PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : [1] 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Munky
17-07-07, 18:00
KONYA - 1947, Halil İbrahim, Zekiye - Kara Harp Okulu, Tank Okulu, Kara Harp Akademisi, Silahlı Kuvvetler Akademisi - Almanca, Orta Arapça - Kurmay Subay - Kurmay Albay, 58 inci Tümen Kurmay Başkanı - XX nci Dönem Konya Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.

Munky
17-07-07, 18:01
1915 Kavak doğumlu.Ticaret Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı'nda bulundu. Ticaret, Devlet ve Koordinasyon Bakanı oldu. Ekonomiye olumlu katkıları oldu. On ve onbirinci dönem İzmir Millletvekiliydi. 1985 yılında vefat etti.

Munky
17-07-07, 18:01
[LEFT][B][FONT=arial][SIZE=5][COLOR=red]Abdurrahman Şeref ( 1853)- (1925)
[FONT=arial][SIZE=2][COLOR=#000000]Devlet adamı, tarihçi ve Osmanlı Devletinin son vak�anüvisti. 1853'te İstanbul�da doğdu. 1925'te öldü. İlk tahsiline Eyüp mahalle mektebinde başladı. Eyüp Rüşdiyesinde okudu. Bundan sonra 1873�te Mekteb-i Sultaniyi yani Galatasaray Lisesini bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı mektebe umumi tarih hocası oldu. Bu vazifesinden sonra da Mekteb-i Sultanide daha sonra da, Muallim Mektebinde umumi tarih hocalığı yaptı.Daha sonra Mülkiye Mektebine müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Sonra da Darülfünuna devletler tarihi hocası oldu. Pekçok yerde hocalık ve müdürlük vazifeleri yaptıktan sonra, Defter-i Hakani Nezaretine, A�yan meclisi üyeliğine, Maarif Nazırlığına tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak�anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve A�yan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi.

Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekilince yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Salih Paşa istifa edince açıkta kaldı. Kuvay-ı Milliye İstanbul�a gelip A�yan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref�in a�yan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim devresinde, 1923�te İstanbul Milletvekili oldu. Ankara�ya gidip Kızılay�a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul�a döndü. 1925�te öldü. Mezarı Edirnekapı�dadır.
Devlet adamlığından ziyade tarihçiliği ile meşhur olan Abdurrahman Şeref, saliseden balaya kadar bütün rütbeleri kazanmıştı.

ESERLERİ

Fezleke-i Tarihi Düvel-i İslamiye (İslam Devletleri tarih özeti), Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Zübdet-ül-Kısas, Tarih-i Asr-ı Hazır (Yaşadığımız asrın tarihi), Harb-i Hazırın Menşei (Birinci Dünya Harbinin sebeplerine dairdir), Sultan Abdülhamid-i Sani�ye Dair, Tarih Muhasebeleri, Umumi Coğrafya-yı Umrani, İlm-i Ahlak ve İstatistik, Lütfi Tarihi�nin sekizinci cildini hazırlamış ve Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında pekçok makaleleri neşredilmiştir.

Munky
17-07-07, 18:02
Bayındırlık Bakanı -Afyon MHP Milletvekili

BOLVADİN - 1952, Bekir Sami, Ayşe Dudu - Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Almanya Hannover Veteriner Yüksekokulu Hayvan Yetiştiriciliği ve Kalıtım Araştırmaları Enstitüsü Doktora - Almanca - Veteriner Hekim, Profesör Dr., Öğretim Üyesi - A.Ü. Veteriner Fakültesi Çiftlik Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi, F.Ü.Veteriner Fakültesi Dekanı, F.Ü.Yönetim Kurulu, Senatosu Üyesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kurucu Dekanı ve Öğretim Üyesi - Evli, 2 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

Yeni Bakan Akcan
Milliyet 20 Eylül 2001

İstifa eden Koray Aydın�ın yerine MHP Afyon Milletvekili Prof. Abdülkadir Akcan atandı. Başbakan Bülent Ecevit, Akcan�ın atama kararını açıklarken "Memlekete hayırlı olsun" dedi.

Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi�nden mezun olan Akcan, Almanya Hannover Veterinerlik Yüksek Okulu Hayvan Yetiştiriciliği ve Kalıtım Araştırmalararı Enstitüsü�nde doktora yaptı. Akcan, evli ve iki çocuk babası.

Munky
17-07-07, 18:02
Sivas Milletvekili-AKP

YILDIZELİ - 1954, Bedirhan, Ayferat - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Gazi Üniversitesi Doktora - Arapça, Fransızca - Maliye Doçent Dr., Öğretim Üyesi - Gazi Üniversitesi Bolu İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Dekan Yardımcısı, Hacettepe Üniversitesi İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi Maliye Bölümü Öğretim Üyesi - XIX, XX nci Dönem Sivas Milletvekili - Maliye Eski Bakanı - Evli, 3 Çocuk.

XXX

58. VE 59. HÜKÜMET DEVLET BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLATİF ŞENER

Abdullatif Şener, 1954 yılında Yıldızeli'nde doğdu.
İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta tamamlayan Şener, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni 1977 yılında bitirdi.
Bazı kamu kuruluşlarında memur ve denetim uzmanı olarak çalıştıktan sonra, Gazi Üniversitesi Bolu İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nde akademik çalışmalara başlayan Şener, aynı üniversitede Maliye Anabilim Dalı'nda doktorasını tamamladı, bulunduğu fakültede Dekan Yardımcısı olarak görev yaptı. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ne geçen Şener, bu üniversitede görev yaparken doçent oldu.
1991 seçimlerinde Sivas milletvekili olarak Parlamentoya giren Şener, 1996-1997 yıllarında 54. Hükümette Maliye Bakanlığı yaptı.
19, 20 ve 21. Dönem Sivas milletvekili olarak TBMM'de bulunan Şener'in, yayınlanmış bir kitabı bulunuyor.
Şener, evli ve dört çocuk babası.
Abdullatif Şener, 3 Kasım 2002'de yapılan seçimlerde Sivas'tan parlamentoya girdi.

Munky
17-07-07, 18:03
1942 yılında Denizli�nin Çivril ilçesinde doğdu.Ankara Hukuk Fakültesi Mezunu. Serbest avukat. Evli 2 çocuk babası. Denizli milletvekilliği, Devlet Bakanlığı ve Bayındırlık Bakanlığı yaptı.Uzun yıllar CHP Genel Sekreterliği yaptı.Çatışmacı bir laiklik söylemi kullandı.Deniz Baykal�ın üslup değişikliğine girdiği süreçte kadro dışı kaldı.

Munky
17-07-07, 18:03
Ahmet Cevdet Paşa(1822 � 1895)

Osmanlı devlet adamı, tarihçi ve hukukçu. 12 ciltlik bir Osmanlı tarihi yazmış, Mecelle'nin hazırlanmasında önemli rol oynamıştır.
1822 � 1895 yılları arasında yaşamıştır. İlköğrenimini Lofça'da yaptı. 1839'da İstanbul'a gelerek Fatih'teki Papasoğlu Medresesi'ne girdi. Burada öğrenimim sürdürürken bir yandan da tarih, coğrafya, astronomi, matematik gibi alanlarda özel ders aldı ve Fransızca öğrendi. Medreseyi 1844'te bitirdikten sonra Premedi (bugün Arnavutluk'ta) kazası kadılığına atandı. 1845'te İstanbul ruüsu alarak müderris oldu. 1846'da Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın yanında görevlendirildi. Bu tarihten paşanın öldüğü 1858'e değin hukuksal konularda danışmanlık yaptı. 1849'da, olağanüstü görevle Bükreş'te bulunan Fuad Efendi'nin (Paşa) yanma gönderildi. 1850'de Meclis-iMaarif üyeliğiyle birlikte Darülmuallimin müdürlüğüne atandı. 1851'de yeni kurulan Encümen-i Daniş üyeliğine getirildi. Bu kurul tarafından Osmanlı Deveti'nin 1774'ten sonraki tarihini yazmakla görevlendirildi. 1855'te vakanüvisliğe atandı. 1856'da Galata kadısı oldu. 1857'de "Mekke" payesi aldı.

Fransızca, Farsça öğrenmiş, bunun yanısıra matematik, felsefe, kozmoğrafya ve tabii ilimler üzerinde de çalışmış dönemin ünlü bir hukukçusudur. Kadılık, Divan-ı Ahkam-ı Adliye Reisliği yapmıştır.
�Mecelle-i Ahkam-ı Adliye� isimli hukuk metnini oluşturanların başında gelmiştir. Divan-ı Ahkam-ı Adliye Reisliği nazırlığı (bakanlığa) çevrilince ilk adalet bakanı olmuştur. Beş kez adalet bakanlığı, üç kez eğitim, iki kez evkaf, bir kez dahiliye, ticaret ve ziraat bakanlıklarında bulunmuştur. �Cevdet Tarihi� en önemli eseridir.

Munky
17-07-07, 18:04
1940 yılında Rize'nin Fındıklı ilçesinde doğdu. Carnegie-Mellon Üniversitesi'nde İnşaat Yüksek Mühendisi olan Hacaloğlu, Pıttsburgh Üniversitesi'nde de ekonomi üzerine lisansüstü öğrenim gördü. Başbakanlık Müşaviri (1980-1981), Müsteşar Yardımcısı (1978-1979) ve DPT'de İktisadi Planlama Uzmanı (1973-1977) olarak görev alan Hacaloğlu, CHP�de siyasete başladı, SODEP'in İstanbul Kurucu İl Başkanlığı'nı yaptı. İstanbul milletvekili seçildi. CHP Parti Meclisi üyesi oldu.İnsan Hakları'ndan sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu.

Munky
17-07-07, 18:04
Ali Çetinkaya (d. 1878, Afyon - ö. 21 Şubat 1949, İstanbul), asker ve siyaset adamı. Kurtuluş Savaşı'nda Ayvalık'ta ilk direnişi örgütlemiş, Cumhuriyet döneminde bayındırlık ve ulaştırma bakanlığı yapmıştır.

Afyon Rüştiyesi'nde ve Bursa Askeri İdadisi'nde okudu. 1898'de Mekteb-i Harbiye'yi bitirdi. Makedonya ve Arnavutluk'ta çetecilere karşı yapılan savaşlara katıldı. 1907'de Manastır'da ittihat ve Terakki Cemiyeti'ne girdi, cemiyetin örgütlenmesinde rol oynadı. II. Meşrutiyet'in ilanından (1908) sonra Bulgar çetecilerine karşı gönderilen güçlerin komutanlığım yaptı. Trablusgarp Savaşı'nda (1911-12) Derne'de İtalyanlara karşı çarpıştı. I. Dünya Savaşı'nda Irak, Kafkasya ve Makedonya cephelerinde görev aldı. 1917'de kaymakam (yarbay) oldu. Mondros Mütarekesi'nin (30 Ekim 1918) ardından Ayvalık bölgesindeki 72. Alay komutanlığına atandı. 29 Mayıs 1929'da Ayvalık'ı işgal eden Yunanlılara karşı ilk direnişi başlattı ve halkın da direnişe katılmasını sağlayarak Ayvalık cephesini oluşturdu.

Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan son Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Afyon mebusu olarak katıldı. İngilizlerin 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal etmelerinden sonra Malta'ya sürüldü. 1921'de serbest bırakılın Çetinkaya Ankara'ya gitti ve Afyonkarahisar milletvekili olarak TBMM'ye katılarak Müdafaa-i Hukuk grubunda yer aldı. Halk Fırkası'nın (sonradan Cumhuriyet Halk Partisi) meclis grubu başkan vekilliğini yaptı. 1925'te TBMM'de tartıştığı Ardahan milletvekili Halit Paşa'yı vurdu. Aynı yıl Ankara İstiklal Mahkemesi başkanlığına getirildi. Bu mahkeme 1926'da Mustafa Kemal'e İzmir'de düzenlenen suikast ile ilgili görülen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (TPCF) kurucuları ile eski İttihatçıları da yargıladı. Bu eylemleriyle önemli eleştiriler aldı.

Çetinkaya 16 Şubat 1934'te nafia vekilliğine (bayındırlık bakanlığı) atandı ve bu görevi 3 Nisan 1939'a değin, 6. ve 7. İnönü, l. ve 2. Bayar, l. Refik Saydam hükümetlerinde sürdürdü. 3 Nisan 1939'da kurulan 2. Refik Saydam hükümeti döneminde ilk kez oluşturulan muhabere ve münakale vekilliğine (ulaştırma bakanlığı) getirildi. 20 Kasım 1940'ta bu görevden ayrılan Çetinkaya, ölümüne kadar Afyonkarahisar milletvekilliğini sürdürdü.

Munky
17-07-07, 18:05
Gazeteci, yazar, eğitimci ve siyaset adamı. 1889 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ne girdi. Dört yıllık dönemin son yılında buradan ayrılarak, Fransızca'sını ilerletmek amacıyla 1886'da Paris'e gitti. Ertesi yıl, Fransa'dan Cenevre'ye geçti ve İstanbul'a döndü. Yeniden Mülkiye Mektebi'ne başladı ve okulun son sınıfına geldiği sırada, tahrikçiliği yüzünden Halep'e sürgün edildi (1889). Orada kaldığı yıllarda Halep İdadisi'nde Türk Dili ve Osmanlı edebiyatı hocalığı yaptı. Halep'teki durgun hayata daha fazla dayanamadı ve Jön Türklerin bir çeşit karargâhı haline gelen Paris'e gitti (1894). Jön Türklerin Abdülhamit ile arasını bulmaya çalıştı. Bir yandan da gazetecilik yapıyor, İstanbul'daki İkdam gazetesine Paris izlenimlerini anlatan yazılar ve çeviriler gönderiyordu. Jön Türklerle ilgili çabalarının karşılığını bağışlanmak ve Brüksel Elçiliği'nde ikinci katipliğe atanmak suretiyle aldı. Ne var ki, huzursuzluk burada da yakasını bırakmadı. İttihatçılardan çekindiği için İstanbul'a dönmedi.

Mısır'a gitti (1896). İstanbul'a, II. Meşrutiyetin ilanından bir gün önce döndü. Döner dönmez de yeni eleştiri hedefini seçti ve İkdam gazetesinde İttihat ve Terakkicilere karşı ağır yazılar yazmaya başladı. Bir yandan da Edebiyat Fakültesi'nde siyasi tarih dersleri veriyordu. Ali Kemal'in, akıbetini hazırlayan gerçek kişiliği bu dönemde ortaya çıkmıştır. Hemen bütün çevresiyle sürekli kavga halindeydi. Sınıfta öğrencilere Fransa'daki siyasal liberalizmi hararetle övüyor, kendisiyle aynı fikirde olmayan kişilere şiddetle saldırıyor, gençlerin öfkesini bunlara yöneltmeye çalışıyordu. Ali Kemal'in tahrikleri 31 Mart Olayı ile zirvesine ulaştı. Olayı bastırmak üzere gönderilen Hareket Ordusu İstanbul'a gireceği sırada Ali Kemal Paris'e kaçmak zorunda kaldı (1908). Bu arada Mülkiyedeki görevine son verilmişti.

Tekrar Türkiye'ye döndüğünde Damat Ferit Hükümeti iş başındaydı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yavaş yavaş ön plana geçmeye başlamıştı. Ortam her bakımdan Ali Kemal için elverişliydi. II. Meşrutiyetin getirdiği özgürlüklerden yararlanarak saldıracağı çok sayıda düşman vardı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası'na giren Ali Kemal, bu amaçla Peyam gazetesini çıkarmaya başladı. Mülkiyedeki hocalığa da geri verilmişti. Siyasi mücadelesini İkdam gazetesinde de sürdürüyordu. Ali Kemal I. Dünya Savaşı'nın başladığı sıralarda gazetesini kapatmak zorunda kaldı. Babıâli baskısından sonra tutuklandı. Serbest bırakılınca Viyana'ya gitti. Savaş bitmeden Türkiye'ye döndü, fakat herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadı. Bu tutumu İttihat ve Terakki liderlerinin Türkiye'den kaçışına kadar sürdü (1918). Bu arada Damat Ferit Hükümeti'nde Maarif Vekilliğine getirildi. Daha sonra Kabinede yer değiştirerek Dahiliye Nezareti'ne geçti.

Ali Kemal, Atatürk'e karşı çıktı. O tarihte İçişleri Bakanı idi.10 Kasım 1922 günü, MM Grubu'na bağlı birkaç kişi İstiklal Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere kendisini Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Gerçekte ise Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Nurettin Paşaya teslim edildi. Ali Kemal, Nurettin Paşayla görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde bekleyenler tarafından linç edildi.Gazeteciliğinin yanı sıra çeviriler yapan Ali Kemal, tarih ve edebiyat alanlarında da çalışmıştır.

ESERİ
"Ömrüm" adıyla yazdığı anılarını Peyam-ı Edebi'de yayımladı (Aralık-Haziran 1914).

HAKKINDA YAZILANLAR
1.Gazetecinin İnfazı
Osman Özsoy
Timaş Yayınları

�Son yüzyıl içinde sadece ülkemizde değil, hemen tüm dünyada, konumları itibariyle en çok tartışılan kesimi basın mensupları oluşturdu. Gazetecilerin olaylara bakışı, yaklaşımı ve yönlendirmesi hep tartışma konusu oldu. Yargısız infaz yaptıkları iddiasıyla sürekli eleştirilen bu insanlar, gün geldi, kendileri de yargısız infazla karşı karşıya kaldılar. Bu kitapta, kalemin gücünü ve gerektiğinde bir silah kadar nasıl etkili olabileceğini gösteren önemli bir örnekle karşı karşıyasınız. O kadar etkili bir kalem ki, bir yanda yazılarıyla hükümetleri sarsarken, diğer yanda etkisiz muhalifleri ateşleyip iktidara getiren önemli bir kalem. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na sokulmasının düşünüldüğü günlerde, İttihatçıların, karşılarında muhalif güç kalmaması için önce gazetecisini kapattıkları ve kalemini susturdukları önemli bir kalem. O kadar önemli ki, Kuvayı Milliye temsilcileriyle İstanbul Hükümeti arasında ilk resmi temas sağlandığında, yazı yazmasının engellenmesi ve gazetesinin Anadolu'ya girmesinin ve kürsüde adı ilk zikredildiğinde, meclis sıralarında dalgalanmalar meydana getiren ve çok geçmeden de, yazı yazmasının engellenmesi için İstiklal Mahkemeleri'nce gıyabında hakkında kararlar alınan bir kalem. Ali Kemal'den bahsediyoruz. Niyetimiz kimseyi aklamak veya itham etmek değildir. Bu kitap, aynı zamanda, tarihe malolmuş insanları çeşitli yönleriyle değerlendirmede önemli bir örnek teşkil edecektir. Bu kitap, bir insanın yetişmesinde ve kişiliğinin oluşumunda etkili olan aile, okul, arkadaş, çevre ve toplum faktörlerinin rolünü gösteren önemli ve gerçek örneklerle doludur. Dış baskının ve kuşatılmışlığın bir ülkeye neye malolduğunu kitapta tüm çıplaklığıyla göreceksiniz. Nasıl mı? Okuyun bizzat görün.�

Munky
17-07-07, 18:06
1984 yılında yapılan yerel seçimlerde Konya-Ereğli'den Belediye Başkanı seçilen Ali Talip Özdemir, iki dönem bu görevini sürdürdü. 1987 genel seçimlerinde Konya Milletvekili olarak parlamentoya girdi.1991 yılında Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı'nda kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Ali Talip Özdemir, Çevre Bakanlığı'nın kurulmasıyla da ilk Çevre Bakanı unvanına sahip oldu.1992 yılında yapılan ara yerel seçimlerde İstanbul - Bakırköy Belediye Başkanlığı'na seçildi ve bu görevi iki yıl sürdürdü. 1995 erken genel seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili oldu. ANAP ve DYP'den oluşan 53. Hükümet'te Basın ve Enformasyondan sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yaptı.Ali Talip Özdemir, 18 Nisan'da yapılacak yerel seçimlerde ANAP tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi fakat seçilemedi.


HAKKINDA YAZILANLAR

ÖZDEMİR DÖNEMİ
Milliyet 12 Ocak 2003

Mesut Yılmaz�ın siyaseti bırakmasının ardından yapılan üçüncü olağanüstü kongrede ipi göğüsleyen Ali Talip Özdemir, Anavatan Partisi�nin dördüncü Genel Başkanı oldu

3 Kasım seçimlerinde barajı aşamaması üzerine Mesut Yılmaz�ın genel başkanlığını bıraktığı ANAP�ın 3. Olağanüstü Kongresi�nin galibi Ali Talip Özdemir oldu. Özdemir, ANAP�ın 4. genel başkanı seçildi.
ANAP kongresi alışılmadık görüntülere sahne oldu. Yılmaz, katılmadığı kongrenin yapıldığı salona posterini astırmadı. Yılmaz ailesinden sadece kardeş Turgut Yılmaz�ın katıldığı kongrede, Ali Talip Özdemir, Lütfullah Kayalar�a karşı ittifak oluşturdu. Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli, Işın Çelebi, Perihan Genç ve Yaşar Barut, Özdemir lehine, Adil Aşırım da oy verme işlemi sürerken Kayalar lehine yarıştan çekildi.

AŞIRIM�IN OYU AÇIKLANMADI
Kongrede 1155 delegeden 1082�si oy kullandı, 4 oy geçersiz sayıldı. 640 delegenin desteğini alan Özdemir ilk turda seçilirken, Kayalar�a verilen oylar 428�de kaldı. Oy verme işlemi sürerken çekildiği gerekçesiyle oyları açıklanmayan Aşırım�a destek veren delege sayısı 10�u aşmadı.
Varılan uzlaşmayla Divan Başkanlığı�na eski bakanlardan Şükrü Yürür seçildi. Kayalar ve Özdemir, protokol yerine delegenin arasında oturmayı tercih etti. Yürür�ün, "dört eğilimi birleştirdiğini" vurguladığı Özal�ın sinevizyon gösterisindeki "Kaybedip yeniden kazanmak lazım" başlıklı açıklaması büyük alkış aldı. İlk sözü alan Barut, ardından konuşan tek kadın aday Genç ve Çelebi, Özdemir lehine yarıştan çekildiklerini açıkladı. Pakdemirli de, Özdemir lehine adaylıktan çekildiğini açıklayınca salonda tartışma çıktı. Özdemir taraftarlarının alkışları, Kayalar cephesindeki protestolara karıştı.

�ABİLİK YAPTIM, ÇEKİLDİM�
Pakdemirli çekilme gerekçesini, "Anlaşma yapmıştık. Kamuoyu yoklamasında kim önde olursa ondan yana geri çekilecektik. Onun yanında telefonuma çok sayıda �Abiliğini yap, geri çekil� diye mesaj geldi. Ben de abilik yaptım geri çekildim" sözleriyle açıkladı. Çelebi de, konuşmasından sonra Özdemir�le elele tutuşarak, salonu selamladı. Protokolün olduğu bölüme pet şişe atan Kayalar taraftarlarının, Ali Talip Özdemir�in konuşması sırasında attıkları sloganlar da salondaki havayı gerginleştirdi.
Adaylığını kongrede açıklayan merhum Adnan Kahveci�nin amcasının oğlu Niyazi Kahveci, sürpriz çıkışı için, "Ben Kahveci�yim. Bizde her şey Kahveci usulü ile yapılır" dedi.

�12 EYLÜL�ÜN BAŞKANI�
Kayalar, hiç kimseden icazet almadan kendi aklına güvenerek genel başkan adayı olduğunu belirtirken, Özdemir�i "12 Eylül�ün atanmış belediye başkanı" diye eleştirdi. Özdemir de, "ANAP bir ailedir. Sakın ola ki, kimse kimseyi kırmasın. Sizi adaylardan birine oy vermeye çağırmıyorum. Sizi yepyeni bir ANAP�a davet ediyorum" dedi.
Genel Başkan�ın hakkında yolsuzluk iddiası bulunmaması gerektiğini vurgularken Yılmaz�a teşekkür eden Pakdemirli de, "ANAP bir daha yolsuzluklarla anılmamalı" dedi.

AŞIRIM İKNA OLDU
Seçim devam ederken Genel Başkan Yardımcısı Fevzi İşbaşaran, Aşırım�ı Kayalar lehine adaylıktan çekilmeye ikna etti. Kayalar ve Aşırım, kürsüye çıkıp birlik mesajı verdi. Lütfullah Kayalar�ı destekleyen grubun tezahüratı üzerine Seçim Kurulu Başkanı, Divan Başkanı Yürür�ün olaya müdahale etmesini istedi. Yasalara aykırı davranıldığı anonsunu yapan Yürür, güvenlik güçlerinin olaya müdahale etmesini istedi, ancak uzun süre "Kayalar - Aşırım omuz omuza" sloganı atıldı.

YILMAZ: KARIŞIRDIM AMA...
Kayalar adına lobi yaptığı ileri sürülen Turgut Yılmaz "Benim adıma birileri konuşuyor, karar veriyor, ama bunların dışındayım. Kongreye müdahale etseydim çok şey değişirdi. Çok iyi karışırdım, ancak müdahalem olmadı" dedi.

Kürsüden birlik çağrısı
Özdemir, sonucun açıklanmasının ardından teşekkür konuşması yapmak üzere kürsüye çıktı. Tüm adayları yanına çağırıp birlik görüntüsü veren Özdemir, şunları söyledi:
"Kayalar ve Aşırım�ı gösterdikleri centilmence yarıştan dolayı kutluyorum. Yarış bitti, bütün ANAP�lılar bir aile şimdi. Hepimiz bütünüz. Ayağa kalkalım. Hepinizin birbiriyle kucaklaşmasını istiyorum."
Kayalar, kongrede namuslu, onurlu, şerefli mücadele verdiğini vurgularken sadece kendisini destekleyenlere teşekkür etti. Aşırım da, "Özdemir�in başarılı olması için elimizden geleni yapacağız" dedi.
Pakdemirli ise, "Bu güzel bir yarış, ancak araba ufak. Özdemir mazbatasını alana kadar anahtar bende" diye espri yaptı.

12 çocuklu ailenin oğlu
Ali Talip Özdemir, 1953 yılında Konya�nın Ereğli ilçesinde dünyaya geldi. 12 çocuklu bir Sümerbank işçisinin oğlu olan Özdemir, çocukluğunda terzi ve berber çıraklığı yaptı. Aynı zamanda da okudu. Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve yüksek lisans yaptı.
Eğitimi döneminde siyasete ilgi duyan Özdemir, ANAP�ın Anadolu�daki kurucusu oldu. 1984�te Konya Ereğli Belediye Başkanı seçildi. 1987�de görevinden ayrılarak Konya milletvekili seçildi. Turgut Özal�ın genel başkan olduğu dönemde ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1991�de Mesut Yılmaz�ın başkanlığında kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Özdemir, ilk Çevre Bakanı ünvanını aldı.
1992�de Bakırköy Belediye Başkanı seçildi. Ardından yeniden milletvekili seçilen Özdemir, ANAP - DYP�den oluşan 53. Hükümet�te devlet bakanı olarak görev yaptı. 18 Nisan seçimlerinde ANAP�tan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na aday gösterildi, ancak seçilemedi. 14 yıllık evli olan Özdemir, evli ve üç çocuk babası.

Munky
17-07-07, 18:07
Mustafa Asım Köksal, 1913 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre eğitimi aldı. Ankara'da bulunduğu sıralarda Kerkük alimlerinden Muhammet Efendi�nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Etem'den tasavvuf terbiyesi aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı�nda memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu. 1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu.
1983 yılında 18 ciltlik İslam Tarihi adlı eseriyle, Pakistan Siret Ödülü�nü kazanmıştır. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Asım Köksal 1998 tarihinde vefat etmiştir.

ESERLERİ
İslâm Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet (18 cilt), Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Kılavuzu, Tevbe, Reddiye, Peygamberler (manzum), Peygamberimiz (manzum bir siret), Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 Sorusuna Cevap, Türkçe Ezan Meselesi, Şeyh Bedrettin (basılmamıştır), Şeyh Ahmet Kuddisi hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslâm İlmihâli.

Munky
17-07-07, 18:07
1941 yılında Elazığ'da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Aydın Güven Gürkan, Gazi Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olarak görev yaptı. Gürkan, bir süre de AITA Gazetecilik ve Halkla Ilişkiler Yüksekokulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 17. Dönem'de Antalya, 18. Dönem Elazığ, 19. dönemde de Içel milletvekili seçilen Gürkan, feshedilen Halkçı Parti ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanlığı görevlerinde bulundu. Ingilizce ve Almanca bilen Gürkan bir çocuk babası. (byasar)

10 mayıs 1941 yılında Elazığ'ın merkez köyünde dünyaya geldi. Babasının memur olması nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Anadolu'nun çeşitli illerinde tamamladı ve 1963 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin, Maliye ve Iktisat bölümünü bitirdi. Ardından Almanya'da Köln Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 70 yılında Gazi Üniversitesi'nde doktor asistan olarak akademik kariyerini sürdürdü. 1973 yılında, doçent olan Gürkan, 37 yaşında profesör ünvanını aldı. Gazi Üniversitesi'ne bağlı Gazetecilik ve Halkla ilişkiler Yüksek Okulu'nda müdürlük yapan Aydın Güven Gürkan, uzun yıllar Ekonomik Doktrinler kürsü başkanlığında bulundu ve bir süre rektör vekilliği görevini de sürdürdü. 1981 yılında, YÖK sistemini ve baskıları protesto ederek üniversiteden ayrıldı. Prof. Gürkan, 1983 yılında politikaya girerek

17. Dönem Halkçı Parti'den Antalya Milletvekili oldu. 1984 tarihinde HP'nin Genel Sekreterliği'ne, 1 Temmuz 1985 tarihinde ise partinin genel başkanlığına seçildi. SODEP ile birleşme konusunda SODEP Genel Başkanı Erdal Inönü ile temaslar yürüten Gürkan, kısa sürede anlaşmayı sağlayarak 3 Kasım 1985'te gerçekleşen birleşmenin mimarlarından oldu. Birleşmenin ardından aynı gün oy birliği ile SHP adını alan birleşik partinin ilk kurucu genel başkanı olan Gürkan, 1 Haziran 1986'da bu görevini Inönü'ye bıraktı. Eylül 1986 yılında SHP Genel Başkan Yardımcılığı'na seçilen Gürkan, 29 Kasım 1987 yılında SHP Genel Başkan Yardımcılığı'na seçilen Gürkan, 29 Kasım 1987 tarihinde yapılan genel seçimlerde parlamento dışında kalarak, aktif politikaya bir süre ara verdi. Daha sonra aktif politikaya yeniden dönen Gürkan, 30 Temmuz 1991 tarihinde yapılan kurultayda SHP Parti Meclisi Üyeliğine seçilerek, parti tarafından yeniden aktif olarak görevlendirilmiş oldu.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan Genel Seçimler sonucu Içel ilinden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 2. kez girdiği TBMM'de 7 Kasım 1991 günü Grup Genel Kurulu'da Grup Başkanvekilliği'ne seçilen Gürkan, aynı göreve 22 Eylül 1992'de yeniden seçildi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yaptı.Bilahare CHP içinde muhalif ve edilgen bir üye kimliğiyle sol kanatla hareket etti.Denez bayakal�ın yeniden genel başkanlığa seçilmesinden sonra ayrı bir sol parti kurma gerektiğini söyledi.Gürkan, Almanca ve yayın izleyebilecek düzeyde de Ingilizce biliyor. Gürkan'ın çeşitli ders notlarının yanısıra yayınlanmış çok sayıda makalesi ve "Kalkınmanın, sosyo-ekonomik sorunları" adlı bir kitabı bulunmaktadır. Prof. Gürkan bir çocuk babası.

Munky
17-07-07, 18:08
Erzurum Milletvekili-DYP
GAZİANTEP - 1942, Süleyman, Emine - Ankara Yüksek Öğretmen Okulu, DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü - Eğitim, Kültür - Öğretmen - Öğretmen Okulları Genel Müdürü, Özel Yükseliş Koleji Genel Koordinatörü - XIX uncu Dönem Gaziantep, XX nci Dönem Kayseri Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 3 Çocuk.

Munky
17-07-07, 18:08
Beşir Atalay
58. VE 59. HÜKÜMET DEVLET BAKANI

KESKİN - 1947, Mehmet - Memduha - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Master ve Doktora - İngilizce - Sosyolog, Prof.Dr., Öğretim Üyesi - Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi, DPT Sosyal Planlama Daire Başkanı, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi, Kırıkkale Üniversitesi Kurucu Rektörü, Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi Koordinatörü - Devlet Bakanı - Evli ve 3 çocuk babası.

Munky
17-07-07, 18:09
Giresun Milletvekili-ANAP
GÖRELE - 1949, Mehmet, Fatma - İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi - İngilizce - Tıp Doktoru - Serbest Tabip - XVII, XVIII, XIX, XX nci Dönem Giresun Milletvekili - TBMM Başkanlık Divanı Eski İdare Amiri - Devlet Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
17-07-07, 18:09
1945 yılında Batı Trakya Gümülcine'de doğdu.Ailesi, Gümülcine'den Bursa'ya göç etti.Lise mezunu, evli ve 3 çocuk babası.Ticari faaliyetlerini özellikle tekstil sahasında yürüttü.Nergis Holding�i kurdu.Bursa�dan DYP milletvekili seçildi. Devlet Bakanlığı yaptı. Banka ve televizyon sahalarına girdi.Bu faaliyetlerinde başarısız oldu.Halen gözaltında bulunuyor.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Çağlar, Türk polisine teslim
Doğan Uluç
Hürriyet 28 Nisan 2001

Interpol tarafından kırmızı bültenle aranırken ABD'nin New York Kenti'nde tutuklanarak hakim önüne çıkarılan Cavit Çağlar, Türkiye'ye döndü. Türkiye'den giden üç Interpol görevlisinin eşlik ettiği Çağlar uçağa kelepçeli olarak bindirildi.
New York Bölge Mahkemesi'nde kendi arzusuyla ��Türkiye'ye dönmek istediğini�� belirten Çağlar'ı taşıyan THY uçağı sabah saat 10.30'da Atatürk Havalimanı'na inecek. Etibank ve Egebank davalarında hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan eski bakan ve işadamı Çağlar, DGM savcısına ifade verdikten ve hakkındaki tutuklama kararı vicahiye çevrildikten sonra cezaevine konulacak.

17 Nisan Salı gününden beri 10 gece, 11 gün tutuklu kaldığı hapishaneden çıkarılan Çağlar, dün gece Türkiye saatiyle 00:20'de Ankara'dan gelen Türk Interpol görevlileri ve dört FBI ajanı eşliğinde JFK Havaalanı'na götürüldü. Çağlar'ın, ellerinin kelepçeli olduğu ve tutuklandığından beri tıraş olmadığı gözlendi. Çağlar, ellerindeki kelepçeyi, tutuklandığı gün de üzerinde bulunan beyaz pardösünün altına gizlemeye çalıştı.

Yolcu kalabalığının içine sokmamak amacıyla, Çağlar, ��businnes class�� salonundan doğrudan ��Aydın�� adlı THY uçağının en arka kısmına alındı. Çağlar alındıktan sonra yolcular uçağa bindirildi. Çağlar uçağın arka koltuklarına oturtuldu ve önünde iki sıra boş bırakıldı. Uçak saat 01.00'de havalandı. Çağlar'ı taşıyan uçağın sabah saat 10.30'da Atatürk Havalimanı'na inmesi bekleniyor.

Çağlar, 5 milyon dolar kefaletle serbest bırakılması talebinin reddedilmesi üzerine Türkiye'ye gitmek istediğini bildirmişti.
Amerikalı Yargıç, bu isteği yerinde bularak, Çağlar'ın sınır dışı edilerek Türkiye'ye gönderilmesine karar vermişti.

Munky
17-07-07, 18:10
Ankara Milletvekili
YOZGAT - 1946, Hacı Ahmet, Meliha - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - İngilizce Orta Fransızca - Serbest Avukat, Yozgat Belediye Başkanı, Anavatan Partisi Kurucu Üyesi - XVIII inci Dönem Yozgat, XX nci Dönem Ankara Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 3 Çocuk.

XX

58. VE 59. HÜKÜMET ADALET BAKANI CEMİL ÇİÇEK

Cemil Çiçek 1946 yılında Yozgat'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan Çiçek, Anavatan Partisi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı.
ANAP iktidarlarında devlet bakanlığı görevinde bulunan Çiçek, daha sonra Adalet ve Kalkınma Partisi'ne katıldı.
İngilizce ve Fransızca bilen Çiçek, 3 çocuk babası.

Munky
17-07-07, 18:10
1928 yılında Arjantin�in Rosaria kentinde doğdu. Tıp öğrenimi gördü. Öğrenciyken okuluna bir yıl ara verip, Güney Amerika kıtasında geziye çıktı. Macera diye başladığı gezinin ardından Che, komünist oldu. Meksika�da siyasi mülteci olarak bulunan Raul ve Fidel Castro�yla tanıştı. Bu tanışıklık Che�yi de Küba�nın ele geçirilmesi hedefine ortak etti. 1956-1959 yılları arasında süren gerilla savaşı Küba�da başarıya ulaştı. Önce Merkez Bankası�nın başına, ardından Sanayi Bakanlığı�na getirildi.Bu görevlerde başarısız oldu.

Hayal edilenle gerçekleşen devrim arasındaki uçurum Che Guevara�yı yeni hayallere sürükledi.Yeni hayal, devrimin bütün Latin Amerika�ya yayılmasıydı.Bu amaçla Bolivya�ya gitti.Devrim konusunda Che Guevara�nın üç temel değişiklik düşüncesi şunlardır: 1. Halk güçleri düzenli orduya karşı zaferi kazanabilir. 2. Devrim yapmak için her zaman tüm şartların bir araya getirilmesi gerekmeyebilir. 3. Latin Amerika�da savaşın temel alanı kırsal kesim olmalıdır.Marksist düşünceden esinlense de marksizme yabancı bu düşünceler sadece Latin Amerika�da değil, dünyanın birçok yerinde yankı buldu. Özellikle maceracı gruplar, Che Guevara efsanesinin büyüsüyle aileyle, toplumla ve neticede tarihle çatışarak hayat karşısında yenik düştüler.

Komünizmin insanlık için yeni bir umut olarak ortaya sürüldüğü bir dönemde Che Guevara bir mücadele simgesi olarak görüldü.Fakat bu simge incelendiğinde toplum ve devlet hayatında görev alarak insana hizmeti başaramayan bir maceracının gerçekten hayale kaçışı görülür.Ancak yanlış bir dünya görüşüne bağlanarak da olsa, yanlış metotlarla yola çıksa da onda sömürgeci beyaz adama karşı halktan yana bir tavır olduğu da bir gerçektir. 1967 yılında öldürülmüştür.


HAKKINDA YAZILANLAR

1.CHE GUEVARA Ernesto Che Guevara Konuşuyor
Çınar Yayınları

Ernesto Che Guevara Küba Devrimi'nin önemli liderlerinden biri ve 1960'ların en ünlü gerillasıydı. Batista diktatörlüğüne karşı Küba isyanını başlatan grubun içinde bulunan Guevara, Küba Ulusal Bankası Başkanı ve Endüstri Bakanı olarak görev yaptı. 1965 Mart ayında ortadan kayboldu ve önce Afrika ulusal mücadelelerine, sonra da Bolivya'daki gerilla savaşına katıldı. 8 Ekim 1967'de Bolivya'da başında bulunduğu gerilla birliğiyle beraber Bolivya askerleri tarafından öldürüldü. Che'nin konuşmaları, makaleleri, röportajları ve mektuplarından oluşan bu derleme, geçirdiği siyasi evrimi maceraperest bir öğrenciden bir devrimi yönetebilecek bir asker ve siyasetçiye dönüşen bir kişiliği açıklamaya katkıda bulunacaktır.

2.Çizgilerle Che Guevara Yeni Başlayanlar İçin
Sergio Sinay, Miguel Angel Scenna
Milliyet Yayınları

Che Guevara gerçek bir serüvenciydi. Ve her şeyden önce yaşamın olanaklarını keşfetmeye cesaret etmiş insandı. Fikirleri ile eylemleri arasındaki uyumu ve eylemlerinin yüklediği sorumluluğu gözeterek, duygularıyla hareket etti. 1967'de Bolivya'da ölümünün üzerinden yaklaşık 30 yıl geçmesine rağmen Che simgesi, tutku yoksunu bir yüzyılın genel görünümünde daha bir önem ve gerçeklik kazanıyor, politik gücünü yitiriyor, bizi geçici ve bütünlükten yoksun tanımlamalara sürüklüyor. "Yeni Başlayanlar için Che Guevara"da, kendisini Latin Amerikalı bir yurtsever olarak tanımlayan Arjantinli bir doktorun yaşamı anlatılıyor. Guevara'nın duyarlılığının beslendiği olaylar, eylemler ve anlarla bir misyon yüklenmiş olmanın anlamı, dayanışma, fedakarlık ve görev anlayışı vurgulanıyor. Che simgesi, onu hümanist bir paradigmaya dönüştüren politikaların dışına taşarak, kuşağındakiler ve sonraki kuşaklar için güncelliğini ve vazgeçilmezliğini koruyor.

3.Oğlum Che Ernesto Guevara
Lynch
Çivi Yazıları

Oğlum Che'nin geride bıraktığı silahı elime alacak kadar genç ve yeterince cesur olsaydım bu kitabı asla yazmazdım. "Che, fabrikalarda, inşaatlarda, madenlerde ve tarımda işçi olarak çalıştı. Amerika'yı yaya olarak, motorla, arabayla, kamyonla, trenle ve uçakla dolaştı. Yanısıra; birçok spor türünde faaliyet göstermeye ve satrançta en yüksek kategoriye ulaşmaya zaman buldu. Kişisel olarak yaşayıp gördüğü için, Amerikamızda az gelişmişliğin nedenlerini titizlikle inceledi. İş arkadaşları üzerindeki etkisine dayanarak, gerçek bir pedagog olduğu söylenebilir. 39 yıllık yaşamında çalışması o kadar verimliydi ki, eksiksiz biyografisini yayınlayabilmek için uzun yıllar çalışmak ve hazırlanmak gerekir. Bu zorluklar bu konuyu ele alan herkes için geçerli; fakat hakkında yazdığı insanlar arasında kan ve sevgi bağı bulunan biri için bu zorluklar daha da boyutlanıyor. Benim görevim, onun hakkında yazmak ve onu değerlendirmek değil. Okura, Ernesto Guevara de la Serna'nın insan olarak nasıl biri olduğu hakkında bir fikir vermek. Onu aile yaşamı içinde, anne-babasıyla, kardeşleriyle ve dostlarıyla canlandırmak istiyorum. Önüme, onun yanında gördüğüm, yaşadığım, duyumsadığım ve ıstırabını duyduğum herşeyi yazma görevini koydum. Onun mektuplarını yeniden okurken, onun sözlerini ve ailenin seslerini anımsarken duyumsadıklarımın çok azını iletebilirsem, o zaman amacıma biraz daha yaklaşmış olacağım. Masamızın başında yaptığımız sohbetlerin anısı bende bugün hala özlem ve şefkat duyguları uyandırıyor." Che'nin yaşamının değişik kesitleri bugüne kadar Türkçe dahil olmak üzere dünyanın neredeyse tüm dillerine aktarıldı. Che'nin biyografisini yazmak ise, Baba Guevara'nın söylediği gibi, çok boyutlu zorluklar içeriyor. Bu zorlukları aşmak ve onun bütünsel portresini ortaya çıkarmak, okuru uzun bir yolculuğa davet etmek anlamını taşımaktadır.

4.O Yıl Hiçbir Yerde Değildik
Che Guevera ve Afrika Gerillası
Felix Guerra,Paco Ignacio Taibo II,Froilan Escobar
Alan Yayıncılık / Çağdaş Edebiyat Dizisi

Che 1965 yılının Mart ayında son kez Küba'da görülüp ortadan kaybolmuştu. 1967 yılında Bolivya'da küçük bir gerilla grubunun başında ortaya çıkana kadar, Che'nin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Comandante Che, yaklaşık bir yılı bulan bu süre zarfında neredeydi, ne yapıyordu?

Kübalı gazeteciler Froilan Escobar ve Felix Guerra, Che'nin o yıl Kongo'ya geçip devrimi Afrika'ya taşımak için Kübalı ve Afrikalı companerolarla
birlikte mücadele ettiğini gösterir belgelere rastlayınca, ünlü Meksikalı polisiye yazarı Paco Ignacio Taibo II ile birlikte Kongo'da çatışmaya katılmış companeroların birçoğu ile tek tek konuşup ortaya, tarihi bir belge koyuyorlar. Adının gizli tutulmasını isteyen Kübalı bürokrat da bizzat Che'nin "Devrimci Mücadeleden Pasajlar" başlıklı notlarını ekibe iletince, tanık beyanları ile Che'nin notları bütünleşip, "uluslararası kurtuluş mücadelesinin" doksanlı yıllara kadar tamamen gizli kalmış bir sayfasını aralıyorlar.

5.Bolivya Günlüğü
Ernesto Che Guevara
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

HAKKINDA YAZILANLAR

Che�nin kızına yunus kaçakçısı suçlaması
25.02.2002 Hürriyet

Arjantinli efsanevi devrimci Che Guevara'nın kızı Celia Guevara'nın, okyanusta yakalanan yunusları Karayip Adaları'ndaki eğlence havuzlarına illegal olarak satan şebekenin kilit ismi olduğu öne sürüldü.
İngiliz The Observer Gazetesi'nin haberine göre Küba'nın başkenti Havana'daki Ulusal Akvaryum'un başveterineri olan Celia Guevara'nın adı, Amerikan Gümrük Müdürlüğü'nün kaçak yunus ticaretiyle ilgili soruşturması sırasında ortaya çıktı. Amerikan Gümrük Müdürlüğü, Küba'ya yönelik ticaret ambargosunun delinip delinmediğini araştırırken, Amerikan vatandaşı olan Graham Simpson'un faaliyetlerini incelemeye aldı. Aynı zamanda İngiliz pasaportu taşıyan Simpson, dünyanın en büyük yunus ihracatçısı olan Küba'nın başkenti Havana'daki akvaryumdan altı adet yunus satın almıştı. Değeri yüz binlerce doları bulan bu yunuslar, İngiltere'nin denizaşırı toprağı olan Anguilla'daki ��Dolphin Fantaseas�� adlı deniz parkında turistleri eğlendiriyordu. Amerikan Gümrük yetkilileri, bu yunusların Simpson'a satılmasından Celia Guevara'nın sorumlu olduğunu ileri sürüyor.

Amerikan vatandaşı olması nedeniyle açılan soruşturma sonunda Simpson suçlu bulunursa Dolphin Fantaseas adlı şirkete 1 milyon dolar para cezası kesilecek ve hem Simpson, hem de şirketin Amerikalı hissedarları hapis cezasına çarptırılabilecek.

Munky
17-07-07, 18:11
1927 yılında Istanbul�da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni ve Istanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. eğitiminden sonra Milletlerarası Güvenlik Dairesi Planlama ve Yardımlar Şubesi Müdürlüğü, NATO�da Daimi Temsilcilik, 1960 CHP kontenjanından Kurucu Meclis üyeliği, 1961 CHP Istanbul Milletvekiliği, Birleşmiş Milletler'de Daimi Temsilcilik, büyükelçilik görevleri Kırca'nın devlet kademelerinde aldığı görevler. Kırca politikanın yanında gazeteciliği de hiç bırakmadı. Forum, Akis (Metin Toker'in kurduğu), Kim ve Yeni Forum dergilerinde ve Vatan, Yeni Gün ve Yeni Vatan gazetelerinde yazdı. 1995 yılından itibaren periyodik olarak Yeni Yüzyıl'da yazan Kırca'nın anayasalar neredeyse özel ilgi alanı.

19. dönemde ise DYP listesinden İstanbul Milletvekili seçildi. Kırca, 1991'de DYP'den İstanbul Milletvekili seçildikten sonra Tansu Çiller'in başkanlığında kurulan 51. Hükümet'te Dışişleri Bakanı olarak görev yapmıştı.

1961'den bu yana bütün Anayasalar'ın hazırlanmasında önemli görevler aldı.

Evli ve 3 çocuk babası.

HAKKINDA YAZILANLAR

*Babası, meşhur maarifçilerden Yeni Kolej'in kurucusu Mehmet Ali Kırca.
*Ilk kayınpederi büyük edebiyat ve tarih bilgini Fuat Köprülü.
Coşkun Kırca Hadi Uluengin Hürriyet 5 Ekim 1995

XXX

Eski bakanlardan Coşkun Kırca hayatını kaybetti...
Milliyet 24 Şubat 2005

Eski dışişleri bakanlarından, emekli büyükelçi ve yazar Coşkun Kırca, İstanbul'da öldü. Edinilen bilgiye göre, Coşkun Kırca, geçirdiği kalp krizi sonucu kaldırıldığı VKV Amerikan Hastanesi'nde hayatını kaybetti.

Coşkun Kırca'nın (78) cenazesinin, 26 Şubat Cumartesi günü İstanbul'da toprağa verileceği bildirildi. AA muhabirinin Coşkun Kırca'nın kızı Selcan Kırca'dan aldığı bilgiye göre, kalp yetmezliği teşhisiyle geçen yıl Aralık ayında VKV Amerikan Hastanesi'nde tedavi altına alınan Kırca, yapılan tüm müdahalelere rağmen bu sabaha karşı ''kalp ve solunum yetmezliği'' sonucu hayatını kaybetti.Coşkun Kırca için, 26 Şubat Cumartesi günü saat 10.30'da Galatasaray Üniversitesi'nde bir tören düzenlenecek. Kırca'nın cenazesi, Teşvikiye Camii'nde öğleyin kılınacak namazın ardından Feriköy Mezarlığı'nda defnedilecek.

Munky
17-07-07, 18:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2437.jpg
Damat Ferit Paşa ( 1853)- (1923)
1853 yılında İstanbul'da doğdu. Paris, Berlin, Petersburg ve Londra elçiliklerinde çalıştı. Londra elçiliğine tayin edilmediği için Şûrayı Devlet üyeliğinden çekildi. 1908'den sonra Ayan Meclisi'ne, 1919 Mart'ında da Tevfik Paşa'nın yerine sadrazamlığa getirildi; aynı zamanda Hariciye vekiliydi. İzmir'in işgal edilmesi, Paris Barış Konferansı'nda isteklerinin kabul edilmemesi üzerine iki kere istifa etti. Bu arada yurt dışına kaçan İttihatçıları idama mahkum ettirdi. 21 Temmuz 1919'da tekrar kabineyi kurduktan sonra, Kuva-yı Milliye'yi dağıtmak için Kuvay-i İnzibatiye'yi kurdu. Buna karşılık Anadolu'nun çeşitli yerlerinden gelen tepkiler karşısında istifaya zorlandı. 5 Ekim 1920'de 4. defa sadrazamlığa getirildi. Kabineyi yenilemek üzere 11 Nisan 1920'de istifa etti. 31 Temmuzda tekrar sadrazamlığa geldi ve bu dönemde Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Fakat İstanbul Hükümeti ile TBMM'nin uzlaşmasına engel olduğu için İngilizlerin baskısı ile 17 Ekim 1920'de görevinden ayrıldı. 1922 yılında yurtdışına kaçtı ve 1923 yılında Fransa'nın Nice kentinde öldü.

Munky
17-07-07, 18:12
1938 yılında Magosa�nın Ergazi Köyünde doğdu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu ve Ankara� da Üroloji ihtisası yaptı. 1976 Genel Seçimlerinde UBP�den Milletvekili seçildi ve 1977�ye kadar Eğitim ve Kültür İşleri Bakanlığı yaptı. 1981 Genel Seçimlerinde yeniden Milletvekili seçildi. 1983 Kasımında Kurulan Kurucu Mecliste görev aldı. 1985 Genel Seçimlerinden sonar Başbakan olarak atandı. İngilizce ve Rumca bilen Dr. Derviş Eroğlu evli ve dört çocuk babasıdır.

18 Aralık 1983 tarihinde UBP Genel Başkanlığına getirilen Dr.Derviş Eroğlu sırasıyle;

Temmuz 1985�te TKP ile ortak I. Eroğlu Hükümetini.
Eylül 1986�da YDP ile ortak II. Eroğlu Hükümetini.
Haziran 1988�de Bağımsızlarla ortak III. Eroğlu Hükümetini.
Mayıs 1990 Milletvekili Seçimlerinden sonra ise IV. Eroğlu Hükümetini kurdu.

12 Aralık 1993 Milletvekilliği Erken Genel Seçimlerinden sonra (Ocak 1994�de) Hükümeti DP-CTP ortaklığına devretti.

Dr. Derviş Eroğlu; 1984-1986-1988-1990-1992 Kurultaylarında tek aday olarak Genel Başkan seçildi. 1994 Yılında yapılan X. Kurultayda ise rakibi karşısında Genel Başkanlık için yarıştı ve % 70�lik bir delege oyu ile yeniden Genel Başkan seçildi.

16 Ağustos 1996 tarihinde UBP-DP koalisyonu oluşmuş ve bu tarihte Dr. Derviş Eroğlu Başkanlığına UBP-DP ortaklık Hükümeti kurulmuştur.

28 Haziran 1998 tarihinde gerçekleştirilen Yerel Seçimlerden birinci parti olarak Ulusal Birlik Partisinin çıkmasını sağlayan Dr. Derviş Eroğlu 6 Aralık 1998 tarihinde gerçekleştirilen Milletvekilliği Genel Seçimlerine Başkanı bulunduğu Ulusal Birlik Partisi�nin seçimlere götürmüş ve %40 oyla seçimlerden Ulusal Birlik Partisi�nin birinci parti olarak çıkmasını sağlamıştır.

30 Aralık 1998 tarihinde TKP ile kendi Başbakanlığında VI. EROĞLU Koalisyon Hükümetini oluşturan Dr. Derviş Eroğlu, 9 Mayıs 1999 tarihinde gerçekleştirilen XII. Olağan Kurultay�da yeniden Ulusal Birlik Partisi Başkanlığına seçilmiştir.

6 Mayıs 2001 tarihinde gerçekleştirilen XIII. Olağan Kurultayda oyların % 70.5 olarak yeniden UBP Genel Başkanı seçilmiştir.

7 Haziran 2001 tarihinde DP ile VII. EROĞLU Koalisyon Hükümetini kurmuştur.

14 Aralık 2003 tarihinde yapılan KKTC Milletvekilliği Genel Seçimleri sonucu Dr. Derviş Eroğlu meclise giren Ana Muhalefet Partisi UBP�nin Genel Başkanıdır.

HAKKINDA YAZILANLAR

KKTC�de 2005 seçim sonuçları/ Ömer BİLGE
Hürriyet 21.02.2005


KKTC�de dün yapılan erken genel seçimlerde, sandıktan CTP çıktı. Talat, yüzde 44.45�e ulaşmasına rağmen koalisyon kurmak zorunda.

KKTC�de 147 bin seçmen 14 ay aradan sonra ikinci kez parlamentosunu ve hükümetini belirlemek üzere dün sandık başına gitti.

Katılım oranının yüzde 80.76 olduğu seçimlerde, son seçimde yüzde 35 oy alan Başbakan Mehmet Ali Talat�ın partisi CTP, oy oranını yüzde 44.45'e çıkardı.

CTP BİR DÜŞTÜ, UBP BİR YÜKSELDİ

Yüksek Seçim Kurulu'ndan (YSK) bu sabah alınan kesin olmayan resmi sonuçlara göre, daha önce 25 milletvekilliği kazandığı açıklanan Cumhuriyetçi Türk Partisi'nin (CTP) sandalye sayısı 24'e düştü, Ulusal Birlik Partisi'nin (UBP) sandalye sayısı ise 18'den 19'a yükseldi.

Milletvekili sayısındaki durum, Girne sonuçlarında meydana gelen değişiklikten kaynaklandı. Girne'de 5 olarak açıklanan CTP milletvekili sayısı 4'e inerken, UBP'nin 3 olan sandalye sayısı 4'e yükseldi. Demokrat Parti'nin (DP) 6, Barış ve Demokrasi Hareketi'nin (BDH) 1 olan milletvekili sayılarında değişiklik olmadı.

SANDALYE DAĞILIMI

Son açıklamanın ardından 50 üyeli Meclis'te sandalye dağılımı şöyle oldu:

CTP: 24 UBP: 19 DP: 6 BDH: 1

OY ORANI
Sandıkların tamamının açılmasıyla partilerin oy oranları şöyle belirlendi:

Cumhuriyetçi Türk Partisi : 44.45
Ulusal Birlik Partisi: 31.71
Demokrat Parti: 13.49
Barış ve Demokrasi Hareketi: 5.81
Toplumcu Kurtuluş Partisi: 2.41
Yeni Parti: 1.60
Milliyetçi Adalet Partisi: 0.52

Xxxx

KIBRISLI KURBANLAR
Adem Yavuz Arslan
Aksiyon 28 Ekim 2000

İkinci Dünya Savaşı sırasında kaybettiği babasının izini arayan Kıbrıslı bir Türk, tarihi bir olaya da ışık tuttu: Nazi kurbanı Türkler. Aralarında KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu'nun babasının da bulunduğu Kıbrıs Türkleri İngiliz Ordusu'nda Almanlara karşı savaşmış, bir kısmı şehit olmuş ve mezarları da Mısır'dan Çek Cumhuriyeti'ne kadar değişik ülkelere dağılmıştı

Dünya tarihinin en kanlı savaşı olarak kayıtlara geçen 2. Dünya Savaşı'nın üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti ancak savaşın kayıplarıyla ilgili her gün yeni bilgiler ortaya çıkmaya devam ediyor. Tarihi kayıtlara göre Türkiye 2. Dünya Savaşı'na katılmamıştı. Ancak gün yüzüne çıkan gerçekler katılmadığımızı sandığımız bir savaşın, aslında çok sayıda Türk'ün hayatını kaybetmesine ya da esir kamplarına düşmesine neden olduğunu gösteriyordu. Gün yüzüne çıkan tarihi kayıtlara göre özellikle Rus Ordusu saflarında Almanlara karşı savaşmış ve esir kamplarına düşmüş 450 bin civarında Türk vardı. Savaşın sonunda da 110 bin Türk esir kamplarından Ruslara teslim edilmiş ve iadenin ardından bu Türklerin kurşuna dizildikleri haberi gelmişti. Aradan geçen zaman içerisinde 2. Dünya Savaşı sırasında kayıplarımızın bunlarla da sınırlı olmadığı ortaya çıktı. Londra'da yaşayan Ayten Bekir isimli Kıbrıslı Türk'ün İngiliz Ordusu'nda yer aldığını duyduğu babasının mezarını aramaya koyulmasıyla başlayan süreçte tarihi bir gerçek daha ortaya çıktı: Sayıları tam olarak bilinmemekle birlikte Kıbrıslı Türkler İngiliz Ordusu'nda Nazi Almanya'sına karşı savaşmıştı. İngiliz, Rum ve Türk askerlerinden oluşan Kıbrıs Alayı'na (Cyprus Regiment) mensup ve elde edilen bilgilere göre 66'sı şehit olan Türk askerlerinin mezarları Mısır'dan Çek Cumhuriyeti'ne kadar değişik ülkelerde kimsesiz ve sahipsiz olarak bulunuyordu

Yıllar süren arayış

Herşey aslında Londra'da yaşayan Ayten Bekir ve kızkardeşlerinin, kendileri çocukken İngiliz Ordusu'na katıldığını duydukları babalarının mezarlarını araştırmaya başlamasıyla start almış oldu. Ayten Bekir, Kuzey Kıbrıs Esentepe'de yaşayan bir Türk ailesinin çocuğuydu ve kendisi çok küçükken, babası İngiliz Ordusu'nun Kıbrıs Birliği'nde 2. Dünya Savaşı'na katılmıştı. 1940 yılında İngiliz Ordusu'na katılan ve 1941 yılında Esentepe'deki ailesine şehit olduğu bildirilen Hasan Bekir'in nereye gömüldüğü de ailesine bildirilmemişti. Babası şehit olduğunda henüz 6 yaşında olan Ayten Bekir kardeşleri ile birlikte babasının mezarını aramaya başlar. Savaştan sonra köye geri dönmeyi başaranlara babalarının akıbetini sorar ve babasının esir düştüğünü, Alman askerlerine karşı geldiği için tüfek kabzasıyla dövülerek hastanelik edildiğini ve hastaneye kaldırıldıktan sonra yaşamını yitirdiğini öğrenir.
Bu olaydan beş yıl sonra annelerini de genç yaşta kaybettiklerini anlatan Ayten, biraz büyüdükten sonra ve özellikle Londra'ya geldikten sonra da babasının mezarını bulmak için uğraştığını söylüyor: "Almanya'ya giden herkesten yardımcı olmalarını istedim. Hiç peşini bırakmadım. Sonunda torunlarım bu işin peşine düştü. Mezarın Almanya'da değil Çek Cumhuriyeti'nde olduğunu öğrendiler."

Ayten Bekir'in torunları Seniha ve Tunç ısrarlı araştırmaları sonucunda dedeleri Hasan Bekir'in mezarının Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'da Savaş Mezarlığı'nda yer aldığını tespit ederler. Yıllar süren arayış mutlu sonla bitmiştir: "Hemen Prag'a gittik. Sadece Savaş Mezarlığı diye bir yer duymuştuk ve iki gün orada kalarak mezarı bulmaya çalıştık. 2. günün sonunda babamızın mezarına ulaştık. Neredeyse 60 yıl sonra babamın mezarına kavuşmak bizim için büyük sevinç oldu. Hem sevindik hem ağladık. Babamız şehit olduğunda ben çocuktum. Olayları hayal meyal hatırlıyorum" diyor.

Mezarlıkta sadece Türklerin değil, Kıbrıslı Rum ve diğer ülkelerden gelen yüzlerce İngiliz askerinin de yattığını anlatan Ayten Bekir "Oraya gittiğimiz günlerde büyük törenler yapılmış. Biz ona yetişemedik. Ancak bütün mezarların üzerinde mumlar ve çiçekler vardı. Aileleri bilinmeyen mezarlar da tertemiz ve bakımlıydı. Ancak onlara mum ya da çiçek koyacak birileri yok. O nedenle tüm Kıbrıslı Türklere çağrıda bulunmak istiyorum. Savaşta ölen yakınlarını bulsunlar, mezarlarımıza sahip çıkalım" diyor.

Aralanan sır perdesi

Ayten Bekir'in babasının mezarını bulmasıyla harekete geçen Londra'daki Kıbrıs Türk Merkezi kayıp askerlerden 66'sının mezarlarına uzun çalışmalardan sonra ulaştı. Çalışmayı, Londra Kıbrıs Türk Merkezi tarafından çıkarılan Toplum Postası'ndan Artun Göksan yaptı. Göksan, İngiliz arşivlerinde yaptığı çalışmanın sonunda, aralarında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Derviş Eroğlu'nun şehit babası İzzet Derviş'in (1943'te şehit düştü ve kabri halen Polonya 'da Krakow Rakowicki Mezarlığı'nda) de bulunduğu 66 Türk askerinin mezarlarını tespit etti. Çalışmayı yürüten Göksan bu olayın Kıbrıs Türk tarihinde çok önemli bir yer tuttuğuna işaret ediyor: "Bu olay Kıbrıs Türk tarihinde çok önemli bir yer tutmasına rağmen hiç bir tarih kitabında ya da yazılı bir belgede yer almıyor. Adeta yok olmaya terk edilmiş bir miras. O dönemin koşullarında İkinci Dünya Savaşı'na katılan bir çok Kıbrıslı (ki o zaman Türk�Rum ayrımı da yoktu, herkes Kıbrıslı olarak İngilizler'in yanında savaşa katılıyordu) aradan geçen bunca zamana rağmen ne yazık ki aranıp sorulmamış, birkaç kişinin özel çabaları dışında kimse konuyla ilgilenmemiş. Ancak kişisel birtakım girişimler dışında bu insanlara yönelik resmi ya da farklı bir yaklaşım gösterildiğini duymadım" diyor.

Ayten Bekir'in babasının mezarını bulduğu bilgisinden hareket eden Göksan, İngiliz Commonwelth arşivlerinde yaptığı araştırmalar sonucunda kayıp askerlerin yerlerini tespit etti. Bu çalışmanın sonucunda bir çok ailenin şehitlerini bulduğunu söyleyen Artun Göksan "Bu çalışmamızdan sonra şehitlerinin mezarlarını öğrenen insanlar gördük. Kıbrıs küçük bir yer. O dönemde savaşa katılıp da geri dönmeyen insanların evlatları, akrabaları, en azından köylüleri Londra'da, Avustralya'da, Kıbrıs'ta yaşam sürüyor. Bu insanlar birinci derecede yakınlarının 2. Dünya Savaşı sırasında şehit düştüğünü bilmiyor" diyor.

İtalya'dan Mısır'a kayıp Türkler

Ayten Bekir'in babasının mezarını bulmasının ardından harekete geçen Londra'daki Kıbrıs Türk Merkezi ve merkezin çıkardığı haftalık Londra Toplum Postası, 2. Dünya Savaşı'nda İngiliz Ordusu'nun Kıbrıs Birliği'nde şehit düşen 66 Türk askerinin isimlerini ve künyelerini tek tek tespit etti. 2. Dünya Savaşı'nda şehit olan 66 Kıbrıslı Türk dünyanın değişik yerlerindeki savaş mezarlıklarında yatıyorlar. Kıbrıslı Türklerden olan ve İngiliz Ordusu'nun Kıbrıs Birliği'nde yer alan şehitlerin bazılarının isimleri ise şöyle: Ahmet Halil (1943) Yunanistan da Phaleron Savaş Mezarlığı'nda, Ali Hüseyin (1941) Atina Savaş Mezarlığı'nda, Ali Mehmet (1946) Lefkoşe Savaş Mezarlığı'nda, B. Cemal (1944) İtalya Ancona Savaş Mezarlığı'nda, Ali İsmail (1941) Prag Savaş Mezarlığı'nda, Ali Rıza İbrahim (1945) Atina Savaş Mezarlığı'nda, A. İzzet (1944) İtalya Cassino Savaş Mezarlığı'nda, A. Mehmet (1947) Mısır Moascar Mezarlığı'nda, Osman Hasan (1943) İsrail'de Ramleh Savaş Mezarlığı'nda, Salih İbrahim (1942) Almanya'nın Brandenburg Berlin Savaş Mezarlığı'nda yatıyor ve bir çoğundan da kendi yakınlarının dahi haberi yok.

Katılmadığımızı sandığımız savaşın ağır faturası

Dünya tarihinin en acımasız ve en kanlı savaşı olarak kayıtlara geçen 2. Dünya Savaşı ile ilgili tarihi vesikalar günyüzüne çıktıkça katılmadığımızı sandığımız savaşın bizler için bilinenden çok daha fazla kayıplara yol açtığı ortaya çıkıyor. Kayıp 66 Türk askerinin bulunması gibi yıllar sonra günyüzüne çıkan bir başka gerçek de Ruslara iade edildikten sonra Türk makamlarının gözleri önünde kurşuna dizilen Kafkas Türkleri. 2. Dünya Savaşı'nı müteakip yapılan Yalta Konferansı'nda Avrupa'da esir olan bütün eski Sovyet vatandaşlarının iadesi kararı alınmıştı. Amerikan ve Fransız savaş kayıtları üzerine araştırma yapan Kanadalı yazar James Bacque ve yardımcısının bulduğu tarihi vesikalar 40 yıl saklanan acı gerçeklerin ortaya çıkmasına neden oldu. Time dergisinin 'utandıran sır' olarak sayfalarına taşıdığı tarihi gerçek ise şuydu; Müttefiklerin kontrolündeki esir kamplarında bulunan 5 milyon Alman askeri Batılı komutanların umursamazlıkları yüzünden ölüme terk edilmişti. Esir kamplarında soğuk ve bulaşıcı hastalıktan ölen Alman askerlerinin sayısı 1941 Haziran'ı ile 1945 Nisan'ı arasında tüm Batı Cephesi'nde Almanlarca öldürülenlerin sayısına eşitti. Kanadalı tarihçi James Bacque'nin ortaya çıkardığı bu gerçeğin bize bakan yönü ise bu esirler arasında bulunan Türkler. Savaşa Kızılordu saflarında başlayıp daha sonra Almanlar'a esir düşen ve ardından da kendi gönüllü lejyonunu kurup Sovyetler'e karşı savaşan Türkler Yalta Konferansı kararlarına göre Sovyetler'e iade edileceklerdi. Türkler için bu ölüm demekti çünkü Ruslar tarafından çoktan haklarında ölüm kararı çıkmıştı. Rakamlar kesin olmamakla birlikte 2. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde 450 bin civarında Türk vardı ve bu Türkler Ruslar'a iade edilmek istemiyor ve Türk Elçiliklerine başvuruyorlardı.
İtalya, Belçika, İsviçre ve Almanya'nın güneyinde Kızılhaç denetimindeki kamplarda tutulan Türkler hakkında Potsdam Konferansı sonuçlarına göre Amerika ve Rusya arasında yapılan anlaşma gereğince Rusya'ya iade edilme kararı alınır. Merhum gazeteci ve parlamenter Ziyad Ebuzziya'nın aktardıklarına göre Viyana yakınlarında 128 Azerbaycanlı kendilerini ateşe vererek intihar eder bu kararı protesto etmek için. Bu olayın Amerika'da duyulmasının ardından ise iade kararı iptal edilir ancak o ana kadar Rusya'ya 110 bin Türk teslim edilmiştir bile. Yine kayıtlara göre 28 Mayıs 1945 günü, kadın ve çocuklarla birlikte 7000 Kuzey Kafkasyalı Rus ordusuna teslim edilmişti.

Yine tarih sayfaları arasında yer alan ve gün yüzüne çıkamayan bir başka gerçek ise şöyle: Savaş sonunda Rusya, Türkiye ile olan saldırmazlık paktını tek taraflı iptal ederek Türkiye'den toprak talebinde bulunmuştur. Gergin günler yaşanmaktadır. Devrin Basın Yayın Umum Müdürü Selim Sarper ile görüşen Sovyetler Birliği'nin Ankara Büyükelçisi Vinagradof, 'Stalin'in saldırmazlık anlaşmasını yenileyeceğini haber verir. Selim Sarper derhal İsmet Paşa'ya haber vermek ister. Elçi "İsmet Paşa' ya haber verirken siz de Sovyetler Birliği'ne bir jest yapın" der. Selim Sarper " Ne yapalım der?" Elçi; "Sizdeki Rus vatan hainlerini bize verin" şeklinde cevaplar. Selim Sarper de "Siz de sizdeki Türk vatan hainlerini verin" der ve karşılıklı el sıkışılır. Sarper'in 'vatan haini' olarak bahsettiği komünizmi savunan 15 gençtir. Basın Yayın Umum Müdürü Selim Sarper Çankaya Köşkü'ne çıkarak İsmet Paşa'ya anlatır olayları. İsmet Paşa , "Teslimat işini Başbakanlığa yahut Hariciye'ye haber verirsek bürokratik işler olur ve uzar" deyince kamplara 'hazır olun' talimatı verilir. Sınıra en yakın kamp olan Yozgat Kampı'nda kalan bin 100 Türk Iğdır'dan Rusya'ya geçiş veren Boran Köprüsü'nde Ruslar'a teslim edilir. Rus tarafına adım atar atmazda da Türk yetkililerin gözü önünde kurşuna dizilirler.

Gerek İngiliz Ordusu saflarında savaşarak hayatını kaybeden ve çok kısa süre öncesine kadar mezarlarının dahi nerede olduğu bilinmeyen Türkler, gerekse Rus Ordusu içinde değişik cephelerde savaşmış, savaş esiri olmuş ve savaş sonrasında kurşuna dizilmiş Türkler, 2. Dünya Savaşı'nın bizi bizzat ilgilendiren ancak tarih kitaplarımıza girmemiş gerçekler olarak tarihin sayfaları arasında duruyor.
X

ULUSAL BİRLİK PARTİSİ'NİN KRONOLOJİK CETVELİ

1. Ulusal Birlik Partisi 11 Ekim 1975 günü Rauf Raif Denktaş ile 51 arkadaşı tarafından kurulmuş bir Kitle Partisidir.



2. Kuruluşundan bugüne görev yapan genel Başkanlar.

a. Rauf R. Denktaş : 11/10/1975�3/7/1976

b. Nejat Konuk : 3/ 7/ 1976�2/3/1978

c. Osman Örek : 18/4/1978�7/1/1979

d. Mustafa Çağatay : 7/1/1979�30/11/1983

e. Dr. Derviş Eroğlu : 18/12/1983�



3. 1976�dan buyana kurulan Hükümetler.

a. Temmuz 1976 Mart 1978 Başbakan Nejat Konuk

b. Mart 1978 Aralık 1978 Başbakan Osman Örek

c. Aralık 1978 Mart 1982 Başbakan Mustafa Çağatay

d. Mart 1982 Aralık 1983 UBP+ DHP Koalisyon Hükümeti Başbakan Mustafa Çağatay.

e. Aralık 1983 Temmuz 1985 UBP + Kurucu Meclis Hükümeti Başbakan Nejat Konuk(Bağımsız)

f. Temmuz 1985 Eylül 1986 UBP+TKP Koalisyon Başbakanı Dr. Derviş Eroğlu.

g. Eylül 1986 Mart 1988, UBP+YDP Koalisyonu Başbakan Dr. Derviş Eroğlu

h. Mart 1988- Haziran 1990 Başbakan Dr. Derviş Eroğlu

i. Haziran 1990 Ocak 1994. Dr. Derviş Eroğlu

j. Ocak 1994 1996 : DP+CTP Koalisyonları I, II ve III. Hükümetleri

k. 16 Ağustos 1996 Dr. Derviş Eroğlu Başkanlığında UBP-DP Koalisyon Hükümeti.

l. 30 Aralık 1998 Dr. Derviş Eroğlu Başkanlığında UBP+TKP Koalisyon Hükümeti.

m. 7 Haziran 2001 Dr. Derviş Eroğlu Başkanlığında UBP-DP Koalisyonu olarak kurulan VII. EROĞLU Hükümeti.

Munky
17-07-07, 18:12
Dr. Abdullah, Şah Mesud'un ölümünden sonra Kuzey İttifakı sözcüsü olarak kamuoyunda en çok öne çıkan kişi olan Abdullah, devrik hükümetin dışişleri bakanı. Abdullah, tıp doktoru ve kent kültürüne sahip bir kişi.

Munky
17-07-07, 18:13
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/895.jpg
Ekrem Pakdemirli ( 1939)
Manisa Milletvekili-ANAP

İZMİR - 1939, Ali, Saadet - ODTÜ Makina Mühendisliği Bölümü, ODTÜ Master, Londra Üniv. DIC ve Doktora - İngilizce, Almanca, Orta Rusça ve Yunanca - Uygulamalı Mekanik, Prof.Dr., Öğretim Üyesi - DPT Müsteşar Yardımcısı, 9 Eylül Üniversitesi Rektör Yardımcısı, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarı, Başbakanlık Başdanışmanı ve Büyükelçi - XVIII, XIX, XX nci Dönem Manisa Milletvekili - Ulaştırma, Maliye ve Gümrük, Devlet Eski Bakanı ve Başbakan Eski Yardımcısı - Evli, 5 Çocuk.

Munky
17-07-07, 18:13
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/324.jpg
Enver Paşa ( 1881)- (04.08.1922)
1881 yılında İstanbul'da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesinde öğrenim gördü. Harp Okulunu 1899'da piyade teğmeni olarak bitirdikten sonra, 1903'te kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisinden mezun oldu. Selanik'teki üçüncü ordunun emrine girdi. 1906'da binbaşı oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasına katıldı. Bu topluluk içinde tutunup, kendini sevdirdi.II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. Makedonya Genel Müfettişliği ve Berlin Ateşemiliterliği gibi görevlerde bulundu. 31 Mart olayında Hareket ordusuna katıldı. İşkodra mutasarrıfı ve cephe komutanı olarak İtalyan saldırısına başarıyla karşı koyan Enver Paşa, 1912'de yarbay oldu. 23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen Babıali baskınına katıldı. Sadrazam Kamil Paşanın istifasını sağladı. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyetinin iktidarı ele geçirmesinden sonra, Edirne'nin kurtarılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısından sonra albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükselen Enver Paşa, 1914'te de Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı oldu. Şehzade Süleyman'ın kızı ile evlendi. Orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, Fransız modeli yerine Alman stilini uyguladı.

Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında katılmamızda etkin rol oynayanlar arasındaydı. Dünya Savaşının Osmanlı İmparatorluğunun yenilgisi ile sonuçlanmasından sonra İttihat ve Terakki partili arkadaşlarıyla birlikte, önce Odessa'ya, oradan da Berlin'e gitti; daha sonra Rusya'ya geçti. Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine katılmak istediyse de kabul edilmedi. 1920 Eylülünde Bakü'de Doğu Ulusları toplantısına katıldı ve Batum'da Türkiye Şuraları Partisini kurarak Türkistan'ı kurtarma hareketini başlattı. Ancak Rus kuvvetleri karşısında başarılı olamadı. 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da, Belcivan yakınlarında bir çarpışmada öldü ve Çeğen köyüne defnedildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Enver Paşa
Cilt: 2 1908-1914
Makedonya'dan Ortaasya'ya
Şevket Süreyya Aydemir
Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi

2.Enver Paşa'nın Özel Mektupları
Arı İnan
İmge Kitabevi Yayınları

İttihat ve Terakki'nin ünlü liderlerinden Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son beş yılına damgasını vurdu. "Enveriye yazısı", "Enveriye bıyığı", "Enveriye kalpağı" moda oldu. Almanlar imparatorluğu "Enverland" diye anmaya başladı. Kimilerince Osmanlı İmparatorluğu'nu gereksiz yere Birinci Dünya Savaşı'na sokup parçalanmasına yolaçmakla suçlanan Enver Paşa, kimilerince de katıksız bir yurtsever, büyük bir asker ve devlet adamı olarak görüldü. 1922 yılında, "Turan" devleti kurma düşlerinin peşinde Tacikistan'da Ruslarla çarpışırken ölen bu siyaset adamının aynı zamanda ateşli bir sevgili olduğunu biliyor muydunuz? Elinizdeki kitap Enver Paşa'nın çalkantılı özel yaşamının birinci elden tanıklığıdır.
Büyük bölümü ilk kez basılan bu mektuplar yalnızca tarihçiler için paha biçilmez bir belge hazinesi değil, bütün okurlar için sürükleyici bir serüven niteliğinde.

3.Kendi Mektuplarında Enver Paşa
Şükrü Hanioğlu
Der Yayınları / Araştırma Dizisi

4.İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkanı
Kazım Karabekir
Tekin Yayınevi

Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir'in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa'ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa'nın Kafkaslar'dan Orta Asya'daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir.

5.Şehitler Ölmez
4 Ağustos 1922: Enver Paşanın Şahadeti
Yeni Avrasya Ağustos 2001

Ağustos ayı, Türk Milleti�nin zaferler ayı. Ama aynı zamanda büyük Türk kahramanlarının da şehit oldukları bir ay. 4 Ağustos 2001 tarihinden itibaren Türk Dünyası Kültür Merkezi�ni süsleyen büyük Türk kahramanı Enver Paşa�nın resimleri de işte böyle büyük bir kahramanın anısını yaşatmaya çalışıyordu.

Genç Türkler Hareketi�nin hürriyet kahramanı İsmail Enver, 1880�de İstanbul�da doğdu. Genç bir subayken, Temmuz 1908�de ihtilalin muzaffer bayrağı ile Makedonya dağlarından iniyordu. O artık ordunun ve milletin yıldızı idi. Bu yıldız, onun başkomutan olarak girdiği Birinci Cihan Harbine dek parladı. Savaşın bilinen seyri ve ülkenin içine düştüğü acılar, onun da kaderini belirledi. Kısa ve yoğun bir hayata sığdırılamayacak kadar zafer ve yenilgiyi bir arada yaşadı. Enver Paşa�nın yaşamını sonlandıran, Orta Asya�daki ümitsiz mücadelesi bile, tarihimizde benzeri çok olan bütün arayışların, bir başka büyük örneği olarak yer aldı. Bu hareketi her ne kadar gerçeklerle çelişse de, Türk insanının ruhuyla çelişmeyen bir çıkış, bir atılış olarak hatıralarımızda anıtlaştı.
Enver Paşa, Orta Asya�ya koşarken, ona nice övgülerle, "Hakanların Hakanı, Padişahların en büyüğü" diye hitap edilmişti. Onun rüyalarını süsleyen; Gazneli Mahmut�ların, Babür Şah�ların, Timurların bile karşılaşmadıkları jeopolitik kanunlar, yaşanılan çağın ideolojik akımları, silahlı düşmanlardan daha tehlikeli ve güçlü olarak karşısına dikildiler. Üstelik; "Gökkubbe sağırdı. Buhara, Semerkant, Taşkent ufuklarında artık başka rüzgarlar esiyordu. Onun mihnetli günler yaşadığı Duşanbe çevresiyle, Kurgan-Tube, Baysun ve nihayet toprağa düştüğü Balcıvan illeri, geçmişe karşı hafızasızdı. Pamir dağları ise, haşmetli olmaktan ziyade, soğuk ve cesaret kırıcıydı..." (1)

Enver Paşa canı gibi sevdiği Türkistan�da sürdürdüğü özgürlük mücadelesinde son ümitlerini de yitirmişti. Önünde Rus ordularınca gerçekler, ardında Pamir dağlarının doruklarınca temiz idealler arasında kuşatılmıştı. İdeal ile gerçeğin, artık aşılması mümkün olmayan sınırına varmış, yol bitmişti.

Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa isimli eserinde, onun unutulmaz şahadet anını şöyle anlatır:
"Şimdi 4 Ağustos 1922 tarihindeyiz. Kurban Bayramı�nın birinci günüdür... Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önünde toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine bir miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verecektir.
Balcevan Beyi Devletment Bey de Enver Paşa�ya , altın ve gümüş işlemeli bir çapan, yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hulasa herkes bu hüzünlü Kurban Bayramının havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Kesilen kurbanların toprağa akan kanları, hala tazedir.

İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin dere-i Hakiyan kısmı ile Çeğan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.

İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Doğru Çeğan Tepesi�ne yönelinir. Çegan, Abıderya suyunun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hakiyan vadisi uzanır. Çeğan, Balcevan�a (yahut Belh-i Cevan) 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmazlar.

Bir Kumandanın, bir Başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz. Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şahadettir...

Şimdi bütün yollar kapalıdır ve 1908�de Makedonya dağlarında başlayan serüven artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir.

Öyle de olur. Ceğan tepesinde ve Kulikov kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Öndeki mitralyöz susturulmuştur bile, ama ateş kesilmez ki. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini, en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş Mitralyöz, ortaçağın ünlü silahı olan kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşanın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin baş ucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce ön iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da son nefesini vermiştir.

Çeğan tepesine arkadan kalabalık yardımcılar gelemez. Abıderya panik içindedir. Ama Doğu Buhara Beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Balcevan Beyi Devletment, köye biraz geç yetişmiştir. Paşasının Çeğan�a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletment Beyin de cesedi, bu tepede Paşasının biraz berisinde toprağa serilir." (2)
Bu büyük kahraman asker, 42 yaşında, Türklük ideali uğrunda şehit düştüğü Türkistan topraklarında, diğer şehitlerle birlikte, Abıderya Suyu kenarında ve vadisindeki Abıderya köyünde, bir pınarın başındaki ceviz ağacının altına gömülür ve Türkistan, yeniden özgürlüğüne kavuşuncaya dek burada inatla bekler. İdeallerinin gerçekleştiğini görünce de, ebedi istirahatgâhına çekilmek üzere, İstanbul�a getirilir. Tören sırasında onu yeniden toprağa vermek üzere mezarına inen Ayvaz Gökdemir; bu büyük kahramana ait naaşın 70 yıldır hiç bozulmadan kaldığını görür. Şehitlerle ilgili olarak söylenen bir mucize daha gerçekleşmiş, Şehid Enver Paşa�nın naaşı da bozulmadan doğduğu yere dönmüştür...
(1),(2) Makedonya�dan orta Asya�ya ENVER PAŞA, Şevket Süreyya Aydemir, 3.cilt, 1972 İstanbul

6.İstiklal Harbimizde
İttihat Terakki ve Enver Paşa
2 Cilt Takım
Kazım Karabekir
Emre Yayınları / Cumhuriyet Tarihi Dizisi
Hazırlayan: Orhan Hülagü
İstanbul Haziran 2001

Enver Paşa, Harb-i Umumi'den mağlup çıkılması üzerine Berlin'e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya'ya
geçen Paşa Moskova'da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları
ile görüşerek onlardan anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya'nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu'da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül'ünde gerçekleşen Doğu Halkları
Kongresi'ne katıldı.

Bir ara Berlin'e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova'ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a geldi.

Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu'da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon'da Enver Paşa'ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver'in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi'nde bulunan
kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa'yı devre dışı bıraktı.

Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu'da da birşey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan'a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi.

İlk baskısını 1967'de yapan bu eser; o sırada Şark'ta bulunan Kazım Karabekir'in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak
niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Subhi'nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır.

Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere
Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeri de içermektedir.
(Arka Kapak)

7.Enver Paşa
Abdullah Recep Baysun
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

"İdeallerinizi gerçekleştiremiyorsanız, gerçeklerinizi idealleştirin" diyerek "Turan Barışı" için yola çıkan Enver Paşa Hazretleri -Paşam başaramazsanız ne olur? Serzenişine karşılık O'nun, "-başaramazsam öleceğimi biliyorum hiç olmazsa ölümümle Batı Türklüğü ile Doğu Türklüğü arasında manevi bir bağ olurum" dediği üzere gerçekten Enver Paşa Turan yolunda şehit olarak Batı ile Türkistan (Asya) Türklüğü arasında muhkem ama bir o kadar da narin ve nezih bir bağ olmuştur.
Yayın Yılı: 2001; 208 sayfa; 3.HAMUR; 14x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757893323; Dili:TÜRKÇE

Munky
17-07-07, 18:14
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1958.jpg
Hagi ( 1964)
Gheorghe Hagi 1964 yılında Romanya'da doğdu.

Galatasaray'la ilk tanışması Avrupa Sampiyon Kulupler kupası yarı finalindeydi. Genç Hagi Galatasaray'ın elenmesinde en önemli faktörlerden biri oldu. O yıllarda Galatasaray Hagi'yi transfer etmek istemişti ama Romanya'daki komünist rejimin de etkileriyle başarılı olamamıştı.Şimdi bundan yıllar geçti. Romanya'nın gelmis gecmis en iyi futbolcusu unvanını elinde tutan ve Romanya milli takımından 115. maçında ayrılan, Hagi Galatasarayda 3. sampiyonluğu yaşamak istiyor. Turkiye'de ikinci kez baba olan Hagi Galatasaray'a gelmeden önce FC Barcelona'da başka bir Galatasaray'lı olan Popescuyla birlikte oynuyordu.

HAKKINDA YAZILANLAR

Hakeme Tükürdü Yargılandı !

EKONOMİSİ YÜZDE 50 KOMÜNİST, FİKRİYATI YÜZDE 100 KOMÜNİST... MAÇLARI YÖNETEN HAKEMLERİMİZ BİLE ''DEVLET MEMURU'' ÇIKTI !!! GALATASARAY'IN ROMEN YILDIZI HAGİ'NİN, ORTA HAKEM EROL ERSOY'A TÜKÜRDÜĞÜ İÇİN ''DEVLET MEMURUNA HAKARETTEN'' YARGILANMASINA BAŞLANDI !!!

Haberturk.com 25 Mayıs 2001

Mini not: Hakemler yaptıkları asıl mesleklerinden dolayı değil, Federasyon yasasının 18.maddesi gereği ''devlet memuru' sayılıyor.

Galatasaray'ın Rumen yıldızı Hagi ifade verdi Türkiye 1. Futbol Ligi'nde Galatasaray ile Gençlerbirliği arasında yapılan maçta kırmızı kart görmesinin ardından orta hakem Erol Ersoy'a hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma başlatılan Rumen futbolcu Gheorghe Hagi savcılığa ifade verdi. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na avukat Fatih Volkan ile gelen Galatasaray'ın Rumen futbolcusu Hagi'nin, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Turgay Evsen tarafından yaklaşık 45 dakika süreyle ifadesi alındı. Hagi'nin kulüp tercümanı aracılığıyla verdiği ifadesinde, ''maçta haksız yere çift sarı karttan kırmızı kart gördüğünü ileri sürerek, orta hakem Erol Ersoy'a tükürmediğini, ayağına basmadığını ve saha içerisinde de hakaret etmediğini söylediği'' öğrenildi. Hagi, ifadesinin alınmasının ardından avukatı Fatih Volkan ile adliyeden ayrıldı. Soruşturma sonucunda Rumen futbolcu Hagi hakkında 3213 sayılı Futbol Federasyonu Kanunu'nun 18. maddesi gereğince hakemler devlet memuru sayıldığı için TCK'nın 266/1. maddesi uyarınca, ''Devlet memuruna hakaret etmek'' suçundan 2 aydan 8 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açılabilecek. Galatasaray ile Gençlerbirliği arasında 10 Mart 2001 Cumartesi akşamı Ali Sami Yen Stadı'nda yapılan ve Galatasaray'ın 2-1 kazandığı maçta Rumen futbolcu Hagi, kırmız kart görmüştü. Kırmızı kart görmesinin ardından yaptığı hareketlerden ötürü basında yer alan görüntüler ve suç duyuruları üzerine Hagi hakkında Üsküdar ve Kızılcahamam Cumhuriyet başsavcılıklarınca soruşturma başlatılmış, her iki soruşturma da ''Yetkisizlik'' kararı ile maçın yapıldığı ilçenin bulunduğu Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmişti.

Munky
17-07-07, 18:14
Doğum Tarihi / Yeri 01.11.1939 Kilis
Eğitim Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
G. Başlangıç Yılı 1957
G. Başlangıç Kurumu Yenigün (Ankara)
Çalıştığı Kurumlar Yenigün, Öncü, Yankı, Cumhuriyet, Gelişim Yayınları, Sabah

1 Kasım 1939´da Kilis´te doğdu.Bir dönem İ.Ü Edebiyat Fakültesi´nde okudu, 1964´te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi´nden mezun oldu.1957´de Ankara´da Yenigün gazetesinin spor servisinde gazeteciliğe başladı.Bir süre de Öncü´de kalem oynatan Hıncal Uluç, askerden döndüğü 1967´de, M. Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı´da çalışmaya başladı.Yankı´nın yanı sıra, Cumhuriyet´e spor yazıları da yazan Uluç, TRT´nin açılmasıyla birlikte Cumhuriyet´e televizyon sayfası da hazırladı. 1980´de Gelişim Yayınları´nın sahibi Ercan Arıklı´nın isteğiyle Gelişim Yayınları´na dergi hazırladı. Daha sonra Gelişim Yayınları Asil Nadir´e geçmesiyle işsiz kalan Uluç, Zafer Mutlu´nun daveti ile 1990´da Sabah´ta yazmaya başladı. O tarihten bu yana Sabah´ta yazılarına devam eden Hıncal Uluç, televizyonda Şakamera adlı kamera şakası programının yanı sıra Kale Arkası, 90 Dakika gibi futbol programlarına yorumcu olarak imza attı.1977´de Yankı´nın İngilizce bir özetini çıkarmak için yabancı bir eleman ararken, iş başvurusunda bulunan Amerikalı arkeolog Holly Hartquist ile tanışıp evlenen Hıncal Uluç, Amerikalı eşinden 1983´te boşandı.Çocuk sahibi olmayan Uluç, bir daha evlenmedi.Başkanlık kontenjanından Alp Yalman ve Ali Uras tarafından ´tarihini bilmediği bir zamanda´ Galatasaray´a üye yapılan Hıncal Uluç, aynı zamanda Mülkiyeliler Birliği, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve İstanbul Gazeteciler Cemiyeti üyesidir.


HAKKINDA YAZILANLAR

Aksiyon 2 Mart 2002 / Sayı: 378
Cemal A. Kalyoncu
Müftü torunu gazeteci

Kilis Müftüsü Muharrem Kemal Bilgiç'in torunu olan gazeteci Hıncal Uluç, Türkeş'in yakın çalışma arkadaşı Fuat Uluç'un da oğludur. Atatürk'ün silah arkadaşlarından ve Büyük Taarruz kumandanlarından Aşir Atlı da büyük dayısı olan Uluç, geçmişiyle ilgili herşeyi Aksiyon'a anlattı
Gazeteci Hıncal Uluç'un aslında 'yeteneksiz' biri olduğunu biliyor muydunuz? Futbol oynamayı deneyen, ancak takım arkadaşları tarafından oynama şansı bile verilmeyen Uluç'un, önce voleybol takımı kurup mahallede herkese voleybol, sonra basketbol öğrettikten sonra yine takım dışı kaldığını... Hatta, oynama şansım fazla olur diye aynı taktiği beyzbolda bile deneyip, arkadaşlarına öğrettikten sonra kendisi iyi oynayamadığı için arkadaşları tarafından yine çemberin dışına itildiğini: "Her türlü sporu denedim, hiç birinde başarılı olamadım. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım." Bitmedi. Ankara'daki Kurtuluş Ortaokulu'nun son sınıfında okurken müzik hocası bir okul korosu kurmaya karar verir. Seçme yapılacak 100 kadar öğrenci arasında Hıncal Uluç da vardır: "İki satır söyledikten sonra hoca hepimizi susturdu, o yüz kişi içerisinde parmağıyla beni işaret etti ve 'dışarı' dedi. Böylece spordan sonra müzisyen olma hayallerim de sona erdi. Resim dersen zaten hiç yok. Kuzenim Ahmet (Taner Kışlalı. Ahmet ve Mehmet Ali Kışlalı'nın babası Hüsnü Bey, Uluç'un anneannesi Velime Hanım'ın kardeşidir. Velime Hanım'ın diğer kızkardeşi Hanife Hanım da, İstiklal Savaşı'nda Atatürk ve İnönü ile Fevzi Çakmak'ın silah arkadaşı, Milli Mücadele'de İzmir Doğu Cephesi Kuvayi Milliye Komutanlığı'na atanan, bir süre Antalya Valiliği yapan ve 16. Tümen Komutanı olarak Büyük Taarruz'a katılan Orgeneral Aşir Atlı ile evlenir.) yapardı benim resimlerimi ilkokulda." Çok iyi bir öğrenci olduğu için (Uluç, eğitim hayatı boyunca sınıfın ilk üçü arasına girer hep) okul müsameresinde ona Reşat Nuri Güntekin'in Vergi Hırsızı adlı oyununda başrol oynatır hocası. Bugün iş adamı olan Alaattin Beyti de ikinci rolü oynamaktadır. Sonuç mu? "Alaattin onbeş dakikada beni sildi süpürdü. İkinci temsilde de en ön sırada oturan velilerden biri düşüp bayılınca benim sahne hayatım sona erdi. Aslında fevkalade yeteneksiz bir adamım." Hıncal Uluç bütün bunlardan sonra Bernard Shaw'ın şu sözüne uymaya mecbur kalır: "Yapan yapar, yapamayan eleştirmen olur."
Dedesi Kilis müftüsü
Hıncal Uluç'un hayat hikayesi Bernard Shaw'ın 'başarısızlık başarının anahtarıdır' sözünü de doğrular niteliktedir sanki: "Yani ben yazarlık dışında her şeyde çuvalladım. Onun için de yapamadığım herşeyi yazıyorum şimdi. Tiyatro yapamadım, yazıyorum; müzik yapamadım, yazıyorum; spor yapamadım, yazıyorum." 1990'dan bu yana Sabah'ta, önce üç şimdi de haftanın yedi günü o 'yapamadıklarını' yazmakta olan Hıncal Uluç, aslında bir müftü torunudur. Alparslan Türkeş'in en yakın çalışma arkadaşlarından Fuat Uluç'un oğlu olan Hıncal Uluç'un annesi, Kilis Müftüsü Muharrem Kemal (Bilgiç)'in kızıdır. Uluç'un anlattığına göre Muharrem Kemal Efendi'den, Arabistan'dan bile fetva almaya gelenler olurmuş. Hatta devrin padişahı şeyhülislam olsun diye davet ettiğinde Muharrem Kemal Efendi 'Memleketimden çıkmam, burada çok mutluyum' diyerek padişahın bu emrini reddetmiş. İşte böyle bir müftü olan Muharrem Kemal Efendi ile Velime Hanım ikinci evliliklerini yapar ve beş çocuk getirirler dünyaya. Hayati ve Cemal albay rütbesine kadar yükselir, Necati Bilgiç ise gazeteci olur. (Onun oğlu Gürcan da gazetecidir.) Kızlarından büyüğünü İstanbul'daki Erenköy Kız Lisesi'ne gönderen Muharrem Kemal Hoca'nın küçük kızı Suat da o zaman Kilis Kız Lisesi'nde okumaktadır.
Bu arada Büyük Çerkez Göçü ile bir çok Çerkez o zaman Osmanlı toprakları olan bugünkü Lübnan, Suriye, Anadolu gibi coğrafyaya yerleşeli uzun zaman olmuştur. Hıncal Uluç'un büyükbabası da çocukları ile beraber bu göçü yaşayanlardan birisidir. Daha sonra çocuklardan bir kısmı İstanbul'a, bir kısmı Bandırma'ya, Hıncal Uluç'un dedesi de Manyas'a yerleşir. Dede Hüseyin Bey'in Süreyya Hanım'la evliliğinden dünyaya gelen üç çocuğundan biri olan Fuat Uluç da Kilis'te subaydır: "Babam askeriyeden çıktığında arkadaşı var, Kız Enstitüsü Müdürü Vehbi bey, sabah akşam ona uğruyor. Tabii okula gidiş saatleri de okulun dağılma saatlerine rastlıyor. Ve kızlardan birini gözüne kestiriyor." Uluç'un gözüne kestirdiği bu kız işte o Müftü Muammer Kemal Efendi'nin kızıdır.
Fuat Uluç, o sırada 'Deli Fuat' diye nam salmıştır. Hatta, Cem Karaca'nın annesi Toto Karaca bir tiyatro oyunu sahnelemek için Kilis'e gider. Fuat Uluç da tiyatroya bilet ayırtmak istemektedir: "Deli Fuat diye şöhreti var diye bilet vermek istemiyorlar ona. Bu da kızıyor ve atla giriyor tiyatro salonuna. Efsane gibi anlatılmış, Toto Karaca da Ülkü Tamer'e anlatmış ve o da yazmış bunu. Oradaki Deli Fuat benim babamdır.
Babam arkadaşı olan o Vehbi Bey'e gidiyor diyor ki, 'Ben bu kızı beğendim, bunu git iste.' Müftünün kızını sana verirler/vermezler derken bunun üzerine babam 'Git iste, Çerkez'iz. Bizde adettir, vermezlerse biz de kaçırırız'diyor." Kaçırmaya gerek kalmadan 1935 yılında vuslat gerçekleşir: "Babam, o çok yakın arkadaşı Vehbi Bey'in soyadını oğluna vermiş, Öcal diye." Peki ya Hıncal ismi nereden geliyor? "O zamanlar moda kafiyeli isim vermek. Öcal'a (o da gazetecidir) kafiyeli olsun diye bana da Hıncal adını verdi." Üçüncü çocuk kız olmasına rağmen kafiye yine tutturulur: Serpil (Yankı dergisinde uzun seneler çalıştıktan sonra Aktüel'in Ankara temsilciliğini yapar. Şimdi ise kendini sanata vermiştir.) Dördüncü ve son çocuk da iki dedesinin ismini almasına rağmen kafiyeden nasiplenir: Hüseyin Kemal. Kardeşlerden ilk üçü gazeteci, sonuncusu ise mühendis olacaktır.
Hıncal Uluç, 1 Kasım 1939'da Kilis'te dünyaya gelir. Hıncal, üç yaşına kadar anneanne ve teyzesi tarafından büyütülür. Sebebi ise subay olan babasının o doğduğunda İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman tanklarının manevra yaptığı Bulgar sınırında görevli olmasıdır. Sonrasında Fuat Uluç Çaldıran'a tayin olduğunda küçük Hıncal da ailesine kavuşur. Ardından tayinler durmaksızın gerçekleşecektir. Van'da o meşhur Van zelzelesini yaşar Uluç ailesi. Daha sonra gidilen Bandırma'da Hıncal da ilkokula başlar. İki ayrı okulda ilk üç sınıfı okur. Bandırma'dan sonra 1950'de tekrar Kilis'e (Hıncal ilkokulu burada Kemaliye İlkokulu'nda bitirir) tayin olur Fuat Uluç. 1952'de Antakya, 1955'te de Ankara (Ortaokula Antakya'da başlayan Hıncal, geri kalan eğitimini de Ankara Kurtuluş Lisesi'nde tamamlar) vardır sırada. Çok mutlu bir ailede büyüyen Hıncal Uluç, 1980'e kadar burada kalacaktır. Hayatını göçebe gibi yaşayan babası bu yüzden çocuklarının subay olmasını kesinlikle istemez: "Sakın bana özenmeyin çocuklar derdi." Annesi doktor, babası mühendis olmasını isterken Uluç'un kendisi de avukat olmak istemektedir. Ama ne olursa olsun İngilizce'yi öğrenme hevesi yüzünden İstanbul Edebiyat Fakültesi'ne gelir. Bir sömestr sonunda tekrar Ankara'ya döner. Bir sene sonra da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni kazanır.
'17 yaşında herşeysin'
Bu arada Demokrat Parti'den ayrılmış bir grubun kurduğu Hürriyet Partisi, Yenigün adıyla bir yayın organı kurmuş, başına da Cihat Baban'ı getirmiştir. Mehmet Ali Kışlalı da gazetenin spor müdürüdür: "Bir gün gazetenin yazı işleri kadrosu Cihat Bey'e isyan etmiş. Cihat Bey de reste meydan bırakmayınca hepsi bırakıp gitmiş. M. Ali abiyle (Kışlalı) Cihat Baban kalmış gazetede sadece. Cihat Baban da M. Ali abiye 'çıkart gazeteyi' deyince o da hemen haber gönderiyor abime, bana ve kardeşine (Ahmet Taner Kışlalı)." Hıncal Uluç henüz 17 yaşındadır. Sıkıyönetim gereği altı sayfa çıkan gazetenin spor sayfası bu genç delikanlıya emanet edilir: "İstediğin her kapı sana açık. En büyük yıldızla, sporcuyla konuşacağım diyorsun konuşuyorsun. Ve bunların hepsi de sana 'buyur' diyor, beyefendi muamelesi yapıyorlar. Şimdi böyle bir meslek insanı büyülemez mi? Siyasal Bilgiler'in isimsiz bir öğrencisi iken birdenbire Türkiye'nin en elit bin adamından biri haline geliyorsun. Siyasal Bilgiler'i bitireceksin de, kaymakam olacaksın da, 60 yaşında vali olup emekli olacaksın... 17 yaşında herşeysin zaten." Uluç, böylece gazeteciliğe adım atar; Oktay Kurtböke, Güneş Tecelli, Başkurt Okaygün, Kurthan Fişek, Güngör Sayarı, Ercan Tan gibi isimlerle beraber çalışır. Bu arada askere gitmemek için üniversiteyi geç bitirmeye karar verir. Ancak serde iyi öğrencilik olduğundan üç senede üç sınıf bitirip son sınıfa gelir. Tek çare rapor alarak okulu uzatmaktır: "Tanıdık bir ruh doktoruna gittim. İleride kariyer açısından etkileyici olur diye entellektüel sürmenaj hastalığı yazdı rapora. En tehlikesizidir diye bunu yazarlardı doktorlar." Raporu alan Uluç, okulunu bitirmiyor diye annesinin ağladığını görünce kararını değiştirir ve 1964'te Kutlu Aktaş, Burhan Özfatura gibi arkadaşlarıyla beraber mezun olarak diplomasını alır. Bir yıl sonra da Mamak Muhabere Okulu'nda Büyükelçi Yalçın Oral, Devlet Tiyatroları eski Genel Müdürü Bozkurt Kuruç, Galatasaray başkanlarından Saim Gogen'in oğlu Fethi (daha sonra eniştesi olacaktır) gibi arkadaşlarıyla beraber iki yıl askerlik yapar: "Askerlik dönemim benim en mutlu dönemimdir."
1960'lara bir daha dönelim. 27 Mayıs İhtilali, onun gazetecilik yaptığı bu ilk yıllarda gelir dayanır kapıya. Uluç ihtilalin tam ortasındadır: "Baştan sona ihtilalin içinde idik. Onları anlatsam kitap olur. Fikir olarak da, eylem olarak da ihtilalin içindeydik. Bütün o ıslık çalanların başındaydık, 'Olur mu böyle olur mu?' diye gazeteyi bırakıp Kızılay'da yürüyüşlere katılırdık."
Uluç, bu dönemlerde yazdığı yazılardan hukukçu ve mülkiyeli oluşu sebebiyle hiç bir ceza almaz: "Aslında gazetecilik zamanları böyle zamanlardır. Meslek yaşamımın büyük bölümü sıkıyönetimlerle ve yayın yasakları ile geçti. İlk önceleri neyin yasaklandığı açık açık yazardı. Sonra askerler biraz daha uyanık yayın yasağı koymaya başladılar. Soyut tanımlamalar yaptılar. Böylece kendi kendini sansür etmeye başladın. Şunu da söyleyeyim Türkiye'de herkesin anladığı anlamda bir basın özgürlüğü olsa idi eğer, ben bu kadar iyi gazeteci olamazdım."
Türkeş: Hıncal'ın Aslan Amca'sı
Onun ihtilal olsun yürüyüşlerinde ön sırada yer almasının bir sebebi belki de babasıdır. 1955'te ailecek Ankara'ya gelinmiş, Hıncal 1980'e kadar başka bir yere gitmemişti ama babası tayin ve bu arada terfi almaya devam etmiş, 1961'de albaylığa kadar yükselmişti. 27 Mayıs İhtilali olduğunda babası Fuat Uluç'un görev yeri, Çanakkale İl Jandarma Alay Komutanlığıydı. Fuat Uluç, 27 Mayıs'ın liderlerinden Alparslan Türkeş'le de çok yakın arkadaştı: "Bandırma'da beraberdik zaten. Benim iki tane halam var, amcam yok ama Aslan Amca (Alparslan Türkeş) bizim ailenin amcası idi. Bütün kardeşler ona Aslan Amca derdik. Yetişmemize de katkısı olmuştur. Evlerimiz bir gibiydi."
Bu kadar yakın olunca 27 Mayıs'tan sonra bir araya gelmemek olmazdı tabii: "Aslan amca ihtilalden sonra başbakanlık müsteşarı olunca babamın tayinini de Ankara'ya çıkarttı. Babam hemen Aslan Amca'nın karargahında görev aldı. Ve Aslan Amca hazırladıkları her şeyi babamla beraber hazırladı. Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğunda babam da oranın ilk Sosyal Planlama Daire Başkanı' oldu."Ancak aylar ilerleyince Alparslan Türkeş 14'lerden biri olarak Hindistan'a sürülür. Bu arada Eminsu hadisesiyle Milli Birlik Komitesi, Ağustos 1960'tan Şubat 1961'e kadar 235 general ve amiral ile beş bine yakın subayı emekli etmiş (Eminsu, bunların kurduğu Emekli İnkılap Subayları Derneği'nin kısa adıdır) geride kalanların yolu açılmıştır. Fuat Uluç da önü açılanlardan birisidir: "Babamın general olacağı kesin. O kararı nasıl verdiği benim için hâlâ bir soru işaretidir. Aslan Amca sürülmüştü, onların siyasallaşma sürecinde burada güvenilir bir odak noktasına ihtiyaçları vardı. Babam o odak noktası olabilmek için ordudan istifa etti. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'ne girdi, genel sekreter oldu ve babamın hazırladığı kongrede de Aslan Amca genel başkan seçildi." Fuat Uluç, 1964'te de Mardin milletvekili olarak Meclis'e girer: "Ancak o dönemi tamamlayamadan 1968'de kalp rahatsızlığından öldü. Buna rağmen şuna inanıyorum ki askerde kalsa idi yaşardı. Politikanın iki yüzlü yapısı, bütün bir hayatını asker doğruluğu içinde yaşamış bir adama iyi gelmedi."
Genel Kurmay Başkanı Dinç Bilgin'i arıyor
Bir süre de Öncü'de kalem oynatan Hıncal Uluç, askerden döndüğü 1967'de, M. Ali Kışlalı başta olmak üzere eski Yenigün ekibinin çıkardığı Yankı'da çalışmaya başlar: "Bana gazeteciliğin bütün püf noktaları ile ayrıntılarını ve ahlakını M. Ali Kışlalı öğretti." Oktay Kurtböke de Cumhuriyet Yayın Yönetmeni olduğu için Yankı ile paralel burada da haftada iki gün spor yazıları yazmaya başlayan Uluç, TRT kurulunca pazartesi günleri de yine Cumhuriyet'e tam sayfa tv sayfası yapar: "Benim Babıali'ye transferim Cumhuriyet kanalı ile oldu." 1980'de onun İkinci İstanbul seferi başlar. Gelişim Yayınları'nın sahibi Ercan Arıklı 12 Eylül'den önce bir dergi çıkarmasını ister ondan. Kabul eder. Daha sonra Gelişim Yayınları Asil Nadir'e geçince de, Uluç işinden olur. Ardından Zafer Mutlu'nun daveti ile 1990'da Sabah'ta yazmaya başlar: "Gazeteye başlarken Dinç Bey'le (Bilgin) bir tek şey konuştum. Ne yazacağımı ya da yazmayacağımı bana kimse söylemeyecek." 2002'ye kadar on iki senede anlaşma bir tek kez Dinç Bilgin tarafından bozulur: "Dinç Bey geldi ve 'Dün yazdığın yazıyı hatırlıyor musun?' dedi. Evet dedim. Orduevlerinde fiyatların çok düşük olduğunu, aradaki farkı bizim vergilerimizle verdiğimiz mealinde bir yazı idi o. Dinç Bilgin, 'Bir daha böyle bir yazı yazarsan Genel Kurmay Başkanı'nı sana bağlarım haberin olsun' dedi. Genel Kurmay Başkanı Doğan Güreş aramış ve Dinç Bey'le 3,5 saat konuşmuş. 'Telefonu da Genel Kurmay Başkanı'na kapatamıyorum, 3.5 saat dinledim Güreş Paşa'yı' dedi."
Uluç mesleğin başında yaptığı birkaç sözleşme hariç, bir daha iş sözleşmesi de imzalamamış birisidir: "Türkiye'nin en büyük sosyal demokratları ile solcularının ve sendikalarının kazığını yedikten sonra kendi kendime dedim ki kendinden ve Allah'tan başka güveneceğin kimse yok." Yeni Tanin'de çalışırken işten atılan Uluç, tazminat almak için sendikaya başvurur. Sendikanın avukatı da Yekta Güngör Özden'dir. Özden, �kazanacağı kesin olmasına rağmen� kazanamayacaklarını öne sürerek davayı açmayınca Hıncal Uluç da bu kararı alır.
'Özal dönemi olsaydı boşanmazdım'
1977'de Yankı'nın İngilizce bir özetini çıkarmak için yabancı bir eleman ararken, iş başvurusunda bulunan Amerikalı arkeolog Holly Hartquist ile tanışıp evlenen Hıncal Uluç, o yılların meşhur 'yokluk' yılları olması dolayısıyla varlar ülkesi Amerika'da herşeye kolayca ulaşabilen eşiyle mutluluğu yakalayamaz: "Amerika'ya gidelim dedi. Ben de orada mutlu olamam dedim." 1983'te boşanırlar: "Özal zamanında evlenmiş olsa idik garanti ayrılmazdık! (Meşhur kahkahasını atıyor.) Çocuk sahibi olmayan Uluç, sırf evlenmek için de evlenmez bir daha.
Arabesk hariç her türlü müziği dinleyen, sinema ve tiyatroya büyük merakı olan, başkanlık kontenjanından Alp Yalman ve Ali Uras tarafından 'tarihini bilmediği bir zamanda' Galatasaray'a üye yapılan, Mülkiyeliler Birliği, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve İstanbul Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Hıncal Uluç, 'Kutsal İttifak' sözünün de sahibidir: "Bana aittir ve Fenerbahçe medyasını kastetmektedir." Uluç'a göre bütün tv ve gazetelerin müdürleri özel olarak Fenerbahçeli seçilmektedir. Sebebi Fenerbahçe'nin tiraj ve reyting kazandırmasıdır: "Buna itirazım yok." Hıncal Uluç'un itirazı "Fenerbahçe Kulübü Başkanı bütün Fenerli müdürleri toplayıp Galatasaray'ın yolunu kesin"demesinedir.
� Var mı böyle bir durum?
"Ali Şen'in televizyonda kendi açıklamasıdır. Bir Fenerbahçeli'nin birinci görevi Fenerbahçe'yi şampiyon yapmaktır, Fenerbahçe şampiyonluktan ümidi kestiği zaman da Galatasaray'ın yolunu kesmektir. En son Aziz Yıldırım yaptı bunu, ramazanda Büyük Kulüp'te Fenerbahçeli bütün müdür ve yazarları topladı ve 'Galatasaray'ın yolunu keseceksiniz. Bunun için de hakemlere saldıracaksınız' dedi. Ali Şen zamanında başladı bunlar."
'Tarkan dinlemem'
� Kavgacı biri misiniz?
"Ben kavga etmiyorum, benimle kavga ediyorlar. Benimle ilgili yazı yazan medyanın en büyük yanılgısı bu. Ben kimse ile kavga etmiyorum, fikrimi ortaya koyuyorum. Benim fikrime cevap verme gereği duyuyor, cevap verirken de ortaya fikirle değil, söverek çıkıyorlar. Ben bu beyazdır diyorum. Adam 'bu siyahtır' diyeceğine bana küfrediyor. Bir kişi desin ki 'Evet ben seni gece kulübünde, barda gördüm.' Ben gece klasik müzik konserine, sinemaya, tiyatroya giderim. Tarkan konserine gitmem. İçki içmeyen bir adamın bara gidip sarhoşla konuşmasından daha korkunç bir şey yok. Sonra sigara dumanından ve yüksek volümlü müzikten nefret ediyorum. 135 desibel müzik çalacak, sigara dumanından göz gözü görmeyecek, etrafta bir sürü sarhoş 'Hıncal Bey, ne olacak bu Galatasaray'ın hali?' diyecek, onlara cevap yetiştireceksin. Kenan Doğulu, benim sevgili mahalle arkadaşım Yurdaer Doğulu'nun oğludur. Kenan bana emanet bir yerde. Onu bile seyretmedim, çünkü kerata ikide çıkıyor, sabah beşte bitiriyor."
'Türkiye'deki herşeyde Ali Şen'in parmağı var'
� Bir yazı yazdınız. Ali Şen sizin Sabah'tan çıkarılmanız için yazılar yazacak ve siz de kurumdan ayrılacaktınız diye...
"Benim gazetemi yöneten herhangi bir kişinin Ali Şen'e gidip 'Şu herife söv de gazeteden istifa etsin' demeyeceğini biliyorum. Ali Şen Türkiye'de olan her şeyden kendisine daima bir şeyler vehmediyor. 'Koalisyonu ben kurdum, Fenerbahçe'yi ben şampiyon yaptım, Galatasaray'ı Neuchetel'e ben kazandırdım.' Yazılarını okuyun, içinde Ali Şen'in parmağı olmayan hiç bir şey yoktur."
Ağlaması da gülmesi de abartılı olduğundan, televizyona yaptığı Şakamera adlı programın Amerikalı yönetmeni tarafından keşfedilen bu yönüyle kulaklarımızın pasını da silen Uluç, vefat ettiği 1950'lerin hemen ortalarına kadar dedesinin vaazlarını dinlemek için camiye gider. Namazda okuyacaklarını dedesinden öğrenmek istediğinde, dedesinin içinden ne geçiyorsa söylemesinin yeterli olacağı sözünü anlatan Hıncal Uluç, "Ben müftü torunuyum, din kültürüm gayet sağlamdır" diyor ve ekliyor: "En saf inanmanın her şeye yettiğini öğrendim. Dışarıdan bakanlar benim için ne derlerse desinler ben Türkiye'deki en saf, en halis Müslümanlardan biri olduğuma inanıyorum."

Munky
17-07-07, 18:16
HAKKINDA YAZILANLAR

Yaşayan efsane Halil

ATİNA Olimpiyatı'nda Türk sporcuları halterde tarih yazmaya dün de devam etti. Nurcan Taylan'ın altın madalyasının ardından bu kez Halil Mutlu, üst üste üçüncü olimpiyat şampiyonluğuyla bu sporun "yaşayan efsaneleri" arasına girdi. 56 kilodaki diğer temsilcimiz Sedat Artuç da bronz madalya alarak kürsüye çıkmayı başardı. Böylece Mutlu, olimpiyat tarihimizde daha önce sadece Naim Süleymanoğlu'nun eriştiği üç altın madalya onuruna ortak olurken, yine olimpiyatta ilk kez iki sporcumuz aynı anda podyuma çıktı.

Dünya rekoru kıramadı

KOPARMADA 130 ve 135 kiloları kolayca kaldıran Mutlu, üçüncü hakkında dünya rekoru için kilo artırarak 140 kiloyu denedi ancak başarılı olamadı. Çinli Meijin Wu 125 kiloda kalınca Mutlu beş kiloluk bir avantaj yakaladı. Silkmeye 160 kiloyla başlayan temsilcimiz, bu ağırlığı kaldırdı. Wu da 157.5 kilonun ardından 165'i denedi ve kaldıramadı. Mutlu da aynı ağırlığı yapamadı. Çinli Wu'nun son hakkında da başarılı olamaması üzerine altını garantileyen Halil Mutlu, son hakkında 168.5 kiloyla bir kez daha rekor denedi ancak kaldıramadı.

Dördüncü isim oldu

56 kiloda yarışan Sedat Artuç ise koparmada 125, silkmede 155 kiloluk kaldırışlarla toplam 280 kiloya ulaşarak bronz madalyanın sahibi oldu. Olimpiyat ikinciliğini ise 287.5 kiloluk toplam dereceyle Çinli Meijin Wu aldı. Halter tarihinde üst üste üç olimpiyat şampiyonluğunu bundan önce sadece üç sporcu kazanabilmişti. Naim Süleymanoğlu ve iki Yunanlı Pyrrhos Dimas ile Kaki Kakiashvili'nin ulaştığı bu büyük başarı listesinde artık Halil Mutlu da yerini almış oldu. Türkiye en son 1996 Atlanta'da Naim ve Halil ile iki altın madalya kazanmıştı.

Meydan okudu

ATİNA'DA üst üste üçüncü olimpiyat şampiyonluğuna ulaşan Halil Mutlu, kimseden korkmadığını ve 2008 Olimpiyatı'nda da bu kez 62 kiloya çıkarak dördüncü altın madalya için yarışacağını söyledi. İyi yarışmadığını söyleyen Mutlu, "Her zaman kazanmasını bilen bir insanım. Kötüyken de, iyiyken de kazandım. Bugün iyi olmama rağmen kötü yarışıp kazandım. Bugün rekor da istiyordum ama olmadı. Spor hayatımda ilk defa bir kilodan korktum. Bu da gösterdi ki artık bir üst kiloya çıkmam gerekiyor" dedi.
KİLOLARI yüreğiyle, inancıyla ve severek kaldırdığını söyleyen Halil Mutlu, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bugüne kadar üç altın başarısını iki Türk ve Yunanlı sporcu elde etti. Bu olimpiyatta 4.'yü deneyecek Yunanlılar bunu başaramazsa, bu şans Pekin'de bana gülebilir. Korktuğum için kilo değiştirmiyorum. 62 kiloda da iki Çinli var, onları da yenerim". Bronz alan Sedat Artuç ise "İlk olimpiyatımda kürsüye çıktım. Artık bundan sonra bu kiloda görevi devralıp, İstiklal Marşı'nı ben dinleteceğim" dedi.

Munky
17-07-07, 18:16
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1162.jpg
Fatih Terim ( 14.09.1953)
14 Eylül 1953 Adana�da doğdu.Futbola Adana Demirspor�da başladı.14 yıl Galatasaray forması giydi.52 kez A Milli Takım formasını giydi.A.Gücü ve Göztepe takımlarını çalıştırdı.1990-1993 yıllarında Sepp Piontek�in yardımcı antrenörlüğünü ve Ümit Milli Takım Teknik Direktörlüğünü yaptı.Akdeniz Oyunları Şampiyonluğu�nu kazandı.Türkiye�yi ilk defa Avrupa Şampiyonası finallerine taşıdı.Galatasaray ile 4 lig, 2 federasyon, 2 cumhurbaşkanlığı, 3 TSYD ve 1 UEFA Kupası kazandı. İtalyan takımı Fiorentina�yı çalıştırdı, kulüp başkanı ile anlaşamayarak görevinden istifa etti.

Munky
17-07-07, 18:16
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1164.jpg
İbrahim Kutluay ( 07.12.1974)
7 Aralık 1974 tarihinde İstanbul�da doğdu.1.98 cm boyundaki Kutluay, skorer guard ve kısa forvet pozisyonlarında oynuyor.Basketbola 13 yaşında Fenerbahçe altyapısında başladı.18 yaşında A takımına alında.5 yıl formasını giydi.1998-1999 sezonunda Fenerbahçe formasıyla Avrupa ligi sayı krallığını kazandı.1999-2000 sezonunda kiralık olarak Efes Pilsen formasını giydi.Haziran 2000�de Yunanistan�ın AEK kulübü ile 3 yıllık anlaşma imzaladı.

Munky
17-07-07, 18:17
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1978.jpg
Aziz Yıldırım ( 1952)
1952 yılında Diyarbakır Ergani'de doğdu.Babası ilkokul öğretmeni.Orta öğrenimini Düzce'de tamamladı.Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi mezunu.İnşaat mühendisi.Nato mühendisliği yaptı.Maktaş mühendislik firmasının sahibi.1990-1992 yıllarında Metin Aşık başkanlığındaki yönetimde görev aldı.1991-1992 sezonunda Futbol Şubesi sorumluluğunu üstlendi.O dönemde Tanju'nun Galatasaray'dan Fenerbahçe'ye transferini gerçekleştirdi.Evli ve iki çocuk babası.


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 1 HAZİRAN 2001

Gitme kal baskısı

Hürriyet 1 Haziran 2001
Sadi Kemal Yaşar


Ali Şen: Gerekirse evine, işine, kulübe gider, göreve devamını rica ederiz...

Vefa Küçük: Artık kendimi emekli yaptım. Fenerbahçe'nin F'sinde bile yokum.

Şadan Kalkavan: Kararını tekrar gözden geçirmesinin doğru olacağına inanıyorum.

Sağlığına ve ailesine yeterli zaman ayıramadığını ileri sürerek başkanlığı bırakacağını açıklayan Aziz Yıldırım'ın kararından dönmesi için sarı lacivertli camia ayaklandı. Eski yöneticiler, futbolcular ve dernekler Yıldırım'ın kararını bir kez daha gözden geçirmesini istedi.


Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım'ın ��Görevi bırakıyorum�� açıklaması camiayı ayağa kaldırdı. Sarı lacivertli kulübün önde gelen isimleri, şampiyonluk kutlamaları devam ederken şok kararını veren Yıldırım'ın devam etmesi gerektiğini savundu. Gündeme bomba gibi düşen bu karar üzerine çeşitli görüşler ortaya çıktı.


ALİ ŞEN: OLMADI BAŞKAN


Olmadı başkan. Camiamız, Yıldırım'a her zaman büyük destek vermiştir. Ben ve bütün taraftarlar, gerekirse evine, kulübe veya işine gidip, göreve devam etmesini rica ederiz. Kimse yeni başkan aramasın. Görevine devam etmelidir. Ancak F.Bahçe Kulübü Başkanı televizyonlarda asla ağlamamalıdır. Olağanüstü kongre kararı alınırsa 1 Temmuz'da yeni başkan seçilecek. Yeni yönetim iç transferin şeklini beğenmeyebilir.


ŞADAN KALKAVAN: İYİ DÜŞÜNSÜN


İstifasını üzüntüyle izledim. 3.5 yıllık hizmetinde ve son yılında şampiyonluğa giden yolda büyük başarı kazandırmıştır. Bundan sonraki hedef Şampiyonlar Ligi şampiyonluğdur. Bu ilk senede illaki olacak diye düşünmüyoruz. Kendisinin başkanlığında daha ileri gideceğiz. Zaman zaman fikir ayrılığımız olmuştur. Amaç hep F.Bahçe'nin başarısıydı. Kararını tekrar gözden geçirmesinin doğru olacağına inanıyorum. Gitmesi camiaya zarar verecektir.


VEFA KÜÇÜK: BEN YOKUM


F.Bahçe için hayırlı uğurlu olsun. Şu an seyahatteyim. Ben tarihi görevimi kongrede yaptım. Üyelere ve F.Bahçe'ye sahip çıktım. Karşılığını göremedim ve kendimi emekli ettim. Artık F.Bahçe'nin F'sinde bile yokum. Kulüp sahipsizdi, çıktım ortaya, ama kongre üyeleri bana sahip çıkmadı. Üyeler yine en doğrusunu yapar en doğru kişiyi seçerler.


MURAT ÖZAYDINLI: ZOR BULUNUR


F.Bahçe taraftarı olarak kalmasını istiyorum. Yakın dostu olarak, bırakması gerekir. Yaşadıkları ve çektiği sağlık sorunlarıyla stresini yakından gördüm. F.Bahçe, bir Aziz Yıldırım� bence bulamaz. Uzun bir süre de bulamayacak. 3.5 yıldır hep yanında oldum.


MAHMUT USLU: BIRAKTIRMAZLAR

Onunla başladım, onunla bitireceğim. Büyük fedakarlıklar yaptı. Sağlığına, ailesine yeterli zamanı ayıramadı. Bundan böyle onun yükünü hafifletebiliriz. Camianın onu bırakacağını sanmıyorum. Bıraktırmazlar. Onun gibi başkan zor çıkar. Kişisel tercihim, o giderse ben de yokum.

Munky
17-07-07, 18:18
Futbolcu, spor adamı, Galatasaray Spor Kulubü kurucularından.

Ünlü yazar ve dilci Şemsettin Sami�nin oğlu olan Ali SamiYen 20 Haziran 1886�da İstanbul�da doğdu. Mekteb-i Sultani!de (Galatasaray Lisesi) öğreninm gördüğü yıllarada spora başladı. 1905�te yedi okul arakadaşı (Emin Bülent Serdaroğlu, Tahsin Nahit, Şehit Celal, Bekir Bircan, Cevdet Kalpakçı, Abidin Daver, Asım Tevfik Sonumut) ile birlikte Galatasaray Spor Kulubü�nün kuruluşuna öncülük eden Yen, kulübğn 1 sicil numaralı üyesi ve ilk başkanı oldu. Galatasaray�ın 1906�da oynadığı ilk maçta kaptanlık yaotı. Futbolu bıraktıkatan sonra uzun yıllar spor yöneticiliği, hakemlik yapan, Türkiye�de futbolun gelişmesi için uğraş veren ve ilk Türk resmi spor örgütü Türkiye İdman İttifakları Cemiyeti�nin kurucuları arasında yer alan Ali Sami Yen�in adı Galatasaray�ın Mecidiyeköy�deki stadyumuna verildi (1964).

Ali Sami Yen, 29 Temmuz 1951�de İstanbul�da öldü.

Munky
17-07-07, 18:18
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1153.jpg
Sabiha Gökçen ( 1913)- (22.03.2001)
Atatürk�ün manevi kızı ve Türkiye�nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, 1913 yılında Bursa�da doğdu.Atatürk�ün 1925 yılında manevi evlat edindiği Gökçen, Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji�nde öğrenim gördü.1935 yılında Türk Hava Kurumu�nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu�na giren Gökçen, Ankara�da A.B. Yüksek Planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Rusya�ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.1936 yılında Askeri Hava Okulu�na giren Gökçen, burada gördüğü özel eğitimden sonra askeri pilot oldu. Eskişehir�de 1. Tayyare alayında bir süre staj yapan Gökçen, avcı ve bombardıman uçaklarıyla uçtu. Gökçen 1937 yılındaki Trakya ve Ege manevralarında görev aldı, aynı yıl Dersim harekatına katıldı.1938 yılında Balkan devletlerinin davetlisi olarak uçağı ile bir Balkan turu yapan Gökçen, daha sonra Türk Hava Kurumu Türk kuşuna başöğretmen tayin edildi. Sabiha Gökçen, 1955 yılına kadar bu görevini sürdürdü. 22 Mart 2001 tarihinde Ankara Gata�da öldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sabiha Gökçen Öldü
Hürriyet 22 Mart 2001

Atatürk�ün manevi kızı Türkiye�nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi'nde (GATA) vefat etti. Yaklaşık bir aydır rahatsızlıkları nedeniyle tedavi gören Sabiha Gökçen en son mide kanaması geçirmiş ve beyinde pıhtı oluşmuştu.
Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanlığı'ndan yapılan açıklamada, 3 Mart 2001 tarihinden bu yana Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Hastanesi'nde tedavi görmekte olan Gökçen'in, bugün saat 08.15'te kalp ve solunum durması sonucu vefat ettiği belirtildi.

Sabiha Gökçen, yarın Ankara'da toprağa verilecek. Gökçen'in cenazesi yarın saat 12.30'da GATA'dan alınarak Türk HavaKurumu (THK) önüne getirilerek katafalka konulacak. Burada düzenlenecek törende saygı duruşunda bulunulmasının ardından Sabiha Gökçen'in biyografisi okunacak. Daha sonra Kocatepe Camii'ne götürülecek Gökçen'in cenazesi burada kılınacak namazın ardından Cebeci Şehitliği'nde toprağa verilecek.

HAVAALANINDA ÜZÜNTÜ

Gökçen�in adı İstanbul Kurtköy�de yapılan havaalanına verilmişti. Gökçen'in vefatının öğrenilmesinden sonra, Pendik Kurtköy'deki Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı'nın işletmeciliği yapan Havaalanı İşletme ve Havacılık Endüstrileri A.Ş'ye (HEAŞ) ait bayraklar yarıya indirildi. HEAŞ yetkilileri, Gökçen'in inşaat sürecinde havaalanını ziyarete geldiğini ve Mayıs ayında yapılacak resmi açılış törenini heyecanla beklediğini söylediğini anlattılar.

SEZER: ÇAĞDAŞ TÜRK KADINININ SİMGESİ

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, bu sabah vefat eden Sabiha Gökçen'in, Atatürk'ün manevi kızı olma onuruna erişmesinin yanı sıra Türk kadınının çağdaş kimlik kazanmasında etkin rol oynadığını belirtti. Sezer, Atatürk'ün manevi kızı ve Türkiye'nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen'in vefatı nedeniyle bir mesaj yayımladı. Cumhurbaşkanı Sezer'in mesajı şöyle: ''Cumhuriyetimizin Kurucusu, Ulu Önderimiz Büyük Atatürk'ün manevikızı ve Türkiye'nin ilk kadın pilotu Sabiha Gökçen'in vefatından büyük üzüntü duydum. Sabiha Gökçen, Atatürk'ün manevi kızı olma onuruna erişmesinin yanı sıra Türk kadınının çağdaş kimlik kazanmasında etkin rol oynamıştır. Sabiha Gökçen örnek yaşamı, büyük ülküleri ve başarıları ile daima anımsanacak, çağdaş Türk kadınının simgesi olarak gönüllerimizde sonsuza kadar yaşayacaktır. Kendisine Tanrı'dan rahmet, ulusumuza başsağlığı diliyorum.''

MHP Genel Başkanı, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, Türk kadınının neleri başarabileceğinin Atatürk'ün manevi kızı, Türkiye'nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen'in kişiliğinde görüldüğünü belirtti. Bahçeli, Gökçen'in vefatı dolayısıyla yayınladığı mesajda şunları kaydetti: ''Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Atatürk'ün manevi kızı ve ülkemizin ilk kadın havacısı olan Sabiha Gökçen'in vefatından dolayı büyük üzüntü duydum, kendisine Cenab-ı Allah'tan rahmet diliyorum."

ESERLERİ

1.Atatürk'le Bir Ömür
Sabiha Gökçen
Altın Kitaplar / Toplum ve İnsan Dizisi

Munky
17-07-07, 18:19
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1912.jpg
Hamza Yerlikaya ( 1976)
1976 yılında İstanbul�da doğdu.85 kilo Greko-Romen�de yüzümüzü güldüren isim.1987�den bu yana Salih Bora�nın gözetiminde çalışmalarını sürdürüyor.İlk madalyasını 1991 Dünya Gençler Güreş Şampiyonası�nda aldı.O günden Sydney�e kadar kazandığı sayısız başarının arasında çeşitli Avrupa ve Dünya Şampiyonlukları var.1996 Atlanta Olimpiyatlarında rakiplerine sayı vermedin şampiyon olan güreşçi Sydney�de de altın madalyanın sahibi oldu.Halen İstanbul Büyükşehir Belediyespor bünyesinde çalışmalarını sürdürüyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Türk gibi güçlü
Erkan Koyuncu
Sabah 14 Mayıs 2001

Avrupa Grekoromen Şampiyonası'nın son gününde de Türk fırtınası vardı. Hamza Yerlikaya 5'inci kez bu unvanı alırken Fatih Bakır, uzatmada basit hatalarla altın madalyayı elinden kaçırdı

Hamza sabah rahattı
İstanbul'da yapılan 48.Avrupa Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda son gün 1 altın, 1 gümüş madalya kazandık. 85 kiloda Hamza Yerlikaya, Avrupa'nın zirvesine çıkarken 130 kiloda Fatih Bakır Avrupa ikincisi oldu. 25 yaşındaki Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonumuz Hamza Yerlikaya, sabah seansında Ukraynalı Dorogan'ı 6-2 yenerek final yolunu açtı.

"Annelere armağan"
Yerlikaya'nın finaldeki rakibi Polonyalı Letki Marcin'di. Marcin'i supleksle atan Yerlikaya ilk yarıyı 3-0 önde tamamladı. 2. yarıda 1 puan daha alan Hamza, Avrupa şampiyonu oldu. Türk güreş tarihinde 5 Avrupa şampiyonluğu kazanan ilk sporcu unvanını da elde eden Yerlikaya, madalyasını tüm annelere hediye ederken, "Türk insanına ne kadar madalya versek azdır. Hele bu kötü dönemde, bu mutluluğu yaşatabildiysek, ne mutlu bize" dedi.

Bakır gümüşte kaldı
130 kiloda mücadele eden Fatih Bakır, sabah seansında Finlandiyalı Juha Ahokas'ı uzatmada 3-0 yenerek finale yükseldi. Finalde Macar rakibi Mihaly Deak Bardos ile karşılaşan 24 yaşındaki Fatih Bakır, ilk yarısı 0-0 biten müsabakada normal süreyi 1-1 kapattı. Uzatma bölümünde bitime çok az bir süre kala rakibine çırpılan Bakır, 2 puan birden yitirdi. Müsabakayı 3-2 kaybeden Fatih Bakır, gümüş madalyada kaldı.

Tarihte ilk kez şampiyon!
İstanbul'da sona eren 48. Avrupa Büyükler Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda, Milli Takım, 64 puan alarak, tarihinde ilk kez takım halinde şampiyonluğa ulaştı. Ay-yıldızlı ekibin ardından Rusya 54 puanla ikinci olurken, Gürcistan ise 35 puanla üçüncü sırada yer aldı ve turnuvayı tamamladı

En teknik takım biziz
Milli Takımımız 2 altın, 2 gümüş, 1 bronz madalya alırken Rusya 2 altın, 2 gümüş, Gürcistan 1 altın ve 1 gümüş madalya elde etti. Beyaz Rusya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan altın alan diğer ülkeler oldular. Bu arada ay-yıldızlı takım şampiyonanın en teknik ekibi seçildi.

Munky
17-07-07, 18:19
Memet Fuat (d.1926, İstanbul) 1946'da Haydarpaşa Lisesi'ni, 1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı. 1960'ta De Yayınevi'ni kurdu. 1964-75 arasında "Yeni Dergi"yi çıkardı. Bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar düzenledi (1963-72). Çocukluğundan beri süregelen spor tutkusunu, yaşadığı çevredeki çocukları sporculuğa yönlendirme yolunda değerlendirdi. 1972-80 arasında voleybol erkek milli takımlarına antrenörlük etti. 1979-82 arasında Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi'nde voleybol dersleri verdi. 1980-83 arasında "Yazko Edebiyat" dergisini yönetti. 1981'de Adam Yayınevi'nin yerli yayınlar editörü oldu. 1987'de emekliye ayrıldı. 1985'te yayımlanmaya başlayan "Adam Sanat" dergisinin genel yayın yönetmenliğini 1999'a kadar sürdürdü.

Ödülleri: 1959'da dergilerde çıkan yazılarıyla Ataç Eleştiri Armağanı'nı, 1961'de Düşünceye Saygı adlı kitabıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü'nü aldı. Çağdaşımız Makyavel adlı kitabıyla 1992 Sedat Simavi Ödülü'nü Gülten Akın'la paylaştı. 1995'te kendisine Kültür Bakanlığı "Kültür ve Sanat Büyük Ödülü", 1996'da Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası verildi. 1997'de "Yaşasın Edebiyat" dergisinin yaptığı soruşturmada Gölgede Kalan Yıllar adlı yapıtı "Yılın Kitabı" seçildi. 2000'de ise "Dünya Kitap Eki"nin oluşturduğu bir yargıcılar kurulu Nâzım Hikmet adlı yapıtını "Yılın Telif Kitabı" olarak değerlendirdi.

ESERLERİ
Anlatı: Aşk ve Sümüklüböcek (1946, öyküler, Tuna Baltacıoğlu ile); Yaşadığımız (1951, yeni yazımı 1998, roman); Bir Ayrılışın Öyküsü (1998, öyküler). Anı: Gölgede Kalan Yıllar (1997); Tribünden Palavra Anılar (1999). Deneme: Düşünceye Saygı (1960, genişletilmiş 2. basım 1994); Çağını Görebilmek (1982); Unutulmuş Yazılar (1986); Çağdaşımız Makyavel (1992); Eleştiri Sorumluluğu (1994); İki Yönlü Yozlaşma (1995); Konuşan Toplum (1996); Dağlarda Yüreğim (1996); Özgünlük Avı (1996); Sömürüsüz Bir Dünya (1998); Çoğunluğun Gücü (1998); Duyumsanmayan Karanlık (1998); Biçemden Biçeme (1999); Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (1999); Aykırılıklar (2000). Konularına göre derlenen denemeler: Demokrasi Kültürü (2000); Din ile Felsefe (2000); İkinci Yeni Tartışması (2000); Kültür Alışverişi (2000); Orhan Veli (2000); Nâzım Hikmet Üstüne Yazılar (2001). Özgün yapıt: Aydınlar Sözlüğü (2001). Yaşamöyküsü: Nâzım Hikmet (2000). Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi: Yunus Emre (1976); Şinasi (1977); Pir Sultan (1977); Karacaoğlan (1977); Ahmet Haşim (1977); Tevfik Fikret (1979); Namık Kemal (1999). Antoloji: Türk Edebiyatı (yıllıklar, 1963'ten 1972'ye on cilt); İlkokul Çocukları İçin Şiirler (1968); Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1985, genişletilmiş basımı 1999); Dünya Yazınından Çeviri Şiirler (1992); Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Oyunlar I-II (1993); Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Öyküler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Çocuklar İçin Şiirler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Denemeler (1993); Türk Yazınından Seçilmiş Eleştiri Yazıları (1993). Seçme Şiirleri: Nâzım Hikmet (1997); Orhan Veli (1997); Oktay Rifat (1997); Cahit Külebi (1997); Edip Cansever (1997); Sabri Altınel (1997); Cahit Irgat (1998). Tiyatro: Tiyatro Tarihi (1961); Her Yer Tiyatrodur (1997). Spor: Voleybol (1983, Mehmet Bengü adıyla).

HAKKINDA YAZILANLAR

Memet fuat öldü
19 Aralık 2002

Türk edebiyatı ve Türk voleybolunun önemli isimlerinden Mehmet Fuat Bengü, akciğer yetmezliği nedeniyle İstanbul`da vefat etti.

Yabancı ülkelerde filmler çekmiş ilk Türk film rejisörü Vedat Örfi ve Piraye Hanım`ın(daha sonra Nazım Hikmet'in eşi) çocuğu olan Memet Fuat Bengü, 1926 yılında İstanbul`da doğdu. 1946`da Haydarpaşa Lisesi`ni, 1951`de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü`nü bitiren Memet Fuat Bengü, öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı.

Bengü, 1960`da De Yayınevi`ni kurdu, 1964-75 arasında Yeni Dergi`yi çıkardı. Bengü, bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar düzenledi (1963-72). Türk edebiyatının önemli isimlerinden Mehmet Fuat`ın eserlerinden bazıları şöyle: Tiyatro Tarihi (1961), Türk Edebiyatı (1963-72, yıllıklar, 10 kitap), Çağını Görebilmek (1982, denemeler), Voleybol (1983; Mehmet Bengü adıyla), Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (1985), Sömürüsüz Bir Dünya (1998, deneme), Biçemden Biçeme (1998, deneme), Çoğunluğun Gücü (1998, deneme), Duyumsanmayan Karanlık (1998, deneme), Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (1999, deneme), Tribünden Palavra Anılar (1999), Namık Kemal (1999), Aykırılıklar (2000), Nazım Hikmet (2000, İnceleme), Aydınlar Sözlüğü (2001, inceleme)

Munky
17-07-07, 18:20
Gençlerbirliği Başkanı
4 Ekim 1935'de Ankara'da doğmuştur. Uzun yıllardan beri işadamı olarak Ankara Un Sanayi ile uğraşmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır. Gençliğinde futbol oynamıştır. 22 yıldır sürekli Gençlerbirliği Spor Kulübü başkanlığını yapmaktadır. Halen Türkiye 1. Futbol Ligi Kulüpler Birliği başkanıdır. Ayrıca Ankara Sanayi Odası Meclis üyesidir. Çeşitli sosyal ve kültürel derneklerinde üyesidir.

Munky
17-07-07, 18:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1165.jpg
Hidayet Türkoğlu ( 19.03.1979)
19 Mart 1979 tarihinde İstanbul�da doğdu.1995-1996 sezonunda Efes Pilsen�de oynamaya başladığında 16 yaşındaydı.Türkiye�de 15.6 sayı, 4.9 ribaundla oynadı.NBA�de ise 5.9 sayı, 2.1 ribaund ortalamasıylı oynuyor.Şu anda çaylaklar arasında 17. sırada yer alıyor.Milli Takım�ın çeşitli branşlarında 106 defa forma giyd

Munky
17-07-07, 18:21
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

57 kiloda Dünya Şampiyonu oldu
Hürriyet 10 Haziran 2001

11. Dünya Büyükler Boks Şampiyonası'nda, 57 kiloda Türk boksörü Ramazan Paliani, Dünya Şampiyonu olarak altın madalya kazandı.

Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast'ta düzenlenen şampiyonanın 8. ve son gününde, 6 sıklette final müsabakaları gerçekleştirildi.

57 kilonun finalinde, kariyerinde 3 Avrupa şampiyonluğu bulunan Ramazan Paliani, Kazak rakibi Galip Jafarov ile karşılaştı.

Müsabakaya hızlı başlayan ve ilk raundu 8-5 önde kapayan Paliani, üstünlüğünü 2. raundda da sürdürdü ve bu raundu da 17-12 önde döndü.

3. raundda müsabakanın kontrolünü tamamıyla eline alan ve yumruklarını sıklaştıran Paliani, zor duruma düşürdüğü ve 1 kez saydırdığı rakibi önünde bu raundun sonuna doğru aradaki sayı farkını 14'e dek çıkardı. Raundun son saniyesinde puan alıcı bir yumruk daha vurup 1 puan daha alan Paliani, 3. raundun bitiminde 29-14'lük skorla farkı 15'e çıkardı ve ringden teknik üstünlükle galipve Dünya Şampiyonu olarak ayrıldı.

Paliani'ye altın madalyasını, müsabakadan sonra Boks Federasyonu Başkanı Caner Doğaneli taktı.

Paliani böylece, boksta Türkiye'ye 1999'da ABD'nin Houston kentinde artı 91 kiloda Sinan Şamil Sam'ın kazandırdığından sonra tarihteki 2. dünya şampiyonluğu altın madalyasını getirmiş oldu.

Türkiye, şampiyonayı da 1 altın, 1 gümüş (54 kiloda Agasi Agagüloğlu) ve 1 bronz madalyayla (71 kiloda Bülent Ulusoy) ve tarihinin en başarılı sonucunu alarak kapadı.
xxx

Munky
17-07-07, 18:21
GÜNDEM

Bebek yüzlü Herkül
İlyas Namoğlu Hürriyet 20.08.2004

Halterde pırıl pırıl bir Türk genci Taner Sağır�ın, Olimpiyat Şampiyonluğu�yla sevindik. 19 yaşındaki sporcumuz, toplamda 375 kilo ile şampiyonluk kürsüsüne çıktı. Türkiye�nin oyunlar tarihinde halterde ilk kez 3 altın madalya kazanmasını sağlayan Sağır, aynı zamanda 5 dünya gençler, 4 de olimpiyat rekoru kırdı.

HALTERDE sıkıntılı başlayan günü Taner Sağır kurtardı. 77 kilo sporcumuz, Atina Olimpiyat Oyunları�nda, koparmada 172.5, silkmede 202.5 kilo kaldırarak, toplamda 375 kilo ile altın madalya kazanırken, aynı zamanda 5 dünya gençler, 4 de olimpiyat rekoru kırdı. Bu sıkletteki diğer sporcumuz Reyhan Arabacıoğlu ise koparmada 165, silkmede de 195 kilo kaldırarak, toplamda 360 kiloya ulaştı ve dördüncülüğü elde etti.

Yakışıklılığıyla, oyunları izleyen genç kızların sevgilisi haline gelen 19 yaşındaki Taner Sağır, Nikaia Spor Salonu�ndaki müsabakada koparmaya 165 kilo ile başladı. Bu kiloda ilk hakkında başarılı olan Sağır, ikinci denemesinde 170, üçüncü hakkında da 172.5 kilo kaldırarak ikinci sıraya yerleşti.

Silkmede ilk hakkında 200 kilo yapan sporcumuz, ikinci hakkında 202.5 kilo kaldırınca altın madalyayı garantiledi ve üçüncü hakkına çıkmadı. Taner Sağır�ın ardından, koparmada 172.5, silkmede de 200 kilo kaldıran Kazak Sergei Filimonov toplamda 372.5 kilo ile gümüş, Rus Oleg Perepitchenov, koparmada 170, silkmede de 195 kilo ile toplamda 365 kg ulaşıp bronz madalya aldı. Türkiye böylece, oyunlar tarihinde ilk kez halterde 3 altın madalya elde etti.

Şaşkınım, çok hızlı oldu

OLİMPİYAT şampiyonu olan en genç Türk halterci unvanını alan Taner Sağır, daha ikinci müsabakasında olimpiyat şampiyonluğuna ulaştığını ifade ederek, ��Şaşkınım, çok hızlı oldu. Haltere neden başladığımı hatırlamıyorum. Sadece arkadaşlarımın fazlasıyla ısrarcı olduğunu biliyorum. Burada olmamın nedeni Naim ve Halil Ağabeylerimin rekorunu kırmaktır� dedi.

Munky
17-07-07, 18:22
HAKKINDA YAZILANLAR

Ringlerin Efendisi Muhammed Ali
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye19 Mart 2004

Derin Amerikalılar Beyaz, Anglosakson ve Protestanlar) Müslüman olunca Ali�ye fena takarlar. Pentagon bile oyuna alet olur, onu �Y� grubunda olmasına rağmen �A� kategorisine alır ve �ivedi� kaydıyla Vietnam�a yollamaya kalkar. Şampiyon buna karşı çıkar �Vietkonglularla alıp veremediğim yok� der, �hem onlar beni hiç aşağılamadılar!�
�Aferin� dediğinizi duyar gibiyim ama adama böylesi çıkışların hesabını sorarlar. Onu apar topar ligten kovar, ünvanına ve lisansına el koyarlar. Ali�yi �vatan haini� ilan eder ve hiçbir eyalette maça çıkarmazlar. Yetmez, ona bir trafik suçu isnat eder, alelacele içeri tıkarlar. Federasyon medarasyon hikâye, garibim bir başına kalır, oturup derdine yanar.
Vietnam Savaşını ne hükümetler, ne de ordular bitirebilir, bu kirli kavgaya gazeteciler (özellikle foto muhabirleri) nokta koyar. Amerikan halkı napalm bombaları ile yakılan evlerin önünde ağlaşan bebeleri görünce �bu nasıl hürriyet� diye sormaya başlarlar. Savaş muhabirleri cinayet ve tecavüz vakalarını dökmeye başlar, Hollywood mevzuya el atar. Sivil toplum örgütlerinden �niye savaşıyoruz� sorusu yükselince derin devlet tükürdüğünü yalar.

Kelebek gibi uçar...
Muhammed Ali, bokstan koptuğu yıllarda üniversite üniversite dolaşıp konferanslar verir, mevzu boks olsa da yeri geldikçe İslâmiyet hakkında birşeyler anlatmaya çabalar. Ağalar bu faaliyetten çok rahatsız olur, �boksla uğraşsa daha iyiydi� demeye başlarlar. Birkaç maç sonra silinip gideceğine inandıkları için Ali�nin lisansını iade eder, ringlerin yolunu açarlar (1967).
Ve Ali şovları tekrar başlar. Şampiyon, rakiplerine sürekli lâf atar, basın mensuplarının huzurunda madara etmeye bakar. Bu tavır organizatörlerin de işine gelir çünkü gerginlik arttıkça hasılat �tavan� yapar.
Ancak birileri Ali�yle uğraşmaktan caymaz, karşısına dik yokuşlar çıkarırlar. Kâh �komünizm propagandası yapmaktan� soruşturma açar, kâh �ırkçı ve ayrılıkçı� diye yaftalarlar. Bir ara zenci çocukları için (içinde okul ve mescid olan) bir külliye yaptırmaya kalkar ama ona hiçbir banka kefil olmaz. Kimseden teminat mektubu alamaz. Dahası bomba ihbarları ile huzurlarını kaçırırlar.

Arı gibi sokar...
Ali, baskılara rağmen geri adım atmaz. Aksine �ben bir din savaşçısıyım, gücümü Kur�an-ı kerimden alıyorum� demekten kaçınmaz.
Ringteki zaferler zincirine Jerry Quarry�i yenerek başlar. Ancak Joe Frazier ile yaptığı maçı üstün bitirmesine rağmen hakemler rakibinin elini kaldırırlar. Bakın şu aksiliğe ki Ken Norton ile yaptığı maçta çenesi kırılır, maçı bırakmak zorunda kalır. Herkes Ali�nin bittiğini söylerken Frazier�i eze eze yener ve rövanşı alır. Ardından Zaire�de insan azmanı George Foreman�la karşılaşır. Foreman girdiği ormanı baltayla kıymık kıymık edip bitiren bir insan azmanıdır. Ali, maçtan bir ay evvel Kinşasa�ya yerleşir ve halkın sevgisini kazanır. Onları arkasına alır ve boksörlere ders olarak okutulacak bir taktikle Foreman�ı dağıtır. Rakibini 7 raund yorar, 8. raundda saldırır ve zemine uzatır. Ertesi sene Manila�da 25 bin kişinin önünde Frazier�le karşılaşır. Bu ölümüne bir maçtır, 14 raundun sonunda ikisi de perişandır. Ancak Frazier�in şuuru bulanınca Antrenörü Eddie Futch maçtan çekilir unvan Ali�ye kalır.

Yeni bir çığır açar...
İnsan bu, her zaman mükemmel olamaz ya. İşte hanımı Belinda Boyd�dan ayrılıp Veronica Porsche ile evlendiği bunalımlı dönemde tecrübesiz rakibi Springs�e yenilir ve silbaştan mücadeleye atılır. 1978�de Dünya Şampiyonluğunu geri alır.
Profesyonel döneminde sadece 3 kez yenilen, Muhammed Ali, 36 yaşına kadar boks dünyasının efsane ismi olmayı başarır. 56 maçın 53�ünü kazanır, 37�sini nakavtla alır.
Ancak boksörleri bekleyen akıbet (parkinson) onu da yakalar. Dindar bir Müslüman olan Lonnie ile evlenir, Michigan�daki çiftlik evinde gözlerden ırak yaşar.
Bu arada beyazlar da değişir ya da �değişti� rolüne soyunurlar. Atalanta Olimpiyatları�nda meşaleyi yakma şerefini ona bağışlar ve nehre attığı madalyanın yerine, yenisini takarlar.
Ali iyi bir örnek olur. Ekonomi, sanat ve siyaset sahnesinde ağırlıklarınca yer bulamayan zenciler sahalarda boy göstermeye başlar, atletizm, boks ve basketbolda madalyalara el koyarlar�

Munky
17-07-07, 18:22
HAKKINDA YAZILANLAR

Kemer Sinan'ın!...

Sinan Şamil Sam, WBC'nin Dünya Şampiyonluğu Kemer'i için Amerikalı Lawrance Clay-bey'le, Alman boksör Max Schmeling'in adını taşıyan salonda girdiği ünvan karşılaşmasında 12 raund üstün oyunuyla rakibini yenmeyi başardı ve ünvanını korudu. Sinan Şamil Sam WBC'de 4. sıraya yükselmeyi başarırken kemerin kendisinde kalmasını sağladı.

16 NAKAVT
Şamil Sinan Sam, çıktığı 25 maçın 2'sini sayıyla kaybederken, 16 maçını nakavtla kazandı

Munky
17-07-07, 18:23
Şenol Güneş, Trabzon'lu, 1952 doğumlu. Yıllıklarda, gençliğinde edindiği bir unvan dikkat çekiyor; "bir sezonda kalesinde en az gol gören kaleci" oluyor, 1971-72 sezonunda, Sebat Gençlikspor'da, 30 maçta 11 golle. Ayrıntılar Şenol'un kökenlerini işaretliyor. 15 yaşında, 1967'de Trabzon Erdoğdu Gençlikspor'da başlayan lisanslı futbolculuk hayatında dördüncü yılıdır. Sebat Gençlikspor, ikinci takımıdır, buradan Trabzonspor'a transfer olacak, o Trabzonspor da, Türk futbolunda "Üç Büyükler"in "kısır hâkimiyetine" son veren takım olarak tarihe geçecektir. Böylece 35 yaşında, 1987 yılında, Beşiktaş-Trabzonspor maçıyla jübilesini yaparken, şampiyonluğu ilk kez Anadolu'ya taşıyan takımın kalecisi -ve kaptanı- olarak, künyesinde 6 lig şampiyonluğu, 5 Türkiye Kupası, 4 Başbakanlık, 7 Cumhurbaşkanlığı Kupası yer almaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Boy Aynası / Sinan Hıncal
Türk futbolundaki yükseliş Şenol Güneş'e bir şans verilmesini gerektiriyor
Kader ağlarını beklerken
Aktüel 22.11.2001

Şenol Güneş'in, henüz cevherini sergilemesine sıra gelmemiş bir Fatih Terim olmadığını düşünmek için sebebimiz var mı?.. Fatih kendi hayatından bir "Imparatore" efsanesi çıkarabilmişse, Şenol'un da kendi kaderini ören iplerden bir başka efsane dokuması muhtemeldir...
Futbol damarları kurumuş küçük bir Avrupa ülkesine karşı da olsa, şenlikli bir futbolla 5-0 galip gelmek; kendini ucundan da olsa Alman ekolüne bağlayan bir ülke futbolunun temsilcilerini sahada "sürklase" etmek, gülünç duruma düşürmek, bunlar, bir gelişim sürecini sergilemek bakımından azımsanacak göstergeler değildir.
Plansız, programsız, çok az manipule edilebilmiş bir "doğal evrim" sürecinin mucizevi sonucuyla karşı karşıyayız: "Türk futbol patlaması..." Herkesin farkında olduğu ama bir türlü ifade edilmeyen olgu. Türk futbol kamuoyu, futbol düşünürleri, büyük bir ihtimalle kendi kavramsal teçhizatlanmalarında bulunmadığı, kendi plan, program, şiar-motto çerçevelerinde yer almadığı için gözlerinin önündekini ifade etmekten geri duruyor. Oysa sözkonusu olan gerçek bir "patlama;" bu toplumun futbola yaptığı tüm sosyo-ekonomik, maddi-manevi "yatırımların" bir neticesi olarak Türk futbol kültür ve pratiğinde yaşanan muazzam bir gelişme. Öyle ki, Avrupa futbol "establishment"inin, futbol aleminin efendilerinin, bu gelişmeyi egemenliklerine yönelik güçlü bir tehdit olarak algıladıklarını düşünmek için sebepler var. (Kodamanların "önlem" mahiyetinde girişimlerde bulunmaları da sürpriz olmaz. Patlamanın sivri ucu, "gurbetçi" futbolcularımızın -ve hatta Terim'in- uğradığı neredeyse sistematik dışlanma ve istiskalin kaynaklarını da muhtemelen burada aramak gerekiyor.)
5-0'lık galibiyetin körüklediği, "Şenol Güneş'le tamam mı, devam mı?" tartışması da bu olguyu dikkate almamaktan doğuyor. Türk futbolundaki başarıları, bir kerelik, tekrarı, eşi benzeri olmayan zuhur edişler olarak değerlendiren zihniyet, yetersiz bulduğu Şenol Güneş'in yerinde Fatih Terim'i görmek istiyor. Bu kadar basit. O kadar laf döndürülmesine rağmen, esasında bir "Şenol Güneş mi - Fatih Terim mi" tartışması bu. Öyle ya, başka kim sözkonusu olabilir? Mustafa Denizli'nin kondüsyon-performansı Şenol Güneş'i bertaraf etmeyi gerektirecek düzeyde değil ve namlı bir yabancı antrenör seçeneğinin de, sadece futbolcuların tepkisi gözönüne alınsa bile, pratikte gerçekleşme şansı bulunmuyor.

* * *
Karizma'yı bir tür "Beyaztürk cakası" sananların beklentilerinin aksine, bu geçmişin Şenol'a yüklediği bir "karizma" var. Şenol'un futbolculuk hayatında katkıda bulunduğu "Üç Büyükler"in hâkimiyetine son verilmesi hamlesi, kuşkusuz bir "kalkınma dinamiği" içeriyordu. Bu kalkınma dinamiğinin Türk futbolunu bugünlere taşıyan süreçte rolü olduğu da kesindir. Her halikarda Üç Büyükler'in o yıllardaki kısır egemenliğinin yıkılması, Türk futbolunu ataletten sıyırmıştır. Türk futbolundaki yerli damarı vurgulayan bir kariyerin kahramanı olarak Şenol Güneş'in, Türk futbolundaki bugünlerin yükselişini taçlandıracak bir Dünya Kupası başarısına imza atması, sanki bir kader döngüsünün tamamlanması olacaktır. Bir ulusun futboldaki yükselişine endeksli bir futbolculuk ve teknik adamlık öyküsü... "Karizma" yaklaşık böyle bir şeydir...
* * *
Türk futbolundaki yükselişe dönersek... Eğer patlama denilebilecek türden bir ilerleme gösterildiğinden yola çıkarsak, o zaman her an yeni bir çıkış, başarı, isim vb.'ine hazır olmamız gerekir. O zaman Şenol Güneş, henüz cevherini sergilemesine sıra gelmemiş bir Fatih Terim'dir. Taçlanan baş akıllanacak, Şenol, kaderin kendisini karşı karşıya bıraktığı vazifeyi, ötesine geçerek çözmeyi başaracaktır.
Fatih Terim'in öyküsünde, "Bitirim bozuntusu, yarı mafyozi bir futbolcu emeklisi"nden öteye geçeceğini işaret eden pek ipucu yoktu. Terim, oradan bir "Imparatore" efsanesi çıkarabilmişse, Şenol'un da kendi kaderinin ağlarını ören iplerden bir başka "efsane" dokumaması için sebep yoktur.
* * *
Son olarak; kaleciden iyi teknik direktör olur mu? Bu geçerli bir sorudur ve kendine cevap arar. Uğur Vardan'ın temsil ettiği bir görüşe göre, kalecinin futbol vizyonu, bütün sporculuk ömrü boyunca "kendisine saldırılıyor" olmasıyla biçimlenmiş, dolayısıyla sakattır. Oysa, diyor bu düşüncedekiler, "bugün futbol tam da bu görüşün tersi bir yaklaşım, bakış açısı gerektirmektedir."
Bu görüşte esaslı bir taraf olduğunu kabul etsek bile, kalecinin futbolda oynadığı rolün teknik adamlığını nasıl belirleyeceği üzerine söylenecek daha pekçok şey olduğu da inkar edilemez. Öyle ya, bütün futbol ömrü boyunca yapayalnız, tek başına savunduğu bir "kale"den, kendi müdahale ve katkısının son derece kısıtlandığı bir oyunun gelişmesini izlemek, kalecinin görüşünü mutlaka farklılaştıracaktır. Kalecilik bu takım oyunundaki en bireysel roldür, kaleci bir takım oyununda en tek başına kişidir. Öte yandan "kaleci" futbolun sorumluluğu ve sonucuyla en dolaysız bağlantısı olan futbolcu kimliğidir. Futbolun amacı olan ve sonucunu belirleyen gol, ancak onun sahibi olduğu alanda -kale- ve onun -kalecinin- aşılmasıyla gerçekleşebilir.
Bütün bunların kalecinin görüşüne farklı bir derinlik ve daha ileri vadelerde sağlıklı bir tevekkül ile uygun dozda hikmet katması beklenir...
Daha ne?

Munky
18-07-07, 04:39
Osmanlı padişahlarının otuzikincisi ve İslam halifelerinin doksanyedincisi.

Saltanatı: 1861-1876
Babası: II. Mahmud Han- Annesi Pertevniyal Sultan
Doğumu: 8 Şubat 1830 Vefatı: 4 Haziran 1876

Küçük yaşta din ve fen ilimlerini tahsile başladı. Kısa zamanda Arapça, Farsça ve dini bilgileri çok iyi bir şekilde öğrendi. Ayrıca boş zamanlarını değerlendirerek ata binmek, kılıç kullanma, güreş tutmak, cirit atmak gibi zamanın bütün spor dallarında pek mahir oldu. Ağabeyi Abdülmecid zamanında veliaht ilan edilen Abdülaziz bundan sonra devlet idaresi ve Avrupa'nın siyasetini iyi bir şekilde takibe çalıştı. Abdülmecid Han'ın 25 Haziran 1861'de ölümü üzerine tahta çıktı.

Bu sırada devletin durumu son derece karışıktı. Malî sıkıntı son haddinde idi. Karadağ, Hersek ve Girit'te büyük bir karışıklık hüküm sürüyordu. Avrupa devletlerinin müdahalede bulunacaklarını anlayan Abdülaziz Han yayınladığı bir fermanla onların Tanzimat konusundaki endişelerini, nispeten, ortadan kaldırdı. Malî konulardaki sıkıntının önüne geçebilmek için israf ve gereksiz harcamaların önlenmesine çalıştı. Rüşvet ve irtikab işine karışanları şiddetle cezalandırdı.

1862'de Karadağ bölgesinde çıkan isyanı serdar-ı ekrem Ömer Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile anında bastırdı. Mısır'da son yıllarda Osmanlı Devleti'ne karşı bağlılığın azaldığının farkında olan Abdülaziz Han, bu bölgeye bir seyahat düzenledi. Mısır valisi İsmail Paşa'ya Hidiv ünvanını verdi. Gittiği her yerde muhteşem merasimler ve halkın sevgi gösterileri ile karşılaşan Sultan, Mısır'ın payitahta olan bağlılığını güçlendirdi. Osmanlı Devleti'ndeki müspet gelişmelerin önüne geçmek isteyen batılı devletler Girit'te büyük bir isyan çıkardılar ve adanın beynelmilel bir komisyon tarafından idaresini istediler. Bunu şiddetle reddeden Abdülaziz Han, bazı imtiyazlarla meseleyi bir müddet için halletti.

Abdülaziz Han 21 Haziran 1867'de Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturya'yı içine alan bir geziye çıktı. Sultan'ın bu gezisi genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı. Avrupa devletleri ile olan münasebetler iyileşti. Abdülaziz Han, devlet ve milletin bekası ve huzuru için gece gündüz çalışırken içte batı hayranı ve mason devlet adamları her türlü siyasi desiselerle nizam ve intizamın bozulmasına gayret sarf ediyorlardı. Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi yazarlar halkı Padişah'a karşı düşmanlığa teşvik ederken, Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşalar da Padişah'ı devirmenin hesapları içerisindeydiler. Nitekim gözlerini iktidar hırsı bürümüş bu devlet adamları, 1875'te patlak veren Bosna-Hersek isyanı ile ardından çıkan Rus harbini fırsat bildiler. Abdülaziz Han, sıkıntılar içinde olmasına rağmen Sırbistan'ı kısa sürede mağlup etti. Bulgaristan'daki karışıklıkları mahalli kuvvetlerle bastırdı. Ancak Hüseyin Avni, Mithat, Redif ve Süleyman paşalar 30 Mayıs 1876 günü Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatarak Sultan'ı tahttan indirdiler.

Abdülaziz Han efradıyla birlikte çeşitli hakaret ve işkencelere maruz bırakıldıktan sonra 1 Haziran 1876'da Fer'iye Sarayı'na nakledildi. Avni Paşa üç gün sonra, güvenlik gerekçesiyle saray bahçesine yerleştirdiği adamlarına verdiği emirle, Kur'an-ı Kerim okumakta olan Sultan'ın bileklerini kestirerek şehit ettirdi. Hadiseye intihar süsü verilmeye çalışıldı. Ancak pehlivan yapılı Abdülaziz Han'ın zorbalarla boğuşması sırasında vücudunda meydana gelen çürükler ile iki dişinin kırık olduğunu görgü şahitleri ifade etmişlerdir. Zaten tıp ilmi, intihar edecek bir şahsın iki bileğinin damarlarını kesemeyeceğini belirtmektedir. Şehit Sultan'ın cenazesi 5 Haziran 1876 günü pederi Sultan II. Mahmud Han'ın Çemberlitaş'taki türbesine defnedildi.

Abdülaziz Han iyi niyetli, dindar, her sabah Kur'an-ı Kerim okuyan, son derece vakar sahibi bir kimse idi. Devrin alimlerini sayarak toplar münazaralar yaptırır, kendisi de bazan bu münazaralara iştirak ederdi. Devlet işlerini bilfiil kendisi idare etmeye çalışırdı. Onun en büyük gayesi Devlet-i Aliyye'nin istiklalinin devam etmesi ve halkının refah içinde yaşaması idi. Bu sebeple ilim ve teknikte ilerlemeye ve imar faaliyetlerine büyük önem verdi. 1863'te sahillere deniz fenerleri yapıldı ve devlet şurası kuruldu. 1867'de Sultanî mektepleri (liseleri), 1868'de sanayi mektepleri, 1869'da Süveyş kanalı açıldı. 1870'de şark demiryolları yapıldı, tıbbiye, orman ve maden mektepleri açıldı. 1875'te Galata tüneli yapıldı ve askerî rüştiye mektepleri açıldı. Donanmaya büyük önem verdi. Hint Okyanusu'na kadar donanmamızı göndererek, Osmanlı deniz gücünü İngilizlere kabul ettirdi. Osmanlı donanmasının I. Dünya ve Kurtuluş harpleri sırasındaki muvaffakiyeti, Sultan Abdülaziz'in donanmaya kazandırdığı bu kudretle mümkün olmuştur.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sultan Abdülaziz'in Avrupa Seyahati
Cemal Kutay
Boğaziçi Yayınları / Cemal Kutay'ın Eserleri

Munky
18-07-07, 04:40
Osmanlı sultanlarının otuzbirincisi ve İslam halifelerinin doksanaltıncısı

Saltanatı: 1839-1861
Babası: II. Mahmud Han - Annesi:Bezm-i alem Sultan
Doğumu: 25 Nisan 1823 Vefatı: 25 Haziran 1861

Küçük yaştan itibaren mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa neşriyatını yakından takip eder, onların ilmî çalışmalarını ve siyasî fikirlerini öğrenmeye çalışırdı. Babası II. Mahmut Han'ın 1 Temmuz 1839'da vefatı üzerine henüz 16 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Abdülmecid Han, tahta çıktığında Osmanlı Devleti iç ve dış buhranlarla karşı karşıyaydı. Osmanlı ordusu Nizip'te Kavalalı Mehmet Ali Paşa kuvvetlerine mağlup olmuştu. İki gün sonra da Kaptan-ı derya hain Fevzi Ahmet Paşa Osmanlı donanmasını Mısır'a götürüp teslim etti. İngilizler bu sırada Osmanlı tahtında devlet idaresinde tecrübesiz bir padişahın bulunmasını fırsat bilerek harekete geçtiler. Osmanlı Devleti'ne tam destek olmak vadiyle Mustafa Reşit Paşa'yı sadrazamlığa getirttiler. Paris ve Londra'da sefirlik yapan Reşit Paşa, bu müddet içerisinde aldatılarak mason yapılmıştı. Nitekim iktidara gelir gelmez ilk işi Tanzimat Fermanı'nı ilan etmek oldu (3 Kasım 1839). Osmanlı Devleti'nin yıkılma ve yok olma devrine açılmış bir gedik olan Tanzimat Fermanı devlete ve millete çok pahalıya mal oldu.

Sultan Mahmut Han'ın açtığı ileri medeniyet yolu üzerine engel olarak oturan Tanzimat adamları, Avrupa ilmini ve tekniğini almak yerine sathî taklitler üzerinde durdular. Böylece ilim ve teknikte ilerleme durdu. Avrupa'nın yaşayışına hayran olarak yetişen yeni nesiller taklit modasına kurban gittiler. Memleket şartlarını ve ihtiyaçlarını anlamadan rejim davasına kapılan tanzimat devri adamları, daha sonra ihtilalci olarak gayr-i müslimlerle birleşmişler ve buhranları artırarak, devleti sarsmaktan başka bir işe yaramamışlardır.

Mustafa Reşit Paşa ve yetiştirmelerinin Osmanlı Devleti içinde kendilerinin yıllardır yapamadığı tahribatı kısa zamanda gerçekleştirdiğini gören İngilizler, Mısır meselesinin hallinden sonra Osmanlı Devleti'nin başına yeni gaileler açtırmakta gecikmediler. Mustafa Reşit Paşa, İngiliz ve Fransız desteğini alarak 4 Ekim 1953'te Rusya'ya harp ilan etti. Ancak Osmanlı Devleti, Rusya ile savaş yaparken İngilizler, dünyadaki ikinci büyük İslam devleti olan Gürganiye Devleti'ni yıktılar. Hindistan, İngilizlerin sömürgesi durumuna geldi. Abdülmecid Han, batılıların yaldızlı reklamlar ve sahte dostluklarla örtbas etmeye çalıştıkları İslamiyet'i imha hareketini çok geç anladı. Reşit Paşa'yı görevinden aldı. 1853-55 Rusya ile olan Kırım harbi başarı ile neticelenmesine rağmen, savaş harcamaları dış borçlanma yolunu açtı. Osmanlı Devleti'nin savaşı kazanmasında rol oynayan İngiltere ve Fransa, devlet içinde yeni ıslahatlar istediler. Reşit Paşa'nın yetiştirmesi Ali Paşa'nın İngiliz ve Fransız elçileri ile ortaklaşa hazırladıklar Islahat Fermanı 1856'da ilan edildi. Bu ferman da Osmanlıların hristiyanlara verdiği büyük bir tavizdi. Nitekim fermanın uygulaması pek çok yerde büyük tepki gördü. 1858'de Cidde'de ayaklanma baş gösterdi. Eflak, Boğdan ve Karadağ'da bağımsızlık hareketleri başladı. Devletin içine düştüğü feci durum sebebiyle, üzüntüsünden tüberküloza yakalanan Sultan Abdülmecid Han, 25 Haziran 1861'de vefat etti. Yavuz Sultan Selim Han'ın türbesinin yanına defnedildi. "Atam Yavuz Sultan Selim Han'a hürmetten türbemi onunkinden daha aşağı yapın." şekildeki vasiyeti üzerine türbesi Sultan Selim'inkinden daha alçak ve kısa olarak yapıldı.

Abdülmecid Han devri, Sultan II. Mahmud Han'ın açtığı yenileşme yolunun, Mason Reşit Paşa ve yetiştirmeleri eliyle bozulduğu ve Avrupa'nın her bakımdan taklide başlandığı bir devir olarak göze çarpmaktadır. Abdülmecid Han hatasını anladıktan sonra memleketi, milleti kemiren iç ve dış düşmanlara karşı tedbirler arar ve bu iş için gece gündüz Allahü tealaya yalvarırdı. Ancak Osmanlı Devleti'nin içte isyanlar ve dışta Rusya ile harplerini fırsat bilen İngilizler, yetiştirdikleri ve işbaşına getirmeye muvaffak oldukları devlet adamları sayesinde ona bu fırsatı tanımadılar. Abdülmecid Han, bu karışık devrede memleket içinde çok başarılı işler de yaptı. 1844'te bugünkü Galata Köprüsü olarak bilinen Mecidiye Köprüsü'nü, 1848'de Küçük ve Büyük Mecidiye (ortaköy) camilerini yaptırdı. 1853'te İstanbul-Varna-Kırım arasında ilk telgraf hattı döşendi. Bu harekete hız verilerek, 1870'te 36000 kilometrelik telgraf hattı ile Osmanlı Devleti dünya devletleri arasında en ön sıralarda yer aldı. 1860'da İzmir-Turgutlu arasında demiryolu yapıldı. Ayrıca İstanbul'un her yerinde pek çok cami, mescit, mektep, hastane ve çeşmeler de yaptırmıştır.

Hakkında Yazılanlar

1.Mümin ve Müsrif Bir Padişah Kızı Refia Sultan
Ali Akyıldız
Tarih Vakfı Yurt Yayınları / Osmanlı Araştırmaları Dizisi

Sultan Abdülmecid'in kızı Refia Sultan 1842'de Beşiktaş Sarayı'nda doğdu, 1880'de öldü. İyi bir eğitim gördü, müzik dersleri aldı. Zamanı gelince de
evlendirildi. Doğrusu pek de mutlu bir hayat sürdüğü söylenemezdi. Bir yandan ağır bir hastalıkla mücadele edip üst üste ameliyat olurken; öte yandan
kocasıyla da anlaşamıyordu. Ama o bir padişah kızıydı, bütün bunlara tevekkülle katlanırken büyük bir debdebe içinde yaşamayı da seviyor, arabasını
bile Paris'ten getirtiyordu. Refia Sultan mektup yazmayı severdi, hem mektuplarını hem de en küçük sipariş pusulasını bile saklamıştı. Doç. Dr. Ali
Akyıldız, işte bu belgelere dayanarak Refia Sultan'ın hazin hayat hikayesini anlatırken dönemin zengin ve ilginç bir panoramasını da sunuyor.

Munky
18-07-07, 04:40
Osmanlı padişahlarının sekizincisi.

Saltanatı: 1481-1512
Babası: Fatih Sultan Mehmed Han - Annesi: Sitti Mükrime Hatun
Doğumu: 3 Aralık 1447 Vefatı: 26 Ağustos 1512

Küçük yaştan itibaren tam bir ihtimamla yetiştirilen şehzade Bayezid, devrin en mümtaz alimleri elinde tahsil gördü. Yedi yaşında iken, Amasya valisi oldu. 1473 Otlukbeli Savaşı'na sağ kol kumandanı olarak katıldı. Babası Fatih Sultan Mehmet'in ölümü üzerine, 20 Mayıs 1481'de tahta geçti.

Ancak Bayezid, kardeşi Cem Sultan'ın muhalefeti ile karşılaştı. Bursa'yı alan ve adına hutbe okutan Cem'e karşı, Yenişehir savaşını kazanan Bayezid duruma hakim oldu. Fakat Cem meselesi sona ermedi. Tersine olarak bu iş, doğu ve batı devletlerinin en çok ilgilendikleri bir problem halini aldı ve imparatorluk bu yüzden daimi bir tehdit altına girdi. Çünkü Papa, Cem vasıtasıyla Avrupa'da Osmanlılara karşı büyük bir ittifak kurabilmek için faaliyete girmişti. Ona göre Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması için en müsait vakit gelmişti. İşlerin tehlikeli bir yola girdiğini gören Bayezid Han, bu sebeple 16 Ocak 1482'de Venediklilerle bir anlaşma imzalayarak hristiyanlığın en kuvvetli uzuvlarından birini felce uğrattı ve zahiren de olsa onların dostluğunu temin ederek, 17 yıl Osmanlılar aleyhindeki teşebbüslere seyirci kalmalarını sağladı.

Boğdan voyvodasının yıllık vergisini ödememesi ve aleyhte faaliyetleri üzerine 1484 yılında sefere çıkan Bayezid, 15 Temmuz'da Kili ve 11 Ağustos'da Akkerman kalelerini fethetti. Bu sırada Sultan Bayezid'in Dulkadir Beyliği üzerindeki hakimiyet meselesi yüzünden, Mısır-Memlük sultanı ile arası açıktı. Daha sonra Memlüklülerin, Cem Sultan'a sahip çıkarak onu Bayezid'e karşı kışkırtmaları ve Osmanlı hacılarına karşı güçlük çıkartmaları iki devlet arasında bir harbe sebebiyet verdi. Belirli aralıklarla altı sene süren savaş, küçük birliklerin vuruşmaları şeklinde cereyan etmiş ve kesin bir netice elde edilememiştir.

Sultan Bayezid, kardeşi Cem'in 1495'te Napoli'de vefat etmesinden sonra , Osmanlı Devleti'nin dış politikasına başka bir yön verdi. 1498 senesi ilk ve sonbaharında Silistre sancakbeyi Bali Bey kumandasında 40 bin kişilik akıncı birliği, Lehistan'a Osmanlı tarihinin en büyük akın hareketlerini gerçekleştirdiler. Bu arada Venediklilerin Mora üzerine tecavüzî hareketlerde bulunması üzerine de Sultan, 1499'da Mora seferine çıktı. 25 Ağustos'ta İnebahtı, 9 Ağustos 1500'de Modon ve 16 Ağustos'ta Koron Venediklilerden alındı.

Bayezid Han batıda daha önemli fetihlere başlama noktasında iken, doğuda büyük bir tehlike ile karşı karşıya kaldı. Bu sebepten dolayı, 1502'den sonra zamanını Safevi hükümdarı Şah İsmail'in türlü entrikalarını karşılamaya hasretti. Memlüklülerle birlikte ona karşı askeri tedbirler aldı. Fakat bilhassa onunla bir ihtilafa düşmemeye çalıştı. Çünkü Anadolu'da kalabalık bir halk kütlesi, Şah İsmail tarafını tutuyordu. Nitekim 1511'de patlak veren Şahkulu Baba Tekeli isyanında Kütahya'yı ele geçiren ayaklanmalar güçlükle bastırılabildi.

Sultan Bayezid'in son yılları saltanatı ele geçirmek isteyen oğullarının mücadelesine de sahne oldu. Neticede kardeşlerine karşı daha dirayetli olan ve yeniçeriler tarafından da desteklenen oğlu Selim'e, Allahü teala mübarek etmesi dileğiyle saltanatı teslim etti (25 Nisan 1512).

Bayezid Han daha sonra Dimetoka'daki saraya giderken Abalar köyü mevkiinde hastalanarak 26 Ağustos 1512 günü vefat etti. İlim sahibi, takva, adalet ve merhametten ayrılmayan, vakarlı ve hilmiyle meşhur bir padişah olduğu için "Veli Bayezid" olarak da bilinir. Bayezid meydanında kendi külliyesi ile birlikte caminin inşası bitince padişah olduğu için; "Her kim ömrü boyunca ikinde ve akşam namazlarının sünnetlerini terk etmemiş ise, ilk Cuma namazında o imam olsun" buyurmuştu. Bu hususta kendisinden başka kimse çıkmamış, sulhde ve seferde hiçbir sünneti bırakmadığı için namazı kendisi kılmıştır. Sultan Bayezid'in mührünü taşıyan sayısız yazma eserin Türkiye ve Avrupa kütüphanelerinde bulunması onun kültür faaliyetleri arasında dikkati çekmektedir. Memleketin her tarafında imar faaliyetlerini devam ettirdi. Yaptırdığı en önemli eserler arasında, Amasya'da medrese, cami ve zaviye, Edirne'de bir darüşşifa ve İstanbul'da Bayezid Camii, medrese ve imareti başta gelmektedir.

Munky
18-07-07, 04:41
İbrahim Paşa, 1789'da Kavala'da doğdu. Babası Kavalalı Mehmed Ali Paşa'dır. Babası Mısır'da yarı bağımsız bir idare kurduğu sırada İbrahim İstanbul'daydı. İbrahim, buradan Mısır defterdarlığına tayin edildi. Kölemen ve Vahhabilerin isyanlarını bastırmak üzere Said'e (Yukarı Mısır) gönderildi. Burada Bedevilerle mücadele etti. Vahhabi hareketi Suriye ve Irak'ı tehdit etmeye başlayınca, babası tarafından bu sorunu çözmekle görevlendirildi. İbrahim, bunun üzerine 1816 yılında Hicaz'a hareket etti. Bir süre Medine'de kaldı. Halka iyi davranarak kendine taraftar topladı. Bu sırada kendisine "Paşa" ünvanı verildi. El-Reis ve El-Şekre gibi önemli yerleri ele geçiren İbrahim Paşa, isyanı bastırdı. Mora isyanı başlayınca, Osmanlı devleti tarafından yardımı istenen Kavalalı Mehmed Ali Paşa, isyanın bastırılması işini oğlu İbrahim Paşa'ya verdi. İbrahim Paşa, Osmanlı donanması ile birleşmek üzere Rodos'a gitti. Sonra Mora'ya geçti. Modon'a girdi. Navarin'i kuşattı ve teslim olmaya zorladı. Yunanlılara yardıma gelen İngiltere, Fransa ve Rusya, Navarin'de Osmanlı donanmasını yaktı. Bu sırada Yunanistan bağımsızlığını ilan etti. İstediği Suriye valiliğini alamayan Kavalalı Mehmed Ali Paşa, İbrahim Paşa'yı Suriye'ye gönderdi. Kısa sürede Kudüs ve Nablus'u aldı. Sur, Sayda, Beyrut ve Trablus gibi şehirleri ele geçiren İbrahim Paşa, burada sükuneti sağlamaya çalıştı. Müslüman olmayanlara bazı imtiyazlar verdi. Halkın ve Avrupalıların takdirini kazandı. Üzerine yollanan Osmanlı kuvvetlerinin hepsini yenen İbrahim Paşa, Adana'ya kadar ilerledi. Daha sonra da Osmanlıların kendisini durdurmak için atadıkları Mehmed Reşid Paşa ile karşılaşmak üzere Konya'ya gitti. Yapılan savaşta İbrahim Paşa, Osmanlı Ordusunu yendi ve Kütahya'ya kadar ilerledi. Yapılan Kütahya antlaşması gereği Suriye, Filistin ve Adana Mısır'a bırakıldı. İbrahim Paşa Suriye genel valiliğine getirildi. Bir süre sonra, Kavalalı Mehmed Ali Paşa ve Osmanlılar arasındaki antlaşmazlık, Mısır valiliğinin veraset usulü ile (hidivlik) Mehmed Ali Paşa ailesine bırakılması ile son buldu. İbrahim Paşa, bu gelişmelerden sonra Suriye'yi terk etti ve Mısır'ın içişleri ile uğraşmaya başladı. Babasının yaşı ilerleyince Mısır idaresini eline aldı. İstanbul'a çağrılarak valiliği tasdik edilen İbrahim Paşa, Mısır'a dönüşünden kısa bir süre sonra, 1848 yılında Kahire'de öldü.

Munky
18-07-07, 04:41
Osmanlı sultanlarının otuzuncusu ve İslam halifelerinin doksanbeşincisi.

Saltanatı: 1808-1839
Babası: I. Abdülhamid Han - Annesi: Nakş-i Dil Sultan
Doğumu: 20 Temmuz 1786 Vefatı: 1 Temmuz 1839

Küçük yaştan itibaren yüksek din ve fen ilimlerini devrin kıymetli alimlerinden öğrendi. Amcası III. Selim Han onun yetişmesine çok itina göstererek, modern askerî ve teknik bilgilerle devlet idaresini iyi bir şekilde öğrenmesini sağladı. Tahttan indirildikten sonra da yeğeni Mahmut'la sık sık görüşerek, ona tavsiyelerde bulundu. 28 Temmuz 1808'de Alemdar Mustafa Paşa vakası üzerine Osmanlı tahtına çıktı.

Alemdar Mustafa Paşa'yı sadrazamlığa getiren Mahmut Han, Öncelikle asileri ortadan kaldırdı. Sekbanı Cedit adıyla yeni ve modern bir ordu kurdu. Yeniçerileri itaat ve disiplin altına almak için kanunlar koydu. Ancak bu gelişmelere karşı çıkan yeniçeriler, 15 Kasım 1808'de büyük bir isyan çıkararak, Alemdar'ı öldürdüler. Mahmut Han, yenilikleri durdurmak zorunda kaldı.

Sultan Mahmut, içişlerle uğraşırken, Eflak ve Boğdan'a sahip olmak isteyen Ruslar, Osmanlı Devleti'ne savaş açarak Eflak, Boğdan, Besarabya ve Dobruca'yı kısa sürede işgal ettiler. Balkanlarda Sırp ve Hicaz'da Vehhabi isyanları çıkarak süratle genişledi. Bu isyanlar üzerine Mahmut Han 1812'de Ruslarla Bükreş antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Serasker Hurşid Paşa, kısa sürede Sırp isyanını bastırdı. Kavalalı Mehmet Ali Paşa da Vehhabi ayaklanmasını önlemek üzere görevlendirildi. Hicaz'ı istila eden Vehhabiler, Ehl-i Sünnet müslümanlara akıl almaz işkence ve zulümler yaptıkları gibi, dine hakaretleri de dayanılamayacak mertebeye gelmişti. Mehmet Ali Paşa, yaptığı silahlı mücadelelerden sonra, mübarek beldeleri Vehhabilerden temizledi. Zafer haberine çok sevinin Mahmut Han, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'ya ihsanlarda bulundu. Mahmut Han 1821'de ortaya çıkan Mora isyanını kısa sürede bastırırken, ayaklanmanın ele başısı olarak gördüğü Patrik Gregorios'u patrikhanenin orta kapısında astırdı. Sultan Mahmut bu olaylar sırasında yeniçeri ve sipahilerin tecavüz ve zorbalıklarının önüne geçilemeyecek bir hal aldığını gördü. Aynı zamanda yeni talim ve eğitim kurallarını da reddeden bu fesat ocağının ortadan kaldırılması emrini verdi. Sancak-ı şerîf çıkarılıp dinine ve padişaha bağlı olanların onun altında toplanarak mücadeleye girişmesi istendi. Böylece Türk tarihinde eşine ilk defa rastlanan bir olayla Padişah'a bağlı birlikler halkla bütünleşerek, fitne ve fesat yuvası yeniçeri ve sipahi ocaklarını ortadan kaldırdılar. Yeniçeri ocağının kaldırılması hayırlı bir olay kabul edilerek, tarihe "Vaka-i Hayriye" adıyla geçti.

Mahmut Han büyük bir gayret ve çalışmayla kısa sürede Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adıyla yeni ve Avrupaî tarzda sistemli bir orduya sahip oldu. Topçu, lağımcı ve humbaracı ocaklarını ıslah etti. Mekteb-i Bahriye'yi kurdu. Eğitim ve öğretimi en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa'dan hocalar getirtti. Ancak Osmanlı Devleti'ndeki bu süratli ve olumlu gelişme, Avrupa devletlerini hoşnut etmedi. İngiliz ve Fransızlar Osmanlı Devleti içerisindeki Mustafa Reşit Paşa gibi adamlarını yardım vaadiyle aldatarak, Rusya ile harbe sebebiyet verdikleri gibi, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'yı da devletine karşı kışkırttılar. Sultan Mahmut Han bu durumda bir yandan devlete yeni nizam verirken, bir yandan da buhran çıkaran iç ve dış düşmanlarla uğraşarak isyanları bastırmaya ve imparatorluğu kurtarmaya çalışıyordu. Bunlar arasında en kötüsü Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın çıkardığı isyan olup, hadise milletlerarası ağır bir mesele halini aldı. Nitekim bütün buhranlar karşısında, iradesi, sabrı ve cesareti kırılmayan Hakan, bu hadisenin ıstırabı içinde 1 Temmuz 1839'da hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Çemberlitaş'taki türbesine defnedildi.

İkinci Mahmut Han, askerî, idarî ve sanat sahalarında kendini çok iyi yetiştirmiş, dindar, akıllı, zeki, çalışkan ve azim sahibi bir padişahtı. İlim ve sanat adamlarına ve eserlerine ziyadesiyle alaka gösterir, kıymet verip himaye ederdi. Osmanlı Devleti'nin ilerlemesini, teknik ve sanayide devrin seviyesine ulaşılmasında görüyordu. Gayret ve sebat sahibi bir padişahtı. Devrindeki bütün hadiseler karşısında asla ümitsizlik ve gevşeklik göstermedi. Düşmanlara ve asilere karşı aciz, fakat devlet nizamına ve yeniliklere engel olan yeniçeri ocağını ve başına buyruk kimseleri ortadan kaldırmakla en büyük inkılabı gerçekleştirdi. Lakin iş başında iktidar sahibi ve dinine bağlı devlet adamlarının bulunamayışı, onun yalnız kalmasına sebep olduğu gibi yeniliklerde kesin bir neticeye varmasını da önledi.

Ayrıca şair olan ve şiirlerinde Adlî mahlasını kullanan Mahmut Han, bu buhran devresinde, yaptırdığı ilim, sanat eserleri, hayır kurumları ve sosyal müesseseleri ile de ülkeyi imar etti.

Munky
18-07-07, 04:42
Osmanlı sultanlarının on dokuzuncusu ve İslam halifelerinin seksen dördüncüsü.

Saltanatı: 1648-1687
Babası: Sultan İbrahim Han - Annesi: Hatice Turhan Sultan
Doğumu: 2 Ocak 1642 Vefatı: 6 Ocak 1693

Şehzadeliğinde, İmam-ı Şami Yusuf Efendi, Şami Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hocalardan ders alarak yetiştirildi. Babası İbrahim Han'ın asiler tarafından tahttan indirilmesi üzerine 8 Ağustos 1648'de sultan oldu. Bu sırada yedi yaşında idi. Tahsil ve talimine saltanatı zamanında da devam etti.

Sultan IV. Mehmet Han'ın çocukluğundan istifade eden devlet kademelerindeki kişiler, idarede daha çok söz sahibi olabilmek içim mücadelelere başladılar. Bu durum zaman zaman isyanların çıkmasına ve devlet işlerinin bozulmasına sebep oldu. Hazine boşaldı. 1652'de sadrazamlığa getirilen Tarhuncu Ahmet Paşa ilk olarak mali sıkıntıyı önlemek için tedbirler aldı. Ancak masrafların kısılması bazı devlet erkanının hoşuna gitmedi ve çeşitli iftiralarla Tarhuncu'yu görevden uzaklaştırdılar.

1654 senesinde Kara Murat Paşa komutasındaki Osmanlı donanması, Çanakkale boğazı çıkışında Venedik donanmasına mağlup etti. Bu sırada mali sıkıntıyı önlemek için, ayarı düşük para basılması, yeniçerilerin ayaklanmasına yol açtı. Çınar olayı ve Vaka'i vakvakiye diye bilinen hadiseler sonunda saray ağaları idam edildi (1656). Merkezdeki bu karışıklıklar Anadolu'ya ve ülkenin diğer eyaletlerine de sıçradı. Venedik karşısında donanmamız bozguna uğradı. Venedikliler Bozcaada ve Limni gibi askeri önemi fazla olan adaları kuşatarak ele geçirdiler. Padişah, bu başarısızlıklar üzerine, sadrazam Boynueğri Mehmet Paşa'nın yerine büyük yetkilerle tecrübeli vezir Köprülü Mehmet Paşa'yı tayin etti (1656).

Köprülü Mehmet Paşa'nın ilk işi İstanbul'da asayişi sağlamak oldu. Daha sonra donanmayı güçlendirerek Bozcaada ve Limni'yi geri aldı. 1658'de Erdel isyanını bastırdı ve Yanova kalesini fethetti. Ertesi yıl Anadolu'da çıkan Abaza Hasan Paşa ayaklanmasını önledi. Mehmet Paşa'nın 30 Ekim 1661'de vefatı üzerine yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşa getirildi. 1663 yılında Avusturya seferine çıkan Ahmet Paşa, Uyvar ve Yanıkkale'yi fethetti. İki devlet arasında Vasvar antlaşması imzalandı. 1666'da girit seferine serdar tayin edildi. 1669'da Kandiye'nin zaptı ile Girit'in fethi tamamlandı. 1672'de Lehistan seferine çıkan dördüncü Mehmet Han, Belgrad'a kadar geldi. Fazıl Ahmet Paşa bu seferde Podolya ile Ukrayna'nın fethini gerçekleştirdi ve bu sefer sırasında hastalanarak vefat etti. Yerine Merzifonlu Kara Mustafa Paşa getirildi (1676).

1678'de Rus seferine serdar tayin edilen Mustafa Paşa, Çehrin kalesini geri aldı. Ertesi yıl padişah ordusunun başında bizzat ikinci sefere çıktı. Ancak Rusların barış istemeleri üzerine Bahçesaray'da antlaşma imzalandı.

IV. Mehmet devrinin en önemli syasi hadisesi Viyana kuşatmasıdır. Padişah'ın Yanıkkale ve Komarın üzerine gönderdiği ordu, serdarın isteği üzerine Viyana cihetine çevrildi. Şiddetle cereyan eden muhasara başarısızlıkla neticelendi ve Kara Mustafa Para görevinden alınarak yerine İbrahim Paşa getirildi.

Viyana bozgunundan sonra; Avusturya, Venedik, Lehistan orduları umumi hücuma geçerek Macaristan topraklarını, Budin'i, Dalmaçya kıyılarını, Patras, Korent ve İnebahtı gibi önemli kaleleri zaptettiler. Bu olaylar sırasında orduda isyanlar çıktı ve Sultan IV. Mehmet Han, 8 Kasım 1687'de tahttan indirilerek yerine kardeşi II. Süleyman getirildi. Bundan sonra Edirne'deki sarayında ikamet eden Mehmet Han, 6 Ocak 1693'te vefat etti. Cenazesi İstanbul'a nakledilerek Yeni Cami'deki annesi Turhan Valide Sultan'ın türbesine defnedildi.

Osmanlı Devleti'nde Kanuni'den sonra en fazla tahtta kalan ve 39 yıl padişah olan IV. Mehmet Han, yaratılış icabı mutedil, kadirşinas ve vefakar olup, verdiği söze sadık bir şahsiyete sahipti. Köprülü ailesinin devleti liyakatla idareleri kendisini rahat ettirmiştir. Mehmet Han ava çıkmaya, edebiyat ve tarihe meraklı olup, ilim adamlarının sohbetlerinde bulunmayı çok severdi. Beş vakit namazı cemaatle kılardı. İçkiyi yasak edip, imalathaneleri kapattıran bu sultan dine sonradan karıştırılan bütün hurafelerin kaldırılması için uğraştı. Devrinde pek çok ilim adamı ve sanatkar yetişti. IV. Mehmet devrinde inşası tamamlanıp ibadete açılan Yeni Camii, Osmanlı mimarisinin şaheserlerindendir. Yanındaki Mısır Çarşısı bu camiye vakıf olarak yapılmıştır.

Munky
18-07-07, 04:42
Osmanlı padişahlarının altıncısı

Saltanatı: 1421-1451
Babası:Çelebi Mehmet Han - Annesi: Emine Hatun
Doğumu: 1404 Vefatı: 3 Şubat 1451

1404 senesinde Amasya'da doğdu. Küçüklüğünden itibaren devrin en büyük alimlerinden dersler alarak yetişti. 1415 yılında idari ve askeri bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle Amasya sancakbeyliğine gönderildi. Bu görevde iken 1420'de vezir-i azam Bayezid Paşa ile birlikte Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanlarını bastırdı. Babasının 1421'de vefatı üzerine 25 Haziran 1421'de Bursa'da tahta çıktı.

Murat Han'ın ilk yılları isyanları bastırmakla geçti. Bizans imparatoru Manuel'in tahriki ile amcası Mustafa (düzmece) Çelebi saltanatını ilan etti. Yine Anadolu beyliklerinden Germiyanoğulları, Ramazanoğulları ve Menteşoğulları da Osmanlı tabiiyetini tanımayarak ayaklandılar. Murat Han, amcasının kuvvetlerini Ulubat çayı kenarında bozguna uğrattıktan ve kendisini de yakalatıp öldürttükten sonra İstanbul'u kuşattı. Ancak bu defa da Karamanoğullarının teşviki ile kardeşi küçük Mustafa Çelebi'nin isyanı ile karşılaştı. O'nun İznik'i alarak, Bursa üzerine yürümesi ile İstanbul kuşatmasını kaldıran Murat Han, 1423'te İznik'i geri alarak kardeşini idam ettirdi. Sonra da süratle harekete geçerek Anadolu beyliklerini itaat altına aldı. 29 Mart 1430'da Venediklilerden Selanik kalesini zaptetti. Fetihten sonra yeni muhacirlerle iskan edilen şehir, çok geçmeden bir Türk-müslüman şehri hüviyetini aldı.

1432'de Osmanlı aleyhine Karamanoğulları, Macaristan krallığı ve Sırp despotu anlaştılar. İki ateş arasında kalmak istemeyen Murat Han, Rumeli beylerbeyi Sinan Paşa'yı Macarlar üzerine gönderdi. Bu kuvvetler Macarları Tuna Nehri kenarında perişan ettiler. Bundan sonra Karamanoğulları üzerine yürüyen Sultan, Konya ve Seydişehir'i aldı. İbrahim Bey'in özür dilemesi üzerine sulh yapıldı.

Murat Han, 1437'de büyük biri kuvvetle Tuna'yı geçerek Transilvanya'ya girdi. Zibin şehrine kadar pek çok kale fethedildi. 1439'de Belgrad kalesi muhasara altına alındı ise de bir netice elde edilemedi.

1444'te Macarlarla yapılan Segedin antlaşmasından sonra, saltanatı, geleceğin Fatih'i oğlu Mehmet'e terkeden Murat Han, Manisa'ya çekildi. Fakat bu taht değişikliğinden istifade eden Avrupalılar, Türkleri Rumeli'den çıkarmak için yeni bir haçlı ittfakına giriştiler. Bunun üzerine tekrar ordusunun başına geçen Murat Han, Bizans İmparatorluğu ile Macar, Leh, İtalyan, Çek, Litvanya, Hırvat, Fransız, Alman ve Venediklilerin katıldığı bir büyük haçlı ordusunu Varna'da ağır bir yenilgiye uğrattı. 1448'de Kosova'da haçlıları ikinci defa bozguna uğratarak Osmanlıların bu topraklardan atılamıyacağını gösterdi. Murat Han 47 yaşında iken 3 Şubat 1451 günü vefat etti.

İnce ruhlu, hassas lütufkar, adil, merhametli, sözüne sadık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kabiliyeti yüksek bir devlet adamı idi. On iki yaşında şehzade iken başlayan muharebe hayatı vefatına kadar devam etti. Devlet işleri ile yakından ilgilenen Murat Han İslamiyet'in yayılması için her şeyini fedaya hazırdı. Bu halini Varna fetihnamesindeki sözleri açık olarak göstermektedir.

"Bizler Allahü tealanın ihsanlarının, şükrünü yerine getirebilmek için bütün günlerimizi, senelerimizi, İslam dinine hizmete, Allahü tealanın bize emaneti olan insanları ruh, düşünce, beden ve dünyalık bakımından saadet ve selamete kavuşturmaya adadık. İnsanlığın dünyevi ve uhrevi huzur ve saadeti, yalnız İslam dinine uymakla tahakkuk edebileceğinden, biz de bütün ömrümüzü, her şeyimizi Muhammet aleyhisselamın dininin sancağını yüceltmeye, O'nun dinini bütün insanlara ulaştırmaya gayret ettik. Dünyada yegane gayemiz ve maksadımız halisane olarak budur..."

İmar işlerine de ehemmiyet veren II. Murat Han, çok eser bıraktığı için Ebü'l-Hayrat diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde yolcular için imaret ve ulema için medreseler yaptırdı. Bu faaliyetler neticesinde doğudan pek çok alim ve sanat erbabı Osmanlı ülkesine gelerek ilim hayatına yeni bir canlılık kazandırmıştır.

Hakkında Yazılanlar

2. Murad
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Hz. Ebu Eyyub el-Ensari'den Fatih Sultan Mehmed'e uzanan çizgide sondan bir önceki halka: Sultan II. Murad. Onun vazifesi, oğluna yol açmak, asırların rüyasını gerçekleştirmesine imkan ve zemin hazırlamaktı. Ve bunu layıkıyla başardı. Geleceğin Fatih'ine baba oldu, onu gerçekten "fatih" olacak liyakatte yetiştirdi ve kendi döneminde ülke sınırlarını emniyete alarak Kostantiniye'nin fethine uzanan köprüyü genişletti. Artık Fatih Sultan Mehmed, Peygamber müjdesini tahakkuk ettirebilirdi.

Munky
18-07-07, 04:43
Osmanlı Sultanlarının otuzüçüncüsü ve İslam halifelerinin doksansekizincisi.

Saltanatı: 30 Mayıs- 31 Ağustos 1876
Babası:Sultan Abdülmecid Han - Annesi:Şevkefza Kadın Efendi
Doğumu: 21 Eylül 1840 Vefatı: 28 Ağustos 1905

Küçük yaştan itibaren özel bir eğitim ve öğretimle yetiştirildi. İnce ruhlu olup, güzel sanatlara karşı büyük ilgisi vardı. Türkçe yazı ve inşanın yanında Arapça, Farsça ve Fransızca'yı çok iyi bilirdi. Babasının 25 Haziran 1861'de vefatından sonra Abdülaziz Han padişah olunca, veliaht oldu. Nezaketi, kibarlığı, çağına göre bilgisi ve yumuşak huyluluğu ile sevildi. Amcası Abdülaziz Han'ın 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyahatlerine katıldı. Bu gezilerde davranışları ile Osmanlı hanedanının asaletini temsil ederek taktir topladı. Yurda döndükten sonra ikamet ettiği Kurbağalıdere köşkünde dış dünya ile temaslarını devam ettirdi. 30 Mayıs 1876 tarihinde Sultan Abdülaziz Han'ın tahttan indirilmesiyle Osmanlı sultanı ilan edildi.

Ancak devlet işlerindeki bütün yetkiler Hüseyin Avni, Kayserili Ahmet, Mithat ve Reşit paşaların elindeydi. Abdülaziz Han'a aşırı derecede kin besleyen bu paşaların, amcasına karşı yaptıkları edepsizlikler Murat Han'ı çok üzdü. Saltanatının beşinci gününde, yine bu paşaların tertibiyle, Abdülaziz Han'ın feci şekilde şehit edildiğini ve annesi Pertevniyal Sultan'a hakaretler yapıldığını öğrenince iyice sarsıldı ve bu felaket yolunun sonunu düşünmekten aklî dengesi bozuldu. Bilhassa hadiseler karşısında çaresizliği devletin sultanı olduğu halde amcası ve annesine yardım elini uzatamaması Murat Han'ı perişan ediyordu. Zaman zaman derin bir sükuta dalar kimse ile konuşmazdı. Ayrıca doktorların yanlış teşhis ve tedavisi de hastalığının artmasına sebep oldu.

Diğer taraftan ihtilali gerçekleştiren paşalar, 15 Haziran 1876'da Mithat Paşa'nın evinde toplantı halinde iken, odaya girin erkan-ı harp kolağası Çerkez Hasan Bey, Hüseyin Avni Paşa ile Hariciye nazırı Reşit Paşa'yı öldürdü. Yaralı olarak yakalanan Hasan Bey ertesi gün Bayezid meydanında asılarak şehit edildi.

Padişahın devlet işleriyle meşgul olacak şuura malik olmaması iktidarı ele geçiren devlet adamlarının işine geliyordu. Sadrazam mütercim Rüşdi Paşa kimseye hesap vermeden devleti yönetiyordu. Kanun-i Esasî'nin ilanını isteyen Mithat Paşa ise anayasa taslağı ile uğraşıyordu. Bu sırada başlayan Sırp-Karadağ muharebesi ve mali zorluklar, başsız kalan devletin büsbütün perişan olmasına; anarşı ve isyanların artmasına sebep oldu. Ulema arasında ise şuuru yerinde olmayan bir padişahın ülkenin başında duramayacağı ile ilgili sözler dolaşmaya başladı. Şehzade Abdülhamid ise Sultan Murat'ın hastalığının tedavi edilemez olduğunu tıbben belirtilmesi durumunda hükümdarlığı kabul edebileceğini bildirdi.

Nihayet 31 Ağustos'ta toplanan kabine, Sultan Murat'ın tahttan indirilmesine karar verdi. Şeyhülislam, Padişah'ın şuurunun yerinde olmadığından hal için buna cevaz (izin) veren bir fetva hazırladı. Doktorlar Sultan'ın iyileşmesinin imkansız olduğuna dair rapor verdiler. Ertesi gün devlet ileri gelenleri Topkapı Sarayı Divan-ı hümayun salonunda toplanarak Sultan Murat'ı tahttan indirdiler (31 Ağustos 1876). Aynı gün Osmanlı tahtına geçen Sultan II. Abdülhamid Han'a herkes biat etti.

Murat Han, saltanattan hal'inden sonra ailesiyle beraber kendisine ayrılan Çırağan Sarayı'na yerleşti. Abdülhamid Han'ın bizzat ilgilenip, zamanın meşhur doktorlarını göndererek tedavi ettirmesi üzerine bir müddet tamamen iyileşti. Vefat edinceye kadar yirmi sekiz yıl idare ettiği Çırağan Sarayı'nda vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren Murat Han, Abdülhamid Han'ın nazikane hatır sormasını, daima teşekkürle cevaplandırırdı. 1905'te şiddetini artıran şeker hastalığı bildirilince, Abdülhamid Han doktor Ali Rıza Paşa ile Etfal hastanesi başhekimi İbrahim Paşa'yı tedavisi için görevlendirdi. Fakat bütün uğraşmalara rağmen kurtarılamadı ve 28 Ağustos 1905 Pazartesi gecesi vefat etti. Cenazesi hanedana mahsus merasimle kaldırılıp Hidayet Camii'nde namazı kılınarak Yeni Camii türbesinde annesi Şevkefza Kadın Efendi'nin yanına defnedildi.

Munky
18-07-07, 04:44
Osmanlı sultanlarının yirmialtıncısı ve İslam halifelerinin doksanbirincisi.

Saltanatı: 1757-1774
Babası: III. Ahmed Han - Annesi: Mihriman Sultan
Doğumu: 28 Ocak 1717 Vefatı: 21 Ocak 1774

Küçüklüğünden itibaren iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya, nücum (astroloji) tıp, devlet idaresi ve askeri bilgileri devrin meşhur alimlerinden tahsil etti. III. Osman Han'ın vefatı üzerine 30 Ekim 1757'de hükümdar oldu.

Cülusunu (tahta geçişini) müteakip ilan ettiği adaletname ile reayanın vaziyetini düzeltti. Hazineyi zenginleştirmek için tedbirler aldı. Devletin maliyesine zarar veren, zahmetsiz kârlar peşinde koşan yahudi ve hristiyan taifesinin sıkı kontrol altına alınmasını sağladı. Osmanlı Devleti'ni askeri bakımdan kalkındırmak için topçu sınıfını ıslah, tophaneyi tanzim ve mühendis mektebini tesis yoluna gitti. Ordunun artan top ihtiyacına cevap vermek üzere Hasköy'de modern bir top dökümhanesi kuruldu. Bu iş için bilhassa Fransız ordusunda hizmet görmüş bulunan Baron de Tott'dan istifade edildi. Donanma faaliyetleri ele alınıp gemi inşası hızlandırıldı.

Bu arada Urban eşkıyasının faaliyetleri, hac yolunu tehlikeye düşürmüştü. Bu olaylara sebep olan Benî harp kabilesi şiddetle cezalandırıldı. İsyan eden Eflak voyvodası yakalanarak hapsedildi. Çıldır, Kars, Karaman, Aydın, Kıbrıs, Bosna ve Karadağ'da meydana gelen disiplinsizliklere karşı tedbirler alındı.

III. Mustafa Han dış siyasette daima temkinli hareket ederek sulh ve sükunu muhafaza etti. Fransa ve Prusya arasında yedi yıl devam eden savaşlara tarafların tahriklerine rağmen katılmadı. Osmanlı Devleti'ni bu devrede savaştan uzak tutan devlet adamları arasında bilhassa sadrazam Koca Ragıp Paşa önemli yer tutmaktadır. Nitekim Ragıp Paşa'dan sonra devlet idaresinde söz sahibi olan paşalar arada daimi olarak bir ihtilaf bulunan Rusya ile harbe sebebiyet verdiler (1769). Osmanlı kuvvetleri başlangıçta Kırım'da ve Tuna boylarında ağır yenilgiler aldı. İbrail, Bender, Kefe, Yenikale ve Kerç gibi müstahkem yerler Ruslar tarafından işgal olundu. Rus donanması Çeşme limanında yakaladığı Osmanlı donanmasına baskın düzenleyerek yaktı.

Bu mağlubiyetler üzerine idarede değişiklikler yapan Mustafa Han, silahtar Mehmet Paşa'yı sadrazamlığa, Cezayirli Hasan Paşa'yı kaptan-ı deryalığa, Muhsinzade Mehmet Paşa'yı Vidin seraskerliğine, III. Selim Giray'ı Kırım hanlığına getirdi. Bu tayinler ve fermanlarla vaziyeti düzeltmeye muvaffak olan Mustafa Han, Rusların Tuna boyundaki ilerlemesini önledi. 1772'de başlayan sulh görüşmeleri muvaffakiyetsizlikle sonuçlandı. Yeniden başlayan savaşta Rusların Dobruca ve Kuzeydoğu Bulgaristan'daki Osmanlı kasabalarını aldıktan sonra akıl almaz barbarlıklarla tahrip etmeleri ve müslüman halkını küçük bebeklere varıncaya kadar, türlü işkencelerle öldürmeleri Mustafa Han'ın üzüntüden hastalanmasına ve 21 Ocak 1774'te bir Cuma günü ezan okunurken hayata gözlerini yummasına sebep oldu. Cenazesi Laleli Camii yanında bulunan türbesine defnedildi. Türbesinin başucunda yer alan bir çekmece içerisinde Peygamber Efendimiz'in mübarek kadem-i şerifi (mübarek ayak izi) bulunmaktadır.

III. Mustafa Han, dindar, çalışkan, adil, hamiyetli bir padişahtı. Verdiği vazifeleri takip eder, mesullerinden hesap sorardı. Saltanatı boyunca devleti kalkındırmakla uğraştı, fakat ne yazık ki, bu hususlarda kendisine yardımcı olacak devlet adamlarından mahrumdu. O bu sıkıntısını şu kıtasıyla dile getirdi.

Yıkıluptur bu cihan sanma ki bizde düzele,

Devleti çerh-i denî verdi kamu mübtezele

Şimdi ebvab-ı saadette gezen hep hazele

İşimiz kaldı hemen merhamet-i lem-Yezel'e

III. Mustafa Han ilme ve alimlere büyük değer verirdi. Alimleri huzurunda toplar, münazaralar yaptırır ve onları cömertçe mükafatlandırırdı. Cihangîr mahlasıyla şiirler yazdı. Padişahlığı zamanında sonradan çıkan Rusya harbinden dolayı memlekette başlayan sıkıntı ve buhrana rağmen, evvelce başladığı hayır ve imar işlerini mümkün olduğu kadar devam ettirdi. Üsküdar'da Ayazma Camii'ni yaptırdı. 1766 zelzelesinde büyük hasar gören Fatih ve Eyüp Sultan camilerini yeniden inşa ettirdi. Yine aynı faciada yıkılan yüzlerce abide ve evi çoğu eskisi gibi olmak üzere birkaç yıl içinde yeniden yaptırdı. Davutpaşa kasrı ile Kapalıçarşı'yı, baruthaneyi, Saraçhane'yi, Tophane ve Kızkulesi'ni tamir ettirdi.

Munky
18-07-07, 04:44
Osmanlı sultanlarının onaltıncısı ve İslam halifelerinin seksenbirincisi.

Saltanatı: 1618-1622
Babası: I. Ahmed Han - Annesi Mahfiruz Hadice Sultan
Doğumu: 3 Kasım 1604 Şehit edilmesi:20 Mayıs 1622

1604 senesinde İstanbul'da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası I. Mustafa'nın rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine Osmanlı sultanı oldu.

İkinci Osman'ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzalanarak harbe son verildi. Böylece doğu sınırını emniyet altına alan genç Osmanlı sultanının hedefi memleketi 1617'den beri uğraştıran Lehistan meselesini halletmekti. Bu sırada Boğdan voyvodası Gratiani de Osmanlı'ya karşı cephe almıştı. İhaneti üzerine azledilen Gratiani Lehistan'a sığındı ve büyük destek gördü. Bu devletten aldığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlı topraklarına saldırdı. Ancak Özi beylerbeyi olan İskender Paşa, süratle harekete geçip bu kuvvetleri Turla nehrini geçerken imha etti. Düşmen ordusundan 120 top ile arabalar dolusu zahire ganimet olarak alındı.

Diğer taraftan Sultan Osman, Lehistan'ı ele geçirip, Baltık denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas okyanusuna geçip Avrupa hristiyanlığını, hem Akdeniz, hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gayesiyle 21 Mayıs 1621'de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. 1 Eylül 1621'de Hotin önüne varıldı ve kale derhal kuşatma altına alındı. Ancak 35 gün devam eden muharebelerde kale birkaç defa düşmek durumuna geldi ise de yeniçerilerin itaatsizliği ve devlet adamları arasındaki geçimsizlikler, kesin neticenin elde edilmesine mani oldu. Ancak Nogay tatarlarının beyi Kantemir Mirza ile Kırım hanının oğlu Nurettin, Lehistan içlerine kadar akınlarda bulunarak pek çok ganimetle döndüler. Neticede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan'la barış yapılarak geri dönüldü.

Lehistan seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bazı ıslahatlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak ,yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil, sadece askerlikle uğraşan, padişahın emirlerine itaat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray harem ve ilmiye teşkilatlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslahat fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor, ilmiye sınıfı da çekimser davranıyordu. Nitekim Padişah'ın hacca gitme arzusunu bahane eden yeniçerilerle sipahiler ayaklandılar. Öncelikle Padişah'ın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyan, daha sonra bazı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Neticede Sultan Osman Han'ın hal'i ve Sultan Mustafa'nın ikinci defa tahta geçirilmesiyle son buldu.

İsyan sırasında Sultan Osman'ı ele geçiren caniler, reva gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Cami'ye götürerek orada hapsettiler. Genç Padişah'ın maruz kaldığı hakaretin haddi hesabı yoktu. Yaptıkları eza ve cefa onu boynu bükük ve perişan bir hale koymuştu. İkinci Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı ağlayarak; "Dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi uryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler" diyerek yalvardı ise de, bu sizlerin caniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.

Daha sonra Yedikule'ye getirilen II. Osman Han'a karşı vezir-i azam Davut Paşa'nın tertibiyle on bir cellat saldırdı. Genç Osman, güçlü kuvvetli olduğundan bunlarla uzun müddet boğuştu ise de, içlerinden birisinin omzuna vurduğu bir balta darbesi ile yere yıkıldı ve boğularak şehit edildi (20 Mayıs 1622).

Sultan II. Osman Han, heybetli, yüksek himmet sahibi, yiğit, fevkalade iyi bir binici, silah ve harp aletlerini kullanmakta pek mahir bir padişah idi. Şecaat ve binicilikte akranı pek az olup, güzel tavırlı idi. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sadık bir yakınına malik olmayışı, kendisine bu hazin sonu hazırlamıştır. Zira yapmayı düşündükleri uzun zaman isteyen ve ancak yetişmiş bir kadro ile mümkün olabilirdi. Sultan Genç Osman dini ilimler yanında fenni ilimleri de tahsil etmişti. Ayrıca Farisî mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı divanı vardır.

Munky
18-07-07, 04:45
Osmanlı sultanlarının yirmibeşincisi ve İslam halifelerinin doksanıncısı.

Saltanatı: 1754-1757
Babası: II. Mustafa Han - Annesi: Şehsüvar Sultan
Doğumu: 2 Ocak 1699 Vefatı: 29 Ekim 1757

II. Mustafa Han'ın oğlu olup, 2 Ocak 1699'da Şehsüvar Sultan'dan doğdu. Ağabeyi I. Mahmut'tan birkaç yaş küçük olup, anneleri ayrıdır. Şehzadeliğinde mükemmel bir eğitim gördü. Zamanını din, edebiyat ve tıp kitaplarını okuyarak geçirdi. 13 Aralık 1754'te ağabeyi Sultan I. Mahmut Han'ın vefatı üzerine tahta çıktı.

Sultan Osman Han'ın kısa süren saltanat devresi sulh ve sükun içerisinde geçti. 1755'te Rus sınırındaki bazı olaylar bu devletle ihtilafa yol açacak gibi göründü ise de, iki taraf da sulhu bozmadı. Mısır'da Memlüklülerin isyan hareketleri kısa sürede bastırıldı. Padişah ayrıca olaylarda ihmali görülenleri vazifelerinden uzaklaştırdı. Sadrazam Bahir Mustafa Paşa azledilerek yerine Hekimoğlu Ali Paşa getirildi.

Sultan III. Osman Han zamanında dışta görülen bu huzurlu ve hadisesiz geçen devreye nazaran içte çeşitli gaileler veya tabii afetlerle karşılandı. Çok şiddetli geçen 1755 kışında Haliç dondu. İnsanlar Defterdar İskelesi ile Sütlüce arasında karşıdan karşıya geçerlerken olay uzun süre hafızalardan silinmedi.

Diğer taraftan Osman Han devrinde İstanbul'da büyük tahribata yol açan iki büyük yangın çıktı. 28 Eylül 1755'te Hoca Paşa semtinde çıkan yangın, dört kola ayrılarak büyük bir afet halini aldı. Yaklaşık otuz altı saat süren yangın sonunda Paşakapısı da yandığından, sadaret dairesi bir müddet Kadırga limanındaki Esma Sultan Sarayı'na nakledildi. 6 Temmuz 1756'da Cibali taraflarında çıkan yangın ise, genişleyerek hemen hemen İstanbul'un dörtte üçünü kül haline getirdi. Unkapanı, Şehzadebaşı, Fatih, Yavuz Selim, Zeyrek, Saraçhane semtleri bir harabe haline geldi. İki bin ev, bin dükkan, beş yüz seksen değirmen, iki yüz cami ve mescit, yetmiş hamam yandığı gibi insan zayiatı da oldu. Yangın ardından, İstanbul'un yeniden inşası için büyük bir imar faaliyeti başladı.

Önceki yıllarda İran harpleri dolayısıyla devletin otorite boşluğundan istifade ederek eşkıyalığa başlayan leventler, Anadolu'da halka büyük eziyet veriyorlardı. Bu karışıklık Osman Han devrinde daha da arttı. Devlet, bunları Mirili levent adı ile bir teşkilata tabi tutarak emri altına almaya ve şekavetlerini önlemeye çalıştı ise de bir netice elde edilemedi. Bunun üzerine Osman Han, Hekimoğlu Ali Paşa'yı bunların üzerine göndererek şiddetle cezalandırdı.

Sultan III. Osman Han, padişahlığının üçüncü senesinde, 29 Ekim 1757'de vefat etti. Yeni Camii yanındaki kardeşi I. Mahmut Han'ın türbesine defnedildi.

Sultan III. Osman, fakirlere, düşkünlere çok acıyıp, onlara karşı daima cömert ve şefkatli davranırdı. Kıyafet değiştirmek suretiyle İstanbul'da dolaşır, halkın dertleriyle bizzat alakadar olurdu. Haksızlıkların önüne geçip, tamiri mümkün olanların halline çalışırdı. Müslim ve gayrimüslimlerin kıyafet ve nizamına ve davranışlarını dikkatle takip etti. Kadınların dikkat çekici kıyafetler ile sokağa çıkmalarını yasakladı. "Kocasının zabtında olan avret kötülük yoluna sapamaz. Kadının ahlaksız olmasında suç, ona sahip olmayan kocasındadır." derdi. Yalan ve rüşvetle amansız şekilde mücadele etti. Kim olursa olsun rüşvetçiyle yalancıyı asla affetmedi.

İmar faaliyetlerine önem vererek Üsküdar'da İhsaniyye Camii ve İhsaniyye mescidini yaptırdı. Ağabeyi I. Mahmut Han'ın başlattığı cami inşasını bitirerek Nuru Osmaniye adı ile ibadete açtı. Caminin yanına medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşme de yaptırıp, tamiratı ve masraflarının karşılanması için vakıflar tesis ettirdi. Midilli adası Siğri limanında, Malta korsanlarına karşı bir kale inşa edilerek tahkim edildi. Bab-ı Alî'nin inşası tamamlandı. Ahırkapı feneri de Sultan III. Osman devrinde yapıldı.

Munky
18-07-07, 04:46
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/143.gif
Sultan İbrahim ( 28.11.1614)- (06.12.1647)
Osmanlı padişahlarının onsekizincisi ve İslam halifelerinin seksenüçüncüsü.

Saltanatı:1640-1648
Babası: I. Ahmed Han - Annesi:Mahpeyker Kösem Sultan
Doğumu: 1615 Şehadeti: 1648

Ağabeyi IV. Murat Han'ın ölümünde hayatta kalan tek Osmanlı şehzadesiydi. 9 Şubat 1640'ta da padişah oldu. Çok cömert ve lütufkar olup, fakirlere, acizlere çok ihsanlarda bulunurdu. İdari ve mali icraatından ahali memnundu. Saltanatı zamanında huzur, sükun ve istikrar hakim olmuştur.

İbrahim Han, içişlerini düzene koyduktan sonra dıştaki düşmanlarla olan ihtilafları halletmeye başladı. İran-Safevi Devleti ile 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasını yeniledi. Avusturya meselesi 1606'da yapılan Zitvatoruk Antlaşmasına 1642'de ilaveler yapılarak, halledildi. Rusların Karadeniz sahillerine Kazaklar vasıtasıyla yaptığı saldırıları durdurmak için, Siyavuş Paşa donanmanın başına getirildi. Kırım Hanlığı'na da 1644'te III. Giray Han tayin edildi. Karadeniz sahilindeki Don Kazakları'nın işgal ettiği kaleler alınarak, İslam eserleri kurtarıldı. Azak, Osmanlıların eline geçince, Rus ordularının saldırıları durdurularak, bölgeden uzaklaştırıldılar.

Dahiyane bir taktikle Silahtar Yusuf Paşa kumandasındaki donanma ile 24 Haziran 1645'te Girit'e asker çıkarıldı. Hanya kalesi kuşatılarak alındı. 1646'da Kaptan-ı Derya'lığa tayin edilen, fevkalade kuvvet ve cesaretinden dolayı "Deli" lakabıyla tanınan Hüseyin Paşa; Girit'in fethiyle vazifelendirildi. Venediklilerle uzun süren mücadelelere başladı. Esterni Kalesi, Resmo alınarak Kandiye işgal edildi. Deli Hüseyin Paşa'nın şöhreti bütün Avrupa'ya yayıldı.

Sultan İbrahim devrinde maliye düzeltilip, milletin kıtlık çekmemesi ve israfın önlenmesi için fermanlar çıkarıldı. Sultan çok cömert ve insaf sahibiydi. İzinsiz yıktırılan kiliseleri yeni baştan tamir ettirdi.

Sultan İbrahim Han devrine kadar uzanan Osmanlı kaynaklarında -bir tanesi hariç- bu Osmanlı sultanının akli muvazenesinin bozuk olduğuna dair hiçbir bilgi yoktur. Bu kaynaklar, İbrahim Han'ın meziyet ve icraatlarından övgüyle söz etmekte, bedeni bir kusuruna dair herhangi bir imada bile bulunmamaktadır. Ancak, son zamanlarda yazılmış bazı kitaplar, İbrahim Han için "deli" lakabını kullanmaktadır. Bu lakap Karaçelebizade Abdülaziz'in yazdığı Zeyl-i Kavzatü'l Ebrar kitabında da geçmektedir. Ancak bu Abdülaziz, Sultan İbrahim Han'ın tahttan indirilmesinde ve daha sonra öldürülmesinde baş rolü oynayanlardan biri olduğundan Sultanı suçlayan sözleri şahsi kalmakta ve tarih için kıymetli kabul edilmemektedir. Ayrıca muteber kitaplarda, bu Abdülaziz'in son derece kindar bir tabiatı olduğuna da dikkat çekilmektedir.

Sultan İbrahim devrinin en çok bahsedilen olaylarından biri de, eski Erivan kumandanı Erin Mirgünoğlu Yusuf Paşa'nın başının kestirilmesidir. Dördüncü Murat Han 1635 İran-Revan seferinde Revan kalesini fethettiğinde kale kumandanı Mirgünoğlu esir edildi. Padişahtan af dileyen Mirgünoğlu, affedilerek "şiilik propagandası yapmamak" şartıyla kendisine paşalık rütbesi ve ayrıca Emirgan'da bir saray verildi. Mirgünoğlu, Murat Han'ın vefatına kadar burada kaldı. İbrahim Han'ın Osmanlı tahtına geçmesiyle, sözünde durmayıp, bölücü ve yıkıcı propaganda faaliyetlerine başladı. Mirgünoğlu'nun sefih, ayyaş ve ahlaksız hareketleri görülüp, müslümanları aldatmaya çalıştığı tespit edilince İbrahim Han tarafından başı kestirildi.

Munky
18-07-07, 04:46
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü.

Saltanatı: 1512-1520
Babası: II. Bayezid Han - Annesi: Aişe Hatun
Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefatı: 22 Eylül 1520

Amasya'da doğdu. Küçük yaştan itibaren Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Çok çevik ve zeki olup ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda maharet sahibiydi. Arabi ve Farisi'yi mükemmel bir şekilde konuşurdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra , askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Trabzon'a vali tayin edildi.

Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, Şah İsmail'in (1502-1524) siyasi-dini faaliyetleri ile Osmanlı Devleti için çok büyük bir tehlike arzettiğini görüyor ve ona göre tedbirler düşünüyordu. Hatta zaman zaman bu devlet üzerine küçük çapta akınlar da yapıyordu. Nitekim, 24 Nisan 1512'de babasının yerine geçince de ilk seferini, Osmanlı Devleti'ni önce bölüp parçalama, sonra da yıkma emellerini güden Safeviler üzerine yaptı. İstanbul'da Eyüp ve diğer mübarek kabirleri ziyaret ederek zafer duaları yaptıktan sonra ordusuyla harekete geçen Selim Han günlerce yol aldıktan sonra nihayet 23 Ağustos 1514'de Çaldıran Ovası'nda Safevi ordusuyla karşılaştı. Yavuz ve ordusunun kudretiyle ateşli silahların üstünlüğü sayesinde Osmanlılar parlak bir zafer kazandı. İran ordusunun büyük bölümü imha edilirken bir çok Safevi kumandanı ile Şah İsmail'in zevcesi esir alındı. İran'ın baş şehri Tebriz'e giren Yavuz Sultan Selim Han, şehirdeki camileri tamir ettirdi ve halka huzur verdi.

Bu zafer ile Osmanlı hududu Fırat'tan Azerbeycan'a ve İran içlerine kadar uzadı. Yavuz Sultan Selim ikinci seferini Memlüklüler üzerine yaptı. Bu seferin asıl sebebi Memlüklülerin Osmanlı Devleti'nin kuvvetlenmesinden endişe ederek şii Şah İsmail ile ittifak içerisine girmesi idi. Şah İsmail'i bir darbede saf dışı bırakan Cihangir padişah bu defa da yıldırım sureti ile Mısır ordularını 24 Ağustos 1516'da Mercidabık ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferler ile perişan etti. Artık Memlük Devleti kalmamış, bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyetine girmişti. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Hakimü'l Harameyn" ünvanı ile Yavuz Sultan Selim'e takdim etti. Ancak dindar padişah bu ünvanı "Hadimü'l Harameyn= Mekke ve Medine'nin hizmetçisi" şekline çevirirek aldı ve evlatlarına böyle miras bıraktı.

İki büyük seferin zaferle neticelenmesinden sonra bilhassa donanma faaliyetlerine hız veren Yavuz, devrin büyük alime Kemal-paşazade'ye niyetinin feth-i Efrenciye yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan'ın Eyüp Türbesi'ni ziyaretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız bir şirpence hastalığı mani oldu. Vefat etmeden önce musabihi Hasan Can kendisine Hakk'a teveccüh etmesini söyleyince "Bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenab-ı Hakk'a teveccühte bir kusur mu gördün?" buyurarak Yasin-i Şerif okunmasını istedi. Kendisi de okurken ruhunu teslim etti. Naşı kendi adı ile anılan camiin avlusundaki türbededir.

Osmanlı Devleti'nin topraklarını iki buçuk mislinden fazla genişletti. Babasından devraldığı 2,373,000 kilometrekarelik olan ülke toprakları onun zamanında 6,557,000 kilometrekareye çıktı.

Devlet işlerinde kesin niyet ve kati programla hareket eden Selim Han, herhangi bir devlet işini fiiliyata koymadan evvel muhtelif yollarla onun hakkında alim, vezir ve sair ilgililerin fikirlerinden istifade eder ve günlerce düşünür, nihayet son kararını verdikten sonra ondan dönmez ve bu kararın aleyhinde söz söyleyenleri en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Muntazaman bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışında ve gerek içeriden devamlı bilgi alırdı. Mühim işlerde bizzat tahkikat yapardı.

İhtişam ve debdebeye ehemmiyet vermez, sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; "Süleyman annen ne giysin?" (Başka bir rivayete göre "Anana giyecek birşey bırakmamışsın.") diyerek sitem etmişti. Hazinenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi.

Sultan Selim Han evliyaya rağbet eder onların sonbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Devamlı; "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş - Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş." buyururdu. Yavuz Sultan Selim'in Şam'da Salihiyye'de Muhiddin-i Arabi'ye yaptırdığı camii, imaret ve türbeden ve bir de Konya'da Mevlevi tekkesine getirdiği sudan başka bir hayır yapmasına vakti ve zamanı müsait olmamıştır. Hatta başlattığı camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş fakat tamamlayamamıştı.

Munky
18-07-07, 04:47
Osmanlı padişahlarının yirmiyedincisi ve İslam halifelerinin doksanikincisi.

Saltanatı: 1774-1789
Babası: III. Ahmed Han - Annesi: Rabia Şermi Sultan
Doğumu: 20 Mart 1725 Vefatı: 28 Mart 1789

20 Mart 1725 yılında Topkapı Sarayı'nda dünyaya geldi. Küçük yaştan itibaren zamanın büyük alimleri tarafından ilim öğretildi. Akıllı, zeki, ileri görüşlü, kültürlü, gayretli bir şehzade olan Abdülhamid, ağabeyi Sultan III. Mustafa Han'ın 21 Ocak 1774'te vefatı üzerine 49 yaşında Osmanlı tahtına oturdu.

Osmanlı Devleti'nin en buhranlı devresinde tahta çıkan Abdülhamid Han, Rus harbini kardeşi III. Mustafa gibi en az zararla kapatmayı düşünüyordu. Gerçekten de altı yıl boyunca devam etmekte olan Rus savaşı Osmanlı Devleti'nin aleyhine gelişiyordu. Neticede Sultan Abdülhamid Han, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım'ın Osmanlı Devleti'nden ayrılması, Rusların Karadeniz'de donanma bulundurmaları ve Ortodoks halkın koruyuculuğunu yapmaları şartlarını kabul etmek mecburiyetinde kaldı. Bu muahedenin en ağır maddelerinden biri Kırım'ın Rusya'nın müdahalesine açık bırakılması idi. Bu sebeple Rusya ile her an sulh döneminin bozulabileceğini hesaplayan Sultan I. Abdülhamid Han, bilhassa kapıkulu ocaklarının ıslahı için harekete geçti. Fransa'dan mühendisler getirtti. Mühendishane-i bahr-i hümayunu (Devlet Deniz Mühendishanesi) kurdurdu. Sürat topçuları ocağı geliştirildi.

Bu arada Rus muharebesindeki karışıklıklardan istifade ile Anadolu, Mısır, Hicaz ve Şam'da çıkan isyanları bastırdı. İran kuvvetlerinin hudut tecavüzleri üzerine başlayan savaşlar Osmanlıların zaferiyle sonuçlandı. Basra ele geçirildi. Rus tehlikesine karşı Soğucak ve Anapa kaleleri tahkim edildi. Öte yandan 1784'te Rusya Kırım'daki hanlık çekişmelerini fırsat bilerek bu ülkeye girdi ve binlerce müslüman ve Türk'ü katlettikten sonra ilhak ettiğini açıkladı. Her Osmanlı gazasına koşan ve

Rayete meylederiz kamet-i dilcu yerinde

Tuğa dil bağlamışız kakül-i hoş-bu yerine,

Olmuşuz can ile billah Gazayî teşne

Kanını düşmen-i dinin dökeriz su yerine

diyen Kırımlıların asil ve kahraman sesleri kısılmış, Rusların ilhak etmeleri Türkler için unutulmaz bir ızdırap kaynağı olmuştu. Bütün nüfusu Türk olan hanlığın kaybı Macaristan ve Orta Avrupa'nın gidişine benzemiyordu. Nitekim bu oldu bittiye tahammül edemeyen Abdülhamid Han, 1787'de Rusya'ya harp ilan etti. Ancak Ruslar'ın Avusturya'yı savaşa ikna etmesi, Osmanlı Devletii'ni iki cephede savaşmeya mecbur bıraktı. Serdar Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Şebeş'te Avusturya kuvvetlerini bozguna uğrattı. Buna karşılık Rus cephesinde komutanlar arasındaki rekabetler, bozguna zemin hazırladı. Ruslar Yaş ve Hotin kalelerinden sonra Özi'ye de girdiler ve burada tarihte eşine az rastlanan bir katliam yaptılar.

Nitekim Sultan I. Abdülhamid Han kendisine sadrazam tarafından gönderilen Özi kalesi ile ilgili raporun okunması sırasında yapılan mezalimi dinlerken "Potemkin nam moskof prensi, kalede mevcut yirmi beş bin müslümanı bila istisna katleylemiş, çocuk, yaşlı, hamile, emzikli demeden cümlesini şehid eylemiştir." cümlesine gelince, üzüntüsünden felç geçirerek vefat etti (28 Mart 1789). Eminönü Bahçekapısındaki türbesine defnedildi.

Sultan I. Abdülhamid Han, yaptığı her işte Allah rızasını arar, kalbi İslam için çarpardı. Devlet idaresinden boş kalan zamanlarını namaz kılarak Cenab-ı Hakk'ı zikir ile geçirir, elinden Kur'an-ı Kerim'i düşürmezdi. Peygamber Efendimiz ve Ehl-i beytini çok severdi. Bunun için Mekke ve Medine'ye hizmete, özel bir itina gösterirdi. Diğer Osmanlı sultanları gibi tebeasına karşı kalbi şefkatle ve merhametle dolu idi. Pek çok imar faaliyetlerinde bulundu. Annesi Rabia Sultan'ın ruhu için 1778'de Beylerbeyi'nde bir cami, muvakkıthane, hamam ve sıbyan mektebi, Medine-i münevverede medrese, Emirgan'da cami, Eminönü'nde büyük bir imaret, çeşme, sebil, sıbyan mektebi, medrese, türbe ve bir kütüphane inşa ettirdi. Türbesinde, sandukanın kuzey tarafında bulunan duvar içindeki bir mermer üzerinde Peygamber efendimizin kadem-i şerîfleri (mübarek ayak izleri) bulunmaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sultan I.Abdülhamid/Kendi Kaleminden Bir Padişahın Portresi (1774-1789)
Fikret Sarıcaoğlu
TATAV Y. İstanbul 2001

27. Osmanlı padişahı olan Sultan I. Abdülhamid'in 16 yıllık saltanat süresi oldukça karışık bir döneme rastlar. Kırım'ın kaybedilmesiyle birilikte gittikçe olumsuz seyr eden iç ve dış gelişmeler tam anlamıyla bir krize dönüşmüştü. Halkın karamsarlığa ve padişahın benzeri duygulara kapılmasının öncesinde, devletin zâfiyetleri dile getirilmiş, bir takım ıslahât girişimleri gerçekleştirilmiş, bir takım ıslahât girişimleri gerçekleştirilmiş ve oluşan tepkiler çıkarılan yangınlar veya bgildiriler yoluyla duyurulmuştu. Abdülhamid devletin organize olmasına, görevlerin kötüye kullanılmasına yönelik uyarılarını bir danışman üslubuyla ve devamlı şekilde yazıya dökerken tebdî-i kıyâfetle çoğu zaman halkın içinde bulunuyordu. Bu araştırmada ilk kez kendi yazıları izlenerek bir padişaha ve dönemine ışık tutulurken, tüm yönleriyle yalnız bir padişah sergillenmektedir.

Munky
18-07-07, 04:47
Osmanlı sultanlarının yirmibirincisi ve İslam halifelerinin seksenaltıncısı.

Saltanatı: 1691-1695
Babası: Sultan İbrahim Han - Annesi: Hatice Muazzez Sultan
Doğumu: 25 Şubat 1643 Vefatı: 6 Şubat 1695

Sultan İbrahim Han'ın üçüncü oğludur. 1643'te Edirne'de dünyaya geldi. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Farisî'yi mükemmel bir şekilde öğrendi. Biraderi II. Süleyman'ın yerine 21 Haziran 1691'de tahta çıktığı zaman 49 yaşındaydı. Ahmet Han'ın cülusu sırasında Osmanlı Devleti, İkinci Viyana muhasarasını takip eden harplerle meşguldü.

Sultan II. Ahmet Han, tahta çıktıktan sonra ilk olarak; Avusturya üzerine giden serdar Fazıl Mustafa Paşa'ya ferman göndererek sadaretinin ve seferin devamını diledi. Fazıl Mustafa Paşa, 20 Temmuz'da Belgrad'a ulaşan Osmanlı ordusunu, Kırım kuvvetlerinin gelmesini beklemeden ve harp meclisinin kararına aykırı olarak Petervaradin önlerinde bulunan Avusturya ordusu üzerine sürdü. Tisa suyunun Tuna'ya karıştığı Salankamen mevkiinde, şiddetli geçen harbin ilk anlarında Osmanlı ordusu üstün durumda iken serdarın vurularak şehit düşmesi üzerine, vaziyet Osmanlılar aleyhine döndü. Böylece Salankamen savaşı kaybedildi. Bu savaşta tarihçilerin; alim, dindar, alicenap vakur ve adil bir kimse olarak vasıflandırdıkları, iyi bir devlet adamı ve komutan olan Fazıl Mustafa Paşa'nın şehit düşmesi, Osmanlılar için en büyük kayıp olmuştur.

Salankamen hezimetinden sonra, Lipva ve Varat kaleleri Avusturyalılar tarafından işgal olundu. Durumu müsait gören Lehistan kuvvetleri Kamenice kalesini muhasara edip, İsakçı civarına kadar geldiler. Ancak serdarı Kahraman Paşa tarafından bozguna uğratıldılar. Venedikli vali Morosunu Girit'e asker çıkarıp, Hanya kalesini muhasara etti ise de İsmail Paşa'nın kahramanca müdafaası sayesinde adadan ayrılmak zorunda kaldı.

1693 yılında Avusturyalılar Erdel üzerinden Eflak ve Boğdan'a tekrar taarruza başladılar. Yanova'yı işgal eden düşman kuvvetleri, Belgred'ı muhasara ettiler. Ancak sadrazam Bozoklu Mustafa Paşa süratle gelerek Yanova'yı aldı ve Belgrad'ı muhasaradan kurtardı. Osmanlı ordusunun kısmi başarılarına rağmen Avusturyalılar'ın taarruzları bitmek bilmiyordu. Osmanlıların toparlanmasına fırsat vermek istemeyen Venedikliler de devamlı saldırı halinde idiler. Nitekim serdar-ı ekremin Varadin muhasarasında olduğu bir sırada Malta, Floransa ve Papalık filolarından müteşekkil bir Venedik donanması Sakız adasını işgal etti. Bu haber Sultan II. Ahmet Han'ı çok müteessir etti. Padişah, bu üzüntüsünü vezir-i azam Sürmeli Ala Paşa'ya gönderdiği hatt-ı hümayunda "Madem ki Sakız düşman elindedir, bütün Engürüs (Macaristan) memleketini fethetsen makbulüm değildir." diyerek bildirdi. Ayrıca sadrazam Edirne'ye gelince; "Eğer bu kış Sakız geri alınmazsa, bütün reisleri katlederim." diyerek emrini bildirdi.

Bu emir üzerine 1695 yılı ilk günlerinde İstanbul'dan hareket eden Osmanlı donanması kalyonlar kaptanı Mezemorta Hüseyin Paşa'nın büyük kahramanlığı sayesinde Sakız boğazındaki Koyun adaları mevkiinde Venedik donanmasına büyük zayiat verdirdi. Venedikli amiral, gemisiyle birlikte sulara gömüldü. Koyun adaları zaferinden sonra, Türk donanması Sakız'a asker çıkarıp adayı kolayca ele geçirdi. Ancak Sultan II. Ahmet Han Sakız'ın fetih haberini alamadan elli iki yaşında Edirne'de hayata gözlerini yumdu (6 Şubat 1695).

Çok merhametli ve vatanperver olan II. Ahmet Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Zaman zaman kıyafetini değiştirerek halk arasında dolaşır, insanların dertlerini sabırla dinler, çare bulunması için gerekli yerlere emirler verirdi. İslamiyet'e hizmet hususunda derin bir mesuliyet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği; "Ben saltanata talip değildim. Allahü teala fazl u kereminden bu aciz kuluna nasip eyledi. Bu nimetin şükrünü eda edemem." şeklinde sözleri onun nasıl manevi bir mesuliyetle devlet reisliğini kabul ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermektedir.

Sultan II. Ahmet Han, bir mesele hakkında uzun uzun düşündükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karar verirdi. Sanatkarları korur, onlara değer verir, daha iyiye ve daha güzele yönelmeleri için çalışırdı. Hattat olup hattı güzeldi. Kur'an-ı Kerimlerin yanında başka kitapları da yazarak çoğaltırdı. Aynı zamanda şair olan Sultan Ahmet Han'ın kabri Kanuni Sultan Süleyman türbesi içerisindedir.

Munky
18-07-07, 04:48
Osmanlı padişahlarının beşincisi

Saltanatı: 1413-1421
Babası: Yıldırım Bayezid- Annesi: Devlet Hatun
Doğumu: 1379 Vefatı: 26 Mayıs 1421

Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu. Babası Sultan Yıldırım Bayezid Han, annesi Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın kızı Devlet Hatun'dur. Küçüklüğünden itibaren devrin en yüksek alimlerinden ders aldı. Din ve fen ilimlerini öğrendi. 1393'te devlet idaresinde tecrübe sahibi olmak üzere Amasya'ya sancak beyi tayin olundu.

Çelebi Mehmet, Ankara savaşından sonra parçalanan Osmanlı topraklarını yeniden bir idare altında birleştirmek için fetret devrinde (1402-1413) kardeşleri Süleyman, İsa ve Musa Çelebiler ile mücadele etti. En son 1413'te Çamurlu mevkiinde, Musa Çelebi kuvvetlerini bozguna uğrattıktan sonra, Edirne'de tahta çıktı. Böylece Osmanlı Devleti'ni karşılaştığı bu büyük bunalımdan kurtararak devletin birliğini sağlayan Çelebi Sultan Mehmet, ilk olarak elden çıkan toprakları geri almaya çalıştı.

1414'te Anadolu üzerine yürüyerek Aydınoğlu Cüneyd beyin elinden Kayacık, Nif ve İzmir'i aldı. Karamanoğulları'na ait Konya'yı muhasara etti ise de İkinci Mehmet'in af dilemesi ve tabiiyetini arz etmesi üzerine barış yapıldı. Ancak Karamanoğlu'nun sözünde durmaması üzerine Sultan Mehmet, Şehri ikinci defa kuşatarak zaptetti (1415). Daha sonra yapılan antlaşmayla Konya'yı Karamanoğulları'na bırakan Sultan, Beypazarı, Sivrihisar, Akşehir, Yalvaç ve Beyşehir kalelerini ülkesine kattı.

Bundan sonra, evvelce Musa Çelebi ile birleşerek kendisine karşı hareket eden ve vergisini de göndermeyen Eflak beyi Mirça üzerine yürüyen Sultan, onu Yer-Göğü'de mağlup etti. Mirça, üç yıllık vergisini ödediği gibi, oğlunu da rehin olarak bıraktı. Rumeli'den dönüşünde Candaroğulları üzerine yürüdü. Tosya, Çankırı ve Kalecik'i ele geçirdi. 1416 ve 1420'de ilk defa Tuna ırmağının kuzeyine geçerek Basarabya'ya girdi.

Çelebi Mehmet devrinin en önemli iç hadisesi Şeyh Mahmut Bedrettin isyanıdır. İslam'a uymayan sapık fikirlerini halk arasında yayan Şeyh Bedrettin'in çıkardığı isyan kısa sürede Karaburun'dan Amasya'ya kadar yayıldı. Ancak ülkeye tek başına hakim olduğu günden beri Şeyh Bedrettin'in hareketlerini dikkatle takip eden Sultan, Şeyhin ve taraftarlarının başlattığı bu ayaklanmayı zamanında bastırmaya muvaffak oldu. Yakalanan Şeyh Bedrettin İslam alimlerinin fetvası üzerine idam edildi.

Aynı yıl Rumeli'de taht mücadelesine giren ve Düzmece Mustafa olarak da bilinen kardeşi Mustafa Çelebi'yi yenilgiye uğrattı. Mustafa Çelebi kaçarak Bizans imparatoruna sığındı. Bu olaydan kısa bir müddet sonra Sultan, Edirne'de avlanırken rahatsızlandı ve çok geçmeden de 26 Mayıs 1421'de vefat etti. Naşı Bursa'ya getirilerek Yeşil Türbe'ye defnedildi.

Osmanlı Devleti'nin ikinci kurucusu kabul edilen Çelebi Mehmet, sabırlı, azim ve irade sahibi, sözüne ve vaadine sadık, vakur bir hükümdar idi. Sekiz yıllık saltanatını Allhü tealanın dinine hizmet etmek ve yolunu yaymak için kuvvetli bir devlet kurmaya feda etti. Küçük ve büyük yirmi dört muharebede bulunarak kırka yakın yara aldı. İçte ve dışta daimi olarak din ve devlet düşmanlarıyla mücadele halinde iken yazdığı bir şiiri:

"Cihan hasm olsa, Hakk'tan nusret iste!

Erenlerden dua vü himmet iste!"

beytiyle başlamaktadır.

Çelebi Mehmet, memleketindeki refahtan diğer müslümanlara da pay vermek, Resul-i Ekrem'in mübarek komşularının dualarını almak için her sene onlara hediyeler gönderme adetini başlattı. Sürre alayı adı verilen bir heyetle gönderilen hediyeler, Mekke ve Medine'deki mübarek yerlerin tamir ve bakımı ile fakirlerin yiyecek ve giyecekleri için sarf edilirdi.

Memleketin imarına büyük önem veren Sultan, Bursa'da Yeşil Türbe ile bir cami, medrese ve imaret, Edirne'de bir cami ve bedesten, Amasya'da da oğlu Kasım için bir türbe yaptırmıştır.

Munky
18-07-07, 04:48
Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslam halifelerinin yetmişbeşincisi.

Saltanatı: 1520-1566
Babası: Yavuz Sultan Selim- Annesi: Hafsa Sultan
Doğumu: 27 Nisan 1495 Vefatı: 7 Eylül 1566

1509'da Kefe sancakbeyliğine gönderilinceye kadar babasının yanında kalmış ve bu müddet içinde iyi bir öğrenim ve eğitim görmüştür. Babası Yavuz Sultan Selim'in 1514 İran ve 1516 Mısır seferleri sırasında Rumeli'nin muhafazası ile görevlendirildi ve Edirne'de oturdu. Babasının vefatı ile de 30 Eylül 1520 tarihinde 26 yaşında iken Osmanlı tahtına çıktı.

Kanuni Sultan Süleyman Belgrad'ın fethi (1521) ile Orta Avrupa�nın, şövalyelerin üssü olan Rodos'un zaptı (1522) ile de Akdeniz hakimiyetinin kapılarını devletine açtı. 1526'da yüz bin kişilik ordusuyla ve üç yüz kadar top ile Mohaç Ovası'nda Macar ordusuyla karşılaştı. Bu durumda sancaklarını açık ellerini semaya doğru kaldıran sultan; "Ya Rabbi! Senin kudret ve himayeni diliyor, Hazret-i Muhammet'in ümmetine yardımını niyaz ediyorum" diye yalvardı. Tarihin bu en büyük meydan savaşında düşman ordusunu yok eden Kanuni, 20 Eylül'de Macaristan'ın başşehri Budin'e girdi. 1529'da Viyana muhasara edildi ise de kuşatma vasıtalarının getirilmemesi ve kış mevsiminin yaklaşması üzerine neticesiz kaldı. 1532'de Alman seferine çıkan Kanuni, Viyana'yı arkada bırakarak Gratz, Marburg, Gunss ve daha bir çok Alman şehirlerini zaptetti. Yedi ay Avrupa içlerinde dolaştığı halde imparator karşısına çıkmaya cesaret edemeyince geri döndü.

1534'te Safeviler üzerine sefere çıkan Sultan, Bağdat ve Basra'yı zaptetti. Bağdat'ta evliya kabirlerini ve Kerbela'da Hazreti Ali ve Hazreti Hüseyin'in makamlarını ziyaret eden Kanuni, Abdülkadir-i Geylani hazretlerinin kabrine türbe ve yanına imaret yaptırdı. Fetih hareketlerine devam eden Kanuni, 1535'teTebriz'i zaptetti. 1537'de İtalya seferine çıkarak, Otranto'ya kadar ilerledi.

Karalarda cihan hakimiyetini eline geçiren Kanuni Sultan Süleyman, Barbaros Hayrettin Paşa vasıtasıyla denizlerde de Osmanlı Devleti'nin gücünü gösteriyordu. Nitekim bu büyük deniz komutanı haçlı donanmasını 27 Eylül 1538'de Preveze'de imha ederek, müstesna bir zaferle Akdeniz'de tam bir Türk hakimiyeti kurdu. Kanuni Süveyş'te kurduğu donanma ile de Kızıldeniz'i ve Arabistan sahillerini emniyet altına aldı ve Avrupalıları Hindistan sahillerinden uzaklaştırmaya başladı.

Bu fetihleri; 1543'te Estergon, Nis ve İstolni-Belgrad, 1551'de Trablusgarb'ın zaptı ve 1553'te Nahcıvan Seferi takip etti. İhtiyar ve hasta bir halde iken 1566'da yine cihada çıkan bu büyük Türk sultanı, Zigetvar kalesinin zaptı sırasında top sesleri arasında 72 yaşında iken vefat etti. Naşı Süleymaniye'deki türbesine defnedildi.

Türklerin kendisine Kanuni ve Gazi, Avrupalıların ise "Muhteşem" dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6,557,000 kilometrekarelik Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14,893,000 kilometrekareye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmet Paşa; şeyhülislamı Kemal Paşazade, Ebüssuud Efendi, şairi Baki, Fuzuli; sanatkarı Mimar Sinan; kaptan-ı deryası Barbaros Hayrettin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Sultan Süleyman Han'ın asıl adından daha fazla bilinip, şöhreti olan Kanuni ünvanı, önceki Osmanlı kanunnamelerini ve devri icabı lüzumlu hükümleri Kanunname-i Al-i Osman adı altında, İslam hukuku esasları dahilinde toplattırıp tanzim ettirmesinden ileri gelmektedir. Kanuni hareket ve sözleri güzel, aklı kamil, nezaketli, irfan sahibi, sözleri tatlı, alim, hakim ve şairlere dost, bütün maddi-manevi iyilikleri şahsında toplamış emsalsiz bir padişahtı.

Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kanuni, imar faaliyetleriyle de uğraştı. Memleketin hemen her yerinde camiler, mescitler, medreseler, hamamlar ve çeşmeler inşa ettirdi. Mimar Sinan'ın yaptığı Süleymaniye Camii de bu devirde Türk azameti devrinin tacını teşkil etmiştir. Koca Mimar Sinan büyük Hakan'a; "Padişahım sana öyle bir cami inşa ettim ki, kıyamete değin ayakta duracak bir metanete sahiptir." diyerek bu güzel eserini takdim etmiştir.

Pek çok özellikleri yanında büyük bir şair olan Kanuni Sultan Süleyman'ın hastalığında yazdığı şu beyti yüzyıllardır dillerde söylenmektedir.

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Bir olay

Fransa Kral`i bir gün Alman Imparatoru Sarlken´e esir düser. Bunun üzerine validesi derhal Osmanli imparatoru Kanuni Sultan Süleyman Han´a münacat´ta bulunarak yardim ister. Süleyman Han, derhal Alman Imparatoruna bir name yazdirir :

" Biz ki, diyar-i Trablusgarbin, diyar-i Libyanin, diyar-i Misirin, diyar-i Rumun, diyar-i ... vesaire´nin fatihi, Sultan Süleyman Han´iz. Sen ki, Almanya Eyaletinin Kral´i Sarlken´sin. Sana deriz ki, tez Fransiz Kral´i kulumuzu serbest birakasin ". Muhtesem Süleyman´in koskoca Almanya Imparatoruna olan hitabi iste bu sekilde olur.Yazdirdigi o nameyi Alman Kralina göndermek icin bir Pasa dahi tayin etmeye tenezzül etmeyen Süleyman Han, bu ise siradan bir Cavusu vazifelendirmekle iktifa eder. Tabii neticemi ? Fransiz Krali derhal serbest birakilir. Koskoca Kanuni Sultan Sülayman´a karsi durmak öyle kolay degildir.

Hakkında Yazılanlar

1.Kanuni Sultan Süleyman
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Bir devlet adamı düşünün ki, 46 yıl boyunca ülkesini dünyanın daima zirvede ülkesi olarak idare etmeyi başarmış olsun.
e bir padişah düşünün ki, yarım asra yaklaşan idaresi süresince ülkesinde günümüze ışık tutacak hürriyet ve eşitlik prensiplerine uygun bir idare tatbik etsin.
şte bütün idaresi boyunca seferler, zaferler, adalet, eşitlik ve huzur dolu ülkesini uzun süre zirvede tutmayı başarmış bir devlet adamı:
Kanuni Sultan Süleyman.

Munky
18-07-07, 04:49
Osmanlı padişahlarının otuz beşincisi ve İslam halifelerinin yüzüncüsü.

Saltanatı: 1909-1918
Babası:Sultan Abdülmecid Han - Annesi:Gülcemal Kadın Efendi
Doğumu: 2 Kasım 1844 Vefatı: 3 Temmuz 1918

Çocukluğundan itibaren hususi olarak iyi bir tahsil ve terbiye ile büyüdü. Yüksek din ve fen bilgilerini okudu. Arapça ve Fransızca'yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Uzun şehzadelik devrinin çoğunu okumakla geçirdi.

1890 senesinde İngilizlerin yardımıyla kurulan ve padişah aleyhtarı Türk, Rum, Ermeni, Arnavut ve Yahudiler ile Bulgar, Sırp ve Yunan çeteleri tarafından desteklenen İttihad ve Terakki Cemiyeti, 1909 yılında Sultan II. Abdülhamid Han'ı tahttan indirdi ve yerine kukla bir vaziyette Mehmet Reşad Han'ı geçirdi. Devlet idaresine tamamen hakim olan İttihatçılar istedikleri kabineyi iş başına getiriyorlar, istemediklerini ise baskı ve tehditle görevden uzaklaştırıyorlardı. Sultan Abdülhamid taraftarı diyerek pek çok kişiyi idam ettirdiler. Herkes ölüm ve hapis korkusu içine düştü. Memlekette can, mal ve namus emniyeti kalmadı. Devlet düşmanlığı, küfür ve dinden dönme moda olmaya yüz tuttu. Her vilayette zalimler, asiler ve zorbalar türedi. Bunun neticesi olarak Arnavutluk'ta isyan hareketleri başladı. Arnavutluk bölgesi mebusları hükümete müracaat ederek şiddet hareketlerine başvurulmadan bölgeye bir nasihat heyeti gönderilmesini istediler. Ancak şiddet taraftarı olan İttihad ve Terakki mensupları, Mahmut Şevket Paşa komutasında büyük bir orduyu Arnavutluk'a göndermelerine ve pek çok kan dökülmesine sebep oldukları halde isyanı önleyemediler. Sultan Reşat 16 Haziran 1911'de Kosova'ya gitti. Beş yüz yirmi iki sene önce dedesi Murad-ı Hüdavendigar'ın zafer kazandığı yerde, yüz bin Arnavut ile Cuma namazı kıldı. Huzuru temin etti. Mahmut Şevket Paşa'nın yirmi iki taburla yapamadığını, Sultan Mehmet Reşat bir gövde gösterisi ile temin eyledi.

Ancak İttihatçıların ihanet derecesine varan gafletleri devam ediyordu. Sultan Abdülhamit Han'ın bizzat körüklediği kiliseler ihtilafını, 3 Temmuz 1910'da neşrettikleri bir kanunla hallettiler. Böylece Balkan milletleri arasında ihtilaf kalmadığından, Osmanlı Devleti aleyhine kolayca birleştiler. Bu birleşme bir süre sonra (8 Ekim 1912) Balkan harbinin başlamasına sebep oldu. Siyaset yapmaktan memleket müdafaasına vakit bulamayan komutanların elinde kalan Osmanlı orduları, Karadağ, Bulgaristan, Yunanistan ve Sırbistan karşısında bozguna uğradılar. 30 Mayıs 1913'e kadar devam eden savaş sonunda, Osmanlı Devleti, Yenipazar, Libya, Girit, Rodos, Onikiada, Arnavutluk, Epir ve Trakya'yı kaybetti. Edirne'de Balkan devletleri eline düştü ise de daha sonra müttefikler arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanılarak tekrar kazanıldı. Son facialarla Afrika kıtası ile ilişiğimiz kesilirken, Avrupa'da çok küçük bir toprağımız kaldı. Afrika'da bir milyon iki yüz bin, Rumeli'de ise iki yüz elli bin kilometrekarelik yerimiz elden gitti.

İttihat ve Terakki'nin gafil, cahil, fırkacı, bölücü idaresi neticesinde Osmanlı Devleti, padişahın haberi bile olmadan bu defa da dünyanın süper güçlerine karşı Almanya safında I. Dünya Savaşı'na katıldı (11 Kasım 1914). Dört sene süren savaş sonunda koca Osmanlı İmparatorluğu yağma olundu. Bir milyon kilometrekareden fazla toprak kaybedildi. Asker zayiatının yekünü ise beş yüz elli bini şehit diğerleri yaralı, kayıp ve esir olmak üzere bir milyonun üzerindeydi.

Sultan Mehmet Reşad, memleketin içinde bulunduğu durumun ıztırabı içerisinde 3 Temmuz 1918'de vefat etti. Cenazesi kendisi tarafından hazırlanmış olan Eyüp'teki türbesine defnedildi.

Mehmet Reşad Han, halim, selim ve merhametli bir şahsiyet olup, terbiye ve nezaketi her türlü ölçünün üstünde bulunuyordu. Meşrutiyet anayasası çerçevesinde devleti idare etmek istedi. Ancak İttihatçıların Osmanlı Devleti aleyhindeki faaliyet ve icraatlarının önüne geçecek kudrette değildi. Hükümeti ele geçiren İttihatçıların çoğu, hatta din işleri başkanı olan şeyhülislam Musa Kazım dahi masondu. Bu sebeple Sultan Reşad Han'ın saltanat devri, İttihatçıların keyfî ve mesuliyetsiz icraatları neticesinde büyük hadiseler ile geçti. Neticede üç kıta yedi denize hakim olan Osmanlı Devleti, dünya çapında faaliyet gösteren yıkıcı ve bölücü teşkilatların, planlı, sinsî çalışmaları sonucu yok olma noktasına getirildi.

Munky
18-07-07, 04:50
Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi.

Saltanatı: 1918-1922
Babası:Sultan Abdülmecid Han - Annesi: Gülistu Kadın Efendi
Doğumu: 2 Şubat 1861 Vefatı: 16 Mayıs 1926

Sultan Abdülmecid Han'ın en küçük oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, ağabeyi II. Abdülhamid'in himayesinde yetişti. Çok zeki olup fıkıh bilgisinde pek ileriydi. 4 Temmuz 1918'de ağabeyi Sultan Reşad'ın vefat ettiği gün padişah ve halife oldu. Saltanata geçtiğinde I. Dünya Savaşı'nın korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim 30 Ekim 1918'de Mondros mütarekesi imza edilerek, Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitti. Vahideddin Han bu mütarekeye imza koyan delegeleri kabul etmedi. Mütarekeden hemen sonra Osmanlı Devleti'ni sebepsiz yere savaşa sokan, milyonlarca vatan evladını cephelerde eriten Talat, Enver ve Cemal paşalar yurt dışına kaçtılar.

İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddin'in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idare etmek kaldı. İstanbul, 16 Mart 1920'de İtilaf devletleri tarafından işgal edildi. Yunanlılar İzmir'e, İtalyanlar güney batıya, Fransızlar da Güney Anadolu'ya girdiler. Vahideddin Han 11 Mayıs 1920'de düşmanların hazırladığı ve Anadolu'nun işgalini ihtiva eden Sevr antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzalamadı. Osmanlı ordusu tamamen lağvedildi. Medine muhafızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve harbiye nazırı Mersinli Cemal Paşa gibi değerli kumandanlar Malta'ya sürüldüler. Padişah'ın şahsını korumak için yalnız yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıtası bırakıldı. Sultan bu taburu, Ayasofya etrafındaki sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş etmeleri emrini verdi.

İşgal altındaki İstanbul'dan vatanın kurtarılmayacağını anlayan Vahideddin Han, güvendiği kumandanları Anadolu'ya göndermek istedi. Ancak bunlar; "Dış dünyaya karşı harp edilmez. Bu iş olmaz." diyerek gitmeyi reddettiler. Sultan'ın kurtuluşun Anadolu'dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündü ise de, İngilizler "Eğer Anadolu'ya geçersen İstanbul'u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız." diyerek engellediler. Bunun üzerine bir gün saraya çağırdığı Mustafa Kemal'i; "Paşa paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin!" sözlerinden sonra, büyük yetkilerle Anadolu'ya gönderdi. Böylece İstiklal mücadelesi başlamış oldu.

İstiklal harbi zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti 1 Kasım 1922'de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile ilan etti. Vahideddin Han'ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

17 Kasım 1922 Cuma günü Dolmabahçe Sarayı'ndan Malaya harp gemisi tarafından alınıp Malta adasına götürüldü. Oradan Melik Hüseyin'in daveti üzerine Mekke'ye gitti. Oradan da İtalya'daki Sen Remo şehrine giderek orada ikamet etti. Vahideddin Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926'da İtalya'da vefat etti. Cenazesi Şam'a getirilerek Sultan Selim Camii kabristanına defnedildi.

Vahideddin Han, çok akıllı ve çabuk kavrayışlı idi. Arada Sultan Reşad olmayıp da, II. Abdülhamid Han'dan sonra tahta çıksaydı, belki devletin başına böyle bir bela gelmezdi. Çünkü O, İttihat ve Terakki hükümetinin hatalarını önleyip, felaketlerin önüne geçebilecek kudret ve irade sahibi bir kimseydi. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsi ve pek cüzî mal varlığından başka bir şey götürmediği, ülkesinden ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefatında kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır.

Vahideddin Han'ın vatanının ve milletinin uğradığı felaketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadiseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayı'nda yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, Sultan'ın geceleri kaldığı daireyi de sarar. O geceyi tesadüfen Cihannüma Köşkü'nde geçirmiş olan Vahideddin, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak; "Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var." demekten kendini alamaz.

Munky
18-07-07, 04:51
Osmanlı sultanlarının onikincisi ve İslam halifelerinin yetmişyedincisi.

Saltanatı: 1574-1595
Babası: İkinci Selim Han - Annesi: Nur Banu Sultan
Doğumu: 4 Temmuz 1546 Vefatı: 16 Ocak 1595

1546 yılında Manisa'nın Bozdağ yaylağında doğdu. Küçük yaştan itibaren Manisa'da değerli hocalar huzurunda tahsil ve terbiye gördü. 1558 senesinde dedesi Kanuni Sultan Süleyman tarafından Alaşehir sancak beyliğine tayin edildi. Babası II. Selim Han'ın tahta geçmesinden sonra Manisa sancak beyliğine getirildi. Bu vazifesi sırasında kıymetli hocalardan askeri ve idari bilgileri öğrendi. 15 Aralık 1574'te babasının vefatı üzerine Manisa'dan İstanbul'a gelerek 22 Aralık 1574'te Osmanlı tahtına çıktı.

1575'te Venedik, 1576'da İran ve 1577'de Avusturya ile eski sulh antlaşmalarını yeniledi. 1578'de Osmanlı topraklarındaki yıkıcı ve bölücü faaliyetleri dolayısıyla İran'a sefer açtı. Bu sefer sırasında bilhassa Özdemiroğlu Osman Paşa İran kuvvetlerini üst üste mağlubiyete uğrattı. Azerbeycan, Tiflis, Nihavend ve Hemedan bölgeleri Osmanlı hakimiyetine katıldı. Bu sırada Portekizliler Osmanlı himayesi altında bulunan Fas'a büyük kuvvetlerle saldırmışlardı. Portekiz ordusunu karşılamak vazifesi Divan-ı Hümayun tarafından Ramazan Paşa'ya verildi. Ramazan Paşa Vadi's-Seyl ovasında Portekiz ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Portekizlilerin ölüleri arasında kralları, büyük asilzadeleri ve devlet adamları da vardı. Kurtulabilenler donanma ile kaçmaya çalışırken bunlara da Sinan Reis ağır kayıplar verdirdi. Bu zafer ile Fas, Osmanlı Devleti'ne daha kuvvetli bir şekilde bağlandı. 11 Mayıs 1583'te üç gün üç gece devam eden ve gece de ateşler yakılarak devam edilmesi dolayısıyla Meşaleler savaşı denilen çarpışmada Özdemiroğlu Osman Paşa İran kuvvetlerini perişan etti. Bu zaferin ardından Revan fethedildi. İran'la 1590 yılında İstanbul'da sulh antlaşması imzalandı. Buna göre İran bütün Osmanlı fütuhatını tanıyor ve ülkede sünni büyüklere dil uzatmamayı taahhüt ediyordu.

1592 yılında Bosna ve Macaristan hududunda vuku bulan olaylar Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki antlaşmayı bozdu. Neticede Avusturya ile on üç sene devam edecek olan savaş başladı.

Serdar-ı ekrem Sinan Paşa 13 Eylül 1594'te Yanıkkalesi önünde Avusturya kuvvetlerini bozdu ve kaleyi zaptetti. Ancak Avusturya meselesi kesin olarak halledilmeden Sultan III. Murat Han 15/16 Ocak gecesi vefat etti. Naşı Ayasofya Camii yanındaki babası II. Selim Han'ın türbesine defnedildi.

Sultan III. Murat Han Arapça ve Farsça'yı çok iyi bildiği gibi, İslamî ilimlerin tamamına vakıf olup, bazı ilimlerde mütehassıs idi. Tedbirli hareket eder, ifrattan (aşırıya kaçmaktan) ve küçük bir haksızlık yapmaktan çok sakınırdı. Şair bir sultan olup Muradî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Divanında yer alan şiirlerinden bir tanesinin açıklaması şu şekildedir:

"Güzel huylu ol. Sen herkesin sözlerine kanma. Kalbini deniz gibi geniş tut. Herkesin işinin ne olduğuna bak. Makamına ve maiyetindeki adamlara güvenme. Çünkü onlar geçicidir. Ahiret hayatını iste. Dünyanın işlerine bakma. Dünya oturma yeri değildir. Sadece köhne, geçici bir konaktır. Bu dünyaya her kim geldi ise kendi yurduna göçtü. Maddi ve manevi ilimleri öğren. Sana büyük rütbe olarak bu yeter. Cehennem ateşine girmemek için çok çalış."

Murat Han devrinde Osmanlı Devleti en geniş sınırlarına erişti. Ülkede pek çok bayındırlık eseri ile ilim, kültür ve sanat merkezleri inşa ettirdi. Kabe-i Şerif duvarlarını mermerden yaptırdı. Harem-i Şerif'in su yollarını temizletti. Medine'de bir medrese, mektep ve zaviye, Manisa'da bir cami, medrese, imaret ve tabhaneden meydana gelen Muradiye külliyesi en önemli eserleri arasındadır.

Munky
18-07-07, 04:51
Osmanlı padişahlarının onbeşincisi ve İslam halifelerinin seksenincisi.

Saltanatı: 1617-1618 (1.defa), 1622-1623 (2. defa)
Babası: III. Mehmed Han - Annesi: Handan Sultan
Doğumu: 1591 Vefatı: 20 Ocak 1639

1591 senesinde Manisa'da doğdu. Her şehzade gibi iyi bir eğitim gördü. Ağabeyi I. Ahmet Han'ın vefatı üzerine 22 Kasım 1617'de ilk defa ekberiyet kaidesine göre yani hanedanın en yaşlı mensubu olarak tahta çıkarıldı.

Sultan Mustafa Han, devlet meseleleri ile ilgilenmediğini ifade ederek saltanatı kabul etmedi ise de bu hal devlet erkanınca göz önüne alınmadı. Ancak çok geçmeden devlet işlerinde Sultan'ın yabancı kalması ve işlerin karışması üzerine devlet adamları durumun böyle devam edemeyeceğini anlayıp hal'ine fetva aldılar. Nitekim tahta geçtikten doksan altı gün sonra 26 Şubat 1618 günü Sultan Mustafa'yı tahttan indirerek yerine Genç Osman'ı çıkardılar.

Ancak yenilik taraftarı olmayanların tahrikleri neticesinde isyan eden yeniçerilerin 19 Mayıs 1622'de Genç Osman'ı tahttan indirmeleri, Sultan Mustafa'nın ikinci defa tahta geçirilmesine yol açtı. Bu sırada Sultan Osman Han'ın vezir-i azam Kara Davut Paşa tarafından şehit ettirilmesi büyük karışıklıklara sebep oldu. Sultan Mustafa Han, Davut Paşa'yı azlederek yerine Mere Hüseyin Paşa'yı getirdi ise de, isyanlar son bulmadı. Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmet Paşa başkaldırarak, bölgesindeki yeniçerilerin bir kısmını öldürttü. Genç Osman'ın intikamını alacağım diye and içen Abaza, İstanbul'a gelmek için yola çıktı. Bursa'yı muhasara etti ise de alamadı. Kış geldiği için Niğde'ye çekildi.

Anadolu'daki isyanlar ve Genç Osman'ın şehit edilmesi olayına adı karışan sipahiler, halk nezdinde kazandıkları nefreti silmek için bir divan toplandığı sırada ayaklanarak Sultan Osman Han'ın katillerinin bulunmasına istediler. Bunun üzerine Kara Davut Paşa ve Kalenderoğlu denilen kişiler yakalanarak idam edildiler.

Diğer taraftan Osmanlı Devleti'nin iç karışıklılarından istifade etmek isteyen Lehistan kazakları, daha önce imzalanan antlaşma şartlarına uymayarak şayka adı verilen yüz elli civarında küçük gemi ile Osmanlı kıyılarına saldırdılar. Kazakların üzerine gönderilen Karadeniz serdarı Damat Recep Paşa, kazakları takip ederek Rilgra önünde bir çok gemilerini batırdı ve 21 gemiyi zapt ederek, beş bin esir ile İstanbul'a döndü.

İstanbul'daki karışıklıklar ve Anadolu'da meydana gelen isyanlar Osmanlı Devleti'nin başında daha kudretli, azimkar ve zeki bir padişahın bulunmasını gerekli kılıyordu. Bu sebeple 1623'te sadarete getirilen sadrazam Kemankeş Ali Paşa, şeyhülislam Yahya Efendi ve diğer devlet erkanı toplanarak Sultan Mustafa'nın artık Makam-ı saltanatta kalmaması gerektiği hususunda karara vardılar. Nitekim verilen fetva ile 10 Eylül 1623 günü Sultan Mustafa ikinci defa tahttan indirildi ve yerine IV. Murat geçti.

Sultan Mustafa Han, zayıf ve narin vücutlu olup, yüzü her zaman songun ve üzüntülü bir görünüşü vardı. Son derece dindardı. Sık sık türbeleri ziyaret eder ve çokça sadaka dağıtırdı. Saraydaki hayatını ibadet içinde, dini eserler ve Kur'an-ı Kerim okuyarak geçirmiştir. Sultan Mustafa Han, saltanatta gözü olmadığı için her iki defa hal'inde de en küçük bir memnuniyetsizlik göstermemiş ve tahttan sevinçle inmiş ve devlet işlerini ehline teslim etmekten geri kalmamıştır.

20 Ocak 1639 günü Topkapı Sarayı'nda vefat eden Sultan Mustafa Han, Ayasofya Camii karşısındaki türbesine defnedildi.

Munky
18-07-07, 04:52
Osmanlı sultanlarının yirmidokuzuncusu ve İslam Halifelerinin doksandördüncüsü.

Saltanatı: 1807-1808
Babası: I. Abdülhamid Han - Annesi: Aişe Sineperver Valide Sultan
Doğumu: 8 Eylül 1779 Vefatı: 16 Kasım 1808

8 Eylül 1779 tarihinde Aişe Sineperver Valide Sultan'dan doğdu. Şehzadeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan III. Selim Han'ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bazı devlet adamları yeniçerileri tahrik ettiler. Neticede Kabakçı Mustafa'nın sevk ve idaresinde ayaklanan yamaklar, Selim Han'ı tahttan indirerek şehzade Mustafa'yı sultan ilan ettiler (29 Mayıs 1807).

Devlet idaresini ele geçiren asiler, Nizam-ı cedit kuvvetlerini dağıttılar. İsyanın teşvikçisi Köse Musa Paşa, Sultan Selim taraftarlarını birer birer ortadan kaldırdı. İstanbul'daki isyan, Rus cephesindeki ordunun disiplinini bozdu. Orduda bulunan Selim Han taraftarları, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa'nın yanına sığındılar. Bu hadiseler üzerine Mustafa Han sadrazamı Hilmi Paşa'yı azlederek yerine Çelebi Mustafa Paşa'yı sadarete getirdi. Osmanlı ordusundaki bu karışıklıktan faydalanan Ruslar, Eflak ve Boğdan'da bazı kaleleri ele geçirdiler. Ancak bu sırada Rusların Fransa imparatoru Napolyon karşısında zor durumda kalmaları, barış istemelerine sebep oldu. 20 Ağustos 1807'de yapılan mütarekeye göre Ruslar, zaptettiği yerleri geri verecekti.

IV. Mustafa Han, Rusya ile yapılan mütarekelerden sonra, İstanbul'da asayişi sağlayabilmek için harekete geçti. Bu sırada asiler işi çığırından çıkararak halkın mallarını yağmalamaya, yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Han öncelikle asileri bir kısmını çeşitli bahane ve vazifelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak zorbaları tamamen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyacı vardı. Bunun için Alemdar Mustafa Paşa'nın İstanbul'a gelmesi istendi. Kendisine sadık 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdar, öncelikle boğaz nazırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa'yı öldürterek kafasını sadrazama yolladı. Kabakçı'nın öldürülmesi, saray erkanı ve yeniçeriler arsında büyük telaşa sebep oldu. Daha sonra İstanbul'a giren Alemdar, zorbaları ortadan kaldırmaya ve fesatçıları sürmeye başladı. Bu sırada Alemdar'ın taraftarları Sultan Selim Han'ı tekrar tahta çıkarmaları için tahrike başladılar. Bunu sezen sadrazam Çelebi Mustafa Paşa, kendisinden İstanbul'u terk etmesini istedi. Buna karşılık Alemdar Mustafa Paşa 28 Temmuz günü on beş binden fazla askeri ile Bab-ı Ali'yi bastı. Sadrazamdan mührünü aldı. Ancak Selim'in yeniden tahta çıkması halinde kendilerini öldürteceğinden korkan asiler ve bazı devlet adamları, padişahtan III. Selim ve şehzade Mahmut'un öldürülmeleri için ferman çıkarttırdılar. Nitekim zorla saraya giren Alemdar, Selim Han'ın hançer darbeleriyle şehit edilmiş cesedi ile karşılaştı. Hizmetkarlarının yardımı sayesinde kurtulan şehzade Mahmut'u padişah ilan etti (28 Temmuz 1808). Mustafa Han ise, Topkapı Sarayı'na yerleştirildi.

Mustafa Han, zeki ve tedbirli olmasına rağmen, III. Selim Han'ın tahttan indirilmesi ve başlatmış olduğu ıslahatların feci akıbeti neticesinde tahta çıkarıldığından, isyancıların etkisinde kaldı. Yeniçerilerin tamamen zorba bir güruh olmaları sebebiyle isyancıları cezalandıracak bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebeple onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Daha sonra asileri sindirmek üzere çağırdığı Alemdar Mustafa Paşa'nın, Selim Han'ı tekrar tahta geçirme teşebbüsü, Mustafa Han'ın aleyhte hareketine sebep oldu. II. Mahmut Han'ın saltanatı döneminden ve ıslahatlarından memnun olmayan bazı devlet adamları, yeniçerileri tahrik ettiler. Ayrıca kendilerine yakın gördükleri IV. Mustafa'yı tahta geçirmek için harekete geçtiler. Bu durum şeyhülislam'ın verdiği fetva üzerine Mustafa Han'ın öldürülmesine yol açtı. Mustafa Han'ın cenazesi merasim ile kaldırılarak, Bahçe Kapısı'nda babası I. Abdülhamid'in türbesine defnedildi. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, ölümünde yaşı otuz idi.

Munky
18-07-07, 04:58
Osmanlı Devleti'nin kurucusu.

Saltanatı: 1299-1326
Babası: Ertuğrul Gazi -Annesi: Hayme Hatun
Doğumu: 1258 Vefatı: 1326

Oğuzların Kayı boyundan, Türkiye Selçuklularının uç beyi Ertuğrul Gâzi'nin oğlu olup, 1258 senesinde Söğüt'te doğdu. Küçük yaştan îtibâren İslâm ilimlerini öğrenen Osman Gâzi, ayrıca mükemmel bir askerî tâlim ve terbiye gördü. 1277'de Anadolu'nun İslâmlaştırılıp, Türkleşmesi faâliyetlerine katılan gönül sultanlarından ve ahîlerden biri olan Şeyh Edebâlî'nin kızı ile evlendi. Babası Ertuğrul Gâzi'nin 1281'de vefatı üzerine bey seçilip idâreyi ele aldı.

Osman Bey, Kayıların başına geçince Söğüt'ü kendisine merkez yaparak Akçakoca, Gâzi Abdurrahman, Aykut Alp ve Konur Alp gibi beylerle Bizans'a karşı fetihlere girişti. 1285'te Kulaca Hisarı fethedildi. 1288'de İnegöl ve Karacahisar tekfurlarının kuvvetlerini Ekizce'de bozguna uğrattı. Bu savaşta Osman Gâzi'nin kardeşi Saru Batu şehit oldu.

Osmanlıların daha sonra Karacahisar, Taraklı ve Göynük'ü elde etmesi üzerine, bölge tekfurları ittifak ederek Osman Gâzi'yi bir düğün münasebetiyle öldürmek istediler. Dostu, Harmankaya hâkimi Köse Mihal'in (ki daha sonra İslâmiyet'i kabûl ederek Mihal Gâzi adını almıştır.) haber vermesi ile vaziyeti öğrenen Osman Gâzi süratle harekete geçerek Bilecik ve Yarhisar'ı zaptetti. Gelini ele geçirerek Nilüfer adını verip, oğlu Orhan Gâzi ile nikahladı.

1299'da Türkiye Selçuklu sultanlığındaki iktidar boşluğundan faydalanan Osman Gâzi istiklâlini îlân etti. 1301'de Yenişehir'i alarak İznik ve Bursa'nın fethinin yolunu açtı. Bursa, Kite ve Atranos tekfurlarının kuvvetlerini Koyunhisar mevkiinde bozguna uğrattı. Bu zaferden sonra Kestel, Kite ve Ulubat kaleleri Osmanlıların eline geçti.

1308'de İznik'in en mühim ileri karakolu olan Karahisar ele geçirildi. Böylece İznik-İzmit karayolu Türklerin hâkimiyetine girmiş oldu. Osman Bey artık başta Bursa olmak üzere İznik ve İzmit'in zabtını ilk hedef olarak görüyordu. 1314 yılında başlayan Bursa kuşatması, on seneden fazla sürdü. 1324'de hastalanan Osman Bey, kumandayı oğlu Orhan'a devretti.

Osman Gazi sâlih bir müslüman olup, İslam ahlâkının iyi ve güzel vasıflarına sahipti. Az sayıdaki aşiret kuvvetleriyle Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip zaferler kazanarak dünyanın en uzun ömürlü hânedânını ve en büyük devletlerinden birini kurdu. Bir taraftan fetihlere devam ederken, diğer taraftan devlet teşkîlâtının müesseselerini mükemmel bir şekilde kurmaya ve sistemleştirmeye çalıştı. Ömrü, Rum kâfirleri ile savaşmakla ve İslâmiyet'i yaymakla geçti. Vefat edeceği zaman, oğlu Orhan Bey'e gönderdiği vasiyetnâmesi, İslâmiyet'e olan sevgi ve saygısını ve Türk milletinin rahat ve huzurunu düşündüğünü ve insan haklarına da gönülden bağlılığını açıkça bildirmektedir.

Osman Gâzi'nin, Oğlu Orhan Gâzi'ye Nasihatı

"Oğul! Din işlerini her şeyden evvel ele alıp, yürütmek gayret ve esasını daima göz önünde bulundur ve bu esası sakın gevşekliğe uğratma. Çünkü bir farzın yerine getirilmesini sağlamak, din ve devletin kuvvetlenmesine sebep olur.

Din gayretine sahip olmayan, sefahate düşkün olan, tecrübe edilmemiş kimselere devlet işlerini verme! Zira, yaratanından korkmayan bir kimse, yarattıklarından da çekinmez.

Zulümden ve hangisi olursa olsun bid'atten, yani İslâmiyet'e aykırı şeylerden son derece uzak dur! Seni zulüm ve bid'ate teşvik edip sürükleyenleri, devletinden uzaklaştır ki, bunlar seni yıkılışa sürüklemesinler.

Allahü teâlânın rızası için, devlet hizmetinde ömrünü tüketen devlet adamlarını daima gözet. Böyle kıymetli kimselerin vefatından sonra, aile efradını koru, ihtiyacı olanların da ihtiyacını karşıla, tebeandan hiç kimsenin malına mülküne dokunma. Hak sahiplerine hakkını ver, layık olanlara ihsan ve ikramlarda bulun ve ailelerini de gözet. Özellikle, devletin ruhu mesabesinde olan ve en büyük dayanağı bulunan asker taifesini güzelce idare edip rahatlarını temin eyle.

Devletin bedeninde kuvvet mesabesinde olan hakiki alimleri ve fazilet sahiplerini, edip ve yazarlarını, sanat erbabını gözetip koru. Onlara hürmet, ihsan ve ikramda bulun. Bir ülkede, olgun bir alimin, bir arifin, bir velinin bulunduğunu duyarsan, uygun ve layık bir usul ve ifade ile onu memlekete getirt. Onlara her türlü imkanı tanıyarak ülkene yerleştir ki, hükümetin süresince alim ve arifler, bilginler memleketinde çoğalsın. Din ve devlet işleri nizama oturup ilerlesin.

Sakın, orduya ve zenginliğe mağrur olma. Hakiki alim ve ariflere, bilginlere hürmet edip, sarayında onlara yer ver. Benim halimden ibret al ki, zayıf, güçsüz bir karınca misali, hiç layık olmadığım halde buraya geldim ve Allahü tealanın nice ihsanlarına ve inayetlerine kavuştum. Sen de benim uyduğum ve uyguladığım nizamı uygula. Muhammed aleyhisselâmın dinini, bu yüce dinin mensuplarını ve itaat eden diğer tebeanı himaye eyle! Allahü teâlânın hakkını ve kullarının hakkını gözet. Dinimizin tayin ettiği beytülmaldeki gelirin ile kanaat eyle! Devletin zaruri ihtiyaçları dışında sarfiyatta bulunmaktan son derece sakın! Senden sonra geleceklere de aynı nasihatlerde bulun ve iyice tembih eyle. Daima adalet ve insaf üzerine bulun. Zulme meydan verme. Herhangi bir işe başlayacağın zaman Allahü teâlânın yardımına sığın! Tebeanı, düşmanların ve zalimlerin saldırılarından koru. Haksız olarak hiç kimseye muamelede bulunma. Daima halkını hoşnut edecek şeyleri arayıp, yapılmasını sağla. Onların gönüllerini kazanmayı, bunun devamını ve artmasını büyük nimet bil! Tebeanın sana olan güveninin sarsılmamasına son derece dikkat eyle!"

Osman Bey'in Rüyası

Bizans'ın hakimiyetindeki batı Anadolu sihat diyarı olduğundan, bölgede gaza niyetiyle pek çok kumandan, mücahit derviş ve herbiri gönül sultanı şeyh ve alim bulunuyordu. Osman Gazi, Anadolu'nun İslamlaştırılıp, Türkleşmesi faaliyetine katılan bu gönül sultanlarından ve ahilerden biri olan Karamanlı Şeyh Edebali'nin sohbetlerini hiç kaçırmamaya gayret ederdi. 1277 senesinde, Edebali hazretlerinin dergahında misafir olduğu bir gün acaip bir rüya gördü. Rüyasında, hocası Edebali'nin koynundan bir ayın çıkıp, kendi koynuna girdiğini, arkasından da kendi göbeğinden bir çınar ağacının bitip, alemi tuttuğunu, gölgesinde nice dağların bulunup, nehirlerin aktığını, bir çok insanların kaynaştığını, kimisinin bahçe ve tarla sulayıp, kimisinin çeşmeler akıttığını gördü. Gördüğü rüyayı ertesi gün hocasına anlattı. Şeyh Edebali O'na; "Müjde ey Osman! Hak teala sana ve senin evladına saltanat verdi. Bütün dünya, evladının himayesinde olacak, kızım Mal Hatun da sana eş olacak." deyip rüyasını tabir etti. On dokuz yaşında iken Şeyh Edebali'nin kızı Mal Hatun ile evlendi. Bu izivaçtan Orhan Gazi doğdu. Orhan Gazi'nin doğduğu sırada, Ertuğrul Gazi de vefat etti (1281). Bazı kaynaklarda Edebali'nin kızının adı Bala Hatun olarak geçmekte ve Mal Hatun'un Ömer Bey'in kızı olduğu yazılmaktadır.

Munky
18-07-07, 04:59
Osmanlı sultanlarının onbirincisi ve İslam halifelerinin yetmişaltıncısı.

Saltanatı: 1566-1574
Babası:Kanuni Sultan Süleyman - Annesi:Hürrem Haseki Sultan
Doğumu: 28 Mayıs 1524 Vefatı: 15 Aralık 1574

Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devlet idaresini ve teşkilatını iyice öğrenmesi için Anadolu'nun çeşitli yerlerine vali olarak gönderildi. Bu müddet içinde tahsiline devamla bilgi ve kültürünü artırdı. Babası Kanuni Sultan Süleyman'ın Zigetvar'ın fethi sırasında vefat etmesi üzerine Kütahya'dan İstanbul'a gelerek 30 Eylül 1566'da tahta çıktı.

Osmanlı Devleti'ndeki saltanat değişikliğinden istifade etmek isteyen devletler sulh yapabilmek için elçilerini İstanbul'a gönderiyorlardı. Selim Han uzun görüşmelerden sonra Avusturya ile sekiz yıllığına antlaşma imzaladı (17 Şubat 1567). Buna göre, Kanuni'nin Zigetvar seferinde zaptettiği yerler Osmanlı Devleti'ne kalacak ve Avusturya imparatoru her sene Osmanlı Devleti'ne 30000 Macar altını vergi verecekti. İran ile yapılan bir antlaşma ile de Amasya sulhü yenilendi.

Bu sırada Yemen'de büyük bir isyan çıkmış ve Zeydi imamlarından Topal Mutahhar, Aden, San'a ve çevresini ele geçirmişti. 1568'de Yemen'e serdar olarak gönderilen Sinan Paşa, Süveyş Donanması kumandanı Kurdoğlu Hızır Reis'in desteğiyle isyanı kısa sürede bastırdı. Mutahhar'ın eline geçmiş olan bütün yerler alındı.

Osmanlı Devleti, Suriye ve Mısır'ı alıp, Kuzey Afrika'nın en mamur kısmına sahip olduktan sonra yol üzerinde bulunan ve korsan gemilerinin barınağı durumuna gelen Kıbrıs adasının alınması bir zaruret halini almıştı. Bu itibarla II. Selim Han bütün hazırlıklarını tamamladıktan sonra Lala Mustafa Paşa'yı Kıbrıs Serdarlığına tayin etti. Lala Mustafa Paşa bütün Avrupa devletlerinin yardım etmelerine rağmen 1 Ağustos 1571'de Kıbrıs'ın fethini tamamladı. Ancak Osmanlı Donanması 7 Ekim 1571'de Haçlı donanmasına karşı giriştiği muharebeyi kaybetti. Savaşta gemilerinin büyük bölümünü kaybeden Osmanlılar, ertesi sene denize daha büyük bir donanma indirmeyi başardılar. Bu sebeple Avrupalılar başarılarının meyvelerini toplayamadılar.

Osmanlıların 1569'da Don-Volga kanalını açmak üzere giriştikleri teşebbüslerden Rusların kışkırtmaları ve karşı koymaları üzerine bir netice elde edilememişti. Bu sebeple Selim Han, 1571 baharında Kırım Hanı'nı Ruslar üzerine akına memur etti. Devlet Giray Han, 120,000 kişilik ordusu ile Rus ordularını on binlerce zayiat verdirerek dağıttı ve Moskova'ya girdi. 150,000 esirle Kırım'a dönen Devlet Giray, bu zaferi üzerine Taht-alan lakabıyla anıldı.

1574'te Boğdan voyvodasının isyani üzerine Osmanlı kuvvetleri ile birlikte hareket eden Kırım kuvvetleri kısa zamanda duruma hakim oldular. Tunus meselesi ile de ilgilenen Selim Han, Kıbrıs'ın fethi sırasında İspanyolların eline geçen kalenin fethine Kılıç Ali Paşa ile Koca Sinan Paşa'yı memur etti. İspanyolların yıllardır tahkim ederek, hiçbir suretle zaptedilmez diye öğündükleri Halk-ul-vaad, Osmanlı ordusuna ancak otuz üç gün mukavemet edebildi ve 24 Ağustos'ta zaptedildi. 13 Eylül'de ise Tunus tamamen Osmanlıların eline geçti.

Selim Han, Tunus meselesinin hallinden sonra çok geçmeden 15 Aralık 1574'te rahatsızlanarak vefat etti. Mimar Sinan'a Ayasofya Camii avlusuna yaptırdığı türbeye defnedildi.

II. Selim Han, uzuna yakın orta boylu, açık alınlı, ela gözlü ve sarışındı. Avcılık ve yay çekmeye son derece meraklı idi. Şehzadeliğinde savaşlara katılmakla birlikte padişahlık müddetince bizzat iştirak etmedi. Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmet Paşa'yı hükümet işlerinde serbest bırakmakla en isabetli kararı vermiş ve sekiz sene muvaffakiyetli bir devir geçirmiştir.

Divan sahibi değerli bir şair olan Selim Han, aynı zamanda imarcı bir padişahtı. Kısa süren saltanat döneminde Türk ve dünya sanatının şaheseri sayılan Edirne Selimiye Camii'ni inşa ettirdi. Ayasofya Camii'ni tahkim ettirerek günümüze kadar gelmesini sağladı. Bunlardan başka, Mekke-i Mükerreme'nin su yollarının tamiri, Mescid-i Haram'ın mermer kubbeler ile tezyini, Lefkoşe Selimiye Camii ve Aziz Efendi tekkesi diğer hayratları arasındadır.

Munky
18-07-07, 04:59
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/145.gif
Süleyman(2.) ( 19.03.1642)- (07.06.1691)
Osmanlı sultanlarının yirmincisi ve İslam halifelerinin seksenbeşincisi.

Saltanatı: 1687-1691
Babası: Sultan İbrahim Han - Annesi: Saliha Dilaşub Sultan
Doğumu: 15 Nisan 1642 Vefatı: 22 Haziran 1691

Şehzadeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan IV. Mehmet Han zamanında sarayda hususi hocalardan ders aldı. Dördüncü Mehmet Han'ın tahttan indirilmesi üzerine, 8 Kasım 1687'de Osmanlı sultanı oldu.

Sultan II. Süleyman Han, tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunu ile başlayan çözülme ve toprak kaybı devam ediyordu. Venedik, Mora yarımadasını işgal etmiş; Avusturya Vişegrad, Uyvar ve Estergon'ın ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin'e girmişti. Ayrıca Macaristan'da Türk hakimiyeti sona ermek üzere idi. Devletin düştüğü mağlubiyetler hazine gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yapıyor ve Anadolu'daki eşkıyalık hareketlerini körüklüyordu. Avusturya cephesi serdarı Yeğen Osman Paşa bir asi lideri gibi Rumeli'de yolsuzluk yapıyor, zorla usulsüz vergiler topluyordu. Nihayet 8 Eylül 1688'de Belgrad da düştü.

Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan'ın elden çıkarak, Belgrad'ın düşmesi Sultan II. Süleyman Han'ı çok üzdü. Emir dinlemeyen ve pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşa'nın katline fetva verildi. Avusturya cephesi serdarlığına Recep Paşa tayin edildi. Padişah, sağlığının el vermemesine rağmen askeri teşvik için ordunun başında Edirne'den Sofya'ya kadar geldi ve harekatı bizzat buradan idare etmeye başladı.

1689'da Kırım'a saldıran Rus kuvvetlerini Selim Giray Han az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin muhafızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarında Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad'ı muhasara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fazıl Mustafa Paşa'nın sadarete getirilmesinin ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu. Mustafa Paşa ilk iş olarak bir adaletname neşrederek memleketin umumi ahvalini yoluna koydu. Aldığı acil tedbirlerle hazineye yıllık 4000 kese altın fazla para sağladı. Yeniçeri ocağını yoklatıp ulufeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hale getirdi. Fazıl Mustafa Paşa, 1690 yılında Edirne'den hareketle çıktığı Avusturya seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek Şehirköy, Musa palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devleti'nin batıda en önemli serhat kalesi olan Belgrad'ı altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesile oldu.

Hastalığı sebebiyle Davut Paşa kışlasına kadar araba ile gelen Süleyman Han, burada Fazıl Mustafa Paşa'yı huzuruna kabul edip; "Hoş geldin. Berhüdar ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helal olsun, arzum üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gaza müyesser olmadı." dedikten sonra ordu erkanının önünde samur erkan kürkünü sadrazama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıta murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra; "Ben mükafat vermeye kadir değilim. Allahü teala iki cihanda yüzünü ak etsin." diye duada bulundu.

Bu sırada Mora serdarı Koca Halil Paşa da, Venediklilerin elinde bulunan Avlonya'yı otuz bir günlük bir muhasaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691'de sancak-ı şerife tekrar Fazıl Mustafa Paşa'ya vererek Avusturya seferine dua ile yolcu eden II. Süleyman Han, bir müddet sonra İstanbul'a yakın Yonca çeşme mevkiinde vefat etti (22 Haziran 1691). İki gün sonra Süleymaniye'ye getirilip, Sultan Süleyman (Kanuni) kabrinin sağ tarafına defnedildi.

II. Süleyman Han, kadirşinas, halim, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyaç sahiplerine pek çok ihsanlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gailelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor diye Anadolu'ya çekildiği sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa'yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde imar faaliyetleri ile de ilgilenen Süleyman Han, Fener kulesi ile İzmir'de bir cami inşa ettirdi.

Munky
18-07-07, 05:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/130.gif
Yıldırım Beyazid ( 27.09.1359)- (07.10.1402)
Osmanlı sultanlarının dördüncüsü.

Saltanatı: 1389-1402
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403

Sultan Murad-ı Hüdavendigar'ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun'dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya'ya vali tayin edildi. 1389'da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391'de İstanbul'u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392'de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.

Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:

"Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim."

Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397'de İstanbul'u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans'ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi.

Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara'da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: "Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik." demekten kendini alamadı.

Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa'daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir.

Cemaate Gitmeyen...

Yıldırım Bayezid Han'ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah'ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir." Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.

Hakkında Yazılanlar

1.Yıldırım Bayezid
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. "Birlik" çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.
eygamber müjdesine ermek için İstanbul'u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.






Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz (http://www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=39)" İyi ki, biyografi.net var! "

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/printer.JPG (http://www.biyografi.net/kisiyazdir.asp?kisiid=130)

kitapyurdu.com'da
İlgili kitapları Bul (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=130#)

Munky
18-07-07, 05:00
Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusu.

Saltanatı: 1876-1908
Babası: Abdülmecid Han - Annesi: Tir-i Müjgan Sultan
Doğumu: 21 Eylül 1842 Vefatı: 10 Şubat 1918

Çok iyi bir tahsil görerek din ilimlerini ve Fransızcayı mükemmel bir şekilde öğrendi. Amcası Abdülaziz Han onu Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Abdülaziz Han'ı tahttan indirip şehit ettiren, böylece Osmanlı Devleti'nde idareyi ele geçirin batı kuklası bazı paşalar, V. Murat'ın şuurunun bozulması üzerine, devlet işlerine karışmaması ve yalnız millet meclisinin çıkaracağı kanunlara göre hareket etmesi şartıyla, Abdülhamid Han'ı sultan ilan ettiler.

Tahta çıktığında Osmanlı Devleti tam bir bunalımın eşiğindeydi. Karadağ ve Sırbistan'da savaş aleyhimize dönmüş, Bosna-Hersek ve Girit'te ayaklanmalar çıkmış, mali kriz son haddine varmıştı. Bu arada sadrazam Mithat Paşa ve arkadaşlarının isteği üzerine 23 Aralık 1876'da Birinci Meşrutiyet ilan edildi. Ancak gayrimüslimlerin dahi yer aldığı Meclis-i Mebusan'ın ilk işi Rusya'ya harp ilanı oldu. 93 harbi diye tarihe geçen bu savaş, Osmanlı Devleti için tam bir felaket getirdi. Ruslar İstanbul önlerine kadar geldi. Bir milyondan fazla Türk, Bulgaristan'dan İstanbul'a hicret etti. Mütareke isteyen Sultan Abdülhamid, ilk iş olarak devleti parçalanma ve yok olma yoluna doğru götüren Meclis-i Mebusan'ı kapattı (13 Şubat 1878) ve devlet idaresini eline aldı. Ayastefanos antlaşması ile Osmanlı Devleti Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli, Kars, Ardahan ve Batum'u kaybediyordu. Ancak İngiltere ile anlaşan Abdülhamid Han, Kıbrıs'ın idaresini onlara bırakmak şartıyla, yeniden topladığı Berlin Konferansı'nda kaybedilen toprakların bir kısmına sahip oldu.

Abdülhamid Han büyük meseleler karşısında bunalan Osmanlı Devleti'ni bundan sonra dahiyane bir siyaset, adalet ve fevkalade bir kudretle yönetti. Düyun-u Umumiye idaresini kurarak iki yüz elli iki milyon tutan devlet borçlarını yüz altı milyona indirdi. Memlekette büyük bir imar faaliyeti ile eğitim ve öğretim seferberliği başlattı. Çoğu şahsî parasından olmak üzere cami, mescit, mektep, medrese, hastane, çeşme, köprü vs. gibi toplam 1552 eser yaptırdı. Ülkenin dört bir yanını demiryolu ile döşedi. Yunanlıların Girit'te isyan çıkarıp, Türkler arasında toplu katliamlar yaptırmaya başlamaları üzerine, Yunanistan'a harp ilan etti. Alman kurmaylarının altı ayda geçilemez dedikleri Termopil geçidini 24 saatte aşan Osmanlı ordusu, Atina önüne vardı. Yunanistan'ın tamamen Osmanlı eline geçeceğini anlayan Avrupalı devletler, sulha zorladılar ve bunda muvaffak oldular.

Yahudilerin Filistin'de bir cumhuriyet kurma teşebbüslerinin karşısına çıktı. Onların Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim tekliflerini reddetti. Bu toprakların kanla alındığını, asla terk edilemeyeceğini sert bir dille bildirdi. Filistin topraklarının yahudilere satılmaması için gerekli tedbirleri aldı. Doğu Anadolu'da Ermeni hareketlerine karşılık Hamidiye alaylarını kurdu ve bölgede asayişi temin ile Osmanlı hakimiyetini pekiştirdi.

Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmeden Osmanlı Devleti'ni parçalamanın ve İslam'ı yok etmenin mümkün olmadığını gören bütün iç ve dış düşmanlar bu Türk hakanına karşı cephe aldılar. Bir taraftan Sultan'ı gözden düşürmek üzere her türlü iftira ve kötüleme kampanyaları yaparlarken, diğer taraftan suikastlar tertip ettiler. Ermeni asıllı Fransız yazar Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouge=Kızıl Sultan" şeklinde ortaya attığı iftiraları aynen alan bazı gafiller, ansiklopedilere bunları yazarak genç nesilleri aldattılar.

Bu arada Padişah'ın devlet idaresinde nüfuzunu kırmak isteyen batılılar, İttihat ve Terakki mensuplarını kışkırtarak 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyeti ilan ettirdiler. Böylece otuz yıl durmuş olan facialar tekrar başladı. 31 Mart Vakası sebebiyle İttihat ve Terakki ileri gelenleri tarafından tahttan indirilen Abdülhamid Han, Selanik'e gönderildi (27 Nisan 1909). 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda vefat eden Abdülhamid Han'ın naşı Çemberlitaş'ta dedesi Sultan II. Mahmut'un türbesindedir.

II. Abdülhamit Han'ın güzel ahlakı, dine olan bağlılığı, edep ve hayasının derecesi, akıl ilim ve adaletinin çokluğu, milleti için gece-gündüz çalışması, düşmanlarına bile iyilik yapması, ciltler dolusu eserlerle anlatılmaktadır. Onun tahttan indirilmesinin üzerinden 10 yıl geçmeden imparatorluğun dörtte üçünün elden çıkması, memleketi 33 yıl nasıl idare ettiğine en açık delildir. Yine Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesiyle beraber kan gölü haline çevrilen Ortadoğu'da hala huzur tesis edilememiş olup, Arap alemi siyonizmin oyuncağı haline gelmiştir.

Vaktiyle İttihat ve Terakki fırkasının içinde Abdülhamid Han'a düşmanlık eden Filozof Rıza Tevfik ve Süleyman Nazif pişmanlıklarını aşağıdaki şiirliri ile dile getirmişlerdir.


Tarihler adını andığı zaman,

Sana hak verecek hey Koca Sultan,

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyasî Padişahına.

(Rıza Tevfik)

-------------------------------------------------------

Padişahım gelmemişken ya da biz,

İşte geldik senden istimdada biz,

Öldürürler başlasak feryada biz,

Hasret olduk eski istibdada biz.

(Süleyman Nazif)

ESERLERİ

1.Sultan Abdülhamid'in Hatıra Defteri
İsmet Bozdağ
Pınar Yayınları

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Abdülhamid'in Son Günlerinde "İstanbul"
(Constantinople Aux Derniers Jours D'Abdul-Hamid)
Paul Fesch
Pera Turizm ve Tic.Aş.

Paul Fesch'in "Abdülhamid'in Son Günlerinde İstanbul" adlı bu eseri II.Meşrutiyet'in ilanından sekiz ay önce (Kasım 1907) Paris'te basılmıştır. Yazarın İstanbul'da bir müddet kaldığı, İstanbul'daki Avrupalılar yaşayan rejim karşıtlarıyla özellikle Prens Sabahattin ile yakın ilişkiler içinde olduğu da bilinmektedir.

Kitap geleneksel bir gezi kitabı gibi başlamakta ve Simplon Ekspresi ile yapılan Paris-İstanbul yolculuğunun anlatılması okuyucuya sıradan bir gezi kitabı okuyacağı izlenimi vermektedir. Ama bu ilk bölümden sonra yazar Osmanlı Devleti üzerine ayrıntılı bir incelem yapmaktadır. Basının durumunu anlattıktan sonra, sansür, muhbirlik ve polis örgütünü inceleyen Fesch daha
sonra II. Abdühamid'i, oğlu Burhanettin Efendi'yi veliaht yapma çalışmalarını, peşinden de Vahdettin'in anlatır. İlk Meşrutiyet Meclisi'nin oturumarı üstünde durur. Kitabın en ilginç bölümlerinden biri de genellikle Fransa'da yaşayan Abdülhamid karşıtı Jöntürkler hakkında verdiği bilgilerdir. Fesch bütün bu incelemelerden sonra; Türkiye'nin gücü ve zayıflığını kendi görüşleri çerçevesinde araştırmakta ve ilginç sonuçlara varmaktadır. Ardından o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Fransız okullarını bağımsız bir bölümde inceleyen yazar ardından Osmanlı topraklarında emperyalist güçler arasındaki mücadeleleri ele alır. Kitabın sonunda ise İstanbul Fransız Ticaret Odası'nın kaynaklarından da yararlanarak; Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemdeki ticari ve sınai durumunu il il ayrıntılı olarak incelemektedir.

Abdülhamid devri açısından önemli bir kaynak olan bu eseri dilimize kazandıran Erol Üyepazarcı, bugünün bilgileri ışığında eleştirel bir bakışla Fesch'in verdiği bilgileri değerlendirmiş ve çok sayıda dipnotla eseri zenginleştirmiştir.

Abdülhamid Kızıl Sultan mı?
Cilt: 1
Tarihin Hükmü
Mustafa Müftüoğlu
Seha Neşriyat / Tarih Dizisi

Eserleri ve Hizmetleriyle Sultan Abdülhamid
Aydın Talay
Risale Yayınları


Babam Sultan Abdülhamid (Hatıralarım)
Ayşe Osmanoğlu
Selçuk Yayınları

Kavimlerin ömründe "bir an" sayılacak zamanda rejiminden lisanına, kıyafetinden inançlarına kadar değişen bir ülkede tarih yazmak kolay değildir. Çünkü, telaşlı ve genellikle yönlemiş kalemler, tarih mozayiğinin çoğu parçasını yanlış yerlere koyarlar. Tahrif edilmiş tarih ise, sadece masal'dır. 1960'daki ilk baskısı hızla tükenen bu hatırat, tarih yazacakların istifadesine "birinci ağızdan" sunulmuş belgelerdir. Rivayet ve dedikodu değildir. Cumhuriyet Türkiyesi'nde başvekilik yapmış bir başka "birinci ağız"
olan Fethi Okyar, 1978'de neşredilen hatıratıyla Ayşe Osmanoğlu'nu tasdikle kalmamış, elinizdeki kitabın tekrar tekrar basılmasını zaruri kılmıştır.


Harem Penceresinden Sultan Abdülhamit
İsmet Bozdağ


2.Abdülhamit Han�ın Liderlik Sırları
Mehmet Aydın
Okumuş Adam Y. 2.Baskı İstanbul 2001


Bilinmeyen Sultan
2. Abdülhamid
Joan Haslip
IQ Kültür-Sanat Yayıncılık / Araştırma-İnceleme
Çeviri: Nejlet Öztürk
Türkçe (Orijinal Dili: İngilizce); 335 s.; İstanbul Ağustos 2001

"İşte Avrupa'nın herhangi bir yerine gitmenize müsaade eden izin... Tekrar İstanbul'a gelirseniz. Türkiye artık sadece küçük bir memleket olacak... Demokrasi bir mezhep mücadelesi haline gelecek... Zannetmemki, milletim bu günkünden daha mutlu olsun..."

Kitabın İçinden;
Sultan Abdülhamid'in Doğumu - İngiliz Elçisi Sir Stratford Canning - Tirimüjgan'ın Ölümü - Kırım Savaşı - Barış Hayalleri - Sultan Abdülhamid ve Avrupalılar - Avrupa'ya Seyahat - Rus Tehditleri ve Flora Cordier - Saraya Baskın - Sultan Murad'ın Saltanatı - Sultan Abdülhamid'in Zekası - İstanbul Konferansı - Sultan Abdülhamid Maskesini Çıkarıyor - Yeni Bir Bunalım - Türk-Rus Savaşı - Ayestefanos Andlaşması - Ali Suavi Olayı - Ermeni Meselesi - 1879'da Sultan Abdülhamid - Yeni İngiliz Elçisi: George Coshen - Mısır'da Arabi Paşa İsyanı - İngilizler Mısır'da - Alman İmparatoru'nun İstanbul'u Ziyareti - Ziyaret Günleri - Ermenistan Üzerinde Kara Bulutlar - Ermeni Ayaklanmasının Yarattığı Kanlı Olaylar - 1897 Türk-Yunan Savaşı - Alman İmparatoru'nun İstanbul'u İkinci Ziyareti - Hicaz Demiryolu - İttihat Terakki Komitesi - Karşı İhtilal Teşebbüsleri (31 Mart Olayı) - Sultan Abdülhamid'in Azledilmesi - Sultan Abdülhamid'in Son Yılları
(Arka Kapak'tan)

Munky
18-07-07, 05:01
Osmanlı padişahlarının yirmiüçüncüsü ve İslam halifelerinin seksensekizincisi.

Saltanatı: 1703-1730
Babası: Sultan Mehmed-IV - Annesi:Rabia Gülnuş Sultan
Doğumu: 31 Aralık 1673 Vefatı: 1 Temmuz 1736

Sultan II. Mustafa'nın öz kardeşidir. Son derece zeki ve akıllı idi. Şeyp-i Sultanî Mehmet Efendi ile Seyyid Feyzullah Efendi'nin eğitim-öğretimi altında yetişti. 22 Ağustos 1703'te Edirne'de tahta çıktığı zaman 30 yaşında idi.

Sultan Ahmet Han öncelikle 1703 Edirne vakasında isyan çıkaranların elebaşılarını iyi bir siyasetle yakalatıp, teker teker cezalandırdı. Devletin iç işlerini düzeltti. 1711'de İsveç kralı XII. Şarl (Demirbaş) Ruslarla yaptığı savaşı kaybederek, Osmanlılara ait Özi kalesine sağınınca, Ruslar Türk sınırını ihlal ettiler. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Rusya'ya harp ilan etti. Nisan 1711'de Baltacı Mehmet Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Çar Petro'nun ordusunu Prut nehri kenarında kıstırdı ise de yeniçerilerin artan itaatsizliği sebebiyle bir imha hareketine girişemedi. Neticede Azak ve çevresindeki kalelerin Osmanlılara teslimi şartıyla mütareke imzalandı. Ancak Ruslar antlaşma şarlarını yerine getirmediler. Sultan Ahmet Han'ın Osmanlı ordusu sadrazam Damat Ali Paşa komutasında tekrar harekete geçirmesi üzerine, Çar Deli Petro antlaşmaya uymak mecburiyetinde kaldı ve seferden vazgeçildi. Ali Paşa, 1714'te Karadağlıların isyan etmesi üzerine Mora seferine çıktı ve Karlofça antlaşmasıyla Venediklilere geçen bütün kaleleri birer birer fethetti.

Osmanlı zaferlerinde endişeye düşen Alman-Avusturya İmparatorluğu, bu fetihleri tanımadığını bildirdi. Bu durum iki devlet arasında harbe yol açtı. 1716'da Petervaradin'de yapılan savaşı Osmanlılar üstü bir vaziyette iken, savaşın en şiddetli anında Sadrazan Damat Ali Paşa'nın vurularak şehit düşmesi üzerine kaybettiler. Bu mağlubiyetin sonunda imzalanan Pasarofça Antlaşması ile Belgrad ve Semendre Avusturya'ya kalmak üzere Sava nehri sınır kabul edildi.

Pasarofça antlaşmasından sonra, Türkiye'de sonraları Lale Devri diye anılan yeni bir devir ve yeni bir hayat başladı. III. Ahmet Han elli yıldır devam eden savaşlar sonunda yıpranan orduyu kuvvetlendirmek, ülke içinde huzuru sağlamak, imar faaliyetlerine hız vermek, böylece devleti maddi ve manevi en yüksek seviyeye çıkarmak istiyordu. Nitekim bu gayelerle humbaracı ocağı ıslah edildi. Matbaa Türkiye'ye getirilerek, büyük ilim ve kültür eserleri basılıp dağıtıldı. Padişah'ın İstanbul'daki ilim,kültür ve sanat çevrelerini yakından desteklemesi bu sahada büyük ve canlılık uyandırdı. Yalova'da kağıt, İstanbul'da çini ve kumaş fabrikaları açıldı. İmar faaliyetleri artarak bir çok yerde kasırlar, yalılar, cami ve çeşmeler yaptırıldı. Bu devrede İran ile yapılan savaşlar sonunda Gence, Nahcıvan, Hoy, Selman, Kirmanşah ve Nihavend gibi şehirler fethedildi.

1718'den 1730'a kadar devam eden sulh ve sükun devresi, bilhassa Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'ya karşı aleyhte bir faaliyetin doğmasına yol açtı. 1730'da Sultan III. Ahmet Han ve sadrazam İbrahim Paşa'nın İran seferine çıkmak üzere Üsküdar'a geçtiği sırada Patrona Halil adlı şaki etrafına topladığı adamlarla isyan etti. İdareden memnun olmayanların kendisine katılması ve yeniçerileri de olaylara seyirci kalması isyanın büyümesine sebep oldu. İbrahim Paşa, iki damadı ile boğularak öldürüldü. Beyhude kan dökülmesini istemeyen Sultan III. Ahmet Han, tahtı pek çok nasihatla yeğeni Mahmut'a teslim etti (2 Ekim 1730). Ahmet Han nasihatlarında; "Vezirine teslim olma. Daima ahvalini araştır ve beş-on sene birini vezarette müstakil istihdam eyleme. Merhamet sahibi ol. Cömertliği elden bırakma. Gayet tasarruf üzere ol. İşini kendin gör, ele itimat etme. İşte benim ahvalim, sana nasihat için kafidir. İhtiyaç sahiplerine adaletle davran. Kimseden beddua alma. Şehzadeler sana emanettir, oğlum; devlet işlerini baban ve ben başkalarına bıraktığımızdan bu durum başımıza geldi. Sen bizzat idareyi ele al." demektedir.

Saltanattan çekildikten sonra ilim ve ibadetle meşgul olan Ahmet Han, 1 Temmuz 1736 tarihinde altmış üç yaşında iken vefat etti. Yeni Camii'de Turhan Valide Sultan türbesine defnedildi.

III. Ahmet Han, hassas, açık fikirli, vatanperver, ilim ve sanat erbabına koruyan, İslamiyet'e sün derece bağlı bir padişahtı. Güzel yazı yani hüsn-i hatta fevkalade maharet sahibi idi. Yazdığı Kur'an-ı kerimlerden birisini Ravza-i Mutahhara'ya hediye etti. Topkapı Sarayı girişinde yaptırdığı tarihi çeşmenin kapısındaki kitabesi de III. Ahmet'in el yazısıdır. Alim ve şairleri himaye eden Sultan, şiirlerinde Necib mahlasını kullanırdı.

Munky
18-07-07, 05:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/133.gif
Fatih Sultan Mehmed ( 11.01.1432)- (26.02.1481)
Yedinci Osmanlı padişahı ve İstanbul'un Fatihi.

Saltanatı: 1451-1481
Babası: II. Murat Han - Annesi:Hatice Alime Hüma Hatun
Doğumu: 30 Mart 1432 Vefatı: 3 Mayıs 1481

Sultan Murat Han, oğlu şehzade Mehmet'i yalnız din ve fen ilimlerinde yüksek bir tahsil yaptırmak ve bir takım kültür dillerine (Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça) sahip olarak yetiştirmekle kalmadı. O, bu kudretli ve kabiliyetli şehzadeye tecrübeli devlet adamlarından ve büyük alimlerden müteşekkil yüksek bir muhiti, maddi-manevi bakımlardan devrin en üstün bir ordusunu ve nihayet bütün düşmanlarını ve Haçlı ordularını yere seren rakipsiz ve sağlam bir devleti de miras bırakmıştı.

Bununla beraber 21 yaşında tahta oturan genç Hakan, daha ilk günlerde devleti ve ordusunu daha büyük hamleler yapacak bir kudrete ulaştırdı. Şehzadeliğinden beri bir an önce İstanbul'u fethetmek ve Hazret-i Peygamber'in "Konstantiniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerdir." müjdesine mashar olmak istiyordu. Bu gaye ile askerî tarihin kaydettiği ilk büyük ateşli silahlar ve toplar ile ordusunu dayanılmaz bir kudret haline getirdi. Ayrıca 1000 yıllık tarihi boyunca bütün muhasaraları muvaffakiyetsizliğe uğratan surları aşmak için seyyar kuleler kurdu. Nihayet 6 Nisan'da başlayan kuşatma, 22 Nisan'da Fatih'in donanmayı Beşiktaş'tan Haliç'e indirmesiyle çok şiddetli bir duruma girdi. 29 Mayıs 1453'te yapılan son taarruzla şehri alarak Ortaçağ'a son verdi.

Beyaz bir at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre giren Fatih Sultan Mehmet, doğruca Ayasofya'ya gitti. Kapıya gelince attan inip, secdeye vardı. Mabedi temizletti, tasvirlerden kurtardı ve ilk Cuma namazını orada bütün gazilerin sevinç ve heyecanları içinde kıldı. Daha sonra Ayasofya'nın kıyamete kadar cami kalmasını yazılı vasiyet ve vakıf eyledi.

Fatih Sultan Mehmet bundan sonra, Osmanlı Devleti'ni bir Cihan İmparatorluğu haline getirme ve İslamiyet'i bütün dünyaya yayma mücadelesine girişti. O; "Dünyada tek bir din, tek bir devlet, tek bir padişah ve İstanbul da cihanın payitahtı olmalıdır" diyordu. Nitekim bu gaye ile Fatih kısa zamanda Anadolu'da İsfendiyar, Trabzon, Karaman ve Akkoyunlu memleketlerini ilhak etti. Dulkadir beyliği ile Kırım hanlığını tabiiyeti altına aldı. Yunanistan, Arnavutluk, Bosna-Hersek, Sırbistan (Belgrad hariç), Eflak-Boğdan ve sair ülkeleri fethetti. Birçok krallık, imparatorluk, hanlık ve beylik ortadan kaldırıldı ve Osmanlı toprakları Tuna'dan Fırat'a kadar yayıldı. Anadolu'da milli birlik tesis edildi.

Bu büyük Türk Sultanı 1481 senesi ilkbaharında üç yüz bin kişilik bir ordunun başında olarak yeni bir sefere çıktı. Ancak, Hünkar çayırı denilen mevkide hastalandı ve çok geçmeden 3 Mayıs 1481'de vefat etti. Özel doktoru olan Yahudi dönmesi Yakup Paşa tarafından zehirlendiği de söylenmektedir. Naşı, adına yaptırdığı caminin bahçesine defnedildi. Sonra üzerine türbe yapıldı.

Fatih Sultan Mehmet, ince yüzlü, uzunca boyla, dolgun vücutlu olup, seyrek güler, yüzüne bakıldığında hürmet ve korku telkin ederdi. Her şeyi öğrenmek isteyen zeki bir araştırıcı idi. Harp sanatından çok hoşlanır, yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdar etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi. "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vakıf olduğunu bilsem onu yolar atarım" sözü meşhurdur.

Soğuğa-sıcağa, açlığa-susuzluğa ve yorgunluğa karşı çok dayanıklı idi. Trabzon üzerine çıktığı seferde Zigana dağlarını yaya olarak bin bir müşkilatla geçerken yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, Sara Hatun; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince, yüce Hakan; "Bu zahmet din yolunadır, ahirette Allahü tealanın huzuruna varınca inayet ola. Zira elimizde İslam kılıcı var. Eğer bu zahmeti ihtiyar etmezsek bize gazi demek yalan olur" cevabını verir.

Fatih, büyük ilim, din, kültür ve sanat adamlarını etrafında toplayarak İslam medeniyetine yeni bir hamle verdi ve İstanbul'u devrinde bu medeniyetin ve dünyanın en yüksek bir merkezi halime getirdi. Molla Gürani, Hocazade, Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Yegan, Ali Kuşçu ve Akşemseddin meclisinin en mühim simaları idi. Devrinde Osmanlı Devleti'nin bütün temel müessese ve teşkilatı en mükemmel bir hale geldi. Zeytinyağı döktürerek insanlık tarihinde "yağla makine soğutmasını", havan topunun balistik hesap ve planını yaparak dik mermi yollu ilk silahı keşfeden de odur. Yine onun devrinde başta İstanbul olmak üzere, imparatorluğun bütün şehirleri cami, mescit, medrese ve sair eserlerle donatılmıştır.

Bunu Böyle Bilesiniz

Fatih Sultan Mehmet Han'ın namaz kılınmasına dikkat edilmesi hususunda Rum vilayetlerine gönderdiği ferman şöyledir: "Allahü teala, emirlerinin yerine getirilmesini bize nasip ve müyesser eylesin. Bu hükümde bildirmek istediğim husus şudur: Rum diyarındaki şehir ve kasabalarda ve buraların köylerinde yaşayan müslüman ahali, İslam dininin emir buyurduğu farzları yapıp, sünnetlerine riayet etmekte, Kelam-ı kadime ve Furkan-ı mecide yani Kur'an-ı kerime, hadis-i şeriflere uymakta gevşeklik gösterip muhalefet ederler imiş. Allahü tealanın "Namazı ikame ediniz:" emrini çiğneyip; "Namaz dinin direğidir. Onu dosdoğru kılan dinini ikame etmiş olur. Terk eden dinini yıkmış olur." hadis-i şerifine uymayıp, tuğyan yoluna sapanlar ve böylece mescit ve camileri viraneye ve harabeye döndürüp, fısk ve fücur, yani günah işlenen yerleri mamur ederler imiş. Bu ve buna benzer haberler bize ulaşıyor. Eğer bunlar doğru ise, emr-i bil ma'ruf ve nehy-i anil münker eylemek üzerime vacip olduğundan, ileri gelen bir adamımı bu iş için vazifelendirdim. O inceleyip takip edecek. Şöyle emir eyledim ki: "Her kim namazı terk ederse, dövülmek ve mali cezaya çarptırılarak ta'zir eylemek meşru olduğundan, İslam dininin emri gereği artık Rum diyarında namazını geçirenler tespit edilip, tamam haklarından gelinsin. Halka namaz kılmaları tenbih edilip, kılmayanlar hakarete uğratılıp teşhir edilsin. Hiç kimse ne olursa olsun bu icraata mani olmaya!.. Rum sancağı beyleri ve kadıları ve subaşıları ve bunların emrindeki diğer memurlar gönderdiğim vazifeliyle bu hususta elbirlik edip yardımcı olalar. Böylece İslamiyet'in yüce ahkâmı, emri ve yasaklarını yerine getirmekte gevşeklik ve tenbelliğe asla meydan verilmeye, Öyle ki, mescitler dolacak, medreseler mamur edilecek ve din-i İslam kuvvetlendirilmiş olacaktır. Böylece müslümanlar refah, huzur ve saadet içinde olup, Padişahın devam-ı devletine ve kudretinin artmasına duacı olacaklardır. Bunu böyle bilesiniz. Alamet-i şerifeme (tuğrama) itimat kılasınız."

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Fatih'in İçsel Dünyası
Nezihe Araz
Dünya Yayıncılık / İnceleme - Araştırma

Neden Fatih Bu kitap kendi bilgimi artırmak ve bazı sorularıma yanıt bulmak için yaptığım araştırmalardan doğdu. Başlangıç tarihi İstanbul fethinin beşyüzüncü yıldönümüydü. Ben, bir tarihçi, bir tarih yazarı değilim. Ama elimdeki birikim Osmanlı'ya, Osmanlı kültürüne, Osmanlı sanatına ait ilgi çekici şeyler söylüyor. Biz ise, Osmanlıyı gerektiği gibi bilmiyoruz. Tanımıyoruz, araştırmıyoruz. Ama onun hakkında doğru-yanlış, çok çeşitli hükümler verebiliyoruz. Bu davranışı çok yanlış buluyorum. Geçmişimizi iyi bilmeden bugünü ve geleceği yaşamak, bilmek, değerlendirmek hem yanlış, hem eksik bir yöntem oluyor. Oysa yarınlara ulaşırken geçmişin tüm olayları, yol gösterici, örnek verici olarak bize gereklidir. Fatih, Osmanlı Devletinin yüzyılları içinde sadece 50 yıl kadar bir zaman sürecini işgal etmiş. Ama bu süreç içinde yaptıkları, yaşadıkları insanı şaşırtacak bir çizgide. Özellikle bilim, sanat ve insancıllık konularında.


1453 Konstantinopl
Kuşatma Güncesi
Nicolo Barbaro
Çeviri Yurdakul Fincancıoğlu
Büke Y. İstanbul 2001

Elinizde tuttuğunuz kitap, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında Batı ülkelerinde yayınlanmış, kaynak niteliğindeki özgün kitapları Türkçeye kazandırma düşüncesinin meyvesidir. Kuşatma Güncesi 1453'ün yazarı, Venedik Cumhuriyeti eşrafından bir ailenin çocuğu olan gemi doktoru Nicolo Barbaro'dur. Barbaro, Sultan Mehmet Il'nin 1453'teki adıyla Konstatinopl'u kuşatma altına aldığı günlerde, kentte bulunuyordu; kent Türklerin eline geçinceye kadar da orada kalmış ve yaşananları kendi bakış açısından gün gün not etmiştir.
(Arka Kapak)


1453 Konstantinopl Kuşatma Güncesi
Nicolo Barbaro
Büke Y. İstanbul 2001
Çeviri Yurdakul Fincancıoğlu

Elinizde tuttuğunuz kitap, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti hakkında Batı ülkelerinde yayınlanmış, kaynak niteliğindeki özgün kitapları Türkçeye kazandırma düşüncesinin meyvesidir. Kuşatma Güncesi 1453'ün yazarı, Venedik Cumhuriyeti eşrafından bir ailenin çocuğu olan gemi doktoru Nicolo Barbaro'dur. Barbaro, Sultan Mehmet Il'nin 1453'teki adıyla Konstatinopl'u kuşatma altına aldığı günlerde, kentte bulunuyordu; kent Türklerin eline geçinceye kadar da orada kalmış ve yaşananları kendi bakış açısından gün gün not etmiştir.
(Arka Kapak)

Munky
18-07-07, 05:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/149.gif
Mahmud(1.) ( 19.07.1696)- (03.12.1754)
Osmanlı sultanlarının yirmidördüncüsü ve İslam halifelerinin seksendokuzuncusu.

Saltanatı: 1730-1754
Babası: II. Mustafa Han - Annesi: Saliha Sultan
Doğumu: 2 Ağustos 1696 Vefatı: 3 Aralık 1754

1696'da Edirne Sarayı'nda dünyaya geldi. Okul çağına geldiği zaman babasının hocası Şeyhülislam Feyzullah Efendi'den dersler aldı. Şehzadeliğinde yüksek fen ve din ilimlerini öğrenerek yetişti. Babasının tahttan indirilmesinden sonra padişah olan amcası III. Ahmet Han da, şehzade Mahmut'un yetiştirilmesine özen bir itina gösterdi. Nihayet III. Ahmet'in Patrona ayaklanmasıyla saltanattan indirilmesi üzerine, 2 Ekim 1730'da tahta çıktı. III. Ahmet Han saltanattan çekilirken yeğenine uzun uzun nasihatler etti ve tavsiyelerde bulundu.

Sultan Mahmut saltanatının ilk günlerinde devletin önemli mevkilerini ellerine geçirmiş bulunan asi Patrona Halil ve adamlarınışiddetle cezalandırdı. Böylece İstanbul'da emniyet ve asayişi sağladıktan sonra, amcası zamanında başlayan İran harpleriyle meşgul olma imkanını buldu. Osmanlı kuvvetleri İran seraskeri Ahmet Paşa ile Erzurum valisi ve Revan seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa kumandası altında iki koldan harekete geçti. 30 Temmuz 1731'de Kirmanşah alındı. 15 Eylül'de Kurican sahrasında İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Urumiye ve Tebriz ele geçirildi. İran şahının sulh istemesi üzerine Ocak 1732'de Ahmet Paşa antlaşması imzalandı. Buna göre Aras nehri iki devlet arasında hudut kabul edilirken, Revan, Gence, Nahcivan, Bitlis, Şirvan ve Dağıstan Osmanlılara, Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan ve Erdelan eyaletleri ise İran'a bırakıldı. Ancak 1733'te İran'da iktidarı ele geçiren Nadir Şah, Osmanlıların eline geçen bölgeleri almak için tekrar savaş açtı. 1735'te Arpaçay'da yapılan muharebeyi Osmanlılar kaybetti. Gence, Tiflis ve Revan İran'ın eline geçti.

Osmanlı Devleti'nin doğuda İran ile mücadelesini fırsat bilen Avusturya ve Rusya da iki cepheden harekete geçmişti. Azak kalesini ele geçiren Ruslar, Osmanlı kuvvetlerinin toparlanmasına meydan vermeden Gözleve, Kılburun ve Urkapı'yı da işgal ettiler. 12 Temmuz 1737'de harekete geçen Avusturya ordusu ise, Bosna, Sırbistan ve Eflak'a girdi. Bu mağlubiyetler ve düşmanın girdiği yerlerde büyük tahribat ve mezalim yapması, Sultan Mahmut Han'ı son derece üzdü. Sadarete getirdiği Muhsinzade Abdullah Paşa'yı Rusya üzerine, Hekimoğlu Ali Paşa'yı da Avusturya üzerine sefere memur etti. Muhsinzade süratli bir hareketle Özi ve Kılburun kalelerini ele geçirirken, Hekimoğlu Ali Paşa ise Banyaluka'yı kuşatan Avusturya kuuuvvetlerine büyük bir darbe indirdi. Yapılan savaşta Avusturya kuvvetlerinin asker zayiatı 60 bin idi. Hekimoğlu Ali Paşa'nın bu zaferi İstanbul'da büyük bir sevince yol açtı. Bu zaferler üzerine Avusturya ve Rusya barış istemek zorunda kaldı. Nihayet 18 Eylül 1739'de yapılan Belgrad antlaşmasıyla Avusturya ile Tuna ve Sava nehirleri hudut kesildi. Rusya ise Azak kalesinde donanma bulunduramayacaktı.

Avrupa devletleriyle anlaşmalar sağlayan I. Mahmut Han, yeniden İran üzerine döndü. Nadir Şah, bu vaziyet karşısında Osmanlılarla baş edemeyeceğini anlayınca, Kasr-ı Şirin antlaşması maddeleri üzerinden anlaşma teklifinde bulundu ve bu istek kabul edildi (1746).

Zor bir dönemde padişah olmasına rağmen ülke içinde ve dışında huzuru sağlayan, Osmanlı Devleti'ne azamet devri yaşatan I. Mahmut Han, 13 Aralık 1754'te hastalığına rağmen çıktığı Cuma namazından dönerken, Demirkapı'da at sırtında vefat etti. Yeni Camii'de babası Sultan II. Mustafa'nın yanına gömüldü.

Çok zeki, anlayışlı, hamiyetli, lütufkar ve merhametli bir zat olan Mahmut Han, hadiseleri sonuna kadar takip eder, devlet işlerinde mutlaka istişarede bulunur, acele etmez ve telaş göstermezdi. Aleyhte gelişen Rusya ve Avusturya harplerini tayin ettiği değerli kumandanlarla lehine çevirmesini bildi. Yeniliği sever ve memleketi bu yoldan yükseltmeye gayret ederdi. İlim, sanat, edebiyat meclislerindeki sohbetlere katılır ve Sebkatî mahlası ile şiirler yazardı.

Sultan Mahmut Han, ülkede pek çok imar faaliyetlerinde bulundu. Devrinde ilim, kültür ve sanat sahalarında kıymetli eserler yazıldı. Beşiktaş'tı Arap İskelesi Camii, Rumeli Hisarı'nda İskele Camii Yalı Köşkü ve Yıldıztepe mescitleri yaptırdığı bazı eserlerdir.

Munky
18-07-07, 05:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/139.gif
Mehmed(3.) ( 10.04.1566)- (14.11.1603)
Osmanlı sultanlarının onüçüncüsü ve İslam halifelerinin yetmişsekizincisi

Saltanatı: 1595-1603
Babası: III. Murad Han - Annesi: Safiye Valide Sultan
Doğumu: 26 Mayıs 1566 Vefatı: 21 Aralık 1603

III. Murat ile Safiye Sultan'ın oğlu olan Mehmet, Manisa'da 1566'da dünyaya gelmiştir. Şehzadeliğinde İbrahim Cafer Efendi, Haydar Efendi ve Pir Mehmet Azmi Efendi gibi devrin tanınmış alimlerinden tahsil ve terbiye gördü. 1583'te Manisa sancağı valiliğine tayin edildi. 1595'te babasının vefatı üzerine Osmanlı tahtına çıktı.

III. Mehmet Han tahta çıktığında Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki harp bütün şiddeti ile devam ediyordu. Bu arada papanın teşviki ile Osmanlı Devleti'ne tabi Erdel, Eflak ve Boğdan voyvodalıkları isyan ettiler. Bu tehlikeli gelişme üzerine Mehmet Han bizzat ordusunun başında Avusturya seferine çıktı. 12 Ekim 1596'da Eğri kalesini fethetti. Eğri'ye geri almak için harekete geçen Arşidük Maximilyen'i Haçova meydanında karşıladı. Şiddetle cereyan eden savaşın başlangıcında Osmanlı ordusu bozuldu. Düşman kuvvetleri padişahın otağının yanına kadar geldiler. Ancak Hoca Sadeddin Efendi'nin duası ve padişahı ikna ederek yerinde tutması, padişahın da hocasına teslimiyet ve sebatı neticesinde Osmanlı ordusu toparlandı. Ordu gerisindeki hizmetlilerin de savaşa iştirakiyle düşmana ağır bir darbe indirildi (26 Ekim 1596). Kaynaklara göre 50 bin Avusturya askeri telef oldu. Önemli miktarda silah ve cephane ele geçirildi. Sultan bu seferin sonunda Eğri fatihi ünvanını aldı.

Haçova zaferinden sonra, Sokulluzade Hasan Paşa'yı Avusturya cephesi serdarlığına tayin eden Sultan Mehmet Han İstanbul'a döndü. Bu durumdan faydalanan Avusturyalıların bir kolu Yanıkkale'yi muhasara ederken diğer bir kolu Tata kalesini zaptetti. Hızlı hareket eden Satırcı Mehmet Paşa Yanıkkale üzerine yürüyüp kaleyi muhasaradan kurtardı. Buna rağmen kale 1598'de ani bir baskın sonucu Avusturyalıların eline düştü. Eflak kuvvetleri Niğbolu'da Osmanlı kuvvetlerini yenerken, Budin de Avusturyalılarca muhasara edildi. Bu mağlubiyet üzerine III. Mehmet Han, Damat İbrahim Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Öncelikle orduda disiplini sağlayan İbrahim Paşa, ileri hareketle Erdel, Boğdan ve Eflak voyvodalıklarının Osmanlı Devleti'ne olan bağlılıklarını artırdı. Sonra 1600 yılında Kanije üzerine yürüyerek kaleyi fethetti. Kanije, beylerbeylik haline getirilip Tiryaki Hasan Paşa'ya verildi. İbrahim Paşa ertesi sene tekrar sefere çıkacağı sırada vefat etti ve yerine Yemişçi Hasan Paşa getirildi.

Öte yandan Avusturya kuvvetleri Arşidük Ferdinand komutasında büyük kuvvetlerle gelerek Kanije'yi muhasara ettiler. Fakat Tiryaki Hasan Paşa'nın Türk tarihinde bir kahramanlık nişanesi ve askeri sevk ve idarede bir maharet örneği olan müdafaası sayesinde Avusturya ordusu hezimete uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Avusturya cephesindeki harbin uzun sürmesi Anadolu'da celalî hareketlerinin artmasına yol açtı. Hükümetin harpler dolayısıyla celalîlerle fazla ilgilenememesi Anadolu'yu tam bir huzursuzluk içinde bıraktı. Osmanlı Devleti'nin bu vaziyetini fırsat bilen İran Şahı I. Abbas, Avrupa devletleriyle ittifak ederek Tebriz üzerine yürüdü ve şehri işgal etti. Doğuda aleyhte gelişen bu faaliyetler üzerine Sultan Mehmet Han celalî liderlerinden Deli Hasan'a Bosna beylerbeyliğini vermek suretiyle Anadolu'da sükuneti sağladı. Trabzon'da bulunan Saatçi Hasan Paşa'yı da İran seferi serdarlığına tayin etti.

Cephelerdeki harpler devam ederken üzüntüsünden hastalanan III. Mehmet Han, 1603 senesinin 20/21 Aralık gecesi vefat etti. III. Mehmet Han çok nazik, halim-selim, vakur, kerim, edip, salih ve abid bir şahsiyete sahipti. Sancak beyliğinden saltanata gelen son Osmanlı padişahıdır. Bütün Osmanlı padişahları gibi iyi bir şair olup şiirlerinde Adlî mahlasını kullanmıştır. Beş vakit namazını cemaatle kılardı. Devrin kaynakları, dindarlığını, Hazret-i Muhammet, dört halife, Eshab-ı kiram ve alimlere son derece hürmetkar olduğunu yazmaktadır.

Munky
18-07-07, 05:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/129.gif
Murad Hudavendigar ( 19.09.1325)- (04.10.1388)
Osmanlı padişahlarının üçüncüsü, veli ve ahi şeyhi.

Saltanatı: 1360-1389
Babası: Orhan Gazi - Annesi: Nilüfer Hatun
Doğumu: 1326 Vefatı: 1389

Orhan Bey'in oğlu olup, 1326'da Bursa'da doğdu. Küçük yaştan itibaren devrin alimleri tarafında büyük bir ihtimamla yetiştirildi. Daha sonra Lala Şahin Paşa'nın yanında idare ve harp bilgilerini öğrendi. Ağabeyi Rumeli Fatihi Süleyman Paşa'nın 1359'da vefatı dolayısıyla Rumeli'deki ordunun kumandasına getirildi. Kısa bir müddet sonra da babasının vefatı üzerine Bursa'ya davet edilip, Osmanlı tahtına geçti (1360).

Murat Han, ağabeyi Süleyman Paşa'nın başlattığı Rumeli fetihlerini büyük bir siyasi deha ile kısa zamanda geliştirdi. 1362'de Edirne'yi fethederek devlet merkezini buraya taşıdı. Anadolu'daki Türkmen aşiretlerini, fethettiği bölgelere yerleştirerek bölgede Türk nüfusunun çoğunluğu ele geçirmesini sağladı. Bu göçler sayesindedir ki, Osmanlı Türkleri Viyana önlerine kadar ilerledi ve Rumeli'de Osmanlı hakimiyeti beş yüz yıl devam etti.

Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki ilerleyişini durdurmak için Papa V. Urban'ın teşvikiyle Macar, Sırp, Bosna, Eflak ve Bulgar kuvvetlerinden meydana gelen bir haçlı ordusu Sırpsındığı savaşında Hacı İlbeyi komutasındaki birliklerce bozguna uğratıldı (1364). Bu büyük zaferi Yanbolu, Samaku, Gümülcine, İskeçe, Kavala, Dırana, Serez ve Karaferye gibi önemli kalelerin fethi takip etti. Bu arada hareket halindeki Osmanlı akıncıları Vardar'ı geçip Sırbistan, Bosna, Arnavutluk ve Dalmaçya'ya kadar uzanarak Adriyatik Denizi'ne dayandılar.

Murat Han bir taraftan fetih hareketlerine devam ederken, diğer taraftan ortaya çıkan malî, idarî ve askerî ihtiyaçları karşılamak için tedbirler aldı. Tımar teşkilatı geliştirildi. Yaya, müsellem ve yeniçerilere ilave olarak kapıkulu askerlerinden maaşlı süvari ocağı kuruldu.

Murat Han 1387'de Osmanlı topraklarına tecavüzü adet haline getiren Karamanoğlu üzerine sefere çıktı. Konya önünde Karamanoğlu kuvvetlerini bozguna uğratarak Konya ve Beyşehir'i alıp Bursa'ya döndü.

Bu sırada Sultan Murat'ın Anadolu'da uğraşmasını fırsat bilen Bosna, Sırp ve Bulgar kralları, Osmanlıları Balkanlardan atmak için ittifak kurmuşlardı. Sultan Murat Han 150.000 kişilik müttefik kuvvetlerini Kosova'da karşıladı. 8 Ağustos 1389 berat gecesi idi. Abdest alıp iki rekat hacet namazı kılan Sultan sonra ellerini açıp Cenab-ı Hakk'a gözyaşları içinde şöyle yalvardı. "Ya Rab! Bu müminleri küffar elinde mağlup edip helak eyleme. Bunları mansur ve muzaffer eyle. Ya İlâhî! Mülk ve kul senindir. Sen kime istersen verirsin. Ben dahi bir aciz kulunum. Mülk ve mal benim maksadım değildir. Hemen halis ve muhlis senin rızanı isterim. Beni bu müslümanlara kurban eyle. Evvel beni gazi kıldın, şimdi de şahadet nasip kıl! Amin."

Ertesi gün I. Kosova Savaşı'nda düşman büyük bir bozguna uğratıldı. Ancak Sultan zaferin nişanesi olarak savaş meydanını gezerken Miloş Obiliç adında bir sırplı tarafından hançerle vurularak yaralandı. Çok geçmeden de arzuladığı şehitlik mertebesine kavuştu. Yerine oğlu I. Bayezid geçti.

Azim, irade, vakar ve ciddiyet sahibi olan Sultan Murat Han, din farkı gözetmeksizin tebeasına karşı çok şefkatli ve merhametli idi. Samimi şahsiyeti ile içte ve dışta sevgi ve saygı uyandırdı. Hukukî, malî ve askerî sahalarda yaptığı esaslı teşkilatlar ile kudretli bir devletin temellerini attı. Kararlarını mutlak surette tecrübeli beyleriyle müzakere ettikten sonra verirdi. Kendi mütâlaasına aykırı fikirleri de dinler, yerinde gördüklerini kabul eder, itirazlara ehemmiyet verirdi. Bu hâli başarılarında çok etkili olmuştur.

Fethedilen yerlerde imar faaliyetlerine de önem veren Murat Han, yeni fethettiği Edirne'yi; cami, medrese, han, hamam, saray gibi eserlerle Türk-İslam beldesi haline getirdi. Memleketin çeşitli yerlerini hayır eserleri ile donattı.

Munky
18-07-07, 05:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/142.gif
Murad(4.) ( 22.06.1612)- (12.01.1640)
Osmanlı sultanlarının onyedincisi ve İslam halifelerinin seksenikincisi.

Saltanatı: 1623-1640
Babası: I. Ahmed Han - Annesi: Mahpeyker Kösem Sultan
Doğumu: 27 Temmuz 1612 Vefatı: 9 Şubat 1640

27 Temmuz 1612'de İstanbul'da doğan şehzade Murat, tam bir İslam terbiyesi ve ahlakı ile yetiştirildi. Enderin mektebindeki hocalardan hususi dersler aldı. Genç Osman'ın başına gelen acı felaket ve yerine geçen amcası Mustafa Han'ın kısa bir süre sonra tahttan indirilmesi üzerine, henüz on bir yaşında iken 10 Eylül 1623'te Osmanlı tahtına çıktı. Eyyub Sultan hazretlerinin türbesinde hocası Aziz Mahmud Hüdai'nın elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idare edemeyeceği görüşü hakim olarak, annesi Mahpeyker Kösem Sultan saltanat naibesi tayin edildi.

Çok zeki ve seri anlayışlı ve hafızası kuvvetli olduğundan, yaşı ilerledikçe, devlet işlerine alakası artıyordu. Zaman zaman halkın içine girer değişik kıyafetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkın derdini halktan bir kimse olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm merkezlerini tek tek tespit etti.

Diğer taraftan Sultan Murat'ın saltanatının bu ilk devresinde, payitaht İstanbul ve Anadolu'da asayişsizlik büyük ölçüde artmıştı. Abaza Mehmet Paşa'nın çıkardığı isyan büyümüş ve bu karışıklıklar sırasında Bağdat İran kuvvetlerinin eline geçmiş bulunuyordu. Sadrazam olan Hüsrev Paşa'nın azlini bahane eden yeniçeriler ve sipahiler ayaklanarak saraya yürüdüler ve yeni sadrazam Müezzinzade Hafız Ahmet Paşa'yı öldürdüler (1632). Bundan sonra zorbaların zoru ile sadrazam olan Recep Paşa döneminde İstanbul'da karışıklıklar günlerce sürdü. En küçük bir olayda Recep Paşa'nın tahriki ile harekete geçen zorbalar yeni kelleler istiyorlardı.

Nihayet yirmi yaşını dolduran ve vücutça çok kuvvetli, demir pençeli ve gözü pek bir yiğit olan genç Padişah, 18 Mayıs 1632'de huzuruna çağırdığı Recep Paşa'ya: "Gel beru topal zorbabaşı. Bre mel'un abdest al!" dedikten sonra "Şu hainin tiz başını kesin." diyerek öldürttü ve devlet idaresini eline aldı. Bundan sonra yeniçerileri ve sipahileri itaat altına alarak kendisine bağlılık yemini ettiren Sultan, tütünü ve alkollü içkileri yasakladı. Kahvehaneleri, meyhaneleri kapattı. Zorbaları ve emirlere karşı gelenleri şiddetle cezalandırdı. Memleketin her tarafına huzur ve asayiş geldi.

IV. Murat Han, daha sonra ordusunun başına geçerek hükümdarlığının ilk yıllarında kaybedilen toprakları geri almak için teşebbüse geçti. 1634 baharında Lehistan seferine çıktı ise de Lehliler derhal Padişah'ın şartlarını kabul ederek bir anlaşma yapmaya muvaffak oldular.1635'te İran seferine çıkan Sultan, Revan ve Hoy kalelerini aldıktan sonra Tebriz'e girdi. Ertesi yıl en büyük arzusu olan Bağdat'ın fethi için tekrar İran üzerine sefere çıktı. Şehir kuşatılıp, Padişah'a İmam-ı Azam'ın türbesini ziyaret etmesi teklif edildiğinde; "Bağdat, sapıkların pis ayaklarıyla kirlenirken, gidip o yüce imamı ziyaretten haya ederim" cevabını verdi. Şiddetle cereyan eden çarpışmalar sonunda muharebenin 39. günü Bağdat fethedildi. Müslümanların en mübarek makamlarından olan İmam-ı Azam'ın türbesini ziyaret eden Padişah, kurbanlar kestirip, içerisini ipek halılar, kıymetli şallar ve altın, gümüş murassa kandillerle süsletti. Ertesi yıl İran'la Kasr-ı Şirin antlaşması imzalanmış ve bu antlaşma ufak değişikliklerle günümüze kadar devam etmiştir.

Sultan IV. Murat Han, İran seferinin üzerinden çok geçmeden daha önce yakalanmış olduğu Damla hastalığının ilerlemesi üzerine kurtulamayarak 8/9 Şubat 1640 günü henüz 28 yaşında iken vefat etti.

Murat Han, çok kuvvetli olup, kılıç, ok, harbe ve başka silahları kullanmakta usta idi. Güçlü bir iradeye ve hafızaya sahip bulunuyordu. Arapça ve batı dillerine hakimdi. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Tahta geçtiğinde bomboş olan hazinede vefatında on beş milyon altın olup, gümüş paranın haddi hesabi yoktu. İç huzura o kadar önem verirdi ki, zamanında halk büyük bir rahatlık ve emniyet içinde yaşamıştır. Son derece adil olan Sultan, din ve devletin menfaatine ters düşen en küçük hataları bile affetmedi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırka-i saadet dairesinde Kur'an-ı Kerim okurdu. Dördüncü Murat Han'ın müspet icraatları, devlete asrın sonuna kadar devam edecek bir azamet kazandırmıştır.

Munky
18-07-07, 05:04
Osmanlı sultanlarının yirmiikincisi ve İslam halifelerinin seksenyedincisidir.

Saltanatı: 1695-1703
Babası: Sultan Mehmed-IV. - Annesi:Rabia Gülnuş Sultan
Doğumu: 5 Haziran 1664 Vefatı: 20 Aralık 1703

Küçük yaştan itibaren devrin en iyi alimlerinden tahsil ve terbiye gördü. Ayrıca devlet idaresini ve harp oyunlarını çok iyi öğrendi. Amcası II. Ahmet Han'ın 6 Şubat 1695'te vefatı üzerine 31 yaşında tahta çıktı. Genç Padişah gayretli ve vatan sevgisiyle dolu idi. Nitekim yayınladığı ilk hatt-ı hümayunda "Zevk u sefa ve rahatı kendümüze haram eylemişüzdür." diyordu.

Sultan Mustafa, ceddi Kanuni Sultan Süleyman gibi bizzat ordusunun başında sefere çıkmak istiyordu. Devlet adamları Sultan'ın sefere çıkması halinde büyük masraflar gerekeceğini ve kazara bir yenilgi halinde de adının mağlup bir hükümdara çıkacağını bildirdiler. Bunun üzenine Sultan Mustafa; "Bana hazine lazım değil. Kuru ekmek yerim. Vücudumu din uğruna feda ederim. Her ne denlu meşakkat arz olunsa, sabr ve tahammül ederim. Hizmet-i ibadullah (Allah'ın kullarına hizmet) tamama ermeyince seferden dönmem." diyerek kesin kararını bildirdi.

Nihayet 30 Ağustos 1695 günü Mustafa Han halkın da zafer duaları arasında Avusturya işgalindeki Macaristan'ı kurtarmak için ilk seferine çıktı. 9 Eylül günü Lipva kalesi alındı. 22 Eylül'de Lagos kalesi yakınında Temes suyu kenarında bulunan Avusturya ordusunu bozguna uğrattı. Lagos Osmanlıların eline geçti. Bu arada ordunun ikinci bir kolu da Şebeş kalesini zaptetti. Mevsimin ilerlemesiyle Mustafa Han ordunun başında İstanbul'a döndü. Halk bu büyük zafer için şenlikler yaptı.

Padişah, Avusturya'ya son ve kesin bir darbenin vurulması için yeni bir seferin lüzumuna inanıyordu. Ancak 17 Haziran 1697'de bu maksatla çıkılan sefer, sadrazam Elmas Mehmet Paşa ile Temeşvar muhafızı Koca Cafer Paşa'nın Padişah'ı yanlış yola sevk etmeleri Zente bozgununa sebep oldu. Bu sırada Venedik, Rusya ve Lehistan birlikleri de saldırıya geçtiler. Padişah sulh istemek zorunda kaldı. Uzun görüşmelerin sonunda imzalanan Karlofça antlaşmasıyla (1699) Erdel ve Macaristan'ın büyük bölümü Osmanlıların elinden çıktı. Azak kalesi Ruslara bırakıldı. Kamaniçe, Ukrayna ve Podolya eyaletlerini ise Lehistan aldı. Bu geniş toprak parçalarının Osmanlıların elinden çıkmasının izleri pek derin oldu. Osmanlıların adil idaresinden ayrılmak istemeyen 1400 Macar ailesi göz yaşları içerisinde Türk topraklarına hicret ettiler.

Sultan Mustafa Han, Karlofça antlaşmasından sonra askeri ve mali teşkilatlarda ıslahat hareketlerine girişti. Donanmada çektiri usulünün kullanılması terk edilerek kalyon sistemine geçildi. Bilhassa Mezemorta Hüseyin Paşa'nın kaptan-ı deryalık döneminde yaptığı çalışmalar ile kısa bir sürede kalyon miktarı kırka ulaştı. Ayrıca bahriyenin ıslahı ve ihtiyaçlarının giderilmesi için bir kanunname ilan edildi. Buna göre deniz ümerasının bahriyeden yetişme kimselerden seçilmesi esası getiriliyordu. Diğer taraftan kapıkulu ocakları arasında yapılan ıslahatlar yeniçeri ve sipahilerin haşlarına gitmedi. Bazı devlet adamlarının tahriki ile başlayan ayaklanma sonunda Sultan Mustafa Han 22 Ağustos 1703'te tahttan indirildi. Saraya geldiğinde kapıda kendisini feryat ederek karşılayan Valide Sultan'ın elini öptükten sonra; "Kul beni tahttan indirmişler, yerine karındaşım Sultan (III.) Ahmet'i padişah eylemişler; Allah mübarek eyleye, evlatlarım kendisine Allah emaneti olsun." sözleriyle kendisine ayrılan özel daireye çekildi. Mustafa Han, hizmetleri ortada iken karşılaştığı bu durumdan dolayı çok müteessir oldu. İstiska hastalığından da muzdarip bulunan Sultan, nihayet 20 Aralık 1703'te vefat etti. Yeni Cami'deki türbede babasının ayak ucunu defnedildi.

Dokuz seneye yakın Osmanlı sultanlığı yapan II. Mustafa Han, muktedir, gayretli, vatanperver, çalışkan ve değerli bir padişahtı. Ordularının başında sefere giden son Osmanlı sultanıdır. Alimlere ve hocasına karşı hürmeti çok fazla idi. Edebiyata merakı olup Meftunî ve İkbalî mahlasıyla şiirler yazmıştır.

Munky
18-07-07, 05:04
Osmanlı padişahlarının ikincisi.


Saltanatı: 1326-1360
Babası: Osman Bey - Annesi: Mal Hatun
Doğumu: 1281 Vefatı: 1360

Sultan Osman Gazi'nin oğlu olup, dedesi Ertuğrul Gazi'nin vefat ettiği 1281 senesinde Söğüt'te doğdu. Küçük yaştan itibaren tam bir disiplin ve intizam ile istikbalin beyi olacak şekilde yetiştirildi. Şeyh Edebali ve Dursun Fakih gibi alimlerden ilim öğrenip, feyz aldı. Gençliğinden itibaren Bizans tekfurlarıyla olan gazalara katıldı. Kumandanlık ve devlet idaresi konularında bilgi ve tecrübe kazandı. Babasının yaşlılığı dolayısıyla 1324'ten itibaren devlet idaresinin başına geçti. Osman Gazi, onu Bursa'nın fethiyle görevlendirdi.

Orhan Bey'in 1326'da Bursa'yı fethi sırasında Osman Gazi vefat etti. Babasının naşını Bursa'da Gümüşlü Kümbet'e naklettikten sonra Osmanlı Devleti'nin ikinci sultanı olarak tahta geçti ve devlet merkezini Yenişehir'den Bursa'ya nakletti.

Bundan sonra fetih ve gaza hareketlerine hız veren Orhan Gazi, 1329'da Bizans kuvvetlerini Pelakanon'da ağır bir yenilgiye uğrattıktan sonra 1330'da İznik'i aldı. Devletin geçici merkezi haline getirilen İznik şehri imar edilerek, İslamî eserlerle süslendi. Orhan Gazi, İznik'in en büyük kilisesini camiye çevirerek burada Cuma namazı kıldı.

Fetih hareketlerine devam eden Orhan Gazi, 1331'de Taraklı, Mudurnu ve Göynük kasabalarını, 1333'de Gemlik, 1336'da Kirmastı, Mihaliç ve Ulubat kasabalarını zaptetti. 1337'de İzmit'in fethi ile Kocaeli yarımadasının tamamı Osmanlıların eline geçti.

1353'te Bizans'taki iç karışıklıklardan faydalanan Orhan Gazi, Gelibolu'da Çimbe kalesine sahip oldu. Bu, Osmanlıların Rumeli'ye geçerek bölgeyi tanımaları ve gelecekteki fetihleri bakımından önemli rol oynadı. Nitekim oğlu Süleyman Paşa'yı Rumeli'deki kuvvetlerin başına tayin eden Orhan Gazi, Bolayır'dan Tekirdağ'a kadar olan bölgeyi fethettirdi.

Diğer taraftan Anadolu'da da birliği sağlama çalışmalarına hız veren Orhan Gazi; Karesioğullarından 1345'te Balıkesir'i, 1350'de ise Bergama ve Edremit'i, Eretna beyliğinden de 1354'te Ankara'yı aldı.

Orhan Gazi, büyük oğlu Süleyman Paşa'nın 1359'da bir av sırasında attan düşerek vefat etmesi üzerine üzüntüsünden hastalandı ve 1360 yılında vefat etti. Bursa'daki Gümüşlü Kümbet'e defnedildi. Yerine oğlu I. Murat geçti.

Şahsiyeti nesillere örnek mahiyette olan Orhan Gazi, halim-selim olup, son derece merhametliydi. Kolay kızmaz, kızınca da belli etmezdi. Askerlerini ve tebeasını kendisinden fazla korurdu. Çok adildi. "Adaletin en kötüsü geç tecelli edenidir. Sonunda hüküm isabetli olsa geciken adalet zulümdür." buyururdu. Orhan Gazi'nin İslam ahlakına hayran olup, adaletine gıpta eden hıristiyanlar kendi soyundan ve dininden hanedanların yerine, Osmanlı idaresini tercih ederlerdi.

Orhan Gazi devrinde fethedilen beldeler ilmî, mimarî ve sosyal tesislerle süslendi. İznik fethedilince, manastırını medreseye çevirterek ilk Osmanlı medresesini kurdu. Yine İznik'te yaptırdığı imaretin açılışında kendi eliyle fakirlere ve gazilere aş dağıttı. Ahalisinden müslim ve gayr-i müslim hiç kimsenin aç kalmamasına gayret etti.

Cihattan vazgeçmez ve emri altındakileri devamlı Allahü tealanın dinini yaymaya teşvik ederdi. Oğlu Murat Gazi'ye "Oğul! Cennet mekan babam Osman Gazi Han bir avuç toprağı beylik yaptı. Biz Allah'ın izniyle beyliği sultanlığa çevirdik. Sen daha da büyüğünü yapacaksın! Osmanlı'ya iki kıta üzerine hükmetmek yetmez. Zira İ'la-yı kelimetullah (Allahü tealanın ismi şerifini yüceltmek, İslamiyet'i yaymak) azmi iki kıtaya sığmayacak yüce bir azimdir." diyerek son vasiyetini yapmıştır.

Hakkında Yazılanlar

1.Orhan Gazi
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Bu kitapta, Orhan Gazinin, beyliğin toprak genişliğini altı kat arttırarak 95 bin kilometrekareye çıkardığını, devletin nüfusunu 3 binden 3 milyona vardırdığını, 0 bin kişilik bir ordu beslediğini ve bu ordunun sefer anında 100 bine ulaştığını, ilim adamlarıyla el ele vererek devleti imar ettiğini, hıristiyan halkın, idarecilerin zulmünden bıkarak Orhan Gazinin adaletine sığındıklarını,
üçük bir beylikten koca devletin temelinin nasıl atıldığını bulacaksınız.

Munky
18-07-07, 05:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/141.gif
Osman(2.) ( 27.09.1604)- (18.04.1622)
Osmanlı sultanlarının onaltıncısı ve İslam halifelerinin seksenbirincisi.

Saltanatı: 1618-1622
Babası: I. Ahmed Han - Annesi Mahfiruz Hadice Sultan
Doğumu: 3 Kasım 1604 Şehit edilmesi:20 Mayıs 1622

1604 senesinde İstanbul'da doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca, İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, tarih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. 26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası I. Mustafa'nın rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine Osmanlı sultanı oldu.

İkinci Osman'ın tahta çıkışının ilk aylarında İran ile barış antlaşması imzalanarak harbe son verildi. Böylece doğu sınırını emniyet altına alan genç Osmanlı sultanının hedefi memleketi 1617'den beri uğraştıran Lehistan meselesini halletmekti. Bu sırada Boğdan voyvodası Gratiani de Osmanlı'ya karşı cephe almıştı. İhaneti üzerine azledilen Gratiani Lehistan'a sığındı ve büyük destek gördü. Bu devletten aldığı 50-60 bin kişilik bir kuvvetle Osmanlı topraklarına saldırdı. Ancak Özi beylerbeyi olan İskender Paşa, süratle harekete geçip bu kuvvetleri Turla nehrini geçerken imha etti. Düşmen ordusundan 120 top ile arabalar dolusu zahire ganimet olarak alındı.

Diğer taraftan Sultan Osman, Lehistan'ı ele geçirip, Baltık denizine çıkmak, orada bir donanma kurarak, Atlas okyanusuna geçip Avrupa hristiyanlığını, hem Akdeniz, hem okyanus donanmalarıyla çember içine almak gayesiyle 21 Mayıs 1621'de Cuma namazını kıldıktan sonra sefere çıktı. 1 Eylül 1621'de Hotin önüne varıldı ve kale derhal kuşatma altına alındı. Ancak 35 gün devam eden muharebelerde kale birkaç defa düşmek durumuna geldi ise de yeniçerilerin itaatsizliği ve devlet adamları arasındaki geçimsizlikler, kesin neticenin elde edilmesine mani oldu. Ancak Nogay tatarlarının beyi Kantemir Mirza ile Kırım hanının oğlu Nurettin, Lehistan içlerine kadar akınlarda bulunarak pek çok ganimetle döndüler. Neticede kış mevsiminin gelmesi üzerine Lehistan'la barış yapılarak geri dönüldü.

Lehistan seferinde tam muvaffakiyet elde edemeyen Sultan, bunun sebebinin askerlerin gayretsizliği olduğuna inanıyor ve bazı ıslahatlar yapmak istiyordu. Kapıkulu ocaklarını kaldırarak ,yerine Anadolu, Suriye ve Mısır Türklerinden müteşekkil, sadece askerlikle uğraşan, padişahın emirlerine itaat eden bir ordu kurmak istiyordu. Aynı zamanda saray harem ve ilmiye teşkilatlarında da esaslı değişiklikler düşünüyordu. Ancak onun bu ıslahat fikirlerine kapıkulu ocakları açıkça karşı çıkıyor, ilmiye sınıfı da çekimser davranıyordu. Nitekim Padişah'ın hacca gitme arzusunu bahane eden yeniçerilerle sipahiler ayaklandılar. Öncelikle Padişah'ın hacca gitmekten vazgeçmesi isteğiyle başlatılan isyan, daha sonra bazı devlet adamlarının kellesinin istenmesiyle büyüdü. Neticede Sultan Osman Han'ın hal'i ve Sultan Mustafa'nın ikinci defa tahta geçirilmesiyle son buldu.

İsyan sırasında Sultan Osman'ı ele geçiren caniler, reva gördükleri ağır ve kötü sözlerle Orta Cami'ye götürerek orada hapsettiler. Genç Padişah'ın maruz kaldığı hakaretin haddi hesabı yoktu. Yaptıkları eza ve cefa onu boynu bükük ve perişan bir hale koymuştu. İkinci Osman Han, kendisine eziyet eden ocak ağalarına karşı ağlayarak; "Dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi uryan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz; hangi padişahın kulları padişahlarına bu ihaneti ettiler" diyerek yalvardı ise de, bu sizlerin caniler üzerinde hiçbir tesiri olmadı.

Daha sonra Yedikule'ye getirilen II. Osman Han'a karşı vezir-i azam Davut Paşa'nın tertibiyle on bir cellat saldırdı. Genç Osman, güçlü kuvvetli olduğundan bunlarla uzun müddet boğuştu ise de, içlerinden birisinin omzuna vurduğu bir balta darbesi ile yere yıkıldı ve boğularak şehit edildi (20 Mayıs 1622).

Sultan II. Osman Han, heybetli, yüksek himmet sahibi, yiğit, fevkalade iyi bir binici, silah ve harp aletlerini kullanmakta pek mahir bir padişah idi. Şecaat ve binicilikte akranı pek az olup, güzel tavırlı idi. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sadık bir yakınına malik olmayışı, kendisine bu hazin sonu hazırlamıştır. Zira yapmayı düşündükleri uzun zaman isteyen ve ancak yetişmiş bir kadro ile mümkün olabilirdi. Sultan Genç Osman dini ilimler yanında fenni ilimleri de tahsil etmişti. Ayrıca Farisî mahlasıyla yazdığı şiirlerinin toplandığı divanı vardır.

Munky
18-07-07, 05:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/153.gif
Selim(3.) ( 21.12.1761)- (28.07.1808)
Osmanlı sultanlarının yirmisekizincisi ve İslam halifelerinin doksanüçüncüsü.

Saltanatı: 1789-1807
Babası: III. Mustafa Han - Annesi: Mihrişah Sultan
Doğumu: 24 Aralık 1761 Vefatı: 28 Temmuz 1808

24 Aralık 1761'de Topkapı Sarayı'nda doğdu. Şehzadeliğinde en değerli hocalar elinde mükemmel bir eğitim ve öğretim görerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimlerini, Arapça ve Farsça'yı öğrendi. Amcası I. Abdülhamid devrinde hükümdarlık sırasının kendisine de geleceğini düşünerek, Avrupa devletlerinin siyasetini, idari ve askeri teşkilatlarını öğrenmeye çalıştı. Amcasının vefatı üzerine 28 Mart 1789'da tahta çıktı.

III. Selim Han'ın hükümdar olduğu sırada Osmanlı-Rus ve Avusturya harpleri devam etmekteydi. Bilhassa Kırım'ın Moskof işgaline düşmesi dolayısıyla Selim Han çok üzülüyordu. Hazmedemediği bu durumu bir an önce düzeltmek istiyordu. O düşmana haddini bildirmeden ve ecdadının âhını yerde bırakmadan Allah'ın canını almamasını ve devletin kuvvet bulmasını niyaz eder.

Cephedeki serdarlara fermanlar göndererek düşmana karşı cansiperane mücadele edilmesini ve Kırım'dan çıkarılmasını istedi. Buna karşılık Osmanlı ordusunun Rusya ve Avusturya cephelerinde bozgun durumunda bulunması sebebiyle sadrazam Padişah'a "Askerde cenk edecek hal yoktur." diye cevap verdi. Bu haber üzerine daha da kederlenen Sultan; "Ben kan ağlıyorum." dedikten sonra, gece gündüz uğraşarak gönderdiği bunca askerin ne olduğunu sorar. Lakin bu ordu ile zafer kazanılmasının mümkün olmadığını anlayan Selim Han, Avusturya ile 1791'de Ziştovi, Rusya ile de 1792'de Yaş muahedelerini imzaladı.

Bu sırada Avrupa'nın ve hususiyle komşularının Fransa ihtilali ile meşgul olmalarını fırsat bilen Selim Han, derhal ıslahat teşebbüslerine girişti. Devlet adamlarının ıslahat hakkındaki fikirlerini raporlar halinde aldı. Bir komisyon kurarak ıslahat programını hazırlattı. Bu programda askerî ıslahatın yanı sıra, mülkî, idarî, ticarî, içtimaî ve siyasî ıslahatlar da yer alıyordu. Bu programa bağlı olarak 24 Temmuz 1793'te Bostancı ocağına bağlı, modern tarzda Nizam-ı Cedit adıyla yeni bir ordu kurdu. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek, humbaracı, topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. 1794'te Mühendishane-i Berr-i hümayun kuruldu. Ticarî ve iktisadî sahada yenilik yapılıp, zahire nazırlığı kuruldu. Avrupa devletlerine daimi elçilikler kurularak 1793'te ilk tayinler yapıldı. Avusturya, Fransa, Prusya ve İngiltere merkezlerine gönderilen elçiler, bulundukları memleketlerin her türlü ilerlemeleri ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayarak İstanbul'a rapor edeceklerdi.

Selim Han geceli gündüzlü çalışma ile kısa bir sürede gerçekleştirdiği ıslahatların neticelerini görmeye başladı. Mısır'ı işgal eden Napolyon'un 17 Mart 1799'da Akka kuşatması Nizam-ı cedit ordusu tarafından kırıldı. Akka önünde ağır bir bozguna uğrayan Napolyon, 22 Ağustos 1799'da Mısır'ı da terk etmek zorunda kaldı. 1803'te Arabistan'da ortaya çıkan vehhabi isyanı bastırıldı. 1805'te Fransız ihtilalinin etkisiyle Rumeli'de baş gösteren isyan hareketleri Abdurrahman Paşa komutasındaki Nizam-ı cedit askeri tarafından kısa bir sürede bastırıldı. Bu olayları fırsat bilen Rusya, Osmanlı Devleti'nin içişlerine karışmaya başladı. Osmanlı topraklarına girerek Hotin, Bender, Kili ve Akkerman'ı ele geçirdi. İngilizler Mısır'a saldırdı. Fakat disiplinli ve kudretli yeni Osmanlı orduları, İngiliz ve Ruslara her cephede üstünlük kurdular.

Osmanlı ordusu cephede başarılar elde ederken, İstanbul'da Nizam-ı cedit düşmanları harekete geçti. Fransa ve İngiltere'nin de etkisi ile Osmanlı devlet adamlarının bazısı da olayları kışkırttı. Aleyhte büyük bir isyanın başlaması üzerine III. Selim Han Nizam-ı cedit ıslahatlarını kaldırdığını ilan etti. Ancak bununla yetinmeyen isyancılar Nizam-ı cedit taraftarı devlet adamlarını şehit ettikleri gibi, Selim Han'ı da tahttan indirdiler (29 Mayıs 1807). Rusçuk yaranı Alemdar Mustafa Paşa kuvvetleriyle gelerek Selim Han'ı tekrar tahta çıkarmak için harekete geçti ise de daha önce davranan asiler, Sultan'ı şehit ettiler (28 Temmuz 1808). Laleli Camii yanında babası III. Mustafa Han'ın türbesine defnedildi.

Selim Han saltanatı müddetince içte ve dışta düşmanlarıyla mücadele etmesine rağmen, ülke imar edilip fazla toprak kaybı olmadı. Başlattığı ıslahat hareketlerinin tam meyvelerini toplayacağı sırada şehit edildi. Üsküdar'da Selimiye ve Çiçekçi Camii, Selimiye Kışlası ve Heybeliada'da Bahriye mektebini yaptırdı. Şair ve hattat olup, şiirlerinde İlhamî mahlasını kullanırdı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Üçüncü Selim / Hayatı, Sanatı, Eserleri
M. Fatih Salgar
Ötüken Neşriyat İstanbul 2001

Osmanlı hânedânında san'atla uğraşmak, geleneksel bir durum arzetmektedir. Bu yönüyle Sultan, III. Selim'in, özellikle san'at severlerin nazarında farklı bir yeri vardır. Bu görüşte, siyasî hayatı, yenilikçi ruhu sebebiyle tahttan indirilmesi ve dramatik sonu, şiirleri, besteleri, bulduğu makamlar ve hattatlığı muhakkak ki etkili olmuştur. En önemlisi, mûsiki hayatına getirmiş olduğu olağanüstü hareket ile mû*****izin günümüze tüm ihtişamıyla gelmesinde büyük rol oynamıştır.

Munky
18-07-07, 05:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/161.gif
Vahdettin Han
Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi.

Saltanatı: 1918-1922
Babası:Sultan Abdülmecid Han - Annesi: Gülistu Kadın Efendi
Doğumu: 2 Şubat 1861 Vefatı: 16 Mayıs 1926

Sultan Abdülmecid Han'ın en küçük oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, ağabeyi II. Abdülhamid'in himayesinde yetişti. Çok zeki olup fıkıh bilgisinde pek ileriydi. 4 Temmuz 1918'de ağabeyi Sultan Reşad'ın vefat ettiği gün padişah ve halife oldu. Saltanata geçtiğinde I. Dünya Savaşı'nın korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim 30 Ekim 1918'de Mondros mütarekesi imza edilerek, Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitti. Vahideddin Han bu mütarekeye imza koyan delegeleri kabul etmedi. Mütarekeden hemen sonra Osmanlı Devleti'ni sebepsiz yere savaşa sokan, milyonlarca vatan evladını cephelerde eriten Talat, Enver ve Cemal paşalar yurt dışına kaçtılar.

İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddin'in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idare etmek kaldı. İstanbul, 16 Mart 1920'de İtilaf devletleri tarafından işgal edildi. Yunanlılar İzmir'e, İtalyanlar güney batıya, Fransızlar da Güney Anadolu'ya girdiler. Vahideddin Han 11 Mayıs 1920'de düşmanların hazırladığı ve Anadolu'nun işgalini ihtiva eden Sevr antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzalamadı. Osmanlı ordusu tamamen lağvedildi. Medine muhafızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve harbiye nazırı Mersinli Cemal Paşa gibi değerli kumandanlar Malta'ya sürüldüler. Padişah'ın şahsını korumak için yalnız yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıtası bırakıldı. Sultan bu taburu, Ayasofya etrafındaki sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş etmeleri emrini verdi.

İşgal altındaki İstanbul'dan vatanın kurtarılmayacağını anlayan Vahideddin Han, güvendiği kumandanları Anadolu'ya göndermek istedi. Ancak bunlar; "Dış dünyaya karşı harp edilmez. Bu iş olmaz." diyerek gitmeyi reddettiler. Sultan'ın kurtuluşun Anadolu'dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündü ise de, İngilizler "Eğer Anadolu'ya geçersen İstanbul'u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız." diyerek engellediler. Bunun üzerine bir gün saraya çağırdığı Mustafa Kemal'i; "Paşa paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin!" sözlerinden sonra, büyük yetkilerle Anadolu'ya gönderdi. Böylece İstiklal mücadelesi başlamış oldu.

İstiklal harbi zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti 1 Kasım 1922'de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile ilan etti. Vahideddin Han'ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

17 Kasım 1922 Cuma günü Dolmabahçe Sarayı'ndan Malaya harp gemisi tarafından alınıp Malta adasına götürüldü. Oradan Melik Hüseyin'in daveti üzerine Mekke'ye gitti. Oradan da İtalya'daki Sen Remo şehrine giderek orada ikamet etti. Vahideddin Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926'da İtalya'da vefat etti. Cenazesi Şam'a getirilerek Sultan Selim Camii kabristanına defnedildi.

Vahideddin Han, çok akıllı ve çabuk kavrayışlı idi. Arada Sultan Reşad olmayıp da, II. Abdülhamid Han'dan sonra tahta çıksaydı, belki devletin başına böyle bir bela gelmezdi. Çünkü O, İttihat ve Terakki hükümetinin hatalarını önleyip, felaketlerin önüne geçebilecek kudret ve irade sahibi bir kimseydi. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsi ve pek cüzî mal varlığından başka bir şey götürmediği, ülkesinden ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefatında kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır.

Vahideddin Han'ın vatanının ve milletinin uğradığı felaketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadiseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayı'nda yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, Sultan'ın geceleri kaldığı daireyi de sarar. O geceyi tesadüfen Cihannüma Köşkü'nde geçirmiş olan Vahideddin, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak; "Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var." demekten kendini alamaz.

Hakkında Yazılanlar

1.Şahbaba
Osmanoğulları'nın Son Hükümdarı 6. Mehmed Vahideddin'in Hayatı, Hatıraları ve
Özel Mektupları
Murat Bardakçı
Pan Yayıncılık / Gri Yayın Dizisi

Torunları, Sultan Vahideddin'e "Şahbaba" derlerdi... Şahbaba, yukarıdaki satırları, ölümünden sadece birkaç gün önce yazmıştı... Son padişahın tarihteki rolü yıllarca tartışıldı ama, o hiç katılmadı bu tartışmaya... Şimdi, ölümünün üzerinden geçen 70 küsur yıl boyunca ailesinin titizlikle sakladığı özel arşivi ilk kez bu kitapla gün ışığına çıkıyor ve Sultan
Vahideddin, hakkındaki tartışmalara belgeleriyle, mektuplarıyla, yarım bıraktığı anılarıyla, yani kendi kalemiyle katılıyor... Murat Bardakçı'nın titiz bir araştırmayla topladığı ve bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış belgelere dayanarak kaleme aldığı "Şahbaba" sadece Sultan Vahideddin'in değil, ailesinin ve yakın çevresinin de hikayesi... Hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın ifadesiyle, "Masalı andıran bir hayat yaşayıp başdöndürücü iniş-çıkışlar ve taşkın fırtınalar atlattıktan sonra pek de kolay olmayan bir şekilde ayakta
kalabilen insanların" öyküsü...

2.Son Padişah Vahdettin
Yılmaz Çetiner
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

3.Yıldız'dan Sanremo'ya
Vahdettin'in Dördüncü Kadınefendisi Nevzat Vahdettin'in Hatıraları ve
150'liklerin Gurbet Maceraları
Nevzat Vahdettin
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

1937 yılında Tan Gazetesinde dizi olarak yayınlandığı zaman büyük yankı yapan bu kitap iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım olan Osmanlı Padişahı Vahdettin'in Dördürcü Kadınefendisi Nevzat Hanım'ın hatıralarından ibarettir. Son derece önemli olan bu hatıralarda Nevzat Hanım'ın Sultan Reşad'ın sarayında geçirdiği çocukluk dönemi, Vahdettin'in Dördüncü Kadınefendisi olarak katıldığı Vahdettin'in haremine ait hatıralar ve son nefesine kadar yanında bulunduğu Vahdettin'in Sanremo'ya ait hatıraları anlatılmaktadır.

İkinci kısımda ise Vahdettin'in yurt dışına kaçışından sonra gittiği Malta, Hicaz ve Sanremo'da başından geçenlerle, İngiliz elçiliğine sığınıp bir süre Taşkışla'da kalan, daha sonra İngiliz gemileriyle yurt dışına çıkarılan ve büyük bir çoğunluğu 150'likler listesine dahil olanların Malta, Mısır, Sanremo, Romanya, Yunanistan ve Hicaz'da başlarından geçenler yer almaktadır.

Munky
18-07-07, 06:00
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Jandarma Villa'da

KREDİ BORCUNU ÖDEMEYEN BANU ALKAN ZOR DURUMDA.. VİLLASI JANDARMA ZORUYLA BOŞALTILDI. ALKAN'IN ANNE VE BABASI SOKAKTA KALDI..


2000 yılında 'Nerdeee bende site kuracak para' repliğiyle ününe ün katan, magazin gündeminin en tepesine yerleşen Yeşilçam'ın Afrodit'i Banu Alkan, evinden jandarma zoruyla çıkarıldı... Banu Alkan, 1998 yılında Ziraat Bankası'ndan 5 milyar lira kredi aldı. Ancak, kredi borcunu ödemeyen sanatçının, Balıkesir'in Edremit ilçesi Altınoluk'taki lüks villası 24 Şubat 2000'de icra yolu ile satıldı. Alkan'ın anne ve babasının da oturduğu villa 26 milyar 500 milyon liraya Mehmet Yüzüak'a satıldı. Bunun üzerine Yeşilçam'ın Afrodit'i satış için Yargıtay'a ret davası açtı; ancak kaybetti. Alkan, gönderilen ihbarları dikkate almadı ve villayı boşaltmadı. EŞYALAR BAHÇEDE... Ve 25 Mayıs 2001... Villayı satın alan Mehmet Yüzüak'ın avukatı ve icra memurları, Altınoluk Jandarma ekiplerinin gözetiminde villayı boşalttı. Alkan'ın değerli eşyaları da haciz edilirken anne ve babası ise sokakta kaldı. Edremit İcra Dairesi tarafından haciz edilen beyaz eşyalar ile mobilyalardan oluşan değerli eşyalar paraya çevrilmek üzere yediemine alındı. Alkan Ailesi, geceyi komşularında geçirdi.

Munky
18-07-07, 06:00
Şovmen. Asıl adı Beyazıt Öztürk. 4 Temumz 2001 tarihinde memleketi Artvin'e giderek Ardanuç ilçesinin Gümüşhane köyünde ailesi ve akrabalarıyla kucaklaştı. Annesi Nurten Öztürk'le birlikte babasının doğduğu evi ziyaret eden Beyaz, evin balkonunda bir süre oturdu. Anne Nurten Öztürk, "Beyaz'ı evlendirmeyi düşünüyor musunuz?" sorusuna, "Hayatını yaşasın, bekarlığın
tadını çıkarsın. Daha 35'e kadar yolu var" cevabını verdi. Köyü gezdikten sonra baba evinin önünde köylülerden türkü dinleyen, onlarla birlikte ünlü Artvin türküsü "Ayvası ver narı var" söyleyen şovmen Beyaz, tabaka tütününden sigara sarmayı ihmal etmedi

Munky
18-07-07, 06:01
1956 yılında Eskişehir'de doğdu. Ankara Aydınlıkevler Lisesi ve ODTÜ Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Halen reklamcılık yapıyor. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı.

ESERLERİ
Şairin, Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Sırat Şiirleri, Eskiden Terzi adlarını taşıyan şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
18-07-07, 06:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1102.jpg
Gaffar Okkan ( 1952)- (24.01.2001)
Silahlı ve bombalı saldırı sonucu öldürülen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan 1952 yılında Sakarya�nın Hendek ilçesinde dünyaya geldi.İlk ve ortaokulu memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Polis Enstitüsü'ne girdi ve 1970 yılında görevine başladı. Ege Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Okkan, İzmir, Eskişehir, Urfa ve 1993'de Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Kars'ta görev yaptıktan sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne atandı.

Kars Emniyet Müdürü iken, Diyarbakır gibi yıllarca PKK ve Hizbullah terörünün ve aşırı göçün ağır sonuçlarını yaşayan bir ile emniyet müdürü olarak atandı. Hüseyin Velioğlu'nun İstanbul Beykoz'daki villasına yapılan baskında büyük rolü vardı. Gaffar Okkan, Hizbullah'ın çökertilmesinde çok önemli bir rol oynadı. Kadın polisler Diyarbakır'da ilk kez onun emriyle sokağa çıktılar, trafiği yönettiler. İki küçük otomobil aldı Gaffar Okkan. Mavi-beyaza boyattı. İkişer kadın polis görevlendirdi. Bir otomobil kaybolan çocukları toplayıp ailelerine teslim etti, diğeri de yürümekte zorlanan yaşlılara yardım etti. Havaalanındaki kadın polisler yaşlı yolcuların bilet işlemlerini yaptı, uçağa kadar götürdü. Havaalanına tekerlekli sandalye aldırdı. Okkan'ın ilklerinden biri de şehrin kritik noktalarına kurdurduğu kameralardı. Gece yarılarına kadar makam odasındaki dev ekranda sokakları gözlerdi.

Evli ve iki çocuk babası Okkan'ın son Emniyet Müdürleri Kararnamesi'nde ismi İstanbul için geçmişti. Hükümet içinden Diyarbakır'da büyük başarı gösteren Okkan'ın İstanbul'a atanması için yoğun baskı gelmişti. Ancak İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, ��Diyarbakır'da başarılı işler yapıyor, onlara devam etsin�� demişti.Okkan'ın adı daha önce Ankara Emniyet Müdürlüğü için de geçmişti. Diyarbakırspor Kulübü Başkanı olarak sporla yakından ilgilenen ve halkla içiçe yaşayan ve Gaffar Okkan 24 Ocak 2001 tarihinde Diyarbakır�da pusu kurularak öldürüldü.Okkan�la birlikte 5 polis memuru da öldürüldü.Suikastı Hizbullah örgütünün yaptığı sanılıyor.

Ölmeden önce Diyarbakırspor Eğitim Vakfı�nın kuruluş çalışmalarını yürüten Gaffar Okkan, 30 Eylül 2000 tarihinde, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti tarafından Diyarbakır�da huzur ve güveni sağladığı için ´Yılın Bürokratı´ seçilmişti.

Munky
18-07-07, 06:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1161.jpg
Hakan Şükür ( 01.09.1971)
1 Eylül 1971�de Adapazarı�nda doğdu.1987-1990 arasınad Sakaryaspor�da oynadı.1990-1992 yıllarında Bursaspor�da, 1992�de transfer olduğu Galatasaray�da 2000 yılına kadar oynadı.
342 lig maçında oynadı, 194 gol attı.60 kez giydiği A Milli Takım formasıyla 29 gole imza attı.52 kez Avrupa Kupaları�nda forma giydi ve 27 gol attı.3 defa gol kralı oldu.Galatasaray�da 6 lig, 3 Cumhurbaşkanlığı, 4 Türkiye, 4 TSYD, 1 UEFA Kupası sevinci yaşadı.Avrupalılar ona Boğaz�ın Boğası diyor.İtalya�nın Inter Kulübü�ne transfer oldu.

Munky
18-07-07, 06:03
AKKINDA YAZILANLAR

G. Saray�da Cansun devri
Türkiye 15 Temmuz 2001

Cansun: 972, Erzen: 435
Olağanüstü kongrede rakibi Ateş Ünal Ezen�e 537 oy fark atan Mehmet Cansun, G.Saray�ın 31. başkanı oldu. Galatasaray Lisesi�ndeki kongrede oy kullanan 1440 üyenin 972�si Cansun�u, 535�i de Erzen�i tercih etti. 17 oy geçersiz sayılırken, Faruk Süren�e 11, Fatih Terim�e 3, Cüneyt Tanmna ve Cevap Prekazi�ye de 1 oy çıktı. Cansun, seçildikten sonra yaptığı açıklamada, �Böyle sıcak bir havada tatillerini kesip kulüplerine sahip çıkan üyelerimize şükran borcumuzu ödemek istiyoruz. Ellerini taşın altına soktular. Eylül ayında herkes İstanbul�a döndüğünde büyük bir davetle teşekkürlerimizi sunacağız. İnsanların birbirini kırmadığı,ı hakiki G.Saraylı gibi davrandığı muhteşem bir kongre oldu. Bu teveccühe lâyık olmaya çalışacağız ve söz verdiğimiz taahhütlerimizi yerine getireceğiz� dedi.

Borçsuz Cimbom vaadi
Mehmet Cansun, 22 milyon dolar olarak açıkladığı banka borçlarını olağan kongre tarihi olan 2002�nin Mart ayına kadar ödeme taahhüdünde bulunarak �Bu sözümü yerine getiremezsem aday olmayacağım� dedi. G.Saray�da �sevgi ve kardeşliği� sağlamaya çalışacağını söyleyen Cansun �Stadın inşaatı için elimizde büyük proje var, bu projemizi hayata geçireceğiz. Geçen sene kıl payı kaçırdığımız şampiyonluğu da bu sezon geri alacağız. G.Saray�ı tüm branşlarda bulunduğu konumun altına düşürmeyeceğiz� şeklinde konuştu.
Xxxxxxxx

Munky
18-07-07, 06:04
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2551.jpg
Sadi Tekelioğlu ( 1955)
Görev : Teknik Direktör
D. Tarihi : 1955 Trabzon
Medeni Durum : Evli ve 2 çocuk babası
Kariyeri : Trabzonspor (Amatör) Sebatspor (Profesyonel) Antrenörlük Kariyeri : Trabzonspor Altyapı Gençlerbirliği Konyaspor Rizespor Bafraspor Kastamonuspor Türkiye Futbol Federasyonu Erzurumspor Trabzonspor Başarılar : Trabzonspor Genç Takımı ile 3 defa Türkiye Şampiyonluğu, Trabzonspor Ümit Takımı ile 1 defa Türkiye Şampiyonluğu, Trabzonspor 3. lig takımı ile 1 defa şampiyonluk, Bafraspor ile 3 lig şampiyonluğu (2.lige terfi), Gençlerbirliği ile 1. ligde Türkiye Kupası finali, Erzurumspor ile Türkiye 2. ligi şampiyonluğu ile 1. lige terfi (Erzurumspor'u 33 yıl aradan sonra 1. lige çıkartmıştır)

Munky
18-07-07, 06:04
1932 yılında Arnavutluk7un başşehri Tiran'da doğdu.Nadiye ve Allaman Çupi'nin oğlu.Vefa Lisesi'nden mezun oldu.İstanbul Amatör Küme'de futbol oynadı.Gazetecilik mesleğine Günlük Spor gazetesinde spor muhabiri olarak başladı.Son Havadis, Türkiye Spor, Yeni İstanbul, Akşam, Tercüman ve Milliyet gazetelerinde spor yazarı olarak çalıştı.Fransızca biliyordu.Evli ve bir çocuk babası.TSYD ve T Gazeteciler Cemiyeti üyesi.Sürekli basın kartı sahibi olan Çupi 6 Şubat 2001 tarihinde İstanbul'da öldü.

Munky
18-07-07, 06:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2545.jpg
Seyfi Karaca ( 1955)
Tekstilci ve İnşaatçı 1955 yılında Sivas'ta doğdu. Yüksek öğrenimini Ticari İlimler Akademisi İşletme bölümünde tamamladı. Meslek hayatında Koç Grubunda ve Karaca Yapı firmasında uğraş verdi. Halen kendine ait KARACA Yapı Firması'nın yanı sıra Alman hazır mutfak firması Nobilia'nın temsilciliği ve tekstil alanında Sarar mağazaları ile faaliyet gösteren Karaca, evli ve iki çocuk sahibidir.

Munky
18-07-07, 06:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/285.gif
Nasreddin Hoca
Türk halk bilgesi ve fıkra kahramanı

Eskişehir�in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde 1208 yılında doğdu, 1284 yılında Akşehir'de öldü Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun hayatıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştığı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründüğü bile vardır.

FIKRALARININ ÖZELLİKLERİ

Nasreddin Hoca'nın değeri, yaşadığı olaylarla değil, gerek kendisinin, gerek halkın onun ağzından söylediği gülmecelerdeki anlam, yergi ve alay öğelerinin inceliğiyle ölçülür. Onun olduğu ileri sürülen gülmecelerin incelenmesinden, bunlarda geçen kelimelerin açıklanışından anlaşıldığına göre o, belli bir dönemin değil Anadolu halkının yaşama biçimini, güldürü öğesini, alay ve eğlenme türünü, övgü ve yergi becerisini dile getirmiştir. Onunla ilgili gülmeceleri oluşturan öğelerin odağı sevgi, yergi, övgü, alaya alma, gülünç duruma düşürme, kendi kendiyle çelişkiye sürükleme, dinin temel kabulleriyle çelişmeden çok ince bir söyleyişle hoşgörüyü yeğlemedir. O, bunları söylerken bilgin, bilgisiz, açıkgöz, uysal, vurdumduymaz, utangaç, atak, şaşkın, kurnaz, korkak, atılgan gibi çelişik niteliklere bürünür. Özellikle karşısındakinin durumuyla çelişki içinde bulunma, gülmecelerinin genel özelliğidir. Bu özellikler Anadolu insanının, belli olaylar karşısındaki tutumunu yansıtan, düşünce ürünlerini oluşturur. Nasreddin Hoca, halkın duygularını yansıtan, bir gülmece odağı olarak ortaya çıkarılır.

Söyletilen kişi, söyletenin ağzını kullanır, böylece halk Nasreddin Hoca'nın diliyle kendi sesini duyurur. Nasreddin Hoca, bütün fıkralarında, soyut bir varlık olarak değil, yaşanmış bir olayla, bir olguyla bağlantılı bir biçimde ortaya çıkar. Olay karşısında duyulan tepkiyi ya da onayı gülmece türlerinden biriyle dile getirir. Tanık olduğu olaylar, genellikle, halk arasında geçer.

KARAKAÇAN Nasreddin Hoca fıkralarında dile gelen, onun kişiliğinde, halkın duygularını yansıtan başka bir özellik de eşeğin yeridir. Hoca eşeğinden ayrı düşünülemez.Karakaçan onun taşıtı, bineği olduğu kadar belirli özellikleri olan bir arkadaş karakteri de simgeler.

Munky
18-07-07, 06:08
Pop Müzik
Doğum Yeri : Kırklareli
Doğum Tarihi : 1963
Kişisel Bilgiler : Candan Erçetin, İlk ve orta okulları Kırklareli�de okuduktan sonra Galatasaray Lisesi´ne girdi. Mezuniyetin ardından, Klasik Arkeoloji dalında İstanbul Üniversitesi´nde Yüksek Lisans öğrenimi gördü. 1979 yılında girdiği İstanbul Belediye Konservatuarı Şan bölümünü 1991 yılında bitirdi.

Kariyeri : 1986 yılında 'Halley' adlı parça ile 'Klips ve Onlar' grubunun elemanı olarak Norveç´de yapılan Eurovizyon Şarkı Yarışması´nda Türkiye´yi temsil etti. Öğrenimi nedeniyle çeşitli şarkı yarışmaları dışında bir süre sahne çalışması yapmadı. Profesyonel müzik hayatına 1989 yılında Siyah & Gümüş adlı gece klübünde Ariie Antique ve Chansons söyleyerk başladı. Daha sonra Caz Bar (Paris Nights Cabaret), Küfe (Restaurant), Royal Bistro, Galatasaray Cemiyeti, Moda Deniz Klübü, Home store ve Swiss Hotel´de (La Com D´or Restaurant) uzun süreli sahne programlarını sürdürdü.

İşkadını
Şarkıcılığın yanısıra, Turizm & Organizasyon, Prodüksiyon, Promosyon ve Menajerlik alanlarında muhtelif çalışmalarda bulundu. Daha sonra Kanal D´de 94 Ekim ayında başlayan ve 17 hafta süren, Kol Düğmeleri adlı Erkek Magazin Programının sunuculuğunu yaptı. Candan Erçetin halen Galatasaray Lisesi´nde müzik öğretmenliğini sürdürmektedir. Sahne programının önemli bölümünü Fransız Chansonsları oluşurmakla beraber, repertuarında Türkçe, İngilizce, İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Yunanca nostaljik şarkılar da yer almaktadır.

Yalan

Geri döndüren gördün mü geçmişi
boşa soldurdun o nazlı gençliği
bir avuç toprak için yor kendini

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

zaman kendini benzetmez herkesi
hesapsız açar baharlar pembeyi
açmadığın dalda sözün geçer mi

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

sitem etme haberi yok dağların
gözlerini ellerinle bağladın
faydası yok geç kalınmış figanın

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

Munky
18-07-07, 06:08
2 Ocak 1943 yılında İstanbul´da dünyaya geldi.Sahnelerle ilk kez 1958 yılında Galatasaray Lisesi´nde öğrenciyken tanıştı.Galatasaray Lisesi´ni bitirdikten sonra yüksek öğrenimini tamamlamak için Belçika´daki 'Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi´ne gitti.

Grubu 'Kurtalan Ekspres' ile beraber Türkiye´de ve yurtdışında birçok ülkede konserler verdi.Yaptığı 200´den fazla beste sayesinde 12 altın ve 1 platin albüm kazandı. Ayrıca bu besteler Arapça, Japonca, Farsça, İngilizce ve Fransızca gibi birçok dile çevrilerek farklı sanatçılar tarafından yorumlandı.

Manço´nun şarkıcı ve besteci kişiliği, sunucu ve program yapımcısı kişiliğiyle de birleşerek ortaya herkesin çok sevdiği 'Barış Manço' çıktı.Ekranların en sevilen eğlence ve kültür programlarından biri olan '7´den 77´ye', ilk olarak 1988 yılında TRT1´de yayınlanmaya başladı.
'Türkiye´nin Evliyası' lakabını da kazanan sanatçının, 'Barış Manço Live In Japan' (1996) adlı albümü, Japonya´daki konserinin canlı kayıtlarının olduğu bir albüm . Bu albümün özelliği, Manço´nun bizlere veda etmeden önce yayınladığı son albüm olmasıydı.Ancak ne yazık kı, 40 yıllık sanat hayatının en sevilen parçalarını yeniden düzenlediği 'Mançoloji ' adlı albümünün piyasaya çıkışını kendisi göremedi. 311 Ocak 1999 tarihinde İstanbul'da öldü.

DİSKOGRAFİ:
Dünden Bugüne (1971)
Barış Manço 2023 (1975)
Ben Bilirim (Sakla Samanı Gelir Zamanı) (1976)
Barış Mancho (1976)
Sarı Çizmeli Mehmet Ağa (Yeni Bir Gün) (1979)
20. Sanat Yılı Disco Manço (1980)
Sözüm Meclisten Dışarı (1981)
Estağfurullah Ne Haddimize (1983)
24 Ayar Manço (1985)
Değmesin Yağlı Boya (1986)
Sahibinden İhtiyaç (1988)
Darısı Başınıza (1989)
Mega Manço (1992)
Müsadenizle Çocuklar (1995)
Live In Japan (1996)
Mançoloji (1999)
Barış Manço 2000 (2000)


Devlet sanatçiligindan seref madalyasina ünvanlari sunlardir:

Türkiye Cumhuriyeti: Devlet Sanatçisi - Ankara (1991)
Hacettepe Üniversitesi: Onursal Doktora- Ankara (1991)
Soka Üniversitesi: Uluslararasi Kültür ve Baris Ödülü- Tokyo, Japonya (1991)
Belçika Kralligi: Leopold II Sövalyesi Nisani Brüksel- Belçika (1992)
Fransiz Kültür Bakanligi: Edebiyat ve Sanat sövalyesi Nisani Paris, Fransa (1992)
Türkmenistan Cumhurbaskanligi: Türkmen Vatandasligi Askabat, Türkmenistan (1995)
Pamukkale Universitesi: Onursal Doktora- Denizli (1995)
Min-On Vakfi: Yüksek Seref Madalyasi Tokyo, Japonya (1995)

Munky
18-07-07, 06:09
İlhan İrem
1 Nisan 1955 tarihinde Bursa�da dünyaya geldi. 1973 yılında, besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak müzik dünyasına girdi. Yalnızca kendi eserlerini seslendirerek kendine özgü bir ses oldu. Seksenli yıllarda öykülerini besteleyerek kurguladığı uzun soluklu müzik eserleriyle, senfonik rock tarzında çalışmalara yöneldi. Aynı yıllarda yazı çalışmalarına da başlayan sanatçı, bugüne kadar hikayelerini, denemelerini ve şiirlerini içeren beş kitap yayınladı. İlhan İrem ressam kişiliğiyle de biliniyor� İşte Hayat, Boşver Arkadaş, Konuşamıyorum, Anlasana, Sazlıklardan Havalanan gibi şarkıları İlhan İrem klasikleridir. Son albümü �Cennet İlahileri�nde mistik eserlere yer verdi.

İlhan İrem Kronolojisi

1969 - Ortaokul son sınıfta 14 yaşındayken okulun lise bölümünde okuyan müzisyenlerin çağrısıyla, okul orkestrasına solist olarak girdi.
1970 - Meltemler orkestrası ile Milliyet gazetesinin düzenlediği Liselerarası Müzik Yarışması'nda Marmara Bölgesi birincisi oldu. Aynı kadro ile 1972'ye kadar Bursa Çelik Palas Oteli'nde ve Uludağ diskolarında dans müziği şarkıcılığını sürdürdü.
1973 - Besteci, söz yazarı, yorumcu olarak müzik dünyasına girdi. İlk 45'lik: "Birleşsin Bütün Eller / Bazen Neşe Bazen Keder".
1974 - İlk hit: "Yazık Oldu Yarınlara / Haydi Sil Gözlerini" İkinci 45'lik.
1975 - "Anlasana / Ne Güzel Bak Yaşamak" Üçüncü 45'lik.
1976 - "Bir Varmış Bir Yokmuş (Kuklacı Amca) /Hasretim Sana". Dördüncü 45'lik. Tanrı'yı sorguladığı, metafizik bağlamdaki ilk yapıtı 30.000 adet basıldıktan sonra gelen baskılar sonucu plak şirketi tarafından toplatıldı.
1975 - "Ver Elini / Üzülme Dostum". Beşinci 45'lik.
1976 - "İlhan İrem 1973-1976". İlk 33'lük.
1976 - "Havalar Nasıl / Gözünü Seveyim". Altıncı 45'lik.
1977 - "Sensiz de Yaşanıyor (İşte Hayat) / Son Selam". Yedinci 45'lik.
1978 - "Ayrılık Akşamı (Konuşamıyorum) / Sen Bilirsin". Sekizinci 45'lik.
1979 - "Bir Zamanlar / Yeni Bir Şarkı". Dokuzuncu 45'lik.
1979 - İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası'nın da yer aldığı kalabalık müzisyen kadrosu eşliğinde doldurduğu senfonik anlamdaki albüm çalışması: "Sevgiliye". Esin Engin'in aranjörlüğünde hazırlanan albümde ilk kez akademik bir çalışmaya girer ve ilk kez kendisine ait olmayan bir şiiri besteler: Nazım Hikmet-Hoşgeldin. Albümün şarkılarından "Bir Yıldız" ile 1979 Eurovision Türkiye finaline kalan sanatçı, yarışamadan askere alındı.
1980 - Eylül ayında askerden döndü. 70'li yıllar boyunca aşk baladları söyleyen İrem, bir değişim sürecine girdi. 80'lerin ikinci yarısında belirginleşen bu yeni çizgi, yeni bir dinleyici kitlesi ile bütünleşti. Bu arada düşünceleriyle, görüntüsüyle, ürettikleriyle bambaşka bir İlhan İrem doğdu. Sanatçının anlatımıyla bu değişim 12 Eylül sonrası gördüğü Türkiye manzaralarında yaşadıklarıyla, birikimleriyle şekillenen bir değişimdi. İrem'in anladığı manadaki pop müziğin erimesi, arabeskin krallığı, ardından gelen piyanist ve udi şantörler, kısacası müziğin el değiştirmesi bir yana; asıl devrimi başlatan, insan ve sanatçı olarak farklı bir çizgiye yönelişini ateşleyen olgu, en yakınlarından başlayarak sevdiklerinde, arkadaşlıklarında, müzik dünyasında ve neredeyse tüm Türkiye genelinde hissettiği duyarsızlıktı. İnsanların birbirinden uzaklaşması, ilişkilerin, sevgilerin şekilciliğe, sahteciliğe dönüşmesi, göçler ve arabesk yaşamın teknoloji transferi ile reaksiyona girip pop çağını patlatması... Böyle bir ortamda insan olarak, sanatçı olarak hayatının anlamını sorgulamaya başladı. 1980 yılına kadarki hayatını gözden geçirince, içtenliksiz, soluk, günü yaşayan anlamsız kalabalıklar olduğuna karar verdiği insanlardan ve üretilenden çok şekille ilgilenen popüler kültürden uzaklaştı. Bir anlamda yabancılaşarak 87'ye kadar sürecek bir inziva için evine kapandı. Kalın perdeleri sıkı sıkıya örtülü Tarabya'daki evinde bugünkü İlhan'ı oluşturan uzun yalnızlıklar yaşadı. Kendi içine, iç uzaylarına derin yolculuklar yapmayı öğrendi. Bu kapanış 70'lerin şarkılarındaki iyileşmez hüzünden mistik huzura, metafiziğe uzanan bir serüven başlattı.
1981 - Döneme göndermeler içeren onuncu ve son 45'liği "Er Mektubu Görülmüştür / Bal Ağızlım" ile askerde yaptığı bestelerinden oluşan albümü "Bezgin" yayınlandı. Aynı günlerde, yedi yıllık bir çalışmanın ürünü olacak, kesintisiz 150 dakikalık bir rock senfoni olan "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..." üçlemesini bestelemeye ve kitabını yazmaya başladı.
1983 - Yaşam, ölüm ve ölüm ötesinin anlatıldığı üçlemenin ilk ayağı olan "Pencere" yayınlandı. Şarkı sözlerindeki evrensel örgü ve derinlik, metafizik çıkışlı kozmik açılımlar ve yüksek müzikalite.
1985 - Üçlemenin ikinci albümü olan "Köprü": Enerji dönüşümü bağlamında ölümün anlatımı. Yayımlanan ilk kitabı olan "Pencere... Köprü... Ve Ötesi..."nde İlhan İrem'in rock senfonideki müzikal anlatımı kaleme aldığı öyküsü, bu öykünün Nuri Kurtcebe tarafından görüntülenmiş çizgileri ile Burak Eldem, İzzet Eti ve Adnan Özer'in İlhan İrem müziği üzerine kapsamlı bir araştırması yer aldı. Aynı yıl İlhan İrem'in üretimlerindeki titreşimleri algılayan, "ışık ve sevgiyle" felsefesini hayatlarına geçiren dinleyicileri tarafından İrem Bağı adlı birliktelik kuruldu.
1986 - Türkiye'ye Eurovision'da o zamana kadar en iyi ikinci dereceyi getiren "Halley" projesini yapıp, sözlerini yazdı, besteci Melih Kibar'a teslim etti. TRT ile olan sorunları yüzünden yurt dışındaki yarışmaya gitmedi. Resim çalışmaları ve Bursa'da ilk sergi.
1987 - İrem müziğinin evrensel huzura ve meditasyon boyutlarına ulaştığı albüm: "Ve Ötesi". Yayımlanan ikinci kitap: "Uzaklarda Biri Var (Denemeler)".
1988 - Eski ve yeni dinleyicileri buluşturmak için bir albüm: "Dünden Yarına".
1989 - "Uçun Kuşlar Uçun" albümü. Kültür Bakanlığı tarafından albümden çıkarılması şartıyla bandrol verilen, halen yayını ve çalınması yasak şarkı "Blues For Molla".
1990 - Üçüncü kitap: "Katastrof (Şiirler)".
1991 - Hansu İrem ile evlendi (1 Ekim).
1992 - "İlhan-ı Aşk" albümü.
1994 - "Koridor": 8 yılda tamamlanan yapıt bir anlamda ulaşılan şiirsel ve müzikal yetkinliğin, İlhan İrem felsefesinin manifestosu niteliğinde. Dördüncü kitap: "Delirium (Denemeler)". Ayrıca sert ritimli şarkılar ayıklanarak ve bazı ilavelerle Koridor albümünün meditasyon versiyonu "Romans" albümü.
1995 - "Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem1" albümü.
1997 - "Aşk İksiri & Cadı Ağacı / The Best Of İlhan İrem2" albümü.
1998 - "Hayat Öpücüğü / The Best Of İlhan İrem3" albümü. Beşinci Kitap: "Millenium/Sanalizasyon Fareleri, Yarasalar Ve Diğerleri Denemeler)".
2000 - İlhan İrem sevenlerden gelen yoğun istek üzerine 1980'li yıllarda çıkardığı "Bezgin", "Pencere", "Köprü", "Ve Ötesi" isimli albümlerini, aynı yıllarda kaydedilmiş özdeş versiyonlarla tekrar yayınladı: "Bezginin Gizli Mektupları", "Uçuk Mavi Pencere", "Bulutlara Köprü", "Düşler ve Ötesi".
2001 - İlhan İrem uzun süredir üzerinde çalıştığı, yeni şarkılardan oluşan albümünü yedi yılda tamamlayıp yayımladı: "Seni Seviyorum". Bu albüm sanatçının anlatımlarının gelecekte ulaşacağı boyutlara dair derin işaretler taşımaktadır.
2002 - Şalamar (rock versiyon), sadece radyolarda çalınmak üzere dağıtıldı.
2003 - "Bir Meleğe Aşık Oldum / Best Of 4" le birlikte tüm diskografisi ulaşılabilir hale geldi.
2004 - "Işık ve Sevgiyle 30 Yıl" albümüyle 30. sanat yılını kutladı ve "HERŞEY ŞİMDİ BAŞLIYOR" dedi.
2006 - "Cennet İlahileri" albümünü yayınladı ve �üretimlerimin şahikası bir albüm oluşturdum.� diye nitelendirdi.
2006 - 14 yıllık hasretin ardından 29 Eylül İstanbul konseri ile başlayan, İzmir ve Ankara ile devam edecek konser organizasyonu düzenlendi.
İlhan İrem�le ilgili bazı önemli linkler :
http://www.ilhaniremkonserleri.com
http://kopru.fisek.com.tr
http://www.ilhanirem.net
http://www.ilhaniask.com
http://www.melektozlari.com (İlhan İrem Forumları)
http://www.kanatsesleri.com
http://www.iirem.com
xx

HAKKINDA YAZILANLAR

Hikmetinden sual olunmaz
Naim Dilmener
Radikal / Radikal İki 18 Haziran 2006

Müzik dünyasının geleneksel standartlarına hiçbir zaman yüz vermemiş olan İlhan İrem, yeni albümü Cennet İlahileri ile piyasa kurallarını hiçe sayıyor.

İlhan İrem'in yeni albümü 'Cennet İlahileri' nihayet yayınlandı. Sanatçının uzun süredir üzerinde çalıştığı bilinen, duyulan bu albümü birkaç anlamda yeni bir 'dönem' ya da 'çağ'ın işareti.

Bu albümle birlikte, İlhan İrem uzun süredir birlikte çalışıyor olduğu EMI'den ayrıldı, 2000'li yılların nitelikli ve çalışkan firmalarından TMC'ye geçti. Bu, yeni başlamış dönem ya da çağ ile ilgili 'teknik' bir ayrıntı ama basit ya da o kadar da sözü edilmeye değmez bir ayrıntı değil. Çünkü 'gönderme' ve 'simge'lerin adamı İlhan İrem, aynı zamanda sık sık 'yeni bir beyaz sayfa' açmanın da peşinde oldu ve muhtemelen bu firma değişikliği de, özellikle (ya da bile isteye) bu 'ilahi' son albüme denk getirdi. ama yeni dönemin asıl belirleyici unsuru hiç şüphesiz İrem'in müzikal anlamda geldiği 'son nokta' ya da yanaştığı yeni 'liman, 1973 yılından beri bizi değişmeye zorlayan, her şeyi olduğu ya da göründüğü gibi değil de sağını, solunu, altını, üstünü kurcalayarak kavramamızı öğütleyen İlhan İrem 'Cennet İlahileri' yeni bir tepe noktasında! Yola 1973 yılında "bütün ellerin birleşmesi" gibi naif ötesi bir duygu ile yola çıkmış, geçen zaman içinde hem kendisi değişmiş hem de dinleyicisini eğitmiş ve değiştirmiş (ve bir 'bilge adam' olarak kabul edilip bağırlara basılmış) sanatçı, artık bir parça daha 'sakin'. İlhan İrem müzikal yaşamının kırılma noktası, 80'li yılların başına denk gelir. İrem o yıllarda, yeni bir başlangıç yapmak için eski defterleri dürmek gerektiğini düşünmüş ve hesabı 'Bezgin' albümünün üzerinden görmüş, halletmişti. Müzik dünyasının geleneksel standartlarına hiçbir zaman yüz vermemiş olan İrem, bu albüm sonrası kendisi için piyasa tarafından çizilmiş 'kabul edilebilir' limitleri de kollamaktan vazgeçmiş, ardına dahi bakmadan bildiğini okumaya başlamıştı. 'Patlarsa patlasın' deyip mayınlara basmış, işin 'Ve Ötesi'ne geçmişti. 'Işık ve Sevgiyle' beslenmiş düşünce ve duyguların daha kapalı, daha simgesel bir biçimde dile getirildiği bir dönem başlamıştı 'Bezgin' sonrası. "Beni tanıyan anlayacaktır" diye düşündü İrem ve yanılmadı. Açılan yeni 'pencere', geniş çok geniş bir kapı gibi kabul edildi, zaman içinde İrem'in ardından yürüyenlerin sayısı yüz binleri buldu. Onu bir 'bilge' olarak kalbine basanların sayısı günümüzde de çok fazla.

Zaten İrem'i ayakta tutan da, peşinden gelen, onu takip eden kitlenin derin bağlılığı, sevgisi, desteği. O söylüyor, anlatıyor, onlar da dinliyor ve her söylenenden feyz alıyorlar. 'Cennet İlahileri' belki de en çok onlara bir şeyler söylüyor olacak.

Ama bu sefer İrem, sanki bundan fazlasını istiyor ya da bekliyor gibi. Bu bilinen, çok iyi tanınan kitlenin dışına taşmak, şarkılarını daha geniş bir kesime yaymak istiyor sanki. Belki de bu nedenle ya da bu ve başka nedenlerle o alıştığımız 'kapalı' ya da 'simgesel' dünya (çoğu unsuruyla baki kalmak şartıyla) biraz daha anlaşılır, biraz daha içine kolay girilebilir olmuş. "Işık ve sevgi" unsurları elbette hala baki ama şu netlikte, açıklıkta dizeler de var. "Allahım aç kapılarını" ya da "Hikmetinden sual olunmaz, sıfatların saymakla bitmez..." 'Aşk Kapıları' ve 'Hu' şarkılarının içinden çekip aldığımız bu dizeler, Hansu İrem'e ait. Belki de Hansu İrem kaç yıldır İlhan İrem ile birlikte söylüyor, söylemeye çalışıyor olduklarının adını koymuş oldu böylelikle. Belki. Ama emin değiliz! Belki de, Hansu ve İlhan İrem yalnızca "Bir parça daha..." açık olmaya karar verdiler, tamamen değil de bir parça daha açık. Bu 'bir parça daha açık olma' tahmini yalnızca 'söz' ya da anlatılanlarla ilgili değil. Müzikal yapı (ya da 'sound') da, İrem'in daha önceki albümlerine göre daha 'sade' ya da daha anlaşılır. Hatta İrem'in bu albümdeki vokal biçimi de hesaba katıldığında, 80 başındaki 'Bezgin' günlerine (geriye dönüş değil de) bir köprü atıldığı da söylenebilir. Şüphesiz İrem'in dünyasında artık "Giderken bıraktığım, asmalar üzüm olmuş!" açıklık ya da netliğinde dizeler hiç olmayacak... Ama öyle ya da böyle, açık ya da kapalı, anında anlaşılır ya da içine asla sirayet edilemez, yani nasıl olursa olsun, (bu satırların yazarı, "Boşver boşver arkadaş, başka bulursun..." günlerinden beri sıkı bir ilhan İrem hayranı hatta fanatiği olduğu için bu sözleri büyük bir inançla sarf etmekte) her türlü İlhan İrem şarkısı yaşamı zenginleştirir, dinleyenin önünde başka 'yarın'lar, başka 'dünya'lar açar. Bu sefer de öyle olacak! Büyüklüğü gerçekten hak etmiş 'büyük ve çelebi bir üstad'ın kaç yıldır üzerinde çalıştığı, binbir emek ve zorlukla, yaratıcılık kriziyle tamamladığı bu albüm, bu şarkılar; nerede duruluyorsa durulsun, hangi pencereden bakılıyorsa bakılsın, herkesi ama herkesi etkileyebilecek, dönüştürebilecek bir güce sahip. Yeter ki kulak verilebilsin.

Bulursanız kaçırmayın
İlhan İrem'in (başta ilk dönem 45'likleri olmak üzere) nesi var, nesi yoksa. Ama en çok en çok "Birleşsin Bütün Eller", "Anlasana", "Son Selam" ve "Sensiz de Yaşanıyor" şarkıları "Pencere...Köprü...Ve Ötesi..." kitabı.

Sakın yaklaşmayın
Bu toprakların gördüğü en 'hesaplı kitaplı korsan projesi' olan İlham İren ve Gerçekler Orkestrası'nın "Elveda Sevgilim" 45'liği.

Keşke olsa
(Mesela "Havalar Nasıl Sizin Şehirde" adlı şarkıda) bir İlhan İrem-Göksel düeti.

xxxxxxxxxxxxx

İlhan İrem - 'Cennet İlahileri'ni anlatıyor

Türk pop müziğinin özel sanatçısı, her ürettiği şarkıda ayrı bir duygu ve ayrı bir dünya yaratan bir vokal. �Cennet İlahileri� adlı albümünden medyaya, Türk pop müziğinden şarkısı �Anlasana�yı seslendirmek isteyen Sibel Can�a kadar her şeyi konuştuk.

- Cennet İlahileri albümü nasıl oluştu? Bu albümün çalışmalarına ne zaman başladınız, albümün üretim aşaması nasıl geçti?

2001 Yılındaki, �Seni Seviyorum� albümünden sonra, �Cennet İlahileri� albümü Hansu İrem�le birlikte düşüncelerimizde filizlenmeye başladı. Bu arada �Best Of� serilerine devam ettim.
Albümün çalışmaları iki yılda tamamlandı. İlk sene bestelerin ve şiirlerin yazımı ile geçti. Daha sonraki stüdyo aşaması ise bir yıl sürdü.

Garo Mafyan�ın ev stüdyosunda altı ay devam eden düzenleme ve alt yapı kayıtlarının ardından, Marşandiz Stüdyosunda akustik enstrümanlar, ses kayıtlarım ve miksaj çalışmaları altı aylık bir sürece yayıldı. Alt Yapı kayıtları ve miksajla birlikte toplam 820 saat stüdyo çalışması yaptık.

Stüdyoda olduğumuz süre içersinde, onlarca pop müzik albümünün kayıtları başladı ve bitti !

Xxxxxx

"KÖRLER ÇARŞISINDA AYNA SATIYORUM."
Olcay Ünal Sert
Kral Müzik Dergisi 26 Temmuz - 1 Ağustos 2006

- Cennet İlahileri nasıl oluştu? Fikir ilk kimden geldi?
Cennet İlahileri, iç sesimizle kainatın sesinin birleştiği �Sis�li bir girdapta yaratıldı.

- Cennet İlahileri kaçıncı albümünüz?
23.cü

- Tasavvuf müziğine yönelmenizin özel bir sebebi var mı? Mevlana felsefesini mi benimsediniz?
Tasavvufi, Mevlevi, İlahi, mistik, metafizik, efsanevi, mitolojik�
Işığın içinde her renk vardır. Önce ruh, sonra gözler görür.
Siz beyazı görmüşsünüz.

- İlahi okuduğunuz için eski hayranlarım farklı anlar diye düşündüğünüz oldu mu?
�Havada uçuyordu,
Duvarlardan geçiyordu
Elverdi Şatlup,
Işıktan geçti.�
Körler çarşısında ayna satıyorum.
Gönül gözüyle görebilenler, canımdan can verdiğimi anlayıp alkışlarlar.
Ben Venedik Aynaları satıyorum. Büyülü kristal aynalar. Dokununca kırılıveren.

- Eşiniz Hansu İrem'in daha önceden fanatik hayranınız olduğunu duydum doğru mu?
Bir rüyada karşılaştık. Seslenişimi duydu. Ve geldi.

- Son çalışmanızda eserlerin sözleri çoğunlukla Hansu İrem'e ait, bestelerse çoğunlukla sizin, nasıl bir kombinasyon oluşturdunuz?
Aşkın metafiziği

- "Allah'ım Aç Kapılarını" derken "Cennet Kapıları"nı mı aç demek istediniz, yoksa daha çok iman mı istediniz?
O an ne dilediğimi kim bilebilir ?

- Melih Kibar'ın bestesine sözler yazdınız... "Tüm aydınlık ruhlara" diyerek.... Melih Kibar'ı birde sizin ağzınızdan dinleyebilir miyiz? Özel bir anınız varsa bizimle paylaşır mısınız?
Melih Kibar benim çok eski bir yol arkadaşım. Birlikte çok güzel şarkılar yaptık.
Ayrıca �Pencere� ve �Köprü� albümlerimin düzenlemelerini yapmıştı.
Özel ve değerli bir müzisyendi. Hatıralar sayısız�
Işık içinde olsun.

- Müzik hayatına nasıl atıldınız?
1973 Yılında, �Birleşsin Bütün Eller� adlı şarkıyla başladığım yolculukta bugüne dek,
10 single, 23 albüm yaptım. 33 Işık yılında, 33 yapıttan sonra, herşey şimdi başlıyor.

- Pek çok başarılı albümden sonra inzivaya mı çekildiniz?
İnzivaya çekilmedim. Yalnızca bilinen anlamda tanıtım yapmıyorum.
Dinleyenlerim beni her koşulda arayıp buluyorlar.

- Yazık Oldu Yarınlara, İşte Hayat, Anlasana, gibi klasikleşmiş, sizinle özdeşleşen şarkılara imza attınız... Uzun bir aradan sonra İlahilerle geri döndünüz... Bu değişim nasıl başladı...?
Bütün şarkılarım benim için ilahidir. Hepsi bütünün parçalarıdır. Hazırlayıcı, habercidir.
Cennet İlahileri ise bir şahikadır. Bir sonraki albüme kadar�

- Bir sonraki albümünüz nasıl olacak?
Şu anda cennet İlahileri dinleniyor. Sonrasını daha sonra konuşuruz.

- Sezen Aksu, Selda Bağcan, Ersen, Ahmet Özhan, Samime Sanay gibi sanatçılarda ilahiler okudu... Gülden Karaböcek'in de bir tane ilahi yaptığını biliyorum. Günümüzde maneviyata bir açlık mı var?
Sanal alemde farelerle sörf yaparken üzerimize yapışan virüslere metalik imparatorluklar
Armağan eder, polifonik kahkahalarla insan olduğumuzu sanıp, avunuruz.

- Günümüzde sanat ve sanatçı kavramı çok tartışılıyor... Size göre kimler sanatçı, sanatçı olmanın kriterleri nelerdir?
Sanatçı büyücüdür. Hem cellattır hem kurban. Küllerinden doğan Zümrüd � ü Anka�dır.
Kaf dağının ardındaki ejderhayı bulan herkes sanatçı olabilir.

- Teşekkür ederim...
Işık ve sevgiyle�

Munky
18-07-07, 06:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/342.jpg
Neşet Ertaş ( 1938)
Muzaffer Sarısözen'in tabiri ile bir zamanlar sadece ve sadece "Kırşehirli Mahalli Sanatçı" olarak bilinen Neşet Ertaş'ı binlerce, hatta milyonlarca saz çalıp türkü söyleyen diğerlerinden ayıran nedir? Onun sazımn ve sesinin insanı büyüleyen sırrı nereden gelmektedir? Neredeyse yarım asra varan bir süreden beri gerçek anlamda gönül telimizi titreten, ruhumuzu ürperten bu esrarlı sesin, sazın ve yorumun arka planında neler ve kimler vardır? Sazı gümbür gümbür ses veren, adeta davula eslik edercesine sazının göğsünde pençesiyle sesler çıkaran, hep samimi ve kendi halinde yüreğinin acılarını ve kendi iç gurbetlerini seslendiren; hiç bir medyatik tutumu olmayan, kalabalıklardan ve şöhretten adeta köşe bucak kaçarak pek ortalıklarda görünmeyen; mezhep, parti ve etnik kimlik çağnsımlanna pirim vermeyen, sazından, sözünden ve sesinden gayri hiç bir şeyden medet ummayan bu "Garip" insanı tanımak kadar tanımlamak da gerçekten zor.
Ayaklarının altındaki toprağın renginden, kokusundan haberdar olan, bastıkları yeri az çok tanıyan, yürekleri hep türkülerle birlikte atanlar için Neşet Ertaş, belki de tam bir "yaşayan efsane"; meçhul, uzak, esatiri ve sırlarla dolu...

Neşet Ertaş'ın bir iki cümlede özetlenebilecek resmi biyografisi bize belki sadece ipuçları verebilir. Onun "1938 yılında Kırtıllar Köyü'nde Döne'den doğma Muharrem Ertaş'ın oğlu" olduğunu; Kırşehir, Yozgat ve Keskin'in çeşitli köylerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarının ardından, 15 yaşında çıktığı gurbet hayatinin hala devam etmekte olduğunu bilmenin fazla bir anlamı olmayabilir. Neşet Ertaş'ı tanımak, asıl onun ruh ve gönül macerasım bilmeyi gerektirir ki burada hemen karşımıza, Neşet Ertaş'la en rafine üslubuna kavuşan Orta Anadolu Abdal Müziği geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalanndan olan babası Muharrem Ertas karşımıza çıkar.

İşte Neşet Ertaş, babası Muharrem Usta ile adeta Anadolu'daki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen/Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasım sağlamıştır.
1960'lardan itibaren binlerce yıllık sazımız bağlama ile birlikte anılan; sadece geniş halk kesimlerinde değil, ciddi musiki çevreleninin ve gerçek türkü dostlarının da gündeminden hiç düşmeyen Neşet Ertaş'ı farklı bir bağlamda değerlendirmek gerekiyor- Çünkü o aslında bir anlamda tam bir yöre sanatçısı olmasına rağmen yaygın şöhreti ve söylediği türkülerin popülaritesi ile ülke genelinde tanınan biri olarak, hem babası Muharrem Ertaş'tan, hem de bu geleneğin diğer usta isimleri olan Hacı Taşan ve Çekiç Ali'den de ayrılır. Bir başka söyleyişle onun sanatı için, başta Muharrem Usta olmak üzere. Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Abdal/Türkmen Müziği geleneğinin çeşitli yörelerde farklı tavır ve üsluplarda karşımıza çıkan diğer ustaları da dahil olmak üzere hepsinin üst seviyede bir sentezi ve esrarlı bir bileşkesi denilebilir.

Neşet Ertaş'ın sanatı hayatı ile hayatı sanatı i1e o kadar içice ki, çalıp çığırdığı türkü ve bozlaklarında bütün bir hayat hikayesini bulmak mümkün olduğu gibi, hayatına yakından baktığımızda da o içli türkülerin, acılı bozlakların nelerden nasıl doğduğunun ipuçlarını elde ederiz hemen. Onun yokluk, yoksulluk ve acılarla dolu hayatım "Garip" mahlasıyla yazdığı koşma tarzında usta işi şiirlerle anlattığı ozan yönünü yıllarca kimse farketmedi bile. Babasından tevarüs ettiği geleneksel ve anonim türkülerin, bozlakların dışında, sözleri kendisine ait türküler, bozlaklar söylediğini de farkeden olmadı yıllarca. Sözü ve müziği ile, anonim türkülerdeki erişilmez sadeliği ve estetik seviyeyi yakalayan sayısız türkünün, bozlağın altına attığı mütevazı imzasını kimselere söylemedi bile.
Neşet Ertaş o büyük yaratıcı yeteneği ile okuduğu her eseri yeni baştan öyle bir yorumlar, ona öyle bir ruh ve hava verir ki, adeta yeni bir beste ile karşı karşıya olduğunuzu dahi sanabilirsiniz. Bu durumu, yeteneği, kültürü ve birikimi oldukça sınırlı sığ ve sıradan sanatçıların yorum adına yaptıkları "dejenerasyon" ile karıştırmamak gerekir. Çünkü Neşet Ertaş kendisine ait olmayan bir türküyü bi1e öyle bir okur ve yorumlar ki, o türkü o şekliyle yıllar öncesine ait bir Neşet Ertaş türküsü gibidir artık.
Olağanüstü denilebilecek yeteneği, geleneğe hakimiyeti, gelenekten kopmadan yeniye bağlılığı, yeni zamanların modern zevk ve eğilimlerini gözeten diri ve uyanık tecessüsü ile Neşet Ertaş, hep gündemde kalmış bir sanatçıdır. O, ismi bağlama ile özdeşmiş ve adeta bu dünyaya türkü söylemek için gelmiş gerçek bir türkü ustası... Türküyü bağlamaya, bağlamayı türküye bu kadar yakınlaştıran ve yaklaştıran, adeta birbirlerinin içinde -kendisi ile birlikte- eritip yok eden ikinci bir sanatçı bulmak öyle sanıldığı kadar kolay olmasa gerek.
Neşet Ertaş'ın sanatı; müziğin özünü, ruhunu kavrayan birinin, hiç bir yapmacıklığa tevessül etmeden, olduğu gibi kendini, kendi özünü ve hissettiklerini saza, söze dökmesidir.
Bayram Bilge Tokel

Munky
18-07-07, 06:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1728.jpg
Michael Jackson
Pop Müzik
Doğum Yeri : Indiana/USA
Doğum Tarihi : 29 Ağustos 1958

Michael Jackson müziğinin ötesinde dünya eğlence sektörünün ve onu besleyen batılı kitle kültürünün ortaya sürdüğü bir metadır.

Kariyeri : Babası Joseph, Michael Jackson�ın müzik ve dansa olan ilgisini fark edince, vaktini ve gücünü onun eğitimine ve gelişimine harcadı. Yoğun çalışmalar sonucunda 8 kardeş olan Jackson ailesinden Michael, Marlon, Tito, Jermaine, Jackie �Jackson 5� grubunu oluşturdular. 1964�de Jackson 5 profesyonel anlamda çalışmaya başladı. Bir yıl içinde Jackson kardeşler şarkılarını ve danslarını Harlem, New York�a taşıdılar. Harlem�in ünlü Apollo tiyatrosunda sahne alan Jackson 5 salonu doldurdu ve amatör şov yarışmasında birincilik ödülünü aldı. 1969 yılına kadar Jackson 5 konserlere ve gece şovlarına devam etti. Dönemin en başarılı r&b plak şirketi olan Motown�un kurucusu Berry Gordy�nin Jackson 5 grubunu dinlemesi ile grubun önü açıldı.Beatles�dan sonraki en hızlı çıkışı yakalayan Jackson 5 arka arkaya yaptıkları başarılı albümler ile kitlelerin ilgisini kazandı. Listelerde 1 numaraya çıkan hitler I Want You Back, ABC, The Love You Save ve I�ll Be There hala çalınan ve tanınan klasikler haline geldiler.

Artık tek başına
Motown kısa zaman içerisinde Michael Jackson�un solo yeteneklerini keşfetti. 1971-76 yılları arasında Got To Be There, Rockin� Robin, I Wanna Be There, Ben single�ları yapıldı. Ardından Music&Me, Forever Michael ve The Best Of Michael Jackson solo albümleri piyasaya çıktı. Bu albümler ile Michael Jackson�un kariyerinin ne denli güçleneceği belli oldu.

Michael solo çalışmaları ile beraber Jackson 5 ile beraber çalışmaya devam etti. Grubun ilk üç albümleri Diana Ross Presents Jackson 5, ABC, Third Album piyasaya çıktı. Üçü de satış listelerinde ilk beşe kadar yükseldi. Albüm için çalışmadıkları dönemlerde kapalı gişe dünya turnelerine çıktılar. Alt grup olarak o sıralar tanınmayan Commodores isimli bir grup ile Lionel Richie eşlik ediyordu. Motown için 11 albüm yapan Jackson 5, 1976�da ilerleyen yıllarda Sony Müzik olacak olan CBS şirketi ile anlaştılar. Aynı yıl içine Motown, Jackson 5 Anthology karışık albümünü piyasaya çıkarttı. Jackson 5, Motown�dan ayrılana kadar 100 milyon albüm sattı.

The Jacksons Grup, ismini The Jacksons olarak değistirdi. Solo kariyerine başlamak için Jermain Jackson Motown�da kaldı ve yerine küçük kardeş Randy geçti. The Jacksons, daha önce olduğu gibi hit üretmeye devam etti. İlk albümleri The Jacksons�da yer alan Enjoy Yourself şarkısı single olarak bir milyondan fazla sattı. CBS televizyon kanalında yaptıkları bir gösteri ile kız kardeşleri Rebbie, La Toya, Janet ekranlarla tanıştılar.
Bu dönemde Michael Jackson kendini geliştirme imkanı buldu. Kariyerlerinde ilk kez kendi başına albüm yapma şansı yakaladı. Destiny albümü ile Michael Jackson hit bestecisi olarak da ün salmaya başladı. Albüm, iki milyondan fazla satıldı.

Off The Wall
1979�da Michael Jackson yetişkin bir sanatçı olarak ilk solo albümünü çıkarttı. Bu albüm ile pop müzik ve şov dünyasının öne çıkan bir tipi haline gelen Michael Jackson ilk Grammy ödülünü kazandı. Albümde yer alan single�lar Don�t Stop �till You Get Enough, She�s Out Of My Life ve Off The Wall, bütün listelerde 1 numaraya kadar yükseldiler ve milyonu aşan rakamlarda satıldılar. Off The Wall albümü Amerika Birleşik Devletlerinde 5; dünya genelinde 8 milyon dan fazla sattı. Solo kariyeri ile beraber The Jacksons ile çalışmaya devam eden Michael Jackson besteci ve yazar olarak gücünü platin albüm olan Triumph ile ıspatladı. Bu albümün dev turnesinde The Jacksons 34 şehirde konserler verdiler ve 5,5 milyon dolarlık bir turne cirosu elde etti. Atlanta Çocuk Vakfı için 100,000 dolar getiren bir konser verdiler. 1982�de Michael Jackson, Diana Ross için The Muscles şarkısını yazdı. E.T. (Extra-Terrestrial) albümü ile en iyi çocuk albümü olarak bir Grammy daha kazandı.

Thriller
1982�de yayınlanan Thriller albümünün ilk single şarkısı The Girls Is Mine (Paul McCartney ile düet), milyonu aşan satışları ile albümün yolunu açtı. Thriller, noel başında müzik mağazalarına girdi. Aynı günlerde radyo ve televizyonlara çıkan ikinci single Billy Jean ile albüm satışları birkaç hafta içinde bir milyonu aştı. Üçüncü single Beat It ile Michael Jackson ismi pop dünyasının dışına da taşındı. Rock müziğin efsane gitaristi Eddie Van Halen�in da çaldığı Beat It kısa zamanda rock radyolarında da boy gösterdi. The Jacksons, Motown�un 25 yıldönümü için hazırlanan özel televizyon şovu için tekrar bir araya geldi. Bu televizyon programında Michael Jackson tek başına Billy Jean şarkısını ve tarihe geçen Moonwalk dansını yaptı. Sadece Amerika içinde 50 milyon seyirciyi ekran başına toplayan şov, dünyada da milyonlarca televizyonda yayınlandı. 1983�de Thriller�ın satışları 10 milyonu geçti ve tarihte en çok satan albüm olarak rekorlar kitabına geçti. Bir başka rekor, Thriller klibi ile kırıldı. 14 dakikalık bu klip 900,000 adet satılarak en yakın takipçisini geride bıraktı. Albüm bir çok ödüle hak kazandı; 8 Grammy, 7 Amerikan Müzik Ödülü, 4 Siyah Altın Ödülü, 4 Amerikan Video Ödülü, 3 MTV Ödülü ve People�s Choice Award.

We Are The World
1984�de Michael Jackson ve kardeşleri Victory albümünü çıkarttılar. Thriller�ın sürmekte olan etkisi ile �Victory� çift platin oldu ve Jacksons�ın en çok satan albümü haline geldi. Uluslararası basının büyük ilgisi sayesinde Jacksons�ın Victory turnesi büyük ilgi gördü. Michael Jackson, bütün turne gelirinin bağışlanacağını ilan etti. Bunun üzerine Hollywood Ticaret Odası, yıldızlar geçidine Michael Jackson�un özel yıldızını ekledi. Kariyerinin bir başka başyapıtı olan We Are The World�u 1985�de Lionel Richie ile beraber besteledi. 40�dan fazla sanatçının katıldığı We Are The World, en çok satan single olma özelliğini hala koruyor. Single satışlarından elde edilen gelirin bir kısmı, Afrika�da hüküm süren açlık ile mücadele için harcandı. Michael ve Lionel, bu performanslarıyla Yılın Şarkısı Grammy Ödülü�nü kazandılar.

Bad
1987�de I Just Can�t Stop Loving You ile Michael Jackson tekrar dünya müziğinin gündemini belirledi. 31 Ağustos�da müzik mağazalarına giren albüm, müzik piyasasının gördüğü en büyük sipariş olarak tarihe geçti. Bir başka ilk: Albümde yer alan Man In The Mirror, The Way You Make Me Feel, Bad, I Just Cant Stop Loving You single�larının hepsi, listelerde 1 numarada kalmayı başardı. Michael, 127 konserlik dünya turnesine çıktı. Turne, 1989�un Ocak ayında 125 milyon dolarlık ciro ile Bad için üçüncü bir dünya rekoru kırmış oldu. Daha önce Thriller ile elinde tuttuğu En Çok Satan Klip rekorunu 94 dakikalık Moonwalker ile kıran Michael (1 milyon satış), 1989�da çıkan Michal Jackson�The Legend Continues ile (500,000 satış) eski rekorunu bir kere daha geçti. Bad ile Michael Jackson sayısız ödül ve ünvan kazandı. Dehasının bütün bu ödüllerden daha belirgin kanıtı, dünya çapında elde ettiği satış rakamlarıdır. Toplam 110 milyon albümü satılan Michael Jackson, Jackson 5, The Jacksons ve arada çıkarttığı solo albümleri de eklendiğinde, 210 milyonluk satış rakamlarına ulaşıyor.

Dangerous
1991�de MTV Video Vanguard ödülünün adı, sanatçının onuruna Michael Jackson Video Vanguard olarak değiştirildi. Bir ay sonra Black Or White yayınlandı ve 7 hafta boyunca 1 numarada kaldı. Albümünde yer alan single yine bütün listelerde en üst sıralara kadar yükseldi. In The Closet 6 numaraya, Jam 3 numaraya yükseldi. Albüm dünya genelinde 17 milyon adet sattı. Dangerous dünya turnesinde Michael Jackson, her gittiği ülkede bir numaralı gündem oldu. Sadece Japonya�da, 500,000 seyirci Michael Jackson�u izledi. 1993 yılında bütün dünya basını Michael Jackson�ın müziğini ve kliplerini yayınlıyordu. 27. Superbowl maçının devre arasında sahne alan Michael Jackson, 100 milyon Amerika�lıyı ekran başına toplayarak bir başka rekora imza attı.
Kitle kültürünün rantiyecileri 24 Şubat 1993�de 35. Grammy ödüllerinde Michael Jackson�un Yaşayan Efsane ödülünü verdi. 9 Mart�ta Soul Train Müzik ödüllerinde bir başka balon ödül olan Yılın Hümanisti ödülünü aldı.

Munky
18-07-07, 06:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/555.gif
Zeki Müren
6 Aralık 1931 tarihinde Bursa�da doğdu. Bursa'da başladığı orta öğrenimini İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'nde tamamladı. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pekçok kez sergiledi.

Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usul dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak'ın babası) ile udi Kirkor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdü. Daha sonra, fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan yararlandı.

1950'de sınavla İstanbul Radyosu'na girdi. İstanbul Radyosu�nda 1951'de, canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bundan sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak okumaya başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi.

Zeki Müren 600'ü aşkın plak, kaset, CD doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir muhabbet kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te, "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. Zeki Müren Türkiye'de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur.
İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir demet yasemen" (nihavend), "Gözlerinin içine başka hayal girmesin" (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır.

Zeki Müren 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticari başarı kazanan bu filmden sonra şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği on sekiz filmde daha oynadı. 1955'te de Arena Tiyatrosu'nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda da baş roldeki oyuncuydu. Ayrıca 'Bıldırcın Yağmuru' isimli bir şiir kitabı da vardır.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Çarşamba günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emir Sultan Mezarlığındadır.

Hakkında yazılanlar

1.Zeki Müren
Nalan Seçkin
Bilgi Yayınevi

�Zeki Müren'in ölüm haberi Türkiye gündemine bomba gibi düştü. İlk aşamada kimse inanamadı, fakat gerçekti. Her faniyi bekleyen son onu da 24 Eylül 1996 Çarşamba günü saat 20.59'da TRT İzmir Televizyonu'nun makyaj odasında yakalamıştı. Aslında Azrail'le, bant çekimi yapılan stüdyoda, yüze yakın medya temsilcisinin gözleri önünde selamlaşmıştı ama, kuvvetle olası ki, kendine özgü nezaketi ve tane tane sözcükleriyle can alıcıya yalvardı: "Burada olmasın n'olur!�

Munky
18-07-07, 06:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/368.jpg
Zuhal Olcay ( 1957)
1957 yılında İstanbul�da doğdu. Bir süre tiyatro ve TV oyunculuğu yaptı.
İhtiras Fırtınası adlı filmle sinemaya geçti (1983).

Önemli filmleri: Amansız Yol (Ömer Kavur), Kurşun Ata Ata Biter (Ümit Elçi),
Bir Avuç Gökyüzü (Sinan Çetin), Halkalı Köle (Ümit Efekan), Dünden Önce
Yarından Sonra (Nisan Akman).

Munky
18-07-07, 06:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2247.jpg
Kibariye
Manisa�nın Akhisar ilçesinden İzmir sahnelerine oradan İstanbul�a ve derken tüm Türkiye�ye mal olmuş bir ses bir yorumcu. 1980�lerde İzmir sahnelerinde çalışan Kibariye o yıllarda İzmir fuarına gelen tüm sanatçıların dikkatini çeker. Bunlar arasında Muzaffer Özpınar�da vardır. Ünlü bestekar sanatçıyı o zamanlar İstanbul�da Stardust gazinosunu çalıştıran Turgut Akyüz�e anlatır. Rahmetli Turgut Akyüz Kibariye�yi dinlemek ister. İzmir�den İstanbul�a gelen Kibariye�nin kaderi de böylece değişmeye başlamış olur. Gazinocu Turgut Akyüz tarafından çok beğenilen Kibariye Stardust gazinosunda sahne almaya başlar.

Kibariye çok kısa sürede gerek sesi, gerekse yorum her şeyden önemlisi de doğallığıyla tüm meydanın dikkatini çeker. Böylece bir teklif yılbaşı gecesi (1980) TRT Televizyonundan gelir. Kibariye�nin yaşamını birden bire değiştiren yeni hayat başlamış olur. Kibariye Kimbilir adlı parça ile çıkış yakalar ve 1980�lerden 1990�lara 21. Kaset yapmasını sağlar. Halkın Kibariye�ye gösterdiği yoğun ilgi çeşitli gazinolarda gece klüplerinde Anadolu ve Avrupa turnelerinde çalışması sağlar. Bu çıkış Özel TV kanallarının da ilgisini çeker. İlk show Darısı Başınıza isimli evlendirmeyi konu alan eğlence programı ile Kanal 6 ile başlar, daha sonra "Eğlen Coş İşte Kiboş" ismi ile ATV�de devam eder daha sonra İnter Star�da Kibariye Show ile ve de son olarak TGRT�de yapılan program ile sona erer. Kibariye�nin bugüne kadar çalışmış olduğu şirketler Atlas Plak-Sembol. Sırasıyla Bayşu Plak-Makro Müzik-Banko ve de son olarak PRESTİJ MÜZİK.

Munky
18-07-07, 11:04
Fethullah Arifi Çelebi, tarihçi, şehnameci, Divan şairi ve ressamdır. Şiraz'lı Hattat Katip Derviş Çelebi'nin oğludur. Annesi ise Diyarbakır'lı Şeyh İbrahim Gülşeni'nin kızı idi. İlk kez İran'da, sonra sığınmış olduğu Osmanlılarda şehnamecilik yaptı. 1561 yılında Mısır'da vefat etti.

Munky
18-07-07, 11:05
Osman Turan ( 1914)- (17.01.1978)
1914 yılında, Trabzon'un Çaykara kazasının soğanlı köyünde doğdu. Kuranoğlulları adı ile anılar bir aileden gelmektedir. Babası, Birinci Cihan Savaşında Kafkas Cephesinde şehit olan Hasan Ağadır. Osman Turan, ilk okulu Çaykara'da, Liseyi Trabzon ve Ankara'da bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinden 1940'ta mezun oldu. "On iki Hayvanlı Türk Takvimi" adlı eseriyle doktor oldu. Doktora jürisinin başkanı Prof. Dr. Fuat Köprülü idi. 1944 'de doçentliğe, 1951'de de profesörlüğe yükseldi. 1948'de Paris'te toplanan Şakiyatçılar Kongresine "Selçuklu Türkiye'sinde Toprak Hukuku" adlı tebliği ile katıldı. 1948-1950 yılları arasında Londra ve Paris'te incelemeler yaptı. 1954 yılında Trabzon'dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği 27 Mayıs 1960'a kadar sürdü. Yassıada'da 17 ay tutuklu kaldı. Beraat etti. 1964'te Adalet Partisi Genel başkan Yardımcısı seçildi. 19657e tekrar Trabzon'dan milletvekili oldu, 1969'da siyasetten çekildi. 1972'de emekli oldu. 17 Ocak 1978'de öldü.

Prof. Dr. Osman Turan, meslektaşları "Ciddi ilim adamı formasyonu, sağlam karakteri, yüksek medeni cesareti, doğruluğu ve tok sözlülüğü, çok geniş fikri ihata kabiliyeti, Türklükle ilgili geniş ve sağlam bilgisi, muktedir kalemi ile tanınmış bir ilim adamı" olarak tarif ediyorlar.

Prof. Dr. Osman Turan, İngilizce, Fransızcı, Arapça ve Farsça biliyordu.

Türk Ocaklarını Genel merkezinin Ankara'ya nakli üzerine 1959'dan yapılan Kurultayda Genel Başkan oldu. Türk Yurdu Mecmuasını yepyeni bir muhteva ve ruhla çıkardı. Türkiye'nin en çok okunan fikir dergisi yaptı. Yassıadaya sevk edilince bir süre Türk Ocaklarından ayrı kaldı. 1966 da Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ölümü üzerine yapılan kurultayda Prof. Dr. Osman Turan'ın Genel Başkanlığı döneminde Türk Ocakları her bakımdan şahsiyetini kazanmış, itibarlı, fikir ve kanaatleri cemiyetin her kesiminde kabul gören bir kuruluş olarak vasıflandırıldı.

ESERLERİ

Dünya çapında bir Selçuklu tarihi mütehassısı olan Prof. Dr. Osman Turan'ın yüzlerce makalesinin dışında şu eserleri vardır:
"On İki Hayvanlı Türk Takvimi (1941), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (1965), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi (iki cilt) (1969), Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973), Selçuklular ve İslamiyet (1971) Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar (1958), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye'de Komünizmin Kaynakları (1965) Vatanda Gurbet (1980), Türkiye'de Siyasi Buhranın Kaynakları (1980)"

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Prof. Dr. Osman Turan'ın Hayatı ve Eserleri
Nurdan Demirci
Boğaziçi Yayınları / Prof.Dr.Osman Turan�ın Eserleri
x


Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005

TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.

Munky
18-07-07, 11:05
1673 yılında doğdu. Rumen tarihçi ve besteci. Gençliğinde Latin, Yunan ve İslav dillerinin yanı sıra, din bilgisi ve silah kullanmayı da öğrendi. 1684�te Osmanlı Devleti babasını Boğdan beyliğine atayınca, geleneğe göre 1678�de rehin olarak İstanbul�a gönderildi. Öğrenimini İstanbul�da sürdürerek, patrikhanedeki akademide eski Yunan ve Latin kültürüyle Bizans ağırlıklı Ortodoks kültürünü, enderunda ise Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrendi. Osmanlı siyaset ve kültür çevreleriyle yakın ilişki kurdu. Osmanlı Devleti�nin siyaseti, kurumları, etnik durumu, İslam dini ve sanatına ilişkin köklü bilgiler edindiği gibi Batı�daki hareketleri izlemeyi de ihmal etmedi. Kantemiroğlu�nun besteci olarak önemi, oluşturduğu nota sistemiyle pek çok eseri notaya almış olmasındadır.

Çağdaş Rumen yazarlarının araştırmalarına göre, ilk müzik zevkini, flütle Boğdan havaları çalan babasından almıştır. Boğdan�dayken müziğin temel kurallarını da öğrenmiştir. Türk müziği öğrenimi ise, 14 yaşında geldiği İstanbul�da başlar. Kemani Edirneli Ahmed Çelebi�den bu müziğe ait bilgileri, Tamburi Angeliki�den tambur öğrenir. II. Ahmed zamanında enderuna alınır.
Ney üflediği de söylenen Kantemiroğlu, saz çalmış olmasının kazandırdığı bilgilerle, Türk müziğinin kuramsal temelini kısa zamanda öğrendi. O dönemde, kuramsal konuları en iyi bilenlerden biri sayılıyordu. Müzik meraklısı bir kimse olan Hazine-i Hümayün müdürü İsmail Efendi ile saray hazinedarı Latif Çelebi�nin ısrarlarıyla ünlü kitabını yazdı. Kısaca �Kantemirloğlu Edvarı� diye anılan, Kitab-ı İlmü�l-Müsiki ala Vechi�l-Hurüfat adlı bu kitap iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde makamlar, perdeler, usuller üstüne bilgiler, ikinci bölümde ise, 16.-17. yüzyıla ait toplam 349 parça eserin notasını verir. O dönemin Osmanlıca�sı ile düzgün bir üslupla kaleme alınan Edvar, II. Ahmed�e sunulmuştur. Kantemiroğlu 1723 yılında öldü.

Türkiye�deki çağdaş müzikoloji çalışmalarında, onun önemine ilk kez dikkati çeken kişi Rauf Yekta Bey oldu. 1912�de Şehbal dergisinde yayınladığı iki yazıda, biyografisini sunduktan sonra Hüseyin Sadettin Arel aynı dergide hem bu edvarı yayınladı, hem de eser üstüne açıklamalarda bulundu.

Munky
18-07-07, 11:06
Feridun Fazıl Tülbentçi, 1912 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'ni, Yüksek Ticaret Okulu'nu bitirdi. Ardından basın hayatına atıldı. Ulus. Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. Daha sonra İstanbul Radyosu'nda görev aldı. Edebiyata şiirle başladı. Tülbentçi, radyoda "Geçmişte Bugün" adlı programı hazırladı. Tarihi romanlar yazdı. 1982 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Barbaros Hayrettin Geliyor, Büyük Türk Zaferleri, Cem Sultan, Hurrem Sultan, İstanbul'un Fethi (İstanbul Kapılarında), Osmanoğulları, Sultanların Aşkı, Tarihe Şan Veren Türk, Turgut Reis, Türk Atasözleri ve Deyimleri, Türk Tarihinden Sayfalar, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor, Geçmişte Bugün.

Munky
18-07-07, 11:06
Prof. Dr. Şahin Uçar

Doğum Yeri, Tarihi : Acıyurt, Sivas 1949

Doktora Tezi: �640-750 tarihleri arasında Araplar�ın Anadolu Seferleri�
(�Anadolu�da İslam-Bizans Mücadelesi� adıyla yayınlanmıştır.) 1982

Üniversite Mezuniyeti: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Umumi Türk Tarihi 1972

Özel Eğitim: Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Münir Nureddin Selçuk, Hâmid Aytaç gibi Türkiye�nin tanınmış üstatları nezâretinde Klasik Türk Mûsikisi ve Hat-Tezhib sanatları 1968-1972

Orta Öğretim: Kızılırmak İlkokulu, Atatürk Ortaokulu, 4 Eylül Kongre Lisesi

Öğretim ve Kariyer Tecrübesi:
Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Rektör Yardımcısı, Bulgaristan 2003
İslâm Araştırmaları Merkezi ve İslam Ansiklopedisi Başkanı, İstanbul 2001
Mütevelli Heyet Başkanı Danışmanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi 1999
Tarih Bölümü Başkanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi, Türkistan 1999
Rektör Yardımcısı, Niğde Üniversitesi 1995
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Niğde Üniversitesi 1994
Profesör: Eğitim Fakültesi, Niğde Üniversitesi, Nığde 1993
Doçent: Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Selçuk Üniversitesi. Konya 1988
Yardımcı Doçent: Selçuk Üniversitesi, Konya 1983
Doktora: Edebiyat Fakültesi,Tarih Bölümü, Atatürk Üniversitesi 1977
Paleografya ve Epigrafya Uzmanı: Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Atatürk Üniversitesi, Erzurum 1976
Sanat Tarihi Öğretmeni: Öğretmen Okulu, Sivas 1975
Müzik Öğretmeni: 4 Eylül Lisesi, Sivas 1974
Sosyal Bilgiler Öğretmeni: 4 Eylül Ortaokulu, Sivas 1973
Müzik Öğretmeni: Yeni Levent Lisesi, İstanbul 1972

Basılmış Kitapları:
Şeyda Divanı (Klasik Osmanlı tarzında şiirler) Sivas, 1980, İkinci Baskı, Niğde,1987
1980
�Patterns and Trends in History� (Tarih Felsefesi hakkında İngilizce Makale, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sayı: 3, Sayfa: 157-194), Konya
1986
Anadolu�da İslam�Bizans Mücadelesi, İşaret yy., İstanbul
1990
Tarih Felsefesi Açısından İslamda Mülk ve Hilafet, Konya, 1992.Türkiye Yazarlar Birliği�nden �Yılın Fikir Adamı� ödülü almıştır. İkinci Baskı, İz Yy., İstanbul 19921996
Tarih Felsefesi Yazıları, Vadi Yayıncılık, Ankara
1994
Varlığın Mâna ve Mazmûnu, İz yy., İstanbul, Türkiye Yazarlar Birliği�nden bu eserle ikinci defa �Yılın Fikir Adamı� ödülü almıştır
1995
Malihülya, (Modern Türkçe Şiirler) Ötüken yy., İstanbul
1997
Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir yy., İstanbul
1997
İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy., İstanbul 2003
1989�da Ankara Valisi himayesinde İl Kültür Sergi salonunda �hat ve tezyinat� sergisi açmıştır ve Klasik Osmanlı Tarzındaki bazı besteleri de TRT Denetleme Kurulu�ndan geçerek TRT Repertuarı�na girmiştir.
Yabancı Dil: İngilizce, Arapça, Farsça, Latince.

Munky
18-07-07, 11:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/493.jpg
Rıza Nur ( 1879)- (1942)
Rıza Nur 1879 yılında Sinop'ta doğdu. İlköğrenimini Sinop'ta yaptıktan sonra İstanbul'a gelerek Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne girdi. Sonra Tıbbiye İdadisi'ni (Tıp Lisesi) ve Mekteb-i Tıbbiyei Şahane'yi (Askeri Tıp Okulu) tabip yüzbaşı olarak bitirdi. 1901 yılında Gülhane hastanesinde (Askeri Tıp Akademisi) staj yaparken çalışkanlığı ile Alman hocaların ilgisini çekti ve orada asistan oldu. Önce Prof. Dr. Deike Paşa'nın yanında çalıştı, sonra cerrahi kısmına geçti. Prof. Dr. Wietin Paşa'nın yanında çalışarak operatör oldu. Bu arada fenni sünnet usul ve aletlerini anlatan özgün bir kitap yazdı. Önce padişaha sunulan kitap sonra yayımlandı ve Prof. Wieting tarafından bir kısmı Almanca'ya çevrildi. 1903'te Rumeli Zibefçe gümrük kapısına bakteriyolog atanan Dr. Rıza Nur 1905'te Gülhane'ye yardımcı öğretmen, 1907'de Askeri Tıbbiye'ye cerrahi hocası oldu. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlerde Sinop'tan milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. 1908 yılında Birinci İcra Vekilleri Heyetinde Maarif Vekiliydi.

1920'de Sovyetler'le dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere Moskova'ya gönderilen heyete delege olarak katıldı. Cumhuriyet'in ilanına kadar bütün hükümetlerde Sıhhiye vekili olarak görev aldı. Lozan Konferansı'na ikinci delege olarak katıldı. İkinci dönemde yeniden Sinop milletvekili olarak Meclis'te yer aldı. 14 cilt tutan Türk Tarihi'ni bu sıralarda yazdı. 1926'da Sinop'ta bir kütüphane kurarak, gelir kaynakları ile birlikte maarife vakfetti. Dr. Rıza Nur İstanbul'da 1942 yılında öldü.

ESERLERİ

Yeni Usulü Hitan (sünnet) ve Yeni Kıskaç (1909), Fenni Cerrahi Ortopedi (1910), Gurbet Dağarcığı (1919), Hürriyet ve İtilaf nasıl doğdu nasıl öldü? (1919), Türk Tarihi (1924-1926, 14 cilt, 12 cildi basıldı), Oğuzname (1928), Namık Kemal(1936), Hayat ve Hatıratım(1968).

Hayat ve Hatıratım
Rıza Nur Kendini Anlatıyor
Rıza Nur, Abdurrahman Dilipak
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Hayat ve Hatıratım
Cilt: 3
Rıza Nur-Atatürk Kavgası
Rıza Nur - Abdurrahman Dilipak
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Dr. Rıza Nur'un Lozan Hatıraları
Rıza Nur
Boğaziçi Yayınları / Hatıra Serisi

İsmet'e beş on defa söyledim: "Bu muahedeyi yaptık. Bunda türlü gayeler vardır... Muahedenin tatbikatının bu gayelere doğru fiilen yürütülebilmesi için "muahedenin tatbikatı komisyonu" diye bir komisyon yap. Bir de bu gayeleri gizli olarak yazalım, bu komisyona ver. Başvekil idi, yapardı, yapmadı. Halbuki bir yıl sonra Yunanistan buna benzer bir heyet yaptı.

Dr. Rıza Nur'un Moskova - Sakarya Hatıraları
Rıza Nur
Boğaziçi Yayınları / Hatıra Serisi

Enver Paşa karşımızda.
Kayseriler bizi kazıklıyor.
Sivasta muhteşem karşılama.
Vali deli Hamid.
Kazım Kaarabekir'in büyük hizmetleri.
Ahali Mustafa Suphi'ye tükürmüş.
Gümrüde hala Türk askeri var.
Tiflis Aşık Garibin diyarı.
Azerileri esarete Halil Paşa'mı düşürdü.
Ermeni istasyon şefinin oyunu.
Karahanın karısı Enver'e aşık.
Korkmazof Karahandan ermeni çıkmaz mı?
Beş milyon mermi alıyoruz
Stalin'den para istiyoruz
Komünistler sarayda şampanya içiyor
Yunan taaruzu meclisi karıştırdı
Cephe çöküyor
Müslümanlar ayağımıza kapanıp "bizi kurtarın " diyorlar
İnönü birtürlü durumu anlamıyor
Bir zabit düşmanın kaçtığını haber veriyor ancak o zaman uyanıyor
Mustafa Kemal başkumandan
vs. vs.
- Dr. Rıza Nur-


Hürriyet ve İtitlaf Fırkası Nasıl Doğdu? Nasıl Öldü?
Rıza Nur
Kitabevi Yayınları

Cemiyet-i Hafiye
Gizli Örgüt
Rıza Nur
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Munky
18-07-07, 11:07
Tarihçi, defterdar, akıncı beyidir.Bursa'da doğdu.Asıl adı Tur'i Sina'dır. Tursun Bey de denilmektedir.Fatih zamanı komutanlarından Ceb Ali'nin oğlu, Karıştıran Süleyman Paşa'nın kayınbiraderidir.Medrese öğrenimi gördü. Uzun yıllar Fatih Sultan Mehmed'in hizmetinde bulundu. 1453 yılında İstanbul'un alınışında Fatih Sultan Mehmed'in yanında idi. Fatih Ayasofya'ya girdiğinde beraberinde olanlar arasında bulundu.İstanbul'un ev ve dükkânlarının sayım ve tesbiti işlerinde çalıştı.Belgrad kuşatmasında bir nevi vakanüvislik görevi yaptı.Mahmud Paşa'nın 1458 yılında Sırbistan Seferinde Akıncı Beyi olarak savaştı.1461 yılında Trabzon seferinde divan kâtipliğinde bulundu.Anadolu Defterdarı, Anadolu Detterdarlığı kethüdası ve Başdefterdarı oldu.1499-1508 yılları arasında vefat etti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
18-07-07, 11:08
Haluk Dursun ( 1957)
1957 yılında Hereke'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sonçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bölümü'nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde "İslam Amme Hukukunda Hükümet Anlayışı" konusunda yüksek lisans, "II. Abdülhamit Döneminde Akabe'de Osmanlı-İngiliz Rekabeti" konusunda da doktora tezi hazırladı. 1987 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'ne araştırma görevlisi olarak girdi. Daha sonra öğretim görevlisi ve yardımcı doçent oldu. Fakültede Türk Kültür Tarihi, Yeni ve Yakınçağ'da Avrupa Tarihi ve Türk İnkılap Tarihi derslerini vermektedir. "Yaşayan Boğaziçi" başlıklı bir ayrıbasım inceleme ile değişik konular da Kubbealtı Akademi Mecmuası, Tarih ve Medeniyet dergisinde makaleler kaleme aldı. 1988-89 yıllarında müstear ismiyle Zaman gazetesi'nde siyasî köşe ve dizi yazılar yazdı. Aynı yıllarda Zaman Araştırma Grubu'nu kurdu. 1995-96, 1998-99 yılları arasında Zaman gazetesinde kültür-sanat sayfasında "Cangözü" başlıklı haftalık yazılarına halen devam etmektedir. 1996-97'de San Çağrı Gazetesi'nde günlük siyasî köşe yazıları yazdı. Yine Yeni Hafta gazetesinde haftalık-siyasî, Yeni Ufuk gazetesinde köşe yazısı ile tarih eki editörlüğü yaptı. TGRT'de 30 günlük "Eski Tatlar" programı yapımcılığı ile "Bir Ramazan Akşamı" programının danışmanlığını, ayrıca STV'de "Cangözüyle İstanbul" konulu, Sabah Esintileri kuşağında, 10 program yaptı. Mert FM ile Burç FM'de İstanbul kültürü konulu radyo programları hazırladı.

ESERLERİ:
1.Ermeni Terörünün Kaynakları
2.İstanbul�da Yaşama Sanatı Ötüken Y
3.Nilden Tunaya Osmanlı Yazıları Ötüken Y.

Munky
18-07-07, 11:08
Ali Birinci ( 25.08.1947)
25/08/1947' de Hendek' te (Sakarya) Balıklı Şeyh köyünde doğdu. Babası Şeker(1925-1993), annesi Müzeyyen hanım(1924-1977) tütün ziraatiyle geçiniyordu.

Ali BİRİNCİ İlk mektebin ilk üç senesini köyünde, son iki senesini Hendek'te okudu. Cumhuriyet İlkokulunu (1960), Hendek Orta Okulunu (1963), Ankara Polis Kolejini(1966) bitirdi. Polis Enstitüsü 1. sınıfından ayrılarak A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat ve Maliye Bölümünden mezun oldu (1973).

Emniyet Genel Müdürlüğünde (1973 - 1976), Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi (Sivas) Tarih Bölümünde çalıştı (1976 - 1988) . 30 Haziran 1988'de Polis Akademisinde vazifeye başladı. Türk Siyasi Tarihi ve İnkılap Tarihi dersleri veriyor. 1986' da doktorasını verdi, 1993' de doçent, 2000' de Yakınçağ Tarihi profesörü oldu.3Ekim 1989-25 Eylül 1990 arasında Fransa�da Paris�te meslekî çalışmalarda bulundu.25Eylül2002-28 Temmuz 2004 devresinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi�nde ders verdi ve Üniversitenin dergisi Sosyal Bilimler�i dokuz sayı çıkardı ve bu arada Kırgızca ve Rusça kurslarına devam etti.


KİTAPLARI ve MAKALELERİ:

I-KİTAPLARI:

1-Hürriyet ve İtilaf Fırkası İstanbul, 1990 300 s. Dergah Yayınları.
2- Matbuat Âleminde Birkaç Adım, İstanbul 1992 68 s. Emek Matbaacılık
3- Müverrih-i Mâderzâdın Fülânnâmesi, İstanbul 1994 s. 87 Emek Matbaacılık
4- Tarihin Gölgesinde, İstanbul, 2001, 456 s. Dergah yayınları
5- Tarih Yolunda, İstanbul, 2001, 328 s. Dergah yayınları
6- Tarih Uğrunda, İstanbul, 2001, 270 s. Dergah yayınları

II-BASKIYA HAZIRLADIĞI KİTAPLAR:

1- Abdülmecid Fehmi (Derin) Manastır�ın Unutulmaz Günleri (Haz. Ayşe Şen-Ali Birinci), İzmir , 1993 , 44 s.
2 Selim Nüzhet Gerçek (Haz. Ali Birinci- İsmail Kara) İstanbul'dan Ben de Geçtim, İstanbul 1997 296 s. Kitapevi
3- Mahalle Mektebi Hatıraları (Haz. İsmail Kara-Ali Birinci) İstanbul, 1997 194 s. Kitabevi ;İkinci baskı :İstanbul, 2005 ,467 s. Dergâh Yayınları
4- "Kamil Kepecioğlu" Tarih Lûgatı,(Haz.Ali Birinci) Ankara, 1999 365 s. 21.Yüzyıl Yayınları s. IV-X
5- "Mehmet Behçet Yazar" Edebiyatçılar Âlemi(Haz.Ali Birinci) Ankara 1999, 344 s. 21. Yüzyıl Yayınları.
6- Süleyman Necati Güneri (Haz. Ali Birinci),Hatıra Defteri, (İstanbul, 1999) 118s.Dergah Yayınları
7- Mahmut Nedim Bey, Arabistan'da Bir Ömür (Ali Birinci), İstanbul, 2001 228 s. İsis yayınları.
10- Kamil Su, Karaosmanoğlu Halit Paşa (Haz:Ali Birinci), Manisa, 2002 96 s. Celal Bayar Üniversitesi Yayını
11-Ahmet Kemal Üçok,Görüp İşittiklerim (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 591 s.Okuyan Adam Yayınları
12-Ahmet Kemal Üçok,Çankırı Coğrafyası (Haz.Ali Birinci), Ankara ,2002 205 s.Okuyan Adam Yayınları
13-Hasan Üçok,Çankırı Tarih ve Halkiyatı (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 435 s.Okuyan Adam Yayınları
14-Tahsin Nahit Uygur ,Çankırı Halk Edebiyatı (Haz.Ali Birinci),Ankara ,2002 248 s. Okuyan Adam Yayınları
15-Zeki Mesud Alsan,Mustafa�nın Romanı-Memleket Çocuğu (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 239 s. Vadi yayınları
16-Osman Turan (Haz.Ali Birinci),Ankara,2003, 252 s. Alternatif Yayınları

17-Turhan Yörükan-Ayda Yörükan,Üniversitede İlim ve Ahlak (Haz.Ali Birinci),Ankara ,2003 256 s. Vadi yayınları
18- Zeki Mesud Alsan , Mustafa�nın Romanı- Hürriyet Pervanesi (Haz.Ali Birinci) , Ankara , 2006 , 280 s. Vadi Yayınları
19-Mehmet Selâhattin , Bildiklerim (Haz.Ali Birinci) , Ankara , 2006 , 196 s. Vadi Yayınları
20- M.Şerif Korkut, Hayattan Çizgiler-Tanıdıklarım , (Haz.Ali Birinci) , İstanbul, 2006 , 112 s. Ötüken yayınları


III-Makaleler:
1971
1-�Türkiye Tarihinde ilk Halk Hareketleri �,Fikir ve San�atta Hareket,Sayı.71(Kasım 1971)s.8-10

1982

1- �Türk Tarımına Hizmet Eden A. Faik Kurdoğlu�, Karınca, Sayı 545, (Mayıs 1982) s. 29-30

1983

1. "1. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanında Hükümete Yönetilen Tenkitler", Sanat Bilim ve Kültürde Orhun. Sayı.8 (Şubat 1983) s.22-25

1984
1. "Halil Rifat Paşa'nın Tenbihnameleri" C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.3 (Sivas, 1984)s. 13-24
2. "Elazığ'da Bir Kollokyum" Hakikat, Gazete, Sivas, 4-11-18 Haziran 1984
1986

1. "Halil Rifat Paşa'nın Hayatı, Eserleri, Şahsiyeti" (Ahmet Turan Alkan'la) C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.7 (Kasım, 1986)s. 97-118
2. Tokat Tarihçisi Halis Turgut Cinlioğlu (1901-31 Mayıs 1982) Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu, 2-6 Temmuz 1986 (Ankara, 1987) s.483-486
3. "Abdullah Cevdet" Tarih ve Toplum, Sayı.40 (Nisan 1987)s. 58-63
4. "Hürriyet ve İtilâf Fırkası" Tarih ve Toplum, Sayı.41(Mayıs 1987)s.17-24
5. "Şükrü Hanioğlu'nun Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet Kitabıyla İlgili Tartışmaya son cevabı" Tarih ve Toplum, Sayı.47 (Kasım 1987)s.61-64

1988

1. "İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluşu ve ilk Nizamnamesi" Tarih ve Toplum, Sayı.52 (Nisan 1988)s.17-23
2. "İttihat ve Terakki'nin İlk Risalesi: Vatan Tehlikede," Tarih ve Toplum, Sayı.54 (Haziran 1988)s.9-14
3. "Bir Köy Adlı Risale" Tarih ve Toplum, Sayı.57 (Eylül 1988)s.58-59
4. "Jön Türklüğün Tarihine Dair Dikkate Değer Bir Kitap Hakkında" Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı.56 (Ekim 1988)s. 160-171
5-Orhan Koloğlu�nun II.Abdülhamid Hakkındaki Kitabı Münasebetiyle�,Türk Dünyası Tarih Dergisi,Sayı.14(Şubat 1988)s.42-46

1989

1. "Trabzon'da Matbuat ve Neşriyat Hayatı, Trabzon Kültür Sanat Yıllığı (88-89)'İstanbul, 1989,s.173-188
2. "Çalışkan Kardeşler Cemiyeti", Tarih ve Toplum, Sayı.64 (Nisan 1989)s.12-14
3. "Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması Münasebetiyle:Hayreddinler Hakkında" Tarih ve Toplum, Sayı.64(Haziran 1989)s.64-65
4. "II. Meşrutiyette Resim Yasakları" Tarih ve Toplum, Sayı.67(Temmuz 1989)s.24-27
5. "Rıza Tevfik'in Bir Konferansı", Tarih ve Toplum, Sayı.69(Eylül 1989)s.33-35
6. "Mustafa Suphi Hakkında Belgeler", Tarih ve Toplum, Sayı.70 (Kasım 1989)s.36-38
7-�Bir Şahsiyet Abidesi Olarak Mehmet Akif Ersoy�,Milli Eğitim,Sayı.83(Mart 1989)s.27-28

1990

1. "Tarih Kaynakların Neşrine dair Örnekler ve Düşünceler" Tarih Metodoloji ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, s.263-271 (Ayrı basım)
2. "Sadık Vicdanî" (İsmail Kara ile) Tarih ve Toplum, Sayı.78(Haziran 1990)s.35-38
3. "Bulgaristan'da 120 Yıllık Türk Gazeteciliği Böyle midir?" Tarih ve Toplum, Sayı,85(Ocak 1990)s.35-38

1991

1. "Bir Serencam-ı Harb'in Talihsiz Serencamı" Tarih ve Toplum, Sayı.86 (Şubat 1991)s.57-59
2. "Bir Jöntürk'ün Sergüzeşti: Lütfi Fikri Bey'in Günlüğü" Dergâh, Sayı.18(Ağustos 1991)s. 16-20
3. "Türkiye'de Mektep tarihçiliği ve Mirat-ı Mekteb-i Tıbbıye'nin Yeni Neşri" Dergâh, Sayı.20(Ekim 1991)s.21-22
4. "Ali Ekrem Bolayır'ın Hatıraları" Dergâh, Sayı, 21 (Kasım 1991)s.18

1992

1. "Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin II.Meşrutiyet Sonrasındaki İlk Nizamnamesi", Tarık Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul, 1992, s.409-437
2. "Leskovikli Mehmed Rauf ve Eseri:İttihat ve Terakki Cemiyeti Ne idi?" Tarih ve Toplum, Sayı.100(Nisan 1992)s.57-60
3. "Şerif Paşa'nın Rüyası", Dergâh, Sayı.28(Haziran 1992)s.18
4. "Volkan'ın Yeniden Neşrinin Düşündürdükleri" Dergâh, Sayı.29(Temmuz 1992)s.22
5. "Ali Kemali Aksüt'ün Filât Hatıraları", OTAM Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkez Dergisi, Sayı.4(1992)s.437-466

1993
1. "Kelâmî Dergâhından Hatıralar Hakkında Birkaç Kelam" Dergâh, Sayı40(Haziran, 1993)s.22
2. "Matbuat Hatıralarımın Karartılan Tarihi" Tarih ve Toplum, Sayı.118(Ekim 1993)s.61-64

1994
1. "Kitabistan Mülkünün Sultanı: Ali Emirî Efendi" Dergâh, Sayı. 47(Ocak 1994)s.20
2. "Harputlu Hacı Hayri Bey" Dergâh, Sayı 48(Şubat, 1994)s. 19-20
3. "Bay Alpay Kabacalı'nın Cevap Niyetine Karaladığı Satırlarına Zoraki Bir Cevabımız" Polemik, Sayı.12 (Mart-Nisan 1994)s.69-72
4. "Usulden ve Hasbilikten Nasipsiz Bir tenkide Zoraki Cevabımız" Polemik, Sayı.12(mart-Nisan 1994)s.72-76
5. "Tarih Usulü Bakımından Küçük Ağa" Türk Yurdu, Sayı.80(Nisan 1994)s.51-52
6. "Direktör Ali Bey" Dergâh, Sayı.50(nisan, 1994)s.18-19

1995
1. "Hassas Bir Mevzuda, Hassasiyetten Uzak Bir Kitap:Başlangıçtan Günümüz Türkiye'de Basın Sansürü" Kebikeç, Sayı.1(1995)s.91-96
2. "Kitapçılık tarihimizden bir isim:Kaspar Efendi" Kebikeç, sayı.1(1995)s.27-34
3. "Tahsin Nahit Uygur (1899-1992) ve Kastamonu Matbuatı" Müteferrika, Sayı.7(Güz, 1995)s. 15-20
4. "Meşrutiyet Matbuatı" Haz.Ali Birinci, Kebikeç, Sayı.2(1995)s.143-147; Sayı.3(1996)s. 71-76; Sayı.4(1996)s.39-42;Sayı 5(1997)s.61-67: Sayı.6(1998)s.87-89
5. "Türk Siyasi Düşüncesinde İngilizperestlik" Yeni Türkiye, Sayı.3(Mart-Nisan 1995)s. 558-564
6. "Mecelle Cemiyeti azasından Bağdat'lı Mehmed Emin Efendi" Dergâh, Sayı.64(Haziran 1995)s.16
7. "Habil Adem Pelister Hakkında" Toplumsal Tarih, Sayı.19(Temmuz 1995)s.54-56

1996
1. "Server İskit" Kebikeç, Sayı. 3(1996)s. 57-66
2. "Halim Sabit Şibay" Türkiye Cumhuruyeti Devletinin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyası Aydınları Sempozyumu Bildirileri: (23-26 Mayıs 1996) Kayseri, 1996, s.135-145
3. "Abdurrahman Nâcim"; Müteferrika, Sayı.8-9(Bahar, Yaz 1996)s. 109-116
4. "Burdur Muharriri Dr.M.Şerif Korkut" Türk Yurdu, Sayı. 106(Haziran 1996)s. 70-71
5. "Türkçe'yi Sevmek İsteyenler için Bir Rehber" Türk Yurdu, Sayı.106(Temmuz 1996)s.14-16
6. "Kemahlı Şeyh İbrahim Hakkı'nın Serencamı" Türk Yurdu, Sayı.110(Ekim 1996)s.3-7
7. "Birgivi Risalesi:İlk Din Kitap Niçin ve Nasıl Basıldı?" Türk Yurdu, Sayı.112(Aralık 1996)s.13-14
8. �Selim Nüzhet Gerçek�, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996 c.14 s. 25-27

1997
1. "Jön Türklük Aleminden Biri İsim: İsmail Kemal Nâm'ı Diğer Kemal Mithat" Türk Yurdu, Sayı.113 (Ocak 1997) s.14-15
2. "Ali Münif Bey'in Hatıraları ve Tarihte Usulsüzlük" Türk Yurdu, Sayı.114(Şubat 1997)s.19-20
3. "İstanbul Muharriri Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.1(Bahar, 1997)s.87-94
4. "Cumhuriyet'in İlk Şairi: Tarsusizade Münif'in Serencamı" Yeni Türkiye, Sayı.17(Eylül-Ekim 1997)s.679-685
5. "Seyyid Abdülaziz ve Eseri" Türk Yurdu, Sayı.115(Mart 1997)s.24-26
6. "Hariciye ile Mülkiye Arasında Mehmed Galib Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.2(Yaz, 1997)s. 73-89
7. Mehmet Bahaeddin Bey(B.Toven), Müteferrika, Sayı 11-12 (Yaz, Güz 1997)s. 3-18
8. "Siyaset Meydanında Bir Dersiam: Hoca Ahmet Rasim Avni Efendi'nin Serencamı" İstanbul Araştırmaları, Sayı.3(Güz, 1997)s.163-183
9. "Fanizade Ali İlmî Bey" İlmî Araştırmalar, Sayı.5(İstanbul, 1997)s.75-80(Ayrı basım)
10. "Tebliğin Müzarekesi" İslam ve Modernleşme (İstanbul, 1997)s.315-319
11. "Müzakere" (Cevdet Paşa Hakkında) Ahmet Cevdet Paşa, (Ankara 1997)s.58-60
12. �Halim Sâbit Şibay�, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1997 c. 15 s. 336-337
13. �Şarki Türkistan Tarihinde Mehmet Emin Buğra�,Yeni Türkiye,Sayı.16(Temmuz-Ağustos 1997)s.1423-1426

1998
1. "Garplılaşmanın İfrat Ucundaki Bir Adam: Ahmet Muhtar (Kevakibi)Bey" Türk Yurdu, Sayı, Sayı. 127-128 (Mart-Nisan 1998)s.27-33
2. "Hatırat Türündeki Kaynakların Tarihi Araştırmalardaki Yeri ve Değeri" Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı.41 (Temmuz 1998)s.611-620
3. "Bâbıâlî'nin Tarih Mecmuaları(1943-1965)" Türk Yurdu, Sayı.132 (Ağustos 1998)s.29-38
4. Mehmed Suad Nam-ı Diğer Ali Suad'ın Hikayesi" İstanbul Araştırmaları Sayı, 4(Kış,1998)s.159-180(Ayrı Basım)
5. "Edirne Hacı İzzet Efendi:Çay Tiryakilerinin Piri", Edirne:Serhattaki Paytaht, İstanbul, 1998s.629-632
6. "Siyasileşmenin İlk Devresi"(24 Temmuz 1908-11 Haziran1913) ,Yeni Türkiye, Sayı 23-24(Eylül-Aralık 1998) 229-239
7. Ali Suat'ın "Seyahatlerim", İsimli Kitabı Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan,1998)s.7
8. "Kaşif Dehri'yi Keşfeden Var mı?" Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan 1998)s.46
9. "Semih Mümtaz'ın İki Kitabı" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998) s.7
10. "Kahire'de İstanbul Kahvesi Nerededir?" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998)s.43 (Ali Tekinci müstearı ile)
11. "Çankırı Halkıyatı" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran, 1998)s.7
12. "Nevsal-i Milli'de Bir Bilmece" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran 1998)s.45(Ali Tekinci müstearı ile)
13. "Minel Bab İlel Mihrab" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.9
14. "Yakın Tarihimizde Kâzımlar Meselesi" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.45(Ali Tekinci Müstearı ile)
15. �Hoca Rasim Efendi�, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1998 c. 18, s.194-196
16-�Hürriyet ve İtilâf Fırkası�, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1998 c. 18,s.507-511

1999
1. "Türk Emniyet Teşkilatındaki İlkler" Polis Bilimleri Dergisi Sayı.3 (Nisan 1999)s.9-16
2. "Dr.Fuat Sabit" Türk Yurdu, Sayı.139-141(Mart-Mayıs 1999)s.45-58
3. "Hüsnü Hamit Bey" Türk Yurdu, Sayı.142.(Haziran 1999)s.13-17
4. "Mustafa Zühtü İnhan" Türk Yurdu, Sayı.143.(Temmuz 1999)s.8-10
5. "Koca Sekbanbaşı Risalesinin Müellifi Tokatlı Mustafa Ağa (1131-1219)" Prof Dr. İsmail Aka Armağanı İzmir, 1999s.105-120

7. "Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin Kuruluş ve İlk Nizamnamesi", Osmanlı, (Ankara, 1999)C.2s.401-409
8. Şeyhü-l-Mebusin Ali Naki Efendi", Trabzon Tarihi Sempozyumu" (Trabzon, 1999)s.423-427
9. "Osmanlı Devletinde Firarilerin Muhakemesi" Türk Yurdu, s.148-149 (Aralık 1999-Ocak 2000) s.335-339 89
10. "Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi", Türk Yurdu, s.24-26, s.148-149(Aralık 1999-Ocak 2000)
11. �Meçhul Bir Karikatür Üstadımız; Yusuf Franko Paşa�, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu, Ankara, 1999, s. 169-174
12. �Cehalete Methiye�, Türk Yurdu, Sayı 144, (Ağustos 1999), s. 7-11
13. �The Foundation of the Union ad Progres and its First Regulation (1895)�, The Great Ottoman-Turkish Civilisation, Ankara, 1999, Volume. I, p. 675-681

Yapıtları ve Yaşamlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi�nde( İstanbul, 1999 Yapı Kredi Yayınları ) yazdığı maddeler:
1. Abdullah Paşa (Kölemen), I 19-20
2. Ahmed Cevdet Efendi(Bergamalı), I, 113-114
3. Ali Emiri Efendi, I, 209-210
4. Ali Haydar Midhat, I, 212-214
5. Ali Rıza Bey (Balıkhane Nazırı), I, 233-234
6. Ali Şefkati, I, 237-238
7. Arda, Hacı Adil, I, 244-246
8. Bilgili, Ali İlmî, I, 324
9. Fahreddin Reşad (Rumbeyoğlu), I, 432
10. Hali Rıfat Paşa, I, 520-521
11. İsmail Galib, I, 669-670
12. Lütfi Fikri, II, 50-51
13. Mehmed Ali Fethi (Rusçuklu), II. 104-105
14. Mehmed Kadri Nasıh(Hoca), II, 144-146
15. Mehmed Rauf (Leskovikli), II, 198-199
16. Münir Paşa, II, 330-332
17. Nur, Rıza, II, 372-373
18. Refik Nevzad, II, 455-456
19. Rey, Ahmet Reşit, II, 458-459
20. Rıfat Bey(Mevlanzade), II, 461-463
21. Şerif Paşa, II, 586-588
22. Şibay, Halim Sabit, II, 592
23. Tek, Ahmet Ferit, II, 613-614
24. Yeğena, Ali Münif, II, 673-674

2000
1. �Server Rifat İskit�, TDV İslam Ansiklopedisi,2000, c. 22, s. 584-585
2. �Kadı el-Hacc Mehmed Hurşit Efendi Kimdir� Dergâh, Sayı 124, (Haziran 2000) s. 16-17
3. �Roman mı, Hatırat mı?�, Türk Yurdu, Sayı 153-154, (Mayıs-Haziran 2000), s. 88-91
4. �Erbilli Haşim Nahid�in Hikayesi�, Türk Yurdu, Sayı 156 (Ağustos 2000), s. 5-9
5. �Hasan Duman�ın Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri(1828-1928) İsimli Kitabının Neşri Hakkında�, Türk Yurdu, Sayı 157, (Eylül 2000) s. 61
6. �Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi�, Türk Yurdu, Sayı 148-149, (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 24-26
7. �Osmanlı Devletinde Firarilerinin Muhakemesi�, Türk Yurdu, Sayı 148-149 (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 340-346
8. �Yusuf Franko-Mechûl Bir Karikatür Üstadımız�, Gül Diken, Sayı 22, (Güz 2000), s. 22-36

2001
1. �İsmail Hakkı İzmirli�, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. 23, s. 530-533
2. �İsmail Hakkı İzmirli�, Pax Ottomana-Najat Göyünç Armağanı, Ankara -Haarlem 2001, s. 687-733
3. �Ispartalı Hakkı Bey�, Türk Yurdu, Sayı 162-163 (Şubat-Mart 2001), s. 72-78
4. �Ahmet Haşim�i Artık Tanıyoruz�, Türk Yurdu, Sayı 162-163 (Şubat-Mart 2001), s. 471-472
5. �İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850-1950) Hakkında�, Türk Yurdu, Sayı 162-163 (Şubat-Mart 2001), s. 402-403; Sayı 164 (Nisan 2001), s. 55-56; Sayı 166, (Haziran 2001), s.51-53; Sayı 167 (Temmuz 2001), s. 36-39
6. �Rumelihisarı�nda Bir Bektaşi Şeyh Ailesi�, Dergâh, Sayı .134 (Nisan 2001), s. 9-11; aynı yazı: Mahmud Cevad, Maarif-i Umumiye Nezareti-Tarihçe-i Teşkilât ve İcraatı, (Haz. Taceddin KAYAOĞLU), Ankara 2001, s. XXXIX-L
7. �Ebülhindili Cafer Bey�, Teşkilât-ı Mahsusu Günleri�, (Yazan; Hasene ILGAZ-Haz. Ali BİRİNCİ), Türk Yurdu, Sayı .165 (Mayıs 2001), s.44-57; Sayı .166, (Haziran 2001), s. 34-46
8. �Kabaklı Hocanın Ardından�, Türk Yurdu, Sayı.165, (Mayıs 2001), s. 41
9. �Biyografi Kitapları Ne İşe Yarar�, Dergâh, Sayı. 137, (Temmuz 2001), s. 12-13
10. �Kesriyeli M.Sıtkı ve Küllüknâmesi�,Müteferrika,Sayı.19(Yaz 2001) s.35-49
11. �Cevdet Paşa�nın Haricî matbuat hakkındaki düşünceleri�.Prof.Dr.Necmeddin Sefercioğlu Armağanı,Ankara,2001,s.53-70

2002
1. �31 Mart Vak�asının Bir Yorumu�, Türkler, Ankara ,2002, C. 13, s. 193-211;Genel Türk Tarihi, Ankara 2002, c. 7, s. 381-414; İngilizce baskısı için: The Turks, (Ankara ,2002), c. 4 ,s.346-368
2. �Ankara�nın Kitabiyat Mecmuaları�, Türk Yurdu, Sayı. 176, (Nisan 2002), s. 111-114
3. �Tarihçi Osman Turan�, Trabzon ve Çevresi Tarih Dil Edebiyat Sempozyumu Bildiriler Kitabı-Tarih, Trabzon 2002, s.1-20
4. �Zeki Mesut ALSAN- Hayatı ve Eserleri� Türk Yurdu, Sayı. 181 ( Eylül 2002 ) s. 31- 40

2005
1-� Abdullah Battal- Taymas:Kazanlı Bir Âlimin Hayat Hikâyesi�,Journal of Turkish Studies-Türklük Bilgisi Araştırmaları,Festschrift in Honor of Orhan Okay, ,2005, Volume.30 -1,pp.171-195 Harvard University
2-�Kitap,İlim ve Üniversite Hakkında düşünceler ve Tespitler�,Türk Yurdu,Sayı.211(Mart 2005) s.27-30
3-� Türk Yurdu�ndan Hatıralar�,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.56
4-�Hareket Mecmuası (1939-1982)�,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.84-89
5-�İlim hayatında Köylüler ve Köylülük�,Türk Yurdu,Sayı.217 (Eylül 2005) s.7-12
6-�Namık Kemal Külliyatı Basılıyor�,Türk Yurdu,Sayı.219 (Kasım 2005) s.64-65
7-�Sultan Abdülhamid�in Hâtıra Defteri Meselesi�,Divan-İlmî Araştırmalar,Sayı.19 (2005-2) s.177-194

2006
1-�Nurettin Topçu�nun Sohbetlerinden Hatırda Kalanlar�,Hece, Sayı.109 (Ocak 2006)s.433-445
2-�Tarihçilikte Meslek Ahlâkı veya Ahlâksızlığın Tarihçiliği Meselesi�,Muhafazakâr Düşünce,Sayı.7 (Kış 2006), s.77-108
3- �Osmanlı Devletinde Matbuat ve Neşriyat Yasakları Tarihine Methal�,Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi,Sayı.7 (2006),s. 291-349
4-�Salican Agay bizi terk etti�, Türk Yurdu,Sayı.223 (Mart 2006) s.67-68
5-�Asya-yı Vusta Seyyahı Mehmet Emin Bey,�Türk Yurdu,Sayı.223 (Mart 2006) s.72-77
6-�Dr.Atıf Hüseyin ve Muhtırası�,Tarih Yazıları-Tuncer Baykara�ya Armağan,İstanbul,2006, s.93-104
7-�Mehmet Şerif Paşa-Osmanlıcılıktan Ayrılıkçılığa Bir Meşrutiyet Jöntürkünün Hikâyesi�,Ercüment
Kuran�a Saygı , Ankara, 2006,s. 59-71
8- �Sait Molla�nın Serencamı�,
9-�Trabzon�un Kültür Tarihinde Bir Aile:Bayraktarzâdeler�
10-�Bitikçi Ali Rıza Bey�, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006-1), s.89-96
11-�Ahmet Hamdi Paşa�nın Hayatı ve Eserleri �,Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006-1), s.193-209
12-�Sayın Sahaf Sami Önal�ın Tenkit Sanatına Katkıları�, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006-1), s.297-305
13-13-�l�Experience Said Molla�İnternational Journal of Turcologia, C.I-I(Bahar 2006) s.7-16,

Munky
18-07-07, 11:18
Tarihçi, yazar, şair, Darülfünun Tarih Müderrisi ve yüzbaşıdır.1881 yılında Beşiktaş'ta doğdu.Kethüda Ürgüplü Ahmed Ağa'nın oğludur.İlk öğrenimini Vişnezade İlkokulunda, orta öğrenimini Beşiktaş Askeri Ortaokulunda ve Kuleli Askeri Lisesinde gördü.1898 yılında Harp Okulundan piyade birincisi olarak mezun oldu.Küçük yaşta teğmen çıktığı için kıtaya gönderilmeyip öğretmen sınıfında bırakıldı.Toptaşı ve Soğukçeşme Askeri Ortaokullarında 4 yıl süre ile Coğrafya Öğretmenliği yaptı. 1902 yılında Harp Okuluna Fransızca, 1908 yılında tarih öğretmeni oldu. Tercüman-ı Hakikat ve Millet gazetelerinde başyazarlık yaptı. 1909 yılında Genelkurmay Başkanlığı Yayın Şubesinde çalışırken Askeri Mecmuayı yönetti.1909 yılında kurulan Tarihi Osmani Encümenine üye seçildi. Fransa'ya tarihi araştırmalar için bir kurulla birlikte gitti.1912 yılında Balkan Savaşında Askeri Sansür Müfettişi oldu.1913 yılında gözleri bozuk olduğu için yüzbaşı iken emekliye ayrıldı.1918 yılında İstanbul Darülfünun Osmanlı Tarihi Öğretmenliğine, 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliğine atandı.Türk Tarih Encümeninde görev aldı.1924-1927 yılları arasında bu encümenin başkanlığını yaptı.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.1933 yılında Üniversite Öğretmenliğinde kadro dışı bırakıldı. 10 Ekim 1937 tarihinde İstanbul'da 56 yaşında iken zatürreden vefat etti.Mezarı Büyükada'da Tepeköy Mezarlığındadır. 116 eseri vardır.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
18-07-07, 11:18
Aşıkpaşazade Derviş Ahmet 1393'te Amasya'da Elvan Çelebi köyünde doğdu. Şeyh Yahya'nın oğlu, Tasavvuf şairi Aşık Paşa'nın torun çocuğudur.Bu nedenle Aşıkî mahlasını kullanmıştır.1413 yılında hastalanıp Orhan Gazi'nin imamının oğlu Yahşi Fakih'in evinde kaldığında Yıldırım Bayazıd'a kadar yazılmış bir Osmanlı tarihini okuması, kendisini bu işe verdirmiştir.1413-1419 yılları arasında Rumeli'de Musa Çelebi'nin hizmetinde bulundu.1419 yılında köyüne döndü.1422 yılında köylerindeki tekkeye uğrayan Mihaloğlu Mehmed Bey, Ahmed'i II. Murad'ın ordusuna getirdi. II. Murad ile Mustafa Çelebi arasında yapılan Ulubat savaşını seyretti. 1436 yılında hacca gitti.1437 yılında Üsküp'e gelip İshak Bey'in yanında akınlara katıldı.1438 yılında II. Murad'ın Macaristan seferine katılarak gazi oldu.1448 yılında II. Kosova savaşına girip vuruşmuştur. 1453 yılında İstanbul'un alınışında bulundu.Fatih Sultan Mehmed kendisine Cibali yakınında bir ev verdi.Evin yanına dedesi Aşık Paşa adına bir mescit yaptırdı.Fatih'in hizmetinde çalışırken padişahın çok beğendiği bir kişi olarak tanındı.1456 yılında Edirne'de Fatih'in çocuklarının sünnetine davet edildi.Zeyni tarikatına girdi.1481 yılında 88 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.Mezarı Cibali yakınındaki Aşıkpaşa Mescidi bahçesindeki türbesindedir.

ESERİ
Aşıkpaşazade Tarihi

Munky
18-07-07, 11:19
Ekrem Hakkı Ayverdi ( 22.12.1899)
22 Aralık 1899'da İstanbu'da Şehzadebaşı'nda Kalender Mahalleri'nde doğmuştur. Babası Piyade Kaymakamı İsmail Hakkı Bey, annesi Fatma Meliha Hanımdır. Ekrem Hakkı Bey'in Kardeşi Samiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadara uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım'ın ataları, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba'ya kadar uzanır.Ekrem Hakkı Ayverdi, tıpkı kardeşi Samiha Ayverdi gibi, İstanbul'un karakteristik bir semti olan Şehzadebaşı'ndan İstanbul'u görmüş ve tanımış; aile muhitinden şifahi kültürü ve tarih şuurunu almış, Osmanlı Türk'ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahade etmiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 tarihlerinde Dârü't-tedrîs ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915'te Vefa Sultânîsi'nden (Lisesi), 1920'de de Mühendis Mektebi'nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur. İstanbul Belediyesi Fen İşleri'nde birbuçuk yıl kadar memur olarak çalıştıktan sonra serbest meslek hayatına atılmış, 1950 yılına kadar süren bu devrede çeşitli inşaatların tahhüdünü almasının dışında, İstanbul ve Trakya'da birçok tarihî binanın restorasyonunun yapmıştır. Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyelerindendi. Kubbealtı Akademisi ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin kurucu üyeliğini yapmış, çalışmalarına katılmış; İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ve İstanbul Enstitüsü'nün otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesiydi.

1979 yılında kendisine ıstanbul üniversitesi Senatosu tarafından "Fahri Edebiyat Doktoru" payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da "üstün Hizmet Armağanı" verilmiştir. Bir diğer "üstün Hizmet Beratı"da, 18 Eylül 1981 tarihinde ıstanbul Teknik üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından verilmiş ve bu münasebetle yapılan merasimde Prof. Kazım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, "Bu zatın ilim sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü yapabilirdi." ifadesiyle, bir hakkı teslim ve tescil etmiştir.

24 Nisan 1984 tarihinde ıstanbul'da Fatih'teki evinde vefat etmiş ve Merkezefeni Kabristanı'nda bağlandığı 'Dost'un ayak ucuna defnedilmiştir.
Doktoru Prof.Dr. Süleyman Yalçın, Ekrem Hakkı Ayverdi hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu satırlarla ifade etmiştir: " Ekrem Hakkı Ayverdi, hergün görülen, milyonları teşkil eden kalabalıklar dışında müstesna bir şahsiyeti temsil ediyor. Onu karakterize eden ve tanıyanlarca hemen ittifakla kabul edilen belli başlı husûsiyetleri şöyle özetlenebilir:

· Osmanlı'nın yıkılış ve tükeniş devrinde gerçek Osmanlı Türk'ünü temsil etme selabeti,
· Başka bir ifade ile, Batı hayranlığında bayılıp, şahsını ve şahsiyetini kaybeden Meşrûtiyet ve Cumhuriyet aydınlarına mukabil hakîkî Müslüman-Türk münevveri,
· 'ıstanbul Efendisi' denilen manayı, görgüsü, terbiyesi, zevki ve yaşayışı ile günümüze kadar getiren insan,
· ınandığı fikir ve dava için şahsî menfaatini geriye itip, ileri yaşında bile Müslüman Türk'ün tarihe bıraktığı mirası kaybolmaktan kurtaran, kayda, kuyuda ve kitaba geçiren büyük irade; hudutsuz gayretin nadir temsilcisi, Osmanlı-Türk mîmarîsini en iyi bilen ve en gayretli ölçülerle tefekkürünü yapan ve koruyan insan�
(Bu yazı, "Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyas, ısmet Binark, Kubbealtı Neşriyatı, ıstanbul 1999" kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

Munky
18-07-07, 11:19
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/928.jpg
Yılmaz Karakoyunlu ( 1936)
ANAP İstanbul Eski Milletvekili-
İSTANBUL - 1936, Mahmut Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001

özelleştirmeye özel bakan

�Salkım Hanım� kabinede
Milliyet 5 Haziran 2001

Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı�na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul�da doğdu. Babası hukukçu Mahmut Fikret Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni bitirdikten sonra ABD�de master, İstanbul Üniversitesi�nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden�in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye�deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım�ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu�ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü�nü getirdi.

Munky
18-07-07, 11:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3300.jpg
Vahid Çabuk ( 1946)
Dr. Vahid ÇABUK, 1946 yılında İskenderun�da dünyaya gelmiştir. İlk,Orta ve Lise tahsilini İskenderun�da tamamladıktan sonra 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü�ne kaydolmuştur. 1971 yılında Yeniçağ Tarihi Kürsüsü�nden mezun olmuştur.Daha sonra daha birinci sınıftayken hocalarının dikkatini çeken Vahid Çabuk, o zaman yazı kurulu Fakülte hocalarından oluşan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi�nde görevlendirildi.İslam Ansiklopedisi�nde 22 yıla yakın görev yapan Dr. Vahid Çabuk İstanbul Üniversitesi hocaları tarafından �kürsüsüz profesör�olarak tanındı. Doktorasını dışarıdan tamamladı ve tez çalışmaları yapan birçok Lisans ve Doktora öğrencilerine çalışmalarında yardımcı oldu. 6 Ekim 1993 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü�nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı.Onu İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü�nden azleden devrin Kültür Bakanlığı Dr. Vahid Çabuk�u siyasi görüş farklılığından dolayı Süleymani�ye Kütüphanesi�ne sürmüş ve normal bir memur olarak çalışmaya zorlamıştı. Bunu kabul edemeyen yazar Kültür Bakanlığı�na açtığı davayı kazanmış, eski görevine dönmeye hak kazanmış olmasına rağmen bunu kabul etmeyerek Üniversite�de Osmanlıca ve Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi derslerine girmiştir.(Dönemin Kültür Bakanı Fikri Durmuş Sağlar�dır.)

8 yıla yakın Üniversite hocalığının akabinde emeklilik hazırlığı içerisindeyken uzun süredir mücadele verdiği, şeker hastalığına yenik düşerek vefat etmiştir.

Hayatı boyunca tarih ve edebiyat dallarında 40 cilde yakın eser bırakan Dr. Vahid Çabuk�un çeşitli dergilerde yayınlanmış 200�den fazla makale, şiir ve hikayesi vardır. Meydan Larousse, Görsel gibi birçok ansiklopediye tarih ile ilgili birçok maddelerde yazmıştır.

Ayrıca TRT radyolarında birçok defa yayınlanan ?Mühre Kan Bulaşmasın� isimli bir tiyatro oyunu da vardır.Bazı hikaye ve yazılarında A.Efe Cebikeli ve Cemil Çölbeyi müstear isimlerini de kullanan yazarın 3 erkek çocuğu ve yüzlerce sayfa eseri bırakarak ebedi hayata intikal etmeden kısa süre önce 25 yıl emek verdiği ve Emre yayınları tarafından 10 cilt halinde yayınlanan Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi isimli eserini de kendi deyimiyle dünya gözüyle gördü.Yazarın başlıca eserleri şu şekildedir.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi (Büyük Boy, 10 Cilt)
2-Osmanlı Siyasi Tarihinde Sultan II. Abdulhamit Han
3-Osmanlı Teşkilatı ve Siyaset Kültürü

Diğer eserleri şunlardır:

Yayınlanan eserleri:
1- Küçük Türk-İslam Ansiklopedisi,Türk Kültürü XIII 150-151,252 (Kitabiyat)
2-Tiryaki Hasan Paşa�nın Gazaları ve Kanije Savunması, 208 sayfa (Kitap)
3-Divan-ı Muhibbi ( Kanuni Sultan Süleyman�ın Şiirleri )Üç cilt,(Kitap)
4-Alimler ve Sanatkarlar (Kitap)
5-Tarih-i Hind-i Garbi (İsimsiz),(Kitap)
6-Ottoman Minyatür (İngilizce), isimsiz (Kitap)
7-Süleymanname, isimsiz, (Kitap)
8-Ottoman Empire in Drawnings (İsimsiz), (Kitap)
9-Köprülüler, (Kitap)
10- Piri Reis Kitab-ı Bahriye I-IV (Kitap,Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından ABD Başkanı Bush�a hediye olarak götürülmüştür.)
11-Solak-zade Tarihi, I.II. (Kitap) 1990
12-İslam Ansiklopedisi İndeksi, Türk Tarih Kurumu (Kitap)
13-Sultan 4. Murad Han (Kitap)
14-Göçer Toprağa Düştü (İskenderun ile ilgili romanı), (Kitap)
15-Taliki-zade Mehmet Suphi Efendi�nin Eğri Seferi Şehnamesi (Kitap)

Baskı aşamasında olup bitiremediği eserleri:

1-İskenderun Tarihi (Baskıya hazır haldedir)
2- Abidei Eser İslam Ansiklopedisi
3-Taliki-zade�nin Şehname-i Humayun-u
4-Taliki-zade�nin Yanık Seferi Şehnamesi
5- Vak�a-i Selimiye
6-Şair Osmanlı Padişahları
7-Antakyalı Yahya Efendi�nin Divançesi
8-Üç Köşeli Gölge (Roman, yayına hazır ve 1983 yılında tefrika edilmiştir.)
9-Türk Hükümdarları (Yazarın 1300 civarındaki isim belirleyip Emre yayınlarının 15 cilt olarak yayına hazırlandığı ancak yazarın vefatı münasebetiyle yayınlanamayan tamamlanmamış eseri)

Munky
18-07-07, 11:21
Haluk Dursun ( 1957)
1957 yılında Hereke'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sonçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bölümü'nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde "İslam Amme Hukukunda Hükümet Anlayışı" konusunda yüksek lisans, "II. Abdülhamit Döneminde Akabe'de Osmanlı-İngiliz Rekabeti" konusunda da doktora tezi hazırladı. 1987 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'ne araştırma görevlisi olarak girdi. Daha sonra öğretim görevlisi ve yardımcı doçent oldu. Fakültede Türk Kültür Tarihi, Yeni ve Yakınçağ'da Avrupa Tarihi ve Türk İnkılap Tarihi derslerini vermektedir. "Yaşayan Boğaziçi" başlıklı bir ayrıbasım inceleme ile değişik konular da Kubbealtı Akademi Mecmuası, Tarih ve Medeniyet dergisinde makaleler kaleme aldı. 1988-89 yıllarında müstear ismiyle Zaman gazetesi'nde siyasî köşe ve dizi yazılar yazdı. Aynı yıllarda Zaman Araştırma Grubu'nu kurdu. 1995-96, 1998-99 yılları arasında Zaman gazetesinde kültür-sanat sayfasında "Cangözü" başlıklı haftalık yazılarına halen devam etmektedir. 1996-97'de San Çağrı Gazetesi'nde günlük siyasî köşe yazıları yazdı. Yine Yeni Hafta gazetesinde haftalık-siyasî, Yeni Ufuk gazetesinde köşe yazısı ile tarih eki editörlüğü yaptı. TGRT'de 30 günlük "Eski Tatlar" programı yapımcılığı ile "Bir Ramazan Akşamı" programının danışmanlığını, ayrıca STV'de "Cangözüyle İstanbul" konulu, Sabah Esintileri kuşağında, 10 program yaptı. Mert FM ile Burç FM'de İstanbul kültürü konulu radyo programları hazırladı.

ESERLERİ:
1.Ermeni Terörünün Kaynakları
2.İstanbul�da Yaşama Sanatı Ötüken Y
3.Nilden Tunaya Osmanlı Yazıları Ötüken Y.

Munky
18-07-07, 11:21
H.C.Armstrong
ESERLERİ

Türkiye Nasıl Doğdu?
H.C. Armstrong
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

Ülkemizde büyük tartışmalara yolaçan Bozkurt'un yazarı olarak bilinen H.C. Armstrong'un, 1915 Nisan'ında İngiliz ordusunda savunma subayı olarak görev yaptığı Bağdat yakınlarında Türk ordusuna esir düştüğü günden, Lozan antlaşmasının imzalandığı 1923 ortalarına kadar yaşadıkları ve gördüklerini anlattığı önemli bir eser...

Munky
18-07-07, 17:57
Arzum Onan
31 Ekim 1973 yılında Ankara�da, Memur bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Ankara, Orta ve Liseyi İstanbul�da tamamladı. Endüstri Meslek Lisesi, Yapı Ressamlığı bölümünden mezun oldu. 1992 Yılında Gaye Sökmen Ajans da Mankenlik ve Modelliğe başladı. 1993 yılı Nisan�ında �Mıss Turkey� yarışmasında �Türkiye Güzeli�, aynı yılın Temmuz ayında �Mıss Europe� yarışmasında �Avrupa Güzeli� seçildi. 1996 yılında Aktör Mehmet Aslantuğ�la evlendi. Önemli bir reklam kampanyasıyla üç yıl kamera karşısına geçti. 1997 yılında dört yıl sürecek yoğun tempolu bir Televizyon dizisi (Sıcak Saatler) için çalışmaya başladı. Bu tarihten itibaren, genellikle kamu yararına gerçekleştirilen özel defilelerde modellik yapmakta �Can� adında bir oğlu var.







FİLM ve TV DRAMALARI


Yeni Bir Yıldız Film 1996
Sıcak Saatler Drama 1997-1998-1999-2000
Aşk ve Hüzün Drama 2000
Zeybek Ateşi Drama 2002

Munky
18-07-07, 17:58
Doğum Tarihi 1962
Boy 165
Kilo 85
Göz Rengi Kahverengi

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Abuk Sabuk Bir Film ( Şerif Gören )
Varyemez ( Orhan Aksoy )
T.R.T'de çeşitli TV. Filmleri

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Fosforlu Cevriye ( Ümit Elçi )
Melek Karım ( Adem Elçi )
Duygu Çemberi ( Kartal Tibet )
Tanrı Misafiri ( Kartal Tibet )
Baskül Ailesi ( Berrin Dağçınar )

Özel Beceriler
Yüzme , bisiklet , müzik , sunuculuk.

Munky
18-07-07, 17:59
Zeynep Tunuslu
HAKKINDA YAZILANLAR


Korsan torunu modacı
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 14 Nisan 2001 sayı 332

12 Mart'ın muhtıracı generallerinden Muhsin Batur'un Genel Sekreteri, Tunuslu Hava Kurmay Albay Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun kızı olan tasarımcı Zeynep Tunusluoğlu, kendisine yakıştırılan 'çılgın modacı' etiketine karşılık 'Çılgın olabilecek lüksüm yok' diyor



Çılgın kime denir? Ya da çılgın olmak için ne yapmak lazımdır? Önce tasarımlarıyla tanıdığımız, son yıllarda da gazetecilik yönüyle karşımıza çıkan Zeynep Tunusluoğlu, kendisini çılgın olarak kabul etmese de o etiket ona çoktan yapıştırılmış bile: "Çılgınlık bence daha yüksek düzeyde olmalı. Özgür olmak gerekiyor. Benim bir sürü sorumluluklarım var. Aileme karşı, çocuğuma karşı... Çılgın olabilecek bir lüksüm yok." Böyle olunca, bir kez daha fark ettim ki, sihirli camdan izlediklerimiz ile yazılı basının, kişiler hakkında bizlere aktardıkları gerçekleri yansıtmıyor sanki. Ya da kişiler zamanla değiştiklerinin farkında değiller. 'Siz de yazılı basının bir temsilcisi değil misiniz?' sorusunu sormak hakkınız, biliyorum, ama...

� Peki o zaman bu 'çılgın' etiketini kimler, niçin yapıştırmıştı Zeynep Tunusluoğlu'na?

"O senelerdeki kalıpların dışında bir koleksiyon hazırlamam belki çılgınlık oldu. Ya da herkesin kalıplaşmış fikirlerini takip etmemem... Ekip halinde hiç hareket etmedim. Bireysel davranışlarım çılgınlık olarak yorumlanıyor olabilir."

Modacı Zeynep Tunusluoğlu, 12 Mart'ın Hava Kuvvetleri eski Komutanı Muhsin Batur Paşa'nın tam da o tarihlerde genel sekreteri olan Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun kızıdır. Soyadından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Kemal Bey, aslen Tunuslu'dur: "Herhalde korsandılar. Gemi ticareti yapmışlar. Denizle uğraştıklarına göre... Tunus'tan gelip Arnavutluk'a yerleşmişler." Mustafa Kemal'in babası, Zeynep Tunusluoğlu'nun da dedesi olan Niyazi Zekeriya eşi Mai Zübeyde Hanım'ı da alarak Bursa'ya gelmiş ve askeriyeye girerek jandarma binbaşı rütbesiyle emekli olmuş birisidir. Onun iki çocuğundan biri olan ve 1929'da doğan oğlu Mustafa Kemal Tunusluoğlu ise önce mimar olmak ister. Ancak ekonomik şartlar yüzünden ailesine yük olmamak için askeriyeye girer ve bütün okullarını birincilikle bitirir. Fransız Hava Harp Akademisi mezunu olan Tunusluoğlu, 1974'te Hava Kurmay Albay olarak askeriyeden istifa eder. NATO karargahlarında da görev alan Tunusluoğlu, 1975'ten sonra ise bir süre THY'de vazife üstlenir. Ardından Agasi Şen ile kurduğu Bursa Hava Yolları'nda genel müdürlük yapar. Çeviri kitapları da olan Tunusluoğlu, evliliğini ise Mekke Kadısı'nın oğlu Molla Esat Efendi'nin oğlu Eskişehir'e gelip yerleşmiş makina mühendisi Mehmet Sedat ile Rumelili Hidayet Havva (Haverikzade) Duransoy'un kızı, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Ayla Hanım'la yapar.

Zeynep Tunusluoğlu işte bu, 1993'te vefat eden Mustafa Kemal ile Ayla Tunusluoğlu çiftinin iki çocuğundan (diğeri bugün sigortacılık yapan Ahmet Zekeriya'dır) küçüğü olarak 27 Mayıs'tan iki yıl sonra dünyaya gelir. Ve Zeynep henüz dört yaşında iken babasının Moskova'da hava ataşeliği görevine getirilmesi ile aile de buraya gider. İki yıl sonra (1968'ler) Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun görev yeri, Mürted Hava Üssü F�104 Filosunun ilk komutanı olarak Diyarbakır'dır: "Diyarbakır'ın anılarımda çok parlak bir yeri var. Kadınların yerel giysilerinin renkleri, şallar, lastik ayakkabılar... Görsele olan düşkünlüğüm ve bağlantım orada atılmış diyebilirim." Diyarbakır, küçük Zeynep'i büyülemiştir. İki yıl sonra, ailenin yeni ikamet yeri Ankara olur. Eğitimine burada Maltepe İlkokulu'nda başlayan Zeynep, diplomasını, babasının İzmir NATO karargahına tayin olması ile de Hakimiyeti Milliye İlkokulu'ndan alır: "Çok iddialı bir öğrenci idim. Hırslı idim. Detaylarla çok ilgilenirdim. Kim ne giymiş, kimin kulağı ne renk..?" Zeynep'in sanata ilgi duymasında Diyarbakır'ın dışında ailenin de etkisi vardır: "O beslenmekle ilgili. Anneannem minyatür sanatçısı. Babam resim yapıyor. Ailede devamlı müzik çalınıyor. Annemle babam gönüllü olarak turizm rehberi de oldular. Hafta sonları mecburi olarak arkeolojik gezilere gidiliyor." İşte böyle bir ortamda yetişen Zeynep, henüz 11 yaşında iken kendi elbisesini kendisi diker.

Zeynep Tunusluoğlu, derken 1980'de mezun olacağı Ankara Koleji imtihanını kazanır. Babası İstanbul'a tayin edilirken o da Ankara'nın yolunu tutar ve yatılı olarak okuyacağı kolejde iddialı bir öğrenci tipi sergiler: "En iyi olabilmek için çalışırdım, yoksa birşey öğrenmek için değil." Nergis Kumbasar, Füsun Önal ve Reha Muhtar gibi bugünün tanınmış simaları arkadaşları arasında yer alan Tunusluoğlu, tıp veya güzel sanatlar okumak istemesine rağmen ilk tercihi olan Hacettepe İngiliz Filolojisi'ni kazanır: "Darbe senelerinin sonu idi. Askerlerin gölgesi altında bir sene okula gittim. Nefret ettim. İntibak edemedim üniversiteye. Askerin kontrolüne girdiğimiz senelerdi. Onu hatırlıyorum."

Zeynep Tunusluoğlu'nun, babası muhtıracıların çok yakınında bulunmasına rağmen, evde konuşulmadığı ve kendisi de küçük olduğu için anılarında bu yıllardan hiçbir kayıt yoktur.

� Neler hatırlıyorsunuz o yıllardan?

"Evde böyle şeyler konuşulmazdı."

� Daha sonraki yıllarda babanızın darbe yapanlarla beraber olduğunu fark ettiğinizde ne düşündünüz?

"Babam istediği anda tek başına birşeyler yapabilecek potansiyele sahipti. Koskocaman bir hava üssünün komutanı idi. Ama babam iktidarını öyle kullanacak biri, politik iktidara alet olacak bir adam değildi."

� Darbelere nasıl bakıyorsunuz?

"Beceriksiz politikacılar oldukça asker darbe yapacaktır. Türkiye'yi demokratik bir ülke olarak da görmüyorum zaten."

� Zeynep Tunusluoğlu, babasının kızı olduğu için mi böyle söylüyor yoksa gerçekten inandığı için mi?

"Benim inancım sonuçta bu. Ne yazık ki böyle. Keşke asker darbe yapmak zorunda kalmasa. Ama iyi yönetilmeyen bir ülkede kesin sonuç bu. Benimle babam arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyorsunuz. Ben o zamanlar büyük olsa idim babamı teşvik ederdim darbe yapsın diye. Onun yerinde olsa idim ben de darbe yapardım diyorum."

Tunusluoğlu, üniversite eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Milano'ya gider. Bir süre sonra Türkiye'ye döner ve çalışma hayatına atılır. Tina adlı bir Yahudi hanımın yanında iş hayatına giren Zeynep Tunusluoğlu, altı ay sonra, bir moda fuarında Mudo'nun sahibi Mustafa Taviloğlu'nu görür: "Sizde çalışmak isterim diye teklifte bulundum." İki yıllık vitrin dekoratörlüğünün ardından bu sefer Mualla Özbek'in yanında çalışmaya başlar. Bu arada da İstanbul Maslak'ta küçük bir yer kiralayarak kendi işini kurma yolunda ilk adımını atar Tunusluoğlu: "O kulübede o yaz bir koleksiyon yaptım. Kertenkeleli tişörtler. Param da yoktu. Otobüse binip Vakko'ya gidip, saatlerce bekleyip, 'Bu tişörtlerimi görür müsünüz? dediğim oldu. Sonuçta bir çok firmadan siparişler aldım. Ve bir senenin sonunda orası dar gelmeye başladı." Yıl 1986'dır. Tunusluoğlu, imzasını büyütmektedir. Yerini de değiştirir ve Osmanbey'de bir mağaza açar. Ardından Ankara ve İzmir'de mağazalar... Birden bire büyür ve 1996'ya kadar mağaza sayısı 30'lara kadar yükselir.

Müzik ve mimari akımlardan beslenerek isminden söz ettiren bir tasarımcı haline gelen Zeynep Tunusluoğlu, işte bu sırada 'çılgın modacı' etiketini de yer: "Madonna beni her zaman çok etkilemiştir. Mozaik müzeleri ve Osmanlı tarihi çok etkileyici. Otantik olan çizgilere her zaman yer verdim. Bir şalvarı ceketle karıştırarak modern çizgiye getirebilmek... Bir mevlevi dervişinin dönüşü bile etkiliyor." 1995'te oğlu Kanat (1993 sonunda besteci Uzay Heparı ile evlendi. Heparı, evlendikten altı ay sonra geçirdiği bir motosiklet kazasında hayatını kaybetti) doğduğu için meleklerden esinlenerek yaptığı 'melekli' ve 'tılsımlı' koleksiyonlarını, tasarladığı onca koleksiyon arasında unutamadıkları olarak öne çıkaran Tunusluoğlu, aşırı büyümeyi kaldıramadığı için toparlayamaz. Ve 1996 senesinde tıkanır: "Dedim ki, ben en iyisi yine bakkal olayım. Çünkü özgürlüğümü kaybediyorum. Dükkanımı atölye haline getirdim." 1995'te oğlu Kanat için birinci yıl armağanı olarak bir de kitap yazan Tunusluoğlu, 1996'dan sonra da gazeteciliğe soyunur: "Bugüne kadar her işimi kendim teklif ettim. Kimse bana iş teklif etmedi." Doğan Grubu'nda kısa süre de olsa çıkan Haber Extra adlı dergide bir sayfa hazırlamaya başlar. Bir süre sonra Donna adlı kadın dergisinin başına getirilmek istenir. Ancak Tunusluoğlu, kendi dergi projesini hazırlama fikrini geliştirir. Aman dergisini çıkarır ortaya: "Altı ay bunu kim çıkaracak diye araştırdım. Sonuçta Akşam grubu 'tamam' dedi. İki ayda bir 164 sayfa olarak çıkıyor şimdi. 164 tane elbise hazırlar gibi projelendirmek, zaman zaman fotoğraf çekmek, araştırma yapmak beni manevi olarak tatmin ediyor. Öyle çokça iddiam yok. Şuyum olsun, buyum olsun diye hırslarım da yok. Hırsım kendimi daha fazla geliştirmek... En önemlisi sağlıklı ve huzurlu olabilmek." Uzun zamandır tasarım dünyasında gözükmeyen Zeynep Tunusluoğlu, 'kendisini hatırlatmak' için yakın zamanda 'minik' bir koleksiyonla yeniden karşımıza çıkacak: "Tekrar boyaların içine girmek bana iyi gelecek. Tasarımcılık benim kimliğim zaten."

Kollektif hareket etmeyen, bu yüzden hiç bir yere de üye olmayan Tunusluoğlu için oğlunun doğumu dışında babasının vefatı da bir dönüm noktası olmuştur: "Babam ölünce bir ansiklopedi dağıldı ve kağıtları yere uçtu sanki." Ailesi dışında Mualla Özbek, Mustafa Taviloğlu ve Aykut Hamzagil'in kendisine verdiği destekleri unutamayan, doğu kökenli ve daha çok 'tramlı müziklerden' hoşlanan, Bilgi Üniversitesi'nde Nesrin Topkapı'dan oryantal dans kursları alan ve insanları incelemeye meraklı olan Tunusluoğlu, hayatın, faturaları ödemek için para kazanmak dışında başka bir anlamı daha olduğunun bilincindedir: "Dini fikirlerimi de size söylemek isterim. Sonuçta bence gerçek içsel sevgi önemli. Allah gibi büyük bir gücün var olduğuna inanmak istiyorum. Allah'ın herkese aynı yeteneği verdiğine inanıyorum. Sadece kendini ifade etme biçimindeki cesarettir, bizi farklı kılan."

Munky
18-07-07, 17:59
Doğum Yeri:Çorlu
Doğum Tarihi:11.05.1978
Göz Rengi:Mavi-Yeşil
Boy:1.68
Kilo:51
Öğrenim Durumu:Beşiktaş Atatürk Lisesi
Dinlediği Müzik Türü:Pop
Sevdiği Yemek:Spagetti
İlgilendiği Spor Dalları:Tenis, binicilik, kar kayağı, izleyici olarak futbol
Tuttuğu Takım:Beşiktaş
Aşk:Hiç yaşamadığım bir duygu
Hobiler:Araba sürmek, müzik, sinema
Fobiler:Başarısızlık, yanlış anlaşılmak, insanları üzecek bir davranışta bulunmak.
Yabancı Dil:Çok iyi derecede İngilizce
Gelecekten Beklentisi:İyi bir haber spikeri olmak
Örnek Aldığı İnsan:Herkesten birşeyler kapıyorum
Sunuculuk Kariyeri:Kral TV, Star, Kanal 6, Number One TV, Genç TV, Show TV

Hayatım... 11 Mayıs 1978'de Çorlu'da doğdum. Burcum Boğa. Babam subay olduğundan dolayı sürekli gezdik. Ağrı, Ankara, Kıbrıs'ta yaşadım. Şuanda İstanbul'da yaşıyorum. Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi mezunuyum. Boğaziçi Üniversitesi'nde televizyon ile ilgili bir bölümde okumak isterdim. İş hayatıma 12 yaşımda, Kıbrıs'ta Bayrak Radyo Televizyon'da başladım. Sonra sırasıyla; Ankara'da Radyo Vizyon'da ve Radyo Genç'te çalıştım. Ardından İstanbul'a geldim ve Kral TV'de işe başladım. Kral TV'den sonra ise, Metropol FM, Alem FM, Show Radyo ve son olarak Radyo Viva'da çalıştım. Televizyonculukta işe ilk Star kanalında başladım. Daha sonra, Kanal 6, Number One TV, Genç TV'de çalıştım. 4 yıldır da Show TV'de program yapıyorum. Bu kanaldaki sabah programım 3 yıldan beri devam ediyor.

Ailem ve arkadaşlarım...

Babamla annem ayrıldı, babam başkasıyla evlendi. Bir ağabeyim var. Deniz Harp Okulu mezunu, şimdi teğmen. Ağabeyim de evlendiği için, ben annemle yaşıyorum. Ayrı eve çıkmayı çok istiyorum ama annem izin vermiyor. Adnan Polat'ın yaptırdığı Polat Residence'da yeni bir ev aldım, annemle oraya yerleşeceğiz. Oraya geçince evimle daha çok ilgileneceğimi düşünüyorum. Çünkü bana ait bir ev olması çok önemli. Evde boş zamanım olduğunda kendim için yararlı işler yapmak isterim. Internet ile ilgilenmek de bunlardan biridir. Internet hem beni oyalıyor, hem de bana çok şey öğretiyor. Daha çok alışveriş yapabileceğim sitelere giriyorum. Henüz hiç alışveriş yapmadım, çünkü kredi kartımın numarası başkaları tarafından kullanılabilir diye korkuyorum. Ancak yapmayı da çok istiyorum. Evde olmadığım zamanlarda arkadaşlarımla sinemaya gidiyorum, akşamları yemeğe çıkıyorum. Ev hayatını seviyorum ancak dışarıda olmak daha çok hoşuma gidiyor. Tatilimi hep Bodrum'da yapıyorum. Yurtdışına gitmeyi çok seviyorum ve istiyorum. En son annem ile Paris'e gittik. İnanılmaz eğlendim, ama orası anne ile değil de mutlaka erkek arkadaş ile gidilmesi gereken bir yer. Çok romantik, herkes elele, gözgöze. Ben, arkadaşlıkta güvene çok önem veririm. Arkadaşımın, bana ait bir sırrı sonuna kadar taşıyacak birisi olması lazım. Dürüstlüğe çok önem verdiğimden, bana karşı her zaman dürüst olmalı. Çok arkadaşım yoktur. Hatta babam subay olduğu için, çok fazla çocukluk arkadaşım da yoktur. Demet isminde bir arkadaşım var, ve en çok görüştüğüm insan da odur. Onunla 5-6 yıldan beri çok iyi dostuz ve benim her sırrımı bilmesine rağmen bir tek sırrımı bile açıklamamıştır. Benim için bu çok önemli. Yani zor günümde, sevgilimse sevgilimin, arkadaşımsa arkadaşımın yanımda olması gerek. Bu çok önemli, çünkü zaten mutlu günümüzde herkes çevremizde. Sadece 2-3 tane kız arkadaşım var, onlar da bana yetiyorlar. Çünkü çok arkadaş çok can yakar gibi geliyor bana.

Sevdiklerim ve Sevmediklerim... Müzik dinlemekten çok hoşlanıyorum. İşimi çok seviyorum, programımı zevk alarak yapıyorum. Yalan, aldatma ve gürültü sevmediğim şeylerdir. Saygı benim için çok önemlidir, bence herkes birbirine karşı saygılı olmalı. Ayrıca araba kullanmayı, eğlence mekanlarına gitmeyi ve dans etmeyi çok severim. Erkek arkadaşımla yemeğe ya da sinemaya gitmek beni mutlu eder. Papermoon'da yemek yemeyi, Bayo Latino'da eğlenmeyi severim. Giyim konusunda ise tercihim genelde spor giyinmektir. Sevdiğim markalar; Donna Caran, Vakkorama, Mango, Homestore gibi gençlerin giyindiği yerlerdir. Yemek yemeyi severim ancak yapmayı sevmem, elimden de gelmez. Bir gün erkek arkadaşıma yemek yapacağıma söz vermiştim. Ancak isteksizliğimi anlayınca, yemeği o yaptı ve bana da öğretti.

Gelecekle ilgili planlarım... İyi bir evlilik yapmak istiyorum, ancak şimdilik erken diye düşünüyorum. Hayatımda birisi olunca saklamam. Gencim, bekarım, bir sevgilim olması doğal. Evliliğe giden bir ilişkim olsun istiyorum. Çocuk sahibi olmak istiyorum. İş hayatım ile iligili yeni projelerim var. 3 yıldır bir sabah programı sunuyorum ve artık insanlar beni o programla özdeşleştirdiler. Başka programlar yapmayı düşünüyorum. Mesela yarışma sunmak istiyorum. Prime time'a geçmek ve diğer yeteneklerimi de sergileyebilmek istiyorum.
Alışkanlıklarım... Dişimi mutlaka fırçalıyorum. Yemek yedikten sonra dişlerimi fırçalamazsam bir rahatsızlık hissediyorum. Giyimime de çok özen gösteririm. Gündelik hayatımda değil de bir arkadaşım ile buluşurken, gece çıkarken ya da bir davete giderken giyimime çok dikkat ederim. Çok sık su içerim. Telefonla çok konuşurum, inanılmaz bir telefon saplantım var. Elimde sürekli telefon, ya telefon açarım ya da mesaj yollarım. Tenisi çok seviyorum. Geçen sene her gün ders alıyordum, bu sayede kendimi oldukça geliştirdim. Kayak yapmayı da çok seviyorum. Ayrıca diziden dolayı ata çok biniyordum. Ama at beni kaçırdığından beri binmiyorum.

Kendimde gördüğüm artılar eksiler... Artılarım; sempatik oluşum, güleryüzlü oluşum, neşeli oluşum. Ayrıca, fiziksel olarak gözlerimi beğenirim. Eksilerim; çok çabuk sinirleniyor ve üzücü olaylar karşısında kendimi fazla yıpratıyor olmam, en ufak birşeye kafamı takıyor ve çok sık ağlıyor olmam. Çok sulugözüm. Özellikle sevgilim varsa, onunla ilgili herşeyi kafama takarım.

Munky
18-07-07, 18:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2963.jpg
Zeki Sezer ( 1957)
Zeki Sezer, 1957 yılında Eskişehir'de doğdu.

M. Rüştü Uzel Kimya Teknik Lisesi ve Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü'nden mezun olan Sezer, askerliğini 4 aylık kısa dönem olarak 1983 yılında Antalya'da yaptı.

Zeki Sezer, lise ve üniversite yıllarında çeşitli kulüplerde voleybol oynadı.

Başta resim olmak üzere güzel sanatlara özel ilgisi olan Sezer, iş hayatına 1975'te kamuda kimya teknisyeni olarak başladı ve kimya mühendisi olarak sürdürdü. Daha sonra aynı konuda özel sektörde görev yapan Sezer, 1988'den itibaren DSP'de görev aldı. Çankaya ilçe yöneticisi, Ankara İl Başkan Vekilliği yapan Sezer, 1991'de Parti Meclisi üyesi oldu. Parti Meclisi üyeliğini aralıksız bugüne kadar sürdüren Sezer, iki dönem Genel Sekreterlik yaptı.

Sezer, 2001 yılından itibaren DSP Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyordu. 1999 genel seçimlerinde Ankara Milletvekili seçilen Sezer, 57. Hükümet'te Parlamento ile İlişkiler, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Taş Kömürü Genel Müdürlüğü ve ETİ Holding A.Ş Genel Müdürlüğü'nden sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu.

Zeki Sezer, evli ve biri lise, diğeri üniversite öğrencisi iki çocuk babası.

Munky
18-07-07, 18:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/116.gif
Turgut Özal ( 1927)- (17.04.1993)
8.CUMHURBAŞKANI

GÖREV SÜRESi

9 KASIM 1989
17 NİSAN 1993

1927 yılında Malatya'da doğdu. 1950 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Elektrik Mühendisi olarak mezun oldu. 1952 yılında A.B.D'ne giderek ekonomi tahsili gördü. Türkiye'ye döndükten sonra Elektrik İşleri Etüd İdaresi Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye'nin elektrifikasyonu ile ilgili projelerde çalıştı.

1961-62 yılları arasında askerlik hizmetini Milli Savunma Bakanlığı Bilimsel Danışma Kurulu üyesi olarak ifa etti ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın kurulmasına katkıda bulundu. Bu sırada, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde ders de verdi.

Bir süre Başbakanlık Teknik Uzmanlar Kurulu Üyesi olarak çalıştı ve 1967-71 yılları arasında da Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini yürüttü. Ekonomik Koordinasyon Kurulu, Para ve Kredi Kurulu, RCD Koordinasyon Kurulu ve AET Koordinasyon Kurulu başkanlıklarında bulundu.

1971-1973 tarihleri arasında Dünya Bankası'nda danışman olarak çalıştı. Türkiye'ye döndükten sonra çeşitli sınai kuruluşlarda çalıştı ve 1979 yılı sonlarına doğru Başbakanlık Müsteşarı olarak atandı. Aynı dönemde Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı görevini de vekaleten yürüttü.

12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra kurulan hükûmete ekonomik işlerden sorumlu Başbakan Yardımcısı olarak atandı. 1982 yılında bu görevinden istifa etti. 1983 yılında Anavatan Partisi'ni kurdu ve aynı yıl yapılan genel seçimlerde partisinin başarılı olması üzerine hükûmeti kurmakla görevlendirildi ve böylece Türkiye'nin 19. Başbakanı oldu. 1987 yılında yapılan seçimler sonrasında tekrar hükûmet kurdu ve başbakan olarak görev yaptı.

31 Ekim 1989'da TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 8. Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 9 Kasım 1989 tarihinde bu görevine başladı.

17 Nisan 1993 tarihinde geçirdiği bir rahatsızlık sebebiyle görevi sırasında vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Turgut Özal
1983-1993
Fatih Emin
Risale Yayınları

Özal Hikayesi
Hasan Cemal
Doğan Yayıcılık

�Kimdir Turgut Özal? İnsan olarak, siyaset adamı olarak... Kişiliği nasıl oluşmuştur? Ya beslendiği kültürel ortam? Bu dünyaya ve öbür dünyaya bakışı... Kendisinde, ailesinde, partisinde yaşayageldiği Doğu-Batı ikilemi nedir? Vefalı bir insan mı? Kindar mı? İnatçı mı? Politikadaki güvenilirliği ve inandırıcılığı... Özal ve ABD... Özal ve asker... Özal ve hanedan... Ekonomide ve demokraside modeli... 12 Eylül'ün siyasal ortamında geçerli "haksız rekabet"le 1983'te iktidara tırmanışı... 1989'daki inişi... Bu süreci çok yakından izledi Hasan Cemal. Altı yılda yükseliş ve düşüş: tarihsel süreç içinde, ancak bir an sayılabilir bu. Hasan Cemal bu anı fotoğrafladı ve ortaya Özal Hikayesi çıktı. Özgün bir yapıttır Özal Hikayesi; eksiğiyle fazlasıyla Özal'ın kendisidir. Çekilen fotoğraf, tarihi yakalamaya dönük bir çaba sayılabilir. Tarihi yaşarken yakalamak... Evet, belki de olanaksız. Ama bir gazeteci vazgeçemez bundan. Akıp giden zamanın gelecekteki öyküsünü bugünden ele geçirmeye çalışır. Çünkü her şeyden önce çağının tanığı olmak ister. Onun için sürekli kıpır kıpırdır gazeteci. Suyun yüzüne vuranla yetinmez. Sahnenin arkasındakini sergilemeye çalışır çoğu kez. Turgut Özal da sahnede yıllarca kaldı... İşte böyle bir çabanın ürünüdür Özal Hikayesi...�

Özal'ın Misyonu
Meşhurların Hatıraları ve Değerlendirmeleriyle
Osman Özsoy
Türdav Yayınları

�Siyasetçilerimiz Özal'ın vizyonuna sahip olma yarışında. Partilerimiz, Özal'ın misyonunu en iyi biz temsil ediyoruz iddiasında. Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen, sağlığında olduğu kadar ölümünden sonra da ülke gündemini meşgul eden isimlerin başında geliyor Turgut Özal. ... Ve Özal tartışılıyor. Yaşadığı dönemde vizyonu, ölümünden sonra misyonu tartışılan Turgut Özal"ı anlatan kapsamlı bir eserle karşı karşıyasınız. Eserin, Özal'ın vizyonuna sahip olmak isteyenlerle, misyonunu temsil etmek isteyenlere faydalı olacağı kanaatindeyiz. Şimdi söz, okuyucunun...�

Turgut Özal'ın Anıları
Mehmet Barlas
Birey Yayıncılık / Yakın Tarih - Anı Dizisi

Elinizdeki kitapta, ülkemizin en yetkin gazetecilerinden Mehmet Barlas'ın Cumhuriyet döneminin en çok tartışılan, en vizyoner liderlerinden rahmetli Turgut Özal'la hayatının son yıllarında gerçekleştirdiği röportajlar yer alıyor. Kitapta Özal, ülkemizin dünü, bugünü ve geleceğine ilişkin hala geçerliliğini ve önemini koruyan görüşler dile getiriyor. Yayınevimiz,
ülkemizin ve dünyanın devasa sorunlarla, açmazlarla ve belirsizliklerle karşı karşıya kaldığı bir zaman diliminde Özal'ın Anıları'nı yayımlayarak siyaset ve ekonomi dünyamıza anlamlı bir katkıda bulunuyor. Barlas'ın kitabı, yabancı kaynaklarda Özal hakkında en fazla referans olarak başvurulan kitaplardan biri.

Özal'lı Yıllar
1983-1987
Yavuz Donat
Bilgi Yayınevi / Yavuz Donat'ın Vitrininden Dizisi

"Özal'lı Yıllar", Yavuz Donat'ın Vitrin'inden dizisinin son kitabı. Donat, "Sandıktan İhtilale", "Buyruklu Demokrasi" ve "Özal'lı Yıllar" adlı bu üç kitapla, 1977'den, 1987 Eylülü başına değin ülkemizin siyasal görüntüsünü , yine 1987 notlarıyla renklendirerek çiziyor.
-Rauf Tamer (Tercüman, 5.4. 1987)-



24 Ocak Yargılanıyor (İcraatın Dışından)
24 Ocağın Ekonomi Politiği
Faik Y.Başbuğ
Tekin Yayınevi

İşte "24 Ocak" pastasından acı bir ziyafet. Ortadirek adlandırmalı müşteriler çokluğunda, tadsız düşündürücü ve sanki hep ağıt dolu... Bu yönlü ağırlıklarıyla, yazılanlar, izleyicileri çok ilginç bir senaryo kurgusunda, zengin Başbakan masalarından yoksullara bakımyurdu'na, piyango milyarderliği umudundan fahişeliğin ekonomik diyalektiğine taşıyacak içerikte. Konular, uzun bir dönemi içeren anı-günlük yaklaşımıyla izlenmeye çalışılmıştır. Bunun için de, özellikle "ihtilalin" ya da yerleşik deyimiyle
"Kurtuluş Harekatının" bereketlendirdiği topraklarda, 24 Ocak ve mimarlarının icraatı yansız bir şekilde ele alınmış ve bu açıdan sistem bütünlüğü, kendi mantığı içinde özenle korunmak istenmiştir.

YORUM

Davut Bey ve Turgut Bey
Hilmi Yavuz
Zaman 27 Nisan 2001

Batılılaşma ya da Modernleşme girişimleri, Osmanlı entelektüellerini, Aydınlanma sonrasında Avrupa siyasal düşüncesiyle ilişki kurmaya götürmüştür; ama buna benzer bir ilişki Avrupa iktisat düşüncesiyle kurulamamıştır.
Geçen haftaki yazımda da belirtmiştim: Prof. Ahmet Güner Sayar, bırakınız Yeni Osmanlılar'ı Jön Türkler'in bile 'ne teorik iktisattan anladıklarını, ne de bizatihi iktisadi süreci anlayabildiklerini' öne sürmenin mümkün olmadığını bildirir; Adam Smith ve Ricardo'nun iktisadi fikirlerinin 'Yeni Osmanlıların teorik esaslarına kaynaklık ettiğini' öne süren Bernard Lewis'in bu iddiasının bir 'fanteziden öteye geçmediğini vurgular.

Namık Kemal'in, Montesquieu ve J.J. Rousseau'nun siyasal teorilerinden etkilendiğini biliyoruz elbet; �bizzat Namık Kemal'in yazıları bu etkilenmeye tanıklık ediyor çünkü! Gelgelelim, Adam Smith ve Ricardo'nun iktisat teorilerinin Yeni Osmanlılar'ın iktisadi görüşlerine kaynaklık ettiği iddiasının dayanağı nedir? Ve bu iddia, niçin 'bir fanteziden öteye' geçememektedir?
Prof. Dr. Şerif Mardin, 'Türkiye'de İktisadi Düşüncenin Gelişmesi' adlı kapsamlı makalesinde, 1838'de İngiltere ile Osmanlı Devleti arasında imzalanan Baltalimanı anlaşmasının 'bütün hazırlık safhalarında ehemmiyetli bir rol' oynayan İngiliz Sefareti Başkatibi David Urquhart'tan söz ediyor. Prof. Mardin'in deyişiyle, 'Adam Smith'ten daha Adam Smith'çi' olan Urquhart, 'Adam Smith'in kaldırılmasını tavsiye ettiği devlet müdahalelerinden Türkiye'de hiçbirinin bulunmadığına ve binaenaleyh Türkiye'nin serbest ticaret için ideal bir ülke olduğuna' inanmaktaydı. Urquhart, bu düşüncelerini 1833'te yayımladığı 'Turkey and Its Ressources' adlı kitabında açıklamıştır. O yıllarda, yine İngiliz sefaretinde katip olarak görev yapan (Sir) Henry Layard'ın Autobiography and Letters'te yazdıklarına bakılırsa, Ahmet Vefik Efendi (Paşa) ile, 'Adam Smith ve Ricardo'nun eserlerindeki politik ekonomi konuları üzerinde' tartıştıkları anlaşılıyor.

Urquhart üzerine kuşatıcı bir çalışma yapmış olan Prof. Taner Timur da, 'Osmanlı Çalışmaları'nda, onun İngiliz politikasında 'Rus tarafdarları'na karşı, 'Osmanlı tarafdarları'nı temsil ettiğini yazmıştır. Urquhart'a göre 'Osmanlı düzeni en geniş ölçüde özgür ticarete ve özgür sanayie dayanmakta, bu durum da yerel idarenin son derece özerk ve gelişmiş olmasına yol açmaktadır. Türkler, 'çürümüş Bizans aristokrasisinin', 'kalabalık ve zalim ruhban sınıfının', 'hor görülmeye layık hükümetinin haksız kanunlarının' ve özellikle de tekelleri işle 'mali idaresinin ve tahsildarlar ordusunun' tam anlamıyla ezdiği halka rahat bir nefes aldırmışlardır. Timur'un belirttiğine göre David Urquhart (Osmanlıların verdikleri adla, 'Davut Bey'!), Osmanlı Devleti'nde yerel idarelerin özerkliğinin, 'kökeni İslam hukukuna dayanan vergi sistemi sayesinde' gerçekleştiğini düşünmektedir: 'Gerçekten de Türkler dolaylı vergileri toptan reddederek ve mali sistemleri basit ve dolaysız bir vergi sistemine dayandırarak, ticaretin ve sanayinin son derece gelişmesine elverişli bir zemin hazırlamışlardır. Doğrudan vergiler, yerel idareleri geliştirmiş ve bu durum Müslüman olmayan reayanın da kendi kurumlarını korumalarına ve hatta, Avrupa'da sanılanın aksine, geliştirmelerine yol açmıştır.' Urquhart, Osmanlı sistemi analiz edilirken iki tip 'merkeziyetçilik'in birbirine karıştırılmaması gerektiğini hatırlatarak, Osmanlı'da siyasal merkeziyetçilikten söz edilebileceğini, ama idari merkeziyetçiliğin bulunmadığı görüşündedir. (Şerif Mardin, Urquhart'ın özellikle Rumeli'deki vergi sistemini yakından incelediğini ve bu vergilerin 'beledi teşekküller olan ayanlar tarafından tayini ve toplanması'nın Urquhart'ı çok etkilediğini bildirmektedir.) Kısaca Urquhart, Osmanlı iktisadi yapısının liberal bir iktisat konsepti bağlamında örgütlendiğini, devlet müdahalesinin (zannedilenin aksine) asgari düzeyde olduğu kanısındadır. Taner Timur da, Osmanlı toplumunda yerel yönetimlerin özerk konumuna yaptığı vurgu dolayısıyla Urquhart'ın fikirlerinin günümüzde moda olan 'Osmanlı'da sivil toplum yok!' iddialarına uzak düştüğünü söylüyor. Osmanlı 'sivil toplum'unu, Urquhart'ın 'Türk ilkeleri' adını verdiği ilkelere dayandırabiliriz: Pazar ve ticaret özgürlüğü, sultanın keyfî vergi koyamaması, yerel geleneklere saygı, dini kurumların özerkliğini koruma, gayrimüslimlerin inanç özgürlüklerinin teminat altında bulunması... Bu durum, Prof. Timur'un haklı olarak belirttiği gibi, Osmanlı'nın 'modernist' potansiyelini gösterir.

Urquhart'ın 'Yeni Osmanlılar'la olan ilişkisi, özellikle 'sarıklı ihtilalci' Ali Suavi'de görülür. Hüseyin Çelik, 'Ali Suavi ve Dönemi'nde, 'Suavi, Urquhart'ta adeta kendisini bulmuştur' der. 'Çünkü o, Urquhart'ın söylediklerini, küçük nüanslar dışında bir ömür boyu söylemiş adam'dır. Çelik şunları yazıyor: 'Suavi de Urquhart gibi, İslam'ın Hıristiyanlık'tan farklı olarak, bütün çağların ihtiyacına en modern şekilde cevap verecek bir din olduğuna inanıyordu.' Nitekim Urquhart'ın Sultan Abdülaziz'e gönderdiği bir mektupta, Osmanlıların 'ancak ve ancak, geçmişte olduğu gibi Kur'an�ı Kerim'in hükümlerine tam uyarak yaşayabileceğini' bildirdiği de biliniyor.

David Urquhart ya da Davut Bey, Adam Smith'ten daha adam Smith'çi olduğu kadar, Osmanlı'dan daha Osmanlıcı olarak yadırganmış, hatta bizzat İngiliz hükümeti ve elbette Dışişleri Bakanı Lord Palmerston tarafından dışlanmıştır. Urquhart, İngiltere'nin Osmanlı ile olan ticari ilişkilerini geliştirmesi için çalışıyordu; �Lord Palmerston ise, Rusya ile! Ama maalesef, Ali Suavi dışında Yeni Osmanlılar'ın Davut Bey'i ciddiye aldıklarına dair bir tanıklık yoktur. İngilizler de ciddiye almamışlardır Urquhart'ı... Kimilerine göre 'acayip', 'egzantrik' ve 'megolaman'dır, kimilerine göreyse 'yarı deli!' Prof. Mardin bile, 'Yeni Osmanlı Düşüncesinin Doğuşu'nda Urquhart'ın hissi egzotizmi'nden söz etmekten kendini alamamıştır. Dolayısıyla, Adam Smith ve Ricardo'nun görüşlerinin Urquhart gibi 'acayip' biri aracılığıyla dolaşıma sokulmasının Osmanlı entelijansiyası tarafından 'fantezi' olarak kabul edilmesine şaşmamak gerekir...

Davut Bey'in Osmanlı toplumunun modernist potansiyeline ilişkin değerlendirmelerinin Yeni Osmanlılar'ın ya da Jön Türkler'in fikirleri üzerinde etkin olmayışını anlamak mümkün de, bu düşüncelerin belli ölçekte değerlendirilebilmeleri için Turgut Bey'in iktidara gelmesini beklemek? İşte bunu anlamak mümkün değil! Hem siyasi hem de iktisadi anlamda gerçek 'Modernleşme' ya da 'Batılılaşma', bütün sancıları, problemleri ve elbette hatalarıyla, Osmanlı'nın modernist potansiyelinin farkında olan Turgut Bey'le başlamıştır çünkü...

Munky
18-07-07, 18:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3858.jpg
Sertaç Bucak
Faik Bucak�ın oğlu, Uluslararası Kürt İnsan Hakları Merkezi Kurucusu ve Eski Başkanı mühendis Sertaç Bucak, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) 2. Olağan Kongresinde genel başkanlığa seçildi.

x
HAK-PAR'A YENİ BAŞKAN SERTAÇ BUCAK
www.haber10.com 13.11.2006

Haklar ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) 2. Olağan Kongresinde Sertaç Bucak, genel başkanlığa seçildi.
Hak ve Özgürlükler Partisi (HAK-PAR) 2. Olağan Büyük Kongresi, Kocatepe Kültür Merkezi'nde yapıldı. Demokrasi şehitleri adına� saygı duruşunda bulunulmasıyla başlanan kongrenin açılışında, Genel Başkan Yardımcısı Reşit Deli, katılımcıları kürtçe olarak selamladı. Konuşmasına Türkçe olarak devam eden Deli, Genel Başkan Abdulmelik Fırat'ın sağlık sorunları nedeniyle kongreye katılamadığını söyledi.
Daha sonra Genel Başkan Vekili Fehmi Demir, kürsüye gelerek, Fırat'ın kongreye gönderdiği mesajı okudu. Fırat, mesajında �partilerinin 5 yıldır danışıklı dövüşün ve şiddetin labirentinde mücadele ettiğini ve önemli kazanımlar sağladığını� belirtti.
HAK-PAR'ın, ne ideolojik ne de siyasi bir hareketin devamı olduğunu vurgulayan Fırat, şunları kaydetti:
�Partimiz, ülkemizde demokratik yöntemlerle kolektif bir siyaset sergilemektedir. Eli sopalı tek liderliğe alışmış bir toplumda bu mücadeleyi yürütmemizin ne kadar zor olduğu malumdur. İçinizden seçeceğiniz bir arkadaşın etrafında kenetlenip bu mücadeleyi başarıya ulaştıracağınıza inancım tamdır.�

Fehmi Demir, mesajın ardından yaptığı konuşmada, dünyanın küreselleşme sürecine girdiğine dikkati çekerek, Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgede de yeni güç dengelerinin oluştuğunu vurguladı. Hükümete seslenen Demir, statükoculara takılmadan, evrensel değerlere ve AB hukukuna uygun adımlar atılması gerektiğini kaydetti.

Kongreye konuk olarak katılan DTP Genel Başkan Yardımcısı Sırrı Sakık da yaptığı konuşmada, geçmişte yaşananların bugüne ışık tutması gerektiğini söyledi. Kürt kökenli vatandaşların temsil noktasında daha etkin bir duruma kavuşmaları gerektiğini öne süren Sakık, çatışmasız bir toplum özlemi duyduklarını kaydetti.

Mali raporların görüşülmesiyle devam edilen kongrede, genel başkan seçimi de yapıldı. Abdulmelik Fırat'ın, sağlık sorunları nedeniyle genel başkanlığa aday olmayacağı belirtildi. Kongrede 215 delege oy kullandı. Abdülmelik Fırat'ın sağlık sorunları nedeniyle genel başkanlığa aday olmadığı seçimlerde, Bayram Bozyel ile yarışan Sertaç Bucak, Genel Başkan seçildi.

x
Sayın Faik Abik Bucak�ın Anısına !..
Kutbettin Özer
http:// www.gelawej.org

T-PDK kurucusu ve Genel Başkanı Sayın Faik Abik Bucak�ın 40. yıl dönümü münasebetiyle Avrupa�dan, Almanya�dan Kürd Kültür Derneği adına anısını rahmetle anıyoruz.

Kuzey Kürdistan tarihinde bütün Kürdlerin kalbinde derin bir iz bırakan Sayın FaikAbik Bucak�ın Abidesini dikerek, inanmış olduğu Kürdistan Bayrağını dalgalandırmaya and içtik. Sayın Faik Abik Bucak, Sayın Merhum Mele Mustafa Barzani�nin ileri sürmüş olduğu merkezi Örgütleme ile Kuzey Kürdleri hareketlendirdi. Bu hareketin içinde Ape Musa Anter ve diğer arkadaşları arasında Sayın merhum Faik Abik Bucak�ta bulunuyordu.

Faik Abik Bucak Hakimlikten istifa ederek, Avukatlık görevine üslendi. Daha sonra Kürd siyasi sorunu üzerinde durdu ve kendini iyice yetiştirdi. Kısa bir zaman sonra T-PDK kurucuların arasında yer alarak Genel Başkanlığa kadar geldi. Sayın Faik Abik Bucak boş durmadı. O hareketliliğiyle Kuzey ile Güney Kürdistan arasında mekik dokumaya hız verdi ve çok seri çalıştı. Kürdistan halkından büyük destek alıyordu. Halkına güven ve inanç kavramını Kürd milli sorununda kısa bir dönemde binlerce Kürd yurtseverleriyle birlikte hareket ediyordu. Kürdistanın bütün alanlarında arkadaşlarıyla birlikte büyük örgütlemeye girerken, T.C devleti bu örgütü nasıl tahrip edeyim diye, peşlerine bir sürü dedektif ve ajan takmıştı. Buna rağmen korkmadan, Kürdistani örgütlemenin en iyisini yapıya çalıştı.

Sayın Faik Abik Bucak Kürd evladının has evladı, şehit olduktan sonra geride ipek gibi çocuklarını arakada bıraktı. Babaları şehit olduktan sonra, Serhat Bucak, Sertaç Bucak ve kız kardeşi olan Zozan�ı 30 yıldan beri tanıyor ve Kürdistani Mücadelelerini aralıksız vermeye çalışıyorlar. Bu kardeşlere uzun ömür diliyor ve Kürd evlatların kanı yerde kalmayacağına inanıyoruz.

Sayın Faik Abik Bucak şairliğiyle de tanılan ve ağır başlı, onurlu ve gururuyla arkasına bırakmış olduğu iz, biz Kürd yurtseverleri olarak gurur duyuyoruz. Onun bırakmış olduğu yerden itibaren, biz devam etmeye çalışacağız. Ant içtik.

Değerli merhum Faik Abik Bucak�tan korkan ve onun başarısını çekemeyen güç ve düşman kurşunu ile şehit edildi. Almanya�dan Kürd Kültür Derneği adına kendisini rahmetle anarken, bütün Kürd Halkın başı sağ olsun, duyuruyoruz.

Kürd Kültür Derneği e.V Karlsruhe/Almanya
Dernek Başkanı adına
Kutbettin Özer
KutbettinO@t-online.de

XXX

RÖPORTAJ

SERTAÇ BUCAK: GENEL AF KAVRAMI KULLANILMAMALI
AKSİYON 31.10.2006

Mühendis Sertaç Bucak, PKK için genel af ilanına karşı. Dağdakileri indirmenin şehirde yeni problemlere yol açacağına inanıyor. Hedef sosyal entegrasyon olmalı diyor

Doğru Yol Partisi (DYP) Genel Başkanı Mehmet Ağar�ın terör örgütü PKK�ya yönelik �Dağda silah atacaklarına, ovada siyaset yapsınlar�� sözü yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, �Bu bir genel af çağırısıdır. Bunu şiddetle kınıyorum.� şeklinde bir karşı çıkış yaptı. Daha sonra bu tartışmaya, siyasetçiler ve aydınlar da dâhil oldu. Toplum her ne kadar dillendirmekten çekinse de birtakım soruları zihninden geçirmeye başladı. PKK�ya genel af uygulanabilir mi? Her şeyden önemlisi, gelinen noktada genel af kavramını telaffuz etmek doğru mu?

Bu soruları Kürt meselesini yakından takip eden, Avrupa ile Türkiye arasında mekik dokuyan mühendis Sertaç Bucak�a sorduk. Bucak, Almanya Başbakanı Gerhard Schröder tarafından Almanya�da kurulan Uluslararası Kürt İnsan Hakları Merkezi�nin kurucusu ve bir dönem de başkanlığını yaptı. Sertaç Bucak�ın babası Faik Abik Bucak da Türkiye Kürdistan Demokratik Partisi�ni kurmuş, ancak kısa bir süre sonra 1966�da �tuhaf� bir kazada hayatını kaybetmiş, Kürtlerin sembol olarak kabul ettiği bir isim. Urfa�nın Siverek ilçesinde yaşayan Sertaç Bucak, şu anda genel af kavramını telaffuz etmenin yanlış olduğu görüşünde. Bucak�a göre ne PKK ne de Türkiye bu kavram üzerinden yapılacak hamlelere hazır.

GENEL AF KAVRAMI KULLANILMAMALI

-Son haftalarda Türkiye�de bir genel af tartışması yaşanıyor. PKK�ya yönelik bir genel af uygulamaya konabilir mi?

Toplum içinde genel değişik spekülasyonlar var. İçeriği bilinmeden, daha doğrusu ne olduğuna bakılmadan hemen karşı çıkıldı; üzerine yorumlar yapıldı. Mehmet Ağar bir genel aftan söz etti. Şiddete bulaşmış herkesin affedileceği manası çıkarıldı. Onun için genel af yerine yeni kavramlar türetmek lâzım. Mesela �insanların yeniden topumla entegrasyonu� demek lâzım. Genel af kavramı henüz karşılığını bulamıyor ve şu dönemde PKK�ya yönelik kullanılacak bir kavram da değil. İş sadece toplum bazında bitmiyor. Sorun bir şeklide bu işe taraf olan kişilerin kendi prestijini koruma durumuna geldi. Ama yapılırsa bu, devleti küçük düşürmez, devletin ödün verdiği anlamını taşımaz. Aksine bu büyük bir devletin göstereceği dirayettir. Dünyanın her yerinde bu böyledir. Kuzey İrlanda�da yaşanmış bir örnek var.

-Peki Türkiye hem devlet hem de toplum bazında buna ne zaman hazır hâle gelecek? Aynı soruyu terör örgütü ve tabanı için de sormak lâzım.
Temel sorun şu; siz bu sorunu çözmek istiyor musunuz, istemiyor musunuz? Bu işi askerler mi yoksa düşünen siviller mi halledecek? Genel af bu olayın bir detayı. Ondan sonra atılacak adımlar önemli. Hükümet ile devletin belirli kurumları arasında düşünce farkı var. Hükümetin, CHP�nin, Kızılelmacıların yaklaşımı arasında büyük fark var. Meseleyi güvenlik boyutunda görenler durumu geriyor. Böyle düşünenler kendi insanını da düşünmeli. Kürt sorununu silahla çözmek isteyenler tıkanmayı beraberinde getiriyor. Bu PKK�dır, Türkiye�deki bazı güçlerdir.

-PKK�yı tabanı olarak görüp siyaset yürütenlerin etkisi yok mu bu tıkanmada?

Onlarla aynı tabanı paylaştığını söyleyen siyasi partiler artık bir adım ileriye gidilmesini istiyorlar. Silahların susmasını, gömülmesini istiyorlar. Yani ateşkes ile yetinmiyorlar. Kan davası güdülmemeli, intikam peşine düşülmemeli. Siyasilerin böyle bir hakkı zaten yoktur. Adımlar atılır ve sorun yavaş yavaş çözülür. Kimse ani bir şey beklemesin; makbul de olmaz, toplumun işlemekte olan bünyesine zarar verir.

-PKK silahlara veda etmek istemiyor ama�
Silah konusunda PKK taraf olabilir. Veya onlarla aynı tabanı paylaştığını söyleyenler de. Ama Kürt sorununa onlar taraf değildir. Sorunun çözümü gündeme geldiği zaman siyaseti güden herkes taraf olur. Ama eğer şiddet olmazsa insanlar daha rahat düşünebilir. Kürt sorununun önünde militarist güç büyük bir problemdir. Siyaset güdenler de bu militarist gücün bir parçasıdır. Çünkü silahın olduğu yerde insanlar akıllı ve mantıklı düşünemezler.

-Sorun zaten silahların oluşturduğu korkulardan kaynaklanmıyor mu?

Bu durumda çözüm için silahlı tarafın söylediğine dikkat etmek lâzım. Başka türlü, silahların gölgesi hiç kaybolmuyor. Ateşkesi ilan edenler silahı bırakıyorum da diyebilmeli. Ve sözünde sonuna kadar durmalı. O zaman güvenlik üzerinden siyaset yapanların ellerindeki bütün araçları alınmış olur. Toplum sorunun çözümünü sadece güvenlikte ve silahta görenlere itibar etmeyi bırakırsa, siyasilerin itibarı yükselir.

-Patlayan mayınlar bunun çok da kolay olmayacağını gösteriyor?

Mayın patlaması olayından emin değilim. Bu mayınları kim patlatıyor? Barış istemeyen PKK�nın içindeki güçler de olabilir, çatışmalardan nemalanan odaklar da düşünülebilir. Derin devletin bu konudaki maharetlerini de görmezden gelemeyiz. Silahlı mücadelenin Kürt sorununu çözmede araç olmadığını PKK�nın da kabul etmesi lâzım.

DAĞDAN OVAYA BİR ANDA İNİLMEZ

-PKK�yı tabanı olarak değerlendiren DTP (Demokratik Toplum Partisi), �benim bundan sonra PKK ile ilişkim olmayacak� derse çözüm için ciddi bir adım olur mu?

Aynı tabanı paylaşıyorlarsa bu iş biraz zor olur. Bütün köprüleri atarlarsa bu çok iyi bir sürecin başlangıcı olur. Ama bu kadar büyük bir şeyi yaparlar mı bilemiyorum. Ancak şunu söyleyebilirim, DTP�de silahların tamamen bırakılması yönünde bir eğilim giderek güçleniyor. Bir ülkede söz sahibi hükümettir. Ama herkes bir açıklama yapıyor ve bu açıklamalar farklı oluyor. Bunlar sorun teşkil ediyor. �Şahin şahini destekler.� Bunu da bir dipnot olarak kaydetmekte fayda var.

-Yapılan açıklamalar karar merciindeki hükümeti zor durumda bırakır mı sizce?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Diyarbakır�da bir açıklama yaptı. Meseleyi dillendirdi; �Kürt meselesi var� diye bir tabir kullandı. Ondan önceki hükümetler de söylemişlerdi. Ancak Erdoğan bir adım daha ileriye gidip; �Bizim de hatalarımız olmuştur� dedi. Bu söylediğinin arkasında durabilmeliydi. Sonraki adımlar atılamadı. Çünkü tuhaf bir şekilde silahlar tekrar devreye girdi. Hükümetin Kürt sorununu çözme konusunda samimi olduğuna eminim ve çözmeye en yakın hükümettir.

-Peki niye söylediklerinin arkasında duramıyor?
Çok yalnız bırakılıyor... Ama Kürtler de hükümetler arasındaki nüansları görmeli. Herkesin söylediklerini hesaba katıp, hükümete yardımcı olmaları gerekiyordu. Bu hükümet AB konusunda nasıl bir performans gösterdiyse Kürt meselesinde de çözüm adına önemli adım atabilir.

-Hükümetin işe nereden başlaması gerekiyor?
İlk önce 301�i ortadan kaldırmalı. Sonraki aşamada henüz kirli işe bulaşmamış, elinde silah olup da henüz alt düzeyde olan insanların entegrasyonunu sağlayabilir. Ama bunun adına pişmanlık yasası dememeli ve kademeli olmalı. Ani bir çözüm olmaz. Beş yıllık düzenlemeler içinde bir çözümler paketi hazırlar, insanları dağdan indirirsiniz. İnsanları affettim dediğinizde, dağdan inip şehre gelecekler. O zaman yeni bir toplumsal sorun çıkar ortaya. Yıllarca dağda yaşamış insanın şehirde yeni bir hayat kurması kolay değil. Üstüne üstlük dağa çıkmış yaftası da var.

-Amerika�nın ve Avrupa ülkelerinin Kürt meselesine bu kadar müdahil olması da etkili oluyor belki.

Siz 80 yıldır bir sorunu çözemezseniz Batı müdahil olacaktır. Bu bizim acziyetimizi gösteriyor. Kıbrıs�ta da aynısı yapılıyor. Türkiye NATO üyesidir. AB üyesi olduktan sonra da bugünkü egemenlik hakkından yoksun kalacaktır. Zaten hep müdahil idiler. Her yıl Türkiye ile ilgili raporlar hazırlanıyor, hepsinde de Kürt sorunu var. Bu raporlar kısmî bir dayatmayı içeriyor. AB içinde Kürt sorunu daha da açık bir şekilde ifade edilecektir. Ama Türkiye bu meseleyi kendisi çözmeli, başkasına bırakmamalı. Kürtler açısından da sorun var. Türkiye AB üyesi olduktan sonra Kürtler de bağımsız devlet hayallerini ve ideolojilerini mezara gömmek zorunda kalacaklar. Maksimum talep federasyon olur. Ötesindeki haklar ortada kalmaz.

Munky
18-07-07, 18:02
Nejdet Koçak ( 07.04.1939)- (16.01.1980)
7-Nisan-1939 tarihinde Kerkük�te doğmuştur. Babası Nurettin Ali Tevfik�tir. N. Ali Tevfik, bir Türkmen öğretmeniydi. Nejdet, ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük�te tamamladı. 1958 yılında Türkiye�ye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden yüksek ziraat mühendisi olarak mezun olmuştur. Kerkük�e dönmüş ve 1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığı�na bağlı Zirai Donatım Müdürlüğü�nde çalışmıştır. 1964 yılında Türkiye�ye tekrar gelmiştir ve 1966 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi�nde Master öğrenimini tamamlamıştır.1969 yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamlamıştır. Daha sonra Irak�a dönerek 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi�nde öğretim görevlisi olarak göreve başlamıştır. 1976 yılında Doçent olmuştur. Daha sonra da profesörlük tezini takdim etmiştir.

22.03.1979 tarihinde kendisine Türkçülük suçu isnat edilerek tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 tarihinde Bağdat�ta Saddam rejimi tarafından idam edilerek şehit olmuştur.

Nejdet Koçak, milli dava uğruna daha orta okul ve lise dönemlerinde çalışmıştır. Nitekim, 1959 yıllında Kerkük Katliamı�nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah�ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında çalışmış ve başkanlık yapmıştır.

Nejdet Koçak tam manasıyla bir lider ve dava adamıydı. İnsani değerlerin en üst kademesine ulaşan, milletine ve dinine sımsıkı bağlı olan bir insandı. Hayatını Irak Türkleri�nin milli kimliklerinin korunması ve Irak Türklerinin meşru siyasi, kültürel haklarının elde edilmesi uğruna hiç çekinmeden harcadı. İleri sürdüğü fikirleri bizzat yaşayan ve yaşamında uygulayan gerçek bir fikir adamıydı.
Doç. Dr. Ekrem Pamukçu�nun yıllar önce hazırlayıp o zamanki Kerkük Dergisinde yayınladığı �Irak Türklerinin Büyük Şehidi Nejdet Koçak� adlı yazısında şöyle diyordu;
Değerli eşleri Ayten Koçak hanımefendinin belirttikleri gibi, Saddam�ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Nejdet Koçak�ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu �Ebu Greb�denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Nejdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman ve Adil Şerif�in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay Abdullah Abdurrahman şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi.
Bir kaç saat sonra asılacak olan Nejdet Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan kalabalık dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu;
�Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah�ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah�ın yolunda asla şaşmayın. Allah�a emanet olunuz.�
16 Ocak 1980'de bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte idam edilerek şehit edilmiştir.

Munky
18-07-07, 18:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/64.jpg
Hasan Gemici ( 1953)
ÇAYCUMA - 1953, Abdurrahman, Zülfiye - İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi - Orta Fransızca - İnşaat Mühendisi - İller Bankası Su Kanalizasyon Dairesi Başkanlığı Mühendisi, Serbest Mühendis Müteahhit - XX nci Dönem Zonguldak Milletvekili - Devlet Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
18-07-07, 18:04
Beyazıt Denizolgun ( 1954)
M. Beyazıt Denizolgun, 1954 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı kentte yaptıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı fakültede yüksek lisans yaptı. Çalışmalarını inşaat yüksek mühendisi olarak yürütüyor. Halen kendi şirketinde müteahhitlik işleri yürütmektedir.

Munky
18-07-07, 18:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/705.jpg
Cengiz Altınkaya ( 1949)
Aydın Milletvekili-ANAP
BOZDOĞAN - 1949, Ahmet, E.Pakize - ODTÜ Mühendislik Fakültesi İnşaat Mühendisliği Bölümü, ODTÜ'de Master - İngilizce - Hidroloji ve Su Kaynakları, İnşaat Yüksek Mühendisi - Yenipazar Belediye Başkanı, Serbest Mühendis Müteahhit - XVIII, XIX, XX nci Dönem Aydın Milletvekili - Bayındırlık ve İskan Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM


Ankara yükü taşıyamıyor
Türkiye 10 Haziran 2001

İSTANBUL/AYDIN-Türkiye bütün yetki ve sorumlulukları Ankara�ya toplamanın sanıcısını yaşıyor. Bir tarafta kabına sığmayan dinamik bir ülke, diğer yanda artık iş yapamaz olan hantal bir devlet. Ülkenin sorunlarının tek bir merkezden çözülemeyeceği artık herkes tarafından net bir şekilde gözleniyor. Ülkeyi yönetmekle görevli politikacılar da hantal bürokrosiden şikayetçi. Halk; bu aksaklıkları düzeltmeleri için Ankara�ya gönderdiği kişilerin de sistemden dert yandığını görerek soruyor:

Peki kim düzeltecek?
Tabii ki ülkenin yönetimine talip olanlar. Ancak hiç kimse bu altında ezildikleri yetkileri dağıtmak istemiyor. Sorumluluk paylaşımından kimse memnun değil. Deflarca gündeme gelen ve Ankara�nın yükünü hafifletecek olan Yerel Yönetimle ilgili yasa tasarısı bir türlü Meclis�ten geçmiyor.

Altınkaya�dan reçete
ANAP Genel Başkan Yardımcısı Cengiz Altınkaya, Mahalli İdareler Yasa Tasarısı�nın kabul edilmesi halinde yerel yönetimlerin problemlerinin ortadan kalkacağını belirterek, �Mahalli İdareler Yasası, Ankara�daki hantal bürokrasinin açtığı problemleri aşacaktır� dedi. Altınkaya, yaptığı açıklamada, yerel yönetimlerdeki sıkıntıları aşmak için uzun yıllardan beri çalışmaları süren Mahalli İdareler Yasa Tasarısının bugüne dek türlü değişikliklere uğradığını anlattı. Altınkaya, Mahalli İdareler Yasasının Meclis�ten çıkması halinde belediyelerin işleyişinin büyük ölçüde rahatlayacağını kaydederek, şöyle dedi: �Belediyeler, tasarının yasalaşmasıyla halka daha kolay hizmet imkanı bulacaklardır. Bu yasa, Türkiye�nin idare mekanizmalarındaki sıkıntıları, Ankara�daki hantal bürokrasinin açtığı problemleri aşacaktır. Demokrasiyi daha da geliştirecektir.�

Tartışmalı yasa
Mahalli İdareler Yasa Tasarısının ilk hazırlandığı tarihten bu yana her iktidar döneminde kapsam değişikliğine uğradığına işaret eden Altınkaya, �Her iktidar döneminde koalisyon ortakları anlaşabildiği, uzlaşabildiği düzeyde tartışmalarla tasarı Meclis�e kadar geldi, döndü. Geldi, döndü.... Şimdi tekrar gelme aşamasındadır. İnşallah en kısa sürede yasalaşır� diye konuştu. Altınkaya, son dönemde partide yaşanan istifaları değerlendirirken, eski Devlet Bakanı Yüksel Yalova ile ilgili yorum yapmak istemediğini, eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan�ın partiden istifa etmesinin iyi olmadığını söyledi.
Xxxxxxx

Munky
18-07-07, 18:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/789.jpg
Cemil Kavukçu ( 1951)
1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için �Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası� diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.

[CriMiNaL]
18-07-07, 22:59
arama yapmadan konu acmayın

Munky
19-07-07, 16:45
Gercüş 1948 doğumlu. Gercüş Belediye Başkanı oldu. Serbest ticaret yapıyor.

İstanbul Ticari İlimler Akademisi mezunu ve Devlet Bakanlığı yaptı.

Evli 6 çocuk babası. Batman Milletvekili.

Munky
19-07-07, 16:45
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
17 Rebiulahir 1291-15 Cemaziyelahir 1291
3 Haziran 1874-30 Haziran 1874
Emanet müddeti: 1 ay 28 gün

1227 (1812) tarihinde İstanbul�da doğmuştur.Divan Kalemi ve Mekteb-i Maarif-i Adliye�de görev yaptıktan sonra Berlin Sefareti Katipliği�ne atanmıştır. Londra�da maslahatgüzarlık, Atina ve Viyana�da sefirlik, Sayda�da valilik yapmıştır. 3 Haziran 1874�te Şehremaneti�ne tayin olunan Kabuli Paşa 30 Temmuz 1874�te azledilmiş, ardından Ticaret Nezareti�ne ve Petersburg Sefareti�ne tayin olunmuştur.Kabuli Paşa, 1875 yılında vefat etmiştir.

Munky
19-07-07, 16:46
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/722.jpg
Ali Rıza Septioğlu ( 1913)
Elazığ Milletvekili-DYP
PALU - 1913, Sadi, Halime - Ortaokul - Tüccar - Palu Belediye Başkanı - III, V, XVIII ve XIX uncu Dönem Elazığ Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 6 Çocuk.4 Eylül 2001 tarihinde Ankara'da öldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

Meclis'in rengi soldu Sabah 5 Eylül 2001

TBMM'nin en kıdemli üyesi DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu, dün yaşama veda etti. 88 yaşındaki Septioğlu ardında nesilden nesile anlatılacak birçok renkli anı bıraktı

Meclis'in en yaşlı, en renkli ve en kıdemli kişisi, DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu, yaşama veda etti. Birinci Dünya Savaşı'nın yaklaştığı 1913 yılında doğan ve 5 dönem Meclis'te milletvekilliği yapan Ali Rıza Septioğlu, Mayıs ayında nefes darlığı ve yüksek tansiyona bağlı kalp yetmezliği nedeniyle Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne yatırılmıştı. Yaklaşık 5 aydır hastanede tedavi gören Septioğlu, dün sabah, hayata gözlerini kapadı...

5 AYDIR HASTANEDEYDİ
Ardında birçok renkli anı bırakan Septioğlu, Meclis'e 3. dönemde adım attı, daha sonra da 5, 18 ve 19 ve 21. dönemlerde yine Elazığ milletvekili seçildi. 1978-1979 yılları arasında 1.5 yıl boyunca 3. Ecevit Hükümeti'nde, Meteoroloji'den Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. Ama hafızalarda hep 'Hava cıvadan sorumlu bakan' olarak kaldı...
Önemli olaylara tanıklık eden Septioğlu, kapatılan HEP'in milletvekillerinin olaylı yemin töreni ile Merve Kavakçı'nın Genel Kurul Salonu'na türbanla geldiği 21. dönemde en yaşlı üye sıfatıyla geçici başkanlık yapmıştı.
Septioğlu, 1991 yılında, SHP listelerinden seçilen HEP'li milletvekilleri Leyla Zana ve Hatip Dicle'nin yeminlerini, "Anayasa'ya uygun yemin etmedikleri" gerekçesiyle tekrarlatmıştı. Yemin ettikten sonra Kürtçe konuşan Zana'yı "Kızım bir dakika bakar mısın?" diye uyaran Septioğlu, "baskı altında yemin ettiklerini" söyleyen Hatip Dicle'yi de Anayasa'ya uygun yemin etmesi için uyarmıştı.

MECLİS'TE TÖREN İSTEMEDİ
Aradan 8 yıl geçtikten sonra 1999 yılında 21. dönemin 1. birleşimini de geçici başkan sıfatıyla yöneten Septioğlu, bu sefer de kapatılan FP'den İstanbul Milletvekili seçilen, ancak daha sonra Türk vatandaşı olmadığı gerekçesiyle milletvekilliği düşürülen Merve Kavakçı olayı sırasında da başkanlık kürsüsündeydi.
Kapatılan FP Milletvekili Merve Kavakçı'nın, Genel Kurul Salonu'na türbanla gelip yemin etmek istemesi üzerine başta Başbakan Bülent Ecevit olmak üzere DSP milletvekili sert tepki gösterince Başkan Septioğlu, birleşime ara vermişti. DSP'lilerin tepkisi üzerine Kavakçı, yemin edemeden Genel Kurul Salonu'nu terk etmek zorunda kalmıştı.
Septioğlu, bugün Elazığ'da düzenlenecek cenaze töreninin ardından, doğum yeri olan Palu'daki aile mezarlığında toprağa verilecek. Ailesinin istememesi nedeniyle DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu için Meclis'te tören düzenlenmeyecek.

Hava cıvadan sorumlu bakanım
Meteoroloji kelimesini bile bir türlü telaffuz edemeyen Ali Rıza Septioğlu, bir dönem Meteorolojiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapmıştı. Ve Septioğlu'na seçim bölgesi Elazığ'da, neden sorumlu bakansın diye sorulur. Bakan yine 'meteoroloji' kelimesini bir türlü telaffuz edememiş ve kısaca şöyle demiş: "Hava cıvadan sorumlu bakanım." Septioğlu'nun titri uzun bir süre 'hava cıva bakanı' olarak kaldı.

AYAĞIMDA ZİL YOK
Ali Rıza Septioğlu, Meteorolojiden Sorumlu Devlet Bakanlığı koltuğuna oturduğu gün, odasına akın akın misafir gelir. Her grup içeri girdiğinde, Bakan Septioğlu kapıya gidiyor ve dışarıda bekleyen odacısına çay sipariş ediyordu. Odacı, bir süre sonra dayanamaz bakanı uyarır: "Efendim, kapıya kadar gelip yorulmayın. Ayağınızın altında zil var. Basarsanız ben içeri gelirim....
Bakan Septioğlu, hemen ayakkabısının altını çevirip odacıya gösterir:
"Ne zili oğlum, benim ayağımın altında zil mil yok..."

ABD'DE ÇİĞKÖFTE PARTİSİ
DYP-SHP Hükümeti döneminde, Türk Günü için New York'a giden heyette Ali Rıza Septioğlu da yer alır. İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Kahraman ve Devlet Bakanı Akın Gönen'le birlikte Türk yürüyüşüne katılan Ali Rıza Septioğlu bir ara kaybolur. Türk heyeti doğal olarak panikler. Herkes alarma geçer ve köşe bucak Septioğlu'nu arar.
Bir yandan da Türk Büyükelçiliğine 'Kayıp' bilgisi verilir. Ancak Septioğlu bir gün sonra elini kolunu sallayarak otele gelir. Açıklamasından anlaşılır ki, Septioğlu, Türk yürüyüşünde türkücü İzzet Altınmeşe ile karşılaşır ve onunla birlikte New Jersey'e gidip, Türkler'in hazırladığı bir çiğköfte partisine katıldıktan sonra uçakla geri döner...

Munky
19-07-07, 16:46
1948 Çorum doğumlu. SBF mezunu. 1977'de Ege Üniversitesi İktisat Bölümü'nde profesör oldu. Süleyman Karagülle ve arkadaşlarıyla beraber Adil Düzen tezinin teorisyenlerinden.1994'de Çorum Belediye Başkanlığı'na seçildi. İngilizce ve Arapça biliyor.

Munky
19-07-07, 16:47
Burhan Özfatura
1943 yılında Bursa�nın Mustafakemelpaşa ilçesinde doğdu.1964 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni bitirdikten sonra, Maliye Bakanlığı Hesap Uzman Muavini sınavını kazandı, hesap uzmanı oldu.1966 yılında İzmir Grubu�na tayin edildi.1968-1970 yıllarında Mardin, Cizre, Nusaybin�de Seyyar Jandarma olarak askerliğini yaptı.Askerlik dönüşü İzmir Hesap Uzmanları Grup Başkanlığı gödevine getirildi.1973-1974 yıllarında Belçika�da KDV konusunda ihtisas yaptı ve İzmir Defterdarlığı�na tayin edildi. 2 yıl bu görevde kaldı.

Siyasi baskılar sebebiyle defterdarlıktan ayrılan Özfatura, Dokuz Eylül Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü�ne geçti Ücret Sistemleri konusunda master, İşgücü Planlaması konusunda doktora yaptı. 9 yıl öğretim görevlisi olarak da çalıştı.

Turgut Özal�ın öncülüğünde uygulamaya başlanan 24 Ocak Kararları�nda vergi uzmanı olarak görev aldı.ANAP�ın kuruluşundan sonra 1984�te yapılan ilk yerel seçimde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na aday oldu ve kazandı.1989 yılında seçilemedi.Bir yıl süreyle Başbakanlık Müşaviri olarak görev yaptı ve emekli oldu.Yeminli Mali Müşavir olarak danışmanlık yaptı.1994 yılında yeniden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.Sonraki dönemde seçilemeyen Özfatura, değişik ekonomik ve sosyal organizasyonlarda görev almaya devam ediyor.Evli ve üç çocuk babası olan Burhan Özfatura, Yeni Asır, Dünya ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı da yapıyor.

Munky
19-07-07, 16:47
Ethem Menderes ( 1899)- (1992)
1899 yılında İzmir'de doğdu. Adnan Menderes'in kader arkadaşıydı. Hukukçuydu. Aydın Belediye Başkanlığı ve birçok idari görevlerde bulundu. Dokuz, on, onbirinci dönem Aydın Milletvekiliydi. 27 Mayıs�la başlayan Demokrat Parti kadrolarının çile devrinde, rahmetli Adnan Menderes'e ihanetle suçlandı. 1992'de vefat etti.

Munky
19-07-07, 16:48
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/423.jpg
Fatma Girik ( 1942)
1942 yılında İstanbul�da doğdu. Bir süre küçük rollerde oynadıktan sonra ilk
olarak Leke adlı filmle başrole çıktı (1958). Şişli Belediye Başkanlığı yaptı.

Önemli filmleri: Keşanlı Ali Destanı (Atıf Yılmaz), Acı (yılmaz Güney), Dağdan
İnme, İntikam Meleği-Hamlet (Metin Erksan), Kaçak (Memduh Ün), Yılanların Öcü
(Şerif Gören), Gönül Dostları (Memduh Ün-TV)

Munky
19-07-07, 16:48
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
21 Muharrem 1294-30 Zilkade 1294
5 Şubat 1877-6 Aralık 1877
Emanet Müddeti: 10 ay 9 gün

28 Şaban 1244 (5 Mart 1829) tarihinde İstanbul�da doğmuştur. Mısır tüccarlarından Kitabcızade Sadık Efendi�nin oğludur. Özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca öğrendiği, geometri ve coğrafya tahsil edildiği hal tercümesinde yazılıdır.Memuriyete Maliye Varidat Muhasebesi Rumeli Odası�nda maaşsız olarak başlamıştır. 1871�de Seraskerlik Makamı Müsteşarlığı�na, ardından Maliye Nezareti Müsteşarlığı�na daha sonra da Maliye Nezareti�ne tayin edilmiştir.

1873�te Hüdavendigar Vilayeti Valiliği�ne getirilen Galib Paşa 1876�da ikinci defa Maliye Nezareti�ne tayin olunduktan sonra azledilmiş, bir yıl kadar sonra 25 bin kuruş maaşla Şehremaneti�ne tayin olunmuştur.Şehremanetliği�nden sonra tekrar Hüdavendigar Valiliği�ne atanan Galib Paşa Haleb ve Kastamonu�da da valilik yapmıştır. Cezayir-i Bahr-i Sefid�de ve Selanik�te Valilik yapan Galib Paşa 1891�de Evkaf Nezareti�ne getirilmiştir.12 Ocak 1905�te vefat eden Galib Paşa, Sultan Mahmud Türbesi avlusuna defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 16:49
Hacı Ahmed Efendi ( 1822)- (1876)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
25 Muharrem 1278-22 Rebiülevvel 1278
30 Temmuz 1861-27 Eylül 1861
Emanet Müddeti: 2 ay

1238 (1822) yılında Kastamonu�da doğan Hacı Ahmed Efendi, Hayriye tüccarlarından Mehmed Efendi�nin oğludur.
İlk tahsilini Kastamonu�da tamamladıktan sonra İstanbul�a gelerek medreselere devam etmiş, ayrıca özel muallimlerden ders almıştır.

Karantina Başkatipliği görevinde de bulunan Ahmed Efendi 25 Muharrem 1278�de Şehremaneti�ne tayin edilmiştir. İki ay sonra, Hüsameddin Bey�in Sultan Abdül�aziz tarafından Şehremaneti�ne getirilmesi üzerine bu görevden azledilen Hacı Ahmed Efendi aynı yıl İstinaf Reisliği�ne tayin edilmiştir.

Şehremaneti görevinden sonra Divan-ı Muhasebat, Divan-ı İstinaf, Divan-ı Zabtiye reisliği görevlerinde bulunan Hacı Ahmed Efendi�nin bundan sonraki görevleri sırasıyla Hukuk Reisliği, Cinayet Reisliği, İcra Reisliği ve Şura-yı Devlet Reisliği�dir.
1876 yılında, 55 yaşında iken vefat eden Hacı Ahmed Efendi Yenikapı Mevlevihanesi avlusuna defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 16:51
Halil Ürün ( 1947)
1947 yılında Konya'da doğdu. İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun olduktan sonra bir müddet karayollarında mühendis olarak çalıştı.

1971-88 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi ve Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı.1989 yılında Konya Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi ve iki dönem üst üste aynı görevi başarıyla yürüttü.

Evli ve iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.

Munky
19-07-07, 16:52
Haydar Efendi ( 29.08.1240)- (1885)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
15 Cemaziyelahir 1287-29 Cemaziyelahir 1288
15 Eylül 1870-15 Eylül 1871
Emanet müddeti: 1 yıl

Hicri 1241 yılında İstanbul�da doğmuş, Sıbyan Mektebi�nde ilk tahsilini yaptıktan sonra Mekteb-i Maarif-i Adliye�de Arapça ve Farsça tahsil ederek diploma almış, Tercüme Odası�nda Fransızca, umumi tarih ve aritmetik okumuştur.
1844 tarihinde Divan-ı Hümayun Kalemi�ne giren ve Mühimme Odası ile Tercüme Odası�nda görev yapan Haydar Efendi 1851�de Serkatiplik göreviyle Romanya�ya tayin olunmuş, daha sonra Tahran Sefareti�ne müsteşar olmuştur.
Paris�te ve Petersburg�da maslahatgüzarlık yapan Haydar Efendi 6 yıl Viyana Sefareti�nde görev yaptıktan sonra Şehremaneti�ne getirilmiştir. Bu vazifeden sonra Ankara Valiliği, çeşitli sefaret görevleri, Tanzimat Meclis Azalığı, Hariciye Müsteşarlığı yapan Haydar Efendi Telgraf ve Posta Nezareti�nde iken azledilmiştir.
1885 yılında vefat eden Haydar Efendi Haydarpaşa�daki kabristana defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 16:53
Hüseyin Bey - (1871)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
1. Dönem:
19 Zilkade 1274-1 Rebiülevvel 1276
1 Temmuz 1858-28 Eylül 1859

2. Dönem:
22 Rebiülevvel 1278-22 Zilkade 1284
27 Eylül 1861-16 Mart 1868

Emanet Müddeti: 1. Kez: 1 sene 3 ay 11 gün, ikinci kez 6 sene 8 ay.

Devlet kademelerinde, Hazine-i Hassa nazırlığı da dahil olmak üzere önemli görevlerde bulunmuş olan Mehmed Tahir Paşa�nın oğludur. İhtisab Ağası Hüseyin Bey namıyla tanınmıştır. Hükümet hizmetine önce babasının yanında ve refakatinde başlamış 1835 tarihinde kapıcıbaşı rütbesiyle İhtisab Nezareti�ne tayin olunmuştur.

Birkaç kez İhtisab Nazırlığı�na da getirilen Hüseyin Bey, 1267 Şaban�ında İhtisab Nezareti�nin lağvedilmesi üzerine Meclis-i Has ve Umumi�ye memur edilmiş, 1 yıl sonra İhtisab Nezareti�nin yeniden ihdası üzerine dördüncü kez İhtisab Nezareti�ne atanmıştır.
1 Temmuz 1858�de Şehremanetliğine tayin edilen Hüseyin Bey, 1 yıldan fazla bir süre bu görevde kaldıktan sonra azledilmiş, ancak, iki yıl kadar Şehremanetliği görevini sürdüren Ahmed Şükri Bey ve 2 ay aynı görevde bulunan Hacı Ahmed Efendi�den sonra tekrar Şehremanetliği�ne getirilmiştir.

İkinci döneminde 6,5 yıl kesintisiz Şehremanetliği yapan Hüseyin Bey yeni belediye nizamnamesinin neşri üzerine İstanbul�un on dört belediye dairesine bölünmesi, Beyoğlu Belediye Dairesi�nde tecrübe edilen yeni usul belediyeciliğin İstanbul�un diğer kısımlarına da yayılması, bütün bunlar için de Batı memleketlerini görmüş bir şehreminine ihtiyaç duyulması sebebiyle bu görevinden alınarak Şura-yı Devlet Azalığı�na getirilmiş, yerine Server Efendi tayin olunmuştur.
Hüseyin Bey, 1287 (1871) yılında vefat etmiş ve Eyyüb�de Bostan İskelesi�ne defn olunmuştur.

Munky
19-07-07, 16:53
Jacques Chirac ( 1932)
Paris'te 1932'de doğan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 1995'de François Mitterand'ın görev süresinin dolmasının ardından bu göreve getirildi. Muhafazakar politikacı Chirac, 1974-76 ve 1986-88 yılları arasında başbakanlık görevinde bulunmasının yanı sıra 1977-95 yılları arasında da Paris Belediye Başkanlığı yaptı.

Sert dış politika ve güçlü ulusal hükümet fikrini savunan Chirac, bu düşünceleriyle Fransa eski Devlet Başkanı Charles de Gaulle'un görüşlerine yakın görünüyor. Chirac bu yüzden sıkı bir "de Gaulcü" olarak tanımlanıyor.

1954'te Institut d'Etudes Politiques'den siyaset bilimi diploması alarak mezun olan Chirac, 1956'da orduya katıldı. Cezayir'e gönderilen Chirac, bu Fransız sömürgesinde bağımsızlık istemiyle başkaldıranlara karşı savaştı. Fransa'ya 1957'de dönmesinin ardından 1962'de daha sonra başbakan olacak Georges Pompidou'nun saflarına katılarak politikaya atıldı. 1972'de tarım, 1974'te içişleri bakanlığı görevlerine atandı. 1974'te Pompidou ölünce Valery Giscard d'Estaing Devlet Başkanı oldu. Chirac ise başbakanlığa atandı.

Giscard ile birçok konudaki görüş farklılıkları Chirac'ın 1976'da başbakanlıktan istifasına neden oldu. 1977'de yapılan yerel seçimlere katılarak Paris Belediye Başkanı seçilen Chirac 1995 yılına dek bu görevde kaldı. Chirac, Belediye Başkanlığı süresince yeni kütüphaneler yapılması için başlatılan bir girişime öncülük etti, yaşlılara, sakatlara, dul annelere iş imkanları sağlayarak, Paris halkının gözünde popülaritesini artırdı.

Üçüncü denemede cumhurbaşkanı
1981'de cumhurbaşkanlığı için adaylığını koydu ancak sosyalist Mitterand'a karşı seçimleri kaybetti. 1988'de bir kez daha cumhurbaşkanlığı için adaylığını açıklayan Chirac, yine Mitterand karşısında yenilgiye uğradı. Chirac, 1994'te üçüncü kez cumhurbaşkanı adayı oldu ve bu kez 1995'te yapılan seçimi, oyların yüzde 53'ünü alarak kazandı.

Chirac'ın cumhurbaşkanlığı programı, ülkede işsizliğin azaltılması, vergilerin düşürülmesi, Fransa ordusunun gönüllülere dayalı bir yapıya kavuşturulması konularından oluşuyor. Chirac dış politikada ise Mitterand'ın yolundan ilerleyerek Avrupa'nın bütünleşmesi ve tek Avrupa para birimine geçilmesi konularını destekliyor.
Xxxxx

Munky
19-07-07, 16:54
Mansur Yavaş
Mansur Yavaş, 1955 yılında dünyaya gelmiştir. İlk, orta, lise öğrenimini Beypazarı'nda yaptıktan sonra 1979 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni kazanarak öğrenimine devam etmiştir.

1983 yılında Fakülte'den mezun olan Mansur Yavaş, askeri savcı olarak tamamladığı askerlik sonrası Beypazarı'nda 13 yıl süresince serbest avukatlık yapmıştır. Siyasete olan ilgisi gençlik yıllarında başlayan Yavaş, 1989-1994 yıllarında Belediye Meclis üyeliği, 1994 yılında Belediye Başkan adayı olmuştur.

18 Nisan 1999 seçimlerinde %51 oy oranıyla 8 bin 500 oy alarak Belediye Başkanı olan Mansur Yavaş, beş yıl içerisinde yaptığı çalışmalarla Beypazarı'nı, Türkiye'nin en güzel on güzel ilçesinden biri yapmayı başarmıştır. Tarihi Beypazarı konaklarının restorasyonu ve binlerce yıllık Beypazarı tarihini koruma çalışmalarıyla �2001 Yılının En İyi Yerel Yöneticisi', Türk Dil Kurumu tarafından anadilimiz Türkçe'nin korunması nedeniyle verilen onur ödülü, Doğa savaşçıları'nın �Çevre Ödülü', 24 Eylül 2004 tarihinde TÜSİAV tarafından "Yılın Belediye Başkanı" seçilmiştir.
18 Nisan 2004 yılında %55 oy oranı ve 11 bin oy alarak yeniden Belediye Başkanı seçilen Mansur Yavaş, Beypazarı için çalışmalarına devam etmektedir.

Munky
19-07-07, 16:54
Mehmet Özhaseki ( 1957)
1957 yılında Kayseri�de doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Kayseri�de tamamladı. Daha sonra Hacettepe Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Elektronik Mühendisliği Bölümünü kazandı.

O günkü siyasi şartlar ve öğrenci olayları sebebiyle buradaki eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ne girdi. Buradan mezun olduktan sonra, Avukatlık stajını Kayseri Adliyesi�nde yaptı.
Ortaklarıyla Beşler Tekstil�i kurarak yönetim kurulu başkanlığını yaptı. 12 bin iğlik fabrika tam kapasite ile çalışıyor.

1980 sonrasında 10 yıl kadar sosyal amaçlı vakıf ve derneklerin kuruluşunda görev aldı. Kayseri�de ilk aşevi faaliyeti, öğrencilere karşılıksız burslar vSe kış aylarında yakacak fonu gibi faaliyetlerin içinde bulundu.

Halen 100 yataklı Melikgazi Hastanesi ve 12 sağlık ocağı çalıştıran Melikgazi Sağlık Vakfı�nın başkanlığını yürütmektedir.

27 Mart 1994 mahalli seçimlerinde Melikgazi Belediye Başkanlığı�nı kazandı. 23 Haziran 1998 tarihinde Büyükşehir Belediye Meclisi�nde yapılan seçimle Şükrü Karatepe�den boşalan Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na getirildi. 18 Nisan 1999 seçimlerinde yeniden Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevine seçilen Başkan Özhaseki, evli ve 4 çocuk babası.

Başkan Özhaseki İngilizce ve Arapça biliyor.

Munky
19-07-07, 16:55
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/775.jpg
Melih Gökçek ( 20.10.1948)
Melih Gökçek 20 Ekim 1948 yılında Ankara Keçiören�de doğdu. Babası Avukat, annesi ev hanımı idi. Üç çocuklu bir ailenin en büyük çocuğu olan Melih Gökçek 5 yaşına kadar Ankara�da ikamet etti. Babanın avukatlık mesleğini icra etmek istemesi üzerine Gökçek Ailesi Gaziantep�e taşındı.

İlk, orta ve lise tahsilini Gaziantepde yapan gökçek Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrencilik hayatına başlayınca 1967 yılından itibaren tekrar Ankara�ya yerleşti. Bilahare Gazi Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulunu bitiren Gökçek Gazeteciliğe başladı. Parlamento muhabirliği yapan Gökçek, askerlik görevine başlamadan önce Çalışma Bakanlığında Özel Kalem Müdürmuavinliği yaptı.

Yedek subaylığını Kıbrıs Güzelyurt�ta yapan Gökçek, askerlik dönüşü ticaret hayatına atıldı.

Fotoğrafçılık yapan, market işleten Gökçek daha sonra yumurta toptancılığına başladı. 1984 yılında Anavatan Partisi�nden Keçiören Belediye Başkanlığına aday oldu ve seçildi. 1989 yılından itibaren Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğüne getirilen Gökçek , bu görevini 1991 yılı başlarına kadar sürdürdü.

1991 yılında Refah Partisine geçen Gökçek aynı yıl içinde Keçiören bölgesinden Ankara Milletvekili olarak Parlamentoya girdi. 1994 yılında ise Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday oldu.

Başkanlığa seçilen Gökçek 1999 yılında ikinci kez aynı göreve seçildi ve Ankara tarihinde ilk kez iki dönem üstüste büyükşehir belediye başkanlığına seçilen kişi oldu.

ÖZEL HAYATI

Evli ve iki çocuk sahibi olan Gökçek�in en büyük hobisi futbol oynamaktır. Diğer hobileri fotoğrafçılık ve gece yarısına kadar internetten gazete okumaktır. Sevdiği renklerin mavi,beyaz ve yeşil olduğu bilinir. En sevdiği yemek çiğ köftedir. Müziğin her türünden hoşlanır.

Ankaraspor (Büyükşehir Belediyesi Ankaraspor Klübü) esas tuttuğu takımdır. 1.ligde ise Ankaragücü ve Gençlerbirliğini tutar.

Babası Melih ismini Fenerbahçeli Melih isimli sporcuya olan hayranlığı dolayısıyla koyduğu için doğuştan Fenerbahçeli olmuştur. Ancak son zamanlarda , özellikle Galatasarayın Avrupa kupalarındaki başarılı çıkışları dolayısıyla taktirlerini gizleyemeyen Gökçek �ben galiba artık Galatasaraylı oldum� diye etrafına söylemekten kendini alamamaktadır. Çalışma saatleri genellikle sabah saat 05�e kadar devam etmektedir. Gökçek hayvan dostudur. Kendine ait iki adet Saint-Bernard köpeği vardır.

SİYASİ GEÇMİŞİ

Melih Gökçek siyasi yaşamına 1984�de Anavatan Partisi'nden Keçiören Belediye Başkan adayı olarak başladı. 23 Mart 1984'de Keçiören Belediye Başkanlığı'nı % 56.6 oy alarak kazandı.

1989�da ikinci defa Keçiören Belediye Başkanlığı görevine aday oldu.Ancak Anavatan Partisi'nin 67 ilin 65�inde Belediye Başkanlıklarını kaybettiği bir ortamda Gökçek de seçimleri kaybetti.

Seçimleri kaybeden Gökçek bürokrasiye döndü ve Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürlüğü görevine başladı.

1991 yılı Anavatan Partisi Genel Başkanlık yarışında Yıldırım Akbulut�un yanında yer aldığı gerekçesi ile Mesut Yılmaz�ın Genel Başkanlığı kazanması üzerine, bu görevinden alındı.

Anavatan Partisi içinde tamamen dışlanması üzerine siyasi yaşamını Refah Partisi'nde devam ettirmeye karar veren Gökçek, 1991 Genel Seçimleri öncesi Refah Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi'nin ittifak yapmasını temin ederek iki partinin müşterek listeyle seçimlere girmesini sağladı. İttifakın 62 milletvekili çıkardığı 20 Ekim 1991 seçimlerinde Gökçek Keçiören Bölgesi'nden Refah Partisi Ankara Milletvekili olarak parlamentoya girdi.

2 yıl üç ay milletvekilliği yapan Gökçek, 1994 yılında milletvekilliği devam ederken Refah Partisi'nden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldu. Seçimleri 6500 oy farkıyla kazanan Gökçek sağduyulu tüm seçmenlerin ittifakı ile seçimleri kazandı.

Refah Partisi'nin kapatılması üzerine Fazilet Partisi'ne geçen Gökçek, 1999 yılı Belediye Seçimleri'nde ikinci kez Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldu. Bu kez yapılan seçimlerde (sandık başında siyasi rakiplerinin yaptıkları oy çalma gayretlerine rağmen, ki basın huzurunda bunların bir kısmı bizzat Gökçek tarafından yakalattırıldı) 30 000 oy farkıyla Ankara tarihinde ilk kez iki kez üst üste seçilen Belediye Başkanı olma başarısını elde etti.

28 Mart 2004 Yerel Seçimlerinde AKP�den aday olan Gökçek, yeniden Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.

Melih Gökçek halen bu görevine devam etmektedir.

Munky
19-07-07, 16:55
Mustafa Bengisu ( 1880)- (1942)
Ödemişli, 1880 doğumlu asker kökenli bir dokto. 12 ve 23. Kolordu Baştabibi, Ödemiş Belediye Başkanıydı.Birinci dönem ve altıncı dönem İzmir, beşinci dönem Çanakkale Milletvekili oldu. 1942'de öldü.

Munky
19-07-07, 16:56
Necdet Özkan ( 1936)
1936 yılında Kayseri�nin Develi ilçesinde doğdu.Lise öğrenimini Beyoğlu Lisesi'nde yaptı. Bir yıl süreyle I. Ü. Hukuk Fakültesi'nde okudu. 1956 yılında Eminönü ilçesinde CHP'ye üye oldu. Serbest ticaretle uğraştı. CHP Gençlik Kolları'nda, ilçe yönetimlerinde görev yaptı. CHP Genel Başkanlığı çalışmaları sırasında, İstanbul il örgütünde Bülent Ecevit'e destek verdi. 1973-77 arasında Bayrampaşa Belediye Başkanı oldu. Aytekin Kotil'in İstanbul Belediye Başkanlığı'nda yatırım bölümlerinden sorumlu başkan yardımcılığı yaptı. Bu görevi 12 Eylül 1980'e kadar sürdü. Daha sonra DSP'ye girdi. 1990'da Bayrampaşa'nın ilçe olmasıyla birlikte ara yerel seçimde belediye başkanı seçildi. Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan�ın ağabeyi, Maliye Bakanı Sümer Oral�ın bacanağı.

Munky
19-07-07, 16:56
Osman Keçecizade
Osman Efendi (Keçecizade) (Kılıçkaya Belediyesi Eski Başkanlarından)

1927-1928 ve 1930-1933 yılları arasında Yusufeli�nin Kılıçkaya (eski adı: Ersis) kasabasının Belediye Başkanlığını yaptı. Müdafaai Hukuk Cemiyeti Yusufeli şubesinin kurucularındandır.

Munky
19-07-07, 16:57
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1074.jpg
Recep Tayyip Erdoğan ( 1954)
59. HÜKÜMETİN BAŞBAKANI

1954 yılında İstanbul�da doğdu.İlköğrenimini Kasımpaşa Piyale İlkokulu�nda yaptı.Orta öğrenimini İstanbul İmam Hatip Lisesi�nde, Yükseköğrenimini de Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi�nde tamamladı.Camialtı, İETT ve Erokspor�da 16 yıl futbol oynadı.Bu süre içinde birkaç defa İstanbul Amatör Karması ve İstanbul Gençler Karmasına seçildi.Yedeksubay olarak askerliğini yaptı.Özel sektör kuruluşlarında müşavir ve üst düzey yönetici olarak çalıştı.

1969 yılından başlayarak fiili siyasetin içinde bulundu.1975 yılında MSP İlçe Gençlik Kolu Başkanı aynı zamanda Gençlik Kolları Genel İdare Kurulu Üyeliği�ne seçildi.Bu görevleri 1980 yılına kadar devam etti.1984 yılında RP Beyoğlu İlçe Başkanı, 1985 yılında RP İstanbul İl Başkanı, 1986 yılında RP MKYK üyesi oldu.27 Mart 1994 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.Belediye başkanlığı döneminde başarısı kamuoyu tarafından tescil edildi.Siirt�te yaptığı bir konuşmada �Halkı sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik ettiği� gerekçesiyle 312�nci maddeden yargılandı ve yargılama sonucunda suçlu bulunarak hapis cezasına çarptırıldı.Kırklareli�nin Pınarhisar İlçesi Cezaevi�nde 120 gün cezaevinde yattı. Recep Tayyip Erdoğan, Fazilet Partisi içindeki yenilikçi kanadın lideri olarak biliniyordu.Siyasi yasağının bitmesi üzerine Adalet ve Kalkınma Partisini kurdu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Kitabını yazdılar

GAZETECİ YAZAR RUŞEN ÇAKIR VE FEHMİ ÇALMUK, TAYYİP ERDOĞAN'IN HAYAT HİKAYESİNİ YAZDI. KASIMPAŞALI ADINI TAŞIYAN KİTAPTA ERDOĞAN'IN YAŞAM BİÇİMİNDEN İDEOLOJİSİNE, AŞKINDAN KÜÇÜKLÜĞÜNE HER ŞEY ANLATILIYOR..
haberturk.com 13 haziran 2001

Recep Tayyip Erdoğan... İstanbul eski Büyükşehir Belediye Başkanı. Şu anda yasaklı ama başlattığı 'Erdemliler Hareketi' ile siyaset sahnesinde boy gösteriyor. İstanbul Kasımpaşa'da başlayan hayat hikayesi, Yeşilçam filmlerine taş çıkartacak cinsten... Bunun farkına varan Gazeteci Yazar Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk, Tayyip'in hayatını yazdı... Kitap Tayyip Erdoğan'ın partisi kurulduktan sonra yayınlanacak. 'Kasımpaşa raconu' Kitabın adı 'Kasımpaşalı.' İçinde ise usta çırak ilişkisinin yanısıra Tayyip'in karakteri, yaşam biçimi, ideolojisi, teşkilattaki kavga ve kaygılar anlatılıyor. Kitabın en ilginç noktası ise önce rüyada başlayan ardından bir toplantıda somutlaşan Tayyip - Emine çiftinin aşkı... Hikaye Kasımpaşa'da başlıyor. 'Kasımpaşa Raconu'nun anlatılmasının ardından sıra Erdoğan'ın yaşamına geliyor. İşte Tayyip'in hayat hikayesinden kesitler... Disiplinli bir babanın oğlu Tayyip Erdoğan Rize'den göç eden fakir bir ailenin çocuğu. Babası Ahmet Bey, Şirketi Hayriye'de Kıyı Kaptanı olarak görev yapıyor. Ömrü denizlerde geçen Ahmet Bey, gemiyi devlet gibi düşünürdü. Bu nedenle cezaları da oldukça sertti. Erdoğan'ın hikayesini yazan Fehmi Çalmuk, Erdoğan kardeşlerin de bu cezadan nasiplerini aldıklarını anlatıyor. Bayat simit satıyordu 15 yıllık arşiv çalışması ve Tayyip'in yakın çevresinin anlattıklarına dayanılarak yazılan hayat hikayesinde Erdoğan'ın küçüklük anılarına da yer verilmiş. İşte bayat simit satma hikayesi: 'Küçük Tayyip fırına gidip bayat simit alıyor. Ardından bu simitleri eve getirip buhara koyuyor ve yumuşamasını sağlıyor. Yumuşayan simitleri daha sonra pazara götürüp ucuz fiyata satıyor ve para kazanıyor.' 'Tayyip Hoca' oluyor Erdoğan, ilkokul sıralarında iken bir gün öğretmenleri 'Kim namaz kılacak?' diye sorduğunda, 'Ben kılabilirim' cevabını veriyor. Bunun üzerine öğretmen yere bir gazete sayfası seriyor. Ama Erdoğan, gazete üzerinde namaz kılmayı reddediyor. Gerekçe olaraksa 'Gazetenin üzerinde kadın fotoğrafları var, namaz kılınmaz' şeklinde açıklıyor. Ve o günden sonra lakabı Hoca oluyor... Şiir merakı başını yaktı Erdoğan ardından İmam Hatip Lisesi'ne yazılıyor. Burada hem futbol oynuyor, hem de sosyal aktivitelere katılıyor. Şiiri her zaman çok seven Erdoğan'ın favorisi Ziya Gökalp'in 'Minareler süngümüz, kubbeler miğfer' adlı şiiri... Erdoğan, aynı şiirin yıllar sonra kendisine cezaevi yollarını açacağını bilemezdi. Erdoğan, Gökalp'in bu şiirini Siirt'de yaptığı bir konuşma sırasında okumuş ve 4 ay 10 günlük mahkumiyet almıştı... Nasıl Fenerbahçeli oldu? O dönemde İmam Hatip Lisesi'nde okuyanların çoğu Fenerbahçeli idi. Tıpkı Tayyip gibi. Neden mi?.. Dönemin Fenerbahçe Kulübü Başkanı Emin Cankurtaran, İmam Hatipli öğrencilere iftar yemeği verince, bu İmam Hatip camiasında büyük ses getiriyor ve tüm İmam Hatipliler'in sevgisini kazanıyor. O dönem mezunlarının çoğu böylece Fenerbahçeli oluyor... Fanatik Fenerli olan ve futbolla ilgilenen Erdoğan'a 1976 yılında Fenerbahçe'den teklif geliyor ancak, babası izin vermeyince Erdoğan'ın futbol hayali sona eriyor.' Rüyada başlayan aşk Tayyip Erdoğan'ın eşi ve 4 çocuğunun annesi Emine Hanım ile tanışma hikayeleri de çok ilginç. Emine Erdoğan, bir rüya görüyor. Rüyasında hiç tanımadığı bir erkeği gören Emine Hanım, ertesi gün İslamcı Kadın Yazar Şule Yükselşenler ile İstanbul Tepebaşı'ndaki MSP'nin toplantısına gidiyor. Emine Hanım bir süre sonra rüyasında gördüğü kişinin kürsüde konuşma yaptığını görüyor. Ve ilk görüşte başlayan aşk evlilikle bitiyor... Gençlik idolü Erbakan'di Tayyip Erdoğan, Erbakan'a çok bağlıydı. Erbakan onun için bir idoldü. Bağlılık o derece büyüktü ki Erdoğan ikinci oğlu Bilal'in ikinci ismini Necmettin koymuştu. Erdoğan'ın İstanbul İl Başkanlığı yaptığı dönemde en büyük desteği yine Erbakan'dan görmüştü. Erbakan, Erdoğan'ın partiye kattığı yeni isimleri kucaklıyor, partide yaptığı değişikliklerden dolayı Erdoğan'ı sürekli destekliyordu. Ruşen Çakır ve Fehmi Çalmuk'un kaleme aldığı 'Tayyip'in hayat hikayesi'nde daha pek çok ayrıntı var... Kitabın piyasaya çıktığı zaman büyük ses getireceği düşünülüyor...

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 14 AĞUSTOS 2001

Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu

Türkiye'nin 39. partisi kuruldu. Kısa adı AK olan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin amblemi ışık saçan ampul olarak belirlendi.
Eski diplomat Yaşar Yakış başkanlığında, Nur Doğan Topaloğlu, Yasemin Kumral, Mihrimah Belma Satır, Yusuf Bozkurt Özal'ın oğlu İbrahim Özal'dan oluşan 5 kişilik heyet, parti avukatı Hayati Yazıcı ile İçişleri Bakanlığı'na gelerek, kuruluş dilekçesini Genel Sekreter Hüseyin Aksoy'a sundular.


KURUCULAR KURULU
Öte yandan Tayyip Erdoğan'ın da aralarında yer aldığı, 13'ünün kadın olduğu toplam 74 üyeden oluşan Kurucular Kurulu üyeleri teker teker özgeçmişleri okunarak tanıtıldı. Kurucular Kurulu şu isimlerden oluşuyor:
''Ahmet Aktaş, Alaaddin Büyükkaya, Ali Babacan, Ali İhsan Arslan, Ali Aydın Dumanoğlu, Ali Yüksel Kavuşdu, Ayşe Böhürler, Ayşenur Kurtoğlu, Binali Yıldırım, Burhan Kuzu, Bülent Gedikli, Cemal Kamacı, Erdal Öner, Erol Oral, Fatih Recep Saraçoğlu, Fatma Ünsal, Güldal Akşit, Gürsoy Erol, Habibe Güler, Halil Caner Doğaneli, Halil Ürün, Halil İpek, Hasan Cüneyt Zapsu, Hasan Murat Mercan, Hayati Yazıcı, Hüseyin Tuğcu, Mete Doğruer, İbrahim Çağlar, İbrahim Özal, İdris Şahin, İlhan Albayrak, İsmail Safi, İsmail Tatlıoğlu, İsmet Uçman, Lokman Ayva, Mehmet Ali Bulut, Mehmet Deniz Olgun, Mehmet Gazioğlu, Hilmi Güler, Mehmet Nail Berzek, Mehmet Özdilek, Mehmet Tekelioğlu, Mehmet Yaşar Öztürk, Belma Satır, Muammer Kakı, Mevlüt Çavuşoğlu, Muharrem Karslı, Muharrem Tozçöken, Murat Yalçıntaş, Mustafa Öztürk, Mustafa Ünal, Nazif Gürdoğan, Nazım Ekrem, Nimet Çubuklu, Nur Doğan Topaloğlu, Nuray Oral, Nurettin Canikli, Osman Nuri Filiz, Raşit Küçük, Reha Dönemeç, Remziye Öztoprak, Sami Güçlü, Sema Karabıyık, Sema Ramazanoğlu, Serap Yahşi Yaşar, Süleyman Gündüz, Şaban Dişli, Tamer Özyiğitoğlu, Tayyar Altıkulaç, Yasemin Şimşek, Yaşar Yakış, Yusuf Özertürk, Ziyaettin Yağcı, Recep Tayyip Erdoğan.''

XXX

1954 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Yüksek öğrenimini Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi'nde yaptı. İlk gençlik yıllarından itibaren kendisini ticari hayata ve siyasal faaliyete verdi. Bu yıllarda profesyonel olarak futbol oynadı.

Ticarette girişimcilik ruhunu, futbolda kollektif faaliyet heyecanını yaşadı; siyasette ise her kesimle kaynaşmanın önemine inandı. İstanbul il başkanı olunca, edindiği tecrübeyle yeni bir örgütlenme tarzı geliştirdi ve uyguladı. Bu tarz diğer partilere de örnek teşkil etti.Yeni gelişmelere açık kişiliği, araştırmacı yönü ve takipci yapısıyla siyasi teşkilatlanmaya yeni anlayışlar ve yöntemler kazandırdı. Bu başarılar onun, 1994 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı seçilmesinde büyük rol oynadı. Ancak bu noktada durmadı ve "Sessiz yığınların sesi, kimsesizlerin kimsesi" anlayışıyla halkla bütünleşirken, para ve insan yönetiminde sergilediği performansla yerel yönetimlerde bir model oluşturdu.

İstanbul'un kördüğüm olmuş sorunlarını kısa sürede çözüme kavuşturarak siyasete yeni bir açılım getirdi. Şimdi aynı modeli Türk milli siyasetine kazandıracak "demokratikleşmeyi ve atılımı" hedefleyen hareketin kurucu üyesi. Evli ve dört çocuk babası

xxx
3 KASIM 2002 SEÇİM ZAFERİ

Seçmen Ağır konuştu Radikal 4 kasım 2002

Meclis'e sadece iki parti girebildi. AKP tek başına iktidar

AKP yüzde 34 / 363 milletvekili
CHP yüzde 19 / 179 milletvekili

1987 genel seçiminden beri ilk defa bir parti tek başına iktidara geldi.
1946 seçiminden beri ilk kez sadece iki partili bir parlamento oluştu.
İktidar yüzde 55'ti, 15'in altına indi. Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri milletvekili bile seçilemedi.
Ana muhalefet Meclis dışında. DYP 200 bin kadar oyla barajın altında.
Türkiye'ye gelmeye korkan 'Jet' lakaplı Fadıl Akgündüz milletvekili. Altı bağımsız aday daha seçildi.
AKP 81 ilin 55'inde, CHP 13'ünde birinci. DEHAP Doğu ve Güneydoğu'da 13 ili aldı ama Meclis dışında.
Sadece 59 milletvekili tekrar seçildi. Meclis dışı kalan partilerde deprem var.

Munky
19-07-07, 16:58
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/918.jpg
Rifat Serdaroğlu ( 1948)
İzmir Milletvekili-ANAP
BERGAMA - 1948, Kemal Fikri, Nusret - İzmir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Maliye Bölümü - İngilizce - İktisatçı - Bergama Belediye Başkanı, Serbest Ticaret, Çiftçi - XIX ve XX nci Dönem İzmir Milletvekili - Sağlık, Devlet Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
19-07-07, 16:58
Salih Paşa ( 1813)- (26.07.1861)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)

10 Zilkade 1271-4 Rebiülevvel 1272
25 Temmuz 1855 - 14 Kasım 1855
Emanet Müddeti: 3 ay 23 gün.

1229 (1813/14) İstanbul doğumludur. Zabtiye Müşiri Pepe Mehmed Paşa�nın büyük oğludur. Tahsilini Enderûn-i Hümayun�da tamamlamış, askerlik mesleğinde suvari miralaylığına kadar yükselmiştir. Daha sonra askeri rütbesi mülkiyeye dönüştürülerek Mir-i Miran olmuş, bir süre sonra da Bingazi Mutasarrıflığına tayin edilmiştir. Beyoğlu ve Canik Mutasarrıflıkları görevlerinden sonra, yeni kurulmuş olan İstanbul Şehremaneti görevine getirilmiştir.

Kısa bir süre bu görevde kaldıktan sonra azledilen Salih Paşa, Filibe, Tırnova, Varna ve Gümülcine�de kaymakamlık yapmıştır. Ardından 4 yıl süreyle Amasya�da görev yapan Salih Paşa gözleri rahatsız olduğu için görevden çekilmiştir.

Babası Mehmed Paşa�nın vefatından sonra Sultan Abdülaziz tarafından babasının yerine Zabtiye Müşirliği�ne tayin edilmek istenmişse de gözlerinden muzdarip bulunduğu ve hiç maaş ve memuriyeti olmadığı arzedilmiş, bunun üzerine mutfak masrafı adıyla maliye nezaretinden kendisine 4000 kuruş maaş tahsis edilmiştir.

Son zamanlarında rütbesi Rumeli Beylerbeyiliği�ne terfi olunan Salih Paşa 18 Muharrem 1278 (26 Temmuz 1861) tarihinde 58 yaşında vefat etmiş ve Süleymaniye Camii haziresine defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 16:59
Şevki Yılmaz ( 1955)
1955 yılında İzmit'te doğdu. İmam Hatip Okulu'nu bitirdikten sonra Derince Lisesi'nden mezun oldu. Bursa İktisadi ve Ticari ilimler Akademisi'nde öğrenim gördü. Daha sonra Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirdi. Devlet memuriyeti'ne 1974 yılında 19 yaşındayken Adalet Bakanı Şevket Kazan' ın Özel Kalem Müdürü olarak başladı. Daha sonra Diyanet İşleri Başkanlığı'nda Murakıp olarak çalıştı. 1980'den sonra Viyana'ya gitti. Oradan da Berlin'e geçti. Avrupa Milli Görüş Teşkilatları Genel Sekreteri oldu. Berlin Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Şevki Yılmaz evli ve üç çocuk babası. Ingilizce ve Arapça biliyor. 27 Mart 1994 mahalli idareler seçimlerinde Refah Partisi'nden Rize Belediye Başkanı seçildi.Bilahare Rize milletvekili seçildi.28 Şubat sürecinin gerekçeleri arasında söylemleri gündeme getirildi.Halen yurtdışında yaşıyor.

Munky
19-07-07, 16:59
Vedat Dalokay ( 10.11.1927)- (21.03.1991)
Vedat Dalokay, 10 Kasım 1927�de Elazığ�da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Elazığ�da tamamladı. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi�nden mezun oldu. 1950-1951�de PTT ve Bayındırlık Bakanlığı�nda mimar olarak görev yaptı. 1951-1952�de Paris�tekiSorbonne Şehircilik Enstitüsü�nde lisansüstü çalışması yaparken Auguste Perret ve Le Corbusier gibi ünlü mimarların bürolarında çalıştı. 1954�te Ankara�da Dalokay Mimarlık Atölyesi�ni kurdu. 1964-1968 yılları arasında Ankara Mimarlar Odası Şube Başkanlığı ve Mimarlar Odası Genel Sekreterliği, 1973-1977 yılları arasında Ankara Belediye Başkanlığı yaptı. Birçok ulusal proje yarışmasına katılan Vedat Dalokay, 13�ü birincilik olmak üzere birçok ödül ve mansiyon kazandı. Uluslararası alarda katıldığı İslamabad Kral Faysal Camii (Pakistan, 1970), Cidde İslam Kalkınma Bankası Genel Merkezi (Suudi Arabistan, 1980), Başbakanlık Kompleksi (Pakistan, 1984), İstanbul Taksim Alanı (1987), Pakistan Ulusal Anıtı (1977) proje yarışmalarında birincilik kazandı. Yapı tasarımlarında geleneksel kalıpların dışına çıkan yeni biçim arayışlarına gitti. Çeşitli meslek dergilerinde kentleşme, gecekondu, belediyecilik ve dinsel mimarlık konularında yazılar yazdı. 21 Mart 1991�de Kırıkkale yakınlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Kolo adlı çocuk öyküsüyle 1980 Türk Dil Kurumu Çocuk Yazını Ödülü�nü, 1995 yılında da American Library Association tarafından verilen Mildred L. Batchelder Ödülü�nü kazandı. Kolo, İngilizce, Almanca ve Dancaya çevrildi.

ESERİ

Kolo

Munky
19-07-07, 16:59
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/740.jpg
Yasin Hatiboğlu ( 1935)
Çorum Milletvekili-SP
SARIKAYA - 1935, Mustafa, Bağdagül - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Orta Arapça, Farsça - Avukat - Alaca Belediye Başkanı, HAK İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı - XV, XIX, XX nci Dönem Çorum Milletvekili - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili - Evli, 6 Çocuk.

Munky
19-07-07, 17:00
Akif Mütevellioğlu ( 1882)
1882'de Alaşehir'de doğdu. Çiftçiydi. Üçüncü dönem Manisa Milletvekili, Alaşehir eşrafından ve Alaşehir Belediye Başkanı idi.

Munky
19-07-07, 17:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1075.jpg
Ali Müfit Gürtuna
1 Haziran 1952 tarihinde Konya�da doğdu.Pendik Lisesi ve ODTÜ İngilizce Dil Hazırlık Okulu�nda okudu.Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi.Öğrencilik yıllarında gazetecilik yaptı.1976�da TRT Haber Merkezi�nde, 1977�de de TRT�de Parlamento Muhabiri olarak çalıştı.ANAP Kartal İlçe Başkanlığı ile aktif siyasete atılan Gürtuna, 1984-1989 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi ve Meclis Başkan Vekili oldu.1994 yılına kadar politikaya ara vererek, serbest avukatlığa devam etti.!994 yılında Refah Partisi�nden İstanbul Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi seçildi.Başkan Vekili oldu.

Bir çok sosyal-sportif dernek, kulüp ve vakıfta başkanlık ve yaptı:Su Sporları Kulübü, K. Yelken Kulübü, Tabiat Vakfı, Hoşgörü Hareketi,Tarih Vakfı, Türkiye Engelliler Vakfı.Çeşitli dergi ve gazetelerde çok sayıda makale ve araştırma yazıları çıktı.18 Nisan 1999 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.Evli ve üç çocuk babası.

Munky
19-07-07, 17:01
Ali Rıza Bey ( 1830)- (1885)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
6 Receb 1288-10 Rebiülevvel 1289
21 Eylül 1871-18 Mayıs 1872
Emanet müddeti: 8 ay 4 gün.

1246 (1830) tarihinde İstanbul Vaniköy�de dünyaya gelen Ali Rıza Bey, Darphane Nazırı Ali Rıza Efendi�nin oğludur.
İlk tahsilinden sonra 17-18 yaşlarında eniştesi Dürrizade Eşref Bey�in beraberliğinde Mekke, Medine, Mısır ve Yemen taraflarına seyahat etmiştir.

İstanbul�a dönüşünde Mektubi-i Hariciye Kalemi�ne devam ederek orada kendini göstermiş ve Teşrifat-ı Hariciye Muavini olmuştur.
Kırım Harbi esnasında İstanbul�a gelen İngiliz subaylarıyla tanışmasından ve yabancı dillere aşinalığından dolayı halk arasında İngiliz Ali Bey namıyla şöhret bulmuştur.

1272 (1855-56) tarihinde Viyana Sefareti başkatipliğine, daha sonra Berlin Sefareti Müsteşarlığı�na tayin olunan Ali Rıza Bey Berlin dönüşünde 6. Belediye Dairesi Müdürlüğü görevini almıştır.1871�de Nafıa Müsteşarlığı�na atanan Ali Rıza Bey aynı yıl Şehremini olmuştur. Şehremaneti�nden sonra Nafıa ve Zabtiye Müsteşarlığı da yapan Ali Rıza Bey, bir süre de Hariciye�de çalıştıktan sonra Şura-yı Devlet Azalığı�na getirilmiş, Meclis-i Mebusan�ın açılışında A�yan üyesi olmuştur.Meclisin dağıtılması üzerine sürgün edilen Ali Rıza Bey Konya�da sürgünde iken 1885 yılında Ilgın Kaplıcaları�nda vefat etmiştir.

Munky
19-07-07, 17:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3187.jpg
Bedrettin Dalan ( 1941)
İstanbul Büyükşehir Eski Belediye Başkanı ve İstek Vakfı kurucusu...

1941 Eskişehir doğumlu. İTÜ Maçka Fakültesi mezunu. Elektrik Müh. Muhtelif kuruluşlarda yöneticilik ve yönetim kurulu üyeliği ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim görevlisi. Evli iki çocuklu, Almanca ve İngilizce bilir.Demokrat Merkez Partisi Eski genel Başkanı�

Munky
19-07-07, 17:02
Burhanettin Kocamaz
1994�te değişti Tarsus'un kaderi. Bir Tarsus çocuğunu göreve getirdi Tarsuslular. O da aldı Tarsus'u eline ve başka bir Tarsus yarattı. 10 Yılda, Cumhuriyetimizin ilk 10 yılını anımsatan gelişmeler oldu Tarsus'ta.

Güzel tesislerle donattı bu din,tarih ve kültür beşiği kenti. Tarsus "bayraklar ve anıtlar kenti" olarak bilinmeye başladı. Tarsus şimdi örnek bir kent artık. Tüm alt yapısı tamamlanmış, bir örnek benzerlerine.
Çağdaş, modern şehirciliğin gereklerine uygun alt yapısı, kanalizasyonu, yağmur suyu drenajı, içme suyu arıtma tesisleri , atıksu tesisleri, otogarı, örnek parkları, meydan düzenlemeleri, bulvarları ile kıskanılan bir kent artık Tarsus. Herkes yoruldu, o yorulmadı. Herkes durdu o durmadı. Duyduk ki yeni hedefleri varmış.
Alt yapıyı bitirmiş şimdi artık üst yapıya yönelecekmiş.

Kentleşmeyi hallettik, şimdi işsizlik ve ekonomik gelişmeyi hedef almış.
Teknik Eğitim Fakültesini, Üniversite'ye dönüştürecekmiş. Berdan düzenlemesi ve Islah projesi yoldaymış. "Turizm Bölgesi" ve "Fuarcılık Projesi" hedeflerin içinde. Tarihi Tarsus evleri'de restore edilip Turizm'e açılacak. Biz yorulduk, otur biraz dinlen Başkan dedikçe o koşuyor. Tarsus'lulara yeni spor tesisleri ve yüzme havuzu lazım diyor.
Mutlaka yeni bir konut projesi başlatacakmış.

E-Belediye, internet üzerinden belediye hizmetleri zaten başlamıştı, en son teknoloji neyse o olacak Tarsus'ta diyecek kadar iddialı.
Tarsus'ta huzur,güven,barış ve kardeşlik ortamı devam etmeli diyor. Başkan nedir bu işin sırrı diyoruz ? "insanların en hayırlısı, insanlara en fazla hizmet edendir" diyor. Anlıyoruz ki bu hadis-i şerif Büyük Başkan'ın temel düsturu. O çok hayır dua aldı, o çok dua aldı. Onun yolu açık. Onun gönlünde Tarsus, Tarsus'un gönlünde "Büyük Başkan" var. Yolun açık olsun Büyük Başkan, Yolun açık olsun BURHANETTİN KOCAMAZ.

Sizde bu hizmet aşkı oldukça, vefalı Tarsuslu vefasını gösterecektir. Biz sizi gördük, size inandık. Sizde bize güvenin Sevgili Başkan.

Munky
19-07-07, 17:02
Fahrettin Tiritoğlu ( 1893)
1893'de Balıkesir'de doğdu. Üç, dört, beş ve sekezinci dönem Balıkesir Milletvekiliydi. Vilayet yazı işleri müdürü ve belediye encümen azası olup, Mülkiye mezunuydu.

Munky
19-07-07, 17:03
Fethullah Erbaş ( 1947)
Van Milletvekili-SP

VAN - 1947, Muzaffer, Şükriye - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Almanca - 1 inci Sınıf Noter - Van Belediye Başkanı - XIX ve XX nci Dönem Van Milletvekili - Evli, 4 Çocuk.

Munky
19-07-07, 17:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2058.jpg
Gülay Aslıtürk
Şişli eski Belediye Başkanı olan ve zimmetine para geçirdiği iddiasıyla 3 ayrı suçtan hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Gülay Aslıtürk, Türkiye tarafından kırmızı bültenle aranıyor. İngiltere'de yakalandıktan sonra kefaletle serbest bırakılan Gülay Aslıtürk'ün, en son Mart 2000'de İçişleri Bakanı Saadettin Tantan tarafından iadesi istendi.
Xxxxxxxxx

Munky
19-07-07, 17:03
Hacı Hüsam Efendi ( 1797)- (1872)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)

5 Rebiülevvel 1272-28 Cemaziyelahir 1272
15 Kasım 1855-6 Mart 1856
Emanet Müddeti: 3 ay 23 gün

Hacı Hüseyin Hüsameddin Efendi, Enderun�da yetişmiş Mustafa Efendi�nin oğludur. 1212 (1797) tarihinde İstanbul�da, Fatih civarında Haydar Mahallesi�nde doğmuş, sıbyan mektebinden sonra özel hocalardan Arapça ve Farsça öğrenmiştir.
15 yaşında iken Muhasebe Kalemi�ne çırak olarak girmiş, 5 yıl orada çalışmış daha sonra Divan-ı Hümayun Kalemi�ne memur olmuş, 1823�te Çavuşbaşı Kesedarlığı�na terfi etmiştir. Tuğrakeşlik, Hacelik gibi makamlardan sonra Devlet Kethüdalığında mühürdarlık ve Sadaret Kaymakamlığı�nda hazinedarlık hizmetlerinde bulunmuştur.

1837�de Su Nezareti�ne, 1842�de Ağnam Müdürlüğü�ne, 1843�te Tophane-i Amire Nezareti�ne getirilen Hüsameddin Efendi Dersaadet Emtia Müdürlüğü ve Midilli Adası Kaymakamlıkları görevlerinde de bulunduktan sonra 1846 Şaban�ında Denizli Kaymakamlığı�na tayin edilmiştir.

Son olarak Ebniye-i Emiriyye Müdürlüğü, Selimiye Kışlası Bina Eminliği ve Emtia Gümrüğü Emaneti görevlerinde bulunan Hacı Hüsam Efendi 1855 senesinde �İkinci Mecid Nişanı ve 20 bin kuruş maaşla Şehremaneti�ne tayin olunmuştur.
6 Mart 1856 tarihinde bu görevinden azledilen Hüsam Efendi, 3 yıl azledilmiş olarak kaldıktan sonra Refia Sultan Kethüdalığı, Bağdat Vilayeti Kapı Kethüdalığı, Mısır Vilayeti Kapı Kethüdalığı gibi görevlerde bulunmuştur.
Hacı Hüsam Efendi, 1872 senesinde vefat etmiştir.

Munky
19-07-07, 17:04
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/738.jpg
Haşim Haşimi ( 1956)
Seyyit Haşim Haşimi
Diyarbakır Milletvekili-ANAP
CİZRE - 1956, Mehmet Kadri, Nuriye - Lise - Almanca - Çiftçi, Petrol Tesisleri İşletmecisi, Cizre Belediye Başkanı - XX nci Dönem Diyarbakır Milletvekili - Evli, 6 Çocuk.

Munky
19-07-07, 17:04
Hızır Bey
HAKKINDA YAZILANLAR

Fatih'in İstanbul'a atadığı ilk Belediye Başkanı Hızır Bey

Fatih�in Edirne�de bulunduğu günlerdir. Olacak bu ya şehre Acem illerinden bir âlim gelir. Evet adam bilgili, ama kibirlidir. Türkleri hor görür. Birkaç halli güç mevzuyu ısıtıp ısıtıp öne sürer ve muhataplarını küçük düşürür. Fatih bu tavırdan çok rahatsızdır. �Şu adamı susturacak biri yok mu?� der demez komutanlardan biri �Var sultanım� der, �böyle birini tanıyorum galiba?�

HIZIR ADINDA BİRİ
Hızır Bey müthiş bir hafızaya sahiptir. Esprilidir, kıvraktır, zekidir. Sözün nereye varacağını önceden kestirir ve soruya soruyla cevap verir. Zor meseleleri basite indirger ve çok güzel misallendirir. Sadece fakih değil ediptir, şairdir. Eh Nasreddin Hoca gibi bir dehanın torunudur o.
Hızır Beyin en büyük şansı Molla Fenari gibi bir rahle arkadaşı ve Molla Yegân gibi bir hocası olmasıdır. Molla Yegân onu çok sever, nitekim biricik kızını vererek damat edinir kendine.

Gelelim hikâyemize. Acem âlimi kazandığı küçük zaferlerin sarhoşluğu ile daha büyük, daha çok ses getirecek münâzaralara hazırlanır. Hatta Padişahın huzuruna çıkar ve rakip diler. Fatih, bu kez hazırlıklıdır. Umursamaz tavırlarla etrafına bakar ve güya ilk gözüne ilişen askere (bu aslında Hızır Bey�dir) meydanı gösterir. Acem karşısına çıkarılan genç sipahiye bıyık altından güler. Belki �Sen git, abilerin gelsin� demez, ama öyle demeye getirir. Ancak Hızır bey onun suâllerini rahatlıkla cevap verir. Vakit ilerledikçe kibirli Acem�i ter basar. Sultana hitaben, �Ben bunca diyar gezdim, şunca meclise katıldım� der �ama böylesini ne gördüm, ne de işittim�

Lâkin Hızır Bey�in elinden kurtulmak kolay değildir öyle. �Şimdi sıra sende!� deyip onlarca ince ilimden, onlarca müşgül mesele sorar ki adamcağız dut yemiş bülbüle döner. Acem Fatih�in önüne gelir �Bu çocuğun kıymetini bil!� der ve süklüm püklüm meclisi terkeder.

Fatih onun kıymetini zaten bilir. Hızır Bey�i imparatorluğun merkezine (İstanbul�a) kadı yapar. O devir kadıları beldenin meseleleri ile de ilgilenirler, şehreminidirler. Yanisi şu ki belediye başkanıdırlar.
Fatih, Hızır Bey�le sıkça buluşur. Onun feyizli sohbetlerini içercesine dinler. Devlet işlerini istişare eder. Birbirlerini abi kardeşten öte severler. Hatta Sultan onu sarayında görmek ister. Enderundan güzel bir yer ayırır. Ama Hızır bey kuytulardan hoşlanır. Anadolu yakasında kuş uçmaz kervan geçmez bir köşeye yerleşir ki, burada şekillenen köy adını ondan alır. Kadıköy!

İBRETLİ DAVA
Hızır Bey yorucu bir günün ardından gitme hazırlığı içindedir. Ancak kapı önünde dolaşan tedirgin gölgenin farkına varır. Birisi eşikte eyleşmekte gidip gidip dönmektedir. Mübârek ansızın kapıyı açar �Buyurun!� der. Adamcağız yakalanmışlığın pişmanlığı ile girer içeri. Kılık kıyafetine bakılırsa Hıristiyan tebâdan biridir. Ancak yüce veli onu güler yüzle karşılar, yer gösterir. Hatta bakar hâlâ mütereddit elceğizi ile cezve sürer mangala. Adamcağız fincanı zor tutar zira eli kolu sarılıdır. Hızır bey sorar:
-Eline n�oldu?
-Kırdırdılar efendim.
-Kim kırdırdı?
-Sultanımız!
-Öyle bir hakkı var mıymış?
-Bilmiyorum efendim.
-Mevzû ne peki!
-Ben mimarım efendim. Evet, Sultanımıza kubbeleri Ayasofya�dan geniş ve yüksek bir cami yapabileceğimi vaâd ettim ama...
Hızır Bey gerisini dinlemez. Adamlarına �Gidin getirin� der �Şunu!�
Mimarın dudakları uçuklamak üzeredir. �Getirin şunu� dediği üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun hünkârıdır. Halbuki Avrupa�da derebeyleri bile yargılanamaz. Hele böyle akşamın alacasında apar topar mahkemeye çekmek kimin haddine.

SEN MURAT OĞLU MEHMED!
Çok geçmez Fatih adamlarıyla görünür. Sanki o gül yüzlü Hızır Bey gitmiş yerinde başkası peydahlanmıştır. Çehresi gergindir, devlet erkânını eşikte durdurur. �Siz şurada bekleyeceksiniz!� der, Fatih�e kapıyı gösterir: �Sen gir içeri!� Bu ne heybettir ya Rabbi! Sultan Mehmed�in benzi solar. Dizleri tutmaz olur. Sedire doğru yönelir, tam oturmak üzeredir ki Hızır Bey azarlayan bir ses tonuyla �Oturma! Madem ki hasmın ayakta, sen de ayakta durmalısın!�
Ve silbaştan meseleyi dinler. Görünüşe bakılırsa Fatih haklıdır. Padişah �Olacak şey mi yani?� der, �Bu adam sırf taâssubuna yenildiği için inşaatımızı baltaladı. Binbir zorluk ve onca masrafla taa Mısır�dan getirttiğimiz sütunları budadı ve Ayasofya�dan daha geniş ve yüksek bir kubbe nasip olmadı bize. Halbuki anlaşmamıza göre...�
Hızır bey orasını hiç dinlemez. �İnşaat ayrı bir dava konusu� der, �Şimdi söyle bakalım! Sen Murat oğlu Mehmed, bu zımminin elini kırdırdın mı, kırdırmadın mı?
Sultan gözlerini yere diker.
-Efendim inanın ben buna �elin kırılsın!� dedim, adamlarım �eli kırılsın!� anlamışlar.
-Peki bu elin vebâli kimedir?
Fatih cevap vermez, başını önüne eğer. Çocuk gibi dudaklarını ısırır. Hızır Bey kitabı kapar, hükmü açıklar.
-Şimdi sana kısas lâzım. Bileğini kırdırsam gerek.
Padişah gayri ihtiyari eline bakar, kararlı bir ifadeyle fısıldar �Buna hazırım!�

Mimar ağlamaklıdır. �Sakın ha!� diye bağırarak Fatih�in önüne geçer. �Ben davamdan vazgeçtim!� Eh Fatih de altında kalmaz tabii, ona ömrü boyu yetecek kadar dünyalık verir. Netice tatlıya bağlanır.

Fatih Hızır Bey�e hassaten teşekkür eder. �Adaletine hayran kaldım!� der. Sonra kaftanının altındaki kılıcı gösterir ve �Eğer� der, �Bana farklı muamele yapaydın, inan seni doğrardım!�

Hızır Bey, mânâlı mânâlı gülümser, �Eğer� der, �Sen dahi sultanlığına güvenip iltimas isteseydin...� Cümlesini tamamlamaz, hatta başladığına pişman olur. Tam �Neyse� deyip, dönecektir ki pelerininin altından fırlayan iki aslan Sultan�ın karşısına dikilir, öfkeli öfkeli eşinirler. Sonra öyle bir kükrerler ki Fatih�in dudakları uçuklar.

Genç Sultan Hızır Beyin ilmini iyi bilir, ama hâl ehli olduğunu orada öğrenir. O günden sonra eşiğine baş koyar ve kazanır.
Peki Mimar mı? Adamcağız şaşkına döner. Ağlamakla gülmek arasında gelir gider. Şimdi rüzgara tutulan yaprak gibidir. �Vallahi kırılan koluma seviniyorum� der, �bana yolumu gösterdi!� Oracıkda Kelime-i Şehadet getirir ve Hızır Bey�e talebe olur.

Munky
19-07-07, 17:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/914.jpg
Işılay Saygın ( 1946)
İzmir Milletvekili-ANAP

ANKARA - 1946, Osman, Fatma - Ege Üniversitesi Mimarlık Fakültesi - İngilizce - Mimar - Buca İmar Müdürü, Buca Belediye Başkanı, Özel Şirkette İmar Planlama Danışmanı - XVII, XVIII, XIX, XX nci Dönem İzmir Milletvekili - TBMM Başkanlık Divanı Eski Katip Üyesi, Bayındırlık, İmar, Ulaştırma ve Turizm Komisyonu Eski Başkanı - Devlet, Çevre, Turizm Eski Bakanı - Bekar.

Munky
19-07-07, 17:05
Kadri Paşa ( 1832)- (11.02.1884)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
1. Dönem:
22 Cemaziyelahir 1291-18 Şaban 1292
6 Ağustos 1874-7 Eylül 1874
2. Dönem:
15 Muharrem 1293-20 Muharrem 1294
11 Şubat 1876-4 Şubat 1877
Emanet müddeti:
Birinci dönem: 1 ay 1 gün
İkinci dönem: 1 yıl 5 gün

Kadri Paşa, Kıbrıs Mutasarrıfı İshak Paşa�nın oğludur. 1248 (1832) tarihinde Ayntab şehrinde dünyaya gelmiştir.Temel eğitimin, İslami ilimleri, edebiyatı, Arapça ve Farsça�yı memleketinde öğrenmiş, İstanbul�a geldikten sonra Fransız ve İngiliz lisanları ile yeni bilimleri tahsil etmiştir.Memuriyete Ayntab kazası nüfus mukayyıtlığı ile başlamış, burada nüfus nazırlığına geldikten sonra İstanbul�a göç etmiştir. Bir süre Tercüme Odası�nda çalışan Kadri Paşa 1864�te Mahkeme-i Ticaret-i Bahriye Reisliği�ne gelmiş, Meclis-i Ali-i Hazain Başkatipliği, Meclis-i İdare-i Bahriye Reisliği gibi görevlerden sonra Altıncı Belediye Dairesi reisliğine tayin edilmiştir.
Bir ara Nafıa Nezaretinde müsteşarlık yapan ve tekrar Altıncı Belediye Dairesi�ne atanan Kadri Paşa, buradan Şehremaneti�ne tayin olunmuş, kısa bir süre Nafıa Nezareti�nde ve Bahriye Müsteşarlığı�nda bulunduktan sonra tekrar Şehremaneti görevine intisab etmiştir.1 sene kadar bu görevde kalan Kadri Paşa daha sonra Şura-yı Devlet Reisliği, Sivas ve Bağdad Valiliği yapmıştır.İstanbul�a Dahiliye Nazırı olarak dönen ve buradan Ticaret Nezareti�ne atanan Kadri Paşa daha sonra Edirne Valiliği�ne atanmış ve 11 Şubat 1884�te burada vefat etmiştir.Mezarı Sezai Dergahı civarındadır.

Munky
19-07-07, 17:06
Mehdi Zana
ESERLERİ

Zelal Yeniden Doğuş
Mehdi Zana
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

"Mehdi Zana'yı 1967 yılından beri, daha doğrusu Doğu Mitingleri günlerinden bu yana tanıyorum....Mehdi, tanıdığım günden beri bende hep bir volkan izlenimi bıraktı. Bir volkan gibi son derece dinamik, devamlı hareket halindeydi. Otururken bile kıpır kıpırdı... Mehdi'nin çok yoğun ajitasyon gücü vardı. Hitabetli coşkulu, hareketli ve düzgündü....12 Mart döneminde, Mehdi'yle Diyarbakır Cezaevi'nde beraberdik. 12 Eylül döneminde, ayrı ayrı cezaevlerinde tutulduk. 1990'lı yılların ortalarında yine cezaevinde beraberiz...." - Dr. İsmail Beşikçi -

Sevgili Leyla
Uzun Bir Sürgündü O Gece
Mehdi Zana
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

Bugün benim açlığımın 17'si, diğer arkadaşlarımınsa 32. günü. Yani 2 Ağustos'u 3'e bağlayan gecenin saat 01.00'indeyiz. Yatağımdan yorgun ve bitkin bir şekilde kaldırıldım. Vücudum da öyle bir ağırlaşmış ki!.. Açlığın ölüm sınırına vardığı, insanların büyük ölçüde takatten düştüğü bir sıra da bir nakil, ya da diğer adıyla sürgün nasıl olacak diye düşünüyorum.
Sanırım herkesin gözlerinde bu soru var. Arkadaşlarla göz göze geldiğimizde bunu daha açık görüyorum. Evet, nereye ve nasıl?..

Vahşetin Günlüğü
Diyarbakır Zindanlarından
Mehdi Zana
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

"'Vahşetin Günlüğü' bir tanıklık. Toplama kamplarında ve zindanlarda direnmenin en önemli amaçlarından biri, insanı ayakta tutan temel dürtü, bir gün tanıklık etmek olmuştur. Diyarbakır zindanlarında yaşananlar, insanlığın en utanç verici sayfalarından biri. Yaşamak, ayakta kalmak ve tanıklık etmek. Direnmenin farklı boyutları. İnsanlık onurunu aşağılamak, en iğrenç biçimde
çiğnemek çabası karşısında insanın yücelişi... Nazilerin Auschwitz, Dachau, Treblinka ve diğer cehennem kampları gibi, insanlık Diyarbakır'dan da direniş içinde yücelerek, arınarak, insanlık dışı uygulamaları yapanları ise en aşağı, zavallı, sefil ve acınacak bir duruma sokarak çıktı."

Munky
19-07-07, 17:06
Mehmet Emin Beyzade ( 1895)
1895'te Balıkesir'de doğdu. Tüccar ve Balıkesin eşrafındandı. Ticaret Odası ve Belediye Meclisi Azalığında bulundu. Üçüncü dönem Balıkesir Milletvekiliydi.


Mehmet Emin Beyzade ( 1895)
1895'te Balıkesir'de doğdu. Tüccar ve Balıkesin eşrafındandı. Ticaret Odası ve Belediye Meclisi Azalığında bulundu. Üçüncü dönem Balıkesir Milletvekiliydi.

Munky
19-07-07, 17:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3296.jpg
Murat Aydın ( 1960)
1960 yılında Giresun'da doğdu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'bi bitirdi. Aynı Üniversite'nin yönetim ve ekonomi üzerine master programını tamamladı.

27 Mart 1994 seçimlerinde Zeytinburnu'ndan İl Genel Meclis üyeliğine seçildi.

18 Nisan 1999 seçimlerinde Zeytinburnu Belediye Başkanı oldu.

Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Meclisi üyeliğine de seçilen Aydın, 28 MART 2004 Mahalli İdareler Seçiminde İstanbul'da AK Partili belediye başkanları arasında %53 'lük bir rekor oyla ikinci kez Belediye Başkanlığı koltuğuna oturdu.

29 yıldır Zeytinburnu'nda oturuyor. Evli, iki çocuk babasıdır. İngilizce bilmektedir.

Munky
19-07-07, 17:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2244.gif
Mustafa Sarıgül ( 1956)
ŞİŞLİ BELEDİYE BAŞKANI

1956 yılında Erzincan'da doğdu. Eğitimine sırasıyla Talat Paşa İlkokulu, Şişli Ortaokulu, Zincirlikuyu Yapı Teknik Lisesi'nde devam etti ve Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden mezun oldu.
İş yaşamına Kağıthane Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İETT Genel Müdürlüğünde devam etti, daha sonra Kamu görevinden ayrılarak ticaret yapmaya başladı.
Siyasi yaşamı Gençlik Kolu Yönetim Kurulu Üyeliği ile başladı, daha sonra Gençlik Kolu Yönetim Kurulu Sekreterliği, Gençlik Kolu Yönetim Kurulu Başkanlığı, İlçe Başkanlığı, Kurultay Delegeliği, 18. Dönem İstanbul Milletvekilliği, TBMM Başkanlık Divanı Üyeliği, F.M.V. Işık Lisesi Okul Aile Birliği Üyeliği, Türk Parlamenterler Birliği Üyeliği, Türk - Alman Parlamento Dostluk Grubu Yönetim Kurulu Üyeliği, Galatasaray Spor Kulübü Yönetim Kurulu Üyeliği, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi üyeliği, Herkes İçin Spor Federasyonu As başkanlığı, ayrıca uzun yıllar Futbol Federasyonu Delegesi olarak görev yaptı.
TBMM'de bir Milletvekili ve İstanbul'da Direksiyon Sallamak adlı iki kitabı bulunmaktadır.
Evli ve iki çocuk babasıdır.

Munky
19-07-07, 17:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3707.jpg
Nevzat Er
AV. NEVZAT ER
Eminönü Belediye Başkanı

1952 tarihinde Malatya'nın Pütürge ilçesine bağlı Tepehan Beldesi'nde doğan Nevzat Er, 1961 yılında babasının isteği üzerine İstanbul'a geldi. 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan er, 1977 yılının Aralık ayında henüz hukuk öğrencisi iken Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde memur olarak işe başladı. Nevzat Er, 1983 yılında serbest olarak başladığı avukatlığa devam ediyor. Nevzat Er, evli ve 2 çocuk babası.

Munky
19-07-07, 17:08
Osman Raşid Paşa ( 1802)- (1880)
Osman Bey (Osman Raşid Paşa), İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)

29 Cemaziyelahir 1272-18 Zilkade 1274
7 Mart 1856-30 Haziran 1858
Emanet Müddeti: 2 sene 4 ay 18 gün.

Osman Bey, 1217 (1802-1803) tarihinde İstanbul�da doğmuştur. Önce ilmiye mesleğine girip Bab-ı Meşihat�a devam eden Osman Bey, sonra Kapan Naibi, Miri Katibi ve Muhallefat Kassamı olmuş, 1250 (1834-35) senesinde İzmir Mevleviyyetine tayin edilmiş, 3 yıl sonra sürgün cezasına çarptırılmıştır.

Sürgün yerinden dönüşte mülkiye mesleğine alınan, Aydın Kaymakamlığı, Meclis-i Ahkam-ı Adliye azalığı ve İhtisab Nazırlığı yapan Osman Bey, 1847�de İzmir Muhassılı, 1851�de Trabzon Müfettişi, 1854�te Zimemat Komisyonu Reisi, 1854�te de Zabtiye Muavini olmuştur.Zabtiye Muavinliğinden azledilen Osman Bey,1855/56 senesinde Zahire ve Ağnam Müdürlüğü�ne getirilmiş, aynı yıl Şehremaneti�ne tayin edilmiştir.

Şehremaneti görevinden sonra 1860�ta vezaret rütbesiyle İzmir Valiliği�ne tayin olunan Osman Bey, kısa bir süre sonra azledilmiş, ardından Cezayir-i Bahr-i Sefid vilayetine tayin olunmuş ve bu görevinden emekli edilmiştir.1298 (1880) yılında vefat eden Osman Bey Rumeli Hisarı�ndaki Kayalar Kabristanı�na defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 17:09
Refik Ali Rıza Bey - (1878)
Refik Ali Rıza Bey, İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
23 Zilhicce 1292-14 Muharrem 1293
20 Ocak 1876-10 Şubat 1876
Emanet müddeti: 1 sene 20 gün.

Memuriyet görevine Sadaret Mektubî Kalemi�nde başlamıştır. Dahiliye Müsteşarlığı, Hazine-i Hassa Nazırlığı gibi görevlerden sonra Sadaret, Bahriye ve Serasker Müsteşarlığı yapmıştır.İkinci kez Serasker Müsteşarlığı�na getirildikten sonra Şehremini olmuş, 11 Şubat 1876�da yeniden Sadaret Müsteşarlığı�na getirilmiştir.Refik Ali Rıza Bey, 1295 (1878) yılında vefat etmiştir. Kabri, Eyyüb Sultan�da, Ebussuud Efendi Türbesi civarındadır.

Munky
19-07-07, 17:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/80.jpg
Sadettin Tantan ( 1941)
SAPANCA - 1941, Şükrü, Nazire - Polis Enstitüsü, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Bursa İş İdaresi Enstitüsü Master - İngilizce - Emniyet Müdürü - Giresun ve Tekirdağ İl Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu İstanbul Bölge Başkanı, Fatih Belediye Başkanı, İstanbul Güreş İhtisas Klübü Başkanı, Güreş Federasyonu Başkanı- İçişleri Bakanı - Evli, 6 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001

Tantan, kapanan işyerlerini saydırdı
Milliyet 5 Haziran 2001

İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, İçişleri Bakanlığı olarak "düşük kapasiteyle çalışan ve kapanan işyerleriyle ilgili bir envanter çalışması yaptıklarını" bildirdi.
Tantan, Bölge Valiler Toplantısı'nın ilk oturumundan sonra, gazetecilere yaptığı açıklamada, il gelişim planları doğrultusunda valilikler tarafından çalışmalar yapıldığını belirtti. İl gelişim planlarıyla birlikte, il ve ilçelerin özelliklerinin de yapılan çalışmalarda yer aldığını kaydeden Tantan, şöyle devam etti:

�Bilimsel çalışma şart�
"İl gelişim planlarıyla birlikte kapanan ve eksik kapasiteyle çalışan işyerlerinin güçlü konuma gelebilmesi, gerek ulus içinde gerekse uluslararası arenada rekabet edebilecek güce ulaşabilmesi için bilimsel çalışmalara ihtiyaç olduğu gerçeği ortaya çıkmıştır.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001

Tantan�ı götüren süreç
Bardağı Beyaz Enerji taşırdı
Milliyet 5 Haziran 2001

İçişleri Bakanı Tantan, Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanlığı�na kaydırıldı

ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ile Sadettin Tantan arasındaki soğukluk, Cumhur Ersümer�in Enerji Bakanlığı�ndan istifasıyla sonuçlanan Jandarma�nın Beyaz Enerji operasyonuyla doruk noktaya ulaştı.
İçişleri Bakanlığı�na bağlı olan jandarmanın belge ve bilgi toplamak üzere yaptığı operasyonlara karşı Yılmaz, ANAP Grubu�nda "gestapo" ve "polis devleti" benzetmeleri içeren bir konuşma yaptı. Jandarma Genel Komutanlığı�nın Yılmaz�ı hedef alan yanıtı üzerine ipler gerildi.
Beyaz Enerji soruşturması sırasında jandarmanın ANAP�lı Cavit Kavak�ı dinlemek için DGM�den izin aldığının ortaya çıkması Yılmaz ile Tantan�ı bir kez daha karşı karşıya getirdi. Beyaz Enerji operasyonunda düğmeye kendilerinin bastığını öne süren askeri bir yetkilinin "O bakanın üstünü çizin" diye söz konusu ettiği Ersümer için istifa süreci başladı. Yılmaz�ın soruşturmayı ve Ankara DGM Savcısı Talat Şalk�ı doğrudan eleştirdiği bu sırada Tantan partisinin grup toplantılarına katılmadı.
Yılmaz, partisinin İstanbul İl Kongresi�nde "Yolsuzlukla mücadeleden halk kahramanı olarak çıkmak isteyenler var. ANAP�ı kendi reklamını yapmak için kullananlar yakamızdan düşsün. Düşmezlerse düşürürüz" dedi.
Yılmaz�ın bu sözlerine yanıt vermekte gecikmeyen Tantan, "Yürüyüşümüze bakıp aptal olduğumuzu sanmasınlar" dedi. Tantan, istifasının beklendiği mesajlarına, "Bu göreve halk getirdi halk götürür" içerikli yanıtlar verirken, Yılmaz�ın reaksiyonu, "Milletvekillerini halk seçer, bakanları ise ben" biçiminde oldu.


NOTLAR...
Tantan: Habersiz geldim habersiz gidiyorum
GÜNSELİ ÖNAL, TOLGA ŞARDAN, HAKAN ŞANLITÜRK - Ankara

İçişleri�nden alındığını televizyondan öğrenen Sadettin Tantan�ın ilk tepkisi, özel kalemine "Eşyalarımı toplayın, Meclis�te oda bakın" talimatını vermek oldu.
Haberin duyulmasının ardından bakanlık müsteşarı Saim Çotur ile Emniyet Genel Müdürü Turan Genç, Tantan�ın özel kalemine geldi. Yanında bulunan MHP�li TBMM İdare Amiri Ahmet Çakar, Tantan izlenimlerini şöyle aktardı:
"TV�den haberler geçti. Yani konuyu asli muhatabından değil, haberlerden öğrendi. O sırada bir telefonla Başbakan�ın açıklama yaptığı söylendi. Hiç tepki göstermedi, sakindi. Köşk�e onaya sunulduğunu öğrenince, futbol oynamaya gideceğini söyledi. Makam aracıyla Polis Akademisi spor salonuna birlikte gittik."
Tantan maçtan sonra, "Olay çok taze ve bana yapılan resmi bir tebliğ yok. Konuşmak için erken" diyerek gazetecileri atlatmak için bir polisi bindirdiği makam aracını gönderdi.
Tantan, telefonla arayanlara "Devlet hizmetinde göreve gelinir, gidilir, normaldir. Göreve gelirken sorulmadı, alınırken sorulmadı. Olur böyle şeyler" dedi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 7 HAZİRAN 2001

Tantan bakanlık görevinden ve ANAP'tan istifa etti
Milliyet 7 Haziran 2001


Devlet Bakanlığı görevine atanan Sadettin Tantan yeni görevinden ve üyesi olduğu ANAP'tan istifa ettiğini açıkladı.
Tantan, İçişleri Bakanlığı'ndaki veda törenin ardından, istifasını yazılı açıklamayla duyurdu.
Açıklamasında, iki yıldır İçişleri Bakanlığı görevini sürdürdüğünü belirterek, bu görevden başka bir bakanlığa atanmasını, ''kişisel ilkeleri ve siyaset anlayışıyla bağdaştıramadığını'' ifade eden Tantan, kabinedeki yeni görevinden ayrıldığını, ayrıca ANAP'tan da istifa ettiğini belirtti.
Makamların geçici, ancak vatan ve halka hizmet idealinin kalıcı olduğunu vurgulayan Tantan, şunları kaydetti:
''Hayatım boyunca, bu bilinç ve görev anlayışıyla hareket ettim. Her türlü haksızlıkla olan mücadelemde, hakimiyet odaklarına karşı, halkımın, ülkemin ve devletimin menfaatleri doğrultusunda yaptığım hizmetlerin, makamı, yeri ve zamanı hiç önemli değildir. Yaşadığım sürece, bu mücadeledeki kararlılığımda, hiçbir eksiklik olmayacağını özellikle vurgulamak isterim. Bu çalışmalarımızda, halkımızın, kamuoyumuzun ve basınımızın büyük desteğini gördüğümü ifade ediyor ve kendilerine teşekkür ediyorum.''
Tantan, görevi sırasında, kendisine destek olan, İçişleri Bakanlığı personeline de teşekkür ederek, şükranlarını sundu.
Bu arada, Tantan'ı uğurlamaya gelen İstanbul Emniyet Müdürü Kazım Abanoz, kendisine sorulan sorular üzerine, devlet görevinin, devamlılık esasına dayandığını bildirdi.
''Siz de istifa edecek misiniz?'' sorusuna Abanoz, ''Sonra görüşürüz'' yanıtını verdi.
Xxx

Munky
19-07-07, 17:11
Server Paşa ( 1821)- (1886)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
7 Mart 1284-6 Temmuz 1286
19 Mart 1868-18 Temmuz 1870
Emanet Müddeti: 2 sene 4 ay

Bab-ı Seraskeri Nizamiye Hazinesi başkatibi Said Servet Efendi�nin oğludur. 1237 (1821) tarihinde İstanbul�da doğmuştur.
Önce Harbiye Nezareti kalemlerinden birine tayin olunup derece derece yükselerek Kalem Mümeyyizliğini kazandıktan sonra Hariciye�ye intisab etmiş, 1850�de Viyana Sefareti Başkatipliği�ne tayin olunmuş birkaç yıl sonra da Paris Sefareti Başkatipliği�ne memur edilmiştir.

1854-55 tarihinde Petersburg Maslahatgüzarlığı�na atanan Server Paşa 1860�ta İstanbul�a gelerek Ticaret Müsteşarı olmuş, 1863 senesinde 6. Belediye Dairesi reisliğine getirilmiş, bu görevde bulunurken Komiser ünvanıyla Girid'�e vali vekilliği yapmıştır.
19 Mart 1868�de Şehremaneti�ne tayin olunan Server Paşa Sadrazam ve Hariciye Nazırı Ali Paşa�nın vefatından sonra Hariciye Nezareti�ne tayin olunmuş, 1872�de de Paris Sefaret-i Seniyyesi�ne atanmıştır.

Nafıa Nezareti ve Şura-yı Devlet Reisliği gibi görevlerde de bulunan Server Paşa Meclis-i A�yan�ın ilk teşkilinde a�yanlığa seçilmiş ve daha sonra A�yan Reisliği�ne getirilmiştir.Daha sonra tekrar Hariciye Nezareti�ne getirilen Server paşa bu görevinden istifa ettikten bir süre sonra Dahiliye ve Adliye Nazırlığı görevlerinde bulunmuştur. 1885 senesinde Adliye Nazırı olan Server Paşa 1886 senesinde vefat etmiş ve Sultan Mahmud Türbesi bahçesine defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 17:11
Şükrü Karatepe ( 1949)
1949'da Kayseri'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri'de tamamladı. 1973'de Ankara Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre serbest avukatlık ve iş
müfettişliği yaptı. İngiltere'de 18 ay dil öğrenimi gördü. 1978'de Ege
Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünde asistanlığa başladı. 1983'de Siyaset Bilimi doktoru, 1989'da Anayasa doçenti oldu. Dokuz Eylül Üniversitesi Kamu Yönetimi Başkanlığını yürüttü. Hak-İş ile Müsiad'ın siyasi danışmanlığını yaptı. Değişik gazete ve dergilerde, Türkiye'nin siyasi ve idari sorunlarına ilişkin yüzlerce makale ve araştırması çıktı. Evli ve üç çocuk babası olan Doç. Dr. Şükrü Karatepe, 27 Mart 1994'de Refah Partisi'nden Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.

ESERLERİ: Sivil Toplum (1987), Demokrasi, Sivil Toplum ve İşçi Hareketi (1988), Osmanlı Siyasi Kurumları (1989), İdare Hukuku (1991), Tek Parti Dönemi (1992, 2. baskı 1997, İz Yayıncılık), Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme (1993, 2. baskı 1997, İz yayıncılık), Türkiye'nin Yönetim Sorunları (1994), Anayasa Hukukuna Giriş (1994), Siyaset ve Bürokrasi Gündemi (1996).

Munky
19-07-07, 17:11
Vedat Tek ( 1873)
Mimar Vedat Tek 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Girit'li Sırrı Paşa ile Türk edebiyat ve musikisinde değerli eserler bırakan Leyla Hanım'ın oğludur. Çocukluk yıllarını geçirdiği konakları, o devrin en seçkin sanatçılarının toplandığı bir kültür yuvasıydı Küçük yaşlarda öğrenim için Paris'e gönderilen Vedat Tek, Ecole Centrale'den matematik lisansı aldıktan sonra Ecole des Beaux Arts'da mimari öğrenimi yaptı. Türkiye'ye dönünce mimar Kemalettin Bey ile Birlikte Türk mimarisini milletleştirme çabalarına girişti. Sultan Reşat tarafından devlet baş mimarlığına atanan Vedat tek Şehremaneti Posta ve Telgraf Nezareti mimarlığında bulundu. Emanet Heyeti Fenniye reisliği yaptı. Birinci dünya Savaşı'nda da Harbiye Nezareti kıtaatı fenniye baş mimarlığına getirildi. Bir yandan da Sanayi Nefise Mektebi'nde ve Yüksek Mühendislik Mektebi'nde ders veriyordu. Topkapı dışında bir çiftlik binası ile Yenikapı'da Şehrimaneti Kantar Müdüriyeti'nin ahşap iskelesi Vedat Tek'in ilk yapılarıdır. İstanbul'da Yeni Postahane, Harbiye deki bazı evler, Sultanahmet'te Tapu ve Kadastro binası, Sirkeci'de Mesadet Hanı, Karaköy Denizyolları Acentesi, Fatih tayyare Şehitleri anıtı, Haydarpaşa ve Moda vapur iskeleleri Ankara Mebussan Kulübü, Türkiye Büyük Millet Meclisi binası , eski Çankaya köşkü ekleri belli başlı eserleridir. Yapılarında plana büyük önem veren uygulamada en küçük bir toprak parçasının bile ziyan edilmemesine ve gereksiz masraflara girilmemesine dikkat eden Vedat tek, biçimsiz arsalar üzerinde uyguladığı planlarıyla arazinin bütün kusurlarını gizlemesini bilmiştir. Çalışmalarında milli mimariye dönüş açıkça kendini gösterir.

Munky
19-07-07, 17:12
Vedat Tek ( 1873)
Mimar Vedat Tek 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Girit'li Sırrı Paşa ile Türk edebiyat ve musikisinde değerli eserler bırakan Leyla Hanım'ın oğludur. Çocukluk yıllarını geçirdiği konakları, o devrin en seçkin sanatçılarının toplandığı bir kültür yuvasıydı Küçük yaşlarda öğrenim için Paris'e gönderilen Vedat Tek, Ecole Centrale'den matematik lisansı aldıktan sonra Ecole des Beaux Arts'da mimari öğrenimi yaptı. Türkiye'ye dönünce mimar Kemalettin Bey ile Birlikte Türk mimarisini milletleştirme çabalarına girişti. Sultan Reşat tarafından devlet baş mimarlığına atanan Vedat tek Şehremaneti Posta ve Telgraf Nezareti mimarlığında bulundu. Emanet Heyeti Fenniye reisliği yaptı. Birinci dünya Savaşı'nda da Harbiye Nezareti kıtaatı fenniye baş mimarlığına getirildi. Bir yandan da Sanayi Nefise Mektebi'nde ve Yüksek Mühendislik Mektebi'nde ders veriyordu. Topkapı dışında bir çiftlik binası ile Yenikapı'da Şehrimaneti Kantar Müdüriyeti'nin ahşap iskelesi Vedat Tek'in ilk yapılarıdır. İstanbul'da Yeni Postahane, Harbiye deki bazı evler, Sultanahmet'te Tapu ve Kadastro binası, Sirkeci'de Mesadet Hanı, Karaköy Denizyolları Acentesi, Fatih tayyare Şehitleri anıtı, Haydarpaşa ve Moda vapur iskeleleri Ankara Mebussan Kulübü, Türkiye Büyük Millet Meclisi binası , eski Çankaya köşkü ekleri belli başlı eserleridir. Yapılarında plana büyük önem veren uygulamada en küçük bir toprak parçasının bile ziyan edilmemesine ve gereksiz masraflara girilmemesine dikkat eden Vedat tek, biçimsiz arsalar üzerinde uyguladığı planlarıyla arazinin bütün kusurlarını gizlemesini bilmiştir. Çalışmalarında milli mimariye dönüş açıkça kendini gösterir.

Munky
19-07-07, 17:12
Yüksel Çakmur ( 1942)
1942 İzmir doğumlu. ilk öğrenimini Buca Umurbey ilkokulu'nda, orta öğrenimini Buca Ortaokulu'nda yapan Çakmur, Namık Kemal Lisesi'nden sonra, 1969 yılında İzmir İktisadi Ticari Bilimler Yüksek Okulu'nu bitirdi. Askerlik hizmetini 1969-1970 yıllarında Ulaştırma Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda yaptıktan sonra, İzmir İhracatçı Birlikleri'nde raportör olarak çalışmaya başladı.1971 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden, Buca Belediye Başkanlığı'na seçilen ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürdü.Yüksel Çakmur, 1973 genel seçimlerinde İzmir'den milletvekili seçildi. 1977 genel seçimlerinde bir kez daha milletvekili seçilen ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği yapan Çakmur, iki kez Gençlik ve Spor Bakanı olarak kabinede görev yaptı. Milletvekilliği görevi 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren Çakmur, Buca Belediye Başkanlığı'ndan önce başladığı İzmir Hukuk Fakültesi'nden, 12 Eylül darbesinden sonra mezun oldu. 26 Mart 1989 tarihinde yapılan yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.SHP ve CHP dönemlerinde Genel Başkanlığı�na aday oldu.Tekrar İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu fakat seçilemedi.

Munky
19-07-07, 17:13
Ali Dinçer ( 1945)
1945 yılında Bulgaristan'ın Razgrad şehrinde doğdu. ODTÜ Mühendislik Fakültesi'nden mezun oldu. TMMOB Makina Mühendisleri Odası Başkanlığı, Kent Koop Batıkent Konut Kooperatifleri Birliği Başkanlığı, Türkiye Belediyeler Birliği ve İslam Ülkeleri Başkentler Birliği Kurucu Başkanlığı yaptı. Ankara Belediye Başkanlığı, 19'uncu dönemde SHP'den, 20'inci dönemde CHP'den seçilerek iki dönem Ankara milletvekilliği ve 52'inci hükümette de Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. 22'inci dönemde de CHP'den Bursa milletvekili olarak parlamentoya girdi. Ali Dinçer evli ve bir çocuk babasıydı. 18 Nisan 2007 tarihinde Ankara'da vefat etti.

VEFAT-HABER

Ali Dinçer yaşamını yitirdi

TBMM Başkanvekili ve CHP Bursa Milletvekili Ali Dinçer, tedavi gördüğü İbni Sina Hastanesi'nde yaşamını yitirdi.

Dinçer'e 22 Aralık 2006'da karaciğer nakli yapılmıştı. Yüksek ateş nedeniyle Cuma günü kaldırıldığı İbni Sina Hastanesi'nde yoğun bakım servisinde tutulan Dinçer, öğle saatlerinde hayata veda etti. Bir enfeksiyon sonucu rahatsızlanan Dinçer, yakalandığı lenf kanserini yenmiş, ancak daha sonra hepatite bağlı karaciğer yetmezliği sorunu yaşamıştı. Ali Dinçer'e, kalp krizi sonucu hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Hasan Saka'nın karaciğeri 22 Aralık 2006'da İbni Sina Hastanesi'nde nakledilmişti. 18 Nisan 2007 tarihinde Ankara'da vefat etti.

Munky
19-07-07, 17:13
Ali Paşa ( 1829)- (1889)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
24 Cemaziyelahir 1289-13 Cemaziyelevvel 1290
29 Ağustos 1872-9 Temmuz 1873
Emanet müddeti: 10 ay 18 gün

1245 (1829) yılında İstanbul�da doğmuştur. Mirliva Ürfi Paşa�nın oğludur. Sibyan Mektebi�nden sonra Mekteb-i Maarif-i Adliye�de okumuş ve Paris�e giderek iktisat tahsil etmiştir.Memuriyete Hassa Ordu-yu Hümayun�u Tahrirat Kalemi�nde başlamış, Divan Katipliği, Paris Sefareti Başkatipliği, sırbistan Komiserliği, Bosna Vilayeti Politika Memuriyeti ve Altıncı Belediye Dairesi Reis Vekilliği gibi görevler yaptıktan sonra Nafıa ve Zabtiye Nezareti Müsteşarlığı yapmıştır.

1289 (1872) senesinde Şehremaneti�ne tayin olunan Ali Paşa, daha sonra Paris Sefirliği�ne, Hersek ve Edirne valiliğine atanmıştır.1877�de Hudavendigar Vilayeti Valiliği görevini alan Ali Paşa tekrar Edirne Valiliği�nde bulunduktan sonra Aydın ve Beyrut�ta da valilik yapmıştır.1889�da Beyrut�te vefat eden Ali Paşa�nın cenazesi İstanbul�a getirilerek Erenköy kabristanına defnedilmiştir.

Munky
19-07-07, 17:14
Ali Talip Özdemir
1984 yılında yapılan yerel seçimlerde Konya-Ereğli'den Belediye Başkanı seçilen Ali Talip Özdemir, iki dönem bu görevini sürdürdü. 1987 genel seçimlerinde Konya Milletvekili olarak parlamentoya girdi.1991 yılında Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı'nda kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Ali Talip Özdemir, Çevre Bakanlığı'nın kurulmasıyla da ilk Çevre Bakanı unvanına sahip oldu.1992 yılında yapılan ara yerel seçimlerde İstanbul - Bakırköy Belediye Başkanlığı'na seçildi ve bu görevi iki yıl sürdürdü. 1995 erken genel seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili oldu. ANAP ve DYP'den oluşan 53. Hükümet'te Basın ve Enformasyondan sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yaptı.Ali Talip Özdemir, 18 Nisan'da yapılacak yerel seçimlerde ANAP tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi fakat seçilemedi.


HAKKINDA YAZILANLAR

ÖZDEMİR DÖNEMİ
Milliyet 12 Ocak 2003

Mesut Yılmaz�ın siyaseti bırakmasının ardından yapılan üçüncü olağanüstü kongrede ipi göğüsleyen Ali Talip Özdemir, Anavatan Partisi�nin dördüncü Genel Başkanı oldu

3 Kasım seçimlerinde barajı aşamaması üzerine Mesut Yılmaz�ın genel başkanlığını bıraktığı ANAP�ın 3. Olağanüstü Kongresi�nin galibi Ali Talip Özdemir oldu. Özdemir, ANAP�ın 4. genel başkanı seçildi.
ANAP kongresi alışılmadık görüntülere sahne oldu. Yılmaz, katılmadığı kongrenin yapıldığı salona posterini astırmadı. Yılmaz ailesinden sadece kardeş Turgut Yılmaz�ın katıldığı kongrede, Ali Talip Özdemir, Lütfullah Kayalar�a karşı ittifak oluşturdu. Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli, Işın Çelebi, Perihan Genç ve Yaşar Barut, Özdemir lehine, Adil Aşırım da oy verme işlemi sürerken Kayalar lehine yarıştan çekildi.

AŞIRIM�IN OYU AÇIKLANMADI
Kongrede 1155 delegeden 1082�si oy kullandı, 4 oy geçersiz sayıldı. 640 delegenin desteğini alan Özdemir ilk turda seçilirken, Kayalar�a verilen oylar 428�de kaldı. Oy verme işlemi sürerken çekildiği gerekçesiyle oyları açıklanmayan Aşırım�a destek veren delege sayısı 10�u aşmadı.
Varılan uzlaşmayla Divan Başkanlığı�na eski bakanlardan Şükrü Yürür seçildi. Kayalar ve Özdemir, protokol yerine delegenin arasında oturmayı tercih etti. Yürür�ün, "dört eğilimi birleştirdiğini" vurguladığı Özal�ın sinevizyon gösterisindeki "Kaybedip yeniden kazanmak lazım" başlıklı açıklaması büyük alkış aldı. İlk sözü alan Barut, ardından konuşan tek kadın aday Genç ve Çelebi, Özdemir lehine yarıştan çekildiklerini açıkladı. Pakdemirli de, Özdemir lehine adaylıktan çekildiğini açıklayınca salonda tartışma çıktı. Özdemir taraftarlarının alkışları, Kayalar cephesindeki protestolara karıştı.

�ABİLİK YAPTIM, ÇEKİLDİM�
Pakdemirli çekilme gerekçesini, "Anlaşma yapmıştık. Kamuoyu yoklamasında kim önde olursa ondan yana geri çekilecektik. Onun yanında telefonuma çok sayıda �Abiliğini yap, geri çekil� diye mesaj geldi. Ben de abilik yaptım geri çekildim" sözleriyle açıkladı. Çelebi de, konuşmasından sonra Özdemir�le elele tutuşarak, salonu selamladı. Protokolün olduğu bölüme pet şişe atan Kayalar taraftarlarının, Ali Talip Özdemir�in konuşması sırasında attıkları sloganlar da salondaki havayı gerginleştirdi.
Adaylığını kongrede açıklayan merhum Adnan Kahveci�nin amcasının oğlu Niyazi Kahveci, sürpriz çıkışı için, "Ben Kahveci�yim. Bizde her şey Kahveci usulü ile yapılır" dedi.

�12 EYLÜL�ÜN BAŞKANI�
Kayalar, hiç kimseden icazet almadan kendi aklına güvenerek genel başkan adayı olduğunu belirtirken, Özdemir�i "12 Eylül�ün atanmış belediye başkanı" diye eleştirdi. Özdemir de, "ANAP bir ailedir. Sakın ola ki, kimse kimseyi kırmasın. Sizi adaylardan birine oy vermeye çağırmıyorum. Sizi yepyeni bir ANAP�a davet ediyorum" dedi.
Genel Başkan�ın hakkında yolsuzluk iddiası bulunmaması gerektiğini vurgularken Yılmaz�a teşekkür eden Pakdemirli de, "ANAP bir daha yolsuzluklarla anılmamalı" dedi.

AŞIRIM İKNA OLDU
Seçim devam ederken Genel Başkan Yardımcısı Fevzi İşbaşaran, Aşırım�ı Kayalar lehine adaylıktan çekilmeye ikna etti. Kayalar ve Aşırım, kürsüye çıkıp birlik mesajı verdi. Lütfullah Kayalar�ı destekleyen grubun tezahüratı üzerine Seçim Kurulu Başkanı, Divan Başkanı Yürür�ün olaya müdahale etmesini istedi. Yasalara aykırı davranıldığı anonsunu yapan Yürür, güvenlik güçlerinin olaya müdahale etmesini istedi, ancak uzun süre "Kayalar - Aşırım omuz omuza" sloganı atıldı.

YILMAZ: KARIŞIRDIM AMA...
Kayalar adına lobi yaptığı ileri sürülen Turgut Yılmaz "Benim adıma birileri konuşuyor, karar veriyor, ama bunların dışındayım. Kongreye müdahale etseydim çok şey değişirdi. Çok iyi karışırdım, ancak müdahalem olmadı" dedi.

Kürsüden birlik çağrısı
Özdemir, sonucun açıklanmasının ardından teşekkür konuşması yapmak üzere kürsüye çıktı. Tüm adayları yanına çağırıp birlik görüntüsü veren Özdemir, şunları söyledi:
"Kayalar ve Aşırım�ı gösterdikleri centilmence yarıştan dolayı kutluyorum. Yarış bitti, bütün ANAP�lılar bir aile şimdi. Hepimiz bütünüz. Ayağa kalkalım. Hepinizin birbiriyle kucaklaşmasını istiyorum."
Kayalar, kongrede namuslu, onurlu, şerefli mücadele verdiğini vurgularken sadece kendisini destekleyenlere teşekkür etti. Aşırım da, "Özdemir�in başarılı olması için elimizden geleni yapacağız" dedi.
Pakdemirli ise, "Bu güzel bir yarış, ancak araba ufak. Özdemir mazbatasını alana kadar anahtar bende" diye espri yaptı.

12 çocuklu ailenin oğlu
Ali Talip Özdemir, 1953 yılında Konya�nın Ereğli ilçesinde dünyaya geldi. 12 çocuklu bir Sümerbank işçisinin oğlu olan Özdemir, çocukluğunda terzi ve berber çıraklığı yaptı. Aynı zamanda da okudu. Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve yüksek lisans yaptı.
Eğitimi döneminde siyasete ilgi duyan Özdemir, ANAP�ın Anadolu�daki kurucusu oldu. 1984�te Konya Ereğli Belediye Başkanı seçildi. 1987�de görevinden ayrılarak Konya milletvekili seçildi. Turgut Özal�ın genel başkan olduğu dönemde ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1991�de Mesut Yılmaz�ın başkanlığında kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Özdemir, ilk Çevre Bakanı ünvanını aldı.
1992�de Bakırköy Belediye Başkanı seçildi. Ardından yeniden milletvekili seçilen Özdemir, ANAP - DYP�den oluşan 53. Hükümet�te devlet bakanı olarak görev yaptı. 18 Nisan seçimlerinde ANAP�tan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na aday gösterildi, ancak seçilemedi. 14 yıllık evli olan Özdemir, evli ve üç çocuk babası.

Munky
19-07-07, 17:14
Besim Bey ( 1828)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
11 Rebiülevvel 1289-23 Cemaziyelevvel 1289
19 Mayıs 1872-29 Temmuz 1872
Emanet Müddeti: 2 ay 12 gün.

1243 (1828) tarihinde doğmuştur. Darphane-i Amire Defterdarı müşir ve vezir Ali Rıza Efendi�nin oğludur.Sıbyan Mektebi�nden sonra dini ilimler ve yabancı dil eğitimi almış ve 12 yaşında iken Mektubi-i Sadr-ı Ali odasına girmiştir.1854 senesinde Hariciye Nezareti�nde mektupçuluğa, ardından Deâvî Nezareti Muavinliği�ne ve Meclis-i Vâlâ üyeliğine gelen Besim Bey Hariciye�de çalışmış, Divan-ı Hümayun Beylikçiliği�nde, Şura-yı Devlet üyeliğinde bulunmuştur.1872 Mayıs�ında Şehremaneti�ne tayin olunun Besim Bey bu görevinden sonra Şura-yı Devlet Tanzimat Dairesi Reisliği�ne getirilmiştir.1888 yılında emekli olan Besim Bey�in, emeklilikten sonraki hayatı ile ilgili bilgi bulunmamaktadır.

Munky
19-07-07, 17:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2971.jpg
Fahrettin Kerim Gökay ( 1900)
1900�de Eskişehir�de doğan Gökay yüksek öğrenimini İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi�nde tamamladı. 1922-1924 yılları arasında Münih, Hamburg ve Viyana üniversitelerinde uzmanlık eğitimi gördü. Öğrencilik yıllarında Milliyetçi ve Ahrar gazetelerini çıkardı. 1926�da Tıp Fakültesi Seririyat-ı Akliye�de (Asabiye Kliniği) doçent, 1933 Üniversite Reformu�nda profesor oldu, 1942�de ordinaryus profesör oldu. Sağlık ve maarif şûraları üyelikelerinde, Türkiye Kızılay ve Yeşilay dernekleri başkanlıklarında bulundu. 1949�da CHP iktidarınca İstanbul valiliği ve belediye başkanlığına getirilen Gökay bu görevini 1957�ye değin DP iktidarı döneminde de sürdürdü. Bern büyükelçiliği (1957-1960), YTP İstanbul milletvekilliği (1961-1965), sağlık ve sosyal yardım bakanlığı (1963) görevlerinde bulundu. Türkiye Sosyal Psikiyatri Derneği�nin kurucusu ve başkanı olan Gökay �Yeşilaycılık� konusundaki etkili çalışmalarının yanı sıra, İstanbul valiliği ve belediya başkanlığı sırasında esnafı sık sık denetleyerek fiyatları indirmesi, sarhoşları kent dışına çıkarması gibi ilginç uygulamalarıyla da gündemde kaldı. DP�nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950 seçimi öncesinde, İstanbul Taksim Meydanında son seçim konuşmasını yapan İsmet İnönü�ye olağanüstü kalabalığı göstererek, �İşte İstanbul paşam� demesi ve Adnan Menderes�in İstanbul�da uyguladığı istimlak programını eleştirince, �Hoca, sen biraz dinlen�diyen Menderes�e, �Asıl sen biraz dinlen�yanıtını vermesi, siyasal literatürümüze giren tümceler oldu.

Tıp ve siyaset dünyasının renkli siması Ord. Pof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay 22 Temmuz ,,,,,da İstanbul�da öldü.

Munky
20-07-07, 08:00
Fevzi Bey ( 1832)- (29.06.1886)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
8 Ramazan 1290-29 Zilhicce 1290
30 Ekim 1873-17 Şubat 1874
Emanet Müddeti: 3 ay 21 gün

1248 (1832-33) senesinde İstanbul�da doğmuştur. Tomruk Ağası İsmail Fuad Bey�in oğludur.Tahsilini tamamladıktan sonra Babıali Tercüme Odası�na girmiş, ardından Telgrafhane�ye nakledilmiştir. Burada telgrafla Türkçe haberleşme tekniğini geliştiren Feyzi Bey Telgraf Müdürlüğü görevine getirilmiş, 1872�de de Şehremaneti�ne tayin olunmuştur.Kısa bir süre sonra bu görevden azledilen Feyzi Bey ardından Tırnova, Amasya, İzmit mutasarrıflıklarında bulunmuş ve 1880 senesinde emekli edilmiştir.29 Hazıran 1886�da vefat eden Feyzi Bey Karacaahmed Kabristanı�na defn olunmuştur.

Munky
20-07-07, 08:01
Gürbüz Çapan ( 19.05.1954)
19 Mayıs 1954'te Kars'ın Çıldır ilçesine bağlı Kakaç köyünde, sekiz çocuklu (ölenler hariç) bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Kendi köyünde okul olmadığı için ilkokulu civardaki üç-dört köyde okudu. İlkokulu, kendi köyünde, lise mezunu Fahri Bey'in öğretmenlik yaptığı, Hasan Bale amcanın ahırında, ters çevrilmiş portakal sandıklarının üzerinde bitirdi. Ortaöğrenimini Çıldır ve Kars'ta tamamladı. Diyarbakır Tıp Fakültesi'nden mezun oldu ve 1983'te Giresun'da pratisyen hekim olarak çalıştı. Sakıncalı olduğu için ihtisas yapamadı. Askerliğini Trabzon'da yaptı. Askerliğin ardından Giresun'da doktorluğa devam etti ancak "ANAP'lıların baskısıyla" İstanbul'a zorunlu ikamete yollandı. Büyükçekmece'de hekimlik yaptı. Bu sırada seçimler için hazırlık vardı. Esenyurt da Karslı kaynıyordu. "Üç dört tane Karslı aday vardı. Onlar beni çağırdılar ki, gel bizi bir anlaştır, diye. Onlar anlaşamayınca ortak aday oldum" diye açıklıyor başkanlık serüvenini.

HAKKINDA YAZILANLAR

Çapan�la Konuşma
Esin Dalay
Yeni Yüzyıl 27 Temmuz 1995

* Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan son olarak Ermenistan gezisiyle gündeme geldi. 1989'da SHP'den Esenyurt Belediye Başkanı seçilen Gürbüz Çapan, Esenyurt'ta yaptığı Esenkent projesi ile uzun süre gündemde kalmıştı. SHP'nin başarısızlığa uğradığı 1994'teki yerel seçimlerde ikinci kez belediye başkanı seçilen Gürbüz Çapan'a yöneltilen birçok iddia ve suçlama var: Kars'tan toplu göçün baş sorumlusu olduğu, arazileri zorla gaspettiği, Esenyurt'ta halkı adamlarına dövdürttüğü, kendisine ve kardeşine çıkar sağladığı, diğer partililerin işyeri ya da binalarını yıktırttığı, Esenyurt'u "kurtarılmış bölge" ilan ettiği, PKK'lı olduğu...

* Göçün gerçekten baş sorumlusu musunuz? Şu anda Esenyurt'taki Karslı nüfusu ne kadar?

Evet yıllar önce böyle gösterildim. Ancak ben göçün sonucuyum, sebebi değil. O kadar göç olmasaydı, burada bu kadar Karslı olmasaydı, Karslı biri aday olabilir ve seçilebilir miydi? Bu tamamen saçma ve mantıksız. Sanıyorum şimdi de 20 bin civarında Karslı nüfus vardır. Öyle söylendiği gibi 60-70 bin değil. Bu DEP'lilerin uydurması.

* Esenkent'in ardından yeni bir proje var değil mi?

Evet, Esenkent'in ardından Boğazköyp diye ikinci projemizi uygulamaya sokuyoruz. 5800 konutluk bir proje bu.

* Esenkent'in arazisini Mermerciler'den kamulaştırmıştınız. Boğazköy'ün arazisini kimlerden kamulaştırdınız?

Bunu da Hoşdere köylülerinden kamulaştırdık. Köylüler yerlerini 200 metre parsel yapıp satmaya çalışıyorlardı. Onu engelledim ben. 2100 dönüm yer kamulaştırdık. 780 dönüm kadar bir rekreasyon alanı, yeşil saha ayırdık. Geri kalanı da konut yaptıracağız. Bu alana Özgürlük Parkı diyeceğiz. Namık Kemal'den başlayarak, Mustafa Kemal'e, Deniz Geçmiş'e, Ulaş Bardakçı, Mahir Çayan ve Hüseyin Aslan'a kadar herkesin heykeli burada yer alacak. Türkiye'nin en rahat projesi bu. 0-40 emsalde yaptırıyoruz. Yani 1000 metrekarelik alanda 400 metrekarelik inşaat alanı var. Gerisi de yeşil alan. Bahçeşehir'de bile bire bir emsaldir.

* Kamulaştırma bedeli olarak Esenkent arazisine ve Boğazköy arazisine ne kadar ödeme yaptınız?

Esenkent'i sonunda anlaşma ile çözdük ve toplam 90 milyar ödedik. Yani metrekaresini 90 bin liradan kamulaştırdık. Hiçbir kar koymadık. Amacımız evi olmayanlara ucuz arsa temin etmekti. Boğazköy arazisinin fiyatları da değişiyor. Metre kare birim fiyatları 100 bin ile 300 bin arasında. Daha alınmamış arazi var. Toplam 95 kooperatif burada inşaat yapacak.

* Diğer partilerin öne sürdükleri adam dövdürtme iddialarına ne diyeceksiniz? Kendi partiniz CHP 'liler bu dayaklardan nasiplerini aldılar, deniliyor.

Bunlar gülünç iddialar. Siyaset yapmanın yüz yolu var. Bunlar da en son yolu tercih ediyorlar.

* Peki ya Ermenistan meselesi. . .

Ben Ermenistan'a giderken herkese bilgi verdim. Maazallah dönüşte beni Ermeni ya da ajan yapabilirlerdi. Çünkü çok sıkıntılı bir bölge orası. Türkiye sınırlarına sıkışmış bir düşmanlık sendromu ile yaşıyoruz, bütün sorun bu. Beni vatan hainliği ile suçluyorlar. Ne yani Soykırım Anıtı'na tekme mi atsaydım?

* Geçen yılki seçimlerin öncesinde "Ben SHP'den seçildim ama kendimi SHP'li gibi hissetmiyorum" demiştiniz. Şimdi kendinizi CHP'li gibi hissediyor musunuz?

Eeee, ben biraz farklıyım tabii. SHP ya da CHP kalıpları içine sıkışmış biri değilim. Biz genç bir nesiliz, 78 kuşağıyız. CHP azınlıklar partisi görünümünde. Bir Kürt-Alevi partisi sanki. Bence CHP'yi partileşme sürecine sokmak gerekiyor. Ben ne partileşememiş SHP, ne de CHP kafasında değilim.

* peki neden CHP'den istifa etmiyorsunuz?

İstifa edip başka bir yere gitmemin bir çözüm olduğunu düşünmüyorum. Bağımlı ya da bağımsız olsam ne olacak, onmasam ne olacak. . Biz demokrat insanlarız. Çokseslilik budur işte. Partimi eleştiriyorum.

* Esenkent'te kardeşinize çıkar sağladığınız söyleniyor. . .

Ne çıkar sağlamışım ben kardeşime. . . Bunları ortaya koysunlar bakalım. Benim kardeşim iş yapıyor. Hem de Amerikalılar'la ortak iş yapıyor. Doğu Enerji Şirketi'nde Amerikalılar'la ortaklaşa santral yapıyorlar.

Esenkent'te yap, işlet, devret modeli, kefaletini devletin, Enerji Bakanlığı'nın verdiği bir santral bu. 20 yıl sonra devlete devredilecek. Kardeşim de bunun küçük bir ortağı. İşi kavramayınca insanlar böyle olur olmaz konuşuyorlar.

* Peki Esenkent'in kurtarılmış bölge ilan etmişsiniz. . .

Eskiden günahkarlara komütnist derlerdi, şimdi PKK'lı diyorlar. Ben PKK'nın görüşlerine katılmıyorum. Aramızdaki ilişki politik mücadeledir. Ben eski Dev-Yol'cuyum. Ama şimdi değil. Burayı kurtarılmış bölge ilan etmeme gelince. Burası Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlı bir bölgedir. Eski Dev-Yol'cuları, eski solcuları buraya aldım, doğrudur. Bütün solcuları da almak isterdim.

Ne kadar aydın, yazar, çizer, aykırı düşünen adam varsa hepsini Esenyurt'a davet ediyorum. Bundan da onur duyuyorum. Bundan daha güzel birşey olamaz. Ne yapacaktık yani, Suriye'ye mi gönderseydik. Irak'a mı gönderseydik.

Bunlar Türkiye'nin, bizim Dev-Yol'cularımız. Hiç kimseyi kovmadım buradan, illet olduğum mültecileri bile kovmadım. MHP'liler de var burada. MHP milletvekili Osman Celal de benim üyem. Dincilerden üyelerim var. Burasını bir mozaik olarak düşünün. Burada hiç bir dalaşma, kavga olmuyor, olamaz. Üstelik epey kaçak. göçeğimiz de var.

* Peki bize malvarlığınızı açıklar mısınız?

Malvarlığımı kaymakamlığa vermişim, Bakanlığa vermişim. Bunun üzerinden Mali Polis de, mahkemeler de geçmiş. Niye bir de size açıklayayım ki? İsteyen gider öğrenir.

Xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Gürbüz Çapan, Atatürk�e hakaretten mahkûm oldu
Zaman 26.12.2003

Esenyurt Belediye Başkanı Gürbüz Çapan, Kars�ta yaptığı bir konuşmada Atatürk aleyhine sözler sarf ettiği gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapis cezasına mahkum oldu.

Gürbüz Çapan, Kars�ta yerel bir kanalda yaptığı konuşmada �Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı�nın bahçesinde kız kovalarken, sizin atalarınız burada cumhuriyet kurdu.� demişti. Bu sözler üzerine hakkında Atatürk�e hakaretten dava açılan Çapan, yanlış anlaşıldığını, Atatürk�ün saraya damat olmak istediğini anlatmak istediğini söylemişti. Dava dün sonuçlandı. Mahkeme, Çapan�ı basın yoluyla Atatürk�e hakaretten 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırdı. Ceza, İnfaz Kanunu hükümleri gereğince ertelendi. Çapan�ın, cezayı temyiz hakkı bulunuyor. Sefer Hacıoğlu, Cevdet Altundaş, Kars

Munky
20-07-07, 08:01
Halet Paşa - (1879)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
19 Şaban 1292-21 Zilhicce 1292
20 Eylül 1875-18 Ocak 1876
Emanet müddeti: 4 ay 2 gün

Kaptan-ı Derya Abdülkadir Paşa�nın oğludur.Devlet hizmetine Tersane�de başlamıştır. Anadolu Harp Ordusu Defterdarlığı, Bursa Harir Nazırlığı, Kıbrıs Mutasarrıflığı gibi görevlerde bulunduktan sonra Serasker Müsteşarlığı�na getirilmiştir. Trablusgarb, Edirne, Sivas valiliklerinde bulunan Halet Paşa bu görevinden ayrıldıktan sonra Şehremaneti�ne getirilmiş, ardından da Nafıa Nazırlığı görevine gelmiştir.Daha sonra Ticaret Nazırlığı ve Ayan Üyeliği yapan Halet Paşa Cidde valiliği görevinde bulunmuş ve 1879 senesinde vefat etmiştir.

Munky
20-07-07, 08:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2969.jpg
Haşim İşcan ( 1898)- (11.03.1968)
1898�de Edirne�de doğan Haşim İşcan, 1922�de Mülkiye Mektebi�ni bitirerek bir süre Edirne Kız Öğretmen Okulu�nda ve Edirne Lisesi�nde öğretmenlik yaptıktan sonra özel kalem müdürlüğü, müfettişlik gibi görevlerde bulundu, 1933�te kaymakamlıkla başlayan yöneticilik yaşamını çeşitli illerde valilik yaparak sürdürdü. Emekli olduğu 1953 yılına doğru Toprak ve İskan müdürlüğüne atandı; bu görevi sırasında Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya�dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesinde örnek bir başarı sergiledi. 1963�te CHP�den aday gösterildiği seçimde, İstanbul�un tek dereceli seçimle iş başına gelen ilk belediye başkanı oldu.

Valilik yaptığı illerde yürüttüğü bayındırlık çalışmalarını İstanbul�da da sürdüren İşcan, geçitler açılmasını, yolların genişletilmesini, birçok yapının restore edilmesini sağladığı gibi, belediyeye bağlı kültür ve sanat kurumlarının gelişmesine de önemli katkılarda bulundu. Ölümünden sonra Saraçhanebaşı�ndaki alt ve üst geçide �Haşim İşcan� adı verildi.

Halk arasında �Haşim Baba� diye anılan İstanbul Belediye Başkanı Haşim İşcan, geçirdiği beyin kanaması sonucu girdiği komadan kurtulamayarak 11 Mart 1968�de yaşamını yitirdi.

Munky
20-07-07, 08:01
İsmail Paşa ( 1807)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
1. Dönem
15 Cemaziyelevvel 1290-8 Ramazan 1290
11 Temmuz 1873-30 Ekim 1873
2. Dönem
29 Zilhicce 1290-24 Muharrem 1291
17 Şubat 1874-13 Mart 1874
Emanet Müddeti:
Dönem: 3 ay 16 gün
Dönem: 24 gün

Sakız�dan İzmir�e hicret eden bir Rum ailesine mensuptur. Hicri 1221�de (1807) İzmir�de doğmuştur.Rum fetretinde esir olarak Hacı İshak Efendi isimli bir cerrah tarafından satın alınmış, efendisinin iyi davranışı dolayısıyla kalbi İslam�a ısınmış ve 1230 (1814-15) senesinde ihtida etmiştir.Efendisinin yanında cerrahlığı öğrenen İsmail Paşa Hassa Üçüncü Piyade Alayı�na cerrah tayin olunmuş, bir süre tıp tahsilinde bulunduktan sonra mesleğini geliştirmek üzere Paris�e gitmiştir.

İstanbul�a dönüşünde önce Cerrahhane-i Hassa Müdürlüğü�ne tayin edilmiş, Hekimbaşı olmuş ve Mekteb-i Tıbbiye Nazırlığı yapmıştır. Daha sonra Nafıa ve Ticaret Nazırlığı yapan İsmail Paşa 1855'�e Meclis-i Vâlâ-yı Tanzimat üyesi olmuş, ikinci kez Ticaret Nazırlığı'na getirilmiş, Girit, İzmir ve Selanik�te valilik yapmış ve Şura-yı Devlet�e üye olmuştur.1290 senesinde Şehremaneti görevine getirilen İsmail Paşa, kısa bir süre sonra tekrar Ticaret ve Nafıa Nazırlığı�na getirilmiştir. Aynı yıl içinde yeniden Şehremaneti görevine nasbedilen İsmail Paşa bu görevde iken rahatsızlık geçirmiş ve emekli edilmiştir. 1297 senesinde 73 yaşında iken vefat eden İsmail Paşa Sultan Mahmud Türbesi bahçesinde gömülüdür.

Munky
20-07-07, 08:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1415.jpg
Lütfi Kırdar ( 1889)- (17.02.1961)
1889 yılında Kerkük'te doğan Lütfi Kırdar, bu şehrin "Kırdarzâdeler" diye tanınan köklü bir ailesindendir.ilk ve orta öğrenimini Kerkük'te, lise öğrenimini Bağdat'ta tamamlayan Kırdar, 1908'de İstanbul'a gelerek Tıp Fakültesine girdi.

Balkan Harbi patlayınca gönüllü olarak savaşa katılan Kırdar, savaştan sonra Tıp Fakültesinden (1913) mezun oldu. Meslek hayatına Necef Belediyesi Tabibi olarak başlayan Lütfi Kırdar, I.Dünya Savaşının başlamasıyla orduya katıldı.

Savaştan sonra Aşiretler ve Muhacirler Genel Sağlık Hizmetleri Müdürlüğü yapan Kırdar, Erzurum Kongresinin toplandığı günlerde Kızılay Sağlık Heyeti Reisi olarak Atatürk'ün emrinde Erzurum'da görev aldı. Millî Mücadelenin her safhasına katıldı ve istiklal madalyası aldı.

Lütfi Kırdar, Kurtuluş Savaşından sonra 1923'te Viyana ve Münih'te göz hastalıkları ihtisası yaptı. 1924'te Türkiye'ye döndü ve İzmir Sıhhat Müdürlüğüne tayin edildi.

Kendi isteğiyle 1933'te İzmir Memleket Hastanesi göz kliniğine atandı. 1935'te Kütahya'dan milletvekili oldu. 1936'da Manisa, 1938'de İstanbul valiliğine ve belediye başkanlığına atanan Kırdar, bu görevi 12 yıl sürdürdü. 1949'da İstanbul valiliği ve belediye başkanlığından alınıp, elçiliğe tayin edilmek istenen Kırdar, bu teklifi kabul etmedi. o sırada yapılan seçimlerde Manisa milletvekili seçildi, ancak 14 mayıs 1950'deki milletvekili seçiminde kaybetti.

1954 seçimlerinde DP'den İstanbul bağımsız milletvekili oldu. 1957'de yeniden milletvekili olan Kırdar, kabinede Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı olarak görev aldı. 27 Mayıs 1960 askerî ihtilaline kadar bu görevde kalan Kırdar, ihtilalden sonra Yassıada'da idamla yargılandı. 17 Şubat 1961'de Yassıada'da ölen Lütfi Kırdar'ın Erdem (doğumu: 1925) ve Üner (doğumu:1933) isimli iki oğlu vardır.

Munky
20-07-07, 08:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/279.jpg
Mehmet Altınsoy ( 1924)
1924 yılında Aksaray'da doğdu, 1961-1969 yılları arasında milletvekilliği 1965'te Devlet Bakanlığı, 1961 Kurucu Meclis üyeliği ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı (1984-1989) yaptı. Avukat olan Mehmet Altınsoy, Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki'nin damadıdır. 17 şubat 2007 tarihinde vefat etti.
x

VEFAT-HABER

Özal'ın sırdaşı, duayen siyasetçi Mehmet Altınsoy hayata veda etti
Fatih Uğur
Zaman 18/02/2007

Anavatan Partisi kurucularından eski Devlet Bakanı, Ankara Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Mehmet Altınsoy (83) dün hayatını kaybetti. Salı günü yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması teşhisi ile Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Altınsoy, komadan çıkamadı.

Altınsoy'un naaşı yarın törenle toprağa verilecek. Altınsoy, Türk siyasi tarihinin son 50 yılında milliyetçi-muhafazakar çizgisini koruyan isimlerden biriydi. Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Milli Selamet Partisi, Millet Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi gibi geniş bir siyasi yelpazede yer aldı. Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün kurduğu 29. Hükümet'in kabinesinde Süleyman Demirel ile birlikte bakan oldu. İkinci kez bakanlık koltuğuna Refahyol hükümeti sırasında (1996-1997) oturdu. 1961-69 yılları arasında milletvekilliği yapan Altınsoy, 1961'de Kurucu Meclis üyeliği görevinde bulundu. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin damadı olan Altınsoy, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 633 sayılı ilk teşkilat yasasının çıkarılmasına öncülük etti. Turgut Özal'ın isteği ile 1984-1989 yılları arasında Ankara büyükşehir belediye başkanlığı yaptı. Özal'ın sırdaşı olarak gösterildi. Özal'la birlite başkentte birçok icraata imza attı. Ankara Metrosu'nun temeli, su ve hava kirliliğine yönelik önemli projeler onun imzasını taşıdı. Bunlarla övünürken, "Hizmetlerim hep yerin altında kaldı, zamanla anlaşılacak." sözlerini kullandı. Çamlıdere Barajı, Ankara Çevreyolu ve Kocatepe Camii, Altınsoy'un döneminde bitti. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Mehmet Altınsoy, evli ve iki çocuk babasıydı.

Munky
20-07-07, 08:02
Mehmet Rauf Onursal ( 1909)
1909 Kütahya doğumludur. İzmirliler'in "Efe Rauf" ünvanını verdiği ünlü siyaset adamı. İzmir Belediye Başkanlığı yaptı."Varyant Yol" diye anılan, "Birleşmiş Milletler Caddesi"ni İzmir'e o kazandırmıştır. Katı bir İnönü aleyhtarı, inandığı fikirlere ve davaya da o derece bağlı bir insandı. On ve onbirinci dönem İzmir Milletvekili ve DP Genel İdare Kurulu Üyesi olarak hizmet verdi. İzmir'e kazandırdığı eserlerin yanı sıra, siyasi söylevleri ve görüşleri nedeniyle, Türkiye çapında tanınan bir politikacıydı. 1974 yılında vefat etmiştir.

Munky
20-07-07, 08:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1418.jpg
Murat Karayalçın ( 1943)
1943 yılında Samsun'da doğdu. Ilk ve Orta öğrenimini Ankara Mimar Kemal Ilkokulu ve ortaokulu'nda, lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde yaptı. ODTÜ'de bir yıl ingilizce hazırlık okulunda eğitim gördükten sonra girdiği ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Iktisat Maliye Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans çalışmasını Ingiltere'de kalkınma üzerine yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nda uzman yardımcısı ve uzman olarak çalışan Karayalçın, 1978-1979 yıllarında CHP hükümetinde Köy Işleri ve Kooperatifler Bakanlığı'nda Müsteşar Yardımcılığı görevini yürüttü. Kent-Koop'un kurucuları arasında yer alan Murat Karayalçın, Kent-Koop'ta sırasıyla mali sekreterlik, genel sekreterlik ve 1981 yılından 1991 yılı mayıs ayına kadar da genel başkanlık görevlerini üstlenmiştir. 1986-87 yıllarında Uluslararası Iskan Konseyi Yönetim Kurulu Üyeliği yapan Karayalçın, Uluslararası Kooperatifler Birliği'nin Yürütme Kurulu Üyesi ve kısa adı TÜRKKENT olan Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Başkanlığında bulundu.1986 Kasımı'nda Ingiltere Veliahtı Prens Charles'dan Dünya Konut Yılı Ödülünü alan Murat Karayalçın, aynı yıl Nokta dergisi tarafından yılın işadamı seçilmiş, 1987 ve 1991 yılında Türkiye'nin dış tanıtımına yaptığı katkılar nedeniyle TÜTAV ödülüne hlayık görülmüştür. Ayrıca 1993 yılında Fransız hükümeti tarafından Türk-Fransız ilişkilerine katkılarından dolayı Ulusal Seviyede Lejyon Donör Nişanı verilmiştir. Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin adayı olarak girdiği 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.Bilahare SHP genel başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı.Karayalçın evli ve bir çocuk babasıdır. Iyi derecede ingilizce biliyor.
Deniz Baykal liderliğindeki bugünkü CHP yönetimine tepki duyarak önce Parti Meclisinden bilahare de partidene istifa etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Ayrıldı
Hürriyet 13 Nisan 2001

CHP'nin ağır topları birer birer partiden kopuyor. Bu kez de feshedilen SHP'nin eski genel başkanlarından Murat Karayalçın, CHP'den istifa etti. Karayalçın, yazılı açıklamasında, üzgün olduğunu vurgulayarak, ��Ayrılmamın öncelikli nedeni, parti hukukuna ve parti içi demokrasiye aykırı yapılan uygulamalardır�� dedi. Karayalçın, parti yönetiminin, ülkenin ve toplumun gereksinimleriyle örtüşmeyen siyasetinin de istifasındaki bir başka gerekçe olduğunu belirtti.

Munky
20-07-07, 08:03
Muzaffer Kılıç ( 1897)- (1959)
Mustafa Kemal'in yaveri. 1897'de İstanbul'da doğdu. Harp Okulu'nu, topçu teğmeni olarak bitirdi. Galiçya Cephesi'nden sonra Filistin'de 7. Ordu Müfettişliği yaverliği yaptı ve bu sırada 7. Ordu'yu komuta eden Mustafa Kemal'in karargahına geçti. Kumandanın emir subayı oldu. Bu beraberlik 1930 yılına kadar sürdü. Erzurum ve Sivas kongrelerinde, Heyeti Temsiliye
çalışmalarında Mustafa Kemal'in sivil karargahında kaldı. Ankara'ya geldikten sonra görevini sürdürdü.

Muzaffer Kılıç, Cumhuriyet'in ilanından sonra, baştan beri Mustafa Kemal'in yanındaki diğer subaylarla birlikte, terfi etti ve yüzbaşı oldu. Çankaya Köşkü'ndeki görevini aksatmadan, Ankara Hukuk Mektebi'ne girdi ve 1928'de mezun oldu. Kısa bir süre sonra da iş hayatına atıldı. Ticaretle uğraştı. Bir nebati yağ fabrikası kurdu. Bu arada İstanbul Şehir Meclisi üyeliğine seçildi ve uzun yıllar burada kaldı. Aynı zamanda Ankara Anonim Türk Sigorta Şirketi'nin yöneticiliğini üstlendi. 1939'da bir dönem Giresun milletvekilliği yaptı.

1959'da özel işlerini izlemek için Ankara'ya giden Muzaffer Kılıç Kızılay'da, sokakta geçirdiği bir kalp krizi sonunda öldü.

Munky
20-07-07, 08:03
Osman Coybarlı
Osman Efendi (Coybarlı) (Yusufeli Belediyesi Eski Başkanlarından)

Yusufeli�nin Esendal köyü Akarsu (eski adı: Coybar) mahallesindendir. Birinci Dünya Savaşının başından sonuna kadar savaştı ve yedi yerinden yara alarak omuzları delik deşik oldu. Savaş malûlü olarak maaş almaya başladı. 80 yaşlarında iken 1956 yılında Artvin-İskebe�de öldü. Osman Efendi, ayrıca 1940�lı yıllarda Yusufeli Belediye Başkanlığını da yaptı. [M.A. Özder; Artvin ve Çevresi, s.141 * T. Artvinli; Yusufeli]

Munky
20-07-07, 08:03
Rasim Paşa ( 10.09.1285)- (1897)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
1 Safer 1295-15 Rebiülahir 1295
4 Şubat 1878-18 Nisan 1878
Emanet müddeti: 2 ay 15 gün

1241 (1286) yılında İstanbul�da doğmuştur. Tüccardan Mustafa Ağa�nın oğludur. Yunanistan�da 12 yıl geometri, fizik ve sair fenleri tahsil ettikten sonra icazetname almış ve İstanbul�da Arapça ve Farsça okumuştur. İtalyanca, Arnavutça, Rumca ve Fransızca dillerini de bildiği kaydedilmiştir.

Memuriyete Babıali Tercüme Odası�nda başlamış, çeşitli memuriyetlerde bulunduktan sonrea 1867 Safer�inde Vidin Sancağı Mutasarrıflığı�na getirilmiştir. Birkaç ay sonra Rumeli Beylerbeyi payesine terfi etmiş, Yanya, Tuna, Trabzon, Aydın vilayetlerinde Valilik yapmıştır.

Diyarbekir Valiliği�ne tayin olunduktan sonra istifa etmiş, ardından Şehremaneti görevine tayin edilmiştir.1895�te Trablusgarb Valiliği�ne atanan Rasim Paşa 1896 yılında bu görevden affedilmiştir.1897 yılında vefat eden Ahmed Rasim Paşa Rumeli Hisarı�ndaki Kayalar Kabristanı�na defnolunmuştur.

Munky
20-07-07, 08:03
Rıfat Serdaroğlu ( 1948)
1948 yılında İzmir Bergama�da doğdu. Ege Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Maliye Bölümü mezunu. Adalet Partisi Bergama İlçe Başkanlığı ile 1977'de aynı ilçenin belediye başkanlığı görevlerinde bulundu. 1984'te DYP İzmir il teşkilatının kurucuları arasında yer aldı ve 1985'te ilk kongrede il başkanı seçildi. Parlamento öncesinde serbest çiftçilik yaptı.

1991 Genel Seçimlerinde İzmir 3. bölgeden milletvekili oldu. 1993'te Tansu Çiller kabinesinde Sağlık Bakanı olarak görev yaptı. DYP'de yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcılığı ve teşkilatlanmadan sorumlu genel başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. ANAP�a geçti.Yeniden İzmir milletvekili seçildi.Evli iki çocuk babası. İngilizce biliyor.

Munky
20-07-07, 08:04
Sadiye Hanım
(Türkiye�nin İlk Kadın Belediye Başkanı)

Sadiye Hanım, 1930 yılında Yusufeli�nin Kılıçkaya (eski adı: Ersis) Belediyesine Belediye Başkanı seçilerek Türkiye�nin ilk bayan Belediye Başkanı oldu. İki yıl bu görevi yürüttü. İstanbul�da yetişen Sadiye Hanım�ın babası, Çıldır Kaymakamı iken Ermeniler tarafından şehit edilen Ersisli Arslan Beydir. Babasının mezarı Ardahan�dadır.

Sadiye Hanım, Ardahan�lı malül gazi Binbaşı Atabey ile evlenmiştir. Yusufeli�den yetişen önemli kişilerden birisi olan �Ali Babür Ata Ardahan, Sadiye Hanım-Binbaşı Atabey çiftinin oğullarıdır.

Sadiye Hanım�ın ağabeyi Kadri Bey, Oltu Milletvekili Şavşatlı Hamşioğlu Rüstem Bey ile Nafikâr Hanımın kızları olan Vasfiye Hanımla evlenmiştir. Halen Ersis�te yaşamını sürdüren ve Paşa diye anılan Vasfiye Hanım, Ersis (Kılıçkaya) eski Belediye Başkanlarından Tuncay Özarslan�ın annesidir. [T. Artvinli; Yusufeli]

Munky
20-07-07, 08:04
Şevket Paşa ( 1827)
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
25 Muharrem 1291-16 Rebiyyülahir 1291
14 Mart 1874-2 Haziran 1874
Emanet müddeti: 2 ay 21 gün

1243 (1827-28) tarihinde İstanbul�da doğmuştur. Eğribozlu ulemadan Hacı İsmail Bey�in oğludur.Mekteb-i Maarif-i Adliye ve Mekteb-i İrfan�da tahsili ikmal ettikten sonra Fatih dersiamlarından Numan Efendi�nin derslerine devam etmiştir.Devlet hizmetinde önce Meclis-i Vâlâ Mazbata Odası�nda başlamış, burada zaman içinde terfi ederek Mabeyn-i Hümayun üçüncü katipliğine gelen Şevket Bey 1872�de Şura-yı Devlet üyeliğine tayin edilmiştir.1290 (1873) senesi Safer�inde Şehremaneti�ne tayin olunun Şevket Bey, birkaç ay sonra azledilmiş, daha sonra İcra Cemiyeti Riyaseti�ne getirilmiştir.1 Şubat 1878�de vefat eden Şevket Bey, Eyyüb Sultan�da Bostan İskelesi�ndeki kabristana defnedilmiştir.

Munky
20-07-07, 08:04
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/874.jpg
Temel Karamollaoğlu ( 1941)
Sivas Milletvekili-SP

KAHRAMANMARAŞ - 1941, Üzeyir, Münire - Manchester Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü, Aynı Üniversitede Master - İngilizce - Tekstil Yüksek Mühendisi - DPT Uzmanı, Sanayi Bakanlığı Teşvik ve Uygulama Genel Müdürü, Müsteşar Muavini, Serbest Müşavir, Özel Sektör Yöneticisi, Sivas Belediye Başkanı - V ve XX nci Dönem Sivas Milletvekili - Evli, 5 Çocuk.

Munky
20-07-07, 08:04
Vladimir Nikolayeviç Ştigaşev ( 1938)
Vladimir Nikolayeviç Ştigaşev, 1938 yılında Hakasya Tatıp vilayeti merkezinde doğdu. Çok çocuklu bir aileye mensuptur.

1965 yılında Tomsk Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1978'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Okulu'nda okudu.

Vladimir N.Ştıgayev, 1959 yılından itibaren parti jeoloji araştırmalarında, emniyette, maden çıkarma işlerinde çalıştı.

1968'de Hokosya Komsomol başkanlığı yaptı. Sonra Hakasya Komünist Partisi'nin çeşitli bölümlerinde başkanlıklarda bulundu. 1979'da Asksız vilâyeti Komünist Partisi başkanlığına getirildi. 1982'de Hakas vilayeti belediye başkanı (fiilen başbakan) oldu. 1987'de ise Hakasya'nın da içinde bulunduğu Krosnoyarik bölgesi belediye başkan yardımcılığına tayin edildi. 1989'da Hakasya'ya döndü ve Hakasya Araştırmaları Enstitüsü'nde ilim işçisi statüsü ile çalışmaya başladı.

1990 yılı ilkbaharında Hakasya bölgesi milletvekili oldu ve aynı zamanda Rusya Federasyonu milletvekili seçildi. Aynı zamanda Hakasya vilayeti bölge belediye başkanlığına getirildi.

3 Temmuz 1991'de Hakasya, Rusya Federasyonu'na bağlı cumhuriyet ilan etti. 1991 Kasım'ında ise Vladimir N. Ştigaşev, Hakasya'nın seçimle gelen ilk Büyük Millet Meclisi Başkanı oldu.

Munky
20-07-07, 08:05
Zeki Çakan ( 1950)
Enerji Bakanı-Bartın Milletvekili-Anap
ZONGULDAK - 1950, Ali, Cemile - İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü - İngilizce - Elektrik Mühendisi - Zonguldak Belediyesi İşletmeler Müdürü, Devlet Bakanlığı Danışmanı, Köy Hizmetleri Genel Müdürü, Tarım Bakanlığı Müşaviri, Türk Motor Sanayi ve Ray Sigorta Yönetim Kurulu Üyesi, Zonguldak Belediye Başkanı - XX nci Dönem Bartın Milletvekili - TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Eski Başkanı - Evli, 2 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

Çakan, Enerji Bakanı
Hürriyet 9 Mayıs 2001

Beyaz Enerji Operasyonu'nun ardından görevden alınan Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümer'in yerine, ANAP Grup Başkanvekili Zeki Çakan atanacak.

ANAP Lideri Mesut Yılmaz, önceki günkü liderler zirvesinde Çakan'ın ismini ortaya attı ve olumlu tepki aldı. Çakan için kararname hazırlanırken, Yılmaz dün Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümer'i de Başbakanlığa çağırarak görüşlerini aldı. Ardından Enerji Bakanlığı Müsteşarı ve Çakan da Yılmaz'ın makamına geldi.

İki dönemden beri ANAP Grup Başkanvekilliği görevini yürüten Zeki Çakan, eski bir bürokrat ve Zonguldak eski Belediye Başkanı sıfatlarıyla tanınıyor. 1950 doğumlu olan Çakan, iki dönem Zonguldak'ta Belediye Başkanlığı yaptı. Son seçimlerde Bartın'dan milletvekili seçilen Çakan, evli ve 2 çocuk babası. Çakan disipliniyle tanınıyo

Munky
20-07-07, 08:06
Abbas bin Abdülmuttalib - (08.04.651)
Eshab-ı kiramdan ve Peygamber efendimizin amcalarından. Abdülmuttalib'in en küçük oğlu. Peygamber efendimizin doğumundan iki veya üç yıl önce Mekke'de doğdu. 652 (H. 32) senesinde Medine-i münevverede vefat etti.

Peygamber Efendimiz, annesinin vefatından sonra dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldığı sırada, hazret-i Abbas ile birlikte büyüdü. Gençliğinde ticaretle uğraşan Abbas bin Abdülmuttalib, Peygamber efendimiz İslamiyeti anlatmaya başlayınca, karşı çıkmayıp, akrabalık gayretiyle O�na yardımda bulundu. Müslüman olmadığı halde Akabe biatinde Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te�sirli konuşmalar yaptı. Müslüman olmadan önce Kabe�yi ziyarete gelen hacılara su dağıtma "sikaye" ve onlara yemek verme "rifade" ve Kabe'nin tamiri vazifelerini yapardı. Müslüman olduktan sonra da bu vazifeleri devam ettirdi. Bedr Savaşına istemiyerek, Mekke�den kafirlerle birlikte geldi. Savaşta müslümanlar zafer kazanınca esir edilip, Medine'ye götürüldü. Kendisi ve kardeşinin oğulları için para verip kurtuldu. O yıl iman etmekle şereflendi. Müslüman olunca, Peygamber efendimiz onu Mekke'de vazifelendirdi. Mekke'de Müslümanlar onun himayesinde rahat ettiler. Mekke fethi hazırlıklarının tamamlandığı sırada Medine'ye hicret yani göç etmek için yola çıktı. Zülhuleyfe denilen yerde Resulullah'a kavuştu. Ailesini Medine'ye gönderip, Mekke�nin fethinde Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona; "Ey Abbas! Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi sen de muhacirlerin sonuncususun." buyurdu.

Mekke'nin fethinden sonra yapılan Huneyn Gazasında da bulunan hazret-i Abbas, Peygamber efendimiz vefat edinceye kadar O�nun yanından ayrılmadı. Peygamber efendimiz vefat edince, cenaze tekfin ve gasl (yıkama) işleriyle ilgilendi. Hazret-i Ali yıkadı, hazret-i Abbas ve oğulları su döktüler. Kefenledikten sonra, hazret-i Aişe'nin odasına defnettiler. Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Osman, halifelik zamanlarında hazret-i Abbas'a büyük ilgi ve hürmet gösterdiler. Hazret-i Ömer fetihlerden elde edilen ganimetlerden hazret-i Abbas'a hisse ayırdı. Hazret-i Ömer, Mescid-i Nebevi'yi genişletmek isteyince, Abbas genişletme sahasında olan evini ve yerini hediye etti. Hazret-i Ömer'in halifeliği zamanında Medine'de kuraklık olunca, hazret-i Ömer; "Ya Rabbi! Resulullah'ın amcası hürmetine sana yalvarıyor ve onun hürmeti için senden mağfiret ve ihsan diliyoruz.� diye Abbas bin Abdülmuttalib'i vesile ederek dua etti. Halifenin emriyle o da dua edip, duası bereketiyle, daha duası bitmeden yağmur yağdı. Yağmur neticesinde meydana gelen seller sebebiyle Medine sokaklarından geçilemez oldu.

Abbas radıyallahü anh ömrünün sonuna doğru göremez oldu. Hazret-i Osman'ın şehid edilmesinden evvel Medine-i münevverede vefat etti. Cenaze namazını hazret-i Osman kıldırdı. Cennet-ül-Baki Kabristanına defnedildi.

Hazret-i Abbas, beyaz tenli, güzel yüzlü, yakışıklı, iri yapılı ve uzunca boylu idi. Sesi pek kuvvetli ve gür idi. Peygamber efendimize yakınlığı ve faziletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Çok zengin ve cömert olup, ikram ve ihsanları boldu. Köleleri satın alıp hürriyetine kavuştururdu. Yakın akrabayı ziyaret etmeğe dikkat eder, muhtac olanlara yardımda bulunurdu. Kızlarından başka on erkek evladı vardı. Bunlardan Abdullah bin Abbas ilimde çok yüksekti. Abbasi halifeleri hazret-i Abbas'ın soyundandır.

Peygamber Efendimiz onun üstünlüğüyle ilgili olarak buyurdu ki:Abbas bendendir. Ben Abbas'danım.Abbas amcamdır. Beni korumuştur. Ona eziyet eden, bana eziyet etmiş olur.
Bu, Abdülmuttalib oğlu Abbas'tır. Kureyş'te en cömerd ve akrabalık bağlarına en saygılı olandır.
Abbasoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler, Allahü teala dini onlarla aziz ve hakim kılacak.
Abbas radıyallahü anh buyurdu ki:
"Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için herkese iyilik ve ihsanda bulunun. Çünkü bunlar sizi kötülüğün zararlarından korur."
Hazret-i Abbas, Peygamber efendimizden otuz beş hadis-i şerif rivayet etti. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber olarak da Muhammed'i (aleyhisselam) kabul eden, imanın tadını tadar.
Allah korkusundan mü'minin kalbi ürperdiği vakit, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.

Munky
20-07-07, 08:06
Abdullâh b. Zübeyr
Zübeyr bin Avvâmın oğludur. Annesi Esmâ binti Ebî Bekr Sıddîkdır. Hicretden yirmi ay sonra tevellüd etdi. İsmini Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" koydu ve düâ etdi. Cesûr, kuvvetli, kahraman idi. Geceleri ibâdet eder, gündüzleri oruc tutardı. Tunus harbinde, yüzyirmibin düşman askeri ile yirmi bin islâm mücâhidi savaşırken, düşman kumandanı Cercîri öldürerek zafere sebeb oldu. Cemel vak'asında, Alîye "radıyallahü anh" karşı idi. Yezîde bî'at etmedi. Dokuz sene Mekkede halîfe oldu. Yemen, Irak ve Horasan elinde idi. Abdülmelikin kumandanı Haccâc bin Yûsüf, 72 yılında Mekkeyi muhâsara ve mancınık ile şehri tahrîb etdi. Abdüllah, 73 [m. 692] de alnına gelen mancınık taşı ile yaralandı ve şehîd edildi "radıyallahü teâlâ anh". Vâlidesi Haccâcın karşısına çıkıp acı ve doğru sözler söyledi. Harâb olan Kâ'beyi ve ayrıca türbe-i nebevîyi ta'mîr etdi. Şehîd edildikden sonra, Abdülmelik bin Mervân, Kâ'benin bir dıvârını yıkdırıp, Hacer-i esvedi eski yerine koydurdu. Bugünkü Kâ'benin üç dıvârı Abdüllah, bir dıvârı Abdülmelik yapısıdır.

Munky
20-07-07, 08:06
Abdullah bin Revaha
HAKKINDA YAZILANLAR

Şiir silah olunca... Abdullah bin Revâha
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 16 Şubat 2004

Fahr-i âlem�in İslâmı tebliğ ettiği yıllarda yörenin bütün gençleri şiir yazar. Ama Abdullah çok farklıdır, Hicaz gibi şair kaynayan bir diyarda öne çıkar, unutulmaz beytlere imza atar. Her edip gibi o da söylenmeyen sözleri söylemeye, yazılmayan mısraları yazmaya bakar, taaa ki... Ta ki Kur�an-ı kerimle tanışıncaya kadar.
Hani altının kıymetini sarraf bilir derler ya, ayet-i kerimeleri görünce şairliğinden utanır, karalamalarını yırtar atar. Şimdi yapılacak tek şey vardır, Allah�ın Resulünü bulmak ve ona teslim olmak.
Abdullah bin Revâha ve arkadaşları �İkinci Akabe Biatı�nda Server-i Kâinat ile buluşma şerefine nail olurlar.
Efendimiz onları nezaketle İslâm�a davet eder ve �Allahü teâlâ�dan başka ilâh olmadığına ve benim Allah�ın Resûlü olduğuma şehadet etmeli, namazınızı kılacağınıza, zekat ve sadaka vereceğinize, neşeli ve neşesiz zamanlarınızda sözlerimi dinleyeceğinize, emirlerime boyun eğeceğinize, darlıkta ve varlıkta muhtaçlara yardımcı olacağınıza, kimsenin kınamasından korkmaksızın Allah için hakkı söyleyeceğinize, iyiliği emredip kötülüklerden sakındıracağınıza söz vermelisiniz� buyururlar.

Sadık sahabe
Medineliler sorarlar �Ya Resulallah bunları yapanlara ne var?�
-Allahü teâlâ�nın rızası ve Cennet var!
Onlar da iman ve biat eder, ikisine birden kavuşurlar.
Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) Hicreti müteakiben Muhacirlerle, Ensarı kaynaştırmaya çalışır, Revâha�nın oğlunu da Mikdâd bin Esved ile kardeş yaparlar.
Her sahabe gibi Hazret-i Abdullah da Server-i âlem�e ölümüne sadıktır. Bir keresinde mescide yaklaşmıştır ki Efendimiz cemaate �oturunuz!� buyururlar. Hazret-i Abdullah yol ortasında olmasına rağmen derhal diz çöker, hutbe bitinceye kadar kıpırdamaz. Efendimiz çok hislenir �Hak teâlâ, Allah�a ve Resulüne itaatte hırsını artırsın� buyururlar.

Oktan tesirli
O günlerde Yahudilerin başına geçen Esir bin Zürâm�a huzur batar, olmadık bahanelerle fitne kaynatır, kan dökmek için fırsat arar. Yetmez Gatfan Aşiretini de ayağa kaldırır çirkin hesaplar yapar. Abdullah bin Revâha 30 arkadaşı ile yanlarına gider ve Züram�a yaptıklarının hoş olmadığını anlatır. Onu �sükunetin tesisine� ikna eder, hatta anlaşma için Medine�ye çağırır. Züram da yanına 30 adam alarak onlara katılır. Ancak bir konak bile gitmeden cayar, geri dönmeye kalkar. Gerginlik alevlenir, Yahudiler ellerini kılıçlarına atarlar. Bu coğrafyada eller kabzaya gitti mi dönüş olmaz. Sayıları eşittir ama mücahidler tek fire vermeden Yahudi silahşörleri kırarlar. Bu fitnenin susması ile müminler çok rahatlar.
Server-i Kâinat, Hudeybiye Anlaşmasının ardından umre yapmayı arzularlar. Mekke�ye girdiklerinde şirin Kusva�nın (develerinin) yularını Abdullah bin Revâha tutar. Bir yandan yol açar, bir yandan da emsalsiz beyitlerle müşriklere çağrı yapar. Haddi zatında sahabeler Resulallah�ın yanında seslerini yükseltmez, hele hele Harem-i şerifte çıt çıkartmazlar. Hazret-i Ömer bir kaş göz hareketiyle bunları hatırlatırsa da, Efendimiz �Mani olma Ya Ömer� buyururlar: �Allahü teâlâ�ya yemin ederim ki onun sözleri müşriklere ok yağdırmaktan daha çok tesir eder. Ey Revâha�nın oğlu sen bildiğin gibi yap!�

Vakit gelince
Hicretin 8 yılında Busra Emiri, Resulullah�ın mektubunu taşıyan elçiyi katleder ve durduk yerde Müslümanlara savaş açar. Efendimiz 3 bin kişilik bir ordu hazırlar, başına Zeyd bin Harise�yi atarlar. Resûl-i Ekrem �Zeyd bin Harise şehid olursa yerine Cafer bin Ebî Talib geçsin, o şehid olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin o da şehid olursa kumandan olarak aranızdan münasip birini seçin� buyururlar ki adı geçen mücahidlerin şehid olacakları bellidir.
Allah�ın Habibi bu orduyu �Vedâ yokuşu�na kadar uğurlar, Hazret-i Abdullah�a dönüp �Sen yarın Allah�a pek az secde edilen bir diyara varacaksın� buyururlar �orada namazları çoğalt!�
-Ya Resulallah bir nasihat daha...
-Daima Allahü teâlâ�yı zikret, zira zikr umduğuna ermende yardımcı olur.
-Başüstüne ey Allah�ın Resûlü.
-Haydi şimdi Allah�ın ismi ile gazâ edin, Allah düşmanlarıyla çarpışın. Nasranilerin kiliselerinde halktan ayrılmış kendilerini ibâdete vermiş birtakım kimseler bulacaksınız, sakın onlara dokunmayın. Ne bir kadın, ne süt emen bir çocuk, ne de bir pir-i fani ağlasın. Ne bir ağaç yakın, ne de bir ev yıkın. Sadece şeytanların yuvalandığı başları koparın!�
Abdullah bin Revâha, Efendimizi bir daha dünya gözüyle göremeyeceğinin farkındadır, hasret şimdiden dayanılmaz olur, ayrılık acısı yüreğini dağlar. Hüzünlü bir sesle: �Eyvah! Arkada kaldı Allah�ın sevgilisi / Eyvah! Uzakta kaldı dostların hayırlısı� diye mırıldanırlar.
Yola çıktıklarında Abdullah çok ağlar. Sebebini soran arkadaşına �Kur�an-ı kerim�de buyuruldu ki� der �Muhakkak biliniz ki içinizden / kimse yoktur ki geçmesin cehennemden / Şimdi o cehenneme nasıl dayanırım ben? / Mağfiret diliyorum Rahman olan Rabbimden / Vücudum al kanlara boyansın darbelerden / Naaşımı görenler desinler �bu ne saadet� / Abdullah mı? Şehit olmuş nihayet!
(Not: Bu şiirlerin Arapçaları fevkalade sanatlı ve kulak okşayıcıdır. Tercümesine bakıp aldanmayın.)

Munky
20-07-07, 08:07
Cafer-i Tayyar
HAKKKINDA YAZILANLAR

Zümrüt kanatlı sahabi Ca�fer-i Tayyar
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 27 Nisan 2004

Efendimizin dedeleri Abdülmuttâlib ölümünün yaklaştığını hissettiğinde derin derin düşünmeye başlar. Öyle ya oğlu Abdullah�ın yetimi gül yüzlü Muhammed�i kime emanet etmelidir? Ona en iyi kim bakar? O akşam aile meclisini toplar konuyu enine boyuna konuşurlar. Nur çocuğu amcası Ebû Tâlib�in yanına bırakma kararı alırlar. Ancak dedesi ona �adam� muamelesi yapar, fikrini almayı çok arzular.
Bilirsiniz her çocuk uykudan uyanınca sevimli olur ama Allah�ın habibi daha bir sevimli olurlar. Taa gözlerinin bebeği güler, yanakları al al yanar. Saçları mutlaka taranmış olur, yüzü ay gibi parlar.
Adı güzel Muhammed uyanınca dedesinin yanına koşar. Bütün aileyi bir arada görünce tatlı bir şaşkınlık yaşar, amcası Ebu Tâlib�in kucağına atılır ve kollarını boynuna dolar. Amcası onun dalgalı siyah saçlarını okşar, gül kokan başını bağrına basar. Eh, güzeller güzeli tercihini yaptığına göre kimseye söyleyecek söz kalmaz. Kalmaz ama Ebu Tâlib, kardeşleri arasında en fakir olanıdır, geliri az, ailesi kalabalıktır. Kaldı ki o günlerde Mekke�de görülmemiş bir kıtlık hüküm sürmekte, tahıl altınla tartılmaktadır. Lâkiiin...

Bereket yağar
Lâkin Serveri kâinat, Ebû Tâlib�in eşiğinden adımını atar atmaz birşeyler değişir, hanelerine bolluk bereket yağar. Ummadık yerden rızk gelir, tencerelerinden aş taşar. Ebû Tâlib bir süre sonra asil yeğeninin, büyük hatırına yağmur bile yağacağına inanmaya başlar. Alır O�nu yanına Kâbe önünde duaya dururlar. Gök nasıl kararır bulutlar nasıl boşanır, ıslanmaktan kurtulamazlar.
Ebû Tâlib, yeğenini kendi çocuklarından önde tutar. Onu uyutmadan yatamaz, O, elini uzatmadıkça yemeğe başlamaz. Sonra O�nu yanına almadan asla yola çıkmaz...
Sevgili Peygamberimiz on iki yaşlarındayken, Amcasıyla Şam�a doğru yollanırlar. Busra yakınlarındaki bir manastırın râhibi (Bahîra) Allah�ın habibini görünce bir hoş olur. Ebû Tâlib�e peygamberlik alâmetlerini göstererek �O�nu daha ileri götürme, özellikle Yahudilerden sakın� diye yalvarmaya başlar. Ebû Tâlib söz dinler, Şam�a gitmekten cayar, mallarını Busra�da satar.
Efendimiz 25 yaşına kadar amcasının evinde kalır, Ebû Tâlib�in çocukları Ukayl, Cafer, Ali ve Ümmü Hani ile abi kardeş olurlar.
Aradan yıllar, uzuuun yıllar geçer. Hicaz topraklarında yine bir kuraklık başlar, geçim güçleşir, insanlar açlıktan kırılırlar. Ebû Tâlib, Efendimizi konuk ettiği günleri mumla arar. İşte sıkıntıdan daraldığı bir anda kapısı çalınır. Kardeşi Abbâs ve nurlu yeğeni eşikte görünür ve bir miktar erzak bırakırlar. Dahası �evin kalabalık, müsaade et de oğullarına biz bakalım� teklifinde bulunurlar.
Ebû Tâlib çok duygulanır, büyükleri (Tâlib ve Ukayl�ı) yanında tutar, küçükleri öper koklar, yanlarına katar. Hazret-i Abbâs kolunu Ca�fer�in omuzuna atar, Hazret-i Muhammed, Ali�nin elini tutar.
Câ�fer (radıyallahu anh) Hazreti Ukayl�den on yaş küçük, Hazret-i. Ali�den on yaş büyüktür. Peygamber Efendimiz�i anlatılamayacak kadar çok sever onun gibi konuşmaya, onun gibi davranmaya bakar. Bir gün Ebû Tâlib, oğlu Ca�fer ile şehrin dışında yürürken Server-i Kâinat�ı görürler ki şirin Ali ile beraber namaz kılmaktadırlar. Ebû Tâlib, Ca�fer�e: �Haydi, git, sen de kardeşinin yanına dur� der. Câ�fer büyük bir hevesle koşar, cemaate katılır. Efendimiz selâm verdiklerinde yanında Ca�fer�i görünce çok hoşnud olurlar. Onu alnından öper ve �Hak teâlâ, sana iki kanat versin. Cennette onlar ile uçarsın!� buyururlar.
Ca�fer nasıl rahatlar, nasıl ferahlar, anlatılamaz. Gece heyecandan uyuyamaz ertesi sabah Hazret-i Ali�yi (ki henüz çocuktur) bulur ve ona İslâmiyet hakkında sorular sorar. Beklediğinin de fevkinde cevaplar alır ve gider Resulullah Efendimiz�in kapısını çalar.
Ca�fer eskiden beri Efendimiz�in hayranıdır ve hep Onu taklid etmeye çalışır. Müslüman olduktan sonra bu gayreti artar ve tabii ki mânâ kazanır. Onun gibi oturup, onun gibi kalkar, onun gibi abdest alır onun gibi namaz kılar. Zaten ses tonu, tavrı, bakışı amcaoğlunu çok andırır. Müslümanlar �Resûlulah Efendimiz�e benzeyen 7 sahabe� arasında önce onu sayarlar.

Hicret vakti...
Mekkeli müşrikler Müslümanların artmasına dayanamaz baskıları artırırlar. Onları tecrit eder aç ve açıkta bırakırlar. Güçleri özellikle kölelere ve sahipsizlere yeter, garipleri kollarından bacaklarından 4 ayrı deveye bağlar hayvanları aksi istikametlere sürüp parçalarlar.
Kızgın kuma yatırılanlar... Fırınlara kapatılanlar... Yaralarına tuz basılanlar... İşkenceler dayanılmayacak bir hal alınca Efendimiz inananlara �Ey Eshâbım!� buyururlar, �Şimdi yeryüzüne dağılın, Allahü teâlâ sizi yine toplar.�
-Peki nereye gidelim Ya Resûlallah?
Mübarek elleriyle cenub-i garbı gösterir ve �Habeşistan�da zulme rıza göstermeyen bir hükümdâr vardır. Orası doğruluk ülkesidir. Allahü teâlâ kurtuluş yolunu açıncaya kadar orada durun!� buyururlar.
Müminler gizli gizli hazırlanır ve ilk kafile yola çıkar. Mâlum üç Müslüman yola çıksa aralarından birini emir yaparlar. Onlar da Resulullah Efendimize en çok benzeyene uyarlar. Kim midir o?
Elbette Tayyar... Ca�fer-i Tayyâr!..

Munky
20-07-07, 08:07
Hakkında Yazılan Eserler

1.Hazret-i Fatıma
Hayatı / Ahlakı / Fazileti
İsmail Mutlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi
Hz. Fatıma, Cennet kadınlarının efendisi, "Habibullah" ünvanına sahip Sevgili Peygamberimizin en sevgili kızıdır. O, başta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olmak üzere, nurlu "Ehl-i Beyt" zincirinin annesidir. Peygamberimizin mübarek nesil onunla devam etmiştir.
eygamberimiz, bizden Hz. Fatıma'yı sevmemizi istemiş; onu sevenlerin ve yolundan gidenlerin Cehennem'e girmeyeceklerini bildirmiştir.
evmek için tanımak, tanımak için de okumak gerekir. İşte Biyografi Serisinde neşrettiğimiz bu eser, o sevgiye giden yolu size açacaktır.

Munky
20-07-07, 08:07
Abdullâh b. Abbâs
Resûlullahın amcası Abbâsın oğlu olup, çok âlim idi. Annesi Lübâde, Hâlid bin Velîdin teyzesi idi. Hicretden üç yıl önce Mekkede doğdu. Çok hadîs-i şerîf bilirdi. Halîfe Ömerin müşkillerini çözerdi. Sıffînde imâm-ı Alînin kumandanlarından idi. Abdüllah bin Zübeyrin hilâfetini kabûl etmedi. Tefsîrde çok ileri idi. Müfessirlerin şâhıdır. 68 yılında, Tâifde vefât etdi. Uzun boylu, beyâz, güzel idi. Ömrünün sonlarında göremez oldu. Abbâsî halîfeleri, bunun soyundandır.

Munky
20-07-07, 08:07
Abdullah bin Abdülmuttalib
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın babası. Babası Abdülmuttalib (Şeybe)dir. Annesi Fatıma binti Amr'dır. Babasının onuncu oğludur. Yaklaşık olarak 553 veya 546 yılında doğdu. Peygamber efendimizin doğumundan yedi ay önce vefat etti.

Babası Abdülmuttalib o devirde Mekke hakimiydi. Zemzem kuyusunu yeniden ortaya çıkarıp, tamiri esnasında, on erkek çocuğa sahib olduğunda birini kurban etmeyi adamıştı. Arzusu gerçekleştikten sonra, gördüğü bir rüya üzerine adağını hatırladı. Kurban edilecek oğlunu belirlemek maksadıyla oğulları arasında kura çekti. Kura Abdullah'a çıktı. Abdülmuttalib, Medineli bir Arraf
(kahin) tarafından teklif edildiği üzere, o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve getirtti. Abdullah ile develer arasında kura çekti. Kura Abdullah'a çıkınca, deve sayısını on adet arttırdı. Develerin sayısı yüze ulaşınca, kura develere çıktı. Bunun üzerine yüz deveyi kurban ederek çok sevdiği oğlu Abdullah'ı kurtardı. Peygamber efendimiz hazret-i İsmail'i ve babası Abdullah'ı kastederek; "Ben iki kurbanlığın oğluyum." buyurmuştur.

Abdullah bin Abdülmuttalib akranları arasında çok sevilen ve yakışıklı bir gençti. Onun alnında bir nur parlardı. Bu nur, Muhammed'in aleyhisselam nuruydu. Hazret-i Adem'den beri bütün dedelerinden ve babalarından intikal ederek gelen bu nur en son Abdullah'a erişmişti.

O nura sahib olabilmek için zamanın nice zengin ve namuslu kızları ona evlenme teklif etmişlerdi. Bu maksatla uzak memleketlerden gelenler bile vardı. Bu nur, Zühre oğullarının efendisi Vehb'in kızı Amine'ye nasib oldu. Abdullah bin Abdülmuttalib evliliğinden kısa bir müddet sonra ticaret maksadıyla yaptığı Şam seyahati dönüşünde Medine'de babasının dayıları olan Adi bin Neccar oğulları yanında bir ay hasta yattıktan sonra Peygamber efendimizin doğumundan yedi ay kadar önce vefat etti. Orada defnedildi. Mescid-i Nebi'nin Bab-üs-Sıddik kapısı hizasından, 500 metre kadar uzaklıkta bulunan kabir, mescidin 1976'da genişletilmesi sırasında yıkılmıştır. Abdullah'ın doğum tarihi ve vefat ettiği zaman kaç yaşında olduğuna dair çeşitli rivayetler
vardır.

Hazret-i Abdullah ve Amine, İbrahim aleyhisselamın dinine göre ibadet ederlerdi. İslam alimlerinin ekserisinin bildirdiğine göre Allahü teala Peygamberimize lütuf ve ihsan olarak veda haccında anne ve babasını diriltti. Zaten mü'min olan anne ve babası, Peygamberimize iman ederek O'na ümmet oldular.

Munky
20-07-07, 08:08
Abdurrahman b. Avf
Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Âşere-i mübeşşeredendir. Önce îmâna gelen sekiz kişiden biridir. Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsında yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı yaradan, hafîf topal kaldı. O muhârebede on iki dişi de kırıldı. Çok sadaka verirdi. Bir günde, Allah rızâsı için, otuz köle âzâd etmişdir. Çok zengin idi. Büyük tüccâr idi. Hazret-i Ömerden sonra, halîfe namzedi olan altı kişiden biri idi. Halîfe olmak istemedi. Çekildi. Hazret-i Osmânın halîfe olmasını ilk istiyen budur. Otuzbir senesinde, yetmişbeş yaşında iken vefât etdi. İri, beyâz, yakışıklı idi "radıyallahü teâlâ anh".

Munky
20-07-07, 08:08
Ebu Said el Hudri
HAKKINDA YAZILANLAR

Sevimli Medineli Ebu Said el Hudri
İrfan Özfatura
Türkiye 7 Mayıs 2004

Mus�ab (Radıyallahu anh) adlı gül yüzlü genç geldi geleli Münevver beldede çok şey değişir. Mâlik bin Sinân hazretleri de onun müdavimlerinden biridir ve o feyz yüklü sohbetlerde çok şey öğrenir. Hanımı Ümeyse ve oğlu Sa�d da ona uyar, asr-ı saadette Müslüman olmanın hazzını yaşarlar. Bilirsiniz çocuklar �yürekten� sever, kadınlar �şeksiz şüphesiz� inanırlar. Her bahane ile Muhammed�den (sallallahü aleyhi ve sellem) konuşur, muhabbet dolar, muhabbet taşarlar.

Sa�d 7-8 yaşlarında sevimli ve zeki bir çocuktur, Mekke�den gelen her sahabeye Server-i Kânatı sorar. Geceleri rüyasında gördüğü nurlu simanın ona ait olduğundan adı gibi emindir, ama dünya gözüyle de görmeyi, ellerini açarak ona doğru koşmayı (burada biraz durur) hatta kucağına atılıp, bağrında ağlamayı çok arzular. Ah bir genç olsa dakika durmayacak Mekke�ye gidecek ve yüzü suyu hurmetine âlemlerin yaratıldığı Serverin huzuruna çıkacaktır ama...

Ama buna gerek kalmaz zira şehri heyecanlı fısıltılar sarar, Fahr-i âlemin Medine�ye doğru yola çıktığını haber alırlar. Sa�d nasıl sevinir, anlatılamaz, kalbi kuş olur pırpırlanır, içi içine sığmaz. Beklenen müjdeci ufukta belirdiği an annesinden hurma, süt, ekmek alır, sahraya koşar. Gün yüzlü peygamberi �Talaâl bedru âleyna� (gün doğdu üstümüze) mısraları ile karşılar. Yüzlerce akranı gibi o da Kusva�nın ayaklarına dolanır, sevimli deveyi evlerine doğru çekmeye çabalar.

Sa�d efendimizi bir kere görmekle ne büyük devlete ulaştığının farkındadır ama o dahasını da arzular. Gün boyu Server-i Kâinat�ın peşi sıra dolanır ona ufacık bir ikramda bulunabilmek için kendini paralar. Müminler Mescid-i Nebi�nin inşasına giriştiklerinde o da kollarını sıvar, Efendimizin yanıbaşında, Efendimizle omuz omuza çalışmaya başlar. Su taşır, ker**** keser, taş kırar. Hem adı güzel Muhammed ne söylerse ezberlemeye bakar.

Ah bir büyüse!..
Gelgelelim Kureyşli müşrikler bu huzuru, bu saadeti çekemez, güçlü bir ordu toplar inananları cezalandırmaya kalkarlar. Müminler onları karşılamaya çıkarlar ki Sa�d bir süre mücahidlerin ardından koşar, elbette bu savaşta yer alamaz ama cengi yüreğinde yaşar. �Hadi sen dön artık� denildiğinde durur, diz çöker ve gözyaşları ile ellerini açar.
Sa�d�ın zaferden yana zerre kadar şüphesi yoktur, Bedr gazilerini görülmemiş bir neşeyle karşılar. Onlara defalarca savaşı anlattırır, hiçbir detayı kaçırmamaya bakar.

Sahabe-i Kiram, Uhud ovasında saf tuttuklarında Sa�d da yerini alır, cenkde pişmiş cengaverler gibi gözlerini kısar, ufukları tarar. Elinde harbeye benzetilmiş yamru yumru bir değnek, belinde kabzası kırık, kör, paslı bir kılıç vardır. Titreyen dudaklarına bakılırsa �dön� dendi mi boşanacak, hüngür hüngür ağlayacaktır. Babası onu Resûl-i Ekrem Efendimize takdim ederken büyük görünmek için parmaklarının üzerinde yükselir, göğsünü ileri çıkarır. Merhametlilerin en merhametlisi ona şefkatle bakar, bakar ve mübarek ellerini omuzlarına koyarlar. �Gelmekle ne iyi etmişsin Ya Sa�d� buyururlar, �ama senin vazifen Medine�de. Hepimiz burada olursak, kadınlarımızı ve çocuklarımızı kim koruyacak?�

Sa�d disiplinli bir er gibi �başüstüne� der, şevkle Medine�ye döner. Boyu o kadar ufaktır ki kılıcının ucu yere değer ve yürüdükçe uzunca izler bırakır kumda. Sahabeler bir malum çizgiye, bir minik ayak izlerine bakar, hisli hisli yutkunurlar.

Sabreden kazanır...
Evet, Sa�d, Uhud�a katılamaz ama katılanlardan bile büyük bir yara alır. Biricik babası şehid olur, evlerinin direği yıkılır. Geçim derdi onun üstünde kalır ki, ne sanatı, ne de sermayesi vardır. Kenardaki yiyecekler tez tükenir, şimdi borç kimden istenir, hem nasıl ödenir? Annesi, açlıkla geçen günlerin ardından kardeşlerini gösterir ve �n�olur� der, �şuncağızların hatırına Efendimize git. O kapıya giden boş dönmez.

Sa�d Efendimizin yüzüne bile bakamayacak kadar edeplidir, nerde kaldı bir şeyler istesin. Ama annesini de kırmayacak arzusunu yerine getirecektir. Lâkin ibadet için bir araya gelinen bir mekânda dünyalık istemeye utanır. Nasıl olsa Efendimiz birazdan Ehl-i Suffa ile sohbete başlayacaklardır, onlar dağılırken yaklaşmalı, konuşurken yüzünü gölgelere getirmeli, ya da gecenin karanlığı ile saklamalıdır. Beklendiği gibi olur, Efendimiz namazı müteakip sundurmanın altına gelir ve muhteşem bir sohbet yaparlar. �Kim Allahü teâlâdan başka herkesten yüzünü çevirir ve sadece ondan beklerse Rabbim onu zengin kılar� buyururlar. Kısa bir sükutun ardından eklerler ama sabra razı değilseniz isteyin, vereyim.

Sa�d cevabını almıştır, erzak bekleyen annesine bu güzel nasihati getirir. Ümeyse (Radıyallahü anha) oğlunu bağrına basar, �en iyisini yapmışsın� buyururlar, �öyle ya O�nun (Celle Celalüh) hazineleri nihayetsiz değil midir?�
Sonra neler olur biliyor musunuz? Ummadık yerden rızk yağar, hangi işe girseler kazanırlar, tuttukları taşlar altın olmaya başlar. Çok değil 3 sene sonra Medine�nin zenginleri arasına katılırlar. Genç yaşta kabilesine reis seçilir, sayısız bağ, bahçe alır, Bassa kuyusunu ve Ecred Kalesini ondan sorarlar.
Sa�d (ileriki yıllarda onu Ebu Said el Hudri diye çağırırlar) Efendimizle birlikte 12 gazaya katılır.
Peki Bedr ve Uhud mu?
Onlar �tatlı bir hatıra� kalırlar�

Munky
20-07-07, 08:08
İkrime
HAKKINDA YAZILANLAR

Kutlu süvari Hazret-i İkrime
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 30 Mart 2004

Hazret-i İkrime büyük bir aşk ile Müslüman olsa da çarşıda pazarda dolanmaktan kaçar. Kimbilir belki de müminlerin, babası Ebu Cehil aleyhinde konuşacağını ve kinayeli kinayeli laf çarptıracaklarını sanar. Doğrusu bunu olgunlukla karşılayacak kıvamdadır, lâkin Sahabe-i kiram onu samimiyetle kucaklar ve kalbini kırmaktan çok korkarlar. Geçmişe sünger çekildiğini görmek onu çok duygulandırır, hizmet arzusu katlanarak artar.
İkrime doğma büyüme Mekkeli olmasına rağmen Server-i Kâinat�a yakın olabilmek için Medine�ye yerleşir ve sabırsızlıkla vazife bekler. Peygamber Efendimiz onu Beni Hevazin�in zekatını toplamakla görevlendirirler.

Kılıç aynı el başka...
Efendimizin vefatlarından sonra ne yazık ki irtidat edenler çıkar, bir başka deyişle münafıklar yüzlerindeki maskeleri atarlar. İkrime Hazret-i Ebu Bekir�i yalnız bırakmaz. Arabistanın dört bir yanına koşar, mürtedleri hizaya sokar.
Yine Hazret-i Ebû Bekir devrinde, yalancı peygamberlik dâvâsına kalkışan Müseylemet-ül-Kezzâb üzerine gönderilir. Ancak Müseyleme�nin taifesi beklenilenden de kalabalık çıkar, İkrime ölümüne dövüşmesine rağmen bu güruhu kazıyamaz. Hâlid bin Velid komutasındaki kuvvetlerle birleşerek saldırıyı yeniler ve sapıkları sustururlar.
Bir ara Umman taraflarında bulunan Hazret-i Huzeyfe�nin yardımına koşar, ardından sancağı Mehre�de açarlar. Ahali topyekun Müslüman olunca Yemen�e gider, halkı mürtedlerin şerrinden korurlar. Medîne�ye dönüp henüz nefes almıştır ki onları Suriye tarafına yollarlar.
Halid bin Velid, Suriye Filistin taraflarını hallaç pamuğu gibi atarken amcaoğlu İkrime�yi yanından ayırmaz. Nitekim bir taraftan İran ordularını bir taraftan Bizans ordularını yener, girdikleri her yerde İslâmı anlatırlar. Halk fevc fevc gelip onlara katılır, dahası emirlerine girip kılıç kuşanırlar. Nitekim Ecnadeyn�de Bizanslıları yener, kibirli generallerini evlerine yollarlar. Ancak bu savaşta İkrime ağır bir yara alır ve tam üç ay yataktan kalkamaz. İkrime ayakta durabildiği ve kılıcını tutabildiği gün gider, Halid bin Velid�in yanında saf tutar.

Ah Yermük ah!..
Zira o günlerde papazlar köy köy dolanmakta büyük bir ordu toplamaktadırlar. Akılları sıra Müslümanları Filistin ve Suriyeden atmakla kalmayacak Arabistana yürüyüp Haremeyn�e saldıracaklardır. Tehlike ciddiye alınmayacak gibi değildir, dile kolay, sayıları 240 bini aşar ki adamlar sahraya sığmazlar.
Halid bin Velid�in muhacir ve ensardan 3 bin kişilik bir çekirdek gücü vardır, ki bunlar fevkalade eğitimli ve gözü karadırlar. Yöre halkından da 40 bin civarında mümin onlara katılır, evet bunlar da gayretli ve ihlaslıdırlar ama cenk meydanlarının yabancısıdırlar.

Su, suu... N�olur suu!
Yermük Muharebesinin kaçıncı günüdür bilmiyoruz, güneş tam tepeye gelince çarpışmanın hızı azalır, iki taraf da toparlanma ihtiyacı duyar. Hazret-i Huzeyfe çok yorgundur ama ufak tefek yaralarını umursamaz, arkadaşlarının yardımına koşar. Bir o yana bir bu yana seyirtir, ter topuğundan akar. Güneş adeta yere inmiş, kumlar yakıcı olmaya başlamıştır. Nefesi daralır, dili dönmez olur, sanki önü sıra sarı sarı lekeler uçuşurlar. Hele siz kan kaybeden birini düşünün, bu sıcakta değil ağzının içi, gözünün akı kurur. Hazret-i Huzeyfe bir ara amcasının oğlunu görür gibi olur. Evet evet, yüzü gözü kan içinde kalan mücahid Harisin ta kendisidir ve son anlarını yaşamaktadır. Derhal kırbasını çıkarıp sorar: �Su ister misin?�
Suyu kim istemez? Haris kavrulan dudaklarıyla zoraki güler, �hâlimi görüyorsun� gibilerinden bakar. Huzeyfe tam suyu ağzına akıtacakken, biraz öteden bir ses duyulur.
- Su! Suu! N�olur, bir damla suu!

Kardeşime götür!
Bu, İkrime�dir, yetmişin üzerinde darbe almış, rengi solmuş, dermanı kalmamıştır. Hâris, ağzını kapar, göz işaretiyle suyun İkrime�ye götürülmesini arzular. Huzeyfe, İkrime�ye yetişir, tam kırbayı uzatmıştır ki Iyas�ın iniltisini duyarlar.
- Allah rızâsı için bir damla su!
İkrime, çok ihtiyacı olmasına rağmen başını çevirir, suyu Iyas�a yollar.
Hazret-i Huzeyfe bu kez Iyas�a yetişir, ancak kırbayı uzatamadan büyük sahabe Kelime-i şehâdet getirir ve son nefesini verir. Hızla geri döner, heyhaaat İkrime�nin de dudaklarına tatlı bir tebessüm, gözlerine dolu dolu huzur oturmuştur. Artık onun kırbalardaki suya ihtiyacı yoktur. Bâri amcamın oğluna yetişeyim deyip fırlar. Koşa koşa başına gelir, ne çâre ki, o mübarek de yanağını kızgın kumlara vermiş, gözlerini vecd ile yummuştur. Hayret! Yaralıyken perişan halde görülen kutlu sahabe ölünce gençleşmiş, güzelleşmiş, nurlanmıştır. Sanki kevser havuzunda yıkanmış, cennet ırmaklarından serin sular yudumlamıştır. (Radıyallahü anhüm ecmain)
Hazret-i Huzeyfe bir kırbadaki suya, bir şanslı şehidlere bakar. Oracığa çöker, içli içli ağlar.

Munky
20-07-07, 08:08
Abdullah b. Mes'ûd
İlk müslimân olanların altıncısıdır. Resûlullahın yanından, hizmetinden ayrılmazdı. Kur'ân-ı kerîmi çok iyi öğrendi. Pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Mekke kâfirleri arasında açıkça okurdu. Çok eziyyet çekerdi. İki kerre Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi. Halîfe Ömer-ül-Fârûk, kendisini Kûfeye müftî olarak gönderdi. Otuziki yılında, altmış yaşından sonra vefât etdi. Bakîde medfûndur "radıyallahü teâlâ anh".

Munky
20-07-07, 08:08
Abdullah bin Amr bin As
Eshab-ı kiramın büyüklerinden Amr bin As'ın oğlu. Annesi Rayla binti Münebbih'tir. Miladi 616 yılında hicretten yedi sene kadar önce Mekke'de doğdu. Babasından önce iman etti. Müslüman olmadan önce ismi As idi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah olarak değiştirdi. Birçok seriyyede süvari olarak bulundu. Yermük Gazasına da katıldı. Bu gazada babası
Amr bin As ordu kumandanlarındandı.

Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anhüma), Peygamber efendimizin yanında devamlı bulunup, bizzat işiterek çok ilim öğrenmiştir. Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittiği her şeyi yazmak için izin istemiş ve aldığı müsaade üzerine çok hadis-i şerif yazmıştır. Yedi yüz civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Resulullah'tan bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i
şerifleri Sahife-i Sadıka adı verilen bir mecmuada (küçük kitapta) toplamıştır. Günümüze kadar müstakil olarak gelmeyen Sahife'nin büyük bir bölümü Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde yer almıştır.

Arapçadan başka İbranice ile Süryaniceyi de bilen Abdullah bin Amr bin As, uzun boylu, yakışıklı bir zat idi. Ziraatle meşgul olurdu. Son derece cömert olup, eline geçeni dağıtır ve herkesi memnun ederdi. Kur'an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Gece sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri oruç tutardı. Haramdan son derece sakınır, hatta mubahların çoğunu da terk ederdi. Kur'an-ı kerimi
çok okurdu. Bazan gece lambayı söndürür, Allah korkusundan sabaha kadar ağlardı. Çok ağlamaktan dolayı ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. 684 (H. 65) tarihinde yetmiş iki yaşlarında Mısır'da vefat etti ve Amr ibni As Camii yanındaki evine defnedildi. Vefat tarihi ve yerine dair başka haberler de vardır.

Kendisinden Şuayb bin Muhammed, Said bin Müseyyib, Urve bin Zübeyr, Tavus bin Keysan, Ata, İkrime gibi alimler hadis-i şerif öğrenmişlerdir.

Hikmetli sözleri çok olup, buyururdu ki:

"Faydasız söz söylemeyiniz."

"Hayrın en iyisi; doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin (kötülüklerin) de en fenası; yalan söz, fena kalb ve itaat etmeyen hanımdır."

Abdullah bin Amr'ın rivayet ettiği (bildirdiği) hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

İlmin azalması, alimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan
saptırırlar.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin, yahut sussun.

Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.

Cehennem'den uzaklaşıp, Cennet'e girmek isteyen, son nefeste Kelime-i Şehadet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.

Munky
20-07-07, 08:09
Cabir b. Abdullah
Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi "radıyallahü teâlâ anhümâ". Bedr ve Uhudda küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîdin kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında vefât etdi. Medînede medfûn olduğu (Mevdu'âtül-ulûm) 648. ci sahîfede yazılıdır. Koca Mustafâ pâşanın yapdırdığı câmi' ve türbe, başka Câbir için olsa gerekdir.

Munky
20-07-07, 08:09
Hazreti Ali
Resûlullahın amcası Ebu Tâlibin dördüncü oğludur. Hulefâ-i râşidîn ve Aşere-i mübeşşerenin de dördüncüsüdür. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" dâmâdı idi ve çok sevgilisi idi. Ehl-i beytin, Ehl-i abânın birincisi idi. Allahü teâlânın arslanı idi. Çeşidli hadîs-i şerîflerde medh edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Evliyânın reîsidir. Kerâmetler hazînesidir. Hicretden 23 yıl önce Mekkede tevellüd etdi. Annesi, Fâtıma binti Esed bin Hâşim idi. On yaşında iken, bi'setin ikinci günü îmâna geldi. Yürüyerek hicret edip, mubârek ayakları şişdi. Bütün gazâlarda arslan gibi döğüşdü ve çok yara aldı. Uhudda on altı yerinden yaralanmışdı. Tebük gazâsında, Medînede muhâfız olarak bırakılmışdı. Âyet-i kerîme ile medh ve senâ buyurulmuşdur. Üç halîfeye de bî'at etmiş, seve seve tasdîk etmişdir. Her üçüne de çok yardım etmişdir. 35 yılında halîfe oldu. 36 yılındaki Cemel vak'asında Âişe-i Sıddîkayı esîr alınca hurmet ve ikrâm etmiş ve kendi askeri arasında bulunan Muhammed bin Ebî Bekr ile Medîneye göndermişdir. 37 de Sıffîn denilen yerde hazret-i Mu'âviyenin askeri ile yüz günde doksan kerre meydân savaşı yapmış, askerinden yirmibeşbin, karşı tarafdan kırkbeşbin kişi şehîd olmuşdu. Karşı tarafın sulh teklîfini kabûl edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara hâricî denildi. Hâlid bin Zeydi, bunlara nasîhat için gönderdi ise de, fâidesi olmadı. Bunların üzerine yürüyüp, perîşan etdi. Hâricîler, kendisine çok iftirâ ediyorlar. Şâmdaki islâm âlimlerinden Ebû Hâmid bin Merzûk, 1387 [m. 1967] baskılı (En-nakd-ül-muhkem) kitâbında diyor ki, (İmâmı Hayder Alîye "kerremallahü vecheh" dil uzatanlardan biri de İbni Teymiyye Harrânîdir. (Minhâc-üs-sünne) kitâbında Eshâb düşmanlarına karşı hâricî kitâblarından vesîkalar nakl ederken, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte çirkin iftirâlar yapmakdadır). Hazret-i Alî "radıyallahü anh", hâricîlerden Abdürrahmân ibni Mülcem tarafından kırkıncı [40] yıl Ramezânın onyedinci günü, sabâh nemâzını kıldırırken, kılıncla başından yaralandı. İki gün sonra şehîd oldu. Necefdedir. Üçü Fâtımadan olmak üzere onsekiz oğlu ve on sekiz kızı vardı. Orta boylu, buğday renkli, ak ve uzun sakallı idi.

Munky
20-07-07, 08:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/157.gif
Abdülaziz Han ( 08.02.1830)- (04.06.1876)
Osmanlı padişahlarının otuzikincisi ve İslam halifelerinin doksanyedincisi.

Saltanatı: 1861-1876
Babası: II. Mahmud Han- Annesi Pertevniyal Sultan
Doğumu: 8 Şubat 1830 Vefatı: 4 Haziran 1876

Küçük yaşta din ve fen ilimlerini tahsile başladı. Kısa zamanda Arapça, Farsça ve dini bilgileri çok iyi bir şekilde öğrendi. Ayrıca boş zamanlarını değerlendirerek ata binmek, kılıç kullanma, güreş tutmak, cirit atmak gibi zamanın bütün spor dallarında pek mahir oldu. Ağabeyi Abdülmecid zamanında veliaht ilan edilen Abdülaziz bundan sonra devlet idaresi ve Avrupa'nın siyasetini iyi bir şekilde takibe çalıştı. Abdülmecid Han'ın 25 Haziran 1861'de ölümü üzerine tahta çıktı.

Bu sırada devletin durumu son derece karışıktı. Malî sıkıntı son haddinde idi. Karadağ, Hersek ve Girit'te büyük bir karışıklık hüküm sürüyordu. Avrupa devletlerinin müdahalede bulunacaklarını anlayan Abdülaziz Han yayınladığı bir fermanla onların Tanzimat konusundaki endişelerini, nispeten, ortadan kaldırdı. Malî konulardaki sıkıntının önüne geçebilmek için israf ve gereksiz harcamaların önlenmesine çalıştı. Rüşvet ve irtikab işine karışanları şiddetle cezalandırdı.

1862'de Karadağ bölgesinde çıkan isyanı serdar-ı ekrem Ömer Paşa kumandasında gönderdiği bir ordu ile anında bastırdı. Mısır'da son yıllarda Osmanlı Devleti'ne karşı bağlılığın azaldığının farkında olan Abdülaziz Han, bu bölgeye bir seyahat düzenledi. Mısır valisi İsmail Paşa'ya Hidiv ünvanını verdi. Gittiği her yerde muhteşem merasimler ve halkın sevgi gösterileri ile karşılaşan Sultan, Mısır'ın payitahta olan bağlılığını güçlendirdi. Osmanlı Devleti'ndeki müspet gelişmelerin önüne geçmek isteyen batılı devletler Girit'te büyük bir isyan çıkardılar ve adanın beynelmilel bir komisyon tarafından idaresini istediler. Bunu şiddetle reddeden Abdülaziz Han, bazı imtiyazlarla meseleyi bir müddet için halletti.

Abdülaziz Han 21 Haziran 1867'de Fransa, İngiltere, Belçika, Prusya ve Avusturya'yı içine alan bir geziye çıktı. Sultan'ın bu gezisi genel barışın sağlanmasında önemli rol oynadı. Avrupa devletleri ile olan münasebetler iyileşti. Abdülaziz Han, devlet ve milletin bekası ve huzuru için gece gündüz çalışırken içte batı hayranı ve mason devlet adamları her türlü siyasi desiselerle nizam ve intizamın bozulmasına gayret sarf ediyorlardı. Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali Süavi gibi yazarlar halkı Padişah'a karşı düşmanlığa teşvik ederken, Mütercim Rüştü, Hüseyin Avni ve Mithat paşalar da Padişah'ı devirmenin hesapları içerisindeydiler. Nitekim gözlerini iktidar hırsı bürümüş bu devlet adamları, 1875'te patlak veren Bosna-Hersek isyanı ile ardından çıkan Rus harbini fırsat bildiler. Abdülaziz Han, sıkıntılar içinde olmasına rağmen Sırbistan'ı kısa sürede mağlup etti. Bulgaristan'daki karışıklıkları mahalli kuvvetlerle bastırdı. Ancak Hüseyin Avni, Mithat, Redif ve Süleyman paşalar 30 Mayıs 1876 günü Dolmabahçe Sarayı'nı kuşatarak Sultan'ı tahttan indirdiler.

Abdülaziz Han efradıyla birlikte çeşitli hakaret ve işkencelere maruz bırakıldıktan sonra 1 Haziran 1876'da Fer'iye Sarayı'na nakledildi. Avni Paşa üç gün sonra, güvenlik gerekçesiyle saray bahçesine yerleştirdiği adamlarına verdiği emirle, Kur'an-ı Kerim okumakta olan Sultan'ın bileklerini kestirerek şehit ettirdi. Hadiseye intihar süsü verilmeye çalışıldı. Ancak pehlivan yapılı Abdülaziz Han'ın zorbalarla boğuşması sırasında vücudunda meydana gelen çürükler ile iki dişinin kırık olduğunu görgü şahitleri ifade etmişlerdir. Zaten tıp ilmi, intihar edecek bir şahsın iki bileğinin damarlarını kesemeyeceğini belirtmektedir. Şehit Sultan'ın cenazesi 5 Haziran 1876 günü pederi Sultan II. Mahmud Han'ın Çemberlitaş'taki türbesine defnedildi.

Abdülaziz Han iyi niyetli, dindar, her sabah Kur'an-ı Kerim okuyan, son derece vakar sahibi bir kimse idi. Devrin alimlerini sayarak toplar münazaralar yaptırır, kendisi de bazan bu münazaralara iştirak ederdi. Devlet işlerini bilfiil kendisi idare etmeye çalışırdı. Onun en büyük gayesi Devlet-i Aliyye'nin istiklalinin devam etmesi ve halkının refah içinde yaşaması idi. Bu sebeple ilim ve teknikte ilerlemeye ve imar faaliyetlerine büyük önem verdi. 1863'te sahillere deniz fenerleri yapıldı ve devlet şurası kuruldu. 1867'de Sultanî mektepleri (liseleri), 1868'de sanayi mektepleri, 1869'da Süveyş kanalı açıldı. 1870'de şark demiryolları yapıldı, tıbbiye, orman ve maden mektepleri açıldı. 1875'te Galata tüneli yapıldı ve askerî rüştiye mektepleri açıldı. Donanmaya büyük önem verdi. Hint Okyanusu'na kadar donanmamızı göndererek, Osmanlı deniz gücünü İngilizlere kabul ettirdi. Osmanlı donanmasının I. Dünya ve Kurtuluş harpleri sırasındaki muvaffakiyeti, Sultan Abdülaziz'in donanmaya kazandırdığı bu kudretle mümkün olmuştur.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sultan Abdülaziz'in Avrupa Seyahati
Cemal Kutay
Boğaziçi Yayınları / Cemal Kutay'ın Eserleri

Munky
20-07-07, 08:10
Abdullah Zühdi Efendi ( 1835)- (1878)
Osmanlıların son devrinde yetişen meşhur hattatlardan. İsmi, Abdullah Zühdi�dir. Babası, 1835 (H. 1251) senesinde Şam�dan Kütahya�ya gelen Temim-i Dari sülalesinden Nabluslu Abdülkadir Efendidir. Bu sebeple yazılarının altına;" Abdullah Zühdi min Sülaleti Temim-i Dari" yazardı. Şam�da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1878 (H. 1296) tarihinde Mısır�da vefat etti. Kurafe Kabristanında İmam-ı Şafii�nin (rahmetullahi aleyh) kabri civarına defnedildi.

Abdullah Zühdi Efendi, Kütahya�dan İstanbul�a geldikten sonra önce Eyyub Türbedarı Reşid Efendiden, sonra zamanının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendiden sülüs ve nesih öğrendi. Nuruosmaniye Mektebine ve Mühendishane-i Berr-i Hümayuna yazı muallimi tayin edildi.
Sultan Abdülmecid Han zamanında Hicaz�da yeniden tamir edilen Harem-i şerifin kitabelerini yazmak için 1858 tarihinde hattatlar arasında açılan müsabakada, kendisi de hattat olan Sultan Abdülmecid Han yazıları gözden geçirirken Abdullah Zühdi Efendinin hattına hayran kaldı ve saraya davet ederek; �Allahü teala feyzini müzdad etsin. Sana kayd-ı hayat şartı ile yedi bin beş yüz kuruş maaş tahsis ettim ve seni Harem-i şerifin yazılarını yazmaya memur ettim.� buyurdu ve Mecidi nişanı ile taltif etti. Bu muvaffakiyet ve padişahın fevkalade alakası henüz pek genç olan Abdullah Zühdi Efendinin en meşhur hattatlar arasına girmesine sebeb oldu.Abdullah Zühdi Efendi bu şerefli vazifeyle Hicaz�a gitti. Sultan Abdülmecid Hanın vefatına kadar Medine-i münevverede kalarak Mescid-i Nebevi�nin tamir edilen kısımlarını güzel yazılarıyla süsledi.
Abdullah Zühdi Efendi daha sonraları İstanbul�a döndü. Oradan Mısır�a gitti. Hidiv İsmail Paşa ile tanıştı. Paşa, kendisine çok itibar etti. �Mısır Hattatı� ünvanı ile vazife verdi. Mısır�da cami ve resmi dairelerin kitabelerini yazdı. Mekteplerde hat hocalığı yaptı. Celi ve sülüs tarzında pek çok eserler bıraktı. Mısır�da yetişmiş hattatlardan pek çoğu Abdullah Zühdi Efendinin talebesidir. Devrin vezirlerinden İbn-ül-Emin Hasib Paşaya bir tek mushaf-ı şerif yazmıştır. Paşa�nın terikesinde (mirasında) bu mushaf-ı şerifin 300 altına satıldığı rivayet edilmektedir.

Munky
20-07-07, 08:10
Arpaeminizade Mustafa Sami - (26.12.1732)
Vakanüvis, Divan şairi, hattat, ruznameci ve şehreminidir. İstanbul'da doğdu. Arpaemini Osman Efendi'nin oğlu olduğu için bu isimle tanınır. Babıali'de yetişti. Ruznameci ve Şehremini oldu. 1730-1733 yılları arasında vakanüvislik yaptı. 1733 yılında vefat etti.

Munky
20-07-07, 08:11
İlhan Özkeseci ( 1955)
1955 yılında Kayseri�de doğan İlhan Özkeçeci, 1980 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akadamisi, Yüksek Dekoratif Sanatlar Bölüm�ünden mezun oldu. Hattat Kemal Batanay�dan rika�a hattı meşketti. 1997�de sülüsnesih dallarında hattat Hasan Çelebi�den hat icazetnamesi aldı. 1983-1995 yılları arasında Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü�nde okutman olarak görev yaptı. 1991 yılında Mimar Sinan Üniversitesi�nde Geleneksel Türk El Sanatları Tezhip ve Süsleme Ana sanatı dalında �Sanatta Yeterlilik� ünvanını aldı. 1995 yılında Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü�ne Yardımcı Doçent olarak atandı. 1996 yılında Tezhip Anasanat dalında Doçent oldu. Halen Bölüm Başkanlığı görevini sürdüren sanatçı, biri Türk tezhip sanatı hakkında olmak üzere dört kitap yayınladı.

HAKKINDA YAZILANLAR
Gözde klâsik
Türkiye 28 Mart 2001

İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) tarafından Yıldız Sarayı Çit Kasrı�nda, İlhan Özkeçeci�nin birbirinden güzel 55 eserinin yer aldığı klasik sanatlar sergisi büyük ilgi görüyor. Mekanla, hat ve tezhip eserlerinin uyumu sergiye ayrı bir güzellik katıyor. Eserler, �Güzel yazıda fıtrat gibi bir temizlik vardır. Bu temizliğe, kibirli vicdanlar, bozuk ruhlar el süremez; ancak uzaktan bakmağa mecbur kalırlar. Bu hal, düşünen bîr gönül için ne manîdardır� sözünü getiriyor akıllara. Sanki nefsin bütün kötülüklerinde arınıyor insan, yeni doğmuş bir çocuğun saf dünyasından içeri adım atıyor, çünkü burası başka bir alem, sadece güzelliklerin olduğu, Allah kelamının sanatla birleştiği yerde eşsiz bir mekan.

Gelecekten ümitli
�Kur�an Mekke�de indi, Mısır�da okundu, İstanbul�da yazıldı� diye bir söz vardır. Bu sergi, sözü doğrular nitelikte. �Nerede o eski hat ustaları� diyenler görmeli bu sergiyi, İlhan hoca gerçekten bu sanatı layıkı ile icra edenlerden.. Üniversitede öğretim üyesi olması dolayısıyla işin akademik yönü ve geleceği de onu yakinen ilgilendiriyor. Hat ve tezhip sanatının hala arzu edilen yere bir türlü oturamaması onu çok üzüyor. Ama geleçekten umutlu, çünkü onun bu sanatı ilelebet yaşatacak vefakar öğrencileri var.

Değişik arayışlar
İlhan Özkeçeci sergide yer alan eserleri hakkında şunları söylüyor:
�Türk sanatının çağlar öncesinde yaşadığı parlak dönemler insanı tanımak, onun ruh dünyasına ses vermek, ışık getirmek açısından çok önemlidir. İnsan eğitiminde önemli bir yeri olan sanatın toplumlarda değişik şekillerde kendini göstermekle beraber Türk klasik sanatının temel değerlerinde ortaya çıkan güzellikler bugün de bizleri aydınlatmalı, iç dünyamıza güzellikler katmalıdır. Tabidir ki, sanat eğitiminde ondan yararlanmak kendimizden de bazı çizgiler katmak gerekir. Bu sergideki eserler, Türk hat ve tezhip sanatımızın klasik çizgilerinden hareketle değişik arayışlara giden çeşitli yorumlarla yeni yeni anlayışların habercisi gibidir.�
Sergi, Yıldız Sarayı-Çift Kasrı�ndaki hat ve tezhip sergisi, 6 Nisan tarihine kadar gezilebilecek.

Munky
20-07-07, 08:11
Mehmet İzzet Hattat ( 1929)
Mehmet İzzet Hattat Irak Türkmen edebiyatı tarihinde yetişen en iyi şairlerinden birisi diye biliriz. Şiirleri ve yazdığı hoyratları, ve bütün eserleri ile Türkmen halkımıza unutulmayan bir miras bırakmıştır...Mehmet İzzet Hattat yanlız bu nadide eserlerle kalmayıp ayrıca hat, resim ve çeşitli oyma işlerindeki üstün yeteneğe sahiptir.

Mehmet İzzet Hattat 1929 Ekim ayında Kerkük�te dünyaya geldi, 1936 yılında Kerkük Musalla ilk okuluna başladı. Orta ve lise tahsilini 1948 yılnda tamamladıktan sonra Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü�ne devam etti ve 1952 yılında buradan mezun oldu. Aynı yıl yani 1952�de Kerkük�te Öğretmen olarak tayin edildi, emekli olana kadar bu kutsal gürevini başarıyla sürdürdü, Irak Türkmenlerinin kültür ve edebiyatının geleceğini her zaman düşünen ve şiirlerine eşlik eden hoyratlarının her birisi sanki bir öykü bir roman bir tablo, bir dünya bir yaşam gibiydir.

Gül dayandı
Bülbüle gül dayandı
Bağvan kör olsun gözüv
Bağ yandı gül de yandı

Kerküklüler çok sevip saydıkları, takdir ettikleri, bu milli şahsiyetimize bir çok bilgi ve yeteneğinden dolayı üstad diye hitap ederlerdi. 1964 yılında Atlas caddesinde açtığı hattat dükkânı akşamları adeta bir kültür evi gibi sanatçilar, Türkmen şahsiyetleri ve önde gelen iş adamları tarafından dolup taşardı. Orası bir Türkmen yuvası sayılırdı.

Onun en önemli yanı ömrü boyunca inanarak bağlandığı ve uğruna zindanlara atılarak türlü ıstıraplara maruz kaldığı milliyeçlik yanıydır.

Mehmet İzzet Hattat aşk ve sosyal konular yanında dinsel şiirler de yazmıştır. Yazdığı bu güzel şiirler yüzünden 1980 yılında hiç bir suçu olmadan Bağdat yönetimi tarafından tutuklanarak acımasız işkencelere tabi tutuldu, suçsuzluğu anlaşılmasına rağmen yedi yıl hapse mahukum edildi.Tahliye edildikten sonra yedi yıl zarfında kendine yapılan ağır işkence sonucu yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak Hakk�ın rahmetine 28.Temmuz 1991 tarihinde Kerkükte kavuştu, yitirdiğimiz ünlü şair, hattat, ressam, eğitimci, ve büyük dava adamı Mehmet İzzet Hattat Irak Türkmenlerinin kültür hayatına damgasını vurmuş şahsiyetlerden biriydi.


Bir şey sattım baha men
Satmam halka daha men
Kerkükliyem Türkmenem
Boyun egmem şaha men

Bağvancı bağı geçti
Avçılar dağı geçti
Bağrımdaki yaranın
Bağlama çağı geçti

Irak Türkmenlerinin gönlünde ebediyen yaşaycak olan Üstad Mehmet İzzet Hattat�ın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, kendisine Allah�tan rahmet diliyoruz, huzur içinde yatsın�

Munky
20-07-07, 08:11
Uğur Derman ( 1935)
1935'de Bandırma'da doğdu. Haydarpaşa Lisesi (1953)'nden sonra, Istanbul üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacılık Okulu (1960)' nu bitirdi. Serbest eczacılık devresi (1963-1978)'nden sonra Türkpetrol Vakfı'nın yönetimini üstlendi (1977); 1981'den bu yana İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)'nın da Sanat danışmanlığını yürütmektedir.1955 yılından itibaren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin emekli hocalarından Necmeddin Okyay (1883-1976)'ın Osmanlı Kitap Sanatları konusunda öğrencisi oldu; 1960 yılında icazet (diploma) aldı. Ayrıca Macid Ayral (1891-1961), Halim Özyazıcı (1898-1964), Dr. Süheyl Ünver (1898-1986) gibi bu konunun uzmanlarından çok istifade etti.

1961 yılından bu yana müstakil eser, tebliğ, ansiklopedi (Türk Ansiklopedisi, D. İslam Ansiklopedisi) maddesi ve makaleleriyle Türk Kitap Sanatlarının öğretilmesi ve tanıtılması için çalıştı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde derslerini sürdüren Uğur Derman 1997'de Mimar Sinan Üniversitesi tarafından öğretim üyeliğine kabul edilerek kendisine Profesör ünvanı verilmiştir.Türk Hat Sanatının tanıtımı için Kültür Bakanlığı tarafından Kahire (1976), Cidde (1980) ve Chicago (1987)'ya, IRCICA tarafından Bağdad (1988) ve Kuveyt (1992), İslamabad (1994), Kahire (1997) ve Tunus (1997) şehirlerine gönderilmiştir. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Çiçek Derman ile evli olup üç çocuk babasıdır.

ESERLERİ

. 11'i müstakil eser olmak üzere, toplam 247 yayını vardır. Kitap halindeki hacimli eserleri şunlardır:
· Türk Sanatında Ebru, İstanbul, 1977 (Akbank Yayını)
· Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul, 1982, 1990 (Kültür Bakanlığı Yayını)
· İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul, 1992 (IRCICA yayını, bu eser Arapça, Japonca ve İngilizce'ye çevrilerek aynen yayınlanmıştır.)
· Letters in Gold, New York, 1998 (İngilizce olarak neşredilmiştir.)
· Calligraphies Ottomanes, Paris, 2000 (Fransızca olarak neşredilmiştir.)

Munky
20-07-07, 08:11
Ali Toy ( 1960)
Hattatlığı yanında aynı zamanda yüksek mimar olan Ali Toy, 1960 Tavşanlı (Kütahya) doğumlu. 1977 Tavşanlı Tunçbilek Lisesi mezunu, 1988 İTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu, 1992 Röleve Restorasyon mezunu. Prof.Dr. Ali Alparslan�dan hat icazeti aldı. Talik, divanî, rika hatlarını yazar. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok sergiye katıldı. Milletlerarası 3 yarışmada 5 ödül kazandı. Genel mimarlık hizmetleri, restorasyon ve hat çalışmalarını sürdürüyor.


HAKKINDA YAZILANLAR
Mimar hattat Türkiye 2 Mayıs 2001

Ali Toy, hat sanatının günümüzdeki usta isimlerinden biri. Toy�u, diğer sanatçılardan ayıran özellik, farklı üslubu ve değişik eserleri... Klasik anlayıştan sıyrılıp, tamamen modern bir bakışı eserlerinde başarı ile uygulayan sanatçıyla, 4 Mayıs�a kadar Taksim Sanat Galerisi�nde gezilebilecek sergisinde konuştuk.
Hat sanatına, mimarlık fakültesinde okurken merak sardığını söyleyen sanatçı, �Son Osmanlı hattatlarına yetişen meşhur hattatlarımızdan Prof.Dr. Ali Alparslan�dan çok şey öğrendim. Onun yanında eğitimime 10 yıl süreyle devam ettim. Bu seviyeye gelmemde en önemli etken, asıl mesleğim olan mimarlıktır. Hat sanatı ile mimarlık birbirine paralel iki daldır aslında; ikisi de çizgi sanatı olarak çok ortak yönleri vardır. Benim çalışmalarımı bir başka yerde asla göremezsiniz, çünkü eserlerimde bu iki eğitimin bir sentezi yatar� diyor.

Tasarım aşaması
1989 yılında ilk sergisini açan ve bu sergiyle 19 sayısına ulaşan Ali Toy, şu anda tamamen hat sanatıyla ilgilendiğini söylüyor. Nişantaşı�ndaki atölyesinde hem kendi çalışmalarını devam ettiren, hem de yeni isimleri yetiştiren Toy, şunları anlatıyor:
�Bir fikir aklıma gelince alternatif tasarımlar yapıyorum. Uygulamadan önceki tasarım aşaması gayet uzun sürer. Kimi eserlerimin tasarım aşaması bile birkaç ayı buluyor, uygulama süreleri ise bazen bir haftayı geçiyor. Bir eserin son aşamasına gelene kadar ortalama 50 tane eskiz çalışması yapıyorum. Ben daha ziyâde bilinmeyen hat türleri olan celi talik hat, divan-i hat ve rika üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda divan-i hatı Türkiye�deki tek çalışan benim...�

İnatla çalışıyor
Eserlerinde, klasik örneklerde görüldüğü gibi tamamen bir ölçü sistemi olduğunu hatırlatan Ali Toy, sözlerini şöyle tamamlıyor:
�Bu modern yazı türünü eski yazı bilenler rahatlıkla okuyabiliyorlar. Hem teknik, hem tasarım, hem de form zenginliği açısından eserlerimin klasiklerden daha güçlü olduğunu söyleyebilirim. Hatta bir heykelden bile daha etkileyici yönü vardır diyebilirim. Çünkü ben zor olanı yapıyorum. Örneğin celi talik, klasik hat sanatının en zor alanıdır. O yüzden çok az insan çalışır. Öğrenmek isteseler dahi kısa sürede bırakırlar. Fakat ben inatla çalışıyorum.�

Munky
20-07-07, 08:12
Ali Toy ( 1960)
Hattatlığı yanında aynı zamanda yüksek mimar olan Ali Toy, 1960 Tavşanlı (Kütahya) doğumlu. 1977 Tavşanlı Tunçbilek Lisesi mezunu, 1988 İTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu, 1992 Röleve Restorasyon mezunu. Prof.Dr. Ali Alparslan�dan hat icazeti aldı. Talik, divanî, rika hatlarını yazar. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok sergiye katıldı. Milletlerarası 3 yarışmada 5 ödül kazandı. Genel mimarlık hizmetleri, restorasyon ve hat çalışmalarını sürdürüyor.


HAKKINDA YAZILANLAR
Mimar hattat Türkiye 2 Mayıs 2001

Ali Toy, hat sanatının günümüzdeki usta isimlerinden biri. Toy�u, diğer sanatçılardan ayıran özellik, farklı üslubu ve değişik eserleri... Klasik anlayıştan sıyrılıp, tamamen modern bir bakışı eserlerinde başarı ile uygulayan sanatçıyla, 4 Mayıs�a kadar Taksim Sanat Galerisi�nde gezilebilecek sergisinde konuştuk.
Hat sanatına, mimarlık fakültesinde okurken merak sardığını söyleyen sanatçı, �Son Osmanlı hattatlarına yetişen meşhur hattatlarımızdan Prof.Dr. Ali Alparslan�dan çok şey öğrendim. Onun yanında eğitimime 10 yıl süreyle devam ettim. Bu seviyeye gelmemde en önemli etken, asıl mesleğim olan mimarlıktır. Hat sanatı ile mimarlık birbirine paralel iki daldır aslında; ikisi de çizgi sanatı olarak çok ortak yönleri vardır. Benim çalışmalarımı bir başka yerde asla göremezsiniz, çünkü eserlerimde bu iki eğitimin bir sentezi yatar� diyor.

Tasarım aşaması
1989 yılında ilk sergisini açan ve bu sergiyle 19 sayısına ulaşan Ali Toy, şu anda tamamen hat sanatıyla ilgilendiğini söylüyor. Nişantaşı�ndaki atölyesinde hem kendi çalışmalarını devam ettiren, hem de yeni isimleri yetiştiren Toy, şunları anlatıyor:
�Bir fikir aklıma gelince alternatif tasarımlar yapıyorum. Uygulamadan önceki tasarım aşaması gayet uzun sürer. Kimi eserlerimin tasarım aşaması bile birkaç ayı buluyor, uygulama süreleri ise bazen bir haftayı geçiyor. Bir eserin son aşamasına gelene kadar ortalama 50 tane eskiz çalışması yapıyorum. Ben daha ziyâde bilinmeyen hat türleri olan celi talik hat, divan-i hat ve rika üzerine çalışıyorum. Aynı zamanda divan-i hatı Türkiye�deki tek çalışan benim...�

İnatla çalışıyor
Eserlerinde, klasik örneklerde görüldüğü gibi tamamen bir ölçü sistemi olduğunu hatırlatan Ali Toy, sözlerini şöyle tamamlıyor:
�Bu modern yazı türünü eski yazı bilenler rahatlıkla okuyabiliyorlar. Hem teknik, hem tasarım, hem de form zenginliği açısından eserlerimin klasiklerden daha güçlü olduğunu söyleyebilirim. Hatta bir heykelden bile daha etkileyici yönü vardır diyebilirim. Çünkü ben zor olanı yapıyorum. Örneğin celi talik, klasik hat sanatının en zor alanıdır. O yüzden çok az insan çalışır. Öğrenmek isteseler dahi kısa sürede bırakırlar. Fakat ben inatla çalışıyorum.�

Munky
20-07-07, 08:12
Hamid Aytaç ( 1891)- (18.05.1982)
Asıl adı Şeyh Musa Azmi'dir. Bu bakımdan "Azmi" imzalı bir çok yazısı vardır. Hamid, takma adı ile tanınmaktadır. Aytaç soyadını almıştır. 1891'de Diyarbakır'da doğmuştur. Tuhfe-i Hattatîn'de adı geçen Hattat Amidî yani Diyarbakırlı Seyyid Adem Efendi torunlarından Zülfikar Ağa'nın oğludur.
İlk öğrenimini sibyan mektebinde Diyarbakır meb'usu hoca Mustafa Akif Efendi'den yapmıştır. Yazı aşkı da bu hocanın eğitiminden doğmuştur. Rüşdiye mektebinde Hoca Vahid Efendi'den rik'a ve jandarma kolağalarından (önyüzbaşı) Ahmed Hilmi Efendi'den sülüs yazıyı öğrenmiştir. Ayrıca Kavas-ı Sağır imamı Said Efendi'den ve akrabasından hüsn-i hat hocası Abdüsselam Efendilerden de öğrenimini sürdürmüştür.

Resme yetenekli olduğundan askerî rüşdiye resim ve fransızca öğretmeni merhum ressam Ali Rıza Bey'in öğrencisi ressam Hilmi Efendi'den resim öğrenmiştir. Öğrenci iken Hasan Ferid Bey'in atlasından haritaları aslı gibi çizdiğinden eser, okulun müzesine konulacak değerde görülmüştür.Harb Okulu matbaası hattatlığına, sonra da Genel Kurmay serhattatı (hattatların başı) hocası Mehmed Nazif Efendi'nin ölümü üzerine bu matbaaya geçmiştir. Bu görevi yedi yıl sürmüştür. Bu görevi sırasında l. Dünya Savaşı'na rastlayan yıllarda Yıldırım Orduları Gurubu emrinde Almanya'da Berlin'de Harita Dairesi'nde bir yıl çalışmış, sonra İstanbul'a dönmüştür.

Mütarekeden sonra istifa etmiş ve "Hattat Hamid Yazı" evi diye bir işyeri açarak o tarihten sonra hep serbest çalışmıştır. Hattat Hamid Bey Türk matbaacılığına çinkografi, çelik üzerine resim ve yazı hakketme yani gravür, kabartma ve lüks baskı tekniğini de ilk getirenlerdendir.

İstanbul'da en yeni camilerden olan Şişli Camii'nin eşsiz yazıları ile bir çok evlerde, salonlarda ve işyerlerinde Mısır ve Irak'ta, hatta dünyanın her yerinde onun binlerce nefis yazısı vardır. Uzun ve verimli bir ömür süren Hattat Hamit Bey bütün İslam aleminden, hatta Japonya'dan bile bir çok öğrenci yetiştirmiştir.

Son yazılarından biri, Kırk Hadistir. Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde yazılarından bir kısmının mikrofilmleri alınarak saklanmıştır. İslam festivali için 1976 yılında İngiliz televizyonu için Süleymaniye Kütüphanesi'nde renkli bir filmi çekilmiştir. Ölümünden birkaç ay önce de İslam Kültür ve Tarih Merkezi tarafından böyle bir film hazırlatılmıştır. Ayrıca Süleymaniye Kütüphanesi arşivinde kasetlerde kendi sesinden hayat hikayesi vardır.
Mekke-i Mükerreme'de yapılmış olan son İslam Konferansında Hattat Hamit Bey'in yazdığı bir Kur'an-ı Kerim'in Almanya'da yapılmış nefis yaldızlı ve renkli bir baskısı Suudî Arabistan kralı Halid tarafından bütün İslam devlet başkanlarına armağan edilmiştir.

18 Mayıs 1982'de ölmüş, vasiyeti üzerine Karacaahmet mezarlığında Şeyh Hamdullah'ın yakınındaki kabrine, bir mi'rac kandili günü toprağa verilmiştir.

Munky
20-07-07, 08:12
İsmail Hakkı Altınbezer ( 1874)- (1946)
İsmail Hakkı Altınbezer 1874 yılında İstanbul'da doğdu. Hatat, Güzel Sanatlar Akademisi tezhib öğretmeni, tuğrakeş, müzehhib, ressam, gül yetiştiricisidir. 1946'da İstanbul'da öldü.

* Hattat Mehmet İlmi'nin oğludur.
* Mehmet Hilmi (1839 İstanbul-1923 İstanbul) Hattat, Tuğrakeş İ.Hakkı Altınbezer'in babasıdır. Mezarı Karacaahmet mezarlığında Çiçekçi Kahvesi karşısında 8. adada oğlunun mezarı yanındadır.

Munky
20-07-07, 08:12
Mustafa İzzet Efendi ( 1801)- (1876)
1801 Tosya' da doğdu. Türk hattat ve bestecisidir. Fatih Medresesi'nde öğrenime başladı ve Kömürcüzade Hafız Efendi' den ders aldı. Sesinin güzelliğiyle Sultan İkinci Mahmud' un ilgisini çekerek Enderun' a alındı. Burada altı yıl musiki, hat, dil ve edebiyat öğrenimi gördü.

Abdülmecid' in tahta çıkışına kadar sarayda kaldı. Daha sonra Eyüp camii hatibi ve padişahın ikinci imamı oldu. Anadolu ve Rumeli kazaskerliği, şehzadelere hat hocalığı ve saray başimamlığı görevlerinde bulundu.1852 yılında Saraydan ayrıldı. 1 Kur'an, 30 enam, 200 hilye ve yüzlerce levha yazdı. Hırka-i şerif, Kasımpaşa'daki Büyük Cami, Ayasofya camiindeki ve İstanbul Üniversitesi giriş kapısının bahçe tarafındaki yazılar da Mustafa İzzet Efendi'nindir.

Kendi bulduğu tarzı cedir makamında bir peşrev ile 20 şarkısı vardır. Mustafa İzzet Efendi 1876' da İstanbul' da vefat etmiştir.

Munky
20-07-07, 08:13
Arapzade
ARAPZADE

* Arapzade Ahmet Ataullah
(1719-1785 İstanbul)86. Osmanlı Şeyhülislamı, Kazasker ve Reisülülema. Arap kökenli, Kazasker Arapzade A.Bahır'ın oğlu.

*Arapzade Mehmet Arif
(1740-1826 İstanbul)97. Osmanlı Şeyhülislamı. Kazasker ve hattat. Ahmet Ataullah'ın oğlu, Mehmet Sadullah'ın babası.

* Arapzade Mehmet Sadullah
(1766-843 İstanbul)Kazasker, kadı, müderris, şair ve hattat.
Arapzade Mehmet Arif'in büyük oğlu, kazasker M.Zeki'nin babasıdır.

* Mehmet Behçet (hattat)
1857'de İstanbul'da öldü. Kazasker Mehmet Sadullah'ın torunu, Kazasker M.Zeki'nin oğludur.

* Arapzade Hüseyin Ramiz (1718-1784)
Tarihçi, tezkireci, bilgin ve Divan şairidir. Balçık'ta doğdu. İstanbul'da medrese öğrenimi gördü. Kadılık yaptı. 1784 yılında 66 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Munky
20-07-07, 08:13
Itri - (21.12.1710)
İstanbul'da doğdu.Doğum tarihi bilinmiyor. Çağdaşlarının, ölümüne tarih düşürmek amacıyla kaleme aldığı mısralar ile, bestelediği yapıtlarda güfte olarak kullandığı şiirlerin yazılış tarihlerine göre, yaklaşık 1630 ile 1640 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır. Çeşitli kaynaklarda ölümü için 1711 ve 1712 tarihleri gösterilmektedir. Asıl adı Mustafa'dır. Itrî, şiirlerinde kullandığı mahlastır. Buhurîzade Mustafa Efendi diye de anılmıştır. Buhurîzade adının kendi lakabı mı, yoksa aile adı mı olduğu bilinmemektedir. Yaşamı üstüne bilinenler de, eski ve yeni kaynaklardaki, çoğu birbiriyle çelişen bilgilere dayanır.

Zamanına göre iyi bir öğrenim görmüştür. Ustalarından birinin Hâfız Post olduğuna kesin gözüyle bakılır. Nasrullah Vâkıf Halhalî, Kasımpaşalı Koca Osman Efendi, Derviş Ömer Efendi gibi 17 yy. bestecilerinden de yararlandığı sanılmaktadır. Çağının kaynakları, onun Mevlevi olduğunda birleşirler. Mevlevi tekkelerinde okunmak üzere bir ayin ile bir naat bestelemiş olması da, bunun bir kanıtıdır. Söylentilere göre, Yenikapı Mevlevihanesi'nin o zamanki şeyhi Câmî Ahmed Dede'ye (?-1671) kapılanmış, müzik sevgisiyle Mevlevi olmuştur.

Itrî beş padişah dönemi gördü. Sultan IV. Mehmed zamanında tanındı. Huzurda düzenlenen fasıllara hanende olarak katıldı, bestelediği yapıtlarla padişahlardan büyük yakınlık gördü. Saraya girmeden önce ne tür işlerde çalıştığı bilinmiyor. Yakınlık gördüğü bir başka devlet adamı da, şiirleri ve müzik sevgisiyle tanınan Kırım Hanı I. Selim Giray'dı (1634-1704).

Müzik araştırması için ilginç yol

Itrî, IV. Mehmed'le yakınlığının bir sonucu olarak, padişahtan, kendisine esirciler kethüdalığı görevinin verilmesi dileğinde bulunmuş, bu dileği yerine getirilmiştir. Bazı kaynaklar, onun bu dileğini, İstanbul'a getirilen esirlerin ülkelerinin müziği üstüne bilgi edinmek, içlerinden müziğe yeteneği olanları da yetiştirmek istemesine bağlarlar.

Itrî uzun yıllar Enderun'da müzik öğretmenliği ve hanendelik ettikten sonra, elli yaşına doğru emekli olarak saraydan ayrıldı. Ancak, müzikteki ünü Lale Devri'nde daha da artarak sürdü.

Mustabey Armudunu yetiştirdi

Meyvecilikle çiçekçiliğe meraklı olduğu, kendi adıyla anılan İstanbul'un ünlü Mustabey armudunu ilk kez onun yetiştirdiği de söylenir. Itırdan gelen Itrî mahlası da, çiçek merakına bağlanır. Divan şairlerinden Şeyhî'nin yazdığına göre, ölümünden sonra "Mevlevihane Yenikapusu haricine" gömülmüştür. Mezar taşı kayıptır.

Şair

Itrî zamanının tanınmış şairlerindendir. Divan ve âşık tarzlarında şiirleri vardır. Naatlar, gazeller, tahmisler, nazireler, tarih düşüren beytiler ve şarkılar dışında, hece ölçüsüyle türküler de yazmıştır. Bestelediği yapıtlarda şiirlerinin pek azını güfte olarak kullanmış, Nâbî, Bakî, Nazîm, Nailî, Nef'î gibi ustaların şiirlerini bestelemeyi yeğlemiştir. Şiirlerini topladığı Divan'ı kayıptır. Şiirlerine şuara tezkirelerinde, yazma şiir derlemelerinde rastlanır. Ancak, Itrî mahlaslı bütün şiirler ona ait değildir, 1622'de ölmüş başka bir şair de aynı mahlasla şiirler yazmıştır. 17.ve 18 yy'larda Buhurîzade lakabıyla tanınmış iki müzikçi daha bulunduğu için, Itrî'nin onlarla da karıştırılmaması gerekir.

Aynı zamanda hattat

Itrî aynı zamanda tâlîk yazı yazan bir hattatır. Edebiyat ve hat öğretmeni Siyahî Ahmed Efendi'dir (?-1697). Yazdığı tâlik yazı örnekleri, Hâfız Post'un güfte derlemesine eklediği güftelerde görülür. Neyzen olduğu da söylenir. Saz eserleri bestelemesi, ney ya da başka bir saz çaldığını gösterir. Çağının kaynaklarında, kuramsal bilgilerinin çok üstün bir düzeyde olduğundan söz edilir.

En önemli üç besteciden biri

Asıl önemi besteciliğindedir. Yapıtlarıyla bir çığır açmış, Klasik Türk müziğinin kurucusu olmuştur. Ondan önceki bestecilerde, bir ölçüde de olsa, Orta ve Yakındoğu müziklerinin izleri sezilir. Bu etkiler onda bütünüyle silinmiş, Klasik Türk müziği diye adlandırılan, Osmanlı-Türk üslubu en belirgin çizgileriyle ortaya çıkmıştır. Klasik üsluba bağlı kalmış pek çok bestecide, az ya da çok, onun etkisi vardır. Itrî, Abdülkadir Merâgi ve Hammâmîzade İsmail Dede Efendi'yle birlikte, Türk müziğinin gelişimini yönlendiren üç önemli besteciden biri olmuştur.

Itrî'nin din dışı yapıtlarının başında gelen Nevâ Kâr Hâfız'ın bir gazeli üzerine bestelenmiştir. Bu yapıt çeşitli makam ve usul geçkileri uygulanarak birbirine bağlanmış ezgilerinin zenginliği yanında, kuruluşu ve titiz işçiliğiyle de özgünlük taşır. Aynı zamanda, Klasik üslubun niteliklerini de en iyi yansıtan, en özlü örneklerinden biridir. Çeşitli makamlardaki, büyük formlu öbür din dışı yapıtları, ilgili fasılların ilk akla gelen parçaları arasındadır. Din dışı küçük formlarda bestelediği hiçbir yapıtı günümüze ulaşmamıştır.

Itrî müziğe yepyeni bir hava getirmiştir. Dini muhtevalı eserleri, cami ve tekke müziği örnekleri olarak ikiye ayrılır. Teravih namazı sırasında makam değiştirme kuralı ile, camilerde müezzinlerin uyguladıkları çeşitli kuralların Itrî tarafından konulduğu söylenir. Bayram namazlarında okunan Segâh Kurban Bayramı Tekbiri, kutsal emanetlerin ziyareti sırasında okunan Segâh Salât-ı Ümmiye, Mâye Cuma Salâtı, Dilkeşhâveran Gece Salâtı, üç yüz yıldır etkilerinden bir şey yitirmemiş yapıtlardır. Özellikle ilk ikisi çok kısa birer cümle içinde oluşturdukları etkinin yoğunluğu bakımından Türk müziğinde benzersiz bir sanat gücü taşırlar.

Mevlevihanelerde, sema törenlerinde, ayinden önce okunan, Rast Naat-ı Peygamber, Itrî'nin Mevlevi müziğine en kalıcı katkısıdır. Güftesi Mevlânâ'nın bir şiirinden alınan yapıtta, güfte ile beste yetkin bir biçimde bütünleştirilmiştir. Bu naatın, bestelenmesinden sonra Mevlevihanelerdeki her sema töreninde okunması bir gelenek haline gelmiştir. Segâh Ayin'i ise, bu türün ilk güçlü örneklerinden biridir.

Günümüze ulaşan yapıtlarının çoğunda mistik bir hava vardır. Bu yönü bir ölçüde, Mevlevi olmasına bağlanabilir. Seçtiği formlar için en uygun anlatımı bulan Itrî, cami müziği olarak bestelediklerinde, derin bir dindarlık duygusunu, Mevlevi müziği yapıtlarında, tasavvufi bir içe dönüş heyecanını dile getirmiş, din dışı yapıtlarında ise, yoğun müzik cümleleri arasında beliren düşünceli ve düşündürücü bir tavrı benimsemiştir.

Sanatı değerlendirilirken, üslubunun niteliği ile yapıtlarındaki teknik özellikler birbirine bağlı iki düzey olarak ortaya çıkar. Itrî'nin müziği 17. yy'da henüz oluşum aşamaları içindeki bir müzik üslubunda "klasik" diye nitelendirilebilecek özellikler taşır. Müziğinin dengeli, oturmuş bir yapısı vardır; yapıtlarının en dokunaklı bölümlerinde bile, duygusallıktan, abartamadan, gereksiz süslemelerden kaçınmıştır, cümleleri açık seçik ve berraktır.

Yapıtlarının ezgi yapısındaki özellikler ise, sanatının ancak teknik bir inceleme çerçevesinde değerlendirilebilecek başka bir yönüdür. Hiçbir bestesinde alışılmış ezgi örneklerine rastlanmaz. Belli bir makamdaki yapıtı, başka bir bestecinin aynı makamdan bir yapıtıyla karşılaştırıldığında, o makamı çok farklı buluşlar, taklit edilmeyen, benzersiz deyişlerle işlediği görülür. Bir makama bağlı müzik cümlelerini sadece komşu perdelerden yararlanarak geliştirme kolaycılığından kaçınmış, en uzak perdelere dek uzanarak, zor olanı gerçekleştirmeyi yeğlemiştir.

Böylece ezgilerini dar bir ses alanı içinde kalmaktan kurtarmıştır. Onun müziği bu bakımdan makam ve geçki zenginliği taşır. Bu zenginlik, kullandığı usuller için de geçerlidir. Notasıyla günümüze ulaşamamış parçalarının güfteleri ile usullerini veren eski kaynaklarda, çok ender kullanılmış usullerde bile yapıt bestelediği görülmüştür.

Itrî, Şeyhülislam Esad Efendi'nin belirttiğine göre, bini aşkın beste yapmış olan çok verimli bir bestecidir. Bunların büyük bir çoğunluğu unutulmuş ya da kaybolmuştur; bugün ancak kırk dolayında yapıtı bilinmektedir. Günümüze kalan pek az yapıtıyla bile bugün de Klasik Türk müziğinin en başta gelen birkaç ustasından biri kabul edilmesi, sanatında ki olağanüstü özelliklerin bir sonucudur.

ESERLERİ:
Segâh Kurban Bayramı Tekbiri; Segâh Salât-ı Ümmiye; Dilkeşhâveran Gece Salâtı; Mâye Cuma Salâtı; Segâh Mevlevi Ayini; Rast Darb-ı Türkî Naat ve Sofyan Tevşih; Nühüft Durak; Nühüft İlahî; Nühüft Tevşih; Nevâ Kâr; 2 Pençgâh Beste; Hisar Devr-i Kebir Beste ve Aksak Semai; Mâhûr Ağır Aksak Semai; Rehavî Berefşan Beste; Buselik Hafif Beste ve Yürük Semai; Segâh Ağır Semai; Segâh Yürük Semai; Bayatî Çember Beste; Bestenigâr Darb-ı Fetih Beste; Dügâh Hafif Beste; Isfahan Zencir Beste ve Ağır Aksak Semai; Nikriz Muhammes Beste; Râhatu'l Ervah Zencir Beste; Irak Aksak Semai; Rast Aksak Semai; Nühüft Aksak Semai; Acemaşiran Yürük Semai; Rehavî Peşrev; Nühüft Peşrev ve Saz Semaisi.

Munky
20-07-07, 08:13
Mehmet İzzet Hattat ( 1929)- (28.07.1991)
Mehmet İzzet Hattat
/şair/hattat/
Irak Türkmen edebiyatı tarihinde yetişen en iyi şairle-rinden birisi diye biliriz. Mehmet İzzet Hattat yalnız bu nadide eserlerle kalmayıp ayrıca hat, resim ve çeşitli oyma işlerindeki üstün yeteneğe sahiptir.

Mehmet İzzet Hattat 1929 Ekim ayında Kerkük�te dünyaya geldi, 1936 yılında Kerkük Musalla ilk okulu-na başladı. Orta ve lise tahsilini 1948 yılında tamam-ladıktan sonra Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü�ne devam etti ve 1952 yılında buradan mezun oldu. Aynı yıl yani 1952�de Kerkük�te Öğretmen olarak tayin edildi, emekli olana kadar bu kutsal görevini başarıyla sürdürdü, Irak Türkmenlerinin kültür ve edebiyatının geleceğini her zaman düşünen ve şiirlerine eşlik eden hoyratlarının her birisi sanki bir öykü bir roman bir tablo, bir dünya bir yaşam gibiydi.Kerküklüler çok sevip saydıkları, takdir ettikleri, bu milli şahsiyetimize bir çok bilgi ve yeteneğinden dolayı üstad diye hitap ederlerdi.

1964 yılında Atlas Caddesinde açtığı hattat dükkânı akşamları adeta bir kültür evi gibi sanatçılar, Türkmen şahsiyetleri ve önde gelen iş adamları tara-fından dolup taşardı. Orası bir Türkmen yuvası sayılırdı.Onun en önemli yanı ömrü boyunca inanarak bağlandığı ve uğruna zindanlara atılarak türlü ıstıraplara maruz kaldığı milliyetçilik yanıydı.Mehmet İzzet Hattat aşk ve sosyal konular yanında dinsel şiirler de yazmış-tır. Yazdığı bu güzel şiirler yüzünden 1980 yılında hiç bir suçu olmadan Bağdat yönetimi tarafından tutukla-narak acımasız işkencelere tabi tutuldu, suçsuzluğu anlaşılmasına rağmen yedi yıl hapse mahkum edil-di.Tahliye edildikten sonra yedi yıl zarfında kendine yapılan ağır işkence sonucu yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 28 Temmuz 1991 tarihinde Kerkük�te Hakk�ın rahmetine kavuştu

Munky
20-07-07, 08:14
Necati Bey - (01.11.1508)
Edirne'de doğdu. Asıl adı İsa'dır. iyi bir öğrenim gördü. Şiirleri ve hat çalışmalarıyla tanındı. Divan kâtipliğine atanarak İstanbul'a geldi. Saray'ın takdirini kazandı. Yüzyılının büyük şairlerindendir. Şiirlerinde Türkçe kavramların, atasözleri ve halk deyimlerinin geniş yer tutması, şiirinin temel özelliği sayılmaktadır. 1509 yılında öldü.

ESERİ
Bir Dîvân'ı vardır.

Munky
20-07-07, 08:59
Abdulvahit Ahmet Küzeci - (1925)
Abdulvahit Ahmet Küzeci
/şarkıcı/
1925 yılında Kerkük şehrinde doğdu, 5 yaşından sonra Molla Hamdi�den Kuran-i Kerim dersleri almaya başladı ve okumayı öğrendi. 7 yaşındayken ilkokula gitmeye başladı ve ikinci sınıfta Kuran-i Kerim derslerinde başarı gösterdi. Öğretmeni Namık Efendi, bazı makamlar ve kolay müzik maarifini öğretmede yardımcı oldu. Küçüklüğünden beri mevlidi şeriflere katılırdı ve zevkle mollaları dinlerdi, bunlardan Molla Taha, Molla Sabır�dan çok şey öğrendi. Özel tören ve düğünlerde de hoyratlar, besteler ve şarkıları İzzetin Nimet, Reşit Küle Rıza gibi ünlü sanatçılardan dinlerdi. 1959 yılında Türkiye�ye gider ve Ankara Radyosunu ziyaret ederek burada bazı Türkmence şarkıları kaydeder. 1959 yılın-da Bağdat Radyosunda Türkmence bölümünün açılma-sı münasebetiyle birkaç Türkmence şarkı, makam ve hoyratlarla çalışmalara katılmıştır.

Munky
20-07-07, 08:59
Ali Kınık
HAKKINDA YAZILANLAR

MÜZİK DÜNYASINDA ALİ KINIK RÜZGARI

YÜREĞİ ÜLKESİ İÇİN YANANLAR, SEVDA TÜRKÜLERİNİ ÖZLEYENLER BU SESİ ÇOK SEVECEK. BİR MİLLET UYANIYOR ADINI TAŞIYAN ALBÜMDE FİRARİ SEVDAM VE BU ŞEHİR HİT OLACAK PARÇALAR

ALBÜMÜN KLİP PARÇASI
Yapımcılığını Zeybek Müziğin üstlenlendiği albüm, �Bir Millet Uyanıyor� adını taşıyor. Albüme adını veren parça aynı zamanda Attila İlhan�ın ölmeden önce hazırladığı aynı addaki kitap dizisiyle aynı çizgide bulunuyor. Türkü formatında bir marşı andıran parçanın sözleri Nihat Ergöz'e bestesi ise Kerem Özdemir'e ait.

Şarkının sözleri şöyle:

BİR MİLLET UYANIYOR

Albayrak yiğitlerin
Kanlarıyla boyanıyor
Kalk ayağa Türk'ü gör
Bir millet uyanıyor.

Türkiye Türk'ün evi
Doğu Batı Kuzeyi
Eski Dünyanın Devi
Bir Millet Uyanıyor

MEHMEDİM VE TÜRKİYEM'E RAKİP OLAN ESER
Bu parçalar içinde özellikle bir tanesinin uzun vadede kalıcı olacağını ve belki de anonimleşeceğini tahmin ediyoruz. Ses getirebilecek olan bir parça varsa o da bu parçadır...

ANADOLU

Asırlardır ağlıyor, gülmedi Anadolu,
Rahat nedir gel de sor, bilmedi Anadolu,
Artık çektiği yeter, böyle nereye gider,
Hiç bu kadar derbeder, olmadı Anadolu...

�FİRARİ SEVDAM� VE �BU ŞEHİR� HİT OLACAK PARÇALAR
�Bir millet uyanıyor� dışında albümdeki diğer parçalar da dikkat çekici. Albümün kalan parçalarının tamamının söz ve bestesi Ali Kınık'a ait. Protest bir üslup kullanılan parçaların müzik değeri tartışılmayacak kadar iyi. Özellikle �Firari Sevdam� ve �Bu Şehir� adlı şarkılar hit olacağa benziyor. Bütün parçaların alt yapısı için de büyük çaba harcandığı, Özkan Turgay gibi büyük bir ustanın imzasını taşıdığı görülüyor.

X


Halk Müziğinde Yeni Bir İkili

EZGİ MERT VE ALİ KINIK BERABERLİĞİ...!

Yıllar önce Arif SAĞ � Belkıs AKKALE, İzzet ALTINMEŞE � Belkıs AKKALE bir araya gelip düet yaparak öncülük yapmışlardır. Ancak bu ikili zaman içinde yollarını ayırmışlar ve bu konuda bir boşluk meydana gelmiştir.

İşte bu boşluğu doldurmak için özgün müzik sanatçısı ALİ KINIK ve halk müziği sanatçısı EZGİ MERT bir araya geldi.

ZEYBEK MÜZİK etiketiyle raflardaki yerini alan �BİR MİLLET UYANIYOR� albümünde EZGİ MERT ve ALİ KINIK aynı adlı parçaya düet yaptılar.

Yönetmenliğini Kerem ÖZDEMİR, Özkan TURGAY�ın yaptığı sözleri Nihat ERGÖZ�e ait�BİR MİLLET UYANIYOR�un ritmi ve melodisi ise adeta bir marşı andırıyor.

Üniversite ve lise gençlerinin �BU ŞARKI� ve �FİRARİ SEVDAM� adlı eserlere rağbet edeceği tahmin edilirken, daha önce iki albümü olan EZGİ MERT üç albümü olan ALİ KINIK�ın �BİR MİLLET UYANIYOR� albümünde toplam 10 eser bulunuyor.

Munky
20-07-07, 08:59
Alpay
HAKKINDA YAZILANLAR

Dergâhlı şarkıcı
Cemal A. Kalyoncu Aksiyon Sayı: 418


Baba soyu, Naziki Dergahı�na dayanan ve soyadını da buradan alan sanatçı Alpay Nazikioğlu, anne tarafı ise ünlü asker sülalesi Hersekli Mehmet Ali Paşa, dolayısıyla Hüsrev Gerede ve Servet Paşa�ya kadar uzanmaktadır. Nazikioğlu; Şanar Yurdatapan, ünlü Mason Üstadı Can Arpaç�la da kuzendir

- Sizi Alpay olarak tanıdık. Soyadınızı kullanmamanızın özel bir sebebi var mı?

�Evet. Uzun bir soyadı; sonra, böyle bir işle bağdaşacak bir soyad değil. Düşünüyorum da okuldayken son derece şikayetçi idim soyadımdan. Hep yanlış kullanırlardı soyadımı ve bu hiç hoşuma gitmezdi. Büyüdükten sonra o soyadının son derece köklü bir soyadı olduğunu öğrendim. Durup dururken alınmış bir soyadı değil, bunun bir kökeni, anlamı var.�


- Neymiş anlamı peki?

�Babamın dedesine ya da dedesinin babasına neyse işte, padişah Naziki Efendi dermiş. O çok nazik bir insanmış. Soyadı kanunu çıktıktan sonra bizim aile de bunu soyad olarak almış.�

Besteci /şarkıcı Alpay�ın soyadının Nazikioğlu olduğunu çok kişi bilemedi uzun yıllar; bilmeyenlerin sayısı hâlâ da çok fazla. Çünkü Alpay, bu soyadını kullanmayı yeğlemedi.

Ailesi Naziki Dergahı�ndan

Yorumcu/besteci Alpay�ın �nazik bir insan� olarak anlattığı birkaç göbek önceki büyükbabası, Naziki Dergahı�nın da kurucusudur aynı zamanda: �Padişah Topkapı Sarayı�nın yanında bir yer veriyor ona. Naziki Dergahı�nın yeri yurdu belli ama şimdi otel yapılmış oraya galiba. Ben hiç gitmedim fakat Nazikioğlu soyadının köklü, anlamlı bir soyad olduğunu öğrendiğimde hoşuma da gitti. Hatta benim kızım �Ben evlendiğimde bu soyadı bende kesinlikle yaşamalı� diye düşünüyor. Kızım sonunda Naziki Dergahı�na gidecek ama ne zaman gidecek bilmiyorum.�

Günü yaşayan bir insan olduğunu söyleyerek, şeceresine dair çok fazla bilgi edinmeyen Alpay Nazikioğlu�un, Naziki Hazretleri�nin soyuna dayanan babası Turhan Cemal Bey, Devlet Demir Yolları�nda bürokrat olarak çok uzun yıllar çalışmış ve buradan emekli olmuş birisidir. Onun da babası Cemal Bey ise çeşitli yerlerde kaymakamlık yapmış bir kişidir: �Kaymakamdı ama ne yapmış bilmiyorum.� Cemal Bey, Behice Hanım�la evlenmiş ve beş çocuk sahibi olmuştur: �Zaten ailede bütün kardeşler Cemal ismini de almışlar. Namık Cemal Nazikioğlu, çok önemli bir hukukçu idi; onun bir küçüğü Ferruh Hanım, �evlendi Anada soyadını aldı; onun bir küçüğü Ezel Cemal Nazikioğlu amcam ise Demir Yolları�nda gar müdürlüğü yaptı. Haydarpaşa Gar�ında bilet alırken portresini gördüm orada. Onun küçüğü de babam Turhan Cemal Nazikioğlu. Kardeşlerin en sonuncusu Semiha Cemal Nazikioğlu. O da hukukçu idi, Maliye Bakanlığı�nda Hazine avukatlığı yaptı.�

Sülalede, Alpay Bey�in dedesi Cemal Nazikioğlu kanadından gelenler Cemal Nazikioğlu olarak anılırken, Cemal Bey�in kardeşi kolundan olanlar da uzun yıllar Baydar, sonraki yıllarda da Baydar Nazikioğlu soyadını kullanırlar. Bu koldan gelenlerden, Mehmet Esat Bey�in Fehime Hanım�la evliliğinden doğan Nasuhi Baydar, Fransızca�dan yaptığı çevirileri ile tanınmıştır. Fahrünnisa (Yunt) ve Melek (Nurelgin)�in dışında kardeşlerden bir diğeri de, Alpay Bey�in deyişiyle Fenerbahçe�nin gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından olan Alaaddin Baydar Nazikioğlu�dur: �Ala diye bilinirdi. Meşhur Bekir, Zeki, Ala üçlüsü... Aile büyüklerim Fenerbahçe�de büyük futbolcular olmuşlar. Dolayısıyla benim de Fenerbahçeli olmam gerekir ama ben takım tutmuyorum.� Kafanızda netleşsin diye kaydediyorum, işte bu Alaaddin Bey ile Alpay Nazikioğlu�nun babası Turhan Bey kardeş çocuklarıdır.

Şanar Yurdatapan ve Can Arpaç�la kuzen

Alpay Nazikioğlu�nun anne soyu da en az baba tarafı kadar köklü bir geçmişe sahiptir: �Şöyle köklü; annemin dedesinin dedesinin dedesi, neyse, Yugoslavya kralı.�

- İsmi nedir?

�Onu da bilmiyorum. Ben öyle şeylere meraklı bir insan değilim.�

Alpay Nazikioğlu�nun annesi Daime Hanım; Şanar, Oktay, Onur ve Lale (Mansur) Yurdatapan�ın da babaları olan Korgeneral Daniyel Yurdatapan; ünlü Mason üstadı Can Arpaç�ın annesi Emine Danende Arpaç ve ayrı anneden doğan, savcılık yapmış Danış Yurdatapan�la kardeştir. Mevhibe�Servet Paşa çiftinin kızı olan Daime Hanım�ın dedesi de Hersekli Mehmet Ali Paşa�dır. Mehmet Ali Paşa�nın bir diğer çocuğu ise Atatürk�ün de yakın çevresinde bulunmuş Hüsrev Gerede�dir: �Hüsrev Gerede annemin dayısıdır. Onun çocukları var, Selçuk Gerede. Onlarda bu ailenin soyağacı mevcut. Selçuk ağabeyin çocukları Şiva ve Bennu Gerede var.�

Mevhibe Hanım�ın hayatını birleştirdiği Servet Paşa ise; muhalefeti sebebiyle, Sultan II. Abdülhamid tarafından Van�a sürülmüş Ferik Hüsnü Paşa�nın oğludur: �Van�a sürgün olup olmadığını bilmiyorum, öyle bir şey konuşulmadı ailede. Ama onun mezarı Van�da. Ve orada çok tanınmış, önemli bir adam.� Albaylıkla tuğgenerallik arasında bir rütbe olan Tuğbay Servet Paşa, Çanakkale Savaşı�nda Atatürk�le beraber savaşmış ve o savaşta Atatürk�ün göğsündeki saate isabet ettiği için yara almadan kurtulduğu şarapnel hadisesini de anlatan kişidir. Aileden çıkmış, yakın tarihimizde önemli rolü olanlardan biri de Milli Birlik Grubu üyesi Yarbay Sezai Okan�dır: �Sezai Okan�ın babası ile büyükbabam kardeş çocukları oluyorlar.�

Aslında yedi göbektir İstanbullu olan Alpay Nazikioğlu, böylesi bir ailenin tek çocuğu olarak, 20. yüzyılın ortalarına doğru Ankara�da dünyaya gelir. Yaz aylarını ailesiyle birlikte İstanbul�da geçiren Alpay, iki yaşlarına kadar yaşadığı hadiseleri hatırlayabilmektedir. O günlerden hatırına gelenlerden biri, babasının ona anlattığı at hikayeleridir: �Babam öyle hikayelerle uyuturdu beni.� Ondaki hayvan sevgisi de buradan kaynaklanmaktadır: �Benim hayatım, 3,5 yaşımdan orta okul sonuna kadar at üstünde geçti. Ankara�da, Saraçoğlu Mahallesi�ndeki çayırlarda ata binerdik. İsmet Paşa da at bindiği için, rastlaşırdık.� Hayatının daha sonraki döneminde, çok uzun süre ayrı kaldığı için ata binmeyi unutan Nazikioğlu, yaşıtlarına göre oldukça yaramaz sayılabilecek bir çocukluk geçirir: �Mesela yakma merakım vardı. Eve misafir gelir �evler sobalı o zaman� üç dakika sonra misafirin kürkü sobanın üzerinde. Akla hayale gelmedik haşarılıklar... Bir sandal gezisinde şemsiyeyi alıp denize atıyordum mesela. Ağaçların tepesindeydim her dakika. Kafam yarılır, gözüm patlar... böyle bir durum.� Bütün bunlara rağmen, baskı yapılmayan, demokratik bir aile ortamında, özgürce büyütülür o.

- Yaramazlığın sebebi neydi sizce?

�Hiperaktif birisi olmak. Tatminsizlik... Ama her yaşın gereği var. Çocuk çocukluğunu yaşamalı bence. Yaşayamazsa, ileri yaşlarda yaşamaya çalışıyor. O zaman da yakışık almıyor. İnsan her şeyi yaşayabilmeli, hele bir de erkek çocuksa...�

Bu yaramazlıklar arasında ilkokula başlayan küçük Alpay, ortaokulu da aynı yerde, Ankara Koleji�nde bitirir: �Orada da korkunç yaramazdım tabii.� Ortaokuldan sonra babası Turhan Bey, onun, ancak devlet okulunda �adam olacağını� düşünerek kaydını önce Atatürk Lisesi�ne yaptırır: �Biz, kızlarla beraber okuduğumuz için çok şık giyinirdik. Orada baktım, hırpani birtakım çocuklar; yamalı pantolonlar, parçalanmış ayakkabılar... Bana böyle uzaydan gelmiş gibi bakıyorlar. Teneffüs oldu, yanağından kan damlayan bir çocuk geldi ve beni bilek güreşine davet etti. �Peki� dedim. Küt diye yendim onu. İyi top oynadığım için hemen sınıf takımına çağırdılar beni. Ertesi gün sınıf maçında 4�5 gol attım. �Kolejli kolejli� diye yıkılıyor Atatürk Lisesi. Orada ismim �Kolejli� idi o zaman.� Alpay Nazikioğlu�nun Atatürk Lisesi�ni kendine uydurması uzun zaman almaz: �Sınıf dünyanın en uslu sınıfı idi. Ben sınıfa uyum sağladığımdan itibaren portakal kabukları havada uçuşmaya başladı. Sınıf tarihe geçti. Ben daha sonra milli takım kamplarına katıldım.�

Genç Milli Futbol Takımı�nda

Yüzme, Uzakdoğu sporları, koşu gibi branşlarda başarılı olan Alpay Nazikioğlu, futbolda da kısa sürede dikkat çeker ve Ankarademirspor�da futbol oynamaya başlar. Ardından, Gençlerbirliği�nde devam ettirir, profesyonel futbol yaşamını. Böylece, lise öğrencisi iken Genç Milli Futbol Takımı�na seçilir: �Orada, A Milli Takım oyuncularından bir kısmının yaşları, Genç Milli Takım�da oynatılmaları için küçültüldü. Turnuva İzmir�de yapıldı ve ben gol kralı oldum. Ve beni 16 kişilik kadroya seçtiler.� Onunla beraber Fenerbahçeli Akgün, Beşiktaşlı Coşkun Taş, Ercan Ertuğ da vardır kadroda. Kaleyi ise Varol korumaktadır. Kadroya seçilir seçilmesine ancak bu sefer derslerde devamsızlık yapması problem olmaktadır: �Fevziye Abdullah Tansel adında meşhur Sıfırcı Fevziye lakaplı bir hocamız vardı. Çok iyi, çok katı disiplinli bir hoca. Dersi sevmiyorsun yani. Çocuklar dersi kaynatmak için �Alpay gol atmış� falan diye gazeteleri getiriyorlar, bu çıldırıyor. �Alpay sınıfta kalacak� diyor.� Hocanın kendisini sınıfta bırakacağına kesin gözüyle bakan Alpay Nazikoğlu, oradan ayrılır ve Gazi Lisesi�ne geçer. Lise diplomasını, sınıflarını kayıpsız geçtiği buradan alır. Ardından, biraz da babasının isteğiyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ne yazılır: �Ailelerin yanlış birtakım yönlendirmeleri, seçimleri var. Ben hukukçu değilim. Hukukçuyum ama hukukla uğraşmadım. Müzikle uğraşıyorum. İlkokulda iken babam bir ağız armonikası getirmişti bana. Ben o ağız armonikası ile ne kadar melodi biliyorsam, hepsini çalıyordum. Şimdi, o ailenin/ailemin uyanıp, beni konservatuara vermeleri lazımdı. Ben herhalde süper bir müzisyen olurdum. Şimdi bana �Sen Türkiye�nin en iyi yorumcususun. Artı bir de Türkiye�nin en iyi müzisyeni olsaydın, kötü mü olurdu� diyorlar. Uyanmamış bizimkiler.�

Kendisine kalsa idi mimar olmayı tercih edecek olan Alpay Nazikioğlu�nun, ailesinin ondaki bu müzik yeteneğini fark edememesine rağmen, sanatsal yanları da gelişim gösterir bir taraftan: �İnsanın içinde, dünyada yapabileceği birtakım şeyler var. Önemli olan, insanların, o içlerindeki yetenekleri harekete geçirmesi. 1980�lerin sonuna doğru bir tarihte, biraz rahatsız olduğum için evde kalmak durumunda idim. Birkaç günden sonra sıkıldım ve kızımın evdeki profesyonel yağlı pastelleri ile resim yapmaya başladım. Beğenenler oldu. Benim de hoşuma gitti. Sonra yağlıboya yapmaya başladım. Koleksiyonerler çok para verdi ama ben satmadım. Resim bittiği zaman nasıl yaptığıma ben de şaşıyorum ama... Ben ressam değilim. Mesela bir tane resimli roman yaptım şimdi. Demek ki insan, zamanı geldiğinde içindeki birtakım şeyleri harekete geçirebiliyor.�

Alpay Nazikioğlu, tam da burada, eğitimin Türkiye�deki kalitesizliğinden ve insanları asıl olmak istedikleri değil de başka alana itmesinden yakınıyor: �Resim ve müzik toplumların yaşamında çok önemli. Hele müzik... Toplumları, dinledikleri müziklere göre tasfiye ediyorlar. Kaliteli müzik dinleyen çağdaş, kötü müzik dinleyenler ilkel diye. Doğru bir kıstas. Çünkü, hayatın her anında ve her alanda var müzik. Sonra evrensel bir dil. Sen şimdi lisedeki öğretimle müzisyen yapamayacağına göre müzikten anlayan, iyi ve kötüyü değerlendirebilen bir toplum gayreti içinde ol. Multi trilyoner bir arkadaşın evine gidiyoruz. Evinde aşşağılık bir resim... Ancak manav dükkanında görürsün o resmi. 500 milyon liralık bir çerçeve yaptırmış ve asmış. Resimden anlasa o resmi duvarına asmazdı mesela.�

Milli Birlikçi Sezai Okan da aileden

Hukuk fakültesinde derslere girmeyen, sadece imtihan olduğu günlerde ders çalışan �tembel� öğrenci Alpay Nazikioğlu, hukuk eğitimini kazasız ve belasız bitirir ve �Eylülde Gel�mek zorunda kalmaz. Nazikioğlu, hukuk fakültesinde iken, Türkiye�de de tarihi bir olay vuku bulur: �27 Mayıs 1960 İhtilali, bir demokrasi hareketi idi. Yapılmış tek askeri harekettir. Ondan sonra yapılan askeri hareketlerle eş değerde tutuluyor bugün. Hiç ilgisi yok. Ondan sonra yapılanlar bana göre faşizan hareketlerdir. 27 Mayıs�ın ne Kenan Evren�in, ne de başkalarının yaptıkları ile ilgisi yok. 27 Mayıs�ı yapanlardan, akrabam da olan bir tanesine (MB Üyesi Sezai Okan) dedim ki �Bak, biz hukuk okuyoruz. İhtilal güçle yapılan bir şeydir. Başarıya ulaştığı anda da meşrudur. İhtilalin kanunu budur. Siz neyin muhakemesini yapıyor, neyin meşruiyetini kanıtlamaya çalışıyorsunuz.� Fakat daha sonra hukukçular onları yönlendirdi. O Köpek, Bebek Davaları saçma şeylerdi.�

Demokrat Parti�nin, uygulamaları ile buna zemin hazırladığını düşünen Nazikioğlu, o ihtilali gerçekten yaşayanların, gerçekleri yazmadıklarını ve söylemediklerini de düşünmektedir bugün.

Bir ülkenin yasalarla yönetilmesinin, o ülkenin hukuk devleti olduğunu göstermediğini; Türkiye�ye hukuk devleti diyebilmek için yasaların hukukun ruhuna uygun olması gerektiğini, bu olmadığı için de, Türkiye�nin hukuk devleti sayılamayacağını söyleyen Alpay Nazikioğlu, okula devam ederken yapmayı düşündüğü halde, sırf bu sebeplerden dolayı, hiç avukatlık yapmaz. 16 yaşında başlayıp, bir zaman sonra babasının ona söylediği şu sözler nedeniyle futbolu da devam ettirmez: �Oğlum, çok başarısız bir sporcusun. Yarın Fenerbahçe ile maçınız var, sen eve 4�te geliyorsun. Sonunda sen bu işi yapamazsın. Başarı; eğer Allah bir adama dünya çapında bir yetenek vermişse, o adam Türkiye çapında başarılı olabilmişse o demek değildir. Sen çok yetenekli bir adamsın ama önem vermiyorsun. Ya dans et, eğlen, ya da spor yap.�

Alpay Nazikioğlu, kararını verir. Lise yıllarında, arkadaşları arasında söylediği özellikle yabancı şarkılarla bilinen Nazikioğlu, kuzenini dinlemek üzere gittiği bir programda, kuzeninin talebi ile orada bir şarkı söyler, o da sahnenin arkasından. Böylece, onun için sanat yaşamı başlamış olur. İlk kez 1964 yılında, hukuk fakültesinin son sınıfında iken, Ankara�daki Büyük Sinema�da sahneye çıkar: �O ana kadar hakkımda bir sürü spekülasyonlar yapılıyordu. �İşte bu adam çok çirkin, cüce, kambur. Onun için kendini göstermiyor� diye. Oysa ki ben meşhur olmak istemiyordum. Benim söylediğim şarkılar Türkiye�de bir numara oluyordu. (Hakikaten de, o dönemlerde yerli/yabancı şarkı listeleri ayrı olmadığından ilk üç sırada hep Alpay�ın yorumladığı şarkılar yer alır, onun ardından da ünlü Beatles sıralanırdı.) Sokakta yürürken �İşte Alpay� denmesi bana bir şey ifade etmiyordu. Kim ne derse desin, aldırmıyordum yani.� Kendisini çok uzun süre gizleyemediği için sahneye çıkan Alpay, mikrofon tutmasını dahi bilmemektedir:

�Sahneye çıktığımda mikrofon tutmasını da bilmiyordum. Her şeyiyle o kadar muhteşem bir konserdi ki, onlar benim acemiliğimi üzerimden aldı. O dönemde konser biletleri 2,5 lira iken bizim konserin biletleri 25 lira idi. Satışa sunulduğu günün ertesinde karaborsaya düşerdi biletler.� Alpay Nazikioğlu, 1964�te başlayan sahnedeki hayatını neredeyse 40 yıldır başarıyla devam ettirir. Fecri Ebcioğlu�nun Eylülde Gel�i başta olmak üzere Ayrılık Rüzgarı, Maria, Senin İçin gibi dillerden düşmeyen beste ve yorumlar da müzik tarihindeki yerini alır: �Valla bir ayırım yapmak istemiyorum onlar arasında. Belki 50�den fazla şarkım Türkiye�de bir numara oldu ama ben kendimi, şunu mu yapsam daha çok satar ya da daha çok beğenilir diye hiç şartlandırmadım. Kendi zevkimi, kendi içtenliğimi yansıttım. Kendi sevdiğim şeylerin toplumla da paylaşılmış olması bana hem gurur hem de büyük mutluluk verdi, veriyor da. Ama yaptığım bir şeye esir olup da onun gölgesinde hiç yaşamadım. Ben yeni şeylerin peşinde koşan bir insanım.�

- Nelerden besleniyorsunuz daha çok?

�Aşktan besleniyorum tabii ki ama illa aşktan beslenmek için oturup da birtakım fırtınalı aşklar yaşamak gerekmiyor.�

- Evliliklerinizi konuşalım biraz da. Üç evlilik yapıyorsunuz...

�Dört tane.�

- İsimlerini alabilir miyim?

�Hayır. İsim de söylemem. Boşver. Dördüncü evliliğim sürüyor, o kadar.�

- Üç çocuğunuz var biliyorum, doğru mu?

�Doğru. Onları da konuşmayalım.�

Askerliğini de 1966 senesinde Mamak Muhabere Okulu�nda yapmaya başlayan Alpay Nazikioğlu, ardından Milli Savunma Bakanlığı�nda görevlendirilir: �Ankara�da kalmak istiyordum. Tayinim Savunma Bakanlığı�na çıktı. Tabii ki torpille. O zaman herkes torpil yaptırıyordu.� Milli Savunma Bakanlığı Halkla İlişkiler Grup Başkanlığı İş ve İşçi Münasebetleri Şubesi Kısım Amiri olarak askerliğini bitiren, gidecek vakit bulamamasına rağmen sinemayı özel meraklarının başında sayan Nazikioğlu, spor ve şimdilerde resim yapmayı da bu listeye eklemektedir: �Sosyal konularda birtakım şeyler okuyorum ama çok fazla okuyan bir insan olduğum söylenemez. Müzik tabii bende hep aşk olarak yaşamıştır. Müziğe muhtaç olmadan yaşamak için çok uğraştım. Ancak o da beni müziğe bağlı kıldı.�

Son sözü de yine Alpay Nazikioğlu�na bırakalım: �Sonu düşünmek kötü bir şey. Çünkü kimse ölmek istemiyor. Herkes hayata dört elle sarılmış ama herkes de dört nala ölmek için çabalıyor. Çünkü herkesin birtakım beklentileri var gelecekten. Onun için ne dönüm noktası düşündüm hayatımda, ne de köşe dönmeyi. �Helal olsun� deyip yaptığım, trilyonlar tutarında yardımlar var. Ondan da pişman değilim. Çünkü hayat geliyor, geçiyor, gidiyor kardeşim. Haysiyetle yaşamak önemli olan.�

AÇIKLAMA

Bizim soyumuzda Sabetaylık yoktur

Sayın Mahmut Çetin Bey,
X İlişkiler ve Boğaz�daki Aşiret isimli kitaplarınızı okudum. Bazı yanlış bilgilendirmelerin ve gazete, magazin dergileri kaynaklı kitaplarınızdaki bilgilerin gerçek ve makbul arşivlerin incelenmesi sonunda ortaya çıkmadığına emin oldum.

Bendeniz, Şanar, Lale, Alpay, Can ile ata birliği olan bir kişiyim. Çok şükürki, bizler Osmanlı'dan başlıyarak (15'ınci yy sonlarından) bu yana Bosna Hersek'in mavi ve yeşilini, al zemin üstündeki ay ve yıldızla bezemiş insanlarız. Geçmişimizden hiç bir zaman kaçmadık. Bogomil kökenli bir Boşnak olduğumuzu da asla unutmayarak bu milletin asli unsuru olarak o'na bağlı kaldık.

Bildiğiniz gibi Osmanlı Dünya devleti olmasını topraklarına Bosna�yı 1463te Hersek'i de 1480�de katmasıyla başlamıştır. Bosna ve Hersek Osmanlı için bir serhat eyalet ve askeri karargah olmuştur. Osmanlı'nın Fatih Sultan Mehmet'ten Karlofça Andlaşması süresindeki hemen hemen tüm sadrazamları Bosna Hersek kökenlidir. Bosna Hersekliler Avrupalıların adlandırdıkları gibi "Türk'ten daha Türk" tür. Bu zaman dilimi içinde ve sonraları Anadolu�da. Osmanlı tebaası içindeki hangi millet bu özelliği taşır. Bogomil kökenliler "boşnaklar" İslam�ın bayrağını yaklaşık 600 yıldır taşımaktadırlar. Onların İslam anlayışı Bektaşilikten başlıyarak 1826�dan sonra Nakşibendilikle sonuçlanır. Ama bu dergahların şu andaki Bektaşi ve Nakşibendi dergahları ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Her iki dergahta özünü Ahmet Yesevi�den alır.

Alpay'ın baba tarafı Naziki�dir. Aile bu dergahın kurucularındandır. Hepizin ata dedesi Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-stocevic tir. (İstoliçeli Ali Paşa). O'nun aile kökeni ise bogomil güney slavdır. Ailenin başlangıcı Mürtedan Paşadır. Bu aile dünya genetik literatüründe (Obrenknezevic-Mahmutbegovic-stoceic) diye geçer. Ailenin Kavalalı, Tepedelenli, Sokollu ve en son Mısır Burci çerkez sultanı Kansu Gauri ile kan bağı vardır.

Aile eski Bosna krallığındaki mevcut 12 asil aileden biridir. Galip Ali Paşa Rızvanbegovic Sultan 2'inci Mahmut tarafından Osmanlıya bağlılığı ve Kavalalı İbrahim Paşa�yı Kütahya önlerinde durdurmasının mükafatı olarak ödüllendirilmiş kendisi Bosna Hersek dışında hiç bir görevi kabul etmeyince Hersek Bosna�dan ayrılarak 18 sene bağımsız vezaretle kendisine verilmiştir. 1851�de Osmanlı yanlış bilgilendirme sonucu (Serasker Ömer Lütfü Latas Paşa tarafından) görevden alınmış padişahın haberi olmadan katledilmiş, tüm mal varlığına Latas Paşa tarafından el konulmuş ve bu yanlışlık 4 sona sonra anlaşılıp aileye iadei itibar edilmiştir.

Bizim soyumuzda Sabetaylık yoktur.

Aile genelde Mevlevi veya Nakşibendidir. 28-30 Nisan arası Çanakkale 18 Mart Üniversitesinde yapılacak "Uluslararası Bosna Hersek Sempozyum"unda Galip Ali Paşa'nın vakfiyesi ve vasiyetnamesi de açıklanacaktır. Bu vasiyetname 20. yy İslam anlayışının en kabul edilir belgesidir. Bu yazılı belgede olduğu gibi; Bizler "Haktan gelenin halka gitmesi" ve "Hak için halkla beraber olmak" düsturlarıyla yetiştik.

Galip Ali Paşanın 4 kızı ve 4 oğlu vardır. Kızları Habiba (Divan Şairlerimizden), Şakire, Emine ve Uma Hanımdır. Erkek çocukları ise Zülfikar Nafiz Paşa (ki bunun oğlu Hersekli Arif Hikmet=Divan Şairimiz ve Kamil Paşadır.) İkinci oğlu.Elhac Hafız Mehmet Rıdvan Paşa�dır. Ankara, Amasya, Urfa Mutasarrıflığı yapmış ve Osmanlının en sıkışık döneminde Mostar Mutasarrıfı yapılmış ve Osmanlı bir gecede Bosna Hersek'i Avusturya�ya bırakıp çekilince felç geçirmiştir. Hastalığından dolayı Anadolu�ya dönemeyen bu paşaya Avusturya hükümeti ölünceye kadar general maaşı bağlamış ve ölünce Mostar�da askeri merasimle top atışları arasında Karagöz Camiine gömülmesini sağlarken Avusturyalı generalin söylediği sözler bugün tüm arşivlerde kayıtlıdır. "Ölen asker düşmanımızdı O bir Osmanlı idi. Ama önemi yok O'çok şerefli bir askerdi. Bunun için bu merasimi yapıyoruz."

Üçüncü oğlu Rüstem Beydir. (Miralay) aynı zamanda Rifat mahlası ile yazan Divan şairidir. Bir kızı vardır. Hasene Hanım ondan olan torunlar şu anda Bursa�da şerefli ve onurlu hayat sürmektedirler. Galip Ali Paşa�nın 1948�de doğan 1903�te Erzurum�da ölen en küçük oğlu Ferik Mehmet Ali Paşadır. Hanımı Mahinur Hanım�dır. Mahinur Hanım, Yüksel Söylemez�in annesi Saliha Hanım�ın halasıdır. Ferik Mehmet Ali Paşa ve Mahinur Hanım�ın 2 kız dört erkek evlatları olur. Kızları Mevhibe (Fatma Münire) bu hanım Ferik Hüsnü Paşanın oğlu Servet Paşa (tugbay rütbeli) evlenir ve ondan Korgeneral Mehmet Daniş (Daniyel) Yurtatapan (bunun çocukları: Şanar, Oktay, Onur, Lale ) olur.

Dana Yurdatapan bu kişi değerli bir hukukçudur eşi Nezihe hanımdır.( evlatları Birsen ve Fatma) Emine Danende Hanım bu Mehmet Halit Arpaçla evlidir (bir oğlu vardır: Can Arpaç) Ayşe Daime bu da Nazikioğlu Turhan Cemal Bey�le evlidir (oğlu şarkıcı Alpay).

Ferik Mehmet Ali Paşa�nın ikinci kızının ismi Ayşe Fahriye�dir. Kocası Albay Halil Nasır Berkay�dır. Bunun da 4 çocuğu vardır. İbrahim Adnan Berkay, A.Mehmet Ali Berkay, Lamia Nezahat Berkay. Ferik Mehmet Ali Paşa�nın en büyük oğlu. Abdülhat Mehmet Ali�dir. (Benim anneannemin annesinin babası olan İsmail Bey�in babasıdır) Abdülhat Bey�in 1'inci eşinden tek oğlu İsmail Bey�dir. İsmail Bey�in eşi Fatma Hanım�dır. Fatma Hanım, Rıdvan Bey�le Zübeyde Hanım�ın kızıdır. Rıdvan Bey, Galip Ali Paşa Rızvanbegoviç�in kendisinden büyük iki abisinin torunudur. Bu iki abinin adı tarihte Hacı Mustafa Bey (İstoliçe kaptanı) ve Hacı Mehmet Ali Bey (Hacun) olarak geçer. Hacı Mehmet Ali Bey�in karısı Kavalalalı Mehmet Ali Paşa�nın kızı Fatma Hanım�dır. Rıdvan Bey�in karısı Zübeyde Hanım da Galip Ali Paşa�nın kızı Uma Hanım�la meşhur Boşnak beyi Mehmet Firdus'un çocuklarıdır. Bu hanımefendi anne ve baba tarafından tam Boşnaktır. Rızvanbegovictir.

İsmail Bey�in tek evliliği vardır. 2 oğlu Ali Namık ve Ömer olmuştur. Alp soyadını taşırlar ve kızları Nazife Hanım ve Vasfiye Hanımdır.( Nazife Hanım benim anneannem Abide Hanım�ın annesidir. Kocası ise yine meşhur bir Boşnak ailenin oğlu olan Yusuf Bey�dir. Yusuf Bey�in annesi Devlet Hanım�dır ve Devlet Hanım Bosna�nın büyük ve asil ailelerinden Babiçler�in kızıdır. Yusuf Bey ise Bosna�nın meşhur ailelerinden Kadiç'lerdendir. (Alikadiç de denir) Vasfiye Hanım'ın kızı Nedime Hanım tarafından ise Ahmet Tarık Tekçe, Necip Tekçe ve Cemil Tekçe gelir. gördüğünüz gibi ailede sabetaycı değildir. Ferik Mehmet Ali Paşa�nın, ikinci oğlu Besalet Gerede�dir. Çocuksuz vefat etmiştir. Soyadı Yatağan�dır. Çanakkale�de ve Kurtuluş Savaşı�nda Kuvayi Milliye�de büyük hizmetleri olmuştur.

Üçüncü oğlu Ahmet Ziya (üç evlilik yapmış birincisi Nazife Hanım bundan oğlu Ali Rıdvan, ikinci eşi Zehra Hanım bundan kızı Emine Fethiye Sarper. Üçüncü eşi Zahide Tozan bundan çocukları Zeynep Vedia Bayman, M. Galip Tozan, Süleyman Faik, Ayşe Refiye Sezen�dir.)

Ferik Mehmet Ali Paşa�nın son oğlu da Hüsrev Gerede�dir. Kendisi Ali Kemali Bey�in kızı Lamia Hanım�la evlidir. 2 oğlu olmuş. Faruk ve Selçuk� Selçuk, Canan Gerede ile evlidir. Şima ve Bennu kızlarıdır.

Sayın Mahmut Çetin Bey,
Kitabınızda ayrıca dikkat ettiğim başka bir noktada Ferik Mehmet Ali Paşa�dan Hersekli diye bahsetmeniz. Hersekli tanımlaması bölge olarak doğru ama aile lakabı olarak yanlıştır. Hersekli lakabı en son Hersek dükü Stephan Hersek ve ailesinin kullanabileceği bir lakaptır. Bu aile İslamiyet�e geçtikten sonra Hersekli olarak anılmışlardır. Bunlardan biri de Dük'ün oğlu Sadrazam Hersekli Ahmet Paşa�dır. Başka bir konu da gerek Ferik Hüsnü Paşa�dan gerekse Ferik Mehmet Ali Paşa�dan Sultan Abdülhamit�e karşıtlıklarını belirtirken suçlar bir ifade kullanmanız. Sizin de bilmek zorunda olduğunuz gibi Osmanlı Sultanları kafese girip sarayda yaşamaya başladıkları andan itibaren Osmanlı�nın çöküşü başlamıştır. Çünkü sultanlar veliahtlarını da eğitilemez olmuşlardır. Sultan Abdülhamit de kafeste çok uzun süre yaşayan vehimi literatüre hastalık olarak geçmiş bir sultandır. Ve sultanlığının ilk 5 yılında yaptığı hatalar ve İngiliz yanı politikası ile Osmanlı�yı ne denli zorlukların içine soktuğu tüm dünyanın malumudur. Osmanlı askeri teşkilatında padişahla farklı düşünen paşalar her zaman olmuştur. Ama bu onların vatanseverliğinden hiç ödün vermez. Çünkü Mehmet Ali Paşa Osmanlı�nın en son zamanlarında Yenipazar�daki tüm askerlerin komutanıdır. Yine kendisi Ermeni isyanlarında Erzurum�daki redif alayının ve Muş'un komutanıdır. Zor şartlarda görev yaptığı Erzurum�da 1903�te vefat etmiş olup Murat Paşa Camii avlusunda gömülüdür. Erzurum�da eli açıklığı, vatanseverliği, hoşgörüsü ve dini inancı ile Erzurum halkı ve bölgenin tarihini yazan tarihçilerce takdir edilir.

Demek istediğim kısaca şudur. Bizler tüm Rızvanbegovic torunları Bosna Hersek�in mavi ve yeşilini al zemin üzerindeki Ayyıldız�la bezemenin onurunu taşımaktayız. Atalarımızın bogomil kökenli güney slav olmasından hiç gocunmayarak bu vatanın asli unsuru olarak şerefle bu bayrağı 550 senedir taşıyoruz.

Evet ben de müslüman olmayan bir beyle evliyim. Ama bu benim dini inancıma ve bu Cumhuriyetin çocuğu olma hasletimi engellemez.
Sonsuz saygılarımla�
Hacer Mirgül Eren Griffe

Munky
20-07-07, 09:00
Artaki Efendi ( 1885)- (1948)
(1885-1948) Selanik�te dünyaya gelen Artaki Efendi�nin asıl soyadı Terziyan�dır. Ailesi tarafından İstanbul�a tıp tahsili yapması için gönderilen Artaki Efendi, küçük yaşlardan beri ilgi duyduğu müsiki ile meşgul olmuş, tıp tahsilini ihmal ederek müsiki üstadlarından ders almayı tercih etmiştir. Besteci Selânikli Ahmed Bey�den musiki eğitimi alan ve Türk musikisinin inceliklerine vakıf olan Artaki Efendi, �Koklasam saçlarını bir gece tâ fecre kadar�, �Haniya sen benimdin, niye döndün sözünden�, �Ruhumda bahar açtı onun bülbülü sendin�, "Haniya sen benimdin, niye döndün sözünden" adlı şarkıların bestekarıdır. ( ) Artaki Efendi�nin çok duygusal ve cana yakın olduğu, bu sebeple arkadaşları tarafından �Candan� lakabıyla çağrıldığı söylenir.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
20-07-07, 09:00
Astik Efendi ( 1858)
Bestekar. 1858�de İstanbul Ortaköy�de dünyaya geldi. Müzikle küçük yaşlarda ilgilendi. Dayısı Mofses Papazyan ve Aris Ohannesyan Efendi�den ders alan Astik Efendi, zamanının en iyi nota yazan bestekarlarındandı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
20-07-07, 09:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1787.jpg
Aşık Hüdai ( 1940)
Aşık Hüdai (Sabri Orak)
1940 yılında Maraş� ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir.

İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır.

DUYGULAR DÖNÜŞTÜ SÖZE

Erenler Zehir Getirin
Balınan Öldürmen Beni
Bağrıma Diken Batırın
Gülünen Öldürmen Beni

Hiçlik Aleminde Mestim
Varlık Sevdasını Kestim
Yokluk Benim Eski Dostum
Malınan Öldürmen Beni

Yar Diyerek Yana Yana
Can Teslim Ettik Canana
En Yakınım Kıysın Bana
Elinen Öldürmen Beni

Bir Aşktır Düştü Özüme
Yanarım Kendi Közüme
Leyla Görünüp Gözüme
Çölünen Öldürmen Beni

Duygular Dönüştü Söze
Yanık Seda İşler Öze
Dertli Dertli Vurup Saza
Telinen Öldürmen Beni

Hüdaiyim Daldım Gama
Saldı Beni Demden Deme
Asın Kesin Yüzün Amma
Dilinen Öldürmen Beni

Munky
20-07-07, 09:01
Bach
Johann Sebastian Bach

(Eisenach, 1685 - Leipzig, 1750)

Gelmiş geçmiş en büyük besteci ve orgculardan biri olan Johann Sebastian Bach, müziğin matematikçisi olarak da bilinir.

1685 yılında orgculuk yapan Johann Ambrious�un en küçük oğlu olarak dünyaya gelen Johann Sebastian 10 yaşında yetim kaldı. Bunun üzerine Ohrdruf�a giderek klavye ve org konusundaki ilk eğitimini ağabeyi Johann Cristian�dan aldı. 1700�de San Michel kilisesinde koroda çalışmaya başladı. 3 yıl boyunca bu görevde kaldı. Bu sırada orgcu George Böhm�den çok şey öğrendi. 18 yaşında Arnstadt�taki Neueskirche�ye orgcu olarak atandı. 1707 yılında kuzeni Maria Barbara ile evlendi. En güzel eserlerinden biri olan Re Minör Toccata ve Füg�ü (BWV 565) bu dönemde bestelemiştir. 1708�de Weimar sarayında işe başladı. Dük Wilhelm�in isteği üzerine, daha çok org üzerine yoğunlaştı. 1717�de dinî bestelere fazla ilgisi olmayan Anhalt-Köthen Prensi Leopold�un müzik yönetmeni olunca, oda ve orkestra müziğine ağırlık verdi. Birçok keman-piyano, viyola, gamba-piyano sonatı besteledi. Brandenburg Konçertoları�nı da 1721�de Köthen�de tamamladı.

1720�de eşini kaybeden Bach, 1721�de 20 yaşındaki Anna Magdelena Wilcken ile ikinci evliliğini yaptı. Bu sırada Köthen�de müziğe olan ilgi azalmış, Bach�in hayat şartları kötüleşmişti. Yeni iş aramaya başlayan Bach, San Thomas kilisesinde koro yöneticisi oldu ve ömrünün sonuna kadar bu görevi devam ettirdi. Bu dönemde 250�nin üzerinde kantat besteledi.

1740 yılında gözleri az görmeye başlamıştı. Bunun üzerine Haendel�in de sağlığını berbat eden John Taylor�a iki kez ameliyat olduktan sonra, ömrünün son yıllarını tamamen kör olarak geçirdi.

Bach yaşarken, org virtiözü olarak ün yapmıştı, müziği ise eski tarz olarak görüldüğünden, besteci olarak pek sevilmedi. Zamanında Telemann�in ününün yanına bile yaklaşamadı. Günümüzde yüzlerce eserinin yayınlanmasına rağmen, hayattayken sadece 12 eseri basılmıştır. Bach eserlerinin bugün bilinmesindeki en büyük pay ünlü besteci Mendelssohn�a aittir.

Bach ömrü boyunca hiç ara vermeden, bitmek bilmeyen bir verimlilikle beste yapmıştır. Müzik tarihinde en çok eser veren bestecilerin başında gelmektedir. Verimliliğini aile hayatında da sürdüren Bach�in 2 eşinden toplam 20 çocuğu olmuştur.

Müziği polifonik olarak eşsizdir. Barok olduğu kadar, Rönesans döneminden de izler taşır. Armoni ve melodi mükemmel olarak dengelenmiştir. Bach�in eserlerinde Fransız ve İtalyan müziğinin sentezini bulmak mümkündür. Hayatı boyunca Almanya dışına çıkmamış biri için yakaladığı kozmopolitlik ilginç bir durumdur. İtalyan yanını Vivaldi�nin Almanya�da yayınlanan eserlerini inceleyerek, Fransız yanını ise Almanya�da yaşayan Fransız klavsenci Froberger�den almıştır.

Hayatı boyunca opera dışındaki her türde eser vermiştir. Konservatif yapısından dolayı hiçbir yenilik yapmamasına rağmen; çalıştığı her türde en üst seviyeye ulaşmıştır. Wagner�e göre o, tüm müzik tarihindeki en büyük bestecidir.

Munky
20-07-07, 09:01
Bethoven ( 1770)- (1827)
Ludwig van Beethoven

(Bonn, 1770 - Viyana, 1827)

Üzerinde çalıştığı her müzik formunda reform yapan tek besteci olan Beethoven, müzik tarihindeki en büyük isimlerden biridir.

Beethoven ailesinin kökleri Belçika�da bulunan Brabant�a dayanır. Dedesi Köln elektörünün hizmetine şarkıcı olarak girince Bonn�a yerleşmiş, daha sonra ise hiç beste yapmamasına rağmen müzik direktörü olmuştur.

Alkole karşı olan zaafıyla bilinen Beethoven�in babası Johann da saray müzisyeniydi. Aynı Mozart�ın babasının yaptığı gibi oğlunun yeteneklerini sömürmek istemişti; ancak Beethoven�in güçlü kişiliği buna hiçbir zaman izin vermedi. Daha sonraki donemde Beethoven�ın ihtilalci kimliğinin oluşmasında çocukluğunda gördüğü baskının rolü büyüktür. Beethoven kendisini saray veya aristokrasinin değil bütün herkesin sanatçısı olarak görüyordu. Bu nedenle ömrünün çok kısa bir bölümünde sarayın hizmetinde çalışmış, bağımsız güç olarak kendi ayaklarının üzerinde kalmıştır.

İlk müzik eğitimini babasından aldıktan sonra, 1779�da Christian Gottlob Neefe�yle çalışmaya başladı. 1783�te ilk bestesi olan Dressler�in Marşı Üzerine Çeşitlemeler Neefe�nin yardımıyla yayımlandı. 1786�da Viyana�ya yaptığı ziyaretin ardından, annesinin olumu üzerine Bonn�a geri döndü ve Kont Walstein�ın hizmetine girdi. 4 yıl boyunca kontun orkestrasında viyola çaldı.

1792 Bonn gezisinde Beethoven�in bestelerini gören Haydn, Ludwig�i beraber çalışmak için Viyana�ya davet etti. Bu davet üzerine Viyana�ya yerleşen Beethoven ölene değin bu şehirde yaşamıştır. Müziğin iki büyük isminin anlaşması kolay değildi. Bu nedenle Beethoven, Haydn ile uzun süre çalışma imkânı bulamadı. Besteci olarak tekniğini geliştirmek için Schenk�ten, kontrpuan ustası Stephansdom�dan ve Albrectsberger�den müzik tekniği; Salieri�den vokal kompozisyon dersleri aldı.

1798 yılında Beethoven işitme problemleri yaşamaya başladı. Bu tarihten itibaren 21 yıl boyunca hiç kimseyle iletişim kurmadı. Ancak 1819 yılına gelindiğinde yazarak insanlarla diyalog kurmaya başladı. 21 yıl boyunca çekilen yalnızlık çok derin acılar yaşamasına neden oldu. Beethoven bütün senfonilerini işitme problemi yaşamaya başladıktan sonra bestelemesi de dikkate değer bir olaydır.

Beethoven ömrü boyunca birkaç kadını sevmesine rağmen hiç evlenmemiştir. Bunlar içinde evlenmeye en çok yaklaştığı ve en çok sevdiği Ölümsüz Aşık�tır. Kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte bu kadının, Frankfurtlu bir tüccarın karısı olan Antonie Brentano olduğu sanılmaktadır. Sevdiği kişiye kendini bütünüyle veren Beethoven, Diabelli Varyasyonları�nı Ölümsüz Aşkı�na adamıştır.

Beethoven her sabah gün ağarırken uyanır, öğlen üçe kadar çalışırdı, Yemeğin ardından yaz, kış demeden kar da yağsa, çok da sıcak olsa mutlaka 2-3 saat süren öğleden sonra yürüyüşlerine çıkardı. Bu yürüyüşler sadece dinlenme ve rahatlama amaçlı değil; ayni zamanda müziği için ilham bulmak içindi. Bunun ardından evine dönen Beethoven, geceleri çok nadiren eserleri üzerinde çalışır, genellikle kitap okurdu. Saat onu geçmeden ise mutlaka uyumuş olurdu.

Beethoven hayat boyunca zatürre, tifo, erythema gibi birçok hastalıkla mücadele etmek zorunda kaldı. 1826�da kardeşi Karl ile Gneixendorf�ta yaptığı tatilin ardından Viyana�ya dönüşünde, siroz hastalığı iyice ilerlemiş, yataktan kalkamaz olmuştu. 26 Mart 1827�de hava iyice bozmuş, durmadan yağmur yağıyordu. O sırada akan büyük bir şimşekle Beethoven�in odası aydınlandı. Aynı anda, yumruğunu havaya kaldıran Beethoven�in gözleri birkaç saniyeliğine hayata meydan okurcasına açıldı, ve ardından bir daha açılmamak üzere kapandı. Doktorlar bunun Beethoven�in anlamlı bir hareketi değil, sadece ışığa karşı bir tür refleks olduğunu söylemektedirler. Beethoven yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı bir cenaze töreninin ardından Wahring mezarlığına defnedildi. 1888�de ise naaşı Viyana Merkez Mezarlığı�na Schubert�in mezarının yanına aktarıldı.

Beethoven�in 9 senfonisi, 5 piyano konçertosu, bir keman konçertosu , bir piyano keman ve çello için üçlü konçerto, 32 piyano sonatı ve birçok oda müziği eseri bulunmaktadır. Sadece 1 opera bestelemiştir. Orijinal ismi Elonore olan Fidelio operası en güzel operalardan biridir. Beethoven�in başarıyı yakaladığı en önemli yapıtları ise senfonileridir. İlk senfonisini 1800 yılında tamamlamıştır. Eroica isimli 3. senfonisini Napolyon�a adamıştır. Bu dönemde Napolyon birçok ülkeyi, o ülkelere bağımsızlık getireceğini vaat ederek işgal ediyordu. Napolyon kendi yazılarında bunun sadece savaşa girdiği ülkenin direncini kırmak için bir taktik olduğunu söyler. Napolyon�un kendini imparator ilan etmesinin ardından Beethoven ithafını geri çekti. 9. senfoni ise gelmiş geçmiş en iyi senfoni olarak değerlendirilebilir.

Beethoven yavaş çalışan bir müzisyendi. Üzerinde çalıştığı eseri oya gibi işlerdi. Taslakları incelendiğinde başlangıçta önemsiz gibi görülen çalışmalar, sonunda eşsiz bir esere dönüşür, minuet mükemmel bir scherzo olurdu. Müziği, ifade gücü ve teknik olarak çok üst seviyedir. Daha enerjik ve dinamik eserler üretebilmek için Mozart�ın müziğindeki eleganslıktan uzak durmuştur. Ayrıca Mozart�ın müziğinde pek görülmeyen bilinçaltı dünyası Beethoven�in yapıtlarında önemli bir yer tutar. Eserleri klasik formda olmakla birlikte, özellikle Op. 109 piyano sonatıyla beraber Romantik Döneme geçişi hızlandırmıştır.

Hakkında yazılanlar

1.Eroika Ludwig Van Beethoven'in Fırtınalı Yaşamı
Fan S.Noli
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

"Beethoven Fransız Devriminin çocuğudur" Romain Roland- Kitabı büyük ilgiyle okudum. Beethoven'le ilgili her şeyi iyi bildiğimi sanırdım. Bu kitapta benim için yeni olan pek çok şey var." Jean Sibelius- Kitabı gerçekten büyük heyecanla okudum... Bu Beethoven literatürüne gerçek bir katkıdır." Thomas Mann- Kitap bir din adamının vaazı ya da bir aziz öyküsü değil, birinci sınıf bir eleştirmenin ve biyografi yazarının yapıtıdır. Başından sonuna büyük bir zevkle okudum." G. Bernard Shaw-

Munky
20-07-07, 09:01
Bülent Fevzioğlu
Kıbrıs Türk Müziği

Bülent Fevzioğlu, (1995), "Bir Tutam Ezgi". (belgesel-siir)

Ilk kitabini 1987 yilinda (Sancili Kan Yumagi-siirler) yayimlayan sair ve gazeteci-yazar Bulent Fevzioglu, dokuz yil sonra "Bir Tutam Ezgi" adini verdigi -belgesel- calismasinda bir doneme damgasini vurmus muzik gruplarimizdan "SILA-4" u anlatti.

Kibris Turk Pop-Folk muzigimizde onemli bir kilometre tasi olan SILA-4 muzik grubumuzun butun eserlerinin notalari ile yer aldigi kitap cesitli roportaj, dusunce yazilari, haber kupurleri ve orijinal boyutlari korunan plak / plak kapaklari resimleriyle zenginlestirilmis.
SILA-4 grubu uyelerinden besteci-sozyazari merhum Raif Denktas'in anisina ithaf edilen "Bir Tutam Sevgi" kultur tarihimizin ilgi cekici yanlarini da ortaya koyuyor.

Eserleri:
�Kibris Türk Halk Edebiyatinda Destanlar ve Agitlar Üzerine Bilgiler-Belgeler-Arastirmalar, Cilt II.

Munky
20-07-07, 09:02
Charles Aznavour ( 1924)
Charles Aznavour(Varenagh) (1924 ) Ermeni asıllı Fransız ses sanatçısı. Paris�te doğdu. Ermenistan�ın UNESCO nezdindeki daimi temsilcisidir. Birçok şarkının sözlerini yazdı, besteledi. (Les co medrens), (Les Aventures). Ayrıca, sinemada birçok filmde rol aldı. Piyaniste Ateş (1960), Tobruk�a Bir Taksi (1961), Postacı Savaşa Gidiyor (1966) ve Şapkacının Hayaletleri (1982).

1950 ve 60�lı yıllarda sık sık Türkiye�ye gelerek Türkiye ve Türkleri çok sevdiğini, yabancı ülkelerde Türkiye�ye verdiği desteği her fırsatta açıklayan Aznavour, ilerleyen yaşlarında bu sözlerinden çarkederek soykırım iddialarına başladı. Ermeni terör örgütlerini de destekleyince mesleğine gölge düşürdü. Şubat 1999�da Belçika'ya film çevirmek için gittiğinde, Brüksel'de bulunan sözde ermeni soykırım anıtını ziyaret etti. Lxells belediye başkanı Yves De Jonghe D'ardoye ile anıtın bulunduğu alana gelen Aznavour, Türklerin bir buçuk milyon ermeniyi öldürdüğü yolundaki yazıların bulunduğu anıtın altında bir konuşma yaptı. Aznavour'u, Belçika basını yakından izlerken, olay Belçika'da yaşayan Türkler'in tepkisini çekti. Ermeni anıtı, 1997'de Lxells belediyesinin izni ile dikilmişti. Hürriyet gazetesi yazarlarından Tufan Türenç, bir yazısında, eskiden çok sevdiği iki sanatçıdan birinin Aznavour olduğunu, o yıllarda bu adamın ermeni kökenli olduğunu aklına dahi getirmediğini ifade ederek, Aznavour'un müziği bırakıp barışı dinamitleyenlerin arkasında yer almasını anlayamadığını söylüyor. Tufan Türenç, bu konuda şöyle diyor; "1970'lere geldiğimizde Charles Aznavour ile bütünleşen dünyamızda depremler başlıyordu. Ermeni saldırıları başlayınca bizim ilahımız olan bu adam, sağduyunun yanında yer alacağına barışı dinamitleyenlerin safına katılıyordu. Bu davranışı bizi can evimizden vuruyordu. Sonra da giderek hızlanan ermeni terörünün hamileri arasına katılarak bizden iyice kopup gidiyordu. Katillerle aynı safları paylaşmak, zamanla onun müzik yaşamını da etkiliyordu. O dev Aznavour, bu pis politikaya bulaştıkça sanat açısından eriyordu. UNESCO'nun büyükelçilik payesine sahip olmasına rağmen, ideali barış olan bu örgütün ilkelerine de ihanet ediyordu. Barışı değil savaşı, kanı, tarihten husumet çıkarmayı amaçlayan ermeni teröristlerin eylemlerini destekliyordu. Son olarak da Fransa'daki ermeni soykırımı yasa tasarısının çıkışını büyük bir mutlulukla karşılıyordu. Ve bizim için tamamen ölüyordu." ( )
Aznavour'un gençlik yıllarında Türkler hakkında yazdığı bir şiiri, Ermeni yazarlardan Yervant Gobelyan tarafından Türkçe�ye tercüme edilmişti.

Bir Türk dosta mektup
Senin ayağında bir diken var,
Kardeşim,
Benim yüreğimde bir tane senin için,
benim için de her şeyi güç kılıyor rahatsız.
Gülün dikenleri var el atılınca korur
bir kan damlası oluşabilir parmağın ucunda,
ama eğer dikkat edilirse
o kendi güzelliğini bağışlar
renk ve koku verir günlerimize
hatta damaklarımızı okşar
doyumsuz lezzetiyle.
Ben gülleri severim
dikenleri hep olacak
bundan kaçınılmaz
kardeşim...
Eğer sen karar verseydin
yüreğimdeki dikeni çekmeye
ayağındaki dikende beraber
çıkıp kaybolacaktı kendiliğinden
ve biz ikimiz senle ben
özgür olacaktık
ve kardeş...

Charles Aznavour

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
20-07-07, 09:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3019.jpg
Cinuçen Tanrıkorur ( 20.02.1938)- (28.06.2000)
20 Şubat 1938�de Fatih � Mutaflar�da doğdu. Babası Zaferşan Tanrıkorur, oğluna kendi isminin Kazan Türkçesindeki tam karşılığı olan ve galib, muzaffer anlamına gelen Cinuçen ismini koydu. Müzik eğitimine, İstanbul Belediye Konservatuarı Türk Mûsikîsi Bölümünde Münir Nurettin Selçuk�un öğrencisi olan amcası Mecdinevin Tanrıkorur�un, kendisine 2.5-3 yaşlarından itibaren meşk etmesiyle başladı. Daha ilkokul çağlarında, Sultan III. Selim�in Sûzidilârâ makamındaki yürük semâîsini okuyor, Mehmet Akif�in Çanakkale Şehitleri'ne isimli mersiyesi ile birlikte Yahya Kemal, Mehmet Emin Yurdakul ve Nihal Atsız gibi şairlerin şiirlerini baştan aşağı ezbere okuyabiliyordu. Eyüp Mûsikî Cemiyeti başkanı bestekâr ve kemanî Mustafa Sunar�ın ud öğrencisi olan annesi sayesinde ud ile tanıştı. Kendi kendine ud çalmasını ve daha sonraları beste yapmasını öğrendi. Besteciliğe ise 14 yaşında Ferahnâk makamında oldukça parlak bir sazsemâîsi ile güftesi Fuzûlî�ye ait Şevkefzâ makamında bir şarkı besteleyerek başladı.

Cinuçen Tanrıkorur, sırasıyla İtalyan Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (MSÜ) Yüksek Mimarlık bölümünü bitirdi. Daha sonra İmar ve İskân Bakanlığı Marmara Bölge Planlama Dairesinde şehirci mimar olarak devlet hizmetine girdi ve Ankara'ya yerleşti. 1973'te TRT Ankara Radyosu TSM Şube Mdl. Görevine getirildi ve burada 1982'deki istifasına kadar programcılıktan daire başkanlığına kadar çok çeşitli görevlerde bulundu. Konya�da Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi�ne bağlı Müzik Eğitimi Bölümünü kurdu. 1989 yılında, irsî olan böbrek hastalığı dolayısıyla Kültür Bakanlığı tarafından ABD�ye gönderildi ve burada 117 eser besteledi. Ayrıca bu süre içerisinde Maryland ve Princeton üniversitelerinde örnekli iki konferans vermiş, iki büyük makale yazarak Turkish Music Quarterly dergisinde yayınlanmış, hocası Garino'nun tavsiyesine uyarak öğrendiği eski yazıyı geliştirmek için dostlarına eski harflerle sürekli mektup yazmış, dahası, ABD'li hattat Muhammed Zekeriya'dan hat dersi almıştır. Bu dönemden sonra hastalığı sürekli artan Tanrıkorur, toplam sekiz ameliyat geçirmiştir ve bunların üçü ise henüz mimarlık öğrencisiyken yakalandığı kanser sebebiyledir. Tanrıkorur, yaklaşık bir aydır yattığı hastanede iyice ilerleyen hastalığı dolayısıyla 28 Haziran 2000�de vefat etmiştir.

Batılı anlamda ilk ud metodu ile Türk mûsikîsi üzerine sayısız makalenin yazarı olan ve İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve az Arapça bilen Tanrıkorur�un yurt içinde ve dışında verilmiş pek çok tebliğ ve konferansı vardır. Bestelediği eserlerin sayısı 500 civarındadır ve bunların içinde kendi terkîbi olan Şedd-i sabâ, Zâvil-Aşîran ve Gülbûse makamlarındaki klasik fasıllar; Bayatî-Araban, Evcâra, Zâvil-Aşîran ve Nişâburek makamlarında Mevlevî Ayinleri; 63 makamlı Kâr-ı Nev�eda, Fuzûlî�nin 54 mısralı Müseddes�inden bir kâr, Yahyâ Kemal�in �Süleymaniye�de Bayram Sabahı, Itrî, Mehlika Sultan ,Sonbahar ve Nihal Atsız'ın "Geri Gelen Mektup" gibi uzun şiirlerinden yeni formlarda eserler; Günaydınım, Turnalar, Kiralık Konak Film Müziği ve Tarla Dönüşü / Köyde Sabah gibi tanınmış eserleri, na�t, durak, şuğul ve ilahiler, klasik ve yeni formlarda saz müziği eserleri ile yurt içinde ve yurt dışında ödüllendirilmiş besteleri de vardır. Fransız radyosunca uzun çaları(LP) yapılan ilk klâsik Türk müziği sanatçısı olan Tanrıkorur, Tayland�dan ABD�ye, İsveç�ten S. Arabistan ve Fas�a kadar 22 ülkede davet üzerine solo ud ve ses resitalleri, konferans ve semirlerler vermiştir. Tanrıkorur�un basılmış Biraz da Müzik ile Müzik Kimliğimiz Üzerine Düşünceler adlı kitapları mevcuttur.

Cinuçen Tanrıkorur Albümleri

§ �Cinuçen Tanrıkorur I�, Kervan Plakçılık
§ �Turquie - Cinuçen Tanrikorur, Lute / Oud, Male Vocal�, Ocora - OCD 580045, C 5580045 (1986)
§ �Cinuçen Tanrikorur / Murat SalimTokaç / Fahrettin Shükrü Yarkin: Turquie - Fasil - Concert De Musique Classique Ottomane�, Le Chant Du Monde - CMT 2741013 (1995)
§ �Cinuçen Tanrıkorur�un Bestelerinde Yahya Kemal�, İstanbul Kültür ve Sanat Ürünleri, A.Ş., (1996)
§ �Cinuçen Tanrıkorur�un Bestelerinde Aziz Mahmud Hüdâyi�, İBB, (1996)
§ �Şedd-i Sabâ Faslı ve İlâhiler�, İBB, (1996)

Munky
20-07-07, 09:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/332.jpg
Çekiç Ali ( 1932)
1932 yılında doğan Çekiç Ali'ye, "çekiç" lakabı; çevikliği ve ataklığının yanı sıra, saz çalışındaki canlılık, dinamizm ve aciliteden dolayı verilmiştir. Kırşehir yöresi türkü ve bozlaklarının isim yapmış usta icracılarından biridir Çekiç Ali...Hemen hemen tüm plak ve kasetlerinde "Kırşehir'li Çekiç Ali namıyla anılan sanatçımız, aslen Kaman'ın Meşe köyünden ve asıl soyadı da Ersan'dır. Henüz çocuk yaşlarında iken köy odalarında saz çalmaya başlayan sanatçıya büyükleri tarafından takılan bu lakap o kadar yaygınlaşmış ki, asıl adı olan Ali'nin önüne geçerek, adeta asıl ismi olmuş.
O yıllarda İstanbul'da faaliyet gösteren bir plak şirketi, Çekiç Ali'ye ait bir plağı izinsiz basıp çoğaltarak piyasaya sürer. Çekiç Ali'nin haklı itirazına ise, tam bir "şark kurnazlığı" üslubu ile "senin adın Çekiç Ali değil ki, sen Ali Ersan'sın" diyerek güya kendince sahtekarlığına bir kılıf uydururur. Bunun üzerine Ali Ersan da, halk arasında maruf ve meşhur olan Çekiç Ali ismini hukuki yolla resmileştirerek Çekiç soyadını alır ve yeni adı "Ali Çekiç" olur. Evet, Kaman'ın Meşe köyünden Ali Ersan'ın "Kırşehirli Çekiç Ali" olmasının kısa hikayesi böyle...

Tabi hikayenin özü, "Kırşehirli Çekiç Ali'yi Kırşehir türkü ve bozlaklarının usta sanatçısı" haline getiren o uzun, çileli ve yorucu hayatın ayrınıtılarında gizli. Şöyle yürek sızlatan bir saza sahip olmanın henüz hayal olduğu günlerde "tokaç" ı saz yaparak kendince türküler çalıp söylemeye başladığı yıllardan itibaren bu hayat gerçekten o kadar yorucu ve sıkıntılarla doludur ki, Çekiç Ali'nin o hassas ve ince kalbi bütün bunlara öyle çok uzun bir süre dayanamayacak ve henüz otuz beş yaşında ilk ciddi uyarışını yapacaktır.
Hacı Taşan'dan dört yıl sonra, Neşet Ertaş'tan ise dört yıl önce dünyaya gelen Çekiç Ali, 1973 yılının yazında Ankara Yüksek İhtisas Hastanesi'nde kalbinden ameliyat olur ve bu ameliyattan iki yıl sonra geçirdiği beyin felci onu aramızdan ayırır. Bir sanatçı için henüz olgunluk döneminin başları sayılabilecek kırk bir yaşında 13 Eylül 1973'de hayata gözlerini yuman Çekiç Ali, kıvrak, atak sazı; içli ve yanık sesi ile söylediği türkülerle elbette gönlümüzde yaşamaya devam edecektir. Bu kadar kısa bir hayata bunca türküyü, bozlağı sığdırmak bir tarafa, ancak ayda yılda bir, bir kaç türküsünün yayınlandığı devlet radyosu ve belli sayıda basılmış 45'likler dışında hiç bir imkanın olmadığı yıllarda "meşhur ve usta sanatçı Çekiç Ali" olarak isim yapmak pek de kolay olmasa gerek.
Çekiç Ali, bu seriden daha önce yayınlanan Muharrem Ertaş ve Hacı Taşan ustaların albüm metinlerinde de söylediğimiz gibi, ekmeğini yöre düğünlerinde saz çalıp türkü söyleyerek kazanan abdal aşiretine mensup bir sanatçı olarak, Orta Anadolu abdal müziği geleneğinin önemli halkalarından birini teşkil eder. Bu, Muharrem Ertaş Okulu'nun Hacı Taşan'la birlikte en yetkin temsilcisi sıfatıyla Çekiç Ali'ye haklı bir ün kazandırır.

Gerçi Çekiç Ali'nin, bir Hacı Taşan gibi Muharrem Usta'nın dizinin dibine oturarak birlikte bozlaklar, türküler meşk etmişliği, birlikte düğün dernek kurmuşluğu yok ama, 1980'li yıllara kadar, "yaşayan en büyük Abdal"sıfatıyla Muharrem Usta'nın manen tesirinde kalmamış, onun çalıp söylediğinden etkilenmemiş aşiret mensubu sanatçı bulmak hemen hemen imkansız. Ayrıca bir akrabalık da söz konusu ve Muharrem Ertaş, Çekiç Ali'nin eşi Fatma Hanımın dayısı. Muharrem Ertaş, "ustaların ustası" diyebileceğimiz Yusuf Usta ve dayısı Bulduk Usta'dan tevarüs ettiği geleneğin o kadar güçlü bir temsilcisidir ki gah bir silah gibi patlayan, gah bir gök gürlemesi gibi uğuldayan o parlak ve tiz sesini dinleyip de etkisinde kalmamak elbette mümkün değil.

Çekiç Ali de, her gerçek sanatçıda gördüğümüz gibi, bu etkiyi kendi iç dünyasında yoğurarak kişisel zevk ve üslup süzgecinden geçirmiş ve ustasını taklit etmeyen, ama ondan aldığı ilhamla yeni bir zevk ve güzellik peşinde olan bir sanatçı portresi ortaya koymuştur. Bu portre oldukça başarılı ve pek çok yönden de orijinal bir sentezdir aynı zamanda.
Çekiç Ali'nin sanatının, başta Muharrem Usta olmak üzere, Hacı Taşan ve Neşet Ertaş'la olan benzerlik ve farklılıklarının neler olduğuna da kısaca değinmekte fayda var. Zira uzaktan ve genel bir bakışla birbirlerine çok benzer gibi görünen bu sanatçıların bu sanatçıların birbirleriyle olan benzerlikleri ve farklılıkları aslında oldukça önemli ve/ fakat uzun bir bahistir. Önemlidir; çünkü bizde müzik, özellikle halk müziği alanında, bu anlamda bir üslup tahlili bugüne kadar yapılmadığı için, farklılıklar, nüanslar ve incelikler üzerine kurulu bir sanat olan müziği gerçek boyutları ile kavramakta zorlanıyoruz.

Muharrem Ertaş, Hacı Taşan ve Neşet Ertaş'ta ayrı ayrı karşımıza çıkan bazı özellliklerin belli ölçülerde Çekiç Ali'de bir arada bulunduğunu görüyoruz. Onda bir Muharrem Ustadaki heybeti, Hacı Taşan'daki sanatsal derinliği ve Neşet Ertaş'daki yaratıcı yeteneği bekli bulamayabiliriz, fakat Çekiç Ali'yi farklı ve kendine has kılan özelliklerine baktığımızda şunları görürüz : Onun sesi, kelimenin tam anlamıyla lirik, duygulu ve yanık bir sestir. Çok yumuşak bir gırtlağı vardır ve yöre müzisyenlerinin hepsinde karşımıza çıkan ses çarpmaları, orijinal gırtlak nağmeleri, titretme ve triller, kelimenin telaffuz ve vurgularındaki hususilik Çekiç Ali'de en rafine şekliyle karşımız çıkar.

Fakat onun asıl orijinal yönü, saz çalma teknik ve üslubunda kendini gösterir. Çekiç Ali'nin sazından bazan uda, bazan cümbüşe benzer sesler duyarız ve teller üzerindeki parmakların ve tezenenin kelebekler gibi uçuştuğunu hissederiz. Çekiç Ali'nin 1960'lı yıllarda, Bayram Aracı ile birlikte son derece seri ve hızlı bağlama çalmayı yaygınlaştıran sanatçılardan biri olduğunu da söyleyelim. Bu tavır ve edanın özellikle oğlu Aydın Çekiç'te devam ettiğini görüyoruz. Aydın Çekiç, sesi ve bağlaması ile Kırşehir yöresi türkü ve havalarının günümüzdeki başarılı icracılarından biri olarak sanatını sürdürmektedir.

Çekiç Ali de, ustası Muharrem Ertaş, arkadaşı merhum Hacı Taşan ve üstad Neşet Ertaş gibi çok küçük yaşlarda yöre düğünlerine "çalgıcı" olarak giderek meslekte kendini yetiştirmiştir. Neşet Ertaş, babası olmadan tek başına düğün çalmaya ilk olarak Çekiç Ali'nin yanında gittiğini söylüyor. Yöresel tabirle düğünlerde "çalgıcılık" yapmanın; çalıp çığırmak dışında ellerinden fazla bir iş gelmeyen bu insanlar için yegane meslek, meşguliyet ve aynı zamanda da iyi bir rızık kapısı olduğunu söyleyelim.
Düğün çalmanın dışında, yöre folklorik oyunları ve müzikleriyle de ilgilenen Çekiç Ali'nin 1969 yılında İstanbul'da düzenlenen ulusal bir yarışmada ekibine kazandırdığı bir de birincilik var. Özel bir bankanın düzenlediği 9.Halk Oyunları Festivali'ne katılan Kırşehir halk oyunları ekibinin başında elinde sazı ile Çekiç Ali vardır ve birinciliği Kırşehir ekibi kazanır. Bu başarıda şüphesiz Kırşehir halay ve oyunlarının güzelliği yanında, bu halay ve oyunları ustaca çalan ve türkülerini başarıyla icra eden Çekiç Ali'nin bireysel katkısını gözardı etmemek gerek.

Çekiç Ali, mektep medrese görmemiş, doğuştan getirdiği Allah vergisi sanatçılık yateneğini uygun şartlarda ve ortamlarda geliştirerek kendi kendini yetiştirmiş "alaylı sanatçılar" kuşağına mensup bir sanatçıdır. Bu geleneğin diğer ustaları gibi o da içinde doğup büyüdüğü toplumu ve bu toplumun neşesini, hüznünü, ağıdını, oyununu, eğlencesini dile getirmiştir. Bunu da sanat yapmak için değil, çalıp okumayı tabii bir hayat tarzı olarak benimsediği için yapmıştır. Tabiilik (doğallık) ve kendiliğindenlik (spontane), Çekiç Ali'nin üslubunun en belirgin ik özelliği sayılabilir.

Çekiç Ali'nin hem sesinde, hem sazında öylesine kendine has bir renkle karşılaşırız ki, bu daha ilk müzik cümlesinde kendini hemen belli eder. Başta Muharrem Usta olmak üzere Hacı Taşan'ın, Neşet Ertaş'ın da okuduğu bazı türküleri ve havaları (Biter Kırşehir'in Gülleri Biter, Acem Kızı vb.) tamamen kendine has bir tavırla yorumlayarak, adeta okuduğu her eserin altına kolay kolay silinemeyecek güçlü bir imza atar.
Sazını sesine, sesini de sazına öylesine yakınlaştırır ki, sazla sesin birlikteliği ve iç içeliği oldukça etkileyici bir müzik dili ortaya çıkarır. Söyler gibi çalan, çalar gibi söyleyen bir üslup...Çekiç Ali bağlamayı Muharrem Ertaş ve Hacı Taşan'dan biraz farklı bir stilde ve karar sesini klavyedeki ikinci oktav "re perdesi" ne taşıyarak çalar. Muharrem Ertaş'ın sürekli, Hacı Taşan'ın ise zaman zaman yaptığı boş alt teli (la perdesi) karar sesi kabul eden icra şekli yerine " re üzeri" icrayı tercih etmiştir. Neşet Ertaş'ın da -daha çok Bayram Aracı'dan hareketle- bu tarzı benimsemesi ile, "bozuk düzen bağlama" da (la-re-sol) "re üzeri" icra büyük bir yaygınlık kazanır. Yöre tavrının icrasına ve acilite göstermeye daha uygun gelebilecek bu tarz, aslında sanatçıya sunduğu ses alanı itibariyle öbürüne göre daha sınırılı imkanlara sahip olmasına rağmen, bugün yöre sanatçılarının bu tarz icrayı benimsemiş durumdalar.

Çekiç Ali'nin repertuvarının önemli ölçüde anonim türkü ve ağıtlardan oluştuğunu görüyoruz. Sözleri kendisine ait hemen hemen hiçbir türküsü olmadığı gibi, kendisinin "havalandırdığı/ müziklendirdiği" bir eseri de yoktur bilindiği kadarı ile. Bu tesbitin Muharrem Ertaş ve Hacı Taşan için de geçerli olduğunu söyleyelim. Aslında Neşet Ertaş bu alanda da bir çığır açarak klasik türkü ve bozlak formunda sayısız eserin söz ve müziklerine imza atmış bir sanatçıdır.

Çekiç Ali'nin okuduğu türkülerin bazıları (Acem Kızı, Aziziye gibi) yöre müzik kültürünün ağırlıklı karakteristik ezgileri olmakla beraber, çoğu da oyun türküleri ve oyun havalarından oluşmakta. Ağıtlar ise, yörede yaşanmış acılı, trajik olaylar üzerine söylenmiş anonim söz ve ezgilerin yanı sıra, en çok da Toklumenli Aşık Said'in (1835-1910) ve Aşık Said'in oğlu Aşık Seyfullah'ın (1896-1968) şiirleri üzerine söylenmiş ağıt / bozlaklardan ibaret. Kızılırmak, Doğar Yaz Ayları, Sarı Yazma Yakışmaz mı Güzele vb. bozlaklar bunlardan bazıları. Muharrem Ertaş Okulu'nun üç önemli isimlerinden biri olan rahmetli Çekiç Ali'yi de böylesine derli toplu bir şekilde ilk defa müzik kamuoyuna takdim eden elinizdeki bu albüm ile, elbette başta büyük usta Muharrem Ertaş olmak üzere, "bozlak" geleneğinin çağımızdaki üç büyük ustasını ( Hacı Taşan, Çekiç Ali ve Neşet Ertaş) tüm Türk ve dünya müzikoloji ve etnomüzikoloji çevrelerine tanıtmış bulunuyoruz. Yalnız bir noktayı önemle vurgulamak isterim: Geleneksel kapalı toplum yapılarını mümkün olduğunca korumaya çalışarak herkesle dost ve kardeşce yaşamayı sürdüren ülkemizin çeşitli yörelerindeki abdal aşiretleri, müzik itibariyle öyle zengin bir potansiyele sahipler ki bu zenginliğin ülke müzik ve kültür birikimine mutlaka dahil edilmesi gerekiyor.

Bu sanatçılar, Orta Asya kökenli ozanlık / bahşılık geleneğinin -Anadolu topraklarındaki tarihi, sosyal ve kültürel ilişkilerin şekillendirdiği yeni tarz ve üsluplarıyla- çağımızdaki en özgün temsilcisidir aynı zamanda.
Bu ekolü günümüzde amatör ya da profesyonel olarak sürdüren o kadar çok sanatçı var ki, isimlerini altalta sıralamak bile sayfalar tutabilir. Tabi bu sanatçılardan yarınlara kimler kalacaktır, şimdiden söylemek mümkün değil. Ancak şu kadarını söyleyelim ; bu öylesine gür ve gümrah bir damar ki, her geçen gün biraz daha gelişip serpilerek Anadolu Türk Müzik Kültürü içindeki ağırlıklı yerini korumaya devam etmektedir. Elbette değişen ve artan dozlarda yozlaşmayı, dejenerasyonu ve başkalaşmayı da bünyesinde taşıyarak.

Munky
20-07-07, 09:03
Daimi ( 1932)
Aşık Daimi (İsmail Aydın). Aşık Daimi 1932 yılında İstanbul'da doğdu, aslen Erzincan'ın Tercan ilçesindendir. Ali Babaoğullarından Baba Daimi, Birinci Dünya savaşı sıralarında İstanbul'a göç etmiştir. Aşık Dami'nin iki dedesi de saz şairiydi o nedenle saz çalmayı ve söylemeyi kolayca öğrendi. Bir süre sonra da kendi deyişlerini okumuştur. İstanbul'dan ayrılarak bir süre baba diyarında kalan aşık 1950 yılında evlendi iki kızı ile iki oğlu dünyaya geldi. 1962 yılında bir daha dönmemek üzere İstanbul'a yerleşti.

TRT Genel Müdürlüğü'nce açılan sınavı kazandı. O tarihden sonra kaşeli sanatçı olarak görevini sürdürdü. Zaman zaman yurtiçi ve yurtdışında konserler verdi.En çok bilinen eserleri : Ne ağlarsın , seherde bir bağa girdim , bir seher vaktinde.......

Bir Seher Vaktinde

Bir Seher Vaktinde İndim Bağlara
Öter Şeyda Bülbül, Dil Yarelenir
Bakmaz Mısın Sinemde Dağlara
Derdim Dökmeye Dil Yarelenir

Boş Geçirmeyelim Gel Bu Çağları
Dolaşalım Sahraları Dağları
Bir Gün Gazel Döker Ömrün Bağları
Eser Sam Yelleri Dal Yarelenir

Daimi�yim Yanar Aşkın Çıragı
Dostun Muhabbeti Cennet Otağı
Ancak Şu Dünyada Derdim Ortağı
Sazım Figan Eder Tel Yarelenir

xxxx
Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim

Ne Ağlarsın Benim Zülfü Siyahim,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.
Göklere Erişti Figânım Ahım,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Bir Gülün Çevresi Dikendir Hardır,
Bülbül Har Elinde Ah İle Zardır.
Ne Olsa Da Kışın Sonu Bahardır,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Daimi'yem Her Can Ermez Bu Sırra,
Gerçek Aşık Olan Erer O Nûra.
Yusuf Sabır İle Vardı Mısır�a,
Bu Da Gelir Bu Da Geçer Ağlama.

Munky
20-07-07, 09:03
Deniz Seki
Pop Müzik
Kişisel Bilgiler : İlkokulu Maçka´da, orta ve lise eğitimini Çamlıca Kız Lisesi´nde yatılı olarak okudu. Güzelliğe ve süse oldukça düşkün olan Seki, makyaj ve cilt bakımı üzerine eğitim aldı. Bir yıl güzellik uzmanı olarak çalıştı.

Kariyeri : 1989 yılında TRT İstanbul Televizyonu´nda sunuculuk yaptı. 1990 yılında Melih Kibar´la tanıştı. Ardından reklam jingleları derken şarkıcılığa ilk adımını atmış oldu.Kenan Doğulu, Emel, Ege, Zuhal Olcay, Ferda Anıl Yarkın ve Yaşar´a vokalistlik yaptı. 1995 yılında Pop Show Yarışması´nda kazandığı birincilik ona ilk albümü yapması için bir fırsat sağladı. 1997 yılının Haziran ayında ilk albümü 'Hiç Kimse Değilim' yayınlandı. Bu albümün ilk çıkış parçası, söz ve müziği Sezen Aksu´ya ait olan 'Ahmet' idi ve oldukça tutuldu. Deniz Seki, 2000 yılının başlarında ikinci albümü olan 'Anlattım' ı çıkardı. Seki, bu albümdeki tüm söz ve bestelere imza attı

Munky
20-07-07, 09:03
Dilhayat Kalfa - (28.12.1739)
(?- 1740) Klasik Türk musikisi literatüründe Dilhayat Kalfa, Dilhayat Kadın, Dilhayat Hanım gibi isimlerle anılan kadın bestekarlarımızın, Reftar Kalfa'yı ayrı tutuarsak, belki ilki ve en büyüğü olan bu sanatçı hakkında yok denebilecek kadar az bilgimiz vadır. bir kadın olması, yetişmis olduğu çağ ve çağın toplumsal anlayışı göz önünde tutulursa günümüzde bile ses sanatımızda müstesna bir yer alması, sanat içerisnde deha çizgisine yaklaşmasından ileri gelir. Adın da anlaşılacağı gibi bestekarımız sarayda görev yaparak "Kalfalık" (Osmanlı sarayında kadın hizmetlilere verilen sıfat) rütbesine ulaşmış bir kimsedir. Nasıl eğitim gördüğü, hocasının kimler olduğu bilinmiyor. 17. yüzyıldan beri Harem'de bir meşkhanenin bulunduğu, güvenilir hocaların burada ders verdiği bilindiğine göre musiki terbiyesini bu yoldan kazandığı kesindir. Kulaktan kulağa gelen söylentiye göre iyi tambur çalarmış.

ESERLERİ
Evcara peşrev, "Eviç beste-Çok mu figanım ol gül-i ziba hıram için", "Mahur beste- Ta-bekey sinemde ca etmek cefa vü kineye" "Evcara saz semaisi"

Munky
20-07-07, 09:04
Emre Aracı ( 1968)
1968 yılında Ankara�da doğdu. 1987 senesinden beri İngiltere'de yaşamakta olan Emre Aracı, müzik derslerine küçük yaşta İstanbul'da Rana Erksan'ın piyano öğrencisi olarak başladı. Ciddi olarak müziğe yönelmesi on sekiz yaşından sonra liseyi bitirdikten sonra gerçekleşen Aracı bu dönemde kısa bir süre Gülseren Sadak ile piyano, Okan Demiriş ile teori ve I. Ionescu-Galati ile orkestra şefliği çalıştı. Londra'da gördüğü üç senelik ön lisans eğitiminin ardından 1990 senesinde kabul edildiği Edinburgh Üniversitesi Müzik Fakültesi'nden 1994'te BMus (Hons.) derecesi ile mezun oldu.

Doktora tezi Adnan Saygun

Lady Lucinda MacKay ve Inchcape Vakfı'ndan almış olduğu maddi destek sayesinde aynı kurumda doktora düzeyinde de araştırma yapan sanatçı, Ahmed Adnan Saygun - Hayatı ve Eserleri konulu bir tez yazdı.

Orkestra kurdu

Üniversitede kurduğu ve beş sene şefliğini yaptığı yaylı çalgılar orkestrası, Edinburgh University String Orchestra, ile İskoçya'nın çeşitli şehirlerinin yanısıra Paris'te de konserler verdi. Bu konserlerde Türk bestecilerinin eserlerini ve kendi bestelerini de idare etme fırsatını buldu.

Araştırmaları

Osmanlı İmparatorluğu'nda Batı Müziği konusunda da geniş araştırmaları olan sanatçının aralarında Boston Halk Kütüphanesi, İskoç Ulusal Portre Galerisi, Cambridge ve New York Üniversiteleri gibi kurumların da bulunduğu çeşitli yerlerde verdiği konferansların yanısıra The Musical Times, Cornucopia, Toplumsal Tarih, Orkestra ve Cumhuriyet Dergi'de de bu konuda makaleleri yayımlatmıştır.


Halen Cambridge'de yaşayan Emre Aracı, Cambridge Üniversitesi'nde Newnham Koleji'ne bağlı The Skilliter Centrc for Ottoman Studies araştırma merkezinde Türk Ekonomi Bankası'nın sponsorluğunda çalışmalarını sürdürmekte, bir yandan da 1998 yılında kurmuş olduğu The London Academy of Ottoman Court Music grubunun direktörlüğünü yapmaktadır.

Eserleri

Nigel Osborııe'un kompozisyon öğrencisi olan Aracı'nın besteleri arasında Elegy for Erkel (1993), Tevfik Fikret'in İskoçya'ya eğitim için gittiği oğlu Haluk'a yazmış olduğu Haluk'un Vedası şiiri üzerine bariton ve orkestra için Faremell to Haluk (1994), Marche funebre et triomphale (1995), keman konçertosu (1997) ve Türk Büyükelçisi'nin Merasim Marşı (1998) sayılabilir.

Munky
20-07-07, 09:04
Ethem Zeki Ün ( 1910)
İlk müzik derslerini babası Zeki Üngör'den alan çağdaş Türk müziği bestecisi, kemancı ve eğitimci Ethem Zeki Ün 1910 yılında İstanbul'da doğdu. Müzik eğitimini Paris'te Ecole Normal De Musique te George Enesco, Georges Dantelet ve Jacques Thibaut'nun öğrencisi olarak yaptı. Yurda döndüğünde, Ankara'da Riyaseti Cumhur Orkestrası şef yardımcısı ve Musiki Muallim Okulunda keman öğretmeni olarak görev aldı. Daha sonra İstanbul Öğretmen Okuluna atandı. Çapa Öğretmen okuluna bağlı olarak Yıldız'da açılan ortaokul üstü altı yıllık müzik okulunda keman ve orkestra sınıfı öğretmenliği yaptı. Uzun yıllar İstanbul Devlet Konservatuarı'nda yaptığı keman; viola ve orkestra sınıfı öğretmenliğiyle Türk müziği evrenine pek çok değerli kemancı müzisyen verdi. En son Atatürk Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünde yine keman, viola, ve orkestra sınıfı öğretmenliği yaparak kırk çalışma yılını tamamladı.
Yaşamı süresinde eşi pianist Verda Ün'le birlikte yurdun çeşitli yerlerinde konserler verdi ve orkestralar yönetti. Yetiştirdiği keman sanatçıları yanında eğitim alanında bilgi ve becerilerini aktardığı sayısız öğrencilerine Türkiye'de müzik kültürünün gelişmesinde çaba göstermeleri için yön verdi. Tek sesliliğin dar olanaklarından kurtulma ve evrendeki san'at akımlarına parelel bir çalışmayı öngörerek eserler verdi.
Türk folklörünün gerek melodik, gerek ritm alanındaki özelliklerini belirten ulusal karakterdeki yapıtlarının yanında yeni araştırmalara dayanan ve dinleyeni zihinsel çaba göstermeye yönelten eserler verdi.
Çalışmalarını sonuna dek sürdüren değerli Ekrem Zeki Ün'e en büyük desteği eşi pianist Verda Ün verdi.

Munky
20-07-07, 09:04
Fatih Kısaparmak
1961 yılında Elazığ�da doğdu. Annesi Yıldız Hanım, ülkemizin birçok il ve ilçesinde binlerce aydın insan yetiştirmiş, emekli bir ilkokul öğretmeni; babası Necip Bey ise, sırasıyla ortaokul ve öğretmen okulu müdürü, il milli eğitim müdürü, ortaöğretim genel müdürü ve bakanlık teftiş kurulu başkanı olarak hizmetler vermiş; basılı beş eseri de bulunan bir bürokrattır.

Fatih Kısaparmak, 1991 yılında, şiir kitabı ve albümleriyle yüksek tirajlara imza atmasının yanısıra; TRT, Kanal 6 ve Kanal 7 televizyonlarının ana haber spikerliği görevini de başarıyla yürüten, ekonomist Şebnem Ergür�le evlendi. Bu evlilikten, Ozan ve Kaan adlı iki erkek çocukları dünya�ya geldi.

Fatih Kısaparmak, temel eğitim döneminden itibaren, Ankara Devlet Konservatuvarı ve TRT Ankara Radyosu�nda müzik; Devlet Güzel Sanatlar Galerisi�nde ise resim çalışmalarında bulundu. Ankara Deneme Lisesi�ndeki öğrencilik yıllarında, Tasvir Gazetesi adına TBMM foto muhabirliği yaptı. Üniversite döneminde ise, başta Varlık olmak üzere çeşitli edebiyat-sanat dergilerinde şiirleri, röportajları ve araştırmaları yayımlandı. Yukarı Fırat Havzası�ndaki inceleme ve derlemelerini topladığı �Dil Folkloru Açısından Harput Ağzı� isimli bilimsel çalışma, basılı ilk eseridir.

Ayrıca, �Ve Ağır Sevdam� adını taşıyan bir şiir kitabı da bulunmaktadır. 1985 yılında besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak profesyonel sanat yaşamına atıldı. İlk çalışması olan �Kilim� ile milyonluk bir satış grafiğine ve büyük kitlelere ulaştı.

Bu başarısını daha sonra ürettiği 15 müzik albümüyle de sürdüren Kısaparmak, 200�den fazla besteye imza attı. �Çağdaş Ozan�, �Bay Kilim" ve "Türkü Baba" olarak da tanınan sanatçı, inançla tekrarladığı "Çağdaş Halk Müziği" kavramını, yıllarca süren mücadelesi sonunda yaygın bir ekol haline getirmesinin yanısıra, �Özgün Müzik� akımının kurucuları arasında da yer aldı.

TRT Türk Halk Müziği Repertuvarı bakımından "türkü formunda beste" çığırının açılmasını sağlamak suretiyle, geleneksel Anadolu müzik kültürünün genç kuşaklara aktarılmasında önemli bir işlev ve görev üstlendi. Kısaparmak, sırasıyla �Grup Kilim�, �Grup Mozaik� ve �Grup Avrasya� adlı üç ayrı konser orkestrası kurdu. Erzincan ve Gölcük depremzedeleri ile Zonguldak grizu faciasında hayatını kaybedenlerin yanısıra Darülaceze, Unicef vb. kurumlar yararına �Toplumsal Dayanışma Konserleri� düzenledi.

Türkiye�nin yanısıra ABD, Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda, Belçika, KKTC, Bosna, Venezuela, Kazakistan ve Özbekistan�da, büyük izdihamların yaşandığı çok sayıda resital ve konser verdi.

Malatyaspor ve Elazığspor�da, toplam 3 dönem yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunan Fatih Kısaparmak, İstanbul-Elazığ Kültür Vakfı�ndaki kurucu üyeliğinin yanısıra, Elazığlılar Dayanışma Derneği�nde de yönetici ve genel sekreter olarak çalıştı.

Ülkemizin önde gelen kurum ve kuruluşlarınca 70�e yakın ödüle layık görülen sanatçı, 2000 yılında ise, halk müziğimize ve folklorumuza katkılarından dolayı, Fırat Üniversitesi Senatosu tarafından �Fahri Doktora� unvanıyla onurlandırıldı...

Munky
20-07-07, 09:04
Feymani ( 1942)
1942 yılında Adana'nın Kadirli İlçesinin Azaplı köyünde dünyaya geldi. Babası Mehmet, Van'ın Gevaş İlçesi'nin Avşar köyünden Hallac aşiretinden, annesi Hüsne ise Kayseri'nin Pınarbaşı İlçesi'nin Avşar Potuklu köyünden ve Avşar aşiretindendir.

Babası Van'dan 1914 yılında Kadirli'ye göç etti. Bu yöreye gelinceye kadar Osman Taşkaya'nın babası, Güneydoğu Anadolu'da çok güç koşullarda hayat memat savaşı verir. Hiçbir yerde mekan tutamaz. Sonunda Kadirli'nin Azapil köyüne yerleşir. İki kez evlenir. Fakat her iki eşi de vefat eder. Aşık Feymani'nin anası Hüsne'nin aşireti Avşardadaloğlular yazı Kayseri'de, kışı ise Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış, Çukurova'da geçirmektedirler. Yine bir kış, Çukurova'ya geldiklerinde Osman'ın babası Hüsne Hanım'la evlenir. Aşık Feymani dünyaya geldiğinde oğluna kendi babasının adını koyar.

Özgeçmişi hakkında bu bilgileri bize veren Aşık Feymani, aşıklığı hakkında şunları söyledi: "Küçük yaşta mecazi dediğimiz aşka tutuldum. Bu aşk 15 yaşıma kadar devam etti. Çoban Osman mahlasıyla şiir yazar, türkü söylerdim. 1964'ün sonbaharında ve 1965'in ilkbahar ve yaz aylarında birkaç kez rüyamda Nurani yüzlü bir zatı görmüştüm. Bana hep ''Feymani'' diye seslenmişti. Bu yüzden bu adı mahlas olarak aldım. 1972 yılında evlendim. Üçü oğlan, biri kız olmak üzere dört çocuğum oldu. Halen Azaplı köyü'nde oturuyorum''. Aşık Feymani, 1966 yılında başlatılan Türkiye Aşıklar Bayramı'na 1968'den itibaren katılmaya başladı. Şiir ve atışma dalında büyük başarı gösterdi. Çeşitli ödüller kazandı. Daha sonra yurt genelinde yapılan Aşıklar şölenlerine de katıldı. Şiirlerinde tasavvufi deyişlere geniş yer verir. Çukurovalı aşıklar arasında büyük saygınlığı vardır.

Feyzi Halıcı

Ahu Gözlüm Tut Elimden,
Vazgeçmeden Emelimden.
Aşkın Beni Temelinden,
Yıkmadan Gel, Yakmadan Gel.

Feymani�yim, Kaçma Benden,
Usanmadı Gönül Senden.
Ecel Tatlı Canı Tenden,
Çekmeden Gel Çıkmadan Gel.

Munky
20-07-07, 09:05
Göksel Baktagir ( 1966)
1966 yilinda Kirklareli'nde dogdu.Müzige sekiz yasinda babasi Muzaffer Baktagir'in gözetiminde basladi.1983 yilinda girdigi I.T.Ü.
Türk Musikisi Devlet Konservatuari'ndan1988'de mezun oldu.Bu okulda bir yil sonra lisansüstü egitime basladi.

Ayni yil, Tanburi Necdet Yasar'in genel sanat yönetmenligindeki Kültür Bakanligi Istanbul Devlet Türk Müzigi Toplulugu'nda kanun sanatçisi olarak çalismaya basladi.Bu tarihlerde dahil oldugu "Necdet Yasar Ensembe" ve birçok baska grup ile Ingiltere, Fransa,Danimarka,Belçika,Hollanda,Almanya , Kanada,ABD'nin çesitli eyaletleri,Malezya,Arjantin,Ispanya,Italya,Isviçr e ve
Türkmenistan'da konserler verdi.

Beste çalismalarina konservatuar ögrenciligi yillarinda baslayan Göksel Baktagir'in, otuzbesi sözlü ve yüzbesi enstürümantal olmak üzere 140 civarinda beste çalismasi bulunmaktadir.Eserlerinin birçogu TRT repertuarina alinmis,"Sazim" adli Zavil saz semaisi,
1990 yilinda TRT tarafindan düzenlenen bir yarismada ödül kazanmistir."Tek Kelime" adli Muhayyerkürdi sarkisi,Milliyet gazetesinin düzenlemis oldugu 1997 yilinin en sevilen 10 sarkisi arasina seçildi. 2000 yilinda,"Dogu Rüzgari" adli albümü Türkiye
Yazarlar Birligi tarafindan ödüllendirildi.Baktagir,1984 yilindan beri,kanun icrasinda diger tekniklerin yanisira özellikle "sol el" için gelistirdigi kendine özgü bir teknik üzerine çalismalarini sürdürmektedir.Kanun sazi üzerinde,geleneksel icra biçimlerinde günümüzün en önde gelen icracilarindan biri olarak kabul edilen santçi,temelde bir Türk Musikisi enstürümani olan
sazinin bütün imkanlarini ve sinirlarini degerlendirerek,bakis açisini diger dünya müziklerine dogru genisletmistir.Bu baglamda New Age ve caz gibi türlerde de basarili örnekler sergilemis,bazi batili caz topluluklariyla konserler vermistir.
Susan Kalifastau ile Akbank Caz Festivali'nde(1994)konserler verdi,Lawrence "Butch" Morris ile yine Akbank Caz Festivali'nde(1995)konserler verdi.Morris ile verdigi konser 1996'da CD olarak yayinlanmistir.1997'de Burhan Öçal'in daveti üzerine,kendisiyle ve Arif Erdebil (ney),Yurdal Tokcan (ud),Selim Güler'in(kemençe) de içinde bulundugu grupla
bir konser vermistir.Fransa'da gerçeklesen bu konserin kayitlari "Orient Secret" adinda bir albümle 1998'de yayinlamistir.Mayis 2000'de Merca Dede Ensemble ile "Selimname-Evrensele Açilan Kapinin Aydinlik Sesleri" adinda bi konser
vermistir. 1998'den beri "Istanbul Sazendeleri" grubuyla Türkiye içinde ve özellikle akademik kurumlarda konserler vermektedir.

Göksel Baktagir'in bestelemis bulundugu saz eserlerini ihtiva eden "Okyanustaki Sesler", "Kervansaray-3" , "Günlük" ,"Dogu Rüzgari" , "Okyanustaki Sesler-2(Cananim)"
,
"Okyanustaki Sesler-3(Hüzün)" adlarini tasiyancd ve kaset çalismalari bulunmaktadir.
Baktagir,CNN Türk yapimi ,Istiklal Marsi Belgeseli'nin müziklerini bestelemistir.
Sanatçi ayrica yayinlamak üzere bir kanun metodu üzerinde çalismaktadir.

Bugüne kadar cd ve kaset olarak yayinlanmis eserlerinin yer aldigi bir nota kitabini da "Okyanustaki Sesler"
adiyla yayina hazirlamaktadir. Istanbul Devlet Türk Müzigi Toplulugu'ndaki asli görevinin yaninda müzik çalismalarini Istanbul Fasil Toplulugu ve IstanbulTasavvuf Musikisi (Dergah) Toplulugu'nda da sürdüren Baktagir, Fas'ta "Uluslararasi Rabat Festivali" ve
Saraybosna'da "Bas Çarsi Festivali"ne katilmasini yanisira 7 cd ve kaset çalismasi gerçeklestirmistir.
Geçen yillar içinde Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuari'nda ögretim görevlisi olarak hizmet vermistir.Su anda Haliç Üniverstesi'nde ögretim görevlisidir. Santçi,Füsun Baktagir ile evli ve Bugra Can adli bir çocuk babasidir.

E-mail : gokselbaktagir@hotmail.com