PDA

View Full Version : Atatürk'ün Anıları (birkaç tane birarada)



Kanka Bot
18-10-05, 00:19
Bundan kaç yil önceydi bilmiyorum, bir aksam mustafa kemal pasa ile beraber gül cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’in bana karsi büyük bir ilgisi vardi.
Bir aralik dalmis, yere bakiyordum, birdenbire:
- madam, dedi; aska tutulmus bir kadin gibi ne düsünüyorsunuz öyle derin derin?
Ben o zaman,nereden hatirima esti bilmiyorum, anlasilan dilimin ucuna gelmis olacak ki, düsünmeden hemen cevabini verdim:
- pasam, dedim; basbakaninizin dudaklarindan eksik olmayan su neseli, sempatik gülüslerine hayranim. O kadar güzel erkek gülüsü ile gülüyor ki...
- basbakanimin gülüslerine hayran olmussunuz, benim de belki dansimdan hoslanirsiniz. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalim.
Kalktik ve dönmeye basladik. Ben o zaman gençtim, belki, birazda simartilmis bir kadindim. Nereden içime o heves dogdu bilmiyorum, basladim dansta pasa’yi ben idare etmeye... Bir kez bakti, ses çikarmadi. Bir daha bakti, yine ses çikarmadi. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli degil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi:
- madam, dedi bir erkekle bir kadin yanyana durduklari zaman, yönetmeyi erkege birakmak en dogru davranistir.
Çocukluk iste. Ben büyük bir cesaretle söyle bir karsilik verdim:
- müsaade edin de pasam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim.
Kizmadi, aksine gülmege basladi:
- bir memleket idare edeni, bir kadin idare etmege kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalim sizinle.
Beni elimden tutup getirdi ve yanindaki koltuga oturttu.
(madam hanses)

Kanka Bot
18-10-05, 00:20
Ankara’ya son gidisimde bir aksam gazi, beni ankara palas’a götürmüstü. Sofrada bir kaç kisi daha vardi. Yedik, içtik, eglendik, gece yarisina dogru fransiz büyükelçisi pavyona geldi. Pasa bu elçiden hoslaniyordu. Sofraya çagirdi, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük sehirlerden, paris’ten söz açilmisti. Bu arada büyükelçi, gazi’ye:
- ekselans, paris’i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi. Mustafa kemal pasa:
- “nasil görmek istemem? Gençlik hatiralarimi tazelerim,” diye cevap verdi. Bu karsiliga çok sevinen büyükelçi:
- “böyle bir seyahat fransa’yi çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan seref duyarim. En büyük fransiz zirhlisi bizi izmir’den alir. Akdeniz donanmasi emrimize verilir. Marsilya’ya çiktiginizda fransiz ordusu kumandaniz altina girer. Hükümdarlara yapilmayan bir törenle karsilanirsiniz.”
Bu sözleri dikkatle dinleyen gazi:
- “bu daveti siz kendiliginizden mi yapiyorsunuz, yoksa hükümetiniz adina mi konusuyorsunuz?” Diye sordu. Bu soru karsisinda büyükelçi hemen kendisini topladi:
-”muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir seref sayar,” dedi.
Gazi’nin yüzü degisti. Çok kesin bir dille:
-”ekselans, paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karsilanacagim paris’i degil. Ben paris’e, dünyanin bu güzel sehrine, operalarini, tiyatrolarini, revülerini, zarif kadinlarini bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatiralarimi tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karsilanmak için degil.”
Büyükelçi gaf yaptigini anlamisti, biraz sonra bir is uydurarak sofradan kalkti. Gazi’nin de nesesi kaçmisti.
- “kalkalim çocuklar, sofraya çankaya’da devam ederiz,” dedi. Sofradakilerin çogunu pavyonda birakti yalniz iki-üç yakin arkadasini yanina aldi. Yolda kendisine :
- “elçi çok fena bozuldu ama, söyledigine de söyleyecegine de pisman ettiniz” dedim. Artik kizginligi geçmisti:
- “bana bak kemal, sen de basima kirk yillik diplomat kesilme. Adamin zihniyetini anlamadin mi? Bu avrupalilar bizi bir türlü kavrayamiyorlar. Adam beni bir sark emiri saniyor. Hangi donanmayi kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandasi altina veriyor? Bunlara kendimizi tanitacagiz, kim oldugumuzu ögrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam degilim çocugum” dedi.
Atatürk, çok ince bir adamdi.
Kemaalettin sami pasa’dan
(Cevat dursunoglu )

Kanka Bot
18-10-05, 00:22
Samsun’dan havza’ya gidiyorduk. Altimizda, birinci dünya harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardi. Söför de türk degildi. Yola çiktik, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuzalti yasinda zaferler kazanan kumandan mustafa kemal pasa’nin ne demek oldgunu arkadaslari bilirler. Kizdi ve asabilesti. Söförü azarladi ve kendisi makinayi harekete geçirmege ugrasti. Tabi muvaffak olamadi.
Ben, doktor refik saydam ve kazim dirik bir kösede duruyorduk. Dogrusu, içimizden neden ise karistigina hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. Içimizden geçeni anlamis gibi bize bakti ve dedi ki:
- on sene sonra sizinle, kendi yaptigimiz yollarda, türk söförleri bizi istedigimiz yerlere götürecekler!
Biz sustuk. Içimizden geçenlerin ne oldugunu bilmem anlatmak lazim mi? Aradan tam on yil geçti. Ben birinci umumi müfettis idim. Diyarbakir’a gelmisti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanina çagirdi ve türk söförle islemeye baslayan makineyi isaret etti:
- vaadimi yerine getirdim!
Dr. Ibrahim tali öngören
Bu milletvekilligi ayricaligini hiç begenmedim
Atatürk bir sabah florya’dan dolmabahçe sarayina dönüyor. Yesilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve basyaver’e:
- sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor.
O sirada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor. Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene binis hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her seyden habersiz olan kondüktör ata’nin bulundugu kompartimana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- vazifeni yap! (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanindakiler cevap verirler.
- pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasiz seyehat ederiz.
Ata hayretle:
- bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayip ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçilik!
(Ali kiliç)

Kanka Bot
18-10-05, 00:23
Sivas kongresi sonrasi, heyeti temsiliye’nin ankara’ya gelmesi kararlastirildiktan sonra mustafa kemal ve hüseyin rauf beraberlerindekilerle ankara’ya geldiklerinde keçiören yolu üzerindeki ziraat mektebi’ne misafir edilmislerdi. Daha sonra mustafa kemal ankara istasyonundaki gar müdürlügü binasina yerlesti. Burasi hem evi, hem çalisma yeriydi.
O tarihlerde ankara vilayetinin sehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, etlik, dikmen, ayranci’da bag evleri vardi. Bunlar arasinda çankayada papazin bagi olarak adlandirilan iki katli ev mustafa kemal’e armagan edildi ve o da evi ordu’ya devrederek evin adi ordu köskü oldu. Iki katli binaya 1924’de ilaveler yapildi fakat bina isitilamiyor idi. Zafer, inkilaplar, cumhuriyet, dünyanin üzerimizde toplanan gözleri, mustafa kemal’in müstesna sahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet baskanligi konutunu zorunlu kiliyordu.
Mustafa kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yesilin her tonu ile ve planin esasi mustafa kemal’in olan yapi 1932’de tamamlandi ve ayni yilin haziran ayinda da tasinildi.
Pembe köskün dösenmesi için bütçede pek mütevazi para vardi. Gazi, gerekli olani sahsi imkanlari ile karsilama karari aldi ve kendisine tavsiye edilen o günlerde beyoglu istiklal caddesinde bir türk’ün açtigi dekorasyon magazasi sahibi selahattin refik beyi ankara’ya davet etti. Binayi gezdirdi, arzularini açikladi ve kendisinden teklif istedi.
Kisa süre sonra kendisine sunulan tasariyi inceledi, muhatabi konuyu gerçekten biliyordu ve anladi ki, kendisini taniyanlarca da uyarilmisti. Buna ragmen teklifleri hazirlayanlari kirmadan ülkenin mütevazi imkanlarini izah edebilmis olmanin rahatligi içinde feragatlar istedi. O sirada ata’nin yaninda olan ankara belediye baskani asaf ilbay bey ata’nin su açiklamasini kaydeder.
“biliyorsunuz burasi cumhurbaskanligi köskü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin dogrudan seçecegi zatlar gelecek. Bu esyalarin parasini benim sahsen verdigimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlis hükümler veren olmaz mi? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapilamadigi bütçe darligi içinde israf yapildigini düsünenler bulunmaz mi? Bir endisem de karar mevkinde olanlarin sahsi arzularini devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.”
Sonra selahattin refik bey’e döner:
“sahsi imkanlarin olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anliyorsunuz zannederim.” Der.
(Cemal kutay)

Kanka Bot
18-10-05, 00:25
Çankaya aksamlarindan biri. Bazen atatürk soruyor, bazen de atatürk’ e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:
- sef asker mi, sivil mi olmali? Cevap veriyor:
-sef, sef olmali. Ister sivil, ister asker.
Bu cevabi ile “sef” ligin rütbede ve elbisede degil, ruhta ve kafa yapisinda oldugu hakikatini veciz sürette belirtmis oluyor.

(Niyazi ahmet banoglu)

Kanka Bot
18-10-05, 00:27
Atatürk bu engin insanlik duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygi ve bagliligini izmir’e girdigi sirada da göstermisti... O’na izmir’de karsiyaka’da bir ev hazirlanmisti ki, bu evde isgal esnasinda yunan krali konstantin’de kalmisti... Evin sahibinin oglu ile hazirlikta çalisanlarin bazi yakin akrabasi yunanistan’da esir bulunuyorlardi; isgal esnasinda, bütün türkler gibi çok izdirap çekmislerdi; içlerinden yaraliydilar ve yunanlilardan öç almak atesiyle yanip tutusuyorlardi. Bu duygularin etkisi altinda evin dis merdiveninin üzerine, muzaffer baskomuta’ninin basip geçmesi için, ipek bir düsman bayragi sermislerdi...
Atatürk yere serili bayragin önünde durmustu; etrafinda bulunan kadin-erkek izmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu:
“buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabanci kral bu evden içeri, bizim bayragimiza basarak girmisti; siz lütfedin, bu karsilikla o lekeyi silin. Burasi bizim sehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvariyorlardi.
Hiçbir durumda benligini ve sagduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatli bakis ve sesi ile:
“o, geçmiste hata etmis; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çignenmez, ben onun hatasini tekrar edemem,” cevabini vermisti ve ancak bayragi yerden kaldirttiktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmisti...
(hasan riza soyak)

Kanka Bot
18-10-05, 00:29
Atatürk, mudanya yolu ile bursa’ya gidiyordu. Kalabalik bir halk kitlesi iskelede etrafini çevirmis bulunmakta idi. Bir kadinin, elinde bir kagitla atatürk’e yaklastigi görüldü. Ihtiyar, zayif bir kadindi. Ata’nin yolunu keserek titrek bir sesle:
- beni tanidin mi ogul? Dedi. Ben sizin selanik’te komsunuzdum. Bir oglum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsinlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oglumu yine ise almamis..ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk’ün çelik bakisli gözleri samimiyetle parladi... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle :
- oglunu almadilar mi? Dedi. Ben tavsiye ettigim halde mi almalidar? Ne kadar iyi olmus... Çok iyi yapmislar... Iste cumhuriyet böyle anlasilacak...
Kadin kalabaligin içinde kaybolmustu. Ve atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:
- iste cumhuriyetten bekledigimiz netice... Diyordu.
(hulusi köymen)

Kanka Bot
18-10-05, 00:31
30 agustos sabahi, mustafa kemal muharebe sahasinda dolasiyordu. Etraf binlerce düsman cesetleri ve birbiri üzerine yigilmis yüzlerce topçu hayvani, terkedilmis silah, top ve cephane dolu idi...
Atatürk söyle söylendi:
- “bu manzara insanligi utandirabilir ! Fakat mesru müdafaamiz için buna mecbur olduk. Türkler, baska milletlerin vataninda böyle bir harekete tesebbüs etmezler."
Ganimetlerin arasinda yirtilmis ve terkedilmis bir de yunan bayragi gören baskumandan eli ile kaldirilmasini isaret ederek;
- “bir milletin istiklal alametidir, düsman da olsa hürmet etmek lazimdir, kaldirip topun üzerine koyunuz."
(Sait arif terzioglu)

Kanka Bot
18-10-05, 00:34
Sivas'ta vatan bütünlügü ve bütün millet adina bir kongre toplamaya karsi olanlar çoktu.
Isgal kuvvetleri ile istanbul hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birligi etmislerdi. Binbasi rütbesinde bir fransiz jandarma subayi, yanina bir tercüman alarak sivas valisine geldi.
"eger burada kongre toplanirsa fransizlar sivas'i isgal edecekler" dedi.
Vali, mustafa kemal'e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut erzincan'da toplanmasini söyledi. Kuva-i milliyeci bir genç sonradan sivas milletvekili kasim da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, ingilizlerin samsun'u topa tutmak, on güne kadar yeni isgaller yapmak santaji ile kendi çalismalarina engel olmak istediklerini hatirlatarak bu blöflere kulak asmamalari cevabini verdi.
Hiç bir vaka olmadan 2 eylül aksami sivas'a varilmistir. Sehirde ne kadar fayton ve yayli araba varsa hepsini karsilayicilar tutmuslardi. Yalniz hürriyet ve itilaf partisinden kimse yoktu. Kalabalik arasinda fransiz subayin tehdidi üzerine telaslanan genç rasim'i gören mustafa kemal:
- "gençler için vatan islerinde ölmek olabilir, korkmak asla !
Kurtulus savasi’nda sakarya zaferi nasil bir kader dönümü olmussa, anadolu'da yeni devletin kurulusunda sivas kongresi’nin o kadar büyük önemi vardir.
(F. Rifki atay)

Kanka Bot
18-10-05, 00:35
Ölümünden iki yil önce atatürk'ün canina kiymak için kurulan bir düzen meydana çikarilmisti. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri ata'nin yolunda çalismis, sevgi ve güvenini kazanmis, birçok iyiliklerini de görmüs biri idi.
Haber yurtta saskinlik ve tiksinme yaratmisti. Herkes bunu konusuyor, "nasil olur, nasil olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene baglayamiyordu.
Sanik tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat atatürk, olaydan haberi yokmus gibi, bu konuda ne düsündügünü açiklamak için agzini açmadi, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunlugu çesitli yorumlara ugramisti, kimi "bu üzüntülü olayi anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun dogru olduguna inanmiyor" diye düsündü.
Saniga yükletilen suç yargi yerinde ispat edilemedigi için adam aklandi.
Iste, yargiç kararini bu yolda verdikten sonradir ki atatürk bu konuda agzini ilk ve son kez olarak açti ve yalniz sunu dedi :
- suça yeltenilmistir, ancak yargiç buna kanacak ölçüde kanit bulmus degildir.
(Mehmet ali agakay)

Kanka Bot
18-10-05, 00:37
Serbest firka'nin kurulusu ve kaldirilisi :
Gazi, 1930 yilinin kasim’inda kayseri yönünde trenle yurt gezisine çikmisti. Yol arkadaslarina ilk sordugu soru;
"serbest firka'yi kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 kasim 1930'da gazi samsun'a varmisti. Samsun'da olaganüstü önlemler alinmistir. Halk asker kordonlarinin arkasina sinmistir. Aksam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (bosnakzade ahmet bey).
"belediye baskani nerede? Nasil olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye baskani serbest firka’li oldugu için vali tarafindan davet edilmemistir. Hemen belediye baskani’ni bulup masaya getirirler. Söz serbest firka'dan açilir. Gazi serbest firka'nin kendinden beklenen isleri göremeyecegi, memlekette gericiligin ve inkilap disi akimlarin bundan yararlanacagi düsüncesi ile serbest firka'nin kapatildigini anlatir ve sonunda belediye baskani’na dönerek der ki;
"simdi baskan bey, siz de artik kaldirilmis olan bir partinin belediye baskani olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, degil mi? Istifa ediniz" ama belediye baskani’nin yaniti baskadir.
"pasam, ben serbest firka'yi temsil etmiyorum. Bu seçim halkin bana karsi bir güveni seklinde ortaya çikmistir. Eger bu görevden istifa edersem, halkin gösterdigi yakinliga ve güvenine karsi gelmis olurum."
Gazi sakin bir sesle :
"düsündügünüz dogru. Dilediginiz gibi olsun." yanitini verir.
12 eylül 1929 tarihinde ankara’da paris büyükelçisi fethi okyar’a cumhurbaskanligi genel sekreteri tevfik biyiklioglun’dan bir telgraf gider:
“reisicumhur hazretleri fransiz hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-i alilerinden rica etmektedir.”
Fethi bey, üç gün içinde kitaplari gönderir, arkadan yeni siparisler gelir, ernest lavisse ve alfret rambaud’un 12 ciltlik “histoire generale des peoples et des civilisations” kitabi istenir, fethi okyar bunlari da gönderir.
18 kasim 1929’da büyükelçi’ye, çankaya’dan bir mektup gelir:
“dün ernest lavisse’in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalniz tarih-i kadim’e ait kismi yok, yani milattan sonra basliyor. Bunu ikmal edecek kisimin da lütuf buyurulmasini reisicumhur hazretleri rica ediyorlar.(...) Yalniz bunlarin bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin is’arini istirham ederim. Pasa hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.”
Fethi bey, atatürk’ün çok yakin arkadasidir, kitaplarin bedelini seve seve ödeyebilir, ama atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitaplarin bedeli paris’e gönderilir.
1930’da fethi okyar, merkeze döner, paris büyükelçiligi’ne münir ertegün atanir, atatürk’ün kitap siparisleri devam eder, genel sekreter, rene grousset’nin iki ciltlik “historie de i’ektreme orient” adli kitabini ister.
Kitap hemen gönderilir.....
Devamini bilal simsir söyle anlatir:
“münir bey, hemen kitabi postalar. Kitabin 571 frank, 80 santim tutarindaki faturasini da disisleri bakanligi’na yollar. Büyük bir hukukçu olan münir bey, büyükelçilik ve bakanlik bütçesinden cumhurbaskani için harcama yapilamayacagini herhalde bilir. Ama, belki, gazi için bir kerecik çignesek ne çikar, diye düsünmüstür. Bu yüzden disisleri bakanligi ve sayistay kendisinden hesap soracak degildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.”
Ama büyükelçi yanilmaktadir, çankaya’nin böyle seylere tahammülü yoktur.
Hatta büyükelçi, disisleri’nin kitap, brosür tahsisati vardir, fatura bakanliga gönderilmis, bedeli o tahsisattan ödenmistir, dese bile...
Çankaya faturalari disisleri bakanligi’ndan alir, 571 frank, 80 santim is bankasi araciligiyla paris’e gönderilir.

Kanka Bot
18-10-05, 06:04
Ankara’nin subat ayina tesadüf eden oldukça soguk ve karli bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmistir. O zamanin bütün mümtaz simalari orada idiler. Saat henüz 12‘ye gelmemisti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandiran mes’ut bir haber baloya yayildi:
- gazi pasa baloya geliyorlar !.
Rus sefarethanesinde imisler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki rus sefiri de baloya gelmisti.
Bir aralik sefir, salonunun ortasina dogru ilerlemekte olan gaziye yaklasarak fransizca:
Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müsterek bir gaye ugrunda varligini kurtarmaga çalisan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskari ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek serefini kazanabilir miyim?...
Atatürk evvela gülerek elini uzatti, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kiymetli atamiz bu çesit eglence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdi. Onun için bütün yabanci gazete muhabirlerinin huzurunda su cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandirdi:
- ekselans, gösterdiginiz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Tesekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalidir. Yalniz suna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza ragmen asla bolsevik olmayacagiz !
(hilmi yücebas)

Kanka Bot
18-10-05, 06:05
Atatürk birgün dolmabahçe’den gizlice çikar topkapi sarayi müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapiciya tanitir, fakat kapici henüz saat 9 olmadi, memurlar da gelmedi atatürk degil, kim olursan ol, bekleyeceksin der.
Hiç süphe yokki , kapici atatürk'ü tanimamis ve birden fazla bu sözlere muhatap bulundugu için gelenin atatürk olabilecegine inanmamistir. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta atatürk'ün kapicinin sert cevabi karsisinda israr etmeyerek ,bir kenara çekilip, saatin 9 olmasini ve memurlarin gelmesini beklemesidir.
(Arif terzioglu)

Kanka Bot
18-10-05, 06:06
Ankara'da yakici bir yaz günü idi atatürk beraberinde arkadaslari ve yaverleri oldugu halde kizilcahamam'a giderken kazan köyü yakinlarinda durmus ve otomobilinden inmisti. Köyün kadini, genci, yaslisi, ihtiyari köylerin içinden geçen, sosede duran bu yabanci konuklari görünce hep kosustular. Kimi su seyirtti, kimi ayran , bunlardan biri, gügümünden aktardigi soguk ayrani ata'ya uzatti:
- bir soguk ayran içermisiniz,dedi.
Bu çorak iklimin kavurdugu yüzünde bronzlasmis türk kadinin en bariz ifadelerini tasiyan, bir türk anasi idi. Bögrüne sikistirdigi kundagi biraz daha bastirdiktan sonra, sag elindeki ayran bardagini uzatti, bekledi. Ata'si, ayrani kana kana içmis ve biran durakladiktan sonra ona :
- senin kocan kim ? Diye sormustu
Köylü kadini,yüzü tunçlasmis, elleri nasirli bir türk anasi ankara'nin kendine has sivesi ile kocasinin sakarya harbinde bogazindan yaralanmis bir cengaver oldugunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :
- ne zaman dogdun?
- 1919'da atatürk samsun'a çiktigi zaman dogdum.
Ata, bir an düsündü. Yil 1934 idi. Kadinin bu ifadesine göre 15 yasinda olmasi lazim gelirdi. Halbuki karsisindaki kadin 25 yaslarinda görünüyordu tekrar sordu :
- nasil olur
- evet , nasil olurdu .bu sati kadin hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin isgal altinda geçirdigi aci yillari ima ederek:
- evet pasam,ondan evvel yasamiyordum ki !
Bu espiri ata'yi bir hayli düsündürdü. Ayrilirken yaverine kadinin ismini ve adresini not ettirdi.daha sonra biz sati kadini büyük millet meclisine giren ilk kadin milletvekili olarak görmekteyiz.
(s.arif terzioglu)

Kanka Bot
18-10-05, 06:07
1938 yazinda bir sabah, dolmabahçe sarayina gitmistim.atatütk, iki aydan beri savarona yatinda bulunuyordu.bir gün önce, beni görmek istedigini bildirmis, fakat bir saat belirtmemisti.bunun için, erkenden dolmabahçe’ye giderek emirlerini orada beklemeyi dogru bulmustum.saat ona dogru, nöbetçi yaver bey oturdugum salona gelerek :
- efendim, dedi.savarona’dan sizin için gönderilen motor simdi rihtima yanasti.
Servisimi aldim, acele salonlari geçip tasliga çiktim.genis mermer merdivenleri inerken, arkamdan kosarak gelen, ayni nöbetçi yaver beyin sesini duydum :
- efendim, bir kirallik yati gelmis.
- hangi kiralin yati? Ne zaman gelmis? Nerede?
- romanya kirali carol’un yati.simdi.. Iste savarona’nin az ötesinde demirliyor.
- acaba kiralda gelmis mi?
- bogaz komutanligi gönderinde kirallik bandirasi oldugunu haber veriyor.
Bir an düsündüm, sonra :
- öyleyse dedim.motoru kullananlara söyleyiniz, beni önce romen yatina götürsünler.
Bir devlet baskaninin gelmesi, elbette her zaman en ön planda önemli olan bir siyasi olaydir.
Romen yatina gitmeden savarona’ya gitmis olsam, atatürk’ün ilk isi, tabii benden bu gezi hakkinda fikir almak olacakti.halbuki carol’un-eger gelmisse- niçin geldigini bilmiyorum.ne bükres’te elçimiz, ne memleketimizdeki romen temsilçileri bize bir haber salmis degillerdir.
Üç dakika sonra motor, romen yatina yaklasirken, kralin küpesteye yaslanmis, bana gülümsemekte oldugunu gördüm.
Yaninda, kizil saçlari rüzgarla dagilan, kadin arkadasi, dillere destan olan sevgilisi madam lupesku duruyordu.
Hemen güverteye çikip kendini selamladim ve türkiya adina “hos geldiniz” dedim.
Carol, ince ve bir centilmen olarak taninirdi.fakat beni hayal kirikligina ugratti.madam lupesku’ya saygilarimi bildirmek olanagini bana vermesi gerekmez miydi? Halbuki madam, sanki yanimizda degilmis gibi davrandi vce koluma geçerek beni yatin salonuna götürdü.sabah sabah, koca bir kadeh romen sarabi içmege zorladi ve sonunda :
- cumhurbaskani hazretleri ile konusmak isteyorum.ekselans, dedi. Ne kadar mümkün olursa o kadar çabuk.
- isteginizi hemen cumhurbaskani hazretlerine bildirmek, bana seref veren görev olacaktir.majeste, dedim.cumhurbaskani hazretlerinin rahatsiz bulunduklarini biliyorsunuz. Bununla beraber kendilerine hemen arz edecegim.
Ve sordum :
- su anda istanbul’da bulunan romanya elçiside size eslik edecekler midir?
- hayir hayir... Atatürk’le basbasa iki dost gibi konusmak istiyorum.tabii, ekselans sizde hazir bulunacaksiniz...
Savarona’ya gidince atatürk’ü her zaman kinden daha rahatsiz buldum. Ugursuz hastalik o kutsal varligi kemirdikçe kemiriyordu.kestirdigim gibi, ilk sözü su oldu :
- yatta carol’da var mi? Kaptan dürbünle bakmis... Güvertede kadinlar varmis...
Gördüklerimi ve konustuklarimi atatürk’e bildirdim.bir an gözlerini yumdu, sonra hafif bir sesle :
- pek takatsizim be, doktor; dedi. Ama.. Peki, bir gayret edelim.kendisini kabul edelim.madem ki, buraya kadar gelmis; olmaz demek olmaz. Herhalde bir derdi vardir.sakin südetler için gelmis olmasin?
Atatürk, o gün ögleden sonra saat dört buçukta kiral carol’u kabul etti.kiral yalniz gelmisti.savarona’ninh merdiveni basinda basyaver(üner) bey tarafindan karsilandi ve yattaki cumhurbaskanligi yazi odasina götürüldü.atatürk, açik bir kostüm giymis, beyaz ipekli gömlegine düz yesil bir kravat takmisti.carol ona dikkatle bakiyordu. Ilk sözü:
- sizi pek saglikli gördüm, ekselans.. Demek oldu.
Sonra hiçbir baslangiça gerek görmek sizin :
- uluslararasi durum pek nazik, dedi.durumun en kritik noktasi da südetler...
Bu sirada kutsal bardaklarla serbetler gelmisti. Dudaklarini degirmeden büro üzerine birakarak devem etti:
- çekosovakya çok inatçi bir taktik kullaniyor.bu konuya ivedilikle bir hal çaresi bulmak dogru olacaktir.halbuki benes çok zorluk çikartiyor. Balkan antanti’nin çikarlari çekosovakya’nin biraz uysal hareket etmesini emreder, sanirim...
Ve tekrar etti:
- m. Benes pek inatçi... Çok güçlük çikartiyor.
Atatürk fransizca bilirdi. Fakat devlet baskani olarak yabancilarla konusurken yalniz türkçe konusmustur.
- hasmetmeaba söyleyiniz, dedi.çekosovakya bizim dostumuzdur. Fakat kendilerinin müttefikidir. Her devlet gibi çekosovakya da böyle bir durumda dostlarindan yardim umdugu gibi müttefiklerinden de daha saglam bir yardim arar.kiral hazretleri benes’in güçlük çikartigindan sözediyorlar. Bir devlet baskanin ilk görevi, memleketinin her noktasini herkesten önce savunmaktir.
Ve sonra o hasta halinde hiç umulmayacak bir sertlikle iki elini oturdugu koltugun iki kenerina vurarak kükremis bir kaplan gibi gövdesini ileri firlatti :
- ne istiyorlar kiral hazretleri? Çekosovakya’dan büyük bir parça koparmak isterken cumhurbaskani benes’in kolayliklar gööstermesini mi?
Örnegin siz bunu yapabilir misiniz?
Carol sasiriverdi :
Ekselans, biz bu durumu anlamiyyor degiliz, diye kekeledi.”Ama almanya’nin gözdagi vermesi karsisinda kusku duyuyoruz.”
Sözü hemen baska bir yola götürerek eglenceli seyler anlatmaya basladi.siyasi konusma bitmis, monden görüsmeler baslamisti.
Sonra kalkti, yatina gitti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:07
“- cumhuriyetin ilanindan sonra idi. Karadeniz’de bir gezintiye çikmisti. Kendisine eslik edenler arasinda bulunuyordum. Rize’ye geldik.yollarin düzgünlügü ilgisini çekmisti.vali’ye :
- yollarinizi nasil bu hale getirebildiniz?diye sordu.
Vali de anlatti.bu yakin köylüleri jandarmalarla toplattirmis ve yol onariminda çalistirmis.
Ata’nin kaslari çatildi.oldukça sert bir dille :
- vali bey, dedi. “corvee” nedir bilir misin? Öyle ise ben söyleyeyim : angarya demektir.ve su anda bilmeniz lazim ki, kanunsuz hiçbir vatandasi isten alikoyanaz, onu çalismaya zorlayamazsiniz.cumhuriyette angarya diye bir sey yoktur.

Kanka Bot
18-10-05, 06:08
Hastaligin ilerlemis zamaninda :
- “o zaman ki disisleri bakani dr. Tevfik rüstü aras’da, iyice aklimdadir, bir defa söyle bir anisindan söz etmistir:
Zamanin romanya kirali ii. Carol, atatürk’le görüsmek için yatina binmis;
Istanbul’a gelmis.atatürk rahatsiz ve istirahatli bulundugundan kiral carol o’nu savarona’da ziyarete gitmis... Konusmasinda o zaman ki genel durumdan söz etmis, “bugün avrupa’da en ön sirada isin südet meselesi oldugunu” açiklamis... Çekosoakya cumhurbaskani doktor benes’in israrli hareket atmasinin bu isi kolaylastirmadigini, bu yüzden avrupa2da savas tehlikesi belirdigini” ifade etmis... Doktor tevfik rüstü’nün anlattigina göre, atatürk oturdugu koltuktan bir dirnme hareketi göstermis; adeta tüyleri ürpermis.doktora demis ki :
- “tevfik rüstü! Hasmetmeaba söyleyiniz :devletin bagimsizligindan ve bütünlügünden en basta sorumlu olan devlet baskanindan ne bekliyorlar? Müttefikleri, doktor benes’in memleketinin parçalanmasini mi istiyorlar ?...
Atatürk’ün bu uyarisi üzerine kiral adeta sararmis...

Kanka Bot
18-10-05, 06:09
Yine gece sofralarindan birinde de totaliter devlet seflerinden birinin parlamento iliskilerinden sözediliyordu.konunun sonunda biraz düsündükten sonra:
- “ben ne yaptim, onlar ne yaptilar” dedi ve sustu.

Kanka Bot
18-10-05, 06:10
“bir aksam, daha sofraya henüz oturmustu.tevfik rüstü aras ile bilardo oynuyorlardi.aras’ telefondan çagirdilar.içeriye dönerken :
- “atatürk, dedi,size caninizi sikacak bir haber verecegim : yugotavya kiralini öldürmüsler.
Üzüntülerini daima içinde saklamayi bilen ebedi sef kipkirmizi olmustu, ayakta duramadi.gelin, ssofrada konusalim dedi.o gece, sabahin yedisinden aksamin tam yedisine kadar büyüklerimizi çagirtarak onlarla ne kadar titiz bir dikkatle konustugunu, onlara direktifler verdigini görerek hayret içinde kalmistim.o gece alinmasi kendilerince gerekli gerekli görülen tedbirler ne kadar derin bir görüs eseri oldugunu sonradan çikan olaylar bize pek iyi anlatmisti.o aksam bu tedbirleri alninin çizgileriyle; erken ve anlasilmaz bir sakinma gibi karsilayanlardan degerli bir kisi yine bir gün bunun bir keramet oldugunu huzurlarinda açiklamisti.
Ancak sabah olmus, gün yayilmisti.sofrada dört bes kisi kalmistik :
- aciktiniz galiba, dedi.
Harp okulundan beri çok sevdigini söyledigi fasulyeli pilavla muhallebi ve kavun geldi.sabahin tam yedisinde böyle tatli ikinci bir aksam yemeginden sonra :
- uykunuz, geldi, artik size müsaade. Ben, çakmak’in, (sayin maresalimiz o gece istanbul’da yavuz zirhlisinda bulunuyorlarmis) izlemlerini almadan yatmayacagim, demislerdi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:10
Birgün çankaya’daki eski köskün alt katinda, o zaman, içinde bir de havuzu bulunan holde oturuyordum.atatürk, yandaki yesil salonda, birkaç konugu ile görüsüyordu.
Zamanin hatiri sayilir adamlarindan olan konuklar bir aralik sözü zafere ce yunanistan’in zayif durumuna getirdiler; biri digerin görüsünü tamamliya tamamliya özetle söyle konustular :
- “karsimizda kuvvet diye bir sey kalmamistir.büyük devletlerin artik bizim islerimizle fazla ugrasamaya niyetleri olamdigi görülüyor.bundan ötürü elverisli durumlardan faydalanarak bati trakya’ya girelim ve selanik’e kadar yürüyelim.”
Belli ki, ifadelerini kuvvetlendirmek için atatürk’ün selanik’li olmasindanda faydalanmak istiyorlardi.atatürk, bütün bunlari sessizce bunlari dinledikten sonra oturdugu koltuktan kalkti ve yüksek sesle su karsiligi verdi :
- “ arkadaslar! Zafere ulasmak için insan güç ve dayanikliliginin son asamasina geldigimizi dünya bilmese bile bizim her zaman unutmamamiz gerekir. Bilirsiniz ki, baslarken davamizi < milli misak> nami altinda toplamis ve dünyaya ilan etmistik.bu ilan, dünyaya karsi bir üstlenme durumundadir.daha ilk adimda verdigimiz sözü tutmamis bir kurul durumuna giremeyiz.asla hatirdan çikarmamalisiniz; bizim en büyük kuvvetimiz, bugün de yarin da dürüst, açik bir siyaset ve sözlerimize içten baglilik teskil edecektir.bununla beraber arkadaslar, sizden “ricayi mahsusla rica ederim” bir daha böyle bir konuyu agiza almayalim.”

Kanka Bot
18-10-05, 06:11
21.06.1935’deki görüsmelerinde :
-savas çiktigi taktirde amerika tarifsizlik siyasetini koruyabilecek mi?
-olanak yok,dedi, olanak yok. Eger savas çikarsa, amerika’nin milletler toplulugunda isgal ettigi yüksek durumu herhalde etkili olacaktir.cografi durumlari ne olursa olsun, milletler birbirlerine bir çok baglarla baglidir.
Atatürk, dünyadaki milletleri, bir apartmanda oturanlar gibi görüyor.
- birlesik amerika cumhuriyetleri bu apartmanin en luks dairesinde oturmaktadir.
Eger apartman, oturanlarinin bazilari tarafindan atese verilirse, digerlerinin etkisinden kurtulmasi olanak yoktur.savas için de ayni sey olabilir.birlesik amerika cumhuriyetinin bundan uzak kalmasi olanaksizdir.
Atatürk su sözleri ilave etti :
- bundan baska, amerika büyük ve kuvvetli ve dünyanin her yerinde ilisigi olan bir devlet oldugundan kendisinin siyaset ve ekonomi yönünden ikinci basamaktaki bir duruma düsmesine hiçbir zaman izin veremez.

Kanka Bot
18-10-05, 06:12
Çiftlik, marmara havuzu:balkan antlasmasindan yaklasik olarak yedi sekiz yil evvel:
Huzurunu bozmaktan korkarak ayaklarimin ayaklarimin ucuna bas basa
Kendisine dogru ilerledim.ancak iyice yaklastiktan sonra benim kendisine dogru gelmekte oldugumu gördü ve her zamanki inceligiyle yanina çagirdi.
- burada kendi kendime biraz düsünceye dalmistim.dedikten ve bir kaç havai soru ve cevaptan sonra kendisi:
- biliyor musun, deminden beri neler düsündüm?düsündüm ki, ben cumhurbaskanligindan çekileyim, veyahut yeni seçimde arkadaslarin beni tekrar cumhurbaskani yapmamalarini rica edeyim.bu durumda hükümete geçmekligim söz konusu olabilir ama onuda yapmayayim.
Hareketlerinde hürriyet ve bagimsizligina sahip, sadece bir vatandas olarak. Bu takdirde yalniz bir seyi birakamam: partinin sefligini.baskani bulundugum cumhuriyet halk partisi,türk milletinin bon sahsina (sagduyu) dayanan bir kurulusturki herhangi bir kosul altinda ondan ayrilamam.beni,bütün külfeti resmi siniflardan ayiracak olan bu durum sunun için istiyorum:
Yanima çok degil, bir iki arkadas alarak gösterissiz, tantanasiz,hatta özellikle sessiz sedasiz bir balkan gezisi yapmaya çiksam, bundan ancak büyük sonuçlar alinabilecegini kesin olarak görüyorum. Bu gezide kimseye haber vermeksizin atina’ya ugrariz;belgrada fatiyle yok olacaktir.herhangi bir sahsin, yasadikça kivançli ve mutlu olmasi için lazim gelen sey, kendisi için degil, kendisinden sonra gelecekler için çalismaktir. Akilli bir adam, ancak bu suretle hareket edebilir. Hayatta tam zevk ve mutluluk, ancak gelecek kusaklarin serefi, varligi, mutlulugu için çalismakta bulunabilir.
Bir insan böyle hareket ederken, “benden sonra gelecekler acaba böyle bir ruhla çalistigimi farkedecekler mi?” Diye bile düsünmemelidir. Hatta en mutlu olanlar,çalismalarinin bütün kusaklarin bilmemesini isteyen karakterde bulunanlardir.
Herkesin kendine göre bir zevki var. Kimi bahçe ile ugrasmak, güzel çicekler yetistirmek ister.bazi insanlarda adam yetistirmekten hoslanir.
Bahçesinde çicek yetistiren adam çicekten bir sey bekler mi? Adam yetistiren adam da, çiçek yetistiren adamin duygulari gibi hareket edebilmelidir. Ancak bu biçimde düsünen ve çalisan adamlardir ki, memleketlerine ve milletlerine ve bunlarin gelecegine faydali olabilirler. Bir adam ki, memleketin ve milletinin mutlulugunu düsünmekten ziyade kendisini düsünür. O adamin degeri ikinci derecedir. Temeldegeri kendine veren ve bagli oldugu millet ve memleketi ancak kisiligi ile sanan adamlar, milletlerinin mutluluguna emek vermis sayilmaz.ancak kendisinden sonrakini düsünebilenler, milletlerini yasamak ve ilerlemek olanagina eristirebilirler.kendi gidince ilerleme ve hareket durur sanmak bir gaflettir.
Simdiye kadar sözünü ettigim noktalar ayri ayri toplumlara aittir. Fakat bugün bütün dünya milletleri asagi yukari akraba olmuslardirve olmakla mesguldürler. Bu itibarla insan bagli oldugu milletin varligini ve mutlulugunu düsündügü kadar, bütün dünya milletlerinin dirlik ve göneçligini düsünmeli ve kendi milletinin mutluluguna ne kadar deger veriyorsa bütün dünya milletlerinin mutluluguna yararli olmaga elinden geldigi kadar çalismalidir. Bütün akilli adamlar taktir ederler ki, bu alanda çalismakla hiçbir sey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin mutluluguna çalismak, diger bir yoldan kendi milletinin dirlik ve mutlulugunu temine çalismak demektir. Dünyada ve dünya milletleri arasinda anlasma, açiklik, ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi kendisi için ne yaparsa yapsin, dirlikten yoksundur.onun için ben sevdiklerime sun ögütlerim:
Milletleri yöneten adamlar, tabiidirki herseyden evvel kendi milletlerinin varliginin ve mutlulugunun faktörü olmak isterler. Fakat ayni zamanda bütün milletler için ayni seyi istemek lazimdir.
Bütün dünya olaylari bize bunu açiktan açiga kanitlar. En uzakta zanettigimiz bir olayin bize bir gün islemeyecegini bilemeyiz.
Bunun için insanligin hepsini bir vücut ve bir milleti bunun bir uzvu addetmek icabeder.bir vücudun parmaginin uçundaki acidan diger bütün üye etkilenmis olur.
Türkiye, romanya ve diger dostlari kuvvetlidirler. Hiçbir taraftan bize gelecek bir sey beklemem. Beklemege de gerek yoktur.
Iste bu sessizlik içinde bütün dünyayi düsünmek bizdedir. “dünyanin filan yerinde bir rahatsizlik varsa bana ne?” Dememeliyiz. Böyle bir rahatsizlik varsa benzeri kendi aranda olmus gibi onunla ilgilenmeliyiz.olay ne kadar uzak olursa olsun, bu temelden sasmamak lazimdir. Iste bu düsünüs, insanlari, milletleri ve hükümetleri bencilikten kurtarir. Bencillik kisisel olsun, milli olsun daima fena anlasilmamalidir.
O halde konustuklarimizdan su sonucu çikardigim:
Tabii olarak kendimiz için bütün lazim gelen seyleri düsünecegiz ve geregini yapacagiz. Fakat bundan sonra bütün dünya ile ilgilenecegiz. Kisa bir örnek:
Ben askerim. Birinci dünya savasinda bir ordunun basinda idim. Türkiye’de diger ordular ve onlarun komutanlari vardi. Ben yalniz kendi ordumla degil, öteki ordularlada ugrasiyordum. Birgün erzurum cephesindeki hareketlere ait bir sorun üzerinde durdugum sirada yaverim dedi ki :
- niçin sizinle ilgili olmayan sorunlarla da ugrasiyorsunuz?
Cevap verdim :
- ben bütün ordularin durumunu iyice bilmezsem kendi ordumu nasil yürütebilirim ve yönetebilecegimi belgileyemem.
Bir devlet ve milleti yönetir durumda bulunanlarun daima gözönünde tutmalari lazim gerelen sorun budur.
Bu nedenle sayin konuklarimaiza sunu diyecegim :
Ben düsündüklerimi sevdiklerime oldugu gibi söylerim. Ayni zamanda gerekli olmayan bir sirri kalbimde tasimak gücünde olmayan bir adamim. Çünkü ben bir halk adamiyim. Ben düsündüklerimi daima halkin huzurunda söylemeliyi. Yalnisim varsahalk beni yalanlar. Fakat simdiye kadar bu açik konusmam da halkin beni yalanladigini görmedim.

Kanka Bot
18-10-05, 06:12
Aci isgal günlerinde, önemli devlet adamlarinin da hazi bulunduklari toplantida herkes, türkiye’nin düstügü açikli duruma bir çare ariyor. Amerikan, ingiliz kruyuculugundan söz ediliyor. Bir aralik, mustafa kemal pasa’ya da ne düsündügünü sordular. Atatürk, su kisa cevabi verdi:
- “efendiler, hepiniz konustunuz, isteklerinizi beyan ettiniz ve birbirinize sordunuz, hepinizi dinledik. Fakat... Anadolu;’ya bir sey sordunuz mu?anadolu’yu dinlediniz mi?
Onada soralim, birde onu dinleyelim efendiler!”

Kanka Bot
18-10-05, 06:13
Yil 1918, selanik’te bir konferanstan sonra arkadaslariyla konusmasi:
- devrimi tamamlamak lazimdir. Biz bunu yapabiliriz. Ben, bunu yapacagim. O zaman için düsündüklerimi size kisaca anlatayim: bu günki osmanli imparatorlugu’nun yüksek sayilan komutanlari, benim için yoktur. Ordu kumanda sicilleri içinde ben, son limit olarak, binbasiyi kabul ediyorum. Gelecegin büyük komutani bunlar olmasi gerekir. Sicil defterlerini binbasiya kadar olanlari saklayacagim, üst tarafini yaktiracagim.
Arkadaslardan biri, bu söz üzerine bana karsi duruyor ve bu büyük ayiklama isinin nasil yapilabilecegini anlamak istiyor. Mustafa kemal su cvabi veriyor :
- evet, binbasindan yüksek olanlar aybasinda, benim kuracagim bürolara gelip maaslarini istedikleri zaman, büro sefleri defterleri dikkatle inceledikten sonra : “efendim, defterlerde sizin adiniz yoktur, sizi tanimiyorum” diyeceklerdir.

Kanka Bot
18-10-05, 06:14
Yil : 1957
Ismet inönü aleyhine söylenmis bir söz nedeniyle :
Ismet pasa (inönü) hakkinda söz söylenmesine katlanamayan barutçu söz etmisse de söz hakki verilmeyince meclisi terketmis, yazihaneye gelmisti. Üzerinde hirsini yenememis bir insanin hali vardi. Sik sik dudaklarini isiriyor ve emiyordu.
- bugün eger bana söz verselerdi, agaogluna su aniyi anlatacak ve ismet pasa (inönü) nasil bir insan oldugunu kendisine ögretecektim. Aninin gözlemcisi refik koraltan idi ve barutçu’ya o anlatmisti.
Serbest firka’nin kuruldugu günlerde imis. Firka reisi fethi bey, vapurla istanbul’dan izmir’e dogru geliyormus. Gemi ayvalik açiklarinda iken, izmir valisi kazim pasa (dirik) atatürk’e gönderdigi telgraflarda fethi bey’in izmir’e ayak basmamasini, zira izmir’de önemli olaylar çikabilecegini ve belki de fethi bey’in (okyar) hayatina dahi kastedilebilecegini, izmir’llilerin kendisine karsi büyük bir antipati duyduklarini, belirtiyormus. Atatürk:
- telgrafi fethi bey’e (okyar) gönderiniz, hareketini tayinde serbesttir, emir buyurmuslardir.
Vapur izmir açiklarina geldigi zaman bir de bakiliyor ki, olaylar hiç de kazim pasa’nin anlattigi gibi geçmiyor. Onbinlerce kalabalik kordonboyu’nu doldurmus ve fethi bey’i karsilamaya hazirlaniyorlar. Fethi bey izmir’e ayak basinca yapilan büyük gösteriler arasinda izmir kemeralti bölgesindeki kahvelerde asili bulunan atatürk’ün ve ismet inönü’nün resimleri ayaklar altina atiliyor, yirtiliyor ve çigneniyor.
Bütün bu olayar, vaktinde atatürk’e iletiliyor ve pek tabii ki, atatürk üzülüyor. O günün aksami milletvekillerinden olusan bir kurul atatürk’ü yatistirmak için çankaya’ya çikiyorlar. Atatürk’ün bu olay nedeniyle söyledigi söz su oluyor:
- benim resimlerimin yirtilmasina, çignenmesne üzülmedim desem yalan söylemis olurum. Fakat asil asil beni üzen nokta nedir bilir misiniz? O izmir’ kurtarmak için canini disine takmis bati cephesi komutani ismet pasa’nin resimlerinin yirtilip çignenmesidir. Bari bu davranis ona uygulanmasaydi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:15
Bulgar türoglu ivan manolf, mesrutiye’ten (1908) bir iki yil önce selanik’te Atatürk’ten o’nun türk devrimine ait düsüncelerini dinlemisti. Yarin ki Türkiye’yi heyecanla anlatan Atatürk, manolof’a demisti ki:
- “birgün gelecek, ben hayal zannetiginiz bütün bu devrimleri basaracagim. Bagli oldugum millet, bana inanacaktir. Düsüncelerim hiçbir demagoji ürünü degildir. Bu millet, gerçegi görünce, arkasinda duraksamaksizin yürür. Dava ugrunda ölmesini bilir. Saltanat yikilmalidir. Din ve devlet isleri birbirinden ayrilmali, dogu uygarligindan benligimizi siyirarak bati uygarligina aktarilmaliyiz. Kadin ve erkek arasindaki ayirimmlar silinerek yeni bir sosyal düzen kurmaliyiz. Bati uygarligina girmemize engel olan yaziyi yazarak latin kökünden bir alfabe seçmeli, kilik kiyafetimize kadar, herseyimizle batililara uymaliyiz. Emin olunuz ki, bunlarin hepsi, birgün olacaktir.”

Kanka Bot
18-10-05, 06:16
Meslekten yetismis yüksek degerli bir diplomatin, ankara’da görev almis eski italyan elçilerinden baron popea aloisi’nin bir bölük anilari geçenletde yayinlandi. Bunlar arasinda atatürk’ün bu kudretli kisiligini belirten bir olayda dikkatle kaydedilmis bulunuyor. Mussolini’nin “ küçük daglari ben yaratttim” dedigi günlerde, habesistan’i aldigi, bizim atatürk’ümüzün nasil çalistigini, mussolini’ye üstünlügünü nasil anlattigini anilarindan aldigim su satirlar açikça gösteriyor:
12 nisan- mussolini dörtlü antlasma üzerinde (alamanya, italya, ingiltere, fransa) çok dikkatli duruyor. Küçük antant (yugostavya, çekostavakya, romanya) dadir. Mussolini bu ideayi sert bir makale ile karsiladi : “besinci büyük devlet mi? Ne palavra! Küçük antant devletleri elele tutusup yesil çuha örtülü bir masa üstüne çikmislar, büyük devlet olduk olduk saniyorlar!.. “bu makale, yugoslavlari, çekleri ve romenleri fena halde sinirlendirdi.”
Bu sirada türkiye’nin romanya büyükelçisi vasif çinar italya disisleri genel sekreterini ziyaret ederek, mussolini’nin dörtlü antlasma girisimi hakkinda bilgi istiyor. Genel sekreter bunu rapor edince mussolini alayli alayli gülüyor:
- “dünya politikamizi ankara’dan direktif alarak mi görecegiz?”
nisan- saat 11:50’de teyfik rüstü aras beni görmege geldi. Ankara’nin dörtlü antlasmaya karsi çikmasinin dogru olmadigini, olayin ankara’ya herhalde yanlis yansimis oldugunu söyledim. Bana su karsiligi verdi:
- “bizi bir oldu bitti karsisinda biraktiginiz için, bize hiç bir bilgi vermediginiz için biz de yalniz kendi yeteneklerimizle bu isi incelemege mecbur olduk.”
21 nisan- türk hükümetinin, kan’da bulunan romen disisleri bakani titulesko’yu telgrafla ankara’ya davet ettigini haber aldik. Türk hükümeti italya’nin dörtlü bir antlasma girisimine karsi küçük antanti destekleyecegini üstü kapali anlatiyor. Su halde türkiye bize karsi cephe almak üzere... Bütün bunlar, hiç süphesiz, gazi’nin büyük devletler sirasinda bulundurmak ve türkiye’siz hiçbir siyasi tasavvura olanak birakmamak arzusundan dogmaktir.
5 mayis- cenevre’deyim. Fransiz delegesi masaigli’ye dedim ki:
- “eger dörtlü antlasma yapmazsam silahsizlanma konferansi bir adim dahi ileri gidemez. Elliüç devletle birlikte bir hedefe ulasmak kolay mi?”
6 mayis- benes’in gelmiyecegi anlasiliyor. Silahsizlanma konferansinda teyfik rüstü (aras) ile titulesku durmadan manevralar çeviriyorlar. Durum güçlesiyor.
7 mayis- sabah on bir buçukta tevfik rüstü aras’i bizzat ziyaret ederek mussolini adina kendisine su teklifi yaptim: “eksalans; bundan sonra italya, bütün siyasi girisimlerini tam zamaninda türk hükümetinin bilgisine arzedecektir.”
Türkiye disileri bakani bildiriden memnun kaldigini söyledi. Bunu üzerine kendisine su ricada bulundum : “hükümetimiz, herhangi bir biçim ve surette, büyük millet meclisinde türkiye ve italya arasindaki siyasi iliskilerin her zamandan daha iyi bir durumda bulundugunu beyan edebilir mi?...” Tevfik rüstü aras uygun cevap verdi. Bunun üzerine ikinci bir arzumuzu bildirdim: “arnavutluk’taki elçini de kiral zogo’ya türk-italyan iliskilerinin iyi olduguna dair bilgi vermesini lütfen telgraflar misiniz?...” Bundan amacimiz arnavutluk kirali’nin roma’ya karsi manevralara girismesini önlemekti.
Tevfik rüstü aras buna da uygunlugunu belirtince hemen roma’ya hareket ettim (saat: 12.50)
Mussolini’nin bu ise ne kadar kaygili bir suretle önem verdigini açiklamaya artik gerek var mi?
Niçin zogu’ya haber verecek türk elçisi? Çünkü arnavutluk kirali’da ankara’ya bagli.
Bizim büyük adam, ankara’da oturuyor ama adriyatik politikasi avuçunun içindedir.
Tevfik rüstü’ nün yanindan çikinca, aloisi’nin solugu hava alaninda alisi bundan.
Dörtlü antlasma suya düsmüstü. Çünkü büyük atatürk, zamaninda kendisinden izin alinmadigi için mussolini’nin girisimine müsaade etmemisti ve o’nun devrinde o’nun istemedigi sey... Eh yapilmazdi be!

Kanka Bot
18-10-05, 06:16
General pershing'in kurmay baskani olan general harbord sivas'ta mustafa kemal'le görüsürken der ki;
- türk tarihini okudum. Milletiniz büyük komutanlar yetistirmis, büyük ordular hazirlamistir. Bunlari yapan bir millet elbette bir medeniyet sahibi olmalidir. Takdir ederim. Ama bugünkü duruma bakalim. Basta almanya müttefikinizle dört yil harbettiniz, yenildiniz, dördünüz bir arada yapamadiginiz seyi, bu durumda tek basiniza yapmayi nasil düsünebiliyorsunuz? Fertlerin intihar ettikleri vakit vakit görülür. Bir milletin intihar ettigini mi görecegiz?
Mustafa kemal generale " tesekkür ederim dedi. Tarihimizi okumus, bizi ögrenmissiniz. Fakat, sunu bilmenizi isterdim ki biz emperyalist pençesine düsen bir kus gibi yavas yavas asagilik bir ölüme mahkum olmaktansa babalarimizin ogullari olarak vurusa vurusa ölmeyi tercih ediyoruz."
General ve arkadaslari sezsizce ayaga kalktilar.
- bizde olsa böyle yapardik!

Kanka Bot
18-10-05, 06:17
Birgün sohbetin ilerledigi bir zamanda, atatürk bir ara su suali sordu:
- "ben artik cumhurbaskanligindan çekilmek, parti baskani olarakçalismak istiyorum.
Siz ne dersiniz?"
Ata bu soruyu sorarken etrafinda bulunanlarin teker teker yüzüne bakiyordu. Herkes sorunun kendisine yöneltildigini sanmis; saskinlik içine düsmüstü, rahmetli rifat bey'de böyle sanarak cevabin akibetini hiç düsünmeden;
- "muvafik efendim" deyi verdi.
Birden yüzündeki yumusak ifade silinen atatürk sert bir sekilde ona dogru bakti ve sonra merhum ziya bey'e döndü onun cevabini bekledi. Fakat ziya bey;
- "efendimiz bilir!" diyerek isin içinden siyrildi. Imtihan sirasi bana gelmisti.
- "henüz göreviniz bitmemistir. Inkilaplar tamam olmamistir. Tamam olunca biz size (artik çekil, istirahat et) deriz, inkilap yarim birakilmaz!" cevabini verdim. Gülümsedi.
- "zaten ben de bunun için henüz birakmak istemiyorum" dedi. Maksadi efkari yoklamakti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:17
Üçüncü sinif kalabalikti. Bunlardan ancak, pek az bir kismi harp akademisi'ne girebilecekti. Geri kalanlar tayin edildikleri kitalara dagitilacaklardi.
Mustafa kemal, muhakkak kurmay subay olacagina inaniyordu. Bir gün;
- ya erkani harp olamazsan, ne yaparsin?
Diye yari ciddi, yari saka takilan sinif arkadasimiz arif'i derhal susturmustu:
- seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak, erkani harp olacagim.
Mustafa kemal kurmay oldu. Arif, mümtaz yüzbasi olarak okuldan çikti.
(Ali fuat cebesoy)

Kanka Bot
18-10-05, 06:18
Yasanilan sartlar ne olursa olsun, istiklal ve hürriyet için açikça ifadesi sart gayeleri, devlet literatürüne o soktu. Sakarya zaferi öncesinde düsman toplarinin polatli'dan duyuldugu ve devlet merkezinin ankara'dan kayseri'ye tasinmasi hazirliklarinin yapildigi buhran günlerinde tekalif-i milliye adi altinda vatandasin nesi var nesi yoksa yüzde kirkina el koyarken verilen senedlere;
"zaferden sonra aynen iade" tabirini maliye vekili hasan bey "zaferin elde edilmesi halinde" seklinde degistirmek isteyince, yerinden firlamis;
- "ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer elbette elde edilecek, süphe mi ediyorsun? " diye bagirmisti.
(Cemal kutay)

Kanka Bot
18-10-05, 06:19
Karsisinda kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarini alakadar eden mevzularda seromoniyi asarak hakikatleri ders verir gibi konusmak yigitligi atatürk’le devlet literatürüne girmistir. 4 ekim 1933’de dolmabahçe sarayi’nda, istanbul’a gelen yugoslavya krali ii.aleksandr ile kraliçe mary’yi kabul etmis, ayni aksam sereflerine ziyafet vermisti. Bas basa kaldiklarinda yugoslav krali:
-” size bir hakikati anlatmak isterim. 1919’da ingilizler, ege sahillerinizin isgali için yunanlilardan evvel bana müraacaat ettiler. Çok cazip teklifler de yaptilar. Fakat ben reddettim. Ekselansinizi tanidiktan sonra bu kararimin dogrulugunu bir daha anladim.” Dedi.
Baskasi olsa ne yapardi? Tesekkür ederdi degil mi?
Hayir!.. Yugoslav krali cümlesini tamamlayip cevap bekler gibi tavir alinca, atatürk ayaga kalkti, bunun üzerine kral da kalkmisti. Ona bir iki adim atti ve dudaklarinda kendisine çok yakisan anlamli tebessümü ile elini uzatti:
- “geçmis olsun majeste...” Dedi.
Çünkü mustafa kemal’in, kendisine istanbul rumlari sivesi ile kosti dedigi yunan krali konstantin, ordusu denize döküldükten sonra taç ve tahtini kaybetmisti.
Atatürk ile devlet hayatimizda yasanilan günü düsünme ve nabza göre serbet verme illetinden kurtulunmustur.
(Cemal kutay)

Kanka Bot
18-10-05, 06:19
Bir tarih’te atatürk ege vapuru ile mersin’e gitmis. Dönüste vapur fethiye’de durmus. Kasabada halk senlik yaparken, gemilerden de havai fisekler atiliyormus. Kendisine refakat eden zafer torpidosu’nda bulunan atatürk, donanmanin senliklerini seyrederken, zafer torpidosu komutanina kumandanlardan biri,bir torpil atmasini söylemis. Torpido kumandani:
- hayhay efendim, yanliz bir torpilin kiymeti elli bin liradir demis.
Bunun üzerine atatürk:
- vazgeçin torpil atmaktan, bu millet o kadar zengin degildir.
Ve torpido kumandanina dönerek:
- sizi tebrik ederim, diye iltifatta bulunmus.
Anekdotlarla atatürk
(Em.tümg.muzaffer erendil)

Kanka Bot
18-10-05, 06:20
Bir gün konya’da behiç bey’in evinde mustafa kemal general tawsend serefine büyük bir ziyafet verdi. Ziyafette behiç bey, muhtar bey, salih bozok bulunuyorlardi. Yemek çok güzel bir hava içinde geçti. Yemegin sonunda mustafa kemal misafirine dedi ki:
-” biz türklerde bir adet vardir. Misafirimize mutlaka bir hediye veririz. Ben asil bir milletin mütevazi bir baskumandaniyim. Size ancak bu tesbihi verebiliyorum” diyerek elindeki kirmizi mercan tesbihi hediye etti ve sofradan kalkilacagi sirada kolundaki saati çikararak general’e dedi ki :
-”bu saati bana anafartalarda bir türk askeri, ölen bir ingiliz zabitinin kolundan çikardigini söyleyerek verdi. Saatin arkasinda subayin künyesi yazilidir.bu subay’in ailesini arattimsa da bulamadim. Ingiltereye döndügünüzde, ailesini bulur ve saati verirseniz çok memnun olurum” diyerek generale teslim etti.
(em.tümg.muzaffer erendil)

Kanka Bot
18-10-05, 06:20
28 haziran 1933 tarihinde ankara erkek lisesinde imtihana giren çocuklardan biri sorulan bir suale söyle cevap vermisti :
- fransa ile olan ananevi dostlugumuz icabi ...
Atatürk, derhal ögrencinin sözünü keserek sormustu :
- hangi ananevi dostluk, bu da nereden çikti, kim söyledi bunu ?
O zaman cografya ögretmeni ayaga kalkarak “ben söyledim pasam” diye onun hiddetini azaltmaya çalismisti. Bana dönünce ve “sen söyle tarih hocasi” deyince, hemen ayaga kalkarak cevap vermistim.
- pasam, ortada ananevi bir dostluk yoktur. Yalniz müsterek hareketlere fransiz muharrirleri ananevi dostluk vasfini vermislerdir. Mesela kirim harbinde oldugu gibi ...
-aferin bu hakikaten böyledir. Maalesef türk’ün ananevi dostu yoktur. Menfaatler müsterek olunca avrupalilar hemen (ananevi dostluk) ismini vermislerdir, buyurmuslardi.
(Dr. Samih nafiz tansu)

Kanka Bot
18-10-05, 06:21
Etrafini çeviren halktan bir genç, ata’ya sordu :
- pasa hazretleri, bir italyan gazetecisi olan kont sfortza bir eserinde sizden (diktatör) diye bahsediyor. Gençlik olarak ne cevap verelim?
Atatürk hiç tereddüt etmeden cevap veriyor :
- ben bir diktatörüm.
Meclistekilerin hepsi sasiriyor, ata izah ediyor :
- fakat benim hayatimi tetkik edenler görürler ki ben misir firavunlari gibi sahsima mezar yaptirmak için kirbaçlar altinda insanlari sürmedim. Ben, memlekete tatbik etmek istedigim herhangi bir fikri evvela kongreler toplayarak, onlara danisarak bunlari onlardan aldigim selahiyete dayanarak tatbik ettim. Iste erzurum, sivas kongreleri, iste büyük millet meclisi bunun en canli ifadeleridir. Onlar ne derlerse desinler biz yolumuza devam edelim.
(Muammer yüzbasioglu)

Kanka Bot
18-10-05, 06:21
Yil : 1921, bati cephesinde : mustafa kemal’le görüsmede;
Yunan ordusu kocaman bir canavar gibi ankara’ya yaklasmis gözüküyordu. Buna parelel olarak sakarya’nin dogusunda türk ordusuda kivrilarak bu canavarin ankara’yi yutmasina engel olmaya çalisiyordu. Siyah canavar o kadar kocamandi ki, insana umutsuzluk veriyordu.
- eger ankara’ya gider de bizi geride birakirsa, ne yapariz? Diye sordum.
Korkunç bir kaplan gibi güldü .
- arkalarindan vurarak onlari yok ederim.

Kanka Bot
18-10-05, 06:22
Kurtulus savasina basladigi sirada atatürk’e dediler ki :
- nasil mümkün olur? Ordu yok!
Atatürk hemen cevap verdi:
- yapilir!
- iyi ama, bunun için para lazim... O da yok ?
- bulunur!..
- diyelim ki bulduk, düsmanlarimiz hem büyük, hem de çok!
- olsun, yenilir!..
O, dediklerinin hepsini yapti . Yapamayacagi seyi asla vadetmedi. Bir devlet sefinin kendisini millete sevdirebilmesi için belki ilk sart bu degil midir?

Kanka Bot
18-10-05, 06:23
Kurtulus savasi henüz basliyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanin bagrina giren düsmanlara karsi ancak gönüllü çetelerle savas yapiliyordu . Mebuslar rasinda bile, dövüsü göze alan, fakat ümitsizlikten kurtulamayanlar vardi.
Bir gün büyük millet meclisinde vatanin kurtulmasi için neler yapilmasi lazim geldigi hakkinda heyecanli konusmalar oluyordu. Mebuslardan biri, sözleri büyük vatan sairi namik kemal’in su beyiti ile bitirdi: “vatanin bagrina düsman dayamis hançerini yokmudur kurtaracak bahti kara maderini?..”
En büyük ve korkunç düsmanin ümitsizlik oldugunu pek iyi bilen atatürk bu beyitin iki kelimesini degistirerek, fakat veznini de bozmaksizin sert ve sarsilmayan bir sesle su cevabi verdi:
“ vatanin bagrina düsman dayasin hançerini, bulunur kurtaracak maderini ! .. “
“ siz ankara’ dan giderseniz, ben elmadagi’ na çikar, kursunum bitincey kadar vatani tek basima müdafaa ederim !.. “
23 nisan 1920... Ankara’da büyük millet meclisi açilmistir. Memleketin her tarafindan birçok milletvekilleri gelmistir. Bu yeni meclise gelenlerin bir kismi ankara’ da hiçbir seyin olmadigini görünce, ümitsizlige düsmüslerdi. Bahsedilen ne yesilordu, ne hazine, ne yatacak otel, hiçbir sey yoktu. Sadece, mustafa kemal...
... Bazilarina bu dava çürük gelmis olacak ki, memleketlerine dönmeye karar verdiler. Bunlar geri dönerlerse mecliste huzursuzluk olacagini anlayan mustafa kemal, kürsüye çikti. O gün pek heyecanliydi. Atatürk’ ün hayatinda belki de böyle canli bir tablo dogmamisti. Milletvekillerine hitaben :
- isittim ki, bazi arkadaslar yoksullugumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmis. Ben kimseyi zorla milli meclise davet etmedim. Herkes kararinda özgürdür, bunlara baskalari da katilabilirler. Ben bu mukaddes davaya inanmis bir insan sifati ile buradan bir yere gitmemeye karar verdim. Hatta, hepiniz gidebilirsiniz. Asker mustafa kemal mavzerini eline alir, fiseklerini gögsüne dizer, bir eline de bayragini alir, bu sekilde elmadagi’ na çikar, orada tek kursunum kalana kadar vatani savunurum. Kursunlarim bitince de bu aciz vücudumu bayragima sarar, düsman kursunlari ile yaralanir, temiz kanimi, mukaddes bayragima içire içire tek basima can veririm. Ben buna and içtim !.. Diye feryat edince, herkesi bir heyecen dalgasi sardi. Hiç biri gözyaslarini tutamiyordu.

Kanka Bot
18-10-05, 06:24
Mustafa kemal’in çocukluk arkadasi asaf ilbay, okula devam ettigi günlere ait iki anisini söyle anlatir :
“evimizin bahçesi büyüktü. Sik sik mahalle arkadaslari toplanir ve o zamanlar selanik’de pek moda olan “mancik” oyunu oynardik. Bu bir çesit “birdirbir” oyunu idi. Bir kisi egiliyor, digerleri sira ile üzerinden atliyorlardi. O, oyuna katilmazdi, ama seyrine de bayilirdi. Hele içimizde düsenler filan olursa, keyfine son olmazdi. Birgün kararlastirdik. Yaka paça zorla oyuna soktuk. Sira ile hepimizin üzerinden atladi ve sira kendisine gelince, egilmeden dimdik durdu ve:
- haydi atlayin! Dedi.
Biz basini yere dogru egmesi için israr ettikçe o:
- ben egilmem” böyle atlarsaniz atlayin, diyordu.
Bir türlü razi edemedik.

Kanka Bot
18-10-05, 06:25
Kral edward istanbul’a geldigi zaman, yatindan bir motora binerek dolmabahçe sarayi’na yanasti. Atatürk de rihtimda o’nu bekliyordu. Deniz dalgali idi ve kralin bindigi motor inip çikiyordu. Kral rihtima çikmak istedigi bir sirada eli yere degdi ve tozlandi. O sirada atatürk de kral’i rihtima almak üzere elini uzatmis bulunuyordu. Bunu gören kral bir mendille elini silmek istedigi bir anda atatürk :
-vatanimin topragi temizdir, o, elinizi kirletmez ! Diyerek, kral’i elinden tutup rihtima çikariverdi.
(Enver behnan sapolyo)

Kanka Bot
18-10-05, 06:26
Sicak bir günün aksaminda yaninda bazi ileri gelenler ile köskü’nün bahçesinde dolasiyordu. Ben de o siralar eski kösk’ün tavan dekorlariyla mesguldüm. Tozlu ve sisli bir aksam ankara’nin üzerine çökmüstü. Yer yer toz hortumlari semaya dogru yükseliyor ve manzaraya daha bogucu bir hava ekliyordu. Bize:
- ankara’yi hükümet merkezi yapmakla iyi mi ettim? Diye sordu.
Tabii herkes müspet cevap verdi. Arkasindan :
- neden ? Suali gelince, kimi staratejiden, kimi siyasetten bahsetti. Hatta birimiz “kayalik güzeldir” gibi bir estetik nazariye de ortaya atti. Atatürk :
-” simdi dalkavuklugu birakin” diye münakasayi kapatti. Ankara’nin hükümet merkezi olmak için saydiginiz meziyetleri beni ikna etmeye yetmez. Ben ankara’yi hükümet merkezi yapmakla büsbütün baska bir hedef güttüm. Türk’ün imkansizi imkan haline getiren kudretini dünyaya bir kere daha tekrar etmek istedim. Bir gün gelecek su çorak tarlalar, yesil agaçlarin çevirdigi villalarin arasindan uzanan yesil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz görecegiz. O kadar yakinda olacak.

Kanka Bot
18-10-05, 06:27
Zamaninin ünlü biyografi üstadi alman emil ludwig 1934’de atatürk’ün hayatini yazmak için ankara’ya gelmisti. Eserleri arasinda geçmisin ve yasanilan devrin iz birakmis nice sahsiyeti vardi.
O günlerde polonya cumhurbaskani, çok ünlü bir piyanist, bir virtüöz olan ignas jan paderavsky’nin hayatini yaziyordu. Mustafa kemal kendisini kabul ettiginde, önce bedeni hususiyetlerini uzun uzun tetkik etmesi genel sekreteri hikmet bayur’un dikkatini çekmisti. Nitekim soysopu üzerinde bilgiler edindikten sonra hikmet bayur’a ata’nin musiki ve bilhassa keman-piyano ile mesgul olup olmadigini sormus bayur’un bu soru üzerine saskinligini görünce su açiklamayi yapmisti:
“- izah edeyim. Atatürk’ün parmaklari daha çok bu müzik aletleriyle mesgul olanlarin bariz hususiyetleridir. Mesela paderavsky’ninki böyledir. Size rica edecegim. Bana bir elinin parmaklarini bir kagida çizer, verir misiniz? “
Atatürk, bu istege tebessüm etmis, daima nazik ev sahibi olarak arzuyu yerine getirmis, fakat tarihçinin yanlis hüküm vermemesi için su açiklamayi yapmisti:
“- bana ailemde zafer kazanmis büyük kumandanlar olup olmadigini sormustunuz. Size yoktur cevabini vermistim. Simdi parmaklarimi ömrü savas meydanlarinda geçmis bir askerde yadirgadiginizi seziyor gibiyim. Size kestirmeden bir açiklama yapacagim. Eger, bende bazi fevkaladelikler görüyor ve buluyorsaniz bunlari sadece ve yalniz türk olmama, türklügüme baglayiniz. Bu ülkenin bütün insanlari temelde benzer yapi içindedir. Hatta kusurlarimizda bile... Biz bu ayni kaynagin kök saglamligi ile milliyet ve devlet yapisini muhafaza edebilmis müstesna milletiz. Sadece ben degil, tarihte bu büyük millete sahalarinda hizmet edebilmisler varsa, hepsinin ilham kaynagi aynidir”.
(Cemal kutay)

Kanka Bot
18-10-05, 06:28
Toplantida kendisinden evvel söz söyleyenlerden biri ona: “nereden ilham ve kuvvet” aldigini sormustu; büyük adam bu soruya millet hizmetinde bulunan insanlarin ilham kaynaklari hakkinda, uzunca bir tahlil yaparak cevap verdi... Sonunda kisaca demisti ki :
“efendiler... Ilham ve kuvvet kaynagi milletin kendisidir; milletin müsterek arzusu, gerçek temayülüdür. Varligimizi, istiklalimizi kurtaran bütün tesebbüs ve hareketler; milletin müsterek fikrinin, arzusunun azminin yüksek tecellisinden baska birsey degildir.”

Kanka Bot
18-10-05, 06:28
Birinci dünya harbi yenilgisinden sonra öz yurdun kurtulusu için mücadeleye atildigi zaman o’na, “silahin, ordun, paran var mi?” Diye soranlar olmustu. Essiz kahraman; bu zayif iradeli ve kisa görüslülere su cevabi vermisti:
“paramiz olacak, silahimiz olacak, ordumuz olacak, savasacagiz ve muzaffer olacagiz.”
Bu sefer de, “devletin bünyesini yasatmak için, harice bas vurmaksizin, memleketin gelir kaynaklari ile idaresini saglamak çare ve tedbirlerini bulmak lazim ve mümkündür, ” diyordu.

Kanka Bot
18-10-05, 06:29
Ölümünden otuzalti gün önce, birinci komutan, sonra basvekil celal bayar, hastaligi süresince yaptigi hafta sonu ziyaretinde, beraberinde hazirligi tamamlanmis üçüncü bes yillik plan dosyasiyla gelir. Hekimler, zaman alan ciddi konularla mesgul olmasini yasaklamislardi. Basvekil, bir-iki temel konuda fikrini ögrenme ihtiyacindadir. En çok bes dakika için evet derler.
Bundan sonrasini celal bayar söyle anlatir :
- "sanki hasta degil, rahat bir uykudan yeni kalkmis gibiydi.
Elimdeki dosyanin ne oldugunu sordu :
- "üçüncü bes yillik planin son sekli atatürk" dedim.
Eliyle isaret etti.
- "söyle, yanima otur anlat"
Sezlongunu yükseltmelerini ve arkasina bir yastik konulmasini istedi. Görecegi yakinlikta oturdum. Dinledikçe alakasi artiyordu. Verilen bes dakika geçmisti. Genel sekreteri hasan riza'nin bana bunu hatirlatmak için içeri girdigini hissetti;
- "gel soyak, sen de dinle, basbakan çok güzel seyler anlatiyor" dedi.
Sadece basliklari okuyor, birkaç cümle ile o bahsi tamamliyordum. Ögrenmek istediklerimi de ögrenmistim. Yakin gelecekleri okurcasina :
- "ufukta yeni bir dünya harbinin bulutlari var. Acele edin. Bunlarin çogu ordu ve halk ihtiyaçlari için sart olan tesisler, allah muvaffak etsin acele edin" dedi.
Bunlari söyleyen insan birkaç gün önce komadan çikmisti.
Sagligi ile ilgili bir tek kelime etmedi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:30
Bir gün müslüman memleketlerden birinde (misir'da) bagimsizlik davasi için çalisan liderlerden biri, mustafa kemal'i görmeye gelmisti, kendisine ;
- bizim hareketin de basina geçmek istemez misiniz ? Diye sordu.
Olabilecek birsey degildi ama, insan yoklamalarini pek seven mustafa kemal;
- yarim milyonun bu ugurda ölür mü ? Diye sordu.
Adamcagiz yüzüme baka kaldi:
- fakat pasa hasretleri yarim milyonun ölmesine ne lüzum var ? Basimizda siz olacaksiniz ya... Dedi.
- benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalniz benimle olmaz. Ne zaman halkinizin yarim milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsiniz.

Kanka Bot
18-10-05, 06:31
Ata kastamonu'yu ziyaret etmisti. Kislaya da ugramisti. Koguslari geziyordu. Her kogusta birçok vecizeler vardi. Güzel sözlerdi bunlar. Bir kogusta büyük bir levha yazilmis :
- bir türk on düsmana bedeldi.
Atatürk bunu görünce birdenbire durdu, yüzü degisti, gözleri daldi. Sonra sert bir sesle:
- hayir, hayir... Dedi. Bir türk dünyaya bedeldir.

Kanka Bot
18-10-05, 06:32
Ingiliz krali viii. Edward istanbul'a atatürk'ü ziyarete geldigi zaman, atatürk kendisine bir aksam ziyafeti vermisti. Ziyafetten önce :
- ”bana ingiltere sarayinda verilen ziyafetler ne sekilde olur, onu bilen birisini yahut bir asçi bulunuz !... Dedi.
Ve nihayet bu sofra merasimini bilen bir zattan ögrenerek sofrayi o sekilde düzene koydular... Aksam kral sofraya oturunca kendisini kral sarayinda zannederek memnun oldu. Atatürk'e dönerek :
- ”sizi tebrik eder ve tesekkür ederim. Kendimi ingiltere'de zannettim" diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandi. Yemekler de halilara dagildi. Misafirler utançlarindan kipkirmizi kesildiler. Fakat atatürk kral'a egilerek :
- ”bu millete her seyi ögrettim, fakat usakligi ögretemedim!" dedi. Bütün sofradakiler atatürk'ün zekasina hayran oldular. Atatürk garsona da "vazifene devam et" emrini verdi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:32
Mustafa kemal 5. Orduda arap irkindan olan askerlere daha özel muamele yapildigini ve anadolu çocuklarindan daha üstün tutulduklarini gördükçe müteessir oluyordu.
- osmanliligin telkin ettigi bu asagilik duygudan ne zaman kurtulacagiz?
Diyordu. Ayni istirabi bende duyuyordum. Yafa'da mustafa kemal'in bölügünde alaydan yetismis makedonya türklerinden yasli bir yüzbasi vardi. Yüzbasi anadolu'lu kit'a çavuslarina karsi siddetli davraniyor, yeni erlere karsi ise lüzumundan fazla müsamaha gösteriyordu. Onlarin azarlanmasina, hirpalanmasina gönlü razi olmuyordu.
Mustafa kemal, basindan geçen bir olayi söyle anlatti:
- "bir gün makedonyali yüzbasi, kit'a çavuslarindan birini bölük kumandanligi odasina çagirdi. Müfit'le ben de orada idik. Çavus saglam yapili ve yakisikli bir türk delikanlisi idi. Yüzbasi gencin onurunu kiracak sekilde azarlamaya basladi. Daha ziyade mensup oldugu irka hücum ediyordu.
- sen, diyordu, nasil olurda necip arap kavmine mensup peygamber efendimizin mübarek soyundan gelen bu çocuklara sert davranir, agir sözler söylersin? Kendini iyi bil, sen onlarin ayagina su bile dökemezsin.

Gibi gittikçe manasizlasan sözlerle hakaret ediyordu. Sesi yükseldikçe yükseliyordu. Çavusun yüzündeki ifadeye baktim. Önce bir babaya duyulan sayginin samimiyeti okunan çizgiler sertlesmeye, içten gelen bir isyanin atesleri gözlerinden okunmaya basladi, fakat gerçek itaatin sembolü olan türk askeri gibi iç duygularini gemlemeye çalisti. Göz pinarlarindan tanelenen yaslar yanaklarindan döküldü.

Dayanamadim.

- yüzbasi efendi susunuz!

Dige bagirdim, birden sasirdi, sözlerin bizden onay görmesini bekledigi anlasiliyordu.

- yoksa fena birsey mi söyledim?

- evet, çok fena hareket ettiniz, buna hakkiniz yok, bu erlerin bagli bulundugu arap kavmi birçok bakimdan necip olabilir, fakat senin de benim de, müfid'in de ve çavusun da mensup oldugumuz kavmin de büyük ve asil bir millet oldugu asla inkar edilemez bir gerçektir.

Yüzbasi basini önüne egdi, utanmisti.

Çok yillar sonra, birgün ankara'da benide sahit göstererek anlattigi bu hakiki olay karsisinda görüsü su idi:

Bu ve buna benzer hadiseler, türk aydinlarinin kendi kendisini bilmemesinden ve baska milletlerde su veya bu sebeple üstünlük oldugunu sanarak, kendini onlardan asagi görmesinden dogmaktadir. Bu yanlis görüse son vermek için türklügümüzü bütün asaleti ve tarihi ile tanimak ve tanitmak sarttir.

Mustafa kemal'in, türk tarih kurumu'nu kurmasinin en büyük nedeni bu asil düsüncede aranmalidir. Türk milleti'nin asaletine, büyüklügüne bütün türklerin inanmasini ve bunu iftiharla savunmasini hayati boyunca amaç edinmistir. Milletine:

- "ne mutlu türküm diyene!"
Hitabiyla seslendigi zaman, buna bütün mevcudiyeti ve samimiyeti ile inanmisti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:33
Atatürk'ün ankara'ya ayak basisinin yildönümü halkevinde ilk defa kutlaniyordu. Ankaralilarin gönülden kopan kadirsinasligi ile gündüzden beri heyecan içinde olan atatürk efelerin oyunundan sonra yanina gelmelerini istedi. Efeleri yakinina konmus iki sandalyeye oturmaga davet etti.
- simdi size soframdakileri tanitayim. Bu büyük bir alimdir, tarih yazar ve okutur. Bu büyük bir yazicidir, olani ve olacagi dile getirir.
Sofradakilerin hepsi için mahsus iltifat ve mübalaga dolu vasiflar buluyor, keskin, kesin, özlü methiyeler siraliyordu. Sira seymenlere geldi onlara döndü ve masadakilere tanitti :
- bunlar da, bu dünyanin en kahraman milletinin en yigit insanlarindan. Bana gelince, eger bundan daha iyi tarihimizi bilmesem, bundan daha iyi dertlerimizi dile getiremeseydim, bundan daha iyi asker, bundan daha iyi hatip ve sizden biraz daha yigit olmasam basiniz olmazdim!
Biran basini önüne egdi, biran yüzünde koyu bir pembelik dolasti gülümseyerek seymenin birine hitap etti:
- birak sunu bunu; ne mustafa kemal, ne reisicumhur ... Ikimizde türk, ikimizde efe ... Sen beni bilmiyorsun , ben seni... Dagda karsilastik;benden korkarmisin, korkmaz misin?
- sayende düsmandan korkmadik ki, senden korkalim.
Cevap atatürk'ün hosuna gitmemisti : düsmandan tabii korkmayacaksin, düsman bir baska, türk degil ki korkasin gel bakalim, tam efe misin?
Basini dizine dogru çekti, gel bana desteklik et bakalim , dedi. Ve onun boynuna namlusunu dayadi; duvarin bir yerine nisan almaga basladi kursun boynunun tüylerini yalayarak geçen seymende hiçbir kimildama yoktu, oradakiler seymenin korkudan bayildigini saniyordu, kursunlar bitmisti.
Seymen dogruldu, yüzünde ne bir pembelik, ne bir sarilik vardi, hiç titremeyen, belki biran gürleyen ve gülen bir sesle;
- kursunlar bitti mi , pasam? Diye sordu :
Bu yüzdeki huzuru biranlik bakisla sezen atatürk seymenin ata kursunu insana zarar vermez inanci ile öyle dimdik ve sakin kalabildigini anlamisti. Birden tabancayi yere atti, gözlerinden iri yaslar damliyordu. Hiçkirikli bir sesle dediki
- demin söylediklerim yalandi, yanlisti. Ben hersey degilim, ben hiçim. Ben hiç olurdum, eger bu millet bana böyle inanmasaydi. Bu millet kili kipirdamadan benim ugruma canini vermeye hazir olmasaydi, ben hiçbir sey yapamazdim.

Kanka Bot
18-10-05, 06:34
Atatürk, milletin ruhundaki o sönmez mesaleyi tutusturmak için anadolu'yu adim adim dolastigi 1919 yiliydi.büyük asker, erzurum yolundadir.ilica'da tunç yüzlü bir ihtiyarla yaptigi enteresan bir görüsmeyi cevat dursun oglu söyle anlatmaktadir:

"20-30 kisilik bir göçmen kafilesi basinda bulunan bu ihtiyar, omuzlarina kartal kanadi attigi paltosu ve elindeki asasi ile bir yolcudan çok dogu mitolojisindeki yari tanri kabile reislerine benziyordu. Misafirlerin önemli kimseler oldugunu anlayan ihtiyarin zeki gözleri parladi.iri ve ak tüylerle örtülü elini genis gögsünün üstüne koyarak onlari selamladi.

Mustafa kemal, ta yani basina kadar geldigi halde heybetliliginin azametini kaybetmeyen bu ihtiyarin hatirini soruyor, oda gövdesine yarasan derin ve gür sesiyle tesekkür ediyordu.bu kisa hos-besten sonra pasa ihtiyara:

-aga, dedi.böyle nereden geliyorsun?

-pasam rus gelirken göçmen olmustuk. Çukurova' daydim.simdi köyüme dönüyorum.buralara dönmenin pek yerinde olmadigini, kisin sikinti çekilecegini anlatmak istedi.sonra da ekledi.

-aga, yoksa oralarda geçinemedin mi?

-hayir pasam, çukurova cennet gibi bir yer.bir eken yüz aliyor. Son günlerde isittim ki, istanbul'daki "irz kiriklari" bizim erzurum'u ermenilere vereceklermis. Geldim ki ne göreyim, bu namertler kimin malini kimlere veriyorlar?..

Tunç çehreli, beyaz sakalli, gün görmüs ihtiyarin iman dolu gögsünden gelen bu ses, yine onun gibi tunç yüzlü askerin gözlerini yasartti.

- bu eski türk kalesine millet isi için milletle beraber
Çalismaya gelen büyük devlet adami, yasli gözlerle arkadaslarina döndü:

-bu milletle neler yapilmaz!..dedi ve sonra ihtiyarla
Vedalasti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:35
Ankara, 10.cumhuriyet yilinin büyük ve ölçüsüz sevinci içindedir.sehir, bastanbasa isiklarla donatilmistir. Eglence yerlerinde her türk, tam bir suurla devrimin nimetlerini idrak ederek nese içinde eglenmektedir.

Atatürk, resmi balolarin verildigi yerlere ugradiktan sonra halkevi'ne de tesrif ediyor.orada, milli ve mahalli giysileriyle cosan ve costuran türk köylüleriyle karsilasiyor.

Bir gün bu milleti ve bu memleketi kurtarmak için atildigi mücadelede kendisine yegane kudret ve kuvvet membai olan bu temiz yürekli vatan evlatlarinin neselerinden son derece duygulaniyor.onlari bir süre seyrettikten sonra, dogru çankaya'ya tesrif ediyorlar ve:

-efeleri buraya getiriniz!..emrini buyuruyorlar.

Efelerin çankaya'da, atatürk'ün sofrasinda nasil costuklarini ve nasil costurduklarini anlatmaya imkan yoktur. Büyük ata, sahnenin en heyecanli bir aninda, ankara efelerinden birine soruyor:

-efe, sen benim için ne yapabilirsin?
Efe tereddüt etmeden cevap verir:
-her sey...
-mesela?..
-ölürüm...

Simdi bütün dikkat atatürk'e çevrilmisti.kimse konusmuyor, onlari dinliyordu. Atatürk, gözlerini etrafindakiler üzerinde bir kez gezdiriyor.sonra:

-efe, diyor, sözünde samimi misin?
-emir sizindir, ata'm.
Atatürk, elini dizinin üstüne vuruyor:
-koy basini buraya!...

Efe derhal basini atanin dizlerine koydu ve basini koyar koymaz sakaginda bir soguk temas hissetti.bu, atatürk'ün sakagina dayadigi tabanca namlusunun sogukluguydu.efe, bu soguklukla beraber sakagina dayanmis bir tabanca oldugunu görmüs, fakat en küçük bir harekette bulunmamisti.

Efe, ata'si için ölümü seve seve kabul edebilirdi.fakat
Atatürk, ona kiyacak miydi?

Bütün yüzlerin rengi bir anda solmus, heyecan son haddini bulmustu.nefes almaktan korkuyorlardi ve gözler atatürk'ün elindeydi.tabanca, efenin sakagina dayanmisti. Fisek sürülmüs ve emniyet açilmisti.atatürk, bir saniye bile sürmeyen bu an içinde ve gözle farkedilemeyecek bir hizla tabancanin namlusunu sakagin yanindan, belki bir santim kadar kaydirarak tetigi çekiyor.

Derin sükutu yirtan korkunç tabanca sesi...
Kalpler, sanki yerinden kopacak.

Hazir bulunanlarin hepsinin beti benzi kül rengini almistir.

Fakat, efenin basi hala ata'nin dizindedir ve efede en küçük bir kimildanma yoktur.

Atatürk, efenin basini dizlerinden kaldiriyor, temiz alnini dudaklarina dogru çekiyor ve öpüyor.

Hala biraz önceki havanin tesirinden kurtulamamis olanlara:

-iste, ben anadolu savasini bunlarla ve böyle canlarini esirgemeyenlerle kazandim, diyor.

Kanka Bot
18-10-05, 06:36
Zaferi müteakip yaptigi seya hatta samsun'a da ugramis, orada ögretmenlerle görüsüyordu.

Ögretmenler adini konusanlarin, kendisi hakkinda çok sitayiskarane sözler söyleyislerini, sükunetle dinledikten sonra , onlara su cevabi vermisti:

-vatandasiniz olan herhangi bir sahsi, istediginiz gibi sevebilirsiniz.kardesiniz gibi, arkadasiniz gibi, babaniz gibi, evladiniz gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz! Fakat bu sevgi, sizi milli varliginizi, bütün muhabbetlerinize ragmen herhangi bir sahsa, herhangi bir sevdiginize vermenize sebep olmamalidir. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olmaz.ben ancak vazifemi yaptim.bana, bu ilhami ve kudreti nereden aldigimi soruyorsunuz.cevap olarak diyebilirim ki, bu günkü uyanikligi, düne, geçmise borçluyuz. Geçmiste bu milletin çektiklerinden büyük bir ilham ve kudret kaynagi olamaz!.

Kanka Bot
18-10-05, 06:37
1935 senesinde idi.atatürk'ün çanakkale'ye gelecegi rivayetleri dolasiyordu.

O zamanlar dünyanin bazi yerlerinde oldugu gibi, memleketimizin de bazi bölgelerinde yahudiler aleyhinde bir hareket ve ayaklanma bas göstermisti.bu hal karsisinda bütün museviler mallarini, mülklerini satarak yolculuga hazirlaniyorlardi. Bunlar, o zaman rivayet olunduguna göre filistin'e gitmek istiyorlardi.

Iste bu siralarda "atatürk çanakkale'ye geliyor"dediler.çok sevindim.çünkü atatürk'ü hiç görmemestim.heyecanla atatürk'ün gelecegi balikesir caddesine dikildim. Bu esnada yanimda bulunan birkaç yahudinin fisilti ile pek hararetli olarak konustuklarini gördüm. Alakadar olmaga vakit kalmadan karsidan birkaç otomobil göründü."atatürk geliyor" sözü yeniden agizdan agiza dolasti. Halkin" yasa, varol!"nidalari arasinda atatürk otomobilinden indi.alkislar devam ediyor, o da halkin arasinda ilerliyordu.garip bir tesadüf ve talih eseri olarak atatürk bizim önümüze gelince hafif bir duraklama yapti.halka bakiyor ve kalabaligi selamliyordu. Tam bu esnada yanimda bulunan ve biraz evvel fisilti halinde, fakat hareketli konusan yahudilerden biri, ileriye dogru yürüdü ve ata'nin önüne atildi.muhafizlar mani olmak istedi.atatürk:

-birakin gelsin!dedi.

Bu musevi vatandas, atatürk'ün önünde ellerini açti, omuzlarini yukariya kaldirarak:

-pasam bizi kovuyorlar.biz ne yapacagiz?dedi.
Atatürk bu sekilde önüne atilan bu adamin ne demek istedigini ve kim oldugunu derhal anlamisti.buna ragmen sordu:

-sen kimsin?
-ben pasam, çanakkale musevilerinden avram palto.

-sizi kim kovuyor?hükümet mi?kanun mu?polis mi? Jandarma mi?bana söyle?dedi.

Bu musevi vatandas durakladi, sasaladi.biraz sonra kendini toparlayarak cevap verdi:

-hayir pasam, halk kovuyor.

Atatürk, bu adamin yüzüne dikkatle bakti, gülümsedi ve:

-halk isterse beni de kovar, dedi ve yürüdü.

Kanka Bot
18-10-05, 06:38
Milli mücadelenin buhranli günlerinde, ankara civarinda yaptigi bir gezintiden dönerken, yolda sarikli bir hocaya rast gelmisti. Konusurken, üstlerinden geçen uçagi göstererek, sordu :

- hocam, bu uçak nasil uçuyor ?

- ne bileyim ben ?... Ögretmedilerki bize ?

- peki, sen ne bilirsin ?"

- ne mi bilirim ? Bu uçagi bin dersin, binerim, oradan kendini asagi at, dersin atarim... Iste ben bunu bilidirim ama, bunuda senden ögrendim, pasam !

Mustafa kemal, bu söz üzerine,

- var ol hocam !... Ama, sunuda bil ki, bende senin gibiyim... Bende, milletin hiç bir arzusunu, hiç bir istegini, hayatim pahasinada olsa, yapmamazlik edemem !..."

Kanka Bot
18-10-05, 06:38
28 haziran, 1933 ankara erkek lisesi’nde:

Sinava giren çocoklardan biri sorulan bir soruya söyle karsilik vermisit :

- fransa ile olan geleneksel dostlugumuz geregi...
Atatürk, derhal sözü keserek sormustu :
- hangi geleneksel dostluk, bu nereden çikti, kim söyledi bunu?
O zaman cografya öyaga kalkarak “ben söyledim pasam” diye onun hiddetini azaltmaya çalismisti. Bna dönerek ve “sen söyle tarih hocasi” deyince, hemen ayaga kalkarak cevap vermistim.
- pasam ortada geleneksel dostluk diye bir sey yoktur. Yalniz ortak hareketlere fransiz yazarlari geleneksel dostluk niteligi vermislerdir. Örnegin kirim savasinda oldugu gibi...
- aferin, bu gerçekten böyledir. Acinarak söylüyorum türk’ün geleneksel dostu yoktur. Çikarlar ortak olunca avrupalilar buna hemen (geleneksel dosluk) ismini vermislerdir” buyurmuslardi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:39
1923 marti’nin 17. Cumartesi günü mersin’e gidiyoruz. Istasyonda yaya olarak topluluk halinde ilerlerken, yolun ortasinda, aynen adana’ya giderken oldugu gibi, büyük bir levha tasiyan bir kaç kiz sef’in karsisina çikti. Levhada su cümle yazili idi : “suriye hemsirenizi de kurtariniz.”

Iki gün evvel adana’da anatalya ve iskenderun için yapilan o levhali gösteri, antalyali kizin o herkesi aglatip sizlatan hiçkirikli söylevi ve sef’in ona verdigi tarihi cevapla, yüce bir nitelik almisti. Sef simdi bu suriye levhasina ne diyacekti?

- “her millet layik oldugu mutluluga erisir!” Dedi ve yürüdü.

Kanka Bot
18-10-05, 06:40
20 haziran, 1933, ankara erkek lisesi’nde :

Büyük mustafa kemal, önce ögrenci ile ögretmenini karsi karsiya birakmayi uygun görmüs ve sorunlarin o zamanki yöntemle ögretmenler tarafindan sorulmasini istemisti. Simdi güzel soru bulmak ve güzel soru çikartmak ne güçtü. Nitekim cografyaci arkadaslarimizdan birinin su sorusunu derhal kesmis ve degistirmisti.

Ögretmen ögrenciye söyle sormustu :

- italya’nin memleketimiz hakkinda istekleri nedir? Bize siyasetini anlatir misin?

Atatürk kaslarini çatmis ve ögretmene sormustu :

- bundan ne amaçliyorsunuz? Italya’nin memleketimiz hakkinda ne gibi istekleri vardir, bunu devlet baskani olarak ben bilmiyorum siz açiklar misiniz?

Ögretmen sasirmis, sikilmis ve karsilik vermisti:

- pasam, italyanlar anatalya’yi almak istiyorlar, memleketimizde gözleri var da onlari sormak istedim.

- bu ögrenci disari çikipta biz bize kaldigimiz zaman, hepimize dönerek söyle demisti :
- çocuklar baska memeleketleri umaci olarak göstermeye hakkimiz yoktur. Türk çocugu, kendisine hiç bir milletin saldirmaga cesaret edemeyecegini bir ruh güvenligi ile beslemelidir. Bilmelidir ki türk milletine kimse ilisemez!

Kanka Bot
18-10-05, 06:41
“fuat pasa (cebesoy) bana, söyle bir soru yöneltti:

- senin simdi. (apotr) larin kimlerdir; bunu anliyabilir miyiz?
Ben, bu sorudan birsey anliyamadigimi söyledim. Pasa, amacini açikladi. O zaman, ben de, su demeçte bulundum:

- benim, (apotr) larim yoktur. Memlekt ve millete kimler hizmet eder ve görev, yararlik ve gücünü gösterir ise, (apotr) onlardir!

Kanka Bot
18-10-05, 06:42
Atatürk’le musollini’nin arasi malum!... Ikinci dünya savasi’nin “sinir harbi” dedigimiz söz hucumlari mussoli’nin bas silahi.

Italyan diktatörü, o sirada yine bir nutuk söyleyerek, aklinca sinirlerimizi bozmak istemisti.atatürk, buna fiili bile cevap mahiyetinde, antalya’ya bir seyehat hazirladi.

Yolda otomobiller, güzel bir yerde mola verdiler.atatürk, kulagina akseden bir türküyle ilgilendi.etrafi aradilar.bunu bir çoban söylüyordu.

Çobani getirdiler.atatürk:

-- türküyü sen ni söylüyorsun? Diye sordu.çoban, ”evet” deyince:
-- sesin güzel, okumanda fena degil, burada da söyle de dinleyelim!...
Çoban bir sey anlamamisti. Ata izah etti:
-- bis demek, begendik, bir daha söyle, tekrarla demektir. Çoban türküyü tekrarladi. O zaman atatürk, cebinden bir “elli liralik”çikardi, çobana uzatti. Çoban paraya bakti, aldi, memnun bir tavirla kusaginin arasina koyduktan sonra, ellerini çirpti ve yüksek sesle haykirdi:
-- bis, bis!..

Atatürk, bu zeki hareket ve cevap karsisinda o kadar memnun olmustu ki, yanindakilere döndü:

-- imkan olsaydi da mussolini su sahneyi görseydi ve su cevabi isitseydi,
Dedi, hangi millete nutuk söyledigini anlardi!..

Kanka Bot
18-10-05, 06:43
Istanbul’un isgali yillarinda bir türk okulunu gezen fransiz generallerinden m.bramon, bie kizimizin yaptigi elisini begenmisti.general bunu almak arzusu göstermesi üzerine elisinin sahibine ögretmen armagan edilmesi için teklifte bulunmus ve ögrenci buna son derece sinirli:
- hayir, bir çöp bile vermem!..demek suretiyle siddetle reddetmisti.
Aradan yillar geçtikten sonra ayni okula atatürk gelmis, ayni ögrenci bukez düsman generaline vermedigi ayni elisini atatürk’e armagan etmek üzere uzatmis ve heyecanla söyle demisti:
- büyük atam, bu degersiz hediyenin kabulünü rica ediyorum.bu isimi birzamanlar hocam, memleketimin isgali zamaninda fransiz genarali mösyü bramon’a armagan olarak vermemi rica etmisti.halbuki ben bu arzuyu reddetmekle düsman ellerinde ir çöpümü bile görmek istemedigimi söylemistim.su dakikada içimden gelen bir istek ve sevgiyle armaganimi kabul etmenizi rica ediyorum.

Ata’nin bu sözler üzerine kaslari çatilmis ve sert bir sesle sucevabi verdigi duyulmustur:

- kizim, türkiye’ ye kin yakismaz!..biz herkesle dostuz.çektiklerimiz, basimizda bulunan saltanat devrinin büyük hatalarinin neticesidir.avrupalilarin, türk kizlarinin eserlerini hayranlikla seyretmeleriyle fikirlerini degistirebilir miyiz?sen onu o zaman verseydin, simdi sanli türk kizlarini temsil eden bir eser avrupa duvarlarini süslerdi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:44
Atatürk kendisini insan üstü bir varlik oldugunu söylemelerini hiç hos karsilamazdi. Çocukluk arkadasi nuri conkerin sert sakalarini büyük bir neseyle dinler ve hepimizin önünde tekrarlattirirdi.

Bir gün sofrada ismini zikretmek istedigim bir zat :

- pasam, demisti, kimbilir çocuklugunuzda ne müstesna bir insandiniz. Kimbilir, ne harikulade hatiralariniz vardir. Atatürk güldü ve nuri conkere döndü:

- nuri, anlatsana!.. Dedi.

Nuri bey her vakitki sakaci diliyle:

- bakla tarlasinda karga çobanligi ededi, cevabini verdi. Deminki suali soran zat, lafin bu yolu almasindan fena halde ürktü. Suali ortaya attigina bin kere pisman oldu:

-aman efendimiz... Diyecek oldu.atatürk hemen sözünü kesti:
Bana insanlar üstünde bir dogus atfetmeye kalkismayiniz.dogusumdaki tek fevkaladelik, türk olarak dünyaya gelmemdir.
-eski bir atatürkçü.

Kanka Bot
18-10-05, 06:45
Sarayburnundaki büyük eglentide, 9 agustos 1928 aksami, etrafini saran halka hitaben, ilk defa harf devrimini açiklayarak yeni harflerin kabul edilmesi lazim geldigini belirttikten sonra:

- bir milletin yüzde onu, yirmisi okuma yazma bilir de, yüzde seksen, doksani bilmezse, ayiptir. Bu millet utanmalidir. Ama türk milleti utanmak için yaratilmis bir millet degildir. Iftihar etmek için yaratilmis, sanli serefli bir millettir. Tarihi bastan basa iftiharla dolu bir millettir. Okuma yazma bilmeyenlerin çoklugu, onun hatasi degildir. Hata türk’ün karakterini anlamiyarak kafasini bir takim zincirlerle saranlardadir. Artik geçmisin bu hatalarini kökünden temizlemek zamanindayiz. Hatalari düzeltecegiz. Bu hususta bütün vatandaslarin gayretini isterim. En nihayet bir, yil içinde, bütün türk toplumu yeni harfleri ögrenmelidir, ögrenecektir. Milletim, kafasiyle oldugu gibi yazisiyle de uygar dünyanin yaninda bulundugunu gösterecektir! Deyince, halk, kendini kucaklamak, bagrina basmak istiyen bir coskunlukla alkislarken, heyecandan aglasanlar bile görülmüstür.

Oradan büyükada’ya gitmislerdi, yat kulübünde piril piril isiklar içinde, kirita kirita siritan frakli, smokinli, tuvaletli bay, bayanlarla karsilasinca, bir an durmus, yanindakilere:

- hani sarayburnunda yaptigimiz yok mu? Onu burada yapamazik!.. Demisti.
Bir gün - devrimin ilk günlerinde idi - söyle demisti:

- daha çocukken, dersler, kitaplar arasinda yuvarlanirken hissedirdim ki bu dilin bir seye ihtiyaci var. O ihtiyacin ne oldugunu, nasil elde edilecegini bilmezdim. Fakat mutlaka bir sey hazim oldugunu duyardim.

Kanka Bot
18-10-05, 06:46
Seçim yapilmis, yeni meclis kurulmus, sonuç mustafa kemal'in beklentisine en yakin biçimde alinmisti. 26 ekim 1923 aksami gazi kabineyi çankaya köskü'nde toplantiya çagirdi. Bu toplantida basvekil fethi okyar'in istifasi karara baglandi, ertesi sabah haber gazete mansetlerinde yer alacakti.
28 ekim gecesi çankaya'daki aksam yemegine latife hanim da katildi. Son derece heyecanliydi. Içi içine sigmiyordu. Çünkü o aksam yemeginin gündemini biliyordu. Sevgili pasa'si niyetlerini önce esine heyecan ve içtenlikle anlatmisti. Latife hanim bu sebeple birkaç kez mutfaga inmis, yemeklerin o aksam yasanacak olaylarin sanina yakisir olmasina özen göstermisti.
Mustafa kemal arkadaslarina, yemekten sonra anayasa'nin bazi maddeleri üzerinde çalisacagini bildirmis yeni basbakan adayi oldugu söylenen ismet pasa'yi da bu çalismaya davet etmisti. Ismet pasa bu daveti bekliyordu. Sofrada seçim heyecani, seçim dedikodulari, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkinda konusmalar sürüp giderken mustafa kemal biçagini eline aldi, dogruldu, derin bir nefes aldiktan sonra hafifçe tabagina vurarak :
- beyler! Dedi.
O da heyecanli, kaslari çatilmis ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaslarina bakiyordu. Çit çikmiyordu simdi yemek salonunda:
- beyler, yarin cumhuriyeti ilan edecegiz!

Tek tek herkesin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Simdi sofradakiler yildirim çarpmis gibi kalakalmisti. Neden sonra, beyinlerde sok yaratan bu haberi alkislamak birilerinin aklina geldi ve yemek odasi bir anda sanki patladi. Mustafa kemal uygun bir süre bekledikten sonra açiklamasini sürdürdü :

- türkiye devletinin hükümet sekli cumhuriyettir. Bunu anayasa'miza yarinki meclis toplantisinda koyduracagiz. Hazirliklarimizi bir kere daha gözden geçirmemiz lazim.

Gerçekten de iki arkadas bütün bir gece süren çalismalarini sabah ezanlari okunurken bitirebildiler. Ismet pasa, mustafa kemal'in israriyla çankaya köskü'nde kaldi, birkaç saat uyudu.

Kanka Bot
18-10-05, 06:46
Atatürk, milli tarih ve dil'imizin asil gerçegine yol açabilmek için günes-dil teorisine uzanan, dikkatleri çekebilme yollari denedi. Bu arada asil gayesini açiklamadi. Yusuf akçura, agaoglu ahmet, sadri maksudi arsal, ibrahim necmi dilmen, dr. Saim dilemre ve veled çelebi izbudak gibi konunun uzmanlarindan sunu istedi.
- "bana bir konusulan türkçe yapacaksiniz ki dünyanin neresinde olursa olsun bütün türkler, temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün türk anavatani, rus isgali altindadir. Komunizm, her yolu denemekte olan bir asimilasyon veya jenosit tatbikati içindedir. Birgün yikilacaklardir. Fakat o günü bekleyemeyiz. Çünkü artlarinda kalanlar dillerini kökten kaybetmisler ve biz onlara hep birlikte anlayabilecegimiz bir dili veremezsek bosluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum."
Evet, atatürk olmasaydi bizi benligimize kavusturan gerçek tarihimizden de, cehaleti yenmek yolunda baslica dayancimiz olan türk alfabesinden de sona kadar mahrum kalirdik. Dilimiz, arap-farsça'nin yaninda, salgin haline gelmesi onun aramizdan ayrilmasindan sonra baslayan, her dilde yabanci kelimelerin istilasiyla eriyip giderdi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:47
Seriat'in mesela suudi arabistan'da oldugu gibi dogrudan hakim oldugu ülkelerde kadinin nasil dislandigi gözler önündedir. Bu arada mesela iki yüzyila yakin ingiltere'nin egemenliginde kalmis resmi dilleri arasinda ingilizce'nin bulunmasi kadar bati hayati ile ilgisi olmus pakistan'da, seriat'in dolayli tatbik edildigi bu ülkede bir ümit halinde çikardigi benazir butto'ya sadece ve yalniz kadin oldugu için reva görülenler gözler önündedir. Iste atatürk'ün kendinden öncekilerden çagdaslarindan ve hatta yarinkilerden farki buradadir. Çaga karsi olmak yapilari geregi olan görünür görünmez mihraklara dogru teshis koyabilmesi ve onlari milletin vicdaninda gerçek hüviyetleri ile mühürlemesi...
Isviçre medeni kanunu'nu alirken aile hukuku, siyasi haklar, vatan kaderi üzerine etkinliklerde istediklerinin çogunun basta isviçre, birçok batili ülkede olmadigini söyleyen, samimiyetine inandigi bir dostuna :
- " iyi ama bizdeki karsi kök, bin yasini asmis derinliklerde... Birkaç nesil sonrasina kadar tedbir almak gerek" demistir.

Atatürk çapindaki kisiler tesadüflerin ürünü degildir. Milletlerin çilelerinin ugradigi haksizliklarin yarattiklari hava içinden, ulusal yapilarinin niteligine göre çikarlar. Osmanli'nin asil unsuru olan türklük, onaltinci yüzyilin ikinci yarisinda duraksama ve ondokuzuncu yüzyilin baslangicina kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o osmanli karmasi içinde kendisi ödedi. Siz isterseniz atatürk'ü tanri ihsani sayiniz, isterseniz çekilenlerin kefareti ...

Kanka Bot
18-10-05, 06:48
Hiç unutmam agustos'un ilk günlerinde kastamonu'dan bir heyet gelmisti. Adet yerini bulsun diye haber verdim. Gazi, hemen ilgilendi.
-" bu heyeti ben kabul edecegim, yarin çankaya'ya getir" dedi. Bu emre hayret etmekle beraber hususi bir mana da veremedim. Ertesi gün gazi heyeti kabul etti, olaganüstü iltifatlarda bulundu. Bir saat kadar yaninda tuttu, kastamonu hakkinda çesitli sualler sordu. Heyeti ugurlarken :
-" davetinize çok tesekkür ederim, yakinda kastamonu'ya gelecegim. Hemsehrilerime selamlarimi söyleyiniz" dedi. Halbuki heyet gazi'yi kastamonu'ya davet etmemisti. Bu sözleri isitince hayretim büsbütün artti. Ama gene bir mana veremedim. Heyeti ugurladiktan sonra benim kalmami emretti. Koluma girerek beni salona götürdü, çok neseliydi :

-" çocugum, kastamonu'ya gidiyorum. Sapkayi orada giyecegim" dedi.

Epeyce zamandan beri zihninin sapka meselesiyle mesgul oldugunu biliyordum. Birkaç arkadasi beyoglu'nda sapka giydirerek gezdirmis, yapacagi akisleri inceletmisti. Sözlerine söyle devam etti :
-" niçin kastamonu'yu seçtigimi bilmezsin. Dur, anlatayim. Bütün vilayetler beni tanirlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpakli sivil elbise ile görmüslerdir. Yalniz kastamonu'ya gidemedim, ilk önce nasil görürlerse öyle alisirlar, yadirgamazlar. Üstelik bu vilayet halkinin hemen hepsi asker ocagindan geçmislerdir. Itaatlidirler, münistirler. Adlari mutaassib çikmissa da anlayislidirlar. Bunun için sapkayi orada giyecegim" dedi. Birkaç gün sonra gitti ve sapkali olarak döndü. Dönüste ankara'ya yaklasirken en çok diyanet isleri reisi rifat efendi üzerinde yapacagi tesiri düsünüyor, onun kirilmasini istemiyordu.
Ankara'da kendisini karsilayanlari, sapkasini çikararak selamlarken gözü hep rifat efendi'de idi. Rifat efendi, büyük bir anlayis gösterdi. O da sarikli fesini çikararak gazi'yi çok sevindirmisti. Hoca'yi otomobiline aldi. Kendi basinda sapka vardi. Rifat efendinin basi açikti. Böylece sehre girildi.
Halk psikolojisini bu kadar iyi anlayan inkilapçi bir bas kolay kolay bulunmaz.

Kanka Bot
18-10-05, 06:49
Ilk meclis'te bir gün laiklik söz konusu oluyordu. Gazi mustafa kemal pasa o gün meclise baskanlik ediyordu. Meclis'in taninmis din alimlerinden bir vatandas kürsüye geldi. Alayci bir tavirla:
-arkadaslar, bir laikliktir gidiyor. A ffedersiniz, ben bu laikligin manasini anlamiyorum.
Diye söze baslarken riyaset makaminda bulunan mustafa kemal pasa dayanamamis, oturdugu yerden eline kürsüye vurarak:
-adam olmak demektir hocam, adam olmak!
Diye hoca efendinin sualini cevaplandirmistir.

Kanka Bot
18-10-05, 06:50
Bir aksam konuklar için, basbakanlikça bir sölen düzenlenmisti. Yemek sirasinda atina üniversitesi'nin bir yüzyil boyunca gördügü hizmetler övüldü, birçok söylevler söylendi. Bu arada yunanli bir profesör, basbakan metaksas'tan bir dilekte bulunarak:

- çözülemez sanilan nice sorunlari kolaylikla çözüverdiniz; su dil isimizi de yakinda mutlu bir sonuca baglamanizi istemek hakkimizdir demisti.

Yemekten sonra grup grup tanismalar, konusmalar olurken profesörden dil davalarini bana açiklamasini rica ettim. "yazi dilini halkin anlayacagi bir dil haline koymak davasi" diye açiklamis ve "ne yazik ki eskiye çok bagli kalmis birtakim filologlarin direnmesi yüzünden bu hakli davamizi yürütemiyoruz" diye yakinmisti.

Ben kendisine türkiye'de de ayni davanin bu gibi engellerle birlikte yine de pekala yürüdügünü söyleyince profesörün yaniti su oldu:

- yürür; çünkü sizde atatürk var

Kanka Bot
18-10-05, 06:51
Bir kisim sefirlerin ve devlet erkaninin da bulundugu bir ziyarette misir sefiri basindaki fesle ter içinde kalmisti. Atatürk ona döndü:

- bu basinizdaki serpusun bu kadar sikintili oldugunu sizde kabul edersiniz tabi... Sefir hazretlerinin basindakini aliniz...

Derhal birisi fesi aliyor. Bir gümüs tepsiye konan fesi frakli bir garson uçura uçura salondan disariya götürüyor. Sefir bir aralik ne yapacagini sasiriyor. Hatta bir an salonu terk etmeyi bile tasarliyor, fakat ingiliz sefirinin tavsiyesi üzerine harekete geçmiyor.

Mesele az kalsin bir diplomatik hadise olmak gelismesini gösteriyor, fakat kapaniyor. Neden sonra ögrendik ki misir hükümeti sefire gönderdigi direktifte:

"gazi, bütün sark aleminin rehberidir. O'nun hareketlerine bir diplomatik hadise degil, bir mürsit ikazi aramak daha münasiptir" gibi bir cümle sarf edilmistir

Kanka Bot
18-10-05, 06:52
"harf komisyonunun son kararlarini ankara'dan istanbul'a getirip dolmabahçe sarayi'nin denize karsi aydinlik çalisma odasinda atatürk'e anlattigim günü dün gibi hatirliyorum. Büyük güçlük osmanicadaki yabanci kelimelerin bütün söylenis hususiyetlerine göre harfler ve isaretler aramakta direnen arkadaslarla, biz türkçeciler arasinda idi. Türkçe kelimelere lüzum olmayan harf ve isaretleri istemiyorduk. Böylece dilde kalacak yabanci kelimelerinde de, git gide söylenis hususiyetlerini kaybederek türçelesmesini saglamak istiyorduk. Bize göre yazi, dil meselesine dahil edilecekti. Yeni yazi, yanliz arap yazisi dedigimiz eski yazinin degil, osmanlicanin da tasfiye edilmesi demekti.

Atatürk karsi tarafin tekliflerini gözden geçirdi.

- biz bunlari halka ve çocuklara nasil ögretebiliriz? Bu da eskisi kadar güç...

Sonra:

- yeni yazinin eskisi yerine geçmesi için müddet olarak ne düsündünüz diye sordu?

Müddet arkadaslardan azina göre bes, bir haylisine göre onbes yil olmaliydi. Ilk zamanlari okullarda iki yaziyi da ögretecektik. Gazeteler birkaç fikrayi yeni yazi ile dizdirmekten baslayarak, yavas yavas arttiracaklar ve mühletin sonunda bütün gazeteyi yeni yazi ile dizdireceklerdi:

- farzedelim onbesinci yilda gazetelerde yarim sütun arapça yazi kaldi. Ne olacak biliyor musunuz? Herkes o yarim sütunu okuyacak. Bir harp, bir buhran, birsey çikti mi bizim yazi da enver'inkine dönecek.

Enver pasa'nin daha fazla imla inkilabi diyebilecegimiz denemesi birinci dünya harbi olur olmaz suya düsmüstü:

- ya üç ayda yapabiliriz, ya hiçbir zaman... Dedi.

Buna bende sastim dogrusu. Üç ayda bir millete yazi degistirtmek! Bunu da basarabilecek miydi?

Mevsim sicakti. Bir aksam kendisini sarayburnu'nda bir halk eglencesine, büyükada'da bir baloya davet etmislerdi. Sarayburnu bahçesindeki büyük halk kalabaligini gördükten biraz sonra:

- bana bir defter veriniz dedi

Galiba garsonlardan birinin küçük cep defterini aldi ve bir seyler yazmaya koyuldu. Bir aralik beni yanina çagirarak:

- bir defa gözden geçir. Bunlari sana okutacagim dedi. Latin harfleri ile ilk türkçe yazi idi.

Diktatörler halk kalabaligindan korkar. Rastgelenin katildigi kalabalik, polis için en süpheli meçhuldür. Atatürk, halkin kendinde yalniz, kendi iyiligini ve yükselisini isteyen bir kahraman gözüktügüne inanan bir inkilapçi idi. Halk kalabaliklarinda kendi asil kuvvetini görürdü. Arasira:

- halka giderim demekten ne kastettigini o aksam da anladim. Halk yazi inkilabi müjdesini çilginca alkisliyordu. Çünkü bu inkilabi halk için ve halk adina yaptigini halka anlatabiliyordu.

Nitekim daha sonra büyükada'ya gitmistik. Kiyidan bahçeye çikinca, orta binadan tuvaletli hanimlar, frakli ve smokinli efendiler kendisini karsilamak üzere ilerledikleri sirada bana egildi:

- çocuk dedi, orada yaptigimizi burada yapamazdik.

O bir saray tanzimatçisi degildi.

Sonra anadolu'ya köylere çikti. Bir kara tahta üzerinde yeni yazinin ilk derslerini verdi ve üç ayda yapti.

Ne kadar hakliymis büyük inkilapçi! Eger onbes yil fikri yürüseydi eski yazi hemen hemen demokrasiye kadar sürecekti ve hiç süphesiz türkçe ezandan önce yeni yazi tarihe karisacakti. Birçoklarimiz yazida eski aliskanliklarimiza bagli kaldik. Artik hiç eski yazi bilen kalmayincaya kadar, dairelerde biri resmi biri hususi iki yazi yanyana devam etti. Iki kisi vardi ki yeni yazi basladigi günden sonra kalemlerini eski yaziya dokundurmamislardi:

Biri atatürk, öteki inönü!

Bunlar oyuncu degildiler, inkilapçiydilar!

Kanka Bot
18-10-05, 06:53
Atatürk bir yurt gezisi sirasinda tekirdag'da sokaga çikmis, cani kadar sevdigi halkin arasinda yürüyordu. Eczaci ekrem bey'in eczanesi önüne geldiginde durmustu. Gözü birine takilmisti, bu sarikli cüppeli eskicami imami mevlana mustafa özeren'di.

- hoca efendi... Hoca efendi...

Eskicami imami hemen kosmus gazi'nin yanina sokulmustu. Birlikte merkez eczanesine girilmis, bir masanin etrafina geçilmisti.
- hoca efendi! Yaz bakalim vettini vezzeytuni ve turi sinin ve hazel-beledil emin...

Hoca efendi, tabi arap harfleri ile itina ederek kur'an'dan bu ayeti yazmisti. Mustafa kemal pasa gözlerini hocanin gözlerine dikerek "hocam ben bu yazdiklarini (valtin vaiziton) okuyorum ne dersin" demis eskicami imami da "efendim bunun üstünü var, esresi var, seddesi var, meddi var. Bakiniz bunlari koydugumuz zaman asli gibi okunur" diye cevap vermisti. Gazi, arap harfleri ile ayeti etrafindakilere okutmus her biri baska türlü birsey söylemisti. Bunun üzerine gazi kalemi hocanin elinden alip ayni ayeti yeni harflerle yazip ve demisti ki :

- görüyorsun hoca efendi, bu harflerin seddesi meddesi yok. Hem bak bu harflerle ne kadar kolay ve yanlissiz okunuyor. Biz iste bunu düsünerek ve bati eserlerini de kolayca ögrenebilmek için, bütün cihana lisanimizi kolaylikla ögretebilmek için latin harflerini kabul ediyoruz. Buna ne dersiniz?

- çok güzel efendim, çok güzel diyecek bir sey yok, allah muvaffak etsin...

Gazi ayrilirken gene eskicami imamina "sizden türk yazisini ögrenmenizi isterim" demisti. Inkilaplara inanmis olan bu ihtiyar din adami birkaç ay zarfinda bu harfleri ögrenecek, gazi'nin kendisine hediye ettigi el yazisinin bulundugu küçük kagidi hayatinin en kiymetli hatirasi olarak saklayacakti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:54
Atatürk, florya'dan çekmece'ye dogru bir yaya yürüyüsünde, bir agaç altinda dinlenen ihtiyar bir adama rastladi. Adam hürmetle ayaga kalkti, ata'yi selamladi.

Atatürk sordu:
-- beni tanir misin?
-- tanimaz olur muyum,evimde resmin bile var!..
Atatürk memnun olmustu. Konusmaya basladilar.ihtiyar:
--bir isine aklim ermedi, dedi. Cumhuriyetçilgi, inkilapçiligi, milliyetçiligi, halkçiligi, hatta devletçiligi anliyorum ama, su "laikligi" pek kavrayamadim. Neden her seyi birden bozdun?

Ata:
--bunu sana bir hikaye ile anlatayim, dedi. Amr- ibnl- as, misir'i fethettigi zaman, halife ömer'e bir mektup yazmis: "burada birçok kütüphaneler, içlerinde de bir sürü kitaplar var. Bunlari yakayim mi, yoksa birakayim mi?.." ömer cevap vermis: "kitaplari tetkik et, eger faydasiz seyler ise, yak! Yok,eger faydali seyler ise yine yak! Çünkü halk, o kitaplari okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmaycaklar ve bize --yani, yeniye ve yenilige -- daima düsman olacaklardir!.."

Hikayeyi anlatan ata, ihtiyara sordu:

-- simdi sana laikligin ne oldugunu izah edeyim mi?..

Ihtiyar, derin bir sezgi ve sagduyu ile cevap verdi:

-- istemez pasam, dedi hepsini anladim! --

Kanka Bot
18-10-05, 06:55
Yil 1920 : ankara
"rafet (bele) ve kurmay binbasi salih (omurtak) ile beraber olmak üzere, konya'dan gelen bütün heyet, aksam treni ile hareket ediyoruz. Ögleden sonra millet bahçesinde oturmakta olan mustafa kemal'e allahaismarladik demeye gittim; yanina oturtu ve görevimden çekilmemi iyi karsilamadigini, bu suralarda konya'da bulunmakligimin faydali olacagini, ismet (inönü), çevreyi taniyinca kadar orada kalarak kendisine yardim etmekligimi söyledi. Öyle yapacagimi, vatani görevimden ayrilmayacagimi karsilik olarak söyledim, memnun oldular.

Sonra kendilerinden bir sey sormaya izinlerini rica ettim.

- buyrun, dediler

- ingilizler, yeni bir kuvvet gönderir, her taraftan bizi sikistirirlarsa hareket durumumuz ne olacaktir? Dedim. Gülerek :

- karsi koymakta sona kalanlarimiz, bir tepede hayatlarina son verirler. Gelecekte, burada yatanlar vatanlarini kurtarmaga çalisanlardir, diye yazili bir tasa sahip olabilirlerse, ödülleri o olur, buyurdular.

Içim sizladi. Konya'da miss kushamann'in yukarida yazdigim sözleri söyleyerek dönüste bu soruyu sordugumu aflarini dileyerek arzettim.

- "gafiller!" diyerek elimi sikti ve hayirli yolculuklar diledi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:55
Milli mücadelenin en buhranli günleriydi. Istanbul ile ankara arasinda fetva kavgasi tüm siddetiyle devam ediyordu. Birinci türkiye büyük millet meclisi, kendi bünyesi içindeki din adamlarindan seçtigi irsad (aydinlatma) heyetleri'ni vatanin köyüne-kentine göndermek ve gerçekleri vatandasa anlatmakla görevlendirildi. Milli egitim bakani türk ocaklari genel baskani olan rahmetli hamdullah suphi tanriöver'di. Mustafa kemal'e geldi.

- pasam... Bunlar çogunlukla arapça konusacaklar. Halk ne anlayacak?

Atatürk gülümsedi.

- sen üzülme hamdullah... Onlar arapça konussalar bile türkçe düsünürler dedi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:56
Sakarya meydan savasi türk ordularinin zaferi ile sona ermis, gazi ankara'ya dönüyormus. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endise ve karamsarlik içinde yasayan ankaralilar, düsmani yenen ordunun baskomutanina törenli bir karsilama düzenlemisler. Ankara garindan baslayarak sehire dogru yolun iki yakasinda sira ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, ögrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkis tutuyorlar ve arkasina katilarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmis.

Meclis binasinin önüne gelinmis, gazi bakmis ki alayin basinda bulunanlar yukariya dogru yol almakta. Meger bu tören söyle düzenlenmis: "cemaat" halinde haci bayram veli' nin türbesine gidilecek, onun "yüksek maneviyatinin yardimiyle" kazanilan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra meclis'e dönülerek nutuklar okunacak.

Gazi.
- öyle sey olmaz, yurt topragini karis karis kanini akitarak ve canini vererek savunan mehmetçigin hakkini ben evliyalara kaptirmam! Deyip dogruca meclis binasina sapmis.

Ata bu olayi anlatirken sözüne sunu da katti idi:

- kimileri benim bu davranisima kamunun inancini inciten yersiz ve davranis gözüyle bakmis olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasinda, güvenilecek gücün evliyalarin, yatirlarin "maneviyati" olmayacagini hatirlatmayi artik zorunlu bulmustum.

Kanka Bot
18-10-05, 06:58
Mevlevihane'de aksam yemegine davetliyiz. Yemekten sonra semaa gidildi. Binbir sanat eseriyle dolu mevlevihane'nin billur avizeli isiklari altinda gözde olmaktan çikmis gibi görünen dervisler, ayin yerinin degirmi sahasinda kollarini kanatlanmislar gibi açip, baslari kollarindan omuz küreklerine dogru düsük, çiplak ayaklarin sessiz çevikligiyle hem mihveri, hem mahreki yapilan hareketler neticesi entarilerinin bel kayisindan asagi kisimlarini beyaz bir semsiye gibi sisirerek hulyali hulyali dönerken, üst mahfildeki kudumlarin tempolari içinden yükselen ney nagmeleri, bütün kubbeyi doldurduktan sonra asagiya, fakat yalniz kulaklara degil, ruhlari yikayan manevi bir selale halinde içimize dökülüyor.

Gazi de memnundu. Mevlevihane'den ayrildiktan sonra, beni imtihan etmek isteyen tarafini saklayarak, sanki kendisi ögrenmek istermis gibi bir eda ile sordu:

- bu mevlana nasil adamdir?

- pek iyi bilmiyorum amma dedim, herhalde çok büyük bir adam olacak ki, musiki, raks, siir gibi dincilerin hos görmedikleri seyleri tarikatina ayin ve esas yapmis. Bana yesil kubbesinin sivriligi ile göklerden bir sey tirmaliyor gibi geliyor!

Neseli neseli gülüyor.

Ve neden sonra, zihinden geçen düsünce silsilesinin bize son halkasini gösterir gibi söyleniyor:

- mevlana büyük adamdi, büyük adamdi.

Kanka Bot
18-10-05, 06:59
Atatürk sag iken, büyük islam kongrelerinden birine bizde çagrilmistik. Kongre mekke'de toplanacakti. Atatürk'ün bir delege göndermeye razi olup olmayacagini merak ediyorduk.
Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklügünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile ayni dinden olanlari da gerilik ve kölelikten kurtulmus görmek için elinden geleni yapmak istemistir. Müslümanlik yeniden sereflendikçe nasil türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca müslüman ya geri, ya köle kaldikça bundan türklere de bir utanç payi düsmemek ihtimali var miydi?
Biliyordu ki mekke'ye sapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki baslik ve kiyafet degistirmekle din degistirecegini zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten siyrilabilir. Milletvekillerinden edip servet tör'ü çagirdi:
- mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türksün ve müslümansin türklük, müslümanligin öncüsü ve kilavuzudur. Müslüman milletleri medenilesmekten alikoyan batil itikatlari yikmak için mekke'ye sapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamaga bile kalksa, basini vereceksin, fakat egilmeyeceksin
Edip servet tör, mekke'ye sapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlisi o idi. Kongrenin sonuna kadar, mustafa kemal mucizesine hayranlik duyan heyetler arasinda, kemalist türkiye'yi efendice temsil etti.

Kanka Bot
18-10-05, 06:59
Kiz ve erkek çocuklarin bir arada okumaya basladiklari sirada, karadeniz kiyilarinda bir inceleme gezisine çikan atatürk, 19 eylül 1924 cuma günü rize’de bulunurken rize ve pazar müftüleri kendisine bir dilekçe verirler. Atatürk, sunulan dilekçeye göz gezdirdikten sonra biraz sinirli müftülere döner:
- yaaa? ... Demek medreselerin tekrar açilmasini istiyorsunuz? Bu millet, çocuklarini istedigi gibi okutmayacak mi? Simdiye kadar geri kalmamizda, en büyük amilin ne oldugunu hala bilmiyor musunuz? Hayir ... Medreseler açilmayacak! .. Der ve birdenbire kopan alkis saganagi içinde sözlerine devam eder.
- geçiminizi mi düsünüyorsunuz? Rahat olun, ibadetinizle mesgul olun birakin bu milleti! .. Bu karari veren meclis’te, sizden büyük alimler yok mu saniyorsunuz? Millet, bildigi gibi yapacak ... Anladiniz mi?
Bu sözleri de sürekli alkislarla karsilanirken yanibasindaki vali’ye dönerek :
- bu adamlar, burasini ahundlar (iranli din adami) iran’i gibi mi yapmak istiyorlar?

Kanka Bot
18-10-05, 07:00
Ata’nin tarih-dil mevzulariyla yakindan mesgul oldugu devreydi. Zaman zaman çankaya’daki toplantilarinda davetli olarak bulunuyordum ve arzusu üzerine dil kurumunda aktif vazife almistim. Din ve tasavvuf mevzulari üzerindeki hizmetlerim de malumu idi. Böyle bir arastirma toplantisinda birden bana hitap ederek :
- sizden bir ricam olacak, bir ülkeye ve millete allah katindan bir peygamber neden gönderilir?
Su cevabi verdim :
- o ülke ve millet veya kavim bilinen ve benimsenen ilahi emirler, ahlak nizami ve iman sartlarini külliyen inkar ve dünya için menfi misal olursa, onlari dogru yola sevk için cenab-i hak tarafindan vazifelendirilir. Bütün semavi kitaplarin birlestigi hakikat budur.
Nasil derinden bir nefes aldigi, yüzündeki memnuniyet hatlari, basiyla tasvipkar hareketleri hala gözlerim önündedir. Dedi ki:
- evet ... Çok haklisiniz. Iste bu sebepledir ki yüce tanri türk ülkelerine ve milletine, bir peygamber göndermek ihtiyacini duymamistir. Çünkü türk milleti, islamiyetten çok çok zaman önce vahdaniyet (tek tanri) inancina sahipti ve ahlak yapisini bir peygambere muhtaç olacak kadar hiç bir devirde kaybetmedi. Insanoglunun yaptigi putlara da tapmadi.
Sonra da su açiklamada bulundu :
- geçenlerde ürdün emiri abdullah memleketimizde idi. Sohbet sirasinda mevzu islam alemi için mukaddes sayilan beldelere intikal etmisti. Biliyorsunuz, bu zatin babasi mekke emiri serif hüseyin pasa, i. Dünya harbinin en buhranli devrinde, devlet-i osmanli hakanligina, ingilizlerle isbirligi yaparak isyan etmis ve hicaz-filistin cephesinin düsmesine asil sebep olmustu. Emir abdullah, üç peygamber, hz. Musa, hz. Isa ve hz. Muhammed’in ayni mintikada ve ayni kavimler, yani sami akvam, museviler ve araplara gönderildigini bu sebeple bu beldelerin musevilik-isevilik-muhammedilik için mukaddes oldugunu, bu kudsiyetin de devam ettigini hatirlatti.
Biliyorsunuz biz türkler, islamiyeti vahdaniyet (tek tanri) inancini getirdigi için kabul ettik ve onun cihan hareketi olabilmesini kafa ve kilicimizla biz temin ettik. Eger türkler müslüman olmasaydi, islamiyet musevilik gibi mevzii bir din olarak kalirdi. Islam alemine bu hakikati anlatmak lazimdir. Araplar topraklarinda üç semavi din peygamberinin gelmesiyle iftihar ederler ve üstünlük iddia ederler. Bizi de böyle bir nasipten mahrum oldugumuz için küçümserler. Aslinda bu bizim ahlak ve insanlik benligimizi, hiç bir devirde bir peygambere muhtaç olacak kadar kaybetmemis olmamizin ilahi taktir ve tastikidir. Çünkü hangi peygamberin nerede irsad vazifesi ifa edecegi, tanri’nin taktiridir.

Bu hakikatleri idrak edebilmis din adamlarimizin milletimize bu gerçekleri anlatarak o topraklarda aradiklarinin asil ilham ve kudret kaynaginin kendi vatani oldugunu, karsidakilerin cedlerinin ayibini kapatmak için uydurduklarina inanmalarini temin etmeleri asli vazifedir.

Kanka Bot
18-10-05, 20:28
Çankaya köskü’ nün biraz ilerisinde, agabeyi atatürk’ün yaptirdigi evde oturan makbule hanimefendi, bir gün köske geldiginde ata kendisine:
- “canim çig börek istedi. Hazirlarsan sana aksam yemegine gelirim” der.
O aksam makbule hanimefendiye arkadaslari zekeriya sofrasina davetlidirler. Durumu ata’ya anlatir ve ertesi gün gelmesini rica eder. Atatürk merakla sorar:
-” nedir bu zekeriya sofrasi?” Aldigi cevap üzerine “peki” der ama, beraberine salih bozok, cevad abbas, nuri conker, fuat bulca gibi hemsiresinin selanik’ten tanidigi eski arkadaslarina, prof. Dr. Neset ömer irdelp’le, ilahiyatçi dinler tarihi prof. Semsettin günaltayi da katarak hemsiresinin evine gider.
Orada, maresal fevzi çakmak’in esi fitnat hanimefendi, ismet inönü’nün esi mevhibe hanimefendi, celal bayar’in esi reside hanimefendi ve çevrede oturan sahsiyetlerin esleri vardir. Ata’yi görünce sasiran hemsiresi, önce karsi çikar.
- “bu sofraya oturmak için iki rekat namaz kilmak niyet tutmak gerekir” der. Ata gülerek:
-“namazimiza sen karisamazsin. O, allah’la kullari arasindaki mevzu. Niyete gelince: merak etme, hepimizin ülkesi ve sahsi için niyetleri vardir” der ve arkadaslariyla yemek salonuna girer, hepsini selamlar kendilerine ayrilan yerlere otururlar.
Sofrada sadece ve yalnizca çig sebzeler vardir. Yenebileceklerin tümü böyledir. Atatürk, onlardan istahla yerken, üniversitede dinler tarihi hocasi olan semseddin günaltay’a sorar:
-” acaba bu zekeriya sofrasinin asil sebebi nedir?”
- aldigi cevabi dinler, sorusunu bu kez tip profesörü neset ömer bey’e sorar, onu da dinler. Sonunda der ki:
-” ben biraz farkli düsünüyorum. Dinlerin adet-geleneklerinin daha reel, gerçekçi sebepleri olmak lazim. Bu zekeriya sofrasi, adindan da anlasilacagi üzere sanirim musevilik’ ten kalmis. Onlarda da oruç var bilirsiniz. Bizde ramazan ayinda sahur ve iftarda bol yagli, sekerli, unlu maddeler ile bol et yenilir, bunlar da mide rahatsizliklarina yol açabilir. En iyisi, sifalisi da sebze ve tercihen çig sebze yenilmesidir. Bu kuru tavsiye olarak telkin edilse kimse aldirmaz, ama bir niyet ve o niyetlerin gerçeklesecegi söylenirse cazip gelir. Iste bizim hemsirenin su sofrasi gibi
Bence dinleri ve dinlerin tavsiyelerinin bu istikamette ele alinmasi onlarin geçen zamana ragmen degerlerini kaybetmemis olanlarini ötekilerden ayirmaya yarar. Su zekeriya sofrasinda oldugu gibi”

Kanka Bot
18-10-05, 20:29
Mustafa kemal edirne’yi ziyaretinde sinan’ni o muhtesem camiine bir müddet hayran hayran baktiktan sonra fikrini ve ihtisaslarini su sözlerle belirtti:
- camiler, birbirimizin yüzüne bakmak için yapilmamistir. Camiler, itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için, neler yapilmak lazim geldigini düsünmek, yani mesveret için yapilmislardir.

Kanka Bot
18-10-05, 20:31
Gene bir toplantida din konusu tartisiliyordu:
Atatürk:
- din insanlarin gidasidir. Dinsiz adam bos bir eve benzer. Insana hüzün verir. Mutlaka birseye inanacagiz. Bu dinlerin en sonuncusu elbette en mükemmelidir. Islam dini hepsinden üstündür.

Kanka Bot
18-10-05, 20:32
Atatürk kastamonu cumhuriyet halk partisi binasinda yaptigi konusma sirasinda hurafelere ait birçok misaller verdikten sonra türbelerden ve yalanci evliyalardan bahsederek:
“ölülerden, yardim istemek medeni bir topluluk için sindir,” dedi ve söyle devam etti:
“mevcut tarikatlarin gayesi kendilerine tabi olan kimseleri dünyada ve manevi hayatta saadete ulastirmaktan baska ne olabilir?..bugün ilmin ve fennin bütün sumulü ile medeniyetin parlak isiklari karsisinda filan ve filan seyhin irsatinda maddi ve manevi saadet ariyacak kadar iptidai insanlarin, türk medeni toplulugunda mevcut oldugunu asla kabul etmiyorum. (siddetli alkislar).
Arkadaslar, efendiler ve ey millet! Iyi bilinizki türkiye cumhuriyeti seyhler, dervisler, müritler ve mensuplar memleketi olamaz; en dogru, en gerçek tarikat medeniyet tarikidir. (sürekli alkislar)...medeniyetin emir ve talep ettigini yapmak, insan olmak için kafidir; tarikat reisleri bu dedigim hakikati bütün açikligi ile idrak edecek, kendiliklerinden derhal tekkelerini kapatacak ve müritlerin artik olgunluga kavustuklarini elbette kabul edeceklerdir.”

Kanka Bot
18-10-05, 20:33
Atatürk'ün dindarligi öteden beri tartisma konusudur ve hala da sürüp gitmektedir.
Atatürk'ün büyük bir isabetle tekkeleri, medreseleri kapattirmasi, gericilere aman vermemesi bu söylentilerin çikmasina sebeb olmaktadir.
Halbuki atatürk dinine son derece bagli bir insandi. Iste bunun tipik bir misalini sabiha gökçen söyle naklediyor:
- 10-11 yasinda idim. Bursa'daki evimiz atatürk'ün kösküne çok yakindi. Bir gün atatürk bursa'yi sereflendirmis, köskün bahçesinde dolasiyordu, bende onu yakindan görmek arzusu ile kivraniyordum. Yine birgün bahçede dolastigi sirada yerimden firladim , ona dogru kostum.beni yolumdan çevirenlere aglamakla karsi koymaya çalisiyordum, birden bir ses isittim: "birakin onu diyordu, birakin gelsin." kosarak ata'nin yanina gittim, ellerine sarildim. Atatürk sordu :
- çocuk, sen okula gidiyor musun ?
- harpler sebebiyle okulumu yarida birakmistim ve bir yatili okula alinmami istedim.
- ben seni yanima alayim gelir misin? Diye atatürk sordu.
- abime sorayim dedim. Kabul ettiler, derhal çagirtarak onunla konustu, anlastilar.böylece ankara'ya, çankaya'ya geldim.
Uzun zaman ayri kaldigim okuluma yeniden baslamanin sevinci içinde memnundum. Çankaya köskü bahçeleri içindeki eski bir seyis evi düzeltilerek okul haline getirilmistir. Köskte çalisanlarin, yaverlerin ve diger hizmetlilerin çocuklari ile birlikte bende bu okula gitmeye basladim. Bir sabah, ata'nin elini öpmek üzere yanina girdim. Isleri ile mesguldü.bir süre ayakta bekledim birden, derin bir iç geçirdi ve allah ! Dedi (o, bunu sik sik tekrarlardi.)
Atatürk hakkinda evvelce çok seyler duymustum, bu tesirle olacak bir hayli sasirdim .onun agzindan allah kelimesini duymak beni sasirtmis ve heyecanlandirmisti.
Ata'nin yüzüne saskin bir sekilde bakmis olacagim ki :
- sen dindar misin? Diye sordu.
- ben de ailemden aldigim din terbiyesi ile;
- evet dindarim, dedim ve bu cevabimi nasil karsilayacagini anlamak için ürkek ürkek yüzüne baktim. Cevabim hosuna gitmisti.
- çok iyi... Allah, büyük bir kuvvettir. Ona daima inanmak lazimdir, dedi ve bu konuda uzun uzun izahat verdi. Ben de o zaman anladim ki; atatürk'ün dinsizligi hakkinda söylenenlerin asli yoktur ve ata, bütün söylenenlerin hilafina dindar bir insandi.

Kanka Bot
18-10-05, 20:34
Atatürk, tarihin büyük simalari içinde en çok kimleri begenirdi? 1924 marti’nin 3’üncü günü meclis kürsüsünde hilafet nutkunu söyliyerek mecliste yavuz selimden hep “Hazreti Yavuz” diye bahsetti. En çok takdir ettigi kumandan timurdu. “o sizin yerinizde olsa yaptiklarinizi yapabilir miydi?” Diyene “bunu bilmem, fakat ben onun yerinde olsaydim yaptiklarini yapamazdim” dedi. Fakat yeryüzünde kendisinin en hayran oldugu kimse süphesiz ki Hz.Muhammed’dir. O’nun devlet kurmaktaki sefligine hayrandi. Hiç yoktan devlet kurmak.. Kendi yaptigi is de bu bakimdan ona benzemiyor mu?

Kanka Bot
18-10-05, 20:36
1922 ikinci tesrinin (kasim) on yedinci günü ankara ögretmenler birligi genel bir toplanti yapti; ankara devlet merkezi olduguna göre oradaki ögretmenler birliginin de genel merkez olmasina karar verildi.

Kadin inkilabi henüz yapilmamisti ve kadinlarin toplantilara geldikleri pez az görülürdü.

O gün toplantiya kadin ögretmenlerden üç kisi gelmis, ön siraya oturmuslardi; geride olan erkeklerle onlar arasindaki siralardan birkaçi bos birakilmisti.

Ertesi gün meclisteki sarikli meb’uslar köpürdüler; bu hareketi dinsizlik, ahlaksizlik, küstahlik saydilar; atatürk’e sikayet ettiler.

Atatürk onlari dikkatle dinledi; sonra fena halde kizmis göründü. Yanindakilere sordu:

- ögretmenler birligi reisi kimdir?

- mazhar müfit...

- çagirin onu...

Hocalar pek memnun görünüyorlardi. Bir kaç dakika sonra mazhar müfit gelince atatürk ona çikisti:

- siz ögretmenler toplantisinda ne yapmissiniz? Bu ne ayip sey!...

Atatürk gayet ileri düsünüslü adam oldugu, hocalarin sikayetlerini de ögrendigi için mazhar müfit sasirdi; bir seyler söylemek istedi:

- efendim, yemin ederim ki...

Sözlerini bitirmege vakit kalmadi. Atatürk gürledi:

- birak, birak hepsini biliyorum. Toplantiya kadin ögretmenleri de çagirmissiniz.

Hocalar medeniyete karsi zafer kazandiklarini zannederek gurur duyuyorlardi. Digerleri atatürk’ün böyle konusacagina ihtimal vermediklerinden hayretle dona kalmislardi.

Atatürk devam etti:

- fakat onlari niçin ayri siralara oturttunuz? Siz kendinize mi güvenemiyorsunuz, yoksa türk kadininin faziletine mi? Bir daha öyle ayrilik görmeyim! Anlasildi mi?

Hocalarin baslarindan asagiya buzlu sular dökülmüstü; süklüm, püklüm çiktilar.

Kanka Bot
18-10-05, 20:37
Istanbul’daki itilaf devletleri mümessilleri, mustafa kemal’in bulundugu bandirma vapurunu yakalatip, geri çevirtmek için bir torpido göndermisler. Fakat, bu torpido ayni rotayi takip etmedigi için, bizi bulamamisti.

- bunu ögrenince, ne demisti?

- hiç unutmam: (bu da allahin bir inayeti... Allah da bizimle... Görüyorsunuz)

Kanka Bot
18-10-05, 20:38
Atatürk devrinde namaz kilan memurlarin islerinden atildigi kesin olarak yalandir. Ordunun basi olan rahmetli fevzi çakmak yardimcisi orgeneral asim gündüz namaz kilarlardi. Atatürk devrinde türkiye büyük millet meclisi baskani olan abdülhalik renda, cuma namazlarini haci bayram camii’nde kilardi. Yazilarimizin dogrulugunu ispat için canli sahit de gösterebiliriz. Çok sükür asim gündüz pasamiz hayattadir. Kendilerinden sorabilirsiniz.

Yil 1930, atatürk fevzi çakmak’la birlikte yurt gezisine çikiyorlar, yolculuk trenle yapiliyor. Vagonda atatürk, fevzi çakmak’la basbasa vermis memleket islerini görüsüyorlar. Dalkavuklugu ile taninan bir milletvekili içeri giriyor. Ata’nin kulagina gizli bir seyler söylüyor. Atatürk birden kaslarini çatiyor ve fevzi pasa’ya dönerek “pasam; lütfen beni takip ediniz, arkadas bir haber getirdi birlikte inceleyelim” diyor.

Atatürk ile çakmak cumhurbaskanligi maiyet erkanina aid vagona geçiyorlar. Atatürk vagonun kapisini hafifçe açiyor ve fevzi pasa’ya gösteriyor. Yüksek rütbeli bir subay vagonda kanepe üzerinde namaz kilmaktadir. Atatürk vagonun kapisini kapadiktan sonra millet vekilinin yüzüne tükürüyor ve maresal’a diyor ki: “pasam, bu adamin biraz evvel kulagima gizli bir seyler söyledigini gördünüz. Bu adam, muhafiz kitasina mensup yüksek rütbeli bir subayin vagonda namaz kildgini gammazladi. Bu adam, namaz kilmayi kendi aklinca suç görüyor. Durumu size göstermek için buraya kadar zahmet ettirdim.”

Atatürk ilk istasyonda milletvekilini trenden indiriyor ve gelen devrede milletvekili seçtirmiyor. Peygamberimiz “ölülerin kötülüklerini açiklamayiniz” buyurmuslardi. Sözünü ettigimiz milletvekili ölmüs oldugundan ismini açiklamadik.

Bu satirlarin aciz yazari atatürk devrinde hem devlet memuru, hem de din görevlisi idi. Camilerde minberde hutbe okur, kürsülerde dua yapardik. Neden bize baski yapilmadi? Isimizden atilmadik? Atatürk devrinde general kerameddin kocaman, resmi general elbisesi ile tesvikiye camii’nde kur’an okurdu. Neden emekliye sevkedilmedi?

Cumhuriyetin ilk diyanet isleri baskani rahmetli rifat börekçi’den defalarca dinledik. Rifat börekçi bize söyle söylemisti: “ata’nin huzura girdigimde beni ayakta karsilarlardi. Utanir, ezilir, büzülür, pasam beni mahcup ediyorsunuz dedigim zaman din adamlarina saygi göstermek müslümanligin icaplarindandir buyururlardi. Atatürk, sahsi çikarlari için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarini sevmezdi.”

Atatürk devrinde vaizlerin konusturulmadigi sözleri bir iftiradir. Geçen yil tanrinin rahmetine tevdi ettigimiz besiktasli haci cemal hoca hakkinda bir defa olsun tagibat yapilmamistir.

Tekkeler atatürk’ün emriyle degil, kanun hükümleri geregince kapatilmistir. Son zamanlarda bu kutsal çatilar zikir meclisinden ayrilmis, bazi tekkeler, isret, zina ve livata gibi islam dininin kesin olarak haram eyledigi kötü seylere sahne olmuslardi. Tekkeler kapatildigi gibi, arif-i billah, gerçek mürsid kenan rafai hazretleri aynen söyle buyurmuslardi:

“tekkelerin kapatilmasi çok isabetli oldu. Tekke seyhlerinin bir çoklari cahildi, seyh demek mürsid demektir, cahil bir insan mürsid olamaz, gerçek mürsid sadece tekkede degil her yerde halki irsad edebilir”

Iftira ve yalan en büyük günahlardandir. Kur’an “iftiraya cür’et edenler yalan söyleyenler mümin degildir” buyuruyor. Atatürk’e dinsiz diye iftira edenler kur’anin ayetlerini inkar etmis olurlar.

Ayiptir efendiler; atatürk’e dil uzatmayiniz, atatürk devrini kötülemeyiniz. Türk ulusu atatürk’ü tanir ve sever. Atatürk’ün gerçek bir müslüman oldugunu vesikalarla ispat ettik saniyoruz.

Kanka Bot
18-10-05, 20:39
Sene 1938, on kasim...

Istanbul üniversite'sinde saat 9'u 5 geçenin mesum haberi duyulmus... Bir alman profesör var, hukuk fakültesinde, o da duymus, sasirmis. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar veremiyor. O sirada aklina rektöre müracaat etmek gelir. Kalkar, yanina gider. Aralarinda su konusma geçer:

-efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?

-sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapin.

Iste o zaman alman profesör kollarini iki yana sarkitarak:

-bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki... Der.

Kanka Bot
18-10-05, 20:41
Mustafa kemal pasa sivas'ta heyet-i temsiliye(temsilciler kurulu ) karargahi'nda, samsun'a gidisini kiliç ali'ye söyle anlatmistir. (ekim 1919):
"-ben tasarladigim programimi sisli'deki evimin bir kösesinde oturarak ve birtakim pestenkerani anasirla görüserek tatbik edebilecegime kani olmadigim içindir ki dogrudan dogruya milletle temasa gelmek istedim. Cevherini çok ala bildigim ve çok sevdigim milletimizin içinde ve onunla birlikte hareket etmeyi daha faydali, hatta çok lüzumlu gördüm. Senelerden beri istirap içinde bulunan anadolu'nun derhal varligina karismak elbette ki daha salim bir düsünce idi. Bundan dolayi 3. Ncü ordu müfettisligine tayinimi temin ettim ve seyrisefainin küçük bir vapuruna binerek karargahimla birlikte alelacele yola çiktim. Bazi dostlarim bana ingilizlerin yolda gemiyi batirmasi ihtimali oldugunu söyledikleri halde kulak asmadim, kiymet vermedim.

Hareketimiz gecesini, karadeniz'de büyük bir firtina içinde geçirdik. Korkunç bir firtina!küçük vapur bazen muka-vemetini kaybediyor, sulara dalip gidecekmis tesirini veriyordu. Bir aralik kaptan köprüsüne çiktim. Kaptana "nasil bir rota takip ediyorsunuz" diye sordum.

Kaptan bana:

"-muntazam bir rota takip etmek imkani yok. Allah'a sigindik, gidiyoruz !" deyince:

-niçin böyle gidiyoruz diye sordum. Kaptan:
"-pasam, hareket için iki gün evvel emir verdiler. Gemiyi gözden geçirdim. Birçok noksanlari vardir. Kalkamam dedim. Fakat kimseye dinletemedim. Pusulasi yok, paraketesi bozuk, bu vaziyette rota mevzubahs olabilir mi? Cevabini verdi. "

Pasa bize bunlari anlattiktan sonra sunlari ilave etti:

"-bizi böyle bir gemi ile yola çikarmak bir cinayetti ve muhakkak bir ölüme göndermekti. Istanbul'daki temaslarimdan, gizli faaliyetlerimden ürken, endiseye düsen ferit pasa hiç süphesiz ki bu cinayeti bilerek intikap etmistir. "

Hakikaten pasa bu görüsünde yerden göge hakliydi. Nitekin samsun'a ayak basar basmaz kendisine verilen telgraflarda bazi talimat olarak tekrar dönmek üzere istanbul'a bir an evvel avdeti isteniyordu. Hatta bir bakimdan geminin rota takip etmeyisi, pusulasiz olusu hayirli olmustu. Çünkü geminin ya yedege alinip getirilmesine, yahut batirilmasina memur edilen bir ingiliz torpidosu sirf muntazam bir rota takip edilmemesi yüzünden gemi ile karsilasamamis, izini kaybederek vazifesini yapamamisti.

Mustafa kemal pasa istanbul'dan anadolu'ya geçisini bize anlatirken gözleri parlayarak bütün heybetiyle memleket için yegane kurtulus çaresinin milli birligin muhafazasi oldugunu ve içinde yasanilan felaketlere bu birlikte mukavemet edilerek milletin ancak bu sayede kurtulabilecegini, milletle beraber behemehal ve mutlaka bu gayeye varacagi kanaatini izhar ediyordu. "

Kanka Bot
18-10-05, 20:42
Istanbul'un isgal günleri;basta general harrington olmak üzere bir kisim isgal kumandanlari pera palas sa-lonunun bir kösesinde otururlar. Mustafa kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim oldugunu sorusturdular. Mustafa kemal denir. Onlar için mustafa kemal birinci dünya savasinin en ünlü sahsiyetlerinden biridir. Yabanci dillerde çanakkale harplerinden bahseden ve daima mustafa kemal'in isminde dügümlenen kitaplar, yazilar, o zaman bile bir kitapligi doldururdu.

Kendisine haber göndererek masalarina davet ederler. Ama mustafa kemal'in cevabi hem nazik, hem kesindir:

-burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onlarin bu masaya gelmeleri gerekir.

Kanka Bot
18-10-05, 20:43
Dumlupinar savasi kazanilmistir. Düsman askerleri geri çekilmektedir. Afyonkarahisar hatlari çözülünce birkaç yunan esiri geceleyin mustafa kemal'in çadirina getirilmisti. Bunlardan biri zafer kazanmis kumandanin dogup büyümüs oldugu selanik'ten gelmisti. Yüzü kendisine yabanci gelmemisti. Üniformasinda hiç bir isaret yoktu. Mustafa kemal'e sordu:

-binbasimisiniz?
-hayir.
-kaymakam mi?
-hayir.
-miralay mi?
-hayir.
-ferik mi?
-hayir.
-peki nesiniz o halde?
-ben maresal ve türk ordulari baskumandani'yim. Sas- kinliktan agzi açik kalan yunan, kekeler:
-ben baskumandanin savas hattina bu kadar yakin bir yerde dolasmasini isitmis degilim de...

Kanka Bot
18-10-05, 20:45
Antalya'ya gidis yozgat'tan dönüs, kar, kis...

Çankaya köskünün rahat ve sicak salonlarina dönüste mustafa kemal çevresindekilere su hikayeyi anlatir:

"biz harbiye'de ögrenci iken, okul'un sobalari yanmazdi. Bütün kis, titresir dururduk. Nihayet bir gün arkadaslar beni müdür'e çikmak için seçtiler. Müdür zülüflü ismail pasa adinda bir saray adami idi. Müsaade aldik, huzura çiktik; önce padisah'a sonra müdür'e dualarimizi arz ettik. Nihayet, maksada geldik, isi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi:ne sogugu be nankörler! Padisah nimeti gözünüze dizinize dursun . Görmüyor mu sunuz? Sobalar nasil gürül gürül yaniyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdür'ün sobasi gürül gürül yani-yordu. Müdür, buram buram terliyordu, sicaktan, gögsünü bagrini açmisti ve zannediyordu ki, bütün okulun sobalarida böyle yanar... Çocuklar, biz bu çankaya köskünde, bazen, galiba bu zülüflü ismail pasa gibi kendimizi anlatiyoruz... "

Iste mustafa kemal sadece gerçekçi degil, öz elestiriden çekinmeyen açik sözlü bir gerçekçi idi.

Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptirmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yasamlarinda bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasina, her liderin bilinç altinda yasayan beseri iç güdülerinin hatta beseri zaaflarinin perdesi girebilir. Ama gerçek lider odur ki, yapay olan, igrelti olan perdenin arkasinda kalmaz ve eriyip gitmez.

Kanka Bot
18-10-05, 20:48
Dil kurultayi toplanmak üzereydi. Kurultayi hazirlayanlarin ricasi üzerine, hüseyin cahit de dil davasina dair fikirlerini, mütalaalarini yazmis göndermisti. Fakat bu fikirler asiri kurultaycilarin düsüncelerine uymuyordu. Hüseyin cahit, öteden beri oldugu gibi türkçeyi sadelestirmek ve konusma diline yaklastirmak gibi, özellestirme zorlamalarina, hele konusma dili kelimelerine dokunulmasina taraftar degildi.

Hüseyin cahit'in bu yazisini atatürk'e de okuyan ku-rultaycilar zaten bir takim siyasi sebeplerle aralarinin açik oldugunu firsat bilerek

"-iste dil davasini baltaliyor. Dil meselesine askerlerin karismaya hakki yoktur!... " diyor, seklinde kiskirtici telkinlerde bulunmuslardi.

Bunun üzerine atatürk, kurultaycilarla, hüseyin cahit'in karsilastirilmalarini ve büyük toplantida, iki tarafinda, davalarini savunmalarini istemisti.

Ve ogün, kurultaycilarin, hüseyin cahit karsisinda bocaladiklarini gören atatürk, bizzat kendisininde be-nimsedigi davanin sarsilir gibi oldugunu görünce, dolmabahçe sarayinin bir odasinda hasta yatmakta olan en kuvvetli taraftarlarindan, meshur dilci samih rifat'i çagirtarak: "bütün kuvvetini toplayip, cevap vermesini" rica etmistir.

Samih rifat da, kendine has kuvvetli belagati ve olanca kuvvetiyle davayi müdafaa etmis, kurultaycilarda, mütemadiyen alkislayarak, isin sonunu getirdiklerini kanaat ederek toplanti sonunda da atatürk'e:
"-pasam, hüseyin cahit iste bu gün bitti. Artik öldü. Davayi kaybetti!... " diye sevinçlerini izhar etmislersede, atatürk'ün hiç bir sesi çikmamisti.

Ancak, biraz sonra, kendi aralarinda toplandiklari zaman, atatürk, duvardaki karatahtayi göstererek ku-rultaycilara hitapla söyle demisti:

-hüseyin cahit bey ne yapti, biliyormusunuz?nasil sinifta hoca karatahta üzerine bir seyler yazar, sonra onlari silgiyle siler... Iste, hepimizi böyle silgiden geçirdi!...

Atatürk yenilmeyi hiç sevmeyen bir insandi. Fakat, dogru karsisinda, egrinin yenilmeye mahkum oldugunu kabul ederdi. Hatta yenen hasmi olsa bile...

Kanka Bot
18-10-05, 20:51
Atatürk anafartalar ve ariburnu zaferlerinden sonra istanbul'a gelmisti. Ata, hariciye nazirini (disisleri bakani) ziyaret ederek son durum hakkinda konusmak, mütelalarini bildirmek istiyordu. Nezaret binasina gelerek nazir beye haber gönderdi.
-beklesinler... Buyrulmus

Atatürk bir hayli beklemis. Bir aralik kendisinden sonra gelenlerin de kabul edildiklerini farkedince müstesar muavinine:

-beyefendi hazretleri galiba beni unuttular, demis. Müstesar muavini tekrar içeri girerek mustafa kemal'i hatirlatmis ve yine:

-beklesinler, cevabini almis.

Atatürk ikinci "beklesinler" üzerine dayanamamis ve muavine:

-sizin naziriniz bütün zamanlarini hep böyle manasiz ziyaretler kabul ederek mi geçirir?

Muavin tabii buna bir cevap verememis, biraz sonra baska bir mevzu açilmis ve konusmaya baslamislar. Mevzunun en hareketli aninda salon kapisi açilarak bir hademe:

-mustafa kemal bey buyursunlar deyince, atatürk:

Nedir o? Diye sormus. Nazir beyefendinin kabul edecegini söylemis. Mustafa kemal hademeye:

-beklesinler... Diyerek dönmüs. Muavin ile olan muhaveresine devam etmis.

Kanka Bot
18-10-05, 20:53
Bir gün, atatürk'ten türk askeri hakkinda ne düsün dügünü sormuslar:

-durun size bir hikaye anlatayim, dedi. Ordulari kumandani idim. Liman van sanders pasa da o sirada kit'alarimizi teftise gelmisti. Hastaneden yeni çikmis bazi asker-eri de her nasilsa bölüklerin arasina karistirmislar van sanders:

-canim böyle adamlari ne diye buraya gönderiyorlar?

Diye söylenerek hasta ve ciliz neferi gögsünden itti. Mehmetçik derhal yere yuvarlandi.
Alman generali davasini ispat etmis olmanin gururu içinde:

-iste gördünüz ya, dedi düsmek için bahane ariyormus! Oracikta van sanders'e bir azizlik yapmak aklima geldi neferin yanina sokularak;

-ne kof seymissin sen... Dedim. Dikat etsene seni yere yu-arlayan adam bizden degildi. Ne diye karsi durmadin? Simdi tekrar yanina gelirse, siki dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.

Sonra van sanders'e dönerek:

-sizin takatsiz sandiginiz nefer bos bulundugu için yere yikilmis. Türk askeri amir karsisinda, dünyanin en uysal insani olur. Kendisine söyleyin:"hele gelsin bak bir daha beni yere yikabilir mi?" diyor.

Van sanders askerlerle sakalasmasini severdi. Gülerek ayni askerin yanina geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz o mecalsiz mehmet'ten öyle bir kakma yediki, derhal sirt üstü yuvarlandi. Van sanders, mehmetçik'in bu mukabelerine hiddet etmemis bilakis türk neferine karsi olan hayranligi artmisti. O kadar ki yerden kalkinca ilk isi gidip hasta türk neferinin elini sikmak oldu.

Atatürk:

-iste türk askeri budur!diyerek sözlerini bitirmisti.

Kanka Bot
18-10-05, 20:55
1923 senesinin martinin onbesinci pazar günüydü. Atatürk, adana istasyonunda trenden inmis;sagi solu dolduran halkin coskun alkislari:"yasa, varol!"sesleri arasinda yaya olarak sehre gidiyordu.

Yari yolda karalar giymis bir kadin, kalabaligi göze çarpti;sonra onlarin arasindan ikiser levha tasiyan dört genç kiz çikti;atatürk'ün önünde durdular, arkalarinda bir kiz daha göründü ve önüne geçti. Hiçkiriklar, iniltiler ve yalvarislarla dolu bir nutuk söylemeye basladi. Bu genç kizin sahsin da henüz esir bulunan iskenderun'lu antakya'nin türk olan bütün halki;"bizi de kurtar!"diye yalvariyordu.

Herkesin gözleri yasarmisti; hiçkiriklarini tutama-yanlar vardi.

Atatürk'ün de gözleri nemliydi ve basi egilmis gibiy-di. Genç kizin nutku bitince, anli yükseldi;mavi gözlerinde ve pembe yüzünden bir çelik pariltisi görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak:

-kirk asirlik türk yurdu yabanci elinde kalamaz! Dedi.

On alti yil sonra hatay davasinin en heyecanli günlerinde hasta ve bitkin olmasina, mutlak istirahat tavsiyesine ragmen, hatay'a yakin olmak için tekrar adana'ya gitti. Dört saat ayakta durmak ve çalismak gibi olaganüstü metanet gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat atatürk'ü kaybettik.

Ismail habib bu bahsi söyle bitirir:

"hatay, hatay!... Seni kurtaran ayni zamanda senin sehidin oldu. "

Kanka Bot
18-10-05, 20:57
Atatürk'ün adana'da hatay için:

-kirkasirlik türk yurdu yabanci elinde kalamaz!

Demesinden iki gün sonraydi. Mersin'de istasyondan sehrin içine dogru yavas gidiyordu. Yolun üstüne siyahlat giyinmis ve ellrinde büyük bir levha tutan bir kaç genç kiz çikti. Levhada su yazi vardi:"suriye hemsehrinizi de kurtarin!"

Suriye, ancak din kardesi olan bir milletin vataniydi. Türkiye se artik dinci degil, milliyetçi br devletti. Suriye içinde, bütün esir yurtlar için oldugu gibi, kurtulus dilerdi. Lakin kurtarmaya kalkmak fuzili olurdu.
Etrafta hiçkiriklar ve göz yaslari yoktu;atatürk'ün de gözleri islanmis degildi. Suriyelilerin 1. Dünya savasinda türk düsmanlariyla birlestiklerini, türk ordusunu arkadan vurmaya çabaladiklarini, belki ihanet ettikleri için ihanete ugradiklarini düsünüyordu.

-her millet, layik oldugu yasayisa erer!.. Dedi ve yürüyüp gitti.

Kanka Bot
18-10-05, 20:59
Bir gün bir köylü atatürk'ün orman çiftligi hudutlari içindeki bir tarlayi, kendi tarlasiymis gibi sürüyordu. Onu gördüler. Ihtar ettiler, dinletemediler. Bunun üzerine atatürk'e söylediler.

Atatürk teftise çiktigi zaman o tarafa gitti. Yanindakiler topragi sürmekte olan köylüyü göstererek:

-iste budur! Dediler.

Atatürk yavas yavas ona dogru yürüdü. Yaklasinca sordu:

-burada ne yapiyorsun?

Köylü gülümsüyordu. Son derece sevip saydigimiz, fakat asla korkmadigimiz bir insan karsisinda nasil durursak köylü de öyle duruyordu. Sakin bir sesle cevap verdi:

-tarlayi sürüyorum.
-iyi ama, bu tarla senin midir?
-degildir.
-kimindir?
-atatürk'ündür!.

Köylü bu cevabi vermekle suçu kabul etmis oluyordu. Bu itibarla dava kaybolmus demekti. Atatürk, kendi topragina tecavüz edildigi için degil, haksizlik yapildigi için sertlendi ve sordu:
-iyi ama, sen baskasinin topragini ona sormadan ve izin alinmadan sürülüp ekilmeyecegini bilmiyormusun?
Köylü hiç telas etmiyordu. Ayni sükunetle dedi ki:

-biliyorum, fakat benim bu tarlayi sürüp ekmeye hakkim vardir!

Atatürk'ün kaslari çatildi ve büyük bir merak ve hayretle ona sordu:

-bu hakki nereden aliyorsun?

-çok basit... Atatürk bizim babamiz degil mi?insan babasinin tarlasini sürüp ekerse kabahat mi islemis olur?

Atatürk'ün yüzünde takdir ve sevgi duygularinin en coskununu anlatan engin bir gülümseme oldu, köylünün sirtini oksadi ve;

-haklisin!.. Diyerek uzaklasti.

Kanka Bot
18-10-05, 21:01
Atatürk'e ihanet edenler, o'nun birçok konulari içki sofrasinda hallettigini iddia ederler. Yalniz asagida nak-ledecegim olay bile bu düsüncenin ne kadar yanlis oldugunu ispata yeter:

"habesistan savasinin baslamasindan önce, italya'nin rodos'a askeri yiginakta bulundugu günlerdeydi. Bir aksam yine atatürk'ün sofrasina çagrilanlar onu ayakta ve balkonda gezinmekte buldular.

-tevfik rüstü nerede?
-ankara palas'ta, bazi sefirlere bir ziyafet veriyor.
-biz de oraya gitsek olmaz mi?

Etrafindakiler beyhude atatürk'ü buna protokolün müsait olmadigina inandirmaya gayret ediyorlar. Fakat, o'nun kesin karar verdigi bir konudan geriye çevirmek kimsenin haddi degildir.
Otomobiller, ankara palas'a vardigi zaman atatürk'ün otelin merdivenlerini sallana sallana ve yanindakilerin yardimi ile çiktigini görenler hayret ettiler. Çünkü çankaya'da atatürk'ün bir yudum bile içmedigini herkes biliyordu.

Sefire ziyafet verilen salona giren atatürk, arnavut-luk sefiri, asaf beyin yakininda ve giris çikis kapisini iyi görebilecek bir yere oturuyor. O dakikadan itibaren sa-londan içeri ve disari kimsenin geçmesi mümkün degildir. Simdi konusulanlari takip edelim:

Atatürk:

-asaf bey, gazetelerde bir takim resimler görüyorum, arnavutlukla operet mi oynaniyor?diyor.

Bu sözleriyle o zamanlar yeni kral olan zogo'nun sorguçlu resimlerini kastettigini anlamakta gecikme yen sefir ne söyleyecegini sasiriyor. Atatürk devam ediyor:

-cumhuriyetten ne zarar görüldü ki, arnavutluk'ta krallik ilan edildi?hem, takip edilen politika da tehlikelidir. Italya'nin arnavutlugu balkanlarda bir basamak yapmasi ihtimalden uzak degildir.

Bunu duyan italyan sefiri, mücadeleye kalkinca ata:

-haber aldigima göre, roma'da bazi ögrenciler sefare-timizin önünde mümayis yapmislar. Antalya'yi istemis-ler. Antalya sigara paketimidir ki, sefir cebinden çikarip atsin. Antalya buradadir. Buyurun alin!... Hem benim bir teklifim var. Eger hakikaten böyle bir sey düsünülüyorsa mussalini cenaplarina müsaade edelim. Antalya'ya asker çikarsinlar. Bütün çikarma tamam olunca savasiriz. Maglup olan hakkina razi olur.

Sefir atiliyor:

-ekselans bu bir savas ilanimidir?

Ata:

-hayir, diyor. Ben burada bir fert olarak konusuyorum. Türkiye savas ilani ancak büyük millet meclisi dahilindedir. Fakat unutmayiniz ki, gerektigi zaman büyük meclis türk milletinin hissiyatini tercüman olmakta gecikmez.

Konusmasinin bu hali olmasi üzerine, ismet pasa'ya telefon edilir ve ankara palas'a çagrilir.

Atatürk de bunu haber alinca etrafindakilere:

-hükümet geliyor, biz gidelim!diyerek ankara palas'i terk eder.

-çankaya'ya dönüldügü zaman herkes atatürk'ün gayet normal oldugunu hayretler içinde seyrederken ata:

-artik italya ile savas tehlikesi yok. Rodos'a yapilan yiginak habesistan'a dönecektir!

Hakikaten kisa bir süre sonra habesistan savasi basladi.

Kanka Bot
18-10-05, 21:02
Mustafa kemal ariburnu kumandanidir. Ingilizler anafartalar'a çikmislardi. Vaziyet buhranli ve çok tehli-keli idi. Mustafa kemal, baskumandan vekili enver pasa'ya dogrudan dogruya müracaata mecbur kaliyor. Kendisini tatmin eden cevap alamiyor. O sirada karargahi yalova' da bulunan liman von sanders pasa telefonla mustafa kemal'i ariyor. Muhavereye delalet eden erkan-i harbiye reisi kazim beydir. Liman von sanders'in sordugu sualsudur.

-vaziyeti nasil görüyursunuz, nasil bir tedbir-i tasarruf ediyorsunuz?

-vaziyeti nasil gördügünüzü çoktan size iblag etmistim. Tedbire gelince:bu dakikaya kadar çok müsait tedbirler vardi. Fakat bu dakikada bir tek tedbir kalmistir.

Liman von sanders pasa soruyor:

-o tedbir nedir?

Cevap katidir:

-bütün kumanda ettigimiz kuvvetleri tahti emrine veriniz. Tedbir budur.

Cevap müstehzidir:
-çok gelmez mi?
-az gelir,
Ve telefon kapaniyor.

Pek kisa bir zaman sonra hadiseler, liman von sanders pasa'yi kumanda ettigi kuvvetleri mustafa kemal'in emri altinda vermeye mecbur etmistir.

Kanka Bot
18-10-05, 21:04
Bütün bu taaruz esnasinda gazi'nin yaninda bulunan arkadaslar, yunan kuvvetleri komutani general trikopis'in baskumandan çadirina nasil getirildigini söyle anlattilar.

Trikopis, diger esir kolordu ve firka (tümen) kumandanlari ile birlikte gazi'nin huzuruna çikarildiklari vakit, hepsi çok heyecanli ve bitkin halde imisler. Gazi, bunlari oturtmus, kendilerini teselli için bu gibi malubiyetlerin tarihte misalleri oldugunu, sevk ve idarede vazifesini bi hakkin yapmis iseler vicdanen müsterih olabileceklerini söyledigi zaman trikopis:

"-askeri vazifemi tamamen yagtigima eminim. Fakat asil vazifemi maalesef yapamadim. "diye intahar edemedigini anlatmak isterken gazi:

"-o size ait bir düsüncedir. "diye sözünü kesmis ve harita üzerinde:

"-sur ada bir firkaniz vardi. Niçin onu suraya almadi-niz. Filan yerdeki kuvvetlerinizi falan yere süreydiniz daha iyi olmazmiydi?" gibi bazi tenkitler yapmis , trikopis:

" -ben öyle hareket etmek için emir verdim. Fakat (yanindaki kolordu komutanini gösterirken) bu yapamadi!" demis.
Bu görüsmeler olurken esir firka kumandani yavasça yaninda bulunan zabitlerimizden birine :

" -bizim ile konusan bu general kimdir?" diye sormus zabit:

"-baskumandan mustafa kemal"deyince adam hayrete düsmüs:

"-simdi anladim biz niçin maglup olduk! Bizim baskumandan izmir'de vapurda oturuyordu!" diyerek derdini dökmüs.

Kanka Bot
18-10-05, 21:06
Atatürk, sik sik memleketi dolasan bir liderdi. Çiftçi ile konusur; isçi, sanatkar, esnaf ile konusur. Memleketin derdini arar bulur. Meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardi.
Iste böyle yurt gezilerinden birinde orta anadolu'da tarlasinda çift süren bir çiftçi ile karsilasmistir.
- kolay gele, bereketli ola aga.
- allah razi olsun bey.
- hayrola aga, öküzün teki ne oldu?
- devlete borcumuz vardi bey, icra kapimizi çalinca çaresiz kaldik, koca öküzü satip borcumuzu ödedik.
- "saglik olsun aga" diyerek konusmasini kisa kesmistir.

Çiftçinin adi halil aga idi. Atatürk'ün yanindakiler, içisleri bakani sükrü kaya, salih bozok, kiliç ali, husrev gerede, emir subayi resuhi bey, daha bir kaç yakini vardi. Yürüyorlardi. Atatürk düsünceli idi. Salih bozok'u yanina çagirdi. Salih, yarin sabah git halil agayi bul, bana getir. Benim kim oldugumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çagiriyor de.

Ertesi gün; salih bozok halil agayi bulmus, yanina getirmistir. Atatürk ayaga kalkarak; übuyur halil agaü deyip bir sandalye göstermistir. Zamanin basbakani ismet inönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk halil agaya dönerek; "halil aga, anlat su vergi isini bir daha" demisti.

Halil aga, vergi borcunu, icrayi, satilan öküzünü tekrar anlatti. Atatürk kaslarini çatarak ismet pasa ve sükrü kaya'ya dönerek; "arkadaslar, biz istiklal savasini halil aganin öküzünü icra yoluyla satalim diye yapmadik. Bu memlekette adaleti, vatandasi böyle mi koruyacagiz. Gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdügü öküzü elinden alinmaz. "

Halil aga "sen atatürk pasamsin galiba, beni bagisla, kusur ettim" diye yalvaracak oldu.
"sana güle güle halil aga, sen bizim gözümüzü açtin" diye halil agayi ayakta ugurlamisti. Atatürk türk köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmistir.

Kanka Bot
18-10-05, 21:08
Bir aksam, uzun müddet didisen, ugrasan iki erden birisinin yüzünü sildigi mendil gözüne ilismisti. Bu islemeli ve göz alici yagligi isteyerek sordu.

- bunu nereden aldin ?

Bu ani soru karsisinda sasiran kahraman türk çocugu, sikilarak cevap verdi :

- yavuklum gönderdi, atam !

Büyük kayiplar karsisinda bile agladigi görülmeyen, aci duygularini içinde gizleyen büyük sef, bilmem neden, o anda sarsilmisti; dolan mavi gözlerinden iri damlali yasar dökülüyordu. Erin, demin yüzünden akan terleri sildigi bu mendile o da göz yaslarini silmistir.

Kanka Bot
18-10-05, 21:10
Hacer nine yine bunalmisti. Içi içine sigmiyordu. Bes gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmisti. Düsündükçe yüregi yerinden kopuyordu. Yetmis yasindaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymustu.
Kocasini yemen'de kaybetmisti. Bir oglu balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmisti. Bir gelini ile üç torunu vardi. Gelini hastaliktan öldü, torunlarinin biri de büyük muharebede sehit düstü. Birisi ikinci inönü'den dönmedi.
En son torununu da sakarya'ya gönderdi. Bir gün haber aldik ki en son delikanlisi da duatepe muharebesinde öteki agalarinin yanina göçüp gitmisti.
Çok agladi. Fakat üsakarya kazanildiü haberi gelince aglamasi durdu, gülmeye basladi.

Ondan sonra vakit vakit böyle bunalirdi. Ve her bunalisinda ça riklarini çeker, degnegini alir, ankara'nin yolunu tutardi. Bu sefer de öyle yapti. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide ankara'ya geldi, dogruca gitti, büyük millet meclisinin kapisi önünde durup çömeldi.

Aradan biraz vakit geçti, sordular:"
- nine ne istiyorsun?
- hiç, hiç bir sey. "

- ya neden burada duruyorsun?

- onun gözlerini görmek için çikmasini bekliyorum.

- o dedigin kim?

- gazi pasa.

Sonunda hikayesini anlatti, sonunda dedi ki;

- iste böyle, ara sira çok bunaldikça buraya gelirim. O millet meclisinden çikarken gözlerine bakarim. Mavi bebeklerinde bütün ölenlerimin gözlerini görür gibi olurum. Sonra içime bir ferahlik dolar, kalkar köyüme giderim.

Iste siperlerde evlat, torun gömmüs türk ninesi buna derler.

Kanka Bot
18-10-05, 21:12
Neseli bulundugu bir zamani seçerek:

- pasam... Demistim, su danistiklarinin içinde bazan öyleleri var ki, sasiriyorum. Bunlarin mütalalarina nasil olsa sonunda isti rak etmeyeceksin. Kararini önceden vermis oldugun da malum... O hal de, ne diye onlari birer birer çagirip karsisinda söyletirsin ?

Atatürk, yüzüne alayci bir eda ile bakip su cevabi vermisti :

- bazan hiç umulmadik adamdan ben çok seyler ögrenmisimdir; hiç bi kanaati hakir (degersiz) görmemek lazimdir. Neticede, kendi fikrimi bile edecek olsam, herkesi ayri ayri dinlemekten zevk alirim.

Kanka Bot
18-10-05, 21:14
Bir tarihte eskisehir'i ziyaretinde; yakin köylerde gezinti yaparken, asirlik çinarlarin gölgesine siginmis bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih bozok'a;

- bu çinarlari hatirliyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düsmüstü!... Eski hatiralari bir an tekrar yasatmak için; araba dan inip, büyük bir tevuzuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.

Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikrami olan ayrani temiz bardaklar içinde getirince ügaziü pek memnun oldu. Yasli kahveciye sordu:

- adin ne?...

- yusuf!...

- buralarda geçmis harbi hatirlar misin?...

- nasil hatirlamam, pasam?... Maiyetinde çavustum!...

- maiyetimde mi...
Bütün kuvvetlerin bas kumandani degil miydin, pasam!... Hep emrinde savastik.

Büyük kurtarici zeki köylüyü takdir etmisti. Aferin; gazi yusuf çavus!... Deyince, eski asker el bugladi:

- estagfurullah, pasam!... Gazi sizsiniz!...

- rütbe baska... Fakat harpten dönmüs iki asker olmamiz sifatiyle ikimiz de "gazi"yiz!...

Ve tepside duran ayran bardaklarindan birini bizzat eliyle çavusa vermek lütfunu göstererek, ilave etti:

- serefine gazi yusuf çavus!...

- serefte daim ol pasam!...

Aglamaktan ayrani içemeyen kahveciye, o zamanin çok parasi olan bir yüzlük verip gülümsedi:

- allahaismarladik, silah arkadasim!...

Kanka Bot
18-10-05, 21:29
Konya isyanini müteakip konya'ya gelen atatürk sinirli ve üzgündü. Sehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konusurken elindeki yanar sigarayi bir aralik iki parmagi arasina almis ve atesi parmak malari arasinda ezerek söndürmüs ve söyle demisti:

Ates nerede çikarsa çiksin, iki parmagimin arasinda böyle ezecegim !...

Kanka Bot
18-10-05, 21:30
Bir gece atatürk ada'da yat kulübünde konusurken, yanindakilerden birinin sportmen oldugunu anladi. Ona su suali sordu:

- spor nedir?

Muhatabi, sporu herkesin bildigi gibi tarif etti. "

Gazi dedi ki:

- bana daha açik, bariz bir tarif bulabilir misiniz?"

Belki en güzel cevabi bulabilmek için düsünen sportmenin ufak bir tevakkufu üzerine gazi su hatirasini anlatti:

"ariburnu kumandani idim, iki tarafin ates hatlari arasinda elli altmis metre mesafe vardi. Birbirine en yakin hatlar arasinda dolasan türk ve ingiliz kessaflarindan ikisi gecenin kara kesafeti içinde ellerindeki uzun silahlari istimal edemeyecek kadar burun buruna temas etmisler. Her iki cesur kessaf, silahlarini atmislar dogrudan dogruya birbirini bogazlamak için ellerini kullanmak zaruretini hissetmisler.

Ingiliz kessaf yumruklarini sikmis, boks denilen i dmani, türk neferinin vücut ve kalbi üzerinde tatbik etmeye baslamis. Bu mahirene yumruk idmanini bilmeyen türk neferi kalbine maddeten; vicdanina manen vurulan darbelerin tesiri altinda iki elinin ötekinin bogazina uzatmis, var kuvvetiyle düsmanin girtlagini yakalamis. Düsman neferinin bogazi iki demir pençesinin mengenesinde sikisinca bizim nefer, boks darbelerinin iptida hafifledigini biraz sonra zail oldugunu görmüs.

Nefer, esirini sürükleyerek benim yanima getirdi. Gece yarisindan sonra idi. Evvela düsman neferini isticap ettim.

- ne oldu? Sen niçin buralara kadar geldin?

- spor, cevabini verdi. "

Bizimkine sordum:

- nasil oldu?

Nefer, esirin verdigi ilmi cevabi anlamamis olmaktan korkarak:

- bilmiyorum, dedi. Ben birinci ilmi ve fenni degil, ikincinin cehilden ziyade edep ve terbiyesi üzerinde fazla durmadim.

- sen sportmen misin?

- evet, çok iyi... "
- bizim neferi nasil buldun?

- bilmiyor dedi.

Türk neferine döndüm:

- isitiyor musun, senin için bilmiyor, cahildir, dedi. "

Kisaca;

- huzurumuza getirdim efendim, cevabini verdi. "

Gazi devam etti:

- ben spor nedir, diye sorulursa verecegim cevap sudur:"

"spor; vatanin, milletin ali menfaatlerine tecavüz edenleri girtlagindan yakalayip memleket ve millet hadimlerinin huzuruna getirebilmek kabiliyeti maddiye ve maneviyesidir. "

Kanka Bot
18-10-05, 21:31
Atatürk, osmanli padisahlari arasinda yildirim ve beyazid, fatih, yavuz, iv. Murat'i begenirdi. Sadrazamlar arasinda da alemdar mustafa pasa'ya kizardi :

- biraz kültürü olsaydi cumhuriyeti ilan ederi !.. Derdi.

- büyük resit pasa'nin kültürü, alemdar mustafa pasa'nin kültürü birlesebilseydi, ben tarihe baska bir görevle girerdim, demisti.

Kanka Bot
18-10-05, 21:32
Muallimler ankara'da bir içtima yapmislar, içtimaa iki üç muallim hanim da istirak ederek salonda ayri bir yere oturmuslardi.

Muallim hanimlarin içtimaa gitmelerini hos görmeyen meclis'in sariklilari gaziye sikayete gidiyorlar.

Gazi kizarak :
- "kimmis muallimler cemiyeti reisi ? Çagirin onu !"

Ve mazhar müfit birkaç dakika sonra içeri girinci gürleyen bir sesle çikisiyor :
-"siz muallimler içtimamda ne yapmissiniz ? Ne ayip sey bu ?"

Mazhar müfit sasakalir. Gaziden bu hareket mi beklenirdi ? Sariklilar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sariklilar nes'e içinde gazinin sesi hep ayni tonda devam ediyor.

- "olur sey degil olur sey degil !"

Mazhar müfit hala ayakta ve hala ne diyecegini sasirmis bir halde cevap vermeye çalisiyor :
-"efendim vallahi... "

- "birak birak ben hepsini biliyorum; içtimaa muallime hanimlarida çagirdiniz. Fakat onlari niye ayri siralara oturttunuz ? Sizin kendinize mi itimadiniz yok, türk haniminin faziletine mi ? Bir daha öyle ayrilik gayrilik görmeyeyim, anladiniz mi ?

Kanka Bot
18-10-05, 21:33
Mustafa kemal pasa, erzurum ve sivas kongrelerine katilan arkadaslariyla birlikte ciddi para sikintisindaydi. Erzurum'dan sivas'a intikal sirasinda, yoldaki durumlarini mazhar müfit söyle anlatir:

"önümüzde ve pasa'nin üstün iradesi ve dahi isigi altinda yeni ve engin bir savas ufku açilmisti. Erzurum'dan sonra yeni bir irade, yeni bir madde ve mana hamlesi ile büyük vatan savasina atilacak, erzurum'da kurulan büyük temele bina edilecek eserin ikinci safhasindaki çalismalara katilacaktir.

Sesimi biraz yükseltmis olacagim ki, öndeki arabadan mustafa kemal pasa arkaya bakarak eli ile;

- daha yüksek sesle!... Diyerek isaret veriyordu. Ve. . Bu isaret üzerinedir ki, yine gayri iradi, gayri ihtiyari olarak dilimin ucuna:

" ey gaziler yol göründüü tarihi sarkisi geldi ve ben bu sarkiya baslayinca insiyaki bir sirayetle hemen bütün otomobillerdeki arkadaslar da bana katildilar ve hep bir agizdan bu sarkiyi okuduk ve söyledik. Arizasiz ögle vaktini bulduk. Her kilometreyi arizasiz katettikçe adeta sevinç duyuyor ve:

- otomobillerimiz bu vaziyette bizi sivas'a selametle ulastira bilecekler ümidini muhafaza ediyorduk. Bir pinar basinda mola verdik. Pasa:

- hemen yemegimizi yiyelim, vakit kaybetmeksizin yine yola devam edelim dedi.

Çünkü 04 eylül'de kongrenin açilmasi kararlastirilmis olduguna nazaran, yolculugumuz muayyen bir programla tayin ve tesbit edilmistir.

Hareket ve molalarda o programa uymak zorundaydik. Ancak pasanin;

- yemegimizi yiyelim deyisinde sonraki vaziyetimizin biraz acikli oldugunu da tebarüz ettirmeyelim. Yemek deyince, bilhassa anadolu'daki kara yolculuklarinda gün görmüs insanlar için yemek; tavuk, hindi, soguk et, su böregi, köfte vesaire gibi seylerden düzülen nevaledir.

Hepimiz de bu çesit nevalelerle yolculuk etmis insanlardik. Fakat, bu defa nevalemiz; peynir, zeytin ve kuru ekmekten ibaret bir azikti. Su basinda rastladigimiz köylüler de torbalarindan birkaç bas kuru sogan ikram ettiler. Fakat, pasa basta olmak üzere hepimiz en büyük bir lokantada pisirilmis veya ziyafette tertiplenmis yemeklerden ve istanbul tabiri ile üet'ime-i nefise-i lezize (en güzel yemekler) den daha mükemmel ve daha istahli olarak zevkle kuru sogani, peyniri, zeytini, ekmegimize katik ederek ve pinarin buz gibi suyunu içerek karnimizi doyurduk.

Kanka Bot
18-10-05, 21:35
Tarihimiz sayisiz savaslarla doludur. Biz bu savaslardan baskaldirip ne memleketi imar edebilmisiz, ne de kendimiz refaha kavusmusuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda oldugu kadar düsmanlarimizdadir da. Çünkü basta moskoflar olmak üzere düsmanlarimiz hep söyle düsünürlerdi :

- türklere rahat vermemeli ki, baska sahalarda ilerleyemesinler...

Bunun için de sik sik basimiza belalar çikarirlar, savaslar açarlar, balkan milletlerini üistiklalü diye kiskirtirlardi.

Biz böyle durmadan savasirken de o zamanlar askere alinmayan gayri müslimler durmadan zenginlesirlerdi.

Onlarin neden zengin, bizim neden fakir kaldigimizi bir köylü, atatürk'e verdigi kisa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmistir.

Atatürk, mersin'e yaptigi seyahatlerden birinde, sehirde gördügü büyük binalari isaret ederek sormus :

- bu kösk kimin ?
- kirkor'un...
- ya su koca bina ?
- yargo'nun
- ya su ?
- salomon'un...
Atatürk biraz sinirlenerek sormus :

- onlar bu binalari yaparken ya siz nerede idiniz ? Toplananlarin arkalarindan bir köylünün sesi duyulur :

- biz mi nerede idik ? Biz yemen'de, tuna boylarinda, balkanlarda arnavutluk daglarinda, kafkaslar'da, çanakkale'de, sakarya'da savasiyorduk pasam...

Atatürk bu hatirasini naklederken :

- hayatimda cevap veremedigim yegane insan bu ak sakalli ihtiyar olmustur, der dururdu.

Kanka Bot
18-10-05, 21:37
Bir gün aksehir civarinda bir köye gittim. Çok yagmur yagiyordu ve soguk vardi. Kendimi belli etmeyerek, bir evin önünde duran kadina: übaci yagmur var, soguk var. Beni çatin altina kabul edermisin dedim ?ü hiç tereddüt etmeyerek übuyrunü dedi ve beni bir odaya aldi odada ates olmadigi ve yeni bir atesin yakilmasi uzun zamana bagli oldugu için:

"isterseniz bizim odaya gidelim. Orada hazir ates var" dedi. Gittik. Müteakiben komsulardan birkaç kadin ve birkaç erkek geldi. Beraberce konusmaya basladik. Konusurken bana en mühim sualleri soranlar kadinlar oldu. Askerin vaziyetini, düsmanin halini, en mühim düsmanin hangisi oldugunu sordular ve bunlari sorarken hiç bir telas ve tekayyüde lüzum görmediler. Insanca konustular. Fakat, biraz sonra, benim kim oldugumu anlayinca telas gösterdiler ve söyledikleri, sorduklari seylerden kendilerine bir zarar gelecegini zannederek korktul

öznur
24-10-05, 16:30
çok güzel şeyler bunlar.emeğine sağlık...