PDA

View Full Version : Kitap Özetleri



challenger_67
17-07-07, 22:21
Paulo Coelho Simyacı
Peyami Safa Bir Tereddütün Romanı
Halid Ziya Uşaklıgil Ankara
Reşat Nuri Güntekin Yaprak Dökümü
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban
John Steinbeck Fareler Ve İnsanlar
Ernest Hemingway Silahlara Veda
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Sodom Ve Gomore
PeyamiSafa Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Yaşar Kemal İnce Memed
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak
J.R.R. Tolkien Yüzüklerin Efendisi
Orhan Pamuk Sessiz Ev
Hüseyin Rahmi Gürpınar Gulyabani
Christian Jacq Ramses,Kadeş Savaşı
Victor Hugo Sefiller
Levi Tolstoy Diriliş
Jack London Martin Eden
Reşat Nuri Güntekin Çalıkuşu
İvo Andriç Drina Köprüsü
Buket Uzuner Gelibolu
Tarık Buğra Küçük Ağa
Halide Edip Adıvar Sinekli Bakkal
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak
Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları
Sabahattin Ali Kuyucaklı Yusuf
John Steinbeck Fareler Ve İnsanlar
Cengiz Aytmatov Gün Uzar yüzyıl Olur
(Gün Olur Asra Bedel)
Turgut Özakman Şu Çılgın Türkler
Ahmet Haşim Bize Göre
Raif Karadağ Petrol Fırtınası
Vehbi VakkasoğluOsmanlıdan Cumhuriyete Son Bozgun
Halide Edip Adıvar Türk'ün Ateşle İmtihanı
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Ankara
Tolstoy Hacı Murat
Peyami Safa Yalnızız
Peyami Safa Fatih-Harbiye
Richard Bach Martı
Orhan Pamuk Beyaz Kale
Halid Ziya Uşaklıgil Mai ve Siyah
Tolstoy Hacı Murat
Marlo MorganBir Çift Yürek
George Orwell Hayvanlar Çiftliği
Doğan Cüceloğlu İyiDüşün Doğru Karar Ver
Ayşe Kulin Köprü
Ayşe Kulin Nefes Nefese
Orhan Pamuk Beyaz Kale
Necati Cumalı Acı Tütün
Ahmet Altan Kristal Denizaltı
Christy Brown Sol Ayağım
AnnChamberlin Safiye Sultan
Can Dündar Sarı Zeybek
Tolstoy Diriliş
Wladimir Bartol Alamut
Turgenyev Babalar ve Oğullar
Tolstoy İnsan Ne İle Yaşar
Yakup Kadri Karaosmanoğlu Kiralık Konak
Cengiz Aytamov Toprak Ana
Namık Kemal Gülnihal
Atilla İlhan Kurtlar Sofrası
Reşat Nuri Güntekin Eski Hastalık
Peyami Safa Bir Tereddütün Romanı
Reşat Nuri Güntekin Dudaktan Kalbe
Mehmet Tanju Akad Osmanlıların Stratejik Sorunları

challenger_67
17-07-07, 22:23
KİTABIN ADI BİR TEREDDÜTÜN ROMANI
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ ŞEFİK MATBAASI – İSTANBUL
BASIMYILI :1987


KİTABIN KONUSU:

Bir yazarın iki kadın arasında evlenmek için yaşadığı tereddütü anlatıyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.


KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar önemli bir karar verirken daima tereddüt içinde olmuşlardır. Önemli buluşlar ve icatlar hep şüphe ve tereddütten doğmuştur.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Mualla: Çok zengin ve asil bir ailenin kızı, dünyaya bakış açısı çok farklı olan bir kişiliğe sahip, devamlı farklı şeylerin arayışı içinde.

Vildan: Acayip davranışları bulunan, yaşamayı sevmeyen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olan ihtiraslı bir kadın.

Yazar: İnsanların ruhi tasvirlerini çok iyi yapabilen, düşüncelerinde daima kuvvetli ve kararlı olmaya çalışan güçlü iradeye sahip bir insan.



5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap dil bakımından fazla yalın olduğu söylenemez. Yabancı kelimelere biraz fazla yer verilmiş; ama yine de akıcı ve sürükleyici bir yapıt. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Çocukluğu hastalık ve geçim zorlukları içinde geçti. Düzenli bir öğrenim görmedi. Bazı gazetelerde fıkra yazarı olarak çalıştı. felsefe konularına ve psikolojik çözümlemelere geniş yer verdi. XX. yüzyılda Türk toplumunun geçirdiği medeniyet değişimi ve sosyal bunalımlar üzerinde durdu. Başlıca romanları: Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız.

challenger_67
17-07-07, 22:24
KİTABIN ADI AŞK-I MEMNU
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ İNKILAP YAYIN EVİ
BASIMYILI 1993

1) KİTABIN KONUSU:

Bihter ve Behlûl arasındaki yasak aşkı anlatan bir romandır.

2) KİTABIN ÖZETİ:

Roman Peyker ve Nihat Beyin evlenmesiyle başlar. Peyker ve Bihter’in annesi Firdevs Hanım duldur ve Adnan Beye gizliden ilgi duymaktadır. Ancak Adnan Bey Bihter’den çok hoşlanmaktadır. Onunla evlenir. Adnan Bey varlıklı , asil bir aileden gelmiştir. Annesi bu evliliği hiç kaldıramaz.

Bir gün toplanıp pikniğe giderler, bütün aile oradadır. Adnan Beyin yeğeni Behlûl Peyker’e dayanamaz ve onu ensesinden ateşli bir şekilde öper. Peyker buna çok kızar çünkü kocasına çok bağlı birisidir. Behlûl Bihter’e göz koyar. Ondan çok hoşlanır, onun fiziki görünüşü Behlûl’u çıldırtma seviyesine getirir. Bihter’in kendisinden hoşlanmasını sağlar ve o günden sonra her gece beraber olurlar.

Behlûl ve Bihter’in mektupları Nihal tarafından görülür. Nihal bu olaya inanamaz çünkü Behlûlle evlenmeyi düşünmektedir. Nihal’in tam mutluluğu düşündüğü bir sırada bu olayı öğrenmesi hayatını yıkmıştır. Adnan Beyin bu olayı öğrenmesiyle her şey değişir.

Adnan Bey ve Nihal eskisi gibi beraber yaşamaya karar verirler. Artık hayatlarında ne Behlûl ne de Bihter olacaktır.

KİTABIN ANA FİKRİ:

Yasak bir aşk bir ailenin yıkımına neden olabilir, gerçekleri zamanında farketmek sevdiklerinin daha fazla üzülmesini engeller.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Bihter: Düzgün bir fiziğe sahip, çok güzel, erkekleri kolayca elde edebilen cazibeli bir kadındır. Annesine karşı kin beslemektedir.

Adnan Bey: Bihter’in kocasıdır. Orta yaşlı, varlıklı, iki çocuk babası, asil bir ailenin tek çocuğudur.

Nihal: Adnan Bey’in kızı. Zeki, güzel ve çalışkan bir kişiliğe sahiptir.Behlûl’e ilgi duymaktadır. Annesinin ölümü onu derinden etkilemiştir.

Behlûl: Adnan Bey’in yeğenidir. Kadınlara karşı özel bir ilgisi vardır. Bu onda bir zaafiyet haline gelmiştir.


5) KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitaptaki olaylar belirli ve düzgün bir sıra izlediği için okuyucuda bir heyecan uyandırıyor ve kitaba bir sürükleyicilik kazandırıyor. Kitapta kişilerin ruhi ve psikolojik tasvirlerine yer verilmiştir. Ancak kitabın dilinde düzeltme olması itibariyle yalın ve sade bir hale getirilmiştir. Fazla yabancı kelimelere yer verilmemiştir. Kitap yazıldığı dönemin insan ve aile ilişkilerini aynen yansıtmaktadır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil, 1866 yılında İstanbul’da doğmuştu. Bir süre Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. 1896 yılında döndüğü İstanbul’da -dönemin etkin edebiyat hareketi olan- Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Meşrutiyet’in ilanından sonra bir süre Darülfünün’da Batı edebiyatı dersleri veren Uşaklıgil, hükümet tarafından yurtdışı hizmetlere gönderildi. Halit Ziya, 1945 yılında yine İstanbul’da öldü.

Çoğu edebiyat incelemecisi tarafından Türk romanının - gerçek anlamda- miladı kabul edilir Halit Ziya. Onun başyapıtı “Aşk-ı Memnu” ise bugün bile roman tekniği açısından aşılmış değildir. Halit Ziya, 150’den fazla hikaye ile altı romana imza atmış, tiyatro, şiir, hatıra, makale ve çevirileriyle arkasında altmış kadar kitap bırakmıştır.

Başlıca eserleri: Mai ve Siyah, Aşka Dair, Bir Ölünün Defteri, Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası ve Hepsinden Acı.

challenger_67
17-07-07, 22:26
Kitabın Adı : ANKARA
Kitabın Yazarı : Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Yayın Evi : İnkılap
Basım Yılı : 1982

1-)Kitabın Konusu :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
2-)Kitabın Özeti :
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.

3-)Kitabın Ana Fikri :

Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.

4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :

Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.

Binbaşı Hakkı Bey : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.

Neşet Sabit Bey : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.

Murat Bey : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.

Ömer Efendi ve Ailesi¤ : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.

Yıldız Hanım : Tiyatro sanatçısıdır.

Şeyh Emin : Dini bir kişidir, tutucudur.


5-¤)Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :

Anlatımı güzel ve yalın bir kitap. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ki karmaşada, insanların tutum ve davranışlarının, kendilerini nasıl yansıttıkları hakkında örnekler sunuyor. Türkiye’nin geleceği hakkında, o yıllarda ki endişeleri ve yapılanmayı aktarıyor.Okunulması faydalı olacağını düşünüyorum.

6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi :

27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.

ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl,
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.

challenger_67
17-07-07, 22:29
KİTABIN ADI Yaprak Dökümü
KİTABIN YAZARI Reşat Nuri GÜNTEKİN
YAYIN EVİ İnkılâp ve Aka-İstanbul
BASIM YILI 1983

1.KİTABIN KONUSU: Gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin dağılışıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar'daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz.
Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ'nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır...
Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı'na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.
Ferhunde'nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye'ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı'na, Fikret'in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul'a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim'deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ : Çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlaması kaçınılmazdır.

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır.
Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır.
Ferhunde, eğlenceye düşkün,genç ve güzel bir kadın.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER Yaprak Dökümü, toplumsal gerçekleri ele aldığından basmakalıplıktan uzak, başarılı bir romandır. Bilindiği gibi, Tanzimat'tan sonra toplumumuzda bir batılılaşma hevesi başlamıştı. Batılılaşmak yanlış anlaşıldığından; yüzyıllarca süren millî gelenek ve göreneklerimizden, karakterimizden sıyrılma olarak kabul edildiğinden, bu, birçok ailede birtakım felâketlere sebep olmuştur. Bugün bile içinde bulunduğumuz güç durumların esas sebebi budur. Birtakım toplumsal pürüzlere, karakter boşluklarına ışık tutması bakımından Yaprak Dökümü gerçekçi ve orijinal bir romandır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

REŞAT NURİ GÜNTEKİN
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi (1912). Bursa' da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü.
ESERLERİ
Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955)

challenger_67
17-07-07, 22:29
kitabin Adi : Fareler Ve Insanlar
Kitabin Yazari : John Steinbeck
Yayin Evi Ve Adresi : Sosyal Yayinlar,babiali Caddesi,no:14 Cağaloğlu-istanbul
Basim Yili : 2001

1.kitabin Konusu : Birlikte Dolaşan Iki Gezici Toprak Işçisinin Bir çiftlikte Yaşadiklarini, Bağlilik Ve Dostluklarini Anlatmaktadir.
2.kitabin özeti : George Ve Lennie, Amerika’ Da Yaşayan, çiftliklerde Yaşayan Toprak Işçileridir. Bu Kişiler Kendilerini Diğer Toprak Işçilerinden Farkli Görürler. çünkü Işçiler Kazandiklari Parayi Ya xxxxx Oynayarak Ya Da Genelevde Harcamaktadir.onlarin Hayalleri Vardir. Biriktirdikleri Para Ile Bir çiftlik Satin Alacaklardir.bu çiftlikte çeşitli Hayvanlar Besleyecekler Ve Tarimla Ugraşacaklardir.şimdiye Kadar Gittikleri Bütün çiftliklerde Lennie Yüzünden Kovulmuşlardir. Lennie Uzun Boylu , Iri, Güçlü Bir Insandir Ama Kafasi Fazla çalişmaz Ve Tek Başina Hareket Etmeyen,devamli Birilerine Muhtaç Olan Bir Insandir. Bunun Yaninda Sevdiği şeylere Dokunma Hastaliği Vardir. George Ve Lennie, Arkadaşlarinin Tavsiyesi üzerine Başka Bir çiftlikte çalişmak Için Yola çikarlar. Yolda Lennie ölü Bir Fare Bulur Ve Onu Eliyle Okşar . George , Farenin Kendisine Faydasi Olmadiğini Ve Onu Atmasi Gerektiğini Söyler.ama Lennie Ona Zara Vermediğini Sadece Okşadiğini Söyler. Sonra Onu Zorla Yolda Birakir. Lennie’ Nin Bu Huyu Ileride Ikisine De Zarar Verecektir. George Bu Sefer Işe Başlamadan Lennie’ Ye Uyarilarda Bulunur. çiftliğe Gidince Hiç Konuşmamasi Gerektiğini , Eğer çiftlikte Bir Olay Olursa ; çifliğin Biraz Uzağinda Bulunan Bir Gölün Kiyisinda Saklanmasini Söyler.ama çiftlikte Herşey Yolunda Gitmez. Ustabaşinin Oglu Olan Curley Ve Karisi Iyi Insanlar Degildir. Curley’ In Karisi, çiftlikte Yaşamak Istemeyen, Zengin Olmak Isteyen Ve Kocasini Sevmeyen Bir Insandir. Bir Gün Curley’ In Karisi Lennie’yi Tanimak Ister Ve Yanina Gider. Bu Sirada çiftliktekiler Oyun Oynamaktadir. Curley’ In Karisi Ahirda Köpekleri Okşayan Lennie’ Nin Yanina Gider. Bir Süre Muhabbet Ederler. Curley ‘in Karisi Saçlarinin çok Yumuşak Olduğunu Ve Istiyorsa Saçlarinan Okşayabileceğini Söyler. Lennie, Kadinin Saçlarini Okşar. Curley’ In Karisi Lennie’ Yi Uyarir Ama Elini Saçindan çekmesini Söyler, Sonra Bağirmaya Başlar. Paniğe Kapilan Lennie Ona Simsiki Sarilir. Kadinin Boynu Kirilir, Ve ölür. Lennie önceden Belirledikleri Yere Gider, Orada Candostu Lennie Tarafindan öldürülür.

3. Kitabin Ana Fikri : Hayallerimiz Bizimdir.kimse Hayalerimizi Yok Edemez. Insan Dostlarinin Sonuna Kadar Yaninda Olmali,onu Desteklemelidir.

4.kitaptaki Olaylarin Ve şahislarin Değerlendirilmesi : Olaylar Genellikle Bir çiftlikte, George Ve Lennie Arasinda Geçmektedir. George Biraz Uyanik, Hayalleri çok Olan Bir Insandir. Her Zaman Lennie’ Yi Kollamak Zorunda Olduğu Için Hayallerini Gerçekleştirememiştir. Lennie Ise Kafasi Biraz Yavaş Işleyen, Temiz Kalpli, Kendi Başina Yaşayamayan Bir Insandir.

5.kitap Hakkinda şahsi Görüşler : Steinbeck Bu Romanda Insan Ruhunun Derinlerne Dalan Keskin Gözlerinin Gördüklerini, Kendine özgü, Yalin, Ve Alçakgönüllü Bir Dille Aktarmiştir.bu Nedenle Sürükleyici Bir Romandir.

6.kitabin Yazari Hakkinda Bilgi :
John Steinbeck
Amerikali Roman, Oyun Ve Köşe Yazari. 1962’de Nobel Edebiyat ödülü Aldi. En ünlü Romanlari Gazap üzümleri Bir 20.yüzyil Edebiyat Klasiği Olarak Kabul Edilmektedir. ünlü Eserleri Arasinda Al Midilli, Cennet çayirlari, Fareler Ve Insanlar Yer Almaktadir.california’ Da Doğmuştur.olaylari Genelde Monterey Körfezinde Geçmektedir.20 Aralik 1968’ De New York’ta ölmüştür.

challenger_67
17-07-07, 22:30
KİTABIN ADI SİLAHLARA VEDA
KİTABIN YAZARI ERNEST HEMINGWAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ GÜVEN YAYIN EVİ / İSTANBUL
BASIM YILI 2000

KİTABIN KONUSU : Birinci Dünya Savaşında bulunan bir askerin başından geçen olaylar.
KİTABIN ÖZETİ :
Teğmen Frederic Henry , İtalyan sınırında ,bir İtalyan ambulans birliğinde çalışan genç bir Amerikalıydı. Yeni bir saldırı başlamak üzeredir. Henry izinden karargaha döndüğünde arkadaşı teğmen Rinaldi, İngilizlerin orada yeni bir hastahane kurmak için birkaç İngiliz hemşire gönderdiklerini söyler. Sonra da Henry’ i Catherina Barkley adındaki hemşireyle tanıştırır.
Henry , işten vakit bulabildikçe, Catherine’i görmeye gitmektedir. Bu içtenlikli tavırlı İngiliz kızından hoşlanmakta ise de ona aşık değildir. Henry, cepheye gitmeden önce genç hemşire, kendisine bir madalyon verir.
Milano’da doktorun Henry’yi muayene etmesine fırsat kalmadan hemşireler, genç adamın içki içmesini yasak etmişlerdir ama genç adam bir kapıcıyı kandırarak gizlice içki aldırtıp yatağının altına saklar. Catherine Barkley de Milano’daki hastaneye gelmiştir.Henry ona aşık olduğunu hatırlar.Doktorlar, Henry’yi dizinden ameliyat etmeden önce, altı ay sırtüstü yatakta yatması gerektiğini söylerler. Henry, ameliyatı ertesi günü yapabileceğini söyleyen bir başka doktora muayene olmak ister, bu arada Catherine de işlerini bol bol Henry’nin yanında kalabilecek şekilde ayarlamaktadır.
Ameliyat’tan sonra Henry ,Milano’da bir zaman daha kalır. Catherine de onun yanındadır.Lokantalara gidip yemek yerler , araba gezintileri yaparlar. Henry geceleri yalnızlıktan sıkılmakta ,huzuru kaçmaktadır.Catherine sık sık odasına gelip geceyi onunla birlikte geçirmeye başlamıştır.
Yaz yerini sonbahara bırakmış, Henry’ nin yaraları iyileşmiştir.Ekim’ de Henry hastahaneden çıkıp iyileşme devrini izinli olarak dışarıda geçirecektir.Catherine’ le Henry , izni birlikte geçirmeyi tasarlamaktadırlar. Ama genç adam, hastahaneden çıkmadan yeniden yaraları açılır. Başhemşire Henry’ nin hastahaneden taburcu edilmemek için bile bile içki içip yaraların azmasına neden olduğunu ileri sürer. Henry cepheye gitmeden önce Catherine’ le birlikte geceyi bir otel odasında geçirirler.Genç kız ona hamile olduğunu söyler .
Henry cepheye döner, üç ambulansı hastahane malzemesiyle doldurup güneye, Po vadisine gitme emrini almıştır.Askerlerin morali çok bozuktur. Rinaldi , Henry ‘ nin dizinde yapılan ameliyatın başarılı olduğunu sürer. Henry’nin daha nikahlanmadan evli bir erkek gibi davranmaya başladığını söyler. Cephede , İtalyanlar Alman birliklerinin Avusturya birliklerini takviye ettiğini öğrenince Caporetto’ dan geri çekilmeye başlarlar. Bu, tarihin en korkunç geri çekilmelerinden biridir. Henry hastahane malzemesiyle yüklü ambulanslardan birini kullanmaktadır.Güneye doğru geri çekilirlerken ambulans yoldaki tıkanıklık yüzünden uzun zaman beklemek zorunda kalır. Henry, yolda iki İtalyan çavuşunu arabaya alır. Gece şiddetli yağan yağmur altında geri çekilme harekatı saatlerce devam eder.
Şafak sökerken Henry Udine’e daha çabuk varabilmek amacıyla kestirme yollardn birine sapar . Ambulans yolun çamurlarına saplanır. Çavuşlar arbadan inip yalnızca yollarına devam etmek isteseler de Henry onlara arabanın çamurdan çıkarılmasına yardım etmelerini söyler.Çavuşlar buna yanaşmazlar ve kaçarlar. Henry ateş edip bir tanesini yaralar. Öbürü tarlalara doğru kaçarak kurtulur. Henry’nin yanında yürüyen bir İtalyan ambulans şoförü, yaralı bir İtalyanı başının arkasından vurarak öldürür. Henry ve üç arkadaşı yürüyerek Udine’nin yolunu tutarlar. Udine karşıdan göründüğü sırada Henry’nin grubundaki askerlerden biri bir, İtalyaan , kurşunuyla ölür. Öbürleri bir ahırda saklanıp ortalıktan el ayak çekildikten sonra tekrar yola koyulurlar. Udine’ nin içinden geçip Taglimento nehrine doğru uzanmakta olan askerlere yetişeceklerdir.
Artık İtayan ordusu tam bir keşmekeş içinde bulunmaktadırlar, Askerler silahlarını yere fırlatmakta, subaylar hırsla apoletlerini söküp atmaktadırlar. Taglimento nehrinin üzerinden geçen tahta köprünün öbür yanında bir askeri mahkeme kurulmuştur.Orduya ve rütbeye hakaret eden subaylar hemen muhakeme edilip kurşuna dizilmektedirler. Henry’ de bunların arasındadır, ama bir kolayını bulup nehre atlayarak kurtulur. Venedik ovasına yürüyerek geçer, sonra bir yük trenine atlayıp Milano’ya gelir.Yattığı hastahaneye uğrar , İngiliz hemşirelerin Stresa’ ya gönderildiklerini öğrenir.
Caporetto ‘ dan geri çekildikleri sırada Henry, silahlara veda etmiştir. Milano’ da bir Amerikan arkadaşından sivil elbiseler satın alır. Trenle Stresa’ ya gider, orada izine çıkmış olan Catherine’ i bulur. Henry’ i kaldığı otelin barmeni , resmi makamların onu orduyu terk suçundan ertesi sabah tevkife hazırladıklarını haber verir. Onlara sandalını kiralamayı önerir. Bununla Catherine ve Henry İsviçre’ ye geçebilirdi. Henry , bütün gece kürek çeker. Sabahlayin elleri yara bere içindedir , öyleki ,kürek çekmek şöyle dursun , küreklere dokunmasına bile imkan yoktur. Henry’ nin karşı koymasına aldırmadan Catherine küreğe geçer. Sağsalim İsviçre’ varırlar, hemen tutuklanırlar. Henry , kürek çekmesini seven bir sporcu olduğunu ve kış sporları yapmak için İsviçre’ ye geldiklerini söyler. Henry’ le Catherina’ nin tamam oluşu, başlarının derde girmesini önler.
Sonbaharın geri kalan günlerinde ve kışın Montreux dolaylarında bir otelde kalırlar. Evlenme işini de konuşurlar, ama Catherine çocuğunu dünyaya getirmedikçe nikah memurunun karşısına çıkmak istemez.Kayak yaparlar , gezerler, gelecek için güzel şeyler düşlerler.
Catherine’ nin doğum yapacağı zaman yaklaşınca bir hastahaneye yakın yerde bulunmak amacıyla Lusanne’ ye giderler. İlkbaharda Montreux’ ye dönmeyi düşünürler. Hastahanede Catherine’ in sancıları çok fazla olduğu için doktor, onu bayıltmak zorunda kalmıştır. Saatlerce süren sancılardan sonra Catherine ölü bir çocuk dünyaya getirir. Hemşire, Henry’ i karnını doyurması için dışarıya göndermiştir. Tekrar hastahaneye döndüğü zaman Catherine’ in bir kanama geçirdiğini öğrenir. Odasına gidip Catherine’ ölünceye kadar onun yanında kalır.Henry’ nin yapacağı bir şey yoktur, konuşacak bir kimsesi, gidecek bir yeri de yoktur. Catherine ölmüştür artık. Hastahaneden çıkar ağır ağır oteline doğru yürür. Yağmur yağmaktadır.




3.KİTABIN ANA FİKRİ : Ölüm denilen gerçek anlaşılırsa, hayatın yaşanmaya değer güzellikte olduğu ve önemli anları bullunduğu.


4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :


Teğmen Frederic HENRY : Birinci Dünya Savaşın da cesurca savaşan bir Amerikan askeri.

Teğmen Rinaldi : Henry’ e her zaman destek çıkan kahraman bir asker ve iyi bir dost.

Catherine BARKLEY : Her konuda sevdiği kişi için her şeyi yapabilecek bir kız.

CAPORETTO : İtalyan birliklerinin Alman birlikleri saldırısı sonucu terk ettikleri yer.

UDINE : Savaş sırasında Henry’ nin ulaşmaya çalıştığı yer.

STRESA : Catherine’ nin işi gereği gönderildiği yer.

İTALYA : İtalya sınırında Henry o sıralar çalışmaktadır.

MONTREUX : Henry ile Catherine’ nin tatil yapmak için gittikleri yer .

LUSANNE : Catherine’ nin doğum yaptığı yer.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Bu eseri okurken insan adeta kendini kaybediyor o yılları sanki kendisi yaşıyormuş gibi oluyor.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :

1899’ da doğdu. Babası sporla da uğraşan bir doktordu. Ernest’ in de kendisi gibi doktor olmasını istiyordu. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra ‘ City Kansas Star ‘ gazetesinde iş buldu; iki ay sonra da bu işi bırakarak İtalya’ ya gitti. Birinci Dünya Savaşı na katıldı. Bu günlerin ürünü olarak da ‘ Silahlara Veda ‘ adlı romanını yazdı. 1919’ da ağır yaralandı. Amerika’ ya giderek Toronto Star gazetesinde yazmaya başladı; gazetesi tarafından muhabir olarak Ortadoğu’ ya gönderldi. Bir süre Paris’ te yaşadı.İspanya iç savaşının başladığı 1936 yılında da İspanya’ya gitti. Eserlerinde gezip gördüğü yerleri iyi bir gözlemin sonucu olarak vermesini bildi. Rmanlarının yanı sıra hikayeleriyle ün saldı.Amerikan hikayeciliğinde gerçekciliğin öncüsü oldu. İhtiyar Balıkçı adlı eseriyle Nobel Ödülü’ nü kazandı.

ESERLERİ : Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Afrikan’ nın Yeşil Tepeleri, İhtiyar Adam ve Deniz, Ya Hep Ya Hiç, Güneş de Doğar, Paris Bir Şenliktir, Irmağın Ötesi.

challenger_67
17-07-07, 22:33
KİTABIN ADI SODOM VE GOMORE
KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ İletişim Yayınları İSTANBUL
BASIM YILI 1984




1.KİTABIN KONUSU : İstanbul’un işgali ve İstanbul halkının işgale karşı gösterdiği tepkiler


2.KİTABIN ÖZETİ : Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermiştir.Osmanlı İmparatorluğu da bu felaketten payını almış ve ülkenin heryeri kargaşa içindedir. 1921’lerin İstanbul’u, İngilizler şehri işgal etmiş ve saray buna sessiz kalmıştır. İstanbul, Anadolu’ dan kopuk ayrı bir dünya gibidir, tıpkı Sodom ve Gomore gibi.Tanrının lanetlediği şehirlerden ikisidir. İstanbul kızları İngiliz subaylarıyla beraber olmaktan gayet mutludurlar. Leyla’da bunlardan biridir.Bu nazik kızlarımız Kuvayi Milliyetçileri yabani dağ insanı olarak görmekte,hatta tiksinmektedirler.Leyla’ ya aşık olan Necdet ise bağımsızlıktan umudunu kesmiş, olaylara sadece seyirci kalmıştır.Sevdiği kızın işgalci subaylarla olan yakınlığını görür fakat görmezden gelir,hatta o da bu subayların çevresinde oluşan yüksek sosyeteye katılır.Oysa Necdet’in arkadaşı Cemil bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür ve Kuvayi Milliyecilere katılır ve sonunda şehit olur.Fakat o değeri bilinmez insanlardandır, vatan o ve onun gibilerinin kanlarıyla hayat bulmuştur.Vatanın ayakları aslında bağımsızlık savaşında ayaklarını yitiren gazilerimizindir.Onlar her bir uzuvunu kaybederken vatan yeniden el ayak sahibi olmuştur.
İstanbul’un bu şaşalı hayatı çok kısa sürer.Ezilmiş Anadolu insanının özlediği gün gelir.Bir gece Kuvayi Milliyeciler karanlığın içine akın eden ışık hizmeleri gibi akın ederler şehre.
Leyla,o eski hayatlarının mahvettiği için bu büyük savaşçıları nefretle karşılar.Necdet ise artık bu İngilizler tarafından kullanılmış vatanperverlik duygusundan yoksun kızdan soğumuştur.
Leyla dudaklarını Necdet’in dudaklarına uzatır.Necdet onu kucaklar ve bir köşeye bırakır. Dudaklarında bir kimyevi maddenin “rujun” yavan tadıyla bağımsız İstanbul’a katılır.


3.KİTABIN ANA FİKRİ: İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir , hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.


4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir , hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.
Necdet: Kendine güveni olmayan birisi ve küçük kırılganlıkları ve vazgeçemediği rahatlığı onu yurt savunması gibi bir şereften yoksun bırakıyor.

Leyla: Bakımlı ,ince yapılı ,dikkati çeken güzel bir İstanbul kızıdır. Fakat ailesi gibi vatan duygularından yoksun, sosyeteyi seven, hovarda bir kızdır. Hayatı yalancı bir cennetten farksız yaşamak isteyen bir kişi.
Cemil: Vatansever biri, vatanının köle oluşuna katlanamayacak derecede onurlu, güçlü, iri yapılı bir Türktür.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Her milletin içinde fedekar insanlar olabileceği gibi menfaat insanlarıda bulunmaktadır. Bağımsızlık bu fedakar insanlar sayesinde devam etmektedir. Kötülüğün kaynağı olan hep menfaat grubudur.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. 1913’te ilk hikaye kitabını çıkardı: Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte “Kadro” dergisini çıkardı. 13 Aralık 1974’te Ankara’da öldü.


ESERLERİ: Rahmet(1923), Milli Savaş Hikayeleri(1947), Kiralık Konak(1922), Nur Baba, Sodom ve Gomore(1928), Hüküm Gecesi, Yaban(1932), Ankara, Bir Sürgün, Erenlerin Bağından(1922), Okun Ucunda, Zoraki Diplomat(1955), Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 yıl(1968), Nirvana(1909), Veda, Sağnak(1929) ve Mağara(1934).

challenger_67
17-07-07, 22:33
KİTABIN ADI DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ ÖTÜKEN YAYINEVİ MALTEPE İSTANBUL
BASIM YILI 2000


1.KİTABIN KONUSU:
Çocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazarın küçüklüğünden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır.
Bir gün ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastahaneden döndüğünde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktaruna gidip ona gözükmesi gerektiğini söyler. Annesi yazarın Erenköye gideceğini öğrenince paşanında onu merak ettiğini söyler. Ertesi gün yazar önce paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar yazar da kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nüzhet gelir yazardan getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa yazara bir de doktor Ragıp Bey’ e görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nüzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nüzhet’ i istediğini duyunca önce üzülür ama Nüzhet oralı olmayınca, duyduğu şüpheye rağmen keyfi yerine gelir. Daha sonra Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tüm güvenini kaybeder.
Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henüz uyumadan Nüzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gün yazar erkenden doktara gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere öper ve Nüzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider.
Sabah olunca yazar Kadıköye gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktara gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle akşama görüşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip köşke dönen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli birşey konuşulduğunu anlar ve üzüntü içerisinde bahçeye oturmaya çıkar. Daha sonra Nüzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu söyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nüzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını söyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nüzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikiside uyurlar.
Ertesi günü Nüzhet’ le bahçede geçiren yazar Nüzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını söyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar.
Bir gün yazar yengesinin Nüzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun üzerine evi terketme kararı alır. Ancak annesininde o gün paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur.
Hızla geçengünlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör ona durmun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpıdamamasını ister. Evi birden kalabıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakülteye gittiğinde operatör bacağın kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operatör kasaplardan farkı olmaları gerektiğini söyleyip yazara, üç aylık bir sürede bacağını kurtarmak için hastahanete kalması gerektiğini söyler. Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlrin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtılduğun ancak yer basamayacağını söyler.
Daha sonra da Nüzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bize verilen öğütleri ciddiye almalı ve hayallere peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde kaybeden yine bizoluruz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar: Tek bacağından acı çeken ve ümitleri peşinde rüyalar aleminde koşan birisi.
Nüzhet: Yerinde duramıyan yaşam dolu son derece hareketli birisi.
Paşa: Disiplinli, yardım sever ve dediğim dedik, inatçı birisi.
Yengesi: İçten pazarlıklı kızının iyiliğini düşünen bir anne.
Nurefşan: Köşkün hizmetçisi ve yazarın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.
Doktor Ragıp: Bakımlı ve kültürlü bir doktor.
Doktor Mithat: Yazarın doktoru.
Operatör: İnsanliğa faydalı olmaya çalışan bilinçli bir tıp adamı.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kısa ve anlaşılması güç bi kitap.Yazar kitaptaki şahısları psikolojik yönden ele almıştır.Sürükleyici bir kitaptır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi. “ Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı (1913) ve “ Üç Kardeş” adlı (1918) birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor, Fagfur (1918) vb. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu.Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu, xxxxx Kemal Beyatlı, Ömer Seyfettin vb.) tarafından teşvik edildi.O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada “ Kültür Haftası (1936) ve Türk Düşüncesi (1953-1960)” adlı iki de dergi çıkardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı; savaş sonrasında calıştığı parti gazetelerine göre ikide bir ağız değiştirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladığı, genellikle gerici bir takım görüşlerin savunuculuğunu yaptı. Atatürkün sağlığında “ Türk İnkılabına Bakışlar(1938)” adlı bir kitap yazmışken Atatürkün ölümünden sonra devrin düşmanı bir yol tutu. 1961’ de İstanbul’ da öldü.

ESERLERİ:
Yalnızız, Fatih Harbiye, Şimşek, Bir Tereddütün Romanı, Sözde Kızlar, Mahşer.

challenger_67
17-07-07, 22:34
KİTABIN ADI İnce Memed

KİTABIN YAZARI Yaşar Kemal

YAYIN EVİ VE ADRESİ : Aka Kitabevi, İstanbul

BASIM YILI :1988

KİTABIN KONUSU Anadolu halkının geri kalmışlığı, cahil bırakılmışlığı ve köy hayatının sefaleti.

KİTABIN ÖZETİ :
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


KİTABIN ANA FİKRİ : En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Köyü’nde yaşayan yoksul ve yetim bir köylü çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini öldürür ve dağa çıkıp eşkiya olur.
abdi Ağa: Dikenliözü’nde bulunan beş köyün sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir köy ağası.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
HAYATI
1922’de Adana’da doğdu.
Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ olan Yaşar KEMAL, ortaokul son sınıfa kadar okudu. İşçilik, katiplik, bekçilik, memurluk, arzujhalcilik gibi çok çeşitli işlerde çalıştı.
Yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri Adana Halkevi dergisi “Görüşler”de yayınlandı.
Uzun zaman folklorla uğraştı, derlemeler yaptık.
Cumhuriyet gazetesinde fıkralar ve röportajlar yazdı.
İstanbul’a taşındıktan sonra hikayeler yazdı(1951).

ESERLERİ
HİKAYE KİTAPLARI;
Sarı Sıcak(1952)
ROMANLARI;
İnce Memed

RÖPORTAJ;
Yanan Ormanlarda Elli Gün (1955),
Çukurova Yana Yana(1943),
Peri Bacaları(1957),
Bulut Kaynıyor(1974).
DENEMELER, FIKRALAR;
Taş Çatlas(1961),
Baldaki Tuz(1974),
DERLEME
Ağıtlar (1943)

challenger_67
17-07-07, 22:34
Kitabın adı Kiralık Konak
Kitabın Yazarı Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Yayınevi ve adresi İletişim Yayınları
Basım Yılı :1999 – İstanbul


1. KİTABIN KONUSU: Kiralık Konak İmparatorluğun çöküş çanlarının kulak yırtan sesleri içinde, kuşaklar arasındaki değişen değer yargıların buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır.

2. KİTABIN ÖZETİ: Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.
Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.
Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu

3. KİTABIN ANA FİKRİ: Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
NAİM EFENDİ;
“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Diyordu.”
SELMA HANIM;
“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap tamamiyle o zamanlarda yaşanan olayları ve bunlara bağlı olan düşünceleri içermektedir. Bu yönüyle gerçekçi ve bir o kadar da düşündürücüdür.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ: 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.

challenger_67
17-07-07, 22:34
KİTABIN ADI : YÜZÜKLERİN EFENDİSİ
KİTABIN YAZARI : J.R.R TOLKİEN
YAYINEVİ VE ADRESİ : METİS YAYINLARI İPEK SOKAK NO.9,80060 BEYOĞLU , İSTANBUL
BASIM YILI : 2000

1. KİTABIN KONUSU : ORTA DÜNYAYI KURTARMAK İÇİN KÖTÜLÜKLER EFENDİSİNE KARŞI VERİLEN SAVAŞ

2. KiTABIN ÖZETİ : Orta Dünyadan destansı bir masal Yüzüklerin Efendisi.Tolkien‘in yarattığı kusursuz dünyanın yeniden hayata dönüşü.Orta Dünya hakkında kısa bir bilgi vermeli öncelikle.Cüceler, elfler, insanlar üç büyük ırkdır. Bunların dışında hobbitler, ebtler, orklar gibi kendine has özellikleri bulunan ırklar mevcutur. Masalımızın içerisinde bu ırkların özellikleri bir kez daha vurgulanacaktır.
Frodo, Bay Bilbo ile yaşayan genç bir hobbitdir. Hobbitler yerin hemen altında şirin evlerde yaşayan, kısa boylu, neşeli bir halktır. Bay Bilbo, maceraperest , yaşlı bir hobbitdir. Günün birinde Gandalf geri döner ve Bay Bilbo‘nun yanına gelir. Gandalf Orta Dünyanın irfana sahip ariflerindendir. Ve Bay Bilbo‘nun bir gezisi sırasında ele geçirdiği yüzükten haberdar olur. Burada masalımıza bir ara verip yüzüklerin hikayesini anlatayım size. İrfan yüzükleri çok eski zamanlarda elfleri kandıran kötülükler efendisi Sauron tarafından yaptırılmıştır. Ve üç yüzük cüce hükümdarlara , yedi yüzük ariflere, dokuz yüzük insanların büyük krallarına veriliyor. Ve tek yüzük de kendisi için yapılıyor ancak bunu bir savaş sırasında insanlar ondan elini kesmek suretiyle alınıyor. Orta Dünyanın ilk zamalarında ve sonra bu yüzük kayboluyor; ta ki Bay Bilbo onu bulana kadar… Diğer yüzükleri eline geçirmiştir Sauron ancak tek yüzük elinde değildir ve bunun için elinden geleni yapmaktadır. Bu yüzüğü takmak gerçekten çok güçlü bir irade istemektedir.
Evet , Sauron harekete geçmiştir ve Orta Dünya halkının buna karşı bir şeyler yapması gerekmektedir. Bunu için yüzüğün bir an evvel yapıldığı ateşe, Hüküm Dağı’na götürülüp atılması gerekmektedir. Bunun için bir yüzük yaşıyıcısı gerekmektedir. Bu görev Frodo‘ya verilir. Ve hobbit köyünden üç arkadaşı da ona takılır;Merry , Pippin , Sam. Dört küçük hobbit Elf diyarına doğru yola çıkarlar
Elf diyarında yüzük taşıyıcısının yanına 8 kişinin daha katılmasına karar verilir. Bunlar insanların krallarını temsilen Boromir; Hobbitlerden Merry, Sam, Pippin; Cücelerden Gimli; Elflerden Legolas, efsanelerde anlatılan kırık kılıcı birleştirecek efsane kral Aragorn, Ak Gandalf ve tabi Frodo. Böylece yüzük kardeşliği oluşur. Görevleri tek yüzüğü Sauron ele geçirmeden yüzüğün yapıldığı ve onu yok edebilecek tek yer olan Hüküm Dağı’nın içine atmaktır. Yolda bir çok zorluklarla karşılaşırlar. Sauron yollarına türlü türlü engeller çıkarmaktadır. Gandalf bu engellerin bir tanesinde çok güçlü bir yaratıkla savaşmak zorunda kalır ve gruptan ayrılır. Sauron’un askerleri Orklar gruba saldırırlar ve Boramir ölür, grup ikiye ayrılır. Aragorn, Legolas, Gimli bir grup oluşturup, Sauron ile savaşacak güçlerin yanına; Frodo ve Sam Hüküm Dağı’na giderler. Merry ve Pippin ise orklar tarafından esir edilirler.
Savaşlar başlar. Sauron bütün dikkatini savaşa çevirir ve bu sırada Forodo ve Sam yüzüğü uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Hüküm Dağı’nın ateşine atarlar.
Küçük Hobbitler artık birer kahraman olmuşlardır ve ordular diğer tarafta Sauron’u ve kötülüğü yenmişlerdir. Artık eve dönme zamanı gelmiştir. Çok özledikleri evleri hobbit köye döndüklerinde işlerin hiç de umdukları gitmediğini gördüler. Memleketlerinde büyük insanlar eşkiyalık yapmakta ve halklarını korkutmaktadır. Onlara karşı halkı uyarırlar ve yabancıları neşeli memleketlerinden kovarlar. Frodo krallar ülkesine gider Aragorn ile. Sam evlenir. Merry ve Pipin ise Hobbit köyde mutlu bir hayat sürer.

3. KİTABIN ANAFİKRİ : En taş kalbli görünen insanların bile taştan da olsa bir kalbi vardır ve yalçın kayalar bile ufacık damlalar ile zaman içinde aşınırlar.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Frodo: Hobbit halkının genç kahraman üyesi. Seçilmiş yüzük taşıyıcısı. Yüzükle geçirdiği günler onu olgunlaştırmıştır.
Gandalf: Orta Dünya’nın en yaşlı bilge kişilerinden bir tanesi. Neşeli olduğu vakitler çok babacan dır ancak düşmalarının karşısında onu tanımak zorlaşır.
Aragorn: Efsanelrde anlatılan, insanların beklediği, savaşçı ve çok iyi bir yönetici olan kahraman biridir.
Sam: Forodo’ya ölesiye bağlı hobbit dostu. Bütün hobbitler gibi çok neşeli.
Merry: Kendinden beklenin çok üstünde cesur sevecen bir hobbit.
Pippin: Yüzük kardeşiğinin neşeli hobbit üyesi.
Legolas: Genç, kahraman bir elf. Elf irfanlarına sahip. Uzağı çok iyi görür, hızlı koşar.
Gimli: Kaba saba bir cüce ancak çok iyi kalpli. Yüzük kardeşiliğinin bir üyesi o da..
Boromir: İnsanların kralının çok sevdiği 2 oğlundan biri. Yüzük hırsı onun sonu olmuştur.
Sauron: Kötülük tanrısı Melkor‘un dünyadaki uşağı. Mordor diyarının efendisi.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap Tolkien’in yarattığı kusursuz dünyadan destansı bir masal. Yüzüklerin Efendisi üç kitaptan oluşuyor. Birinci kitap Yüzük Kardeşliği, ikincisi İki Kule ve sonuncusu Kralın Dönüşü. Bu üçleme gerçekten birbirini çok iyi tamamlıyor ve cesaretin, sevginin ve azmin başaramayacağı hiçbir şeyin olmadığını bir kez daha okuyucuya gösteriyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : John Ronald Reuel Tolkien 1892‘de Güney Afrika‘da doğdu. Oxford Üniversitesi’nde Dilbilim ve Eski İngilizce konularında uzmanlaştı ve aynı üniversitede 1959‘a kadar profesörlük yaptı.
Yüzüklerin Efendisi’nin 1954 ve 1955 yıllarında üç cilt halinde yayınlanması, özellikle “saygıdeğer” bir İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörünün “fantezi” gibi bir türde eser vermesi, edebiyat çevrelerinde küçük çaplı bir skandala yol açtı. Tolkien‘in 1937’de yayınlamış olduğu Hobbit, daha ziyade masal türüne ait bir çalışma olarak kabul edildiği için üzerinde pek durulmamıştı.
Yüzüklerin Efendisi’nin yaratığı dalgalanma “fantezi” türünün “saygın” edebiyat türleri arasına girmesinde önemli rol oynadı. Tolkien‘i izleyen fantezi yazarları, onu ve yarattığı “ Orta Dünya”yı büyük ölçüde taklit ettiler.
Tolkien‘in 1973’teki ölümünden sonra “ Orta Dünya “nın birinci çağı nı ele alan Silmarillion (1977), oğlu tarafından yayına hazırlandı. Christopher Tolkien babasının yarım kalmış el yazmalarını yayınlayarak eksiksiz bir “Orta Dünya” tarihi hazırlamaya gayret etti.

challenger_67
17-07-07, 22:35
Kitabın Adı : Sessiz Ev
Kitabın Yazarı : Orhan PAMUK
Yayın Evi Adresi : Can yayın evi, Babıali cad., Sıhhıye Apt., No:19, Kat:2, Cağaloğlu-İstanbul
Basım Yeri : İSTANBUL

Kitabın Konusu:
Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı kafasına koymuş üç torunun, 1980 yazında İstanbul’dan elli kilometre uzakta, Cennethisar’da yaşayan babaannelerini konağında geçirdikleri bir haftanın öyküsüdür.

Kitabın Özeti:
Yüzyılın başında, siyasetle uğraştığı için İstanbul’dan uzaklaştırılan, sürgüne gönderilen dede, Cennethisar’da bir konağa yerleşmiş Bütün yaşamını Doğu ile batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopedinin yazımına vermiştir. Öldükten sonra babaanne ve yanında çalıştırdığı cüce bir kahya tek başlarına yaşayıp gitmektedirler. Her yaz olduğu gibi bu yaz da şehirden gelecek torunları beklemektedirler. Torunlar gelince, tam babaannenin düşündüğü gibi aynı konuşmalar yapılır ve herkes kendi odasına ve kendi dünyasına çekilir. Babaanneyle beraber dedelerinin mezarını ziyaret ederler. Kitapta bekirki bir konu işlenmemekte. Aslında kitapı ilginç yapan da bu. Olaylar sırasında kişilerin kendi bakış aöılarından düşüncelerini anıarını öğreniyorsunuz. Genel olarak iki aşk hikayesi işlenmiş. Aslında ikisi de platonik. Torunlardan biri olan Nilgün’e hala Cennethisarda oturan eski çocukluk aşkı ilgi gösteriyor. Adı Hasan olan bu platonik aşık geçen zaman içinde solcu görüşlerin etkisinde kalmış ve kasabada sanki onların bir adamı olarak yardım parası manasında haraç toplamaktadır. Diğer bir torun olan Metin ise Ceylan adındaki zengin bir kıza aşıktır. Bir süre sonra evdekilerin de bundan haberleri olacaktır. Faruk Bey uzun zamandır aşırı derecede içki içmektedir. Ev halkı ve babaane bunu görüp elinden bir şeyin gelmemesi nedeniyle üzülmektedirler. Olaylar çoğu zaman kişilerin kendi anılarıyla kesilemktedir. Kitabın sonlarına doğru Nilgün’ün cumhuryet gazetesi aldığını gören Hasan Nilgün ile tartışırlar. Tartışma sonucu yere düşen Nilgün bir gün sonra beyin kanamasından hayatını kaybeder.

Kitabın Ana Fikri:
Doğu ile batı arasındaki uçurumun bir anda bulunan bir buluşla değil ancak ve ancak insanların kafalarındai değişmelerle kapatılabileceği.

Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi:

Babaanne : (Fatma Hanım)90 yaşına gelmiş, torunlarını seven ancak onların babaannelerine soğuk davranmalarınından hoşlanmayan, daha fazla ilgi isteyen evin sahibesi.
Faruk Bey : Kendisini içkiye kaptırmış, hayatta kaybettiklerini unutmaya çalışan ve gelecekten umudunu tamamen kesmiş biri.
Nilgün : Torunlardan ikincisi. Belkide babaanneyi anlayan en iyi insan. Küçük yaşta anne ve babasın kaybetmiş olması ve kız torun olmasından dolayı hayaa biraz daha farklı bakan bir kişi. Hasan’ın kendisine aşık olduğundan uzun bir süre habersiz.
Metin : Cennethisar’a biraz olsun eski günleri tazelemek ve yeni aşklar yaşamak için gelmiş biri. Kasabadaki arkadaşlarıyla birlikte dolaşıp zaman öldürür.
Recep : Evin cüce uşağı. Babaanneye bakıyor. Kasabalılar cüce olduğu için biraz garip davranıyorlar. Kalabalıktan ve değişimden babaanne gibi pek hoşlanmayan biri.

Kitap hakkında şahsi görüş:
Kitabın anlatım şekli daha önce okuduğum kitaplara hiç benzemiyor. Kitap şahısların bakış açılarından çoğu zaman hangi kişi tarafından olayların gözlendiği anlaşılamadan okuyucuya sunuluyor. Böylelikle okuyucu konu hakkında bir çok farklı bakış açısına sahip oluyor. Bu nedenle de daha önce okuduğunuz kitaplara benzemiyor.

Yazar hakkında bilgi:
Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale, Cevdet Bey ve Oğulları, Gizli Yüz, Kar, Kar / Sert Kapak, Kara Kitap, Kara Kitap Ciltli, Öteki Renkler, Öteki Renkler 1. Hamur, Sessiz Ev, Yeni Hayat

challenger_67
17-07-07, 22:36
KİTABIN ADI Gulyabani
KİTABIN YAZARI Hüseyin Rahmi Gürpınar
YAYINEVİ VE ADRESİ Ankara Cad. 31/2 Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI Ocak 1995

1. KİTABIN KONUSU :
Yazar cin,peri ve gulyabani gibi boş inancların nasıl kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların kandırıldığını anlatmıştır.

2. KİTABIN ÖZETİ :
Hoppaca bir kız olan Munise çok güzel bir kızdır. Annesi ve babası o daha gençken ölür.Komşuları Munise’yi geyindirip,geçindirir ve çehiz vererek onu birisiyle evlendirirler. Fakat Munise kocasıyla pek anlaşamaz ve bir gün kocası evde yokken kaçar. Daha sonra ana dostu olan Ayşe Hanım adlı bir kadın onu bulur ve ona onun hizmetçilik yapabileceği iyi ve namuslu bir yere götüreceğini söyler. Ama Ayşe Hanımın Munise’ye bir tafsiyesi vardır. O da şudur ki; Eğer oradakalıp iyi para kazanmak ve daha sonra kendine iyi yuva kurmak istiyorsa orada olup bitenleri kimseye söylemeyecek ve bunlara tepki vermeyecekti. Munise bu fikre evet der.Ayşe Hanım Munise’yi bir dağın tepesindeki köşke götürür. Burada onları Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen adlı iki hizmetçi karşılar. Daha sonra Ayşe Hanım Munise’yi burada bırakıp gider. Munise bu köşkün garipliklerine şaşıp kalır. Çünki gelirken onları buraya getiren arabacını konuştuğu cin,per ve gulyabani muhabbetine inanamayan Munise, bunlara inanmaya başlar. Munise Ayşe Hanımın onu buraya büyük bir bahşiş karşılığında getirdiğini bu zaman anlar ve kafasına vurur. Gitmeye çalışır fakat ona buraya gelen insanların bir daha geri dönemeyeceğini söylerler. Munisenni getirildiği köşkün her tarafında her gece cinler,periler dolaşır.Bunlardan en korkuncu ise Gulyabani’dir. Cinler ve Periler her gece bu köşkün etrafına gelip odalara girerek abuk subuk sesler çıkarır ve Muniseye saldırırlar. Muniseyse ona verilen tafsiyeler göre hareket ederek sesini çıkarmaz bu da benim kaderimdir der. Bir gün gece bir erkek peri Munise Hanımın odasına gelir. Munise bu durum karşısında şaşkın kalmıştır. Bu erkek perinin adı Hasan’mış. Hasan çok güzel yüzlü peridir. Hasan kendisinin peri olmadığını ve onu bu köşkten kurtarmak istediğini söyler. Fakat Munise bu olaylarla sürekli karşılaştığından onun sözüne inanmaz. Hasan ise ona aşık olduğunu ve onu sevdiğini, onun için her şey yapabieceğini söyler. Daha sonra Hasan’ın insan olduğu ve Şehirden bu köye geldiği anlaşılır. Hasan sonunda bu cin,peri saçmalıklarının bir iç yüzünün olduğunu anlar ve bunu ortaya çıkarır. Demek ki, cin,per, ve gulyabani muhabbeti saçmalıktan ibaretmiş. Bunların hepsi cin,peri ve gulyabani kılığına girmiş birer insanlarmış.Bu insanlar cahil köy halkını kandırır ve namussuzca işler yaparlarmış. Hasan onların hepsini yakalar ve halkın önünde hepsini tanıtarak cezalandırır. Sonra Munise Hasan’la evlenir, köşkte hizmetçilik yapan Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen’e de birer kaca bulurlar. Onlar da mutlulukla hayatını devam ettirir. Köşkün sahibi, Hanımefendi de Munise ve Hasan’la birlikte bir müddet yaşar ve sonra hayatını değiştirerek bütün malını ve mülkünü onlara bırakır. Hasan’la Munise hayatlarına mutlulukla devam ederler.



3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Cahil olmamak,batil düşüncelerden kaçınmak,bilimsel düşünceye önem vermek gerekir, aksi durumda istenilen yöne çevrilebilirsin.

4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta sık geçen isimler şunlardır; Munise, Ayşe Hanım, Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen. Munise eserin baş kahramanı ve ve olayların odak noktasıdır. Ayşe Hanım Munise Hanımın annesinin eski dostudur. Hasan ise Munise’nin sevgilisidir. Çeşmifelek ve Ruşen ise köşkün sahibinin hizmetçileridir.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde masalcı yanın çok olması kitabı zevkli hale getirmiştir. İnsanlarınher zaman bilimsel düşünceye yer vermesi gerektiğini savunması bakımından,her söylenene inanmamak gerektiğini vurgulaması bakımından gençlerin okumasını tavsiye ederim.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Eserin yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır.17 Ağustos 1864’te İstanbu’un Ayaspaşa semtinde doğdu ve 8 Mart 1944’te yaşama gözlerini yumdu. Eserlerinde gerçekçiliği ve doğalcılığı savunan yazar, dil estetiğine önem vermez. En başarılı türü romanlarıdır. Romanlarından bazıları şunlardır; Şık, İffet, Can Pazarı, Namuslu Kokotlar ve Gulyabani’dir.

challenger_67
17-07-07, 22:36
KİTABIN ADI: Ramses, Kadeş Savaşı
KİTABIN YAZARI: Christian JACQ
YAYINEVİ VE ADRESİ: Remzi Kitabevi
BASIM YILI: 1999


1.KİTABIN KONUSU: Kitap, M.Ö. 13. yy.da Mısır firavunu I. Seti’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Ramses’in firavunluk döneminde ülkesinde ve çevresinde dönen entrikaları ve Mısır’ı tehdit eden Hititlilerle yapılan Kadeş savaşını anlatmaktadır.


2.KİTABIN ÖZETİ:
II. Ramses, babası I. Seti’nin ölümünden sonra M.Ö. 1279 yılında tahta çıkmıştır. Ancak genç yaşı ve deli dolu haraketleri ile tepkiler almıştır. Bu işi yapabilecek, yani Mısır’ı yönetecek bir firavun olarak görülmemiştir. Ayrıca kendisinin firavun olması gerektiğini düşünen ağabeyi Şenar’ın da büyük düşmanlığına maruz kalmıştır. Bunlara rağmen Ramses, büyük başarılara imza atmış, çeşitli yerlere tapınaklar yaptırmış, ve Memfis’te bulunan ülke merkezini Pi-Ramses’e taşımıştır. Böylece çevre ülkelerin oluşturdukları tehlikelere karşı yapılan savunma savaşlarını da daha hakim bir yerden yönetmeyi amaçlamıştır.
Fakat ağabeyi Şenar, vazo ticareti ile uğraşır görünen bir Hitit casusu ile işbirliği yaparak kardeşi Ramses’ı Hititliler karşısında yenik duruma düşürüp onun yerine firavun olmayı ve ülkeyi yönetmeyi amaçlamıştır. Kızkardeşi Dolant ve kocası, kendini Libyalı bir büyücü olarak tanıtan Ofir isimli, Hitit casus şebekesinin başı olan birinin yalanlarına uyarak Ramses’e ve karısı Nefartari’ye karşı çeşitli kötülükler yapmaya kalkışmışlardır. Ofir, tek tanrılı bir dini yaymaya çalışan biri olarak kendini tanıtmış, Ramses’in veyandaşlarının inandığı tanrıların sahte olduğuna ve ülkeyi felakete götüreceğine halkı inandırarak taraftar toplamaya başlamıştır. Böylece, çok tanrılı bir din anlayışı olan Mısır’da iç kargaşalık yaratmaya çalışmıştır. Aynı zamanda Ramses’e ve karısına karşı büyüler yapmış onları yok etmeye çalışmıştır. Fakat bütün bunların altında yatan asıl amaç yaptığı casusluğu örtbas etmek Hititlilere daha rahat bir biçimde mesajlarını iletmektir.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, talih Ramses’ten yanadır. Ayrıca yakın arkadaşlarından dışişleri ustası Aşa, büyücü Seatu ve başkatibi Ameni ona her konuda yardım etmekte bütün kötülüklere karşı onun yanında yer almaktadırlar. Ayrıca Ramses’in yakın korumalığını üstlenen aslanı ve köpeği de ona hiçbir düşmanı yaklaştırmamaktadır.
Ülke içinde bu olaylar meydana gelirken ülkeyi ve Ramses yönetimini yok etmeyi amaçlayan bu kadar faaliyetin yanında dış tehdit olan Hititliler de boş durmamakta Mısırlılara karşı bir saldrı planlamaktadırlar.
II. Ramses, bütün bunları izledikten sonra ülkesini ve askerlerini bu savaşa hazırlamaya başlamıştır. Emrindeki komutanlar ve askerler ise bu savaşın ülkeyi felakete sürükleyeceğini Hititlilerin Mısır’ı yenip ülkeyi paramparça edeceklerini savunuyorlardı. Fakat Ramses kendinden emin bir şekilde savaşın ülkesi ve firavunluğu için gerekli olduğunu ileri sürerek adamlarını ikna etmiştir.
Bir süre sonra hazırlıklarını tamamlayan Ramses ilk olarak Hititlilerin ele geçirdiği kaleleri kolaylıkla geri alır. Daha sonra gözde kalesi olan Kadeş’te çarpışmaya karar verir. Bu kararda en önemli etken, Hititlilerin içine casus olarak sızan Aşa’nın verdiği bilgiler olmuştur. Çünkü Aşa Hititlilerin içine sızp onların saldırı planladığını öğrenmiştir.
Ramses de bunun üzerine Kadeş’e doğru harekete geçmiştir. Amacı Kadeş’i ele geçirmektir. Bu amaçla emrindeki dört tümen ve yardımcı kuvvetlerle bugünkü Suriye’de çeşitli kaleleri ele geçirir. Oradan da Kadeş’e yönelir. Buna karşılık da Hititlerin imparatoru Muvatallis Kendisine bağlı devletlerden büyük bir birlik oluşturur. Tabii bu arda Hititliler arasında da çeşitli iktidar savaşları olmaktadır. Hitit İmparatoru Muvatallis oğlu Urhi-Teşhup’a orduyu eğitme görevi vermiştir fakat ona güvenmemektedir. Bu nedenle asıl savaş planını oğluna açıklamamış, yerine onun kardeşi iyi bir diplomat olan Hattuşil ile ortaklaşa bir plan geliştirmiştir. Muvatallis, bu savaşın kendi imparatorluğunu sağlamlaştırmak ve Hititlilerin yayılmacı politikasına ters düşmediğini göstermek ister. Oğlu Urhi-Teşhup da savaşın başarısına sahip çıkarak iyi bir komutan olduğunu kanıtlayıp babasının tahtına geçmeyi planlamaktadır.
Muvatallis, kendi birliklerini ve bağlı devletlerden oluşturduğu birliği kentin arkasındaki tepeye saklar, fakat ordunun daha kuzeyde Halep’te olduğu yönündeki yanıltıcı haberleri yayar. Ramses’in Kadeş yakınlarına geldiğinde çıkardığı bir keşif kolu, köylü kılığında iki Hititli öncü askeri yakalayıp getirir. Bu askerlerin söylediklerine kanarak Asi ırmağı vadisi boyunca dar bir yürüyüş kolu halinde ilerlemeye başlayan Ramses ve ordusu tepenin ardından çıkan Hititlilerle karşılaşınca şaşkına döner. Hititliler ırmağı geçerek Mısırlıların bir tümenini bozguna uğratır ve Mısır kampına doğru hücuma başlarlar. Ardından bir tümeni daha dağılan Ramses, Hititlilere arkadan saldıran yardımcı kuvveti ve kendisinde bulunduğu iddia edilen güneşin gücüyle Hititlileri ırmağın kıyısına kadar itmeyi başarır.Hatta Hititliler bir süre sonra Kadeş kalesine sığınmak zorunda kalırlar. Muvatallis, savaşın galibi olarak Ramses’i gösteren ve kendisini yenilmiş ilan eden resmi bir belgeyi Ramses’e vererekyenilgiyi kabul eder. Böylece Ramses, Aşa’yı kurtarır ve arkadaşlığa verdiği önemi kanıtlar.
Daha sonra ülkesine dönen Ramses başarılı bir komutan ve güçlü bir firavun olarak ülkesinde coşkuyla karşılanır. Burada ağabeyi Şenar, yaptığı kötülükler ve işlediği suçlardan dolayı tutuklanır. Fakat ellerinden kaçar. Casus Ofirde ülkeden kaçar. Ofir’in etkisinde kalan Musa Ramses’in kızkardeşinin kocasını öldürdükten sonra ülkeden kaçar ve Yahudileri biraraya getirmeye çalışır. Yavaş yavaş tektanrıcı anlayış içinde Tanrı’ya yönelmiş peygamberliğini ilan ederek firavuna karşı çıkmaya hazırlanmaktadır. Bu arada casus Raya, bir kaza sonucu ölür.
Firavun II. Ramses’in ülkesi ve firavunluğu o anda tehlikeden arınmış görünmektedir. Fakat tehlikeler tamamen yok olmamıştır. Ramses’in bütün düşmanları ona ve Mısır topraklarına karşı tekrardan güçbirliği yapıp saldırmak için uygun zamanı beklemektedirler.


3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Ağabeyi ve düşmanları tarafından engellenmek istenen II. Ramses’in hayat serüveni boyunca yaşadıklarını ve Mısır'a kazandırdıklarını anlatmaktadır.






4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
II.Ramses: Mısır kralıdır.
Nefertari : II.Ramses’in karısıdır.
Musa : II.Ramses’in yakın arkadaşlarından birisidir.
Aşa : Mısır’ın dışişleri bakanıdır.
Ameni : Sandalet taşıyıcısı ve başkatiptir.
Şenar : II.Ramses’in ağabeyidir.
Dolant : II.Ramses’in kızkardeşidir.
Ofir : Libyalı büyücü ve casus şebekesinin başıdır.
Raya azo ticaretiyle uğraşan Hitit casusudur.
Mutavallis : Hitit imparatorudur.


5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Her ne kadar kitapta bir tarihi olay ele alınıyor olsa da, eser bir tarih kitabı veya bilimsel araştırma şeklinde ele alınmıştır. Kitap durağan ve tasvirlerle bezenmişti. Buna ek olarak tam bir subjektiflikle anlatılmıştır. Zaman zaman zor sıkılan okurların bile sınırlarına dayandığını söylemeliyim.
Birbirinden bağımsız gibi görünen bir sürü olayın kitabın sonunda kesişmesi ise kitabın üslubuna ayrı bir renk katmış. Kitap öyküsü ve sürükleyici serüveni açısından oldukça başarılı olmuş. Fakat çeviri bir kitap olmasından kaynaklandığını düşündüğüm büyük bir boşluk kendini hissettirmiş.



6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1947'de Paris'te doğdu. 13 yaşındayken hayatına yön verecek kitabı okudu: Jacques Prienne'nin "Eski Mısır Uygarlığı Tarihi". Bunu takip eden 5 yıl içinde 8 roman yazdı. Böylece edebiyat kariyeri başlayan Jacq, 50 yaşına geldiğinde 50'nin üstünde eser vermişti. 17 yaşında Mısır'da geçirdiği balayı sırasında II. Ramses'in devrilmiş olan dev heykeliyle ilk kez karşılaştı. Jacq'ın kaderi artık belirlenmişti. 21 yaşında Sorbonne Üniversitesi'nde Mısır bilimi (Egyptology) ve arkeoloji eğitimi gördü. Çalışmalarını sürdürüp Eski Mısır konusunda doktora yaptı. 1986'da doktora tezi Editions du Rocher tarafından yayınlandı. Böylece akademik kariyeri ve ünü sağlamlaştı. 20 bilimsel makale yayınladı. "Büyük Firavunların Mısır" adlı makalesi 1981'da Academie Française ödülünü aldı. 1987'de yazdığı "Mısırlı Champollion" adlı romanıyla dikkatleri çekti ve büyük bir ün kazandı. Tehlikede olan tarihi alanların korunması için halen başkanlığını sürdürdüğü Ramses Enstitüsü'nü kurdu. 1995 yılında Alexander Dumas'nın ve 19. yüzyılın diğer ünlü dizi roman yazarlarının izinden giderek II. Ramses'in hayatını anlatan 5 ciltlik romanını yazdı.

challenger_67
17-07-07, 22:37
KİTABIN ADI : SEFİLLER
KİTABIN YAZARI : VICTOR HUGO
YAYINEVİ : VARLIK YAYINLARI
BASIM YILI : 1992

KİTABIN KONUSU:
Bu romanda Jean Valjean adlı bir köylünün, 19. yy.’un ilk 30 yılındaki serüvenleri anlatılır.
Valjean aç ailesini doyurmak için ekmek çaldığından bir kadırgada kürek çekmeye mahkum edilmiştir.

ESERİN ÖZETİ:

Birkaç kez kaçma girişiminde bulunduğundan mahkumiyet süresi 19 seneye çıkarılır 1815’de serbest bırakılır. Valjean Güney Fransa’da D kasabasına gider. Bir kürek mahkumu olduğundan kimse onu barındırmak istemez. Sonunda yaşlı ve çok iyi bir insan olan kasabanın piskoposu onu yanına alır ve ona çok iyi davranır. Valjean onun bu konuk severliğine piskoposun yemek takımlarını çalmakla karşılık verir. Polis kısa bir süre sonra Valjean’I yakalar ve piskoposa getirir piskopos Valjean’I hayrete düşürürcesine, yemek takımını Valjean’a hediye verdiğini söyler. Valjean’ın karşılaştığı bu durum onu derinden etkiler. Ondan sonra piskoposun güvenine layık olmaya mümkün olduğu kadar erdemli ve dürüst bir hayat sürmeye söz verir.
Valjean yıllar sonra takma bir adla Kuzey Fransa’da mücevherat üreticisi olarak devam ediyordur. Üretimde bir iki basit gelişme gerçekleştiğinden şimdi varlıklı bir insandır. Kasaba halkının güvenini kazanmış ve hatta belediye başkanı bile seçilmiştir. Kasabanın müfettişiJavert, tam bir dedektiftir ve amirinin kişiliğinden şüphe eder. Onu tam yakalattıracağı sırada adının Valjean olduğu bir diğer insanın başka bir suçtan yakalandığını ve tekrar kadırgaya gönderileceği haberini alır. Çok mahçup duruma düşen polis müfettişi belediye başkabıbdan özür diler, onun hakkında şüphelere düştüğünü anlatır. Valjean kendi adını taşıyan suçsuz bir insanın acı çekmesinden ötürü vicdan azabı duyar. Kahramanca bir hareketle mahkemeye gider, kendisini tanıtır ve kendi isteğiyle kürek mahkumluğuna döner. Birkaç yıl sonra tekrar kaçar ve kuzeye gider. Üretici olarak iş yaptığı yılların karşılığı olan parayı buraya gömmüştür. Para onu rahatça geçindirebilecek ve çevresinede yardım etmesine de imkan verecektir. İlk işi Cosetta adında bir kızı aramak olur. Kız bir zamanlar yanında çalışan Fantina’nın kızıdır. Fantina kızına bakmak için fahişelik yapmıştır. Fantina artık ölmüştür ve onu yetiştiren üvey anne ve babası ona kötü muamele etmektedir. Valjean onu evlatlık alır ve ona derin bir sevgiyle bakmaya başlar. Beraberce Parise giderler. Valjean bir rahibe manastırında bahçıvan olarak çalışmaya başlar ve Cosette da manastırın okuluna gider.
Cosetta büyüyünce Parisli bir öğrenci olan marius Pontmercy adında bir genç onunla ilgilenir. Cosette ve Marius, Paris’in Luxenburg Gardens adındaki parkında tanışırlar ve Valjean’ın kendisini ve Cosette’yi gizli tutmasına rağmen gizliden gizliye mektuplaşırlar.
Olaylar, ülkedeki iç huzursuzluklar sırasında doruğa ulaşır. Sosyalistler 1832’de, Paris’te hanedanlığa karşı başarısız kalan bir baş kaldırma hareketine girişirler Marius ve arkadaşları bu isyanda yer alırlar ve sosyal adalete bağlılığından ötürü kim olduğunun meydana çıkmasına bile aldırış etmeyen Valjean da isyana katılır. Sokak çatışmalarının ortasında eski düşman Javert ile karşılaşırlar. Onun bütün hayatı şimdi ellerindedir.Gerçi bir tek kurşun Javert’I ortadan kaldıracaksa da Valjean Jvert’ı serbest bırakır. Valjean’ın bu davranışı Javert’in, kesin meşruiyet ve hukuka dayanan ahlaki dünyasını alt üst eder. Hayatında ilk defa olarak bir mahkumun kanuna saygı duyan bir vatandaştan daha iyi bir insan olacağını düşünür ve kendini öldürür.
Bu arada barikatlar ardına çekilen isyancılar çevrilir. Karşı tarafın kuvvetleri daha fazladır. Çarpışmalar sırasında Marius ağır yaralanır. Valjean Marius’u, sırtında taşıxxxxx yer altındaki lağım kanallarına götürür. Burası hoş bir yer olmasa da, çatışma alanından uzaktır. Kendisini tamamen kaybetmiş ve hemen hemen ölü olan Marius, büyükbabasının evine getirilir. Marius hayatını kimin kurtardığını bilmemektedir.
Valjean, Cosette ile Marius arasına girmemeye karar verir. Cosette’nin Marius’u sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini anlar. Cosette’ye büyük miktarda para verdikten sonra inzivaya çekilir. Marius önceleri bunu kabul eder fakat hayatını kurtaranın Valjean olduğunu öğrenince Cosette ile birlikte son bir defa görmek için ihtiyar adamın yatak ucuna giderler. Valjean ölüm yatağında, seneler önce, evliya gibi biri olan psikopozun inanılmaz bir jestle kendisine hediye ettiği ve böylece Valjean’ın ruhunu kazandığı gümüş şamdanlığı Cosette’ye hediye eder.

ANAFİKRİ:
Kendisine her zaman kötü davranılan bir mahkumun, kendisine iyi davranan biriyle
beraber olduğu zaman kişiliğinin ve davranışlarının iyiye doğru gidişatı gözlenmiştir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
JEAN VALJEAN: Romanın kahramanı. Önceleri basit, çalışkan bir köylüyken sonradan bir mahkum olarak hayata küskünlük duyar.
JAVERT: Hiç bir zaman satın alınamayacak kadar namuslu bir polis memuru.
MARIUS PONTMERCY: Albayın oğlu. Kendisini babasının anısına adıyan bir genç.
COSETTE: Fantine’nin kızı, Valjean’ın evlatlığı. Sevimli bir kız.
FANTINE: Karakteri bakımından iyi bir kız ise de şartlar onu bir fahişe olmaya zorlar.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde tarihsel olaylar, kişilik çözümlemeleri, siyasal düşünceler, insanlar arasındaki günlük ve basit ilişkiler iç içe ve büyük bir ustalıkla anlatılmıştır.

challenger_67
17-07-07, 22:37
KİTABIN ADI DİRİLİŞ
KİTABIN YAZARI LEVİ TOLSTOY
YAYIN EVİ ADA YAYINLARI
BASIM YILI KASIM 1996
SAYFA SAYISI 446

KİTABIN KONUSU:
Adalet sistemindeki yanlış uygulamalar ve bu uygulamalara maruz kalan bir kadın ve aynı kaderi paylaşan diğer mahkumların yaşadıkları olayları anlatmakta ve eleştiriler yapmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
Dimitri Nehludov çok gösterişli ve zevk içinde bir hayat sürdürmekte iken bir mahkemede eskiden birlikte olduğu ama daha sonra terk edip bıraktığı bir kadın olan Katyuşa ile karşılaşır.
Katyuşa kimsesiz bir kadındır. Pek çok iş aramış ancak bulduğu işlerde erkeklerin sarkıntılıklarından dolayı fazla çalışamamıştır. En sonunda bir hastanede çalışırken bir odacı Katyuşa’ya sarkıntılık yapar. Katyuşa odacıyı kendisine yaklaştırmaz. Bu sırada gürültüden dolayı hastanedeki diğer personel odaya gelirler. Katyuşa da bir iftiraya kurban giderek mahkemeye verilir.
Bir vicdan muhasebesine dalar ve bunun sonucunda ne pahasına olursa olsun Katyuşa’yı kurtarmak için yemin eder.
Katyuşa’ya en çok bir kaç ay ceza verileceği düşünülürken mahkemede yapılan hatalar nedeniyle Katyuşa’ya çok ağer bir cez verilmesi karara bağlanır.
Prens Katyuşa’ya karşı sorumluluk duygusunun da etkisiyle evllilik teklif eder. Katyuşa ise aslında aşık olduğu Nehludov’un başına dert açmak istemediği için bu teklifi ısrarla reddeder.
Katyuşa’ya kürek mahkumiyeti verilir.Nehludov’un bütün çabasına rağmen Katyuşa Sibirya’ya sürülmekten kurtulamaz.
Nehludov da elindeki mal varlığının önemli bir bölümünü harcayarak Katyuşa ile Sibirya’ya gitmeye karar verir.
Sibirya yolculuğu mahkumlar için dayanılmaz geçmektedir. Mahkumların başındaki gardiyanlar da mahkumlara çok kötü davranmaktadır.
Nehludov bu kötü muameleleri önlemek için elinden geleni yapsa da bunu başaramamaktadır.
Dimitri Sibirya yolculuğu sırasında haksızlığa uğrayarak hapse düşen veya sürgüne gönderilen pek çok mahkumun olduğunu da fark eder. Bu mahkumlar da Prens’in kendilerine yardımcı olmalarını istemektedir.
Sibirya’daki kürek mahkumiyeti sırasında Katyuşa’nın affedildiği haberi gelir. Katyuşa da başka bir mahkumla evlenerek Dimitri’yi bırakır.
Dimitri bütün bu olan bitenden oldukşa etkilenir. Dünyada adaletin gerçekte olamayacağını düşünmeye başlar. Aradığı mutlak adaleti İncil’debularak yeni düşünceler benimser.

KİTABIN ANA FİKRİ :

Dünyada tam anlamıyla adalet yoktur. Herkesin bir suçu ve günahı olacağı için dünyada kimsenin kimseyi cezalandırmaya hakkı olamaz. Ancak bütün sistemlerde bazı kimseler insanları cezalandırmaya devam etmektedir.





KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Dimitri Nehludov : Başlangıçta zevk ve sefahate düşkün olan fakat daha sonra bu hatalarından dönen, inandığı değerler uğruna pek çok şeyi göze alan bir Rus prensi.
Katyuşa : Kimsesiz, gariban, ama gururlu,genellikle duygularıyla hareket eden bir kadın.
Kitapta Dimitri ve Katyuşa’nın mahkemed karşılaşması,Dimitri’nin vicdan muhasebesine dalarak gösterişli hayatını bırakması,Sibirya’ya sürgün,Dimitri’nin Katyuşa’yı affettirme çabaları etkileyici ve akıcı bir üslupla anlatılmaktadır.


Marlo Morgan : Hayatın monotonluğundan sıkılmış, değişiklik arayan, hırslı kafasına koyduğunu yapan, yardımsever, çocuk ruhlu biri.
Oota : Kabilede ingilizce bilen tek kişi Morgan’a kendilerini tanımasına elinden geldiğince sorulara cevap vererek yardımcı olmuştur.
Kara Kuğu : Kabilenin şefidir. Bilge bir insan olarak tüm sırlarının sırası ile Morgan’a açıklanmasını sağlamıştır.
Bunun dışında şifacı gibi yeteneklerine göre isimlendirilen birçok kabile üyesi var. Çölde, insanın yaşamını zorlayan birbirinden ilginç olaylar oluyor.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Levi Tolstoy 19. yy. Rusya’sında yaşamış bir yazardır. Hayatında hep bir arayış içeirsinde olmuş ve yaşlılığını dindar bir insan olarak geçirmiştir. Genellikle eserlerinde insanlara ahlaki değerlerden bahseden yazarın ‘Dirilş’ eserinde de bu özelliğinin izleri görülmektedir.

challenger_67
17-07-07, 22:37
*Martin Eden
*Jack London
*1978
*Oda Yayınları
*348

Kitabın İçeriğiyle İlgili Sorular

*1.Dünya Savaşı öncesi,Amerika’da geçiyor.

*Martin Eden’in öyküsüdür.
Yoksul bir mahallede yaşayan işçidir.Kütüphanede Ruth ile tanışır.Ailesi üst düzey tabakadandır.Ona aşık olur.Yaklaşmak için durmadan dinlenmeden okur.Yazar olmayı istiyordur.Ruth yazdıklarını beğenmez.Yılmaz.Öyküleri yayınlanmaya başlar.Ruth hayalperestlikle suçlar ve ayrılır.Artık ünlü olmuştur.Ruth ona dönmek ister.Kızgındır amacı kalmamıştır.Tanıdıklarına maddi yardımlar yapar.Yaşamına son verir.

*Martin Eden başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bireycidir.Hayalleri kaybolduğunda uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.

*Martin Eden
Amaçları için her şeyi yapar.Duygusal bir insandır.Hayatın adaletsiz olduğunu düşünür.

Ruth
Martin’in sevgilisi.Yoksul insanları küçük görür.Ailesinin etkisindekalmıştır.Çok güzel ama kibirlidir.

Norman
Hayatı küçümser.Çok iyi bir şair olmasına karşın bu yeteneğini gizlemiştir.

Gertrude
Maddi durumu kötü de olsa kardeşine para yardımı yapmıştır.Fedakarbir insandır.

Maria Silva
Hayattan çok büyük bir beklentisi yoktur.Çocuklarıyla birlikte geçinmeye çalışır.

Joe
Gelecek için umutlu değildir.Yoksulluğu onu alkolik olmaya iter.

*Çok fazla isteyen insan hedefine ulaşır.
Gerçeğe uygundur.

*Norman, yeteneğini gizliyor,gelecekten umutsuz.
Joe, gelecekten ümitsiz.
Gertrude,fedakardır.
Maria Silva,fedakarlık yapıyor.Kirada indirim yapıyor.

*Toplumsal mesajlar veriyor.Dolaysız,yapmacıksız üslübu var.

*Etkilenmenin ötesinde,kendi akımını oluşturuyor.Ekolü vardır.

*Bu kitap iki yüzlülüğe,yalancılığa,yapmacıklığa,ahlak sızlığa,para hırsına yanıt ve saldırıdır.

*İnsanların hedefi olması ve çabaları güzeldir.Ancak bununla beraber diğer insanlar ve toplumlar içinde idealler ve düşüncelere sahip değilse eksik kalacaktır.

*Jack London
Kitabı okuyup etkilenmemek ve öğrenmemek öz konusu olamaz.Sıcacık duygularla seveceğimiz insanlar ve onun anlatımında ifade bulacak insan davranışları çok etkilidir.

*1876 yılında San Fransisko’da doğdu.Onbir yaşında çalışmaya başladı.Balıkçılık, deniz polisliği,gazete satıcılığı,öğrencilik,altın arayıcılığı,şöförlük ve gardiyanlık yaptı.Jack London girip çıktığı bu çeşitli işler nedeniyle yoksulların ve düşkünlerin çektiği acıları yakından tanıma fırsatı buldu.Daha sonra yaşamını yazarak kazanmaya karar verdi.1903’te bastırdığı Vahşetin Çağrısı ile edebiyat çevrelerinde tanındı.1905’te Jack London artık zamanının en zengin ve en tanınmış yazarlarından biri olmuştu.Kırk yaşındayken intihar etti(veye böbrek yetmezliğinden öldü).

challenger_67
17-07-07, 22:38
ÇALIKUŞU


Çalıkuşu,Reşat Nuri Güntekin’in Türk Tarihi ve edebiyatı açsından çok önemli bir eseridir.Bu romanı okurken harp yıllarında çekilen zorluklar ve insanların hayat tarzları,düşüce biçimleri,ve inançları hakkında önemli bilgiler edinebiliyoruz.Reşat Nuri Güntekin’in üslubundaki yalınlık,sadelik ve akıcılık kitabın önemini daha fazla arttırıyor çünkü Reşat Nuri o dönemin birçok edebiyatçısından farklı olarak dilin sadeleşmesinde çok önemli katkıları olan yazarlarımızdandır. Çalıkuşu gerçekten zevkle okunabilecek,sürükleyici,ve her insanın değişik yerlerde kendini bulabileceği bir roman.Sinemaya uyarlanması,buna ek olarak dizi filminin çekilmesi bence romanın önemini kanıtlayan en önemli faktörlerdir.Reşat Nuri Güntekin Türk edebiyatına mükemmel denilebilecek bir yapıt kazandırmıştır.Kendisine çok teşekkür ediyorum.
Çalıkuşu özellikle Feride karakterinin üzerinde yoğunlaşmış bir romandır.Feride daha iki buçuk yaşındayken,babası,askerlik mesleğinden dolayı Musul’da bulunuyordu.Babasının devamlı uzakta olması buna ek olarak annesinin ağır sağlık sorunları nedeniyle Feride,hizmetçileri Fatma ve emireri Hüseyin gibi kişilerle zamanını geçirmektedir.Annesi hastalığına yenik düşer ve vefat eder.Bunun üzerine babası Feride’yi İstanbul’a babaannesinin ve teyzesinin yanına gönderir.Fakat Feride burada da mutluluğu yakalayamaz.Babaannesi,Feride henüz dokuz yaşındayken vefat eder.Bunun üzerine,Feride’nin teyzesinin yanında,besleme gibi yaşamasını engellemek için O’nu yatılı bir Fransız okuluna gönderir.Çünkü o zamanlarda uluslararası dil fransızca idi ve fransızca bilmek insana çok büyük bir ayrıcalık kazandıryordu.
Feride çok sevimli bir çocuktur.Fakat bunun yanında aşırı hareketli ve yaramaz bir mizaca sahip olması hocalarının ve arkadaşlarının O’n dan sıkılmalarına ve ÇALIKUŞU ismi takmalarına sebep olur.Bu arada Feride on iki yaşına bastığında babasın kaybeder.
Bu kadar üstüste sevdiklerini kaybetmek,Feride’nin güçlü kişiliğine hiçbir zarar verememişti.
Yazları Besime Teyzesinin köşküne gider ve orda çok iyi vakit geçirirdi.Feride,teyzesinin uslu kızı Necmiye ve kendinden oldukça büyük olan teyzesinin oğlu Kamuran ile anlaşmak ta güçlük çekiyordu.Çünkü çok yaramazdı ve köşkün altını üstüne getiriyordu.Ancak asıl anlaşamadığı kişi Kamuran idi.O,Feride’ye bir erkek için fazlasıyla nazik ve kırılgan geliyordu,bunun için de sürekli Kamuran ile dalga geçiyordu.Fakat daha o zamanlarda Feride ile Kamuran arasında duygusal bir yakınlaşma oluşmuştu.Bu yakınlaşma daha çok Feride’nin yaz tatilleri sırasında oluşmuştu.
Feride,ondört_onbeş yaşlarına geldiğinde,erkek arkadaş edinme konusunda yaşına göre fazlasıyla ciddi düşünceleri vardı.Fakat kişilik yapısından kaynaklanan bir şey O’nun bu gibi düşünceleri ertelemesine yol açıyordu.Kamuran ise bu sıralarda,Feride’nin okuluna çok sık uğramaya başlamıştı.Feride’yi görmeden fazla uzun süre dayanamıyordu.Feride,bu durumu çok iyi kullanıyor ve abartarak arkadaşlarına anlatıyordu.Bütün arkadaşları doğal olarak Kamuran ile dalga geçiyorlardı.Feride ile Kamuran’ın karışık gibi görünen ilşkileri,ev halkı tarafından değişik yorumlara maruz kalmıştır.
Feride’nin Tekirdağ’da oturan bir başka teyzesi daha vardı.Feride,yaz tatillerinden birinde oraya gitmeye karar verdi.çünkü teyzesinin kızı Müjgan ile çok iyi anlaşıyordu.Müjgan,Feride’den Kamuran ile ilgili hikayalari dinleyince,Tekirdağ’a sadece Feride’yi görmek amacıyla gelen Kamuran’a ilk fırsatta bunları açar.Bunun üzerine Kamuran Feride’ye evlenme teklif eder ve nişanlanırlar.Sonra hep beraber,Müjgan ve annesi dahil olmak üzere İstanbul’a dönerler.Feride,kişiliğindeki inatçılık ve toplumdaki klasikleşmiş “nişanlı kız”pozlarından hoşlanmadığı için,yaramazlıklarına devem ediyordu,bunun sonucunda da Kamuran ile araları sürekli bozuluyordu.
Tam bu sıralarda,Feride’nin okulu açılmıştı.Ancak,Kamuran’ın bir iş seyahati dolayısıyla Avrupa’ya gitmesi söz konusu olunca,Feride bir yolunu bulur ve köşke gider.Burada Kamuran ile aralarındaki sorunları çözerler ve Kamuran’ın gelmesiyle düğünün yapılacağı kararı verilerek Kamuran Avrupa seyahatine gider.
Aradan dört sene geçer.Bu sürenin sonunda,Kamuran,Avrupa’dan dönmüş,Feride,okulunu bitirip diplomasını almış,düğün hazırlıkları başlamıştır.Fakat,Feride’nin yaramazlıkları tüm hızıyla devam etmekte ve Kamuran ile sürekli tartişmaktadırlar.Birgün yine bu tartışmalardan birinin sonunda barışmak için bahçe de buluşmak üzere sözleştiler.Feride,önce gider ve Kamuran’I beklerken kendisini arayan bir kadın gelir.Feride,kadını bahçeye davet eder,ve bir bankın üzerine oturup konuşmaya başlarlar.Bu kadın,Feride’ye Kamuran’ın başka bir kadınla ilşkisi olduğunu,bu kadının hasta olduğunu,ve eğer aradan çekilirse kadının hayatının kurtulacağını söyler.Kanıt olarak ta Kamuran’ın el yazısı ile bu kadına yazılmış güzel sözlerle dolu olan mektubu gösterir.Feride bu duyduklarından dolayı çok üzülmüştür.Fakat çok kısa bir zaman sonra bu üzüntüsü,kızgınlığa dönüşür ve ağır laflar içeren bir mektup bırakarak köşkten habersizce ayrılır.Sütninesinin yanına Sahraicedid’e gider.Burada,amacı uğradığı ihaneti unutabilmek,acılarını dindirebilmek ve elindeki diploma ile Anadolu’da öğretmenlik yaparak hayatını kazanmaktı.
Daha sonra Feride,annesinin dadısı,Gülmisal Kalfa’nın yanına Eyüp Sultan’a gider ve orada kaldığı süre içinde Maarif Nezareti’ne başvurarak öğretmrnlik talebinde bulunur.Feride,hemen kabul edimez.Çalışmadığı süre içersinde,bol bol düşünme imkanı bulur ve uğradığı ihaneti haketmediğine karar verir.Kamuran’ affetmeyi ise hiç aklından bile geçirmemektedir
Bir süre sonra işe kabul edilen Feride,görevine coğrafya ve resim öğretmeni olarak başlar.Deniz yoluyla işe kabul edildiği yere ulaştıktan sonra bir otala yerleşir.Oteldeki Hacı Kalfa ismindeki şahıs kendisine çok yardımcı olur.
Feride,anılarını işte bu otel odasında yazmaya başlar.Feride’nin şanssızlığı devam etmektedir.İşe başladığı ilk gün,yerine başka birinin bir hafta önce getirildiğini öğrenir.Yerine gelen kişi,aslında Feride’den çok daha az kültürlü ve bu işi yapacak yeteneğe sahip olmadığı halde Feride hakkında çıkardığı asılsız suçlamalar sebebiyle görevi kendi eline geçirebilmiştir.Fakat,Feride’nin bu işi kaybetmesinde yatan asıl etken,aydın bir kişilik olması ve gittiği yerdeki insanların bilgiden ve yeni şeyler öğrenmekten korkmalarıydı.İşte bu tüzden kabul etmediler Feride’yi.
Feride, oradaki görevinden istifasını verir ve Zeyniler Köyü diye bilinen yere gitmeyi kabul ettiğini gösteren imzalı bir mektup yazar ve oraya bir araba ile ulaşır.Fakat,burada dini eğitim bile almamış olan,sadece kulaktan dolma hurafeleri çocuklara öğreten Hatice Hanım vardır.Hatice Hanım ilk zamanlarda,kazancına mani olur düşüncesiyle Feride’yi kabule yanaşmamıştır.Fakat maaşını almaya devam edince,Feride’ye karşı davranışları birden değişir.Feride bu köyde mutluluğu yakalayabilmişti.Çünkü,öğrencilerini çok seviyor fakat özellikle Munise adlı bir kız çocuğuna daha farklı bir ilgisi vardı.Çünkü bu kız babası ile üvey annesinin yanında yaşıyor ve ve bir sürü eziyete maruz kalıyordu.Gerçek annesi ise kötü yola düşmüş olmasından dolayı,toplum tarafından dışlanmış bir insan olarak,kızına hiçbir yardımda bulunamıyordu.Anne_kız,ancak gizlice görüşebiliyorlardı.Feride,Muhtar ve Hatice Hanım ile görüşerek,Munise’yi evlat edinmek istediğini bildirdi.Munise’ninde bu olayı çok istemesi üzerine babası da razı edildi va artık Munise,Feride’nin kızı olmuştu Feride,Munise’de,kendi çocukluğunu görüyordu.Kendisi de anne_baba sevgisinden uzak büyüdüğü için Munise’nin duygularını çok iyi anlıyordu.
.Bu arada,Feride,Kamuran’dan gelen mektupları hiç okumadan ateşe atıp yakıyordu.Fakat,tesadüfen birini yanmamış kısmıyla okudu.
Köye yakın bir yerde jandarma ile soyguncular arsında çıkan çatışma da yaralanan bir asker köye getirilir.Köy halkı o kadar cahildir ki doktor Hayrullah Bey bile pansumanlar için Feride’yi çağırır,bu esnada tanışırlar.Doktor Feride gibi birinin böyle bir yerde yaşamasına şaşırır ve isterse taininde yardımcı olmayı teklif eder.Bu arada okula müfettişler gelir ve okulu kapatmaya karar verirler.Müfettişlerden biri Feride’ye kendisini görmesini söyler.Bunun üzerine Feride,Munise ile birlikte,Hacı Kalfa’nın oteline yeniden yerleşir ve ve kandisini görmesini söyleyen müfettişi görmeye gider.Fakat müfettiş kendisine kötü davranır.Tam bu sırada içeriye Feride’nin okul arkadaşı girer ve aralarında Fransızca konuşmaya başlarlar.Bunun üzerine müfettiş,Feride’ye haksızlık yaptığını düşünür ve kendisini Darülmaullimatına vekil tayin eder.Feride buradaki kızlarla çok iyi geçinir.Okulun müzik öğretmeni Hafız Yusuf Efendi de Feride’ye ilgi duymaktadır.Yusuf Efendi,kızkardeşinin ağır hastalığı nedeniyle buraya gelmiş bir öğretmen olmanın dışında aynı zamanda da tanınmış ve çok sevilen bir bestakardır.
İzmir’deki öğretmenlik sınavına giren Feride’ye kazanamadığı söylenir.Bunun üzerine bölgenin ileri gelenlerinden Reşit Bey kendisine özel öğretmenlik yapmayı teklif eder.Özel öğretmenlik kendi prensiplerinin dışında olduğu halde parası bitmek üzere olduğundan kabul eder.Reşit Beyin köşkünde iki kızının yanısıra birde Cemil adında oğlu vardır.Cemil’in yaptığı bir terbiyesizlikten sonra köşkten ayrılmak ister ama hemen ayrılamaz.Bu arada evin kızlarının yanında ve onlarla beraber oturmaya gittiğinde,kızlarının teyzesinin,Kamuran’ın eşi olduğunu öğrenir.Bu arada Kuşadası’na tayini çıkar.Bunu tam köşke söyleyecek iken,köşkün kalfası Feride’ye Reşit Bey’in ona eş olarak uygun olduğunu söyleyerek ağzını arar.Bu Feride’nin sınavı neden kazanamadığını açıklıyordu.Bunun üzerine Feride,köşkten ayrılarak Kuşadası’na gitti.
Kuşadasın’da göreve başladıktan kısa bir süre sonra harp başlar.Yaralılar,fazla olduğundan okul kapatılıp hastahane olarak kullanılmaya başlanacaktır.Bu sırada hastahane başhekiminin Zeyniler Köyünden tanıdığı Hayrullah Bey olduğunu öğrenir.Doktor,Feride’ye hastahane’de çalışmayı teklif eder ve bundan sonra Feride ile Doktor arasında bir baba_kız ilişkisi gelişir.Doktor,Feride’nin evden ayrılış nedeninin bir kısmını öğrenir,her türlü sorununda yardımcı ve destek olmaya çalışır.Feride,hastahane de çalışırken,getirilen bir ağır yaralının İhsan Bey olduğu ortaya çıkar.Doktor’un,Kamuran’I unutamadığını sürekli yüzüne vurması üzerine Feride çok sıkılır ve İhsan Bey’e isterse kendisiyle evlenebileceğini söyler.Fakat İhsan Bey kendi yüzündeki yanık izlerini de düşünerek reddeder çünkü aralarındaki ilişkinin yürüyemeyeceğini önceden görebilmektedir.Bunun üzerine İhsan Bey çıkınca yeni görevine başlar.
Beş yıl sonra okul yeniden faaliyete geçer ve kendinden daha kıdemli kişiler varken Feride müdire hanım olarak göreve başlar.
Bu arada Munise on dört yaşına basmıştır.Doktorun uzakta olduğu bir sırada Munise rahatsızlanır ve doktorun gelmesini beklerken daha da kötüleşir.Doktor Hayrullah ve diğer hekimler çok uğraşırlar fakat Munise’yi kurtaramazlar.Feride,bunun üzerine bir beyin humması geçirir ve kendini bilmedfen on yedi gün uyur.Doktor Hayrullah Feride’yi kendi evine alır ve orada bakar.Feride,kendine geldikten sonra bile sık sık ağlama krizleri geçirir.Bir süre sonra iyileştiğini düşünüp gitmek ister ancak doktorun kızması üzerine bu kararını ertyelemek durumunda kalır.Feride yatarken kızı gömülmüştür ve Hayrullah Bey mezar taşına Feride’nin kızı Munise diye yazdırmıştır.
Doktor Feride’ye bir baba gibi davranmaktadır ve ruhsal durumu iyi oluncaya kadar O’na kendi çiftliğinde çok iyi bakmıştır.Bir süre sonra tekrar gitmt isteğini bildirir fakat ısrar üzerine gitmekten vazgeçer.Bu arada Feride’nin terfisini çekemeyip,hakkında,Doktor’la evlilik dışı ilişki yaşıyor diya dedikodu çıkartanlarda vardı.Doktor isterse Feride’nin kendisi ile evlenip maddi yönden rahat edebileceğini söyler.Feride,İzmir’e ilk geldiği günlerde açlıktan dolayı geçirdiği baygınlık krizini düşününce bu teklifi kabul eder.Feride,buraya kadar başından geçenleri anlatırken defterin son sayfalarına gelmiştir.
Bu sırada Kamuran’ın rahatsızlığı ve eşinin ölümü ardından Ayşe Teyze’nin yanına davet edilir.Enişte Aziz Bey ile Kamuran arasında geçen konuşma da Kamuran,eşi ile sırf hastalığı sebebiyle evlendiğini,Feride’nin arkasından gitmemesinin sebebinin de Onu fazla kızdırmamak olduğunu söyler.Kamuran,Ferdenin öğretmenlik yaptığı yere gidip Onu bulmak ister fakat rahatsızlığı ve duyduğu dedikodulardan etkilenerek vazgeçer.Şu anda ise Feride’nin zengin,yaşlı bir doktor ile evli olduğunu ve Kuşadası’nda bir kimsesiz çocuklar okulu işlettiğini söyler.Bütün bu bilgileri maarifteki bir dostundan almıştır.Bütün bunlar Feride’nin İstanbul’u unuttuğunun kanıtıdır der ve eniştenin yanından ayrılarak yalnız yürümeye devam eder.Eve geldiğinde ise bir sürprizle karşılaşır,Feride eve gelmiştir
Feride,işleri için geldiği İstanbul’da gelmişken akrabalarını ziyaret etmek için uğradığını söyler.Kamuran’a da karısından dolayı başsağlığı diler ve çocuğunun çok tatlı olduğumu söyler.
Feride’nin çevredeki arkadaşları O’nu hiç yalnız bırakmadılar ve dolayısıyla Kamuran ile görüşemediler.Feride gidiş tarihini son anda haber verir dolayısıyla ev halkı ve arkadaşları çok üzülmüştür.
Feride,gitmeden önceki gece,Müjgan’ın odasına gider ve Doktor ile olan ilşkisinin baba_kız ilşkisi olduğunu,evlenme amacını anlatır.Ölmek üzere olan vasiyeti olarak bir paketi Kamuran’a gönderdiğini fakat kendisinin gitmesinden sonra açmasını istedi.Fakat,Müjgan hemen Kamuran’ın yanına gider ve olanları anlatır.Paketi açarlar,içinden bir mektup ve Feride’nin günlüğü çıkar.Mektup ta Feride ile Doktor’un ilişkisinin içeriği ve bazı önemli noktalar anlatılmıştır.Ertesi sabah,gitme vakti geldiğinde,ev halkı Feride’yi bırakmaz ve Kamuran ile Çalıkuşu evlenirler.

challenger_67
17-07-07, 22:38
DRİNA KÖPRÜSÜ
Drina Köprüsü: Yazarın balkanlarda kitabın yazıldığı 20 nci yüzyılın ortalarından 350 yıl öncesine kadar olan olayları ve balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini yapılan bir köprü üzerinde anlatan bir romandır. “Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpıyor.
Drina köprüsünü 3 kısma ayırırsak, 1 nci kısım köprünün yapılışı, 2 nci kısım köprünün yapımından müslüman idarenin yani Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son kısmı ise Osmanlı idaresinin son bulması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresi ve bu idareye karşı ayaklanmalar ve yerli halkın sıkıntıları, bu arada yaşanan değişim ve milliyetçilik akımları olarak özetleyebiliriz.
Balkanlarda yaşanan bu hızlı tarihi değişimleri konu edinen kitap bu değerli tarihi bilgilerin yanı sıra yöre halkının sıradan insanlarının sade fakat iz bırakan hayatlarını da bölümler halinde işlemektedir.
Devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Balkan kökenli olduğundan geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyeti ile Drina nehri üzerine bir köprü yaptırmak ister. Yerli halkın ilk başta ne olduğunu anlayamadığı, inşaatın uzaması ve baskılarla belli bir noktadan sonra yılgınlık gelip köprünün tamamlanmasını istememesi iyi ve kötü yönetimin arka arkaya gelmesi ilk bölümün konusudur. Köprünün yapılması sırasında her bölümde olduğu gibi tarihe ışık tutan yerli halkın yaşantısı aralara serpiştirilmiş olarak bulunmaktadır. Köprünün baştan itibaren yapılışına pek hoş bakmayan yerli halk köprü bittiğinde o zaman için olağanüstü olan bu eser karşısında hayranlığını gizlememiş ve köprünün yapılışına çok sevinmiştir.
Drina köprüsünün bitmesi ile kasaba, çevre yerleşim yerleri arasında önem kazanmaya başlamış ve içine kapanık olan kasaba ticareti köprü sayesinde canlanarak önemli gelişmeler olmaya başladı. 2 nci bölüm Osmanlı hakimiyetinin balkanlarda zayıflaması ile son bulmakta ve köprünün giderek artan önemi ile değişen koşulları anlatmaktadır.
3 ncü bölümde ise Osmanlının iyice zayıflamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun fazla zorlanmadan Balkanlarda egemenlik kurmasıyla başlamaktadır. Yerli halk (hıristiyan ve müslümanı ile) uzun süre Osmanlı idaresine alışmış iken bu yeni idare başta çekingenlikle karşılanmıştır. Fakat bir süre sonra yeni idareye alışıp yeni hayat biçimini benimsemişlerdir. Gelişen hayat koşulları, ticaretin ilerlemesi Avrupa'nın belirli sahalarda Osmanlının önüne geçmesi ile dünyada pek çok şey değişmiş ve kasabada bu değişik hayat tarzına alışmıştır. Fakat belki bir süre sonra yeni medeniyetin kötü yanları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin de bir süre sonra kötüye gitmeye başlaması, milliyetçi akımlarının ilerlemesi; Sırpları bağımsızlık için isyanlar çıkarmaya teşvik etmektedir. Küçük çaplı isyanlar yavaş yavaş büyür ve balkanların her yerinde kanlı mücadeleler başlar. Gittikçe kötüye giden koşullar sonunda her şey iyi olacak diye umut belirdiği anda Avrupa da siyasi cinayetler sonucu 1 nci Dünya savaşı patlak verir. Drina nehri üzerine yapıldığı tarihten itibaren kasaba ile birleşen köprü acımasız savaşta yıkılarak balkan tarihindeki yerine son noktasını koyar.
İster müslüman olsun, ister hıristiyan, ister yahudi, insanlar yaşadıkları yerde bir kültür birliği, deyim yerinde ise bir kader birliği oluşturarak birlikte acıları ve mutlulukları yaşamakta değişim karşısında birbirlerinden çok farklı olmayan biçimlerde etkilenmektedirler. Bu romanda farklı dinlerden olan bu insanların tarihsel süreç içinde özel yaşantıları ile toplumun genel durumu usta bir şekilde tarihi bir köprünün hikayesi etrafında birleştirilerek anlatılmış ve balkan tarihine değişik bir şekilde ışık tutulmuştur.

challenger_67
17-07-07, 22:38
İVO ANDRİÇ



ADI: GELİBOLU
YAZARI: Buket UZUNER
SAYFA SAYISI: 318
BASKI YILI: 1998
BASILDIĞI YER: Remzi Kitabevi
KONUSU: Çanakkale Savaşlarında şehit olan dedesinin kayıp mezarını bulmak için uğraşan Yenizelandalı Viktorianın öyküsü

2. ESERİN KISA ÖZETİ:

Viktoria Taylor Çanakkle savaşlarında şehit olan dedesinin mezarını bulmak amacıyla Yenizelanda'dan Geliboluy'a gelmiştir. Rehberi Mehmet ile gelibolunun küçük köylerinde gezen Viki bir köy kahvesinde, adına özel bir köşe hazırlanan, Çanakkale savaşlarınd şehit düşmüş olan Ali Osman Taylar'ın resmini görünce bu kişinin dedesi olduğunu iddia eder. Ancak köy halkı vatan için savaşmış ve kanını akıtmış Türk şehidi Ali Osman Taylar'a yapılan bu davranışı çok büyük bir hakaret olarak karşılar ve Viktoria'yı derhal köyden uzaklaştırırlar. Bu olaydan tüm Türkiyenin tv ve basın sayesinde kısa sürede haberi olur. Viktoria bu iddiasını kanıtlamak için Ali Osmanın halen hayatta olan kızı ile görüşmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ali Osmanın kızı olan Beyaz Taylar adeta ayaklı bir tarihtir. Çok inatçı olan bu kadın, dış görünüşünün zıttına çok zeki ve biligilidir. Viktoria ile konuşurken tercüman kullanmadan kendisi ingilizce konuşmaktadır. Viki beyaz halanın inadını kırmayı başarır ve onunla görüşür. Bu görüşmeden sonra gerçekler birbir ortaya çıkar. Ali Osman Taylar aslında bir anzak askeridir ve savaşta ağır yaralanmıştır. Onu bir çukurun içerisinde hareketsiz halde bulan Beyazın annesi yaralarını iyileştirmiş ve iyi bir duruma getirmiştir.Bir süre sonra da evlenmişlerdir. Viktoria, Ali Osmanın torunudur aslında. İşte tüm bunlar Beyaz hala sayesinde birbir ortaya çıkmıştır. Viktoria iddiasında haklıdır ve bunu uzun ve zor uğraşlardan sonra kanıtlamayı başarmıştır. Ancak bu olay ne basına ne de köy halkına bu şekilde aktarılmamıştır. Çünkü onların tepkisi ile karşılaşabilir ve bunu kabullenmeyebililerdi. Doğruyu yalnızca üç kişi biliyrdu. Victoria, Beyaz hala ve Beyaz halanın yeğeni Ali Osman

challenger_67
17-07-07, 22:39
KÜÇÜK AĞA

Küçük ağa, Türk edebiyatında Milli Mücadele yıllarını konu alan önemli romanlardan biridir. Tarık Buğra, bu romanında dönemle ilgili diğer olaylardan farklı olarak konuyu bir kasaba etrafında işlemiştir. Konuyu işlerken hazır kalıplardan değil dönemin gerçeklerinden haraket etmesi romanı önemli kılan unsurlardandır.Roman önce ‘’Küçük Ağa’’ ve ‘’Küçük Ağa’’ Ankarada diye iki cilt halinde basılmış daha sonra tek kitap olarak yayınlanmıştır.

BAŞLICA KAHRAMANLAR

İstanbullu Hoca:Asıl adı Mehmet Reşit’tir.Çok iyi bir medrese eğitimi almıştır.Genç,bilgili ve vatanını çok seven biridir.Milli Mücadeleye katılınca Küçük Ağa adını alr.Milli Mücadelede din adamlarının oynadığı rolü ortaya koması bakımından önemlidir.

Salih:Vucudunun sağ yanını Yemende bırakmıştır.Akşehire dönünce önce Rumlarla ilişki kurar.Ancak onların Pontus Rum devletini kurma çabalarını anlayınca onlardan soğur ve onların aleyhine çalışır.Bu amaçla Milli Mücadeleye katılır ve Küçük Ağanın en yakın arkadaşıdır.

Ali Emmi:Milli Mücadelede halkı temsil eden arif ruhlu birisidir.

Reis bey:Alçak gönüllü halk üzerinde itibarı olan bir şahısdır.

Çerkez Ethem:Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş , cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.


Doktor Haydar Bey:Dünya Savaşında Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye'ye büyük hizmetler vermiş bir asker.

ÖZET
1.Dünya Savaşı yıllarıdır.Osmanlı Devleti her yandan kan kaybetmektedir.Akşehir’de Osmanlı devleti’nin bu yıkılışını yakından hissetmekte ve yaşamaktadır.Akşehir’den Salih de Osmanlı ordusunda savaş vermiştir.Romanın başında sağ yanını savaşta bırakarak köye gelir.Hemen herkesden nefret eder.Eski arkadaşı Rum Niko ile birlikte olur.Onun babasını meyhanesinde sabahlamaya başlar.Akşehirliler Rumların gerçek yüzünü bilmeyen ve onlarla arkadaşlık kuran Salihe kızarlar.Ancak Salihin Rumların gerçek yüzün öğrenmesi fazla zaman almaz Rumların gizli toplantısını tesadüf eseri dinleyen Salih Rumların gerçek yüzünü öğrendikten sonra onlarla münasebetini kesip Milli Mücadeleye katılır.Bu esnada İstanbul’dan bir hoca gönderilmiştir.
Asıl adı Mehmet Reşit olan genç hoca İstanbul hükümeti tarafıdan halkın hükümete olan güvenini sağlamak için gönderirmiştir. Mehmet Reşit genç,bilgili, çok iyi çalışan ve çok iyi konuşan biridir.Kısa zamanda halkın sevgisini kazanır ve İstanbullu Hoca diyerek anılmaya başlanır.Akşehir’de Emine adlı bir genç kızla evlenir.İstanbul’lu Hoca halka İstanbul hükümetine inanmaları yönünde telkinde bulunur.Aynı dönemde yeşeren Kuva-yı Milliye hareketinede karşı çıkar.Bu yüzden Kuva-yı Milliye tarafından vur emri çıkarılır.İstanbullu hoca bir sabah Akşehiri terk ederek Çakırsaraylı gurubuna katılır.Daha sora Salih tarafından Milli Mücadele tarafına çekilir ve büyük başarı gösterir.Bu arada kimliğini gizler ve adını Çakırsaraylı tarafından konulan ‘’Küçük Ağa ‘’diyeek değiştirir.Herkes onu artık ‘’Küçük Ağa’’olarak tanır.
Küçük Ağa katıldığı Çerkez Etem ve kardeşlerininde güvenini kazanır.Çerkez Etemle birlikte Kuva-yı Milliye adına mücadele ederler.Ancak daha sonra Çerkez Etemin Kuva-yı Milliye için zararlı davranışlar içine girmesiyle ‘’Küçük Ağa’’ tarafından çeşitli hilelerle engellenir.Küçük Ağa Çerkez ETEMİN KARDEŞİ Tevfik beyde izin alarak Salihi Akşehire gönderir.Amacı ise Çerkez etemin zararlı düşüncelerini Salih ile Kuva-yı Milliyenin temsilcisi doktor Haydar beye iletmektir.Salih ayrıca Küçük ağanın çocuğu ve hanımı Emineden de haber getirecektir.

Romanın ikinci cildi ise Küçük Ağanın Ankaraya Salihin ise Akşehir gelmesi ile başlar.

Şubat ortasında Akşehire gelen Salih Ali Emmin hasta olduğunu görür.Onunla ilgilenir.Bu arada İstanbullu Hocanın eşi Eminenin Hocaın öldüğüne dair haber gelmesi üzerine başka biriyle evlendirilir.Çok üzülür ve Akşehiri terk eder.

Diğer yandan Küçük Ağa Çerkez Etem ayaklanmasını önleyerek devlete ve millete gelebilecek zararı önlemiş olur.

Bu başarılısından dolayı Küçük Ağa Ankaraya davet edilir.Küçük Ağada hemen ankaraya gidip Milli Mücadelenin Ankara kısmın görüp burada M.Akif ve H.Basri ile tanışır.

Küçük Ağa Salihle görüşemiyince Akşehire gider ve eşi Eminenin başka biriyle evlendiğini öğrenir.Bu sebeble İstanbullu hoca hüviyetini saklar.Oğlu Mehmete yakınlık gösterir bu arada eşi Eminenin öldüğünü öğrenir Eminenin toprağa verildiği gece Küçük Ağa Ankaraya gider.

challenger_67
17-07-07, 22:39
SİNEKLİ BAKKAL
Sinekli bakkal bulunduğu semtin adını almış olan dar bir sokaktır. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istememesine rağmen Kız Tevfik denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik'le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, ve inadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızını dünyaya getirir . Emine'nin Babası Rabia'nın dedesi olan imam ise Rabia'yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: Selim Paşa Konağı. Bu konak başlı başına bir alemdir. Selim Paşa'nın hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise padişahın dostlarından ve zaptiye nazırıdır. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren - çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır.

Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa Konağı'na kapılanır. Peregrini'yi orada tanır. Vehbi Dede'den musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik'i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia'ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik'in kadın kılığına girip Selim Paşa'nın Oğlu Hilmi için Fransa'dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde Göz Patlatan Hakkı adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi'nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın Oğlu Hilmi de Selim Paşa'nın emri ile sürgüne Şam'a sürülecektir.

Tevfik yokken Rabia Rakım Amca'nın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim Paşa Konağı'na ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır.

Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendi'nin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür . Bu Kanarya Hanım'dır. İki eski dost çığlık çığlığa birebirlilerinin boynuna atılırlar.

Peregrini Rabia'nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda , tasarısını Vehbi Dede'ye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi Dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi...

İmam da Emine de öldüğünden Osman'la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia'nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul'da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , mahallenin kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile padişah haini diye sille tokat İstanbul'dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer hürriyet kahramanı olarak dönmektedir.

Tevfik'in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıp da sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik'in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik'in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu zaptiye dairesinde kendine işkence eden göz patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik'in koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.

Kahramanlar

Rabia: Romanın asıl kahramanı: İlhâmi İmam'ın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı Rabia'dır. Rabia, yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve ideal Türk kadını nasıl olmalı? sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia'nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi imam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia'nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak Batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. İki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman'la evlenmesi ile de bunu gösteriyor.

Kız Tevfik: Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir kimlikte anlatılıyor.

Vehbi Dede: Konakta Rabia'ya ders veren bir Mevlevî derviş olarak bize aktarılan Vehbi
Dede, her zaman teselli edici teskin edici mizacı ile Rabia'nın dedesinden çok farklı olarak ruh okşayıcı bir alim olarak anlatılıyor.

Peregrini (Osman): Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocası. Türkçe'yi çok iyi konuşan bu adam dinsiz olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.

Selim Paşa: Eski Dahiliye Nazırı, padişaha son derece bağlı bir mizaç ortaya sürmüştür. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin delil olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia'ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.

Emine: Rabia'nın annesidir. Önceleri Rabia'yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince, elinden gelse Rabia'nın boğazına sarılmak istemiştir. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.

İlhamî İmam: Rabia'nın büyük babası, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imam.

Diğer tipler: Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç, Rıfat Amca; mahallenin cücesi, Pembe; Rabia'nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene, Hilmi; Selim Paşa'nın Jön Türk oğlu, Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı, Kanarya Hanım; köşkte ki bir Çerkez kızı.

Çevre
Daha romanın başında, ilk cümlelerle yazar bize olayın nerede geçtiğini söylüyor, Aynen okursak: "Bu dar arka sokak bulunduğu semtin adını almıştır: Sinekli bakkal." Romanın ileri ki bölümlerinde ise bu sokağın İstanbul'da olduğu söyleniyor.

Zaman
Zaman Osmanlı Devletinin 33. padişahı olan Abdülhamit Han devridir. Tevfik'in sürgünden dönüşü 2. Meşrutiyet Dönemi'nin başına yani 1908 ihtilâli'ne geldiğine göre zaman I. Meşrutiyet'ten sonra , 1908 öncesi diyebiliriz.

challenger_67
17-07-07, 22:39
Romanın Özeti (kiralık konak)

Babadan kalma bir servete sahip olan Naim Efendi, memurluk yapmakta ve bu serveti özenle idare etmektedir. Naim Efendi, bir ana kadar müşfik, dul bir kadın kadar titizdir. Beş yıl kadar önce karısı Nefise Hanımefendi'yi kaybetmiştir. Naim Efendi, geçmişine her yönüyle bağlı bir Osmanlı beyefendisidir. Naim Efendi'nin kızı Sekine Hanım, tembel ve iradesiz bir kadındır. Kocası Servet Bey ise; kırk-beş yaşlarında, alafranga hayata düşkün bir insandır. Düyûn-ı Umumiye Müfettişlerindendir. Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eder. Aldığı terbiye ve yaşadığı muhit arasındaki çelişkiden dolayı daima bir çırpınma ve isyan içerisindedir. Onun sayesinde artık Naim Efendi konağında Türkçe konuşulmaz olur. Yirmi yaşında bir öğrenci olan Servet Bey'in oğlu Cemil, eğlence hayatına çok düşkündür. Servet Bey'in kızı Seniha ise, (renklerin asır sonu diye vasıflandırdığı bir kızdır. Pazartesi günleri çay partisi tertip eder. Buraya mürebbiyesi Kromaki vasıtasıyla tanıdığı Beyoğlu madam ve matmazelleri, kendi çocukluk arkadaşlarından genç kızlar ve aile dostu genç kadınlar, kardeşi Cemil'in arkadaşlarından genç erkekler gelir. Bunlar arasında Faik Bey, çay günlerinin devamlı misafiridir. Avrupa'nın muhtelif şehirlerini dolaşmış olan Faik Bey, Avrupai hareketleriyle bu kadınlar tarafından beğenilen birisidir. Çay günlerinin bir diğer müdavimi Seniha'nın halasının oğlu Hakkı Celis'tir.

Çay günleri bitince, Seniha her zamanki gibi evin içinde sıkıntılı anlar yaşar. O, paraya çok önem vermeyen birisidir. Bütün güzel şeylerin kendiliğinden önüne yığılmasını ister. Babasını ağlanacak derecede züğürt, büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, kendisini de dünyanın en bedbaht ve en yoksul kızlarından biri olarak düşünür. Bulunduğu mekân Seniha'ya sıkıntı vermektedir. O, Avrupa'yı hayal etmektedir.

Bütün bu israflar ve hesapsız harcamalar yüzünden Naim Efendi maddî bakımdan zor duruma düşer. Yalı kiraya verilir, araba satılır, Madam Kromaki'nin maaşı ve Beyoğlu esnafına olan borçlar ödenemez. Naim Efendi, Çemberlitaş'ta oturan hemşiresi Selma Hanımefendi'ye çok bağlıdır. Naim Efendi'ye genç yaşından beri her konuda fikir veren Selma Hanımefendi, torunlarını çok şımarttığı için ona kızmaktadır. Naim Efendi, torunlarını çok sevdiği için her türlü eziyete katlanır.

Seniha, sıkıntı dolu günler yaşamakta ve sinir buhranları geçirmektedir. Naim Efendi, torununun dertlerine çare arar. Sonunda bütün bunların evlenme ve çocuk doğurma ile geçeceği kanaatine varır. Seniha'yı evlendirmeyi düşünür. Fakat ne Seniha, ne de babası Servet Bey böyle bir şeye yanaşmaz.

Seniha, Avrupa'nın aydınlık şehirlerinin büyülü cazibesine kapılmıştır. Hatta Faik Bey'e Avrupa'dan Türkiye'ye geldiği için çok şaşar. Faik Bey'le Seniha arasında bazı ilişkiler gelişir. Faik Bey, aşkta Seniha'yı çok toy bulur; o, zengin bir izdivaç peşindedir.

Bu arada rahatsızlanan Seniha, Doktor tavsiyesi üzerine, Madam Kromaki ile beraber halası Necibe Hanımefendi'nin Büyükada'daki köşküne gider. Burada sıkılması üzerine, arkadaşlarını çağırır. Bunlar arasında Faik Bey de vardır. Adadaki bu günlerde Faik Bey'le Seniha arasındaki ilişki çok ilerler. Bu ilişki herkes tarafından duyulur. Büyükada'daki bu günler Seniha'nın eski neşesini yerine getirir.

Seniha konağa döner. Faik Bey de her gün konaktadır. Onun laubali hareketleri Naim Efendi'yi rahatsız eder. Faik, Seniha'yı daima bir küçük çocuk gibi avutmasını bilir. Genç adam, Seniha ile beraber, iki hatta üç kadını idare edebilecek kabiliyettedir. Fakat xxxxx denilen iptila Faik Bey'i zor durumda bırakır. Bir sabah xxxxx yüzünden zor durumda kalan Faik Bey, Seniha'dan para yardımı ister. Bu olaydan sonra Seniha'nın Faik Bey'e karşı hisleri değişir. Ondan ayrılır. Aslında her ikisi de birbirlerini sevmektedirler. Fakat evlilik ikisi için de uygun değildir. Faik Bey, zengin bir dul, Seniha ise zengin bir adamla evlenmek arzusundadır.

Hakkı Celis, günden güne değişmektedir. Herkesten, özellikle Seniha'dan kaçmaktadır. O, şiirdeki aşk ile, gerçek hayattaki aşkın birbirinden çok farklı olduğunu bilir. Seniha ise, Faik Bey'den ayrıldıktan sonra eski dostlarıyla ilişkilerini tazeler. Bu arada Hakkı Celis'i de arar.

Seniha ile Faik arasındaki ilişkiyi öğrenen Naim Efendi onların evlenmesini ister. Naim Efendi'nin bu isteği gerçekleşmez. Ayrıca ihtiyar adam, Seniha'nın azar derecesindeki sitemlerine hedef olur. Naim'Efendi, bu olay üzerine hastalanır. Tehlikeli günler geçirir.

Seniha, bundan sonra dalgın, sinsi ve esrarlı bir kişi haline gelir. Onun bu halinden şüphelenen Madam Kromaki, Madam Kraft isminde zengin bir dulun evine gidip geldiğini öğrenir. Seniha hakkında iyi olmayan bir takım söylentiler dolaşır. Seniha, evden kaçarak Madam Kraft ile beraber Trieste'e gider. Burada bir pansiyona yerleşir, piyano dersleri alır. Faik de daha sonra oraya gider.

Servet Bey, konaktan apartmana taşınmak niyetindedir. Konağın terk edilmesinin sebeplerinden biri de, Seniha'nın yakında dönecek olması ve Naim Efendi'nin onu görmek istememesi endişesidir. Servet Bey'in ayrılmasıyla Naim Efendi konakta yalnız yaşamaya başlar. Hakkı Celis, bu günlerde onu hiç yalnız bırakmaz. Ara sıra hemşiresi Selma Hanımefendi de ziyaretine gelir. Naim Efendi'nin hastalığının ilerlemesiyle, Selma Hanımefendi onu kendi konağına götürür. Naim Efendi konağı kiraya verilecektir. Yoksulluğa düşen ve artık hırçın bir insan olan Naim Efendi'nin kalbi yalnız Seniha've Hakkı Celis'e açıktır.

Hakkı Celis, Çanakkale'de savaşmaya karar verir. Çanakkale'ye giden Hakkı Celis, bir müddet için izinle geri döner. Konakta Naim Efendi ile dertleşir. Naim Efendi ona içini döker.

Bu arada Avrupa'dan dönmüş olan Seniha ile evleneceği söylenen Necip adlı mebus, kısa bir süre için gittiği yerden geri dönmez. Bu evlenme işinin olmaması Seniha için büyük bir darbe olur. Faik Bey ise bu işten büyük bir haz duyar. Hakkı Çeliş, .Faik Bey ile buluşur. Faik Bey, ona Seniha hakkındaki olumsuz düşüncelerini anlatır. Bu sırada arabayla oradan geçmekte olan Seniha onları görür ve arabasına alır. Birlikte Senihaların apartmanına gelirler. Buradaki olaylar Hakkı Celis'e eski günlerini hatırlatır.

Uzun bir zaman sonra Servet Beylerde düğünü andıran bir ziyafet verilir. Naim Efendi, bu sıralarda can çekişmektedir. Bu zıtlık içerisinde Hakkı Celis'in Çanakkale'de şehit olduğu haberi Seniha'ya gelir. Seniha, Hakkı Celis'in şehit olduğunu gören Hüsnü Bey'e olayı anlatmasını söyler. Hüsnü Bey, etraflıca anlatmaya başlar. Seniha sıkılır


KİTABIN YAYIM MAKSADI Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim

challenger_67
17-07-07, 22:39
ESİR ŞEHRİN İNSANLARI

Roman,İspanya’da yaşayan Kamil Bey ve ailesinin ülkesine dönmesiyle başlar.Yıl,1916’dır.Osmanlı Devleti,her geçen gün güç ve toprak kaybetmektedir.Kamil Bey de Batıda bulunduğu dönemde ekonomik sıkıntılar yaşadığı için,İstanbul’a,bazı emlaklarını satmak için gelmektedir.Kamil Bey,eşi Nermin Hanım ve kızı Ayşe,Batı kültürünü çok iyi bilmelerine rağmen kendi kültürlrinr fazlaca önem vermezler.
İstanbul’a gelen Kamil Bey,Bağlarbaşı’nda babasından kalma köşkü onartarak oraya yerleşir.Bir yandan da yine babasından kalma mülklerle ilgili işleri takip eder.Bu esnada Galatasaray Lisesi’nden arkadaşı Ahmet’le karşılaşır.Arkadaşı,Kamil Beyden kendilerine yardım etmesini rica eder.Kamil Bey,Nedime Hanım’ın çıkardığı Karadayı gazetesinde çalışmaya başlar.Anadolu’daki Milli Mücadeleye destek veren Nedime Hanım ve arkadaşları Karadayı gazetesi vasıtasıyla Anadolu’yla haberleşmektedir.Bu işleri yaparken Kamil Bey,yavaş yavaş,ülkesi ile ilgili meselelerle ilgilenmeye başlar.
Düşman güçlerinin Anadolu’daki askerlere saldırı planlarını ele geçiren Nedime Hanım ve arkadaşları bunu Anadolu’ya ulaştırmaya çalışırlar.Bu işi,Kamil Bey üstüne alır.Ancak Kamil Bey,bu planları bir sandık içinde gemiye verirken yakalanır.Çünkü,Nedime Hanım’a yardım ediyor gözüken Niyazi,İstanbul hükümetinin ve işgal kuvvetlerinin ajanlığını yapmaktadır.Kamil Bey’i de o haber vermiştir.
Kamil Bey,tutuklandıktan sonra birçok kere sorguya çekilir.Paşa oğlu olduğu için kendisine ceza vermeyeceklerini ancak Nedime Hanım’ın yaptıklarını anlatmasını isterler.Kamil Bey de Milli Mücadeleye destek veren bir kadını ele vermenin büyük bir alçaklık olacağını düşünür ve Nedime Hanım’ı ele verecek hiçbir şey anlatmaz.Bu esnada Nermin ve ailenin diğer üyeleri Kamil Bey’in tutuklandığını duyunca büyük bir şaşkınlık yaşarlar.Ancak Kamil Bey,sorumsuz bir aydın olmaktan,sorumlu bir aydın olmaya doğru değişim yaşadığı için kendisine yöneltilen eleştirileri fazlaca önemsemez.İstanbul Hükümeti tarafından kendisine Roma büyük elçiliğinde bir iş teklif edilmesine rağmen,Nedime Hanım’ ele vermemek için kabul etmez….

challenger_67
17-07-07, 22:40
Kuyucaklı yusuf

Romanın özeti:
1903 sonbaharında, bir gece eşkiyalar tarafindan basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulurlar. Çocuğun adı Yusuf’tur ve ölenler onun anne ve babasıdır. Kaymakam Yusuf’un soğuk kanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir.Yusuf, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin yüzsüzce Yusuf’u aşağılaması bile onu etkilemez. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi kaymakamın kızı Muazzez dir.
Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır. Seneler sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali, bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın eşrafından Şakir Muazzez’e sarktığı için Yusuf Şakir’i döver. Şakir bunun üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey, Salahattin Bey’e xxxxx oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e boyun eğmek zorunda kalır. Ancak Yusuf’un arkadaşı Ali’nin borcu ödemesiyle evlilik planları iptal olur. Yaptığı iyilikten dolayı Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler. Yusuf da aslında Muazzez’i seviyodur, ama ellerinden bir şey gelmez. Ali’nin Muazzez ile evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır. Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve Şakir’in gerçek yüzünü görürler. Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a kaymakamlıkta katiplik işi verir;ama Yusuf masabaşı işler için yaratılmış bir insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur. Yeni kaymakam Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmya başlar. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder karanlık odaya. Muazzez dışında odadaki herkes olur. Yusuf yaralanmış olan Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda ölür. Yusuf onu bir ağacın altına gömer ve uzaklara gider.

Konu ve Konular Arasindaki İlişki:
Romandaki bütün konular kent yaşamının getirdiği yozlaşma ve buna karsı Yusuf tarafından verilen mücadele ile ilgiliir. Yusuf ile Şakir arasındaki sürtüşme yozlaşma ile iyilik arasındaki savaşı temsil ediyor. Şahinde’nin gözünü kızını harcıyacak kadar hırs bürümesi, kent yasaminin basit bi kadini nasil bir canavara dönüştürebilceğini gösteriyor. Salahattin Bey’in kendini içkiye ve kumara vermesi, Kübra ile annesinin başından geçenler, vs. Bu konuların hepsi adeta yozlaşmışlığı vurgulamak için romanda işlenmiş ve hepsine karşı Yusuf’un aldığı bir tavır var. Kent-doğa, yapay insan-doğal insan, yozlaşmışlık-masumiyet, ikilemleri kitap boyunca gelişen olaylarla birbirlerine baglanmışlar.

Ana Olaylar ve Yan Olaylar:
Ana olay Şakir’in Muazzez’e sarkması ve sonra da onunla evlenmeye çalışması olarak kabul edilebilir. Kübra’ya yapılan tecavüzün açığa çıkması, Salahattin Bey’in kumarla borçlandırılması ve Ali’nin olumu hep bu olaydan sonra yaşanır. Muazzez ve Yusufun evliliğine giden yolu açan da bu olaylardır. Bir başka ana olay Salahattin Bey’in ölümüdür. Salahattin Bey etkisiz bir karakter gibi gözükse de, aslında aile içinde dengeyi sağlayanın o oldugu ölümünden sonra ortaya çıkar. Şahinde’nin tamamen kontrolden çıkıp kendiyle birlikte kızını yozlaşmayı temsil eden insanların kucağına atması, Yusuf’un Muazzez’den iyice uzaklaşması, bu ölümden sonra gerçekleşir.

Yapıttan Birtakım Örnekler:
Şakire ve onun yandaşlarına hiçbir kanun kuruluşunun dokunamaması ilgi çekici bir olay. Adam öldürseler bile başlarına bir şey gelmiyor. Bugünün sorunlarına büyük benzerlik taşıyan bır durum. Osmanlı’nın son dönemlerinde ne derecede sosyal bir çöküş yaşadığınında açık bir örneği.
Muazzez adeta bir eşya gibi kullanılıyor. O zamanlar belki bir medeni kanun yoktu, ama eğitimli aileleri kızlarını böyle kullanmadıkları biliniyor. Salahattin Bey gibi eğitimli bir insanın, borçları karşılığnda kızını vermesi bir türlü doğal gelmiyor.
Kitapta doğa ve kasaba arasında keskin bir fark vardır. “Salahattin Bey başının dönmeye başladığını fark etti. Bu kadar geniş ve güzel bir tabiatın ortasında kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi.” (s.142). Bunun gibi betimlemeler üstüste bu farkı vurgulamaktadır.Yazarın bu denli keskin bir ayrıma gitmesi ilgiçtir.
Yusuf okuyucuya kitabın başında Dede Korkut hikayelerindeki yiğitler gibi takdim edilmiş. Yusuf: “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?” (s.10). Bir çocuğun anne ve babası öldürülüp parmağı kesildikten sonra böyle bir laf etmesi pek alışılagelmiş bir olay değildir. Erişkin bir insan bile bu kadar soğuk kanlı olamaz. Gerçekçi bir romanın böyle başlaması bir çelişki gibi gözükse de, ileride yaşanan olayların üstesinden ancak Yusuf gibi güçlü bir kişilik gelebilir.
Yapıtta olmayan ilginç bir unsur olarak kasaba da hiç Rum olmaması gösterilebilinir. Hikaye mübadeleden önce Ege bölgesinde geçiyor, ama karakter olarak sadece Türkler var.



Sosyal Çevre,Yer, Zaman,Dönem,Kişiler:
Roman Kuyucakta başlar. Kuyucak Aydın’ın Nazilli kazasına yakın bir köydür ve eşkiyaların basmasından anlaşılcağı kadarıyla, tecrit edilmiş bir yerdedir. Romanın büyük bir kısmı bir şehir ortamı olan Edremit kasabasında devam eder. Edremit’te sosyal çevre geniştir, ama insanların içten olmayışı yüzünden buradaki çevre Yusuf icin köyde olduğundan daha da küçüktür.
1903 yılı sonbaharında başlayan romanın tam bitiş tarihi belli değildir,ancak sonu Birinci Dünya Savaşı dönemlerine denk gelmektedir. Roman 2.Meşrutiyet döneminide kapsar, ancak ne savaşın ne de yeni yönetim biçiminin kasaba yaşamı üzerinde etkisi vardir. Roman boyunca tarihler açık bir şekilde belli edilmemiştir. Bu da okuyuca bu olayların tarihten bağımsız olarak her zaman gerçeklestiği hissini verir.
Romanın ana kişisi Yusuf’tur. Yusuf mert, durust ve saf kalmış insanı temsil eder. Köylü olması onun bu vasıflarinin kaynağıymış gibi gösterilir. Yusuf’un bu örnek kişiliğine en yakın kişi Muazzez’dir ve Muazzez hikayenin sonlarına kadar kente karsı direnmeyi başarır. Salahattin Bey’in kızı Muazzez’de aynen Yusuf gibi temizliği ve içtenliği temsil eder. Kentlilerin içinde de iyi kalmiş insanların olabilceğini gösterir. Kentte temiz olarak kalmış bir başka insan da Ali’dir. Onun erken gelen ölümü kent düzenine ayak uydurmamasının cezasıdır.
Hilmi Bey ve oğlu Şakir tecavüz eden, adam olduren, rüşvet veren, ahlaksız, kanun tanımaz karkaterlerdir. İkisi romandaki en kötü kişiliklerdir ve kent yaşamını temsil ederler. Hacı Ethem bu insanların sırtından geçinen ve onların pis işlerini gören bir insanıdır. Güya Şakirin arkadaşıdır, ama aralarında çıkara dayanan bir ilişki vardır. Salahattin Bey’in karısı Şahinde bu kötü insanların oluşturduğu şehirli grubunun üyesi olmak için can atan bir kadındır. Yusuf’un köylülüğünü ilk geldiği günden itibaren aşağılar. Şahinde görgüsüz, şirret, eğlence ve çıkar düşkünü bir kadındır. Hırsı sayesinde Salahattin Bey’in ölümünden sonra bu gruba kendini katar. Maalesef kendiyle birlikte Muazzez’i de sürükler.
Salahattin Bey ise iyi ve kötülerin ortasında bir çizgidedir. Fazla olaylara karışmayan, karısına karşı sesini çıkaramayan, fazla etkisini gösteremeyen bir karakterdir. İçinde iyilik olsa da çevresindeki kötüler yüzünden bir türlü istediği yaşamı yaşıyamayan bir insandır.
Kitaptaki kötü karakterler mutlak kötüler, iyi karakterler de mutlak iyiler. İyi ile kastedilen insanlar saf,içten insanlar. Kötüler ise iki yüzlü,ahlaksız insanlar. Yusuf’un sevdiği her karakterin iyi olması da ilginç bir ayrıntı. Okuyucu çoğu kez Yusuf’u bu yüzden Sabahattin Ali’nin kitap içindeki kuklası gibi görebilir.


Yapıta ait Tanıtma ve Eleştiri Yazıları:
Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. Kuyucaklı Yusuf:
“Şakir’in Muazzez’e gösterdiği bu ani ilgi, fabrikatör Hilmi Bey’in oğluna atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf’un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra, kendisini bekleyen sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde ağır ağır yaklaşır. Tıpkı bir trajedya kahramanı gibi.
G. Wicham, trajedyadan söz ederken, “Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların isteğidir...”der. Dr. W. H. Werkmeister de şöyle diyor: “Bütün değerlendirmelerden uzak bir dünyada hiçbir trajedi yer alamaz. Ancak değerlendirmelerin işe karıştığı, ahlak sözleşmelerinin tehlikede olduğu daha yüksek bir yapılması gerekenle daha aşağı bir yapılması gereken arasında, soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde trajedi olabilir.”
1910’ların Anadolu kasabaları tragedyalar için en elverişli mekanlardır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesi öylesine ezici bir güce sahiptir ki bu güce herhangi bir karşı geliş, “doğa veya töre yasasını” bozmuşçasına, zorunlu olarak, buna karşı gelişin sonucunu doğurur. Sonuç, eski Yunan’da tanrıların isteği ise, Anadolu kasabasında da eski Yunan Tanrılarının gücüne sahip eşrafın isteğidir.
Roman “soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde”, “bayağı” ama güçlü olanın isteğine göre gelişir. Kasabanın Tanrılarını kızdıran Yusuf yıkılır,yenilir, ezilir.”(s.180,181)

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. Soylu Vahşi Olarak Kuyucaklı Yusuf: “Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır; çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. Bir kere Sabahattin Ali’nin Türkiye sorunsalına bakışı farklıdır. Tanzimat’tan 1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf”tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması “Kuyucaklı Yusuf”u başka bir yönden daha öncü yapar.(...) Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk.” (s.21,22)
“Oysa “Kuyucaklı Yusuf”taki gerçekçilik ile romantizm, birbirinden sanıldığı kadar bağımsız değildir, çünkü gerçekçi yönü oluşturan kasaba yaşamına ya da kasaba gerçeğine de romantizmden kaynaklanan bir dünya görüşünün açısından bakılmaktadır. İkincisi, gerçek kasaba yaşamı Yusuf ile Muazzez’in romantik serüvenine bir fon teşkil etmez. Romanın bu iki yönü birbirlerinin özelliklerini belirginleştiren karşıt değerlerin alanıdır. Metnin derin yapısına doğru inecek olursak görürüz ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren birtakım karşıtlıklarla örülmüştür: Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet, şehvet/aşk. Yusuf ile çevresi arasındaki uyumsuzluğu bu karşıtlıkların ışığında incelersek romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını görürüz.” (s.23)

Günyol, Vedat. Dile Gelseler (Eleştiriler). Sabahattin Ali’nin Hikayeciliği ve Romancılığı:
“Sabahattin Ali’nin romanlarına gelince: Sayıca az ama, değerce ağır basan romanlar. Kuyucaklı Yusuf olsun, İçimizdeki Şeytan olsun, en başarılı romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: İkisi de hem çevrece hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor...
S. Ali hikayelerinde her zaman veremediği içi romanlarında verebiliyor. Kuyucaklı Yusuf’ta ruh incelemeleri yok ama, davranışlardan çevrenin, bir bakıma da kişilerin psikolojilerine girebiliyor. Olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş, ayrıntılar sanki üzerlerinde hiç işlenmemiş gibi öylesine tabii tertiplenmiş ki, insan pek farkına varmadan kendini çevrenin ortasında buluveriyor. Romancı, işlediği ayrıntıları belli etmeden bütüne gerçeklik vermesini biliyor.” (s.35)

Diğer Yapıtlara Göre Durumu, Edebi Ekol:
Yazarın diğer yapıtlarında da benzer şekilde Anadolu insanı ve Anadolu insanının yaşamı işlenmiştir. Verdiği eserler edebi ekol olarak realist bir çizgi izlemiştir ve Kuyucaklı Yusuf’ta bunların bir örneğidir.

Dil ve Anlatım Özellikleri:
Romanda yalın bir dil kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan dilimizi sadeleştirme, edebiyatı herkese yayma egiliminden etkilenmiştir. Ne cümleler nede kelimeler karışıktır. Kelimeler olabildiğince basit, cümleler de genelde kisa ve kurallıdır.
Romanda geçen konuşmalar basit bir dil içerir. İnsanların gündelik konuşmalarını yansıtır. Bu, romana gerçekçi bi hava katar
“E!Nasıl gidiyor işler?...”
“Hangi işler?”
“Dairedeki işler tabii!..”
“Dairede ne iş var?”...(s. 157)
Bu diyaloglar bize karkaterlerin kişilikleri hakkında da bilgi verir. Salahattin Bey babacan sözler ederken, Şahinde mahalle karısı tabirine uygun sözlerlerle konuşur: “Sen bilirsin. Fakat bu ahlaksız mahalle xxxx(Yusuf’u kastederek) hep böyle kopuklukta devam ederse...”(s.17). Benzer şekilde Şakir de argo sözleri çok kullanır, bu da bize onun çakal takımından olduğunu söyler.
Kitapta kuvvetli betimlemeler vardır: “Bu ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyve ağaçlarından ve ova tarafinda bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafinıda da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabilidiğince uzanıyordu.” (s.37). Betimlemeler ortamı anlatmaktan öteye geçerek okuyucuya farklı bilgiler de verir. Mesela bu betimlemede doğanın şehrin kötülüğünü bir çember içine aldığı ve yayılmasını engellediği yorumu çıkarılabilinir.
Roman edebiyatımızda öncü bir eserdir. Bu yüzden eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin en başında Sabahattin Ali’nin romanın akışını keserek söze karışması gösterilebilinir. “Söylediğimiz gibi” (s.174), “bundan sonra anlatacağımız” (s.222) gibi araya girişler romanın anlatımını zedemektedirler. Benzer şekilde yazarın hislerininde anlatımla karıştığı anlar olur. Yusuf bir tanrı gibi yüceltilirken Şakir bir zebani olarak tasvir edilir. Okuyucu ister istemez yazarın belli kesimlere duyduğu sempati ve kinden nasibini alıyor. Bu açıdan da anlatım nesnelligini yitiriyor.

Birey ve Topluma Kazandırdıkları:
Roman bireye ve topluma ahlak dersi veriyor. Sırf paranın peşinde koşarsak eninde sonunda yozlaşacağımızı vurguluyor. Sabahattin Ali solcu bir insandi. Bu yüzden iyiliği köylülükle kötülüğü kentlilikle temsil etmesi gayet doğal karşılanabilinir. Roman insana bir köylü gibi saf ve iyi yürekli olmayı tembih ediyor. Hırsın ve kötülüklerin bizi eninde sonunda çöküşe götüreceğini söylüyor.
Ahlaki değerler dışında roman o günün sıradan Anadolu yaşamına bir pencere açıyor. Bu sayede o gün ki aile yapısını, toplumsal yapıyı gözlemleyebiliyoruz.

Roman Eleştirisi:
Kuyucaklı Yusuf’ un çarpıcı bir öyküsü var. Ancak okuyucu öykünün hep bir adım önünde gidebiliyor; çünkü yazarın ahlaki değerlerini anladıktan sonra romandaki kişilerin başına ne geleceği tahmin edilebiliyor. Örneğin kitabın sonlarında Muazzez dışında herkesin ölmesi bir süprizmidir? Hayır. Yozlaşmış insnaların hepsi şehirde ölmüştür ve Muazzez direnerek temiz olan doğada hayatını yitirmiştir. Kitabın sonunun böyle biteceğini Salahattin Bey’in ölümünden sonra sezmek çok kolaydır. İkinci bir seçenek olarak Yusuf ölebilirdi, ama Yusuf insan üstü bir kişiliğe bürünmüş bir karakterdir kitapta ve onu oğlu gibi seven yazarın asla onu öldürmüyeceği bellidir.
Roman bunun gibi önceden kısmen tahmin edilebilcek birçok olay içeriyor. Mesela Ali’nin de bir şekilde hikayeden silineceği hissedilebiliniyor. Bu yüzden bir süre sonra monotonlaşıyor ve sadece ahlak dersi veren bir romana dönüşüyor. Özellikle bir insanın görüş açısından bakması da romanı bir süre sonra sınırlayan özelliklerden. Yusuf’a göre iyi olan herşey mutlak iyi, gerı kalan her şey ise mutlak kötü olarak gösteriliyor. Bu yüzden kitapta sürekli iyi-kötü, yozlaşmış-doğal çatışması var. Olaylar sanki Yusuf’un içinde verdiği kavgayı okuyucuya anlatmak için gelişiyorlar. Eğer başka bakış açıları da olsaydı o günki toplumu daha nesnel inceleyebilirdik.
Dil ve anlatım olarak başarılı bir eser. 1937 yılında yazıldığı düşünüldüğünde dilin böyle sade olmasının gerekliliği daha iyi anlaşılabilinir. Anlatımda araya girmeler olsa da hikayenin anlatımı başarılı. Araya girmeler büyük olasılıkla yazar kendini hikayeye kaptırdığı için olmuş. Romanın genelinde Sabahattin Ali’nin bu heyecanını hissetmek mümkün. Yazar Şahinde ve Şakir’i öyle bir anlatmış ki okuyucu böyle insanların yazarın hayatında gerçekten varolduğuna ve yazarın o insanları kitap vesilesiyle kötülediği hissine kapılıyor.
Romanda ele alınan konu işlenmesi gereken bir konu. Olaylar Osmanlı döneminde geçiyor olabilir; ama yazarın kendi yaşadığı zamanın toplumundan esinlendiği biliniyor. Yazar sermaye gruplarının halkı hem maddi hem de manevi olarak sömürmesini ve devletin buna karışmaması, hatta desteklemesini eleştiriyor. Bu eleştirilerin böyle bir hikayede gizlenmesinin nedeni yazarın düşünceleri yüzünden birçok kez tutuklanması olabilir. O zamanlar yaşanan sorunları günümüzde de yaşıyoruz. Hala aynı sorunlar aynı tip insanlar tartışılıyor bu yüzden kitap güncelliğini yitirmemiş.
Kuyucaklı Yusuf önemli toplumsal sorunlara değinen ve bunların birey üzerindeki baskısını anlatan bir kitap. Sağlam bir kurguyla ve güçlü betimlemelerle desteklenen bir roman. Anlatımda küçük eksiklikleri olsa da edebiyatımızda klasikleşmiş bir eser. Zevkle okunan ve okunması gereken bir kitap

challenger_67
17-07-07, 22:44
ŞU ÇILGIN TÜRKLER


AÇIKLAMALAR :
“Şu Çılgın Türkler” adlı, bana ve her halde tüm Türk’lere göre muhteşem olan eser hakkında birkaç açıklama daha yapmak ve zaten kolay olan anlaşılmasını daha da kolay şekle sokmak, fonu meydana getiren zaman ve zemini bir kere daha anlatmak isterim.
Niye 4 bölüm ?
Aslında bu harika yazılmış, gerçek tarihi olayların arasına serpiştirilmiş, örnekleri bol miktarda gerçek hayatta yer almış olan kurgu kişiler ve olaylarla süslenmiş romanı, sadece iki ana unsur ile tanıtacaktım: denizle ilgili konular olan İstanbul’dan Anadolu’ya geçişin bir yolu ve Rüsumat IV ün Ordu macerası.
Ancak roman okundukça daha çok sardı, pek çoğunu bildiğim olaylar yine önümde canlandı, yazıma karada yapılanlardan da bir bölüm eklemek istedim. Böylece bazı kişisel fedakarlıkların anlatıldığı örneklerin peşine bazı açıklamaları da ekleyince 3. ve 4. bölüm oluştular.
Aslında tanıtımı, yayınevinin de istediği gibi makul ölçülerde, olabildiğince daha kısa tutmak amacındaydım, daha kısa planlıyordum. Ama roman o kadar harika ki, bence “makul” denebilecek ölçü bu. Daha kısa alıntılar, bütünlüğü bozar, bu ülkeyi ve devletimizi bize verenlere de saygısızlık olur.
Kitabın tamamı, kendi dipnotlarıyla beraber 748 sayfa, burada ele alınamayan daha pek çok ilginç olay, gururlandırıcı sahne ve inanılmaz başka hadiseler var. Örneğin kimlerin hangi bayrağı nerede ve nasıl saygıyla selamladıklarını öğrenmek için kitabın tamamını okumanız gerekiyor.
Dönem ve ortamlar :
Eser, değişik ve ard arda gelen günleri ele almaktadır. Dönem olarak söylemek gerekirse, öncelikle ve özet olarak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadele’mizin ilk bölümünden (28.06.1914-01.04.1921) başlamaktadır. Daha detaylı olarak Kütahya-Eskişehir Savaşının hazırlığı ve Savaş dönemini (01.04.1921-24.07.1921), Sakarya Savaşına hazırlık ve Savaşı (25.07.1921-13.09.1921), Türk Büyük Taarruzuna Hazırlık ve Taarruzu ve sonrasını (14.09.1921-27.10.1922) ele almaktadır.
Hemen tamamı belgelere ve anılara dayalı olaylar, Yunan Ordusu, Türk Ordusu, İngiltere Yönetimi, Yunanistan Yönetimi, İstanbul Yönetimi, Ankara Yönetimi, Bazı Türk İlleri ve Arazileri olarak özetlenebilecek ortamlarda geçmektedir.
Kişilerin büyük çoğunluğu gerçek kişilerdir, konuşmaların ve olayların çoğunluğu kaydedilmiş ve aktarılmış gerçek konuşmalardır
Mesela Rüsumat No IV olayının gerçekliğini görmek için “Ordu’lular” konulu şu internet sitesine erişebilirsiniz : http://mitglied.lycos.de/papuc3/rusumat.html
Anlatılan dönemlerde İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırma, asker ve sivil kişilerin kaçmaları yoluna girmiş, çetelerin faaliyetleri bitmiş, düzenli ordu teşkili başlamıştır. Bunlar da romanda ele alınıp kısa veya uzun anlatılmıştır.
Rütbesiz Bir Komutan :
Mustafa Kemal Paşa, kongre yapmak ve Kurtuluş’u şekillendirmek üzere,
Erzurum’ a gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919′da, “Sine-i millette bir ferd-i mücahit (milletin bağrında bir mücahit kişi) olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa eder. Artık milletin bir bireyi olarak ; milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevine devam edecektir. Yani artık bir rütbesi, bir askerlik sıfatı bulunmamaktadır. Daha sonra, 23 Nisan 1920 de TBMM Başkanı seçilecek ve sadece bu sıfatı olacaktır. Halbuki, dost ve düşmanın kabul ettiği gibi, Kurtuluş’u planlayan ve yürüten güç O’dur.
Rütbesi olmayan Mustafa Kemal’e, orduyu tam yetkiyle idare etmek ve geliştirmek üzere, sonradan uzatılan 3 aylık bir dönem için, 5 Ağustos 1921 günlü TBMM gizli birleşiminde, Meclis yetkilerini kullanması kaydıyla, Başkomutanlık yetkisi verildi.
Hatta Başkomutan’ın seçilmesi ve Tekalif-i Milliye’ye gidişini Sayın Özakman şu satırlarla anlatıyor:
MECLİS’in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf, ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi’ne girdi. Her zamanki masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. “Beyler..” dedi, “..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle konuşsanız..”
Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclis’e kapanıp milleti unutmuşlardı.
“Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte gidelim.”
Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı’na yürüdüler, oradan kale önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük, gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkanları vardı. Kale önüne çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkanda yirmiden fazla Ankara’lı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu esnaflar da koşup geldi. Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir Ankaralı öne çıktı:
“Hoş geldiniz !”
“Hoş bulduk !”
“Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa’nın başkomutan olmasını istiyormuş ama Paşa kabul etmiyormuş. Demek ki ümit yok !”
Süleyman Sırrı Bey irkildi:
“Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor.”
“Öyleyse Paşa’ya söyleyin, millet malıyla, canıyla arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkan benimdir. Ne varsa hepsini orduya helal ediyorum: ! »
Biri, “Ben de !” dedi.
Öteki esnaflar da katıldılar :
“Bizimkiler de helal olsun !“
Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, “Biz yakın köylerdeniz..“ dedi,
“..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun !“
Üç ay süreyle Başkomutan seçilen ve Meclis’in yetkilerini kullanması kabul edilen Mustafa Kemal, milletin maddi kaynaklarını savaşın emrine verebilmek için çıkardığı 10 maddelik Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emirlerinin 6 sını 7 Ağustos’ta yayımladı:
1. Satın almalar için en büyük mülki amirin başkanlığında her ilçe merkezinde ücretsiz olarak çalışacak komisyonlar kurulacak; komisyonlar, ambarları sayarak rapor tutacak,
2. Her ev, birer takım çamaşır, bir çift çarık ve çorap verecek, çok yoksul olanların bu yükümlülüğünü de zenginler karşılayacak,
3. Asker elbisesi yapmaya yarayan bez ve kumaşların ve ayakkabı malzemesinin ve
4. Yiyecek maddelerinin yüzde 40′ına el konacak,
5. Ulaştırma araçlarına sahip olanlar her ay askeri araç-gereçleri 100 km. öteye taşıyacaklar,
6. Terk edilmiş mallara el konacak, Bu emirlere uymayanlar, vatan ihaneti suçuyla İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklar.
8 Ağustos’ta ise 4 maddeyi daha yayımladı :
1) Halk, elinde bulunan, savaşa yararlı bütün silah ve cephaneyi, savaştan sonra geri almak üzere üç gün içinde hükümete teslim edecek,
2) Benzin, vakum, gres yağı, vazelin, otomobil lastiği, tutkal, telefon makinesi, kablo, tel gibi maddelerin yüzde kırkına el konacak,
3) Demirci, marangoz, dökümcü ve kılıç, mızrak yapabilecek ustaların adları, sayıları, durumları saptanacak,
4) Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte, binek hayvanları, yük hayvanları, deve ve eşeklerin yüzde 20’sine el konacak.
İşte bu “topyekun harp”ti. Millet her şeyini seferber ediyordu. Ordu kuruluyor ve geliştiriliyordu. Bir Millet, varlığı ve hürriyeti için her şeyini ortaya koyuyordu.
Ben dahil, Türk ulusunun fertleri, Atatürk hayranları, taraflı konuşabiliriz. Onun için sözü bir yabancıya, “Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü kitabın yazarı, hem de hasmımız olmuş bir ulusun evladı Lord Kinross’a bırakmak istiyorum :
…Mustafa Kemal, üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha yakından duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık da istiyordu.
Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri gördüğü gibi topyekun bir savaştı :
“Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle birbirleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti.”
Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: “Gelecekteki savaşların yegane başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim hususta yer almış olacaktır.”
Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş olan Churchill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için, taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekün gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık, merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane sandıklarını, kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çok kez tapaları bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve kilometrelerce taşırlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapa çapalıyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.
Refet Paşa, Milli Müdafaa Vekilliğine geçmiş, bütün enerjisi ve buluşlarıyla çalışmaya başlamıştı. Öküz arabasıyla yapılan taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale getirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evleri yıktırıp, tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak kullandı.
Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek; yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere, cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden, Karadeniz’ den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler getiriliyordu.
Türklerin, kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı [Sakarya Savaşı]. Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Daha başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmi görevi olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu; kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?
Mustafa Kemal de, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargahını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Buraya varınca, atıyla, çevreye hakim bir tepe olan Karadağ’a çıktı; attan inerek düşmanın izlemesi muhtemel olan hücum yönünü görmek istedi. Tekrar atına binerken bir sigara yaktı. Hayvan, kibritin alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer !’
Mustafa Kemal: “Savaş bitsin, o zaman iyileşirim.” diye yanıt verdi.
Tedavi için Ankara’ya döndü. Fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyordu; güçlükle yürüyebiliyor, çok kez bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu…
Halide Edip bazen bu toplantılarda Mustafa Kemal’i bir roman yazarına benzetirdi. O da sanki heyecanlı bir konu üzerinde çalışıyor gibiydi. Bu romanın ana konusu savaştı, harita üstündeki iğneler de kahramanları. Her birinin özellikleri, genel plana uygun düşmeli ve hikayenin gelişmesine yardımcı olmalıydı. Mustafa Kemal, düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Yunanlıların kuvvetli bir yığınak yapmış oldukları, Türklerin tuttuğu mevziin savunulmasının güçleştiği ve bırakılması gerekeceği bildirilmişti. Mustafa Kemal hemen: “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin !” diye, emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra: “Bizim istihbarat yanılıyor !“ dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır !”
Yepyeni bir savaş stratejisi :
Zaman zaman, taktik icabı, askerlik bilimine uygun olarak, geri çekilmeler de yapılıyordu. Hatta gereğinde Ankara bile boşaltılabilecekti. Ancak Başkomutan gereksiz ve çarpışılmadan geri çekilmeleri affetmiyordu.
Mustafa Kemal’in emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz kilometre uzunluktaydı. Savaşın kritik bir döneminde, kullanılacak taktiği, subaylara şöyle bildirmişti:
“Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma alanı) vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmaz. Onun için küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin çekilme zorunda olduğunu gören birlikler, ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar sebat ve mukavemete mecburdur !”
Sakarya Savaşı’nın 5. gününde, 27 Ağustos 1921 de, çarpışmalar şiddetini artırarak devam ediyordu. Cephenin sol ucundaki Güzelcekale’nin yüksek tepeleri Yunanlıların eline geçti. Türkler, sert bir savunma yaparak adım adım çekildi.
Daha önceki günlerde bu yeni stratejiyi geliştiren Mustafa Kemal, Alagöz köyündeki karargahında Yusuf İzzet Paşa’ya, “Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Her birlik, ilk durabildiği noktada düşmana karşı yeni bir cephe kurup savaşmayı devam ettirir…” dedi. Daha sonra da bu yeni stratejiyi orduya günlük emirler arasında yayınladı.
Mustafa Kemal’in savunma hatları, kısım kısım kırılıyordu. Fakat derekap, kırılan her kısım, en yakın bir mesafede yeniden tesis ettiriliyordu. Böylece Yunanlılar, her ne kadar toprak kazanıyorlarsa da, ilerlemeleri gayet yavaş oluyordu. On günlük bir savaş sonunda, topu topu on beş kilometrelik yer kazanmışlardı. Papulas’ın hücumda, Mustafa Kemal’in savunmada uyguladığı ilkeleri uygulamasına olanak yoktu. Türk hatlarında bir gedik açabilen bir Yunan birliği, durup komşu birliklerin de aynı hatta varmalarını bekliyor (askeri taktik gereği), bu da Türklere takviye alıp toparlanmak için vakit kazandırıyordu.
Ancak Türklerin durumu yine de tehlikeliydi. Yunanlılar saldırıyı, merkeze doğru yöneltmişken, bir kere daha sola doğru kaydırdılar. Hala Türk ordusunu yandan çevirip Ankara’ya doğru yürümeye uğraşıyorlardı. Bu cephede bazı ilerlemeler kaydederek Türkleri mevzilerinden çekilmek zorunda bıraktılar. Türk Cephesi, şimdi kendi mihveri üzerinde dönmüştü. Artık kuzeyden güneye değil, doğudan batıya uzanıyordu. Öyle ki, doğu ucundaki Yunan kuvvetleri, Ankara’ya, batı ucundaki Türklerden daha yakındılar.
Savunmanın başarısı ve dolayısıyla Ankara’nın korunması, Çal Dağ’ın elde tutulmasına bağlıydı. Türklerin esaslı iki savunma mevzii arasında, üç yüz metre yükseklikteki bu geniş ve uzun silsile, Ankara’ya ulaşan tren yoluna ve bütün savaş alanına hakim durumda bulunuyordu. Bir sürüngenin sırt kemikleri gibi girintili çıkıntılı olan Çal Dağ, üzerinde gizlenilmesi ve savunulması güç olan bir yerdi. Mustafa Kemal: “Çal Dağ’ı almadıkları sürece korkulacak bir şey yok !” diyordu. “Ancak, alacak olurlarsa, çok dikkatli davranmamız gerekecek. Çünkü kolayca Haymana’yı işgal edebilir ve bizi kapana kıstırabilirler !”
Ankara’dakiler; Çal Dağ düşse de onun arkasında daha bir sürü tepe bulunduğunu düşünerek, kendilerini avutabiliyorlardı. İçlerinden biri: “Biz her tepede bu kadar ölü verdirdikten sonra, düşman buraya gelinceye kadar elinde bir avuç asker kalır. Onları da sopa ile döveriz !” demişti. Ama cephede herkes, durumun çok nazik olduğunu biliyordu.
Netice olarak vuruşmalar ve muharebeler kazanıldı. Churchill’in özetlediği gibi, “Yunanlılar, kendilerini öyle bir siyasi ve askeri duruma sokmuşlardı ki burada nihai zaferden başka her şey bir yenilgi demekti. Türkler içinse, nihai yenilgiden başka her şey bir zafer sayılabilirdi. Türklerin başındaki savaşçı başbuğ, bu durumun hiçbir yönünü gözünden kaçırmıyordu.”
Mustafa Kemal şimdi Fevzi ve İsmet Paşaların önerisi üzerine, Meclis tarafından Müşirliğe (Mareşalliğe) yükseltilmiş ve kendisine ayrıca Gazi unvanı verilmişti. Böylece artık rütbesi bulunan bir subay, bir Başkomutan olmuştu.
Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya savaşını gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in “Bu tabloyu kimseye göstermeyin !” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yerimiz yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz, dostum…”
Buradaki bazı anılar, Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinden alınmış ve Lord Kinross’un kitabında tekrarlanmıştır. O Halide Edip ki, romanlarında ve başka kitaplarda anlatıldığı gibi işgal İstanbul’undan Ankara’ya geçmiş, orada Dış İşleri emrinde tercümanlıklar yapmış, Sakarya Savaşı öncesinde “gönüllü er” olarak Batı Cephesi Karargahına katılmış, zaman zaman Kurmay Heyetiyle birlikte cephelerde bulunmuş, Başkomutan’ın otomobilinde birlikte İzmir’e kadar gitmiş ve tabii ki anılarını aktarmıştır. Sakarya Savaşından sonra İsmet Paşa tarafından Onbaşı, Büyük Taarruzdan sonra Çavuş yapılmıştır. Kendi diktiği özel üniformayı giyerdi.
Sonuç :
19 Mayıs 1919’da başlayan, çok önceden planlanan ve hazırlıklarına girişilen ulusal direniş, yokluklara rağmen başarıyla bitirildi. 1919 yılı direnişin şekillenmesiyle, 1920 yılı ulusal gayretlerin düzene girmesiyle, 1921 yılı son darbeye hazırlık savaşlarıyla, 1922 yılı da bu son darbe için hazırlıklar ve kesin zaferle sona erdi.
1923 yılı ise yeni devletin uluslar arası ve ulusal planda şekillenmesi ile sürdü.
Lozan Konferansı ve Anlaşması peşinden ismi konulmamış bir yönetimin isimlendirilmesi geldi, Cumhuriyetimiz ilan edildi.
Artık eski yıllarda kafada şekillenen ilerleme hamleleri, Erzurum Kongresi sırasında bir gece alınan notlar gerçekleştirilecekti. Bu ilginç hikayeyi aktarıp yine çok uzayan yazıyı bitirelim:
Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden okuyalım:
Erzurum Kongresi günleridir. Bir sabaha karşı saati. Paşa soruyor:
- Mazhar, not defterin yanında mı ?
- Hayır, Paşam.
- Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.
Defter gelince :
- Bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Yiğit) bir de sen bileceksin. Şartım bu…
- Emin olabilirsiniz Paşam.
- Öyleyse tarih koy !
Kansu, tarihi ve zamanı koydu : 7-8 Temmuz 1919 gecesi, sabaha karşı.
- Pekala… Yaz ! Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bu bir.
- İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.
- Üç: Tesettür kalkacaktır.
- Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda, gayr-i ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.
Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
- Neden durakladın ?
- Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim. Gülerek,
- Bunu zaman tayin eder. Sen yaz… dedi.
- Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.
- Paşam kafi… Kafi…dedim ve
- Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter ! diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım…
Atatürk, zaman zaman Çankaya sofralarında, Kansu’yu bu notları yazdırdığı zaman, kendisini hayalperest olmakla suçladığını söylemiş, şakalaşmıştı. Ama daha büyük şakaları da oldu.
23-31 Ağustos 1925 arasında Kastamonu’da Şapka İnkılabını (devrimini) ilan etmiş olarak dönüyordu. Ankara’ya avdet ettiği anda otomobille eski meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisinin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden :
- Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?
İşte, Atatürk bu idi. Her zaman kendinden ve milletten emin, planlı, programlı.
Ne şerefli, Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletine ait olmak !
Bu şerefli ve övünülecek geçmişi derli toplu aktaran Sayın Özakman’a ve Bilgi Yayınevi’ne yeniden teşekkürler.
Son söz :
Bence bir kere daha yazılır veya yayınlanırsa eserin adı değişmeli. Bana göre, gerçekten çılgın olanlar, bu topraklara işgalci olarak gelenler ve ikazlara karşın onları gönderenlerdi…
Sayın Turgut ÖZAKMAN üstadımızı tüm Türkiye bilir.
“19 Mayıs 1999 - Atatürk Yeniden Samsun’da” isimli 2 ciltlik, duygularımıza tercüman olan kurgu romanını okumamış olanlar, veya “Şu Çılgın Türkler” isimli son romanını okumamış olanlar bile, kendisiyle tanışmışlardır:
TRT Kanalları başta olmak üzere, Milli Bayramlarımızda çeşitli kanallar tarafından yayınlanan “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” adlı TV filmlerinin senaristi de kendileridir. Bazı gazeteler tarafından da halka ulaştırılan bu filmler, bir kısım evlerde yerini almıştır.
Tüm bu roman ve senaryolarda, yakın tarihimize ait gerçekler, kurgu roman kahramanları da kullanılarak veya yalın olarak, verilmektedir.
Yapılan röportajlarda ve söyleşilerde, açıkça sorulmayan bir soruyu, ben burada sormak istiyorum: Aramızda olmayan Atatürk’ü ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunu, en azından bazı bölümleri kurgu olan yapıtlara konu olarak almak doğru mu? Cevabım kocaman ve yüksek sesle EVET !
Atatürk artık uzun süredir aramızda değil, O’nu bir yana bırakın, O’nu görenlerin, yaşayanların pek çoğu aramızda değil. Özellikle gençlerimiz için, en küçük yaşlarından itibaren sınıflarda bir mask, okul bahçesinde bir büst, bazı meydanlarda bir heykel, belli günlerde gazetelerde çıkan bazı resimler ve klişeleşmiş cümlelerle veya boyun damarları şişerek okunan bazı şiirlerden, ara sıra anılan bir isimden ibaret.
Hemen bütün konuşmacıların, özellikle politikacıların ağzında da, samimiyetsizce anıldığını görüp izliyorlar. Kime sorsalar, çok karşı olanlar bile, otomatik bir şekilde “Atatürkçü” olduğunu söylüyor. Halbuki bu inanılmaz niteliklere sahip ebedi yol göstericiyi yaşatmamız ve anlamamız gerek. Bunun da yolu, insan yönlerini ve fikirlerini öne çıkartarak topluma, özellikle de gençlere ulaştırmaktır.
Neler için nasıl hazırlandığını, kimlerle ve nelerle nasıl mücadele ettiğini, neleri yoktan var ettiğini, neleri düşünebildiğini, görüşlerini anlamamız ve aktarmamız gerek. Başta Avrupa’lı dediklerimiz bunları bilmedikleri için karşı çıkıyorlar. Halbuki daha Erzurum Kongresi günlerinde bile yapacağı devrimleri düşünüp planladığını (Mahzar Müfit Kansu anıları), Avrupa Birliğini 1932 lerde düşündüğünü bilseler, başka türlü bakarlar.
Hepimiz öğrenci ve genç olduk, tarih ile ilgili dersleri ve konuları, nasıl zorlanarak atlattığımızı bir hatırlayın. Ben kişisel olarak tarih ve coğrafya gibi derslerin ezberlenecek yanlarından (tarihler, yüzölçümleri gibi sayılar, v.b.) çok sıkılır ve kaçarım. Ama keyifle roman okurdum. Bu sayede de pek çok tarih ve coğrafya bilgisi ile tanıştım, ilgimi çekenleri daha da ileri seviyede inceledim.
Bu günün gençleri, okuma alışkanlığından da uzaklar. Görsel ve işitsel yollar onlara yetiyor. Bu yüzden, konular ekranlara çıkmasa bile, çizgi roman türü, onlara ulaşmak için özel bir yol. Düz yazı ise, mizah baharatıyla süslenince veya hayalleri coşturunca, daha bir okunabilir oluyor.
Eldeki bazı kaynaklarda, bir kısmı (artık) pek bilinmeyen, yaşam kesitleri, yaklaşımları ve sözleri var. Eski eşinin kardeşine neler diyebildiğini de, yedi yıl önceden yaklaşan büyük savaşı nasıl gördüğünü de, ağzından bir Balkan Birliği sonrası Avrupa Birliği kavramının da nasıl döküldüğünü, hem de belgeleyerek bilebiliyoruz.
Bu ve benzeri bilgilere dayanarak kurgu bir yaşam ve olaylar kesiti yaratmak zor olmasa gerek. Okunabilir olması, biraz dil ve üslup, yani beceri konusu olduğu kadar, kabul edilir olması da bir iyi niyet ve sadakat sonucu oluyor. Zaten bütün
anlatımlar, konusu ne olursa olsun böyle değil mi ?…
Atatürk’ü bir romanda ele almaya cesaret etmek, kabul ederim ki çok iddialı bir iştir. Doğru işlenmesi gereken bir çok ince nokta vardır. Atatürk Yeniden Samsun’da kurgu romanından bir örnek:
Hemen ilk sayfalarda yer alan, Canan Yücel ve Mina Urgan’ın dahil oldukları bir grubun, kendilerini bir odada bekleyen Atatürk’ü ziyaretleri var. Yazar, onları karşılamak için Atatürk’ün ayakta beklediğini yazmış. Bilebildiğimiz kadarıyla, aralarında hanımların ve sanatçıların olduğu bir grubu, bu büyük insan ayakta karşılardı. Bu gibi üstün ve ince yanlarını vurgulayarak, O’nu her yönüyle ve daha iyi tanıtabileceğimize inanıyorum.
Çok az kaldılar, ama zaman içinde, kendisini bizzat gören, kısa süre de olsa muhatap olan bazı büyüklerimizden, hep böyle insan ve uygar yanlarını duyduk, gençlere ve çocuklara sevgisini öğrendik. Yabancı ve tarafsız yazarlardan da, satır aralarına dikkat ederek, bazı özel yönlerini keşfedebiliyoruz. Mesela Armstrong’un Bozkurt kitabından, Çankaya’daki ilk evinin çalışma odasında, başının üzerinde bir dini yazı (belki Maşallah, belki bir dua, o belli değil) asılı olduğunu, bunun altında çalıştığını öğreniyoruz. Çocukluğunda Atatürk’ü görüp konuşup iznini alarak fotoğraflarını çeken bir kıymetli büyüğümüz, “Atatürk ve Din” konulu yazı ve konuşmasını hazırlarken, bu tip bazı bilgiler, kim bilir ona ne kadar yararlı olurdu..
Atatürk ve Eşi Latife Hanım’ın kısa evliliklerinin romanını yazan İsmet Bozdağ, eldeki pek az veri ve ifadeden yola çıkarak Fikriye ile Atatürk’ün olası evliliklerini roman haline getiren Hıfzı Topuz, 1999 yılı 19 Mayıs’ında Atatürk’ü tekrar Samsun’a çıkartıp sonra da Ankara’ya getirten, televizyon konuşmaları yaptıran Turgut Özakman, bu anlayışta öncülük edip, yeni ufuklara doğru koşanlar, Ebedi Önder’imizi samimiyetle tanıtarak fikirlerini yeniden 1920lerin 1930ların heyecanlarıyla hatırlatanlar…
Bu kurguların esas amacı, samimiyetle bazı şeyleri canlandırıp hatırlatmak:
Atatürk ölmedi, bizler yaşayıp O’nu ve fikirlerini yaşattığımız sürece de ölmeyecek… En büyük eseri olan Cumhuriyetimiz de ilelebet yaşayacak.
Bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, temelindeki harçları ve taşları öğrenmek ve anlayabilmek için, kendisi için “Türk’üm !” diyen herkes, Türkleri tanımak isteyen tüm dostlar, “ŞU ÇILGIN TÜRKLER” isimli kitabı okumalı ve okutmalıdır. Keşke bir an önce yabancı dillere de çevrilse !
Şimdi kitaptan bazı alıntıları görelim (Sayın Yazar ÖZAKMAN ve değerli yayınevi BİLGİ Yayınevine, eserin hazırlanıp yayınlanması ve nazik yaklaşımları ile ilgili tekrar teşekkürlerimizle).
Kitabın bütününde deniz ile ilgili az bölüm vardır. Sitemiz “Denizce” olduğu için, alıntıları bunlardan derledik :
…..
AKDENİZ GÜNEŞİNDE yıkanan Sakız Adası’nın kuzeyindeki Kardamilla Köyü, sabahleyin telaşlı çan sesleriyle çalkalanıyordu.
Evinin taş duvarı dibine çömelmiş, kemiklerini ısıtan Dimitri Baba (1) irkildi. Vakitsiz çan çaldığına göre mutlaka biri ölmüş olmalıydı. Doğrulmak istedi ama bacakları öyle tatlı uyuşmuştu ki caydı, “Ben iyi ki yaşıyorum” diye geçirdi içinden. Bu yıl toprak erken uyanmış, ağaçlar çok çabuk donanmıştı. Ayaklarının dibinden yavru bir kertenkele aktı. Hava reyhan kokuyordu. Birinin geçtiğini görünce seslendi :
“Kim ölmüş?”
“Hiç kimse. Bütün gençleri askere alıyorlar:”
Kuru ceviz kabuğu gibi buruşuk yüzünü uğuşturdu, “Doğru bilmişim..” dedi kendi kendine, “..işin ucunda yine pis ölüm var:”
Birçok genç gibi Dimitri Baba’nın torunu Panayot (1) da asker olacaktı.
(1) Dimitri Baba ve torunu Panayot, romandaki kurgu kişilerdendir.
…..
İNEBOLU MEVKİ KOMUTANI Yarbay Nidai yerinden fırladı :
“Ne diyorsun?”
Limanın sığlığı yüzünden İnebolu’nun açığında demirleyen Remo adlı İtalyan gemisine çıkan denetim subaylarından biri, telaşla geri dönmüş, gemide Veliaht Abdülmecit’in oğlu, Vahidettin’in damadı Şehzade Ömer Faruk’un bulunduğunu bildirmişti.
“Ankara’ya gidecekmiş.”
“Ankara mı çağırmış ?”
“Hayır !”
“Yalnız başına mı gelmiş ?”
“Albay Kel Asım Bey’le birlikte:”
Yarbay Nidai Ömer Faruk’u, göğsü dekoratif nişanlarla dolu fiyakalı fotoğraflarından tanır ve can pazarından gelmiş bütün subaylar gibi gülünç bulurdu. Her şey az çok yoluna girdikten sonra, bu delikanlının çıkıp gelmesi midesini bulandırdı. Bilmediği yeni bir durum olduğunu düşünerek, Şehzade’nin karaya inmesine izin verdi ve durumu Ankara’ya telledi.
Belediye Başkanı Hüseyin Kaşif Bey, Şehzade ile Albay Asım Gündüz’ü (sonradan yeniden ve tek başına geldi ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı oldu. A.S.) eve yemeğe davet etti. Subayların katılmadığı yemek soğuk geçti. Ankara’nın cevabını beklemek için yemekten sonra bahçeye indiler. Kahvelerini içtikleri sırada bir inzibat eri göründü. Elinde bir telgraf vardı. Selam verip Ömer Faruk’a uzattı. Telgraf M. Kemal Paşa’dan geliyordu ve şöyle bitiyordu:
“İstanbul’a dönmeniz ve hanedanın bütün üyelerinin hizmetlerinden yararlanılacağı güne kadar orada kalmanız rica olunur:”
Şehzade ve Albay Asım, akşam İnebolu’ya uğrayan bir gemiyle İstanbul’a yolcu edildiler. Şehzadenin geri gönderilmesine, İnebolu’da, birkaç yaşlı Hürriyet ve İtilaf Partiliden başka kimse aldırmadı.
…..
KAÇAK SUBAY ve silah denetimi yapan işgal subaylarının titizliği yüzünden Triestino adlı İtalyan gemisi, İstanbul’dan iki saat gecikmeyle ayrıldı. Gün batmak üzereydi. Çoğu köylü olan yolcular, arka güvertenin küpeştesine dayanmış, sessizce, bu büyülü saatte İstanbul’u seyrediyorlardı. Aralarında bir Fransız çift de vardı. Gemi Anadolu Hisarı hizasına geldiği zaman Madam Amiel (2), suluboya bir rüyadan uyanmış gibi mahmur,
“Ama Jean..” dedi, “..Mösyö Konstantinidis haksız ! Ne yana baksan, burası bir Türk şehri. Yunanlılıkla hiç ilgisi yok.”
Jean Amiel, yolculuğun asıl sebebini bilmeyen karısına cevap vermedi. 35 yıl önce, birçok becerikli Rum gibi Marsilya’ya yerleşmiş olan Trabzonlu zengin Konstantin Konstantinidis’in yanında çalışıyordu. Konstantinidis, Avrupa ve Amerika’da bulunan Karadeniz Rumlarını, 1918′de Marsilya’da düzenlediği Pontus Kongresi’nde bir araya getirmişti. 500 yıl önce tarihe karışmış olan Pontus devletini diriltmek istiyordu. İstanbul’un bir Yunan şehri olduğunu iddia ediyor, Batum’a kadar Karadeniz kıyılarının da, Rumların nüfusun ancak yüzde onunu oluşturduğuna bakmaksızın, Pontus devletine verilmesini istiyordu. Bütün servetini bu işe ayırmıştı. Venizelos da, Karadeniz kıyılarındaki RumIarın örgütlenmeleri için Albay Katenyotis’i görevlendirmiş, Pontus çetelerinde dövüşen RumIarın sayısı hızla 25.000′e yükselmişti.
Buna karşılık Karadeniz Türkleri de silahlanmışlardı. Ankara’da merkezi Amasya’da olan bir ordu kurmuştu. Merkez Ordusu gibi gösterişli bir ad taşıyan bu kuruluşun toplam tüfek sayısı 6.700′dü. Kuzeyde Pontus çeteleriyle, güneyde de, bu tehlikeli dönemde Koçgiri’de isyan etmiş olan Kürt aşiretleriyle çatışıyordu.
RumIarın Pontus rüyası bütün sıcaklığı ile sürmekteydi.
Jean Amiel’in görevi, Sumela Manastırı’nı incelemek bahanesiyle Pontus hareketinin Anadolu’daki liderlerinden Trabzon Metropoliti Hrisantos’la buluşmaktı. Konstantinidis’den talimat ve para götürüyordu. Eşiyle geldiği için kuşku çekmeyecek, Türklerle Fransızlar arasındaki yumuşamanın da yardımıyla Trabzon’a çıkması zor olmayacaktı.
Yemek salonu da köylüler ve taşralı, kılıksız tüccarlarla doldu. Yolcular durgun, yemekler baştansavmaydı. Müzik de yoktu. Madam Amiel’in canı sıkıldı. Oysa Marsilya’dan İstanbul’a, savaştan sonra bütün Avrupa’yı sarmış olan o çılgınca hava içinde eğlenerek, türlü gösteriler seyrederek gelmişlerdi. Erkenden kamaralarına çekildiler. Sabah geç uyandılar. Kahvaltılarını yapıp güverteye çıkmaları öğleyi buldu.
Sıralara, yerlere, tahta çantalara, küçük denklere oturmuş, küpeşteye yaslanmış yolcular, hiç konuşmadan soluk kıyıyı seyrediyorlardı. Madam Amiel, sağında duran buruşuk fesli, kirli gocuklar giymiş, gözleri uykusuzluktan kanlı adamlara bakarak yüzünü buruşturdu, “Ne kadar çok köylü var bu gemide.: ” diye yakındı, Fransızca anlamayacakları için de sesini alçaltmadan ekledi: “..ne kadar da çirkin insanlar:”
Dr. Hasan (2), “Madam bizi beğenmedi” diye homurdandı. Yüzbaşı Faruk (2) güldü :
“Haklı. Hepimiz manda leşi gibiyiz:’
Uğurlamaya gelen İhsan tanıştırmıştı ikisini. Az sayıdaki kamaralar dolu olduğu için Faruk’la doktor, geceyi birçok son dakika yolcusuyla birlikte, pireli ve küf kokan başaltının tahta döşemesi üzerinde geçirmişler, sabaha kadar gözlerini kırpmamışlardı.
Madam Amiel başını öbür yana çevirdi, makine dairesinde geceledikleri için kömür tozuna ve yağa bulanmış delikanlıları gördü; utanacakları yerde bu hallerinden pek hoşlanmış gibiydiler, iğrenerek döndü :
“Çok da pisler Jean. Güzelim İstanbul’u gerçekten bu ilkel insanların elinde bırakmamalı:”
Yan güvertenin sonunda, Yakup Kadri, tel gözlüklü, eski elbiseli bir memur ve tek başına Ankara’ya gitmeyi göze almış, sıkmabaşlı, iskarpinli, adının Nesrin (2) olduğunu öğrendiği bir genç kızla sohbet ediyorlardı. Nesrin heyecanını belli etmemeye çalışarak, “Yunan savaş gemileri yolumuzu kesemez, değil mi?” diye sordu.
Tel gözlüklü memur kızı yatıştırdı:
“İtalyan gemisi bu küçük hanım, cesaret edemezler. ”
Bir delikanlı heyecanla haykırdı:
“İnebolu !”
Kerempe Burnu’nu dönmüşlerdi. Ufukta İnebolu kıyısı bir çizgi halinde görünüyordu. Herkes canlandı. Kömürcü çırağına benzeyenlerden biri, “Haydi toparlanalım. İnebolu’da inip biraz gezeriz” dedi. Gençler hiç itiraz etmeden kalkıp güverteden ayrıldılar.
Madam Amiel “Pisler gidiyor…” diye müjde verdi, sağına göz attı,
“..Oo! Çirkin adamlar da gidiyor.”
Dr. Hasan bir an önce kılığını değiştirmek için acele eden Faruk’u durdurdu, Madam Amiel’e döndü, Fransızca, “Aziz Madam.:” dedi, “..size ve eşinize iyi yolculuklar diliyoruz !”
Yürüyüp gittiler.
Madam Amiel sersemlemişti, “işittin mi…” diye feryadı bastı, “..çirkin köylü Fransızca konuştu. Aman Tanrım ! Bunlar gerçekten acayip adamlar.”
İtalyan kamarot ve tayfaların dostça davranışları Yakup Kadri’nin ilgisini çekmişti. Tel gözlüklü memur, “Ee..” dedi, “..bu hatta kaçak silah, cephane ve subay taşıya taşıya, Türklerle içli dışlı olmuşlar.”
“Acaba bu gemide de kaçak silah var mıdır ?”
“Az da olsa, mutlaka vardır.”
“Ama bu defa subay yok galiba. ”
Memur gülümsedi:
“Olmaz olur mu ?”
“O kadar dikkatle baktım ama ayırt edemedim.”
“İşgal denetimi çok sıkılaştı. Biz de denetimden geçebilmek için geçici kimliğimize uygun şekilde giyinmek ve davranmak için günlerce önce hazırlığa başlıyoruz: ”
Yakup Kadri ile kız şaşırdılar:
“Yoksa siz de mi subaysınız ?”
“Evet efendim. Talimat uyarınca İnebolu’ya kadar kimseye gerçeği açıklamamamız gerekiyordu. Askeri doktorum. ”
Yakup Kadri “Çok iyi.. dedi sevinçle, “..tek doktor da şu sıra
Anadolu için büyük kazançtır.”
Doktor güldü :
“Biz 40 doktor, 10 eczacıyız. ”
Yakup Kadri’nin ağzı açık kaldı.
İnebolu sularına girmişlerdi. Neşeli bir uğultu yükselmişti. O yana döndüler. Temizlenip üniformalarını ve başlıklarını giymiş kırk kadar genç, martı sürüsü gibi bembeyaz, güverteye çıkmışlardı.
“Bunlar kim ?”
“Heybeli Deniz Okulu’nun kaçak öğrencileri. Onlar da damla damla oluşan Deniz Kuvvetlerimize katılmak için Samsun’a gidiyorlar. Biz İnebolu’da ineceğiz. İzninizle.”
Askerce selam verip ayrıldı.
Madam Amiel bu sürprize bayılmıştı. Az sonra güvertelere, üniformalarını giymiş subaylar, askeri doktor ve eczacılar da çıkınca, kendini tutamadı, el çırpmaya başladı. Bugüne kadar hiç böyle çarpıcı bir gösteri görmemişti. Yakup Kadri de heyecan içindeydi. Genç kıza, “Bir romanda yaşıyor gibiyim” diye fısıldadı.
Birkaç heyecanlı delikanlı şarkıya başlamıştı:
Karadeniz, Karadeniz (3)
Gelen düşman değil, biziz..
Şarkıya katılanlar gittikçe arttı. Şişman kaptanın her zamanki işareti üzerine tayfalardan biri, dostluk jesti olarak, isten kararmış, buruşuk bir Türk bayrağını direğe çekmeye koyuldu. Yükseldikçe bayrağın buruşukları düzeliyor, rengi açılıyordu. Nesrin’in gözleri doldu.
İnebolu’nun Yarbaşı’na doğru set set yükselen beyaz evleri, denize açılmaya hazırlanan büyük kayıklar, yalıda toplanan halk görünüyordu artık. Gemideki bütün Türklerin katıldığı şarkı Anadolu’nun en hareketli deniz kapısı İnebolu’ya yansımaktaydı:
Onun sana selamı var,
Diyor ki düşmanın ne canı var?
Kovsun onu sularından
Orada Türk sancağı var!
(2) Amiel ailesi, Dr. Hasan Bey, Yüzbaşı Faruk, Nesrin Hanım, romanın kurgu kişilerindendir. Ancak gerçek hayatta yaşamış örnekleri vardır.
(3) Karadeniz Marşı
HAVA KEŞİF RAPORU paşaları rahatlattı. Fazıl demiryolu kuzeyinde bir tümen, Sakarya’nın kolları arasında dört-beş, Sakarya’nın güneyinde üç tümen saptamıştı. Bu durumda düşmanın ağırlık merkezi ortadaydı. Kuzeyden gelmeyeceği anlaşılıyordu. Ya merkezden saldıracaktı ya da merkezde zayıf bir kuvvet bırakıp güneye sarkacaktı.
Askerlik sanatınca doğru olan güney kanada yönelmesiydi. Ama bunun için güneye çark etmesi, Sakarya’yı aşması, yayılarak güney kanada yanaşması gerekiyordu. .
Bu bir hafta demekti.
Bu amatörce plan, Türk ordusuna en çok ihtiyacı olduğu şeyi, zamanı kazandıracaktı. Bir hafta, bu kritik dönemde, büyük bir nimetti.
Hemen iki tümen güneye kaydırıldı. Ertesi gün bu kanatta inceleme yapmaya karar verdiler. Güney (sol) kanat büyük önem kazanmıştı. Savaş burada düğümlenecekti.
YUNAN İKİNCİ KOLORDUSU ile Türk 2. Grubu, Sakarya’nın
güneyindeki bölgede, aynı sert koşullar içinde doğuya doğru yürümekteydiler. Aralarında bir yürüyüş günü fark vardı.
Türk komutan daha deneyimli olduğu için birliklerini küçük gruplar halinde ve daha çok geceleri yürütüyordu. Buna rağmen yalnız bu gün 322 asker hastalanmıştı. Bu zahmete katlanamayıp kaçanlar da olmuştu.
Yunanlıların durumu doğal olarak çok daha ağırdı. Çünkü bu bölgeyi hiç tanımadıkları için güvenlik kaygısıyla gündüzleri yürüyüp sıcaktan kavruluyor, gece yatıp soğuktan titriyorlardı.
Albay Kalinski sinir içindeydi:
“Hani bu yürüyüş askeri bir gezinti olacaktı ?”
TÜRK ARTÇI BİRLİKLERİ Yunan birlikleriyle ya dövüşerek, ya göz temasını koruyarak geri çekiliyorlardı.
Mihalıççık’taki 1. Piyade Tümeni, geride Süvari Tümenini bırakarak, akşam Sakarya doğusuna geçti.
Güneydeki Süvari Grubu da akşam, yaklaşan düşman tümeni yüzünden, halkın gözyaşları içinde Emirdağ’ı boşalttı. Bu insanları düşmanın insafına bırakarak çıkıp gitmek subayları da askerleri de kahretmekteydi. Acı sahneyi uzatmamak için atları mahmuzlayıp kaçar gibi uzaklaştılar.
……
M. KEMAL PAŞA, Fevzi, İsmet ve Kazım Paşalar, Binbaşı Tevfik Bey, Yarbay Salih Omurtak, öğleden önce Albay Deli Halit Bey’in komutasındaki 12. Grubu ziyaret için iki arabayla grup karargahının bulunduğu Toydemir köyüne geldiler.
Bu grup Sakarya boyunda, demiryolundan güneydeki Yıldıztepe’ye kadarki kesimde mevzilenmişti.
Albay Halit Bey ve emrindeki tümen komutanları paşaları bekliyorlardı. Komutanlar eksikliklerin az da olsa sürekli giderilmesinden çok memnundular. Asker neşeliydi. Bunu duymak paşaları sevindirdi. Kaçak sayısı da çok azalmıştı.
Başkomutan, “Şu andaki asker sayımız istediğimiz düzeyde değil.:’ dedi, “..ama güneye yöneleceği anlaşılan düşman bize zaman kazandırıyor. Askerlik şubelerinde, eğitim alaylarında birçok gencimiz ve askerimiz var. İşlemleri bitenler eğitim alaylarına, eğitimleri sona erenler orduya katılıyor. Millet, çocuklarını saklamadan askere yolladığı için bu akış artık durmaz, savaş boyunca devam eder. İçiniz rahat olsun.”
Yeni savaş yöntemini (Lütfen bu yöntem için bir sonraki “Açıklamalar” bölümündeki “Yepyeni bir savaş stratejisi” isimli bölümü okuyunuz.) genişçe anlattı ve bir cümleyle özetledi: “Yurdumuzu karış karış koruyacağız !”
Nice savaş görmüş komutanları bile heyecan bastı. Gerçek bir ölüm-kalım savaşı olacaktı.
Toydemir’den Yıldıztepe’ye çıkıldı. Bu şirin tepeden geniş Sakarya vadisi bütün görkemi ile görünüyordu. Yıldıztepe’nin sarışın yamaçları Sakarya’ya doğru yavaşça, usulca, küçük dalgalar halinde inmekteydi. Ne güzel bir vatandı bu. Bu sarhoş edici güzellikten bir süre gözlerini alamadılar. Yazık ki birkaç gün sonra savaş burasını cehenneme döndürecekti. Bu kesimdeki bazı mevzileri gezip askerlerle bayramlaştıktan sonra, daha güneye indiler.
İnlerkatrancı Köyü’ne geldiler. Bu köyün güneybatısında, üstü düz bir tepe vardı. Sakarya’ya karışan Ilıca Deresi vadisinin bu tepeden iyi incelenebileceği anlaşılıyordu. Ilıca vadisi Türk cephesinin güney çizgisini oluşturacaktı.
Otomobilleri tepenin eteğinde bıraktılar, en yakındaki alaydan yollanan atlara binip ağır ağır tepeye çıktılar.
Alay Komutanı Başkomutan’a kendi seçkin atını ikram etmişti.
…….
ÇIKTIKLARI TEPEDEN, doğu-batı doğrultusunda uzanan Ilıca vadisi gerçekten iyi görünüyordu. Vadinin kuzeyi güneye egemendi. Bu durum savunmaya kolaylık ve üstünlük sağlayacaktı. Esas savunma hattının bu vadinin kuzeyinde oluşturulması, 4. Grubun Yıldız Tepe ile Ilıca vadisi arasındaki kesime kaydırılması kararlaştırıldı. 4. Grubun soluna 2. Grup gelecekti.
Doğuya doğru iyice ilerde, çevreye egemen, heybetli bir dağ vardı. Güçlü bir dürbünle çevreyi inceleyen Başkomutan sordu:
“Şu koyu renkli güzel dağın adı ne ?”
“Mangal Dağı!“
Dürbünü gözünden indirdi. Yere serili olan haritaya baktı, dağı buldu, işaretledi:
“Sol kanadımızı bu güzel dağa dayayalım. Düşmanın daha doğuya doğru ilerleme olasılığı belirirse, bu dağı esas savunma hattına katarız !”
Öğle yemeğini Toydemir’de komutanlarla yiyeceklerdi. İsmet Paşa haritasını toplarken, bir at kişnemesi ve bir erin korku çığlığını duyup başını kaldırdı.
M. Kemal Paşa tam ata binerken, bir şeyden ürken at parlayınca, ayağı üzengiden kayıp yere düşmüş, sol böğrünü büyükçe bir taşa çarpmıştı.
Fevzi Paşa uzatılan mataradan avucuna boşalttığı su ile M. Kemal Paşa’nın yüzünü yıkadı. M. Kemal Paşa gözlerini araladı, başucunda diz çökmüş İsmet Paşa’nın korku ile terleyen yüzünü görünce gülümsemeye çalıştı:
“Merak etme, önemli değil !”
Zorlukla doğrulup oturdu. İsmet Paşa’ya tutunarak ayağa kalktı.
Yüzünden canının yandığı belli oluyordu. Atı tutan seyise seslendi:
“Çocuk, getir onu buraya !”
Beyaz, güzel, uzun bacaklı, örme yeleli bir attı bu. Yanlış bir şey
yaptığının farkındaymış gibi suçlu suçlu duruyordu. Seyis atı yaklaştırdı. M. Kemal Paşa, “Gel çocuğum.:’ dedi, atın yüzünü okşadı, “..senin bir kusurun yok:’ Gözlerinin arasından öptü.
Yavaş yavaş tepeden indiler.
……
2. GRUP öğleyin Gökpınar’a ulaşmıştı. Burası Sakarya’ya karışan gür Gökpınar deresinin kaynağıydı. Dik kayaların dibinden buz gibi duru su fışkırıyordu. Su bol, çevre zehir yeşili çimen, kaynağın ve derenin kıyıları koyu gölge döken sık ağaçlarla doluydu.
Disiplin içinde sıralarını bekleyen birliklere soğuk kaynak gölünden kırba, tulum ve testilerle su taşınıyor, sırası gelen askerler, derede zevk çığlıkları ata ata yıkanıyor, daha ilerde de hayvanlar sulanıyordu.
Askerler beş sıska koyununu otlatan küçük çoban Musa’yı sevdiler, aralarına alıp karavanaya ortak ettiler.
Cehennem yürüyüşü bitmişti.
Cephe Komutanlığı Grubun öbür gün akşam Mangal Dağı’na ulaşmasını istiyordu. Selahattin Adil Bey, ‘’Allaha şükür, çorak bölgeyi aştık.:’ dedi, “..bundan sonrası kolay. Kapağı cepheye atınca daha da rahatlarız. Düşman düşünsün !“
Doğru söylüyordu.
Düşman daha günlerce Anadolu’nun sıcağıyla, tozuyla, gölgesiz ve susuz bozkırıyla boğuşacaktı.
…….
OTOMOBİLLERLE çok yavaş olarak Polatlı’ya gelmişler, M. Kemal Paşa vagonuna çekilmişti. Yanında Cephe Sağlık Müdürü Dr. Murat Cankat vardı. Paşalar ve karargahın önde gelen subayları, derin bir kaygı ve sessizlik içinde, yandaki vagonda, muayene sonucunu bekliyorlardı.
Doktor yarım saat sonra bekleyenlerin yanına geldi. Terini sildi. Ürkmüş görünüyordu :
“Bir ya da iki kaburga kemiğinin kırıldığını sanıyorum. Biri ciğerini tahriş ediyor. Sesi kısılmaya başladı. Röntgen çekilmesi gerek !“ Yalnız Ankara Hastanesi’nde röntgen vardı.
“Öyleyse Ankara’ya gitmek zorunda !“
“Evet, hemen !“
İsmet Paşa, yaverine, “Treni hazırlatın..” dedi, topluluğa döndü, “..olayı gizli tutacağız !“
Refet Paşa’ya ve Cebeci Hastanesi’ne gizlice bilgi uçuruldu.
…….
REFET PAŞA, Kazım Paşa, Müsteşar Albay Ali Hikmet Ayerdem, Salih Bozok ile Muzaffer Kılıç başhekimin odasında sonucu bekliyorlardı.
Doktorlar Başkomutan’ı, röntgeninin çekilmesi ve muayene edilmesi için alıp götürmüşlerdi.
Sol kaburgalarından birinin kırık olduğu anlaşıldı. Kırık kaburganın ucu akciğeri örseliyordu. Kaburga alçıya alınamadığı için Dr. Mim Kemal Öke, belden yukarısını kalınca bir band ile sıkıca sardı. Kırık kaburganın zamanla kaynayıp iyileşmesi beklenecekti.
Dr. Adnan Adıvar, Dr. Refik Saydam, Dr. Şemsettin Bey, Dr. Murat Cankat ayaktaydılar. Arkalarında Nesrin Hemşire duruyordu.
Mim Kemal Bey, “Paşam..“ dedi saygıyla, “..yatarak, az hareket ederek dinlenmeniz gerekiyor. Aksi takdirde kaburgadaki kırık, ciğerdeki tahriş, başımıza çok iş açar. Velhasıl cepheye dönmeniz mümkün değiL. Yoksa..“
Sözünü tamamlamak için yumuşak bir sözcük aradı, bulamadı: “..ölürsünüz !“
Öteki doktorlar başlarını sallayarak Dr. Mim Kemal Bey’i onayladılar.
Mustafa Kemal Paşa Çankaya’ya döndü.
……
PAŞASININ kaza geçirdiğini öğrenen Fikriye Hanım az kalsın bayılacaktı. Kendini zorlukla toparladı, Paşa’yı büyük bir şefkatle yukarıya, yatak odasına çıkardı.
Salih Bozok, Dr. Murat Cankat, yaver Muzaffer Kılıç alt kattaki salona geçtiler. Az sonra Abdurrahim de aşağıya indi. Gözleri dolu dolu Salih Bozok’a sokuldu. hiç konuşmadan oturdular. Olayı duyup telaşlanan birkaç Bakan geldi. Fikriye Hanım misafirleri Paşa’nın yanına çıkardı. Az sonra hızla aşağıya indi. Dr. Murat Bey’e, gözleri korku içinde, “Bakanlara yarın cepheye döneceğini söylüyor..“ dedi, “..dönebilir mi ?”
Dr. Murat Bey hüzünle gülümsedi:
“Bakanların maneviyatı bozulmasın diye öyle söylüyordur. Çünkü dönmesi mümkün değil. En azından iki hafta yatması gerek !“
……
2 NUMARALı koğuşta sadece iki yatak doluydu. Birinde Faruk yatıyordu, ötekinde ateşten inleyen bir yaralı. Kalan yirmi küsur yatak boş ve dağınıktı.
Faruk, küçük idare lambasının zayıf ışığında, sırt üstü, gözleri kapalı, bu akşam nöbetçi olan Nesrin’in gelmesini bekliyordu. Nöbetçi hemşirelerin koğuşları denetleme saatiydi.
Çok iyi tanıdığı zarif ayak sesleri duyuldu, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı, koğuşa girdi. Faruk bir çığlık bekliyordu. Beklediği oldu. Nesrin çığlığı bastı:
“Aaaaaaaaaa! Bu yaralılara ne oldu Faruk Bey? Nerede bunlar ?”
Faruk oturdu :
“Galiba Beyoğlu’na çıktılar..”
Ayaklarını karyoladan yere sarkıttı :
“..Pinti felekten bir gece çalacaklar:’
“Şaka yapmayın ne olur !”
“Peki. Kaçtılar Nesrin Hanım !”
Nesrin isyan etti :
“Neden ama ?”
“Cepheye dönmek istiyorlardı. Doktorlar izin vermeyince, kaçtılar !“
“Hiçbiri daha iyileşmemişti ki …“
“Zararı yok. Cephenin havası, karavanası insanı hastaneden daha çabuk iyi eder !“
Nesrin kapıya yürüdü :
“Ben olayı nöbetçi doktora bildirmek zorundayım…“
Faruk uzanıp kızın elini yakaladı :
“Hayır, durun lütfen. Dün kaçacaklardı. Bu akşam kaçmalarını ben tavsiye ettim. Çünkü sizin nöbetçi olacağınızı biliyordum, ricamı dikkate alacağınıza güveniyordum. Kaçakların istasyona ulaşıp cephe trenine binmeleri için bir yarım saate daha ihtiyaçları var. Sonra hastaneyi ayağa kaldırabilirsiniz. Şimdi lütfen şuraya oturun. Bir yarım saatçik dinlenmenizi rica ediyorum !“
Nesrin’i yanındaki yatağa oturttu. Kızın küçük eli hala kocaman avucunun içindeydi. Fark edince utandı :
“Ah affedersiniz…“
Telaşla elini çekti.
……
NESRİN koğuşta, kaçakların cephe trenine binmesi için gerekli zamanın dolmasını bekliyor ve alçak sesle Faruk’a bugün tanık olduğu büyük sahneyi anlatıyordu:
“Doktor Mim Kemal Bey, kırık kaburga oynayıp da ciğeri tahriş etmesin diye geniş bir bandla Paşa’nın göğsünü sıkı sıkı sardı ve cepheye dönemeyeceğini söyledi. Paşa hiç sesini çıkarmadı.“
“İtiraz etmedi mi ?”
“Hayır.“
Faruk hemen teşhisini koydu :
“Öyleyse kafasına koymuş, o da kaçacak !“
……
SALİH, Muzaffer ve Muhafız Taburu Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, belki Paşa’nın bir emri olur diye erkenden gelmişler, yernek salonunda oturuyorladı.
Bir ayak sesi duyuldu. Salih ayağa kalkmaya davranınca, İsmail Hakkı elini tuttu :
“Telaşlanma, Fikriye Hanım’dır…“
Merdivenden Fikriye Hanım değil, M. Kemal Paşa indi. Tıraş olmuş, giyinmişti. Üçü de ayağa fırladılar. Salih ağlamaklı, ‘Aman Paşam..“ dedi, “..niye kalktınız ?”
“Böyle günde yatılır mı çocuk ?”
Sesi iyice kısılmıştı :
“İsmail Hakkı, taburunu topla, yarın cepheye hareket et !“
“Başüstüne !“
Salih Bozok’a döndü:
“Trenlerde arkalığı öne arkaya hareket ettirilebilir koltuklar olurdu. Bana arkalığı öyle olan bir koltuk bulun. Belki demiryolu ambarında vardır. Kazım Paşa’ya haber verin. Bir saat sonra cepheye hareket edeceğiz. Albay Asım Bey’i de bulun. O da bizimle gelsin. Siz de hazırlanın !“
“Ama Paşam, doktor…“
“Dediğimi yapın !“
“Peki !“
İki yaver ve Yüzbaşı İsmail Hakkı azap içinde çıkarlarken Fikriye Hanım Paşa’nın yanına gelip durdu, sitemle baktı. Paşa, Fikriye Hanım’a tutunarak yavaşça oturdu. Elinden çekerek Fikriye Hanım’ı da oturttu.
“Bu kazayı anneme yazma !“
“Yazmam.“
“Teşekkür ederim. Zavallı kadın, benden yana hep acı içinde yaşadı. Ya hapisteyim, ya sürgünde, ya savaşta. İdama mahkum olduğumu bile duydu…“
Genç kadının elini okşadı :
“..Sen de üzülme. Allah bana yardım edecektir.”
……
KARARGAH TRENİ Ankara’dan sessizce hareket etti. Malıköy’de durdu. İki otomobil istasyonda bekliyordu. Başkomutanlık, Genelkurmay ve Cephe Komutanlığı karargahları Malıköy yakınındaki Alagöz’e alınmışlardı.
Yeni karargaha hareket ettiler.
Küçük Alagöz çiftliği büyük bir ordugah olmuştu. Her yanı subaylar, askerler, çeşit çeşit çadırlar, arabalar, atlar, telsiz antenleri, telefon ve telgraf direkleri kaplamıştı. Büyük Savaş’tan kalma birkaç da demir tekerlekli kamyon vardı.
Türk ordusunun çok uzun yıllardır bu kadar canlı bir başkomutanlık karargahı olmamıştı.
Otomobiller Türkoğlu Ali Ağa’nın iki katlı, büyükçe evinin önünde durdular. Ev Başkomutan için hazırlanmış, telefon ve telgraf bağlanmıştı. Orduda bulunan tek asetilen (karpit) lambası da, çok ışık verdiği için Başkomutan’a ayrılmıştı.
Fevzi ve İsmet Paşalar ile Başkomutanlık Sekreterliği görevlileri evin önünde bekliyorlardı. Paşalar kucaklaştılar. Üst kata çıkıldı. Bu katta Başkomutan’ın çalışma ve yatak odası ile yemek ve yaverlik odası bulunuyordu. Demiryolu ambarında bulunan arkalığı hareketli koltuğu birlikte getirmişlerdi. Muzaffer Kılıç ile Ali Metin Çavuş koltuğu çalışma odasındaki küçük masanın yanına yerleştirdiler.
Odada birkaç iskemle, yerde küçük bir halı vardı. Neşeyle kahve içtiler. M. Kemal Paşa iyi görünmeye çalışıyordu ama kımıldadıkça acıdan yüzü terlemekteydi.
Paşaları neşelendiren bir haber verdi:
“Halide Edip Hanım cephede bir görev istiyor !”
İsmet Paşa Halide Hanım’ı sayardı, bu isteğinden dolayı daha da saygı duydu. Türkiye bir savaş kahramanından daha cesur bu öncü kadınlar sayesinde, ilkel bir toplum olmaktan kurtulacaktı.
“Kaydını gönüllü er olarak yaparım. Karargahta çalışır !” Kazım Paşa İsmet Paşa’nın omuzuna dokundu :
“Dünyada, ünlü bir kadın yazarın er olarak görev aldığı ilk ordu karargahı seninki olacak !”
Paşa gururla baktı :
“Evet !”
Sohbet iyiydi ama iş yoğundu. İsmet Paşa Albay Asım Gündüz’le birlikte karargahına döndü. Yeni Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz saygıyla karşılandı.
……
YATAK ODASINA portatif bir asker yatağı konmuştu. Ama Paşa geceyi çalışma odasındaki arkalığı yatırılan koltukta geçirdi. Zaten az uyurdu. Burada daha da az uyur olmuştu. Herkes yatmaya gidince ya düşünüyor, ya kitap okuyordu. Gelirken İslam tarihiyle ilgili birkaç önemli kitap almıştı yanına.
Uyanır uyanmaz Ali Çavuş kahvesini verdi. Karargah berberi bekliyordu. Tıraş oldu. Gecelik entarisini çıkarıp giyindi. Arkalığı yatıkça koltuğa yarı uzanmış durumda oturdu, böylece doktorların tavsiyesine az da olsa uymuş oldu.
Albay Asım Bey telefon etti, Merkez Ordusu’nun yolladığı 16. Tümen’in iki alayı yola çıkmıştı: 2.250 subay ve er. Alaylar savaşa yetişebilirse savaşçı sayısı 58.750 olacak, altmış bine yaklaşılacaktı.
Doktor sigara içmesini yasak etmişti ama dayanamadı, bir sigara yaktı.
……
HALİDE EDİP HANIM kendisini geçirmeye gelen bazı bakanlara, Y. Kadri ve R. Eşref’e veda ederek cephe trenine bindi.
Cephe için diktirdiği giysiyi giymişti: Lacivert baş ortüsü, aynı renk uzun ceket, bol pantolon, yumuşak çizme. Cepheye giden bir yüzbaşı bavulunu rafa yerleştirdi.
Her istasyonda trene yeni askerler doluşuyor, toprak rengi kadınlar ağlaşarak bir zaman trenle birlikte koşuyorlardı. Malıköy’e vardıklarında ay çıkmıştı.
İstasyonda derin bir sessizlik içinde dağıtım bekleyen birçok yeni asker vardı. İsmet Paşa yaverini ve otomobilini yollamıştı.
Otomobil Batı Cephesi Karargahı önünde durdu. Halide Hanım’ı Tevfik Bıyıklıoğlu karşıladı. Karargahın alt katındaki toprak zeminli iki odada subaylar çalışıyordu. Yukarı kattaki iki odadan birine götürdü. Odada büyükçe bir masa ile üstü asker battaniyesi ile örtülü portatif bir yatak vardı. Burası Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın makam ve yatak odasıydı. Öbür oda Cephe Kurmay Başkanı’nındı.
İsmet Paşa elini sıktı, oturması için bir tahta iskemle gösterdi ama Halide Hanım komutanına saygı gösterip oturmadı.
“Artık ordumda bir ersiniz. Sizi Birinci Şubeye atadım. Küçük bir eviniz, bir de hizmet eriniz olacak !”
Halide Hanım teşekkür etti.
“Başkomutan’ı ziyaret ettiniz mi ?”
“Hayır Paşam. Şimdi geldim.”
“Hemen gidin. Sizi bekliyor !”
Yüzbaşı Hasan Atakan Halide Hanım’ı M. Kemal Paşa’nın karargahına götürdü.
Halide Hanım bu sahneyi anılarında şöyle anlatacaktı:
“M. Kemal Paşa oturduğu koltuktan güçlükle kalkmaya çalıştı. Çünkü kaburga kemikleri hala ağrılar içindeydi… M. Kemal Paşa’ya doğru, kalbimde gerçek bir saygı ile gittim. O kendi halindeki odada bütün gençliğin bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararını temsil ediyordu. Ne saray, ne şöhret, ne herhangi bir kudret, onun bu odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz.
Gittim, elini öptüm.“
Bundan böyle akşam yemeklerini, İsmet Paşa, Kazım Paşa, AIbay Arif Bey ile birlikte Başkomutan’ın sofrasında yiyecek, bu müthiş savaşın kulisinde yaşayacaktı.

challenger_67
17-07-07, 22:45
Kitabın Adı Gün Uzar Yüzyıl Olur (Gün Olur Asra Bedel)
Kitabın Yazarı Cengiz AYTMATOV
Yayınevi ve Adresi Cem Yayın Evi, İstanbul
Basım Yılı 1985
KİTABIN ÖZETİ
Cengiz Aytmatov, dünyanın en önde gelen roman ve öykü yazarlarındandır. Yapıtlarını Rusça veya Kırgızca olarak kaleme alan Aytmatov, roman ve öykülerinde Kırgız halkının yaşamını, kültürel yabancılaşmadan çevre kirliliğine değin pek çok sorunu değişik ve çarpıcı üslûpla kaleme almıştır.

Pek çok ödül ve nişanın sahibi olan Aytmatov, yazarlığın yanında Kırgızistan'ın Lüksemburg Büyük Elçiliği görevini yürütmektedir.
***
"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir...gider gelirdi.. Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."
Aytmatov'un çok tanınan eserlerinden biri olan "Gün Olur Asra Bedel", diğer adıyla "Gün Uzar Yüzyıl Olur" esas itibarıyla Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisidir. Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamıştır.
Çağdaş romancılığın başyapıtlarından biri olan Gün Olur Yüzyıl Olur, aslında yalın bir kurguya dayalıdır. Uçsuz bucaksız bozkırların kuş uçmaz kervan geçmez köşelerinin birinde, belki ayda bir trenin geçtiği istasyonda görevli iki arkadaştır, Yedigey ve Kazgangap.
Aytmatov romanında, sıradan bir yaşamdan, ulusal ve toplumsal sorunlara gönderme yapar.Yer, Sarı Özek bozkırıdır...Kırgızistan'ın uçsuz bucaksız bozkırlarının birinde Sarı Özek'teki basit ve tekdüze bir yaşamın; demiryolcu Yedigey'in, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri arkadaşı ve en yakın dostu Kazangap'ı, vasiyeti üzerine, atalarından miras kaldığına inandığı ve kutsal bildiği Sarı Özek bölgesinde bir mezarlığa gömmek istemesinin ve bu süreçte yaşadığı çelişkilerin öyküsüdür. Çevre ve kişiler, bize pek yabancı olmayan, Orta Anadolu bozkırlarının ve halkının adeta bir kopyasıdır.
Aytmatov'un yapıtlarında başlangıç, aynı zamanda bitiştir. Başlayan her şey biter, biten her şey de yeni bir başlangıçtır. Zamanın erdiği bozkırlarda, gün, yüzyıl kadar uzun; geçen yüzyıllar ise bugün kadar yakındır aslında. Aytmatov tren raylarının sonsuzluğa uzayıp giden kıvrımları arasında yiyecek arayan bir tilkinin yaşadıklarını adeta empatik yaklaşımla yaşatır bizlere.
Kazgangap, sağlığında, Kırgız efsanelerinin birinde adı geçen Nayman Ana türbesinin yer aldığı Ana Beyit bölgesine gömülmek istediğini söylemiştir.
Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey'in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek'teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap'la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.
Gün Olur Yüzyıl Olur, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgızın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Aytmatov'un yapıtlarında olumsuz kişilerin şahsında, sistemin yozlaşmış uygulamaları, üstü kapalı da olsa acımasızca eleştilir.
Yedigey, can dostu Kazgangap'ın naaşını vefa borcunu ödemek üzere küçük bir cenaze konvoyuyla Ana Beyit'e götürmektedir. Ancak, destan kahramanı Nayman Ana'nın mezarının bulunduğu Ana Beyit'te, Sovyet yönetimince bir uzay üssü kurulmuştur.
Cengiz Aytmatov, romanında "mankurt" kavramını bir sosyoloji terimi yapacak derecede çarpıcı sosyolojik saptama yapar. Mankurt, Aytmatov'dan sonra, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adıdır.
Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, trajediyle bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara âdeta geçmiş çağlardan, ötelerden bir uyarıdır.
Kırgız ananın trajedisi, bulduğu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta.
Gün Uzar Yüzyıl Olur'da geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istilâ eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Juan Juanlar, tutsakların anılarını belleklerinden silmekle, insanlığın bilincini yok etmekle insanlık onurunu ayaklar altına almayı başarmış (?) bir topluluktur.
Mankurtlaşan tutsak artık efendisinden başkasını tanımaz. Ne anasını, ne babasını, ne de bir başka şeyi hatırlar. Ağzı var, dili yoktur artık; isyanı ve itaatsizliği hiç düşünmeyen tek varlıktır yeryüzünde.,
Yedigey'in Kazgangap'ı gömmek istediği yer, Nayman Ana'nın mezarı artık uzay üssüdür. Romanda yerleşik sistemin değerlerini simgeleyen Kazgangap'ın oğlu Sabitcan ise babasının cenazesine dahi zorla gelmiştir; herhangi bir sorun çıkmadan bir an önce törenin bitmesini ve şehre dönmeyi istemektedir.
Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran nöbetçiler, buranın askerî bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Beyit'e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma sürerken Nöbetçi subay gelir. Nöbetçi subay Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Nöbetçi subayın cevabı çok kısa ve çarpıcıdır: "Yoldaş, Rusça konuş" . Yedigey afallayarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subay görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağı cevabını verir.
Konvoy çaresizlik içinde, kutsal topraklardan uzaklaşır. Yedigey başka bir yerde cenazeyi yaparak gömer; ancak Kırgız geleneklerini, tam olarak bilmeden ve uygulayamadan gömmek onu çok rahatsız etmiştir.
***
Aytmatov, baskıcı bir rejimin yerel ve ulusal değerleri silmeye çalıştığı bir zamanda alegrofik imgelerle ulusal kimliğini örten perdeyi aralamayı bilmiş, toplumsal sorunları ve bu sorunların derin yapılarını zamanın gündemine taşıma olanağını yaratmış ve romanlarıyla insanlığın hizmetine sunmuştur.

challenger_67
17-07-07, 22:45
FARELER VE İNSANLAR
George: Çiftliklerde işçi olarak çalışan işçi Lennie’nin en yakın arkadaşı
Lennie: George’un en iyi dostu o da hayatını çalışarak kazanıyor
Candy: Tek kolu olmayan çiftliğin en yaşlısı olan kimse
Slim: Çalışanlar arasında sözünü geçiren tek kimse
Whit: Çiftlikte çalışan kısa boylu kişilik
Curley: Çiftlik patronunun kendini beğenmiş oğlu
Crooks: Zenci seyis. Zenci olduğu için diğerleri tarafından dışlanıyor
Carlson: Çiftliklerde çalışan işçilerden biri
Clara Teyze: Lennie’yi küçüklüğünden itibaren büyüten kimse.
KİTABIN ÖZETİ
George ve Lennie çiftliklerde dolaşarak işçilik eden iki arkadaştır. George ufak tefek, canlı, yanık tenli, keskin bakışlı bir adamdır. Lennie ise iri bir insandır. Ölgün gözler düşük ama geniş mi geniş omuzlara sahiptir. George ve Lennie iki zıt kutup oldukları halde aralarında büyük bir dostluk vardır. Bu büyük dostlukta, birlikte hep çalışarak çiftlik ararlarken kat ettikleri yollar boyunca kendini göstermiştir. Birbirlerine çok bağlanmışlardır.
George akıllıdır, işini bilir. Tabiatı sever. Lennie ise dev kuvvetine sahiptir. Fakat ruhen çocuktur. Halleri davranışları çocukçadır,aptalcadır. Lennie’nin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır. Bu ikisi Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar. Oraya vardıklarında bu çiftliğin patronu bunları pekte iyi karşılamaz. Patronla kalmayıp birde patronun oğlu çıkar başlarına dert. Kendisi ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanlara gıcık kapar ve bu tip insanları hiç sevmez. Adamın adı Curley’dir. Ama bu Curley’nin başında da bir dert vardır. Yeni evlendiği karısı. Çiftlikte fingirdemediği adam kalmadı derler onun için ve gözünü yeni gelen George Ve Lennie’ye dikmiştir. Çiftlikteki en iyi arkadaşları Slim’dir (özellikle George’un) Çiftliğin bunağı ise Candy denilen bir eli bileğinden kesilmiş olan bazıları için işe yaramayan yaşlı bir adamdır. George ve Lennie’nin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır. Tabii Candy’i ve Candy’nin biriktirdiği parasını yanların alarak…
Üç kişinin haydi kendi topraklarını işlemek, kimsenin emri altına girmemektir. Lennie’nin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara kendisi bakmak istemesidir.Çiftlikte birde seyis vardır. Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanıyordur. Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oynanır. Milletin tek eğlencesi bu oyundur. O sırada Lennie samanlıkta Slim’in ona verdiği köpekle oynuyordur. Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunuda oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür. Daha sonra Lennie’nin yanına Curley’nin fingirdek karısı gelir. Lennie kadınla biraz konuştuktan sonra kadın aynen “benim saçımda yumuşaktır gel benimkini de okşa” demiştir. Lennie tuttuğu saçı bırakmadığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar atarak samanlığı ayağa kaldırır. Lennie’de buna sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öldürür. Oradan hızlıca kaçar. Bunun üzerine çiftlikteki herkes başta Curley olmak üzere Lennie’yi aramaya çıkarlar. Lennie ise daha önceden başlarına bir olay gelirse George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır. George’u buldukları yerde öldüreceklerini bilmektedir. Lennie çocuk ruhlu olduğu için kendini savunması çok zordur. George kahrolurken Lennie’nin saklandığı yere gelmiştir bile. Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir. George Lennie’nin arkasına ona hüzünlü hüzünlü bakar. Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur. Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennie’yi yerde ölü olarak yattığını görürler ve George’a xxxxx xxxxx bakarlar. George olayın etkisinden kurtulamaz ve teselli için Slim’le birlikte olay yerinden uzaklaşırlar.

challenger_67
17-07-07, 22:46
*Bize Göre
Ahmet Haşim
Alkım Yayınevi 2006

Ahmet Haşim
1887yılında Bağdat’ta doğdu.Altı yaşında iken annesini kaybeder.1894-1895 yıllarında İstanbul’a gelir.1898’de Galatasaray Lisesi’ne başlar..Hamdullah Suphi,İzzet Melih,Abdülhak Şinasi okulda edindiği arkadaşlar arasındadır.Bu okulda edebiyat hocası olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu,Ahmet Haşim’in iç dünyasının zenginliğini görür ve ona yardımcı olur.Farsça hocası Muallim Fevzi Efendi,Arapça hocası Zihni Efendi,dil ve imla hocası ise Tevfik Fikret’tir.Hukuk Fakültesine kaydolur.İzmir’de Bezmi Nusret Ömer Seyfettin ve Yakup Kadri gibi edebiyata ilgisi olan gençlerle arkadaşlık kurar.

Ahmet Haşim’in Edebi Kişiliği
Ahmet Haşim,ikinci Meşrutiyet döneminin önemli şair ve yazarlarındandır.Çeşitli sosyal ve siyasi çalkantıların meydana geldiği milli bir edebiyat anlayışının hakim olduğu bu dönemde Haşim,kendi ifadesiyle sanat ve düşünce sırçası ile örülü fildişi kulesinden bakar dünyaya ve sanatını bu kapalı alem üzerine kurar.Onun mizacı ve ortaya koymuş olduğu eserleri içinde, yaşadığı topluma tamamen zıttır.Yetişme tarzı ve küçük yaşta annesini kaybetmesi gibi etkenler,psikolojisinin bu yönde gelişmesine yol açmıştır.
Ahmet Haşim’in şiiri ve nesri bir bütündür.İlk dönemde yazdığı şiirlerinde dil,üslup,nazım şekli,tema ve hayal dünyası bakımından Servet-i Fünuncuların etkisi altındadır.Küçük ve önemsiz konuları ele alarak onları kalemiyle tasvir eder.
1909’da yazdığı”Şiir-i Kamer”başlıklı şiirlerinde,Dicle kıyılarında geçen çocukluğunu ve annesini anlatır.Çöller,annesiyle yaptığı gezintiler,annesinin hastalığı ve ölümü,bu şiirlerde tasvir edilir.
1909’dan itibaren yazdığı ve Göl Saatleri adını taşıyan şiirlerinde sanatının geliştiği ve kendine has bir tarzın oluştuğu görülür.Burda,Fransız şiirinin etkileri vardır.Şiirlerindeki önemsiz ve gelişigüzel konuların yerini,günün belli saatleri,kuşlar hakkındaki tasvirler alır.Serbest müstezat tarzında yazdığı şiirlerinde gerçeklikten kaçış arzusu belirgindir ve zihninde idealize ettiği hayal ülkeyi tasvir eder.
Piyale ve son şiirlerinde dil ve uslup daha sadeleşir,ifadeiöz şiiri hatırlatan bir yoğunluk kazanır.Mukaddime,Merdiven,Bir Günün Sonunda Arzu,Havuz,Karanfil ve Bülbül başlıklı şiirleri,onun olgunluk yıllarının en seçkin ürünleridir.Bu şiirlerde Haşim’in tasvir ettiği dünya oldukça daralmıştır.Bu dünyanın değişmeyen öğeleri Akşam ve grup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Hüzün ve melal duygusu hakimdir.Şiirde anlam ve dil son derece uyumludur.
Bu şiirlerin bir başka özelliğide Divan şiirinde var olan manzumların kullanılmasıdır.Haşim bunu yaparken manzumları bozmadan yeni anlatım içinde sunmuş,modern şiire özgü tablolar oluşturmuştur.
Piyale şiirlerinde görülen bu özellikler,1933’te yazdığı üç şiirinde daha da belirgin bir hal almıştır.Bu çok şairin kullandığı aşk ve tabiat temlerine,hüzü duygusuna farklı ve değişik bir karakter vermiştir.Haşim renkleri,çeşitli ruh hallerinin ifadesi olarak kullanmıştır.

Haşim’in Nesri
Haşim’in bazı gazete ve dergilerde yazdığı yazıların bir kısmı,sevdiği batılı yazarlar veya Türk yazar ve ressamları hakkındaki yazılardır.Daha sonraları,fıkra-deneme türünde bol miktarda yazılar kaleme almıştır.Bu yazıların en önemli yönleri çarpıcı oluşları,okuyucuda kuvvetli bir etki bırakmalarıdır.
Dağınık yazılarından çok azını topladığı Bize Göre ve Grubahane-i Laklakan adlı kitapları,Haşim’in özelliklerini yansıtır.Bunlar Haşim’e”göre”dir;sohbetlerden ibarettir.Yazılarında gerçeği değil,ömür boyunca tek hakikat olarak önem verdiği güzelliği buluruz.
Seyahati çok seven Haşim,19241928 ve 1929’daki Avrupa seyahatlerinden sonra tedavi için Frankfur’agitmiş,bütün bu seyahatlerle ilgili izlenimlerini yayımlamıştır.İlk seyahatinin notları Akşam gazetesinde çıkmış,bunlardan sadace ikisini Grabahane-i Laklakan’a almıştır1928’deki seyahatinin notlarını İkdam’da yayımlandıktan sonra,bir kısmını”Bir Seyahatin Notları”adı altında Bize Göre’nin sonuna eklemiştir.1929 Temmuz unda gittiği Avrupa Seyahati’nin izlenimleri ise “Bize Göre”başlığı altında İkdam’da çıkmıştır.Çoğu milliyet gazetesinde yayımlanan Frankfurt Seyahatnamesi de,bu yazılara bir önsöz eklenerek kitap haline getirilmiştir(1933).
Haşim’in şiirleri gibi geniş yankılar uyandıran düzyazıları da estetik bakımdan değerlidir.Bize Göre kitabı yayımlanınca Ali Canip;”Genç nesil Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir.Çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil,orijinal ve eskimez birzevk,ince bir zeka ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır.”der.Ahmet Hamdi Tanpınar,Haşim’in düzyazıları için şunları söyler,Haşim’in nesri,onun rüyasıyla hayat arasına atılmış bir köprüdür.Bu köprüden o,bazen inandığı kıymetlerin propagandasını yapan bir güzellik havarisi,bazen de çirkinlik ve ahmaklık dünyasına akınlar yapan müthiş bir silahşör halinde sık sık geçerdiTıpkı konuşması gibi.”
Abdülhak Şinasi Hisar,Haşim’in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını şu cümlelerle dile getirir:”Ahmet Haşim’in ince,zarif,nükteli,sanatlı,işlenmiş,kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini övmek için ne söylense belki az gelir.Çoğunlukla pek zeki ve bazen de için için alaycı olan bu nesir hakikaten ne güzeldir!Ahmet Haşim bunlarla ‘Bize Göre’ hisler ve fikirler yazmıştı.Ahmet Haşim’in bunları ne emekle yazdığını bilirim.”
Gerçekten Ahmet Haşim şiirde ve nesirde dil ve üsluba büyük önem vermiş;bu dil ve üslupla şiirde kapalı ve dar bir dünya içinde zengin,ahenkli ve orijinal bir şahsiyet yaratmış,nesirde zengin teşbihlerle,ince ve şaşırtıcı buluşlarla,modern Türk nesrinin iyi örneklerini meydana getirmiştir.
Haşim,ilk bölümü oluşturan”Bize Göre”günlük gazete yazılarında alaycı,iğneleyici bir dil kullanarak hızla değişen dış dünyayı çarpıcı ifadelerle yorumlamış,”Seyahatte” başlığı altında gazetede tefrika edilen yazılarında ise “Biraz başka bir hava almaya ve dinlenmeye ihtiyacım olduğunu zannettiğim için yaptım.”dediği Paris seyahatinin izlenimlerini bir gezgin ve gözlemci edasıyla okuyucularına aktarmıştır.

Önsöz
Modern Türk edebiyatının en seçkin şairlerinden olan Ahmet Haşim,”damla şiir”olarak adlandırılabilecek saf ve yoğun şiirleri yanında deneme,fıkra ve gezi türündeki eserleriyle de okuyucu üzerinde önemli etkiler bırakmıştır.
Onun gözleri,bir manzarada sıradan insanların göremediği şeyleri görmüş;burnu,bir çiçekten başkalarının anlamadığı kokuları almıştır.Ayrıca kulakları,cansız ve sessiz sanılan şeylerden ses alıp dinlemesini bilmiştir.Bu sebepten yazdığı deneme ve gazete fıkraları o kadar çarpıcı ve etkileyici bulunmuştur ki devrinin bazı edbiyatçıları tarafından zaman zaman nesrinin şiirinden daha başarılı olduğu dile getirilmiştir.
Tanpınar’ın,”şiir dediğimiz şey için bu baştan daha güzel bir mahfaza,zeka denen kıvılcım için bu gözlerden daha mükemmel iki menfez görmedim.”diye tanımladığı AhmetHaşim kendinden sonra gelen nesil için bir yol gösterici, bir üstat olmuş;geleceğin sanat ve edebiyat tarihinde kendi adına bir halka olmuştur.
Haşim’in bu kitapta yer alan yazıları,26 Mart 1928 tarihinden itibaren İkdam gazetesinde”Bize Göre”başlığı altında yazdığı günlük kısa yazılarıyla,1928 yılındaki seyahatinin yine İkdam gazetesinde”Seyahatte” başlığı altında yayınlanan ve sonra bir kısmını “Bir Seyahatin Notları”adı altında Bize Göre’nin sonuna eklediği seyahat yazılarıdır.
Haşim ilk bölümü oluşturan”Bize Göre”başlıklı günlük gazete yazılarında alaycı,iğneleyici bir dil kullanarak hızla değişen dış dünyayı çarpıcı ifadelerle yorumlamış,”Seyahatte”başlığı altında bir hava almaya ve dinlenmeye ihtiyacım olduğunu zannettiğim için yaptım.”dediği Paris seyahatinin izlenimlerini bir gezgin ve gözlemci edasıyla okuyucularına aktarmıştır.
Biz bu çalışmada Ahmet Haşim’in bugün de sade kabul edilebilecek bir dille kaleme aldığı bu yazılarının,yeni kuşaklar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için,bazı kelimelerini bugünkü karşılıklarıyla değiştirmeyi uygun bulduk.
Genç kuşakların mutlaka okuması gerektiğini düşündüğümüz ve bu niyetle kısmen sadeleştirdiğimiz bu yazılarda yeni nesillerin yalnız ifade güzelliği değil,orijinal ve eskimez bir zevk,ince bir zeka ve emsalsiz bir gerçekçi göz bulacaklarını düşünüyor;onları Haşim gibi önemli bir sanatçımız ile buluşturma noktasında bu mütevazi yayıma hazırlama çalışmasının amacına iyi bir şekilde hizmet edeceğini umuyoruz. Mustafa Çiçekler


Özet

Başlangıç
Gazetecilerin okuyucunun hoşuna gitme çabasında oluşunu hiciv eden bir deneme.

Gazi
Yeni harflere dair Dolmabahçe’de yapılan bir toplantıda Atatürk’ü görmüş olduğunu anlatıyor.

Bir Teşhis
Edebiyat üzerine.

Bahar
Ölüm üzerine.

Kürk
Kürk konulu bir hiciv.

Süleyman Nazif’in Mezarı
Bir dostun anısına.

Hemen Her Sabah
Aşk üzerine.

Mecmualar
Dergilerin sıradanlığı üzerine.

At
Baharın atlara etkisi.

Erkekleşme
Bayanların çalışması üzerine.

Şehir Harici
Kırların özlemi.

Münekkit
İnsanların gayesi anlatılıyor.

Sinema
Sinemanın edebiyatın yanında ki zavallılığı.

Çingene
Kağıthane’de bahar bayramı.

Dinlenme Ve Eğlenme Günü
İstanbul’un yoruculuğu.

Bulutlar Karşısında Bir Mahavere
“-Desene!Şu çarkları suile dönen dünya,eski zaman işi değirmenden hala farklı değil!”

Kelimelerin Hayatı
“Şeytani bir alevin dokunuşuyla,taraf taraf ateş kırmızılığına boyanan modern kadın çehresi yanında,uzun sarı saçlı ve mavi gözlü’melek’şimdi xxxxx bir hizmetçi çehresinden daha fazla çekici değil.”

Dostum
Dosta sitem.

Kargalar
“Çoğumuzdan akıllı olan bu çelikten dökülmüş zeki kuşla uğraşmak için avcı tüfeği değil,mitralyöz lazım!”

Deniz Kıyısında
“Denizisevenler,rüzgar v efırtına mevsiminin gelişine kadar sahile hiç uğramamalıdırlar.”

Mükeyyifat(Keyif Verici,Sarhaoş Edici Maddeler)”Sıhhatin aşırı derecede pahalı olduğu bir asırda,ucuz bir neşeyi tesellisizlere neden fazla görmeli?”

Ay
“Ay!Ay!Yalancı ay!Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi,güneşten bunalanları da teselli eden sensin!”

“Garden Bar”da Konuşan İki Adam
“-Kadın ne yapardı bilmem…Fakat boyalar olmasa bilmem ki göz nasıl boyanırdı?”

Yaz Kokusu
“Senelerden sonra yazın çehresini o gün tekrar görebildim.Yazın gizli kokusu,incir yapraklarının sert,yeşil kokusudur.”

Cazibe
“Aşık,yüz bulamayan adamdır.”


Bir Seyahatin Notları
Seyahate Çıkan Adamın Duydukları

İlk İntibadan Sonra
“Seyahat, hele deniz seyahati,ruhun bütün detlerine devedır.”

Yapraklar Ve Çiçekler İçinde Bir Şehir
Napoli

Paris Sabahı

Paris Kadını

Neşesiz Paris

Bir Akşam Sohbeti
Fütürizm,dadalar,sürrealizm tanımları.

Zevkli,hicivli,anlatımı yüksek,gazete yazıları,denemeler şeklindedir.

challenger_67
17-07-07, 22:46
DRİNA KÖPRÜSÜ
İVO ANDRİÇ

Drina Köprüsü: Yazarın balkanlarda kitabın yazıldığı 20 nci yüzyılın ortalarından 350 yıl öncesine kadar olan olayları ve balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini yapılan bir köprü üzerinde anlatan bir romandır. “Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpıyor.
Drina köprüsünü 3 kısma ayırırsak, 1 nci kısım köprünün yapılışı, 2 nci kısım köprünün yapımından müslüman idarenin yani Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son kısmı ise Osmanlı idaresinin son bulması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresi ve bu idareye karşı ayaklanmalar ve yerli halkın sıkıntıları, bu arada yaşanan değişim ve milliyetçilik akımları olarak özetleyebiliriz.
Balkanlarda yaşanan bu hızlı tarihi değişimleri konu edinen kitap bu değerli tarihi bilgilerin yanı sıra yöre halkının sıradan insanlarının sade fakat iz bırakan hayatlarını da bölümler halinde işlemektedir.
Devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Balkan kökenli olduğundan geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyeti ile Drina nehri üzerine bir köprü yaptırmak ister. Yerli halkın ilk başta ne olduğunu anlayamadığı, inşaatın uzaması ve baskılarla belli bir noktadan sonra yılgınlık gelip köprünün tamamlanmasını istememesi iyi ve kötü yönetimin arka arkaya gelmesi ilk bölümün konusudur. Köprünün yapılması sırasında her bölümde olduğu gibi tarihe ışık tutan yerli halkın yaşantısı aralara serpiştirilmiş olarak bulunmaktadır. Köprünün baştan itibaren yapılışına pek hoş bakmayan yerli halk köprü bittiğinde o zaman için olağanüstü olan bu eser karşısında hayranlığını gizlememiş ve köprünün yapılışına çok sevinmiştir.
Drina köprüsünün bitmesi ile kasaba, çevre yerleşim yerleri arasında önem kazanmaya başlamış ve içine kapanık olan kasaba ticareti köprü sayesinde canlanarak önemli gelişmeler olmaya başladı. 2 nci bölüm Osmanlı hakimiyetinin balkanlarda zayıflaması ile son bulmakta ve köprünün giderek artan önemi ile değişen koşulları anlatmaktadır.
3 ncü bölümde ise Osmanlının iyice zayıflamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun fazla zorlanmadan Balkanlarda egemenlik kurmasıyla başlamaktadır. Yerli halk (hıristiyan ve müslümanı ile) uzun süre Osmanlı idaresine alışmış iken bu yeni idare başta çekingenlikle karşılanmıştır. Fakat bir süre sonra yeni idareye alışıp yeni hayat biçimini benimsemişlerdir. Gelişen hayat koşulları, ticaretin ilerlemesi Avrupa'nın belirli sahalarda Osmanlının önüne geçmesi ile dünyada pek çok şey değişmiş ve kasabada bu değişik hayat tarzına alışmıştır. Fakat belki bir süre sonra yeni medeniyetin kötü yanları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin de bir süre sonra kötüye gitmeye başlaması, milliyetçi akımlarının ilerlemesi; Sırpları bağımsızlık için isyanlar çıkarmaya teşvik etmektedir. Küçük çaplı isyanlar yavaş yavaş büyür ve balkanların her yerinde kanlı mücadeleler başlar. Gittikçe kötüye giden koşullar sonunda her şey iyi olacak diye umut belirdiği anda Avrupa da siyasi cinayetler sonucu 1 nci Dünya savaşı patlak verir. Drina nehri üzerine yapıldığı tarihten itibaren kasaba ile birleşen köprü acımasız savaşta yıkılarak balkan tarihindeki yerine son noktasını koyar.
İster müslüman olsun, ister hıristiyan, ister yahudi, insanlar yaşadıkları yerde bir kültür birliği, deyim yerinde ise bir kader birliği oluşturarak birlikte acıları ve mutlulukları yaşamakta değişim karşısında birbirlerinden çok farklı olmayan biçimlerde etkilenmektedirler. Bu romanda farklı dinlerden olan bu insanların tarihsel süreç içinde özel yaşantıları ile toplumun genel durumu usta bir şekilde tarihi bir köprünün hikayesi etrafında birleştirilerek anlatılmış ve balkan tarihine değişik bir şekilde ışık tutulmuştur.

challenger_67
17-07-07, 22:47
Raif Karadağ ( 28.04.1920)- (22.12.1973)
Raif KARADAĞ, 28 Nisan 1920 tarihinde Yanya�da doğdu. Babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey�dir. Annesinin adı Selime�dir. Lozan anlaşması gereğince yapılan anlaşmayla 1924 yılında Türkiye�ye gelen Süleyman Bey ailesi, İstanbul�da Pendik�e yerleşti. Ozaman henüz 4 yaşında bulunan küçük Raif, daha sonra Pendik ilkokulunu bitirdi.Sonra Kadıköy ortaokulundan mezun oldu.

Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilen Raif Karadağ, çocukluk ve gençlik yıllarından beri okumayı çok seven bir insan olarak tanınırdı. Onunu bu okuma aşkı, daha sonraki yıllarda yazma aşkına dönüştü. Bu aşkla Raif Karadağ, gazeteciliği kendine meslek seçti.1952 yılında günlük Yeni Büyük Doğu gazetesinde yazmaya başladı. Daha sonra Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde yazmış, diğer taraftan da bazı dergilerde de çeşitli yazılarını yayınlamıştır. Bu yazılarından pek çoğunu daha sonra kitap haline getiren Raif Karadağ, gazetecilik mesleği dolayısıyla yaptığı araştırma ve çalışmalarının meyvelerinin gazete sütunlarında kaybolup gitmesini hazırladığı kitaplarla engellemiştir. Bu sayede milli kütüphanemizi, gerek sade ve akıcı Türkçesi, gerekse de araştırma değeri yönünden birçok kıymetli eserle zenginleştirmeye hizmet etmiştir.

İşte bu araştırma ve çalışmalarının semeresi olan ve günümüz açısından da bir ışık olan ve elden düşmeyen , sahasında tek kaynak olma özelliğini halen sürdüren Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar gibi eserleri halen bir ışık olarak elimizden düşmemektedir.

Selver hanımla evlenen Karadağ�ın bu evlilikten iki oğlu dünyaya gelmiştir. Murat ve Ferhat.

Raif Karadağ, hem çok iyi bir insan, hem de çok iyi bir aile reisi olarak yaşadı. 22 Aralık 1973 yılında, son derece sıhhatli bir şekilde gittiği Ankara�da kaldığı otel odasında, henüz genç sayılacak bir yaşta (53 yaşında) esrarengiz bir şekilde vefat etmiş, bu haber gerek ailesini ve gerekse dostları, hayatı boyunca mefkuresine bağlı olarak yaşadığı milliyetçi çevresi büyük bir üzüntüyle sarsılmıştır.

Raif Karadağ, kendisini tanıyan ve candan seven arkadaşları arasında eski Türk illerinden kopup gelen bir rüzgar gibi hür, temiz, mert ve dürüst kişiliği ile öyle güzel kokular getirmiştir ki,bunları, bıraktığı eserleriyle de burcu burcu tüter bulursunuz. Ve bu unutulmaz eserler, onun kişiliğini ebedileştirmek için yeterlidir.

challenger_67
17-07-07, 22:48
Bulut Fikret Çöloğlu

Araştırmacı kimliğiyle yaptığı, merak uyandıran yorumlar ve teşhisler. Gazeteci kimliğiyle de öneriler sunmaktan ziyade, gerçekleri açık biçimde halka sunma ızdırabı. İnce, gizli ve ağır, açık eleştiriler. Hikaye, roman tarzında akıcı, sade anlatım. Zaman zaman da cümleler, resmi evrak gibi fotoğraflıyor hayatı. Çarpıcı misallerle dolu savları, esrarengiz iddiaları bünyesinde barındırıyor. Edebi kimliğini de eserlerine yansıtan merhum yazar Raif Karadağ, belki de yazmak istediklerinin çoğunu yazamayan, ama yazdıklarıyla da toplumumuzun geniş kitlelerine hitap eden bir şahsiyet.

28 Nisan 1920�de, Yanya�da dünyaya gelen Raif Karadağ�ın babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey ve annesi de Selime Hanım�dır. Lozan Anlaşması�nın gereği olarak yapılan nüfus mübadelesiyle, 1924 yılında Türkiye�ye gelen bu aile, İstanbul�da Pendik�e yerleşir. Pendik İlkokulu�ndan sonra Kadıköy Ortaokulu�nu da bitiren Raif Karadağ, Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilir. Okuma aşkı yazma aşkına dönüşünce de gazeteciliği kendine meslek olarak seçer. Yeni Büyük Doğu, Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde çalışmanın yanı sıra, bazı dergilerde de çeşitli yazıları yayınlanır. Bu yazılarının hemen hemen hepsini kitap haline getirip, bize okunmaya değer bir çok eser bırakır. Başlıca kitaplar: Binbir Gece Masalları, Uyvar Önünde Türk Gibi, 10 Temmuz İnkılabı ve Netayici, Şark Meselesi, Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar ve Musul Raporu�dur. Kitapları bir kesim tarafından yoğun eleştirilere maruz kalır. Bir kesim tarafındansa takdire şayan bulunur. 22.12.1973�te de son derece sıhhatli iken gittiği Ankara�da, bir otel odasında , esrarengiz bir şekilde hayata gözlerini yumar. Ardında eşi Selver Hanım�dan Murat ve Ferhat adında iki çocuk bırakan Raif Karadağ�ın vefatındaki sır perdesi hala kaldırılabilmiş değildir. Kendisinin bu genç yaşta esrarengiz ölümü, bize Petrol Fırtınası kitabındaki �Irak Kralı Faysal�ın Esrarengiz Ölümü� (s.265) başlıklı yazısını hatırlatır. Çünkü kitaplarında anlattığı menfaatler dünyasında yaşanan esrarengiz ölümler gibi Kral Faysal�ın ölümü de yazarın kaderiyle büyük benzerlik taşır. Kitaplarında üstüne bastığı gerçekler belki de onu bu dosyası kapanmamış ölüme götüren nedendir. Zaten Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar kitabında da Sultan Abdülaziz�in intihar etmediğini, cinayete kurban gittiğini açık delillerle iddia eder.

İşte yukarıda kısaca kendisini anlatmaya çalıştığımız Raif Karadağ, ülkemizde ses getiren dört kitabıyla tekrar okurlarıyla buluştu. Emre Yayınları�nın bastığı ve içerdiği konular itibariyle güncelliğini yitirmeyen bu dört eser: Şark Meselesi, Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar ve Musul Raporu. Kafalarımızda beliren, zor bir çok soru işaretine, tatminkar cevaplar sunan, uzun ve yoğun emeklerin semeresi bu eserler, sanırım tartışılmaya uzun yıllar devam edecektir.

challenger_67
17-07-07, 22:48
Petrol Fırtınası:

?Petrol, XX.asrın en kıymetli hammaddesi... Dünyanın en kudretli ve rakipsiz hammaddesi haline getirildikten sonra, yeryüzüne çıkarılabildiği her yerde ihtilaller, kıtaller, hükümet darbeleri birbirlerini kovalamış ve petrole sahip memleketlerin halkları hiçbir zaman rahat bir nefes alamamıştır.� Yazdıklarının hakikatin tam ifadesi olamayacağını ama hakikate en yakın olduğunu ifadeyle, anlatılanların hayal mahsulü ve mübalağalı olmadığının altını çizen yazar, 1900�lerde belirlenen petrolün istikbalini ?petrol dünyayı idare edecek kuvvettir� sözleriyle açıklıyor. Yazara göre petrol XX. asrın dillerden ve dudaklardan düşmeyen en kudretli maddesi, nice devletleri birer oyuncak, nice devletlileri de birer alet haline getiren, hiçbir şeyi tesadüflere bırakmayan, daima neticeyi kendi lehine çeviren ana unsurdur. Kendi anlatımıyla ?tarih kitaplarının şark siyaseti adını verdikleri bu mücadelenin mihrakını teşkil eden petrol nelere kadir değildi�. Kitapta tetkik edilen konu petrolün dünya siyasetine nasıl hakim olduğu, bu hakimiyet için yapılan mücadelelerdir. Bu devler mücadelesinin sonucunda devletlerin nasıl yıkıldıkları, dünya haritasının yeni baştan nasıl tanzim edildiği anlatılıyor. Yazar yaşanmış ve yaşanmakta olan mücadeleyi insafsız, merhametsiz olarak nitelendiriyor. ?harp ve sulh, hammadde kaynakları üzerinde ve bu kaynakların bulunduğu sahalar civarında cereyan eden gizli ve korkunç bir takım mücadelelerin eseridir� diyen yazar, araştırmalarını bu bölgeler üzerinde yoğunlaştırıyor. Bundan önce Deterding�in başında bulunduğu İngiliz Royal-Dutch Shell grubuyla, Rockfeller�in başında bulunduğu Amerikan Standard Oil hakkında, kuruluşlarından, gelişimlerine kadar geniş bilgi verilerek, petrol bölgelerindeki mücadeleleri ve diğer devletlerin bu yarışa katılma çabaları anlatılıyor. Bu şirketlerin Osmanlı ve sonrasında Türkiye, İran, Irak, Suudi Arabistan, Romanya, Venezüella, Kolombiya, Nikaragua, Meksika gibi ülkelerdeki faaliyetleri; Musul, Bakü petrolleri konusundaki çalışmada diğer ülkelerle (Rus, Alman, Fransız) yaşadıkları çatışmalar, yaptıkları yarışlar ve yapmacık dostluklar okura sunuluyor. Bu mücadelede gizli servislerin rolü, hükümetlerin çabaları, oynanan siyasi oyunlar ve Kurtuluş Savaşı�ndaki Yunanlılar gibi kullanılan milletler gözler önüne seriliyor. Kitaptan ülkemiz adına çıkarılabilecek en önemli sonuç ise petrolün yazarın tabiriyle 600 yıllık muhteşem imparatorluğu yıkıma götürmesidir.

challenger_67
17-07-07, 22:48
Vehbi Vakkasoğlu

Kahramanmaraş'ta doğdu. İlk, orta, lise tahsilini memleketinde yaptıktan sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. O tarihten itibaren Milli Eğitim’in çeşitli kademelerinde öğretmen ve idareci olarak çalıştı.
1987 yılında Türk çocuklarının eğitimine katkıda bulunması için Almanya'ya tayin edildi. Altı yıl Berlin'de çalıştı. Milli Eğitim'den emekliye ayrıldıktan sonra da çeşitli özel okullarda öğretmen ve danışman olarak çalıştı.
Yazı hayatına Okul gazetesinde yazarak başladı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce makale, fıkra, dizi ve röpörtajları yayınladı.
İlk Kitabı, 1968 yılında yayınlanan "Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Mehmed Akif "tir. 1968’ten günümüze kadar, 38 kitaba imza atmıştır. Bunlar tarih, edebiyat, din ve psikoloji konularındadır.
Eserlerinden Başlıcaları Şunlardır ;
- Çanakkale'de Şahlananlar
- Bir Destandır Çanakkale
- Öğretmenini Not Defteri 1-2-3
- Başkasının Günahına Ağlayan Adam
- Allah’ı Nasıl Anlamalı Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı
- Üzüntüsüz Yaşamak
- Nikah Şekeri
- Aşk Çağlayanı Mevlana
- Kalp Sevmekten Yorulmaz
- İçinizdeki Dostu Keşfedin
- Doğru Düşünme ve Başarma Sanatı
- Osmanlı İnsanı
- İz Bırakanlar
- Mehmet Akif
- Önce alkışladılar Sonra Öldürdüler
- Bu Vatanı terk edenler
- Yunus Emre
- İslam Alimleri
- Bilinmeyen Kadın
- Farkınız İslam Olsun
- Yeniden Doğanlar
- Dünyada İslam’a Koşanlar
- Öğrencime Mektuplar 1-2-3
- Yaşadığım Avrupa
- Son Bozgun 1-2

challenger_67
17-07-07, 22:48
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON BOZGUN

Vehbi Vakkasoğlu

Dedeleri, dil devrimiyle bir gecede cahil bırakılan nesiller, şimdi el yordamıyla geçmişin karanlık ve kara perdelerini aralamaya çalışıyorlar. Acı, tatlı, zaferli, hezimetli, kahramanlı hainli tarihlerini yeniden anlamaya uğraşıyorlar. Hafızalar berraklaşıyor, vicdanlar uyanıyor
Acı derslerden sonra da olsa, kendimize geliyoruz. Tarihi ve kültürel değerlerimizi anlıyor, köklerimizin gerçek derinliğini keşfediyoruz.
Bu gelişmede tarihi doğru anlamanın önemi büyüktür. Şahsiyet yapmadan, sövüp saymadan, belgelere ihanet etmeden geçmişe dönüp bakmak, geleceğimizi aydınlatmak demektir.
Milli Mücadelenin bilinmeyen kahramanları kimlerdi?
Kurtuluş Savaşı nasıl istismar edildi?
Kitap, bir nesilden kaçırılan gerçeklere parmak basıyor.

Sayfa Sayısı : 445
BOZGUN BIR DEVRIN ÇÖKÜŞÜ


BOZGUN Bir Devrin Çöküşü Yazar Adı : VEHBİ VAKKASOĞLU Yayın Evi : Yeni Asya Yayınları Baskı : Ertuğ Matbası 3. Baskı1980 İstanbul Dizgi : Ayyıldız Matbası Sayfa Sayısı : 232 KİTAPTA BİÇİM ÖZELLİKLER Kitabın kapağı bütün sayfalara örtecek şekilde kesilmiştir, İlk sayfalardan biraz kısa kesilmiştir. Kitabın kapağı ikinci kartondan üretilmiştir. Ön kapakta Kitabın adı, Yazarı adı Yayın evinin adı ve amblemi ve kaçıncı baskı olduğu yer almaktadır. Ayrıca ne olduğu tam seçilmeyen killi bir resim bulunmaktadır. Kitabın sırtında kitabın adı ve yazarın adı doğru bir şekilde yazılmıştır. Kitabın arka kapağında kitabın adı ve kitabın neyi anlatmak istediği hakkında yazarın kısa bir metni yer almaktadır. Kitap formalar halinde yapılmış Formalar kapağa yapıştırılmıştır. Kitap on punto büyüklüğünde harflerle tekstil kağıdına basılmıştır. Kitapta içindekiler kısmı yer almaktadır. Kitabın son sayfalarında yazarın son sözü ve dipnotlar yer almaktadır. Dipnotlar verildiği sayfanın altında değil de bu son bölümde hepsi birden verilmiştir. KİTABIN YAZILIŞINDA KULLANILAN METOT Kitap bilimsel araştırma ve bu araştırmaları açıklayıcı bir metotla yazılmıştır. KİTABIN KONUSU: Kitabın konusu yazarın kendi sözleriyle şöyle ifade edilebilir; Tarihe, özellikle de yakın tarihe eğilmeyi niçin zarurî saymaktayız? Geçip gitmişe, köhneyip yok olmuşa mı meraklıyız yoksa... Hayır! Hareketimize yön veren fikir; kuru, mânâsız ve şuursuz bir mazi hayranlığı değildir. Bilakis bugünün kördüğüm olmuş meselelerini çözmek için düne bakıyoruz. İnanıyoruz ki günümüzün acı tatlı meyve veren bütün ağaçlarının tohumları bilhassa yakın geçmişimizin içinde atılmıştır. Yakın geçmişe eğilmek ve onun gizlenen, saklanan mevzularını ortaya çıkarmak suretiyle, şimdi içine itildiğimiz maddi-mânevı felâketlerin faillerini yakalamak mümkün olacaktır. Çünkü “tarih, bir milletin hafızasıdır”; hiçbir şeyi unutmaz ve affetmez... Demek ki geçmiş, bize bugün için lâzımdır. Ve bugünün kökleri dündedir. Tarihte yaşanmış felâketlere tekrar düşmemek için onları meydana getiren şartları ve faillerinin plânlarını bilmek zaruridir. Öyleyse bu noktadan da tarihe dönüp bakmak zorundayız. Hem de, sadece zaferlerine, başarılarına değil, felâket ve hezimetlerine, bozgunlarına da bakmak gerekecektir. Çünkü işimiz hayalî bir tarihle övünmek değil, yaşanmış tarihin gerçeklerine eğilmektir. Öyleyse, tarihimizin bozgunlarına ve onları doğuran sebeplere gözümüzü yummak mümkün değildir. Hatta bu durum gafletin de ötesinde ihanet olabilir. Çünkü, aynı sebeplerin aynı neticeleri doğurması kaçınılmaz bir husustur. Halbuki biz, geçmişte yaşadığımız hiçbir felâketin tekrarlanmasını istemiyoruz. Öyleyse o felâketleri bilmek ve ibret almak zorundayız. Merhum Akif, acı söyler ama, ne kadar da doğrudur: Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? Tarihi tekerrür ettirmemek için ibret almak nasıl lazımsa, ibret alabilmek için de geçmişi doğru bilmek öyle zaruridir. Zaten gerekli dersi vermemesi için tarihî hâdiseler tersyüz edilmiş, dolayısiyle de, kahramanlarla hainler yer değiştirmiştir. Yazarın bu cümlelerinden herşey anlaşılmaktadır. Ama ben yine de kısa ve öz bir şekilde şöyle ifade edebilirim: “Bozgun”, yanlış bilinen hâdise ve şahsiyetler için bu şahsiyetlerin ve olayların gerçek yüzünün anlatıldığı , kaynaklarla ispatlanmış bir eserdir. KİTABIN İÇERİĞİ: Kitap, 23 başlık halinde kaleme alınmıştır. Bu sebepten kitabı bir bütün olarak incelemek yerine başlıkları teker, teker incelemeye daha uygun buldum. Her başlık tam olmasa da birbirinden ayrı hadiseleri anlatmıştır. Bu yüzden kitabı başlık, başlık ele aldık. Giriş: Bu başlık altında bazı şahsiyetlerin tarihimizi belgelerle değil de bir takım siyasi meyillerin tesiri ile kendi kafasına göre yorumladığı gerçeklere bir tarafa atıp yalan yanlış bilgilerin verildiği anlatılmıştır. Yazar bu şahsiyetlerin başında şevket Sürayya Aydemir göstermektedir. Yazara göre aydemir tepe taklak ettiği kronolojik sıray

Sizde kitap varmış,biraz karıştırarak bir şeyler yazabilirsiniz.Belki bunlardan da yararlanabilirsiniz diye ekliyorum.Okumadığım bir kitap ve çok yakında ulaşabileceğim bir yerde yoktu.Kolay gelsin,esen kalın.

challenger_67
17-07-07, 22:48
TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON – 1 DERSİ
KİTAP ÖZET FORMU

KİTABIN ADI : TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI

1. KİTABIN KONUSU:
Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından, cumhuriyetin ilan edilinceye kadar geçen sürede yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği, “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü, şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde oluyordu ve çok tehlikeliydi. Milliyetçilerin güvenliğini sağlayan ve düzenli olarak silah kaçıran İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çeteler vardı. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat Fakültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme geldi. Bunun üzerine Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal, meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te karşılaşan bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamışlardı ama Ethem’le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Halide Edip, bu dönemde, askerlere yardım amacıyla, Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’nde gönüllü hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’i bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar, asker sayısı bakımından bizim 4 katımız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. Mustafa Kemal, 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı.
İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verdi. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başladı. Buradaki görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti.
Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpıştılar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmadılar. Bu savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan Yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide, ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.
22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet, çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner.
Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini çeker. Bu çocukların niçin bu şekilde giyindiklerini yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, aileleri savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Halide Edip bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret eder ve tebriklerini bildirir.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü evine döner. Döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır ve içinden bir daha böyle bir savaş yaşanmamasını temenni eder.
3. ANAFİKRİ:
Herhangi bir konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın. Hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: İnsanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu çalışkan bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Halide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap Kurtuluş savaşı sırasında halkın acılarına ışık tutması bakımından oldukça çarpıcı ama kitabın dili bir hayli ağır.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882’de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür. 1901’de Amerikan Kız
Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş, Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır. 1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir. 1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.

challenger_67
17-07-07, 22:49
ANKARA


Kitabın Yazarı :

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU


Yayın Evi :

İnkılap


Basım Yılı :

1982
1-)Kitabın Konusu :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
2-)Kitabın Özeti :
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.
3-)Kitabın Ana Fikri :
Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.
4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :
Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.
Neşet Sabit Bey : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.
Yıldız Hanım : Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin : Dini bir kişidir, tutucudur.
5- )Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :
Anlatımı güzel ve yalın bir kitap. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ki karmaşada, insanların tutum ve davranışlarının, kendilerini nasıl yansıttıkları hakkında örnekler sunuyor. Türkiye’nin geleceği hakkında, o yıllarda ki endişeleri ve yapılanmayı aktarıyor.Okunulması faydalı olacağını düşünüyorum.
6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi :
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl,

challenger_67
17-07-07, 22:51
TOLSTOY'UN HACI MURAT ROMANINDA ÇEÇENLER
Tarık Cemal Kutlu (http://www.waynakh.com/ata_tckutlu.htm)

Tolstoy’un Hacı Murat romanı muhtelif kimseler tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bazılarını analım ve yayınevlerine göre alfabetik sıraya koyalım:

Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), Can Yayınları, 1. bs. İstanbul 2003;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ernur Gökçe Eskici) Kum Saati Yayınları, 1. bs. İstanbul 2002;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Selin Ceyhan), Oda Yayınevi, 1. bs. İstanbul 2002;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Cüneyd Emiroğlu), Sebil Yayınevi, İstanbul 1976 (ciltsiz) ve İstanbul 1972 (ciltli);
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ayşe Yılmaz), Timaş Yayınevi, İstanbul 2003;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), 3. bs. Varlık Yayınevi, Büyük Eserler: 198, İstanbul 1971;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Zeki Baştımar), Yenigün Yayınevi, Sayı: 3, İstanbul Matbaası, Tarihsiz (1960’lı yıllar olacak), 222 s.;

Hacı Murat romanı Çeçenceye de çevrilmiştir: Xhazha Murd (Çev. X. İsmailova), Noxç-Ghalghayn knizhni izdatel’stvo, Groznıy 1959, 139 s.

Hacı Murat hakkında hazırlanan belgesel kitabı da kayıt edelim, çünkü bu eserden haylice yararlanacağız: R. N. İvanov, Xadji Murad & dokumentı, pis’ma, oçerki, faktı & Exo Kavkaza, Moskva 1999, 256 s.

Zeki Baştımar ile Varlık basımı olan Nihal Yalaza Taluy çevirisi kitaplarımın arasında paketlenerek depolanmış olduğu için aradığımda çok, ama çok fazla zaman kaybı olacaktı. Kitapların içinde ama hangisinde? Yirmili yaşlarımda Zeki Baştımar çevirisi olan Hacı Murat’ı okumuştum. Bulabilsem yalnızca o çeviri ile yetinecektim. Türkolojiyi bitirdikten sonra ileride tahlil etmek amacıyla başka çeviriler de almıştım. Tahlil ancak altmış yaş dolduktan sonra gerçekleşiyordu.

Hacı Murat’ın Çeçence çevirisi elimin altında idi. Notları kaydetmek için fişleri de hazırladım. Örnekleri, yine elimin altında bulunan Sebil yayını olup Cüneyd Emiroğlu (1972, ciltli) çevirisinden aktarmak niyetiyle okumaya başladım.

Tahlili hedefleyip çalışmaya oturduğumda çeviride hata aramak ve bulmak gibi bir endişem yoktu, hatta böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmiyordu. Fakat sayfalar ilerledikçe kafama âdeta tokmaklar inmeye başladı. Aman ya Rabbi!!! Bu ne lâkaydilik, bu ne emeği ciddiye almama, bu ne çalışma disiplininin olmayışı!!! Esere bu ne sadakatsizlik, esere bu ne ihanet, yazarına bu ne saygısızlık!!! Muhatap bulamayacağımı biliyorum, bulsam dinleyecek de değilim, kaale de alacak değilim. Güvenilir olmayan kaale alınır mı? Hayır, asla! Mutlaka istisnalar vardır, ama çevirilerdeki tahrifatı, baştan savmacılığı, cehli görünce, Türkiye’deki yayınevlerinin de, çevirmenlerin de “Ben yaptım oldu” zihniyeti ile yürütülegeldiğine kanaat getirdim. Osmanlıcadan Modern Türkiye Türkçesine kazandırılan eserlerde tahrifat nazara alınacak olsa, ömrümün vah vahlarla geçeceğine Allah’ın birliğine inandığım gibi inanıyorum. Ben kaale alınmayabilirim, önemli değil, yüzyıllardan beri damıtılarak bugünlere gelen Türkçeye ve Türk kültürüne bu ne lâkaydilik!

Çorap toplu iğne başı kadar delikli, ceketin omuzunda susam tanesi kadar pot var, tencerenin tutamağındaki cila, mercimek tanesi kadar dökük diye hassasiyet gösterdiğimiz nefsî sadakati, yüzyıllardan beri akıp gelen koskoca bir ulusun diline ve kültürüne, iğne deliği kadar saygı göstermek hiç mi akla gelmez!? (Osmanlı dönemindeki Türk nesir yazarları ve şairleri Türkçeyi geri plâna atıp bilgiçlik olsun diye yüzyıllarca, Arapça ve Farsça yazma ukalâlığını gösterdiler. Tanzimat döneminde yetişenler de, hani bilgiçlik edecekler ya, bu sefer Fransızca lügat paralamaya başladılar. Cumhuriyet dönemi ile birlikte şair ve yazarlara bilginler de katıldı, Fransızca bilenler parantez içinde bazı kelimelere açıklık kazandırma ukalalığını gösterdiler. Türkçenin kimliği hiçbiri için önemli değildi. Buna şimdi de İngilizce bilenleri eklemek gerekir. Gerekçeleri de hazır: “Efendim, Türkçenin gücü yetmiyor!” Allah Allah! Türkçenin gücü yeter de, senin Türkçeye gücün yeter mi, a kendini beğenmiş hiçbir kimse olmayan kalitesiz kişi!?) Aradan hayli zaman geçince niçin okunmadığın, unutulduğun da parlak sandığın kanalın kör kuyu oluşundandır.

Bu üzüntü ile Ali İhsan Aksamaz’a telefon ettim. “Bana acilen, sende varsa Hacı Murat çevirisi getir!” dedim. Sağ olsun! Bir gün sonra bir çeviri ile geldi. Gördüm ki gelen çeviri de bende bulunan Sebil Yayınevi’nin neşrettiği Cüneyd Emiroğlu tercümesinin 1976 baskısı ve ciltsiz olanı.

Evim yakın olduğu için Ağaç Kitabevine telefon ettim. “Tolstoy’un Hacı Murat adlı romanının Türkçe çevirisi var mı sizde?” Genç bir erkek sesi, “Var, biri Timaş Yayınevi’nin, diğeri Oda Yayınevi’nin” dedi. “Bana ikisini de hazırla, birazdan gelip alacağım!” dedikten sonra ferahladım.

Yukarıda da belirttiğim gibi incelememde örnekleri Türkçe çevirisinden aktarmak istiyordum. Timaş’ınkine baktım, Sebil kadar değilse bile, o da bilenlerce incelenmemişti. Oda’nınki biraz daha iyiydi. Çeçencesiyle birlikte üçünü de karşılaştırarak okumaya başladım. Sekiz dokuz günde ancak yirmi altı sayfa bitirmiştim. Rusça ve Çeçencedeki Bata adı Sebil’de Fato, Timaş’ta Batu olarak geçer. Bu adın, Batu Han’ınkiyle (1204 – 1255) aynı olduğu mu sanılıyor? Yanlışıyla doğrusuyla esere sadakat gösterilse, kimse çevirmenleri veya yayımlayanları suçlayamazdı. Bu kelimeyi aşağıda özenle açıklayacağım.

Romanın I. Bölümündeki ikinci cümlede var olan Maxkat (< Makhkat > < Mahkat) aulu Timaş’ınkinde de, Oda’nınkinde de yok. Keza, Şali düzlüğü, Miçik çayı Sebil’dekinde bulunmuyor. Okudukça sinirlerim daha fazla gerilmesin diye gittim, Can yayınlarından olan Hacı Murat’ı aldım. Nihal Yalaza Taluy çevirisi de olduğunu görünce, “Daha doğrusu da bulunamaz” dedim.

Nihal Yalaza Taluy’un Varlık’tan ve Can’dan çıkan çevirilerinde “Rusça aslından” kayıtları bulunmaktaydı. Oda , Sebil, Timaş yayınevlerinin çevirileri hangi dilden bilemiyorum. Sebil’dekinde şu kayıt vardı, hem de çerçeveli: “Her hakkı mahfuzdur.” Pöh! Hakkı saklı olmasa dahi göz yormaya, incelemede örnek almaya değmez. Ama inkâr edemeyeceğim bir yararı var: Doğruyu bulmanın en iyi yolu yanlışları bilmekten geçer.

Timaş çevirisinin 36 ıncı sayfasında bulunması gereken Hacı Murat’ın hayali “Allah’ın rızasını kazanamayız” anlayışı ile mi makaslanmış? Bu anlayışla rızanın kazanıldığına dair Cenab-ı Allah’tan taahhüt mü alındı? Çevirmenler hatalı, bilgisiz veya dikkatsiz mi? Yayınevinin editörü, redaktörü, redaksiyon kurulu, musahhihleri mi baştan savmacı? Denetleyiciler mi eksik? Bilenlere mi danışılmaz? Bilen zaten aranmaz da, bulunsa dahi, “Ben, yalnızca ben!” deme egosu mu galip geliyor? “Boş ver, ben yaptım oldu, nasıl olsa belli bir okuyucum var, ben kârıma bakarım” düşüncesiyle mi yola çıkılmış? Yahut da ideolojilerine ters düşen yerlerin makaslanması mı hüner sanılıyor? Veya kendi din anlayışları çerçevesinde “Allah nazarında” hak ve hakikat yolu üzere gidildiğine mi inanılıyor?

Sebil yayını olan Cüneyt Emiroğlu çevirisinde yayınevinin “Takdim”indeki şu cümleyi izleyelim: «...eserden sonra, Tolstoy gibi âlemşumul bir şöhreti haiz bir Rus yazarının kaleminden çıkan “Hacı Murad”ı da takdim etmekle (...) şeref duyar.» Bu kadar övgüden sonra kişi adlarını değiştirmek, Ege’deki yerleri Kafkasya’ya aitmiş gibi göstermek sizleri zerre kadar olsun rahatsız etmedi mi?

Meselâ kişi adlarından Sado’yu Sâdi, arı duru Çeçence olan Bata’yı Fato, Gamzalo’yu Hamza (Rusçada güzel “h” olmadığı için bu hoş görülebilir), Han Mahoma’yı Han Mehmet, Eldar’ı İldar, Baxu > < Bahu (Paxu da denilir) Bike’nin oğulları olan ‘Umma Han’ı Arapça bir hanım adı olan Ümmühan, Abununtsal Han’ı (doğrusu Abunutsal) yine Arapça bir hanım adı olan Ebunnisâ, Mehtulinski’yi Vehtulinski, Mehtulin hâkimi Ahmet Han’ı Mehmet Han nasıl yaparsınız? Bu eseri okurken, çevirirken, tashih ederken, basılsın denirken Cenab-ı Hakk’ın verdiği gözler başka yerlere mi bakıyordu, kafadaki düşünceler bir başka âleme mi dalmıştı? Veya gelen ziyaretçilerle çay kahveler içilirken laklakalarla hükûmetler eleştirilerek sözüm ona vatan mı kurtarılıyordu? Bir yer adı olan Tabasaran’ın Tabarasan olarak kaydedildiğini hadi görmezden geleyim.

Tahlilimizin ROMAN KAHRAMANLARI ara başlığında kayıt edeceğimiz kişi adlarının ne anlama geldiği açıklanıp anlatılacaktır. Belki bir gün doğru olandan yararlanılır.

“Âlemşumul bir yazar”ın kullandığı Rusça kişi adlarını aslından uzaklaşarak uyduruk hale hangi hakla getirirsiniz? Rusçadaki –ov ekini –of’a çevirme hakkını kim veriyor size? Ruslar da sizleri sözüm ona horlamak amacıyla oğlu yerine –(u)lan, -(ü)len eki kullansa çok mu hoşunuza gider? Arı duru Türkçe olan albay kelimesi, 1970’li yıllarda da, sonrasında da size miralay dedirtecek kadar korkunç mu geliyor? Rabbelâlemin’in kendi yarattığı binbir dil içinde “Ey kullarım, sizler için falanca dili seçtim” gibisinden Furkan’ında bir âyet mi var?

Keza, Tihonov’u (< Tixonov) Niçonof, Loris-Melikov’u Melinkof, Butler’i Bolter (s. 142 vd.), Mahkat köyünü Maket (XVII. Ve XVIII. Blm.ler), Rus Savunma Bakanı Çernişev’i Çernayef yazacak kadar mı dikkatsizsiniz? Hadi bir iki yerde dizgi hatasıdır, tabiî o da var idiyse, provaları okuyarak düzeltenin gözünden kaçmıştır denilebilir, affedilir. Ama bir iki yerde değil ki!.. Tamamı!.. General Sleptzov’un adını siz neye dayanarak Sileyzof yaparsınız? Bu ünlü generalin adı kaynaklarda sizin yazdığınız şekliyle aranacak olsa, kullanmak istediğiniz lisanla söyleyeyim, müdekkiklerin öfkesine ne cevap verebilirsiniz? Doğruyu yazmamakta belli bir amacınız, belli bir kastınız mı var?

Bu yazyı okursanız, Allah’ın 99 Esmaü’l-Hüsnâsı adına söyleyin: Tolstoy, romanında “Allahû Ekber!.. Allahû Ekber / Lâilahe illallah, / Hu Allahû Ekber!.. / Velillahilhamd!.. (Sebil, 1972 bs., XIX. Blm. s. 157)” tekbirlerini yazmış mıdır? Yazılmadığı halde çeviride sizler ne diye kendiliğinizden ekleme yapma gereğini duydunuz? Bunu dip not yoluyla okuyucuya aktarmak daha olumlu olmaz mıydı? Keza, romanda Çeçenlerin bir yeşil sancak taşıdığından söz edilmektedir. Sizin çevirinizde ise “Hazreti Peygamberin Yeşil Sancağı (Sebil, 1972 bs., XIX. Blm. s. 142)” ibaresi vardır. Onun eserinde Hazret-i Peygamber namı mı vardır? Müslüman olup olmadığını bilmediğiniz, hiç kimsenin de bilmesi mümkün olmadığı Tolstoy’un, o yazmış gibi nasıl olur da eserine tekbir ilâve edersiniz, nasıl olur da “H a z r e t i P e y g a m b e r”i vurgulatırsınız?

Hiçbir şey, ama hiçbir şey yalan üzere bina olmaz. Hele, beşerin Allah’a vasıl olunacak kıblesi olan İslâm Dini yalan ve tahrifat üzere bina edilerek sevdirilemez, aşılanamaz!!! Bu, düelloda ölürken, ABD. kovboylarına İslâm adına kelime-i şehadet getirtilmesine benzer. Sadık kalınmayan metinlerin sırtından kazanılan paranın helal veya haram olduğunu da en azından “Ben müslümanım elhamdülillah!” diyenlerin tefekkür etmesi gerekir. Yahut da, makaslanacak, tahrif edilecek metinlerin basılmaması, çevrilmemesi daha hakkaniyetli olacaktır.

Bu açıklamalarımı bir an için hasır altı edeyim. Ama şimdi yapacağım açıklama asla bağışlanılır bir hata değildir:

Tolstoy’un Hacı Murat romanında hadisenin geçtiği mekân Kuzey Kafkasya’da Avarya ile Çeçenya’dır. Osmanlıcasını yazayım da daha iyi anlaşılsın bari: Şimalî Kafkasya’daki Avaristan ile Çeçenistan’dır. Allah aşkına, bu çevirideki şu Navarin denen yer de nereden çıktı? (Bk. 1972 basımı, ciltli, s. 46; veya IV. Bölümün sonlarına doğru) Navarin, şimdiki Pylos’un eski adı değil midir? Mora Yarımadasının güney batısında bir liman kenti olarak anılmıyor mu? Bazı Türkçe kaynaklarda Navarin, Avarin ya da Anavarin olarak anılıyor diye Akdeniz’deki kıyı kentini sen Dağıstan’ın içinde yer alan Avarya’ya nasıl dönüştürürsün? Bunu size hangi ilminiz yaptırıyor? Aynı Avarya bu defa Navarin(!)’den “T a v a r i n”’e dönüştürülmemiş mi? (Bk. 1972 bs., ciltli, X. Blm. s. 87). Neyin nesidir bu Tavarin? Nerededir? Dağıstan’da Tavarin diye bir mekân veya yer adı mı var?! Grosser Weltatlas’ın indeksine baktım, herhangi bir yerde de böyle bir mekân yok! Sonra ayrıntılı Dağıstan haritasını inceledim. Tavarin neresi? Veya neyin nesi? Âlimü’l-ulemâ olduğunuza (!) göre, hayır, bu unvan sizler için hafif gelir, daha yakışır bir unvanla, allâme-i dü·cihan-uzma olduğunuza (!) göre öğretin de öğrenelim. Hıh! Kendi emeğine karşı vicdanî sorumluluk hissetmeyene ne yapılabilir, ne söylenebilir?

Üstte andığımız Selin Ceyhan ile Ayşe Yılmaz çevirilerinin daha ikinci paragrafında (I. Bölüm) Hacı Murat’ın romanda ilk uğradığı mekân olan Maxkat (< Makhkat > < Mahkat) aulu âdeta buharlaştırılmıştır. Sebil kadar değilse de, Timaşınki de boş emek! İşin garibi, Hacı Murat’ın hayali gibi, benim satın aldığım bu çevirinin son iki sayfa kadarı da eksik! Lahavle velâ kuvvete illa billah!..

İki çeviriyi de bir köşeye bıraktım. Oda’nınkine devam etmedim. Zaman savurganlığından kaçınmak için incelememde Can Yayınevinin neşrettiği Nihal Yalaza Taluy çevirisinden örnekler sunmaya karar verdim. Ben onu da Çeçence çeviriyle karşılaştırarak tahlil edeceğim. Hatta Türkçelerine nazaran, romanın Çeçence çevirisinin daha sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Bu kararı verdiğimde aradan bir gün geçmişti. Sevgili Semih Seyyid Dağıstanlı da bana bir çeviri yolladı: Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ernur Gökçe Eskici) Kum Saati Yayınları, 1. bs. İstanbul 2002. Sonraya bıraktım, ama gözden geçireceğim.

Doğrudan doğruya tahlile geçmek dururken, bu kadar yazı yazmak zorunda kalmak suretiyle harcadığım zamana yazık oldu!!! Değmezdi, ama gelecekte birileri bir şeyler öğrensini de göz ardı etmemeliyiz.

*
Tahlildeki örnekler, Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), Can Yayınları, 1. bs. İstanbul 2003’ten alınmıştır. Blm., s. (Bölüm, sayfa) kaydı görüldüğünde, kast edilen bu çeviridir.

ROMANIN ÖZETİ
Eserin özetine geçmeden önce şunu söylemeliyim: Tolstoy’un bu romanı Dağıstan’ın bir dönemini anahtar bilgilerle özetleyen tarihtir. Tamamen araştırmaya dayalı, tamamen belgesel, tamamen gerçektir. Bir başka ifade ile, Şamil dönemine ait Çeçen - Dağıstan tarihi anahtar ip uçlarıyla, Hacı Murat’ın şahsında öykü biçiminde anlatılmıştır.

Özet. 1851 yılının Kasım ayı sonlarında Hacı Murat ile müridi Eldar, Maxkat auluna gelip Sado’nun evine sığınmacı konuk olarak iner. Onları ilk önce Sado’nun babası karşılar. Sonra torunu ile camiden oğlu Sado’yu çağırtır. Sado, Hacı Murat’ın arzusu ile, kardeşi Bata’yı Han Mahoma’ya gönderir. Han Mahoma Kurin Alayı Komutanı Prens Albay Vorontzov’a Hacı Murat’ın teslim olmasıyla ilgili haber götürecektir. Konuklar yemek yedikten sonra dinlenmeye çekilirler .

Bata ile Hacı Murat’ın diğer adamları Rus nöbetçileri tarafından Prens Albay Vorontzov’a götürülürler [II. Blm., s. 19-24].

Kurin Alayı Komutanı Prens Albay Semën (Semyon) Mihayloviç Vorontzov, eşi Prenses Mariya Vasilyevna, Yzb. Poltoratzki vs. askerî lojmanda iskambil oynamaktadır. Orada albaya Hacı Murat’tan haberci geldiği bildirilir [III. Blm., s. 24-30].

Hacı Murat, Rusların kendisini teslim alacağı Şali ([I]Çeç. Şiela) düzlüğüne gelir. Bu bölüme göre Hacı Murat, Ruslara sığınmıştır, Şeyh Şamil’den tamamen kopmuştur. Kurduğu hayal ve ardından gördüğü rüya son derece dikkat çekicidir . ROMAN KAHRAMANLARI ara başlığında Hacı Murat tanıtılırken bu hayal ile rüya alıntılanacaktır.

Yüzbaşı Poltoratzki komutasında iki bölük asker Çahgir kapısından çıkarak 10 km. ötedeki ormanda ağaç kesmeye başlar. Yüzbaşı, diğer subaylarla Partizan Tuğgeneral Sleptzov’un öldürülmesi üzerinde konuşurlar. (Bu general Çeçen askerleri tarafından 10 Aralık 1851 günü öldürülmüştür. –Abuzar Aydamirov-) Hacı Murat’ı kovalayan 20 kadar Çeçenle Rus askeri arasında hafiften, sıcak temas yaşanır. Bilahire oraya Albay Vorontzov gelir. Han Mahoma, Hanefi, Gamzalo ve Eldarla birlikte Şali ([I]Çeç. Şiela) düzlüğünde bulunan Hacı Murat da albaya teslim olur [V. Blm., s. 36-42].

Hacı Murat’ın Prens Albay Semën (Semyon) Mihayloviç Vorontzov’a teslim olması üzerine, Vozdvijenskaya’daki Ordu Komutanı General Baron Meller-Zakomelskiy bunun kendisine bildirilmemesinden dolayı son derece öfkelenir, Vorontzov’u şiddetler azarlar. (1851 Kasım ayında Naipler Meclisi Hacı Murat’ın idamına karar verdi. 23 Kasım 1851 tarihinde Vozdvijenskaya Kalesine geldi. -Abuzar Aydamirov-). Neticede albayla general, Hacı Murat’ın, Groznaya’daki Sol Kanat Komutanı General Kozlovskiy’e götürülmesi kararını verir [VI. Blm., s. 42-48].

V. Bölümde (s. 36 -42) Hacı Murat’ı kovalayan Çeçenlerle, Yüzbaşı Poltaratzki komutasında ormanda odun kesen Rus askerleri arasında ufak bir çatışma meydana gelir. Bu çatışmada Petruh Avdayev yaralanmıştır. Sonra bu asker hastahane olarak kullanılan ağaç bir kulübede ölür. Hadise hakkında Tiflis’e gönderilen rapor hayret vericidir [VII. Blm., s. 49-51].

Yazar, okuıyucuya Petruha Avdayev’in ailesini anlatır. Avdayev’in, ağabeyisinin yerine askere geldiğini ve ölmüş olduğunu dramatize eder [VIII. Blm., s. 51-56].

Hacı Murat’ın teslim olma haberi Tiflis’e ulaşır, Başkomutan, Feldmareşal General Prens Mihail Semënoviç (Semyonoviç) Vorontzov’a bildirilir, o da saraydaki kalburüstü zevatla memnuniyetini yemekte paylaşır. Yemekte hep Hacı Murat’ın eylemlerinden söz edilir .

Hacı Murat 08 Aralık 1851 tarihinde Tiflis’e varır. Ertesi günü Başkomutan Vorontzov ile bir araya gelir. Bu görüşmede Hacı Murat Şamil’e olan düşmanlığını, Beyaz Çar’a olan sadakatını dile getirir. Ailesinin (annesi Pathamat, iki hanımı, birinin adı Sapiyat, 18 yaşındaki oğlu Yusuf ve beş küçük çocuğu) Şamil’in esaretinden kurtarılması talebinde bulunur. Daha sonraki bütün görüşmelerinde bu durumunu açıklamaya çalışır. Ailesi kurtarılamadığı takdirde Şamil’e karşı elinin kolunun bağlı olduğunu, kurtarılırsa Dağıstanla Çeçenya’yı Ruslara teslim edeceği vaadinde bulunur [X. Blm., s. 63-68].

Çara arz edilmek üzere Hacı Murat’ın geçmişini yazma görevini Başkomutan Vorontsov, Yaver-Sv. Binbaşı Loris Melikov’a verir. Hacı Murat da geçmişinin bir kısmını bu bölümde anlatır. Bu anlatılan hadiseler ROMANDA OLAYLAR ara başlığında ana hatlarıyla aktarılacaktır [XI. Blm., s. 68-73].

Hacı Murat geçmişini yarıda kesip namaza kalkar. Loris-Melikov da onun müritleri olan Eldar, Han Mahoma, Hanefi ve Hamzalo ile konuşup tanışır. [XII. Blm., s. 73-78].

Hacı Murat, Loris-Melikov’u tekrar yanına çağırtır. Geçmişinin kalan kısmını yazdırır. [XIII. Blm., s. 78-84].

Başkomutan, Feldmareşal General Prens Mihail Semënoviç (Semyonoviç) Vorontzov, Savaş Bakanı Çernişev’e, 20 Aralık 1851 tarihli Fransızca bir rapor yollar. (Bu rapor Rusça olarak da neşredilmiştir. Bk. , Rudolf Nikolayeviç, Xadji Murad & dokumentı, pis’ma, oçerki, faktı & Exo Kavkaza, Moskva 1999, s. 61-65) Hacı Murat hakkında rapordaki duygu ve düşüncelerini Vorontzov, General Zavodovskiy ile General Kozlovskiy’e de yazmıştır. Başkomutan’ın talimatıyla Hacı Murat her hareketinde General Kozlovskiy’e karşı sorumlu olacak, Vzdvijenskaya Kalesine gitmeyecek, kendi isteğiyle yanında daima 20 Kazak askeri bulunacak, Sv. Bnb. Loris-Melikov daima yanında olacaktır. Rapor 24 Aralık 1851’de yola çıkartılır, Yılın bitimine bir gün kala Savaş Bakanı Prens Çernişev’e yetiştirilir. Prens Çernişev Çar I. Nikola’nın huzuruna çıkarak gelen raporu takdim eder. Yermolov mahreçli olmasına rağmen, Çar’ın düşündüğü bir plân olmamakla birlikte, ondan kaynaklanmış gibi cenaplarına övgüler düzer. Çar,

«İçinden övgülerin daha da arttırılması isteğini duydu.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.

“Majeste’nin planını daha önce uygulamalıydılar, demek istiyorum. Ağır da olsa yollarda köylerde, ormanlarda yiyecekleri yok ederek ilerleseydiler, Kafkasya çoktan elimize düşerdi. Hacı Murat’ın bize geçmesini yalnızca buna veriyorum. Daha fazla dayanamayacaklarını o da anlamış olmalı.”

Düşman bölgesine geçilen yerlerdeki yiyecekleri yok ederek ağır ağır akmak General Yermolovla General Velyaminov’a ait bir plandı ve Çar Nikolay’ın planına tümüyle zıttı. Ona göre, Şamil’in bulunduğu bölge bir hamlede ele geçirilmeli, haydut yuvası dağıtılmalıydı. 1845’teki Darga seferi bu plan üzerine yapılmış, binlerce insanın canına kıyılmıştır. Gene de Nikolay ağır ağır ilerleme, ormanları, yiyecekleri yok etme planını kendine mal ediyordu. / [I]Çeçne’de evlerle yiyecekleri yok ederek, köylere zaman zaman saldırılar yaparak planımı harfi harfine uygulasınlar (s. 97/99)» Bu planın buyrultusu yazılıp Tiflise yollanır [XIV. Blm., s. 84-103]. Devlet olduğunu iddia eden zalimin insanlık ve adalet anlayışı bundan daha açık sergilenebilir mi?

[Uyguladığı vahşeti ve zulmü uygarlık sanan, kadın-erkek cümle sivillerden bebeklere varıncaya kadar insanın yaşama hakkını elinden alan barbar, kendisine karşı direnenlere “haydut” diyor. Ayrıca yazar, bütünüyle okunduğunda bu bölümde muhteşem bir ironi ile karşılaşılır; yazar, Çar’ı ve uşaklarını över gibi görünüp ince ince yermektedir, TCK.-]

Çar Nikolay-I.nin emri ile Ocak 1852’de 4 Piyade Taburu, 200 Kazak, 8 top ile Çeçenya üzerine sefer düzenlenir. Bu seferde baskın, Hacı Murat’ın ilk sığındığı köy olan Maxkat aulu üzerine yapılır. Bu bölümde Butlerle arkadaşı ve komutanı Binbaşı Petrov’un köy baskını anlatılır. Roman, Rus kahramanları tarafından Çeçenlere “çete”, “kendilerinden korunmak gereken bir takım haydutlar” nitelemeleri yakıştırılır. Kendi vatanlarında kendi topraklarını savunan Çeçenlere karşı, koyun postuna bürünmüş kurdun, yani devlet yaftasına bürünmüş canilerin yaptıklarını romandan takip edelim: «Önde Butlerle bölüğü ve Kazaklar avula daldı. Avul halkı kaçışmıştı. Askerlere evlerin, zahire ve kuru otların yakılması buyruldu. Aulu yanıcı bir duman sardı. Dumanın içinde askerler evden koşuşuyor, e bulurlarsa götürüyorlardı, en çok dağlıla/rın kaçıramadığı tavuklara saldırıp tüfekleriyle vuruyorlardı.(s. 105-104)» [XV. Blm., s. 103-108]

İnsan suretindeki şeytanü’l-la‘ne hempalarının masum çocuklara, yaşlılara, kadınlara, kızlara kısaca sivillere neler yaptığı gözler önüne serilir. Bu bölüm, Maxkat aulunun harabeye çevrilmesini tasvir eder. ROMANDA OLAYLAR bölümünde aynen aktaracağız. [XVI. Blm., s. 108-109]

Baskının ertesi gününde Binbaşı İvan Matveyeviç’in küçük kalesine yirmi Kazakla Hacı Murat gelir. Hacı Murat Binbaşı İvan Matveyeviç’i sevmemiş, Butler’den hoşlanmıştır. [XVII. Blm., s. 110-114]

6 Ocak 1852 tarihli baskın Ruslara göre kendi zaferleriyle, Şamil’e göre düşmanın kovalanmasıyla somna ermiştir. Şamil, Hacı Murat’ın yaşlı anası Pethamat’ı, iki eşini –birinin adı Sapiyat-, beş küçük çocuğunu, Viedan’da aulun çavuşu İbrahim Raşid’in evinde hapis ettirmiştir. 18 yaşındaki oğlu Yusup’u ise iki metre derinlikte bir kuyuda bekletmektedir. İmam Viedan’a dönünce şeriat yasalarına göre bazı kararlar verilir. Yusup çağrılır, babasına mektup yazması istenir, bağışlanacağı bildirilecektir. Ama aslında amaç onu yok etmektir. Bu bölümde Şamil’in kayın babası Cemaleddin’den de bahsedilmektedir. [XVIII. Blm., s. 115-121]

Hacı Murat, Binbaşı İvan Matveyeviç’in yanından ayrılır. Taş-Kiçulu Kımıklardan Arslan Bey’in silahlı saldırısından kurtulur [XIX. Blm., s. 122-128]

Maxkat baskınınından sonra Ocak 1852’de Sol Kanat Komutanı General Kozlovskiy’in yerine Prens Baryatinskiy atanmıştır. Ayrılacak olan veda yemeği verilmektedir. Butler, Yüzbaşı Poltoratzkiy ile yan yana oturmuştur. Gece başlayan kumarda Butler 470 ruble borca girince bunalıma düşer [XX. Blm., s. 128-137]

Hacı Murat Çeçenya’da amacına ulaşamaz. Tiflis’e döner (8 Nisan 1852, TCK.). Ailesini dağlı tutsaklarla takas etmek için Vorontzov’a adeta yalvarmaktadır. General, konuyu Tiflis’e gelecek olan General Argutinskiy’e açacağını söyleyip oyalar. İsteği üzerine Hacı Murat’ın Nuxa’ya gitmesine izin verilir. Hacı Murat ailesinin perişanlığını yaşamaktadır. Bu yüzden Şamil’e karşı da aşırı derecede kin beslemektedir [XXI. Blm., s. 133-137]

Hacı Murat Vedeno’yu basıp ailesini kurtarma plânları kurmaktadır. Müritleri Eldar’a, Han Mahoma’ya, Hanefi’ye ve Gamzalo’ya yarınki gün için hazır olmaları emrini verir. [XXII. Blm., s. 137-141]

Piyotr Nikolayeviç Kamenev bir manga askerle Binbaşı İvan Matveyeviç’e gelir. O Hacı Murat’ın kesik başını getirmiştir [XXIII. Blm., s. 142-147].

Hacı Murat’ın öldürülme şekli romanın son bölümünde anlatılır. Bölge, Albay Karganov’un sorumluıluğundadır. Hacı Murat dört müridi ile birlikte Nuxa’dan dışarı çıkar. Beş kişilik muhafız timi de onlarla birliktedir. Firar anlaşılınca Rus askerleri kaçakları yakalamak için çalışırsa da müritler tarafından öldürülür. Bataklığa dönen pirinç tarlalarında sıkışan Hacı Murat ile adamları geceyi geçirdikleri yerde kurtulmak için çırpınırken Albay Karganov’un takviye askerleri ve milis güçler onları Belyazhi(Belyaci) köyüne yakın bir yerde kuşatarlar. 22 Nisan 1852 günündeki çatışma sonunda Hacı Murat ve müritleri öldürülür. Onun başını kesenler arasında Avarya hâkimi Meheluteli Ahmet Han ile eski ve çok yakın dostu Mehtulinli Hacı Ağa bulunmaktadır. [XIV. Blm., s. 147-156].

Şu unutulmamalıdır: İnsanın en büyük düşmanı burnunun dibindekidir. Uzaktaki düşman olabilir ama, kişinin geçmişini bilen, onun yanında olandır. Kafkaslıların kaderi ve yenilgileri de bu cümleyle özdeştir.

Romanda Rus kahramanlardan söz edilirken zaman zaman onların “düşman”larından da söz edilir. Düşmanları da Çeçenlerdir.

Ruslardaki bu anlayışa göre Çeçen yazarlarına da Ruslar için “düşman” demek mecburiyeti düşer, hiç olmazsa 1994’ten sonrası için kesinlikle… Bu tarih ve sonrası itibariyle Çeçen halkı veya askerleri kendi ülkelerini işgal eden düşmana karşı her ne yapmışsa ve her ne yaparsa yapsın meşrû müdafaadır, aynı düşmana karşı her nerede nasıl bir şiddet uygularsa uygulasın bu terör değildir meşrû müdafaa”dır, “vatan savunması”dır, “gayr-i nizamî savaş”tır. Bu cümleme benzer bir açıklamayı da kaydetmeden geçemeyeceğim: “Irak-ABD-Tr. arasında ortaya çıkacak savaşta olabilacek terör türü hareketlerin bile gayr-ı nizamî harp” olacağı söylenmiştir. 27 Aralık 2002, NTV & Açık Hat Programı, Saat 14.20. Konuk, Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu.

challenger_67
17-07-07, 22:51
KİTABIN ADI : YALNIZIZ
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İLETİŞİM YAYINEVİ , KLODFORER CAD.İLETİŞİM HAN NOhttp://www.turkforum.net/images/smilies/504.gif CAĞALOĞLU 34400 İSTANBUL
BASIM YILI : 1999


1.KİTABIN KONUSU : İnsanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır.
Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

2.KİTABIN ÖZETİ : Peyami Safa'nın Yalnızız adlı romanında Simeranya, ütopyaların gerçek olduğu düşsel bir ülkedir. Safa, romanında, mevcut toplumun eleştirisi için, Rilke'nin "Malte Laurids Brigge'nin Notları" kitabından şu bölümü aktarır; "Düşünüyor, mümkün müdür, henüz hiçbir Gerçek ve Önemli, görülmemiş, bilinmemiş, söylenmemiş olsun ve binlerce yıl, tereyağlı bir dilim ekmekle bir elma yenen bir okul teneffüsü gibi kaybedilmiş olsun? Evet, mümkündür. Mümkün müdür, icatlara, ilerlemelere rağmen, kültüre, dine, felsefeye rağmen hayatın yüzeyinde kalınsın? Mümkün müdür, bilinmesi yine de kazanç olan bu yüzey bile; yaz tatillerinde salon mobilyaları gibi, aklın alamayacağı kadar yavan bir kılıfla kaplansın? Evet, mümkündür. Mümkün müdür, bütün dünya tarihi yanlış anlaşılmış olsun? Mümkün müdür, ölen yabancıdan söz edecek yerde, çevresine üşüşen kalabalığı anlatır gibi, hep yığınların lafı edildiği için, geçmiş yanlış olsun. Evet, mümkündür."
Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ : Günümüzde insanın bütün problemleri kendi ruhunu keşfedememesidir. Bunu yapabildiğimiz taktirde yaşamımız anlam kazanacaktır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Kitapta olaylar kişinin kendi ruhunu tanıyamaması sonucunda gelişen karamsarlık ve çıkmazlar üzerine gelişmektedir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Bana göre kitap kendimizi tanımamıza yardımcı oluyor ve içinde bulunduğumuz zor durumlarda yapmamız gerekenleri bize öğretiyor

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
ROMANLARI: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). HİKÂYELERİhttp://www.turkforum.net/images/smilies/42.gifikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).

challenger_67
17-07-07, 22:51
KİTABIN ADI : FATİH-HARBİYE
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ : ÖTÜKEN
BASIM YILI : 1987
SAYFA SAYISI : 120
KİTABIN KONUSU : Neriman’ın kendi kültürüyle batı kültürü arasındaki kayboluşu ve doğru yolu buluşu.
KİTABIN ÖZETİ:
Neriman’la Şinasi çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk karşıt cins birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula beraber gidip geliyorlardı. Üniversite de bile beraberdiler. Neriman’ın babası Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz Bey’in evinde saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gün Şinasi ile Neriman’ın evleneceğini düşünüyordu.
Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman oturduğu mevki olan Fatih’I, sevmemektedir. Çünkü Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane gibiydi. Bir gün Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle tanışır. Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı simgeliyordu. Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar. Bir gün Macit Neriman’a balo davetiyesi verir ve baloya davet eder. Nerman baloya gitmeyi çok istemektedir. Ama gitmesi için babasının iznini almak zorundadır. Tam babasına söyleyecekken babası ona Şinasi ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve 2-3 ay mühlet ister. Ve izin alır. Elbise içinbolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. Çünkü dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde bir kadının ağlamaktan harap olduğunu görür ve nedenini sorar. Nedeni kızının intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta çok mutlulardır ve birbirlerini çok sevmektelerdir. Ancak çok sefil bir hayat sürmektedirler. Buda kıza tak etmiştir. Günün birinde zengin bir adamla tanışan kız genci terk eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık balolara gidebilmekte ve her istediğini yapabilmektedir. Ancak gerçek mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil görmüş bir kız olduğundan hakiki güzelliği armaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus gencinde bunları bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.
Sonunda, gence dönmeye karar verir ve aramaya başlar. Büyük uğraşlar sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği üzüntü ile evine gider ve tabanca ile kendini öldürür.
Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır. Kendi evine gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile evlenmeyi kabul ettiğini söyler….
KİTABIN ANAFİKRİ:
Batının tekniğini almalıyız fakat kültürünü asla.
KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:
ŞAHISLARIN TAHLİLİ
NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.
ŞİNASİ: doğu kültürünü benimsemiş, bilgili ve battı kültüründen hoşlanmayan birisidir.
FAİZ BEY : Doğunun kültürü ile yetişmiş. Kendisini ve kültürünü iyi bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve ölçülü birisidir.
OLAYLARIN TAHLİLİ
Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kültürü karşıtı olarak düşünmeksinden ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve eğlencelere gitmeyeceğini düşünmektedir.
Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan hikaye Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine ve Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış ve bir karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İlk sayfadan itibaren insanı kendisine çeken, geçmişteki olaylarla günümüze de ders veren okuyan için çok yayarlı bir kitaptır. Günümüz gençlerinin de içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından güzel bir eserdir.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da öldü.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını “Server Bedi” imzası ile yayınladı. Sayıları 80′i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya’nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939)

challenger_67
17-07-07, 23:12
KİTABIN ADI =MARTI
KİTABIN YAZARI =RICHARD BACH
YAYIN EVİ VE ADRESİ =Beyaz Yayınları/Nuruosmaniye Cad.
Kardeşler Han No: 3
BASIM YILI =1987

1.KİTABIN KONUSU:
Martı, bir kuşun hiçbir şeyin onu caydıramadığı o devirde zorluklarla mücadele etmesidir. Hiç düşmemeyi değil, her düştüğünüzde ayaklarınızı daha sıkı basarak ayağa kalkabilmeyi öğreneceksiniz bu kitapta.

2.KİTABIN ÖZETİ:
O zamanlar martı Jonathan'in hayatini anlatan bir roman olarak okudum. Martı Jonathan diğer martılardan daha yükseklere uçmayı, dah derinlere dalıp en leziz balıkları avlamayı hedeflemiştir kendine. Ve her seferinde de bunu gerçekleştirip kendisine daha yüksek, daha derin hedefler seçmiştir. Richard Bach, herkesin bir hedefinin olması gerektiğini ve her seferinde bir öncekinden daha iyi hedefler seçmemiz gerektiğini, mutluluğumuzun bu olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Bach,özgürlük,direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken,umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koymuş.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Özgürlük,direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken,umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koyuvermiş.Hayata dair umutları ve planları olan arkadaşlar için mükemmel bir kitap.Martı arkadaşlarına harika bir örnek olan Jeneten sizlerede güzel bir örnek olacak.


4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Jonathan: Kendini hayata adamış,zorluklar karşısında yılmamış ama oldukça yıpranmış bir genç.
Mıchele: O da Jonathan ile birlikte hayata göğüs gerdi ama bunlarla çok fazla başa çıkamayıp öldü.
Stephan: Stephan, Mıchele aşık olmuştur fakat o da kendini Jonathan’a kaptırmıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Martı Jonathan'ın hayata atılışını anlatan bir hikaye kitabı.Yer yer resimlerle süslenmiş.Okuması zevkli dili sade.Bir martının isteklerini yerine getirme mücadelesine bir bakabilirsiniz.


6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
27 Mart 1889’da Almanya’da doğdu.1913’te ilk hikaye kitabını çıkarır.13 Aralık 1974’te İtalya’da’ öldü. Eserleri : Nostradamus 16.yy’da yaşamış bir kahindir. Kendisi aynı zamanda tıp doktorudur. Çağının en büyük belası olan vebaya karşı o zamanın şartları altında büyük başarı göstermiştir. Nostradamus kehanetlerini yaparken sadece geleceği görebilme yeteneğinden değil daha bilimsel yöntemlerden yararlanmıştır. Bunlar da çağının en kabul gören yöntemleri olan astroloji ve simyadır

challenger_67
17-07-07, 23:13
KİTABIN ADI BEYAZ KALE
KİTABIN YAZARI ORHAN PAMUK
YAYIN EVİ VE ADRESİ İLETİŞİM
BASIM YILI 1999


1.KİTABIN KONUSU:

17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan bir Venedikli bilim adamının başıdan geçeler.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.

Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...

Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:

Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Venedikli;ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.Hoca;iyi bir eğitim almış ve parlak bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir kişidir.Padişah;hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.Paşa;sinsi ve hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir.


5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSÎ GÖRÜŞLER:

Çok sürükleyici bir kitaptı. Özellikle kitabın edebi yönü beni derinden etkiledi. Olaylar arasındaki felsefik bağ beni bazen saatlerce düşündürdü.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı batı dillerinde çevrildi.

challenger_67
17-07-07, 23:13
KİTABIN ADI MAİ ve SİYAH
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

1.KİTABIN KONUSU Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi.
2.KİTABIN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.
Ali Şekip ,Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla başlıca tartışma konusu budur zaten. Raci gibi kendisini kıskanan,arkasından dedikodular yaratan birine rağmen şiirde birşeyler yapacağına inanır . Bir yandan , Ahmet Cemil ,bu sarı , uzun saçlı, mavi gözlü ,kalem parmaklı genç, Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lamia’yı sever.Tek kaygısı onunla evlenmek,ona layık bir yuva kurabilmektir.Fakat bu mümkün olabilir mi? Olabilecek mi? Hep bunu hayal eder.
Okulu bitirdikten sonra ,zavallı genç çok sıkıntılı günler geçirir.Evlerine gittiğin öğrencilerin şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalır.Ekmeğini kazanır ama, neler pahasına! Böylelerinden para kabul etmeğe mecbur kalmak ona pek ağır gelir . Başka çare de yoktur. Pek dayanamaz hale gelince , bu sefer kitapçılara polis romanları tercüme etmeye kalkar. O çağlarda pek sayılı olan bu kitapçılar da onun derisini yüzerler.Geceler boyu göz nuru dökerek yaptığı anlamsız tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Ne öyle eserleri tercüme etmek ister , ne de parasını üzüle üzüle almaya razı olur.
Ahmet Cemil, günün birinde “Mirat-I Şuun” adlı gazetede çalışmaya başlar. Hayatı az çok düzene girer. Hatta ,gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal’le evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan Ahmet Cemil, kız kardeşini mutlu görmek hevesiyle güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik, o zamanın evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önce birbirlerini tanımadıkları için bağdaşamazlar. Vehbi Efendi çok kaba, durmadan içen , küstah bir kimsedir. Öyle alçak bir heriftir ki, karısı hamile olduğu sıralarda beslemelerini okşayarak onlarla gönül eğlendirir. Ahmet Cemil bu adiliklere dayanamaz .Gülle dokunmaya kıyamadığı biricik kız kardeşinin hırpalanmasına, hatta dövülmesine razı olmaz. Bir gece, Vehbi, İkbal’I öyle hırpalar, durumunu düşünmeden öyle bir tekme atar ki zavallı kadın çocuğunu düşürür. Ahmet Cemil, çıldırmış bir halde, arkadaşı Ali Şekip’in dükkanına kendini atar. Ali Şekip’e anasınden aldığı küpeleri, yüzükleri emniyet sandığına rehin etmekte kendisine yardım için gitmiştir. Kız kardeşini ölümden kurtarmak gerekmektedir.Hiçbir önlem zavallı İkbal’i ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi, uzakça bir görevle dış işlerine tayin edilmiştir. Memmundur. Ahmet Cemil, bir gün onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceğini sanarak Ahmet Cemil’e başka bir haber daha verir. Lamia’yı evlendiriyorlardır.O zaman Ahmet Cemil Lamia’ya ait tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Bunlar, Lamia’nın çocukluğu ile ilgilidir. Zihninde, kızı, ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar.Bir an sevgisini itiraf etmeyi düşünür.Ama yoksulluğu, işşizliği aklına gelince bir yuva kuramayacağını kabullenir. Bundan da vazgeçer.
Önce kardeşi, sonra Lamia… Geriye ne kalmıştır?Eseri mi?Genç adam,bütün ömrürünü koyduğu şiirlerini bir an bile duraklamadan ocağa atıp yakar. Yaşamı gözlerinde yaşlar,ağzında acı bir lezzetle seyreder. O esrin bir anlamı kalmamıştır artık.
Madem ki Hüseyin Nazmi gidiyor, o da gidecektir. Bir gün Taksim bahçesinde oturuken ileriye ait tasarlarını, tasarladıklarını hatırlar. Şimdi o da Anadolu’da bir görev alıp gidecektir işte. Kendisine kırgınlıktan başka birşey sağlamayan bu İstanbul’dan kaçacaktır. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner. Gece karanlığında, son defa İstanbulu, Cihangiri seyreder. Deniz karanlık, gece karanlıktır. Vaktiyle Tepe başında, gece, gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştü. Şimdi her taraf simsiyahtı. Oda,güneşten, hayatın biçareliğiyle alay eden ışıktan kaçarak,sonsuz bir yoklukta mutlu ve rahat, yuvarlanıp gidecektir.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:İnsan hayatta karşısına çıkan zorluklara karşı mücadele etmeli,hayallerle gerçekleri birbirine karıştırmamalıdır.

challenger_67
17-07-07, 23:14
HACI MURAT

Tolstoy bölgenin insanlarının karakterize yaşam tarzlarını ve davranış kalıplarını aktarmak konusunda öyle başarılı olmuş ki en dikkatsiz okur dahi günümüzde de devam eden bu acı ve inat dolu sorunun aktörleri olan Kafkas Halkları ve bu halkları oluşturan kişilerin düşünce ve duygu dünyalarına giriş yapmak durumunda kalıyor; ve hiçbir Uluslararası İlişkiler uzmanının sahip olamayacağı “incelikte” bir Kafkaslar uzmanı oluyor.

Tolstoy’un bu çok da hacimli olmayan ama son derece yoğun kitabını okumaya başlamadan, okuyucu, Kafkaslar’ın tarihte ve günümüzde taşıdığı özel anlamları kendine sormalı. Erken bir tarih vermek gerekirse 10ncu yüzyılda başlayan Rus-Kafkas Halkları çekişmesi Altınordu Devleti ve Timur İstilaları ile uzunca bir süre yatışmış gözükmüş fakat 16 yüzyılda çatışmalar tekrar şiddetlenmiş ve 1700lerden başlayarak Osmanlılar ile diğer Avrupa güçlerinin de yoğun katılımı ile doruğa çıkan sıcak çatışmalar çok kısa süren aralıklarla günümüze dek süregelmiştir.

Dağınık Kafkas Halkları Rusların kararlı işgal ilerleyişine 300 yıl boyunca coğrafyanın aman vermez olması, bölge insanının sert karakteri ve içinden çıkardığı yerel/efsanevi liderlerle karşı koymuştur.

İşte Hacı Murat, romana adını veren baş karakter, da bu yerel liderlerden biridir. Roman gene bir yerel efsane olan Şeyh Şamil’in en kıdemli ve yetenekli savaşçılarından biri olan Hacı Murat’ın Şeyh Şamil ile arasının açılması üzerine çaresiz kalarak Ruslar’a sığınması ekseni üzerinde kurulmuş. Tolstoy giriş bölümlerinde kısa ama etkin fırça darbeleri ile Kafkas Halklarının ve tek tek insanlarının karakteristik özelliklerini, Hacı Murat ve adamları ile bir köydeki günlük yaşamı tasvir ederek veriyor. Bu bölümler Kafkas insanının ne tür bir yaradılışa sahip olduğunu netlikle anlamak için son derece etkili. Daha sonra Hacı Murat’ın kişisel dünyasını irdelemeye başlayan Tolstoy mücahit bir direniş liderinin içindeki açmazları ve yaşadığı vicdani ikilemleri kitap boyunca önümüze seriyor. Burada Tolstoy’un, yaşadığı dönemin “Pis Kafkaslı” anlayışına sahip ortalama Rus okuruna, “onların” da insan olduğu mesajını iletmiş olması, anlamlı.

Kitap bölgeye atanmış Rus memur tabakasının yaşantısı, bu zümrenin Hacı Murat’a ve Kafkas insanına bakışları, Hacı Murat’ın giderek sonu uçurum olan bir sürüklenmeye karşı çareler araması, kendi geçmişini değerlendirmesi ve süre giden savaşın detayları/mikro sonuçları ile akıp gidiyor. Yazar Tolstoy olunca doğaldır ki tüm anlatımlar ve tasvirler çok önemli saptamalarla doluyor ve okur bir yandan Kafkas insanlarını ve sorununu özünden anlarken diger yandan Rus yaklaşımını, Rus insanını ve bölgedeki, sürgündeki, mutsuz Rusların hayatını da özümsüyor. Ama en önemlisi, iki tarafın da kayıplarının insanlar olduklarının altını çizen Tolstoy böylece daha genel bir düzlemde evrensel ve insancıl yaklaşımını okura inkar edemeyeceği şekilde sunuyor. İster bir Rus olun ister bir Dağıstanlı, Hacı Murat’ı okurken taraf tutamıyorsunuz.

Kitaptaki en ilginç bir ara bölüm, çatışmada ölen bir Rus askerinin ailesine ayrılmış kısa bir girinti. Bu bölümde askerin geride bıraktığı ailesinin düşünceleri, eylemleri ve askerin ölümü ile değişen hayatları son derece özetle ama bir o kadar yalın ve kitabın genelinden ayrık bir şekilde verilmiş. Kişi bu bölümle karşılaştığında Romantiklerde bilgi vermek adına romanın gidişatına verilen ara ile ancak modern sinemada rastlanan bağımsız bölümler anlayışının Tolstoy’da ustalıkla, ve ne kadar da erken, harmanlandığını şaşırarak görüyor. Tabi ki Tolstoy’un yapmak istediği bir savaşın her iki tarafta da açtığı yaraları nesnellikle vermek; ama seçtiği bu üslup son derece ilginç. Aynı üslupsal yaklaşımı kitabın Rus Çarının bir gününü gösteren başka bir ara bölümünde de görmek mümkün.

Böylece, Hacı Murat’ın detaylı bir çatışma tasviri ile anlatılan ölümüyle sonuçlanan kitabı bitirdiğinizde, ortalama bir okursanız dahi, Kafkas sorununun kökleri, Kafkas ve Rus Halklarının birbirleri ile etkileşimli gündelik hayatları ve iç dünyaları, savaşın insan üzerindeki etkileri ve olumsuz sonuçları kafanızda son derece berrak bir hale geliyor. Demeliyim kitap Hermeneutik yani kurgusal anlatımlardan tarihi dönemlerin ve dönem insanının özelliklerini çıkarma bilimi açısından tam bir başyapıt. O halde kitap hem Tolstoy ve çözümleyici Rus edebiyatı düşkünleri açısından hem de halen güncel bir sorun olan Kafkaslar’a özel ilgi besleyenlere hitap ediyor. Tabi ki en iyi okur bu ikisini harmanlayarak bu büyük yazarın bu güzel kitabını zevkle okuyacak olandır.

Hacı Murat

Tolstoy bu romanında , Rus - Kafkas savaşlarını incelerken savaşın şiddeti , yaşam sevgisi gibi konuları işliyor.Bu iki olay arasında bağlar kuruyor.Çoğu yerde savaşın gereksizliği ve acımasızlığını anlatmaya çalışıyor.

Tarih 1840-50 yıllarıdır ,hikayenin geçtiği yer Tiflis ,Grozni , şimdiki Rus ve Çeçen şehirleridir. Her iki taraftanda kayıplar olmakta yaşamlar son bulmaktadır.Yazarımız bu hayatları ,yaşamak adına yapılanları kişilerin kendi haleti ruhiyeleri üzerinde değerlendirmekte ve romana psikolojik bir hava katmaktadır.

Romanımızın başkahramanı Hacı Murat’tır.Hacı Murat çeçen asıllı ve yıllarca Ruslarla savaşmış düşmanları tarafından bile methedilen bir kahramandır.Şeyh Şamil’le yaşadığı bazı sorunlar yıllar süren arkadaşlıklarını bitirmiş ve Hacı Murat Ruslara sığınmıştır.

Ruslar, Hacı Murat’la Şamil arasındaki sorundan faydalanmak istemekte Hacı Murat’a çok iyi davranmaktadırlar . Onu kendi evlerinde misafir edip çeşitli hediyeler vermekte Hacı Murat’ta bu sevgiye karşılık vermektedir.Hacı Murat’ı balolarına tiyatrolarına götürmekte onlara kendi kültürlerini tanıtmaktadırlar.Hacı Murat’sa kendi kültüründen kendi değerlerinden vazgeçmemekte gerektiğinde Ruslardan sözünü esirgememektedir.Yıllarca savaşan insanlar aslında birbirlerine bu kadar yakındır.

Hacı Murat kaldığı süre boyunca kendi içinde fırtınalar yaşamakta yaptığı ihaneti sorgulamaktadır.Ruslarda ondan şüphelenmekte onun Şamil tarafından gönderilmiş bir casus olabileceğini düşünmektedirler.Bu yüzden Hacı Murat’ın kaçmaması için çok dikkat ederler.

Şamil Hacı Murat’ın ihanet ettiğini duyunca onun ailesini esir eder.Hacı Murat ‘ta Ruslardan ailesini kurtarmalarını istemekte . Eğer kurtarmazlarsa onlara yardım etmiyeceğini söylemektedir. Şamil’de eğer Hacı Murat Bahara kadar geri dönmezse ailesini öldüreceğini ve kendisininde öldürüleceğini ilan etmiştir .

Hacı Murat ailesini kurtarmak için önce ruslardan kaçmayı sonrada gerekirse ailesi için ölmeyi bile göze almıştı.Bunun üstüne planlar kurar.Başından beri müritlerinin istediğini yapar ve kaçmaya karar verir.

Bir sabah ormana gezmeye çıkarlar yanlarında beş asker vardır.Askerleri öldürürler yalnız birisi kaçmayı başarır ve Hacı Murat’ın kaçtığını haber verir .Peşlerine yüzlerce asker düşer .Onları bir bataklıkta sıkıştırırlar Hacı Murat ve dört müridi yüzlerce askere bir iki saat dayanır hiç bir kurşunları boşa gitmemekte yaklaşanı indirmektedirler.Hacı Murat dinlenen atlarına binip kaçmayı düşündüğü sırada Kafkas asıllı olan Hacı ağa ,Ahmet Han gibi Hacı Murat’ın düşmanı olan ve Ruslarla işbirliği yapan milis kuvvetler Ruslara yardıma gelir. Önce Hamzolo sonra Eldar ve daha sonra Hanefi ölür.Hacı Murat iki kurşun yarası alır fakat o yaralarına pamuk tıkamakta ve durmadan ateş etmeketedir.Ölmeden Şamil’i oğlunu ve ailesini düşünür hepsi gözlerinden geçer ve son bir kurşun ...

Kahramanca yaşayan bir ömre değen bir ölüm .Kim böyle ölmek istemez ki...

challenger_67
17-07-07, 23:14
Kitabın Adı Bir Çift Yürek Kitabın Yazarı Marlo MORGAN Yayınevi ve Adresi Dharma Yayınları P.K. 1358 Sirkeci 34438 İSTANBUL Basım Yılı 2000


KİTABIN ÖZETİ

Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya'da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir. Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle " Gerçek İnsanlarla" birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır.
Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.
Yazarın bu kabile ile tanışması bir süreliğine çalışmak için gittiği Avustralya'da, yerlilerin sorunları ile ilgilenmesiyle başlar. Yazarın onların sorunları ile ilgilendiğini ve onları yakından tanımak istediğini gören bir grup yerli onu bir toplantılarına davet ederler. Ancak, bu toplantı hiç de yazarın beklediği gibi bir toplantı değildir. Bu toplantı için çok özel bir şekilde hazırlanan ve onlar için yaptıklarından dolayı özel bir taktir bekleyen yazar kendisini almaya eski bir jip ile gelen bir yerli ile toplantı yerine gitmek üzere yola çıkar. Çoğu çölün ortasında olmak üzere dört saat süren bir yolculuk sonrası yazar kendini ıssız çölün ortasında bir grup "ilkel" yerlinin yanında bulur.
Kendisinden ilk istenen şey üzerindeki her şeyi ama her şeyi çıkartmasıdır. Bir peştamala sarılı ve yalın ayak kalan yazar ve tüm eşyaları kutsanır. Kendisi yerlilerin arasına kabul edilirken o anda sahip olduğu tüm eşya yakılır. Çünkü, "maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak 'varolmaya' doğru yapacağı o yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı". Bundan sonra yazar bu kabile ile çölü boydan boya geçeceği ve bambaşka bir hayat felsefesi ile karşılaşacağı bir yolculuğa başlar.
Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür.
Yazar tüm yolculuk boyunca kendi kentli yaşamı ile yerlilerin yaşamını, hayata bakışını ve felsefelerini karşılaştırdıkça onların bilgeliklerine hayranlık duymaya başlar. Batı toplumlarının aksine hiç bir nesne ve eşyaya bağlanmayan ve mülkiyetçilik bilmeyen bu insanlar yazarda büyük bir saygı uyandırırlar. Çünkü, Tanrısal "Birlik"'e inanan bu insanlara göre " sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın, birine yardım edersen, kendine yardım edersin. Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir".

challenger_67
17-07-07, 23:16
Kitabın Adı Hayvanlar Çiftliği Kitabın Yazarı George ORWELL Yayınevi ve Adresi Berikan Yayınları, Ankara Basım Yılı 2000

KİTABIN ÖZETİ
Major Çiftiğinin sahibi Jones, her gün yaptığı gibi, yine tavuk kümesinin kapısını kilitledi. Sarhoş olduğu için, tavukların girip çıktığıktığı deliği kapatmayı unuttu. Sonra odasına çıkarak derin bir uykuya daldı.
Işıklar sönünce, koca domuz Major, gördüğü rüyayı çiftlikteki tüm hayvanlara anlatmak ister. Bu yüzden hayvanları, büyük samanlıkta toplamaya başlar. Az sonra tüm hayvanlar, yani inekler, tavuklar, atlar, eşekler, koyunlar, ördekler ve benzeri hayvanlar samanlıkda kendilerine uygun yerleri aldılar. Ara sıra birbirleriyle şakalaştılar.
Sonra Major, yüksek bir yere çıkarak tüm hayvan arkadaşlarına hitap etmeye başladı. Rüyasına geçmeden önce, Hayvanların insanlar tarafından nasıl sömürüldüklerini, horlandıklarını ve ezildiklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı. İnsanların, hayvanları mutlulukları için, işe yaradıkları sürece bir araç olarak gördükleri, işten güçten düştükçe de paçavra gibi atıkları ve hatta öldürüldükleri uzun uzun vurgulayarak konuşmasını sürdürdü.
Major konuşmasının sonunda rüyasına geçti. Major, küçükken annesi ve babası ona bir şarkı ezberletmişler. Fakat sonraları unutmuş ve rüyasında şarkıyı hatırlamış ve arkadaşlarına şarkının sözlerini açıklamış. Bütün hayvan grupları şarkının sözlerini çok beğendiler. Sonra hep birlikte söylemeye başladılar. Bu sırada çiftlik sahibi bay Jones uyanır ve seslerin geldiği yöne doğru bir el ateş eder. Sonra tüm hayvanlar uykuya dalarlar.
Samanlıktaki toplantıdan sonra Major, üç gün içinde öldü. Hayvan arkadaşları onu çiftliğin en güzel yerine gömdüler. Liderliği Snowball ve Napoleon adında yine iki domuz üstlendiler. Artık hayvanların iki tane liderleri vardı. Böylece ilk liderlik mücadelesi de başlamış oluyordu. Major'un öğretiklerini, artık bir fikir sistemi haline getirdiler. Hayvanları, çiftlik sahibi Jones'e karşı isyana hazırladılar.
Bir gün Jones, hayvanların yemini geciktirince beklenenler oldu. Çiftlikte isyan başladı. Hayvanlar her tarafı yıkıp yaktılar. Gıdaları yağmaladılar ve karınlarını doyurdular. Sonra hep birlikte ''İngiltere Hayvanları'' şarkısını söylediler. Artık çiftliğin mutlak hakimi idiler. Sonra domuzlar okuma yazma öğrendiler. Manor Çiftliği'nin kapısındaki yazıyı kaldırarak yerine ''Hayvanlar Çiftliği'' yazısını astılar. Sonra samanlığın duvarına ''Hayvanizm'' ilkelerini astılar. Bu ilkeler şunlardır:
- İki ayakla yürüyenler hepsi kötüdür.
- Dört ayakla ve kanatla yürüyenler dosttur.
- Hiçbir hayvan elbise giyemez.
- Hiçbir hayvan yatakta uyuyamaz.
- Hiçbir hayvan alkol alamaz.
- Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez.
Hayvanlar çiftliğe iyice hakim olduktan sonra çeşitli komiteler kurdular. Bunlar, okuma-yazma, ot biçme, yumurta toplama, demircilik ve marangozluk gibi komitelerdir. Bunlardan en fazla talep gören komite okuma-yazma komitesi idi. Bazı hayvanlar okuma-yazmayı çabuk kavradılar, bazıları ise hiç beceremediler. Genelde tüm gruplarda öğrenme isteği üst düzeyde idi. Grupların içinde en aktifleri domuzlardı. Bu nedenle domuzlar çiftlikte idareci pozisyonunda idiler. Bütün yenilikleri onlar getiriyor, bütün anlaşmasızlıkları onlar çözüyorlardı. Diğer hayvanlar bu durumdan memnun oluyorlardı. Çiftlikteki elma ve süt, domuzlara ayrılıyordu. Bu durum, bazı hayvan gruplarını rahatsız ediyordu. Sanki "sömürme ve art niyet var" gibi algılıyorlardı. Domuzlar bunu fark edince diğer hayvanlara bu durumu izah ettiler. Ayrıca, hayvanlar asla Jonesin bir daha çiftliğin sahibi olarak geri gelmesini istemiyorlardı.
Çiftlikte olup bitenler, güvercinler yardımıyla diğer çiftliklere ulaştırılıyordu. Böylece hayvanlar şarkısı çevreye yayılıyordu. Bu sıralar bay Jones meyhanede çiftliğini hayvanlardan geri almak için taraftar topluyordu. Hemen bitişikte iki çiftlik daha vardı. Bu çiftliklerin sahipleri, sürekli hayvanlar aleyhine propaganda yapıyorlardı. Amaçları hayvan isyanını kendi çiftliklerine de sıçramamaktı. Bütün bu çabalara rağmen İngiltere Hayvanlar Şarkısı her tarafa yayılması önlenemiyordu. Bu durum insanlarda paniğe sebep oluyordu.
Bu ara Jones ve adamları çiftliği geri almak için harekete geçtiler. Bunu haber alan hayvanlar, önlemler alırlar ve bir plan uygularlar. Neticede her iki taraf arasında müthiş bir kavga başlar ve sonuç olarak her iki taraftan çok büyük kayıplar verilir. Neticede Jones ve adamları geri püskürtülür. Bunun özerine hayvanlar o günü kurtuluş günü ilan ederler. Bu durumu insanlar endişe ile izlemektedirler. Bu mücadelede gösterdikleri üstün başarıları nedeni ile Boxser ve Snowball'a üstün hayvan nişanı verilir.
Hayvanlar insanlara karşı ilk mücadeleyi kazandıktan sonra, kendi aralarında mücadele, çekemezlik ve kıskançlık başladı. Özellikle bu mücadele Snowball ve Napeleon arasında oluyordu. Yapacakları işleri anlatıyorlardı. İktidarı elde etmek amacı ile birlerinin koyusunu kazmaya başlamışlardı. Bir gün bir toplantı esnasında, hayvanlar Snowball'a karşı isyana başladılar. Bu isyan esnasında Snowball kaçarak kurtulmayı başardı. Böylece liderlik Napoleon'a geçti. Napoleon, daha önce karşı olduğu şeyleri yapmaya başladı ve herkesi de buna inandırmaya muvaffak oldu.
Aradan yıllar geçti, hayvanların kısa ömürleri tükendi. Eskilerden sadece Clover, Benjamin, Moses ve birkaç domuzdan başka kimse kalmadı. Jones hastalanarak öldü. Snowball unutuldu. Clover ihtiyarlamış, emekliğini bekliyordu. Napoleon çok şişmanlamıştı. Sadece ihtiyar Benjamin hiç değişmemişti. Kısacası çiftlik eskiye nazaran daha güzel hale gelmişti. Çiftliğin adı da ''Beylik Çiftliği'' olmuştu.

challenger_67
17-07-07, 23:16
Kitabın Adı İyi Düşün Doğru Karar Ver Kitabın Yazarı Doğan CÜCELOĞLU Yayınevi ve Adresi Sistem Yayıncılık-Sistem Apartmanı, Nohttp://www.turkforum.net/images/smilies/400.gif Beyoğlu/İstanbul Basım Yılı 1997 KİTABIN ÖZETİ

Doğan Cüceloğlu, diğer eserlerinde olduğu gibi bu yapıtında da insanın mutlak mutluluğa erişmek için, toplumun dikte ettiği verimli birey olmaktansa etkili yaşam sürmenin gerekliliğini vurgulamıştır. Kitap verimli birey ile etkili yaşam kavramları etrafında yazarın hayat felsefesini okuyucuya aktardığı bir araçtır. Yazara göre gerçek mutluluğa ulaşmanın yolu etkili yaşam sürmekten geçer. Toplum tarafından dikte ettirilen bir hayatı sürmek özellikle yaşamın ilerleyen yıllarında mutsuzluk gibi önceden kestirilemeyen kötü etkilere sebep olabilir.
Hikayenin iki ana kahramanı Timur ile Yakup Bey'dir. Yazar genel olarak bu iki karakterin arasındaki iletişim vasıtasıyla okuyucuya ulaşmaktadır. Bu iki ana karakterden yazarın sağduyusunu Yakup Bey; hitap ettiği, etkilemeye çalıştığı halk kitlesinin örneğini ise Timur canlandırmaktadır. Timur eleştirel düşünceye, yeniliğe, öğrenmeye açık, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisidir. Konu aşağıda verildiği gibidir:
Kitabın ana kahramanlarından biri olan Timur, kız arkadaşından ayrılmıştır. Sevdiğinden ayrıldığı, üzüntülü olduğu bir günün sonunda olgun ve sevecen bir bilge kişi olan Yakup Bey'le karşılaşır. Yakup Bey hayatında sağduyusunun sesini dinlemiş, kısa dönem hedefleri gerçekleştirme yerine gerçek mutluluğun etkili bir yaşam sürmekten geçtiğine inanmış, kendi dünya görüşüne şekillendirmiş etkileyici bir kişiliğe sahiptir. Gelişmiş insan paradigmasına sahip olduğundan dolayı da mutludur. Yazara göre gelişmiş insan paradigmasına sahip olan insanın mutluluğunun kaynağı içindedir. Yağmur yağmış ya da hava güneşli olmuş, onlarca pek fark etmez; çünkü davranışlarının temelinde biliçli kararları ve bilinçli kararların temelinde de inandıkları temel ilkeler yatar.

Bu karşılaşma gerçek dostluğun başlangıcı olacaktır. Benlik kargaşası içinde bulunan Timur hayata bakış açısını Yakup Bey'le olan bu konuşmalarından sonra değiştirecektir. Yakup beyle karşılaşmadan önce Timur, çoğu kişi gibi kendinden beklenen yaşamı sürdürmektedir. Fakat bu yaşam kendi duygu, düşünce ye inandığı değerlerle uyuşmamaktadır. Bu durumda da Timur'un aklını karştırmakta, bu durumdan kendince çıkış yolları aramaktadır.
Yakup Bey, Timur'a "etkili yaşam" konusundan bahseder. "Etkili yaşam", inandığı ilke ve değerleri günlük yaşamında davranışlarına yansıtabilen insanın yaşamıdır. İnsanın etkili yaşayabilmesinin mümkün olabildiği ve gerçek mutluluğun ancak etkili yaşamla ulaşılabileceği gerçeği kitabın ana temasıdır. Bu konuda yazar Yakup Bey vasıtasıyla bütün okuyucularına etkili yaşamın altın kurallarını açıklamaktadır.
Daha sonra Yakup Bey gelişmiş insan paradigmasının temel varsayımını anlatır. Kişi ister kara cahil olsun ister eğitim görmüş olsun, ister Türkiye'de ister Japonya'da büyüsün, ister Müslüman isterse Budist olsun, hatta ister kadın isterse erkek olsun bütün insanlar için geçerli temel kurallardan bahseder ve insanın kendi doğasını yansıtan temel ilkelere uyarak, ahenk içerisinde yaşadığı zaman, doğal özü ile uyumlu olacağından, psikoljik yönden gelişeceğini anlatır. Psikolojik yönden gelişen, dengeli ve doyumlu insanlar mutludurlar ve mutlu insanların kurmuş olduğu dünyada barış egemen olur.
Yazara göre, doğal ilkere uyulmadan yaşandığı zaman kişi özünü bulamaz ve kalıplara sokulan kişi kendine yabancılaşır. Özüne yabancılaşmış insan, psikolojik açıdan gelişemez. Psikolojik yönden gelişmemiş, dengesiz, doyumsuz ve mutsuz insanlardan oluşan toplum kalıplaşır ve stresli olur. Bu nedenle temel ilkere uymayan bireylerden oluşan toplumun gelişmesi zamanla durur ve çöküş başlar.
Temel ilkelerden birisi hakkaniyet ilkesidir. Hakkaniyet ilkesinden eşitlik ve adalet kavramları doğar. Hakkaniyet tanımlarının kullanıldığı bağlamlar kültürden kültüre farklı olabilir. Ancak bu kavram her kültürde vardır ve özde değişme yoktur.
Diğer temel ilkeler ise kişinin kendi kendini aldatmaması, inandığı değer ve ilkeler çerçevesinde yaşamak anlamına gelen "kişisel bütünlük"; kişinin düşündüğünü, hissettiğini davranışlarına aktarırken bir zamandan diğer zamana , bir ortamdan diğerine değişmeden süreklilik göstermesini ifade eden "tutarlılık"; yukarıdaki üç karekteristik özelliği yaşamında içerikleştiren insan anlamına gelen "dürüstlüktür".
Modern hayatta kendi benliği ile dış dünya arasında bu gibi çelişkileri hemen hemen her insan yaşamaktadır. Bu kitap ortaya koyduğu çözüm ve yaklaşım metodları yönüyle hemen her gruptan okuyucuya hitap etmektedir. Arayış içinde bulunan okuyucular bu eserde kendilerini bulacaklardır.

challenger_67
17-07-07, 23:16
Kitabın Adı Köprü Kitabın Yazarı Ayşe KULİN Yayınevi ve Adresi Remzi Kitabevi, İstanbul Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ
Bir gün Erzincan Valisinin odasına bir köylü gelir ve masasının üstüne yeni doğmuş bir bebek bırakır. Vali köylü Bayram'a ne olduğunu sorunca durum anlaşılır. Bir süre önce Bayram karısının doğum vakti gelince, doğumun köydeki birkaç kadının yardımıyla yapılamayacağını anlamış ve karısını öküzünün çektiği taş arabasıyla su kenarına getirmiştir. Fırat Nehri üstündeki Başpınar Köprüsü bir süre önce baraj suları tarafından yıkıldığından, nehrin iki kenarı arasındaki ulaşım küçük bir feribot tarafından sağlanmaktadır; fakat o an feribotun kaptanı ortalarda yoktur. Güllü saatlerce bekler ama karşıya geçemediğinden kan kaybederek ölür. Bayram son anda çocuğunu Güllü'nün karnını keserek kurtarır ve tüm bunlardan devletin sorumlu olduğunu düşünerek validen hesap sormak istemektedir.
Aslında bu olay köprü yüzünden nehrin iki kenarındaki köylülerin yaşadığı ilk olay değildir, vali de bunun farkındadır ama yıllardır bir türlü bir çözüm yolu bulunamamıştır. Devlet her seferinde Kemaliye'ye gereğinin yapılacağı sözünü vermekte; fakat hükümet veya iktidardaki partiler değiştiğinde bir önceki dönemin projeleri rafa kaldırılmakta ve valilikle Ankara arasındaki uzun yazışma dönemi tekrar başlamaktadır.
Bayram, Vali'den oğluna bir anne bulmasını ister. Bunun üstüne Vali, Bayram'ı köye yeni gelmiş ve çocukları yeni doğmuş olan Mevlüt ve Elmas'a yollar. Elmas alevi bir aileden geldiği için Ailesi onun Mevlüt'le evlenmesine izin vermemiş, başka biriyle evlendirmeye kalkışmışdır. Mevlüt de Elmas'ı kaçırmış ve İstanbul'a gitmek için yola düştüklerinde doğum için bir süre bu köyde kalmaya karar vermişlerdir. Bayram'ın durumunu öğrenen Elmas az bir maddi yardım karşılığında Öksüz'ü emzirmeyi kabul eder, kendi oğlu Erdal'dan ayrı tutmayacağını söyler. Bayram ise arasıra Öksüz'ü görmeye gelmek için izin ister ve para bulmak için iş aramaya başlar.
Sonunda Bayram iş bulur. Yakında tekrar inşa edileceği söylenen köprünün temel inşaatında çalışmaktadır. İşini büyük bir gayretle yaptığı için herkesin taktirini toplar. Bayram'ın tek sıkıntısı Elmas ile Mevlüt'ün yakında köyden ayrılacak olmasıdır. Eğer onlar giderse Öksüz'e ne bir ev, ne de bir aile ortamı sağlayabilecektir. Bu nedenle gidip ustasıyla konuşur ve Mevlüt için de iş ister. Bayram'a çok güvenen usta onun bu isteğini kabul eder. Bayram içinde büyük bir sevinçle Mevlüt'ün yolunu tutar. Eve vardığında Mevlüt "Ben de seni çağıracaktım, konuşacaklarım vardı." der. Bayram Mevlüt'e ona iş bulduğunu söyler; fakat Mevlüt ve Elmas bir hafta içinde köyden ayrılmaya karar vermişlerdir. Her ne kadar Bayram onları ikna etmeye çalışsa da, başarılı olamaz.
Kısa bir süre sonra Mevlüt'lerin evinin kapısı yumruklanır, onlar bunun kendi köylerinden kaçtıkları için peşlerinden gelen kanlıları olduğunu düşünür ama içeri maskeli adamlar girer ve Mevlüt'ü sürükleyerek köyün meydanına çıkarırlar. Elmas köyün tüm erkeklerinin köy meydanına toplandığını görünce bunun bir terörist baskını olduğunu anlar. Kadınların ve çocukların gözlerinin önünde Başbağlar Köyü'nün tüm erkekleri kurşuna dizilir. Bunun üzerine Elmas koşarak eve gider ve Erdal ile Öksüz'ü saklamaya çalışır; ama bu sırada teröristlerden biriyle çatışır, onun yüzünü keser ve o zaman onun yıllar önce evden kaçan erkek kardeşi olduğunu anlar. İçeri giren başka bir terörist ise arkadaşına yapılanı görünce Elmas'ın oğlunu öldürür, bu arada Elmas'ın erkek kardeşinin ağacın dalları arasına sakladığı Öksüz ise kurtulur.
PKK baskınından sonra Bayram, Vali'nin odasına gelir ve teröristlerin tekrar salındığını söyler. Vali başta buna inanmasa da sonradan telefonla gerçek olduğunu öğrenir ve müdahele etmek için hemen mahkemeye gider. Bu sırada köprü yapımı için çalışmalar yapılmaktadır. Belediye Başkanı, Erzincan'ın yerlisi olan müteahhitler ve vali bir olup en sonunda Ankara'dan bir mühendisle anlaşırlar; köprünün masraflarını devletin karşılamayacağını anladıklarından ülkenin Erzincan'lı zenginlerinden para yardımı toplarlar. Vali mühendisi köye çağırır. Her ne kadar Hüdai bir yerli mühendis olarak Ankara'lı mühendisi ve projesini hiç beğenmese de, valilik projeyi kabul eder. Köprü çelikten yapılacaktır, tam yüz kırk ton ağırlığında olacaktır. Ankara'lı mühendisin inşa edeceği köprü ilk kez kullanılacak olan bir sistemle Ankara'da yapılacak, sonra parçalara ayrılıp demir çubuklar halinde Erzincan'a taşınacak ve parçalar tekrar birleştirilecektir. Köprünün Başpınar tarafında oturacağı nokta doldurularak üç yüz metre açıklık, altmış metreye düşürülecektir. İşte çelik köprü de bu dolgunun üzerindeki beton ayağın üzerine konacak ve karşı yakadaki diğer ayağa uzatılacaktır. İşin dolgu kısmını Hüdai'nin bulduğu bir müteahhit tamamlayacak, üzerine kızakları Hüdai yerleştirecek, geri kalanı ise Ankara'daki köprü tamamlanınca mühendis halledecektir.
Bu sırada Elmas hastanede yatmaktadır, vücudunda bir çok yanık olduğundan uzun bir süre hastanede kalması gerekmektedir. Elmas hastanede olduğundan Bayram, Öksüz'ü, Hatçe adında başka bir kadına emanet etmiştir; fakat Öksüz analığını özlemekte ve sürekli ağlamaktadır. Bayram ilk seferde yanına Öksüz'ü almadan Elmas'ı ziyarete gider. Elmas çok solgundur. Hemşire böyle giderse onun çok kısa sürede açlıktan öleceğini söyler. Bayram ne sorsa Elmas cevap vermemektedir, en sonunda Bayram "Öksüz de seni çok özledi." der. Bunun üzerine Elmas ilk kez gözlerini yerden ayırır ve Bayram'a bakar. Bayram bir dahaki gelişine Öksüz'ü de yanında getirir. Elmas'ın kokusunu alan Öksüz keskin yanık ilaçlarının kokusunun da etkisiyle ağlamaya başlar. Elmas Hemen Öksüz'ü emzirmeye başlar ve o da aynı şekilde ağlamaktadır. Bunu gören doktor Bayram'dan Elmas'ın iyileşmesi için her gün Öksüz'ü hasteneye getirmesini ister, aslında Bayram'ın da başka çaresi yoktur; çünkü Öksüz Hatçe'nin evindeyken bile hep analığını özlemektedir. Bayram müteahhiti arayıp bir aylığına işten çıktığını söyler ve Elmas'ın tedavisi bitene kadar her gün Öksüz'ü hasteneye götürüp getirmeye karar verir.
Aradan 2 yıl geçmiş ve Ankara'daki köprünün inşaatı bitmiştir. Mühendis bu haberi valiye müjdeler ve en kısa sürede köprünün parçalarının montaj ekibiyle birlikte Kemaliye'ye geleceğini söyler. Montaj ekibi köye ulaştıktan sonra Ankara'dan mühendisin kalp krizi geçirdiği haberi gelir. Bu, işlerin biraz daha uzayacağı anlamına geldiğinden Vali'nin morali bozulur ama yine de ümidini yitirmez, tek sıkıntısı Erzincanlı'ların sürekli onu suçlaması ve olup bitenlerin hesabını ona sormasıdır.
Bu sırada yeni bir terör saldırısı daha gerçekleşir. Teröristler Fırat üstündeki tek feribotu yakmışlardır. Olay montaj ekibini korkutur ve bir yıl projeye ara verilir.
Bir yıl sonra artık herşey hazırdır, tek sorun o kadar ağır bir köprünün nasıl karşı yakaya geçirileceğidir, bu aşamaya kadar kimse bu konuyu düşünmemiştir. Vali Karayolları'ndan yardım ister fakat bir süre önce kendi emekleriyle yeniledikleri yol bir gazetede Karayolları'nın aleyhinde bir haber olarak yayınlandığı için, teklifi kabul edilmez. Sonunda Çemişgezek'te Belediye'nin elinde üç yüz tonluk kızakta bir feribot bulunur. Artık tek umut bu feribottur.
Vali, Kaymakam ve ekibini feribotu almak için Bölge Müdürü'nü ikna etmek amacıyla Elazığ'a yollar. Bölge Müdürü köprünün o teknikle taşınacağına ikna olmadığı için feribotu vermez. Vali mühendisleri yanına çağırır ve onlara taşınıp taşınamayacağı konusunda eminler mi diye sorar ve tekrar Bölge Müdürü'nü arar. Hararetli bir telefon görüşmesi sonrasında karşı tarafı ikna eder. Feribotun bir an önce Kemaliye'ye ulaşması gerekmektedir; çünkü su seviyesi düştüğü anda köprü inşaatı bir yıl daha beklemek zorunda kalacaktır.
Bir hafta sonra feribot gelir ve köprünün karşı tarafa taşınması için hazırlıklar yapılmaya başlanır. Bütün Erzincan heyecanla bu olayı takip etmektedir. İlk denemelerde feribot gerçekten hiç ümit vermez, sürekli motor bozulur ve saatlerce tamir edilmeye çalışılır. En sonunda tam herkes ümidini yitirmişken köprü karşıya geçirilir ve iki parçası birleştirilerek yerine oturtulur. Köyde bayram havası yaşanır, yıllardır süren hasret ve çile sona ermiştir ve vali adını unutulmamak üzere Erzincan'lıların kafasına kazımıştır.
Bayram ve Vali birlikte köprünün üstünden geçerler. Bayram Vali'ye Elmas'ı nikahına aldığını müjdeler. Öksüz'ün ise adı değişmiştir, Bayram ona Vali'nin ismini vermiştir.

challenger_67
17-07-07, 23:17
A)BİÇİM İNCELEMESİ "dış yapı"

a)Romanın adı: Nefes nefese

b)Romanın yazarı: AYŞE KULİN

c)Basım yeri ve tarihi: Remzi Kitabevi ve birinci basım: Aralık,2002

d)Yazarın bağlı olduğu edebiyat dönemi:1940 sonrası edebiyat dönemi yani günümüz Türk edebiyatındandır.

B)iÇERİK İNCELEMESİ "iç Yapı"

1)Konu yönünden

a)Romanın Özetlenmesi:

Son Osmanlı Padişahlarından Fazıl Reşat Paşa’nın Leman hanımla evliliğinden Sabiha ve Selva adında iki kızı vardır. Sabiha ve kardeşi Selva kolejlerde okuyup, piyano ve dil dersleri aldılar ve çok kültürlü iki kız oldular.

Sabiha arkadaşlarıyla çay partilerine gidiyordu orada Macit adında bir gençle tanıştı ve 6 ay sonra evlendiler. Selva ise liseden beri hoşlandığı arkadaşı Rafael Alfandiri'yi seviyordu ama
Rafo Yahudi olduğundan babası bir türlü razı olmuyordu. O sırada tüm Avrupa’da savaş olduğundan Türkiye'de etkileniyordu. Türkiye kimin yanında olacağına karar veremiyordu.
Ruslar, sartları kabul edilmezse boğazları alacaklar, İngilizler ordu yardımında bulunmayacaklar, Almanlar ise Yahudilerin yanında olduğumuz takdirde saldıracaklardı.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hesabı ama Türkiye akılcı bir politika izliyor, kimsenin yanında değilmiş gibi davranıyordu bu oyalama taktiğiydi yani Türkiye, savaşın ateşine bulaşmadan, Almanlarla Müttefikler arasında gerili ince ipte bir cambaz maharetiyle yürümeye çalışmaktaydı.

Macit üst düzeye yükselmişti ve ani gelen telefonlar ardından sabahlara kadar süren toplantılar Macit ile Sabiha'yı birbirinden uzaklaştırıyordu gitgide Sabiha ile Macit'in Hülya adında yedi yaşında birde kızları vardı. O sırada Selva ise babasından aldığı keçi inadıyla Rafo'nun da ailesinin ısrarlarına dayanamayıp birlikte Marsilya ya yerleşiyorlar. Ama Naziler her yere zehirli bir gaz gibi sızıyorlar. Naziler, Türk pasaportu yâda pasaportu yanında olmayanları ve Yahudileri bir yük vagonuna doldurup esir kamplarına götürüyorlar yâda sokağın ortasında iç çamaşırlarını indirip sünnetliler mi diye kontrol ediyorlardı. Ama Selva her şeyi göze alıp hamile bile kalmıştı. Ankara’ya o sıra, Macitin yanına yeni bir çocuk atanmıştı Tarık diye, dürüst bir Anadolu çocuğuydu Tarık ve Sabiha da Macit de onu çok seviyorlardı. Tarık kısa zamanda yükseldi ve Fransız(Paris) konsolosluğuna atandı bu arada Sabiha'nın en yakın arkadaşı olmuş, birbirlerinden ayrılacakları için çok üzülmüşlerdi. Selva ile ilgili her şeyi anlatmıştı Tarık'a Sabiha ve Tarık gidince ona yardım edeceğine söz vermişti Tarık, Paris’e iner inmez aradı Selva'yı tam trenden indiğinde Naziler yine işbaşındaydı zaten hiç durmuyorlardı ki. Tarık, Selva’ya Fransız konsolosu Nazım Kenter’den bir randevu ayarladı. Çünkü herkes SS'lerden kurtulmak için Türk konsolosluğunun önünde uzun kuyruklar oluşturmuştu pasaport için. Kocasının ve kendinin pasaportunu aldı.Selva bu arada Türkçe bilmeyenlere Naziler yakalarsa diye Türkçe öğretiyordu.Komşularından biri Selva'ya geldi ve konsolosu tanıdığı için kızı ve oğluna pasaport istiyordu.Selva çok iyi yürekli olduğu için kabul etti.Tarık ise İstanbul'dan bir arkadaşı Muhsin ile ev tutmuştu.Muhsin'in eve sürekli arkadaşları gidip geliyordu,bunlardan biri de Ferit idi.
Ferit ile Tarık çok iyi dost oldular. Hatta Tarık Ferih'in arkadaşı Margot'la çıkmaya başladı, Ferit zaten evliydi. Ferit gizli bir kuruluşta çalışıyordu ve Yahudi olan Türkleri ve pasaportu olmayanları ek bir vagona doldurup İstanbul'a göndermek istiyorlardı. Bu trenden bakanlıktan duymuş olan Tarık'ın da haberi vardı. Selva’da Tarık'tan öğrendi, babasından dolayı gitmeyi düşünmüyordu. Ama doğan küçük çocuğu Fazıl olunca ve Rofo'yu Naziler esir alınca fikrini değiştirdi. Ama Selva kurtulup diğer insanları orada bırakamazdı. Ne yapıp ne edip Tarık ve konsolosu yardın etmeye razı edince, oğlu ve kızına pasaport isteyen kadını, çevre komşularını, Rafo’nun kuzeninin ailesini herkesi bir evde topladılar sahte pasaportlar alındı, resimler yapıştırıldı.

Bu arada Selva herkese ihtiyaç duyacağı Türkçe cümleleri öğretiyordu. Marsilya’da gelişmeler böyleyken Ankara'da da durum karşıktı. Sabiha kocasının ilgisizliğinden çocuğuyla ilgilenmemeye başlar ve depresyona girer. Macit anne ve babasını çağırdı yanına, bir müddet orada kaldılar. Bu sırada Macit karısını briç partilerinden tanıdığı bir ruh doktoruna götürdü. Karısı içinde gizli kalmış bütün duyguları, ihtirasları ve kıskançlıklarını cerahat gibi akıtıyordu doktora, hatta kocasına bile söylemişti doktorunun yanında kendini çırılçıplak hissetiğini. Kocası bu durumdan şüphelenmişti ama sonra kendini ayıplamıştı. Fakat Sabiha kocasından bulmadı ilgi ve şefkati, en yakın arkadaşı doktoru, sırdaşında bulmuştu ve aralarında bir yakınlaşma olmuştu. Fakat bunu durdurup bir şey olmamış gibi devam ettiler hasta doktor ilişkilerine. Ama Sabiha gerçekten de bir gelgitteydi ve tedaviler ona çok iyi geliyordu.

Vatikan'ın İstanbul temsilcisinden sahte vaftiz belgeleri geldi bunları çocuklar için kullanacaklardı. Selva, Rafo ve Ferit sahte pasaport ve kimlikleri hazırlamışlardı ve herkes gerektiğince Türkçe biliyordu. Fakat trenin yolunu nereden geçeceğini bulamıyorlardı bir türlü, derken Ferit'in aklına geldi ve tam Berlin’in ortasından geçeceklerdi, zaten Berlin'in ortasından geçen bir trenden kim şüphelenirdi ki? Gel zaman git zaman trenin kalkacağı bildirildi ve bindiler trene, durduklarında birkaç kez Naziler kolaçan ettiler ama bir sorun çıkmadı.

Selva yine her zamanki gibi her olaya yetişti. Herkeste mutlulukla korku karışımı acayip bir duygu yüklüydü. İnsanlar o kadar korkmuşlardı ki, kopartıp atamamışlardı yüreklerinden fakat Selva başka bir şey düşünüyordu. Tüm bunlara ablası Sabiha ile annesi Leman Hanım ellerinde beyaz bir mendil sallıyorlardı. Babası gelmedi diye içinden geçirdi Selva,
"zaten neden gelsin ki diye düşündü.
Rafo küçük fazılı uzattı Selvaya annesine göstersin diye..işte o zaman gördü,Selva başını kaldırınca orada duruyordu,elinde bastonuyla,beyaz saçlı adam.

arın yanında acaba babası onu karşılamaya gelir miydi? Sabiha ve annesinin geleceğinden emindi ama babası? Fazıl Reşat Paşa, kızının küçüklük resimlerini görmüş ve Mucitten savaşın ilerlediğini duyunca kötü oluyordu. Nihayet Edirne'ye girdiler ve vagondaki herkes geldiklerine şükrettiler, daha sonra Rafo Selvaların komportamanına koştu. Çünkü sirkeci garına girmişlerdi.


b)Romanda ele alınan konu nedir?

Türkiye'nin 2.dünya savaşına girmeme çabaları, Nazilerin Yahudilere yaptıkları zulüm ve işkenceler ve Türk diplomatların Yahudileri kurtarma çabalarını anlatıyor. Aynı zamanda da o zamanın Türk diplomatların aileleri ile yasadıkları sorunlarında konu alıyor.

C)Yazar konuyu hangi açılardan ele almıştır?

a)İki insanın ayrı dinlerden olup ve bu insanların yaptıkları evlilik sonucu ailelerin gösterdikleri tepki.

b)Türkiye'nin 2.Dünya savaşına girmeme çabaları.

c)Diplomatların çektikleri zorluklar ve aile problemleri.

d)Kardeşlerin(Sabiha ve Selva) birbirlerini kıskanmaları sonucunda meydana gelen kötü olaylar.

e)Yahudilerin, Naziler tarafından çektikleri zulüm ve işkenceler.

D)Romanın serim, düğüm, çözüm bölümleri nereleridir?

SERİM BÖLÜMÜhttp://www.turkforum.net/images/smilies/504.gif–29 sayfalar arası.
DÜĞÜM BÖLÜMÜhttp://images.mesdiscussions.net/mesdiscussions/images/perso/carla.gif0–353 sayfalar arası.
ÇÖZÜM BÖLÜMÜhttp://images.mesdiscussions.net/mesdiscussions/images/perso/carla.gif53–360 sayfalar arası.


E)Romanda ulaşılan ana düşünce nedir?

Hiçbir ırkın, ulusun, milletin böyle işkencelere tabi tutulmaması gerekir. Böyle küçük düşürücü, onur kırıcı hareketler yapılmaması lazım.

2)Kişileri yönünden



A)Eserin önemli kahramanları kimlerdir?
Sabiha, Selva, Macit, Tarık, Fazıl Reşat Paşa, Leman hanım, Ferit, Rafael.

B)Kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?

Fazıl Reşat Paşa; çok inatçı bir adam, son Osmanlı padişahı olmasından dolayı" keşke saltanat olsa" diyor. Ama cumhuriyete karsıda bir eylemde bulunmuyor.
Selva; babasına çekmiş, upuzun boyu var, hoş bir kız, yardımsever, akıllı, saf, iyi, sakin ve cesur fikirli bir kız.
Sabiha; Selvayı kıskanıyor ondan daha uzun diye, deprasyona giriyor. Kıskaç, sarışın, yeşil gözlü bir kız.
Rafo; Yahudi ve sevdiğine sadık. uzunboylu ve yakışıklı bir adam.
Tarık; babasının zorluklarla okuttuğu Mert bir Anadolu çocuğu, hayatı Paris'te öğreniyor.
Ciddi, şımarık biri değil, yardımsever bir adam.
Macit; devamlı toplantılarda bulunan, uzun boylu, yakışıklı bir adamdır.

C)kahramanlar gerçek yaşamda da karşımıza çıkacak tipler midir?

Evet, kahramanlar gerçek yaşamda da karşımıza çıkacak tiplerdir.

D)Kahramanlar arasındaki ilgi nedir?

Kahramanların ortak düşünceleri ve amaçları özgürlüktür.


3)Yer ve zaman yönünden



A)Roman nerede geçmektedir? Bu yerin belli başlı Özellikleri nelerdir.

Romanın büyük bir bölümü Fransa'da geçiyor. Fransanın’da Marsilya ve Paris şehirlerinde geçiyor. Paris, tam eğlence merkezi, her yerde güzel sık
Dükkânların, cafelerin ve eğlence yerlerinin olduğu ve dünyanın en
Güzel şaraplarının bulunduğu bir şehirdi


B)Kahramanların sosyal, kültürel yapılarıyla olayın geçtiği yer arasında bir uyum var mıdır?

Evet, kahramanların sosyal, kültürel yapılarıyla olayın geçtiği yer arasında bir uyum vardır.

C)Olay ya da durum hangi zaman diliminde geçmektedir?

2.Dünya savaşının olduğu dönemde geçmektedir.

D)Olay ya da durum ortaya konurken zamana göre bir düzenleme yapılmış mıdır?

Evet, olay ya da durum ortaya konurken zamana göre bir düzenleme yapılmıştır.

4)Dil ve anlatım yönünden


A)Dili anlaşılır nitelikte midir?

Evet, dili anlaşılır niteliktedir ve okuyucuyu sürükleyici bir niteliği vardır.

B)Yazar anlatımda ve konuşmalarda dili nasıl kullanmıştır?

Dili yalın ve akıcı kullanmıştır.

C)Anlatımda öznellik mi yoksa nesnellik mi ağır basar?

Anlatımda öznellik ağır basar.

D)Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır(Birinci mi, üçüncü mü)?

Anlatım birinci kişi ağzından yapılmaktadır.

E)Dil ve anlatım yaşanan döneme uygunluk gösteriyor mu?

Evet, dil ve anlatım yaşanan döneme uygunluk gösteriyor

challenger_67
17-07-07, 23:17
Beyaz Kale - Orhan Pamuk
KİTABIN ÖZETİ:

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.

Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...

Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:

Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.

challenger_67
17-07-07, 23:19
Kitabın adı : Acı Tütün
Kitabın yazarı: Necati Cumalı
Yazım tarihi : 1974
Yayın Evi: İnkilap Kitabevi

ACI TÜTÜN

Çok umutluydu Urla’nın tütüncü halkı bu yılki tütün fiyatlarının yüksek olacağına inanıyorlardı. Bizim acemi aşık Ferit’ te. Binnaz’la evlenmek için gerekli olacak parayı bütün bir yılını verdiği tütünü satarak kazanacaktı. Eğer tahmin ettiği gibi fiyatlar yüksek olursa ahım şahım bir düğün yapacaktı.
Tütünler ambarlarda, köylüler ise sigara tümanından göz gözü görmeyen kahve köşelerinde bekliyorlardı. Buldukları eski bir radyo ile sabahtan akşama kadar haber bültenlerini dinliyorlardı. Kendi aralarında tahmini fiyatlar belirliyorlar ve sevinçten neredeyse uçuyorlardı. Köyün yaşlıları ise bir köşeye çekilmiş gençlerin haline acır bir tavırla oturuyorlardı.
Piyasanın acılmassına az bir zaman kala tütün eksperleri kasabaya gelmeye başlamışlardı. Onların gelmesi ile birlikte kasabada kısa süreli de olsa bir hareketlenme oldu. Kasaba doktoru’da tütün piyasasına atılmıştı.
Urlaya tayini çıkmasından sonra tütüncülükte iyi para var diyerek bu işe atılır. Doktorun piyasaya atılış sebeblerinden biriside karısının çok paragöz olmasıdır. Sürekli xxxxx oynayan boşa para harcayan karısından gizli olarak para biriktiriyordu.
Piyasanın acılmasına bir gün kala kasabada fırtınalar kopuyordu. Durum çylesine vahimdi ki kahvedeler artık 24 saat hizmet vermeye başlamıştı. Tütün sahiplerinin hepsinin uykusuzluktan gözleri şişmişti. Son günlerde çıkan birkaç karamsar haber köylünün bütün hayallerini alt üst etmişti. Ortam öylesine gergindiki kırk yıllık arkadaşlar bile en küçük bir laftan alınıyorlardı.
O büyük sabah geldiğinde bütün tütüncüler tekelin önünde toplanmiş tütün fiyatlarının açıklanmasını bekliyorlardı. Tütün eksperi beklenen fiyatları açıkladı. Açıklanır açıklanmaz büyük bir uğultu kopmştu. Eksper beklenen fiyatın yarısını söylemişti. Daha sonra daha önceden hiç planlanmış olmamasına karşın halkta toplu bir ayaklanma oldu. Kimse tütününü satmayacaktı.
Büyük bir direniş doğdu bu direniş öylesine büyüktüki bütün Ege bu dirernişe destek vermişti. Direniş büyüktü ama güçlü değildi. Onlarda biliyordu ki böylesine büyük bir direnişi organize olmadan sürdüremezlerdi.
Bütün Egeliler tütününü satınca bizim Ulalılarda tütünlerini ucuza satmak zorunda kaldılar. Akıllanmışlardı artık en kısa zamanda bir örgüt kuracaklardı. Bu sayade alıcılarla masaya oturup en azından kendi dertlerini anlatabilecek bir kapı bulacaklardı


Kitabı seçme sebebim:
Bu kitap bana arkadaşlarım tarafından daha önce tavsiye edilmişti. Ayrıca kitap benim büyüdüğüm EGE YÖRESİNDE geçiyordu. Bu da seçimimi etkileyen önemli bir unsurdur.

“Kitaptan beklediğini buldun mu?” diye soracak olursanız;
Evet tüm beklentilerimi karşıladı. Kitabı okurken anlatılan yerleri gözümde canlandırabiliyordum. Bu da kitabın anlatımının iyi olduğunu ispatlamaz mı?
Gerçi bu tek yönlü bir bakış açısı olabilir. Yani bu bölgeyi tanımayan biri okusa bu kitabı, bu kadar etkilenmeye bilir.

Kahramanlar : Ferit, Binnaz, Doktor, İsmet Bey, Sabri Bey, Yusuf , Hüseyin Kiraz.

Kitap hakkında kı görüşler : Kitapta köylülerin hayatı müthiş bir dil ile anlatılmış . Anlatım dili o kadar güzel ki konunun sıkıcılığını bana hiç hissettirmedi. Kitapta birlik ve beraberlik ön plana çıkmış olup dayanışmanın önemi vurgulanmıştır. Okuyuculara tavsiyem kitabı okumaları olacaktır


Öz Geçmişi

Edebiyatımızın önemli isimlerinden, çok yönlü bir edebiyat adamı, şair ve yazar Necati Cumalı 10 Ocak 2001’de hayata veda etti.
Yaklaşık altmış yıl boyunca şiir, öykü, roman, oyun, deneme, inceleme ve günceleriyle edebiyatın hemen her alanında eser vermiş olan Necati Cumalı, 13 Ocak 1921 yılında bugün Yunanistan’ın sınırları içinde bulunan Florina’da doğdu. Çocukluğunu İzmir’in Urla ilçesinde geçirdi. İzmir Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenimini tamamladı. Kısa bir süre Toprak Mahsulleri Ofisinde (1941-1942), ardından Millî Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde, yine aynı Bakanlığa bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünde (1945-1948) çalıştı; 1949 yılında gittiği İzmir’de avukatlık stajını tamamlayarak 1957 yılına kadar İzmir ve Urla’da avukatlık yaptı. 1957-1959 arasını Paris’te geçiren Necati Cumalı, bir süre Paris Basın Ataşeliğinde çalıştıktan sonra yurda döndü. İstanbul Basın Yayın Müdürlüğünde raportörlük görevine atandı; 1960’ta evlendi; 1963 yılında eşinin görevi dolayısıyla Tel-Aviv’e, sonra da Paris’e gittiler. Bundan sonraki yıllarda yurt dışı gezilerine çıkan yazar, edebiyat çalışmalarını aralıksız olarak sürdürdü. Öykü ve romanları filme alındı. Tiyatro oyunları yıllarca sahnelendi, televizyona ve sinemaya uyarlandı. Eserleri peşpeşe baskılar yapan, yabancı dillere çevrilen Necati Cumalı’nın haklı ünü edebiyat dünyamızın önemli ödülleriyle pekişti: 1968 yılında Yağmurlu Deniz adlı şiir kitabıyla TDK Şiir Ödülünü; Değişik Gözle adlı kitabıyla 1957 ve Makedonya 1900 kitabıyla 1977 Sait Faik Hikâye Ödüllerini; Dün Neredeydiniz? adlı oyunu ile 1981 Kültür Bakanlığı Tiyatro Ödülünü; bütün şiirlerini topladığı Tufandan Önce ile 1984 Yeditepe Şiir Ödülünü; Viran Dağlar romanı ile 1995 Orhan Kemal Roman Ödülü ile Yunus Nadi Roman Ödülünü aldı.
İlk şiirini 1939 Urla Halk Evinin yayın organı olan Ocak dergisinde yayımlayan Necati Cumalı, daha sonra Varlık, Servet-i Fünun, Uyanış, Yeni İnsanlık, Küllük dergilerinde yazdı. İlk şiir kitabı Kızılçullu Yolu 1943’te çıktı. Garip şiirinin havasını taşıyan bu şiirlerden sonra 1945’te yayımlanan Harbe Gidenin Şarkıları kitabında toplum sorunlarına duyarlık gösteren şiirler ağırlık kazanır. Şiirlerinde yaşama sevinci, yalın duygular, yalın bir anlatım göze çarpar. 1957 yılına kadar şiir kitapları birbiri ardından gelir: Mayıs Ayı Notları (1947), Güzel Aydınlık (1951)¸ İmbatla Gelen (1955), Güneş Çizgisi (1957). Garip şiiriyle edebiyat dünyamızda kendisine bir yer edinen, genellikle küçük insan olarak adlandırılan, dar gelirli, sıradan orta tabaka insanının duyarlığını yansıtan şiirlerinde toplumsal konular da bu bakış açısı çerçevesinde yer alır. Şiire bir süre ara verip edebiyatın diğer alanlarında ürün vermeye devam eden Cumalı, şiirinde bir dönüşümün ifadesi olan Yağmurlu Deniz’de 1960-1965 arası siyasal ortamının etkilerini yansıtan, toplumsal yönü ağır basan kavga şiirlerine yer vermiştir. Bu tarihten sonra yazdıklarını Başaklar Gebe (1970), Ceylan Ağıdı (1974), Aç Güneş (bütün şiirleri, 1980), Tufandan Önce (bütün şiirleri, 1983), Aşklar Yalnızlıklar (toplu şiirleri, 1985), Kısmeti Kapalı Gençlik (bütün şiirleri, 1986) adlı kitaplarda toplamıştır.
Yazarın Kişisel Özellikleri:
Romanları, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, yazarın kendi kişisel görüşlerini aktarması gibi teknik kusurlara rağmen, iyi kurulmuş; sağlam gözlemlere, gerçek hayatın dinamizmini taşıyan gerçekçi tasvirlere sahip; yerel renkliliği ve yerli unsurları içtenlik ve sadelikle yansıtmasıyla kendi insanımızı bulduğumuz gerçekten bizim olan romanlardır.
1959’da yayımlanan Tütün Zamanı, 1971’de Zeliş adıyla yeniden bastırılır. Kırsal kesim insanını anlatan diğer köy/kasaba romanlarımızın çağrıştırdıklarından farklıdır Necati Cumalı’nın romanı. O, köylüyü ideolojik obje yaparak kusurlarını, zaaflarını ya da erdemlerini abartmak yerine, onu kendi doğal çevresi içinde, kendi töreleri, değer yargıları, duyguları ve inançlarıyla sadelikle yansıtmasını bilmiştir. Bu bakımdan Necati Cumalı’nın gerçekçiliği, çarpıcı olmak için, az rastlanır, sivri olay ve kişilerin konu edilmesiyle uç noktalarda aranan bir gerçekçilik anlayışına karşıdır ve yazar esasında gerçekçi romancılığın ön koşulu olan bu sadelik ve doğruluktan ayrılmayarak romanını kurar. Kişilerin kendi dar çerçeveli, basit dünyaları içinde gösterdikleri bireysel gelişimi ve eylemlerini realiteye uygun biçimde ortaya koyarak yaşayan, tanıdık, yadırganmayacak kişiler yaratır. Toplumsal yapılanmanın bütün engellemelerine rağmen, okumuş şehir insanının önyargılarından uzak kalabildikleri ve doğal bir ortamda yaşadıkları için daha kendine özgü olmayı başarabilmiş kırsal kesim insanlarındaki bireysel oluşumları izleyebilmiş nadir yazarlarımızdan biridir Necati Cumalı. Yazarın gerçeğe ve insana saygısı, Anadolu insanını deneysel ya da ideolojik bir obje olarak görmesine engel olmuştur.
Kitap hakkındakı görüşler: Kitapta köylülerin hayatı müthiş bir dil ile anlatılmış . Anlatım dili o kadar güzel ki konunun sıkıcılığını bana hiç hissettirmedi. Kitapta birlik ve beraberlik ön plana çıkmış olup dayanışmanın önemi vurgulanmıştır. Okuyuyculara tavsiyem kitabı okumaları olacaktır.

challenger_67
17-07-07, 23:19
KRİSTAL DENİZALTI

Ahmet Altan 1950 yılında doğdu. İ.T.Ü. İktisat Fakültesini bitirdi. 1987'de köşe yazarı oldu. Ilk kitabı 1987 yılında yayınlandı (Dört Mevsim Son Bahar). Yazarın son kitabı ise aldatmaktır.
Ahmet Altan günümüzde popülaritesi yüksek olan bir yazar itiraf edeyim ki benimde onu ilk okumam popülerliğinden dolayı oldu. Ama okuduktan sonra anladımki bunu hakediyor. Hani erkeklerin özelliklede bayanlara karşı klasik bir cümlesi vardır “erkek olmadan bazı şeyleri anlayamazsınız” diye, bence de Ahmet Altanı bir bayan olmadan anlayamazsınız. Sunumunu yaptığım kitabı bir deneme olduğu için anlatamayacağım için sadece birini, benim en çok beğendiğimi yazıyor ve yorumunu size bırakıyorum.



Sana...

Sen, belki de bu mektubu aslında sana yazdığımı hiç bilmeden okuyacaksın.
Ben, senin bunu okurken parmağınla yanağına dokunduğunu, gözlerini hafifce kıstığı, saçlarını kulağının ardına attığını görmeyeceğim.
Elimin uzanamadığı yerlere kelimelerimle sokulmaya çalışmamın, kırılgan harflerden kurulmuş görünmez bir köprüden sana doğru yürürken düşmekten böylesine korkmamın, sana tek bir bakışla anlatabileceğime inandığım ve bir çoğunun belki bir ismi bile olmayan bir çok duygunun her biirine isimler bulmaya uğraşmamın beni nasıl yaralayıp yorduğunu bilmeyeceksin.
İlerde bir gün bana çok karmaşık ve anlaşılmaz gözükecek olsalar da şu anda bana ,kendime saplamak için elimde tuttuğum çelik bir bıçak gibi sade ve içmeye hazırlandığım zehirli bir su gibi berrak gözüken duygularımın, keskin ve yakıcı tadını onların üstünü örten sözcüklerin altından çıkarıp çıkarmamakta duyduğum kararsızlığı da herhalde sana hiç anlatamayacağım.
Halbuki bütün korkunçluğu sadeliğinde gizli olan duygularım o kadar açık ki.
Ben senin memelerini aklınla birlikte özledim.
Gülüşün, kasıklarının buğday yalazı parlaklığıyla birlikte aklıma geliyor
Yorulduğumda, bıktığımda, yenilginin tam kıyısında durduğumu hissetiğimde, beni sadece bana dokunarak iyileştirebiliyorum.
Değmeden, hatta bazen seni görmeden, hissettiğim bedeninin o yumuşak sıcaklığını istiyorum.
Yalnızım.
Kendimi yalnız hissediyorum ki, bu yalnızlıktanda kötü.
Benim yalnızlığımı ve kendimi yalnız hissetmemin yalnızlıktan da kötü
olduğunu anlayacak senden başka kimse yok.
Ve sen de yoksun.
Belkide hiç olmayacaksın.
Sözcüklerden oluşturmaya çalıştığım bir köprüden sana ulaşmaya çalışa - cağım.
Ve biliyor musun, sen bütün bunları okurken, ben yazdıklarımı şakacı gülüşlerimle reddeceğim.
Beni bir gün görürsen, gördüğünün bu satırları sana yazan adam olduğuma inanmayacaksın.
Duyduğum aşkı, özlemi ve bunları duymaktan duyduğum korkuyu güvenli bir duruşun ardına saklanacağım.
Yüzümde satırlarımdan bir iz aradığımda, onlar orda ormayacak.
Sana nasıl yalvardığımı hiç işitmeyeceksin, sıradan bir 'Nasılsın' sözcüğü saklayacak o yalvarışı.
Ama bütün bunlar, bu sahte kibir, bu şakacı gülüş, bu sıradan 'Nasılsın' sözü, bu güvenli duruş, içimdeki sesi dindirmeyecek.
Bütüm bunlara hiç aldırmadan bana sarılmanı bekleyeceğim, bazen benden babandan korktuğun gibi korktuğunu, bazen beni çocuğunu okşar gibi okşadığını görmek isteyeceğim.
Aralarında dolaştığım kalabalıklar içinde benim yanlızlığımı gören ve kendimi yanlız hissetmemin yanlızlıklardanda kötü olduğunu sezen bir tek sen varsın.
O kadar sade ki duygularım.
Memelerini aklınla birlikte özledim.
Gülüşün, kasıklarının buğday yalazı parlaklığıyla birlikte aklımda.
Kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum.
Sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunamazsan, işte o zaman, korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğa yapayalnız düşeceğim.
Beni tut, herşeye rağmen tut.

challenger_67
17-07-07, 23:19
KİTABIN ADI:SOL AYAĞIM
YAZARhttp://www.smileyvillage.com/smilies/happy0062.gifHRISTY BROWN
YAZAR HAKKINDA:1932de doğdu.Dublinli bir duvarcının 23 çocuğundan biridir.Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketleri kontrol edemiyordu.Yazıları GÜNLERİN İÇİNDEN,PARLAK MESLEK ,YAZ ÜZERİNDE GÖLGE veVAHŞİ ZAMBAKLAR.1981de öldü.
Özethttp://www.smileyvillage.com/smilies/happy0062.gifhrısty yirmi üç kardeşli ailenin bir çocuğudur.Chrısty dört aylıktan sonra farklı gelişmeler göstermiştir.Boynu hep arkaya düşüyor,bilekleri geriye kayıyordu.Bu sorunları ailasi kendileri çözmeye çalıştılar ama başarılı olamadılar.Chrısty bir yaşına geldiğinde doktora gittiler,doktorlar ise çocuğun beyinsel özürlü olduğunu söylediler.Ailesi çocuklarının özürlü olduğunu kabul etmek istemiyorlardı.Beş yaşına kadar Chrısty hep böyleydi.Tepki veremiyor,konuşamıyor,yürüyemiyordu.Derken Chrısty bir akşam herkez evde otururken ders yapan kardeşi Monanın elinden sol ayağıyla kalemi aldı ve karalama yaptı.Ailesi ve kendiside bu harekete şaşırmıştı.Annesi Chrıstyle ilgileniyor ve ona alfabeyi öğretiyordu.Bir gün eve grip olan kardeşi Monayı tedaviye mahalle doktoru gelmişti ve Chrıstyni yazı yazarken görmüş ve oldukça şaşırmıştı.Sol ayağı Chrıstynin herşeyiydi.Her ihtiyacını onunla karşılıyordu.Chrıstynin bir arabası vardı.Bununla kardeşleriyle beraber dışarı çıkabiliyordu.Bir gün arabası kırıldı ve Chrısty sürekli evde oturmaya başlamıştı.Chrısty artık sürekli düşünüyordu ve kendi halinden nefret etmeye başladı.Dış görüntüsünden ve insanları ona bakışlarından.Chrısty oniki yaşına geldiğinde annesi bir bir doğum yaptı ve onun için hastanedeydi.Chrıstye bakmak için bir kız geliyordu ve kıza aşık oldu.Kız Chrıstyni sakinleştiriyor ve çevresiyle ilşkisini kolaylaştırıyordu.Ayrıca resim yapma hobisini kazandırmıştı Chrıstyne.Fakat Chrısty onbeşine geldiğinde caddelerindeki Jennye aşık oldu.Fakat Jenny,Chrıstyle ilgilenmiyordu ve Chrısty bunun görüntüsünden dolayı olduğunu biliyordu(hocam internetten dolayı devamı diğer mailde gelicek)
Kardeşleri kendilerine yeten gençler oluyordu ama Chrısty her geçen gün dahada içine kapanıyordu.Kardeşleri evleniyor ve çocukları oluyordu.O aileden uzaklaştığını hissediyordu.On yedi yaşındaydı ve artık sürekli resim yapmaktan sıkılmıştı.O yüzden küçük hikayeler yazıyordu.Bir gün ailesi Chrıstyni zar zor bulduğu parayla seyahate gönderdi.Bu seyahatte Chrısty gibi özürlü çocuklar vardı.Chrısty burada kendisi gibi insanlarla vakit geçirdi.Kiliselere gidip iyileşmesi için dualar etti.Chrısty burada kendisine güven duymaya başladı.Bir haftalık seyahatten sonra eve geldiğinde yine eski Chrıstyndi.Yine kendi halini düşünüyordu.Yine böyle bir gündü eve bir adam geldi.Bu küçükken Chrıstyni görüp sol ayağını kullanmasından çok etkilenen doktordu.Chrıstyne yardım edebileceğini fakat tedaviye cevap verebileceğini anlamak için onu Londraya göndermek istemişti.Chrısty ve ailesi bu beklenmedik olay karşısında oldukça sevinmiş ve Chrısty düzelebileceğini öğrenince kendisine özgüveni gelmişti.Ama önce Londraya gidildi ve Chrıstynin tedaviye yanıt verebileceği anlaşıldı.Chrısty geri döndü ve fizik tedavisine başladı.Artık hergün kliniğe tedaviye gidiyordu.Chrıstynin homurdanmaları bir süre sonra konuşmaya çevrildi .Artık konuşabiliyordu.Chrısty kendi hayat hikayesini yazmaya başlamıştı.Kitabı yazarken doktorundan yardım alıyordu.Çünkü o da oyunlar yazıyordu.Doktoru Chrıstynin daha iyi bir şekilde yazabilmesi için bir hoca tutmuştu.Chrısty kitabının yarısını bitirmişti.Doktoru beyinsel özürlüler semineri olacağını ve Chrıstynin kitabını burada okumasını istedi ve Chrıstyde kabul etti.Chrısty seminerde yazılarını okudu.O gecede ailesi,doktorları ve izleyen seyirciler Chrıstyle gurur duydu.

challenger_67
17-07-07, 23:20
SAFİYE SULTAN

Ann CHAMBERLİN: Salt Lake doğumlu olan Ann Chamberlin Tarih ve İngiliz Dili Edebiyatı okumuş;İsrail'de Ortadoğu Arkeolojisi eğitimi görmüş.Eski Akatça,İbranice hiyeroglif okuyup anlatabilmektedir.Ürdün,Türkiye ve Kuzey Afrika'yı gezmiştir


KARAKTERLER

SOFİA{Safiye}: Asilzadenin kızı olan Sofia oldukça başına buyruk,her istediğini yapan ve asi yapıya sahip bir karakterdir.
GEORGİO:Amcasının yanında yardımcı kaptan olarak çalışan ve Sofia'nın aşkı için mücadele eden bir karakterdir
HÜSEYİN:Georgio'nın gemisinde işçi gibi çalışan ve Georgio'nun sürekli yanında olan ve ona sürekli yardım eden bir müslümandır.
NURBANU:Yavuz Sultan Selim'in karısıdır
İSMİHAN:Yavuz Sultan Selim ve Nurbanu’nun kızı

SAFİYE SULTAN'IN ÖZETİ
Venedikli bir asilzadenin kızı olan Sofia manastırda halasının yanında kalmaktadır.İhtiraslı ve başına buyruk olan Sofia babası tarafından tanımadığı bir köylüyle evlendirilmek istenir.Bu haberi Sofia'ya Georgio aracılıyla iletir.Georgio bu haberi Sofia'ya bir gece gizlice manastıra girerek iletir.Georgio bu haberi ona iletirken ona aşık olur.Ama Sofia'nın aşık olduğu başka kişi vardır.Birkaç gece sonra düzenlenen maskeli baloda Sofia erkek kılığına girerek sevgilisine kaçmak için mektup yollar; ama mektup aynı kıyafeti giymiş olan Georgio'nun eline geçer ve onların o gece kaçmalarını önler.Georgio o günden sonra Sofia'yı babası tarafından gemiyle Venedik'e götürmek üzere görevlendirilir.Geminin hareket günü geldiğinde Sofia gemiye binmemek için her türlü asiliği yapar.Geminin kaptanı Georgio'nun amcasıdır ve yanlarında müslüman olan koyu tenli Hüseyin çalışmaktadır.Gemi rotasında seyrederken Maltalı şövalyeler tarafından istila edilir.Bu istila sırasında Georgio'nın amcası ölür.Çok geçmeden 3 Osmanlı gemisi istila edilmiş olan gemiye saldırır ve hristiyanları öldürür.Georgio'yu geminin bir odasına hapseder.Hüseyin müslüman olduğu için Osmanlılar ona zarar vermemiştir.Zarar görmediği için Hüseyin,Georgio'yu odadan çıkarır.Bu sırada Sofia,halası ve birkaç hizmetli başka bir yerde esir edilir.O güne kadar hırçın bir yapıya sahip olan Sofia,o günden sonra durgunlaşır.Gemi Konstantinopolis'e doğru ilerlemektedir.Konstantinopolis'e geldiklerinde Georgio ve Hüseyin serbest kalır ama Sofia ve yanında çalışan hizmetliler esir alınır.Serbest kalan Hüseyin ve Georgio;Hüseyin'in Konstantinopolis'teki evine giderler.O günden sonra Sofia'yı aramaya koyulurlar ve onu satılmak üzere köylü pazarında bulurlar.Daha sonraki günlerde Georgio Sofia'yı görmek için sarmaşığa tırmanıp onun yanına girer.Sofia ona bir saraya götürüldüğünü anlatırken yakalanırlar ve Georgio esir alınır.O günden sonra Sofia o saraya götürülüp o sarayda kalmaya başlar.Nurbanu Sofia'yı sarayda görüp oğluna uygun olduğunu düşünüp satın alır.Sofia'yı satın alan Nurbanu Yavuz Sultan Selim'in yanına giderler ve o günden sonra ismi Safiye olarak değiştirilir.Götürüldüğü yerde onun gibi 50 tane daha kız vardır ve hepsi Yavuz Sultan Selim'in haremindedir.Safiye orada 2 yıl geçirir ve kimsenin haremine sokulmaz.Bunun sebebini merak eden Safiye Nurbanu'dan oğlu olan Murat için alındığını öğrenir.Nurbanu'nun amacı haşhaşlı nargileye alışan oğlunun bir kadın tarafından bu alışkanlığından vazgeçirmekti.Bu kadını Safiye olarak seçmiştir.Ve uzun bir hazırlıktan sonra kurban bayramında karşılaştırır.İlk başta çok fazla tepki göstermeyen Murat zamanla Safiye'ye bağlanıp kötü alışkanlıklarından kurtulup başarılı bir erkek olur.Kışa doğru Safiye Georgio'yla tekrar karşılaşır.Yavuz Sultan Selim'in kızı olan İsmihan Georgio'yu kendine köle olarak almıştır.Safiye Georgio'dan kendisinin babası tarafından 500 kuruş karşılığı aratıldığı haberini alır.Bu sırada İsmihan hiç tanımadığı ve kendisinden yaşlı olan Sokullu Paşa'yla evlilik hazırlığına girer.İsmihan onun yaşlı ve hiç çocuğu olmadığını öğrenip endişelenir.İsmihan yanına köle olarak aldığı Georgio'nun ismini Abdullah olarak değiştirir.Georgio birgün pazara İsmihan'a çeyizlik almak amacıyla gider ve orada Hüseyin'le karşılaşır.Fakat görüşmesini fazla uzatmadan oradan ayrılır.O günden sonra İsmihan'ın düğünü için Sokullu Paşa'nın yanına giden kafile saldırıya uğrar.Georgio İsmihan'ı ve diğerlerini atla oradan uzaklaştırır.Uzun,yorucu ve aç geçen yolculuktan sonra Orhan tarafından esir alınırlar.Sokullu Paşa,Orhan yeniçeri iken onun gözünü çıkarmıştır ve ona karşı kini olan Orhan,İsmihan'ı ve diğerlerini esir alır.Orhan İsmihan'ı esir aldığını Sokullu Paşa'ya haber gönderir.Orhan intikam amaçlı Safiye'yi oğluyla evlendirmeye karar verir.Düğünün yapılacağı akşam Georgio herkesi öldürüp Safiye ve İsmihan'ı alıp kaçar.Fakat dışarıda yoğun bir kış olduğu için 10 gün karda kalırlar.10 gün sonunda Sokullu ve Murat tarafından bulunur.İsmihan ve Sokullu bir düğünle evlendirilir.Ve gerdek gecesi Sokullu Georgio'ya;İsmihan'ı koruduğu için teşekkür eder.

challenger_67
17-07-07, 23:20
Sarı Zeybek
KİTABIN YAZARI : Can DÜNDAR

Kitap, Atatürk’ün hastalığının ilk belirtisinin görüldüğü 11 Kasım 1923 tarihiyle başlıyor. Atatürk Cumhuriyeti kuralı onüç gün olmuştu ve Çankaya’da eşiyle birlikte öğle yemeğin delerken eli birden kalbine gitmiş ve şiddetli bir sancıyla kıvranmıştı. Yirmi dakika kadar süren bu sancı Atatürk’e epey sıkıntılı anlar yaşatmıştı. Aynı sancı iki gün sonra tekrarlamış ve doktorların ilk muayenesinden, kalbinin çok çalışmaktan yorgun düştüğü teşhisi koyulmuştu. Atatürk’ün kalbinin dinlenmesi için istirahat etmesi ve perhiz gerekiyordu. Sigara azaltılmalıydı. Fakat yakın çevresi dahil Atatürk’e bunları yaptırmak kolay değildi.
Sonunda Atatürk’e hakim olunamayacağı anlaşılınca, İzmir seyahati önerildi. Atatürk İzmir’de 50 günlük bir istirahat sonunda, Ankara’ya dinlenmiş olarak geri döndü ve hemen işe koyuldu.

Atlatıldı sanılan bu ilk kriz, yazara göre Atatürk’ün ölümle ilk randevusu idi. İkinci kriz, 3,5 yıl sonra 22 Mayıs 1927 tarihinde Atatürk’ü gece, yatağında yakaladı. Şikayet gene aynıydı : Sol kolunda ve göğsünde şiddetli bir ağrı vardı. Teşhis aynıydı: Yorgunluk, fakat bu kez hükümet olaya el koydu. Berlin’den doktor getirtildi. Doktorlar Atatürk’ün çok sigara içmekten dolayı göğüs anjini geçirmiş olduğuna karar verdi. Tedavisi de aynıydı. Fakat Atatürk’e bunları yaptırmak hemen hemen imkansızdı. O kendinin hasta olduğuna inanmıyordu. Gerçekte de teşhis doğru değildi. Çünkü hasta olan kalbi değil, karaciğeriydi. Atatürk
bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ve çok çalışıyordu. Ayrıca sigara içkiyi de çok kullanıyordu. Dinlenmeye ise hiç zaman ayıramıyordu. Atatürk, bir gün Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’a neden içtiğini şöyle açıklamıştı:

“İçiyorum, çünkü: Bu vücut artık bu kafayı taşımıyor. Kafam vücudumun çok önünde gidiyor. Beynimi huzura kavuşturmak, biraz dinlendirmek için içiyorum.”

Ancak, burada da dinlenmek pek mümkün olmuyordu. Çünkü Atatürk’ün sofrası, sadece yemek yenen içki içilen bir yer değildi. Burası, bir “Bilgeler Meclisi” ya da bir “Danışma Kurulu” ydu. Ülkenin her meselesi orada gündeme gelir, Atatürk orada devlet adamları ve düşünce adamlarıyla sabahlara dek süren tartışmalar yapardı. Bu çalışmalar sabahın ilk ışıklarıyla son bulurdu. Atatürk, konuklarını uğurladıktan sonra çoğu zaman yüzünü yıkar, tıraş olur ve yeni güne başlardı. Fakat, Atatürk 1936’dan itibaren yorulmaya başlamıştı. Çalışma arkadaşları, masadaki devin mavi gözlerinde yanan ışıkların sönmeye yüz tuttuğunu fark ettiler.
Artık öğleden sonra uyanıyor, küçük gezintiler yapıyor ve çabuk yoruluyordu. Çehresi müthiş değişmiş, benzi solmuş, hatları keskinleşmişti.

İlk kriz bir Kasım günü gelmişti. İlk ateş de bir Kasım günü geldi. Tıpkı son sancının bir Kasım sabahı geleceği gibi...

21 Kasım 1937 sabahı, Atatürk şiddetli bir titremeyle uyandı. Zatürre kapıdaydı. Ateşi 39’u vurmuştu. Göğsünün sağ tarafında bir ağrı vardı. Ciğeri kan toplamıştı. Doktorlar bu kez işin çok ciddi olduğunu anlatıp, kesin perhiz istediler. Atatürk izleyen beş günde dinlendi, perhize uydu ve hızla iyileşti ve yeniden hiçbir şey olmamış gibi işe koyuldu.

1938 başında hastalık iyiden iyiye “geliyorum” demeye başladı. Uzun süredir hissedilen halsizlik ve iştahsızlığa şimdi iki yeni illet eklenmişti: Burun kanaması ve kaşıntı. Sol bacağının kasık bölgesiyle diz kapağı arasında müthiş bir kaşıntı başlamıştı.

Atatürk sözde devamlı doktor kontrolü altındaydı. Ama şikayetlerine karşı devamlı anlık tedaviler uygulanıyordu. Doktorlar iştahsızlığına iştah açıcı meze tavsiye ediyor, burun kanamalarına da tamponla çare bulmaya çalışıyorlardı.

Kaşıntının da sebebi bulunmuştu: Kırmızı karıncalar. Atatürk, hemen kaplıca tedavisi için, gerçek teşhisle yüzleşeceği Yalova’daki kaplıcaya gönderildi.

Atatürk, derdini bir kez de kaplıca müdürü Doktor Belger’e anlattı. İşte gerçek hüküm anı gelmişti. Dr. Belger, karaciğerden kuşkulandı ve büyümeyi fark etti. Karaciğer kaburga altını 3 parmak kadar aşmış ve sertleşmişti.

Karaciğerdeki büyüme “Siroz başlangıcı”nın işaretiydi ve bu teşhiste en az bir yıl gecikilmişti. Tarih: 22 Ocak 1938.

Şubat sonlarında, Atatürk’ün hastalığının vehameti hükümete iletildi. Başvekil Celal Bayar, Atatürk’ün muayene ve tedavisi için Almanya’dan ve Fransa’dan doktor getirtmek istediklerini Atatürk’e söyledi. Fakat Atatürk yabancı doktorları istemedi. Atatürk’e göre, ortada Hatay meselesi vardı ve hastalığının hariçte duyulması hiç de iyi olmazdı.

Nihayet, Türk hekimleri 6 Mart 1938 günü Atatürk’ü muayene ettiler, uzun uzun tedavi üzerine konuştular. Hastalığın sonunda mutlaka “ölüm” olduğunu hepsi biliyordu. Yapılacak tek şey, bu feci akıbeti geciktirmekten ibaretti.

Bütün bu bilgiler Atatürk’e iletildi. Atatürk’e içkiyi bırakması gerektiği bildirildi. Atatürk, her ne kadar doktorların, hastalığını içkiye bağlamalarına inanmasa da, o günden ölünceye kadar yani 9 ay süreyle ağzına içki koymadı.

Atatürk’ün sağlığı üzerine üretilen dedikodular iyice artmıştı. Avrupa gazetelerinde Ata’nın sağlığına ilişkin karamsar haberler çıkıyordu. Fransızlar, Hatay meselesinin bizzat içinde olduklarından, Atatürk’ün sağlık durumunu merak ediyorlardı. Gazetelerde Atatürk’ün ağır hasta olduğu yazılıyordu. Anadolu ajansı her ne kadar bunları tekzip etse de böyle haberlerin tek bir tekzip şekli olurdu: Atatürk’ün ortaya çıkması.

Bunu Atatürk’ te biliyordu. Hem milletine söz vermişti. Hatay’ı geri alacaktı. 19 Mayıs onun doğum günüydü. Ankara’daki kutlamalardan sonra Mersin’e hareket etti. Dünyaya yaşadığını ve gücünü gösterecekti.

İşte bu tam bir çılgınlıktı. Üç ay boyunca her günün 23 saatini yatarak geçirmesi gereken bir adam, Mayıs sıcağının kavurduğu Mersin’e gidiyordu. Hatay sorunu böylesine gündemdeyken, ülkesinin ona ihtiyacı varken nasıl yatıp dinlenebilirdi?

Ve Mersin seyahati, bu yüzden O’nun için “son darbe” oldu. Yabancı basındaki hastalık haberleri kesilmişti. Kısa bir süre sonra Fransız ve İngilizler Hatay konusunda tüm koşullarımızı kabul ettiklerini bildirdiler.

Beklenen sonuç alınmıştı. Ama bu güç gösterisi Atatürk’ün canına mal olacaktı. Karaciğerinde büyüyen hastalık ikinci ve şifasız devresine girerken, Atatürk 1 Haziran 1938’de Savanorasına, sadece 55 gün kullanabileceği yüzer sarayına kavuşuyordu. Atatürk hala hastalığını ciddiye almıyor ve çok çalışıyordu.

Sonunda, Savanora’da fazla kalamayacağı anlaşıldı ve 25 Temmuz günü Dolmabahçe Sarayına taşındı. Hastalığı üçüncü ve son aşamasına böylece girmiş oluyordu.

Atatürk’ün karnı iyice şişmişti. Doktorlar bu suyun alınması gerektiğine karar verdiler. Operasyon başarı ile tamamlanmıştı ve Atatürk’ün karnından tam 12 litre su çıkartılmıştı.O geceden itibaren doktorlar, Atatürk’ün devamlı istirahat etmesi gerektiğini belirterek, ziyaretleri yasakladılar. Çok zorunlu haller dışında hastanın yanına kimse alınmayacak, fazla konuşturulmayacaktı.Bu tavsiyelere harfiyen uyulması için de en yakınındaki 5 kişi o geceden itibaren yan odada nöbet tutmaya başladılar. Bu nöbetler, 10 Kasım’a dek aralıksız devam etti.

Ekim’e girilirken Atatürk derin uykular uyuyor, sabahları bitkin uyanıyordu. Geceleri inlemeye ve sayıklamaya başlamıştı. Atatürk’ün sıhhi durumu iyice kötüleşmişti. Nihayet ilk ağır koma 16 Ekim Pazar günü geldi. Durumu bir bildiriyle halka anlatıldı. Ülke ayağa kalkmıştı. Ülkenin üstüne adeta ölü toprağı serpilmiş gibiydi. Türkiye nefesini tutmuş, Atası için dua ediyordu. Korkulan olmadı. Atatürk ölümü yenmişti.

Nihayet 29 Ekim gelmişti. Cumhuriyet 15. Yaş gününü kutluyordu. Atatürk ise Saray’da yatağında “Ah Ankara... Ah Ankara’ya gidemedik” diye yakınıyordu.

Atatürk 29 Ekim’den 7 Kasım’a kadar ki 10 günü yarı uyur, yarı uyanık halde geçirdi. Genellikle kendinde değildi.

7 Kasım sabahı arkaüstü yatarken tükürmeye başladı. Tükürüğünde kan vardı. Atatürk karnındaki suyun çekilmesini istedi. Doktorlar, onun son buyruğunu yerine getirdiler. Rahatlamıştı.

8 Kasım’a girilirken kendini bilmiyordu. Saat 19.00’da ikinci ağır komaya girdi. Gece Anadolu Ajansı durumun ciddiyetini bildiriyordu.

Artık bütün ülke, Ata’sının son saatlerini yaşadığını biliyordu. Ama ağlamaktan ve dua etmekten başka kimsenin elinden bir şey gelmiyordu.

9 Kasım Çarşamba sabahı, Atatürk’te adale kasılmalarıyla istem dışı hareketler ve inlemeler görüldü.

Akşama doğru Atatürk yeni bir komaya girmişti. Nefes borusundan hırıltılar işitilmeye başlandı. Baş ucundaki doktorlar müşahade defterine “Agani” diye not düştüler.

Agani: Can çekişme demekti. Resmi Tebliği: 9 Kasım – Saat 24.00, saat 20.00’den itibaren dalgınlık artmıştır. Umumi ahval vahamete doğru seyretmektedir. 10 Kasım sabahı Ulu Önderin, boğazındaki hırıltılar azalmıştı. Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı. Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu.

challenger_67
17-07-07, 23:20
KİTABIN ADI DİRİLİŞ
KİTABIN YAZARI LEVİ TOLSTOY
YAYIN EVİ ADA YAYINLARI
BASIM YILI KASIM 1996
SAYFA SAYISI 446

1. KİTABIN KONUSU:
Adalet sistemindeki yanlış uygulamalar ve bu uygulamalara maruz kalan bir kadın ve aynı kaderi paylaşan diğer mahkumların yaşadıkları olayları anlatmakta ve eleştiriler yapmaktadır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Dimitri Nehludov çok gösterişli ve zevk içinde bir hayat sürdürmekte iken bir mahkemede eskiden birlikte olduğu ama daha sonra terk edip bıraktığı bir kadın olan Katyuşa ile karşılaşır.
Katyuşa kimsesiz bir kadındır. Pek çok iş aramış ancak bulduğu işlerde erkeklerin sarkıntılıklarından dolayı fazla çalışamamıştır. En sonunda bir hastanede çalışırken bir odacı Katyuşa’ya sarkıntılık yapar. Katyuşa odacıyı kendisine yaklaştırmaz. Bu sırada gürültüden dolayı hastanedeki diğer personel odaya gelirler. Katyuşa da bir iftiraya kurban giderek mahkemeye verilir.
Bir vicdan muhasebesine dalar ve bunun sonucunda ne pahasına olursa olsun Katyuşa’yı kurtarmak için yemin eder.
Katyuşa’ya en çok bir kaç ay ceza verileceği düşünülürken mahkemede yapılan hatalar nedeniyle Katyuşa’ya çok ağer bir cez verilmesi karara bağlanır.
Prens Katyuşa’ya karşı sorumluluk duygusunun da etkisiyle evllilik teklif eder. Katyuşa ise aslında aşık olduğu Nehludov’un başına dert açmak istemediği için bu teklifi ısrarla reddeder.
Katyuşa’ya kürek mahkumiyeti verilir.Nehludov’un bütün çabasına rağmen Katyuşa Sibirya’ya sürülmekten kurtulamaz.
Nehludov da elindeki mal varlığının önemli bir bölümünü harcayarak Katyuşa ile Sibirya’ya gitmeye karar verir.
Sibirya yolculuğu mahkumlar için dayanılmaz geçmektedir. Mahkumların başındaki gardiyanlar da mahkumlara çok kötü davranmaktadır.
Nehludov bu kötü muameleleri önlemek için elinden geleni yapsa da bunu başaramamaktadır.
Dimitri Sibirya yolculuğu sırasında haksızlığa uğrayarak hapse düşen veya sürgüne gönderilen pek çok mahkumun olduğunu da fark eder. Bu mahkumlar da Prens’in kendilerine yardımcı olmalarını istemektedir.
Sibirya’daki kürek mahkumiyeti sırasında Katyuşa’nın affedildiği haberi gelir. Katyuşa da başka bir mahkumla evlenerek Dimitri’yi bırakır.
Dimitri bütün bu olan bitenden oldukşa etkilenir. Dünyada adaletin gerçekte olamayacağını düşünmeye başlar. Aradığı mutlak adaleti İncil’debularak yeni düşünceler benimser.

3. KİTABIN ANA FİKRİ :

Dünyada tam anlamıyla adalet yoktur. Herkesin bir suçu ve günahı olacağı için dünyada kimsenin kimseyi cezalandırmaya hakkı olamaz. Ancak bütün sistemlerde bazı kimseler insanları cezalandırmaya devam etmektedir.





4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Dimitri Nehludov : Başlangıçta zevk ve sefahate düşkün olan fakat daha sonra bu hatalarından dönen, inandığı değerler uğruna pek çok şeyi göze alan bir Rus prensi.
Katyuşa : Kimsesiz, gariban, ama gururlu,genellikle duygularıyla hareket eden bir kadın.
Kitapta Dimitri ve Katyuşa’nın mahkemed karşılaşması,Dimitri’nin vicdan muhasebesine dalarak gösterişli hayatını bırakması,Sibirya’ya sürgün,Dimitri’nin Katyuşa’yı affettirme çabaları etkileyici ve akıcı bir üslupla anlatılmaktadır.


Marlo Morgan : Hayatın monotonluğundan sıkılmış, değişiklik arayan, hırslı kafasına koyduğunu yapan, yardımsever, çocuk ruhlu biri.
Oota : Kabilede ingilizce bilen tek kişi Morgan’a kendilerini tanımasına elinden geldiğince sorulara cevap vererek yardımcı olmuştur.
Kara Kuğu : Kabilenin şefidir. Bilge bir insan olarak tüm sırlarının sırası ile Morgan’a açıklanmasını sağlamıştır.
Bunun dışında şifacı gibi yeteneklerine göre isimlendirilen birçok kabile üyesi var. Çölde, insanın yaşamını zorlayan birbirinden ilginç olaylar oluyor.

5. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Levi Tolstoy 19. yy. Rusya’sında yaşamış bir yazardır. Hayatında hep bir arayış içeirsinde olmuş ve yaşlılığını dindar bir insan olarak geçirmiştir. Genellikle eserlerinde insanlara ahlaki değerlerden bahseden yazarın ‘Dirilş’ eserinde de bu özelliğinin izleri görülmektedir.

challenger_67
17-07-07, 23:22
KİTABIN ADI: BABALAR VE OĞULLAR
KİTABIN YAZARI : IVAN SERGENYEVİÇ TURGENYEV
YAYIN EVİ : SOSYAL YAYINLAR
BASIM YILI : KASIM 1990


1.KİTABIN KONUSU:
Babalar ve oğullar’da Turgenyev geçen yüzyıl Rusya’sının
toplumsal – siyasal görünümünü ele alıyor.O zaman Rusya’sında yaşanan geleneksellik ile bireysellik arasındaki çatışmayı adım adım göstermektedir.Adından da anlaşılacağı gibi babalar kuşağı ,ataerkil topplumun sarsılmaz saymakla direndiği sağtöre inancını, oğullar ise, bütün töreleri yok sayma savaşını temsil ederler.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Bazarov arkadaşı Arkadiy’nin teklifini kırmayarakonunla tatilini geçirmek için üniversiteyi bitirdikten sonra Arkady’nin babasının ,Nikolay Petroviç , yönettiği çiftliğe giderler. Burada Bazarov bilimsel araştırmalarına daha fazla eğim vereceğine ve araştırmalarında kullanacağı daha iyi denekler bulacağından dolayı sevinçlidir.Fakat günleri pek de umduğu gibi geçmemektedrir; Arkady’nin amcası Pavel petroviç’le tartışarak ,ona gerçekleri göstermeğe çalışmaktadır.Fakat Pavel de dişli bir tartışmacıdır.Tartişmalar sabah akşam sürmekte ve arada sırada kalan sürelerde, genelde sabah erken saatlerde, böcek toplamaya çıkabilmektedir.Diğer zamanlarda bunların üzerinde çalışmaktadır.Akşam yatmadan önce ise arkadaşı ile dertleşmekte ve onunla tartışmaktadır.Bu sıralarda Fenitçka ile taışmıştır.Katya ‘nın yanında yardımcı olan Fenitçka’nın ona karşı platonik bir aşkı vardır.
Pavel’le tartışmaların kızıştığı günlerden bir gün Bazarov’u düellaya davet etmiştir.Sorun ise Pavel’in ölümcül olmayan yaralanmasıyla çözümlenmiştir.Bu durumda burada daha fazla kalamayacağını anlayan Bazarov soluğu yakında yaşayan ailesinin yanında alır .Fakat sıkıntısı burada da geçmemiştir.Buradan ise Arkady ile kasabada tanıştığı Anna Sergenyevra’yı ziyaret etmeye karar verir.Bu ziyarette pek fazla uzun sürmez. Arkady Anna’nın kızkardeşi ile günlerini geçirirken Bazarov da Anna ile dolaşmaktadır.Fakat ona olan sevgisini açıklayamaz.Buna inançlarının engel olduğunu bilmektedir.Ve oradan da ayrılmak zorunda kalmıştır.Tekrardan ailesinin yanına gider, burada yakın köylerden gelen hastalarla ilgilenmekte ve araştırmalarına devam etmektedir.bir gün çevre köylerden gelen tifüslü bir hasta ile ilgilenirken o da hastalığı kapar,zamanının az olduğunu bilmekle birlikte acı çekmektedir.Tek çare ölümü beklemektir.Bu sırada Anna kendi doktorunu getirir fakat iş işten çoktan geçmiştir ancak onunla konuşacak bir kaç dakikadan fazla bir ömrü kalmamıştır.Ve Bazarov gözlerini Anna’nın kollarında dünyaya kapatır.
Bundan sonra Anna Rus bir politikacıyla, Katya Arkadıy Petroviç ile , Fenitçka ise Nikolay Petroviç ile evlenir.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:
Her zaman yeni nesil ile eski nesil arasında bir çatışma olduğu.Bu çatışmanın nesillerin yetiştiği ortam ve görüş açılarının değiştiğinde kaynaklandığıdır.Bu yüzden her nesil birbirine anlayış içinde yaklaşmalı ve olumlu davranmalıdır.Onlara olumlu yaklaştığımız sürece kendimizi daha da geliştireceğimizdir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

YEVGENİY VASİLYİÇ BAZAROV: Tam bir nihilisttir.Her şeyi yok sayar ; her kuralı ve töreleri inkar eder.Kadınlara, kadın güzelliğine çok düşkündür.Ama ideal anlamda aşık -yada onun romantiklik diye adlandırdığı aşk- duygusunun maskaralık , bağışlanmaz bir aptallık sayan bir kişiliğe sahiptir.Çünkü ne sanata ne romantikliğe hiç bir ilgi duymaz.sadece ilgilendiği bilimdir.

ANNA SERYEVRA ODİNSTOVA: Güzel bir bayan.Aynı zamanda olgun bir yapıya sahip.Buda Bazarov’un ona tutulmasına sebep veren en önemli faktörlerden biri.Oda Bazarov’dan hoşlanmakla birlikte bunun ilerlemeyeceğini biliyor.Yaşlı prenses ve kızkardeşi Katya ile birlikte yaşıyor.

KATYA: Ablasını gölgesi altında ezilmiş fakat onun kültüründen ve olgunluğundan kendine pay çıkarmış biri.

ARKADİY PETROVİÇ: Bazarov’un arkadaşı ve Nikolay Petroviç’in tıp bölümünü yeni bitiren oğlu.Bazarov’la her konuda konuşan ve Bazarov’un Pavel Petroviç ile girdiği tartışmalarda bir sübap görevi yapan bir kahramandır.

PAVEL PETROVİÇ: Sınıf ayrılıkları ve törelere inanan kendini soylu sayan ; bir zamanlar Rus ordusunda da görev yapmış ve ileride Rusaya yönetimine geçecek biri olarak bakılırken bir anda kendini kardeşinin yanında; çiftlikte ömrünü geçirirken bulmuş biridir.
NİKOLAY PETROVİÇ: Çiftlik yönetmekle uğraşan , her şeyi oğlu için yapan bir kahramandır.Katya ile evlenmketen çekinen fakat abisinin ve oğlunun desteğini aldıktan sonra oda törelerin zamanla değiştiğine inanarak onunla evenen böylelikle kitapta yazarın betimlemek istediği kahramandır.

KATYA: Nikolay Petroviç’inev işlerini görmesi için çağırdığı bir hizmetçinin kızı olup çekingen, utangaç bir yapıya sahiptir.

challenger_67
17-07-07, 23:22
Tolstoy
İnsan Ne İle Yaşar
Türkçesi Günay Kızılırmak
Bordo-Siyah 60 sayfa
İstanbul 2006

Tolstoy İvan İlyiç’in Ölümü,Kreutzer Sonat,Şeytan gibi eserlerinde olduğu gibi ,bu uzun öyküsünde de hayata direnmenin manevi kaynağını arıyor.Feodal ilişkilerin gitgide çözüldüğü,tüm toplumsal katmanların bir alt üst oluş yasadığı Çarlık Rusyası’nda ,yoksulluk ve baskı altında ezilen insanın Tanrı’nın verdiği’sevgi’için yaşaması gerektiğini hatırlatan Tolstoy kutsal kitaplarda sıkça rastlanan ‘kıssadan hisse’öykü biçimine başvuruyor.Tanrının ölüm meleğiMihail’in yoksul imsanlar arasına karıştığı bu öykü sevimli ve fantastik olduğu kadar,hayatı olduğu gibi anlatmasıyla ‘gerçekçi’de.

Özet
Kunduracı karısı ve çocuklarıyla yaşıyor.Ne evi ne toprağı vardı.Ekmek pahalı yaptığı iş uuz du.Kunduracı Samyon yolda birine rastlar.Donmak üzeredir evine götürür.Matryona onlara son ekmeğini ikram eder.Semyon Mihail’e işini öğretir.Çabuk kavrar.Dışarıya çıkmaz,çok çalışır,şakalaşmaz,çok ender güler.
Bir gün bir bey çizme için deri getirir.Mihail ayakkabı diker .Bey yolda ölür.Uşağı ayakkabı ister.
6yıl geçer.Tüccar kadın ve kızları gelir.Kızlar ikizdir biri topaldır veonun çocuğu değildirler.Babaları ormanda ölür,anneleri yalnızdırve o da ölür.Kadın kendi çocuğu ve onları emzirir.Kendininkini kaybeder,zamanla zenginleşir.
Mihail aileye anlatır: Yeni doğum yapmış bir kadının ruhunu almaya gittim yalvardı çocuklarını kucağına verip döndüm.Tanrı beni geriye gönderdi ,kadının ruhunu alacaksın ve İnsanda ne vardır?İnsanın içinde ne vardır?Ve insan ne ile yaşar?Bu üçünü öğrenince döneceksin der.
İlk gece semyon tanrıyı hatırlatınca karısı gülümsedi.Tanrıyı gördüm.İnsanın içinde ne olduğunu gördüm.sevgi.Siparişi veren adam bir yıllık ayakkabı istiyor du,güneş batmadan öleceğini bilişyordum.İnsana neyin verilmediğini öğrendim.Kadının çocuklara bakışını görünce,insanın ne ile yaşadığını anladım.
İnsanın kendisini düşünerek değil,sevgi ile yaşadığını öğrendim.
Ömrneğin ben ve kızlar.
Tanrının insanlara hayat verdiğini ve yaşamalarını istediğini bilirdim,şimdi bir şeyi daha öğrendim;İnsan yalnızca sevgi ile yaşar.Kim sevgi içindeyse,Tanrı da içinde dir,çünkü tanrı sevgidir.

challenger_67
17-07-07, 23:23
KİTABIN ADI
KİRALIK KONAK

KİTABIN YAZARI
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ
İletişim Yayınları Klodfarer Caddesi İletişim Han No: 7 Cağaloğlu 34400 İSTANBUL
BASIM TARİHİ
20. Baskı 1999 İSTANBUL
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim.




KİTABIN KONUSU

Kiralık Konakta Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemindeki toplumsal nedenler dile getirilir.


KİTABIN ANAFİKRİ

Kiralık Konak’ta toplumumuzda Batılılaşma ile birlikte meydana gelen düşünce, duygu, ve dünya görüşü ayrılıklarını , toplumsal çözülüş kavramını temel alarak, bir konağın dağılışını ele alır. Satılığa çıkarılan konağın bu değişimle farklı yerlere savrulmuş bazı kişileri, Tanzimat ‘tan Meşrutiyet’e uzanan bir kopuş içinde İstanbulin giyen, ölçülü ve namuslu kişileri olmaktan çıkıp, sırtlarına geçirdikleri redingotlarıyla bir kuşağın temsilcisi haline gelir.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Seniha – Faik – Hakkı Celis üçgeni romanın yapısının iskeletidir. Toplumsal rüzgarların savurduğu bu insanlar birer yaprak gibi uçuşuyorlar, hiç toprağa düşmüyorlar. Kiralık Konaktaki kahramanların ortak özelliklerinden biri de düşün-dükleri, ettikleri dünya ile gerçek yaşamları arasındaki bağlantısızlıklardır. Onlar için yaşamın her gerçeği birer beklenmeyen darbedir.


KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.

KİTABIN ÖZETİ
Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.
Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.
Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu.
NAİM EFENDİ;
“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Diyordu.”
SELMA HANIM;
“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.


YAZARIN HAKKINDA BİLGİLER

Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)
Türk, romancı ve yazar. Romanlarında Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal gerçekliğini sergilemiştir.
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.
Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en önemli ve ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır.
Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'da cinsel aşktan mistik bir aşka geçişi göstermek istemiştir. Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur.
Bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk roman olan Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski yaşam biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir, bireyin değil, toplumun önemli olduğunu anlar ve "milli ideal" denen bir sevdaya tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'si ve ulusudur. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Ona göre geleceğin Türkiye'sinde ne geçmişin Osmanlı'sının, ne Batı hayranlarının, ne de yurt sorunlarından habersiz, yalnızca sanata tapan bireyci aydınların yeri vardır. Romanın baş kişileri gerçi belli tiplere örnek olarak sunulmuşlardır, ama Karaosmanoğlu bunları çok yönlü bireyler olarak yaşatmayı amaçlar.
1942'de CHP Roman Armağanı'nda ikinciliği kazanmış olan Yaban, Karaosmanoğlu'nun en başarılı romanı sayılır. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için övülmüştür. Ancak bazı eleştirmenler de Karaosmanoğlu'nu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamışlardır. Kiralık Konak ile Sodom ve Gomore'de Osmanlı düşüncesini sürdürenlerle Batı hayranı alafranga sınıfın toplumdaki çürüyen organlar olarak nitelenmeleri gibi, Yaban'da da gerici Anadolu köylüsü yoz bir sınıf olarak sunulur. Yeni ulusu yaratmak görevi de vatanı kurtaracak olan aydınlara düşmektedir. Yaban hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla hem de çirkin bir gerçekliği şiirsel bir üslupla dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde saygın bir yere sahiptir.
Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır.

YAPITLAR (başlıca): Roman: Kiralık Konak, 1922; Nur Baba, 1922; Hüküm Gecesi, 1927; Sodom ve Gomore, 1928; Yaban, 1932; Ankara, 1934; Bir Sürgün, 1937; Panaroma, 2 cilt, 1953-1954; Hep O Şarkı, 1956. Öykü: Bir Serencam, 1913; Rahmet, 1923; Milli Savaş Hikâyeleri, 1947. Anı: Zoraki Diplomat, 1955; Anamın Kitabı, 1957; Vatan Yolunda, 1958; Politikada 45 Yıl, 1968; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969. Çeşitli: Bütün Eserleri (bibliyografya içerir), ilk 15 cilt, (ö.s.), A.Öskırımlı (yay.), 1977-1984.

challenger_67
17-07-07, 23:24
KİTABIN ADI
Toprak Ana
KİTABIN YAZARI
Cengiz AYTMATOV
YAYINEVİ VE ADRESİ
Varlık Kitapları Basımevi
BASIM TARİHİ
1992
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Toprağın İnsan Hayatındaki Yeri

KİTABIN ÖZETİ :
Yeni yıkanmış ak, pak entarisi, pamuklu kara ceketi ve beyaz yazmasıyla yolda ağır ağır ilerliyor kadın. “Merhaba toprak” diye sesleniyor usulca. “Merhaba tolunay” demek geldin Ne kadar kocamışsın. Saçların ağırmış, değnekle yürüyorsun üstelik.” “Evet yaşlanıyorum, bir yıl daha geçti, sende, toprak sende bir hasat geçirdin. Bugün ölüleri anma günü.” “İnsan doğruyu öğrenmeli, tolunay.” Kafasıyla yüreği doğruya götürecek mi onu? Hala çocuk. Onun için, ne yapacağımı bilemiyorum, hayata küssün istemiyorum. Hayatın karşısında yiğitçe dikilsin istiyorum. Geçmiş olayları doğru yargılayacağını bilsem, hayatı gerektiği gibi anlıyacağımı bilsem, ona yalnız kendisini, kendi hayatının değil, başkalarını, başkalarının hayatlarını da kendimi, kendi geçmişimi de, canım toprağım senide, eski günlerimizi de anlatırdım. Hayat hepimizin aynı teknede yoğurmuş, bir tek demet haline getirmiş. Her insan bu öykünün anlamını kolay kolay çıkaramaz. Onu içten, yürekten anlamak için yaşamak, denemek gerekir. Toprakla su, insanlar arasında eşit olarak paylaştırılırsa, bizimde kendi tarlamız olursa, bizde kendi tohumumuzu eker, kendi ekinimizi biçersek mutlu oluruz. İnsan için en büyük mutluluk budur. “Tolunay, çiftçi dediğin, mutluluğu ekip biçtiğinde bulur”. “Toprak, göğsünde hepimize acı çektiriyorsun; bizi mutlu kılmayacaksın, neden toprak diyorlar sana, biz neden doğduk? Biz senin çocuklarınız, toprak. “Mutluluk getir bize, bizi mutlu kıl!”. Ekmek esmerdi, katıydı ama dünyada hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar tatlı bir kokusu vardı, güneş kokuyordu, taze saman kokuyordu, duman kokuyordu. Bir filiz nasıl tohumdan doğarsa bir ananın mutluluğu da halkın mutluluğundan doğar. Halkın hayatından uzak kalan bir anının hayatı yoktur. “Sevgili toprağım benim, o günü hatırlıyor musun?””Zamanın başlangıcından beri, yüzyılların izi duruyordu içimde.
Tarihin hepsi kitaplarda yazılı değildir, insanlarda tarihin hepsini bilemezler. Ama benim içimdedir hepsi, bütün tarih. İnsan denize benzer, derin yerleri de sığ yerleri de vardır. “Söyle bana, sevgili toprak, hangi ana böyle acı çekti, hangi ana oğlunu bu kadar kısa zaman gördü?” Savaşı alt etmenin tek yolu var, bunu o zaman anladım: çarpışmak, dayanmak, yenmek. Bunları başaramadığın an karşına ölüm çıkıyordu. İyilik, dağlarda yollarda yaşanmaz. İnsan raslantıyla karşılaşmaz iyilikle. Ancak bir başka insandan öğrenir. İnsanın hayatı bir dağ yoluna benzer, iner, çıkar, uçurumların kenarından geçer. Hep tek başına aşamazsın o yolu, ama herkes elini uzatırsa sana, çabucak aşarsın. Hayatımız böyle işte.”
Dünyadaki insanlar oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bizim kadar seviyorsa, bizim o gün onları beklediğimiz gibi onlarda oğullarını, kardeşlerini, babalarını, kocalarını bekliyorsa, yeryüzünde başka savaş olmaz artık” diyorum.
Savaşın insanları zalim, aşağılık, aç gözlü yaptığını kim söylemiş ? Hayır, savaş, sen çizmelerinin altında insanları ezebilirsin, öldürebilirsin, yağma edebilir, yakıp yıkabilirsin, 40 yıl bile sürdürebilirsin bunu, ama insan denen yaratığın içindeki o duyguyu, o insanlık duygusunu, o sevgiyi içinden söküp atamazsın. “ Toprak, toprak ana, göğsüne bastı bizi, dünyanın her köşesindeki insanları besle. Anlat onlara, sevgili toprak, anlat onlara.”
“ Hayır Tolunay. Sen anlat… Sen insansın. Her şeyin üstündesin. Her yaratıktan akıllısın. Sen insansın. Sen anlat İNSAN!.”

challenger_67
17-07-07, 23:25
KİTABIN ADI

KURTLAR SOFRASI



KİTABIN YAZARI

Atilla İLHAN



YAYIN EVİ VE ADRESİ
İŞ BANKASI yayınları
BASIMYILI
2002


1.KİTABIN KONUSU:
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur.
2.KİTABINÖZETİ:
Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır.
Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.
Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir.
Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir.
- “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?”
Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz? Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi …
Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.
Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.: Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar.
Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar.
Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi.
Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere.
Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok.
Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti.
Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.



3.KİTABIN ANA FİKRİ:
27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini,gençlik kesiminin durumunu yansıtmış,bir memleketin nasıl kurtlar sofrası haline gelebileceği hakkında bize ders vermiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Mahmud Ersoy: Romanın kahramanı Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Kuvayı Milliye ruhuyla dolu Hüsnü Faik Bey'in çıkardığı ve "1945'te diktatörlüğe ilk baş kaldıran gazetelerden" Birlik gazetesinde yazardır.
Zihni Keleşoğlu: Atatürk devrim ve ilkelerini yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında cami yaptırarak para hırsını gizlemek, bağışlatmak isteyen bir tip
Hüsnü Faik Bey: Birlik gazetesi sahibi,Mahmud’un cinayetini aydınlatmasında Ümit’e yardım eden kişi.
Ümit: Keleşoğlu’nun ölmüş karısından doğma, Paris'te okumuş kızı,aynı zamanda Mahmud’un sevgilisi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitap biraz da bizim halihazırda içinde bulunduğumuz milli durumu anlatıyo olması dolayısıyla zevkle okuyabileceğiniz bir hal alıyor. İnsanların içindeki para kazanma hırsının nasıl doruk noktasına çıkabileceğini ve bunun kendisine engel olmak isteyen insanlara nasıl zarar verebileceği hakkında güzel bir örnek teşkil ediyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
1925 yılında İzmir’in Menemen İlçesi'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'ndan, Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığı'na geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan)
1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Bel başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Şimdi İstanbul’da bağımsız yazar.
İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat Gazetesi'nde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı. Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı.
Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte, tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.

challenger_67
17-07-07, 23:26
KİTABIN ADI

Eski Hastalık
KİTABIN YAZARI
Reşat Nuri Güntekin
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İnkılâp Kitapevihttp://www.turkforum.net/images/smilies/all2.gifnkara Caddesi, Nohttp://www.turkforum.net/images/smilies/561.gif5 Sirkeci İstanbul

BASIM YILI
1996


1.KİTABIN KONUSU
Farklı kültürler çerçevesinde yetişmiş iki insanın hayatlarını birleştirmeleri sonucunda meydana gelen mutsuz bir evlilik; aşk, tutku, sadakat ve vefa kavramları çevresinde dönen olaylar kitabın konusunu teşkil etmektedir.

2. KİTABIN ÖZETİ
Züleyha, küçük yaştan itibaren annesiyle birlikte İstanbul’da yaşayan bir kızdır. Batı kültürünün yaşam tarzında büyüyen ve eğitimini bu yabancı okullarda tamamlayan Züleyha’nın babası Ali Osman Bey, subay olup bu yıllarda Anadolu’nun düşman işgalinden kurtulması için Millî Mücadeleye katılır. Züleyha’nın İstanbul’da geçirdiği yıllar aynı zamanda İstanbul’un düşman işgali altında olduğu yıllardır. Bu sebeple batı kültürünün etkisi burada yaygın olarak görülmekte ve İstanbul sosyetesi de bu yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışmaktadır. Züleyha, dayısı Şevki Bey’in tanınmış kişilerden olması sebebi ile bu yaşantıdan uzak değildir hatta bu yaşayış biçiminin yaygın olması için uğraş verenlerden birisidir. Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Millî Mücadele sona erer ve Ali Osman Bey, İstanbul’a geri döner. Fakat burada kalıcı değildir ve görevi gereği Anadolu’ya geri dönmesi gerekmektedir. Bu sefer ailesinden ayrı kalmak istemeyen Ali Osman Bey, ailesinin de kendisiyle birlikte gelmesini ister. Züleyha, tahsilini bahane ederek bir süre İstanbul’da kalmayı başarır fakat ilerleyen zamanlarda babasının ısrarlarına daha fazla dayanamayarak tahsilin yarım bırakır ve ailesinin yanına geri döner. Burasını kendisine bir zindan olarak gören Züleyha, bir süre kendisini odasına kapatır ve kimseyle konuşmaz. Yerli halka yaptığı kibirli tutumlarına ve onları hor görmesine rağmen buradaki insanların ona saygı gösterip samimî ve içten davranmalarına bir süre sonra alışır ve insan içine çıkmaya başlar. Baba sevgisine hasret olan Züleyha, artık vaktinin çoğunu babasıyla birlikte geçirmekte ve onun yaptığı kahramanlıkları, halkın onu ne kadar sevdiğini öğrenmekte ve babasıyla gurur duymaktadır. Bu süreç içimde babasının emir subaylığını yapmış olan ve babasının askerden ayrıldıktan sonra da görev yaptığı yerde yaşayan, buraların hatırı sayılır kişilerinden genç Yusuf ile tanışır. Yusuf, Ali Osman Bey’e karşı gayet saygılı be savaş esnasında onunla omuz omuza çarpışmış Ali Osman Bey yaralandığında onu sırtında taşıyarak hayatını kurtarmış olan bir gençtir. Babası erken yaşta vefat edince babasından kalan çiftlik ve tarlalara bakmak onun sorumluluğu altına girmiştir. Dürüst ve içten tavırlarıyla Züleyha’nın hemen ilgisini çeken bu genç, Ali Osman Bey’in kızı olduğu gerekçesiyle Züleyha ile aynı ortamda bulunmaktan dahi kaçınır. Bu zaman zarfında Züleyha’nın annesi vefat eder. Artık İstanbul’a dönme umudunu tamamen yitiren Züleyha’yı babası ile Yusuf’un annesi olan Nefise Hanım teselli eder. Özellikle Züleyha’yı kızı gibi gören Nefise Hanım, Züleyha için bir dayanak olmuştur. Uzunca bir müddet kendine gelemeyen Züleyha’nın içinde bulunduğu bu psikolojik durum sona erince kendisini dünyadaki hiçbir şeyin mutlu edemeyeceğini her şeyin aslında boş olduğunu düşünmeye başlar. Daha sonra babasının da isteği üzerine Yusuf ile evlenir. Farklı dünyaların temsilcileri olan Yusuf ile Züleyha’nın evliliği Züleyha’nın farklı tutum ve yaklaşımları sebebi ile çekilmez bir hâl alır. Züleyha’nın amacı; kendince modern çağın gereklerine göre kocasının davranışlarını değiştirmektir. Fakat bunu yaparken kalp kırıcı hırçın e söz dinlemeyen tavırlarını ortaya koymakta, eş durumundaki insanların samimiyetini asla göstermemektedir. Varlıklı bir ailenin oğlu olan Yusuf ise, hükmetmeye alışmış modern öğretim hayatına rağmen bu yaşam tarzını benimsememiş, dürüstlük ve sadakat kavramlarından asla taviz vermeyen bir şahıstır. Karısının bu tutum ve davranışlarına bir anlam veremeyen fakat ona karşı olan saygısından sesini çıkarmayan Yusuf aslında eşini çok sevmekte fakat bu sevginin karşılığını göremediği için yakınmaktadır. Züleyha, yaptığı evliliğin sadece bir mantık evliliği, aşk, sevgi gibi kavramların ise romantik edebiyattan kalma eski bir hastalık olduğunu düşünmekte ve davranışlarını da bu çerçeve içinde sürdürmektedir. Bu sıralarda Ali Osman Bey de vefat etmiş ve Züleyha’yı kocasından başka burada tutacak hiçbir bağ kalmamıştır. Kocası ile yaptığı bir tartışmada evliliklerinin zaten böyle devam edemeyeceğini ve boşanmak istediğini belirtir. Bunun üzerine mahkemeye başvurulur. Mahkeme, boşama belgesinin bir yıl sonra verileceğini aralarındaki bu durumun bir yıl daha devam edeceğini ilan eder. Bu karar üzerine tekrar İstanbul’a dönen Züleyha, dayısı Şevket Bey’in de teşviki ile eski hızlı yaşantısına geri döner. Bir gece yabancı bir erkekle geçirdiği trafik kazasını yaralı olarak atlatan Züleyha’nın bu durumu gazetelere birinci sayfadan girer ve tüm İstanbul sosyetesi bu durumu konuşur. Dayısı tanınmış bir şahsiyet olduğundan bu skandalın kendisinin itibarını sarsacağından korkarak apar topar İzmir’e yerleşir. Bu esnada Züleyha hala hastahanede kalmakta ve içinde bulunduğu bu utanç verici durumdan nasıl kurtulacağını bir daha arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacağını düşünür. Tüm bunların yanı sıra artık İstanbul’da kimsesi de kalmamıştır.
Züleyha, hastaneden kendisini birisinin almaya geldiğini öğrendiğinde şaşırır. Hatta bu kişinin Yusuf olduğunu öğrenince küçük bir şok geçirir. Artık eş durumunda olmamalarına rağmen Yusuf, İstanbul’a gelerek Züleyha’yı hastahaneden alır ve özel bir vapurla Gölyüzü’ne geri dönmek için yolculuğa çıkarlar. Yolculuk esnasında Yusuf, Züleyha’nın rahat etmesi için elinden gelen her şeyi yapar. Hatta yol üzerindeki tüm sahil kasabalarına uğrayarak Züleyha’ya buraları gezdirir. Bu vapur yolculuğunda evli oldukları zamanlara göre daha bir mutlu ve anlaşma içinde görünen Züleyha ile Yusuf arasında her ikisinin de birbirinden saklamaya çalıştıkları bir yakınlaşma göze çarpar. Nihayetinde Gölyüzü’ne ulaşırlar ve burada Züleyha, Nefise Hanım tarafından sanki hiçbir şey olmamış gibi karşılanır. Bu durum Züleyha’nın dikkatinden kaçmaz ama Nefise Hanım’dan bu olay karşısında utandığı için hiçbir şey diyemez. Ardan birkaç ay geçtikten sonra Yusuf elinde mahkeme kararı ile eve döner. Kararda verilen bir yıllık müddetin dolduğu artık tamamen özgür iki insan oldukları ve bununla birlikte Yusuf’un bir miktar nafaka ödemesi gerektiği belirtilmektedir. Züleyha, bu kararı duyunca artık burada duramayacağına karar verir ve İstanbul’a geri dönmek ister. İstasyonda kendisini İstanbul’a götürecek olan treni beklerken Yusuf’a kendisini niçin hastahaneden aldığını bunca rezilliği temizlemek için uğraştığını ve tüm bunlara kendisine yüz vermeyen birisi için neden katlandığını sorar. Yusuf ise tüm bunları yapmasının tek sebebinin Ali Osman Bey’in adının lekelenmesine gönlünün razı olmadığını, yaptığı her şeyin Ali Osman Bey’e karşı duyduğu saygıdan dolayı olduğunu belirtir. Bunun üzerine Züleyha gözyaşları içinde trenine biner ve yola koyulur.

3. KİTABIN ANA FİKRİ
İnsan ilişkilerindeki en önemli husus karşılıklı sevgi ve saygıdır. Tüm bunların ötesinde eğer ilişki içinde bulunduğumuz kişi hayat arkadaşımız ise bu bağların daha da kuvvetlendirmemiz ve bunların yanı sıra aşk, sadakat ve vefa kavramlarını da benimsememiz gerekir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
OLAYLAR
Kitaptaki olaylar çok iyi kurgulanmakla beraber yapılan tasvirlerle daha da kuvvetlendirilmiş, olayda gerçek dışı diye nitelendirebileceğimiz hiçbir öğeye yer verilmemiştir. Olaylar abartısız olarak anlatılmıştır.
ŞAHISLAR
ZÜLEYHA: Çevresindeki kişilerden ve olaylardan kolaylıkla etkilenebilen, yabancı okullarda aldığı eğitim sebebiyle bu yaşam tarzını benimsemiş birisidir. Bu özelliğini kullanarak insanlar üzerinde otorite kurmaya çalışır ve yersiz gururu nedeniyle karşılıklı ilişkilerde başarısızdır.
YUSUF: Avrupa’da bir süre yaşamasına rağmen bu yaşam tarzını benimsemeyen ve Millî Mücadele yıllarında özellikle Fransızlara karşı Ali Osman Bey ile birlikte çarpışan bir gençtir. Ali Osman Bey’i çok sever ve onu babası yerine görür. Gelenek ve âdetlerine oldukça bağlı olan Yusuf, Züleyha’yı çok sever fakat bu sevgisinin karşılığını göremediğinden sadece Ali Osman Bey’e duyduğu saygıdan dolayı kızını bu utanç verici durumdan kurtarır.
ALİ OSMAN BEY: Memleketini ve insanları çok seven buna karşılık halkın saygısını kazanmış bir komutandır. Savaş esnasında ailesiyle birlikte olamaz fakat savaştan sonra ailesini bir arada tutmak ister. Kızı Züleyha’nın modernleşmek görüntüsü altında insani duygulardan uzaklaşmasına engel olmak ister.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Kitap konusu ve olayları itibarıyla oldukça sürükleyici, bilgilendirici ve düşündürürcü olup Reşat Nuri GÜNTEKİN’in ustaca kaleme aldığı bir eser niteliğindedir. Bütün arkadaşlarıma tavsiye ederim.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Reşat Nuri GÜNTEKİN, 1889’da İstanbul’da doğdu. Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi. Liselerde öğretmenlik, müdürlük, Millî Eğitim Müfettişliği, Paris Kültür Ataşeliği yaptı. UNESCO’da Türkiye’yi temsil etti. Romanları, hikâyeleri, tiyatro eserlerinin yanı sıra çeşitli çevirileri de vardır.

challenger_67
17-07-07, 23:26
KİTABIN ADI :
Bir Tereddütün Romanı
KİTABIN YAZARI :

Peyami Safa


YAYIN EVİ VE ADRESİ :
Ötüken Yayınevi, İstanbul
BASIM YILI :
1987



1.KİTABIN KONUSU : yazdığı güzel eserler sayesinde birçok kadınla tanışan fakat tereddütünün kurbanı olan yazar, kararsızlığı yüzünden ilişkilerinin hiçbirinde kesin bir sonuç elde edemez. Yazarın olaylara karşı bu ilgisizliği sadece kendisinin degil tanıştığı insanların hayatını da karartmıştır.

2.KİTABIN ÖZETİ: Mualla hanım kendisine yakın bir dostu tarafından tavsiye edilen kitabı tereddüt içinde okur. Kitapta anlatılanlar Mualla hanımın ilgisini çok çok çeker. Kitabı elinden bir türlü bırakamaz. Kitapta zehirlenen, ölüm ile yaşam arasında mekik dokuyan bir adamın hiç geçmeyen zamanı, yanlız bir şekilde ölüm korkusu anlatılıyor. Mualla hanım kitabın yazarını merak eder ve daha sonra bir aile dostu olan Raif Bey tarafından yazarla tanıştırılır. Raif Bey Mualla hanımın saf, temiz ve iyi bir aile kızı olduğunu, bekar olan yazarın onunla evlenmesinin uygun olacağını söyler. Kızla tanışan yazar kızı çok beğenir ve evlenme teklif eder, fakat cevabı için Mualla’ya zaman verir.
Yazarın bu trklifini, İtalya’dan kocasından ayrılıp yazar için İstanbul’a gelen, yazarın eserlerini hayranlıkla okuyan, yazardan tiyatro eserleri için bilgi almaya gelen ve yazara aşık olan Vildan, bir partide duyunca soluğu bir gece yarısı yazarın otelinin önünde alır. Şöför yazarı otelden alır ve onu bekleyen arabaya getirir. Yazar koltuğa yayılmış, şaşkına dönmüş kadını görünce tanıyamaz. Dikkatli baktıktan sonra hatırlar. Vildan hanım Mualla hanıma yapılan teklifi kıskanmaktadır. Yazar o gece ona özel olarak hazırladığı odaya götürmek için ısrar eder. Yazarın bütün bu ısrarlarına karşı gitmemek için direnir ve sonunda çok geç olduğunu bahane ederek onu ikna eder. Daha yazara telefon açıp müsait bir zamanda gideceklerdi…
Sabah olunca yazar, oteli çok sevdiği için otelden taşınmaz ancak kapıcıyı kendisini telefonla soranlara otelden taşındığını söylemesi için tembihler. Daha sonra Vildan hanım iş yerine gelerek yazarı bulur. Yazar kimsenin Vildan’ı işyerinde görmemesi için gideceğine dair söz verir. Bir perşembe günü gidecektir. Vildan hanım her şeyi hazırlayıp heyecan içinde beklerken tereddüt içinde olan yazar kapıdan geri döner. Sonra gitmediğine pişman olur. Yazar yine tereddüt içindedir ama perşembe günü geleceğini bildirir.
Vildan hanım yazarı eşi gibi karşılar. Tereddüt içindeki yazar biraz rahatlar. Bu rahatlık uzun sürmez. Vildan hanım aldığı fazla alkol ve ilaçların etkisiyle kendisinden geçip bilinçsizce sayıklar. Gerçek adının Vildan olmadığını, ermeni asıllı olduğunu, anlatılan her şeyin hikaye olduğunu söyler. Sonra üzerinda İtalyanca “Bu hançer bir kalbe girecek” diye yazılan bir hançer çıkarır. Vildan hanım çok uzaklara gidip ıssız bir ormanda hançeri kalbine sokmanın planlarını yapmaktadır. Uzun süre sayıklayan bitkin haldeki Vildan derin bir uykuya dalar. Yazar, sabahleyin kapıyı açtığında kapıcıyı görür Vildan’ı ona teslim edip uzaklaşır. Aradan bir hafta geçince evine tekrar uğradığında Vildan hanımın adresi bilinmeyen bir yere taşındığını öğrenir. Yazar için Vildan hanım tarihe karışmıştır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ : Tereddütle yapılan bir işte başarı elde etmek mümkün değildir. En kötü karar kararsızlıktan daha iyidir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Mualla: okumayı seven, dürüst, saf ve temiz bir aile kızıdır.
Vildan: Yazarı elde etmeye çalışan, bu uğurda İtalya’dan kocasını terkedip gelen, kıskanç bir kadın. Yazarın tereddütleri karşısında tarihe karışmştır.
Yazar: Karar vermekte güçlük çeken ve herşeye tereddüyle yaklaşan kararsızlığı yüzünden kalıcı ilişkiker kuramayan duygusal bir kişiliğe sahiptir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Başlangıçta ilgi çeken kitap, sonlarına doğru cok sıkıcı bir hal almaktadır. Herşeye tereddütle yaklaşılan kitapta olaylar hakkında bir türlü kesin karar verilmemekte ve olaylar arasındaki kopukluklar kitabı zevksiz hale getirmektedir.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
Başlıca eserleri: Gençliğimiz , Şimşek, Sözde Kızlar , Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye , Atilla, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya'nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.

challenger_67
17-07-07, 23:26
KiTABIN ADI
DUDAKTAN KALBE

KiTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAY. EVi VE AD.
VARLIK YAYINLARI
BASIM YILI
1973


1. KİTABIN KONUSU :
Gerçek sevgiyi anlayamamış bir gencin düştüğü bunalım anlatılmaktadır.

2. KİTABIN ÖZETİ :
Saip Paşa İzmir’in önde gelen tanınmış kişilerinden, belediye başkanlığı yapmış birisidir.
Saip Paşa’ nın yeğeni Hüseyin Kenan dayısının zoruyla mühendis olmuş daha sonra annesinin dükkanını satıp Avrupa’ya müzik eğitimi almaya gitmiştir. Güzel keman çalan Hüseyin Kenan müzikteki yeteneğini batı dünyasına kabul ettirmiştir. Dayısının ısrarıyla çocukluğunun geçtiği şehre, İzmir’e gelir. Saip Paşa vaktiyle haylaz bir oğlan diye bildiği Hüseyin Kenan’la şimdi övünmekte, ziyafetler düzenleyerek bu ünlü besteciye yakınlığını göstermekten zevk duymaktadır. Bütün bu kalabalıktan ve şatafattan sıkılan Hüseyin Kenan Bozkaya’ya giderek dinlenmek ister. Bozkaya’da küçük “kınalı yapıncakla tanışır”. Lamia’ya hafif çilli yüzünden dolayı Hüseyin Kenan kınalı yapıncak ismini takmıştır. Hüseyin Kenan evli bir kadın olan Nimet Hanıma kur yapmaktadır. Burası küçük bir kasaba olduğu için dedikodulardan kurtulmak için de Lamia’ya yakınlık gösterir gibi görünmektedir.
Hüseyin Kenan yaz bitince İstanbul’a döner. Niyeti Prenses Cavidan’la evlenmektir. Hüseyin Kenan prensesin Mısır’a gittiği sırada tekrar İzmir’e döner. Orada Lamia ile aralarında yakınlaşma başlar ve Lamia’ya sahip olur. Daha sonra Lamia ile evlenmek istediğini söyler. Fakat Lamia, bunu vazife icabı yaptığını düşünerek evlenme teklifini kabul etmez. Lamia hamileliğini üç ay sonra öğrenir ve intihar etmek ister. İntihardan kurtarılır, Kütahya’ya akrabasının yanına gönderilir. Lamia kızı Mekrube’yi orada doğurur. Hayli maceralı geçen günlerden sonra birisiyle evlenir. Bu sırada kocasının yeğeni Doktor Vedat Kütahya’ya gelir. Lamia Hüseyin Kenan’ın Prenses ile evlendiğini Doktor Vedat’tan duyar. Lamia kocasından ayrılır. Vedat onunla evlenmek istese de reddeder. Kızıyla İstanbul’a gelir. Kısa bir süre sonra Vedat da İstanbul’a gelir.
Bir gün Vedat’ın muayenesinde Hüseyin Kenan’la Lamia karşılaşır. Hüseyin Kenan Lamia’yı sevdiğini geç fark etmiş evlilik hayatında muylu olmamıştır. Vedat’ın Lamia ile evleneceğini duyan Hüseyin Kenan intihar eder ve Lamia’ya kavuşamaz...

3. KiTABIN ANA FiKRi :
Yanlış yer ve zamanda yaşanmış bir aşkın, verdiği acıları gözönüne seriyor.

4. KiTAPTAKi OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEGERLENDiRiLMESi :
Saip Paşa: İzmir’in belediye başkanlığını yapmış tanınmış biridir.
Hüseyin Kenan: Genç, yakışıklı bir müzisyendir.
Lamia: Genç ve güzel bir kızdır.


5. KiTAP HAKKINDAKI ŞAHSi GöRüŞLER :
Kitap akıcı bir üslupla yazılmış okuması zevk veren bir kitap, aynı zamanda bize bir hayat dersi vermesi açısından, işlenen konu, iyi bir örnek teşkil ediyor.

6. KiTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BiLGi :
a)Hayatı, edebi kişiliği ve eserleri: Doktor Nuri Bey’ in oğludur. İstanbul’da doğdu. İzmir’de Fransız mektebinde okuduktan sonra yüksek tahsilini Edebiyat Fakültesinde yaptı. Bir süre öğretmenlik, müdürlük, baş müfettişlik yaptı. Bu sonuncu görevde çok uzun süre çalışmıştır. Milletvekili olarak birkaç kere TBMM’ye girdi. UNESCO başta olmak üzere çeşitli siyaset ve kültürle ilgili delegeliklerle memleketi temsil etti. Çok genç yaşta edebiyat hayata atıldı. Gazetecilik, mizah yazarlığı yaptı. Darülbedayi’nin ilk kurulduğu yıllardaki telif ve adaptasyonlarıyla dikkati çekti. Tiyatro aslında onun hayatında önemli bir rol almıştır. Hikaye, roman, makale, hatıra, piyes ve skeç olarak pek çok eser bıraktı. Üslubu duru ve temiz, eserleri çok duyguludur.
a.) Eserleri:Harabelerin Çiçeği (1918), Çalıkuşu (1922), Dudaktan kalbe (1923), Damga (1924), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927) eserlerinden bazılarıdır.
b.) Yaşadığı Dönem ve Çağ: Reşat Nuri Güntekin 1892 ve 1956 yılları arasında yaşamıştır.
c.) Çağdışı olan yazarlarla birleştiği yada ayrıldığı noktalar ve özellikleri : Reşat Nuri Güntekin Anadolu’nun çeşitli bölgeleri ve insanlarını gerçekçi bir gözle anlatmıştır. Konuşma diliyle yapmacıksız bir üslûpla yazması, eserlerinin geniş halk toplulukları tarafından okunmasına imkan vermiştir.
d.) Başka yazarlara etkisi yada başka yazarlardan etkilenmesi: Reşat Nuri Güntekin başka yazarlarda ne bir etki bırakmış ne de onlardan etkilenmiştir.
f.) Yazarın genellikle işlediği konular: Reşat Nuri Güntekin sosyal ve duygusal konular işlemiştir.

challenger_67
17-07-07, 23:26
Kitabın adı
Osmanlıların stratejik sorunları
Kitabın yazarı
Mehmet Tanju Akad
Kitabın yayın evi ve adresi
Kastaş Yatınları Cağaloğlu/İstanbul
Basım yılı
1995


Kitabın Konusu http://www.turkforum.net/images/smilies/boggled.gifürklerin Anadoluya gelişlerinden itibaren Hristiyan Dünyasının tepkileri; Haçlı Seferleri, Arap ve Yunanlıların tutumları; balkanlardakigelişmeler, Anadolunun direnişi;Kapıkulularının yarattığı dengeler; İmparatorluğun önce doğu ile batı ( Akdeniz Dunyası Ve İran), sonrada Ortadoğu;Kradaeniz ve Hint Okyanusundan gelen dalgalar rasında yaşadığı gerilimler ve nihayet çöküşün öyküsü anlatılmaktadır.
Kitabın Özeti : Osmanlı kültüründeki medrese unsuru İslamın skolastik yorumu olan Gazali felsefesini benimseyerek yaratıcı düşünceyi yok ediyordu. Yerleşik Osmanlılar göçebe Türklerden açıkça nefret etmişlerdi. Okumuşların da yabancılaşması ne kadar gerçekse geniş kesimlerin tutucu eğilimleri ve genel ataletleri de okadar gerçektir.
Yahudiler II.Bayezit zamanında kıtap basma izni aldılar ama Türkçe; Arapça kıtap çıkarmaları yasaktı. Yayın hakkıermenilere 1567, Rumlara 1627, Türklere ise 1727 de verildiki en büyük kısıltmalar Türkler üzerindeydi. İbrahim Mütefferika sadece 17 kitap bastıktan sonra matbaası kapatıldı ve 42 yıl kaoalı kaldı.Ilk Rum gazetesi 1790, Sırp gazetesi 1791 se yayınlandı.
Osmanlılar 14. Ve 15. Yy.da Timur hariç bütün hasımlarıyla kolayca başa çıkabilmişlerdir. Bizansın güç kaynakları kurumuş. Balkan Fdeodalleri zayıf kalmış,orta Avrupa devletleri ise yeterlibir güçoluşturamamışlardır. Haçlı ittifaklarının sevk ettikleriordulsr ise Niğbolu ve Barna da olduğu gibi perişan rdilmişlerdi. Rusya ise henüz bir güç olarak gözükmemişlersdi. Osmanlılar II. Padişah Orhan donemınde Rumeli Ye geçmişler III. Pdişah Murat donemınde ise merkezi kurumları pekiştirmeye yönelmişlerse merkezleşme ve boğazlar sorununu gerçek anlamıyla çözen Fatih Sultan Mehmet’di. Bütün bu gelişmeler içerisindeciddi stratejik tercihlerle karşı karşıya kalan ilk padişah Yıldırım Bayezit idi. Bayezit’in istihbaratı o kadar zayıftı ki sözde kendi egemenliği altındakı topraklarda Timur’un nerede oplduğu hakkında en ufak birfikriolmadan dönüp durmuş. Ordusunu yolda perişan etmiştir. Timur Bayezitin Türk halkının kimliğini neredeyse Rum kimliğine büründürdüğü için kınamıştı. Bayezit gerçekten giderek daha heterojen hale gelen birdevletin başında, giderek Sırp karısının ve Hristiyan danışmanların etkisine girmekteydi. Ankara savaşını izleyen fetret devrinde ilerde yaşanacak anarşinin ip uçları bulunabilir.
Fatih iyibireğitim almış, Yunan ve Latin klasiklerinin hiç değilse bazılarına aşina olmuş tek sultandır. İstanbulun fethinden sonraki durum bir çok bakımdan Doğu İmparatorlunu n yeniden kuruluyşunu ve kurucusu büyük Justinyanus devrini hatırlatıyordu. Ortadoks Hristiyanlığın Batı Roma üzerindek,I nüfüzü, hakları ve iddiası tekrar doğmuş, ortadoksların katolik hristiyanlığına karşı müdafaa müslümanların sorumluluğuna geçmişti. Fatih gibi bir şahsiyet devletin idariyapısını asğlamlaştırmak vedaha istikrarlı bir toplumun temellerini atmaya çalıştı. Fatih kardeş katliamı fermanını yayımladı. Böylece tahta çıkazak olan sultan yıllar surecek olan that kavgalarından kurtuluyor ama tahtında köleleri ve kapıkulları ilebaşbaşa kalıyor. Onların oyuncagı olmaktan kurtulamıyordu. Bursa ve İstanbul kardeşlerin ve kardeş çocuklarının mezarları iledolarken Sultanlr kendilerini destekleyecek bir zadegan sınıfına mahrum kalıyorlardı. Fatıh aileyi tasviye ederek bu gelenekler de bağını koparıyor ve mutlakiyetçiliği güçlendiriuordu. Uzun dönemde vahim sonuçlar uyandıracak ikinciuygulaması ise hristiyanların konumunu ayrı kiliseleredayanarak “millet” sistemiiçerisinde kurumsallaştırılmasıydı. Çok ulyslu bir imparatorluğun tüm dinleri hoşgörüile karşılamasıyla hristiyan nufusunun enerjisiniimparatorluk için kullanabilecekti. Fakat kiliseler zaman içerisinde Rusya başta olmak üzere imoaratorluğun düşmanları ile birleşti. Merkezleşma için yeni gelenekler yaratmaya mecburdu vebunu sözkonusu şekilde yaptı. Machiaveli ”savaş sanatı” isimlieserinde; “birdevletin varlığı ordusunun mükemmelliğe dayanıyorsa politik durumlar askeriörgütün en iyişekilde organizeedilmelidir”.
Ülke cephe örgütü tarafından yöneltiliyor.merkezde ikinci derecede bir vekiller heyetikslıyordu.hiç bir büyük yerleşi,k toplumds savaş örgütü bu dercede hakim bir toplumdsal konuma sahip olmamıştır. 1596da Osmanlılar Haçovada batılılarakarşı son büyük meydan muharebesinikazandılar. 1759 dan sonra (müttefiklersayesinde yürütüle Kırım savaşı sayılmazsa) 1897 Yunan harbine kadar hiçbir savaşı kazanamadılar.
Yeniçerilerdevlet içindedevlet olunbcaeğitimve disiplinin ön şartı olan askeriitiat düzeni ortadan kalktı.tımarlar veeyalet askerleriise daimi profesyonel birliklerin yerinitutamadı.yavuz ve Kanuni güçbela yeniçerilerle başa çıktılar amabir çoködün vererekonların ahlak yapısını büsbütünbozdular(fatih’in de yeniçerilerin kendisini tanımaları için rüşvet verdiğibiliniyor). Yavuz döneminde Suriye Osmanlı idari sistemine alınmış fakat Mısır her zaman belli bir özerkliğesahip olmuştur. Askerlik tarihibilgisiosmanlılarda hiçbir zaman sistemleşmezken Avrupalılar 16.yy a Büyük Roma komutawnlarınınseferlerini ezbere biliyorlar ve analiz ediyorlardı.
Osmanlılar Türk terimini kaba ve cahil bir insan içinkullanırlardı.onlara göre Türkkelimesi sadece Türkistan halkına ve Horasan çollerinde durgun bir hayat ytaşayan başıboşsürülere yöneliktir. İmparatorluğn bütün halkı Osmanlı İsmiile çağrılır ve Avrupalıların kendilerine nden Türk dediğinianlayamazlardı. Bu kelimeyi en ağır bir hakaret saydıkları için imparatorlukataki yabancilar kimseye Türl diye hitab etmezleerdi. Ş.mardin’ e göre; Türk sözü aşiretten olmak anlamına geldiğiiçin kötüleyicibir anlam taşıyordu.
Büyün büyükdevletler denizciliği ekonomik vestratejik öneminden dolayı desteklerken Osmanlı devletinin bunu yapmamasının iki temel nedeni vardır. Ekonomik olaylara salt mali açıdan bakmak; askeriaçıdan da donanmayı kara ordusunun yakın sulardaki uzantısı olarak gormek. Kadırgalardan daha suratli olan kalyonlar hasımlarını açık denizlerdeaffetmiyorlardı.okyanusdalgalarına dayanıklı olmayan bu gemileritop ateşleriile perişan ediyorlardı. Osmanlının büyük ve agır top merakıda açık ve dalgalı denizlerde avataj sağlamıyordu.
Kitabın ana fikri: osmanlıların yaptığı hatalardan ders almak.

challenger_67
17-07-07, 23:27
KİTABIN YAZARI :
Ayşe KULİN
KİTABIN ADI:
ADI AYLİN
YAYINEVİ VE ADRESİ
Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU / İSTANBUL
BASIM TARİHİ :
1999


KİTABIN KONUSU

Aylin adlı bir kadının yaşamöyküsü.
KİTABIN ÖZETİ :
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gider; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçer, Libyalı bir prensle evlenir, Prenses olur. Tıp okur, ünlü bir psikiyatrist olur. Tekrar tekrar evlenir, ama evliliklerinden sıkılır, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay olur...
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Lise yıllarında uzun boylu ve sıska bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiştir . Bir- gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar.Otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir, prenses olur. Ancak herşey düşündüğü gibi gitmez.Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için bazı davranışları,batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmektedir. Zamanla Aylin’in özgürlüğünü kısıtlar.Evliliği büyük bir kaçışla son bulur.Yaz sonunda Aylin, ablası Nilüfer’le Cenevre’ye gider. Yaşamının ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesi’ne kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yapar, ihtişamlı hayatından sıyrılır, sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalışır, daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlenir. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünü olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini,o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak, peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecektir. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif alır. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif alır ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık biter, müşterek hayatları bir yol ayrımına girer. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kalır sadece.
Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başlar. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep Tarzı çıkar. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştur. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirir. Bütün vakitlerini beraber geçirirler. Paswak’ın bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştır.
Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başlar; ya sevdiği adamın peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktır. Tam meslek uğruna değmez derken hastanede psikiyatri bölümü şefliğine terfi eder. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip gelir. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynar, sonra toparlanır ve işinin başına döner. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel Radomisli ile tanışır. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde atarlar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başlar. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyler fakat Aylin bunu bile sorun etmez, dinini değiştirmeyi göze alır. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçmadır. Ona göre insan, insan olduğu için çok değerlidir. Onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemez. Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecektir.
Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdir.İşyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçer. Belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkar. Gün geçtikçe birbirlerinden koparlar ve birgün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini ,bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini ,bunun sonucunda da diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp, birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanabileceklerini açıklar. Fakat düşünülen olmaz. Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanışır ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirir. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindedir. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmez.Her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerler fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmez. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez Savaşı’nda ruh sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşünür.Bu nedenle Oklahoma’ya Körfez Savaşı’nda zarar görmüş askerleri tedaviye gider.
Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giyer. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası alır. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam eder, hastalarına çare bulmaya çalışır. Birgün kendisine yeni bir hasta verilir. Bu kez hasta Körfez Savaşı’ndan sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordur. Bunun sonucunda da hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmiştir.
Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptar ve bu sonucu bir tez halinde askeri yetkililere bildirir. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini isterler ve onu uyarırlar. Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrılır.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulunur. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapatırlar. Teşhis ise “Freak Accident” yani garip bir kazadır.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut durmakta, uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini almaktadırlar. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlamaktadır ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırmaktadır. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıdır.
.
KİTABIN ANAFİKRİ
Anı yaşamak gerekir.Zevk alınabilecek herşey o an yapılmalıdır.Daha sonra çok geç olabilir.Hayat an an yaşanmalı.Ama anı yaşarken de tedbiri elden bırakmayıp olacak ya da olabilekcek olayları hesaplamak gerekmektedir.
KİTAPTA YER ALAN KARAKTERLER

AYLİN RADOMİSLİhttp://www.turkforum.net/images/smilies/13.gifitapta yaşamı anlatılan kişi.
LEYLA DEVRİMEL:Aylin’in annesi.
CEMAL DEVRİMEL:Aylin’in babası.
NİLÜFER GÜLEK:Aylin’in ablası.
AZİZ TANRISEVERhttp://www.turkforum.net/images/smilies/009.gifilüfer’in ilk eşi.
KASIM GÜLEKhttp://www.turkforum.net/images/smilies/009.gifilüfer’in son eşi.
TAYİBEhttp://www.turkforum.net/images/smilies/009.gifilüfer’in kızı.
HİLMİ BAYINDIRLI:Aylin’in dayısı.
PRENS BEN TEKKOUK:Aylin’in ilk eşi.
POLAT SARAN:Aylin’in evliliği sırasında ilişki yaşadığı kişi.
JEAN-PİERRE:Aylin’in ikinci eşi.
PASWAKhttp://www.turkforum.net/images/smilies/013.gifkinci evliliği sırasında ilişki yaşadığı kişi.
MİŞEL RADOMİSLİ:Aylin’in üçüncü eşi.
NURİ:Uşak.
JOSEPH CATES:Aylin’in son eşi.
LAURİE KRAUS:Aylin’in hastası.
IRENE:Aylin’in hastası.
RAHİBE NANCY:Aylin’in hastası.

challenger_67
17-07-07, 23:27
KİTABIN ADI :ANKARA
KİTABIN YAZARI http://www.turkforum.net/images/smilies/cattive54.gifAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

YAYIN EVİ ve ADRESİ:İLETİŞİM YAYINLARI CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM TARİHİ http://www.turkforum.net/images/smilies/501.gif.BASIM 1983
KİTABIN KONUSU http://www.turkforum.net/images/smilies/cattive54.gifAZARIN ÖZLEDİĞİ;ÖZLEMİNİ ÇEKTİĞİ GELECEĞİN ANKARA’SI DOLAYISIYLA TÜRKİYE’SİDİR.

KİTABIN ÖZETİ:
Ankara romanı üç bölümden oluşur;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklar. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçirir. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısı, yerli bir Ankaralı olan Sungurluzade Ömer Efendi’nin kiracısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbullu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Ev sahipleri ile birlikte gündelik ev işleri ile meşgul olur. Boş zamanlarında Hatçe Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Murat Beyler’le aile ortamı içerisinde karşılıklı davetlerde bulunurlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Hakkı Beyle birlikte Etlik’te gezintiye çıkarlar. Bu dönemlerde Hakkı Beyin milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Hakkı Bey artık Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Beyden kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölüm: Selma Hanım Nazif Bey’den boşanır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişir değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılır. Artık bu iki insan yeni türeyen bir sınıfın üyesidirler. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Beyin yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını alır. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Selma Hanım bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gider. Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir. Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir. Eğlenceler tertiplenir. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım asıl halka lakayt kalıp acayip bir hayatın egoist zevklerine dalan yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Bu hayatın zavallı yüreğinde büyük ıstıraplar yarattığını, bu çıkmaz yoldan biran önce kendini söküp atmakla, kökten tedavi olmak gerektiğini anlar. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Üçüncü bölüm: Yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olur. Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir artık Ankara’nın çehresi değişir. Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar , alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram... Selma Hanım basına ayrılmış iskemlelerin birinde dinlenir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlar. Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki, hep bize yeni hayatı söyler. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenir, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışır, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşarlar. Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.
KİTABIN ANAFİKRİ: Vatanını ve milletini herşeyin üstünde tutan insanlar her ne koşullar altında olsalar bile kendi duygularının esiri olmaz , kendi gaye ve emellerinden vazgeçmezler.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Selma Hanım:İyi bir öğrenim görmüş haksızlıklara boyun eğmeyen ,vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep birşeyler arayan ,aradığını bulamayan;azimli ve hoş görülü , halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey:İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey :Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir.Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur.Milli mücadele vurguncusudur,sömürücüdür,vurdum duymaz biridir.
Neşet Sabit Bey:İyi bir öğrenim görmüş,genç bir yazardır.Milli mücadelenin yanında yer almış,gönülden desteklemiş,inkılabın yanıbaşında canla başla çalışan ; sorumluluğunu bilir; azimli,hoşgörülü halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey:Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş,milli mücadelenin yanında yer almış,tutucu,kendi çıkarlarını herşeyin üstünde tutan bir insandır,Milli mücadele vurguncusudur.Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir.Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi:Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar.Kendileri yaparsa olağan karşılarlar.Tutucudurlar.İş hayatında başarıdırlar.
Yıldız Hanım:Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin:Dindardır,tutucudur.
ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Akıcı ve yalın bir anlatımla konuyu ele alan yazar;anlatıma güç kazandırmak için betimlemelerde bulunarak romanın zevkle okunmasını sağlamıştır.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu(27.3.1889-13.12.1974)
Yazarımız; 27.3.1889 yılında Kahire’de doğmuştur.Yazı hayatına Fecriati topluluğunda romantik-realist hikaye ve mensur şiirle başlayan(1909); deneme,makale,oyun,monografi ve anı türlerinde eserler bırakmış olan Yakup Kadri, yaygın şöhretini romanlarıyla sağladı.Ölümünde Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı bulunuyordu.Cenazesi İstanbul’a getirildi,Beşiktaş’ta xxxxx Efendi Mezarlığı’na gömüldü.

ESERLERİ
Hikaye Kitapları; Nesir ve Yazıları
Bir Serencam(1913) Erenlerin Bağından(1022)
Milli Savaş Hikayeleri(1947) Kadınlık ve Kadınlarımız(1923)
Hikayeler(1985) Ergenekon(1929)
Romanları; Okun Ucundan(1940)
Kiralık Konak(1922) Alp Dağlarınan ve Miss Chalfrin’
Nur Baba(1922) in Albümünden(1942)
Hüküm Gecesi(1927) Monografi;
Sadom ve Gomore(1928) Ahmet Haşim(1934)
Yaban(1932) Atatürk(1946)
Ankara (1934) Anı;
Bir Sürgün(1937) Anamın Kitabı(1957)
Panorama(1953/54) Vatan Yolunda(1958)
Hep O Şarkı(1956) Gençlik ve Edebiyet Hatıraları(1969)
Oyun; Zoraki Diplomat(1955)
Tiyatro Eserleri(1984) Politika 45 Yıl(1968)

challenger_67
17-07-07, 23:28
CİNAYET İŞLEMEK İSTİYORUM

Yayınevi: Karşı Kıyı Yayınları, 2007, Polisiye / Politik
Yazar: Yılmaz karaman

Sabutay; sert mizaçlı, kural tanımayan bir baş komiser, duygusal ve psikopat; önce işkence yapıp sonra soru soruyor. Biraz şantajcı, biraz hırsız; öyle ki operasyonlardaki "ganimete" el koyacak kadar arsız. Pek sevilmiyor; İzmir'e tayini çıkınca İstanbul'daki mesai arkadaşları açık etmeseler de seviniyorlar.

Ali Ekber; birçok dil bilen, kültürlü ama bir insanı gözünü kırpmadan yok edebilecek kadar donanımlı ve soğukkanlı, yeraltı ilişkileri maksimum düzeyde, çeşitli nedenlerden dolayı "tövbekâr" olmak zorunda kalmış bir kaçakçı.

Bu iki adamın arasındaki kan davasının ne zaman başladığını kendileri dâhil kimse bilmiyor. Defalarca karşılaşmış, birbirlerine izleri asla silinmeyecek maddî / manevî ağır hasarlar vermiş zıt karakterli bu iki adam İzmir'de son kez karşı karşıya gelir. Ama bu kez işbirliği yapmak zorundadırlar, çünkü birbirlerine duydukları nefretten daha önemli bir şey vardır: Özgür!

On üç yaşında, kimsesi olmayan daha doğrusu kimsesiz sanılan bir çocuk.

Bu çocuğun özelliği ne?

CIA, MİT, EYP (Yunan Gizli Servisi) gibi üst düzey haber alma örgütlerinin tek hedefi Özgür isimli çocuk! Neden?
Neredeyse Türk - Yunan savaşı çıkaracak olan bu çocuğu bu kadar değerli kılan özellikler nedir?

Yapanların yasaları takmadığı, kimin eli kimin cebinde olduğu belli olmayan kirli, boktan bir dünyada birbirlerinden öldüresiye nefret eden bu iki pislik herif için neden vazgeçilmez bu çocuk?

İstanbul'da başlayıp, Yunan Adaları ve Atina’da devam eden ve Kıbrıs Rum Kesimi’nde son bulan; devletlerin, orduların, gizli servislerin, politikacıların, diplomatların, işadamlarının, terör örgütlerinin, dünyaya meydan okuyan karanlık şebekelerin, irili ufaklı çetelerin, itirafçı suç örgütlerinin, başıboş teröristlerin cirit attığı kan ve ateş cehenneminin ortasında, kaçırılan çocuğu bulmak için ellerinden geleni artlarına koymayan bu iki adamın canlarını hiçe sayarak giriştikleri mücadeleyi soluk soluğa okuyacaksınız.

Çağın hızını yakalamaya çalışmış yazar. Başarıp başaramadığına siz karar vereceksiniz.

Bütün kaybedenlere…

challenger_67
17-07-07, 23:28
KAFKAS SÜRGÜNLERİ

Yazar:Alexandre NAJJAR

Yazar Hakkında Bilgihttp://www.turkforum.net/images/smilies/cattive54.gifapıtlarını Fransızca yazan A. Najjar,1967 yılında Lübnan’da doğdu.Fransa’da hukuk eğitimi gördü.Halen Beyrut’ta,bankacılık ve mali konularda uzman bir avukat.Yapıtlarıyla Paris Kenti Şiir Ödülü’nü,Fondation Hachette Ödülü’nü ve Prix special du Palais Litteraire ödülünü aldı.Yapıtlarıhttp://www.smileyvillage.com/smilies/happy0192.gifa Honte du survivant,Comme un aigle en derive,L’Astronome(Gökbilimci,Telos Yayıncılık).

Romanın Kahramanları:

Şeyh Mansurhttp://www.turkforum.net/images/smilies/012.giferkezlerin şefi.Çok cesur biri.Halkını çok seven biri.Halkı için her şeyi göze alabilir.

Kalimathttp://www.turkforum.net/images/smilies/033102comp_1_prv.gifeyh Mansur’un kardeşi.O da abisi gibi çok cesur.Halkı için canını bile verebilir.

Candemirhttp://www.turkforum.net/images/smilies/033102comp_1_prv.gifeyh Mansur’un oğlu.Aynı babasına çekmiştir.Onun bütün özellikleri Candemir’de de vardır.

Setanay: Şeyh Mansur’un eşi. Oglu,Şeyh Mansur ve halkını çok sever. Onlar için her şeyini feda edebilir.

Dr. Barozzi: İstanbul Saglık Konseyi Delegesi.

Romanın Özeti:

Romanda olalar 1840’lı yıllarda Çarlık Rusya’nın egemenliği altındaki Kafkasya’da başlar. Çerkezlerin ünlü lideri Şeyh Mansur ve onların önderliğindeki Çerkezler ve Dağıstanlılar Çarlık Rusya’ya başkaldırırlar.Çerkezlerle Çarlık Rusya arasında büyük bir savaş başlar.Savaşta birçok Çerkez ya Rusların eline esir düşer ya da savaşta ölür..Savaşta sağ kalan Çerkezler,Şeyh Mansur önderliğinde nereye gittiklerini bilmeden kaçmaya başlarlar.Bu Rusların savaşı kazandığı anlamına geliyordu.Çerkez Göçmenler,Şeyh Mansur önderliğinde Karadeniz kıyılarına doğru akın ediyorlardı.Çerkezlerin durumu çok kötüydü.Dağlarda ilerlerken Şeyh Mansur uçurumdan düşer ve ölür.Bu olay Şeyh Mansur’un ailesi ve Çerkezleri çok üzer.Çerkezler büyük bir yasa bürünür.Şeyh Mansur öldükten sonra Çerkezler öndersiz kalmıştır.Bunun için Çerkezlerin başına Şeyh Mansur’un kardeşi Kalimat geçer.Kalimat önderliğindeki Çerkezler ilerlemeye devam ederler.Sonunda Karadeniz kıyılarına ulaşmayı başarırlar.Kalimat burada Türk gemileri ile kendilerini Trabzon’a götürmek üzere kelle başına bir altın karşılığında anlaşır.Daha sonra Çerkezler Türk gemileri ile Trabzon’a doğru yola koyulurlar.Uzun bir yolculuktan sonra Trabzon’a varırlar.Trabzon’a vardıklarında Çerkez göçmenlerin hali içler acısıdır.Göçmenler arasında açlık,salgın hastalık vb. kol geziyordu.Kalimat halkının bu durumuna çok üzülüyordu.Trabzon’da da gün geç tikçe açlıktan veya salgın hastalıktan birçok Çerkez ölüyordu.Burada Kalimat ve Şeyh Mansur’un oğlu Candemir Dr. Barozzi adında biriyle tanışırlar.Bu kişi İstanbul Sağlık Konseyi’ndendir.Barozzi halife tarafından buradaki göçmenlerin durumunu iyileştirmek için görevlendirilmiştir.Daha sonra Kalimat,Candemir ve annesi Setanay halifenin emri ile Dr. Barozzi’nin emri altına girerler.Görevleri;göçmenlerin barınabileceği güvenli yerler aramaktır.Çünkü çoğalan göçmenler Trabzon halkını tedirgin etmeye başlamıştır.Dr. Barozzi ve Çerkez gönüllüler sayesinde Trabzon’da durum biraz iyileşir.Göçmenler üç grup halinde kentin dışında baraka ve çadırlarda yaşamaya başlarlar.Daha sonra Kalimat,Candemir,Setanay ve bir grup Çerkez Trabzon’dan ayrılarak önce İstanbul sonra Kavala (Yunanistan’da bir yer) ve en son olarak da Ürdün’e giderler.Bu Çerkez grup Ürdün’e yerleşir ve burada yaşamaya başlar.Burada yaşı ilerlemiş olan Kalimat ölür.Buna Çerkezler çok üzülürler.Candemir burada evlenir ve annesiyle birlikte yaşamaya devam eder.

challenger_67
17-07-07, 23:28
Kumral Ada Mavi Tuna

Kitabın yazarı:Buket Uzuner







Yazar hakkında bilgi:

Buket Uzuner,1955’te Ankara’da doğdu.Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu.Biyolog olarak gittiği Norveç Bergen Üniversitesi’de mikrobiyel ekoloji ve sosyoloji,Amerika’da ise yüksek lisans çalışmaları yaptı.ODTÜ Çevre Mühendisliği bölümünde araştırmacı olarak görev yaptı.

Buket Uzuner’in hikaye ve yazıları 1977’den itibaren Varlık,Dönemeç,Türk Dili,Sanat Olayı,Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlandı.1993 Yunus Nadi roman ödüllerinden birini alan Buket Uzuner’in romanı,Kumral Ada Mavi Tuna 19 ayda 26 baskı yaparak Türkiye’de en çok okunan ve tartışılan edebiyat ürünlerinden olmuştur.Kumral Ada Mavi Tuna 1998 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Roman Ödülü’ne değer bulunmuştur.



Kahramanların Özellikleri:



Mavi Tuna:İyi,yardımsever ve zeki bir insan.Bir okulda Edebiyat Öğretmenliği yapıyor.

Kumral Ada:Kendine güvenen,akıllı ve güzel bir kız.Fotoğrafçılıkla uğraşıyor.

Nazmi Atacan:Tuna’nın babası.İçe dönük,sessiz,sabırlı ve çalışkan....

Zübeyde Atacan:Tuna’nın annesi.Ada’nın annesi ve babası gibi ünlü kişilerle tanıştığı için her zaman mutluluk duyan bir kişi...

Aras:Mavi Tuna’nın ağabeyi.Zeki,başarılı ve her zaman beğenilen biri.

Meriç Atacan:Tuna’nın eşi.Şair Doğan Gökay ve Pervin Gökay’ın yeğeni.

Pervin Gökay:Gizemli,güzel,kültürlü,başarılı bir sanatçı.

Süreyya Mercan:Türk sinemasının ünlü oyuncularından biri.Sıcakkanlı ve alçakgönüllü...

Kitabın Özeti:

Bu kitap Tuna’nın geçmişiyle hesaplaşmasını yani bir nevi iç savaş yaşamasını anlatmaktadır.Bu iç savaşta, Kuzguncuk’ta yaşadığı olaylar önemli bir yer tutar.Bu döneme baktığımızda ağabeyi Aras ve Kumral Ada’nın,Tuna’nın yaşamında büyük bir dönüm noktası oluşturduğunu görüyoruz.

Kuzguncuk’ta yaşayan Mavi Tuna, aynı mahalleye taşınan Süreyya Mercan ile Pervin Gökay’ın kızı olan Kumral Ada ile tanışır ve arkadaş olurlar.Kısa bir süre sonra Kumral Ada ile Mavi Tuna birbirlerini severler.Ada,Tuna’nın ağabeyi Aras ile tanışır ve onunla beraber olmayı tercih eder.Çünkü,Kumral Ada ile Aras’ın kişisel özelliklerinin birbirine benzemesi ve aralarındaki üstün gelme yarışı Aras ile Ada’nın yakınlaşmasına neden olur.

Aras ile Ada,lise öğrenimini bitirdikten sonra üniversiteye hazırlanmaya başlarlar.Aras’ın tek amacı,Gemi Mühendisi olmaktır.Aras;Kumral Ada ve Mavi Tuna ile gittiği deniz gezintisinde Tuna ile iddiaya girer ve bu iddia Aras’ın ölümü ile sonuçlanır.Kumral Ada,Aras’ı engellemediği için Aras’ın ölümünden kendisini sorumlu tutar.Kumral Ada,bu olayın etkisiyle içine kapanır ve bu olayı unutmak için yurtdışına gider.Aras’ın ölümünden bir hafta sonra sınav sonuçları belli olur ve Aras,İTÜ Gemi Mühendisliği’ni kazanır.Aras öldükten sonra Kumral Ada, başından beri sevdiği Tuna’ya geri dönmek ister fakat Aras gibi Mavi

Tuna’ya da zarar vereceğini düşünüp Tuna’ya geri dönemez.Kumral Ada yurtdışında tanıştığı biriyle evlenir.

.

Mavi Tuna,yaşanılanların bir rüya,bir karabasan olduğunu düşünür.Yaşanılan olayların bilinçaltının oyunu ve beyninin bir ürünü olduğunu savunur.Aslında Mavi Tuna,iç savaşını geçmişiyle ilgili meselelerini hala çözememesinin bedeli olarak yaşar ve böylece Tuna,bir kabusta yaşadıkları ile çocukluğu arasında gidip gelir .

challenger_67
17-07-07, 23:29
KAR
ORHAN PAMUK

Romanın ana kahramanı Kerim Alakuşoğlu fakat romanda Orhan Pamuk ona sürekli KA diye hitap ediyor.

Romanda olaylar genelde KA’nın etrafında olup bitiyor. KA laik bir aileden yetişmiştir. Pek dini bir eğitim almamıştır.

Roman KA’nın Almanya’dan Kars’a gelmesiyle başlıyor. Fakat romanın ilerleyen bölümlerinden de anlaşıyor ki; KA Almanya’dan önce de Kars’ta bazı olaylar yaşamıştır. KA Almanya’ya çalışmaya gitmeden önce Kars’ta üniversite bitiriyor. KA’nın Almanya’dan Kars’a dönmesiyle olaylar başlıyor.

KA’yı Almanya’dan Kars’a getiren sebep o dönemde Kars’ta bir kızın intihar edişidir. KA bunun nedenini araştırmak için Kars’a geliyor aynı zamanda buna bir çare bulmaya çalışıyor. KA bu olaylarla ilgilenirken gençlik aşkı olan İpek’i görüyor ve İpek evli olmasına rağmen aralarında tekrar hoşnutluklar başlıyor.

İpek, KA nın çocukluktan beri sevgilisi olup fizik ve güzellik olarak hoş bir kız idi.

O dönemde lakabı lacivert olan siyasal İslamcı görüşü benimseyen gizli yaşayan bir kişi KA’nın Kars’ta yaptığı bu çalışmalardan hoşlanmıyor. KA’yı bir gün adamlarına yakalatıp polisten gizli yaşadığı yere getirtiyor ve bu araştırmayı artık yapmamasını söyleyip tehdit ediyor.

Lacivert İpek’in kız kardeşi Kadife ile beraber. İpek’in kız kardeşi Kadife başı kapalı güzel bir bayan ve bu yüzden o dönemde İslamcılar için özel bir kişidir.

KA ile İpek arasında çocukluk-gençlik aşkları tekrar depreşiyor. KA İpek’e Almanya’ya dönmeyi teklif ediyor. KA ile İpek dönmek için anlaşıyorlardı.

Fakat tam buluşup gidecekleri zamana yakın KA lacivertin yerini bildiği için onu polise ihbar ediyor. Lacivert polis tarafından öldürülüyor. Bunu duyan ipek KA’ya çok sinirleniyor. Ve lacivertin hayatına son verdirttiği için KA ile Almanya’ya gitmekten vazgeçiyor.

Romanın sonlarına doğru KA Almanya’ya gidiyor ve gittikten dört yıl sonra öldürülüyor.

Romanın başlangıcında KA’nın Kars’a gelişi anlatılıyor. Karlı, fırtınalı bir havada KA Kars’a geliyor. Yollar kardan dolayı kapanır. Bu yüzden romanda Kars’ın içinde bir yoğunlaşma başlıyor.

Romanda siyasi partilerin adları romana gerçeklik katmak için kullanılıyor. KA en son olarak gitmeden önce araştırmasının sonucunu buluyor. Kadınlarının intihar etmelerinin sebebi Kars’ta genç kızlar genelde baş örtülü ve aşırı bir dini baskı altındadırlar. Ve bunun verdiği sıkıntı ile ne yaptıklarını bilmiyorlar. Kendilerini bir boşlukta hissedip intihar ediyorlar.

Orhan Pamuk Kars’a gidiyor. Ve KA’nın orda dinsiz, inançsız biri olarak tanındığını ve sevilmediği anlıyor.

Siyasi bir roman geniş kapsamlıdır. Macera romanı gibi üçüncü tekil şahıs anlatımı vardır. Olaylar dışardan izleniyor ama yazar anlatıyor. Olayların sürüş zamanı bir iki aylık bir süreyi kapsıyor .

challenger_67
17-07-07, 23:29
KARA KULE




Rolan adlı silahşör bir gün rüyasında eskiden onun çocukluk dönemlerinde ortaya çıkan çatışmaları ve bu çatışmalar sonrasında oluşan savaşları görür bu savaşlar sonunda o günden bu güne geriye sadece üç şey kalır.Silahşör,siyahlı adam ve kara kule bu kara kule nerde olduğ bilinmeyen lanetli birçok kişinin ölümüne sebep olan yerdir ancak bu yerin dev bir çölün sonunda olduğu tahmin edilmektedir fakat bu dev çölün bugüne kadar kiç kimsenin aşamadığı bilinmektedir Rolan aynı rüyada siyahlı adamın babasını öldürdüğünü ve sonra o kara kulede sakladığını orada yaşadığını görür o rüydaan sonra Roland bunun gerçek olduğunu gerçektende babasının o siyahlı adamın öldürdüğünü zanneder ve o günden sonra silahşör siyahlı adamı aramaya başlar fakat nerde olduğunu bilmeden .Silahşör yola koyulur ve kendini dev bir çölde bulur .Kilometrelerce uzanan dev bir düzlük sadece etrafta şeytanotu kümeleri görünmekte ve arada sırada karşılaşılan mezar taşlarını andıran levhalar yönü belirtmekte.Silahşör bu çölde siyahlı admı bulmaya çalışır o siyahlı adamı bulup ondan babasının öcünü almak ve onu yok etmek ister .Ancak bu çölüde aşmak o kadar kolay değildir .Ve yollarda karşısına birçok engeller çıkar.Bu engelleri silahşörün bulmaya çalıştığı Marleyn yapar bu güçlüklerin hepsi korkunç olaylardır .

Çölde günlerce tek başına yürür.Bitkin duruma düşer.Bazen çölde günlerce uyuyakalır.Kendine geldiği zamanlarda hep yola devam der.Birgün siyahlı adamın izine rastlar ve onun çölde olduğunu anlar .Bir kahinin silahşöre bu yolda devam etmesini onun doğru yolda olduğunu söyler.Silahşör kahini dinleyerek yola devam eder .Silahşör çölün sonlarına doğru yaklaştığını hisseder.Bu çölün arkasındada Karakulenin olduğunu ve oradada siyahlı adamı bulacağını tahmin eder . ileride bulutların üzerine uzanan dev bir kulede siyahlı adamın gölgesini görür oranın karakule olduğunu anlar ve kara kulede karşılaşırlar silahşör siyahlı adamın her türlü engellerine karşı çıkar ve onu yakalar .Etrafta yığılı kuru kafalar bulunmaktadır.Silahşör siyahlı adam ile diyaoloğa girer ona başına gelenleri anlatır.Onu öldüreceğini ve karakuleyi bulacağına yemin ettiğini söyler.Sonunda tam siyahlı admı öldürecekken bir anda siyahlı adam cübbesinin içinde sırıtan bir iskelete dönüşür.Kemiklerle dolu o mezarlığa bir yenisi eklenir Roland onu kendisi öldüremediği için çok üzülür fakat sonunda silahşör amacına ulaşır .O güne dek daha kara kuleye yaklaşan bile olmamasına rağmen Roland karakuleyi bulmuştur.

Yazar: STEPHEN KING

challenger_67
17-07-07, 23:29
Kitabın adı : Acı Tütün

Kitabın yazarı: Necati Cumalı

Yazım tarihi : 1974

Yayın Evi: İnkilap Kitabevi



ACI TÜTÜN



Çok umutluydu Urla’nın tütüncü halkı bu yılki tütün fiyatlarının yüksek olacağına inanıyorlardı. Bizim acemi aşık Ferit’ te. Binnaz’la evlenmek için gerekli olacak parayı bütün bir yılını verdiği tütünü satarak kazanacaktı. Eğer tahmin ettiği gibi fiyatlar yüksek olursa ahım şahım bir düğün yapacaktı.

Tütünler ambarlarda, köylüler ise sigara tümanından göz gözü görmeyen kahve köşelerinde bekliyorlardı. Buldukları eski bir radyo ile sabahtan akşama kadar haber bültenlerini dinliyorlardı. Kendi aralarında tahmini fiyatlar belirliyorlar ve sevinçten neredeyse uçuyorlardı. Köyün yaşlıları ise bir köşeye çekilmiş gençlerin haline acır bir tavırla oturuyorlardı.

Piyasanın acılmassına az bir zaman kala tütün eksperleri kasabaya gelmeye başlamışlardı. Onların gelmesi ile birlikte kasabada kısa süreli de olsa bir hareketlenme oldu. Kasaba doktoru’da tütün piyasasına atılmıştı.

Urlaya tayini çıkmasından sonra tütüncülükte iyi para var diyerek bu işe atılır. Doktorun piyasaya atılış sebeblerinden biriside karısının çok paragöz olmasıdır. Sürekli xxxxx oynayan boşa para harcayan karısından gizli olarak para biriktiriyordu.

Piyasanın acılmasına bir gün kala kasabada fırtınalar kopuyordu. Durum çylesine vahimdi ki kahvedeler artık 24 saat hizmet vermeye başlamıştı. Tütün sahiplerinin hepsinin uykusuzluktan gözleri şişmişti. Son günlerde çıkan birkaç karamsar haber köylünün bütün hayallerini alt üst etmişti. Ortam öylesine gergindiki kırk yıllık arkadaşlar bile en küçük bir laftan alınıyorlardı.

O büyük sabah geldiğinde bütün tütüncüler tekelin önünde toplanmiş tütün fiyatlarının açıklanmasını bekliyorlardı. Tütün eksperi beklenen fiyatları açıkladı. Açıklanır açıklanmaz büyük bir uğultu kopmştu. Eksper beklenen fiyatın yarısını söylemişti. Daha sonra daha önceden hiç planlanmış olmamasına karşın halkta toplu bir ayaklanma oldu. Kimse tütününü satmayacaktı.

Büyük bir direniş doğdu bu direniş öylesine büyüktüki bütün Ege bu dirernişe destek vermişti. Direniş büyüktü ama güçlü değildi. Onlarda biliyordu ki böylesine büyük bir direnişi organize olmadan sürdüremezlerdi.

Bütün Egeliler tütününü satınca bizim Ulalılarda tütünlerini ucuza satmak zorunda kaldılar. Akıllanmışlardı artık en kısa zamanda bir örgüt kuracaklardı. Bu sayade alıcılarla masaya oturup en azından kendi dertlerini anlatabilecek bir kapı bulacaklardı

challenger_67
13-10-07, 12:22
KİTABIN ADI BİR TEREDDÜTÜN ROMANI
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ ŞEFİK MATBAASI – İSTANBUL
BASIMYILI :1987


KİTABIN KONUSU:

Bir yazarın iki kadın arasında evlenmek için yaşadığı tereddütü anlatıyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Kitap Mualla adında bir kızın arkadaşı tarafından tavsiye edilen bir kitabı okumasıyla başlar. Kitap kendisine çok ilginç gelir ve yazarıyla bir baloda karşılaşır. Yazar Mualla’yı görür görmez beğenir ve evlenme teklif eder. Mualla da düşünmek için süre ister.

Yazar daha sonra eskiden tanıştığı ve bir hayranı olan Vildan ile karşılaşır. Vildan da yazara evlenme teklif eder. Ona kocasından ayrılarak geldiğini söyler. Fakat yazar bunu nazik bir dille geri çevirir. Vildan yazarı intihar etmekle tehdit eder. Bir kaç ay geçtikten sonra yazar tekrar Vildan ile karşılaşır. Kendi izini ona bir süre kaybettirmiştir. Ama bu yeni karşılaşma Vildan’daki değişikliği yazara fark ettirir. Vildan’ın, evine çağırma teklifini kabul eder. Evine gittiğinde Vildan’dan bazı itiraflar duyar. Vildan’ın asıl isminin Vildan olmadığını ve kocasından ayrılmadığını ve bir de sevgilisi olduğunu öğrenir. Ertesi gün Vildan’ın evine gelip gerçekleri öğrenmek istediğinde ise evden taşındığını öğrenir ve Vildan hakkında hiçbir bilgi alamaz.


KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsanlar önemli bir karar verirken daima tereddüt içinde olmuşlardır. Önemli buluşlar ve icatlar hep şüphe ve tereddütten doğmuştur.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Mualla: Çok zengin ve asil bir ailenin kızı, dünyaya bakış açısı çok farklı olan bir kişiliğe sahip, devamlı farklı şeylerin arayışı içinde.

Vildan: Acayip davranışları bulunan, yaşamayı sevmeyen söyledikleriyle yaptıkları arasında çelişki olan ihtiraslı bir kadın.

Yazar: İnsanların ruhi tasvirlerini çok iyi yapabilen, düşüncelerinde daima kuvvetli ve kararlı olmaya çalışan güçlü iradeye sahip bir insan.



5)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap dil bakımından fazla yalın olduğu söylenemez. Yabancı kelimelere biraz fazla yer verilmiş; ama yine de akıcı ve sürükleyici bir yapıt. Esrarengizliklerle dolu her an diğer sayfasında ne olacakmış düşüncesiyle okunacak bir kitap. Sonunda da yine okuyucuya yorum imkanı bırakarak bu özelliğini göstermiştir.

6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

Çocukluğu hastalık ve geçim zorlukları içinde geçti. Düzenli bir öğrenim görmedi. Bazı gazetelerde fıkra yazarı olarak çalıştı. felsefe konularına ve psikolojik çözümlemelere geniş yer verdi. XX. yüzyılda Türk toplumunun geçirdiği medeniyet değişimi ve sosyal bunalımlar üzerinde durdu. Başlıca romanları: Sözde Kızlar, Şimşek, Mahşer, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Yalnızız.

challenger_67
13-10-07, 12:22
KİTABIN ADI AŞK-I MEMNU
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ İNKILAP YAYIN EVİ
BASIMYILI 1993

1) KİTABIN KONUSU:

Bihter ve Behlûl arasındaki yasak aşkı anlatan bir romandır.

2) KİTABIN ÖZETİ:

Roman Peyker ve Nihat Beyin evlenmesiyle başlar. Peyker ve Bihter’in annesi Firdevs Hanım duldur ve Adnan Beye gizliden ilgi duymaktadır. Ancak Adnan Bey Bihter’den çok hoşlanmaktadır. Onunla evlenir. Adnan Bey varlıklı , asil bir aileden gelmiştir. Annesi bu evliliği hiç kaldıramaz.

Bir gün toplanıp pikniğe giderler, bütün aile oradadır. Adnan Beyin yeğeni Behlûl Peyker’e dayanamaz ve onu ensesinden ateşli bir şekilde öper. Peyker buna çok kızar çünkü kocasına çok bağlı birisidir. Behlûl Bihter’e göz koyar. Ondan çok hoşlanır, onun fiziki görünüşü Behlûl’u çıldırtma seviyesine getirir. Bihter’in kendisinden hoşlanmasını sağlar ve o günden sonra her gece beraber olurlar.

Behlûl ve Bihter’in mektupları Nihal tarafından görülür. Nihal bu olaya inanamaz çünkü Behlûlle evlenmeyi düşünmektedir. Nihal’in tam mutluluğu düşündüğü bir sırada bu olayı öğrenmesi hayatını yıkmıştır. Adnan Beyin bu olayı öğrenmesiyle her şey değişir.

Adnan Bey ve Nihal eskisi gibi beraber yaşamaya karar verirler. Artık hayatlarında ne Behlûl ne de Bihter olacaktır.

KİTABIN ANA FİKRİ:

Yasak bir aşk bir ailenin yıkımına neden olabilir, gerçekleri zamanında farketmek sevdiklerinin daha fazla üzülmesini engeller.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Bihter: Düzgün bir fiziğe sahip, çok güzel, erkekleri kolayca elde edebilen cazibeli bir kadındır. Annesine karşı kin beslemektedir.

Adnan Bey: Bihter’in kocasıdır. Orta yaşlı, varlıklı, iki çocuk babası, asil bir ailenin tek çocuğudur.

Nihal: Adnan Bey’in kızı. Zeki, güzel ve çalışkan bir kişiliğe sahiptir.Behlûl’e ilgi duymaktadır. Annesinin ölümü onu derinden etkilemiştir.

Behlûl: Adnan Bey’in yeğenidir. Kadınlara karşı özel bir ilgisi vardır. Bu onda bir zaafiyet haline gelmiştir.


5) KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitaptaki olaylar belirli ve düzgün bir sıra izlediği için okuyucuda bir heyecan uyandırıyor ve kitaba bir sürükleyicilik kazandırıyor. Kitapta kişilerin ruhi ve psikolojik tasvirlerine yer verilmiştir. Ancak kitabın dilinde düzeltme olması itibariyle yalın ve sade bir hale getirilmiştir. Fazla yabancı kelimelere yer verilmemiştir. Kitap yazıldığı dönemin insan ve aile ilişkilerini aynen yansıtmaktadır.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

Edebiyatımızın en önemli yazarlarından Halit Ziya Uşaklıgil, 1866 yılında İstanbul’da doğmuştu. Bir süre Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. 1896 yılında döndüğü İstanbul’da -dönemin etkin edebiyat hareketi olan- Servet-i Fünun topluluğuna katıldı. Meşrutiyet’in ilanından sonra bir süre Darülfünün’da Batı edebiyatı dersleri veren Uşaklıgil, hükümet tarafından yurtdışı hizmetlere gönderildi. Halit Ziya, 1945 yılında yine İstanbul’da öldü.

Çoğu edebiyat incelemecisi tarafından Türk romanının - gerçek anlamda- miladı kabul edilir Halit Ziya. Onun başyapıtı “Aşk-ı Memnu” ise bugün bile roman tekniği açısından aşılmış değildir. Halit Ziya, 150’den fazla hikaye ile altı romana imza atmış, tiyatro, şiir, hatıra, makale ve çevirileriyle arkasında altmış kadar kitap bırakmıştır.

Başlıca eserleri: Mai ve Siyah, Aşka Dair, Bir Ölünün Defteri, Aşk-ı Memnu, Ferdi ve Şürekası ve Hepsinden Acı.

challenger_67
13-10-07, 12:22
Kitabın Adı : ANKARA
Kitabın Yazarı : Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Yayın Evi : İnkılap
Basım Yılı : 1982

1-)Kitabın Konusu :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
2-)Kitabın Özeti :
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.

3-)Kitabın Ana Fikri :

Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.

4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :

Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.

Binbaşı Hakkı Bey : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.

Neşet Sabit Bey : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.

Murat Bey : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.

Ömer Efendi ve Ailesi¤ : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.

Yıldız Hanım : Tiyatro sanatçısıdır.

Şeyh Emin : Dini bir kişidir, tutucudur.


5-¤)Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :

Anlatımı güzel ve yalın bir kitap. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ki karmaşada, insanların tutum ve davranışlarının, kendilerini nasıl yansıttıkları hakkında örnekler sunuyor. Türkiye’nin geleceği hakkında, o yıllarda ki endişeleri ve yapılanmayı aktarıyor.Okunulması faydalı olacağını düşünüyorum.

6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi :

27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.

ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl,
Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.

challenger_67
13-10-07, 12:22
KİTABIN ADI Yaprak Dökümü
KİTABIN YAZARI Reşat Nuri GÜNTEKİN
YAYIN EVİ İnkılâp ve Aka-İstanbul
BASIM YILI 1983

1.KİTABIN KONUSU: Gelir düzeyinin üzerinde bir yaşam sürdürmek isteyen bir ailenin dağılışıdır.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır. Prensipleri kendi prensipleriyle bağdaşmayan insanlarla çalışmak istemediği için şirketteki memuriyetinden istifa eder; Üsküdar'daki evine çekilir. Ali Rıza Beyin, Şevket isminde bir oğlu ile Fikret, Neclâ, Leylâ ve Ayşe adında dört kızı vardır. Ali Rıza Bey, işten çıktığı sırada oğlu Şevket yüksek maaşla bir bankaya memur olur; evin bütün yükü onun üzerine biner. Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır. Babasının doğruluk ve namus uğruna işten istifa etmesini uygun bulur. Buna karşılık Ali Rıza Beyin hanımı Hayriye Hanım durumdan hiç memnun kalmaz.
Bir süre sonra Şevket, Ferhunde adında hafif meşrep bir kadınla evlenir. Eğlenceye düşkün olan bu kadın, birbirinden genç, güzel ve hareketli, asrî olmaya meraklı olan Neclâ ve Leylâ'nın da karakterini bozar. Bir eğlence ve moda düşkünlüğü başlar. Evde sık sık partiler düzenlenir. Evin büyük kızı Fikret, yengesi ve kardeşleriyle anlaşamadığı ve bu durumdan hiç memnun olmadığı için en az babası kadar üzgün ve kırgındır. Hayriye Hanım, sırf kızlarına koca bulmak ümidiyle evde her değişikliğe razı olur. Şevket de olanlardan memnun kalmamasına rağmen belki de karısının tesiriyle kendisini bu hevese kaptırmıştır...
Evde gün geçtikçe itibarı düşen Ali Rıza Bey tekrar işe girmeyi düşünürse de başaramaz. Eğlenceler ve toplantılar için lüzumsuz yere para harcanan evde maddî sıkıntılar başlar; kavgalar, türlü rezaletler ve sefalet birbirini takip eder. Ali Rıza Bey, çocuklarındaki bu korkunç değişiklikler karşısındaki hayret, şaşkınlık ve acı içinde kıvranmaktadır. Evdeki bu anormal havaya ayak uyduramayacağını anlayan Fikret Adapazarı'na yaşlı, dul bir adama gelin gider. Böylelikle aile ağacının yapraklarından biri düşer. Ali Rıza Bey, çirkin durumlardan kurtarmak için kızlarını evlendirmeyi düşünür; fakat dürüst ve namuslu damat adayı bulamaz. Bu arada Şevket masrafları karşılamak için bankadan borç alır; sonra ödeyemez, hapse atılır. Böylece, ikinci yaprak düşer. Kocası hapisteyken Ferhunde evden kaçar. Bu üçüncü yaprağın düşüşü olur. Karısının kaçtığı haberini hapishanede babasından alan Şevket üzülmez, hatta bir belâdan kurtulduğu için memnun olur.
Ferhunde'nin kaçışı ile elebaşlarını kaybeden Leylâ ve Neclâ bocalarlar. Evde hakimiyet yine Ali Rıza Beyin eline geçer; toplantılara ve eğlencelere son verilir. Bu monoton hayat kızlara pek sıkıcı gelir; sırf bu havadan kurtulmak için Neclâ bin bir türlü hayaller kurarak, kendisini zengin gösteren bir Suriyeli ile evlenir. Fakat Suriye'ye gidince orada kocasının birkaç karısının daha olduğunu görür. Kendisini kurtarması için babasına mektuplar yazar. Bu dördüncü yaprağın düşüşüdür. Bu arada Leylâ kötü yola sapar. Ali Rıza Bey, kızını evden kovar. Leylâ bir avukatın metresi olur. Bu beşinci yaprağın düşüşüdür. Bu olaydan sonra Ali Rıza Beye hafif bir inme iner. Onu yiyip bitiren asıl hastalık içindedir. Leylâ da gittikten sonra ev büsbütün ıssız kalır. Hayriye Hanım bütün güç ve kuvvetini kaybeder. Leylâ yüzünden kocasına sık sık sitemlerde bulunur. Bunun üzerine Ali Rıza Bey, Adapazarı'na, Fikret'in yanına gider. Fakat aradığı huzuru orada da bulamaz; kalabalık bir aile hayatı içinde âdeta bir cehennem hayatı yaşayan Fikret, bütün iyi niyetine rağmen babasını yanında barındıracak durumda değildir. Bunun üzerine Ali Rıza Bey İstanbul'a döner, hastalığı ilerlediği için eve uğramadan hastahaneye yatar. Babasının hastalık haberini alan Leylâ onu hastahaneden çıkarır, kendi evine götürür. Taksim'deki lüks apartman katında hep birlikte rahat yaşamaya başlarlar. Ara sıra yolda eski kahve arkadaşları ile göz göze gelmese Ali Rıza Bey büsbütün huzur içinde olacaktır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ : Çılgın hayallerin, maddî israfların, gereksiz özentilerin hüküm sürdüğü bir ailede çöküntülerin başlaması kaçınılmazdır.

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Ali Rıza Bey, şair ruhlu, içine kapanık, kendi hâlinde dürüst bir insandır.
Şevket, babası gibi iyi yetişmiş, karakterli, namuslu bir gençtir. Ailesine de son derece bağlıdır.
Ferhunde, eğlenceye düşkün,genç ve güzel bir kadın.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER Yaprak Dökümü, toplumsal gerçekleri ele aldığından basmakalıplıktan uzak, başarılı bir romandır. Bilindiği gibi, Tanzimat'tan sonra toplumumuzda bir batılılaşma hevesi başlamıştı. Batılılaşmak yanlış anlaşıldığından; yüzyıllarca süren millî gelenek ve göreneklerimizden, karakterimizden sıyrılma olarak kabul edildiğinden, bu, birçok ailede birtakım felâketlere sebep olmuştur. Bugün bile içinde bulunduğumuz güç durumların esas sebebi budur. Birtakım toplumsal pürüzlere, karakter boşluklarına ışık tutması bakımından Yaprak Dökümü gerçekçi ve orijinal bir romandır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

REŞAT NURİ GÜNTEKİN
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi (1912). Bursa' da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü.
ESERLERİ
Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955)

challenger_67
13-10-07, 12:22
KİTABIN ADI YABAN
KİTABIN YAZARI YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU

YAYIN EVİ VE ADRESİ İLETİŞİM YAYINEVİ , KLODFORER CAD.İLETİŞİM HAN NO CAĞALOĞLU 34400 İSTANBUL

BASIM YILI 2000





1. KİTABIN KONUSU :

Kitap kurtuluş savaşı sırasında cephede kolunu kaybetmiş bir subayla, askerliği yeni bitmiş bir askerin köyünde geçen olaylar anlatılmaktadır.

2. KİTABIN ÖZETİ :

Sessiz ve sakin bir yerde hayatını sürdürmek isteyen Ahmet Celal , gittiği yerde ,yabancı olduğundan,yaban olarak tanımlanmaktadır. köydekilerle hiçbir bağlantısı olmamasına ve subay olmasına rağm en ona düşman gözüyle bakılmaktadır. Ülkenin tamamı işgal altında olmasına rağmen köylülerin bunu umursamaması , sonuçta; evlerinin kundaklanması, yiyeceklerinin yağmalanması, kadın ve kızlarına tacizde bulunulması onların akıllarını başlarına getirir.Bu durumu gören Ahmet Celal sevgilisini yanına alıp kaçmaya çalışır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ :

Vatanın elden gitmesine rağmen duyarsızlığını sürdürmesinin,cahilliğin bir sonucu olduğunu göstermesidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

AHMET CELAL : içi vatan aşkıyla dolu,köylülerin cahilliğini gidermek için didinen,köy yaşamına alışık olmayan birisidir.

SALİH AĞA Sinsi bir kişiliğe sahiptir. Kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden bir kişiliğe sahip.

MEHMET ALİ’NİN ANNESİ : Kendisini toprağa adamış, cahil, hiçbir şeyden habersiz ve başkalarının sözünü dinlemektedir.

BEKİR ÇAVUŞ : Askerlik yaptığından dolayı olayların kısmen farkındadır. Bulunduğu ortam itibariyle bildiklerini aktarmaktan çekinmektedir.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :

Bana göre Yaban ; aydınla köylünün anlaşmazlığını ve cahiliğini gözler önüne seren değerli bir eserdir.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :

27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Okulu'nu bitirmedi. 1909'da, arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti Topluluğu'na katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam Gazetesi'ndeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
ESERLERİ :
Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Yaban, Ankara, Zoraki Diplomat, Panoroma

challenger_67
13-10-07, 12:23
kitabin Adi : Fareler Ve Insanlar
Kitabin Yazari : John Steinbeck
Yayin Evi Ve Adresi : Sosyal Yayinlar,babiali Caddesi,no:14 Cağaloğlu-istanbul
Basim Yili : 2001

1.kitabin Konusu : Birlikte Dolaşan Iki Gezici Toprak Işçisinin Bir çiftlikte Yaşadiklarini, Bağlilik Ve Dostluklarini Anlatmaktadir.
2.kitabin özeti : George Ve Lennie, Amerika’ Da Yaşayan, çiftliklerde Yaşayan Toprak Işçileridir. Bu Kişiler Kendilerini Diğer Toprak Işçilerinden Farkli Görürler. çünkü Işçiler Kazandiklari Parayi Ya ***** Oynayarak Ya Da Genelevde Harcamaktadir.onlarin Hayalleri Vardir. Biriktirdikleri Para Ile Bir çiftlik Satin Alacaklardir.bu çiftlikte çeşitli Hayvanlar Besleyecekler Ve Tarimla Ugraşacaklardir.şimdiye Kadar Gittikleri Bütün çiftliklerde Lennie Yüzünden Kovulmuşlardir. Lennie Uzun Boylu , Iri, Güçlü Bir Insandir Ama Kafasi Fazla çalişmaz Ve Tek Başina Hareket Etmeyen,devamli Birilerine Muhtaç Olan Bir Insandir. Bunun Yaninda Sevdiği şeylere Dokunma Hastaliği Vardir. George Ve Lennie, Arkadaşlarinin Tavsiyesi üzerine Başka Bir çiftlikte çalişmak Için Yola çikarlar. Yolda Lennie ölü Bir Fare Bulur Ve Onu Eliyle Okşar . George , Farenin Kendisine Faydasi Olmadiğini Ve Onu Atmasi Gerektiğini Söyler.ama Lennie Ona Zara Vermediğini Sadece Okşadiğini Söyler. Sonra Onu Zorla Yolda Birakir. Lennie’ Nin Bu Huyu Ileride Ikisine De Zarar Verecektir. George Bu Sefer Işe Başlamadan Lennie’ Ye Uyarilarda Bulunur. çiftliğe Gidince Hiç Konuşmamasi Gerektiğini , Eğer çiftlikte Bir Olay Olursa ; çifliğin Biraz Uzağinda Bulunan Bir Gölün Kiyisinda Saklanmasini Söyler.ama çiftlikte Herşey Yolunda Gitmez. Ustabaşinin Oglu Olan Curley Ve Karisi Iyi Insanlar Degildir. Curley’ In Karisi, çiftlikte Yaşamak Istemeyen, Zengin Olmak Isteyen Ve Kocasini Sevmeyen Bir Insandir. Bir Gün Curley’ In Karisi Lennie’yi Tanimak Ister Ve Yanina Gider. Bu Sirada çiftliktekiler Oyun Oynamaktadir. Curley’ In Karisi Ahirda Köpekleri Okşayan Lennie’ Nin Yanina Gider. Bir Süre Muhabbet Ederler. Curley ‘in Karisi Saçlarinin çok Yumuşak Olduğunu Ve Istiyorsa Saçlarinan Okşayabileceğini Söyler. Lennie, Kadinin Saçlarini Okşar. Curley’ In Karisi Lennie’ Yi Uyarir Ama Elini Saçindan çekmesini Söyler, Sonra Bağirmaya Başlar. Paniğe Kapilan Lennie Ona Simsiki Sarilir. Kadinin Boynu Kirilir, Ve ölür. Lennie önceden Belirledikleri Yere Gider, Orada Candostu Lennie Tarafindan öldürülür.

3. Kitabin Ana Fikri : Hayallerimiz Bizimdir.kimse Hayalerimizi Yok Edemez. Insan Dostlarinin Sonuna Kadar Yaninda Olmali,onu Desteklemelidir.

4.kitaptaki Olaylarin Ve şahislarin Değerlendirilmesi : Olaylar Genellikle Bir çiftlikte, George Ve Lennie Arasinda Geçmektedir. George Biraz Uyanik, Hayalleri çok Olan Bir Insandir. Her Zaman Lennie’ Yi Kollamak Zorunda Olduğu Için Hayallerini Gerçekleştirememiştir. Lennie Ise Kafasi Biraz Yavaş Işleyen, Temiz Kalpli, Kendi Başina Yaşayamayan Bir Insandir.

5.kitap Hakkinda şahsi Görüşler : Steinbeck Bu Romanda Insan Ruhunun Derinlerne Dalan Keskin Gözlerinin Gördüklerini, Kendine özgü, Yalin, Ve Alçakgönüllü Bir Dille Aktarmiştir.bu Nedenle Sürükleyici Bir Romandir.

6.kitabin Yazari Hakkinda Bilgi :
John Steinbeck
Amerikali Roman, Oyun Ve Köşe Yazari. 1962’de Nobel Edebiyat ödülü Aldi. En ünlü Romanlari Gazap üzümleri Bir 20.yüzyil Edebiyat Klasiği Olarak Kabul Edilmektedir. ünlü Eserleri Arasinda Al Midilli, Cennet çayirlari, Fareler Ve Insanlar Yer Almaktadir.california’ Da Doğmuştur.olaylari Genelde Monterey Körfezinde Geçmektedir.20 Aralik 1968’ De New York’ta ölmüştür.

challenger_67
13-10-07, 12:23
KİTABIN ADI SİLAHLARA VEDA
KİTABIN YAZARI ERNEST HEMINGWAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ GÜVEN YAYIN EVİ / İSTANBUL
BASIM YILI 2000

KİTABIN KONUSU : Birinci Dünya Savaşında bulunan bir askerin başından geçen olaylar.
KİTABIN ÖZETİ :
Teğmen Frederic Henry , İtalyan sınırında ,bir İtalyan ambulans birliğinde çalışan genç bir Amerikalıydı. Yeni bir saldırı başlamak üzeredir. Henry izinden karargaha döndüğünde arkadaşı teğmen Rinaldi, İngilizlerin orada yeni bir hastahane kurmak için birkaç İngiliz hemşire gönderdiklerini söyler. Sonra da Henry’ i Catherina Barkley adındaki hemşireyle tanıştırır.
Henry , işten vakit bulabildikçe, Catherine’i görmeye gitmektedir. Bu içtenlikli tavırlı İngiliz kızından hoşlanmakta ise de ona aşık değildir. Henry, cepheye gitmeden önce genç hemşire, kendisine bir madalyon verir.
Milano’da doktorun Henry’yi muayene etmesine fırsat kalmadan hemşireler, genç adamın içki içmesini yasak etmişlerdir ama genç adam bir kapıcıyı kandırarak gizlice içki aldırtıp yatağının altına saklar. Catherine Barkley de Milano’daki hastaneye gelmiştir.Henry ona aşık olduğunu hatırlar.Doktorlar, Henry’yi dizinden ameliyat etmeden önce, altı ay sırtüstü yatakta yatması gerektiğini söylerler. Henry, ameliyatı ertesi günü yapabileceğini söyleyen bir başka doktora muayene olmak ister, bu arada Catherine de işlerini bol bol Henry’nin yanında kalabilecek şekilde ayarlamaktadır.
Ameliyat’tan sonra Henry ,Milano’da bir zaman daha kalır. Catherine de onun yanındadır.Lokantalara gidip yemek yerler , araba gezintileri yaparlar. Henry geceleri yalnızlıktan sıkılmakta ,huzuru kaçmaktadır.Catherine sık sık odasına gelip geceyi onunla birlikte geçirmeye başlamıştır.
Yaz yerini sonbahara bırakmış, Henry’ nin yaraları iyileşmiştir.Ekim’ de Henry hastahaneden çıkıp iyileşme devrini izinli olarak dışarıda geçirecektir.Catherine’ le Henry , izni birlikte geçirmeyi tasarlamaktadırlar. Ama genç adam, hastahaneden çıkmadan yeniden yaraları açılır. Başhemşire Henry’ nin hastahaneden taburcu edilmemek için bile bile içki içip yaraların azmasına neden olduğunu ileri sürer. Henry cepheye gitmeden önce Catherine’ le birlikte geceyi bir otel odasında geçirirler.Genç kız ona hamile olduğunu söyler .
Henry cepheye döner, üç ambulansı hastahane malzemesiyle doldurup güneye, Po vadisine gitme emrini almıştır.Askerlerin morali çok bozuktur. Rinaldi , Henry ‘ nin dizinde yapılan ameliyatın başarılı olduğunu sürer. Henry’nin daha nikahlanmadan evli bir erkek gibi davranmaya başladığını söyler. Cephede , İtalyanlar Alman birliklerinin Avusturya birliklerini takviye ettiğini öğrenince Caporetto’ dan geri çekilmeye başlarlar. Bu, tarihin en korkunç geri çekilmelerinden biridir. Henry hastahane malzemesiyle yüklü ambulanslardan birini kullanmaktadır.Güneye doğru geri çekilirlerken ambulans yoldaki tıkanıklık yüzünden uzun zaman beklemek zorunda kalır. Henry, yolda iki İtalyan çavuşunu arabaya alır. Gece şiddetli yağan yağmur altında geri çekilme harekatı saatlerce devam eder.
Şafak sökerken Henry Udine’e daha çabuk varabilmek amacıyla kestirme yollardn birine sapar . Ambulans yolun çamurlarına saplanır. Çavuşlar arbadan inip yalnızca yollarına devam etmek isteseler de Henry onlara arabanın çamurdan çıkarılmasına yardım etmelerini söyler.Çavuşlar buna yanaşmazlar ve kaçarlar. Henry ateş edip bir tanesini yaralar. Öbürü tarlalara doğru kaçarak kurtulur. Henry’nin yanında yürüyen bir İtalyan ambulans şoförü, yaralı bir İtalyanı başının arkasından vurarak öldürür. Henry ve üç arkadaşı yürüyerek Udine’nin yolunu tutarlar. Udine karşıdan göründüğü sırada Henry’nin grubundaki askerlerden biri bir, İtalyaan , kurşunuyla ölür. Öbürleri bir ahırda saklanıp ortalıktan el ayak çekildikten sonra tekrar yola koyulurlar. Udine’ nin içinden geçip Taglimento nehrine doğru uzanmakta olan askerlere yetişeceklerdir.
Artık İtayan ordusu tam bir keşmekeş içinde bulunmaktadırlar, Askerler silahlarını yere fırlatmakta, subaylar hırsla apoletlerini söküp atmaktadırlar. Taglimento nehrinin üzerinden geçen tahta köprünün öbür yanında bir askeri mahkeme kurulmuştur.Orduya ve rütbeye hakaret eden subaylar hemen muhakeme edilip kurşuna dizilmektedirler. Henry’ de bunların arasındadır, ama bir kolayını bulup nehre atlayarak kurtulur. Venedik ovasına yürüyerek geçer, sonra bir yük trenine atlayıp Milano’ya gelir.Yattığı hastahaneye uğrar , İngiliz hemşirelerin Stresa’ ya gönderildiklerini öğrenir.
Caporetto ‘ dan geri çekildikleri sırada Henry, silahlara veda etmiştir. Milano’ da bir Amerikan arkadaşından sivil elbiseler satın alır. Trenle Stresa’ ya gider, orada izine çıkmış olan Catherine’ i bulur. Henry’ i kaldığı otelin barmeni , resmi makamların onu orduyu terk suçundan ertesi sabah tevkife hazırladıklarını haber verir. Onlara sandalını kiralamayı önerir. Bununla Catherine ve Henry İsviçre’ ye geçebilirdi. Henry , bütün gece kürek çeker. Sabahlayin elleri yara bere içindedir , öyleki ,kürek çekmek şöyle dursun , küreklere dokunmasına bile imkan yoktur. Henry’ nin karşı koymasına aldırmadan Catherine küreğe geçer. Sağsalim İsviçre’ varırlar, hemen tutuklanırlar. Henry , kürek çekmesini seven bir sporcu olduğunu ve kış sporları yapmak için İsviçre’ ye geldiklerini söyler. Henry’ le Catherina’ nin tamam oluşu, başlarının derde girmesini önler.
Sonbaharın geri kalan günlerinde ve kışın Montreux dolaylarında bir otelde kalırlar. Evlenme işini de konuşurlar, ama Catherine çocuğunu dünyaya getirmedikçe nikah memurunun karşısına çıkmak istemez.Kayak yaparlar , gezerler, gelecek için güzel şeyler düşlerler.
Catherine’ nin doğum yapacağı zaman yaklaşınca bir hastahaneye yakın yerde bulunmak amacıyla Lusanne’ ye giderler. İlkbaharda Montreux’ ye dönmeyi düşünürler. Hastahanede Catherine’ in sancıları çok fazla olduğu için doktor, onu bayıltmak zorunda kalmıştır. Saatlerce süren sancılardan sonra Catherine ölü bir çocuk dünyaya getirir. Hemşire, Henry’ i karnını doyurması için dışarıya göndermiştir. Tekrar hastahaneye döndüğü zaman Catherine’ in bir kanama geçirdiğini öğrenir. Odasına gidip Catherine’ ölünceye kadar onun yanında kalır.Henry’ nin yapacağı bir şey yoktur, konuşacak bir kimsesi, gidecek bir yeri de yoktur. Catherine ölmüştür artık. Hastahaneden çıkar ağır ağır oteline doğru yürür. Yağmur yağmaktadır.




3.KİTABIN ANA FİKRİ : Ölüm denilen gerçek anlaşılırsa, hayatın yaşanmaya değer güzellikte olduğu ve önemli anları bullunduğu.


4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :


Teğmen Frederic HENRY : Birinci Dünya Savaşın da cesurca savaşan bir Amerikan askeri.

Teğmen Rinaldi : Henry’ e her zaman destek çıkan kahraman bir asker ve iyi bir dost.

Catherine BARKLEY : Her konuda sevdiği kişi için her şeyi yapabilecek bir kız.

CAPORETTO : İtalyan birliklerinin Alman birlikleri saldırısı sonucu terk ettikleri yer.

UDINE : Savaş sırasında Henry’ nin ulaşmaya çalıştığı yer.

STRESA : Catherine’ nin işi gereği gönderildiği yer.

İTALYA : İtalya sınırında Henry o sıralar çalışmaktadır.

MONTREUX : Henry ile Catherine’ nin tatil yapmak için gittikleri yer .

LUSANNE : Catherine’ nin doğum yaptığı yer.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Bu eseri okurken insan adeta kendini kaybediyor o yılları sanki kendisi yaşıyormuş gibi oluyor.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :

1899’ da doğdu. Babası sporla da uğraşan bir doktordu. Ernest’ in de kendisi gibi doktor olmasını istiyordu. Orta öğrenimini tamamladıktan sonra ‘ City Kansas Star ‘ gazetesinde iş buldu; iki ay sonra da bu işi bırakarak İtalya’ ya gitti. Birinci Dünya Savaşı na katıldı. Bu günlerin ürünü olarak da ‘ Silahlara Veda ‘ adlı romanını yazdı. 1919’ da ağır yaralandı. Amerika’ ya giderek Toronto Star gazetesinde yazmaya başladı; gazetesi tarafından muhabir olarak Ortadoğu’ ya gönderldi. Bir süre Paris’ te yaşadı.İspanya iç savaşının başladığı 1936 yılında da İspanya’ya gitti. Eserlerinde gezip gördüğü yerleri iyi bir gözlemin sonucu olarak vermesini bildi. Rmanlarının yanı sıra hikayeleriyle ün saldı.Amerikan hikayeciliğinde gerçekciliğin öncüsü oldu. İhtiyar Balıkçı adlı eseriyle Nobel Ödülü’ nü kazandı.

ESERLERİ : Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Afrikan’ nın Yeşil Tepeleri, İhtiyar Adam ve Deniz, Ya Hep Ya Hiç, Güneş de Doğar, Paris Bir Şenliktir, Irmağın Ötesi.

challenger_67
13-10-07, 12:23
KİTABIN ADI SODOM VE GOMORE
KİTABIN YAZARI Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ İletişim Yayınları İSTANBUL
BASIM YILI 1984




1.KİTABIN KONUSU : İstanbul’un işgali ve İstanbul halkının işgale karşı gösterdiği tepkiler


2.KİTABIN ÖZETİ : Birinci Dünya Savaşı henüz sona ermiştir.Osmanlı İmparatorluğu da bu felaketten payını almış ve ülkenin heryeri kargaşa içindedir. 1921’lerin İstanbul’u, İngilizler şehri işgal etmiş ve saray buna sessiz kalmıştır. İstanbul, Anadolu’ dan kopuk ayrı bir dünya gibidir, tıpkı Sodom ve Gomore gibi.Tanrının lanetlediği şehirlerden ikisidir. İstanbul kızları İngiliz subaylarıyla beraber olmaktan gayet mutludurlar. Leyla’da bunlardan biridir.Bu nazik kızlarımız Kuvayi Milliyetçileri yabani dağ insanı olarak görmekte,hatta tiksinmektedirler.Leyla’ ya aşık olan Necdet ise bağımsızlıktan umudunu kesmiş, olaylara sadece seyirci kalmıştır.Sevdiği kızın işgalci subaylarla olan yakınlığını görür fakat görmezden gelir,hatta o da bu subayların çevresinde oluşan yüksek sosyeteye katılır.Oysa Necdet’in arkadaşı Cemil bir şeyler yapmak gerektiğini düşünür ve Kuvayi Milliyecilere katılır ve sonunda şehit olur.Fakat o değeri bilinmez insanlardandır, vatan o ve onun gibilerinin kanlarıyla hayat bulmuştur.Vatanın ayakları aslında bağımsızlık savaşında ayaklarını yitiren gazilerimizindir.Onlar her bir uzuvunu kaybederken vatan yeniden el ayak sahibi olmuştur.
İstanbul’un bu şaşalı hayatı çok kısa sürer.Ezilmiş Anadolu insanının özlediği gün gelir.Bir gece Kuvayi Milliyeciler karanlığın içine akın eden ışık hizmeleri gibi akın ederler şehre.
Leyla,o eski hayatlarının mahvettiği için bu büyük savaşçıları nefretle karşılar.Necdet ise artık bu İngilizler tarafından kullanılmış vatanperverlik duygusundan yoksun kızdan soğumuştur.
Leyla dudaklarını Necdet’in dudaklarına uzatır.Necdet onu kucaklar ve bir köşeye bırakır. Dudaklarında bir kimyevi maddenin “rujun” yavan tadıyla bağımsız İstanbul’a katılır.


3.KİTABIN ANA FİKRİ: İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir , hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.


4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: İnsanlar zorda kaldıkları an her türlü şekle bürünebilir , hatta en samimi olduğu kişilere bile kazık atabilir.
Necdet: Kendine güveni olmayan birisi ve küçük kırılganlıkları ve vazgeçemediği rahatlığı onu yurt savunması gibi bir şereften yoksun bırakıyor.

Leyla: Bakımlı ,ince yapılı ,dikkati çeken güzel bir İstanbul kızıdır. Fakat ailesi gibi vatan duygularından yoksun, sosyeteyi seven, hovarda bir kızdır. Hayatı yalancı bir cennetten farksız yaşamak isteyen bir kişi.
Cemil: Vatansever biri, vatanının köle oluşuna katlanamayacak derecede onurlu, güçlü, iri yapılı bir Türktür.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Her milletin içinde fedekar insanlar olabileceği gibi menfaat insanlarıda bulunmaktadır. Bağımsızlık bu fedakar insanlar sayesinde devam etmektedir. Kötülüğün kaynağı olan hep menfaat grubudur.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. 1913’te ilk hikaye kitabını çıkardı: Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte “Kadro” dergisini çıkardı. 13 Aralık 1974’te Ankara’da öldü.


ESERLERİ: Rahmet(1923), Milli Savaş Hikayeleri(1947), Kiralık Konak(1922), Nur Baba, Sodom ve Gomore(1928), Hüküm Gecesi, Yaban(1932), Ankara, Bir Sürgün, Erenlerin Bağından(1922), Okun Ucunda, Zoraki Diplomat(1955), Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 yıl(1968), Nirvana(1909), Veda, Sağnak(1929) ve Mağara(1934).

challenger_67
13-10-07, 12:24
KİTABIN ADI DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU
KİTABIN YAZARI PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ ÖTÜKEN YAYINEVİ MALTEPE İSTANBUL
BASIM YILI 2000


1.KİTABIN KONUSU:
Çocukluğundan beri bacağından rahatsız olan ve kimseyi dinlemeyen birisinin, hayaller peşinde koşarken başından geçen olaylar.

2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazarın küçüklüğünden beri çektiği hastalık onu hastahanelerden tiksindirmiştir. Fakat durumu ciddiyetini korumaktadır. Annesi ile kenar mahallelerin birinde virane ahşap bir evde yaşamaktadır.
Bir gün ameliyat olması gerektiğini öğrenip hastahaneden döndüğünde evde annesini bulamaz ama odanın halinden annesinin şiddetli bir baş ağrısı geçirdiğini anlar. O sırada annesi gelir. Yazar ise annesini üzmemek için ona gerçekleri anlatmaz. Kendi doktaruna gidip ona gözükmesi gerektiğini söyler. Annesi yazarın Erenköye gideceğini öğrenince paşanında onu merak ettiğini söyler. Ertesi gün yazar önce paşaya gider. Paşa ilk olarak sağlık durumunun nasıl olduğunu sorar yazar da kaçamak cevaplar vererek olayı geçiştirir. Daha sonra odaya Nüzhet gelir yazardan getirmesini istediği kitapları alır. Kızı gidince paşa yazara bir de doktor Ragıp Bey’ e görünmesini tavsiye eder. Paşanın uzaktan akrabası olan yazar küçük yaşlardan beri onunla konuşur, ona kitap okur. O akşam yine bir roman okumaktadır fakat paşa uyuyunca Nüzhet’ le birlikte beahçeye gider ve muhabbet ederler. Yazar on beş yaşında ve aralarında dört yaş olmasına rağmen Nüzhet’ i sevmektedir. Ancak onun da aynı duyguları hissetiğinden emin olmaz. Bahçede konuşurken doktor Ragıp’ ın Nüzhet’ i istediğini duyunca önce üzülür ama Nüzhet oralı olmayınca, duyduğu şüpheye rağmen keyfi yerine gelir. Daha sonra Nüzhet annesinin isteği üzerine uyumaya gider ve yazar da kendine olan tüm güvenini kaybeder.
Hastalığı onu normal yaşından çok daha olgun davranmaya sevk etmiştir. Doktorun ikazlarına rağmen baston kullanmayan yazar o gece yatakta yorgun ve acı içinde kıvranmaktadır. Henüz uyumadan Nüzhet yazarın evine uğrar ve uyuyamadığını bahane ederek tekrar koyu bir muhabbete başlarlar. Ertesi gün yazar erkenden doktara gideceğinden Nüzhet onun uyumasını ister. Fakat yazar ona karşı olan zaafiyetini daha fazla saklayamaz, onu kendisine çekip bir kere öper ve Nüzhet şaşkınlık içerisinde koşarak eve gider.
Sabah olunca yazar Kadıköye gider ve paşanın istediği kitapları alır ve sonra da annesine bir ay içerisinde gelemeyeceğini yazar. Oradan da doktara gider fakat operatörün dersi olduğundan görüşemezler. Operatörle akşama görüşebilen yazar ondan baston kullanması ve iyi yemesi ve dinlenmesi konusunda uyarı alır. İşi bitip köşke dönen yazar içeriye girdiğinde kendisinden gizli birşey konuşulduğunu anlar ve üzüntü içerisinde bahçeye oturmaya çıkar. Daha sonra Nüzhet gelir ve yazar içeri girdiğinde annesinin dolabın arkasında çıplak olduğunu söyleyerek onu rahatlatır. Fakat akşam Nurefşan ona gerçekleri yani Nüzhet ile doktor Ragıp’ın durumlarını konuştuklarını söyler. Yazar hayal kırıklığına uğrar ve Nüzhet’ in odasına konuşmaya girer. Nüzhet yine yazarı ikna eder. Daha sonra ikiside uyurlar.
Ertesi günü Nüzhet’ le bahçede geçiren yazar Nüzhet’ le cinsel yakınlaşmalara girer. O akşam doktor Ragıp yemeğe gelir ve yazar hiç oralı olmaz. Konukları gidince Paşa yazara doktor hakkında görüşlerini sorar o da Ragıp’ ı Nüzhet’ e yakıştıramadığını söyler bunu duyan yengesi de içinden yazara karşı kin tutar.
Bir gün yazar yengesinin Nüzhet’i mikroplara karşı uyardığını ve eşyalarımızı ayırdım dediğini duyar ve bunun üzerine evi terketme kararı alır. Ancak annesininde o gün paşalara geleceğini duyması kararını değiştirmesine neden olur.
Hızla geçengünlerden sonra nihayet evine dönen yazarın ağrıları gün geçtikçe arttığından annesi onu fakülteye götürür. Operatör ona durmun ciddiyetini hatırlatır ve yerinden bile kıpıdamamasını ister. Evi birden kalabıklaşan yazarın yakınları onu teselli etmeye çalışır. Tekrar fakülteye gittiğinde operatör bacağın kesilmesi gerektiğini söyler fakat buna razı olmayan yazar birden bayılıverir. Bundan etkilenen operatör kasaplardan farkı olmaları gerektiğini söyleyip yazara, üç aylık bir sürede bacağını kurtarmak için hastahanete kalması gerektiğini söyler. Yazar bunu kabul etmek zorunda kalır ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşuna yatırılır. Burası ona hapishane gibi gelir ve ilk gecesi olaylı biter. Bu korkuya dayanamaz ve bütün gücüyle bağırıp çağırır. Zor geçen günlrin sonunda ameliyat günü gelir. Ameliyatı bitince yedinci pansumanda doktor bacağın kurtılduğun ancak yer basamayacağını söyler.
Daha sonra da Nüzhet’ ten gelen karttan Paşanın hastalandığını Nüzhet’ in de doktor Ragıp’ la nikahlanacağını öğrenir. Acılar içinde geçen günlerin sonunda annesi doktor Mithat ve arkadaşı onu hastahaneden taburcu ettirirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bize verilen öğütleri ciddiye almalı ve hayallere peşinden koşmamalıyız. Aksi takdirde kaybeden yine bizoluruz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Yazar: Tek bacağından acı çeken ve ümitleri peşinde rüyalar aleminde koşan birisi.
Nüzhet: Yerinde duramıyan yaşam dolu son derece hareketli birisi.
Paşa: Disiplinli, yardım sever ve dediğim dedik, inatçı birisi.
Yengesi: İçten pazarlıklı kızının iyiliğini düşünen bir anne.
Nurefşan: Köşkün hizmetçisi ve yazarın mutluluğu için elinden geleni yapan birisi.
Doktor Ragıp: Bakımlı ve kültürlü bir doktor.
Doktor Mithat: Yazarın doktoru.
Operatör: İnsanliğa faydalı olmaya çalışan bilinçli bir tıp adamı.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kısa ve anlaşılması güç bi kitap.Yazar kitaptaki şahısları psikolojik yönden ele almıştır.Sürükleyici bir kitaptır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa İstanbul’ da 1899 yılında doğdu. Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi, kendi kendini yetiştirdi. “ Biri Yerli ve Kopanlıklar Kralı” adlı (1913) ve “ Üç Kardeş” adlı (1918) birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor, Fagfur (1918) vb. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu.Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları “ Yirminci Asır” adlı bir akşam gazetesinde “ Asrın Hikayeleri” genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi; yazar devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Ömer Seyfettin vb.) tarafından teşvik edildi.O tarihten sonra yalnız gazetelerde çalıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada “ Kültür Haftası (1936) ve Türk Düşüncesi (1953-1960)” adlı iki de dergi çıkardı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı; savaş sonrasında calıştığı parti gazetelerine göre ikide bir ağız değiştirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladığı, genellikle gerici bir takım görüşlerin savunuculuğunu yaptı. Atatürkün sağlığında “ Türk İnkılabına Bakışlar(1938)” adlı bir kitap yazmışken Atatürkün ölümünden sonra devrin düşmanı bir yol tutu. 1961’ de İstanbul’ da öldü.

ESERLERİ:
Yalnızız, Fatih Harbiye, Şimşek, Bir Tereddütün Romanı, Sözde Kızlar, Mahşer.

challenger_67
13-10-07, 12:24
KİTABIN ADI İnce Memed

KİTABIN YAZARI Yaşar Kemal

YAYIN EVİ VE ADRESİ : Aka Kitabevi, İstanbul

BASIM YILI :1988

KİTABIN KONUSU Anadolu halkının geri kalmışlığı, cahil bırakılmışlığı ve köy hayatının sefaleti.

KİTABIN ÖZETİ :
Toroslar’dan Akdeniz’e uzanan Dikenliözü’ndeki beş köyden birisi Değirmenoluk’tur. Bu köyün insanları köylerinden dışarıya çıkmazlar. Onun için buraların kendine has kanun ve töreleri vardır. Bu kanun ve töreleri Abdi Ağa koyar ve uygular. Dışarıdan kimse gelmez ve karışmaz.
Köyün yağız delikanlılarından Memed günlerdir Abdi Ağa’nın tarlasını sürmektedir. Artık dayanamayacağını anlayınca herşeyi bırakıp Kemse Köyü’ne gider ve Süleyman’a sığınır. Memed’in bu yaptığı aslında bütün köy ahalisinin hayalidir. Memed kışı Kesme Köyü’nde geçirir. Anasını ve köyünü özlemiş olmasına rağmen dönmemekte kararlıdır. Bir gün köyden bir tanıdık onu görür ve bu haberi hemen Abdi Ağa’ya yetiştirir. Bunu öğrenen Abdi Ağa Süleyman’ın kapısına dikilir ve Memed alıp köye götürür. O yaz Memed hasatı yapar ve Abdi Ağa’nın topraklarını sürer. Abdi Ağa ise ceza olarak ona hasatın beşte birini verir. O kış Memed ve anası çok zorluk çekerler.
Memed arkadaşı Mustafa ile ilk defa kasabaya giderler. Yolda iyi, mert bir eşkiya olan ve hayranlık duydukları Kara Ahmet’le karşılaşırlar. Kasabadaki yaşam Memed’i çok etkiler. Ağaların olmadığı herkesin hür olduğu bu hayat özlemiyle Memed sevgilisi Hatçe’yi kaçırmak için köye gider ve barber kaçarlar. Abdi Ağa’nın yeğeninin nişanlısı olan Hatçe ile Memed’in kaçmalarının ardından Ağa’nın adamları ve yeğeni onları yakalamak için izlerini sürerler. Nitekim bulurlar. Aralarında çatışma çıkar. Abdi Ağa’nın yeğeni ölür, Memed yaralanır ve kaçar. Hatçe ise yakalanır. Memed’in sığınacak bir yeri olmadığı için Deli Durdu denilen bir eşkiyanın çetesine sığınır. Çetenin yaptığı haksızlıkları gören Memed Deli Durdu’dan nefret eder.
Bu sırada Abdi Ağa Hatçe’yi cezalandırmak için ona bir tuzak kurar. Yeğenini Hatçe’nin öldürdüğüne jandarmaları ikna eder ve Hatçe hapishaneye düşer.
Eşkiyalığa iyice alışan Memed zulmetmeye dayanamaz ve çeteden ayrılıp yeni dostlar bulur ve onlarla gezmeye başlar. Bir gece köye geldiğinde anasının öldüğünü duyar ve Hatçe’nin başına gelenleri öğrenir. Ardından Abdi Ağa’nın izini sürmeye başlar.
Bu arada Abdi Ağa Memed’i ortadan kaldırmak için bir tuzak kurar. Memed ise kasabada Hatçe’yi bulur ve bir yolunu bulup onu ve arkadaşını hapishaneden kaçırmayı başarır. Köylüleri de Abdi Ağa’ya karşı gelmeleri konusunda yüreklendirir. O kış köylüler Abdi Ağa’ya hasatlarından bir buğday tanesi bile vermezler.
Abdi Ağa Ankara’ya telgraf çeker ve Memed’in gizlendiği yeri ihbar eder. Jandarmalar Memed’i kıstırırlar. Aralarında çatışma çıkar. Tam bu sırada Hatçe doğum yapar. Memed eşi ve çocuğu için teslim olur fakat bu esnada Hatçe vurulur. Memed’in dünyası yıkılır. O sırada çıkan afla serbest kalır. Doğan çocuğunu Hatçe’nin hapishane arkadaşı alır ve Gaziantep’in bir köyüne götürür.
Olaylardan Abdi Ağa’yı sorumlu tutan Memed köye gelir ve Abdi Ağa’yı vurur. Bu duruma sevinen köylü bayram eder. Memed ise atını dağlara doğru sürer ve o günden sonra Memed’den haber alınmaz.
O gün bu gündür Dikenlidüzü Köylüleri, çift koşmadan önce çakırdikenleri ateşe verirler. İşte tam o günlerde Alidağ’ın doruğunda bir top ışık patlar, üç gün üç gece yanar durur.


KİTABIN ANA FİKRİ : En yüksek makamlarda bile olsak kimseye haksızlık etmeye hakkımız yoktur.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İnce Memed: Toroslar’da Değirmenoluk Köyü’nde yaşayan yoksul ve yetim bir köylü çocuğu. Abdi Ağa’nın baskısına dayanamaz, onun yeğenini öldürür ve dağa çıkıp eşkiya olur.
abdi Ağa: Dikenliözü’nde bulunan beş köyün sahibi, merhametsiz, bencil ve zengin bir köy ağası.

YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
HAYATI
1922’de Adana’da doğdu.
Asıl adı Kemal Sadık GÖKÇELİ olan Yaşar KEMAL, ortaokul son sınıfa kadar okudu. İşçilik, katiplik, bekçilik, memurluk, arzujhalcilik gibi çok çeşitli işlerde çalıştı.
Yazı hayatına şiirle başladı. İlk şiiri Adana Halkevi dergisi “Görüşler”de yayınlandı.
Uzun zaman folklorla uğraştı, derlemeler yaptık.
Cumhuriyet gazetesinde fıkralar ve röportajlar yazdı.
İstanbul’a taşındıktan sonra hikayeler yazdı(1951).

ESERLERİ
HİKAYE KİTAPLARI;
Sarı Sıcak(1952)
ROMANLARI;
İnce Memed

RÖPORTAJ;
Yanan Ormanlarda Elli Gün (1955),
Çukurova Yana Yana(1943),
Peri Bacaları(1957),
Bulut Kaynıyor(1974).
DENEMELER, FIKRALAR;
Taş Çatlas(1961),
Baldaki Tuz(1974),
DERLEME
Ağıtlar (1943)

challenger_67
13-10-07, 12:24
itabın adı Kiralık Konak
Kitabın Yazarı Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
Yayınevi ve adresi İletişim Yayınları
Basım Yılı :1999 – İstanbul


1. KİTABIN KONUSU: Kiralık Konak İmparatorluğun çöküş çanlarının kulak yırtan sesleri içinde, kuşaklar arasındaki değişen değer yargıların buna bağlı olarak da yaşam biçimlerinin çelişkisini sergileyen bir romandır.

2. KİTABIN ÖZETİ: Naim Efendi çok zengin, zengin olduğu kadarda hesaplı bir kişiydi. Babasından kalma bir servetti. Büyük bir ihtimamla idare ve muhafaza ediyordu. II. Abdülhamit döneminde devletin yüksek mevkilerinde bulundu. Bir çok defalar valiliklerde dolaştı. Şürayı Devlet Azası, Rüşümat Müdiri Umumisi oldu. İnkılaptan iki sene evvel dolaşık bir “TEVLİYET” (Mütevellilik) davası yüzünden istifasını verdi ve Hükümet işlerinden tiksinerek bir köşeye çekildi. Fakat memuriyet döneminden kalma bayramlaşma ve özel deftere imza olayını hiçbir zaman aksatmazdı.
Bütün çocukluğu, bütün gençliği İstanbul ‘un en kalabalık konağında geçen Naim Efendi eğlenceli meclisleri, ahbap arasındaki sohbetleri, misafirlere ziyafetleri çok severdi. Fakat öyle bir zaman yaşadı ki bunların hepsi yasaktı. Naim Efendi yeni sazdan, yeni şarkılardan zevk almak şöyle dursun, son senelerde yazılan ve konuşulan Türkçe’yi de anlamıyordu.
Bundan beş sene öncesine kadar karısı Nefise Hanımefendi yanı başında idi, rahatını huzurunu mümkün mertebe koruyordu. Zira, bu ihtiyar kadın ölünce evin içinde yalnız kaldı. O öldükten sonra yerine Sekine hanım geçti; fakat Sekine Hanım hiçbir cihetten annesine benzetmiyordu. Tabi ki babası gibi çekingen, içinde titiz, iradesiz, tembel bir kadındı; hususiyle kocasının nüfusuna ve çocuklarının arzularına son derece uyardı. Kocası ise kırk beş yaşında bir züppeden başka bir şey değildi.
Naim Efendinin damadı Düyunu Umumiye Müfettişlerinden Servet Bey, Naim Efendinin saflığından yararlanarak bütün iradesini konak içerisinde istediği gibi yürütüyordu. Servet Beyin oğlu Cemil henüz yirmi yaşında bir mektup çocuğu olmasına rağmen Beyoğlu’ndaki büyük lokantaların, gazinoların, barların sadık gediklisi idi. Bu yaşında bir çok zevkleri vardı. Biraderinin küçük sırlarında vakıf olan Seniha ise son çıkan moda gazetelerinin resimlerine benzerdi. Körpe ince ve çolak vücudu ipek böcekleri gibi daima biçim değiştirme, başkalaşma içerisindeydi.
Pazartesi günleri Seniha’nın çay günleridir. Avrupa’nın bütün kibar kadınları gibi o günleri giyinir; kuşanır ve tam beşte konağın salonunda nadir görülen bir hanımefendi vakariyle ziyaretçilerini beklerdi. Seniha salonun bir köşesinde iki genç kızla halasının torunu Hakkı Celis’in kendisine okuduğu şiirleri dinler, gözüküyordu. Bu genç kendisinden iki ay küçük olmasına rağmen ve bir çok şiiri bazı mecmualarda çıkmasına rağmen ona parmakları mürekkep lekeli ve pantolonunun dizleri çıkmış zavallı bir mektep çocuğu gibi görünmekten kurtulamıyordu. Saat beşe henüz gelmişti ki; Faik Bey konağı ziyarete geldi. Faik Bey Cemil’in yakın arkadaşları arasındaydı. Kumral, zayıf, uzun saçları iyi taranmış bir gençti. Küçük yaşından beri Avrupa’nın muhtelif şehirlerinde dolaşmış, oturmuş olduğu için hareketlerinde hiç sahte görülmeyen bir frenk zarafeti ve kıvraklığı vardı. Faik Bey ile Seniha arasındaki münasebetin bir arkadaşlık derecesinden fazla olduğunu genç kızın bütün erkek ve kadın arkadaşları bili verirlerdi.
Fakat, buna da hafif bir flört manasını verirlerdi. Zira Faik Bey, pek çapkın bir delikanlı ve Seniha, pek şuh bir genç kızdı. Günden güne aralarındaki sevgi çoğalmaya başladı. Faik Bey için Seniha’yı sevmek birdenbire vazgeçilmeyen ihtiyarlardan biri oluverdi. O şimdi kumara ne kadar düşkün ise, Seniha’yı da o kadar arıyor. Seniha’ya kendini o kadar düşkün hissediyordu. Dört günlük bir ayrılıktan sonra sabah Faik Bey konağa geldi. Henüz herkes uykudaydı. Saçları karma karışık, yüzü sapsarıydı. Yanaklarında üç günlük bir sakal, toz renginde bir kir tabakası vardı. Seniha ne var? Ne oldu? Demek isteyen gözlerle Faik Bey’ i süzdü. Faik Bey sessiz bir şekilde hiçbir şey söylemiyordu. Seniha daha sonra kardeşi Cemil’ den öğrendiği kadarıyla Faik Bey’ in kumarda Üç yüz elli lira kaybettiğini ve paraya ihtiyacı olduğunu öğrendi. Cemil parayı Seniha’nın büyükbabasından istemesini söyledi. Seniha’nın bunun mümkün olmayacağını söylemesi üzerine Cemil Seniha’nın elmaslarını rehin koymasını istedi.
Seniha dolabını açtı içinden bir çekmece çıkardı. Çekmecenin içinden birkaç tane mahfaza aldı ve birer birer Cemil’e uzattı.
Ve hayatında ilk defa olarak ağır ve ciddi bir şekilde düşündü, kaldı. Hayat bir an içinde, ona çıplak ve en kaba haliyle görünmüştü. Bu dünyada her şey ne bayağı, ne beyhude, ne kirliydi... Bu dünyada güzellik bir hayal, sezgi bir efsane, asalet ve zerafet, insanın üstünde hafif bir cilaydı. En güzel bir yüze bir iskelet ifadesi vermek için iki gecelik bir uykusuzluk, bir sevgiyi bir alışverişe çevirmek için birkaç paket iskambil kağıdı, en zarif bir adamı bir dilenciye döndürmek için üç yüz elli liralık bir borç kafiydi.
Seniha kalbinin bu bir günlük imtihanından epeyce değişmiş çıktı. Aşktan evvel ki alaycı, havai, şuh ve işveli haline avdet etti.
Konağı kiraya verip kardeşi Selma Hanımefendinin yanına taşınma bahsi çıktığından beri Naim Efendi’ nin rahatı huzuru büsbütün kaçtı. Selma Hanımefendinin kararı o kadar katıydı ki hiçbir mazeretle bunun önüne geçmek kabil olmuyordu

3. KİTABIN ANA FİKRİ: Konağın dağılıp satılığa çıkarılmasıyla biten roman bir zümrenin çöküntüsünün üç kuşaklık hikayesidir.

4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
NAİM EFENDİ;
“Burada doğmuşum, burada yaşamışım, ihtiyarlamışım! Nasıl bırakır giderim? Diyordu.”
SELMA HANIM;
“Burada, fareler, örümcekler ortasında yapayalnız öleceğine, benim yanımda benim gözüm önünde ölürsün” diyordu.
Konak, Naim Efendiyle beraber, her gün biraz daha yıkılıp gidiyordu. Zili bozulan sokak kapısı ağır bir tokmakla vuruluyor ve bir çok gıcırtılarla mustarip bir hayvan gibi sarsıla açılıyordu.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap tamamiyle o zamanlarda yaşanan olayları ve bunlara bağlı olan düşünceleri içermektedir. Bu yönüyle gerçekçi ve bir o kadar da düşündürücüdür.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ: 27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.

challenger_67
13-10-07, 12:24
KİTABIN ADI : YÜZÜKLERİN EFENDİSİ
KİTABIN YAZARI : J.R.R TOLKİEN
YAYINEVİ VE ADRESİ : METİS YAYINLARI İPEK SOKAK NO.9,80060 BEYOĞLU , İSTANBUL
BASIM YILI : 2000

1. KİTABIN KONUSU : ORTA DÜNYAYI KURTARMAK İÇİN KÖTÜLÜKLER EFENDİSİNE KARŞI VERİLEN SAVAŞ

2. KiTABIN ÖZETİ : Orta Dünyadan destansı bir masal Yüzüklerin Efendisi.Tolkien‘in yarattığı kusursuz dünyanın yeniden hayata dönüşü.Orta Dünya hakkında kısa bir bilgi vermeli öncelikle.Cüceler, elfler, insanlar üç büyük ırkdır. Bunların dışında hobbitler, ebtler, orklar gibi kendine has özellikleri bulunan ırklar mevcutur. Masalımızın içerisinde bu ırkların özellikleri bir kez daha vurgulanacaktır.
Frodo, Bay Bilbo ile yaşayan genç bir hobbitdir. Hobbitler yerin hemen altında şirin evlerde yaşayan, kısa boylu, neşeli bir halktır. Bay Bilbo, maceraperest , yaşlı bir hobbitdir. Günün birinde Gandalf geri döner ve Bay Bilbo‘nun yanına gelir. Gandalf Orta Dünyanın irfana sahip ariflerindendir. Ve Bay Bilbo‘nun bir gezisi sırasında ele geçirdiği yüzükten haberdar olur. Burada masalımıza bir ara verip yüzüklerin hikayesini anlatayım size. İrfan yüzükleri çok eski zamanlarda elfleri kandıran kötülükler efendisi Sauron tarafından yaptırılmıştır. Ve üç yüzük cüce hükümdarlara , yedi yüzük ariflere, dokuz yüzük insanların büyük krallarına veriliyor. Ve tek yüzük de kendisi için yapılıyor ancak bunu bir savaş sırasında insanlar ondan elini kesmek suretiyle alınıyor. Orta Dünyanın ilk zamalarında ve sonra bu yüzük kayboluyor; ta ki Bay Bilbo onu bulana kadar… Diğer yüzükleri eline geçirmiştir Sauron ancak tek yüzük elinde değildir ve bunun için elinden geleni yapmaktadır. Bu yüzüğü takmak gerçekten çok güçlü bir irade istemektedir.
Evet , Sauron harekete geçmiştir ve Orta Dünya halkının buna karşı bir şeyler yapması gerekmektedir. Bunu için yüzüğün bir an evvel yapıldığı ateşe, Hüküm Dağı’na götürülüp atılması gerekmektedir. Bunun için bir yüzük yaşıyıcısı gerekmektedir. Bu görev Frodo‘ya verilir. Ve hobbit köyünden üç arkadaşı da ona takılır;Merry , Pippin , Sam. Dört küçük hobbit Elf diyarına doğru yola çıkarlar
Elf diyarında yüzük taşıyıcısının yanına 8 kişinin daha katılmasına karar verilir. Bunlar insanların krallarını temsilen Boromir; Hobbitlerden Merry, Sam, Pippin; Cücelerden Gimli; Elflerden Legolas, efsanelerde anlatılan kırık kılıcı birleştirecek efsane kral Aragorn, Ak Gandalf ve tabi Frodo. Böylece yüzük kardeşliği oluşur. Görevleri tek yüzüğü Sauron ele geçirmeden yüzüğün yapıldığı ve onu yok edebilecek tek yer olan Hüküm Dağı’nın içine atmaktır. Yolda bir çok zorluklarla karşılaşırlar. Sauron yollarına türlü türlü engeller çıkarmaktadır. Gandalf bu engellerin bir tanesinde çok güçlü bir yaratıkla savaşmak zorunda kalır ve gruptan ayrılır. Sauron’un askerleri Orklar gruba saldırırlar ve Boramir ölür, grup ikiye ayrılır. Aragorn, Legolas, Gimli bir grup oluşturup, Sauron ile savaşacak güçlerin yanına; Frodo ve Sam Hüküm Dağı’na giderler. Merry ve Pippin ise orklar tarafından esir edilirler.
Savaşlar başlar. Sauron bütün dikkatini savaşa çevirir ve bu sırada Forodo ve Sam yüzüğü uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra Hüküm Dağı’nın ateşine atarlar.
Küçük Hobbitler artık birer kahraman olmuşlardır ve ordular diğer tarafta Sauron’u ve kötülüğü yenmişlerdir. Artık eve dönme zamanı gelmiştir. Çok özledikleri evleri hobbit köye döndüklerinde işlerin hiç de umdukları gitmediğini gördüler. Memleketlerinde büyük insanlar eşkiyalık yapmakta ve halklarını korkutmaktadır. Onlara karşı halkı uyarırlar ve yabancıları neşeli memleketlerinden kovarlar. Frodo krallar ülkesine gider Aragorn ile. Sam evlenir. Merry ve Pipin ise Hobbit köyde mutlu bir hayat sürer.

3. KİTABIN ANAFİKRİ : En taş kalbli görünen insanların bile taştan da olsa bir kalbi vardır ve yalçın kayalar bile ufacık damlalar ile zaman içinde aşınırlar.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Frodo: Hobbit halkının genç kahraman üyesi. Seçilmiş yüzük taşıyıcısı. Yüzükle geçirdiği günler onu olgunlaştırmıştır.
Gandalf: Orta Dünya’nın en yaşlı bilge kişilerinden bir tanesi. Neşeli olduğu vakitler çok babacan dır ancak düşmalarının karşısında onu tanımak zorlaşır.
Aragorn: Efsanelrde anlatılan, insanların beklediği, savaşçı ve çok iyi bir yönetici olan kahraman biridir.
Sam: Forodo’ya ölesiye bağlı hobbit dostu. Bütün hobbitler gibi çok neşeli.
Merry: Kendinden beklenin çok üstünde cesur sevecen bir hobbit.
Pippin: Yüzük kardeşiğinin neşeli hobbit üyesi.
Legolas: Genç, kahraman bir elf. Elf irfanlarına sahip. Uzağı çok iyi görür, hızlı koşar.
Gimli: Kaba saba bir cüce ancak çok iyi kalpli. Yüzük kardeşiliğinin bir üyesi o da..
Boromir: İnsanların kralının çok sevdiği 2 oğlundan biri. Yüzük hırsı onun sonu olmuştur.
Sauron: Kötülük tanrısı Melkor‘un dünyadaki uşağı. Mordor diyarının efendisi.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Kitap Tolkien’in yarattığı kusursuz dünyadan destansı bir masal. Yüzüklerin Efendisi üç kitaptan oluşuyor. Birinci kitap Yüzük Kardeşliği, ikincisi İki Kule ve sonuncusu Kralın Dönüşü. Bu üçleme gerçekten birbirini çok iyi tamamlıyor ve cesaretin, sevginin ve azmin başaramayacağı hiçbir şeyin olmadığını bir kez daha okuyucuya gösteriyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : John Ronald Reuel Tolkien 1892‘de Güney Afrika‘da doğdu. Oxford Üniversitesi’nde Dilbilim ve Eski İngilizce konularında uzmanlaştı ve aynı üniversitede 1959‘a kadar profesörlük yaptı.
Yüzüklerin Efendisi’nin 1954 ve 1955 yıllarında üç cilt halinde yayınlanması, özellikle “saygıdeğer” bir İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörünün “fantezi” gibi bir türde eser vermesi, edebiyat çevrelerinde küçük çaplı bir skandala yol açtı. Tolkien‘in 1937’de yayınlamış olduğu Hobbit, daha ziyade masal türüne ait bir çalışma olarak kabul edildiği için üzerinde pek durulmamıştı.
Yüzüklerin Efendisi’nin yaratığı dalgalanma “fantezi” türünün “saygın” edebiyat türleri arasına girmesinde önemli rol oynadı. Tolkien‘i izleyen fantezi yazarları, onu ve yarattığı “ Orta Dünya”yı büyük ölçüde taklit ettiler.
Tolkien‘in 1973’teki ölümünden sonra “ Orta Dünya “nın birinci çağı nı ele alan Silmarillion (1977), oğlu tarafından yayına hazırlandı. Christopher Tolkien babasının yarım kalmış el yazmalarını yayınlayarak eksiksiz bir “Orta Dünya” tarihi hazırlamaya gayret etti.

challenger_67
13-10-07, 12:24
Kitabın Adı : Sessiz Ev
Kitabın Yazarı : Orhan PAMUK
Yayın Evi Adresi : Can yayın evi, Babıali cad., Sıhhıye Apt., No:19, Kat:2, Cağaloğlu-İstanbul
Basım Yeri : İSTANBUL

Kitabın Konusu:
Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı kafasına koymuş üç torunun, 1980 yazında İstanbul’dan elli kilometre uzakta, Cennethisar’da yaşayan babaannelerini konağında geçirdikleri bir haftanın öyküsüdür.

Kitabın Özeti:
Yüzyılın başında, siyasetle uğraştığı için İstanbul’dan uzaklaştırılan, sürgüne gönderilen dede, Cennethisar’da bir konağa yerleşmiş Bütün yaşamını Doğu ile batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopedinin yazımına vermiştir. Öldükten sonra babaanne ve yanında çalıştırdığı cüce bir kahya tek başlarına yaşayıp gitmektedirler. Her yaz olduğu gibi bu yaz da şehirden gelecek torunları beklemektedirler. Torunlar gelince, tam babaannenin düşündüğü gibi aynı konuşmalar yapılır ve herkes kendi odasına ve kendi dünyasına çekilir. Babaanneyle beraber dedelerinin mezarını ziyaret ederler. Kitapta bekirki bir konu işlenmemekte. Aslında kitapı ilginç yapan da bu. Olaylar sırasında kişilerin kendi bakış aöılarından düşüncelerini anıarını öğreniyorsunuz. Genel olarak iki aşk hikayesi işlenmiş. Aslında ikisi de platonik. Torunlardan biri olan Nilgün’e hala Cennethisarda oturan eski çocukluk aşkı ilgi gösteriyor. Adı Hasan olan bu platonik aşık geçen zaman içinde solcu görüşlerin etkisinde kalmış ve kasabada sanki onların bir adamı olarak yardım parası manasında haraç toplamaktadır. Diğer bir torun olan Metin ise Ceylan adındaki zengin bir kıza aşıktır. Bir süre sonra evdekilerin de bundan haberleri olacaktır. Faruk Bey uzun zamandır aşırı derecede içki içmektedir. Ev halkı ve babaane bunu görüp elinden bir şeyin gelmemesi nedeniyle üzülmektedirler. Olaylar çoğu zaman kişilerin kendi anılarıyla kesilemktedir. Kitabın sonlarına doğru Nilgün’ün cumhuryet gazetesi aldığını gören Hasan Nilgün ile tartışırlar. Tartışma sonucu yere düşen Nilgün bir gün sonra beyin kanamasından hayatını kaybeder.

Kitabın Ana Fikri:
Doğu ile batı arasındaki uçurumun bir anda bulunan bir buluşla değil ancak ve ancak insanların kafalarındai değişmelerle kapatılabileceği.

Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi:

Babaanne : (Fatma Hanım)90 yaşına gelmiş, torunlarını seven ancak onların babaannelerine soğuk davranmalarınından hoşlanmayan, daha fazla ilgi isteyen evin sahibesi.
Faruk Bey : Kendisini içkiye kaptırmış, hayatta kaybettiklerini unutmaya çalışan ve gelecekten umudunu tamamen kesmiş biri.
Nilgün : Torunlardan ikincisi. Belkide babaanneyi anlayan en iyi insan. Küçük yaşta anne ve babasın kaybetmiş olması ve kız torun olmasından dolayı hayaa biraz daha farklı bakan bir kişi. Hasan’ın kendisine aşık olduğundan uzun bir süre habersiz.
Metin : Cennethisar’a biraz olsun eski günleri tazelemek ve yeni aşklar yaşamak için gelmiş biri. Kasabadaki arkadaşlarıyla birlikte dolaşıp zaman öldürür.
Recep : Evin cüce uşağı. Babaanneye bakıyor. Kasabalılar cüce olduğu için biraz garip davranıyorlar. Kalabalıktan ve değişimden babaanne gibi pek hoşlanmayan biri.

Kitap hakkında şahsi görüş:
Kitabın anlatım şekli daha önce okuduğum kitaplara hiç benzemiyor. Kitap şahısların bakış açılarından çoğu zaman hangi kişi tarafından olayların gözlendiği anlaşılamadan okuyucuya sunuluyor. Böylelikle okuyucu konu hakkında bir çok farklı bakış açısına sahip oluyor. Bu nedenle de daha önce okuduğunuz kitaplara benzemiyor.

Yazar hakkında bilgi:
Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihî romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.

Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale, Cevdet Bey ve Oğulları, Gizli Yüz, Kar, Kar / Sert Kapak, Kara Kitap, Kara Kitap Ciltli, Öteki Renkler, Öteki Renkler 1. Hamur, Sessiz Ev, Yeni Hayat

challenger_67
13-10-07, 12:24
KİTABIN ADI Gulyabani
KİTABIN YAZARI Hüseyin Rahmi Gürpınar
YAYINEVİ VE ADRESİ Ankara Cad. 31/2 Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI Ocak 1995

1. KİTABIN KONUSU :
Yazar cin,peri ve gulyabani gibi boş inancların nasıl kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların kandırıldığını anlatmıştır.

2. KİTABIN ÖZETİ :
Hoppaca bir kız olan Munise çok güzel bir kızdır. Annesi ve babası o daha gençken ölür.Komşuları Munise’yi geyindirip,geçindirir ve çehiz vererek onu birisiyle evlendirirler. Fakat Munise kocasıyla pek anlaşamaz ve bir gün kocası evde yokken kaçar. Daha sonra ana dostu olan Ayşe Hanım adlı bir kadın onu bulur ve ona onun hizmetçilik yapabileceği iyi ve namuslu bir yere götüreceğini söyler. Ama Ayşe Hanımın Munise’ye bir tafsiyesi vardır. O da şudur ki; Eğer oradakalıp iyi para kazanmak ve daha sonra kendine iyi yuva kurmak istiyorsa orada olup bitenleri kimseye söylemeyecek ve bunlara tepki vermeyecekti. Munise bu fikre evet der.Ayşe Hanım Munise’yi bir dağın tepesindeki köşke götürür. Burada onları Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen adlı iki hizmetçi karşılar. Daha sonra Ayşe Hanım Munise’yi burada bırakıp gider. Munise bu köşkün garipliklerine şaşıp kalır. Çünki gelirken onları buraya getiren arabacını konuştuğu cin,per ve gulyabani muhabbetine inanamayan Munise, bunlara inanmaya başlar. Munise Ayşe Hanımın onu buraya büyük bir bahşiş karşılığında getirdiğini bu zaman anlar ve kafasına vurur. Gitmeye çalışır fakat ona buraya gelen insanların bir daha geri dönemeyeceğini söylerler. Munisenni getirildiği köşkün her tarafında her gece cinler,periler dolaşır.Bunlardan en korkuncu ise Gulyabani’dir. Cinler ve Periler her gece bu köşkün etrafına gelip odalara girerek abuk subuk sesler çıkarır ve Muniseye saldırırlar. Muniseyse ona verilen tafsiyeler göre hareket ederek sesini çıkarmaz bu da benim kaderimdir der. Bir gün gece bir erkek peri Munise Hanımın odasına gelir. Munise bu durum karşısında şaşkın kalmıştır. Bu erkek perinin adı Hasan’mış. Hasan çok güzel yüzlü peridir. Hasan kendisinin peri olmadığını ve onu bu köşkten kurtarmak istediğini söyler. Fakat Munise bu olaylarla sürekli karşılaştığından onun sözüne inanmaz. Hasan ise ona aşık olduğunu ve onu sevdiğini, onun için her şey yapabieceğini söyler. Daha sonra Hasan’ın insan olduğu ve Şehirden bu köye geldiği anlaşılır. Hasan sonunda bu cin,peri saçmalıklarının bir iç yüzünün olduğunu anlar ve bunu ortaya çıkarır. Demek ki, cin,per, ve gulyabani muhabbeti saçmalıktan ibaretmiş. Bunların hepsi cin,peri ve gulyabani kılığına girmiş birer insanlarmış.Bu insanlar cahil köy halkını kandırır ve namussuzca işler yaparlarmış. Hasan onların hepsini yakalar ve halkın önünde hepsini tanıtarak cezalandırır. Sonra Munise Hasan’la evlenir, köşkte hizmetçilik yapan Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen’e de birer kaca bulurlar. Onlar da mutlulukla hayatını devam ettirir. Köşkün sahibi, Hanımefendi de Munise ve Hasan’la birlikte bir müddet yaşar ve sonra hayatını değiştirerek bütün malını ve mülkünü onlara bırakır. Hasan’la Munise hayatlarına mutlulukla devam ederler.



3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Cahil olmamak,batil düşüncelerden kaçınmak,bilimsel düşünceye önem vermek gerekir, aksi durumda istenilen yöne çevrilebilirsin.

4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta sık geçen isimler şunlardır; Munise, Ayşe Hanım, Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen. Munise eserin baş kahramanı ve ve olayların odak noktasıdır. Ayşe Hanım Munise Hanımın annesinin eski dostudur. Hasan ise Munise’nin sevgilisidir. Çeşmifelek ve Ruşen ise köşkün sahibinin hizmetçileridir.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde masalcı yanın çok olması kitabı zevkli hale getirmiştir. İnsanlarınher zaman bilimsel düşünceye yer vermesi gerektiğini savunması bakımından,her söylenene inanmamak gerektiğini vurgulaması bakımından gençlerin okumasını tavsiye ederim.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Eserin yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır.17 Ağustos 1864’te İstanbu’un Ayaspaşa semtinde doğdu ve 8 Mart 1944’te yaşama gözlerini yumdu. Eserlerinde gerçekçiliği ve doğalcılığı savunan yazar, dil estetiğine önem vermez. En başarılı türü romanlarıdır. Romanlarından bazıları şunlardır; Şık, İffet, Can Pazarı, Namuslu Kokotlar ve Gulyabani’dir.

challenger_67
13-10-07, 12:25
KİTABIN ADI: Ramses, Kadeş Savaşı
KİTABIN YAZARI: Christian JACQ
YAYINEVİ VE ADRESİ: Remzi Kitabevi
BASIM YILI: 1999


1.KİTABIN KONUSU: Kitap, M.Ö. 13. yy.da Mısır firavunu I. Seti’nin ölümünden sonra yerine geçen oğlu II. Ramses’in firavunluk döneminde ülkesinde ve çevresinde dönen entrikaları ve Mısır’ı tehdit eden Hititlilerle yapılan Kadeş savaşını anlatmaktadır.


2.KİTABIN ÖZETİ:
II. Ramses, babası I. Seti’nin ölümünden sonra M.Ö. 1279 yılında tahta çıkmıştır. Ancak genç yaşı ve deli dolu haraketleri ile tepkiler almıştır. Bu işi yapabilecek, yani Mısır’ı yönetecek bir firavun olarak görülmemiştir. Ayrıca kendisinin firavun olması gerektiğini düşünen ağabeyi Şenar’ın da büyük düşmanlığına maruz kalmıştır. Bunlara rağmen Ramses, büyük başarılara imza atmış, çeşitli yerlere tapınaklar yaptırmış, ve Memfis’te bulunan ülke merkezini Pi-Ramses’e taşımıştır. Böylece çevre ülkelerin oluşturdukları tehlikelere karşı yapılan savunma savaşlarını da daha hakim bir yerden yönetmeyi amaçlamıştır.
Fakat ağabeyi Şenar, vazo ticareti ile uğraşır görünen bir Hitit casusu ile işbirliği yaparak kardeşi Ramses’ı Hititliler karşısında yenik duruma düşürüp onun yerine firavun olmayı ve ülkeyi yönetmeyi amaçlamıştır. Kızkardeşi Dolant ve kocası, kendini Libyalı bir büyücü olarak tanıtan Ofir isimli, Hitit casus şebekesinin başı olan birinin yalanlarına uyarak Ramses’e ve karısı Nefartari’ye karşı çeşitli kötülükler yapmaya kalkışmışlardır. Ofir, tek tanrılı bir dini yaymaya çalışan biri olarak kendini tanıtmış, Ramses’in veyandaşlarının inandığı tanrıların sahte olduğuna ve ülkeyi felakete götüreceğine halkı inandırarak taraftar toplamaya başlamıştır. Böylece, çok tanrılı bir din anlayışı olan Mısır’da iç kargaşalık yaratmaya çalışmıştır. Aynı zamanda Ramses’e ve karısına karşı büyüler yapmış onları yok etmeye çalışmıştır. Fakat bütün bunların altında yatan asıl amaç yaptığı casusluğu örtbas etmek Hititlilere daha rahat bir biçimde mesajlarını iletmektir.
Bütün bu olumsuzluklara rağmen, talih Ramses’ten yanadır. Ayrıca yakın arkadaşlarından dışişleri ustası Aşa, büyücü Seatu ve başkatibi Ameni ona her konuda yardım etmekte bütün kötülüklere karşı onun yanında yer almaktadırlar. Ayrıca Ramses’in yakın korumalığını üstlenen aslanı ve köpeği de ona hiçbir düşmanı yaklaştırmamaktadır.
Ülke içinde bu olaylar meydana gelirken ülkeyi ve Ramses yönetimini yok etmeyi amaçlayan bu kadar faaliyetin yanında dış tehdit olan Hititliler de boş durmamakta Mısırlılara karşı bir saldrı planlamaktadırlar.
II. Ramses, bütün bunları izledikten sonra ülkesini ve askerlerini bu savaşa hazırlamaya başlamıştır. Emrindeki komutanlar ve askerler ise bu savaşın ülkeyi felakete sürükleyeceğini Hititlilerin Mısır’ı yenip ülkeyi paramparça edeceklerini savunuyorlardı. Fakat Ramses kendinden emin bir şekilde savaşın ülkesi ve firavunluğu için gerekli olduğunu ileri sürerek adamlarını ikna etmiştir.
Bir süre sonra hazırlıklarını tamamlayan Ramses ilk olarak Hititlilerin ele geçirdiği kaleleri kolaylıkla geri alır. Daha sonra gözde kalesi olan Kadeş’te çarpışmaya karar verir. Bu kararda en önemli etken, Hititlilerin içine casus olarak sızan Aşa’nın verdiği bilgiler olmuştur. Çünkü Aşa Hititlilerin içine sızp onların saldırı planladığını öğrenmiştir.
Ramses de bunun üzerine Kadeş’e doğru harekete geçmiştir. Amacı Kadeş’i ele geçirmektir. Bu amaçla emrindeki dört tümen ve yardımcı kuvvetlerle bugünkü Suriye’de çeşitli kaleleri ele geçirir. Oradan da Kadeş’e yönelir. Buna karşılık da Hititlerin imparatoru Muvatallis Kendisine bağlı devletlerden büyük bir birlik oluşturur. Tabii bu arda Hititliler arasında da çeşitli iktidar savaşları olmaktadır. Hitit İmparatoru Muvatallis oğlu Urhi-Teşhup’a orduyu eğitme görevi vermiştir fakat ona güvenmemektedir. Bu nedenle asıl savaş planını oğluna açıklamamış, yerine onun kardeşi iyi bir diplomat olan Hattuşil ile ortaklaşa bir plan geliştirmiştir. Muvatallis, bu savaşın kendi imparatorluğunu sağlamlaştırmak ve Hititlilerin yayılmacı politikasına ters düşmediğini göstermek ister. Oğlu Urhi-Teşhup da savaşın başarısına sahip çıkarak iyi bir komutan olduğunu kanıtlayıp babasının tahtına geçmeyi planlamaktadır.
Muvatallis, kendi birliklerini ve bağlı devletlerden oluşturduğu birliği kentin arkasındaki tepeye saklar, fakat ordunun daha kuzeyde Halep’te olduğu yönündeki yanıltıcı haberleri yayar. Ramses’in Kadeş yakınlarına geldiğinde çıkardığı bir keşif kolu, köylü kılığında iki Hititli öncü askeri yakalayıp getirir. Bu askerlerin söylediklerine kanarak Asi ırmağı vadisi boyunca dar bir yürüyüş kolu halinde ilerlemeye başlayan Ramses ve ordusu tepenin ardından çıkan Hititlilerle karşılaşınca şaşkına döner. Hititliler ırmağı geçerek Mısırlıların bir tümenini bozguna uğratır ve Mısır kampına doğru hücuma başlarlar. Ardından bir tümeni daha dağılan Ramses, Hititlilere arkadan saldıran yardımcı kuvveti ve kendisinde bulunduğu iddia edilen güneşin gücüyle Hititlileri ırmağın kıyısına kadar itmeyi başarır.Hatta Hititliler bir süre sonra Kadeş kalesine sığınmak zorunda kalırlar. Muvatallis, savaşın galibi olarak Ramses’i gösteren ve kendisini yenilmiş ilan eden resmi bir belgeyi Ramses’e vererekyenilgiyi kabul eder. Böylece Ramses, Aşa’yı kurtarır ve arkadaşlığa verdiği önemi kanıtlar.
Daha sonra ülkesine dönen Ramses başarılı bir komutan ve güçlü bir firavun olarak ülkesinde coşkuyla karşılanır. Burada ağabeyi Şenar, yaptığı kötülükler ve işlediği suçlardan dolayı tutuklanır. Fakat ellerinden kaçar. Casus Ofirde ülkeden kaçar. Ofir’in etkisinde kalan Musa Ramses’in kızkardeşinin kocasını öldürdükten sonra ülkeden kaçar ve Yahudileri biraraya getirmeye çalışır. Yavaş yavaş tektanrıcı anlayış içinde Tanrı’ya yönelmiş peygamberliğini ilan ederek firavuna karşı çıkmaya hazırlanmaktadır. Bu arada casus Raya, bir kaza sonucu ölür.
Firavun II. Ramses’in ülkesi ve firavunluğu o anda tehlikeden arınmış görünmektedir. Fakat tehlikeler tamamen yok olmamıştır. Ramses’in bütün düşmanları ona ve Mısır topraklarına karşı tekrardan güçbirliği yapıp saldırmak için uygun zamanı beklemektedirler.


3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Ağabeyi ve düşmanları tarafından engellenmek istenen II. Ramses’in hayat serüveni boyunca yaşadıklarını ve Mısır'a kazandırdıklarını anlatmaktadır.






4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
II.Ramses: Mısır kralıdır.
Nefertari : II.Ramses’in karısıdır.
Musa : II.Ramses’in yakın arkadaşlarından birisidir.
Aşa : Mısır’ın dışişleri bakanıdır.
Ameni : Sandalet taşıyıcısı ve başkatiptir.
Şenar : II.Ramses’in ağabeyidir.
Dolant : II.Ramses’in kızkardeşidir.
Ofir : Libyalı büyücü ve casus şebekesinin başıdır.
Raya azo ticaretiyle uğraşan Hitit casusudur.
Mutavallis : Hitit imparatorudur.


5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Her ne kadar kitapta bir tarihi olay ele alınıyor olsa da, eser bir tarih kitabı veya bilimsel araştırma şeklinde ele alınmıştır. Kitap durağan ve tasvirlerle bezenmişti. Buna ek olarak tam bir subjektiflikle anlatılmıştır. Zaman zaman zor sıkılan okurların bile sınırlarına dayandığını söylemeliyim.
Birbirinden bağımsız gibi görünen bir sürü olayın kitabın sonunda kesişmesi ise kitabın üslubuna ayrı bir renk katmış. Kitap öyküsü ve sürükleyici serüveni açısından oldukça başarılı olmuş. Fakat çeviri bir kitap olmasından kaynaklandığını düşündüğüm büyük bir boşluk kendini hissettirmiş.



6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1947'de Paris'te doğdu. 13 yaşındayken hayatına yön verecek kitabı okudu: Jacques Prienne'nin "Eski Mısır Uygarlığı Tarihi". Bunu takip eden 5 yıl içinde 8 roman yazdı. Böylece edebiyat kariyeri başlayan Jacq, 50 yaşına geldiğinde 50'nin üstünde eser vermişti. 17 yaşında Mısır'da geçirdiği balayı sırasında II. Ramses'in devrilmiş olan dev heykeliyle ilk kez karşılaştı. Jacq'ın kaderi artık belirlenmişti. 21 yaşında Sorbonne Üniversitesi'nde Mısır bilimi (Egyptology) ve arkeoloji eğitimi gördü. Çalışmalarını sürdürüp Eski Mısır konusunda doktora yaptı. 1986'da doktora tezi Editions du Rocher tarafından yayınlandı. Böylece akademik kariyeri ve ünü sağlamlaştı. 20 bilimsel makale yayınladı. "Büyük Firavunların Mısır" adlı makalesi 1981'da Academie Française ödülünü aldı. 1987'de yazdığı "Mısırlı Champollion" adlı romanıyla dikkatleri çekti ve büyük bir ün kazandı. Tehlikede olan tarihi alanların korunması için halen başkanlığını sürdürdüğü Ramses Enstitüsü'nü kurdu. 1995 yılında Alexander Dumas'nın ve 19. yüzyılın diğer ünlü dizi roman yazarlarının izinden giderek II. Ramses'in hayatını anlatan 5 ciltlik romanını yazdı.

challenger_67
13-10-07, 12:25
KİTABIN ADI : SEFİLLER
KİTABIN YAZARI : VICTOR HUGO
YAYINEVİ : VARLIK YAYINLARI
BASIM YILI : 1992

KİTABIN KONUSU:
Bu romanda Jean Valjean adlı bir köylünün, 19. yy.’un ilk 30 yılındaki serüvenleri anlatılır.
Valjean aç ailesini doyurmak için ekmek çaldığından bir kadırgada kürek çekmeye mahkum edilmiştir.

ESERİN ÖZETİ:

Birkaç kez kaçma girişiminde bulunduğundan mahkumiyet süresi 19 seneye çıkarılır 1815’de serbest bırakılır. Valjean Güney Fransa’da D kasabasına gider. Bir kürek mahkumu olduğundan kimse onu barındırmak istemez. Sonunda yaşlı ve çok iyi bir insan olan kasabanın piskoposu onu yanına alır ve ona çok iyi davranır. Valjean onun bu konuk severliğine piskoposun yemek takımlarını çalmakla karşılık verir. Polis kısa bir süre sonra Valjean’I yakalar ve piskoposa getirir piskopos Valjean’I hayrete düşürürcesine, yemek takımını Valjean’a hediye verdiğini söyler. Valjean’ın karşılaştığı bu durum onu derinden etkiler. Ondan sonra piskoposun güvenine layık olmaya mümkün olduğu kadar erdemli ve dürüst bir hayat sürmeye söz verir.
Valjean yıllar sonra takma bir adla Kuzey Fransa’da mücevherat üreticisi olarak devam ediyordur. Üretimde bir iki basit gelişme gerçekleştiğinden şimdi varlıklı bir insandır. Kasaba halkının güvenini kazanmış ve hatta belediye başkanı bile seçilmiştir. Kasabanın müfettişiJavert, tam bir dedektiftir ve amirinin kişiliğinden şüphe eder. Onu tam yakalattıracağı sırada adının Valjean olduğu bir diğer insanın başka bir suçtan yakalandığını ve tekrar kadırgaya gönderileceği haberini alır. Çok mahçup duruma düşen polis müfettişi belediye başkabıbdan özür diler, onun hakkında şüphelere düştüğünü anlatır. Valjean kendi adını taşıyan suçsuz bir insanın acı çekmesinden ötürü vicdan azabı duyar. Kahramanca bir hareketle mahkemeye gider, kendisini tanıtır ve kendi isteğiyle kürek mahkumluğuna döner. Birkaç yıl sonra tekrar kaçar ve kuzeye gider. Üretici olarak iş yaptığı yılların karşılığı olan parayı buraya gömmüştür. Para onu rahatça geçindirebilecek ve çevresinede yardım etmesine de imkan verecektir. İlk işi Cosetta adında bir kızı aramak olur. Kız bir zamanlar yanında çalışan Fantina’nın kızıdır. Fantina kızına bakmak için fahişelik yapmıştır. Fantina artık ölmüştür ve onu yetiştiren üvey anne ve babası ona kötü muamele etmektedir. Valjean onu evlatlık alır ve ona derin bir sevgiyle bakmaya başlar. Beraberce Parise giderler. Valjean bir rahibe manastırında bahçıvan olarak çalışmaya başlar ve Cosette da manastırın okuluna gider.
Cosetta büyüyünce Parisli bir öğrenci olan marius Pontmercy adında bir genç onunla ilgilenir. Cosette ve Marius, Paris’in Luxenburg Gardens adındaki parkında tanışırlar ve Valjean’ın kendisini ve Cosette’yi gizli tutmasına rağmen gizliden gizliye mektuplaşırlar.
Olaylar, ülkedeki iç huzursuzluklar sırasında doruğa ulaşır. Sosyalistler 1832’de, Paris’te hanedanlığa karşı başarısız kalan bir baş kaldırma hareketine girişirler Marius ve arkadaşları bu isyanda yer alırlar ve sosyal adalete bağlılığından ötürü kim olduğunun meydana çıkmasına bile aldırış etmeyen Valjean da isyana katılır. Sokak çatışmalarının ortasında eski düşman Javert ile karşılaşırlar. Onun bütün hayatı şimdi ellerindedir.Gerçi bir tek kurşun Javert’I ortadan kaldıracaksa da Valjean Jvert’ı serbest bırakır. Valjean’ın bu davranışı Javert’in, kesin meşruiyet ve hukuka dayanan ahlaki dünyasını alt üst eder. Hayatında ilk defa olarak bir mahkumun kanuna saygı duyan bir vatandaştan daha iyi bir insan olacağını düşünür ve kendini öldürür.
Bu arada barikatlar ardına çekilen isyancılar çevrilir. Karşı tarafın kuvvetleri daha fazladır. Çarpışmalar sırasında Marius ağır yaralanır. Valjean Marius’u, sırtında taşıxxxxx yer altındaki lağım kanallarına götürür. Burası hoş bir yer olmasa da, çatışma alanından uzaktır. Kendisini tamamen kaybetmiş ve hemen hemen ölü olan Marius, büyükbabasının evine getirilir. Marius hayatını kimin kurtardığını bilmemektedir.
Valjean, Cosette ile Marius arasına girmemeye karar verir. Cosette’nin Marius’u sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini anlar. Cosette’ye büyük miktarda para verdikten sonra inzivaya çekilir. Marius önceleri bunu kabul eder fakat hayatını kurtaranın Valjean olduğunu öğrenince Cosette ile birlikte son bir defa görmek için ihtiyar adamın yatak ucuna giderler. Valjean ölüm yatağında, seneler önce, evliya gibi biri olan psikopozun inanılmaz bir jestle kendisine hediye ettiği ve böylece Valjean’ın ruhunu kazandığı gümüş şamdanlığı Cosette’ye hediye eder.

ANAFİKRİ:
Kendisine her zaman kötü davranılan bir mahkumun, kendisine iyi davranan biriyle
beraber olduğu zaman kişiliğinin ve davranışlarının iyiye doğru gidişatı gözlenmiştir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
JEAN VALJEAN: Romanın kahramanı. Önceleri basit, çalışkan bir köylüyken sonradan bir mahkum olarak hayata küskünlük duyar.
JAVERT: Hiç bir zaman satın alınamayacak kadar namuslu bir polis memuru.
MARIUS PONTMERCY: Albayın oğlu. Kendisini babasının anısına adıyan bir genç.
COSETTE: Fantine’nin kızı, Valjean’ın evlatlığı. Sevimli bir kız.
FANTINE: Karakteri bakımından iyi bir kız ise de şartlar onu bir fahişe olmaya zorlar.

KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde tarihsel olaylar, kişilik çözümlemeleri, siyasal düşünceler, insanlar arasındaki günlük ve basit ilişkiler iç içe ve büyük bir ustalıkla anlatılmıştır.

challenger_67
13-10-07, 12:25
KİTABIN ADI DİRİLİŞ
KİTABIN YAZARI LEVİ TOLSTOY
YAYIN EVİ ADA YAYINLARI
BASIM YILI KASIM 1996
SAYFA SAYISI 446

KİTABIN KONUSU:
Adalet sistemindeki yanlış uygulamalar ve bu uygulamalara maruz kalan bir kadın ve aynı kaderi paylaşan diğer mahkumların yaşadıkları olayları anlatmakta ve eleştiriler yapmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ :
Dimitri Nehludov çok gösterişli ve zevk içinde bir hayat sürdürmekte iken bir mahkemede eskiden birlikte olduğu ama daha sonra terk edip bıraktığı bir kadın olan Katyuşa ile karşılaşır.
Katyuşa kimsesiz bir kadındır. Pek çok iş aramış ancak bulduğu işlerde erkeklerin sarkıntılıklarından dolayı fazla çalışamamıştır. En sonunda bir hastanede çalışırken bir odacı Katyuşa’ya sarkıntılık yapar. Katyuşa odacıyı kendisine yaklaştırmaz. Bu sırada gürültüden dolayı hastanedeki diğer personel odaya gelirler. Katyuşa da bir iftiraya kurban giderek mahkemeye verilir.
Bir vicdan muhasebesine dalar ve bunun sonucunda ne pahasına olursa olsun Katyuşa’yı kurtarmak için yemin eder.
Katyuşa’ya en çok bir kaç ay ceza verileceği düşünülürken mahkemede yapılan hatalar nedeniyle Katyuşa’ya çok ağer bir cez verilmesi karara bağlanır.
Prens Katyuşa’ya karşı sorumluluk duygusunun da etkisiyle evllilik teklif eder. Katyuşa ise aslında aşık olduğu Nehludov’un başına dert açmak istemediği için bu teklifi ısrarla reddeder.
Katyuşa’ya kürek mahkumiyeti verilir.Nehludov’un bütün çabasına rağmen Katyuşa Sibirya’ya sürülmekten kurtulamaz.
Nehludov da elindeki mal varlığının önemli bir bölümünü harcayarak Katyuşa ile Sibirya’ya gitmeye karar verir.
Sibirya yolculuğu mahkumlar için dayanılmaz geçmektedir. Mahkumların başındaki gardiyanlar da mahkumlara çok kötü davranmaktadır.
Nehludov bu kötü muameleleri önlemek için elinden geleni yapsa da bunu başaramamaktadır.
Dimitri Sibirya yolculuğu sırasında haksızlığa uğrayarak hapse düşen veya sürgüne gönderilen pek çok mahkumun olduğunu da fark eder. Bu mahkumlar da Prens’in kendilerine yardımcı olmalarını istemektedir.
Sibirya’daki kürek mahkumiyeti sırasında Katyuşa’nın affedildiği haberi gelir. Katyuşa da başka bir mahkumla evlenerek Dimitri’yi bırakır.
Dimitri bütün bu olan bitenden oldukşa etkilenir. Dünyada adaletin gerçekte olamayacağını düşünmeye başlar. Aradığı mutlak adaleti İncil’debularak yeni düşünceler benimser.

KİTABIN ANA FİKRİ :

Dünyada tam anlamıyla adalet yoktur. Herkesin bir suçu ve günahı olacağı için dünyada kimsenin kimseyi cezalandırmaya hakkı olamaz. Ancak bütün sistemlerde bazı kimseler insanları cezalandırmaya devam etmektedir.





KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Dimitri Nehludov : Başlangıçta zevk ve sefahate düşkün olan fakat daha sonra bu hatalarından dönen, inandığı değerler uğruna pek çok şeyi göze alan bir Rus prensi.
Katyuşa : Kimsesiz, gariban, ama gururlu,genellikle duygularıyla hareket eden bir kadın.
Kitapta Dimitri ve Katyuşa’nın mahkemed karşılaşması,Dimitri’nin vicdan muhasebesine dalarak gösterişli hayatını bırakması,Sibirya’ya sürgün,Dimitri’nin Katyuşa’yı affettirme çabaları etkileyici ve akıcı bir üslupla anlatılmaktadır.


Marlo Morgan : Hayatın monotonluğundan sıkılmış, değişiklik arayan, hırslı kafasına koyduğunu yapan, yardımsever, çocuk ruhlu biri.
Oota : Kabilede ingilizce bilen tek kişi Morgan’a kendilerini tanımasına elinden geldiğince sorulara cevap vererek yardımcı olmuştur.
Kara Kuğu : Kabilenin şefidir. Bilge bir insan olarak tüm sırlarının sırası ile Morgan’a açıklanmasını sağlamıştır.
Bunun dışında şifacı gibi yeteneklerine göre isimlendirilen birçok kabile üyesi var. Çölde, insanın yaşamını zorlayan birbirinden ilginç olaylar oluyor.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Levi Tolstoy 19. yy. Rusya’sında yaşamış bir yazardır. Hayatında hep bir arayış içeirsinde olmuş ve yaşlılığını dindar bir insan olarak geçirmiştir. Genellikle eserlerinde insanlara ahlaki değerlerden bahseden yazarın ‘Dirilş’ eserinde de bu özelliğinin izleri görülmektedir.

challenger_67
13-10-07, 12:27
*Martin Eden
*Jack London
*1978
*Oda Yayınları
*348

Kitabın İçeriğiyle İlgili Sorular

*1.Dünya Savaşı öncesi,Amerika’da geçiyor.

*Martin Eden’in öyküsüdür.
Yoksul bir mahallede yaşayan işçidir.Kütüphanede Ruth ile tanışır.Ailesi üst düzey tabakadandır.Ona aşık olur.Yaklaşmak için durmadan dinlenmeden okur.Yazar olmayı istiyordur.Ruth yazdıklarını beğenmez.Yılmaz.Öyküleri yayınlanmaya başlar.Ruth hayalperestlikle suçlar ve ayrılır.Artık ünlü olmuştur.Ruth ona dönmek ister.Kızgındır amacı kalmamıştır.Tanıdıklarına maddi yardımlar yapar.Yaşamına son verir.

*Martin Eden başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan aşırı bireycidir.Hayalleri kaybolduğunda uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.

*Martin Eden
Amaçları için her şeyi yapar.Duygusal bir insandır.Hayatın adaletsiz olduğunu düşünür.

Ruth
Martin’in sevgilisi.Yoksul insanları küçük görür.Ailesinin etkisindekalmıştır.Çok güzel ama kibirlidir.

Norman
Hayatı küçümser.Çok iyi bir şair olmasına karşın bu yeteneğini gizlemiştir.

Gertrude
Maddi durumu kötü de olsa kardeşine para yardımı yapmıştır.Fedakarbir insandır.

Maria Silva
Hayattan çok büyük bir beklentisi yoktur.Çocuklarıyla birlikte geçinmeye çalışır.

Joe
Gelecek için umutlu değildir.Yoksulluğu onu alkolik olmaya iter.

*Çok fazla isteyen insan hedefine ulaşır.
Gerçeğe uygundur.

*Norman, yeteneğini gizliyor,gelecekten umutsuz.
Joe, gelecekten ümitsiz.
Gertrude,fedakardır.
Maria Silva,fedakarlık yapıyor.Kirada indirim yapıyor.

*Toplumsal mesajlar veriyor.Dolaysız,yapmacıksız üslübu var.

*Etkilenmenin ötesinde,kendi akımını oluşturuyor.Ekolü vardır.

*Bu kitap iki yüzlülüğe,yalancılığa,yapmacıklığa,ahlak sızlığa,para hırsına yanıt ve saldırıdır.

*İnsanların hedefi olması ve çabaları güzeldir.Ancak bununla beraber diğer insanlar ve toplumlar içinde idealler ve düşüncelere sahip değilse eksik kalacaktır.

*Jack London
Kitabı okuyup etkilenmemek ve öğrenmemek öz konusu olamaz.Sıcacık duygularla seveceğimiz insanlar ve onun anlatımında ifade bulacak insan davranışları çok etkilidir.

*1876 yılında San Fransisko’da doğdu.Onbir yaşında çalışmaya başladı.Balıkçılık, deniz polisliği,gazete satıcılığı,öğrencilik,altın arayıcılığı,şöförlük ve gardiyanlık yaptı.Jack London girip çıktığı bu çeşitli işler nedeniyle yoksulların ve düşkünlerin çektiği acıları yakından tanıma fırsatı buldu.Daha sonra yaşamını yazarak kazanmaya karar verdi.1903’te bastırdığı Vahşetin Çağrısı ile edebiyat çevrelerinde tanındı.1905’te Jack London artık zamanının en zengin ve en tanınmış yazarlarından biri olmuştu.Kırk yaşındayken intihar etti(veye böbrek yetmezliğinden öldü).

challenger_67
13-10-07, 12:27
ÇALIKUŞU


Çalıkuşu,Reşat Nuri Güntekin’in Türk Tarihi ve edebiyatı açsından çok önemli bir eseridir.Bu romanı okurken harp yıllarında çekilen zorluklar ve insanların hayat tarzları,düşüce biçimleri,ve inançları hakkında önemli bilgiler edinebiliyoruz.Reşat Nuri Güntekin’in üslubundaki yalınlık,sadelik ve akıcılık kitabın önemini daha fazla arttırıyor çünkü Reşat Nuri o dönemin birçok edebiyatçısından farklı olarak dilin sadeleşmesinde çok önemli katkıları olan yazarlarımızdandır. Çalıkuşu gerçekten zevkle okunabilecek,sürükleyici,ve her insanın değişik yerlerde kendini bulabileceği bir roman.Sinemaya uyarlanması,buna ek olarak dizi filminin çekilmesi bence romanın önemini kanıtlayan en önemli faktörlerdir.Reşat Nuri Güntekin Türk edebiyatına mükemmel denilebilecek bir yapıt kazandırmıştır.Kendisine çok teşekkür ediyorum.
Çalıkuşu özellikle Feride karakterinin üzerinde yoğunlaşmış bir romandır.Feride daha iki buçuk yaşındayken,babası,askerlik mesleğinden dolayı Musul’da bulunuyordu.Babasının devamlı uzakta olması buna ek olarak annesinin ağır sağlık sorunları nedeniyle Feride,hizmetçileri Fatma ve emireri Hüseyin gibi kişilerle zamanını geçirmektedir.Annesi hastalığına yenik düşer ve vefat eder.Bunun üzerine babası Feride’yi İstanbul’a babaannesinin ve teyzesinin yanına gönderir.Fakat Feride burada da mutluluğu yakalayamaz.Babaannesi,Feride henüz dokuz yaşındayken vefat eder.Bunun üzerine,Feride’nin teyzesinin yanında,besleme gibi yaşamasını engellemek için O’nu yatılı bir Fransız okuluna gönderir.Çünkü o zamanlarda uluslararası dil fransızca idi ve fransızca bilmek insana çok büyük bir ayrıcalık kazandıryordu.
Feride çok sevimli bir çocuktur.Fakat bunun yanında aşırı hareketli ve yaramaz bir mizaca sahip olması hocalarının ve arkadaşlarının O’n dan sıkılmalarına ve ÇALIKUŞU ismi takmalarına sebep olur.Bu arada Feride on iki yaşına bastığında babasın kaybeder.
Bu kadar üstüste sevdiklerini kaybetmek,Feride’nin güçlü kişiliğine hiçbir zarar verememişti.
Yazları Besime Teyzesinin köşküne gider ve orda çok iyi vakit geçirirdi.Feride,teyzesinin uslu kızı Necmiye ve kendinden oldukça büyük olan teyzesinin oğlu Kamuran ile anlaşmak ta güçlük çekiyordu.Çünkü çok yaramazdı ve köşkün altını üstüne getiriyordu.Ancak asıl anlaşamadığı kişi Kamuran idi.O,Feride’ye bir erkek için fazlasıyla nazik ve kırılgan geliyordu,bunun için de sürekli Kamuran ile dalga geçiyordu.Fakat daha o zamanlarda Feride ile Kamuran arasında duygusal bir yakınlaşma oluşmuştu.Bu yakınlaşma daha çok Feride’nin yaz tatilleri sırasında oluşmuştu.
Feride,ondört_onbeş yaşlarına geldiğinde,erkek arkadaş edinme konusunda yaşına göre fazlasıyla ciddi düşünceleri vardı.Fakat kişilik yapısından kaynaklanan bir şey O’nun bu gibi düşünceleri ertelemesine yol açıyordu.Kamuran ise bu sıralarda,Feride’nin okuluna çok sık uğramaya başlamıştı.Feride’yi görmeden fazla uzun süre dayanamıyordu.Feride,bu durumu çok iyi kullanıyor ve abartarak arkadaşlarına anlatıyordu.Bütün arkadaşları doğal olarak Kamuran ile dalga geçiyorlardı.Feride ile Kamuran’ın karışık gibi görünen ilşkileri,ev halkı tarafından değişik yorumlara maruz kalmıştır.
Feride’nin Tekirdağ’da oturan bir başka teyzesi daha vardı.Feride,yaz tatillerinden birinde oraya gitmeye karar verdi.çünkü teyzesinin kızı Müjgan ile çok iyi anlaşıyordu.Müjgan,Feride’den Kamuran ile ilgili hikayalari dinleyince,Tekirdağ’a sadece Feride’yi görmek amacıyla gelen Kamuran’a ilk fırsatta bunları açar.Bunun üzerine Kamuran Feride’ye evlenme teklif eder ve nişanlanırlar.Sonra hep beraber,Müjgan ve annesi dahil olmak üzere İstanbul’a dönerler.Feride,kişiliğindeki inatçılık ve toplumdaki klasikleşmiş “nişanlı kız”pozlarından hoşlanmadığı için,yaramazlıklarına devem ediyordu,bunun sonucunda da Kamuran ile araları sürekli bozuluyordu.
Tam bu sıralarda,Feride’nin okulu açılmıştı.Ancak,Kamuran’ın bir iş seyahati dolayısıyla Avrupa’ya gitmesi söz konusu olunca,Feride bir yolunu bulur ve köşke gider.Burada Kamuran ile aralarındaki sorunları çözerler ve Kamuran’ın gelmesiyle düğünün yapılacağı kararı verilerek Kamuran Avrupa seyahatine gider.
Aradan dört sene geçer.Bu sürenin sonunda,Kamuran,Avrupa’dan dönmüş,Feride,okulunu bitirip diplomasını almış,düğün hazırlıkları başlamıştır.Fakat,Feride’nin yaramazlıkları tüm hızıyla devam etmekte ve Kamuran ile sürekli tartişmaktadırlar.Birgün yine bu tartışmalardan birinin sonunda barışmak için bahçe de buluşmak üzere sözleştiler.Feride,önce gider ve Kamuran’I beklerken kendisini arayan bir kadın gelir.Feride,kadını bahçeye davet eder,ve bir bankın üzerine oturup konuşmaya başlarlar.Bu kadın,Feride’ye Kamuran’ın başka bir kadınla ilşkisi olduğunu,bu kadının hasta olduğunu,ve eğer aradan çekilirse kadının hayatının kurtulacağını söyler.Kanıt olarak ta Kamuran’ın el yazısı ile bu kadına yazılmış güzel sözlerle dolu olan mektubu gösterir.Feride bu duyduklarından dolayı çok üzülmüştür.Fakat çok kısa bir zaman sonra bu üzüntüsü,kızgınlığa dönüşür ve ağır laflar içeren bir mektup bırakarak köşkten habersizce ayrılır.Sütninesinin yanına Sahraicedid’e gider.Burada,amacı uğradığı ihaneti unutabilmek,acılarını dindirebilmek ve elindeki diploma ile Anadolu’da öğretmenlik yaparak hayatını kazanmaktı.
Daha sonra Feride,annesinin dadısı,Gülmisal Kalfa’nın yanına Eyüp Sultan’a gider ve orada kaldığı süre içinde Maarif Nezareti’ne başvurarak öğretmrnlik talebinde bulunur.Feride,hemen kabul edimez.Çalışmadığı süre içersinde,bol bol düşünme imkanı bulur ve uğradığı ihaneti haketmediğine karar verir.Kamuran’ affetmeyi ise hiç aklından bile geçirmemektedir
Bir süre sonra işe kabul edilen Feride,görevine coğrafya ve resim öğretmeni olarak başlar.Deniz yoluyla işe kabul edildiği yere ulaştıktan sonra bir otala yerleşir.Oteldeki Hacı Kalfa ismindeki şahıs kendisine çok yardımcı olur.
Feride,anılarını işte bu otel odasında yazmaya başlar.Feride’nin şanssızlığı devam etmektedir.İşe başladığı ilk gün,yerine başka birinin bir hafta önce getirildiğini öğrenir.Yerine gelen kişi,aslında Feride’den çok daha az kültürlü ve bu işi yapacak yeteneğe sahip olmadığı halde Feride hakkında çıkardığı asılsız suçlamalar sebebiyle görevi kendi eline geçirebilmiştir.Fakat,Feride’nin bu işi kaybetmesinde yatan asıl etken,aydın bir kişilik olması ve gittiği yerdeki insanların bilgiden ve yeni şeyler öğrenmekten korkmalarıydı.İşte bu tüzden kabul etmediler Feride’yi.
Feride, oradaki görevinden istifasını verir ve Zeyniler Köyü diye bilinen yere gitmeyi kabul ettiğini gösteren imzalı bir mektup yazar ve oraya bir araba ile ulaşır.Fakat,burada dini eğitim bile almamış olan,sadece kulaktan dolma hurafeleri çocuklara öğreten Hatice Hanım vardır.Hatice Hanım ilk zamanlarda,kazancına mani olur düşüncesiyle Feride’yi kabule yanaşmamıştır.Fakat maaşını almaya devam edince,Feride’ye karşı davranışları birden değişir.Feride bu köyde mutluluğu yakalayabilmişti.Çünkü,öğrencilerini çok seviyor fakat özellikle Munise adlı bir kız çocuğuna daha farklı bir ilgisi vardı.Çünkü bu kız babası ile üvey annesinin yanında yaşıyor ve ve bir sürü eziyete maruz kalıyordu.Gerçek annesi ise kötü yola düşmüş olmasından dolayı,toplum tarafından dışlanmış bir insan olarak,kızına hiçbir yardımda bulunamıyordu.Anne_kız,ancak gizlice görüşebiliyorlardı.Feride,Muhtar ve Hatice Hanım ile görüşerek,Munise’yi evlat edinmek istediğini bildirdi.Munise’ninde bu olayı çok istemesi üzerine babası da razı edildi va artık Munise,Feride’nin kızı olmuştu Feride,Munise’de,kendi çocukluğunu görüyordu.Kendisi de anne_baba sevgisinden uzak büyüdüğü için Munise’nin duygularını çok iyi anlıyordu.
.Bu arada,Feride,Kamuran’dan gelen mektupları hiç okumadan ateşe atıp yakıyordu.Fakat,tesadüfen birini yanmamış kısmıyla okudu.
Köye yakın bir yerde jandarma ile soyguncular arsında çıkan çatışma da yaralanan bir asker köye getirilir.Köy halkı o kadar cahildir ki doktor Hayrullah Bey bile pansumanlar için Feride’yi çağırır,bu esnada tanışırlar.Doktor Feride gibi birinin böyle bir yerde yaşamasına şaşırır ve isterse taininde yardımcı olmayı teklif eder.Bu arada okula müfettişler gelir ve okulu kapatmaya karar verirler.Müfettişlerden biri Feride’ye kendisini görmesini söyler.Bunun üzerine Feride,Munise ile birlikte,Hacı Kalfa’nın oteline yeniden yerleşir ve ve kandisini görmesini söyleyen müfettişi görmeye gider.Fakat müfettiş kendisine kötü davranır.Tam bu sırada içeriye Feride’nin okul arkadaşı girer ve aralarında Fransızca konuşmaya başlarlar.Bunun üzerine müfettiş,Feride’ye haksızlık yaptığını düşünür ve kendisini Darülmaullimatına vekil tayin eder.Feride buradaki kızlarla çok iyi geçinir.Okulun müzik öğretmeni Hafız Yusuf Efendi de Feride’ye ilgi duymaktadır.Yusuf Efendi,kızkardeşinin ağır hastalığı nedeniyle buraya gelmiş bir öğretmen olmanın dışında aynı zamanda da tanınmış ve çok sevilen bir bestakardır.
İzmir’deki öğretmenlik sınavına giren Feride’ye kazanamadığı söylenir.Bunun üzerine bölgenin ileri gelenlerinden Reşit Bey kendisine özel öğretmenlik yapmayı teklif eder.Özel öğretmenlik kendi prensiplerinin dışında olduğu halde parası bitmek üzere olduğundan kabul eder.Reşit Beyin köşkünde iki kızının yanısıra birde Cemil adında oğlu vardır.Cemil’in yaptığı bir terbiyesizlikten sonra köşkten ayrılmak ister ama hemen ayrılamaz.Bu arada evin kızlarının yanında ve onlarla beraber oturmaya gittiğinde,kızlarının teyzesinin,Kamuran’ın eşi olduğunu öğrenir.Bu arada Kuşadası’na tayini çıkar.Bunu tam köşke söyleyecek iken,köşkün kalfası Feride’ye Reşit Bey’in ona eş olarak uygun olduğunu söyleyerek ağzını arar.Bu Feride’nin sınavı neden kazanamadığını açıklıyordu.Bunun üzerine Feride,köşkten ayrılarak Kuşadası’na gitti.
Kuşadasın’da göreve başladıktan kısa bir süre sonra harp başlar.Yaralılar,fazla olduğundan okul kapatılıp hastahane olarak kullanılmaya başlanacaktır.Bu sırada hastahane başhekiminin Zeyniler Köyünden tanıdığı Hayrullah Bey olduğunu öğrenir.Doktor,Feride’ye hastahane’de çalışmayı teklif eder ve bundan sonra Feride ile Doktor arasında bir baba_kız ilişkisi gelişir.Doktor,Feride’nin evden ayrılış nedeninin bir kısmını öğrenir,her türlü sorununda yardımcı ve destek olmaya çalışır.Feride,hastahane de çalışırken,getirilen bir ağır yaralının İhsan Bey olduğu ortaya çıkar.Doktor’un,Kamuran’I unutamadığını sürekli yüzüne vurması üzerine Feride çok sıkılır ve İhsan Bey’e isterse kendisiyle evlenebileceğini söyler.Fakat İhsan Bey kendi yüzündeki yanık izlerini de düşünerek reddeder çünkü aralarındaki ilişkinin yürüyemeyeceğini önceden görebilmektedir.Bunun üzerine İhsan Bey çıkınca yeni görevine başlar.
Beş yıl sonra okul yeniden faaliyete geçer ve kendinden daha kıdemli kişiler varken Feride müdire hanım olarak göreve başlar.
Bu arada Munise on dört yaşına basmıştır.Doktorun uzakta olduğu bir sırada Munise rahatsızlanır ve doktorun gelmesini beklerken daha da kötüleşir.Doktor Hayrullah ve diğer hekimler çok uğraşırlar fakat Munise’yi kurtaramazlar.Feride,bunun üzerine bir beyin humması geçirir ve kendini bilmedfen on yedi gün uyur.Doktor Hayrullah Feride’yi kendi evine alır ve orada bakar.Feride,kendine geldikten sonra bile sık sık ağlama krizleri geçirir.Bir süre sonra iyileştiğini düşünüp gitmek ister ancak doktorun kızması üzerine bu kararını ertyelemek durumunda kalır.Feride yatarken kızı gömülmüştür ve Hayrullah Bey mezar taşına Feride’nin kızı Munise diye yazdırmıştır.
Doktor Feride’ye bir baba gibi davranmaktadır ve ruhsal durumu iyi oluncaya kadar O’na kendi çiftliğinde çok iyi bakmıştır.Bir süre sonra tekrar gitmt isteğini bildirir fakat ısrar üzerine gitmekten vazgeçer.Bu arada Feride’nin terfisini çekemeyip,hakkında,Doktor’la evlilik dışı ilişki yaşıyor diya dedikodu çıkartanlarda vardı.Doktor isterse Feride’nin kendisi ile evlenip maddi yönden rahat edebileceğini söyler.Feride,İzmir’e ilk geldiği günlerde açlıktan dolayı geçirdiği baygınlık krizini düşününce bu teklifi kabul eder.Feride,buraya kadar başından geçenleri anlatırken defterin son sayfalarına gelmiştir.
Bu sırada Kamuran’ın rahatsızlığı ve eşinin ölümü ardından Ayşe Teyze’nin yanına davet edilir.Enişte Aziz Bey ile Kamuran arasında geçen konuşma da Kamuran,eşi ile sırf hastalığı sebebiyle evlendiğini,Feride’nin arkasından gitmemesinin sebebinin de Onu fazla kızdırmamak olduğunu söyler.Kamuran,Ferdenin öğretmenlik yaptığı yere gidip Onu bulmak ister fakat rahatsızlığı ve duyduğu dedikodulardan etkilenerek vazgeçer.Şu anda ise Feride’nin zengin,yaşlı bir doktor ile evli olduğunu ve Kuşadası’nda bir kimsesiz çocuklar okulu işlettiğini söyler.Bütün bu bilgileri maarifteki bir dostundan almıştır.Bütün bunlar Feride’nin İstanbul’u unuttuğunun kanıtıdır der ve eniştenin yanından ayrılarak yalnız yürümeye devam eder.Eve geldiğinde ise bir sürprizle karşılaşır,Feride eve gelmiştir
Feride,işleri için geldiği İstanbul’da gelmişken akrabalarını ziyaret etmek için uğradığını söyler.Kamuran’a da karısından dolayı başsağlığı diler ve çocuğunun çok tatlı olduğumu söyler.
Feride’nin çevredeki arkadaşları O’nu hiç yalnız bırakmadılar ve dolayısıyla Kamuran ile görüşemediler.Feride gidiş tarihini son anda haber verir dolayısıyla ev halkı ve arkadaşları çok üzülmüştür.
Feride,gitmeden önceki gece,Müjgan’ın odasına gider ve Doktor ile olan ilşkisinin baba_kız ilşkisi olduğunu,evlenme amacını anlatır.Ölmek üzere olan vasiyeti olarak bir paketi Kamuran’a gönderdiğini fakat kendisinin gitmesinden sonra açmasını istedi.Fakat,Müjgan hemen Kamuran’ın yanına gider ve olanları anlatır.Paketi açarlar,içinden bir mektup ve Feride’nin günlüğü çıkar.Mektup ta Feride ile Doktor’un ilişkisinin içeriği ve bazı önemli noktalar anlatılmıştır.Ertesi sabah,gitme vakti geldiğinde,ev halkı Feride’yi bırakmaz ve Kamuran ile Çalıkuşu evlenirler.

challenger_67
13-10-07, 12:27
DRİNA KÖPRÜSÜ
Drina Köprüsü: Yazarın balkanlarda kitabın yazıldığı 20 nci yüzyılın ortalarından 350 yıl öncesine kadar olan olayları ve balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini yapılan bir köprü üzerinde anlatan bir romandır. “Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpıyor.
Drina köprüsünü 3 kısma ayırırsak, 1 nci kısım köprünün yapılışı, 2 nci kısım köprünün yapımından müslüman idarenin yani Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son kısmı ise Osmanlı idaresinin son bulması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresi ve bu idareye karşı ayaklanmalar ve yerli halkın sıkıntıları, bu arada yaşanan değişim ve milliyetçilik akımları olarak özetleyebiliriz.
Balkanlarda yaşanan bu hızlı tarihi değişimleri konu edinen kitap bu değerli tarihi bilgilerin yanı sıra yöre halkının sıradan insanlarının sade fakat iz bırakan hayatlarını da bölümler halinde işlemektedir.
Devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Balkan kökenli olduğundan geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyeti ile Drina nehri üzerine bir köprü yaptırmak ister. Yerli halkın ilk başta ne olduğunu anlayamadığı, inşaatın uzaması ve baskılarla belli bir noktadan sonra yılgınlık gelip köprünün tamamlanmasını istememesi iyi ve kötü yönetimin arka arkaya gelmesi ilk bölümün konusudur. Köprünün yapılması sırasında her bölümde olduğu gibi tarihe ışık tutan yerli halkın yaşantısı aralara serpiştirilmiş olarak bulunmaktadır. Köprünün baştan itibaren yapılışına pek hoş bakmayan yerli halk köprü bittiğinde o zaman için olağanüstü olan bu eser karşısında hayranlığını gizlememiş ve köprünün yapılışına çok sevinmiştir.
Drina köprüsünün bitmesi ile kasaba, çevre yerleşim yerleri arasında önem kazanmaya başlamış ve içine kapanık olan kasaba ticareti köprü sayesinde canlanarak önemli gelişmeler olmaya başladı. 2 nci bölüm Osmanlı hakimiyetinin balkanlarda zayıflaması ile son bulmakta ve köprünün giderek artan önemi ile değişen koşulları anlatmaktadır.
3 ncü bölümde ise Osmanlının iyice zayıflamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun fazla zorlanmadan Balkanlarda egemenlik kurmasıyla başlamaktadır. Yerli halk (hıristiyan ve müslümanı ile) uzun süre Osmanlı idaresine alışmış iken bu yeni idare başta çekingenlikle karşılanmıştır. Fakat bir süre sonra yeni idareye alışıp yeni hayat biçimini benimsemişlerdir. Gelişen hayat koşulları, ticaretin ilerlemesi Avrupa'nın belirli sahalarda Osmanlının önüne geçmesi ile dünyada pek çok şey değişmiş ve kasabada bu değişik hayat tarzına alışmıştır. Fakat belki bir süre sonra yeni medeniyetin kötü yanları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin de bir süre sonra kötüye gitmeye başlaması, milliyetçi akımlarının ilerlemesi; Sırpları bağımsızlık için isyanlar çıkarmaya teşvik etmektedir. Küçük çaplı isyanlar yavaş yavaş büyür ve balkanların her yerinde kanlı mücadeleler başlar. Gittikçe kötüye giden koşullar sonunda her şey iyi olacak diye umut belirdiği anda Avrupa da siyasi cinayetler sonucu 1 nci Dünya savaşı patlak verir. Drina nehri üzerine yapıldığı tarihten itibaren kasaba ile birleşen köprü acımasız savaşta yıkılarak balkan tarihindeki yerine son noktasını koyar.
İster müslüman olsun, ister hıristiyan, ister yahudi, insanlar yaşadıkları yerde bir kültür birliği, deyim yerinde ise bir kader birliği oluşturarak birlikte acıları ve mutlulukları yaşamakta değişim karşısında birbirlerinden çok farklı olmayan biçimlerde etkilenmektedirler. Bu romanda farklı dinlerden olan bu insanların tarihsel süreç içinde özel yaşantıları ile toplumun genel durumu usta bir şekilde tarihi bir köprünün hikayesi etrafında birleştirilerek anlatılmış ve balkan tarihine değişik bir şekilde ışık tutulmuştur.


İVO ANDRİÇ

challenger_67
13-10-07, 12:27
ADI: GELİBOLU
YAZARI: Buket UZUNER
SAYFA SAYISI: 318
BASKI YILI: 1998
BASILDIĞI YER: Remzi Kitabevi
KONUSU: Çanakkale Savaşlarında şehit olan dedesinin kayıp mezarını bulmak için uğraşan Yenizelandalı Viktorianın öyküsü

2. ESERİN KISA ÖZETİ:

Viktoria Taylor Çanakkle savaşlarında şehit olan dedesinin mezarını bulmak amacıyla Yenizelanda'dan Geliboluy'a gelmiştir. Rehberi Mehmet ile gelibolunun küçük köylerinde gezen Viki bir köy kahvesinde, adına özel bir köşe hazırlanan, Çanakkale savaşlarınd şehit düşmüş olan Ali Osman Taylar'ın resmini görünce bu kişinin dedesi olduğunu iddia eder. Ancak köy halkı vatan için savaşmış ve kanını akıtmış Türk şehidi Ali Osman Taylar'a yapılan bu davranışı çok büyük bir hakaret olarak karşılar ve Viktoria'yı derhal köyden uzaklaştırırlar. Bu olaydan tüm Türkiyenin tv ve basın sayesinde kısa sürede haberi olur. Viktoria bu iddiasını kanıtlamak için Ali Osmanın halen hayatta olan kızı ile görüşmek için elinden gelen herşeyi yapar. Ali Osmanın kızı olan Beyaz Taylar adeta ayaklı bir tarihtir. Çok inatçı olan bu kadın, dış görünüşünün zıttına çok zeki ve biligilidir. Viktoria ile konuşurken tercüman kullanmadan kendisi ingilizce konuşmaktadır. Viki beyaz halanın inadını kırmayı başarır ve onunla görüşür. Bu görüşmeden sonra gerçekler birbir ortaya çıkar. Ali Osman Taylar aslında bir anzak askeridir ve savaşta ağır yaralanmıştır. Onu bir çukurun içerisinde hareketsiz halde bulan Beyazın annesi yaralarını iyileştirmiş ve iyi bir duruma getirmiştir.Bir süre sonra da evlenmişlerdir. Viktoria, Ali Osmanın torunudur aslında. İşte tüm bunlar Beyaz hala sayesinde birbir ortaya çıkmıştır. Viktoria iddiasında haklıdır ve bunu uzun ve zor uğraşlardan sonra kanıtlamayı başarmıştır. Ancak bu olay ne basına ne de köy halkına bu şekilde aktarılmamıştır. Çünkü onların tepkisi ile karşılaşabilir ve bunu kabullenmeyebililerdi. Doğruyu yalnızca üç kişi biliyrdu. Victoria, Beyaz hala ve Beyaz halanın yeğeni Ali Osman

challenger_67
13-10-07, 12:28
KÜÇÜK AĞA

Küçük ağa, Türk edebiyatında Milli Mücadele yıllarını konu alan önemli romanlardan biridir. Tarık Buğra, bu romanında dönemle ilgili diğer olaylardan farklı olarak konuyu bir kasaba etrafında işlemiştir. Konuyu işlerken hazır kalıplardan değil dönemin gerçeklerinden haraket etmesi romanı önemli kılan unsurlardandır.Roman önce ‘’Küçük Ağa’’ ve ‘’Küçük Ağa’’ Ankarada diye iki cilt halinde basılmış daha sonra tek kitap olarak yayınlanmıştır.

BAŞLICA KAHRAMANLAR

İstanbullu Hoca:Asıl adı Mehmet Reşit’tir.Çok iyi bir medrese eğitimi almıştır.Genç,bilgili ve vatanını çok seven biridir.Milli Mücadeleye katılınca Küçük Ağa adını alr.Milli Mücadelede din adamlarının oynadığı rolü ortaya koması bakımından önemlidir.

Salih:Vucudunun sağ yanını Yemende bırakmıştır.Akşehire dönünce önce Rumlarla ilişki kurar.Ancak onların Pontus Rum devletini kurma çabalarını anlayınca onlardan soğur ve onların aleyhine çalışır.Bu amaçla Milli Mücadeleye katılır ve Küçük Ağanın en yakın arkadaşıdır.

Ali Emmi:Milli Mücadelede halkı temsil eden arif ruhlu birisidir.

Reis bey:Alçak gönüllü halk üzerinde itibarı olan bir şahısdır.

Çerkez Ethem:Başlarda vatan ve millet için yeri tutulmaz hizmetler vermiş , cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.


Doktor Haydar Bey:Dünya Savaşında Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye'ye büyük hizmetler vermiş bir asker.

ÖZET
1.Dünya Savaşı yıllarıdır.Osmanlı Devleti her yandan kan kaybetmektedir.Akşehir’de Osmanlı devleti’nin bu yıkılışını yakından hissetmekte ve yaşamaktadır.Akşehir’den Salih de Osmanlı ordusunda savaş vermiştir.Romanın başında sağ yanını savaşta bırakarak köye gelir.Hemen herkesden nefret eder.Eski arkadaşı Rum Niko ile birlikte olur.Onun babasını meyhanesinde sabahlamaya başlar.Akşehirliler Rumların gerçek yüzünü bilmeyen ve onlarla arkadaşlık kuran Salihe kızarlar.Ancak Salihin Rumların gerçek yüzün öğrenmesi fazla zaman almaz Rumların gizli toplantısını tesadüf eseri dinleyen Salih Rumların gerçek yüzünü öğrendikten sonra onlarla münasebetini kesip Milli Mücadeleye katılır.Bu esnada İstanbul’dan bir hoca gönderilmiştir.
Asıl adı Mehmet Reşit olan genç hoca İstanbul hükümeti tarafıdan halkın hükümete olan güvenini sağlamak için gönderirmiştir. Mehmet Reşit genç,bilgili, çok iyi çalışan ve çok iyi konuşan biridir.Kısa zamanda halkın sevgisini kazanır ve İstanbullu Hoca diyerek anılmaya başlanır.Akşehir’de Emine adlı bir genç kızla evlenir.İstanbul’lu Hoca halka İstanbul hükümetine inanmaları yönünde telkinde bulunur.Aynı dönemde yeşeren Kuva-yı Milliye hareketinede karşı çıkar.Bu yüzden Kuva-yı Milliye tarafından vur emri çıkarılır.İstanbullu hoca bir sabah Akşehiri terk ederek Çakırsaraylı gurubuna katılır.Daha sora Salih tarafından Milli Mücadele tarafına çekilir ve büyük başarı gösterir.Bu arada kimliğini gizler ve adını Çakırsaraylı tarafından konulan ‘’Küçük Ağa ‘’diyeek değiştirir.Herkes onu artık ‘’Küçük Ağa’’olarak tanır.
Küçük Ağa katıldığı Çerkez Etem ve kardeşlerininde güvenini kazanır.Çerkez Etemle birlikte Kuva-yı Milliye adına mücadele ederler.Ancak daha sonra Çerkez Etemin Kuva-yı Milliye için zararlı davranışlar içine girmesiyle ‘’Küçük Ağa’’ tarafından çeşitli hilelerle engellenir.Küçük Ağa Çerkez ETEMİN KARDEŞİ Tevfik beyde izin alarak Salihi Akşehire gönderir.Amacı ise Çerkez etemin zararlı düşüncelerini Salih ile Kuva-yı Milliyenin temsilcisi doktor Haydar beye iletmektir.Salih ayrıca Küçük ağanın çocuğu ve hanımı Emineden de haber getirecektir.

Romanın ikinci cildi ise Küçük Ağanın Ankaraya Salihin ise Akşehir gelmesi ile başlar.

Şubat ortasında Akşehire gelen Salih Ali Emmin hasta olduğunu görür.Onunla ilgilenir.Bu arada İstanbullu Hocanın eşi Eminenin Hocaın öldüğüne dair haber gelmesi üzerine başka biriyle evlendirilir.Çok üzülür ve Akşehiri terk eder.

Diğer yandan Küçük Ağa Çerkez Etem ayaklanmasını önleyerek devlete ve millete gelebilecek zararı önlemiş olur.

Bu başarılısından dolayı Küçük Ağa Ankaraya davet edilir.Küçük Ağada hemen ankaraya gidip Milli Mücadelenin Ankara kısmın görüp burada M.Akif ve H.Basri ile tanışır.

Küçük Ağa Salihle görüşemiyince Akşehire gider ve eşi Eminenin başka biriyle evlendiğini öğrenir.Bu sebeble İstanbullu hoca hüviyetini saklar.Oğlu Mehmete yakınlık gösterir bu arada eşi Eminenin öldüğünü öğrenir Eminenin toprağa verildiği gece Küçük Ağa Ankaraya gider.

challenger_67
13-10-07, 12:28
SİNEKLİ BAKKAL
Sinekli bakkal bulunduğu semtin adını almış olan dar bir sokaktır. Bir geçitten çok bir toplantı yeri gibidir. Bu sokakta oturanlardan biri mahalle imamıdır. Onun kızı, Emine ise babasının istememesine rağmen Kız Tevfik denilen bir halk sanatçısı ile evlenir. Tevfik; orta oyunu, karagöz gibi şeylerle vakit geçirir. Ayrıca Emine ve Tevfik'le birlikte, sokaktaki İstanbul bakkaliyesini işletmektedir. Bir süre sonra Tevfik ile Emine anlaşamazlar ve ayrılırlar. Tevfik yaptığı şaklabanlıklar yüzünden sürülür. Ancak Emine hamiledir, ve inadını ve iradesini annesinden, yeteneklerini ise babasından olan bir Rabia isimli bir kızını dünyaya getirir . Emine'nin Babası Rabia'nın dedesi olan imam ise Rabia'yı biraz büyüyünce hafız yapar. Mahallenin bir de kibar konağı vardır: Selim Paşa Konağı. Bu konak başlı başına bir alemdir. Selim Paşa'nın hanımı dünyanın tadına varmış, yaşlandıkça ölüm korkularına kapılmıştır. Ve teselliyi nerede bulacağını şaşırmış bir kadındır. Selim Paşa ise padişahın dostlarından ve zaptiye nazırıdır. Oğlu Hilmi ise babasının aksine Jön Türklerle ilgisi olan bir ihtilalcidir. Büyüklük peşinde bir hayal adamı. Konağa giren - çıkan pek çoktur. Peregrini adında ki bir İtalyan piyanist Vehbi Dede adında bir Mevlevî bunların başlıcaları arasındadır.

Rabia mevlit ve kuran okumaktaki şöhreti ile Selim Paşa Konağı'na kapılanır. Peregrini'yi orada tanır. Vehbi Dede'den musiki dersleri, alır. Rabia biraz büyüdüğünde Hiç görmediği babası Tevfik sürgünden dönmüştür. Rabia annesi ile babası arasında tercih yapmak zorunda kalmış ve Babası Tevfik'i seçmiştir. Bunun üzerine Emine Rabia'ya çok kızmış her namazdan sonra beddua etmeye başlamıştır. Rabia babasına bakkalda ve karagöz oyunlarında yardım etmekte mahallenin cücesi olan Rakım Amcası ile beraber hep beraber güzel vakit geçirmektedir. Lakin Tevfik'in kadın kılığına girip Selim Paşa'nın Oğlu Hilmi için Fransa'dan gelen yabancı evrakları feslilerin giremeyeceği Fransız Postanesine gidip alması esnasında yakalanması ile, Tevfik, zaptiye dairesinde Göz Patlatan Hakkı adında ki zorbanın sıkı işkenceleri ile sorguya çekilmiştir. Gene de Hilmi'nin adını vermez sürgüne yollanır. İş anlaşıldığı için Paşanın Oğlu Hilmi de Selim Paşa'nın emri ile sürgüne Şam'a sürülecektir.

Tevfik yokken Rabia Rakım Amca'nın yardımı ile dükkanı idare eder. Vehbi Dede ve Peregrini de kendisine arkadaşlık ederler. Ama babası sürgüne yollandığından sonra bir daha Selim Paşa Konağı'na ayak basmaz. Konakta pek sevdiği bir cariye vardır: Kanarya Hanım. Çerkez asıllı olan Kanarya Hanım da aslında evlenip çırak çıkmıştır.

Rabia, Ramazanlarda camileri gezer mukabele okur ara sıra mevlitlere çağrılır. Şehzade Nihat Efendi'nin yalısında da Mevlit okumaya davet edilir. Rabia yalıya gittiğinde iç salonun kapıları açılarak sinekli bakkal mescidinin büyük bir toplantı yeri haline getirildiğini görür. Renkli papatya başlarına benzeyen yüzlerce başörtülü kadın dinleyicisi vardır. Bu duygulu kalabalığa yanık ve dokunaklı sesi ile mevlit okuduktan sonra salonun sonunda çok güzel bir mermer heykele benzeyen sarışın bir kadın görür . Bu Kanarya Hanım'dır. İki eski dost çığlık çığlığa birebirlilerinin boynuna atılırlar.

Peregrini Rabia'nın okuduğu mevlide hayrandır. Karakterine, olgunluğuna hayrandır. Sonunda , tasarısını Vehbi Dede'ye açar. Onunda uygun bulması üzerine Rabia ile evlenmek için dinini değiştirir. Osman adını alır. Vehbi Dede de, onu kızı gibi sevmektedir. Yani Rabia da güzelliği bulan Tanrı sevgisi...

İmam da Emine de öldüğünden Osman'la Rabia Evi onarırlar. Dükkanın üstüne yerleşirler. Rabia'nın gebeliği çok sıkıntılı geçer. Sonunda İstanbul'da ilk defa yapılan bir sezeryan ameliyatı ile kurtulur. Bir oğlu olur. Bu mutlu olayı izleyen yıllarda 1908 meşrutiyeti gelir. Sürgünler yerlerine dönerler. Geri dönenler arasında Tevfik de vardır. Rabia, Osman Rakım Amca , mahallenin kibar tulumbacısı, Sabit Beyağabey , bütün sinekli bakkal onu karşılamaya giderler. Vakti ile padişah haini diye sille tokat İstanbul'dan sürülenlerin hepsi, şimdi birer hürriyet kahramanı olarak dönmektedir.

Tevfik'in bu siyasi görüşlerle ilişiği yoktur. Vapur rıhtımına yanaşıp da sürgünler çıkınca karşılama törenleri başlar. Sabit Beyağabey bir emir verince sinekli bakkal takımı Tevfik'in bile ürkütüp saklanacak yer aratan bir coşku ile gösterilerine başlar. Sinekli bakkal delikanlıları şişmanca bir adamı omuzlarına alırlar. Tevfik'in mahalleye dönüşü dolası ile ateşli bir hürriyet nutku çeken bu adamı Tevfik hemen tanır. Bu zaptiye dairesinde kendine işkence eden göz patlatan Muzafferdir. Vehbi Dede ile Osman Tevfik'in koluna girer ve ona bir torunu olduğunu haber verirler.

Kahramanlar

Rabia: Romanın asıl kahramanı: İlhâmi İmam'ın kızı Emine ve Kız Tevfik diye bilinen orta oyuncusunun kızı Rabia'dır. Rabia, yazarın romanda kendisi yerinde gösterdiği ve ideal Türk kadını nasıl olmalı? sorusunun cevabı olan kişidir. Rabia'nın kişiliğinin oluşmasında babasından çok dedesinin etkili olmuştur. Kendisi imam olduğu için torunu hafız yaparak İslami bilgilerle donanmasını sağlamıştır. Paşanın konağına gitmesi ile Rabia'nın kişiliğinin değişiminde en büyük etkiyi görülüyor. Dedesinin yanında her zaman cehennemden bahsedilerek büyüyen Rabia konağın ortamını görünce geleneklerine bağlı, ancak Batı eğilimli bir karakter ortaya çıkıyor. İki ayrı ruh ikliminde yetişmiş olduğu Peregrini yani Osman'la evlenmesi ile de bunu gösteriyor.

Kız Tevfik: Daima şen şakrak, orta oyununda usta, yakışıklı ve çok düzensiz bir kimlikte anlatılıyor.

Vehbi Dede: Konakta Rabia'ya ders veren bir Mevlevî derviş olarak bize aktarılan Vehbi
Dede, her zaman teselli edici teskin edici mizacı ile Rabia'nın dedesinden çok farklı olarak ruh okşayıcı bir alim olarak anlatılıyor.

Peregrini (Osman): Annesinin tavsiyesiyle eskiden papaz olan Peregrini daha sonra her hangi bir dine bağımlı olmaksızın yaşamış bir müzik hocası. Türkçe'yi çok iyi konuşan bu adam dinsiz olmasına rağmen Vehbi Dede gibi dinine bağlı insanlara saygı duymuştur. Rabia ile evlenmek için dinini değiştirerek Osman ismini almıştır.

Selim Paşa: Eski Dahiliye Nazırı, padişaha son derece bağlı bir mizaç ortaya sürmüştür. Öyle ki kendi oğlunu bile gözünü kırpmadan ve elinde kesin delil olmadan sürebilmiştir. Ama diğer taraftan Rabia'ya karşı hep şefkatli olmuş ve iyi davranmıştır.

Emine: Rabia'nın annesidir. Önceleri Rabia'yı çok sevmiş ancak sürgünden dönen babasını kendisine tercih edince, elinden gelse Rabia'nın boğazına sarılmak istemiştir. Elini öpmek için gelen kızını kovmuştur.

İlhamî İmam: Rabia'nın büyük babası, mahalleliye devamlı cehennemden bahseden bir imam.

Diğer tipler: Bilal; Rabia ile evlenmek isteyen bir genç, Rıfat Amca; mahallenin cücesi, Pembe; Rabia'nın hizmetini yürüten beraber yaşadığı çingene, Hilmi; Selim Paşa'nın Jön Türk oğlu, Sabiha Hanım; Selim Paşanın Hanımı, Kanarya Hanım; köşkte ki bir Çerkez kızı.

Çevre
Daha romanın başında, ilk cümlelerle yazar bize olayın nerede geçtiğini söylüyor, Aynen okursak: "Bu dar arka sokak bulunduğu semtin adını almıştır: Sinekli bakkal." Romanın ileri ki bölümlerinde ise bu sokağın İstanbul'da olduğu söyleniyor.

Zaman
Zaman Osmanlı Devletinin 33. padişahı olan Abdülhamit Han devridir. Tevfik'in sürgünden dönüşü 2. Meşrutiyet Dönemi'nin başına yani 1908 ihtilâli'ne geldiğine göre zaman I. Meşrutiyet'ten sonra , 1908 öncesi diyebiliriz.


Romanın Özeti (kiralık konak)

Babadan kalma bir servete sahip olan Naim Efendi, memurluk yapmakta ve bu serveti özenle idare etmektedir. Naim Efendi, bir ana kadar müşfik, dul bir kadın kadar titizdir. Beş yıl kadar önce karısı Nefise Hanımefendi'yi kaybetmiştir. Naim Efendi, geçmişine her yönüyle bağlı bir Osmanlı beyefendisidir. Naim Efendi'nin kızı Sekine Hanım, tembel ve iradesiz bir kadındır. Kocası Servet Bey ise; kırk-beş yaşlarında, alafranga hayata düşkün bir insandır. Düyûn-ı Umumiye Müfettişlerindendir. Müslümanlıktan ve Türklükten nefret eder. Aldığı terbiye ve yaşadığı muhit arasındaki çelişkiden dolayı daima bir çırpınma ve isyan içerisindedir. Onun sayesinde artık Naim Efendi konağında Türkçe konuşulmaz olur. Yirmi yaşında bir öğrenci olan Servet Bey'in oğlu Cemil, eğlence hayatına çok düşkündür. Servet Bey'in kızı Seniha ise, (renklerin asır sonu diye vasıflandırdığı bir kızdır. Pazartesi günleri çay partisi tertip eder. Buraya mürebbiyesi Kromaki vasıtasıyla tanıdığı Beyoğlu madam ve matmazelleri, kendi çocukluk arkadaşlarından genç kızlar ve aile dostu genç kadınlar, kardeşi Cemil'in arkadaşlarından genç erkekler gelir. Bunlar arasında Faik Bey, çay günlerinin devamlı misafiridir. Avrupa'nın muhtelif şehirlerini dolaşmış olan Faik Bey, Avrupai hareketleriyle bu kadınlar tarafından beğenilen birisidir. Çay günlerinin bir diğer müdavimi Seniha'nın halasının oğlu Hakkı Celis'tir.

Çay günleri bitince, Seniha her zamanki gibi evin içinde sıkıntılı anlar yaşar. O, paraya çok önem vermeyen birisidir. Bütün güzel şeylerin kendiliğinden önüne yığılmasını ister. Babasını ağlanacak derecede züğürt, büyükbabasını lüzumundan fazla pinti, kendisini de dünyanın en bedbaht ve en yoksul kızlarından biri olarak düşünür. Bulunduğu mekân Seniha'ya sıkıntı vermektedir. O, Avrupa'yı hayal etmektedir.

Bütün bu israflar ve hesapsız harcamalar yüzünden Naim Efendi maddî bakımdan zor duruma düşer. Yalı kiraya verilir, araba satılır, Madam Kromaki'nin maaşı ve Beyoğlu esnafına olan borçlar ödenemez. Naim Efendi, Çemberlitaş'ta oturan hemşiresi Selma Hanımefendi'ye çok bağlıdır. Naim Efendi'ye genç yaşından beri her konuda fikir veren Selma Hanımefendi, torunlarını çok şımarttığı için ona kızmaktadır. Naim Efendi, torunlarını çok sevdiği için her türlü eziyete katlanır.

Seniha, sıkıntı dolu günler yaşamakta ve sinir buhranları geçirmektedir. Naim Efendi, torununun dertlerine çare arar. Sonunda bütün bunların evlenme ve çocuk doğurma ile geçeceği kanaatine varır. Seniha'yı evlendirmeyi düşünür. Fakat ne Seniha, ne de babası Servet Bey böyle bir şeye yanaşmaz.

Seniha, Avrupa'nın aydınlık şehirlerinin büyülü cazibesine kapılmıştır. Hatta Faik Bey'e Avrupa'dan Türkiye'ye geldiği için çok şaşar. Faik Bey'le Seniha arasında bazı ilişkiler gelişir. Faik Bey, aşkta Seniha'yı çok toy bulur; o, zengin bir izdivaç peşindedir.

Bu arada rahatsızlanan Seniha, Doktor tavsiyesi üzerine, Madam Kromaki ile beraber halası Necibe Hanımefendi'nin Büyükada'daki köşküne gider. Burada sıkılması üzerine, arkadaşlarını çağırır. Bunlar arasında Faik Bey de vardır. Adadaki bu günlerde Faik Bey'le Seniha arasındaki ilişki çok ilerler. Bu ilişki herkes tarafından duyulur. Büyükada'daki bu günler Seniha'nın eski neşesini yerine getirir.

Seniha konağa döner. Faik Bey de her gün konaktadır. Onun laubali hareketleri Naim Efendi'yi rahatsız eder. Faik, Seniha'yı daima bir küçük çocuk gibi avutmasını bilir. Genç adam, Seniha ile beraber, iki hatta üç kadını idare edebilecek kabiliyettedir. Fakat ***** denilen iptila Faik Bey'i zor durumda bırakır. Bir sabah ***** yüzünden zor durumda kalan Faik Bey, Seniha'dan para yardımı ister. Bu olaydan sonra Seniha'nın Faik Bey'e karşı hisleri değişir. Ondan ayrılır. Aslında her ikisi de birbirlerini sevmektedirler. Fakat evlilik ikisi için de uygun değildir. Faik Bey, zengin bir dul, Seniha ise zengin bir adamla evlenmek arzusundadır.

Hakkı Celis, günden güne değişmektedir. Herkesten, özellikle Seniha'dan kaçmaktadır. O, şiirdeki aşk ile, gerçek hayattaki aşkın birbirinden çok farklı olduğunu bilir. Seniha ise, Faik Bey'den ayrıldıktan sonra eski dostlarıyla ilişkilerini tazeler. Bu arada Hakkı Celis'i de arar.

Seniha ile Faik arasındaki ilişkiyi öğrenen Naim Efendi onların evlenmesini ister. Naim Efendi'nin bu isteği gerçekleşmez. Ayrıca ihtiyar adam, Seniha'nın azar derecesindeki sitemlerine hedef olur. Naim'Efendi, bu olay üzerine hastalanır. Tehlikeli günler geçirir.

Seniha, bundan sonra dalgın, sinsi ve esrarlı bir kişi haline gelir. Onun bu halinden şüphelenen Madam Kromaki, Madam Kraft isminde zengin bir dulun evine gidip geldiğini öğrenir. Seniha hakkında iyi olmayan bir takım söylentiler dolaşır. Seniha, evden kaçarak Madam Kraft ile beraber Trieste'e gider. Burada bir pansiyona yerleşir, piyano dersleri alır. Faik de daha sonra oraya gider.

Servet Bey, konaktan apartmana taşınmak niyetindedir. Konağın terk edilmesinin sebeplerinden biri de, Seniha'nın yakında dönecek olması ve Naim Efendi'nin onu görmek istememesi endişesidir. Servet Bey'in ayrılmasıyla Naim Efendi konakta yalnız yaşamaya başlar. Hakkı Celis, bu günlerde onu hiç yalnız bırakmaz. Ara sıra hemşiresi Selma Hanımefendi de ziyaretine gelir. Naim Efendi'nin hastalığının ilerlemesiyle, Selma Hanımefendi onu kendi konağına götürür. Naim Efendi konağı kiraya verilecektir. Yoksulluğa düşen ve artık hırçın bir insan olan Naim Efendi'nin kalbi yalnız Seniha've Hakkı Celis'e açıktır.

Hakkı Celis, Çanakkale'de savaşmaya karar verir. Çanakkale'ye giden Hakkı Celis, bir müddet için izinle geri döner. Konakta Naim Efendi ile dertleşir. Naim Efendi ona içini döker.

Bu arada Avrupa'dan dönmüş olan Seniha ile evleneceği söylenen Necip adlı mebus, kısa bir süre için gittiği yerden geri dönmez. Bu evlenme işinin olmaması Seniha için büyük bir darbe olur. Faik Bey ise bu işten büyük bir haz duyar. Hakkı Çeliş, .Faik Bey ile buluşur. Faik Bey, ona Seniha hakkındaki olumsuz düşüncelerini anlatır. Bu sırada arabayla oradan geçmekte olan Seniha onları görür ve arabasına alır. Birlikte Senihaların apartmanına gelirler. Buradaki olaylar Hakkı Celis'e eski günlerini hatırlatır.

Uzun bir zaman sonra Servet Beylerde düğünü andıran bir ziyafet verilir. Naim Efendi, bu sıralarda can çekişmektedir. Bu zıtlık içerisinde Hakkı Celis'in Çanakkale'de şehit olduğu haberi Seniha'ya gelir. Seniha, Hakkı Celis'in şehit olduğunu gören Hüsnü Bey'e olayı anlatmasını söyler. Hüsnü Bey, etraflıca anlatmaya başlar. Seniha sıkılır


KİTABIN YAYIM MAKSADI Türk toplumunun tarihsel gelişim sürecinde ilk belirtileri XVIII. Yüzyılda görülen ve tanzimatla somutlaşan batılılaşma hareketleri buna bağlı olarak hayat tarzı, değerler ahlak kısacası kültürel değişim

challenger_67
13-10-07, 12:29
Kuyucaklı yusuf

Romanın özeti:
1903 sonbaharında, bir gece eşkiyalar tarafindan basılan Kuyucak köyünü teftişe gelen kaymakam ve yardımcıları iki kişinin öldürüldüğü evde yalnız bir çocuk bulurlar. Çocuğun adı Yusuf’tur ve ölenler onun anne ve babasıdır. Kaymakam Yusuf’un soğuk kanlılığına hayran kalır ve onu evlat edinir.Yusuf, sessiz ve içine kapanık bir çocuktur. Kaymakamın karısı olan Şahinde’nin yüzsüzce Yusuf’u aşağılaması bile onu etkilemez. Yusuf’un kasabada ilgilendiği tek kişi kaymakamın kızı Muazzez dir.
Kaymakam Salahattin Bey’in Edremit’e tayininden sonra Yusuf okula başlar; ama okumayı öğrendikten sonra okula olan ilgisini kaybeder ve okulu bırakır. Seneler sonra Muazzez 13 yasındayken bir bayram günü, Yusuf, Muazzez ve arkadaşları Ali, bayram yerine giderler. Ali ve Muazzez salıncakta sallanırken, kasabanın eşrafından Şakir Muazzez’e sarktığı için Yusuf Şakir’i döver. Şakir bunun üzerine intikam yemini eder. Babası Hilmi Bey’le işbirliği yapar ve Hilmi Bey, Salahattin Bey’e ***** oynatarak Salahattin Bey’i kendine borçlandırır. Borcunu ödeyemeyen Salahattin Bey, Muazzez’i Şakir’e isteyen Hilmi Bey’e boyun eğmek zorunda kalır. Ancak Yusuf’un arkadaşı Ali’nin borcu ödemesiyle evlilik planları iptal olur. Yaptığı iyilikten dolayı Muazzez’in Ali ile evlendirilmesine karar verilir. Bunun üstüne, Muazzez, Yusuf’a onu sevdiğini söyler. Yusuf da aslında Muazzez’i seviyodur, ama ellerinden bir şey gelmez. Ali’nin Muazzez ile evlenmesinden hoşnut olmayan Şakir, bir düğünde Ali’yi vurup öldürür; ama arkadaşı Hacı Ethem’in düzenlediği çeşitli dolapların sonucunda serbest kalır. Bu sırada Yusuf Kübra adında, Şakir ile Hilmi Bey’in tecavüzüne uğramış bir kızla tanışır ve bu sayede hem Yusuf hem de Salahattin Bey, Hilmi Bey ve Şakir’in gerçek yüzünü görürler. Şahinde, zenginler arasında bir yer edinme isteğiyle kızını gizlice Hilmi Bey’lere götürür, onu Şakir ile evlendirme niyetindedir. Yusuf kesinlikle böyle bir evliliğe karşıdır. Bir arabayla Muazzez’i çevredeki bir köye kaçırır ve orada evlenirler. Salahattin Bey onları bulur ve Edremit’e dönmeye ikna eder. Salahattin Bey, işsiz olan Yusuf’a kaymakamlıkta katiplik işi verir;ama Yusuf masabaşı işler için yaratılmış bir insan değildir. Salahattin Bey’in ölümüyle ailenin düzeni bozulur. Yeni kaymakam Yusuf’u Edremit’ten uzaklaştırmak için ona vergi toplama işi verir. Yusuf ve Salahattin Bey olmadan Şahinde sonunda istediği gibi davranmya başlar. Şehrin önde gelenlerinin katıldığı yemekler düzenler. Muazzez bu yemeklerden ilk başlarda uzak dursa da bir süre sonra karşı koyamaz ve alkolün de etkisiyle kendini iyice bırakır. Bu çöküşü gören Yusuf, Şahinde’yi uyarır; ancak Şahinde onu dinlemez. Bir gece Yusuf böyle bir yemeği basar ve rastgele ateş eder karanlık odaya. Muazzez dışında odadaki herkes olur. Yusuf yaralanmış olan Muazzezi alıp kasabayı terk eder, ama Muazzez yolda ölür. Yusuf onu bir ağacın altına gömer ve uzaklara gider.

Konu ve Konular Arasindaki İlişki:
Romandaki bütün konular kent yaşamının getirdiği yozlaşma ve buna karsı Yusuf tarafından verilen mücadele ile ilgiliir. Yusuf ile Şakir arasındaki sürtüşme yozlaşma ile iyilik arasındaki savaşı temsil ediyor. Şahinde’nin gözünü kızını harcıyacak kadar hırs bürümesi, kent yasaminin basit bi kadini nasil bir canavara dönüştürebilceğini gösteriyor. Salahattin Bey’in kendini içkiye ve kumara vermesi, Kübra ile annesinin başından geçenler, vs. Bu konuların hepsi adeta yozlaşmışlığı vurgulamak için romanda işlenmiş ve hepsine karşı Yusuf’un aldığı bir tavır var. Kent-doğa, yapay insan-doğal insan, yozlaşmışlık-masumiyet, ikilemleri kitap boyunca gelişen olaylarla birbirlerine baglanmışlar.

Ana Olaylar ve Yan Olaylar:
Ana olay Şakir’in Muazzez’e sarkması ve sonra da onunla evlenmeye çalışması olarak kabul edilebilir. Kübra’ya yapılan tecavüzün açığa çıkması, Salahattin Bey’in kumarla borçlandırılması ve Ali’nin olumu hep bu olaydan sonra yaşanır. Muazzez ve Yusufun evliliğine giden yolu açan da bu olaylardır. Bir başka ana olay Salahattin Bey’in ölümüdür. Salahattin Bey etkisiz bir karakter gibi gözükse de, aslında aile içinde dengeyi sağlayanın o oldugu ölümünden sonra ortaya çıkar. Şahinde’nin tamamen kontrolden çıkıp kendiyle birlikte kızını yozlaşmayı temsil eden insanların kucağına atması, Yusuf’un Muazzez’den iyice uzaklaşması, bu ölümden sonra gerçekleşir.

Yapıttan Birtakım Örnekler:
Şakire ve onun yandaşlarına hiçbir kanun kuruluşunun dokunamaması ilgi çekici bir olay. Adam öldürseler bile başlarına bir şey gelmiyor. Bugünün sorunlarına büyük benzerlik taşıyan bır durum. Osmanlı’nın son dönemlerinde ne derecede sosyal bir çöküş yaşadığınında açık bir örneği.
Muazzez adeta bir eşya gibi kullanılıyor. O zamanlar belki bir medeni kanun yoktu, ama eğitimli aileleri kızlarını böyle kullanmadıkları biliniyor. Salahattin Bey gibi eğitimli bir insanın, borçları karşılığnda kızını vermesi bir türlü doğal gelmiyor.
Kitapta doğa ve kasaba arasında keskin bir fark vardır. “Salahattin Bey başının dönmeye başladığını fark etti. Bu kadar geniş ve güzel bir tabiatın ortasında kendini şaşırmış gibiydi. Fakat gözlerini tekrar etrafta dolaştırırken, aşağıda mor bir duman tabakasıyla örtülmeye başlayan kasabayı gördü ve irkildi.” (s.142). Bunun gibi betimlemeler üstüste bu farkı vurgulamaktadır.Yazarın bu denli keskin bir ayrıma gitmesi ilgiçtir.
Yusuf okuyucuya kitabın başında Dede Korkut hikayelerindeki yiğitler gibi takdim edilmiş. Yusuf: “Bir şey değil Doktor Bey, bir parmaktan ne çıkar?” (s.10). Bir çocuğun anne ve babası öldürülüp parmağı kesildikten sonra böyle bir laf etmesi pek alışılagelmiş bir olay değildir. Erişkin bir insan bile bu kadar soğuk kanlı olamaz. Gerçekçi bir romanın böyle başlaması bir çelişki gibi gözükse de, ileride yaşanan olayların üstesinden ancak Yusuf gibi güçlü bir kişilik gelebilir.
Yapıtta olmayan ilginç bir unsur olarak kasaba da hiç Rum olmaması gösterilebilinir. Hikaye mübadeleden önce Ege bölgesinde geçiyor, ama karakter olarak sadece Türkler var.



Sosyal Çevre,Yer, Zaman,Dönem,Kişiler:
Roman Kuyucakta başlar. Kuyucak Aydın’ın Nazilli kazasına yakın bir köydür ve eşkiyaların basmasından anlaşılcağı kadarıyla, tecrit edilmiş bir yerdedir. Romanın büyük bir kısmı bir şehir ortamı olan Edremit kasabasında devam eder. Edremit’te sosyal çevre geniştir, ama insanların içten olmayışı yüzünden buradaki çevre Yusuf icin köyde olduğundan daha da küçüktür.
1903 yılı sonbaharında başlayan romanın tam bitiş tarihi belli değildir,ancak sonu Birinci Dünya Savaşı dönemlerine denk gelmektedir. Roman 2.Meşrutiyet döneminide kapsar, ancak ne savaşın ne de yeni yönetim biçiminin kasaba yaşamı üzerinde etkisi vardir. Roman boyunca tarihler açık bir şekilde belli edilmemiştir. Bu da okuyuca bu olayların tarihten bağımsız olarak her zaman gerçeklestiği hissini verir.
Romanın ana kişisi Yusuf’tur. Yusuf mert, durust ve saf kalmış insanı temsil eder. Köylü olması onun bu vasıflarinin kaynağıymış gibi gösterilir. Yusuf’un bu örnek kişiliğine en yakın kişi Muazzez’dir ve Muazzez hikayenin sonlarına kadar kente karsı direnmeyi başarır. Salahattin Bey’in kızı Muazzez’de aynen Yusuf gibi temizliği ve içtenliği temsil eder. Kentlilerin içinde de iyi kalmiş insanların olabilceğini gösterir. Kentte temiz olarak kalmış bir başka insan da Ali’dir. Onun erken gelen ölümü kent düzenine ayak uydurmamasının cezasıdır.
Hilmi Bey ve oğlu Şakir tecavüz eden, adam olduren, rüşvet veren, ahlaksız, kanun tanımaz karkaterlerdir. İkisi romandaki en kötü kişiliklerdir ve kent yaşamını temsil ederler. Hacı Ethem bu insanların sırtından geçinen ve onların pis işlerini gören bir insanıdır. Güya Şakirin arkadaşıdır, ama aralarında çıkara dayanan bir ilişki vardır. Salahattin Bey’in karısı Şahinde bu kötü insanların oluşturduğu şehirli grubunun üyesi olmak için can atan bir kadındır. Yusuf’un köylülüğünü ilk geldiği günden itibaren aşağılar. Şahinde görgüsüz, şirret, eğlence ve çıkar düşkünü bir kadındır. Hırsı sayesinde Salahattin Bey’in ölümünden sonra bu gruba kendini katar. Maalesef kendiyle birlikte Muazzez’i de sürükler.
Salahattin Bey ise iyi ve kötülerin ortasında bir çizgidedir. Fazla olaylara karışmayan, karısına karşı sesini çıkaramayan, fazla etkisini gösteremeyen bir karakterdir. İçinde iyilik olsa da çevresindeki kötüler yüzünden bir türlü istediği yaşamı yaşıyamayan bir insandır.
Kitaptaki kötü karakterler mutlak kötüler, iyi karakterler de mutlak iyiler. İyi ile kastedilen insanlar saf,içten insanlar. Kötüler ise iki yüzlü,ahlaksız insanlar. Yusuf’un sevdiği her karakterin iyi olması da ilginç bir ayrıntı. Okuyucu çoğu kez Yusuf’u bu yüzden Sabahattin Ali’nin kitap içindeki kuklası gibi görebilir.


Yapıta ait Tanıtma ve Eleştiri Yazıları:
Naci, Fethi. 50 Türk Romanı. Kuyucaklı Yusuf:
“Şakir’in Muazzez’e gösterdiği bu ani ilgi, fabrikatör Hilmi Bey’in oğluna atılan bu yumruk, bu iki tekme Yusuf’un yazgısını çizmiştir artık. Bundan sonra, kendisini bekleyen sona doğru, kaçınılmaz bir biçimde ağır ağır yaklaşır. Tıpkı bir trajedya kahramanı gibi.
G. Wicham, trajedyadan söz ederken, “Eğer bir insan, kurulu bir doğa veya töre yasasını herhangi bir sebeple bozarsa, arkasından zorunlulukla bu karşı gelişin sonucu doğacaktır. Sonuç, tanrıların isteğidir...”der. Dr. W. H. Werkmeister de şöyle diyor: “Bütün değerlendirmelerden uzak bir dünyada hiçbir trajedi yer alamaz. Ancak değerlendirmelerin işe karıştığı, ahlak sözleşmelerinin tehlikede olduğu daha yüksek bir yapılması gerekenle daha aşağı bir yapılması gereken arasında, soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde trajedi olabilir.”
1910’ların Anadolu kasabaları tragedyalar için en elverişli mekanlardır. Kasaba eşrafı ve mütegallibesi öylesine ezici bir güce sahiptir ki bu güce herhangi bir karşı geliş, “doğa veya töre yasasını” bozmuşçasına, zorunlu olarak, buna karşı gelişin sonucunu doğurur. Sonuç, eski Yunan’da tanrıların isteği ise, Anadolu kasabasında da eski Yunan Tanrılarının gücüne sahip eşrafın isteğidir.
Roman “soylu olanla bayağı olan arasında ayrılıkların bulunduğu bir yerde”, “bayağı” ama güçlü olanın isteğine göre gelişir. Kasabanın Tanrılarını kızdıran Yusuf yıkılır,yenilir, ezilir.”(s.180,181)

Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 2. Soylu Vahşi Olarak Kuyucaklı Yusuf: “Kuyucaklı Yusuf’un önemi yalnızca başarılı bir roman olmasından ileri gelmez, öncü bir yapıt olması da ona tarihsel açıdan bir önem kazandırır; çünkü bu yapıt daha önceki Türk romanından iki bakımdan ayrılır ve yeni bir yol açar. Bir kere Sabahattin Ali’nin Türkiye sorunsalına bakışı farklıdır. Tanzimat’tan 1950’lere kadarki Türk romanının ana sorunsalını Batılılaşma oluşturuyordu. Yazarlarımız toplumsal yapının kendine yönelmiyor, mevcut düzeni sorgulamıyorlardı. Toplumsal yapıyı, ezilen halk ya da köylü sınıfının durumunu ele alan romanlar gerçi 1950’lerden sonra görülür, ama bunların ilk örneği 1937’de yayımlanan “Kuyucaklı Yusuf”tur. Ayrıca romana Anadolu’yu da bu sorunsalla birlikte getirmiş olması “Kuyucaklı Yusuf”u başka bir yönden daha öncü yapar.(...) Sabahattin Ali’nin gördüğü çatışma toplumsal yapıdan kaynaklanır; bir yanda bürokrasi ve eşraf vardır bir yanda da ezilen halk.” (s.21,22)
“Oysa “Kuyucaklı Yusuf”taki gerçekçilik ile romantizm, birbirinden sanıldığı kadar bağımsız değildir, çünkü gerçekçi yönü oluşturan kasaba yaşamına ya da kasaba gerçeğine de romantizmden kaynaklanan bir dünya görüşünün açısından bakılmaktadır. İkincisi, gerçek kasaba yaşamı Yusuf ile Muazzez’in romantik serüvenine bir fon teşkil etmez. Romanın bu iki yönü birbirlerinin özelliklerini belirginleştiren karşıt değerlerin alanıdır. Metnin derin yapısına doğru inecek olursak görürüz ki metin, birbirinin anlamını pekiştiren birtakım karşıtlıklarla örülmüştür: Şehir/doğa, yapay insan/doğal insan, yozlaşmışlık/masumiyet, şehvet/aşk. Yusuf ile çevresi arasındaki uyumsuzluğu bu karşıtlıkların ışığında incelersek romanın gerçekçi ve romantik yönlerinin bir bütün oluşturduklarını görürüz.” (s.23)

Günyol, Vedat. Dile Gelseler (Eleştiriler). Sabahattin Ali’nin Hikayeciliği ve Romancılığı:
“Sabahattin Ali’nin romanlarına gelince: Sayıca az ama, değerce ağır basan romanlar. Kuyucaklı Yusuf olsun, İçimizdeki Şeytan olsun, en başarılı romanlarımız arasında yer alır. Bu romanların birleştiği nokta şu: İkisi de hem çevrece hem ruhça katıksız yerli birer roman; ikisi de çevre, töre romanı. Biri bir Anadolu kasabasını bütün ruhu ve yaşantısıyla veriyor...
S. Ali hikayelerinde her zaman veremediği içi romanlarında verebiliyor. Kuyucaklı Yusuf’ta ruh incelemeleri yok ama, davranışlardan çevrenin, bir bakıma da kişilerin psikolojilerine girebiliyor. Olaylar öylesine ustalıkla seçilmiş, ayrıntılar sanki üzerlerinde hiç işlenmemiş gibi öylesine tabii tertiplenmiş ki, insan pek farkına varmadan kendini çevrenin ortasında buluveriyor. Romancı, işlediği ayrıntıları belli etmeden bütüne gerçeklik vermesini biliyor.” (s.35)

Diğer Yapıtlara Göre Durumu, Edebi Ekol:
Yazarın diğer yapıtlarında da benzer şekilde Anadolu insanı ve Anadolu insanının yaşamı işlenmiştir. Verdiği eserler edebi ekol olarak realist bir çizgi izlemiştir ve Kuyucaklı Yusuf’ta bunların bir örneğidir.

Dil ve Anlatım Özellikleri:
Romanda yalın bir dil kullanılmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan dilimizi sadeleştirme, edebiyatı herkese yayma egiliminden etkilenmiştir. Ne cümleler nede kelimeler karışıktır. Kelimeler olabildiğince basit, cümleler de genelde kisa ve kurallıdır.
Romanda geçen konuşmalar basit bir dil içerir. İnsanların gündelik konuşmalarını yansıtır. Bu, romana gerçekçi bi hava katar
“E!Nasıl gidiyor işler?...”
“Hangi işler?”
“Dairedeki işler tabii!..”
“Dairede ne iş var?”...(s. 157)
Bu diyaloglar bize karkaterlerin kişilikleri hakkında da bilgi verir. Salahattin Bey babacan sözler ederken, Şahinde mahalle karısı tabirine uygun sözlerlerle konuşur: “Sen bilirsin. Fakat bu ahlaksız mahalle ****(Yusuf’u kastederek) hep böyle kopuklukta devam ederse...”(s.17). Benzer şekilde Şakir de argo sözleri çok kullanır, bu da bize onun çakal takımından olduğunu söyler.
Kitapta kuvvetli betimlemeler vardır: “Bu ağaç, minare ve kiremit kümesinin etrafını ayva ve diğer meyve ağaçlarından ve ova tarafinda bağlardan ibaret açık yeşil bir çember sarıyor; onun etrafinıda da siyah yapraklı zeytinlerin daima kıpırdayan halısı göz alabilidiğince uzanıyordu.” (s.37). Betimlemeler ortamı anlatmaktan öteye geçerek okuyucuya farklı bilgiler de verir. Mesela bu betimlemede doğanın şehrin kötülüğünü bir çember içine aldığı ve yayılmasını engellediği yorumu çıkarılabilinir.
Roman edebiyatımızda öncü bir eserdir. Bu yüzden eksiklikleri vardır. Bu eksikliklerin en başında Sabahattin Ali’nin romanın akışını keserek söze karışması gösterilebilinir. “Söylediğimiz gibi” (s.174), “bundan sonra anlatacağımız” (s.222) gibi araya girişler romanın anlatımını zedemektedirler. Benzer şekilde yazarın hislerininde anlatımla karıştığı anlar olur. Yusuf bir tanrı gibi yüceltilirken Şakir bir zebani olarak tasvir edilir. Okuyucu ister istemez yazarın belli kesimlere duyduğu sempati ve kinden nasibini alıyor. Bu açıdan da anlatım nesnelligini yitiriyor.

Birey ve Topluma Kazandırdıkları:
Roman bireye ve topluma ahlak dersi veriyor. Sırf paranın peşinde koşarsak eninde sonunda yozlaşacağımızı vurguluyor. Sabahattin Ali solcu bir insandi. Bu yüzden iyiliği köylülükle kötülüğü kentlilikle temsil etmesi gayet doğal karşılanabilinir. Roman insana bir köylü gibi saf ve iyi yürekli olmayı tembih ediyor. Hırsın ve kötülüklerin bizi eninde sonunda çöküşe götüreceğini söylüyor.
Ahlaki değerler dışında roman o günün sıradan Anadolu yaşamına bir pencere açıyor. Bu sayede o gün ki aile yapısını, toplumsal yapıyı gözlemleyebiliyoruz.

Roman Eleştirisi:
Kuyucaklı Yusuf’ un çarpıcı bir öyküsü var. Ancak okuyucu öykünün hep bir adım önünde gidebiliyor; çünkü yazarın ahlaki değerlerini anladıktan sonra romandaki kişilerin başına ne geleceği tahmin edilebiliyor. Örneğin kitabın sonlarında Muazzez dışında herkesin ölmesi bir süprizmidir? Hayır. Yozlaşmış insnaların hepsi şehirde ölmüştür ve Muazzez direnerek temiz olan doğada hayatını yitirmiştir. Kitabın sonunun böyle biteceğini Salahattin Bey’in ölümünden sonra sezmek çok kolaydır. İkinci bir seçenek olarak Yusuf ölebilirdi, ama Yusuf insan üstü bir kişiliğe bürünmüş bir karakterdir kitapta ve onu oğlu gibi seven yazarın asla onu öldürmüyeceği bellidir.
Roman bunun gibi önceden kısmen tahmin edilebilcek birçok olay içeriyor. Mesela Ali’nin de bir şekilde hikayeden silineceği hissedilebiliniyor. Bu yüzden bir süre sonra monotonlaşıyor ve sadece ahlak dersi veren bir romana dönüşüyor. Özellikle bir insanın görüş açısından bakması da romanı bir süre sonra sınırlayan özelliklerden. Yusuf’a göre iyi olan herşey mutlak iyi, gerı kalan her şey ise mutlak kötü olarak gösteriliyor. Bu yüzden kitapta sürekli iyi-kötü, yozlaşmış-doğal çatışması var. Olaylar sanki Yusuf’un içinde verdiği kavgayı okuyucuya anlatmak için gelişiyorlar. Eğer başka bakış açıları da olsaydı o günki toplumu daha nesnel inceleyebilirdik.
Dil ve anlatım olarak başarılı bir eser. 1937 yılında yazıldığı düşünüldüğünde dilin böyle sade olmasının gerekliliği daha iyi anlaşılabilinir. Anlatımda araya girmeler olsa da hikayenin anlatımı başarılı. Araya girmeler büyük olasılıkla yazar kendini hikayeye kaptırdığı için olmuş. Romanın genelinde Sabahattin Ali’nin bu heyecanını hissetmek mümkün. Yazar Şahinde ve Şakir’i öyle bir anlatmış ki okuyucu böyle insanların yazarın hayatında gerçekten varolduğuna ve yazarın o insanları kitap vesilesiyle kötülediği hissine kapılıyor.
Romanda ele alınan konu işlenmesi gereken bir konu. Olaylar Osmanlı döneminde geçiyor olabilir; ama yazarın kendi yaşadığı zamanın toplumundan esinlendiği biliniyor. Yazar sermaye gruplarının halkı hem maddi hem de manevi olarak sömürmesini ve devletin buna karışmaması, hatta desteklemesini eleştiriyor. Bu eleştirilerin böyle bir hikayede gizlenmesinin nedeni yazarın düşünceleri yüzünden birçok kez tutuklanması olabilir. O zamanlar yaşanan sorunları günümüzde de yaşıyoruz. Hala aynı sorunlar aynı tip insanlar tartışılıyor bu yüzden kitap güncelliğini yitirmemiş.
Kuyucaklı Yusuf önemli toplumsal sorunlara değinen ve bunların birey üzerindeki baskısını anlatan bir kitap. Sağlam bir kurguyla ve güçlü betimlemelerle desteklenen bir roman. Anlatımda küçük eksiklikleri olsa da edebiyatımızda klasikleşmiş bir eser. Zevkle okunan ve okunması gereken bir kitap

challenger_67
13-10-07, 12:30
FARELER VE İNSANLAR
George: Çiftliklerde işçi olarak çalışan işçi Lennie’nin en yakın arkadaşı
Lennie: George’un en iyi dostu o da hayatını çalışarak kazanıyor
Candy: Tek kolu olmayan çiftliğin en yaşlısı olan kimse
Slim: Çalışanlar arasında sözünü geçiren tek kimse
Whit: Çiftlikte çalışan kısa boylu kişilik
Curley: Çiftlik patronunun kendini beğenmiş oğlu
Crooks: Zenci seyis. Zenci olduğu için diğerleri tarafından dışlanıyor
Carlson: Çiftliklerde çalışan işçilerden biri
Clara Teyze: Lennie’yi küçüklüğünden itibaren büyüten kimse.
KİTABIN ÖZETİ
George ve Lennie çiftliklerde dolaşarak işçilik eden iki arkadaştır. George ufak tefek, canlı, yanık tenli, keskin bakışlı bir adamdır. Lennie ise iri bir insandır. Ölgün gözler düşük ama geniş mi geniş omuzlara sahiptir. George ve Lennie iki zıt kutup oldukları halde aralarında büyük bir dostluk vardır. Bu büyük dostlukta, birlikte hep çalışarak çiftlik ararlarken kat ettikleri yollar boyunca kendini göstermiştir. Birbirlerine çok bağlanmışlardır.
George akıllıdır, işini bilir. Tabiatı sever. Lennie ise dev kuvvetine sahiptir. Fakat ruhen çocuktur. Halleri davranışları çocukçadır,aptalcadır. Lennie’nin yumuşak bulduğu her şeyi okşama alışkanlığı vardır. Bu ikisi Soledad kasabasının çiftliğinden bir iş haberi alırlar ve hemen yola koyulurlar. Oraya vardıklarında bu çiftliğin patronu bunları pekte iyi karşılamaz. Patronla kalmayıp birde patronun oğlu çıkar başlarına dert. Kendisi ufak tefek olduğundan Lennie gibi iri vücutlu insanlara gıcık kapar ve bu tip insanları hiç sevmez. Adamın adı Curley’dir. Ama bu Curley’nin başında da bir dert vardır. Yeni evlendiği karısı. Çiftlikte fingirdemediği adam kalmadı derler onun için ve gözünü yeni gelen George Ve Lennie’ye dikmiştir. Çiftlikteki en iyi arkadaşları Slim’dir (özellikle George’un) Çiftliğin bunağı ise Candy denilen bir eli bileğinden kesilmiş olan bazıları için işe yaramayan yaşlı bir adamdır. George ve Lennie’nin planları bu çiftlikte bir ay çalışıp kendilerine bir çiftlik satın almaktır. Tabii Candy’i ve Candy’nin biriktirdiği parasını yanların alarak…
Üç kişinin haydi kendi topraklarını işlemek, kimsenin emri altına girmemektir. Lennie’nin tek isteği ise evlerindeki tavşanlara kendisi bakmak istemesidir.Çiftlikte birde seyis vardır. Ama zenci olduğu için diğer çalışanlar tarafından dışlanıyordur. Çiftlikte akşamüstü iş bittikten sonra nal oyunu oynanır. Milletin tek eğlencesi bu oyundur. O sırada Lennie samanlıkta Slim’in ona verdiği köpekle oynuyordur. Ama daha önce fareyi severken öldürdüğü gibi bu köpek yavrusunuda oracıkta aşırı sevmekten öldürmüştür. Daha sonra Lennie’nin yanına Curley’nin fingirdek karısı gelir. Lennie kadınla biraz konuştuktan sonra kadın aynen “benim saçımda yumuşaktır gel benimkini de okşa” demiştir. Lennie tuttuğu saçı bırakmadığı için kadın korkuya kapılmıştır ve çığlıklar atarak samanlığı ayağa kaldırır. Lennie’de buna sinirlenerek kadının ağzını kapatır ve onu nefessizlikten öldürür. Oradan hızlıca kaçar. Bunun üzerine çiftlikteki herkes başta Curley olmak üzere Lennie’yi aramaya çıkarlar. Lennie ise daha önceden başlarına bir olay gelirse George ile anlaştıkları çalılıkların arkasına kaçmıştır. George’u buldukları yerde öldüreceklerini bilmektedir. Lennie çocuk ruhlu olduğu için kendini savunması çok zordur. George kahrolurken Lennie’nin saklandığı yere gelmiştir bile. Lennie elindeki küçük ölü köpek yavrusuyla onu beklemektedir. George Lennie’nin arkasına ona hüzünlü hüzünlü bakar. Lennie sahip olacakları evi ve bakacağı tavşanları hayal ederken bir el silah sesi duyulur. Curley ve çalışanlar yanlarına geldikleri zaman Lennie’yi yerde ölü olarak yattığını görürler ve George’a ***** ***** bakarlar. George olayın etkisinden kurtulamaz ve teselli için Slim’le birlikte olay yerinden uzaklaşırlar.

challenger_67
13-10-07, 12:30
Kitabın Adı Gün Uzar Yüzyıl Olur (Gün Olur Asra Bedel)
Kitabın Yazarı Cengiz AYTMATOV
Yayınevi ve Adresi Cem Yayın Evi, İstanbul
Basım Yılı 1985
KİTABIN ÖZETİ
Cengiz Aytmatov, dünyanın en önde gelen roman ve öykü yazarlarındandır. Yapıtlarını Rusça veya Kırgızca olarak kaleme alan Aytmatov, roman ve öykülerinde Kırgız halkının yaşamını, kültürel yabancılaşmadan çevre kirliliğine değin pek çok sorunu değişik ve çarpıcı üslûpla kaleme almıştır.

Pek çok ödül ve nişanın sahibi olan Aytmatov, yazarlığın yanında Kırgızistan'ın Lüksemburg Büyük Elçiliği görevini yürütmektedir.
***
"Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir...gider gelirdi.. Bu yerlerde demiryolunun her iki yanında ıssız, engin, sarı kumlu bozkırların özeği Sarı Özek uzar giderdi. Coğrafyada uzaklıklar nasıl Greenwich meridyeninden başlıyorsa, bu yerlerde de mesafeler demiryoluna göre hesaplanırdı. Trenler ise doğudan batıya, batıdan doğuya gider gelir, gider, gelirdi..."
Aytmatov'un çok tanınan eserlerinden biri olan "Gün Olur Asra Bedel", diğer adıyla "Gün Uzar Yüzyıl Olur" esas itibarıyla Sovyetler Birliği döneminde yaşanan sosyal ve kültürel sorunların bir öz eleştirisidir. Aytmatov, romanında, geçmişin efsaneleriyle geleceğin bilim kurgusunu harmanladığı çok özel bir teknik uygulamıştır.
Çağdaş romancılığın başyapıtlarından biri olan Gün Olur Yüzyıl Olur, aslında yalın bir kurguya dayalıdır. Uçsuz bucaksız bozkırların kuş uçmaz kervan geçmez köşelerinin birinde, belki ayda bir trenin geçtiği istasyonda görevli iki arkadaştır, Yedigey ve Kazgangap.
Aytmatov romanında, sıradan bir yaşamdan, ulusal ve toplumsal sorunlara gönderme yapar.Yer, Sarı Özek bozkırıdır...Kırgızistan'ın uçsuz bucaksız bozkırlarının birinde Sarı Özek'teki basit ve tekdüze bir yaşamın; demiryolcu Yedigey'in, İkinci Dünya Savaşı'ndan beri arkadaşı ve en yakın dostu Kazangap'ı, vasiyeti üzerine, atalarından miras kaldığına inandığı ve kutsal bildiği Sarı Özek bölgesinde bir mezarlığa gömmek istemesinin ve bu süreçte yaşadığı çelişkilerin öyküsüdür. Çevre ve kişiler, bize pek yabancı olmayan, Orta Anadolu bozkırlarının ve halkının adeta bir kopyasıdır.
Aytmatov'un yapıtlarında başlangıç, aynı zamanda bitiştir. Başlayan her şey biter, biten her şey de yeni bir başlangıçtır. Zamanın erdiği bozkırlarda, gün, yüzyıl kadar uzun; geçen yüzyıllar ise bugün kadar yakındır aslında. Aytmatov tren raylarının sonsuzluğa uzayıp giden kıvrımları arasında yiyecek arayan bir tilkinin yaşadıklarını adeta empatik yaklaşımla yaşatır bizlere.
Kazgangap, sağlığında, Kırgız efsanelerinin birinde adı geçen Nayman Ana türbesinin yer aldığı Ana Beyit bölgesine gömülmek istediğini söylemiştir.
Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey'in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek'teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap'la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Romanın ilerleyen sayfalarında, anlatılanların, bu yolculuk boyunca tahayyül edilenlerin ürünü olduğu ortaya çıkar. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.
Gün Olur Yüzyıl Olur, dönemin yönetim anlayışına, Stalin diktatörlüğüne eleştirel bir bakış getirir. Bu eleştirel bakış, devlet kademelerinde görev yapan kişilere olumsuz karakterler çizilmesiyle kendisini gösterir. Roman kahramanlarında Sabitcan, bozkırın karşısında şehri, sıradan Kırgızın karşısında ise yönetime yakın, toplumsal yabancılaşmaya örneği temsil eder. Aytmatov'un yapıtlarında olumsuz kişilerin şahsında, sistemin yozlaşmış uygulamaları, üstü kapalı da olsa acımasızca eleştilir.
Yedigey, can dostu Kazgangap'ın naaşını vefa borcunu ödemek üzere küçük bir cenaze konvoyuyla Ana Beyit'e götürmektedir. Ancak, destan kahramanı Nayman Ana'nın mezarının bulunduğu Ana Beyit'te, Sovyet yönetimince bir uzay üssü kurulmuştur.
Cengiz Aytmatov, romanında "mankurt" kavramını bir sosyoloji terimi yapacak derecede çarpıcı sosyolojik saptama yapar. Mankurt, Aytmatov'dan sonra, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adıdır.
Nayman Ana, mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, trajediyle bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara âdeta geçmiş çağlardan, ötelerden bir uyarıdır.
Kırgız ananın trajedisi, bulduğu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta.
Gün Uzar Yüzyıl Olur'da geçmiş ile şu an, gerçekler ile destanlar iç içedir. Juan Juanlar, Sarı Özek bozkırında yaşayan Naymanların topraklarını istilâ eder. Tutsak aldıkları Nayman gençlerinin kafalarına yaş deve derisinden bir başlık geçirirler. Güneş altında kurumaya ve daralmaya başlayan deri, esirlere korkunç acılar verir. Tutsaklar bu işkencenin sonunda ya ölürler ya da mankurtlaşırlar yani belleklerini ve bilinçlerini yitirirler. Juan Juanlar, tutsakların anılarını belleklerinden silmekle, insanlığın bilincini yok etmekle insanlık onurunu ayaklar altına almayı başarmış (?) bir topluluktur.
Mankurtlaşan tutsak artık efendisinden başkasını tanımaz. Ne anasını, ne babasını, ne de bir başka şeyi hatırlar. Ağzı var, dili yoktur artık; isyanı ve itaatsizliği hiç düşünmeyen tek varlıktır yeryüzünde.,
Yedigey'in Kazgangap'ı gömmek istediği yer, Nayman Ana'nın mezarı artık uzay üssüdür. Romanda yerleşik sistemin değerlerini simgeleyen Kazgangap'ın oğlu Sabitcan ise babasının cenazesine dahi zorla gelmiştir; herhangi bir sorun çıkmadan bir an önce törenin bitmesini ve şehre dönmeyi istemektedir.
Üsse yaklaşan cenaze konvoyunu durduran nöbetçiler, buranın askerî bölge olduğunu söyleyerek cenaze konvoyunun Ana Beyit'e girmesine izin vermek istemezler. Tartışma sürerken Nöbetçi subay gelir. Nöbetçi subay Kırgız kökenli bir delikanlıdır. Kendi halkından bir muhatapla karşılaşan Yedigey sorunu çözeceği inancıyla konuyu açıklamaya başlar. Nöbetçi subayın cevabı çok kısa ve çarpıcıdır: "Yoldaş, Rusça konuş" . Yedigey afallayarak niçin Kırgızca konuşmadığını sorar. Kırgız subay görevde olduğunu, görevde iken Kırgızca konuşamayacağı cevabını verir.
Konvoy çaresizlik içinde, kutsal topraklardan uzaklaşır. Yedigey başka bir yerde cenazeyi yaparak gömer; ancak Kırgız geleneklerini, tam olarak bilmeden ve uygulayamadan gömmek onu çok rahatsız etmiştir.
***
Aytmatov, baskıcı bir rejimin yerel ve ulusal değerleri silmeye çalıştığı bir zamanda alegrofik imgelerle ulusal kimliğini örten perdeyi aralamayı bilmiş, toplumsal sorunları ve bu sorunların derin yapılarını zamanın gündemine taşıma olanağını yaratmış ve romanlarıyla insanlığın hizmetine sunmuştur.

challenger_67
13-10-07, 12:31
ŞU ÇILGIN TÜRKLER


AÇIKLAMALAR :
“Şu Çılgın Türkler” adlı, bana ve her halde tüm Türk’lere göre muhteşem olan eser hakkında birkaç açıklama daha yapmak ve zaten kolay olan anlaşılmasını daha da kolay şekle sokmak, fonu meydana getiren zaman ve zemini bir kere daha anlatmak isterim.
Niye 4 bölüm ?
Aslında bu harika yazılmış, gerçek tarihi olayların arasına serpiştirilmiş, örnekleri bol miktarda gerçek hayatta yer almış olan kurgu kişiler ve olaylarla süslenmiş romanı, sadece iki ana unsur ile tanıtacaktım: denizle ilgili konular olan İstanbul’dan Anadolu’ya geçişin bir yolu ve Rüsumat IV ün Ordu macerası.
Ancak roman okundukça daha çok sardı, pek çoğunu bildiğim olaylar yine önümde canlandı, yazıma karada yapılanlardan da bir bölüm eklemek istedim. Böylece bazı kişisel fedakarlıkların anlatıldığı örneklerin peşine bazı açıklamaları da ekleyince 3. ve 4. bölüm oluştular.
Aslında tanıtımı, yayınevinin de istediği gibi makul ölçülerde, olabildiğince daha kısa tutmak amacındaydım, daha kısa planlıyordum. Ama roman o kadar harika ki, bence “makul” denebilecek ölçü bu. Daha kısa alıntılar, bütünlüğü bozar, bu ülkeyi ve devletimizi bize verenlere de saygısızlık olur.
Kitabın tamamı, kendi dipnotlarıyla beraber 748 sayfa, burada ele alınamayan daha pek çok ilginç olay, gururlandırıcı sahne ve inanılmaz başka hadiseler var. Örneğin kimlerin hangi bayrağı nerede ve nasıl saygıyla selamladıklarını öğrenmek için kitabın tamamını okumanız gerekiyor.
Dönem ve ortamlar :
Eser, değişik ve ard arda gelen günleri ele almaktadır. Dönem olarak söylemek gerekirse, öncelikle ve özet olarak I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Mücadele’mizin ilk bölümünden (28.06.1914-01.04.1921) başlamaktadır. Daha detaylı olarak Kütahya-Eskişehir Savaşının hazırlığı ve Savaş dönemini (01.04.1921-24.07.1921), Sakarya Savaşına hazırlık ve Savaşı (25.07.1921-13.09.1921), Türk Büyük Taarruzuna Hazırlık ve Taarruzu ve sonrasını (14.09.1921-27.10.1922) ele almaktadır.
Hemen tamamı belgelere ve anılara dayalı olaylar, Yunan Ordusu, Türk Ordusu, İngiltere Yönetimi, Yunanistan Yönetimi, İstanbul Yönetimi, Ankara Yönetimi, Bazı Türk İlleri ve Arazileri olarak özetlenebilecek ortamlarda geçmektedir.
Kişilerin büyük çoğunluğu gerçek kişilerdir, konuşmaların ve olayların çoğunluğu kaydedilmiş ve aktarılmış gerçek konuşmalardır
Mesela Rüsumat No IV olayının gerçekliğini görmek için “Ordu’lular” konulu şu internet sitesine erişebilirsiniz : http://mitglied.lycos.de/papuc3/rusumat.html
Anlatılan dönemlerde İstanbul’dan Anadolu’ya silah kaçırma, asker ve sivil kişilerin kaçmaları yoluna girmiş, çetelerin faaliyetleri bitmiş, düzenli ordu teşkili başlamıştır. Bunlar da romanda ele alınıp kısa veya uzun anlatılmıştır.
Rütbesiz Bir Komutan :
Mustafa Kemal Paşa, kongre yapmak ve Kurtuluş’u şekillendirmek üzere,
Erzurum’ a gelişinden 5 gün sonra, 8/9 Temmuz 1919′da, “Sine-i millette bir ferd-i mücahit (milletin bağrında bir mücahit kişi) olarak çalışmak üzere” çok sevdiği askerlik mesleğinden ve görevinden istifa eder. Artık milletin bir bireyi olarak ; milletten kuvvet, kudret ve ilham alarak tarihi görevine devam edecektir. Yani artık bir rütbesi, bir askerlik sıfatı bulunmamaktadır. Daha sonra, 23 Nisan 1920 de TBMM Başkanı seçilecek ve sadece bu sıfatı olacaktır. Halbuki, dost ve düşmanın kabul ettiği gibi, Kurtuluş’u planlayan ve yürüten güç O’dur.
Rütbesi olmayan Mustafa Kemal’e, orduyu tam yetkiyle idare etmek ve geliştirmek üzere, sonradan uzatılan 3 aylık bir dönem için, 5 Ağustos 1921 günlü TBMM gizli birleşiminde, Meclis yetkilerini kullanması kaydıyla, Başkomutanlık yetkisi verildi.
Hatta Başkomutan’ın seçilmesi ve Tekalif-i Milliye’ye gidişini Sayın Özakman şu satırlarla anlatıyor:
MECLİS’in iki gündür içine kapanması, Ankara esnaf ve zanaatkarlarını huzursuz etmişti. Seğmen havalı bir esnaf, ertesi sabah, Merkez Kıraathanesi’ne girdi. Her zamanki masalarda yine bazı milletvekilleri vardı. “Beyler..” dedi, “..iki gündür kendi aranızda konuşuyorsunuz. Bir de milletle konuşsanız..”
Milletvekilleri bakıştılar. Sahi, Meclis’e kapanıp milleti unutmuşlardı.
“Arkadaşlarla toplandık, sizi bekliyoruz. Buyrun, birlikte gidelim.”
Çıkrıkçılar yokuşundan Samanpazarı’na yürüdüler, oradan kale önüne çıkan daracık yola saptılar. Yokuşun iki yanında küçük, gösterişsiz nalbur, hırdavat, urgan dükkanları vardı. Kale önüne çıkınca, seğmen, milletvekillerine yol göstererek bir zahireciye girdi. Tavanı atkılı, bölmeleri zahire dolu geniş dükkanda yirmiden fazla Ankara’lı esnaf ve köylü toplanmıştı. Komşu esnaflar da koşup geldi. Yuvarlak yüzlü, gür bıyıklı bir Ankaralı öne çıktı:
“Hoş geldiniz !”
“Hoş bulduk !”
“Kulağımıza gelenlere göre, Meclis, M. Kemal Paşa’nın başkomutan olmasını istiyormuş ama Paşa kabul etmiyormuş. Demek ki ümit yok !”
Süleyman Sırrı Bey irkildi:
“Hayır. Paşa daha konuşmadı. Bizleri dinliyor.”
“Öyleyse Paşa’ya söyleyin, millet malıyla, canıyla arkasındadır. Başkomutanlığı kabul etsin. Bu dükkan benimdir. Ne varsa hepsini orduya helal ediyorum: ! »
Biri, “Ben de !” dedi.
Öteki esnaflar da katıldılar :
“Bizimkiler de helal olsun !“
Bıyıkları sigaradan sararmış bir köylü, “Biz yakın köylerdeniz..“ dedi,
“..hepimiz adına söylüyorum, neyimiz varsa ordunun ayağına sermeye hazırız.. Yeter ki şu gelen kara belayı durdursun !“
Üç ay süreyle Başkomutan seçilen ve Meclis’in yetkilerini kullanması kabul edilen Mustafa Kemal, milletin maddi kaynaklarını savaşın emrine verebilmek için çıkardığı 10 maddelik Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) emirlerinin 6 sını 7 Ağustos’ta yayımladı:
1. Satın almalar için en büyük mülki amirin başkanlığında her ilçe merkezinde ücretsiz olarak çalışacak komisyonlar kurulacak; komisyonlar, ambarları sayarak rapor tutacak,
2. Her ev, birer takım çamaşır, bir çift çarık ve çorap verecek, çok yoksul olanların bu yükümlülüğünü de zenginler karşılayacak,
3. Asker elbisesi yapmaya yarayan bez ve kumaşların ve ayakkabı malzemesinin ve
4. Yiyecek maddelerinin yüzde 40′ına el konacak,
5. Ulaştırma araçlarına sahip olanlar her ay askeri araç-gereçleri 100 km. öteye taşıyacaklar,
6. Terk edilmiş mallara el konacak, Bu emirlere uymayanlar, vatan ihaneti suçuyla İstiklal Mahkemeleri’nde yargılanacaklar.
8 Ağustos’ta ise 4 maddeyi daha yayımladı :
1) Halk, elinde bulunan, savaşa yararlı bütün silah ve cephaneyi, savaştan sonra geri almak üzere üç gün içinde hükümete teslim edecek,
2) Benzin, vakum, gres yağı, vazelin, otomobil lastiği, tutkal, telefon makinesi, kablo, tel gibi maddelerin yüzde kırkına el konacak,
3) Demirci, marangoz, dökümcü ve kılıç, mızrak yapabilecek ustaların adları, sayıları, durumları saptanacak,
4) Halkın elinde bulunan dört tekerlekli yaylı araba, dört tekerlekli at ve öküz arabaları ile kağnı arabalarının bütün donatımı ve hayvanları ile birlikte, binek hayvanları, yük hayvanları, deve ve eşeklerin yüzde 20’sine el konacak.
İşte bu “topyekun harp”ti. Millet her şeyini seferber ediyordu. Ordu kuruluyor ve geliştiriliyordu. Bir Millet, varlığı ve hürriyeti için her şeyini ortaya koyuyordu.
Ben dahil, Türk ulusunun fertleri, Atatürk hayranları, taraflı konuşabiliriz. Onun için sözü bir yabancıya, “Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu” adlı ünlü kitabın yazarı, hem de hasmımız olmuş bir ulusun evladı Lord Kinross’a bırakmak istiyorum :
…Mustafa Kemal, üzerlerine çöken tehlikeyi, herkesin daha yakından duyması için, her evden birer kat çamaşır, birer çift çorap ve çarık da istiyordu.
Bu savaş, Mustafa Kemal’in öteden beri gördüğü gibi topyekun bir savaştı :
“Harp, yalnız iki ordunun değil, iki milletin bütün varlıklarıyla ve ellerindeki her şeyle, bütün elde tutulur ve tutulmaz güçleriyle birbirleriyle karşı karşıya gelmesi ve birbiriyle vuruşması demektir. Bundan dolayı, bütün Türk milletini, cephede bulunan ordu kadar fikren, hissen ve fiilen ilgilendirmeliydim. Milletin her ferdi, yalnız düşman karşısında bulunanlar değil, köyde evinde, tarlasında bulunan herkes, silahla vuruşan savaşçı gibi kendini ödev almış hissederek, bütün varlığını mücadeleye verecekti.”
Bir Peygamber gibi şu sözleri de eklemişti: “Gelecekteki savaşların yegane başarı şartı da, en ziyade bu söylediğim hususta yer almış olacaktır.”
Bu gerçeği yıllarca sonra keşfetmiş olan Churchill, Mustafa Kemal’in elinde yeteri kadar deve ve öküz bulunmadığı için, taşıt işlerinde cephedeki erlerin karılarından ve kızlarından nasıl yararlandığını anlatır. Kadınların seferber edilmesi milli duygunun geliştirilmesinde büyük bir rol oynamış; asker, sivil herkesin topyekün gayret göstermesi ihtiyacını iyice belirtmişti. Sivas, Erzurum, Diyarbakır ve Trabzon gibi dağınık, merkezlerden toplanan silahlar, saman yığınlarının altına yüklenerek kağnılarla taşınıyordu. Şalvarlı, dolaklı köylü kadınları ta Sümerler zamanındaki gibi, gıcırtılı sesler çıkaran kağnılarını sürerek saatte ancak beş kilometre hızla, dağ tepe demeden yüzlerce kilometrelik yolları aşıyor, cepheye doğru ilerliyorlardı. Çoğu, emzikteki çocuklarını, sıkıca sırtlarına bağlamışlardı. Top mermilerini, halat kulplu cephane sandıklarını, kucaklarında taşıyarak arabalara yükleyip indiriyor, iki omuzlarına birer gülle yüklüyor, çok kez tapaları bozulmasın ya da ıslanmasın diye, çocuklarını açıkta bırakmayı bile göze alarak, üzerlerini örtüyle kapatıyorlardı. Tekerleklerin kırılıp kağnının yolda kaldığı da oluyordu. O zaman kadınlar, içindekileri sırtlarına yüklenir ve kilometrelerce taşırlardı. Evlerinde kalanlar at, hayvan ve araçlara el konmuş olmasına bakmadan, çapa çapalıyor, tohum ekiyor, ekin biçiyor, orduya yiyecek yetiştiriyorlardı.
Refet Paşa, Milli Müdafaa Vekilliğine geçmiş, bütün enerjisi ve buluşlarıyla çalışmaya başlamıştı. Öküz arabasıyla yapılan taşımayı, yeni bir menzil sistemi kurarak daha hızlı hale getirdi. Artık köylülerin alışık oldukları gibi her kasabaya gelince araba değiştirecek yerde, belirli yerlerde öküzler değiştiriliyor ve taşıtlar, doğruca savaş alanına kadar gelebiliyordu. Kilimlerden askerlere kaput, gaz tenekelerinden ilaç kutusu yaptırdı. Un bulunmazsa, köylülere, değirmenleri tamir edilinceye kadar, buğdayı kaynatarak ya da havanda döverek yemelerini söyledi. Çorak yaylada odun bulunmadığından, ahşap evleri yıktırıp, tahtalarını lokomotiflerde yakıt olarak kullandı.
Saban demirlerinden kılıç yapılıyordu. Ankara’daki demiryolları atölyesi süngü ve hançer fabrikası haline sokulmuştu. Bir tek bozuk silah kalmaması için her yerde tamir atölyeleri kurulmuştu. Refet Paşa yurdun en ücra köşelerinden bile orduya asker topluyordu. Halk, minarelerden askere yazılmaya çağrılıyordu. Orduya katılmak isteyenler çoğu kez haydutların kasıp kavurduğu yerlerden geçerek; yüzlerce kilometre yaya yürümek zorundaydılar. Geldikleri zaman da kendilerine verilecek silah bulunmadığı olurdu. Bu erlere, cepheye giderken, düşmandan başka, yaralı ve ölülerin silahlarını almaları söylenirdi. Bu arada askerden kaçanlar yakalanıp şiddetli cezalara çarptırılıyor, silah altına yeni sınıflar alınıyor; Adana bölgesinden, Doğu illerinden, Karadeniz’ den ve daha başka uzak yerlerden takviyeler getiriliyordu.
Türklerin, kendilerini bekleyen önemli savaşa hazırlanmak için ancak üç hafta kadar vakitleri vardı [Sakarya Savaşı]. Ankara, bu haftaları endişe içinde geçirdi. Sivillerin morali adamakıllı çökmüştü. Varlıklı eşraf ve tüccarlar, yanlarına ailelerini ve servetlerini alarak Kayseri’ye göç ettiler. Daha başka kimseler de göç hazırlığına girişti, hatta resmi görevi olanlar bile. Şehir, asker kaçaklarıyla, boş gezenlerle dolmuştu; Yunanlıların çok yakına geldikleri söyleniyordu; kimsede güven kalmamıştı. Kadınlar, çarşafları sırtlarında, yola çıkmaya hazır, sabırla bekliyorlardı. Evlerini, barklarını bırakıp göç etmek zorunda kalacaklar mıydı acaba?
Mustafa Kemal de, şimdi Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Paşa ile birlikte cepheye hareket etti. Karargahını Ankara’nın seksen kilometre kadar güneybatısında, demiryolu üzerindeki Polatlı’da kurmuştu. Buraya varınca, atıyla, çevreye hakim bir tepe olan Karadağ’a çıktı; attan inerek düşmanın izlemesi muhtemel olan hücum yönünü görmek istedi. Tekrar atına binerken bir sigara yaktı. Hayvan, kibritin alevinden ürkerek geri tepince, Mustafa Kemal şiddetle yere düştü. Kaburga kemiklerinden biri kırılmıştı; bir an için, ciğerlerini sıkıştırarak, nefes almasına ve konuşmasına engel oldu. Yanındaki doktor, kendisini ciddi şekilde uyardı: “Devam ederseniz hayatınız tehlikeye girer !’
Mustafa Kemal: “Savaş bitsin, o zaman iyileşirim.” diye yanıt verdi.
Tedavi için Ankara’ya döndü. Fakat yirmi dört saat sonra yine cephedeydi. Yarası ona acı veriyordu; güçlükle yürüyebiliyor, çok kez bir masaya dayanarak dinlenmek zorunda kalıyordu…
Halide Edip bazen bu toplantılarda Mustafa Kemal’i bir roman yazarına benzetirdi. O da sanki heyecanlı bir konu üzerinde çalışıyor gibiydi. Bu romanın ana konusu savaştı, harita üstündeki iğneler de kahramanları. Her birinin özellikleri, genel plana uygun düşmeli ve hikayenin gelişmesine yardımcı olmalıydı. Mustafa Kemal, düşmanın kuvvetini de kendi birlikleri kadar yakından inceliyordu. Savaşın çok önemli bir anında alınan bir istihbarat raporunda, Yunanlıların kuvvetli bir yığınak yapmış oldukları, Türklerin tuttuğu mevziin savunulmasının güçleştiği ve bırakılması gerekeceği bildirilmişti. Mustafa Kemal hemen: “Bana Yunan birliklerinin hareketlerine dair geçen haftaki raporları getirin !” diye, emir verdi. Bu raporları bir daha gözden geçirdikten sonra: “Bizim istihbarat yanılıyor !“ dedi. “Yenilen biz değiliz, düşmandır !”
Yepyeni bir savaş stratejisi :
Zaman zaman, taktik icabı, askerlik bilimine uygun olarak, geri çekilmeler de yapılıyordu. Hatta gereğinde Ankara bile boşaltılabilecekti. Ancak Başkomutan gereksiz ve çarpışılmadan geri çekilmeleri affetmiyordu.
Mustafa Kemal’in emri altındaki cephe aşağı yukarı yüz kilometre uzunluktaydı. Savaşın kritik bir döneminde, kullanılacak taktiği, subaylara şöyle bildirmişti:
“Hattı müdafaa (savunma hattı) yoktur, sathı müdafaa (savunma alanı) vardır. O satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı, vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunmaz. Onun için küçük, büyük her birlik, bulunduğu mevziden atılabilir. Fakat küçük, büyük her birlik, ilk durabildiği noktada, tekrar düşmana karşı cephe kurup savaşmaya devam eder. Yanındaki birliğin çekilme zorunda olduğunu gören birlikler, ona uymaz. Bulunduğu mevzide sonuna kadar sebat ve mukavemete mecburdur !”
Sakarya Savaşı’nın 5. gününde, 27 Ağustos 1921 de, çarpışmalar şiddetini artırarak devam ediyordu. Cephenin sol ucundaki Güzelcekale’nin yüksek tepeleri Yunanlıların eline geçti. Türkler, sert bir savunma yaparak adım adım çekildi.
Daha önceki günlerde bu yeni stratejiyi geliştiren Mustafa Kemal, Alagöz köyündeki karargahında Yusuf İzzet Paşa’ya, “Savunma hattı yoktur, savunma sathı vardır. O satıh bütün vatandır. Yurdun her karış toprağı, yurttaşın kanıyla ıslanmadıkça düşmana bırakılamaz. Her birlik, ilk durabildiği noktada düşmana karşı yeni bir cephe kurup savaşmayı devam ettirir…” dedi. Daha sonra da bu yeni stratejiyi orduya günlük emirler arasında yayınladı.
Mustafa Kemal’in savunma hatları, kısım kısım kırılıyordu. Fakat derekap, kırılan her kısım, en yakın bir mesafede yeniden tesis ettiriliyordu. Böylece Yunanlılar, her ne kadar toprak kazanıyorlarsa da, ilerlemeleri gayet yavaş oluyordu. On günlük bir savaş sonunda, topu topu on beş kilometrelik yer kazanmışlardı. Papulas’ın hücumda, Mustafa Kemal’in savunmada uyguladığı ilkeleri uygulamasına olanak yoktu. Türk hatlarında bir gedik açabilen bir Yunan birliği, durup komşu birliklerin de aynı hatta varmalarını bekliyor (askeri taktik gereği), bu da Türklere takviye alıp toparlanmak için vakit kazandırıyordu.
Ancak Türklerin durumu yine de tehlikeliydi. Yunanlılar saldırıyı, merkeze doğru yöneltmişken, bir kere daha sola doğru kaydırdılar. Hala Türk ordusunu yandan çevirip Ankara’ya doğru yürümeye uğraşıyorlardı. Bu cephede bazı ilerlemeler kaydederek Türkleri mevzilerinden çekilmek zorunda bıraktılar. Türk Cephesi, şimdi kendi mihveri üzerinde dönmüştü. Artık kuzeyden güneye değil, doğudan batıya uzanıyordu. Öyle ki, doğu ucundaki Yunan kuvvetleri, Ankara’ya, batı ucundaki Türklerden daha yakındılar.
Savunmanın başarısı ve dolayısıyla Ankara’nın korunması, Çal Dağ’ın elde tutulmasına bağlıydı. Türklerin esaslı iki savunma mevzii arasında, üç yüz metre yükseklikteki bu geniş ve uzun silsile, Ankara’ya ulaşan tren yoluna ve bütün savaş alanına hakim durumda bulunuyordu. Bir sürüngenin sırt kemikleri gibi girintili çıkıntılı olan Çal Dağ, üzerinde gizlenilmesi ve savunulması güç olan bir yerdi. Mustafa Kemal: “Çal Dağ’ı almadıkları sürece korkulacak bir şey yok !” diyordu. “Ancak, alacak olurlarsa, çok dikkatli davranmamız gerekecek. Çünkü kolayca Haymana’yı işgal edebilir ve bizi kapana kıstırabilirler !”
Ankara’dakiler; Çal Dağ düşse de onun arkasında daha bir sürü tepe bulunduğunu düşünerek, kendilerini avutabiliyorlardı. İçlerinden biri: “Biz her tepede bu kadar ölü verdirdikten sonra, düşman buraya gelinceye kadar elinde bir avuç asker kalır. Onları da sopa ile döveriz !” demişti. Ama cephede herkes, durumun çok nazik olduğunu biliyordu.
Netice olarak vuruşmalar ve muharebeler kazanıldı. Churchill’in özetlediği gibi, “Yunanlılar, kendilerini öyle bir siyasi ve askeri duruma sokmuşlardı ki burada nihai zaferden başka her şey bir yenilgi demekti. Türkler içinse, nihai yenilgiden başka her şey bir zafer sayılabilirdi. Türklerin başındaki savaşçı başbuğ, bu durumun hiçbir yönünü gözünden kaçırmıyordu.”
Mustafa Kemal şimdi Fevzi ve İsmet Paşaların önerisi üzerine, Meclis tarafından Müşirliğe (Mareşalliğe) yükseltilmiş ve kendisine ayrıca Gazi unvanı verilmişti. Böylece artık rütbesi bulunan bir subay, bir Başkomutan olmuştu.
Yıllar sonra bir ressam, Mustafa Kemal’e Sakarya savaşını gösteren bir tablo hediye etti. Kendisi, ön planda, yağız bir savaş hayvanına binmiş olarak görünüyordu. Ressam, tebrik beklerken, birdenbire Mustafa Kemal’in “Bu tabloyu kimseye göstermeyin !” demesi üzerine şaşırıp kaldı. Kimse ne söyleyeceğini bilemiyordu. Mustafa Kemal açıkladı: “Savaşa katılmış olan herkes bilir ki, hayvanlarımız bir deri, bir kemikten ibaretti, bizim de onlardan arta kalır yerimiz yoktu. Hepimiz iskelet halindeydik. Atları da, savaşçıları da böyle güçlü kuvvetli göstermekle Sakarya’nın değerini küçültmüş oluyorsunuz, dostum…”
Buradaki bazı anılar, Halide Edip Adıvar’ın “Türk’ün Ateşle İmtihanı” adlı eserinden alınmış ve Lord Kinross’un kitabında tekrarlanmıştır. O Halide Edip ki, romanlarında ve başka kitaplarda anlatıldığı gibi işgal İstanbul’undan Ankara’ya geçmiş, orada Dış İşleri emrinde tercümanlıklar yapmış, Sakarya Savaşı öncesinde “gönüllü er” olarak Batı Cephesi Karargahına katılmış, zaman zaman Kurmay Heyetiyle birlikte cephelerde bulunmuş, Başkomutan’ın otomobilinde birlikte İzmir’e kadar gitmiş ve tabii ki anılarını aktarmıştır. Sakarya Savaşından sonra İsmet Paşa tarafından Onbaşı, Büyük Taarruzdan sonra Çavuş yapılmıştır. Kendi diktiği özel üniformayı giyerdi.
Sonuç :
19 Mayıs 1919’da başlayan, çok önceden planlanan ve hazırlıklarına girişilen ulusal direniş, yokluklara rağmen başarıyla bitirildi. 1919 yılı direnişin şekillenmesiyle, 1920 yılı ulusal gayretlerin düzene girmesiyle, 1921 yılı son darbeye hazırlık savaşlarıyla, 1922 yılı da bu son darbe için hazırlıklar ve kesin zaferle sona erdi.
1923 yılı ise yeni devletin uluslar arası ve ulusal planda şekillenmesi ile sürdü.
Lozan Konferansı ve Anlaşması peşinden ismi konulmamış bir yönetimin isimlendirilmesi geldi, Cumhuriyetimiz ilan edildi.
Artık eski yıllarda kafada şekillenen ilerleme hamleleri, Erzurum Kongresi sırasında bir gece alınan notlar gerçekleştirilecekti. Bu ilginç hikayeyi aktarıp yine çok uzayan yazıyı bitirelim:
Mazhar Müfit Kansu’nun kaleminden okuyalım:
Erzurum Kongresi günleridir. Bir sabaha karşı saati. Paşa soruyor:
- Mazhar, not defterin yanında mı ?
- Hayır, Paşam.
- Zahmet olacak ama, bir merdiveni inip çıkacaksın. Al gel.
Defter gelince :
- Bu defterin bu yaprağını kimseye göstermeyeceksin. Sonuna kadar mahrem kalacak. Bir ben, bir Süreyya (Yiğit) bir de sen bileceksin. Şartım bu…
- Emin olabilirsiniz Paşam.
- Öyleyse tarih koy !
Kansu, tarihi ve zamanı koydu : 7-8 Temmuz 1919 gecesi, sabaha karşı.
- Pekala… Yaz ! Zaferden sonra şekl-i hükümet Cumhuriyet olacaktır. Bu bir.
- İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince icabeden muamele yapılacaktır.
- Üç: Tesettür kalkacaktır.
- Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.
Bu anda, gayr-i ihtiyari kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşuşuydu.
Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.
- Neden durakladın ?
- Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var, dedim. Gülerek,
- Bunu zaman tayin eder. Sen yaz… dedi.
- Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.
- Paşam kafi… Kafi…dedim ve
- Cumhuriyet ilanına muvaffak olalım da üst tarafı yeter ! diyerek defterimi kapadım ve koltuğumun altına sıkıştırdım…
Atatürk, zaman zaman Çankaya sofralarında, Kansu’yu bu notları yazdırdığı zaman, kendisini hayalperest olmakla suçladığını söylemiş, şakalaşmıştı. Ama daha büyük şakaları da oldu.
23-31 Ağustos 1925 arasında Kastamonu’da Şapka İnkılabını (devrimini) ilan etmiş olarak dönüyordu. Ankara’ya avdet ettiği anda otomobille eski meclis binası önünden geçiyor, ben de kapı önünde bulunuyordum. Manzarayı görünce gözlerime inanamadım. Kendisinin ve yanında oturan Diyanet İşleri Reisinin başında birer şapka vardı. Kendisi neyse ne? Fakat kendisini karşılamaya gelenler arasında bulunan Diyanet İşleri Reisine de şapkayı giydirmişti. Ben hayretle bu manzarayı seyrederken, otomobili durdurttu, beni yanına çağırdı ve birden :
- Azizim Mazhar Müfit Bey, kaçıncı maddedeyiz? Notlarına bakıyor musun?
İşte, Atatürk bu idi. Her zaman kendinden ve milletten emin, planlı, programlı.
Ne şerefli, Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türk Milletine ait olmak !
Bu şerefli ve övünülecek geçmişi derli toplu aktaran Sayın Özakman’a ve Bilgi Yayınevi’ne yeniden teşekkürler.
Son söz :
Bence bir kere daha yazılır veya yayınlanırsa eserin adı değişmeli. Bana göre, gerçekten çılgın olanlar, bu topraklara işgalci olarak gelenler ve ikazlara karşın onları gönderenlerdi…
Sayın Turgut ÖZAKMAN üstadımızı tüm Türkiye bilir.
“19 Mayıs 1999 - Atatürk Yeniden Samsun’da” isimli 2 ciltlik, duygularımıza tercüman olan kurgu romanını okumamış olanlar, veya “Şu Çılgın Türkler” isimli son romanını okumamış olanlar bile, kendisiyle tanışmışlardır:
TRT Kanalları başta olmak üzere, Milli Bayramlarımızda çeşitli kanallar tarafından yayınlanan “Kurtuluş” ve “Cumhuriyet” adlı TV filmlerinin senaristi de kendileridir. Bazı gazeteler tarafından da halka ulaştırılan bu filmler, bir kısım evlerde yerini almıştır.
Tüm bu roman ve senaryolarda, yakın tarihimize ait gerçekler, kurgu roman kahramanları da kullanılarak veya yalın olarak, verilmektedir.
Yapılan röportajlarda ve söyleşilerde, açıkça sorulmayan bir soruyu, ben burada sormak istiyorum: Aramızda olmayan Atatürk’ü ve Cumhuriyet’imizin kuruluşunu, en azından bazı bölümleri kurgu olan yapıtlara konu olarak almak doğru mu? Cevabım kocaman ve yüksek sesle EVET !
Atatürk artık uzun süredir aramızda değil, O’nu bir yana bırakın, O’nu görenlerin, yaşayanların pek çoğu aramızda değil. Özellikle gençlerimiz için, en küçük yaşlarından itibaren sınıflarda bir mask, okul bahçesinde bir büst, bazı meydanlarda bir heykel, belli günlerde gazetelerde çıkan bazı resimler ve klişeleşmiş cümlelerle veya boyun damarları şişerek okunan bazı şiirlerden, ara sıra anılan bir isimden ibaret.
Hemen bütün konuşmacıların, özellikle politikacıların ağzında da, samimiyetsizce anıldığını görüp izliyorlar. Kime sorsalar, çok karşı olanlar bile, otomatik bir şekilde “Atatürkçü” olduğunu söylüyor. Halbuki bu inanılmaz niteliklere sahip ebedi yol göstericiyi yaşatmamız ve anlamamız gerek. Bunun da yolu, insan yönlerini ve fikirlerini öne çıkartarak topluma, özellikle de gençlere ulaştırmaktır.
Neler için nasıl hazırlandığını, kimlerle ve nelerle nasıl mücadele ettiğini, neleri yoktan var ettiğini, neleri düşünebildiğini, görüşlerini anlamamız ve aktarmamız gerek. Başta Avrupa’lı dediklerimiz bunları bilmedikleri için karşı çıkıyorlar. Halbuki daha Erzurum Kongresi günlerinde bile yapacağı devrimleri düşünüp planladığını (Mahzar Müfit Kansu anıları), Avrupa Birliğini 1932 lerde düşündüğünü bilseler, başka türlü bakarlar.
Hepimiz öğrenci ve genç olduk, tarih ile ilgili dersleri ve konuları, nasıl zorlanarak atlattığımızı bir hatırlayın. Ben kişisel olarak tarih ve coğrafya gibi derslerin ezberlenecek yanlarından (tarihler, yüzölçümleri gibi sayılar, v.b.) çok sıkılır ve kaçarım. Ama keyifle roman okurdum. Bu sayede de pek çok tarih ve coğrafya bilgisi ile tanıştım, ilgimi çekenleri daha da ileri seviyede inceledim.
Bu günün gençleri, okuma alışkanlığından da uzaklar. Görsel ve işitsel yollar onlara yetiyor. Bu yüzden, konular ekranlara çıkmasa bile, çizgi roman türü, onlara ulaşmak için özel bir yol. Düz yazı ise, mizah baharatıyla süslenince veya hayalleri coşturunca, daha bir okunabilir oluyor.
Eldeki bazı kaynaklarda, bir kısmı (artık) pek bilinmeyen, yaşam kesitleri, yaklaşımları ve sözleri var. Eski eşinin kardeşine neler diyebildiğini de, yedi yıl önceden yaklaşan büyük savaşı nasıl gördüğünü de, ağzından bir Balkan Birliği sonrası Avrupa Birliği kavramının da nasıl döküldüğünü, hem de belgeleyerek bilebiliyoruz.
Bu ve benzeri bilgilere dayanarak kurgu bir yaşam ve olaylar kesiti yaratmak zor olmasa gerek. Okunabilir olması, biraz dil ve üslup, yani beceri konusu olduğu kadar, kabul edilir olması da bir iyi niyet ve sadakat sonucu oluyor. Zaten bütün
anlatımlar, konusu ne olursa olsun böyle değil mi ?…
Atatürk’ü bir romanda ele almaya cesaret etmek, kabul ederim ki çok iddialı bir iştir. Doğru işlenmesi gereken bir çok ince nokta vardır. Atatürk Yeniden Samsun’da kurgu romanından bir örnek:
Hemen ilk sayfalarda yer alan, Canan Yücel ve Mina Urgan’ın dahil oldukları bir grubun, kendilerini bir odada bekleyen Atatürk’ü ziyaretleri var. Yazar, onları karşılamak için Atatürk’ün ayakta beklediğini yazmış. Bilebildiğimiz kadarıyla, aralarında hanımların ve sanatçıların olduğu bir grubu, bu büyük insan ayakta karşılardı. Bu gibi üstün ve ince yanlarını vurgulayarak, O’nu her yönüyle ve daha iyi tanıtabileceğimize inanıyorum.
Çok az kaldılar, ama zaman içinde, kendisini bizzat gören, kısa süre de olsa muhatap olan bazı büyüklerimizden, hep böyle insan ve uygar yanlarını duyduk, gençlere ve çocuklara sevgisini öğrendik. Yabancı ve tarafsız yazarlardan da, satır aralarına dikkat ederek, bazı özel yönlerini keşfedebiliyoruz. Mesela Armstrong’un Bozkurt kitabından, Çankaya’daki ilk evinin çalışma odasında, başının üzerinde bir dini yazı (belki Maşallah, belki bir dua, o belli değil) asılı olduğunu, bunun altında çalıştığını öğreniyoruz. Çocukluğunda Atatürk’ü görüp konuşup iznini alarak fotoğraflarını çeken bir kıymetli büyüğümüz, “Atatürk ve Din” konulu yazı ve konuşmasını hazırlarken, bu tip bazı bilgiler, kim bilir ona ne kadar yararlı olurdu..
Atatürk ve Eşi Latife Hanım’ın kısa evliliklerinin romanını yazan İsmet Bozdağ, eldeki pek az veri ve ifadeden yola çıkarak Fikriye ile Atatürk’ün olası evliliklerini roman haline getiren Hıfzı Topuz, 1999 yılı 19 Mayıs’ında Atatürk’ü tekrar Samsun’a çıkartıp sonra da Ankara’ya getirten, televizyon konuşmaları yaptıran Turgut Özakman, bu anlayışta öncülük edip, yeni ufuklara doğru koşanlar, Ebedi Önder’imizi samimiyetle tanıtarak fikirlerini yeniden 1920lerin 1930ların heyecanlarıyla hatırlatanlar…
Bu kurguların esas amacı, samimiyetle bazı şeyleri canlandırıp hatırlatmak:
Atatürk ölmedi, bizler yaşayıp O’nu ve fikirlerini yaşattığımız sürece de ölmeyecek… En büyük eseri olan Cumhuriyetimiz de ilelebet yaşayacak.
Bu cumhuriyetin nasıl kurulduğunu, temelindeki harçları ve taşları öğrenmek ve anlayabilmek için, kendisi için “Türk’üm !” diyen herkes, Türkleri tanımak isteyen tüm dostlar, “ŞU ÇILGIN TÜRKLER” isimli kitabı okumalı ve okutmalıdır. Keşke bir an önce yabancı dillere de çevrilse !
Şimdi kitaptan bazı alıntıları görelim (Sayın Yazar ÖZAKMAN ve değerli yayınevi BİLGİ Yayınevine, eserin hazırlanıp yayınlanması ve nazik yaklaşımları ile ilgili tekrar teşekkürlerimizle).
Kitabın bütününde deniz ile ilgili az bölüm vardır. Sitemiz “Denizce” olduğu için, alıntıları bunlardan derledik :
…..
AKDENİZ GÜNEŞİNDE yıkanan Sakız Adası’nın kuzeyindeki Kardamilla Köyü, sabahleyin telaşlı çan sesleriyle çalkalanıyordu.
Evinin taş duvarı dibine çömelmiş, kemiklerini ısıtan Dimitri Baba (1) irkildi. Vakitsiz çan çaldığına göre mutlaka biri ölmüş olmalıydı. Doğrulmak istedi ama bacakları öyle tatlı uyuşmuştu ki caydı, “Ben iyi ki yaşıyorum” diye geçirdi içinden. Bu yıl toprak erken uyanmış, ağaçlar çok çabuk donanmıştı. Ayaklarının dibinden yavru bir kertenkele aktı. Hava reyhan kokuyordu. Birinin geçtiğini görünce seslendi :
“Kim ölmüş?”
“Hiç kimse. Bütün gençleri askere alıyorlar:”
Kuru ceviz kabuğu gibi buruşuk yüzünü uğuşturdu, “Doğru bilmişim..” dedi kendi kendine, “..işin ucunda yine pis ölüm var:”
Birçok genç gibi Dimitri Baba’nın torunu Panayot (1) da asker olacaktı.
(1) Dimitri Baba ve torunu Panayot, romandaki kurgu kişilerdendir.
…..
İNEBOLU MEVKİ KOMUTANI Yarbay Nidai yerinden fırladı :
“Ne diyorsun?”
Limanın sığlığı yüzünden İnebolu’nun açığında demirleyen Remo adlı İtalyan gemisine çıkan denetim subaylarından biri, telaşla geri dönmüş, gemide Veliaht Abdülmecit’in oğlu, Vahidettin’in damadı Şehzade Ömer Faruk’un bulunduğunu bildirmişti.
“Ankara’ya gidecekmiş.”
“Ankara mı çağırmış ?”
“Hayır !”
“Yalnız başına mı gelmiş ?”
“Albay Kel Asım Bey’le birlikte:”
Yarbay Nidai Ömer Faruk’u, göğsü dekoratif nişanlarla dolu fiyakalı fotoğraflarından tanır ve can pazarından gelmiş bütün subaylar gibi gülünç bulurdu. Her şey az çok yoluna girdikten sonra, bu delikanlının çıkıp gelmesi midesini bulandırdı. Bilmediği yeni bir durum olduğunu düşünerek, Şehzade’nin karaya inmesine izin verdi ve durumu Ankara’ya telledi.
Belediye Başkanı Hüseyin Kaşif Bey, Şehzade ile Albay Asım Gündüz’ü (sonradan yeniden ve tek başına geldi ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı oldu. A.S.) eve yemeğe davet etti. Subayların katılmadığı yemek soğuk geçti. Ankara’nın cevabını beklemek için yemekten sonra bahçeye indiler. Kahvelerini içtikleri sırada bir inzibat eri göründü. Elinde bir telgraf vardı. Selam verip Ömer Faruk’a uzattı. Telgraf M. Kemal Paşa’dan geliyordu ve şöyle bitiyordu:
“İstanbul’a dönmeniz ve hanedanın bütün üyelerinin hizmetlerinden yararlanılacağı güne kadar orada kalmanız rica olunur:”
Şehzade ve Albay Asım, akşam İnebolu’ya uğrayan bir gemiyle İstanbul’a yolcu edildiler. Şehzadenin geri gönderilmesine, İnebolu’da, birkaç yaşlı Hürriyet ve İtilaf Partiliden başka kimse aldırmadı.
…..
KAÇAK SUBAY ve silah denetimi yapan işgal subaylarının titizliği yüzünden Triestino adlı İtalyan gemisi, İstanbul’dan iki saat gecikmeyle ayrıldı. Gün batmak üzereydi. Çoğu köylü olan yolcular, arka güvertenin küpeştesine dayanmış, sessizce, bu büyülü saatte İstanbul’u seyrediyorlardı. Aralarında bir Fransız çift de vardı. Gemi Anadolu Hisarı hizasına geldiği zaman Madam Amiel (2), suluboya bir rüyadan uyanmış gibi mahmur,
“Ama Jean..” dedi, “..Mösyö Konstantinidis haksız ! Ne yana baksan, burası bir Türk şehri. Yunanlılıkla hiç ilgisi yok.”
Jean Amiel, yolculuğun asıl sebebini bilmeyen karısına cevap vermedi. 35 yıl önce, birçok becerikli Rum gibi Marsilya’ya yerleşmiş olan Trabzonlu zengin Konstantin Konstantinidis’in yanında çalışıyordu. Konstantinidis, Avrupa ve Amerika’da bulunan Karadeniz Rumlarını, 1918′de Marsilya’da düzenlediği Pontus Kongresi’nde bir araya getirmişti. 500 yıl önce tarihe karışmış olan Pontus devletini diriltmek istiyordu. İstanbul’un bir Yunan şehri olduğunu iddia ediyor, Batum’a kadar Karadeniz kıyılarının da, Rumların nüfusun ancak yüzde onunu oluşturduğuna bakmaksızın, Pontus devletine verilmesini istiyordu. Bütün servetini bu işe ayırmıştı. Venizelos da, Karadeniz kıyılarındaki RumIarın örgütlenmeleri için Albay Katenyotis’i görevlendirmiş, Pontus çetelerinde dövüşen RumIarın sayısı hızla 25.000′e yükselmişti.
Buna karşılık Karadeniz Türkleri de silahlanmışlardı. Ankara’da merkezi Amasya’da olan bir ordu kurmuştu. Merkez Ordusu gibi gösterişli bir ad taşıyan bu kuruluşun toplam tüfek sayısı 6.700′dü. Kuzeyde Pontus çeteleriyle, güneyde de, bu tehlikeli dönemde Koçgiri’de isyan etmiş olan Kürt aşiretleriyle çatışıyordu.
RumIarın Pontus rüyası bütün sıcaklığı ile sürmekteydi.
Jean Amiel’in görevi, Sumela Manastırı’nı incelemek bahanesiyle Pontus hareketinin Anadolu’daki liderlerinden Trabzon Metropoliti Hrisantos’la buluşmaktı. Konstantinidis’den talimat ve para götürüyordu. Eşiyle geldiği için kuşku çekmeyecek, Türklerle Fransızlar arasındaki yumuşamanın da yardımıyla Trabzon’a çıkması zor olmayacaktı.
Yemek salonu da köylüler ve taşralı, kılıksız tüccarlarla doldu. Yolcular durgun, yemekler baştansavmaydı. Müzik de yoktu. Madam Amiel’in canı sıkıldı. Oysa Marsilya’dan İstanbul’a, savaştan sonra bütün Avrupa’yı sarmış olan o çılgınca hava içinde eğlenerek, türlü gösteriler seyrederek gelmişlerdi. Erkenden kamaralarına çekildiler. Sabah geç uyandılar. Kahvaltılarını yapıp güverteye çıkmaları öğleyi buldu.
Sıralara, yerlere, tahta çantalara, küçük denklere oturmuş, küpeşteye yaslanmış yolcular, hiç konuşmadan soluk kıyıyı seyrediyorlardı. Madam Amiel, sağında duran buruşuk fesli, kirli gocuklar giymiş, gözleri uykusuzluktan kanlı adamlara bakarak yüzünü buruşturdu, “Ne kadar çok köylü var bu gemide.: ” diye yakındı, Fransızca anlamayacakları için de sesini alçaltmadan ekledi: “..ne kadar da çirkin insanlar:”
Dr. Hasan (2), “Madam bizi beğenmedi” diye homurdandı. Yüzbaşı Faruk (2) güldü :
“Haklı. Hepimiz manda leşi gibiyiz:’
Uğurlamaya gelen İhsan tanıştırmıştı ikisini. Az sayıdaki kamaralar dolu olduğu için Faruk’la doktor, geceyi birçok son dakika yolcusuyla birlikte, pireli ve küf kokan başaltının tahta döşemesi üzerinde geçirmişler, sabaha kadar gözlerini kırpmamışlardı.
Madam Amiel başını öbür yana çevirdi, makine dairesinde geceledikleri için kömür tozuna ve yağa bulanmış delikanlıları gördü; utanacakları yerde bu hallerinden pek hoşlanmış gibiydiler, iğrenerek döndü :
“Çok da pisler Jean. Güzelim İstanbul’u gerçekten bu ilkel insanların elinde bırakmamalı:”
Yan güvertenin sonunda, Yakup Kadri, tel gözlüklü, eski elbiseli bir memur ve tek başına Ankara’ya gitmeyi göze almış, sıkmabaşlı, iskarpinli, adının Nesrin (2) olduğunu öğrendiği bir genç kızla sohbet ediyorlardı. Nesrin heyecanını belli etmemeye çalışarak, “Yunan savaş gemileri yolumuzu kesemez, değil mi?” diye sordu.
Tel gözlüklü memur kızı yatıştırdı:
“İtalyan gemisi bu küçük hanım, cesaret edemezler. ”
Bir delikanlı heyecanla haykırdı:
“İnebolu !”
Kerempe Burnu’nu dönmüşlerdi. Ufukta İnebolu kıyısı bir çizgi halinde görünüyordu. Herkes canlandı. Kömürcü çırağına benzeyenlerden biri, “Haydi toparlanalım. İnebolu’da inip biraz gezeriz” dedi. Gençler hiç itiraz etmeden kalkıp güverteden ayrıldılar.
Madam Amiel “Pisler gidiyor…” diye müjde verdi, sağına göz attı,
“..Oo! Çirkin adamlar da gidiyor.”
Dr. Hasan bir an önce kılığını değiştirmek için acele eden Faruk’u durdurdu, Madam Amiel’e döndü, Fransızca, “Aziz Madam.:” dedi, “..size ve eşinize iyi yolculuklar diliyoruz !”
Yürüyüp gittiler.
Madam Amiel sersemlemişti, “işittin mi…” diye feryadı bastı, “..çirkin köylü Fransızca konuştu. Aman Tanrım ! Bunlar gerçekten acayip adamlar.”
İtalyan kamarot ve tayfaların dostça davranışları Yakup Kadri’nin ilgisini çekmişti. Tel gözlüklü memur, “Ee..” dedi, “..bu hatta kaçak silah, cephane ve subay taşıya taşıya, Türklerle içli dışlı olmuşlar.”
“Acaba bu gemide de kaçak silah var mıdır ?”
“Az da olsa, mutlaka vardır.”
“Ama bu defa subay yok galiba. ”
Memur gülümsedi:
“Olmaz olur mu ?”
“O kadar dikkatle baktım ama ayırt edemedim.”
“İşgal denetimi çok sıkılaştı. Biz de denetimden geçebilmek için geçici kimliğimize uygun şekilde giyinmek ve davranmak için günlerce önce hazırlığa başlıyoruz: ”
Yakup Kadri ile kız şaşırdılar:
“Yoksa siz de mi subaysınız ?”
“Evet efendim. Talimat uyarınca İnebolu’ya kadar kimseye gerçeği açıklamamamız gerekiyordu. Askeri doktorum. ”
Yakup Kadri “Çok iyi.. dedi sevinçle, “..tek doktor da şu sıra
Anadolu için büyük kazançtır.”
Doktor güldü :
“Biz 40 doktor, 10 eczacıyız. ”
Yakup Kadri’nin ağzı açık kaldı.
İnebolu sularına girmişlerdi. Neşeli bir uğultu yükselmişti. O yana döndüler. Temizlenip üniformalarını ve başlıklarını giymiş kırk kadar genç, martı sürüsü gibi bembeyaz, güverteye çıkmışlardı.
“Bunlar kim ?”
“Heybeli Deniz Okulu’nun kaçak öğrencileri. Onlar da damla damla oluşan Deniz Kuvvetlerimize katılmak için Samsun’a gidiyorlar. Biz İnebolu’da ineceğiz. İzninizle.”
Askerce selam verip ayrıldı.
Madam Amiel bu sürprize bayılmıştı. Az sonra güvertelere, üniformalarını giymiş subaylar, askeri doktor ve eczacılar da çıkınca, kendini tutamadı, el çırpmaya başladı. Bugüne kadar hiç böyle çarpıcı bir gösteri görmemişti. Yakup Kadri de heyecan içindeydi. Genç kıza, “Bir romanda yaşıyor gibiyim” diye fısıldadı.
Birkaç heyecanlı delikanlı şarkıya başlamıştı:
Karadeniz, Karadeniz (3)
Gelen düşman değil, biziz..
Şarkıya katılanlar gittikçe arttı. Şişman kaptanın her zamanki işareti üzerine tayfalardan biri, dostluk jesti olarak, isten kararmış, buruşuk bir Türk bayrağını direğe çekmeye koyuldu. Yükseldikçe bayrağın buruşukları düzeliyor, rengi açılıyordu. Nesrin’in gözleri doldu.
İnebolu’nun Yarbaşı’na doğru set set yükselen beyaz evleri, denize açılmaya hazırlanan büyük kayıklar, yalıda toplanan halk görünüyordu artık. Gemideki bütün Türklerin katıldığı şarkı Anadolu’nun en hareketli deniz kapısı İnebolu’ya yansımaktaydı:
Onun sana selamı var,
Diyor ki düşmanın ne canı var?
Kovsun onu sularından
Orada Türk sancağı var!
(2) Amiel ailesi, Dr. Hasan Bey, Yüzbaşı Faruk, Nesrin Hanım, romanın kurgu kişilerindendir. Ancak gerçek hayatta yaşamış örnekleri vardır.
(3) Karadeniz Marşı
HAVA KEŞİF RAPORU paşaları rahatlattı. Fazıl demiryolu kuzeyinde bir tümen, Sakarya’nın kolları arasında dört-beş, Sakarya’nın güneyinde üç tümen saptamıştı. Bu durumda düşmanın ağırlık merkezi ortadaydı. Kuzeyden gelmeyeceği anlaşılıyordu. Ya merkezden saldıracaktı ya da merkezde zayıf bir kuvvet bırakıp güneye sarkacaktı.
Askerlik sanatınca doğru olan güney kanada yönelmesiydi. Ama bunun için güneye çark etmesi, Sakarya’yı aşması, yayılarak güney kanada yanaşması gerekiyordu. .
Bu bir hafta demekti.
Bu amatörce plan, Türk ordusuna en çok ihtiyacı olduğu şeyi, zamanı kazandıracaktı. Bir hafta, bu kritik dönemde, büyük bir nimetti.
Hemen iki tümen güneye kaydırıldı. Ertesi gün bu kanatta inceleme yapmaya karar verdiler. Güney (sol) kanat büyük önem kazanmıştı. Savaş burada düğümlenecekti.
YUNAN İKİNCİ KOLORDUSU ile Türk 2. Grubu, Sakarya’nın
güneyindeki bölgede, aynı sert koşullar içinde doğuya doğru yürümekteydiler. Aralarında bir yürüyüş günü fark vardı.
Türk komutan daha deneyimli olduğu için birliklerini küçük gruplar halinde ve daha çok geceleri yürütüyordu. Buna rağmen yalnız bu gün 322 asker hastalanmıştı. Bu zahmete katlanamayıp kaçanlar da olmuştu.
Yunanlıların durumu doğal olarak çok daha ağırdı. Çünkü bu bölgeyi hiç tanımadıkları için güvenlik kaygısıyla gündüzleri yürüyüp sıcaktan kavruluyor, gece yatıp soğuktan titriyorlardı.
Albay Kalinski sinir içindeydi:
“Hani bu yürüyüş askeri bir gezinti olacaktı ?”
TÜRK ARTÇI BİRLİKLERİ Yunan birlikleriyle ya dövüşerek, ya göz temasını koruyarak geri çekiliyorlardı.
Mihalıççık’taki 1. Piyade Tümeni, geride Süvari Tümenini bırakarak, akşam Sakarya doğusuna geçti.
Güneydeki Süvari Grubu da akşam, yaklaşan düşman tümeni yüzünden, halkın gözyaşları içinde Emirdağ’ı boşalttı. Bu insanları düşmanın insafına bırakarak çıkıp gitmek subayları da askerleri de kahretmekteydi. Acı sahneyi uzatmamak için atları mahmuzlayıp kaçar gibi uzaklaştılar.
……
M. KEMAL PAŞA, Fevzi, İsmet ve Kazım Paşalar, Binbaşı Tevfik Bey, Yarbay Salih Omurtak, öğleden önce Albay Deli Halit Bey’in komutasındaki 12. Grubu ziyaret için iki arabayla grup karargahının bulunduğu Toydemir köyüne geldiler.
Bu grup Sakarya boyunda, demiryolundan güneydeki Yıldıztepe’ye kadarki kesimde mevzilenmişti.
Albay Halit Bey ve emrindeki tümen komutanları paşaları bekliyorlardı. Komutanlar eksikliklerin az da olsa sürekli giderilmesinden çok memnundular. Asker neşeliydi. Bunu duymak paşaları sevindirdi. Kaçak sayısı da çok azalmıştı.
Başkomutan, “Şu andaki asker sayımız istediğimiz düzeyde değil.:’ dedi, “..ama güneye yöneleceği anlaşılan düşman bize zaman kazandırıyor. Askerlik şubelerinde, eğitim alaylarında birçok gencimiz ve askerimiz var. İşlemleri bitenler eğitim alaylarına, eğitimleri sona erenler orduya katılıyor. Millet, çocuklarını saklamadan askere yolladığı için bu akış artık durmaz, savaş boyunca devam eder. İçiniz rahat olsun.”
Yeni savaş yöntemini (Lütfen bu yöntem için bir sonraki “Açıklamalar” bölümündeki “Yepyeni bir savaş stratejisi” isimli bölümü okuyunuz.) genişçe anlattı ve bir cümleyle özetledi: “Yurdumuzu karış karış koruyacağız !”
Nice savaş görmüş komutanları bile heyecan bastı. Gerçek bir ölüm-kalım savaşı olacaktı.
Toydemir’den Yıldıztepe’ye çıkıldı. Bu şirin tepeden geniş Sakarya vadisi bütün görkemi ile görünüyordu. Yıldıztepe’nin sarışın yamaçları Sakarya’ya doğru yavaşça, usulca, küçük dalgalar halinde inmekteydi. Ne güzel bir vatandı bu. Bu sarhoş edici güzellikten bir süre gözlerini alamadılar. Yazık ki birkaç gün sonra savaş burasını cehenneme döndürecekti. Bu kesimdeki bazı mevzileri gezip askerlerle bayramlaştıktan sonra, daha güneye indiler.
İnlerkatrancı Köyü’ne geldiler. Bu köyün güneybatısında, üstü düz bir tepe vardı. Sakarya’ya karışan Ilıca Deresi vadisinin bu tepeden iyi incelenebileceği anlaşılıyordu. Ilıca vadisi Türk cephesinin güney çizgisini oluşturacaktı.
Otomobilleri tepenin eteğinde bıraktılar, en yakındaki alaydan yollanan atlara binip ağır ağır tepeye çıktılar.
Alay Komutanı Başkomutan’a kendi seçkin atını ikram etmişti.
…….
ÇIKTIKLARI TEPEDEN, doğu-batı doğrultusunda uzanan Ilıca vadisi gerçekten iyi görünüyordu. Vadinin kuzeyi güneye egemendi. Bu durum savunmaya kolaylık ve üstünlük sağlayacaktı. Esas savunma hattının bu vadinin kuzeyinde oluşturulması, 4. Grubun Yıldız Tepe ile Ilıca vadisi arasındaki kesime kaydırılması kararlaştırıldı. 4. Grubun soluna 2. Grup gelecekti.
Doğuya doğru iyice ilerde, çevreye egemen, heybetli bir dağ vardı. Güçlü bir dürbünle çevreyi inceleyen Başkomutan sordu:
“Şu koyu renkli güzel dağın adı ne ?”
“Mangal Dağı!“
Dürbünü gözünden indirdi. Yere serili olan haritaya baktı, dağı buldu, işaretledi:
“Sol kanadımızı bu güzel dağa dayayalım. Düşmanın daha doğuya doğru ilerleme olasılığı belirirse, bu dağı esas savunma hattına katarız !”
Öğle yemeğini Toydemir’de komutanlarla yiyeceklerdi. İsmet Paşa haritasını toplarken, bir at kişnemesi ve bir erin korku çığlığını duyup başını kaldırdı.
M. Kemal Paşa tam ata binerken, bir şeyden ürken at parlayınca, ayağı üzengiden kayıp yere düşmüş, sol böğrünü büyükçe bir taşa çarpmıştı.
Fevzi Paşa uzatılan mataradan avucuna boşalttığı su ile M. Kemal Paşa’nın yüzünü yıkadı. M. Kemal Paşa gözlerini araladı, başucunda diz çökmüş İsmet Paşa’nın korku ile terleyen yüzünü görünce gülümsemeye çalıştı:
“Merak etme, önemli değil !”
Zorlukla doğrulup oturdu. İsmet Paşa’ya tutunarak ayağa kalktı.
Yüzünden canının yandığı belli oluyordu. Atı tutan seyise seslendi:
“Çocuk, getir onu buraya !”
Beyaz, güzel, uzun bacaklı, örme yeleli bir attı bu. Yanlış bir şey
yaptığının farkındaymış gibi suçlu suçlu duruyordu. Seyis atı yaklaştırdı. M. Kemal Paşa, “Gel çocuğum.:’ dedi, atın yüzünü okşadı, “..senin bir kusurun yok:’ Gözlerinin arasından öptü.
Yavaş yavaş tepeden indiler.
……
2. GRUP öğleyin Gökpınar’a ulaşmıştı. Burası Sakarya’ya karışan gür Gökpınar deresinin kaynağıydı. Dik kayaların dibinden buz gibi duru su fışkırıyordu. Su bol, çevre zehir yeşili çimen, kaynağın ve derenin kıyıları koyu gölge döken sık ağaçlarla doluydu.
Disiplin içinde sıralarını bekleyen birliklere soğuk kaynak gölünden kırba, tulum ve testilerle su taşınıyor, sırası gelen askerler, derede zevk çığlıkları ata ata yıkanıyor, daha ilerde de hayvanlar sulanıyordu.
Askerler beş sıska koyununu otlatan küçük çoban Musa’yı sevdiler, aralarına alıp karavanaya ortak ettiler.
Cehennem yürüyüşü bitmişti.
Cephe Komutanlığı Grubun öbür gün akşam Mangal Dağı’na ulaşmasını istiyordu. Selahattin Adil Bey, ‘’Allaha şükür, çorak bölgeyi aştık.:’ dedi, “..bundan sonrası kolay. Kapağı cepheye atınca daha da rahatlarız. Düşman düşünsün !“
Doğru söylüyordu.
Düşman daha günlerce Anadolu’nun sıcağıyla, tozuyla, gölgesiz ve susuz bozkırıyla boğuşacaktı.
…….
OTOMOBİLLERLE çok yavaş olarak Polatlı’ya gelmişler, M. Kemal Paşa vagonuna çekilmişti. Yanında Cephe Sağlık Müdürü Dr. Murat Cankat vardı. Paşalar ve karargahın önde gelen subayları, derin bir kaygı ve sessizlik içinde, yandaki vagonda, muayene sonucunu bekliyorlardı.
Doktor yarım saat sonra bekleyenlerin yanına geldi. Terini sildi. Ürkmüş görünüyordu :
“Bir ya da iki kaburga kemiğinin kırıldığını sanıyorum. Biri ciğerini tahriş ediyor. Sesi kısılmaya başladı. Röntgen çekilmesi gerek !“ Yalnız Ankara Hastanesi’nde röntgen vardı.
“Öyleyse Ankara’ya gitmek zorunda !“
“Evet, hemen !“
İsmet Paşa, yaverine, “Treni hazırlatın..” dedi, topluluğa döndü, “..olayı gizli tutacağız !“
Refet Paşa’ya ve Cebeci Hastanesi’ne gizlice bilgi uçuruldu.
…….
REFET PAŞA, Kazım Paşa, Müsteşar Albay Ali Hikmet Ayerdem, Salih Bozok ile Muzaffer Kılıç başhekimin odasında sonucu bekliyorlardı.
Doktorlar Başkomutan’ı, röntgeninin çekilmesi ve muayene edilmesi için alıp götürmüşlerdi.
Sol kaburgalarından birinin kırık olduğu anlaşıldı. Kırık kaburganın ucu akciğeri örseliyordu. Kaburga alçıya alınamadığı için Dr. Mim Kemal Öke, belden yukarısını kalınca bir band ile sıkıca sardı. Kırık kaburganın zamanla kaynayıp iyileşmesi beklenecekti.
Dr. Adnan Adıvar, Dr. Refik Saydam, Dr. Şemsettin Bey, Dr. Murat Cankat ayaktaydılar. Arkalarında Nesrin Hemşire duruyordu.
Mim Kemal Bey, “Paşam..“ dedi saygıyla, “..yatarak, az hareket ederek dinlenmeniz gerekiyor. Aksi takdirde kaburgadaki kırık, ciğerdeki tahriş, başımıza çok iş açar. Velhasıl cepheye dönmeniz mümkün değiL. Yoksa..“
Sözünü tamamlamak için yumuşak bir sözcük aradı, bulamadı: “..ölürsünüz !“
Öteki doktorlar başlarını sallayarak Dr. Mim Kemal Bey’i onayladılar.
Mustafa Kemal Paşa Çankaya’ya döndü.
……
PAŞASININ kaza geçirdiğini öğrenen Fikriye Hanım az kalsın bayılacaktı. Kendini zorlukla toparladı, Paşa’yı büyük bir şefkatle yukarıya, yatak odasına çıkardı.
Salih Bozok, Dr. Murat Cankat, yaver Muzaffer Kılıç alt kattaki salona geçtiler. Az sonra Abdurrahim de aşağıya indi. Gözleri dolu dolu Salih Bozok’a sokuldu. hiç konuşmadan oturdular. Olayı duyup telaşlanan birkaç Bakan geldi. Fikriye Hanım misafirleri Paşa’nın yanına çıkardı. Az sonra hızla aşağıya indi. Dr. Murat Bey’e, gözleri korku içinde, “Bakanlara yarın cepheye döneceğini söylüyor..“ dedi, “..dönebilir mi ?”
Dr. Murat Bey hüzünle gülümsedi:
“Bakanların maneviyatı bozulmasın diye öyle söylüyordur. Çünkü dönmesi mümkün değil. En azından iki hafta yatması gerek !“
……
2 NUMARALı koğuşta sadece iki yatak doluydu. Birinde Faruk yatıyordu, ötekinde ateşten inleyen bir yaralı. Kalan yirmi küsur yatak boş ve dağınıktı.
Faruk, küçük idare lambasının zayıf ışığında, sırt üstü, gözleri kapalı, bu akşam nöbetçi olan Nesrin’in gelmesini bekliyordu. Nöbetçi hemşirelerin koğuşları denetleme saatiydi.
Çok iyi tanıdığı zarif ayak sesleri duyuldu, yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı, koğuşa girdi. Faruk bir çığlık bekliyordu. Beklediği oldu. Nesrin çığlığı bastı:
“Aaaaaaaaaa! Bu yaralılara ne oldu Faruk Bey? Nerede bunlar ?”
Faruk oturdu :
“Galiba Beyoğlu’na çıktılar..”
Ayaklarını karyoladan yere sarkıttı :
“..Pinti felekten bir gece çalacaklar:’
“Şaka yapmayın ne olur !”
“Peki. Kaçtılar Nesrin Hanım !”
Nesrin isyan etti :
“Neden ama ?”
“Cepheye dönmek istiyorlardı. Doktorlar izin vermeyince, kaçtılar !“
“Hiçbiri daha iyileşmemişti ki …“
“Zararı yok. Cephenin havası, karavanası insanı hastaneden daha çabuk iyi eder !“
Nesrin kapıya yürüdü :
“Ben olayı nöbetçi doktora bildirmek zorundayım…“
Faruk uzanıp kızın elini yakaladı :
“Hayır, durun lütfen. Dün kaçacaklardı. Bu akşam kaçmalarını ben tavsiye ettim. Çünkü sizin nöbetçi olacağınızı biliyordum, ricamı dikkate alacağınıza güveniyordum. Kaçakların istasyona ulaşıp cephe trenine binmeleri için bir yarım saate daha ihtiyaçları var. Sonra hastaneyi ayağa kaldırabilirsiniz. Şimdi lütfen şuraya oturun. Bir yarım saatçik dinlenmenizi rica ediyorum !“
Nesrin’i yanındaki yatağa oturttu. Kızın küçük eli hala kocaman avucunun içindeydi. Fark edince utandı :
“Ah affedersiniz…“
Telaşla elini çekti.
……
NESRİN koğuşta, kaçakların cephe trenine binmesi için gerekli zamanın dolmasını bekliyor ve alçak sesle Faruk’a bugün tanık olduğu büyük sahneyi anlatıyordu:
“Doktor Mim Kemal Bey, kırık kaburga oynayıp da ciğeri tahriş etmesin diye geniş bir bandla Paşa’nın göğsünü sıkı sıkı sardı ve cepheye dönemeyeceğini söyledi. Paşa hiç sesini çıkarmadı.“
“İtiraz etmedi mi ?”
“Hayır.“
Faruk hemen teşhisini koydu :
“Öyleyse kafasına koymuş, o da kaçacak !“
……
SALİH, Muzaffer ve Muhafız Taburu Komutanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey, belki Paşa’nın bir emri olur diye erkenden gelmişler, yernek salonunda oturuyorladı.
Bir ayak sesi duyuldu. Salih ayağa kalkmaya davranınca, İsmail Hakkı elini tuttu :
“Telaşlanma, Fikriye Hanım’dır…“
Merdivenden Fikriye Hanım değil, M. Kemal Paşa indi. Tıraş olmuş, giyinmişti. Üçü de ayağa fırladılar. Salih ağlamaklı, ‘Aman Paşam..“ dedi, “..niye kalktınız ?”
“Böyle günde yatılır mı çocuk ?”
Sesi iyice kısılmıştı :
“İsmail Hakkı, taburunu topla, yarın cepheye hareket et !“
“Başüstüne !“
Salih Bozok’a döndü:
“Trenlerde arkalığı öne arkaya hareket ettirilebilir koltuklar olurdu. Bana arkalığı öyle olan bir koltuk bulun. Belki demiryolu ambarında vardır. Kazım Paşa’ya haber verin. Bir saat sonra cepheye hareket edeceğiz. Albay Asım Bey’i de bulun. O da bizimle gelsin. Siz de hazırlanın !“
“Ama Paşam, doktor…“
“Dediğimi yapın !“
“Peki !“
İki yaver ve Yüzbaşı İsmail Hakkı azap içinde çıkarlarken Fikriye Hanım Paşa’nın yanına gelip durdu, sitemle baktı. Paşa, Fikriye Hanım’a tutunarak yavaşça oturdu. Elinden çekerek Fikriye Hanım’ı da oturttu.
“Bu kazayı anneme yazma !“
“Yazmam.“
“Teşekkür ederim. Zavallı kadın, benden yana hep acı içinde yaşadı. Ya hapisteyim, ya sürgünde, ya savaşta. İdama mahkum olduğumu bile duydu…“
Genç kadının elini okşadı :
“..Sen de üzülme. Allah bana yardım edecektir.”
……
KARARGAH TRENİ Ankara’dan sessizce hareket etti. Malıköy’de durdu. İki otomobil istasyonda bekliyordu. Başkomutanlık, Genelkurmay ve Cephe Komutanlığı karargahları Malıköy yakınındaki Alagöz’e alınmışlardı.
Yeni karargaha hareket ettiler.
Küçük Alagöz çiftliği büyük bir ordugah olmuştu. Her yanı subaylar, askerler, çeşit çeşit çadırlar, arabalar, atlar, telsiz antenleri, telefon ve telgraf direkleri kaplamıştı. Büyük Savaş’tan kalma birkaç da demir tekerlekli kamyon vardı.
Türk ordusunun çok uzun yıllardır bu kadar canlı bir başkomutanlık karargahı olmamıştı.
Otomobiller Türkoğlu Ali Ağa’nın iki katlı, büyükçe evinin önünde durdular. Ev Başkomutan için hazırlanmış, telefon ve telgraf bağlanmıştı. Orduda bulunan tek asetilen (karpit) lambası da, çok ışık verdiği için Başkomutan’a ayrılmıştı.
Fevzi ve İsmet Paşalar ile Başkomutanlık Sekreterliği görevlileri evin önünde bekliyorlardı. Paşalar kucaklaştılar. Üst kata çıkıldı. Bu katta Başkomutan’ın çalışma ve yatak odası ile yemek ve yaverlik odası bulunuyordu. Demiryolu ambarında bulunan arkalığı hareketli koltuğu birlikte getirmişlerdi. Muzaffer Kılıç ile Ali Metin Çavuş koltuğu çalışma odasındaki küçük masanın yanına yerleştirdiler.
Odada birkaç iskemle, yerde küçük bir halı vardı. Neşeyle kahve içtiler. M. Kemal Paşa iyi görünmeye çalışıyordu ama kımıldadıkça acıdan yüzü terlemekteydi.
Paşaları neşelendiren bir haber verdi:
“Halide Edip Hanım cephede bir görev istiyor !”
İsmet Paşa Halide Hanım’ı sayardı, bu isteğinden dolayı daha da saygı duydu. Türkiye bir savaş kahramanından daha cesur bu öncü kadınlar sayesinde, ilkel bir toplum olmaktan kurtulacaktı.
“Kaydını gönüllü er olarak yaparım. Karargahta çalışır !” Kazım Paşa İsmet Paşa’nın omuzuna dokundu :
“Dünyada, ünlü bir kadın yazarın er olarak görev aldığı ilk ordu karargahı seninki olacak !”
Paşa gururla baktı :
“Evet !”
Sohbet iyiydi ama iş yoğundu. İsmet Paşa Albay Asım Gündüz’le birlikte karargahına döndü. Yeni Kurmay Başkanı Albay Asım Gündüz saygıyla karşılandı.
……
YATAK ODASINA portatif bir asker yatağı konmuştu. Ama Paşa geceyi çalışma odasındaki arkalığı yatırılan koltukta geçirdi. Zaten az uyurdu. Burada daha da az uyur olmuştu. Herkes yatmaya gidince ya düşünüyor, ya kitap okuyordu. Gelirken İslam tarihiyle ilgili birkaç önemli kitap almıştı yanına.
Uyanır uyanmaz Ali Çavuş kahvesini verdi. Karargah berberi bekliyordu. Tıraş oldu. Gecelik entarisini çıkarıp giyindi. Arkalığı yatıkça koltuğa yarı uzanmış durumda oturdu, böylece doktorların tavsiyesine az da olsa uymuş oldu.
Albay Asım Bey telefon etti, Merkez Ordusu’nun yolladığı 16. Tümen’in iki alayı yola çıkmıştı: 2.250 subay ve er. Alaylar savaşa yetişebilirse savaşçı sayısı 58.750 olacak, altmış bine yaklaşılacaktı.
Doktor sigara içmesini yasak etmişti ama dayanamadı, bir sigara yaktı.
……
HALİDE EDİP HANIM kendisini geçirmeye gelen bazı bakanlara, Y. Kadri ve R. Eşref’e veda ederek cephe trenine bindi.
Cephe için diktirdiği giysiyi giymişti: Lacivert baş ortüsü, aynı renk uzun ceket, bol pantolon, yumuşak çizme. Cepheye giden bir yüzbaşı bavulunu rafa yerleştirdi.
Her istasyonda trene yeni askerler doluşuyor, toprak rengi kadınlar ağlaşarak bir zaman trenle birlikte koşuyorlardı. Malıköy’e vardıklarında ay çıkmıştı.
İstasyonda derin bir sessizlik içinde dağıtım bekleyen birçok yeni asker vardı. İsmet Paşa yaverini ve otomobilini yollamıştı.
Otomobil Batı Cephesi Karargahı önünde durdu. Halide Hanım’ı Tevfik Bıyıklıoğlu karşıladı. Karargahın alt katındaki toprak zeminli iki odada subaylar çalışıyordu. Yukarı kattaki iki odadan birine götürdü. Odada büyükçe bir masa ile üstü asker battaniyesi ile örtülü portatif bir yatak vardı. Burası Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın makam ve yatak odasıydı. Öbür oda Cephe Kurmay Başkanı’nındı.
İsmet Paşa elini sıktı, oturması için bir tahta iskemle gösterdi ama Halide Hanım komutanına saygı gösterip oturmadı.
“Artık ordumda bir ersiniz. Sizi Birinci Şubeye atadım. Küçük bir eviniz, bir de hizmet eriniz olacak !”
Halide Hanım teşekkür etti.
“Başkomutan’ı ziyaret ettiniz mi ?”
“Hayır Paşam. Şimdi geldim.”
“Hemen gidin. Sizi bekliyor !”
Yüzbaşı Hasan Atakan Halide Hanım’ı M. Kemal Paşa’nın karargahına götürdü.
Halide Hanım bu sahneyi anılarında şöyle anlatacaktı:
“M. Kemal Paşa oturduğu koltuktan güçlükle kalkmaya çalıştı. Çünkü kaburga kemikleri hala ağrılar içindeydi… M. Kemal Paşa’ya doğru, kalbimde gerçek bir saygı ile gittim. O kendi halindeki odada bütün gençliğin bir millet yaşasın diye ölmeyi göze alan kararını temsil ediyordu. Ne saray, ne şöhret, ne herhangi bir kudret, onun bu odadaki büyüklüğüne yaklaşamaz.
Gittim, elini öptüm.“
Bundan böyle akşam yemeklerini, İsmet Paşa, Kazım Paşa, AIbay Arif Bey ile birlikte Başkomutan’ın sofrasında yiyecek, bu müthiş savaşın kulisinde yaşayacaktı.

challenger_67
13-10-07, 12:32
*Bize Göre
Ahmet Haşim
Alkım Yayınevi 2006

Ahmet Haşim
1887yılında Bağdat’ta doğdu.Altı yaşında iken annesini kaybeder.1894-1895 yıllarında İstanbul’a gelir.1898’de Galatasaray Lisesi’ne başlar..Hamdullah Suphi,İzzet Melih,Abdülhak Şinasi okulda edindiği arkadaşlar arasındadır.Bu okulda edebiyat hocası olan Ahmet Hikmet Müftüoğlu,Ahmet Haşim’in iç dünyasının zenginliğini görür ve ona yardımcı olur.Farsça hocası Muallim Fevzi Efendi,Arapça hocası Zihni Efendi,dil ve imla hocası ise Tevfik Fikret’tir.Hukuk Fakültesine kaydolur.İzmir’de Bezmi Nusret Ömer Seyfettin ve Yakup Kadri gibi edebiyata ilgisi olan gençlerle arkadaşlık kurar.

Ahmet Haşim’in Edebi Kişiliği
Ahmet Haşim,ikinci Meşrutiyet döneminin önemli şair ve yazarlarındandır.Çeşitli sosyal ve siyasi çalkantıların meydana geldiği milli bir edebiyat anlayışının hakim olduğu bu dönemde Haşim,kendi ifadesiyle sanat ve düşünce sırçası ile örülü fildişi kulesinden bakar dünyaya ve sanatını bu kapalı alem üzerine kurar.Onun mizacı ve ortaya koymuş olduğu eserleri içinde, yaşadığı topluma tamamen zıttır.Yetişme tarzı ve küçük yaşta annesini kaybetmesi gibi etkenler,psikolojisinin bu yönde gelişmesine yol açmıştır.
Ahmet Haşim’in şiiri ve nesri bir bütündür.İlk dönemde yazdığı şiirlerinde dil,üslup,nazım şekli,tema ve hayal dünyası bakımından Servet-i Fünuncuların etkisi altındadır.Küçük ve önemsiz konuları ele alarak onları kalemiyle tasvir eder.
1909’da yazdığı”Şiir-i Kamer”başlıklı şiirlerinde,Dicle kıyılarında geçen çocukluğunu ve annesini anlatır.Çöller,annesiyle yaptığı gezintiler,annesinin hastalığı ve ölümü,bu şiirlerde tasvir edilir.
1909’dan itibaren yazdığı ve Göl Saatleri adını taşıyan şiirlerinde sanatının geliştiği ve kendine has bir tarzın oluştuğu görülür.Burda,Fransız şiirinin etkileri vardır.Şiirlerindeki önemsiz ve gelişigüzel konuların yerini,günün belli saatleri,kuşlar hakkındaki tasvirler alır.Serbest müstezat tarzında yazdığı şiirlerinde gerçeklikten kaçış arzusu belirgindir ve zihninde idealize ettiği hayal ülkeyi tasvir eder.
Piyale ve son şiirlerinde dil ve uslup daha sadeleşir,ifadeiöz şiiri hatırlatan bir yoğunluk kazanır.Mukaddime,Merdiven,Bir Günün Sonunda Arzu,Havuz,Karanfil ve Bülbül başlıklı şiirleri,onun olgunluk yıllarının en seçkin ürünleridir.Bu şiirlerde Haşim’in tasvir ettiği dünya oldukça daralmıştır.Bu dünyanın değişmeyen öğeleri Akşam ve grup vaktinin yarattığı kızıllıktır. Hüzün ve melal duygusu hakimdir.Şiirde anlam ve dil son derece uyumludur.
Bu şiirlerin bir başka özelliğide Divan şiirinde var olan manzumların kullanılmasıdır.Haşim bunu yaparken manzumları bozmadan yeni anlatım içinde sunmuş,modern şiire özgü tablolar oluşturmuştur.
Piyale şiirlerinde görülen bu özellikler,1933’te yazdığı üç şiirinde daha da belirgin bir hal almıştır.Bu çok şairin kullandığı aşk ve tabiat temlerine,hüzü duygusuna farklı ve değişik bir karakter vermiştir.Haşim renkleri,çeşitli ruh hallerinin ifadesi olarak kullanmıştır.

Haşim’in Nesri
Haşim’in bazı gazete ve dergilerde yazdığı yazıların bir kısmı,sevdiği batılı yazarlar veya Türk yazar ve ressamları hakkındaki yazılardır.Daha sonraları,fıkra-deneme türünde bol miktarda yazılar kaleme almıştır.Bu yazıların en önemli yönleri çarpıcı oluşları,okuyucuda kuvvetli bir etki bırakmalarıdır.
Dağınık yazılarından çok azını topladığı Bize Göre ve Grubahane-i Laklakan adlı kitapları,Haşim’in özelliklerini yansıtır.Bunlar Haşim’e”göre”dir;sohbetlerden ibarettir.Yazılarında gerçeği değil,ömür boyunca tek hakikat olarak önem verdiği güzelliği buluruz.
Seyahati çok seven Haşim,19241928 ve 1929’daki Avrupa seyahatlerinden sonra tedavi için Frankfur’agitmiş,bütün bu seyahatlerle ilgili izlenimlerini yayımlamıştır.İlk seyahatinin notları Akşam gazetesinde çıkmış,bunlardan sadace ikisini Grabahane-i Laklakan’a almıştır1928’deki seyahatinin notlarını İkdam’da yayımlandıktan sonra,bir kısmını”Bir Seyahatin Notları”adı altında Bize Göre’nin sonuna eklemiştir.1929 Temmuz unda gittiği Avrupa Seyahati’nin izlenimleri ise “Bize Göre”başlığı altında İkdam’da çıkmıştır.Çoğu milliyet gazetesinde yayımlanan Frankfurt Seyahatnamesi de,bu yazılara bir önsöz eklenerek kitap haline getirilmiştir(1933).
Haşim’in şiirleri gibi geniş yankılar uyandıran düzyazıları da estetik bakımdan değerlidir.Bize Göre kitabı yayımlanınca Ali Canip;”Genç nesil Ahmet Haşim’i tavsiye etmelidir.Çocuklarımız onda yalnız ifade güzelliği değil,orijinal ve eskimez birzevk,ince bir zeka ve emsalsiz bir realist göz bulacaktır.”der.Ahmet Hamdi Tanpınar,Haşim’in düzyazıları için şunları söyler,Haşim’in nesri,onun rüyasıyla hayat arasına atılmış bir köprüdür.Bu köprüden o,bazen inandığı kıymetlerin propagandasını yapan bir güzellik havarisi,bazen de çirkinlik ve ahmaklık dünyasına akınlar yapan müthiş bir silahşör halinde sık sık geçerdiTıpkı konuşması gibi.”
Abdülhak Şinasi Hisar,Haşim’in düzyazılarını büyük bir gayret sonucu yazdığını şu cümlelerle dile getirir:”Ahmet Haşim’in ince,zarif,nükteli,sanatlı,işlenmiş,kadife gibi yumuşak ve açılmış çiçekler gibi olgun nesrini övmek için ne söylense belki az gelir.Çoğunlukla pek zeki ve bazen de için için alaycı olan bu nesir hakikaten ne güzeldir!Ahmet Haşim bunlarla ‘Bize Göre’ hisler ve fikirler yazmıştı.Ahmet Haşim’in bunları ne emekle yazdığını bilirim.”
Gerçekten Ahmet Haşim şiirde ve nesirde dil ve üsluba büyük önem vermiş;bu dil ve üslupla şiirde kapalı ve dar bir dünya içinde zengin,ahenkli ve orijinal bir şahsiyet yaratmış,nesirde zengin teşbihlerle,ince ve şaşırtıcı buluşlarla,modern Türk nesrinin iyi örneklerini meydana getirmiştir.
Haşim,ilk bölümü oluşturan”Bize Göre”günlük gazete yazılarında alaycı,iğneleyici bir dil kullanarak hızla değişen dış dünyayı çarpıcı ifadelerle yorumlamış,”Seyahatte” başlığı altında gazetede tefrika edilen yazılarında ise “Biraz başka bir hava almaya ve dinlenmeye ihtiyacım olduğunu zannettiğim için yaptım.”dediği Paris seyahatinin izlenimlerini bir gezgin ve gözlemci edasıyla okuyucularına aktarmıştır.

Önsöz
Modern Türk edebiyatının en seçkin şairlerinden olan Ahmet Haşim,”damla şiir”olarak adlandırılabilecek saf ve yoğun şiirleri yanında deneme,fıkra ve gezi türündeki eserleriyle de okuyucu üzerinde önemli etkiler bırakmıştır.
Onun gözleri,bir manzarada sıradan insanların göremediği şeyleri görmüş;burnu,bir çiçekten başkalarının anlamadığı kokuları almıştır.Ayrıca kulakları,cansız ve sessiz sanılan şeylerden ses alıp dinlemesini bilmiştir.Bu sebepten yazdığı deneme ve gazete fıkraları o kadar çarpıcı ve etkileyici bulunmuştur ki devrinin bazı edbiyatçıları tarafından zaman zaman nesrinin şiirinden daha başarılı olduğu dile getirilmiştir.
Tanpınar’ın,”şiir dediğimiz şey için bu baştan daha güzel bir mahfaza,zeka denen kıvılcım için bu gözlerden daha mükemmel iki menfez görmedim.”diye tanımladığı AhmetHaşim kendinden sonra gelen nesil için bir yol gösterici, bir üstat olmuş;geleceğin sanat ve edebiyat tarihinde kendi adına bir halka olmuştur.
Haşim’in bu kitapta yer alan yazıları,26 Mart 1928 tarihinden itibaren İkdam gazetesinde”Bize Göre”başlığı altında yazdığı günlük kısa yazılarıyla,1928 yılındaki seyahatinin yine İkdam gazetesinde”Seyahatte” başlığı altında yayınlanan ve sonra bir kısmını “Bir Seyahatin Notları”adı altında Bize Göre’nin sonuna eklediği seyahat yazılarıdır.
Haşim ilk bölümü oluşturan”Bize Göre”başlıklı günlük gazete yazılarında alaycı,iğneleyici bir dil kullanarak hızla değişen dış dünyayı çarpıcı ifadelerle yorumlamış,”Seyahatte”başlığı altında bir hava almaya ve dinlenmeye ihtiyacım olduğunu zannettiğim için yaptım.”dediği Paris seyahatinin izlenimlerini bir gezgin ve gözlemci edasıyla okuyucularına aktarmıştır.
Biz bu çalışmada Ahmet Haşim’in bugün de sade kabul edilebilecek bir dille kaleme aldığı bu yazılarının,yeni kuşaklar tarafından daha iyi anlaşılabilmesi için,bazı kelimelerini bugünkü karşılıklarıyla değiştirmeyi uygun bulduk.
Genç kuşakların mutlaka okuması gerektiğini düşündüğümüz ve bu niyetle kısmen sadeleştirdiğimiz bu yazılarda yeni nesillerin yalnız ifade güzelliği değil,orijinal ve eskimez bir zevk,ince bir zeka ve emsalsiz bir gerçekçi göz bulacaklarını düşünüyor;onları Haşim gibi önemli bir sanatçımız ile buluşturma noktasında bu mütevazi yayıma hazırlama çalışmasının amacına iyi bir şekilde hizmet edeceğini umuyoruz. Mustafa Çiçekler


Özet

Başlangıç
Gazetecilerin okuyucunun hoşuna gitme çabasında oluşunu hiciv eden bir deneme.

Gazi
Yeni harflere dair Dolmabahçe’de yapılan bir toplantıda Atatürk’ü görmüş olduğunu anlatıyor.

Bir Teşhis
Edebiyat üzerine.

Bahar
Ölüm üzerine.

Kürk
Kürk konulu bir hiciv.

Süleyman Nazif’in Mezarı
Bir dostun anısına.

Hemen Her Sabah
Aşk üzerine.

Mecmualar
Dergilerin sıradanlığı üzerine.

At
Baharın atlara etkisi.

Erkekleşme
Bayanların çalışması üzerine.

Şehir Harici
Kırların özlemi.

Münekkit
İnsanların gayesi anlatılıyor.

Sinema
Sinemanın edebiyatın yanında ki zavallılığı.

Çingene
Kağıthane’de bahar bayramı.

Dinlenme Ve Eğlenme Günü
İstanbul’un yoruculuğu.

Bulutlar Karşısında Bir Mahavere
“-Desene!Şu çarkları suile dönen dünya,eski zaman işi değirmenden hala farklı değil!”

Kelimelerin Hayatı
“Şeytani bir alevin dokunuşuyla,taraf taraf ateş kırmızılığına boyanan modern kadın çehresi yanında,uzun sarı saçlı ve mavi gözlü’melek’şimdi xxxxx bir hizmetçi çehresinden daha fazla çekici değil.”

Dostum
Dosta sitem.

Kargalar
“Çoğumuzdan akıllı olan bu çelikten dökülmüş zeki kuşla uğraşmak için avcı tüfeği değil,mitralyöz lazım!”

Deniz Kıyısında
“Denizisevenler,rüzgar v efırtına mevsiminin gelişine kadar sahile hiç uğramamalıdırlar.”

Mükeyyifat(Keyif Verici,Sarhaoş Edici Maddeler)”Sıhhatin aşırı derecede pahalı olduğu bir asırda,ucuz bir neşeyi tesellisizlere neden fazla görmeli?”

Ay
“Ay!Ay!Yalancı ay!Zekadan harap olanları dinlendiren hayal gibi,güneşten bunalanları da teselli eden sensin!”

“Garden Bar”da Konuşan İki Adam
“-Kadın ne yapardı bilmem…Fakat boyalar olmasa bilmem ki göz nasıl boyanırdı?”

Yaz Kokusu
“Senelerden sonra yazın çehresini o gün tekrar görebildim.Yazın gizli kokusu,incir yapraklarının sert,yeşil kokusudur.”

Cazibe
“Aşık,yüz bulamayan adamdır.”


Bir Seyahatin Notları
Seyahate Çıkan Adamın Duydukları

İlk İntibadan Sonra
“Seyahat, hele deniz seyahati,ruhun bütün detlerine devedır.”

Yapraklar Ve Çiçekler İçinde Bir Şehir
Napoli

Paris Sabahı

Paris Kadını

Neşesiz Paris

Bir Akşam Sohbeti
Fütürizm,dadalar,sürrealizm tanımları.

Zevkli,hicivli,anlatımı yüksek,gazete yazıları,denemeler şeklindedir.

challenger_67
13-10-07, 12:32
DRİNA KÖPRÜSÜ
İVO ANDRİÇ

Drina Köprüsü: Yazarın balkanlarda kitabın yazıldığı 20 nci yüzyılın ortalarından 350 yıl öncesine kadar olan olayları ve balkan insanın yaşantısını ve kozmopolitliğini yapılan bir köprü üzerinde anlatan bir romandır. “Drina Köprüsü” bir romandan ziyade bir tarih kitabı gibi olayları sosyal yönleriyle de içeren bir kitap olarak göze çarpıyor.
Drina köprüsünü 3 kısma ayırırsak, 1 nci kısım köprünün yapılışı, 2 nci kısım köprünün yapımından müslüman idarenin yani Osmanlı hakimiyetinin son bulmasına kadar olan bölüm, son kısmı ise Osmanlı idaresinin son bulması ve Avusturya-Macaristan imparatorluğu idaresi ve bu idareye karşı ayaklanmalar ve yerli halkın sıkıntıları, bu arada yaşanan değişim ve milliyetçilik akımları olarak özetleyebiliriz.
Balkanlarda yaşanan bu hızlı tarihi değişimleri konu edinen kitap bu değerli tarihi bilgilerin yanı sıra yöre halkının sıradan insanlarının sade fakat iz bırakan hayatlarını da bölümler halinde işlemektedir.
Devşirme olan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa Balkan kökenli olduğundan geldiği yer olan Bosna-Hersek’e ölümsüz bir eser bırakmak niyeti ile Drina nehri üzerine bir köprü yaptırmak ister. Yerli halkın ilk başta ne olduğunu anlayamadığı, inşaatın uzaması ve baskılarla belli bir noktadan sonra yılgınlık gelip köprünün tamamlanmasını istememesi iyi ve kötü yönetimin arka arkaya gelmesi ilk bölümün konusudur. Köprünün yapılması sırasında her bölümde olduğu gibi tarihe ışık tutan yerli halkın yaşantısı aralara serpiştirilmiş olarak bulunmaktadır. Köprünün baştan itibaren yapılışına pek hoş bakmayan yerli halk köprü bittiğinde o zaman için olağanüstü olan bu eser karşısında hayranlığını gizlememiş ve köprünün yapılışına çok sevinmiştir.
Drina köprüsünün bitmesi ile kasaba, çevre yerleşim yerleri arasında önem kazanmaya başlamış ve içine kapanık olan kasaba ticareti köprü sayesinde canlanarak önemli gelişmeler olmaya başladı. 2 nci bölüm Osmanlı hakimiyetinin balkanlarda zayıflaması ile son bulmakta ve köprünün giderek artan önemi ile değişen koşulları anlatmaktadır.
3 ncü bölümde ise Osmanlının iyice zayıflamasıyla Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun fazla zorlanmadan Balkanlarda egemenlik kurmasıyla başlamaktadır. Yerli halk (hıristiyan ve müslümanı ile) uzun süre Osmanlı idaresine alışmış iken bu yeni idare başta çekingenlikle karşılanmıştır. Fakat bir süre sonra yeni idareye alışıp yeni hayat biçimini benimsemişlerdir. Gelişen hayat koşulları, ticaretin ilerlemesi Avrupa'nın belirli sahalarda Osmanlının önüne geçmesi ile dünyada pek çok şey değişmiş ve kasabada bu değişik hayat tarzına alışmıştır. Fakat belki bir süre sonra yeni medeniyetin kötü yanları ortaya çıkmaya başlamıştır. Ekonominin de bir süre sonra kötüye gitmeye başlaması, milliyetçi akımlarının ilerlemesi; Sırpları bağımsızlık için isyanlar çıkarmaya teşvik etmektedir. Küçük çaplı isyanlar yavaş yavaş büyür ve balkanların her yerinde kanlı mücadeleler başlar. Gittikçe kötüye giden koşullar sonunda her şey iyi olacak diye umut belirdiği anda Avrupa da siyasi cinayetler sonucu 1 nci Dünya savaşı patlak verir. Drina nehri üzerine yapıldığı tarihten itibaren kasaba ile birleşen köprü acımasız savaşta yıkılarak balkan tarihindeki yerine son noktasını koyar.
İster müslüman olsun, ister hıristiyan, ister yahudi, insanlar yaşadıkları yerde bir kültür birliği, deyim yerinde ise bir kader birliği oluşturarak birlikte acıları ve mutlulukları yaşamakta değişim karşısında birbirlerinden çok farklı olmayan biçimlerde etkilenmektedirler. Bu romanda farklı dinlerden olan bu insanların tarihsel süreç içinde özel yaşantıları ile toplumun genel durumu usta bir şekilde tarihi bir köprünün hikayesi etrafında birleştirilerek anlatılmış ve balkan tarihine değişik bir şekilde ışık tutulmuştur.

challenger_67
13-10-07, 12:33
Raif Karadağ ( 28.04.1920)- (22.12.1973)
Raif KARADAĞ, 28 Nisan 1920 tarihinde Yanya�da doğdu. Babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey�dir. Annesinin adı Selime�dir. Lozan anlaşması gereğince yapılan anlaşmayla 1924 yılında Türkiye�ye gelen Süleyman Bey ailesi, İstanbul�da Pendik�e yerleşti. Ozaman henüz 4 yaşında bulunan küçük Raif, daha sonra Pendik ilkokulunu bitirdi.Sonra Kadıköy ortaokulundan mezun oldu.

Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilen Raif Karadağ, çocukluk ve gençlik yıllarından beri okumayı çok seven bir insan olarak tanınırdı. Onunu bu okuma aşkı, daha sonraki yıllarda yazma aşkına dönüştü. Bu aşkla Raif Karadağ, gazeteciliği kendine meslek seçti.1952 yılında günlük Yeni Büyük Doğu gazetesinde yazmaya başladı. Daha sonra Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde yazmış, diğer taraftan da bazı dergilerde de çeşitli yazılarını yayınlamıştır. Bu yazılarından pek çoğunu daha sonra kitap haline getiren Raif Karadağ, gazetecilik mesleği dolayısıyla yaptığı araştırma ve çalışmalarının meyvelerinin gazete sütunlarında kaybolup gitmesini hazırladığı kitaplarla engellemiştir. Bu sayede milli kütüphanemizi, gerek sade ve akıcı Türkçesi, gerekse de araştırma değeri yönünden birçok kıymetli eserle zenginleştirmeye hizmet etmiştir.

İşte bu araştırma ve çalışmalarının semeresi olan ve günümüz açısından da bir ışık olan ve elden düşmeyen , sahasında tek kaynak olma özelliğini halen sürdüren Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar gibi eserleri halen bir ışık olarak elimizden düşmemektedir.

Selver hanımla evlenen Karadağ�ın bu evlilikten iki oğlu dünyaya gelmiştir. Murat ve Ferhat.

Raif Karadağ, hem çok iyi bir insan, hem de çok iyi bir aile reisi olarak yaşadı. 22 Aralık 1973 yılında, son derece sıhhatli bir şekilde gittiği Ankara�da kaldığı otel odasında, henüz genç sayılacak bir yaşta (53 yaşında) esrarengiz bir şekilde vefat etmiş, bu haber gerek ailesini ve gerekse dostları, hayatı boyunca mefkuresine bağlı olarak yaşadığı milliyetçi çevresi büyük bir üzüntüyle sarsılmıştır.

Raif Karadağ, kendisini tanıyan ve candan seven arkadaşları arasında eski Türk illerinden kopup gelen bir rüzgar gibi hür, temiz, mert ve dürüst kişiliği ile öyle güzel kokular getirmiştir ki,bunları, bıraktığı eserleriyle de burcu burcu tüter bulursunuz. Ve bu unutulmaz eserler, onun kişiliğini ebedileştirmek için yeterlidir.



Bulut Fikret Çöloğlu

Araştırmacı kimliğiyle yaptığı, merak uyandıran yorumlar ve teşhisler. Gazeteci kimliğiyle de öneriler sunmaktan ziyade, gerçekleri açık biçimde halka sunma ızdırabı. İnce, gizli ve ağır, açık eleştiriler. Hikaye, roman tarzında akıcı, sade anlatım. Zaman zaman da cümleler, resmi evrak gibi fotoğraflıyor hayatı. Çarpıcı misallerle dolu savları, esrarengiz iddiaları bünyesinde barındırıyor. Edebi kimliğini de eserlerine yansıtan merhum yazar Raif Karadağ, belki de yazmak istediklerinin çoğunu yazamayan, ama yazdıklarıyla da toplumumuzun geniş kitlelerine hitap eden bir şahsiyet.

28 Nisan 1920�de, Yanya�da dünyaya gelen Raif Karadağ�ın babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey ve annesi de Selime Hanım�dır. Lozan Anlaşması�nın gereği olarak yapılan nüfus mübadelesiyle, 1924 yılında Türkiye�ye gelen bu aile, İstanbul�da Pendik�e yerleşir. Pendik İlkokulu�ndan sonra Kadıköy Ortaokulu�nu da bitiren Raif Karadağ, Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilir. Okuma aşkı yazma aşkına dönüşünce de gazeteciliği kendine meslek olarak seçer. Yeni Büyük Doğu, Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde çalışmanın yanı sıra, bazı dergilerde de çeşitli yazıları yayınlanır. Bu yazılarının hemen hemen hepsini kitap haline getirip, bize okunmaya değer bir çok eser bırakır. Başlıca kitaplar: Binbir Gece Masalları, Uyvar Önünde Türk Gibi, 10 Temmuz İnkılabı ve Netayici, Şark Meselesi, Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar ve Musul Raporu�dur. Kitapları bir kesim tarafından yoğun eleştirilere maruz kalır. Bir kesim tarafındansa takdire şayan bulunur. 22.12.1973�te de son derece sıhhatli iken gittiği Ankara�da, bir otel odasında , esrarengiz bir şekilde hayata gözlerini yumar. Ardında eşi Selver Hanım�dan Murat ve Ferhat adında iki çocuk bırakan Raif Karadağ�ın vefatındaki sır perdesi hala kaldırılabilmiş değildir. Kendisinin bu genç yaşta esrarengiz ölümü, bize Petrol Fırtınası kitabındaki �Irak Kralı Faysal�ın Esrarengiz Ölümü� (s.265) başlıklı yazısını hatırlatır. Çünkü kitaplarında anlattığı menfaatler dünyasında yaşanan esrarengiz ölümler gibi Kral Faysal�ın ölümü de yazarın kaderiyle büyük benzerlik taşır. Kitaplarında üstüne bastığı gerçekler belki de onu bu dosyası kapanmamış ölüme götüren nedendir. Zaten Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar kitabında da Sultan Abdülaziz�in intihar etmediğini, cinayete kurban gittiğini açık delillerle iddia eder.

İşte yukarıda kısaca kendisini anlatmaya çalıştığımız Raif Karadağ, ülkemizde ses getiren dört kitabıyla tekrar okurlarıyla buluştu. Emre Yayınları�nın bastığı ve içerdiği konular itibariyle güncelliğini yitirmeyen bu dört eser: Şark Meselesi, Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar ve Musul Raporu. Kafalarımızda beliren, zor bir çok soru işaretine, tatminkar cevaplar sunan, uzun ve yoğun emeklerin semeresi bu eserler, sanırım tartışılmaya uzun yıllar devam edecektir.



Petrol Fırtınası:

?Petrol, XX.asrın en kıymetli hammaddesi... Dünyanın en kudretli ve rakipsiz hammaddesi haline getirildikten sonra, yeryüzüne çıkarılabildiği her yerde ihtilaller, kıtaller, hükümet darbeleri birbirlerini kovalamış ve petrole sahip memleketlerin halkları hiçbir zaman rahat bir nefes alamamıştır.� Yazdıklarının hakikatin tam ifadesi olamayacağını ama hakikate en yakın olduğunu ifadeyle, anlatılanların hayal mahsulü ve mübalağalı olmadığının altını çizen yazar, 1900�lerde belirlenen petrolün istikbalini ?petrol dünyayı idare edecek kuvvettir� sözleriyle açıklıyor. Yazara göre petrol XX. asrın dillerden ve dudaklardan düşmeyen en kudretli maddesi, nice devletleri birer oyuncak, nice devletlileri de birer alet haline getiren, hiçbir şeyi tesadüflere bırakmayan, daima neticeyi kendi lehine çeviren ana unsurdur. Kendi anlatımıyla ?tarih kitaplarının şark siyaseti adını verdikleri bu mücadelenin mihrakını teşkil eden petrol nelere kadir değildi�. Kitapta tetkik edilen konu petrolün dünya siyasetine nasıl hakim olduğu, bu hakimiyet için yapılan mücadelelerdir. Bu devler mücadelesinin sonucunda devletlerin nasıl yıkıldıkları, dünya haritasının yeni baştan nasıl tanzim edildiği anlatılıyor. Yazar yaşanmış ve yaşanmakta olan mücadeleyi insafsız, merhametsiz olarak nitelendiriyor. ?harp ve sulh, hammadde kaynakları üzerinde ve bu kaynakların bulunduğu sahalar civarında cereyan eden gizli ve korkunç bir takım mücadelelerin eseridir� diyen yazar, araştırmalarını bu bölgeler üzerinde yoğunlaştırıyor. Bundan önce Deterding�in başında bulunduğu İngiliz Royal-Dutch Shell grubuyla, Rockfeller�in başında bulunduğu Amerikan Standard Oil hakkında, kuruluşlarından, gelişimlerine kadar geniş bilgi verilerek, petrol bölgelerindeki mücadeleleri ve diğer devletlerin bu yarışa katılma çabaları anlatılıyor. Bu şirketlerin Osmanlı ve sonrasında Türkiye, İran, Irak, Suudi Arabistan, Romanya, Venezüella, Kolombiya, Nikaragua, Meksika gibi ülkelerdeki faaliyetleri; Musul, Bakü petrolleri konusundaki çalışmada diğer ülkelerle (Rus, Alman, Fransız) yaşadıkları çatışmalar, yaptıkları yarışlar ve yapmacık dostluklar okura sunuluyor. Bu mücadelede gizli servislerin rolü, hükümetlerin çabaları, oynanan siyasi oyunlar ve Kurtuluş Savaşı�ndaki Yunanlılar gibi kullanılan milletler gözler önüne seriliyor. Kitaptan ülkemiz adına çıkarılabilecek en önemli sonuç ise petrolün yazarın tabiriyle 600 yıllık muhteşem imparatorluğu yıkıma götürmesidir.

challenger_67
13-10-07, 12:33
Vehbi Vakkasoğlu

Kahramanmaraş'ta doğdu. İlk, orta, lise tahsilini memleketinde yaptıktan sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu. O tarihten itibaren Milli Eğitim’in çeşitli kademelerinde öğretmen ve idareci olarak çalıştı.
1987 yılında Türk çocuklarının eğitimine katkıda bulunması için Almanya'ya tayin edildi. Altı yıl Berlin'de çalıştı. Milli Eğitim'den emekliye ayrıldıktan sonra da çeşitli özel okullarda öğretmen ve danışman olarak çalıştı.
Yazı hayatına Okul gazetesinde yazarak başladı. Çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce makale, fıkra, dizi ve röpörtajları yayınladı.
İlk Kitabı, 1968 yılında yayınlanan "Gençliğin Kaleminden Üç Cephesiyle Mehmed Akif "tir. 1968’ten günümüze kadar, 38 kitaba imza atmıştır. Bunlar tarih, edebiyat, din ve psikoloji konularındadır.
Eserlerinden Başlıcaları Şunlardır ;
- Çanakkale'de Şahlananlar
- Bir Destandır Çanakkale
- Öğretmenini Not Defteri 1-2-3
- Başkasının Günahına Ağlayan Adam
- Allah’ı Nasıl Anlamalı Çocuklarımıza Nasıl Anlatmalı
- Üzüntüsüz Yaşamak
- Nikah Şekeri
- Aşk Çağlayanı Mevlana
- Kalp Sevmekten Yorulmaz
- İçinizdeki Dostu Keşfedin
- Doğru Düşünme ve Başarma Sanatı
- Osmanlı İnsanı
- İz Bırakanlar
- Mehmet Akif
- Önce alkışladılar Sonra Öldürdüler
- Bu Vatanı terk edenler
- Yunus Emre
- İslam Alimleri
- Bilinmeyen Kadın
- Farkınız İslam Olsun
- Yeniden Doğanlar
- Dünyada İslam’a Koşanlar
- Öğrencime Mektuplar 1-2-3
- Yaşadığım Avrupa
- Son Bozgun 1-2



http://www.nesilyayinlari.com/yeni/bos.gif http://www.nesilyayinlari.com/yeni/bos.gif http://www.nesilyayinlari.com/images/spacer.gif
OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON BOZGUN

Vehbi Vakkasoğlu

Dedeleri, dil devrimiyle bir gecede cahil bırakılan nesiller, şimdi el yordamıyla geçmişin karanlık ve kara perdelerini aralamaya çalışıyorlar. Acı, tatlı, zaferli, hezimetli, kahramanlı hainli tarihlerini yeniden anlamaya uğraşıyorlar. Hafızalar berraklaşıyor, vicdanlar uyanıyor
Acı derslerden sonra da olsa, kendimize geliyoruz. Tarihi ve kültürel değerlerimizi anlıyor, köklerimizin gerçek derinliğini keşfediyoruz.
Bu gelişmede tarihi doğru anlamanın önemi büyüktür. Şahsiyet yapmadan, sövüp saymadan, belgelere ihanet etmeden geçmişe dönüp bakmak, geleceğimizi aydınlatmak demektir.
Milli Mücadelenin bilinmeyen kahramanları kimlerdi?
Kurtuluş Savaşı nasıl istismar edildi?
Kitap, bir nesilden kaçırılan gerçeklere parmak basıyor.

Sayfa Sayısı : 445

challenger_67
13-10-07, 12:33
BOZGUN BIR DEVRIN ÇÖKÜŞÜ


BOZGUN Bir Devrin Çöküşü Yazar Adı : VEHBİ VAKKASOĞLU Yayın Evi : Yeni Asya Yayınları Baskı : Ertuğ Matbası 3. Baskı1980 İstanbul Dizgi : Ayyıldız Matbası Sayfa Sayısı : 232 KİTAPTA BİÇİM ÖZELLİKLER Kitabın kapağı bütün sayfalara örtecek şekilde kesilmiştir, İlk sayfalardan biraz kısa kesilmiştir. Kitabın kapağı ikinci kartondan üretilmiştir. Ön kapakta Kitabın adı, Yazarı adı Yayın evinin adı ve amblemi ve kaçıncı baskı olduğu yer almaktadır. Ayrıca ne olduğu tam seçilmeyen killi bir resim bulunmaktadır. Kitabın sırtında kitabın adı ve yazarın adı doğru bir şekilde yazılmıştır. Kitabın arka kapağında kitabın adı ve kitabın neyi anlatmak istediği hakkında yazarın kısa bir metni yer almaktadır. Kitap formalar halinde yapılmış Formalar kapağa yapıştırılmıştır. Kitap on punto büyüklüğünde harflerle tekstil kağıdına basılmıştır. Kitapta içindekiler kısmı yer almaktadır. Kitabın son sayfalarında yazarın son sözü ve dipnotlar yer almaktadır. Dipnotlar verildiği sayfanın altında değil de bu son bölümde hepsi birden verilmiştir. KİTABIN YAZILIŞINDA KULLANILAN METOT Kitap bilimsel araştırma ve bu araştırmaları açıklayıcı bir metotla yazılmıştır. KİTABIN KONUSU: Kitabın konusu yazarın kendi sözleriyle şöyle ifade edilebilir; Tarihe, özellikle de yakın tarihe eğilmeyi niçin zarurî saymaktayız? Geçip gitmişe, köhneyip yok olmuşa mı meraklıyız yoksa... Hayır! Hareketimize yön veren fikir; kuru, mânâsız ve şuursuz bir mazi hayranlığı değildir. Bilakis bugünün kördüğüm olmuş meselelerini çözmek için düne bakıyoruz. İnanıyoruz ki günümüzün acı tatlı meyve veren bütün ağaçlarının tohumları bilhassa yakın geçmişimizin içinde atılmıştır. Yakın geçmişe eğilmek ve onun gizlenen, saklanan mevzularını ortaya çıkarmak suretiyle, şimdi içine itildiğimiz maddi-mânevı felâketlerin faillerini yakalamak mümkün olacaktır. Çünkü “tarih, bir milletin hafızasıdır”; hiçbir şeyi unutmaz ve affetmez... Demek ki geçmiş, bize bugün için lâzımdır. Ve bugünün kökleri dündedir. Tarihte yaşanmış felâketlere tekrar düşmemek için onları meydana getiren şartları ve faillerinin plânlarını bilmek zaruridir. Öyleyse bu noktadan da tarihe dönüp bakmak zorundayız. Hem de, sadece zaferlerine, başarılarına değil, felâket ve hezimetlerine, bozgunlarına da bakmak gerekecektir. Çünkü işimiz hayalî bir tarihle övünmek değil, yaşanmış tarihin gerçeklerine eğilmektir. Öyleyse, tarihimizin bozgunlarına ve onları doğuran sebeplere gözümüzü yummak mümkün değildir. Hatta bu durum gafletin de ötesinde ihanet olabilir. Çünkü, aynı sebeplerin aynı neticeleri doğurması kaçınılmaz bir husustur. Halbuki biz, geçmişte yaşadığımız hiçbir felâketin tekrarlanmasını istemiyoruz. Öyleyse o felâketleri bilmek ve ibret almak zorundayız. Merhum Akif, acı söyler ama, ne kadar da doğrudur: Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi? Tarihi tekerrür ettirmemek için ibret almak nasıl lazımsa, ibret alabilmek için de geçmişi doğru bilmek öyle zaruridir. Zaten gerekli dersi vermemesi için tarihî hâdiseler tersyüz edilmiş, dolayısiyle de, kahramanlarla hainler yer değiştirmiştir. Yazarın bu cümlelerinden herşey anlaşılmaktadır. Ama ben yine de kısa ve öz bir şekilde şöyle ifade edebilirim: “Bozgun”, yanlış bilinen hâdise ve şahsiyetler için bu şahsiyetlerin ve olayların gerçek yüzünün anlatıldığı , kaynaklarla ispatlanmış bir eserdir. KİTABIN İÇERİĞİ: Kitap, 23 başlık halinde kaleme alınmıştır. Bu sebepten kitabı bir bütün olarak incelemek yerine başlıkları teker, teker incelemeye daha uygun buldum. Her başlık tam olmasa da birbirinden ayrı hadiseleri anlatmıştır. Bu yüzden kitabı başlık, başlık ele aldık. Giriş: Bu başlık altında bazı şahsiyetlerin tarihimizi belgelerle değil de bir takım siyasi meyillerin tesiri ile kendi kafasına göre yorumladığı gerçeklere bir tarafa atıp yalan yanlış bilgilerin verildiği anlatılmıştır. Yazar bu şahsiyetlerin başında şevket Sürayya Aydemir göstermektedir. Yazara göre aydemir tepe taklak ettiği kronolojik sıray

Sizde kitap varmış,biraz karıştırarak bir şeyler yazabilirsiniz.Belki bunlardan da yararlanabilirsiniz diye ekliyorum.Okumadığım bir kitap ve çok yakında ulaşabileceğim bir yerde yoktu.Kolay gelsin,esen kalın.

challenger_67
13-10-07, 12:33
TÜRK DİLİ VE KOMPOZİSYON – 1 DERSİ
KİTAP ÖZET FORMU

KİTABIN ADI : TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI

1. KİTABIN KONUSU:
Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından, cumhuriyetin ilan edilinceye kadar geçen sürede yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği, “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü, şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde oluyordu ve çok tehlikeliydi. Milliyetçilerin güvenliğini sağlayan ve düzenli olarak silah kaçıran İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çeteler vardı. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat Fakültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme geldi. Bunun üzerine Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal, meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçtiler. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te karşılaşan bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamışlardı ama Ethem’le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Halide Edip, bu dönemde, askerlere yardım amacıyla, Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’nde gönüllü hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’i bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar, asker sayısı bakımından bizim 4 katımız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. Mustafa Kemal, 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı.
İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verdi. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başladı. Buradaki görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti.
Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpıştılar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmadılar. Bu savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan Yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide, ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.
22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet, çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner.
Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini çeker. Bu çocukların niçin bu şekilde giyindiklerini yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, aileleri savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Halide Edip bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret eder ve tebriklerini bildirir.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü evine döner. Döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır ve içinden bir daha böyle bir savaş yaşanmamasını temenni eder.
3. ANAFİKRİ:
Herhangi bir konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın. Hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: İnsanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu çalışkan bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Halide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap Kurtuluş savaşı sırasında halkın acılarına ışık tutması bakımından oldukça çarpıcı ama kitabın dili bir hayli ağır.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882’de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür. 1901’de Amerikan Kız
Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş, Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır. 1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir. 1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.

challenger_67
13-10-07, 12:34
ANKARA


Kitabın Yazarı :

Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU


Yayın Evi :

İnkılap


Basım Yılı :

1982
1-)Kitabın Konusu :
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU’nun Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir.
2-)Kitabın Özeti :
Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Boş zamanlarında Hatice Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan birisine dönüşmüştür. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Ankara’nın çehresi değişmiştir. Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.
3-)Kitabın Ana Fikri :
Yeni kurulan bir devletin buhranlı dönemlerinde insanların kendi menfaatlerinden çok devletini ve milletini düşünmesi gerekir.Bu zor dönemin atlatılmasında her ferdin yürek yüreğe, el ele çalışması; engelleri, ne kadar güç olsa da, beraberce aşması gerekmektedir.
4-)Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirmesi :
Selma Hanım : İyi bir öğrenim görmüş, haksızlıklara boyun eğmeyen, vatansever, vatan sevgisi uğrunda oradan oraya koşan; hep bir şeylet arayan, aradığını bulamayan; azimli ve hoş görülü, halden anlar, olgun bir kişidir.
Nazif Bey : İyi bir öğrenim görmüş banka şefidir. Sessiz, sedasız, vatanından çok canını seven kişidir.
Binbaşı Hakkı Bey : Milli mücadele yıllarında atılgan ve yiğit bir askerdir. Milli mücadele bitince tavır ve hareketlerinde değişmeler olur. Milli mücadele vurguncusudur, sömürücüdür, vurdumduymaz biridir.
Neşet Sabit Bey : İyi bir öğrenim görmüş, genç bir yazardır. Milli mücadelenin yanında yer almış, gönülden desteklemiş, inkılabın yanında canla başla çalışan; sorumluluğunu bilir, azimli, hoşgörülü, halden anlayan bir kişidir.
Murat Bey : Kendisi Anadolu’nun bağrında yetişmiş, milli mücadelenin yanında yer almış, tutucu, kendi çıkarını herşeyin üstünde tutan bir insandır. Milli mücadele vurguncusudur. Milli mücadele sonunda zengin olmuş, harvurup harman savuran bir kişidir. Ailesi ile Avrupa’ya kaçmıştır.
Ömer Efendi ve Ailesi : Kültür düzeyleri düşük insanlardır.Kendilerinin ayıp saydıkları şeyleri başkaları yaparsa ayıp sayarlar. Kendileri yaparsa olağan karşılarlar. Tutucudurlar. İş hayatında başarılıdırlar.
Yıldız Hanım : Tiyatro sanatçısıdır.
Şeyh Emin : Dini bir kişidir, tutucudur.
5- )Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :
Anlatımı güzel ve yalın bir kitap. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ki karmaşada, insanların tutum ve davranışlarının, kendilerini nasıl yansıttıkları hakkında örnekler sunuyor. Türkiye’nin geleceği hakkında, o yıllarda ki endişeleri ve yapılanmayı aktarıyor.Okunulması faydalı olacağını düşünüyorum.
6-)Kitabın Yazarı Hakkında Bilgi :
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.
1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.
ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl,

challenger_67
13-10-07, 12:34
TOLSTOY'UN HACI MURAT ROMANINDA ÇEÇENLER
Tarık Cemal Kutlu (http://www.waynakh.com/ata_tckutlu.htm)

Tolstoy’un Hacı Murat romanı muhtelif kimseler tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Bazılarını analım ve yayınevlerine göre alfabetik sıraya koyalım:

Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), Can Yayınları, 1. bs. İstanbul 2003;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ernur Gökçe Eskici) Kum Saati Yayınları, 1. bs. İstanbul 2002;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Selin Ceyhan), Oda Yayınevi, 1. bs. İstanbul 2002;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Cüneyd Emiroğlu), Sebil Yayınevi, İstanbul 1976 (ciltsiz) ve İstanbul 1972 (ciltli);
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ayşe Yılmaz), Timaş Yayınevi, İstanbul 2003;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), 3. bs. Varlık Yayınevi, Büyük Eserler: 198, İstanbul 1971;
Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Zeki Baştımar), Yenigün Yayınevi, Sayı: 3, İstanbul Matbaası, Tarihsiz (1960’lı yıllar olacak), 222 s.;

Hacı Murat romanı Çeçenceye de çevrilmiştir: Xhazha Murd (Çev. X. İsmailova), Noxç-Ghalghayn knizhni izdatel’stvo, Groznıy 1959, 139 s.

Hacı Murat hakkında hazırlanan belgesel kitabı da kayıt edelim, çünkü bu eserden haylice yararlanacağız: R. N. İvanov, Xadji Murad & dokumentı, pis’ma, oçerki, faktı & Exo Kavkaza, Moskva 1999, 256 s.

Zeki Baştımar ile Varlık basımı olan Nihal Yalaza Taluy çevirisi kitaplarımın arasında paketlenerek depolanmış olduğu için aradığımda çok, ama çok fazla zaman kaybı olacaktı. Kitapların içinde ama hangisinde? Yirmili yaşlarımda Zeki Baştımar çevirisi olan Hacı Murat’ı okumuştum. Bulabilsem yalnızca o çeviri ile yetinecektim. Türkolojiyi bitirdikten sonra ileride tahlil etmek amacıyla başka çeviriler de almıştım. Tahlil ancak altmış yaş dolduktan sonra gerçekleşiyordu.

Hacı Murat’ın Çeçence çevirisi elimin altında idi. Notları kaydetmek için fişleri de hazırladım. Örnekleri, yine elimin altında bulunan Sebil yayını olup Cüneyd Emiroğlu (1972, ciltli) çevirisinden aktarmak niyetiyle okumaya başladım.

Tahlili hedefleyip çalışmaya oturduğumda çeviride hata aramak ve bulmak gibi bir endişem yoktu, hatta böyle bir şey aklımın ucundan bile geçmiyordu. Fakat sayfalar ilerledikçe kafama âdeta tokmaklar inmeye başladı. Aman ya Rabbi!!! Bu ne lâkaydilik, bu ne emeği ciddiye almama, bu ne çalışma disiplininin olmayışı!!! Esere bu ne sadakatsizlik, esere bu ne ihanet, yazarına bu ne saygısızlık!!! Muhatap bulamayacağımı biliyorum, bulsam dinleyecek de değilim, kaale de alacak değilim. Güvenilir olmayan kaale alınır mı? Hayır, asla! Mutlaka istisnalar vardır, ama çevirilerdeki tahrifatı, baştan savmacılığı, cehli görünce, Türkiye’deki yayınevlerinin de, çevirmenlerin de “Ben yaptım oldu” zihniyeti ile yürütülegeldiğine kanaat getirdim. Osmanlıcadan Modern Türkiye Türkçesine kazandırılan eserlerde tahrifat nazara alınacak olsa, ömrümün vah vahlarla geçeceğine Allah’ın birliğine inandığım gibi inanıyorum. Ben kaale alınmayabilirim, önemli değil, yüzyıllardan beri damıtılarak bugünlere gelen Türkçeye ve Türk kültürüne bu ne lâkaydilik!

Çorap toplu iğne başı kadar delikli, ceketin omuzunda susam tanesi kadar pot var, tencerenin tutamağındaki cila, mercimek tanesi kadar dökük diye hassasiyet gösterdiğimiz nefsî sadakati, yüzyıllardan beri akıp gelen koskoca bir ulusun diline ve kültürüne, iğne deliği kadar saygı göstermek hiç mi akla gelmez!? (Osmanlı dönemindeki Türk nesir yazarları ve şairleri Türkçeyi geri plâna atıp bilgiçlik olsun diye yüzyıllarca, Arapça ve Farsça yazma ukalâlığını gösterdiler. Tanzimat döneminde yetişenler de, hani bilgiçlik edecekler ya, bu sefer Fransızca lügat paralamaya başladılar. Cumhuriyet dönemi ile birlikte şair ve yazarlara bilginler de katıldı, Fransızca bilenler parantez içinde bazı kelimelere açıklık kazandırma ukalalığını gösterdiler. Türkçenin kimliği hiçbiri için önemli değildi. Buna şimdi de İngilizce bilenleri eklemek gerekir. Gerekçeleri de hazır: “Efendim, Türkçenin gücü yetmiyor!” Allah Allah! Türkçenin gücü yeter de, senin Türkçeye gücün yeter mi, a kendini beğenmiş hiçbir kimse olmayan kalitesiz kişi!?) Aradan hayli zaman geçince niçin okunmadığın, unutulduğun da parlak sandığın kanalın kör kuyu oluşundandır.

Bu üzüntü ile Ali İhsan Aksamaz’a telefon ettim. “Bana acilen, sende varsa Hacı Murat çevirisi getir!” dedim. Sağ olsun! Bir gün sonra bir çeviri ile geldi. Gördüm ki gelen çeviri de bende bulunan Sebil Yayınevi’nin neşrettiği Cüneyd Emiroğlu tercümesinin 1976 baskısı ve ciltsiz olanı.

Evim yakın olduğu için Ağaç Kitabevine telefon ettim. “Tolstoy’un Hacı Murat adlı romanının Türkçe çevirisi var mı sizde?” Genç bir erkek sesi, “Var, biri Timaş Yayınevi’nin, diğeri Oda Yayınevi’nin” dedi. “Bana ikisini de hazırla, birazdan gelip alacağım!” dedikten sonra ferahladım.

Yukarıda da belirttiğim gibi incelememde örnekleri Türkçe çevirisinden aktarmak istiyordum. Timaş’ınkine baktım, Sebil kadar değilse bile, o da bilenlerce incelenmemişti. Oda’nınki biraz daha iyiydi. Çeçencesiyle birlikte üçünü de karşılaştırarak okumaya başladım. Sekiz dokuz günde ancak yirmi altı sayfa bitirmiştim. Rusça ve Çeçencedeki Bata adı Sebil’de Fato, Timaş’ta Batu olarak geçer. Bu adın, Batu Han’ınkiyle (1204 – 1255) aynı olduğu mu sanılıyor? Yanlışıyla doğrusuyla esere sadakat gösterilse, kimse çevirmenleri veya yayımlayanları suçlayamazdı. Bu kelimeyi aşağıda özenle açıklayacağım.

Romanın I. Bölümündeki ikinci cümlede var olan Maxkat (< Makhkat > < Mahkat) aulu Timaş’ınkinde de, Oda’nınkinde de yok. Keza, Şali düzlüğü, Miçik çayı Sebil’dekinde bulunmuyor. Okudukça sinirlerim daha fazla gerilmesin diye gittim, Can yayınlarından olan Hacı Murat’ı aldım. Nihal Yalaza Taluy çevirisi de olduğunu görünce, “Daha doğrusu da bulunamaz” dedim.

Nihal Yalaza Taluy’un Varlık’tan ve Can’dan çıkan çevirilerinde “Rusça aslından” kayıtları bulunmaktaydı. Oda , Sebil, Timaş yayınevlerinin çevirileri hangi dilden bilemiyorum. Sebil’dekinde şu kayıt vardı, hem de çerçeveli: “Her hakkı mahfuzdur.” Pöh! Hakkı saklı olmasa dahi göz yormaya, incelemede örnek almaya değmez. Ama inkâr edemeyeceğim bir yararı var: Doğruyu bulmanın en iyi yolu yanlışları bilmekten geçer.

Timaş çevirisinin 36 ıncı sayfasında bulunması gereken Hacı Murat’ın hayali “Allah’ın rızasını kazanamayız” anlayışı ile mi makaslanmış? Bu anlayışla rızanın kazanıldığına dair Cenab-ı Allah’tan taahhüt mü alındı? Çevirmenler hatalı, bilgisiz veya dikkatsiz mi? Yayınevinin editörü, redaktörü, redaksiyon kurulu, musahhihleri mi baştan savmacı? Denetleyiciler mi eksik? Bilenlere mi danışılmaz? Bilen zaten aranmaz da, bulunsa dahi, “Ben, yalnızca ben!” deme egosu mu galip geliyor? “Boş ver, ben yaptım oldu, nasıl olsa belli bir okuyucum var, ben kârıma bakarım” düşüncesiyle mi yola çıkılmış? Yahut da ideolojilerine ters düşen yerlerin makaslanması mı hüner sanılıyor? Veya kendi din anlayışları çerçevesinde “Allah nazarında” hak ve hakikat yolu üzere gidildiğine mi inanılıyor?

Sebil yayını olan Cüneyt Emiroğlu çevirisinde yayınevinin “Takdim”indeki şu cümleyi izleyelim: «...eserden sonra, Tolstoy gibi âlemşumul bir şöhreti haiz bir Rus yazarının kaleminden çıkan “Hacı Murad”ı da takdim etmekle (...) şeref duyar.» Bu kadar övgüden sonra kişi adlarını değiştirmek, Ege’deki yerleri Kafkasya’ya aitmiş gibi göstermek sizleri zerre kadar olsun rahatsız etmedi mi?

Meselâ kişi adlarından Sado’yu Sâdi, arı duru Çeçence olan Bata’yı Fato, Gamzalo’yu Hamza (Rusçada güzel “h” olmadığı için bu hoş görülebilir), Han Mahoma’yı Han Mehmet, Eldar’ı İldar, Baxu > < Bahu (Paxu da denilir) Bike’nin oğulları olan ‘Umma Han’ı Arapça bir hanım adı olan Ümmühan, Abununtsal Han’ı (doğrusu Abunutsal) yine Arapça bir hanım adı olan Ebunnisâ, Mehtulinski’yi Vehtulinski, Mehtulin hâkimi Ahmet Han’ı Mehmet Han nasıl yaparsınız? Bu eseri okurken, çevirirken, tashih ederken, basılsın denirken Cenab-ı Hakk’ın verdiği gözler başka yerlere mi bakıyordu, kafadaki düşünceler bir başka âleme mi dalmıştı? Veya gelen ziyaretçilerle çay kahveler içilirken laklakalarla hükûmetler eleştirilerek sözüm ona vatan mı kurtarılıyordu? Bir yer adı olan Tabasaran’ın Tabarasan olarak kaydedildiğini hadi görmezden geleyim.

Tahlilimizin ROMAN KAHRAMANLARI ara başlığında kayıt edeceğimiz kişi adlarının ne anlama geldiği açıklanıp anlatılacaktır. Belki bir gün doğru olandan yararlanılır.

“Âlemşumul bir yazar”ın kullandığı Rusça kişi adlarını aslından uzaklaşarak uyduruk hale hangi hakla getirirsiniz? Rusçadaki –ov ekini –of’a çevirme hakkını kim veriyor size? Ruslar da sizleri sözüm ona horlamak amacıyla oğlu yerine –(u)lan, -(ü)len eki kullansa çok mu hoşunuza gider? Arı duru Türkçe olan albay kelimesi, 1970’li yıllarda da, sonrasında da size miralay dedirtecek kadar korkunç mu geliyor? Rabbelâlemin’in kendi yarattığı binbir dil içinde “Ey kullarım, sizler için falanca dili seçtim” gibisinden Furkan’ında bir âyet mi var?

Keza, Tihonov’u (< Tixonov) Niçonof, Loris-Melikov’u Melinkof, Butler’i Bolter (s. 142 vd.), Mahkat köyünü Maket (XVII. Ve XVIII. Blm.ler), Rus Savunma Bakanı Çernişev’i Çernayef yazacak kadar mı dikkatsizsiniz? Hadi bir iki yerde dizgi hatasıdır, tabiî o da var idiyse, provaları okuyarak düzeltenin gözünden kaçmıştır denilebilir, affedilir. Ama bir iki yerde değil ki!.. Tamamı!.. General Sleptzov’un adını siz neye dayanarak Sileyzof yaparsınız? Bu ünlü generalin adı kaynaklarda sizin yazdığınız şekliyle aranacak olsa, kullanmak istediğiniz lisanla söyleyeyim, müdekkiklerin öfkesine ne cevap verebilirsiniz? Doğruyu yazmamakta belli bir amacınız, belli bir kastınız mı var?

Bu yazyı okursanız, Allah’ın 99 Esmaü’l-Hüsnâsı adına söyleyin: Tolstoy, romanında “Allahû Ekber!.. Allahû Ekber / Lâilahe illallah, / Hu Allahû Ekber!.. / Velillahilhamd!.. (Sebil, 1972 bs., XIX. Blm. s. 157)” tekbirlerini yazmış mıdır? Yazılmadığı halde çeviride sizler ne diye kendiliğinizden ekleme yapma gereğini duydunuz? Bunu dip not yoluyla okuyucuya aktarmak daha olumlu olmaz mıydı? Keza, romanda Çeçenlerin bir yeşil sancak taşıdığından söz edilmektedir. Sizin çevirinizde ise “Hazreti Peygamberin Yeşil Sancağı (Sebil, 1972 bs., XIX. Blm. s. 142)” ibaresi vardır. Onun eserinde Hazret-i Peygamber namı mı vardır? Müslüman olup olmadığını bilmediğiniz, hiç kimsenin de bilmesi mümkün olmadığı Tolstoy’un, o yazmış gibi nasıl olur da eserine tekbir ilâve edersiniz, nasıl olur da “H a z r e t i P e y g a m b e r”i vurgulatırsınız?

Hiçbir şey, ama hiçbir şey yalan üzere bina olmaz. Hele, beşerin Allah’a vasıl olunacak kıblesi olan İslâm Dini yalan ve tahrifat üzere bina edilerek sevdirilemez, aşılanamaz!!! Bu, düelloda ölürken, ABD. kovboylarına İslâm adına kelime-i şehadet getirtilmesine benzer. Sadık kalınmayan metinlerin sırtından kazanılan paranın helal veya haram olduğunu da en azından “Ben müslümanım elhamdülillah!” diyenlerin tefekkür etmesi gerekir. Yahut da, makaslanacak, tahrif edilecek metinlerin basılmaması, çevrilmemesi daha hakkaniyetli olacaktır.

Bu açıklamalarımı bir an için hasır altı edeyim. Ama şimdi yapacağım açıklama asla bağışlanılır bir hata değildir:

Tolstoy’un Hacı Murat romanında hadisenin geçtiği mekân Kuzey Kafkasya’da Avarya ile Çeçenya’dır. Osmanlıcasını yazayım da daha iyi anlaşılsın bari: Şimalî Kafkasya’daki Avaristan ile Çeçenistan’dır. Allah aşkına, bu çevirideki şu Navarin denen yer de nereden çıktı? (Bk. 1972 basımı, ciltli, s. 46; veya IV. Bölümün sonlarına doğru) Navarin, şimdiki Pylos’un eski adı değil midir? Mora Yarımadasının güney batısında bir liman kenti olarak anılmıyor mu? Bazı Türkçe kaynaklarda Navarin, Avarin ya da Anavarin olarak anılıyor diye Akdeniz’deki kıyı kentini sen Dağıstan’ın içinde yer alan Avarya’ya nasıl dönüştürürsün? Bunu size hangi ilminiz yaptırıyor? Aynı Avarya bu defa Navarin(!)’den “T a v a r i n”’e dönüştürülmemiş mi? (Bk. 1972 bs., ciltli, X. Blm. s. 87). Neyin nesidir bu Tavarin? Nerededir? Dağıstan’da Tavarin diye bir mekân veya yer adı mı var?! Grosser Weltatlas’ın indeksine baktım, herhangi bir yerde de böyle bir mekân yok! Sonra ayrıntılı Dağıstan haritasını inceledim. Tavarin neresi? Veya neyin nesi? Âlimü’l-ulemâ olduğunuza (!) göre, hayır, bu unvan sizler için hafif gelir, daha yakışır bir unvanla, allâme-i dü·cihan-uzma olduğunuza (!) göre öğretin de öğrenelim. Hıh! Kendi emeğine karşı vicdanî sorumluluk hissetmeyene ne yapılabilir, ne söylenebilir?

Üstte andığımız Selin Ceyhan ile Ayşe Yılmaz çevirilerinin daha ikinci paragrafında (I. Bölüm) Hacı Murat’ın romanda ilk uğradığı mekân olan Maxkat (< Makhkat > < Mahkat) aulu âdeta buharlaştırılmıştır. Sebil kadar değilse de, Timaşınki de boş emek! İşin garibi, Hacı Murat’ın hayali gibi, benim satın aldığım bu çevirinin son iki sayfa kadarı da eksik! Lahavle velâ kuvvete illa billah!..

İki çeviriyi de bir köşeye bıraktım. Oda’nınkine devam etmedim. Zaman savurganlığından kaçınmak için incelememde Can Yayınevinin neşrettiği Nihal Yalaza Taluy çevirisinden örnekler sunmaya karar verdim. Ben onu da Çeçence çeviriyle karşılaştırarak tahlil edeceğim. Hatta Türkçelerine nazaran, romanın Çeçence çevirisinin daha sağlıklı olduğunu söyleyebilirim. Bu kararı verdiğimde aradan bir gün geçmişti. Sevgili Semih Seyyid Dağıstanlı da bana bir çeviri yolladı: Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Ernur Gökçe Eskici) Kum Saati Yayınları, 1. bs. İstanbul 2002. Sonraya bıraktım, ama gözden geçireceğim.

Doğrudan doğruya tahlile geçmek dururken, bu kadar yazı yazmak zorunda kalmak suretiyle harcadığım zamana yazık oldu!!! Değmezdi, ama gelecekte birileri bir şeyler öğrensini de göz ardı etmemeliyiz.

*
Tahlildeki örnekler, Tolstoy, Hacı Murat (Çev. Nihal Yalaza Taluy), Can Yayınları, 1. bs. İstanbul 2003’ten alınmıştır. Blm., s. (Bölüm, sayfa) kaydı görüldüğünde, kast edilen bu çeviridir.

ROMANIN ÖZETİ
Eserin özetine geçmeden önce şunu söylemeliyim: Tolstoy’un bu romanı Dağıstan’ın bir dönemini anahtar bilgilerle özetleyen tarihtir. Tamamen araştırmaya dayalı, tamamen belgesel, tamamen gerçektir. Bir başka ifade ile, Şamil dönemine ait Çeçen - Dağıstan tarihi anahtar ip uçlarıyla, Hacı Murat’ın şahsında öykü biçiminde anlatılmıştır.

Özet. 1851 yılının Kasım ayı sonlarında Hacı Murat ile müridi Eldar, Maxkat auluna gelip Sado’nun evine sığınmacı konuk olarak iner. Onları ilk önce Sado’nun babası karşılar. Sonra torunu ile camiden oğlu Sado’yu çağırtır. Sado, Hacı Murat’ın arzusu ile, kardeşi Bata’yı Han Mahoma’ya gönderir. Han Mahoma Kurin Alayı Komutanı Prens Albay Vorontzov’a Hacı Murat’ın teslim olmasıyla ilgili haber götürecektir. Konuklar yemek yedikten sonra dinlenmeye çekilirler .

Bata ile Hacı Murat’ın diğer adamları Rus nöbetçileri tarafından Prens Albay Vorontzov’a götürülürler [II. Blm., s. 19-24].

Kurin Alayı Komutanı Prens Albay Semën (Semyon) Mihayloviç Vorontzov, eşi Prenses Mariya Vasilyevna, Yzb. Poltoratzki vs. askerî lojmanda iskambil oynamaktadır. Orada albaya Hacı Murat’tan haberci geldiği bildirilir [III. Blm., s. 24-30].

Hacı Murat, Rusların kendisini teslim alacağı Şali ([I]Çeç. Şiela) düzlüğüne gelir. Bu bölüme göre Hacı Murat, Ruslara sığınmıştır, Şeyh Şamil’den tamamen kopmuştur. Kurduğu hayal ve ardından gördüğü rüya son derece dikkat çekicidir . ROMAN KAHRAMANLARI ara başlığında Hacı Murat tanıtılırken bu hayal ile rüya alıntılanacaktır.

Yüzbaşı Poltoratzki komutasında iki bölük asker Çahgir kapısından çıkarak 10 km. ötedeki ormanda ağaç kesmeye başlar. Yüzbaşı, diğer subaylarla Partizan Tuğgeneral Sleptzov’un öldürülmesi üzerinde konuşurlar. (Bu general Çeçen askerleri tarafından 10 Aralık 1851 günü öldürülmüştür. –Abuzar Aydamirov-) Hacı Murat’ı kovalayan 20 kadar Çeçenle Rus askeri arasında hafiften, sıcak temas yaşanır. Bilahire oraya Albay Vorontzov gelir. Han Mahoma, Hanefi, Gamzalo ve Eldarla birlikte Şali ([I]Çeç. Şiela) düzlüğünde bulunan Hacı Murat da albaya teslim olur [V. Blm., s. 36-42].

Hacı Murat’ın Prens Albay Semën (Semyon) Mihayloviç Vorontzov’a teslim olması üzerine, Vozdvijenskaya’daki Ordu Komutanı General Baron Meller-Zakomelskiy bunun kendisine bildirilmemesinden dolayı son derece öfkelenir, Vorontzov’u şiddetler azarlar. (1851 Kasım ayında Naipler Meclisi Hacı Murat’ın idamına karar verdi. 23 Kasım 1851 tarihinde Vozdvijenskaya Kalesine geldi. -Abuzar Aydamirov-). Neticede albayla general, Hacı Murat’ın, Groznaya’daki Sol Kanat Komutanı General Kozlovskiy’e götürülmesi kararını verir [VI. Blm., s. 42-48].

V. Bölümde (s. 36 -42) Hacı Murat’ı kovalayan Çeçenlerle, Yüzbaşı Poltaratzki komutasında ormanda odun kesen Rus askerleri arasında ufak bir çatışma meydana gelir. Bu çatışmada Petruh Avdayev yaralanmıştır. Sonra bu asker hastahane olarak kullanılan ağaç bir kulübede ölür. Hadise hakkında Tiflis’e gönderilen rapor hayret vericidir [VII. Blm., s. 49-51].

Yazar, okuıyucuya Petruha Avdayev’in ailesini anlatır. Avdayev’in, ağabeyisinin yerine askere geldiğini ve ölmüş olduğunu dramatize eder [VIII. Blm., s. 51-56].

Hacı Murat’ın teslim olma haberi Tiflis’e ulaşır, Başkomutan, Feldmareşal General Prens Mihail Semënoviç (Semyonoviç) Vorontzov’a bildirilir, o da saraydaki kalburüstü zevatla memnuniyetini yemekte paylaşır. Yemekte hep Hacı Murat’ın eylemlerinden söz edilir .

Hacı Murat 08 Aralık 1851 tarihinde Tiflis’e varır. Ertesi günü Başkomutan Vorontzov ile bir araya gelir. Bu görüşmede Hacı Murat Şamil’e olan düşmanlığını, Beyaz Çar’a olan sadakatını dile getirir. Ailesinin (annesi Pathamat, iki hanımı, birinin adı Sapiyat, 18 yaşındaki oğlu Yusuf ve beş küçük çocuğu) Şamil’in esaretinden kurtarılması talebinde bulunur. Daha sonraki bütün görüşmelerinde bu durumunu açıklamaya çalışır. Ailesi kurtarılamadığı takdirde Şamil’e karşı elinin kolunun bağlı olduğunu, kurtarılırsa Dağıstanla Çeçenya’yı Ruslara teslim edeceği vaadinde bulunur [X. Blm., s. 63-68].

Çara arz edilmek üzere Hacı Murat’ın geçmişini yazma görevini Başkomutan Vorontsov, Yaver-Sv. Binbaşı Loris Melikov’a verir. Hacı Murat da geçmişinin bir kısmını bu bölümde anlatır. Bu anlatılan hadiseler ROMANDA OLAYLAR ara başlığında ana hatlarıyla aktarılacaktır [XI. Blm., s. 68-73].

Hacı Murat geçmişini yarıda kesip namaza kalkar. Loris-Melikov da onun müritleri olan Eldar, Han Mahoma, Hanefi ve Hamzalo ile konuşup tanışır. [XII. Blm., s. 73-78].

Hacı Murat, Loris-Melikov’u tekrar yanına çağırtır. Geçmişinin kalan kısmını yazdırır. [XIII. Blm., s. 78-84].

Başkomutan, Feldmareşal General Prens Mihail Semënoviç (Semyonoviç) Vorontzov, Savaş Bakanı Çernişev’e, 20 Aralık 1851 tarihli Fransızca bir rapor yollar. (Bu rapor Rusça olarak da neşredilmiştir. Bk. , Rudolf Nikolayeviç, Xadji Murad & dokumentı, pis’ma, oçerki, faktı & Exo Kavkaza, Moskva 1999, s. 61-65) Hacı Murat hakkında rapordaki duygu ve düşüncelerini Vorontzov, General Zavodovskiy ile General Kozlovskiy’e de yazmıştır. Başkomutan’ın talimatıyla Hacı Murat her hareketinde General Kozlovskiy’e karşı sorumlu olacak, Vzdvijenskaya Kalesine gitmeyecek, kendi isteğiyle yanında daima 20 Kazak askeri bulunacak, Sv. Bnb. Loris-Melikov daima yanında olacaktır. Rapor 24 Aralık 1851’de yola çıkartılır, Yılın bitimine bir gün kala Savaş Bakanı Prens Çernişev’e yetiştirilir. Prens Çernişev Çar I. Nikola’nın huzuruna çıkarak gelen raporu takdim eder. Yermolov mahreçli olmasına rağmen, Çar’ın düşündüğü bir plân olmamakla birlikte, ondan kaynaklanmış gibi cenaplarına övgüler düzer. Çar,

«İçinden övgülerin daha da arttırılması isteğini duydu.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.

“Majeste’nin planını daha önce uygulamalıydılar, demek istiyorum. Ağır da olsa yollarda köylerde, ormanlarda yiyecekleri yok ederek ilerleseydiler, Kafkasya çoktan elimize düşerdi. Hacı Murat’ın bize geçmesini yalnızca buna veriyorum. Daha fazla dayanamayacaklarını o da anlamış olmalı.”

Düşman bölgesine geçilen yerlerdeki yiyecekleri yok ederek ağır ağır akmak General Yermolovla General Velyaminov’a ait bir plandı ve Çar Nikolay’ın planına tümüyle zıttı. Ona göre, Şamil’in bulunduğu bölge bir hamlede ele geçirilmeli, haydut yuvası dağıtılmalıydı. 1845’teki Darga seferi bu plan üzerine yapılmış, binlerce insanın canına kıyılmıştır. Gene de Nikolay ağır ağır ilerleme, ormanları, yiyecekleri yok etme planını kendine mal ediyordu. / [I]Çeçne’de evlerle yiyecekleri yok ederek, köylere zaman zaman saldırılar yaparak planımı harfi harfine uygulasınlar (s. 97/99)» Bu planın buyrultusu yazılıp Tiflise yollanır [XIV. Blm., s. 84-103]. Devlet olduğunu iddia eden zalimin insanlık ve adalet anlayışı bundan daha açık sergilenebilir mi?

[Uyguladığı vahşeti ve zulmü uygarlık sanan, kadın-erkek cümle sivillerden bebeklere varıncaya kadar insanın yaşama hakkını elinden alan barbar, kendisine karşı direnenlere “haydut” diyor. Ayrıca yazar, bütünüyle okunduğunda bu bölümde muhteşem bir ironi ile karşılaşılır; yazar, Çar’ı ve uşaklarını över gibi görünüp ince ince yermektedir, TCK.-]

Çar Nikolay-I.nin emri ile Ocak 1852’de 4 Piyade Taburu, 200 Kazak, 8 top ile Çeçenya üzerine sefer düzenlenir. Bu seferde baskın, Hacı Murat’ın ilk sığındığı köy olan Maxkat aulu üzerine yapılır. Bu bölümde Butlerle arkadaşı ve komutanı Binbaşı Petrov’un köy baskını anlatılır. Roman, Rus kahramanları tarafından Çeçenlere “çete”, “kendilerinden korunmak gereken bir takım haydutlar” nitelemeleri yakıştırılır. Kendi vatanlarında kendi topraklarını savunan Çeçenlere karşı, koyun postuna bürünmüş kurdun, yani devlet yaftasına bürünmüş canilerin yaptıklarını romandan takip edelim: «Önde Butlerle bölüğü ve Kazaklar avula daldı. Avul halkı kaçışmıştı. Askerlere evlerin, zahire ve kuru otların yakılması buyruldu. Aulu yanıcı bir duman sardı. Dumanın içinde askerler evden koşuşuyor, e bulurlarsa götürüyorlardı, en çok dağlıla/rın kaçıramadığı tavuklara saldırıp tüfekleriyle vuruyorlardı.(s. 105-104)» [XV. Blm., s. 103-108]

İnsan suretindeki şeytanü’l-la‘ne hempalarının masum çocuklara, yaşlılara, kadınlara, kızlara kısaca sivillere neler yaptığı gözler önüne serilir. Bu bölüm, Maxkat aulunun harabeye çevrilmesini tasvir eder. ROMANDA OLAYLAR bölümünde aynen aktaracağız. [XVI. Blm., s. 108-109]

Baskının ertesi gününde Binbaşı İvan Matveyeviç’in küçük kalesine yirmi Kazakla Hacı Murat gelir. Hacı Murat Binbaşı İvan Matveyeviç’i sevmemiş, Butler’den hoşlanmıştır. [XVII. Blm., s. 110-114]

6 Ocak 1852 tarihli baskın Ruslara göre kendi zaferleriyle, Şamil’e göre düşmanın kovalanmasıyla somna ermiştir. Şamil, Hacı Murat’ın yaşlı anası Pethamat’ı, iki eşini –birinin adı Sapiyat-, beş küçük çocuğunu, Viedan’da aulun çavuşu İbrahim Raşid’in evinde hapis ettirmiştir. 18 yaşındaki oğlu Yusup’u ise iki metre derinlikte bir kuyuda bekletmektedir. İmam Viedan’a dönünce şeriat yasalarına göre bazı kararlar verilir. Yusup çağrılır, babasına mektup yazması istenir, bağışlanacağı bildirilecektir. Ama aslında amaç onu yok etmektir. Bu bölümde Şamil’in kayın babası Cemaleddin’den de bahsedilmektedir. [XVIII. Blm., s. 115-121]

Hacı Murat, Binbaşı İvan Matveyeviç’in yanından ayrılır. Taş-Kiçulu Kımıklardan Arslan Bey’in silahlı saldırısından kurtulur [XIX. Blm., s. 122-128]

Maxkat baskınınından sonra Ocak 1852’de Sol Kanat Komutanı General Kozlovskiy’in yerine Prens Baryatinskiy atanmıştır. Ayrılacak olan veda yemeği verilmektedir. Butler, Yüzbaşı Poltoratzkiy ile yan yana oturmuştur. Gece başlayan kumarda Butler 470 ruble borca girince bunalıma düşer [XX. Blm., s. 128-137]

Hacı Murat Çeçenya’da amacına ulaşamaz. Tiflis’e döner (8 Nisan 1852, TCK.). Ailesini dağlı tutsaklarla takas etmek için Vorontzov’a adeta yalvarmaktadır. General, konuyu Tiflis’e gelecek olan General Argutinskiy’e açacağını söyleyip oyalar. İsteği üzerine Hacı Murat’ın Nuxa’ya gitmesine izin verilir. Hacı Murat ailesinin perişanlığını yaşamaktadır. Bu yüzden Şamil’e karşı da aşırı derecede kin beslemektedir [XXI. Blm., s. 133-137]

Hacı Murat Vedeno’yu basıp ailesini kurtarma plânları kurmaktadır. Müritleri Eldar’a, Han Mahoma’ya, Hanefi’ye ve Gamzalo’ya yarınki gün için hazır olmaları emrini verir. [XXII. Blm., s. 137-141]

Piyotr Nikolayeviç Kamenev bir manga askerle Binbaşı İvan Matveyeviç’e gelir. O Hacı Murat’ın kesik başını getirmiştir [XXIII. Blm., s. 142-147].

Hacı Murat’ın öldürülme şekli romanın son bölümünde anlatılır. Bölge, Albay Karganov’un sorumluıluğundadır. Hacı Murat dört müridi ile birlikte Nuxa’dan dışarı çıkar. Beş kişilik muhafız timi de onlarla birliktedir. Firar anlaşılınca Rus askerleri kaçakları yakalamak için çalışırsa da müritler tarafından öldürülür. Bataklığa dönen pirinç tarlalarında sıkışan Hacı Murat ile adamları geceyi geçirdikleri yerde kurtulmak için çırpınırken Albay Karganov’un takviye askerleri ve milis güçler onları Belyazhi(Belyaci) köyüne yakın bir yerde kuşatarlar. 22 Nisan 1852 günündeki çatışma sonunda Hacı Murat ve müritleri öldürülür. Onun başını kesenler arasında Avarya hâkimi Meheluteli Ahmet Han ile eski ve çok yakın dostu Mehtulinli Hacı Ağa bulunmaktadır. [XIV. Blm., s. 147-156].

Şu unutulmamalıdır: İnsanın en büyük düşmanı burnunun dibindekidir. Uzaktaki düşman olabilir ama, kişinin geçmişini bilen, onun yanında olandır. Kafkaslıların kaderi ve yenilgileri de bu cümleyle özdeştir.

Romanda Rus kahramanlardan söz edilirken zaman zaman onların “düşman”larından da söz edilir. Düşmanları da Çeçenlerdir.

Ruslardaki bu anlayışa göre Çeçen yazarlarına da Ruslar için “düşman” demek mecburiyeti düşer, hiç olmazsa 1994’ten sonrası için kesinlikle… Bu tarih ve sonrası itibariyle Çeçen halkı veya askerleri kendi ülkelerini işgal eden düşmana karşı her ne yapmışsa ve her ne yaparsa yapsın meşrû müdafaadır, aynı düşmana karşı her nerede nasıl bir şiddet uygularsa uygulasın bu terör değildir meşrû müdafaa”dır, “vatan savunması”dır, “gayr-i nizamî savaş”tır. Bu cümleme benzer bir açıklamayı da kaydetmeden geçemeyeceğim: “Irak-ABD-Tr. arasında ortaya çıkacak savaşta olabilacek terör türü hareketlerin bile gayr-ı nizamî harp” olacağı söylenmiştir. 27 Aralık 2002, NTV & Açık Hat Programı, Saat 14.20. Konuk, Emekli Tümgeneral Rıza Küçükoğlu.

challenger_67
13-10-07, 12:34
KİTABIN ADI : YALNIZIZ
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İLETİŞİM YAYINEVİ , KLODFORER CAD.İLETİŞİM HAN NO:7 CAĞALOĞLU 34400 İSTANBUL
BASIM YILI : 1999


1.KİTABIN KONUSU : İnsanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır.
Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

2.KİTABIN ÖZETİ : Peyami Safa'nın Yalnızız adlı romanında Simeranya, ütopyaların gerçek olduğu düşsel bir ülkedir. Safa, romanında, mevcut toplumun eleştirisi için, Rilke'nin "Malte Laurids Brigge'nin Notları" kitabından şu bölümü aktarır; "Düşünüyor, mümkün müdür, henüz hiçbir Gerçek ve Önemli, görülmemiş, bilinmemiş, söylenmemiş olsun ve binlerce yıl, tereyağlı bir dilim ekmekle bir elma yenen bir okul teneffüsü gibi kaybedilmiş olsun? Evet, mümkündür. Mümkün müdür, icatlara, ilerlemelere rağmen, kültüre, dine, felsefeye rağmen hayatın yüzeyinde kalınsın? Mümkün müdür, bilinmesi yine de kazanç olan bu yüzey bile; yaz tatillerinde salon mobilyaları gibi, aklın alamayacağı kadar yavan bir kılıfla kaplansın? Evet, mümkündür. Mümkün müdür, bütün dünya tarihi yanlış anlaşılmış olsun? Mümkün müdür, ölen yabancıdan söz edecek yerde, çevresine üşüşen kalabalığı anlatır gibi, hep yığınların lafı edildiği için, geçmiş yanlış olsun. Evet, mümkündür."
Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

3. KİTABIN ANA FİKRİ : Günümüzde insanın bütün problemleri kendi ruhunu keşfedememesidir. Bunu yapabildiğimiz taktirde yaşamımız anlam kazanacaktır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : Kitapta olaylar kişinin kendi ruhunu tanıyamaması sonucunda gelişen karamsarlık ve çıkmazlar üzerine gelişmektedir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Bana göre kitap kendimizi tanımamıza yardımcı oluyor ve içinde bulunduğumuz zor durumlarda yapmamız gerekenleri bize öğretiyor

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ : Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
ROMANLARI: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). HİKÂYELERİhttp://www.turkforum.net/images/smilies/42.gifikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).

challenger_67
13-10-07, 12:34
KİTABIN ADI : FATİH-HARBİYE
KİTABIN YAZARI : PEYAMİ SAFA
YAYIN EVİ : ÖTÜKEN
BASIM YILI : 1987
SAYFA SAYISI : 120
KİTABIN KONUSU : Neriman’ın kendi kültürüyle batı kültürü arasındaki kayboluşu ve doğru yolu buluşu.
KİTABIN ÖZETİ:
Neriman’la Şinasi çocukluk arkadaşlarıdır. Tanıdıkları ilk karşıt cins birbirleridir. İlk başta ikisi de birbirlerini seviyorlardı. Okula beraber gidip geliyorlardı. Üniversite de bile beraberdiler. Neriman’ın babası Faiz Bey’dir ve Şinasi’yi de çok sevmektedir. Bazı geceler Faiz Bey’in evinde saz çalarlar ve sohbet ederlerdi. Herkese bir gün Şinasi ile Neriman’ın evleneceğini düşünüyordu.
Giderek Neriman Şinasi’den soğumaya başladı. Neriman oturduğu mevki olan Fatih’I, sevmemektedir. Çünkü Fatih, doğuyu, gelişmemişliği ve eskiyi temsil ediyordu. Oturduğu mahalle çok eskiydi ve evler de virane gibiydi. Bir gün Macit denilen yakışıklı, zengin ve kibar birisiyle tanışır. Macit Harbiye’de oturuyordu. Harbiye, gelişmişliği ve batıyı simgeliyordu. Macit ile bir kaç sefer Şinasi’den habersiz buluşurlar. Bir gün Macit Neriman’a balo davetiyesi verir ve baloya davet eder. Nerman baloya gitmeyi çok istemektedir. Ama gitmesi için babasının iznini almak zorundadır. Tam babasına söyleyecekken babası ona Şinasi ile evlenmesini teklif eder. Hemen reddetmez ve 2-3 ay mühlet ister. Ve izin alır. Elbise içinbolaya Şinasi ile gitmesi koşuluyla da vitrinleri gezmeye çıktığında dayısının kızlarına uğrar. Çünkü dayısının kızları bu işlerde oldukça deneyimlilerdir. Eve gittiğinde bir kadının ağlamaktan harap olduğunu görür ve nedenini sorar. Nedeni kızının intiharıdır. Kızı Rus gitariste aşık olmuştur. İkisi de başta çok mutlulardır ve birbirlerini çok sevmektelerdir. Ancak çok sefil bir hayat sürmektedirler. Buda kıza tak etmiştir. Günün birinde zengin bir adamla tanışan kız genci terk eder ve adamla yaşamaya başlar. Artık balolara gidebilmekte ve her istediğini yapabilmektedir. Ancak gerçek mutluluğu bulamamaktadır. Tahsil görmüş bir kız olduğundan hakiki güzelliği armaktadır. Musiki, mutalaa ve samimiyet…Rus gencinde bunları bulabiliyordu ancak zengin adamda bunları bulamamaktadır.
Sonunda, gence dönmeye karar verir ve aramaya başlar. Büyük uğraşlar sonucu bulur ama genç kabul etmez. Kız bunun verdiği üzüntü ile evine gider ve tabanca ile kendini öldürür.
Hikayeden çok etkilenen Neriman evden izin alarak ayrılır. Kendi evine gelir ve babasına artık baloya gitmek istemediğini ve Şinasi ile evlenmeyi kabul ettiğini söyler….
KİTABIN ANAFİKRİ:
Batının tekniğini almalıyız fakat kültürünü asla.
KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN TAHLİLİ:
ŞAHISLARIN TAHLİLİ
NERİMAN: musiki okulunda okuyan, bigili fakat biraz batı hayranı bir kızdır. Eğlencelere gitmek istemektedir.
ŞİNASİ: doğu kültürünü benimsemiş, bilgili ve battı kültüründen hoşlanmayan birisidir.
FAİZ BEY : Doğunun kültürü ile yetişmiş. Kendisini ve kültürünü iyi bilen, musikiyi ve sohbeti seven, bilgil ve ölçülü birisidir.
OLAYLARIN TAHLİLİ
Neriman’ın Şinasi’ye olan tutum değişikliği Macit ile tanışmasından ve Şinasi’yi biraz doğu hayranı ve batı kültürü karşıtı olarak düşünmeksinden ileri gelmektedir. Şinasi’nin hiçbir zaman balolara ve eğlencelere gitmeyeceğini düşünmektedir.
Dayısının evine gittiğinde karşılaştığı manzara ve anlatılan hikaye Neriman’ çok etkilemiştir. Hikaye anlatılırken kendisini kızın yerine ve Şinasi’yi de Rus gencin yerine koyarak olayları aklında canlandırmış ve bir karara varmıştır. Anlatan hikaye Neriman’I doğru yola iletmiştir.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
İlk sayfadan itibaren insanı kendisine çeken, geçmişteki olaylarla günümüze de ders veren okuyan için çok yayarlı bir kitaptır. Günümüz gençlerinin de içinde bulunduğu durumu anlatması bakımından güzel bir eserdir.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul’da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa’nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul’da öldü.
Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını “Server Bedi” imzası ile yayınladı. Sayıları 80′i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı.
Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya’nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939)

challenger_67
13-10-07, 12:35
KİTABIN ADI =MARTI
KİTABIN YAZARI =RICHARD BACH
YAYIN EVİ VE ADRESİ =Beyaz Yayınları/Nuruosmaniye Cad.
Kardeşler Han No: 3
BASIM YILI =1987

1.KİTABIN KONUSU:
Martı, bir kuşun hiçbir şeyin onu caydıramadığı o devirde zorluklarla mücadele etmesidir. Hiç düşmemeyi değil, her düştüğünüzde ayaklarınızı daha sıkı basarak ayağa kalkabilmeyi öğreneceksiniz bu kitapta.

2.KİTABIN ÖZETİ:
O zamanlar martı Jonathan'in hayatini anlatan bir roman olarak okudum. Martı Jonathan diğer martılardan daha yükseklere uçmayı, dah derinlere dalıp en leziz balıkları avlamayı hedeflemiştir kendine. Ve her seferinde de bunu gerçekleştirip kendisine daha yüksek, daha derin hedefler seçmiştir. Richard Bach, herkesin bir hedefinin olması gerektiğini ve her seferinde bir öncekinden daha iyi hedefler seçmemiz gerektiğini, mutluluğumuzun bu olduğunu anlatmaya çalışmıştır.
Bach,özgürlük,direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken,umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koymuş.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Özgürlük,direnç ve umut kavramlarını bir martının kanatlarına bindirirken,umutsuzluk ve boşluk içinde günlerini geçiren insanların serüvenlerini nasıl da ustaca ortaya koyuvermiş.Hayata dair umutları ve planları olan arkadaşlar için mükemmel bir kitap.Martı arkadaşlarına harika bir örnek olan Jeneten sizlerede güzel bir örnek olacak.


4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Jonathan: Kendini hayata adamış,zorluklar karşısında yılmamış ama oldukça yıpranmış bir genç.
Mıchele: O da Jonathan ile birlikte hayata göğüs gerdi ama bunlarla çok fazla başa çıkamayıp öldü.
Stephan: Stephan, Mıchele aşık olmuştur fakat o da kendini Jonathan’a kaptırmıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Martı Jonathan'ın hayata atılışını anlatan bir hikaye kitabı.Yer yer resimlerle süslenmiş.Okuması zevkli dili sade.Bir martının isteklerini yerine getirme mücadelesine bir bakabilirsiniz.


6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
27 Mart 1889’da Almanya’da doğdu.1913’te ilk hikaye kitabını çıkarır.13 Aralık 1974’te İtalya’da’ öldü. Eserleri : Nostradamus 16.yy’da yaşamış bir kahindir. Kendisi aynı zamanda tıp doktorudur. Çağının en büyük belası olan vebaya karşı o zamanın şartları altında büyük başarı göstermiştir. Nostradamus kehanetlerini yaparken sadece geleceği görebilme yeteneğinden değil daha bilimsel yöntemlerden yararlanmıştır. Bunlar da çağının en kabul gören yöntemleri olan astroloji ve simyadır

challenger_67
13-10-07, 12:35
KİTABIN ADI BEYAZ KALE
KİTABIN YAZARI ORHAN PAMUK
YAYIN EVİ VE ADRESİ İLETİŞİM
BASIM YILI 1999


1.KİTABIN KONUSU:

17.yy`da Türkler tarafından esir edilen astronomi,matematik ve tıptan anlayan bir Venedikli bilim adamının başıdan geçeler.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.

Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...

Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:

Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.

3.KİTABIN ANA FİKRİ:

İnsan sevdiği hele de hayatını bağladığı birinden asla şüphelenmemeli, hatta ona git gide daha da bağlanmalı; onu kaybetmemek için elinden geleni yapmalıdır.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Venedikli;ülkesinde çok iyi eğitim almış,her bilim alanında bilgisi ve kitapları olan,fakat kendini biraz beğenen bir kişidir.Hoca;iyi bir eğitim almış ve parlak bir zekası olan,aynı zamanda hırslı ve okumayı seven bir kişidir.Padişah;hayalperest,hayvanları ve avlanmayı çok seven ve olayları çok iyi takip eden, insanların etkisinde kalan bir kişidir.Paşa;sinsi ve hırslı,çevresindeki insanları kullanmayı seven bir kişidir.


5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSÎ GÖRÜŞLER:

Çok sürükleyici bir kitaptı. Özellikle kitabın edebi yönü beni derinden etkiledi. Olaylar arasındaki felsefik bağ beni bazen saatlerce düşündürdü.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı batı dillerinde çevrildi.

challenger_67
13-10-07, 12:35
KİTABIN ADI MAİ ve SİYAH
KİTABIN YAZARI HALİD ZİYA UŞAKLIGİL

1.KİTABIN KONUSU Hayalleri olan bir gencin lise son sınıfta babasını kaybetmesiyle hayallerinin yıkılışı ve beraberindeki hayat mücadelesi.
2.KİTABIN ÖZETİ: Ahmet Cemil,babasının ölümünden sonra,binbir güçlükle okulu bitirir ve kız kardeşini ve annesini beslemek için çalışmak zorunda kalır.Bunun için elinden fazla birşey de gelmemektedir.Çünkü yabancı dil bilmekten başka bildiği birşey yoktur.Ona kalsa,bütün çalışmalarını şiir üzerinde toplamayı;edebiyatımıza bir başka yön vermeyi ister. Ancak hayat mücadelesi onu çok genç yaşta karşılar.
Ali Şekip ,Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla başlıca tartışma konusu budur zaten. Raci gibi kendisini kıskanan,arkasından dedikodular yaratan birine rağmen şiirde birşeyler yapacağına inanır . Bir yandan , Ahmet Cemil ,bu sarı , uzun saçlı, mavi gözlü ,kalem parmaklı genç, Hüseyin Nazmi’nin kızkardeşi Lamia’yı sever.Tek kaygısı onunla evlenmek,ona layık bir yuva kurabilmektir.Fakat bu mümkün olabilir mi? Olabilecek mi? Hep bunu hayal eder.
Okulu bitirdikten sonra ,zavallı genç çok sıkıntılı günler geçirir.Evlerine gittiğin öğrencilerin şımarıklıklarına katlanmak zorunda kalır.Ekmeğini kazanır ama, neler pahasına! Böylelerinden para kabul etmeğe mecbur kalmak ona pek ağır gelir . Başka çare de yoktur. Pek dayanamaz hale gelince , bu sefer kitapçılara polis romanları tercüme etmeye kalkar. O çağlarda pek sayılı olan bu kitapçılar da onun derisini yüzerler.Geceler boyu göz nuru dökerek yaptığı anlamsız tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Ne öyle eserleri tercüme etmek ister , ne de parasını üzüle üzüle almaya razı olur.
Ahmet Cemil, günün birinde “Mirat-I Şuun” adlı gazetede çalışmaya başlar. Hayatı az çok düzene girer. Hatta ,gazete sahibinin oğlu Vehbi Efendi, Ahmet Cemil’in kız kardeşi İkbal’le evlenir. O zaman Süleymaniye’de eski bir evde oturan Ahmet Cemil, kız kardeşini mutlu görmek hevesiyle güzel bir düğün yapar. Ama bu evlilik, o zamanın evlenme şartları yüzünden başarılı olmaz. Evlenenler daha önce birbirlerini tanımadıkları için bağdaşamazlar. Vehbi Efendi çok kaba, durmadan içen , küstah bir kimsedir. Öyle alçak bir heriftir ki, karısı hamile olduğu sıralarda beslemelerini okşayarak onlarla gönül eğlendirir. Ahmet Cemil bu adiliklere dayanamaz .Gülle dokunmaya kıyamadığı biricik kız kardeşinin hırpalanmasına, hatta dövülmesine razı olmaz. Bir gece, Vehbi, İkbal’I öyle hırpalar, durumunu düşünmeden öyle bir tekme atar ki zavallı kadın çocuğunu düşürür. Ahmet Cemil, çıldırmış bir halde, arkadaşı Ali Şekip’in dükkanına kendini atar. Ali Şekip’e anasınden aldığı küpeleri, yüzükleri emniyet sandığına rehin etmekte kendisine yardım için gitmiştir. Kız kardeşini ölümden kurtarmak gerekmektedir.Hiçbir önlem zavallı İkbal’i ölümün pençesinden kurtaramaz.
Hüseyin Nazmi, uzakça bir görevle dış işlerine tayin edilmiştir. Memmundur. Ahmet Cemil, bir gün onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceğini sanarak Ahmet Cemil’e başka bir haber daha verir. Lamia’yı evlendiriyorlardır.O zaman Ahmet Cemil Lamia’ya ait tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Bunlar, Lamia’nın çocukluğu ile ilgilidir. Zihninde, kızı, ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye tasarlar.Bir an sevgisini itiraf etmeyi düşünür.Ama yoksulluğu, işşizliği aklına gelince bir yuva kuramayacağını kabullenir. Bundan da vazgeçer.
Önce kardeşi, sonra Lamia… Geriye ne kalmıştır?Eseri mi?Genç adam,bütün ömrürünü koyduğu şiirlerini bir an bile duraklamadan ocağa atıp yakar. Yaşamı gözlerinde yaşlar,ağzında acı bir lezzetle seyreder. O esrin bir anlamı kalmamıştır artık.
Madem ki Hüseyin Nazmi gidiyor, o da gidecektir. Bir gün Taksim bahçesinde oturuken ileriye ait tasarlarını, tasarladıklarını hatırlar. Şimdi o da Anadolu’da bir görev alıp gidecektir işte. Kendisine kırgınlıktan başka birşey sağlamayan bu İstanbul’dan kaçacaktır. Kararını yerine getirir. Dertli anasını alarak bir vapura biner. Gece karanlığında, son defa İstanbulu, Cihangiri seyreder. Deniz karanlık, gece karanlıktır. Vaktiyle Tepe başında, gece, gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştü. Şimdi her taraf simsiyahtı. Oda,güneşten, hayatın biçareliğiyle alay eden ışıktan kaçarak,sonsuz bir yoklukta mutlu ve rahat, yuvarlanıp gidecektir.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:İnsan hayatta karşısına çıkan zorluklara karşı mücadele etmeli,hayallerle gerçekleri birbirine karıştırmamalıdır.

challenger_67
13-10-07, 12:36
HACI MURAT

Tolstoy bölgenin insanlarının karakterize yaşam tarzlarını ve davranış kalıplarını aktarmak konusunda öyle başarılı olmuş ki en dikkatsiz okur dahi günümüzde de devam eden bu acı ve inat dolu sorunun aktörleri olan Kafkas Halkları ve bu halkları oluşturan kişilerin düşünce ve duygu dünyalarına giriş yapmak durumunda kalıyor; ve hiçbir Uluslararası İlişkiler uzmanının sahip olamayacağı “incelikte” bir Kafkaslar uzmanı oluyor.

Tolstoy’un bu çok da hacimli olmayan ama son derece yoğun kitabını okumaya başlamadan, okuyucu, Kafkaslar’ın tarihte ve günümüzde taşıdığı özel anlamları kendine sormalı. Erken bir tarih vermek gerekirse 10ncu yüzyılda başlayan Rus-Kafkas Halkları çekişmesi Altınordu Devleti ve Timur İstilaları ile uzunca bir süre yatışmış gözükmüş fakat 16 yüzyılda çatışmalar tekrar şiddetlenmiş ve 1700lerden başlayarak Osmanlılar ile diğer Avrupa güçlerinin de yoğun katılımı ile doruğa çıkan sıcak çatışmalar çok kısa süren aralıklarla günümüze dek süregelmiştir.

Dağınık Kafkas Halkları Rusların kararlı işgal ilerleyişine 300 yıl boyunca coğrafyanın aman vermez olması, bölge insanının sert karakteri ve içinden çıkardığı yerel/efsanevi liderlerle karşı koymuştur.

İşte Hacı Murat, romana adını veren baş karakter, da bu yerel liderlerden biridir. Roman gene bir yerel efsane olan Şeyh Şamil’in en kıdemli ve yetenekli savaşçılarından biri olan Hacı Murat’ın Şeyh Şamil ile arasının açılması üzerine çaresiz kalarak Ruslar’a sığınması ekseni üzerinde kurulmuş. Tolstoy giriş bölümlerinde kısa ama etkin fırça darbeleri ile Kafkas Halklarının ve tek tek insanlarının karakteristik özelliklerini, Hacı Murat ve adamları ile bir köydeki günlük yaşamı tasvir ederek veriyor. Bu bölümler Kafkas insanının ne tür bir yaradılışa sahip olduğunu netlikle anlamak için son derece etkili. Daha sonra Hacı Murat’ın kişisel dünyasını irdelemeye başlayan Tolstoy mücahit bir direniş liderinin içindeki açmazları ve yaşadığı vicdani ikilemleri kitap boyunca önümüze seriyor. Burada Tolstoy’un, yaşadığı dönemin “Pis Kafkaslı” anlayışına sahip ortalama Rus okuruna, “onların” da insan olduğu mesajını iletmiş olması, anlamlı.

Kitap bölgeye atanmış Rus memur tabakasının yaşantısı, bu zümrenin Hacı Murat’a ve Kafkas insanına bakışları, Hacı Murat’ın giderek sonu uçurum olan bir sürüklenmeye karşı çareler araması, kendi geçmişini değerlendirmesi ve süre giden savaşın detayları/mikro sonuçları ile akıp gidiyor. Yazar Tolstoy olunca doğaldır ki tüm anlatımlar ve tasvirler çok önemli saptamalarla doluyor ve okur bir yandan Kafkas insanlarını ve sorununu özünden anlarken diger yandan Rus yaklaşımını, Rus insanını ve bölgedeki, sürgündeki, mutsuz Rusların hayatını da özümsüyor. Ama en önemlisi, iki tarafın da kayıplarının insanlar olduklarının altını çizen Tolstoy böylece daha genel bir düzlemde evrensel ve insancıl yaklaşımını okura inkar edemeyeceği şekilde sunuyor. İster bir Rus olun ister bir Dağıstanlı, Hacı Murat’ı okurken taraf tutamıyorsunuz.

Kitaptaki en ilginç bir ara bölüm, çatışmada ölen bir Rus askerinin ailesine ayrılmış kısa bir girinti. Bu bölümde askerin geride bıraktığı ailesinin düşünceleri, eylemleri ve askerin ölümü ile değişen hayatları son derece özetle ama bir o kadar yalın ve kitabın genelinden ayrık bir şekilde verilmiş. Kişi bu bölümle karşılaştığında Romantiklerde bilgi vermek adına romanın gidişatına verilen ara ile ancak modern sinemada rastlanan bağımsız bölümler anlayışının Tolstoy’da ustalıkla, ve ne kadar da erken, harmanlandığını şaşırarak görüyor. Tabi ki Tolstoy’un yapmak istediği bir savaşın her iki tarafta da açtığı yaraları nesnellikle vermek; ama seçtiği bu üslup son derece ilginç. Aynı üslupsal yaklaşımı kitabın Rus Çarının bir gününü gösteren başka bir ara bölümünde de görmek mümkün.

Böylece, Hacı Murat’ın detaylı bir çatışma tasviri ile anlatılan ölümüyle sonuçlanan kitabı bitirdiğinizde, ortalama bir okursanız dahi, Kafkas sorununun kökleri, Kafkas ve Rus Halklarının birbirleri ile etkileşimli gündelik hayatları ve iç dünyaları, savaşın insan üzerindeki etkileri ve olumsuz sonuçları kafanızda son derece berrak bir hale geliyor. Demeliyim kitap Hermeneutik yani kurgusal anlatımlardan tarihi dönemlerin ve dönem insanının özelliklerini çıkarma bilimi açısından tam bir başyapıt. O halde kitap hem Tolstoy ve çözümleyici Rus edebiyatı düşkünleri açısından hem de halen güncel bir sorun olan Kafkaslar’a özel ilgi besleyenlere hitap ediyor. Tabi ki en iyi okur bu ikisini harmanlayarak bu büyük yazarın bu güzel kitabını zevkle okuyacak olandır.

Hacı Murat

Tolstoy bu romanında , Rus - Kafkas savaşlarını incelerken savaşın şiddeti , yaşam sevgisi gibi konuları işliyor.Bu iki olay arasında bağlar kuruyor.Çoğu yerde savaşın gereksizliği ve acımasızlığını anlatmaya çalışıyor.

Tarih 1840-50 yıllarıdır ,hikayenin geçtiği yer Tiflis ,Grozni , şimdiki Rus ve Çeçen şehirleridir. Her iki taraftanda kayıplar olmakta yaşamlar son bulmaktadır.Yazarımız bu hayatları ,yaşamak adına yapılanları kişilerin kendi haleti ruhiyeleri üzerinde değerlendirmekte ve romana psikolojik bir hava katmaktadır.

Romanımızın başkahramanı Hacı Murat’tır.Hacı Murat çeçen asıllı ve yıllarca Ruslarla savaşmış düşmanları tarafından bile methedilen bir kahramandır.Şeyh Şamil’le yaşadığı bazı sorunlar yıllar süren arkadaşlıklarını bitirmiş ve Hacı Murat Ruslara sığınmıştır.

Ruslar, Hacı Murat’la Şamil arasındaki sorundan faydalanmak istemekte Hacı Murat’a çok iyi davranmaktadırlar . Onu kendi evlerinde misafir edip çeşitli hediyeler vermekte Hacı Murat’ta bu sevgiye karşılık vermektedir.Hacı Murat’ı balolarına tiyatrolarına götürmekte onlara kendi kültürlerini tanıtmaktadırlar.Hacı Murat’sa kendi kültüründen kendi değerlerinden vazgeçmemekte gerektiğinde Ruslardan sözünü esirgememektedir.Yıllarca savaşan insanlar aslında birbirlerine bu kadar yakındır.

Hacı Murat kaldığı süre boyunca kendi içinde fırtınalar yaşamakta yaptığı ihaneti sorgulamaktadır.Ruslarda ondan şüphelenmekte onun Şamil tarafından gönderilmiş bir casus olabileceğini düşünmektedirler.Bu yüzden Hacı Murat’ın kaçmaması için çok dikkat ederler.

Şamil Hacı Murat’ın ihanet ettiğini duyunca onun ailesini esir eder.Hacı Murat ‘ta Ruslardan ailesini kurtarmalarını istemekte . Eğer kurtarmazlarsa onlara yardım etmiyeceğini söylemektedir. Şamil’de eğer Hacı Murat Bahara kadar geri dönmezse ailesini öldüreceğini ve kendisininde öldürüleceğini ilan etmiştir .

Hacı Murat ailesini kurtarmak için önce ruslardan kaçmayı sonrada gerekirse ailesi için ölmeyi bile göze almıştı.Bunun üstüne planlar kurar.Başından beri müritlerinin istediğini yapar ve kaçmaya karar verir.

Bir sabah ormana gezmeye çıkarlar yanlarında beş asker vardır.Askerleri öldürürler yalnız birisi kaçmayı başarır ve Hacı Murat’ın kaçtığını haber verir .Peşlerine yüzlerce asker düşer .Onları bir bataklıkta sıkıştırırlar Hacı Murat ve dört müridi yüzlerce askere bir iki saat dayanır hiç bir kurşunları boşa gitmemekte yaklaşanı indirmektedirler.Hacı Murat dinlenen atlarına binip kaçmayı düşündüğü sırada Kafkas asıllı olan Hacı ağa ,Ahmet Han gibi Hacı Murat’ın düşmanı olan ve Ruslarla işbirliği yapan milis kuvvetler Ruslara yardıma gelir. Önce Hamzolo sonra Eldar ve daha sonra Hanefi ölür.Hacı Murat iki kurşun yarası alır fakat o yaralarına pamuk tıkamakta ve durmadan ateş etmeketedir.Ölmeden Şamil’i oğlunu ve ailesini düşünür hepsi gözlerinden geçer ve son bir kurşun ...

Kahramanca yaşayan bir ömre değen bir ölüm .Kim böyle ölmek istemez ki...

challenger_67
13-10-07, 12:36
Kitabın Adı Bir Çift Yürek Kitabın Yazarı Marlo MORGAN Yayınevi ve Adresi Dharma Yayınları P.K. 1358 Sirkeci 34438 İSTANBUL Basım Yılı 2000


KİTABIN ÖZETİ

Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan gerçek bir olaya dayanan bu kitabında Avustralya'da yaşadığı ruhsal bir yolculuktan bahsetmektedir. Yazar, göçebe bir kültüre sahip Avustralya yerlileri olan Aborijinler eşliğinde, kabilenin kendilerini adlandırdıkları şekliyle " Gerçek İnsanlarla" birlikte dört ay süren ve çölü boydan boya katettikleri uzun bir yürüyüşe çıkar. Bu süre boyunca, çölün çorak coğrafyasındaki bitkiler ve hayvanlarla uyum içinde yaşamayı öğrenir. Olağandışı insanlardan oluşan bu toplulukla birlikte yaptığı bu yolculukla Morgan, bu insanların 50.000 yıllık kültürlerinin felsefesi ve bilgeliği ile tanışır.
Macerasının ilk gününden itibaren bu çetin yolculuğun zorluklarıyla mücadele etmek zorunda kalır. Dayanıklılığının her gün sınandığı bu zorlu yolculukta, karşılaştığı her zorlukla birlikte ruhu da değişime uğrar. Aborijinler onu, büyük bir alçak gönüllülükle kendilerinden biri olarak kabul ederler ve onun şefkat dolu öğretmenleri olurlar. Öğretmenlerinden, her insanın eşsiz niteliklerini ve içsel ruhunu takdir etmeyi ve kutlamayı öğrenirken bir yandan da güçlü şifa yöntemlerine tanık olup onların canlılarla ilgili farkındalıklarının ne kadar derin ve anlamlı olduğunu da anlamaya başlar.
Yazarın bu kabile ile tanışması bir süreliğine çalışmak için gittiği Avustralya'da, yerlilerin sorunları ile ilgilenmesiyle başlar. Yazarın onların sorunları ile ilgilendiğini ve onları yakından tanımak istediğini gören bir grup yerli onu bir toplantılarına davet ederler. Ancak, bu toplantı hiç de yazarın beklediği gibi bir toplantı değildir. Bu toplantı için çok özel bir şekilde hazırlanan ve onlar için yaptıklarından dolayı özel bir taktir bekleyen yazar kendisini almaya eski bir jip ile gelen bir yerli ile toplantı yerine gitmek üzere yola çıkar. Çoğu çölün ortasında olmak üzere dört saat süren bir yolculuk sonrası yazar kendini ıssız çölün ortasında bir grup "ilkel" yerlinin yanında bulur.
Kendisinden ilk istenen şey üzerindeki her şeyi ama her şeyi çıkartmasıdır. Bir peştamala sarılı ve yalın ayak kalan yazar ve tüm eşyaları kutsanır. Kendisi yerlilerin arasına kabul edilirken o anda sahip olduğu tüm eşya yakılır. Çünkü, "maddi nesnelerden ve bazı önyargılardan kurtulmak 'varolmaya' doğru yapacağı o yürüyüşün gerekli ve vazgeçilmez bir adımıydı". Bundan sonra yazar bu kabile ile çölü boydan boya geçeceği ve bambaşka bir hayat felsefesi ile karşılaşacağı bir yolculuğa başlar.
Yazar yolculuk boyunca önceden ilkel olarak gördüğü bu insanların doğa ile nasıl iç içe yaşadıklarını; bu kupkuru çölde asla aç ve susuz kalmadıklarını; konuşmadan birbirleri ile iletişim kurduklarını; karşılaştıkları her tür sağlık sorununu çözecek bir birikime sahip olduklarını; hırs, kin, nefret, saldırganlık gibi olumsuz duygularının olmadığını; asla yalan söylemediklerini; hiç bir olayı veya kişiyi yargılamadıklarını; dünyada olup biten her şeyden haberdar olduklarını ve daha bir çok olağanüstü yetenekleri olduğunu hayretle görür.
Yazar tüm yolculuk boyunca kendi kentli yaşamı ile yerlilerin yaşamını, hayata bakışını ve felsefelerini karşılaştırdıkça onların bilgeliklerine hayranlık duymaya başlar. Batı toplumlarının aksine hiç bir nesne ve eşyaya bağlanmayan ve mülkiyetçilik bilmeyen bu insanlar yazarda büyük bir saygı uyandırırlar. Çünkü, Tanrısal "Birlik"'e inanan bu insanlara göre " sen birinin canını acıtırsan, kendi canını acıtırsın, birine yardım edersen, kendine yardım edersin. Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyettir".

challenger_67
13-10-07, 12:36
Kitabın Adı Hayvanlar Çiftliği Kitabın Yazarı George ORWELL Yayınevi ve Adresi Berikan Yayınları, Ankara Basım Yılı 2000

KİTABIN ÖZETİ
Major Çiftiğinin sahibi Jones, her gün yaptığı gibi, yine tavuk kümesinin kapısını kilitledi. Sarhoş olduğu için, tavukların girip çıktığıktığı deliği kapatmayı unuttu. Sonra odasına çıkarak derin bir uykuya daldı.
Işıklar sönünce, koca domuz Major, gördüğü rüyayı çiftlikteki tüm hayvanlara anlatmak ister. Bu yüzden hayvanları, büyük samanlıkta toplamaya başlar. Az sonra tüm hayvanlar, yani inekler, tavuklar, atlar, eşekler, koyunlar, ördekler ve benzeri hayvanlar samanlıkda kendilerine uygun yerleri aldılar. Ara sıra birbirleriyle şakalaştılar.
Sonra Major, yüksek bir yere çıkarak tüm hayvan arkadaşlarına hitap etmeye başladı. Rüyasına geçmeden önce, Hayvanların insanlar tarafından nasıl sömürüldüklerini, horlandıklarını ve ezildiklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı. İnsanların, hayvanları mutlulukları için, işe yaradıkları sürece bir araç olarak gördükleri, işten güçten düştükçe de paçavra gibi atıkları ve hatta öldürüldükleri uzun uzun vurgulayarak konuşmasını sürdürdü.
Major konuşmasının sonunda rüyasına geçti. Major, küçükken annesi ve babası ona bir şarkı ezberletmişler. Fakat sonraları unutmuş ve rüyasında şarkıyı hatırlamış ve arkadaşlarına şarkının sözlerini açıklamış. Bütün hayvan grupları şarkının sözlerini çok beğendiler. Sonra hep birlikte söylemeye başladılar. Bu sırada çiftlik sahibi bay Jones uyanır ve seslerin geldiği yöne doğru bir el ateş eder. Sonra tüm hayvanlar uykuya dalarlar.
Samanlıktaki toplantıdan sonra Major, üç gün içinde öldü. Hayvan arkadaşları onu çiftliğin en güzel yerine gömdüler. Liderliği Snowball ve Napoleon adında yine iki domuz üstlendiler. Artık hayvanların iki tane liderleri vardı. Böylece ilk liderlik mücadelesi de başlamış oluyordu. Major'un öğretiklerini, artık bir fikir sistemi haline getirdiler. Hayvanları, çiftlik sahibi Jones'e karşı isyana hazırladılar.
Bir gün Jones, hayvanların yemini geciktirince beklenenler oldu. Çiftlikte isyan başladı. Hayvanlar her tarafı yıkıp yaktılar. Gıdaları yağmaladılar ve karınlarını doyurdular. Sonra hep birlikte ''İngiltere Hayvanları'' şarkısını söylediler. Artık çiftliğin mutlak hakimi idiler. Sonra domuzlar okuma yazma öğrendiler. Manor Çiftliği'nin kapısındaki yazıyı kaldırarak yerine ''Hayvanlar Çiftliği'' yazısını astılar. Sonra samanlığın duvarına ''Hayvanizm'' ilkelerini astılar. Bu ilkeler şunlardır:
- İki ayakla yürüyenler hepsi kötüdür.
- Dört ayakla ve kanatla yürüyenler dosttur.
- Hiçbir hayvan elbise giyemez.
- Hiçbir hayvan yatakta uyuyamaz.
- Hiçbir hayvan alkol alamaz.
- Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldüremez.
Hayvanlar çiftliğe iyice hakim olduktan sonra çeşitli komiteler kurdular. Bunlar, okuma-yazma, ot biçme, yumurta toplama, demircilik ve marangozluk gibi komitelerdir. Bunlardan en fazla talep gören komite okuma-yazma komitesi idi. Bazı hayvanlar okuma-yazmayı çabuk kavradılar, bazıları ise hiç beceremediler. Genelde tüm gruplarda öğrenme isteği üst düzeyde idi. Grupların içinde en aktifleri domuzlardı. Bu nedenle domuzlar çiftlikte idareci pozisyonunda idiler. Bütün yenilikleri onlar getiriyor, bütün anlaşmasızlıkları onlar çözüyorlardı. Diğer hayvanlar bu durumdan memnun oluyorlardı. Çiftlikteki elma ve süt, domuzlara ayrılıyordu. Bu durum, bazı hayvan gruplarını rahatsız ediyordu. Sanki "sömürme ve art niyet var" gibi algılıyorlardı. Domuzlar bunu fark edince diğer hayvanlara bu durumu izah ettiler. Ayrıca, hayvanlar asla Jonesin bir daha çiftliğin sahibi olarak geri gelmesini istemiyorlardı.
Çiftlikte olup bitenler, güvercinler yardımıyla diğer çiftliklere ulaştırılıyordu. Böylece hayvanlar şarkısı çevreye yayılıyordu. Bu sıralar bay Jones meyhanede çiftliğini hayvanlardan geri almak için taraftar topluyordu. Hemen bitişikte iki çiftlik daha vardı. Bu çiftliklerin sahipleri, sürekli hayvanlar aleyhine propaganda yapıyorlardı. Amaçları hayvan isyanını kendi çiftliklerine de sıçramamaktı. Bütün bu çabalara rağmen İngiltere Hayvanlar Şarkısı her tarafa yayılması önlenemiyordu. Bu durum insanlarda paniğe sebep oluyordu.
Bu ara Jones ve adamları çiftliği geri almak için harekete geçtiler. Bunu haber alan hayvanlar, önlemler alırlar ve bir plan uygularlar. Neticede her iki taraf arasında müthiş bir kavga başlar ve sonuç olarak her iki taraftan çok büyük kayıplar verilir. Neticede Jones ve adamları geri püskürtülür. Bunun özerine hayvanlar o günü kurtuluş günü ilan ederler. Bu durumu insanlar endişe ile izlemektedirler. Bu mücadelede gösterdikleri üstün başarıları nedeni ile Boxser ve Snowball'a üstün hayvan nişanı verilir.
Hayvanlar insanlara karşı ilk mücadeleyi kazandıktan sonra, kendi aralarında mücadele, çekemezlik ve kıskançlık başladı. Özellikle bu mücadele Snowball ve Napeleon arasında oluyordu. Yapacakları işleri anlatıyorlardı. İktidarı elde etmek amacı ile birlerinin koyusunu kazmaya başlamışlardı. Bir gün bir toplantı esnasında, hayvanlar Snowball'a karşı isyana başladılar. Bu isyan esnasında Snowball kaçarak kurtulmayı başardı. Böylece liderlik Napoleon'a geçti. Napoleon, daha önce karşı olduğu şeyleri yapmaya başladı ve herkesi de buna inandırmaya muvaffak oldu.
Aradan yıllar geçti, hayvanların kısa ömürleri tükendi. Eskilerden sadece Clover, Benjamin, Moses ve birkaç domuzdan başka kimse kalmadı. Jones hastalanarak öldü. Snowball unutuldu. Clover ihtiyarlamış, emekliğini bekliyordu. Napoleon çok şişmanlamıştı. Sadece ihtiyar Benjamin hiç değişmemişti. Kısacası çiftlik eskiye nazaran daha güzel hale gelmişti. Çiftliğin adı da ''Beylik Çiftliği'' olmuştu.

challenger_67
13-10-07, 12:36
Kitabın Adı İyi Düşün Doğru Karar Ver Kitabın Yazarı Doğan CÜCELOĞLU Yayınevi ve Adresi Sistem Yayıncılık-Sistem Apartmanı, No:4 Beyoğlu/İstanbul Basım Yılı 1997 KİTABIN ÖZETİ

Doğan Cüceloğlu, diğer eserlerinde olduğu gibi bu yapıtında da insanın mutlak mutluluğa erişmek için, toplumun dikte ettiği verimli birey olmaktansa etkili yaşam sürmenin gerekliliğini vurgulamıştır. Kitap verimli birey ile etkili yaşam kavramları etrafında yazarın hayat felsefesini okuyucuya aktardığı bir araçtır. Yazara göre gerçek mutluluğa ulaşmanın yolu etkili yaşam sürmekten geçer. Toplum tarafından dikte ettirilen bir hayatı sürmek özellikle yaşamın ilerleyen yıllarında mutsuzluk gibi önceden kestirilemeyen kötü etkilere sebep olabilir.
Hikayenin iki ana kahramanı Timur ile Yakup Bey'dir. Yazar genel olarak bu iki karakterin arasındaki iletişim vasıtasıyla okuyucuya ulaşmaktadır. Bu iki ana karakterden yazarın sağduyusunu Yakup Bey; hitap ettiği, etkilemeye çalıştığı halk kitlesinin örneğini ise Timur canlandırmaktadır. Timur eleştirel düşünceye, yeniliğe, öğrenmeye açık, kendini gerçekleştirmeye çalışan bir üniversite öğrencisidir. Konu aşağıda verildiği gibidir:
Kitabın ana kahramanlarından biri olan Timur, kız arkadaşından ayrılmıştır. Sevdiğinden ayrıldığı, üzüntülü olduğu bir günün sonunda olgun ve sevecen bir bilge kişi olan Yakup Bey'le karşılaşır. Yakup Bey hayatında sağduyusunun sesini dinlemiş, kısa dönem hedefleri gerçekleştirme yerine gerçek mutluluğun etkili bir yaşam sürmekten geçtiğine inanmış, kendi dünya görüşüne şekillendirmiş etkileyici bir kişiliğe sahiptir. Gelişmiş insan paradigmasına sahip olduğundan dolayı da mutludur. Yazara göre gelişmiş insan paradigmasına sahip olan insanın mutluluğunun kaynağı içindedir. Yağmur yağmış ya da hava güneşli olmuş, onlarca pek fark etmez; çünkü davranışlarının temelinde biliçli kararları ve bilinçli kararların temelinde de inandıkları temel ilkeler yatar.

Bu karşılaşma gerçek dostluğun başlangıcı olacaktır. Benlik kargaşası içinde bulunan Timur hayata bakış açısını Yakup Bey'le olan bu konuşmalarından sonra değiştirecektir. Yakup beyle karşılaşmadan önce Timur, çoğu kişi gibi kendinden beklenen yaşamı sürdürmektedir. Fakat bu yaşam kendi duygu, düşünce ye inandığı değerlerle uyuşmamaktadır. Bu durumda da Timur'un aklını karştırmakta, bu durumdan kendince çıkış yolları aramaktadır.
Yakup Bey, Timur'a "etkili yaşam" konusundan bahseder. "Etkili yaşam", inandığı ilke ve değerleri günlük yaşamında davranışlarına yansıtabilen insanın yaşamıdır. İnsanın etkili yaşayabilmesinin mümkün olabildiği ve gerçek mutluluğun ancak etkili yaşamla ulaşılabileceği gerçeği kitabın ana temasıdır. Bu konuda yazar Yakup Bey vasıtasıyla bütün okuyucularına etkili yaşamın altın kurallarını açıklamaktadır.
Daha sonra Yakup Bey gelişmiş insan paradigmasının temel varsayımını anlatır. Kişi ister kara cahil olsun ister eğitim görmüş olsun, ister Türkiye'de ister Japonya'da büyüsün, ister Müslüman isterse Budist olsun, hatta ister kadın isterse erkek olsun bütün insanlar için geçerli temel kurallardan bahseder ve insanın kendi doğasını yansıtan temel ilkelere uyarak, ahenk içerisinde yaşadığı zaman, doğal özü ile uyumlu olacağından, psikoljik yönden gelişeceğini anlatır. Psikolojik yönden gelişen, dengeli ve doyumlu insanlar mutludurlar ve mutlu insanların kurmuş olduğu dünyada barış egemen olur.
Yazara göre, doğal ilkere uyulmadan yaşandığı zaman kişi özünü bulamaz ve kalıplara sokulan kişi kendine yabancılaşır. Özüne yabancılaşmış insan, psikolojik açıdan gelişemez. Psikolojik yönden gelişmemiş, dengesiz, doyumsuz ve mutsuz insanlardan oluşan toplum kalıplaşır ve stresli olur. Bu nedenle temel ilkere uymayan bireylerden oluşan toplumun gelişmesi zamanla durur ve çöküş başlar.
Temel ilkelerden birisi hakkaniyet ilkesidir. Hakkaniyet ilkesinden eşitlik ve adalet kavramları doğar. Hakkaniyet tanımlarının kullanıldığı bağlamlar kültürden kültüre farklı olabilir. Ancak bu kavram her kültürde vardır ve özde değişme yoktur.
Diğer temel ilkeler ise kişinin kendi kendini aldatmaması, inandığı değer ve ilkeler çerçevesinde yaşamak anlamına gelen "kişisel bütünlük"; kişinin düşündüğünü, hissettiğini davranışlarına aktarırken bir zamandan diğer zamana , bir ortamdan diğerine değişmeden süreklilik göstermesini ifade eden "tutarlılık"; yukarıdaki üç karekteristik özelliği yaşamında içerikleştiren insan anlamına gelen "dürüstlüktür".
Modern hayatta kendi benliği ile dış dünya arasında bu gibi çelişkileri hemen hemen her insan yaşamaktadır. Bu kitap ortaya koyduğu çözüm ve yaklaşım metodları yönüyle hemen her gruptan okuyucuya hitap etmektedir. Arayış içinde bulunan okuyucular bu eserde kendilerini bulacaklardır.

challenger_67
13-10-07, 12:36
Kitabın Adı Köprü Kitabın Yazarı Ayşe KULİN Yayınevi ve Adresi Remzi Kitabevi, İstanbul Basım Yılı 2001
KİTABIN ÖZETİ
Bir gün Erzincan Valisinin odasına bir köylü gelir ve masasının üstüne yeni doğmuş bir bebek bırakır. Vali köylü Bayram'a ne olduğunu sorunca durum anlaşılır. Bir süre önce Bayram karısının doğum vakti gelince, doğumun köydeki birkaç kadının yardımıyla yapılamayacağını anlamış ve karısını öküzünün çektiği taş arabasıyla su kenarına getirmiştir. Fırat Nehri üstündeki Başpınar Köprüsü bir süre önce baraj suları tarafından yıkıldığından, nehrin iki kenarı arasındaki ulaşım küçük bir feribot tarafından sağlanmaktadır; fakat o an feribotun kaptanı ortalarda yoktur. Güllü saatlerce bekler ama karşıya geçemediğinden kan kaybederek ölür. Bayram son anda çocuğunu Güllü'nün karnını keserek kurtarır ve tüm bunlardan devletin sorumlu olduğunu düşünerek validen hesap sormak istemektedir.
Aslında bu olay köprü yüzünden nehrin iki kenarındaki köylülerin yaşadığı ilk olay değildir, vali de bunun farkındadır ama yıllardır bir türlü bir çözüm yolu bulunamamıştır. Devlet her seferinde Kemaliye'ye gereğinin yapılacağı sözünü vermekte; fakat hükümet veya iktidardaki partiler değiştiğinde bir önceki dönemin projeleri rafa kaldırılmakta ve valilikle Ankara arasındaki uzun yazışma dönemi tekrar başlamaktadır.
Bayram, Vali'den oğluna bir anne bulmasını ister. Bunun üstüne Vali, Bayram'ı köye yeni gelmiş ve çocukları yeni doğmuş olan Mevlüt ve Elmas'a yollar. Elmas alevi bir aileden geldiği için Ailesi onun Mevlüt'le evlenmesine izin vermemiş, başka biriyle evlendirmeye kalkışmışdır. Mevlüt de Elmas'ı kaçırmış ve İstanbul'a gitmek için yola düştüklerinde doğum için bir süre bu köyde kalmaya karar vermişlerdir. Bayram'ın durumunu öğrenen Elmas az bir maddi yardım karşılığında Öksüz'ü emzirmeyi kabul eder, kendi oğlu Erdal'dan ayrı tutmayacağını söyler. Bayram ise arasıra Öksüz'ü görmeye gelmek için izin ister ve para bulmak için iş aramaya başlar.
Sonunda Bayram iş bulur. Yakında tekrar inşa edileceği söylenen köprünün temel inşaatında çalışmaktadır. İşini büyük bir gayretle yaptığı için herkesin taktirini toplar. Bayram'ın tek sıkıntısı Elmas ile Mevlüt'ün yakında köyden ayrılacak olmasıdır. Eğer onlar giderse Öksüz'e ne bir ev, ne de bir aile ortamı sağlayabilecektir. Bu nedenle gidip ustasıyla konuşur ve Mevlüt için de iş ister. Bayram'a çok güvenen usta onun bu isteğini kabul eder. Bayram içinde büyük bir sevinçle Mevlüt'ün yolunu tutar. Eve vardığında Mevlüt "Ben de seni çağıracaktım, konuşacaklarım vardı." der. Bayram Mevlüt'e ona iş bulduğunu söyler; fakat Mevlüt ve Elmas bir hafta içinde köyden ayrılmaya karar vermişlerdir. Her ne kadar Bayram onları ikna etmeye çalışsa da, başarılı olamaz.
Kısa bir süre sonra Mevlüt'lerin evinin kapısı yumruklanır, onlar bunun kendi köylerinden kaçtıkları için peşlerinden gelen kanlıları olduğunu düşünür ama içeri maskeli adamlar girer ve Mevlüt'ü sürükleyerek köyün meydanına çıkarırlar. Elmas köyün tüm erkeklerinin köy meydanına toplandığını görünce bunun bir terörist baskını olduğunu anlar. Kadınların ve çocukların gözlerinin önünde Başbağlar Köyü'nün tüm erkekleri kurşuna dizilir. Bunun üzerine Elmas koşarak eve gider ve Erdal ile Öksüz'ü saklamaya çalışır; ama bu sırada teröristlerden biriyle çatışır, onun yüzünü keser ve o zaman onun yıllar önce evden kaçan erkek kardeşi olduğunu anlar. İçeri giren başka bir terörist ise arkadaşına yapılanı görünce Elmas'ın oğlunu öldürür, bu arada Elmas'ın erkek kardeşinin ağacın dalları arasına sakladığı Öksüz ise kurtulur.
PKK baskınından sonra Bayram, Vali'nin odasına gelir ve teröristlerin tekrar salındığını söyler. Vali başta buna inanmasa da sonradan telefonla gerçek olduğunu öğrenir ve müdahele etmek için hemen mahkemeye gider. Bu sırada köprü yapımı için çalışmalar yapılmaktadır. Belediye Başkanı, Erzincan'ın yerlisi olan müteahhitler ve vali bir olup en sonunda Ankara'dan bir mühendisle anlaşırlar; köprünün masraflarını devletin karşılamayacağını anladıklarından ülkenin Erzincan'lı zenginlerinden para yardımı toplarlar. Vali mühendisi köye çağırır. Her ne kadar Hüdai bir yerli mühendis olarak Ankara'lı mühendisi ve projesini hiç beğenmese de, valilik projeyi kabul eder. Köprü çelikten yapılacaktır, tam yüz kırk ton ağırlığında olacaktır. Ankara'lı mühendisin inşa edeceği köprü ilk kez kullanılacak olan bir sistemle Ankara'da yapılacak, sonra parçalara ayrılıp demir çubuklar halinde Erzincan'a taşınacak ve parçalar tekrar birleştirilecektir. Köprünün Başpınar tarafında oturacağı nokta doldurularak üç yüz metre açıklık, altmış metreye düşürülecektir. İşte çelik köprü de bu dolgunun üzerindeki beton ayağın üzerine konacak ve karşı yakadaki diğer ayağa uzatılacaktır. İşin dolgu kısmını Hüdai'nin bulduğu bir müteahhit tamamlayacak, üzerine kızakları Hüdai yerleştirecek, geri kalanı ise Ankara'daki köprü tamamlanınca mühendis halledecektir.
Bu sırada Elmas hastanede yatmaktadır, vücudunda bir çok yanık olduğundan uzun bir süre hastanede kalması gerekmektedir. Elmas hastanede olduğundan Bayram, Öksüz'ü, Hatçe adında başka bir kadına emanet etmiştir; fakat Öksüz analığını özlemekte ve sürekli ağlamaktadır. Bayram ilk seferde yanına Öksüz'ü almadan Elmas'ı ziyarete gider. Elmas çok solgundur. Hemşire böyle giderse onun çok kısa sürede açlıktan öleceğini söyler. Bayram ne sorsa Elmas cevap vermemektedir, en sonunda Bayram "Öksüz de seni çok özledi." der. Bunun üzerine Elmas ilk kez gözlerini yerden ayırır ve Bayram'a bakar. Bayram bir dahaki gelişine Öksüz'ü de yanında getirir. Elmas'ın kokusunu alan Öksüz keskin yanık ilaçlarının kokusunun da etkisiyle ağlamaya başlar. Elmas Hemen Öksüz'ü emzirmeye başlar ve o da aynı şekilde ağlamaktadır. Bunu gören doktor Bayram'dan Elmas'ın iyileşmesi için her gün Öksüz'ü hasteneye getirmesini ister, aslında Bayram'ın da başka çaresi yoktur; çünkü Öksüz Hatçe'nin evindeyken bile hep analığını özlemektedir. Bayram müteahhiti arayıp bir aylığına işten çıktığını söyler ve Elmas'ın tedavisi bitene kadar her gün Öksüz'ü hasteneye götürüp getirmeye karar verir.
Aradan 2 yıl geçmiş ve Ankara'daki köprünün inşaatı bitmiştir. Mühendis bu haberi valiye müjdeler ve en kısa sürede köprünün parçalarının montaj ekibiyle birlikte Kemaliye'ye geleceğini söyler. Montaj ekibi köye ulaştıktan sonra Ankara'dan mühendisin kalp krizi geçirdiği haberi gelir. Bu, işlerin biraz daha uzayacağı anlamına geldiğinden Vali'nin morali bozulur ama yine de ümidini yitirmez, tek sıkıntısı Erzincanlı'ların sürekli onu suçlaması ve olup bitenlerin hesabını ona sormasıdır.
Bu sırada yeni bir terör saldırısı daha gerçekleşir. Teröristler Fırat üstündeki tek feribotu yakmışlardır. Olay montaj ekibini korkutur ve bir yıl projeye ara verilir.
Bir yıl sonra artık herşey hazırdır, tek sorun o kadar ağır bir köprünün nasıl karşı yakaya geçirileceğidir, bu aşamaya kadar kimse bu konuyu düşünmemiştir. Vali Karayolları'ndan yardım ister fakat bir süre önce kendi emekleriyle yeniledikleri yol bir gazetede Karayolları'nın aleyhinde bir haber olarak yayınlandığı için, teklifi kabul edilmez. Sonunda Çemişgezek'te Belediye'nin elinde üç yüz tonluk kızakta bir feribot bulunur. Artık tek umut bu feribottur.
Vali, Kaymakam ve ekibini feribotu almak için Bölge Müdürü'nü ikna etmek amacıyla Elazığ'a yollar. Bölge Müdürü köprünün o teknikle taşınacağına ikna olmadığı için feribotu vermez. Vali mühendisleri yanına çağırır ve onlara taşınıp taşınamayacağı konusunda eminler mi diye sorar ve tekrar Bölge Müdürü'nü arar. Hararetli bir telefon görüşmesi sonrasında karşı tarafı ikna eder. Feribotun bir an önce Kemaliye'ye ulaşması gerekmektedir; çünkü su seviyesi düştüğü anda köprü inşaatı bir yıl daha beklemek zorunda kalacaktır.
Bir hafta sonra feribot gelir ve köprünün karşı tarafa taşınması için hazırlıklar yapılmaya başlanır. Bütün Erzincan heyecanla bu olayı takip etmektedir. İlk denemelerde feribot gerçekten hiç ümit vermez, sürekli motor bozulur ve saatlerce tamir edilmeye çalışılır. En sonunda tam herkes ümidini yitirmişken köprü karşıya geçirilir ve iki parçası birleştirilerek yerine oturtulur. Köyde bayram havası yaşanır, yıllardır süren hasret ve çile sona ermiştir ve vali adını unutulmamak üzere Erzincan'lıların kafasına kazımıştır.
Bayram ve Vali birlikte köprünün üstünden geçerler. Bayram Vali'ye Elmas'ı nikahına aldığını müjdeler. Öksüz'ün ise adı değişmiştir, Bayram ona Vali'nin ismini vermiştir.

challenger_67
13-10-07, 12:36
A)BİÇİM İNCELEMESİ "dış yapı"

a)Romanın adı: Nefes nefese

b)Romanın yazarı: AYŞE KULİN

c)Basım yeri ve tarihi: Remzi Kitabevi ve birinci basım: Aralık,2002

d)Yazarın bağlı olduğu edebiyat dönemi:1940 sonrası edebiyat dönemi yani günümüz Türk edebiyatındandır.

B)iÇERİK İNCELEMESİ "iç Yapı"

1)Konu yönünden

a)Romanın Özetlenmesi:

Son Osmanlı Padişahlarından Fazıl Reşat Paşa’nın Leman hanımla evliliğinden Sabiha ve Selva adında iki kızı vardır. Sabiha ve kardeşi Selva kolejlerde okuyup, piyano ve dil dersleri aldılar ve çok kültürlü iki kız oldular.

Sabiha arkadaşlarıyla çay partilerine gidiyordu orada Macit adında bir gençle tanıştı ve 6 ay sonra evlendiler. Selva ise liseden beri hoşlandığı arkadaşı Rafael Alfandiri'yi seviyordu ama
Rafo Yahudi olduğundan babası bir türlü razı olmuyordu. O sırada tüm Avrupa’da savaş olduğundan Türkiye'de etkileniyordu. Türkiye kimin yanında olacağına karar veremiyordu.
Ruslar, sartları kabul edilmezse boğazları alacaklar, İngilizler ordu yardımında bulunmayacaklar, Almanlar ise Yahudilerin yanında olduğumuz takdirde saldıracaklardı.
Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık hesabı ama Türkiye akılcı bir politika izliyor, kimsenin yanında değilmiş gibi davranıyordu bu oyalama taktiğiydi yani Türkiye, savaşın ateşine bulaşmadan, Almanlarla Müttefikler arasında gerili ince ipte bir cambaz maharetiyle yürümeye çalışmaktaydı.

Macit üst düzeye yükselmişti ve ani gelen telefonlar ardından sabahlara kadar süren toplantılar Macit ile Sabiha'yı birbirinden uzaklaştırıyordu gitgide Sabiha ile Macit'in Hülya adında yedi yaşında birde kızları vardı. O sırada Selva ise babasından aldığı keçi inadıyla Rafo'nun da ailesinin ısrarlarına dayanamayıp birlikte Marsilya ya yerleşiyorlar. Ama Naziler her yere zehirli bir gaz gibi sızıyorlar. Naziler, Türk pasaportu yâda pasaportu yanında olmayanları ve Yahudileri bir yük vagonuna doldurup esir kamplarına götürüyorlar yâda sokağın ortasında iç çamaşırlarını indirip sünnetliler mi diye kontrol ediyorlardı. Ama Selva her şeyi göze alıp hamile bile kalmıştı. Ankara’ya o sıra, Macitin yanına yeni bir çocuk atanmıştı Tarık diye, dürüst bir Anadolu çocuğuydu Tarık ve Sabiha da Macit de onu çok seviyorlardı. Tarık kısa zamanda yükseldi ve Fransız(Paris) konsolosluğuna atandı bu arada Sabiha'nın en yakın arkadaşı olmuş, birbirlerinden ayrılacakları için çok üzülmüşlerdi. Selva ile ilgili her şeyi anlatmıştı Tarık'a Sabiha ve Tarık gidince ona yardım edeceğine söz vermişti Tarık, Paris’e iner inmez aradı Selva'yı tam trenden indiğinde Naziler yine işbaşındaydı zaten hiç durmuyorlardı ki. Tarık, Selva’ya Fransız konsolosu Nazım Kenter’den bir randevu ayarladı. Çünkü herkes SS'lerden kurtulmak için Türk konsolosluğunun önünde uzun kuyruklar oluşturmuştu pasaport için. Kocasının ve kendinin pasaportunu aldı.Selva bu arada Türkçe bilmeyenlere Naziler yakalarsa diye Türkçe öğretiyordu.Komşularından biri Selva'ya geldi ve konsolosu tanıdığı için kızı ve oğluna pasaport istiyordu.Selva çok iyi yürekli olduğu için kabul etti.Tarık ise İstanbul'dan bir arkadaşı Muhsin ile ev tutmuştu.Muhsin'in eve sürekli arkadaşları gidip geliyordu,bunlardan biri de Ferit idi.
Ferit ile Tarık çok iyi dost oldular. Hatta Tarık Ferih'in arkadaşı Margot'la çıkmaya başladı, Ferit zaten evliydi. Ferit gizli bir kuruluşta çalışıyordu ve Yahudi olan Türkleri ve pasaportu olmayanları ek bir vagona doldurup İstanbul'a göndermek istiyorlardı. Bu trenden bakanlıktan duymuş olan Tarık'ın da haberi vardı. Selva’da Tarık'tan öğrendi, babasından dolayı gitmeyi düşünmüyordu. Ama doğan küçük çocuğu Fazıl olunca ve Rofo'yu Naziler esir alınca fikrini değiştirdi. Ama Selva kurtulup diğer insanları orada bırakamazdı. Ne yapıp ne edip Tarık ve konsolosu yardın etmeye razı edince, oğlu ve kızına pasaport isteyen kadını, çevre komşularını, Rafo’nun kuzeninin ailesini herkesi bir evde topladılar sahte pasaportlar alındı, resimler yapıştırıldı.

Bu arada Selva herkese ihtiyaç duyacağı Türkçe cümleleri öğretiyordu. Marsilya’da gelişmeler böyleyken Ankara'da da durum karşıktı. Sabiha kocasının ilgisizliğinden çocuğuyla ilgilenmemeye başlar ve depresyona girer. Macit anne ve babasını çağırdı yanına, bir müddet orada kaldılar. Bu sırada Macit karısını briç partilerinden tanıdığı bir ruh doktoruna götürdü. Karısı içinde gizli kalmış bütün duyguları, ihtirasları ve kıskançlıklarını cerahat gibi akıtıyordu doktora, hatta kocasına bile söylemişti doktorunun yanında kendini çırılçıplak hissetiğini. Kocası bu durumdan şüphelenmişti ama sonra kendini ayıplamıştı. Fakat Sabiha kocasından bulmadı ilgi ve şefkati, en yakın arkadaşı doktoru, sırdaşında bulmuştu ve aralarında bir yakınlaşma olmuştu. Fakat bunu durdurup bir şey olmamış gibi devam ettiler hasta doktor ilişkilerine. Ama Sabiha gerçekten de bir gelgitteydi ve tedaviler ona çok iyi geliyordu.

Vatikan'ın İstanbul temsilcisinden sahte vaftiz belgeleri geldi bunları çocuklar için kullanacaklardı. Selva, Rafo ve Ferit sahte pasaport ve kimlikleri hazırlamışlardı ve herkes gerektiğince Türkçe biliyordu. Fakat trenin yolunu nereden geçeceğini bulamıyorlardı bir türlü, derken Ferit'in aklına geldi ve tam Berlin’in ortasından geçeceklerdi, zaten Berlin'in ortasından geçen bir trenden kim şüphelenirdi ki? Gel zaman git zaman trenin kalkacağı bildirildi ve bindiler trene, durduklarında birkaç kez Naziler kolaçan ettiler ama bir sorun çıkmadı.

Selva yine her zamanki gibi her olaya yetişti. Herkeste mutlulukla korku karışımı acayip bir duygu yüklüydü. İnsanlar o kadar korkmuşlardı ki, kopartıp atamamışlardı yüreklerinden fakat Selva başka bir şey düşünüyordu. Tüm bunlara ablası Sabiha ile annesi Leman Hanım ellerinde beyaz bir mendil sallıyorlardı. Babası gelmedi diye içinden geçirdi Selva,
"zaten neden gelsin ki diye düşündü.
Rafo küçük fazılı uzattı Selvaya annesine göstersin diye..işte o zaman gördü,Selva başını kaldırınca orada duruyordu,elinde bastonuyla,beyaz saçlı adam.

arın yanında acaba babası onu karşılamaya gelir miydi? Sabiha ve annesinin geleceğinden emindi ama babası? Fazıl Reşat Paşa, kızının küçüklük resimlerini görmüş ve Mucitten savaşın ilerlediğini duyunca kötü oluyordu. Nihayet Edirne'ye girdiler ve vagondaki herkes geldiklerine şükrettiler, daha sonra Rafo Selvaların komportamanına koştu. Çünkü sirkeci garına girmişlerdi.


b)Romanda ele alınan konu nedir?

Türkiye'nin 2.dünya savaşına girmeme çabaları, Nazilerin Yahudilere yaptıkları zulüm ve işkenceler ve Türk diplomatların Yahudileri kurtarma çabalarını anlatıyor. Aynı zamanda da o zamanın Türk diplomatların aileleri ile yasadıkları sorunlarında konu alıyor.

C)Yazar konuyu hangi açılardan ele almıştır?

a)İki insanın ayrı dinlerden olup ve bu insanların yaptıkları evlilik sonucu ailelerin gösterdikleri tepki.

b)Türkiye'nin 2.Dünya savaşına girmeme çabaları.

c)Diplomatların çektikleri zorluklar ve aile problemleri.

d)Kardeşlerin(Sabiha ve Selva) birbirlerini kıskanmaları sonucunda meydana gelen kötü olaylar.

e)Yahudilerin, Naziler tarafından çektikleri zulüm ve işkenceler.

D)Romanın serim, düğüm, çözüm bölümleri nereleridir?

SERİM BÖLÜMÜ:7–29 sayfalar arası.
DÜĞÜM BÖLÜMÜ:30–353 sayfalar arası.
ÇÖZÜM BÖLÜMÜ:353–360 sayfalar arası.


E)Romanda ulaşılan ana düşünce nedir?

Hiçbir ırkın, ulusun, milletin böyle işkencelere tabi tutulmaması gerekir. Böyle küçük düşürücü, onur kırıcı hareketler yapılmaması lazım.

2)Kişileri yönünden



A)Eserin önemli kahramanları kimlerdir?
Sabiha, Selva, Macit, Tarık, Fazıl Reşat Paşa, Leman hanım, Ferit, Rafael.

B)Kahramanların ruhsal ve fiziksel özellikleri nelerdir?

Fazıl Reşat Paşa; çok inatçı bir adam, son Osmanlı padişahı olmasından dolayı" keşke saltanat olsa" diyor. Ama cumhuriyete karsıda bir eylemde bulunmuyor.
Selva; babasına çekmiş, upuzun boyu var, hoş bir kız, yardımsever, akıllı, saf, iyi, sakin ve cesur fikirli bir kız.
Sabiha; Selvayı kıskanıyor ondan daha uzun diye, deprasyona giriyor. Kıskaç, sarışın, yeşil gözlü bir kız.
Rafo; Yahudi ve sevdiğine sadık. uzunboylu ve yakışıklı bir adam.
Tarık; babasının zorluklarla okuttuğu Mert bir Anadolu çocuğu, hayatı Paris'te öğreniyor.
Ciddi, şımarık biri değil, yardımsever bir adam.
Macit; devamlı toplantılarda bulunan, uzun boylu, yakışıklı bir adamdır.

C)kahramanlar gerçek yaşamda da karşımıza çıkacak tipler midir?

Evet, kahramanlar gerçek yaşamda da karşımıza çıkacak tiplerdir.

D)Kahramanlar arasındaki ilgi nedir?

Kahramanların ortak düşünceleri ve amaçları özgürlüktür.


3)Yer ve zaman yönünden



A)Roman nerede geçmektedir? Bu yerin belli başlı Özellikleri nelerdir.

Romanın büyük bir bölümü Fransa'da geçiyor. Fransanın’da Marsilya ve Paris şehirlerinde geçiyor. Paris, tam eğlence merkezi, her yerde güzel sık
Dükkânların, cafelerin ve eğlence yerlerinin olduğu ve dünyanın en
Güzel şaraplarının bulunduğu bir şehirdi


B)Kahramanların sosyal, kültürel yapılarıyla olayın geçtiği yer arasında bir uyum var mıdır?

Evet, kahramanların sosyal, kültürel yapılarıyla olayın geçtiği yer arasında bir uyum vardır.

C)Olay ya da durum hangi zaman diliminde geçmektedir?

2.Dünya savaşının olduğu dönemde geçmektedir.

D)Olay ya da durum ortaya konurken zamana göre bir düzenleme yapılmış mıdır?

Evet, olay ya da durum ortaya konurken zamana göre bir düzenleme yapılmıştır.

4)Dil ve anlatım yönünden


A)Dili anlaşılır nitelikte midir?

Evet, dili anlaşılır niteliktedir ve okuyucuyu sürükleyici bir niteliği vardır.

B)Yazar anlatımda ve konuşmalarda dili nasıl kullanmıştır?

Dili yalın ve akıcı kullanmıştır.

C)Anlatımda öznellik mi yoksa nesnellik mi ağır basar?

Anlatımda öznellik ağır basar.

D)Anlatım kaçıncı kişi ağzından yapılmaktadır(Birinci mi, üçüncü mü)?

Anlatım birinci kişi ağzından yapılmaktadır.

E)Dil ve anlatım yaşanan döneme uygunluk gösteriyor mu?

Evet, dil ve anlatım yaşanan döneme uygunluk gösteriyor.

challenger_67
13-10-07, 12:37
Beyaz Kale - Orhan Pamuk
KİTABIN ÖZETİ:

Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.

Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.

Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.

Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.

Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.

Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...

Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...

Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.

Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.

Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler

Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.

Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:

Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.

challenger_67
13-10-07, 12:37
Kitabın adı : Acı Tütün
Kitabın yazarı: Necati Cumalı
Yazım tarihi : 1974
Yayın Evi: İnkilap Kitabevi

ACI TÜTÜN

Çok umutluydu Urla’nın tütüncü halkı bu yılki tütün fiyatlarının yüksek olacağına inanıyorlardı. Bizim acemi aşık Ferit’ te. Binnaz’la evlenmek için gerekli olacak parayı bütün bir yılını verdiği tütünü satarak kazanacaktı. Eğer tahmin ettiği gibi fiyatlar yüksek olursa ahım şahım bir düğün yapacaktı.
Tütünler ambarlarda, köylüler ise sigara tümanından göz gözü görmeyen kahve köşelerinde bekliyorlardı. Buldukları eski bir radyo ile sabahtan akşama kadar haber bültenlerini dinliyorlardı. Kendi aralarında tahmini fiyatlar belirliyorlar ve sevinçten neredeyse uçuyorlardı. Köyün yaşlıları ise bir köşeye çekilmiş gençlerin haline acır bir tavırla oturuyorlardı.
Piyasanın acılmassına az bir zaman kala tütün eksperleri kasabaya gelmeye başlamışlardı. Onların gelmesi ile birlikte kasabada kısa süreli de olsa bir hareketlenme oldu. Kasaba doktoru’da tütün piyasasına atılmıştı.
Urlaya tayini çıkmasından sonra tütüncülükte iyi para var diyerek bu işe atılır. Doktorun piyasaya atılış sebeblerinden biriside karısının çok paragöz olmasıdır. Sürekli xxxxx oynayan boşa para harcayan karısından gizli olarak para biriktiriyordu.
Piyasanın acılmasına bir gün kala kasabada fırtınalar kopuyordu. Durum çylesine vahimdi ki kahvedeler artık 24 saat hizmet vermeye başlamıştı. Tütün sahiplerinin hepsinin uykusuzluktan gözleri şişmişti. Son günlerde çıkan birkaç karamsar haber köylünün bütün hayallerini alt üst etmişti. Ortam öylesine gergindiki kırk yıllık arkadaşlar bile en küçük bir laftan alınıyorlardı.
O büyük sabah geldiğinde bütün tütüncüler tekelin önünde toplanmiş tütün fiyatlarının açıklanmasını bekliyorlardı. Tütün eksperi beklenen fiyatları açıkladı. Açıklanır açıklanmaz büyük bir uğultu kopmştu. Eksper beklenen fiyatın yarısını söylemişti. Daha sonra daha önceden hiç planlanmış olmamasına karşın halkta toplu bir ayaklanma oldu. Kimse tütününü satmayacaktı.
Büyük bir direniş doğdu bu direniş öylesine büyüktüki bütün Ege bu dirernişe destek vermişti. Direniş büyüktü ama güçlü değildi. Onlarda biliyordu ki böylesine büyük bir direnişi organize olmadan sürdüremezlerdi.
Bütün Egeliler tütününü satınca bizim Ulalılarda tütünlerini ucuza satmak zorunda kaldılar. Akıllanmışlardı artık en kısa zamanda bir örgüt kuracaklardı. Bu sayade alıcılarla masaya oturup en azından kendi dertlerini anlatabilecek bir kapı bulacaklardı


Kitabı seçme sebebim:
Bu kitap bana arkadaşlarım tarafından daha önce tavsiye edilmişti. Ayrıca kitap benim büyüdüğüm EGE YÖRESİNDE geçiyordu. Bu da seçimimi etkileyen önemli bir unsurdur.

“Kitaptan beklediğini buldun mu?” diye soracak olursanız;
Evet tüm beklentilerimi karşıladı. Kitabı okurken anlatılan yerleri gözümde canlandırabiliyordum. Bu da kitabın anlatımının iyi olduğunu ispatlamaz mı?
Gerçi bu tek yönlü bir bakış açısı olabilir. Yani bu bölgeyi tanımayan biri okusa bu kitabı, bu kadar etkilenmeye bilir.

Kahramanlar : Ferit, Binnaz, Doktor, İsmet Bey, Sabri Bey, Yusuf , Hüseyin Kiraz.

Kitap hakkında kı görüşler : Kitapta köylülerin hayatı müthiş bir dil ile anlatılmış . Anlatım dili o kadar güzel ki konunun sıkıcılığını bana hiç hissettirmedi. Kitapta birlik ve beraberlik ön plana çıkmış olup dayanışmanın önemi vurgulanmıştır. Okuyuculara tavsiyem kitabı okumaları olacaktır


Öz Geçmişi

Edebiyatımızın önemli isimlerinden, çok yönlü bir edebiyat adamı, şair ve yazar Necati Cumalı 10 Ocak 2001’de hayata veda etti.
Yaklaşık altmış yıl boyunca şiir, öykü, roman, oyun, deneme, inceleme ve günceleriyle edebiyatın hemen her alanında eser vermiş olan Necati Cumalı, 13 Ocak 1921 yılında bugün Yunanistan’ın sınırları içinde bulunan Florina’da doğdu. Çocukluğunu İzmir’in Urla ilçesinde geçirdi. İzmir Atatürk Lisesinden mezun olduktan sonra Ankara Hukuk Fakültesinde öğrenimini tamamladı. Kısa bir süre Toprak Mahsulleri Ofisinde (1941-1942), ardından Millî Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde, yine aynı Bakanlığa bağlı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünde (1945-1948) çalıştı; 1949 yılında gittiği İzmir’de avukatlık stajını tamamlayarak 1957 yılına kadar İzmir ve Urla’da avukatlık yaptı. 1957-1959 arasını Paris’te geçiren Necati Cumalı, bir süre Paris Basın Ataşeliğinde çalıştıktan sonra yurda döndü. İstanbul Basın Yayın Müdürlüğünde raportörlük görevine atandı; 1960’ta evlendi; 1963 yılında eşinin görevi dolayısıyla Tel-Aviv’e, sonra da Paris’e gittiler. Bundan sonraki yıllarda yurt dışı gezilerine çıkan yazar, edebiyat çalışmalarını aralıksız olarak sürdürdü. Öykü ve romanları filme alındı. Tiyatro oyunları yıllarca sahnelendi, televizyona ve sinemaya uyarlandı. Eserleri peşpeşe baskılar yapan, yabancı dillere çevrilen Necati Cumalı’nın haklı ünü edebiyat dünyamızın önemli ödülleriyle pekişti: 1968 yılında Yağmurlu Deniz adlı şiir kitabıyla TDK Şiir Ödülünü; Değişik Gözle adlı kitabıyla 1957 ve Makedonya 1900 kitabıyla 1977 Sait Faik Hikâye Ödüllerini; Dün Neredeydiniz? adlı oyunu ile 1981 Kültür Bakanlığı Tiyatro Ödülünü; bütün şiirlerini topladığı Tufandan Önce ile 1984 Yeditepe Şiir Ödülünü; Viran Dağlar romanı ile 1995 Orhan Kemal Roman Ödülü ile Yunus Nadi Roman Ödülünü aldı.
İlk şiirini 1939 Urla Halk Evinin yayın organı olan Ocak dergisinde yayımlayan Necati Cumalı, daha sonra Varlık, Servet-i Fünun, Uyanış, Yeni İnsanlık, Küllük dergilerinde yazdı. İlk şiir kitabı Kızılçullu Yolu 1943’te çıktı. Garip şiirinin havasını taşıyan bu şiirlerden sonra 1945’te yayımlanan Harbe Gidenin Şarkıları kitabında toplum sorunlarına duyarlık gösteren şiirler ağırlık kazanır. Şiirlerinde yaşama sevinci, yalın duygular, yalın bir anlatım göze çarpar. 1957 yılına kadar şiir kitapları birbiri ardından gelir: Mayıs Ayı Notları (1947), Güzel Aydınlık (1951)¸ İmbatla Gelen (1955), Güneş Çizgisi (1957). Garip şiiriyle edebiyat dünyamızda kendisine bir yer edinen, genellikle küçük insan olarak adlandırılan, dar gelirli, sıradan orta tabaka insanının duyarlığını yansıtan şiirlerinde toplumsal konular da bu bakış açısı çerçevesinde yer alır. Şiire bir süre ara verip edebiyatın diğer alanlarında ürün vermeye devam eden Cumalı, şiirinde bir dönüşümün ifadesi olan Yağmurlu Deniz’de 1960-1965 arası siyasal ortamının etkilerini yansıtan, toplumsal yönü ağır basan kavga şiirlerine yer vermiştir. Bu tarihten sonra yazdıklarını Başaklar Gebe (1970), Ceylan Ağıdı (1974), Aç Güneş (bütün şiirleri, 1980), Tufandan Önce (bütün şiirleri, 1983), Aşklar Yalnızlıklar (toplu şiirleri, 1985), Kısmeti Kapalı Gençlik (bütün şiirleri, 1986) adlı kitaplarda toplamıştır.
Yazarın Kişisel Özellikleri:
Romanları, yukarıdaki örnekte olduğu gibi, yazarın kendi kişisel görüşlerini aktarması gibi teknik kusurlara rağmen, iyi kurulmuş; sağlam gözlemlere, gerçek hayatın dinamizmini taşıyan gerçekçi tasvirlere sahip; yerel renkliliği ve yerli unsurları içtenlik ve sadelikle yansıtmasıyla kendi insanımızı bulduğumuz gerçekten bizim olan romanlardır.
1959’da yayımlanan Tütün Zamanı, 1971’de Zeliş adıyla yeniden bastırılır. Kırsal kesim insanını anlatan diğer köy/kasaba romanlarımızın çağrıştırdıklarından farklıdır Necati Cumalı’nın romanı. O, köylüyü ideolojik obje yaparak kusurlarını, zaaflarını ya da erdemlerini abartmak yerine, onu kendi doğal çevresi içinde, kendi töreleri, değer yargıları, duyguları ve inançlarıyla sadelikle yansıtmasını bilmiştir. Bu bakımdan Necati Cumalı’nın gerçekçiliği, çarpıcı olmak için, az rastlanır, sivri olay ve kişilerin konu edilmesiyle uç noktalarda aranan bir gerçekçilik anlayışına karşıdır ve yazar esasında gerçekçi romancılığın ön koşulu olan bu sadelik ve doğruluktan ayrılmayarak romanını kurar. Kişilerin kendi dar çerçeveli, basit dünyaları içinde gösterdikleri bireysel gelişimi ve eylemlerini realiteye uygun biçimde ortaya koyarak yaşayan, tanıdık, yadırganmayacak kişiler yaratır. Toplumsal yapılanmanın bütün engellemelerine rağmen, okumuş şehir insanının önyargılarından uzak kalabildikleri ve doğal bir ortamda yaşadıkları için daha kendine özgü olmayı başarabilmiş kırsal kesim insanlarındaki bireysel oluşumları izleyebilmiş nadir yazarlarımızdan biridir Necati Cumalı. Yazarın gerçeğe ve insana saygısı, Anadolu insanını deneysel ya da ideolojik bir obje olarak görmesine engel olmuştur.
Kitap hakkındakı görüşler: Kitapta köylülerin hayatı müthiş bir dil ile anlatılmış . Anlatım dili o kadar güzel ki konunun sıkıcılığını bana hiç hissettirmedi. Kitapta birlik ve beraberlik ön plana çıkmış olup dayanışmanın önemi vurgulanmıştır. Okuyuyculara tavsiyem kitabı okumaları olacaktır.

challenger_67
13-10-07, 12:38
KRİSTAL DENİZALTI

Ahmet Altan 1950 yılında doğdu. İ.T.Ü. İktisat Fakültesini bitirdi. 1987'de köşe yazarı oldu. Ilk kitabı 1987 yılında yayınlandı (Dört Mevsim Son Bahar). Yazarın son kitabı ise aldatmaktır.
Ahmet Altan günümüzde popülaritesi yüksek olan bir yazar itiraf edeyim ki benimde onu ilk okumam popülerliğinden dolayı oldu. Ama okuduktan sonra anladımki bunu hakediyor. Hani erkeklerin özelliklede bayanlara karşı klasik bir cümlesi vardır “erkek olmadan bazı şeyleri anlayamazsınız” diye, bence de Ahmet Altanı bir bayan olmadan anlayamazsınız. Sunumunu yaptığım kitabı bir deneme olduğu için anlatamayacağım için sadece birini, benim en çok beğendiğimi yazıyor ve yorumunu size bırakıyorum.



Sana...

Sen, belki de bu mektubu aslında sana yazdığımı hiç bilmeden okuyacaksın.
Ben, senin bunu okurken parmağınla yanağına dokunduğunu, gözlerini hafifce kıstığı, saçlarını kulağının ardına attığını görmeyeceğim.
Elimin uzanamadığı yerlere kelimelerimle sokulmaya çalışmamın, kırılgan harflerden kurulmuş görünmez bir köprüden sana doğru yürürken düşmekten böylesine korkmamın, sana tek bir bakışla anlatabileceğime inandığım ve bir çoğunun belki bir ismi bile olmayan bir çok duygunun her biirine isimler bulmaya uğraşmamın beni nasıl yaralayıp yorduğunu bilmeyeceksin.
İlerde bir gün bana çok karmaşık ve anlaşılmaz gözükecek olsalar da şu anda bana ,kendime saplamak için elimde tuttuğum çelik bir bıçak gibi sade ve içmeye hazırlandığım zehirli bir su gibi berrak gözüken duygularımın, keskin ve yakıcı tadını onların üstünü örten sözcüklerin altından çıkarıp çıkarmamakta duyduğum kararsızlığı da herhalde sana hiç anlatamayacağım.
Halbuki bütün korkunçluğu sadeliğinde gizli olan duygularım o kadar açık ki.
Ben senin memelerini aklınla birlikte özledim.
Gülüşün, kasıklarının buğday yalazı parlaklığıyla birlikte aklıma geliyor
Yorulduğumda, bıktığımda, yenilginin tam kıyısında durduğumu hissetiğimde, beni sadece bana dokunarak iyileştirebiliyorum.
Değmeden, hatta bazen seni görmeden, hissettiğim bedeninin o yumuşak sıcaklığını istiyorum.
Yalnızım.
Kendimi yalnız hissediyorum ki, bu yalnızlıktanda kötü.
Benim yalnızlığımı ve kendimi yalnız hissetmemin yalnızlıktan da kötü
olduğunu anlayacak senden başka kimse yok.
Ve sen de yoksun.
Belkide hiç olmayacaksın.
Sözcüklerden oluşturmaya çalıştığım bir köprüden sana ulaşmaya çalışa - cağım.
Ve biliyor musun, sen bütün bunları okurken, ben yazdıklarımı şakacı gülüşlerimle reddeceğim.
Beni bir gün görürsen, gördüğünün bu satırları sana yazan adam olduğuma inanmayacaksın.
Duyduğum aşkı, özlemi ve bunları duymaktan duyduğum korkuyu güvenli bir duruşun ardına saklanacağım.
Yüzümde satırlarımdan bir iz aradığımda, onlar orda ormayacak.
Sana nasıl yalvardığımı hiç işitmeyeceksin, sıradan bir 'Nasılsın' sözcüğü saklayacak o yalvarışı.
Ama bütün bunlar, bu sahte kibir, bu şakacı gülüş, bu sıradan 'Nasılsın' sözü, bu güvenli duruş, içimdeki sesi dindirmeyecek.
Bütüm bunlara hiç aldırmadan bana sarılmanı bekleyeceğim, bazen benden babandan korktuğun gibi korktuğunu, bazen beni çocuğunu okşar gibi okşadığını görmek isteyeceğim.
Aralarında dolaştığım kalabalıklar içinde benim yanlızlığımı gören ve kendimi yanlız hissetmemin yanlızlıklardanda kötü olduğunu sezen bir tek sen varsın.
O kadar sade ki duygularım.
Memelerini aklınla birlikte özledim.
Gülüşün, kasıklarının buğday yalazı parlaklığıyla birlikte aklımda.
Kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum.
Sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunamazsan, işte o zaman, korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğa yapayalnız düşeceğim.
Beni tut, herşeye rağmen tut.

challenger_67
13-10-07, 12:38
KİTABIN ADI:SOL AYAĞIM
YAZARhttp://www.smileyvillage.com/smilies/happy0062.gifHRISTY BROWN
YAZAR HAKKINDA:1932de doğdu.Dublinli bir duvarcının 23 çocuğundan biridir.Beyin felci kurbanı olduğu için konuşmasını ve hareketleri kontrol edemiyordu.Yazıları GÜNLERİN İÇİNDEN,PARLAK MESLEK ,YAZ ÜZERİNDE GÖLGE veVAHŞİ ZAMBAKLAR.1981de öldü.
Özethttp://www.smileyvillage.com/smilies/happy0062.gifhrısty yirmi üç kardeşli ailenin bir çocuğudur.Chrısty dört aylıktan sonra farklı gelişmeler göstermiştir.Boynu hep arkaya düşüyor,bilekleri geriye kayıyordu.Bu sorunları ailasi kendileri çözmeye çalıştılar ama başarılı olamadılar.Chrısty bir yaşına geldiğinde doktora gittiler,doktorlar ise çocuğun beyinsel özürlü olduğunu söylediler.Ailesi çocuklarının özürlü olduğunu kabul etmek istemiyorlardı.Beş yaşına kadar Chrısty hep böyleydi.Tepki veremiyor,konuşamıyor,yürüyemiyordu.Derken Chrısty bir akşam herkez evde otururken ders yapan kardeşi Monanın