YENİDEN TANIMLAYIN

Uzun bir fikir üretme sürecinin ardından bir değişikliğe hazır olsanız gerek. Sorunu yeniden tanımlayın. Gruptan üç dakika içinde üzerinde fikir birliğine varmış olduğunuz sorunu yeniden tanımlamalarını isteyin. Ve ortaya çıkan sonuçları yeniden gözden geçirin.

87.YOL: TIKANIP KALDIĞINIZDA ZİHİNSEL BİR GEZİNTİYE ÇIKIN

Aynı sorun üzerine uzun süre çalışıyorsanız, artık zihinsel bir gezintiye çıkma zamanı gelmiş demektir. Durumun dinamiklerini değiştirin. Herkes yerini değiştirebilir. Bir başkasını işleri kolaylaştırmakla yükümlü kılabilirsiniz. Gruba tümüyle yeni bir konu verin.

88.YOL: BİR RESİM VEYA AKIŞ ŞEMASI ÇİZİN

Grafiklerle düşünmek, duruma basit bir karalama aracılığıyla bakarken keşfedemediğiniz sorun alanlarını belirlemenize yardımcı olabilir. Gelişmeyi görüntülerle veya tablodaki bir dizi basamak aracılığıyla nasıl betimleyebileceğiniz üzerine düşünün.

89.YOL: PARA GETİRECEK Mİ

Başını alıp uç noktalara gitmek kolaydır ve yaratıcı bir çözüm geliştirme seansının büyük bölümü boyunca yapmak istediğimiz şey de budur. Para uzunca bir süre söz konusu olmamalıdır. Ama bazı katı gerçeklerle yüzyüze kalmanızı gerektiren bir an geliverir. İşte o zaman bu sorunun yanıtı ne olacaktır?

90.YOL: ENGELLERİ FIRSATLARA DÖNÜŞTÜRÜN

Çözüme yaklaşmışsanız, başarının önünde duran engelleri belirleyin ve bunları nasıl birer fırsata dönüştürebileceğinizi düşünün. Olası müşteri itirazlarını içeren bir liste hazırlayabilir ve bu yolla itirazın üstesinden gelebilecek bir önerme üretebilirsiniz.

91.YOL: VARSAYIMLARI SORGULAYIN

Büyük fikirler geliştirme programınızın değerlendirme bölümüne yaklaşırken, sorgulayıcı bir tutum takınmaya başlayın. Projenizden hiç mi hiç etkilenmemiş bir banka müdürü veya bir şirket başkanı olun. Ve münasebetsiz sorular sormaya başlayın.

FİKİRLERİ ÖLÇMEK İÇİN TEKNİKLER

92.YOL: FİKİRLERİ GRUPLARA AYIRIP SIRAYA DİZİN

Duvarlarınız bir yığın karalamalarla dolup taştı, artık bundan bir anlam çıkarmaya gerek duyuyorsunuz. Burada bir “bilgisayar fikir düzenleme programı” işe yarayacaktır. Artık girişilecek iş bütün fikirleri özel kategori altında toplamak olacaktır. Gruptan, bir kategori içindeki fikirleri beş dakika içinde bir sıralama yapmalarını isteyebilirsiniz.

93.YOL: AVANTAJ VE DEZEVANTAJLARA GÖZ ATIN

Hangi yöne gideceğiniz konusunda karara varmakta zorlanıyorsanız, yardımcı olacak iyi bir teknik avantaj ve dezavantajların listesini çıkartmaktır.

94.YOL: ÇIKARDIĞINIZ SONUCU SATAN BİR REKLAM YAZIN

Sonuçta bir reklam kullanacak olun ya da olmayın, düşüncenizin ürününü satan bir reklam yazın. Bu, kavramlarınızı berraklaştırmaya yarayacaktır.

95.YOL: ÇÖZÜMÜ BİLDİREN GAZETE BAŞLIKLARI YAZIN

Değerlendirme tekniğinizin bir parçası olarak, geliştirdiğiniz çözümün basında ne şekilde yer alacağını göstermek amacıyla gazetecilik becerilerinizi açığa çıkarmaya bakın. Yalnızca övgü dolu haberler yazmakla yetinmeyin. Bir dizi eleştirel yaklaşım örneği hazırlayın.

Bu tekniğin bir uzantısı olarak, gazetecilerle söyleşiyormuş gibi yapmak bile işe yarayabilir.

96.YOL: BİR BAŞKA GZFT ANALİZİ YAPIN

GZFT analizinin işe yarayacağı tek yer sorunun sınırlamalarını belirleme değildir. Bu teknik çözümünüzü değerlendirme evresinde de size yardımcı olacaktır. Herşeyi bitirmeden önce bu kez önerilen çözüm üzerine bir GZFT testi yapın ve bundan ne tür düzeltim önerileri çıktığını görün

97.YOL: MODELLER YAPIP SONUÇLARI ARAŞTIRIN

Fikrin tanımlanması ne kadar gerçekçi olursa, onu daha iyi sınama şansınız da o ölçüde artar. Bu yüzden en iyisi bulduğunuz çözümün bir modelini yapmaktır; bunu gerçek ölçülerde yapabilirseniz ideal olur. Yaptığınız ne olursa olsun, bir parça kağıt üzerinde karaladığınız kısa bir tanımın bile çözümünüzün işleyeceğinden emin olmak konusunda size yardımı dokunacaktır.

98.YOL: NİÇİN BAŞARISIZ OLABİLİR? BAŞARISIZLIĞA UĞRAMA POTANSİYELİNİ GÖZDEN GEÇİRİN

Başarmayı umduğunuz şeyi alışılmadık ölçüde karamsar bir bakış açısından ele alın ve en kötüyü düşünün. Kahrolası başarısızlık. Parlak çözümünüz niçin tepetakla gidecek? Olabilecek en kötü şey ne ? Buna ne sebep olacak?

99.YOL: ANA YARARLARI BELİRLEYİP SIRAYA KOYUN

İnsanlar ürünleri değil, yararları satın alırlar. Ana yarar belli bir özelliğe göre kurulmuş önermenizin kabul edilmesinde en belirleyici olan nedendir. Bir özelliğe bakarak bir yararı nasıl tanır ve ana yarara nasıl ulaşırsınız? Bu iş için tavsiye edilen yöntem “yani” sorusunu sormaktır. Çözümünüzden bu yolla seçtiğiniz ana yararları bir araya getirin ve bunları bir önem sırasına koyun.

100.YOL: BİR GERÇEKLİK SINAMASI YAPIN

Bulduğunuz çözümü açıklayacağınız güne kadar tam bir gizlilik içinde çalışarak düşlere dalmak hoş olabilir. İyi de çözümünüzü gerçek dünyaya saldığınız vakit kendi ayakları üzerinde durabilecek mi bakalım? Gerçeklik sınaması kesinlikle çok yararlıdır. Elde edilecek sonuçla öyle ya da böyle hiç ilgisi bulunmayan bağımsız kişilerle belli bir odak grubu içinde konuşmak çok yararlı olacaktır. Sakın yalnızca kendi yargılarınıza yaslanmayın.

101.YOL: İŞİNİZİ BİTİRDİĞİNİZDE SAKIN DURMAYIN

Çünkü bir çözüme ulaşmış, bunu geliştirmek için onay almış, gerekli finansmanı sağlamış, ürünü ortaya çıkarmış olmanız ve bunu piyasaya sürmüş olmanız artık orada durmanız anlamına gelmez. Sonucu gerçek dünyada edinilen deneyimin ışığı altında inceltip işlemeyi sürdürmelisiniz. Büyük fikirler oluşturmayı sürdürün. Pazarın bir adım önünde gidin.

yzx
29-05-08, 16:09
Büyük Güçlerin Yükseliş Ve Çöküşleri

KİTABIN ÖZETİ
Tarih boyunca bazı ülkelerin öne çıktığını ve insanlık tarihinde önemli izler bıraktığını görüyoruz. Ancak bu ülkelerin yükselişlerinden bir süre sonra gerilemelerine de tanık oluyoruz. Peki bu Büyük Güçler yani haşmetli imparatorluklar neden önce büyüyor, güçleniyor, sonra da kartondan birer ev gibi yıkılıyor? Tarihe bakarken, yeni bir yüzyılın eşiğindeki günümüzü de anlamak açısından çok önemli olan bu soruya Prof. Paul Kennedy, kitabında açıklık getiriyor. Kennedy, son beş yüzyılın dünya politikası üzerine yaptığı detaylı araştırmada, ekonomik güç ve askeri güç arasındaki kritik ilişki üzerinde duruyor, savaş ve barış dönemlerindeki strateji ile ekonomi arasındaki sürekli etkileşimi irdeliyor kitabında. Büyük güçlerin yükseliş ve çöküşlerini anlatırken ister istemez savaşlar ve çatışmalar da geniş bir biçimde aktarılıyor.
Bu eser, ulusal ekonomik büyüme ile ulusal askeri harcamalar arasındaki ilişkiyi ve bu ilişkinin "dünya gücünü" nasıl etkilediğini inceleyen önemli bir tez aynı zamanda. En yalın haliyle söylemek gerekirse, silaha aşırı harcama yaparsanız, ekonominizi batırırsınız ve bu da yeniden askeri gücünüzü olumsuz etkiler. Bu konuda verilebilecek en yeni örnek de doğal olarak SSCB'dir.
Üç ana bölümden oluşan kitabın birinci bölümü "Sanayi Öncesi Dünyada Strateji ve Ekonomi"ye ayrılmış. Bu bölümün alt başlıkları da Batı Dünyasının Yükselişi; Habsburgların Egemenlik Girişimi; Maliye, Coğrafya ve savaşların Kazanılması. Birinci Bölümün kapsadığı dönem ise1500-1815 arası.
Kitabın ikinci ana bölümü ise "Sanayi Çağında Strateji ve Ekonomi". Alt başlıklara gelince, Sanayileşme ve Değişen Global Dengeler; İki kutuplu Bir Dünyanın Doğuşu ve Orta Güçlerin Bunalımı. Bu bölümde 1815-1942 arası incelenmiş. Üçüncü bölümün başlığı "Strateji ve ekonominin Bugünü ve Yarını". İki Kutuplu bir dünyada İstikrar ve Değişme ve Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru bu bölümün alt başlıklarını oluşturuyor. Kitap ayrıca çok sayıda harita, tablo ve şema ile de zenginleştirilmiş.
Rönesans sonrasından günümüze kadar geçen süredeki ulusal ve uluslar arası güç kitabın özünü oluşturuyor. Yazar kitabın amacını şöyle anlatıyor: "Batı Avrupa'nın yeni monarşilerinin kurulmasından ve okyanus ötesi, global devletler sisteminin başlangıcından bu yana geçen beş yüzyıl içinde, çeşitli büyük güçlerin birbirlerine kıyasla, nasıl yükselip çöktüklerini izlemek ve açıklamak". Kitap özellikle büyük savaşlar üzerinde durmakla birlikte bundaki amacı bir askeri tarih kitabı olmaya çalışmak değil, bu savaşların uluslar arası düzendeki büyük etkilerini ortaya koymak. Ancak kitap bir ekonomi eseri de değil. Büyük Güçlerin Yükseliş ve Çöküşlerinin odaklandığı konu, uluslar arası sistem içinde önde gelen devletlerin her birinin hem zengin olmak hem de kuvvetli olmak ( ya da hem zengin hem de kuvvetli olmayı sürdürmek) için varlığını ve gücünü arttırmaya çabalarken, ekonomi ile strateji arasında görülen etkileşimdir.
Ekonomik güçle askeri güç arasında güçlü bir ilişki olduğu ortadadır. Yazar bunu tarihi örneklerle açıklamıştır. Daha az anlaşılır olan şey, bu ilişkideki değişkenliktir. Bu da yazar tarafından gayet ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Örneğin, günümüzün Japonya'sı gibi, ekonomik bir güç aynı zamanda mutlaka askeri bir güç olmak zorunda değildir. Yine, ekonomik güçleri azalan Büyük Güçlerin güvenlik endişeleri azalsa da askeri harcamalarını yoğun oranda arttırma eğiliminde olduğu bilinmektedir (1980'lerdeki SSCB ve ABD gibi). Yazar bu duruma "emperyal uzanma" adını veriyor ve bunun çöküşe geçen bütün Büyük Güçlerin bir özelliği olduğunu belirtiyor.
Kitabın son bölümü olan "Yirmi Birinci Yüzyıla Doğru" bu türden kitapların kaderini paylaşıyor. Çünkü bu bölümde sunulanların çoğu artık tarihe karışmış durumda veya olayların o şekilde gelişmediğini hepimiz biliyoruz. Doğrusu, yazar şu konuda oldukça açık. Eğilimlerden bahsetmek ve bunların gelecekteki yansımalarını göstermek tarih değildir. Yazara göre, "çağdaş sorunlarla ilgilenen birçok kitabın son bölümleri sadece birkaç yıl sonra değiştirilmek zorundadır." Nitekim, kitabın ilk yayım yılı olan 1987'den beri olan olayları düşününce bu gerçek bir kez daha ortaya çıkıyor. Açıkça görüleceği gibi, Soğuk Savaşın sona ermesinin etkileri, Sovyetler Birliğinin çözülmesi, Almanya'nın birleşmesi ekonomik bir bakış açısıyla hiç incelenmemiş. Hatta barışın, büyük ölçüde askeri olan ekonomileri canlandırmakta nasıl kullanılabileceği de yüzeysel olarak anlatılmış.
Genel olarak, cesur fakat hedeften sapmış olan son bölümü dışında bu kitabın iyi bir kitap olduğu söylenebilir. Pek çok araştırma ve incelemeye dayanan kitabı okumak konuyla ilgilenenler büyük fayda sağlayacaktır.

yzx
29-05-08, 16:16
Büyük Maviyi Kurtarırken

KİTABIN ÖZETİ
IBM CEO'su Lou Gestner bir bilgi çağı yöneticisi ve IBM'in kurtuluşunda imzası olan kişi. Uyguladığı iş stratejileri IBM'i yaşadığı kabustan kurtardı. Bence bu uygulamaların çoğu doğru. Zaten doğru olmasaydı, IBM'in başarması da mümkün olmazdı.
İlk olarak, aldığı şirketi parçalamama kararıyla tarihi bir adım attığını düşünüyorum. Şirketi parçalamış olsaydı, bu küçük parçalar, aralarındaki koordinasyonu sağlamakta güçlük çekecekler ve rekabet arenasında tutunamayarak kendilerinden büyük rakipleriyle savaşamaz hale gelebileceklerdi. Hatta rakipleri tarafından yutularak yok olacaklar ve en sonunda da IBM diye bir şirket kalmayacaktı ortada. Gestner merkeziyetçi yönetim biçimini benimseyerek iş birimlerinin uyumlu çalışmasını kolaylaştırdı bir anlamda. Bence bunun olumsuz etkisi ise, katılımcılığı ve girişimci ruhu yok etmesiydi.
Müşteriye odaklanarak şirketin rekabetçi gücünü arttırdı. Şirketteki yerleşik kültürü değiştirerek, çalışanları iş yapmaya motive etti. Ona göre yerleşik kültür, üretkenliği tüketiyordu. Ancak bu değişim, şirket içinde kuşku ve güvensizlik yarattı. Gestner bunu yaparken haklıydı ama biraz daha dikkatli olabilirdi. Şirketteki yavaşlığı ve hantallığı yok etmek için uyguladığı 35.000 kişiyi işten çıkarma politikası, çok sert bir yaklaşımdı. Bu konuda da daha hassas bir tavır takınabilirdi. Çalışanlardan kendilerine çeşitli hedefler koymalarını ve bu hedefleri başaramayanların kovulacağını söylemesi de oldukça sert bir tutum. Çünkü bu, çalışanların üzerindeki baskıyı ve stresi arttırarak huzursuzluk yaratan bir durum. Bence çalışanlara daha dostça yaklaşıp, motivasyonlarını arttırmanın başka yollarını, örneğin onlarla konuşup hatalarını birlikte tartışarak düzeltmek ve onları önceden uyarmak gibi, deneyebilirdi.
Yönetimde açıklık ilkesini benimsemesi yerinde bir karar. Gestner önce vizyon belirlemedi, her iş birimi için stratejiler oluşturmayı tercih etti. Şirketin işleyişini anlamak öncelikli hedefiydi. Bu da hayal kırıklığı yaratmamak için uygulamaya koyduğu olumlu bir stratejiydi. Basınla arası iyi değildi, basının karşısına çıkıp konuşmaktan hoşlanmazdı. Önce yap, sonra konuş anlayışını benimsemişti. Fakat bu tutumu şüphe uyandırarak, hatta endişe yaratarak şirketin imajını zedeliyordu. Bence daha sosyal davranarak, basınla ve kamuoyuyla ilişkilerini geliştirebilirdi.
Gestner'in anabilgisayar işinden vazgeçmeyerek kişisel bilgisayar işine de eğilmesi, onun ileri görüşlü bir yönetici olduğunu ortaya koyuyor bence. Yalnızca üreten ve satan bir şirketten, müşterilere iş çözümleri sunan bir şirket haline gelmelerini sağlaması, sektördeki değişimi görerek internette iş çözümlerine ağırlık vermesi, ağ merkezli bilgi işleme öncülük ederek şirketi ileri ürün ve teknolojileri yaratmaya yönlendirmesi, vizyon sahibi bir yönetici olduğunu kanıtlayan örnekler.
Gerçekleştiremediği tek şey ise, üst düzey güçlü bir büyüme. Bence bu çok da önemli değil. İlk önce yapılması gereken şey, şirketi batmaktan kurtarmaktı, o da bunu yaptı. Büyümenin sonradan ve işin doğal akışı içinde kendiliğinden gelmesi daha sağlıklı diye düşünüyorum. Şirket eğer çok agresif ve yapay bir biçimde büyümeye zorlansaydı, finansal yapısı bunu karşılayamayacağından, her şey çok daha kötü bir duruma gelebilirdi ve Gestner başaramazdı. Bir başka deyişle, Gestner'in izlediği yol akılcı ve mantıklıydı.
Büyük Maviyi Kurtarırken, IBM CEO'su Lou Gestner'in can çekişen IBM'i kendi kişisel efsanesini de yaratarak nasıl dirilttiğini ve kurumsal dönüşüm mucizesini nasıl gerçekleştirdiğini anlatan bir kitap.
Kitap, 1997 yılında IBM'in geliştirdiği Derin Mavi denen süper bilgisayarın dünya satranç şampiyonu Gary Kasparov'u mat etmesiyle başlıyor. Bu, aslında sadece bir bilgisayarın zaferi değil, aynı zamanda IBM ve bilgi teknolojileri için de bir dönüm noktasıydı. Lou Gestner başarmıştı. Yalnızca bundan dört yıl önce ölümün eşiğinde olan dünya devi IBM kurtulmuştu. "Bilgisayar" sözcüğüyle eşanlamlı gibi görünen IBM, yöneticilerinin uzun vadeli planlarında hızla gelişen ve yaygınlaşan kişisel bilgisayarlar yerine anabilgisayarlara yer vermeleri yüzünden büyük sıkıntılar yaşamıştı. Bilgi teknolojilerinde kişisel bilgisayarları öne çıkaran değişime ayak uydurmakta geç kalmıştı. İşte bu noktadan sonra, şirketin başına geçen Lou Gestner şirkette dönmüşümü başlattı.
Göreve geldikten kısa süre sonra en önemli kararını verdi; şirketin bütünlüğünü koruyacaktı. IBM'in tek tek parçalarının şirketin bütününden değerli olduğu düşüncesiyle, parçalanmanın kurumsal kimlik ve sinerji kaybına, imajının zedelenmesine neden olacağının farkındaydı. IBM'i bir arada tutarak ürünlerinin, hizmetlerinin ve yeteneklerinin çeşitliliğini potansiyel bir rekabet avantajına dönüştürmeyi amaçlıyordu. Yeni yapılanmadan çok şirket performansına odaklanmayı tercih etti. Şirkette iyi olan çok şey vardı. Asıl beceri, çalışanları iş yapmaya, daha iyisini yapmaya inandırmaktı. Bunun için atılan ilk adım, çalışanları olumsuz etkileyen yerleşik kültürün yok edilmesiydi. İkinci adımsa, şirketi ağırlaştıran, hantallaştıran kişilerin işten çıkarılmasıydı. 35.000 kişi ilk ve son kez olmak üzere işten çıkarıldı. Geride kalanlarla yetenekli, deneyimli yönetici takımları oluşturuldu. Bu, işin hoş olmayan tarafıydı ve bir daha yinelenmeyecekti.
Şirketi iş birimleri haline getirdi. İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı. Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu. Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi. Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı. Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı.

Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı. Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi. Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti. IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü. Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı. Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı. Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı. Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi.

IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi. çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu. Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı. Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü.
Şirketi iş birimleri haline getirdi. İlk hedef şirkette finansal düzelmeyi sağlamaktı. Bunun için vizyon değil, her iş birimi için stratejiler geliştirmeyi birincil amaç olarak ortaya koydu. Şirketin büyüklüğünü kullanarak maliyet ve pazar avantajı yakalamak onun için daha önemliydi. Uygulamaya geçilecek, ağır ilerleyen karar alma süreçleri, prosedürler kısaltılacaktı. Sürece değil, sonuca odaklanılacaktı.

Sonra, IBM'in ürün gamına keskin bir bakış attı. Özellikle şirketin ağır topu anabilgisayar birimine yakın ilgi gösterdi. Yaşamsal bir karar verdi: anabilgisayarın ömrünü tamamladığını, bu nedenle IBM'in artık kişisel bilgisayarlar ye diğer bilgisayar dışı işlere odaklanması gerektiğine inananların tersine Gestner, anabilgisayarları IBM'in ana odağı yapmayı seçti. IBM'in anabilgisayarlara yeni bir içerik vererek müşterilerini, Büyük Mavi'nin tek noktadan alış veriş yapabilecekleri en iyi yer olduğuna inandırması gerektiğini önceden görmüştü. Bilgisayar endüstrisinde üretilen hemen her şeyi üretip anabilgisayarları bunun dışında tutmak anlamsızdı. Müşteriler bundan sonra IBM'i iş sorunlarına bilgisayar çözümleri sunan bir konumda göreceklerse, IBM'in anabilgisayar işindeki etkinliğini sürdürmesi şarttı. Şirketi anabilgisayar işinde yeniden odaklarken, Gestner kişisel bilgisayar biriminde de geri adım atmadı. Kişisel bilgisayar birimi de, müşterilerin tek alış veriş yapacakları yerin IBM olması gerektiği fikrinden yola çıkılarak geliştirilmeye devam edildi.

IBM'i saplantılı bir biçimde müşteri odaklı hale getirdi. çalışanların müşteri gereksinimlerine daha çok önem vermelerini sağlayamazsa başarılı olamayacağını biliyordu. Önemli olan, müşteriye ham teknoloji sunmak ya da hangi ürünü almaları gerektiğini söylemek değil, bilgisayarların iş sorunlarını çözmek için nasıl kullanılmaları gerektiği konusunda yardımcı olmaktı. Bu nedenle, satış takımlarını, müşterilerine ürün almaları için baskı yapmayan, müşterilerle birlikte iş sorunlarına yaratıcı çözümler getiren takımlar haline dönüştürdü.

yzx
29-05-08, 16:20
Büyük Satranç Tahtası

Zbigniew Brzezinski; Ulusal güvenlik danışmanı olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı'na 1977'den 1981'e kadar hizmet etti. Stratejik ve Uluslar arası Araştırmalar Merkezi'nin (Center for Strategic and International Studies) danışmanlığını yapmakta, Washington D.C.'deki John Hopkins Üniversitesi Paul H.Nitze İleri Uluslar arası Araştırmalar Okulunda (Paul H.Nitze School of Advanced International Studies) profesördür.
Kitap "Yirminci yüzyıl sona ererken, ABD dünyanın tek süper gücü olarak ortaya çıkmış bulunuyor. Başka hiçbir ulus benzeri bir ekonomik ve askerî güce sahip değil. Dünyadaki bu istisnaî rolünü sürdürebilmesi için ABD'nin küresel stratejisi ne olmalıdır?" sorusuna cevap arayan bir inceleme ve bu soruya yönelik çözüm tarzları, dış politika teklifleri getiren bir çalışmadır.
Brzezinski'nin jeostratejik çözümlemesinin nirengi noktası nüfusu, doğal kaynakları ve ekonomik etkinliği açısından en büyük kıt'a olan Avrasya'da gücün nasıl kullanılacağıdır.
Yazara göre Avrasya geleceğin "Büyük Satranç Tahtası"dır. Amerika'nın bu satranç tahtası üzerindeki öncelikli oyuncu olarak görevi, Avrupa, Asya ve Orta Doğu'daki anlaşmazlıkları başka herhangi bir rakip süper gücün Amerikan çıkarlarını tehdit edecek biçimde ortaya çıkmasını engellemek üzere yönlendirmektir.
Kitapta, ABD'ye bu yönde yapması gereken stratejik çalışmalar teklif edilmekte bölge bölge uygulanacak Amerikan politikası önerilmektedir. Bu inceleme ve teklifler yedi bölüm halinde ele alınmıştır.
Birinci bölümde Amerika'nın küresel üstünlüğü ele geçirmesinin kısa öyküsü anlatılmakta ve ABD'nin tarihte ortaya çıkmış olan zamanının süper güçleri ile mukayesesi yapılmaktadır. ABD'nin tarihteki diğer süper güçlerle olan farkının küresel güç olmakta yattığı belirlenmektedir. ABD'nin küresel gücün belirleyici dört alanı olan "askerî, ekonomik, teknolojik ve kültürel" alanlarda üstün olduğu, bu sebeple de Amerika'nın rakipsiz bir cazibeye sahip olduğu ve tüm dünyada ABD'ye tabi olmak isteyen bir çok devlet bulunduğu belirtilmiştir.
Amerika'nın bu kadar büyük siyasî gücü ve cazibesi olması, dolayısıyla diğer devletler ABD'deki aynı etnik veya dinî kimlik taşıyan grupları harekete geçirerek lobicilik faaliyetleri ile Amerika'nın dış politikasını etkileyerek, bu gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalışmakta oldukları, en etkili lobilerin de Yahudi, Yunan ve Ermeni lobileri olduğundan bahsedilmektedir.
İkinci bölümde Avrasya'nın ABD için ana jeopolitik ödül olduğu, Amerika'nın küresel önceliğinin, Avrasya'daki hakimiyetin ne kadar süre ile ve nasıl bir etkiyle sürdürülebileceğine bağlı olduğu tespit edilmiştir.
Avrasya'nın gücünün ABD'ninkini gölgede bıraktığı; ancak Avrasya'da siyasî bütünlük oluşturulamadığı, bunun da Amerika'nın yararına olduğu vurgulanmaktadır.
Ayrıca Avrasya, üzerinde birden fazla oyuncu olan bir "Büyük Satranç Tahtası"na benzetilmiştir. Avrasya ise, Batı, Orta Alan, Güney ve Doğu olmak üzere dört farklı alana bölünerek incelenmiştir. Mevcut veya olabilecek jeopolitikalar ve jeostratejiler belirlenmiş, ülkeler jeostratejik oyuncular ve jeopolitik mihverler olarak tespit edilmiştir.
Fransa, Almanya, Rusya, Çin ve Hindistan büyük ve etkin jeostratejik oyuncu, Ukrayna, Azerbaycan, Güney Kore, Türkiye ve İran jeopolitik mihver olarak tanımlanmış, ancak Türkiye ve İran aynı zamanda sınırlı çapta jeostratejik oyuncu olarak nitelenmişlerdir. Yukarıdaki 10 ülkenin neden böyle tanımlandığı, İngiltere, Japonya ve Endonezya'nın ise neden bu kategorilere alınmadığı açıklanmaktadır.
Üçüncü bölümde ABD-Avrupa ilişkileri ve Avrupa'nın Avrasya'nın kontrolündeki etkisi anlatılmaktadır. ABD'nin ne tür bir Avrupa istediği ve ne tür bir Avrupa'yı desteklemeye hazır olduğu, AB ve NATO'nun genişleme süreci tartışılmıştır. Almanya ve Fransa'nın konumları NATO - Rusya ilişkileri özellikle incelenmiştir.
Bu incelemeler neticesi Amerika'ya önerilen dış politika alternatifleri belirtilmiş, ABD'nin Avrupa'daki merkezi jeostratejik hedefi Brzezinski tarafından oldukça basit bir şekilde özetlenmiştir: "Daha gerçek bir Atlantik ötesi ortaklık aracılığıyla Avrasya kıtasındaki köprü başını sağlamlaştırmak, böylece de büyüyen bir Avrupa'nın Avrasya'ya uluslar arası demokratik ve işbirlikçi düzenin yansıtılması için daha uygun bir sıçrama tahtası olabilmesini sağlamak."
Dördüncü bölümde SSCB'nin dağılması ardından ortaya çıkan bölgesel sorunlar incelenmiştir. Burada Rusya'nın yeni jeopolitik konumu, yeni ortaya çıkan devletlerin önemi - Ukrayna, Azerbaycan, Kazakistan gibi - incelenmiş bu incelemeye Türkiye, İran, Pakistan ve Afganistan da dahil edilmiştir.
BDT'nin ortaya çıkışı, politikaları ve bu duruma karşı yeni bağımsızlığını kazanan devletlerin tepkileri anlatılmış, AB ile BDT'nin mukayesesi yapılmıştır. Sonuçta Rusya'nın tek seçeneğinin "Osmanlı sonrası Türkiye'nin yayılmacı özlemlerini bir tarafa atıp kasıtlı olarak modernleşme, Avrupalılaşma ve demokratikleşme yolunu tutmaya karar verdiğinde seçtiği rotayı taklit etmek" olduğu ima edilmektedir.
Beşinci bölümde ise yazar ikinci bölümde açıklanan küresel istikrarsızlıkların merkezi alanını oluşturan Türkiye'nin de içinde bulunduğu Güneydoğu Avrupa, Orta ve Güney Asya'nın belli kesimleri, Basra Körfezi ve çevresiyle Orta Doğu'yu içine alan bölgeyi incelemiştir.
Yazar Afganistan, Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan, Hazar Denizi havzası, Rusya'nın Güney kısımları - Kafkasya, Çeçenistan, Gürcistan, Ermenistan, Türkiye'nin Kuzeydoğu bölümü, İran'ın kuzey kesiminden oluşan bölgeyi Avrasya Balkanları olarak nitelemiştir. Bu sıcak ve hareketli bölge ayrıntıları ile incelenmiş, ülkelerin konumları tek tek ele alınmıştır. Bu bölümde Türk Devletleri Kuşağı, Türkiye ve Türklerin konumu da ayrıntılı olarak incelenmiştir. Bölüm içinde Enerji kaynakları ve Hazar da ayrı bir inceleme konusudur.
Altıncı bölümde Japonya'nın ve Güney Kore'nin ABD için önemi anlatılmıştır. Çin ile olan ilişkilerinde Amerika'nın politikasının ne olması gerektiği Çin - Japonya - ABD üçgeninde tartışılmış, Japonya'nın küresel Güç olma isteği incelenmiştir. Çin'in bölgedeki etkisi, Çin'e karşı oluşan ittifaklar, Endonezya - Avustralya işbirliği, Çin - Tayvan ilişkileri ve ABD'nin tüm bu ihtilâfları nasıl kullanabileceği tartışılmıştır.
Ayrıca Çin'in neden bölgesel bir güç olabileceği ancak şu anda küresel güç olamayacağı açıklanmıştır.
Çin - Rusya ilişkilerine de bu bölümde değinilmiştir. Sonuç olarak ABD için Japonya'nın yaşamsal ortak olduğu, ancak Çin'e karşı Japonya'nın askerî müttefiki olunmaması gerektiği belirtilmiştir. Japonya ile Amerika'nın küresel ortak olması gereği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Amerika'nın Japonya ve Güney Kore'deki askerî gücünü de muhafaza etmesi teklif edilmektedir.
Yedinci ve son bölümde Amerika'nın Avrasya'da hakem olduğu, hiçbir büyük Avrasya sorununun Amerika'nın katılımı olmaksızın ya da Amerikan çıkarlarının tersine çözülemeyeceği vurgulanmıştır.
ABD'nin şimdiki konumunun hiçbir ulus devlet tarafından tehdit edilemeyeceğini ancak, uluslar arası anarşinin ABD liderliğini tehdit edecek tek alternatif olduğunun altı çizilmiştir.
Ayrıca Amerika'nın küresel önceliğini tehdit etmeyen bölgesel güçlerin yükselişini düzenlemeye öncelik vermesi gerektiği vurgulanmıştır.
Fransa ve Almanya'nın Avrupa'daki kilit rolleri üzerinde durulmuştur. Rusya'nın küresel işbirliği sistemine adım adım asimile edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Ancak Rusya'yı NATO'nun karar veren bir üyesi yapmanın uygun olmayacağı değerlendirilmektedir.
Avrupa'dan dışlanmış bir Türkiye profili çizilerek, yaratacağı sorunlar göz önüne serilmiş ve ABD'nin Türkiye'nin nihaî olarak AB'ye kabulü için Avrupa'ya baskı yapması, ayrıca Türkiye'ye Avrupalı bir devlet gibi davranması ve Boru - Enerji Hatları projelerinin desteklenmesi gerektiğini belirtmiştir.
Bir Trans-Avrasya güvenlik sistemi kurulması önerilmektedir.
Son olarak gelecekte ABD gibi küresel bir gücün tekrarlanamayacağı tezi ileri sürülmekte, ABD bugünkü gücünü kaybederse yerinin dolmayacağı belirtilmektedir.

yzx
29-05-08, 16:21
Büyük Ümitler

BUYUK ÜMİTLER
Yazar:Charles Dickens


Genç Pip,tetim bir çocuktur;ablası ve ablasının kasaba demircisi olan iyi kalpli kocası tarafından yetiştirilir.
Tek başına bir hayat süren Pip,genelde civardaki ormanlar arasında dolaşır,zaman zaman ölmüş anne ve babasının mezarlarını ziyaret ederek ağlar.Bir gün ormanda dolaşırken önüne iriyarı bir adam çıkar ve kendisi- ne derhal yiyecek getirmezse onu öldüreceğini söyler.Bu adamın hapishaneden kaçan biri olduğu anlaşılmaktadır;zira ayaklarını bağlayan zincirleri kesmek için Pipten bir eğe getirmesini de ister.
Adamın bu isteğini reddetmeyecek kadar dehşete düşen Pip ablasının mutfağından bir tabak etli hamur çalar ve alet kutusundan da bie eğe alarak mahkumun kendisine rastladığı yere gider.Burada başka bir yabancı adam daha görür birincisi ile şiddetli bir kavgaya tutuşmuştur. İkinci adam sonunda sisler arasında kaybolur.Aradan uzun zaman geç- meden adı Abel Magwitch olan hapishane kaçkını tekrar yakalanır;fakat hapishaneye götürülmeden önce Pipe, kendisine yardım ettiği için iyilik yapacağını söyler.
Pip,bu hadiseyi çabucak unutur.Çok geçmeden Bayan Havisham,Pipin ablasından Pipii Satis evine gondermesini rica eder.Uzun bir zaman önce Bayan Havisham,evlilik gününde kocası olacak adam tarafından reddedilmiştir.Kadın,o günden bugüne,odalardaki bütün saatleri durdur- muştu ve şimdi vesayeti altındaki güzel fakat kibirli Estella ile yaşamak- tadır.Düğün gecesinin sabahında yenecek kahvaltı masadaki pasta ile birlikte küflenmiş vaziyette durur.Pip,Bayan Havishamıı ziyaret ettiği zaman,onun bu herkesten ayrı davranışlarına hayret eder.
Yapayalnız bir hayat süren Bayan Havisham Pipten,sık sık gelerek vesayeti altındaki Estella ile oynamasını ister.Estella,Pipin canını sıkar ve Bayan Havisham da,kızın Pipii kızdırmasını teşvik eder.Estellaya kızmasına rağmen,Pip,onun derin tesiri altındadır;Estella onun şimdiye kadar gördüğü kızlar arasında en güzelidir.
Çalışkan bir kimse olduğundan Pip,birgün demirci dükkanındaki sınırlı hayattan kurtulacağını bilir.Bu fırsat da kısa bir zaman içinde gerçekleşir. Bir gün Bay Jaggers adında kendini beğenmiş bir avukat gelerek ismini belirtmeyen birinin Pip namına para yatırdığını ve onun Londraya giderek bir centilmen olmasını istediğini söyler.Bu habere çok sevinen Pip,paranın Bayan Havishamdan geldiğini,kendisinin böylece,Estella için arzu edilir bir koca olarak yetişmesini istediğini sanır.
Pip,Londrada,Herber Pocket adında Bayan Havishamın uzaktan bir akrabası ile arkadaşlık eder.Pocket,Londrayı iyi bilen zarif bir gençtir. Pip için kiralanan odalardan birinde yaşar.Avukat Jaggers,Pipin sorularını cevaplandırmaz.Kendisine yardım edenin kim olduğunu söylemez,zamanı gelince öğreneceğini söyler.
Pip,çok geçmeden,Londralı şık bir aylak olur.Bentley Drumle adında tahammül edilmezcesine kibirli bir avukatla tanışır ve Londra sosyetik hayatının bütün girdi çıktılarını o kadar iyi öğrenirki,sadık arkadaşı basit Joe Gargerynin kendisini ara sıra ziyaret etmesinden rahatsızlık duyar.
Bununla beraber Joe ayrıldıktan sonra Pip,ona kaba muamele yaptığından dolayı pişmanlık duyar.Bir defa Bayan Havishamın ricası üzerine,Pip,Joe ile birlikte Havishamıi ziyaret eder.Yaşlı Havisham ve vesayetindeki Estella,Pipin,mutevazi bir hayattan nerelere geldiğini hayretle görürler.Bayan Havisham,daha da ileriye giderek, Pipe, Estellaya aşık olmasını beklediğini söyler.Pipin de istediği budur.
Estella Londraya gelir.Ãok geçmeden,esmer güzelliği ve sosyetik tavırlarından dolayı aralarında Bentley Drumlenin de bulunduğu gençler ona kur yapmaya başlar.Kız,gerçi ara sıra Pipii görürse de Pipe aşık olmadığı bellidir.
Yirmi birinci yaş gününde Pipii çocukken ormanda ettiği hapishane kaçkını Magwitch hayrete boğarak ziyaret eder.Kaba,zihnen hiçbirşeyl meşgul olmadığı hissini uyandıran bu adam,ilk önce titiz Pip üzerinde tiksinti uayandırır;ama Pipin gizli hamisi olduğu açıkladığı zaman Pip dehşete düşer.Magwitch,Pipe,gönderildiği yerde çok para yaptığını ve şimdi kendisinin bir oğlu kabul ettiği Pipin nasıl bir genç olduğunu görmek için gizlice Londraya geldiğini söyler.Tek isteği Pipin kendisinin başaramadığı tarzda bir centilmen olmasıdır.Ãngiltereye Provis nikiyle gelmiştir.Eğer polis onun mahkumları kolonisinden kaçtığını ögrenirse ölüme mahkum edileceğini söyler.
Bu çıkmaz Pipii sersemletir.Magwitche minnettarlık duyması gerektiğini bilirsede bu yarı vahşi adama sempati duyamayacak cooldur. Hamisinin Bayan Havisham olmaması da onu büyük bir hayal kırıklığına uğratır.Genede Pip,Magwitche yardım edeceğini söyler ve Magwitch de ormanda kavga ettiği kimsenin,baş düşmanı Arthur Compeyson olduğunu belirtir.Pip de Herbert Pocketden Compeysonun Bayan Havishamı1 düğün gününde terkeden adam olduğunu ögrenir.
Kendi hamisinin Bayan Havisham olduğunu sanmakla düştüğü ahmaklığa kızan Pip,yaşlı kadını azarlamak için kasvetli eve birkez daha gider.Kadın da,Pipe işkence yapmaka istercesine,Estellanın,yakın bir zamanda Bentley Drule ile evleneceğini söyler.Bayan Havisham Pipin bu derece kızgın olacağını beklememektedir.Kendisinin terkedilmesinden bu yana bütün erkeklerden intikam almaya yemin etmiştir.Pipin Estellaya beslediği duyguları istismar etmek suretiyle,bu yeminini yerine getirmiş olmuğunu sanır.

Estellanın evlenmesinden sonra Pip Havishamın evini tekrar ziyaret eder.Binada bir yangın çıkar.Pip,Bayan Havishamı1 kurtarmaya çalışır,fakat çok geç kalmıştır.Ev,mazinin toz ve eşyası ile dolu olduğundan çabucak yanar.Bayan Havisham alevler ortasında can verir.
Londraya dönen Pip,Magwitchin gerçekte Estellanın babası olduğunu öğrenir;annesi de muhtemelen,Avukat Jaggersin ev işlerine bakan garip kadındır.Daha da hayret uyandırıcı bir haber Compeysonun da Londrada olduğu ve Magwitchi2 öldürmek için fırsat kolladığıdır.Pip, Herbert Pocketin yardımı ile,hamisini ingiltereden Fransaya kaçırmak ister.ardından,kendisi de Fransaya gidecektir.Fkat vapura biner binmez, Compeyson kendilerini yakalar.iki düşman yumruk yumruğa şidddetli bir kavgaya tutuşur,Magwitch Compeysonu öldürür.Bu suçundan dolayı, eski mahkum tekrar tutuklanır ve yargılanmasını beklediği sırada hapishane de ölür.
Son zamanlarda başına gelen bu olaylarla Pip hastalanır ve eski sadık arkadaşı Joe Gargery kendisine bakar.Pipin ablası ölmüştür ve Joe da kendisini seven kocası üzerinde hakimiyet kurmak istemeyen Biddey ile evlenmiştir.Pip nihayet bu mütevazi,sadık Joe ya dudak bükmekte ne kadar haksız olduğunu anlar.Joe ile birlikte,onun demirci dükkanına döner ve hastalık harici döneminde,kendisine kötü muamele ettiği için Joedan özür diler.
Estellayı kaybedişini hala hazmedemeyen Pip Herbert Pocket ile birlikte Londrada bir iş kurar.Seneler sonra bir zamanlar Bayan Havishamın evinin durduğu yeri son bir defa ziyaret eder.Orada Estellayı görür.Beraberce bir zamanlar,çocukken oynadıkları bahçede dolaşırlar.Estella,şimdi dul bir kadındır.Sosyetik köklerinden ötürü evlendiği haşin Bentley Drumle,vahşetle muamele ettiği atının bir çiftesi ile ölmüştür.Drumle ile geçirdiği hayatı ve tek başına yapayalnız süren dulluk hayatı,bir zmanaların soğuk ve kibirli Estellasını yumuşatmıştır. Elele bahçede yürürlerken Pip ve Estella artık birbirini hiç bir zaman terkedemeyeceklerini anlarlar.Hikayenin sonunda herkes mutlu olur !

yzx
29-05-08, 16:22
Büyüme Stratejileri

KİTABIN ÖZETİ
Kitapta, "Harvard Business Review" dergisinde büyüme stratejileri konusunda yayımlanan sekiz makale yer almaktadır. Küreselleşmenin ve dijitalleşmenin hız kazanmasıyla şirket yöneticilerinin sağlıklı büyüme konusunda uyguladıkları stratejilere temel aldıkları birçok varsayımın giderek geçersiz hale gelmesi sonucunda bütün dünyada yeni arayış ve yaklaşımlar gündeme gelmektedir.
Belirsizliklerin ve çalkantıların arttığı günümüz iş dünyasında büyümeyi gerçekleştirmek ve sürdürmek, değer yaratıcılığı, çeşitlendirme, şirket birleşmelerine ve satın almalara gitme, servisleri mükemmelleştirme, dayatmaları kırma ve sanal değer zincirinden yararlanma gibi yetkinlikler gerektiriyor. Bu kitap gereksinim duyulan bu konularda, okuru yeni düşünce ufuklarına yöneltecek zengin fikir ve yorumlar içermektedir.
Birinci bölümde "Dayatmaları Kırarak Hızlı Büyümek" ele alınmıştır. Dayatma, müşterilere kabul ettirilen tavizlerdir. Müşterilerin iki ürün ve hizmet arzı arasında meşru bir seçim yaptığı karşılanımlardan (trade-offs) farklı olarak dayatma, müşterilerin iradesi dışındadır. Bir otel seçerken müşteri lükse karşı tutumluluğu tercih edebilir. Ama bütün bir otelcilik sektörü, müşterileri saat 16: 00' dan önce otele kabul etmeyerek onları bir dayatmayı kabule zorlamaktadır. Karşılanımlar kolaylıkla görülebilirken dayatmalar genellikle gizlidir.
Dayatma, ya sektörde geçerli yöntemlerin kabul edileceği ya da ihtiyacın karşılanmayacağı anlamına gelir. Genellikle müşteriler sektörün haklı olduğunu varsayarak şirketlerin dayatmalarını kabul ederler. Yazara göre şirket yöneticileri müşteriler gibi düşünürlerse, karlarını artırabilir ve daha hızlı büyümelerini sağlayabilecek dayatmaları kırarak bunlardan sonuna kadar yararlanabilirler. En olgun piyasalarda bile dayatmaları kıran şirketler ciddi büyüme hamleleri gerçekleştirerek diğerlerini geride bırakmıştır. (George Stalk, Jr. David K. Pecaut, Benjamin Burnett )
Kitabın ikinci bölümünde "Hızlı Büyümenin Stratejik Mantığı" ele alınmıştır. Neden bazı şirketler gelir ve karlarında hızlı büyüme sağlarken, diğerleri bunu başaramaz? Otuzu aşkın şirket üzerinde 5 yıl boyunca yapılan araştırmalara göre; hızlı büyüyen şirketler ile diğerleri arasındaki farkın, iki tarafın strateji konusundaki varsayımlarından kaynaklandığıdır. Daha az başarılı olanlar geleneksel strateji, hızlı büyüyenler ise değer yaratma mantığı uyguluyorlardı.
Geleneksel mantık ile değer yaratma mantığı, stratejinin temel boyutları açısından farklıdır. Çoğu şirket sektörün koşullarını veri olarak kabul ederken, değer yaratanlar etmez. Müşteriler arasındaki farklara odaklanmak yerine müşterilerinin ortak değerlerini arar. Fırsatlara mevcut varlık ve yetenekler açısından bakmak yerine, "sıfırdan yeni bir şeye başlayabilir miyiz?" sorusunu sorarlar. (W.Chan Kim, Renee Mauborgne)
Kitabın üçüncü bölümünde " Şirket Satın Alma Yoluyla Büyüme" ele alınmıştır. Günümüzde birçok şirket elindeki fazla nakdi kullanacak yer bulamamaktadır. Şirket yöneticileri sağduyulu davranarak parayı kullanacak yer ararken fazla seçenek ortaya çıkmaktadır.

Bu konuda yeni bir seçenek okuyuculara sunuluyor. Genellikle küçük ve sizin şirketinizle sinerji yaratabilecek bir şirket akla geliyor. Ancak bu yeni çalışmaya göre şirketler kendileri ile sinerji yaratmayacak şirketleri alarak da kar edebilir. Bunu başaran şirketler örnek gösteriliyor. Ancak burada önemli olan husus, şirketinizin yeni alınan şirketi iyi idare edebilecek bilgi birikimine ve yönetim tecrübesine sahip olması gerektiğidir. (Patricia Anslinger ve Thomas E. Copeland)
Kitabın dördüncü bölümünde ise "Çeşitlendirmek ya da çeşitlendirmemek" konusu yer almıştır. Bir şirketin vermesi gereken kararların en zorlarından biri, ürün çeşitlendirmesine gidip gitmeyeceği kararıdır.
Çeşitlendirmenin ezbere yapılmaması için, yazarın araştırmasına göre, şirket yöneticilerinin altı soruya cevap verebilmeleri gerekmektedir. Ancak böylece çeşitlendirme veya çeşitlendirmeme kumar olmaktan çıkacaktır. (Constantinos C. Markides)
Kitabın beşinci bölümünde ise "Yaşayan Şirket" konusu yer almıştır. Bu makalede, Arie de Geus'a göre, politika ve uygulamaları iktisadın düşünce ve diline fazlasıyla bağımlı olduğu için, bir çok şirket genç yaşta ölmektedir. Yöneticiler, şirketlerin herhangi bir işkolunda yaşamak için faaliyet gösteren bir insanlar topluluğu olduğunu unutup, sadece mal ve hizmet üretimine odaklanmaktadır.
Bunun tersine, yaşayan şirketlerin yöneticileri kendilerini uzun vadeli bir girişimin kahyası olarak görürler. Öncelikleri, kurumun öngörülemeyen bir dünyada uzun vadede hayatta kalabilmesi konusundaki adanmışlıklarını yansıtır. Özenli bahçıvanlar gibi, mevcut dalların ölmesine izin vermeden büyümeyi ve yenilenmeyi teşvik ederler. Bu tür yöneticiler insanların gelişimi ile yakından ilgilenmektedir. Elemanların birbirlerinden bir şeyler öğrenmesi için çeşitli fırsatlar yaratırlar. Bu şirketler, başarının öğrenmeye, kendini uyarlamaya ve evrime bağlı olduğu bir dünyada hayatta kalmaya elverişli kurumlardır. ( Arie de Geus )
Kitabın altıncı bölümünde ise " Alışverişi Gerçek Kılmak - GE Capital, Satın Aldığı Şirketlerde Bütünleşmeyi Nasıl Sağlıyor? " konulu makale yer almaktadır. Bu makalede beş yılda 100 şirket satın alarak bünyesinde özümseyen ve başarı sağlayan GE Capital şirketi örnek alınarak değerlendirilmektedir.
Bunu başarmak için, dört ders ortaya konmuştur. Birincisi, bütünleşme çalışmalarına anlaşma imzalanmadan başlayın. İkincisi, bütünleşme çalışmalarını yönetmesi için tam zamanlı bir kişiyi görevlendirin. Üçüncüsü, yeniden yapılanma gerekli olduğu takdirde, bunu sonraya bırakmadan hemen yapın. Dördüncüsü, sadece faaliyetleri değil, şirket kültürlerini de bütünleştirin. Bu yöntemler, birleşmeler sonucu oluşan rahatsızlıkların hepsini gidermez, ama süreci daha şeffaf ve ilgililer açısından daha çok öngörülebilir kılar. (Ronald N. Ashkenas, Lawrence J. Demonaco ve Suzanne C.Francis)
Kitabın yedinci bölümünde ise "Servisin Değerinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır. Bazı şirketler servis sunmanın maliyetini azaltabileceklerini ve müşteri ihtiyaçlarını karşılamak, daha çok satış yapmak ve karları artırmak için servisi nasıl kullanacaklarını fark etmektedir.
Bu tür şirketlerin en iyi uygulamaları üzerinde yaptıkları bu çalışma sonucunda esnek servis arzı için bir model geliştirmiş olan yazarlar, asıl ürünlerin şansını artırmak için sundukları servislerin sayı ve maliyetini nasıl azaltabilecekleri, bu servisler için nasıl ortalamada daha fazla fiyat isteyebilecekleri ve müşteriler için nasıl daha fazla değer yaratabilecekleri gibi konularda, bu modelin geniş bir imalat ve hizmet şirketleri yelpazesine yardımcı olacağını düşünmektedirler. (Lames C.Anderson, James A.Narus)
Kitabın son bölümünde ise "Sanal Değer Zincirinden Yararlanmak" konusu yer almaktadır. Şirketler iki dünyada rekabet halindedir: Fiziki dünya ve sanal dünya.
Enformasyonla değer yaratabilmek için yöneticiler sanal pazara bakmalıdır. Bu dünyanın katma değer yaratıcı süreçleri, enformasyon aracılığıyla ve onun sayesinde işletildiği için sanaldır. Sanal değer zincirinin herhangi bir aşamasında değer yaratmak için beş çaba gerekir: Enformasyonu toplamak, örgütlemek, seçmek, birleştirmek ve dağıtmak. Tıpkı bir hammaddenin yararlı bir nesneye dönüştürülmesi gibi, günümüzün yöneticisi de ham enformasyonu alıp bu beş aşamayla ona değer katar. (Jeffery F. Rayport ve John J. Sviokla)

Sonuç olarak kitap; tüm yönetici ve yönetici adaylarının, yönettikleri birimlerini, sağlıklı olarak yönetebilmeleri, başarılı olabilmeleri ve günümüz koşullarında büyüme sağlayabilmeleri için faydalı bilgileri okuyucularına önermektedir.

yzx
29-05-08, 16:23
Cemile

Cemile
Cengiz Aymatov

KİTABIN KONUSU: Danyar ve Cemile’nin gönlü bir tesadüftür birleşir, bilinmezlik ikliminde. Gizliden gizliye severler birbirlerini. Önceleri kendilerine dahi itiraftan korkarlar. Lakin aşkın sis perdesi her ikisini de sarmıştır bir kere.

Cemile adlı bu roman:Cepheden yeni dönen Danyar ile kocası cephede olan Cemile’nin yasak aşkını anlatıyor.

KİTABIN ÖZETİ: Kendim için çok değerli olan tablonun karşısına geçiyor ve tabloya uzun uzun bakıyorum.Tabloda sonbaharın solgun görüntüsü var.Rüzgar,uzaktaki sıradağların üzerinden hızlı hızlı kayan küçük alabulutları kovuyor.Ön planda,koyu kızıl renkte bir pelin bozkırı.Ve bir de,son yağmurlardan sonra kurumaya vakit bulamamış kapkara bir yol.Yağmurdan yumuşayan tekerlek izleri boyunca iki yolcunun ayak izleri uzayıp gidiyor.İzler uzaklaştıkça silikleşiyorlar. O iki yolcu ise,bir adım daha atsalar çerçeveden dışarı çıkacaklar sanki.Bu yolculardan biri…

Savaş başlayalı üç yıl olmuştu.Aile büyükleri uzak cephelerde,Kursk ve Oral önlerinde savaşıyorlardı.Büyük erkeklerin harcı olan günlük ağır işler henüz onbeş yaşına basmamış olan çocukların omuzlarına yüklenmişti.Avılda iki akraba ailenin evleri yanyanaydı.Diğer evin aile reisi ölmüş ve karısı iki çocuğuyla kalmış.Kabilede hala yaşatılan eski geleneğe göre ,dul bir kadının çocuklarını alıp başka bir yere gitmesine izin verilmez.Onun için bizimkiler bu kadını babamla evlendirmişler.Babam ölenin en yakın akrabası olduğundan,atalarının ruhuna saygısı ve ödevi,onu bu kadınla evlenmeye mecbur etmiş.Böylece bizim evde ikinci bir aile olmuş. Bu evde iki oğlunu verdi orduya.Bunlardan büyüğü olan sadık,askere gitmeden az önce evlenmişti.Sadık’ın annesi mert,hatır sayan,kimseye kötülük düşünmeyen bir kadındı.Talihde yüzüne gülmüş,ona çalışkan bir gelin vermişti:Cemile,çalışkanlıkta annenin benzeriydi.Yorulmak nedir bilmez,her işten anlayan ama hareketleri biraz farklı bir kadın.

Birgün eve geldiğimde avluda onbaşı Ozmat’ı gördüm.Erkekler olmayınca tahıl çuvallarını Avıl’dan istasyona asker eşlerinin taşımasına karar vermişlerdi. Bunun için Cemile’yi istiyordu.Annem ilk önce razı olmadı.Daha sonra benimde Cemile’nin yanında gitmem şartıyla Ozmat annemi razı etti.Bizle beraber köye cepheden yeni gelen Danyar’da gelecekti.Danyar’ın şaşılacak yanı,sürekli dalgın olmasına rağmen,çok hızlı çalışması ve iyi iş yapmasıydı.Onu gören,açık yürekli hiçde çekingen olmayan bir insan sanırdı ama o aksine içine kapanık bir insandı.

Birgün Cemile’yle Danyar’ın arabasına ağır bir çuval yükleyerek şaka yaptık.Danyar o an bunu çok ciddiye aldı fakat ertesi gün hiç bir şey yokmuş gibi davranmaya devam etti.Bu eşşek şakasından dolayı Cemile kendisini Danyar’a karşı mahçup hissediyordu.Dönüşte Cemile şarkı söylemeye başladı.Sesi güzeldi ve onu dinlemek bir zevkti.Bir an durdu ve Danyar’a seslendi:

-Hey danyar,sende bir türkü söylesene! Sen yiğit değilmisin yani!

Danyar atlarını durdurarak biraz mahcup,cevap verdi:

-Söyle Cemile söyle,can kulağıyla dinliyorum seni!

-Ne yani bizim kulağımız yok mu?Anlaşıldı söylemek istemiyorsun.

Ve Cemile söylemeye devam etti.

Ondan türkü söylemesini niçin istemişti acaba?Belki öylesine istemişti,belki de onu konuşturmak istiyordu.Az sonra tekrar türküsünü kesip bağırdı:

-Hey Danyar,sen hiç aşık oldun mu?

Böyle dedi ve gülmeye başladı.

Danyar soruya cavap vermiyor ve susuyordu. Cemile’de sustu.

“Birine türkü söyletmenin en iyi yolu bu diye”düşündüm ve güldüm.Dereyi geçtikten sonra Danyar kamçısını şaklattı ve birdenbire türkü söylemeye başladı.Yavaş sesle,kesik kesik söylenen bu türküde çok dokunaklı,coşkulu benim anlatamayacağım bir şey vardı.

O günden sonra hayatımızda bir değişiklik olduğu belliydi.Ben artık sürekli olarak iyi bir şeyin olacağını bekliyor,bunu istiyordum.

Her zamanki gibi istasyondan geliyorduk.Bu defa Danyar’a bir şeyler olmuştu:Türküsünde öyle tatlı öyle dokunaklı bir sevecenlik ve yalnızlık duygusu vardı ki ona olan sempati ve merhametten insanın gözleri sulanıyor,boğazına bir şeyler takılıyordu.Cemile,danyar’ın arabasına bindi ve onun yanına oturdu.Elini göğsüne koymuş ve sanki taş kesilmişti.Ben arabanın yanında yürüyor,hafifçe hızlanarak öne geçiyor ve gözucuyla onlara bakıyordum.Danyar sanki Cemile’nin varlığını hissetmemiş gibi söylüyordu türküsünü.Cemile Danyar’a iyice sokulmuş,başını hafifçe onun omzuna dayamıştı.

Danyar’ın sesi titredi,sonra yeni bir kuvvetle yine gürledi,çınladı.Danyar şimdi bir aşk türküsü söylüyordu.Bu engin bozkırda ben iki aşık görmüştüm.Beni farkedemiyorlardı bile.Bambaşka iki insan olmuşlardı.

Danyar’I dinlerken her zaman duyduğum o anlaşılmaz heyecan beni yine sardı.Ve bir anda,ne istediğimi apaçık anlayıverdim:Ben,onların resimlerini yapmak istiyordum.Avıl’a döndüğümüzde resmi yapmaya başladım.Kendimi öyle kaptırmıştım ki etrafımda olanları ne görüyor, ne duyuyordum. Ancak tepemde bağıran bir sesle kendime geldim:Cemile idi bu.Önümdeki resmi gördü ve resme uzun uzun baktı.Ve

-Onu bana ver,hatıra olarak saklayacağım.

Böyle dedi ve kağıdı katlayıp koynuna soktu.

İki yıl aradan sonra o sonbahar tekrar okula döndüm. Derslerden sonra sık sık çay kenarına gider,şimdi teredilmiş ve ıpıssız harman yerinin yakınında bir yere oturdum.Birden yanyana giden iki insan gördüm. Cemile ile Danyar,vadide patikadan demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları fundaların arasında iki defa daha göründü ve sonra kayboldular…

-Cemileeee! Diye bağırdım olanca kuvvetimle.

Aklımı kaybetmiştim sanki.Dereye dalıp,suların içinde arkalarından koşmaya başladım.Hızla giderken birden düşüp yuvarlandım.Gözlerimden çeşme gibi yaş akıyordu.İşte o zaman yerde uzanıp yattığım o anlarda,birden anladım Cemile’yi sevdiğimi.Evet,sevmiştim ve bu benim ilk çocukluk,ilk gençlik aşkımdı.O an ben yalnız Cemile’den ve Danyar’dan değil,çocukluğumdan da ayrılmıştım.

Şimdi onlara bakıyor ve Danyar’ın sesini işitiyorum.Beni de yola çağırıyor. Demek ki bavulumu alıp gitmenin zamanı geldi.Ben de bozkıra,kendi köyümüze döneceğim ve orada yeni renkler arayacağım.

yzx
29-05-08, 16:24
Cesaretle Yaşamak

Cesaretle Yaşamak - İsfendiyar AÇIKSÖZ
En önemli cesaretimiz ölüme karşı kullandığımızdır. Bir de sabah yataktan kalkabilmek için yararlandığımız var. Ötekiler ya bunların türevleridir ya da bunlardan esinlenerek oluşurlar. Ölürken geçen her saniye, daha cesur olduğumuzu kanıtlamaz, yaşarken cesur olmaksa, insanın kendi varlığını son ana kadar hissettirmesi demektir.

Cesaret en son saniye dahil insanın daha iyi yaşamasını sağlar. Varlığını kanıtlayan her harekete güç kazandırır. Bilinçaltımıza yerleşmiştir. Verilen her kararda etkili olur. Öyle anlar olur ki, cesur davranmamak pek çok şeyi değiştirir. III. Cumhuriyet bakanlarından Raoul Dautry’nin 1938 yılında Almanya’da bulunduğu sırada başından şöyle bir olay geçmiştir. Barajın açılış töreni yapılırken, elli metre yüksekliğindeki bir duvarın üstünde, Hitler’in tam arkasında bulunuyormuş, içinden "acaba, onu aşağıya iteyim mi?" diye geçirmiş. Ne var ki, cesareti olmadığından bunu yapamamış. Cesaretten söz edebilmek için ortada seçim yapılmasını gerektiren bir durum bulunmalıdır. Yapılacak hareket bir seçim sonucu oluşur.

Genel anlamda cesaret, ahlak kökenli bir erdemdir. Çoğu kez kahramanlıkla birleşir. Eski Yunan’da cesaretten söz edilirken Achille simge olarak gösterilir. Onu ne zafer kazanmak, ne de başkalarına üstünlük sağlamak için kullanıyorum, o benim, yalnız kendimin tanığı bulunduğum hayatımı daha iyi yaşamama yardımcı oluyor. Bu yardım, moral kazandırıcı bir cesaret değil, varlığıma psikolojik bir destek olabilecek biçimde gerçekleşiyor.

Bir anne intihar eden kızının ardından kendisine yazılmış şu kelimeleri bulur: "Anneciğim yaşamak için cesarete ihtiyacım olduğunu bana söylemiştin."

Çağımızda ihtiyaç duyulan cesaret bizi tam bir bütün olarak koruyabiliyor. Her gün karşımıza çıkan değişik sorunlarla mücadele edebilmemiz için parça parça olmamızı önlüyor.

Eğer cesaretin kullanılması yeniden zorunlu hale geldiyse, bu savaşta bu silahı benim için başka hiç kimse taşıyamaz ve benim yerime kullanamaz. İyi korunabilmek için sigortalı olmaktan çok, cesaret sahibi olmanın daha geçerli olduğundan artık kuşku duyulmuyor.

Bu kitapta, "Başkalarının çiçeklerinden bir buket yapmaya çalıştım, benim tek katkım onları bir kordonla bağlamak oldu." diyen Nontaigne, bu yöntemi benden çok daha iyi kullanmayı bilmişti.

Kesin olarak tam ne zaman cesarete ihtiyaç duyarız? Harekete geçmek fikri daha henüz hareket sayılmaz. Harekete geçmek için alınan karar da henüz uygulama değildir. Az ya da çok yükseklikte bir basamak atlanmış olmalıdır ki günlük yaşantımıza dahil bir etkinlik süreci başlamış sayılsın. İşte bu geçiş anında cesaret olaya karışır.

Denize yüksekten atlamak düşüncesiyle, atlama tahtasının ucuna doğru yürüyorum. Denizle aramdaki mesafeyi yüksek bulduğumdan bir an tereddüt ediyorum. Atlayayım mı, atlamayayım mı? İçimde, havuzun kenarındakilerinin beni inceleyen bakışları rüzgarın durumu ve daha önce yaptığım dalışların anıları tam bir çarpışma halindeler. Hem kendimi boşluğa fırlatabilmek için, hem de başarısızlığımla alay etmek isteyenlere karşı çıkabilmek için, ne olursa olsun her iki halde de cesarete ihtiyacım var.

Cesaret "Bir şeye karşın" hareketin başlatılmasını sağlar. Sadece bu hareketin sonunda bir sorun yoktur. Bir bardak suyu dudaklarıma kadar götürebilmek için cesarete gerek duymam. Bunu yaparken en azından hafif bir romatizma ağrısı dahi bana acı vermemelidir. Amaç böyle bir acı duyma durumunda bile yine de suyu içmektir. Ne var ki bu iş için küçük çapta bir cesarete ihtiyaç vardır.

İşte cesaret işlevi yapmak için karşımızda; onun yoğunlaştırdığı, somutlaştırdığı nesneleri görüyoruz. Eğer bu anı geçirirsem, aldığım karar, kesin karar olma niteliğini yitirecek, göstermek istediğim irade de bir silkinmeden ibaret kalacak. Ücret artışı isteğimse yine dalgalanmalar yapmaya devam edecek. Cesaret hem geleceğin somut olarak gerçekleşmesine, hem de onun geçmişe göre bir yön almasına etkili olur. Arzular, istekler, kararlar somut planda kalırlar, zihnimiz sürekli olarak bunlarla uğraşır. Bunların somutlaşmaları ve gerçek olarak biçim değiştirmeleri için sadece cesaret verir.

Yazar felsefe ve geleneksel olarak sadece soylu ve yüce cesaret konularıyla ilgilenir. Sokrat baldıran zehirliyle dolu kadehi dudaklarına götürmekte hiç tereddüt etmedi. Turrenne, kemiklerine kadar titrerken savaşmaktan hiç geri kalmadı. Guillaume, And dağlarındaki fırtınalara karşı gelerek o güne kadar hiçbir canlının yapamadığı biçimde bu dağları aşmayı başardı.

Cesaret kendiliğinden kahramanlık ve erdemle birleşir. Bize hem olağanüstü hem de üst düzeyde ahlak değeri olan bir duygu biçiminde görünür.

Onun bu niteliği, pek çok kişinin neden onunla çok ender ilgilenildiğini çok iyi açıklıyor. Günlük yaşantıda kahramanlıktan çok üçkağıtçılık becerileri daha değerli kabul ediliyor. Erdemse sadece protestan kiliselerinde vaaz edilen, yüksek ahlaki bir tema olarak ilgi topluyor. Oraya gidenlerin sayısında da gün geçtikçe bir azalma görülüyor. Her zaman ihtiyaç duyulan olağan cesaretin, özel olarak erdem sayılabilecek hiçbir yanı yoktur.

Hayal alemiyle gerçek arasında iletişimi sağlayan kapı cesarettir. Cesaret ölümcül olmamızdan doğan kaygılarımızı giderir. Harekete geçmemizi sağlar. Gerçeğin içine geçmemize yardımcı olur. Cesaret meydana gelen türlü durumlara göre bir güdülenme sonunda oluşur. Güçlü bir heves duyulduğunda, ulaşılacak hedefin kesinleşen bilinci, benlikle bu noktaya gelmek için neler yapmak gerektiğini de kapsar. Öyle ki, Göz dikilen amaç ya da nesneyle bizi ayıran engelin aşılabilmesi için gereken gayretin elde edileceği nokta ancak cesareti algılamakla sağlanabilir.

Cesaretin meydana çıkması için ortada tehlikeli, zor bir durumla karşılaşması zorunludur. Cesaretin en üst sınırı, kendi öz varlığını feda edebilmeyi göze almaktır. Böyle bir noktaya ulaşabilenler, sert kayadan destek sağlayabilirler, her türlü cesaretlerini kurarken hiç zorluk çekmezler.

Başkaları için ölümü göze almak, cesaretlerin en üstünüdür. Bu nitelik insanın doğasında vardır. Çok eski çağlardan beri bütün ülkelerdeki edebiyatlarda, operalarda, dramlarda, efsanelerde hep bu ana fikir işlenmiştir.

Hayatımda elde ettiğim en büyük şans; yeteneksizliğin, kuşkunun manevi acıların, çabuk kırılmanın, yalnızlığın ve cehaletin yaşamın bir parçası olduğunu öğrenmem olmuştur. Cesaret kalpten gelir. Kaynağı mantığımız değil, duygularımızdır. Hareket gerekli olduğunda mantığımız ona ancak sınırlı bir yardımda bulunabilir. Atılacak adımın altını çizer, doğrular; ama hareketin başlatılmasını sağlayamaz.

Siyasal ve askeri yöntemlerde olsun, özel sektörlerde olsun sorumluluk taşıyan yöneticiler, elde ettikleri deneyimlerde, aldıkları kararların mantıktan çok duygulara dayandığını çok iyi bilirler. Çünkü alınan kararların yalnız bir bölümünü kapsar

yzx
29-05-08, 16:26
Churchill’in Gizli Savaşı

KİTABIN ÖZETİ :

1. NEDEN TÜRKİYE?

Bu bölümde Türkiye’nin 1941 yılında Churchill için neden çok önemli olduğu sorusuna yanıt aranmaktadır. Churchill Türkiye ile ilgili planlarını, Avrupa’daki başkentlerden Ankara’ya gönderilen ve Türklerin, özellikle de İnönü’nün, dış politikayı şekillendirirken büyük bir güvenle kullandığı raporlara İngilizlerin kolayca erişebilmelerini sağlayan ve Türklerin bilgisi dışında İngilizler tarafından çözümlenen gizli gönderimlerden elde edilen istihbaratlara göre yapıyordu.

Türkiye onun için neden bu kadar önemliydi? Churchill 1941’de ittifak yanlısı bir Türkiye’yi imparatorluğun Hindistan’a, Uzakdoğuya ve İran petrolüne kadar uzanan yolun bekçisi olarak görüyordu.

1940’da Fransa’ nın düşüşünden sonra ittifak kurabilecek bir devlet aramaya başlamıştı ve savaşı İngiltere kıyılarından uzak tutma konusundaki kararlılığı nedeniyle Türkiye’ye yönelerek Türkiye’yi savaşa çekmek için hiç durmadan çalışmaya devam etti.

2. CHURCHILL’İN DİPLOMATİK ÇÖZÜMLERİ

İngiltere’de diplomatik iletişim istihbaratı 1914’ten 1918’e kadar, eski bir binadaki 40 numaralı odada görev yapan Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın Şifre Çözme Bölümü tarafından yürütülmekteydi. İngiliz istihbaratı, İki savaş arasında kalan yıllarda da Sovyet şifre sistemindeki açıkları kullanarak bilgi edinme üzerine yoğunlaştı.

Gizli gönderimlere dayanarak yapılan istihbaratın özünü şifre-bilim (kriptoloji) oluşturur. Bu ifade insanı yanıltabilir, çünkü bu yalnızca kod ve şifrelerin yaratılması ve güvenliklerinin sağlanması anlamına gelmektedir.

İngiliz Dışişleri Bakanlığı barış döneminde de telgrafların yasaya uygun olarak incelenmesi ve çözüm istasyonlarının kullanılması sayesinde Londra ve diğer birçok başkente giren ve çıkan diplomatik iletileri izlemeye devam etti. Bu amaçla gerekli fonlar yaratılmış, işlemler ve öncelikler belirlenmiş ve 1 Kasım 1919’da Devlet Kod ve Şifre Okulu resmen kurulmuştu. Hangi araçları kullanırsa kullansın ve etkileri ne olursa olsun bu okul Almanya dışında kalan büyük ülkelerin hepsindeki diplomatik haberleşmeyi dinleyebilecek kapasiteye ulaşmış, deneyim ve çözümsel analizin akıllıca uygulanması ışığında geleneksel yöntemler geliştirmeyi başarmıştı.

1936’ya gelindiğinde Dışişleri Bakanlığı’nın gündemindeki en önemli maddelerden biri Bolşevik tehdidinin yerine Alman saldırganlığını yerleştirmekti. Almanların diplomatik şifresi Floradora henüz çözülememişti ama diğer bazı ülkelerin ve Türkiye’nin şifreleri çözülebiliyordu. Özellikle Türkiye ile ilgili bilgileri elde etmek çok daha kolaydı. Çünkü İngiliz hükümetinin en büyük hissedarı olduğu İstanbul’daki Telsiz ve Telgraf İdaresi merkezinde telgraflar büyük bir titizlikle inceleniyor ve böylece Türklerin haberleşmesi neredeyse tümüyle ele geçiriliyordu.

1936’daki Montreux Konferansı’ndan sonra Türkiye önemli bir hedef halini aldı ve Dışişleri Bakanlığı bu çözümler sayesinde Ankara’daki karar mekanizmasının bir çok unsurunu ve Türkiye’nin özellikle İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere’ye ilişkin diplomatik önceliklerini öğrenmeyi başardı.

3. TUFANDAN ÖNCE

1914-1918 yılları arasında birbirleriyle savaş halinde olan ve 1922’deki Çanakkale krizinde de araları açık olan iki ülke sonunda Türk-İngiliz dostluğunun kurulmasından her iki tarafın da karlı çıkacağını anlamışlardı. İngiltere açısından Türkiye, imparatorluğun ticaret yolunu ve İran petrolünü tüm tehlikelerden koruyan bir çit, Mısır’a yönelecek Alman ve Rus saldırılarına karşı da bir savunma hattıydı. Türkiye açısından ise İngiltere, hala büyük bir donanması olan süper bir güç ve kusursuz bir imparatorluktu.

Türkiye, Hitler yönetimindeki Almanya’dan küstahlığı nedeniyle hoşlanmıyordu. Ama Çekoslavakya’nın Mart 1939’da bir gecede ve büyük bir başarı ile istila eden bu ülkeden hem korkuyor hem de ona hayranlık duyuyordu.

Hem Churchill hem de Dışişleri Bakanlığı, Türk diplomatik iletilerinin çözümlerini düzenli olarak elde ediyor ve böylece Almanların tüm Avrupa’ya yayılmasının insana dehşet veren sonuçları hakkında son derece önemli bir tarafsız ülke olan Türkiye’nin gösterdiği tepkileri ayrıntılı olarak öğreniyorlardı.

4. TÜRK TARAFSIZLIĞI

İngiliz ve Rus birliklerinin Tahran’a girdiği gün olan 17 Eylül’de Churchill, Stalin’e şunları yazmıştır: “ En büyük ödül Türkiye’dir. Eğer Türkiye’yi kazanabilirsek kullanabileceğimiz son derece güçlü bir ordu daha olacaktır.”

Hitler ise İnönü’ye yazdığı bir mektupta Bulgaristan’a yönelik bir Alman saldırısının Türkiye’yi ürkütmemesi gerektiğini ve birliklerine Türk sınırından uzak durmaları emrini verdiğini belirtmiştir.

Türkiye, İngilizlerin kendisini savaşa çekme girişimlerine İngiltere’den olan taleplerini arttırarak karşı koyuyor ve Almanlarla tarafsızlık ilkesinin elverdiği ölçüde iyi geçinerek tarafsızlık politikasını sürdürüyordu.

5. CHURCHILL’İN TÜRKİYE KOZU

Churchill, Türkiye’nin de savaşa sokulması konusundaki ısrarlı görüşlerini koruyordu ve bunun için kuvvet komutanlarına İngilizlerin Türkiye’ye söz verdikleri askeri malzemeleri teslim etmesi için baskı yapıyordu.

Churchill’in kafasındaki düşünceler ile İngiliz Dışişleri Bakanlığının düşünceleri hiç de uyumlu değildi. Çünkü Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Almanlara krom satmak için anlaşması yüzünden Türkiye’ye soğuk bakıyor ve İngiliz dış politikası açısından bunun zararlı olduğunu savunuyordu.

Churchill Ocak 1943’te Türk liderlerinin savaşa girme konusunu daha ciddi bir biçimde düşünmelerini sağlamak maksadıyla Türkiye’yi ziyaret etti. Dışişleri Bakanlığı da bu ziyaret için hazırlanmıştı. Fakat Adana’da yapılan görüşmeleri genel olarak Churchill ve İnönü yönlendirmişti. Bir başka deyişle Churchill, Türkiye kozunu oynama hakkını büyük bir ustalıkla Dışişleri Bakanlığı’ndan almıştı.

6. ADANA VE SONRASI

Churchill Rusların zaferlerinden ve Akdeniz’de müttefiklerin lehine olan gelişmelerden yararlanma zamanının geldiğine inanıyor ve Türkiye’yi köşeye sıkıştırabileceğini düşünüyordu. Bu düşüncelerle Adana görüşmeleri düzenledi.

İngiliz ve Türk ekibi daha önceden belirlenen bir demiryolu geçidinde trene binmiş ve görüşmeler başlamıştı. Churchill ve İnönü görüşmelerini yanlarındaki bakanlarla birlikte özel bir kompartımanda yapıyorlardı ve iki delegasyonun derhal resmi toplantılara geçmelerine karar verdiler.

Görüşme gündeminde 3 madde vardı: Rusya’nın Kafkasya ve Stalingrad’da elde edebileceği başarı olasılığını kullanarak Türkiye’nin müttefiklerle işbirliği yapmasını sağlamak, Oniki Adanın işgali ve Girit’in yeniden ele geçirilmesi de dahil olmak üzere doğu Akdeniz’de olası ortak harekatlara girişmek ve Türkiye’ deki üslerden havalanacak olan İngiliz ve Amerikan uçaklarıyla Romanya’daki petrol alanlarını bombardıman etmek.

Adana görüşmeleri sonrasında İngiltere ve Churchill Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket edeceği konusunda iyice ümitlenmişlerdi. Oysa daha sonraki günlerde İngilizler söz verdikleri askeri yardımları yapamadılar ve Türkiye baştan beri sürdürdüğü değişmez tarafsızlık ilkesini terk etmedi.

7. CHURCHILL: ADA ÖDÜLLERİ KAYBEDİLDİ

Churchill İtalya’nın teslim olması nedeniyle müttefiklerin eline çok düşük bir bedel ve çok az bir çabayla Ege’de büyük ve önemli ödüller kazanma fırsatının geçtiğini biliyordu. Oniki Ada’nın işgali için gereken çıkarma birliklerinin Amerikalı kuvvet komutanlıklarınca Hindistan’a gönderilmeleri, General Wilson’un bu harekatla çok uzaktaki Kahire’den ilgilenmesi ve İngiliz donanmasının komutasında görülen değişiklik gibi olumsuzluklar nedeniyle Churchill’in Oniki Ada planı başarısız olmuştu.

Görüldüğü gibi gerekli malzeme ve güçler olmadan dünyanın en mükemmel istihbaratı bile bir işe yaramıyordu. Böylece hem kötü bir sonuç alındı, hem de batıda ve doğu cephesinde zafer kazanılması kapsamında Doğu Akdeniz’in önceliğine ilişkin Churcill’le diğer müttefikler arasındaki görüş ayrılıkları ve çekişmeler devam etti.

8. SONUÇ

Bu kitap, Dışişleri Bakanlığından fazla bir yardım alamayan Churchill’in önce özel görevliler göndererek, daha sonra tehditler savurup sözler vererek, arkasından ülkeyi şahsen ziyaret ederek ve nihayet 1943 sonbaharında da Oniki Ada’da Hitler’le bireysel savaşa girerek Türkiye’yi müttefiklerin yanında savaşa sokmak için nasıl uğraştığını anlatmaktadır.

yzx
29-05-08, 16:28
Cinayet Nedeni

Cinayet Nedeni - Patricia CORNWELL
Yazar kitabı; İleri görüşlü editör olan arkadaşı Susanne Kirk’e hitaben yazmıştır. Yılbaşı gecesi, Virginin’de yıIın son cinayeti işlenmiştir. Adli Tıp Merkezinde çok sevilen araştırmacı gazeteci, dalgıç Ted Eddings’in cesedi Elizabath Nehri’nin soğuk sularında bulunur.

Polis memuru Marinp, kurbanın otopsisi için kurbanın yakın arkadaşı Dr. Kay Scarpetta’ya haber verir. Dr Kay cesedin bulunduğu terk edilmiş tersaneye gittiğinde kapıdan güvenlik görevlilerince engellenmeye çalışılır. Dr.Kay yetkilerini kullanarak, tersanenin kendi bölgesinde olduğundan burada işlenen bir cinayetin kendi sorumluluğunda olduğundan dolayı içeri girmeye başarmıştır. Tersanden sorumlu Albay Green’le görüşerek cesetin bulunduğu yere giderler. Ceset hala suyun altındadır. Çünkü Dr. Kay çıkarılmasını istememiştir, kendiside suya dalıp cesedi orada görmek ister. Böylelikle suya dalmaya başlamıştır. Bu arada FBI’dan dalgıçlar gelmiştir, onlarda Dr.Kay’ın suya dalması için ona yardımcı olurlar. Dr. Kay suya dalmıştır, ama hiçbir şey görünmüyordur. Yalnızca bildiği tek bir şey vardır, oda cesedin, su yüzünden aşağı derinliklere kadar uzanan hortumun yanında olduğunudur. Cesedi hortum yardımıyla bulmuştur. Ama görmekte zorluk çekmektedir. Çünkü su o kadar yoğundur ki radyoaktif atıklardan dolayı bataklık gibi olmuştur. Daha sonra diğer dalgıçların da yardımıyla cesedi çıkarmayı başarmıştır. Böylece cesedi daha iyi inceleyebilecektir. Dr. Kay orada raporunu tuttuktan sonra cesedide alarak otopsi için çalıştığı Tiwedear bölge hastanesine götürmüştür. Burada asistanı Danny ile cesedi incelemeye başlamışlardır. Öncelikle dalgıç giysisini incelemişlerdir. Ama herhangi bir teknik problem bulamamışlardır. Daha sonra cesedin bütün organlarını incelemişlerdir, boğulma olmamıştır. Hiçbir yerinde yara bere izi yoktur. Bu durumda cesedin kaza sonucu değil öldürüldüğü ihtimali kesinlik kazanmıştır. Dr.Kay cesetten almış olduğu kan örneklerini tahlil için kan merkezine göndermiştir, artık beklemekten başka çaresi kalmamıştır. Akşam olmuştur evine gitmek üzere yola çıkar. Birden cep telefonu çalmıştır, arayan yeğeni Lucy’dir. Lucy FBI’da öğrencidir. Teyzesinin yanına izne gelmiştir. Telefonda teyzesine evde olduğunu söylerek sürpriz yapmıştır. Dr.Kay eve geldiğinde yeğni Lucy ile karşılaştığında çok sevinmiştir. Biraz olsun günün stresinden uzaklaşmıştır. Duş alıp yemek yedikten sonra birlikte sohbet etmişlerdir. Dr. Kay yeğenine olup bitenleri anlatarak durum değerlendirmesi yapmışlardır. Saat artık çok geç olmuştur, öylece koltuk üzerinde uyuyup kalmışlardır. Sabah olup kahvaltı yaptıktan sonra tahlil sonucunu öğrenmek için kan merkezine gideceklerdir. Dışarı çıktıklarında araba lastiklerinin parçalandığını görünce şok olmuşlardır. Biraz öylece bekledikten sonra polis memuru Marino’yu arayarak durumu bildirmişlerdir. Memur Marino hemen Dr.Kay’ın evine gelmiş ve araştırma yapmaya başlamıştır. Daha sonra bir telefon daha gelir, telefonda polis merkezinden bir memur Dr.Kay’ın asistanı Danny’inin öldürüldüğü haberini vermiştir. Dr.Kay şok olmuştur ve korkmaya başlamıştır. Daha sonra polis memuru Marino’nun yardımıyla Dr.Kay ve yeğeni Lucy evi terketmişlerdir. Üçü birlikte kan merkezine giderek tahlil sonucunu almışlardır. Aldıkları sonuça fazla şaşırmamışlardır. Kanda aşırı derecede zehir çıkmıştır. Kurban zehirlenerek öldürülmüştür. Danny de aynı kişilerin öldürdüğü olasılığı büyüktür.

Dr. Kay, yeğeni Lucy ve polis memuru Marino bir cafeye giderek durum değerlendirmesi yapmaya başlar. Lucy bir ara tuvalete gider ama geri dönmez Dr. Kay meraklanmaya başlamıştır. Çok geçmeden bir telefon gelir Lucy kaçırılmıştır. Asıl istedikleri kişi Dr. Kay’dır. Dr. Kay’ın yeğenini görebilmesi için terk edilmiş Tersaneye gelmesini isterler. Dr. Kay tek başına Tersaneye gider ama üzerinde mikrofon vardır. Bu şekilde memur Marino onunla irtibat kurarak yerlerini saptayacaktır. Dr. Kay’ı Tersanede çok iyi ararlar ama mikrofonu bulamazlar. Dr. Kay yeğeni Lucy ile görüştürülür ama her ikiside öldürülecektir. Çünkü Lucy’i kaçıranlar bir grup siyonist teröristtir. Liderleri olan Handel her şeyi anlatarak Dr. Kay’la yeğenini öldürmek için plan yapar., gazeteci Ted Eddings, yapmakta oldukları nükleer silahı ve dünyaya egemen olma düşüncelerini açığa çıkartmıştır ve tersaneden deliller toplamıştır. Bundan dolayı öldürmüşlerdir. Danny’de bu olaya bulaştığı için öldürürler ve Dr. Kay ve yeğeni Lucy’de öldürmek üzeredirler ama bu arada polis memuru Marino ve arkadaşları baskın yaparak teröristleri ele geçirmeyi başarmışlardır. Böylelikle cinayetin nedeni bulunmuş,teröristler ele geçirilmiş ve Dr. Kay ile yeğeni Lucy kurtarılmışlardır.

yzx
29-05-08, 16:29
Coğrafyadan Vatana

KİTABIN ÖZETİ
Yazar eserini ''Coğrafyadan Vatana, Gurbet-İnmeyen Bayrak, Köy Kadını ve Memleket Parçaları '' adı altında dört bölüm altında işlemektedir.

Yazar birinci bölümde vatansızlığın Türkler için en büyük felaket olduğunu söylemekte ve bir toprak parçasının (Anadolu) vatan olabilmesi için çekilen sıkıntıları dile getirmektedir. Anadolu tarihindeki medeniyetlerden Bizans, Roma,İran, Asur'luların hatta Hititliler'in Anadolu'yu sadece işlerine gelecek biçimde işleterek sömürgeleştirdiğini anlatmaktadır. Anadolu'yu adım adım ve büyük bir takip iradesi ile benimseyerek onun tarihi kaderini sırasına göre yaratan, sırasına göre değiştiren insan kütlesinin Türkmenler olduğunu söylemektedir. Oğuz boylarının asırlarca Anadolu'da yavaş yavaş kendi beldelerini, idaresini, sanatını yaratarak anavatanı kurduklarını anlatmaktadır.
Yazar Anadolu'nun ilk yerleşmiş insanının, toprağına tesadüfen gelip yerleştiğini ve onu toprağına bağlayanın ilkin midesi olduğunu, mideleriyle bağlı oldukları bu topraklar için dövüş ettiklerini biliyoruz diyor. Fakat bunlar vatanın doğuşunu göstermez. Kendimize madde olarak menfaat temin etmediği zaman bile yoluna can verebilecek toprak: İşte vatan budur demektedir. Yazara göre insanların toprak uğruna çekinmeden can verebilmelerinin nedeni ise hatıralardır. Bu hatıralar olmasa insanın, toprağı vatan, edinmesi imkansızdır. Bu hatıraların doğması, insanın o toprakta yaşaması ile mümkündür. Bu hatıraların sönmemesi, kaybolmaması,insan nesillerine taze bir güç olarak geçebilmesi: Tarih ile mümkün olmaktadır. Hatıralar yumağına tarih diyoruz. Yaşayan nesiller bu yumağı çözerler şuurlarında işlerler: Vatan denen büyük gerçek böyle doğar.
Yazar bu bölümün içerisinde "Tarihimizin öğrettikleri, Rejiyonalist kimdir, Milliyetçiliğimiz, Milliyetçiliğimizin merhaleleri, Türkiye'nin yükseltilmesi'' gibi başlıklar altında Türklerin tarihinden, Türkiye ile Anadolu'nun aynı anlamı taşıdığını ve Türklerin Anadolu'yu vatan olarak benimsediğini vurgulamaktadır. Yazar Türk milliyetçiliğinin her şeyden önce, her şeyin üstünde yurdunu, milletini sevmesidir demektedir. Türk milliyetçiliğinin merhalelerini tarihsel olaylar ışığında ele almakta, Türk milliyetçiliğinin üçüncü ve son merhalesinin Anadolu Kurtuluş Savaşıyla başladığını söylemektedir. Türkiye'nin yükseltilmesi için örnek insanların yetiştirilmesi gerektiğini, örnek olma şartlarının birincisi ise, örnek dediğimiz insanın, Türkiyemizin Türk çocuğu olması teşkil edecektir. Fakat hiçbir zaman sadece Türkiyeli olmak, Türkiye kaderine hakim olmak için ve örnek insan sayılmak için yetmez; Türkiye'ye layık olmak da lazımdır demektedir.

Yazar ikinci bölüm olan "Gurbet-İnmeyen Bayrak'' adı altında ''Gurbet, Usta ve çömezler, Mahrec-i Aklam, Bunlar Kim, Alaturka-Alafranga, Bir Köy Köpeği, Sokağa Düşen Ticaret, Hastaneden Sesler, İlim-Sanat-Politika, Tehlike Kaçakları, Dostluk Üzerine Düşünceler, Hisar ve İnsan Harabesi, Çocuk, Bir Mektep Hatırası, İnmeyen Bayrak'' alt başlıkları adı altında konuları işlemiştir.
Yazar gurbetin Türklerin Orta Asya'dan gelirken edindiğimiz, henüz dindiremediğimiz bir sızı olduğunu ifade etmektedir. Anadolu'ya gelirken arkada ne kadar çok medeniyet, devlet, yurt, hatıra, sevinç ve eziyet bıraktık.Bunların zaman içerisinde yok oluşunu gördük ve yurtlarımızın hayali gözlerimizde asılı kaldı. Kendimizi hep gurbette hissettik ama son ve ebedi yurdumuzda artık gurbetin bitmesi gerektiğini söylemektedir. Yazar dünyayı iki gruba ayırmaktadır. Bunlar usta ve çömezlerdir. Usta, Avrupa ve Amerika; çömezler ise, geri kalanlardır demektedir. Deha yetiştirmeyen, şaheser vermeyen cemiyetler ustaya esir olmuş çömezlerdir. Ustanın kendi yoluna ölmedikleri, kendine yalan söyledikleri için çömezlerden memnun olmadığını ifade etmektedir. Asırlardır ustanın, çömezlere laf ve yalandan başka bir şey vermediğini ifade etmektedir. Bütün dünya çömezlerinin bunu anlamaları için Selçuklu ve Osmanlı tarihi boyunca akıp gelen Haçlı seferlerine, Rusya'nın, Avusturya'nın Venedik'in bize reva gördükleri arkadan vuruşları, 93 seferini, Balkan Harbini, İstiklal Harbimizin bütün suikastlarını göz önüne getirsinler: Avrupa veya Amerika'nın ne getirdiğini, ne öğrettiğini görürler demektedir. Yazar giyimde, sanatta, şiirde, kültürde Avrupa ve Araplardan etkilenip Türkmenlerden gelen kendi Türk kültürüne bazı aydınlarımızın uzak kaldığını vurgulamakta ve Alaturka ve Alafranga işlerden topluma fayda gelmeyecegini anlatmaktadır.
Yazar üçüncü bölümde Köy Kadını, Köylü ve Keven adlı başlıklar altında köylü kadını olarak Türk kadınını ifade etmektedir. Köylü kadının, çocuklarını büyütmek için çektiği sıkıntıları, evin geçimine katkı sağlamak için tarlada bedenen çalıştığını evde ise el becerisini kullanarak nakış, halı ve kilim dokuma gibi el işlerini yaparak maddi katkı sağlamakta olduğunu söylemektedir. Yazar köylü kadınını Türk kültürünü gelecek nesillere aktararak çok büyük fedakarlıklarda bulunan aile ve toplumun temel taşı olarak görmektedir.
Yazar son bölüm olan "Memleket Parçaları" kısmında ise "Güzelliklerimizin Fethi, Kimsesiz Güzellikler, Adana, Yağmurdan Sonra Adana, Mardin, Tarihte Kayseri, Boğazköy, Alaittin tepesi, Bergama Yolunda, Çanakkale Alanlarında, Erzurum'a Övgü, Bir İstanbul Mektubu, Başka Bir İstanbul Mektubu, Yok Olası Ayrılık'' başlıkları altında bahsedilen yörelerdeki tarihi eserleri ve tarihi olayları Türk tarihi ve kültürü açısından incelemektedir.
Yazar "Yok Olası Ayrılık" bölümünde ise hemşehriciliğin ve mahalli ayrımcılığın Türk devleti ve milletini zayıflattığını ve hatta bölerek yok olmasını sağladığını ifade ederek şunları söyleyerek romanını bitirmektedir.
Bu yamalı coğrafyayı yekpare vatan yapmak için dokuz yüz yıldır, sınır sınır boşanan Oğuz boylarının kanı namına ayağa kalkıyoruz :
"Hemşehriler! Bu yok olası, mahalli ayrılıkları kaldırınız. Bu memleket, ona layık olanlar elinde yekpare ve müşterek vatan olmazsa müstemleke olacaktır!"

yzx
29-05-08, 16:29
Contemporary Cyprus

KİTABIN ÖZETİ
Toplam 26 bölüm ve 8 Lahikadan oluşan bu kitap, Kıbrıs sorununu 1960 yılından itibaren kronolojik olaylar dahilinde ele almakta ve bu sorunu 1997 yılına kadar yapılan gelişmeler ve belgeler ışığı altında incelemekte ve bölgedeki muhtemel çatışmaları Kıbrıs sorunu ile eşleştirerek aktarmaktadır.

Kitabın yazarı Dr. Hugo Gobbi Kıbrıs konusunda oldukça deneyimli, bu konuda değişik toplantılara katılmış, sorunlara çözüm arayışlarında bulunmuş, her iki tarafında güvendiği deneyimli bir diplomattır. Kıbrıs'ta görev yaptığı uzun süre içinde Kıbrıs'ı yakından inceleme fırsatı bulmuş ve sorunlara Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında yaklaşma imkanına sahip olmuştur. Tecrübelerini, bu konuda yazdığı makaleleri ve adada barış için çözüm arayışlarını geniş bir perspektiften geçirip okuyucuya aktarmıştır. Kitabın ana başlıkları incelendiğinde, yazarın konu ve tarih bütünlüğünü korumaya çalıştığı görülür. Başlıklar şu şekilde sayılabilir:
Kültürel farklılıklar ve tek devlet anlayışı, çatışmaların tarihi gelişimi, Türkiye'nin müdahalesi ve takip eden gelişmeler, yeniden birleşme için verilen ilk öneri, 1960 anayasası ışığında birleşme, Barış Gücü, karmaşık etnik yapıda barış çabaları,
önemli sorunlar, amaçlar, alınan dersler, Avrupa Birliğine katılım, iki farklı halk ve birlikte yaşam, uluslararası tecrübeler, BM' in görevleri, batı dünyasının durumu, BM altında son görüşmeler, günümüzün çok gerçekçiliği, uzun ince bir yol, ayrılık ve çok uluslu çözülme, kendi geleceğini belirleme hakkı, yeni bir yol, sonuç ve lahikalar.

Yazar kitabının başında sorunların temelinde yatan gerçekleri şu şekilde özetlemektedir: "Kıbrıs'ta tek bir devlet kurmak için farklı halklara ait unsurları ortak bir noktada birleştirmek gereklidir. Kıbrıs adasında çok etkinlikte azınlıklar olduğu bir gerçektir. Fakat ortak bir kader yaratmanın farklılıkları ortadan kaldırmada oynadığı rol büyüktür. Bu nedenle her iki tarafın uzlaştığı bir yaşam biçimini şekillendirmek gereklidir."
"Dış düşmanlar adadaki milliyetçiliği körüklemekte ve adanın iç dinamiğini kuvvetlendirmektedir. Suni de olsa bir dış tehdit yaratılması her iki tarafı ortak bir ülküde birleştirebilir."
"Kültürel ayrılıkların bölünmeyi hızlandırdığı bilinir; fakat, böyle bir ortamda dahi yaşamış devletler vardır. Kıbrıs iyi bir örnek olabilecek konumdadır."
"Irk mistik bir etkendir, fakat tek başına çatışma yaratmaz".
"Etnik üstünlük bir meziyet olamaz, göreceli bir kavramdır".
Adanın silahsızlandırılması konusunda Kıbrıs Rum Yönetimi, her iki tarafın asker ve silahtan tamamen arındırılmasını istemektedir. Türk tarafı ise, sınırlı miktarda da olsa bir askeri gücün mevcudiyetini sürdürmekten yanadır. Türkiye'nin güvenlik kaygılarının da rol oynadığı böyle bir kararın ısrarındaki asıl amaç, Akdeniz'in bu kesiminde stratejik üstünlüğü kaybetmemektir. İkinci bir sebep de Kıbrıs'lı Rumlara üstünlük veya siyasi söz hakkı vermemektir.
Güvenlik endişeleri içinde her iki taraf kendi prensiplerinden vazgeçmemektedir. Böylesi bir prensip savaşında adadaki durumun sürekli barıştan yana çevrilmesi oldukça zor görünmektedir. Rumlar, Türk müdahalesini yayılmacı bir siyasetin başlangıcı olarak görmektedir. Kıbrıs'tan Türk askeri gücünün çekilmesinin Kıbrıs Türk tarafının "self determination - kendi geleceğini tayin etme" hakkını ortadan kaldırmasından endişe edilmektedir. Bu çerçeve içinde, federal bir devlet yapısını oluşturmak ve anayasayı belirlemek çok zor görülmektedir.
Ortaya atılan birleşme senaryoları 1960 öncesi siyasi yapıya geri dönüşü temel almaktadır. Fakat eşit haklar ve eşit temsil hakkının verilmesini istemeyen Rumlar, bu konudaki görüşmeleri hemen çıkmaza sokmaktadır. Buna ilave olarak, her iki tarafın birbirine güvenmemesi de sorunları daha da çözümsüz hale getirmektedir. Bu durum içinde çıkarılacak sonuç; birleşme bugün şartlarında olası değildir ve iki tarafın yararına değildir. Bu nedenle, Kıbrıs'ın yeniden ele alınmasında birleşme önerilerini bir kenara bırakarak masaya oturulmalıdır. İkinci olarak, sadece görüşmeler ve diyalog yolu ile adadaki güvensizlik ortamı ortadan kaldırılabilir.
Yazar, kitabının başında ortaya koyduğu sebeplere bir tartışma ortamı hazırlamıştır ve cevap bulmaya çalışmaktadır. Sonuç kısmında ise, şu anki parametrelerin adanın iki tarafının yeniden birleşmesinin zor fakat yine de imkansız olmadığını gösterdiğini vurgulamaktadır. Kitabın bölümlerinde kullandığı tartışma ve ikna metodu ve tarihi belgelere dayandırdığı referansları "Contemporary Cyprus" adlı kitabı zevkle okunacak bilgi kaynağı haline getirmiştir.

yzx
29-05-08, 16:31
Cumhuriyet Çınarı

KİTABIN ÖZETİ :

Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk ilkelerinin temel oluşturduğu, uygarlık tasarımı değerinde bütün dünyanın örnek alabileceği bir demokratik toplum sisteminin oluşması, Türk devrimi ile sağlandığı anlatılmıştır.

Bu sistemin ve Çağdaş Türkiye’nin yaratılmasında büyük önder M.Kemal Atatürk’ün demokratik toplum mühendisliğinin yaratıcılığı ve öngörüsü, bilimsel düşünce yapısı incelendiğinde tespit edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti incelendiğinde iki temel ilke göze çarpmaktadır.Bu ilkelerden biri bilimsel düşünce yapısı, diğeri ise demokratik yönetimdir.Bilimin tek yol gösterici olduğu, bilime dayanmayan görüş ve düşüncelerin geçersiz olduğu tarihteki örneklerle anlaşılmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti insan hak ve özgürlüklerine, demokrasi ilkelerine dayalı olduğu için insanlığa örnek olacak bir başyapıt olduğu görülmektedir.

Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma hedefi Türkiye Cumhuriyetinin Atatürk tarafından gösterilen nihai amacıdır.Bu amaca ulaşmak için bilim, sanat, kültür alanında gelişme ve gelişmede devamlılık için akla ve müspet ilime dayanmak şeklinde özetlenebilir.

Bu büyük amacı gerçekleştirmek için tam bağımsızlık gerekmektedir.Bunun için Misaki Milli sınırlarında yurdun bağımsızlığını koruyabilmek için güçlü bir ekonomi ve buna dayalı güçlü bir orduya ihtiyaç olduğu ve gerektiği tespit edilmiştir.

Bu nedenle Atatürk ekonomik yapıya çok önem vererek ülkenin kalkınmasının ve ekonomik zenginleşmesi için,Demir yolları yapımına,Tarımın ileri teknolojilerle, çağdaş işletmecilik ve verimlilikle çalıştırılmasını başlıca ölçüt göstermiştir.

Köylünün Türkiye’nin sahibi ve efendisi olduğunu, tarımın makineleşmesini, sanayi alanında öncülüğün devlete ait olduğunu, sanayinin gelişimi ile birlikte devletin bu alt yapı ve ekonomik kalkınmayı başlattıktan sonra toplumun sanayileşme ve zenginleşmesine katkı sağlayacak özel teşebbüsün desteklemesi gerektiği ifade edilmiştir.

Türkiye Cumhuriyetinin, Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasında, Türk dili ve edebiyatının güçlendirilmesi gerektiğini belirtmiş ve Türk tarihinin araştırılması için çalışmalar başlatmış, Türk tarih kurumunu kurmuştur.

Halk evlerini açarak Türk toplumunu demokratik atılımlarını halk yığınlarına ve özellikle yetişkinlere benimsetmek için çalışmalar başlatılmıştır.

Türk devrimi yalnız uygar insanlık için değil, geri kalmış uygarlıklar içinde üzerinde durulması ve araştırılarak uygulanmaya değer büyük bir devrim ve eylem bütünlüğüdür.

İşte Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devriminin ve onun ürünü olan Türkiye Cumhuriyetinin üzerinde kurulduğu ilkeler, dünyada örnek alınması gereken uygarlık projesi olacak eşsiz değerde bir yapıttır.

yzx
29-05-08, 16:32
Cumhuriyet Döneminin İktisadi Tarihi

KİTABIN ÖZETİ :
Türkiye'nin Cumhuriyet dönemindeki iktisadî ve sosyal gelişmesini çeşitli yönleriyle ayrıntılı bir şekilde ele alan kitap ve makalelerin sayısı giderek artmaktadır. Ancak, bu yeni çalışmaların önemli bir bölümü sadece son 15 yılı ele almakta ve Cumhuriyet dönemi Türkiyesinin iktisadî ve sosyal gelişmesine değinmemektedir. Zaman içinde geriye gidildikçe, sistematik bilgi yetersizliği, kaynakların zor bulunması ve işlenmemiş oluşu araştırmacıların önüne büyük güçlükler çıkartmaktadır. Ne var ki bu kitap bütün bu güçlüklere rağmen çok nadir olarak değinilen 1923-1950 arası iktisadî hayatı ve daha öncesini eldeki imkânlar dahilinde ayrıntılı olarak incelemiştir. Kitabın genelinde, 1923-1950 dönemi iktisat politikası, bilgi açısından doğru ve yeterli bir zemine oturtulmaya çalışılmıştır.
Kitap, Türkiye'nin Cumhuriyetten önceki iktisadî tarihinin, Anadolu'daki az gelişmişliğin, Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemindeki gelişmesinin incelendiği uzun bir bölümle başlamaktadır. Bu bölümde Bizans'taki üretim biçimi ve toplumsal yapıyla ilgili bazı gözlemlerden başlayarak, Osmanlı devletinin kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme ve dağılma dönemlerindeki iktisat politikaları masaya yatırılmış, yararlı ve zararlı yanlarına tek tek değinilmiş ve bu sürecin Osmanlı devletinin çöküşüne olan etkisi değerlendirilmiştir.
İkinci bölümde, 1920'lerin başında Türkiye'de var olan iktisadî ve sosyal kaynakların durumu gözden geçirilmektedir. Bu bölümde göze çarpan en önemli nokta, kuşkusuz yabancı iktisadî girişimlerin Türkiye'nin iktisadî gelişiminde açtığı yaralar ve eksikliklerdir.
Üçüncü bölümde, 1923-1950 döneminde gerçekleşen iktisadî gelişmenin, Türkiye ekonomisinin bu dönemdeki gerçek işleyişinin ana göstergeleri ele alınmaktadır. Devlet bu dönemde, özellikle özel sektör alanında çok geniş bir yelpazeye yayılan kolaylıklar sağlamış ancak sermaye yokluğu sebebiyle bu kolaylıkların bile yatırımı güçlendiremediğini görmüş ve devlet destekli bir politika izlemeye başlamıştır.
Dördüncü bölümde ise, İstiklal Savaşının ve Cumhuriyetle birlikte kurulan siyasal yapının toplumsal yapıyla olan ilişkisi ve kapitalist gelişme stratejisinin oluşturulması konuları üstünde durulmaktadır. Bu stratejinin ana hedefleri ve sınırları ile uygulama plânı ayrıntılı olarak ele alınmış ve bu konuda yapılan çalışmalar okuyucuya aktarılmıştır.
Beşinci bölüm Türkiye'nin 1923-1950 yılları arasında karşılaştığı dış politika sorunlarını ve bu dönemde izlediği dış politikayı ele almaktadır. Bu bölümde Türkiye'nin bu dönemdeki ihracat ve dış ticaret konusunda yaptığı atılımlar anlatılmış ve İkinci Dünya Savaşının dış ticarete olan etkisi ayrıntılı bir biçimde işlenmiştir.
Altıncı bölüm ise bu dönemdeki yabancı sermaye ile ilgili ilişkileri gündeme getirmektedir. 1923-1950 yılları arası dönemi kapsayan yabancı özel sermaye hareketleri, bu dönemde alınan dış borçlar ve bu konularla ilgili iktisat politikası sorunları yine bu bölümde incelenmiştir.

Yedinci bölüm, iktisadî gelişme politikalarındaki temel değişmelerle, yani özel birikime ağırlık veren politikalardan, 1930'larda devletçilik denen uygulamalara geçiş ve İkinci Dünya Savaşından sonra yeniden özel birikimin vurgulanmasına dönüş ile ilgilidir. Türkiye'deki iktisadî gelişmenin siyasal ilişkiyi nasıl etkilediği de bu bölümde tartışılan diğer bir önemli konu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Sekizinci bölümde, Türk ekonomisinin iki ana sektöründen biri olan sanayi kesimindeki gelişmenin ana göstergeleri değerlendirilmektedir. Bu dönemde sanayi sektöründe gözlenen yatırımlar ve imalât sanayiinin yapısındaki değişmeler ele alınmış ve ayrıntılı olarak incelenmek suretiyle okuyucuya aktarılmıştır.
Dokuzuncu bölümde ise, hükümetlerin sanayileşme politikaları ele alınmaktadır. Bu bölümde ayrıca bu yıllarda sanayinin daha hızlı gelişmesi için uygulanan beş yıllık kalkınma plânlarından bahsedilmekte ve sanayinin gelişimine mali kaynak sağlamak maksadıyla kurulan bankalara ilişkin bilgi verilmektedir. Bu bölümde önemli bir yer tutan diğer bir alt konu ise, devlet sanayi programlarının hazırlanışı ve uygulanışıdır.
Onuncu bölümde, Türk ekonomisinin diğer bir ana sektörü konumunda olan tarımda gerçekleşen gelişmeler ve kırsal kesimdeki sosyo-ekonomik yapının bu gelişmeleri etkilemiş olan belli başlı özelliklerini içermektedir. Bu yapının tarımda kullanılan kaynak ve buna bağlı olarak üretim üzerindeki etkileri ayrıntılı olarak işlenmiştir.
Onbirinci bölümde ise, tarımsal gelişmeye yönelik iktisat politikalarının çeşitli konuları ve bunların tarımdaki gelişme üzerindeki etkileri ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Hükümetin tarımsal gelişme politikasında koyduğu sınırlamalar ve tarımda sanayileşme bu bölümde genel olarak değinilmiş önemli konudan birkaçıdır.
Onikinci bölüm, iktisadî gelişmenin iç finansmanıyla ilgili iki önemli konu, tarım ve sanayi arasındaki iç ticaret limitleri ile maliye politikası ve kamu maliyesindeki fiilî gelişmeler hakkındadır. İç ticaret limitleri ve kamu maliyesindeki değişmelerin sanayi, tarım kesimleri üzerindeki etkilerinin tartışılması da bu bölümde yer almaktadır.
Onüçüncü ve son bölümde ise, 1923-1950 döneminde Türkiye'deki iktisadî gelişmenin genel bir değerlendirilmesi yapılmaktadır. İlk oniki bölümde iktisat tarihi hakkında anlatılanlar, bu bölümde belli bir çözümleyici bakış açısıyla yorumlanmış ve bu tarihin az gelişmişlik ve iktisadî gelişmeyle ilgili daha geniş kapsamlı sorunlar açısından ima ettiği sonuçlar gözden geçirilmiştir. Bu bölümde en çok üstünde durulan konu, Kemalist gelişme tecrübesinin iktisadî ve sosyal alandaki gelişime verdiği dinamik ivmedir. Bu bölümde ele alınan bir başka konu ise bu dönemdeki iktisadî gelişimin her yönüyle, zamanın diğer devletleriyle karşılaştırılmasıdır. Bu dönemde Türk milletinin refahı ve yaşam standartlarındaki eskiye göre oluşan farklar da ayrıntılı olarak incelenmiş ve okuyucuya aktarılmıştır.
Sonuç olarak kitap, 1923-1950 dönemi Türkiyesinin izlediği iktisat politikaları ve bu dönemdeki iktisadî gelişmeler hakkında nadir olarak bilgi veren eserlerden biridir. Okuyucuya bu dönemde gerçekleşen her türlü girişimin sebeplerini ve sonuçlarını aktararak, kafalarda bu konularla ilgili soru işaretleri kalmasını önlemektedir.

yzx
29-05-08, 16:34
Çakal

KİTABIN ADI
Çakal
KİTABIN YAZARI
Frederick FORSYTH
YAYINEVİ VE ADRESİ
E Yayınları Sirkeci / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI


KİTABIN ÖZETİ :

1. BÖLÜM :

22 Ağustos 1962 tarihinde gizli ordu (O.A.S.)Fransa Devlet Başkanı Charles de Gavlle’yi öldürmeye karar verir. Kararı Hava Ordusu subaylarından Hava Başkanlığında görevli 35 yaşındaki Yarbay Jean-Marie Bastien Thriy verdi. Görünüşte rejime sadık olan bu adam Cezayir’i Milliyetçi Cezayirlilere bırakmakla hem ülkesine hem kendisini iktidara getiren adamlara ihanet etmiş saydığı Chrales de Gaulle’e büyük bir kin besliyordu.
Suikast Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yapılacaktı. Bastien-Thiry’nin yaptığı iki hata suikasti hem başarısız kılmıştı hem de hayatına mal olmuştu. Birinci hata; planlanan güzergah üzerindeki yolda onarım çalışmalarının fark edilmemesinden kaynaklanan zaman kaybı, ikinci hata; ateşin açılacağı ana karar vermek üzereyken bir takvime bakmış 22 Ağustos günü alacakaranlığının 08:45’ te çöktüğünü öğrenmiş ancak baktığı 1961 yılının takvimiydi. 1962 yılının 2 Ağustosunda alacakaranlık 08:10 çöküyordu. Bu 25 dakikalık fark tarihin akışını değiştirmişti. Bu akış onu ipe götürecekti. Liberation Caddesi’ nde gazetesini sallayarak verdiği şifreli işaretle operasyon başlamış ancak başarısız olunmuştur. İşte bu andan sonra Fransa’da Jandarma Kuvvetlerinin desteğindeki Ulusal Güvenlik Kuruluşu akıl almaz bir soruşturma açıyordu. Bu hareket Fransız polisinin kayıtlarında eşine rastlanmayan, olağanüstü boyutlarda bir insan avına dönüşecekti. Dosyalardaki şifreli adı “Çakal Olayı” dır.
03 Eylül günü polis tesadüfen durdurduğu bir arabadan kimliği olmayan birini karakola götürdü. Karakolda adam sorgulandı. Şüphelenen polis adamın konuşmaya başlaması için sorular sormaya başladı sonunda adam bu olayla ilgili 22 kişinin adını verdi. Büyük bir operasyonla biri dışında hepsi yakalandı. Bu kişi daha yakalanamadı.
Ulusal Direniş Hareketi (A.O.S.) başına Albay Antoine Agoud gelmiş. Başkanı öldürme planlarını o yürütmeye başlamıştı. Ancak daha hiçbirşey yapamadan Almanya’da yakalanarak Fransa’ya getirilmişti. Kendinden önceki örgütün lideri Thriy gibi idam cezası almış fakat kendisininki müebbet hapse çevrilmişti.
Yeni A.O.S. Hareketi başına Yarbay Mare Chazoet geçti. Chazonet’e göre Başkanı öldürme işini yapacak adam tanınmayan ve yabancı biri olmalıydı. Fransız ve İngiliz gizli servisleri arasındaki gizli çekişme onu; bir İngiliz katili seçmeye zorladı. Güvenilir bulduğu örgütten iki adamına haber yollayarak buluştular.Bu iki adamın adı Casson ve Walski’dir. Chazonet’in üç aydır yaptığı araştırma sonunda aklında bir İngiliz vardı. Arkadaşlarıyla konuştu ve İngiliz onaylandı. İngiliz’e ulaşıldı. Yarım milyon dolar karşılığında İngiliz bu işi almıştı. Bu İngiliz’in şifreli adı Çakal’dı.
1963 yılının Haziran ayının ikinci yarısıyla Temmuz ayı boyunca Fransa’da eşi görülmedik sayıda silahlı saldırı olaylarıyla karşılaşıldı. Saldırganlar önüne geldikleri yerleri soyuyorlardı. Bu saldırganlar O.A.S. örgütü üyeleriydi gerekli parayı temin etmişlerdi. Para anlaşmaya göre yarısı peşin geri kalan yarısı Çakal’ın İsviçre’deki bankalardan birindeki hesabına yatacaktı.
Londra’ya dönen Çakal De Gaulle ile ilgili kitapların listesi hazırlayarak başkan hakkında bilgi toplamaya başladı.Ancak okuduğu tüm kitaplara rağmen adam hakkında ve cinayetle ilgili kafasında hiçbirşey oluşmamıştı.Taki Figara gazetesinde okuduğu habere kadar.O haberde yıl içinde belli bir günde koşullar ne olursa olsun Başkan halkın arasına inecekti.Bu haberde sonra Çakal asıl planı hazırlamaya başladı.
Sahte bir isim bulmak için Thames vadisinde küçük bir köye gitti. Mezarlıkta uygun olan ismi buldu. Papazla görüşerek bu isimle ilgili bilgi aldı. Bu isim Alexandres Duggan’dı. Daha sonra bir Belçika’lıya gidip çok özel tüfek sipariş etti. Tüfek üç parçaya ayrılacaktı ve alimiyum tüplerin içine konacaktı. Tetikse son anda kendisi monte edecek şekilde olacaktı. Bu arada Çakal kendisine gerekli sahte kimlilerle uğraştı. Bunları yapacak adamı buldu ve bu konuyu halleti. Bu arada bu kimlikleri hazırlayan adamın kendisine Şantaj yapması üzerine adamı öldürdü. Tüfeği için kendisine bir orman buldu ve tüfeği test etti.
Bu arada Fransız istihbarat servisi S.D.E.C.E. Başkanı öldürme planını hazırlayanlardan Kawalski’yi yakalamıştı. Fransız hükümeti tüm birimleriyle harekete gemişti. İçişleri Bakanı çok büyük yetkilere sahip bir komiseri konuyla ilgilenmek üzere atadı. Komiserin adı Chaude Lebel’di. Artık başkanı öldürmek isteyen birinin olduğu biliyorlardı. Olağan üstü bir kovalamaca Lebel’li bekliyordu.


2. BÖLÜM :


Heryerde sarışın bir İngiliz aranıyordu. Çaka’lın Chazoret’le haberleşmesini sağlayan ajan Valnıy’i Çakal’a Kawalski’nin yakalandığını bildirdi. Bir ara Chazoret bu operosyonun iptal edilmesini düşünmüştü. Ancak Casson artık çok geç olduğunu Çakal’ı kimsenin durduramayacağını söyledi.
12 Ağustos sabahı Komiser Lebel ve yardımcısı Caron: cinayete ne zaman kalkışılacağını ve süikastçı hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadıklarını yalnızca adının Çakal olduğunu öğrenen iki polis uluslararası boyutta bir işbirliği sağlamak için diğer ülkelerin polis örgütleriyle irtibata geçmeye çalıştılar.
Çakal 12 Ağustos’da 12:00’ yi biraz geçe Brüksel havaalanına indi. Bir otele yerleşti. Bacağını alçıya aldı. Brüksel’den ayrılarak Milano’ya uçtu. Gümrüğü geçmekte zorlanmadı. Tüfeğin olduğu çantayı aldı. Diğerlerini emanete bıraktı bir tuvalete girdi makasla alçıyı çıkardı. Emanetteki bavulları bir hammala aldırarak lüks bir otele yerleşti.
Ertesi gün Çakal her zamanki gibi 07:30’da kalktı.Kahvaltısını yaptı. Birkaç saat oyalandı oyalandıktan sonra iki günlüğüne yüksek bir para karşılığı bir Garaj 1962 model bir Alfa romeo marka bir araba kiraladı. Bir nalburcuya uğradı. Bir tulum, bir kerpeten, bir kangal çelik tel, lehim lambası ve lehim aldı. Garaja gitti aldığı malzemeleri bıraktı. Daha sonra Tüfeğinin bulunduğu çantayı alarak tekrar garaja döndü.Saat 15:00’a geliyordu. Garaja girdi kapıyı içerden kilitledi ve çalışmaya başladı. İki saat boyunca tüfek parçalarının bulunduğu ince tüpleri arabanın şasisinin içine lehimledi. Bu arabayı özellikle kiralamıştı. Çünkü incelediği araba dergisinde alfanın güçlü bir çelik şasisinin olduğu ana kirişlerin içe doğru geniş bir dik açı meydana getirebilecek şekilde kıvrıldığını görmüştü.
Bu arada Çakal’ı arama faaliyetleri oldukça hızlı sürüyordu. Çakal iki yabancı pasaportun bulunduğu üç yabancı kimlikle dolaşıyordu.Müfettiş izini bulup otele geldiğinde Çakal çoktan arabasıyla Fransa’ya doğru yol almıştı. Ayrıca onlar Charles Calthrop’u arıyorlardı. Çakal’sa Fransa’daydı yeni Alexander Duggan’dı. Ölüm emrini verenler bile onun nerede olduğunu bilmiyorlardı. Çakal merkezle irtibatı sağlayan Valmy’i aradı. Valmy’de ona polisin ulaştığı noktayı anlattı. Çakal artık daha dikkatli olmalıydı.
Ertesi gün Çakal oto malzemeleri satan bir dükkana gitti. Sprey oto boyası, inze fırça aldı. Arabayı maviye boyadı. Plakaya şablon hazırladı. Arabayı gün ışıyana kadar kullanacağından gece bu amatör çalışma pek fark edilmeyecekti.
Bu arada polis Çakal’ın yeni kimliğini bulmuştu. Fransa’ya da bu isimle girmişti. Kaldığı otelde tanıştığı bir kadınla o gece beraber oldu. Sabah kadın otelden ayrılmıştı. Çakal’da zaten ayrılmak durumundaydı. Hesabı kestirirken sorumluya bütün para vermiş adam parayı bozdurmaya gittiğinde otel defterinden kadının adresini almış ve oradan ayrılmıştı. Polisse hemen ardından otele baskın yapmış fakat Çakal bir kez daha sıyrılmıştı. Çakal aldığı adrese doğru gitti. Arabayı bir avlanma bölgesinde bıraktı ve bavullarını aldı. Tüfeğin bulunduğu tüpleri söktü ve yola koyuldu. Hava yeni aydınlanıyordu. Bir kamyonet bunu gideceği köye götürdü. Kadının kaldığı şatoda üç gün geçirdi.üçüncü gün sabah Valmy’i aradı. Valmy ona arabayı bulduklarını söyledi. Sonra ayrılmak için hazırlık yapıyordu. Tüfeği yerleştiriyorduki kadın onu o şekilde görünce Çakal’a sende A.O.S.densin dedi. Çakal kadının boğazına yapışarak onu öldürdü, oradan ayrıldı. Ayrılmadan önce yeni kimliğine büründü. Kendini makyaj malzemeleri sayesinde oniki yaş ihtiyarlaştırdı. Papaz kıyafetleriyle oradan ayrıldı.Oyun giderek tehlikeli olmaya başlıyordu.Tulle’en trenle Paris’e geçti.

3. BÖLÜM :

Valmy’le görüştüğünde, Valmy ona papaz kıyafetine olduğunu bildiklerini söyledi. Telefon görüşmesinden sonra Valmy’de yakalanmıştı. Çakal artık tamamen yalnız kalmıştı. Garın arkasında üçüncü sınıf bir otele yerleşti. Tekrar kimliğini değiştirmek için aynanın karşısına geçti.

Müfettiş bu arada olup biten bütün gelişmeleri gündelik olarak Bakana raporla bildiriyordu.Müfettiş rapor için Bakanın yanına gittiğinde ortaya ilginç bir tesadüf çıkmıştı. Çakal’ın beraber olduğu kadın Borones Colette Polıs teşkilatından bir komiserin sevgilisi çıktı. Bu adamda o anda salonda bulunuyordu. Adam istifasını sunmayı teklif etti. Fakat bir sessizlikle olay öylece kalmıştı.

Çakal’a karşı alınan önlemler öyle arttırılmıştı ki Korsikalılar Birliği bile devreye sokulmuştu. Bu birlik Fransa’nın en iyi örgütlenmiş ve en önemli cinayet sendikasıydı.

Çakal artı büyük güne hazırlanıyordu.Tüfeğini çıkardı kendisine üç mermi aldı. Cinayet girişiminde bulunacağı bölgenin detaylı bir keşfini daha önceden yapmıştı. Büyük gün gelmişti.25 Ağustos Pazar günü. Sıcaktı, oldukça sıcak bir gündü. Kurtuluş şenliklerinin yapıldığı gündü. Güvenlik önlemleri oldukça sıkıydı. Binaların tepelerinde keskin nişancılar ve alanın 200 m. çapında geniş bir polis seti bulunuyordu. Bir ihtiyar alana doğru ilerledi, elinde aliminyum bir bastonla polise doğru yaklaştı. Polis kimlik sordu. İhtiyarın adı Andre Martin’di İhtiyar ayrı bir kart daha çıkardı, kartta “Malül Gazi”yazıyordu. İhtiyar traş olurken yüzünü kesmişti. Polis adama nerede oturduğunu sordu. İhtiyar şuradaki apartmanın tavanlarından birinde dedi. Aldığı maaşla anca geçindiği söyledi. İhtiyar oradan ayrıldı.O ihtiyar Çakal’dı.

Apartmanın giriş kısmında daha önceden gördüğü kadın iskemlede oturuyordu. Kadına yaklaştı.Bir bardak su vermişti. Bir bardak su vermesi istedi.Kadın acıkmaklı bir halde onu içeri aldı.Çakal kadını içeride öldürdü. Hızla tavan arasına çıktı.Hazırlıklarını yaptı.

Bu orada müfettiş Lebel ortalığı dolaşıyor, polislerle kouşuyordu.İhtiyarı salan polise yaklaştı.

-Buradan geçen oldu mu? diye sordu.

-Hayır Komiser’im.

-Tahta perdelerin ötesine geçmek isteyen de olmadı mı?

-Hayır Komiser’im, yaşlı bir harp malülünün dışında... Şurada oturuyor. aliminyum değneği vardı komiserim.

Komiser Lebel polis memurunu yanına alarak hızlıca apartmana doğru kalabalığı yardılar. Çatı katına doğru merdivenleri tırmanmaya başladılar. Bu arada Çakal, başakanın yüzünü tüfeğin dürbününde görmüştü ve tetiğe bastı. Başkan o sırada öne doğru eğilince kurşun kulağının dibinden asfalt yola saplandı.Çakal’ı ter basmıştı. Acaba Başkan kulağının dibinden geçen merminin sesini duymuşmuydu. Çakal ilk defa ıskalamıştı. Yeni mermiyi tüfeğe yerleştirmeye koyuldu. Müfettiş Lebel’de son katın sahanlığında solularak belirdi. Yüreği sanki kaburgaların arkasında patlayıverecekti. Polis memuruna çabuk çabuk şu kapıyı kırın dedi, yana sıçradı.Polis kilide ateş etti. Çakal içeriye giren polis memurunu görünce ateş etti, polis memuru oracıkta ölmüştü. Ardından müfettiş içeri girdiğinde Çakal’ın yapacak birşeyi yoktu. Müfettiş Çakal diye mırıldandı. Lebel dedi Çakal. Çakal 9 mm.lik kurşunla dolu bir şarjörün neredeyse yarısını göğsüne yedi. Herşey bitmişti artık.

Onu Pere-Lachaise mezarlığındaki adsız bir mezara gömdüler.25 Ağustos 1963 günü bir araba çarpması sonucu Batı otoyolunda ölen bir yabancı turist olarak kayıtlara işlediler. Cenaze töreninde bir papaz, bir kanun temsilcisi, iki mezarcı ve cesetle birlikte altıncı kişi vardı. Bu altıncı kişi üzülmüştü sadece. Bu adam oradan ayrıldı karısı ve çocuklarıyla birlikte gündelik hayatına devam etti.

yzx
29-05-08, 16:35
Çalıkuşu

Pek küçük yaşındayken annesi ölen feride, babası da sınır sınır dolaşan bir subay olduğu için büyükannesinin yanında büyümüştür. Okul çağına gelince Feride’ yi İstanbul’ da ki bir Fransız kız yatılı okuluna yollamışlardır. Feride neşeli, zeki, çok asi, ele avuca sığmaz çok hareketli bir kızdır. Fırsat buldukça bir erkek gibi ağaçlara tırmanıp daldan dala atladığı için öğretmenlerinden biri onu çalıkuşuna benzetmiş, sonra da bu benzetme, onun adı olarak kalmıştır.

Babasının da ölmesi üzerine Feride’ nin, yakını olarak sadece bir teyzesi kalmıştır. Feride, okulun büyüklü küçüklü tatillerini her zaman teyzesinin evinde geçirmektedir.Bu teyzenin Kamuran adlı, Feride’ den büyük bir oğlu vardır. Kamuran Feride’ ye karşın ağır başlı, kız gibi bir erkekdir. Bu yüzden Feride sürekli onla dalga geçmektedir. Fakat bunların arasında Kamuran, Feride’ yi farkinda olmadan büyük bir aşkla sevmeye başlamışdır. Bu sevgi bir sure sonra karşılıkta görür. Feride de Kamurana karşılık vermektedir. Feride’ nin teyzeside bu durumu çok istediği için, Feride okulunu bitirdikten sonra iki gencin evlenmeleri kararlaştırılır.

Düğün hazırlıkları tamamlanmak üzereyken, bir gün kadının teki çıka gelir ve Feride’ ye Kamuran’ ın Avrupa’ da bulunduğu sırada orda bir kızla aşk yaşadığını söyler. Bu durum hiçbir şeyi umursamaz gibi görünen Feride’ yi çok derinden etkilemiştir. Feride bunun sonucunda gururuna yenilir ve derhal teyzesinin evinden uzaklaşır, yolunu izini kaybettirir. Bu yüzden evlenmede gerçekleşemez.

Feride nereye gideceğini düşünürken onu çok seven süt annesi aklına gelir ve oraya gider. Süt annesi onu görünce çok sevinmiştir. Feride bir süre süt annesinin evinde kalır. Bu arada oraya buraya başvurur bir iş için çünkü süt annesini daha fazla rahatsız edemeyeceğini ve yanındaki paranın da ona çok fazla yetmeyeceğini bilmektedir. Başvurularının sonunda Anadolu da bir ilkokul öğretmenliği elde eder. Şimdi o hayat dolu hiçbir şeyi umursamayan genç kız artık bir öğretmen olmuştur. Feride Anadolu’ yu hiç yadırgamaz. Zeyniler adlı bir köyde öğretmenliğe başlar. Zeyniler köyü Anadolu’ nun çok ücra bir köşesindedir. Bu köyde Feride yaptığı her şeyi günlüğüne yazmaya başlar.

Bir zamanlarının hayat dolu asi genç kızı şimdi hayatı tanıma yolundadır.İster istemez ağır başlı olmayı öğrenmiştir. Ama başına gelen bunca şeye rahmen kötümser değildir. O köydeki fakir üstü yırtık pırtık olan öğrencilerini çok sevmiştir. Öğrencilerinin her biriyle ayrı ayrı ilgilenmek ona büyük bir zevk vermektedir. Öğrencileri arasında Munise adında ortada kalmış, annesi kötü yola düşmüş bir kız vardır. Annesi yüzünden köylüler kızıda hiç sevmiyorlar. Feride, Munise’ ye acır ve onu evlatlık alır. Feride cok mutlu olmuştur , aynı zamanda Munise’de çok sevinmiştir bu olaya.

Bir süre sonra Zeyniler köyü okuluda kapatılır. İşsiz kalan Feride başka bir yerde öğretmenlik yapmak için başvurmak amacıyla ile gider. Milli Eğitim Müdürlüğünde eski bir okul arkadasına rastlar ve onunla Fransızca konuşur, Milli eğitim müdürüde bu olayı görünce, Feride’ yi merkezde kız öğretmen okulunda fransızca öğretmeni olarak görevlendirir. Feride fiziki olarak çok güzel bir kızdır ve bu fiziki güzelliğinin burda çok fazla göze çarpması Feride’ yi endişelendirir. Ayrıca Feride’ nin öğretmenlik yaptığı okuldaki müzik öğretmenide Feride’ ye karşı büyük bir aşk duymaktadır. Fakat bu aşk bir ümitsiz vakadır. Ayrıca şehirde büyük dedikodularada yol açmıştır. Feride’ nin burda peşine bir çok erkek düşmüştür. Bu durum ise Feride’ yi endişelendirmektedir. Bu yüzden tayinini ister. Böylece birkaç yer dolaşır. Bir surede İzmir’de varlıklı bir ailenin kızlarınada özel ders verir. Fakat Feride’ nin gittiği her yerde muthiş fiziği ve güzelliği başına dert açmaktadır. Feride’ bu güzelliği ve yalnızlığı çok kişinin dikkatini çekmektedir.

Feride daha Zeyniler’deyken bir askerin yaralanması ve oraya getirilmesi sırasında doktor Hayrullah Beyle tanışmıştır. Doktor, Feride’ ye bu kadar güzel bir kızın böyle bir yerde ne aradığını, kesinlikle bir aşk meselesi yüzünden gelmiş olduğunu söylemiş Feride ise bunu reddetmistir.Yıllardan sonra tekrar Kuşadasın’ da buluşurlar.Bu sırada Feride’ nin okulu kapatılıp hastaneye çevrilmiştir. Feride artık doktorum himayesine girmiştir. Bir hasta bakıcı gibi doktora yardım etmiştir. Doktor Feride’ yi ve artık büyümüş olan Munise’ yi kendi öz kızları gibi sevmektedir. Ancak bu sırada doktor bir gün ağır hastalığı olan birine bakmaya gittiği zaman Munise ağır bir sekilde hastalanır. Doktor dönesiye kadar kız yavaş yavaş, acı çeke çeke ölür. Munise’ nin nezle sanılan hastalığı kuşpalazıdır.

Feride, Munise’ nin ölmesinden sonra kendini kaybedecek şekilde hastalanır. Günlerce doktorun evinde yatar. İyileştiği sıralarda doktor Hayrullah bey ne kdar yaşlı olursa olsun ikisi için bir söylenti cıkmıştır. Bu da o zamanın şartlarından dolayı olmuştur. Kasabayı türlü dedikodular alıp götürmektedir. Bekar bir erkeğin evinde genç güzel ve bekar bir kadının olması cok fazla dedikoduya yol açmıştır. Doktor bu dedikodulardan kurtulmak için çok pratik bir yol bulmuştur. Feride’ yide zorla ikna ederek evlenmişlerdir. Ancak tabiki bu evlilik sadece kağıt üzerindedir ve dedikoduların bitmesi içindir. Feride doktoru babası gibi sevmektedir. Doktor, Feride’ nin defterini bulmuş ve baştan sona kadar okumuştur. Feride’ nin her şeye rağmen Kamurano sevdiğini öğrenmiştir. Gizli araştırmalar yapar. Kamuran bu zaman içinde evlenmiş ve eşi olmüştür. Şimdi dört yaşlarındaki çocuğu ile yaşamaktadır. Doktor, Kamuran’a bir mektup yazar ve bu mektupta Kamuran’ a bütün olan biteni anlatır. Feride’ yse bu sırada defterinin kaybolduğunu sanmaktadır ve defterini bütün aramalarına karşın bulamamıştır. Doktor yazdığı mektupla defteri ve bazı belgeleri paket haline getirmiştir. Feride’ ye ölümünden sonra bu paketi Kamuran’ a götürmesini vasiyet etmiştir.Doktor zaten oldukça yaşlıdır bu yüzden kısa bir süre sonra da ölür.

Feride, doktorun ölümünden sonra, hem paketi teslim etmek hem de çok özlediği teyzesini görmek üzere, Tekirdağı’ na teyzesinin yanına gider. Niyeti orda fazla kalmamaktır. Paketi teslim edip bir iki gün kalıp Kuşadası’ na geriye dönmektir. O günlerde ne rastlantı ki dinlenmek icin Kamuran’ da tekirdagı’ na gelmiştir. Feride paketin içinde neler bulunduğunu bilmemektedir. Bu içinde neler bulunduğunu bilmediği paketi teslim eder. Ama doktorum öldüğünü onlardan gizlemiştir. Böylece Kuşadasın’ da doktorun yaşadığı bahanesiyle zorlanmadan geriye dönebileceğini ummaktadır. Fakat umduğu gibi olmaz teyzesi bu paketi Feride gitmeden bir gün önceden Kamuran’ a verir. Kamuran o gece kardeşiyle birlikte defteri okur. Böylece, Feride’ nin kendisini hala sevmekte olduğunu anlar. Hemde doktorun tembihlerini öğrenir. Kendisiyse, Feride gittiğinden beri Feride’ yi unutamamiştir ve hala sevmektedir.

Feride, yeterince kaldığını ve geri dönmesi gerektiğini söyleyerek yola çıkmak üzere hazırlanır. Feride hayatla cok didişmiş ve artık bu gücünü yitirmiştir. Artık doktorunda olmadığı Kuşadası’ na gitmek onunda hic işine gelmemektedir. Kuşadası’ na dönmek, Feride’ yi cok fazla üzmüştür. Ama bu durumunu etrafındakilere hiç belli etmemektedir. Bunu atrafındakilerin anlamasını istemez. Feride’ yi götürecek araba kapıya yaklaşır. Fakat bu bir oyundur. Kamran ve kardeşinin hazırladığı bir oyundur. Feride arabaya yaklaştığı zaman arabadan birden Kamuran iner ve feride’ yi kucaklar. Zaten tüm ev halkıda Feride’ nin tekrar yuvadan uçmasını istemiyorlardır. Bunun için tüm ev halkı elbirliği yapmıştır. Feride’ nin tüm istemiyormuş gibi davranmaları olmaz demeleri falan boşadır. Kırık dökük kelimelerle bu oyundan kurtulmaya çalışmıştır ama nafile kurtulamamıştır. Çünkü, Kamran artık kararlıdır ve ikinci bir gaflete düşmeyecektir. Bunu Feride’ yede onu bir daha kaybetmeyi göze alamayacağını ve onu suan bile deliler gibi sevdiğini söyler. Çalıkuşu, gizli bir mutlulukla ve huzurla kendini Kamuran’ ın kollarına atar.



ROMANDAN ALINTI




... İki saat sonra muhtar, Munise’ nin babasıyla beraber mektebe geliyordu. Ben bu adamı fena çehreli, korkunç, zalim bir adam diye tasavvur ediyordum. Halbuki ufak tefek, hasta, yorgun bir ihtiyardı. Bana, İstanbul’ lu olduğunu, fakat kırk seneden beri memleketini görmediğini söyledi. Eski bir rüyayı anlatır gibi tereddütlerle Sarıyer’ den, Aksaray’ dan bahsetti. Munise’ yi bana vermeye razı oluyordu; fakat ona pek cok acıdığını hissettim. Çocuğu mesut etmek için elimden geleni yapacağımı, onu daima kendisine göstereceğimi vaadettim.
Zeyniler’ in fakir, karanlık mektebi bu güne kadar, böyle bir kavram, böyle şenlik görmedi. Bundan eminim. Munise ile sevincimizden odalara, sofalara, sığamıyorduk. Kahkahalarımız, saçaklardan uyuşmuş kuşları uyandırıyor gibi tavanlardan şen cıvıltılar geliyordu.
Munise, birkaç saat içinde nazlı bir küçük hanım halini almıştı. Al faniladan bir elbisem vardı ki, ben giyemezdim. Onu bir parça daraltıp kısaltarak ona koket bir kostüm yaptım. Kız bu elbise içinde, nasıl anlatayım, bir içim su, ağza alınınca eriyen fondan şekerleri gibi bir şey oldu.
Kar, bir gün evvelki şiddetini kaybetmekle beraber hala devam ediyordu. Akşamdan evvel, çocuğu elinden tutarak bahçeye çıkardım. Hatice hanım, Zeyni baba’ nın kandillerini yakmaya gidinceye kadar gezdik, birbirimizi kovaladık, mezar taşları arasında top muharebesi yaptık.
Neşemiz, ihtiyar kadının çatık yüzünü bile güldürmüştü: Haydi artık içeri girin, üşüyeceksiniz, hasta olacaksınız derken tatlı tatlı sırıtıyordu.
Üşümek mi? İnsanın içinde güneş yanarken üşümek mi? Bu akşam, gökyüzü bana, batıdan doğuya kadar dallarını uzatmış bir ağaç gibi göründü; yavaş yavaş sallandıkça, üstümüze çiçeklerini döken kocaman bir yasemin ağacı!

yzx
31-05-08, 19:24
Çanlar Kimin İçin Çalıyor

KITABIN ADI : Çanlar Kimin Için Çaliyor

KITABIN YAZARI : Ernest HEMINGWAY

YAYINEVI VE ADRESI :Varlik Yayinlari Ankara Caddesi / ISTANBUL

BASIM TARIHI : Mayis 1996

KITABIN YAYIM MAKSADI :

Nobel Ödülü Kazanmis Olan Amerikali Dev Romanci Ernest Hemingway ‘In Ispanyol Iç Savasini Konu Olarak Ele Alan Romanidir.

KITABIN ÖZETI :

Roberto Jordan; sari saçli, rüzgar ve günesle yanmis yüzü, ince yapiliydi. Çok zor bir göreve seçilmisti. Gerçi daha önce birçok defa yaptigi islerden biriydi ama yinede General Golz onu bu görev için bizzat kendi görevlendirmisti. General Golz, Roberto Jordan ‘in simdiye kadar çalistigi en iyi general olmasina ragmen, tümeninin taarruza baslamasiyla beraber köprüyü uçurmasi gerekecekti. Uçaklarin bomba sesleri duyulunca köprü uçmus olacakti.

Asagida yasli adam onu arabada beklemekteydi. 68 yasina ragmen dinç ve kuvvetli bir görüntüsü vardi. Dagda Amerikaliya yardim edecek çetelerin hepsini taniyordu. Gerçi çogu ise yaramaz adamlardi ama tren isini iyi yapmislardi. Kashlein görevini çok iyi yapmis, treni bölgedeki çetelerle beraber havaya uçurmustu. Daha sonrada baska bir is esnasinda ölmüstü.

Yasli adam Roberto ‘yu köprüye götürdü. Köprünün iki yaninda iki nöbetçi vardi ve biraz uzaginda 7 askerin kaldigi bir karakol vardi. Dinamitleri, yarim saatlik uzaklikta bir tepede olan Pablo' nun yerine götürdüler. Agaçlarin arasinda olan bu yerde Pablonun dört ati vardi. Pablo 50 yasini geçmisti, çok akilli ve tecrübeli bir adamdi. Tren isinde o da vardi. Çingene, Fernando, esi Pilar ‘da. Tren isi esnasinda kurtardiklari Maria' yi hepsi de tasimislardi.

Pablo Cumhuriyetçiydi, çetelerin hepsi Cumhuriyetçiydi. Ama köprü isini ögrendiginde Pablo ‘nun hosuna gitmedi bu is. Tren isi daha mantikli idi. Onun kadar kampta sözü geçen Pilar, Roberto ‘yu destekleyince digerleri de desteklediler. Pilar baskanligi Pablo 'nun elinden aldi ve köprü için Roberto ‘ya yardim edecegini söyledi. El Sordo (diger çete reisi) ‘nun da yardim edeceginden süphe yoktu. Daglarda yüzlerce adam olmasina ragmen El Sordo ‘nunkilerle beraber topu topu 18 kisi bulabilmislerdi. Digerleri güvenilir degildi. Köprünün imha edilmesinden dolayi Pilar ve Sordo adamlariyla beraber bu bölgeyi terk etmek zorunda kalacaklardi. O aksam Sordo gelmeyince ertesi gün Pilar ve Maria ‘yla beraber, Roberto Jordan El Sordo ‘nun yanina gitmeye karar verdiler. Maria trenden baygin halde kurtulmustu. O zamanlar saçi tamamen kesilmis olmasina ragmen, büyüdükçe Maria güzellesmisti. Daha tamsah bir gün olmasina ragmen Maria ve Roberto birbirlerini sevmislerdi. Pilar, Roberto ‘dan bu is bitince kizi götürmesini istemis, Roberto ‘da kabul etmisti.

El Sordo Cumhuriyetçi ruhunu daglarda koruyan ender çete reislerinden biriydi. Roberto Jordan, El Sordo ‘nun kendisine yardim edeceginden emin olmustu. Alti at vardi. El Sordo, daha sonraki kaçis için gereken atlari bulmak için gayret gösterecegini söyledi. Ne de olsa köprü isinden sonra buralardan gitmek zorunda kalacakti.

Roberto, Maria ve Pilar aksama dogru barinaklarina döndüler. Pablo köprü isinden yana degildi. Roberto Jordan onu öldürmek zorunda oldugunu biliyordu. Diger adamlarin hepsi de onun ölmesini istiyorlardi. Köprü isini bozabilirdi Pablo. Bir an magaradan disari çikan Pablo ‘nun kaçtigini düsündü herkes. Çünkü kaçarken birkaç dinamit lokumu da götürmüstü.

Roberto disarida yatmaya aliskindi. Gece bayagi ilerlemis ve Maria ‘nin güzelligi onu büyülüyordu. Maria sicacikti. Bir ses üzerine arkaya dönünce Fasist Süvarilerden birini karanliklarin arasindan zorda olsa seçebildi. Tabancasiyla onu vurdu. Tam kalbine gelmisti mermi. Diger süvarilerinde gelmesi yakindi. Adamlariyla beraber pusu kurdu ve kardan ayak izini takip etmesini bekledigi diger süvarileri bekledi. Süvariler bekledikleri gibi geldiler. Onlari farketmemislerdi, ama ilerlemelerine devam edip gittiler.

Silah sesleri Sordo ‘nun barinagindan geliyordu. Atlari satan Sordo 'nun yerini bulmuslardi. Birkaç saat sonra silah sesleri kesildiginde Sordo ve adamlari ölmüstü.

Artik yalnizdilar. Andreas ‘i, Roberto ‘nun verdigi notu götürmek için General Golz ‘un yanina gönderdi. Köprü sabaha uçurulacakti.

Pablo gece yarisi bes abamla geldi. Pablo kaçamamisti. Ihaneti kendine yedirememisti. Roberto Pabloyu karsisinda görünce ümitlendi. Köprü isi olabilirdi.

Pilar ve yanindakiler üstteki karakolu, Pablo yeni getirdigi bes atli ile alttaki karakolu imha edecekti.

Uçaklarin bombalari sabaha karsi duyuldu, Anselmo ve Roberto köprüdeki iki nöbetçiyi öldürdüler. Roberto dinamitleri yerlestirirken acele edemezdi. Neredeyse basarmak üzereydi. Diger iki karakoldan silah sesleri ardi ardina geliyordu. Dinamitleri yerlestirdi ve Anselmo ile beraber ipi germeden köprüden bir miktar uzaklastilar. Pilar ve yanindakiler karakolu halletmislerdi ama iki adami ölmüstü Pilar‘in. Roberto ipi çekti ve köprü ortadan ikiye ayrildi. Gökden yagan demir parçalarindan biri Anselmo ‘yu öldürmüstü. Yasli adam çok küçük gözüküyordu.

Pablo tek basina kurtulmustu tanktan. Karakolu imha edememislerdi ama Pablo tek basina kurtulmustu. Artik herkese yetecek kadar at vardi. Maria çok seviniyordu, Roberto yasiyordu. Atlarla hizla ilerliyorlardi. Pablo ‘nun kaçmak için çok güzel planlari olsa gerekti.

Bayiri çiktikça Roberto ‘nun ati yavasliyordu. Zavalli hayvanin nefesleri bile hizlanmisti. Büyük bir gürültü ile Roberto ‘nun ayagi, düsen atin altinda kalmisti. Ayagi kirilmis ve kirik kemik Roberto ‘nun kaslarini yirtmisti. Daha fazla ilerleyemezdi. Yardima gelenlerle vedalasip, orda kalmak istedigini söyledi. Digerleri giderlerken, biliyordu. Daha General Golz ‘dan emir alirken böyle olacagini biliyordu.

yzx
31-05-08, 19:25
ÇATIDAKİ NEFES

KİTABIN ADI ÇATIDAKİ NEFES
KİTABIN YAZARI W.C. ADREWS
YAYIN EVİ VE ADRESİ ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ
YAYIN EVİ VE ADRESİ 1991



1.KİTABIN KONUSU: Şanssızlıklarla dolu, genç bir kızın başından geçen talihsiz olayları anlatmaktadır.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Dawn, üvey annesi,babası ve ağabeyi ile yaşamaktadır, fakat bunu bilmemektedir. Ağabeyi Jimmy ona yakın ilgi göstermektedir. Fakir bir aile olan Longchamp’lar, babasının işi yüzünden birçok yer değiştirmişlerdir.
Son olarak şirin bir yer olan Richmond’a taşınırlar. Burada özel bir okulda çalışacak olan Ormand, Dawn ve Jimmy’i bedava okutturacaktır. Okul zengin çocuklarla doludur ve hemen uyum sağlayamazlar. Buna rağmen Dawn okulun en yakışıklı öğrencisi Philip ile tanışır ve çıkarlar. Aynı okulda okuyan Philip’in küçük kız kardeşi Clara ağabeyinin Dawn’la olan ilişkisini çekemez ve kötü oyunların peşindedir. Bu arada Dawn’ın annesi yeni doğum yapmıştır ve verem olmuştur. Bir müddet sonra annesi Sally veremden ölür. Bu olaydan sonra Dawn ve Jimmy okuldan ayrılırlar.
Bir gün polisler Ormand’ı tutuklarlar ve karakola götürürler. Karakolda Ormand kendisinin gerçek babası olmadığını ve gerçek ailesine dönmesi gerektiğini söyler. Şok olan Dawn olanlara anlam veremez. Polisler Jimmy’i ve yeni doğan bebeği çocuk esirgeme bürosuna, Dawn’I ise yeni ailesine yollarlar.
Yeni ailesi olan Cutter’lar büyük bir otele sahiptirler ve oteli aile işletir. Burada yeni annesi,babası ve büyük annesi ile tanışır.kardeşleri ise ağabeyi, okulda çıktığı çocuk Philip, kız kardeşi Clara’dır. Otelde hizmetçi olarak çalışmaya başlatılan Dawn, burada kötü şartlar altında yaşamaktadır. Bir gün Jimmy yurttan kaçıp gizlice Dawn’ın yanına gelir.Dawn’ın üvey kardeşi olduğunu bilir ve ona karşı hissettiklerini açıklar. Dawn ise bir gün onu bulacağına söz verir. Clara. Jimmy’nin geldiğini öğrenir ve onu kovdurur.
Oradaki hizmetçilerle arkadaş olan Dawn, eski dadısının yerini öğrenir ve onu ziyarete gider. Dadısı, annesinin, evliyken yasak bir ilişkiden doğduğunu ve babasının ünlü bir ressam olduğunu söyler. Büyükannesi ise bu olayı örtbas etmek için Dawn’ı otelde çalışan Longchamp çiftine yüklü bir para ile verir ve kaçmalarını sağlar. Bu olayı büyükannesine anlatır ve olayın büyümesini engellemek için Dawn’ı uzak bir yere üniversiteye yollar. Böylece Dawn esaretlik hayatından kurtulur.

3.KİTABIN ANA FİKRİ: Hiçbir zaman hayattan kopmamanız ve yaptığınız çalışmaların en sonunda başarıya ulaşacağını anlatıyor.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
DAWN; seven sevilen, mutlu bir genç kız ve başarılı bir öğrencidir.esesrde baş kahramandır.
JİMMY; çok yakışıklı olmayan, fakat saygılı ve oturaklı bir gençtir. Dawn’ın üvey kardeşidir.
PHİLİP; okulun en yakışıklısıdır ve çok çalışkan değildir. Dawn’ın gerçek kardeşidir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitaptaki olaylar birbirine bağlı ve akıyıcıdır.basit bir dille anlatılmasına rağmen, aralarda yapılan uzun tasvirler okuyucuyu sıkmaktadır.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ

1958 yılında Belçika’da doğdu. Varlıklı bir ailenin tek çoçuğuydu ilk ve orta öğrenimini Belçika’da tamamladıktan sonra yüksek öğrenim için Paris’e gitti. Okulu bitirdikten sonra çeşitli gazete ve dergilerde makale, deneme ve fıkra türünde yazılar yazdı. Halen Ameraika’nın New York eyaletinde yaşamaktadır.
ESERLERİ; Çatı, Çatıdaki Rüzgar, Gazap Üzümleri…

yzx
31-05-08, 19:25
Çatıdaki Rüzgar

KİTABIN ÖZETİ :

Chris, Carrie ve Cathy adlı üç gencin, annelerinin üzerlerinde kurduğu baskı ve öldürme girişimi karşısında evden kaçmasıyla başlayan yolculukları, çocukların üç yıl beş ay tavan arasında kapalı kalmaları, annelerine karşı kin beslemelerine neden olmuştur. Anneleri mirasa konmak için çocuklarını öldürmek üzere arsenik katılmış çörekleri çocuklara yedirir.

Annelerinden kaçtıktan sonra doktor Paul Sheffield’ in üç çocuğu yanına alır. Onların hastalıklarının tedavisini yapar ve bir baba şefkatiyle yanına alıp onları özel okullara gönderir. Yıllar geçtikçe doktor ile en büyük kız olan Cathy arasında yakınlaşma olur. Ayrı kaldıklarında büyük çöküntü içine girerler. Cathy’ in balerin olma arzusu onu Julian ile tanıştırır. Onunla aşk yaşarken asıl amacının annesinden öcünü almak olduğunu hatırlar. Annesinin genç eşi olan Bart’ı ayarlayıp kinini ve çektiği acıları aynen onada yaşatmaya çalışır.

Bir gün itirazda bulunarak “ben Catherine Leigh Foxworth’un bayan Winslow’ un ilk kocası Christopher Foxworth’ den olan büyük kızıyım. Herhalde babamın, annemin üvey amcası olduğunu ve evlendikleri için Malcolm Foxworth'un öz kızını mirastan yoksun bıraktığını anımsıyorsunuzdur. Ağabeyim Christopher şimdi doktor oldu. Bir zamanlar Cory ve Carrie adında ikiz kardeşlerimde vardı. Ama ikisi de öldüler ...”der On beş yıl önceki noel partisinde Chris’le ben balkondaki dolaba gizlenmiş sizleri izlerken ikizler kuzey kanadındaki odamızda uyuyorlardı. Oyun yerimiz tavan arasıydı ve asla aşağıya inmezdik.

Para annemizin yaşamına girdikten sonra biz istenmeyen sevilmeyen çatı fareleri olmuştuk. Cathy, Barta dönüp evet sevgilim ben karının kızıyım ve çalıştığım avukatlık firması, karının ilk evliliğinden dört çocuğu olduğunu öğrendiği takdirde her şeyi yitireceğinizi bilmektedir. Anne diye başlar.Donuk bir sesle Cary’nin cesedini ne yaptın der? Çevredeki tüm mezarlıkları dolaşıp kayıtları incelerler.1960 yılında Ekim ayının son haftasında sekiz yaşında bir çocuğun ölüp gömüldüğünü gösteren bir kayıt yoktur. Yutkunup yüzüklerini ışıldatarak ellerini ovuşturur “Ne yapacağımı bilemedim” diye fısıldar. “Daha hastaneye varmadan ölür. Birden bire soluk almaz olur. Kendimden nefret ettim. Onu öldürmek değil biraz hasta etmek istemiştim. Cinayetle suçlanabilirdim. Ben de bir hendeğe atıp üzerini yapraklar ve taşlarla örttüm” diye konuşur.

Foxworth malikanesinde çıkan yangında Bart ve büyükanneleri ölmüştür. Jory ve Bart isminde çocukları ile yaşamlarını sürdürmek için Californiya’da dört odalı iki banyolu evlerine gidip, eski evlerindeki yaşantılarından uzaklaşırlar. Cathy de annesinin kendilerine yaptıklarını çocuklarına yapmayacağını söyler.

Sonuç olarak küçüklüğünde insanların aile ortamları ve yaşantıları, anne ve babalarının çocukları üzerinde uyguladıkları yöntemler çocukların geleceğini etkilemektedir. Kötü uygulamalar çocukların zihninde bir hırs yaratıp aile yaşantısından uzaklaşarak ve ailesinden öcünü almaya kadar ve hatta kendi yaşantısında iyi bir geleceği garanti edemeyerek, özellikle kız çocuğu ise hayattaki kötü ve zor şartlarla uğraşıp, hayatı öğrenmek ve kişisel olarak düşük ve aciz hale düşmektedirler. Bu kitapta azimli ve hırslı olan Chris’in doktor, Cathy’nin ise balerin olması iyi bir olaydır. Yalnız bir kardeşten öte bir sevgili olarak görürler. Cathy’ ise kendini rüzgarın savurduğu istikamete bırakır ve birçok erkekle tanışıp, evlenir ama iyi bir yaşantısı olmaz. En son tekrar Chris’e dönmesi ise aile bağlarının önemini anlaşılır.

yzx
31-05-08, 19:26
Çete

KİTABIN ÖZETİ
Bu roman; Çarlık Rusya'sından kaçan mülteci Nina'nın hayatını ve bir Türk subayı olan Kıran Beyin sergüzeştini anlatmaktadır. Olaylar; Suriye, Lübnan, Antep, Adana bölgesinde cereyan etmektedir.
Albay Bremand, yüzbaşının hanımı olan Nina'ya, Türk Ordusunun her tarafı yağmaladığını söylemektedir. Nina'nın amacı ise albaydan ordular (Türk-Fransız orduları) hakkında gereken bilgileri almaktır. Nina, daha sonra bir gişeden Beyrut'tan Adana'ya nasıl gidebileceğini sorar. Fransızların isteği dışında gitmek isteyen kadın şüphesiz bir Fransız dostu değildir. İçlerinde bir Ermeni vardır. Geceyi bir otel odasında geçiren Nina, Bekirof'tan Adana'ya gidilecek yol hakkında bilgi alır. Yollar hep çeteler tarafından tutulduğu için Nina uygun zamanı beklemeye başlar.
Adana Sultanisi (Lisesi) Fransızca Öğretmeni Nezih SUAD, akşam evine dönerken evinin kapısında çarşaflı birisini görür. Ona kim olduğunu sorar. O da:"Seni almaya geldim." der. Çarşaflı kişi kadın değil erkektir. Tabancasının içinden Demir Beyin gönderdiği mektubu çıkarıp Nezih Beye verir. Mektupta şunlar yazılıdır: "Vaadini tutuyorsan seni cepheye çağırıyorum. Yoksul'a uy, beni bul." Yoksul, Nezih'i Adana'dan alıp Demir Beyin karargâhına götürür. Burada Binbaşı Demir, Nezih'i bağrına basar; ona sorumlu olacağı bölgeleri gösterir ve oralar hakkında kendisine bilgi verir.
Generalin balosuna davetli misafirler Çarlık Rusya'sından söz etmektedirler. Herkes kendi soyu hakkında mübalağalı konuşmaktadır. Nina, güzelliğiyle etrafındaki insanları âdeta büyülemektedir. Albay, Fransız Mühendisten Nina hakkında bilgi almaya çalışır. Albay, Nina'ya yaklaşarak ona, en kısa zamanda eşine kavuşacağını müjdeler. Hemen akabinde albay, Nina'ya Lübnan'ı ve Şam'ı nasıl bulduğunu sorar. Nina pek güzel bulmadığını söyler, ayrıca kendi soyunun da Cengiz Hana dayandığını söyler.
Nezih Bey ile Yoksul'u Öksüz karşılar. Yoksul, çeteye yeni kumandanları Kıran'ı (Nezih Beyi) tanıtır. Artık çetenin yeni komutanı Kıran Bey'dir. Çete hakkında Yoksul ile Öksüz'den bilgi alan Kıran Bey, az zamanda kendisini çetesine sevdirmeyi başarır. Ovaları Öksüz, dağları ise Yoksul çok iyi bilmekte ve de tanımaktadır. Çete, İskenderun'dan Hamam ve Katma'daki işgal kuvvetleri merkezlerine yiyecek ve gereç götüren konvoyun önünü keserek, konvoyu vurur. İşgal ordusuna yardım ettiğini bildikleri bir Arap köyünü yakarlar. Bu, çeteciliğin gereklerindendir. Bu olaydan sonra Kıran Beyin çetesinin ünü her tarafa yayılır. Suriye'de Fransız işgaline karşı koyan Arap çeteleri kendisine adamlar gönderirler, dağlarda ziyafet çekerler. İşgal kumandanları Kıran Beye, Cengiz Hanın torunu demeye başlarlar. Ova ve dağ Türkleri ise kendisine bir Yavuz Selim yüzü yakıştırırlar. Bu sırada işgal güçleri büyük bir harekât hazırlığına başlamıştır. 6 Mart 1921'de Tataluşağı Savaş'ı olur. İşgal kuvvetleri bu çarpışmada darmadağın olurlar ve kumandanları Albay Derigoin de vurulup ölür.
Savaştan hem galip hem de mağlup çıkan Kıran Beyin çetesi, savaşı unutup dinlenmeye başlar. Yoksul ile Öksüz, sahile inip etrafı gözetlemektedirler. Her taraf zifiri karanlıktır. Sahile yanaşmakta olan iki tane gemi görürler. Gemilerin birinden kavga ve gürültü sesleri gelmektedir. Bu sırada gemiden hızla uzaklaşmakta olan birisini görürler. Gemidekiler, kaçan kişiye ateş etmektedirler. Yoksul ile Öksüz bu ateşe karşılık vererek gelen kişiye yardımcı olurlar. Gelen kişi erkek değil kadındır. Bu kişi Nina'dır. Gözlerini açtığında karşısında iki kişi görür. Bunlar, hayatını kurtaran Öksüz ile Yoksul'dur. Nina yaşadığına inanamamaktadır. Başından geçenler bir film şeridi gibi gözlerinin önünde canlanıverir. Ölümden dönüşünü bu iki kişiye borçludur. Bunlar Nina'yı Şilan Kalesi'ne, Kıran Beyin yanına götürürler. Kıran Bey, Nina hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Ona sorduğu sorular yanıtsız kalmaktadır. Nina, Kıran'dan kaleyi gezmek için izin alır. Kale gezisinde kendisine Öksüz refakat eder. Nina'nın Türkçe konuştuğunu duyan Öksüz, durumu hemen Kıran'a bildirir. Bu durum onların sık sık görüşmelerine neden olur. Böylece Nina ile Kıran arasında büyük bir aşk doğar.
Nina ile Kıran arasında yaşanan aşkın macerası Öksüz ile Yoksul'un dönmesiyle birlikte sona erer. Çünkü Kıran, Nina'yı Fransızlara teslim edecektir. Ayrılık her ikisine de zor gelmektedir. Ayrılalı henüz birkaç saat olmuştur. Nina, Kıran'a etraflarının çevrili olduğunu söylemek için geri döner. Düşman kuvvetleriyle kıyasıya yapılan çatışmadan sonra Kıran Beyin çetesi galip gelir. Bu galibiyette Nina'nın büyük rolü vardır. 1921 yılının ekim ayında Ankara Antlaşması imzalanır ve Kıran Beyin çetesi de ortadan kaybolur. Savaştan sonra Kıran ile Nina evlenerek aşklarını ölümsüzleştirirler. Gülcihan adında bir kızları olur ve bunlar Hatay'a yerleşerek mutlu bir şekilde yaşamlarını sürdürürler.

yzx
31-05-08, 19:28
Çocuk Gelişimi Ve Psikolojisi

KİTABIN ÖZETİ
"Çocuğun ilk altı yılı" bireyin gelişiminin temel taşlarını oluşturması, temel bilgi ve becerilerinin bu erken gelişim döneminde kazanılması nedeniyle büyük önem taşır.
Kişiliğin oluşumu yönünden de önem taşıyan ilk 72 ayda çocuk, kendisine uyarıcı bir çevre sunan, SEVGİ gösteren ve SAĞLIKLI GELİŞİMİNİ sağlayan anne-babaya ihtiyaç duyar.
O-6 Yaş arası, çocuk gelişiminin hızla yönlendiği kritik yıllardır. Bu erken gelişim yıllarında temeli atılan beden gelişimi, psiko-sosyal gelişim ve kişilik yapısının, ileri yaşlarda yön değiştirmekten çok aynı yönde gelişme şansı daha yüksektir. Çocuk gelişiminin kendine özgü dinamikleri olduğu, her gelişim evresinin büyük oranda daha önceki evreler tarafından belirlendiği bir gerçektir. Araştırmalar çocukluk yıllarında kazanılan davranışların yetişkinlikte, bireyin kişilik yapısını, tavır, alışkanlık, inanç ve değer yargılarını büyük ölçüde biçimlendirdiğini ortaya koymaktadır.
DOĞUM:
Çalışmalar gebelik sırasında kaygı ve zorlanma içinde olan annelerden doğan çocukların, 2,5 yıl sonra gözlendiğinde, toplumsal ilişkilerde çekingen olduklarını, oyunlara katılma isteği göstermediklerini, tehlikeler karşısında diğer çocuklardan daha çok kaygı gösterdiklerini ortaya koymaktadır.
YENİ DOĞAN (0-1 AY)
Yeni doğanın davranışları çok sınırlıdır. Bu ilk davranışlar ilkel olmalarına rağmen gelişimin temelini oluştururlar. Bebek doğduğu andan itibaren yüksek bir öğrenme potansiyeline sahip olmakla birlikte yapabildikleri öğrendiklerine oranla azdır. Yeni doğan görme alanı içindeki (15-25 cm.) parlak cisimleri fark eder. İnsan yüzlerini inceleyebilir. Gördükleri 2-4 ncü aya kadar net değildir. Yeni doğan iletişimini ağlayarak yapar. Ağlama repertuarı ihtiyaca bağlı olarak oldukça geniştir.
Fiziksel durum: Yeni doğan bebek beklenilenden oldukça değişik bir görünüme sahip olacaktır. Tahminlerden daha küçük ve narin olabilir. Kafasının biçimi tuhaf gelmemelidir. Cildi verniks denilen bir yağ tabakası ile kaplıdır. Ayrıca sistemleri henüz tam olarak çalışmadığı için derisinde benekler, morluklar ve renk değişiklikleri olabilir. Bunların hepsi normaldir ve bu tip şeyler 2 haftalık olduktan sonra geçer. Burada önemli olan bebeğin özellikle anne sesini duyduğu zaman sakinleştiği ve huzur bulduğudur.

1 NCİ AY:
Yattığı yerden başını 1-2 saniyelik bir süre için kaldırabilir. İnsan ve özellikle anne yüzüne odaklanabilir. Şiddetli seslere bedensel olarak tepki verir. Ağlama dışında bazı sesler çıkartabilir (cıvıldama). Gülümsemeye gülümseme ile karşılık verir.
3 NCÜ AY:
Yakın mesafede bulunan hareketli nesneleri takip edebilir. Yüksek sesle gülebilir. Ellerini bir araya getirebilir. Başını dik tutabilir. Bir yöne doğru yuvarlanabilir. Kısacası etrafındaki nesnelerle veya insanlarla kendi çapında iletişime geçebilir.
6 NCI AY:
Başını vücudu ile aynı hizada tutabilir. Ünlü ve ünsüz harf bileşimlerinden oluşan kelimeler çıkarabilir. Birine veya bir şeye tutunarak ayakta durabilir. Kendisini besleyebilir. Ellerini rahatça kullanır.
9 NCU AY:
Mizah duygusuna sahip olmakta ve ebeveynlerini güldürmekten haz duymaktadır.
12 NCİ AY:
Yürüyebilir ve rahatlıkla iletişime geçebilir. Öğrenme isteği daha da kuvvetlenmiştir.
Bebekler çevresindekilerle ağlayarak iletişime geçerler. Ağlama repertuarları çok geniştir. İhtiyaca cevap verilmezse ağlama şiddeti artar. Bir bebeğin ağlamasına neden olabilecek yedi durum şunlardır:
1. Hastalık
2. Pişikler
3. Kolik: Düzenli olarak günün belli bir saatinde yoğun ve yatıştırılamayan ağlamalarla beliren bir durumdur. Genellikle öğleden sonra veya akşamları ortaya çıkar. Kolik bebeğe zarar vermez fakat doktora başvurulmalıdır.
4. Bulunduğu ortam
5. Hoşlanmadığı şeyler: Giyindirilmesi veya soyundurulması, göz veya kulağına burun damlatılması, banyo olması gibi rahatsız edici durumlar bebeğin ağlamasına sebep olur. Ayrıca yedinci aydan sonra bebek anne veya babasını yanında görmediği zamanda tedirgin olup ağlayabilir.
6. Ebeveynin ruh hali: Akılda bulundurulması gereken en önemli husustur. Her bebek ebeveynin ruh halini anlayabilir ve buna bağlı olarak huzursuz olabilir. Sinirli hareket, tavır veya seslerden kaçınılmalıdır.
7. Aşırı ilgi: Bebeğin kucaktan kucağa dolaştırılması, aşırı sıkılarak sevilmesi, aç değilken üstelenerek beslenmesi, gereksiz yere altının değiştirilmesi, ağlarken bebeğe sinirli bir şekilde bağırılması bebeği kızdırır veya tedirgin eder.
Kitapta asıl belirtilmek istenen anne ve baba olmanın kurallarına uyulduğu sürece, ne kadar kolay bir yetiştirme ve büyütme evresi geçirebileceğimizdir. Her ne kadar bir bebek için iletişim bize göre "agu gugu" gibi şeyler ifade etse de aslında bir bebeğin dünyası, iletişim kabiliyeti bizim kendileri hakkında bildiklerimizden çok daha geniştir. En önemlisi onların da olurunu alarak, güvenlerini kazanarak bu dünyaya girebilmek ve onları doğrulara motive etmektir.

yzx
31-05-08, 19:29
Çöl Yasası

KİTABIN ÖZETİ :

Kitapta yaşanan olaylar Eski Mısır’da ve firavunlar döneminde geçmektedir. Kitabın kahramanları, bir mahalle yargıcı olan Pazer, ona deli gibi aşık olan karısı Neferet, onun can dostları Suti ve Kem, Mısır’ın soylu kişilerinden olan, nakliyeci Denes, saray başhekimi Nebomom, General Aşer, diş hekimi Çeçi, kimyacı Kadas, maliye bakanı Bel Tran ve bu kişilerin yanında çalıştırdıkları kişilerdir.

Mısır’ın soylu ailelerinden olan kişiler Firavun Ramses’in tahtına el koymak ve Mısır’ın yönetimini sırf kendi çıkarlarını düşündükleri için ele geçirmek istemektedirler. Bunun da tek yolu halkın Ramses’e ve geleneklerine olan bağlılığını çökertmek olduğunu düşünmektedirler. Bu yüzden de önlerindeki en büyük engel olan Yargıç Pazer’in ve Neferet’in hocaları olan yüce bilge Branir’i öldürmeleri gerekmektedir. Bu sayede Veziri ve Ramses’i daha kolay kandırabilecekler ve onları içten yıkacaklardır.

Bir komplo düzenlenir ve Branir öldürülür. Suç ise Yargıç Pazer’e atılır. Bunun üzerine Pazer mahkum edilir. Fakat Neferet, Kem ve Suti işin takibini bırakmazlar ve Yargıcın suçsuz olduğunu ispat ederek onu kurtarırlar. Yargıç, karısı ve arkadaşları bu işi bırakmazlar ve sonunu getirmek için takip ederler. Yargıç bu konuda soruşturma başlatır. Soylu kimselerle baş etmek o kadar da kolay değildir. Fakat Mısır’da yargıçların her konuda ve herkese karşı ayrımcılık yapmadan soruşturma yapma yetkisi vardır.

Yargıç Pazer soruşturmayı derinleştirdikçe komplonun içindeki her türlü pisliği tek tek ortaya çıkarmaktadır. Bu yüzden vezirin çok büyük saygısını kazanmıştır ve Mısır’ın en yüksek yargıcı konumundaki Kapı Baş yargıçlığına getirilmiştir. Artık işler daha kolay olmaktadır. Yargıç bu işten Ramses’in ve vezirin haberi olmadığını zannetmektedir. Fakat yavaş yavaş suçluları ortaya çıkarmakta ve adaletin sağlanmakta olduğunu düşünmeye başlamıştır. İşte tam bu sırada Ramses suçlulara karşı bir af yasası çıkarmıştır. Yargıç buna karşıdır ve afın yanlışlığı hakkında ve kaldırılması için bir yazı yazar. Bu yazı resmen Ramses’e karşı gelmek demektir ve bu yüzden sonu ölüm cezası olabilecek bir cezayla karşılaşabilecektir. Fakat düşüncesini Vezire karşı bile açık açık söyler, yazısını geri almayacağını bildirir. Bu hareketi Mısır’da kimse yapamaz ve herkes şaşırmıştır.

Ramses, Pazer’i yanına çağırır ve düşüncesinin hala devam edip etmediğini sorar. Pazer’in yanıtı kesindir. Sonu ölüm bile olsa düşüncesinden vazgeçmeyeceğini belirtir. Bunun üzerine Ramses, Pazer’e bütün gerçekleri anlatır. Gerçek şudur Ramses’e karşı komplo kuranlar, Mısır tarihi boyunca firavunun simgesi olan Aydemir’i çalmışlardır. Aydemir olmadan Ramses’in hiçbir özelliği kalmamaktadır. Komplocularda, Ramses’e bunu açıklamakla tehdit edip af yasasını çıkartmışlardır. Ramses çok zor bir durumdadır ve bir yıla kadar tahtını, Mısır’ın bütün geleneklerini yok edecek ve parlak geleceğini söndürecek kişilerin eline bırakacaktır.

Ramses Yargıç Pazer’in çok güvenilir, dürüst, çalışkan ve bilgili bir kişi olduğunu ve Branir’in özellikle Yargıç Pazer’i eğittiğini düşünmektedir. Bu işi en iyi Pazer çözebilecek ve Mısır’ın geleceğini kurtaracaktır. Firavun Pazer’e çok güvenir. Bu yüzden, Pazer’i zaten iyice yaşlanan ve yorulan vezirinin yerine atar. Eski vezir de Ramses’e kendi yerine geçmesi için Pazer’i önermiştir.

Pazer artık vezirdir. Devletin en üst makamındadır ve elinde büyük imkanlar vardır. Bu imkanlardan yararlanarak komplocuları tek tek yakalamaya başlar. Fakat bu komployu kuranların başını yine de bulamaz. Bütün ihtimaller bitmiştir ve hepsini yok etmiştir. Ama Aydemir hala ortalıkta yoktur. Daha derin araştırmalar onu çok güvendiği, Maliye Bakanı Bel-Tran’a götürür. Pazer Bel-Tran’la görüşmeye gider. Bel-Tran’a birkaç soru sorduğunda, o çok güvendiği ve inandığı Bel-Tran’ın sürekli gülen yüzü birden kızgın bir hal alır. Evet sonunda komplonun başını bulmuştur fakat Bel-Tran’ın suçlu olduğunu ve Aydemir’in onda olduğunu ispat edememektedir. Yasalar vezir dahi olsa hiç kimsenin hiç kimseye ispat edemeyeceği konularda ceza vermesini yasaklamıştır. Bel-Tran’ da bunu bilidiğinden Vezir Pazer’i de kandırıp tahta birlikte oturup, Mısır’a birlikte egemen olmayı teklif eder. Aksi takdirde ikisi de hiçbir şey kazanamayacak Ramses‘in krallığı sona erecek ve Mısır bir karanlığa sürüklenecektir. Pazer bunu engellemeli, Aydemir’ i bulup, Bel-Tran’ı yok etmelidir.

SONUÇ :

1. KİTABIN ANAFİKRİ :

Kitap, eski Mısır uygarlığındaki yargı sistemini, insanların yargıya, devletine ve geleneklerine bağlılığını, yargının özgür ve bağımsız olduğunu, hiç kimseye ayrıcalık tanınmadığını anlatıyor. Yine o tarihlerde de kendi menfaatleri uğruna hata yapan insanların bulunduğunu anlatıyor.

2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Kitap, yargı sisteminin herkes için eşit ve bağımsız bir yargı sisteminin insanların mutluluğu ve refah düzeyini arttırdığını belirtiyor.

3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap, konusu tarih-inceleme türü olmasına rağmen, anlatılış bakımından roman gibi olmasından dolayı akıcıdır. Kitabın insanı eski çağlarda yaşanan olaylarla, şimdi yaşanan olayları karşılaştırmaya ve yorum yapmaya iten bir konusu vardır.

yzx
31-05-08, 19:32
Çölde Bir İstanbul Kızı

ESERİN ADI: ÇÖLDE BİR İSTANBUL KIZI
KİTABIN YAZARI: ESAT MAHMUT KARAKURT
YAYINEVİ VE ADERESİ: İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ KOLL.ŞTİ. ANKARA CAD.NO :95 –İSTANBUL
BASIM YILI: 1980 ( İLK 1926 )
KİTABIN KONUSU : Arabistan çöllerinde yaşanan ilginç bir aşk hikayesidir.
KİTABIN ANA FİKRİ :Aşkın ferman dinlememesidir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Melike bir subay kızıdır, hayatta her alanda başarılı olmuş, kendini beğenmiş birsidir. Hüseyin ise subay olup onun nişanlısıdır. Aziz ise çölde eşkiyaların başıdır.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :Bir solukta okunacak akıcılıkta ve anı niteliği taşıdığından çok etkileyici ve dilide oldukça sadedir. Başkı arayanlar için güzel bir roman olup, herkesin okuması gereken bir yapıttır.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: İstanbul’da 1902’de Şürayı Devlet üyesi Mahmut Nedim Paşanın oğlu olarak dünyaya gelen romancımız, 1977’de hakkın rahmetine kavuşmuştur. Diş hekimliği okulunu (1924), İstanbul Üniversitesi hukuk fakültesini bitirdi (1930). Gazetecilik ve Galatasaray lisesinde öğretmenlik yaptı. Politikaya atılarak Urfa’dan önce millet vekili (1957-60), sonra da senatör seçildi. (1961-66).
Aşk ve serüven romanlarıyla ün kazandı canlandırdığı gözü pek güçlü erkek kahramanlar aracılığı ile balkan savaşı ( Vahşi Bir Kız Sevdim ,1926 ) , I. Dünya Savaşı (Son Gece,1938) ,Kurtuluş savaşı (Allahaısmarladık,1936 ) dekorları içinde aşk ve kahramanlık konuları işledi.
Serüven, hareket niteliklerini duygusallıkla birleştiren romanları, Çölde Bir İstanbul Kızı (1926), İlk ve Son (1940), Erikler Çiçek Açtı (1952) devrik cümlelere, hareketli betimlemelere yer veren anlatımıyla dikkat çekti.birçok yapıtı filme alındı.







KİTABIN ÖZETİ:
Hasan Bey Arabistan çöllerinde ortaya çıkmış olan eşkiyaları ortadan kaldırmak için bu bölgeye askerleriyle birlikte görevlendirilir. Kızı Melike küçük yaşta annesini kaybetmiştir ve her alanda kendini en iyi şekilde geliştirmiştir. Nişanlısıda babasıyla gideceği için onlarla birlikte Arabistan çöllerine gitmek ister. Babasıda onu kıramaz.
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra çöle varırlar ama ortada ne bir çete ne de insan bulamazlar. Çevrede arama yaparlar ancak bir türlü başarılı olamamışlardır. Melike’nin canı çölde fazlasıyla sıkılır, babasından kendisini sıradışı, farklı bir yerlere götürmesini ister. Ancak babası buna şiddetle karşı çıkar. O sırada bir asker yakın bir yerlerde bir han bulunduğunu ve buranın güvenli bir yer olduğunu söyler. Babası istemeyerek de olsa kızı ve damadına izin verir. Yanlarına da bir çavuş gönderir. Gerçekten de Melike tüm güzelliğini ortaya koymuş hana girdiği andan itibaren herkesin ilgisini üstüne çekmiştir. Bu sırada büyük bir ses kopmuş herkes birden gelen adamın önünde diz çökmüştür. İçeri giren kişi çok yakışıklı ve herkesin korktuğu birisidir. Melike bu sırada ona tüm adamlarının önünde saygısızlık eder. Aziz buna dayanamaz ve kızı adamlarıyla birlikte kaçırır. Bu arada nişanlısı da kabile tarafından öldürülür.
Kızın cezası ise kabile kurallarına göre onu ele geçirenler arasından kura çekip onunla birlikte olmaktır. Melike çok gerizekalı ve yakışıklı olmayan birisiyle olmak zorunda bırakılmıştır. Ancak Melike onu öldürür ve kabile kurallarına göre onun cezası da ölümdür. Bu cezayı da infaz edecek kişide Aziz’den başkası değildir. Önce bunu kabul edemez ancak kurallar kesindir. Sabah şafağa kadar onu öldürmek zorundadır. Fakat bu kendisi için çok zordur. Çünkü Melike’den hoşlanmıştır ve kız suçsuzdur. Kızla odaya girdiklerinde aynı şeyleri hissetmişlerdir. Tüm gece sevgiyle birbirlerini kucaklamışlardır. Ancak sabah olmuştur onu artık öldürmek zorundadır. Tam o sırada babası kızını kurtarır ve Aziz’i de esir alır. Aziz yaptıklarından pişman olur, ancak çok geçtir. İstanbul’da hapise atılır. Fakat Melike’nin yardımıyla ordan kaçar ve mutlu bir yaşarlar

yzx
31-05-08, 19:32
Dağların Gözyaşları I. Cilt

KİTABIN ÖZETİ :

I. BÖLÜM.

İyi bir askeri ve tarih eğitimi almış olan A. Necati Ulunay UCUZSATAR; askeri eğitimini Dağ Komando Okulu, Kara Harp Akademisi, İngiltere Kraliyet Kurmay Koleji ve Silahlı Kuvvetler Akademisi’nde tamamlamış olup, aynı zamanda da Marmara Üniversitesinde Tarih Bilimi dalında doktora yapmıştır.

Yurt içi ve yurt dışı birçok görevde bulunan UCUZSATAR, Dağların Gözyaşları I. Cilt’inde; geçmişte yaşayarak tecrübe edindiği ve tarihi gerçeklerle bütünleştirdiği PKK gerçeğini, bu gerçeğin arkasındaki iç ve dış güçleri ele almıştır.

Kitapta anlatılanları şu başlıklarda toplayabiliriz;

1. Eğitimsizlik, cehalet ve insanlara etkileri,

2. Dış güçlerin PKK ve Güneydoğu politikası,

3. Hükümetlerin uygulamış oldukları yanlış politikalar,

4. Ekonominin etkisi

Temelde amaç; özlü bir tarihi geçmişe sahip olan Türkler'in bölünmesi, parçalanması ve yutulmasıdır. Buradan yola çıkarak, ne zaman ki ülkeler ekonomik ve siyasi otoritelerini sağlam bir şekilde kuramamışlar, işte o zaman dış güçlerin diğer ülkeler üzerindeki uyguladıkları politikalar etkisini göstermeye başlamıştır. Hem de en feci ve acımasız bir şekilde. Dış güçler tarafından Güneydoğu’da kurulmak istenen Bağımsız Ermenistan ve Kürdistan Devleti ilk etapta sözde o bölgede yaşayan bir kesim insan grubu ve ırkına tanınması gereken bir hak gibi görünse de, daha sonraki dönemlerde böl, parçala, yut politikasının bir parçası olacaktır. Yani dış güçlerin rahat rahat kullanabilecekleri bir piyon... Bunun için yürütülen yol ise; o bölgede yaşayan halkı kullanarak onların cehaletlerinden, ekonomik durumlarından istifade ile birbirlerine ve devlete düşman kılarak izlenen yoldur.

Bu amaçla, görünüşte bize dost fakat gizli hesaplar yapılarak düşmanlığımızı yapan dış güçler vardır. PKK’ya kucak açmış, bu amaca hizmet edecek kişilere de maaş bağlamak ve destek vermek suretiyle bize en büyük kötülüğü yapmışlar, yapmaya da devam etmektedirler. Hatta kendi askeri güçlerini kullanarak PKK’lılara askeri ve siyasi eğitim bile vermişlerdir. Gayeleri ise kurulması düşünülen devleti kendi amaçları doğrultusunda kullanmak, yeri ve zamanı gelince Türkiye Cumhurtiyeti’nin başına bela kılmaktır. Bunun için de Ermeni, Suriye’li, küçük yaşta kaçırılıp yanlış eğitim verilmiş Güneydoğu’lu insanlar ve azınlık olarak da diğer ülkelerden görevlendirilen sapık ruhlu, akli dengesi bozuk insanlar kullanılmaktadır. Bu tür olayların arkasındaki güçler ise Fransa, İtalya, Almanya, Suriye ve Ermenistan gibi birtakım ülkelerdir.

Bu insanlara yer yer yurtiçi ve yurtdışın silahlı veya silahsız eylem yaptırmaktadırlar. Güneydoğu’da yaşayan masum insanların mallarına, canlarına ve ırzlarına tecavüz ederek, olumsuz bir şekilde vahşi yaşamlarını devam ettirmektedirler. Güneydoğu’da yapılan zalimane ve insanlık dışı, acımasız olayları ise dış kökenli, sapık ruhlu insanlar gerçekleştirmektedirler. Halbuki, yapılan bu olayların Kürt kökenli vatandaşlarımız tarafından yapıldığı şayiası yayılarak, Türk’ü Türk’e kırdırmak istemekte ve nifak tohumları saçmaktadırlar.

Tabii ki bu tür olaylar ve PKK Terör Örgütü hükümetlerin boşluklarından ve ekonomik olarak zor durumda olduğumuz zamanlarda zirve noktasına ulaşmıştır. Ne zaman hükümetler doğru politika izledi ve olayların üzerine gitti ise o zaman başarı sağlanmış ve halk desteğini çekmiştir. Asıl olması gereken iç politikada PKK’ya sağlanan yerel desteğin kesilmesi yönünde yapılacak olan hareketlerdir.

Bu politikayı şu şekilde güzel bir örnekle de açıklayabiliriz: birbirleri ile dost olarak yaşayıp geçinen ve refah seviyeleri çok yüksek olan iki komşu devletin topraklarında ve zenginliklerinde gözü olan üçüncü bir devlet olduğunu farzedelim. Bu üçüncü devletin kralı, kalleşçe bir plan hazırlar. Plan şöyledir; topraklarına göz koyduğu ülkelerin insanlarının kılığında olan ve dillerini konuşan iyi yetişmiş iki grup hazırlatır. İçinde her kesimden olan insan gruplarını o iki ülkeye gönderip, dost olan devletlerin birbirlerinin topraklarında gözü olduğunu ve bu sebepten dolayı da savaş hazırlıklarına giriştikleri dedikodusunu yayar. Bu dedikoduları çarşıda, pazarda, eğlence yerlerinde ve kalabalık olan birçok yerde yaparlar. Bir müddet sonra, bu şayialar kralların kulaklarına kadar ulaşır. Tedbirler alınmaya başlanmıştır. Amaç şudur; dost olan iki devlet birbirini savaşarak yıpratacak, birbirini kırıp geçiren iki ülke arasında bu üçüncü ülke arabuluculuk görevi üstlenecektir. Savaş için hazırlıklarını tamamlayan taraflar, bir fırsatını bulup savaşa başlarlar. Savaşmaktan bitap ve yorgun düşerler. Bir sürü kayıplar verirler, insanlar ölür. Bu arada her iki ülkeye de arabuluculuk yapmak üzere kalleşçe planlar yapan kral, şöyle bir teklifte bulunur; herhangi bir olumsuz durum karşısında onlarla beraber savaşması için ve aynı zamanda barış gücü olarak kendi askerlerinden oluşan birlikleri, o ülkelere gönderme teklifinde bulunur. Ve barışın olmasını istediğini, daha fazla kanın akıtılmamasını istediğini taraflara belirtir. Bu dostça olan tutumu, diğer devletler çok olumlu karşılar, arabuluculuğa sevinirler. Barış gücü olarak gönderilen birlikler, bir müddet sonra işgal gücüne dönüşürler ve her iki ülkeyi de işgal ederler. Her iki ülkeyi de işgal altına alan, Kral hükümdarlığını ilan eder. Kendi halkı huzur ve bolluk içinde yaşarken, diğer iki halk da cehaletin pençesine yenik düşerek, köle gibi kullanılırlar. Yani kısacası şu; suçsuz, günahsız arkadaşını sırtından vuran kişiyi de sırtından vurmaya hazırlanan üçüncü kişi. Buradan hareketle, Güneydoğu’da bulunan halkımızın ve insanların ikinci kişi olmayacak şekilde çaba göstermesi, hükümetin de bu tür olaylara meydan vermeyecek ekonomik ve sağlam iç politik tedbirler alması gerekir.

Cehalet ve eğitimsizlik tarihte de olduğu gibi, insan topluluklarının en büyük düşmanı olmuştur, olmaya da devam edecektir. Güneydoğu’da yaşayan insanlar dış güçlerin oyunlarına gelerek hükümetten ve ülkelerinden soğumuş, yapılan eziyetlerden dolayı yılmış ve küskün bir topluluk durumuna gelmişlerdir. Onlara maddi destek sağlayan ve karınlarını doyuran kişilerin oyunlarında rol almışlardır. Cehaletin bedeli her zamanki gibi ağır ve acımasız olmuştur.

yzx
31-05-08, 19:33
Dağların Gözyaşları II. Cilt

KİTABIN ÖZETİ :

II. BÖLÜM.

Teröristlerin Irak tarafına geçtikleri ve bunu haber alan komando komutanı Kemal YÖRÜKOĞLU’nun Barzani peşmergeleriyle buluşma ve bu peşmergelerin anlattıklarına, göre peşmergelerle beraber nasıl savaştıkları anlatılıyor. Bu arada Komando Birlik Komutanı’nın çatışmalarda eline geçen sağ teröristlerin anlattıkları, komandoları bir kez daha hırslandırıyor. Çünkü Türk askeri ona hiç zarar vermemiştir. Komandoların zor iklim şartlarında nasıl bir mücadele örneği ortaya koyduğu anlatılmakta; ve ele geçirilen dağlardaki diğer aç ve sefil olan eşkiyaların inlerini öğrenen komandoların onlara verdiği ders anlatılmaktadır. Ayrıca Komando Birlik Komutanının eline geçen isimler, kodların titizlikle incelenmekte olduğu ve bunların ışığında tüm bilgilerin değerlendirildiği ve operasyonlarda kullanıldığı anlatılmaktadır.

Bu kısımda İran gizli servis subaylarının bir militan olan Hamza’yı Ocak 1996 yılında alıp Ninova’ya kadar götürdüklerinin hikayesi anlatılmaktadır. Hamza’nın örgüt evlerine götürülüşü, burada örgüt mensuplarının Abdullah ÖCALAN 'a veryansınları, ve örgüt mensuplarının nasıl bir ideolojiyle yetiştirildiklerine yer veriliyor. Bu ideolojik talimatlarda, sözde PKK militanlarının meziyetleri ve şerefli oldukları anlatılıyor. Burada, eskiden köylerinde olan bir olay da anlatılıyor. Hamza’nın öç alma duygusundan en ince ayrıntısıyla bahsediliyor.

Ayrıca Zap Suyu üzerindeki Zap kampının ne derece teröristler için faydalı, şerefli olduğu, teröristlere güven sağladığı, burada kış için girişilen hazırlıklar, yapılan yığınaklar, tutulan bölgeler anlatılıyor. Türk ordusunun darbelerinden yenilen PKK militanlarının olumsuz gidişattan etkilendikleri anlatılıyor. Tabii bu esnada Komandolar harekata devam etmektedir ve çatışmalarda çok miktarda ele geçirilen erzakın dökümü yapılıyor.

Nisan 1996 tarihinde ayın son günlerinde komandoların intikali, bu intikal esnasında yoğun hava ve arazi şartlarıyla nasıl mücadele ettikleri, verilen şehitlerimiz ve yaralılarımız anlatılmaktadır. Burada ele geçen malzemelerden söz edilmektedir.

Komando Birlik Komutanının günlüğünde yazanlar son derece zorlu şartlarda yapılan mücadelenin yorgunluğu,bazen uykusuzluğun verdiği iç çekici durum, askerlerimizin aile ve ev yemeklerinin özlemi bir başka duyguyla anlatılmaktadır. Abdullah ÖCALAN' ın bu operasyonların sonucunda örgüte yaptığı konuşmanın içeriğinden bahsedilmektedir.

Operasyonlarımız tabiiki bitmemişti. Yapılan operasyonlarda çıkan sonuçları komando komutanı Kemal YÖRÜKOĞLU bunları 95 madde’de özetlemiştir. Burada bahsedilen örgütler çok değerli örgütlerdir. Komando komutanı’nın eviyle giderdiği özlem de anlatılmaktadır.

1997 yılı başlarında Komandolar, yapılan tahkikata göre, yurt içindeki ve yurt dışından da gelecek olan teröristlerin haberini aldılar. Yürüyecekleri bölge Kuzey Irak’taki Sinat-Haftanin’den Yazlıca Dağı'na oradan da Şırnak bölgesine yürüyeceklerdir. Burada Komando Birlik Komutanı Kemal, yapılacak olan operasyon için askerlerine nasıl bir harekat tarzı olması gerektiğine ilişkin soru sormaktadır. Ama Kemal yaptıklarının bir iç güvenlik harekatı olmadığını savunmakta, bunu kendi yorumuyla neden böyle olmadığını anlatmaktadır. Ayrıca tarihten beri kardeş olan bölge halkının birbirini neden vurduğunu anlamamakta ama yapılanların yanlış olduğunu söylemektedir. Her ne olursa olsun zarar verenlerle mücadele yerine bunların kökünü kurutmanın yararlı olacağını ve bunun için mücadele etmemiz gerektiğini söylemektedir.

Burada askerlerimizin sözde Zap Cumhuriyeti diye anılan mekana yapılan ilerleyiş ve Zap’ın yıkılışı, ardından yapılan açıklamalara yer verilmektedir. Ama kaçan teröristlerin aralarında yaptıkları konuşmalar ve polimikler anlatılıyor. Yeni Zap’tan kaçırılacak malzemeden ne kadarını kaçırırsak kar olacağı, kendi aralarındaki konuşmalardan bahsedilmektedir.

Zap kampının, ele geçmesiyle ele geçen malzeme listesi açıklanmaktadır. Mehmetçiğimize duyulan hayranlık ele alınıyor. Bu şiirlerle destekleniyor. Zap kampının ele geçmesi ile verilen mücadelenin devamı anlatılmakta ve Mehmetçiğin varoluşu bir kez daha vurgulanmaktadır.

yzx
31-05-08, 19:34
Dede Korkut Hikayeleri

DEDE KORKUT

Dede Korkut, Oğuz boylarının destanlaşmış hikayelerini derli toplu bir biçimde aktaran bir anlatıcıdır. Dede Korkutun anlattığı hikayeler ancak XV. yüzyılda yazıya geçirilebilmiştir. Türk edebiyatının ilk ürünlerinden olan Dede Korkut Hikayeleri, Türk boylarının Kafkasya ve Azerbaycan yörelerindeki yerleşme, yurt kurma uğraşlarını ve akınlarını konu alır. Oğuz boylarının çeşitli kahramanlık öyküleri, akıncıların töreleri ve gelenekleri doğal çevre içinde hikaye edilmektedir. Dede Korkut hikayeleri yer yer şiir biçiminde yer yer düzyazı biçiminde yazıya geçirilmiştir. Bu eşsiz değerdeki yazılar Almanyanın Dresden Kitaplığında bulunmuş ve Türkçe’ye ilk kez Kilisli Rifat Bilge tarafından kazandırılmıştır. Mahir Ünlü ve Seyit Kemal Karalioğlu, Dede Korkut adlı incelemelerinde tam metin ve konuya ilişkin ayrıntılı bilgiler vermektedirler. Kitabın asıl adı Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan’dır. Anlamı Oğuzların Diliyle Dede Korkut Kitabı’dır. Kitap on iki destansı hikaye ve bir mukaddimeden oluşmuştur. Hikayeler Kuzeydoğu Anadolu dolaylarındaki müslüman Oğuzların hayatını anlatır. Fakat destanlar islamiyet öncesi dönemden de izler taşımaktadır. Bu yüzden destanların oluşmasının daha erken evrelerde olduğu tahmin edilmektedir. Kitapta, Salur Kazan ve Bayındır Han gibi kahramanların, mekanın ve zamanın ortak oluşuyla ve her hikayede Dede Kokut’un ortaya çıkışıyla on iki hikaye birbirine bağlanır. Bugün elimizdeki iki nüshanın Akkoyunlu Devleti’nin çökmeye başladığı dönemlerde yazıya geçirildiği tahmin edilmektedir. Nüshalardan biri tamdır ve Almanya Dresten Kitaplığı’nda bulunmaktadır. Altı hikayenin bulunduğu eksik bir nüsha ise Vatikan’dadır. Nüshalar üzerine ilk incelemeyi Alman Türkiyatçı Fr. Von diez Tepegöz Destanı’nı Almanca’ya çevirerek yapmıştır. Kilisli Rıfat (1916, eski yazı ile), Orhan Şaik Gökyay (1938) ve Muharrem Ergin (1958) de kitabı yurdumuzda yayınlamışlardır.
Elde bulunan iki yazma nüshanın biri Dresden’de, diğeri de Vatikan’dadır. Bu iki nüshanın ikisinde de bulunan bulunan ve besmele ile başlayan giriş yazısında, Dede Korkut veya Korkut Ata diye anılan bir şahsiyetten söz edilir, bunun ağzından deyişler ve atasözleri nakledilir. Sonra da zaman zaman Dede Korkut kimi olaylar içinde veya anlatılan şeylerin sonunda ortaya çıkar, olayları tatlıya bağlar, öğütler verir, dua eder, sözü bitirir. Bu yüzden de bu kitabın anlatıcısı olarak kabul edilir. Ama yazarı kimdir, bu iki yazma nüshasının aslı kim tarafından yazılmış, işte bu belli değildir. Bu belirsizlik de yine kimliği hakkında kesin bilgiler olmayan Dede Korkut’un menkıbelere karışmış kişiliği ile birleştirilerek açıklanmaya çalışılır. Akla en yatkın açıklama da budur.
Dede Korkut hakkında verilen bilgilerin çoğu; onun Köroğlu, Yunus Emre, Karacaoğlan ve Nasreddin Hoca gibi gerçekten yaşamış, halkımızın kültürüne ve değer yargılarına sözcülük etmiş, öldükten sonra da hayatı menkıbelere karışmış tarihî bir şahsiyet olduğunu gösteriyor. Bu bakımdan Dede Korkut’un her hangi bir hikaye kahramanı veya ilden ile gezerek düğünlerde, şölenlerde kopuz çalıp deyiş söyleyen sade bir ozan olduğunu söylemek, onu yanlış değilse bile eksik tanıtmaktır. Daha doğrusu onun kimliğini ve kişiliğini tam tanımamaktır.
Gerçekten bu tür yanlış anlamalara ve eksik tanımalara imkân verecek kadar belirsiz ve silik bir çehresi vardır Dede Korkut’un...Öteki büyük halk kahramanları gibi: Kim Yunus’a ait bir el yazısı, kim Nasreddin Hoca’ya ait tarihî bir belge gösterebilir. Ama bunların varlığını inkâr edebilir miyiz? Sözleri ortadayken bu mümkün değildir. Öyleyse bildiklerimizle yetinmek ve geride bıraktıklarına bakmak zorundayız.
Kitabın başında Korkut Ata olarak da zikredilen Dede Korkut, Bazen Dedem Korkut şeklinde kullanılır. Bir kere de Dede Sultan olarak anıldığına rastladığımız şahsiyetin kimliği, kitabın özelliklerini belirleyen bir niteliğe sahiptir: Peygamberimizin zamanına yakın bir dönemde, Oğuz kavminin Bayat boyunda ortaya çıkmış, bir rivayete göre Peygamberimize gönderilmiş ve Selmân-ı Fârisî onu Oğuzlara şeyh yapmıştır. Bu yüzden Dede Korkut’a müslüman Oğuzların öncüsü gözüyle bakılmaktadır: Kerâmet sahibi velîdir, yiğittir, alperendir...
Dede Korkut veya Korkut Dede ile ilgili menkıbelere, hemen hemen her Türk boyunda rastlamak mümkündür. Yunus gibi Dede Korkutun da birçok yerde mezarına rastlanmaktadır. Türkmen, Kazak, Karakalpak, Özbek boylarıyla, Şecere-i Terâkime, Câmiü’t-tevârih, Saltuknâme, Selçuknâme, Bahrü’lensâb, Nesâimü’l-muhabbe, Evliya Çelebi Seyahatnâmesi gibi bir kısım kaynaklarda Dede Korkut’la ilgili menkıbelere rastlanmaktadır.
Adının da çeşitli manaları vardır: Korkut veya Horhut, “kork” kökünden gelmektedir. Doğumu ile ilgili menkıbelerde, çocukluğunda çevresine korku verecek bir heybeti olduğu söylenir. Bazı atasözlerinde adı, Kormış veya Kırmış olarak anılmaktadır. Ama kesin olan şu ki, kimliği ve kişiliği ile olduğu kadar adı ile de Dede Korkut önemli bir şahsiyettir. Adıyla ilgili yapılabilecek bütün açıklamaklar, etimolojik çalışmalar, onun çevresini etkileyen ve “Oğuz’un tam bilicisi” olduğunu ifade eden bilgi ve belgeleri doğrular niteliktedir. Her bakımdan olduğu gibi, adının yaygınlığıyla da Dede Korkut müslüman Türklerin atasıdır, öncüsüdür, kerâmet sahibi velîsidir. Kısaca sahibidir. Oğuz’un manevi ve kültürel değerlerine sahip çıkarak, onların varlığını korumalarını, güçlü bir topluluk halinde nesillerini devam ettirmelerini kendisine mesele edinmiş; belki böyle bir görevi üstlendiği için çeşitli yerlerde dolaşmış, iz bırakmış, adına bağlı değer yargılarının unutulmamasını sağlamıştır.
Câmiü’t-tevârih’le Şecere-i Terâkime yazarlarına göre, Dede Korkut Peygamberimizin çağdaşı onuncu Oğuz hükümdarı Kayı İnal Han’ın müşaviridir. Babasının adı Kara Hoca’dır. 295 yıl yaşadığı söylenir. Bazı rivayetlerde bu rakam daha azdır. Köroğlu’nun babası olarak da anılır. Saltuknâme’ye göre, Osmanlılarla aynı soydandır ve İshak Peygamber oğlu Îs’in soyundandır. Evliya Çelebi de bu rivayetlere inanarak, Ahlat’taki türbesini ziyaret ettiğini yazar.
Dede Korkut ad koyar, anlaşmazlıkları önler, öğüt verir, dua eder, deyiş söyler, büyük bir ihtimalle de boydan boya gezerek Dede Korkut “boy”larını anlatır. Ölümü idrâki ve ondan kaçıp ona sığınışı ile ilgili menkıbeler, başlı başına destan olacak niteliktedir. Bu haliyle hikmet sahibi, herşeyi görmüş geçirmiş, olacakları önceden kestiren veya ilham ile bilen bir büyük şahsiyettir. Hanlar katında sözü geçen, herkese sözünü dinleten Dede Korkut’un, eski Türklerdeki ozan ve şamanlarla, velî ve alp tipinin bütün özelliklerine sahip olduğunu; bunlardan başka müşavirlik, şeyhlik ve uzun ömürlülük gibi vasıflarını taşıdığını görüyoruz.
Dede Korkut daha sonraki dönemlerde örneğine çok rastladığımız şair evliyaların da ilkidir. Hepsinden farklı olarak, ata biner, kılıç kuşanır, düşmanla cenge gider. Hikaye ve macera anlamlarına da gelen “boy”ları ile büyük bir destancı kimliğine sahiptir. Açıktan açığa öğütler verdiği parçalar azdır. Sanki çok iyi bir anlatıcı olmanın bütün kurallarını bilmektedir. Çok dinamik bir örgüyle anlattığı olayların biricik vasfı, hareketlilik ve gerilimdir. Hiçbir destani hikaye bunlar kadar sağlam yapılı ve bu kadar az kusurlu değildir. Başkalarında haşviyyat, yani gereksiz söz haline gelen tekrarlar, Dede Korkut’un dilinde hoş bir havaya bürünür, âhenkli görünür.
Dede Korkut’un kişiliği iki şekildedir:
1- Kutsal Kişiliği
2- Bilge Kişiliği.
Başka kaynaklarda devlet adamı kişiliğinin de bulunduğu belirtilmektedir. Dede Korkut çok kişilikli olarak karşımıza çıkması farklı zaman, hatta farklı mekanda yaşamış benzer şahsiyetlerin destanlarda tek isim altında toplanmış olabileceğini düşündürüyor. Fakat bu kişiliklerin halkın eklentisi olma ihtimali de vardır.
Destanlarda Dede Korkut keramet sahibi biridir. Doğa üstü bir manevi güce sahiptir. Destanlarda şu gibi kerametleri görülmüştür:
1- Gelecekten Haber Verme: “ Korkut Ata söyledi: Ahir zamanda hanlık tekrar Kayı’ya geçecek. Kimse ellerinden alamayacak, ahir zaman olup kıyamet kopuncaya kadar. “ (Mukaddime) Destanda geçen örnekte de belirtildiği gibi Dede Korkut gelecekten haberler verirdi. Bu haberleri geçmişte yaşadığı deneyimlere dayanarak söylerdi.
2- Halkın Onun Sözünü Tutması: “ Korkut Ata Oğuz kavminin müşgülün hallederdi. Her ne iş olsa Korkut Ata’ya danışmadan yapmazlardı. Her ne ki buyursa kabül ederlerdi. Sözünü tutup tamam ederlerdi. “ (Mukaddime) Hanlardan çobana kadar herkes onun sözüne güvenirdi, ona danışırlardı.
3- Duasının Allah Katında Kabul Olması: “… Ne derse olurdu. Gaipten haber söylerdi. Hak Taala onun gönlüne ilham ederdi. “ (Mukaddime) , “… Dede Korkut dedi: (Kılıç) Çalarsan elin kurusun dedi. Hak Taala’nın emri ile Deli Karçar’ın eli yukarıda asılı kaldı. Zira Dede Korkut keramet sahibi idi, dileği kabul olundu. “ (Kam Püre’nin Oğlu Bamsı Beyrek Destanı) Birinci örnekte geçen “Ne derse olurdu.” Cümlesi hem halkın onun sözünü dinlediği hem de duasının kabul edildiği anlamındadır. ikinci örnekte de duasının kabul olduğu belirtilmiştir. Dede Korkut’taki bu kerametlerin iki kaynaktan gelmiş olabileceği düşünülmektedir:
1-İslam Tasavvufu
2- Şamanist İnanç
Dede Korkut’un destanlarda islam tasavvufuna uymayan davranışları bu ihtimali zayıflatıyor. Mutasavvıflardaki kamil insan olma hedefi, çile çekme, dergah… gibi unsurlar Dede Korkut’ta görülmüyor. Ermişlerinkine benzeyen olağan üstü olaylar yaşaması da yazıya geçirilene kadar uğramış olduğu değişiklikler olabilir. Çünkü Türkler’in islami henüz kabul ettiği ve değişim içerisinde olduğu 15-16. yy.larda yazıya geçirilmiştir. Dede Korkut’un kutsal kişiliğinin şamanist yaşantıdan gelmiş olabileceğini kabul edebiliriz. Ozan oluşu şamanistlerin özelliğini hatırlatmaktadır. Ayrıca kerametlerini gizlememesi de kutsal kişiliğinin şaman inancından geldiğini güçlendirmektedir.
Dede Korkut’un boylardaki esas işlevi kopuz çalarak boy boylaması, soy soylamasıdır. Boyların anlatılmasına boy boylamak, boylar içindeki manzum kısımlara soy, soyları kopuz eşliğinde belli bir melodiyle okumaya ise soy soylamak denir. Dede Korkut her boyun sonunda boy boylar, soy soylar; kahramanlara dua eder ve bazen onlara ad verir. Dede Korkut’un birkaç boyda, müşkül işleri halletmek için ortaya çıktığı da olur. Şu hâlde Dede Korkut, 12 boyu birbirine bağlayan ve boyları düzenleyip anlatan ortak kahramandır. ( “Dede Korkut Mirası”, Ahmet Bican Ercilasun)
DEDE KORKUT KİTABI

“Dede Korkut kitabındaki giriş kısmında Oğuzların destan anlatıcısı ve bilge kişisi Dede Korkut figürü veya Korkut Ata tanıtılır ve daha sonra onun ağzından pek çok bilgece deyişler, atasözleri, düsturlar ve kadınlar hakkında çeşitli düşünceler söylenir. Dede Korkut bilge bir kişi ve danışman olarak tanıtılmasının yanında kitaptaki hikayelerin düzenleyicisi ve onları gelecek kuşaklara aktaran bir destan anlatıcısı ve bu destanları çalıp söyleyen önemli bir kişi olarak karşımıza çıkmakta ve bu görevleriyle hikayelerde önemli bir yere sahip olmaktadır.” ( Metin Ekici, Türk Boylarının Destanları, Ankara 2002)
Dede Korkut Kitabı adıyla bilinen ve iki yazma nüshası bulunan eserin orijinali, bu iki nüshaya da örnek olan, ilk yazarı elinden çıkmış aslı elimizde yoktur. Dresden kütüphanesinde bulunan ve bir önsözle 12 “boy”dan meydana gelen metnin adı, “Kitab-ı Dede Korkut alâ Lisân-ı Tâife-i Oğuzân”dır. Vatikan kitaplığında bulunan ve aynı önsözle altı hikayeden meydana gelen nüshanın adı da “Hikâye-i Oğuznâme-i Kazan Bey ve Gayri”dir. Kitapta 24 Oğuz beyinden söz edildiğini dikkate alan araştırıcılar, bu nüshaları kopya edenlerin, bir üçüncü ve muhtemelen de 24 “boy”u içine alan başka bir metinden faydalanmış olabilecekleri konusunda tahminler yürütüyorlar. Ama henüz kitapla ilgili bilgiler de bu metinlerin incelenmesinden ve kaynaklardaki rivâyetlerin derlenmesinden ibarettir.
Bu kitabın varlığından 1815 yılına kadar kültür ve sanat çevrelerinin haberi yoktu. Kitaptaki Deli Dumrul, Bamsı Beyrek ve Kan Turalı’ya ait çeşitli hikâyelerin Anadolu ağızlarında daha önce yaşadığı, düğün ve derneklerde anlatıldığı gerçeği bir yana, halk edebiyatı ve divan edebiyatı araştırmacıları ve hikâye derleyicileri, böyle bütünlük taşıyan bir kitaptan haberdar değildi.
Bulunuşundan tam bir asır sonra 1916 yılında, Kilisli Muallim Rifat Bilge, Dresden nüshasını asıl alan bir kopyadan yayınladığı Kitab-ı Dede Korkut’la eseri kültür ve sanat çevrelerinin dikkatlerine sunmuş ve yalnız müsteşriklerin ilgi alanında kalan kitabın geniş okuyucu kitleleri tarafından da tanınmasını sağlamıştır. Bu yayından sonra kitap üzerinde pek çok inceleme yapılmış ve Vatikan kitaplığındaki ikinci nüsha da bulunmuştur (1950). İki nüshayı karşılaştırarak 15. Yy. Türkçesinin dil özelliklerine uygun yayınını Orhan Şaik Gökyay’la Prof. Muharrem Ergin yayınlamışlardır. Bu üç yayınla birlikte pek çok sadeleştirme denemeleri, manzum hikaye yayınları ve oyun haline getirme çalışmaları yapılmıştır.
“Hikayelerde rastladığımız tipler, ilerileşmiş ve fertler arsındaki ilişkiler türlü yönlerden kol budak salmış olan toplumlarda gördüklerimize benzemez. Dede Korkut kitabında hikayelere bir mihver teşkil eden bu tipler, hikayelerin kahramanı olan kişiler, ötekilerden pek ayrılmaz. Bunu içinde yaşadıkları toplumun pek girintisi çıkıntısı olmayan hayatına yormalıyız. Bu kahramanların simaları gerçekçi ve düz hatlarla çizilmiştir. Erkeklerin yanında onlarla aynı işi yapan, varacağı delikanlı ile güreşen, varmak için erkeğin kendisini yenmesini şart koşan, ata binen, savaşa giden, yağıya giren kadınların yanında onları kötü gören telâkkilere de kitap da rastlanmaktadır. Giriş bölümünde kadınların ayrıldığı dört sınıftan üçü, ataların dilinden hüküm geymiş bulunuyor. Bununla birlikte, yerlerini bu atasözlerinde değil, kitapta asıl yaşayan hikayelerden almış olan kadınlar, başka milletlerin destanlarındaki kadınlarla karşılaştırılabilirler. Bunlar, kahramanlıkları, sadakatları ve güzellikleri bakımından eşsizdirler. Doğunun birçok hikayelerinde ön sırada yer alan şehvetten burada hiçbir iz yoktur.
Beylerle çobanın arasında, bugünün toplumunda görülen mesafe adeta silinmiştir. Kazan’ın evinin yağmalanmasıhikayesinde, bu göçebe toplumunda, çobanla hikayenin bu baş kahramanı senli benlidir. Bu çoban aynı zamanda, öteki destan kahramanlarının olağanüstü vasıflarıyla bezenmiştir. Günlük hayatta fertler arasındaki faaliyetlerde yadırganacak bir yan yoktur.
Hikayelerde belli adlar altında görünmeyen yoksullar da geçer. Bunlar ya Bayundır Han ve Kazan Bey gibi kahramanların alkışlarında olduğu gibi “beze miskin umudu” diye, yahut da onların cömertliklerinden söz edilirken “kara donlu dervişlere nezirler verdim, aç görsem doyurdum, yalın görsem donattım” diye geçer. Bir savaş sonunda alınan çuldulardan bütün il doyum olur. Verilen büyük şölenlerde ve Hanlar Hanının yılda bir evini yağmalatmalarında yoksullar paylarını alırlar. Aslında toplumun, ihtiyaçlar bakımından dar bir sınır içinde bulunuşu da yoksul zengin farklarının belli bir çerçevenin dışına çıkmasına yol vermez.” (Gökyay, Orhan Şaik, Dedem Korkudun Kitabı, İstanbul 1973.)
Kitabın eldeki nüshalarının 15. Yy.da yazıya geçirildiği veya asıl nüshadan kopya edildiği sanılmaktadır. Kitaptaki olaylarla ifadeler gözden geçirilip tarihî kişilerle kahramanlar arasında benzerlikler kurulduğunda, kitabın iki ayrı tarih döneminden söz ettiği ortaya çıkmaktadır. Birincisi, Oğuzların Sir-Derya’nın kuzeyindeki komşuları olan Peçenek ve Kıpçaklarla ilişkileri ve savaşlarının yer aldığı hikayeler. Bunlar Salur Kazan boyu menkıbeleri şeklinde de değerlendirilmektedir. Salur Kazan’la ilgili boylar, bu tür hikayelerdir ve Şecere-i Terâkime’de de benzer şekilde anlatılır. Bu dönemin peygamberimizin yaşadığı döneme tekâbül ettiği sanılıyor. İkinci tarihî dönem ise, 13. Yy.’dan itibaren Doğu Anadolu ve Azerbaycan’da yerleşen Türkmen boylarının Gürcüler ve Trabzon Rumları ile savaşlarını anlatan boylarda ortaya çıkmaktadır. Bunlar Bayındır Han’ın bulunduğu Kazan Han’ın onun damadı olarak sunulduğu hikayelerdir. Aralarında 300 yıldan az olmayan bir zaman geçmesine, birini peygamberimiz, diğerinin de Abbasiler dönemine tekabül etmesine rağmen, iki dönemin de Dede Korkut kitabında birlikte anlatıldığını görüyoruz. Bütün bunlar, onun 295 yıla yakın bir zaman yaşadığı rivayetine mesnet olabileceği gibi bu kitabın Halk edebiyatının ortak verimlerinden biri sayılmasına da yol açmış olabilir. Bu geniş zaman, onun destan gibi sayılmasına zemin hazırlamıştır.
Dilin işlekliği, bütün hikayelerde benzer ve terkipsiz bir anlatım kullanıldığı düşünülürse, ne kadar geniş bir dönemi ele alırsa alsın, bunun adı bilinmeyen bir sanatçı, belki de Dede Korkut ünvanını benimseyen bir kişi tarafından yazıldığı akla yakın görülmektedir. Bir çok hikayede aynı vasıfla anılan kahramanlar, değişik durumlarda farklı tavırlar ortaya koydukları halde hemen hemen aynı kelimelerle konuşur, aynı deyimleri kullanırlar.
Anlatım o kadar canlı bir konuşma diliyle geliştirilmiş ki, okurken ya da dinlerken hiçbir ayrıntısını kaçırmak istemezsiniz. Olup bitenler, bir destan havasında başlar, gerçekçi bir hikaye dili ve çağdaş bir olay örgüsü ile gelişir ve okuyanlarla dinleyenlere iyimser duygular telkin ederek sona erer.
Kahramanların kişiliğinde de bu canlılık sürdürülür. Buradaki tipler hiç değişmeyen, aynı tavırlarla hayata yönelen kişiler değildirler. Sever, sevilir, hatta hata eder, kızar, kin bağlar, öc alır, kurnazlık yapar, suç işleyince bağışlanma diler, amaçsız kavgalara giriştiği gibi din ve millet yolunda fedakarlıklara da koşar. Bir bakıma son derece beşeri, bir bakıma da son derece milli bir özleri vardır. Bize özgü tavırların, hala kırsal bölgede yaşayan insanlarımızda bulunan değer ve eksikliklerin temsilcileridir. Bazıları destan kahramanlarına özgü olağanüstü niteliklere sahip olsalar da beşeri duygular ve islami kaygılar bakımından ötekilerden farklı değildirler. Dede Korkut’la onun temsil ettiği değerler karşısında umursamaz tavırlar takınan Deli Dumrul, Deli Karçar ve Aruz Koca, sonunda ya tövbe eder, ya çok ağır belalara uğrarlar. Tepegöz ise büsbütün bir bela gibi gelir, Oğuz’a felaket getirir ve gözüm gözüm diyerek inler. Bunun hikayesi ötekilere göre semboliktir ve uygunsuz davranışların sonunu gösterir.
Kadınlar da bu kitapta oldukça canlı ve göçebe hayatın bütün özelliklerini yansıtacak biçimde anlatılmıştır. Çoğu kez erkekleri gibi savaşçı ve onun imdadına yetişecek kadar cesaretlidir. Ata biner, kılıç sallar ve düşman kovalar. Erkeğin namusunu, şerefini kendi namusu bilir. Sadıktır, erkeğini yıllarca bekler. Fedakardır, canını bile kocasının şerefini korumak uğruna hiçe sayar. Tedbirlidir, devlete asi olmaktan alıkoyar kocasını... Çocuklar daha küçük yaştan yiğitlik ve savaşçılık konusunda yeterli bir hazırlıkla yetişirler. Ad kazanmak için yararlılıklar gösterirler, “baş kesmek, kan dökmek” hünerini kazanmaya can atarlar. Bazıları atı için, bazıları kardeşi için, bazıları da hem atı hem millet için savaşmayı, vuruşmayı tek başlarına da olsa göze alırlar. Bazıları da Begil oğlu Emren gibi bunlardan başka din için, devlet için savaşır; düşmanını dinine dolayısıyla devletine katar. Bütün bunları yapabilen oğul elbette övülür.
İslami motiflerle ahlaki motiflere bu hikayelerde çokça rastlanır. Hemen her hikayenin sonunda edilen dualarla Dede Korkut, Allah ve Peygamber sevgisini dile getirir, temiz imanı över, iyi dileklerde bulunur, bu duaya amin diyenlerin “didâr” görmesini diler. Pek çok hikayede bulunan dini motiflerden çoğu, kitabın başlangıç kısmında deyiş halinde verilir. Bir çok hikayede Peygamberler tarihinden ve İslam büyüklerinden söz edilir. Düşman karşısında çaresiz kalanlar ya Allah’a sığınır ya da Hızır imdadına yetişir yol gösterir, yahut da meleklerden yardım görür. Tabi hepsi de niyetlerine göre karşılıklarını alırlar. Niyeti temiz olanlar, iyi karşılık görür. Azıp gelen belaya uğrayanlar, sırf savaşmak için savaşan ya da içki başına vurup da sefere çıkanlardır. Bunların kurtulması, arı sudan abdest alınarak çıkılan seferle mümkündür. Bu sefer sonunda kafir ordusu dağıtılır ve kilisesi cami yapılır. Oğlu kızı olmayanlar, bir ağzı dualının duasını almak için kurbanlar keser, ziyafetler tertiplerler.
Kitapta İslâmi motifler yanında, bunlarla çatışmayan eski Türk kültürüne ait pek çok unsura da rastlanır. At sevgisi, oğul düşkünlüğü, misafirperverlik, ata-ana sevgisi, kardeş bağlılığı, hanlara ve beylere canı pahasına sadakat, su, dağ ve ağaç kültü, adak adama ve şükran ziyafetleri hep bu tür motiflerdir ve kitapta çok yer tutarlar. Bunların dışında bazı hikayelerde görülen içkili ziyafetlerin sonu mutlaka belalı biter ve acı dersler alınır.
“Dede Korkut kitaplarında cihangirlik ihtirası yoktur. Kanaatimce bu onların kendileri kadar kuvvetli düşmanlarla karşılaşmış bulunmalarından ileri geliyor. Anadolu’nun istilası devirlerini aksettiren bu hikayelerde cihangirlik ihtirasının yerini, şerefini ve ailesini koruma ve kurtarma duyguları alıyor. Oğuzların tam bir birlik halinde bulunmadıkları, beyler hatta aile uzuvları arasında bile mücadele olduğu görülüyor. Dede Korkut hikayelerinde bahis konusu olan psikolojik ve sosyolojik hareket amillerini gözden geçirirsek, kahramanlığın akıncılık şeklinden çıkarak, başka duygularla birleştiğini görürüz. Hatta burada Alp tipinin bozulmaya, başka bir tipe kaymaya başladığından dahi bahsolunabilir.” ( Mehmet Kaplan, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar)
Birinci hikayede, Dirse Han’ın koç yiğitleri, bir iftira ile oğlu Boğaç Han’ı, babasını öldürtmeye kalkıyorlar. Başaramayınca, Dirse Han’ı Kafirlere teslim ediyorlar.
İkinci hikayede, Kazan Han, beyleri ile eğlenir ve avlanırken kafirler tarafından ordası basılıyor, annesi, karısı, oğlu esir götürülüyor. Kazan Han ve arkadaşları esirleri kurtarmaya çalışıyorlar.
Üçüncü hikayede bir düğün esnasında kafirler Beyrek’i kaçırıyorlar.
Dördüncü hikayede Kazan Han oğlu Uruz’a ücadele dersi verirken, Uruz esir düşüyor.
Beşinci hikayede Deli Dumrul, Azrail ile karşılaşıyor ve ona mağlup oluyor.
Altıncı hikayede Kan Turalı Trabzon tekürünün kızını almak için üç canavarla güreşiyor, kızı alıp ordasına dönerken, kafirler tarafından baskına uğruyor.
Yedinci hikayede Yigenek esir babasını kurtarmak için kafirlerle savaşıyor.
Sekizinci hikayede Basat bir canavar-insan olan Tepegöz ile mücadele ediyor.
Dokuzuncu hikayede Begil bir şeref meselesi yüzünden Kazan Han’a kızıyor, ona isyan etmek istiyor, bir av esnasında attan düşüyor, düşmanlar bunu haber alarak ordasına hücum ediyorlar,oğlu kafirlerle savaşıyor ve ancak Allah’ın yardımı ile galip geliyor.
Onuncu hikayede Segrek esir olan kardeşini kurtarmak için mücadele ediyor.
On birinci hikayede Kazan Han, uyurken düşmanlar tarafından esir ediliyor ve oğlu tarafından kurtarılıyor.
On ikinci hikayede bir haysiyet meselesi yüzünden Dış Oğuzlar İç Oğuz’a isyan ediyorlar.
Dede Korkut hikayelerinde eski Türk destanlarından bazı izler bulunduğu anlaşılmaktadır. Hikayeci aşıklar tarafından toplantılarda sazla, taklitler ve jestlerle anlatılan bu çeşit hikayeler, halkın ortak malıdır. “Millî destanın ilk vasfı müellifinin millet olmasıdır. Destan, bir ferdin, bir sanatkarın değil, bir milletin müşterek dehasının mahsulüdür. Yaratıcısı müşterek deha olduğu gibi, değerlendirilmesi de müşterek sosyal zevkin süzgecinden geçmiştir. Dede Korkut da bu şekilde Türk Milletinin müşterek dehasının ve zevkinin eseridir.
Millî destanın ikinci vasfı muhtevasının millet hayatı olmasıdır. Bu bakımdan destan millî kültür değerlerinin bir hazinesi millî ve sosyal hayatın renkli ve teferruatlı bir tablosu demektir. Dede Korkut da bu şekilde Türklüğün milli hayatını aksettirmekte, Türk kültürünün zenginliklerini, renkli Türk folklorunun sayısız değerlerini, Türk Milletinin yüksek insani vasıflarını, duygularını, faziletlerini ve meziyetlerini dile getirmektedir.
Millî destanın üçüncü vasfı büyük bir kahramanlık menkıbesi olmasıdır. Onda kahramanlık ruhu en yüksek insanî vasıf olarak işlenir. Dede Korkut’ta da tabii bu şekilde büyük bir kahramanlık hikayesi ile karşı karşıya kalır, Türklerin alp insan tipinin davranışlarının en yükseğini görürüz.” (Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Ankara 1963. )

yzx
31-05-08, 19:35
Değişen Dünyada Teknoloji Yönetimi

KİTABIN ÖZETİ :

Kitap, sürekli değişen teknolojilerin işletmelerde daha etkin kullanılması ve işletmelerin yeni teknolojiye adapte edilmesinde işletme yöneticilerine yol göstermektedir. Yeni bir binyıla girdiğimiz bir dönemde, küreselleşme olgusuyla birlikte yoğun bir rekabet ortamı yaşanmaktadır. Dünya pazarlarında her geçen gün artan bu rekabetin kalite odaklı olmasından dolayı, kalite üzerinde belirleyici olan teknoloji ve teknoloji yönetimi gündemin ilk sıralarında yer almaktadır.
Teknoloji ve teknoloji yönetiminin öneminin belirginleşmesi, pazara hakim olmak isteyen şirketlerin öncelikle teknolojiye hakim olmaları zorunluluğunu ön plana çıkarmıştır.
Günümüz işletmecilik dünyasında teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlemektedir. Hızla gelişen bu teknolojik değişimden etkin ve verimli bir şekilde yararlanabilmek gelecekte rekabetçi üstünlük sağlamanın anahtar unsuru olacaktır. Bu durum, işletmelerde teknoloji yönetim sisteminin kurulmasını zorunlu kılmaktadır.
İşletme yöneticileri değişen dünya koşullarında stratejik bir teknoloji yönetimi politikasıyla bilgiye zamanında ulaşarak bilgiyi, etkin ve verimli bir şekilde işletmede yaratıcılığı artırmada kullanmalıdırlar. Bilgi ve bilginin üretim faaliyetlerine uygulanmasını ifade eden teknolojiden gereği gibi yararlanabilmek için, bilişim teknolojilerinin kullanılması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.
Bilişim teknolojilerindeki gelişmelerin bir sonucu olarak, ticari faaliyetlerin yerine getirilmesinde kapsamlı ve köklü değişiklikler olmuş ve internet ortamında
yürütülen elektronik ticaret uygulaması yaygınlaşmıştır. Ülkeler arasında sınır tanımadan yapılan elektronik ticaretin öneminin ve başarısının artmasıyla birlikte işletmelerin bu sistemden daha fazla yararlanacakları öngörürülmrktedir.
Bütün bu gelişmeler ışığında, küreselleşme olgusunun ve artan rekabetin etkisiyle dünyanın önde gelen dev şirketlerinin stratejik iş birlikleri oluşturmak amacıyla birleştikleri ve bu birleşmelerin giderek yaygınlaşacağı görülmektedir. Ortak olan şirketlerin teknolojik güçlerini birleştirerek artırdıkları ve böylece rekabetçi üstünlüklerini geliştirdikleri görülmektedir. Bu durum, dünya pazarlarında, teknoloji ağırlıklı bir rekabetin yaşanmasına yol açmaktadır.
Kitap yedi bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde "Teknoloji " başlığı adı altında; teknoloji kavramının ne olduğu, işletmeler için önemi, nasıl geliştirilebileceği, bir rekabet silahı olarak nasıl kullanılabileceği ve yönetimi anlatılmaktadır. Ayrıca birinci bölümde, ileri imalat teknolojilerinden ve bu teknolojilerin işletmelere sağladığı yararlardan bahsedilmektedir. Bunlara ilaveten, yeni üretim teknolojileri, yenilik ve yenilikçi organizasyonların özellikleri birinci bölümde anlatılmaktadır.
Kitabın ikinci bölümünde "Bilgi ve Bilgi Toplumu" başlığı adı altında; bilginin tanımı, anlamı, örgütlerdeki yeri ve önemi anlatılmaktadır. Ayrıca bu bölümde bilgi toplumundan bahsedilmekte, onun özellikleri anlatılmaktadır.
Kiyabın üçüncü bölümünde "Bilişim Sistemleri" başlığı adı altında; bilişim sistemleri kavramı ve gelişimi, bilişim sistemleri ve küreselleşme, küresel bilişim sistemleri konuları anlatılmaktadır.
Kitanbın dördüncü bölümünde "Bilişim Teknolojiler" başlığı adı altında ; bilişim teknolojilileri kavramı ve gelişimi anlatılmaktadır. Ayrıca, iştelmeler bilişim teknolojileri uygulamalarının gelişimi anlatılmaktadır.
Kitabın beşinci bölümünde "Bilişim Sistemi Uygulamaları" başlığı adı altında bu sistemlerin nerelerde nasıl uygulanabiliceği anlatılmaktadır. Bilişim sistemlerinin işletme faaliyetlerini, işletme fonksiyonlarını ve örgütsel karar verme sürecini nasıl destekledikleri açıklanmaktadır. Bu bağlamda, ticari kayıt işlem sistemleri, ofis otomasyon sistemleri, yönetim bilişim sistemleri ve karar destek sistemleri gibi alanlarda bilişim sistemlerinin nasıl uygulandığı anlatılmaktadır.
Kitabın altıncı bölümünde "Küresel Rekabet Ortamında Rekabet Üstünlüğü Sağlamada Bilişim Teknolojilerinin Rolü" başlığı adı altında; dünyada değişen rekabet ortamı, rekabet üstünlüğü sağlamada bilişim teknolojilerinin rolü anlatılmaktadır. Ayrıca, rekabet üstünlüğü sağlamada örgütsel değişimin önemi açıklanmaktadır.
Kitabın son bölümü olan yedinci bölümde "Elektronik Ticaret" adı altında internetin sağladığı imkanlar ile tamamen elektronik bir ortamda ticaret uygulamaları anlatılmakta, elektronik ticaretin bankacılık ve ödeme sistemine etkileri açıklanmaktadır.

yzx
31-05-08, 19:36
Değişim Mühendisliği

KİTABIN ÖZETİ
Değişim mühendisliği, maliyet, kalite, hizmet ve hız gibi çağımızın en önemli performans ölçülerinde çarpıcı geliştirmeler yapmak amacıyla iş süreçlerinin temelden yeniden düşünülmesi ve radikal bir şekilde yeniden tasarlanmasıdır.
Değişim mühendisliği, var olan yapıyı düzeltmek ya da aşamalı değişiklikler yaparak temel yapıyı aynı bırakmak demek değildir. Değişim mühendisliği, uzun süre önce belirlenmiş prosedürleri bir yana bırakarak şirketin ürün veya hizmetinin yaratılması ve müşteriye değer sunulması için gereken işlere en başından bakılması anlamını taşır. Değişim mühendisliği, "Elimdeki bilgi ve teknolojiyle bu organizasyonu yeniden yaratıyor olsaydım nasıl bir şey yapardım?" sorusuyla başlar.
Bir organizasyonda değişim mühendisliğini uygulamak eski bütün uygulamaları terk ederek her şeye en baştan başlamak anlamına gelmektedir. Buda en başa dönmeyi ve işi daha iyi yapmanın yollarını keşfetmeyi öğrenmekle başarılabilir.
Değişim mühendisliği şu dört anahtar kelimeyi içermektedir; "Temel", "Radikal", "Çarpıcı" ve "Süreç".
Temel: Değişim mühendisliğinde iş adamları en temel soruyu sormak zorundadırlar: "Yaptığımız işleri neden yapıyoruz?" "Neden bu şekilde yapıyoruz?" Bu temel soruları sormak insanları, işlerini yürütüş tarzlarının altında yatan söze dökülmemiş kural ve varsayımları gözden geçirmeye zorlamaktadır. Çünkü değişim mühendisliğinde varsayım ve sabit değer yoktur. Önce bir şirketin ne yapması gerektiği belirlenir, sonra da bunu nasıl yapması gerektiği. Değişim mühendisliğinde emin olunan hiçbir şey yoktur. Var olanlar göz ardı edilir ve ne olması gerektiği araştırılır.
Radikal: Değişim mühendisliği işi yeniden icat etmek anlamındadır. Radikal sözcüğü burada yeniden tasarım, var olan tüm yapı ve prosedürleri terk ederek iş yapmanın yepyeni yollarını yaratma anlamına gelir.
Çarpıcı: Değişim mühendisliğinde, marjinal veya aşamalı geliştirmeler yapmak değil, önemli sıçramalar gerçekleştirmek amaçtır.
Süreç: Değişim mühendisliği iş sürecini, bir veya birkaç çeşit girdinin alınıp bunlardan, müşteri için değer oluşturacak bir çıktının yaratıldığı faaliyetlerin toplamı olarak tanımlar ve "süreç" tanımımızın en önemli sözcüğüdür.
Amerikan şirketlerinin yönetim problemleri için son yıllarda pek çok mucize tedavi önerildi, fakat bunlar beklenilen etkiyi yakalayamadan geçip gittiler. Değişim mühendisliği ise mucize bir tedavi vaat etmiyor. Hızlı, kolay ve acısız bir tedavi önermiyor. Tam aksine, beraberinde zorlu ve ağır bir iş getiriyor. Yöneticilerin ve çalışanların, çalışma ve düşünme tarzlarının değişmesini gerektiriyor. Organizasyonların bütün eski uygulamalarını yenileriyle değiştirmelerini öngörüyor. Bunu yapmak hiç de kolay olmasa da bu zorluk, yapılması gerekenleri ertelemek için bir bahane değildir. Hemen hemen tüm endüstrilerdeki lider organizasyonlar, değişim mühendisliğini uygulamaya başlamışlardır. Ana süreçlerinin performans seviyelerini yükselten şirketlerin sayısı arttıkça değişim mühendisliği seçeneği endüstrideki diğer organizasyonlar için de rekabet açısından zorunluluk haline gelecektir. Pazardaki tek bir önemli şirketin değişim mühendisliğini uygulamaya başlaması bile, tüm rakiplerinin erişmek zorunda kaldıkları yeni bir işaret yaratması demektir.
Değişim mühendisliğini organizasyonlar değil, insanlar uygular. Değişim mühendisliğinin "ne"lerinden önce "kim"ilerinin incelenmesi gerekir. Şirketlerin değişim mühendisliğini gerçekte uygulayacak kişileri seçme ve organize etme yöntemleri, bu çalışmanın başarıya ulaşmasının anahtarıdır.
İş hayatında belki de en zor kazanılacak savaş, insanları radikal değişiklikler olabileceği ihtimalinin olduğuna ikna etmek ve bu fikri kucaklamaklarını sağlamak için verilen savaştır. En azından radikal değişimin önüne geçmelerine engel olabilmeyi başarmaktır.
Değişimi elemanlarına en iyi satabilen şirketlerde şu gözlenmiştir ki; en açık mesajları üretenler şirketler olmuşlardır. Bu mesajlar şunlar olmuştur; "Şirket olarak bulunduğumuz yer bu ve bu yerde kalamayacak oluşumuzun nedeni de şu." İkinci mesaj ise şöyledir; "Bizim şirket olarak olmamız gereken işte şu."
Sonuç olarak, değişim mühendisliği henüz yeni bir çaba. Endüstri devrimi dünyası artık yerini global ekonomi, güçlü bilgi teknolojileri ve durmak bilmez değişim dönemine bırakıyor. Perde, Değişim Mühendisliği Çağı'na açılıyor. Burada gereksinim duyulan tek şey başarılı olma isteği ve başlama cesareti. Çünkü, "Değişemezsen ölürsün!"

yzx
31-05-08, 19:36
Dehşetin Tekerlekleri

KİTABIN ÖZETİ :

II. Dünya Savaşı Zamanında Adolf Hitlerin, çeşitli suçlarından dolayı ceza almış olan mahkûmlardan oluşturduğu 28. Panzer taburunun savaş esnasında aldığı görevleri aktaran yazar, savaşın hiç görülmeyen yüzünü sade fakat akıcı bir üslupla anlatmıştır. Kitap da bahsedilen konular ve karakterler hayal ürünü olmayıp gerçek yaşanan olaylardan kesitlerdir.

28. Panzer taburunun personeli kendi toprakları içerisinde; göçük altından insan çıkartmak, yol açmak, belli bölgelerde kamyonlarla toplanan cesetleri bulundukları yerde hastalık yaratmaması için yakmak gibi en kötü işlerde görevlendirilmişlerdir. Dolayası ile personelin iradesi sağlam olanlar hayatlarına devam ettikleri, zayıf olanlar ise girdiği psikolojik bunalımlar sonucu aklını yitirdiği ya da intihar ettiği görülmektedir.

Rusya toprakları içerisinde aldıkları görevlerde ise savaşı benimsemedikleri halde çoğunlukla hayatta kalmak için verdikleri mücadele anlatılmaktadır. Takım ruhunun oluşması için bireysel düşüncelerin karakter yapıları ne kadar farklı olursa olsun bir çok noktada çakışması gerektiği, zaman zaman meydana gelen sürtüşmelerin ve kavgaların an geldiğinde ortadan kalkması gerektiği, her personelin kendine düşen görevi elinden geldiğince yapmaya çalışması, elde edilen başarının takıma mal edilmesi, düşman teknolojisi ne kadar iyi olursa olsun ferdi eğitimin mükemmel olması halinde bir birliğin yok olma noktasında başarıya ulaşması görevini yerine getiren personeli dinlendirmek suretiyle ne kadar zorlu olursa olsun bir sonraki göreve morali yüksek olarak sevk etmenin başarıya ulaşan merdivenlerin bir basamağı olduğu bu eserde görmek mümkündür.

yzx
31-05-08, 19:37
Demir Maske

KİTABIN ÖZETİ :

1600' lü yılların Fransası' nda geçen kraliyet erkanını ve sosyete içersindeki insanların yaşantılarını ve entrikalarını anlatan bir kitaptır.

Madam Dö Servöz, bildiği çok önemli bir sırrı kullanıp çıkar elde edebilmek için elinden geleni yapmayı planlamaktadır. Bunun için ilk olarak maliye bakanının üzerindeki suçlamaların kanıtları sayılabilecek mektupları bakanın yardımcısı Mösyö Kolber' e 5000 altına satar. Bu mektuplar sayesinde Mösyö Fuke görevinden alınır.

Van piskoposu Aramis, Mösyö Fuke' nin verdiği yemeğe katılır ve Mösyö Fuke' ye, kendisine yapılan suçlamaları haklı çıkaracak mektupları, 5000 altına Madam Dö Servöz tarafından kendi yardımcısına satıldığı haberini verir. Mösyö Fuke yapmış olduğu harcamaların makbuzunun çalınmış olduğunu görünce korkup sapsarı olur Aramis ise ona korkmamasını ve hala kendisinin başsavcı olduğunu, kendi kendine dava açamayacağını söyler. Mösyö Fuke ise bu görevi bir buçuk milyon liraya Mösyö Vanel' e sattığını söyler. Aramis, Mösyö Vanal' i anlaşmayı iptal etmeye zorlar ama başaramaz. Aramis Fuke' ye, bu fakirlik durumunda bile zenginliğinin ispatı olarak bir şölen düzenlemesini söyler. Bu konuda ona maddi destek verir.

Bu arada Mösyö Raul, kraliçe tarafından Londra' ya çağırılır. Sebebi ise Raul' un nişanlısı Matmazel Döla Valyer' in kralla ilişkisi olduğunu öğrenmesidir. Bunun üzerine Dartanyan' ın yanına gider. Kral, Raul' un nişanlısı ile buluşmak için Sent-Enyan' ın odasını kullanıyordu. Bu yüzden Raul Porthos ile Sent-Enyan' ın düello haberini yollar. Sent-Enyan bu olayı krala söyler, kral da bu durum karşısında telaşlanır.

Raul' un babası Athos, kraldan Raul ile Matmazel Döla Valyer' in evlenmeleri için izin ister. Kralın izin vermemesi üzerine krala karşı gelir ve onu düşmanı ilan eder. Bu durumda kral da Dartanyan' ı Athos' u tutuklaması için gönderir. Bu arada Aramis de tutuklanır. Dartanyan kralla sert bir dille konuşup Athos' un affedilmesini sağlar.

Aramis, Bastil hapishanesinde müdürle beraber bir mahkumun günah çıkartmasına çağrılır. Aramis gence suçunun ne olduğunu sorunca genç, suçunun ne olduğunu bilmediğini ve buraya ne için kapatıldığını da anlayamadığını söyler. Küçükken annesi ve babasına kraliçeden gelen bir mektubun kuyuya düştüğünü görür. Ailesi mektubu çıkartmak için birini ararken kendisinin kuyuya inip mektubu aldığını ve okuduğunu söyler. Mektubu okuduğunda şimdiye kadar ailesi olarak bildiği kişilerin aslında ailesi olmadığını öğrenir. Daha sonra ailesi bu mektubu bulup kraliçeye haber verir ve bu olaydan sonra buraya kapatılır ve Aramis genci zindandan çıkartmaya söz verir.

Mösyö Fuke' nin verdiği davete hazırlanan Aramis, ziyaretinde Bastil hapishanesinde on yıldır haksız yere yatan Markialli adlı bir gencin salıverilmesi için izin ister Mösyö Fuke ise izni hemen imzalar. Birkaç gün sonra bu belge ile Aramis hapishane müdürü Bezmo' nun yanına gider. Önceden tuttuğu adamlar Aramis ile müdür yemek yerlerken emri getirirler. Bunun üzerine hapishane müdürü çok şaşırır. Müdür düşünürken Aramis kendi yazdığı izinle bu kağıdı değiştirir, Aramis' in söz verdiği genci böylece müdür serbest bırakır.

Aramis ve genç hızla ilerlerken Aramis çocuğa kendisinin aslında on dördüncü Lui’ nin ikiz kardeşi olduğunu söyler. Sonra Atos kralın yerine geçecek olan kardeşine saraydaki kişileri tanıtan bir defter verir. Bu defteri çok iyi ezberleyen Philip artık kralın yerine geçmeye hazırdır. Aramis Mösyö Fuke' nin düzenlediği şölene katılır. Akşama doğru otururlarken Dartanyan' ın şüphelendiğini sezinleyen Aramis, Dartanyan' ın içini rahatlatmak için yemin eder. Genç kral yatacağı zaman Athos ve Philip bulundukları odadan kralın odasını gözetlemektedirler. Böylece Philip kralı daha iyi taklit edebilecektir.

Ertesi gece kral Dartanyan' ı yanına çağırıp Mösyö Fuke' yi tutuklamasını ister ve uykuya yatar. Uyandığında ise kendisini zindanda bulur. Aramis kral rolü yapan Philip' i çok iyi eğitmiştir. Kimse şüphelenmemektedir. Aramis bu olaydan Mösyö Fuke' ye bahseder. Dürüst bir insan olan Mösyö Fuke bu olayın kendi evinde olmuş olmasını kaldıramaz ve gerçek kralı zindandan kurtarmaya gider. Bu arada da Aramis' le Porthos' a kaçmaları için müddet verir. Kurtulan Lui ile Philip karşı karşıya geldiği anda büyük bir şaşkınlık yaşanır. İkisi de kral rolü oynadığı için sahtesini bulmak Dartanyan' a kalır. Dartanyan doğru bir seçimle Philip' i tutuklar.

Aramis ile Porthos hiç zaman kaybetmeden Athos' un kapısına dayanır, burada atlarını değiştirip Güzel Ada' ya gitmek için yola koyulurlar. Athos ve Raul aldıkları yeni görev gereğince Antib' e gideceklerdir. Yolda Sent-Oran adasına uğrarlar ve burada Dartanyan' la karşılaşırlar. Dartanyan adada Philip' in gardiyanlığını yapmaktadır. Paris' te ise Mösyö Fuke iflasın eşiğindedir. Kral Lui ise Kolber' in kışkırtmaları sonucunda Fuke' yi iyice köşeye sıkıştırmış ve ona ait olan Güzel Ada' yı ele geçirmeye kralı ikna etmiştir. Güzel Ada' da bulunan Aramis ve Porthos yardım beklemektedir. Yardım yerine kraliyetin burayı almak için gönderdiği gemilerle karşılaşırlar. Dartanyan komutasındaki filo adaya çıkar. Dartanyan, Aramis ve Porthos' a kralın onları yenmeye kararlı olduğunu söyler. Dartanyan arkadaşlarını tutuklamamak için istifa eder. Bu sefer kralın gizli mektubu doğrultusunda ikinci subay tarafından tutuklanır ve adaya ateş açılır. Aramis' in emriyle adadakiler karşı koymadan dağılır. Aramis’ le Porthos istifasını geri alıp görevine döner ve kral ona mareşallik sözü verir. Bir haftalık araştırma ile arkadaşı Porthos' un öldüğünü Aramis’ in ise İspanya' ya kaçıp özgür olduğunu öğrenir.

Raul gittikten sonra yalnız kalan Athos iyice yaşlanmıştı. Oğlunun Afrika' da öldüğü haberini alınca dayanamayıp ölür. Bu arada Dartanyan gelir, Athos' un öldüğü haberini alıp yıkılır. Bu olaydan dört yıl sonra Dartanyan iyice yaşlanmıştır. Kral onu Hollanda' ya sefere gönderir. Bu sefer de Dartanyan on iki küçük kale ele geçirir. On üçüncü kuşatması sırasında ona kraldan bir mektup ve kutu gelir. Mektubu okur ve mareşal olduğunu öğrenir. Bu sırada subayları kaleyi almak üzeredir. Tam kutuyu açacağı sırada bir top güllesi göğsüne çarpar buruk bir sesle inleyip anlamsız sözler söyler. Bunlar ölmek üzere olan bir insanın sarf ettiği sözlerdir. Gözlerini kapatmadan önce kalenin teslim olduğunu gösteren beyaz bayrak gözüne ilişir. Mareşallik asasını sıkıca kavrar ve bir savaşçı gibi yaşadığı hayatında, bir savaşçı gibi ölür.

Athos, Porthos, Aramis ve Raul' un dostlukları bir destan olmuştur. Bu kitapta işlenen ana tema; insanlar arasında dostluk ve sadakatin her şeyin üzerinde olduğunu, dostların birbirleri için her şeyden vazgeçebileceğini göstermektedir. Eğer hepimizin hayatında böyle dostluklar olsa hayatımız çok daha anlamlı olur.

yzx
02-06-08, 17:11
Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi

Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi
Amiral Alfred T. MAHAN, bu çalışmasında dünya hakimiyeti kurmada bütün tarih boyunca hakim rolü deniz gücünün oynadığını ortaya koyar. MAHAN'a göre ülkede refah ve emniyeti mümkün olan en üst seviyeye çıkarmak ve dünya siyasetinde söz sahibi olmak arzusunda olan her devlet için deniz hakimiyetini elde etmek esastır. Sahili bulunmayan devletler, gücü ne olursa olsun, gerilemeye ve yıkılmaya mahkumdurlar. Çünkü kara, MAHAN'a göre, "baştanbaşa engel demektir, deniz ise açıklık ve kolaylık zeminidir". Bu açıklığı deniz kuvvetleriyle kontrolü altına almayı beceren ve güçlü bir deniz ticaret filosunu elinde bulunduran bir ülke dünyanın bütün zenginliklerinden istediği gibi faydalanabilir.
MAHAN'ın bu fikirleri çoğunlukla 1886 yılında küçük bir subay grubuna ders verdiği deniz akademisinde olgunlaşmışlar ve dört yıl sonunda "Tarihin Akışı Üzerinde Deniz Gücünün Etkisi" adı altında vücut bulmuşlardır. MAHAN'ın şöhretinin asıl kaynağı olan meşhur kitap, özü itibarıyla, onyedinci yüzyıl ortasından Napolyon savaşlarının sonuna kadar İngiliz Deniz gücünün doğuşu ve gelişmesinin bir hikayesidir.
MAHAN, geniş çizgilerle büyük deniz güçlerinin yükselişi ve çöküşünü anlatmaya başlıyor, denizde güç kazanmak isteyen bir milletin sahip olması gereken şeyleri bir takım ayrıntılar vererek gözden geçiriyor. Bu gerekli şeylerin altı tane olduğunu söylüyor: Coğrafi mevki, fiziki olgunluk, arazi genişliği, nüfus, halkın karakteri ve hükümetin karakteri.
MAHAN'nun yorumuna göre, deniz gücü donanma gücünden çok fazla bir şeydir, deniz gücü içine sadece savaş gemileri değil ticari denizcilik ve kuvvetli bir anavatan girer. "Deniz gücünün tarihi bir milletin deniz üstünde veya deniz yoluyla büyüklüğünü mümkün kılan herşeyi içine alan geniş bir konu olmakla birlikte, esas itibariyle bir askeri tarihtir" diyor. Yine de donanmaların, seferlerin ve savaşların sadece amaç uğrundaki araçlar olduğunu belirtiyor. İhtişamlı bir ticaret bahriyesi ve başarılı bir donanmanın biri olmazsa öbürü olamaz. Milletin zenginliği ikisine de bağlıdır.
Coğrafi mevkiden bahsederken şu noktaların birinci derecede önemli olduğunu söylüyor: "sınırları karada olan bir ülkeye kıyasla, kendini ne karadan savunma zorunda kalan ne de topraklarını kara yoluyla genişletmek durumunda bulunan bir ülke" coğrafi bakımdan çok büyük avantajlara sahiptir. Bunun misallerini bir tarafta İngiltere, bir tarafta Fransa, Hollanda vermektedir. Merkezi mevkide bulunmak, yani büyük ticaret yollarına yakın limanlara ve muhtemel düşmanlara karşı girişilecek savaşlar için kuvvetli üslere sahip olmak stratejik bakımdan büyük avantaj sağlar. Burada yine İngiltere Manş denizine ve Kuzey Denizi ticaret yollarına hakimiyeti dolayısıyla, üstünlük kazanabilmiştir.
MAHAN ikinci unsuru, yani fiziki olgunluğu ele alırken de şunları söylüyor: "Bir ülkenin deniz sahili onun sınırlarından birini teşkil eder; bir sınırın gerideki bölgeye ulaşma hususunda verdiği kolaylık ne kadar çoksa, bir milletin diğer ülkelerle bu yoldan münasebete girme eğilimi o kadar fazla olur."
Bir milletin bir "deniz gücü" olarak gelişmesini sağlayan üçüncü ve son tabii şart ise arazinin genişliğidir. MAHAN burada "bir ülkenin sahip olduğu kilometre kare toprağı değil, deniz sahilinin uzunluğu ve tabii limanlarının özelliklerini" kastediyor. Bir ülkenin nüfusunun onun deniz sahili genişliğine oranı da çok önemlidir. Bu noktaya bir örnek Amerikan iç savaşından verilebilir. MAHAN deniz gücünü etkileyen üç tabii şartı, yani coğrafi mevki, fiziki olgunluk ve arazi genişliğini gözden geçirdikten sonra, ülke halkı ve hükümeti üzerinde duruyor.
MAHAN'ın deniz gücü konusunda önemli saydığı beşinci unsur bir halkın milli karakteri ve kabiliyetidir. "Hemen hemen istisnasız bir şekilde tarih bize gösteriyor ki," şu veya bu şekilde büyük deniz gücü olmuş bir milletin ayırdedici özelliklerinden biri de onun ticarete karşı kabiliyetidir. MAHAN'ın kanaatine göre bir milletin dehası da sağlam sömürgeler kabiliyetinden anlaşılır. Bu bakımdan İngilizler Fransızlar'a üstündürler, çünkü "İngiltere sömürgecileri yeni girdikleri ülkelerde tabii olarak ve kolayca yerleşmişler, kendi menfaatlerini oranın menfaatleriyle bir tutmuşlar ve geldikleri vatan ile duygusal bağlarını devam ettirmekle birlikte, oraya dönmek için hiç de acele etmemişlerdir."
Nihayet, MAHAN bir ülkenin hükümetinin ve müesseselerinın karakterini deniz gücünün gelişmesiyle ilgisi açısından ele alıyor. Onun kanaatine göre hükümet şekli ve idarecilerin karakteri "deniz gücünün gelişmesi üzerinde çok belirgin bir tesir meydana getirmemiştir." MAHAN demokratik idare şeklini tercih etmekle birlikte şunu da belirtmekten geri durmuyor: "Akıllıca ve istikrarlı bir şekilde yürütülen despotik idareler bazı devirlerde hür bir ülkenin yavaş işleyen idare mekanizmasıyla yapılabilecek olandan daha büyük bir verimlilikle büyük bir deniz ticareti ve parlak bir donanma kurmuşlardır. Bütün zorluk belirli bir diktatörün ölümünden sonra devamlılığı sağlama noktasında ortaya çıkmaktadır." Çeşitli hükümetlerin icraatlarının deniz gücü olmakla ilgisi bakımından geniş bir tarihi incelemesini verdikten sonra, hükümet etkisinin iki yolda kendini gösterdiğini söylüyor. Birincisi barış zamanında ikincisi ise savaş zamanındadır.
Deniz gücünü etkileyen altı temel noktayı böylece gözden geçirdikten ve üzerinde fikir yürüttükten sonra MAHAN kitabın geri kalan kısmını 1660-1783 arasında Avrupa'daki deniz savaşlarını ayrıntılı bir şekilde incelemeye ayırmıştır.
MAHAN'ın bütün kitap boyunca rastlanan temel tezi şudur: Deniz gücü ile kara gücü arasındaki mücadele bir memleketin denizden kuşatılması ona karşı yenilmez bir kara ordusu çıkarmaktan daima daha etkili olmuştur.
Sonuç olarak; kitapta, XX. yüzyılın başlarında Amerikalı Amiral Alfred T. MAHAN tarafından ortaya atılan jeopolitik egemenlik teorisi ele alınmaktadır. Bu teoriye göre denizlere egemen olan devlet, bütün dünyanın egemenliğine sahip olacaktır. Nitekim Avrupalı devletlerin denizaşırı sömürgeciliğinin en ileri noktaya ulaştığı dönemde yazdığı "Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi" adlı kitabında MAHAN esas olarak dönemin en büyük deniz gücü ve "üzerinde güneşin batmadığı" bir sömürge imparatorluğuna sahip İngiliz İmparatorluğunu incelemiştir.

yzx
02-06-08, 17:12
Dev Uyanıyor

KİTABIN ÖZETİ
Dev uyanıyor adlı kitabın yazarı Martin Walker, Oxford'da tarih bölümünde eğitim görmüş daha sonra Harvard Üniversitesi'nde uluslararası ilişkiler konusunda çalışmalar yapmış, böylece Sovyetler Birliği hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmuştur. Eğitimin tamamladıktan sonra The Guardian adlı gazetede iş hayatına atılarak, 1984 yılında çalıştığı gazete tarafından Moskova muhabirliğine getirilmiştir.
Kitabın giriş bölümünde, Martin Walker'ın ailesiyle taşınma süreci, burada yabancılara nasıl davranıldığı, karşılaştıkları zorluklar ve Ruslar'ın yaşamları hakkında kesitler vermiştir. Bunlardan kısaca bahsetmek gerekirse, yurtdışından Rusya'ya çalışmak için gelen ailelerin hemen hepsinin başına gizli bir memur vererek gözlem altında tutmanın Rus yönetiminin başlıca bir prosedürü olduğunu görüyoruz. İkamet eden ailelerin hareketlerini ya da bir yere gitmelerini, direk olarak gerekli mercilere bildirmenin bu gizli memurların başlıca görevleri arasında yer alıyor. Moskova dışına çıkabilmek için ise; ailelerin Dışişleri Bakanlığından herhangi bir izin almaları gerekmemektedir. Fakat ailelerin iki gün önceden yetkili kurumlara bu seyahat hakkında bilgi verme zorunluluğu bulunmaktadır. Rus hükümeti ailenin gideceği güzergaha göre bir yol çıkartarak ve buna göre de belirli noktalara trafik kontrolleri yerleştirerek aileyi gözlem altında tutuyor. Görüldüğü üzere yabancı dahi olsanız Rusya'da yaşamanın ne denli zor olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz.
Yabancı bir aile Sovyet standartlarına göre daha iyi bir yaşam sürmektedir. Rus ailelere daha büyük ve lüks evlerde yaşamak, istediği gibi alışveriş yapma imkanlarına sahip olduklarını görüyoruz. Sağlık bakımından ise yabancıların kullanacağı özel hastaneler bulunmakta ayrıca ilaç bulma bakımından bir sıkıntı çekmemektedirler.
Bir diğer dikkatimizi çeken nokta geçmiş yıllarda ve yazarın Moskova'ya gittiği yıllarda Sovyetler Birliği kapalı bir kutu olduğundan dolayı, ziyaret ve ikamet eden yabancılara Rus hükümetini halkının iyi bir yaşam sürdüğü izlenimini verme konusunda bir çabaları olduğu gözden kaçmıyor. Bunu için de gelen yabancılara lüks semtlerden ev vermeye özen gösteriyorlar. Fakat diğer semtlere, kasabalara ve köylere bakıldığı zaman ne halkın ne denli bir perişanlık çektiğini görmek zor değil. Buradan çıkardığım sonuç halkın çok çok az bir kesimini oluşturduğu elit bir tabakayı (Ruslar bunu "vilasti" olarak adlandırıyor) kullanarak, halkın iyi bir yaşam sürdüğü izlenimi vermektir. Fakat tatil için değil de, iş için gelen yabancılar tarafından (uzun süre kaldıklarından) bu rahat yaşamın başlı başına bir yalan olduğunun keşfedilmesi kaçınılmazdır.
Sovyet vatandaşlarının o zamanlarda çok zor koşullarda yaşadığını kabul etmek gerekir. Kısaca bahsetmek gerekirse köylülerin sefalet içinde olduğunu, istediği çeşit yiyecekleri bulamadıklarını, bunda dolayı da yeni nesillerin son derece sağlıksız yetiştiği gerçeği ile karşılaşıyoruz. Şehirde yaşayan halkın tek eğlence kaynağı ise sinemadır. Bunun haricinde sıradan halkın başka bir meşgaleye (içki hariç) sahip olmadıklarını görüyoruz. Kitap seçimlerinde bile ancak devletin tasvip ettiği yayınları okuyabilme lüksleri bulunmaktadır. Restoranların bir çoğunun devlet tarafından işletildiği böylece gereken kaliteye sahip olmadığı notunu da düşmek lazım. Buna ek olarak batılı ülkelerde kolayca bulunan blue-jean, kaset, plak ve video gibi malların kara borsa hariç Rusya'da bulmak imkansız.
Yukarıda anlattıklarımı göz önüne alarak, Sovyet halkının ne denli lüks ve rahat bir yaşam sürdüklerini görmenin gözlerden kaçmayacağına inanıyorum.
Ben burada birkaç önemli noktadan bahsedeceğim. Öncelikle Stalin'in başa geçtikten sonra kendini kabul ettirebilmek ve sistemi uygulamaya devam ettirebilmek için kıyımlar yaptırdığına değiniyor yazarımız. Birkaç örnek vermek gerekirse, Stalin zamanında tam 18,840,000 kişinin tutuklandığı dikkatimizi çekiyor. Yazarın iddiasına göre bu 18,840,000 kişiden 7,000,000'u hapishanede öldürülmüş geri kalanlar ise kamplara gönderilmiş. Yazarın bir başka çok önemli iddiası ise Stalin kurbanlarının sayısı Hitler'inkinden çok daha fazla olduğudur.
Kruşçev zamanında ise daha çok kiliselerin ve din okullarının kapatıldığı dikkatimizi çekiyor. Buna ek olarak da tarihi bir çok eserin yıkıldığını görüyoruz.
Sonuç olarak geçmişte cevaplanması gereken bir çok soru varken Sovyet yönetimi geleceğini çizemiyor, geçmişe gebe kalıyordu.
Tarihte yaşanmış en büyük felaketlerden biri olan Çernobil, Sovyetlere ve etrafındaki komşularına korku salmıştır. Sovyet tarafından inceleyecek olursak, facianın başta ne denli ciddi olduğunu anlamak bin hayli zordu, çünkü böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Dolayısıyla ne Çernobil'de çalışan insanlar (üst düzey hariç) ne de çevrede yaşayan halk karşılaştıkları durumun farkında değillerdi. Buna bir de yöntemin örtbas etme politikası eklenince felaket çok daha ciddi boyutlara ulaşmıştır.
Sovyet yönetimi halkı paniğe sokmamak ve buna ek olarak çelişkili bilgilerin gelmesi Moskova'yı zor durumda bırakıyordu. Bunların sonucu olarak da Sovyet yönetimi bu faciaya çok geç tepki verebilmiştir.
Son bölümde de yazarın vurgulamak istediği nokta Sovyetlerin her zaman içine kapanık olmasından dolayı batının Sovyetleri yeterince tanımıyor olmasıdır. Gorbaçov ile bu aksaklık giderilmeye başlanmıştır. Sovyetlerin son derece büyük kaynaklara sahip olmasına rağmen senelerce bu kaynakları verimli kullanamaması en büyük handikabı olarak gözükmektedir. Yazarın inancına göre gerçekleşen rejim değişikliği ile yeni kurulan ülke bu kaynaklanın daha etkili ye verimli kullanmaya başlayacaklardır.
Bana göre Sovyetlerin en büyük zaafı ekonomisidir. Ekonomisini sadece kendi sınırları içinde tutarak kendilerini felakete sürüklemişlerdir. Bunu yavaş yavaş anlamaya başlayan batı Sovyetlerin bu zayıf noktasından yararlanmıştır. Şöyle ki Reagan'ın gerçekleştirmekte kararlı olduğu "Yıldız Savaşları" projesi de bir ölçüde zayıf olan Sovyet ekonomisini daha da zayıflatmak amacı gütmüştür.

yzx
02-06-08, 17:14
Devlet

KİTABIN ÖZETİ

M.Ö. 427–347 yılları arasında yaşamış olan Eflatun düşlediği en iyi devleti, Sokrates’le birlikte, bu kitapta anlatır. Eser, 10 kitabın bir araya gelmesiyle oluşmuştur.

1 NCİ KİTAP

Sokrates, Aristo’nun oğlu Glaukon ve diğer düşünürlerle birlikte Polemaarkhos’un evinde buluşur. Burada yaşlılık üzerine konuşmaya başlarlar. Daha sonra para ne işe yarar, doğruluk nedir gibi konularını incelemeye başlarlar.

Thrasymakhos da doğruluk üstüne konuşmaya katılmasıyla tartışmanın boyutu “Doğruluk, güçlünün işine gelen midir?” sorusuna yönelir.

Sonuç olarak: Doğruluğun eğrilikten daha karlı olduğu fikrine varan Sokrates, “Doğruluk güçlünün işine gelendir” fikrinden vazgeçer. Doğrunun ne olduğunun bilinmesi gerektiğini, yoksa iyilik olup olmadığının anlaşılamayacağı fikrine ulaşır.

2 NCİ KİTAP

Doğruluk konusunda bu bölümde tartışmaya devam edilir. Bu bölümde Glaukon da tartışmaya katılır. Glaukon, eğriliğin doğruluktan üstün olduğunu savunanların kazanımlarını anlatır.

Sokrates doğruluğun ne olduğunu tanımlar: Doğruluk: “Hem kendisi, hem de verdiği sonuçlar iyi olan şey, mutlu olmak isteyenin aradığı şeydir.” Doğruluğun bu tanımını içeren yanıtından sonra: “İnsan kendi isteği ile doğru olur mu? Doğruluk zahmet karşılığı elde edilen bir şeydir. Bu nedenle ondan kaçınmak gerekir. Ama, fayda ve ün sağladığı için ona heves edilir.” mütalaaları üzerinden tartışma, “doğru adam mı, eğri adam mı mutludur?” konusuna yönelir. Glaukon, kral-çoban örneği ile eğriliğin kazanımlarını anlatır. Adeimatos konuşmaya katılır ve o güne kadar iyilikle doğruluk üzerine söylenenleri anlatır. Bu söylenenlerin gençler üzerindeki etkisinden bahseder.

Artık Sokrates, doğruluğu savunmakta zorlanır. Bunun üzerine doğruluğun ne olduğunu, neye yaradığını araştırmaya başlar. Toplum kişiden daha büyük olduğu için daha büyük alanda doğruluk, daha büyük ölçüde vardır görüşünden hareketle toplum bakımından doğruluk konusuna yönelir.

(Yeni doğmuş toplum) düzenli bir toplumda iş bölümünün önemi anlatılır. İş bölümü ile düzene girmiş bir toplumda az ile yetinen insanlar olduğu için toplumun barış ve sağlık içinde yaşayacağı söylenmektedir. Daha sonra da bolluğa kavuşmuş, yani refaha ulaşmış bir toplum ele alınır. Bolluğa kavuşmuş bir toplumda insan isteklerinin sürekli artacağından söz edilerek, sürekli artan istek ve ihtiyaçlar sonunda elimizdekiyle yetinmeyeceğimizi, böyle olunca komşumuzunkini ele geçirmeye çalışacağımızı ve bu nedenle de savaşın ortaya çıkacağını anlatılır. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak da korucuların ortaya çıkışı verilir. Buradan, korucuların önemli olduğu ve iyi yetiştirilmeleri gerektiği tezine ulaşılır. Korucu yetiştirmenin temelinde müzik eğitiminin ve söz sanatlarının önemi vurgulanır. Masal da bir söz sanatı olduğu için, çocuk yetiştirirken çocukların genç ve körpe beyinlerine kötü bilgileri sokmamak için bazı masalların yasak edilmesi gerektiği savunulur. Hangi masallar güzeldir o halde? Güzel masal korucuya iyi yol gösteren masaldır. Buradan iki kanuna ulaşılır: “Tanrıdan yalnız mutluluk gelir” ve “Tanrılar aldatmaz”.

3 NCÜ KİTAP

Korucuların yiğit olması istendiğine göre onlara güzel sözlerin (masalların) yanında ölümden korkmamaları için ölümden nasıl söz edileceği sorusu sorulur. Yiğit kimselere ölümden söz ederken, ahlamalar, inlemeler, ağlayıp sızlamalar aktarılmamalıdır sonucuna ulaşılır. Korucuların, savaşçıların gülmeye de düşkün olmaması vurgulanır.

Diğer bir tartışma konusu da yalanı kimin ne zaman söyleyebileceğidir. Gerçekten ayrılabilme yetkisi yalnız devleti yönetenlerde olmalıdır. Devletin yararına düşmanlara yalan söylenebilir. Bunun dışında kimsenin bu yola başvurmaması görüşü savunulur.

Devlette gençlerin akıllı ve uslu olması gerekir. Peki akıllı uslu olmak nedir? Bu konuda söylenmiş güzel sözler örnek tutulmalıdır.

İyi devlette korucuların paraya düşkün olmamaları gerektiği savunulur ve bir şeyi doğrudan anlatmanın korucular üzerindeki yararları anlatılır.

Kısaca bu bölümde;

a. İyi korucuların yetişmesi için müziğin, beden eğitiminin ve iyi beslenmenin nasıl verilmesi gerektiği anlatılır.

b. Koruculardan sonra hekim ve yargıçların nasıl olması gerektiği, kimlere iyi hekim, kimlere iyi yargıç denileceği üzerinde durulur.

c. Hekim ve yargıçlardan sonra önderlerin nasıl yetiştirilmesi gerektiği anlatılır. Yönetenlere ve yönetilenlere söylenecek masalların özellikleri anlatılır.

Sonuç olarak, değerlerine göre devlette insanlar üç sınıfa ayrılırlar:

a. Altınla eşdeş yöneticiler,

b. Gümüşle eşdeş çiftçiler ve öbür işçiler,

c. Herhangi birinin altına dönüşmesi sonucu altınla eşdeş bekçiler (korucular).

Daha sonra korucuların yerleşmeleri ve yaşamları anlatılır.

4 NCÜ KİTAP

Burada filozoflar, ideallerindeki mutluluk anlayışını anlatırlar. Bu devlette üç sınıftan herkes kendi işini yapacaktır. Böylece her sınıf mutlu olacaktır.

Daha sonra zenginlik ve yoksulluk üzerinde durulur. Bu konuda Sokrates zenginlik ve yoksulluğun bir yandan sanatı, diğer yandan sanatçıyı kötüleştireceği görüşündedir. Bu nedenle bu iki kavramın devlete sokulmamasını savunur. Buna karşıt olarak “Para olmazsa nasıl savaşılır?” sorusu yöneltilir. Burada Sokrates vücutça iyi gelişmiş korucuların savaşta galip geleceği görüşündedir.

Diğer bir konu devletin bütünlüğü ve sınırlandırılmasıdır. Buradan her şeyin eğitim ve öğretime bağlı olduğu fikrine varılır. Kanun koyucunun yapacağı işler sıralanır. Devlette bulunması gereken dört değer vardır :

a. Bilgelik

b. Yiğitlik

c. Ölçü

ç. Doğruluk

Devletten sonra bireyde bu değerlerin nasıl bulunması gerektiği anlatılır.

Buradan “Doğru olmak mı, eğri olmak mı yararlıdır?” sorusunun yanıtına ulaşılır:

“İyilik içimizin sağlığı, güzelliği, düzeni; kötülük ise, hastalığı, çirkinliği ve çürüklüğüdür” sonucuna varılır ve bu sonuçtan sonra kötülükler sıralanır.

5 NCİ KİTAP

Devlette kadının yeri burada tartışılır. Sokrates kadınların da erkekler gibi müzikle ve jimnastikle eğitilmesi görüşündedir.

Diğer bir sorun ise kadının erkeğin gördüğü her işi görebilip göremeyeceğidir. Cevap evettir, çünkü yatkınlığına göre erkekler nasıl her işi yapıyorsa kadınlar da yatkınlığına göre her işi yapabilir.

Kadın da erkek gibi devlet bekçiliğine elverişlidir ve erkek gibi eğitim görecektir. Bunun zorluklarından da bahsedilir. Bekçilerin kadınları ve çocukları ortak olacaktır. En önemli zorluk budur. Buradan evlenmelerin nasıl olması gerektiği konusuna geçilir.

Her iki cinsin en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerektiği sonucuna ulaşılır. Bu iş düğünlerle yapılmalıdır. Çocukların yetiştirilmesi, çocuk yapmak için ideal yaş, kadın–erkek birleşmeleri, yakınlık derecesini ayırt edilme yöntemi, çocukların savaşa katılması, iyi bir savaş düzeni, düşman mallarına ve düşmana nasıl davranılması gibi konular üzerinde de durulur.

Bu konulardan sonra : “Bu ilkelerle yönetilen bir devlet gerçekleşebilir mi?” sorusu yönlendirilir.

Tasarlanana en yakın devleti kurabilme yolu bulunursa devletin kurulmuş olacağı görüşüne varılır. Sokrates bu devletin sıkıntısız olması için filozofların da devlet yönetiminde olmalarını ister. Buna alternatif olarak kralların filozof olup devlet gücü ile akıl gücünü birleştirmelerini teklif eder ve filozofların özelliklerini sıralar.

6 NCI KİTAP

Yine filozofların başa geçmesi istenir, çünkü filozoflar gerçeği bilen kimselerdir. Sokrates filozofların tabiatından bahseder. Adeimantos, filozofların kaçık olduğunu ima eder ve Sokrates’e karşı çıkar.

Gemi ve devlet benzetmesi ile filozofların devlette niçin hor görüldüklerini ve filozofların niçin bozulduklarını anlatır. Filozofların bozulmasını hangi devlet düzeni engelleyebilir? Bu açıklanır.

Tekrar bekçilerin yaratılışı ve eğitimi üzerinde durulur. İyi düşüncesine ulaşılır ve iyi olanlar güneşe benzetilir.

7 NCİ KİTAP

Mağara benzetmesi ile iyilik ve bilgi açıklanır. Eğitimin amacı da insanları iyi fikrine çekmektir. Bu nedenle filozofların devlet işlerine bakması gerekecektir. Bu yüzden de filozof devlet adamı yetiştirilmesi gerekmektedir. Peki bu nasıl yapılacaktır? Yöntemler sıralanır. Filozof devlet adamı, sayı bilgisi, geometri bilgisi, astronomi, katılar geometrisi, armoni, diyalektikaya hazırlık ve bilginin bölümleri gibi dersleri okumalıdır.

Bu bilgileri ise anlayışı güçlü, yani öğrenme kolaylığı olan kimselere, en dayanıklı ve yiğit kimselere vermek gerektiği görüşünde birleşilir. Ardından çocuk eğitimi ve eğitimin basamakları üzerinde durulur. Diyalektika yapacak gençlerin iyi seçilmesi gerektiği görüşü savunulur. Yetiştirilen filozofların ne zaman devletin başına geçecekleri tespit edilir.

Bölümde ayrıca insanları mutluluğa ulaştıracak devlet tanımlanır. İnsanları mutluluğa ulaştıracak devlette bir veya birkaç filozof başta olmalıdır.

8 NCİ KİTAP

Bu süreye kadar anlatılan devleti idealinin en iyi devlet olduğunun altı çizilir. Daha sonra, dört bozuk devlet düzeni ve bu dört düzene uygun dört ayrı insan tipi tanıtılır.

Timokrasi ve timorşi kavramları üzerinde durulur. Tanrı ve insan doğumlarında sayıların düzeni ve öneminin altı çizilir.

İlk bozulma, timokrasi insanı, oligarşi, oligarşi insanı, demokrasi, demokrasi insanı, zorunlu ve zorunsuz istekler ve zorbalık gibi birçok değişik kavram da bu bölümde tanımlanır.

9 NCU KİTAP

Burada isteklerin özü ve çeşitleri sıralanır. Ruhun zorbalığa gidişi açıklanır. Zorbalık ve eros üzerinde durulur. Zorbalık ruhların düşeceği küçük ve büyük kötülükler olarak tanımlanır. Mutluluk üzerine dönüş yapılır. “Zorba mutlu mudur, mutsuz mudur?” sorusu yanıtlanır. Varılan sonuç zorbanın da mutlu olmadığıdır, çünkü zorbanın ruhu da dilediğini yapamaz ve tutkunun sürdüğü yere gider. Tasalar, üzüntüler içinden eksik olmaz. Sonra zengin ile zorba arasında benzerlik kurulur. Zengin ile zorba arasında benzerlik kurulur.

Üç çeşit insan vardır Sokratese göre:

a. Bilgi sever

b. Ün sever

c. Para sever,

Bu üç zevkin en hoşu birincisidir. Filozof da en çok birinciyi sever.

Daha sonra doğruluk ve eğriliğin sonuçlarını verilir. Eğriliği övmeyi çok başlı canavar ve aslana benzeten bir açıklama yapılır.

10 NCU KİTAP

Bu kitapta üzerinde durulan çeşitli konular arasında: şiir ve benzetme, üç türlü sedir, boşuna yapılan benzetme, ressam, şair, üç türlü sanat, benzetme ve ruh, benzetmeci şair, tragedya ve komedyanın kötü sonuçları, ruhun ölmezliği, ruhun özü, cehenneme iniş, er efsanesi, kainatın yapılışı, ruhların yeni hayatlarını seçmeleri ve insanın kendini nasıl kurtarabileceği sayılabilir.

yzx
02-06-08, 17:15
Dış Politika

KİTABIN ÖZETİ
Geniş devlet tecrübesi ve özellikle dış politikadaki birikimleri ile politik hayatımızın müstesna isimlerinden biri olan Kamran İNAN, bu kitapta, dış politika hakkında tecrübe ile edindiği şahsî görüşlerin derlenmesinden ibarettir. İnan, cumhuriyet dönemi dış politikasının ana hatlarını ortaya koymaya çalışmıştır.
Kitabın ilk bölümünde dış politika ile diplomasinin tanımı yapılmış, diplomasinin tarihsel gelişimi açıklanmış, ikili diplomasi ile çok taraflı diplomasi arasındaki farklar ortaya konmuştur. İnan, dış politikanın hareket noktasının milli menfaatler olduğunu, hedefinin ise barışın korunması, yabancı devletlerle iyi ilişki ve iş birliğinin geliştirilmesi olduğunu açıklamıştır.
Bir memleketin dış politikasını oluşturan, yönlendiren faktörlerin çeşitli olduğunu, bunların içinde değişmeyen ve değişen faktörler bulunduğunu belirtmiştir. Değişmeyen faktörlerin başında vatan gelir. Oturulan toprakların dünya siyasî coğrafyasındaki yeri dış politikayı şekillendirmede önemli ve değişmeyen bir faktördür.
Dış politikamızdaki devamlı diğer bir faktör de komşularımızdır. Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla komşularımızın sayısı daha da artmıştır. İnan bu bölümde komşularımızın hedeflerine de kısaca değinmektedir.
Dış politika ve savunmamızı şekillendiren bir diğer faktör de istikrarsızlıklarıyla tanınan Balkanlar ve Orta Doğu arasında bulunmamızdır. Tarih, kültür, dil, din ve etnik yakınlık dış politika hedeflerinin tespitinde önemli rol oynamaktadır.
Dış politikayı yönlendiren diğer bir faktör de rejimin şeklidir. Türkiye 1950'de demokrasiye geçmekle demokratik memleketler ailesine ve bunların kendi aralarında geliştirdiği kuruluşlara katılmıştır.
Dış politikada gittikçe öncelik ve ağırlık kazanan diğer bir faktör de ekonomik menfaat ve ilişkilerdir. Ekonomik menfaat, dış politikanın savunmadan sonra gelen hedefidir. İnan, bu konuda GATT çalışma grubundaki tecrübelerini anlatmaktadır.
İnan, dış politikanın diğer önemli bir aracının da kamuoyu olduğunu vurgulamaktadır. Bu faktör son senelerde artan bir önem kazanmakta ve demokratik memleketlerde ön planda gelmektedir. Bir meselenin kamuoyuna mal edilmesi, desteğinin sağlanması, dışarıda kabul görme, etkili olma imkânını artırır.
Dış politikanın diğer önemli bir faktörü ve kuvvet kaynağ0ı ise millî dayanışma, birlik ve beraberliktir. Bu alanda zaafı bulunan veya zaaf gösteren memleketlerin dış politikası ürkek ve başarısız olur. İnan bu bölümde ayrıca sağlıklı bilgi sahibi olmanın ve istihbarat faaliyetlerinin önemine değinmiştir. Bu konuda İsrail'in başarısından ve ülkemizde ki örneklerden bahsetmiştir.
Yazar kitabın geri kalan bölümünde dış politika ile iç politikanın ilişkisinden, politika tespitinden, devlet adamlarının seviyesinin dış politikada oynadığı rolden bahsetmiştir. Dış politikanın millî hedeflere göre tespit edildiğini ve uygulandığını vurgulamaktadır. Aktif ve pasif millî hedefler vardır. Yazar, bu hedefleri açıklamaktadır.
Kitabın son bölümünde İnan, Türk dış politikası üzerine yoğunlaşmıştır. Türk dış politikasının bir imparatorluk dönemi, bir de Cumhuriyet dönemi olduğunu söylemekte, imparatorluk dönemi dış politikasının daha ziyade tarihçilerin sahasına girdiğini söyleyerek Cumhuriyet dönemi dış politikasına eğilmektedir.
İnan, Cumhuriyet dönemi dış politikasını Atatürk dönemi dış politikası, Atatürk sonrası politika, 2 nci Dünya Savaşı dış politikası ve 2 nci Dünya Savaşı sonrası Türk dış politikası diye bölümlere ayırmış ve örnekler vererek incelemiştir.
Atatürk dönemi dış politikasının çok başarılı olduğunu, bu dönemin aktif, dinamik dış politika dönemi olduğunu, Atatürk'ten sonra Türk diplomasisinin pasif döneminin başladığını, 2 nci Dünya Savaşı sırasında Türkiye'nin tarafsızlık politikasını belirlediğini, baskı ve zorluklara rağmen bu tutumu muhafaza ettiğini söylemiştir.
2 nci Dünya Savaşı sonrası politikada, Türkiye'nin NATO'ya üyeliği ve NATO'daki tecrübeleri detaylı olarak açıklanmıştır. Yazar, Kıbrıs ve Avrupa Birliği ile olan ilişkillerimize de detaylı olarak değinmiştir.
İnan, kitabın sonuç bölümünde yeni dünya düzeninde Türkiye'nin nasıl bir dış politika takip etmesi gerektiği konusunda görüşlerini bildirmiştir.
Ele aldığı konular itibariyle önem taşıyan bu kitap, rahat okunan bir sohbet üslubu ile kaleme alınmış ve okuyucuların dış politika konusunda ufuklarını açmak ümidiyle okuyuculara sunulmuştur.

yzx
02-06-08, 17:16
Dijital Sinir Sistemiyle Düşünce Hızında Çalışmak

KİTABIN ÖZETİ:

Dünyanın en büyük kişisel bilgisayar yazılım üreticisi Microsoft'un kurucusu ve yönetim kurulu başkanı olan Bill Gates, Bilgi Çağı'nın başlatılmasında önemli bir rol oynamıştır. Bu çağdaş hayalperest şimdi de gelişen teknolojinin iş dünyasını yeni bir ekonomik çağa nasıl ittiğini, her yöneticinin çizginin nasıl üzerinde kalabileceğini ve kalması gerektiğini entegre bilgi sistemlerinin her kurumu nasıl başarıya götüreceğini Collins Hemingway ile birlikte yazdığı bu kitapta açıklıyor.
Çoğu şirketin bugün bilgiyle yapabildiği işler bundan birkaç yıl önce mükemmel bir başarı olarak görülebilirdi. Ayrıntılı bilgi yanına yaklaşılamayacak kadar pahalıydı, bilgiyi değerlendirip dağıtmak için gerekli araçlar 1980'lerde ve 1990'lı yılların başında daha piyasaya çıkmamıştı. Ancak XXI. yüzyılın eşiğinde olduğumuz bugün dijital çağın araçları ve bağlantı imkanları bize bilgiye kolaylıkla erişebilmek, paylaşabilmek ve üzerinde çalışabilmek için yeni ve önemli fırsatlar sunuyor.
Belki de şirketiniz teknolojiye önemli yatırımlar yaptı ve beklediği gelirin sadece yüzde 20'sini elde ediyor. Kitapta Gates'in anlattığı gibi, muhtemelen donanıma ve yazılıma belirli sorunların çözümü için gerekli birer araç olarak bakıyorsunuz. Tıpkı yaşayan bir organizma gibi bir kuruluş da ancak ihtiyaç duyan bölümlerine istendiği zaman bilgi ileten bir sinir sistemi varsa düzenli çalışabilir. Teknik olmayan ve açık bir dille söylemek gerekirse, DÜŞÜNCE HIZINDA ÇALIŞMAK dijital sinir sisteminizin bütün sistem ve prosesleri bir alt yapı üzerinde nasıl bir araya getirebileceğini, bilgi nehirleri oluşturup şirketinizin verim, genişleme ve kâr alanlarında dev adımlar atmasını nasıl sağlayacağını gösteriyor.
İlk kez, her çeşit bilgi -sayılar, metinler, ses, video- herhangi bir bilgisayarın depolayabileceği, işleyebileceği ya da iletebileceği dijital bir formata dönüştürülebiliyor. İlk kez olarak, standart yazılım platformuyla birleştirilmiş bir standart donanım, kitlesel üretimden yararlanarak güçlü bilgisayar çözümlerini her şirketin alabileceği noktaya getiriliyor. Kişisel bilgisayardaki "kişisel" sözcüğü, bilgi işçilerinin bilgiyi değerlendirip kullanmaları için güçlü bir araca sahip olduklarını gösteriyor. Kitapta Mikroişlemci devriminin PC'lere geometrik oranda güç vermekle kalmadığı, dijital bilgi kullanımını yaygınlaştıracak yepyeni bir kişisel yoldaş kuşağı -avuç içi bilgisayarlar, otomobil PC'leri, akıllı kartlar vb.- yaratmanın da eşiğine geldiği ayrıntılı olarak açıklanıyor. Bu yaygınlığın önemli bir anahtarının da, dünya çapında bağlanabilirliği sağlayan internet teknolojilerindeki gelişmeler olduğu vurgulanıyor ve şu görüşe yer veriliyor:

"Dijital çağda "bağlanabilirlik" sadece iki ya da daha fazla insanın ilişkiye sokulmasından çok daha geniş bir anlam taşıyor. İnternet bilgi paylaşımı, iş birliği ve ticaret için yeni bir evrensel alan yaratıyor. Telefon ve televizyonun sunduğu olanakları kullanan ve bunları kağıtla iletişimin genişliği ve derinliğiyle birleştiren yeni bir iletişim aracı sağlıyor. Buna ek olarak, bilgileri bulma ve ortak ilgi alanları olan kişileri bir araya getirebilme yeteneği de yepyeni bir olgudur."
Gates, Microsoft ve diğer büyük kuruluşlarda ayrıntılı, ufuk açıcı turlara çıkarak en basitinden en karmaşığına dijital bir sistemin şirketlerin yapısını nasıl değiştirdiğini gösteriyor. Entegre teknolojinin:
- Eğitim ve trendleri incelemek için dağınık bilgilere nasıl derhal erişim sağladığını,
- Ürünün pazara sürülme süresini kısaltıp rakiplerden önce piyasaya girmenize nasıl yardımcı olduğunu,
- Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ürünleriniz hakkında satış ve envanter istatistiklerini nasıl dakikası dakikasına izlediğini,
- Müşterilerinize sorunlarını çözmede nasıl yardımcı olabileceğini ve akıllı yazılımlardan yararlanarak, şikayetleri otomatik olarak tasarımcılara ve üretim görevlilerine nasıl iletileceğini açıklıyor.
Kitapta Dijital bilgi akışının organizasyonların ayrılmaz bir parçası yapılabilmesi için aşağıdaki 12 temel adım öneriliyor:
Bilgi işleri için;
1.Gelişmelere derhal tepki verebilmek için şirket içi bütün bilgileri e-posta üzerinden verilmesinde ısrar edin
2. Trendler belirlemede ve bulgularınızı başkalarıyla paylaşmada, satış verilerini on-line değerlendirin.
3. PC'leri işinizin analizi için kullanın; bilgi işçilerinizi ürünler, hizmetler ve kârlılık konularında daha yüksek seviyede düşünce üretmeye yönlendirin.
4.Dünya üzerinde nerede bulunurlarsa bulunsunlar; bilgiyi paylaşabilecek ve gerçek zamanda birbirlerinin düşüncelerini geliştirebilecek sanal ekipler oluşturmada dijital araçlar kullanın. Şirket geçmişiyle ilgili bilgileri isteyenlerin kullanımına sunabilmek için dijital sistemlerden yararlanın.
5. Her türlü kağıtlı prosesi dijital proseslere dönüştürün, şirket içi dar boğazları giderin, daha değerli görevler yapmaları için bilgi işçilerinize ek zaman sağlayın.
Şirket faaliyetleri için:
6. Tekrarlanan küçük görevleri, bilgi işçisinin becerilerinden yararlanabi-leceğiniz katma değerli işlere dönüştürmek üzere dijital araçlar kullanın.
7. Dijital bir bilgi devresi oluşturun, üretim proseslerinizin verimini, üretilen mal ve hizmetlerin kalitesini arttırın. Bütün temel ölçüler her çalışanın erişiminde olmalıdır.
8. Müşteri şikayetlerini, bir ürünü ya da hizmeti iyileştirebilecek kişilere hemen ulaştırabilmek için dijital sistemlerden yararlanın.
9. İşinizin yapısını ve işinizin çevresindeki sınırları yeniden belirlemede dijital iletişimden yararlanın. Müşteri isteklerine bağlı olarak ya daha büyük ve mesafeli ya da daha küçük ve içli dışlı olun.
Ticaret için:
10. Bilgi alın, zaman kazanın. Üretim zamanınızı kısaltmak için size mal ve hizmet sağlayanlarla dijital işlemler gerçekleştirin, her iş prosesini "tam zamanında teslimat"a uygulayın.
11. Müşteri ilişkilerinde aracıları kaldırabilmek için satışlarınızı ve hizmetlerinizi dijital ortamda gerçekleştirin. Eğer aracı sizseniz, yaptıklarınıza değer katmak için dijital araçlar kullanın.
12. Müşteri sorunlarının çözümü için, dijital araçlardan yararlanın; kişisel ilişkiyi daha önemli, daha karmaşık müşteri ihtiyaçlarına cevap vermek için kullanın.
Kitabın her bölümü yukarıdaki noktalardan birini ya da birkaçını kapsıyor. İyi bir bilgi akışının aynı anda yukarıdakilerden birkaçını bir arada yapabilmeyi sağladığı ve bir dijital sinir sisteminin en önemli yararlarından birinin de bu değişik sistemler arasında bağlantı oluşturabilmesi olduğu anlatılıyor.
Düşünme Hızında Çalışmak kitabında Bill Gates, bilişim ortamında kazanmanın ya da kaybetmenin bilginin nasıl toplandığına, nasıl yönetildiğine ve nasıl kullanıldığına bağlı olduğunu ayrıntılarıyla açıklıyor.

yzx
02-06-08, 17:17
Diyorlar ki

Eserin adı: Diyorlar ki


Yazarı: Ruşen Eşref Ünaydın


Türü: Edebiyat


Basıldığı yayın evi ve tarihi: Simurg Kitabevi, 2005


Sayfa Sayısı: 532

Yazarı Hakkında Bilgi: 1892 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Sultanisini ve Edebiyat Fakültesini bitirdi. Askeri Baytar Alisi'nde, Darülmuallimini Aliyde, Türkçe ve Fransızca öğretmenliği yaptı.
Yazarlık hayatına 1914'te mütercimlikle başladı. 1918'de Yeni Gün muhabiri olarak Kafkasya'ya, Tasviri Efkar muhabiri olarak Sivas'a gitti. Dergi ve gazetelerde mülakat ve gezi türünde yazıları yayımlandı. 1920'de Anadolu hükümetinin çağrısı üzerine İnebolu yoluyla Ankara'ya gitti; Türk Kurtuluş Savaşına katıldı.
1922 yılında Buhara elçiliği başkatibi oldu. Lozan Konferansında matbuat müşavirliği yaptı. TBMM ikinci döneminde Afyonkarahisar Milletvekili seçildi. Riyaseti Cumhur Umumi Katipliğinde, Tiran, Atina, Budapeşte elçiliğinde ve Roma, Londra ve Atina Büyükelçiliğinde bulundu. 1952'de emekliye ayrıldı.
"Servet-i Fünun", "Donanma", "Tedrisat", "Türk Yurdu" ve "Yeni Mecmua"da yayımladığı mülakat, mensur şiir ve hatıra türünde yazılarıyla tanındı. Mustafa Kemal Paşa'nın yakın çalışma arkadaşlarından biri olan Ruşen Eşref Ünaydın, Mustafa Kemal Paşa'yı Türk basınında ilk defa tanıtmasıyla ünlüdür.

Türü Hakkında Bilgi: Edebiyatımızın ünlü sanatkar ve fikir adamlarıyla yaptığı bir dizi mülakatı.


Özet;
Nigar Hanım;
-Kim bilir hanımefendi, size ilk şiir hevesini veren sebepler ve ilhamlar nelerdi? Okudum ki pek küçük yaşta ruhunuzu terennüm etmeye başlamışsınız.
-Bana ilk şiir hevesini veren yaradılışımdır.Çünkü ben on iki yaşında bir çocuktum; kardeşim bir kaza sonunda ölmüştü ve benim en evvel ki şiirim de maateessüf bir mersiye oldu. Türkçeyi ben Kadıköyü’nde, Fransız mektebinde iken okuyup öğrendim.Babam, bana öğretmen olarak Celal Sahir Bey’in kayın babası olan Ebüllisan Şükrü Efendi’yi seçmişti.İlk yazılarım çıkmaya başladığı zaman ben on dört yaşındaydım.Diyebilirim ki şairlik zevkini annemden almışımdır; çünkü annem, efendim, gayet çok şiir okurdu. Zavallı hasta olduğu zaman daima beyitler okurdu. Bununla beraber benim en büyük ilham kaynağım vatanımdır.
- Eski Edebiyatımızı çok okur muydunuz hanımefendi?.Eskiler arasında hissinizi en fazla okşayan şairler hangileriydi?
- O zamanlar ben eski divanları okurdum. Leyla, Şeref divanları; fakat Muhlis Paşa divanı ki Esat Muhlis Paşa çocuklarımın eniştesinin yani Sadullah Paşa’nın babasıdır. O vakitler, sabahlara kadar dirseklerim yazıhane üstünden kalkmazdı. Zaten bütün hayatımda uyku uyumamaktan mustarip oldum efendim.
- Bendeniz de öyle!
- Hep eski divanları okurdum;daha doğrusu elimin altına ne geçerse okurdum. Bu benim adetimdir. Bir taraftan da Hugo, Musset, Lamartine…Eskiler arasında beni en fazla Fuzuli duygulandırdı.(ve biraz acele acele söyledi) Fuzuli, Fuzuli; hala da bugün de Fuzuli… ve Nedim. Bunların ikisi arasında o kadar fark vardır ki; birisi aşk ve sevdada derin…Öteki de şuhluğundan, şakraklığından severdim belki…Fakat ikisi arasında hiç aynı hissime tesir eden ortak bir nokta görmedim.Şeyh Galib’i de çok severdim.Ee.. O zamanların edebiyatı bu idi. Sonra bende ilhamlarımı yazı haline getirmeye başladım.O tarihte Muallim Hayret Efendi’nin Saadet de benim için yazdığı makaleler, son derece teşvik edici bir tol oynamıştır.
Ömer Seyfettin;
Genç ve çalışkan hikayececiye de müracaat ettim.Evvela ‘Beni bu serinin içine katmayın.’ diye özür diledi.Aradan bir müddet geçmişti. Bir gün oturduğum evi şereflendirdi. ‘Ben söyleyeceklerimi yazdım. Siz de bu yazar benim ahbabımdır; yüzünde, hareketlerinde, sözlerinde öyle dikkate çarpacak bir şey yoktur, dersiniz cancağızım.’ dedi. Birkaç defa omuzlarımı okşadı. Kağıtları bırakıp çıktı gitti. Kendisine teşekkürler ettim. Ömer Seyfettin Bey şunları yazmış:
Eski edebiyat;Daha ben çocukken evimizde birçok divanlar vardı.Onları okuya okuya edebiyata heves ettim.Fakat eski edebiyatın çeşnisini, zevkini tattığımı iddia edemem. Çünkü bunun için başka bir ilim, başka bir tahsil ister.Pek gençken gazeller falan da yazdım. Fakat bunlar saçma şeylerdi. O vakit bu yana aklımda sadece Leyla ile Mecnun’lar kaldı. Demek ki aslında yalnız onları anlayabiliyormuşum. Bugün artık eski edebiyatımıza hiç taraftar kalmadığı için bu mevzu bahse bile değmez sanırım.Divan edebiyatı! İşte olsa olsa edebiyat tarihi için lüzumlu bir saha!Daha fazlasına aklım ermez.Şinasi’den sonraki edebiyata gelince: Namık Kemal Bey’i çok sevdim. ‘Evrek-ı Perişan’ dan sahifeler ezberledim.Bana canlılık zevkini veren; beni iyiye, doğruya, güzele samimiyetle alakadar eden Namık Kemal’dir sanıyorum.Ne yalan söyleyeyim, Hamid’i pek o kadar anlayamıyorum.Ekrem Bey’e gelince, Nejat’ı için yazdığı şeylere hala bayılırım.Bunlar ne kadar insana tesir eden şeylerdir.
Edebiyat-ı Cedide: ‘Fikret!.. İşte bana mükemmellik şevk ve isteği veren kimse!Lise sınıflarında iken hep Rübab’ı okuyordum. Halit Ziya bizim ilk üstadımızdır. Ben, bir gece hiç uyumamış sabaha kadar Bir Ölünün Defteri’ni okumuştum.Yalnız onun skolastiktir. Yoksa tekniği öyle kuvvetlidir ki Avrupa’nın güneydoğusunda, mesela Romanya’da, Sırbistan’da, Bulgaristan’da , Yunanistan’da o kuvvette bir romancı yoktur. Buna emin olunuz.Eğer Tevfik Fikret’le onun arkadaşları tabii dili kavrayabilmiş olsaydılar, şüphesiz, bizimde edebi klasiklerimiz olurdu.Çünkü onlar modern edebiyatın tekniği olduğu gibi anlamış ve kabul etmişlerdir’
‘’Bana gelince; ortaya esaslı bir eser koymadan sanatkarlık hülyasına kapılmam bile! Edebiyatımızın hedefi: Çok laf, aza eser’dir. Ben şimdilik hedefi ve bu anlayışı bozmaya çalışıyorum. Ağustos böceği gibi, öterek yan gelmekten ise, karınca gibi çalışmak daha iyi değil mi? Şimdiye kadar öttüğümüz elverdi; biraz da iş yapalım ki çorak edebiyatımız şenlensin, değil mi? Siz de bu fikirdesiniz sanıyordum.’’

yzx
02-06-08, 17:18
Doğu Ekspresinde Cinayet

KİTABIN ADI Doğu Ekspresinde Cinayet

KİTABIN YAZARI Agatha Christie / Gönül Suveren

YAYINEVİ VE ADRESİ Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL

BASIM TARİHİ Ocak 1986

KİTABIN YAYIM MAKSADI Trende Yaşanan Cinayetin Anlatılması

KİTABIN ÖZETİ :

Cinayete kurban olan kişi, Bay Rachett adıyla anılmaktadır. Ve daha sonra gerçek adının Cassetti olduğu ortaya çıkacaktır. Kendisinin öldürüleceğinin farkına varmış ve korunması için aynı trende bulunan dedektif Poirot’a yirmibin dolar teklif etmiş, fakat Bay Poirot adamın tehlikeli biri olabileceğini dedektiflik içgüdüsünün de yardımıyla sezinleyerek kabul etmemiştir.

Cassetti’nin öldürülme sebebi, daha önce çocuk kaçırma olaylarına karışmış olmasıdır. En son ise Amerika’nın tanınmış ailelerinden Armstrong’ların kızını kaçırmış ve fidye istemiş, daha sonra ise de çocuğu öldürmüştür.

Cinayetin aydınlatılma işini Ekspresin müdürlerinden olan Bay Bouc, Poirat’a teklif eder, o da bunu kabul eder ve ipuçlarını o anda trende bulunan doktoru da yanlarına alarak, üçü araştırmaya başlarlar. Cinayeti ortaya çıkarabilecek dört ipucu bulunur;

Bunlar bir kondüktör elbisesi düğmesi, bir pipo temizleyici, üzerinde H harfi bulunan değerli bir mendil ve cinayetin saatini bulmalarına yardımcı olabilecek 01:15’i gösteren durmuş saat, doktor da yaptığı incelemeler sonucunda cinayetin 00:00 ile 02:00 arasında işlenmiş olduğunu ortaya koyar.

Şimdi bir de trende bulunan yolculara göz atalım: Albay Arbuthnot Hindistan’daki görevini bitirerek İngiltere’ye dönmekte, daha sonra aralarında bir ilişki anlaşılan Mary Debenham ise, 25 yaşlarında mürebbiyelik yapan biridir. Mac Queen Rachett’in sekreteri, Prenses Natalia Dragomiroff, yaşlı, soğukkanlı ve son derece çirkin olmasına rağmen güçlü bir kişiliğe sahiptir. Caroline Hubbard, hep kızından bahseden orta yaşlı geveze bir kadın, Masterman ise Rachett’ın uşağıdır. Michel yıllardan beri aynı hatta çalışan kondüktördür. Trende seyahat eden 13 yolcudan diğer altısının isimleri ise, Greta Ohlsson, Kont ve Kontes Andrenyi, Cyrus Hardman, Foscarelli, ve Hildegarde Schmidt’tir.

Delilleri incelemeye ve tanıkları dinlemeye başlayan üçlü, ipuçlarını yavaş yavaş çözerek sonuca ulaşmaya başlarlar. Bu süreçte İstanbul Calais vagonundaki yolcuları tek tek sorgular, cinayetin işlendiği gece koridorlarda gezen kırmızı kimonolu bir kadın saptanır. Cinayeti iki kişinin işlediği kanısına varırlar. Bunun sebebi cesedin üzerindeki bıçak yaralarının fasılalarla açıldığıdır. Tariflere göre cinayeti işleyen esmer, kısa boylu, zayıf ve ince kadın sesli biridir. Bu da cinayeti biri kadın biri erkek iki kişinin işlediği kanısını ortaya koyar.

Cesette on iki adet yara bulunmakta, vagondaki tek pipo içicisinin Albay Arbuthnot olduğu anlaşılır. Düğmelerin bulunduğu üniformayı ise sadece kondüktör giymektedir. Trende H harfiyle başlayan isme sahip biri de bulunmamakta, tüm kapıları kilitli olan trene dışarıdan yolcu binmediğine göre, katil vagonun içerisindedir. İçerideki on üç kişiden biridir ama hangisi?

Kitabın bundan sonraki bölümleri daha da ilginç ve sürükleyicidir. Hercule Poirot hemen her yolcunun bu cinayeti işleyebileceği ihtimaline karşın olanca titizliğiyle onları dinlemeye devam eder. Her birinin cinayeti nasıl ve ne amaçla yapabileceklerini kurgular; ancak hiçbirinin bu işi yapmamış olduklarına dair veriler de mevcuttur. Dışarıdan biri de vagona binmediğine göre bu cinayeti kim planlanmış ve yapmıştır?

Kitap oldukça ilginç ve akla gelmeyecek bir biçimde sonlanır. Poirot ince zekası sayesinde cinayeti çözmüş, en son vagondaki tüm yolcuları yemek salonuna toplar ve cinayeti açıklar. İki ihtimal vardır, birincisini salondakilere anlattığında yolcular bunu fazla inandırıcı bulmaz. İkinci ihtimal ise doğru senaryodur. Fakat bu da yolculardan hiçbirinin işine gelmez.

Her zaman gerçekler doğru olanı ya da olması gerekeni ortaya koymamakta, veya bazı işler öyle olması gerektiği için olmuştur. Birinci ihtimalin tüm yolcular, dedektif, ekspresin müdürü ve doktor tarafından kabul edilmiş olmasının sebebi budur.

yzx
03-06-08, 19:54
Dokunulmazlar

KİTABIN ÖZETİ :

Kitabın özünde sadakatsiz hiçbir şeyin yürümeyeceği yatmaktadır. İnsanın tek başına bütün zorlukları yenmesinin çok güç olduğu ve tek başına çok az başarılı olabileceği anlatılmaktadır.

Her insan görüldüğü gibi değildir. İnsanın sabrını yenmesi ve kendini tutması bir yerde bitmektedir. Stres ve bunalımdan kurtulması onu maceralara sürükleyebilir. Ama bu da bir yerde sonuç vermez. Her şeyde sevilen bir amaç için azmedilmeye çalışılır.

Maceraların, amaçsız, bir hiç uğruna (karşı cinse intikam) yapılması, onun daha kötü sonuçlar doğuracağı düşünülmeden yapılır.

Maceranın, iyi amacından ziyade sadece bulunduğu kötü durumdan faydalanıp, intikam alınması; aileye, çocuğa ve daha sonra ki çocuklara etki etmesi hiç akla gelmez. Bu güzel bir dille anlatılmıştır.

Evlilik ya da herhangi bir konuda sadakatin olması düzenli yaşamın olacağını ifade eder. Örnek olarak; sadakatsiz bir evlilikte, ilişkiden ziyade çocukların gelecekleri için zarar verici unsurlar mevcuttur.

Bir yerde acılar ve üzüntülerin etkisiz hale gelmesinin daha kötü olduğu, başka bir yerde de; yaşamın sadece aile, çevre ve çocuklara kötü örnek olmaması için streslere, bunalımlara katlanmanın yarar getireceği anlatılmıştır.

Her zaman dost kalıcı olmalıdır. Bir kişi sevdiği bir arkadaşını, dostunu üstün tutarsa, bunu da yaparken karşılık görmeden, ona duyduğu sevgi için yaparsa, karşısındaki kişilerde büyük saygı ve sevgi uyandırır.

Her şey bir yerde bitmektedir. Gerçeklerin, beklenmeyen üzücü olayların yaşandığı an ne yapılacağı bilinmez. Fakat acı bir yüz ifadesiyle, donuk bir şekil yaratması, beyni çalıştırmaması gibi durumlardan dolayı, bu ani hareketlerin ölüm gibi geldiği saptanmıştır. Yaşanan çevrede ki olayların bilinç altında kalarak hep sanki o anlar tekrar yaşanacakmış gibi gelmesi insanı soğuk bir havaya sokmaktadır.

Arkadaşlar, dostlar birbirlerini kırsalar, ne kadar üzseler de, konuşmasalar da ; bir gün ihtiyaç duyulduğunda, akla ilk gelecek kişi yine dostlardır. Arkadaşına, dostuna faydasının dokunması için yapamayacağı isteklerde bulunulsa dahi, yapmak için gayret eder. Dostuna olan sevgisini hiçbir şeyin yıkamayacağını hissederek, onun kötü davranışlarına ve geçmişte yaşanan çirkin olaylara rağmen ona karşı kötü tepki koymanın zor, aksine şimdiki üzücü haline yardımcı olmasının ise, dostluğu, arkadaşlığı pekiştireceğine inanır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

yzx
04-06-08, 18:36
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Eserin adı : Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Yazarı : Peyami SAFA
Kitap Evi : İnkılap ve Aka Kitabevi
Kaçıncı Baskı : 8
Yazarın Kaçıncı Kitabı : 11
Sayfa Sayısı : 144
Türü : Roman


YAZARIN HAYATI VE ESERLERİ :

Türk edebiyatında ruh inceleyici roman tarzının kudretli ustası olan Peyami Safa İstanbul’da doğdu. Serveti Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın oğludur. Annesi Server Bedia Hanımın ismini, sonradan sırf geçim endişesi ile yazdığı eserlerinde, biraz değiştirerek mahlas olarak kullanmıştır.
Sivas’ta sürgün bulunan babasını, iki yaşında kaybetti. 9 yaşında bütün ömrünce etkileri görünen bir hastalığa tutuldu. Hem bu hastalık hem de annesini geçindirmek zorunda olması, düzenli okul öğrenimine engel oldu. 13 yaşında ilk kalem denemelerine ve çalışmaya başladı 15-19 yaşları arasında öğretmenlik yaparken Fransızca da öğrendi.
Edebiyat, Felsefe, Tarih, Psikoloji alanlarında o yaş için olağanüstü sayılacak bilgiler edindi. On dokuzuncu başladığı gazeteciliği ölümüne kadar sürdürdü. Belli başlı bütün gazetelerde fıkra ve makaleler, tefrika romanlar yazdı. Devlet kapısına bakmayıp, yalnız kalemiyle geçindi.
Ufak seyahatler bir yana, bütün ömrü İstanbul’da geçti. Gazetecilik dolayısıyla birçok siyasi sarsıntılara uğramıştır. Vefatında 3 ay önce, oğlu Merve Safa’yı kaybetmesi, ona büyük bir darbe oldu. 15 Haziran 1961’de beyin kanaması sonucunda ölen Peyami Safa, Edirnekapı mezarlığına gömüldü.
Eserleri :
Bir Mekteplinin Hatıratı, Karanlıklar Kralı , Gençliğimiz, Siyah-Beyaz (hikayeler), Sözde kızlar, şimşek, İstanbul Hikayeleri, Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Atilla, Fatih Harbiye, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.
Anlatım Özellikleri :
Sürükleyici, duygusal, içten bir anlatım biçimi kullanılmıştır. Betimleme bölümlerinde çok uzun cümleler var. Yabancı sözcüklere yer verilmiş. Konuşma bölümlerinde dil sade.

ESERİN ÖZETİ:

Kitabın kahramanı 14-15 yaşlarında genç bir delikanlıdır. Bu delikanlı çok sıhhatsiz hasta biridir. Dizindeki bir rahatsızlıktan çok ızdırap çekmektedir. Yarasının devamlı ağrı ve akıntı yapması nedeniyle sürekli olarak hastaneye pansumana gitmektedir. Yazar annesiyle birlikte eski bir evde oturmaktadır. Bu evin safhası onların hayatlarının geçtiği yerdir. Pansumandan döndüğü bir gün Erenköy’deki uzaktan akrabalarına gitmeye, orada istirahat etmeye karar verir. Erenköy’deki köşk, yeşillikler içerisinde bahçesinde havuzu olan çok güzel bir yerdir. Yazarın akrabası olan Paşa,y yazara değer veren eski bir emeklidir. Yengeyse yazara içten içe kızan birisidir.
Nüzhet’e gelince yazarın sevdiği ancak hiçbir zaman sevdiğini söyleyemeyeceği şımarık bir paşa kızıdır. Erenköy’de onunla geçirdiği günler hem çok güzel hem de üzücüdür. Yenge Nüzhet’i isteyen Dr. Ragıp’a hemen söz kesilmesi taraftarıdır. Nüzhet ise bu konuda ne düşündüğünü belli etmemekte adeta yazarın duygularıyla oynamaktadır. Yengesinin Nüzhet’e mikrop geçebileceği uyarını duyan yazar evine dönmeye karar verir. Bir yandan yaralarının ve ağrılarının artması bir yandan manevi üzüntüleri yazarın sık sık doktora gitmesine neden olur.
Dr. Mithat bu konuda onun en büyük yardımcısıdır. En kötü zamanlarında hep o yanındadır. Nihayet bir gün korktuğu başına gelir ve ayağının kesileceğini öğrenir. Çok üzülmüştür. Bu üzüntüyle hastane odasında bayılır. Ameliyat günü gelmiştir. Sonuçta bağı kesilir. Artık o sakat bir insandır. Bunu düşünmek hayatı daha zor hale getirmektedir. Bu arada Nüzhet’in düğün davetiyesi gelmiştir. Dr. Ragıp Bey’le yarın evlenip Berlin’e gidecektir. Yazarın da hastaneden taburcu olma günü gelmiştir. Yaşam onu iyice korkutmaktadır. Ancak kuvvetli olması gerektiğini düşünmektedir. Hastaneden çıkma günü gelir, yanında yine annesi, Dr. Mithat Bey ve arkadaşı vardır. Bu odada daha bir çok kişilerin ızdırapla inleyeceklerini düşünerek hastaneden ayrılır.

yzx
05-06-08, 17:44
Dolu Dizgin

KİTABIN ÖZETİ :

Roman, kahramanımız ile Arne Krıstıansen’in beraber gizlice konuşmalarından sonra bir bot seyahati ile başlar. Arne Krıstıansen çok hassas ve dikkatli bir kişiliğe sahip olduğunu anlatılır. Kahramanımızın romandaki adı David’tir. At yarışları sırasında Boa Sherman adındaki kişinin Ovrerol hipodromundaki gişelerden cebine indirdiği paranın peşine düşen Norveç Jokey Kulübü Soruşturma Sorumlusu Arne’yi anlatmaktadır. Kahramanımız David ise Arne ile ortak çalışmak için Norveç’den gelmiştir. David ve Arne ilk buluşmalarında emniyetli olsun diye bir bot içerisinde buluşmuşlardır. Fakat bir kaza sonucu bot parçalanmış, David üç ya da dört haneli, telefonu bile olmayan bir adaya çıkmıştır. Bir müddet sonra Oslo’ya kaldığı otel olan Grand Otele varmıştır.

Geçirdiği kazayı yetkililere anlattıktan sonra Arne’nin eşine haber vermeye gider. Arne kurtulmuş David’i evde beklemektedir. Arne ile görüştükten sonra David at yarışları derneğinin yolsuzluk yapan başkanını görmeğe gider. Teker teker soruları sorar ve kulübün araştırmalarını derinleştirir. Araştırma parayı yürüten Bob Sherman üzerinde yoğunlaşır. Sherman İngiliz bir jokeydir. David şimdi Oslo’da bulunan Sherman’ın eşini görmeğe gider.

David otelde Sherman’ın eşi ile görüşmeğe başlar. Eşi çok yorgun, yıpranmış ve hamiledir. Asla hırsızlık yapamayacağını ve onu bulması gerektiğini söyler. Bob hakkındaki çeşitli verilen beyanları incelemeğe başlar. Fakat anlayamadığı konu 16.000 Kron Bob için büyük bir meblâğ değildir. Çünkü yılda bu paranın beş katını kazanmaktadır. Bob eşi ile ufak bir kavgadan sonra ortadan kaybolmuştur. David, Bob’un eşi ile ilgili konuşmalarında komünizme ilgi duyup, duymadığı yönünde sorular sorar, fakat sonuç alamaz. David Bob’un eşini İngiltere’ye davet eder ve oradan ayrılır.

David ile Bob tenha bir sokakta buluşup raporlarınıdaki bilgilerini tekrarlarlar. O gün paralar ortalık yerde durmaktadır. Bob parayı alırken orada kimsenin olmaması kuşku vericidir. David klüp başkanı Lars Beltzersen ile tanışır. Bob’un İsveç sınırlarından geçip kurtulması ihtimalini araştırır. Fakat sonuç alamaz. David yarış hipodromundaki araştırmaları derinleştirir. Kasa anahtarı üç kişidedir. Üçüde o gün parayı diğerlerinin kasaya koyduğunu zannetmektedir. Bu arada Bob’un ilerisini düşünmeden çok zengin, rahat, güzel bir yaşama dair hırsları vardır. David Bob’un dostu olup olmadığının araştırır hayır yanıtını alır. David buradaki araştırmalarını bitirir ipuçlarından yola çıkarak Bob’un cesedini arama başlar. Eğer kaçağın hiçbir şekilde izine rastlayamadıysa akla gelen ilk ihtimal onun ölmüş olabileceğidir.

David Bob’un cesedini aramak istemesi çalışma arkadaşlarını rahatsız eder. Çünkü onlar onun parayı çalıp bir yerlerde tadını çıkardığını söylerler. Fakat çalınan para beş torbada kilitli demir paradan oluşmaktadır. Bunları saklayıp kaçırmak 60 Kg. ağırlığındaki bir adam için çok zor olduğu gibi çaldığına dair en ufak bir ip ucuda yoktur. Ortadan kaybolmuş olması kuşkuların hepsini üzerine toplamıştır. Bob hava alanına hiçbir taksi ile gitmemiştir. Yardım edebilecek iki dostuda herhangi bir araca sahip değillerdir. Ayrıca hiç kimse yekününü bilmedikleri yabancı bir para için geleceğini mahfetmez. Şimdi parayı başkasının çaldığı Bob’unda buna şahit olduğunu düşünmeğe başlamıştır. Yöneticiler ise bundan rahatsız olmuşlardır. Bob bu arada öldürülüp, belkide Norveç’in derin sularına atılmıştır. Sonuçta gölün araştırılması teklifinde bulunur. Sabah saat dokuzda taranacaktır. David Arne’nin evine döner ve ihtimalleri düşünür.

Pazartesi sabahı çalışmalar başlar. David gölü izlemeye başlar daire biçiminde, 30 metre çapında ve iki metre derinliğindedir. Dalgıç bu gölü didik didik aramaktadır. Dalgıçlar göle 12 sefer dalmış fakat elleri boş çıkmıştır. David cesedin bu gölde olmasa bile ıslak bir yerde olduğu fikrini ortaya atarken Başkan Beltzersen’in verdiği tepkilerden ortaya çıkmıştır. Bu arada ağlayan bir çocuğun elinde bir el bulduğunu görür. İleride bir tümsek daha vardır bir el daha ortaya çıkmıştır. Brandanın altı kaldırıldığında bir ceset ve çanta çıkmıştır. Fakat ceset tanınmayacak haldedir. Cesedi görevlilere teslim eder. Eşinede olaydan haberdar edip, birlikte İngiltere’ye dönerler.

Salı sabahı artık çalışma odasındadır. O yokken işlerin yolunda gitmesine sevinmiştir. Uluslar arası bir araştırma komisyonu ile At Yarışları Enterpolü konusunda tartışarak eve döner. Geceyarısı Bob’un eşi Emma’nın iki kişi tarafından saldırıya uğradığı haberi gelir. David hemen Emma’nın evine gider. Saldırganlar Norveçli'dir. Evi didik didik etmiş etrafı dağıtmış ve Emma’ya Büyük çapta zarar vermiş çocuğunu kaybetmesine sebep olmuşlardır. Anlaşıldığı üzere Bob’la ilgili evrakları aramışlardır. David o geceyi Emma’nın evinde geçirir. Emma’nın dedesi Saldırganları gördüğü için teşhis amacıyla Norveç’e gider. Orada iki gün kalır yorgun bir şekilde döner. Cinayet çözülememiş her iki ülkenin poliside yerinde saymaktadır. Bügün Bob’un cenaze töreni vardır. Emma cenazeden önce saldırganların eşgali hakkında bilgi verir. Ayrıca Bob’un kahverengi bir zarf içerisinde pornografik fotoğrafların olduğunu hatırlar. David saldırganların izini sürmeğe başlar.

David ertesi gün İngiliz jokey “Rinty Ranger”ile fotoğraflar hakkında konuşur. Akşam ise klüp başkanı Beltzersen’i evinden arar hiçbir ilerleme olmadığını öğrenir ve resimlerden başkana bahseder. Daha sonra bıçaklı bir kişi tarafından saldırıya uğrar yaralanmış bir şekilde kurtulur. Doktor komşusu tarafından tedavi edilir. Büyük bir tehlike atlatmıştır.

David saldırganın düşürdüğü bıçağı titiz bir şekilde alıp araştırma yapmak için 11.25 uçağı ile Norveç’e gider. Hipodroma giderek cinayet araştırması yapması başta başkan olmak üzere Arne hariç hiç kimse tarafından memnun karşılanmaz. David artık bütün ihtimalleri kafasından geçirerek Bob’un yakın arkadaşlarını sorguya çekmeğe başlar. Arkadaşlarından biri fotoğraflarla dolu zarfı bir veya iki defa gördüğünü söyler. David hipodromda küçük ayrıntıları gözden geçirmeğe başlar. Bob parayı almadan önce bir soru sorduğu ve bu sorunun ne olduğunu bulmaya çalışır. Bu arada otopsi raporu gelir. Aynı yerlere isabet eden darbelerden ölmüş olduğunu raporu inceleyerek anlar. Cesedin üzerinde çalınan paradan hiçbir iz yoktur.

Ertesi gün David bıçağı polise götürür, bıçağın eline nasıl geçtiğini anlatır. Güvenilir bir şoför bulup, emniyet binasını terkeder. David genelde pornografik fotoğrafları şantaj amaçlı kullanıldığını düşünerek petrol kralı ile buluşarak resimler hakkında sorular sorar ve sonuç alamadan otele geri döner.

David otelde kaldığı odayı tedbir olsun diye değiştirir. Bu arada saldırganların ne aradığını düşünür Arne ile bazı soruların cevabını arar. David şoförü ile birlikte hipodroma gider. Cesedin bulunduğu gün Bob’un eğerinin kaybolduğunu tespit eder. Fakat bundan adamakıllı bir sonuç çıkmaz.

David araştırmalarının devamlı boşa çıkmasına rağmen yılmadan araştırmalarını derinleştirmeğe devam eder .Kafasındaki verileri toplayarak hedefe iyice yaklaşmıştır. Bu yüzden tehlike onun için aşikardır. David Bob’un zarftan bir şeyler çıkardığını Emma’dan öğrenir. Evi aradığında bir çantanın içinde anahtar bulur.

David Bob’la aynı uçakta seyahat eden İngiliz at bahisçilerine onu sorar. Onlarda uçaktan indikten sonra Osla’ya aynı takside beraber geldiklerini söylerler .David havaalanında C14 numaralı dolabı bulur. Dolapta bulduğu kağıtta şifreli yazılar olduğunu düşünür. Kağıt bir maden sondaj sonucu diyagramıdır.B kağıt milyon dolarlara bedeldir. Ve hangi şirketin işine yaradığını tespit etmiştir.

David Emma’nın evine gidip, öğrendiği bilgilerden onu haberdar ettikten sonra ilk uçakla Oslo’ya gidip, petrol şirketinin borsadaki durumunun çok çok iyi olduğunu öğrenir.Daha sonra bilgileri Arne ile paylaşarak durum değerlendirmesi yapar.

David aradığı sonuca bir türü varamaz anahtarı bulduğu yere geri koyar. Artık hipotezler kurma zamanıdır. Arne ile geçirdiği ilk kazayı düşünür ciddi anlamda Arne’den şüphelenmeğe başlar.

David anahtardan başka bulunması gereken bir belgenin olması gerektiğine karar verir. Sandvik adında bir kişinin ona yardım edeceğini öğrenir fakat bulamaz.Bu arada Arne arabasıyla birlikte kaçmıştır. Per Bjon adında birisi cinayetten tutuklanmıştır. David ve polis müdürü onu sorgular ve hapse gönderilir.

David, Sandvik’in izini bulmuştur. Arne ile birlikte kaçtığını düşünmektedir. Sandvik’i dağ evinde bulur fakat ona esir düşer. Sandvik’in babasının adamlarının Arne’yi öldürdüğünü öğrenir. Bob zarfı getirdiğini Sandvik’e anlatmıştır.Ve David onu konuşturmayı başarır ve babasının adamlarının Bob’u nasıl öldürdüğünü anlatır.

David katili bulmuştur. Sandvik’i Finseli köylülere teslim ederek tekrar Sandvik’in kaldığı eve gider. Ona saldıran adamların cesetlerini bularak yetkililere teslim eder. David kendi kendine düşünerek “Benim Hain dostum” der.

Bazen en yakınımızdaki insanlar size dost görünerek hedef saptırırlar. Bunu anlamak zor ve zaman alıcıdır.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

yzx
05-06-08, 17:47
Don Kişot

DON KİŞOT KİTAP ÖZETİ

İspanya, Meça Kenti’nin köylerinden biride elli yaşlarında soylu bir adam yaşardı. Bu adam boş zamanlarını şövalye romanları okuyarak geçirirdi. Bu onda öyle bir tutku haline gelmişti ki kendini okuduğu romanlarda anlatılan “gezici şövalye” olarak görmeye başlamıştı. Artık o, evinde oturamazdı, Romanlarda olduğu gibi zırhını ve silahlarını alıp serüvenden serüvene koşmalıydı. Fakat bir eksiği vardı, okuduğu romanlarda her şövalyenin yaptığı kahramanlıkları adadığı bir prensesi olurdu. Prenses olarak kendi köyünde yaşayan ve çok güzel bir kız olan Aldonz Lorence’yi seçtikten sonra yola koyuldu yolda kendisinin şövalye ilan ettirmediğini hatırladı, bu yüzden yolda gördüğü ilk kişiye kendini şövalye ilan ettirecekti. Biraz daha yol aldıktan sonra bir han gördü, bu hanı bir şatoya benzetti, içindede kendini şövalye ilan edecek bir soylunun yaşadığını düşündü. Hancı Don Kişot’u ilk gördüğünde onun nasıl bir insan olduğunu ve onun suyuna gitmeyi kendisi için uygun olacağını düşündü ve Don Kişot’un isteğini geri çevirmedi. Sabaha karşı uydurma bir tören düzenleyip Don Kişot’u şövalye ilan ettiler. Hancı şövalyeye iyi bir şövalyenin parasının ve bir seyisinin olmasını gerektiğini söyler. Buna inan Don Kişot köyüne dünüp biraz para ve birde seyis bulmaya karar verir. Dönüş yolunda bir grup tüccarla karşılaşır ve onları duelloya davet eder, düello esnasında atından düşen sövalye birde dayak yer. Olaydan sonra oradan geçmekte olan bir köylü tarafından bulunur ve köyüne getirilir. Köye döndüğünde ailesi onu bu işten vaz geçirmeye çalışsada o gezici şövalye olmaya kararlıdır. Yanına kendi köyünde yaşayan Sanşo Panza bir delikanlıyı seyis olarak almak ister. Delikanlıyı ikna ettikten sonra sabah erkenden yola koyulurlar. Bir süre yol aldıktan sonra bir ovaya vardılar. Burada birçok yel değirmeni vardır ve Don Kişot bunları dev sanarak üzerlerine yürümeye başlar, seyisinin tüm engellemelerine rağmen vazgeçmez atını tüm gücüyle en yakındaki yel değirmenine sürmeye başlar. Hayali bir deve saldıran şövalye yel değirmenin kanadına takılarak yirmi metre ileri fırladı. Don Kişot kendine geldikten sonra tekrar yola Lapice limanına doğru yola çıkarlar. Yolculuk sırasında kendileri yorgun hisseden çift biraz mola verirler. Bu sırada bir grup katırcının Don Kişot’un atının eğerini ve Sanşo Panza’nın eşeğinin yüklerini çalmaya çalıştığını geçte olsa fark ederler ve katırcılarla kavga eden Don ve Sanço kavgadan bir hayli kötü durumda çıkarlar.
Zor da olsa kendilerini bir hana atarlar, içeriye perişan halde girdiklerini gören hancı, karısı ve kızı onlara yardım ederler yaralarını sararlar. Birkaç gün sonra handan ayrılı ve yeniden yola koyulurlar.
Yolculuk sırasında yolun karşısından kendilerine doğru gelen bir atlı görürler. Atlının başındaki gümüş tası Mambrrinin büyülü miğferi sanır ve adama saldırır adam canını kurtarmak için her şeyini bırakır ve kaçar. Aslında adam bir berber ve kafasındaki tasta yağmurdan korumak için taktığı bir traş tasıydı. Sonra yeniden yola koyulurlar.
Yine yolculuk sırasında bir kalabalık gördüler ve bu kişiler zincirlerle birlerine bağlı idiler Sanço bunların birer şuçlu olduklarını anladı ve efendisini bu adamlardan uzak durması konusunda uyardı fakat Don Kişot gezici şövalyenin görevleri arsında bu durumdaki kişileri kurtarmak ta olduğunu savunarak onların yanlarına gitti. Onlara eşlik eden şövalyelere saldırarak suçluların serbest kalmasını sağladı. Buna karşılık olarak Don Kişot suçluları prensesi ilan ettiği Aldonz Lorence’ya göndermek isteyince mahkumlar Don Kişotu taşlarlar ve hepsi kendi yoluna gider.
Kara Dağa doğru yola koyulan kahramanlarımız oraya vardıkların birkaç gün dinlemeye karara veriler. Burada Don Kişot’un aklına dünya şövalyelerinin en kahramanı olan Aamadis de Gaules’ün yaptığını yapıp, tuhaf delilikler yapıp, çile çekecek ve onları prensesine adayacaktı. Prensesin bunlardan haberdar olması içinde seyisiyle bir mektup yazıp ona gönderdi. Seyis bir hanın yanından geçerken köylüsü olan papaz ve berberi gördü, papaz ve berber Don Kişotu gezici şövalyelikten vaz geçirmek istiyorlardı. Sançodan Don Kişotun yerini öğrenip bir plan yaparak Don Kişotu yeniden köyüne götürdüler. Fakat Don Kişot ve seyisinin bu işten vazgeçmeye niyetleri yoktur. Bir plan yaparak evden kaçmayı başarırlar. Bu kaçışa sinirlenen Don Kişotun ailesi ve arkadaşlar berber ve papaz bu kaçıştan Sançoyu sorumlu tutmaktadırlar. Don Kişotu eve getire bilmek için tekrar plan yaparlar. Bu sefer berber bir gezici şövalye kılığına girip Don Kiştu yenicek ve şartlarını ona kabul ettirecektir. Fakat işler umduğu gibi gitmez ve dövüşü kayıp eder, bunun sonucunda berber Don Kişotun şartlarını kabule etmek zorunda kalır.
Don Kişot Saragosa doğru yola çıkar. Saragos yolunda kocaman ve üzerinde renk renk bayraklar olan bir yük arabasını durduran Don Kişot onun krala altın götürdüğünü sanmaktadır. Abracıyı sorgular. Abracı arabadaki kafesin içinde iki Afrika aslanı bulunduğunu söyler. Don Kişot a göre bu Fresto adında bir büyücünü işidir ve bu yüzden aslanlar savaşma ister. Abracıya zorla aslan kafeslerinin kapısını açtırır. Arabanın etrafında aslan bakıcısından başka kimse kalmamıştır. Bakıcının kapıları açmasına rağmen aslanlar dışarı çıkmak istemez. Don Kişot asların kendiden korktuğunu düşünür ve kapıların kapatılmasına izin verir.
Aslan serüveninden sonra Don Kişot bir köy düğününe katılır. Düğünde ters giden olayları düzeltir. İki sevenin birbirine kavuşmasını sağlar. Daha sonra Saragosa doğru yola koyulurlar.
Saragosa doğru ilerlerken yolları Dük ve Düşeşle kesişir. Dük ve Düşeş onların komik öykülerini duymuşlar, şakayı ve eğlenceyi seven bu insanlar. Bunları ağırlamak bu soyluların tek düze yaşantısında bir değişiklik yaratacaktır diye düşünürler. Onlara gerçek Şövalye ve dünyanın en üstün seyisi muamelesi göstererek eğleneceklerdi. Don Kişot ve Sanço şato da misafir edildi şato halkı da bu eğlencelere katıldı. Sanço bir yere vali olmayı çok isteyen biriydi. Bunu öğrenen Dük Sançoya bir oyun oynayarak onu bir yere vali olarak atadı. Don Kişot ve Sançonun yolları burada ayrılmıştı. Sanço’nun geçici valiliğinden hemen herkes memnundu . Etrafındakiler bir köylünün bu kadar akıllı, sağ duyu sahibi olmasına hayrandı, emir ve önlemler çok akıllıca idi. Dük bile valinin ipe sapa gelmez işlerine gülsede çoğu zaman Sanço’yu övmek durumunda kalıyordu. Bazıları ise artık bu oyununu bitmesini istiyordu. Bu geclerden birinde vali Sanço dinlenmeye çekildiğinde, olağan dışı sesler duyan Sanço yaşadığı olaylı geceden sonra, işiden iğrendi. Oyunu tertipleyenler. İşi bu kadar ileri götürdüklerinden dolayı pişman olmuşlardı. Sanço olaylı gecenin sonunda eşeğini alarak valilikten vazgeçip köyünün yolunu tuttu.
Valiliğin sorunlarının eşeğinin yanında Don Kişot’un dostluğunun yanında kıymeti olmadığını anlamıştı. Şuanda efendisi ne yapıyordu acaba?
Sanço sonunda şatoda yaşadıklarının hatırladıkça Dük ve çevresindekilerin onlarla alay ettiklerini fark ediyordu.
Don Kişot’tan ayrıldığına çok pişmandı. Onu dünya zenginliklerine feda ettiğini düşündü. Onun yüzüne nasıl bakacaktı. Bu düşüncelerle ilerlerken eşeği ile beraber bir kuyuya düştü. Akşama kadar uğraştı kuyudan çıkamadı. Dışarıdan bir gürültü işitti, yardım istedi. Gelen Don Kişot’tu. Epey uğraştıktan sonra Don Kişot Sanço’yu kuyudan çıkarttı. İkisi birlikte uğraşıp Sanço’nun eşeğini de çıkartılar.
Don Kişot’ta Dük’ün kendisi ile alay ettiğinin fark edip şatodan ayrılmıştı. Beraber yeni serüvenlere doğru kucak açarak Barselona’ya doğru yöneldiler. Sonunda Barselona’nın surlarına vardılar. Bir sabah sahilde seyisi ile gezinen Don Kişot kendi gibi zırhlı bir şövalye ile karşılaştı. Adam beyaz ay şövalyesi olduğunu söyledi ve çarpışmaya karar verdiler. Bu sırada oradan geçen Barcelon’a valisi onları en doğrusu cirit oyunu düzenlemek olduğunu söyledi. Beyaz Ay şövalyesi Don Kişot’u yenerek, Don Kişot’tan 1 yıl boyunca şatosuna çekilmesini istedi. Don Kişot kabul etti. Beyaz Ay şovalyesi aslında Don Kişotun dostu berber idi.
Köylerine dönerler iken Don Kişot şatosunu gördüğünde “Bütün yaptıklarımın delilik olduğunu anladım. Benimle alay ettiklerini şimdi anlıyorum.” Dedi ve özür diledi. Don Kişot şatosunu döndüğü günden beri hasta idi ve günden güne eriyordu. Don Kişot bir gün papaz ve berberle konuşup Allah’ın ona aklını yeniden bağışladığını ve artık Don Kişot olmadığını söyledi. şövalye öykülerine inanmadığını belirtti. Bir süre sonra herkesi toplayıp notere son arzularını yazdırdı. Bu günün akşam saatlerinde huzurlu ve sakindi. Şatonun yakınındaki bir çalılıkta karatavukların sesi, gürgen dalında öten güvercinin sesi duyuluyordu. Don Kişot dünyadan gelen bu selama gülümsedi sonra temiz ve günahsız ruhunu Allah’a teslim etti.

yzx
05-06-08, 17:47
Dostluğun Gücü

KİTABIN ÖZETİ
"Dostluğun gücü "isimli bu kitap, dört ana bölümden oluşmuştur. Bu bölümler;
- İlişkileri derinleştirmenin beş yolu,
- Yakınlık kurmanın beş yolu,
- İlişkiye zarar vermeden olumsuz duygularla başa çıkmanın iki yolu,
- İlişkilerin kötüye gitmesi durumunda karşılaşabileceğimiz durumlar.
Yazar birinci bölümde; insanların çok zengin, iyi bir işinin ,iyi bir eşinin olması durumunda bile çoğu kez mutlu olamadıklarını gözlemlemiştir.Bu insanların mutlu olabilmeleri için;sıkıntılı günlerinde ya da zamanlarında en az onun sıkıntılarını paylaşabilecek bir yakını ya da dostunun olmasını , hiç haber vermeden evine ziyaret edebilecek dostunun bulunmasını, ihtiyacı olduğunda kendine borç verebilecek birinin ya da birilerinin bulunması gerektiğini dile getirmiştir.
Yazar; yakınları açısından gerçek mutluluğu dostların miktarında değil, değerinde ve seçilmiş olmasında olabileceğini dile getirmiştir. Yazar; ayrıca mutlu olabilmek için sevginin, şeffaf olmanın, dürüstlüğün, sıcak olmanın, duygularınızı zaman zaman açığa vurma cesareti göstermenin şart olduğunu ortaya koymuştur.
Yazar; mutlu ve güçlü olabilmek için sevgi boyutunun önemli olduğunu, bunun zaman zaman nezaket kuralları ile zaman zaman bir hediye ya da gösterilecek olan tebessümle elde edilebileceğini, bizlere küçük gibi gelen bu duyguların karşı tarafa müthiş etkili olduğu kanaatindedir.
Yazar; her zaman yönlendirici olmanın dostlukların gelişmesini önlediğini, dostlukların kalıcı olması için eleştirilerin ölçülü ve dikkatli olmasını, herkesi olduğu gibi kabul etme gereğini, başka ilişkileri teşvik edici şekilde olunmasının gerekliliğini ortaya koymuş, bunu örneklerle anlatmıştır. İnsanlarla yakınlık kurmak için; dokunma sanatını, övme sanatını, etkili konuşma sanatını iyi kullanmak gerektiğini, çocuklarla nasıl konuşulması gerekliliğinin önemli olduğunu, onlara onların anlayacağı dilden konuşarak onlarla mükemmel iletişim kurulabileceğini ve onların çok şeyler yapabileceği mesajının verilebilmesi gerektiğini belirtmiştir.
Yazar; öfke gösterdiğimiz takdirde karşı tarafında gösterebileceğini ve hazırlıklı olmamız gerektiğini, daima iyi bir dinleyici olunmasının gerekli olduğunu, bu sayede kendilerinin dinlendiğini farkeden kişiler; kendilerine değer verildiğini düşünerek müthiş bir motive ile hem işlerine hem de hayata bağlanacaklardır demiştir.
Dostlukların güçlü, etkili ve kalıcı olmasını istiyorsak; daima ben merkezli olmamalı, zaman zaman başkalarının da fikirlerine hürmet etmeli, onları dinlemeli, kontrol bendeci olmamalıyız. Tüm bunlarla beraber, kendimizi daima başkalarının kontrolüne de bırakmamalıyız. Bu durum karşımızdakilerin güvenini sarstığı gibi bizlerin durumunu zedeler.
Bu değerlendirmelerin yanında kendimizi, olaylardan ve insanlardan uzak tutarak onların bize ihtiyaç duymasını bekleyemeyiz. Kısaca; "Kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duyan yönlendirici" durumunda da kalmamalıyız. Dostluk ve arkadaşlığınızın güçlü olmasını çok istersek; eleştirilerimizde dikkatli olmalı, kabul etme lisanını kullanmalı, dostları "Tek" olmaları için cesaretlendirmeli, yalnızlığa izin verilmeli, başka ilişkileri teşvik etmeli, ilişkilerdeki değişikliğe hazır olunmalıdır.
Dostlukların güçlü olmaları istenirse; iyi bir konuşmacı olmalıyız. İyi bir konuşmacı olmak için önce iyi dinleyen olmalıyız. Çünkü; "Kalbe giden yol, kulaktan geçer" sözü daima güzelliğini korumuştur. Tavsiye verilirken tedbirli olunmalı ve dinlerken güven ortamı oluşturulmalıdır.
Sonuç olarak; yazar, dost kazanmak için, sevginin, sabrın, güvenin, övmenin, nezaketli olmanın, iyi bir dinleyici olmanın, ölçülü eleştiri yapmanın, izin verme sanatının bulunması ve iyi kullanılması gerekliliğini ortaya koymuş ve etkili, ölçülü örneklerle bu fikirlerini pekiştirmiştir.

yzx
05-06-08, 17:50
Drina Köprüsü

DRİNA KÖPRÜSÜ


Drina Köprüsü: Yazarın balkanlarda kitabın yazıldığı 20 nci yüzyılın ortalarından 350 yıl öncesine kadar olan olayları ve balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini yapılan bir köprü üzerinde anlatan bir romandır. “Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpıyor.

Drina köprüsünü 3 kısma ayırırsak, 1 nci kısım köprünün yapılışı, 2 nci kısım köprünün yapımından müslüman idarenin yani Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son kısmı ise Osmanlı idaresinin son bulması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresi ve bu idareye karşı ayaklanmalar ve yerli halkın sıkıntıları, bu arada yaşanan değişim ve milliyetçilik akımları olarak özetleyebiliriz.

Balkanlarda yaşanan bu hızlı tarihi değişimleri konu edinen kitap bu değerli tarihi bilgilerin yanı sıra yöre halkının sıradan insanlarının sade fakat iz bırakan hayatlarını da bölümler halinde işlemektedir.

Devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Balkan kökenli olduğundan geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyeti ile Drina nehri üzerine bir köprü yaptırmak ister. Yerli halkın ilk başta ne olduğunu anlayamadığı, inşaatın uzaması ve baskılarla belli bir noktadan sonra yılgınlık gelip köprünün tamamlanmasını istememesi iyi ve kötü yönetimin arka arkaya gelmesi ilk bölümün konusudur. Köprünün yapılması sırasında her bölümde olduğu gibi tarihe ışık tutan yerli halkın yaşantısı aralara serpiştirilmiş olarak bulunmaktadır. Köprünün baştan itibaren yapılışına pek hoş bakmayan yerli halk köprü bittiğinde o zaman için olağanüstü olan bu eser karşısında hayranlığını gizlememiş ve köprünün yapılışına çok sevinmiştir.

Drina köprüsünün bitmesi ile kasaba, çevre yerleşim yerleri arasında önem kazanmaya başlamış ve içine kapanık olan kasaba ticareti köprü sayesinde canlanarak önemli gelişmeler olmaya başladı. 2 nci bölüm Osmanlı hakimiyetinin balkanlarda zayıflaması ile son bulmakta ve köprünün giderek artan önemi ile değişen koşulları anlatmaktadır.

3 ncü bölümde ise Osmanlının iyice zayıflamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun fazla zorlanmadan Balkanlarda egemenlik kurmasıyla başlamaktadır. Yerli halk (hıristiyan ve müslümanı ile) uzun süre Osmanlı idaresine alışmış iken bu yeni idare başta çekingenlikle karşılanmıştır. Fakat bir süre sonra yeni idareye alışıp yeni hayat biçimini benimsemişlerdir. Gelişen hayat koşulları, ticaretin ilerlemesi Avrupa'nın belirli sahalarda Osmanlının önüne geçmesi ile dünyada pek çok şey değişmiş ve kasabada bu değişik hayat tarzına alışmıştır. Fakat belki bir süre sonra yeni medeniyetin kötü yanları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin de bir süre sonra kötüye gitmeye başlaması, milliyetçi akımlarının ilerlemesi; Sırpları bağımsızlık için isyanlar çıkarmaya teşvik etmektedir. Küçük çaplı isyanlar yavaş yavaş büyür ve balkanların her yerinde kanlı mücadeleler başlar. Gittikçe kötüye giden koşullar sonunda her şey iyi olacak diye umut belirdiği anda Avrupa da siyasi cinayetler sonucu 1 nci Dünya savaşı patlak verir. Drina nehri üzerine yapıldığı tarihten itibaren kasaba ile birleşen köprü acımasız savaşta yıkılarak balkan tarihindeki yerine son noktasını koyar.

İster müslüman olsun, ister hıristiyan, ister yahudi, insanlar yaşadıkları yerde bir kültür birliği, deyim yerinde ise bir kader birliği oluşturarak birlikte acıları ve mutlulukları yaşamakta değişim karşısında birbirlerinden çok farklı olmayan biçimlerde etkilenmektedirler. Bu romanda farklı dinlerden olan bu insanların tarihsel süreç içinde özel yaşantıları ile toplumun genel durumu usta bir şekilde tarihi bir köprünün hikayesi etrafında birleştirilerek anlatılmış ve balkan tarihine değişik bir şekilde ışık tutulmuştur.

Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır.

yzx
07-06-08, 10:27
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-1

KİTABIN ÖZETİ :

1. PARA AŞKI SATIN ALABİLİR Mİ?

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Anthony : Eurka sabunlarının imalatçısı ve sahibi.

- Bay Van : Bay Anthony’ nin komşusu.

- Bay Richard : Bay Anthony’ nin oğlu.

- Bayan Ellen : Bay Anthony’ nin kız kardeşi.

- Bayan Lontry : Genç Bay Richard’ n hoşlandığı bayan.

Yazar bu hikayede; paranın insanoğlunun hayatındaki yerini ve paranın aşkı, zamanı, insanın kişiliğini ve görüntüsünü ne derecede değiştirebildiğini anlatmıştır.

2. ÜÇ KAĞITÇILAR ŞAHI

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Peters : Para karşılığında sermayesi düşük, fakat yüksek karla insanları kandırarak, üzerindeki etikete uymayan fiyatlardaki malları satan bir dolandırıcıdır.

- Bay Bill Bassett : Hırsızlık yaparak hayatını kazanan biridir.

- Bay Alfred : Aldığı para karşılığında insanlara hayali yerler satan, bir finansmancıdır.

- Bay Jeff : Bay Peters’ in meslektaşı.

Yazar bu hikayede; İnsanların sırtından geçinerek hayatlarını sürdüren insanların ne kadar uyanık olduklarını, fakat ne kadar uyanık olsa da bir hırsızı yine başka bir hırsızın dolandırabileceğini anlatmıştır.

3. GARİP BİR HİKAYE

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay John : Aile Reisi.

- Bay John Smith : Damadı.

- Bayan Pansy : Bay John’nun torunu.

Yazar bu hikayede; İnsanoğlunun başına gelen fakat açıklanması asla mümkün olmayan gizemi anlatmıştır.

4. ARZ VE TALEP

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Finch : Sıradan bir şapka temizleyicisi.

- Bay Me Clintock : Bay Finch’ in rehberi ve hizmetlisi.

- Kral Shane : Shane halkının kabile reisi.

Yazar bu hikayede; Arz ve talebin, en cahil insanların bile üzerindeki etkisini ve sonucunu anlatmıştır. Arz ve talebin çok küçük yaşlardaki bir kız çocuğuna bile, doğru veya yanlış öğretildiği takdirde neler olabileceğini göstermiştir.

5. HALKIN LİDERİ

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Carl : Aile reisi ve çiftlik sahibi.

- Bayan Tiflin : Bay Carl’ ın eşi.

- Jody : Bay Carl’ ın oğlu.

- Billy : Çiftlik işçisi.

Yazar bu hikayede; Bir ailenin rutin çiftlik yaşantısı yanında, geçmişte kalabalık araba konvoylarına liderlik yapmış bir insanın, duygu ve düşüncelerini anlatmıştır.

6. KRİZANTEMLER

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Herry : Çiftlik sahibi.

- Bayan Elisa : Bay Herry’ nin eşi.

Yazar bu hikayede; bir kadının çiftlikteki işleri yanısıra, çiçek bahçesindeki çalışmalarından aldığı sonuçlardan ötürü özgüven kazanmasını ve birçok erkek işini yapabileceğini ispatlama çabasını anlatmıştır.

7. FRANCIS MACOMBER’ İN KISA MUTLU YAŞAMI

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Wilson : Safari tur rehberi (AVCI).

- Bay Macamber : Müşteri (AVCI).

- Bayan Margot : Bay Macamber' in eşi.

Yazar bu hikayede; zengin bir karıkocanın çarpık ilişkisinden bahsediyor. Zengin koca kendine güveni olmadığı için, sürekli olarak aldatıldığı halde güzelliğinden ötürü bir türlü cesaret edip de karısını terk edememektedir. Fakat bir safari avında, avını vuramaması adamı kaosa sürükler. Böylece özgüvenini kazanır.

8. TEMİZ İYİ AYDINLATILMIŞ BİR YER

Bu hikayenin kahramanları;

- Genç Garson

- Orta yaşlı Garson

Yazar bu hikayede; bir kafeyle; taverna, meyhane ve barların farkını ve bu kafede çalışan personelin gece çalışırken karşılaştığı zorlukları anlatmıştır.

9. BİR BAŞKA ÜLKE

Bu hikayenin kahramanları;

- Albay : Sağ elinden yaralanmış

- Genç subay : Sağ ayak diz kapağının altından yaralanmış

- Genç subay : Yüzünden yaralanmış

Yazar bu hikayede; savaş sırasında, muharebeye devam edemeyecek durumdaki askerlerin hastanede tedavi olurken, yaralarının iyileşmesi için yapılan tedavi esnasındaki duygu ve düşüncelerini anlatmıştır.

10. FIRTINA ÜÇ GÜN SÜRDÜ

Bu hikayenin kahramanları;

- Nick

- Bill

Yazar bu hikayede; bir sonbahar günü iki arkadaşın hava şartlarının kötü olmasından dolayı eve kapanıp futboldan, babalarından, kız arkadaşlarından bahsederek birbirleriyle dertleşmesini anlatmıştır.

11. AKŞAM GÜNEŞİ

Bu hikayenin kahramanları;

- Bay Jason : Evin Reisi

- Frony : Bay Jason’ un oğlu

- Laddy : Bay Jason’ un kızı

- Nacy : Zenci köle

- Jesus : Kölenin kocası

Yazar bu hikayede; zenci bir çamaşırcı kölenin, kocası ile yaşadığı problemlerden dolayı, kocasının önce onu terk edip gitmesini, sonra geri dönüp kendisini öldüreceğinden şüphelenmesini ve Nacy' nin çektiği sorunların Bay Jason’ ın ailesine yansımasını anlatıyor.

yzx
07-06-08, 10:28
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-2

KİTABIN ÖZETİ :

Fransız Edebiyatının en güzel örneklerinden derleme olan bu kitap, bir döneme damgasını vurmuş Fransız tarihinin yetiştirdiği, en güçlü kalemlerin hazırladığı bir hikaye antolojisidir. Özünde hayata ilişkin dersler çıkarabileceğimiz, akıcı bir üslupla kaleme alınmış bir eserdir.

Kitap; insanın kendi kapasitesinin üstüne çıkıp gerçek mutluluğu bulacağına inanmasının, aslında büyük bir hata olduğunu, zira insanın kendi gerçeklerini görüp, ona göre hatasıyla ve sevabıyla yaşaması gerektiğini, kendini düzeltmesiyle ancak dünya üzerinde gerçekleşebilecek bir mutluluğa ulaşabileceğini ifade eder. Bu da mutlak bir mutluluk olamayacaktır. Mutlu olmak adına girdikleri hatalı yollardan dönmek yerine, günü kurtarma telaşıyla söyledikleri yalanların, bir gün gelip dönemeyecekleri, sonu göz yaşlarıyla biten bir yolun başlangıcı olabileceğini görememelerini anlatır.

Bir insanın insana çektirebileceği ıstırapların sebebinin, her ne olursa olsun anlamsız ve haksız olduğunu, insanların başarı ve galibiyet için seçtikleri bu yolların acımasızlıklar ve insafsızlıklar üzerine kurulmasının sonuçta yandaşlarının bile kafalarında soru işaretleri uyandırabileceğini ve elde edilebilecek büyük bir zafere gölge düşürebileceğini anlatır. Yine böyle zaferler elde etmek için kimilerinin, verdikleri sözleri çabuk unutmaları neticesinde bunun bedelini çok ağır ödeyebileceklerini, içinde bulunulan şartların mükemmelliğinin bile, bu ağır bedelin ödenmesine mani olamayacağını, prensip sahibi insanların, taviz vermez tutumlarıyla bir gün bir yerde bu tip insanlara gereken dersi vereceklerinin unutulmaması gerektiğini anlatıyor.

Kimi zamanlar vardır ki haklı olduğumuz davalarda lehimize olan olayların, menfaatimize gelişen durumların, gereksiz çıkış, tavır ve davranışlarla bir anda aleyhimize dönebileceğini düşünmeyiz. Anlamsız ve öfkeli hareketlerle olayların akışını bir anda aleyhimize çevirip çok arzu ettiğimiz şeyleri avucumuzdan kaçırabiliriz. Bunun için daha temkinli ve sakin olmalıyız. Bu çok arzu edilen şey, sevgi ve aşk gibi gerçekten derinden hissedilen duygular olabilir. Diğer insanların bunu yok edemeyeceklerini, bu tip güzelliklerin şartlar ne olursa olsun bütün engellemelere rağmen doyasıya yaşanabileceğini ve yaşanması gerektiğini bilmemiz gerekir.

İnsanoğlu, bazı dönemlerde özellikle gençlik yıllarında bir takım işleri, değerleri hep görünmeyen, ama var olacağı düşünülen geleceğe erteler. Böylelikle kendisini bir daha telafisi mümkün olmayan, hatta milli varlığını bile yitirecek noktalara taşıyabilen mağlubiyetlere mahkum edebilir.

Bazı gerçekler vardır ki, kabul edilmeseler bile aslında vardırlar ve önüne geçilemeyecek bu acı gerçekler tüm neticeleriyle er ya da geç yaşanacaktırlar. Kaçmak anlamsızdır. Bazen de insanlar bu gerçekleri görmezler, elleri altındakinin kıymetini bilmezler. Ta ki onları aç gözlülükleri yüzünden teker teker yitirip sonlarını hazırlayana kadar. Bu sonlar ve kötü tesadüfler bazen peşisıra olur, ama sonuçta hayatta kanaatkar olup sağlam adımlarla yürümek bulunulan mevkiyi hazmedip ilerlemek her zaman için daha sağlıklıdır.

Bir de korkular vardır. Bazen nedenini bilmediğimiz veya kendimize itiraf edemediğimiz o korkular kimi zaman gözlerimizde o kadar büyür ve etkileyici bir boyut kazanır ki, bizler o korkunun esiri olup ve onları aşmak adına mücadele vermeyip, hayatımızın akışını korkularımız üzerine kurarız. Bu korkularımızın izin verdiği ölçüde yaşarız. Halbuki bazı şeyleri insanın dayanak yapması normaldir. O dayanaklardan güç alabiliriz. Ancak unutulmamalıdır ki hayat devam edecektir. Bunların bir gün kaybedileceği düşüncesiyle hareket etmek, korkulara teslim olmak insanın kendine yapacağı en büyük haksızlıktır. Çünkü yaşanabilecek o güzel anları kaybetmek söz konusudur ki, bu da kişinin kendine yapabileceği en büyük ihanetlerden biridir. Bunların dışında hayata bağlı sağlıklı insanlar bazı zamanlar sevgilerini, bağlılıklarını veya samimiyetlerini göstermek isterler ve bunun için, kendileri için kıymetli olan değerlerden vazgeçerler, bağışlarlar. Bu değerler kimileri için bir şey ifade etmeyebilir. Ancak gerçekte vazgeçilen bu değerler fedakarlıkta bulunan insanlar için çok önemlidir. Bunun gerçek kıymetini de sadece ve sadece o insanlar bilir ve hissederler. Yine bizlerin dikkat etmemiz gereken bir diğer husus, aşırıya kaçan kurgularımız, hayallerimiz... Kendi hayal güçlerimizin ürünü olan kahramanlar, gelişen olaylarla birlikte bazen öyle bir hal alır ki varlığı konusunda insan kuşkuya düşer. Adeta kendi yalanına kendi inanır. Onun için yaratılan hayali kahramanların hayal dünyalarımızda kalmalarını sağlamalıyız.

Bu kitapta netice itibarıyla hayat için verilen tüm bu ipuçları, tecrübelerin ışığında ve usta kalemlerin kıvraklığıyla birleşip bu albümde toplanmıştır. Fransız Edebiyatının, her zaman ve her devirde, bütün toplumların kullanabileceği, iyi ahlak ölçütlerinin yer aldığı bir klasiği olarak ortaya çıkarmıştır.

yzx
07-06-08, 10:29
Dünyanın En Güzel Hikayeleri-3

KİTABIN ÖZETİ :

HAKKINI SAVUNMAK

Varlıklı bir bey yine kendisi gibi varlıklı bir kadınla evlenir. Bu kadından bir kız bir de erkek çocuğu olur. Bir süre sonra adam karısını kaybeder. Daha sonra varlıksız ve asaletsiz bir kadınla evlenir. Üvey anne çocuklarına karşı kötü davranışlar içine girer. Tüm bunlara dayanamayan oğlu yurt dışına kaçar. Baba oğlu ile irtibat kurar ve oğluna ihtiyaçlarını karşılayacak kadar para gönderir. Üvey anne ise buna karşı çıkar. Uzun süre birbirlerinden haber alamazlar. Bunun üzerine üvey anne kocasını oğlunun öldüğüne inandırmaya çalışır ve mirasının kendi öz oğluna verilmesini ister. Sonunda baba istemeyerek de olsa bunu kabul eder. Yine kocasıyla ile tartışırken kadın üvey oğlunun hayalini camda görür. Bundan çok korkan kadın ısrarlarından vazgeçer. Bir süre sonra kocasının şeytanla işbirliği yaptığını mahkeme kararıyla ispatlar ve kocasını tehdit ederek bir yıl içinde oğlundan haber gelmezse veya oğlu gelmezse şartı ile şahitler huzurunda anlaşma imzalanırken üvey oğlunun hayaleti görülür. Üvey anne baygınlık geçirir, şahitler vazgeçer. Dava bir daha açılmamak üzere kapanır. Oğlu dört yıl sonra Doğu Atlantik adalarından döner.

BAYAN VEAL’ İN GERÇEK ÖYKÜSÜ

Bayan Borgrave, Bayan Veal öldükten sonra hayaletinin onu ziyaret ettiğini iddia etmektedir. Bayan Borgrave saygın ve sevilen biridir. Varlıklı değildi ve kocası tarafından kötü hareketlere maruz kalmıştı. Bayan Borgrave ve Bayan Veal çocukluklarından beri arkadaşlardı ve her şeylerini paylaşırlardı. Yıllar sonra bir gün Bayan Veal’ in arkadaşları kendisini bir işe yerleştirirler. Bunun üzerine aralarındaki arkadaşlık ve görüşmeler giderek azalır. Bir gün Bayan Borgrave evde otururken Bayan Veal çıkagelir ve hasret giderirler. Bayan Veal bazı isteklerde bulunduktan sonra veda eder. Bir süre sonra Bayan Borgrave, Bayan Veal’ i görmek ister. Fakat ziyaretinden önce onun ölmüş olduğunu öğrenir ve bunu akrabalarına anlatır. Çoğunluk Bayan Borgrave’ nin söylediklerine anlattığı somut deliller doğrultusunda inanır. Bazı kesimler Bayan Borgrave’ nin adını kötüye çıkarmak isteseler de başarılı olamazlar.

BATAKLIKTAKİ MAHKUM

Pip ablası ile bataklık bir yerde yaşamaktadır. Annesini ve babasını hiç görmemiştir. Bir gün kiliseye yakın kasvetli, ürkütücü bir ortamda ağlarken iri yarı ayakları zincirli bir adam görür. Adam Pip’ i kollarından yakalar ve cebindeki ekmeği yer. Pip’ e yarın sabah zincirlerden kurtulmak için alet ve bol yiyecek getirmesini, yoksa kendisini yiyeceğini söyler. Çocuk adamı bir daha görmez.

GARİP MÜŞTERİNİN ÖYKÜSÜ

Marsholsea cezaevinde yatmakta olan bir mahkumun, sefalet ve yokluk içinde tüm beklentilerinin tükendiği yaşantısının öyküsüdür.

Her sabah karısı çocuğu ile hapishaneye gelir ve kocasını görmeden geri dönmez. Adamın karısı ve çocuğu sefillik içinde her gün hayatta kalmak için mücadele etmektedirler. Çok geçmeden çocuk yoksulluktan ölür. Bunun üzerine kadının kocasıyla kalmasına izin verilir. Yokluk içinde ceza evinde bir süre birlikte oldular. Fakat kadında yoksulluğa daha fazla dayanamayıp kocasının kollarında can verir. Karısını ve çocuğunu kaybeden adam kendisini bu hallere koyan insana karşı sonsuz bir öfke duyar ve intikam yemini eder. Bir süre sonra ölen babasının tek varisi olduğundan tüm mirasını alır. Ceza evinden çıkar ve borçlarını öder. Daha sonra ettiği yemini unutmayıp kendine çekidüzen verir. Hapishanedeyken hayallerinde sürekli olarak onlardan sorumlu olan adamdan intikam almaktaydı.

Bir gün deniz kıyısında otururken, boğulan birisinin yardım sesini ve aynı anda “oğlumu kurtarın” diyen bir babanın feryadını duyar. Koşarak adama yaklaşır ve adamın intikam alacağı kişi olduğunu görür. Adamın tüm yalvarmalarına karşın. Çocuğunun ölmesine göz yumar. Aylar sonra büyük masraflar yaparak adamın tüm varlığını elinden alıp borçları nedeniyle adamı tutuklatır. Fakat adam polislerin boşluğundan yararlanıp kaçar. Uzun uğraşlar sonunda adam sefalet içinde bir otelde yaşarken bulunur. Polis adamı yakalayacağı sırada adam kendini öldürür. O günden sonra avukat müşterisinden hiç haber alamaz.

BİR GECELİK ODA

Hikaye 1456 yılının soğuk bir kasım gecesinde bir grup serserinin içki içip, kumar oynayarak, şömine ateşinde vakit geçirmeleriyle başlar. Kumar oynayanlar arasında herkes Villo’ nun yazdığı şiiri dinlerken Montigyn bıçağını çıkarıp bir anda Theve’ nin göğsüne saplar. O anda oradaki herkesi darağacı korkusu sarar. Aralarında anlaşarak oradan ayrılmaya karar verirler. Cesedin üstündeki parayı paylaştıktan sonra oradan tek tek ayrılırlar. Şairin bir anlık boşluğundan yararlanan rahip şairin cüzdanını çalar ve aralarında anlaşarak ilk önce onu gönderirler. Şair korkuyla olay yerinden uzaklaşırken bir yandan da elindeki parayla güzel bir gece geçireceğini hayal eder. Karanlık sokaktan geçerken ayağı bir şeye çarpar. Soğuktan donmuş bir kadındı bu. Hemen kadının üzerindeki birkaç peniyi alır. Bu parayı cüzdanına koymak için elini cüzdanına atar. Ama cüzdanını bulamaz. Olay yerine dönecek cesareti de kendinde bulamaz o da manevi babası Rubin’ in yanına gider, ama Rubin onu kabul etmez. Soğuktan donmamak için bir çare düşünürken bir ışık görür ve her şeyi göze alıp kapıyı çalar. Kapıyı açan adam onu içeri alır. Adam yaşlı bir şövalyedir. Çocuğun kolundaki kandan şüphelenip çocuğa katil olup olmadığını sorar, çocuk da her şeyi itiraf eder. Yaşlı şövalye onu sabaha kadar ağırlar ve sabah kaderine terk eder.

BÜYÜCÜ JANNET

Peder Murdoch Soulis yıllardır kırsal bir bölge olan Dule vadisindeki Balweary adlı köyde papazlık yapmaktaydı. Sert bir mizaca sahipti. Kolej mezunu, eğitimli bir din adamıydı. Fakat köylüler Tanrının kolej mezunu papazı sevmediğine inanıyorlardı. Peder konuşmayı fazla sevmeyen inançlı biriydi. Köylüler pederin kendisini çekip çevirecek biriyle evlenmesinde hemfikirdi.

Ve Jannet adındaki kadınla evlenebileceğini düşündüler. Bazıları bunun uygun olmadığını Jannet’ in büyücü olduğunu düşünüyorlardı.

Bir gün köy kadınları Jannet’ in birine büyü yaptığını düşünerek Jannet’ i nehre atıp boğmak isterler. Fakat nehre yakın yaşayan peder, Jannet’ i kurtarır ve birlikte yaşamaya başlarlar.

Jannet konuşmayı sevmeyen fakat damarına basılınca kararan biridir. Peder Soulis sürekli çıktığı ve yazı yazdığı tepede akbabaların kilisenin üzerinde uçtuğunu görür. Bir anormallik olduğunu düşünerek oraya gider. Orada bir zenciyle karşılaşır. Zenci pederi görünce kiliseye kaçıp kaybolur. Peder zenciyi arar, fakat bulamaz. Bu olaydan sonra peder Jannet’ ten şüphelenmeye başlar. Bir gece peder ayak sesleri duyar. Hemen Jannet’ in odasına bakar ve Jannet’ in cesediyle karşılaşır. Hemen köylüye haber vermek için köye döner. Bir anda Jannet’ in cesedinin karşısında ayakta durduğunu görür. Peder “ölüysen mezara, şeytansan cehenneme dön” der. Gökten bir yıldırım Jannet’ in bedenine düşer ve şeytan Jannet’ i terk eder. Peder koşarak köye gider. Ve köylüler kendisinden önce bir zencinin oradan koşarak uzaklaştığını söyleyince, peder zencinin şeytan olduğunu ve Jannet’ in bedenine sahip olduğunu anlar. Bundan sonra söylentiye göre tanrı pederi affetmemiş, peder günlerce hasta yatıp sayıklamıştır.

SADIK DOST

Yeşil keten kuşunun su samuruna anlattığı dostluk hikayesi:

Zamanın birinde Hans adında çok iyi biri yaşarmış. Ve çok güzel bir bahçesi varmış. Bahçesinde çeşit çeşit meyveler ve çiçekler varmış. Hans’ın birçok arkadaşı varmış. Fakat en iyi dostu Hugh adında bir değirmenciymiş. Öyle samimimişler ki her gün bahçesinden geçerken çiçekler ve meyveler alırmış ve dermiş ki “dostlar birbiriyle her şeyini paylaşmalı” Hans da ne güzel iyi bir dostum var diye sevinirmiş. Köy halkı zengin değirmencinin Hans’a bir şey vermediğini düşünür ve buna bir mana veremezlermiş. Kış aylarında Hans aç kalmamak için eşyalarından bazılarını satarmış. Değirmenci ise zenginlik içersinde yaşarmış. Ve Hans’ a hiç yardım etmezmiş. Bir bahar zamanı değirmenci Hans’ı ziyarete gitmiş. Hans’ta ona kışın aç kalmamak için birkaç eşyasını sattığını söylemiş. En önemlisi ise el arabasını sattığını, bunun kendi işi için gerekli olduğunu söylemiş. Değirmenci de ona kırık el arabasını vereceğini söylemiş. Ama bunun karşılığında Hans’tan birçok şey almış. Ertesi gün Hans, değirmencinin karısı için doktor çağırmaya gittiğinde karanlıkta uçurumdan düşüp ölmüş. Bütün köy halkı çok üzülmüş. Değirmenci ise en çok ben üzüldüm. Çünkü kırık el arabasını ben şimdi kime veririm demiş. Bundan sonra cömert olup kimseye bir şey vermeyeceğim demiş.

BALIKÇI VE RUHU

Genç balıkçı her gün balığa çıkar ve geçimini balıkçılıkla sürdürürdü. Bir akşam vakti ağlarını toplarken çok güzel bir deniz kızının ağlarına takıldığını görür. Deniz kızına aşık olur ve deniz kızına evlenme teklif eder. Fakat deniz kızı bunun ancak kendi ruhundan uzaklaşarak olacağını söyler ve kaybolur. Balıkçı hemen bir cadıya gider. Cadıdan güçlükle de olsa ruhundan nasıl kurtulacağını öğrenir. Daha sonra balıkçı cadıdan aldığı kamayla dolunayda ruhundan kurtulur. Ve hemen deniz kızına koşar. Birlikte yaşamaya başlarlar. Kendisinden kurtulmak istemeyen ruhu, balıkçının peşini bırakmaz. Her yıl balıkçıyla buluşmak üzere dünyanın çeşitli yerlerine gider. Balıkçıyı bulduğunda hileyle balıkçının bedenine girer. Fakat kalbine ulaşamaz. Bunun üzerine deniz kızı balıkçıdan ayrılır ve aylar sonra cesedi kıyıya vurur. Balıkçı deniz kızının cesedinin yanına uzanır ve kendisini ölüme terk eder. Köyün papazı önceleri onların günahkar olduğunu düşünerek kutsamaz. Fakat bir zaman sonra yaptıklarının yanlış olduğunu düşünerek tüm perileri, deniz kızlarını ve balıkçıyı kutsarlar. Hepsi huzura kavuşur.

BAY PETRİCK’ İN KARISI

Geçen yüzyılların birinde Petrick adında bir adam yaşarmış. Bu adam asalet ünvanı sahiplerine borç verir ve sonra hileyle malikanelerini ellerinden alırmış. Böylece sayısız malikane sahibi olmuş.

Petrick’ in oğlu ölmüş ve iki torunu kendine kalmış. Torunlarından büyük olanı fakir fakat çok güzel bir kızla evlenmiş. Zaman içinde bir oğlan sahibi olmuş. Karısı doğumdan hemen sonra hastalanmış. Öleceğini anlayınca kocasını yanına çağırıp ona doğurduğu çocuğun babasının o olmadığını asilzadelerden birisi olduğunu söylemiş. Büyük torun karısını çok sevdiği için çocuğu malikaneye yerleştirip kendisi normal bir hayat sürmüş. Ara sıra malikaneye gidip çocuğu görürmüş. Bu sıralarda bay Petrick vasiyetini hazırlamış. Bu vasiyette mirasın büyük torunu ve onun oğluna, daha sonra da küçük torununa kalacak şekilde hazırlamış. Bunu öğrenen büyük torun hemen Petrick’ in yanına gidip çocuğun babasının kendisi olmadığını söylemiş. Bunun üzerine Petrick vasiyeti değiştirmiş. Eski vasiyeti alan büyük torun oradan ayrılmış. Birkaç ay sonra Petrick ölümüş. Büyük torun zaman geçtikçe çocuğu sevmeye başlamış. Bir gece eski vasiyetle yeni vasiyeti değiştirmiş. Namuslu olan büyük torunun kalbi pek rahat değilmiş.

Aylar sonra bir gün bir doktorla karşılaşmış. Tesadüfen doktorun, ölen karısının ailesinin doktoru olduğunu öğrenmiş ve hemen olayı anlatmış. Doktor bu ailedekilerin gerçek olmayan hayalleri gerçekmiş gibi anlattığını söylemiş. Büyük torun uzun araştırmalar sonucunda bunların hastalıktan olduğunu ve çocuğun kendi çocuğu olduğunu öğrenmiş. Artık vicdanı rahattır.

SAHTE ŞAFAK

Günlerin birinde bir yerde iki kız kardeş yaşardı. Bu iki kız kardeş birbirinden hiç ayrılmazdı.

Büyük kız kardeşe evlenme teklif etmeye karar veren bir adam, bu ikisinin ayrılmadığını ve birine bir şey dendiğinde, onu övdüğünde diğerinin darılacağını biliyordu. Bu adam biraz garipti. Erkekler adama pek değer vermediği halde kadınların göz bebeğiydi. Kızlar ile bu adam devamlı birlikte gezer ve çevresindekiler tarafından bu adamın hangi kıza evlenme teklif edeceği merak edilirdi. Havalar ısındığında herkes yaylaya çıkarken guruplar halinde piknikler düzenlenirdi. Bu pikniklerde genç kızlar evleneceği erkeği seçerlerdi. Yine bu pikniklerin birinde bir kum fırtınası çıkar. Bu piknikte adam ve kız kardeşler de vardır. Kum fırtınasının olduğu sırada adam büyük kız kardeş diye yanlışlıkla küçük kız kardeşe evlenme teklif eder. Daha sonra büyük kız kardeş feryatla oradan kaçmaya başlar. Peşinden başka bir adam koşar ve büyük kız kardeşi yakalayıp getirir. Sonra buna evlenme teklif etmek isteyen adam herkesin önünde büyük kız kardeşi öpe