PDA

View Full Version : Türklerin İslamiyeti Kabulu...



hERAKLEs
13-10-05, 18:04
TÜRKLERİN İSLAMİYETİ KABÜLÜ

Uzak-doğudan Avrupa ortalarına kadar bütün bozkırlar bölgesinde 1200 yıl hüküm sürmüş ve birçok siyâsî, sosyal ve etnik izler bırakmış olan Türk toplulukları İslâmî devirde de ve bu defa, hâkim zümreler sıfatıyla tarihî ağırlıklarını koydukları çeşitli müslüman ülkelerde büyük İmparatorluklar (Kara-Hanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Harzemşahlar, Hind-Türk İmparatorluğu) veya devletler (Irak, Suriye, Kirman, Anadolu Selçukluları, Tolunlular, Ihşidliler, Mısır Türk Devleti, Delhi Türk Sultanlığı, Timurlular, Kara-koyunlu, Akkoyunlular), Atabeylikler (Salgurlular, İl-Denizliler, Böriler, Zengîliler, Beğ-Teginliler) ve beylikler (Artuklu, Dânişmendli, Mengücüklü, Saltuklu, İnallı, Ahlat Şahları, İzmir, Efes) kurarak islâm dünyasının mukadderatına hâkim olmuşlar ve Osmanlılar'la birlikte değerlendirildiği takdirde, Orta Asya, Yakın Doğu ve Doğu Avrupa'nın son bin yıllık tarihine yön vermişlerdir.


Umumiyetle kabûl edildiği gibi, Türkler'in dünyâ tarihinin en mühim hâdiselerinden biri olmak üzere, İslâmiyete girişleri kendi arzuları ile vukû bulmuştur. Bu durum Arapça eserlerde de bazı yankılar bırakmıştır. Meselâ Halife Al-Me'mûn'un hususi kütüphânesinde memur olan bir Türk şöyle demiştir. "İranlılar ve Rumlar ülkelerini başkalarına kaptırıp kendi yurtlarında esir olurlar, Türkler memleketlerini hiç kimseye vermiş değillerdir..."

Gerçekte İslâm dininin eski Türk inanç ve telâkkilerine uygun cihetleri çoktu. Türkler uzun zamandan beri tek Tanrı inancına âşina bulunuyorlardı. Ahiret'e ve ruh'un ölmezliğine inanıyorlar ve Tanrı'ya kurban sunuyorlardı. Ayrıca İslâmiyet'in telkin ettiği ahlâkî kaideler eski Türk "alplik" anlayışına uygun düşüyor ve özellikle "cihâd" Türk'ün fütuhât görüşünü takviye ediyordu. Türkler'in kısa zamanda İslâmiyet'in bayraktarı olarak dünyâ karşısına çıkış sebepleri bunlar olmak gerekir.


Türklerin Müslüman Araplarla İlk Temâsları


Türklerin, Müslüman olmaları Türk ve İslâm tarihinde olduğu kadar Dünya tarihi açısından da büyük bir olaydır. Türkler bu yeni dîni, İslâm devletini siyâsî hakimiyetinde kalarak değil, uzun bir tanıma devresinden sonra kabûl etmişlerdir.

Türkler ile Müslümanlar arasındaki ilk temaslar hiç şüphesiz 642'de yapılan Nihavend savaşından sonra İran'ın fethinin tamamlanması ile başlamıştır. Ancak bu tarihten önce de birbirinden çok uzak ülkelerde yaşayan Türkler ile Araplar, Sâsânî İmparatorluğu'nun aracılığı ile birbirini az da olsa tanıma imkânını bulmuşlardır. Câhilîye devri Arap şairlerinden bazılarının şiirlerinde Türklerin askerî yönleri ve kahramanlıkları üzerinde durulması dikkati çekilmektedir.

Diğer taraftan Hz. Muhammed'e atfedilen birçok Hadîs'de yine Türklerin askerî yönü üzerinde durulmaktadır. "Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız". "Benim doğuda Türk adını verdiğim askerlerim vardır". Misâllerini daha da çoğaltabileceğimiz bu meâldeki Hadîslerin doğruluk derecesi çok kuvvetlidir. Ayrıca Müslümanların Hendek savaşına hazırlanırken Hz. Muhammed'in Türk çadırında (Kubbet el-Türkiye) oturduğu rivâyet edilmektedir. Müslüm ise Peygamber'in Türk çadırında ibadete çekildiğini belirtmektedir. Meşhur Arap müellifi el-Câhiz, Fezâ'il el-Etrâk adlı eserinde Türklerin askerî kabiliyetlerini ısrarla belirtmektedir. Bütün bunlara göre Arapların Türkleri tanımaları başlangıçta askerî sahalarda olmuş ve bu Arap edebiyatında kendini göstermiştir.

Halife Ömer zamanında (634-644) yapılan fetihler neticesinde Müslümanlar, Horasan ve bilhassa Mâverâünnehr ile Kafkaslar'da Türkler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Halife Mu'âviye'nin Horasan vâlisi Ubeydullah b. Ziyâd 674 tarihinde İran ile Turan arasında hudut olan Ceyhun Nehrini geçerek muhtelif Türk beyliklerinin hüküm sürdüğü Mâverâünnehr'in önemli şehirlerinden Buhârâ'yı kuşattı. Şehrin Türk asıllı melikesi Kabac Hâtun ile anlaşma yaptıktan sonra oradan aldığı iki bin Türk askeri ile geri döndü.

Göktürk Devletinin zayıflaması üzerine ortaya çıkan bağımsız Türk beyliklerini hakim olduğu Mâverâünnehr'in fethi Kuteybe b. Müslim'in Horasan vâliliği sırasında (705-715) kısmen gerçekleşmişti. Fakat Kuteybe'den sonra Mâverâünnehr'de Emevîlerin nüfuzu zayıflamağa başladı. Bir taraftan Arap kabileleri arasındaki rekâbetin yeniden başlaması ve vâlilerin kötü idâresi, diğer taraftan Mâverâünnehr'deki Türk beyliklerinin müşterek düşmana karşı birleşmeleri ve aynı zamanda bu sıralarda güçlü bir devlet olan Türgiş Kağanlığı tarafından desteklenmeleri bu cephedeki başarısızlıklara zemin hazırlamıştır.

Kafkaslar'da Halife Ömer zamanında başlayan ve fâsılalarla devam eden kanlı mücadelelerde her iki taraf toprak kazanma bakımından başarılı olamamıştır. Bu cephede Müslümanların kazandığı en önemli zafer 737 yılında Azerbaycan ve Ermeniye vâlisi Mervan b. Muhammed'in Hazar başkenti İtil'i kuşatması ve Hazar hakanının müslümanlığı kabûl etmek zorunda kalması ile neticelenen seferdir.


Talas Savaşı (751)



Abbâsî hanedanının hilafete geçmesi ile hemen bütün cephelerde olduğu gibi Türklerle yapılan mücadeleler de hızını kaybetmiş veya tamamen durmuştur. Abbâsîlerin iktidara geldikleri sıralarda Doğu'daki gelişmeler, bir asırdan beri devam eden Türk-Arap mücadelelerini yeni bir şekil almasına sebep olmuştur. Mâverâünnehr'de Türk-Arap mücadelelerinin devam ettiği sırada bazı Türk beyleri bu yeni düşmana karşı Çin'den yardım istemişlerdir.

Türkistan'da hakimiyet kurmak için bu daveti fırsat bilen Çin, 747 yılında büyük bir ordu ile Batı'ya doğru ilerlemeye başlamıştır. Ancak Çin'i sert tutumu ve bilhassa Taşkent beyi Bagatur Tudun'un öldürülmesi bu seferde Türkleri Abbâsîlerin Horasan vâlisi Ebû Müslim'den yardım istemeğe sevketti. Ebû Müslim yardım teklifini derhal kabûl ederek Ziyâd b. Salih kumandasında bir orduyu Çin kuvvetlerine karşı gönderdi. Türk-Müslüman müttefik kuvvetleri 751 yılında Talas suyu kenarında bugünkü Alma-ata yakınında Çin kuvvetleri ile karşılaştı. Temmuz 751'de beş gün devam eden çetin savaşta Çinliler ağır kayıplar vererek savaş meydanını terkettiler.

Talas Savaşı Türk-Müslüman münasebetlerinde bir dönüm noktasıdır. Bu savaşla, yıllardan beri devam eden savaşlar yerini sulh devresine terketmiştir. Artık, Türkler ile Araplar arasında çetin savaşlar olmuyor, bunun yerini ticarî münasebetler alıyor ve İslâm dini Türkler arasında yavaş yavaş tanınıp yayılmağa başlıyordu.


Abbâsîler İdâresinde Türkler



Abbâsîler ile birlikte İslâm devletinin iç ve dış politikasında önemli değişiklikler olmuştu. Her şeyden önce Emevî hânedanının takip etmekte olduğu politika terk edilmiş ve onun yerini Müslüman olan herkese eşit haklar tanınması almıştır. İhtilâlin yükünü omuzlarında taşıyan Arap olmayan unsur, devletin yüksek makamlarını ele geçirmiştir.

Başta ilk defa Abbâsîler ile ortaya çıkan vezirlik makamı olmak üzere sivil ve askerî kadrolarda İranlılar söz sahibi olmuşlardı. Bunlar arasında az sayıda olsa bile Türklerin de bulunduğu muhakkaktır. Nitekim İhtilâlin birlik kumandanlarından Muhammed b. Sûl, Merv’de Abbâsîler lehine propaganda yapan Tarhûn b. el-Zâi ve Ebû Müslim’in güvenilir adamlarından Tarhûn el-Cemmâl, Abbâsî idâresinde temayüz eden ilk Türklerdir.
Türklerin, devlet içindeki sayı ve nüfûzları gittikçe artıyordu. Kaynaklar, Halife Ebû Ca’fer el-Mansûr’un Türkleri askerî birlikleri arasına alan ilk halife olduğunu belirtirler. Halife Hârun el-Reşid’in muhafız birliğinin tamamen Türklerden meydana geldiği bilinmektedir. Diğer taraftan Hârun el-Reşid zamanında yeniden tanzim ve tahkim edilen Bizans hududuna yerleştirilen gönüllüler arasında Türklerin de bulunduğu, hattâ bazı şehirlerde tahkim vazifesinin Ebu Süleym Ferec el-Hâdim el-Türkî’ye verildiği görülmektedir. Hârun el-Reşid’in ölümünden (809) sonra oğulları el-Emin ile el-Me’mun arasındaki hilâfet mücadelesi ve bu mücadeleyi takip eden yıllardaki gelişmeler el-Me’mun’u devlet kadrolarında büyük bir değişiklik yapmaya mecbur etti.


El-Me’mun Dönemi



Abbâsîerin iktidârı ile birlikte İranlı unsurlar devletin yüksek makamlarını ele geçirmişti. İhtilâlin başarıya ulaşmasında baş rolü oynayan Ebû Müslim ile daha sonraki yıllarda vezirlik makamında uzun müddet kalan Bermekî ailesinin devlet idâresindeki nüfuzları âdeta halifeyi bile gölgede bırakıyordu.

El-Emin ile el-Me’mun arasındaki mücâdele bir bakıma İranlı-Arap unsurun iktidar mücâdelesi idi. İranlı unsurun desteği ile halife olan el-Me’mun kısa zaman sonra bilhassa veziri Fazl b. Sehl’in tesiri ile takip ettiği politikanın hatalı olduğunu gördü, dolayısıyla bu unsura karşı cephe almak zorunda kaldı. Bu durumda itimat edebileceği yeni bir kuvvete ihtiyacı vardı. Halife el-Me’mun bunu bulmakta gecikmedi.

Horasan vâliliği sırasında yakından tanıma imkânını bulduğu Türkler, askerî kabiliyetleri ve devlet idâresindeki tecrübeleri sayesinde İslâm Devleti’ndeki kuvvet boşluğunu doldurabilirdi. El-Me’mun, halifeliğinin son yıllarında düzenli bir şekilde Türk ülkelerinden ücretli Türk askerleri getirtmeye başladı. Çok kısa zamanda Bağdad’da sayıları 18.000’i bulan Türk birlikleri teşkil edildi.

Bunlar, el-Me’mun’un Bizans’a yaptığı seferlerde açıkça görülebileceği gibi hilâfet ordusunun çekirdeğini meydana getiriyorlardı. Ordunun kumanda heyeti el-Afşin, Aşnas el-Türkî, Boğa el-Kebîr, Hâkan Urtuc vs. gibi Türklerden meydana geliyordu.


Samarra Devri


Halife el-Me’mun’un kardeşi ve halefi el-Mu’tasım (833-847) zamanında Abbâsî ordusundaki Türklerin durumu daha da sağlamlaştı. Hattâ 836’da Samarra şehri kurularak halife, muhafız birlikleri ile beraber hilâfet merkezini yeni şehre nakletti. Samarra’da Türk birliklerine hususî yerler tahsis edildi. Halife el-Mu’tasım, sayıları 35.000 civarında olan Türk birliklerine bazı imtiyazlar tanımıştı. Giydikleri elbiseler ve aldıkları ücretler bakımından ordunun diğer kısımlarından farklı idiler.

İslâm tarihinde “Sâmarra Devri” adı verilen yarım asırlık devrede (836-892) Türkler yalnız askerî sahalarda değil, siyâsî ve idarî sahalarda da devlet içinde büyük nüfûz sahibi oldular. Halifeler bile Türk kumandanlar tarafından seçiliyor ve onların istekleri dışına çıkamıyorlardı. Bununla beraber halifelerle Türk kumandanlar arasında amansız bir rekâbet de sürüp gidiyordu.
892 yılında hilafet merkezinin tekrar Bağdat’a nakli, Türklerin devlet idaresindeki nüfuzunu bir dereceye kadar kırmıştır. Fakat bir müddet sonra 936 yılında Halife El-Radi, Ra’ik El-Hazari’yi geniş selayetlerle “Emir-ü’l-ümera” tayin edince Türk nüfuzu yeniden kuvvetlendi. Bu durum Beçkem ve Tûzun’un Emir-ü’l-ümeralıkları da devam etmiştir.

Beçkem'in adı paralara basılıyordu. Türkler halifeliğe tahakküm ediyorlar, halifeleri iş başına getiriyor veya uzaklaştırıyorlardı. Daha sonra Bağdat Şiî Büveyhîler tarafından işgal edilince halifeler siyasi kuvvetlerini tamamen kaybettiler. (945). Abbasi Halifelerinin Büveyhilerin tahakkümünden Türk Hanedanı olan Selçuklular kurtarmıştır.


İslamın Türkler Arasında Yayılmaya Başlaması


Müslümanlığın, Türkler arasında yayılmaya başlaması önceleri İslam Devletinin hakimiyeti altına giren Türk Ülkelerinde olmuştur. Bunların başında Kuteybe b. Müslim tarafından kısmen fethedilmiş olan Maveraünnehr gelir. Kuteybe fethettiği bölgelerde bir taraftan askeri hakimiyetin tam manasıyla yerleşmesi için tedbir alırken, diğer taraftan da İslam dininin yayılması için gayretler sarfediyordu.

Nitekim, Buharanın kesin olarak alınmasında ve içine bir müslüman garnizonunun yerleştirilmesinden sonra 713 yılında bir de cami yapılmıştır. Diğer taraftan Maveraünnehrin ikinci büyük şehri Semerkant'ın teslim şartları kararlaştırılırken burada bir caminin yapılmasına karşı konulmaması hükme bağlanıyordu. Kuteybe caminin inşasına bizzat nezaret ediyor ve yerli halkın herhangi bir taşkınlığına meydan vermemek için sıkı tedbirler alıyordu.



Bütün bu gayretlere rağmen halk arasında İslamiyetin fazla kabul görmediği, Cuma günleri halkı camiye çekebilmek için para ödülü verileceğinin vadedilmesinden anlaşılmaktadır. Kuteybe b. Müslim askeri başarılarını, fethettiği bölgelerde İslam dinini yayma hususunda gösterememiştir. Bunda Kuteybe'nin tutumundan ziyade Emevi hilafetinin takip ettiği Arap taraftarı politikasının tesiri olmuştur. Fethedilen bölgelerde İslamiyeti kabul etmiş olan fakat Arap olmayan unsurlar devletin gelirlerini artırmak gayesi ile her türlü vergiyi ödemekle mükellef idiler. Seferlere piyade olarak katılıyorlar ve Arap süvarilerinden daha az maaş, aynı zamanda ganimetten daha az pay alıyorlardı. Bu tutum müslümanlığın yayılmasına engel oluyordu.

Halife I.Velidin ölümünden (715) sonra hilafete geçen Süleyman zamanında (715-717) Horasan Valisi Yezit b.Mühelleb, Cürcan üzerine yürüyerek burasını zaptetmiş ve bölgenin hükümdarı Sûl-tegini esir almıştır. Sûl-tegin daha sonra müslüman olarak adamları ile birlikte Yezit'in hizmetine girmiştir. Ancak bu tek olay ile Cürcan bölgesinin tamamının müslümanlığı kabul etmiş olduğunu göstermez.


Ömer b. Abdülaziz Dönemi



Ömer b. Abdulaziz'in kısa süren halifeliği (717-720) sırasında Maveraünnehr'de müslümanlığın yayılmasında bir hareket görünür. Ömer valilerine gönderdiği kesin emirlerde müslüman olanlardan asla vergi alınmamasını ısrarla istiyordu. Bu kesin emirlerine rağmen valiler eski alışkanlıklarını devam ettiriyorlardı.

Nitekim bir heyet halifeye valilerden şikayet etmek için bizzat Dımaşk'a kadar gelmiştir. Ömer b.Abdulaziz'in ölümü ile beraber onun takip ettiği politika da terkedilerek tekrar eskiden olduğu gibi Müslüman Türklerden cizye alınmağa başlandı.



Türgiş Kağanlığı



Gök-Türk Devleti'nin zayıflaması üzerine kuvvet kazanan Türgiş Kağanlığı Maveraünnehr'de Araplar ile çetin bir mücadeleye girmişti. Hatta bir müddet çin üstünlük Türklere geçti. Böylece Maveraünnehr'de Arap hakimiyeti tehlikeye giriyordu. Hişam'ın halifeliğinde (724-743) Horasan Valisi Eşres b. Abdullah, Türkler arasında müslümanlığın yayılması için Ebu's Seyda b.Tarif ve Rebi b. İmran El-Temimi'yi vazifelendirmiş ve bu iki şahıs Semerkand ve civarında Türkleri kazanmak hususunda büyük gayret sarfetmişlerdir. Nitekim 742 yılında Belh şehrinde bir cami yapıldığı görünmektedir.

Meşhur İslam coğrafyacısı Yakub El-Hamavi, Halife Hişam'ın Türk hakanına islama davet için bir heyet gönderdiğini, hakanın elçi heyetine büyük bir merasimle birliklerini gösterdiğini ve "Bu askerler içinde ne bir hekim, ne bir kunduracı ve ne de bir terzi vardır: Hepsi askerdirler, eğer bunlar müslümanlığı kabul eder ve İslamın şartlarını yerine getirecek olurlarsa hayatlarını nasıl sürdürürler" dediğini kaydetmektedir. Verilen bu bilgiden elçi heyetinin ne zaman ve hangi Türk hakanına gönderildiğini tesbit etmek mümkün olmuyor. Muhtemelen bu sıralarda Türkistanın en kuvvetli devleti olan Türgişlerin kağanı Sulu'ya gönderilmiş olabilir.

El-Cahiz, Hişamın Horasan valisi Cüneyt b.Abdurrahman El Murri'nin (729-733 yılları arasında valilik yapmıştır). Türk hakanı ile karşılaştığını, Hakanın kuvvetleri karşısında Cüneyt'in dehşete düştüğünü, bunu farkeden hakanın teminatı üzerine sakinleştiğini ve hakana İslam dini hakkında bilgi verdiğini belirtmektedir. Verilen bu bilgilerden hakanın Müslümanlığı kabul ettiği hususunda herhangi bir kayıt mevcut değildir. Nitekim 730 yılında Cüneyt'in hezimeti ile biten bir savaşın olması hakanın müslümanlığı kabule yanaşmadığını göstermektedir.



Emevilerin Son Dönemi



Emevilerin son Horasan valisi Nasr b. Seyyar, Arap hakimiyetine karşı mukavemet eden Maveraünnehr'deki Türk sakinlerine, Araplar ile aralarındaki farklılıkların ortadan kaldırarak teskin etmeye çalışmış ve bir dereceye kadar bunda başarılı olmuştur. Nasr'ın bu tutumu halkın kendisine güvenmesine ve dolayısıyla yeni dinin az da olsa kabulüne yardımcı olmuştur. Nasr 740 yılında Uşrusana'ya yaptığı bir seferde buranın hakimini kendisine bağladı. Şaş bölgesine yaptığı seferde mukavemetle karşılaştı ise de galip gelerek burasını da itaat altına aldı.

Emevi hanedanının bir asra yaklaşan hakimiyeti zamanında bütün fethedilmiş bölgelerde olduğu gibi Türk ülkelerinde de İslamiyetin yayımlası bu hanedanın takip ettiği yanlış politika sebebiyle süratli olmamıştır. Hele devamlı mücadelelerin cereyan ettiği Maveraünnehr ve Kafkaslar'da bu yayılma diğer bölgelere nisbetle daha az olmuştur. Ancak Buhara ve Semerkant gibi büyük şehirlerde müslüman Arapların da yerleştirilmesi ile birer köprü başı kazanılmış oluyordu. Diğer taraftan bölge halkı yeni dini yakından tanıma fırsatı bulduğundan adil bir idare gerçekleştiği taktirde bu dini kabul etmeye hazırdı


Abbasi İktidarı


Abbasilerin iktidara geçmesi ile İslam dininin takip etmekte olduğu umumi politikada büyük değişiklikler olmuştur. Abbasi ihtilali Arap olmayanların (mevali) nüfus bakımından çoğunlukta olduğu Horasan'da gelişti ve başarıya ulaştı. Bu sebeple doğu eyaletlerinin halkı özellikle Horasanlı'lar devletin idari ve askeri makamlarını paylaştılar Abbasi ailesi kendilerine iktidar yolunu açan mevaliye iyi davranıyor ve ilk halife Ebul-Abbas bir emir name çıkararak Müslüman olanlardan cizye alınmamasını emrediyordu. 751 yılında Talas savaşında Çinli'lere karşı Türkler ile müslümanların birlikte olması eskiden beri devam eden düşmanlıkları ve çekingenliği bir dereceye kadar ortadan kaldırmıştır. Yeni hanedanın daha başlangıçta bu olumlu tutumu Türkleri müslümanlara ve İslam dinine daha çok yaklaştırmıştır.

İkinci Abbas halifesi Ebu Cafer El Mansur ilk defa Türkleri devlet hizmetlerinde vazifelendirmiştir. Aynı zamanda oğlu El Mehdi'ye mevaliye iyi davranmasını, onların isteklerine kulak vermesini ve onların haklarını korumasını vasiyet etmiştir. Halife El-Mehdi'nin elçiler göndererek itaate ve İslamı kabule davet ettiği hükümdarlar arasında diğer bazı Türk hükümdarları da bulunuyordu.

Bütün bu gayretlere rağmen Maveraünnehr ve çevresinde Türklerin Müslümanlığın tam manası ile kabul edilmediği El-Me'mun zamanında Soğd, Fergana ve Uşrusana üzerine yapılan akınlardan anlaşılmaktadır. Fakat netice olarak Halife El-Me'mun Maveraünnehr'i tam manasıyla itaat altına alıyor ve sonra da bölge valilerine Türkistan üzerine seferler yapılmasını emrediyordu. Valiler, müslümanlığı kabul edenlere maaş bağlanılacağını vaad ederek bilhassa hükümdar ailelerini kazanmaya çalışıyorlardı.

Müslümanlığın kabulu için el-Me'mun'a müracaat edenlere büyük bir ilgi gösteriliyordu. Ayrıca onlara iyi bir makam veriliyordu. Mesela el-Me'mun zamanının önde gelen kumandanlardan İl-Afşin, Aşnaz, Boğa El-Kebir ve İnak gibi kumandanların hepsi geldikleri bölgelerin idareci sıfatına veya hükümdar ailesine mensup idiler. Aynı siyaset el-Mu'tasım zamanında da devam etmiştir. Onun zamanında halife orduları saflarına alınan birliklerin çoğu Fergane, Uşrusana, Şaş, Soğd gibi Türkerin oturduğu bölgelerden temin edilmiştir.

Bir taraftan halifelerin iyi idaresi, diğer taraftan orduda çoğunluğu ele geçirmeleri üzerine el-Mu'tasım zamanında Maveraünnehr sakinleri büyük çoğunlukta Müslümanlığı kabul etmişlerdi. Kaynakların ifadelerine göre el-Me'mun ve el-Mu'tasım zamanlarında Maveraünnehr sakinlerinin tamamı müslüman olmuştur. Bununla beraber Müslümanlığı kabul eden Türklerin, İslam Devleti hudutları dışındaki büyük Türk kitlesi yanında çok az olduklarını belirtmek lazımdır.



Abbasi Hudutları Dışında İslamiyetin Türkler Arasında Yayılışı


Seyhun nehrinin doğusunda, yani büyük Türkistan ile Karadeniz ve Hazar Denizi'nin kuzeyindeki bölgelerde yaşayan Türk boyları Abbâsi hilâfetinin siyasi hakimiyetine girmemiştir. Bunlara Müslümanlık, bazı askeri seferler karşılıklı ticari münasebetler ve dervişler sûfîlerin az da olsa faaliyetleri neticesinde girmiş ve yerleşmiştir.

Seyhun'un ötesindeki ülkelere karşı askeri seferler Sâmânî emirleri tarafından düzenleniyor ve başarılı neticeler alınıyordu. Sâmânî Emîri Nuh b. Esed, 840 yılında İsficab'ı itaat altına alarak halkın ekili arazisini ve bağlarını Türklerin akınlarından korumak maksadı ile savunma tedbirleri aldırmış ve bazı surlar yaptırmıştır. Diğer taraftar Tahiriler de Oğuzların ülkesine karşı seferler yapıyorlardı . Bu sebepler devam ederken fethedilen ülkelerin iktisadi durumlarının düzeltilmesi için halifeler yardımda bulunuyorlardı.

Meselâ el-Mu'tasım, Şâş vilâyetinin ziraatının geliştirilmesi için 2.000.000 dirhem yardım etmiştir. Yine Sâmânî emirlerinden İsmâil b. Ahmed 893 yılında Karlukların elinde bulunan bölgeye akın yaparak başkent Talas'ı zaptetmiştir. Esirler arasında Karluk Yabgu'sunun karısı da bulunuyordu. Fetihden sonra şehrin büyük kilisesi câmiye çevrilmiş, aynı yıllarda Nasr b. Ahmed, Batı Şavgar'a karşı bir sefer yapmıştır. Türkler de bu akınlar karşısında sessiz kalmıyorlardı. 904 yılında Mâverâünnehr'i kısa süreli işgal ettikleri gibi 942'de de Araplardan Balasagun'u geri aldılar.

Sâmânîlerin Türk ülkelerine yaptıkları seferler bazan çetin mukavemetle karşılaşıyordu; bura rağmen akınlar devam ettiriliyordu. Nitekim 905 yılında İslâm hududu Balasagun'a kadar uzanmıştı; zirâ biraz öncede belirtildiği gibi 942'de Türkler burayı tekrar ellerine geçirmişlerdi.

Müslüman olan Türkler de, büyük bir şevk ve heyecanla Sâmânîler ile birlikte Müslümanlığı kabul etmemiş olan Türkler'e karşı çetin bir mücadeleye giriştiler. Öte yandan hudut şehirleri Dâr'ül-Cihâd ilân edilmişti. Bu çetin askerî mücadeleler Türkler ile Müslümanların bir bakıma birbirlerini tanımalarına yardımcı oluyordu. Diğer bir ifade ile Türkler İslam dinini daha yakından tanıma fırsatı buluyorlardı. Bu tanıma Türklerin Müslümanlığı kabulu açısından son derece önemlidir.



Ticari Faaliyet



Türkler ile Müslümanlar arasındaki savaşlara rağmen bu iki kitle arasındaki az da olsa ticâri faaliyetler cereyan ediyordu. Savaşların duraklaması ticâri münasebetlerin gelişmesini hızlandırdı. Bilhassa sanâyî mamulleri Türklere çok cazip geliyordu.

Kaynakların verdiği ithâl ve ihraç mallarının listesi bu hususu teyid etmektedir. Müslümanlar daha çok mâdenî eşya, hububat vs. satıyorlar, bunlara karşılık bilumum hayvan ürünleri, kürkler, deriler, madenler, atlar, köleler vs. satın alıyorlardı. Bu ticâri münasebetlerde birinci sırayı Maveraünehr alıyordu.

Ancak Harezm'in bilhassa Hazarlar ve Volga Bulgarları ile yaptığı ticaret önemli idi. Harezmli tüccârlar nehir yolu ile kuzeye çıkıyorlar ve mallarını sattıktan sonra aldıkları ham maddelerle geri dönüyorlardı. Harezmliler X.asrın başlarında Hazar ve Bulgar devletlerinin askeri ve idari kadrolarını da ele geçirmeye başladılar. Hatta Hazar ordusunun temelini ücretli Harezm askerleri teşkil ediyordu.

Ancak, gerek kervanlarla ve gerekse tek başlarına Türk ülkelerine giden din adamlarının ve bilhassa derviş ve sufilerin İslam dininin Türkler arasında tanınıp yayılmasında tesiri olmuştur.