PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 8 [9] 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:04
Durali Yılmaz ( 1948) </B>
1948'de Denizli - Acıpayam'ın Köke Köyü'nde doğdu. İlköğrenimini burada yaptıktan sonra orta ve lise öğrenimini Burdur'da, yükseköğrenimi İstanbul'da tamamladı. Yeni Türk Edebiyatı sahasında Doktora yaptı. Aynı sahada Doçent, 1993'te Profesör oldu.1988'de İstanbul Üniversitesi, İletişim Fakültesi'nde Doçent olarak göreve başlayan Yılmaz, burada Tanıtım ve Halkla İlişkiler Bölüm Başkanlığı yaptı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde de Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü. Harp Akademileri'nde basın ve halkla ilişkiler dersleri verdi. Halkla İlişkiler, Gazetecilik ve Radyo-TV Anabilim Dallarında Mastır ve Doktora tezleri yaptırdı. 1995'te Muğla Üniversitesi'ne gelerek buradaki Fen-Edebiyat Fakültesi'nin Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Bölümünün kuruluşunu tamamladı. Halen Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekanı oldu. 1999'da emekliye ayrılarak özel bir üniversitede görev aldı. 1965'te henüz ortaokul öğrencisiyken Burdur'un Sesi aldı mahalli gazetede ilk kez yayınladığı çalışmalarını daha sonra Diriliş, Hisar, Hareket, Büyük Doğu gibi dergilerde sürdürdü. Gazetelerde sanat sayfaları düzenledi ve köşe yazarlığı yaptı. Türkiye Millî Kültür Vakfı, KASD, DEN-BİR ödüllerini alan Yılmaz'ın eserleri hakkında yerli ve yabancı basında çok sayıda değerlendirme yazıları yayınlanmıştır.İnceleme ve Deneme: Romanımız ve İnsanımız, 1976; Roman Kavramı ve Türk Romanının Doğuşu, 1990; Türkçe ve Kompozisyon, 1990; Roman Sanatı ve Toplum, 1996. Hikâye; Söylenmeyen, 1975; Gel İçimde Ağla, 1985; Akrebin Dansı, 1989. Roman: Siyah Perdeli Evler, 1975; Savaş Günlüğü, 1976; Ankara'da Ölüm, 1976; Aziz Sofi, 1976; Fetva Yokuşu, 1978; Çilekeş Müslümanlar, 1982; Ölmeden Ölenler, 1988; Yesevî Irmakları, 1995. Çeviri, Sadeleştirme ve Uyarlama; Hüseyin Fellah (Ahmet Mithat'dan), 1981; Hay bin Yakzan (İbnu Tufeyıl'den çocuklar için uyarlama), 1977; Marifetname (Erzurumlu İbrahim Hakkı'dan), 1981, Senaryo: Sevgiyi Öğrenen Adam, O. Pekmezoğlu tarafından filme alındı, TV-2'de 5-12 Ekim 1987'de gösterildi.

ESERLERi:

DANSEDEBİLMEK

Durali Yılmaz'ın muhtelif hikâyelerinden oluşan bu eser, 1968'den günümüze insanımızın ve toplumumuzun serüvenini gözler önüne sermektedir. Özellikle Anadolu'dan büyük şehirlere gelen ve kendi gelenekleriyle büyük şehrin şaşırtıcı havası arasında kalakalan insanımızın tereddütleri, ayrıntılarıyla ortaya konulmaktadır.Özetle, bu hikâyelerde, efsanelerimizle, inançlarımızla, sevinçlerimizle, üzüntülerimizle, umutlarımızla biz varız. Bu hikâyelerden aynı zamanda 1968'den bu yana edebiyatımızı etkileyen akımları da genel çizgileriyle görmek mümkündür.

YESEVİ IRMAKLARI

Bu eser, Ahmet Yesevî'den Sarı Saltık'a, Hacı Bektaş'a, Yunus'a, Mevlânâ'ya onlardan da günümüze uzanan bir çağdaş destandır. Cengiz ordularının ardınca Ortaasya'dan Anadolu'ya ve Rumeli'ye yürüyen maneviyat ordularını bizim hayatımıza getirmektedir.Bu çağdaş destanda mekân, Moğolistan'dan Anadolu'ya ve ötesine uzanan bütün Türk illeri; zaman, bütün Türk çağları...Tarım ırmağı, Onan ırmağı, Seyhun ve Ceyhun; Dicle, Fırat ve Sakarya... bütün ırmaklar Ahmet Yesevî'den bir katre abıhayat içmiş: Ve "Yesevî Irmakları" ölümsüz Türk destanlarından 20. yüzyıla düşen bir mısra...

ROMAN SANATI VE TOPLUM

Roman, çağımızın önde gelen sanatlarındandır. Sinemanın büyük atılımı ve ardından televizyonun yaygınlaşması, "Roman ölüyor mu? Roman ölüm döşeğinde", gibi sözlere yol açmışsa da, roman, yine de serpilip gelişerek yoluna devam etmiştir. Sınıflar arasındaki çatışmalar arttıkça, toplumların dengesi bozuldukça roman, gözde sanat olma niteliğini korumuştur. Bu arada sinema ve televizyona da kaynaklık etme görevini sürdürmüştür. Romanın son yıllardaki atılımı ise gerçekten baş döndürücü olmuş; yayımlanan romanları izleme imkânı bile kalmamıştır. Neredeyse Pappini'nin sözünü ettiği "Roman Fabrikası" kurulmak üzere.Fabrikasyon diyebileceğimiz "çok satan" maceraya dayalı yüzeysel romanların, hemen hemen bütün kitapçı vitrinlerini tuttuğu günümüzde, çağı sorgulayan, sanat değeri ve derinliği olan romanlar da çıkmıyor değil. Bu tür romanlar, az satılsalar ve az okunsalar da yine insanlığa yeni mesajlar verebilen, insan olarak bizim kim olduğumuzu ve nerede durduğumuzu hatırlatan eserler olma işlevini yerine getirmektedir. Soy sanatçıların ortaya koyduğu romanlar yalnız günümüzü değil, yarınımızı da aydınlatmaktadır.

KIYAM

1240 yılına gelindiğinde, Anadolu'da sıkıntı doruğa çıkmıştı. Moğalların önünde kaçan Türkmenler, Anadolu'ya yığılmış; Selçuklu tahtında oturan genç ve tecrübesiz Sultan Gıyasettin, kendi eğlence dünyasına dalmış, devletin aslî unsuru Türkmenler, adeta dışlanmıştı. İşte bu hengâmede herbiri efsaneleşmiş bir eren olan Türkmen Babaları, bir teselli kaynağı, bir umut ışığı olarak görünmüştü insanların gözüne.Sonunda 1240 yılı sonbaharında, Baba İlyas'ın halifesi Baba İshak'ın önderliğinde Türkmenler, saraya karşı ayaklanmışlardı. Sarayın gönderdiği kuvvetlerin üst üste yenilgiye uğramaları, Türkmen Babalarını iyiden iyiye efsaneleştirmişti. Müslüman askerlerin Türkmen Babalarına sempatiyle bakmaya başlamaları üzerine Saray, paralı Hıristiyan askerlerini, Babailer üzerine göndermişti. Malya ovasındaki savaşı bir taktik hatası sonucu kaybeden Türkmenler, çoluk çocuk, kadın kız toptan kılıçtan geçirilmişlerdi.İşte bu roman, Anadolu Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan Babailer ayaklanmasını anlatıyor. Herkesin farklı bir açıdan ve kendi dünya görüşüne göre ele aldığı bu olay, burada çok farklı bir açıdan ele alınıyor. Baba İlyas, Baba İshak ve Hacı Bektaş yaşadıkları olayları bizzat kendi ağızlarından anlatırlarken, Baba İlyas'ın torunu Elvan Çelebi de, bu olayı konu alan "Menâkıb-ı Kudsiyye"sini niçin yazdığını açıklıyor.Bu romanda, geçmişin aydınlatılmasından daha çok geleceğe düşen bir ışık bulacaksınız.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:04
Dursun Gürlek ( 1952) </B>
1952 yılında Tokat'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.Biyoğrafi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği "Kırkambar" ve "Ayaklı Kütüphaneler" başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

Yazarın, Osmanlı Tarihi, Şark Klasikleri ve biyografi sahasındaki çalışmaları halen devam etmektedir.

ESERLERİ

Osmanıl Zaferleri, Osmanlı Kumandanları, Köprülüler, Banu Cihan, Tutiname,Sünusiler, İlim ve İrade, İbrahum Aleyhisselam, Amal-ı Hayal gibi bazı eserleri Osmanlı aslından latin harflerine aktardı.

Çınaraltı Kitap Sohbetleri
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Felakatimizin kaynağı kültür yokluğu. Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. OLgunlaşmak, kalabin daha hassas, kanın daha sıcak. zekanın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını açan büyü, kitap!...' Gözlerinin ışığı tükenene kadar gözünü kitaptan ayrımayan Üstad Cemil Meriç böyle söylüyor kitap hakkında...

Bir başka kitap aşığı da 'Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet. endişe ve gamdır.' diyerek muhabbetini dile getiriyor.

Matbaanın bulunmadığı ve kitapların büyük zorluklar içinde çoğaltıldığı çağlarda kitabın. ilmin ve ilim adamının gördüğü itibar aranır hale gelmişse; kitaplar çoğaldıkça. matbaalar arttıkça okuma oranı düşünüyorsa; ve artık 'medeniyet' sahnesinde bize bir rol verilmiyorsa. kitaba yeniden dönmenin vakti gelmiştir.

Dursun Gürlek. medeniyet tarihimizdeki yolculuğu esnasında derlediği kültür hazinesini bir bardak demli çay eşliğinde paylaşmak üzere sizi Çınaraltı'na davet ediyor.

Çınaraltı; Ali Emiri'den Ahmet Mithad Efendi'ye; Sultan Reşat'dan Cemil Meriç'e; İbni Sina'dan Necip Asım Yazıksız'a; Hasan Sabbah'dan Babanzade Naim'e uzanan geniş bir tarihsel kesitte. kitap ve kitap kültürü üzerine ilgi çekici. hayret uyandırıcı. bazen de yüzünüzde buruk bir tebessüm oluştururan kısa anektodlardan oluşan. rahat ve zevkle okunan bir eser.


Maziye Bir Bakıver
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Kültür tarihçilerimizden Dursun Gürlek, "Maziye Bir Bakıver" diyerek, geçmiş zaman bağlarından ve bahçelerinden zengin bir demet sunuyor. Dersaâdet'in cumbalı evlerinde, eski İstanbul hanımlarının yaptıkları "pencere sohbetleri"ni, ahşap evlerin cephelerinde yer alan "Ya Hafız!" levhalarının ne anlama geldiğini, bir zamanlar Ayasofya'nın etrafını saran farelerin nasıl ürkütüldüğünü, Sultan İkinci Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda Enver Paşa'ya söylediği ibretâmiz sözleri, Fatih'teki Şekerci Hanı'nı mesken hale getiren şeker insanların; şairlerin, yazarların hallerini, Galata Mevlevîhanesi'nde icra edilen sema törenlerini ve hatıralarda kalması gereken daha pek çok tabloyu gözlerinizin önüne seriyor.

Karınca Huzura Varınca
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Çınaraltı Kitap Sohbetleri’nin yazarı Dursun Gürlek’ten tarihe, kültüre ve medeniyete dair ibret verici bilgi ve olayların anlatıldığı sürükleyici ve etkileyici bir kitap.

Çınaraltı Kitap Sohbetleri’nde kitap kültürüne ait, bilinmeyen pek çok ayrıntıyı gün yüzüne çıkaran Dursun Gürlek, yeni kitabında tarihin yaprakları arasında gözden kaçmış. unutulmuş veya unutturulmuş pek çok ilgi çekici anekdotu sayfalarına taşıyor. Kitabın sayfaları arasında gezinirken, okuduklarınız karşısında Türk ve İslam tarihine ait bir çok detayı öğrenme fırsatı bulacaksınız.

Karınca Huzura Varınca/Kültür Sohbetleri; muhteşem bir kültür ve medeniyet tarihinden, hassas bir araştırmacının titiz gözlemiyle seçilerek derlendi.



HAKKINDA YAZILANLAR

Çınaraltı Sohbetleri
Vakit 15 Ağustos 2002
- Sayın Gürlek sohbetimize “Çınaraltı Sohbetleri’yle başlamak istiyorum. Yakın zamanda “Çınaraltı Kitap Sohbetleri” ismiyle bir kitabınız yayınlandı. Çınaraltı Sohbetleri neydi?

- Çınaraltı Sohbetlerinin evveliyatını gözler önüne sermek için 1940’lı 50’li yıllara gitmeliyiz. O tarihlerde Çınaraltı Sohbetlerinin adı Küllük’tü. Küllük Beyazıt Camii’nin yola bakan kısmındaki kapısının yanında şairlerin, yazarların, tarihçilerin, edebiyatçıların devam ettiği bir kahvehane idi. Küllük’ü diğer kahvehanelerden farklı kılan müdavimleriydi. - Küllük’ün müdavimleri arasında kimler vardı? - Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof. Dr. Mükremin Halil Yinanç, Ali Emin Çallı, Ahmet Hamdi Tanpınar, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Neyzen Tevfik, Necip Fazıl Kısakürek ve daha pek çok meşhur şair ve yazar Küllük denilen bu kahvehaneye gelir; şiir, edebiyat ve tarih sohbetleri yaparlardı. Tabi bir de onları sürekli olarak dinlemeye gelen meraklı üniversite öğrencileri gelirdi. Buna bir nevi açık akademi diyebiliriz. Türkiye’nin yakın tarihinde Küllük’ün büyük bir yeri var. O bildiğimiz çınarın altında şiir, tarih ve edebiyat sohbetleri yapılırdı. Bunun adına “yaz ikindileri” de derlermiş malum, yaz ikindileri uzun olur. Buradaki sohbetlerden pek çok kişi istifade edermiş.

- Kitabınıza; “Küllük Sohbetleri” yerine neden “Çınaraltı Sohbetleri” ismini verdiniz?
- Küllük konusunu ayrı bir kitap olarak yazmak istiyorum. Onun için böyle bir tercih yaptım. - Hem “Küllük” hem de “Marmara” kahvehanelerinde yapılan sohbetlerin rağbet görmesinin sebebi neydi? - Edebi sohbetlerin, tarihi konuşmaların yapıldığı bu türlü mekanlarda ayrı bir lezzet vardı. Her türlü düşünceye mensup kişiler de buralara gelir ve fikirlerini beyan ederlerdi. İnsanların ortak bir noktada birleşmesine sebep olan önemli bir unsur vardı. O da: sanat, şiir, edebiyat ve tarihti. Küllük 1950’li yılların sonuna kadar etkin bir şekilde devam etti. Ondan sonra 1960’lı yıllarda ise yine Beyazıt’taki Marmara Kahvehanesi’nde bu sohbetler sürdürüldü. - “Çınaraltı Sohbetleri”ni hatırlatmakla neyi amaçlıyorsunuz? - İstanbul eski ve güzel kültür mahfillerini bugünkü nesle tanıtmak istiyorum. Hayata dair bilgilerin okulların yanı sıra bir tür açık üniversite niteliğindeki üniversitelerden de öğrenilsin.Gençler vakitlerini boşa geçirmemelidirler. Osmanlıdan günümüze intikal eden tarihi mekanların her manada canlandırılmasını arzu ediyorum. Bu tarihi mekanların her manada canlandırmanın en güzel yolu geleneğimizi orada diriltmektir. Tarihi kültürümüzde, ananemizde sohbetin çok önemli bir yeri var. Çünkü sohbette her hangi bir menfaat söz konusu değildir.

- Bu gelenek sizce neden devam etmedi?
- Evvela bu mekanlara gelmek suretiyle etraflarına meraklılar halkası teşkil ettiren zatların büyük bir bölümü Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş ve adlarına “Ayaklı kütüphane” , “Hafıza şampiyonu” denilen kişilerdi. Bunlar dünyamızdan göçtüler. Dolayısıyla bu insanların dar-ı bekaya intikal etmeleriyle birlikte bahse konu olan mekanlar öksüz ve yetim kaldılar. Yerlerini dolduracak kişiler yetişmediği, yetişenler de çok sınırlı kaldığı için bu mekanlar tarihe karıştı. Mükremin Halil Yinanç hoca, Mahmut Kemal İnal, Osmanlı’nın son dönemlerinde yetişmiş, Doğu’yu ve Batı’yı çok iyi bilen insanlar. Cumhuriyetin ilk yıllarını da iyi bilen ve geçmiş ile gelecek arasında köprü olmuş hakikaten dört başı mamur insanlardı. Bu zatları yeri kolay kolay doldurulamadı.

- Sürekli olarak geçmişe vurgu yapıyorsunuz neden?
- Kökü mazide olan atiyim de onun için. Çok köklü bir çınarı öyle basit rüzgarlar deviremez. - Kitapları “yazma” ve “basma” eser olarak niçin ayırıyorsunuz? - Bilindiği gibi matbaa bize geç geldi. Bu tarihe kadar da kitapların büyük bir bölümü elle yazılıyordu. Şu anda elle kitap yazmak çok zor ve adeta imkânsız bir hal aldı. “yazma” ve “basma” ayrımını ben yapmıyorum. Eski kitap satanlara sahaf deniliyor. Sahafın gerçek manası yazma kitap satandır. Avrupalı müsteşrikler bile yazma bir eser gördüklerinde çok heyecanlanıyor ve peşine düşüyorlar.

- Türkiye’de 200 binin üzerinde “yazma” eser olduğunu ifade ediliyor doğru mu bu?
- Evet... Osmanlı’nın kitaba, kültüre ve esere verdiği değerin ifadesidir bu rakam. Bu ayrıca dünkü medeniyetimizin ne kadar zengin olduğunu da anlatıyor. Türkiye’deki değişik kütüphanelerde yer alan çok değerli “yazma” eserler Osmanlı’da kültürel hayatın ne kadar renkli olduğunu açık bir tablo olarak önümüze koymaktadır. Beyazıt, Millet, İl ve İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bol miktarda değerli yazma eserler bulunmaktadır.

- Kültür hazinesinin farkında değil miyiz?
- Elimizin altında bulunan kültür hazinelerinin kıymetini bilmiyoruz. Nelere sahip olduğumuzun farkında ve bilincinde olabilmek için kütüphanelerin kapılarını aşındırmak gerekiyor. Avrupalı oryantalistler bizden daha çok Türkiye’deki kütüphanelerin kapılarını aşındırıyorlar. Ayrıca kütüphanelerimizde yer alan yazma eserlerin tetkiki ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi. Çünkü insanlarımız yazma eserleri okuyamaz hale geldiler. Yakın tarihimizde yazma eserleri en iyi tanıyan Sahaf Raif Yelkenci Beydi. Zannedersem 1972 yılında vefat etti. Zaten dükkanında yazma eserlerin dışında pek eser bulundurmazmış. Yazma eserler hakkında bilgi almak isteyen kişiler bu zata koşar ve tam anlamıyla bilgilenmiş olarak geri dönerlerdi.

- Günümüzde Osmanlıca bilen insan sayısı oldukça azaldı. Sahaflarımız da tek tek tarih oluyor. Bu yokoluş nasıl engellenebilir?
- Öncelikle hatadan dönmek gerekiyor. Evvelâ Osmanlıca öğrenmek lazım ama bu da yeterli değil. Osmanlıca’nın yanı sıra dini ilimleri, Arapça ve Farsça’yı bilmek, İslâm tarihini öğrenmek gerekiyor. Eskilerin “Tercüme-i Hal” yenilerin “biyografi” büyük ve kültürlü insanların hayatları hakkında bilgi edinmek şart. Mesela bir Evliya Çelebi, İmam-ı Azam hakkında Avrupa’da yazılan kitapların sayısı Türkiye’de yazılanlardan daha çok. Yakın tarihimizde yaşamış alimlerin hayatı ile ilgili kitap bulmakta zorluk çekiliyor.

- Sadece sahafları gezer oradan mı kitap satın alırsınız, Yoksa modern kitap evlerini de ziyaret eder misiniz?
- Sahafların yanı sıra yeni kitapevlerini de dolaşırım ancak şu farkla: Safahları üç saat dolaşırsam yeni yayınları satan kitapçılarda en fazla 10 dakika dururum. - Kitaplarla ne zaman tanıştınız? - Kitaplarla tanışmam çok eskilere dayanıyor. Ortaokul sıralarında bu belirgin bir şekilde nüksetti. Okul sıralarında bile ders kitaplarından çok şiir, hikaye, roman türü kitaplar okudum.

- Bir eserin kıymetli olup olmadığını nasıl anlarsınız, çok satan bir kitap kaliteli midir?
- Bir eserin çok satması onun çok değerli ve kaliteli olduğunu ortaya koymaz. Az satan bir kitabın da değersiz olduğu söylenemez. Bir kitabın çok satmasını biraz saman alevine benzetiyorum. - Bir insan hem çalışarak maişet sorunlarını çözecek hem de manevi gıdasını alabilmek için çok okumak istiyorsa, bu hususta neler öneriyorsunuz? - Hiç kimseye ‘işi gücü bırakın kütüphanelere akın edin’ demiyorum. Tabi ki insanlar hem çalışarak mali sorunlarını hal etmek hem de okuyarak bilgi birikimlerini artırmak zorundalar. Ancak buna herkes kendi özel durumunu göz önünde bulundurarak en güzel şekilde çözüm bulur.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:05
Dükenbay Doscanov </B>
Kazak Edebiyatı

Dükenbay Doscanov

Dükenbay Doscanov, Orta Asya’nın İslâm ve İslâm öncesi dönemlerini anlatan romanlar yazdı. Zeval ve Farabi, romanlarından bazılarıdır.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:05
Ebiş Kekilbayev </B>
Kazak Edebiyatı

Ebiş Kekilbayev

Kazakların son dönemlerde yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biri olan Ebiş Kekilbayev’in ise Ürker ve Bir Uıs Topırak “Bir Avuç Toprak” isimli romanları meşhurdur.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:05
Ebubekir Sifil ( 25.12.1960) </B>

25.12.1960 tarihinde Kars'ın Sarıkamış ilçesinde dünyaya geldi. İlk ve Ortaokulu Sarıkamış'ta, Lise'yi Kars İmam-Hatip Lisesi'nde okudu. 1978 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Kâzım Karabekir Eğitim Enstitüsü'ne (şimdiki adıyla Eğitim Fakültesi) girdi.1980 yılında bu okuldan ayrıldı ve aynı yıl Ankara Gazi Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'na (şimdiki adıyla İletişim Fakültesi) girdi. 1984-85 öğretim yılında bu okulun Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu.

1986 yılına kadar serbest çalıştı. Bu arada kısa bir süre bir özel şirkette Arapça mütercimlik yaptı.
Aralık-1986 - Nisan-1987 tarihlerini kapsayan askerlik döneminin ardından bir süre yine serbest çalıştıktan sonra 1989 yılından 1993 yılı sonuna kadar Türkiye Diyanet Vakfı'nda yayın editörlüğü yaptı.

1993-1996 arası Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde (Van) ve 1998-1999 arası Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde (Eskişehir) Araştırma Görevlisi olarak çalıştı; her iki görevinden de kendi isteğiyle ayrıldı.Hadis Bilim Dalı'nda yaptığı Yüksek Lisansını (Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) 1996 yılında bitirdi. Şu anda aynı fakültede Doktora yapmaktadır. 1999-2000 arası Yeni Mesaj gazetesinde günlük yazılar yazdı. 2000 yılından beri günlük yazılarını Millî Gazete'de devam ettirmektedir.Evli ve 2 çocuk babasıdır. Arapça ve İngilizce bilmektedir.

İlmî ve Edebî Çalışmaları
- 1989 yılından itibaren Girişim, Kitap Dergisi, İlim ve Sanat, Bilgi ve Hikmet, İslamî Araştırmalar, İslami Edebiyat, Beyan, Altınoluk, Semerkand gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Halen Semerkand dergisinde her ay düzenli olarak yazmaktadır.
- Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi adıyla başlattığı bir seri çalışmanın ilk ürünü (Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK'ün görüşlerinin ele alındığı cilt) Mayıs 1997 tarihinde (4. baskı Nisan 1999), Fazlur Rahman'ın görüşlerinin ele alındığı cildin 1. kısmı Ocak 1998 tarihinde (2. baskı Ocak 1999) ve 2. kısmı Aralık 1999 tarihinde Kayıhan Yayınevi tarafından neşredildi. (Bu dizinin ilerleyen ciltlerinde Prof. Dr. Süleyman ATEŞ, Prof. Dr. Hüseyin ATAY, Prof. Dr. M. Hayri KIRBAŞOĞLU gibi ilim adamlarının görüş ve yaklaşımları işlenecektir.)

- Yukarıda adı zikredilen dergilerde yayımlanmış bulunan yazılarının bir kısmı ile neşredilmemiş bazı makaleleri Çağdas Dünyada İslamî Duruş adlı kitapta (Rıhle Yayınları-1999) bir araya getirildi.- Modern Fetvalar Çağdaş Hurafeler adıyla Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK'ün görüşlerinin eleştirisine tahsis ettiği bir seri çalışmanın ilk ürünü Alperen yayınları arasında (Aralık-2001) yayımlandı.
- Arapça'dan yaptığı bir çeviri Risale Yayınları arasında İhtilaftan Rahmete adıyla 1989 yılında neşredildi. 1997 yılında bu çalışmanın ikinci baskısı (Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar adıyla) yapıldı.- Arapça'dan çevirdiği Makâlâtu'l-Kevserî adli eserin baskı hazırlıkları sürmektedir.

- Halen Hanefî mezhebinin fıkhî konulardaki hadis delillerini zikreden ve diğer mezheplerin delilleriyle karşılaştırmalar yapan en hacimli eser olarak bilinen 22 ciltlik İ'lâu's-Sünen'in çevirisi üzerinde çalışmaktadır. Şu ana kadar bu eserin 7 cildinin tercümesi bitirilmiş ve yayıma hazır hale getirilmiştir.- Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilmekte olan İslam Ansiklopedisi'ne madde telif etmektedir. Telif ettiği maddeler (ki şu anda 15'i geçmiş bulunmaktadır), adı geçen ansiklopedinin XIV. cildinden itibaren neşredilmeye başlamıştır.
- 1980 yılından 1993 yılına kadar yazdığı şiirler Mavera, Dergâh, Yedi İklim, İslâmî Edebiyat, Kayıtlar, Güneysu dergilerinde yayımlandı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:06
Ebulfez Elçibey ( 11.07.1037) </B>
Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, 1938 yılında Nahçıvan'ın Keleki kasabasında doğdu.

Asıl adı, Ebulfez Kadir Güloğlu Aliyev olan Elçibey, Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.

Elçibey, 1970'li yıllarda, eski SSCB topraklarına dahil olan Azerbaycan'ın bağımsızlığı için mücadele etmeye başladı. 1976 yılında Sovyetler'e karşı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1978 yılında şartlı olarak serbest bırakıldı.


Ebulfez Elçibey, 1988-1989 yıllarında Azerbaycan halkına bağımsızlık mücadelesi yolunda öncülük ederek, halkından büyük destek gördü. Elçibey, aktif siyasi hayatına 1989 yılında, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin (AHCP) başına geçerek başladı.
Azerbaycan, SSCB'nin 1990'da dağılmasının ardından 18 Ekim 1991 yılında bağımsızlığını resmen ilan etti. Ayaz Muttalibov'un kısa süren cumhurbaşkanlığının ardından, Ebulfez Elçibey 7 Haziran 1992'de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı oldu.

Elçibey, daha önce "Milli Kahramanlık Ödülü"nü verdiği Suret Hüseyinov'un Haziran 1993'de ayaklanmasından sonra cumhurbaşkanlığı görevini terkederek doğum yeri olan Keleki'ye döndü. Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı, 31 Ekim 1997'de Keleki'den Bakü'ye döndü ve AHCP'nin başında aktif siyasi hayatına devam etti. Elçibey, 1998 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine, "demokratik ve adil olmadığı" gerekçesiyle boykot ederek katılmadı.
Elçibey, zaman zaman Haydar Aliyev iktidarına karşı verdiği sert demeçlerle kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekti.

Azerbaycan'da 5 Kasım'da yapılacak 2. dönem parlamento seçimlerine katılma kararı alan Elçibey, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin parlamentosuna girebilmek için ilk defa milletvekilliğine adaylığını koydu.
Hayatı boyunca, Türk dünyasının birleşmesi ve kardeşliği için mücadele eden Elçibey, bu yönde "Bütün Azerbaycan Yolunda" isimli bir kitap çıkardı.
62 yaşında ölen Ebulfez Elçibey, iki çocuk babasıydı. GATA'da bir süredir tedavi gören Azerbaycan'ın eski Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey vefat etti.

Elçibey, yaklaşık 2 aydır sağlık nedenleriyle Türkiye'de tedavi altında tutuluyordu.

Prostat tümörü nedeniyle önce Ankara Hastanesi'nde tedavi altına alınan Elçibey, hastalığının belirli bir evreye ulaşması ve kemik tutulumu nedeniyle radyoterapi gerektiği için 9 Ağustos Çarşamba günü GATA'ya radyoterapi görmek üzere kaldırılmıştı.
Eski Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'ye "metabolik durumunun çok bozuk ve septik komada, şuuru kapalı olarak" geldiği, Türkiye'de kaldığı sürece durumunun iyiye gittiği, ancak nefes darlığı, akciğer enfeksiyonu, prostat kanseri hastalıklarını birarada taşıdığı belirtilmişti.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/318.jpg
Edibe Sözen </B>
AKP İstanbul Milletvekili
1982 yılında Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden mezun oldu. 1984 yılında, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Sosyal Yapı ve Sosyal Değişme Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. 1989 yılında yine aynı bölümde "Toplumsal Yapı, Değişme ve Toplumsal Kimlik" başlıklı teziyle, doktora unvanını aldı. 1991-1993 yılları arasında Wisconsin Üniversitesi Communications Arti bölümünde Honorary Fellow statüsüyle "Sosyal Temsiller Teorisi" ve "İnsan İletişimi" konularında çalıştı. 1994 yılında uygulamalı sosyoloji doçenti bilahare de profesör oldu. 1985'ten günümüze İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görevini sürdürdü. Bir ara Zaman gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. 16 Kasım 2006 tarihinde yapılan AK Parti 2. Olağan Kongresi’nde MKYK Üyesi seçildi. Kongre sonrası yapılan iş bölümünde AK Parti Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu. 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde AKP İstanbul Milletvekili seçildi.

ESERLERİ:
1.Medyatik Hafıza (1997)
2.Demir Kafes’ten Plastiğe Kimliklerimiz (2000)
3.Söylem (2000)
4.Kertenkele Mantığı (2004)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:07
Ekrem Işın ( 1955) </B>
Ekrem Işın (d. 1955, Ankara) Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Edebiyatı Bölümünü bitirdi. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Romanlarında Doğu-Batı Sorunu başlıklı tez çalışmasıyla girdiği kültür tarihi araştırmalarını, 1977-1984 yılları arasında yaptığı edebiyat merkezli incelemelerle sürdürdü. Bu yazıları, Milliyet Sanat, Oluşum, Tan, Sanat Olayı, Çağdaş Eleştiri ve Özgür İnsan dergilerinde yayınlandı. 1984’ten itibaren ‘İstanbul’ konulu toplumsal tarih araştırmalarına yöneldi ve başta Tarih ve Toplum, Sanat Dünyamız, Gergedan, Çağdaş Şehir, Arredamento-Dekorasyon vs. gibi dergilerde yayımlanan incelemelerini 1995’te İstanbul’da Gündelik Hayat. Tarih, Kültür ve Mekân İlişkileri Üzerine Toplumsal Tarih Denemeleri başlığıyla kitaplaştırdı. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi’ni hazırlayan ekipte yer alan yazar, uluslararası tasavvuf tarihi araştırmalarında proje danışmanlığı yapmakta, Thierry Zarcone ve Arthur F. Buhler ile birlikte Journal of the History of Sufism’in ortak editörlüğünü yürütmektedir.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:07
Ekrem Hakkı Ayverdi ( 22.12.1899) </B>
22 Aralık 1899'da İstanbu'da Şehzadebaşı'nda Kalender Mahalleri'nde doğmuştur. Babası Piyade Kaymakamı İsmail Hakkı Bey, annesi Fatma Meliha Hanımdır. Ekrem Hakkı Bey'in Kardeşi Samiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadara uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım'ın ataları, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba'ya kadar uzanır.Ekrem Hakkı Ayverdi, tıpkı kardeşi Samiha Ayverdi gibi, İstanbul'un karakteristik bir semti olan Şehzadebaşı'ndan İstanbul'u görmüş ve tanımış; aile muhitinden şifahi kültürü ve tarih şuurunu almış, Osmanlı Türk'ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahade etmiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 tarihlerinde Dârü't-tedrîs ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915'te Vefa Sultânîsi'nden (Lisesi), 1920'de de Mühendis Mektebi'nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur. İstanbul Belediyesi Fen İşleri'nde birbuçuk yıl kadar memur olarak çalıştıktan sonra serbest meslek hayatına atılmış, 1950 yılına kadar süren bu devrede çeşitli inşaatların tahhüdünü almasının dışında, İstanbul ve Trakya'da birçok tarihî binanın restorasyonunun yapmıştır. Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyelerindendi. Kubbealtı Akademisi ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin kurucu üyeliğini yapmış, çalışmalarına katılmış; İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ve İstanbul Enstitüsü'nün otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesiydi.

1979 yılında kendisine ıstanbul üniversitesi Senatosu tarafından "Fahri Edebiyat Doktoru" payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da "üstün Hizmet Armağanı" verilmiştir. Bir diğer "üstün Hizmet Beratı"da, 18 Eylül 1981 tarihinde ıstanbul Teknik üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından verilmiş ve bu münasebetle yapılan merasimde Prof. Kazım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, "Bu zatın ilim sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü yapabilirdi." ifadesiyle, bir hakkı teslim ve tescil etmiştir.

24 Nisan 1984 tarihinde ıstanbul'da Fatih'teki evinde vefat etmiş ve Merkezefeni Kabristanı'nda bağlandığı 'Dost'un ayak ucuna defnedilmiştir.
Doktoru Prof.Dr. Süleyman Yalçın, Ekrem Hakkı Ayverdi hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu satırlarla ifade etmiştir: " Ekrem Hakkı Ayverdi, hergün görülen, milyonları teşkil eden kalabalıklar dışında müstesna bir şahsiyeti temsil ediyor. Onu karakterize eden ve tanıyanlarca hemen ittifakla kabul edilen belli başlı husûsiyetleri şöyle özetlenebilir:

· Osmanlı'nın yıkılış ve tükeniş devrinde gerçek Osmanlı Türk'ünü temsil etme selabeti,
· Başka bir ifade ile, Batı hayranlığında bayılıp, şahsını ve şahsiyetini kaybeden Meşrûtiyet ve Cumhuriyet aydınlarına mukabil hakîkî Müslüman-Türk münevveri,
· 'ıstanbul Efendisi' denilen manayı, görgüsü, terbiyesi, zevki ve yaşayışı ile günümüze kadar getiren insan,
· ınandığı fikir ve dava için şahsî menfaatini geriye itip, ileri yaşında bile Müslüman Türk'ün tarihe bıraktığı mirası kaybolmaktan kurtaran, kayda, kuyuda ve kitaba geçiren büyük irade; hudutsuz gayretin nadir temsilcisi, Osmanlı-Türk mîmarîsini en iyi bilen ve en gayretli ölçülerle tefekkürünü yapan ve koruyan insan…
(Bu yazı, "Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyas, ısmet Binark, Kubbealtı Neşriyatı, ıstanbul 1999" kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:08
Emin Çölaşan ( 1942) </B>
1942 yılında Ankara'da doğdu. Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji'nde tamamladı. 1965'te ODTÜ Idari Ilinmler Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı, Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve PETKIM'de çalıştı.

1977 yılında Milliyet Gazetesi'nde gazeteciliğe başladı. 1985 yılında Hürriyet Gazetesi'ne geçti. Çölaşan'ın çok sayıda gazetecilik ödülü ve kitabı bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR
Baltalı İlah Zagor
OĞUZ ARAL
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O mazlumların, yetimlerin koruyucusu, hırsızların, düzenbazların, hortumcuların kábusu.


Ormanın derinliklerindeki bir kulübede Kızılderili bir ebe, elinde başaşağı tuttuğu bebeğin kıçını tokatlıyor ve,

‘‘Ağlasana be, ağla artık!’’ diye bağırıyordu.

Yeni doğan bebek, inadına gıkını çıkarmıyordu. Oysa, nefes almaya başlaması için doğar doğmaz ağlaması gerekiyordu.

Bebek, yavaş yavaş başını kaldırdı. Poposunu şaplaklayan ve ‘‘Ağla’’ diye bağırıp duran ebesine küçümseyen gözlerle mavi mavi baktı.

‘‘Erkekler ağlamaz!’’ dedi.

*

Aradan yıllar geçmiş ve ormanın düzeni iyice bozulmuştu. Uzaklardan gelen beyazlar, ormanın ortasına kale kurmuş ve zavallı orman Kızılderililerini soyup soğana çevirmeye başlamışlardı. Sadece Kızılderilileri değil, hayvanları, hatta ağaçları bile soyuyorlardı. Zavallı ayılar kış uykusundan uyanınca postlarının sırtlarında olmadığını dehşetle fark ediyor, elma dolu bir ağaçta bir gecede sadece elmaların kemirilmiş koçanları kalıyordu. Bu arada ormandaki kalede oturan beyazlar gittikçe şişmanlıyordu.

Günlerden bir gün Hapşıran Tilki adlı yaşlı Kızılderili pazardan dönüyordu. Evinde dokuduğu kilimleri satmış, karşılığında un, şeker ve 250 gram yağ almıştı. Tam Necatibey Patikası'na saparken karşısına üç beyaz adam çıktı. Hapşıran Tilki'yi dövüp elindeki Migros torbasını aldılar. Hatta torbayla yetinmeyip ihtiyarın ayağındaki plastik Kızılderili mokasenlerini de aldılar. Hapşıran Tilki'nin imdat isteyen hapşırıklı çığlıklarını birden ormanın derinliklerinden gelen, ‘‘AHYAAAK!’’ diye bariton bir kükreme bastırdı. Bu kükremeden sonra ormanı bir anda sessizlik kapladı. Sadece kuşlar değil, bütün gece azı dişi ağrıdığı için ortalığı velveleye veren puma bile susmuştu.

Beyaz soyguncular şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ama şaşkınlıkları uzun sürmedi. Ağaçların arasında sarmaşığa tutunmuş sarışın bir adam uçarak geldi ve yanlarına kondu.

‘‘Hemen ihtiyarın torbasını verin ve buradan toz olun.’’

‘‘Sen de kimsin be?’’

‘‘Ben mazlumların, yoksulların, yetimlerin, adaletin ve bu ormanın koruyucusu ve de hırsızların, düzenbazların, hortumcuların kábusu Baltalı İlah Zagor Emin'im.’’

Beyaz soyguncular silahlarına el atacak oldularsa da Baltalı İlah baltasıyla onların kafalarına, ‘‘Tock! Tock! Tock!’’ diye birer kere vurdu. Beyaz soyguncular da bir daha iflah etmeyip yere serildiler. Yalnız bir tanesi bayılmak üzereyken,

‘‘Ben seni Melih Reis'ime şikáyet edeyim de gör gününü’’ dedi. Baltalı İlah, kendisine çok yakışan sakal üstü tebessümüyle,

‘‘Patronunun adını doğru belle, onun adı Melih Reis değil, İ.Melih'tir!’’ diye cevap verdi. Sonra da ‘‘Ahyaak!’’ diye ünlü narasını patlatıp ağaçların arasında kayboldu.

Artık ormandaki hırsızları ve haydutları bir korku sarmıştı. Hepsi Zagor Emin'den korkar olmuşlardı. Aslında dağlar taşlar bile Zagor'dan korkuyordu. Zagor her hırsızlığa, her haksızlığa, her soyguna yetişiyordu. Yetişmese bile, ormandaki ağaçlara hırsızların, soyguncuların adını kazıyordu. Fakir Kızılderililerin bir kısmı da ağaçlardaki isimlere bakarak,

‘‘Vay be, demek ki bu adamda iş varmış’’ diye bir koşu koparıp o heriflerin kapısında iş arıyorlardı. (Ama bu durumlar konumuzun dışında olduğu için uzatmanın alemi yok.)

*

Bu öyküyü bana erik ağacının altında oturan mavi gözlü bir ihtiyar anlattı. Sırtında bizim emekli Kurtuluş Savaşı gazilerinin giydiği haki rengi bir üniforma, başında ise bir kalpak vardı. Çizmeleri eski ama pırıl pırıldı.

‘‘Eee, sonra Zagor'a ne oldu?’’ diye sordum.

‘‘İhtiyarladı, yoruldu, emekli oldu ve kıyafetini değiştirdi. İhtiyarlayınca ormandaki her ağacı tek başına koruyamayacağını sonunda öğrendi. Şimdi hiç olmazsa bir tek ağacı koruyor’’ dedi ve bastonunu kaldırıp gez-göz-arpacık nişan aldı. Ağzıyla, ‘‘Grav! Grav!’’ silah sesi çıkardı. Can eriklerine saldıran kargalardan ikisi yere düştü.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:08
Emine Işınsu ( 1938) </B>
(1938-) Yazar, Kars'ta doğdu. Halide Nusret Zorlutuna'nın kızıdır. Ankara Koleji'ni bitirdi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü öğrencisi iken öğrenimini yarıda bırakarak fıkra yazarlığına başladı. 1971'de bir neslin yetişmesinde büyük etkisi olan ilim ve fikir dergisi Töre'yi çıkardı. Kocasının görevinden dolayı bir süre Suudi Arabistan'ın Dahran şehrinde kaldı.

ESERLERİ:

AZAP TOPRAKLARI

Batı Trakya'da yaşayan Türkler'in, altmışlı yılların ikinci yarısında gördükleri eziyeti, ora ahalisinin yaşantısını, umutlarını, beklentilerini anlatır.

SANCI

Yetmiş öncesinin solcuları tarafından katledilen ülkücü Dursun Önkuzu'nun gerçek hayat hikâyesini anlatır, o tarihin Türkiyesi'nden kesitler verir.

CANBAZ

Türkiye'de sendikacılık hareketinin başlangıcını, bir kısımsendikacının dejenerasyonunu, onlara direnen bir kadın sendikacıyı ve bu arada sağ ve sol gruplaşmalardaki fikir ayrılıklarını ve bazı grupların sendikalara hakimiyetini anlatır.

ÇiÇEKLER BÜYÜR

Yetmişli yılların ilk yarısında, Bulgaristan'da yaşayan Türk azınlığın, Bulgar milliyetçiliğine ve Marksizme tutsak olmuş yaşantısını, çektiği maddî-manevî ıstırabı, orada yaşayan Türkler'in umutlarını, beklentilerini, Bulgaristan'ın Türk azınlıklar üzerinde oynadığı oyunları ve Türkiye'ye uzanma gayretlerini anlatır.

KÜÇÜK DÜNYA

Bin dokuz yüz ellilerde, yüksek tahsilli bir İstanbullu kızın, evlenip Şanlıurfa'ya gitmesini; orada Urfa'nın mistik havası ile kadının eşinin arkadaşlarından biriyle asla kelimeye dökülmeyen, su yüzüne çıkmayan büyük aşkını anlatır.

ATLI KARINCA

Türkiye'de yarı aydınların içinde bulundukları kısır döngüyü, boşa çabalarını, lâf kalabalıklarını, bu arada; "hakikat"e, "doğru"ya ulaşmak için gayret sarfedenleri anlatır.

BiR GECE YILDIZLARLA

Emine Işınsu'nun değişik bir lezzet alarak okuyacağınız muhtelif küçük hikâyelerinden oluşmuş bir eserdir.

KAF DAĞININ ARDINDA

Memleketin karışık zamanlarında, solda şöhret olmuş romancı olan Mevsim, maddî bakımdan da, olağanüstü bir duruma sahipti... Fakat bütün bunlar, devamlı bir arayış içinde bulunan Mevsim'e yetecek miydi?... Mevsim'in ruhu açtı ve hayatın kendisine sunduğu maddi imkanlarla doyum bulamıyordu. Mehmet onun için; bir roman kahramanı, bir sevda, aynı zamanda maneviyat kapısını açan anahtar olacaktı, ama galiba bu anahtar, Kaf Dağı'nın arkasındaydı.. Ve Mevsim'in kendi içine doğru çileli seyahatini bu eserde okuyacaksınız.

CUMHURiYET TÜRKÜSÜ

1922'nin kolu kanadı kırık Osmanlı İmparatorluğu.. Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulalı bir yıl geçmiş... İstanbul hâlâ işgal altında. Mustafa Kemal ve muhalifleri.. Sakarya'nın bu muzaffer Kumandanı'na karşı bunca itham neden? O, Türkçü fikirleri fiiliyata döken bir Kumandan değil midir, o halde?.. Eski Osmanlı Mutasarrıfı Hüseyin Hüsnü Bey'de kristalleşen Osmanlılık fikri.. Jön Türkler, İttihat ve Terakki ve onun muhalifi Hürriyet ve İtilâf Partisi.. Bir yanda Türkçüler.. bir yanda, İngiliz himayesi ve Amerikan mandası taraftarları.. Velhasıl zor günler, acı günler yaşanmakta, çökmekte olan İmparatorluğun mirasında Anadolu, dişi ile tırnağı ile, kadını ve erkeği ile son ve kesin bağımsızlık ve özgürlük savaşına hazırlanıyor.

DOST DiYE DiYE

Yazar, bu denemeleriyle, Âyetler'in ışığında bir "gönül yolu" sunuyor okuyucularına.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:08
Emre Kongar ( 1941) </B>
1941 yılında İstanbul’da doğdu.Şişli Terakki Lisesi’ni (1959), Siyasal Bilgiler Maliye İktisat Şubesi’ni (1963) bitirdi. Michigan Üniversitesi’nden Sosyal Çalışma Master’ı aldı (1966). Hacettepe Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu’nu kurdu ve müdürü oldu (1968). Hacettepe Üniversitesi’nde Doçent (1976) ve Profesör (1981) oldu. Bir süre Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü’nde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi (1976-1982). 1980 Askeri yönetiminin üniversitelerdeki uygulamalarını protesto etmek (ve sakalını kesmemek) için üniversiteden istifa etti (1983). Bir süre Hürriyet gazetesinde danışmanlık yaptıktan sonra (1983-1987) 1987’de KAMAR Kamuoyu Araştırma A.Ş.’yi kurdu. Kültür
Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Şimdi Yıldız Üniversitesi’nde öğretim üyesi ve Cumhuriyet gazetesi yazarı.

Çalışmalarında toplumsal değişme kuramlarını, Türkiye’nin toplumsal yapısını, değişme eğilimlerini inceleyen Kongar, Türkiye için kuramsal bir değişme modeli üretti ve özellikle sanat, kültür, demokrasi ve iletişim sorunları üzerine odaklaştı. Bilimsel çalışma ve yayınları yanında çok sayıda sanat edebiyat eleştirisi ve deneme de yazdı.

1977 TDK Bilim Ödülü’nü ve 1979 Sedat Simavi Sosyal Bilimle Ödülü’nü, 21. Yüzyılda Türkiye ile 1998 Aydın Doğan Bilim Ödülü’nü aldı.

ESERLERİ
İmparatorluktan Günümüze Türkiye’nin Toplumsal Yapısı (1985), Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği (1983), Kültür Üzerine (1989), Türkiye ve Kamuoyu (1992), Ben Müsteşarken (1995), Demokrasi ve Laiklik (1997), 21. Yüzyılda Türkiye (1998).Ayrıca bir deneme kitabı Yaşamın Anlamı (1987), bir de romanı var:Hocaefendi’nin Sandukası (1989).

Ben Müsteşarken
Emre Kongar
Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi

Emre Kongar Hoca'mın "Ben Müsteşarken" adlı kitabı yatağımın başucunda duruyor. Bu kitapta merakla ve keyifle okunan anıları var. -Hıncal Uluç- "Ben Müsteşarken", devletin yapısını, Ankara bürokrasisinin, kültür, sanat çevrelerinin devletle ilişkisini anlatıyor. -Kürşat Başar- Hani kitaplar vardır, neresinden girersiniz bağlanıverirsiniz, elinizden bırakamaz olursunuz; işte o kitaplardan biri Prof. Dr. Emre Kongar'ın "Ben Müsteşarken" adlı yeni kitabı. -Melih Cevdet Anday-

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:09
Engin Güner ( 1942) </B>
Babasının memuriyeti sırasında 1942 yılında Malatya’da doğdu. Çapa İlkokulu’nu, İstanbul Erkek Lisesi’ni ve 1966’da ODTÜ İdari İlimler Fakültesini bitirdi. 1972 yılında Avrupa Konseyi sınavını kazanarak Strazburg’taki uluslararası kuruluş, Avrupa Konseyi’nde göreve başladı ve 18 yıl (1972 -1989) uluslararası yöneticilik görevinde bulundu. Turgut Özal Cumhurbaşkanı olunca kendisini Türkiye’ye çağırması üzerine 1989 Aralığında ülkeye dönerek Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olarak göreve başladı. Aynı zamanda Özal’ın Özel Kalem Müdürlüğü görevini de üstlendi. 1991 genel seçimlerinde İstanbul Milletvekili seçildi. Daha sonra bürokrasinin değişik kademelerinde üst düzey görevlerde bulunan Engin Güner, siyasi hatıralarını “Özal’lı yıllarım” adlı kitapta topladı. Güner, halen Liberal Demokrat Parti Genel Başkan Yardımcısı olarak siyasi hayatını sürdürmektedir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Engin Güner:Özallı yılları özledik
Ünal Bolat
Türkiye 24 Mart 2001

Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş’in “ikinci Özal” olduğu şeklindeki söylentileri ben de duyuyorum. Keşke olsa. Cumhuriyetin ikinci kuşağıdır Özal. Çocukluğundan beri ülkedeki bütün siyasal ve ekonomik olayların içinde bulunmuş, görevleri sırasında da bütün sorunlara teşhisini koymuş, çözüm yollarını önermiş ve planını hazırlayıp gelmiştir.

Sayın Derviş, iyi bir kimse. Beyefendi bir kimse. Batı’da IMF’de çalışmış. Dünya Bankası’nda çalışmış. Bu konuları iyi bilen kimse. Ama Derviş’in gelişi bizim LDP olarak tezimizi doğrulamıştır. Biz diyorduk ki, hükümet ekonominin “E”sini bilmiyor. Derviş, bunu ispat eden bir tarzda geldi. Böyle dışardan gördüğü şekliyle gelip birtakım şeyleri düzeltmesi mümkün olabilir ama içerden de bir dirençle karşılaşması muhtemeldir. Bu bakımdan başarı şansını da çok parlak görmüyorum. Bütün bunlara rağmen kendisine bir avans vermek gerekir. Başarılı olmasını temenni ediyoruz. Birçok şeyden bunalıp bırakabilir ihtimalini de göz ardı etmiyorum.

Peki neden geldi?
Şimdi tabii emekliliği yaklaşmış. Aynı şeyleri ben yaşadım. Ben de onun gibi yurt dışında Avrupa Konseyi’ndeydim. O benden daha ileri mevkilere falan gelmiş, başkan yardımcısı olmuş. Ama aşağı yukarı aynı şeyler vardı. Rahmetli Cumhurbaşkanı Özal beni çağırdığında emekliliğimi feda edip geldim. O da aynı duygularla geldi. Zaten yurt dışında yaşayan bütün Türklerin özlemi ülkesine dönmektir. Biraz da denk geldi yani. Nasıl olsa emekli olacak. Emekli ikramiyesini almış. Belli bir maaşı var. Bu arada bir Türk hükümetinde ekonomiden sorumlu bakanlık yapmak da büyük bir şereftir. Ekonomiyi düzlüğe çıkarma iddiasıyla gelip bir de başarılı olduğunu düşünürseniz bu bir insan için büyük şereftir. Derviş bu iyi duygularla geldi. İnşallah başarılı olur. Ama durum fevkalade zor. Bunu görmemiz lazım. Bugünkü günümüzü her geçen gün arayacağız. Allah yardımcımız olsun.

Paranoyalardan kurtulalım
Halk arasında sürekli ülkemiz üzerinde başka ülkelerin emelleri, planları falan olduğundan söz edilir. Sanıyoruz ki bütün dünya oturmuş, “Ya şu Türkiye’yi nasıl parçalarız. Nasıl zayıflatırız diye düşünüyor?” Yok böyle birşey. Bunlar paranoya söylemlerdir. Ülkelerin ne dostları vardır ne düşmanları. Ülkeler dostlarını ve düşmanlarını kendi politikalarıyla oluştururlar. Bu paranoyalardan kurtulmamız lazım. ABD bugün iyi bir müttefiktir. Ama kara kaşımız kara gözümüz için değil. Bölgede güçlü bir Türkiye onun da işine geldiği için böyle. Bu kötü bir şey de değil. ABD’nin bize yardımcı olmak istemesi güzeldir. Ondan istifade etmesini bilmeliyiz. Hatta yapılması gereken belki de bugün Amerika ile serbest ticaret anlaşması yapmak ve ihracatımızı ABD’ye yönlendirmek ve böylece ekonomik krizden çıkmaktır. Bu da bir çözüm yoludur.

LDP’yi herkes beğeniyor. Ama herkes kadrosunu merak ediyor. Haklılar ama şunu bilmek gerekiyor. Kadro derken milletin aklına gelen daha çok tanınmış isimdir. Hatta tanınmış siyasi bir kimliğe sahip isimler. Oysa biz o isimlere pek sıcak bakmıyoruz. Çünkü onlar siyaseten yıpranmıştır. Onun için bu arkadaşların bize katkısı olacağı kanaatinde değiliz. Bizim arkadaşlarımız isim olarak böyle tanınmamış ama hepsi genç ve dinamik, bankacı, finansçı, iş adamı yeniliğe açık isimler. LDP genç dinamik ve yeniliğe açık uzman kadrolarla dolmaktadır.

Avrupalı gözüyle Türkiye
Avrupa çok yıpranmış. İki dünya harbi de orada yaşandı. Evet bugün ileri ekonomik seviyedeler. Ama kendi kendini kısıtlayan hareketlerde bulunuyorlar. Etrafını bir gümrük duvarıyla örüyorlar. Ayrıca Avrupa yaşlı bir nüfusa sahip. Avrupa dar görüşlüdür. Miyoptur. Olaylara Amerikalı kadar uzak görüşlü davranmaz. Türkiye’ye karşı tutumu bunu çok açık biçimde ortaya koyuyor. Çok şoven davranabiliyor. İnternetten takip ediyorum. Avrupa’daki halk Avrupalının dışında başka ülke istemiyor. Diyorlar ki, “Türkler bizim dostumuz ama Avrupalı değil. AB bir Hıristiyan klübüdür. Türkleri AB’ye alırsak İran’ı da Irak’ı da Suriye’yi de almamız lazım. Bu da olmaz. Ben de onlara cevap yazdım. Dedim ki, “Çok teşekkür ediyorum. Fikrinizi samimi olarak açıkladınız.” Çünkü Avrupalı yetkililer her fırsatta bunun söz konusu olmadığını tekrarlıyorlar. Ama halk duygularını daha samimi söylüyor. Bir de Avrupa konusunda söyleyeceğim şudur. Ankara hükümetleri bu gerçeğin farkında olmalarına rağmen AB’yi iç politikada malzeme olarak kullanıyorlar. Oysa Türkiye AB’ye girmezse dünyanın sonu gelmez. Hatta Avrupa’da olup AB’ye girmeyen ülkeler var. Önemli olan muasır medeniyet seviyesine gelmektir.

IMF elbet teminat ister
Bunu hükümet de söylüyor IMF de söylüyor. Ülkede ikinci yarı yıla kadar büyük bir kaos görünüyor. 25 milyar dolar dış yardım gerekiyor. ABD, IMF içinde de çok etkilidir, Dünya Bankası içinde de. Bize bu yardımı yapmak istiyorlar ama karşılığında teminat istiyorlar. Bir banka nasıl kredi verirken bir sürü güvence istiyor, IMF de banka gibidir. O bakımdan diyorlar ki, “Özelleştirmeyi yapın şu kadar verelim. Bankaları düzenleyin şu kadar verelim” Bunları yapabilmek ise hükümete düşüyor. Umutsuz olmamak gerekiyor tabii ki.

Kriz, LDP farkını ortaya çıkarttı
Bence Türkiye’nin bu krizden tek bir kazancı olabilir. Bu günler, bilebilenler için fırsat anlamına da gelir. Milletimiz bu mevcut Ankara partileriyle bu işlerin olmayacağını görmüş oldu. Bunu görmesi bu krizin Türk milletine en büyük armağanıdır. Bunu milletimiz anladı. LDP’ye olan teveccühten bunu görüyoruz.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:09
Enver Durmuş ( 1959) </B>
1959 yılında Bayburt'ta doğdu.Gazeteci, yazar, tv program yönetmeni. 1982 yılında başladığı gazeteciliği 2000 yılına kadar sürdürdü. Yeni Devir, Milli Gazete, Tercüman, Türkiye gazetelerinde çalıştı. Çeşitli sahalarda görev aldı. Siyaset ve sağlık muhabirliğinin yanı sıra araştırma gazetecilği de yaptı. 1993'ten itibaren İhlas Haber Ajansı'na geçti ve burada şehir haberleri sorumluluğunu yürüttü. 2000 yılında emekli olan Enver Durmuş, halen Kanal 7 televizyonunda yayınlanan "Ekonomivizyon" programında muhabir-program yönetmeni olarak görev almaktadır. Evli ve dört çocuk babası.

e-posta: enverdurmus@e-kolay.net

ESERLERİ
İslami Seçenler

Kanser'de Yeni Umutlur

Yassıada'dan İmralı'ya
Enver Durmuş
Boğaziçi Yayınları / Büyük Kültür Serisi

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:09
Erdal Öz ( 26.03.1935) </B>
26.03.1935 tarihinde Sivas Yıldızeli'nde doğdu. İlkokulu, Uzunköprü ve Muğla'da, ortaokulu Antalya'da, liseyi Tokat'ta okudu (1953). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde başladığı yüksek öğrenimini Ankara Hukuk Fakültesi'nde tamamladı (1969).

Edebiyat dünyasına, İstanbul’da üniversite öğrencisi arkadaşlarıyla çıkardığı a dergisiyle adım attı.

Amerikan Haber Merkezi'nde (1958), Türk Dil Kurumu'nda (1969) çalıştı. Sanat hayatına, şiir ve hikâyeler yazarak başladı. Cem Yayınevi'nin çocuk kitapları dizisini yönetti.

1980 yılında kurduğu Can Yayınları'nı ölümüne kadar yönetti.

6 Mayıs 2006 tarihinde İstanbul’da öldü.

ESERLERİ

Öz’ün ilk ilk öykü kitabı ‘Yorgunlar’ a dergisi yayınlarından çıkmıştı. Kanayan (1973) adlı öykü kitabı, Deniz Gezmiş Anlatıyor (1976) adlı anı kitabı, aynı konunun genişletilerek işlendiği Gülünün Solduğu Akşam (1986) adlı anı kitabı, Havada Kar Sesi Var (1987) adlı öykü kitabı, Allı Turnam (1976) adlı gezi izlenimleri ve Odalarda (1995) adlı yeniden elden geçirilmiş romanı, Sular Ne Güzelse (1997) adlı öykü kitabı çıktı. Bu kitapla 1998 Sait Faik Öykü Ödülü'nü aldı. 1975-1981 yılları arasında Arkadaş Kitaplar adlı `çocuk edebiyatı dizisi'ni yönetti. 1981 yılında Can Yayınları'nı kurdu. Çocuklar için de iki kitap yazdı: Kırmızı Balon (1990) ve Alçacıktan Kar Yağar (1982).

Son öykü kitabı da Cam Kırıkları (2001) Sedat Simavi Öykü Ödülü’ne değer görüldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

Yazar ve yayıncı Erdal Öz öldü
Zaman 07.05.2006

Can Yayınları’nın kurucusu Erdal Öz, dün tedavi gördüğü Amerikan Hastanesi’nde vefat etti. 71 yaşındaki Öz, bir aydır kanser tedavisi nedeniyle hastanede yoğun bakım altındaydı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:09
Erdoğan Tokatlı ( 1939) </B>
1939 yılında Denizli’de doğdu. Sinema yazarlığı ve çevirmenlik yaptı. Birçok
yönetmenin yanında asistan olarak çalıştı. Son Kuşlar adlı filmiyle
yönetmenliğe başladı (1965).

Önemli filmleri: Eşrefpaşalı (1966), Fidan (1984), Suçumuz İnsan Olmak (1986),
72. Koğuş (1987).

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:10
Erhan Bener ( 1929) </B>
1929 yılında, babasının görevli olarak bulunduğu Kıbrıs’ta doğdu. ılk, orta, lise öğrenimini Anadolu’nun çeşitli il ve ilçe merkezlerinde tamamladı. 1950 yılında, Ankara S.B.F.’ni bitirdi. 1956 yılında A.Ü. Hukuk Fakültesi’nden lisans diploması aldı. 1950-1975 yılları arasında, yurtiçinde ve yurtdışında, çeşitli görevlerde bulundu. ABD’den Hindistan’a, Danimarka’dan ısrail’e kadar çeşitli ülkelerde görev yaptı. 1975 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Emekliliğinden sonra kısa bir süre de avukatlık yaptı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Edebiyat yaşamına, 1945 yılında çeşitli dergilerde yayınlanan şiir ve öyküleriyle atılan Bener’in kimi yapıtları yabancı dillere çevrilmiştir. Romanları, öyküleri, anıları, denemeleri ve tiyatro oyunları dışında, çocuk kitapları, çevirileri, radyo oyunları ve sinema-TV’ye yansıtılan romanları ve senaryoları vardır. Fransız-Türk Kültür Cemiyeti, Yunus Nadi ve Orhan Kemal roman ödüllerine, Haldun Taner, Yunus Nadi ve Dil Derneği Ömer Asım Aksoy öykü ödüllerine, Muhsin Ertuğrul Oyun Ödülü’ne, Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası’na, Fransa’nın l’Officier des Arts et des Lettres (Sanat ve Edebiyat Ustası) unvanına sahiptir.

ESERLERİ
Anafor
Arabalarım
Baharla Gelen
Böcek
Bürokratlar
Dönüşler
Işığın Gölgesi
İlişkiler
Köleler ve Tutkular
Loş Ayna
Ortadakiler
Oyuncu
Ölü Bir Deniz
Sisli Yaz
Sonbahar Yaprakları
Yalnızlar
Yaralı Aşklar

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:10
Erol Cihangir ( 1958) </B>
1958 yılında Eskişehir'in Mihalıççık kazasında doğdu.İlkokul ve ortaokulu Mihalıççık'ta okuyan Erol Cihangir liseyi Adana'da okudu.Lise yıllarında Hergün ve Ortadoğu gazetelerinde muhabir olarak gazeteciliğe başladı.1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne giren Erol Cihangir, aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü'nde yüksek lisans tezi olarak Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali adlı çalışmayı hazırladı.

Erol Cihangir,1987-1990 yılları arasında Türkistan dergisinin yazı işleri mürülüğünü yaptı.

1991-1992 yıllarında Tataristan'ın başkenti Kazan'da bulunan Kazan Devlet Ünivesitesi'nde öğretim görevlisi olarak bulundu.Bu dönemde Rusya, Azerbaycan, Başkırdistan, Dağıstan, Sibirya ve Makedonya'da incelemelerde bulundu.Türkiye'ye döndükten sonra bir süre Sivas Demir Çelik İşletmelerinde çalıştı. Bu sırada 5 yıl süreyle Türk Diplomatik dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürlüğünü yaptı.

Moskova İlimler Akademisi'nde başladığı doktora çalışmasını yarım bırakan Erol Cihangir, halen Belçika'da Hür Brüksel Üniversitesi Siyaset Bilimi kürsüsünde yeniden akademik çalışmalarına devam ediyor.Turan Kültür Vakfı Yayınları'nın editörlüğünü de yürüten Cihangir, gazete ve dergilerde neşredilmiş makale, inceleme ve mülakatlarının dışında, grafikerlik, editörlük, redaktörlük görevleri de yaptı.

ESERLERİ

Sultan Galiyev ve Sömürgeler Enternasyonali
Erol Cihangir
İrfan Y.

Çalışma sahası olarak seçtiğimiz "Sultan Galiyev ve Koloniler Enternasyonali" tezi, 1917 Bolşevik Devrimi ile, devrimi takibeden yıllarda eylem ve kuramlarıyla bir dönemin adı olmuştur. Bolşevik Devrimi içinde ilk muhalefet hareketi olmanın ötesinde, Türk halklarının geleceği, sömürge ülkelerin Batı karşısında konumları ve Bolşevik Tarihi içinde de Sultan Galiyev adı uzun zaman kendinden söz ettirdiği gibi halen de söz ettirmektedir.
256 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9753710240; Dili:Türkçe



Papa Efrim'in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

"Papa Eftim'in Muhtıraları ve Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi" adını taşıyan bu çalışma 1970'li yılların ortalarında tanışıp, vefatına kadar çevresinde bulunduğumuz "Türk Ortodoks Patrikhanesi, Papa II. Eftim" Turgut Erenerol Bey tarafından anlatıldı ve tarafımızdan kaleme alındı. Bunların bir kısmı dönemin sürekli yayınlarında neşredildi. Daha sonra "Turgut Erenerol Bey'in vefatı üzerine patriklik makamına geçen III. Eftim Selçuk Erenerol Bey'in kontroluyla geçmiş yıllarda İstiklal Harbinde Türk Ortodoksları ve konu hakkında diğer çalışmalar taranıp, konunun ruhuna uygun gerekli tadilat ve ilaveler yapılarak Erol Cihangir tarafından neşre hazırlandı....
Yayın Yılı: 1996; 322 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757171166; Dili:TÜRKÇE



Yeni Çağ Türkistan Tarihi'nin Kaynakları ve Dr.Baymirza Hayit
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

Henüz onaltı günlük evli iken Kızıl Ordu saflarında 2. Dünya Harbine katılmak üzere cepheye giden Baymirza Hayit, vatanına ve ailesine ancak elliiki yıl sonra dönebilecektir. Döndüğünde akrabalarından birkaç kişiyle, varlığından haberdar olduğu oğlu Bekmirza bir yıl önce ölmüştür. Acılar, ihanetler ve çetin mücadelelerle dolu bu hayatta onu ayakta tutan tek şey, herhalde inanmış bir adamın dervişçe gülümsemesi olsa gerektir. Böyle söylüyor Hayit'in sevgili dostu G. won Mende'nin eşi Koro won Mende. Ve devam ediyor... "ne zaman Mirza bey aklıma gelse onu hep gülerken hatırlarım. Onu başka şekilde düşünmem mümkün değil. Ve öyle sanıyorum ki onu hayatta tutan bu gülümsemesidir.Kendine yabamcı olan bir ülkede elli yıl yaşadı. Bu onun için çok zor olmalıydı ama, o içten gülümsemesiyle sadece kendi ayakta kalmadı, aynı zamanda ümitsizlik içinde olan dostlarına da bitmez bir destek ve yaşama gücü verdi."
Yayın Yılı: 2000; 136 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757893285; Dili:TÜRKÇE


Dr. Baymirza Hayit Armağanı
Erol Cihangir/Rasim Ekşi
TURAN KÜLTÜR VAKFI

İÇİNDEKİLER
Yazar Yazı Sayfa
Turan Kültür Vakfı Milli Kahramanları Hatırlamak ve Baymirza Hayit 7
Ebulfez Elçibey Hocam Baymirza Hayit 11
Rasim Ekşi Türkistan ve Dr. Baymirza Hayit 15
Erdoğan Aslıyüce Dr. Hayit'e Vefa Borcumuz 19
Abdülkadir Donuk Baymirza Hayit Hocam 21
Mehmet Saray Dostum Baymirza Hayit 25
Erol Cihangir Dr. Baymirza Hayit'in Hayat Hikâyesi 27
Hacı Yakup Anat Doğu Türkistan mı, Uyguristan mı? 105
H. Emel Aşa Kazak Türklerinin İlk Milliyetçi Dergisi 111
Hakan Coşkunaslan Türkistan Bağımsızlık Tarihinde Münevver Kari ve İttihat Terakki 119
Kemal Çapraz Türkistan Hatıraları'nın Neşri ve İsa Yusuf Alptekin 137
Yusuf Gedikli Adil Hikmet Bey ve Asya'da Beş Türk 147
Ahmet Kabaklı Enver Paşa Basmacılar ve Baymirza Hayit 155
Timur Kocaoğlu Türkistanlı Göçmenlerin Siyasi Faaliyetleri Tarihine Bir Bakış 159
Cihangir Muhammed Baymirza Hayit'in Derdi ve Rusya'nın Son Provakasyonlarıl 183
Mirhasan Osmanov Sovyetler Blriğindeki "Sovyet Araştırmacılarının" Tenkid Edilmeleri Hakkında 189
Abdurrahim Polat Baymirza Hayit ve Büyük Türkistan 195
Michael Rywkin Survival of Soviet Features Post-Soviet Turkestan 201
Suphi Saatçi Dar Ağacında Sallanan Bayraklar 211
M. A. Taşkın Türklüğün Beşiği Olan Afganistan ve Oradaki Türkler 215
Arslan Tekin Bizim Diyar Özbekistan 233
Yusuf Nejat Turan İran Türkmenleri 255
Lokman Uzel 1905 Yılında Kazakeli'nde Başlayan Alaş Orda Hareketi ve Alaş Partisi

Enver Paşa
Abdullah Recep Baysun
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

"İdeallerinizi gerçekleştiremiyorsanız, gerçeklerinizi idealleştirin" diyerek "Turan Barışı" için yola çıkan Enver Paşa Hazretleri -Paşam başaramazsanız ne olur? Serzenişine karşılık O'nun, "-başaramazsam öleceğimi biliyorum hiç olmazsa ölümümle Batı Türklüğü ile Doğu Türklüğü arasında manevi bir bağ olurum" dediği üzere gerçekten Enver Paşa Turan yolunda şehit olarak Batı ile Türkistan (Asya) Türklüğü arasında muhkem ama bir o kadar da narin ve nezih bir bağ olmuştur.
Yayın Yılı: 2001; 208 sayfa; 3.HAMUR; 14x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757893323; Dili:TÜRKÇE


Rauf Denktaş Armağanı
Erol Cihangir-Yakan Cumalıoğlu

Devrime Adanan Yürek Molla Nur Vahidof
Erol Cihangir


Mustafa Çokay'ın Hatıraları
Maria J. Çokayeva
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

19. asrın sonlarında (1890) Sır Derya boylarında, Kırgız bozkırlarında dünyaya gelen Mustafa Çokayoğlu, hemen hemen bu son asrın son çeyreğinde ünlenen büyük Türk birlikçi Türk münevver ve dava adamlarından biridir. Soyu Harzemlere kadar uzanan fakat, Türk medeniyetinin uzun suskunluğu geçip, ardından Rus esaretine düşen bugünkü Kazakistan toprakları içinde bulunan Akmescit'ten çıkıp, uzun ve meşakkatli Türkistan davasını omuzlayıp, o dava ile ölen Mustafa Çokay Bey'in siyasi ve şahsi hayatı da, belki pek az faniye nasip olacak çok geniş ve ilginç bir entellektüel muhite sahip olması da o kadar dikkate şayandır. Türkistan milli mücadelesi için yola çıktıktan kısa bir süre sonra, için de yaşadığı zamanın ve gelecek zamanlara damgasını vurmakla ünlü Kazan Türk'ün Sultan Galiyev'le birlikte ilk olarak Türk birlikçi "Türkistan Birleştiği" (Türkistan Birliği) adlı teşkilatı kurduktan sonra tıpkı Sultan Galiyev gibi mazlum müslüman milletler başta olmak üzere, Kafkas halklarının tamamı Gürcüler, Osetinler, Kabardinler, Polonyalılar ve Ukraynalıların ölene kadar tek müdafi olur.
Yayın Yılı: 2000; 224 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757893234; Dili:TÜRKÇE

Pearl-Harbor'dan Hiroşima'ya 1941-1945
Levon Panos Dabağyan
Erol Cihangir
KUM SAATİ YAYINLARI

Dünyayı kan ve göz yaşına boğan 2. Dünya Harbinin üzerinden bunca zaman geçti. Yeni Dünya Düzeninin haritasını çizen ve tarihini yazan galiplerdi. İnsanlığa, kırım ve katliamın tarihi galipler tarfından öğretildi. Galipler, beynelminel sermaye çevreleri ile, onun jandarmalığını yapan ABD ve yandaşlarıydı. İnsanlar, 2. Dünya Harbinde aynı zamanda büyük bir insanlık ayıbı olan soykırımla tanıştı. Hemen herkes, soykırım dendiğinde Yahudileri hatırlamakta hemfikirdir. Oysa, 2. Dünya Harbi'nin tek ve gerçek soykırım kurbanları Asyalı kahraman bir millet olan Japonlar olmuştur. Ne varki, tarihi hakikatleri ters yüz etmekte usta olan Yahudi ve Yahudi sermaye çevreleri yeni Dünya Düzenin mimarı olabilmek için Asya'nın bu milli gücünü kırmak zorundaydı. Bunun için insanlık tarihinin bugüne kadar gördüğü en korkunç silâhı olan Atom'u Japonlar üzerinde denemekte tereddüt etmemiştir. İnsanlık için son derece utanç verici olan Atom Bombası denemesiyle, Japonlar teslim olduğunda, Asya'nın bu şerefli milletinin şerefine uygun hareket etmekten başka çaresi kalmamıştı. Pek çok ibret verici şeref sahnelerinden biri olan Amiral Ugaki'nin 24 Kamikaze uçağıyla yaptığı intihar dalışları bunlardan sadece biridir. İşte bu dalışlardan birisi: "Filo komutanı Amiral Ugaki, bir an Pasifik Okyanusunun uçsuz bucaksız enginliklerine baktıktan sonra, uçaklar arası telsizle hüzünlü fakat metin bir ifadeyle şu emri verdi:- Dikkat! Filo komutanından Filoya. Son görevinizi yapmaya hazır olun... Emrim: topyekün taarruz dalışıdır. Yaşasın İmparator. Başta Amiral Ugaki'nin uçağı olmak üzere, mesajı alan 24 uçaktan kurulu Kamikaze filosu, Pasifik'in sonsuz derinliklerine doğru pike yaptı. Vatanına ve geleneklerine son derece bağlı olan bu kahraman asker, emrindeki filo ile hayatına tam bir Kamikaze pilotu olarak son verdi. Bugüne kadar yazılan ve bilinen 2. Dünya Harp tarihlerinin tam tersine, fakat hakikatlerin çiğ parıltısını bu kitapta bulacaksınız.
Yayın Yılı: 2001; 375 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9758414089; Dili:TÜRKÇE

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:11
Erol Göka </B>
1959 yılında Denizli'de doğdu. Ortaöğrenimini “parasız yatılı” olarak Aydın’da tamamladı. 1983’te "Tıp Doktoru" oldu. 1983-1985 yılları arasında Bitlis'te zorunlu hizmet yükümlülüğünü yerine getirdi. 1989 yılında “Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı” oldu. İzmir'de tamamladığı askerlik görevinin ardından 1992 yılında “Doçent" olmaya hak kazandı. Sağlık Bakanlığı ve YÖK koordinasyonuyla yapılan ilk merkezi şeflik sınavları dizisinde başarılı olarak 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu.

Psikiyatrinin birçok alanında yapılan bilimsel çalışmalarda yer almasına rağmen ilgisi, daha çok psikiyatrinin sosyal bilimlerle ve felsefe ile kesişim noktalarında yoğunlaşmıştır. İnsanın dinamik özelliklerine ve grup-varlığına olan ilgisi onu psikodinamik yönelimli klinik uygulamalara ve grup psikoterapilerine yöneltmiştir. 1991 yılında altı yıl süren bir eğitim faaliyetini tamamlayarak Uberlingen Moreno Enstitüsü'nün onayladığı "Psikodrama Asistanı" belgesini almaya hak kazanmış, "Psikodrama Terapisti" olmak için gerekli olan teorik ve uygulamaya dönük çalışmaları yerine getirmiştir. Türkiye Günlüğü ve Türkiye Klinikleri Psikiyatri dergilerinin yayın; birçok tıp ve beşeri bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunmaktadır. Çok sayıda bilimsel çalışmanın içinde yer almış, bilimsel makale üretmiştir. Yayınlanmış kitapları arasında öne çıkanları “Psikiyatri ve Düşünce Dünyası arasında Geçişler”, “Varoluşun Psikiyatrisi”, “Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri”, “Buradan Böyle: Gündelik Hayatın Psikososyopolitiği”, “Psikiyatriden Psikiyatriye Bakışlar”dır. Psikiyatri alanında, oldukça özgün görüşler içeren tüm çalışmalarını, “Teoride ve Uygulamada Varoluşun Psikiyatrisi” adlı bir kitapta bir araya getirmeye hazırlanmaktadır.

Son dönemlerde çalışmaları, büyük grupların davranışlarının dinamiklerine ve tarihsel kökenine yönelmiş ve bu çabasının ürünü olan kitabı “Topluluklar ve Zihniyetleri: Grup-Varlık Olarak İnsan” (Genişletilmiş ikinci baskı: Aşina Kitaplar, 2006) ve büyük grup davranışı ile ahlak ve siyaset felsefelerinin etkisiyle ortaya çıkan denemelerini içeren “Türkiye Vardır” adlı kitabı yakınlarda yayınlanmıştır. Uzun zamandan beri Türklerin tarih boyunca değişmeyen tutumlarını anlamaya yönelik çabaları, Aşina Kitaplar tarafından “Türk Grup Davranışı” adı altında 2006 yılı başında kitaplaştırılmıştır. 2006 yılı içinde üç baskı yapan ve birçok özgün görüşü barındıran bu kitap, Göka’nın birçok akademik toplantıya davet edilmesine ve çok verimli tartışmalara neden olmuştur ve olmaktadır.

Göka, iki yıldan beri, Salı akşamları Arjantin Felsefe Okulu’nda hocalık yapmaktadır. 2005 yılından beri, her hafta Cuma geceleri, TRT-1’de yayınlanan “Konuşuyorum” adlı programın sunucularından biridir.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:11
Erol Manisalı </B>
Erol Manisalı, mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde 1976 yılında profesör oldu. İktisat Fakültesi’nin “Avrupa ve Ortadoğu Araştırma Merkezi Başkanlığı” yanı sıra, 1990’da kurulan “Kıbrıs Araştırmaları Vakfı”nın da başkanıdır. Ayrıca “Balkan ve Avrupa Ülkeleri Araştırma Vakfı” ile “Türkiye Çevre Vakfı” yönetim kurulu üyesidir.

İktisat ve uluslararası ilişkiler alanlarındaki uzmanlığının yanında, deneme ve anı niteliğinde kitapları da bulunan Prof. Dr. Manisalı’nın yayınlanmış olan yapıtlarından bazıları şunlar: İktisada Giriş, Gümrük Birliğinde Bekleyen sorunlar, Bıçak sırtında Dünya ve Türkiye, Kırık Çizgiler, İnsanlar, İnsanlar, Attila İlhan’la 1000 Saat, Türkiye ve Küreselleşme, Kıbrıs, Dün Bugün Yarın, Türkiye-Avrupa İlişkilerinde Sessiz Darbe, 21. Yüzyılda Küresel Kıskaç, Attila İlhan'la Hayatın İçinden, Ulusal Politika Notları,


EROL MANİSALI’NIN HAYATIM AVRUPA DİSİZİ

HAYATIM AVRUPA (Birinci Kitap)
Ortak Pazardan AB'ye

HAYATIM AVRUPA (İkinci Kitap)
Askeri Darbeden Sivil Darbeye

HAYATIM AVRUPA (Üçüncü Kitap)
TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ: "GÜMRÜK BİRLİĞİ"

HAYATIM AVRUPA (Dördüncü Kitap)
AVRUPA'NIN ASKERLE KAVGASI

HAYATIM AVRUPA (Beşinci Kitap)
AVRUPA'YLA DERİN BAĞLAR

X
HAYATIM AVRUPA dizisi editörleri
Pınar Bulut - Yalçın Lüleci


Ortak Pazardan AB'ye
HAYATIM AVRUPA
Birinci Kitap
Prof. Dr. Erol Manisalı

“Hayatım Avrupa”, Prof. Dr. Erol Manisalı’nın konuyla ilgili yazılarının ve tabii ki renkli anılarının bir derlemesini sunarak, yazarın bürokrasi ve sivil toplum kuruluşlarına yönelik faaliyetleri ve AB konusunda ülkemizin kaderini çizen ünlü şahsiyetlerle ilişkilerini, bir nevi yol arkadaşlığını anlatıyor. Manisalı’nın AB meselesinin ilk günlerinden bu yana yazdığı gazete ve dergi makalelerinin de orijinal görüntüleriyle yer aldığı kitapta, otuz yıl önce yazılan bu yazılarda savunulan görüşlerin bugün nasıl harfi harfine doğru çıktığını ve yazıların AB ilişkilerinin günümüzdeki durumunu nasıl önceden tespit ettiğini şaşırarak okuyacaksınız.
“Hayatım Avrupa” bildiğiniz Avrupa Birliği çalışmalarından değil. Bir insanın, bir ülkenin ve uluslararası bir birliğin kesişen yollarının uzun ve çetrefilli hikayesinin başlangıcı… Bu kitapta, bir akademisyen ve bir düşünür olarak yıllardır Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerinin içinde yaşayan yazarın gözünden, renkli simalar ve çarpıcı dönüm noktaları eşliğinde, Türkiye’nin AB tarihini adeta bir belgesel izler gibi izleyecek.


x
Askeri Darbeden Sivil Darbeye
HAYATIM AVRUPA
İkinci Kitap
Prof. Dr. Erol Manisalı
“Son yılların en ilginç kitaplarından biri şimdi yayında: Erol Manisalı’nın ‘Hayatım Avrupa’sı. Yalnız konu değil, sunuluş yöntemi açısından da ilginç: Ekonomik bütünleşme kuramları üzerinde çalışan bir akademisyenin nasıl olup da bunu bir ulusal dava saymaya başladığını ve neredeyse bütün yaşamını o konudaki büyük yanlışı düzeltmeye verdiğini gösteren bir kitap. Bir çeşit özgeçmiş öyküsü, ama ülkenin Avrupa Birliği serüveniyle sarmaş dolaş olarak. Olaylarıyla, kişileriyle, belgeleriyle, politika değişiklikleri ve tartışmalarıyla…”
Mümtaz Soysal, Cumhuriyet
“Türkiye AB'ye giremez... Bu konuda en ufak bir kuşkusu olanlar Prof. Dr Erol Manisalı'nın Truva Yayınları'ndan çıkmış olan son kitabı "Hayatım Avrupa"yı okumalılar... Yapıt, Türkiye Cumhuriyeti'nin Avrupa macerasını başından bu yana yaşamış, olayların içinde olan bir uzmanın eseri. AB konusundaki yanlışları, yanılgıları ve yalanları teker teker gözler önüne seriyor Manisalı. Bunlardan biri de... AB'nin Türkiye'ye davet ettiği, ama Ecevit'in bu çağrıyı geri çevirdiği yalanı.”
Ali Sirmen, Cumhuriyet
“Erol Manisalı yıllarca sürüp giden ‘Avrupa bizi almak istedi ama, Ecevit reddetti’ yalanını Üstünel’e tekzip ettiriyordu. Çünkü Erol Manisalı gerçeği biliyordu, hem Emile Noel ile, hem Dışişleri Bakanlığı’ndaki dostlarıyla, hem de Brüksel’deki yetkililerle görüşmüştü.”
Hasan Pulur, Milliyet
“Truva Yayınları’nda, Erol Manisalı’nın yeni bir kitabı: Ortak Pazardan AB’ye Hayatım Avrupa. Ufuk açıcı bir eser!”
Server Tanilli, Cumhuriyet
X

TÜRKİYE'NİN ASKERSİZ İŞGALİ: "GÜMRÜK BİRLİĞİ"
HAYATIM AVRUPA
(Üçüncü Kitap)
Erol Manisalı
İlhan Selçuk: "Erol Manislı Yazdı Ama Dinleyen Olmadı" Cumhuriyet
Hasan Pulur: "Balta Limanı Anlaşması ve Gümrük Birliği" Milliyet
Melih Aşık: "Nereye Dalıyoruz" Milliyet
Yalçın Pekşen: "Bizi Kim Yönetiyor" Hürriyet
Nazlı Ilıcak: "Gümrük Birliği ve Siyasi Birlik" Meydan
Nevzat Yalçıntaş: "Gümrük Birliği ve Bağımlılık" Türkiye
Abdullah Gül: "Arka Bahçe Oluyoruz"
Güngör Uras: "Gümrük Birliği Felaket Getirecek" Milliyet
Mesut Yılmaz: "İktidara Gelince Değiştireceğiz"

X

AVRUPA'NIN ASKERLE KAVGASI
HAYATIM AVRUPA
(Dördüncü Kitap)
Erol Manisalı
“Avrupa’nın Askerle Kavgası” kitabı Hayatım Avrupa dizisinin dördüncü kitabıdır.
- Bu kitap AKP hükümetinin iktidara getiriliş koşullarını bütün belgeleriyle içeriyor. Bunun beraberinde Türkiye-AB ilişkilerinin geçirdiği krizin perde arkasındaki oyuncular sergileniyor.
- Richard Halbrooke, Halit Narin, Mehmet Ali İrtemçelik, Şükrü Gürel nasıl rol aldılar? Ecevit, Demirel, Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli hangi misyon içinde bulundular?
- Washington ve Brüksel’in Türkiye’yi Lozan’dan Sevr’e götürme planlarında misyon üstlenen iç ve dış çevreler kimlerden oluşuyor?
- TSK’nın AB politikası nedir? AB son yıllarda neden TSK’yı doğrudan karşısına aldı?
- AKP’nin bu gelişmelerde oynadığı rol nedir?
- Avrupa-TSK çatışmasında rol alan siyasi parti liderleri ve sivil toplum örgütleri hangileridir?
Bu kitap yakın tarihimize belgeleriyle ışık tutmaktadır. Daha önceki ciltlerle ele alındığında AB-Türkiye ilişkileri bütün yönleri ile sergilenmiş olmaktadır.
X
AVRUPA'YLA DERİN BAĞLAR
HAYATIM AVRUPA
(Beşinci Kitap)
Erol Manisalı
“Avrupa’yla Derin Bağlar” kitabında neler var?
Bu kitap AKP iktidarında Türkiye-AB ilişkilerini anlatıyor. Daha önce “Hayatım Avrupa” dizisi ile AKP iktidarına gelinceye kadarki süreci anlatan dört kitap yayımlandı.
Kitapta ilginç şeyler bulacaksınız:
- AKP üst yönetimi ile Brüksel arasındaki “derin bağlar” nedir?
- AKP için AB bir amaç değil, sadece bir araç; peki neyin aracı?
- TSK’ya karşı AKP-AB işbirliğinin perde arkası nedir?
- AKP-Washington işbirliğinde, “Türkiye-AB ilişkilerinin bir kaldıraç görevi üstlenmesi” ve bu kaldıracın işlevi nedir?
- Türkiye’de oligarşi nasıl oluşmuş ve nasıl çalışıyor? Siyasal İslam ve siyasal sermaye “oligarşiyi nasıl ele geçirmişler?”
- Ve oligarşi, “Türkiye’yi nasıl denetimine alıyor?”
- Oligarşinin Brüksel ve Washington bağları nasıl kuruluyor?
İşlenen bazı konular bugüne kadar ilk defa kamuoyunun önüne çıkıyor.AKP iktidarının gerçek kimliğinin anlaşılması için okunması gereken bir kitap; özellikle de seçim dönemine girilirken.
Kitabın bir bölümü Abdullah Gül’e ayrılmış. “Onun değişim ve evrim süreci üzerinden” AKP’nin yeni misyonu incelenmiş ve değerlendirilmiş.
Ve böylece kitabın önemli bir boşluğu doldurduğuna inanıyoruz.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:11
Ersin Nazif Gürdoğan ( 1945) </B>
1945 yılında Eskişehir’de doğdu. Temel üniversite eğitimini İTÜ’de makina mühendisliği alanında yaptı. İ.Ü. İşletme İktisadı Enstitüsünün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatında 1968 ve 1972 yılları arasında proje değerlendirme uzmanı olarak çalıştı. Bu arada bir yıl İngiltere’de incelemelerde bulundu. Erzurum Üniversitesinde 1972’de akademik çalışmalara başladı. Görevini 1976’da A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesine aktardı. Doktora çalışmasını 1975’de bitirdi, 1987’de doçent, 1994’de profesör oldu. Mavera dergisinin kurucularından olan Gürdoğan evli ve üç çocuk sahibi, Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı.

ESERLERİ
Teknolojinin Ötesi, Kültür ve Sanayileşme, Görünmeyen Üniversite, Kirlenmenin Boyutları, Hicaz’dan Endülüs’e, Zaman’ı Aşan Şehirler, Günler Akarken İz Y.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:12
Ertuğrul Düzdağ ( 1941) </B>
1941’de Bursa’da doğdu. İlkokulu Yenişehir ve Bursa’da okudu. Haydarpaşa Lisesi’ni ve İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1965). Fakülte yıllarında, haftalık Yeni İstiklâl gazetesinde çalıştı ve yazdı. İstanbul ve Bursa’da, İslâmcı faaliyetlerde bulunan Milliyetçiler Derneği’nin çalışmalarına ve Risâle-i Nur hizmetine katıldı. Yedek subaylığından sonra Özel Fatih Erkek Lisesi’nde idareci ve öğretmen olarak çalıştı (1967-71). 1968’de evlendi. Haftalık Sebil gazetesinde aralıklarla yazarlık ve son devrede genel yayın müdürlüğü yaptı (1976-80). MED Yayınevi’ni kurarak sekiz kitap yayınladı (1978-82). MÜ İlâhiyat Fakültesi Vakfı içinde “Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi”ni kurdu (1985), neşriyatta bulundu, konferanslar tertipledi ve talebeye “Safahat dersleri” verdi (1986-89). Günlük “Zaman” gazetesinde köşe yazarlığı yaptı (1987-89). Evliliğinden altı çocuğu olan ve torunları bulunan Düzdağ, 1985’ten sonra Hacc’a ve Umre’ye gitti. 1967’den itibaren çeşitli yayınevlerinde kitapları çıktı.

ESERLERİ: Yakın Tarihimizde Gizli Çehreler, Buhranlarımız ve Son Eserleri (Said Halim Paşa’dan), Mehmed Âkif (Süleyman Nazif’ten eski metniyle birlikte), Safahat (Mehmed Âkif’ten eski metniyle birlikte tenkidli neşir), Volkan Gazetesi (aynen neşir ve tedkik), Tarafsız Değilim, Yakın Tarih Yazıları, Düşman Acımaz, Müslüman Âile, Başörtülü Melekler, Mehmed Âkif Ersoy Hayatı ve Eserleri, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar, Bütün Yazıları (Mehmed Âkif), Bütün Tercümeleri (Mehmed Âkif), Çocukluk ve Medrese Hâtıraları (Muallim Nâci’den), Başımıza Gelenler (Mehmed Ârif’ten), Türk ve Arab (Çerkeşşeyhizâde Halil Hâlid’den eski metniyle ve Arapçasıyla birlikte), Gazavât-ı Hayreddin Paşa (Barbaros Hayreddin Paşa’nın Hâtıraları, Seyyid Murâdî Reis’ten), Târihçe-i Vak’a-i Zağra (Zağra Müftüsü Hüseyin Râci Efendi’nin Hâtıraları), Şeyhulislâm Ebussu’ud Efendi’nin Fetvalarına Göre Kanunî Devrinde Osmanlı Hayatı, Yakın Tarihimizde İslâm ve Irkçılık Meselesi, Yakın Tarihimizde Dönmeler ve Dönmelik Meselesi, Yakın Tarihimizde Masonlar ve Masonluk Meselesi, Turfanda mı Yoksa Turfa mı? (Mizancı Mehmed Murad’dan “Mansur Bey” adıyla roman), 31 Mart Vak’ası Derviş Vahdetî ve İttihâd-ı Muhammedî Cemiyeti.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:12
Ervin Umerov ( 1938) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Eserlerini Rusça ve Özbek Türkçesi ile yazan Ervin Umerov'un (1938) Kırım Türkçesi ile yazdığı "Er Daim Küneş Olsun" (1970), "Eski Ateş Arasında" (1975), "Ekinci Kelin" (1978) ve "Yıldızlarga Dogru" (1983) isimli hikaye kitapları basılmıştır. Yazarın Gani Murad ile birlikte batırdığı tiyatro eserleri de bulunmaktadır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:12
Esat Cemal Paker </B>
ESERLERİ

1.Siyasi Tarihimizde Kırk Yıllık Hariciye Anıları
Esat Cemal Paker
Remzi Kitabevi / Ansiklopediler Dizisi

Esat Cemal Paker, hariciyecilik mesleğine girdiği II. Abdülhamit devrinden başlayıp Cumhuriyet dönemine kadar, çeşitli Avrupa ülkeleri nezdinde resmi görevlerde bulundu. Bu görevleri süresince, duyduğu veya bizzat yaşadığı ciddi ve mizahi olayları, Siyasi Tarihimizde Kırk Yıllık Hariciye Hatıraları adlı kitabında topladı.

Esat Cemal'in siyasi hayatının başlangıcı, Osmanlı devletinin dağılmaya yüz tuttuğu o karanlık günlere denk geldiğinden, anlatılan kimi olaylar, yeni kuşaklar için ibret verici birer örnek niteliği taşıyor. Kimi zaman da, dönemin ünlü kültür, fikir ve siyaset adamlarının yaşamları gözler önüne seriliyor. 1900'lerin başında savaş içindeki Avrupa sosyetesi ve Osmanlı
erkanı, Esat Cemal'in gözlemleriyle, bir roman akışı içinde sergileniyor.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:13
Eşref Şemizade ( 1908)- (1978) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.
Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir. Eşref Şemizade

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.

Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Kırımlı Şair Eşref Şemi-zade

1875 yılı Rusıe mecburundan Kırımdan Dobrucuga kaçkan vakitda meşhur içtimaiy erbab ve mutefekkir Abdugafar Çelebiyin Murtaza oğlunun refikası Suvade-hanım Kara Denizin ortasında furtunaga uğrağan gemide bir çocuk doğura. Oğlançıknı adını Abdurahman koyalar. 25 yıl sonra Afuz Abdurahman Şemı vetanına kayta. İlk önce Kostencede, sonra Bukreşte okuğan Afuz Abdurahmanın maksadı - halkına zemaneviy bilgi ve ümut getirmekdir. Halk mektebinde hocalık vazifesini becergeninden başka, daa studentlik zamanında “Şemi”, yani “ışık getirgen”, tahallüsini takkan genç erkek kadmiy Kezlev şehirinde öz parasına kitaphane aça ve onu yanında kavehane yaptıra. Bir kaç yıl geçirip Afuz Abdurahman-efendi Cugen köyünden güzel bir kız ala. Sare İsmail-kızı hakikatende pek dilber gelinçek olmuş - bunı fotograf resmi tasdık ete. 1908 sene 21 haziran günü Eşref oğlancık dünyaga gele.

1915 sene Abdurahman-efendi ve Eşref oğlu Istambula seyahat edeler. Afuz Abdurahman Şemi kendisi Türkiye tabliyatı olub Eşref oğluna da Türkiye pasaportu ala.

Altı yaşından Eşref rüştiyede okup başlay. Bir kaç yıldan son babası onu Kezlevdegi real mektebine[1] vere ve bu okul yurtunu Eşref 1924 senesi bitire.

Eşref pek erte şiir yazıp başlay. Birınci 1923 senesinde basılgan “Köyde yaz akşamı” namlı şiir ola:

Gün etegi yerge değdi,
Kızıl çabak allandı.
Kök koyuca anter giydi,
Çille-kurtlar canlandı...

Daa da şu zamandan bir tesadüfi olarak şiirden dört satr görseteim:

Yüzün açkan şark kızıday erkelenip
Bahar tanı yavaş-yavaş belgi verdi.
Kara köknün perdesini artka gerip,
Çıkkan güneş her bir şeyge kolge serdi.

Duvak giygen kelinlernin çeresiday
İndce duman ortalıknı aldı sarıp.
Yiğitlernin yeşil giygen Zoresiday
Yaş selbiler kaldı birden oyga dalıp.

Al güneşnin tasma-tasma çum kamçısı
Kökke dogru gerilgende kız kaşıday,
Dal ucunda yaltıragan çık tamçısı
Tamdı yerge öksüzlerin göz yaşıday...

Kırım tatar klassikleri sırasına girgen Bekir Çoban-zade, Abdulla Latif-zade yaş şairge kıymet kestiler ve Akmesçitke davet etip edebiyat çevrelerine koşulmaga yardım verdiler. 1927 sene eylül ayında Kırımtatar yazuvının arap urufatından latin elifbesine geçüvinen baglı olan konferansda Eşref Şemi-zade heyetnin katipi olarak tayinlendi. Aynı vakitta 1927 senesinden 1929 senesine kadar o, her bir sanı sabırsızlıkmen bekleningen “Göz aydın” mecmuasının muhariri olup çalışa.

1929 mart ayında Eşref Şemi-zade Moskovada Devlet Sinema enstitütini edebii-senario fakültesine okumaya gire. Şairnin şahsiyet olarak yükselmesine Moskovada okuv yıllarının tesiri pek büyük oldu. Bunda Rusça ve Sovyet Birligini diger dillerinde, bir de Avrupa dillerinde yazgan öz akrandaşları ve medeniyetnin üyken nesil erbaplarınen tanışuvı da çok yardım etdi.

1932 senesı ağustos ayında Sinema enstitütini bitirip Eşref, Kırımda belli maarifçi, ressam, alim, içtimai erbapların vergen Badanınskıyler meşhur sülalesine ait olgan Sayde-hanım - genc ve dilber refikası ile Akmesçitke kayta.

Akmesçitte Eşref Devlet neşriyatında, sonra 1937 yılını eylül ayına kadar Yazıcılar birliginde başkatibini vazifesini alıp bardı.

Lakin bolşeviklerin dikkatından heç bir şey gizlemek mümkün degil... Yusuf B. adlı birisi 1937 senesı 26 eylül Akmesçitte olub geçken Yazıcılar birliginin meclisinde çıkışta bulundı:

Eşref Şemi-zadege geleyik... Burjuvazi milletçileri de konaknı onun evinde tapa ediler. Eşref Şemi-zade de şahsi ömüründe, hem de yaratıcılıgında sıkı surhette burjuva milletçilerinen baglandı... 1931 senesı basılıp çıkan “Dneprilstan”da da zararlı fikirler baş görsettiler... Atta katmerli burjuva milletçisi Çoban-zadege bagışlap maktav (methiye) şiiri yaza...”.

Ve ilahre,ve ilahre... Bolşevik ideologiyasını koruyucularının üslüpı bir edi.

1931 senesı “Dneprilstan” poemi basılgandan sonra memleketni meşhur şairleri sırasında görümlü yer ala. Bu poem bir kaç dillere tercime olungan edi. Şaır bu eserde kadim Türklerin çöllerinde - “eski yerlerde” - olup geçken tarihii vakialarnın geniş sürette tasvir ete.

Hey Dniyepr, hey tarihlar örekesi!
Hey çalargan[2] asırların koletkisi[3]!
Söyle, bu taşlar üzerinde yangradımı[4]
Bir vakitta kaçakların açuv sesi?

Cesetlerden köprü kurup ırmak geçken
Atillalar bu sırtlarda adaştımı[5]?
Bir aygırga kızlarını berip gidgen
Peçenegler senmen bunda savaştımı?


Söyle, Dniyepr, aç dünyada görgeninni,
Hıdırellezde yoldan çıkıp yürgeninni.
Ev devirip, köy araştrıp, şehir basıp
Muradınna nasıl etip ergeninni...



Daa 20-ci senelernin sonunda Sovyet hükümeti ve bolşevik yolbaşçilarının hakiki mahiyetini anlagan Eşref eserlerinde Stalinge ve onun etrafındagı şahslara heç bir satır bile bağışlamadı. 1937 senesı eylül ayında şairnı Yazıcılar birliginden çıkaralar, işinden mahrum eteler. Ailesinı bakmak için Eşref kitabhanesini satmaga mecbur ola. Ev yanında bir otomobil duraklasa karısı Sayde seskenip peksimet ve erkek urbaları ile doldurulgan bohçaga göz atar edi. Amma hakimiyet Şemi-zadeni tevkif etmeye aşıkmay edi. Şairnı tek 1941 senesı haziran 24 günü tevkif etdiler...

İki ay devamında Akmesçitte NKVDnin bodrumlarıda bulungan son Eşref Sibiryaga İrkutsk şeherine yollana.Onda 1942 sene nisan 4-te şair azat oluna. Bunı sevebçisı Kırımlı Asan Karamanov ola. Asan-ağa NKVDnin sorgu hakimi olarak Şemi-zadenin peşinden İrkutskka yöneltirile. Eşte, NKVD hakimleri saflarına aldanıp düşken namuslu Kırım tatarı şaır Eşrefnı her gecesi sorguga çağırıp yemek vere ve dosyanı açip ondan pek kindar ihbarları kopara. Nice, nıce Yusufların ve Abdullaların yazmuşları yanıp kül oldular… Rahmetli Asan-aga benim Moskovadagı evime babam geçingendende sonra da gelib dura edi.

Azat olundugu gibi İrkutsk Yazıcılar birligi bolügünü vastasınen Eşrefnı tedavilemek maksadınen hastahanege yollaylar. 1942 senesinin güzünde Şemi-zade özbek yazıcıların davetinen Taşkent şeherine gele. Onu Fergana şeherinde vilayet gazetesine mes’ul katibi yerine teklif edeler.

1944 senenin baharinde karısı Sayde ve oğlu Aydın sağ kalğanları akkında sevinçli haber alıp mayıs 17-de Kırıma gele ve şu gecesi bütün halkmen beraber Özbekistanga sürgün oluna…

Özbekistanda Kırım tatarlarına yaşamak için belgilengen mintakaların yahut şeher mahallelerin çegerelerinden geçmek yasak edi. İki mahalleni ayırgan sokaknı bir tarafından başka tarafına geçken Kırımlı birinci sefer beş günlik tavkif cezasına oğrar edi, bir daha seferi 20 yıl kürek cezasına (rusçası – katorga) mahküm olur edi.

Eşrefnin ailesi Andican vilayetinin Çınabad mintakasında “yerleştirildi”. Okumuş insanlar her bir yerde gerek. Mintaka yönetmenleri nihayet Eşrefke kıymet biçtiler. Bunda Ansiklopedide Eşref Şemi-zade hakkında yazı ve onu fotoğrafı görüşlerini önemi oldu – Büyük Sovyet Ansiklopedisi her bir mintaka beledıyeside olmuşu şart edi. Şair mintaka plan dairesinin reisi olarak çalışa. Böyle mesuliyetli iş başında Kırımlı adam oluşunı NKVD şefleri beğenmiy ve Eşrefni medenıyet dairesine geçireler.

Babam o yılları halkmızı yakın gelecegine ümüdsiz bakar edi. Lakin çok yıllardan son Kırım tatarları vatanına avdet etıp yeni hayat başlacagına heç şüphesi yoktur edi. Lakin vatanından kavuşkan halk öz geçmişini, ruhii inkişafını unutacak dep çok azap çeker edi. Şu sebepten etrafına birkaç genç erkek yaklaştırıp olara öz bilgilerini verer edi.

Şu Çinabadtan Eşref Şemi-zadeni 1949 sene 4 ekim tekrar hapiske alalar. Ve bu sefer şair 25 yıl hapis cezasını ala.

Şair Eşref Şemi-zadege ne kabahat isnat ediyorlar?

23 eylül 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

- Komünist partisi ve Sovyet hükümeti Kırım tatar yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine görüşünüz nedir ?

- Ben Kırım tatar ve diger türk halkların yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine Ruslaştırma politikasını tahakkuk etmiş deb kıymet biçem.

17 kasım 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

Şahit Aşmasov ifadelerine göre siz Türkiye Cumhuriyetini burjuvazi siyasetçilerin mehletme ediyorsınız. Bunı tasdik edıyorsızmı?

- Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa Atatürk progresif siyasetçi olmuşı ve Türk halkı arasında meşhur olmuşı benim derin kanaatimdir.”

Söz arası: Aşmasov adlı erif tatar degil. Şair Eşrefni etrafındagı heç bir tatar adamı ona karşı bir söz aytmagan – bunı bugün karşımda duran “tahkikat davası ? 645, başlanmış 16.02.50” tasdik ediyor. Bu davanı Gorbaçev başlagan “perestroyka” zamanı bana bir oda içinde okumaya verdiler ve onu kol yazması ile kopyasını çıkardım.

Şair NKVDnin zindanında korku görsetmedi, sorgularda doğrusunı ayttı – bu o vaziyetde münasip olgan savaş şekili edi.

Bir sorgu vakitida Eşref Şemi-zadege teklif edildi: eğerde şair Kırım tatar halkı Kırımdan Orta Asiyaga göçürülgeni için bütün Kırım tatarların adından Sovyet hakimiyetine ve şahsen Stalin arkadaşka büyük teşekkür bildirgen, bununnen beraber göçürülgenlerin güzel, bahıtlı yaşayışların tasdik etken makalege öz imzasın çekmeye razı olsa - hapis müddetini 10 yılga kadar eksiltirmege mümkün olur… Bu vahşiy teklif Şemi-zade tarafından red olungan son şairni davasında boyle mücizevii satırlar peyda oldu: “Kırım tatarlar Kırımdan göçürülgenden sonra, 1944 senesinden başlap Şemi-zadenin Sovyet kurumı, Komünist partisi ve halklar Dahisine[6] nisbeten olgan nefreti en keskin ve açık şekilde ifade oluna. Parti ve hakimiyet tarafından yapılgan bu tedbirlerni anlayamay ve olarnı antisovyet ruhunda tefsir edip Şemi-zade aktif aksiinkılapçı[7] faaliyet yoluna gitti…” .

Anlamamış, demek…

Nikita Khrusçöv kanlı “halklar Dahisini” ifsa etkeninden sonra 1954 senesinin sonunda Eşref Şemi-zade azad oluna ve ocak ayın en başında Yanıyol şeherinde yaşagan ailesi ile kavuşa. 1958 sene şair Yazıcılar birliginden ev ala ve ailesini Taşkent şeherine alıp vara.

Taşkendegi Devlet neşriyatında Şemi-zade çeşit vazifelerde çalışa. Şu yılları bir kaç şiir silsilesi ve iki destan yazdı. “Közyaş duvar” destanı aklı olarak şairni yaratıcılıgında en yüksek noktası dep sayılabilir. Bu destanda Eşref Şemi-zade allegorik şekilde Kırım tatar halkını ağır ve kederli takdirini beyan ete. “Közyaş duvar” destanı şairnı öz halkına nasiyetidir:

Kandırıcı nefis, doğru
Sözmen doğğan halkının
Milliy ruhun götermeye
Gitsin cemi akılın.

Milliy ruh… Bu yüksek anlam Gasprinskiy, Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Ali ve Husseyn Badaninskiyler kibi adamların düşünceleri ve kaygıları edi…

Yusuf B. degen biri etrafına toplangan “arkadaşlarnın” gayretinen Şemi-zade birkaç kere naşriyat faaliyetinden bağlı olgan işlerden kuvuldı. Eşrefnin büyük oğulu 1956 senesı milliy areketnin teşkilatçısı oluşı, sonra ikincı oğulu da milliy areketnin faal iştirakçisi oluşı şairni komünist devletinde vaziyetini kuvvetlendirmez edi evet. Eşref-şair kendisi de ihbarlar boyunca milliy areketnin ideolojisi nin savunucusu dep sayıla edi. Taşkentde Kırımtatar dilinde çıkan gazete ve mecmuayanı işine Şemi-zadeni ayagını bastırmaz ediler. Lakin özbek yazıcıları ve naşirecileri Eşref-domullanın bilgi ve semereli kabiliyetine yüksek kıymet biçer ediler ve KGBnin tenbiyelevlerine bakmadan onu gene de redaktorlik vazifelerne kabul ete ediler.

1978 senesi edi. Bu müstakil ve vıcdanlı insanları imha etüv usulları şekillengen yıllar edi…

Eşref Şemi-zade 1978 senesi Moskova şeherinde büyük oğulunun evinde 11 mart sabah saat sekizni on beş dakika geçkende son nefesini verdi…

Şairni kadını Sayde Badanınskaya kocasını doğduğu yarım adada defn etecegini kattı kararını beyan etdi. “Sürüklep alıp ketsemde Kırımga alıp keterim!” – anamızni bu sözü bizlere güvenme ilave etdi. Dissidentlerge haber etildi. Vildan telefon yanında oturup Vnukovo aeroportına çinko tabutnı alıp gitken ana ve ağasından haber bekledı. Aeroportda Sayde-hanımın ve oğlunun etrafında gizli polis ajanları gözlerini patlatıp gezer ediler. Yüksek merciler Simferopol (Akmesçit) uçak seferini geçiktirdiler, lakin eninde sonunda kocasını doğduğu Kırım topragında defn etmek istegen kadınnın kararına karşı çıkmaya cüretlenmedıler. Bizler zaruret halinde komünistik hakimiyetinin insaniyetsizligini bütün dünyaga dissidentlerin yardımı ile beyan etecek meramımıznı etrafka bildirmege gayret etdik… Ecnebıy radyolar öz eşittiruvlerinde Eşref Şemi-zade vefat etkenı ve çok binler vatandaşları tarafından ozgarılgan şair Kırımda defn olunganı hakkında telaşsız şekilde haber etdiler.

Radyolar eşittiruvlerin sonunda: “Şair tek geçingeninden sonra Vatanına döndı” – dediler.

Müfti Çelebi Cihan aytkan sözü vardır: “Millet!.. Dirileri yaşatan ölülerdir…”


Aydın Eşrefoğlu Şemi-zade

[1] Tabii ilimlere istidatlı jimnazi (lise).

[2] Ağargan.

[3] Gölgesi.

[4] Yangramak - gürüldemek.

[5] Adaşmak - yolunu şaşırmak.

[6] Stalinge boyle ad verer ediler.

[7] Aksiinkılapçı yani “kontrrevolüsıoner” – en dehşetli isnat. İnkılap degende 1917 sene ekim ayında bolşevikler yapkan kanlı devrim kastedile.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:13
Etyen Mahçupyan ( 1950) </B>
1950 İstanbul doğumlu. Robert Kolej'I 1968'de, Boğaziçi Üniersitesi Kimya Mühendisliği'ni 1972'de bitirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nde ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Bölümü'nde master yaptı. 1977-1980 yılları arasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde asistanlık yaptı. 80 sonrası ticaret uğraşan Mahçupyan bu arada çeşitli kitaplar ve makaleler yazdı. Etyen Mahçupyan 1996'dan bu yana Radikal Gazetesi'nin köşe yazarları arasında yer alıyor.

ESERLERİ
Mahçupyan'ın "İdeolojiler ve Modernite", "Osmanlı'dan Postmoderniteye", "Türkiye'de Merkeziyetçilik: Devlet ve Din", "Radikal yazıları 1", "Radikal yazıları 2", Radikal Yazıları 3-Yönetemeyen cumhuriyet" adlı kitapları bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

ETYEN MAHÇUPYAN ZAMAN'DA YAZACAK!!!
sonsaniye.com
11 Mayıs 2001

Kamuoyunda demokrat bir yazar olarak tanınan Gazeteci Yazar Etyen Mahçupyan Zaman Gazetesi ile anlaştı. Mahcupyan Zaman'da haftada iki yazı yazacak. Zaman Genel Müdürü Recep Uzunallı gazeteye yeni yazarlar kazandırmak için çalışıyor. Uzunallı Şahin Alpay ile de görüşmeleri sürdürüyor. Bu hafta Zaman'da Sabah'tan ayrılan Ahmet Vardar göreve başladı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:13
Fahir Aksoy ( 1916) </B>
1916 yılında İstanbul'da doğdu. Fevziye ve Edirne liselerinde, İngiliz ve Amerikan Koleji'nde eğitim ve öğrenim gördü. Çalışma yaşamına gazetecilikle başladı (1935). Vakit ve Edirne Postası gazetelerinde ilk yazıları yayınlandı. Sonra birçok gazete ve dergide sanat konularında inceleme, deneme, öykü, eleştiri ve röportaj dallarında muhabirlik ve yazarlık yaptı. Bir süre Basın Yayın Dış Haberler Dairesi'nde redaktör olarak çalıştı. 1947'de siyasi bir gazetede, 1974'te kültür ve sanat konularını içeren Köken adlı bir dergi yayınladı. Halk sanatı, Mevlevi sanatı, Bektaşi sanatı üzerine televizyon için üç filmin metnini yazdı, danışmanlığını yaptı. Ayrıca 6 tane belgesel film çekti.

ESERLERİ
Kürdün Meyhanesi adlı kitabından önce sanatla ilgili dört kitabı yayınlandı: Sanatta Batı Öykünmeciliği ve Üç Yazarla Tartışma, Türk Resminde Değişme ve Yenileşme, Hacıbektaş Veli Yaşamı ve Sanata Yaklaşımı, Naif Sanat ve Türk Naifleri. Ayrıca yurt içinde ve dışında 120 resim sergisi düzenledi.
Fahir Aksoy, Kürdün Meyhanesi'nde, Ankara'da 1944-1960 arası, yanan Milli Eğitim Bakanlığı'na çok yakın bir restoran-meyhane olan 'Yeni Hayat Lokantası' (sahibinin Kürt oluşundan dolayı Kürdün Meyhanesi diye anılıyor) adında bir mekânda oluşan ilginç olaylar ve kişilerle ilgili anıları anlatıyor.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:14
Fahrettin Kırzıoğlu ( 10.03.1917)- (10.02.2005) </B>
Prof. Dr. Mehmet Fahrettin KIRZIOĞLU
10.03.1917 yılında Kars'da doğdu.
1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden mezun oldu.
1967 yılında doktor, 1976 yılında doçent, 1982 yılında profesör oldu.
Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu
Bildiği yabancı diller: Fransızca, İngilizce, Farsça
Kitapları:
Kars Yaylası, İstanbul 1946.
Kars'ın Kurtuluşu Hatırası. Kars 1950.
Kars Tarihi,İstanbul 1953.
Dede Korkut Oğuznâmeleri,I. Kitap. İstanbul 1952.
1855 Kars Zaferi.İstanbul
Ziya Gökalp Müzesi.İstanbul 1956.
Edebiyatımızda Kars,II.kitap. İstanbul 1958.
Millî Mücâdelede Kars.Ankara 1960.
Kürtler'in Kökü-I. bölüm. Ankara 1963.
Her Bakımdan Türk Olan Kürtler.Ankara 1964.
Kürtler'in Türklüğü.Ankara 1968.
Karapapaklar.Erzurum 1972.
Kars İli ve Çevresinde Ermeni Mezâlimi (1918-1920). Ankara 1970.
Osmanlılar'ın Kafkas Ellerini Fethi(1451-1590). Ankara 1976, 2 bsk. Ankara: TTK, 1993.
Kâzım Karabekir.Ankara 1982.
Anı Şehri Tarihi (1018-1236). Ankara 1982.
Türk İnkılâp Tarihi Ders Notları. Erzurum 1977.
Kıpçaklar: Yukarı-Kür ve Çoruk Boyları'nda. Ankara 1993.
Bütünüyle Erzurum Kongresi (3 cilt bir arada).Ankara 1993.
Dağıstan-Aras-Dicle-Altay ve Türkistan Türk Boylarından Kürtler.Ankara 1984.
x


1917’de Kars’ta doğan Prof. Dr. Kırzıoğlu, 1946 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. 1967’de doktor, 1975’te doçent, 1982’de profesör unvanını alan Prof. Dr. Kırzıoğlu, Türk Tarih Kurumu üyeliği yaptı.

Özellikle Kars, Doğu Anadolu ve Kafkasya tarihi ile ilgili çalışmaları ve kitapları bulunan Prof. Dr. Kırzıoğlu, Fransızca, İngilizce ve Farsça biliyordu.

HABER

Türkolog Kırzıoğlu vefat etti

Bir süredir rahatsız olan Türkolog Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu, 10 Şubat 2005 tarihinde Ankara’da vefat etti.
Ankara AA

10 Şubat 2005 — Prof. Dr. Kırzıoğlu’nun cenazesi, 11 Şubat 2005 tarihinde Hacı Bayram Camii’nde cuma namazını takiben kılınan cenaze namazının ardından, Cebeci Asri Mezarlığı’ndaki aile kabristanında toprağa verildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Ömrünün Kemal Çağında Prof. Dr. Kırzıoğlu M. Fahrettin
Yusuf URAMALI

Prof. Dr. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Doğu Anadolu ve Kafkasya ile Ahıska konusunda ilmî araştırmaların yolunu açan ilk bilim adamıdır. Daha lise mezunu bir genç olup memuriyete başladığı günlerde, Ahıska’yı görmek ümidiyle oraya en yakın yer olan Posof’u tercih etmiştir. Gerçekten de Posof’ta kaldığı bir yıla yakın bir zaman zarfında Ahıska’yla ilgili birçok bilgi ve halk edebiyatı malzemesi toplamıştır. Burada kaldığı sırada en büyük arzusunun Ahıska’daki Ahmediye Camiini görmek olduğunu fakat bunun mümkün olmadığını söyler.

1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı, bütün cephelerde şiddetle devam ediyordu. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan beri Rus işgalinde bulunan Kars ve çevresinde, savaş ortamından yararlanan ve Rusların da desteğini alan Ermeniler, gemi azıya almış, bölge halkına yapmadıklarını bırakmıyorlardı.

İşte böyle bir ortamda, korkunun her tarafa sindiği bir günde, Rus ordusunda görev yapan Kazan Türklerinden Tatar asıllı Yarbay Abdullayev, Kars eşrafını, “Şehirden dışarı çıkınız. Ermenilerle Rus Kazakları, Erzurum-Gümrü hattında anayol boyunca büyük bir katliama hazırlanıyorlar!” diye uyarması üzerine diğer yerliler gibi Karslı Mehmet Derviş Efendi de, ailesiyle birlikte Kars yakınlarındaki Susuz’un Mamaş (Kırçiçeği) köyüne, bir akrabasının yanına gitti.

Kars’ın en eski ve yerli bir ailesine mensup olan Kırzıoğlu Mehmet Derviş Efendi ve eşi Hâfıza Hesna Hoca Hanımın, sığındıkları Mamaş köyünde, ilk çocukları dünyaya geldi. Baba, Kur’an-ı Kerim’in son sayfasının yan tarafına şu derkenârı düştü: “Oğlum Fahreddin, 25 Şubat 1332 Cumartesi günü sabaha karşı Mamaş’da Dülger Ali Ağanın misafir odasında dünyaya geldi.” Buradaki Rumi tarih, yeni takvimle 10 Mart 1917 gününe tesadüf etmektedir.[1]

1917 yılında Rusya’da Bolşevik İhtilâli oldu ve Çarlık yıkıldı. Bunun yerine kurulan Sovyet yönetimiyle Osmanlı Devleti arasında yapılan antlaşmalarla kısmî bir rahatlama görüldü. Ardahan ve Batum’la birlikte Kars da, 3 Mart 1918 tarihinde imzalanan Brest-Litovsk Barış Antlaşması’yla Türkiye’ye bırakıldı. Ruslardan kurtulan şehir, Ermeni işgaline uğradı. 25 Nisan 1918’de Türk ordusu Kars’a girince, dört yıldan beri Mamaş’ta yaşayan Mehmet Derviş Efendi, ailesini alarak Kars’ın Kaleiçi Mahallesindeki evine döndü.[2]

Bu hercümerç devrinde dünyaya gözlerini açan Fahrettin’in ailesi, çevredeki okumuş ailelerden biriydi. Ana dedesi olan Müderris Yemenhalifeoğlu Muhyiddin Efendiyle eşi Kıymet Hoca, mahallenin kız ve erkek çocuklarını ayrı ayrı okutuyor, onlara dinî ve millî bilgiler veriyorlardı.

Küçük Fahrettin’in babası, Kars’ın savunması sırasında Ermenilerle savaşırken bir şarapnelle alnından yaralanıp atından düşmüştü. Atı, kanlı bir eyerle eve gelince, eşinin şehit düştüğünü sanan genç anne, üzüntüden yatağa düştü ve Kars’ın kurtuluşunu göremeden vefat etti. Küçük Fahrettin, henüz 13 aylıkken öksüz kaldı. Baba Mehmet Derviş Efendi, baldızıyla evlendi. Böylece Fahrettin de öksüzlükten kurtuldu. Daha sonra bu hanım da vefat edecek, Mehmet Derviş Efendi, üçüncü defa evlenecekti. Üç hanımdan toplam on çocuk dünyaya gelmişti. Bu kardeşlerin en büyüğü Fahrettin’di.

Fahrettin, küçük yaşlarda iken aile içinde okutuldu ve halası Safiye Hocadan iki hatim indirdi. 1923 yılında Kars Numune Mektebine verildi. 1928 yılında İsmet Paşa İlkokulunu ve 1931’de Kars Ortaokulunu bitirdi. Kars’ta lise olmadığından ücretli-yatılı öğrenci olarak Erzurum Lisesine gönderildi. Lise yıllarında, Erzurum Tarihçesi ve Erzurum Şairleri adlı kitapların tesirinde kaldı. Genç Fahrettin, bu tesirle daha o yaşlarda Kars’ın tarih ve edebî değerlerini araştırmaya yöneldi. Dede Korkut Kitabı’yla da bu yıllarda tanıştı; bu kitabın diline ve üslûbuna hayran kaldı.

Haziran 1934’te Erzurum Lisesinden mezun olan genç Fahrettin, Maliye Tahsil Müfettişi olarak Arpaçay’da memuriyete başladı. Bu memuriyeti, bir yıl sürdü.[3]

1935 yılı ağustosunda, Sağlık Bakanlığı hesabına yatılı olarak İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde tahsile başladı. Bu fakültenin FKB kısmını tamamladı ve sertifika aldı.

Daha önceleri canlı hayvan ticaretiyle meşgul olan babası, Kars’ın kurtuluşunu müteakip 1918 yılından itibaren yapmakta olduğu Belediye Tahsildarlığından ayrılmıştı. Özel İdare’den kiraladığı değirmen de elinden alınmıştı. Bu sırada Kars’taki evleri soyuldu. Bu soygun, aileyi fakir düşürmüştü.

Fakülteyi bırakıp Kars’a dönen Fahrettin, ailenin geçimine katkıda bulunmak için yeniden memuriyete başladı ve yine Hususî Muhasebe Tahsil Müfettişi olarak Posof’a gitti. Burada on ay görev yaptı.[4]

1937 Mayısında askere alındı. On iki ay süren Yedek Subay Okulundan sonra Asteğmen olarak Sarıkamış Topçu Alayına geldi. Burada altı ay kıta hizmeti yaptıktan sonra 1938 Ekiminde terhis edildi. Kars Lisesinde Yardımcı Türkçe Öğretmenliğine başladı.[5]
Kars Lisesindeki öğretmenliği sırasında Halkevinin aylık dergisi Doğuş’un idaresini üstlendi. Daha önce 16 sayfa olarak çıkan dergiyi 32 sayfa hâlinde çıkarmaya başladı. İlk yazı denemelerini ve daha önce Posof ve Arpaçay’da derlediği halk kültürü verimlerini, bu dergide yayımladı. Bu yazılar, yurdun dört bir yanından ses getirdi. Doğuş’taki yazıları ona, yurt çapında haklı bir ün kazandırdı. Yine bu dönemde Kars gazetesinde birçok araştırma yazıları neşredildi.

Kırzıoğlu, Alman-Rus Savaşı başlayınca 1941 yılında yeniden yüksek tahsil yapma fırsatı buldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde okumaya başladı.

1941 yılında Ülkü dergisinde çıkan Dede Korkut Kitabı’ndaki Coğrafî İsimler başlıklı incelemesiyle, ilim âleminin dikkatini çekti. Bu çalışma, 1952 yılında kitaplaşacak ve Kırzıoğlu, Dede Korkut Destanları mütehassıslarından biri sayılacaktı.
Soyadı Kanunu yürürlüğe girince aile adları verilmeyip Çelik soyadı verilmişti. Bu isim, 9 Kasım 1943 tarihli mahkeme kararıyla tashih edildi ve aile, Kırzıoğlu soyadını aldı. Bundan sonraki yazılarında imzasını, genellikle Kırzıoğlu M. Fahrettin şeklinde kullandı.
Kırzıoğlu adı, aileden birinin lâkabından gelmektedir. Hocanın dedelerinden beşincisi olan Değirmenci Şerif Ağanın alnının sağ üst tarafında, doğuştan bir tutam beyaz/kır saç bulunmasından dolayı ona Kırzı Şerif derlermiş. Bu sebeple ailenin adı Kırzılar/Kırzıoğulları olarak anılmaktaymış.

Kırzıoğlu, 1943’te ikinci defa silâh altına alınarak Sarıkamış’taki kıtasına gitti. Bu on yedi aylık ikinci askerlik dönemiyle toplam 35 ay askerlik yaptıktan sonra Topçu Teğmeni olarak terhis edildi. Askerliği sırasında kayak sporuna ilgi duydu ve bu sporla meşgul oldu. İkinci askerlikle fakülte öğrenimi kesintiye uğradıysa da, 1944’te tekrar fakülteye dönerek tahsile devam etti.
Üniversite öğrencisiyken araştırmalarını neşretmeye devam eden Kırzıoğlu, bu sıralarda Çınaraltı, Bozkurt, Türk Yurdu, Tanrıdağ, Türk Amacı, Halkbilgisi Haberleri, Tarihten Sesler ve Yücel dergilerinde araştırmalarını neşretti. O bu sıralarda hocası Zeki Velidî Togan’ın fahri asistanı gibiydi. Sevilen ve kendisinden çok şey beklenen müstakbel bir bilim adamı olarak İstanbul’un ünlü aydınları ve bilim muhitine girdi.

Kırzıoğlu’nun evrak-ı perişanı arasındaki mektuplardan onun çok geniş bir dost çevresine sahip olduğu anlaşılmaktadır Bu çevre, zamanın ilim ve sanat âleminde zirvelere çıkmış ünlü kişilerden oluşmaktaydı. İşte onlardan bazıları: Zeki Velidî Togan, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Şerafettin Erel, Mirza Bala, Orhan Şaik Gökyay, Osman Turan, İsmail Hami Danişmend, Pertev Nailî Boratav, Arif Nihat Asya, Nihal Atsız, Faruk Sümer, Hamit Zübeyir Koşay, Cahit Öztelli, Necati Akder, Rıfkı Salim Burçak, M. Halit Bayrı, Necmettin Esin, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Kaleli, İbrahim Kafesoğlu, Bekir Kütükoğlu, M. Altay Köymen, Hikmet Dizdaroğlu, Nejat Diyarbekirli, İhsan Hınçer, Fazlıoğlu Cemal Oğuz Öcal ve çoğu âhirete intikal etmiş daha kimler…

1944 yılında düzenlenen Kars Tarihini Yazma Müsabakası için yazmaya başladığı Kars Tarihi’ni 1945 yılı sonunda vilâyete teslim etti.

Kırzıoğlu, 1948 yılında Kars Lisesinde öğretmenliğe başladı.[6] Bu görevi sırasında, 15 Mart 1949 tarihinde, Silifke eşrafından, Emekli Binbaşı Kâzım Göksel’in kızı ve aynı lisede coğrafya öğretmeni olan Nebahat (Göksel) Hanımla evlendi.
Zamanın siyasî iktidarını etkileyen ünlü bir politikacının yanlış tutumu yüzünden, 1951 yılında Diyarbekir Lisesine tayin edildi.[7] Bu şehirde, sosyal ve kültürel faaliyetler yürüten Kırzıoğlu, bölgenin tarih, etnoloji, etnografya ve folklorunu araştırdı. Bu araştırma ve incelemelerinin bir kısmını Diyarbekir’de çıkarmaya başladığı Kara Amid, Dicle ve İç Oğuz dergileriyle diğer mahallî gazetelerde neşretti. Mahallî basın ve eşrafla yakın ilişkiler kuran Öğretmen Kırzıoğlu, bu şehirde silinmez izler bıraktı.

Diyarbekir Ziya Gökalp Lisesi Tarih Öğretmeni olduğu sırada, 17 Eylül 1953 tarihinde Türk Dil Kurumu üyeliğine kabul edildi.
Bu sıralarda Kırzıoğlu’nun öncülüğünde Diyarbakır Milliyetçiler Derneği kurulmuştu. Aynı lisede görev yapan eşi Nebahat Hanım da, bu derneğin üyesiydi.[8]

1953 yılında Istanbul’da basılan Kars Tarihi, adlı eseriyle bilim çevrelerinde haklı bir üne erişen Kırzıoğlu, bunun ardından 1855 Kars Zaferi’yle Edebiyatımızda Kars’ı yayımladı.

1957 yılında Adapazarı Lisesine nakleden Kırzıoğlu, Arifiye Öğretmen Okulunda Tarih öğretmenliği yaptı.
1961 yılında Ankara’da Millî Eğitim Bakanlığı Öğretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosunda Şube Müdürlüğüne getirildi. Bu arada DPT’de Sosyal İşler Dairesinde ve Devlet Bakanlığı Özel İstatistikî Bilgiler Grubunda Tarih Araştırmaları Uzmanı olarak çalıştı.
1964 yılında, 81 yaşında olan babası Mehmet Derviş Efendi vefat etti. Aynı yıl, Necip Fazıl tarafından Kanlı Sarık adlı tiyatro eseri yazıldı. 1064-Selçuklu Fethinin 900. Yıldönümünde, Kars tarihini sahneye koyma amacıyla Kars Belediyesi tarafından desteklenen bu eserin konusu ve malzemesi, yazara Kırzıoğlu tarafından verilmişti.[9]

1966’da MEB Arşiv Dairesi’nde Müdür Yardımcısı ve aynı zamanda Türk Ansiklopedisi’nde uzman olarak çalıştı. Bu ansiklopediye birçok makale yazdı.

Kırzıoğlu, Ankara’daki memuriyeti sırasında bir yandan da Ankara Üniversitesi DTCF’de Akdes Nimet Kurat yönetiminde doktora çalışmasını yürüttü. Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi konulu tezini pekiyi dereceyle veren Kırzıoğlu, 11 Mayıs 1967’da Tarih Doktoru oldu.[10]

Dr. Kırzıoğlu, 1 Kasım 1967 tarihinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1972-1973 tarihlerinde bir süre Fransa’da kaldı. Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar adlı teziyle, 18 Kasım 1975 tarihinde Orta Çağ Tarihi Doçenti oldu.[11] Uzun yıllar bu fakültenin Tarih Bölümü Başkanlığını yürüttü. 1980 Kasımından itibaren altı ay Lefkoşa’da kalarak Kıbrıs’taki Türk-İslâm kitabelerini inceledi ve Özel Türk Üniversitesinde İnkılâp Tarihi dersleri verdi.
Kırzıoğlu, 1982 yılında tamamladığı Anı Şehri Tarihi adlı çalışmasıyla Orta Çağ Tarihi Profesörü unvanını aldı. Kadrosuzluktan dolayı iki yıl Dışişleri Bakanlığı Araştırma Dairesinde arşiv uzmanı olarak çalıştıktan sonra Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü Öğretim Üyeliğine geçti.

Prof. Dr. Kırzıoğlu, 16 Mayıs 1985 tarihinde buradan emekliye ayrılmış; 1 Ocak 1986-31 Aralık 1986 tarihleri arasında sözleşmeli ve Ekim 1987-31 Mayıs 1990 tarihleri arasında da ücretli öğretim elemanı olarak aynı fakültede görev yapmıştır.

Çok verimli ve faal bir bilim adamı olan Kırzıoğlu, sosyal hayatta birçok dernek ve kurulun kurucusu, yöneticisi veya üyesi olarak görev yapmıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Kars Turizm ve Tanıtma Derneği, Selçuklu Tarihi ve Medeniyeti Enstitüsü, Türk Folklor Derneği, Türk Ocakları, Türk Dil Kurumu, Diyarbakır Milliyetçiler Derneği, Diyarbakır Turizm ve Tanıtma Derneği, Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu, Türk Tarih Kurumu, Muallimler Birliği, Malazgirt Fetih Âbidesini Yaptırma Derneği, İstanbul-Kars Lisesinden Yetişenler Cemiyeti, Selçuklu Fethini Kutlama Komitesi, Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği...
Bunlardan Türk Tarih Kurumunun Kırzıoğlu’nun hayatında ayrı bir yeri vardır. Zira hâlen bu kurumun aslî üyesi bulunmaktadır. Hoca, TTK’nın, Gürcistan Tarihi adlı basıma hazır tercümeyi hâlâ bastırmamış olmasından üzüntü duymaktadır. Şerefname’nin Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanacağını söylemişti. Bu eser de hâlâ yayımlanmamıştır.

Kırzıoğlu’nun ilk eşi Nebahat Hanımdan üç oğlu vardır. Bunların en büyüğü olan Mehmet Ilgar (1950), Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi Mimarlık Bölümünde profesördür. Ortanca oğlu Kâzım Dede Korkut (1951), Ankara Tarım İl Müdürlüğünde ziraat mühendisi ve küçük oğlu Seyfettin Kürşat da (1956) bir şirkette mütercim ve proje koordinatörü olarak çalışmaktadır.
Şeker hastalığından mustarip olan Nebahat Hanım, 5 Mart 1986 tarihinde vefat etti.

Sıhhatine çok dikkat eden Hoca, sakin ve huzurlu bir tabiata sahiptir. Sigara dahil hiçbir kötü alışkanlığı yoktur. 87 yaşında olmasına rağmen dinçtir.Âlim Hocamıza sağlık ve âfiyet dileklerimizle saygılarımızı sunuyoruz.

[1] Kırzıoğlu, aynı sayfanın altına yıllar sonra şu notu ekleyecekti:: 10 Mart 1980 Pazartesi sabahı 63 yaşıma basıyorum. Kısmet olursa 73 ve 83 yaşımı da idrak ederim. Fahreddin
[2] Kars Belediyesi, bu evin bulunduğu caddeye, Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu Caddesi adını vermiştir.
[3] 28.7.1934-30.7.1935 tarihleri arasında.
[4] 29.6.1936-30.4.1937 tarihleri arasında.
[5] 1938-1941 tarihleri arasında.
[6] Bu stajyerlik dönemi 23.3.1948-26.5.1949 tarihleri arasındadır.
[7] Bu politikacı, Arkadaşım Menderes'in müellifidir.
[8] Okul müdürünün yazdığı 5 Şubat 1953 tarihli yazıda, Nebahat Hanımın, bu dernekle ilişkisinin kesilmesi istenmiştir. Bu yazı, yakın tarihle ilgilenenlere bir fikir vermesi bakımından önemlidir.
[9] Hoca, Orta mektepten sınıf arkadaşım dediği zamanın Belediye Başkanı rahmetli Arif Taşçı’nın maddî desteğini temin ederek Prof. Osman Turan’ın tavassutuyla Necip Fazıl’la görüşmüş, eserin tarihî ve edebî malzemesini ona vermiştir. Bu tiyatro eserindeki Kuzucu Mehmet de Hocanın babasıdır.
[10] Bu çalışması önce Atatürk Üniversitesi sonra da Türk Tarih Kurumu tarafından neşredildi.
[11] Bu çalışma da TTK tarafından neşredildi.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:14
Fahri Belen ( 1892)- (1975) </B>
Yazar, Bayındırlık Bakanı, milletvekili ve korgeneraldir.1892 yılında Bolu'da doğdu.Bursa Askeri Lisesinden, 1912 yılında Harp Okulundan piyade subayı olarak mezun oldu.Kurtuluş Savaşında Doğu cephesinde 12'nci, Batı cephesinde 23'ncü Tümen Kurmay Başkanlığı, Kolordu ve Genelkurmay Harekât Şube Müdürlükleri görevlerinde bulundu.1924 yılında Harp Akademisini bitirerek kurmay oldu.1950 yılında Kolordu Komutanı ve Korgeneral iken askerlik hayatından kendi isteği ile emekliye ayrıldı.Harp Akademisinde Türk Harp Tarihi öğretmenliği, 1950-1957 yılları arasında Bolu milletvekilliği, 1950 yılı içinde 7 ay süre ile Bayındırlık Bakanlığı yaptı.1961 yılında Temsilciler Meclisine üye seçildi. Fransızca biliyordu.1975 yılında 83 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Rumelihisarı'nda Kayalar mezarlığında giriş kapısının sağındadır.

ESERLERİ
Demokrasimiz Nereye Gidiyor,Tarih Işığında Devrimlerimiz, Ordu ve Politika.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:14
Fahri Sarrafoğlu ( 1966) </B>
1966 yılında Aksaray’da doğdu.İlk, orta ve lise tahsilini Aksaray’da tamamladı.A.Ü.İletişim Fakültesi’ni bitirdi.Aynı yıl yabancı dil tahsili için İngiltere’ye gitti.Bir yıl Londar’da kaldıktan sonra askerlik görevini ifa için Türkiye’ye döndü ve kısa dönem olarak askerliğini tamamladı.1990 yılında İhlas Holding’de Turkey ingilizce ekonomi gazetesinde Halkla İlişkiler Müdürü olarak göreve başladı, bilahare Agro-Teknik dergisi Reklam Müdürü olarak görevini sürdürdü.Fahri Sarrafoğlu babasının kuyumculuk mesleği ile uğraşmasından dolayı bu mesleğe olan vefa borcunu ödemek için İstanbul Kuyumcular Odası ile birlikte 1991 yılı 15 Eylülünde Gold News kuyumcu dergisini çıkardı.1993-1996 yılları arasında İHA’da çalıştı.TGRT FM, Marmara FM ve Günışığı FM radyolarında haftalık programlar yaptı.Müsiad Basın ve Halkla İlişkiler Koordinatörlüğü yaptı.Evli ve üç çocuk babası.

ESERLERİ
Türkiye ve Dünya’da Altın, 2000’e Doğru Türkiye, Politikasız Ekonomi, Medine Pazarı, Cuma Konukları.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:15
Faik Bulut </B>
1950'de Kars'ta doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim İş Bölümü öğrencisiyken okulu terk etti ve 1972'de Suriye üzerinden Lübnan'daki Filistin Kurtuluş Örgütü kamplarına katıldı. Kendisini anlatırken, "Deniz Gezmiş'lerin efsanesiyle büyüdüm, Dev-Genç çatısı içinde yer aldım, Aydınlık geleneği içinde yer aldım" diyerek referanslarını sergileyen Faik Bulut, İsrail askerlerinin bir operasyonuyla yaralı olarak ele geçirilip tutuklandı. İsrail'in FKÖ kampına yönelik 1973 operasyonu sırasında kampta bulunan ve aralarında Bora Gözen'in de bulunduğu 8 kişilik Aydınlıkçı grup operasyon sırasında öldürülürken beş kurşunla yaralanan Faik Bulut sağ olarak ele geçirildi. Ele geçirilen Bulut MOSSAD tarafından 20 gün sorgulandıktan sonra İsrail yargı organları tarafından hapis cezasına çarptırıldı ve 1980'e kadar ceza evinde kaldı. Bulut, 7 yıl 2 ay İsrail'de tutuklu kaldı. Bulut, yazar olarak hayatını sürdürüyor.
x

ESER

1.Filistin Rüyası
İsrail Zindanlarında 7 Yıl
Faik Bulut
Berfin Yayınları / Anı Dizisi

Türk ve Kürt Solu'nun sınır ötesinde kalmış tarihi belgeseli
Suriye sınırında devrimciler, kaçakçılar
Kürt "kuryeler" ve Kürt Dağı
Abu Cihad'la buluşma
Arafat'ı kızdıran sürpriz karşılaşma
Şam'da Türkiyeli devrimcilerin yaşamı, Mihri Belli olayı
Teslim Töre ile otobüs durağında bir gün
Cengiz Çandar'ın gerçek yüzü
Beyrut'ta yaşayan "Dersim Sürgünleri"
Nahr el Bared kampına 300 İsrail komandosunun baskını
8 Türkiyeli devrimcinin şehit oluşu
20 İsrail askerinin öldürülüşü
İsrail zindanlarında yedi yıl
Devrimcileri savunan Yahudi kadın avukat
İsveçli gönüllü hemşireler, bir Kürt'le evlenen Yahudi kadın
İsrailleşmiş Bedeviler, "casus" Dürziler, İsrail yanlısı Filistinliler
Hapisteki Filistin örgütleri, Japon Kızıl Ordusu, Baader Meinhof
Zindandaki Ağrılı Kürt
İşkencenin günlüğü, grevler, direnişler, casuslar, eroinciler ve ihbarcılar
İdi Amin, Moşe Dayan, Golda Meir skandalı
MOSSAD'ın öldürücü bilmecesi, İntifada Tohumları
Türkiye Solu'nun Filistin'de gömülü anıları
12 Mart'ta son 68'liler
Ankara Beşevler'de "Şafak" örgütü
Gazi Eğitim'de "Kızıldere" kavgası
Boğaziçi uçağını kaçıranların bilinmeyen yönü
Malatya-Antep-Maraş üçgeninde "Kızıl Üs" çalışmaları
"Musa" kod adlı Kaypakkaya ile iki dönem..

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:15
Faruk Bildirici </B>
1956 yılında Gaziantep'te doğdu. Ankara Üniversitesi Basın İletişim Fakültesi'ni bitirdi. Gazeteciliğe, Haziran 1980'de Cumhuriyet'te başladı. 12 Eylül döneminde sıkıyönetim ve eğitim muhabirliği, 1983 seçimlerinden sonra da Başbakanlık, ANAP ve parlamento muhabirliği yaptı. Bir süre Haber Müdürlüğü görevinde bulunduğu Cumhuriyet'ten Nisan 1992'de ayrıldı. Sabah gazetesinde, beş ay kadar süren parlamento muhabirliğinden sonra Ekim 1992'de Hürriyet'e geçti. Hürriyet Ankara Büro Şefliği görevini de yaklaşık beş yıl sürdürdü. TV 8'de, Dr.L.Doğan Tılıç ile birlikte ``Çuvaldız'' adlı medya eleştiri programını hazırladı. Halen Hürriyet'te araştırmacı-yazar olarak çalışıyor, Tempo dergisinde yazıyor. Evli ve iki kız babası.

ESERLERİ

Gizli Kulaklar Ülkesi (Şubat 1998, İletişim)
Maskeli Leydi, (Temmuz 1998, Ümit Yayıncılık)
Üniforma Slogan Biber, (Şubat 1999, Ümit Yayıncılık)
Kuzum Bülent, (Şubat 2000, Doğan Kitap)
Siluetini Sevdiğimin Türkiyesi (Temmuz 2000, Doğan Kitap)
Anıtkabir Racon Zambak (Nisan 2001, Doğan Kitap)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:16
Faruk Kadri Timurtaş </B>
1925 yılında Kilis'te doğdu. Kabataş Lisesi'nde okudu. Yüksek öğrenimini İÜ Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. Aynı bölümde doktora yaparak önce doçent, sonra profesör oldu. İnceleme ve araştırma yazılan İstanbul, Hisar, Türk Kültürü, Çağrı, Kubbealtı dergilerinde yayımlandı. Uzun süre Tercüman gazetesine dil ve edebiyat konusunda yazılar yazdı. Eski edebiyatımızın bazı önemli eserlerim yeniden basıma hazırladı. Ölümünden sonra bütün yazıları iki cilt halinde yayınlandı. 1983 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Mehmet Akif ve Cemiyetimiz , Osmanlıca, Dil Davası ve Ziya Gökalp, Şeyhi Hayatı ve Eserleri, Şeyhi'nin Harnamesi, Yeni Osmanlıca Metinleri, Yunus Emre Divanı, Tarih içinde Türk Edebiyatı, Diller ve Türkçe’miz, Sanat Edebiyat Dünyasından.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:08
Fatih Kerimi ( 1870)- (1937) </B>
Tatar Türklerinin yazar, gazeteci ve naşirlerinden

1870 yılında Tatarıstan'ın Bügülme kazasına bağlı Minğlibay köyünde doğmuştur. İlk eğitimini köyün mollası olan babası Gilman Ahund'dan alan Kerimî, daha sonra Çıstay (Çistapol) medresesine devam ederek burada 11 yıl eğitim görmüştür. Çıstay medresesindeki eğitimi sırasında iki yıllık Rus mektebini de tamamlamıştır. 1890 yılında Ufa'da ruhani meclis huzurunda imtahan vererek müderrislik icazetnamesi almıştır. Babası, onun köy mollası olarak kalmasını istemediğinden, tahsilini devam ettirmesi için aynı yıl İstanbul'a göndermiştir. Kerimi ile ilgili yazılan bütün eserlerde onun eğitim gayesi ile 1892 yılında İstanbul'a geldiği yazılsa da, o kendi ifadesi ile 1890 yılında tahsil için İstanbul'a geldiğini yazmaktadır (Fatih Kerimi, "Merhum Ahmed Midhat Efendi", Türk Yurdu, cilt III, s.163.). İstanbul'da hangi okula devam ettiği hususunda bilgi yoktur. Fakat İstanbul'da çok iyi Fransızca öğrendiği bilinmektedir. Rusya'da Kerimi ile ilgili yazılan bütün yazılarda onun İstanbul'da Mülkiye Mektebi'nde okuduğu yazılsa da 1899 yılında İstanbul'a da yaptığı seyahatini anlattığı eserinden (Avrupa Mektupları) bu okula devam etmediğini anlıyoruz. Ayrıca Ali Çankaya'nın Yeni Mülkiye Tarihi ve Mülkiyeliler adlı eserinde Kerimi'nin kaydına rastlamadık.

İstanbul'daki eğitimini tamamlayan ya da yarıda bırakan Kerimî, İstanbul'dan Kırım'a giderek Yalta şehrindeki bir Tatar köyünde iki yıl kadar öğretmenlik ve Bahçesaray'da öğretmen yetiştirme kurslarında dil, edebiyat ve pedegoji dersleri vermiştir. İlk hikayesi olan Salih Dedenin Evlenmesi'ni de (1897) Kırım'da bulunduğu sırada yazmıştır. Ayrıca Mirza Kızı Fatma adlı hikayesini de bu dönemde yazdığı sanılmaktadır.

1896-1898 yıllarının yaz günlerinde Orenburg'a bağlı Kargalı'da meşhur Tatar zenginlerinden Gani Bay (Hüseyinov)'ın finanse ettiği yaz kurslarında usûl-i cedit öğretmenleri yetiştirilmesine katkıda bulunmuştur. Onun Gani Bay'la tanışması Kerimî ailesinin Orenburg'a göç etmesine de vesile olmuştur (1899). Babasının çağrısı üzerine Kırım'dan Orenburg'a dönen Kerimî, burada yapacağı çalışmaları planlarken, altın ocakları işleten zengin Şakir Remiev'in daveti üzerine onunla birlikte Almanya, Belçika, İtalya, Fransa, Avusturya, Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye gibi çeşitli ülkeleri içine alan dört aylık bir seyahate çıkmıştır. Bu seyahat, Türkiye'de eğitim görmüş Kerimî'nin ufkunun daha da genişlemesine neden olmuştur. Gittikleri ülkelerde eğitim kurumlarını, müzeleri, kütüphaneleri, matbaaları, sanayi tesislerini ve Şakir Remiev'in altın madenleri için gerekli olan makina ve teçhizat fabrikalarını gezmişlerdir. Kerimî bu seyahatinin izlenimlerini 1902 yılında Avrupa Seyahatnamesi olarak ta bastırmıştır.
Avrupa seyahati dönüşü bir müddet Moskova'da kalan Kerimî, babasının ileriye dönük planları (babası eskiden beri Tatarca bir matbaa açarak halkına bu yolla daha iyi hizmet edeceğini düşünüyordu) için burada muhasebe ve Almanca kurslarına devam ederek bilgisini arttırmıştır. Moskova'da bulunduğu sırada zaman zaman Rusya'nın başkenti Petersburg'a giderek burada büyük bir matbaa açmış olan Kırımlı Mirza Boraganski'nin matbaasında baskı usulleri konusunda bilgi de edinmiştir.

1900-1901 yılları arasında Orenburg'da gayri resmi olarak yine Gani Bay'ın maddi yardımlarıyla Ural bölgesi ve Sibirya için yaklaşık 300 usul-i cedid öğretmeni yetiştirilmesine katkıda bulumuştur. İki yaz devam eden bu kurslar mahalli hükümet tarafından kapatılmıştır.

1901 yılından sonra, babasının mollalığı bırakarak Gani Bay'ın maddi-manevi yardımlarıyla Orenburg'da bir matbaa ve kitabevi (Kütüphaneyi Kerimîye) açması (1901) nedeniyle bu alanda yoğunlaşmıştır. Babasının matbaanın kuruluşundan kısa bir süre sonra vefat etmesi (1902) nedeniyle bütün işlerle Kerimî ve kardeşleri (Kerimî'nin ikisi erkek, üçü kız toplam beş kardeşi vardı) ilgilenmek zorunda kalmışlardır.

1901 yılında Duhovni Sobraniye'nin (Rusya Müslümanlarının Ruhani İdaresi) yarı resmi olarak yaptığı toplantıya, Fatih Kerimî ile birlikte Hadi Maksudi, Abdurreşid İbrahim, Rızaeddin bin Fahreddin ve Abdullah Bubi gibi dönemin önemli aydınları da katılmıştı. Toplantının gayesi; halk arasında bilimin yaygınlaştırılması için yapılacak çalışmaların planlanması, ders kitapları yazımı meselesi (bu konu toplantıya katılanlara havale edildi) ve bazı imla problemleri gibi önemli konulardı.

1905 I. Rus ihtilalinin getirdiği yumuşama döneminden İdil-Ural bölgesinde yaşayan Tatar ve Başkurt halkının azami derecede faydalanması için mücadele eden aydınlar arasında önemli bir yeri olan Kerimî, bu dönemde yapılan hemen hemen bütün siyasi toplantılara gerek delege ve gerekse gazeteci olarak katılarak, üstüne düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmaya çalışmıştır. Uzun yıllar Orenburg Müslüman cemaatinin reisliğini ve Cemiyet-i Hayriye'nin üyeliğini de yapmıştır.

Rusya Müslümanlarının ikinci toplantısından (13-23 Ocak 1906) sonra Orenburg'da bir toplantı düzenleyen Fatih Kerimî II. Müslüman kongresinin aldığı karar doğrultusunda Rusların Kadet partisi ile işbirliği yapılmasını toplantıda hazır bulunanlara kabul ettirdi. İstanbul'da eğitim görmesi ve halkının problemlerine çok fazla duyarlı olması, Rus parlementosu Devlet Duma'sına vekil seçilmesini engellemiştir. Hükümet çeşitli desiselerle onun da aralarında bulunduğu bazı Tatar aydınlarının (Abdürreşid İbrahim, Yusuf Akçura vs.) II. Devlet Duma'sına seçilmelerine engel olmuştur. Buna rağmen o, II. Devlet Duma'sına (20 Şubat- 2 Haziran 1907) seçilen dostu ve aynı zamanda Derdmend mahlasıyla şiirler de yazan Zakir Remiev'in yardımcılığını üstlenerek Petersburg'a gitmiş ve dumadaki Müslüman vekillere yardımcı olmaya çalıştığı gibi Vakit gazetesine de duma ve hükümet ahvali konusunda haberler yazmıştır.

1906 yılında yukarıda adı geçen Remiyev kardeşlerin Vakit adlı bir gazete kurmaları ve baş muharrirliğe Fatih Kerimî'yi getirmeleri, onun hikaye yazarlığından gazeteciliğe geçmesine vesile olmuştur. Bu dönemde bir müddet Orenburg'daki Medrese-i Hüseyniye'de muallimlik de yapan Fatih Kerimî çeşitli ders kitapları ve ders proğramları da hazırlamaya başlamıştır.
1912-1913 yılları arasında (1 Kasım 1912-18 Mart 1913) Balkan savaşları sırasında Vakit gazetesinin muhabiri olarak İstanbul'a gelen Fatih Kerimî cepheye gazetecilerin gönderilmemesi nedeniyle haberlerini İstanbul'dan göndermek zorunda kalmıştır. İstanbul'da bulunduğu sırada dönemin devlet adamları ve aydınları; Ahmed Saib, Abdullah Cevdet, Enver Paşa, Ahmed Midhat, Yusuf Akçura, Ahmed Ağaoğlu, Halide Edip, Mahmud Esad, Musa Kazım vs. gibi bir çok kişi ile Balkan savaşları ve Türk-İslam dünyasının problemleri üzerine mülakatlar da yapmıştır. Kerimî'nin İstanbul'dan Vakit gazetesine gönderdiği haberler Rusya Müslümanları tarafından ilgiyle karşılanmış ve bu haberler daha sonra ayrı kitap (İstanbul Mektupları) olarak yayınlanmıştır.
1917 Ekim ihtilaline kadar gazetecilik görevinin yanısıra çok sayıda eser yazmış ve Rusya Müslümanlarının meseleleriyle aktif olarak ilgilenmiştir. Ayrıca matbaasında çok sayıda ders kitapları ve çeşitli eserler de bastırmıştır.

1917 Ekim İhtilali'nden sonra diğer bütün Tatar aydınları gibi onun da önünde üç seçenek vardı ya sosyalizme hizmet edecek ya başka bir ülkeye sığınacak ya da aç kalacaktı. O da yaşamak için birinci yolu seçti ve bir müddet Orenburg'da mektep-maarif ve kültür meseleleri ile ilgili çalışmalarda bulundu. Öğretmen yetiştirme kurslarında dersler verdi. Uzun yıllar çalıştığı Vakit gazetesinden ayrılarak 1 Kasım 1917 tarihinde Yaña Vakit (Yeni Vakit) adlı gazetesini çıkarmaya başladı ve bu şehirde çıkan İşçiler Dünyası, Yol gibi çeşitli gazetelerin yayın kurulunda çalıştı. Sosyalizm Tarihi adlı bir eser hazırladığı da belirtilmesine rağmen bu eseri basılmamıştır. 1925 yılında Rusya'nın (Sovyetler Birliği) yeni başkenti olan Moskova'ya göç etti. Bir müddet SSCB halklarının merkez neşriyatında çalıştıktan sonra Nerimanov ismindeki Doğuyu Öğrenme Enstitüsü'nde 1937 yılına kadar Türkçe öğretmeni olarak görev yaptı. Lenin'in toprak meseleleriyle (Agrarya Meselesi/Agrarnaya Vopros) ilgili makalelerini Tatarcaya tecüme etti.1937 yılında Türkiye lehine casusluk (kızıl ordu ile ilgili bazı askeri sırları 1936 yılında Moskova'da bulunun Türk Milli Futbol Takımı antrönörü Kerim Bey'e verdiği iddia edilmektedir) ve Stalin'e suikast hazırlığı gibi çeşitli uydurma suçlardan, suçlu bulunarak Stalin dönemindeki Tatar aydınlarını imha etme politikasının gereği olarak kurşuna dizilmesine karar verildi (1990'lı yıllara kadar yazılan eserlerde, makalelerde, Kerimî ve diğer katledilen Tatar aydınlarının ölmüş olduklarını yazmak yeterli görülüyor ve bu insanların hayatlarını nasıl sona erdirdikleri üzerinde hiçbir açıklama yapılmıyordu). Fatih Kerimî'nin kardeşi Muhammed Arif te 1934 yılında Varşova'da (muhtemelen Sovyet ajanları tarafından) pencereden atılarak öldürülmüştür.
Bazı eserlerde Kerimî'nin 1945 yılına kadar yaşadığı belirtilse de 1937 yılında kurşuna dizildiği arşiv belgeleriyle kesinleşmiştir. 1959 yılında ise suçsuz olduğu kabul edildi. Fatih Kerimî ile ilgili arşiv belgeleri (bunların arasında Ahmed Midhat Efendi'nin Kerimî'ye yazdığı üç mektup ta bulunmaktadır) Tataristan Devlet Arşivi'nde saklanmaktadır.

1901-1917 yılları arasında Kerimî'lerin matbaasında bir milyon tiraja yakın 384 adet kitap basılmıştır. Ayrıca matbaada Vakit, Şura, İktisat ve Çükiç gibi çeşitli gazete ve dergiler de basılmıştır.

XIX. yy'ın sonu ve XX.yy'ın başlarında Tatar cedidizminin gelişmesinde en önemli rol oynayanlardan birisi de Fatih Kerimî'dir. İstanbul'daki eğitimini tamamlayarak Kazan'a dönen Fatih Kerimî Avrupa mefkuresini intişarla uğraşmaya başlamıştı. Orenburg'da yaşayan zengin liberal ıslahatçılar (Gani Bay ve Remiyev ailesi) ona maddi ve manevi destek veren en önemli kişilerdir.
Her zaman "din, millet", "zengin ile fakir birlikte gidelim ayrılmayalım" diyerek halkı zengin, fakir ayrımı yapmadan birlik olmaya çağıranların başında gelen Fatih Kerimî, İsmail Gaspıralı'nın şiarının (dilde, fikirde, işte birlik) İdil-Ural bölgesindeki en önemli temsilcilerinden birisidir. Gaspıralının vefatı üzerine Vakit gazetesinde yazdığı makalede (12 Eylül 1914) "20-30 milyon şakirt bırakıp ölen bir üstat, 20-30 milyon manevi evlat bırakıp ölen bir ata bahtiyardır. Bundan da büyük bahtiyarlığı tasvir etmek akıllara sığmaz" diyerek ona olan bağlılığını belirtmiştir.

Fatih Kerimî önceleri Abdürreşid İbrahim'in muhtariyet fikrine karşı gelerek, Tatar halkının henüz muhtariyet için hazır olmadığını belirtmesine rağmen değişen şartlar gereği, 1917 Moskova Müslüman Kongresi'nde ve Ufa'daki Millet Meclisi'nde (1917-1918) bu fikri hararetle savunmuştur.

Fatih Kerimî döneminin Türk aydınlarıyla da oldukça yakın ilişki içinde bulunmuştur. Özellikle Ahmed Midhat'ın onun üzerinde büyük etkisi olduğu görülmektedir. Öğrenim için geldiği İstanbul'da ilk olarak Ahmed Midhat'ı ziyaret eden Kerimi, sürekli olarak onunla irtibatta bulunmuştur. Ahmed Midhat Efendi de onu manevi oğlu olarak kabul etmiş ve ona yol gösterici olmuştur. Japonların Müslüman olacağı ve Tokyo'da büyük bir din kurultayı toplanacağı haberinin çıkması üzerine Vakit gazetesinde (sy. 22, 20 Mayıs 1906) "Japonya ve Müslümanlar" adlı bir makale yazan Fatih Kerimî bu kurultaya Müslümanları temsilenen Ahmed Midhat'ın Abdülhamid tarafından gönderilmesinin en doğru karar olacağını yazarak, Midhat Efendi'den övgüyle sözetmektedir. Ahmed Midhat 'ın vefatı sırasında İstanbul'da bulunan Kerimi Türk Yurdu'na (cilt 3, s.161-164) yazdığı taziye yazısında: "Şimal Türkleri arasında Türk muharrirlerinin en ziyade maruf olanı ve eserleri en çok okunanı hiç şüphesiz merhum Ahmed Midhat Efendi hazretleridir. Onun eserleri Rusyalı Müslümanların her sınıfı tarafından okunur ve istifade edilirdi. Bilhassa Hıristiyanlara karşı yazdığı Müdâfaa adlı eseri Rusyalı İslam üleması arasında gayet makbüle geçti. Onlar bundan pek çok istifade ettiler" diyerek Ahmed Midhat'ın Rusya Türkleri için ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu belirtmektedir. Fatih Kerimî'nin Ahmed Midhat ile zaman zaman mektuplaştığı Kerimî'nin arşiv malzemelerinden anlaşılmaktadır. Kerimî'nin irtibatta bulunduğu diğer bir Türk aydını ise Defter-i Hakani Nazırı ve İstanbul Üniversitesi hocalarından Mehmed Esad Efendi'dir. Mehmed Esad Efendi 1913 yılında çıktığı Rusya seyahati sırasında Orenburg'a uğrayarak bir müddet bu şehirde de misafir olmuştur. Kerimî, gazetesi Vakit'te bu seyahate büyük ilgi göstererek Esad Efendi'nin resmini yayınlamış ve dört-beş sayı haber yapmıştır (Vakit, sy. 1262, 30 Temmuz 1913). Onun Türk aydınları ile ilişkide bulunması, Türkiye'de eğitim görmesi ve milli meselelere karşı aşırı duyarlı olması nedeniyle jandarma tarafından sürekli göz altında tutulmuştur. Jandarma zaman zaman onun evine baskınlar da düzenleyerek şahsi eşyalarına (kitap, mektup, fotoğraf vs.) el koymuştur. Mehmed Esad Efendi'nin Orenburg'da onu ziyaret etmesinden sonra bu baskınlar, onu yıldırma şekline dönüşmüştür. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati jandarma tarafından büyük bir titizlikle adım adım izlenmiştir. Mehmed Esad Efendi'nin Rusya seyahati ile ilgili jandarma kayıtları Kazan Devlet arşivinde saklanmaktadır.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:09
Fatmagül Berktay </B>
İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde öğretim üyesi. İÜ SBF'de 'Siyasal Düşünceler Tarihi', İÜ Kadın Sorunları Araştırma Merkezi'nde 'Feminist Teoriler' dersleri veriyor. Kadın hareketinde etkin olarak yer alan Fatmagül Berktay, Türkiye'yi çeşitli uluslararası platformlarda temsil etti.

ESERLERİ
Yurtiçinde ve dışında yayınlanmış makalelerinden bazıları Kadın Olmak/Yaşamak/Yazmak (Pencere yay., 1997) adlı kitapta derlendi. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın (Metis Yayınları - İstanbul, 1996) tarafından; Women and Religion - A Comparative Study ise Blackrose Books (Canada, 1998) tarafından yayınlandı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:09
Fazıl Hayati Çorbacıoğlu </B>
Fazıl Hayati Çorbacıoğlu (1925 - 1990) Oyun yazarı. Ankara Radyosu'nda oynanan Pirinç Mangal oyunuyla ünlendi. Daha sonra Hamide Kaçırıldı, Kabzımal Cemile, Erkek Satı, Koca Sinan, Satılık şapka gibi bir çok oyunu İstanbul tiyatrolarında sahnelendi. Radyo Oyunu Yazma Tekniği adlı bir eseri de vardır.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:09
Ferhan Şensoy ( 26.02.1951) </B>
26 Şubat 1951 tarihinde Samsun'un Çarşamba ilçesinde doğdu.Yazar, tiyatro oyuncusu ve yönetmeni.1972'de gittiği Fransa'da Sahne Sanatları Yüksekokulunu bitirdikten sonra Magic Circus'da yönetmen yardımcılığı görevini üstlendi. 1975'te Türkiye'ye döndü ve Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner gibi topluluklarda çalıştı. Bilimum Haneler(1975), idi Amin-Avanta Lavanta (1976), Dur konuşma sus söyleme(1977), Bizim Sınıf (1977) gibi oyunları Devekusu Kabare, Ali Poyrazoğlu, Tuncay Özinel tiyatrolarında sahnelendi. Şensoy bu dönemde televizyonlardaki skeçleriyle de geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. 1978-79'da Ayfer Feray Topluluğuyla turnelere çıktıktan sonra 1980'de Yapı Endüstrisi Merkezinde Ortaoyuncular topluluğunu kurdu. O yılın sonunda küçük sahneye geçen topluluğuyla, bes yıl süreyle oynanan Şahları da vururlar, Kahraman bakkal süpermarkete karsı, Kiralık oyun, Anna'nın yedi ana günahı, içinden tramvay geçen sarkı, Ferhangi şeyler, istanbul'u satıyorum, Kiralık Padişah gibi kendi yazdığı oyunları sahneledi ve oynadı. Şubat 1987'de Muzır müzikal oyunu, Egemen Gösteri Merkezinde (eskiden şan tiyatrosu'ydu) çıkan kuşkulu bir yangın sonucunda yapı kullanılmaz hale geldi.

Keşanlı Ali Destanı'nı sahneledi. Bu arada Kel Hasan'dan , İsmail Dümbüllü'ye, ondan da Münir Özkul'a geçen simgesel kavuğu Özkul, Şensoy'a devretti. Şensoy eski ses tiyatrosunu düzenleyerek, Ses 1885 adıyla yeniden gösterilere açtı.Şensoy yazdığı ve sahnelediği sıradışı oyunlarda daha çok dil inceliklerine dayanan mizah öğelerini kullanarak güncel konulara eleştiriler getirmiştir. Geleneksel türk tiyatrosundan epik tiyatroya kadar çeşitli usluplardan izler tasıyan bu çalışmalarıyla 20. yüzyıl sonlarında Türk tiyatrosunda kendine özgü bir yer edinmiştir.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:10
Ferit Ragıb Tuncor </B>
1912 yılında Çanakkale'de doğdu. İlkokulu, İstanbul ve Ankara'da okudu. İzmir Muallim Mektebi'ni 1931 yılında bitirdi. Bir süre öğretmen olarak çalıştı, ardından Millî Eğitim Bakanlığı'na derleme memuru olarak geçti. Daha sonra uzman olarak kadroya alındı (1965-1971). 1971 yılı sonunda İstanbul’a yerleşti. İstanbul'da Pedagoji dergisini çıkardı. Daha sonra Ankara'da yayımlanmakta olan Defne dergisinin İstanbul'da çıkan devamı olan Yeni Defne'de yazı işleri müdürü olarak görev aldı. Çocuk şiirleri ve hikayeleri konusunda eserler verdi.

ESERLERİ:
Kahraman Çocuk, Sevgi Şiirleri, Çocuklara Bilmeceler, Anneler Günü, Hayat Bilgisi Şiirleri, Belirli Günler Şiirleri, Nasrettin Hoca Fıkraları, 23 Nisan-19 Mayıs-30 Ağustos Şiirleri, Atatürk'ün Vecizeleri, MEB Yayınları Bibliyografyası 1923-1993, İyilik Perileri.



HAKKINDA YAZILANLAR

Yağmurla gelen
Mustafa Kutlu
1 Haziran 2005

Sulusepken İstanbul'u savuruyor. Herkes sığınacak bir kovuk bulma peşinde. Dallardaki hareketsiz kuşlar, arada bir silkinerek üzerlerinde biriken suları püskürtüyor. Bulutlar alçalmış, şehir neredeyse karanlıkta kalacak. Tam bu sırada Klodfarer Sokağı'nda ufak bir adam peyda oluyor. Lacivert takım elbiseli, kravatlı, eski lakin şişkin bir çanta taşıyor. Minik adımlarla, ağır ağır ilerliyor. Önüne bakıyor, saçak altlarına gizlenerek yağmurdan korunmaya çabalıyor.

Ya bir klişeciye, ya da bir matbaaya gidiyor. Çantasında uzun süredir tek başına çıkardığı iki derginin (Size ile Yeni Defne) tashih provaları var. Çok az kişi bilir bu dergileri, çok az kişi okur. Bir kere sormuştum, o tatlı gülümsemesi ile "Defne'nin üç abonesi var" demişti. Bu dergileri çıkarmaya başladığında 65 yaşında idi.

Ülkemizde böyle dergiler çıkıyor (du). Bu dergilerde yazan şairler, hikâyeciler, deneme-inceleme, hatıra, folklor yazarları var. Bunların kendi dünyaları var, bir tabaka-zümre-topluluk-dostluk yakınlaşması var. Çoğu yaşlı zaten, birer birer gidiyorlar.

Gidenler kervanına yukarıda adlarını andığım dergileri çıkaran -yıllar boyu aşkla, şevkle, azimle- Ferit Ragıb Tuncor da katıldı.

1912 doğumlu idi. Eski bir maarifçi. Elliden fazla kitap yayımlamış. Sanırım bir o kadar da yayıma hazırladığı kitap vardır. Geniş hal tercümesi Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi'nde yer almaktadır, isteyenler oraya bakabilir.

Üzerine sinmiş matbaa mürekkebi kokularıyla nazik ve neşeli gelir, ben daha çayları söylemeden sorardı: "Musta Bey kuzum, filan şairi aradım, ansiklopedide bulamadım, yazık çok iyi şairdir", der, veya tam aksini söylerdi: "Falan zatı ansiklopediye almışsınız. Ne iyi ettiniz. Şimdilerde kimse kıymet bilmiyor, herkes unutulup gidiyor".

Bize fotoğraflar, hal tercümeleri getirir, bizden fotoğraflar, hal tercümeleri alırdı. O şişkin ve karmakarışık eski çantadan bütün bunları nasıl bulur çıkarırdı, şaşardım.

Ona eski günlerden söz açardım. Faruk Nafiz'in talebesi olmuş, onun etkisi ile şiire başlamış, 1931'de Öğretmen Okulu'ndan mezun olmuş. Daha öğrenciliği sırasında İzmir'de çıkan Ahenk ve Hizmet gazetelerinde edebiyat sayfaları düzenlemiş.

Eski günlerden söz açılınca, eski şarkılardan, eski aşklardan; birdenbire canlanır, gözleri parlardı. Zaten hiç ihtiyarlamadı. Doksan yaşının üzerinde bir delikanlı idi. İnkılap Kitabevi'ne kitaplar hazırlar IRCICA'da çalışır, kütüphanelerden çıkmaz, neşrettiği MEB "Yayınlar Kataloğu"nun eksiklerini tamamlamakla uğraşırdı. Eşini kaybettikten sonra biraz sarsıldı. Yalnız kalmıştı. Çocukları Almanya'da idi. Sonra galiba biri yanına geldi.

"İş insanı güzelleştirir" derler. Ferit Ragıb Bey de, bu güzel insanlardandı. Kendi dünyası olan, kendi dünyasında yaşayan, elindeki işe tutkuyla bağlananlardan.

Bana şiirler okur, sonra gülümseyerek: "Nasıl, güzel değil mi?" diye sorardı. Cevabımı beklemeden cam önünde duran çiçeklerden birine takılır; "Ah canım, ne de güzel açmış" derdi.

Aniden "Bana müsaade" diye kalkar, hızlı ve minik adımlarla gözden kaybolurdu.

Ferit Bey muhtemelen "meşahir-i meçhule"den biri olarak belki ara sıra hatırlanacak, muhtemelen bir süre sonra unutulup gidecek.

Matbaalar Cağaloğlu'ndan çekildi, klişeciler kapandı, mütevazı dergilerin devri geçti. Ferit Bey de linotipler, katrat cetvelleri, tipo baskı makinaları, sarhoş mürettipler, cılız matbaacı çırakları, buğulu sıcak kurşun kokularıyla birlikte gitti.

Ama ben, her yağmurda, camdan dışarı baktığımda onu, sanki az sonra bir köşeyi dönerek, elinde o eski çantası ile yine bodrum katlarında gizlenen bu kaybolmuş matbaalardan birine doğru minik adımlar ile giderken göreceğim. Hayali hâtıramdan silinmeyecek. Allah rahmet eylesin.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:11
Ferruh Müftüoğlu ( 1942) </B>
Prof. Dr. FERRUH MÜFTÜOĞLU; 1942 senesinde Akseki’de doğdu. İlk ve Ortaokulu Beyşehir’de Liseyi Konya’da bitirdi. 1965’de İTÜ İnşaat Fakültesinden mezun olarak aynı fakültenin Su Yapıları Kürsüsüne asistan oldu. 1970-73 yıllarında Londra Üniversitesi Chelsea College’de Sibernetik Modeller alanında doktora yaptı ve 73 Haziranında İTÜ’ye döndü. 1979 senesinde doçent, 1991’de de profesör oldu. Kendi üniversitesinde Su yapıları, Barajlar, Yeraltı-suları, Sulama-kurutma, Akışkanlar Mekaniği ve Hidrolik gibi su mühendisliği derslerini verdi; Yıldız, Sakarya ve Uludağ Üniversitelerinde de bu derslerin bazılarını okuttu. 2000 yılında ağır bir açık kalp ameliyatı geçirerek emekliye ayrıldı. Havza modelleri konusundaki çalışmaları ile dikkat çekerek 1986 senesinde AMERICAN INSTITUTE OF HYDROLOGY tarafından üye seçilip Profesyonal Hydrologist ünvanına lâyık görüldü. Geliştirmiş olduğu havza modeli bâzı yeni çalışmaların da esâsını teşkil etmek sûretiyle SCIENCE CITATION INDEX’de taranan dergilerde yayınlanmış 18 makaaleden atıflar almış bulunmaktadır. İTÜ İnşaat Fakültesince basılmış 2 ders notu ile Marifet Yayınevi tarafından neşredilmiş Ortadoğu Su Meseleleri ve Türkiye adlı bir kitabı bulunmaktadır. Bazı gazete ve dergilerde siyaset, kültür, güzel sanatlar ve şehircilik konularında fıkra ve makaleleri de yayınlanmıştır.

Maârif Meseleleri
araştırma - inceleme Ötüken Neşriyat
İstanbul - 2004

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:11
Fethi Naci ( 1927) </B>
Fethi Naci [İsmail Naci Kalpakçıoğlu] (doğ. Giresun 1927), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirdi. 1940'tan başlayarak çeşitli gazete ve dergilerde şiirler ve öyküler yayınladı. 1953'ten sonra yazdığı eleştirilerde Fethi Naci adını kullanmaya başladı. 1965'de Gerçek Yayınevi'ni kurdu. Bu yayınevinde başlattığı "Yüz Soruda" dizisi büyük ilgi gördü.

ESERLERİ
İnsan Tükenmez (1956), Gerçek Saygısı (1959), On Türk Romanı (1971), Edebiyat Yazıları (1976), Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme (1981), Eleştiri Günlüğü (1986), Bir Hikâyeci: Sait Faik - Bir Romancı: Yaşar Kemal (1990 - 1991 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü), Gücünü Yitiren Edebiyat (1990), Roman ve Yaşam (1992), Eleştiride Kırk Yıl (1994), Kırk Yılda Kırk Roman (1994), Reşat Nuri'nin Romancılığı (1995).

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:11
Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu ( 1900)- (1978) </B>
Manisa'nın köklü ve itibarlı ailelerinden birine mensup olan Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu 1900 yılında Manisa'da doğdu. İstanbul Halkalı Yüksek Ziraat Okulu'nu bitirerek Yüksek Ziraat Mühendisi oldu.Gençlik yılllarında Dergah Dergisi'nde yazarlığa başladı ve Son Telgraf'ta devam etti. Bu gazetede Terakkiperver Parti lehine yazdığı bir yazı nedeniyle, Elazığ İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı ve beraat etti. Ancak basın üzerindeki baskılara tepki göstererek yazı hayatını noktaladı, çiftliğe çekildi. Bir süre Manisa'da ziraatla uğraştı.Karaosmanoğlu DP'nin kurucularındandır. Menderes Kabinesi'nde Devlet Bakanı oldu. Ünlü Marshall Yardımı'nın akışını organize etti. Ayrıca İçişleri Bakanlığı yaptı.

Basına özgürlük, "İspat Hakkı" istiyordu. Olayı sahiplendi, mücadelesine girdi. Ancak "basına özgürlük" tartışmalarının öncülüğünü yaparken Menderes'le ters düştü, kurucusu olduğu DP'den atıldı. Arkadaşlarıyla birlikte Hürriyet Partisi'ni kurdu ve genel başkanlığını yaptı.Dokuz, on ve birinci dönem Manisa Milletvekiliydi.1978 yılında vefat etti.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:12
Fırat Yumun </B>
5 Kasım 1975 Erzurum doğumlu.
İlk ve Orta öğrenimimi Erzurum’da tamamladı.
1997-98 Eğitim-Öğretim yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ni Birincilikle kazandı.

2000-01 Eğitim-Öğretim yılında “Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı”nı Bölüm Birinciliğiyle bitirdi.
Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nün “3.Kısa Oyun Yarışması”nda “Menemen Tüccarı” adlı oyunuyla Üçüncülük Ödülü kazandı. (Bu oyunu 6-9 Mayıs 1999 tarihleri arasında Atatürk Üniversitesi Kültür Sitesi Tiyatro Salonu’nda sahnelendi. Ayrıca, 22 Mayıs 1999 Cumartesi tarihinde Erzurum 9. Kolordu Komutanlığınca Subay Orduevinde de sahnelendi.)

1998-99 Eğitim-Öğretim yılında Erzurum’daki sanatsal etkinlikleri yoğunlaştırmak amacıyla “Atatürk Üniversitesi Tiyatro Kulübü”nün kurucuları arasında yer aldı.
Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nün 1999-00 Eğitim-Öğretim yılında 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle, Memet Baydur’un yazdığı “Kamyon” adlı oyunun “Reji Asistanlığı” görevini yerine getirdi.

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü’nün 2000-01 Eğitim-Öğretim yılının 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü münasebetiyle Oldrich Danek’in yazdığı “Savaş İkinci Perdede Çıkacak” adlı oyunun “Dramaturgi” görevini üstlendi.
Erzurum Devlet Tiyatroları’nda 2000-01 sezonunda Haşmet Zeybek’in yazdığı “Düğün ya da Davul” adlı oyunda “Reji ve Dramaturgi” ekiplerinde staj görevini tamamladı.
Türkiye genelinde yapılan yarışmalardan;
“Suat TAŞER Kısa Oyun Yarışması 2000” de “Kar Çiçekleri” adlı oyunuyla Mansiyon kazandı (Derece alan bütün yazarlar mansiyon aldı).
“TRT Radyo Oyunu Yarışması 2000” de “Kelepçeli Çiçek” adlı eseri Seslendirilmeye Değer bulunarak TRT tarafından Mayıs 2001 tarihinde seslendirildi.

“Detay Yayıncılık Öykü Yarışması 2001” de “Jüstinyo Federiko Don Antonyo” adlı öyküsüyle Birincilik kazandı. (Sayın Jale SİNAR, “Veien Til Nord Kuzey Yolu” adlı kitabında, ödül alan bu öyküsüne, yer vermiştir.)

Yurt dışında yapılan yarışmalardan;
(İtalya) “Darıo Fo Oyun Yarışması 2002” de “Kadının Biri Herhangi Bir Gün Herhangi Bir Yerde” adlı oyunuyla Birincilik kazandı.
(Yunanistan) “Olympos Oyun Yarışması 2002” de “Şeytanın Baş Parmağı” adlı oyunuyla Jüri Özel Ödülü’nü kazandı.

(A.B.D.) “Ernest Hemıngway Senaryo Yarışması 2003” de “Dünyanın En Güzel Şarkısı” adlı senaryosuyla İkincilik ödülünü kazandı.

Çıkan kitapları;
Milli Eğitim Bakanlığı Yayınevi tarafından “Mevlana” adlı tiyatro eseri tüm Türkiye’de piyasaya sürülmüştür.


Film çalışmaları;
Kültür ve Turizm Bakanlığı için Okur Filmcilik tarafından hazırlanan “Hacı İvaz Paşa-Hacivat” adlı Belgesel-Drama senaryoyu yazdı.

Mesut Uçakan’ın şuan çekim aşamasında olan “Anka Kuşu” adlı sinema filminin Senaryo danışmanı ve Dramaturg görevlerini yerine getirdi.


Hersizm etkisiyle yazdığı ilk kitap aşağıdaki Mevlana adlı eseridir. Bu eserdeki “Yeni Derviş” bu akımın özelliklerini taşıyan bir kişidir.


HERSİZM
SANAT AKIMININ TANITMA YAZISI

MANİFESTO

MADDE 1:Sanat akımının adı “Hersizm” dir.
MADDE 2:Hersizm, “Hers” sözcüğünden türetilmiştir. “Hers” sözcüğü Anadolu’da, özellikle Erzurum’da “Sinir” anlamında kullanılan yöresel bir sözcüktür. “Hers” sözcüğü “-li” yapım ekiyle birleşince “Hersli” yani “Sinirli” anlamına gelmektedir.
MADDE 3:HERSİZM SANAT AKIMININ AMACI
a)“Hersizm”in amacı, diğer sanat akımlarının eksikliklerini ortadan kaldırmaktır.
b)“Hersizm” sömürücü toplumların, ekonomik çıkarları uğruna başlattıkları savaşlara tepki olarak ortaya çıkmıştır.
c)Sömürücü amaçlar uğruna başlatılan, masum halkı yok etme savaşına tepki olarak ortaya çıkan “Hersizm”, bu düşüncede olan toplumların başlattıkları savaşa, sanatsal savaşla karşı koyacaklardır.
d)Daha adaletli bir dünya düzeni için, mücadele etme cesareti olmayan insanların yanında yer alarak, onları eserlerimizle cesaretlendirmektir.
e)Üretilen eserlerle halkın bilinçlenmesini sağlamaktır.
f)Genel olarak ezilen ve sömürülen herkesin yanında yer almaktır.
g)Sanatçılara kazandıracağımız savaşçı kimliğini, eserlerimizle, halka yaymaktır.
h)İnsanları pasiflikten kurtarıp, aktif bir şekilde haklarını koruyan bir halk kitlesi haline sokmaktır.
MADDE 4:“Hersizm” sanat akımının kurucusu, Uluslararası Ödüllü Türk Tiyatro Yazarı Fırat YUMUN’dur.
MADDE 5:“Hersizm” sanat akımını benimseyen sanatçılar istedikleri sanat dalında eserlerini üretebilirler.
MADDE 6:“Hersizm”, öncelikle yazılı sanatlar gözetilerek oluşturulmuştur.
MADDE 7:“Hersizm”, çizgilere, boyalara, notalara v.b. bütün sanat dallarına ve sanatçılara açıktır.

ETİK İLKELER

1-Mantıklı düşündüğümde sinirle hareket etmenin, çözüm elde etme yönünde daha etkili olduğuna kanaat getirdim. Bu yüzden sinirle hareket etmek “Hersizm”in ilk şartıdır.
2-“Hersizm” kötü gözüken duyguları, aklımızla pozitif enerjiye dönüştürme sanatıdır. Güneşten, rüzgardan, sudan yararlanan bilim adamları gibi, biz de sinirden olumlu bir şekilde yararlanacağız.
3-“Hersizm”de akılla hareket edip, duyguların en yoğun olduğu zaman, eserler üretilecektir. Böylece yapmacıklıktan uzaklaşılarak, inandırıcılığa ulaşılacaktır.
4-“Hersizm”de aklımızla doğruluğuna karar verdiğimiz olaylarda, duygularımızı (sinirlerimizi) harekete geçireceğiz.
5-“Hersizm”de sinir bir silahtır. Bu silahı akılla yoğurup öyle kullanacağız.
6-“Hersizm” sinir ve nefretimizi çok önceden verdiğimiz kararla yönlendirme sanatıdır.
7-“Hersizm” sanatçıları sinirlerine hakim olamayan kişiler değil, sinirlerine hakim olmak istemeyen kişilerdir. Yani sinirlenmemek için kendimizi zorlamıyoruz. Aksine, etkileyici eserler üretmek için sinirlenmeyi bekliyoruz.
8-“Hersizm”de tüm dünya, tek bir ülke gibi görülecek ve öyle hareket edilecektir.
9-“Hersizm” sinirlerin boşalıp, sanatçının rahatlamasını sağlamaktır.
10-En büyük amacımız, cesaretimizi herkese yaymaktır.
11-“Hersizm” ile insanlık onurunu korumanın savaşı verilecektir.
12-“Hersizm”de kişi, sömürüldüğünü aklıyla anlar ve duygularıyla acımasızca hareket eder.
13-“Hersizm”de kişi, gülmek kadar doğal olan sinirleriyle hareket edecektir.
14-“Hersizm”de sanatçı, olumsuz toplumsal olaylardan duyduğu rahatsızlığı sinirlerine yansıtıp, sinirle hareket edecektir.
15-“Hersizm”de hayatı olduğu gibi kabullenemediğimiz için, yanlışlara tepkimizi sinirle göstereceğiz.
16-“Hersizm”de sanatçı eserini bitirdikten ve rahatladıktan sonra “Bunu ben mi ürettim?!” sorusunu içten gelen bir sesle kesinlikle soracak duruma gelecektir.
17-“Hersizm”de sanatçı sinirle korkusuzca hareket edip her şeyi göze alacaktır.
18-“Hersizm”de sinirlerin ve nefretin en yoğun seviyeye ulaştığı zaman eserler üretilmeye başlanacaktır. Eğer sinirler yatışınca eserler üretilmeye başlanırsa istenilen hiçbir mesaj verilemez. Düzeltilmek istenen hiçbir yanlış düzeltilemez.
19-Öfkeyi kusmak, kişiyi psikolojik olarak rahatlattığından, sanatçılar eserlerini öfkeleri yatışmadan üreteceklerdir.
20-“Hersizm”de uzlaşmacı tavırlara kesinlikle yer yoktur.
21-“Hersizm”de “Ya hep, ya hiç”lilikle hareket edilecektir.
22-“Hersizm” sanatçıları doğdukları için değil, mücadeleci ruhlarını herkese yaymak için yaşayacak ve yaşatacaklardır.
23-“Hersizm” sanatçıları en acımasız silahlarıyla, yani eserleriyle toplumu sömürenlere karşılık vereceklerdir.
24-Yazılı eserlerdeki karakterler kendilerini dünyanın mutluluğu için feda edeceklerdir.
25-Bu akım etkisi altındaki sanatçılar, her zaman halkı bilinçlendirmek için çalışacaklardır.
26-Sanatçılar, sömürülen halk için mücadele edeceklerdir.
27-Yanardağın patlaması için nasıl ki belli bir süre gerekiyorsa, bizler de nefretimizi içimizde akıllıca körükleyeceğiz. Daha sonra da bu nefretten hak eden kişilerin nasiplenmesi için patlayacağız.
28-“Hersizm” sanatçılarının disiplini karakterlere yansıtılıp, disiplinli bir insanlık nesli için çalışılacaktır.
29-Fildişi kulelerine saklanmak korkaklık olduğu için buralara saklananları dışarıya çıkarmak en büyük hedefimiz olacaktır.
30-“Hersizm”de ideal insan, ideal aile reisi, ideal halk gözler önüne serilecektir.
31-Tarihi olaylarda, gerçekler saptırılmadan resmi belgelere dayanarak üretim yapılacaktır.
32-Sanatçının amacı olay çıkarmak değil, her ülkenin yasaları çerçevesinde demokratik hakkını kullanmaktır.
33-Eserlerimizdeki baş kişi provokatörlük yapan biri değil, yalnızca pasif kişilerin güçlerini yönlendiren biri olacaktır.
34-Dünya toplumunun üzerindeki sömürücü kirleri, Türk hamamlarında köpük köpük yıkayıp, eritmek en büyük amacımızdır.
35-“Herkes kızabilir, bu kolaydır. Ancak doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru nedenle ve doğru şekilde kızmak, işte bu kolay değildir” diye düşüncelerini açıklayan Aristo, aslında korkaklığı bilgelik olarak göstermeye çalışmıştır. Yukarıdaki maddelerde de belirttiğim gibi, zamana kişi karar verir. Doğru zamanı, doğru nedeni ve doğru şekli düşünene kadar insanın öfkesi geçer ve tepki veremez. Bu yüzden de her zaman kaybetmeye, ezilmeye ve sömürülmeye mahkum olur. Bir kişinin, kendime hakim olacağım, diye yanlışların üzerine yanlışların eklenmesine ses çıkarmaması korkaklıktan başka bir şey değildir. Bu yüzden evrensel yanlışları düzeltmek adına öfkeli anlarda harekete geçmek yalnızca kendi adımıza değil, tüm insanlık adına verilen en doğru karar olacaktır.

firatyumun@hotmail.com

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:13
Fikret Otyam </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

1.Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:16
Fikret Otyam </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

1.Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:17
Fikri Türkel ( 1960) </B>
1960'da Bulgaristan Kırcali'de doğdu. Ortaokul ve Lise'yi İzmir'de okudu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1987'de ZAMAN gazetesinde başladı. STV'de 1993'ten itibaren 5 yıl ekonomi şefi, haber müdür yardımcılığı, halkla ilişkiler müdürlüğü yaptı. Ayrıca değişik programlarda yapımcı ve yönetmen olarak çalıştı. 1997 kasım ayından itibaren tekrar ZAMAN gazetesinde gazeteciliğe başladı. Halen ZAMAN gazetesinde haftalık ekonomi sohbetleri yayınlanıyor. 4 yıldır da AKSİYON dergisinde köşe yazarlığı yapıyor. Evli ve 4 çocuk babasıdır.

f.turkel@zaman.com.tr

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:17
Frances Kazan </B>
İngiltere doğumlu. İlk evliliğini bir rock'n roll grubu prodüktörüyle yapmış. Tüm zamanların en iyi yönetmenlerinden sayılan Elia Kazan'la 20 yıl önce tanışmış ve evlendikten sonra rock dünyasını ele alan ilk romanı "İyi Geceler Küçük Kardeş'i yazmış. Lisansını İngiliz Edebiyatı, yüksek lisansını Türk Edebiyatı üzerine yapan Kazan tez konusu olarak 'Halide Edip ve Amerika'yı seçmiş. Şu aralar Osmanlı tarihiyle ilgili son romanı üzerine çalışan ve Cornucopia Dergisi'nde yazan Kazan iki kente âşık. Kentlerden biri 30 yıldır yaşadığı New York, diğeri ise görür görmez tutulduğu istanbul.


ÜNLÜ ROMANCIMIZ HALİDE EDİP ADIVAR'IN HAYATINI ROMANLAŞTIRAN FRANCES KAZAN
Beni çelişkileri büyüledi

New York Üniversitesi'nde Türk Edebiyatı masterı yaptınız. Tez konunuz ise Halide Edip'ti. Türk edebiyatı neden ilginizi çekti?
Eşim Kadıköy doğumlu. 1986'da bir kitap yazmıştım ve tekrar okula başlamak istiyordum. Tam o sırada buraya geldim, bütün Türkiye'yi gezdim ve âşık oldum Türkiye'ye, bu ülke hakkında daha çok şey keşfetmek istediğimi anladım. New York'a döndükten sonra üniversitede de bu bölümü seçtim.

Bir söyleşinizde "Halide Edip'in çelişkileri beni büyüledi" diyorsunuz. Halide Edip'in çelişkileri neydi sizce?
Yetiştiriliş tarzıyla aldığı eğitim arasında çok büyük farklılıklar vardı. Babası çok enterasan bir insandı. İki tane eşi olmasına rağmen kızının hep iyi bir eğitim almasını istiyordu. Ayrıca kendi içinde de çelişkileri vardı. Halide Edip geleneksel değerlerine bağlı bir evde yetişti ama bağımsız bir kişiliğe sahip olmak istiyordu. Onun yaşadığı çelişkileri yazılarında da görebilirsiniz. Özelikle anılarında kendi içerisindeki çelişkileri çok yansıtmıştır. O kadınların evin dışına çıkmasını, istediklerini yapmasını isterken aynı anda yetiştiği ailenin değer yargılarını taşıyordu.

Halide Edip, Amerikan Kız Koleji'nden mezun olmamış, Batı eğitimi almamış bir Doğulu kadın olarak aynı özellikleri taşısaydı, ilginizi çeker miydi?
Kesinlikle. O, o zamanda inanılmaz ve enteresan biri olurdu. Onun, benim dikkatimi çekmesinin nedeni kitaplarını İngilizce yazmış olmasıydı. Eğer İngilizce yazıyor olmasaydı yazılarını hiçbir zaman okuma fırsatı bulamazdım. Herhangi bir insan bana gelip onun gibi birinin yazılarını okusaydı ondan yine etkilenirdim.

Batı'da genellikle Batı'ya yakın bir duruş sergileyen Doğulular takdir topluyor. Sanki medeniyet Batılılar'la başlamış gibi bir hava var Batılılar'da. Batılılar için Doğulu olmak tek başına yeterli değil?
Şu anda başkası adına cevap veremem, bu konuda emin değilim. Sırf Batılı etkileri olduğu için o insanlara yakınlık duyulduğunu sanmıyorum. Burada dil çok önemli bir öğe. Eğer Halide Edip İngilizce yazmasaydı onu tanıyamazdık. Dil olmasa bizim o insanlara yakınlaşmamız çok zor olurdu. Ben kitabımda onun aldığı eğitimle Osmanlılık hassasiyetini nasıl aştığını göstermeye çalıştım. Romanda başka kadın karakterler de bulunuyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşüne yakın bir zamanda diğer kadın karkterlerin, onun aldığı eğitimi almadan ne şekilde bir tepki gösterdiğini anlatmaya çalıştım.

Son dönemde Batılı yazarların Osmanlı tarihine olan ilgisini siz neye bağlıyorsunuz?
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve ardından gelişen olaylar bugün de hâlâ güncel olan olaylar. Bu Balkanlar veya Filistin sorunu olabilir, bu konular o zamandan beri günümüzde de etkili olan güncel olaylar. Günümüzde de etkileri devam eden olayların nedenini öğrenmek için Osmanlı tarihini öğrenmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı tarihini inceleme fırsatı buldunuz ve çöküş dönemlerini ele alan bir roman yazdınız. Sizce Osmanlı neden çökmüştü?
Okuduğum kitaplardan anladığım kadarıyla eğer Türk liderler Almanlar'ın etkisi altında kalıp I. Dünya Savaşı'na girmeseydi bu sonuçlar doğmayacaktı belki de. Osmanlı çöküş süreci ise milliyetçiliğin gelmesiyle hızlandı. Sanki o zaman aynı anda bütün krallıkların, imparatorlukların sonu geliyormuş gibi bir zaman dilimini girilmişti. O günlerde o büyüklükteki bir imparatorluğun yaşaması artık imkansızlaşmıştı. İmparatorluktaki halklar kendilerini başka bir şekilde ifade etmek istiyordu.

Halide Edip'in Doğu-Batı kültürü arasında yaşadığı çelişkilerden yola çıkarsak günümüzde Türk kadınları hâlâ onun yaşadığı bocalamayı yaşıyor mu sizce?
Türkiye'nin her yerini gezdim. Ve bütün gezdiğim yerlerde gördüğüm kadınların kendilerine olan özgüvenlerinin yerine geldiğini farkettim. Türk kadınları gerek aile hayatında gerekse iş hayatında kendilerini göstermeye başladılar. Sanki önceden aile hayatında farkedilmeyen bir özgüvenleri vardı ve artık dışarıya çıkıp sosyal yaşamlarında da iş yaşamlarında da bu özgüvenlerini yansıtma isteği duymaya başladılar.

Romanınız ABD'de nasıl bir ilgi gördü?
'Halide' Amerika'da bu ay sonunda çıkacak. Fakat ben buraya gelirken kitaba inanılmaz bir ilgi vardı. Roman tahminimden çok fazla bir ilgi gördü. Bunun nedeni, Amerikalılar'ın Osmanlılar hakkında pek fazla bir şey bilmemesi herhalde. Umarım bu romanın bu konudaki eksikliklerin giderilmesinde önemli bir işlevi olur.

Halide Edip'in kolejde Amerikan misyoneri hocası Marry Patrick Mills'ten çok etkilendiğini biliyoruz. O, Patrick olmasaydı yine kadın haklarını savunan, özgürlükçü ve hak bellediği yolda yalnız bir kadın olabilir miydi?
Ona hayatında en büyük desteği veren kişi babasıydı. Okul müdiresi olmasaydı bile babası sayesinde istediği yere gelebilirdi. Çünkü Patrick Mills olmasaydı da babası o tarz bir eğitim alması için mücadele verecekti. Babasının ona olan desteğiyle, okulda Marry Patrick Mills'le tanışması kafasındaki düşüncelerin oturmasında etkili oldu.

Halide Edip'in babası Mehmet Edip'in ve ikinci eşi Adnan Adıvar'ın Sebetaist olduğu iddiaları var. Halide Edip'in Batı kültürüne yakınlık duymasında ve babasının onu koleje yazdırmasında bunun da etkisi olabilir mi?
Ben anne tarafında öyle bir şey olduğunu biliyordum. Babası ise Selanikli olduklarını düşünüyorlardı ama bundan da emin değildiler. Böyle bir şey babasının yaşam felsefesini etkilemiş midir, bundan emin değilim. Babası kitapta yazılması en zor karakterdi çünkü kendi içinde çelişkileri olan bir insandı. Kızının her ne kadar Batı tarzı bir eğitim almasını istemiş olsa da aynı anda iki kadınla evlilik yapması çok farklı bir hava yaratmıştı. Aralarındaki ilişki benim kitabımda çok merkezi bir ilişki olarak yansıtıldı. Onların arasındaki ilişki benim için çok önemliydi.



Elia Kazan'ın eşi Halide Edip'i yazdı
İhsan YILMAZ
Hürriyet 5 Haziran 2001

İstanbul doğumlu ünlü Amerikalı yönetmen Elia Kazan'ın eşi Frances Kazan, Halide Edip Adıvar'ın hayatını konu alan bir roman yazdı. Sistem Yayıncılık tarafından Türkçe'ye çevrilerek yayınlanan roman için Türkiye'ye gelen Frances Kazan, bu romanla Türkiye'yi tanıtmayı amaçladığını söyledi.


Frances Kazan'ın ‘‘Halide’’ adlı kitabı dün, Ortaköy Feriye Karakolu'nda düzenlenen bir öğle yemeğinde tanıtıldı. Frances Kazan, romanı için neden Halide Edip Adıvar'ı seçtiği yönündeki soruya şöyle cevap verdi: ‘‘İstanbul 20'nci yüzyıla doğru büyük bir kargaşanın ve entrikanın yaşandığı bir şehir olarak dikkat çekiyordu. 500 yıllık bir imparatorluk çöküşün eşiğindeydi ve Osmanlılık kavramı sonsuza kadar yok olmak üzereydi. Tarihin bu dönemini temel alan bir roman yazmak istedim. Halide Edip böyle bir roman için en uygun kahramandı.’’


Romanın Türkçe yayınlanması üzerine yapılan toplantıya Kültür Bakanı İstemihan Talay, Arif Mardin ve Ara Güler de katıldı.


İstemihan Talay yaptığı konuşmada, Türkiye'yi tanıtmayı amaçlayan böyle bir roman yazdığı için Frances Kazan'a teşekkür etti. Ünlü fotoğraf sanatçısı Ara Güler de Frances Kazan'a kendi çektiği bir Halide Edip fotoğrafını hediye etti.


Türk Dili ve Edebiyatı okuyan Frances Kazan, Elia Kazan ile tanıştıktan sonra aynı bölümde yüksek lisans yapmaya karar vermiş. Bu eğitimi sırasında Halide Edip'i tanıyan Kazan özellikle Edip'in kadın haklarına yaklaşımından etkilenmiş. Halide Edip'in anılarıyla başlayan bu tanışıklık, onun bütün kitaplarını okumaya, sonunda da Halide adlı romanı yazmaya kadar götürmüş Frances Kazan'ı.



Çelişkilerinden büyülendim


Frances Kazan okul yıllarındaki tanışıklığını ve kendini bu romanı yazmaya götüren serüveni şöyle anlatıyor: ‘‘ Ben üniversitede Türk dili ve edebiyatı okudum. Master yaparken de Halide Edip'in anılarını okuma fırsatı buldum. Çok büyüleyici kitaptı ama hayatının Kurtuluş Savaşı ve Türk devrimi yıllarını ihtiva ediyordu sadece. Akabinde onun başka kitaplarını da okudum. Onlar da tutku dolu kitaplardı, ne var ki, anılarından farklı bir üslupla kaleme alınmışlardı. Halide Edip, Ateşten Gömlek kitabının girişinde, hayal gücünün yaratıcı bir ateşten doğduğunu ve hayatın gücünü anlatmayı amaçladığını anlatır uzun uzun. Sonra, İngilizce'ye çevrilen kitaplarının peşine düştüm ve hepsini okudum. Ayrıca, kendisini tez konusu olarak seçtim. Doğrusunu söylemek gerekirse, çalışmalarım beni yeterince tatmin etmedi. Çünkü Halide, iki radikal dünya arasında parçalanmış bir kadındı ve ben onun çelişkileri karşısında büyülenmiştim.’’


Hediye fotoğrafın öyküsü


Frances Kazan'a Halide Edip Adıvar'ın ölümünden yaklaşık beş altı yıl önce çektiği fotoğrafını hediye eden Ara Güler'in çekim macerası da hayli ilginç. O hikayeyi Ara Güler de şöyle anlatıyor: ‘‘Henüz çok genç bir muhabirdim. Halide Edip yazılarını Hayat Mecmuası’na el yazısıyla gönderiyordu. Ben de onun yazılarını getirip götürüyorum. Öylesine sigara içerdi ki, neredeyse dumanları aralayıp kendisine ulaşırdınız. İşte o zaman fotoğraflarını çekmiştim.’’
xxx

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:17
Friedrich Sarre </B>
Küçükasya Seyahati 1895 Yazı
(Selçuklu Sanatı ve Ülkenin Coğrafyası Üzerine Araştırmalar)
(Reise in Kleinasien -Sommer 1895-)
Friedrich Sarre
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

"Bu kitap, benim 1895 yılı Haziran ve Temmuz aylarında, antik çağda Frigya, Lykaonia ve Pisidya bölgelerinde ve Türk vilayeti Konya'ya yapmış olduğum Küçükasya gezisinde elde ettiğim, sanat tarihine ve coğrafyaya dair bilgileri içeriyor.Bu gezinin en temel bilimsel amacı, Selçuklu İmparatorluğu'nun XIII. yüzyıldaki altın çağında Konya'da inşa edilen yapıtlarda görülen erken Türk mimarisinin tanınması ve araştırılmasıydı.

Çok gelişmiş bir sanatın şahitleri olan bizler de, özellikle antik dönem anıtları konuunda çok da derine inmeyen araştırmalarla ilgilenen ve bu anıtları değerli bulan seyyahlardaki ilgi ve hayranlığa sahip olarak yola koyulduk.Karşımıza nerede çıkarsa çıksın, bu anıtları etraflıca incelemeyi ve eğer varsa, anıtlardaki yazıtları bazen fotoğraf çekerek, bazen de kopyalayarak
bütünüyle belgelemeyi görev bildik...

XX
Friedrich Sarre'nin ayrıca “Konya Selçuklu Abideleri”
(Konya İpek Yolu, Özel Sayı: Konya II, Konya 1999, s. 97-144) adlı kitabı
Şehabettin Uzluk ve Ali Osman Öztürk'ün çevirisiyle yayınlanmıştır

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:18
Fuat Köprülü ( 1890)- (1966) </B>

Mehmet Fuat Köprülü (1890 - 1966) Parlamenter, siyaset ve devlet adamı, Yeni Demokrat Partinin kurucusu. Köprülü Mehmet Paşanın ailesindendir. Ayasofya Rüştiyesi ve Mercan İdadisi'nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ne devam etti. 1909'da bu fakülteyi bırakarak Edebiyat, Felsefe ve Tarih alanlarında özel olarak çalışmaya başladı. Bundan sonra İstanbul okullarında öğretmenlik yaptı. 1924'de Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı'na atandı. Aynı yıl İstanbul Darülfünun'daki görevine döndü. Bu arada Türkiyat Enstitüsü'nü kurdu. T.T.E. (Türk Tarih Encümeni) kurulan başkanlığına seçildi.

1929'da Ord. Prof. oldu ve Edebiyat Fakültesi Dekanı seçildi. 1934'de siyasi hayata atılarak Kars'dan meclise milletvekili olarak girdi. çok partili döneme geçiş sırasında C.H.P.' den ayrılarak D.P.'nin kurucuları arasına girdi. 14 Mayıs 1950'de D.P. iktidarı döneminde I. Menderes kabinesinde Dışişleri Bakanı olarak görev aldı. 1956'da Devlet Bakanlığı görevini sürdürürken bir yıl sonra D.P.'den istifa etti. Milletvekilliği de düştü. 27 Mayıs 1960'dan sonra Yeni Demokrat Partiyi kurdu. Ancak bu parti pek ilgi görmedi. Amblem olarak seçtiği "Kıratı" A.P.' ye bırakarak siyasi yaşamdan ayrıldı.

ESERLERİ
Arasında Türk Dili ve Edebiyatı hakkında araştırmalar 1934, Türk Saz
Şairleri Antolojisi 1940, Anadolu'da Türk Dili ve Edebiyatı'nın Tekamülüne bir bakış 1934, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu 1959, On The Way to Democracy 1964, Edebiyat Araştırmaları Külliyatı 1966 adlarında bir çok kitap ve araştırma eser ve makaleleri vardır. Öte yandan İslam Ansiklopedisi'nde sahası ile ilgili ilmi makaleler yazdı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:18
Füreya Koral ( 1910) </B>

1910 yılındaİstanbul'da doğdu. 1927'de Notre Dame de Sion Kız Lisesi'nden mezun oldu. Bir süre İstanbul Üniversitesi'nde Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümüne devam etti. Özel keman dersleri aldı. 1940-1944 arasında müzik eleştirileri yazdı, çeviriler yaptı. 1947'de Lozan'da seramik çalışmalarına başladı. Ardından tanınmış Fransız seramikçi Serré'nin desteği ile, Paris'te özel bir seramik atölyesinde çalışmalarını sürdürdü. İlk seramik ve taşbaskı sergisini 1951'de Paris'te açtı. Aynı yıl yurda döndü, Maya galerisinde yapıtlarını sergiledi. Yurt içi ve yurt dışındaki çeşitli sergilere katıldı, ödüller aldı.

Füreya Koral, soyuttan gerçeküstüne uzanan ve zaman zaman yerelliğe ağırlık veren bir anlatım çeşitliliği içinde seramik panolar, üç boyutlu eserler, vazo, tabak vb. gibi günlük hayatta kullanılacak ürünler yapmıştır. Özellikle çinicilik konusundaki bilgisi ve yetkin işçiliği Doğu ve Batı sanatını eserlerinde başarılı bir biçimde birleştirilmesini sağlamıştır.

ESERLERİ: Marmara Oteli lobisinde duvar panosu, 1960, Ankara; Ulus Çarşısı'nda duvar panoları, 1962, Ankara; Tam Sigorta Binası'nda duvar panoları, 1969; İstanbul; Manifaturacılar Çarşısı'nda duvar panosu, 1969, Unkapanı/İstanbul; Divan Pastanesi'nde duvar panosu, Taksim/İstanbul.

Hakkında yazılanlar

1.Bir Usta, Bir Dünya: Füreya Koral
Fatma Türe
Yapı Kredi Yayınları / Sergi Kitapları Dizisi

Cumhuriyet döneminin ilk seramik sanatçılarındandı Füreya... Litografi ile başladığı çalışmalarını, renk renk duvar panoları, tabaklar, kuşlar, balıklar, evler ve insanlarla sürdürdü. Ateş ve sırla ördü dünyasını... Seramiğin kraliçesini fotoğrafları, elyazıları, eserleri ve kişisel eşyasından oluşan arşiv sergisi ile selamlıyoruz.

2.Şakir Paşa Ailesi
(A Turkish Tapestry)
Şirin Devrim
Doğan Kitapçılık / Anı Dizisi

II. Abdülhamid'in sadrazamı olan Cevad Paşa sözünü esirgemeyen, şahsiyet sahibi bir devlet adamıdır. Ancak bir komplo düzenlediğinden kuşkulanan Padişah onu sadrazamlıktan azleder. Bunun üzerine Şakir Paşa, kardeşinin uğradığı haksızlığı sineye çekemediği için II. Abdülhamid'in verdiği konakta oturmayı reddederek Büyükada'daki köşküne çekilir.

Şakir Paşa'nın torunu Şirin Devrim'in çocukluğunun geçtiği bu köşkte kimler yaşamaz ki... Başta Şirin Devrim'in annesi ressam Fahrünnisa (Zeyd) olmak üzere, Füreya (Koral), Aliye (Berger), Cevat Şakir (Halikarnas Balıkçısı), Suat Şakir, İzzet Melih (Devrim), Nejad Devrim vd...

İçlerinden kimileri dünya çapında ün kazanan bu sanatça ailenin yaşamı, Osmanlı'nın son dönemleri ile Kurtuluş Savaşı yılları ve Cumhuriyet'in ilk yıllarına denk düşer. Şakir Paşa ailesinin bu yaşam serüveni bizleri eski İstanbul atmosferine götürüyor. Anıların tatlı esintisi içinde, birçok tarihi şahsiyetle karşı karşıya geliyoruz; Atatürk'ten Kral Gazi'ye, Hitler'den
Kraliçe Elizabeth'e, Kral Hüseyin'e kadar...

Daha önce İngiltere ve Amerika'da yayımlanan ve Batılı okurlarca ilgiyle karşılanan Şakir Paşa ailesinin yaşamöyküsü, elden geçirilmiş 7. baskısıyla yeniden Türk okurunun karşısında.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:18
Gaffar Yakın ( 1954) </B>

Afyon Milletvekili-DSP
AFYON - 1954, Rüstem, Muzaffere - İstanbul Robert Kolej, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Viyana Üniversitesi Dil Eğitimi, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Uzmanlık - İngilizce, Almanca - Uzman Tıp Doktoru - SSK ve Sağlık Bakanlığında Doktorluk, Yurtdışında İşyeri Hekimliği, Sağlık Bakanlığı Bakanlık Danışmanı ve Sağlık Projesi Genel Koordinatörü, Araştırmacı Yazar - XIX uncu Dönem Afyon Milletvekili - Evli, 3 Çocuk.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 15:18
Garpis Altunoğlu </B>
İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TKP/ML’nin yöneticilerinden. Mücadele tarihi ve strateji konularında kitaplar yazdı. 1974 Genel Affıyla dışarı çıktıktan sonra örgütsel çalışmalarına devam etti tekrar yakalanıp hapse atıldı. Hapisteyken örgüt yayın organlarından Emeğin Birliği’nde yazılar yazdı.Ermeni kökenli dir.TKP/ML'den ayrışan MLKP çizgisini destekliyor.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 01:24
Dadaloğlu </B>
Dadaloğlunun doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi olmamakla beraber eldeki kaynaklardan 1785-1868 olarak belirlenmiştir.Yani Dadaloğlu’nun 18.yy’ın son çeyreğinde doğup 19.yy’ın ortalarında öldüğü bilinmektedir. Güney illerinde dolaşan Türkmen topluluklarının Avşar boyundandır.Yaşamı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığımız Dadaloğlu’nun şiirleri yazılı kaynaklar aracılığıyla değil sözlü gelenek sayesinde bugüne ulaşmıştır.

Kalktı göç eyledi Avşar illeri
Ağır ağır giden eller bizimdir
Arap atlar yakın eder ırağı
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

Belimizde kılıcımız
Kirmani Taşı deler mızrağımın temreni
Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın dağlar bizimdir

Dadaloğlu yarın kavga kurulur
Öter tüfek davlumbazlar vurulur
Nice Koçyiğitler yere serilir
Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

*
Avşar içinde ben güzel gördüm
Kozar arasından çeker göçünü
Kınalamış ayağını başını
Sırma ile örmüş sümbül saçını

Her sabah her sabah kendini över
Altın saç bağları topuğu döver
Sâde kaşı ile gözleri değer
Acem ülkesinin tâc-ı tahtını

Dadaloğlu al yanağın gülünden
Misk kokuyor saçlarının telinden
İnce belli nazlı yarin dilinden
Birkaç sene bekleyelim Hacın’ı

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:15
M. Metin Kaplan </B>
Yazar M. Metin Kaplan'ın biyografisi:

Babaannesi Kafkas göçmeni (Çerkes), dedesi Kosova/Pıriştina muhaciri (Arnavut), anneannesi Girit göçmeni, diğer dedesi ise Trabzon Sürmeneli olan M. Metin Kaplan, tam bir 'Devlet-i Âli Osman' bakiyesi Türk olarak, 1954 yılı Şubat ayının çok soğuk bir kış günü, Samsun'un Bafra ilçesi Lengerli köyünde doğdu. Aile büyükleri, "O sene, Türkiye'de kış mevsimi öyle soğuk geçmişti ki, İstanbul Boğazı tamamen donmuştu" derler.

M. Metin Kaplan yarı köylü, yarı kentli; kış mevsimini şehirde, yaz mevsimini ise köyde geçiren bir aileye mensup olarak ilk öğrenimini Mithat Paşa İlkokulu'nda, orta ve lise tahsilini ise Bafra Lisesi'nde tamamladıktan sonra, 1973/74 döneminde Bursa İktisadî ve Ticarî İlimler Akademisi'ne girdi. Muhasebe ve Vergi Uzmanlığı eğitimi almaya başladı.

Akademi öğrencisiyken, müthiş bir iftiraya uğrayarak, 1975 yılının 21 Temmuz günü, siyasî-ideolojik sebeplerle bir kişiyi öldürmek ve bir kişiyi yaralamak iddiasıyla Bursa'da tutuklandı. Ve Akademi öğrenimini tamamlayamadan bırakmak zorunda kaldı... M. Metin Kaplan Bursa-İstanbul DGM-Bursa Mahkemeleri'nde yargılandı ve toplam 19 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. Bursa, Üsküdar-Paşakapısı, Eskişehir, Afyonkarahisar, Bartın hapishanelerinde 10 yıl 5 ay 22 gün "çile" çektikten sonra, 1986 yılının 13 Ocak günü tahliye edildi... Ve kısa bir süre Bafra'da "takıldıktan" sonra Bursa'ya yerleşti. Başta kantincilik ve kitapçılık olmak üzere çeşitli işler yaptıktan sonra, ömrü boyunca ve özellikle cezaevinde okuduklarını toplumla paylaşmak için yazmaya karar verdi.

1988'de Uludağ Üniversitesi/İktisadî ve İdarî Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü'ne başladı. 1994 yılında mezun oldu... O arada Ortadoğu Gazetesi'nde aralıklarla toplam üç buçuk yıl köşe yazıları yazdı... Teşkilat ve İdare (1992), Ülkücü Dünya Görüşü 1 (1996), Ülkücü Dünya Görüşü 2 (2000), Matruşka/Kurşun Adres Sormaz (2002), Corps/Sarı-Kırmızı-Yeşil (2004), Desise/ Abdi İpekçi Suikastı (2005) isimli kitapları yayınlandı.

Uz. Dr. Ayşe Girgin ile evli olan M. Metin Kaplan; Başak İdikut isimli bir kız ve Ahmedyesevi adlı bir erkek, iki çocuk babasıdır. Yazı hayatına, çok sevdiği Bursa'da devam etmektedir.

E Posta Adresi: mmkaplan@ttnet.net.tr

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:15
Macit Gökberk ( 1908) </B>
PROF. MACıT GÖKBERK, 1908’de Selanik’te doğdu. 1932’de ıstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü Platon’un Theaitetos Diyalogu üzerindeki bir çalışmasıyla bitirdi ve aynı yıl bu bölüme asistan oldu. 1940’ta Berlin Üniversitesinde Hegel ve Auguste Comte’da toplum kavramı adlı teziyle doktorasını verdi. Almanya dönüşünde Hegel’in devlet anlayışı konulu çalışması ile doçentlik sınavını verip ıstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümüne doçent olarak atandı. 1949’da profesörlüğe yükseldi. 1978 yılında emekli oldu. On yılı aşkın bir süre de Türk Dil Kurumu Başkanlığı yaptı.

ESERİ

Felsefe Tarihi

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:15
Magellan </B>
Magellan ve Güney Amerika
Colin Hynson
Alkım Yayınları

Bu kitap, uzun yıllar boyunca süregelen Asya'ya batıdan giden yeni bir yol bulma hayalini gerçekleştirmek ümidiyle harekete geçen Ferdinand Magellan'ın cesur yolculuğunu adım adım izliyor. 16. yüzyıldan günümüze kadar gelen resimlerle Magellan'ın neler yaptığını öğrenin.

- Yolculuk için hazırlıklar
- Güney Amerika'nın alt ucunda bulunan Ateşeli'ni (Tierra del Fuego) geçişi
- Büyük Okyanus'tan geçerken facialarla karşılaşması
- Yolculuğu bitmeden önce ölümü

Magellan dünya etrafındaki bu tarihi yolculuğunu yaparken Güney Amerika'nın keşfi de devam ediyordu.

Bu kitapta:
- Hernando Cortes'in yolculuğunu
- Büyük Aztek ve İnka İmparatorluklarının nasıl yok edildiğini
- Diğer kaşiflerin başarılarını
- Avrupa'nın ve Güney Amerika'nın birbirleri üzerindeki etkilerini bulacaksınız.
(Arka Kapak)

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:15
Mahfi Eğilmez ( 1950) </B>
1950 İstanbul doğumlu. SBF mezunu. Çalışma hayatına Maliye Bakanlığı'nda Müfettiş Yardımcısı olarak başladı. Gelirler Genel Müdür Yardımcısı'yken, yurt dışına çıktı. Dönüşte Hazine, KİT Dairesi Başkanlığı'na getirildi. Washington'da, Türk Büyükelçiliği'nde Müşavir Yardımcısı olarak görev yaptı. Dönüşünde Hazine Müsteşar Yardımcılığı'na getirildi. Daha sonra Başmüşavir olarak tekrar ABD'ye gitti. Hazine, IMF ve Dünya Bankası ile ilgili iki çalışması var.NTV'de Asaf Savaş Akat ve Deniz Gökçe ile ekonomi sohbetleri yapıyor.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:16
Mahir Kaynak ( 1934) </B>
1934 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra 1948’de Kuleli Askeri Lisesi’ne gitti. 1953’te Harp Okulu’nu bitirdi. 1967’de askerlikten ayrıldı. 1961’de mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlık yaptı. 1965’te doktor, 1971’de doçent oldu.Mahir Kaynak, o dönemlerde gizlice Milli İstihbarat Teşkilatı'na (MİT) girdi. Kaynak, 1980 yılında da MİT'ten emekli oldu. 1989’da iktisat profesörü oldu. 1971 yılında MİT’e tayin edilen Mahir Kaynak, 1993 yılında Gazi Üniversitesi’nden emekliye ayrıldı. Yayımlanmış dört kitabı ve makaleleri bulunan Kaynak evli ve üç çocuk babası.

ESERLERİ
Kaynak'ın 1996'da yayımlanan "Olaylar ve Çözümlemeler", "Osiyero Nero Öldü" ve 1999'da yayımlanan "Komplo Yok" 2001 yılında yayınlanan Yel Üfürdü sel Götürdü adlı kitapları bulunuyor.


Komplo Yok
Mahir Kaynak
Timaş Yayınları; Şubat 1999

Gerçekler sadece gördüklerimizden ibaret değildir. Bizim gördüklerimiz, gerçeklerin sahneye vuran gölgeleri de olabilir. Öyleyse repliklere takılıp kalmak yerine -en azından zihnen- perdeyi aralamak için sorular sormuk ve düşünmek gerekiyor. Bir dönem, medya tarafından yoğun ilgi gören ve söyledikleriyle farklı bir çizgi sunan Mahir Kaynak'ın suskunluk dönemi bu kitapla bozuluyor. Bir kenarda kalmasına ve unutulup gitmesine razı olmadığımız, 1994'den 1998'e kadar olan dönemde Türkiye'nin seyrine ve Türkiye gerçeklerinin perde arkasına ışık tutan yazılardan oluşan bu kitabı, zevkle okuyacaksınız.
( Arka Kapak)


Osiero Nero Öldü
Mahir Kaynak
Dergâh Yayınları; Temmuz 1995,

... Elinizdeki denemelerin yazarı Mahir Kaynak'ın hayatı da askeri darbelerle yakından alakalı. 12 Mart'ın zorlu yolları onu bir şekilde kenara itip yalnızlığa sürüklerken 12 Eylül sonrasının daha da zor şartları ona yeni bir yaşama ve mücadele alanı açtı. Mücadeleden çekilmediğini, memleketinin meseleleri üzerine kafa yormaktan, dünyayı takip etmekten, mesleklerine uygun olarak kısa ve uzun vadeli çözümler üretmekten ve bunları küçümsenemeyecek bir cesaretle açıklamaktan uzaklaşmadığını gösterdi. Paylaşırsınız veya paylaşmazsınız, o ayrı. Ama müstağni kalamazsınız. Ayrı ayrı yayınlanmış bu yazıları bir kitap haline getirerek okuyuculara sunuyoruz.
(Önsöz)

HAKKINDA YAZILANLAR

Keskin anılar
Mahir Kaynak
Türkiye 15 mart 2001

Mahir Kaynak... Türk siyasi tarihinin son yıllardaki en renkli simalarından. Sadece siyasi yorumlarıyla değil, istihbarat ve stratejik konulardaki uzmanlığı ile de gündemde kalan Kaynak, bilgilerini, birikimlerini ve fikirlerini ülke için kullanmaya çalışan eski bir MİT mensubu...
Daha önce “Olaylar ve Çözümler”, “Osiero Nero Öldü”, “Komplo Yok” ve “Bir.. İki.. Üç..” isimli kitaplarıyla gündeme gelen Mahir Kaynak’ın, “Yel Üfürdü Su Götürdü” isimli eseri Babıali Kültür Yayıncılık tarafından piyasaya çıkarıldı.

Çocuktu, büyüdü
Kitap, Mahir Kaynak’ın daha önce ele aldığı konulardan farklı bir anlayışla hazırlanmış. Ülkenin stratejik önemi, tarihi geçmişi ve karşı karşıya bulunduğu tehlikelerden çok, tipik bir Türk insanı; yani Mahir Kaynak otobiyografisi ile karşı karşıyayız. Anne-babası, çocukluğu, aldığı eğitim, görevleri, evliliği, çocukları, MİT’e intisabı da bu cümleden olarak sunulan Kaynak’ın, bugüne kadar bilinmeyen özellikleri yine kendi ağzından yansıtılıyor. Zaten konuları da “Çocukluğum”, “Askerlik Hayatım”, “Akademik Hayatım”, “Mit’çi Kimliğim”, “Teşkilattaki Günlerim” ve “Teşkilat Sonrası” başlıklarıyla ayırıyor.

İronik ve objektif
Kitaptaki otobiyografik hatıralar, bir insanın kendi hayatına ironik ve objektif bir yaklaşımda bulunma denemesi. Hatıralarında üniversite, MİT ve siyaset kurumu hakkında tecrübeli bir istihbaratçı olarak önemli açıklamalarda da bulunuyor. Özetle, 1971’de Madanoğlu cuntasının nasıl çökertildiği, MİT’in yanılgı ve iç çekişmeleri, 70’li yıllarda ABD-Türkiye rekabeti, Hiram Abas’la birlikte MİT’teki teşkilatı nasıl ortaya çıkardıkları, Aydın Menderes’in kurduğu Büyük Değişim Partisi Genel Başkan Yardımcılığı’nı neden bıraktığı, üniversitenin bilimi kalkan yapan siyasi bir kurum kimliğine nasıl büründüğü sebep-sonuç ilişkisini de göz önünde bulundurularak sunuluyor.
Mahir Kaynak’ı kırılganlıkları, hayal kırıklıkları ve sevinçleri ile de ele alan kitapla ilgili söyleyecek çok şey var elbette, ama en iyisi alıp okumak, bir okuyucu olarak kendi yorumunuzu yapmak...

Kitaptan alıntılar
*Uysal ve uslu bir çocuktum. Sorun çıkarmaz ve gücümün yettiğince ev işlerine yardımcı olurdum. Tek kusurum kesin yasakları arada bir delmekti. Kopan fırtınayı sinerek ve sessiz kalarak atlatırdım.
* Teşkilat’ın benden istediği ilk iş, ülkede solun sebebiyet verdiği kargaşada TKP’yi, dolayısıyla Rusya’yı bulmaktı. Benim TKP için uygun bir yem olduğumu, günün birinde mutlaka çengel atacaklarını düşünüyorlardı. Bu nedenle solun bütün cephe örgütlerine girdim. Beni daha aşırı solcu iken, MİT tarafından avlanmış sananlara şunu söylemek isterim: Ben komünist cephe örgütlerine, verilen görev gereği girdim.
* Ölüm büyük bir korkudur. Bunu herkes duyar. Önemli olan bunun altında ezilmemektir. Şu satırları yazarken, ilginç bir rastlantı, telefon çaldı ve tanıdık teröristlerin hedefi haline geldiğimi, dikkat etmemi söyledi. Her insan korkar ama korkuya teslim olmak ölmekten de kötüdür.
* Hayatımın geneline baktığımda şunu söyleyebilirim: Bir şeyler yapmaya çalıştım ama “yel üfürdü, su götürdü” ve geriye pek bir şey kalmadı.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Yel Üfürdü Mit Köpürdü !

MİT, Mahir Kaynak'a "sırları ifşa etmek"ten dava açtı
haberline.com 25 mayıs 2001

İstanbul - Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) eski mensubu Mustafa Mahir Kaynak ve yayıncı Rahim Er hakkında, ``Yer Üfürdü Su Götürdü`` adlı kitapta ``MİT`in görev ve faaliyetlerine ilişkin gizli kalması gereken bilgileri ifşa ettikleri`` iddiasıyla dava açıldı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı`nca hazırlanan iddianamede, MİT Müsteşarlığı`nın 23 Mart 2001 tarihli suç duyurusunda, eski MİT mensubu Mustafa Mahir Kaynak`ın kaleme aldığı ve Yönetim Kurulu Başkanlığı ile Genel Müdürlüğü`nü Rahim Er`in yaptığı Babıali Kültür Yayıncılığı A.Ş. tarafından ilk baskısı gerçekleştirilen ``Yel Üfürdü Su Götürdü`` adlı 142 sayfalık kitabın, ``Çocukluğum``, ``Askerlik hayatım``, ``Akademik hayatım``, ``MİT`çi kimliğim``, ``Teşkilattaki günlerim`` ve ``Teşkilat sonrası`` başlıklı 6 bölümden oluştuğunun belirtildiği kaydedildi. Suç duyurusunda, bunlardan ``Mitçi kimliğim`` ve ``Teşkilattaki günlerim`` başlıklı bölümlerde yer alan bilgilerin, MİT`in görev ve faaliyetlerine ilişkin olduğunun öne sürüldüğü anlatılan iddianamede, MİT`in aynı suç duyurusuyla birlikte Kaynak`ın 16 Aralık 1971 tarihinde imzaladığı ``Ant İçme Belgesi`` ve 2 Aralık 1980 tarihli ``Ayrılış Andı``nın da savcılığa gönderildiği belirtildi. İddianamede, bu belgelerde gizliliğe riayet edilmesi, yazılı hususlara titizlikle uyulması gerektiği belirtilmesine rağmen bunlara uyulmayarak MİT`e ait gizli bilgileri ifşa edildiğinin öne sürüldüğü kaydedildi.

İddianamede, Kaynak`ın savcılıkca alınan ifadesinde ise kitapta yer alan bilgilerin daha önceden basın organlarında yayınlanan ve kamuoyunca bilinen hususlar olduğunu, gizliliğe riayet ettiğini ve kamuoyunca bilinen bilgilerin ``Gizli bilgileri ifşa etmek`` olarak yorumlanamayacağını söylediği ve çeşitli gazetelerde yer alan yazıların fotokopilerini de örnek olarak sunduğu ifade edildi. Kitapta yer alan bilgilerle Kaynak tarafından verilen dokümanların karşılaştırıldığı anlatılan iddianamede, bir kısım bilgilerin daha önceden basın organlarında yayınlandığının görüldüğü, ancak kitap ile bu dokümanlarda yer alan bilgilerin tam olarak örtüşmediği ve kamuoyunca bilinmeyen bazı olaylara da bu kitapta yer verildiği öne sürüldü.

İddianamede, bu nedenle Kaynak ve Er`in, 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu`nun 27. maddesi uyarınca ``MİT`in görev ve faaliyetlerine ilişkin olup gizli kalması gereken malumatları ifşa etmek`` suçundan 7.5`ar yıldan az olmamak üzere ağır hapis cezalarına çarptırılmaları talep edildi.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:16
Mahmud Celaleddin Paşa ( 1839)- (1899) </B>
1839 İstanbul'da doğdu. Bayezid Rüştiyesi ve Dârülma'ârif'te okudu. Arapça öğrendi. On beş yaşında iken Bâbıâli Kalemi'ne girdi. Dahiliye Nazırlığı Müsteşarlığı, Ticaret ve Nafia Nazırlığı yaptı. Daha çok Mir'at-ı Hakîkat adlı tarih kitabıyla tanındı. Şairliği yanında bestekârlığı da vardır. Bestelediği şarkıların güfteleri de kendisine aittir. 1899 yılında öldü.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:16
Mahmut Cuda ( 1904) </B>
Mahmut Celalettin Cuda 1904 yılında Fethiye'de doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul'da Darüşşafaka'da yaptı. 1918 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girerek Hikmet Onat ve İbrahim Çallı atölyelerinde resim öğrenimi gördü. 1923 yılında gittiği Münih'te Ali Çelebi ve Zeki Kocamemi ile birlikte Hans Hoffman atölyesine devam etti. 1925 yılında yurda döndü. Yurda döndükten sonra burs kazanarak Paris'e gitti ve burada Lucien Simon'un öğrencisi oldu. Mahmut Cuda, yurda döndükten sonra sanatçıların bir araya gelmesini amaçlayan çalışmalarıyla tanındı. Deformasyona hiç rağbet etmeyen bir biçimlendirme ilkesini sonuna kadar denemiş ve bundan yeniliklerle rekabet eden eserler üretmesini bilmiş çok önemli bir ressamımızdır.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:16
Mahmut İslamoğlu </B>
Kıbrıs’ın Limasol kenti’nde, 1 Mart 1934 yılında dünyaya gelen İslamoğlu, ilk tahsilini doğduğu kentte tamamladıktan sonra orta ve lise sınıflarını Larnaka’daki “Amerikan Akademi” adlı kolejde okudu. Yüksek tahsilini ise Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde tamamlayan İslamoğlu, Kıbrıs’taki muhtelif lise, kolej, ve yüksek öğrenim kurumlarında Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde İngiliz dilinde eğitim veren ilk kolej olan ve 1964 yılında kurulan Türk Maarif Koleji’nin üç kurucu üyesinden biri olan İslamoğlu, 1976 yılından sonra Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Bakanlığında Türk Dili ve Edebiyatı Müfettişliği ile Gençlik ve Kültür Dairesi Müdürlüğü görevlerinde bulundu. 1984 yılından sonra Turizm ve Sosyal Yardım Bakanlığında Turizm Tanıtma ve Pazarlama Dairesi Müdürlüğü görevinde bulunmuş ve 1986 yılında emekliye ayrılmıştır. Bilahare Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde yabancı öğrencilere Türk Dili öğretmiş, Yakın Doğu Koleji’nde de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliği yapmıştır.

1969 yılından bu yana halkbilim alanında kaleme alıp kitap halinde yayımladığı eserleri yanında çeşitli şiir yarışmalarında dereceye giren eserleri de bulunmaktadır. 1981 senesinden beri gerek ulusal gerekse uluslar arası kongre, seminer ve sempozyumlara çoğu zaman ülkesini temsilen katılmakta olan yazarın elde ettiği ödülleri mevcuttur. Evli ve bir çocuk sahibi olan İslamoğlu, İngilizce ve Yunanca bilmektedir.

ESERİ
Kıbrıs Türk Folkloru

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:16
Mahmut Ustaosmanoğlu </B>

Mahmut Ustaosmanoğlu, 1929 yılında Trabzon'un Of ilçesinin Tavşanlı köyünde doğdu. 10 yaşında, köyün imamlığını yapan babası Ali Efendi ve annesi Fatma Hanım'ın hocalığında hafızlığını tamamladı. Mehmet Rüştü Âşık Kutlu Hoca'dan talim dersleri aldı. Balaban köyünde Hoca Abdülvehhab Efendi'den Arapça okudu. Devrin tanınmış hocalarından ve dersiamlarından Süleymaniye Medresesi mezunu Hacı Dursun Feyzi Güven Hocaefendi'den fıkıh, tefsir, hadis gibi dini ilimleri okuyarak 16 yaşında icazet aldı. Köyünde ders vermeye başlayan Ustaosmanoğlu, askerlik çağına gelmeden talebelerine icazet verdi.

1951'de Ramazan ayı için Sivas'ın Divriği ilçesine vaiz olarak gönderildi. Sohbetleriyle etrafındakileri kendisine hayran bırakan Ustaosmanoğlu, 16 yaşındayken teyzesinin kızı Zehra Hanım'la evlendi. Ahmet, Abdullah ve Fatıma isminde üç çocuğu oldu. 1952 yılının sonlarında tanıştığı M. Haydar Efendi'yle tanışması hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Askerlik sonrası şeyhi Ali Haydar Efendi (ks) onu İsmailağa Camii'ne imam tayin etmek için davet etti. 1954'te İsmailağa'da imamlığa başladı. 1996'da 65 yaşını doldurduğu için aynı camiden emekli oldu. Ruhu'l-Furkan isimli tefsirini kaleme almaya başladı. Şu ana kadar 12. cildini tamamladı. Sohbetleri 4 cilt halinde, Yanyalı Mustafa İsmet Garibullah'ın Risale-i Kudsiyye isimli kitabının tercüme ve izahı da iki cilt olarak yayınlandı.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:17
Mahmut Esat Bozkurt ( 1892) </B>

1892'de Kuşadası'nda doğdu.Türkiye'den sonra İsviçre'de de hukuk öğrenimi gördü.Bozkurt, Fribourg Üniversitesi'nden "Hukuk Doktoru" ünvanını aldı. Anadolu işgale uğradığında, hemen yurda döndü ve Milli Mücadele'ye katıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne birinci dönemde girdi. Hayatının sonuna dek İzmir'den Milletvekili seçildi.Aralıksız 7 dönem milletvekilliği yaptı.

Londra Konferansı Heyeti'nde görevlendirildi. Adalet ve İktisat Bakanlıkları yaptı. Türk bandralı Bozkurt Vapuru ile Fransız bandralı Lotus Vapuru'nun Adalar Denizi'nde çarpışması olayından sonra Türkiye-Fransa uyuşmazlığını Milletlerarası Lahey Adalet Divanı'nda Türkiye'yi temsil ederek, ihtilafı gidermede başarı kazandı. Ankara ve İstanbul Üniversiteleri'nde Türk Devrim Tarihi ve Devletler Hukuku okuttu. Türk Medeni Kanunu'nun mimarı olarak nitelendirilen bir hukukçudur.

ESERİ
Atatürk İhtilali

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:17
Mahmut Şevket Paşa </B>

HARBİYE NAZIRI SADRAZAM MAHMUT ŞEVKET PAŞA'NIN GÜNLÜĞÜ
Adem Sarıgül-IQ Yayınları

FİLİPİNLİ MÜSLÜMANLARA OSMANLI YARDIMI (s.106)
26 mart salı 1913 günü harbiye Nezaretinden Bab-ıali'ye geldim Hüseyin Cahit Bey'i kabul ettim Bir müddet konuştuk. Sonra Hariciye nazırı Prens Sait Halim Paşa geldi. Sulh işlerini bir an evvel ele almamız icap ettiğini söyledi. Hükümet toplantısına girdim. Filipin Adaları Müslümanlarının geçenlerde halifeleri sıfatıyla Zatı Şahaneye gönderdikleri heyet hakkında konuştuk. Amerika Birleşik Devletleri Filipin müslümanlarının ayaklanmalarından şikayetçiydi. Filipinler'e bazı din adamları ve din kitapları göndermeye, Amerikalılarla iyi geçinmek nasihatinde bulunmaya karar verdik. Buna karşılık Amerika'dan da bazı meselelerde bizi desteklenmesini isteyecektik. Bu hususta Amerikan Sefiri ile görüşmek üzere sadaret müsteşarı Adil bey'i vazifelendirdim..........

1 Mayıs 1913 (s. 186)
Saat beşte hükümet toplantısı başladı. Nahiyeler kanununu, 36. Maddesine kadar müzakere ettik. Filipin Adalarına dört din adamımızı göndermeye karar verdik. Eski Hakan Sultan Hamit zamanında Filipinlere din adamaları göndermiş iyi neticeler almıştık...............

DÜYUN-I UMUMİYE'NİN DURUMU (s. 168)
24 Nisan çarşamba sabahı Harbiye Nezareti Düyun-ı Umumiye ve reji işleriyle uğraştım. Düyun-ı Umumiye memleketimizin en iyi müessesiydi. Hiçbir müessesemizi bu derece muntazam bir hale sokamamıştık. Meşrutiyet'ten sonra Düyun-ı Umumiye teşkilatında bazı aksaklıklar olmuşsa da, gene de iyi işliyordu. ( Burada Paşa Hazretleri aslında bir itirafta bulunuyor. 1908'in Temmuzuna kadar gayet iyi işleyen Devleti Osman-i Meşrutiyet'le birlikte tam bir enkaza dönüşmenin sinyallerini vermeye başlamıştır. Bir devlet idaresinin nasıl hercü merç olduğunu Ahmet Şerif’in Anadolu'da Tanin adlı kitabında, Mehmet Tevfik Biren’in hatıralarında detaylı bir şekilde görülebilir.)

DÜYUNU UMUMİYE'nin LAĞVEDİLMESİ (s.248)

Alman Büyükelçisi Baron Von Wangenheim, çok kuvvetli bir Yunanistan'ın veya Bulgaristan'ın Türkiye'nin başına bela kesileceğini, her iki devlet arasında muvazene bulunmasının şart olduğunu, Avusturya'nın , Sırbistan'a olan düşmanlığından dolayı Bulgaristan'ı kayıtsız şartsız tutması hususunda Berlin'in ayrı fikir beslemediğini söyledi. Fransa Sefiri girdi:
- Yarın Paris'e gidiyorum, dedi; arzı vedaa geldim. Borçlarınız bir müddet sonra ödenecek ve duyunu umumiye idaresi lağvedilecektir. Fakat bu çok mükemmel bir idaredir. Onu örnek alarak maliyenizi ıslah etmenizi, bir dost sıfatıyla söylemeye cüret ediyorum.
Mösyö Bompard'ın son mütaalası yerindeydi. Fakat bir şey söylemedim.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:17
Mail Büyükerman ( 1928) </B>

Eskişehir Milletvekili-Bağımsız
GEBZE - 1928, Ahmet, Dursune - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Fransızca - Serbest Avukat - Araştırmacı, Yazar - Evli.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:17
Malcolm X ( 1925)- (1965) </B>
Amerikalı Siyahların önde gelen ismi olan Malcolm X 1925 yılında Nebraska eyaletinin Omaha şehrinde dünyaya geldi.Önceleri Harlem'desıradan bir adi suçlu gibi yaşayan Malcolm X 1952'de Black Muslimshareketine girerek İslamiyetle tanıştı.Fakat o dönemde Siyahlara karşıuygulanan ayrımcı politikalar onu ırkçı bir çizgiye soktu.Mensubu bu-lunduğu cemaatin çizgiside tamamiyle Beyaz Amerikalılara düşmandı.Malcolm X önceleri cemaatinin toplantılarını ve propaganda çalışmalarını yürütürdü.Malcolm X cemaatinin lideri Elijah Muhammed'le dahasonraki yıllarda ters düştü.1964 Martında Elijah Muhammed'le yollarını ayırdı.1964'de Afrika-Amerika Birliği örgütünü kurdu.Aynı yıl Afrika ve Ortadoğuya birtakım geziler düzenledi, Mekke'de Hac görevini yerine getiren Malcolm X artık evrensel bir çizgide mücadelesini vermeye başladı. 1965'de failleri günümüzde de bulunamayan New York'da bir suikas te kurban gitti. Hala adından söz ettiren Malcolm X'in hayatı yönetmenliğini Spike Lee'nin yaptığı ve kendisini Denzel Washington'un canlandırdığı 1992 yapımı bir sinema filmine konu olmuştur.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Malcolm X
Alex Haley
İnsan Yayınları / Anlatı Dizisi

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:17
Manfred Pohl ( 1944) </B>
1944'te doğdu. Frankfurt'ta Deutsche Bank'ın Tarih Enstitüsü'nün müdürüdür. 1972'de, Saarbrücken Üniversitesi'nde Tarih doktorasını tamamladı ve 1992'de, Frankfurt Üniversitesi'nden fahri profesörlük unvanını aldı. Halen yürütmekte olduğu görevler ve fahri görevler arasında, 1976'dan bu yana Gesellschaft für Unternehmensgeschichte (Şirket Tarihleri Derneği) Yönetim Kurulu Üyeliği ve 1996'dan bu yana International Archive Council (Uluslararası Arşiv Komitesi) İcra Heyeti Üyeliği yer almaktadır.

ESERLERİ(bazıları)
Das Bayernwerk 1921 bis 1996, Piper Verlag, 1996; VIAG Aktiengesellschaft 1923-1998 (A. Schneider ile birlikte), Piper Verlag, 1998; Die Strabag. 1923 bis 1998, Piper Verlag, 1998; Die Lombardkasse 1923-1998, Piper Verlag, 1998.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:18
Mao Ze Tung ( 1893)- (1976) </B>
1893 yılında doğdu.Çin Devrimi’ne önderlik etti.Sol düşüncelerle üniversite öğrenimi sırasında tanıştı. 1921 yılında kurulan ÇKP (Çin Komünist Partisi)’nin 12 kişilik kurucu delegesinden biriydi.
ÇKP’nin kurulduğu dönem, onbinlerce köylünün toprak ağalarına karşı ayağa kalktığı, işçi ve öğrenci hareketlerinin yükseldiği bir süreçti. ÇKP, bu dönemde, büyük bir etki sağladı.

ÇKP, emperyalist işgale karşı, burjuvazi ile Komintang içerisinde ittifak kurdu. 1924-1927 yıllarında başlattığı silahlı ayaklanma bastırıldı. ÇKP 6. kongresinde, “Halk Savaşı Stratejisi” olarak ifade edilen, kırın kenti kuşatması devrimci savaş stratejisini kabul etti. Yoğunlaşan yerli direnişler karşısında geriye çekilmeye mecbur kaldı ve Mao’nun öncülüğünde büyük Uzun Yürüyüş başladı. Eylül 1934’ten Ekim 1935’e kadar süren yürüyüşte Çin’in bir ucundan diğer ucuna yürüyen komünistler, onbinlerce kayıp verdi. Mao, 1935’te ÇKP’nin liderliğine getirildi. Çin’in özgün koşullarından dolayı kır çalışmasına ağırlık veren Mao liderliğindeki ÇKP, Kızıl Ordu’yu kurarak, mücadeleyi gerilla savaşı biçiminde başlatıp, kurtarılmış alanlar yaratarak ilerledi. Çin Halk Devrimi 1949’da zafere ulaştı; Mao devlet başkanlığına seçildi. 1949’dan ölümüne kadar, Çin Halk Cumhuriyeti’nin tartışılmaz lideri oldu.

1956’ya kadar geleneksel Sovyet ekonomi ve devlet modelini yakından izleyen iktisadi ve politik dönüşümler; 1956-1957’de “yüz çiçek açsın, yüz düşünce yarışsın” sloganı ile yürütülen liberal dönem; 1958’de “büyük sıçrayış ve halk komünleri” kampanyası; “Kültür Devrimi”, 1960’lardan sonra Çin-SSCB arasındaki çekişme ve anlaşmazlıklar, ABD’ye yakınlaşma politikaları ve dış politikada ulaşılan bu son noktanın “Üç Dünya Teorisi” ile sistematikleştirilmesi, bu önemli dönemeçlerden başlıcalarıdır. Dünyanın pekçok yerinde komünist hareketleri etkilemiş olan Mao, 1976 yılında öldü.




HAKKINDA YAZILANLAR

1.Sabah Tufanı-1 Mao Zedung ve Çin Devrimi, 1893-1954
Han Suvin
Berfin Yayınları

Sabah Tufanı (The Morning Deluge) onbeş yıllık araştırmanın yolculuğunun ve Çin'in önde gelen yöneticileriyle yapılan konuşmaların ürünü. Mao'nun yaşamı çevresinde Çin Devrimi'nin tarihini dile getiren Sabah Tufanı bu konuda yazılmış en iyi kitaplardan biridir.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:18
Marlon Brando ( 1924) </B>
(1924 Omaha- )

ABD'li sinema ve tiyatro oyuncusu.

Mesleği hakkında hiç de olumlu konuşmayan ama birçok seyirci ve eleştirmen tarafından yüzyılın oyuncusu olarak kabul edilen; "metod oyunculuk" tarzını doruğa ulaştıran bir aktör. Robert De Niro, Al Pacino gibi ustaları derinden etkileyen bir simge.

Ama son yıllarda kendini oyunculuktan çok şişmanlamaya verip, izleyicilerini kızdıran bir yıldız.

1944 yılında tiyatro oyunculuğuna başladı.Birçok oyunda rol aldıktan sonra 1947 yılında Tennessee Williams'ın "Arzu Tramvayı" oyunundaki serseri ve maço bir genç karakteri olan 'Stanley Kowalski' tiplemesiyle tüm tiyatro camiasında adını duyurdu.

Daha sonra Elia Kazan ve Lee Strasberg'in kurduğu "Actors's Studio"ya katılıp burada uygulanan "Metod" oyunculuk tarzının ilk ve en önemli uygulamacılarından ve oluşumuna katkıda bulunanlardan biri oldu.

1950 yılında Fred Zinnemann'ın "Men(Erkekler)" filmiyle sinema dünyasına etkileyici bir adım attı.Daha sonra 1951-1954 yılları arasında sırasıyla;tiyatroda da oynadığı Elia Kazan'ın"Arzu Tramvayı"(1951), yine Elia Kazan'ın "Viva Zapata"filminde ünlü meksikalı gerilla lideri Emiliano Zapata'yı canlandırdı(1952).Joseph Mankiewicz filmi "Jul Sezar"da Marcus Antonius rolündeydi(1953).Bu üç filme üst üste üç kez 'En İyi Erkek Oyuncu'oscarına aday oldu ama kazanamadı.Oscarına,1954 yılında sinema tarihinin en iyi filmlerinden biri olan Elia Kazan'ın yönettiği "Rıhtımlar Üzerinde" filmindeki sendika ağalarına karşı koymaya çalışan dok işçisi 'Terry Malloy" rolüyle ulaştı.Brando artık tam anlamıyla zirvedeydi."Vahşi Hücum(The Wild One)"filminde canlandırdığı,bir motorsiklet çetesinin asi lideri rolüyle genç kuşağın idolü haline geldi.Kurulu düzeni sorgulayanların sembollerinden biri oldu.

50'li yılların ikinci yarısı,ilk yarısındaki kadar görkemli olmasa da oyuncu için başarılı geçti.Bu dönemdeki başlıca filmleri olarak; "Çayhane", oscar adayı olduğu "Sayonara" ve "Genç Aslanlar" sayılabilir.

1961 yılında Stanley Kubrick'in yarıda bırakmasıyla yönetmenliğini de üstlendiği psikolojik western "Tek Gözlü Jack"i çevirdi."Yatak Hikayesi" ve Charlie Chaplin'in yönettiği "Hong Kong'lu Kontes" filmlerinde komedi oyunculuğunu denedi.

Arthur Penn'in ırkçılık karşıtı "Kaçaklar(The Chase)" ve eşcinsel bir subayı canlandırdığı John Huston imzalı "Pırıltılı Gözler" gibi sistemi ve toplumsal yapıyı sorgulayan filmlerde rol aldı.Ama eski parlak dönemi geride kalmış gibi gözüküyordu.Özellikle 60'ların sonunda oynadığı "Candy", "Gece Gelen Adam" gibi hem eleştirmenler hem de seyirciler tarafından berbat bulunan filmlerle karizmasını bir hayli sarstı.

Bu kötü dönem,1972 yılında Francis Ford Coppola'nın sinema tarihinde unutulmaz bir yeri olan "Baba(The Godfather)" filmine kadar sürdü.Bu filmdeki mafya babası "Don Vito Corleone" rolündeki unutulmaz oyunculuğuyla eşsiz bir oyuncu olduğunu bir kez daha ispatladı ve tam anlamıyla bir sinema efsanesi haline geldi.Bu rolüyle "En İyi Erkek Oyuncu Oscarı"nı ikinci kez kazandı.Ama,ABD yönetiminin ve Hollywood sinemasının kızılderililere yaptıkları haksızlıklara dikkat çekmek için,ödül törenine kendi yerine kızılderili bir kadını gönderip ödülü almayarak protesto etti.

Böylece,uzun bir süredir desteklediği "kızılderililerin medeni hakları hareketine" en büyük desteği vermiş oldu.

1973 yılında Bernardo Bertolucci'nin erotizmin sınırlarını zorlayan filmi "Paris'te Son Tango"da tüm vücuduyla(!) oynadığı karakterle seyircileri tam anlamıyla şok edip, bir kez daha oscara aday gösterildi.

1978 yılında bilimkurgu filmi "Superman"deki sadece 10 dakika süren rolü için (Superman'in babası rolündeydi) sinemadaki efsanevi kişiliği sayesinde astronomik bir ücret aldı.Yapımcılar onun küçük rolleri için bile inanılmaz paralar ödemeye razı oluyorlardı.

Francis Ford Coppola'nın,sinema tarihinin en başarılı savaş karşıtı filmlerinden olan "Kıyamet(Apocalypse Now)" filmindeki kendini yarı tanrı sanan Albay Kurtz rolündeki emprovize oyunculuğuyla yine göz doldurdu.(Dedikodulara göre bu film için sete geldiğinde kendisine verilen senaryoyu okumamıştı ve rolü hakkında hiçbir bilgisi ve hazırlığı yoktu!!)

1980 yılındaki "Formül" filminden sonra sinemaya dokuz yıllık bir ara verdi.Bu süre zarfında bazı televizyon dizilerinde konuk oyuncu rollerinde oynadı.1989 yılındaki "Kuru Beyaz Bir Mevsim" filmindeki oyunculuğuyla "en iyi yardımcı erkek oyuncu" dalında oscar adayı olarak sinemaya parlak bir dönüş yaptı.

90'larda "Keşif", "Dr.Moreau'nun Adası", "Don Juan de Marco" başlıca filmleri oldu.

Son olarak 2001 yılında henüz gösterime girmeyen ve başrollerini Robert De Niro ve Edward Norton ile paylaştığı "The Score" filminde rol alıyor.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:18
Maruf-i Kerhi </B>
Ma’rûf-i Kerhi Hazretleri

Ma’ruf bin Firûz, İranlı bir ailenin çocuğudur. Annesi ve babası Hıristiyandır. Onun da kendileri gibi dindar bir Hıristiyan olmasını çok isterler. Kardeşleri ile birlikte kilise mektebine gönderirler. Ma’ruf farklı bir çocuktur. Mutidir ama öyle her anlatılana boyun eğmez ve gönlüne yatmayan şeyi kabullenemez. Nitekim “Baba, Oğul, Ruh-ül Kuds” üçlemesini içine sindiremez. Bu konu üzerinde çok düşünür ve sorduğu sorularla rahibi bunaltır. Aldığı cevaplar yeni izahlara muhtaçtır ve sadece sorularını çoğaltır. Rahip bu çocuğun karşısında izahlarının basit, mantığının sığ kaldığını hisseder. Disiplini sağlamak için onu konuşmaktan men eder. Ama zeki çocuk ne yapar yapar sözü mevzuya getirir. Rahibe göre tek çözüm kalır: Dayak. O da öyle yapar, Ma’ruf’u ibreti âlem için falakaya çeker, yoruluncaya kadar döver.

Şimdi Ma’ruf’u evde yeni sıkıntılar bekler. Zira babası gibi saf insanlar bir rahibe kafa tutulabileceğini düşünemez ve böyle bir cürmü işleyeni affetmezler.

O diyardan gider olur

Ma’ruf biran kendini çok yalnız hisseder, alır başını uzaklara gider. O devirde yokluk kıtlık vardır. Hayat herkes için zor ama evini terkeden bir çocuk için daha zordur. Niye öyle yapar bilinmez, Kûfe’ye yönelir. Hava sıcak, yollar dikenli ve taşlıdır. Elbiseleri ipliklenir, çarıkları parçalanır. O yıllarda yolcular mescidlerde mola verirler. Hem namaz kılar, hem de bir miktar dinlenirler. Müslümanlar yolcu duasının makbûl olduğuna inanır misafirlere ekmek, şerbet ya da meyve ikram ederler. Sofralarına oturanlara meşreplerini ve mezheplerini sormazlar. Kim olsa koluna girer, “Lütfen buyrun” derler. Bu karşılıksız hizmet Ma’ruf’u çok etkiler. Artık sadece mescidlere sokulur. Kah hasır üstünde uyur, kah sofralarına oturur.

Küçük çocuk yorucu bir yolculuktan sonra Kûfe’ye varır. Yine gözüne kestirdiği bir mescide yaklaşır. Şadırvanda elini yüzünü yıkar. Artık bitmiştir, eğer içeride bir kuytu bulabilir ve azıcık kestirebilirse kendini iyi hissedecektir. Sessizce girip bir köşeye çekilir. O sıra sevimli bir zat talebeleri ile ders yapmaktadır. Nur yüzlü âlim sanki kendisini anlatır. “Kim Allah’tan yüz çevirirse, Allah da ondan yüz çevirir. Ama kim Allah’ı (Celle Celalüh) arzular ve ona koşarsa Rabbimiz onu rahmetiyle karşılar” der. Bu sözler Ma’ruf’a çok tesir eder. Nasıl etmesin o zat velilerin önderlerinden İbn-i Semmak hazretleridir. Ma’ruf çekildiği kuytuda için için ağlamaya başlar. “Ya Rabbi” der, “Sen, beni benden iyi biliyorsun. Sana kavuşturacak yol ne ise onu nasip eyle.”

Ehl-i beyt ile içiçe

İşte tam o sırada İbn-i Semmak Hazretleri susar. Ortalıkta uzunca sayılacak bir sessizlik olur. Mübarek birden etrafına bakınır ve “İran’dan gelen genç de kim?” diye sorar. Cemaat dönüp Ma’ruf’a bakar. Ma’ruf ayağa kalkar. İbn-i Semmak “Merhaba” der, “Merhaba ey Rabbini arayan. Merhaba ey Allahın muhabbetine mazhar olan” kucaklaşmaları o kadar hislidir ki Ma’ruf da büyük veli de ağlar. İbn-i Semmak çocuğu bağrına basar ve sen “Rahibe ve babana aldırma” der, “dua et, onlar da kurtulsunlar!” Ma’ruf hayretler içindedir, çünkü başından geçenleri kimseye söylememiştir. İbn-i Semmak onu elinden tutar Ehl-i beytin büyüklerinden İmam-ı Ali Rıza’nın yanına götürür. Efendimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) nurlu torununu görünce zerre kadar acabası kalmaz. Bütün tereddütleri eriyip gider, büyük bir teslimiyet ve tarifsiz bir aşkla kelimeyi şehadet söyler.
Ya anası babası
Ma’ruf, Kûfe’de ciddi bir eğitimden geçer. İmam-ı Ali Rıza’nın çocuklarıyla birlikte büyüdüğü için aileden sayılır. İmam-ı Ali Rıza “O neseb bakımından değilse de huy ve muhabbet bakımından Ehl-i beyttendir. Nasıl ki ceddimiz Selmân-ı Farisi’yi ilhak edip Ehl-i beytten saydı Ma’rûf da bizdendir.”
Allahü teâlâ bazı kullarını seçer ve sever. Onların üstüne nisan yağmuru gibi nimet yağdırır ki Ma’rûf bunlardan biridir. Nitekim bir zaman sonra Dâvûd-i Tâî gibi bir velinin dizi dibine oturur. Gökler duvak duvak açılır, hallere ve sırlara kavuşur.
Ma’rûf-ı Kerhi yıllar sonra memleketine döner. Köyleri yine bakımsız, yolları yine tozludur. Evleri daha bir viranlamıştır. Annesi, babası onu hasretle kucaklar. Kardeşleri etrafına toplanırlar. Onu fazla üzmez topyekun Müslüman olurlar. Ma’ruf-i Kerhi rahibi de ziyaret eder. Yaşlı adam pişmandır, mahçuptur. Ma’ruf “özre ne gerek” buyurur “sen bana yaptığın iyiliğin büyüklüğünü bir bilsen?” Netice’de hepsi iman ederler. Kırk yıllık rahip sarar sarığını, mihraba geçer.
Ma’rûf-i Kerhi bir zaman sonra Bağdat velileri arasında zikredilir ki Zekeriyya bin Yahya ve Sırrîyi Sekâtî gibi zirveleri o yetiştirir. Ahmed bin Hanbel gibi bir müctehid bile bazı meseleleri ona getirir. Onun yanında diz çöker ve edebinden sesi zor işitilir. Bağdatlılar onu çok severler. Zira o Allah’ın izniyle öldükten sonra bile feyz ve nasihat veren dört veliden biridir. (Diğerleri Ahmed bin Hanbel, Bişr-i Hafi ve Mansur bin Ammâr’dır) Mesela Sırrîyi Sekâtî Hazretleri onun kabrine sıkça gider. Elbette Allahü teâlâ’dan ister ama onun hatırını vesile eder.

Beddua yerine dua...

Ma’rûf-ı Kerhi Hazretleri bir gün talebelerini toplar Dicle kenarındaki hurmalıklara çekilir sohbet ederler. Bu esnada nehirden bir kayık geçer. İçinde birkaç bıçkın genç. Hem içki içerler, hem şarkı söylerler. Bir ara hepten şirazeden çıkar, naralar atarlar. Talebeler bu edepsizliğe çok bozulur. Hatta içlerinden bazıları “Ah şu kayık bir devrilse de” derler, “günlerini görseler”. Ardarda patlayan kahkahalardan ders yapılamaz olunca mübarek o yana döner. Ellerini açar ve “Ya Rabbi” der, “Sen bu kullarını dünyada neşelendirdiğin gibi ahirette de neşelendir. Onlara hidayet ve istikamet nasip eyle.” İşte tam o sıra gençlerden biri sahildeki sohbetin farkına varır, arkadaşlarını uyarır. Mübareği görünce derlenir toparlanırlar. Hatta sazlarını kırar, destileri suya atarlar. Mahçup mahçup gelir Şeyh Mar’uf’un ellerine kapanırlar. O günden sonra sohbetin müdavimlerinden olurlar.

Paylaşılamayan velî
Mar’uf-ı Kerhi Hazretlerini sadece Müslümanlar değil, Hıristiyanlar da çok sever. Bir defasında bunlardan biri gelir, “çocuk sahibi olabilmek” için dua ister. Büyük veli bir fırsatını bulup onu zarif bir şekilde İslâm’a davet eder. Adam “İyi ama” der, “ben buraya din değiştirmeye gelmedimki. İstediğim sadece bir evlad”
- Allah sana hayırlı bir evlad nasip etsin. Onun elinden imana gelesin.
Çok geçmez, adamcağızın çok akıllı bir oğlu olur. Okul çağı gelince onu kilise mektebine gönderir. Rahip ilk gün teslisi anlatır ama çocuk bir tuhaf olur. “Hayır” der, “kalbim daralıyor, dilim söylemiyor.”
-Tamam, bunları sonra konuşuruz. Şimdi alfabeye geçelim. Haydi bana harfleri oku.
Çocuk bir şiir okur ki ilk beyit elif, beyle başlar son beyit lamelif, ye ile biter. Her mısra Allahü teâlânın sıfatlarını ve Muhammed Aleyhisselamın meziyetlerini anlatır ki sanatlarla doludur. Çocuk, alfabeyi bitirip devam eder. “Ağlatan, güldüren, öldüren, dirilten Allah’a yemin ederim ki / O’nun kapısından başkasına giden mutlaka zarar etti/ Ondan başkasından ne zarar gelebilir, ne fayda/ Kul isyan eder, örter âliyyul âlâ.
Rahip bu sözleri söyleyeni değil söyleteni arar ve doğruyu bulur. Çocuğun babasını da İslâm’a davet eder. Adamcağız itiraz etmez zira yıllar evvel Şeyh Ma’ruf’un ettiği dua kulaklarında çınlamaktadır.
Ma’ruf-i Kerhi Hazretleri ölümü yaklaştığında vefakâr talebesi Sırrıyî Sekati’ye döner ve “Ben ölünce üzerimdeki gömleği fakirlere ver” der. Biliyor musunuz zaten bütün serveti o gömlektir. Hasılı bu âlemden geldiği gibi gider.
Mübarek kimseyi kırmaz ve herkese insanca muamele eder. Bu yüzden onu herkes sever. Komşuları cenazesini paylaşamazlar. Hıristiyanlar ve Yahudiler de gelir onu kendi mezarlıklarına defnetmeye kalkışırlar. Ancak tabutu yerinden bile oynatamazlar, halbuki Müslümanlar el attığında naaş tüy gibi hafifler ve kuş gibi uçar. Orada bulunanlar topyekün müslüman olurlar.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:18
Matild Manukyan ( 1914)- (17.02.2001) </B>
Genelev patroniçesi.

1914 yılında İstanbul'da doğdu.İstanbullu aristokrat bir ermeni ailesinin kızı.Notre Dame de Sion'u bitiren ve iş hayatına sosyete terziliği ile başlayan Manukyan, eşinin ölümünün ardından oğluyla tek başına kaldı.Manukyan açtığı atölyede kıyafet dikerek para kazandı.Karaköy'de babasına ait binaları genelev işletmecilerine kiraya veren Manukyan, buradan alacağını ödemeyen bir kiracısı vasıtasıyla geneleve ortak oldu.Önce ev sahibeliği ile bu işe başlayan Manukyan'ın yıllar içinde işlettiği genelev sayısı 14'ü buldu.

Genelevlerden kazandığı paralarla çok sayıda gayrimenkul aldı.Üstüste vergi rekortmeni seçildi, resmi görevlilerden vergi rekortmenliği plaketleri aldı.M&M adını verdiği özel müzede başarılarını sergiledi.17 Şubat 2001 tarihinde İstanbul'da öldü.

Genelev patroniçesi Matild Manukyan, 21 Şubat 2001 tarihinde Beyoğlu'nda bulunan Üçhoron Kilisesi'nde düzenlenen törenin ardından Şişli Ermeni Mezarlığı'nda toprağa verildi. Cenaze törenine Manukyan'ın Amerika'da yaşayan oğlu Kerobe Çilingir, kardeşi Ferdinand Manukyan, torunları, Dora- Sezer, Mayk- Natali, İlda- Alen çiftlerinin yanı sıra çok sayıda kişi katıldı.


Geniş Bilgi

Küçük yaşta kızları çalıştırdığı iddiasıyla bir ara gözaltına alındı, daha sonra serbest bırakıldı. Yüksek düzeyde vergi verdiği gerekçesiyle vergi şampiyonu ilan edildi. Gazeteci yazar Mehmet Şevket Eygi, Manukyan'ın gözaltına alınıp sonra da serbest bırakılmasını şöyle eleştiriyordu; "Yaşı küçük ve kaçak fahişe çalıştıran, ruhsatsız evler işleten Madam'ın gözaltına alınmasıyla serbest bırakılması arasında fazla bir vakit geçmedi. Madam, tutuklanma talebiyle Şişli Adliyesi'ne sevkedildi. Kirada oturan Şişli Adliyesi'nin ev sahibi kimdi biliyor
musunuz? Madam Manukyan tabii... Kira ödeme günü de Madam'ın adliyeye getiriliş tarihine tesadüf etmişti. Aman ne tesadüf, aman ne tevafuk! Gelmişken kirayı da
alıverseydi bari. Ev sahibesi madamın dosyası incelendi, tutuklanmayı gerektirecek bir husus bulunamadı ve icabı düşünüldü. Madam serbestsiniz! Vive la liberte! Binasının sahibi bulunduğu Adliyeye polis arabasıyla getirilen Madam, oradan acaba Rolls Royce limuzini ile mi dönmüştür? Bu hususu öğrenemedim. Madam gerçekten ayıp etmiştir, vesikasız fahişe çalıştırmakla. Genelevlerde çalışan fahişelere verilen bu resmi vesikalar birer özgürlük bildirgesidir, temininde ihmal edilmemesi gerekirdi. Düzenin antentli kağıdı
altında resmi mühür olan bu vesikada özetle ne yazıyor; TC vatandaşı bu kadının, yasalara uygun olarak vücudunu para ile satması uygun görülmüştür. Madam böyle
bir berata sahip olmayan sermayeleri nasıl çalıştırabilir? Anayasaya aykırı olmaz mı bu? Madam'ın başka bir marifetini de gazetelerde okudunuz mu? Romanyalı
yaşı küçük bir kız İstanbul'daki müftülüklerden birine gitmiş, ben Müslüman olacağım demiş, müftü efendide gereken töreni ve muameleyi yapmış, bir de Kur'an-ı kerim hediye etmiş. İki gün sonra Madam'ın evleri basıldığında, bu taze muhtedi de sermaye olarak yakalanmış mı? Pes doğrusu! Şu Madam yaman kadın. Hıristiyan olarak çalıştırtmıyor, önce Müslüman ediyor sonra satışa çıkartıyor.Anladınız mı bunun ne manaya geldiğini?

28 Eylül 1995'te koruması Mehmet Urhan'ı hedef alan bir saldırı da ağır şekilde yaralanan Manukyan, olayı şöyle anlatıyor; "O saldırı bana değil, korumam Mehmet
Urhan'a karşı düzenlenmiş bir saldırı idi Mehmet benden iş isterken İstanbul Bankası'nda Özer Çiller'in kuryeliğini yaptığını söylemişti. Ama ben Mehmet'in düşmanı olacağını nereden tahmin edeyim. Yaralandıktan sonra beni acilen Şişli Etfal'e kaldırmışlar. Orada ilk müdahaleden sonra Florance Nightingale Hastanesi'ne kaldırıldım. Burada sol bacağımdan 7 kez ameliyat edildim. Şu anda bacağıma bir alet taktılar. Kemikler tekrar eski hale gelsin diye."

Manukyan, gayrimenkulleri hakkında kendisine sorulan bir soruya da, Yalova Gazipaşa caddesi üzerinde 200'e yakın daire, 1993 yılında da Antalya ve Alanya'da 5 yıldızlı Bilion ve Elegans otellerini aldığını, Almanya'da ise 100 yataklı bir otel yaptırdığına dair cevap veriyordu. Gazeteci Okhan Şentürk’e, bu otel için 1 milyon dolarlık yatırım yaptığını belirtti. Manukyan, İkitelli Organize Sanayi Bölgesi'nde yaptırdığı fabrikanın tekstil, ambalaj ve emaye olmak üzere üç ayrı iş kolunda ihracat yapacağını söylüyor.

Manukyan, Kıbrıs ve İstanbul'daki bazı yatırımları hakkında da şu bilgileri veriyor; "Feriköy'de yeni bir iş hanı yaptırıyorum. Avcılar'da da işhanı ve daire inşaatlarım sürüyor. Bunlar bir yıl içinde biter. Ayrıca, Şişli Adliyesi'nin altındaki dükkanlarımı kuyumcular çarşısına dönüştürmeyi planlıyorum. Kıbrıs'a gelince, Polat Holding'in Girne'de yaptırdığı villalardan
10'u bana ait. Ayrıca, Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile yakın dostluğum var. Her yılbaşında herkesten önce ondan tebrik kartı gelir. Kendisi sağolsun hastalığımda sürekli beni aradı. Yakınen ilgilendi."Manukyan'ın iflastan kurtardığı üç iş adamı, Çin'de yaptırdıkları Manukyan’ın heykelini ünlü işkadınının evinin bahçesine dikti. Manukyan, bu konuda, iş
adamlarının ismini vermeyerek ibadet ve ticarette gizliliğin esas olduğunu belirtti.Manukyan'ın son mal varlığı şöyle; Yalova'da 200 daire, İstanbul'da 500 daire, 70 işhanı, İkitelli Organize Sanayi Bölgesi'nde bin dönüm arazi üzerine kurulu tekstil, ambalaj ve emaye fabrikası, Bir adet Rolls Royce marka otomobil, 4 adet son model BMW ve Mercedes marka otomobil, 1993 yılında aldığı Kalamış Yat Limanı'nda demirli 18 metre uzunluğunda Sang Harmony adlı bir yat, Girne'de 10 adet villa, Antalya ve Alanya'da 3 adet 5 yıldızlı otel, Sinema Sanatçısı Sezer
Sezin'den 1993 yılında aldığı Büyükada'da bulunan bir köşk, Çeşitli vakıflara bağışladığı 70'in üzerinde daire, değeri trilyonları bulan çok sayıda mücevher ve ziynet eşyası.

Genelev patroniçesi Matild Manukyan, torunu Mark Çilingir'i 3 Mayıs 1999'da Hilton Oteli'nde düzenlenen nikah töreniyle evlendirdi. Manukyan'ın rahatsızlığı
sebebiyle katılamadığı nikah töreninde gelinin şahitliğini Silva Çizmeciyan, damatın şahitliğini ise Sezer Yılmaz yaptı.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 1 HAZİRAN 2001

Oğlu, Manukyan'ın mirası için mahkemede
Hürriyet 31 Mayıs 2001

ŞUBAT ayında ölen ‘genelev patroniçesi’ Matild Manukyan'ın mirasçısı, oğlu Kerope Çilingir, veraset belgesi almak için mahkemeye başvurdu. Şişli 4. Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvuran Çilingir, Manukyan'ın mirasının tek varisi olduğunu belirterek, veraset ilamı istedi. Başka mirasçı olmadığı tespit edilirse, Matild Manukyan'ın serveti, tek çocuğu Kerope Çilingir'e kalacak.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:19
Maxwell </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

"Onu köpek balıklarına atın..."
Taha Kıvanç
Yeni Şafak 4 Eylül 2001

Edmond Safra, eşinin kararıyla, hem de yeri hazırlandığı halde, İsrail'deki Zeytin Dağı eteklerine gömülmedi; Lily Safra, yılın büyük bölümünü geçirdiği Cenevre'de (İsviçre), Veyrier Musevi Mezarlığı'nı tercih etti... Oysa, Robert Maxwell'in mezarı, Musevi inancına göre kıyamet günü ilk ayaklanacakların yattığı Kudüs'teki o itibarlı yerde...
"Robert Maxwell de nereden çıktı?" diye sormadan belleklerinizi zorlamanızı tavsiye ederim...
Bundan on yıl öncesine kadar dünyanın en etkili işadamlarındandı Maxwell. Şimdi Ukrayna sınırları içerisinde bulunan bir küçük kasabada doğmuş, Yahudi-karşıtı Nazi rüzgârı sırasında hayatlarını kaybeden babası, annesi, dedesi, üç kız bir erkek kardeşinin âkıbetinden kurtulmuş, epey bir mücadeleyle İngiltere'ye ulaşıp sıfırdan milyarlarla oynayan işadamı statüsüne erişmiş biriydi. İngiltere ve ABD başta olmak üzere dünyanın dört bir tarafında çok sayıda gazete ve dergi sahibi olmuştu. Yayıncılık alanında ilgilenmediği ülke yoktu; Türkiye'ye de gelmiş ve Hürriyet'i satın almak üzere Erol Simavi'yle pazarlık yapmıştı...
Bir ara politikaya merak sarmış ve seçimlere katılıp parlamentoya girmeyi de başarmıştı Maxwell; sonraları, ne yaparsa yapsın başka bir ülkede doğmuş bir Musevi'nin İngiltere'de başbakan olamayacağını anlayınca, politikadan elini çekmişti.
Maxwell'in yakın temasta olduğu dünya liderlerinden birinin Turgut Özal olduğu biliniyor. Kendisiyle son mülâkatı yapan Playboy dergisi editörleri, beraber geçirdikleri saatler boyunca Maxwell'i arayan liderlerin adlarını şöyle sıralıyorlar: Brian Mulroney (Kanada, iki kez), Hans-Dietrich Genscher (Almanya; aradığını söylediklerinde, Maxwell, "Beklesin" deyip epey sonra cevap vermiş) ve Turgut Özal... Playboy, biriyle Rusça yaptığı konuşmanın metnini de yayımladı. Maxwell, muhatabına, "Eski dostumu görmek üzere Moskova'ya gideceğim. Konuşacağımız önemli şeyler var. Almanya da küçük bir rol oynayacak. Seninle bu konuda mahrem bir görüşme yapmak istiyorum. Arayacağım." demiş...
Robert Maxwell'in, işadamlığı yanında, her önemli bunalımda devreye giren bir sorun çözücü olduğunu herhalde anladınız. Burnunu soktuğu pek çok konu olduğu yaygın bir inanç; ancak ölümünden sadece bir ay önce piyasaya çıkan Playboy mülâkatına kadar ketumiyetini sürdürdüğü için, ayrıntıları ve boyutları bilinmiyor. Playboy editörlerine, "Size bir sır vereceğim" dedikten sonra şunları anlatmış: "Hani, ABD (ile İsrail) ilişkileri bozulmuştu da, James Baker, 'Eğer Mr Shamir barış konuşmak istiyorsa telefon numaram şu' diye meydan okumuştu ya, Shamir beni yeni seçilen başkanla durumu düzeltmek için ne yapılabileceğini görüşmem için Amerika'ya gönderdi. Temas gizli tutuldu." Aynı mülâkatta, Maxwell, Körfez Krizi sırasında müthiş bir mekik diplomasisi uyguladığını da övünerek anlatmış...
Playboycular, "Politikacılardan daha etkili misiniz?" diye de sormuşlar. "Belki bir kaç kişi dışında evet" cevabını alınca, "Ama politikacılar parlamentoya ve halka hesap vermek zorundalar, siz ise..." diye itiraz etmişler... Maxwell'in cevabı şu olmuş: "Gelecek haziranda 69 yaşında olacağım; benim de Tanrı ile mukavelem bir gün sona erecek..."
Maxwell'in mukavelesi ketumiyetini bozduğu mülâkat çıktıktan bir ay sonra bitti.
5 Ekim 1991 günü, sabahın erken saatlerinde, dev cüsseli Robert Maxwell'in daha da devleşmiş cesedi, Gran Canary adası civarında yüzerken bulundu. Soruşturma dosyası, Maxwell'in, bir kaç gün önce denize açıldığı yatı Lady Ghislane'in güvertesinden düştükten sonra boğularak hayatını kaybettiği teşhisiyle kapatıldı. Bazıları, "Ayağı kaymış düşmüştür" dedi; ölümünden sonra ortaya müthiş borçları çıktığı ve çalışanların özel emeklilik fonlarını bile iç ettiği anlaşılınca, bazıları, "Herhalde intihar etmiştir" tahmininde bulundu.
İngiliz gazeteci Russell Davies, 'Foreign body: The secret life of Robert Maxwell' adlı eserinde, pek çok kişiyle görüşerek, "Maxwell ayağı kayıp düşerek ölmedi, öldürüldü" tezini gündeme getiriyor. Ortadoğu'da rahatsızlık verdiği düşmanlarından ketumiyetini bozup gizli kalması gereken girişimlerini açıklamaya başlamasından endişe duyan dostlarına, rahatsız ettiği sendika liderlerinden paralarını çaldığı yatırımcılara kadar bir dizi kâtil namzedi varmış... KGB yöneticisi Stanislav Sorokin, "İntihar süsü verilecek biçimde profesyonelce icra edilmiş bir kiralık kâtil işi olduğuna inanıyorum" demiş Davies'e...
Amerikalı gazeteci Kevin Cahill (Business Age, Nisan 1993), "Maxwell neden ve nasıl öldürüldü?" başlıklı yazısında, işadamının, hizmetinde olduğu bir devletin kiraladığı Sicilyalılardan oluşan bir suikast timi tarafından halledildiği sonucuna varıyor. Fransız Paris-Match dergisi (9 Ocak 1992) Maxwell'e ayırdığı uzun bölümde, eline geçirdiği otopsi raporuna dayanarak, işadamının ölümünden önce saldırıya uğradığını ve vahşice dövüldüğünü yazdı. Bu bilgileri aktaran Russell Davies de, "Maxwell'i kabininde kıstırıp iyice dövdüler, sonra denize attılar" teorisini destekler görünüyor. Maxwell'in gazetesi Daily Mirror, 19 Ağustos 1991 tarihinde, tatilcileri dolandıran birini manşete şöyle taşımış: "Onu köpek balıklarına atın"...
"Üzeyir Garih cinayeti" dedik, nereye geldik...

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:19
Mazhar Osman Usman ( 1884)- (1961) </B>
1884 yılında doğdu.Türkiye’de akıl ve sinir hastalıkların çağdaş yöntemlerle tedavisinde öncülük etmiştir. İlköğrenimini Kırklareli’nde yaptı. 1898’de Üsküdar İdadisi’ni, 1904’te Askeri Tıbbiye’yi bitirerek yüzbaşı rütbesiyle hekimlik görevine başladı. Bir yıl Gülhane Askeri Hastanesi Akliye Servisi’nde staj yaptı. 1906’da Askeri Tıbbiye’de akıl hastalıkları dersi muallim yardımcısı oldu. 1908’de Almanya’ya giderek Münih ve Berlin üniversitelerinde nöroloji ve psikiyatri ihtisası yaptı. 1911’de yurda dönüşünde Gülhane Askeri Hastanesi Emraz-ı Akliye Kliniği’nde görev aldı. Balkan Savaşı sırasında gezici hastane başhekimi olarak Lüleburgaz ve Çatalca cephelerinde çalıştı. Haziran 1914’te Haseki’deki Akıl Hastalıkları Müşahedehanesi başhekimi ve müdürü oldu. Daha sonra Haydarpaşa Askeri Hastanesi akliye ve asabiye mütehasıslığına getirildi. 1917’de Şişli Fransız Hastanesi Akıl ve Sinir Hastalıkları Bölümü şefliğine, 1919’da Toptaşı Bimarhanesi başhekimliğine, 1920’de Zeynep Kamil Hastanesi’ne nakledilen Akıl ve Sinir Hastalıkları Bölümü Şefliğine, 1922’de Zeynep Kamil ve Toptaşı hastaneleri başhekimliğine atandı. Bu dönemde, o güne kadar uygulanan eski tedavi yöntemlerinin yerini çağdaş tedavi yöntemlerinin almasında, yeterince önemsenmeyen bu hekimlik dalının gereken ilgiyi görmesinde ve yeni kadroların bu yönde özendirilmesinde önemli rol oynadı. Aynı zamanda seroloji, nöro-patoloji, deneysel psikoloji laboratuarları oluşturarak Türkiye’de nöro-psikiyatri dalının kurulmasına öncülük etti. Sürdürdüğü çalışmalar sonucu 1927’de Bakırköy’de Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ni kurarak uzun yıllar başhekimliğinde bulundu. 1933’te ordinaryüs profesör oldu ve İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği Başkanlığına getirildi. 1941’de başhekimlik görevini bıraktı ve emekliye ayrıldığı 1952’ye kadar öğretim üyesi olarak çalışmalarını sürdürdü. Hekim ve bilimadamı olarak yürüttüğü çalışmaların yanı sıra İçki ile Mücadele Cemiyeti, Akıl ve Sinir Hastalıkları Cemiyeti gibi çeşitli sağlık derneklerinin kuruculuğunu ve başkanlığını yaptı. Ayrıca Hamburg Akıl Hastalıkları Derneği, Fransız Nöroloji Derneği, New York Nöroloji Akademisi gibi yurtdışı sağlık kuruluşlarının onur üyeliklerine seçildi. 1961 yılında vefat etti.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:19
Mefküre Mollova </B>
Bulgaristan Türk Edebiyatı

1927 yılında Hacıoğlupazarcığı'nda Dobriç'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde gördükten sonra Varna'da Fransız kolejinde okudu. Sofya Üniversitesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalından mezun oldu. Bir süre memurluk yaptı, "Eylülcü Çocuk" gazetesinde çalıştı. 1954/55 eğitim-öğretim yılından başlayarak 1960 yılının sonuna kadar Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Anabilim Dalında asistanlık yaptı. Çağdaş Türk Dili ve Türk diyalektolojisi dersleri verdi.
Sofya Üniversitesi'ni Türklerden arındırma politikası Mefkure Mollova'yı da gözden kaçırmadı. 1960 yılında Türkolojiden uzaklaştırıldı. Mefkure Mollova, herşeye rağmen, bilimsel araştırmalarım sürdürdü. Bulgaristan Türkleri'nin ağız özellikleri, araştırma konularının esasını oluşturdu.

1989 yaz ajdarında Fransa'ya göç etti. Halen Paris'te oturmaktadır. Mefkure Mollova şiir alanında da başarılı oldu. "Barış" başlıklı ilk şiiri 1949'da "Yeni Işık" gazetesinde basıldı. 1964 yılında "Şiirler"i yayımladı.Şiirlerinde bir içtenlik, bir lirizm var. Sanattaki başarısı ne olursa olsun, Mefkure Mollova her şeyden önce Bulgaristan Türkleri'nin kültür tarihinde bir araştırmacı, bir dilci olarak yerini almaktadır.

ŞİİRLERİ

KÜÇÜK DÜNYAM
(İbrahim Tutarlı, Antoloji, 1964, sf; 144)
Kalbim o kadar engin ki,
bütün cihanı kaplayacak.
Kalbim o kadar minicik ki,
bir tek sevgiden çatlayacak.

ZENCİNİN SESİ
(İbrahim Tatarh, Antoloji, 1964, sf; 145)
Yol verin bize,
yol verin yool!...
Biz de çiğnemek istiyoruz
şu toprağı hür ve bahtiyar,
içimizde bir dudak gülüş bir
lokmacık yaşamak arzusu var.

EH DÜNYA
(İbrahim Tatarh, sf; 145)
Eh! dünya dünya
çıldırtıyorsun sen insanı.
Her dakikan başka
Her an sancılar içinde.
Ne doğuracaksın bize
yarın bakayım
güneşler içinde?

FRAGMANLAR
(İbrahim Tatarh, Antoloji, 1964, sf; 148)
Ben o kadar mesut
o kadar mesut
olmak isterdim ki.
Göğe yazayım onu Ümmi
dünya okusun!
Dökülüversem önüne
bir ışık olup
mavi mavi,
Toplayıp alır mısm
beni?
Kıpırdama içim
uslu dur
Elbette bir gün gelir de
İki sıcak el seni uyutur.
Başım dönüyor...
Uzun bir beklemekten Bir
ışık olup titremekten sonra O
karşımda duruyor. ,
x

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Sofya Üniversitesi Filoloji Fakültesi mezunu olan Mefküre Mollova, Bulgaristan Türk şiirinde ilk kadın şair olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiirleri, uzun süre sadece dergi ve gazetelerde yayımlandı. İlk ve tek şiir kitabı “Şiirler”, 1964’te basıldı. Siyasî nedenlerle işten atıldı. Kendini Türk dili alanında yaptığı çalışmalara verdi.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan’da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:19
Mehmed Rauf ( 1875)- (1931) </B>
Mehmed Rauf, Servetifünun romancılarından, 1875 yılında doğdu, 1931 yılında İstanbul'da öldü. Bahriye Mektebi'ni bitirdi (1893), deniz subayı oldu, staj için Girit'e (1894), Kiel kanalının açılış töreninde bulunmak üzere Almanya'ya (1895) gönderildi, dönüşte İstanbul'da Tarabya'da elçilik gemilerinin irtibat subaylığına atandı. 1908'den sonra bahriye'den ayrıldı, hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. Cumhuriyet devrinde kadın dergileri çıkardı, ticaretli uğraştı. On altı yaşındayken yazdığı Düşmüş adlı hikayesini İzmir'e, Halit Ziya'ya göndermiş, Halit Ziya da Hizmet gazetesinde basmıştı, daha sonra İstanbul'da Mektep dergisinde yazıları çıktı. Halit Ziya, Cenap Şehabettin, Hüseyin Cahit'le böylece önceden tanışan Mehmed Rauf, sanatının en başarılı eserini Eylül romanıyla verdi; psikolojik roman örneği olan Eylül'de olduğu gibi öteki eserlerinde de özellikle aşk maceralarını konu yaptı.

Romanları: Eylül (1901), Genç Kız Kalbi (1925), Böğütlen (1926), Define (1927), Son Yıldız (1927), Kan Damlası (1928), Halâs (1929) Hikâye Kitapları: İhtizar (Cançekişme, 1909), Âşıknâme (1909), Son Emel (1913), Hanımlar Arasında (1914), Bir Aşkın Tarihi (1915), Üç Hikâye (1919), İlk Temas İlk Zevk (1923), Aşk Kadını (1923), Eski Aşk Geceeri (1924) Mensur Şiir: Siyah İnciler (1901, 1925) Oyunlar: Ferdi ve Şürekâsı (1909, filme de alındı: 1917), Cidal (Kavga, 1911), Sansar (1920), Ceriha (Yara, 1927)

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:20
Mehmed Emin Ali Paşa ( 1814)- (1871) </B>
Mehmed Emin Ali Paşa, 1814'de İstanbul'da Mercan'da doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, Mısır Çarşısı aktarlarındandı. 1830 yılında bir aile dostunun aracılığıyla Divan-ı Hümayun kalemine girdi ve buradaki adete uygun olarak kendisine, boyunun kısalığından veya güzel tavrı ve kabiliyetinden dolayı Ali mahlası verildi.

1833'de Tercüme Odası'na girdi. 1835'te Avusturya İmparatoru Birinci Ferdinand'ın tahta çıkışını tebrik için Viyana'ya gönderilen heyette, ikinci başkatip olarak bulundu. 1837'de Petersburg'a gönderilen Mehmet Emin Ali Paşa, dönüşünde Divan-ı Hümayun tercümanlığına tayin edildi. 1838'de Londra elçisi, Reşid Paşa'nın Paris'e geçişinden sonra da maslahatgüzarı oldu. Reşid Paşa'nın takdir ve himayesini kazanan Mehmed Emin Ali Paşa, kısa zamanda yükseldi. Devletin çeşitli kademelerinde görevler aldı. Kırım Savaşı sonunda Paris'te toplanan konferansta Osmanlı Devleti'ni temsil etti ve 30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Antlaşmasını imzaladı. Islahat Fermanı ve Paris Antlaşmasından dolayı Reşid Paşa'nın ağır eleştirilerine maruz kaldı.

Birçok kez Hariciye Nazırlığı ve Sadrazamlık görevlerinde bulunan Mehmed Emin Ali Paşa, 7 Eylül 1871'de öldü ve Süleymaniye Camiine defnedildi. Değeri öldükten sonra anlaşılan ve yokluğu hissedilen bir devlet adamı idi.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/139.gif
Mehmed(3.) ( 10.04.1566)- (14.11.1603) </B>
Osmanlı sultanlarının onüçüncüsü ve İslam halifelerinin yetmişsekizincisi

Saltanatı: 1595-1603
Babası: III. Murad Han - Annesi: Safiye Valide Sultan
Doğumu: 26 Mayıs 1566 Vefatı: 21 Aralık 1603

III. Murat ile Safiye Sultan'ın oğlu olan Mehmet, Manisa'da 1566'da dünyaya gelmiştir. Şehzadeliğinde İbrahim Cafer Efendi, Haydar Efendi ve Pir Mehmet Azmi Efendi gibi devrin tanınmış alimlerinden tahsil ve terbiye gördü. 1583'te Manisa sancağı valiliğine tayin edildi. 1595'te babasının vefatı üzerine Osmanlı tahtına çıktı.

III. Mehmet Han tahta çıktığında Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki harp bütün şiddeti ile devam ediyordu. Bu arada papanın teşviki ile Osmanlı Devleti'ne tabi Erdel, Eflak ve Boğdan voyvodalıkları isyan ettiler. Bu tehlikeli gelişme üzerine Mehmet Han bizzat ordusunun başında Avusturya seferine çıktı. 12 Ekim 1596'da Eğri kalesini fethetti. Eğri'ye geri almak için harekete geçen Arşidük Maximilyen'i Haçova meydanında karşıladı. Şiddetle cereyan eden savaşın başlangıcında Osmanlı ordusu bozuldu. Düşman kuvvetleri padişahın otağının yanına kadar geldiler. Ancak Hoca Sadeddin Efendi'nin duası ve padişahı ikna ederek yerinde tutması, padişahın da hocasına teslimiyet ve sebatı neticesinde Osmanlı ordusu toparlandı. Ordu gerisindeki hizmetlilerin de savaşa iştirakiyle düşmana ağır bir darbe indirildi (26 Ekim 1596). Kaynaklara göre 50 bin Avusturya askeri telef oldu. Önemli miktarda silah ve cephane ele geçirildi. Sultan bu seferin sonunda Eğri fatihi ünvanını aldı.

Haçova zaferinden sonra, Sokulluzade Hasan Paşa'yı Avusturya cephesi serdarlığına tayin eden Sultan Mehmet Han İstanbul'a döndü. Bu durumdan faydalanan Avusturyalıların bir kolu Yanıkkale'yi muhasara ederken diğer bir kolu Tata kalesini zaptetti. Hızlı hareket eden Satırcı Mehmet Paşa Yanıkkale üzerine yürüyüp kaleyi muhasaradan kurtardı. Buna rağmen kale 1598'de ani bir baskın sonucu Avusturyalıların eline düştü. Eflak kuvvetleri Niğbolu'da Osmanlı kuvvetlerini yenerken, Budin de Avusturyalılarca muhasara edildi. Bu mağlubiyet üzerine III. Mehmet Han, Damat İbrahim Paşa'yı sadrazamlığa getirdi. Öncelikle orduda disiplini sağlayan İbrahim Paşa, ileri hareketle Erdel, Boğdan ve Eflak voyvodalıklarının Osmanlı Devleti'ne olan bağlılıklarını artırdı. Sonra 1600 yılında Kanije üzerine yürüyerek kaleyi fethetti. Kanije, beylerbeylik haline getirilip Tiryaki Hasan Paşa'ya verildi. İbrahim Paşa ertesi sene tekrar sefere çıkacağı sırada vefat etti ve yerine Yemişçi Hasan Paşa getirildi.

Öte yandan Avusturya kuvvetleri Arşidük Ferdinand komutasında büyük kuvvetlerle gelerek Kanije'yi muhasara ettiler. Fakat Tiryaki Hasan Paşa'nın Türk tarihinde bir kahramanlık nişanesi ve askeri sevk ve idarede bir maharet örneği olan müdafaası sayesinde Avusturya ordusu hezimete uğrayarak geri çekilmek zorunda kaldı.

Avusturya cephesindeki harbin uzun sürmesi Anadolu'da celalî hareketlerinin artmasına yol açtı. Hükümetin harpler dolayısıyla celalîlerle fazla ilgilenememesi Anadolu'yu tam bir huzursuzluk içinde bıraktı. Osmanlı Devleti'nin bu vaziyetini fırsat bilen İran Şahı I. Abbas, Avrupa devletleriyle ittifak ederek Tebriz üzerine yürüdü ve şehri işgal etti. Doğuda aleyhte gelişen bu faaliyetler üzerine Sultan Mehmet Han celalî liderlerinden Deli Hasan'a Bosna beylerbeyliğini vermek suretiyle Anadolu'da sükuneti sağladı. Trabzon'da bulunan Saatçi Hasan Paşa'yı da İran seferi serdarlığına tayin etti.

Cephelerdeki harpler devam ederken üzüntüsünden hastalanan III. Mehmet Han, 1603 senesinin 20/21 Aralık gecesi vefat etti. III. Mehmet Han çok nazik, halim-selim, vakur, kerim, edip, salih ve abid bir şahsiyete sahipti. Sancak beyliğinden saltanata gelen son Osmanlı padişahıdır. Bütün Osmanlı padişahları gibi iyi bir şair olup şiirlerinde Adlî mahlasını kullanmıştır. Beş vakit namazını cemaatle kılardı. Devrin kaynakları, dindarlığını, Hazret-i Muhammet, dört halife, Eshab-ı kiram ve alimlere son derece hürmetkar olduğunu yazmaktadır.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/724.jpg
Mehmet Ağar ( 1951) </B>
Mehmet Ağar 1951 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla 1957 yılında Urfa'da başladığı ilkokulu, Gümüşhane, Bolu, Adana, Ankara ve Erzincan'da; Erzincan'da başladığı ortaokulu, Kayseri, Diyarbakır ve Uşak'ta bitirdi.

Liseye Ankara'da başladı ve 1968 yılında Haydarpaşa Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Emniyet Genel Müdürlüğü bursu ile okudu ve Maliye bölümünden mezun oldu.

İlk devlet memuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Dairesinde ve ardından Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü'nde Komiserlik yaptı.

1976'da Ankara vilayeti kaymakam adayı olarak İçişleri Bakanlığı'nda göreve başladı. İznik ve Selçuk ilçelerinde kaymakam vekili olarak, Torul ve Delice ilçelerinde kaymakam olarak görev yaptı.

1980 Ocak ayında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdür Muavini,
1981 mayıs ayında Asayiş şube müdürü oldu.

1984-88 arasında Terör ve Asayişten sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.
1988'de Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne
1990'da İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne,
1992'de Erzurum Valiliği'ne,
1993 Temmuzunda Emniyet Genel Müdürlüğüne, atandı.
1995'de Elazığ Milletvekili seçildi.

1996'da 53. Hükümette Adalet Bakanı,

54. Hükümette İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Emniyet Genel Müdürü, Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı bu dönem, ülkenin var olma mücadelesini yaptığı zor bir dönemeçti.

1999 ve 2002 seçimlerinde Elazığ’dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Elazığlıların teveccühü ile millete dayalı siyasetin örneğini tüm Türkiye’ye göstererek, iki dönem üst üste Elazığ’dan Bağımsız Milletvekili oldu.

14-15 Aralık 2002 tarihleri arasında yapılan DYP 7. Olağan Kongresi’nde ilk turda salt çoğunluğu sağlayarak Doğru Yol Partisi'nin yeni Genel Başkanı seçildi.

14-15 Mayıs 2005 Tarihlerinde yapılan 8. Olağan Büyük Kongre'de 1071 oyla tekrar Genel Başkanlığa seçildi.

Ağar, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde partisinin yüzde onluk ülke barajını aşamaması üzerine genel başkanlık görevinden istifa etmiştir.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:20
Mehmet Altınsoy ( 1924) </B>

1924 yılında Aksaray'da doğdu, 1961-1969 yılları arasında milletvekilliği 1965'te Devlet Bakanlığı, 1961 Kurucu Meclis üyeliği ve Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı (1984-1989) yaptı. Avukat olan Mehmet Altınsoy, Diyanet İşleri Başkanlarından Ahmet Hamdi Akseki'nin damadıdır. 17 şubat 2007 tarihinde vefat etti.
x

VEFAT-HABER

Özal'ın sırdaşı, duayen siyasetçi Mehmet Altınsoy hayata veda etti
Fatih Uğur
Zaman 18/02/2007

Anavatan Partisi kurucularından eski Devlet Bakanı, Ankara Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Mehmet Altınsoy (83) dün hayatını kaybetti. Salı günü yüksek tansiyona bağlı beyin kanaması teşhisi ile Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılan Altınsoy, komadan çıkamadı.

Altınsoy'un naaşı yarın törenle toprağa verilecek. Altınsoy, Türk siyasi tarihinin son 50 yılında milliyetçi-muhafazakar çizgisini koruyan isimlerden biriydi. Adalet Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Milli Selamet Partisi, Millet Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi gibi geniş bir siyasi yelpazede yer aldı. Başbakan Suat Hayri Ürgüplü'nün kurduğu 29. Hükümet'in kabinesinde Süleyman Demirel ile birlikte bakan oldu. İkinci kez bakanlık koltuğuna Refahyol hükümeti sırasında (1996-1997) oturdu. 1961-69 yılları arasında milletvekilliği yapan Altınsoy, 1961'de Kurucu Meclis üyeliği görevinde bulundu. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin damadı olan Altınsoy, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın 633 sayılı ilk teşkilat yasasının çıkarılmasına öncülük etti. Turgut Özal'ın isteği ile 1984-1989 yılları arasında Ankara büyükşehir belediye başkanlığı yaptı. Özal'ın sırdaşı olarak gösterildi. Özal'la birlite başkentte birçok icraata imza attı. Ankara Metrosu'nun temeli, su ve hava kirliliğine yönelik önemli projeler onun imzasını taşıdı. Bunlarla övünürken, "Hizmetlerim hep yerin altında kaldı, zamanla anlaşılacak." sözlerini kullandı. Çamlıdere Barajı, Ankara Çevreyolu ve Kocatepe Camii, Altınsoy'un döneminde bitti. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Mehmet Altınsoy, evli ve iki çocuk babasıydı.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:21
Mehmet Ata ( 1856)- (1919) </B>
Tarihçi, yazar, gazeteci ve Maliye Nazırıdır.1856 yılında Halep'te doğdu.Yazar Dr. Galip Ataç ile yazar Nurullah Ataç'ın babasıdır.Doğu ve Batı Kültürü ile yetişti. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Maliye Mektupçusu ve 1908 yılından sonra Islahat-ı Maliye Komisyonu Üyesi oldu.1916 yılında bir hafta süre ile Maliye Nazırlığı yaptı. Ömrünün son yıllarını gazetecilikle geçirdi. "Mefhari" veya "Ata" imzası ile gazete ve dergilerde bir çok makalesi yayınlandı.Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 1919 yılında İstanbul'da 63 yaşında iken vefat etti. Mezarı Divanyolundaki II. Mahmud Türbesi Bahçesinde 6'ncı adadadır.

Eserlerinden bazıları:Devleti Osmaniye Tarihi (Hammer’den tercüme), İktitaf (faydalanma-okullar için edebiyat antolojisi ve okuma kitabı), Elmenak (almanak-takvim kitabı)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:22
Mehmet Barlas ( 1942) </B>
1942 yılında Ankara'da doğdu. Barlas, Hukuk Fakültesi mezunu. Ismail Cem'in TRT Genel Müdürlüğü yaptığı dönemde iç ve dış haberler danışmanlığı yapan Barlas'ın Türkiye Üzerine Pazarlıklar adlı kitabı bulunuyor. Barlas, 1968 yılında Gazeteciler Cemiyeti'nin düzenlediği yarışmada, inceleme dalında birincilik ödülü aldı. Türkiye'de yayınlanan büyük gazetelerin hepsinde çalışan; Cumhuriyet, Günaydın, Milliyet, Güneş, Tercüman ,Hürriyet, Sabah, ve Zaman gazetelerinde yöneticilik ve yazarlık yaptı bilahare TGRT’de günlük haber yorumculuğu yaptı.Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı.

ESERLERİ

Türkiye'de Darbeler ve Kavgalar Dönemi
Mehmet Barlas
Birey Yayıncılık

Elinizdeki kitap, Cumhuriyet dönemine damgasını vuran liderlerin, düşüncelerin ve kavgaların özlü bir panoramasını sunuyor. Atatürk'ten İnönü'ye Bayar'dan Menderes'e... kadar yakın tarihimizin birincil aktörlerinin portrelerini çiziyor, birbirleriyle ilişkilerini çeşitli yönleriyle resmediyor.

Bu kitap kuru bir tarih kitabı değil. "Tarihin kaynağı ve yapıcısı insandır" ilkesinden hareketle kaleme alınan kitapta, hem Cumhuriyet öncesinin, hem de Cumhuriyet öncesinin, hem de Cumhuriyet döneminin önemli olayları, tartışmaları ve kavgaları birincil aktörlerin ağzından canlı bir dille aktarılıyor.

Ülkemizin en yakın gazetecilerinden Mehmet Barlas'ın yakın tarihimize damgasını vuran önemli liderlerle yaptığı röportajları eksene alarak ve arşivleri konuşturarak yazdığı bu kitap, okuyucuyu aydınlatıcı, heyecanlı ve zaman zaman da hüzünlü bir yolculuğa çıkarıyor.

Yayınevimiz bu kitabı, Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, tek parti döneminden çok partili demokratik hayata geçerken yaşanan olayları, farklı bir dille, bugün aynen yaşıyormuş/uz gibi anlamak isteyen herkes için yayımlıyor.


Turgut Özal'ın Anıları
Mehmet Barlas
Sabah Kitapları / Olaylar-İnsanlar Dizisi

Bu kitapta Özal'ın kişiliğini, felsefesini, döneminin çarpıcı olaylarını; Özal felsefesinin bu olaylara nasıl yansıdığın; Özal'ın yapılandırdığı ekonomik modelde krizden çıkış yollarının ipuçlarını; ve ilerisi için tasarladığı programın ana hatlarını bulacaksınız. O'nun icraatına ve düşüncelerine ışık tutan ve çarpıcı çözümler içeren "Özal"ın Temel Metinleri'ni öğreneceksiniz.
Bilimsel çevrelerde ve kamuoyunda daha yıllarca sürecek "Özal" tartışmalarına ve incelemelerine önemli bir katkı oluşturan "Turgut Özal'ın Anıları", Türk toplumuna, onun geleceğe yönelik icraatını ve vizyonunu topluca bir kez daha hatırlatıyor.
(Arka Kapak)

HAKKINDA YAZILANLAR

Mauritius'lu Memet
Toktamış Ateş
Cumhuriyet 28 Şubat 1996

. . .Öğrencilik günlerimden kalma, eski bir gazeteci arkadaşım vardır. Tabii o zamanlar gazeteci değil, "solcu" bir öğrenciydi. Daha doğrusu o zamanlar "sağ-sol" ayrımı olmadığı için, "ilerici" bir öğrenciydi. Gericilere de müthiş kızardı.

Zaman içinde, fazla ilerlemenin bir yarar getirmeyeceğini anladı! Uzun boylu insanlar için kimi yakışıksız uydurmalar yaparlar. Benim bu eski arkadaşım, bu uydurmaların geçersizliğini tek başına ispatladı. Zira bizler o günlerde Devlet Planlama Teşkilatı'nı ele geçiren "takunyalılara" çok kızardık. Sonra gitti o takunyalıların lideri Özal'ın "sırdaşı" oldu. (Bu kendi ifadesi. Bilmem yalan - bilmem doğru. )


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Korkma, kendine güven ve "değişim"i başlat!..
Mehmet Barlas
Yeni Şafak 11 Nisan 2001

Bu krizi, kökten reformlar yaparak bir "yeniden-yapılanma" ile sona erdirirsek, Türkiye'nin önü açılır..
"Yeniden-yapılanma" ile ifade etmek istediğimiz şey, bir "topyekûn değişim"dir..
Sade ekonominin değil, "devlet"in de, "resmi ideoloji"nin de, çağa uyarlanmasıdır.
Şeffaflıktır, hukukun üstünlüğüdür, serbest rekabettir, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasidir, dünyayla entegrasyondur..
Bizim, yerli malı Berlin Duvarları'nın yıkılmasıdır, beklediğimiz değişim!..
Bunları yapamayabiliriz de..
Eskisi gibi, "tabular ve sloganlar" arasında, sanal bir ortamda yaşayabiliriz..
Geçmiş dönemde bunu yaptık..
"Kökten-devletçi" bir düzen içinde, ne ekonomiye, ne Güneydoğu sorununa, ne "laiklik meselesi"ne, ne Türk-Yunan ilişkilerine ve Kıbrıs'a, kalıcı çözümler üretebildik..
"Türkiye ile dünya"nın ve "devlet ile halk"ın arasında, hep problemli ilişkiler yaşandı..
En yakın müttefiklerimizi ve tarih ile coğrafyanın bizi birlikte yaşamaya mahkûm ettiği "tüm komşular"ı, "dış düşmanlar" olarak gördük..
Değişen zamanlara göre de, halkın değişik kesimleri, "iç düşmanlar" listelerine girip çıktı..
Türkiye, bu "son kriz"i bir fırsat bilip, radikal bir "değişim projesi"ni uygulamaya koymalıdır..
Aksi halde, bundan sonraki yaşamımızı da, "kriz-kolik" bir ülke ve toplum olarak, sürdüreceğiz..
Çağımızda "zaman" çok hızlandı..
Geçmişte yüzlerce yıl süren aşamalar, bugün birkaç yılda tamamlanıyor.. "Değişim"in gereklerine uymayan devletler parçalanıyor, bir anda haritalar değişiyor..
Düşünün ki, 20'nci yüzyılı derinine etkileyen Marx'lar, Lenin'ler ve onların "komünist ideoloji"leri, bir anda müzelik oldular..
Hitler'ler, Mussolini'ler, bir kuşak dayanamadı..
1870-1939 arasında üç büyük savaşın tarafları olan Fransız ve Almanya, şimdi Avrupa Birliği içinde, "tek hükûmet-tek para" sürecinde..
Yapılması gerekenleri biliyoruz..
Avrupa'nın "Kopenhag Kriterleri"ni siyasete ve devlete, "Maasricht Kriterleri"ni ekonomiye uyarladığımız takdirde, yepyeni ve ümit dolu bir ülke olabiliriz..
Bunu yapabilecek kadrolarımız da var, bilgi ve deney birikimimiz de var.
Bütün mesele, işi, askeri darbelere, sokak ayaklanmalarına, anarşiye ve "örtülü iç savaş"lara bırakmadan yapmamıza bağlı..
Dünyanın çeşitli ülkeleri, "siyasi tıkanmışlık", "ekonomik kriz" ve "kararsızlık" nedeniyle, yukarıda sözünü ettiğimiz, felaketli alternatif yollara da girdiler.
Kriz labirentlerinden, yıllardır çıkamamış ülkeler de var dünyada..
Mevcut siyasi kadrolara ve parlamentodaki milletvekillerine, büyük sorumluluklar düşüyor.
DSP'den 20, ANAP'tan 20 milletvekili "artık yeter" diyerek, liderler oligarşisine başkaldırsalar, Türkiye'nin kaderi değişebilir.
"TÜSİAD"lar, "TOBB"ler, Ankara'daki iktidara endeksli yaşamayı bırakıp, dünyaya kulak verseler, bu "hasta yapı", değişim sürecine girebilir.
"Tekelci medya", kamu malına ve iktidar tutkunluğuna olan bağımlılığını bırakıp, topluma (veya okurlarına) biraz antenlerini açsa, "değişim" inanılmaz ölçüde hızlanır..
Çeşitli kesimlere, biraz "akıl", biraz "vicdan", biraz "hesap" ve biraz "ahlak" enjekte edilebilse, Türkiye'nin kaderi değişebilir.
Göz göre-göre, batağa, kargaşaya, çamura ve sürekli krizlere gömülmek, gerçekten bize yakışmıyor..
21'inci yüzyılı da, Türkiye'nin "hasta adam" kimliği içinde geçirmesine razı olmamalıyız..
Bilelim ki, Amerika da, Avrupa da, bizim düşmanımız değildir. "IMF", Türkiye'nin batmasını isteyen bir komplonun adı hiç değildir..
Türkiye, anti-emperyalist bir savaşın tarafı, eski bir sömürge, çaresiz bir 3'üncü Dünya ülkesi değildir..
"Globalleşme", devlet için de halk için de, "dünyalı olmak" için bir fırsattır..
Nasıl anlatsak ki?
Türkiye'yi iflas ettirirsek, bizim yeteneksizliğimiz sonucu olur bu..
Türkiye bölünürse, bunun sorumlusu bizlerin beceriksizliği olur..
Korkmayalım, kendimize güvenelim ve düğmeye biz basıp, "değişim"i biz başlatalım.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:22
Mehmet Bayrakdar </B>
Prof. Dr. Mehmet BAYRAKTAR
Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı

Email: bayraktarm@yahoo.com

Doğum Yeri ve Tarihi: Konya 1952
Lisans: 1973
Yüksek Lisans:
Doktora: 1979
Yardımcı Doçent: 1982
Doçent: 1985
Profesor: 1991
Medeni Durum: Evli
Bildiği Yabancı Diller: Arapça, Fransızca, İngilizce, Farsça, Latince, İspanyolca, İtalyanca, Malayca, Klasik Yunanca, Japonca

Uzmanlık Alanları

Yurtiçi Görevler:
İslam Felsefesi Anabilim Dalı Başkanlığı,
Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği.

Yurtdışı Görevler:

1986-1987 yıllarında İngiltere Londra Üniversitesinde,
1988-1989 ABD Georgetown Üniversitesinde,
1990-1993 yılları arasında Malezya Uluslararası İslâm Enstitüsünde,
1999-2000 yılları arasında İtalya Roma Gregoriana Üniversitesinde,
2000-2001 yılları arasında ise Japonya Kyoto Üniversitesinde, misafir öğretim üyelikleri

Kullandığı Burslar:

Aldığı Ödüller:

Üye Olduğu Bilimsel ve Mesleki Kuruluşlar:
Türk Felsefe Derneği,
İslâm Felsefecileri Derneği ,
Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü üyeliği

Editör veya Yayın Kurulu Üyelikleri:
İslami Araştırmalar Dergisi

Yurt İçi ve Yurt Dışında Yürüttüğü veya Yürütmekte Olduğu Projeler:

Verdiği Lisans Dersleri:
•İLA214 - İslam Felsefesi Tarihi
•İLA318 - İslam Bilim Tarihi
•İLA436 - Mukayeseli İslam ve Batı Düşüncesi Tarihi
•İLÖ320 - İslam Bilim Tarihi

Verdiği Yüksek Lisans Dersleri:
1.Türk Düşünce Tarihi
2.Allahın Bilgisi
3.Meşşailerde Zihin Felsefesi
4.Felsefi Metinler
5.Evrenin Kıdemi Meselesi

Verdiği Doktora Dersleri:
1.Meşşailerde Nedensellik
2.Gazalinin Nedensellik Tenkidi
3.Felsefi Metinler
4.Meşşailerde Zorunlu ve İmkan Kavramları

Katıldığı Yurt İçi ve Yurt Dışı Bilimsel Toplantılar:

SEMPOZYUMLAR
Ulusrarası İbn Sina Sempozyumu, Ank. 1985
Uluslararası İbn Rüşd Sempozyumu, İst. 1997
Uluslararası Farabi Sempozyumu, Ank.2004
1.2.3. Kuaran Sempozyumları, Ank. 1993, 94, 95
Din Şuraları, İst. 2001- Ank.2004
Uluslararası Diyarbakır Sempozyumu, Diyarbakır, 2004

Yayımlanan Çalışmalar:
a) KİTAP

1.Du Coeur * Toi, Paris, 1979
2.İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, TDV Yay., Ankara, 1985; (2. Baskı: Rehber Yay., Ankara, 1992).
3.İslâm Felsefesine Giriş, AÜİF Yay., Ankara, 1985; (2. Baskı: TDV Yay., Ankara, 1987).
4.İslâm’da Evrimci Yaratılış Teorisi, Insan Yay., Istanbul, 1987; (2. Baskı: Islamiyat Yay., Ankara, 2002).
5.İslâm Ibadet Fenomenolojisi, Akçağ Yay., Ankara, 1987.
6.Kayserili Dâvûd, Kültür Ve Turizm Bak. Yay., Ankara, 1989.
7.Tasavvuf ve Modern Bilim, Seha Yay., Istanbul, 1989.
8.La Philosophie Mystique chez Dawud de Kayseri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1990.
9.Yunus Emre Ve Aşk Felsefesi, Türkiye Iş Bankası Yay., Ankara, 1991.
10.Bitlisli Idris, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara,1991.
11.İslâm Ve Ekoloji, DİB Yay., Ankara, 1992.
12.İslâm’da Düşünce Özgürlüğü, Türk Demokrasi Vakfı, Ankara, 1995.
13. İslâm Gerçeği Kitabı Üzerine, Fecr Yay., Ankara 1995.
14.Din Felsefesine Giriş, Fecr Yay., Ankara, 1997.
15.İslâm Düşünce Tarihi, Anadolu Üniv. Açıköğretim Fakültesi Yay., Eskişehir, 1999.

Telif Eserler
1.Tûsî, Nasirüddin, Devlet Finansı Üzerine Düşünceler, Ankara, 1988.
2.Fârâbî, Teknik Geometri, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1989.
3.Garaudy, Roger, Yaşayan İslâm, Pınar Yay., İstanbul, 1995.
4.Dâvud el-Kayserî, er-Resâil, (tahkik ve neşir), Kayseri Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları, Kayseri, 1997.

b) MAKALELER
1. Yeni Felsefe ve Yeni Felsefeciler, AÜİF Dergisi, Cilt: XXIV, Ankara, 1981.

2. İbna’l Arabî’de Varlığın Birliğinin Onto-Lenguistik Analizi, A.Ü.İlâhiyat Fak. Dergisi, Cilt: XXV, 1981.
3. Fuzüli’ye Göre Ilim ve Allah’ı Bilmek, Diyanet Dergisi, Cilt: XIX, Ankara, 1983.
4. Ibn Haldun’un Sosyal Atomculuğu, AÜİF Dergisi, Cilt: XXVI, Ankara, 1983.
5. Social Atomism of Ibn Haldun, AÜİF Dergisi, Cilt: XXVI, Ankara, 1983.
6. Al-Kindi ve Ibn Sina’da Atomculuğun Tenkidi, TTK Basımevi, Ankara, 1984.
7. Cosmological Relativity of Ibn Arabî, Islamic Culture, Cilt: LVIII, No: 3, 1984.
8. Fârâbî ve İbn Sinâ’da Ontolojik Delil Üzerine, İbn Sinâ’nın Ölümünün Birinci Yılı Armağanı, T.T.K., Ankara, 1984.
9.Al-Jahiz and the Rise of Biological Evolutionism, Hamdard Islamicus, Vol. VIII, No: 2, 1985.
10.Spiritual Medicine of Early Muslims, Islamic Quarterly, Cilt: 29, No: 3, 1985.
11.L’Aristotélisme dans la Pensée Ottomone, Varia Turcica, X, 1515, İstanbul-Paris, 1988.
12. Risale fi Ilmi’t-Tasawwuf Dâvud Al-Kayserî, AÜİF Dergisi, Cilt: XXX, Ankara, 1988.
13. Is there a Methodology in the Qur’an for the Naturel Sciences?, AÜİF Dergisi, Cilt: XXXI, Ankara, 1989.
14.“La Situation Actuelle de l’Islam en Turquie”, Turchia, Crocevia di Culture e Religioni, Roma, 1990.
15.Şerhu’l-Kasideti’l-Mimiyye li Dâvûdi’l-Kayserî, AÜİF Dergisi, Cilt: XXXII, Ankara, 1992.
16.Dâvudu’l-Kayserî’de Din Kavramı, XIII. ve XIV. Yüzyıllarda Kayseri’de Bilim ve Din Sempozyumu, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Kayseri, 1996.
17.Davud el-Kayseri’de Zaman, Uluslararası Davud el-Kayserî Sempozyumu, Kayseri Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Kayseri, 1997.
18.Religions and Tomorrow’s World, Islamochristiana, Vol. 25, Roma, 1999.

Üzerinde Çalıştığı Konular:
1.İslam Bilim Tarihi
2.İslam Düşüncesi
3.Osmanlı Düşüncesi
4.İslam Felsefesinin Batı Düşüncesine Olan Etkileri
5.Tarih Boyunca Türk ve Müslüman Düşmanlığı

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:23
Mehmet Damar </B>

Sayıştay Birinci Başkanlığı'na seçilen Mehmet Damar 1949'da Ankara'da doğdu. Damar, Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nibitirdi. Bir süre serbest çalışan Damar, 1974 yılında ''Denetçi Yardımcısı'' olarak Sayıştay'da göreve başladı. Kurumda uzman denetçiliğe kadar yükselen Damar, 1990 yılında TBMM Genel Kurulu'nca Sayıştay üyeliğine seçildi. Halen Sayıştay Üyesi olan Damar, evli ve üç çocuk babası. Damar, İngilizce biliyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sayıştay Başkanlığı'na Damar seçildi
Hürriyet 22.05.2002

TBMM Genel Kurulu'nda yapılan seçimde, Sayıştay Birinci Başkanlığı'na Mehmet Damar seçildi.
TBMM Genel Kurulu'nda yapılan gizli oylamaya, 421 milletvekili katıldı. Seçim sonucuna göre Mehmet Damar 215, Biltekin Özdemir 192 oyalırken, 6 oy boş çıktı, 8 oy da geçersiz sayıldı.

Birleşimi yöneten Başkanvekili Kamer Genç, toplantıya katılanlarınsalt çoğunluğunu alan Mehmet Damar'ın Sayıştay Birinci Başkanlığı'na seçildiğini açıkladı.

TBMM Genel Kurulu'nda dün yapılan oylamada, iki adaydan biri katılanların salt çoğunluğunun oyunu alamadığı için seçim bugün tekrarlandı.

Sayıştay Başkanlığı, Mehmet Kamil Mutluer'in 15 Haziran 2001 tarihinde yaş haddinden emekli olmasıyla boşalmıştı. ''En Kıdemli Daire Başkanı'' olan Sayıştay 6. Daire Başkanı Necip Pekçevik görevi vekaleten yürütüyordu.

Sayıştay Başkanı, görevi 7 yıl sürdürüyor ve süresi biten yeniden seçilebiliyor. Sayıştay Kanunu'na göre Birinci Başkan ve Sayıştay üyeleri azledilemiyorlar, 65 yaşından önce emeklilikleri istenemiyor. Ancak, Birinci Başkan ve üyeler, TBMM Başkanı'nın önerisi üzerine Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyuyla görevden alınabiliyor.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:23
Mehmet Erdoğan ( 1961) </B>
1961 yılında Rize-Güneysu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Rize'de yaptı. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu. Ayane dergisini kurdu ve yönetti. Çeşitli dergilerde yazdı.

ESERLERİ
Şairin, Örtüye Bürünen Sözler adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:23
Mehmet Eymür ( 1943) </B>

MİT Konrt-terör Daire eski Başkanı.
1943 yılında İstanbul’da doğdu.Ankara Maarif Kolleji ve İTİA'dan mezun olduktan sonra baba mesleği olan MİT'çiliği seçti. 12 Mart döneminde amiri ve arkadaşı Hiram Abas ile birlikte Ziverbey köşkünde çalıştı. Çok sayıda devrimciye işkence yaptığı, Ziverbey'i kontrgerilla üssü olarak tanımladıkları iddia edildi. İstanbul'da Ulaş Bardakçı'nın öldürüldüğü, Ziya Yılmaz'ın yakalandığı ve Kızılder'de 11 THKP-C militanının öldürüldüğü operasyonlara katıldı. 1975'de Ankara MİT Bölge Daire Başkanlığına bağlı Takip Şube Müdürü oldu. 1980'de Bulgaristan'a gitti. Türk Mafya'sına sızdı. Ancak deşifre oldu ve Türkiye'ye dönmek durumunda kaldı.1982 yılında Hiram Abas ile birlikte Köşke çağırıldığı ve ASALA'ya karşı operasyonlar düzenlemekle görevlendirildiği iddia edildi. Mardin MİT Bölge Müdürlüğü ve bir sene sonra da Ankara'da Kaçakçılık ve İstihbarat Şube Müdürlüğü Başkan Yardımcılığına getirildi. 1984 Şubat'ında Genel Kurmay'dan aldığı özel izin ile Babalar Operasyonunu başlattı. Gözaltına alınanlara işkence yaptığı iddia edildi. Bu sırada edindiği bilgiler ve bağlantılar ile MİT Raporunu kaleme almaya başladı. 1988'de MİT Raporu'nun ortaya çıkması ile birlikte görevinden alınınca MİT'ten istifa etti. 1993 yılında Dev-Sol'un infaz timlerinin Eymür'e yönelik bir operasyon içinde olduğunun öğrenilmesi üzerine Şenkal Atasagun'un teklifi ile MİT'e geri döndü [Faruk Bİldirici, Sulietini Sevdiğiminin Türkiyesi, s. 186]. Mesut Yılmaz hükümeti kurulduktan sonra önce Washington'a atandu. Alaattin Çakıcı'nın yakalanmasından sonra merkeze geri çağrıldı. Geri dönmemekte ısrar edince MİT ile ilişkisi kesildi. 1998 yılında Türkiye Şeker Fabrikalarına müşavir olarak atandı. Halen ABD'de ikamet ediyor ve hazırladığı intermet sitesinden inandığı gerçekleri aktarıyor.


ESERLERİ
1.Analiz
Bir Mit Mensubunun Anıları
Mehmet Eymür
Doğan Kitapçılık

Mehmet Eymür, 1943 yılında İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve liseyi Ankara'da okudu. Ankara Koleji'nden mezun oldu. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Yüksekokulu'nu bitirdi. Ardından 1 Ocak 1966'da Milli İstihbarat Teşkilatı'na girdi. Askerlik görevini yedek subuy olarak yaptıktan sonra yeniden MİT'teki görevine döndü. Öğrencilik yıllarında sigortacılık ve turizm sektöründe çalışan Eymür, bir süre sertifikalı profesyonel tercüman rehberlik de yaptı. MİT'teki görevi sırasında İstanbul, Ankara başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli yerlerinde ve yurtdışında çalıştı. Kamuoyunda büyük yankı uyandıran ünlü "MİT Raporu" olayı nedeniyle başka bir göreve atanacağı bildirilince kendi isteğiyle emekliye ayrıldı.
Bu kitap, 1990'ların başında kaleme alınmış olmasına karşın, güncelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. İlk kez 1991'de Milliyet Yayınları'ndan çıkan Analiz'in yarattığı yankının hala geçerli olduğuna ve kitabın kendi alanında bir eksikliği giderdiğine inanıyoruz.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:24
Mehmet Gül ( 1950) </B>

İstanbul Milletvekili-MHP
YOZGAT - 1950, Şeref, Zinde - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Önlisans - İngilizce - İş Adamı, TÜMİSAD Başkanı, 75. Yıl Spor Kulübü Başkanı, BJK Üyesi - Karadeniz Ekonomik İşbirliği Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Başkanı - Evli, 3 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:24
Mehmet Işıkoğlu </B>
18 Mayıs 1939 tarihinde Hatay’ın Erzin ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Erzin, Kuzuculu ve Dörtyol’da (o dönemin şartları altında) tamamladıktan sonra Adana’da Erkek Sanat Enstitüsünü bitirdi. Vatani görevini yedek subay olarak tamamladıktan sonra ise 1962 senesinde Almanya’ya yapılan göç kervanına katıldı. Almanya’da Siemens, Krupp, Rheinstahl, Phoenix gibi fabrikalarda çeşitli meslek dallarında pratik yaptıktan sonra Almanya’da Wuppertal şehrinde Makine Mühendisliği tahsili yaptı.
Almanya’ya gelen birinci neslin kültür halkası olarak Anavatanından aldığı kültürle Almanya’da yaşamına devam etmekte, bilgi ve tecrübelerini yeni nesil ile paylaşmaktadır. Araştırmacı-Şair Mehmet Işıkoğlu bu konuyu çıkacak olan son şiir kitabında şairane bir dille şöyle dile getirmektedir:

Genç yaşımda Almanya’ya yerleştim
Doğu batı sentezinde birleştim
Kültürler yaşadım yaban ellerde
Kalemim dillendi yürekten taştım

Aşk doğurdu gönüller ilişkisi
Kitaplar doldurdu onun taşkısı
Sevgiler yükledim dizelerime
Armağanım olsun gönül coşkusu

Mehmet Işıkoğlu/ Köln 17.07.2007
Araştırmacı-Şair Mehmet Işıkoğlu çıkacak olan son şiir kitabının takdim bölümünde yazarlık ve şairlik hakkındaki görüşlerini şu şekilde belirtmiş;

TAKDİM
Her yazar ve şair, kendi yaşadığı çağın olaylarından etkilenerek, müşahede ettiği bazı konuları kendi diliyle, kendi potasında eritip, kalıplara döker ve şekillendirir. Ben de yirminci yüzyılın ikinci yarınsını ve yirmi birinci yüzyılın başlarını yaşadım. Birçok gelişme ve değişimlere şahit oldum.
Gözlemlediğim ve yaşadığım bazı konuları Almanya’ya gelen birinci neslin kültür halkası olarak Türkiye’den aldığım kültürün ışığı altında kendi üslubumla kaleme aldım.
Yaşadığım çağda teknolojinin en son buluşları bilgisayar ve internettir. İnternetin devreye girmesi ile insanların, bilgileri görgüleri haberleşmeleri, büyük bir mesafe kat etti.
Böyle olunca insanlar, sınır ve deniz ötesi partnerlerle bağlantılar kurarak sohbet imkânları buldu. İnsanlar duygularını hiç tanımadığı kimselerle paylaşma imkânına kavuştu. Ben de bu durumları gerek bölgesel ve gerekse sanal âlemdeki gözlemlerimi şiirlerimle dile getirdim ve kitaplaştırarak gelecek nesillere aktarmanın gururunu yaşadım.
Köln 17.07.20
Mehmet Işıkoğlu’nun Gönül Şelalesi ve Yürek Kalemi adında iki şiir kitabı bulunmaktadır. Üçüncü kitabı ise çıkmak üzeredir.

AŞK TEZGAHI
Şiir yazmadım yar okudum seni
Bir aşk tezgahında dokudum seni
Dolaştı mekiğe kzıl saçların
Çözerken dilimde şakıdım seni

Dokundun içime sen desen desen
Ne kadar şahane oldu bir görsen
Seyreder dalarım engin hayale
Gönlümüz gözdesi gül motifi sen

Gönül atlasında resmin bir nakış
Tüm hisler ayakta tutuyor alkış
Oluştu bir tablo yoktur benzeri
Çözdü kördüğümü içten bir bakış


GURBET GENÇLERİ

Bocalıyor iki kültür arası
Anadilin hali yürek yarası
Meçhul nerden gelir geçim parası
Sahipsiz yetişen gurbet gençleri

Tarih sorsan diyor nerden bileyim
Anane gelenek yabancı deyim
Bilemiyor acep ben kimim neyim
Sahipsiz yetişen gurbet gençleri

Çeker derinlere zevk ile sefa
Tahsil ihmal yarım kalır bu defa
Yüzer bataklıkta çeker çok cefa
Sahipsiz yetişen gurbet gençleri

Hayat toz pembedir yok mesuliyet
Boşa heder olur tüm kabiliyet
Gidemez ileri olsa da niyet
Sahipsiz yetişen gurbet gençleri.

KARA GÜNLER

İkinci Dünya harbi o zaman koptu kıtlık
Oldu telef güzelim nice canlı varlıklar
Gıdamız doğa ana bahçelerinde otluk
Ufukları sarmıştı zifiri karanlıklar

Alınırdı karneyle kişi başı can ekmek
Geceyi aydınlatan gazyağı ona keza
Verirdi elem uzun kuyruklarda beklemek
Zalım falaka idi karakollarda ceza

Garip anacığımın kül suyuydu sabını
Akarsa kuru dere yıkanırdı kilimler
Hırsla yakaladık mı ağır tokaç sapını
Ancak temizlenirdi o yıllanmış kirliler

Bulursak soframızda arpa bazlamasını
En büyük sebep idi yaradana şüküre
Kara saban sürerdi köylünün tarlasını
Yorgun koca öküze deh heykire heykire

At arabası idi en lüks binek aracı
Meşin çarık giyerdi köylüler ayağına
Saygın meslek sahibi semercisi saracı
Anam şelek taşırdı odunu ocağına

Orak, tırpan bilenir öyle bekler hasatı
Döven dişlenir hazır herkes nallatır atı
Avrat uşak tarlada kızgın güneş altında
Emekler hâsılatın belki sekiz on katı

Gün oldu değişti çağ geldi makine devri
Medeniyet gelişti hızlandı yaşam seyri
Bilgisayar olayı damga vurdu sanala
Geçti bizden kalanlar rahat yaşasın gayri

Bir ömür böyle geçti alın sizlere devir
Yaşadık hayat buymuş tarihten sayfa çevir

Gün olur devran döner her şey döner aslına
Eseri ile eder kişi zamanda seyir.

YAFTA


Küçükken dediler sus evlat ayıp
Konuşulmaz büyüklerin yanında
Sesi kestik söyleneni anlayıp
Yüzümüz kızardı donduk anında

Zamanla bağlandı kaldı dilimiz
“Söz gümüşse sükût altın” dediler
Çil çil altınlarla doldu elimiz
Topladık çoğalttık, yemez kediler

Diller de bağladı, bakan gözleri
Cesaret, kişilik suya indiler
Savunmadık o güzelim tezleri
Böylece çoğaldı sessiz “hindiler”

Gözü dili bağlı hipnoza dalmış
Gütmesi çok kolay böyle toplumu
İtiraz edecek mecal mi kalmış?
Soramaz ki bunlar çöplü saplımı?

Işıkoğlu der ki bellidir sadet
Beyni dili kullananlar ön safta
Kalkmalıdır böyle töre bu adet
Yırtılıp atılsın eskimiş yafta.

DİLİN ÖNEMİ

Anlaşmak güç olur bozulursa dil
Anlamsız kargaşa dalar ortaya
Vahşi dikenlere esir olur gül
Esas mana gelir arkadan yaya

Yumurtayı parazitler aşılar
Adaleti saptırırlar yolundan
Kötü gözler ışıl ışıl ışılar
Doğruları alır atar kolundan

Hezimete uğrar ahlakla sanat
Esas değerlerin kıymeti olmaz
Bunalım yolsuzluk sürer saltanat
Muhabbet yıpranır saygınlık kalmaz

Bozmayalım bu güzelim lisanı
Yaşamda önemi o kadar mühim
Sınır ötesine aktarır san´ı
Bilinsin değeri edilsin fehim

Aslına köküne olmalı hakim
Anlamda kargaşa bozar arayı
Anlayışa göre verilmez hüküm
Herkes birbirine çalar karayı

Dil bozulur hal bozulur vesselam
Diken olur anlaşmanın yolları
Dostlar birbirinden esirger selam
İnsanlığın bağlı kalır kolları

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:24
Mehmet Kaplan </B>
Doğum Yeri : Eskişehir Sivrihisar
Doğum Tarihi : 05-03-1915
Ölüm Tarihi: 23-02-1986
Yabancı Dili : Fransızca, İngilizce, Almanca.
Uzmanlık Alanı: Türk Edebiyatı

AKADEMİK ÜNVANLARI
Lisans: 1939
Doktora: 1942
Doçentlik: 1943
Profesörlük: 1952

GÖREVLERİ
1939-1983 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde asistan, doçent ve profesör.

1958-1960 Erzurum Atatürk Üniversitesi rektör yardımcısı, Edebiyat Fakültesi kurucu dekanı

1962-1983 Yeni Türk Edebiyatı Kürsüsü Başkanı

1973 İstanbul Üniversitesi senatosu üyeliği.

1974-1978 İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Müdürü.

1982-1983 Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı

1983-1986 İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü Müdürü.

1983-1986 Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yüksek Kurul üyeliği.

1984-1986 Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde ve M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Türk Dili ve edebiyatı bilim dallarında lisans üstü eğitim.

(Ayrıca Kültür Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Devlet Planlama Teşkilâtı komisyonlarında üyelik.)

YAYIN LİSTESİ

Akademik tezler:

Travay: Eşrefoğlu Rumi, Hayatı ve Eserleri, 1937

Lisans Tezi: Emir Sultan, 1939

Doktora Tezi: Namık Kemal, Hayatı ve Eserleri, 1942

Doçentlik Tezi: Tevfik Fikret ve Şiiri, 1944

Profesörlük Tezi: Şiir Tahlilleri I (Akif Paşa'dan Yahya Kemal'e)

Kitaplar:

A. İlmî Araştırmalar

1. Tevfik Fikret ve Şiirleri, 1946, genişletilmiş bsk. 1971, 1978, son baskı 1998

2. Namık Kemal, Hayatı ve Eserleri, 1948

3. Şiir Tahlilleri I (Akif Paşa'dan Yahya Kemal'e), 1954, son baskı 1999

4. Tanpınar'ın Şiir Dünyası, 1963, 1983.

5. Şiir Tahlilleri II (Cumhuriyet Devri Türk Şiiri), 1965, ilâvelerle 1973, 7. bsk. 1998) son baskı 1999

6. Hikâye Tahlilleri, 1979, 7.bsk.1994

7. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar I, 1976, son baskı 1999.

8. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar II , 1987, son baskı 1999.

9. Türk Edebiyatı Üzerinde Araştırmalar 3: Tip Tahlilleri, 1985, son baskı 1996

B. Denemeler, İncelemeler, Mektuplar

1. Nesillerin Ruhu, 1967, 4. bsk. 1978, son baskı 1999.

2. Büyük Türkiye Rüyası, 1969, 4. bsk. 1998

3. Edebiyatımızın İçinden, 1976, 1998,

4. Türk Milletinin Kültürel Değerleri, 1977

5. Oğuz Kağan Destanı, 1979

6. Kültür ve Dil, 1982, 11. bsk. 1998, son baskı 1999.

C.1. Metin Neşri (Bugünkü Dile Çevirme ve Önsöz)

1. Ahmet Haşim'den: Bize Göre, Gurebahane-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi, 1969, 1981.

2. Ziya Gökalp'tan: Türkçülüğün Esasları, 1972.

3. Namık Kemal'den: İntibah, 1972

C.2 Metin Derlemesi ve Neşri (Öğrencileriyle birlikte)

1. Köroğlu Destanı, (Behçet Mahir Efendi'den Mehmet Akalın, Muhan Bali ile), 1973.

2. Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi I 1839-1865 (İ. Enginün, Birol Emil ile) 1974, 1988

Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi II 1865-1876 (İ. Enginün, B. Emil ile birlikte), 1978, 1993.

Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi III (A. Vefik Paşa, A. Midhat, Ş. Sami vs.) (İ. Enginün, B. Emil, Z. Kerman ile birlikte), 1979,

Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi IV (Ekrem, Hâmid, Sezai ve Ara nesil, (İ. Enginün, B. Emil, Z. Kerman ile birlikte), 1982

Yeni Türk Edebiyatı Antolojisi V (M. Naci, B. Fuad, A. Rasim vs. (M. Kaplan'ın izinden İ. Enginün, B. Emil, Z. Kerman tarafından) 1989

3. Devrin Yazarlarının Kalemiyle Millî Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, II c. (İ. Enginün, B. Emil, N. Birinci, A. Uçman'la birlikte), 1981, 1992

4. Atatürk Devri Fikir Hayatı, II c., İ. Enginün, Z. Kerman, N. Birinci, A. Uçman ile birlikte)1981, 1992.

5. Atatürk Devri Türk Edebiyatı, II c., (İ. Enginün, Z. Kerman, N. Birinci, A. Uçman ile birlikte)1982, 1992

6. Atatürk Şiirleri, (N. Birinci'yle birlikte), 1982, 1995

7. Cenap Şahabettin'in Bütün Şiirleri (İ. Enginün, B. Emil, N. Birinci, A. Uçman ile birlikte) 1985.

D. Lise Ders Kitapları:

Edebiyat Lise 1 1976, Edebiyat Lise 2 1977, Edebiyat Lise 3, 1977.

E. Ahmet Hamdi Tanpınar İçin

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bütün Şiirleri, 1976. Yazarın kitap halinde olan, süreli yayınlarda yayınlanan ve evrakından kalan şiirlerini bir araya getirdi.

XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Beş Şehir, Huzur, Mahur Beste, Sahnenin Dışındakiler, Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi kitapların Tanpınar'ın ölümünden sonraki baskılarına ön ayak oldu ve önsöz yazdı.

Edebiyat Üzerine Makaleler (Haz: Z. Kerman), Yaşadığım Gibi (Haz: B. Emil), Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Mektupları (Haz: Z. Kerman) kitaplarına önsöz yazdı.

Ölümünden Sonra

1. Mehmet Kaplan'dan Seçmeler, 2 c., Haz. İnci Enginün, Zeynep Kerman, 1988.

2. Âli'ye Mektuplar (Haz: İnci Enginün-Zeynep Kerman), 1992.

3. Sevgi ve İlim (Haz. Ezel Erverdi), 2002.

Not: Mehmet Kaplan'ın 1939-1986 tarihlerinde yazdığı 1517 deneme- makaleden bir kısmı yukarıda adı geçen kitaplara girmiş, onların bir kısmı ve 124 tercümesi, 22 şiiri yayınlarda kalmıştır. Mehmet Kaplan'ın bibliyografyası:

1. Mehmet Kaplan'a Armağan, İ. Enginün, Z. Kerman, 1984,

2. Mehmet Kaplan Hayatı ve Eserleri, Z. Kerman, İnci Enginün, 2000, (Mehmet Kaplan'ın hatıralarıyla birlikte) kitaplarında yayınlanmıştır.

Bu web sayfasına Mehmet Kaplan'ın kitaplarını neşreden yayınevlerinin adları koyulmamıştır. Resmî ve özel çeşitli yayınevleri Mehmet Kaplan'ın kitaplarını basmıştır. 1976'dan sonra kitaplarının çoğu Dergâh Yayınevi tarafından basılmıştır.

DERSLERİ

Lisans: Yeni Türk edebiyatı tarihi, devirler ve nesiller, metin tahlilleri (şiir, roman, hikâye), Türk tenkit tarihi, stilistik, kültür tarihi alanlarında çeşitli dersler.

Lisans üstü: Henüz o yıllarda Türkiye'de fazla duyulmamış Rus formalistleri (Todorov tarafından Théorie de la littérature. Textes des formalistes russes adıyla çevrilmiş kitaptan hareketle), Amerikan Yeni Tenkitçileri (Wellek ve Warren'in La Théorie Littéraire kitabından hareketle) ve aynı metne (L'Etranger d'Albert Camus) değişik bakış açılardan bakan Brian T. Fithch'in metodlarını tanıtma ve onları Türk edebiyatı metinlerine uygulama.

YÖNETTİĞİ TEZLER

Lisans tezleri: Mehmet Kaplan İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde çalıştığı 1939-1982 tarihleri arasında sayısız lisans tezi idare etmiştir.

Doktora Tezleri:

Yeni Türk Edebiyatının Çeşitli Meseleleri:

Orhan Okay, Beşir Fuad, 1963.

Birol Emil, Mizancı Murad Bey Hayatı ve Eserleri, 1967.

Güler Güven, Sami Paşazade Sezai ve Eserleri, 1970.

Bilge Ercilâsun, Servet-i Fünun�da Edebî Tenkit, 1979.

Ömer Faruk Huyugüzel, Hüseyin Cahit Yalçın�ın Hayatı Hikâye ve Romanları Üzerinde Bir Araştırma, 1981.

Necat Birinci, Menemenlizade Mehmet Tahir Hayatı ve Eserleri, 1981.

Abdullah Uçman, Rıza Tevfik�in Şiirleri ve Edebî Makaleleri Üzerinde Bir Araştırma, 1982.

Şevket Toker, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Romanlarında Alafranga Tipler, 1983.

Sema Uğurcan, Türk Romanında Çalışan Kadın Tipleri (Tanzimat'tan Cumhuriyete Kadar), 1983.

Rıza Filizok, Ziya Gökalp�ın Edebî Eserlerinde Halk Edebiyatı Tesiri Üzerine Bir Araştırma.

Mukayeseli Edebiyat:

İnci Enginün, Tanzimat Devrinde Shakespeare Tercümeleri ve Tesiri, 1968.

Zeynep Kerman, 1862-1910 yılları arasında Victor Hugo�dan Türkçeye Yapılan Tercümeler Üzerinde Bir Araştırma, 1974.

Halk Edebiyatı

Muhan Bali, Ercişli Emrah ile Selvihan Hikâyesi Varyantların Tespiti ve Halk Hikâyeciliği Bakımından Önemi, 1966.

Bilge Seyidoğlu, Erzurum Halk Masalları Üzerinde Araştırmalar, 1972.

Fikret Türkmen, Aşık Garip Hikâyesi Üzerinde Mukayeseli Bir Araştırma, 1973.

Saim Sakaoğlu, Gümüşhane Masalları, 1973.

Umay Günay, Elazığ Masalları, 1973.

Toplam olarak Yeni Türk edebiyatı alanında 11, Mukayeseli edebiyat alanında 3, Türk Halk edebiyatı alanında 5 tez olmak üzere 19 tez meydana getirmiştir.

Doçentlik Tezleri:

Orhan Okay, Batı Medeniyeti Karşısında Ahmet Midhat Efendi

İnci Enginün, Halide Edib'te Doğu Batı Medeniyeti

Birol Emil, Reşat Nuri Güntekin'in Şahıslar Dünyası

Zeynep Kerman, Halit Ziya Uşaklıgil'de Batı Yaşayışıyla İlgili Unsurlar


Mehmet Kaplan Hakkında

Mehmet Kaplan'a Armağan, 1984, (Emekliliği münasebetiyle öğrencileri tarafından), Dergâh Yayınları.

Öldükten sonra:

Türk Edebiyatı dergisi

Boğaziçi dergisi Mehmet Kaplan Hatıra Sayısı çıkardılar.

Mehmet Kaplan İçin, 1988, (Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü)

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:24
Mehmet Ketey ( 1888)- (1973) </B>
Asker, toplum adamı ve yazar. 1888 yılında Kafkasya’nın Çeçenistan yöresinde doğdu. Askeri okullarda okuyarak subay oldu. Kuzey Kafkasya'nın Sovyet Rusya tarafından işgalinden sonra önce Gürcistan'a, sonra da Türkiye'ye iltica etti (1921). Türk ordusuna katılarak Türkiye Kurtuluş Savaşı'nda görev aldı ve "İstiklal Madalyası" ile onurlandırıldı. Albay rütbesinden emekli olarak 1973 yılında Ankara'da öldü.

Mehmet Ketey, Cumhuriyet döneminde uzun bir kopukluktan sonra İstanbul'da oluşturulan ilk Kafkas örgütü olan "Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardımlaşma Derneği"nin kurucuları arasında bulunmuştu. Derneğin gayri resmi organı olarak yayınlanan "Kafkas Dergisi" (1953) ve "Kafkas Mecmuası" (1954) dergilerinde anayurdu ile ilgili yazıları ve çevirileri yayınlandı. "Yeni Kafkas" (1957-1962) dergisinin de sorumlu yayın müdürlüğünü ve yazarlığını yaptı. Rus Edibi M. Lermontov'un Kafkasya ile ilgili olan "İsmail Bey", "Harp Kaçağı", "Mstri" gibi bazı poemlerini Rusça'dan Türkçe'ye çevirerek "İsmail Bey" (İstanbul 1946) adı altında yayınlamıştır.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:25
Mehmet Levent </B>
Kıbrıs Türk Edebiyatı

Lefkoşa'nın soyulan temiz yanı, ondan ayrı kalamaz. Öylesine bir tutku ile bütünleşti ki Lefkoşa ile, kaya yarıklarina kök salmış yüz yıllık zeytin ağacı gibi yok etmek için ikisini de yaşamlarından söküp koparmak parçalamak gerek. Böylesi bir sevgi koca yüreğinde çocukluk ve gençlik anıları ile kaldı. Mehmet Levent bizlere belgesel boyutlarda uzun soluklu bir şiir yazdı, Lefkoşa...

Levent'in bazı şiirleri

•Yağmurda sırılsıklam ıslandım
•Bir şiir kuruyorum kafamda...
•Lefkoşa doğduğum şehir
•Ne kadar değişirse değişsin zamanlar
•İşte böyle Lefkoşa
•Daracık sokaklar
•Sarayönü
•Lefkoşa beni duyuyor musun?

Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı
Harid Fedai, Doğu Akdeniz Üniversitesi
http://www.cypnet.co.uk

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:25
Mehmet Niyazi </B>
Romanya Türk Edebiyatı

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

1990 yılından sonraki Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin izlemeye çalıştıkları, dış Türklerle ilgili aktif politikanın pozitif bir sonucu olarak, Romanya Türkleri arasında da, bir edebî faaliyetin başlatıldığına şahidiz. Ancak kanımızca Mehmet Niyazi, İsmail Ziyaeddin, Acemin Baubek, Ahmet İsmail Daut, Emel Emin gibi şairlerin çalışmalarıyla varlığını sürdüren, henüz emekleme döneminde olan Romanya Türk şiirinin daha hızlı gelişim sürecine girebilmesi için, biraz daha beklememiz gerekecektir. Sadece beklememiz değil tabiî. Şiire gönül vermiş Romanya Türk aydınlarına etkin destek ve yardımda bulunmamız da.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:25
Mehmet Özcan ( 1949) </B>
Mehmet Özcan İzmir Milletvekili-Bağımsız
KAYAKÖY - 1949, Mestan, Huriye - İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Eğitimci, Avukat - Ağrı Kız İlköğretmen Okulu ve Ödemiş Lisesi Tarih Öğretmeni, Serbest Avukat, Atatürkçü Düşünce Derneği Yöneticisi, Mahalli Gazete Köşe Yazarı ve Televizyon Program Yöneticisi - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM

DSP'den iki istifa 1 Mayıs 2001 saat:(10:17)
İzmir Milletvekili Mehmet Özcan ile İstanbul Milletvekili Nazire Karakuş DSP'den istifa etti.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:25
Mehmet Sabancı ( 1963)- (09.11.2004) </B>
1963 yılında Adana'da doğan Mehmet Sabancı, Merhum Hacı Sabancı ve Özcan Sabancı'nın oğlu, Hacı Ömer Sabancı Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi ve TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı ile Bossa A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi Demet Çetindoğan'ın kardeşi.
Mehmet Sabancı, Tarsus Amerikan Koleji'ni bitirdikten sonra US International University Europe-Londra'da işletme eğitimi aldı. Akbank ve Hacı Ömer Sabancı Holding A.Ş.'de 18 yıl çeşitli görevlerde bulunan Mehmet Sabancı, 2001 yılında Sabancı Holding'deki görevinden ayrılarak, 1998 yılında hobi işi olarak başlattığı otomotiv işinin başına geçti ve F&B Grup çatısı altında işlerini devam ettirdi. Zeynep Sabancı ile evli olan Mehmet Sabancı'nın, Faruk ve Burak adlı iki çocuğu var.9 Kasım 2004 tarihinde Londra'da vefat etti.

Sabah 9 Kasım 2004

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:26
Mehmet Sevigen ( 1954) </B>
Malatya 1954 doğumlu. Serbest ticaretle uğraştı. Lise mezunu, evli 1 çocuk babası. DSP İstanbul İl Başkanlığı yaptı. İstanbul Milletvekili seçildi ve CHP’ye geçti. Devlet Bakanlığı yaptı.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:26
Mehmet Şandır ( 1947) </B>
MHP Mersin Milletvekili
KANTARA - 1947, Hasan, Atika - İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi - İngilizce - Orman Yüksek Mühendisi - Orman Bakanlığı, Gümrük ve Tekel Bakanlığı Kontroller Kurulu Başkanı, Serbest Ticaret, Suriye Bayır Bucak Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı, Türk Ocakları Merkez Yönetim Kurulu Üyesi, Türkiye Türkmenistan Dostluk Derneği Kurucusu ve 2 nci Başkanı, Serbest Meslek - XXI inci Dönem Hatay Milletvekili - Evli, 3 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:28
Mehmet Turgut </B>
ESERLERİ

Taşkent'e Doğru
Rusya Notları
Mehmet Turgut
Boğaziçi Yayınları / Mehmet Turgut'un Eserleri

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:28
Mehmet Yaşın ( 1958) </B>
Mehmet Yaşın (1958, Lefkoşa), ilk şiirlerinden bugüne, İstanbul, Atina, Lefkoşa, Londra dergilerinde Türkçenin yanı sıra, Yunanca ve İngilizce de yayımlanan çok ülkeli bir şair. Avrupa Birliği'nin desteklediği Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs edebiyatlarıyla ilgili projeleri yöneten M. Yaşın, Londra Middlesex Üniversitesi'nde edebiyat ve çeviri dersleri veriyor. Şiirleri 10'dan fazla dile çevrildi, bestelendi, sahneye kondu. İlk şiir kitabı "1985 Akademi Şiir Birincilik Ödülü" ve "A. Kadir Ödülü"nü, ilk romanı, "1995 Cevdet Kudret Roman Ödülü"nü kazandı. Don't Go Back to Kyrenia (2001) adlı seçme şiirler kitabı, İngiltere'de Britanya Edebiyat Çevirileri Merkezi'nin seçimiyle yayımlandı.

Şiir kitapları: Sevgilim Ölü Asker (1984), Işık-Merdiven (1986), Pathos (1990), Sözverici Koltuğu (1993), Hayal Tamiri (1998). Ayrıca, Soydaşınız Balık Burcu (1994) adlı bir romanı, Poeturka (1995) adlı bir deneme kitabı, Eski Kıbrıs Şiiri Antolojisi (1999) ve Step-MothertongueĞFrom Nationalism to Multiculturalism: Literatures of Cyprus, Greece and Turkey (Londra, 2000) adlı antolojik ve akademik araştırma kitapları var.
Adı Kayıplar Listesinde, Kozmopoetika

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:28
Mehmet Yorgancıoğlu </B>
ESERLERİ

1.Politikanın İbret Dolu Seyir Defteri
Mehmet Yorgancıoğlu
Dönence Basım ve Yayın Hizmetleri

Kendinden emin, "güzel ve düzgün" kimseleri, kenarda kalmış dürüst politikacıları, kültürlü ve varlıklı kişileri, pırıl pırıl beyinler sahip
gençleri, devlet tecrübesi ile temayüz etmiş olan bürokratları, üniversite camiasını, mümtaz emekli askerleri, emeği ve alınteri ile muvaffak olmuş
işadamlarını, 'politika yolu' ile memlekete ve millete hizmete davet ederken;

Namuslu, cesur, bilgili, dürüst, memlekete hizmet aşkı ile meşbu "30 güzel ve düzgün" kişiden teşekkül edecek müteşebbis bir ekiple başlayacak bu harekete,
sağ düşünceye sahip bütün kişileri, örf ve adetlerine sadık, dinlerine bağlı milliyetçi-muhafazakar büyük kitleyi ve hatta sol düşünceye sahip mutedil
kişileri (vatandaşlar arasında din, mezhep ve ırk ayrımı yapmaksızın) ahlak ve dürüstlüğe dayalı bir 'Temel Felsefe' etrafında birleşmeye çağırdım.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:29
Mehmet Akif Aydın ( 1948) </B>
Prof. Dr. Mehmet Âkif AYDIN
1948 yılında Niksar'da ( Tokat) doğdu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü ( Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi ( 1974 ).
1977 yılında İ.Ü. Edebiyat Fakültesi İslam Araştırmaları Enstitüsüne asistan olarak girdi.
1981 yılında " Osmanlı Aile Hukukundaki Gelişmeler ve Hukuk-ı Aile Kararnamesi" adlı tezle doktor oldu.
1983 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne Hukuk Tarihi yardımcı doçent olarak atandı. 1987 yılında aynı anabilim dalında doçent, 1993 yılında da profesör oldu. Halen aynı fakültede ve aynı anabilim dalında görevine devam etmektedir.

İhtisas sahası: Türk Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku.
Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu
Kitaplar:
İslam- Osmanlı Aile Hukuku, İstanbul 1985.
Türk Hukuk Tarihi, İstanbul 1995.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:29
Mehmet Ali Aybar ( 05.10.1908) </B>

5 Ekim 1908'de İstanbul'da doğan M. Ali Aybar, Galatasaray Lisesi'nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede anayasa hukuku asistanı, hukuk doktoru ve devletler hukuku doçenti oldu. 1946'da yazıları nedeniyle doçentlik görevine son verildi. Aynı yıl Demokrat Parti' den (DP) milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi. Önce Hür, sonra Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkardı ve buralardaki yazıları nedeniyle 1949'da 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1950'deki genel afla serbest bırakılan Aybar iki yıl sonra avukatlığa başladı. 1962'de TİP'in genel başkanlığına getirildi. 1965 ve 1969 genel seçimlerinde bu partiden İstanbul miiet vekili seçildi. Aynı dönemlerde Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgaline karşı çıktı ve "Türkiye’ye özgü sosyalizm” şeklinde ifade ettiği sosyalizm anlayışını savundu. Bu görüşlerine karşı çıkanlar arasındaki anlaşmazlığın büyümesi üzerine 1969' genel başkanlıktan, 1971' de de parti üyeliğinden istifa etti. 1975'te, kısa bir süre sonra Sosyalist Devrim Partisi adını alacak olan ve 12 Eylül 1980' de diğer partilerle birlikte kapatılan Sosyalist Parti' yi kurdu.

Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm (1968),12 Mart'tan Sonra Meclis Konuşmaları (1973) ve Örgüt Sorunu (1979) isimli kitapları bulunan Aybar ABD'nin Vietnam'daki vavaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan Uluslararası Russei Mahkemesi'ne yargıç olarak da seçilmişti. Gençlik yıllarında sporda gösterdiği başarılarıyla da tanınan Aybar 1928-35 arası Türk Milli atletizm takımında yer almış, bu dönemde 100 ve 200 metre bayrak yarışlarında Türkiye rekorları kırmıştı. Aybar, 1931'de Balkan şampiyonu olan 4 X 100 bayrak takımının da başarılı koşucuları arasındaydı.

Türk sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden, kapatılan Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) eski lideri ve Sosyalist Devrim Partisi'nin (SDP) kurucu gene1 başkanı Mehmet Ali Aybar 10 Temmuz'………….da İstanbul'da, tedavi edildiği Florance Nightingale Hastanesi'nde kalp yetmezliği sonucu öldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller...

Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.


Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

Sevda_Rapcisi
23-09-07, 03:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1186.jpg
Mehmet Ali Birand ( 1941) </B>
1941 yılında İstanbul’da doğdu.Mürvet ve İzzet Birand’ın oğlu.Galatasaray Lisesi’nde okudu.Mesleğe 1964 yılında Milliyet gazetesinde başladı.Sabah gazetesinde köşe yazarlığı, TRT ve Show televizyon kanalında 32.Gün programını yaptı.Halen CNN Türk yöneticilerinden.CNN Türk’te günlük haber programı Manşet’i ve 32.Gün’ü yapıyor.Evli ve bir çocuk babası.Fransızca ve ingilizce biliyor.

ESERLERİ
30 Sıcak Gün, Diyet, Türkiye’nin Avrupa Macerası, 12 Eylül 04.00, Emret Komutanım.

32. Gün
10 Yılın Perde Arkası
Mehmet Ali Birand
Milliyat Yayınları / Aktüel Kitaplar Dizisi

"Aman kimselere söz vermeyin de, yine beraber olalım..." Türkiye on yıldır Mehmet Ali Birand'ın bu sözleriyle dünyaya açılıyor. Tam on yıldır Türkiye televizyonlarında "32. Gün" haberciliği yaşanıyor. Bu kitap, 32. Gün'ün bu on yıllık zirve serüveninin hikayesi, Mehmet Ali Birand'ın kaleminden okuyacağınız bu hikaye, aynı zamanda bu ekolün, zirveden zirveye, ödülden ödüle, başarıdan başarıya koşan bir ekran klasiğinin hikayesi.Ayrıca son on yılın önemli liderleriyle yüz yüze yapılan görüşmelerin bir tutanağı niteliğinde. Thatcher'dan Kohl'e, Kaddafi'den Yeltsin'e, Gorbaçov'dan Özal'a, Mitterrand'dan Demirel'e uzayıp giden büyük bir portreler galerisi... İşte "on yılın perde arkası"!

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:56
Abdullah Kiğılı </B>
İşadamı. Meşhur Kiğılı Mağazası, Fenerbahçe eski yöneticisi ve Futbol Federasyonu eski Başkanı Abdullah Kiğılı'nın sahibi olduğu bir hazırgiyim markası. Anlaşılacağı üzre soyadlarını marka ismi yapmışlar. Aile köken olarak Bingöl'ün Kiğı ilçesinden göçme olduğu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:56
Abuzer Uğurlu ( 1943) </B>
1943 yılında Malatya'da doğdu. 1966-1973 yılları arasında Türkiye'ye 27 milyon adet mermi ve 70 bin civarında silah sokulması ile ilgili olarak yargılandı ama delil yetersizliğinden beraat etti [Uğur Mumcu, Silah Kaçakçılığı ve Terör, s.70-77]. Uğurlu kısa bir süre sonra Bulgaristan'a yerleşecek ve kaçakçılık işlerini bu ülkede yürütecekti. 1974 yılında çıkan af yasasıyla bir kısım suçları affedildi. 1974-1979 yılları arasında "Yıldırım" kod adı le MİT için çalıştı [Mehmet Eymür, ATİN]. Bu arada İnterpol tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçu ile aranıyordu [D.Yurdakul, C. Erdinç, ÇETE'LE, s289]. Uğurlu'nun ismi 1979 yılında şüpheli bir intihar ile ölen kaçakçı İbrahim Telemen'in iddialarında geçiyordu. Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi öldürülmeden önce kaçakçılık konuları ile ilgili yazılar yazıyor ve Uğurlu'dan bahsediyordu.

1978 yılında hükümet kuran CHP'nin MHP'li Gün Sazak'ın yerine Gümrük ve Tekel Bakanı yaptığı Tuncay Mataracı'nın, Uğurlu'dan rüşvet aldığı ve Onun istediği kişileri Gümrük Müdürü yaptığı 12 Eylül sonrası ortaya çıktı [F. Ünlü, Susurluk Gümrüğü, s.77]. Bu arada Milliyet gazetesini satın almak isteyen Kemal Derinkök'ün, Uğurlu ile yakın ilişikisi vardı. İpekçi suikastının tetikçisi olarak idama mahkum edilen Mehmet Ali Ağca, cinayetten önce Uğurlu'dan yardım gördüğünü söyleyecekti. Uğurlu 1984'de MİT ve EMniyet'in beraber yürüttüğü Babalar Operasyonu sırasında tutuklandı. 1987 yılında tekrar tutuklanan ve 1988'de tahliye edlen Uğurlu hakkında 10 Temmuz 1991'de İstanbul DGM'de 36 yıl hapis istem ile bir dava açıldı. 20 Ekim 1999'da İstanbul'da yakalandı [F.Ünlü, Susurluk Gümrüğü,s.89].

Abuzer’in en esrarengiz yılları
Faruk Mercan
Aksiyon 4 ağustos 2001 Sayı 348


Kaçakçılık dünyasının en ünlü ismi olarak kabul edilen Abuzer Uğurlu, Sofya'dan kendisine gönderilen 7 kilo kokainin 31 Temmuz 1995 günü sınırda yakalanması üzerine 8 Ağustos 1995 tarihli polis ifadesinde hayat hikayesini böyle anlatıyor.
"Ben 1943 yılında Malatya'nın Pötürge kazasına bağlı Sinan köyünde dünyaya gelmişim. 1951 yılında İstanbul'a geldim. İstanbul'da Çemberlitaş muhitine yerleştik. İlkokul tahsilimi Mahmutpaşa ilkokulunda bitirdim. Ortaokulu Kadıköy ortaokulunda tamamladım. Mahmutpaşa'da işportacılık işleriyle uğraştım, 1964 yılında askere gittim. Askerlik hizmetimi Ankara ili
Tandoğan mevkiinde bulunan inzibat merkezinde tamamladım. 1966 yılında İstanbul'a geri geldim. Hırdavat üzerine dükkan açtım, bu yeni dükkanım Mahmutpaşa'da idi. Çeşitli işler yaptım, en son 1968 yılı içerisinde kuru kahve dükkanı açmıştım. O tarihte
kaçak olarak getirilen 200 kilo civarında kahvem polis tarafından ele geçirildi. Fatura olmadığı için, hakkımda herhangi bir işlem yapılmaması için Bulgaristan'ın Sofya şehrinden Almanya'nın Münih şehrine kaçtım. 1968 yılından 1974 tarihine kadar
Münih'te ve Sofya'da kaçak olarak dolaştım. Kaçak olmamın nedeni, İstanbul'da Mahmutpaşa semtinde kaçak
yoldan dükkanımda polis tarafından ele geçirilen kahveden dolayıdır. Olayla ilgili İstanbul Cumhuriyet
Savcılığı tarafından arandığımı biliyordum. 1974 yılı içerisinde çıkarılan af yasasından yararlandığım için
dava düştü. 1974 yılında çıkarılan af yasasından sonra Türkiye'ye geldim. 1974 yılından 1980 yılına kadar
Kadıköy Çiftehavuzlar Bağdat caddesi no:242 sayılı yerde Batı Dilleri Lisan Okulu ismi altında işyeri çalıştırıyordum. Daha doğrusu lisan kursu verdiriyordum. 1980 yılında 12 Eylül ihtilali oldu. 12 Eylül'de gözaltına alındım, Selimiye kışlasına gittim.
Gözaltına alınma nedenim, 1980 öncesi elektronik eşya kaçakçılığı yaptığımdan dolayı Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığı 4 nolu Askeri Mahkemesi'nde yargılandım. 15 yıl hapis cezası aldım, 2 yıl da Yüce Divan'da yargılandım. (Gümrük ve Tekel eski Bakanı Tuncay Mataracı'ya rüşvet davası). Toplam olarak 17 yıl hapis cezası aldım. Bu cezamın tam yedi yılını cezaevinde yattım. 1988 başlarında Tekirdağ cezaevinden tahliye edildim. İstanbul'a geldim, Kadıköy Kızıltoprak'ta
1993 yılı içerisinde Volga Dış Ticaret Limited şirketi adı altında konteyner işini kurdum, halen çalıştırıyorum."

İstanbul piyasasını iyi tanırım

Kaçakçılık dünyasının en ünlü ismi olarak kabul edilen Abuzer Uğurlu, Sofya'dan kendisine gönderilen 7 kilo kokainin 31 Temmuz 1995 günü sınırda yakalanması üzerine 8 Ağustos 1995 tarihli polis ifadesinde hayat hikayesini böyle anlatıyor.
Mesleğini "Nakliyeci" olarak gösteren Uğurlu, Sofya'da araba alım satımı işiyle uğraştığını belirtiyor. Bildiği diller sorusuna da, İngilizce ve Bulgarca cevabını veren Uğurlu, "Ben uyuşturucu aleminde organizatör bir adamım" demesine karşılık isminin
karıştığı büyük uyuşturucu olayları hatırlatılınca bunları kabul etmiyor. Örneğin, 1978 yılında Hollanda'da yakalanan 1,5 ton esrar olayından dolayı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde beraat ettiğini belirtiyor. 1988'de yine Hollanda'da yakalanan 99 kilo
eroin yüzünden yine isminin verildiğini, bu davanın ise İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde sürdüğünü
belirtiyor.

Yalnızca kokain konusunda net konuşuyor. "İstanbul piyasasını iyi tanıdığım için beni bu kokain ticaretine sokmak istediler... Ben uyuşturucu aleminde organizatör bir adamım. Kokaini kulüp çalıştıran ve pavyon işleten kişilere satacaktım. İsim vermek
istemiyorum. Çünkü benim gibi beyin bir adam bu tür olaylarda isim vermez, bizlere yakışmaz isim vermek..."
Dört yıl Ataköy'de saklandı İnterpol tarafından 1980'de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla Uğurcan Elmas, İdris Özbir ve Hüseyin Çil gibi şahıslarla birlikte arandığı hatırlatılınca da, "Bu şahıslarla birlikte, Hollanda'da ele geçirilen 1 ton esrar maddesiyle ilgili olarak 1980 ihtilalinde gözaltına alındık, yargılandık" diyor.Aslında Abuzer Uğurlu'nun ismi, 20 Ekim 1999 günü İstanbul Ataköy'de bir polis baskınıyla gözaltına alınana kadar, artık neredeyse unutulmuştu. Yedi kilo kokain olayında savcı tarafından serbest
bırakılmasından hemen sonra gıyabında tutuklanmış ancak, bir kaç yıl Bakırköy polis bölgesindeki Ataköy'de saklanabilmişti.
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın eski yöneticilerinden Mehmet Eymür Washington'dan çıkardığı internet sitesinde, bir kaç gün önce onunla ilgili bir mektubu yayınlayınca yeniden ismi gündeme geldi.Mektup, 10 Temmuz 1985 tarihini taşıyor ve bu tarihe
kadar MİT'in kaçakçılık şubesini yönetmiş olan Mehmet Eymür tarafından MİT Müsteşarı Korgeneral Burhanettin
Bigalı'ya hitaben yazılmış. Bu tarihe kadar MİT'in kaçakçılık şubesinin başında olan Eymür, önce Beyrut'a, bunu kabul etmeyince
Adana'ya tayin edilmek isteniyor. Bunun üzerine MİT Müsteşarı Burhanettin Bigalı'ya, tayininin mafya tarafından yaptırıldığını belirten ağır suçlamalarla dolu bir dilekçe veriyor ve MİT Okulu'na öğretim görevlisi olarak atanıyor.

MİT onu kontrol edemiyor
İşte 10 Temmuz 1985 tarihli mektup, kaçakçılık şubesindeki görevine veda edip MİT okulundaki yeni görevine başlayan Eymür'ün, giderayak MİT Müsteşarı'na bıraktığı uyarıcı bir mesaj niteliğini taşıyor. Bu mektubu kendi derdinden ziyade mesleki sebeplerle yazmayı bir görev bildiğini belirten Eymür, dördüncü cümleden itibaren sözü Abuzer Uğurlu'ya getiriyor ve
onun İstanbul Lisan Okulu çalıştırdığı yıllara değiniyor: "Bugün bütün dünyanın adından bahsettiği Abuzer
Uğurlu, 1974—1979 yılları arasında teşkilatımızca (İstanbul) kullanılmıştır. Bir dublaj operasyonu diyebileceğimiz bu faaliyetin zamanla aleyhimize geliştiği bugün apaçık ortadadır. Buna merkezi olmayan disiplinsiz bir sevk ve idare, zamanla menfaat
ilişkilerine dönen mesleki temaslar ve K/O — Ajan ilişkilerinde sevk ve idare edilen şahsın geniş imkan ve para gücünün yanı sıra, elemanın hasım servisten olan menfaatlerinin kıyaslanmayacak kadar üstün olması gibi sebepler neden olmuştur. Bildiğim kadarıyla
Abuzer Uğurlu ile resmi ilişkinin kesilmesinden sonra da bazı kişisel temaslar devam etmiştir."

Eymür'ün iddiasına göre "hasım istihbarat servisi" ile ilişkisinin ağır basması yüzünden Uğurlu MİT'in kontrolünden çıktı. Eymür çarpıcı iddialarını şöyle sürdürüyor: "Kanaatime göre Abuzer Uğurlu, Sovyetler ve Bulgarlar tarafından Türkiye'de bir 'baş ajan' şeklinde kullanılmış, Abuzer ve Bekir Çelenk vasıtasıyla MHP ve Ülkücülere hulul edilmiş, Türkiye'de İpekçi cinayeti,
Bahçelievler cinayeti, Adana Emniyet Müdürü cinayeti gibi provokatif ve halkın güven duygusunu kaçıran,
nefret yaratan ve güvenlik güçlerini sağ mihraklar üzerine teksif eden operasyonlar planlanmıştır. Ağca, Papa suikastında muvaffak olsaydı hem Hristiyan alemi Türkiye'ye cephe alacak hem de yurt dışında bulunan Ülkücüler Batı Güvenlik güçlerinin bir numaralı hedefi haline getirilecekti. Tabiatıyla bu arada hem PAPA hem de Polonya'daki direniş hareketi cezalandırılmış
olacaktı."

Sovyetler'in Türkiye'ye sızma operasyonu
Eymür'e göre, Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Aydın Telli gibi isimler, Abuzer Uğurlu ve Bekir Çelenk ile irtibatlıydılar. Eymür mektubun bu bölümünde Bekir Çelenk üzerinde de önemle duruyor ve şu iddiaları sıralıyor: "Bulgarlar Bekir Çelenk'i aniden Türkiye'ye yollamışlardır. Nedeni anlaşılmamıştır. Yakın tarihte öğrendiğime göre Bekir Çelenk'in Bulgaristan'da
ifadesini almaya giden İtalyan Savcı, Bekir Çelenk'in telefon defterinde, İstanbul MİT Teşkilatına ait telefonlar da tespit etmiştir. Halen bu tutanaklar Emniyet Teşkilatında mevcuttur. Bu Bulgarların hazırladığı bir mizansen olabilir. Buna rağmen Ağca
davasında sıkışacaklarını anlayan Bulgarların dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye üzerine çevirmesi mevcut
ilişkileri dikkate alındığında gayet kolay olacaktır.Sovyet ve Bulgarlar, Türk yeraltı dünyasının büyük bir bölümünü bir başka amaçla daha kullanmışlardır. Normal Espiyonaj faaliyetleri ile ulaşamadıkları üst düzey yöneticilere Mafya vasıtasıyla ve menfaat ilişkileri
ile yaklaşmışlardır. Bugün birçok tahkikatın engellenmesi bu ilişkilerin ortaya çıkması korkusundan kaynaklanıp, menfaat ilişkilerinin devlet güvenliğinin üstüne çıkmasına neden olmaktadır."

1985 yılı Temmuz'unda Bulgaristan tarafından Türkiye'ye gönderilen Bekir Çelenk'in ifadesini, bu tarihte İstanbul Mali Şube Müdürü olan Cevdet Saral aldı. Çelenk'in silah ve mermileri Bekir Çelenk, 1934'te Kilis'te dünyaya geldi. İlkokulu
4. sınıftan terk etti, daha 18'ine varmadan, kaçak mallar getirmek üzere Suriye'ye gidip gelmeye başladı. Babasından aldığı beş bin lirayla 1952'de Ankara'ya geldi. Ankara'da bir süre bakkal işleten ve hırdavatçılık yapan Çelenk, daha sonra Ankara—Kilis
arasında çantacılık yapmaya başladı. Jilet ve çakmak gibi kaçak malları getiriyordu. Ankara'da saatçilik ve kuyumculuk da yapan Çelenk, 1961'de İstanbul'a geldi. 1963'te İstanbul'da bir nakliye şirketi kuran Çelenk, aynı yıl Çanakkale'de kaçak kahve ve çakmak yakalatmaktan tutuklandı. Beş ay cezaevinde kalan Çelenk, dava sonucunda 1965'te beş yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Bunun üzerine Almanya'ya kaçtı. 1966—69 arasında, Almanya'da "exportçuluk" yaptığını, silah ve
mermi kaçakçılığına bu dönemde başladığını belirtip, "10 bin, 20 bin adet mermi ile, 20—30 adet civarında
dağişik marka Alman silahlarından... satarak para kazandığım silah ve mermi olayı vardır" diyor. Çelenk, silah işinden kârı hemen fark ediyor: "Silah ve mermi işinin külliyetli miktarda Bulgaristan üzerinden yapılması sonucu Almanya'dan Bulgaristan'a
gelip gittim... Bu sefer 400—500 bin civarında mermi ve 500 civarında değişik marka, genelde Çekoslovak
yapısı silahları genelde gemilere elektronik ve elektrik malzemeleri ile birlikte yüklenmesi şeklinde sevkiyatına başladık... Bulgar makamları ve yetkilileri bu tür malların satışını Kintex firması aracılığı ile doğrudan kendileri yaptıkları için
satışı ve sevki esnasında önemli bir müşkilatla karşı karşıya kalmıyorduk..."

Sofya'daki cezaevi günleri
Çelenk, 1970'te İsviçre'ye yerleşiyor ve Falcon saat fabrikasına 400 bin frankla ortak oluyor. Türkiye'ye döndüğü 1975 yılına kadar saat işine devam ediyor. Daha önce iki evlilik yapan Çelenk, Hülya Koçyiğit'in kız kardeşi Nilüfer Koçyiğit'le 3. evliliğini yapıyor.
Bu arada İsviçre'deki saat işinden iflas ediyor ve 12 Eylül darbesinden 9 gün sonra yurtdışına çıkıyor. Yeniden Almanya'ya giden Çelenk iki gemi satın alıyor. Papa suikastinden sonra da, Bulgaristan'a geldiğinde tutuklanıyor: "Bulgaristan'da 31 ay (tutuklu) kaldım. Bu 31 ay içerisinde Mehmet Ali Ağca ile ilgili bilgime başvurdular. Tanıyıp tanımadığımı sordular..Bulgaristan'da bulunduğum süre içerisinde İtalyan Savcı Martella ifademi aldı. Papa suikasti ile ilgili Ömer Mersan'ı tanıyıp tanımadığımı sordu..."
Eymür'ün anlatımlarına bakarsak, Bulgarlar'ın Çelenk'e Ağca'yı sormaları anlamsızdı. Onlar, Çelenk'i de, Ağca'yı da gayet iyi tanıyorlardı. Ve sırf Türkiye'yi zor duruma düşürmek için bir mizansenle Çelenk İstanbul'a gönderildi. Bekir Çelenk İstanbul'daki
sorgusundan sonra Ankara'da Mamak Askeri Cezaevi'ne konuldu. Ancak aynı yıl cezaevinde kalp krizinden
öldü.

Uğurlu ve Ağca'nın Kartal buluşması
Abuzer Uğurlu ise, şu anda Mehmet Ali Ağca ile birlikte Kartal Cezaevi'nde yatıyor. Uğurlu, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde yargılandığı sırada Abdi İpekçi suikasti dosyasından da ifade vermiş bu duruşmada, Uğur Mumcu da tanık olarak dinlenmişti.
Mahkeme Uğur Mumcu'ya, Abuzer Uğurlu'nun İpekçi suikasti ile ilgisini gösterecek herhangi bir bilgi ve belgeye sahip olup olmadığını sormuş, Uğur Mumcu, "Hayır" cevabı vermişti. Acaba Papa suikasti öncesinde Abuzer Uğurlu, Mehmet
Ali Ağca'ya para göndermiş miydi?.. Bir bilgiye göre, Avukat Doğan Yıldırım bir öğrenci için Uğurlu'dan
yardım isteğinde bulunmuş, Uğurlu bu isteği yerine getirmişti ve bu öğrenci Ağca'ydı. Bekir Çelenk ifadesinde, Abuzer Uğurlu ve kardeşi Sabri Uğurlu'yu Sofya'da tanıdığını belirtiyor. İlginç olan hem Uğurlu'nun hem de Çelenk'in 1960'lı yıllarda
kahve kaçakçılığı suçlarından dolayı Türkiye'den kaçmak zorunda kalıp Sofya'ya demir atmaları. Mehmet Ali Ağca, İtalya'dan Türkiye'ye getirilmesinden sonra hakim önüne çıkınca ilk sözleri ne olmuştu: "Bir senaryo vardı, ben sadece o senaryonun aktörüydüm." Hangi karmaşık ilişkilere girmiş olurlarsa olsunlar, biri ilkokuldan terk, diğeri ortaokul mezunu Çelenk ve
Uğurlu da, Türkiye'yi 1980'lere getiren senaryonun yalnızca küçük birer aktörüydüler.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:56
Adil Şerif ( 1928)- (16.01.1980) </B>
Adil ŞERİF, 1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlk okul tahsilini burada tamamlamıştır. İlk okul tahsilini bitirdikten sonra eğitimini yarıda bırakarak, iş hayatına atılmıştır. İş hayatında yaptıklarıyla çok başarılı olmuştur. İş hayatındaki başarıların yanında, milli dava da büyük özveriler göstermiş ve yaptıklarıyla burada da başarılı olmuştur. Milli dava uğruna her türlü çalışmayı yapmıştır. Bu uğurda gerek maddi gerekse manevi her türlü fedakarlığı yapmaktan asla geri kalmamıştır. Bu konuda her türlü fedakarlığı yapmıştır. Irak Türklüğünün ve Kerkük’ün yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden birisidir. Tüm maddi ve manevi imkanlarını milleti uğruna sarf etmekten çekinmemiştir. Sevilen, sayılan ve sözü dinlenen birisiydi. Halk içinde yetiştiği için halkın büyük sevgisini ve saygısını kazanmıştır. Halkı için her türlü çalışmayı yapan ve yapacak birisi olduğu için halkın güvenini tam anlamıyla kazanmıştı.

1959 yılında yapılan katliamın intikamını almak için çalışmalara başlandı. Bu çalışmalarda en aktif görevleri alarak mücadele timlerinin kurulmasında öncülük edenlerden birisidir. Kurulan mücadele timlerinin başına geçip, milletine her şeyini verebilecek birisi olduğunu kanıtlamıştır.

Bu olaylardan kısa bir süre sonra Kerkük’ten ayrılmış ve Bağdat’a yerleşmiştir. Burada milli davaya elinden gelen her türlü yardımı yapmaya devam etmiştir. Mart 1979 tarihinde tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 günü diğer dava arkadaşları ile birlikte idam edilerek şahadet mertebesine ulaşmıştır.

16 ocak 1980 Irak Türklüğünü en acılı günlerinden birisidir. Çünkü bu tarihte Irak Türkleri Saddam rejimi tarafından idam edilen Türkmen liderlerini kaybetmişlerdir. Bu ve bunun gibi hiç düşünmeden canlarını inançları,vatanları, milletleri, bayrakları ve ülküleri uğruna seve seve verenlere ve vermek için hiç çekinmeyenleri saygı, sevgi, hürmet ve özlemle anıyor ve onları selamlıyoruz. Bu günde Milli Dava uğruna şehit edilen Türkmen Liderlerinin şahadetlerinin 20. Yıl dönümünde onları asla unutmayacağımıza söz veriyoruz. Bu günün hiçbir zaman unutulmaması için bu güne “Milli Dava Günü” diyoruz. Milli davanın hiç bir zaman unutulmaması uğruna.
Şehitlerimizin ruhları şad olsun.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:57
Adnan Polat ( 1953) </B>

1953 yılında doğan Adnan Polat, ABD Long Island Üniversitesi'nde İş İdaresi öğrenimi gördü. Mezun olduğu 1976 yılında Türkiye'ye döndü ve Polat İnşaat'ta şantiye şefi yardımcılığı yaptı. 1981'den itibaren Ege Seramik yönetim kademelerinde 10 yıl süre ile çeşitli görevler aldı. Adnan Polat son altı yıldır Ege Seramik Şirketler Topluluğu'nda Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda Polat Holding Şirketler Topluluğu Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Adnan Polat, 1992-1996 yılları arasında Galatasaray Kulübü'nde Başkan Yardımcılığı ve Futbol Komitesi Başkanlığı yaptı. 1997 yılında Tayland Fahri Konsolosluğu ünvanına layık görüldü.
Adnan Polat 18 Nisan 1999'da yapılacak yerel seçimlerde CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu, fakat seçilemedi..

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:57
Ahmet Ardıç </B>
HABER

Hem de LPG'li
Yozgatlı demirci KENDİ ARABASINI ÜRETTİ

Yozgat'ın Kadışehri İlçesi'nde yaşayan 36 yaşındaki Ahmet Ardıç, Şimendifer adını verdiği bir araç üretti. İşte o araç...


Yozgat'ın Kadışehri İlçesi'nde yaşayan 36 yaşındaki Ahmet Ardıç, baba mesleği sıcak demir ustası olduğunu, ancak son 5 yıldır esnaflık yaptığını belirterek, "Araba üretmek her zaman aklımda vardı. Son zamanlarda İtalya'yı protesto ediyoruz, araçlarını almayalım diyoruz, Fransa'yı protesto edip arabalarını almayalım diyoruz.

Bu nedenle kendi yerli arabamızı üretmek istedim" dedi. Özellikle devlet büyüklerin milli bayramlarda halkı selamlarken, yerli bir arabaya binmesini isteyen Ardıç, "Yaptığım bu aracı devlet büyüklerime hediye etmek istemiştim ama bir türlü gerçekleştiremedim" diye konuştu.

Araca plaka alamadığını belirten Ardıç, "Tescil yapılamadığı için plaka alamıyorum ve trafiğe çıkamıyorum. Sadece bahçeye giderken, evin önünde kullanıyorum. Bazı vatandaşlar gelip arabayı inceliyorlar, ben de onları ara sıra gezdiriyorum. Çok memnun oluyorlar" şeklinde konuştu.

Arabanın radyatörünün ve hız göstergesinin bulunmadığını ifade eden Ardıç, "Hararetini bacaklarıma gelen sıcaklıktan, kaç kilometre hızla gittiğimi ise rüzgardan hesaplıyorum. Aracımın isimin Şimendifer koydum. Araç LPG ile çalışıyor" dedi.

Şimendifer isimli araçla gezen vatandaşlar, aracı çok beğendiklerini belirterek, Ahmet ustaya sahip çıkılması gerektiğini söyledi.

Kaynak: www.mynethaber.com
17/10/2006

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:57
Ahmet Hamoğlu ( 1946) </B>
Sanayici ve Turizmci 1946'da Çorum'da doğdu. Orta öğrenimini Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladıktan sonra iş hayatına tuğlacılık sektöründe başladı ve Volkan 1, 2 ve 3 Tuğla ve Kiremit Fabrikalarını kurdu. 1989'da Silivri Klassis Oteli'ni Türk ve dünya turizmine açtı. 1994'de Dünya golf şampiyonalarına ev sahipliği yapan Klassis Golf and Country Club'ı kurdu. 1996'da İstanbul'un en büyük alışveriş merkezi olan Maxi Shopping City'i ve bir yıl sonra Tekirdağ şubesini hizmete açtı. Hamoğlu, halen Hamoğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı olarak turizm ve sanayi sektöründe hizmet vermekte olup bir dönem de BJK Yönetim Kurulunda görev almıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:57
Ahmet Türk </B>
MARDİN - 1942, Sino, Medine - Lise - Emekli - HEP ve DTP Kurucu Üyesi - 4(XV), 5(XVI), XVIII ve XIX uncu Dönem Mardin Milletvekili - TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı - HEP ve DTP Genel Başkanlığı - Evli, 8 Çocuk.

DTP'nin kurulmasından sonra, Aysel Tuğluk ile birlikte partinin genel başkanlığına seçildi. Böylece, Aysel Tuğluk ile birlikte, Türkiye'de eşbaşkanlık sistemini ilk uygulayan parti genel başkanı olmuştur. Haziran ayında yapılan DTP kongresinde eşbaşkanlık sisteminin kaldırılması üzerine, partinin tek genel başkanı olarak yeniden seçildi. Şubat 2007 tarihinde yapılan kongrede, yeniden partinin genel başkanlığına seçildi. Türk, 22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde Mardin'den bağımsız milletvekili seçildi. Türk, bilahare DTP'ye katıldı.

HAKKINDA YAZILANLAR

[HABER PORTRE] AHMET TÜRK - Kasr-ı Kanco’nun ağası, 3. kez siyasette şansını deneyecek
HABİB GÜLER Zaman 10.11.2005

Güneydoğu’nun ünlü aşireti, Kanco ailesinin lideri Ahmet Türk, Demokratik Toplum Partisi’nin (TDP) eşbaşkanı olarak yeniden siyaset sahnesinde.

10 yaşında babası Hacı Sinan’ı kaybeden Ahmet Türk’ün aktif politik hayatı, milletvekili ağabeyi Abdürrahim Türk’ün öldürülmesi ile başladı. 1974 yılında CHP’ye katıldı, daha sonra milletvekili seçildi. Devam eden yıllarda çeşitli sol partilerde görev aldı. 1989 yılında Paris’teki Kürt konferansına katıldığı gerekçesiyle milletvekili bulunduğu SHP’den ihraç edildi. O günlerde Halkın Emeği Partisi’ni kurarak başladığı etnik siyaset çizgisi, bugün DTP’yle yeni bir boyut kazandı.

HEP kuruculuğu ile DEP milletvekilliği ve genel başkanlığının ardından, HADEP ve DEHAP yönetiminde de aktif roller üstlenen Ahmet Türk, Abdullah Öcalan’la da zaman zaman görüşmeler yaptı. Bu konudaki bir anısını şöyle anlatıyor: “Biz rahmetli Özal’ın mesajını götürmek üzere Öcalan’la görüştük. Özal, bize ‘Akan kanın durması için çaba içinde olmanız gerekir.’ deyince, kendisine ateşkesin sürmesi için Bekaa’ya gitmeyi düşündüğümüzü söyledik. ‘Elbette’ dedi.”

Etnik partilerin başarı sağlayamaması üzerine DEHAP’la yollarını ayıran Türk, son birkaç yılını dedesi Hüseyin Kanco tarafından 1905 yılında restore edilen Mardin’in Derik ilçesindeki ünlü Kasr-ı Kanco’da geçiriyordu. Bu ihtişamlı yapıya kale veya şato da demek mümkün. Hüseyin Kanco, Hamidiye alayına bağlı bir Kürt komutan olarak biliniyor. Bölge Suriye sınırına 40 kilometre uzaklıkta olduğu için Kanco aşireti o dönemde Arap akınlarıyla gelen talana karşı mücadele etmiş. Saldırılardan korunmak amacıyla kale ev tarzında inşa edilmiş olan Kasr-ı Kanco, hâlâ ihtişamlı görüntüsünü koruyor.

63 yaşındaki Ahmet Türk, doğduğu ve büyüdüğü Kasr-ı Kanco’yu “Nefes aldığım yer.” olarak tanımlıyor. Burada kendini çocuklarına ve torunlarına adayan Ahmet Türk, boş vakitlerinde 30 bin dönümlük pamuk ve mısır tarlalarını geziyor, kitap okuyor. En büyük zevki ise satranç oynamak. Türk, eski DEP’li arkadaşlarının ısrarları sonucu yeniden Ankara’ya döndü ve siyasette 3. kez şansını denemeye karar verdi. Oysa birkaç ay öncesine kadar Zana ve arkadaşlarının kuracağı partiden umutsuzdu. Milliyet’ten Hasan Cemal’e verdiği röportajda, etnik partilerden şöyle bahsemişti: “Bugüne kadar kurduğumuz bütün partilerde, inandırıcılık eksiği vardı. Parti içi hukuk, parti içi demokrasi açısından olumlu bir şey söylemek güçtü. Bu yüzden Türk aydınlarına da güven veremedik. Çünkü ipler perde arkasında başkalarının elinde diye düşünülürdü. Bu nedenle muhataplarımız tarafından pek ciddiye alınmazdık. Şimdi yeni bir anlayış geliştirmek zorundayız. Vesayetle, vekâletle siyaset üretemeyiz artık.”

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:57
Ahmet Şahap Ünlü </B>
AHMET ŞAHAP ÜNLÜ KİMDİR ?

Ahmet Şahap Ünlü, 1944 yılında İslahiye’nin Melikanlı Köyü’nde doğmuştur. Annesi Güllü Höyük Köyü’nden Şeh Mehmet Köse’nin kızı Ayşe Köse, babası Melikanlı Köyü’nden DP ilk milletvekillerinden Selahattin Ünlü’dür. Adalet Partisi kuruclarından ve AP.nin ilk milletvekillerinden Süleyman Ünlü’nün yeğeni olan Ahmet Şahap Ünlü 1950 yılında babasının Demokrat Parti’den
ilçemiz milletvekili seçilmesi nedeniyle ilk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da “TED” koleji’nde tamamlamıştır. Yüksek öğrenimini ise Almanya’nın “Friedrich Wilhelm” Üniversitesi’nde ve bilahare Ankara Üniversitesi’nde tamamlayarak Ziraat Yüksek Mühendisi olmuştur.

Çalışma hayatına Güneydoğu Tarım Satış Kooperatifleri Birliği Dış Ülkeler Temsilciliği ile başlayan Ünlü, 1975-1982 yılları arasında Melikanlı Köyü’nde çiftçilik yapmış ve daha sonra Ankara’da uluslar arası lojistik hizmetleri veren Mirbey Şirketi’nde Genel Müdür olarak mesleki faaliyetini sürdürmüştür.

1983-1994 yılları arasında ülkemizin önde gelen denizcilik ve dış ticaret şirketlerinden “Zihni Şirketler Gurubu”na ait şirketlerde Genel Müdürlük, daha sonra gurubun Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Ahmet Şahap Ünlü, 1994 yılından bu yana gemi inşaa-bakım, onarım ve dış ticaretle uğraşan kendi şirketini yönetmektedir.

1988 yılından bu yana (TOBB)Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda görev yapmakta olan Ünlü, bu çerçevede Türkiye – Avrasya İş Konseyleri, Türkiye – Avrupa Birliği İş Konseyleri Yürütme Kurulları üyelikleri, Türkiye – Kazakistan, Türkiye – Letonya, Türkiye – Tacikistan İş Konseyleri Kurucu Başkanlığı, Türkiye – Gürcistan ve Türkiye – Beyaz Rusya İş Konseyleri Başkanlıklarında bulunmuştur. Halen Türkiye – Yunanistan ve Türkiye – İspanya İş Konseyleri Yönetim Kurulu üyesi olan Ahmet Şahap ÜNLÜ, başta birçok Türk siyaset adamı olmak üzere, birçok yabancı devlet başkanı ve siyasetçisiyle yakın dostlukları bulunan ender kişilerden biridir.

Ahmet Şahap Ünlü yurt içinde ve dışında, yazılı ve görsel basında lojistik ve dış ticaret konularında raporlar yayımlamış, çeşitli televizyon kanallarının bu konulardaki açık oturum programlarında konuşmacı olarak bulunmuş, yurtdışında ülkemizin birçok ikili ekonomik işlerle ilgili müzakere ve anlaşmalarına katılan resmi heyetlerde görev almış ve ülkemiz adına anlaşmalara imza atmıştır. Bugün Türkiye’nin Rusya ve Türk Cumhuriyet’leri ile yaptığı ticaretin işlemesinde en büyük etken olan “Sarp Sınır Kapısı”nın açılmasında Ahmet Şahap Ünlü’nün verdiği kişisel hizmetler unutulamaz.

80’li yıllarda İran – Irak savaşıyla Ortadoğu’da başlayan yoğun ulaştırma ve nakliye hizmetlerinin İskenderun ve Mersin Limanları üzerinden yapılması için Ahmet Şahap Ünlü’nün verdiği hizmetler başta şoförler olmak üzere tüm nakliye sektörü çalışanları tarafından bilinmektedir.

ANAVATAN Partisi’nin Gaziantep’te kaybettiği 1991 yılı milletvekili seçimlerinde, aday olan Ünlü, 1995 yılında Yeni Demokrasi Hareketi Partisi’nden aday oldu. Ülke genelindeki oya nispetle en yüksek ikinci oyu almasına rağmen YDH’nin ülke seçim barajını aşamaması nedeniyle meclise girememiştir.

Bir dönem İslahiye Spor Başkanlığı’nda da bulunan Ünlü, üniversite yıllarında Almanya’da Bonn Ligi’nde Lengsdorf Takımı’nda futbol oynamıştır. Lise yıllarında görev aldığı “TED” Ankara Koleji Basket Takımı’nı Türkiye Birinci Ligi’nde temsil eden Ankara Kolejliler Derneği’nin faal üyesi olan Ahmet Şahap Ünlü, Türk Eğitim Derneği Yönetim Kurulu’nun da üyesidir.

Yöresine ve insanına bağlılığı ile tanınan Ahmet Şahap Ünlü, 1971 yılında İslahiye Lisesi’nin kuruluş yıllarında okulda ücretsiz olarak İngilizce Öğretmenliği görevinde bulunmuş, birçok hemşehrisine yurt içinde ve yurt dışında iş bulmaları konusunda yardımcı olmuş ayrıca bölgede hizmet veren kamu kuruluşlarına arazi hibe etmiştir.

Ahmet Şahap Ünlü, başta İngilizce ve Almanca olmak üzere, Rusça, İspanyolca, Arapça ve Kürtçe bilmektedir. Ünlü evli ve iki çocuk babasıdır.

asunlu1@yahoo.com 0532 486 48 02

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:58
Alaattin Çakıcı </B>

12 Eylül öncesinin kabadayı. 17 yaşındayken bir İETT görevlisinin yaralanmasına; 1980 sonrasında ise 41 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasına adı karıştı. 1 Nisan 1984 tarihinde eski MİT görevlisi Süleyman Seba'nın başkan seçildiği Beşiktaş Jimlastik Klübü kongresinde salon güvenliğini sağladı [Tempo, sayı.560, 1998]. 1988'de yurtdışına çıktı. Emniyetin çağrısı üzerine 27 Ocak 1989'da Ankara'da polise teslim oldu, tutuklandı, yargılandı ve mahkum oldu. 7 Haziran 1989'da cezaevinden çıktı. 12 Eylül 1989'da İstanbul'da zorla tahsilat, haraç alma, pavyon kurşunlama gibi olaylara karıştığı için gözaltına alındı. 5 Mart 1994'de gazeteci Hıncal Uluç'u kurşunlattı.

19 Eylül 1994'de Emlak Bankası Eski Genel Müdürü Engin Civan'ı, Selim Edes ile Civan arasındaki alacak meselesi yüzünden adamı Davut Yıldız'a vurduttu. Civan Skandalında önemli rol oynayan ve bildiklerini mahkemede açıklayan eski eşi ve Dündar Kılıç'ın kızı Uğur Kılıç'ı 21 Ocak 1995'de Uludağ'da öldürttü. 30 Mayıs 1995'de İşadamı Emin Cankurtaran'ı vurdurdu.
Çakıcı'nın MİT tarafından ASALA'ya karşı Lübnan ve Yunanistan'da kullanıldığı iddialarına, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren "Devlet bu tür adamları yararlı olacaksa kullanır" diye yanıt verdi.

1 Mayıs 997'de Flash TV'de canlı yayına telefonla katılan Çakıcı, Türk Ticaret Bankası'nın Erol Evcil'e satışı için Özer Uçuran Çiller'in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi. Çakıcı'nın Ahmet Özal'a ait Kanal 6'nın Mehmet Kurt'a satışını sağladığı, Çillerler'e yakınlığı ile bilinen Mehmet Üstünkaya'yı; DYP Milletvekili Cavit Çağlar'ı öldürmek için adamlarını görevlendirdiği; eski çalışma arkadaşı Tevfik Ağansoy'u öldürttüğü ortaya çıktı. İnterpol tarafından kırmızı bülten ile aranıyordu.

17 Ağustos 1998'de Fransız Polisi'nin Nice'da düzenlediği bir operasyon sonucu sahte pasaport ve silah ile yakalandı. Yanında Selçuk Ural-Canan Yaka çiftinin kızı Aslı Ural vardı.
Yakalandıktan sonra ortaya çıkan telefon görüşmeleri, Korkmaz Yiğit tarafından satın alınan Türkbank ihalesinin durdurulmasına, Yiğit'in satın aldığı Milliyet gazetesinin satışının iptaline, Yiğit'in cezaevine girmesine; ANAP'lı bakan Eyüp Aşık'ın bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifasına; MİT mensubu Yavuz Ataç'ın soruşturma geçirmesine ve emekliliğini istemesine ve 56. Hükümetin düşmesine sebep oldu. 1999 Haziranında Fransa'ya sahte kimlik ile giriş yapmasına ilişkin cezası dolunca kendi isteği ile Türkiye'ye iade edildi.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:58
Ali Bayramoğlu ( 1958) </B>
MÜSİAD Genel Başkanı
1958 Rize doğumlu ve 9 senedir derneğimizin Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyordu. Orta öğrenimini Kabataş Erkek Lisesi’ nde tamamlayan BAYRAMOĞLU, 1978 yılında da İstanbul Üniversitesi Tekirdağ Meslek Yüksek Okulu Pazarlama İktisat Bölümü’ nü birincilikle bitirdi. 1981 yılında Erzincan’ da kısa dönem olarak askerlik görevini tamamlayan BAYRAMOĞLU, evli ve bir çocuk babası.

BAYRAMOĞLU’ nun ticari faaliyetleri:
1.Filiz Çay San. Tic. A.Ş. (Çay imalatı) Yön. Kur. Bşk.
2.Bayramoğlu Madencilik, Kimya A.Ş. (Madencilik) Yön. Kur. Bşk.
3.SPAG Stratejik Planlama, Ar-Ge A.Ş. (Ar-Ge, eğitim faaliyetleri) Yön. Kur. Bşk.
4.Cotton & Beyond Apparel Group Co. (Tekstil ihracatı) Yön. Kur. Bşk.
5.BAB Dış Tic, Tekstil, İnş. Ltd. Şti. (Tekstil imalatı, inşaat ve dış tic.) Genel Müdür

Diğer sosyal faaliyetleri
1. BJK Genel Kurul Üyesi (14 sene)
2. Rizespor Üyesi (3 sene yöneticilik yaptı)
3. Kasımpaşaspor Üyesi (4 sene yöneticilik yaptı)
4. Rizeliler Vakfı Üyesi
5. İlim-Yayma Cemiyeti Üyesi


GÜNDEM

MÜSİAD Genel Kurulu Yapıldı
Ali Bayramoğlu Yeniden Genel Başkan

MÜSİAD'dan uyarı
Yeni Şafak 29 Nisan 2001

Büyük vaadlerle işbaşına gelen 57. hükümeti 'gaflet, dalalet ve hıyanet' içinde olmakla suçlayan MÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu, tedbir alınmadığı takdirde yeni bir krizin kapıda olduğunu söyledi.
Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD)'nin Polat Renaissance Hotel'de düzenlenen 10. Olağan Genel Kurul Toplantısı'na katılan iş ve siyaset dünyasının tanınmış isimleri hükümeti eleştiri yağmuruna tuttu. MÜSİAD Genel Başkanı Ali Bayramoğlu, hükümeti, Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi'ndeki sözlerine atıfta bulunarak, 'gaflet, dalalet ve hıyanet' içinde olmakla suçlarken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da 'bugün borç alan, yarın emir alır' mantığını hatırlatarak, ülkenin bağımsızlığının tehlikeye düşmesinden korktuğunu ifade etti.

Son 10 seneyi, "Bazı istisnalar hariç, sadece pardonlarla geçirdik, duvarlara tosladık" diyerek özetleyen Bayramoğlu, büyük umutlarla ve vaadlerle kurulan 57. hükümetin bütün çıkışı rant ekonomisinde ve yurtdışından kredili kaynak bulmada aradığını ifade etti. Hükümetin, kamuoyu vicdanında birçok şaibeye bulaştığını savunan Bayramoğlu, "Maalesef dağ fare doğurdu. Para basmak yok. Konsolidasyon yok. Üretim yok. Kısır faiz döngüsüyle borçlanmaya devam. Her zaman olduğu gibi gördük ki; o güçlü statükonun fikri neyse, Derviş'in de zikri oymuş" dedi.

Sonbaharda yeni kriz
MÜSİAD'ın tüm ekonomik çözüm önerilerini ve yeni programla ilgili değerlendirmelerini bir rapor halinde 10 gün içinde kamuoyuna sunacaklarını bildiren Bayramoğlu, hükümetin istifası, reel ekonomiye dayalı program gibi çözüm önerilerinin dikkate alınmaması halinde, Türkiye'yi daha zor günlerin beklediğini söyledi. IMF ve Dünya Bankası'ndan gelen kaynakların kısa süreli bir rahatlamaya neden olacağını, ancak gerekli tedbirler alınmadığı takdirde sonbaharda aynı dertlerle yine karşı karşıya kalınacağını vurguladı.

Kutan: Hükümet istifa etmeli
Genel kurulda son konuşmayı yapan FP Genel Başkanı Recai Kutan, Cumhur Ersümer'in Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı görevinden istifa etmesinin yeterli olmadığını belirterek "Hükümet mutlaka en kısa zamanda çekilmelidir" dedi. Kutan, bugünkü toplantıda hükümet üyelerinden bir tekinin dahi olmadığını da vurgulayarak "Bunların milletin önüne çıkmaya ne güçleri yetiyor, ne de cesaretleri var" dedi.

Asıl kriz yönetimde
İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ise asıl krizin yönetim krizi olduğunu söyledi. Ülkenin dilenci haline getirildiğini belirten Erdoğan, "Bir zamanlar IV. Murat, saray kapısına borç istemeye gelenlerin 'bugün borç alan, yarın emir alır' mantığıyla boş çevrilmemesini istermiş. Şimdi bu mantığı biz tersine işletiyoruz. Korkuyorum; yarın talimatlar alacağız, emirler alacağız ve ülkemizin bağımsızlığı tehlike altına girecek. Bundan endişe ediyorum" dedi. Türkiye'nin kalkınması için her şeyin ülkede mevcut olduğunu anlatan Erdoğan, "Ekonomik ve siyasi hatalar yüzünden yetişmiş insanımız yurtdışına kaçıyor. Bunları kaçıranları, beyin göçüne neden olanları lanetliyorum" diyerek tepkisini dile getirdi.


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 11 MAYIS 2001

Çözüm: üretim,istihdam, ihracat
Tür 11 Mayıs 2001

MÜSİAD Genel Başkanı Ali Bayramoğlu : ''Türk Telekom; önce yönetim yapısı özelleştirilip, ardından belli bir kısmı yabancılara olmak üzere Türk kamuoyuna sunularak, değerinin çok üstünde satılabilir''


İSTANBUL-10.05.2001 TSI 15:00 Bayramoğlu, hazırladıkları ''Türkiye Ekonomisi 2001'' başlıklı raporu, düzenlediği bir toplantıyla kamuoyuna açıkladı. Yeni ekonomik programda reel ekonomiye, üretime, istihdama, ihracata yönelik bir plan olmadığını savunan Bayramoğlu, yine kısır döngü ile borçlanma mekanizmasına devam edildiğini iddia etti.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 4 HAZİRAN 2001

MÜSİAD: "Sorunlar radikal önlemlerle çözülebilir"
Milliyet 4 Haziran 2001

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Genel Başkanı Ali Bayramoğlu, Türkiye’nin çok ciddi ekonomik krizle karşı karşıya bulunduğunu, yaşanılan sorunların radikal önlemlerle çözüme kavuşturulabileceğini söyledi.
Bayramoğlu, Kahramanmaraş’ta düzenlenen "Türkiye’nin Ekonomik Meseleleri ve Çözüm Önerileri" konulu konferansta, "1960-1980 yılları arasında, Türkiye’nin kaynakları bazı güçlü lobilere aktarılarak zengin edildi. 1980’den sonra da oluşan bu sermayenin telkinleriyle, üretim yerine başka modellere ve geri dönüşü olmayan yatırımlara ağırlık verildi" dedi.
Bunun sonucunda, devletin başına faiz belasının getirilmesiyle, sürekli borçlanıldığını ve bugünkü acı tabloya gelindiğini belirten Bayramoğlu, şöyle devam etti: "Gelinen noktada ilk olarak faiz illetinden devletin kurtarılması gerekir. Radikal önlemler alınıp ekonomik sorunlara çözüm bulunmaması durumunda, daha ciddi krizlerle karşılaşabiliriz. Daha büyük bir kriz yaşamamak için bir kaç ay içinde gerekli tedbirleri almak zorundayız. Aksi takdirde sonbaharda üçüncü bir krizle karşılaşabiliriz. Kriz tellallığı yapmıyoruz. Ancak, rakamlar bunu gösteriyor.
Türkiye, çok hassas konumda bulunuyor. Ekonomik sorunlar çözümsüz değil. Karamsar olmaya gerek yok. Yeter ki, yapmamız gerekenleri yapabilelim. Türkiye, radikal önlemlerle 3 ayda stabile olur. Türkiye’de bunu yapacak dinamik yapı mevcut."

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:58
Ali Ülker ( 1969) </B>
1969 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi, İktisat ve İş İdaresi bölümlerinde okudu. Kaizen, pazarlık teknikleri, satış teknikleri, kalite güvencesi, bütçe ve finans konusunda seminerlere katıldı. De Boccard & Yorke Danışmanlık ile şirket içi Kaizen çalışmasında (1992) ve IESC firması ile Satış Sistemini Geliştirme ve Şirket İçi Organizasyon Projesi'nde (1997) çalıştı. 1985 yılında Ülker Kalite Kontrol Departmanı'nda stajyer olarak iş hayatına başladı. 1986-1998 yılları arasında Çikolata Üretim Tesisleri'nde ve Atlas Pazarlama Satış Müfettişliği'nde stajyerlik, Satış Yöneticisi, Satış Koordinatörü, Ürün Grup Koordinatörü ve Ürün Grup Müdürü olarak görev yaptı. 1998 yılında Atlas Pazarlama'nın Genel Müdürü oldu. Bu görevinin yanında, Ülker Grubu İcra Kurulu Üyeliği ile Besler, Atlas Pazarlama, Birlik, Yıldız ve Üstün Gıda Anonim Şirketleri'nin Yönetim Kurulu Üyeliğini de yürütüyor. Evli ve ikiz çocuk babası olan Ali Ülker, İngilizce ve Almanca biliyor. Ülker Gençlik ve Spor Kulübü Yöneticisi ve Reklamverenler Derneği Üyesi olan Ali Ülker basketbol ve bilardo oynamaktan, balık avından, sinemadan ve okumaktan hoşlanıyor.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:59
Ali Osman Sönmez ( 1926)- (12.10.2001) </B>
Bulgaristan'ın Mestanlı Kasabası'nda 1926 yılında doğan Ali Osman Sönmez, 1948 yılında Türkiye'ye gelerek Bursa'nın İnegöl ilçesine yerleşti. Tekel idaresinde bir süre memurluk yaptıktan sonra ticarete atılan Sönmez, 1971 yılında Filament İplik fabrikasının temelini atarak sanayiciliğe başladı.

Geçen süre içinde iplik, dokuma, havlu, inşaat, yaş sebze ve meyve ihracatı ile uluslararası taşımacılık konularını kapsayan 26 şirket kuran Ali Osman Sönmez, Sönmez Endistri A.Ş'yi oluşturdu. Bursa'da yayın yapan Bursa Hakimiyet, As TV ve Radyo S'den oluşan Medya S'ye de sahip olan Sönmez, 1972-1995 yılları arasında BTSO Başkanlığı görevini yaptı.
Sönmez, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Yönetim Kurulu üyeliği, TOBB Ticaret ve Sanayi Odaları Konseyi Başkanlığı yaptı.

Bursa'da bir çok kez vergi rekortmeni Sönmez, Bursa'da kendi adını taşıyan okullar ve hastane yaptırdı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bursalı sanayici Ali Osman Sönmez, vefat etti
Dünya 12 Ekim 2001 Cuma [11:13]

BURSA - Bursa'nın köklü sanayicilerinden DYP Bursa eski milletvekili Ali Osman Sönmez, İstanbul'daki evinde vefat etti.

Sönmez, İstanbul Kanlıca'daki evinde sabah 07:00'de rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Uzun süredir tedavi gördüğü belirtilen 75 yaşındaki Sönmez'in cenazesini, oğlu BTSO Başkanı Celal Sönmez Bursa'ya götürdü.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nın (BTSO), 25 yıl başkanlığını yapan Sönmez Endüstri Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Ali Osman Sönmez'in uzun süredir kalp rahatsızlığı bulunuyordu. Sönmez, 1995- 1999 yılları arasında Bursa Milletvekili olarak TBMM'de görev yapmıştı.
İstanbul'da vefat eden Ali Osman Sönmez'in yarın Bursa'daki Emirsultan Mezarlığı'nda toprağa verileceği bildirildi.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:59
André Autheman ( 1923) </B>
1923'te doğdu. Hukuk ve Ekonomi eğitimi gördükten sonra, 1947'de Osmanlı Bankası'na girdi. 1948-1958 yılları arasında Osmanlı Bankası'nın Doğu bölgesinde (Türkiye, Suriye ve Lübnan), 1959'dan sonra Paris'te çalıştı. 1975-1986 yılları arasında Osmanlı Bankası Genel Müdürü, 1980-1990 yılları arasında Danışma Kurulu üyesi olarak görev yaptı.1996'da, Comité pour l'histoire économique et financière de la France için, La Banque Impériale Ottomane (Kuruluşundan 1924'e Osmanlı Bankası'nın Tarihi) adlı eseri yayınlandı.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 00:59
Arzuhan Yalçındağ </B>
Arzuhan Doğan Yalçındağ, profesyonel iş hayatına 1990 yılında Milpa bünyesinde, Alman Quelle firması ile birlikte Mail Order şirketini kurarak başladı ve 1992 yılına kadar bu şirkette yöneticilik yaptı. 1993-1995 yılları arasında Alternatif Bank'ın kuruluş çalışmalarına katıldı ve bankanın faaliyete geçmesiyle beraber Yönetim Kurulunda yer aldı.

1995-1996 yılları arasında, Milliyet Dergi Grubunun yönetiminde görev alan Arzuhan Doğan Yalçındağ, Finans Bölümünün sorumluluğunu üstlendi ve 1996 yılında Kanal D'de çalışmaya başladı. Halen Doğan TV ve Radyolarda CEO ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini sürdüren Arzuhan Doğan Yalçındağ, 1999 yılında CNN International ile Doğan Yayın Holding arasında haber kanalı kurulması yönündeki çalışmaları başlattı ve proje Amerikalı Time Warner Grubu ile ortak olarak 2000 yılında CNN TÜRK adıyla yayın hayatına başladı.
Yalçındağ, Aydın Doğan Vakfı'nın kurucularından olup, Yönetim Kurulu Üyeliği görevine halen devam ediyor.

Aynı zamanda, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk-Amerikan İş Adamları Derneği, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Kadın Girişimciler Derneği Kurucu Üyeliği görevlerini de sürdüren Yalçındağ, Avrupa Birliği için Kadın İnisiyatifinin Kurucu Başkanı olarak da Türkiye adına AB ülkelerinde lobi çalışmaları yürütüyor.

Arzuhan Doğan Yalçındağ TÜSİAD'ın yeni başkanı seçildi. TÜSİAD'ın tarihindeki ilk kadın başkan olan Arzuhan Doğan Yalçındağ, 'Başkanlık görevinin bana verilmesini büyük bir onur olarak değerlendiriyorum' dedi.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:00
Atalay Şahinoğlu ( 1939) </B>
1939’da Trabzon’da doğdu. 1957’de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. İ. Ü. İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra yurt dışında İngilizce lisan eğitimi gördü. Koç Holding’e ait Bozkurt Mensucat ve Mazet Grubu’nda uzun yıllar üst düzey yönetici olarak görev yaptı. Hayatının büyük bölümü tekstil piyasasında geçti. 1984’te İTO Meclis Üyeliğine, 1990’da Yön. Kur. Başkanlığı’na seçildi. 1995’te yapılan seçimler sonrası İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkanlığı görevini üstlendi. Halen Toprak Holding İcra Kurulu Başkanı ve Genel Koordinatörlüğü, (ASCAME) Akdeniz Ticaret Sanayi Odaları Birliği’nde Yönetim Kurulu ve Muhasip üyeliği, SS İstanbul Tekstil İmalat ve Satıcıları İşyeri Yapı Kooperatifi (İSTEK) Başkanlığını yürütmektedir. Çeşitli sosyal ve sportif amaçlı derneklere ve kulüplere üye bulunan Şahinoğlu evli ve iki çocuk babasıdır.

HAKKINDA YAZILANLAR

‘Türkiye’de devlet yönetilemiyor’
Türkiye 7 Nisan 2001

Türkiye’de bugüne bakmamak lazım. Krizin sebebi siyasidir. Doğrudur ama bugünün değildir. Bugün katmerlenmiştir. Türkiye’nin onbir yılına bakın. Onbir yılda on hükümet gelmiş. Ortalama seneye bir hükümet bile düşmeyen memlekette siyaset olmaz. Siyasi istikrar hiç olmaz. Ekonomi hiç, hiç olmaz. Hiçbir şey olmaz. Ha, Allah’a şükür biz şimdiye kadar yaşadığımızı sanıyoruz. Onun da sebebi ne biliyor musunuz? Türkiye’nin çok dinamik bir müteşebbis gücü var. Bu insanlar içerde dışarda büyük bir gayretle birşeyler üretip birşeyler satmaya çalışıyorlar. Çok fedakâr bir millet var. Bu insanlar, “Ha yarın şöyle olur ha böyle olur” diye mücadele ediyorlar. Bunun dışında da devletin cesamet olarak büyüklüğü ve devletin siyasiler tarafından toplumun çeşitli kesimlerine parsa dağıtmasıdır. Bütün bu popülist yaklaşımlar aslında devletin borçlarına ekleniyor.

Deniz bitmiştir...
Devletin bugünkü siyasi yapıyla, bugünkü siyasi anlayışla yönetilmesi mümkün değil. Olay buraya gelmiştir. Deniz bitmiştir. Dibe vurulmuştur. Ne derseniz deyin, siyasi yapılanmanın yeniden ele alınması gerekmektedir. Hepimizin vatandaş olarak boyumuzun ölçüsünü almamız lazım. Bu siyasi krizde herbirimiz başımıza gelecek her türlü felakete bir noktada katlanmak zorunda kalacağız. Ama bu işin sonunda ya memleketi yeniden yapılandıracağız, ya da çıkış noktası yok. Ya olacak ya olacak.

İTO niye “evet” demişti?
İTO’da benim dışımda hükümetin programına destek çıkılmıştı. Destek çıkar göründük. Çünkü, enflasyonun düşürülmesine yönelik politikalarda şimdiye kadar her hükümet, “Düşüreceğiz” demiş ama hiçbiri siyasi irade beyan edememişti. Bu hükümet siyasi irade beyan edince, bunun desteklenmemesine imkan yoktu. Bir de dövizi sabitleyip faizleri aşağı çekme politikası vardı. Ki bunun ardında da IMF vardı. “Acaba bir bildikleri mi var?” dedik. Gerçi bu uygulamanın ekonominin ana kuralları dışında olduğunu biliyorduk ama, çıkıp da söylersek, “Felaket tellalı” olmayalım diye sustuk.

Olan vatandaşa oldu
Yine dayağı vatandaş yedi. Vatandaş birdenbire düşen faizlerin karşısında sendelemişti. Fakat gayrimenkul alamıyordu. Deprem olmuş gayrimenkul başaşağı gitmişti. Altın alamazdı. Senelerden beri altının artık bir tasarruf aracı olmadığını az çok Türk halkı anlamaya başlamıştı. Döviz alamıyordu, döviz fiyatını devlet tutuyordu. Bir sakatlık olduğu meydanda ama, bu olayı devlet söylüyordu. Bir şey diyemiyorduk. Ne zaman ki yurt dışında Türk lirasını yüksek satıyorlar, mesela, doları bir milyona satıyor, adam bir milyon Türk lirasını Türkiye’ye getiriyor. Burdan birbuçuk doları alıp götürüyor. Böyle kâr nerde görülmüş? O zaman “Eyvah dedim bu işin dibi çıkacak.” Kasım’a gelinceye kadar özelleştirmeyi yapabilseydik, tasarrufa girebilseydik. Devlet biraz kendini küçültebilseydi. Birkaç tane de para getiren özelleştirmeyi yapabilseydik, işi kurtarırdık ama olmadı. Yahu bakın Trabzon limanı sekiz seneden beri dört defa özelleştirmeden döndürülmüş. Sonra da geçende Bakana brifing veriyorlar. Neymiş efendim, “Geçen sene 1 trilyon zarar etmiş.” Dört sene evvel ver bunu kardeşim.

Uygulaması zor; ama reçete belli...
Türkiye’nin demokratik sistem içinde, bu yeknesak yapıyı aşacak bir düzen kurması lazım. Benim bu ifadem lafta kalacak. Uygulamaya geçmesi kolay değil ama ben bunu söylemek zorundayım. Siyasi partileri aşan ama asla asker rejimi falan değil. Zaten askerlerin de böyle bir niyeti ve hevesi yoktur. Onun için hiç kimse konuşmalarımızdan mana çıkartmasın. Türkiye’nin kurtuluşu, geçenlerde Başkan Mehmet Yıldırım’ın da dediği gibi MGK’nın oluşturacağı bir yeni hükümettedir. O zaman Mehmet beyin konuşması yanlış yorumlandı ama mantık doğruydu. Nitekim bakın bu kurula Cumhurbaşkanı üyedir. Başbakan üyedir. Parti başkanları üyedir. Koalisyon ortakları üyedir. Bu kurul aklı başında toplanacak. Parlamento dışında (Çünkü parlamentonun içinden çıkacak bir mutabatak hükümeti, yine her partinin kendi tarafına birşey çekeceği için anlamsız olur.) parlamentonun destekleyeceği, özel sektörün de içinde bulunacağı, bakanlık adedi onbeş-onaltıya düşen gecici bir milli hükümet kurulmalıdır. Bu organizasyon ülkeyi derleyip toparlayacak. Altyapıyı oluşturacak yasaları çıkartacak. Parlamento süresinin sonuna kadar da gidecek. Bu süreye kadar sistemler oturmaya başlayacak. Bu arada seçim sistemi siyasi partiler kanunu vs. hep değişecek ve millet omuz omuza, milli anlayış içinde, bir fedakârlık zinciri içinde bu memleketi kurtaracağız. Çözüm bu ama bu ülkede olur mu? Zor...

SSK’nın mantıksızlığı
Ben Atalay Şahinoğlu; bu odada onuncu senedir başkanlık yapıyorum. Yine ben bu yaşımda halen, el işinde maaşla profesyonel çalışıyorum. Ama 135 çalışanı bulunan beş ortaklı bir otomotiv ticaretimiz var. Yine iki ortaklı ihracata yönelik çalışmamız var. Burada da 236 kişi çalışıyor. Senede bir milyon civarında gömlek dikiyoruz. Beşinci senesinde. Oğlumun biri ABD’de tahsilini bitirdi geldi. Ortağıma rica ettim, “Çocuğu bir yere kaptırmayalım. Oğlumu getirdim oraya koydum. Morali bozulmasın, 300-400 milyon maaş ver” dedim. Cebimden çocuğun maaşını veriyorum. Aldığım maaşla birikimlerimle falan kurduk burayı. Beş kuruş borcumuz yok. Bakın iş yeri kiralık. Yer ortağın birisinin. Ortak yılbaşından beri kirasını almış değil. 240 kişinin mesuliyetini sırtımda taşıyorum. 240 burda, 130 küsur da orada... Dörtyüz kişinin nafakasında sorumluluk taşıyorum. Kendim de profesyonel çalışıyor, koşturuyorum. Şimdi dışarıdan bakıldığında ben patronum değil mi? Dörtyüz işçi çalıştırıyorum ya. Eee bir sayın bakan gelmiş, Allah razı olsun, iki senede SSK’nın 30 senelik rezilliğini toparlayacak. Her gün sigorta primi arttır... Bu nasıl mantık böyle? Bunları anlattım bakana. Sonunda öğreniyoruz ki, meğer iki parti liderimiz, sayın Yılmaz ile sayın Ecevit bu yasaların iki senede çıkması için, işçi sendikalarına söz vermişler. İşçi sendikaları, bazı olumlu tavırlarına rağmen kendilerini makamlarında muhafaza edebilmeye yönelik “İşçi hakkı” diye, böyle lüzumsuz yere aşırı isteklerin üzerine üzerine giderlerse sonunda işte böyle olur. Ne olur, bırakın işçinin alacağı fazla üç kuruş primi, zavallı işçi işsiz kalır ve kendini sokakta bulur. İşte şimdi her taraf işsizle dolu. Yazık değil mi bu insanlara..


Yönetmeyi bilmiyorlar
Ekonomik krizlerin ana sorunları siyasidir. İkinci sorunları da hükümetin devleti yönetememesi sebebiyle hükümetindir. Şimdi devlet bu özelliğiyle Türkiye’deki finans kesimini batırdı. Finans kesiminin bugünkü tablosu tamamen devletin yanlış politikasıdır. Devlet parayı piyasadan topluyor, üzerine farkını koyuyor. Zamanı geldiğinde de yüksek faiziyle geri ödüyor. Oh hiç riski yok. Nasıl olsa geri ödüyor. Bankalar ne yapıyor? Bakıyorlar ki devlet ne satsan alıyor. Günü geldiğinde de veriyor. Döviz kurları da artmıyor. Bu sefer koşuyorlar dünya piyasalarına. Ordan döviz borçlarını alıyorlar, getiriyor Türk lirasına döndürüyorlar. Koyuyorlar yüksek faize. Ondan sonra da bu paraların vadesi dolduğunda geriye öderken, “Allah korusun döviz fiatları yükselir mi yükselmez mi?” diye hiçbir düşünce yok. Ve bankacılık yapıyoruz diye trilyonları sözde kazanıyorlar. Ama gün gelip de ekonomi kuralına göre çark çalışmaya başladığı zaman işte bugünkü gibi oluyor. Döviz fiyatları patlıyor. Şimdi de bu paraları dışarıya ödemek için döviz almaya kalkıyorlar. Bulamayınca da banka batıyor. Devlet de “Ben bunları kurtarmaya çalışacağım” diye uğraşıyor. Maalesef devlet yönetilemiyor Türkiye’de. O yönetilemediği için bu felaketler geliyor.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:01
Avni Musullulu </B>
Yaşar Avni Musullulu, Sarı Avni diye de tanınır.
Avni Karadurmuş olan soyadını 1980 öncesinde Musullulu olarak değiştirdi. Türkiye'deki kaçakçılık işlerinin en büyük isimlerinden biri. İtalyan Mafyası ile ilişki içindeydi. Pizza Connection operasyonu ile ortaya çıkan ilişkiler ağında para aklaması ile ilgileniyordu. Adı İran-Kontra skandalına da karıştı. Birinci MİT Raporunda adı sık sık anılan Musullulu, daha sonra Altınoluk'a yerleşti. Basından ve polisten gizlenmeyi başaran Musullulu 5 Kasım 1998'de Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesine bağlı polisler tarafından yakalandı. 6 Mayıs 1999'da 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptrıldı .

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:01
Aydın Doğan ( 15.04.1936) </B>
15 Nisan 1936 tarihinde Kelkit’te, bölgenin köklü ailelerinden birinin oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kelkit’te, lise öğrenimini Erzincan’da tamamladı. 1956-1960 yılları arasında İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’nde okudu. Öğrencilik yıllarında “Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı. 1958’de daha öğrenimini bitirmeden iş hayatına atıldı. Nakliyecilik, müteahhitlik, otomobil, ticari araç ve inşaat makinaları gibi değişik sektörlerde ticaret yaptı. 1961 yılında ilk şahsi şirketini kurdu, 1970 yılına kadar şirket toptan ticaret alanında varlık gösterdi.

1974’te yeni şirketiyle, sanayi alanına adım attı. 1974’ü izleyen yıllarda İstanbul Ticaret Odası Meclis ve Yönetim Kurulu Üyeliği’ne, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçildi.

1979 yılında Milliyet Gazetesi'ni devralarak, basın ve yayıncılık dünyasına girdi, 1994 yılında Hürriyet Gazetesi’ni de satın alarak medyadaki varlığını pekiştirdi, çalışmaları ile bu alanda yükselen bir grafik çizdi. 1986-96 yılları arasında Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası Başkanlığı’nı yürüttü. 1998 yılında Tokyo’da yapılan Dünya Yayıncılık Birliği (World Association of Newspapers –WAN) toplantısında seçimle Yönetim Kurulu Üyeliği’ne getirilen ilk Türk oldu.

1999 yılında T.C. Devlet Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirildi. 1999 yılında yılında Girne Amerikan Üniversitesi'nden, 2000, 2001 ve 2005 yıllarında ise, sırasıyla, Ege Üniversitesi, Bakü Devlet Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nden fahri doktora ünvanı aldı.

1996 yılında Aydın Doğan Vakfı’nı kurarak, kültür, eğitim, sosyal alanlarda yapmakta olduğu hizmetlerini bir şemsiye altına topladı. Kendisini ve aile fertlerinin ismini taşıyan sekiz okul yaptırdı. Vakıf her yıl dünyanın en saygın ödüllerinden biri olan Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nı düzenliyor, Genç İletişimciler Yarışması ile de iletişim öğrenimi görenlere destek veriyor. Ayrıca verdiği Aydın Doğan Ödülü’yle edebiyattan müziğe, mimarlıktan sosyal bilimlere kadar çeşitli kültür ve sanat alanlarına da destek oluyor.

Aydın Doğan, 1977 yılından bu yana İstanbul Ticaret Odası vergi rekortmenleri arasındadır. 1961 yılında üç kişiden oluşan şirketini bugün 11.000’i aşkın çalışanıyla Türkiye’nin en büyük üç grubundan biri haline getirmiştir. Doğan Grubu’nun medyadan enerji dağıtımına, endüstriden turizme, telekomünikasyondan sigortacılığa kadar geniş bir sektörel yelpazede üretim yapan ya da hizmet veren şirketleri bulunmaktadır.

Aydın Doğan evlidir, dört çocuk ve dört torun sahibidir.

Kısaca Doğan Grubu

1950'lerde ana işi ticaret olan küçük bir şirketle başlayan Doğan Grubu, hızla gelişerek Türkiye' nin en büyük ve mali açıdan en güçlü gruplarından biri haline gelmiştir. Doğan Gurubu bünyesinde bugün iki büyük holding kuruluşu yer almaktadır: Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş. ve Doğan Yayın Holding A.Ş.

Doğan Grubu, ana faaliyet alanları olan enerji dağıtım, sigorta ve medyanın dışında turizm, sanayi ve ticaret alanlarında da faaliyet göstermekte ve Türkiye'nin en büyük üç holdinginden birini oluşturmaktadır. Uzun yıllardır finans alanında da faaliyetleri olan Doğan Grubu, Dışbank’ı uzun vadeli yapılanma stratejisi içinde Fortis Grubu’na satarak bankacılık sektöründen çıkmıştır. Doğan Holding dışında hisseleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda (İMKB) işlem gören Grup şirketleri, Doğan Yayın Holding, Ray Sigorta, Milpa, Çelik Halat, Ditaş, Hürriyet, Milliyet, Petrol Ofisi ve Doğan Burda'dır.

Türkiye'nin en büyük üç holding grubu arasında yer alan Doğan Grubu, müşteri odaklılık, yenilikçi fikirler ve Türk ekonomisinin gelişimine katkı sağlamada kararlılık ilkelerini birleştiren uzun vadeli iş stratejilerini uygulamaktaki başarısıyla tanınmaktadır. Doğan Grubu, değişim sürecini başarıyla yönetme ve müşterilerine geniş bir faaliyet ağı ile ulaşan yenilikçi hizmetler yaratma geleneklerinin yanı sıra, sağlam yönetim, dürüstlük ve yüksek etik standartlara bağlılık ilkeleri ile çalışmaktadır. Doğan Grubu, iyi kurumsal yönetişim ilkesinin uygulanması ve sergilenmesini önümüzdeki beş yıl için en önemli hedefi olarak belirlemiştir.

Doğan Grubu, kurucusu Aydın Doğan önderliğinde, hedef kitlenin yaşam biçimine uygun, zamanında ve yerinde hizmetler sunabilmek; Grup şirketleri ve uluslararası ortaklıklarla yaratılan sinerji aracılığıyla da hissedarlarına artı değer yaratmak için gerekli çalışmalarını sürdürmektedir.

Doğan Grubu, global iş anlayışı çerçevesinde, AOL-Time Warner grubundan CNN, the Universal Music Group, Burda GmbH ve Egmont Yayıncılık gibi uluslararası şirketlerle ortaklıklar kurmuştur.

Grup, Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik sınırlamaların bilinciyle geliştirdiği sosyal sorumluluk projelerini Aydın Doğan Vakfı eliyle uygulamaya koymaktadır, bugüne kadar bu tür projelere 10 milyon Amerikan dolarını aşan yatırımda bulunmuştur.

Doğan Holding'in toplumsal sorumlukların bir yansıması olarak Kelkit yöresinde yürütülen organik tarım projesi, Avrupa Komisyonu İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından, "Avrupa Çapında Kurumsal Sosyal Sorumluluk Bilincini Artırma Kampanyası" için düzenlenen yarışmada seçilen 10 projeden biri olmuştur.

Doğan Grubu'nun 2004 yılı konsolide geliri 5,7 milyar Amerikan dolarını aşmıştır. 2004 yılında Hazine’ye vergi ve benzeri fon, harç gibi kesintiler yıoluyla sağladığı katkı 680,2 milyon Amerikan dolarıdır.

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

Aydın Doğan

Born in 1936 as a member of a well-known family in Kelkit, Aydin Dogan got his elementary and secondary school education in Kelkit and finished high-school in Erzincan. Between 1956-60, he attended Istanbul Economy and Commerce Academy where his leadership qualities were first recognized helping him to become the Student Community Leader.
In 1958, while he was still a student, he started his professional life trading construction equipment, as well as passenger and commercial vehicles. In 1961, he founded his own wholesale trade company.

Mr. Dogan founded his first industrial company in 1974 and joined both the Assembly and the Administrative Board of Istanbul Chamber of Commerce. In the years that followed, he served as a board member in the Union of Chambers and Commodity Exchanges of Turkey.

Mr. Dogan became a publisher with the acquisition of the daily newspaper Milliyet in 1979. With the addition of the prestigious daily newspaper Hürriyet in 1994, he intensified his presence in the media. Between 1986 and 1996, he served as the head of the Association of Turkish Newspaper Publishers. At the WAN (World Association of Newspapers) meeting held in Tokyo in 1998, Mr. Dogan was elected the first Turkish board member and in 1999, was awarded Turkey's Outstanding Service Medal by the Turkish Government. He received four honorary doctorates in 1999, 2000, 2001 and 2005 respectively from Girne American University, Eagean University, Baku State University and Marmara University.

He establlished Aydın Doğan Foundation in 1996, bringing the social, cultural, educational activities of the Doğan Group under the same umbrella. To date, 8 schools and a large sports complex have been built and named after him and family members. While mainly focusing on education, the Foundation is also involved in organizing national and international conferences, conventions and seminars on economic, social, cultural and scientific issues. As part of its social and cultural activities, the Foundation also conducts national and international competitions and awards prizes, such as the Aydın Doğan Award and the Aydın Doğan International Cartoon Competition, the world’s largest and most respected in this field.

Since 1977, Mr. Dogan has been the top taxpayer registered with the Istanbul Chamber of Commerce several times. Out of this company founded with three employees in 1961, he created one of Turkey’s top three largest conglomerates with over 11,000 employees. Today, Doğan Group is active in the fields of energy distribution, media, industry, trade, tourism and insurance.

Mr. Doğan is married and has four children and four grandchildren.

Doğan Group in Brief

There are common fundamentals in all successful businesses today irrespective of their line of business; prudence - managing risk while maintaining sustainable growth, creation of value for all stakeholders, responsibility as a corporate citizen and care for society and the environment. These universal guidelines are the basic reasons for Dogan Holding's success in today's fast changing and intensely competitive world.

Tracing its beginning to the 1950s, Dogan Holding now ranks among Turkey's top three conglomerates. The small trading house started growing in the World War II era when Turkey initiated industrialization and modernization of the long neglected economy. One of the competencies of the Holding is to invest in vital sectors of the economy, helping the country and itself to prosper. Following trends in the new economy, lately, the Holding has more of a focus on providing service. The Holding Company has an interest in six major business areas: energy distribution, insurance, media, industry, trade and tourism. Having provided services since 1994 in finance sector, the Holding sold its subsidiary Dışbank to Fortis Group in line with its long term structuring strategies.

In addition to Dogan Holding, nine other Group Companies are listed and traded on the Istanbul Stock Exchange (ISE). These currently include Dogan Yayin Holding, Ray Sigorta, Milpa, Çelik Halat, Ditas, Hürriyet, Milliyet, Petrol Ofisi and Dogan Burda.

Dogan Holding takes pride in being one of the very first business groups to adopt principles of corporate governance - long before they were regulated by the Capital Markets Board in Turkey .

As one of the foremost corporate contributors to national wealth through taxes and philanthropic activities, the Group has consistently been ranked among the top corporate taxpayers. The Aydin Dogan Foundation has spent in excess of US$ 10 million for social welfare and cultural programs to date.

Also, Doğan Holding’s Organic Farm Project in Kelkit Gümüşhane was selected as one of the top 10 best practice cases in Corporate Social Responsibility by the Enterprise Directorate-General of the European Commission.

With a new energetic and highly motivated top management appointed in 2003, Dogan Holding looks confidently into a future where it plans to become a major regional player with emphasis on Europe, Central Asia and the Middle East.

The Doğan Group achieved a consolidated revenue of US$ 5.7 billion in 2004. Its contribution to the Turkish Treasury in terms of taxes and funds paid in year 2004 amounts to US$ 680,2 million. As of the year 2006, the Group employs over 11,000 people.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:02
Aydın Osman Erkan ( 1932)- (01.11.1998) </B>

1932 yılında ünlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Aydın Osman Erkan'ın Ubıhların Şhaplı ailesine mensup Hicaz Valisi ve Medine Muhafızı olan büyükbabası Ferid Paşa, İmam Şamil'in torunu Nefiset Hanımla evliydi. Babası Hamza Osman Erkan ise Birinci Dünya Savaşında görev yapmış bir subaydı ve daha sonra Sakarya milletvekili olarak politika hayatına atıldı.

Aydın Osman Erkan sadece erkek örencilerin eğitim gördüğü özel bir eğitim kurumu olan İstanbul'daki İngiliz Koleji'nde (English High School For Boys) eğitim gördü. Okulu bitirdikten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'nde üsteğmen olarak görev aldı.

1953 yılında hükümet tarafından Amerikan Çiftçiler Federasyonu'nun desteklediği iki yıllık bir tarım ve işletme programına Türkiye'yi temsilen katıldı. Amerika'nın dört bir yanındaki okullarda, üniversitelerde Türkiye'yi tanıtan konuşmalar yaptı ve dersler verdi.

İstanbul'a döndükten sonra babası politik kariyerini sürdürdüğünden dolayı, aileye ait büyük çiftliğin işletmesini üstlendi. Tarım hakkında edinmiş olduğu yeni bilgi ve teknikler sayesinde çiftliğin verimliliğini rekor düzeye ulaştırdı ve yıllar boyunca "Ekonomi ve Politika" gazetesinde bir sütunda her gün tarım üzerine makaleler yazdı.

Erkan, başarlı çalışmalarıyla Çerkes diasporası içerisinde büyük saygı kazanmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce yazdığı "Tarih Boyunca Kafkasya" adlı eserin yanı sıra Taitbout de Marigny'nin "Çerkesya Seyahatnamesi", Edmund Spencer'in "Kırım ve Kafkasya Gezileri" ve Ramazan Traho'nun "Çerkesler" adlı eserlerinin Türkçe çevirilerini de yaptı.

Aydın Osman Erkan, 1 Kasım 1998 yılında Aydın'da hunharca işlenen bir cinayet sonucu aramızdan ayrıldı.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:02
Ayşegül Tecimer </B>
Ayşegül Tecimer (Nadir)

Kıbrıslı işadamı Asil Tecimer Nadir'in eski eşi olan tarihi eser kaçakçısı Ayşegül Nadir hakkında "satışa fesat karıştırma ve kamulaştırma kanununa aykırı davranmak" suçundan dolayı gıyabi tutuklama kararı bulunuyor. İnterpol tarafından kırmızı bültenle aranan Nadir'in ABD'de olduğu belirlendi. ABD'ye başvuru yapılmasına karşın, yerel yasalar gereği Nadir, bu ülkede rahat hareket etme imkanı buluyor.
Xxxx

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:02
Başaran Ulusoy ( 10.03.1949) </B>
10.3.1949 yılında Trabzon'un Of ilçesinde doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi Trabzon'da okudu. 1963-64 döneminde Trabzon lisesi Cemiyet Başkanlığı yaptı. 1966-1970 yılları arasında İstanbul Ticari İlimler akademisinde lisans eğitimini tamamladı. 1968-70 döneminde Trabzonlular Cemiyeti Başkanlığı yaptı. 1968'de ticaret hayatına atıldı. İnşaat, müteahhitlik hizmetleri, taşımacılık, ulaşım, sigortacılık ve turizm sektörlerinde faaliyet gösterdi. 1970 yılında Fenerbahçe Spor Klubüne kongre üyesi oldu. 1977-79 yılları arasında Fenerbahçe Spor Klubü Yönetim Kurulu'nda Muhasip Üye, Yönetim Kurulu 2. Başkanlığı yaptı ve Divan Heyeti Üyesi olarak çalıştı. 1983-85 döneminde Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Muhasip Üyesi oldu. 1991-1993 yılları arasında Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Muhasip Üyesi oldu. 1991-1993 yılları arasında Türkiye Seyahat Acentaları Birliği Yönetim Kurulu Başkanı ve Vakıf Başkanı olarak görev yaptı. 1992-3 Uktaş Uluslararası Kongre Şirketi Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı. 1992 yılında 1907'liler Fenerbahçe Derneği kurucuları arasında yer aldı.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:02
Behçet Cantürk ( 1950)- (14.01.1994) </B>
(1950 Diyarbakır-1994 İstanbul) Bölücü-Uyuşturucu Kaçakçısı.
Cantürk'ün babası Kürt, annesi ise Ermeni asıllıydı. 1975 yılından itibaren bazı kaçakçıların faaliyetlerine ortak oldu. 1975 yılında Türkiye Komünist Partisi'nin denetimindeki İlerici Gençlik Derneği'nin (İGD) tertiplediği Diyarbakır Lice protesto yürüyüşünün organize etti ve derneğe para yardımında bulundu. Aynı yıl askere gitmemek amacıyla rüşvet vererek Konya Askeri Hastanesi'nden çürük raporu aldı. 1977 yılında silah kaçakçılığına başladı. 1978 sonlarında Devrimci Doğu Kültür Dernekleri'ne (DDKD) üye oldu, Aynı tarihte, DDKD'yi maddi yönden kuvvetlendirmek amacıyla silah, mühimmat, uyuşturucu madde ve gümrük kaçakçılığına başlamışdı.1979 yılında Bulgaristan'dan kaçak olarak PKK'ye silah getirdı. 1981 yılında, illegal olarak Suriye'ye gitti ve ASALA üyeleriyle, ASALA DDKD işbirliği ile uyuşturucu madde kaçakçılığı faaliyetlerini birlikte organize etme kararı aldı.

1981-1983 yılları arasında Kapalıçarşı'da kuyumcu Ermeni ve Süryanilerle altın ve pırlanta kaçakçılığı yaptı. 1983 tarihinde Dündar Kılıç ve İsmail Hacısüleymanoğlu'nun, Kapalıçarşı'daki gayrimüslim ve Diyarbakırlılara, altın ve pırlanta kaçakçılığını ele geçirebilmek amacıyla baskı yapması üzerine, ASALA'nın Kapalıçarşı'ya yaptığı bombalı ve silahlı eylemi organize etti.
1983'den 1994'e dek Diyarbakır'daki uyuşturucu tekelini elinde tutuyordu. 22 Haziran 1984 tarihinde PKK üyesi olduğu gerekçesi ile Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı'nca tutuklandı. Mart 1993 ayı itibarıyla Akdeniz'de batırılan Kısmetim I gemisinde bulunan 3 ton uyuşturucuya Hüseyin Baybaşın ile ortak olduğu, PKK'ye para toplanmasında kaçakçılar ile örgüt arasında aracılık yaptığı, Nisan 1992 tarihinde İranlı Hüsno adlı şahıs ile birlikte Pakistan'dan Türkiye'ye 6 ton bazmorfin ve 5 ton esrar getirdiği iddia edildi.
14 Ocak 1994 tarihinde kimliği belirsiz kişilerce kaçırılan Cantürk'ün ve şöförünün cesetleri, bir gün sonra Sapanca yakınlarında bulundu.

HAKKINDA YAZILANLAR

80'li yılların başında askeri yönetime rağmen uyuşturucu ve silah kaçakçılığında hız kesmeyen ve ülkenin, elinde en çok nakit tutan ailesi olarak tanımlanan Cantürkler, Lice'yi de "Eroin başkenti" haline getirdiler. Diyarbakır ve Lice'de korkuyla karışık saygıyla anılan, uluslararası eroin kaçakçılığında etkin bir rol oynayan aile ile ilgili belgeler Narkotik ve MİT'te hatırı sayılır kalınlıkta dosyalar oluşturmaya başladı. Avusturya istihbaratından gelen "Cantürk" dosyasında bakın neler vardı:

Ağabey Nizamettin Cantürk'ün büyük eroin tüccarı olduğu hakkında dış basında çıkan, tekzip edilmemiş yazılar. Kayınbiraderleri Vehbi Orakçı'nın, Lice yakınlarındaki Kılıçlar Köyü'nde basılan eroin laboratuarı ve elde edilen silahlarla ilgili bilgiler. Lice yakınlarındaki Kılıçlar Köyü'nde basılan eroin laboratuarı ve elde edilen silahlarla ilgili bilgiler. Lice yakınlarındaki Sığınak Köyü'ne bağlı Şemo Mezrası'nda yapılan operasyonlar sırasında ele geçirilen 33 kilo eroin ve tam teşekküllü eroin laboratuvarının ayrıntıları.

Cantürklerin kirli çamaşırları, Içişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü'nün 090681 "Şifre Yıldırım Telsizi" ile 4 Haziran 1981 günü 6 ilin valiliklerine duyuruldu. Behçet Cantürk'ün doğum yeri olan, ülkenin bir ucundaki Lice'yi daha iyi tanımak için, Alman Quik Dergisi'nin 10 yıl önce, "Eroin kaçakçısı Türkler Lice'den geliyor" başlıklı haberinde yeralan, Düzeldorf Kaçakçılık Savcısı Hans Heliman'ın resmi açıklamalarına kulak verelim: "Türkler bizim için 1977 yılından beri dert oldu. Gün geçtikce sayıları artıyor. Son günlerde yakalananların hepsinin Lice'den geldiği saptandı. Bu yüzden yakalanmaları da kolay olmaya başladı. Bizce, Lice'de mükemmel eroin laboratuarları olmalı. "

Quik Dergisi, Lice denilince ilk akla gelen, daha doğrusu akıllardan hiç çıkmayan Cantürk Ailesi'ni "Eroin Kralı" olarak kapağına çıkartmıştı. Lice'de yaşayan ve Cantürk soyadını taşımayanların yüz yüze gelmekten bile çekindiği aileyi böylesine açık ve tehlikeli bir şekilde teşhir eden dergi, her nedense tekzip edilmemişti.

Cantürklerin, kendi adlarını verdikleri sokağından hükmettikleri Lice için, Federal Alman Polisi bir araştırma ekibi oluşturdu. Italyan polisi özel bir arşiv, Amerikan Narkotiği FNI ise daha ileri gidip bir broşür hazırlattı. Kısacası, dünya üzerinde Istanbul ve ankara'nın adını bile duymayan narkotik dedektifleri Lice'den haberdardı.

"Güvenilir kaynaktan alınan bir haberde”, Diyarbakır Ili, Lice Ilçesi halkından Reşit oğlu Behçet Cantürk ile Reşit oğlu Nizamettin Cantürk'ün Italya'dan bir gemi ile 7. 65 mm çapında Baretta marka tabancayı yakın bir zamanda Mersin-Antalya arasındaki sahilden çıkarttıkları ve çıkartma sırasında tabancaların bir miktarının ıslanarak paslandığı ve çıkarttıkları tabancalardan 13 bin adedini Diyarbakır yakınlarında sakladıkları, iki bin adedini ise şu anda paslarını gidermek için Van Ili Başkale Ilçesi yakınlarındaki bir köyde silah ustaları tarafından paslarının giderilerek boyandığı, boyama işleri bitince 2 bin adet tabancanın Iran'a verilip karşılığında baz morfin alacakları, diğer 13 bin tabancanın da ülkemizde dağıtımını yapacakları, ayrıca Behçet Cantürk'ün annesinin Ermeni olduğu, isminin Hatun olduğu, 1965 yılında aile için bir çatışmada öldürüldüğü, fakat merdivenden düşmüş gibi gösterildiği, Hatun'un erkek kardeşinin adının Sietro olup, halen Halep şehrinde kuyumculuk ve ticaretle iştigal ettiği. Garabet isimli dayısının ise halen Istanbul ili Kadıköy semtinde sigara bayiğininin bulunduğu, ayrıca Istanbul Kapalıçarşı'da çok sayıda akrabasının bulunduğu, bu akrabalarından bir tanesinin adının Tato olduğu. "

EROIN ALEMLERI
"Ayrıca, Behçet Cantürk'ün kardeşi Sabit Cantürk de, Lice Ilçesi Kumlucaaltı'nda bir kulübünün olduğu, devamlı olarak akşamları eroin alemleri tertip ederek halkı eroine alıştırmaya teşvik ettiği, bunu maksatlı olarak yaptığı, eroine bağımlılık kazandırdığı şahıslara eroin kaçakçılığı yaptırdığı ve bunların Marsilya'ya yakın Italya'da bulunan Ermeniler ile işbirliği kurarak, Ermeni ideolojisine yardım ettikleri ve halkı silahlandırmak amacıyla kaçakçılık yaptıkları, yukarıda söz koünusu edilen tabancaları da bahis konusu Ermeniler aracılığıyya ülkemize soktukları, adı geçenlerin Halep'teki akrabalarının sık sık ziyarete gittikleri. Iran'dan aldıkları uyuşturucuyu Halep üzerinden Italya'ya kaçırdıkları, ayrıca Diyarbakır Lice depreminde Ermeni grupların depremzedelere para yardımı yaptıkları ve bu arada Behçet Cantürk'e 10 milyon Türk Lirası verdikleri, bu ailenin para ile kaçakçılık başlatmasının talimatının Ermenilerce verildiği istihbar edilmiştir. "

"Yukarıda belirtilen hususların, güvenilir elemanlarımızdan çok gizli tetkik ve tahkikatının yaptırılarak, konu üzerinde hassasiyetle durularak, suçluların suç delilleriyle birlikte yakalanmalarının temini ile neticeden bilgi verilmesini önemle rica ederim. "

Büyük Göç
Polisin geçmişini didik didik ettiği Behçet Cantürk, işlerini daha da büyüterek 70'li yılların sonunda 50 bin liraya Diyarbakır'da Demir Oteli satın aldı.

1979 yılında ailesiyle birlikte Istanbul'a yerleşerek otelcilik ve emlak alım-satım işlerine başladı. Diyarbakır'ı asla defterinden silmeyen Cantürk, Diyarbakırspor'a yüklü bağışlarda bulundu.

1983 yılında ASALA militanı Mıgırdıç Madaryan tarafından gerçekleştirilen Kapalıçarşı Baskını'nda parmağı olduğu ileri sürülen Behçet Cantürk, 1984 yılında dönemin Kaçakçılık ve Istihbarat Daire Başkanı Atilla Aytek'in düzenlediği bir operasyonla Diyarbakır'da ağabeyi Nizamettin Cantürk ve üvey kardeşi Azed Cantürk'le birlikte gözaltına alındı.

Behçet Cantürk, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı yaptığı, ASALA örgütüne yardım ettiği, Kapalıçarşı baskınını düzenlediği gerekçeleriyle, Diyarbakır ve Ankara Askeri Mahkemeleri'nde idam talebiyle yargılanmaya başladı.

BEHÇET CANTÜRK'ÜN ASALA'lı DOSTLARI
Ermeni ASALA örgütü tarafından düzenlenen kanlı Kapalıçarşı baskınının planlayıcısı olarak suçlanan ve idam talebiyle yargılanan Behçet Cantürk 1985 yılında beraat etti. Cantürk, artık MIT arşivlerini zenginleştirmekten başka işe yaramayan ifadelerinde ASALA üyesi dostlarını şöyle sıralamıştı:
*Garo Palancıyan: Teyzemin kocasıdır, Suriye Gizli Servisi El Muhaberat'a mensuptur.
*Ohannes Palancıyan: Şato teyzemin oğludur. Kamışlı ASALA sorumlusudur. Muhaberata kayıtlıdır.
*Samuel Nalbantçı: Süslü teyzemin kocasıdır. Muhaberat'a kayıtlıdır.
*Setro Sarhıslıyan: Halep'te kuyumculuk yapar. Diyarbakır Ermenileri'nin büyüğüdür.
* Misag Sarhıslıyan: Asala'nın üst düzeyinde bir şahıstır. Teyzemin kızıyla evlidir. Halep'te kuyumculuk yapar.
*Aram Basmacıyan: Şam'da oturur. ASALA'ya maddi destek sağlar. Eroin işiyle de uğraşır.
*Hayo Basmacıyan: Şam'da oturur. ASALA'nın üst düzey görevlisidir.
*Agop: Soyadını bilmiyorum. Teyzemin damadı olur.
*Dikran Basmacıyan: Eroin kaçakçısıdır.
*Torko Kilerciyan: Doktordur. Amerika'da oturur. ASALA mensubudur ve örgüt adına eroin kaçakçılığı yapar.
*Nubar Kilerciyan: Hollanda'da oturur. ASALA mensubudur. Örgüt adına eroin kaçakçılığı yapar.
*Erkan Köroğlu: İsveç'te oturur. Mensubu olduğu ASALA adına eroin kaçakçılığı yapar.
*Bedros Demirciyan: Annemin amcasının oğludur. ASALA mensubudur.
24-1-94


Behçet Cantürk'ün Anıları: Beco
Soner Yalçın
Su Yayınları

Annesi Ermeni'ydi: Hatun Demirciyan. Yaşamı boyunca "Ermeni Dönmesi" aşağılanmalarına maruz kaldı. İlk cinayetini işlediğinde 15 yaşındaydı. İkincisinde 19... Uyuşturucu sevkıyatına 23 yaşında başladı. Eşini ve oğlunu Lice depreminde kaybettiğinde ise 25 yaşındaydı... Otobüs firması ve oteller satın aldı. Karadeniz mafyasıyla işbirliği onu silah kaçakçılığına götürdü. Müteahhitlik devlet ihalelerinin kapısını araladı. Sarı Avni O'nu İsviçre ve İtalya'daki uluslararası kaçakçılarla tanıştırdı. Asala ve PKK'ya yardım ettiği iddiasıyla işkenceli sorgulardan geçti... Hep beraat etti. Öldürülecek 67 Kürt işadamı listesinde ilk sırada onun ismi vardı... Düğmeye basıldı... Son sevkıyatı 5.5 ton baz morfindi. Son yolculuğu ise evineydi. Öyle olmadı. Zırhlı otomobil 14 Ocak 1994 Cuma günü polis yeleği giymiş kişilerce durduruldu. Bir gün sonra... Sapanca'da... Şakağına sıkılan tek kurşunla öldürülmüş olarak bulundu... İşte Behçet Cantürk'ün Yaşam Öyküsü...

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:03
Beyazıt Denizolgun ( 1954) </B>
Mehmet Beyazıt Denizolgun
İSTANBUL - 1954, S.Hüseyin Kâmil - Feriha Ferhan - İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi, Aynı Fakültede Master - İngilizce, Arapça - İnşaat Yüksek Mühendisi - Özel Sektörde Mühendis, Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanı, TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, İTÜ Mezunlar Derneği ve İTO Üyesi - Adalet ve Kalkınma Partisi Kurucular Kurulu Üyesi - 22 nci ve 23 üncü Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:03
Bülent Bulgurlu </B>
1972 yılında İnşaat Mühendisi olarak, Norveç-Oslo'da başladığı iş hayatını daha sonra Norveç Teknik Üniversitesinde akademisyen olarak sürdüren Bülent Bulgurlu, 1979 yılında, Garanti İnşaat AŞ'de İnşaat Mühendisi olarak, Koç Topluluğundaki görevine başladı ve bu şirkette çeşitli kademelerde görev yaptı.

1990-1996 yılları arasında Garanti İnşaat AŞ Genel Müdürlüğünü üstlenen Bulgurlu, 1996-2000 yılları arasında Koç Holdingde, Turizm ve Hizmetler Grubu Başkan Yardımcılığı, 2000-2001 yılları arasında, Turizm ve Hizmetler Grubu Başkanlığını yürüttü. Ardından 2001-2003 yılları arasında Koç Holding Turizm ve İnşaat Grubu Başkanlığını sürdüren Bülent Bulgurlu, 2004 yılından bu yana Koç Holding AŞ, Dayanıklı Tüketim ve İnşaat Grubu Başkanlığını yürütüyor.

Bülent Bulgurlu aynı zamanda, Arçelik, Arçelik LG Klima, Ark İnşaat, Beko Elektronik, Demrad, Panel, RMK Gemi Yapım, Türk Demirdöküm, Beko PLC, Beko France, Beko Polska, Beko Electronics Espana, Electra Bregenz AG, Ardutch B.V, Archin, Arctic, Arceitalia SRL, Setur, Divan Palmira ve Ayvalık Marina şirketleri Yönetim Kurulu üyesi.

HABER
Koç Holding'te CEO değişiyor...
Milliyet 6 Mart 2007

Koç Holding Üst Yöneticisi (CEO) Bülend Özaydınlı'nın 1 Mayıs 2007 tarihinden itibaren görevinden ayrılacağı, yerine Bülent Bulgurlu'nun atanacağı bildirildi.

Koç Holdingden yapılan açıklamada, 20 yıldır Koç Topluluğu şirketlerinde üst düzey yöneticilik yapmış olan Bülend Özaydınlı'nın 1 Mayıs 2007 tarihinden geçerli olmak üzere görevinden kendi isteğiyle ayrılacağı belirtildi.

Açıklamada, Koç Holding Yönetim Kurulunun, boşalan Koç Holding Üst Yöneticiliği (CEO) görevine Dayanıklı Tüketim ve İnşaat Grubu Başkanı Dr. Bülent Bulgurlu'nun atanmasına karar verildiği kaydedildi.

ÖZEL YAŞMINA ZAMAN AYIRMAK İÇİN

Koç Holding Üst Yöneticisi (CEO) Bülend Özaydınlı'nın, görevden ayrılma nedeni olarak, öngörülen stratejik hedeflere varmış olmasını ve özel yaşamına zaman ayırmak istemesini gösterdiği belirtildi.

Bülend Özaydınlı'nın son 5 yıldır başarıyla sürdürdüğü Üst Yöneticilik (CEO) görevinden ayrılma nedeni olarak öngörülen stratejik hedeflere varılmış olmasını ve özel yaşamına zaman ayırmak istemesini gösterdiği ifade edilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

"Görevde bulunduğu dönem zarfında Koç Holding, stratejik hedefleri doğrultusunda odaklandığı sektörlerdeki büyümesini sürdürmüş ve ulaştığı büyüklük itibariyle dünyanın sayılı şirketlerinden biri konumuna gelmiştir. Bülend Özaydınlı'nın Üst Yönetici (CEO) olarak liderliği ve vizyonu Koç Holdingin bu başarısında önemli rol oynamıştır.

Bülend Özaydınlı'nın görevi süresince gösterdiği özverili hizmetlerini ve topluluğumuza katkılarını daima takdirle anacağız. Kendisine bundan sonraki yaşamında sağlık, başarı ve mutluluklar diliyoruz." Koç Holding Yönetim Kurulunun, boşalan Koç Holding Üst Yöneticiliği (CEO) görevine Dayanıklı Tüketim ve İnşaat Grubu Başkanı Dr. Bülent Bulgurlu'nun atanmasına karar verdiği ifade edilen açıklamada, "28 yılı aşkın süredir Koç Topluluğu bünyesinde genel müdürlük ve grup başkanlığı dahil pek çok üst düzey yöneticilik pozisyonunda çalışmış olan Bulgurlu'ya yeni görevinde başarılar diliyoruz" denildi.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:03
Can Paker ( 1942) </B>
1942 yılında doğdu.Robert Kolej ve Berlin Teknik Üniversitesi mezunu.Colombia Üniversitesi’nden MBA sahibi.Kimya sanayiinin önemli firmalarından Türk Henkel’in genel müdürü.Ayrıca dünya Henkel müdürlerinin başkan ve sözcüsü.Yönetim kurulu üyesi olduğu Tüsiad’ın siyasete katılımı arttırmak için kurduğu Parlamento Komisyonu’nun başkanı.

1971 yılından bu yana Türk Henkel'in üst yönetiminde görev alan Paker, halen Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü. Ayrıca, TESEV Başkanı, Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi.


HAKKINDA YAZILANLAR

Dört Sabancı gitti üç profesyonel geldi
Hürriyet 28 Mart 2001

Sabancı Holding, McKinsey'in ‘yeniden yapılanma’ kapsamındaki önerisine uyarak, sürpriz değişiklikler yaptı. Yönetim kurulunda üye sayısı 12'den 9'a indi. Sabancılar'ın üçüncü kuşağından dört kişi yönetimden gitti. Yerlerine Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluşan üç profesyonel geldi.

Hacı Ömer Sabancı Holding, dün yapılan genel kurulunda yönetim kurulunda radikal değişikliklere giderek sürpriz bir çıkış yaptı. Holding Yönetim Kurulu'na, Topluluk dışından üç yeni profesyonel üye atanırken, üye sayısı da 12'den 9'a düşürüldü. Genel Kurul'da Yönetim Kurulu'na, Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü TESEV Başkanı Can Paker, TÜSİAD Başkan Yardımcısı, Organik Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Aldo Kaslowski ile TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Alcatel Teletaş Yönetim Kurulu Başkanı ve Alcatel Bölge Başkan Yardımcısı Lütfi Yenel de girdi.

Bir önceki dönemde Yönetim Kurulu'nda görev alan aile bireylerinden Güler Sabancı, Emine Kamışlı, Suzan Dinçer Sabancı ve Sevil Sabancı ile profesyonel yöneticiler Ayduk Çelenk ile Oğuz Karahan yeni Yönetim Kurulu'nda yer almadı. Sabancı Holding'in yeni Yönetim Kurulu Sakıp Sabancı Başkanlığı'nda, Sakıp Sabancı, Şevket Sabancı, Erol Sabancı, Ömer Sabancı, Demir Sabancı, Hazım Kantarcı, Nafiz Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluştu. Görev bölümü yapan Yönetim Kurulu, Başkanlık ve Murahhas Üyeliğe Sakıp Sabancı'yı, Başkan Vekilliklerine Şevket Sabancı ve Erol Sabancı'yı getirdi.

BAĞIMSIZ ÜYELER
Sakıp Sabancı, ‘‘McKinsey'le bir yıldır yürüttüğümüz yeniden yapılanma çalışmalarının neticesinde, herbiri vizyonu ve yönetim bilgisiyle uluslararası işdünyasında kendilerini kanıtlamış bulunan Paker, Kaslowski ve Yenel bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak seçildi’’ dedi. Paker, Kaslowski ve Yenel, Sabancı Grubu dışındaki asli görevlerini bırakmayacak. Bu üç profesyonel, birikim ve tecrübelerini Sabancı Grubu'na da yönetim kurulunda aktaracak. Sakıp Sabancı, gazetecilerin Yönetim Kurulu'ndan çıkanlar arasında Sabancı Ailesi'nden isimler olduğunu hatırlatması üzerine, onların zaten dolu dolu görevleri olan insanlar olduğunu söyledi. Sabancı, ‘‘Mesela Güler Sabancı... Dolu dolu koşması lazım. Arjantin'den Brezilya'ya, Kuzey Amerika'dan Almanya'ya dolu dolu işleri var’’ dedi.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:04
Celal Adan ( 1951) </B>

İstanbul Milletvekili-DYP
AĞRI - 1951, Temur, Fatma - İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi - İngilizce, Fransızca - Orman Yüksek Mühendisi - İMPA A.Ş. ve İNMAŞ Limited Şirketi Sahibi ve Yöneticisi - Evli, 2 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:04
Cem Uzan </B>

23.11.1992 Tarihinde Hasan Celal Güzel başkanlığında kurulan YDP 23 Ağustos 2002 tarihli kongresinde ; partinin adının "Genç Parti" olarak değiştirilmesi ve genel başkanlığına Cem UZAN'ın getirilmesi kararlaştırılmıştır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde sürpriz bir çıkış yapan GP % 7,25 oy oranına sahip olmuştur.

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:04
Cihat Çetinkaya </B>

- 19.03.1956 Tarihinde Erzurum'da Dünyaya gelmiştir.

- Gümüşhane doğumlu Emekli Astsubay Cemal ÇETİNKAYA'nın oğludur.

- İlk ve Orta Öğrenimini Ankara - Hacettepe İstiklal Orta Okulunda , Lise Ögrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde tamamladı.

- 1978 yılında ANKARA ÜNİVERSİTESİ SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ İKTİSAT VE MALİYE BÖLÜMÜ' nden mezun oldu.

- 27.10.1978 tarihinde MALİYE BAKANLIĞI BANKALAR YEMİNLİ MURAKIP MUAVİNLİGİ görevine başladı.

- 04.12.1978 tarihinde MALİYE MÜFETTİS YARDIMCISI OLARAK MALİYE TEFTİS KURULU'na sınavla girdi.

- 19.04.1982 tarihinde MALİYE MÜFETTİŞİ oldu.

- 01.07.1982 - 01.11.1982 dört ay süreyle kısa dönem askerlik görevini yaptı.

- 26.01.1986 - 26.01.1988 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletlerinde Öğrenci ve Geçici Görevli olarak bulundu. Vanderbilt Üniversitesinde "İktisadi Kalkınma ve Büyüme Modelleri" konusunda Master yaparak M.A. derecesini aldı.

- 15.05.1989 tarihinde Maliye Başmüfettişliği'ne atandı.

- 1989 yılında Avrupa Toplulukları Mevzuat Uyumu Çalışma Komitesi Dış Ticaret İstatistikleri Alt Çalışma Grubuna Başkanlık etti.

- 1990 yılında Maliye ve Gümrük Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğünde yürütülen "Muhasebe Standartları Çalışma Grubu'nda görev yaptı.

- 18.02.1991-18.03.1992 tarihleri arasında Maliye ve Gümrük Bakanlığı Maliye Teftiş Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu.

- Ağustos 1991'de İran¬-Tahran'da ECO Hesapları Denetleme Grubunda Denetici olarak görev yaptı.

- 21.05.1992 - 21.09.1992 tarihleri arasında Berlin Başkonsolosluğu İşlemlerinin Teftişi nedeniyle Almanya'da görev yaptı.

- 15.12.1992 - 22.06.1993 tarihleri arasında MALİYE VE GÜMRÜK BAKANLIGI İDARİ MALİ İSLER DAİRESİ BASKANLIĞI görevinde bulundu.

- 19.09.1994 - 22.05.1995 tarihleri arasında DEVLET MALZEME OFİSİ GENEL MÜDÜRÜ VE YÖNETİM KURULU BASKANI ve "TÜRK KAMU İŞLETMELERİ BİRLİĞİ GENEL SEKRETERİ" olarak görev yaptı. 22.05.1995 tarihinde Maliye Bakanlığı Müşaviri görevine atandıktan sonra memuriyetten istifa ederek ayrıldı.

- 07.08.1995 tarihinden itibaren YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLİK yapmaktadır.

- 1998-2000 yılları arasında TAI Denetleme Kurulu Üyeliği yapmıştır.

- 1997 yılında C&Ç YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLİK LTD. ŞTİ’ ni kurmuş olup,
halen şirket ortağı ve Genel Müdürüdür.

-2005 yılında da C&Ç BAĞIMSIZ DENETİM VE YÖNETİM DANIŞMANLIĞI ANONİM ŞİRKETİ’ ni kurmuş olup, Sorumlu Ortak Baş Denetçisidir.

-2003-2005 yılları arasında MALİYE GENÇLİK VE SPOR KULUBU BAŞKANLIĞI yapmıştır.

-2006 yılından beri BAŞKENT GENÇLİK SPOR KULÜBÜ BAŞKANIDIR.

- 1997 yılında DEMOKRAT TÜRKİYE PARTİSİ KURUCU ÜYESİ olarak siyasete girmiş, Parti Genel Başkanı Hüsamettin CİNDORUK ‘un Danışmanlığının yanı sıra Partinin Ekonomik Mali İşler Başkan Yardımcılığı ile Üye Sicil Komisyonu üyeliği görevlerinde bulunmuştur.

- 21.05.1980 tarihinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İşletme Bölümü Mezunu Gökçen AYDINLI ile hayatını birleştirdi. NESLİHAN ve YASEMİN isimli iki kız çocuğu babasıdır.

-İngilizce bilmektedir.


BASILMIŞ ESER VE MAKALELERİ

1.Türkiye'de İç Ticaret Hadleri
(Maliye Dergisi Sayı:41, 1979)

2.Tarımsal Destekleme Politikaları ve Destekleme Alımları
(Maliye Dergisi Sayı:42, 1979)

3.Kambiyo Mevzuatımıza ve Gümrük Mevzuatımıza Göre İthalat
(Maliye Müfettiş Yardımcıları Yetiştirme Grubu Çalışması, - 1980)

4.Devlet Mallarının İdaresi ve Elden Çıkarılması
(Maliye Bakanlığı Teftiş Kurulu Yayını, 1981)

5.Amerika Birleşik Devletleri Tenessee Eyaletinde Fakirlik
(Master Tezi, Tüekçeye Çevrilmedi 1988)

6.Amerika Birleşik Devletleri Merkezi Yönetiminde Uygulanan Ücret Sistemleri
Konulu Araştırma ve Rapor (Mal. Bak. arz)

7.Pakistan'da Eyüp Han Döneminin Sosyo-Ekonomik Tahlili
(Araştırma Tezi, (Master Programı Çalışması, 1988)

8.Memur Suçları - Kitap
(Kitap Maliye Bakanlığı A.P.K. Yayını, 1989)

9.Türkiye'de Denetimin Etkinlik ve Verimliliği Konulu Sempozyum
Hazırlanması ve Kitap Haline Getirilmesi , (Maliye Bakanlığı A.P.K. Yayını, 1980)

10.Hibe Mallar İçin Amortisman Ayrılamaz ve Değerleme Yapılamaz.
(Ekonomi Dünyası, 15.06.1990)

11.Ücret İstisnası Uygulaması ve Çifte Vergilemeyi Önleme Anlaşmaları
(PETKİM Uygulamalı Mevzuat Dergisi , 06.05.1990)

12.Vergi Sisteminde ve Vergi İdaresinde Yeniden Yapılanma
(Dünya, 27.07.1991)

13.Vergi Toplamada Başarısızlık Defterdarlık Sistemine Atfedilebilirmi?
(Dünya, 03.08.1991)

14.Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personelinin İdari ve Cezai Sorumluluğu
(PETKİM Uygulamalı Mevzuat Dergisi, 20.07.1991)

15.2000'li Yıllara Doğru Devlette Yeniden Yapılanma Gereğine Bir Bakış
Ekonomi Dergisi, Mart, 1995)

16.Demokrasi, Piyasa Ekonomisi ve Bürokrasi,
(Demokraside Birlik Vakfı Dergisi, Sayı:3, 1995)

17. Eylül 1995 Tarihinden İtibaren Haftalık Bir Yayın olan "EKONOMİK VE SİYASİ BÜLTEN" Gazetesinde
"Vergicinin Dünyası" başlıklı köşede, köşe yazarlığı yapmakta olup haftalık makaleleri çıkmaktadır.

Bu makalelerin bazıları;
* Yanan işyerinin kira karşılığı onarılması
* Anonim şirketlerden tüketicinin korunmasına zorunlu destek
* Türk Lirasından üç sıfır atalım mı?
* Kooperatiflerde asgari işçiliğin ölçümlenmesi
* Bütçe Açığı Büyümeden
* Yabancı uyruklu personele sağlanan menfaatlerin vergilendirilmesi
* Yurtdışı müteahitlik hizmetlerinde vergi
* Teşvik belgesiz yatırımlara devletin yaklaşımı
* Tekstilde ve Hurda Metal Alımında K.D.V.Tevkifatı Uygulaması
* K.D.Vergisinde İki Önemli Uygulama
* Eyvah !.. Promosyon
* Bütçe Açığını Damga Vergisiyle mi Kapatacağız
* Ödeme Kaydedici Cihazda Son Fırsat
* Tebliğ İle Kanun Değişirmi?
* Ödül Deyip Geçmeyin Vergisini Ödeyin
* Geçici Vergiye Gecikme Faizi Tahakkukunda Yeni Bir Yaklaşım
* Turizm Sektörünü Yeterli Derecede Destekliyormuyuz?
* Kayıtdışı Ekonomi ve Maliyecilik
* Kamu Lojmanları Satılmalı mı?
* Asgari Ücret Vergi Dışı Kalabilirmi?
* Havuz Sistemi ve Program Bütçe
* Devlet Kendi Kendine Faiz Ödermi?
* Gayrimenkul Kiralarında Stopaj Uygulaması
* Vergi Denetmeni Olan Zabıtalar
* Ücret İstisnası ile Çifte Vergilendirmeyi Önleme Anlaşmaları
* Vergi Affının Dayanılmaz Cazibesi
* K.D.V.’de İstisna Uygulamasının Gerçek Maliyeti
* Türkiye’de Sosyal Güvenlik Sorunu
* Demokrasi, Piyasa Ekonomisi ve Bürokrasi
* Eşel Mobil Üzerine
* Bedelsiz İthalat Diye Diye
* Vergi İdaresinde Yeniden Yapılanma Gereği
* Devlette Yeniden Yapılanma Gereği
* Temiz Toplum Üzerine
* Özelleştiremiyorsanız Lütfen Özerkleştirin - Başarı Burada Gizli
* Vakıflarda Vergi Denetimi
* Vergi Oranları Üzere
* Vergi Daireleri Unutuldu
* Vergi Gelirlerinde Gerçekçilik Sorunu
* Dünyada Liberaller Kazanıyor
* İşadamlarımıza Çağrı
* Vergide İlahi Adalet
* Erken Seçim Derken
* Nereden Nereye
* 355 Günün Hikayesi
* Beklentiler
* Kolları Sıvayalım

SOSYAL FAALİYETLER

•Ankara Gazi Lisesi Alper Tunga Ergin İzci Ocağı’nda İzci Liderliği yapmıştır.

•T.H.K Paraşüt Okulu İnönü Kampı Mezunu (1974) ’’ B TİPİ PARAŞÜTÇÜ BROVE’’ si sahibidir.

•1982-1984 BAHÇELİEVLER SPOR KULUBU SAYMANLIĞI yapmıştır.

•ANKARA FENERBAHÇELİLER DERNEĞİ KURUCU ÜYESİDİR.

•1997 Yılında Kurulan DEMOKRAT TÜRKİYE PARTİSİ (D.T.P.) Kurucu Üyesi olmuş, Parti Meclisi Üyeliği ve Ekonomik İşlerden Sorumlu Başkan Yardımcılığı yapmıştır.

•2003-2005 Yılları arasında MALİYE GENÇLİK VE SPOR KULÜBÜ’nün Başkanlığını yapmıştır.

•2003-2004 TÜRKİYE İZCİLİK FEDERASYONU YÖNETİM KURULU ÜYELİĞİ yapmıştır. ( Parlemonta ve yurt dışı ilişkilerden sorumlu As Başkan )

•" MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ " üyesidir.

•“MALİYE MÜFETTİŞLERİ YARDIMLAŞMA DERNEĞİ” üyesi olup, dört yıllık dönemde BAŞKANLIĞINI yaptı. (1988-1991)

•Merkezi Ankara’da bulunan “KEMALİST ATILIM BİRLİĞİ” üyesi ve “DENETİM KURULU BAŞKANI” olarak görev yapmıştır. Halen Onur Kurulu Üyesidir.

•Amerika Birleşik Devletlerinde öğrenci olarak bulunduğu yıllarda Üniversitede " TÜRK - AMERİKAN ÖĞRENCİ DERNEĞİ”nin kurucularındandır.

•" TÜRKİYE GÜÇSÜZLER VE KİMSESİZLER YARDIM VAKFI"nın üyesidir.

•" DEVLET HASTAHANELERİ YARDIM VAKFI" (HAS-VAK) üyesidir.

•“ TÜRMOB” ve “ANKARA YEMİNLİ MALİ MÜŞAVİRLER ODASI” üyesidir.

•BAŞKENT GENÇLİK SPOR KULÜBÜ BAŞKANIDIR. (Halen)

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:05
Çolpan İlhan </B>
Çolpan İlhan... Oyuncu - Yönetmen - Kostüm Tasarımcısı

Küçük Sahne'de "Bir Sadri Alışık Tiyatrosu"

İstiklal Caddesi'nin ünlü pasajları vardır. Her yerde tanınırlar. Örneğin, kime sorarsanız Atlas Pasajı'nı bilir. Bilmeyen de ayıp eder doğrusu. Bu ünlü pasajın, demir çerçeveli kapılarından girince bir tarafta Atlas sinemasını görürsünüz diğer tarafta ise Küçük Sahneyi. Sinema da sezonun filmleri gösterilir. Kimileri sıradandır, kimileri unutulmaz. Küçük Sahne' de ise tüm oyunlar, düş dünyasının birer kahramanlarıdır ve hepsi unutulmazdır.
Küçük Sahne son iki yıldır, Sadri Alışık Tiyatrosu' nun oyun kahramanlarını, tiyatro izleyicisi buluşturuyor.

Çolpan İlhan, Sadri Alışık Tiyatrosu' nun kurucusu. Ünlü oyuncunun , sanata katkısı ve emeği , eşinin desteğiyle böylece karşılığını buluyor. Tiyatro' nun bu anlamlı başlangıcının izleyiciye bir başka katkısı daha var: Çolpan İlhan' ı yeniden tiyatro sahnesinde görmek. İlhan, oyunculuğunun yanında Tiyatro' ya, özel kostümleri ile de katılım sağlıyor.

Şimdi adı Mimar Sinan Üniversitesi olan "Güzel Sanatlar Akademisi" mezunu Çolpan İlhan. Akademi yıllarında İstanbul' da ki konservatuarın tiyatro bölümüne de devam etmiş. Akademide kurdukları bir de "Akademi Tiyatrosu" var: "Amatör bir tiyatro kurmuştuk. İlk oyunumuz da Modern Antigon'du. Ses getiren bir oyun olmuştu. Özellikle benim için. Her yerde yazıldı, çizildi ki o dönemde birer öğrenciydik yalnızca. Bu oyunun ardından Küçük Sahne' den oyunculuk için teklif aldım. Fakat talebeydim. Ailemde, oyunculuk için akdeminin bitmesini şart koşmuştu. " O yıl Çolpan' a tiyatro için "evden" izin çıkmaz. Bir sene sonra Akademi Tiyatrosu ile yeni bir oyunun hazırlıklarına başlarlar. Bu arada grup, Antigon' la Balıkesir' de düzenlenen Gençlik Festivali' ne katılır. Küçük Sahne, teklifini yineler. Aynı dönemde yönetmen Şakir Sırmalı " Kamelyalı Kadın" filminin çekim hazırlıklarını yapmakta ve genç bir kadın oyuncu aramaktadır. Yazar Orhan Hançerlioğlu' nun "Balıkesir' de böyle bir kız var" önerisi, Çolpan' ın, o yazı "Kamelyalı Kadın" olarak geçirmesini sağlayacaktır.

'Ancak bu sefer de karşıma yine aynı sorun çıkmıştı" diyerek sürdürüyor sözlerini. "Ailem, Ağabeyim Atilla İlhan, öbür ağabeyim ve babam bir aile toplantısı yaptılar. Ve sonuçta beni mutlu etmek adına, babam izin verdi. Ama yine de önümde okulu bitirme şartı vardı." "Peki, izin vermeselerdi sinema oyunculuğu başalmayacak mıydı?" diyorum, gülümsüyor "Belki olmayabilirdi" diyor. "Böyle bir direniş gösterip, ailemi hiçe sayamayabilirdim. Çünkü biz birbirine bağlı bir aileyiz."

Çolpan İlhan, ilk profosyenel oyununu 1957-58 sezonunda Küçük Sahne' de oynar: "Sevgili Gölge". Oyunda İlhan' a, Münir Özkul ve Uğur Başaran eşlik eder. Aynı yıl Büyükada' da "Kamelyalı Kadın' ı" çeker. Bu filmin ardından, Çolpan' ın hayatına 300' e yakın film girecektir.

Küçük Sahne' de üç yıl boyunca tiyatro yapar sanatçı. Sonra, dağılır Küçük Sahne. Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal' ın "Tersine Dönen Şemsiye" sini, Oda Tiyatrosu' nda sahneler. Kent Oyuncuları ile Güner Sümer' in "Yarın Cumartesi"yi yapar. "Baharın Sesi", "Nalınlar" ve "Aptal Kız"ı da Kenterler' le beraber sahneler. "Üç, dört yıl onlarla birlikte çalıştım. Sonra Kerem doğdu. Ben de bir süre tiyatroya ara verdim. Arada bir de Arena Tiyatrosu ile yaptığım bir oyun var. Bir süre sonra sinema ağırlık kazandı ve tiyatrodan koptum." Yıl, 1965' tir.

1977-78' e kadar sinema oyunculuğu yapar Çolpan İlhan. Bu yıllarda başlayan "Türkücü" ve "seks" filmleri furyası, nitelikli pek çok oyuncuyu olduğu gibi onu da sinemadan uzaklaştırır. Böylece hayatında yeni bir pencere açılacaktır: Moda "Çizimler yapıyorum. Ben, insanları çok severim. Bu işte, çok güzel iletişimler kurdum. Yaptığım işler beğenildi ve bir müşteri potansiyelim oluştu. İşimi ilerletip, butikler açtım." Bugün, tam 25 yıldır "modacı" Çolpan İlhan.

Küçük Sahne' de Bir Sadri Alışık Tiyatrosu
Sadri Alışık' ın hastalık dönemi bir "mücadele" olur İlhan için. Eşini kaybettikten sonra da muhakkak o' nun için birşeyler yapmak ister. Küçük Sahne, belki de bu düşünceye en uygun yerdir: "Küçük Sahne, benim için çok nostaljikti. Orada Sadri ile birlikte oynamıştık. Boştu da yani iyi değerlendirilmiyordu. Kültür Bakanlığı' na müraacat ettim. Yaklaşık iki yıldır, Sadri Alışık Tiyatrosu' nu belli bir çizgide götürüyoruz. Sadri' nin, isminin bize hem çok faydası var hem de beni mutlu ediyor. Tiyatro, Anadolu' da Sadri Alışık isminden dolayı büyük ilgi görüyor. Seyirciler, Sadri' nin kapıdaki fotoğrafını seviyorlar. Yani onlarda çok benimsediler bizi." Tiyatro' nun bir başka özelliği de Selim İleri gibi yazarların romanlarını "tiyatro teksti" haline getirip, sahnelenmesi. "Selim İleri, bir romancıdır. Bizimle birlikte tiyatro yazarıda oldu. İlk defa biz oynadık, oyunlarını. Yavuz Özkan da öyle. Yani bir yerde tiyatro yazarı da çıkarmış oluyoruz. Ben, tüm bunlardan mutluluk duyuyorum."
Sadri Alışık Tiyatrosu, kurulduğundan bu yana dört tane oyun sergiler: "Allahaısmarladık Cumhuriyet", "Herkesin Bildiği Sırlar", "Mihri Müşvik" ve "Karşı penceredeki kadın".

Sadri Alışık Misyonu
Sadri Alışık Tiyatrosu' nun oyunları, henüz sanatçının misyonunu taşımıyor. "Böyle bir oyun bulup, sahneleyemedim" diyerek açıklıyor Çolpan İlhan bunun nedenini. "Sadri' nin geçmişinde çok uzun bir tiyatro mazisi var. Aşağı yukarı 300 oyunda, sahne almış. Sinema da 600' ü aşkın filmi var. Sadri, her rolü bünyesinde halledebilen nitelikli bir oyuncuydu. İnsanlar onu, halka dönük tiplemeleri ile sevdi. Henüz böyle bir oyun bulup, sahneleyemedim. Böyle bir oyunu sahneleyecek insan da çok önemli çünkü... Ama, O' nun misyonuna uygun, nitelikli bir oyun bulup, önümüzdeki sezon sergilemek istiyorum." "Sadri Alışık' ın hayatını anlatan bir proje var mı?" diye soruyorum: "Yok.. Ama belki bir yazarla böyle bir çalışma yapabiliriz" diyor sanatçı. "Aslında düşünmedim değil. Kerem' le böyle bir şey yapalım diye.. Ama henüz proje haline gelmedi. film olabilir. Sadri' nin çok inişli, çıkışlı, renkli bir oyunculuk serüveni var çünkü."
Heyecan Verici Bir İş: Kostüm
Çİolpan İlhan, yalnızca Sadri Alışık Tiyatrosu' nun kostümlerini yapmıyor. Bu sezon Kenter Tiyatrosu' nun sergilediği "Maria Calas"ın kostümlerinde de O' nun imzası var. ": "Allahaısmarladık Cumhuriyet"in kostümleri ise Afife Jale Ödülü' ne aday gösterilmiş. Kostüm yapmak İlhan için, tiyatro bütünlüğü içinde heyecan verici bir iş. En son kostüm çalışmasını şu sıralar sergilenen "Karşı penceredeki Kadın" için yapmış. "Karşı penceredeki Kadın, çok güzel bir oyun. Yaşamdan bir kesit. Bu nedenle hepimizin yaşamında giydiğimiz, çok doğal, normal kıyafetler giydirdim oyunculara. "Mihri Müşvik" ve "Allahaısmarladık Cumhuriyet"çok daha karmaşık tabii.. Ama hiç zor değil. Hele çalıştığınız insanlarla karşılıklı anlaşma mümkünse çok daha rahat ve iyi çalışmalar ortaya koyabiliyorsunuz."
Söz "Mihri Müşvik" ve "Halide Edip"e gelince ikimizde heyecanlanıyoruz. "Mihri Müşvik"i de, Halide Edip' i de ben oynamıştım" diyor sanatçı. "Halide Edip' in kişiliğini araştırdığım zaman hayran kaldım. Lisede okurken, romancı olarak tanıdığım bir Halide Edip vardı yalnızca. Ama oyununu, kişiliğini canlandırmaya gelince ciddi bir araştırmaya girdim ve hayran oldum. Mihri Müşvik, çok ilginç bir kişiliktir" diyor Çalışma, kusursuz , ilkelerinden ödün vermeyen, hırçın, zaman zaman kavgacı, müthiş bir düş dünyası olan, kendisiyle dalga geçebilen, enteresan bir kadın çıktı. O kadını, oyunun kuralları içinde yansıtmaya çalıştım." Oyunda Halide Edip anılarına döner ve herşeyi yeniden yaşar. "Ya, Mihri Müşvik?" diyorum benim de hayran olduğum ve oyununu kendime kızarak kaçırdığım sanatçı için: "Mihri Müşvik, çok ilginç bir kişiliktir diyor Çolpan İlhan. "Mihri 10-12 yaşlarında babasının arkadaşı olan Besim Paşa' ya aşık olur. Oysa Besim Paşa kadınlardan hoşlanmıyordur. Mihri Müşvik, Besim Paşa' nın resimlerini yapmaya başlar. Ama erkek vücudu konusunda hiçbir fikri yoktur. Bu nedenle resimlerinin üstünü erkek yapar, altını ise kadın. Daha sonra o dönemin Osmanlı İstanbul' una Viyana' dan bir sirk gelir. Sirkteki Aslan terbiyecisine aşık olur, peşine takılır, sahte pasaportla İtalya' ya gider. Bu yeni tanıdığı ülkede resimler yapmaya başlar. Tek arzusu vardır; Papa' nın resmini yapmak. Yapar da. Aynı zamanda Osmanlı' da Sultan Hamid, tahttan indirilir. Bunun üzerine İstanbul' a döner ressam. Döndüğünde, İstanbul' da ilk Güzel Sanatlar Akademisi' ni kurar. Akademide kız talebelere resim sanatını öğretir ve çıplak modelle çalışma imkanı sağlar. Tüm bunlar o dönem için çok ilerici çalışmalar. Bu arada Tevfik Fikret' e aşık olur, portresini yapar. Mihri Müşvik, kafasına koyduğunu yapan, değişik, takıntılarından çok çabuk bıkan, takıldığı zamanda sonuna kadar giden, enteresan bir kadın. Sonra İtalya' ya döner. Orada, meşhur bir halk kahramanına aşık olur. Parasız kalır. Resim yaparak geçinir. Halk kahramanı sayesinde Papa' nın resmini yapmayı başarır. Bu arada Müşvik Selami adında siyasi politika okuyan ve kendi ponsiyoneri olan bir gençle evlenir. Karı koca biraz fazla alkole vururlar. Müşvik Selami' den sıkılır. Paris' e gider. Uzun yıllar Paris' te yaşar. 1939' da Amerika' dadır. Hayatının sonu Amerika' da gelir. Türkiye' de bir paşa kızıdır halbuki. Gözleri görmediği halde resim yapmayı sürdürür. Mihri, hep kalbinden gördüğü resimleri yapmıştır çünkü. Sonu, çok dramatik; Amerika' da ölür ve yoksullar mezarlığına gömülür."
Mihri Müşvik bu yaz, Adana, Mersin ve Bolu' ya konuk olacak. Önümüzdeki sezonsa Küçük Sahne' de Sadri Alışık Tiyatrosu' nun perdeleri, bu inanılmaz kadın ressam ve yeni oyunlar için açılmaya devam edecek...

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:05
Dinç Bilgin ( 1940) </B>
1940 yılında İzmir’de doğdu.Yeni Asır gazetesi sahibi Şevket Bilgin’in oğlu.İİTİA’de okudu.Mesleğe Yeni Asır gazetesinde başladı.1985 yılında İstanbul’da Sabah gazetesini yayınlamaya başladı.Foto Maç,Yeni Yüzyıl,Yeni Binyıl, Ateş, Takvim, Bugün gazeteleri ve Aktüel başta olmak üzere bir çok dergi yayınladı.ATV’yi kurdu.Özelleştirme çerçevesinde Etibank'ı aldı.İngilizce biliyor.Evli ve iki çocuk babası.İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Gazete Sahipleri Birliği üyesi.2000 yılı içinde ekonomik krize giren Sabah Grubu, bir ara Mehmet Emin Karamehmet tarafından satın alındı.Ancak satışın onaylanmaması üzerine Dinç Bilgin tekrar Sabah Grubu’nun başına geçti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Dinç Bilgin tutuklandı
Ayşegül Usta- Asım Göne- Taner Yener
Hürriyet 2 Nisan 2001

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen Etibank ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan, bankanın eski sahibi Dinç Bilgin çıkarıldığı DGM tarafından tutuklandı. Bilgin'in oğlu Önay Bilgin ve eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya savcılık sorgularının ardından serbest bırakılırken soruşturmayı yürüten Savcı Ercan Cengiz'in talebi doğrultusunda yedek hakimlik, Cavit Çağlar ve bankanın eski yöneticisi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarttı.
Soruşturmayı yürüten DGM Savcısı Ercan Cengizin talimatıyla geçen cuma gecesi gözaltına alınan Dinç Bilgin, oğlu Önay Bilgin ve cumartesi akşamı gözaltına alınan İsmail Hakkı Karakaya, Mali ube Müdürlüğü'ndeki işlemleri tamamlandıktan sonra dün sabah DGM'ye götürüldü. Önceki gün gözaltına alınan işadamı Cavit Çağlar'ın oğlu, bankanın eski yönetim kurulu üyesi Mustafa Çağlar'ın ise sorgusunun sürdüğü bildirildi.

KAÇIRILIRCASINA DGM'YE SOKULDU.

Camları koyu renk olan minibüsle sabah erken saatlerde Emniyet Müdürlüğünün garajından kaçırılırcasına çıkarılan Bilgin ve diğerlerini taşıyan minibüs basın mensuplarının görüntü almasına fırsat vermeden savcılık kapısına yaklaştırıldı. Basın mensupları bu bölgeye yaklaştırılmazken Dinç Bilgin, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya, minibüsten indirilerek binaya sokuldu.

Etibank'ın eski Yönetim Kurulu Başkanı Dinç Bilgin ile Yönetim Kurulu eski üyesi olan oğlu Önay Bilgin, eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya hemen savcılık katına çıkarıldı. Bu arada, İstanbul DGM'nin mahkemelerin bulunduğu bölümde yer alan ve giriş çıkışları bahçeden gerçekleştirilen Adli Tıp Kurumu İstanbul DGM Şube Müdürlüğü ise, `Havanın soğuk olduğu' gerekçesiyle geçici olarak savcılık bölümündeki müfettiş odasına taşındı. Dinç Bilgin, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya da, bu odaya getirilerek sağlık kontrolünden geçirildikten sonra savcılık tarafından sorguya alındı.

ÇAĞLAR KAZIK ATTI...

Dinç Bilginin Mali ubedeki ifadesinde Cavit Çağlar'ın kendisine 40 milyon dolarlık kazık attığını öne sürerek, ``Bankayı göreve getirdiğim müdürler idare eder. Ben banka işinden anlamam. Etibankın batmasında en büyük rolü ükrü Karahasanoğlu oynadı. Bana söyleneni yaparak off-shore hesapları açtım.'' dediği bildirildi.
Bankadan kredileri kendi şirketlerine aktardığını söylediği bildirilen Bilginin polisteki ifadesinde; ``Kredi limitleri talepleri karşılayamayınca off- shore hesaplarından para çekmek zorunda kaldık. Danışmanlarım ve müdürlerim bana bu yolu önerdi. Cavit Çağlar, İnterbank ve şirketleri için Etibanktan kredi talep etti. Bu isteğini yerine getirip 40 milyon dolar kredi verdik. Ancak geri ödenmedi. Bu batışımızı hızlandırdı.'' dediği iddia edildi.

ÇETE, ZİMMET, DOLANDIRICILIK.

Etibank'la ilgili soruşturmayı yürüten İstanbul DGM Savcısı Ercan Cengiz, bankanın eski sahibi Dinç Bilgin ile bankanın yönetim kurulu üyesi olan oğlu Önay Bilgin, eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya'nın sorgusunu yaklaşık 6 saatte tamamladı. Savcı Cengiz, Dinç Bilgin'i, Zimmet, Dolandırıcılık ve Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçlarından tutuklanması istemiyle Nöbetçi 6 No'lu DGM Yedek H'akimliği'ne gönderdi. Savcı Ercan Cengiz, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya'yı ise, mahkemeye sevklerine gerek görmeden serbest bıraktı. Savcı Ercan Cengiz, nöbetçi mahkemeden, Cavit Çağlar ve bankanın eski yöneticisi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarılmasını istedi.

''PARAVAN ŞİRKET KURMADIM''

Savcılık sorgusu saat 15.30da biten Dinç Bilgin'in ``Ben gazeteciyim. Bankacı değilim. Beni bankanın alınması konusunda Cavit Çağlar yönlendirdi. ükrü Karahasanoğlu, Cavit Çağların getirdiği bir genel müdürdür. Şükrü Karahasanoğlu ekibiyle bu tür şeylerin meydana gelmesine neden oldu. Paravan şirket kurmadım. Sadece kendi şirketlerime kredi kullandırdım. Basın setöründe rekabet etmek için bankadan kredi kullanmak zorundaydım.'' dediği bildirildi.

BİLGİN TUTUKLANDI, ÇAĞLARA GIYABİ TUTUKLAMA.

Savcı tarafından sevk edildiği Nöbetçi 6 No'lu DGM Yedek Hakimliği'nde yeniden sorgulanan Bilgin, burada yaklaşık 3 saat süren ifadesinin ardından Zimmet, Dolandırıcılık ve Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçlarından tutuklandı. DGM Yedek Hakimliği, aynı soruşturma kapsamında İnterbank'ın eski sahibi ve eski milletvekili Cavit Çağlar ile Etibank'ın eski yönetim kurulu üyesi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarttı.
Bilgin, işlemlerin tamamlanmasından sonra saat 18.50'de binadan çıkartıldı.
Güvenlik kuvvetlerinin oluşturduğu kordon altında DGM binasına yaklaştırılan gri renkli ve camları siyah olan minibüse bindirilen Bilgin, Kartal Özel Tip Cezaevi'ne götürüldü. Dinç Bilgin, basın mensuplarının yönelttiği soruları yanıtlamadı. Avukatı Önder Öztürel ise, gazetecilerin sorusu üzerine, tutuklamaya henüz itirazda bulunmadığını söyledi. Avukat Öztürel, ``Peki bulunacak mısınız'' şeklindeki soruya ise ``Yasal haklarımız neyse düşüneceğiz'' karşılığını verdi.
Babasının tutuklanıp cezaevine götürülmesinin ardından Önay Bilgin de DGM'nin arka bahçesine sokulan özel otomobili kapıya yanaştırılarak, DGM'den ayrıldı.

KARTAL ÖZEL TİP CEZAEVİ'NE KONULDU

Dinç Bilgin, işlemlerin tamamlanmasından sonra gri renkli ve camları siyah bir minibüs ile gönderildiği Kartal Özel Tip Cezaevi’ne saat 20.05’te ulaştı. Araç ile ana kapıdan giriş yapan Bilgin, cezaevine konuldu.

OĞUL ÇAĞLAR YARIN DGM'YE ÇIKARILACAK.

Etibanktan verilen usulsüz kredilerle ilgili olarak DGM Savcısının talimatı üzerine önceki gün gözaltına alınan Cavit Çağların oğlu, bankanın eski yönetim kurulu üyesi Mustafa Çağların Mali polisteki sorgusu ise dün de sürdü. Oğul Çağların sorgusunun bitmesi halinde yarın DGM Savcılığına çıkarılacağı bildirildi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı’nın Tanıklığıyla
Serkan Seymen
Metis Y. İstanbul 2001

Amiral Battı, 80'li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor.

Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah'ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı'nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen'in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992'de Cilalı İmaj devri adlı kitabında Sabah'ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı'nın 1995'te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor

Sevda_Rapcisi
25-09-07, 01:05
Ege Cansen </B>

Ankara’da doğan Kemal Ege CANSEN, liseyi İzmit Lisesi’nde, Üniversiteyi ise ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi İşletmecilik Bölümü’nde tamamladı. 1961’de şeref mezunu olarak tamamladığı üniversite eğitiminin ardından Arçelik’te işe başladı. Arçelik’ten aldığı bursla gittiği Amerika’da, Wharton School’dan MBA derecesi aldı.

Türk sanayiine yaptığı katkılardan ötürü, 1991 yılında ODTÜ’den takdir ödülü alan CANSEN; İş hayatında Arçelik’te Genel Müdür Muavinliği, Koç Holding’te Sanayii İşleri Koordinatörlüğü, Soyer Hafriyat’ta Müdürlük, Anadolu Endüstri Holding’te Murahhas Azalık gibi görevlerde bulundu.

1987-1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi master ve doktora öğrencilerine “İşletme Ekonomisi” dersleri veren Ege CANSEN, halen Yönetim Danışmanlığı yapıyor. 1983 yılında, Hürriyet Gazetesi’nde, “Oyunun Kuralı” başlıklı sütunda başladığı yazarlığa devam ediyor. Handan Hanımla evli olan Ege CANSEN, bir çocuk babasıdır.

MÜSİAD tarafından 2001 yılında düzenlenen Ekonomi Basını Ödülleri çerçevesinde Yılın Yazarı seçildi.

GÜNDEM YORUM GÜNDEM YORUM 16 MAYIS 2001


Eyvah! Para geliyor
Ege CANSEN
Hür 16 Mayıs 2001

ANLAŞILAN, uzun zamandır beklenen dış yardım artık gelecek. Gelecek paranın 15 milyar dolar dolayında olacağı ve belli bir zaman içinde, bölüm bölüm ülkeye gireceği söyleniyor. Şimdi, bu habere sevinelim mi, yoksa üzülelim mi? Yazının başlığına bakılırsa, paranın gelişine pek sevinmemek lazım. Halbuki, bu parayı dört gözle bekliyoruz. Gelsin de işler açılsın, halkımızın yüzü biraz gülsün istiyoruz. Nitekim ben de bundan önceki yazılarımda, böyle bir paranın sisteme şırınga edilmesinin, ekonomik canlanma için elzem olduğunu yazmıştım. Yine de aynı fikirdeyim.

Kasım ayından beri ülkeden epey para çıktı. Bu miktarın 10 milyar dolardan az olmadığı muhakkak. Ekonomi motoru adeta yağsız kaldı, dolayısıyla yatak sarması ve piston sıkışması yaşadık. Piyasalar kilitlendi. Bankalar zora girdi, reel sektör tözekledi, halk fakirleşti. Ekonominin çalışması için, sistemde belli miktarda para olması şart. Paranın yokluğu, sadece ‘‘mali’’ sektörde değil, ‘‘reel’’ kesimde de (yani tarım, sanayi, ticaret ve turizmde de) işlerin aksamasına sebep oluyor. Esasen, ekonomiyi ‘‘reel’’ ve ‘‘reel olmayan’’ diye iki ana kesime ayırmanın maksadı, sistemi bilimsel olarak incelemek içindir. Yoksa bu ayırım, bu iki ana kesim, ekonomi içinde birbirinden kopuk olarak çalışır anlamına gelmez. Hele hele, bu iki kesim arasında ‘‘çıkar ortaklığı’’ değil, ‘‘çıkar çatışması’’ vardır demek kesinlikle yanlıştır. Mali (reel olmayan) kesim olmadan, tarım, sanayi ve ticaret (yani reel kesim) işlemez. Hakeza, tarım, sanayi ve ticaret olmadan da mali kesimin (sadece devlete para satarak) katma değer yaratması mümkün değildir.
Gelecek olan para öncelikle iki işe yarayacaktır. Birincisi, devlet bütçesi takviye edilecek, böylelikle kamu bankalarının rehabilitasyonunun tüm yükü bütçeye (vergi veren halka) binmemiş olacaktır. İkincisi, özel bankacılık kesiminin ‘‘açık pozisyonlarının’’ finansman maliyetini düşürecek, en önemlisi dış borçlarının döndürülmesini kolaylaştırarak, mali kesimin hastaneden çıkmasını sağlayacaktır. Çünkü döviz girişi, dövizin fiyatını, artan enflasyona göre ucuzlatacaktır. İşte, benim ‘‘eyvah’’ dediğim yer burasıdır.

Bilindiği gibi, özel bankalarımızın yaşam sistemleri ‘‘düşük döviz fiyatı ile yüksek Hazine bonosu faizinden’’ ibaret basit bir güç kaynağına (sıcak para mekanizmasına) bağlıdır. Bu yüzden son 10 yıldır süsünden ve püsünden geçilmeyen özel bankalarımızın içi, aslında ‘‘fos’’tur. Nitekim, tek bir devalüasyonda, Deniz Gökçe'nin deyişiyle hepsi bir gecede ‘‘rahmetli’’ hale gelmiştir. Pek tabii, ekonominin tamamını (reel sektör dahil) kurtarmak için, bankacılık kesiminin sorunlarına çözüm geliştirmek şarttır. Benim korkum, bu çözümün yine ‘‘ucuz döviz-yüksek faiz’’ ilişkisinde aranmasıdır. Üretici firmaların koflaşmasına sebep olan bu döviz-faiz tezgáhı, ilk bakışta bankalarımızın derdine çare gibi durmaktadır. Ancak, yaşanan tecrübelerle anlaşılmıştır ki, bu tezgáh sonunda bankaların da mahvına sebep olmaktadır.

Bu aydan itibaren, IMF'den ve sair dış kaynaklardan gelen paralarla, çok kolay olarak bu tezgáh tekrar hayata geçirilebilir. Şimdi yaşanan sıkıntılar da kendiliğinden ortadan kalkar. Ama unutulmasın ki, kısa süre sonra daha beter bir kriz gelir. Dolayısıyla, ekonomimizi ‘‘sıcak para’’ tuzağına yine düşmekten kurtaracak tedbirlerin alınması, bu programın başarısı açısından olmasa da, Türkiye'nin başarısı açısından şarttır.

SON SÖZ: Ben sorunlarımla uğraşırım, Tanrı beni yanlış çözümlerden korusun.


YORUM YORUM YORUM

Kamu üniversiteleri batıyor, özel üniversiteler çıkıyor
Hürriyet 5 Haziren 2001
Ege CANSEN

ANLAŞILAN kamu üniversitelerinde görevli öğretim elemanları için bıçak kemiğe dayanmış ki, rektörler ortak eyleme geçme kararı aldılar. ODTÜ'de görevli bir profesör arkadaşım ayda 700 milyon lira ücret aldığını söyledi. Bu rakamı aşağı yukarı bilmeme rağmen, sanki ilk defa duyuyormuş gibi sarsıldım. Bu ücrete özel sektörde ancak düz memurlar çalışmakta. Bu ülkenin kişi başına milli geliri ne olursa olsun, üniversite profesörlerimizin bu kadar düşük ücret almasını izah etmeye imkán yoktur. Sadece eski Sovyetler Birliği'nin, bugünkü kaotik devletlerinde böyle komik ücretlere rastlanıyor. Orada da hiç olmazsa, kamuda çalışanlar arasında bir ücret ahengi var. Yani kamu görevlilerinin, askeriyle siviliyle, işçisiyle memuruyla ücretleri topyekûn düşük. Böylesi bir tutarsızlık mevcut değil.

* * *

Bir yandan kamu üniversiteleri ücret ödeyememe yüzünden sapır sapır dökülürken, diğer yandan pıtrak gibi süslü püslü özel üniversiteler açılıyor. Adına vakıf üniversitesi denilen bu kuruluşlar, öğretim üyesi ihtiyaçlarını, kamu üniversitelerinin ücret statüsü böyle olduğu için kolaylıkla karşılayabiliyorlar. Bu kaynak kuruyunca ne olacak merak ediyorum. Son olarak İstanbul Ticaret Odası'nın da bir üniversite kurmaya karar verdiğini duydum. Ben, hangi özel üniversitenin niçin kurulduğuna, parayı nereden bulup ne kazandığına henüz akıl erdirememişken, şimdi de ‘‘yarı kamu’’ kimliği olan ve üyelerinden kanun zoruyla para toplayan (bir nevi vergi alan) bir meslek odasının, üniversite kurması karşısında apışıp kaldım. İktisadi hiçbir mantığı olmayan bu yeni teşebbüsün, acaba hukuki bakımından gerçekleşmesi mümkün mü? Yoksa yine ‘‘vakıf’’ tabelası altında yeni bir hülle mi tertipleniyor? Büyüklerimiz ne demiş: ‘‘Hilede (hüllede) çare tükenmez, yalanda sınır yoktur.’’

* * *

Hazine'den beslenme alışkanlığı ile geçinip giden insanlar ve örgütleri, Derviş'in dayattığı değişime karşı tavır koyup ‘‘Hazine'nin yağlı böreğinden’’ daha büyük dilim koparmaya çalıştığı şu sıralarda, üniversitelerin de benzer bir söylemde ‘‘devlet baba, bana para ver’’ korosuna katılması, haklılıklarına gölge düşürecek kadar kötü vakte rastladı. Kritik soru şu: Türkiye, eğitime ve özellikle yüksek öğrenime, milli gelirden yeterince pay ayırıyor mu, ayırmıyor mu? Cevabım, ayırıyor. Kurulan özel vakıf üniversitelerin bütçelerine bakın, kamu üniversitelerinin sözde vakıflarına giren-çıkan paraya bakın, özel hocalara, liselere, ilköğrenim okullarına ve üniversite hazırlık kurslarına ödenen paralara bakın. Kıbrıs hariç yurtdışında okuyan otuz bin öğrenciye harcanan dövize bakın. Fethullah Hoca cemaatinin dünyanın dört bir yanında açtığı okullara bu ülkeden akan paralara bakın. Hatta daha önce kurulmuş, ama şimdi kapanmış veya kapanmamış İmam Hatip Okulları'nın ve pansiyonlu Kuran kurslarının inşa ve idame maliyetini tasavvur edin. Göreceksiniz ki, Türkiye milli gelirinden ‘‘eğitime’’ çok ama çok para ayırıyor.

Demek ki, ayda 700 milyona profesör çalıştıran veya çalıştıramayan üniversitelerin sorunu, Türkiye'de eğitime, milli gelirden yeterince kaynak ayrılmaması değil, bütçeden ayrılan paranın yetersiz kalması. İşte üniversitelerin, ‘‘bütçeden bize daha fazla pay ayırın’’ demeden önce bilincine varmaları gereken gerçek bu. Peki, çözüm nerede? Çözüm, halkın cebinden çıkan paranın üniversitelere akmasında. Kısaca üniversitelerin paralı hale gelmesinde. Eğer devlet, ‘‘okumaya layık ama imkánı kısıtlı’’ gençlere de yüksek öğrenim görme fırsatı vermek istiyorsa (ki vermelidir) onlara doğrudan burs verir. Üniversitelere para değil. Öğrenci de kendi yüksek öğreniminin devlete kaça mal olduğunu anlar. Üniversiteler de öğrenciden aldıkları paralarla hocalarına doğru dürüst maaş verir, hocalar da bilim adamı olur.

SON SÖZ: Bedavaya suyun kaynağı, çabuk kurur.

HAKKINDA YAZILANLAR

HAKKINDA YAZILANLAR
Doktor babası, hasta cildinde ovalar görmüştü
ERCAN KUMCU
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Sayfa komşum olmasının dışında, okurlarından biriyim. Diğer okurlarının ne yaptığını bilmiyorum, ama ben O'nu hep tersten okurum.


Gazetelerin ekonomi ile ilgilenmeye başladıkları bir dönemde ‘‘uzman yorumcu’’ olarak ilk o Hürriyet gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. Yaklaşık yirmi yıldır okuyucularına ekonomik doğruları anlatmaya çalışıyor. Günlük olayları değil, her olaya uyarlanabilecek temel ekonomik ilkeleri okuyucularına anlatıyor. Anlattığı ilkenin unutulmaması için de yazısının sonuna ‘‘son söz’’ ekliyor.

Ege Cansen'den söz ediyorum. Kendisi, gazetedeki sayfa komşum. Komşu olmanın dışında, en iyi okurlarından biri olduğumu sanıyorum. Diğer okurlarının ne yaptığını bilmiyorum, ama ben Ege Cansen'i hep tersten okurum. Onun yazdığı sayfayı açar açmaz yazısının önce son sözüne bakarım. Daha sonra başa dönüp okumaya başlarım.

Okuduğum her yazısı bana farklı bir bakış açısı sunar. İktisatçı olmam nedeniyle konuları bilsem de, birçok konuda aynı fikirde olsak da, onun konuyu işleyiş biçimi bana yeni bakış açıları kazandırır. Abartmıyorum. Ege Cansen yapısında yazarlar en fazla meslektaşlarına yararlı olurlar.

Gazetelerin ekonomi sayfalarını hazırlayanların da Ege Cansen'den çok yararlandıklarını biliyorum. Kimileri onunla konuşarak bir haberi nasıl işleyebileceklerini öğreniyorlar, kimileri de onun yazılarından esinlenerek ellerindeki haberin önemini daha iyi görüyorlar.

Muhasebe ilkelerini ve şirketlerin bilançolarını okumasını iyi bildiğini yazılarından çıkarmak o kadar zor değil. Zaten, bunları bilmeden ‘‘iyi iktisatçı’’ da olunamıyor. Bildiğini okurlarıyla cömertçe paylaşıyor. Bazı yazıları var ki, son sözünü alıp çalışma odanızın duvarına asmanız gerekiyor. Örneğin (aklımda kaldığı kadarıyla),

‘‘Mevduat sermaye değildir’’

‘‘Şirketlerinin batmasına izin vermeyen sistemin kendisi batmaya müstahaktır’’

‘‘Sen değişmezsen, ben değişmezsem, nasıl çıkar Derviş bu işin içinden’’

‘‘Bizim sorunumuzu, sen-ben değil, ancak biz çözeriz’’

gibi özdeyişleri benim için klasik olmuşlardır.

Ege Cansen'in her yazdığı ile aynı fikirde olduğumu da söyleyemem. Sayıları az da olsa, bazı konularda taban tabana zıt düşünüyoruz. Konunun ayrıntılarına yazıyı uzatmamak için girmiyorum. Fakat, fikir ayrılıklarımızın kökeninde onun mikro, benim de makro bakış açımızın yattığını düşünüyorum.

Dostlarından öğrendiğime göre, bir cilt doktoru olan babası mercekle hastasının cildine bakıp ‘‘dereler, dağlar, ovalar, nehirler görüyorum’’ dermiş. Olaylara bu kadar yakından bakmanın görünüşü ne kadar farklılaştırdığına yönelik olarak iyi bir örnek. Bazı konulardaki fikir ayrılıklarımızın nedeni de, galiba Ege Cansen'in gözünde derecesi benimkine göre daha yüksek olan bir merceğin olması.

O, ekonomi yazarları arasında çıtayı yükselten biri. Keşke, Türk basınında Ege Cansen gibi daha fazla ekonomi yazarı olsa...

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:18
Ahmet Mekin ( 1932) </B>
1932 yılında İstanbul’da doğdu. Mahşere Kadar adlı filmiyle sinemaya geçti
(1957). Bir süre tiyatro oyunculuğu yaptı. Oyuncu Şükran Sabuncu'yla evlendi.
Önemli filmleri: Aşktan da Üstün (Osman F. Seden), Kelebekler Çift Uçar (Tarık Dursun K.), Bir Türk'e Gönül Verdim (Halit Refiğ), Düğün (Lütfi Ö. Akad), Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf Yılmaz).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:18
Ali Kemal Asıliskender </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Sinema oyuncusu Asıliskender vefat etti...
Milliyet 22 Eylül 2007

Türk Sinemasının emektar oyuncularından ''Karga Kemal'' lakaplı Ali Kemal Asıliskender(67), Pankreas kanseri tedavisi gördüğü hastanede öldü.

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Pankreas kanseri teşhisiyle yaklaşık 3 ay önce Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan Asıliskender, sabah saatlerinde hayata gözlerini yumdu.

Türk sinemasında daha çok Karadenizli tiplemeleriyle tanınan ve bir çok sinema filmi ile dizide rol alan Asıliskender'in cenazesi, yarın Kadıköy Kuyubaşı Tuğlacıbaşı Camisi'nde öğleyin kılınacak cenaze namazının ardından Hekimbaşı Mezarlığı'na defnedilecek.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:18
Altan Erbulak ( 1929)- (1988) </B>

1929 yılında Erzurum’da doğdu.-1988 yılında öldü. Tiyatro ve sinema oyuncusu, karikatürcü.Güzel Sanatlar Akademisi'deki öğrenimini yarım bıraktı.İlk karikatürü 1946'da Markopaşa'da yayınlandı.Cocuk Haftası, Akbaba, Hafta, Karikatür,Vatan, Yeni Sabah, Tef, Hergün, Akşam, Milliyet, Fırt gibi gazete ve dergilerde karikatür çizen Erbulak, 'Kibar Hırsız' 'Cafer ile Hürmüz' adlı çizgi romalarıyla ünlendi. İlk kez 1955'te Cep Tiyatrosu'nda Bir Evlenme oyununda sahneye çıkan Erbulak, Dormen Tiyatrosu'nda ve Küçük Sahne'de de calıştı.Metin Serezli ile birlikte Kocamustafapaşa Çevre Tiyatrosu'nu kuran Erbulak, tiyatro ve sinema oyunculuğunun yanı sıra,skec yazarlığı ve şovmenlik de yaptı. Son Baskın, Bana Gönül Bağlama, Yaman Gazeteci, Fosforlu Oyuna Gelmez, Güzel Bir Gün İçin, Yeşil Kurbağalar, Bülbül Yuvası gibi filmlerde rol aldı. Erbulak, gazetecilik ve tiyatroculuk alanında çeşitli ödüller de kazandı.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:18
Arzum Onan </B>
31 Ekim 1973 yılında Ankara’da, Memur bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Ankara, Orta ve Liseyi İstanbul’da tamamladı. Endüstri Meslek Lisesi, Yapı Ressamlığı bölümünden mezun oldu. 1992 Yılında Gaye Sökmen Ajans da Mankenlik ve Modelliğe başladı. 1993 yılı Nisan’ında ‘Mıss Turkey’ yarışmasında ‘Türkiye Güzeli’, aynı yılın Temmuz ayında ‘Mıss Europe’ yarışmasında ‘Avrupa Güzeli’ seçildi. 1996 yılında Aktör Mehmet Aslantuğ’la evlendi. Önemli bir reklam kampanyasıyla üç yıl kamera karşısına geçti. 1997 yılında dört yıl sürecek yoğun tempolu bir Televizyon dizisi (Sıcak Saatler) için çalışmaya başladı. Bu tarihten itibaren, genellikle kamu yararına gerçekleştirilen özel defilelerde modellik yapmakta ‘Can’ adında bir oğlu var.







FİLM ve TV DRAMALARI


Yeni Bir Yıldız Film 1996
Sıcak Saatler Drama 1997-1998-1999-2000
Aşk ve Hüzün Drama 2000
Zeybek Ateşi Drama 2002

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:19
Aytaç Arman ( 1948) </B>
1948 yılında Adana’da doğdu. Bir derginin açtığı yarışmayla sinemaya geçti.
Son yıllarda oynadığı sosyal içerikli filmlerle dikkati çekti.

Önemli filmleri: Düşman (Zeki Ökten), Bedrana (Süreyya Duru), Biri ve
Diğerleri (Tunç Başaran), Av Zamanı (Erden Kıral), Gece Yolculuğu (Ömer
Kavur).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:19
Beklan Algan ( 1933) </B>
1933 yılında doğdu.Tiyatro ve sinema oyuncusu,yönetmen.ABD'de tiyatro eğitimi gördü.Yurda dönunce Sehir Tiyatrolari'nda yonetmen ve oyuncu olarak calıştı..1975'te Tepebasi Deneme Sahnesi'ni kurdu,sanat yönetmenliğini üstlendi.1980'de gorevine son verilince Almanya'ya gitti.Tiyatro alanında başta Ilhan İskender Armağanı (Oppenheimer Olayi ile) olmak üzere pek cok ödül kazandı.Oyunlar da yazan Algan,sinemaya Karanlıkta Uyuyanlar filmiyle girdi.İstanbul macerası ve Karanfilli Kadın diğer filmleridir

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:19
Bora Ayanoğlu ( 1946) </B>
1946 yılında istanbul'da doğdu.Babası tiyatro, sinema oyuncusu yönetmeni Sami Ayanoğlu, annesi tiyatro oyuncusu ve ilk kadın tiyatro sahibesi Şayeste Ayanoğlu'dur.Galatasaray lisesinde okuduktan sonra, 1963 yılında İst.Bel.şehir tiyatrosuna
stajer oyuncu olarak girdi. Otuzdan fazla oyunda rol aldı, oyun müziklerini yazdı. Aynı yıl sinema oyunculuğuna ve besteciliğe
başladı. Bir müddet sonra yorumculuğa da katarak, şarkılarını kendi seslendirmeye ve şarkılarının sözlerini kendisi yazmaya
basladı.

Bora Ayanoğlu'nun tanınmış şarkıları şunlardır:

Fabrika kızı , Yunus, Güller ve Dudaklar, Kırık Aynalar, O yaz, Gurur duyarım, Aklım sende, Canım seni istiyor (1993 altın
güvercin yarışması 4 dalda birincisi) , Reddediyorum, Rose-Marie , kaset, CD, LP olmuş bestesi bulunmaktadır. Bir çok müzikale
imza atan Bora Ayanoğlu'nun " Çiçekli saksı sokağı "adlı bir müzikali vardır. 80 film müziğine imza atmış, oyuncu olarak 25
filmde oynamış, halen İst.Bel.Şehir Tiyatrolarında halen oyun müziği yazarı olarak görev yapmaktadır

1973 doğumlu Sami Bolkan Ayanoğlu adında bir oğlu vardır.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:19
Cahide Sonku ( 1919) </B>
1919 yılında Yemen’de doğdu, 1981 yılında İstanbul’da öldü. Bir süre tiyatro
oyunculuğu yaptı. Söz Bir Allah Bir'le sinemaya geçti (1933). Daha sonra kendi
adına Sonku Film şirketini kurdu (1950). Fedâkar Ana filmiyle yönetmenliği
denedi. Oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı.

Önemli filmleri: Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul),
Vatan ve Namık Kemal (Sami Ayanoğlu), Beklenen Şarkı (Orhon M. Arıburnu), İlk
ve Son (Atıf Yılmaz)

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:20
Chirstopher Lambert ( 29.03.1957) </B>
Chirstopher Guy Denis Lambert,29 Mart 1957 yılında New Yok'da doğdu.Farklı tarzdaki filmde rol alan Chirstopher Lambert, macera, komedi, drama,d estan, bilimkurgu,melodram,fantastik türü filmlerde oynayan dünyadaki tek aktör.

Chirstopher Lambert, hapishanede bir hücrede geçen "İntikam", Japon mafyasından kaçan işadamı "Avcı", satranç şampiyonu "Şovalye", modern prens "Artella", yıldırım tanrısı "Mortal Kombat"gibi birbirinden çok farklı karakterleri başarı ile canlandırdı.

Amerika Birleşik Devletlerinde doğan Chirstopher Lambert, meslek hayatına büyüdüğü İsviçrede başladı.Chirstopher Lambert ,2 yıl Conservatoire in Paris'e devam etti ve küçük rollerde oynadı.1982 yılında Hugh Hudson, Chirstopher Lambert'i yüzlerce oyuncu arasından uluslararsı şöhrete taşıyan Tarzan olarak seçti.

Chirstopher Lambert,Trazan filminden sonra "Subway","Highlander", "Greystoke: Lord of the Apes", "Paroles et Musique "gibi, kariyerinin önemli filmlerine imza attı.

Chirstopher Lambert, profesyonel,sakin ve kendini kariyerine adayan bir aktör.Macera filmleri "Deux Doigts sur la Gachette" ve "Tashunga"dan komedi filmleri "Hercule et Sherlock" ve "Artella" e, destan filmi "Knigts Moves" dan bilim kurgu filmleri "Fortress" ve "Mortal Kombat"a kadar oynadığı tüm roller kariyerinin önemli yapı taşlarını oluşturdu.

"Tüm bu farklı rollerde oynamayı seviyorum.Gerçek hayatta yapamayacağım şeyleri oynadığın rollerle gerçekleştiriyorum.Bu da fazla destansı filmde oynadığımı açıklıyor.Bu tür roller beni gerçek hayattan soyutlayarak başka dünyalara götürüyor" diyen aktör, tek bir karakterle bütünleşmek istemediğini söylüyor.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:20
Cüneyt Arkın ( 1937) </B>

1937 yılında Eskişehir’de doğdu. Sinemaya bir derginin (Artist) açtığı yarışma
sonucunda girdi (1964). Karate filmlerinin, polisiye ve tarihsel filmleri en
tutulan oyuncusu oldu. Bir ara Şahin adlı filmle de yönetmenliği denedi (1976).

Önemli filmleri: Gurbet Kuşları (Halit Refiğ), Yaralı Kurt (Lütfi Ö. Akad),
Maden (Yavuz Özkan), Cemil (Melih Gülgen).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:20
Demet Akbağ </B>

Belediye Konservatuarı Tiyatro Bölümünü bitirdi. 1983 yılında Gönül Ülkü-Gazanfer Özcan Tiyatrosu' nda profesyonel oldu. Sırasıyla Kent Oyuncuları, Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları, Devekuşu Kabare, Dormen Tiyatrosu ve Ortaoyuncular gibi özel tiyatro topluluklarında, 1987 yılından başlayarak da çeşitli TV programlarında çalıştı.

Aynı yıl Magazin Gazetecileri Derneği tarafından yılın televizyon yıldızı seçildi. 1993 yılında Antalya Film Festivali'nde, " Tersine Dünya " adlı filmindeki rolüyle Altın Portakal Ödülü'nü aldı. 1995 yılında İsmail Dümbüllü, 1996, 1997, 1998 ve 2000'de Altın
Kelebek, Yılın Komedi Sanatçısı ve 1996, 1997 yıllarında da Magazin Gazetecileri Derneği Komedi Sanatçısı ödüllerini aldı. Kuruluşundan ( 1995 ) bu yana " BKM Oyuncuları "ndaki oyunculuk görevini sürdürmektedir.

Sanatçı, Zeki Ökten' in " Davacı " ve Ersin Pertan' ın " Tersine Dünya " filmlerinde rol aldıktan sonra, son olarak Yılmaz Erdoğan' ın " Vizontele " isimli filminde rol almıştır.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:20
Ediz Hun ( 1940) </B>
1940 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemaya bir derginin (Ses) açtığı yarışmayla girdi (1963). Genç Kızlar adlı filmle sinemaya girdi. 18 Nisan 1999 Genel Seçimlerinde Anavatan Partisi'nden İstanbul milletvekili seçildi.

Önemli filmleri: Ankara Ekspresi (Muzaffer Aslan), Güllü Geliyor Güllü (Atıf Yılmaz).


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 18 MAYIS 2001

9 milletvekili türbanın üniversitede serbest olması için yasa teklifi verdi
Milliyet 18 Mayıs 2001

MHP, FP, ANAP ve DYP’li dokuz milletvekili, yükseköğretim kurumlarında kılık - kıyafetin serbest olmasını öngören yasa teklifini, TBMM Başkanlığı’na sundu. ANAP’tan Bursa Milletvekili Ertuğrul Yalçınbayır, Denizli Milletvekili Beyhan Aslan, İstanbul milletvekilleri Ediz Hun ve Yılmaz Karakoyunlu, Diyarbakır Milletvekili Abdülbaki Erdoğmuş, MHP’den İstanbul Milletvekili Bozkurt Yaşar Öztürk, DYP’den Van Milletvekili Hüseyin Çelik, FP’den Manisa Milletvekili Bülent Arınç ile Konya Milletvekili Lütfi Yalman tarafından imzalanan teklif, 2547 Yükseköğretim Kanunu’nda değişiklik öngörüyor. Yasa teklifinde, "Yükseköğrenim kurumlarında kılık - kıyafet serbesttir. Kılık - kıyafetten dolayı kimsenin eğitim ve öğretim hakkı engellenemez" görüşüne yer veriliyor. Yasa teklifinde ayrıca, kılık - kıyafet nedeniyle yükseköğrenim öğrencilerine verilen disiplin cezalarının bütün sonuçlarıyla ortadan kaldırılması hükme bağlanıyor.

Aldıkları disiplin cezaları sebebiyle öğrenimlerini süresinde tamamlayamama durumunda olan yükseköğrenim öğrencileri için de, öğrenim sürelerine üç yıl ilave edilmesi öngörülüyor.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:21
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/418.jpg
Erdal Özyağcılar ( 1948) </B>
1948 yılında Bursa’da doğdu. Sinemaya Ölüm Tarlası adlı filmle girdi (1967).
Televizyon dizilerinde oynadı.

Önemli filmleri: Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen), Yılanların Öcü, On Kadın (Şerif
Gören).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:21
Fatma Girik ( 1942) </B>

1942 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre küçük rollerde oynadıktan sonra ilk
olarak Leke adlı filmle başrole çıktı (1958). Şişli Belediye Başkanlığı yaptı.

Önemli filmleri: Keşanlı Ali Destanı (Atıf Yılmaz), Acı (yılmaz Güney), Dağdan
İnme, İntikam Meleği-Hamlet (Metin Erksan), Kaçak (Memduh Ün), Yılanların Öcü
(Şerif Gören), Gönül Dostları (Memduh Ün-TV)

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:21
Füsun Demirel ( 1958) </B>
Doğum Tarihi 1958
Boy 160
Kilo 67
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İtalyanca,İngilizce,Almanca

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Bir Yudum Sevgi (Atıf Yılmaz)
Ahh Belinda (Atıf Yılmaz)
Asiye Nasıl Kurtulur (Atıf Yılmaz)
Berdel (Atıf Yılmaz)
Züğürt Ağa (Nesli Çölgeçen)
Biri ve Diğerleri (Tunç Başaran)
Uçurtmayı Vurmasınlar (Tunç Başaran)
Gömlek (Bilge Olgaç)
Mem u Zin (Ümit Elçi)
Böcek (Ümit Elçi)
Ay Vakti (Mahinur Ergun)
Boynu Bükük Küheylan (Erdoğan Tokatlı)
Kiracı (Orhan Aksoy)
Yara (Yılmaz Aslan)
Camdan Kalp (Fehmi Yaşar)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Belkıs Hanımın Konağı (Erdoğan Tokatlı)
Şans Blokları (Mahinur Ergun-Ali Taygun)
Artist Palas (Mahinur Ergun-Ali Taygun)
Şaşı Felek Çıkmazı (Mahinur Ergun)
Şehnaz Tango
Sıdıka (Mahinur Ergun)

Yabancı Ortak Yapımlar
Vatan Yolu (Almanya)
Avrupa Geceleri / Belgesel Drama (İtalya)
Hollywood Kaçakları (İsveç-Türkiye)
Yara (Almanya-Türkiye)
Beyhan'ın Düğünü (Ayşe Polat) Almanya
Babamı Hırsızlar Çaldı (Esen Işık) İsviçre

Özgeçmiş
Ankara doğumlu. 1976''da Perugia Dil Üniversitesi, 1977-1980 Roma Dramatik Sanatlar Akademisinde öğrenim gördü. 1980-82''de Almanya Berlin Kollektiv Theater''da Vasıf Öngören''le profosyonel oldu. Dostlar, Devekuşu, Dormen tiyatrolarında çalıştı. 1984 yılında sinemaya başladı. Sinema oyunculuğunun yanısıra İtalyancadan oyun çevirileri yaptı. İtalyan yazarlar Dario Fo ve Franca Rame''nin 25 oyununu dilimize kazandırdı. Bir ajans kurarak, yazarların Türkiye temsilciliğini aldı ve tiyatro oyunlarını kitap halinde yayınladığı bir yayınevi kurdu. 1996''da bir dönem ÇASOD Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini üstlendi.


Ödüller
1986 Antalya Altın Portakal 1990 SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) 1992 Adana Altın Koza 1994 Adana Altın Koza 1994 Ankara Film Festivali 1996 SİYAD
xxxxxxxxxx

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:21
Gülay Pınarbaşı ( 1969) </B>
1969’da Karaman’da doğdu. İlk ve orta dereceli eğitimini Konya’da tamamladıktan sonra, Ankara Gazi Yüksek Hemşirelik okulunu kazandı.

1989 yılında mankenliğe başlayıp, bir yıl sonra, 1990’da, “Miss Globe Türkiye Güzeli” seçildi. Bundan sonraki dönemde birçok televizyon dizisinde ve filmde rol aldı. “Ölümsüz Diriliş” ve “Kelebekler Sonsuza Uçar” gibi dini ağırlıklı filmlerde başrol oynadı. 1991-1993 yılları arasında Aktüel Kreasyon isimli dergide Moda Editörlüğü ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yaptı.
1993 yılının Nisan ayında İslami yaşam tarzını seçip, Allah’ın emirleri ve Peygamber Efendimiz’in sünneti doğrultusunda hayatını sürdürme kararını aldı ve mankenliği bir daha dönmemek üzere bıraktı.

1993 yılında Vakit gazetesine köşe yazıları hazırlamaya başladı. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılı ortamdan kurtulmasının, siyasi olarak Refah Partisi saflarında mümkün olabileceğine inandığından, 1994 Şubat’ında RP’ye katıldı. Bu katılım, yurt çapında büyük yankı uyandırdı ve birçok kişinin Refah Partisi gerçeğini bir defa daha düşünmesini, incelemesini de beraberinde getirdi.
Çalışmalarını halen sürdürmekte olan Pınarbaşı’nın Milli Gazete’de ve Mektup, Genç Birikim, Anadolu Gençlik gibi dergilerde düzenli olarak makaleleri yayınlanmaktadır.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:22
Hakan Balamir ( 1946) </B>
1946 yılında İstanbul’da doğdu. Bin Aşk Bin Ölüm adlı filmle sinemaya geçti
(1972). Son yıllarda kendi adına Hakan Film şirketini kurup yapımcılığa
başladı.

Önemli filmleri: Yunus Emre (Özdemir Birsel), Kara Çarşaflı Gelin (Süreyya
Duru), 14 Numara (Sinan Çetin), Dilan (Erden Kıral), rumuz Goncagül (İrfan
Tözüm).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:22
Halit Akçatepe ( 1938) </B>
Doğum Tarihi 1938
Boy 166
Kilo 70
Göz Rengi Ela
Yabancı Dil Fransızca (iyi), İngilizce (orta).

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Nasreddin Hoca Düğünde
Günahsızlar
Dertli Pınar
Köprüaltı Çocukları
Bir Dağ Masalı
Hababam Sınıfı
Süt Kardeşler
Köyden İndim Şehire
(Faruk Kenç-Turgut Demirağ-Ertem Eğilmez)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Kaygısızlar
Şaban Askerde
Konu Komşu
Bizimkiler
(Oğuz Yalçın-Halit Akçatepe
Ertuğrul Solakoğlu-Yalçın Yelence)

Özgeçmiş
Üsküdar''da doğdu. 1943 yılında sinemaya başladı. 1945 yılında tiyatroya başladı. 1957''de Saint-Benoit''yı bitirdi.
Xxxxx

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:22
Hasan Nail Canat </B>
1944 yılında Kayseri'de doğdu. İlk ve orta öğrenim'ini Kayseri'de yaptı. Mahalli gazetelerde yazı ve şiirler yayımlayıp ilk şiir kitabını çıkardıktan sonra tiyatro çalışmalarına yöneldi. Kurduğu tiyatrolarla Anadolu'yu dolaştı. Hilal Tiyatrosu'nu kurup kendi yazdığı Moskof Sehbası (1969), Dilsiz Şeytan (1982) ve Günahkar Baba (1974) oyunlarını yönetti, kendisi de bu oyunlarda oyuncu olarak görev aldı.

1980'den sonra bir yandan da romanlar yazdı. Önce Geceoyuncuları Topluluğu'nu kurdu. Sonra bu topluluktan ayrılan Ulvi Alacakaptan ile Birlik Sanat'ın kurucuları arasında yer aldı. Bazı film ve dizi filimlerde rol aldı.

ESERLERİ
Oyun:
Moskof Sehbası, Günahkar Baba, Dilsiz Şeytan…

Roman:
Bir Küçük Osmancık Vardı, Nur Dağındaki Çocuk, Yaralı Serçe, Günahkar Baba, Yasemin, Bir Avuç Ateş.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:23
Hülya Koçyiğit ( 1947) </B>
1947 yılında İstanbul’da doğdu. Sinemaya bir derginin (ses) açtığı yarışma
sonucunda girdi (1963). Türk sinemasının önemli "üç kadın yıldız"ın dan
biridir.

Önemli filmleri: Susuz Yaz (Metin Erksan), Gökçe Çiçek, Düğün, Gelin, Diyet
(Lütfi Ö. Akad), Derman, Firar (Şerif Gören).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:23
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/443.jpg
İlyas Salman ( 1954) </B>
1954 yılında Malatya’da doğdu. Uzun yıllar tiyatro oyunculuğu yaptı.

Önemli filmleri: Talihli Amele (Atıf Yılmaz), Çirkinlerde Sever, Çiçek Abbas
(Sinan Çetin), Arabam-Fikrimin İncegülü (Tunç Okan).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:23
Jülide Kural ( 1965) </B>
Doğum Tarihi 1965
Boy 162
Kilo 51
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce,Almanca


Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Camdan Kalp (Fehmi Yaşar)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Saygılar Bizden (Zeki Ökten)
Süper Baba (Osman Sınav)
Yalnızlar (Tuncer Baytok)

Özgeçmiş
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü ve İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü mezunu. AST, Dostlar, Kenterler ve Tiyatro Stüdyosunda oyunculuk yaptı. 1997-2000 yılları arasında yaşamını Berlin''''de sürdürdü.

Özel Beceriler
Dans, yüzmek, şarkı söylemek

Ödüller
1990-91 En iyi Yardımcı Kadın Oyuncu. 1992-93 En İyi Oyuncu. 1996 En İyi Kadın Oyuncu. Ayrıca çeşitli basın kuruluşlarından oyunculuk ödülleri.
Xxxxxxxxx

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:23
Kazım Kartal ( 1936) </B>
Doğum Tarihi 1936
Boy 185
Kilo 85
Göz Rengi Ela

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Sirvan
Osmancık
Çöl Kartalı
Kızılırmak Karakoyun

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Osmancık (Yücel Çakmaklı)
Üvey Baba (Naci Çelik)
Fırat (İbrahim Tatlıses)
Tetikçi Kemal (İbrahim Tatlıses)

Özgeçmiş
1964''de Hancının Kızı filmiyle sinemaya başladı. 250''nin üstünde filmlerde rol aldı. Film ve dizi çalışmaları devam ediyor.
Xxxxxxxxx

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2017.jpg
Levent İnanır ( 1962) </B>
Doğum Tarihi 1962
Boy 176
Kilo 82
Göz Rengi Ela
Yabancı Dil İngilizce (Orta)

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Ah Gardaşım (Kadir İnanır)
Eskici ve Oğulları (Şahin Gök)
Sürü (Zeki Ökten)
Drejan (Şahin Gök)
Arabacı ( Tülay Eratalay )
Balkan Balkan (Gyula Maar)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
İlişkiler (Avni Kütükoğlu)
Savcı (Kadir İnanır)
Acı Günler (Oğuz Yalçın)
Fırat (İbrahim Tatlıses)

Yabancı Ortak Yapımlar
Balkan Balkan (Gyula Maar)

Özgeçmiş
Sinemaya 1973''de çocuk yıldız olarak başladı. Yaklaşık 7-8 filmde starların çocukluğunu oynadı. TRT''ye çocuk filmleri yaptı. İlk belirgin Levent İnanır filmi "Sürü". Daha sonra yaklaşık on sinema, bir o kadar TV filmi ve 7 adet dizide başrol oynadı.

Özel Beceriler
Yaklaşık tüm sporlar, tüm kara ve deniz araçlarını kullanmak, ata binmek

Ödüller
Ankara Film Festivali En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülü (Ah Gardaşım)

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:24
Madam Kalitea </B>
Türk sinemasının ilk kadın oyuncusu, aynı zamanda ilk 'vampı'. 1919 yılında Ahmet Fehmi'nin Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan "Mürebbiye" yi uyarladığı filmde, Türk kökenli oyuncuların o yıllarda tiyatro ve sinemada gözükme imkansızlığı sebebiyle bir yabancı aranmış ve Rum kökenli Madam Kalitea bulunmuştur. İşveli Fransız mürebbiyesi rolünde başarılı olan sanatçı, filmin işgal kuvvetlerince sansür edilmesine ve Anadolu'ya yollanmasının engellenmesine neden olmuştu. Arkadan gelen ve birkaç yıl için sinemada gözüküp kaybolan Matmazel Blanche, Rana Dilberyan, Eliza Binemeciyan, Anna Mariyeviç, Roza Felekyan, Liana Konsole, Madam sarmatov, Helena Artinova gibi oyunculara da kapı açmıştı.

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:25
Menderes Samancılar ( 1954) </B>
Doğum Tarihi 1954
Boy 179
Kilo 68
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce (az)

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Kara Çarşaflı Gelin (Süreyya Duru)
Sis (Zülfü Livaneli)
Zıkkımın Kökü ( Memduh Ün )
Dönersen Islık Çal (Orhan Oğuz)
Soğuk Geceler (Kadir Sözen)
Bereketli Topraklar Üzerinde (Erden Kıral)
Derdim Dünyadan Büyük (Şerif Gören)
72. Koğuş (Erdoğan Tokatlı)
Fatma Gülün Suçu Ne (Süreyya Duru)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Aysarının Zilleri (Şahin Gök)
Cahide (Ziya Öztan)
İlişkiler (Ayhan Önal)

Yabancı Ortak Yapımlar
Sevgi Zamanı (Mohsen Mahkmelmaf ... İran)
Herşeyden Sonra (Claude Lelouch)
Kış Çiçeği (Kadir Sözen ... Almanya)

Özgeçmiş
1954 yılında Adana''''da doğdu. 1974 yılında bir gazetenin açtığı fotoroman kralı yarışmasında birinci oldu. İki yılda yirminin üzerinde fotoromanda başrol oynadı. 1975 yılında, yönetmenliğini Yılmaz Duru''''nun yaptığı "İnce Memed Vuruldu" filmiyle sinemaya adım attı. 1998 yılına kadar, dördü başrol olmak üzere yaklaşık seksen filmde çeşitli roller oynadı. Son olarak 1997''''de, Fransız yönetmen Claude Lelouche''''un çektiği "Herşeyden Sonra" adlı filmde rol aldı.

Özel Beceriler
Ata binmek, otomobil, kamyon, Motorsiklet kullanmak, türkü söylemek

Ödüller
1989 Antalya Film Festivali ... En İyi Erkek Oyuncu (Sis). 1993 Adana Altın Koza ... En İyi Erkek Oyuncu (Zıkkımın Kökü), ve Siyad (En iyi yardımcı oyuncu) 1996 Orhan Murat Arıburnu Ödülleri ... En İyi Erkek Oyuncu. Sinema Yazarları Derneği ... En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu. Barış Radyo ... En İyi Erkek Oyuncu. ÇASOD ... En İyi Erkek Oyuncu
xxxxxxx

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:25
Muhterem Nur ( 1930) </B>
sinema-oyuncu
1930 yılında Manastır (Yugoslavya)’da doğdu. Sinemaya figüran olarak girdi
(1951). Ezilen kadın tipiyle, özelliklede halkın tuttuğu bir oyuncu oldu.
Önemli filmleri: Üç Arkadaş, Ateşten Damla (Memduh Ün), Kara Gün (Bilge
Olgaç).

Sevda_Rapcisi
27-09-07, 01:25
Müjde Ar ( 1954) </B>
1954 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre tiyatro oyunculuğu ve mankenlik yaptı. İlk kez TV için çekilen Aşk-ı Memnu adlı dizide oynadı (1974). Ve
Babacan adlı filmle de sinemaya geçti (1975). Daha sonraları özellikle de kadın sorunlarını işleyen filmlerde oynayarak dikkati çekti.

Önemli filmleri: Ah Güzel İstanbul (Ömer Kavur), Adı Vasfiye (Atıf Yılmaz), Asılacak Kadın (Başar Sabuncu), Aaahh Belinda (Atıf Yılmaz), Afife Jale (Şahin Kaygun).

* Tiyatrocu ve söz yazarı Aysel Gürel ile Tercüman Gazetesi muhabirlerinden Vedat Akın'ın kızı. Annesiyle babası bebekliklerinde ayrılırlar.
* Şarkıcı Mehtap Ar'ın ablası.
Mehtap Ar'ın Söz adlı bir çocuğu var. Çocuğun babası Ankaralı Uğur (???) isimli bir işadamı.
* Müjde Ar ilk evliliğini sinema oyuncusu Samim Değer'le yaptı. Sonra yönetmen Ertem Eğilmez'le birlikte yaşadı. Ertem Eğilmez ölünce boşlukta kalır:
"Ama ben inanılmaz bir şekilde erkeksizlik çekiyorum. Elim erkek eline değmemecesine.... Sizin anlayacağınız, bir yıl boyunca tam anlamıyla abaza kaldım. Ve insanların bir gecelik maceradan bile nasıl korktuklarını gördüm. Müthiş bir şey! Sonunda Allah, Sezen'den razı olsun ki bana Atilla'yı tanıştırdı."
* Atilla Özdemiroğlu ile uzun süreli birliktelikleri de 1995 yılında bozuldu..
* Atilla Özdemiroğlu, sinema oyuncusu Yaprak Özdemiroğlu'nun babası, Kamuran Akkor ve Lale Mansur'un eski kocası bestecidir.
* Müjde Ar'ın babası Vedat Akın'ın gayr-ı meşru bir çocuğu var.
* Aysel Gürel ayak takımı tiyatroculuğundan sonra ahir ömründe söz yazarlığında zirveye ulaşmıştır.
* Müjde Ar CHP'li Ercan Karakaş ile birliktelik yaşıyor.

Sevda_Rapcisi
28-09-07, 00:49
Abdullah Kiğılı </B>
İşadamı. Meşhur Kiğılı Mağazası, Fenerbahçe eski yöneticisi ve Futbol Federasyonu eski Başkanı Abdullah Kiğılı'nın sahibi olduğu bir hazırgiyim markası. Anlaşılacağı üzre soyadlarını marka ismi yapmışlar. Aile köken olarak Bingöl'ün Kiğı ilçesinden göçme olduğu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.

Sevda_Rapcisi
28-09-07, 00:49
Abuzer Uğurlu ( 1943) </B>
1943 yılında Malatya'da doğdu. 1966-1973 yılları arasında Türkiye'ye 27 milyon adet mermi ve 70 bin civarında silah sokulması ile ilgili olarak yargılandı ama delil yetersizliğinden beraat etti [Uğur Mumcu, Silah Kaçakçılığı ve Terör, s.70-77]. Uğurlu kısa bir süre sonra Bulgaristan'a yerleşecek ve kaçakçılık işlerini bu ülkede yürütecekti. 1974 yılında çıkan af yasasıyla bir kısım suçları affedildi. 1974-1979 yılları arasında "Yıldırım" kod adı le MİT için çalıştı [Mehmet Eymür, ATİN]. Bu arada İnterpol tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçu ile aranıyordu [D.Yurdakul, C. Erdinç, ÇETE'LE, s289]. Uğurlu'nun ismi 1979 yılında şüpheli bir intihar ile ölen kaçakçı İbrahim Telemen'in iddialarında geçiyordu. Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi öldürülmeden önce kaçakçılık konuları ile ilgili yazılar yazıyor ve Uğurlu'dan bahsediyordu.

1978 yılında hükümet kuran CHP'nin MHP'li Gün Sazak'ın yerine Gümrük ve Tekel Bakanı yaptığı Tuncay Mataracı'nın, Uğurlu'dan rüşvet aldığı ve Onun istediği kişileri Gümrük Müdürü yaptığı 12 Eylül sonrası ortaya çıktı [F. Ünlü, Susurluk Gümrüğü, s.77]. Bu arada Milliyet gazetesini satın almak isteyen Kemal Derinkök'ün, Uğurlu ile yakın ilişikisi vardı. İpekçi suikastının tetikçisi olarak idama mahkum edilen Mehmet Ali Ağca, cinayetten önce Uğurlu'dan yardım gördüğünü söyleyecekti. Uğurlu 1984'de MİT ve EMniyet'in beraber yürüttüğü Babalar Operasyonu sırasında tutuklandı. 1987 yılında tekrar tutuklanan ve 1988'de tahliye edlen Uğurlu hakkında 10 Temmuz 1991'de İstanbul DGM'de 36 yıl hapis istem ile bir dava açıldı. 20 Ekim 1999'da İstanbul'da yakalandı [F.Ünlü, Susurluk Gümrüğü,s.89].

Abuzer’in en esrarengiz yılları
Faruk Mercan
Aksiyon 4 ağustos 2001 Sayı 348


Kaçakçılık dünyasının en ünlü ismi olarak kabul edilen Abuzer Uğurlu, Sofya'dan kendisine gönderilen 7 kilo kokainin 31 Temmuz 1995 günü sınırda yakalanması üzerine 8 Ağustos 1995 tarihli polis ifadesinde hayat hikayesini böyle anlatıyor.
"Ben 1943 yılında Malatya'nın Pötürge kazasına bağlı Sinan köyünde dünyaya gelmişim. 1951 yılında İstanbul'a geldim. İstanbul'da Çemberlitaş muhitine yerleştik. İlkokul tahsilimi Mahmutpaşa ilkokulunda bitirdim. Ortaokulu Kadıköy ortaokulunda tamamladım. Mahmutpaşa'da işportacılık işleriyle uğraştım, 1964 yılında askere gittim. Askerlik hizmetimi Ankara ili
Tandoğan mevkiinde bulunan inzibat merkezinde tamamladım. 1966 yılında İstanbul'a geri geldim. Hırdavat üzerine dükkan açtım, bu yeni dükkanım Mahmutpaşa'da idi. Çeşitli işler yaptım, en son 1968 yılı içerisinde kuru kahve dükkanı açmıştım. O tarihte
kaçak olarak getirilen 200 kilo civarında kahvem polis tarafından ele geçirildi. Fatura olmadığı için, hakkımda herhangi bir işlem yapılmaması için Bulgaristan'ın Sofya şehrinden Almanya'nın Münih şehrine kaçtım. 1968 yılından 1974 tarihine kadar
Münih'te ve Sofya'da kaçak olarak dolaştım. Kaçak olmamın nedeni, İstanbul'da Mahmutpaşa semtinde kaçak
yoldan dükkanımda polis tarafından ele geçirilen kahveden dolayıdır. Olayla ilgili İstanbul Cumhuriyet
Savcılığı tarafından arandığımı biliyordum. 1974 yılı içerisinde çıkarılan af yasasından yararlandığım için
dava düştü. 1974 yılında çıkarılan af yasasından sonra Türkiye'ye geldim. 1974 yılından 1980 yılına kadar
Kadıköy Çiftehavuzlar Bağdat caddesi no:242 sayılı yerde Batı Dilleri Lisan Okulu ismi altında işyeri çalıştırıyordum. Daha doğrusu lisan kursu verdiriyordum. 1980 yılında 12 Eylül ihtilali oldu. 12 Eylül'de gözaltına alındım, Selimiye kışlasına gittim.
Gözaltına alınma nedenim, 1980 öncesi elektronik eşya kaçakçılığı yaptığımdan dolayı Ankara Sıkıyönetim
Komutanlığı 4 nolu Askeri Mahkemesi'nde yargılandım. 15 yıl hapis cezası aldım, 2 yıl da Yüce Divan'da yargılandım. (Gümrük ve Tekel eski Bakanı Tuncay Mataracı'ya rüşvet davası). Toplam olarak 17 yıl hapis cezası aldım. Bu cezamın tam yedi yılını cezaevinde yattım. 1988 başlarında Tekirdağ cezaevinden tahliye edildim. İstanbul'a geldim, Kadıköy Kızıltoprak'ta
1993 yılı içerisinde Volga Dış Ticaret Limited şirketi adı altında konteyner işini kurdum, halen çalıştırıyorum."

İstanbul piyasasını iyi tanırım

Kaçakçılık dünyasının en ünlü ismi olarak kabul edilen Abuzer Uğurlu, Sofya'dan kendisine gönderilen 7 kilo kokainin 31 Temmuz 1995 günü sınırda yakalanması üzerine 8 Ağustos 1995 tarihli polis ifadesinde hayat hikayesini böyle anlatıyor.
Mesleğini "Nakliyeci" olarak gösteren Uğurlu, Sofya'da araba alım satımı işiyle uğraştığını belirtiyor. Bildiği diller sorusuna da, İngilizce ve Bulgarca cevabını veren Uğurlu, "Ben uyuşturucu aleminde organizatör bir adamım" demesine karşılık isminin
karıştığı büyük uyuşturucu olayları hatırlatılınca bunları kabul etmiyor. Örneğin, 1978 yılında Hollanda'da yakalanan 1,5 ton esrar olayından dolayı Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde beraat ettiğini belirtiyor. 1988'de yine Hollanda'da yakalanan 99 kilo
eroin yüzünden yine isminin verildiğini, bu davanın ise İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde sürdüğünü
belirtiyor.

Yalnızca kokain konusunda net konuşuyor. "İstanbul piyasasını iyi tanıdığım için beni bu kokain ticaretine sokmak istediler... Ben uyuşturucu aleminde organizatör bir adamım. Kokaini kulüp çalıştıran ve pavyon işleten kişilere satacaktım. İsim vermek
istemiyorum. Çünkü benim gibi beyin bir adam bu tür olaylarda isim vermez, bizlere yakışmaz isim vermek..."
Dört yıl Ataköy'de saklandı İnterpol tarafından 1980'de uyuşturucu kaçakçılığı suçlamasıyla Uğurcan Elmas, İdris Özbir ve Hüseyin Çil gibi şahıslarla birlikte arandığı hatırlatılınca da, "Bu şahıslarla birlikte, Hollanda'da ele geçirilen 1 ton esrar maddesiyle ilgili olarak 1980 ihtilalinde gözaltına alındık, yargılandık" diyor.Aslında Abuzer Uğurlu'nun ismi, 20 Ekim 1999 günü İstanbul Ataköy'de bir polis baskınıyla gözaltına alınana kadar, artık neredeyse unutulmuştu. Yedi kilo kokain olayında savcı tarafından serbest
bırakılmasından hemen sonra gıyabında tutuklanmış ancak, bir kaç yıl Bakırköy polis bölgesindeki Ataköy'de saklanabilmişti.
Milli İstihbarat Teşkilatı'nın eski yöneticilerinden Mehmet Eymür Washington'dan çıkardığı internet sitesinde, bir kaç gün önce onunla ilgili bir mektubu yayınlayınca yeniden ismi gündeme geldi.Mektup, 10 Temmuz 1985 tarihini taşıyor ve bu tarihe
kadar MİT'in kaçakçılık şubesini yönetmiş olan Mehmet Eymür tarafından MİT Müsteşarı Korgeneral Burhanettin
Bigalı'ya hitaben yazılmış. Bu tarihe kadar MİT'in kaçakçılık şubesinin başında olan Eymür, önce Beyrut'a, bunu kabul etmeyince
Adana'ya tayin edilmek isteniyor. Bunun üzerine MİT Müsteşarı Burhanettin Bigalı'ya, tayininin mafya tarafından yaptırıldığını belirten ağır suçlamalarla dolu bir dilekçe veriyor ve MİT Okulu'na öğretim görevlisi olarak atanıyor.

MİT onu kontrol edemiyor
İşte 10 Temmuz 1985 tarihli mektup, kaçakçılık şubesindeki görevine veda edip MİT okulundaki yeni görevine başlayan Eymür'ün, giderayak MİT Müsteşarı'na bıraktığı uyarıcı bir mesaj niteliğini taşıyor. Bu mektubu kendi derdinden ziyade mesleki sebeplerle yazmayı bir görev bildiğini belirten Eymür, dördüncü cümleden itibaren sözü Abuzer Uğurlu'ya getiriyor ve
onun İstanbul Lisan Okulu çalıştırdığı yıllara değiniyor: "Bugün bütün dünyanın adından bahsettiği Abuzer
Uğurlu, 1974—1979 yılları arasında teşkilatımızca (İstanbul) kullanılmıştır. Bir dublaj operasyonu diyebileceğimiz bu faaliyetin zamanla aleyhimize geliştiği bugün apaçık ortadadır. Buna merkezi olmayan disiplinsiz bir sevk ve idare, zamanla menfaat
ilişkilerine dönen mesleki temaslar ve K/O — Ajan ilişkilerinde sevk ve idare edilen şahsın geniş imkan ve para gücünün yanı sıra, elemanın hasım servisten olan menfaatlerinin kıyaslanmayacak kadar üstün olması gibi sebepler neden olmuştur. Bildiğim kadarıyla
Abuzer Uğurlu ile resmi ilişkinin kesilmesinden sonra da bazı kişisel temaslar devam etmiştir."

Eymür'ün iddiasına göre "hasım istihbarat servisi" ile ilişkisinin ağır basması yüzünden Uğurlu MİT'in kontrolünden çıktı. Eymür çarpıcı iddialarını şöyle sürdürüyor: "Kanaatime göre Abuzer Uğurlu, Sovyetler ve Bulgarlar tarafından Türkiye'de bir 'baş ajan' şeklinde kullanılmış, Abuzer ve Bekir Çelenk vasıtasıyla MHP ve Ülkücülere hulul edilmiş, Türkiye'de İpekçi cinayeti,
Bahçelievler cinayeti, Adana Emniyet Müdürü cinayeti gibi provokatif ve halkın güven duygusunu kaçıran,
nefret yaratan ve güvenlik güçlerini sağ mihraklar üzerine teksif eden operasyonlar planlanmıştır. Ağca, Papa suikastında muvaffak olsaydı hem Hristiyan alemi Türkiye'ye cephe alacak hem de yurt dışında bulunan Ülkücüler Batı Güvenlik güçlerinin bir numaralı hedefi haline getirilecekti. Tabiatıyla bu arada hem PAPA hem de Polonya'daki direniş hareketi cezalandırılmış
olacaktı."

Sovyetler'in Türkiye'ye sızma operasyonu
Eymür'e göre, Mehmet Ali Ağca, Oral Çelik, Abdullah Çatlı, Aydın Telli gibi isimler, Abuzer Uğurlu ve Bekir Çelenk ile irtibatlıydılar. Eymür mektubun bu bölümünde Bekir Çelenk üzerinde de önemle duruyor ve şu iddiaları sıralıyor: "Bulgarlar Bekir Çelenk'i aniden Türkiye'ye yollamışlardır. Nedeni anlaşılmamıştır. Yakın tarihte öğrendiğime göre Bekir Çelenk'in Bulgaristan'da
ifadesini almaya giden İtalyan Savcı, Bekir Çelenk'in telefon defterinde, İstanbul MİT Teşkilatına ait telefonlar da tespit etmiştir. Halen bu tutanaklar Emniyet Teşkilatında mevcuttur. Bu Bulgarların hazırladığı bir mizansen olabilir. Buna rağmen Ağca
davasında sıkışacaklarını anlayan Bulgarların dünya kamuoyunun dikkatini Türkiye üzerine çevirmesi mevcut
ilişkileri dikkate alındığında gayet kolay olacaktır.Sovyet ve Bulgarlar, Türk yeraltı dünyasının büyük bir bölümünü bir başka amaçla daha kullanmışlardır. Normal Espiyonaj faaliyetleri ile ulaşamadıkları üst düzey yöneticilere Mafya vasıtasıyla ve menfaat ilişkileri
ile yaklaşmışlardır. Bugün birçok tahkikatın engellenmesi bu ilişkilerin ortaya çıkması korkusundan kaynaklanıp, menfaat ilişkilerinin devlet güvenliğinin üstüne çıkmasına neden olmaktadır."

1985 yılı Temmuz'unda Bulgaristan tarafından Türkiye'ye gönderilen Bekir Çelenk'in ifadesini, bu tarihte İstanbul Mali Şube Müdürü olan Cevdet Saral aldı. Çelenk'in silah ve mermileri Bekir Çelenk, 1934'te Kilis'te dünyaya geldi. İlkokulu
4. sınıftan terk etti, daha 18'ine varmadan, kaçak mallar getirmek üzere Suriye'ye gidip gelmeye başladı. Babasından aldığı beş bin lirayla 1952'de Ankara'ya geldi. Ankara'da bir süre bakkal işleten ve hırdavatçılık yapan Çelenk, daha sonra Ankara—Kilis
arasında çantacılık yapmaya başladı. Jilet ve çakmak gibi kaçak malları getiriyordu. Ankara'da saatçilik ve kuyumculuk da yapan Çelenk, 1961'de İstanbul'a geldi. 1963'te İstanbul'da bir nakliye şirketi kuran Çelenk, aynı yıl Çanakkale'de kaçak kahve ve çakmak yakalatmaktan tutuklandı. Beş ay cezaevinde kalan Çelenk, dava sonucunda 1965'te beş yıl hapis cezasına
çarptırıldı. Bunun üzerine Almanya'ya kaçtı. 1966—69 arasında, Almanya'da "exportçuluk" yaptığını, silah ve
mermi kaçakçılığına bu dönemde başladığını belirtip, "10 bin, 20 bin adet mermi ile, 20—30 adet civarında
dağişik marka Alman silahlarından... satarak para kazandığım silah ve mermi olayı vardır" diyor. Çelenk, silah işinden kârı hemen fark ediyor: "Silah ve mermi işinin külliyetli miktarda Bulgaristan üzerinden yapılması sonucu Almanya'dan Bulgaristan'a
gelip gittim... Bu sefer 400—500 bin civarında mermi ve 500 civarında değişik marka, genelde Çekoslovak
yapısı silahları genelde gemilere elektronik ve elektrik malzemeleri ile birlikte yüklenmesi şeklinde sevkiyatına başladık... Bulgar makamları ve yetkilileri bu tür malların satışını Kintex firması aracılığı ile doğrudan kendileri yaptıkları için
satışı ve sevki esnasında önemli bir müşkilatla karşı karşıya kalmıyorduk..."

Sofya'daki cezaevi günleri
Çelenk, 1970'te İsviçre'ye yerleşiyor ve Falcon saat fabrikasına 400 bin frankla ortak oluyor. Türkiye'ye döndüğü 1975 yılına kadar saat işine devam ediyor. Daha önce iki evlilik yapan Çelenk, Hülya Koçyiğit'in kız kardeşi Nilüfer Koçyiğit'le 3. evliliğini yapıyor.
Bu arada İsviçre'deki saat işinden iflas ediyor ve 12 Eylül darbesinden 9 gün sonra yurtdışına çıkıyor. Yeniden Almanya'ya giden Çelenk iki gemi satın alıyor. Papa suikastinden sonra da, Bulgaristan'a geldiğinde tutuklanıyor: "Bulgaristan'da 31 ay (tutuklu) kaldım. Bu 31 ay içerisinde Mehmet Ali Ağca ile ilgili bilgime başvurdular. Tanıyıp tanımadığımı sordular..Bulgaristan'da bulunduğum süre içerisinde İtalyan Savcı Martella ifademi aldı. Papa suikasti ile ilgili Ömer Mersan'ı tanıyıp tanımadığımı sordu..."
Eymür'ün anlatımlarına bakarsak, Bulgarlar'ın Çelenk'e Ağca'yı sormaları anlamsızdı. Onlar, Çelenk'i de, Ağca'yı da gayet iyi tanıyorlardı. Ve sırf Türkiye'yi zor duruma düşürmek için bir mizansenle Çelenk İstanbul'a gönderildi. Bekir Çelenk İstanbul'daki
sorgusundan sonra Ankara'da Mamak Askeri Cezaevi'ne konuldu. Ancak aynı yıl cezaevinde kalp krizinden
öldü.

Uğurlu ve Ağca'nın Kartal buluşması
Abuzer Uğurlu ise, şu anda Mehmet Ali Ağca ile birlikte Kartal Cezaevi'nde yatıyor. Uğurlu, Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi'nde yargılandığı sırada Abdi İpekçi suikasti dosyasından da ifade vermiş bu duruşmada, Uğur Mumcu da tanık olarak dinlenmişti.
Mahkeme Uğur Mumcu'ya, Abuzer Uğurlu'nun İpekçi suikasti ile ilgisini gösterecek herhangi bir bilgi ve belgeye sahip olup olmadığını sormuş, Uğur Mumcu, "Hayır" cevabı vermişti. Acaba Papa suikasti öncesinde Abuzer Uğurlu, Mehmet
Ali Ağca'ya para göndermiş miydi?.. Bir bilgiye göre, Avukat Doğan Yıldırım bir öğrenci için Uğurlu'dan
yardım isteğinde bulunmuş, Uğurlu bu isteği yerine getirmişti ve bu öğrenci Ağca'ydı. Bekir Çelenk ifadesinde, Abuzer Uğurlu ve kardeşi Sabri Uğurlu'yu Sofya'da tanıdığını belirtiyor. İlginç olan hem Uğurlu'nun hem de Çelenk'in 1960'lı yıllarda
kahve kaçakçılığı suçlarından dolayı Türkiye'den kaçmak zorunda kalıp Sofya'ya demir atmaları. Mehmet Ali Ağca, İtalya'dan Türkiye'ye getirilmesinden sonra hakim önüne çıkınca ilk sözleri ne olmuştu: "Bir senaryo vardı, ben sadece o senaryonun aktörüydüm." Hangi karmaşık ilişkilere girmiş olurlarsa olsunlar, biri ilkokuldan terk, diğeri ortaokul mezunu Çelenk ve
Uğurlu da, Türkiye'yi 1980'lere getiren senaryonun yalnızca küçük birer aktörüydüler.

Sevda_Rapcisi
28-09-07, 00:50
Adil Şerif ( 1928)- (16.01.1980) </B>
Adil ŞERİF, 1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlk okul tahsilini burada tamamlamıştır. İlk okul tahsilini bitirdikten sonra eğitimini yarıda bırakarak, iş hayatına atılmıştır. İş hayatında yaptıklarıyla çok başarılı olmuştur. İş hayatındaki başarıların yanında, milli dava da büyük özveriler göstermiş ve yaptıklarıyla burada da başarılı olmuştur. Milli dava uğruna her türlü çalışmayı yapmıştır. Bu uğurda gerek maddi gerekse manevi her türlü fedakarlığı yapmaktan asla geri kalmamıştır. Bu konuda her türlü fedakarlığı yapmıştır. Irak Türklüğünün ve Kerkük’ün yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden birisidir. Tüm maddi ve manevi imkanlarını milleti uğruna sarf etmekten çekinmemiştir. Sevilen, sayılan ve sözü dinlenen birisiydi. Halk içinde yetiştiği için halkın büyük sevgisini ve saygısını kazanmıştır. Halkı için her türlü çalışmayı yapan ve yapacak birisi olduğu için halkın güvenini tam anlamıyla kazanmıştı.

1959 yılında yapılan katliamın intikamını almak için çalışmalara başlandı. Bu çalışmalarda en aktif görevleri alarak mücadele timlerinin kurulmasında öncülük edenlerden birisidir. Kurulan mücadele timlerinin başına geçip, milletine her şeyini verebilecek birisi olduğunu kanıtlamıştır.

Bu olaylardan kısa bir süre sonra Kerkük’ten ayrılmış ve Bağdat’a yerleşmiştir. Burada milli davaya elinden gelen her türlü yardımı yapmaya devam etmiştir. Mart 1979 tarihinde tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 günü diğer dava arkadaşları ile birlikte idam edilerek şahadet mertebesine ulaşmıştır.

16 ocak 1980 Irak Türklüğünü en acılı günlerinden birisidir. Çünkü bu tarihte Irak Türkleri Saddam rejimi tarafından idam edilen Türkmen liderlerini kaybetmişlerdir. Bu ve bunun gibi hiç düşünmeden canlarını inançları,vatanları, milletleri, bayrakları ve ülküleri uğruna seve seve verenlere ve vermek için hiç çekinmeyenleri saygı, sevgi, hürmet ve özlemle anıyor ve onları selamlıyoruz. Bu günde Milli Dava uğruna şehit edilen Türkmen Liderlerinin şahadetlerinin 20. Yıl dönümünde onları asla unutmayacağımıza söz veriyoruz. Bu günün hiçbir zaman unutulmaması için bu güne “Milli Dava Günü” diyoruz. Milli davanın hiç bir zaman unutulmaması uğruna.
Şehitlerimizin ruhları şad olsun.

Sevda_Rapcisi
28-09-07, 00:50
Adnan Polat ( 1953) </B>

1953 yılında doğan Adnan Polat, ABD Long Island Üniversitesi'nde İş İdaresi öğrenimi gördü. Mezun olduğu 1976 yılında Türkiye'ye döndü ve Polat İnşaat'ta şantiye şefi yardımcılığı yaptı. 1981'den itibaren Ege Seramik yönetim kademelerinde 10 yıl süre ile çeşitli görevler aldı. Adnan Polat son altı yıldır Ege Seramik Şirketler Topluluğu'nda Yönetim Kurulu Başkanlığı yapmaktadır. Aynı zamanda Polat Holding Şirketler Topluluğu Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Adnan Polat, 1992-1996 yılları arasında Galatasaray Kulübü'nde Başkan Yardımcılığı ve Futbol Komitesi Başkanlığı yaptı. 1997 yılında Tayland Fahri Konsolosluğu ünvanına layık görüldü.
Adnan Polat 18 Nisan 1999'da yapılacak yerel seçimlerde CHP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu, fakat seçilemedi..

Munky
29-09-07, 10:17
paylaşımlar için +rep

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:41
paylaşımlar için +rep


evet ama veren yok :mad: sen buraya 1700 geçik acmışındır 1 tşk :42: bende 300 geçik açtım ama 0 tşk yada rep gördüm :saeek:

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:43
Ubeydullah Efendi . ( 10.01.1858)- (11.08.1937) </B>
1858’de İzmir’de doğdu, çeşitli medreselerden icazet aldıktan sonra bir süre Tıbbiye’de okudu. II. Abdülhamit döneminde siyasi suçlu sıfatıyla hakkında sürgün kararı çıktığı için önce Avrupa’ya, oradan Amerika’ya gitti. II. Meşrutiyet’te yurda dönerek Mebusan Meclisi’nde Aydın milletvekilliği yaptı; Mütareke günlerinde Malta sürgünleri arasındaydı. Dördüncü ve beşinci dönem TBMM’de Beyazıt milletvekili oldu. Kalender tavrı ve nükteli sözleriyle meclisin havasını değiştiren bir kişiliğe sahipti.

Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na, çok sevdiği dostu şair Abdülhak Hamit’in yanına gömüldü. Son yıllarda Beyoğlu evlendirme dairesinde nikah memurluğu yapan Mehmet Ubeydullah Efendi’nin 80 yıllık yaşamı tam anlamıyla bir maceraydı.

Babası İzmir’in ünlü Hatipoğulları sülalesinden ve bilginlerinden Hoca Şakir Efendi’dir. Annesi ise İzmir’in tanınmış ailelerinden Musulluzadeler’dendir. Anılarında yazdığına göre, evlerinde babasının iki- üç bin cilt, annesinin ise elli cilt kitabı bulunuyordu.

Eski milletvekili, gezgin ve yazar Ubeydullah Efendi 11 Ağustos 1937’de öldü.

Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığı’na, çok sevdiği dostu şair Abdülhak Hamit Tarhan’in yanına gömüldü.
Ubeydullah Efendi, Mahmut Esat Bozkurt'un dayısıdır.

ESERLERİ
•Hatıraları (Ahmet Turan Alkan); İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
•Ulemadan Bir Jöntürk: Mehmed Ubeydullah Efendi (Ömer Hakan Özalp); Dergah Yayınları / Tarih Dizisi
•Mehmed Ubeydullah Efendi'nin Malta Afganistan ve İran Hatıraları (Ömer Hakan Özalp); Dergah Yayınları / Tarih Dizisi

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:43
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/917.jpg
Ufuk Söylemez ( 1956) </B>
İzmir Milletvekili-DYP
Hasan Ufuk Söylemez İSTANBUL - 1956, Mehmet Muzaffer, Muazzez - Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu Ekonomik ve Mali İşletmecilik Bölümü - İngilizce - Ekonomist - T.C. Ziraat Bankası Müfettişi, T.Dış Ticaret Bankası Genel Müdürü, TSKB Yönetim Kurulu Üyesi, Bankalar Birliği Yönetim Kurulu Üyesi, T.Halk Bankası Genel Müdürü ve Yönetim Kurulu Başkanı, Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanı - XX nci Dönem İzmir Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:44
Uğur Cebeci </B>
HAKKINDA YAZILANLAR
Mesul pilot
HADİ ULUENGİN
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O, çok ciddi bir türbülans sırasında jumbo jete kumanda ediyormuşçasına, herkesin saçını başını yolduğu anlarda soğukkanlılığı elden bırakmaz. Flap düğmesine basar gibi telefonu tuşlar ve işi halleder. BİLİYORUM, itiraf etmeyi asla ve asla kendisine yediremeyecektir ama adım gibi eminim ki, eğer Uğur Cebeci'nin şu Hürriyet gazetesinde çekindiği tek bir insan varsa, iftiharla söyleyeyim, o da benim! Neden mi?

Neden olacak efendim, uçak kabinindeki ‘‘mesul pilotluğu’’ bana öyle kolay kolay sökmez... Ne kalkışta, ne seyirde, ne de inişte lövyeyi ona bırakırım.

Tamam, havacılık konularını günlük gazetede süper güzel vülgarize ederek bir ilke imza atan Cebeci'nin bu branştaki engin bilgisi kendisinin semayı delice sevmesinden; benimse tam tersine, daima korku boku Selanik uçtuğum için bindiğim herzeleri en ince ayrıntısına kadar öğrenmek manyaklığından kaynaklanıyor olabilir. Neyi değiştirir? Nihayetinde ben de ‘‘uzman’’ım(!)

Yok Airbus'ı 380 tipiymiş, yok Boeing'in iniş takımıymış, yok Swissair iflas nedeniymiş, tetikte bekliyorum. ‘‘Kokpit’’ sayfasında en ufak bir açığını yakalayayım, alimallah F-16 jetiyle üzerine pike yapıveririm.

Titre Uğur ve derhal şu ‘‘check’’ listesini yeniden gözden geçir!

*

Şaka bir yana, gazetenin en temel direklerinden birisi olan ve zaten şimdi de terfi mevkiini Doğan Haber Ajansı'nın genel müdürlüğüne vardıran Uğur Cebeci, çekirdekten yetiştiği mesleki hayatta da tam anlamıyla bir ‘‘mesul pilot’’tur.

Mesul pilot, sanki gerçekten de çok ciddi bir türbülans sırasında ‘‘Jumbo Jet’’e kumanda ediyormuşçasına, herkesin saçını başını yolduğu anlarda bile iyimserliği; herkesin telaştan tavana zıpladığı anlarda bile soğukkanlılığı elden bırakmaz. Flap düğmesine basarmışçasına önündeki sayısız telefonlardan birisini tuşlar ve iş hemen hale yola girer. Olay türbülansı sukunete kavuşur.

Üstelik, Uğur Cebeci'nin en sevdiğim yönlerinden birisini de, yukarıdaki ‘‘cool’’ tarzını ultra profesyonel Amerikalara özgü biçimde uygulamasıdır.

Koltuğa yaslanır, masaya ayak uzatır ve hiç hiyerarşi gözetmeden karşısındakiyle konuşur ki, onun bu halinde hem kendisine, hem de muhatabına karşı komplekssizlik vardır.

Amerikan dedim de aklıma geldi, zaten benim Cebeci'yle olan ortak yanım yalnız uçak hastalığından muzdariplikle sınırlı değil... Bir de New Yok var!

İkimiz de ‘‘kainatın başkenti’’ne deli divaneyiz.

Fakat, kendisi bu konuda da yine benden kat be kat daha şanslı...

Mahdum beyimiz Bulut şimdi kocaman delikanlı kategorisine girdi ve Yeni Dünya'da mimari eğitimi görüyor ya, bizimkisi mutlaka bir bahane uydurur ve eşi Güliz'i kaptığı gibi, pır, soluğu dünyanın en muhteşem şehrinde alır.

*

Ancak bu arada, 11 Eylül'de FBI ajanları tarafından karga tulumba edilmesi gibi, başından vukuat geçebilir. Haber müdürünün bizzat kendisi ‘‘haber’’ olur.

N'apim, mesul ben değilim... Zira defalarca, ‘‘sakın bensiz aşağı Manhattan'da fink atmaya kalkma, New York fakirden sorulur’’ diye uyardım, tınmadı.

Tenezzül buyurmadı ve kainatın başkentine bir kez bile beraber gitmedik.

Neyse, gelecek sefere sevgili mesul pilot...

Ve unutma, Neawark havaalanına doğru irtifa kaybetmeye başladığımızda Kokpit'teki komutu ben alacağım...

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:44
Uğur Gökyiğit </B>
Ülkücü Şehit. Artvin Ülkü Ocakları'nın ilk mensuplarından biridir. Babasına ait Gökyiğit Fotoğraf Stüdyosunda çalışıyordu. Artvin'de 6 Eylül 1980'de Dev-Sol militanlarınca kurşunlanarak öldürüldü.Ailesi, şehri terk etmek zorunda kaldı.

Kaynak:
Türk Sağı Sözlüğü, Hüdavendigar Onur
Biyografi Net Yayınları, 2.Baskı İstanbul 2004, sf.597

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:44
Ulubatlı Hasan - (23.01.1453) </B>
Ulubatlı Hasan, İstanbul'un fethi sırasında surların üzerine çıkan ilk Türk askeridir. Osmanlı ordusu Fatih Sultan Mehmed kumandasında 6 Nisan 1453 Cuma günü İstanbul'u kuşattı. 29 Mayıs 1453 Salı günü sabaha karşı son saldırı yapılıyordu. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubatlı Hasan adlı bir asker surlara tırmanmaya başladı. Bir elinde palası, öteki eli ile kalkanını başının üstünde tutarak surların üstüne çıktı. Onunla birlikte otuz kadar yeniçeri de surlara tırmandı. Ulubatlı Hasan yaralanmasına rağmen, arkadaşlarının surlara çıkmasına yardım etti. Ayağı taşa takılarak surlardan aşağı düştü. Yukarıdan atılan oklarla şehid edildi. Ancak yeniçeriler, açılan gediklerden içeri girerek şehri ele geçirdiler.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:44
Ulvi Alacakaptan - (1949) </B>
1949 doğumlu, İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi Şişli Yüksek Okulu İşletmecilik bölümü mezunu

1956 İlkokul ikinci sınıfta bir skeçte sahneye çıktı

1958 Sınavla İstanbul Radyosu Çocuk Kulübüne seçildi

1960-67 Çeşitli okullarda oyunlar yönetti ve oynadı

1967-71 Radyolarda reklam programları hazırladı, radyofonik skeçlerde oynadı.

1969-71 Dostlar Tiyatrosu sınavını kazandı ve iki yıl eğitim gördü

1969-78 Dostlar Tiyatrosu’nda Soruşturma Alpagut Olayı Abdülcanbaz Azizname , Sili’de Av Kerem Gibi Havana Duruşması Ortak, Ezenler, Ezilenler, Baş kaldıranlar Düşmanlar , Bitmeyen Kavga Sabotaj Oyunu Devrik Süleyman, İkili Oyun gibi oyunlarda oyunculuk, yönetmen yardımcılığı ve dramaturgluk yaptı.

1978-80 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’na konuk oyuncu olarak Ayak Bacak Fabrikası'nın başrolüyle katıldı. Ertesi yıl Beş Para Etmez Oyun’da rol aldı, Mahmut Gökgöz’le kurdukları Gönüllü Çocuk Oyunları Kolu için Sakarca’yı yönetti ve başrolünü oynadı.

1980-84 Fer1980-84 Ferhan Şensoy’la Ortaoyuncular’ın kuruluşuna katıldı. İlk oyun Şahları da Vururlar’da Şah rolünü belirli aralıklarla dört yıl oynadı. Yine Şensoy’un Fırıncı Şükrü, Deli Vahap Nuri ve Ötekiler adlı sahne yazısında görev aldı. Kısa bir süre Tuncay Özinel Tiyatrosu’nda Ferhan Şensoy’un Bizim Sınıfın'da başrolü üstlendi.

1981-83 Egemen Bostancı’nın Uluslararası Sanat Gösterileri’nde çalıştı.Gol Kralı Sait Hopşait, Sezen Aksu Aile Gazinosu, Hababam Sınıfı Müzikali Emel Sayın Neşe-i Muhabbet , Neşeli Kuklalar gibi gösterilerde yer aldı. Çatal Matal Kaç Çatal isimli çocuk şenliğinde sahneyi Adile Naşit, Altan Erbulak, Bariş Manço gibi isimlerle paylastı ve gösterinin yönetmenliğini üstlendi,

1985 değistirdiği yaşam biçimine uygun olarak Çağrı Sahnesi’ni kurdu ve İbrahim Sadri’nin Aykırı Gece Karşılamaları adlı ilk oyunun ismini İnsanlar ve Soytarılar olarak değiştirerek sahneye koydu.

1986 Sanat Manata Karşı’da oyuncu,yazar ve yönetmen.

1987 Birlik Sanat Ürünleri A.S, Yönetim Kurulu Başkanı oldu.

1987-2000 Birlik Sanat A.S.ye bağlı Birlik Sahnesi’nde.... Efendi Hayrettin Süperstar Başkasının Ölümü Dünya Hali Kara Geceler Efendim Garip Ama Türkiye İşte Meydan İşte Şeytan Kanal 900 Günümüz Güldürümüz Meddah ve yardakçıları Kara Gecelerin intikamı Heybe Ceberrut Kaynana , Çalamikrofon isimli oyunları yönetti, oynadı

1994-97 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı’na Gösteri Sanatları Merkezi isimli bir tiyatro okulu kurdu, Genel Sanat Yönetmenliği ve Politik Tiyatro hocalığını üstlendi. GSM de Fetih/Bir Gül Macerası ve N.F. Kısakürek’in Ahşap Konak isimli oyunlarının yönetmenliğini yaptı. Esiktekiler Tiyatro Alaturka ve Büyük Hakikat oyunlarında süpervizör oldu.

2000 yazında Sancak Lines'in Türkiye-İtalya arasında sefer yapan Beauport adli feribotunda StandUp gösterileri yaptı

2000-2001 sezonunda Birlik Sahnesi’nde Zartazurt isimli gösteriyi sahneye koydu ve oynadı. Somoyuncular’la Suç ve Gölge oyuncular’la Tek Gerçek isimli oyunlarda yönetmen ve oyuncu olarak çalıştı.

2001 yazında Sancak Lines'in Türkiye-İtalya arasında sefer yapan Sancak 1 gemisinde ekibiyle tiyatro gösterileri ve Animasyon yaptı

2001-2002 tiyatro mevsiminde Köyün Delileri isimli gösteriyi yazıp sahneye koydu Ahmet Yenilmez ile birlikte sahneyi paylaştı. Aynı yıl Oyunun Koyunu isimli çocuk oyununu yönetip çeşitli okullarda oynadı. Oyuncular Kulübü'nde Tarkan ile Türkan isimli oyunu yönetip oynadı.

Oynadığı Filimler

Talihli Amele (1980) Yön: Atıf Yılmaz

Postacı (1982) Yön: Memduh Ün

Sahibini Arayan Madalya (1987) Yön: Yücel Çakmaklı

Minyeli Abdullah (1990)

TV Filimleri

Adadakiler

Üç İstanbul

Mimar Sinan

Kuruluş

Ahmet Hamdi Tanpınar

Diğer Tv Yapımları

Kaşağı İşte Hayat/Uğur Dündar Kurtdereli Aşk-ı Muhabbet Sevda Zaman Mekan Makinesi Otel Sizin Dersane Köşe dönücü İnsanlar Yaşadıkça Garip Ama Türkiye Meddah Heybe Evimiz Olacak mı? Paşa Baba konağı Dadı Çiçek Taksi Bana Abi De Tatlı Hayat Anne Babamla Evlensene Beşik Kertmesi Evimdeki Yabancı Yasemince Kade Ayırsa Bile Kerem ile Aslı Hayat Bilgisi ayrıca BİLGİ ÜNİVERSİTESİ ve MSÜ öğrencilerinin çektiği Aynı Ayrı ve Özür Dilerim adlı iki kısa metraj filimde de görev aldı

Yönettiği Müzik ve Tiyatro Kasetleri

Mute Destanı, Musab Bin Umeyr, Hicret, Sözüm Var, Bir Çekirdek Bin Ormandır, Tevbe, Seyyid Kutub, Nur Muhammed, İçimizdeki Yoksulluk, Hacc

Radyo Programları

Ulvi Alacakaptan’dan Gönlünüze Göre(TRT), Çocuk Saati(TRT), Agaçkakan( Günışığı FM) Çalamikrofon (Marmara FM/Özel FM)

Yayınlanmış Kitapları

Çaladaktilo, Ağzınıza Laik, Zehir zemberek, Ulvi Şeyler, Melodik Coplama

Yazıları

Milli Gazete, Ümit Nesline Selam, Tiyatro70,Y eni Şafak, Filit, Zaman, Ustura, Gençlik, Yeni Türkiye ve Selam ‘da yayınlandı.

Fotoğraf Çalışmaları

Alacakaptan fotograf sanatı üzerindeki çalışmalarını Multivizyon gösterileri olarak ve oyunlarının bir parçası halinde değerlendiriyor. Ayrıca TISAN’ın Sahnede 50 Yıl törenleri için hazırladığı ve tiyatroda yarım yüzyılı dolduranların ödüllendirdiği gecede açtığı USTALARIMIZ adlı bir siyah beyaz fotograf sergisi bulunuyor (1980)

ŞİİR MANZARALARI: Multivizyon/Sinevizyon desteğinde şiir yorumlamaları ve dramatizasyonları hazırladı.

ÜSTAD’IN ÇiLESI - Necip Fazil Kısakürek

ASIM’IN NESLİ - Mehmet Akif

İNANCIN İKBALI - Muhammed İkbal

AZİZ İSTANBUL - Yahya Kemal Beyatlı

Diğer Tiyatro Çalışmaları

Çeşitli kurum ve okullarda tiyatro eğitimi verdi ve oyunlar sergiledi.

İzmit Lisesi - Göç

İzmit Kız Meslek Lisesi - Vatan Yahut Silistire

Dostlar Deneme Sahnesi - Köy Enstitüleri

C H P Beşiktaş ilçesi gençlik kolu - Soruşturma

C H P Üsküdar ilçesi gençlik kolu - Şili'de Av

Tarhan Koleji - İspinozlar

Anatolien Solidaritats Verein München - Karalarin Memetleri

Maden-İş Tiyatrosu - Fasizmin Korku ve Sefaleti

Gültepe Halkevi - Rumuz Goncagül

İnegöl Oyuncuları - Yere Düşen Kan

Modern Kültür Merkezi ADAPAZARI - Sakarca

Çevirileri

Alacakaptan’ın Almanca’dan başta Brecht olmak üzere şiir ve tiyatro kuramı üzerine çevirileri var. Brecht’in Okuyan Bir İşçi Soruyor, Buda’nın öğrettikleri, Epik Tiyatro yazıları’nın yanısıra Hollywood, Bir At Suçluyor. Yönetmenin Zorlukları, ve Tahteravalli adlı şiirlerini Türkçe’de ilk söyleyen de Alacakaptan.

Ulvi Alacakaptan Dostlar Tiyatrosu Dramaturji kurulu ve Deneme Sahnesi Sınav Kurulu üyeliği yaptı

12 Eylül yönetimince kapatılan TISAN (Tiyatro Sanatçıları Derneği) Kurucu Yönetim Kurulu Üyeliği, icra Kurulu Üyeliği ve Eğitim Sekreterliği’nde bulundu.

1994-97 İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı GSM Gösteri Sanatları Merkezi’ni kurdu ve Genel Sanat Yönetmeni görevini yürüttü.

1996-98 arasında iki tiyatro sezonu için İstanbul Büyükşehir Belediyesi Repertuar Kurulu üyeliğine seçildi.

Halen (2003), 7yıldır ITO (Istanbul Ticaret Odası) nezninde Tiyatro Bilirkişisi.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:44
Umer İpçi ( 1897)- (1955) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Bahçesaray'da doğan Umer İpçi (1897-1955) edebiyatın hemen her türünde eserler vermiştir. Şiirleri, hikayeleri, tiyatro eserleri, makaleleri ve tercüme eserleri bulunan İpçi'nin, bu eserlerinde savaşın getirdiği büyük sıkıntılar ve açlık; Kırım tarihi, Kırım halkının yaşadığı acılar işlenmiştir. 1917 yılında yazdığı "Gazi Mansur" isimli şiirinden sonra "Alim" (1925), "Nenkecan Hanım" (1926), "Şain Giray" (1929) isimli tiyatro eserlerinde ve "Tair ile Zöre" (1927), "Taraktaşlı Seitoğlu Seydamet" (1930) gibi eserlerinde tarihi konuları işlemesi ayrıca gene konularını tarihten alan "Alim Kırım Yiğidi" isimli film senaryosu ile "Alim" romanını yazmaya başladığının İleri gazetesinde (1930, N 7, c.14) resmen ilan edilmesi, 1927-1928 yıllarında işletilmeye başlayan çarkın, İpçi'yi de pençesine almasına ve iki üç yıl önce birlikte çalıştığı arkadaşlarının suçlamalarının gazete sayfalarını doldurmaya başlamasına sebep olmuştur. Umer İpçi, 24 Eylül 1937 tarihli "Yaş Kuvet" gazetesinde bazı Kırımlı yazar ve şairlerle birlikte o günün moda suçlaması burjuva milliyetçiliğiyle suçlanır. Bunun akabindede 23 Ekim 1937 tarihinde on iki hapis cezası verilir. Pek çok şiir, hikaye, tiyatro, makale yazan Umer İpçi, dünya ve Rus klasiklerinden tercümeler de yapmıştır.

Şair şiirlerinde cemiyetteki haksızlığa ve adaletsizliğe karşı insanların mücadele etmeleri gerektiğini vurgular. "Medrese", "Evlere Bakkanda", "Kimden Yardım?", İpçi'nin ilk şiirlerindendir. Ekim inkılabından sonra yazdığı "Balıkçılar", "Cigitke", "Deniz" gibi şiirlerinde inkılapla ilgili duygularını anlatır. Şairin şiirleri, 1926'da "Şark Kadınlığı", 1928'de "Küreş İçün" adlı şiir kitaplarında yer alır.

Hikayelerinde halkın yaşadığı hayatı tarafsız ve realist bir şekilde ifade eden Umer İpçi, yaptığı yeniliklerle Kırım nesrinin seviyesini yükseltmiştir. 1917'de "Arkadaş ve Yoldaş" isimli kolhoz dergisinde hikayeleri çıkan İpçi, aynı sene "Bosağa" adlı hikayesini de yazmıştır. İpçi, 1924'te "Açlık Hatireleri", 1925'te "Traktör", "Küreş" 1927'de "Avcı", "İlki Bolşevik" gibi hikayelerini Kırım edebiyatına kazandırmıştır.

İpçi'nin Kırım dram ve tiyatrosunun gelişmesinde de çok büyük hizmetleri olmuştur. Umer İpçi, tiyatro yazarı olmanın yanında rejisör olarak da tiyatronun gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Yazar, "Faişe", "Alim" (1924); "Nenkecan Hanım" (1926); "Motor", "Ayınıklar", "Azat Halk" (1930), "Şaingeray" (1929), "Düşman" (1933) gibi eserleri tiyatroya kazandırmıştır.

Dil ve edebiyat meselelerine çok önem veren İpçi, edebi dil konusunda açılan tartışmalara katılarak bu konuda pek çok makale yazmıştır. "Bizde İmla Meselesi" (1923), "Til ve İmla", "Yazı Meselesi", "İmla ve Til Konferentsiyası Münasebetiyle" (1924) adlı makaleleri edebi dil konusunda yazılmıştır. Ayrıca "Kırım Mektepleri" (1926), "İftira Değil Hakikat" (1926) isimli makaleleri okullarda okutulan dil ve edebiyat dersleriyle ilgilidir. "Nefis Edebiyat Tercümesi" (1932), "Edebiyatımızın Muvaffakiyetleri ve Bazı Eksiklikleri" (1935; "Edebiyatta Eksiklikler Yok Edilmeli" (1934) gibi makalelerinde Kırım yazarlarının vazifeleri hakkındaki görüşlerini belirtir. "Teatr Ömürinde" (1925), "Köyde Teatr İşlerimizi" (1932), "Milli Opera" (1937) isimli makaleleriyle tiyatronun gelişmesini engelleyen problemleri ortaya koyarak eksiklikleri ve yapılması gereken işleri gösterir.

Bütün propagandist tavırlarına rağmen, Stalin'in zulmune uğradı

Umer İpçi, halkın sosyalizmin getirdiği yeniliklere uyum sağlaması maksadıyla yaptığı bunca edebi çalışmaya rağmen, Stalin'in gazabından kurtulamayarak sürgünlerde, kamplarda her türlü azap, işkence, mahrumiyet çektikten sonra 1955'te Tomsk şehrinde ölür.
Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:45
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2489.jpg
Usame bin Ladin </B>
Hedefteki adam: Usame bin Ladin

11 Eylül'de New York ve Washington'a düzenlenen saldırıların 'bir numaralı zanlısı' ilan edilen Suudi Arabistan asıllı Usame bin Ladin'in adı, son 10 yılda radikal İslamcılar'ın gerçekleştirdiği onlarca saldırıya karıştı.

Fransa'da radikal İslamcı Cezayirli örgütlerin bombalı saldırılarından Mısır'da Batılı turistlerin öldürülmesine ve hatta Mısır lideri Hüsnü Mübarek'e düzenlenen başarısız suikast girişimine kadar pek çok olayda hep onun ismi gündeme geldi. Dünya Ticaret Merkezi'ne 1993'te gerçekleştirilen bombalı saldırının 240 yıl hapis cezasına mahkum faili Remzi Ahmet Yusuf'u Pakistan'daki evinde, bu saldırıyı planlamaktan sorumlu tutulan Cemaat-i İslam örgütünün lideri Kör İmam adıyla anılan Şeyh Ömer Abdülrahman'ı ise Afganistan'da barındırdığı söylendi.

Yalnız geçtiğimiz birkaç ayda Hindistan, Kanada, Ürdün ve Avrupa'nın çeşitli köşelerinde yakalanan terörist grupların arkasında gösterilen adres bin Ladin'di. Kimi onun bu gruplara maddi destek verdiğini öne sürdü, bazılarıysa onun, isminin karıştığı eylemlerin ardındaki asıl beyin olduğunu iddia etti. ABD Bin Ladin'i, 'bir numaralı terörist' ilan edip, arananlar listesinin en başına oturttu. Ancak Bin Ladin, bu denli 'ortada' olmasına rağmen, bir türlü yakalanamadı.

El bebek gül bebek gençlik

Kamuoyunun daha çok 'karizmatik', 'birkaç karısı var', 'kalaşnikofu elinde uyuyor' gibi 'magazin' boyutuyla tanıdığı Ladin, 1957'de Suudi Arabistan'da Yemen kökenli bir ailenin 52 çocuğunun 17.'si olarak doğdu. Babası Muhammed, 1930'da geldiği Suudi Arabistan'da hızla yükselip Ortadoğu'nun en büyük müteahhitlerinden biri olmuştu.

1968'de bir kazada öldüğünde mirası 11 milyar dolardı. Bin Ladin ailesinin oğulları, hep Suudi prensleriyle birlikte büyüdü, aynı okullarda okudu.

Bin Ladin, zengin ailesinin kanatları altında, daha sonra kanlı bıçaklı olacağı Suudi Kraliyet ailesiyle yakın dostlukla geçen ilk gençliğinde, 'Müslüman Kardeşler' teşkilatının fikirlerinden etkilenerek savaşçılığa soyunmaya karar verdi. Hep dindar olarak bilinen bin Ladin, Suudi Arabistan'da işletme ve mühendislik okudu.

İngiliz gazeteci Simon Reeves'in, 'Yeni Çakallar' kitabında yazdığı gibi; "Usame'nin yaşamı için bir savaşa ihtiyacı vardı. Bunu ona veren, 26 Aralık 1979'da Afganistan'a savaş açan Sovyet lideri Leonid Brejnev oldu".

1979 Aralık ayında, aynı zamanda arkadaşı olan, Suudi Gizli Servisi Şefi Prens Turki bin Faysal tarafından Pakistan'ın Peşaver kentine gönderildi. Buradaki kamplarda, dünyanın dört bir yanından gelen müslüman gençler askeri eğitim görüyordu. ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın ortak çalışması olan bu projeyi Pakistan Gizli Servisi ISI yürütüyordu. Kampların yöneticiyse Filistin asıllı Abdullah Azzam'dı. Bin Ladin başta sadece Pakistan'dan gelen paralara göz kulak olmakla sorumluydu. Daha sonraysa, Azzam'ın 'baş asistanı' olan Usame bin Ladin, Afganistan'da ön saflarda iki yıl bizzat savaştı ve Celalabad yakınlarında yaralandı.

Usame Bin Ladin, 9 bin adama komuta ettiği bu dönemi, "İki yılda cephede yaşadıklarımı, başka yerde 100 yılda yaşayamazdım" diye anlatıyor. SSCB birliklerinin 30 metre kadar yakınına geldiğini ama kendisinin hiç ölümden korkmadığını, beklediği şehitlik anı gelince cennete gideceğini bilmenin kendisini hep sakin tuttuğunu da dile getiriyor. Bu sakinliğin, cephede ateş hattında uyuyakalmasına da neden olduğunu söylüyor.

Aynı dönemde, Afgan komünist öğretmenler, öğrencilerini kız-erkek karışık sınıflarda okutuyorlar diye Afgan mücahitler tarafından öldürülüyorlardı. Batı basınıysa, mücahitleri "özgürlük savaşçısı" olarak adlandırıyordu. Onlara bir tek Ruslar, "terrorist" diyordu.

Bin Ladin, 1986'da kendi kamplarını kurmaya başladı. Serveti, eli açıklığı, sade yaşantısı ve cephedeki cesareti nedeniyle efsaneleşti. 1988'de ülkesine 'kahraman' olarak döndü. Bugün dünyanın dört bir köşesine yayılan örgütü 'El Kaide'nin temelini, müslüman gönüllüler hakkında bilgileri içeren bilgisayarda ortamında bir veritabanı kurarak attı. Suudi Arabistan, her fırsatta 'cihat' çağrısı yapan Ladin'den korkmaya başladı ve 1989'da pasaportuna el koydu.

İpleri Körfez Savaşı kopardı

Haziran 1990'da Irak lideri Saddam Hüseyin Kuveyt'e girince Usame bin Ladin, Suudi sınırlarının korunması görevinin kendisine verilmesini istedi. Kral Fahd bu çağrıya kulak asmayıp Amerikan askerlerini çağırınca, bin Ladin küplere bindi. Önce Pakistan'a, ardından Afganistan'a gitti. Sonunda Sudan'da yaşamaya karar verdi. SSCB'ye karşı 'lejyoner' görevi gören ve Soğuk Savaş'ın bitmesiyle "zorunlu emekliliğe" itilip tasfiye edilmek istenen binlerce 'mücahit'i Sudan ve Yemen'e yerleştirdi, onlara birçok ülkede iş buldu. Büyük ihtimalle, Hartum'un çöllerinde ABD'ye karşı girişeceği savaşı planlamaya başladı. Eski dostlarından Cemal Fadıl (şimdi ABD'de tanık koruma programında), Sudan'dayken bin Ladin'in, ABD'ye karşı girişeceği savaşı finanse etmek için yasal işler kurduğunu ve para akışını sağladığını söylüyor.

ABD'ye karşı ilk cepheyi Somali'de açan ve 1994'te Suudi vatandaşlığından çıkarılan Usame bin Ladin, 1996'da Afganistan'a geçti. Daha Sudan'dayken 1995'te destek verdiği Taliban'ın himayesinde Afganistan'ı kendine mesken seçti. Rus istihbaratının 14 Eylül 2001 tarihli raporuna göre, halen Afganistan'da Kandahar yakınlarında bir kampta bulunuyor.

23 Şubat 1998'de Londra'da Arapça yayınlanan 'El Kudüs el Arabi' gazetesinde Şeyh Usame bin Muhammed Bin Ladin, Mısır Cihad örgütü lideri Ayman el Zevahiri, Mısır İslami Cihad örgütü lideri Ebu Yasir Rifa'i Ahmed Taha, Pakistan Cemiyet-ül Ulema yöneticisi Şeyh Mir Hamza ve Bangladeş Cihad Hareketi lideri Fazlul Rahman'ın, 'Dünya İslam Cephesi' adı altında kaleme almış oldukları fetva yayınlandı. Fetvada, "El Aksa Camii ve Mekke'yi işgalden kurtarmak ve ordularını İslam topraklarından söküp atmak için, -ister sivil, ister asker olsunlar- Amerikalıları ve onların müttefiklerini, hangi ülkede mümkünse orada öldürmek, her Müslüman için farzdır" deniyordu.

ABD'nin, üç yıl once başına 5 milyon dolar ödül koyduğu Usame bin Ladin, hiçbir eylemi açıkça üstlenmiş değil, ama hep bunları gerçekleştirenleri tebrik etmesiyle dikkat çekiyor.

Bir numaralı düşman...

Onunla röportaj yapan gazetecilerin çoğu, ilk iş olarak ellerindeki yeni gazetelere saldırdığını ve kendilerini dünyada olup bitenle ilgili sıkı bir sorguya çektiğini söylüyor. Öyle gözüküyor ki, bin Ladin "terörize" ettiği dünyayı çok da yaından takip edemiyor.

Oysa eski başkan Clinton, Afganistan'da Kandahar'ın dağlarında yaşadığı söylenen bu adamı, "ABD'nin bir numaralı düşmanı" ilan etmişti. Ama ABD, bu iddialı tanımlamaya rağmen bin Ladin'e, eski bir numaralı düşman SSCB'ye verdiği önemi vermedi.

Bin Ladin gibi binlercesi, 1979'dan itibaren Afgan Savaşı sırasında, SSCB'ye karşı savaşmaları için için silahlandırılmış ve Batılı istihbarat örgütlerince eğitilmişti. Bin Ladin, o zaman ABD istihbaratınca, "Afganistan'daki en iyi savaşçılardan biri" olarak niteleniyordu. Tıpkı Irak lideri Saddam Hüseyin'in, İran'la uzayıp giden savaş sırasında ABD'nin en iyi müttefiki olması gibi. Ya da tersine, Yaser Arafat'ın teröristlikten devlet adamlığına geçişi gibi dengeler zamanla tersine döndü.
Soğuk Savaş sonrası emekliye ayrılmayı reddeden radikal İslamcılar, Somali'den Bosna'ya, İslam adına mücadeleye devam etti. Bir yandan da, dünyanın dört bir yanında bombalar patlatmaya da...

Bin Ladin'in 1996'da bir röportajında, "İnancımı korumak teröristlikse, bundan onur duyarım" demiş ve eklemişti "Asıl yüzbinlerce Iraklı çocuğun ölümü, Filistinliler'e yapılanlar terörizm". Clinton'un kendine yönelttiği aynı kelimelerle ABD'yi suçlayan bin Ladin, şimdiki başkan Bush'un tavrıyla "Bütün bunların sonucunda adalet yerine gelecek" demişti.
Bin Ladin'in, büyümek için en çok ihtiyacı üç şeyi ise ona istemeden ABD vermiş oldu. Askeri eğitim, "en büyük düşman" ilan edilip dünya çapında efsaneleştirmek ve buna rağmen kendine fazla güvenip tehdidi umursamamak.

TERÖRÜN TEMELİ: EL KAİDE

Dünyanın dört bir köşesinde birbirinden bağımsız hücrelerden oluşan El Kaide'nin birimleri, yalnızca kendilerine verilen görevleri yerine getiriyor. Böylece birimlerden biri yakalanacak olursa diğerlerini ele veremiyor. Birbirinden bağımsız hücrelerin, son olayda da yaşandığı üzere, Boston gibi ülkenin ABD'nin en büyük şehirlerinden birinde FBI'ın olup biteni anlamlandıramadan faaliyet gösterebilmesi böylelikle mümkün olabiliyor. Bin Ladin'in her olayla artan ünü, kendini kenara itilmiş hisseden müslümanların büyük bir istekle El Kaide'ye katılmasına yol açıyor. Bin Ladin'in, tamamen bu mücadaleye yönlendirdiği 900 milyon dolarlık kişisel serveti ve radikal İslamcı gruplar ile silah tüccarlarından aldığı iddia edilen destek de bu hücrelere akıyor.

Harvard Üniversitesi'nden terör uzmanları, Washington Post'a, bin Ladin'in örgütünün "hükümet gibi" çalıştığını, üyelerinin de bürokratlar misali yalnız kendi masalarındaki işle meşgul olduğunu anlatıyor.
Londra merkezli bir Arap gazetesi olan El Kuds, olaydan iki hafta kadar önce, Ladin'in yandaşları tarafından ABD'de "şimdiye dek görülmemiş" bir eylem gerçekleştirileceğini ihbar eden esrarengiz bir telefon almıştı. Telefonu eden bin Ladin ya da yakın çevresinden biri değildi. Yerlerinin tesbit edilmemesi için her seferinde başka bir hücre arama görevini üstleniyor. Hücreler, büyük eylemlerden haberdar oluyor ama eylemin içeriğini, gerçekleşene kadar bilmiyorlar.

Bush yönetiminde görevli istihbarat uzmanlarıyla dirsek temasını sürdüren eski istihbarat görevlileri, bin Ladin'in örgütünden bazı hücrelere 11 Eylül olaylarından sonra telefonla "iki hedef vuruldu" haberinin verildiğini bildiriyor.

El Kuds'a gelen telefonun benzerleriyse daha önce de defalarca, dünyanın dört bir yanındaki Arap yayın organlarında gerçekleşmişti. Bin Ladin, o denli "hayali" bir imaj çizmişti ki, bu gazeteler de kendilerine gelen ihbarları rutin şekilde yayınlıyor ama pek de dikkate almıyorlardı. İşin kötüsü, ABD'nin kendisi de bu tip ihbarlardan sonra yalnızca büyükelçiliklerindeki güvenlik önlemlerini arttırmakla yetiniyordu. Ama kimse, hatta Boston yakınlarında bin Ladin'in örgütü üyelerinin yuvalandığı noktalarda son bir yıldır "normalin üzerinde" hareketlenme olduğunu tesbit eden FBI bile bu çapta bir eylemi tahmin edemiyordu.

Aralık 1999'da Kanada sınırında yakalanan Bin Ladin'in 'öğrencisi' Cezayirli Ahmed Ressam, El Kaide'nin kamplarında "füze fırmalatma, kentlerde savaşma, sabotaj ve suikast" üzerine eğitim gördüğünü söylemişti. Ressam, El Kaide'nin bazı hücrelerinin hedeflerini kendi seçme ve maddi kaynak için gerekirse özellikle Kanada'da banka soyma yetkisine sahip olduğunu da söylemişti. Ressam, Afganistan'da kamptan ayrılmadan önce son gördüğü derslerden birinin "bir şehirde yaşamı çökertmek" olduğunu anlatmıştı.

Bu yıl, şubat-haziran arasında New York'un göbeğinde gerçekleşen bir mahkemede de, bin Ladin'in örgütü hakkında çok önemli bilgiler elde edildi. 1998'deki büyükelçilik saldırılarıyla ilgili tutuklanan ve El Kaide üye dört kişinin yargılanmasının mahkeme tutanağı, 1 milyon kelimeden oluşuyordu. Yargılanmanın bir noktasında Hakim Leonard Sand, bu örgütün günün birinde New York'a nükleer silah yüklü bir uçakla intihar saldırısı düzenleyebileceğini bile söylemişti.


LADİN'İN ADININ KARIŞTIĞI EYLEMLER

Aralık 1992: Yemen'deki ABD'li askerlerin kaldığı bir otel bombalandı. İki Avustralyalı turist öldü.

1993: Somali'nin başkenti Mogadişu'da 18 ABD askeri öldürüldü.

Şubat 1993: New York'ta Dünya Ticaret Merkezi bombalandı. Bin Ladin'in de adı olaya karıştı.

Ocak 1995: Filipinler'de Papa'ya suikast girişimi yapıldı.

1995: Cezayirli Silahlı İslami Grubun (GIA) Fransa'ya karşı yürüttüğü savaşta çeşitli bombalamalar gerçekleştirildi.

Haziran 1995: Etiopya'nın başkenti Adis Ababa'da Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'e yönelik suikast planlandı.

Kasım 1995: Suudi Arabistan'ın başkenti Riyad'da beş ABD'li askerin ölümüne yol açan kamyonla bombalama olayı gerçekleştirildi.

Kasım 1995: Pakistan'daki Mısır Büyükelçiliği bombalandı, 17 kişinin öldü.

Haziran 1996: Suudi Arabistan'ın Hobar kentinde 19 Amerikan askerinin ölümüne yol açan patlama gerçekleşti.

23 Ağustos 1996: 'Kafirleri kutsal topraklardan kovun' çağrısıyla ABD'ye cihat ilan etti.

Şubat 1998: Mısır, Bangladeş ve Pakistanlı birkaç küçük grupla birlikte "Yahudilere ve Haçlılara karşı Uluslararası İslami Cephe"yi kurdu. Kuruluş bildirgesinde "Her Müslümana, dünyanın her köşesinde, sivil veya asker Amerikalı öldürmek farzdır" dendi.

7 Ağustos 1998: Amerikan askerlerinin Kutsal Topraklar'a girişinin sekizinci yıldönümünde Kenya ve Tanzanya'daki ABD büyükelçilikleri havaya uçuruldu, toplam 257 kişi öldü, 5 bin 500 kişi yaralandı.

20 Ağustos 1998: ABD misilleme olarak Sudan'da bir fabrikayı ve Afganistan'daki eğitim kamplarını bombaladı. Usame bin Ladin'in yakalanması için 5 milyon dolar ödül kondu.

12 Ekim 2000: Yemen'in Aden limanında USS Cole destroyerine yönelik intihar saldırısında 17 Amerikan denizcisi öldü.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:45
Uzun Hasan ( 12.10.1422)- (26.10.1477) </B>
Akkoyunlu Sultanı

Uzun Hasan 1423 yılında Diyarbakır'da doğdu. Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey'in oğlu Cihangir, babasının ölümü üzerine tahta geçmişti. Uzun Hasan, kardeşi Cihangir'in emri ile yaptığı askeri mücadelelerden sonra giderek güçlendi ve kardeşi Cihangir'i başkentten uzaklaştırarak Akkoyunlu hükümdarı oldu. Trabzon Rum İmparatoru'nun kızı Katerina Despina ile evlendi. Trabzon'u Osmanlı saldırısına karşı koruyacağına söz verdi. Uzun Hasan, ayrıca İstanbul'a elçi göndererek, Trabzon Rum İmparatorluğunun her yıl verdiği verginin affedilmesini ve karısına çeyiz olarak verilmiş olan, Kayseri yöresinin teslimini istedi. Fatih Sultan Mehmed bu istekleri reddetti. 1461 ilkbaharında Trabzon seferine çıktı. Osmanlı akıncıları karşısında başarısız olan, Uzun Hasan'ın kuvvetlerinden yardım alamayacağını anlayan, Trabzon Rum İmparatoru David Komnenos 26 Ekim 1461'de Trabzon'u, Fatih Sultan Mehmed'e teslim etti. Uzun Hasan bu gelişmelerden sonra ülkesini Gürcistan, Suriye ve Azerbaycan yönünde genişletmek için harekete geçti. Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah'ı yenilgiye uğrattı. Giderek güçlenen Akkoyunlu ülkesi, Horasan dışında bütün İran'ı, Ermeniye'yi ve Mezapotamya'nın önemli bir kısmını kapsıyordu.

Osmanlı'ya karşı geniş cephe

Uzun Hasan bundan sonra Osmanlılarla mücadeleye girişti. Karamanoğlu Pir Ahmed ve Kasım Beylere yardım ederek onları Osmanlılar aleyhine kışkırttı. Akkoyunlu kuvvetleri 1472'de Tokat'a baskın yaptılar. Ayrıca Akkoyunlu kumandanı Yusuf Mirza, Kayseri, Karaman, Hamideli yörelerini ele geçirdi. Bunun üzerine Fatih, doğuda kendisi için tehlikeli duruma gelen Uzun Hasan'ı ortadan kaldırmaya karar verdi. Osmanlı ve Akkoyunlu kuvvetleri 11 Ağustos 1473'de Otlukbeli'nde karşılaştılar. Osmanlı topçusu tarafından kuvvetleri bozguna uğratılan Uzun Hasan İran'a çekildi. Akkoyunlular Devleti'nin merkezini Tebriz'e naklettiler. Uzun Hasan Gürcistan seferinden dönerken hastalandı ve kısa bir süre sonra 1478 yılında Tebriz'de öldü.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:45
Ubeydullah-ı Ahrar </B>
Ubeydullah-ı Ahrar Hazretleri

Bu gün yine Türkistan'dayız. Uçsuz bucaksız toprakların ve çilekeş insanların coğrafyasında. Gerçi bir tanedir güneş zahirde ama nice manevi güneşlerin yurdu olan Türkistanda tarihler 1403'ü gösterirken bir güneş daha eklenir güneşlere. Büyük veli Ubeydullah-ı Ahrar doğar ve küçücük bir bebecikken büyük bir veli olacağının işaretlerini verir.
Daha küçükken yüzünde öyle bir nur parlar ki Ubeydullah'ı görenler hayret ve hayranlık iklimlerinde dolaşırlar. Önce Seyyid Kâsım Tebrizi Hazretleri gibi bir büyük âlimin eşiğinden tam bir teslimiyetle girer. Muhteşem zekası ve hafızası yanında şaşılacak edep ve tevazusuyla hemen yükselir arkadaşları arasından.
Derken ona büyük mesafeler katettirecek olan büyük veli, ilim ve marifet kaynağı Yakubi Çerhi Hazretleri'nin namını duyar ve diz çöker önüne. Büyük veli bir attarın ıtırdan anladığı basiretiyle ondaki cevheri keşfeder ve ulvi sırları paylaşır. Büyük veli "Bir Allah dostunun huzuruna gidince Ubeydullah'a benzeyin. Onun gibi kandili takılmış, yağı hazırlanmış, yanmaya hazır bir fener gibi olun ki, Allah dostuna sadece ateşle tutuşturmak kalsın" der.

Halka hizmet
Ubeydullah-ı Ahrar bütün ilimlerden diploma alır ve hocasının emriyle insanlara İslâmiyeti anlatmaya başlar. Gerçi halkın gözünde sultanlardan kıymetlidir ve her söylediği emir bilinir ama büyük veli kendisini ahalinin hizmetine adar. Herkes Allahü teala'ya bir yoldan kavuşur onu da insanlara hizmet ederek kavuştururlar.
Bir gün Horasanlı talebesine "Memleketine gitmeni istiyorum" der, "zira annen ve baban benim kalbimin derinliklerine hasretten ateşler koyuyorlar".
Genç birkaç günlük Horasan yolculuğundan sonra anne babasına kavuşur ve sorar: "Siz ne yaptınız da hocam bana hemen yanınıza gelmemi istedi?"
-Her namazdan sonra Allah'a dua ettik. Allah'tan seni bize kavuşturmasını niyaz ederdik. Ubeydullah-ı Ahrar Hazretleri ısrarla der ki: "Aman! Doğru itikat. İslâmın, imanın şartlarına ve diğer bütün dini konulara Efendimiz aleyhisselamın, Eshab-ı kiramın, büyük imamların ve diğer Allah dostlarının söyledikleri gibi inanın. Yoksa hiçbir ibadetinizin zerrece kıymeti olmaz ve geri dönülmez felaketlere düçar olursunuz."
Ubeydullah-ı Ahrar Hazretlerinin 1300'den fazla çiftliği olmasına rağmen tevazu içinde yaşar kazandıklarını fakirlere dağıtır, dualarını alır. "İnsanların hayırlısı insanlara hizmet edendir" hadisi şerifini sıkça hatırlatır.
Her haliyle Efendimiz aleyhisselamın ahlâkı ile ahlaklanır. Ömrü boyunca esnediği, ayaklarını uzatarak oturduğu görülmez.

Aşka bak
Bir gün misafirlerine bal ikram eder. Dervişlerden birinin minik oğlu balı görünce kendini kaybeder. Ubeydullah-ı Ahrar merhamet nazarlarıyla süzdüğü çocuğa sorar: "Söyle bakalım küçük efendi adın ne? Küçük çocuk büyük bir iştahla yediği balın lezzetinden olsa gerek başını kaldırmadan mırıldanır: "Bal!"
Ubeydullah-ı Ahrar hazretleri tebessüm ederek buyururlar ki: "Bu çocukta tam bir kabiliyet var. Balın lezzetine öyle daldı ki kendini bile unuttu." Bu çocuğu babasından alıp yetiştirir. Onda umduklarını bulur.
Şeyh Ahrar-ı veli der ki: İlmi ile amel eden, Efendimiz aleyhisselam'a, Eshab-ı kirama ve ondan sonraki evliyaya muhabbet duyan alimler şüphesizki Peygamber Efendimizin varisleridir. Bu söylediğimiz hadisi şerif ile de sabittir. Sakın siz de evliyanın zahirine (dış görüşüne) bakarak onları küçümsemeyiniz ve saygısızlık etmeyiniz. Unutmayın ki Efendimiz aleyhisselamı görüp de inanmayanlar "Bu nasıl peygamberdir ki bizim gibi yer, içer" dediler. Bundan dolayı dünya ve ahirette azabı ilahiye düçar oldular. Siz O'nun (aleyhisselam) varisleri olan evliyaullah için aynı bahtsızlığa düşmeyin ki sonunuz o inkarcılara benzemesin.
Ömrü insanlara hizmet ve hakikati anlatmakla geçen Ubeydullahı Ahrar Hazretleri ardında Kadı Muhammed Zahid Bedahşi, oğlu Muhammed bin Ubeydullah, Mevlâna Seyyid Hasan, Mevlâna Kâsım gibi zirveleri (daha nicelerini) miras bırakarak bir Cuma günü vefat eder.
Yıllar geçti. Türkistan'da güneş doğup batmaya devam ediyor. Ama gönülde doğup, batmayan sevgi ve muhabbet güneşleri kalpten kalbe, nesilden nesile yol buluyor.

Gafiller de mi var?
Ubeydullah-ı Ahrar anlatırlar: Beş yaşlarında mektebe gider, gelirdim. Hiçbir zaman Allah'tan gafil olmaz, sürekli kalbimde ve hatırımda tutardım. Soğuk ve yağmurlu bir günde çamura battım. Ayakkabılarımı çıkarmaya uğraşırken bir an Allahü teâlâ'dan gafil olduğum hissine kapıldım. Çok üzüldüm, çok ağladım. Çünkü insanların kendilerini yaratandan bir an bile gafil olmadıklarını zannederdim. Sonra anladım ki O'ndan (Celle Celalüh) gafil olmamak bazı kullara nasip olan bir şeydir.

Bu yemeği mutlaka yapın
Hatırlayın, mektep sıralarında hangimiz hatıra defteri tutmadı. Onun minik kilidini sevdiklerimiz için açmadık mı?
Geçen eskileri karıştırıyorum. "Bana kalbin kadar temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür eder ve..." diye başlayan yazılar içinden biri dikkatimi çekiyor. Bu enteresan bir yemek tarifi. Kelime oynamadan aktarıyorum.
Yemeğin adı: İnsanlık.
Kullanılacak malzeme: Bir tutam tebessüm, iki fincan muhabbet, azıcık ilgi, dolu dolu şefkat ve kararınca nezaket.
Hazırlanışı: Malzemeyi yüreğinizden alın, yıkamaya gerek yok, zaten tertemizdir. Gönül teknenize yerleştirip, sabır fırınında kızartın. Kokusu her yana yayıldığında pembeleşmiş demektir. Bunu gözyaşı şerbeti ile ıslatın. Sonra takvim bıçağı ile dilimleyip hayat tabağına alın. Üzerini duygu marmelatı ve sevgi çiçekleriyle süsleyin. Gökkuşağı ile fiyonklandırıp servis yapın. Merak etmeyin herkese yeter. Kendiniz de yeyin. Başkalarına da verin.
Nasıl. Hoş değil mi?
Haydi, hayırlı bayramlar.

Kelâm-ı kibar
İnsanın kıymeti, idraki ve zekasının, Allah dostlarının hakikatlerini anladığı kadardır.
Söz söylemek, dilin gönülle, gönlün de Hak ile olduğu zaman makbuldür.
Bizi seven ve yolumuzda bulunanların eli helal kârda, gönülleri ise hakiki yarda olsa gerektir.
Söz yüce bir şeydir, zamanında ve yerinde olsa gerektir.
İnsanın yaratılmasından murad, kulluk yapmasıdır. Kulluğun özü de her hâlükârda Allahü teâlâyı unutmamaktır.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:46
Ufuk Tavkul ( 15.12.1960) </B>
15.12.1960 tarihinde Ankara’da doğan Ufuk Tavkul, TED Ankara Koleji’ni bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünden mezun olduktan sonra, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji bölümünde master ve doktora yaparak “sosyoloji doktoru” unvanını aldı. Türkoloji alanında yaptığı araştırma ve çalışmalar neticesinde, 2002 yılında Çağdaş Türk Lehçeleri bilim dalında “doçent” unvanını kazandı.

1988-2004 yılları arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nde görev yapan Ufuk Tavkul, 2004 yılı Şubat ayında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları bölümünde doçentlik kadrosuna atandı. Halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.

1992-1995 yıllarında Genel Kurmay Başkanlığı’nda yurt dışında görev yapacak askerî personele Kafkasya konusunda, 1998-2000 yıllarında Millî Güvenlik Akademisi’nde Kafkasya ve Orta Asya konularında konferanslar verdi.

Kafkasya’dan 1905 yılında Anadolu’ya göç ederek, önce Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Yakapınar köyünde iskân edilen, oradan 1910 yılında Konya’nın Sarayönü ilçesine bağlı Başhüyük köyüne yerleştirilen ‘Tohçuk’ adlı bir Karaçay ailesine mensup olan Ufuk Tavkul, 1977 yılından itibaren Kafkasya’da kalan akrabalarıyla temas kurarak 1990-2000 yılları arasında pek çok defa Kafkasya’da dil ve sosyoloji konularında saha araştırmaları yaptı, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nun yürüttüğü “Türk Kültürünün Çevre Kültürlerle Etkileşimi” projesinin Kafkasya bölümünde görev alarak 1997 yılında Kafkasya’da Kabardin-Balkar Cumhuriyetinde saha araştırması gerçekleştirdi, bu arada dil ve toplumsal yapıya ait veriler topladı.
Kafkasya’nın etnik ve sosyo-kültürel yapısı, Kafkasya halkları arasındaki etnik ve kültürel yakınlık ve benzerlikler, Karaçay-Malkar Türkçesi grameri ve sözlüğü konularında Türkiye’de ve yurt dışında (Macaristan ve Kafkasya’da) yayımlanmış yüz elliden fazla bilimsel makalesi ile, “Kafkasya Dağlılarında Hayat ve Kültür”, “Karaçay-Malkar Türkçesi Sözlüğü”, “Karaçay-Malkar Atasözleri”, “Etnik Çatışmaların Gölgesinde Kafkasya”, “Karaçay-Balkarlar”, “Karaçay-Malkar Destanları” ve “Etnik ve Sosyo-Kültürel Yapısıyla Kafkasya” adlı yedi kitabı vardır.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:46
Uğur Derman ( 1935) </B>
1935'de Bandırma'da doğdu. Haydarpaşa Lisesi (1953)'nden sonra, Istanbul üniversitesi Tıp Fakültesi Eczacılık Okulu (1960)' nu bitirdi. Serbest eczacılık devresi (1963-1978)'nden sonra Türkpetrol Vakfı'nın yönetimini üstlendi (1977); 1981'den bu yana İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)'nın da Sanat danışmanlığını yürütmektedir.1955 yılından itibaren Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin emekli hocalarından Necmeddin Okyay (1883-1976)'ın Osmanlı Kitap Sanatları konusunda öğrencisi oldu; 1960 yılında icazet (diploma) aldı. Ayrıca Macid Ayral (1891-1961), Halim Özyazıcı (1898-1964), Dr. Süheyl Ünver (1898-1986) gibi bu konunun uzmanlarından çok istifade etti.

1961 yılından bu yana müstakil eser, tebliğ, ansiklopedi (Türk Ansiklopedisi, D. İslam Ansiklopedisi) maddesi ve makaleleriyle Türk Kitap Sanatlarının öğretilmesi ve tanıtılması için çalıştı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde ve Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, ve Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde derslerini sürdüren Uğur Derman 1997'de Mimar Sinan Üniversitesi tarafından öğretim üyeliğine kabul edilerek kendisine Profesör ünvanı verilmiştir.Türk Hat Sanatının tanıtımı için Kültür Bakanlığı tarafından Kahire (1976), Cidde (1980) ve Chicago (1987)'ya, IRCICA tarafından Bağdad (1988) ve Kuveyt (1992), İslamabad (1994), Kahire (1997) ve Tunus (1997) şehirlerine gönderilmiştir. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Çiçek Derman ile evli olup üç çocuk babasıdır.

ESERLERİ

. 11'i müstakil eser olmak üzere, toplam 247 yayını vardır. Kitap halindeki hacimli eserleri şunlardır:
· Türk Sanatında Ebru, İstanbul, 1977 (Akbank Yayını)
· Türk Hat Sanatının Şaheserleri, İstanbul, 1982, 1990 (Kültür Bakanlığı Yayını)
· İslam Kültür Mirasında Hat Sanatı, İstanbul, 1992 (IRCICA yayını, bu eser Arapça, Japonca ve İngilizce'ye çevrilerek aynen yayınlanmıştır.)
· Letters in Gold, New York, 1998 (İngilizce olarak neşredilmiştir.)
· Calligraphies Ottomanes, Paris, 2000 (Fransızca olarak neşredilmiştir.)

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:46
Uğur İbrahimhakkıoğlu </B>
Yargıtay Üyesi Genel Sekreter
Uğur İbrahimhakkıoğlu 02.07.1944 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. İstanbul Haydarpaşa Lisesini bitirmiş ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1965 yılında mezun olduktan sonra, İstanbul Hakim Adayı olarak mesleğe başlayan İbrahimhakkıoğlu, sırasıyla; Mazıdağı ve Muş Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı, Pasinler ve Terme Cumhuriyet Savcılığı, Uşak Cumhuriyet Savcı Yardımcılığı ve Cumhuriyet Savcılığı ile Kastamonu, Yozgat, Eskişehir ve Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı, Adalet Bakanlığı Müsteşarlığı görevlerinde bulunmuştur. İngilizce bilen, “Adalet Mesleğinde Uygulanan Mevzuat”, “Adalet Reformu ve Adli Mevzuat”, “Eskişehir’de Adli Yargı”, “Kütüphanemden Nükteler” adlı eserleri ile çeşitli dergilerde yayınlanmış mesleki makaleleri bulunan ve 14.04.1998 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilen Uğur İbrahimhakkıoğlu, Üçüncü Ceza Dairesi Üyesi iken 8.7.1999 tarihinde Yargıtay Genel Sekreterliğine atanmış olup, evli ve bir çocuk sahibidir.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:46
Uluç Gürkan ( 1945) </B>

HALİS ULUÇ GÜRKAN
Ankara Milletvekili-DSP
URFA - 1945, Vahit H., Nebahat - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi - İngilizce - Uluslararası İlişkiler, Ekonomist, Gazeteci- Cumhuriyet ve Dünya Gazeteleri Yazarı, Anka Ajansı, Sabah, Güneş Gazeteleri Temsilci, Yazar ve Genel Yayın Yönetmeni - XIX ve XX nci Dönem Ankara Milletvekili - TBMM Eski Başkanvekili - Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türk Grubu Başkanı, Batı Avrupa Birliği Asamblesi Başkanı - Evli, 2 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 00:47
Ulvi Cemal Erkin ( 1906)- (1973) </B>
1906 yılında İstanbul'da doğdu.İlk müzik eğitimini çok küçük yaşta annesinden alan Ulvi Cemal yedi yaşındayken Adinolfi'nin yanında piyano derslerine başladı. Galatasaray Lisesini bitirince burs kazanarak, devlet hesabına Paris'te müzik öğrenimine gönderildi. Paris Konservatuarında Gallon Baulanger gibi hocalardan kompozisyon dersleri aldı. 1930'da yurda dönünce Ankara Musiki ve Muallim Mektebi'ne armoni ve piyano öğretmeni olarak tayin edildi.1936'da Devlet Konservatuarı kuruluncaya kadar bu görevini sürdüren Ulvi Cemal Erkin o tarihte yine piyano öğretmeni olarak Konservatuar'ta çalışmaya başladı.Piyano ve konser çalışmalarını ikinci plana atan sanatçı, artık besteciliğe yönelmişti.

Beste çalışmalarından dolayı ilk konserini 1946 yılında veren Ulvi Cemal Erkin Riyaseticumhur Filârmoni Orkestrasına 1942'de Cumhuriyet Halk Partisi büyük ödülünü alan büyük orkestra için bestelenmiş Piyano konçertosunun 1942 ve I. Senfonisini ( 1944-1946 ) ilk kez çaldırdı. 1949'dan 1951'e kadar devlet konservatuarının müdür olarak yöneten besteci, ölümüne kadar piyano bölümü şefi ve piyano öğretmeni olarak aynı yerde görevini sürdürdü.1973 yılnda Ankara'da öldü.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:16
Cabir b. Abdullah </B>
Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi "radıyallahü teâlâ anhümâ". Bedr ve Uhudda küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîdin kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında vefât etdi. Medînede medfûn olduğu (Mevdu'âtül-ulûm) 648. ci sahîfede yazılıdır. Koca Mustafâ pâşanın yapdırdığı câmi' ve türbe, başka Câbir için olsa gerekdir.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:16
Cafer Seydahmet Kırımer ( 01.09.1889)- (03.04.1960) </B>
"Bir millette şerefin,haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, o milletin hürriyet ve istiklaline sahip olmasıyla kaimdir"
Cafer Seydahmet Kırımer

1 Eylül 1889'da Kırım'ın Yalta şehrine bağlı Kızıltaş köyünde doğmuştur.İlk tahsilini Kırım'da orta ve lise tahsilini Istanbul'da yapmıştır.1911'de Paris'e giderek Hukuk Fakültesine devam etmiş,Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Kırım'a dönmüştür.Kırım'da yakın arkadaşlarıyla birlikte inkılapçı gizli bir teşkilat kurmuştur.

1917'de Rusya'da ihtilal başladığı zaman Beserabya cephesinde asker olan Cafer Seydahmet Kırımer, Odesa'ya geçmiş,buradan temas kurduğu Kırım'daki arkadaşlarından Çelebi Cihan'ın başmüftülüğe,kendisinin de Vakıf İşleri Müdürlüğü'ne seçildiğini öğrenmiştir.

Rusya'daki ihtilalin memleketi anarşi içerisine düşürmesi, Kırım'daki aydınları yeni teşebbülere sevketti.Cafer Seydahmet Kırımer seçim kanununu,kurulacak cumhuriyetin anayasa taslağını hazırladı.Kerson'daki Kırımlı süvarileri Kırım'a getirdi.Kurultay açıldıktan sonra 9 Aralık 1917'de Kırım Cumhuriyeti ilan edilince, Çelebi Cihan'ın başkanlığındaki hükümette Harbiye ve Hariciye Bakanı oldu.Bolşeviklerle yapılan Alma Savaşlarındaki mağlubiyet üzerine Besarabya'daki Türk birliklerini Kırım'a getirmeye teşebüs etti.

Kırım'ın Almanlar tarafından işgal edilmesi üzerine kurultay yeniden toplandı.Süleyman Sulkiev'in kurduğu hükümette Hariciye Bakanı oldu.Almanlar Kırım'dan çekildikten sonra Bolşeviklerin Kırım'ı yeniden işgali sırasında Cafer Seydahmet Kırımer, Kırım Melisi'nin tam yetkili temsilcisi sıfatıyla Türkiye ve Avrupa'da bulunuyordu.

Cafer Seydahmet Kırımer'in bundan sonraki hayatı, 1921-1922 yıllarında Kırım'da vukua gelen açlığa mani olma ve yardım sağlama,Rus mahkumu Türk ve müslüman topluluklarının temsilcileriyle birlikte kurduğu teşkilatlar vasıtasıyla davasını dünyaya anlatma,İkinci Dünya Savaşı sırasında muhtelif sebeplerle Almanya ve Avrupa'nın diğer ülkelerinde bulunan Kırımlı kardeşlerine, o günün şartları içerinde yapılabilecek yardımları yapmak,bu maksatla muhtelif hükümetlerle temas kurmak,kitap ve makale yazmak,konferanslar vermek gibi Kırım ve Türk Dünyasına hizmetle geçmiştir.

3 Nisan 1960'ta saat: 22.00 de beyin kanamasından Istanbul'da vefat etmiştir.

ESERLERİ

1-Yirminci Asırda Tatar Millet-i Mazlumesi,Istanbul,1911(Şahap Nezihi takma adıyla)
2-La Crimeé (Fransızca), Lozan, 1921
3-Krym (Lehce) , Varşova, 1930
4-Rus Inkılabı, İstanbul, 1930
5-Gaspıralı İsmail Bey, İstanbul, 1934
6-Rus tarihinin Inkılaba,Bolşevizme ve Cihan İnkılabına sürüklenmesi(konferans dizisi), Istanbul,1948
7-Mefkure ve Türkçülük,İstanbul, 1965(konferans ve yazıları)
8-Unutulmaz Gözyaşları,İstanbul, 1975
9-Nurlu Kabirler, İstanbul,1992
10-Bazı Hatıralar, İstanbul, 1993

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:16
Cahide Sonku ( 1919) </B>
1919 yılında Yemen’de doğdu, 1981 yılında İstanbul’da öldü. Bir süre tiyatro
oyunculuğu yaptı. Söz Bir Allah Bir'le sinemaya geçti (1933). Daha sonra kendi
adına Sonku Film şirketini kurdu (1950). Fedâkar Ana filmiyle yönetmenliği
denedi. Oyuncu Talat Artamel ile evlenip ayrıldı.

Önemli filmleri: Bataklı Damın Kızı Aysel, Şehvet Kurbanı (Muhsin Ertuğrul),
Vatan ve Namık Kemal (Sami Ayanoğlu), Beklenen Şarkı (Orhon M. Arıburnu), İlk
ve Son (Atıf Yılmaz)

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:16
Cahit Kayra </B>
ESERLERİ

1938 Kuşağı
Olaylar, İnsanlar, Anılar
Cahit Kayra
Cem Yayınevi / Cem Kültür Dizisi

Bu kitap, Türkiye'de son yüzyıla yakın bir dönemin olayları içinde yaşayan bürokrat, politikacı bir yazarın öyküsüdür.
"Cahit Kayra" anlatısına, çöken bir imparatorluğun karanlık ve acıklı görüntüleriyle başlıyor. Genç bir çocuk olarak Atatürk reformlarının
heyecanını ve İnönü dönemini, İkinci Dünya Savaşı'nın acılarını, demokrasiye geçiş olaylarını yaşıyor. 1972'ye kadar büyük bürokrattır ve yurt içinde ve
yabancı ülkelerde sorumlu devlet görevlisi hizmetinde görülmektedir. Bu tarihten sonra polikikaya karışıyor, koalisyon pazarlıklarının, Kıbrıs
olaylarının ve seçim boğuşmalarının içinde yer alıyor. Bu yıllar da sona eriyor ve yazar emeklilik döneminin ihtirassız, kavgasız
iklimine giriyor. Burada, birikimlerini kitaplara dökerek kendi deyimiyle "Yaşama yanıt verme"nin yollarını aramaktadır. Zamanını öyküler, araştırmalar
yazarak dolduruyor. Okur bu anılarda, belki, yer yer kendi yaşam serüveninin olaylarını, kendi yaşam modelini ve yaşam felsefesinin yanıtlarını bulabilecektir.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:17
Cahit Tanyol ( 1924) </B>
1924 yılında Nizip'te doğdu. Adana Maullim Mektebi'ni ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun olduktan sonra yeni kurulan sosyoloji kürsüsüne asistan olarak girdi. Aynı bölümde Doç. Prof. ünvanları aldı. Gençlik yıllarından başlayarak canlı bir edebiyat yaşamının içine daldı. Gazete yazarlığının yanı sıra sosyolojik yapıtlar kaleme aldı.

ESERLERİ
Neden Türban, Türkler ile Kürtler, Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi Gendeş Y.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:17
Cahit Zarifoğlu ( 1940)- (1987) </B>

1940 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla ilk ve orta öğrenimini yurdun çeşitli yerlerinde yaptı. Liseyi memleketi K.Maraş'ta tamamladı. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çevirmenlik yaptı. Avrupa'yı dolaştı. Makina ve Kimya Endüstrisi Kurumu ve TRT'de çevirmen olarak çalıştı. Son olarak TRT İstanbul Radyosu'nda denetçilik yaptı. İlk şiir ve hikâyelerini K.Maraş'ta mahalli gazetelerde yayımladı. Yine K.Maraş'ta Açı adında bir dergi çıkardı. Başta Diriliş ve Edebiyat olmak üzere birçok dergide yazdı. Mavera dergisi ve Akabe Yayınlarının kurucuları arasında yeraldı. Çeşitli gazetelerde müstear isimlerle günlük yazılar yazdı. Şiirden başka, öykü, roman, günlük, oyun ve çocuk edebiyatı alanlarında ürünler verdi. 1987 İstanbul’da öldü.

ESERLERİ
İşaret Çocukları, Yedi Güzel Adam, Menziller, Korku ve Yakarış adlı kitaplarında yeralan şiirleri, kitaplarına girmemiş şiirleriyle birlikte vefatından sonra Bütün Eserleri I/Şiirler adı altında yayınlandı.Günlüklerini Yaşamak adıyla topladı.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:17
Can Ataklı ( 1956) </B>
1956 yılında Diyarbakır’da doğdu.İTİA Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu’nda eğitim gördü.Gazeteciliğe 1976 yılında Vatan gazetesinde başladı.24 Saat gazetesinde devam etti.Günaydın ve Tan gazetelerinde yazı iylerini idare etti.Sabah gazetesinin İstanbul dönemi kuruluş kadrosunda yer aldı.Aynı gazetede uzun süre köşe yazarlığı yaptı.Gazete yönetimi tarafından işine son verildi.Almanca biliyor.

ESERLERİ
Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı’nın Tanıklığıyla
Serkan Seymen
Metis Y. İstanbul 2001

Amiral Battı, 80'li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor.

Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah'ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı'nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen'in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992'de Cilalı İmaj devri adlı kitabında Sabah'ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı'nın 1995'te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Balkaner'in 10 bin doları nereye gitti?
Sabah 17 Mayıs 2001

Saygı Öztürk: Ali Balkaner'den 10 bin dolar alan gazetecinin ismi Can Ataklı. Can Ataklı: Evet bu parayı aldım ama o zamanki bir hayır işinde kullandım

Yurtbank'ın eski sahibi Ali Balkaner'den para aldığı iddiasıyla medya gündeminde uzun süre tartışılan ilk gazetecinin ismi ortaya çıktı: Can Ataklı... Star Gazetesi yazarı Saygı Öztürk dün "Yurtbank dosyasında ismi bulunan gazeteciler" başlıklı köşesinde, ilk defa isim vererek yazar Can Ataklı'nın şu anda tutuklu bulunan Yurtbank'ın eski sahibi Ali Balkaner'den 10 bin dolar para aldığını yazdı. İddialar üzerine Can Ataklı'nın kendisini aradığını da yazan Saygı Öztürk, yazısında Ataklı'nın şu görüşlerine de yer verdi: "Yurtbank'ın eski sahibi Ali Balkaner'i tanıyorum.

Evine, bürosuna gider, davetlerine eşimle birlikte katılırdım. Eşini de tanıyorum. Tanıdığım insanı zor durumda olduğu dönemde de tanıdığımı söyler, bunu kimseden saklamam. Ancak Ali Balkaner'den para aldığımı hatırlamıyorum. Adımın böyle bir olaya karışması inanılır gibi değil. Adım bilgisayar disketine niçin yazılmış onu da hiç bilemiyorum. Adımın karşısında 10 bin dolar yazılmasının ne anlama geldiğini de bilmiyorum..."

ÖNCE KABUL ETMEDİ
Öztürk yazısında ayrıca, İstanbul 5. No'lu DGM'de bulunan Ali Balkaner'in muhasebecisi Mustafa Nihat Yurdakök ile ele geçirilen ve Balkaner'in hesaplarının tutulduğu bilgisayar disketlerinden oluşan dosyada Can Ataklı'nın isminin karşısında 04.05/10.000 dolar yazdığını ve buna göre Ataklı'nın Balkaner'den bu parayı aldığını ifade etti.
Öztürk'ün bu yazısı üzerine Can Ataklı da "http://www.imedya.com" isimli haber sitesinde dün sabah "Can Ataklı cevap veriyor" başlıklı bir cevap yazısıyla hakkındaki iddiaları reddetti. Ataklı yazısında, "Balkaner'den hiç bir şekilde para almadığını ve böyle bir şeyin mümkün olamayacağını, yolsuzlukların sürmesini isteyenlerin oyunuyla karşı karşıya kaldığını" vurguladı. Ataklı, "Bu konuda kendimi savunacak halim yok. Ben, 26 yıl önce hangi ahlaki değerleri savunuyorsam şimdi de öyleyim" dedi.

SONRA HATIRLADI
Ancak sabahki bu yazıdan üç saat sonra Can Ataklı yine aynı haber portalına "10 değil 100 bin dolar aldım" başlıklı bir yazı daha yazdı. Ataklı, öğle saatlerinde yayınlanan ikinci yazısında, Balkaner'den para aldığını kabul etti. Yazısında Balkaner'den aldığı parayı önce hatırlamadığını söyleyen Ataklı, düşününce olayı çözdüğünü belirtti. Ataklı, "1997'de yakın dostlarının çocuğu olan lösemi hastası Küçük M.'nin tedavi masraflarının karşılanması için bir kampanya başlattığını ve o kampanya çerçevesinde bir çok iş adamından para toplandığını" yazdı. Kampanyaya 10 bin dolar veren Balkaner'in de katıldığını ve bu parayı hiç görmediğini belirten Ataklı, "Böyle bir itham altında kalmak ve şimdi böylesine bir savunmaya girmek beni çok yaralıyor" diyerek savunma yaptı.

Ataklı, yazısını "Bugüne kadar bana inanan dürüst, doğru ve samimi bulan herkesi hayal kırıklığına uğrattığım için özür dilerim" diyerek bitirdi.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:17
Can Paker ( 1942) </B>
1942 yılında doğdu.Robert Kolej ve Berlin Teknik Üniversitesi mezunu.Colombia Üniversitesi’nden MBA sahibi.Kimya sanayiinin önemli firmalarından Türk Henkel’in genel müdürü.Ayrıca dünya Henkel müdürlerinin başkan ve sözcüsü.Yönetim kurulu üyesi olduğu Tüsiad’ın siyasete katılımı arttırmak için kurduğu Parlamento Komisyonu’nun başkanı.

1971 yılından bu yana Türk Henkel'in üst yönetiminde görev alan Paker, halen Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü. Ayrıca, TESEV Başkanı, Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti üyesi.


HAKKINDA YAZILANLAR

Dört Sabancı gitti üç profesyonel geldi
Hürriyet 28 Mart 2001

Sabancı Holding, McKinsey'in ‘yeniden yapılanma’ kapsamındaki önerisine uyarak, sürpriz değişiklikler yaptı. Yönetim kurulunda üye sayısı 12'den 9'a indi. Sabancılar'ın üçüncü kuşağından dört kişi yönetimden gitti. Yerlerine Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluşan üç profesyonel geldi.

Hacı Ömer Sabancı Holding, dün yapılan genel kurulunda yönetim kurulunda radikal değişikliklere giderek sürpriz bir çıkış yaptı. Holding Yönetim Kurulu'na, Topluluk dışından üç yeni profesyonel üye atanırken, üye sayısı da 12'den 9'a düşürüldü. Genel Kurul'da Yönetim Kurulu'na, Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü TESEV Başkanı Can Paker, TÜSİAD Başkan Yardımcısı, Organik Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Aldo Kaslowski ile TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Alcatel Teletaş Yönetim Kurulu Başkanı ve Alcatel Bölge Başkan Yardımcısı Lütfi Yenel de girdi.

Bir önceki dönemde Yönetim Kurulu'nda görev alan aile bireylerinden Güler Sabancı, Emine Kamışlı, Suzan Dinçer Sabancı ve Sevil Sabancı ile profesyonel yöneticiler Ayduk Çelenk ile Oğuz Karahan yeni Yönetim Kurulu'nda yer almadı. Sabancı Holding'in yeni Yönetim Kurulu Sakıp Sabancı Başkanlığı'nda, Sakıp Sabancı, Şevket Sabancı, Erol Sabancı, Ömer Sabancı, Demir Sabancı, Hazım Kantarcı, Nafiz Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluştu. Görev bölümü yapan Yönetim Kurulu, Başkanlık ve Murahhas Üyeliğe Sakıp Sabancı'yı, Başkan Vekilliklerine Şevket Sabancı ve Erol Sabancı'yı getirdi.

BAĞIMSIZ ÜYELER
Sakıp Sabancı, ‘‘McKinsey'le bir yıldır yürüttüğümüz yeniden yapılanma çalışmalarının neticesinde, herbiri vizyonu ve yönetim bilgisiyle uluslararası işdünyasında kendilerini kanıtlamış bulunan Paker, Kaslowski ve Yenel bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak seçildi’’ dedi. Paker, Kaslowski ve Yenel, Sabancı Grubu dışındaki asli görevlerini bırakmayacak. Bu üç profesyonel, birikim ve tecrübelerini Sabancı Grubu'na da yönetim kurulunda aktaracak. Sakıp Sabancı, gazetecilerin Yönetim Kurulu'ndan çıkanlar arasında Sabancı Ailesi'nden isimler olduğunu hatırlatması üzerine, onların zaten dolu dolu görevleri olan insanlar olduğunu söyledi. Sabancı, ‘‘Mesela Güler Sabancı... Dolu dolu koşması lazım. Arjantin'den Brezilya'ya, Kuzey Amerika'dan Almanya'ya dolu dolu işleri var’’ dedi.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:18
Candan Erçetin ( 1963) </B>
Pop Müzik
Doğum Yeri : Kırklareli
Doğum Tarihi : 1963
Kişisel Bilgiler : Candan Erçetin, İlk ve orta okulları Kırklareli’de okuduktan sonra Galatasaray Lisesi´ne girdi. Mezuniyetin ardından, Klasik Arkeoloji dalında İstanbul Üniversitesi´nde Yüksek Lisans öğrenimi gördü. 1979 yılında girdiği İstanbul Belediye Konservatuarı Şan bölümünü 1991 yılında bitirdi.

Kariyeri : 1986 yılında 'Halley' adlı parça ile 'Klips ve Onlar' grubunun elemanı olarak Norveç´de yapılan Eurovizyon Şarkı Yarışması´nda Türkiye´yi temsil etti. Öğrenimi nedeniyle çeşitli şarkı yarışmaları dışında bir süre sahne çalışması yapmadı. Profesyonel müzik hayatına 1989 yılında Siyah & Gümüş adlı gece klübünde Ariie Antique ve Chansons söyleyerk başladı. Daha sonra Caz Bar (Paris Nights Cabaret), Küfe (Restaurant), Royal Bistro, Galatasaray Cemiyeti, Moda Deniz Klübü, Home store ve Swiss Hotel´de (La Com D´or Restaurant) uzun süreli sahne programlarını sürdürdü.

İşkadını
Şarkıcılığın yanısıra, Turizm & Organizasyon, Prodüksiyon, Promosyon ve Menajerlik alanlarında muhtelif çalışmalarda bulundu. Daha sonra Kanal D´de 94 Ekim ayında başlayan ve 17 hafta süren, Kol Düğmeleri adlı Erkek Magazin Programının sunuculuğunu yaptı. Candan Erçetin halen Galatasaray Lisesi´nde müzik öğretmenliğini sürdürmektedir. Sahne programının önemli bölümünü Fransız Chansonsları oluşurmakla beraber, repertuarında Türkçe, İngilizce, İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Yunanca nostaljik şarkılar da yer almaktadır.

Yalan

Geri döndüren gördün mü geçmişi
boşa soldurdun o nazlı gençliği
bir avuç toprak için yor kendini

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

zaman kendini benzetmez herkesi
hesapsız açar baharlar pembeyi
açmadığın dalda sözün geçer mi

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

sitem etme haberi yok dağların
gözlerini ellerinle bağladın
faydası yok geç kalınmış figanın

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:18
Cavid Ersen ( 29.03.1921) </B>
Cavid Ersen 29 Mart 1921 tarihinde Adana'da doğmuş. Babası Gümüşgerdanoğlu Mü'min Hasan Efendi'nin oğlu, Muallim Ömer Nazım Beğ'dir. Annesi Süreyya hanım, şairdir. Bu aile, şecere itibariyle, bir yandan Ramazanoğlu ailesiyle de akrabadır. Kuvayı Milliye ruhu ile dolu bir ailenin evladı olan Ersen'in ilk milli eseri "Çeteler" adını taşıyor. Çeteler, beş perdelik bir trajedi. 9
Ocak 1949'da sahnelenir. Adana'nın kahramanlık hikâyesini dramatize eden büyük bir eser. Ersen, bu milli eserin yazarı olarak 1949'larda Adana Halkevi'nden uzaklaştırılır. Ne varki buna direnen Ersen, eserini Adana çevre il ve ilçelerinde temsil ettirmeyi başarır, halk tarafından kendisine tezahürat yapılarak defalarca sahneye davet edilir ve ayakta alkışlanır. Cavid Ersen'i
daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu'nun kurucusu olarak görüyoruz. Burada "Taşkınlar Lokali" ile "Melekler ve Şeytanlar" isimli oyunları temsil edilir. Milli uyanışı aksettiren "Cephe Gerisi" isimli eseri de sahnelendikten sonra Adana Şehir Tiyatrosu'na veda eder. ÇünkNesillerin hafızalarında yer alan büyük romanlarını Kanlıca'daki evinde yazan Ersen’in bu mekânı da elinden
alınır. Bu evin gasp edilişi daha sonra da yıkılışı yazarı çok üzer. Ailece de sıkıntılar yaşayan Cavid Ersen, artık velut bir kalem olarak sürekli yazar. Gerçekten de Cavid Ersen, tavizsiz bir yazar olarak yaşadı, yaşıyor. Onu yaşarken nisyana mahkum etmek isteyenler, bunu başaramadı. Şimde o bir köklü çınar gibi, bir Selçuklu neferi bir Osmanlı yeniçerisi gibi ayaktadır.
İdealist bir yazar olan Cavid Ersen'in bütün hayatı eser vermekle geçmiştir. Hayatta bir çok darbeler yiyen yazarın biricik dayanağı kalemidir artık.


"Melekler ve Şeytanlar", "Annesini Kurtaran Kahraman Çocuk", "Fakirler", "Vefasız", "Mektup" gibi ilk eserlerini daha yirmili yaşlarından itibaren Türk okuyucusuna sunar. Bu eserleriyle milli ruh ve heyecanın, İslamî şuurun edebiyat kanalıyla topluma aksetmesini arzu eder. Milli bünyenin ihyası Cavid Ersen'in biricik emelidir çünkü. Türkiye'de aksayan sistemin temelinde eğitimi
görür. Bu konuda ortaya önemli tezler koyar. Türk eğitiminin ıslahı için önemli eserler kaleme alan yazar, ödüllendirileciğine 29 Mart 1956 tarihinde muallimlik mesleğinden uzaklaştırılır.

Artık biricik dayanağı kalemidir Cavid Ersen’in. Durup dinlenmeksizin yazar. Cavit Ersen'in ilk eseri 1944’te yayınlanan "Günahkâr sokaklar" isimli romanıdır. Bu eseri 'mistik şiirler' diye adlandırdığı üç kitap takip ediyor: "Fakirler", "Mektup" ve "Sefiller" kitapları ise 1945'te Adana'da yayınlanır. Siyasi yazılarını ise 1954'te "Gün Doğarken" isimli eserinde toplar. Yazarın
1956'da okul ders kitapları yazdığını görüyoruz. Öğretmenlikten gelen birikimini kitaplara aktarır. Bu yıl içinde yayınlanan asıl önemli eseri "Benim Üniversitem" adını taşır. Milli Eğitim tavsiyeli bu eserde Ersen milli bir eğitim modeli önerir ve uygulanmasını talep eder. Büyük yankılar uyandıran bu kitap, geniş kesimler tarafından okunur.

Cavid Ersen'in Adana'da oynayan "Çeteler" isimli eseri ile 5 perdelik bir trajedi olan piyesi "Cephe Gerisi" oldukça önemli. "Taşkınlar Lokali" adlı üç perdelik oyun da ilgi çekici. "Osman Gazi", "Orhan Gazi", "Selahaddini Eyyübi"
ve "Murad Hüdavendigâr", "Fatih Sultan Mehmet", "Battal Gazi" gibi eserleri de bulunuyor. Ancak romancımızın ilk yankı uyandıran eseri "Kızıl Zindanlar" 1967'de yayınlanır ve defalarca basılır. Bunu 1970'te basılan "Kara Zindanlar"
takip eder. "Zindanlar" ise 1971 de yayınlanır ve bir nehir roman oluşur. 1970'li yıllar Cavid Ersen'in en velut olduğu dönemdir. Ardarda şu eserleri yayınlanır. "Başbuğ", "Fadime", "Hürriyet Mücadelesi", "Beyaz İhtilal", "Boğata" ve "Hepimizin Kavgası". Yazarın ilk romanı "Aşkın Gözyaşları" ve "Mefkureci Öğretmen" isimli kitabı henüz yayınlanmadı.


Tarihimize dönüş şart

Sosyal romanlarının yanısıra tarihî romanlarıyla da tanınan Cavid Ersen,
“Tarihimizle barışmak zorundayız” diyor.

MEHMET NURİ YARDIM

80 yıllık bereketli ömrünü Allah yoluna, vatan ve millet uğruna harcamış bir abide şahsiyeti, değerli bir mütefekkiri, müstesna bir romancıyı yeniden tanıtmak istiyorum. 1970’li yılların efsanevi yazarı, gönül insanı, dava ve mefkure adamı Cavid Ersen! Cavid Ersen bir dönemin kalem savaşçısı. Edebiyatımızın cengaveri. Onu tanıyanlar tanıyor. Zamanında kitapları ve romanlarıyla beslenenler, bugün şükranla minnetle hatırlıyorlar kendisini. Cavid Ersen ismi ve özellikle “Kızıl Zindanlar” isimli eseri, bir çok yürekte heyecanlanmalara sebep oluyor. Yaşları gereği Cavid Ersen’i duymamış olanlar da var. Çünkü maalesef bizim fikir hayatımızda, edebiyat dünyamızda bir devamlılıktan söz edilemiyor. Bir zamanların anlı şanlı kalemleri bir dönem
sonra unutulabiliyor veya unutturulabiliyor. Genç okuyucular haklı olarak duymamış olabilirler Cavid Ersen ismini.Yazarlar sözlüğünde bile ismine tesadüf edilmiyor çünkü. Ziyanı yok, şu anda kendisi aramızda, sevgisi yüreğimizde.

“Kızıl Zindanlar” hakkında merhum Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: "Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ında görünüz...
İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar'ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz...”

Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Bir çok çileler çeker, acılar yaşar, ama herşeye rağmen azminden, sebatından ve inandığı, hak bildiği davasından asla ayrılmaz. Az eşyalı gecekondusunda soğuktan titreyen çocuklariyle perişan olur, lâmba ışığında çalışır, roman yazar. Yaşama
ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Yuvası yıkılan Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz. Bütün dostlarına şu temennide bulunur:

"Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.” Cavid Ersen'i uzun yılların ardından bulup konuştuk. Doğrusu biraz topluma
küskün bir insan ararken tam tersine son derece vakur duruşlu, mütevekkil ve hoşgörülü olgun bir insan gördük karşımızda. İlk cümlesi, “Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içeririsinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım” dedi . Bir çay bahçesinde oturduk. Sorduğumuz bütün sorulara tek tek cevap verdi. Tevazuun abidesi Cavit
Bey, destansı hayatını , “Bir demdi geldi geçti, o mücadelenin içinde biz de nefer olarak yer aldık" diyordu.

Necip Fazıl’dan, Peyami Safa, Tarık Buğra ve Arif Nihat Asya gibi değerli şair ve yazarlarla olan müşterek hatıralarını anlattı.
Uzun süren suskunluk dönemini kapatan, yaklaşık yirmi yıldır herhangi bir konuda açıklama yapmayan ve inzivadaki köşesinde memleketimizde cereyan eden hadiseleri seyreden Cavid Ersen, millet olarak tarihimizle barışma zamanının gelip geçtiğini söyledi konuşmamızda. Özellikle “Kızıl Zindanlar” ve “Kara Zindanlar” romanlarıyla geniş bir okuyucu kesimine ulaşan Ersen, diğer bir çok
yazar gibi şiirle başlamamış edebiyat dünyasına. “Hikâye ve şiirle başlamadım ben. Romanla başladım yazmaya. Bütün gayem tanınmış romancı olmaktı, kabıma sığamıyordum. Ama basılmadı. Çok tashihlere muhtaçtı. 13 yaşındaki bir insan
roman yazamaz. Ama içimde öyle bir güç geliyor, öyle bir ilham geliyor, öyle bir hayal denizinde yüzüyordum ki o doğal güzellikler, çam ağaçları, söğüt ağaçları, pınarlar… Orada yalnızlığı tercih ediyor, elimde kalem defter, yazıyor, yazıyordum” diyor. “Bu romanı daha sonra yeniden ele aldınız mı?” şeklindeki sorumuza Ersen’in cevabı müspet değil. “Hayır, diyor. 13 yaşındaki
bir çocuğun romanı ne olabilir. Cavid Ersen, kendisiyle yaptığımız mülâkatta geçmiş çalışmalarını, yaşadıklarını, tarihî ve sosyal eserleriyle hatıralarını anlattı. İşte sorularımız ve cevapları.

- İlk piyesiniz “Çeteler”in büyük yankılar uyandırmasından sonra tiyatro eseri olarak neler yazdınız?

- ERSEN: Ondan sonra “Taşkınlar Lokali” diye üç perdelik bir komedi yazdım. Bunlar Adana’nın ilçelerinde oynandı. Kendim de başrol oynadım. Aynı zamanda rejisörlük yaptım.

- Daha sonra Adana’dan ayrıldığınızı, Şehir Tiyatroları’ndan istifa ettiğinizi biliyoruz, niçin?

- ERSEN: Bir hürriyet mücadelesi başladı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasındaki mücadele. Ben bunlara şahit olunca demokrasiye karşı içimde büyük bir heves duydum. Ben de bu mücadelenin içine katılayım diye içimden
duygular geçti. Ve bu duyguların sonucu olarak “Beyaz İhtilal” diye bir eser yazdım. “Günahkar Sokaklar” ve “Benim Üniversitem”den sonra önemli bir eserdi o. Bu kitabın beşinci baskısı da yapıldı.

- “Beyaz İhtilal”de Demokrat Parti’nin, milletin teveccühüne mazhar oluşunu anlatıyorsunuz değil mi?

- ERSEN: Evet ve öğretmenlik mesleğimden. 15 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sultanahmet’te bir kanapede otururken bir gazete küpürü rüzgârla ayaklarımın altına geldi ve okuyayım dedim. Okudum. Yeni İstanbul gazetesi için eleman arandığını bildirir bir ilandı. Oraya müracaat ettim. Adana’dan geldikten sonra kurduğum tiyatro tahsisat yokluğundan kapandı. Gazeteciliğe
Yeni İstanbul’da başladım. 1956’larda… 1969’a kadar orada muhabirlik ve sekreterlik yaptım.

- Kimler vardı gazetede?

- ERSEN: Gökhan Evliyaoğlu vardı. Başyazardı. Aslında o gazete Habib Edip Törehan isimli zengin bir iş adamınındı. Ve 27 Mayıs İhtilali’nden sonra İsviçre’ye kaçtı oraya yerleşti. Gazetesini de Yılmaz Poda diye birine bıraktı. Müvekkiliydi. Yılmaz Poda da şimdiki Star’ın sahipleri Uzanlara gazeteyi devretti. Hatırladığım kadarıyla Kemal Uzan da gazetenin başyazarı Gökhan Evliyaoğlu’nu, yazı işleri müdürü Hami Tezkan’ı ve bir çoklarını gazeteden uzaklaştırdılar. Ben de 1969 senesinde Babıali’de Sabah gazetesine geldim. Şimdi kimbilir o güzel çocuk, o güzel adam, o vatanperver, vatanının milletini seven Cihangir Mutgil isimli delikanlı nerededir? O zaman hem gazetede çalışıyor, hem de okuyordu. Bu genç arkadaş, “Abi dedi, sen güzel
yazıyorsun.” Ben de o zamanlar “Kızıl Zindanlar”I tefrika ediyorum. Roman Babıali’de Sabah gazetesinde tefrika edilince çok ilgi gördü. Dedi ki, “Herşey benden, bunu basalım.” Tabettirdik. Birkaç yere imzalayıp verdik. Bir sabah, Babıali’de Sabah gazetesinin başmakalesinde muazzam bi-

Romanın hacmi de büyüdü değil mi?

- ERSEN: Çok büyüdü. Ve bir çok edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi olarak bu romanı öğrencilere tavsiye etti. Harıl harıl kitaplardan aldılar. Eserin muhtevası hakkında fikirlerini sayfalara döktüler. Böyle bir alem içinde Sinan’la 1969 yılında tanışmak ve –afedersiniz- zirveye çıkmak takdir oldu.

- Kızıl Zindanlar, Kara Zindanlar ve Zindanlar… Bu üçü nehir roman... Türkiye genelinde çok okundu, ilgi gördü. Neler hissettiniz. Türk insanı bu romanlara niçin bu kadar çok ilgi gösterdi?

- ERSEN: Bunu şu şekilde izah edeyim. Ben gençlik yıllarımda Kuvayı Milliye ruhuyla yetişen bir neslin gençlerinden idim. Orada o zaman büyük büyük bir birlik ve beraberlik şuuru vardı. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir millet. Henüz 15 milyon nüfusu olan bir Türkiye’yi düşünün. Herkes birbirini seviyor ve sayıyor. O ruhla yetişen bir insandım. Yıllar geçti, Halkevi’nde ve bir çok
salonlarda toplantılar yapılmaya başlandı. Orada gençler bölünüp parçalanmaya başladılar. 1917 yılında Rusya’da Lenin’in darbesiyle Çar’lık yıkılmış ve Rusya’dan, bütün dünya milletleri bünyesine ajanlar gönderilmek suretiyle milletler bünyesinde bir tahribat yapılmak istenmişti. Gittikçe bu ideolojide muvaffak olanlar, Türkiye’de de kendilerini göstermek istemişler. Ve biz o
hengame içerisinde, Kuvayı Milliye ruhu içinde yetiştiğimiz için bu gelecek felaketleri sezerek Kızıl Zindanlar’da bir çok mesajlar vermek mecburiyetde hissettik kendimizi. Ahmet Kabaklı üstadımızın da buyurduğu gibi,

“İlerde çok fena durumlara düşmemek için bu - Tarihî konularıyla ilgi uyandıran Orhan Gazi, Osman Gazi, Selahaddini Eyyübi, Murat Hüdavendigâr gibi eserleriniz var. Bu kitaplarınızla sanırım toplumumuza milli bir tarih şuuru vermek istediniz.
İki yıl önce Osmanlı Devleti’nin 700’ncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle çeşitli faaliyetler yapıldı. Devleti temsil eden Kültür Bakanı İstemihan Talay, Cumhuriyet’in Osmanlı’yla barıştığını ilan etti. Siz, bu romanlarınızla tarih bilgimiz ile mazi sevgimizde bir eksiklik gördüğünüz için mi bu tarz eserleri kaleme aldınız?

- ERSEN: Çok doğru söylüyorsunuz. Türkiye’de gerçek tarih hiç bir okulda hiçbir tarih kitabında yazılmış değil. Gerçek tarih çok önemli. Gerçek tarihi tetkik ettim ki ne entrikalarla koca bir imparatorluk yıkılmış, yıktırılmış ve bugünkü tarih kitapları maalesef bunlardan dış güçlerin ve iç güçlerin telkin ve tesirleriyle yanıltılıp aldatılmışız. Bütün mesele bu. Ben bunu tetkik ettikten sonra gerçek bir Türk tarihindeki kahramanlığımızı, Türk İslam ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş devrin padişahlarını, sultanlarını, kahramanlarını vermek istedim. Bu seriyi Fatih Sultan Mehmed’e kadar hazırladım. Şu anda Fatih Sultan Mehmet kitabı kayıp. Bir de Battal Gazi’miz vardı. Çok emek verdiğim. O da İsmail Ünalmış’da. Ne oldu bilmiyorum.

- Gelelim edebiyata. Türk edebiyatındaki şu anki durumu nasıl görüyorsunuz. Yeni şairler, yazarları nasıl buluyorsunuz. Edebiyat ve fikir hayatımızdaki seviyeyi beğeniyor musunuz?

- ERSEN: Ben şimdi yıllardan beri bir çok karmaşık olayların içinde inzivaya çekilmiş ve daima ümit içerisinde sizleri, değerli edebiyatçılarımızı bekler duruma gelmiştim. Yazmanın ve okumanın dışında kalmıştım. Vatanını milletini seven yazarlarımız romancılarımız var. Fakat bugünkü basın hayatımızda elle tutulur bir kaç gazeteden başka diğerleri maalesef dış güçlerle, iç güçlerin hegomanyası altında gayrı milli neşriyatlar yapmakta. Biz başka şekilde yetiştik. Kuvayı Milliye ruhuyla yetiştik. Sevgiye ve saygıya dayalı bir neslin içindeydik. Yıllar yılları kovaladı. Öyle hallere geldik ki kamplara bölünmek durumunda kaldık. Ve darbeler oldu. Hükümetler devrildi, yeni hükümetler kuruldu, demokrasi demokrasi diye feryat ettik. İçimden gelen hisler ve duygularla o bir kuş gibi kanatlarını çırparak omuzlarımıza kondu ve sabahleyin yaprakların üzerine konan jaleler bir kahkahayla bir güzgâr
esiyişle nasıl yok olurlarsa demokrasimiz de böyle öldü. Ve hâlâ çok ileri gitmemize rağmen hürriyet ve demokrasiyi arar durur.

- Bugüne kadar pek çok önemli fikir ve edebiyat adamıyla dostluğunuz oldu. Biraz da bu şahsiyetlerden bahseder misiniz?

- ERSEN: Yeni İstanbul’da iken Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) isimli yiğit bir arkadaşım vardı. O bayramlarda bir gazete çıkartırdı. Bana da başmakale yazdırırdı. Sonra o ayrıldıktan sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’le müşerref olduk. Aynı odada makalesini yazar, bana da okuturdu. “Nasıl olmuş?” diye sorardı. Ben de “Çok güzel olmuş” derdim. Sonra Sabah gazetesine
geçtim. Gene üstad rahmetli Necip Fazıl beyle beraber çalıştık.

- Ya Peyami Safa ile…
- ERSEN: Peyami Safa ile bir kaç kere Milliyet gazetesinde iken görüşmek nasip oldu. Ona “Benim Üniversitem” isimli kitabımı imzalayıp takdim ettim. Bana “Sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Ben yazdım hocam” dedim. “Aferin aferin” dedi. “Sen ne güzel şeyler yazmışsın. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Memnuniyetle “gene gel görüşelim” dedi. Bir kaç kere çayını içmek nasip oldu.
Ben evine ailesine kapanık bir insanım. İşimden çıkar evime gelirdim. Gece saat 2’de kalkardım. Ta sabahın 4’üne kadar yazardım. O piyesleri böyle hep geceleri yazmışımdır. Ben yıllarca bu eserleri bu saatlerde yazdım.

- Peki Arif Nihat Asya?

- ERSEN: Çok samimi arkadaşımdı. Adana’dan İstanbul’a geldi. Hemşehrim… Onunla çok güzel günlerimiz geçti. İstanbul’da oturuyorum. Bir gün baktım kapı vuruldu. Açtım, baktım Arif Nihat. “Oooo hocam” dedim. Ellerinden öptüm, yanak
yanağa öpüştük. Bizim Sabah gazetesinde onun rubaileri yayınlanıyor. Her sabah bana gelir. Daktilonun başına geçerim.O söyler ben yazarım. "Tashihini de yap bakalım" derdi. Bakardım. “Hocam hiç bir şey yok. Çok güzel söylemişsiniz. Bir
de siz okuyun” derdim.

- Tarık Buğra ile de akran ve dosttunuz değil mi?

- ERSEN: Evet Tarık Buğra ile aynı gazetede çalıştık. Yazıişleri müdürüydü. Gelirdi benim odama. Hasbihal ederdik. “Haydi derdi, neden bir şeyler yazmıyorsun, neden boş duruyorsun?” diyerek teşvik ederdi. Uzun süre bir dostluk beraberliği içindeydik.

- Can ciğer dostunuz Darendelioğlu’nu unutmayalım…

- ERSEN: İlhan Darendelioğlu, benim kırk yıllık dostumdu. Bir gün bir toplulukta, “Eğer Cavid Ersen bey olmasaydı, ben şimdi bir köşede çekilmiş Toprak mecmuasıyla haşir neşir kalmış olacaktım” dedi. Ben hangi gazeteye gittiysem şart koştum. Hergün gazetesinde Tahir Kutsi’yle görüştüm. Ona bir istikamet verdim. “Hepimizin Kavgası”nda geniş şekilde anlattım bunu. Özetle
şu: “Hergün gazetesi dağdaki çobana da ulaşacak.” Orda bir kadro kurduk Tahir Kutsi’yle. Reklamlar aldık. Abdurrahim Balcıoğlu gibi dostlarım vardı. Bana Tahir Kutsi Makal yetki verince, Necdet Sevinç’e gittim. Milliyetçi bir gazete diye afişler yapıyordu. Mehmet Emin Alpkan'ın gazetesi Bizim Anadolu'da yazıyordu. Ona dedim ki, “Bu bir dava meselesi. Bir tarafta gazete, bir
tarafta davamız” Kalkıp geldi ve gazeteyi büyüttük. O zaman 30 bin tiraja ulaşmıştı Hergün.

- Merhum gazeteci ağabeyimiz Mehmet Emin Alpkan’dan da bahseder misiniz biraz.

- ERSEN: Yeni İstanbul gazetesinde çalışırken gazeteye yazıişleri müdürüne telefon ediyor. Diyor ki “Bizim Taşkent’te bir toplantımız olacak nüfus sayımı için. Bir güçlü yazar, gazeteci istiyorum”. Beni tavsiye etti müdür. Baktım çok tatlı bir adam. Görüştük. Taşkent’e gittik, röportajlar yaptım. O zaman başlayan dostluğumuz uzun zaman devam etti. Halen rahatsızlığı devam eden İrfan Atagün dostumuz vardı. Ömer Öztürkmen bey de keza. Ömer bey gazetecilikte beni çok desteklemiştir. Ergun Göze beyle birlikte Babıali’de Sabah gazetesinde çalıştık. Bu şahsiyetlerle aynı nesildeniz. Ulu gayeye varmak için onlar bize ışık tutmuş. Biz de yeni yetişen nesle bir ışık tuttuysak ne mutlu bize.


HAKKINDA YAZILANLAR
Cavid Ersen toplantısı
Türkiye 28 Mart 2001

Yıllardan beri suskunluğunu koruyan, bir dönemin en meşhur milliyetçi yazarları arasında ilk sırayı alan romancı Cavid Ersen, 80’inci yaşını 28 Mart 2001 Çarşamba günü saat 17.00’de Türk Edebiyatı Vakfı’nın Sultanahmet’teki merkezinde kutladı.
1970’li yılların efsane romancısı Cavid Ersen, toplantıda dramlarla dolu hayatını, mücadelelerini ve yazarlığını anlattı.Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen romancının tarihî romanlarının edebiyatımızdaki değeri üzerinde durdu.Yayıncı Sinan Yıldız ise Cavid Ersen’le tanışmasını ve kitaplarını nasıl yayınlamaya başladığını dile getirdi.

ESERLERİ
Kızıl Zindanlar ve Kara Zindanlar isimli romanlarının yanısıra 30’a yakın kitabıyla çok geniş bir okuyucu kesimine ulaştı.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:19
Cavit Saracoğlu </B>
9 Haziran 1935’te Üsküp’te doğdu.

Üsküp’te, “İrfan”, “Vuk Karaciç” ve “Tefeyyüz” okullarında okudu. 1957-1963 yılları arasında Müderris Abdül Fettah Rauf’tan ders ve feyz aldı. Osmanlıca’yı çok iyi bilmektedir.

Genç yaşlarında şiir yazmaya başladı. 1958 yılında “Birlik” gazetesine gönderdiği “Küçük Kuş” şiirinin birkaç dörtlüğünün, bir süre sonra Makedonya Türk yazarlarından birinin imzasıyla yayımlanması üzerine, gazeteye bir daha şiir göndermemeye karar verdiğini anlatmaktadır.

1988 yılında Türkiyeye göç etti. Bir hayli şiir yazmış olmasına rağmen, şiirleri hâlen kitaplaştırılamadı. (S. Engüllü)

http://www.makturk.com
x

Cavit SARACOĞLU'nun ''Ağlayan Vardar'' şiiri

Maziyi ruhuma bir önsöz gibi
Derinden anlatıp çağlayan Vardar
Ümitsiz neşesiz bir öksüz gibi
Baygın baygın akıp ağlayan Vardar.

Anlat şu derdini niye gizlersin Şu hasret nedendir kimi izlersin
Hedefin garp değil şarkı gözlersin
Koşarsın doğuya taşkınca Vardar.

Geçmişi anlatan ey koca Vardar Coşardın gelirdi rıhtım sana dar
Ağzını kapattı şimdi bu gaddar
Benimle bir yürek dağlayan Vardar.

Haklısın inleyiş devridir inle Osmanlı marşını rüzgârdan dinle
İlk giren askere yanık sesinle
Hoş geldin diyerek kol açan Vardar.

Şanlı tarihimin eserisin sen Beş asrı yaşatan bir serisin sen
Şimdi güya bir serserisin sen
Yürüyüp akarsın şaşkınca Vardar.

Bir zaman bizlerdik hâkim burada Anlı şanlı idik suda karada
Kosova Fatihi Sultan Murad’a
Rehberlik ederek yol açan Vardar.

İmanlı neferler temiz suyunla Abdest alıp kılmış eğik boyunla
Şimdi ise şu küffar cümbüş oyunla
İçini kirletip pisletir Vardar.

Gökler mi gürlüyor toplar mı patlar Rüzgâr gibi koşan o yağız atlar
Kılıç mı çarpışır şimşek mi nedir
Herhalde tekbirden düşman çatırdar.

Yaş dökmeden seni geçemiyorum Zehir mi suyun ki içemiyorum
Bakınca bir türlü seçemiyorum
Karşımda pek garip yabancı Vardar.

Sanma hayal bu ses bu avazeler Mutlaka o canlı devri tazeler
Baksana rüzgârın şu esmesine
Yatan şehitleri hep yelpazeler.

Şu coşan hissimin tercümânı ol Köpürüp taş Rumeli ummânı ol
Dertlerimin bari sen dermânı ol
Çoğaltma kalbimde usancı Vardar.

Esen yel o vakti yeniletiyor Hasrettir ki onu hep inletiyor
Beş asrın o gaza narelerini
Kuş ve ırmaklarından dinletiyor.


(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 230-232)

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:19
Cebbar Dengiz ( 1929) </B>
Doç.Hv.Tbp.Alb. Cebbar Dengiz 1929 Kerkük doğumlu olup 1955 yılında Ankara Tıp Fakültesinden mezun oldu, 1961 yılında ABD Air University’de hava hekimliği tekamül kursu gördü. 1964 yılında GATA’daki ihtisasını tamamladıktan sonra Etimesgut Hava Hastanesinde nöropsikiyatri uzmanı olarak görev yaptı. 1981 yılında, yurtdışı eğitimleri ve yurtiçi bilimsel çalışmaları dikkate alınarak Sağlık Bakanlığı tarafından hava hekimliği uzmanı diploması aldı. Aynı yıl, GATA Tıp Fakültesine bağlı olarak kurulan Hava Hekimliği Bölüm Başkanlığına getirildi, 1982 yılında Uzay ve Hava Tababeti Doçenti ünvanı aldı. 1983 ağustosunda kadrosuzluktan emekli oldu; ancak Hava Kuvvetleri’nin ihtiyacı nedeniyle aynı yılın kasım ayında tekrar muvazzaf subaylığa geçirildi. 1986 yılında Eskişehir’deki Hava ve Uzay Hekimliği Merkezi Başkanı oldu. 1987 yılı aralık ayında emekli oldu. Ülkemizin ilk hava hekimliği uzmanı ve ilk uzay ve hava tababeti doçenti olup, yurtiçi yayınlarından başka AGARD, MAS ve UROMED toplantılarında sunduğu bildirileri de vardır. iyle on-line bağlantı içinde olmaları, uçucu sağlık kayıtlarını birbirlerine aktarabilmeleri, havacılık muayene ve fizyolojik eğitimlerine özel bazı donanımlar edinmeleri ve giderek havacılık tıbbı merkezi (AMC - Aero Medical Center) niteliğini kazanmalarıdır.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:20
Celal Pir </B>

NTV Ekonomi Programları Koordinatörü.. Hafta içi gün boyunca piyasaların nabzını tutan bir isim.. İMKB'nin seyri, aracı kurumlarla bağlantılar ve ekonomistlerle finans piyasalarına ilişkin yorumlar gibi konuları büyük başarıyla yürütüyor.. Daha önce Kanal D'de editördü.. NTV kurulduğu günden bu yana ekonomi haberlerinin başında..

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:20
Celal Şengör ( 24.03.1955) </B>
A. M. Celâl Şengör 24 Mart 1955’te İstanbul’da doğdu. 1973 yılında Robert Academy’yi bitirdi, 1978’de State University of New York at Albany’den jeolog olarak mezun oldu. 1979’da master, 1982’de de aynı üniversiteden doktora aldı. 1981’de İTÜ Maden Fakültesi, Genel Jeoloji kürsüsüne asistan oldu. 1984 yılında Londra Jeoloji Cemiyeti’nin “Başkanlık Ödülü”nü, 1986’da TÜBİTAK’ın Bilim Ödülü’nü aldı. Aynı yıl İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalında doçent oldu. 1988’de Neuchâtel Üniversitesi Fen Fakültesi’nden şeref bilim doktoru (Docteur ès sciences honoris causa) pâyesi aldı. 1990 yılında Academia Europaea’ya ilk Türk üye olarak seçildi, aynı yıl Avusturya Jeoloji Servisi muhabir üyesi, 1991 yılında Avusturya Jeoloji Derneği şeref üyesi oldu. 1991 yılında Kültür Bakanlığı’nın Bilgi Çağı Ödülü’nü kazandı. 1992 yılında İTÜ Maden Fakültesi Genel Jeoloji Anabilim Dalı’nda profesörlüğe yükseltildi. 1993 yılında Türkiye Bilimler Akademisi kurucu üyesi oldu, Akademi konseyine seçildi, aynı yıl TÜBİTAK Bilim Kurulu üyeliğine seçildi. 1994 yılında Rusya Doğa Bilimleri Akademisi üyeliğine, Fransız ve Amerikan jeoloji dernekleri şeref üyeliğine seçildi, ayrıca kendisine Fransız Fizik Cemiyeti ve École Normale Supérieure Vakfı tarafından Rammal Madalyası verildi. Şengör 1997 yılında Fransız Bilimler Akademisi tarafından yerbilimleri dalında büyük ödül (Lutaud Ödülü) ile taltif edildi. 1998 Mayıs ayı içerisinde Şengör Collège de France’da misafir profesör olarak bir kürsü işgal etti, burada “XIX. yüzyılda tektoniğin gelişmesine Fransız jeologlarının katkısı” konulu bir ders verdi ve 28 Mayıs 1998’de Collège de France’ın madalyasını aldı. 1999’da Londra Jeoloji Cemiyeti kendisine Bigsby Madalyası’nı tevcih etti. 2000 yılının Nisan ayında Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi yabancı üyeliğine seçilen ilk Türk oldu. Şengör, Collège de France dışında İngiltere’de Oxford (Royal Society Araştırıcı bursuyla), ABD’de California Institute of Technology (Moore Distinguished Scholar olarak) ve Avusturya’da Salzburg Lodron-Paris Üniversitesi’nde misafir profesörlük yapmıştır.
Şengör jeolojide bilhassa yapısal jeoloji ve tektonik dallarındaki çalışmaları ile ün yapmıştır. Bu konuda 6 kitap, 175 bilimsel makale, 137 tebliğ özeti, pek çok popüler bilim makalesi, tarih ve felsefe ile ilgili de iki kitap ve 300’e yakın deneme yazısı yayınlamıştır. Bunların 1997-1998 yılları arasında Cumhuriyet Bilim Teknik dergisindeki “Zümrütten Akisler” köşesinde çıkmış olanları Yapı Kredi Yayınları tarafından 1999’da Zümrütnâme başlığı altında kitaplaştırılmıştır. Şengör ayrıca pek çok uluslararası dergide editör, yardımcı editör ve yayın kurulu üyeliği yapmıştır ve yapmaktadır.
Şengör 1986 yılında Oya Maltepe ile evlenmiştir. Tek çocuğu olan oğlu H. C. Asım Şengör 1989 yılında dünyaya gelmiştir.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:20
Celalattin Tevfik Karasapan ( 1901)- (1974) </B>
1901 yılında doğdu. Paris Siyasi ve Sosyal Bilimler Okulu Gazetecilik Bölümü mezunudur. Bükreş Büyükelçiliği görevinde bulunmuştur. 02.10.1959 tarihinde Milli Emniyet Hizmetleri Reisi olarak göreve başlamış ve bu görevi 29.05.1960 tarihine kadar yürütmüştür. 1961 seçimlerinde Afyonkarahisar Senatörü seçilerek parlamentoya girmiş ve 1974 yılında vefat etmiştir.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:21
Celaleddin Orhan </B>
ESERLERİ

Bir Bahriyelinin Anıları
1914-1981
M.Celaleddin Orhan
Kastaş Yayınları / Anılar Dizisi

Bahriyeliler yalnızca taşımacılık yapmamıştır. Deniz subaylarının Kurtuluş Savaşı süresince yaptıkları şöyle özetlenebilir:
1- Karadeniz'de çalışarak, anlaşma sonucu Sovyet Rusya limanlarından aldıkları her çeşit savaş aracını ve düşmanlar tarafından el konulan kendi liman ve depolarımızdaki silah, cephane ve askeri gereci kaçırarak taşınmasını sağlayıp, cephenin lojistik gereksinmesini karşılamışlar ve bunun için de gerekli "deniz örgütlerini" kurmuşlardır. 2- Karadeniz kıyısındaki Pontus'cu Rum çeteleri ile karada da savaşmışlar ve başarıya ulaşmışlardır.
3- İnönü, Sakarya ve Dumlupınar Savaşlarına katılarak kara cephhelerinde de savaşmışlardır.
4- Ulusal Hükümetin teknik işlerinde de çalışmışlardır.
Celaleddin Orhan tüm bunları ayrıntılarıyla anlatıyor ama "Anıların" asıl önemli yanı "Alemdar" gemisi serüvenini yazmış olmasıdır.

Yavuz, Hamidiye, Nusrat adlarını çok sık duymuşuzdur ama "Alemdar"ı pek tanımayız. Oysa Alemdar, Kurtuluş savaşımızın "efsane" gemisidir. Tarih kitaplarında yazmaz ancak Ulusal Savaş'taki tek deniz çatışması bu gemimizle Fransız gambotu C-24 arasında olmuştur. Ve "Ankara Antlaşması" bu çatışma sonrası imzalanacaktır.

"Alemdar" gemisinin İstanbul'dan kaçırılışı da; Sovyet limanlarından cephane taşıyışı da; Rum çetelerini yakalayışı da bir destandır.

Kitapta anlatılan yalnızca "Alemdar" mı? Adını bilmediğimiz "Batum", "Rusumat No 4, uçak taşıyan "Şahin" vapurunun olağanüstü serüvenleri de anlatılmış.

Sevda_Rapcisi
02-10-07, 19:21
Cem Behar ( 1946) </B>

Prof. Dr. Cem Behar 1946 yılında İstanbul'da doğdu. Yüksek öğrenimini Paris'te tamamladı. Müzik çalışmalarına Fikret Bertuğ ile başladı. Daha sonra Emin Ongan ve Niyazi Sayın ile çalıştı. Klasik Türk Müziğine ilişkin çeşitli gazete ve dergilerde makaleleri yayımlandı. Klasik Türk Müziği Üzerine Denemeler (Bağlam Yayınları, 1987), 18. Yüzyılda Türk Müziği (Pan Yayıncılık, 1987) ve Ali Ufkî ve Mezmurlar (Pan Yayıncılık, 1990) adlı üç kitabı yayımlandı. Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim üyesidir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 03:26
lütfen teşekkür butonuna basın eya +rep verin kardeşim :)

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:00
Babür Şah . ( 05.10.1482)- (28.08.1493) </B>
BABÜR ŞAH

Osmanlı İmparatorluğunun, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, yüz ölçümü 8 milyon kilometrekarelik bir araziye sahip olduğu XVI. yüzyıl, Türk tarihinin altın devirlerinden biridir. Çünkü bu dönemde, 5 milyon kilometre yüz ölçümü olan Hindistan’da da bir Türk İmparatorluğu kurulmuş bulunuyordu.

Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak, insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar boyunca Hindistan’a bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler Hindistan’ın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler, Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde Hindistan’ın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.

Hindistan’ın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türk’tür. Babür, Türk Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenk’in torunudur. Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’nın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı Türkelinde bulunan Fergana’nın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.

O zamanlar Timurlenk’in kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehir’de, Hüseyin Baykara Horasan’da, Babür’ün babası Şeyh Mirza ise Fergana’da hükümdar bulunmakta idi. Şeyh Mirza’nın son zamanlarında kardeşler arasında kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh Mirza vefat etti.

Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Fergana’ya hücum etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu tehlikeyi atlattı. Fakat Babür’ün gençlik hayatı, bundan sonra, tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur olan Babür’ün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timur’un muhteşem hükümet merkezi olan Semerkant’ı zaptetmeğe muvaffak oldu. Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânî’ye mağlup oldu. Fergana Hanlığını kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi.
Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi, Timurlenk’le Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan, Hindistan’ın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hind’in eski tarihini her gece Babür’e anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı. Atası Timur’un tarihini bularak okumaya başladı.

Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistan’ı zaptetmek, orada büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı toplamaya muvaffak oldu.
Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistan’ın merkezi olan Kabil şehrini zaptetti. Artık, Hindistan’ın kapısında karargahını kurmuş bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistan’ı istila etmişlerdi. Babür’ün talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabil’de kendisini şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de, düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu.

O zamanlar Hindistan’ın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistan’ın Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür Şah’ı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.

Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası Timurlenk’ten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan İbrahim’e ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistan’a sefer yapacak olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan Hükümdarı Sultan İbrahim’in ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda 1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak Hindistan’ın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun başına geçti.
İki taraf kuvvetleri, Hindistan’ın Panipat mevkiinde karşılaştılar.

Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun, önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı. Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526 tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristan’ı fethetmişlerdi.
Babür Şah, Hind’in büyük şehirlerinden olan Delhi’ye girdiği zaman şehirde bulanan Ulu Cami’de cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babür’ün oğlu Humayun da öncü kuvvetlerle ilerleyerek Hind’in meşhur bir şehri olan Ağra’yı zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahim’in Ağra’da bir eve sığınmış olan ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan İbrahim’in eşi, bütün mücevherlerini Humayun’a hediye etti. Bu mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular 880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şah’ın eline Hindistan’ın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı.

O zamanlar Hindistan’da bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına alarak ilk defa Hindistan’ın birliğini temin ettiler. Bu racalarla mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde, Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurmaya muvaffak oldu.

Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi. Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistan’da da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler. Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı. Hindistan’ın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü.

Türkler zamanında Hindistan’da çok kuvvetli bir medeniyet meydana geldi. Hindistan’ın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi. Hint’in her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinan’ın kalfaları Hindistan’a gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür Şah’tan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci Camii, Hindistan’ın en büyük sanat eserleri arasındadır.

Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm etmiştir. Bir şiirinde şöyle demektedir:
Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım

Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.
Hindistan’da büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agra’da ölmüş ve cenazesi sonradan Kâbil’e götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.
Babürnâme adıyla Çağatay Türkçe’si ile hatıralarını yazdığı eser, Abdurrahman Han tarafından Farsça’ya ve Pavet de Courteille tarafından da İngilizce’ye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri, bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da vardır.

Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistan’ı istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.
x

İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği: Baburnâme
NTV-MSNBC
1 Eylül 2006

Gazi Zahireddin Muhammed Babur’un, İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan -856 sayfalık- eseri, Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlandı.
İSTANBUL - Babur, 1483’ten 1530’a kadar süren hayatını, padişah olduğu 1494 yılından başlayarak ölümüne dek Çağatay Türkçesi’yle kaleme aldığı hatıratına nakşetmiş.
Zahîreddin Muhammed Babur, şehzade ve padişah, “kafirleri hunharca katleden” efendimiz, oğlu hayatta kalsın diye kendini Allah’a kurban veren sevgili kul, tabiata âşık şair, kendini adamış vakanüvis, fatih ve fatîn hükümdarımız, söyleyin siz kimsiniz...?

Bu sorunun yanıtına ulaşmak için halen Afganistan, Pakistan ve Hindistan coğrafyasında anlatılan büyük bir imparatora, gönül koymuş bir mümine ya da tapınakları yıkan, terör estiren bir despota dair söylencelerden başka bir kaynağa bakmak gerekir.

Bu kaynak Babur’un bizzat kaleme aldığı ve İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan kendi koyduğu adıyla Vekayi, daha sonra yaygın kabul gören adıyla ‘Baburnâme’dir.

Kişisel hayatını, yaptığı savaşlar, gördüğü yerler ve telkinler ve sevinçlerin ayrıntılı tasviriyle birlikte samimi ve teferruatlı bir biçimde sunar bu hatıratta.

‘Baburnâme’ dünya literatüründe Augustinus’un İtirafları’yla yan yana anılan, “tarih”ten ziyade hayatı kaydetme çabası olan ve on beşinci yüzyıl sonu on altıncı yüzyıl başında yaşadığı coğrafyada hayatın nasıl olduğuna dair canlı ve keyif veren bir eserdir.

Ona böylesi bir hatırat yazma esinini neyin verdiğini, hatta çevresindeki insanlara hatırat yazmalarını telkin etmesinin ardında yatan ulvî amacı bilemeyiz? Ancak bilebildiğimiz ve önünde saygıyla eğileceğimiz tek şey elimizde kalan bu kıymetli, gerçeğe adanmış ve önyargılardan uzak metindir - ki yazarımız da bize çağların ötesinden açık sözlülükle seslenir:

“Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın.”

Baburnâme
Gazi Zahireddin Muhammed Babur
Kabalcı Yayınevi, 856 sayfa
Çeviren: Reşid Rahmeti Arat
Dizi: Doğu klasikleri
Tür: Anı, dünya tarihi

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:00
Baha Akşit ( 1914) </B>
Mehmet Bahattin Baha Akşit
1914 yılında Acıpayam'da doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Haydarpaşa Numune Hastanesi İç Hastalıkları Asistanı ve serbest doktor olarak görev yaptı. Dokuz, on ve onbirinci dönem Denizli Milletvekiliydi. Bir dönem senatörlük de yaptı

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:00
Bahaeddin Özkişi ( 1928)- (15.11.1975) </B>
(1928- 15 Kasım 1975) Yazar, İstanbul'da doğdu. Sultanahmet Sanat Enstitüsü'nü bitirdi (1946). İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Teknoloji Kürsüsü'nde kaynak öğretmeni idi (1956).

KÖSE KADI

Bu roman, kendilerini, varlığının her zerresi ile Devlet-i Ebed Müddet'e adamış Osmanlılar'ın serhadlerdeki hikâyesini anlatır. Bir bakıma Osmanlı'nın yükselişinin sonu, düşüşün başlangıcı devresinin hikâyesidir.

SOKAKTA

Tarihimizin son 150 yılını konu olarak almıştır.

GÖÇ ZAMANI

Kısa hikâyelerden bir demettir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bahaeddin Özkişi dosyası internette
Fatma Gül 03.06.2002

Türk hikayeciliğinde önemli bir isim olmasına rağmen, hakkında çok az bilgi bulunan Bahaeddin Özkişi (1928 –1975) hakkında, “dergibi” adlı internet sitesinde kapsamlı bir dosya hazırlandı.


www.dergibi.com/dosya/bahaeddin_ozkisi.asp

adresinden ulaşılabilen sitede, Özkişi’nin hayatı ve eserleriyle beraber roman ve hikayelerinden yola çıkılarak sanat ve dil anlayışı tahlil ediliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin” diye övdüğü yazar, ‘Bir Çınar Vardı’ ve ‘Göç Zamanı’ adlı hikayelerinin yanı sıra; ‘Köse Kadı’, ‘Uçtaki Adam’ ve ‘Sokakta’ isimli romanlarıyla birçok ödül almıştı. Eserlerinde açık ve net bir dil kullanan Özkişi, hikayelerinde insanın özüne ait bilgiyi olayın kendi keyfiyeti içinde veriyor. Günlük hayatta çoğu zaman ihmal ettiğimiz ya da önemsiz gördüğümüz her ayrıntıya derin anlamlar yüklüyor. Olayları ve kavramları yalın, olağan halleriyle değil, derin ve psikolojik yönleriyle ele alıyor.

Genç denecek bir yaşta hayatını kaybeden Bahaeddin Özkişi, yazar kimliğinin yanında farklı çalışmalara da imza atan bir sanatçı. Yazmayı ara vermeden sürdürürken bir yandan cam üzerine tezhip çalışmalarıyla uğraşırken bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cepheli olarak yapmaya çalışmış.

Bahaeddin Özkişi aynı zamanda “cami–pazar–medrese” merkezli şehir tasarımlarının ilk işaretlerini veren sanatçılar arasında yer alıyor.

X
ÖZKİŞİ’Yİ TANIMAYAN KİŞİLER
Cem Sökmen Ufuk Ötesi Eylül 2004

Milli Eğitim Bakanlığının açıkladığı yüz temel eser listesi basında çeşitli açılardan tartışıldı. Mevcut şartlarda belli bir dengeyi tutturduğunu düşündüğümüz bu listeyi kimisi 101 temel eser başlığıyla yazdı kimisi de isimler üzerinden polemikler üretmeye çalıştı. A. Turan Alkan’ın, şu anda ülkemizde yetişen neslin sınavlar arasında koşuştururken okuma alışkanlığını kazanmasının zorluğuna ve gerçek bir okuyucunun özelliklerine dikkat çeken yazısı son derece yerindeydi. Fakat “emekli anchorman” A.Hakan Çoşkun bu konuya dair en garip ifadelerin sahibi oldu. Çoşkun, adına ilk defa yüz temel eser listesinde rastladığı Bahaeddin Özkişi hakkında şunları söylüyordu: “Ancak listede adı söylendiğinde “O da kim yahu?” denilecek bir yazar da var. Aşina olmadığımız bu yazarın adı: Bahaeddin Özkişi. Tavsiye edilen eserinin adı: Sokakta. Merak ettiğim şu: Acaba gerçekten “hakkı teslim edilmemiş” bir yazarla mı karşı karşıyayız yoksa ülkemizin en güzide müessesesi “torpil” burada da mı devreye girdi.?” Burada hem entelektüel zaafiyeti hem de kendine aşırı güvenden kaynaklanan rahat ve saldırgan bir üslubu görüyoruz. Türkiye’de 400 bine yakın tiraja sahip gazetede yazan bir kişi, yüz eserlik listeye girmiş bir edebiyatçı için “O da kim?” sorusunu sormadan önce herhalde araştırma yapmalıdır. Biraz araştırma zahmetine katlanan 4 seviyeli kitapla karşılaşacaktı. Herhalde ölçü hassasiyetine sahip bir insan Bahaeddin Özkişi’nin 4 eseriyle karşılaştığında onları okumadan görüş belirtmeye kalkmazdı. Bu işler maalesef sağcılarla solcuların arasında bir yerde durup sürekli “hepiniz yanlışsınız” demeye benzemiyor. Eğer her yazar bilmediği konular hakkında söz söylemeyi, tanımadığı insanlar hakkında nezaket ve saygı sınırlarını aşan yorumlar yapmayı kendisinde “hak” görüyorsa vay halimize!... Sanatkarların ve yazarların bir kelime için yıllarca küs kalabildiği o yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Özkişi’yi “Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin” diyerek teşvik edişi manidardır. Ünlü köşe yazarlarımız tarafından tanınmayan Bahaeddin Özkişi değerler bırakarak göçtü bu dünyadan. Acaba onun adını dahi duymamış olmayı kendisi için gayet normal görenler ne bırakacaklar merak ediyoruz doğrusu.

Bahaeddin Özkişi’yi biz “Köse Kadı” isimli romanıyla tanıdık. Köse Kadı ve onun devamı olan “Uçdaki Adam”da Osmanlı’nın küçük çaplı kuvvetlerle başta Macaristan olmak üzere Avrupa coğrafyasında nasıl hakimiyet kurmayı başardığını anladık. Birlikte düşünebilmenin, “aynı dili” konuşabilmenin ve organizasyon gücünün ne demek olduğunu ve şimdilerde bütün bunlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu hissettik. Horasan’dan gelen Alp-Erenlerin, kolonizatör dervişlerin, 1200’lü yıllarda Anadolu’da verdikleri mücadeleyi, 1500’lü yıllarda aynı organizasyon kabiliyeti ve canlılıkla Avrupa’nın içlerine taşıyan gücü gördük. Bu ikisini besleyen ilayı kelimetullahı yayma isteği ve vazifesiydi.

Bir Sokaktan Bir Medeniyetin Serencamı

Bahaeddin Özkişi’nin yüz temel eser listesine giren “Sokakta” romanından aldığımız notlar onun kalitesini anlatmaya yetecektir sanırız: “Sokağımın insanları kayboluyorlardı. Gözleri, büyülenmiş gibi maddeye dikilmiş, geçip gidiyorlardı önümden. Bir kuş sesinin, bir asma yaprağının, dur, gitme bana bak haykırışını duymuyorlardı. Gönülleri ve gözleri güzelliklerden kopuyordu. Gerçek ihtiyaçlarının ötesindeki şeylere gidiyorlardı koşarak.”

“İnsan gözünü perdeleyen, her şeyi bir arada aynı anda görmekti. Görmeyi bilmemek bir eğitim eksikliğiydi.”
“Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkan yok.”
“Eldeki saf değerler görmüyor musun cam boncuklarla değiştiriliyor. Sizce güzelin değersizliği eski oluşundan. Yeni olsun da diyorsunuz isterse bir boncuk olsun. Değerler, ait oldukları toplumun titizlikle korumak zorunda olduğu şeylerdir. Çünkü gelecek onlar üzerine örülür.”

“Gerçek insanı ümit, iman, heyecan meydana getirir.” “Doğru, dergi, mecmua, gazete ve kitaptan öğrenilmez. Lazım olan gözlem ve deney sonuçlarıdır.”

“Sosyoloji kanunları henüz birer tahminden ibarettir.” “Her insan, her topluluk ömrünün bir noktasında hayvani ve insani hayat arasında bir tercih yapmak zorundadır.”

“Sevmeden bakan insanın gördüğü karanlıktır.” “Vicdansız ilim, imansız çaba ruhun ölümü anlamını taşır.” “Ölüm, isteğimize göre anlama sahiptir. İstersek bizim için Allah’ın ihtişamına garkolma olabilir.” “Geçmiş ölüyse sen de yoksun. Kökü olmayan toplum yaşayamaz…”

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:00
Bahattin Özülker ( 1914)- (26.02.1974) </B>
1914 yılında doğdu.Deniz Harp Okulu mezunudur. 1933 yılında Deniz Asteğmeni olarak katıldığı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda çeşitli kademelerde görev yapmış, 1960 yılında Tuğamiralliğe yükselmiştir. Aynı yıl Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığına vekalet etmiş, 1961 yılında Boğazlar ve Marmara Deniz Kolordu Komutan Vekilliği'ne atanmıştır. 1964 yılında Koramiral rütbesiyle Donanma Komutanı olmuş, 1966 yılında Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı görevine atanmış, 1 Ekim 1966 tarihinde Koramiral rütbesiyle ve kendi isteği ile emekliye ayrılmıştır. 28.02.1974 tarihinde MİT Müsteşarlığı görevine getirilmiş, 26.09.1974 tarihinde geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etmiştir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:01
Bahriye Üçok - (06.10.1990) </B>
Postayla Gelen Ölüm:
Bahriye Üçok

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bahriye Üçok, 6 Ekim 1990'da Ankara'daki evine gönderilen bir kitabın içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu yaşamını yitirdi.

İslam dininin yanlış yorumlandığını söyleyerek karşı çıkan Üçok, oruç tutmanın zorunlu olmadığını, İslam'da başörtüsü kavramının bulunmadığını konuşmalarında vurguluyordu.

Olaydan bir gün sonra polisin yaptığı araştırma sonucu, bombalı kitabın İstanbul'da Ekspres Kargo Perşembe Pazarı Şubesi'nden postalandığı ortaya çıktı. Şirketin teslim alma bölümünde görevli olan ve paketi teslim edenleri gören görevli Gülay Calap, ifadesinde zanlıların eşkallerini tarif etti ve kayıplara karıştı.

Calap, daha sonra İzmir'de yasadışı Türkiye Devrimci Halk Partisi'nin bölge sorumlusu olarak yakalandı. Ancak Üçok cinayetiyle ilgili umut olarak görülen Calap, yakalandıktan sonra verdiği ifadede bombalı paketi getirenleri tanımadığını söyledi.

Soruşturmanın ilk adımlarında, NATO menşeli olarak açıklanan patlayıcının cinsi sonradan yapılan açıklamalarda Ortadoğu kökenli örgütlerin kullandığı Çekoslovak malı C - 4 olarak değiştirildi.

Dokuz yıl boyunca diğer faili meçhul cinayetlerle birlikte aydınlatılamayan Bahriye Üçok cinayeti dosyası, 1999 Eylül ayında tekrar açıldı. Dönemin Ankara Emniyet Müdür Vekili Kemal İskender'in koordinatörlüğünde faili meçhul kalan olayların aydınlatılmasıyla ilgili "Faili Meçhul Olayları Analiz Birimi" adı verilen özel bir birim kuruldu.

Mayıs 2000'de Mumcu cinayetiyle ilgili başlatılan Umut operasyonu kapsamında ortaya çıkan ipuçları, Bahriye Üçok cinayetinin çözümüyle ilgili umut ışığı oldu.

Kışlalı cinayetinin çözümünde de ipucu olan zanlıların ifadeleri üzerinde yoğunlaşan polis, Üçok cinayetini çözmek için araştırma yapmaya başladı.

Soruşturmayı yürüten Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş, Üçok cinayetinin de diğer faili meçhullere ilişkin olarak da zanlıların sorgulandığını söyledi.

İlk ipucu
Umut operasyonu sürerken Hizbullah örgütü üyelerini sorgulayan polis, Muammer Aksoy ve Üçok cinayetiyle ilgili önemli ipuçlarına ulaştı. Örgüt üyelerinin sorguları sonucunda İslami Hareket ve Mumcu eylem grubunun dışında "Kayserililer Grubu" adıyla yeni bir eylem grubunun varlığı ortaya çıktı.

Mumcu suikastıyla ilgili tutuklanan Mehmet Şahin, ifadesinde bombalı paketin patlamasıyla yaşamını yitiren Üçok'a gönderilen bombalı kitabı Ankara'da gördüğünü söyledi.

16 Mayıs 2000'de Ankara Emniyet Müdürlüğü ekiplerinin, gözaltında tutulan Hasan Kılıç, Necdet Yüksel, Ferhan Özmen adlı kişileri sorgulaması sonucu Üçok'a yapılan saldırı da aydınlatıldı.

Bir üst düzey yetkili, Üçok cinayetinin faillerinin belirlendiğini doğruladı. Konunun yine İran bağlantılı olduğunu belirten yetkili, yakalanan kişilerin olup olmadığı konusunda, "Biraz daha sabredin. Her şey ortaya çıkacak, bizi takip etmeye devam edin" diye konuştu.

Failler gözaltında
17 Mayıs'ta Umut operasyonu kapsamında Ankara Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında tutulan "Kudüs Komandoları" üyesi Necdet Yüksel ve Ferhan Özmen'in sorgulanmaları sonucu, Üçok'a yapılan bombalı saldırının failleri ortaya çıkarıldı.

Olayla ilgisi olduğu bildirilen biri Ankara dışında olmak üzere, üç kişi 16 Mayıs gecesi yakalandı. Bilal Yurt, Celal Aytufan ve Mehmet Gürova adlı zanlıların yakalanmasının ardından, polis 17 Mayıs sabaha karşı da Mustafa Koca'yı ele geçirdi.

Emniyet yetkilileri, gözaltına alınan bu kişilerin sorgulanması sonucu olayla ilgili yeni isimlerin belirlendiğini, bu kişilerin yakalanması için geniş çaplı operasyonların sürdüğünü bildirdi.

18 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili aralarında Mehmet Kasap'ın da bulunduğu beş kişinin gözaltında olduğu bildirdi. Bir operasyonda yakalanan Mehmet Kasap'ın Üçok cinayetiyle ilgili olmadığını, ancak gözaltına bulunan diğer zanlılarla ilişkisi olduğu gerekçesiyle gözaltına alındığını kaydetti.

Parmak izi örtüştü
19 Mayıs'ta Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde gözaltında bulunan "Tekin" kod adlı Ferhan Özmen'in parmak izi Üçok'un öldürülmesi olayında kullanılan pakette tespit edilen parmak iziyle örtüştü. Bu bulgu üzerine tekrar sorguya alınan Özmen, cinayeti ayrıntılarıyla anlatırken, cinayetle bağlantısı olan ve bu olayda kendisini yönlendirenle yardımcı olanların isimlerini verdi.

Emniyet yetkilileri, Üçok cinayetiyle ilgili tüm detayların ortaya çıkarıldığını, ancak olayla ilgili bazı kişilerin firarda olduğunu, bu kişilerin yakalanması için çalışıldığını kaydetti.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:01
Baki Tuğ ( 1937) </B>
1937 yılında Şiran'da doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi, aynı fakültede master yaptı. Kıbrıs Barış Kuvvetleri Askeri Mahkemesi Baş Hakimliği görevinde bulundu. TSK'dan Hakim Albay rütbesi ile emekli oldu. İdam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın yargılandıkları sıkıyönetim mahkemesinde de askeri savcı olarak görev aldı. Abdullah Öcalan'ı SBF öğrencisi iken gözaltına aldıktan sonra soruşturmasını yürüten savcı olarak da biliniyor.

1991 seçimlerinde Ankara Keçiören bölgesinden DYP milletvekili seçildi. Zaman zaman grupta Demirel'e karşı yumuşak çıkışları ile de tanınıyor. Bir ara Cindoruk'u genel başkan seçtirmek için uğraşann milletvekilleri arasında yer aldı. Cindoruk'un genel başkanlık yarışından çekilmesi üzerine Çiller'i destekledi. Kongrede de Çiller'in kazanması için en büyük mücadeleyi verenlerden biri oldu. Ancak kabineye giremeyince Çiller'e başkaldıran ilk milletvekilleri arasında yer aldı. Evli, 3 çocuklu, İngilizce biliyor.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:01
Bakunin . </B>
Bakunin, Moskova’nın kuzeybatısında, Torzok ve Kuvşinovo arasındaki Piramukhino köyündeki aristokrat bir ailenin çocuğudur. 14 yaşındayken Topçuluk Üniversitesinde askeri eğitim aldığı St. Petersburg’a gitti. Eğitimi 1832 yılında tamamlandı ve Rusya İmparatorluk Muhafız Alayı’na düşük rütbeli bir subay olarak atandı ve Minsk’e, Gardinas’a, Litvanya’ya (artık Belarus) gönderildi. Babası Bakunin’in askeri ya da sivil göreve devam etmesini istiyordu. Bakunin ise 1835 yılında felsefe okuma niyetiyle Moskova’ya geçti.
Bakunin, Moskova’da eski üniversitelilerden oluşan bir grupla arkadaşlık kurdu ve ardından sistematik bir idealist felsefe çalışmasına başladı. Özellikle de Schelling, Fichte ve Hegel’e yoğunlaştı. Başından beri o ve arkadaşları çalışmalarını, o dönem modern bilimin başkenti sayılan Berlin’e bir seyahat yaparak tamamlamak istiyorlardı. Bakunin’in ailesi, bu yolculuğun masraflarını karşılamayı önce reddetti; ama sonunda yumuşadılar ve 1840 yılında yolculuğa çıktı.

O sıralar Bakunin’in planı üniversitede profesör olmaktı. Fakat daha sonra “Sol Hegelciler” adı verilen radikal öğrencilerle karşılaştı ve onlara katıldı. Berlin’deki sosyalist harekete dahil oldu. Buradan Proudhon ve George Sand’le karşılaşacağı, Polonyalı sürgünlerin lideriyle tanıştırılacağı Paris’e geçti. Paris’ten İsviçre’ye seyahat etti. Burada bir süre kalarak sosyalist hareketlerde etkin olarak bulundu.

İsviçre’deyken, Bakunin Rusya hükümeti tarafından Rusya’ya çağrıldı ve çağrıyı reddetmesi üzerine mallarına el konuldu. 1848 yılında Paris’e döndüğünde, Rusya’ya karşı ateşli bir saldırı başlattı ve bu Bakunin’in Fransa’dan sürülmesine neden oldu. 1848’in devrimci hareketleri kendisine demokratik ajitasyon yapan köktenci bir kampanyaya katılma fırsatını verdi ve 1849 Mayısındaki Dresden ayaklanmasına katılması nedeniyle tutuklandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Bununla birlikte idam hükmü ömür boyu hapse çevrildi ve Rus yetkililere teslim edildi. Hapsedildi ve 1855 yılında doğu Sibirya’ya gönderildi.

Bakunin, Amur bölgesine gitmek için izin talep etti ve buradan kaçmayı başararak Japonya’ya, ardından da 1861 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nden İngiltere’ye geçti. Geri kalan yaşamını batı Avrupa’da, özellikle de İsviçre’de sürgünde geçirdi. 1869 yılında Sosyal Demokratik Birliği kurdu. Bununla birlikte Birinci Enternasyonal’in uluslararası bir organizasyon olduğu ve yalnızca ulusal organizasyonların üyeliğe kabul edildiği bahanesiyle Bakunin’in kurduğu birlik Birinci Enternasyonal’e alınmadı. Oluşturulduğu yıl dağılan bu birliği oluşturan çeşitli gruplar daha sonra Enternasyonal’e ayrı ayrı katıldılar.
1870 yılında Bakunin Lyons’taki başarısız bir ayaklanmaya önderlik etti. Ayaklanma daha sonra Paris Komünü için örnek teşkil etti. Karl Marx ve Friedrich Engels daha sonra bu komünü onayladılar ve onu proletarya diktatörlüğünün bir örneği olarak tanımladılar; bununla birlikte Marx Lyons’taki ayaklanmanın erken ve maceracı bir ayaklanma olduğu görüşündeydi. Çünkü başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Aynı zamanda da Bakunin'in etkinliğinde olması böyle bir değerlendirmeyi getirebilirdi.
Bakunin’in 1872’deki Lahey Kongresi’nde Marx’ın üstün gelmesiyle Enternasyonal’den tasfiye edilmesi, Marksist düşüncenin devletin nihai çözülmesinden önce kurulmasını öngördüğü işçi devleti görüşü ile Bakunin’in böyle bir ara basamağa gerek olmadığına dair görüşü arasındaki uyuşmazlığın açık bir temsili oldu.

Bakunin de Marx gibi Yahudi kökenli

Marx’ın (dehasını kabul ederek) yaptığı sınıf çözümlemesini ve kapitalizme ilişkin öne sürdüğü ekonomik teorilerini kabul etmekle birlikte, Devlet ve Otorite hakkındaki görüşlerini de son derece yetersiz buluyordu. Marx’ın küstah ve kibirli olduğunu ve yöntemlerinin komünist devrimi tehlikeye atacağını düşünüyordu. Bakunin, Yahudi kökenli olduğu için Marx’a saldırarak anti-semitist olduğunu da açığa vurdu diyenler de vardır. Fakat ilginç olan Marx'ın redaktörlüğünü yaptığı Neue Rheinische Zeitung'da Bakunin'in Rus ajanı olduğunu iddia eden bir haberin ciddi imiş gibi yayınlanması ve Avrupa’da basınının ve bunlara hakim yahudi kökenlilerin bu sözde haberi sık sık tekrarlamaları karşısında Bakunin anti-semitist sayılabilecek ifadeler de kullanmıştır. Bakunin, 1873 yılında Lugano’da bir köşeye çekildi ve 13 Haziran 1876’da Bern’de öldü.
X

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Bakunin
Sam Dolgoff
Kaos Yayınları

Tarihin en çalkantılı dönemlerinden biri olan 19. yüzyılda yaşayan Mihail Bakunin, eylemi ve kuramıyla en çok tanınan, en derin iz bırakan anarşist şahsiyetlerin başında gelir. Özgürlük ile otorite arasındaki amansız mücadeleye koca bir ömür adayan Bakunin, yıllarca ayaklanmadan ayaklanmaya, barikattan barikata koşturup durdu. Öte yandan, asi kişiliği ve eylemci pratiği haklı olarak onu bir düşünürden çok bir eylem adamı kimliğiyle öne çıkardığından, devrimci mücadeleye kazandırdığı teorik derinlik zamanla geri planda kalmıştır. Oysa Bakunin, felsefi ve teorik kavrayışlılığı, isabetli öngörüleri ve son derece yerinde saptamalarıyla düşünce ve eylemi bütünleştirerek anarşist hareketin gelişiminde kilit bir rol üstlenmiştir. İşte bu yüzden, dostları da düşmanları da, onun anarşizmin önde gelen bir kuramcısı ve eylemcisi olduğu noktasında hemfikirdiler. Bakunin'in teorik gücü, devleti ve otoriteyi ustaca ve en ince ayrıntısına kadar deşife etmiş olmasından kaynaklanır. Yüz elli yıl önce, Marx tarafından temsil edilen bilimsel sosyalistlerle sürdürdüğü tartışmalarda, her türlü devlet düşüncesinin kölelikten başkabir şeye yol açmayacağını ısrarla vurgularken günümüzde olup bitenleri parlak bir zihin berraklığıyla öngörmüştür. Bu çalışmada da görüleceği gibi Bakunin, bugün cebelleşmekte olduğumuz temel toplumsal sorunları daha o günlerde gündeme getirmiş ve anarşizmi, insanlığı evrensel özgürlüğe götürecek yollardan biri olarak önermiştir. Üç devlet tarafından ayrı ayrı ölüm cezasına çarptırılmış, doğduyu yer olan Rusya'da 13 yıllık hapis ve sürgün yaşamından sonra Sibirya'dan kaçarak Avrupa barikatlarındaki mücadelesine devam etmiştir. Bu çalışma, Mihail Bakunin'in anarşizmini ana hatlarıyla ortaya koyan en kapsamlı çalışmalardan biridir. Kitabın sayfalarını aralamaya başladığınızda, Bakunin'in bu fırtınalı yaşamından süzülüp gelen çarpıcı düşünceleri, gecikmiş bir burukluk eşliğinde benliğinizi saracaktır...

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:01
Baltacı Mehmed Paşa - (21.12.1711) </B>
Osmancık'ta doğdu. Genç yaşta ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir'e kadar gitti. Daha sonra İstanbul'a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu. Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup "Mehmed Halife" namını kazandı. Katipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Paşa, yazıcılığa ve 1703 Aralık ayında mirahurluğa tayin edildi. 1704 yılının Kasım ayında kaptan-ı derya, 21 Aralık 1704'te de sadrazam oldu. 3 Mayıs 1706'ta azledilip Sakız'a sürüldü. Daha sonra Erzurum valiliğine ve Sakız muhafızlığına getirildi. 1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710'da tekrar sadrazam oldu. Serdar-ı Ekrem olarak Rus seferine çıktı. Prut Savaşı sırasında, Deli Petro'nun etrafını sarmışken, Çariçe Birinci Katarina'nın araya girmesi üzerine barışı kabul etti. Dönüşte azledilerek (Kasım 1711) önce Midilli'ye, daha sonra ise Limni adasına sürüldü. 1712 yılında Limni adasında vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:02
Banu Avar </B>
Banu Avar, BBC Türkçe Yayınlar Bölümü’nde programcı ve spiker olarak çalışırken (1984-1991) TRT’nin Londra muhabirliğini yaptı. Mehmet Ali Birand’ın yönettiği 32. Gün’ün Londra muhabirliğini üstlendi (1980-1981). BBC’nin ve Discovery Channel’ın "I, Ceasar", "Crimean War", "The Great Game" ve "Troy" belgesellerinin Türkiye prodüktörlüğünü yaptı. Azerbaycan Devlet Kanalı’nda birçok kez gösterime giren "Aliyev" ve Makedonca’ya çevrilen "Ohri, Güzel Ohri"nin dışında "Bir Zamanlar Kıbrıs’ta", "Devlerin Savaş Alanı Afganistan" ve "Türkiye Sevdalıları" gibi 30’dan fazla belgesel gerçekleştirdi. Hazırlayıp sunduğu "Sınırlar Arasında" programı haziran 2004’ten itibaren TRT 1’de yayınlanmaya başlandı.

ESERİ

Sınırlar Arasında, Hüznün Toprağı Balkanlar'dan Geleceğin Gücü Avrasya'ya
Nisan 2006
Doğan Kitap

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:02
Baret Avedikyan </B>
ENKA Su Topu Takımı oyuncularından. Daha önce Kınalıada Su Sporları Kulübü’nde görev yapan Baret Avedikyan, 1994’de Su Topu Milli Takımı’na çağrıldı. Avedikyan, ‘94’de Slovakya’da tertip edilen Avrupa Su Topu Şampiyonası, 1995 yılında da Dünya Su Topu Şampiyonaları’nda milli takımda yer aldı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 04:02
Basiretçi Ali ( 1845)- (1910) </B>
1845 doğdu.Enderundan yetiştiği halde sarayda görev almadı.1869-1878 yılları arasında Basiret gazetesini (2376 sayı) çıkardı.Bu nedenle "Basiretçi" adı ile tanındı.1870 yılında Almanya-Fransa savaşında Almanları tutan yazılar yazdığı için savaştan sonra 1871 yılında Bismarck tarafından Berlin'e davet edildi.Berlin'den para ve matbaa makinası ile İstanbul'a döndü.1878 yılında Ali Suavi'nin bir yazısından dolayı Basiret gazetesi kapatılarak Ali Efendi sürgüne gönderildi.1878-1908 yılları arasında Suriye ilçelerinde 30 yıl kaymakamlık yaptı.1908 yılında II.Meşrutiyet'in ilanı üzerineizinsiz olarak İstanbul'a döndü.Basiret gazetesini tekrar çıkardı ise de gazete çok kısa ömürlü oldu.1910 yılında 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.62-63

ESERLERİ

1.İstanbul'da Yarım Asırlık Vekayi-i Mühimme
Basiretçi Ali Efendi
Kitabevi Yayınları

Hatıralar, tarihi hadiseleri olduğu gibi nakleden eserler değildir ancak Türk siyasi tarihini muhakeme ederken hadiselerin mümkün olduğu kadar vuzuha kavuşabilmesi, büyük ölçüde onların şehadetine bağlıdır. Bununla beraber Türk edebiyatı açısından da vazgeçilmez birer kaynak olan hatıralar, edebiyatçıların yetiştiği ortamların siyasi, sosyal ve kültürel zeminini bütün cepheleriyle tesbit edebilmek ve onların meydana getirdiği edebi eserlere ve akımlara tam manasıyla vakıf olabilmek bakımından da büyük bir öneme sahiptir. Bu düşünceden hareketle, 1866'dan başlayarak 1908'e kadar devam eden yaklaşık yarım asırlık bir devreye, zaman zaman hissi de olsa ışık tutan ve XIX. asrın ikinci yarısında devrin en tesirli yayın organı olan Basiret gazetesinin sahibi Ali Efendi'nin kaleme aldığı bu eseri, üzerinde biraz çalışarak hem orijinal dili ve üslubuyla hem de sadeleştirerek günümüz okuyucusuna
kazandırmaya çalıştık. Ali Efendi'nin bizzat yaşadığı veya şahit olduğu hadiseleri akıcı ve sade bir üslupla anlatan bu eser, gerçekte, Sultan Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid devrinde meydana gelen ve Osmanlı Devleti'ni alabora eden siyasi ve sosyal çalkantıların acı bir hikayesidir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:18
Gafar Bulganaklı ( 1905)- (1987) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Eski şiir geleneğine bağlı kalarak şiir yazan ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şairlerinden Gafar Bulganaklı (1905-1987) şiirlerini "Yıllar ve Yırlar" (1966), "İnsan" (1973), "Ekinci Yaşlıgım" (1977), ve "Ayat Bahşışı" (1986); adlı kitaplarda toplamıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:18
Galib Paşa ( 05.03.1829)- (12.01.1905) </B>
İstanbul Şehremini (Belediye Başkanı)
21 Muharrem 1294-30 Zilkade 1294
5 Şubat 1877-6 Aralık 1877
Emanet Müddeti: 10 ay 9 gün

28 Şaban 1244 (5 Mart 1829) tarihinde İstanbul’da doğmuştur. Mısır tüccarlarından Kitabcızade Sadık Efendi’nin oğludur. Özel hocalardan Arapça, Farsça, Fransızca öğrendiği, geometri ve coğrafya tahsil edildiği hal tercümesinde yazılıdır.Memuriyete Maliye Varidat Muhasebesi Rumeli Odası’nda maaşsız olarak başlamıştır. 1871’de Seraskerlik Makamı Müsteşarlığı’na, ardından Maliye Nezareti Müsteşarlığı’na daha sonra da Maliye Nezareti’ne tayin edilmiştir.

1873’te Hüdavendigar Vilayeti Valiliği’ne getirilen Galib Paşa 1876’da ikinci defa Maliye Nezareti’ne tayin olunduktan sonra azledilmiş, bir yıl kadar sonra 25 bin kuruş maaşla Şehremaneti’ne tayin olunmuştur.Şehremanetliği’nden sonra tekrar Hüdavendigar Valiliği’ne atanan Galib Paşa Haleb ve Kastamonu’da da valilik yapmıştır. Cezayir-i Bahr-i Sefid’de ve Selanik’te Valilik yapan Galib Paşa 1891’de Evkaf Nezareti’ne getirilmiştir.12 Ocak 1905’te vefat eden Galib Paşa, Sultan Mahmud Türbesi avlusuna defnedilmiştir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:18
Gandi ( 1869)- (30.01.1948) </B>
Mahatma Gandhi

Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikadımın da son maddesidir.

1869 yılında doğdu.Bu sözlerin sahibi olan Hintli pasifist siyasetçi ve düşünce adamı Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin, 1919-48 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869’da Porbandar’da Vaşiya kastından bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi. Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ‘ideoloji’sinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik öğeleri,dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturur. Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915’te ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Arap ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen bir suikastla öldürdü.


HAKKINDA YAZILANLAR

Gandhi Bir/ Özyaşam Öyküsü
Çeviren:Vedat Günyol
Cem Yayınları
İstanbul 2001

Hindistan'ın milli ve dini lideri olan Gandhi (Mahatma "Yüce Ruh") 1869'da Porbandar'da doğdu. Kültürlü ve varlıklı bir ailedendi. Ahmedâbâd Üniversitesi'nde okudu ve Londra'da hukuk öğrenimi gördü. Bombay'da bir süre avukatlık yaptıktan sonra, 1893'de gittiği Güney Afrika'da 21 yıl yaşadı. Orada Transvaal British-Indian Derneği'ni ve Indian Opinon Gazetesi'ni kurdu. Bu ülkede oturan 150.000 Hintlinin haklarını savundu. Hint Bağımsızlık Yasası'nı burada hazırladı. 1914'de yurduna dönen Gandhi, I. Dünya Savaşı sırasında İngilizlere dostça davrandı. Ancak 13 Nisan 1919'da Amritsar'da geçen kanlı olaylardan sonra onlara kesin olarak cephe aldı. Uygulamaya başladığı etkin ve önemli taktikler çerçevesinde bütün Hindistan halkını pasif direnişe ve İngilizlerle işbirliği yapmamaya çağırdı. 1922 Delhi Kongresi'nden sonra İngiliz yetkili organlarınca mahkum edilip 2 yıl tutuklu kaldı. 1920'de yalnız protesto hareketinin lideri olan Gandhi artık ülkesinin milli mücadeleye girişti, yeniden tutuklandı. Gandhi bundan sonra sonraki yıllarda birçok kez tutuklanıp serbest bırakıldı, ünlü açlık grevlerini yaptı, ama hemen hemen her eylemini bir siyasi zaferle noktaladı. Nihayet 15 Ağustos 1974'de Hindistan bağımsızlığına kavuştu. Ruhundaki yücelik ve ender rastlanan zekâsıyla çağdaş tarihin en önemli kişilerinden olan Gandhi, siyasi ve ahlaki inançlarının temelini bağlı bulunduğu Cayna dininden alıyordu. 30 Ocak 1948'de bağnaz bir Brahman tarafından Yeni Delhi'de öldürüldü.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:19
Garpis Altunoğlu </B>
İbrahim Kaypakkaya’nın kurduğu TKP/ML’nin yöneticilerinden. Mücadele tarihi ve strateji konularında kitaplar yazdı. 1974 Genel Affıyla dışarı çıktıktan sonra örgütsel çalışmalarına devam etti tekrar yakalanıp hapse atıldı. Hapisteyken örgüt yayın organlarından Emeğin Birliği’nde yazılar yazdı.Ermeni kökenli dir.TKP/ML'den ayrışan MLKP çizgisini destekliyor.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:19
Gazi Yaşargil ( 1925) </B>
1925 Diyarbakır-Lice doğumlu Prof. Dr. Gazi Yaşargil 1944 yılında, Almanya'daki Frederic Schiller Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girdi. 1945 yılında, 2. Dünya Savaşı'nın zor koşulları yüzünden tıp eğitimine Isviçre Basel'deki tıp fakültesinde devam etti ve 1950'de mezun oldu. Zürih Üniversitesi Nöroşirürji Klinik Direktörü Prof. Dr. Hugo Krayenbühl ile çalışmaya başlayan Yaşargil, daha sonra stereotaksik teknikle ilgilenmek amacıyla Almanya'ya gitti. Çalışmalarını, intakranial anevrizma ve Arteviorvenöz malformasyon gibi vasküler lezyonlar üzerinde yoğunlaştıran Yaşargil ayrıca; Lima ve Moniz'in geliştirdiği serebral anjiografi teknikleriyle uğraştı. Mikro cerrahiye ilgi duyan Yaşargil, vasküler cerrahi, tranial ve spinal tümörlerin tedavi yöntemleri üzerinde çalıştı. Prof. Dr. Gazi Yaşargil ayrıca mikro cerrahiyi Nöroşirürji'de uygulayarak çok zor ve hassas bölgelerdeki tümörlerin alınabileceğini kanıtladı.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:19
Gazneli Mahmut </B>
Gazneli Devleti'nin en büyük hükümdarı ve de Hindistan Fatihi Gazneli Mahmut, 2 Kasım 971'de doğdu. Gazneli Devletinin kurucusu Sebük Tegin'in oğlu olan Mahmut, genç yaştan itibaren devlet idaresinde görev aldı.

997'de Gazne tahtına geçen Mahmud, Buhara, Horasan, Herat, Belh, Büst ve Kabil'i Samanilerden aldı. Daha sonra, bugünkü Afganistan ve Belucistan ile Harezm'e kadar tüm Maveraünnehir'i ele geçirdi. Ardından Rey, İsfehan, Save, Kazvin, Zencan ve Ebher'i alarak, İran topraklarının büyük bölümüne hakim oldu. Eylül 1000'de ilk Hindistan seferine çıkan Sultan Mahmut, 1027'ye kadar Hindistan'a 17 büyük sefer yaptı. Bu seferler sırasında Hindistan'da birçok cami yaptıran ve İslamiyeti öğretmek üzere alimler yerleştiren Mahmut, İslam Dininin Hindistan'da yayılıp, kabul görmesini sağladı.

Cihangirliği yanında, alim bir kişiliği de olan Mahmud sarayında alim ve şairlere sohbet ve tartışmalar da yaptırırdı. Firdevsi'nin meşhur Şehname'si de dahil devrinin pekçok kitabı Gazneli Mahmud'a takdim edildi. 33 yıl hükümdarlık yapan Sultan Mahmut, 1030'da Gazne'de vefat etti ve burada defnedildi.

Türk dünyasının yetiştirdiği en büyük hükümdarlardan biri olan Sultan Mahmut İslam dünyasında yayılma istidadı gösteren sapık Batınilik akımlarına karşı da mücadele etti. İmar faaliyetlerine büyük önem veren Sultan Mahmut, Gazne'nin yanısıra Belh ve Nişabur gibi önemli şehirleri mamur hale getirdi

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:19
Georgi Pırvanov </B>
Pernik kentinde 1958 yılında doğan Georgi Pırvanov, matematik lisesini bitirdikten sonra Sofya Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden mezun oldu. Daha 24 yaşındayken Komünist Partisi üyeliğine kabul edilen Pırvanov, rejim değişikliğinden sonra eski Komünist Parti’nin devamı niteliğindeki Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) saflarına katıldı.
BSP içinde çeşitli görevlerde bulunan Pırvanov, son olarak 1994 yılında Genel Başkan Yardımcılığı’na kadar yükseldi. Pırvanov, 1996 yılında Genel Başkan Jan Videnov’un görevinden istifa etmesi üzerine BSP Genel Başkanlığı’na getirildi. Pırvanov, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine BSP’nin adayı olarak katılma kararı aldı. 20 Aralık 2001'de ve 29 Ekim 2006’da yapılan seçimlerden zaferle çıktı.


HABER

Pırvanov yeniden cumhurbaşkanı
NTV-MSNBC
30 Ekim 2006

Bulgaristan’da 1989 yılındaki rejim değişikliğinden sonra 4. kez yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi, ikinci kez aday olan Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov oldu.

SOFYA - Resmi olmayan sonuçlara göre, Pırvanov bugün yapılan ikinci turda geçerli oyların yüzde 78’ini aldı.

Pırvanov’un rakibi ırkçı lider Volen Siderov ise yüzde 22’de kaldı.

Oy sayım işleminin devam ettiğini belirten Merkez Seçim Komisyonu yetkilileri, kalan oyların sonucu çok fazla değiştirmeyeceğini açıkladı.

İkinci turda seçime katılım oranı ilk turda olduğu gibi yüzde 50’nin altında kalarak yüzde 42.3 olarak gerçekleşti. 6 milyon 446 bin kayıtlı seçmenin yarıdan fazlası sandık başına gitmedi. Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarından 50 binden fazlasının da oy kullandığı bildirildi.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:20
Gevher Nesibe </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Kılıçarslan’ın hisli kızı Gevher Nesibe
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 01 Nisan 2004

Kayseri, Alpaslan’dan çok evvel Danişmentlilerin eline geçer ama Türkler ancak Malazgirt zaferi ile “kalıcı” olduklarını hissederler. Bir anda gayrete gelir görülmemiş bir imar faaliyetine girişirler. Bizansın dönmek gibi bir ümidi kalmaz ama saldırılar da durmaz. Avrupa’dan kopup gelen çapulcular ortalığı kana boyarlar.
Gevher Nesibe, rahmetli Kılıç Arslan’ın yadigârıdır. Sarayın baş tacıdır. Ağabeyi Gıyaseddin Keyhusrev yetim bacısını asla kırmaz bu hastalıklı kızcağızın gönlünü yapmaya, duasını almaya bakar. Gelgelelim Gevher’in ne inci mercanda gözü vardır ne de dantel fincan arar. Islanmış şekere dönen soluk cildine bakmaz meydanlara çıkmayı arzular. Ona “kılıcı bu incecik bileklerinle mi tutacaksın, üç basamak çıkınca kesiliyorsun, günlerce at üstünde nasıl duracaksın” demek lâzımdır ama ağabeyi böyle bir şeyi kesinlikle yapmaz, hisli kardeşini hoşça tutar.
Evet Gevher bir sultan kızıdır, önüne nefis taamlar, körpe meyveler dizilir. Ama sahrada aç bi ilaç koşuşturan çocukları düşündükçe iştahtan kesilir. Odası aydınlık ve sıcaktır lâkin bozkırın ayazında titreyen erleri hatırladıkça çıldırası gelir.

Hani o mahir hekimler?
Bir ara cepheden öyle çok yaralı gelir ki sarayın koridorları revire döner. Ne yazık ki (ya da ne mutlu ki) gazilerin çoğu hekim yüzü göremeden vefat eder, elbiseleri ile defnedilirler. Evet insanın nefesi sayılıdır ama hekimler ıstırap dindirmenin 40 yolunu bilirler. Gevher kız sabahlara kadar yüzünü gözünü tırmalar “neden bizim usta cerrahlarımız yok. Hem bin derde deva bulan tabiplerimiz nerede” diye kendini hırpalar.
Merhametli kızımız bir gün sultanın huzuruna çıkar. Ne kadar takısı varsa önüne koyar ve kararlı bir sesle “ben bir şifahane yaptırmak istiyorum ağabey” der. Gıyaseddin Keyhusrev çok duygulanır onun bıraktığı mücevherlerin üzerine binlerce kese altın ekler ve Anadolu’nun “en büyük” şifahanesinin yapılmasını emreder..
Bina hızla şekillenir ama Gevhercik göremez.

Ozanlara sorarsanız...
Anadolu halkı Gevher Nesibe’yi unutamaz, onu fatihalarla anarlar. Köy köy, oba oba dolanan ozanlara hep Gevher kızı sorarlar. Eh onlar da “şifahane yaptırdı, öldü, gömdük” deyip geçmez içli bir hikaye uydururlar. Önce nasıl fidan boylu, kara kaşlı, kara gözlü, ceylan bakışlı (gördüler sanki) bir dilber olduğunu anlatır, işin içine azıcık aksiyon, biraz aşk meşk katarlar. Yok efendim Gevher Nesibe bir gün pancurlar arasından bakarken boylu poslu, pos bıyıklı bir sipahi görüvermiş de gönlünü kaptırıvermiş. Ama (şimdi burada biraz yokuş gerekiyor) saray törelerine göre, evlenecek erkeği, kız değil sultan seçermiş. Bu temiz ötesi aşk gizli gizli alevlenmiş, kızcağızı eritip bitirmiş. Gevher kızın ilacı beyaz atlı sipahi imiş ama yiğidimiz gittiği seferden dönmemiş.

Beyaz atlı sipahi
Bazı “zalım” ozanlara göre Gevher’in evlenmesine ağabeyi izin vermemiş. Kızcağız yalvarmış yakarmış “ı ıh” demiş. Hatta tutup sipahiyi Çin-i maçin’e (Anadolu Selçuklularının oralarda ne işi varsa) göndermiş. Eh “ince hastalık” durur mu, kara yılan gibi akıp Gevherciğin göğsüne çöreklenmiş. Ciğerleri parça parça olmuş, öksürdükçe ağzından gelmiş. Gıyaseddin bi pişman olmuş bi pişman olmuş ama iş işten geçmiş.
Gevher Kız, son nefesini verirken “benim derdimin çaresi yok, bari insanlarımız çaresi bilinen dertleri çekmesinler” demiş, adına bir şifahane yapılmasını vasiyet etmiş. Gevher kızın cenazesine bütün Kayseri katılmış, o gün gök kararmış, bulutlar ağlamış. Kara kaşlı, kara gözlü, kara sevdalı Gevher’i kara toprağın, kara bağrına koymuşlar. Meğer beyaz atlı sipahi o gün vazifeden dönmüş, bari şu cenazeye katılayım demiş. Hafızlar yanık yanık okurlarken şuracığından bir şeyler kopmuş ama sebebini bilememiş...

İlk Tıp Fakültesi
Neyse mevzumuza gelelim. Kayseri, o yıllarda hem kervanları ağırlayan bir konaktır hem de ilim yuvasıdır. Şehirde 15 kadar medrese ve yüzlerce müderris vardır. İşte böylesine bir alt yapı olduğu için Şifahane sadece iki yılda tamamlanır. Düşünün Avrupalıların akıl hastalarını diri diri yaktıkları bir devirde onları aydınlık hücrelerde ağırlar ve hususi dehlizlerden su ve kuş sesleri yollarlar. Binada ne ocak yakar, ne mangal taşırlar, yanıbaşındaki hamamın buharıyla ısınırlar. (800 yıl evvel merkezî ısıtma ve merkezî yayın sistemi) Şifahane’nin gün ışığı ile aydınlatılan 3 ameliyathanesi vardır ve orada katarakt ve mesane ameliyatı bile yaparlar.
Bu medresede Alaaddin Keykubat’ın sağlık nazırı Ekmeleddin hocalık yapar. Devrin en ünlü hekimleri burada yetişir. Hatta tıp ilmini öyle bir noktaya taşırlar ki NASA, Venüs gezegenindeki bir tepeye, Gevher Nesibe adını koyar.
Medresenin yanıbaşındaki türbede sadece Gevher Nesibe değil, yeğeni I. İzzettin Keykavus ve hanedan mensubları yatar. Güzide çini-lerle bezenen cephede geometrik şekiller, yıldızlar, mavi, lacivert, firuze, lâleler arasında bir kitabe göze çarpar. Bu levhada “Biz geniş saraylardan dar

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:20
Gıovanni Scongnomıllo ( 1929) </B>
İstanbul'da yaşayan son levantenlerden biri.Sinema tarihçisi ve yazar.

1929 yılında İstanbul’da doğan Scognamillo, İtalyan okullarında gördüğü eğitimin ardından 1960’lı yıllarda Türkiye’de çekilen İtalyan, Fransız ve İspanyol filmlerinde yapım görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1974 yılında sinema alanında ilk kitabını yazdı. Hüsnü Cantürk’ün 1960 yapımı Felaket Kadını’’ ve Kutluğ Ataman’ın Karanlık Sular’’ (1990) gibi filmlerinde imzası bulunan Scognamillo’nun, Türk Sinemasında Altı Yönetmen’’, Türk Sinema Tarihi’’ ile Batı Sinemasında Türkiye ve Türkler’’ adlı kitapları da bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Scognamillo’nun hayatı belgesel oldu
Zaman 28.06.2005

Türk sineması denildiğinde adı sık sık karşımıza çıkan isimlerin başında gelen Giovanni Scognamillo, şu günlerde bu kez kendisinin tanıtıldığı bir belgesele konu olmanın heyecanını yaşıyor. Scognamillo’nun hayatını anlatan belgeselin çekimlerine başlandı. Yazarın hayatında önemli bir yere sahip olan Beyoğlu’nda başlayan belgesel filmin yönetmenliğini, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencisi Ebubekir Çetinkaya üstleniyor.

XX

Levantenler
'Levant'da (Doğu) yaşayan Hıristiyanlar'a Levanten adı verilmesi 14. yüzyıla dayanır. O dönemde Bizans İmparatorluğu başkenti olan Konstantinopolis'in karşısında Galata da önemli bir İtalyan kolonisi oluşmuştu. Lesbos Adası'nda Cenovalılar'ın Rodos'a da Kudüs şövalyelerin yerleşmiş olduğu bilinir. 1350 tarihinde Cenovalılar Midilli Adası'nı uzun bir kuşatmadan sonra ele geçirirler ve orada koloniler oluştururlar. Zamanla Midilli (Chios) Limanı Doğu'nun ticari açıdan en uğrak yerlerinden biri haline gelir.Ada'ya Venedikliler, Frenzeliler, Sicilyalılar, Milanolular akın akın gelip yerleşir. Ortodoks halkla pek anlaşamazlar ama, Yunanca öğrenerek dili Latin alfabesiyle yazıp okurlar. Buna 'Franko-Chiotika' dili denir. Bizans İmparatorluğu yıkıldıktan sonra, İtalya'dan Doğu'daki bu Hıristiyanlık merkezine desteğe gelen kimi İtalyanlar, Galata ve Pera'ya yerleşip eskiden beri var olan kolonilerle karıştılar. Levantenler Osmanlı'da banka, ithalat, ihracat, tıp alanlarında meslekler seçmişler. Levantenler'e has denebilecek bir meslek de elçiliklerde 'drogman'lık (çevirmenlik). Tarih içinde, Syra, Naxos, Samtorini Adaları'na göçmüş İtalyan aileleri; bir kısmı da İstanbul'a ve İzmir'e yerleşmiş.
Kaynak: (Anciennes Familes Italien-Nesda Turquie/Willy Sperco)
29-1-95 Yeni Yüzyıl

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:21
Goethe </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Ayıplı bilim olur mu?
Özcan Ünlü
Türkiye 7 Mayıs 2001


Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz... Şikayetçi değiliz ama... Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü...
Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse...
Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse...
Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi...
Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı...

‘Yılmaz dışarı!’
Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesi’nde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmaz’ın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs... Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmaz’ın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsü’nün davetlisi olarak Almanya’ya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim.

Basit hesaplar
Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz.

Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?..

Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. O’nu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, “Goethe ve İslâmiyet” (Timaş), “Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi” (Timaş) ve “Doğu-Batı Divanı”nı (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!...

Yılmaz’ın eserleri
Harran Üniversitesi’ndeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz.

Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygamber’e olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, “Goethe ve İslâmiyet” isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı.
Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethe’nin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor.

Doğu-Batı Divânı: Goethe’nin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhâ’nın, Hâtem’in, Hâfız’ın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları...


XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

"Faust"

Ruhunu şeytana satan ünlü bir Alman büyücüsü Dr. Faust'un efsanesinden konusunu alan bu eser Goethe'nin bütün hayatını kaplar.

Faust'un ilk monoloğu ile Wagner'le konuşması, Mephistopheles'in üniversite öğrencisi ile olan sahnesi, Auerbach Meyhanesi sahnesi ve Margarete'nin öyküsü 1773-1775 yıllarında yazılmıştır. Ama Margarete'nin öyküsünde 'Valentin'in Ölümü' ile 'Walpurgis Gecesi' daha o zamanlar yer almış değildir. Bunlar Urfaust adını taşıyan Faust'un ilk biçimini ortaya koyarlar. Bu Urfaust, Goethe'nin ölümünden çok sonra bulunmuş ve 1887 yılında Erich Schmidt tarafından yayınlanmıştır. Şairin 'Strum und Drang' döneminin ürünü olan bu parçalar belki bütün kitabın en lirik parçalarıdır.

Urfaust'un yazılışından on iki yıl sonra Goethe eserini yeniden ele almış ve ona İtalya'da yazdığı parçaları eklemiştir. Bu yeni eklenen parçalar 'Büyücü Kadın'ın Mutfağı', 'Valentin'in Ölümü', 'Yüce Ruha Başvurma' sahneleridir. 'Sözleşme' sahnesinin kimi dizeleri de burada değiştirilmiş ya da bunlara yenileri eklenmiştir. Bu yeni parçalarda Goethe'nin daha olgunlaştığı görülmektedir. Coşku biraz daha dizginlenmiş ve ölçülülük bütün esere egemen olmaya başlamıştır. Mephistopheles alaycı, kurnaz, aldatıcı yüzünü yitirmemiştir ama dünyaya ve ruha biçim veren bir varlığa dönümüştür. Goethe ile Mephistopheles arasındaki uçurum da iyiden iyiye dolmuştur. Faust şeytanıyla sözleşme imzalamak için artık zorluk çıkarmayı düşünmez.

Goethe, Shiller'in eleştirileri ve üstelemeleri üzerine 1797 yılından 1801 yılına kadar yeniden Faust'a eklemeler yapmaya başlar. 'İthaf', 'Tiyatro Üzerine Öndeyiş', 'Gökyüzü Sahnesi', 'İkinci Monolog', 'Şehrin Kapısı Önünde Gezinti'nin Mephistopheles'in sahnede görünmesine kadar olan bölümü, 'Walpurgis Gecesi' ve 'Helena'nın Dönüşü'nün ilk 265 dizesi bu yıllarda yazılmıştır. Yayıncı Cotta'nın üstelemeleri üzerine Goethe 'Sözleşme' sahnesini de 1804 yılından sonra yeniden ele almış, bu sahneye 1806 gününde tamamen son vermiş ve kitap 1808 yılında Goethe'nin eserlerinin sekizinci cildi olarak Faust, Eine Tragödie adıyla yayınlanmıştır.

Faust'un bu ilk bölümünde, Goethe, hayata verdiği önemi ortaya koyar. 'Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor' sözleri, Faust'un yeryüzündeki insanın alın yazısı görüşünü belirtir. Hiç kuşkusuz, insanoğlu çabaladığı ve araştırdığı ölçüde yanılır. Yanılgının ta kendisi olan hayat, acılara ve hatalara olanak sağlar. Ama insan yine de içinde iyiliği taşır ve doğru yolu görür. Faust'un ruhunda iki şey sürekli bir çatışma halindedir. Onun ruhu bir yandan uzak ve yüksek ülkelere doğru yönelmek isterken, bir yandan da aşkla sıkı sıkıya bağlanmış olan yeryüzüne dört elle sarılır. Fakat Faust'un ruhundaki bu bitmek tükenmek bilmeyen çatışma, hayata o yüce değerini kazandırır. İnsan hayatı böylece, gerçeğin yaşanması dolaylarında yeniden bütünlenmek üzere parçalanan bir uyumu andırır. Ama Faust 'kaçıp giden an'a hiç bir vakit 'Aman dur gitme, sen çok güzelsin' diyemez. Şu var ki, Faust'un bin güçlükle ilerlediği hayat yolunun üstünde, Tanrı'nın yüzü, meleklerin arasından beliriverir. Bu da insanın alınyazısının dünya gizemini aşan bir anlam kazanmasına yol açar.

Goethe 1816 yılında Şiir ve Gerçek'i yazarken Faust'un ikinci bölümünün bir şemasını çizmiştir. Ama ikinci bölümü 1826 yılında yazmaya başlar. Goethe şiirini yeni bir düzeye oturtmak düşüncesindedir artık. 'Ariel Öndeyişi' vesilesiyle Eckermann'a şunları söyleyecektir. 'Kahramanımın gözle görülür tükenişinden yeni bir hayat yaratabilmek için ona bilincini yitirmekten ve onu tükenmiş saymaktan başka ne yapabilirdim?' İşte Goethe bu 'yeni hayat'ı anlatabilmek için daha beş yıl çalışmak zorunda kalmıştır. Helena'nın öyküsü 1827 yılında yazılmış ve bu, Goethe'nin eserlerinin dördüncü cildinde Helena, Romantik ve Klasik Görüntü Oyunu adıyla yayınlanmıştır. 1828 yılında on ikinci ciltte ise birinci perdenin bölümü ile İmparator rayındaki ilk sahneler yer alır. 'Klasik Walpurgis Gecesi' ile birinci perdenin son bölümü ise daha çok 1830 yılının ilk aylarında yazılmıştır. Bir yıl öncesinin sonbaharında başlanan beşinci perde de 1830 Ocak ayında biter. Faust'un ölüm sahneleri ise, çok önceleri, 1800 yılında yazılmış, son yıllarda ise yeniden gözden geçirilmiştir. Dördüncü perde de 1827-1831 yılları arasında birçok kez yazılmış ve düzeltilmiştir. Goethe 22 Mart 1832 gününde öldüğü vakit daha hala İkinci Faust üzerinde çalışıyordu. Ama artık ona bitmiş gözüyle bakıyordu. Nihayet o yılın sonbaharında Goethe'nin eserlerinin kırk birinci cildi, ölümünden sonra yayınlanan eserlerinin de birinci cildi olmak üzere bu ikinci Faust'da Faust, Beş Perdelik Tragedyanın İkinci Bölümü (Faust, Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten) adıyla yayınlanır.

Goethe bu eserine bütün hayatı boyunca içinde biriken ve kafasında yer eden şeylerin tümünü dökmüştür. İnsanın kendi kendisiyle çatışması, Tanrıyla ilişkisi, insanın doğa içindeki işlevi, insanın toplumla ilişkileri, yeni çağ insanının eski çağla ilişkisi, insan gücünün sınırları, hayat sorunlarının çözümü temaları bu eserin çatısını oluşturur. Faust çeşitli zamanlarda yazıldığı için çeşitli yapılar gösteren bir eserdir. Ama yapıdaki bu eşitlilik eserin büyüklüğünü de yaratmaktadır. Eserde gerçek ile mitos elele vermiş gibidir. Bütün ayrıntılarıyla okurların önüne serilen gerçek, öyle gizliden gizliye kalıp değiştirir ki bunun mitosa dönüşmesinin kimse farkına varmaz.

İkinci Faust'ta eserin tonu oldukça değişir. Birinci Faust'ta hayat olduğu gibi, kendi gerçeğiyle ya da sürüp giden bir büyü içinde gösterildiği halde ikincisinde 'renkli yansıları' ile usun onu kavramış olduğu biçimde canlandırılır. Öte yandan dünya, Faust'un iç yaşantısının bir işlevi olmaktan çıkar. Faust sadece bir birey olarak dünya içindeki yerini düşünür. Goethe İkinci Faust'ta doğacı görünüşü de bir yana bırakmış ve dünyayı simgesel bir varlık gibi görmeye başlamıştır. Goethe bu nokta üzerinde özellikle durmuştur. Bu yüzden de İkinci Faust bu temayı işleyen 'Şirin Bir Yer' sahnesiyle başlar.

İkinci Faust, Faust'un ruhunu gökyüzü katlarına çıkaran meleklerin eylemiyle son bulur. Melekler 'acı çekmeye çalışan ve acıyı arayan kişiyi biz de kurtarabiliriz' der. Faust'un ruhu göklerin en üst katına vardığı vakit, şimdi sevgilisinin bağışlanması için yalvaran Margarete'nin ruhu da kendisini izler. Eserin bu biçimde sona ermesi birçok eleştirilere yol açmıştır. Protestan bir öyküye Katolik bir son vermekle suçlamışlardır Goethe'yi. Kimileri de Faust'un gökyüzüne yükselirken bir an için bile olsa Meryem Ana'nın önünde diz çökmesini yadırgamıştır. Hıristiyanca bir temel üzerine oturtulmuş bir eserde aşkın, kadın biçiminde canlandırılması da doğru bulunmamıştır. Hele bu aşkın Yunanlıların Eros'uyla aynileştirlmesi ise hiç iyi karşılanmamıştır.

Eserin başkişisi Faust, iki ruh taşıyan bir insandır. Faust'un birinci ruhu dünya işlerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikincisi ise gökyüzüne yönelmiştir. Hayata olan sevgisi kimi zaman Werther'de olduğu gibi umutsuzluğa, kimi zaman da Prometheus'ta olduğu gibi başkaldırmaya götürür onu. Bu hayat, Doktor Faust'u boyuna erişilemeyecek amaçlara da iteler. Ama onun hep değişik amaçlara yönelmesinin bir nedeni de hiçbir şeyle tatmin edilmeyeşidir. Öyle ki Faust zaman ve uzam dışı ülkede Yunanlı Helena'yı bulduğu vakit bile mutluluğa erişemez. Çünkü onun istekleri boyuna yenilenmektedir. Ne var ki, yükseklerden bir ses kendisine o güçlü denizi sahillerden uzaklaştırmasını ve böylece yüce neşeyi ele geçirmesini buyurduğu vakit en son ve en yüksek zaferi elde etmiş olur. Bu zafer Faust'un ilk yaşantılarından başlayarak içinin darlığından kendisini kurtaran atılıma dek süren yolun son noktasıdır. Ama Faust'un mutluluğa erişebilmesi çevresindeki insanların da bu mutluluktan pay almalarını gerektirir. Faust'un Baucis ile Philemon adındaki bir karı kocayı kulübelerinden kurtarmaya çalışması bu yüzdendir.

Faust'un çeşitli amaçlara yönelmesi bir de hayatın temel bir ilkesine dayanır. O temel ilke de şudur: 'Her şey eylemdedir, zaferin yoktur' Margarete'nin öyküsünden Faust'un yenik olarak çıkmasının nedeni işte budur. Bu öyle bir yenilgidir ki Faust'un bir daha doğrulamayacağı düşünülebilir. Oysa İkinci Faust şirin bir yüzle başlar. Faust çiçeklerle donanmış bir çayırda uzanmıştır. Çevresinde hava perileri uçuşur. Ariel'in şarkısı da ona bütün acısını ve bitikliğini unutturur. Bu, unutmanın türküsüdür. Faust yükselmesini engelleyen her şeyden yakasını sıyırmanın erdemine sahiptir. Ayrılmalar, kopmalar Faust'a yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Öte yandan vicdan acısı da Faust'un üstüne öyle uzun boylu çöküp kalmaz. Çünkü 'saf insanlık duygusu' ondaki hataları silip süpürdüğü gibi, onu yüksek bir hayata elverişli bir hale de getirir. Bu saf insanlık duygusu Faust'ta iki biçimde belirir. Birincisi, Faust'u boyuna en yüksek olana doğru iteleyen hızdır. İkincisi de 'ölümsüz dişi' temasında biçim kazanır. 'Ölümsüz dişi ya da 'ölümsüz kadın' teması ise en olgun biçimine Helena öyküsünde ulaşır. Helena bir an için elde edilse bile hayatın en büyük anlamını taşır. Aşk böylece mutlu anla ölümsüzlük arasında bir aracı rolündedir. Çünkü ölümsüzlük bir anlık mutluluktaki zamanın ortadan kaldırılmasıyla elde edilir.

Faust'un varmak istediği amaçlar insanların ahlak duygusunu bereleyecek niteliktedir. Bu insan haklarına bir saygısızlığı da doğurur. Ne var ki, bu ahlaka Tanrı da karşı çıkmaz. İnsan doğurabilmek için yere düşmek zorundadır. Burada Faust'un bağışlanmasının ilkesi de saklıdır. Eserin sonunda melekler şöyle diyecektir: 'Yükselmek için yılmadan çalışanı biz de bağışlayabiliriz.' Ama Faust'un bağışlanması sadece eylemden eyleme koşmasına da dayanmaz. Bu, bir de aşkın bir armağanıdır ona. Bu armağanı da Faust'un canice aşkının kurbanı olan Margarete, Meryem Ana katında Faust için yalvarmakta sağlar. Böylece o ölümsüz hızla, o ölümsüz kadın, eserin sonunda yeniden birleşmiş olur.

Birinci Faust'un gerilimini sağlayan Margarete öteki adıyla Grechen, Goethe'nin aşk serüvenlerinde yer alan kadınların bir toplamı niteliğindedir. Bu tipin yaratılmasında bir çocuğu öldüren bir kadının idam edilmesinin Goethe üzerinde yaptığı etki de rol oynamıştır. Margarete'nin Shakespeare'in Ofelya'sıyla (Hamlet) kimi benzerlikler taşıdığı çok söylenmiştir. Ofelya ise iç dengesini yitirmiş ve deliliğin eşiğine dayanmıştır. Margarete'nin gelecek üzerine delice düşünceler öne sürmesi şimdilerin ve geleceğin biçimini değiştirmesinden gelir.

Margarete Werther'deki Charlotte'nin kız kardeşine de benzetilmiştir. Kilise sahnesindeki Margarete ise çok daha başka bir Margarete'dir. Bu sahnede Meryem Ana'ya yalvaran Margarete ise sembolik bir kişilik kazanır. Bütün bunlar bir yana, Margarete eserin en şiirsel kişisidir. Mephistopheles'e gelince, bu tip alayları ve nükteleriyle Aydınlanma Çağı'nın en aydınını andırmaktadır. Mephistopheles şeytan olduğu halde Tanrı onu yanından kovmaz. Dahası, onunla konuşmaktan zevk alır. Çünkü şeytan var olmamış olsaydı insanlar huzur içinde uyuşup kalacaklardı. Tanrı'nın Mephistopheles'e özgürlük tanıması yaratıcı ve üretici kaygının yeryüzünde yeşermesini sağlamak içindir. Mephistopheles'in dünyanın genel uyumu içinde yeri vardır. Hegel'in doğru olarak gördüğü gibi, Mephistopheles evrensel oluş içinde başlıca öğelerden (olumsuz öğe) biridir. Ama bu uyumun bütününü ancak Tanrı ve kurtulmuş olan ruhlar kavrayabilir. Mephistopheles kendi özelliğinin tutsağıdır. Dünyanın alın yazısını çizen güçlere ulaşmak Mephistopheles'e yasak edilmiştir. O akıllıdır, zekidir, her işin üstesinden gelmesini bilir. Ama işte bu kadar. Mephistopheles gerçeğin sınırını hiç mi hiç kavrayamaz. Goethe'nin tregedyasında da Faust'u aldatmaya çabalamasına karşın en sonunda aldanan kendi olur. Çünkü sonunda Faust'un değil kendisinin bağışlanmasını ummamaktadır o da.
'Işıktan nefret eden' anlamına gelen Mephistopheles, 1857 yılında yazılan ilk Faust öyküsünde (Doktor Faust'un Öyküsü) ortaçağ insanlarının kafasında yer ettiği gibi basit bir şeytandan başkası değildir. Cehennem Prensi onu Faust'a eşlik etmekle görevlendirmiştir. Yıllarca sürecek bu eşlik sonunda Şeytan kendini bağışlattırabilecektir. Ama Marlowe, Doktor Faust'un Trajik Öyküsü adlı eserinde (1589) ona değişik bir karakter kazandırır. Özgür düşünceli bir Rönesans adamı olan Marlowe, Mephistopheles'in ağzından yüksek yaratılışlı insanların acısını dile getirir. Marlowe'nin eserinde Mephistopheles, çevresini aldatan bir kişi olmaktan çok Faust'un alaylarına hedef olan biridir. Bu yüzden de Reform İngilteresi'nin Hıristiyanları kendisine acıyacaklardır.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:21
Gökhan Şen ( 1967) </B>

1967 yılında Ankara’da doğan Gökhan ŞEN. Ankara Deneme Lisesi’ni bitirdikten sonra. Gazi Üniversitesi İ.İ.B.F İktisat bölümü’nde okudu ve ardından Gazi Eğitim Fakültesi Müzik bölümü piyano ana dalından 1991 yılında mezun oldu. 1992 yılında, Ankara’da kurduğu Müzikent isimli müzik yapım şirketi bünyesinde Türkiye’nin yerel, bölgesel ve ulusal radyolarına bugüne kadar 4000’in üzerinde radyo reklamı seslendirdi ve jıngle’lar hazırladı. Piyanist olarak başladığı ve sonradan solist olarak sürdürdüğü sahne hayatında bir çok sanatçıya eşlik etti ve Türkiye’nin her bölgesinde sahne alarak konserler verdi.

Türkiye’de hep yapılmamışı ve ilk olanı gerçekleştirmek üzere uğraş verdi. Bazı çalışmaları , kitapları albüm ve prodüksiyonları şunlardır.

• Spikerlerin duayeni Jülide Gülizar ile birlikte Radyo Televizyon Spikerliği - Etkili ve Güzel Konuşma Eğitim Seminerleri düzenledi. Radyo TV’ler için hazırladığı yüzlerce reklam ve prodüksiyonlardan bazıları şunlardır.
• Praktiker Yapı Marketi
• Yimpaş mağazalar Zinciri
• Devlet Hava Meydanları Tanıtım Filmi
• Termikel Grubu
• İşbir Holding
• Toyota Toyan
• Dünya Radyo - TRT FM – Ekin Radyo Jingle ’ları
• Flash TV Kurdela Programı Müzik Eğitimi Köşesi
• Türkiye Anne Çocuk Eğitimi Belgesel Filmi ( Ek: Basın haber )
• BRT TV Teber Muteber Programı jenerikleri
• Radyo TV spikerleri için Etkili ve Güzel Konuşma Filmi
• Flash TV Sabah Kahvesi Programı jenerikleri
• Cumhuriyet Marşı video klibi
• Gökhan ŞEN “ Sabah Oluyor” – “Kurtuluşum –“ Gülyüzüm “
Şarkıları video klipleri
• Bir çok çocuk eğitim şarkısı video klipleri

• 1994 yılında Türkiye’de ilk defa VIP CLUP adıyla özel şoför temininden özel sekreterliğe, pazar alışverişinden sinema tiyatro restaurant rezervasyonuna kadar bir çok hizmeti bir arada verebilen Türkiye’nin en kapsamlı hizmet kulübü ve VIPCARD projesini hayata geçirdi.

• 1995 yılında Türkiye’de ilk defa internet aracılığı ile bütün Emlakçıları birbirine baðlayan ve emlak sektöründen ulusal bir pazarlama bağı oluşturan ONLINE EMLAK BİLGİ BANKASI projesini hayata geçirdi.

• TELEVİZYONDA MÜZİK KURSU
1997 yılında Flash TV’de Kurdela programının, Ankara yayınında canlı olarak
müzik kursları verdi ve bu program dilimi büyük beğeni topladı.

• GÖRÜNTÜLÜ MÜZİK EĞİTİMİ KİTABI
Kurslara gidemeyen yada evinde kendi kendi bir müzik enstrumanı öğrenmek
isteyenler için, Türkiye’nin ilk ve tek görüntülü müzik eğitimi kitabını hazırladı.
Yazdığı MÜZİKOLAY isimli “Temel Müzik Eğitimi Kitabı” ve hazırladığı “Temel
Müzik Eğitimi Filmi “ T.C Kültür Bakanlığı tarafından desteklendi.








• TAKSİ SÜRÜCÜLERİ İÇİN İNGİLİZCE EĞİTİM KASETİ
Türkiye’deki 115.000 ticari takside yaklaşık 300.000 şoförün dinleyerek İngilizce
öğreneceği eğitim kasetini hazırladı. ( TŞOF tarafından onaylandı)

• ÇOCUK ÖLÜMLERİNİ ÖNLEMEK ÜZERE AİLELERE EĞİTİM FİLMİ
Çocuk ve anne sağlığına yönelik hazırladığı “Çocuk Ne Zaman Doktora
Götürülmeli” isimli film, T.C Sağlık Bakanlığı tarafından onaylandı ve desteklendi.

• TÜRKÇE’Yİ ETKİLİ VE GÜZEL KONUŞMA VCD’si
Spikerlerin duayeni Jülide Gülizar ile birlikte Radyo Televizyon Spikerliği - Etkili ve
Güzel Konuşma Eğitim Seminerleri düzenledi. Bu seminerlerin VCD’sini hazırladı.


• GÖRME ENGELLİLER İÇİN ÜNİVERSİTE HAZIRLIK VE YEMEK TARİFLERİ CD’LERİ
Türkiye’deki 2.500.000 görme özürlünün yararlanacağı ilk ve tek özel eğitim ürünlerini hazırladı.

• ÇOCUKLARI ŞİDDETTEN UZAK TUTMAK VE DOĞRU DAVRANIŞLARI ÖĞRETMEK İÇİN MEB TARAFINDAN DA ONAYLANAN TÜRKİYE’NİN İLK VE TEK ÇOCUK EĞİTİM ŞARKILARI
Bu albümü hazırlamak için 100’ün üzerinde dünya ülkesinde dünya çocuk şarkıları üzerine araştırmalar yaptı ve geniş bir müzik arşivi oluşturdu. El yıkama –beslenme –ders çalışma – diş fırçalama vb. doğru alışkanlıkları öğreten Türkiye’nin ilk eğitim şarkılarını besteledi ve seslendirdi.

• OKULLARDA İSTİKLAL MARŞI VE TÜM MARŞLARIMIZIN ORKESTRA EŞLİĞİNDE SÖYLENMESİ İÇİN “ MARŞLARIN SÖZSÜZ MÜZİKLERİ “ ALBÜMÜ Ortalama 50.000 okulumuz ve 100.000’lerce öğretmenimizin tören ve kutlamaları müzik eşliğinde yapması için tanınmış milli marşlarımızın sözsüz müziklerini hazırladı.

• OKUL ÖNCESİ ÇOCUKLARI İÇİN DÜNYA KLASİKLERİ MASALLAR
Bu masalları bizzat kendisi özel müzikler ve ses efektleri hazırlayarak seslendirdi.

• OKUMA YAZMAYI ÖĞRETEN SESLERİN ŞARKILARI
Milli Eğitim Bakanlığı, 57 yıllık okuma yazma sistemi 2005 – 2006 öğretim yılında değiştirmiştir. Bu uygulama ile, A’ da başlayıp Z’de biten ve fişlerle öğretilen klasik okuma yazma öğreti metodu son bulmuştur. Bunun yerine E harfinden başlayıp J harfinde biten, el yazısı ve seslerle ( şarkı örneklemeleri ile) okuma yazma öğreten yeni sistem uygulamaya kondu. Ancak bu sistemin en önemli ihyacı olan sesleri öğreten şarkılar MEB tarafından yapılmadı. 600.000 sınıf öğretmenini ve 2.000.000 İlköğretim 1. sınıf öğrencisini, direk ilgilendiren ve her anne babanın mutlaka sahip olması gereken, Türkiye’deki ilk ve tek okuma yazma ( eski sistemde alfabe, yeni sistemde sesleri ) öğreten şarkılar albümünü ve bestelerini hazırladı.

• BAŞKAN AMCANIN EĞİTİM ŞARKILARI

Belediye başkanlarının ilköğretim öğrencilerine armağan etmesi için çocuklara doğru davranışları öğreten şarkılar albümünü belediye başkanlarına uyarladı ve onların kendi seslerini de ekleyerek çocukları şiddetten uzaklaştıran bu albümü tüm belediyelere hazırladı.










• TÜRKİYENİN İLK SEÇİM ŞARKISINI HAZIRLADI YÜZLERDE SİYASETÇİYİ TBMM’YE ŞARKILARLA TAŞIDI
1980’li yıllardan başlayarak seçim dönemlerinde hazırladığı propaganda bestelerini www.secimmuzikleri.com internet sitesinde sergiledi. Hazırladığı seçim müzikleri medyada sürekli haber konusu oldu. Türkiye’nin ilk adaya özel seçim şarkısı ŞEN tarafından besteledi. Seçim şarkıları nı bestelediği isimler arasında, Murat KARAYALÇIN, Rauf DENKTAŞ, Mehmet AĞAR gibi bir çok tanınmış siyasetçi de bulunuyor. Öyle ki ATO’nun 2004 seçim müziği verileri GÖKHAN ŞEN tarafından hazırlandı Cumhuriyetimizin 80. yılında Mustafa Kemal Gençlik Marşı söz ve beste ve video klibi’ni hazırladı. Seçim şarkılarını ve video tanıtımlarını yaptığı bazı siyasetçiler şunlardır.
• AK Parti Adaya Özel Yerel Seçim Şarkıları
• DYP Beyaz Bant Yoksullukla Mücadele Marşı
• SHP Parti Marşı
• CHP Mustafa Kemal Gençlik Marşı
BİREYSEL ADAYLAR
ANKARA SN. SERHAT KEMAL YILMAZ ..........................



AK PARTİ
ANKARA SN. HASAN COŞKUN .................................... AK PARTİ
ANKARA SN. ADEM TUĞLUCA ..................................... AK PARTİ
ANKARA SN. ADİL AŞIRIM.......................................... GENÇ PARTİ
ANKARA SN. YÜCEL SEÇKİNER.................................... DYP
ANTAKYA SN. MEHMET YELOĞLU................................ AK PARTİ
İST./PENDİK SN. SALİH USTA .................................... CHP
DİYARBAKIR SN. MÜCAHİT CAN .................................. AK PARTİ
BANDIRMA SN. DURSUN MİRZA .................................. CHP
İZMİR/ÇEŞME SN. ALİ VEFA TAYLAN ........................... AK PARTİ
AYDIN/SÖKE SN. İBRAHİM ADALI ................................ ANAP
ŞIRNAK SN. MEHMET YARKA....................................... AK PARTİ
ANKARA SN. MURAT KARAYALÇIN .............................. SHP
RİZE/PAZAR SN. NACİ ATABEY ................................... ANAP
KIRIKKALE SN.MAHİR YILMAZ ..................................... DYP
SİNOP/DURAĞAN SN. ALİ DALKILIÇ ............................. DYP
BALIKESİR SN. HÜSEYİN SARI .................................... AK PARTİ
AMASYA SN. HASAN YARIŞÇI ..................................... CHP
KOZAKLI SN. ERDOĞAN ÇELİK .................................... AK PARTİ
MUĞLA SN. ALPER ATABEY ........................................ GENÇ PARTİ
ERZURUM SN. ALİ EREN ............................................. AK PARTİ
HATAY SN. HÜSEYİN ŞANVERDİ .................................. AK PARTİ
TURHAL SN. ALİ GÖZEN ............................................. AK PARTİ
ARTVİN SN. VASFİ KURDOĞLU .................................... ANAP
ANKARA SN. YUSUF FİDANTEK ................................... MHP
ARDAHAN SN. ERDAL BAKİ ......................................... AK PARTİ
ELBİSTAN SN. HAMZA AKBAŞ ..................................... AK PARTİ
YOZGAT SN. SUPHİ DAŞDAN ...................................... AK PARTİ
ISPARTA SN. MEHMET GÜVEN .................................... MHP
K.K.T.C. SN. RAUF DENKTAŞ....................................... CUMHURBAŞKANI
ADANA SN. EŞREF ÖZEN ............................................ DYP
AMASYA SN. MUSTAFA KORKMAZ .............................. DYP
ANKARA SN. CELALETTİN KOÇ .................................... CHP
ANKARA SN. YILDIRIM AK ........................................... ANAP
ANKARA SN. HACI ŞAHİN ........................................... DYP
ANKARA SN. FEDAİ YAĞCI .......................................... ANAP
ANKARA SN. AHMET ÖZTÜRK ..................................... ANAP
ANKARA SN. MUAMMER TİMURKAYNAK ....................... ANAP
ANKARA SN. MESUT ARSLAN ..................................... DYP
ANKARA SN. ABDULKADİR YILDIRIM ............................. CHP
ANKARA SN. OSMAN ÇİFTÇİ ....................................... DYP
ANKARA SN. MAHMUT KARATEKİN .............................. CHP
ARDAHAN SN. FİKRET KÜPELİ ..................................... DTP
ARDAHAN SN. BÜLENT ULUTAŞ .................................. MHP
ARTVİN SN. SÜLEYMAN HATİNOĞLU ............................ ANAP
BALIKESİR SN. İSMAİL BABACAN ................................. MHP
BALIKESİR SN. HÜSEYİN SARI ..................................... ANAP
BİTLİS SN. YAŞAR BUHAN .......................................... FAZİLET
BURDUR SN. KEMAL KART .......................................... DYP
BURSA SN. CEMAL ARIK ............................................. DYP
BURSA SN. RAMİS YİĞİT ............................................ ANAP
BURSA SN. MÜNÜR GÜLTEKİN .................................... ANAP
BURSA SN. HİKMET ŞAHİN ......................................... FAZİLET
BOLU SN. NEVZAT ANLITAN ....................................... DYP
DENZLİ SN. AHMET ATEŞ ........................................... DYP
ERZİNCAN SN. CEMİL TANGUROĞLU ............................ CHP
GAZİANTEP SN. COŞKUN ÖZKAYA ............................... DYP
K.MARAŞ SN. YALÇIN DEMİR ...................................... DYP
KAYSERİ SN. MESUT AY ............................................. CHP
KAYSERİ SN.ALİ AYDIN .............................................. CHP
KIRIKKALE SN. MUSTAFA YILMAZ ............................... CHP
KONYA SN.KAMİL UĞURLU .......................................... MHP
NEVŞEHİR SN.METİN ÇENGEL ..................................... ÖDP
RİZE SN.GÜRHAN SÜLEYMANAĞAOĞLU ........................ ANAP
SAMSUN SN. MUSTAFA ÇAKIR .................................... FAZİLET
SİNOP SN. MUSTAFA ÖZCAN ...................................... DYP
SİVAS SN. ÖZDEN ÖZBİLUN ........................................ DYP
ŞANLIURFA SN. KADİR YÜKSEL ................................... DYP
YOZGAT SN.. MUSTAFA KARADAVUT........................... ANAP
ZONGULDAK SN. NADİR SARAÇ .................................. CHP


• BİR ÇOK SOSYAL SORUMLULUK BESTELERİ HAZIRLADI.
Hazırladığı “ ÇOCUK PORNOSUNA VE İSTİSMARINA HAYIR” - “ENGELLİLER İÇİN ENGELSİZ ŞARKI” – Türkçe ve Fransız’ca sözlerle hazırladığı “ ERMENİ SOYKIRIMI YOKTUR” ve diğer bir çok toplumsal şarkıları youtube vb. sitelerde milyonlarca kez internet ortamında izlendi.

• 2004 YILINDA “SABAH OLUYOR” İSİMLİ SOLO ALBÜMÜNÜ ÇIKARDI
İlk albümünde sıra dışı yorumuyla besteleriyle hayatın gün batımını özetledi ve müzik dünyasına unutulmayacak bir klasik sundu. Gökhan ŞEN’in albümündeki 11 parçanın tamamının sözü ve bestesi kendisine ait. Greek esintilerinin hissedildiği bu albüm akdeniz melodileri ile dolu bir hüzün albümü. ŞEN, davudi sesi ve besteci kişiliği ile taverna ve slow pop severlere yıllarca saklayacakları çok farklı bir albüm sundu.

Albümdeki 12. parça ise sözleri büyük üstad Halil SOYUER’e müziği Gökhan ŞEN’e ait “Sabah Oluyor” isimli eser. “Hançeri aşkınla derbeder” – “Gideceğin yere beni de götür” gibi yüzlerce klasiğin güftecisi Halil SOYUER’e 85 yaşındaki onur gecesinde Gökhan ŞEN tarafından armağan olarak bestelenen bu eser, maalesef SOYUER’in bu dünyada aldığı son armağan olmuştur. Bu albüme “Kurtuluşum” adı ile bandrol alan ŞEN bu gelişmeden sonra adını “Sabah Oluyor / Kurtuluşum” olarak değiştirmiş ve Sabah Oluyor’a klip çekmiştir.

Sabah Oluyor klibi kilyos’da çekildi ve yönetmenliğini Salih ÇETİN yaptı. Sahibi olduğu Start prodüksiyon tarafından yüzlerce klibin montajını ve sanat danışmanlığını yapan Çetin, bu kliple ilk kez yönetmen koltuğuna oturdu. Doğuşun Tünel kibinin sanat danışmanlığını ve montajını bitirir bitirmez aynı ekiple bu kez yönetmen olarak Sabah Oluyor klibini çekti.Ayrıca albümdeki şarkılardan “Kurtuluşum” TRT tarafından yayınlanacak olan ve Avrupa’da yaşayan Türk’lerin hayatını ve mahkumiyeti konu alan “Dört Duvar Avrupa” isimli belgeselde de jenerik olarak kullanıldı.

GÖKHAN ŞEN’in resmi internet sitesi www.muzikent.com da
basın haberleri ve audio – video prodüksiyon örnekleri sergilenmektedir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:22
Gökşin Sipahioğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Simavi, Sertel’in anılarını MİT’e verdi
Adem Yavuz Arslan
Aksiyon Sayı: 572 - 21.11.2005

Fransızların ‘Grand Turk’ dedikleri Gökşin Sipahioğlu, yarım asrı bulan meslek hayatında Zekeriya Sertel röportajının ayrı bir yeri olduğunu dile getiriyor. “Eğer Sertel Türkiye’ye dönebilse belki de darbe olmazdı.” diyen Sipahioğlu, “Sertel’in anılarını, hiç yayınlanmamış fotoğraflarını Bakü’den getirip Erol Simavi’ye verdim. Fakat MİT devreye girdi ve yayınlanmadı.”diye konuşuyor.

Hakkında hem övgülerin hem de eleştirilerin yapıldığı gazetecilerden biridir Gökşin Sipahioğlu. Dünyanın önemli ajanslarından SİPA’yı 30 yıl yöneten, Fransızların Fransız olmayan az sayıda kişiye verdiği devlet nişanına sahip Sipahioğlu, aynı zamanda iyi bir gazeteci. 1960’ların meşhur Küba krizinde bu ülkeye girip çalışabilen, yine Demirperde ülkelerinden Arnavutluk’ta çarpıcı fotoğraflar çekebilen ilk Batılı gazeteciydi kendisi. Çin ve Çekoslovakya röportajları 50’ye yakın gazeteye manşet oldu. Ancak, onu ön plana çıkaran asıl şey, “6-7 Eylül Olayları” olarak bilinen hadiselerde adının geçmesidir.

Gökşin Sipahioğlu, hakkındaki iddialar için “Bana haksızlık ediyorlar.” diyor. İstanbul Ekspres gazetesinin yazı işleri müdürü iken Atatürk’ün doğduğu evin bombalanmasıyla ilgili haberi gazetecilik refleksiyle manşete çektiklerini, bugün de aynı davranışı sergileyeceğini belirten Sipahioğlu, haberin sebep olduğu olayları düşündükçe çok pişman olduğunu söyleyerek, “Keşke o haberi yazmasaydım.” diyor. 200 binlik erken baskı iddialarının tamamen asılsız olduğunu vurgulayarak, “O dönemdeki baskı makineleriyle 200 bin gazete basmak imkansız. En fazla 8-10 bin gazete basılabiliyor saatte. Biz akşam gazetesiyiz ve 20 bin baskı yaptık. O devirde o kadar kağıdı nerden bulacak, onu taşıyacak kamyonları nereden temin edecektik? Üstelik bunu Cağaloğlu’nda gizlice nasıl yapacaktık? Haberi Anadolu Ajansı’ndan duyduk. Elçiliğe sorduk. Sonra baskıya geçtik. Biz baskıdayken olaylar başlamıştı zaten. Haber belki bazılarını galeyana getirmiştir, ama haberi olayların sebebi olarak göstermek haksızlıktır.” diyor.

Erken baskı iddialarını çürüten başka bir delilin olaydan sonra Yunan hükümeti tarafından yapılan açıklamanın da haberde yer alması olduğunu iddia eden Sipahioğlu, 6-7 Eylül olaylarının kesinlikle örtülü ama başarısız bir operasyon olduğunu dile getiriyor. Ona göre, gazete bu olay sırasında kullanıldı: “Küçük çaplı olaylarla hükümetin elinin güçlenmesi isteniyordu. Fakat gerçekte öyle olmadı. Hatta sermaye düşmanı komünistler bile yağmacıların arasına katıldı. Türkiye tarihinin en acı olaylarından biri yaşandı. Hatırladıkça kendi kendime keşke o haberi yapmasaydım diyorum. Ama ben haberi yapmasam da o olaylar yaşanacaktı.” Sipahioğlu, kendisinin MİT’e çalıştığı ve SİPA’nın da MİT’e kurdurulduğu iddialarının ise iftira olduğunu söylüyor.

Sipahioğlu: Zekeriya Sertel, bana verdiği beyanatta “Ben komünist değilim” demişti

Gökşin Sipahioğlu, kariyerinde önemli bir yer tutan Zekeriya Sertel röportajı için “İçimde yara olarak kaldı.” diyor. Cumhuriyet dönemi Türk siyasi tarihinin en önemli figürlerinden Zekeriya Sertel’in bilinenin aksine komünist olmadığını, Sovyetler ve komünizm ile ilgili olumsuz düşünceler içeren anılarını yazacağını fakat buna fırsat verilmediğini belirterek, “Eğer o röportajlar yayımlansaydı sol yükselişe geçemez, belki de darbelere giden yol açılmazdı.” diyor. Sipahioğlu, kızıyla Rusya’dan kaçtıktan sonra üzerinde tek bir ceketle Paris’e gelen Sertel’le röportajlar yaptığını anlatıyor: “O sırada Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Rusya gezisine ben de Hürriyet adına katılacaktım. Sertel bana Bakü’deki evinin anahtarını verdi; dolaplara sakladığı notları, filmleri, fotoğrafları ve paltosunu getirmemi istedi. Aralarında Nazım Hikmet’in hiç yayımlanmamış fotoğrafları da vardı. Dönüşte dediklerinin hepsini getirip İstanbul’da Erol Simavi’ye teslim ettim, paltosunu ise kendisine götürdüm. Çünkü Sertel, Hürriyet’e Rusya anılarını yazacaktı. O sırada MİT’ten bazı adamlar geldi, sonunda bu anılar yazdırılmadı. Belgeleri, filmleri ve Sertel’in anılarını Erol Simavi o zaman MİT’e verdi. Komünizmin gerçek yüzünü açıklayan bu anılar büyük olay yaratacaktı. Sertel Türkiye’ye gitti, havaalanından çevirip geri gönderdiler. O zaman da Fransa’daki eski komünist arkadaşları çevresine toplanıp onunla alay etti. Sertel bana verdiği beyanatta, ‘Ben komünist değilim.’ demişti. Bence Sertel’i Türkiye’ye sokmayan kafa KGB kafasıydı. Bu olaydan sadece komünistler ve Rusya faydalandı. Türkiye’de aşırı solun yükselmesi o tarihten sonra başladı. Eğer 1969 Türkiye’sinin solcuları Zekeriya Sertel’in SSCB anılarını okuyabilselerdi, Türkiye’de sol yükselmeyecek, onu ezmek için darbelere ihtiyaç kalmayacaktı. Zavallı adamcağız burada gömülü kaldı.”

Gökşin Sipahioğlu’nun gazetecilik hayatında ‘cesaret ve risk almak’ öne çıkan özelliklerinden. Örneğin, henüz Saint Joseph’te okurken bugünün Efes Pilsen Basketbol Takımının kurulmasına giden yolu açar ve takip eden günlerde Sait Ceylan müstear ismiyle Mithat Melen’in gazetesinde yazmaya başlar. Tarzıyla dikkat çeker ve kısa sürede gazetenin yazı işleri müdürü olur. İlk işi bir tenis maçını 18 sütun yayımlamak olur. Türkiye’de erken baskı fikrini ortaya atan kişidir aynı zamanda... “Telefonu kullanıp haberi olay yerinden yazdırmaya başladım. Gazeteyi erken basınca Ankara’da basılan gazetelerden bile önce Ankara’ya ulaşabiliyor, taşraya diğer gazetelerden bir gün önce gidiyordum.” diyen Sipahioğlu çalıştığı gazetenin Menderes hükümeti ile politik tartışmaya girmesi üzerine gazeteden ayrılır.

20’li yaşlarda olmasına rağmen annesinin Nişantaşı’ndaki evini ipotek ettirerek 1957’de Yeni Gazete’yi neşreder. Çetin Altan ve Aziz Nesin’in ilk yazıları burada yayımlanır. Gazete hükümetle kavgaya tutuşunca oradan ayrılır. Bu dönemde hiçbir gazetecinin giremediği Arnavutluk’a gider. Yaptığı çalışma birçok Batılı gazeteye manşet olur. Onu asıl üne kavuşturan röportajı ise 1961 Küba krizi sırasında olur. Giriş çıkışların yasaklandığı Küba’ya “gemici pasaportu” ile girer. Çektiği fotoğraflar dört kıtada 50’den fazla gazeteye manşet olur. Ardından Erol Simavi Hürriyet’te çalışmasını teklif eder ve Paris günleri başlar. 16 metrekarelik bir dairede çalışmaya başlayan Sipahioğlu, ileride marka haline gelecek SİPA ajansını da burada kurar. 14 bin ayrı fotoğrafçıyla çalışır. Yeni yetenekleri keşfeder. Ancak, ajans teknolojik gelişmelere ayak uyduramaz. Ajansı satmamak için uzun süre direnir. Hatta ünlü fotoğraf ajansı Corbis’in ve Reuters’in astronomik tekliflerini bile geri çevirir. Fakat 2001’de bu tekliflerin çok çok altında bir rakama SİPA’yı Fransız iletişim devi Sud Communications’a satmak zorunda kalır: “Gelişmeleri okuyamadık. Kanunlar değişti, vergiler belimizi büktü. Şirketi satmak zorunda kaldık. Aslında bir Türk’ün almasını çok istiyordum. Hatta Aydın Doğan’a teklif ettim. Muhatap olmadılar bile. Ederinin çok altına satmak zorunda kaldım. Yazık oldu SİPA’ya.”

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:22
Gül Ahmet Yiğit ( 1955) </B>
Gül Ahmet Yiğit (Aşık Gül Ahmet)
1955 yılında Gaziantep İlimizin İslahiye İlçesi'ne bağlı Feyzi Paşa bucağında doğdu.İlk ve orta okulu Fevzi Paşa'da, tamamlayan Gül Ahmet İskenderun Ticaret Lisesi öğrencisi iken aşık olur. İlk şiirlerini Lise öğrencisiyken söyler. Daha sonra aldığı saz ile arkadaş olur. Soyu Kayseri Pınarbaşı Afşarlarından Kerimoğlu adıyla tanınan aşirettir. Derviş Paşa iskanında Gavurdağı'nı yurt tutmuşlar, burada aynı adla anılırlar. Bu arkadaşlık sürerken liseyi bitirir. Hatay Eğitim Enstitüsüne kayıt olur. Mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine atılır.

Aşıklıkta ilk sesini 1975 yılında Konya'da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramında duyuran Gül Ahmet, halk edebiyatının her dalında usta bir aşık olduğunu ispatlamıştır. Gül Ahmet Konya'da çeşitli dallarda birincilikler almış bir olarak 1981 yılında katıldığı Atatürk'ün 100. doğum yılı adına T.R.T nin yarışmada ikinci olmuştur. Yurdumuzu Almanya ve Hollanda'da temsil etmiş ayrıca Kıbrıs Harekatının 10. yıl kutlamalarında Nuri Şahinoğlu ile birlikte ülkemizi temsil etmiştir. Mizahi Türkü dalında da şöhret yapan Gül Ahmet cidden güzel sazı ve sesi ile beğenilen bir aşığımız olarak yurdun çeşitli yörelerinde yapılan festival ve törenlere katılmaktadır. Evli, bir oğul ve bir kız sahibi olan aşığımız halen İskenderun Karayılan kasabası Canova İlkokulu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:22
Gülay Pınarbaşı ( 1969) </B>
1969’da Karaman’da doğdu. İlk ve orta dereceli eğitimini Konya’da tamamladıktan sonra, Ankara Gazi Yüksek Hemşirelik okulunu kazandı.

1989 yılında mankenliğe başlayıp, bir yıl sonra, 1990’da, “Miss Globe Türkiye Güzeli” seçildi. Bundan sonraki dönemde birçok televizyon dizisinde ve filmde rol aldı. “Ölümsüz Diriliş” ve “Kelebekler Sonsuza Uçar” gibi dini ağırlıklı filmlerde başrol oynadı. 1991-1993 yılları arasında Aktüel Kreasyon isimli dergide Moda Editörlüğü ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü yaptı.
1993 yılının Nisan ayında İslami yaşam tarzını seçip, Allah’ın emirleri ve Peygamber Efendimiz’in sünneti doğrultusunda hayatını sürdürme kararını aldı ve mankenliği bir daha dönmemek üzere bıraktı.

1993 yılında Vakit gazetesine köşe yazıları hazırlamaya başladı. Ülkemizin içinde bulunduğu sıkıntılı ortamdan kurtulmasının, siyasi olarak Refah Partisi saflarında mümkün olabileceğine inandığından, 1994 Şubat’ında RP’ye katıldı. Bu katılım, yurt çapında büyük yankı uyandırdı ve birçok kişinin Refah Partisi gerçeğini bir defa daha düşünmesini, incelemesini de beraberinde getirdi.
Çalışmalarını halen sürdürmekte olan Pınarbaşı’nın Milli Gazete’de ve Mektup, Genç Birikim, Anadolu Gençlik gibi dergilerde düzenli olarak makaleleri yayınlanmaktadır.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:23
Güldal Akşit ( 1960) </B>
58. VE 59. HÜKÜMET TURİZM BAKANI GÜLDAL AKŞİT

Güldal Akşit, 1960 yılında Malatya'da doğdu. Akşit, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.
Avukatlık stajından sonra İstanbul Barosu'na bağlı olarak serbest avukatlık yapan Akşit, özel sektörde çalıştı. Evli olan Güldal Akşit İngilizce biliyor.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:23
Gülriz Sururi </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Gülriz Sururi iddia ediyor:
Sahneye çıkan ilk Türk kadını teyzemdi
Elif Korap
Milliyet 3 Ocak 2003

‘Bir An Gelir’ adlı kitabında eşinin kendisini defalarca aldattığını anlatan Gülriz Sururi, aynı kitapta, sahneye çıkan ilk kadının Afife Jale olmadığına dair belgeler gösteriyor...



Gülriz Sururi yakın dönem anılarını anlattığı kitabı "Bir An Gelirödeki iddiaları, itirafları ve açık yüreklilikle yazdığı anılarıyla tartışma yaratacak. Önümüzdeki günlerde Doğan Kitap’tan çıkacak "Bir An Geliröde eşi tiyatrocu Engin Cezzar’ın kendisini defalarca aldattığını yazan, çocuk sahibi olmamasının ardındaki büyük sırrı açıklayan Sururi, sorularımızı yanıtladı.

Çok önemli bir iddia var kitapta. Sahneye ilk çıkan Türk kadınının bilindiği gibi Afife Jale değil, teyzeniz Mevdude Refik Hanım olduğunuz yazmışsınız?
Belgeleri kitapta yayımladım. Yıllar önce Haldun Taner bana bu belgeleri getirdi. O zaman çok gündemdeydim, bunu açıklamam yanlış anlaşılır diye düşündüm. Ama şimdi böyle düşünmüyorum. Tarihi bir yanlışı düzeltmem gerekiyordu. Kendimi sorumlu hissettim.

KIRCA’YA KIRGINIM
Bunu açıklamanın Afife Jale’ye saygısızlık olacağından mı korktunuz?
Sadece bu bilgiyi daha fazla saklayamazdım. Belgeler var.

Başar Sabuncu, Genco Erkal’a, Levent Kırca’ya kırgınlıklarınızı yazmışsınız. Bu kişiler sizin kırgınlığınızı kitaptan mı öğrenecek?
Levent Kırca verdiği sözden dönünce zor durumda kalıyorum. Tiyatro salonunu kiralayacağını söyleyip vazgeçiyor. Levent Kırca’yla uzun bir süre karşılaşmadık. Herhalde kitapta okuyacak.

Engin Cezzar’ın sizi defalarca aldattığını yazmak zor olmadı mı?
Yaşadığımızı inkar etmek niye? Bu yalancılık. Yaşadığım her şeyi açık yüreklilikle yazmak isterim.

Engin Bey rahatsız oldu mu?
Kitap bitene kadar okutmadım. Bittiğinde de 48 saat hiçbir eleştiri getirip konuşmayacaksın şartıyla verdim. Yukarı katta okuyor. İki de bir de aşağıya iniyor. Merdivenden sinirli şekilde "Bak.." diyor. Söz verdin, 48 saatten önce konuşmayacaksın, diye yanıtlıyorum. Sonra okuduğu yazının üzerinde bazı yerlere notlar aldığını, itirazlar ettiğini gördüm. Ama bunu hiç konuşmadık.

Engin Cezzar belli bir hayran kitlesi olan, tanınmış bir oyuncu. Böyle sizi aldatışlarını, hatalarını yazarken, tepki çekmekten tedirgin oldunuz mu?
Vallaha umurumda değil. Yazdım, bitti.

Kaç kere âşık oldunuz?
Bunca yıl kopmak isteyip kopamadığımıza, boşandığımız halde yeniden evlendiğimize göre en büyük aşkım Engin. Engin’den önce de çok büyük bir aşk yaşamıştım. Şimdi ona çocukluk aşkı diyorum. 22 yaşındaydım. Biri benin kalbimi çarptırıp kendini bana Engin’den fazla sevdirirse tabii ki yaşarım. Aşktan korkmuyorum. Ama bundan sonra çok zor.

A La Luna’ya davet ettiğiniz, katılmayan biri oldu mu?
Türkân Şoray ve Hülya Avşar. İkisi kabul etmedi. Nedenini bilmiyorum. Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü de beklendikleri programa gelmedi. Her şey hazırlanmıştı. Haber vermediler, özür de dilemediler.

Tepesindeki topuza ‘kukiriko’ diyor...
Kafanızın üstünde küçük bir topuz yapıyorsunuz, neden?
Ben ona kukiriko diyorum. Bir gün dipten beyazlar çıktığında tepeden toplayıp topuz yaptım. Sonra bütünü tamamlayan bir noktayı koymak gibi geldi bana. Normal hayatta beyazlar çıkarken bunu yapıyorum. Demek ki ayda bir hafta kadar böyle geziyorum.

Can çorabını çıkarıp ayaklarını gösterdi!
"İşte o günlerde Engin çok ama çok dalgındı galiba; ya da ‘Ben ne yaparsam yapayım Gülriz benden kopamaz’a inanmıştı. Komşudaki hasta gencin nişanlısı güzel kız mıydı bardağı taşıran damla, yoksa TES’teki (Engin Cezzar’ın ders verdiği Tiyatro eğitim Stüdyosu) öğrenci mi ya da Kabare oyunu sırasında kulisteki çapkınlıkları mı, uygunsuz davranışı mı, bilemiyorum"
"...artık daha fazla tahammül etmek istemediğimi söylediğimde, bana ‘Aşırı yersiz şüphelerinle ilişkimizi zedeledin. Seni aldatmadım. Yanılıyorsun, yersiz şüphelerle hayatımızı mahvediyorsun’ dedi. Ben elle tutulur, gözle görülür isimlerden söz edince, ki onları bildiğimi bile bilmiyordu. Bodrum’da oturan, orada dostluğumuzu ilerlettiğimiz bir ailenin kızıydı; öteki, sık sık birlikte olmak isteyen, neredeyse peşimizi kovalayan evli bir hatun; öteki, beriki derken dört isim sıraladım."

‘AYAKLARIM ÇOK GÜZELDİR’
"‘Hoş geldiniz’ filan diye geveleyip evden içeri aldım Can’ı ve o anda olanlar oldu... Can köpeği görmesiyle birden ürktü. ‘Be kadın ne işi var bu köpeğin evin içinde? Yoksa kendini köpeklere mi d...sun? demez mi!... Can’dan duyduğum ilk cümleye bakın’ Ev sahibiyim, karşımdaki Can Yücel. ‘Heh heh heh... Ah, ne şakacısınız...’ filan gibi abuk bir şeyler çıktı ağzımdan.
..... Bu sırada Can Yücel birden çoraplarını çıkarmaya başladı. ‘Ayaklarım çok güzeldir’ dedi kanyağını yudumlarken.... Daha sonra öğrendim. Biri matrak olsun diye ‘Gülriz güzel ayaklara meraklıdır’ demiş.
....Sonunda Başar (Sabuncu) geldi. Can, çok sinirlendi. ‘Ne diye çağırdın bu herifi? Benimle yalnız kalmaya korkuyor musun?’ diye bağırdı.
... Can, banyonun kapısına dayanmış, ‘Çıksana dışarı, ne kaçıyorsun?’ diye boş banyoya bağırıyor. Ben mutfaktan çıkmış salona doğru, ‘Size yemek hazırlıyorum’ diyorum. Can, beni arkasında görünce büsbütün sinirlendi, küfredip durdu

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:23
Gülşen Bubikoğlu ( 1954) </B>

1954 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre foto-model ve manken olarak çalıştı.
Bitirim Kardeşler adlı filmle sinemaya geçti. Yapımcı Türker İnanoğlu ile
evlendi.

Önemli filmleri: Leyla ile Mecnun, İhtiras Fırtınası, Alev Alev, Kurtar Beni
(Halit Refiğ)

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:23
Gün Sazak ( 26.03.1932)- (27.05.1980) </B>
Devlet ve siyaset adamı. 26 Mart 1932'de Ankara'da doğdu. Babası Eskişehir'in Mıhalıççık ilçesinin Sazak köyünden Emin Sazak bey, annesi Kayı köyünden Ayşe Hanımdır. İlk, orta ve lise tahsilini Ankara'da yaptı. Ankara Maarif Koleji'nden mezun oldu. California State Polytekhnic'de eğitim gördü.

1971'de Milliyetçi Hareket Partisi'nde görev aldı. 1977 seçimlerinden sonra kurulan üçlü koalisyon hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanı oldu. Kaçakçılıkla mücadele etti.27 Mayıs 1980'de şehit edildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Milliyetçi Hareket Partisi'nin (MHP) merhum Genel Başkanı Alparslan Türkeş, 12 Eylül mahkemelerinde o dönemlerin Hergün Gazetesi'nin misyonunu anlatırken Gün Sazak hakkında şu ifadeleri kullanmıştı: "Partimizin Genel Başkan Yardımcısı merhum Gün Sazak, Hergün Gazetecilik A.Ş.'nin de idare meclisi başkanlığını yapmaktaydı. Gümrük ve Tekel Bakanı bulunduğu sırada, yolsuzluklara ve kaçakçılığa karşı geniş tedbirler almış ve sıkı bir mücadele açmıştı.

Rahmetli Gün Sazak, Hergün Gazetesi A.Ş.'nin Yönetim Kurulu Başkanı sıfatı ile gazeteyi geliştirmeye çalışıyordu. Bu maksatla gazete için Türkiye sathında muhabirlikler kurmaya girişti. Kontrolör olarak olarak hazırlamış olduğu kadroyu bu iş için görevlendirmeyi teklif etti. Adı geçen kontrolörler, bulundukları bölgelerde hem Hergün Gazetesi'nin muhabirliğini yapacaklar hem de partiye yardımcı olacaklardı. MHP'lilerin, kışkırtıcı ajanların telkini ile anarşik olaylara karışmalarını önlemeye çalışacaklardı.. Bu maksatla bulundukları yerde konferanslar, seminerler vererek parti program ve tüzüğü hakkında aydınlatıcı bilgiler sunarak, daima kanun yolundan hukuk yolundan gidilmesi için telkinde ve tavsiyelerde bulunacaklardı. Yani eğitimci diye isimlendirilen bu gurubun iki görevi vardı. Birisi Hergün Gazetesi'ne muhabirlik yapmak ve gazete işleriyle meşgul olmak, diğeri ise parti gruplarının anarşik olaylara sürüklenmemesi için onlara telkin ve tavsiyelerde bulunmaktı. Bunlardan hiç birinin gayrimeşru faaliyetler 1977 seçimlerinden sonra kurulan koalisyon hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanı olan Gün Sazak, 27 Mayıs 1980'de şehit edildi. Sazak'ın ölümü ülkücü camiada şok etkisi yapmıştı.

Türk İslam ülküsünün abide şahsiyetlerinden Seyyit Ahmet Arvasi de bu etkiden nasibini almış ve merhum Sazak hakkında şöyle yazmıştı:

"Evet, 'Mavi Gömlekli Şeytan', istediğin oldu. Aziz Gün Sazak da öldürüldü. Kulislerde bir Babrak Karmal kahpeliği ile Türk milliyetçilerine öfke kusarken, şimdi sahnede sahte üzüntü mesajları yazıyorsun.
Seni iki yüzlü kahpe dölü Akıttığın bunca milliyetçi ve ülkücü kanına rağmen hala doymadın mı? Nedir? Nedendir bu bitmez tükenmez kinin?

Sen kanlı parmağınla bizi işaret ettikçe, karanlık köşelerden üzerimize kızıl mermiler boşalıyor. Kimsin, nesin sen? Seni hala teşhis edemiyecekler mi? Sen. Gün Sazak kimdi biliyor musun? O Türk'tü, müslümandı, yiğitti, mertti, namuslu bir devlet adamı idi. Onu öldürmekle ve öldürtmekle bağrımızı delik deşik ettiğinin farkında mısın? Bunun ne demek olduğunu biliyor musun? Bu işin hesabını, kitabını yaptın mı? Şimdi rahat mısın? Acaba bundan sonra rahat edecek misin? Bunları hiç düşündün mü?
Demek, 'barıştan yanasın ha' onun için kahrediyorsun bizi; onun için bizi kahredenleri alkışlıyorsun.

En aziz ülküdaşı ve en yakın arkadaşı Gün Sazak'ın şehadet haberini işitir işitmez göz yaşlarını tutamayan Alparslan Türkeş, hiç bir yüreğin tahammül edemiyeceği bir soğukkanlılıkla, 'Türk milliyetçilerinin iç savaş tahrikçilerinin oyununa gelmemelerini, sabırlı olmalarını, kanunlar içinde kalmalarını" içi kan ağlayarak emrediyordu. Vatanını, Milletini bu ölçüde seven bir devlet adamı karşısında acaba yüzün biraz kızardı mı? Acaba, barış ve insanlık nedir, biraz sezebildin mi? Yoksa, bu sözler, yüreğindeki korkuyu bastırmaya mı yaradı? Yoksa, yeni cinayetler için müsait bir fırsat mı kollayacaksın? Evet, 'Mavi Gömlekli Şeytan', sen de, senin kızıl manyakların da, dayandığın kızıl imparatorlukta Allah'ın izni ile kahrolup gideceksiniz. Biz, meşru zeminlerde ve sabırla devletimizin, size gereken cevabı vermesini ümit edecek ve Allah'ın 'kahhar' sıfatı ile tecelli etmesini bekleyeceğiz.
Şehidimize Allah'tan rahmet, milliyetçi ve ülkücü camiaya başsağlığı dilerim.

Kaynak : Asrın Yesevisi Ahmet Arvasi, Hüdavendigar Onur, Burak Yayınevi, Vezneciler- İstanbul 1999

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:24
Güneri Civaoğlu </B>

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM


Uzlaşma kültürü
Güneri Civaoğlu
Miliyet 11 Mayıs

"Hiçbirimiz, hepimiz kadar akıllı değiliz."
Türkiye siyasetinde "liderler toplantısı" diye bir ortak akıl geleneği oluşmakt****oalisyon partilerinin liderleri, çıkmaza giren sorunları kendi aralarında toplanarak çözüyorlar."Hükümet'in artık yolun sonuna geldiği" sanılırken dahi, 3 liderin uzlaşmasıyla bunalımlar çoğu kez böyle aşıldı.İktidar ortağı partilerin tepelerindeki bu "uzlaşma kültürü", Bakanlar Kurulu'na, gruplarına ve örgütlerine de yansıyor. Tabii genelde...

Yoksa... Elbette bu saptamayla çelişen görüntüler olmuyor değil... Ama... Bütün söylemlere, eylemlere ve fikirlere, aynı siyasi parti içinde dahi tek tip üniforma giydirmek mümkün mü? En son TELEKOM sorunu da liderler toplantısında çözülmedi mi? İlk kez "Başbakan'ın eşitler arasında birinci olduğu bir 3'lü yönetim" uygulanmakta.

Triumvira
Liderler arası uzlaşma kültürü, dışa dönük ilişkilere de yansımalı. Oysa... Cumhurbaşkanlığı'yla Yargı'yla, Silahlı Kuvvetler'le zaman zaman sürtüşmeler, kimse için sır değil.Bu çatlaklar giderek büyüyebilir, derinleşebilir. Unutulmamalı ki... Hükümetler, TBMM'den güven oyu alarak kurulur. Ama iktidar olmak için Cumhurbaşkanlığı, Yargı, TSK, sivil toplum örgütleri gibi kurumlara da dayanmak gerekir.

Türk siyaseti için bu yeni ve olumlu liderler yönetimi, birden "köklerini yitirmiş, boşluktaki bir 3'lü" haline dönüşmemeli.Türkiye'de ilk kez "koalisyon" denince, birbirinin kuyusunu kazan, gözünü oyan siyasi partilerin bıkkınlık verici yapay beraberliği akla gelmiyor. "Uzlaşma ve ortak akıla dayalı yönetim" geleneği, daha sonraki koalisyon Hükümetleri'ne de taşınmalı.

Geçmişin izleri

Türkiye'de en çok koalisyon Hükümeti yöneten kişi Süleyman Demirel'dir. O da "eskiden liderler toplantısı diye bir kurum yoktu" diyor.Demirel'e göre; "Siyasi sorumlu Başbakan'dır. Başbakan son kararı verir. Ama gerekli gördükçe Hükümet'teki diğer liderlere de danışabilir. Kendi görüşünü de anlatır." Demirel "çünkü iktidar, tecezzi (bölünme) kabul etmez" diyor.

İlk bakışta farklı bir düşünce... Ama... Demirel'in şu son sözü de dikkate alınmalı: "Elbette bu bir sanattır. Dozajı, mertebesi iyi tayin edilmelidir." Bu söylem "adamına göre" diye de yorumlanabilir. Yani "Başbakan'ın üslubu kadar, ortak parti liderlerinin kişilikleri, olgunlukları da önemlidir." Sözgelişi... "Erbakan'lı bir liderler toplantısı" ve 3'lü yönetim tarzı, nasıl tahammül dışı bir felaket olurdu... Siz tahmin edebiliyor musunuz?

Derviş modeli
Derviş'in "uzlaşma" arayan çalışma yöntemi de dikkat çekici. Liderlerle sürekli dirsek temasında... Çıkacak bir yasanın "Çankaya'da veto edilmesi" olasılığına karşı Cumhurbaşkanı'nın görüşlerini alıyor... Komutanlarla konuşuyor... Muhalefet liderleriyle, sendikalarla, işveren kuruluşlarıyla çok yönlü diyalog kuruyor. Türkiye ekonomisi için yeşil ışık yakacak IMF'yle, Dünya Bankası'yla, bu kuruluşlarda etkin ülkelerin büyükelçileriyle "ikna diplomasisi" uyguluyor.

Bir örnek...Fransa'yla "Ermeni Yasası" bunalımı sonucu, başarılı Paris Büyükelçisi Sönmez Köksal, bir süre için geri çağırılmıştı. İlişkiler, buzluğa girmişti.Fransa'nın, aramızdaki bu serinlik nedeniyle IMF ek yardımına freni, nasıl çözüldü dersiniz? Sakın Derviş'in, Washington dönüşü Almanya randevusunu iptal ederek Paris'e uçmasıyla ve oradaki görüşmeleriyle, bu engel kalkmış olmasın?

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:24
Güneş Taner ( 1949) </B>

İstanbul Milletvekili-ANAP
1949 yılında İstanbul'da doğdu. Cengiz Tahir, Süheyla Taner’in oğlu. ilk ve orta tahsilini Avrupa ve ABD'e yaptı. Yıldız Üniversitesi Mühendislik Fakültesi İnşaat Bölümü, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi, New York Polytechnic Üniversitesi’nde Sanayi İşletmeciliği yüksek lisans öğrenimi gördü. Rusya Plakhanov Akademisi Ekonomi Fahri Doktora yaptı. ABD menşeli Cıtıbank'da bir yıl üst seviye yöneticilik yaptı. ANAP'ın kurucuları arasında yer aldı. İki dönem ANAP Araştırma ve Politika Tesbit Başkanlığı ve Genel Başkan Yardımcılığı'nda bulundu. Özal'ın siyasi danışmanlığını yaptığı sırada, milletvekili seçildi. Avrupa Konseyi Türk Grubu Başkan Yardımcılığı, Siyasi ve Ekonomik Komisyon üyeliklerinde bulundu. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlendi. 1991 seçimlerinde yine İstanbul'dan milletvekili seçildi. Güneş Taner, Mesut Yılmaz'la anlaşamayınca ANAP'tan istifa etti. Kısa süre sonra yeniden ANAP’a geçti.18,19 ve 20. dönemde milletvekili seçildi.Taner, evli ve iki çocuk babası. İngilizce ve fransızca biliyor.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:24
Gürbüz Azak ( 1938) </B>
1938 yılında Denizli’nin Acıpayam ilçesinde doğdu.Zehra ve İbrahim Azak’ın oğlu.Denizli Lisesi ve Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüksek mimarlık bölümünde okudu.1961 yılında Hür Vatan gazetesinde grafiker olarak gazeteciliğe başladı.Yeni İstanbul, Babıali’de Sabah,Yeni Asya, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde çalıştı.Evli ve iki çocuk babası.

ESERLERİ
3000 Türk Motifi, Dostlara Mektup, Anadolu Cayır Cayır, Reis Ne Almış, Atlar Hazır mı?, Sizi Biri Arıyor, Güzel İnsanlar.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:25
Güven Kıraç ( 1968) </B>
Doğum Tarihi 1968
Boy 165
Kilo 75
Göz Rengi Ela
Yabancı Dil İngilizce

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Masumiyet (Zeki Demirkubuz)
Lalelide Bir Azize (Kudret Sabancı)
Salkım Hanımın Taneleri (Tomris Giritlioğlu)
Duruşma (Yalçın Yelence)


Özgeçmiş
M.S.Ü. Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü mezunu. Çeşitli TV dzileri, TV programları, sinema filmleri ve reklam filmlerinde oyunculuk yaptı. Ayrıca 1986 yılından bu yana çeşitli tiyatrolarda oynamıştır. 2 yıl Devlet tiyatrosu sanatçısı olmuş, sonra istifa etmiştir. Oynadığı oyunlar ve tiyatrolar; Adana Devlet Tiyatrosu; Ağrı Dağı Efsanesi İki Kalas Bir Heves, Sıkıyönetim. Gülriz Sururi Tiyatrosu; Tiyatrocu, Sokak Kızı İrma. Karşı Tiyatro; Hamlet 2 Orijinaline 5 basar. Tiyatro Stüdyosu; Balkon.

Özel Beceriler
Jimnastik, Basketbol, Masa Tenisi

Ödüller
Çasod En İyi Erkek Oyuncu (Masumiyet) MGD En İyi Erkek Oyuncu (Masumiyet) İsrail Uluslararası Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu (Masumiyet) 14. Uluslararası İstanbul Film Festivali En İyi Erkek Oyuncu (Salkım Hanımın Taneleri)
xxxxxx

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:25
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1102.jpg
Gaffar Okkan ( 1952)- (24.01.2001) </B>
Silahlı ve bombalı saldırı sonucu öldürülen Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan 1952 yılında Sakarya’nın Hendek ilçesinde dünyaya geldi.İlk ve ortaokulu memleketinde tamamladıktan sonra Ankara Polis Enstitüsü'ne girdi ve 1970 yılında görevine başladı. Ege Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olan Okkan, İzmir, Eskişehir, Urfa ve 1993'de Mehmet Ağar'ın Emniyet Genel Müdürlüğü döneminde Kars'ta görev yaptıktan sonra Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne atandı.

Kars Emniyet Müdürü iken, Diyarbakır gibi yıllarca PKK ve Hizbullah terörünün ve aşırı göçün ağır sonuçlarını yaşayan bir ile emniyet müdürü olarak atandı. Hüseyin Velioğlu'nun İstanbul Beykoz'daki villasına yapılan baskında büyük rolü vardı. Gaffar Okkan, Hizbullah'ın çökertilmesinde çok önemli bir rol oynadı. Kadın polisler Diyarbakır'da ilk kez onun emriyle sokağa çıktılar, trafiği yönettiler. İki küçük otomobil aldı Gaffar Okkan. Mavi-beyaza boyattı. İkişer kadın polis görevlendirdi. Bir otomobil kaybolan çocukları toplayıp ailelerine teslim etti, diğeri de yürümekte zorlanan yaşlılara yardım etti. Havaalanındaki kadın polisler yaşlı yolcuların bilet işlemlerini yaptı, uçağa kadar götürdü. Havaalanına tekerlekli sandalye aldırdı. Okkan'ın ilklerinden biri de şehrin kritik noktalarına kurdurduğu kameralardı. Gece yarılarına kadar makam odasındaki dev ekranda sokakları gözlerdi.

Evli ve iki çocuk babası Okkan'ın son Emniyet Müdürleri Kararnamesi'nde ismi İstanbul için geçmişti. Hükümet içinden Diyarbakır'da büyük başarı gösteren Okkan'ın İstanbul'a atanması için yoğun baskı gelmişti. Ancak İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, ‘‘Diyarbakır'da başarılı işler yapıyor, onlara devam etsin’’ demişti.Okkan'ın adı daha önce Ankara Emniyet Müdürlüğü için de geçmişti. Diyarbakırspor Kulübü Başkanı olarak sporla yakından ilgilenen ve halkla içiçe yaşayan ve Gaffar Okkan 24 Ocak 2001 tarihinde Diyarbakır’da pusu kurularak öldürüldü.Okkan’la birlikte 5 polis memuru da öldürüldü.Suikastı Hizbullah örgütünün yaptığı sanılıyor.

Ölmeden önce Diyarbakırspor Eğitim Vakfı’nın kuruluş çalışmalarını yürüten Gaffar Okkan, 30 Eylül 2000 tarihinde, Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti tarafından Diyarbakır’da huzur ve güveni sağladığı için ´Yılın Bürokratı´ seçilmişti.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:25
Galip Erdem ( 10.03.1930) </B>
Galip Erdem, 10 Mart 1930'da Rize'nin Fındıklı ilçesinde doğar Fındıklı 1954 yılına kadar Artvin iline bağlı, eski adı "Viçe olan, onbin nüfuslu şirin bir ilçedir.

Galip Erdem, Fındıklı'da "Ofluoğlu,, adı ile bilinen bir ailedendir. Babası, nahiye müdürlüklerinde bulunmuş Rasim Bey, annesi Pehlivanoğullarından Zekiye Hanımdır. Galip Erdem, ailenin tek çocuğudur.

İlkokulu Fındıklı 11 mart ilkokulunda bitiren Galip Erdem, babasının memuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi İllerde tamamlar. Babası Erzurum Narman nahiye müdürlüğüne tâyin edilince, Galip Erdem de Erzurum da lise tahsiline başlar ve 1949 yılında LİSEYİ pekiyi derece İle bitirir.

8 Kasım 1951 de başlayan yedek subaylık görevi, 31 Ekim 1952 de teğmen rütbesiyle biter. Ve 27 Nisan 1953'te PTT Genel Müdürlüğü Ankara Yenişehir Merkezinde ilk olarak memuriyete adımını atar. 7 Temmuz 1954 tarihinde memuriyetten istifa eden Galip Erdem , Maliye Bakanlığı Milli Emlâk Genel Müdürlüğünde tekrar memuriyete başlar. 6 Ocak 1955 yılında bu görevinden ayrılır. Daha sonra İETT idaresinde takip memuru olarak işe başlar. (7.7.1956) Ertesi yıl bu görevinden de ayrılır ve GlMA TAŞ' ye girer. Burada sigortalı olarak 476 gün çalışır. (3.8.1959) Bu arada Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olur.

23 Kasım 1959 da Bayındırlık Bakanlığında Tevfik İleri'nin müşavirliği görevine başlar. Bu görevi uzun sürmez. "Tercüman" imzasıyla fıkralar yazar.(1 Ağustos 1961) Yeni İstanbul Gazetesinde fıkra yazarlığına devam eder. (1.1.1962) ve İzmir'de avukat ihsan Koloğlu'nun yanında avukatlık stajını tamamlar.(1963)

10 mart 1965'te Zafer Gazetesinde fıkra yazarlığını sürdürür. Aynı çalışmaya Sabah Gazetesinde devam eder. 1.7.1966 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğüne müşavir olur, 2.4.1969 da tekrar fıkra yazarlığına başlar ve "Bizim Anadolu" Gazetesindeki bu çalışması, 31 aralık 1969 a kadar devam eder.

Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plân ve Prensipler Dairesinde danışman olarak görev alır. 31 aralık 1969 dan, istifaen ayrıldığı 30.06.1973 tarihine kadar, danışmanlık görevini sürdürür.

1.2.1974 te Ortadoğu Gazetesinde tekrar fıkra yazarlığına baslar. 10.9.1975 te Başbakanlık Müşaviri olur. 22.7.1981 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığında Genel Müdürlük Müşavirliğine nakledilir ve 24.2.1982 de yirmi yıl üzerinden emekli olur. Avukatlığa başlar. Bu süre altı yıl devam eder. Mamak ta görülen ünlü MHP ve ülkücü Kuruluşlar Dâvasının avukatlığını üstlenir, insan üstü gayretlerle fedakârane bir şekilde çalışır.

1987 de Meray'da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker Fabrikasında denetçilik görevinde bulunur. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı vazifesini üstlenir. Daha sonra bu görevinden ayrılmak zorunda bırakılır.

15.8.1989 da Namık Kemal Zeybek'in bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK Başkanlığında APK uzmanı olarak tâyin edilir. Daha sonra üçlü kararname ile Bakanlık Müşavirliğine getirilir. (17.9.1990) Bilâhare, Türk kültürüne antipatisi olan Fikri Sağlar tarafından müşavirlikten alınıp 7.5,1992 de aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tâyin edilir.

Bu görevde iken 10.3,1995 tarihinde yaş haddinden emekli olur. Böylece 26 yıl beş ay hizmeti dolayısıyla birinci derecenin dördüncü kademesinden emekliliğe hak kazanır.

1966 da evlenen ve 1974 de boşanan Galip Erdem'in 1969 doğumlu Bilge Erdem adında bir kızı vardır.

12 mart 1997 de Çarşamba gecesi saat 2210 da Ankara Gazi Hastahanesinde vefat eder. Cenazesi 14 mart 1997 Cuma günü öğleyin Kocatepe Camiinde kılınan cenaze namazından sonra Cebeci Asri Mezarlığına defnedilir.

Galip Erdem, Karakedi (1950). Tercüman (1960). Ölçü (1960) Sonhavadis (1961), Yeni istanbul (1962-1963). Düşünen Adam (1962) Sabah (1965), Zafer (1966), Oevfef (1969), Töre (1971), Bozkurt (1974), Ortadoğu/(1974), Ocak (1978), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981), gazete ve dergilerinde köşe yazılan, fıkralar ve makaleler yazar.

1958-1960 yıllarındaki Türk Ocakları Merkez Heyetinin yayın organı Türk Yurdu Dergisinin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulunur.

Tercüman gazetesinde "Tercüman" imzasıyla ilk yazısını 1 A-ğustos 1961 de yayınlar.

6 - 7 Eylül 1955te, hâdiseler dolayısıyla, Topkapı - çapa dolmuşunda iken gereksiz ve sebepsiz yere içindekilerle birlikte Emniyet Müdürlüğüne getirilir. 45 gün Selimiye Kışlasında gözaltında tutulur ve daha, sonra suçsuz olduğu anlaşılarak serbest bırakılır. 54 kilodan 39 kiloya düşer.

Galip Erdem'in ilk yazısı "Beşsanaf adlı bir dergide yayınlanır. 1948 de yayınlanan şiirinin adı "Bayrak" tır.

Galip Erdem'in yayınlanmış eserleri şunlardır:

Ülkücünün Çilesi (1975)
Sosyalizm ve Milliyetçilik Üzerine Mektuplar (1975)
Suçlamalar (iki cilt) (1975-1976) Mektuplar (1984)

Galip Erdem'in kitap haline gelmemiş yüzlerce yazısı bulunmaktadır. Ayrıca yayınlanmamış elliye yakın şiiri mevcuttur.

Galip Erdem, yazılarında pek çok takma ad da kullanmıştır. Bunlardan Bilge Erdem, Elif Bilge, Murat Bilge, İlteriş Metin, Mehmet Rasim, Aptali bazılarıdır.

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:26
Gani Müjde </B>
Doğum Tarihi / Yeri 01.01.1959 İstanbul
Eğitim Mimar Sinan Üniversitesi Sinema - Televizyon Bölümü
G. Başlangıç Yılı
G. Başlangıç Kurumu
Çalıştığı Kurumlar Gırgır, Fırt , Laklak , Limon , Nankör, Deli, Politika, Şenola, Günaydın, Güneş, Cumhuriyet, Tomorrow, Aktüel, Sabah, Milliyet.
Aldığı Ödüller
Yayınlanmış Eserler Peynir Gemisi (22.Baskı), T.Örkiye (14. Baskı), Ayaküstü ( 9.Baskı), Beraber ve Solo Kaygılar (9.Baskı), Ahmak Islatan (6.Baskı), Aramızda Kalsın (6.Baskı), Seni sevdiğimi kimseye söyleme , çünkü ben herkese söyledim (8.Baskı), Üç yanlış bir doğruyu götürür (4. Baskı), İsim, şehir, hayvan, bitki (2.Baskı), Kahpe Bizans (Senaryo Kitabı), Ya benimsin ya toprağın ya da arasını bulalım (2.Baskı), Bendeki Kulak Van Gogh’ta yok (Yeni )
Özgeçmiş Yugoslavya göçmeni bir ailenin 4. ve son çocuğudur. Lise yıllarında karikatüre olan ilgisi nedeni ile Gırgır dergisine gidip gelirken zamanla dergide çalışmaya başladı. 8 yıla yakın bir süre Gırgır ve Fırt dergilerinde çalıştı. Laklak adlı dergide bir süre editörlük yaptı.Sonra bir gurup arkadaşı ile birlikte ayrılıp Limon dergisini kurdu. Bu dergide Peynir Gemisi başlığı altında sürekli yazılar yazmaya başladı. Tükenmezkalem adlı bir yazım ve prodüksiyon şirketi kuran Gani Müjde halen NTV de GÜNDEM DIŞI başlığı altında günlük söyleşiler gerçekleştirmekte Aktüel ve Marine Aktüel dergilerinde köşe yazarlığı yapmaktadır. Çok tutan iki sinema filmine imza attı; Arabesk ve Kahpe Bizans. İlkine senarist, ikincisine hem senarist hem yönetmen olarak... Yazdığı ve katkıda bulunduğu veya Tükenmezkalem tarafından yapımı gerçekleştirilen televizyon programları:Uğur Yücel Aile Planlaması skeçleri. (Aile Planlaması Vakfı), Biraz Düş Biraz Gülüş.(TRT), Eğrisiyle Doğrusuyla.(TRT), Bir Başka Gece (TRT), Şamata (Show TV), Bir yaz gecesi rüyası (TRT), Eller yukarı (İnterstar), Turgutlu Sultanlığı (Çizgi Film-Show TV), Laf Lafı Açıyor (Show TV-Kanal D), Kaygısızlar (Kanal D- İnterstar - Kanal 6), İnce İnce Yasemince (Kanal D - İnterstar), Baskül Ailesi (İnterstar - Kanal D), Şafak Vakti (Kanal D), Akasya Pasajı (Kanal D), Dostlar Pasajı (TRT), Ruhsar (Kanal D), Şans Direksiyonu (Kanal D), Ayrılsak ta beraberiz (TRT), Vay Anam Vay (Kanal D), Dikkat Bebek Var (TRT), Zor Baba (TGRT), Ceyhun Yılmaz Show (ATV), Kibar Ana (Kanal D - Star), Yarım Elma (Kanal D), İki Arada (Kanal D), Bayanlar Baylar (Kanal D) Yazdığı veya katkıda bulunduğu sahne gösterileri:Uğur Yücel - Müjde Ar Show; Uğur Yücel - Sezen Aksu Show; Müzikomedi (Nükhet Duru - Demet Akbağ - Rasim Öztekin); Mega Show; Ve Cem Özer ve...; Beyaz stand-up Yazdığı Tiyatro Oyunları:Burası T.Ö.rkiye (Ercan Yazgan - Cihat Tamer), 2071 Türkiye (Demet Akbağ - Rasim Öztekin - Cenk Koray)

Sevda_Rapcisi
06-10-07, 16:27
Gaspıralı İsmail ( 1851)- (1914) </B>
“Eğer millete yardım etmek istiyorsan elinden gelen işten başla”

Gaspıralı İsmail 1851-1914
1774 Küçük Kaynarca Antlaşması sonucu,Osmanlı himayesinden ayrılıp,1783 yılında Rus işgaline maruz kalan Kırım yarımadası sürgün ve göçlerle sarsılırken, büyük fikir adamı Gaspıralı İsmail Bey, Ruslaştırma politikalarına karşı yayın yoluyla faaliyete geçmiştir. Gaspıralı, 1881'te "Tonguç" isimli broşürü yayınlamıştır. 8 Mayıs 1881'den itibaren her ay başka ad altında "Şafak", "Kamer", "Yıldız", "Güneş", "Mirat-ı Cedit (Yeni Ayna)" broşürlerini yayınlamaya devam etmiştir. Gaspıralı İsmail Bey, 1883 yılında büyük çabalar sonucu "Tercüman" gazetesini yayınlamaya başlamıştır. Tercüman, sadece Kırımda değil Kafkasya'da, Kazan'da, Türkistan'da okunmaya başlamıştır. Bütün Türk-İslam alemini uyandırmaya, ayağa kaldırmaya çalışan Gaspıralı bu konuda şöyle yazmaktadır:

"Sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (kaldırmalı)? Gaflet sahrasında serilip kalmış koca bir milleti ne ile ayağa turguzmalı(kaldırmalı)?".

Gaspıralı İsmail Bey'in büyük ideali; bütün Türklerin her sahada birleşmesini, büyük bir kitle ve kuvvet meydana getirmesini sağlamaktır. Bu uğurda çalışmalarını sürdüren Gaspıralı'nın, Türk dünyasının birleşmesi için ortaya attığı "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" şiarı hiçbir zaman önemini yitirmemiştir. Gaspıralı o dönemde, Kırım'dan göçlere de şiddetle karşı çıkmış, bu konuda Tercüman da şunları yazmıştır:

"Bineceğiniz gemiler, Karadeniz'in coşkun merhametsiz dalgalarını zor aşacaktır. Karşılaşacağınız hastalıklar ve zorluklara, bulacağınız çareler ehemmiyetsiz kalacaktır. Gideceğiniz yerlerin tabiat ve iklim şartları başka olacaktır. Oralarda ki hazırlıklar kifayetsiz kalacaktır.

Aziz kardeşler!

Satmak kolay, almak zordur. Gitmek kolay, dönmek zordur. Yıkılmak kolay, kalkmak zordur".

Tercüman Gazetesi, Rusya'daki Türklerin gözü, kulağa, kalbi olmuştur. Gaspıralı bu gazete yoluyla ortak bir Türk dili oluşturmaya da çalışmıştır. Gaspıralı İsmail Bey, fikir adamlığı yanında Türk Dünyasının en büyük gazetecisidir de. Basının önemini çok iyi kavrayan Gaspıralı Tercüman'ın yanında, hanımlar için, kızı Şefika Gaspıralı'ya "Alem-i Nisvan"ı (Kadınlar Alemi) çıkarttırmıştır. Bu dergi Türk dünyasında ki ilk hanım dergisi olma özelliğini taşımaktadır.



Şefika Gaspıralı'nın çıkarttığı ilk hanım dergisinden sayfalar

Gaspıralı çocuklar içinde, "Alem-i Sıbyan" ve mizah dergisi "Ha!, Ha!, Ha!"yı çıkarmıştır. Bu dergi ve gazeteler yoluyla Gaspıralı sesini bütün Türk-İslam dünyasına duyurmaya çalışmıştır. İsmail Gaspıralı 11 Eylül 1914 tarihinde Bahçesaray şehrinde ki evinde vefat etti.

Ruslar, Gaspıralı’nın ölüsünden bile korktukları için, mezarı yok etmişler, Kırım Türkleri vatanlarına döndükten sonra mezarın yerini tahmini olarak tespit ederek, buraya bir mezar yaptırıp taştan bir kitabe koymuşlardı.

Doğmuşam ben Avcıköy’de

Bin sekizyüz elli birde

Mekanımdır Bahçesaray

Mezarım kimbilir nerede ?


Gaspıralı'nın Evi

Gaspıralı'nın Sembolik Mezarı


Gaspıralı, Türklüğün geleceğini, nasıl ki bir asırdan fazla bir zaman önce görmüşse, mezarının da bir gün Ruslar tarafından yok edileceğini sanki sezerek bu şiiri yazmış. Ruslar, belki Gaspıralı’nın mezarını yok etmişlerdi ama, o fikirleri ile dünya üzerinde yaşayan 250 milyon Türk’ün kalbinde ve kafasında layık olduğu yeri aldı.

KIRIM
Yazan: GASPIRALI İsmail

Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag.

Kelir suvlar yaylalardan, ne güzeldir boyları,

Altın aşlık tarlaları, kozuları koyları.

Öter kuşlar saba-akşam, olur yazda gülistan,

Er ne taraf göz idersen-altın aşlık, bag-bostan.

Pek güzeldir ab-avası, yay ve cay, ve yay,

Şeerlerinin eskileri – Karasuv, Bagçasaray.

Dop-dolu edi halkımızla Yeşil ada bir zaman,

Az degildi yurtumızda Menla-batır, karaman.

Zeval keldi, yurt bozulhdu, kaç ve köç aldav ile,

Gitti halklar, geldi yadlar başka al ve dil ile.

Unutmanız çocuklarım, Kırım sizin vatandır,

Saip olunuz bu vatana çalışıp edep ile.

Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag.




ESERLERİ

Hazırlayan: Inci Bowman
Seri Yayınlar:
Tercüman/Perevodchik. Bahçesaray, 1883-1918.
Alem-i nisvan [Kadın Dünyası]. Bahçesaray, 1906-1910.
Alem-i sibyan [Çocukların Dünyası]. Bahçesaray, 1906-1912?
Al-Nahdah/La Renaissance ["ennehda", Uyanış]. Cairo, 1908
Kha! Kha! Kha! [Ha! Ha! Ha!]. Bahçesaray, 1906- ?
Kitaplar ve Kitapçıklar:
Russkoe Musul'manstvo [Rusya Müslümanları]. Simfereopol, 1881.
Salname-i Türki [Türk Yıllığı]. Bahçesaray, 1882.
Mirat-ı Cedid [Yeni Ayna]. Bahçesaray, 1882.
Hoca-ı Sibyan. Bahçesaray, 1884. 3. tab. 1892; 7. tab 1898.
Avrupa Medeniyetine bir Nazar-ı Muvazene [Avrupa Medeniyetine Dengeli Bir Bakış]. Bahçesaray, 1885.
İslamlara dair Nizamlar ve İmtiyazlar. Bahçesaray, 1885.
Rusya Coğrafyası. Bahçesaray, 1885.
İki Bahadır. Bahçesaray, 1886.
Kıraat-i Türki [Türkçe Okuma Kitabı]. Bahçesaray, 1886. 2. tab. 1894.
Maişet Muharebesi [Hayat Mücadelesi]. Bahçesaray, 1886.
Halera Vebası ve Onun Deva ve Darusu [Kolera Vebasi ve Onun Deva ve Bakimi]. Bahçesaray, 1887.
Bahtiyar Nazım. Bahçesaray, 1889.
Atlaslı Cihanname. Bahçesaray, 1889.
Medeniyet-i İslamiye. Bahçesaray, 1889.
Garaib-i Adat-i Akvam [Kavimlarin Garip Adetleri]. Bahçesaray, 1890.
Arslan Kız. Bahçesaray, 1894.
Mektep ve Usul-i Cedid Nedir? Bahçesaray, 1894.
Risale-i Terkib. Bahçesaray, 1894.
Russko-Vostochnoe Soglashenie [Rus-Doğu İlişkileri]. Bahçesaray, 1896. İngilizce terc. Edward J. Lazzerini. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 110-124.
Hesab. Muhtasar İlm-i Hesab ve Mesa'il-i Hesabiye [Muhtasar Hesab 'Aritmetik' ve Hesap Problemleri]. Bahçesaray, 1897.
Her Gün Gerek Zakonlar [Hergün İhtiyaç Duyulan Kanunlar]. Bahçsaray, 1897.
Şara'it al-Islam [İslamın Şartları]. Bahçesaray, 1897.
Rehber-i Mu'allimin, yani Mu'allimlere Yoldaş. Bahçesaray, 1898.
Rehber-i İslamiye. Bahçesaray, 1898.
Türkistan Uleması [Türkistan Alimleri]. Bahçesaray, 1900, 1901?
Mevlud-i Cenâb-ı Hazret-i Ali [Hazret-i Ali Mevludu]. Bahçesaray, 1900.
Beden-i İnsan. Bahçesaray, 1901.
İran. Resimli Mecmua. Bahçesaray, 1901.
Mebadi-yi Temeddün-i Islamiyan-i Rus [Rusya Müslümanlarının Medenileşmesinin Başlangıçları]. Bahçesaray, 1901. İngilizce tercümesi Edward Lazzerini'nin "Gadidism at the turn of the twentieth century: a view from within," (Cahiers du monde russe et sovietique 16 (2): 245-77, 1975) isimli yayınında.
Meşhur Payitahtlar [Meşhur Başkentler]. Bahçesaray, 1901.
Usul-i Edeb. Şark ve Garb Kaideleri [Nezaket. Doğu ve Batı Kaideleri]. Bahçesaray, 1901.
Zoraki Tabib. Bahçesaray, 1901.
Malumat-ı Nafia [Yararlı Bilgiler]. Bahçesaray, 1901.
Tashih-i Akaidden [Akait'e dair düzeltmeler]. Bahçesaray, 1901.
Temsilat-ı Krilof [Krilof Temsilleri]. Bahçesaray, 1901.
Asyada Komşularımız. Bahçesaray, 1903.
Dâru-l Rahat Müslümanları [Rahat Ev Müslümanları]. Bahçesaray, 1906.
Müslüman Kongresi. Bahçesaray, 1909.
Makaleler:
"Türk yurducularına" Türk Yurdu 1: 190-95, 1328 [1912]
"Hind yolundan," Türk Yurdu 1: 307-10, 1328 [1912].
"Hind'den dönerken" Türk Yurdu 1: 369-71, 1328 [1912]
"Muhaceret muntazama" [Düzenli göçler].Türk Yurdu 1: 706-13, 1328 [1913]
"Maşinalı mektep" [Makinalı mektep]. B. Şeref. Gani Bey. Orenburg, 1913, s. 126-28.
[Ayrıca, Gaspıralı'nın Tercüman gazetesinde ve diğer seri yayıinlarında çıkan yüzlerce makalesi vardır.]

· İsmail Bey Gaspıralı' nın yayın listesi, Sayın İbrahim Otar'ın yardımıyla İnci Bowman tarafından hazırlanmıştır. Edward J. Lazzerini'nin "Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1879-1914," (University of Washington, 1973, s. 295-98) başlıklı doktora tezine dayanmaktadır.



HAKKINDA YAZILANLAR
İsmail Bey Gaspıralı'ya Dair Seçilmiş Yayınlar

Hazırlayan: Inci Bowman *.
Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998.
Battal-Taymas, A. "Ben onu gördüm; İsmail Gaspıralı hakkında notlar," Türk Yurdu 6(69): 648-52, 1968.
Bennigsen, Alexandre A. Ismail Bey Gasprinski (Gaspraly) and Origins of the Jadid Movement in Russia. Oxford: The Society for Central Asian Studies, 1985. (Reprint Series no. 6; Gaspıralı'nın Russkoe musul'manstvo [Rusya Müslümanları], 1881, Rusça metni ile)
Bennigsen, Alexandre ve C. Lemercier-Quelquejay. La presse et le mouvement national chez les musulmans de Russie avant 1920. Paris: Mouton, 1964.
Burbiel, G. "Die Sprache Ismail Bey Gaspyralys." Doktora tezi, Hamburg Üniversitesi, 1950.
Devlet, Nadir. İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914). Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1988.
---------. Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi, 1905-1917. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1985.
Ekinci, Yusuf. Gaspıralı İsmail. Ankara: Ocak Yayınları, 1997.
Fahreddin, Rizaeddin. "Ismail Bey Gasprinski, 1851-1914," Şura, Nos. 21-24 (1 Kasım-15 Aralık 1914). İnglizce terc., Alan W. Fisher. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 127-52.
Fisher, Alan W. "A Model Leader for Asia, Ismail Gaspirali." The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s. 29-47.
Hablemitoğlu, Şengül ve Necip Hablemitoğlu. Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920). Ankara: Ajans-Türk Matbaacılık, 1998.
Kerim, İsmail Asanoğlu. Gasprinskiynin 'Canlı' Tarihi, 1883-1914 Akmescit: Tarpan, 1999.
Kırımer, Cafer Seydahmet. Gaspıralı İsmail Bey. Istanbul, 1934.
Yeni baskı: Avrasya Bir Vakfı Yayınları, No. 2 (Istanbul, 1996).
Kırımal, Edige. "İsmail Bey Gaspıralı," Dergi 16(62): 60-64, 1970.
Kırımlı, Hakan. National Movements and National Identity among the Crimean Tatars (1905-1916). Leiden: E. J. Brill, 1996.
--------. Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916). Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1996.
Kuttner, Thomas. "Russian Jadidism and the Islamic World; Ismail Gasprinskii in Cairo, 1908" Cahiers du monde russe et sovietique 16 (3-4): 383-424, 1975.
Lazzerini, Edward James. "Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914." Yayınlanmamış doktora tezi. Seattle: Washington Üniversitesi, 1973.
--------. "Gadidism at the Turn of the Twentieth Century: a View from within," Cahiers du monde russe et sovietique 16 (2): 245-277, 1975.
--------. "From Bakhchisarai to Bukhara in 1893: Ismail Bey Gasprinskii's Journey to Central Asia," Central Asian Survey 3(4): 77-88, 1984.
--------. "Crimean Tatar: The Fate of a Severed Toungue." In: Sociolinguistic Perspectives on Soviet National Languages: Their Past, Present and Future, Ed. Isabella T. Kreindler. Berlin: Mouton de Gruyter, 1985, s. 109-23.
--------. "Ismail Bey Gasprinskii's Perevodchick/Tercüman: A Clarion of Modernism." In: Central Asian Monuments, Ed. H.B. Paksoy. ıstanbul: İsis Press, 1992, s. 143-156.
--------. "Ismail Bey Gasprinskii (Gaspirali): The Discourse of Modernism and the Russians." The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, Ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s 48-70.
Mahmud Khoja [Behbudiy]. "İsmail by hazratları ila sohbat" Ayina No. 49 (27 Eylü 1914): 1162-64. İngilizce terc. Edward Allworth, Obeidullah Noorata ile. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 125-27.
Saray, Mehmet. Gaspıralı İsmail Bey'den Atatürk'e: Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği. İstanbul: Nesil Matbbacılık, 1993.
--------. Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Gaspıralı İsmail Bey, 1851-1914. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1987.
Türk Kültürü 29 (337-338), 1991. (Özel Gaspıralı sayısı)
Ülküsal, Müstecip. "Gaspıralı İsmail Bey," Emel, No. 24: 2-7, 1964.
Xxxxxxx


Gaspralı (Gasprinski), İsma'il

Zeki Velidi TOGAN
Çev. Prof. Dr. YAVUZ AKPINAR
1851'de Bahçesaray'ın yakınındaki Avcı köyünde doğan, Türklerin ve daha da hususî olarak Rusya Türklerinin meşhur ideolog yazarı. Babası Mustafa Ağa, Alupka ve Yalta arasındaki Gaspıra köyünün eşrafından -o zaman onların aile adı Gaspıralı, daha sonra da Gasprinski- ve Odessa'daki Askerî Lise'nin mezunlarındandı. 1854'te Sivastopol savaşı sırasında Mustafa Ağa Bahçesaray'a yerleşti ve oğlunu önce Bahçesaray'daki Zincirli Medrese'ye ve daha sonra da 10 yaşında iken Simferopol Gymnasium'una gönderdi. İki yıl sonra İsmail, Voronezh Askerî Lisesi'ne gitti ve sonra Moskova Askerî Lisesi'ne nakledildi.
Aslen Litvanyalı bir Tatar olan Mustafa Mirza Davidoviç'le birlikte, onların müdürü, tanınmış bir Pan-Slavist ve Moskovskiya Vedomosti gazetesinin editörü olan ve onları her hafta kendi evine davet eden İvan Katkov'un dikkatini çekti. 1867'deki Girit ihtilali sırasında Katkov'un Türkiye'ye karşı göstermiş olduğu düşmanlık, bu iki gençte bir tepkinin ortaya çıkmasına sebep oldu ve bu iki genç Girit'te Türk tarafında gönüllü olarak hizmet etmek amacıyla Odessa'ya gittiler. Bununla birlikte pasaportları olmadığı için tutuklanarak, geriye Kırım'a kendi evlerine gönderildiler. İsmail Bey, Bahçesaray'da Zincirli Medrese'de mecburî Rusça öğretmenliğine tayin edildi.
O daima Türkiye'ye gitmeyi ve subay olmayı düşündü, bunu yapmak için Fransızca öğrenmenin gerekli olduğunu farkettiği için Bahçesaray'daki dört yıllık memuriyeti sırasında Fransızca öğrendi. Aslında bu dil hakkında bazı bilgileri Moskova'da Askerî Lise'de iken elde etmişti. 1871'de İstanbul'a gitmeğe karar verdi, fakat Fransızcasını mükemmel bir hâle getirmeği amaç edinerek Viyana yolu ile Paris'e gitti. Paris'teki gözlemlerinin sonuçları, daha sonra Rusya'da bastırdığı eserlerine yansıdı; özellikle Rusya Müslümanları (The Muslim Comminity in Russia) adlı eserine ve ayrıca Paris'te iken yazdığı Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene (A balanced view of European civilisation) adını taşıyan eserine.
Paris'te iken hayatını bir reklam ajansında tercümanlık yaparak kazandı. Amacı Türkiye'ye gitmek olduğu için Paris'te Genç Osmanlılar'ın gruplarına çok fazla karışmadı. Sonunda 1874'te İstanbul'a gitti ve orada daha önce yerleşmiş olan amcası Süleyman Efendi'nin yanında kaldı. Türk Harp Okulu'na girmek için büyük bir gayret gösterdi, fakat Rus büyükelçisi İgnatiyev bunu öğrendiğinde Sadrazam Mahmud Nedim Paşa üzerinde nüfuzunu kullandı ve bu teşebbüsü engelledi. Sonunda bir yıl boş yere bekleyen İsmail, Kırım'a geri döndü. İstanbul'da bulunduğu sırada St. Petersburg ve Moskova'da çıkan bazı Rusça gazetelerde Doğu hayatını tanımlayan, siyasî olmayan makaleler yayımladı.
1874 ve 1878 yılları arasında Kırım Türklerinin köy hayatı ile aşina olmaya başladı ve hayatının bu dönemini 1906'da yayımlanan Gündoğdu adlı hikâyesinde tasvir etti. Bu hikâyede kendisinden Danyal Bey adı altında bahs eder. Milletinin ihtiyaçları, köy hayatı ve öğretim ile aşina olduğunda bu Danyal Bey, anlar ki, bir gazete çıkarma ve milletini dünyadan haberdar etme hayatî bir ihtiyaçtır.
İsmail Bey 1878'de Bahçesaray'a belediye reisi seçildi ve 1879'da bir gazete çıkarma izni için Çar hükûmetine müracaat etti, fakat reddedildi. Bunun üzerine Simferopol'de Rusça olarak neşredilen Tavrida gazetesine Rusya İmparatorluğunun Müslümanlarıyla ilgili ciddî siyasî makaleler yazdı. Arada bir makaleler toplusu (kolleksiyonu) yayımladı; Tonguç (Taşbasma, Simferopol), Şafak ve Leta'if (Ünsizadeler Matbaası, Tiflis) ve daha sonra Ay, Yıldız ve Günes. Bu yazılar çoğunlukla Kırım diyalektinde idi. Ertesi yıl (l882) İsmail Bey bu makaleleri biraz genişleterek Rusça Tavrida gazetesinde bastırdı ve bunları 54 sayfalık bir eser olarak Russkoye Musulmanstvo (Rusya Müslümanları) adıyla yayınladı. Bu eser, Rusya İmparatorluğuna tâbi Müslüman halklarının kültürel ve siyasî problemleri konusuyla ilgili öncü bir eser idi. İsmail Bey, bu eserde, kendisini Rusya'nın sadık bir teb'ası olarak takdim etmesine ve hatta Rusların Tatar hakimiyetinden kurtulmasını tasdik eder bir şekilde konuşmasına rağmen Rus çevreleri bunun bir araç olduğuna inandı ve bu eseri şüphe ile karşıladılar. O, bu eserde, Rus yönetimi altındaki Türk-Tatarları tek bir Rus Müslümanları toplumu olarak mülahaza etti ve bu yolla Batı medeniyetine katılabileceklerini gösterdi. Türkçe yayımladığı bu kitapçıklarda O, işaret etti ki, eğer Türk-Tatar grubu dağınık kalırsa sonuç felaket olur. Kurtuluşun tek yolu olan yeni Batı medeniyetine katılmak için birlikte hareket etmeleri gerektiğini onlara kendi dilleri vasıtasıyla anlatmayı denedi.
O, 1883'te Tercüman adlı bir gazete yayımlamak için izin aldı. Gazetenin Rusça adı "Perevodçik"ti ve ilk sayılarında Rusça kısmı daha önemli idi. Batı medeniyetinin, Rusya Müslüman toplumu arasında yayılması hususunda gazetenin bir tercüman rolü oynaması gerektiğini açıkladı. Türkçe kısmı giderek genişledi ve daha önemli hâle geldi. Daha sonra l890'da Tercüman "politika, öğretim-eğitim ve edebiyatla ilgili millî bir gazete" oldu. 1905'ten sonra Tercüman-i Ahval-i Zaman adını aldı ve gazetenin başlığına "Dilde, fikirde işte birlik" sloganı yerleştirildi. Sonunda Rusça kısım tamamen terkedildi ve gazete Rus imparatorluğundaki Müslüman toplumun gayelerinin ve düşüncelerinin tercümanı oldu. Kazan, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya'da yaşayan bütün Türkler, Tercüman' ı onların millî ideallerini genişçe yayan bir gazete olarak kabul ettiler. Bu gazetenin Türk entellektüelleri üzerindeki derin tesiri, 1886'da yayımlanan ve ilk Tatar romanı olan Musa Akyiğit'in Hüsameddin Molla adlı eserinden, 1908'deTercüman'ın yayınlanışının 25. yılı dolayısıyla Rus İmparatorluğunun her bölgesinden gelmiş delegelerin hediye ve konuşmalarından ve o yıl gazetenin tirajının artmış olmasından anlaşılabilir.
İsmail Bey, Kazan soylularından ve sanayici Akçurin alilesine mensup olan Zehra Hanım'la evlendi. Bu evlilik sebebiyle O'nun Kazan Türkleriyle bağları kuvvetlendi. O, Azerbaycan Türk yazarları Hasan Bey Melikov, Ünsizade, Topçubaşı ve diğerleriyle sürekli temas hâlinde idi.
Moskova Askerî Lisesi'nde kendisiyle birlikte okumuş ve Bahçesaray'a yerleşip orada 25 yıl belediye reisliği yapmış olan Litvanya Müslümanlarından Mustafa Davidoviç, İsmail Bey'in en çok meşgul olduğu, Rusya Müslümanları için ilkokullar yaratmak, bunlar için ders kitapları yayımlamak gibi bütün teşebbüslerinde O'na yardım ediyordu.
İsmail Bey, ayrıca Bahçesaray ve diğer yerlerde öğretmen kursları açarak modern öğretim metodlarını yerleştirmek ve Rusya'nın Müslüman toplumu içerisinde bu tip okulların açılmasını sağlama bağlamak istedi.
Taşkent, Buhara ve Sibirya da dahil olmak üzere bu toplumun her parçasını bizzat ziyaret etti. O, kendi matbaasını şahsen kurdu ve Hoca-i Sibyan, Malumat-i Nafia ve ilkokullar için neşrettiği diğer eserleri kendi matbaasında bastı. Belediye reisi Mustafa Davidoviç ve karısı Zehra Hanım'la birlikte, Tercüman'ın 25. neşir yılı dolayısıyla kızlar için bir el işleri enstitüsü açti ki, bu düşünce hızla diğer bölgelerde de yayıldı. O, kadınlar için Âlem-i İslâm adlı ilk dergiyi çıkardı ve bunun başına kendi kızı Şefika'yı getirdi; kadın haklarıyla ilgili Kadınlar Ülkesi adlı bir eseri de yayımladı. Şemseddin Sami'nin Kamusü'l-Alam'ından ilham alarak Rus müslümanları için bir ansiklopedi basmaya başladı, fakat bunu tamamlamaya muktedir olamadı. Edebiyat ve dil problemleriyle ilgilenmeye başladı.
1905 ihtilalinden sonra özellikle "edebî dil" ve öğretim problemlerini hâlletmek üzere tasarlanmış bir program tasarladı. Bu plân ilkokul öğretiminde ilk üç yılda mahallî Türk lehçelerinin kullanılmasını öneriyordu. Sonraları "ortak edebî dil", öğretimin umumî dili olacaktı. O'nun orijinal "ortak edebî dil" ideali, temelde Tatar olan bir dile Osmanlıca'nın ilâvesiydi, fakat kendisiyle çalışan kişilerin de etkisiyle Osmanlıca tesiri arttı ve neticede Rusya Müslümanları tarafından anlaşılabilen basit bir Osmanlıca oldu.
İsmail Bey'e göre millî Türk edebiyatı, Türklerin yaşadığı bölgelerin hayatını yansıtacak romanlardan ibaret olmalı ve bunlarda yeni düşünceler ve idealler aşılanmalıydı. 1892-1894 yıllarında Tercüman'a ilâve olarak basılan ve İlâve-i Tercüman olarak adlandırılan ekler ve O'nun romanı Darürrahat Müslümanları bu açıdan önemlidir. İsmail Bey, dilde; Osmanlıca'da Arapça ve Farsça'nın hakimiyetine ve hatta Kazan Tatarları arasında Rusça'dan kelimeler alma eğilimine ciddiyetle karşı çıktı ve edebî dil için popüler edebiyata yaklaşma idealini öne sürdü.
18. asırda Kaşgar'daki Çin işgalini anlatan Arslan Kız ve Gülcemal Bikeç adlı hikâyeleri ve Bahçesaray'dan Taşkent'e adını taşıyan kendi yolculuklarının hatıralarını ihtiva eden yazıları "İlâve"nin bir çok sayısında tefrika edildi.İlhanlılar tarihinde önemli rol oynamış Bağdat Hatun hakkındaki hikâyeleri l893'te yayımlandı. O, Bursalı Tahir'in Türklerde İlim ve Fünun adlı ilmî eserinin genişletilmiş bir versiyonunu -Saadettin Taftazanî'nin bazı tartışmaları da onun içinde olmak üzere- "İlâve"de yayımladı.
İsmail Bey, İslâm'ı önce Türklerin kendi kimliklerini korumada yararlı olarak değerlendirdi, fakat "Çep Kuran'ı"ndan başka dinî yayınlara çok yer vermedi. 1905 ihtilâlinden sonra Kazan ve Bakû'da görülmeğe başlayan, Komünizm ve Sosyalizmin karşıt sonuçlarını görerek, Rusya Müslümanlarının dağınık siyasî kuruluşlarına karşı çıkan ve yalnızca Rus sosyalist partilerine sadakat talep eden ve Rusça'yı edebî bir dil olarak empoze etmek için gelişigüzel çaba harcayan bu hareketler ve özellikle bu gibi neşriyat karşısında korkmaya başladı.
Tercüman'da İştirakiyyun başlığı altında yayımladığı makaleler serisinde kolayca görülebilen bir şekilde sağa kaydı ve İslam milletleri arasında kültürel bir birlik oluşturmak hakkında düşünmeye başladı. Bu maksatla 1907'de Mısır'da umumî bir Müslüman kongresi toplamak istedi. Bizzat oraya giderek, hatta Abdullah Taymas'la birlikte En-Nahda adlı Arapça bir gazete yayımlamağa başladı. Bu çabayla da yetinmeyip o ayrıca Hindistan'a da bir seyahat yaptı, fakat bu gayretler O'nun ümit etmiş olduğu sonuçları vermeyince, Bahçesaray'daki eski faaliyetlerine geri döndü.
İsmail Bey'in diğer yayınları arasında 1901'de basılan Mebadi-i Temeddün-i İslamiyyan-i Rus ve 1896'da basılan yirmi sayfalık Rusça, Rus ve Şark Anlaşması (Russko-vostoçnoye soglashenye) adlı eserler de vardı. İsmail Bey, çabalarının olumlu neticelerini görerek hayatının son yıllarında Batılılaşmayı, Rusya'daki Müslümanlar ve diğer Türkler için manevî bir intihar olarak gören aşırı eğilimlere karşı mücadele etti, I. Dünya Savaşı sırasında ümitlerle coştuktan sonra 11 Eylül 1914'te Bahçesaray'daki evinde öldü ve oraya defnedildi. Ölümünden sonra oğlu ve kızları Tercüman gazetesinin yayınını bir süre için devam ettirdi. Tercüman 31 yıl yayımlanmıştı.

* Zeki Velidi Togan, "The Encyclopaedia of Islam", New Edition, V.II, l965, Leiden, E. J. Brill, p. 979-81 ( EI, 2 (l965) 2; 979-981)
** Kardaş Edebiyatlar, 1994, Sayı: 26, s. 4-7)


Gaspıralı'nın İstanbul'daki Konferansı

Hazırlayan: Muzaffer Çandır
[Temmuz'un 19.uncu akşamı, Pazartesi gecesi, saat birbuçukda Ahmet Mithat Efendi hazretleri kolunda İsmail Bey Gasprinski hazretleri oldukları hâlde sahne-i hitabeti teşrif buyurdular. Şiddetli alkışlarla karşılandıktan sonra Ahmet Midhat Efendi, Gasprinski hazretlerini huzzâra takdim etti]
- Efendilerim! Size bu akşam İsmail Bey Gasprinski hazretlerini takdim ile müşerrefim. Tahsil-i ibtidâî hakkında umûmî bir idâre-i efkâra dair bir güzel makale îrâd buyuracaklardır. Vakıa, "söyleyene bakma, söylenen söze bak" denilmişse de biraz da söyleyene bakmak lâzımdır. Hakikat her kimin ağzından çıksa hakikattir, ama bihakkın takdir eden âdemin ağzından çıkması başka letafet gösterir.
İsmail Bey Gasprinski ... içinizden pek çoğunuz bu büyük ismi işitmiştir. Yirmi sekiz seneden beri Kırım'da neşrolonunan Tercüman gazetesi her ne kadar Memâlik-i Osmaniyyeye duhul şerefinden mahrum edilmek istenilmişse de duhûlü menn'olunmak istenen sair asar-ı mütebere gibi o da dahil olunmuştur. İsmail Bey Gasprinski hazretleri Bahçesaray ahalisindendir. Bundan yirmi sekiz-otuz sene evvel memleketin ahvaline nazar etmiş, bu ahâliyi meâric-i terakkiye sevketmeyi kendine emel, emel-i mahz edinmiş. O zaman Kırım'ın Kazan'dan, Kazan'ın Orenburg'dan haberi yok iken aksâm-ı İslâmiye meyânında irtibat bulunmuyorken Tercüman ile Rusya sâha-i vâsiindeki aksam-ı İslamiyeyi birbirine tanıtmış, bunların maarifçe ne kadar noksanı bulunduğunu tefhim etmiş. Bir yandan gazetesi ve diğer taraftan kütüp ve resail ile ilkâât ve irşâdâtta devam ile beraber memlekette, tedrisat-ı ibtidâye usulünü yerleştirmiş. Kendisi İstanbul'a gelerek, Mısır'a giderek, tedrisatın mahiyetini iyice tedkik ettikden sonra, onu süzerek, bir güzel analizden* [metinde yanlış yazılmıştır, tarafımızdan bu şekilde düzeltilmesi uygun görüldü.] geçirerek kendi hemşehrilerine takdim etmiş. Rus müslümanları için bir lisan-ı umûmî lâzım olduğunu düşünmüş. Zira lisan bir kavmin hayatıdır. Her şeyden evvel bu cihete büyük himmetler sarfı iktiza eder. Bakmış ki, lisanlar pek muhtelif . O kadar milyon halk aynı lisanı tekellüm ettikleri hâlde çokları birbirinin dediğini anlayamıyor; doğrudan doğruya bi's-sühûle konuşamıyorlar.. Bu muhtelif lisanları ıslâh ve tevhide çok gayret etmiş ve fakat bununla beraber İstanbul'un Osmanlıcasından da ayrılamamış. Zira biz lisanı bu hâle getirinceye kadar neler çekdik... Nergisîlerin, Veysîlerin şan ve şerefini tevkif ederek biraz da kendi anlayacağımız lisanı söyleyelim dedik. Hayli çalıştık.Vakıa mümkün mertebe muvaffak olduk, lâkin güç muvaffak olduk. Bununla beraber hâlâ bazı büyük kalemlerden çıkan eserleri kiminiz rahatla anlayamıyorsunuz. İsmail Bey Gasprinski hazretleri bunu gördüğü için lisanı herkesin rahat rahat anlayabileceği bir surete koymuş; "süzmüş", dediğim bu.
Usul-i tedris de böyle. Fazlaları çıkarıp eksikleri itmam etmiş. Öyle mekatib te'sis eylemiş ki hakikaten miftahü'l-ulûm yolunu tutmuştur.
Zanneder misiniz ki bu muvaffakiyâtı bilâ-müşkilât husûl-pezir oldu? Mümkün mü? O saadet kime müyesser olmuş? Bu gayûr zatın da önüne bir çok mevâni çıktı. Birincisi kendi içimizden zuhûr etti. Bu yolda teceddüdat ve terakkiyatı menfaatlerine mugayir gören bir kısım halk, münanaât edilmez müşkilat çıkardılar; mezahim ihdas ettiler. Bunu iktiham hakikaten büyük kahramanlıktır.
Sonra orası, bir sene evvel bizim memleketimizi ezen, bâr-ı tazyîkî altında inleten bir hâl ile musâb idi. Akvâmın tayakkuzatı bir cinayet idi. Lâkin bu gayûr ve dirayetli zât-ı muhterem maksadını icra hususunu öyle bir suret-i âkılânede tertip etmiş ki uğraştığı meselelerin siyasiyata zerre kadar taalluku olmadığını Rusya'ya temin ederek onun pençesinden kendini kurtarmıştır.
Bir yandan kendi hemşehrilerinden edilecek mümânaat, diğer cihetten Rusya'nın meslek-i şedid ve mişvâr-ı garibi bu teşebbüsâtı semeresiz bırakmak pek kâbil iken Gasprinski hazretleri, işi ileri götürmeye muvaffak olmuş. O kadar ki Kırım, Kazan, Orenburg taraflarından terâkkiyat–ı lisâniye ve ilmiye hakikatten bir süret-i hasene peyda etmiş, her sene yüzlerce tullâb burada tahsil-i maariften sonra giderler, memleketlerinde hizmet ederler.
Meslisi şereflendirmek üzere bunların içerisinde birinin ismini zikrediyorum: Fatih Kerimof hazretleri (şiddetli alkışlar) Bu zât Oranburg'da bir matbaa açtı. Üstadı bulunan büyük İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin peyrevi oluyor.
Hatta daha ziyade memnuniyetimizi mucip ahvaldendir. Ahiren şu birkaç gün evvel Buhara'dan buraya birkaç efendiler geldiler, otuzbeş seneden beri bu millete hizmetkârlıkla iftihar eden acizleriyle görüşerek bazı mekâtib-i leyliyeyi temaşâ ettiler. Alacakları misâl üzere memleketlerine gidip ıslah-ı tedrisata çalışacaklardır. O da bu zât-ı muhteremin -İsmail Bey Gasprinski- gayretidir.
Diğer cihetten Çin müslümanları daha evvel davranmışlar İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin irşâdatından aldıkları misâl üzerine Çin'de güzel bir mektep yapmışlar. İçlerinden bir zâtı, Ma'sum Efendi'yi buraya göndermişler. Bu zât senelerce burada tetkikâtta bulunduktan sonra şimdi memleketinde tedrisatla meşguldür.
İşte bu zat -Gaspirinski- bir taraftan kendi memleketine hizmetle beraber, diğer cihetten de bütün dünyadaki müslümanların terakki ve teâlisini nuhbe-i âmâl edinmiş.
[Yaşasın İslâmiyet...hayret fezâ alkışlar... Yaşasın Gasprinski hazretleri ... şiddetli alkışlar... ]
Bundan iki sene mukaddem Mısır'da ilk dâî kendisi olmak üzere bir mü‘temer-i İslâmiyeye, bir müslüman kongresine davet etmiş. Mısır'ın bütün ulema-yı fehhâmı, ricâl-i siyasiyesi yani İslâmın erbâb-ı gayret ve hamiyeti bu davete icâbet etmişler. Her ne kadar bazı taraflardan bu hareket mucib–i tevehhüm olmuşsa da Gasprinski hazretleri temin etmiş ki siyasiyâtla iştigal yok. Zaten bu gayret, bu hareket ictimâî, ilmî, medenî. O kongrede İslâmın terakkiyat-ı umumiye-i beşeriyeye mukabil nasıl bir medar-ı tahsil bulunduğunu meydana koymuş. İslâmın bir noktaya muhtaç olduğunu isbat etmiş. Demiş ki: İslamın bütün aksâmı birbirini tanımalı. Hevâyic-i iktisâdîye ve ictimâîyelerini anlamalı. Yekdiğere muavenette bulunmalı. Bütün milletlerin ilerledikleri şehrâh-ı terakkide onlar da, bütün müslümanlar da büyük adımlarla kat'-ı mesâfe etmeli. [Yaşasın âlem-i İslâma hizmet edenler...]
Şimdi bu kongre hâsıldır. Fakat gerek burada, gerek İran'da kardaşlarımız bir inkilab üzere bulunduğumuzdan, şu yerleşip ahvâl-i tabiîye takarrur edinceye kadar o kongrenin ikinci ictimâı teahhur etmiştir. Kongre vardır, nizamnâmesi muntazamdır; neşrolunmuştur. Bir müddet sonra o büyük kongre burada da ictima edecek ve şüphe yok ki bütün civanmerd Osmaniyan lebbeyk-zen-i icâbet olacakdır. [Paydâr olsun ittihâd-ı efkâr, ... alkışlar...]
İşte gerek memleketin ahvâline ve gerek bütün âlem-i İslâm'a büyük hizmetler etmiş ve muvaffak olmuş olan bu gayretli ve muhterem zât, bu akşam size tedrisât-ı umumiye hakkında tetkikatının neticesini söyleyecek. Bu malumâtı bir yere cem'edebilmek hakikaten çalışkan bir adamı yoracak himmetlere vâbestedir. Fakat himmetleri dağları yerinden koparacak bu gibi zevât-ı âliye için bu yorgunluklar bî-hemtâ bir zevkdir. Bu akşam böyle bir zâtı size takdim şerefiyle kesb-i iftihar ederim .[Alkışlar bütün şiddetiyle bir kaç dakika devamdan sonra Gasprinski hazretleri söze başladılar ]
.....
Hazerât! bu akşam bizim Rusya talebelerinin cemiyetine teşrif ve benim olur olmaz sözlerimi dinlemeye tenezzül buyurduğunuz için teşekkür ederim.
Ûstad-ı ekrem Ahmet Midhat Efendi hazretleri şimdi buyurdukları lütufda bir söz söylediler: "Büyük İsmail Gasprinski" buyurdular. Benim için bu sözü reddetmek vallahi vicdanıma pek ağır gelecektir. Fakat tasdikını da yapamayacağım. Ben o "büyük" sözüyle ibraz buyurulan teveccuh ve iltifatı başka bir kelime ile tebdil etmek isterim: Bahtiyar İsmail... Ben büyük değilim, fakat bahtiyarım.
Hazerât! Vaktiyle hükümdarın biri fena hâlde hastalanmış tedavisine son derece gayret edildiği hâlde hiçbir çare bulunamamış. Nihayet doktorlar anlamışlar, demişler ki: Bu rahatsızlık bedenî değildir, manevîdir. Bunun şifayab olması için ilk elde bahtiyar bir adam bulunmalı, onun gömleğini buna giydirmeli o vakit belki şifayab olur...
Her tarafa adamlar gönderdiler, "bahtiyar" bir zât aradılar. Fakat mümkün mü? Bulamadılar. Nihayet avdet edecekleri sırada yetmiş-seksen yaşlarında bir adama tesadüf ettiler. "Buna da bir soralım" dediler, sordular :
- Sen kimsin?
- Ben işte kendi yağıyla kavrulan bir adamım.
- Senin bu dünyada hiç bir gamın yok mu?
- Hayır, hiç bir gamım , hiç bir derdim yok.
- Demek sen bahtiyarsın?
- Hay hay... dedi.
Sevindiler, böyle bahtiyarlığını itiraf eden bir adam buldular, bir de ne baksınlar gömleği yok...
Bendenizin gömleği var: Ben gömlekli bahtiyar... Fakat ne cihetle bahtiyar olduğunu sorsanız size derim ki: benim bahtiyarlığım milletime, pek sevdiğim müslüman kardaşlarıma hizmet etmekliğimdir. Her tarafı gezdim, hemen ekser âlem-i İslâmı dolaştım. Gezdiğim yerlerde birçok şeyler söyledim. İyi mi söyledim, faideli mi söyledim, her ne söylediysem muhatablarım olan hamiyetli ve hakikat-perver müslümanlar kabul ettiler ve tatbik ile âlem-i İslâm faidesini gördü. Demek ki âlem-i İslâma velev ki naciz olsun. Bir hizmetim, bir sayim geçti ve semere-dâr oldu. İşte bunun için bahtiyarım. Milletimin doğru sözü kabulde ve icrâdaki istidâd-ı fevkalâdesi beni pek bahtiyar ediyor... [ Bahtiyar olsun erbâb-ı hamiyyet... alkışlar. ]
Şimdi gelelim bahsimize....
Eminim ki meclis, bendelerinden pek parlak bir lisan beklemez. Ben perişan ve kaba Türkçe söylerim. Rica ederim lisanımdaki pürüzlere bakmayınız, asıl manaya dikkat ediniz. İbtidâî tahsilden, tahsil-i umumiden ve icmalen mektepden bahsedeceğim.
Tarihe nazar edildikte görülür ki bu tahsil- umumî hakkında pek az malumat var. Yalnız Avrupa'nın ilm-i tedris hususunda tahsil–i umumî ve mektep hakkında iki rey görüyoruz.
1 - Tahsil-i umumînin Luter zamanından, yani Avrupa'da reformanisyonun zuhuru esnasında ortaya çıktığını iddia ediyorlar.
2 - Fransa'nın büyük inkilâbına hamlediyorlar.
Bu iki fikrin her ikisi bir dereceye kadar haklıdır. Fakat her ikisi de tamam değildir. Biraz sonra söyleyeceğim zaman anlaşılacaktır. Medeniyetin her bir kökü, başlangıcı şark tarafında olduğu gibi tahsil-i umumînin de mekân-ı zuhuru şarkdır. Bu fikir şarkda doğmuştur. Sonra adım adım ilerleyerek teali etmiştir.
En eski zamanlarda da mektep ve tahsil-i ibtidaî mevcut olduğunu tarih gösteriyor. Tarihe nazar edilince Hind'de , Çin'de, Babil'de mektebin bulunduğu görülüyor. Badehu bu fikir Mısır'dan Yunanistan'a, Yunanistan'dan Roma'ya intikal eyleyerek, sonra da Roma harabelerinde vücut bulan Hıristiyanlık aleminde görülür.
Fakat o devirlerde olan mektep ve tahsil-i ibtidâi bizim şimdi anladığımız tarzda değildir. Arada büyük fark vardır. Ezcümle o zamanlar yazı yazmak ve yazılan şeyi okumak- Çin'de olsun, Hind'de olsun, Babil'de, Mısır'da olsun ahâliye, millete ait bir şey değildir. Bu yalnız bir sınıfa mahsus idi, bir imtiyaz gibi idi. Öyle mektep ve tahsilin beni âdemin saadetine hizmet eder bir âdet olduğu fikri yoktu. Belki ahâliyi istibdâd altında tutmak için yalnız kâhinlere mahsûs bir âlet Pek çok zaman, otuz asır kadar bu hâl devam etti.
Çin'de "okumak-yazmak" ahâliyi kullanmak içindi. Zaten o vakitler beşer, hukuk-ı insaniyesine malik değildi ki. Her taraftan istibdat zincirleriyle bağlı idi. Velev ki meşru olsun, istediğini yapamıyor, hürriyete nâil olamıyordu. Ahâli kâhinlerin menâfi–i mahsusalarına hizmet eder esirler idi. Bütün hâlk bir esaret-i umumiyeye zebûn olmuştu.
Hindistan'da da böyle idi. İtiyadat-ı diniye ile ahâliyi kullanmak fikri kâhinlerin en birinci vasıta-i tahakkümü idi. Daima ahâliyi ezmek için, onların zimâm-ı manevîlerini, akide-i vicdâniyelerini elde etmişlerdi. Ahâli okumak, yazmak, öğrenmek hakkından mahrum idi. Kâhinler ne derse ona inanacak, kâhinler hangi yolu gösterirse oradan gitmeye mecbur olacak, irade ve ihtiyardan bi-nasib bir sürü hayvan... İşte ahâlinin varlığı, hukuku böyle idi.
Bâbil'de olsun, Mısır'da olsun hep bu hâl-i esâret hüküm-fermâ idi.
Yunanistan'a gelince,orada cüzî bir tagayyür görürüz. Isparta'da her ne kadar bu hâlde idiyse de Atina'da mektep ve tahsil başka türlü idi. Okumak ve yazmaktan başka biraz da terbiye-i fikriye matlabı var idi.
Mamafih, burada da okumak, yazmak bir sınıfa mahsus idi. O derecede ki o sınıftan hariç bir kimsenin kalem alması memnu' idi. Hatta esnaftan yahut tacirden birinin kitap okumak arzusunu izhar etmesi günah-ı kebairden addolunurdu.
Tâ onaltıncı asra kadar her tarafta bu hâl devam etti. Bu hususta müstesna olarak yalnız eski Yunanı görüyoruz ki, orada yazdırılmakla iktifa edilmeyip biraz da malumat vermek, şakirdanda terbiye-i fikriye husule getirmek matlabına hizmet edilirmiş. Fakat maattessüf din nazariyeleri Yunan'a işlenmiş olduğundan o güzel mektepler yavaş yavaş münkarız olmuş.
Okuyup yazmak sanatının intişarı pek yavaş yavaş olmuştur. Bu betaete şüphesiz okuma yazmanın güçlüğü de sebep oldu. Filhakika o mıh yazısını öğrenmek kolay bir şey değildi. Bununla beraber o güç tahsili güzel kullanmışlardır. Bu güç yazı ile idi ki, ilm-i heyetle hayli terakkiyat gösterdiler.
Mıh yazıları, dedim. Şüphesiz ekseriniz işitmişsinizdir, Bâbilin mıh yazısı en eski yazı addolunur. Cümle yazıların esası gibi kabul olunmuştur. Beş-on sene mukaddem Mogolistan kıtasında o granit kayaların üzerlerinde bir çok yazılar, nakışlar keşfolundu. İlm-i elsine uleması bunları görüp ne olduklarını anladılar ve bunlara "Arhun" namını verdiler. Şekilde, tertibatta o Arhun yazılarının Babil yazılarıyla münasebeti olduğu zahir oldu ve bazı ulemanın zannına göre Babil'den mukaddemdir.
Malum ya Türkler birçok vakitler âlem-i medeniyette çobanlık, çiftçilik ve her daima çapulculuk ile mahkûm olmuş bir millet idi. Şimdi tarih ve âsar-ı atika bize açıyor, gösteriyor ki, o çobanlar, o çapulcular âleme en ibtidâ yazıyı vermişler. Rahmet o çobanlara [alkışlar]
Her nasılsa okumak yazmak sanatı Yunanistan'dan Roma'ya geçti. Çiçeron'un tarihine ve itikadına göre mektep öyle bir yerdi ki, yazmak ve okumak orada tahsil olunurdu.
Sonra Roma münkariz oldu. Harabeleri üzerinde Hıristiyan cemiyeti vücut buldukta her ne kadar eski Yunan'ın illeti bunlara da intikal eylemişse de ruhban tarafından yazıya olan ihtiyaç takdir edildiğinden, tahsil kabul olunarak bir hayli mektepler teşkil ettiler. Onun için manastırlarda bir hayli tesisat vücud buldu. Maahaza onlar da bir sınıfa, kilise ehline mahsus bir şey idi. Ahâlinin bundan istifadesi yok idi.
Kurûn-ı vustanın son devrinde Avrupa'da katolik âlemi büyük bir inkılaba düçar oldu. Luter birçok âdâtı protesto etti ve ayrıca bir din yani Protestan mezhebini meydana çıkardı. Bu mezhebin tevassuu ve terakkisi lâzim idi. Bu da ancak yazmak ve okumakla hâsıl olacağı şüphesiz idi. Bunun üzerine mektep işi beş-on adım ileriye atladı. Fakat yine mahdut dairede kalmıştı.
İşte hazerât! Bu söylediğim otuz asırlık tarihçenin fihristi gösteriyor ki bundan üçyüz, dörtyüz sene mukaddem tahsil-i umûmî ilminden istifade etmek ciheti, tenevvür eylemek fikirleri gayr-ı mevcut idi. Şu hâlde bu fikrin mebdeî, menba-ı mebzulü neresidir?
Çin milleti eski nizamcılığa, Hintliler... hizmet ettikleri gibi Mısırlılar da ticarete, Yunaniler sanayi ve felsefeye, Romalılar da intizam ve kanuna hizmette bulundular. Fakat mektep işi yani ilmi mağaradan çıkarmak, yalnız bir sınıfa mahsus olan her şeyi umuma vermek... Bu da Türk çobanları âleme yazıyı bağışladıkları gibi -Arabistan çobanları tarafından çıkarılıp âleme, âlem-i medeniyete bahşedilmiştir. [Alkışlar]
Dikkat buyurun! O Arabistan çöllerinde, vadilerinde tanin- endaz-ı yakazat olan icaz-nüma sadâ-yı hakikat, o nurânî teklif neydi?
Cümleniz okuyacaksınız. İlim cümlenize farz olmuş. Beşikten mezara kadar ilmi arayacaksınız. Her nerede ise gidip alacaksınız. Devr-i İslâma gelinceye kadar ilim, tahsil-i umûmî mağaraları içinde mahbus idi. O cevâhiri ka'r-ı zulmetinden saha-i vücuda çıkaran, âlem-i medeniyete bahşeden İslamiyettir ve müslümanlardır.
[Yaşasın İslamiyet... pek şiddetli ve birkaç dakika devam eden sürekli alkışlar]
Tahsil-i umumiye ettikleri hizmeti söyledim. Bu Türk ile Arabın refikliği, yoldaşlığı daha devam ediyor. Yayan yürüyerek dünyanın bir cihetinden diğer cihetine giden ilim neşreden Araplar idi. O Arapların getirdiği ilimleri okumak için medreseler inşa edenler Türklerdir. Araplar Çin'den kâğıd getirdiler, Avrupa'ya verdiler. Onlara rahleler yapan.Yine Türklerdir. [Yaşasın Araplar ve Türkler... alkışlar]
Arap, Türk...onlar büyük isimlerdir. Beyinlerinde de iki büyük işçi olacaklarına hiç şüphem yoktur. [Alkışlar.... ]
Bu söylediklerinden hoşnut olduğumuzu görüyorum.
Fakat şimdi maatteessüf söylemeye mecbur olduğumu bazı şeyler hoşa gitmeyecektir. Müslümanlar o kadar nuranî almış oldukları o emri lüzumu derecesinde ifa etmediler. Çalıştılar, ulumu ilerlettilerse de vazifemiz olduğu dereceye getirmeyi Avrupa'ya bıraktılar. Onlar bizim kaidelerinimizi tamamen tatbik ettiler ve bu sâyede şimdi bizi taht-ı esârete aldılar. Biz çalışırız, hammallık ederiz, onlar rahat ederler. Bizden kırk paraya aldıkları her şeyi hüner ve sanat sayesinde kırk kuruşa yine bize satıyorlar. Biz de insanız, onlar da insan. Biz de geçiniriz, onlar da geçinir. Ama aradaki farkı siz takdir edin. [sükût-ı hazin...]
[Meclisin evvelki neş'e ve şetareti şimdi derin bir ye'se munkalib olmuştu. Mazisi bütün şan ve şereften ibaret bir kavmin böyle acı hakikatler karşısında müteessir olmaması kâbil değildi. Bizim hâlimizden hiç bahsetmeye gelmez. Biz müslümanlar böyle ecdadımızın mehasinini tâdât ile mecd ve şeref hülyaları içinde imrâr-ı hayat ederiz. Fakat hakikat daima böyle acı hitaplarla bizi hazin sükûtlara, derin yeislere düçâr edecektir. Bir zamanlar bütün cihan-ı medeniyete marifet ve san'at neşreden o kavmin ahfâdı bugün her şeyden mahrûm olursa bu hitaplar karşısında lâl ü ebkem, vakfe-gîr-i elem kalmaz mı?
Bu kangren olmuşceriha üzerinde neşterini yürütmek iyi olamayacağını hemen takdir eden tabib-i dekayık-bîn burada kesmek mecburiyetiyetini hisseti. Beş dakika istirahat talebiyle çekildi. Biraz sonra yine o sevimli çehre bütün enzârı bir noktaya toplamıştı.]
Hazerât! Demincek demiştim ki eski zamanlarda kadınların okuması tahrim edilmişti. Eski Yunan'da yalnız kız çocuklara mahsus mektepler var imiş. Eski zamada mektepte kızları okutmak veya kıza lâzım olan yolu göstermek ibtida İran'da görülmüş. Bunun İran'ın şerefine aid bir şey olduğunda hiç şüphe yoktur.
Sonra bu mektepler hakkında efkâr ve nazar değişmiş ve böyle pek çok asırlar geçmiştir. Fakat her hangi milletin ruhunda bir hâl var ise inkilâbât-ı asır ile o unutulsa da yine bir gün bir alâmeti zuhur edecektir. Çünkü ruhtur. Geçen asrın ibtidaî rubunda ma'lumumuzdur ki İran'da yeni bir mezhep çıkmıştır. Bunun neden ibaret olduğunu bahsetmek programımıza dahil değildir. Fakat şu hareket içerisinde nazar-ı dikkate alınacak bir şey var. Bu da o hareket-i akliye, ruhiye, mezhebiye.... Her ne desek bir derece caizdir. İçinden bir kız zuhur etti. Ekseriniz işitmiştir. Bu "Hırretü'l-ayn" denen civan kız kadınların tahsilini tabiî görerek bu hususda teşebbüsatta bulunduğu için kurban gitti.
Bu "Hırretü'l-ayn) zannederim eski İran'ın ufacık bir timsali–i ruhudur. İran dince kardaşımızdır. Arada revabıt vardır. Çünkü bir kere şarklıdır, sonra ekserisi Türktür. Demincek ne dedimse İran'a da aittir.
Burada şarkdan geçelim; gelelim vaktiyle şakirdimiz, bugün muallimimiz alan o müterakki Avrupa'ya: tahsil-i umûmî ve mektep teşkîline inkilâb-ı kebir bâis oldu diye ortaya atılan fikir bir dereceye kadar doğrudur demişler. Vakıa Avrupa'da tahsil-i umumî Fransa inkılâbından sonra başlamıştır. O inkılabla ilân olundu ki müsâvat, hürriyet cümle için câridir. O zamanda tabiî tahsilde cümlenin hakkı oldu. Ondan sonra Avrupa okumaya ve semerâtını iktitâfa başladı.Tafsilâta girişecek olsak sadedden çıkarız. Onun için muhtasar olarak yalnız Avrupa mekteplerinin ibtidailerinden bahsedelim.
7 den 14 senelerine kadar çocuklara mahsus çocuk bahçeleri filanlar var. Fakat bunlardan da bahsetmeyeceğiz. Çünkü bunların tatbiki bizim için şimdi mümkün değildir. Onun için bugün şarkda taklidi mümkün olanlardan bahsetmek isterim.
Avrupa mektepleri (Köy mektepi ) ve ( Şehir mektebi) olarak iki büyük kısma münkasımdır. Ondan da maadâ o mekteb–i ibtidâîler proğram ve derecât itibariyle üç kısımdır.
1 - Adî ibtidâi mektepler
2 - Mutavassıt ibtidaî mektepler
3 - Bir de âli ibtidaî mektepler var ki programı, okuyan şakirdi mükemmel, münevver, malumatlı çıkarmaktır. Fakat onlar çok pahâlıdır. Onları tatbik pek güç. Onun için tafsilata lüzum görmem. Bahsedeceğim âdi köy mektepleridir. Bunların programı her yerde bir değildir. Birbirinden farklıdır. Fransa' da bir türlü Almanya'da bir türlü İngiltere'de bir türlü. Bunlardan da vazgeçerek umumî hâllerini söyleyeceğim.
Umumî proğramları din ve mezheplerini öğrenmek hisabı akıl kaymamak için mümkün derecede mükemmel bilmek, millî tarihlerini, muhtasar tarih–i umûmi, millî coğrafyaları, muhtasar umûmî coğrafya, her sene tedrici bir sürette ulûm–ı tabiîyeden bir parça lâzım gelen mâlûmat.
Avrupa mekteb–i ibdtidaîyesinden proğramında münderic dersleri okuyarak ihmal edip çıkan delikanlı okumaya heves ile her okuduğunu anlamaya bir istidat peydâ etmiştir. Çıktıktan sonra istifâdesine aid ne görse bir cihete çalışır.
Bir hâl daha var. Her nekadar maksat temin–i matlab ve tenvir–i efkâr ise de dünyalıkça da güzel efkâr nazar–ı dikkate alınmış, binaenaleyh sanatlarda gösterilir.
Öylece bir cihetten efkâr–ı medeniyeye hizmet ederler, diğer cihetten ahval–i ictimâiye ve iktisâdiyeye medar olurlar. Fakat mektepleri bu hâle getirmek için büyük bir ikdam ve uzunca bir devam ister.
Bu husustaki terakkiyatın Avrupa'da ne derece olduğunu açık açık göstermek için bir miktar mâlumat– ı istatiskiye vermek lâzım. Bilirim Bu da sizin zihninizi yoracak ve zapt edilmesi müşkil olacak. Fakat tafsil etmeyerek en mühim aksamı arz edeceğim. İstatislikler en sahih bir malumattır ve farkı nisbeti pek açık gösterir. Bugün bir fen hâline giren istatistik malumatına her zaman ve herşeyde ihtiyaç vardır. Bunun için bunları söylemek mecburiyetinde bulunuyorum. Hem Avrupa'nın on sene evvelki istatistiklerini söyleyeceğim. Avrupa' nın daha o zaman ki hâliyle bizim hâl–i hazırımız arasındaki farkı anlamak için. Hâlbuki bu son on sene zarfında terakkiyatı yakında neşrolunacak istatistiklerinden tedkik ederek gördüğünüz zaman büsbütün hayret edeceksiniz.
Benim elime hemen bu geçtiği için bir kaç rakamı kaydettim. Nazar–ı intibahı açmak için bu da kâfidir.
Nüfus–ı Umumiye Köy ve Şehirde Mikdar-ı Mektep Mikdar-ı Talebe Maarif Tahsisatı Kaç Nüfusa Bir Mektep Senelik Maaş-ı Muallim
İngiltere: 40,000,000 40,000 7,500,000 13,000,000 975 100-120 lira
Almanya 57,000,000 57,000 8,000,000 16,000,000 900 60-80 lira
Macar[istan] 16,000,000 17,000 2,300,000 1,200,000 820 30-40 lira
Finlandiya 2,500,000 3,000 57,000 300,000 833 40-50 lira
Romanya 6,000,000 3,800 250,000 -- 795 30-40 lira
Bulgaristan 3,500,000 4,000 280,000 150,000 762 50-60 lira
Bunlardan İngiltere ve Almanya birinci derecede, Macar ikinci derecede ötekiler de küçük devletlerin bütçeleridir.
Şimdi Memâlik–i Osmâniye mekteplerinden söz söylemek lâzım. Fakat teessüf ederim aradım, mekâtib–i ibdidâîyeye dair malumat–ı lâzime ne Avrupa mecmualarında bulabildim ne de bizim maarif salnamesinde. Bunun için bu hususda size kati malumat veremeyeceğim ve zaten bu hususta sizin malûmatınız benden daha ziyadedir.
Şimdi Memâlik–i Osmaniyede Mekteb –az mı çok mu her ne ise gerek çokluk, itibariyle ve gerek program itibariyle Avrupa'ya nisbetle mektep peyda etmek için ne lâzımdır. hesap edelim. Ne kadar lâzım ise mevcut olanlarını tenzil edelim. Bakisini vücuda getirelim. Avrupa'nın bugünkü derecesine birden bire varamayız. Yalnız ona doğru yürüyelim de şimdiki ahvâlimize göze ıslah ve teksir–i mekâtip edelim ve–tahsil–i umûmiyi yoluna koymağı düşünelim. Bunun için ne tedabir lazımsa îfâ edelim.
Memâlik–i İslâmiyede ne kadar nüfus olduğunu bilemem. Akvam–ı gayr–ı müslimenin mektepleri mükemmel olduğundan onlardan bahsetmeyerek tahminen akvam-ı müslimeyi yirmi milyon addedelim. Belki ziyadedir. Avrupa'da olduğu gibi yediyüz sekizyüz âdeme bir mektep çok görelim. Bin nüfusa bir mektep isabet ettirelim. Bu hâlde yirmibin mekteb–i ibdidâi lâzım.
Bakalım, iyice teftiş ve tedkik edelim. Güzelce anlayalım. Eğer meselâ 15.000 mektep varsa beşbin zammedelim. Eğer üçbin varsa 17 bin zammedelim.
Maaşlara gelince, İngilizler gibi altıyüz lira vermeyelim. Hocalarımızı ehl–i kanaat addedelim, ellerini öpelim, rica edelim, az para ile bizi okutsunlar. Herhâlde bir muallim lâakal 36 lira almadıkça okutamaz. Bunu da tahmin edelim. 36 liradan 20 bin için 720 bin lira lâzım. En ekalli dörtbin talebesi bulunan muallimler lâzım. Her hazırlıklı muallimler olmalı. [Alkışlar]
Sonra ikişer yüz talebe 20 darülmuallimin lâzım. Her bir darülmuallimin için vasatî olarak hesap edelim. 1500 lira sarfiyat lâzım ki yirmisi için 30 bin lira lâzım.
Mektepleri açtık, muallimleri tayin ettik, şimdi kitap lâzım. Her mektebe bir kütüphane lâzım ara sıra talebe kütüphanelerdeki şeyleri okurlar, bunun için her mektebin büyük, küçük bir kütüphanesi olmalı. İşte bunlar tertip okunduktan sonra mekteplere nezaret lâzım. Bunların harcırahları da var. İşte bütün bunların yükünün bir milyon liraya baliğ olur. Çok para fakat hiç ürkmeyiniz. Hem çokdur, hem değildir. Tekrar ederim ürkmeyiniz. Çünkü size Rusya müslümanlarını misal getireceğim. Onlarda bir çok noktalardan size benzerler. Bir kere akçesizdirler, geride kalmışlardır. Bunların tecrübesini size arz edeyim:
O vakit bir milyon lira çok görünmeyecek. Buhara, Hive Hanlığı ayrılınca Rusya'nın taht–ı idaresinde17 milyon müslüman kaldı. Bu 17 milyon müslümanın istatistik ile kaydolunan mekâtibi oradaki idare–i ruhaniyemize tâbidir. Mektep, cami, medrese hep idare–i ruhaniye tarafından kaydolunmuştur. 5640 mektep mevcuttur. Asya–i vusta idare-i ruhaniyeye tâbi değildir. Orada tahminen laakal dörtbin mektep vardır. Cümlesi 9600–10.000 kadardır. [Kız mektepleri bundan hariçtir. Volga nehri boyunda ıslah edilmiş üçyüz kız mektebi vardır. Kırım 'da da islah edilmiş iki üç mektep var. Volga'da üçyüz mekteple iftihar ederim.] Kız mekteplerini hesaba idhâl etmiyorum, bahis sade olsun diye. Bu mekteplerde 650 bin erkek okuyorlar. 9600 mektebin üçbini ıslah edilmiştir. Bakisi eski usül üzere idare olunur.. Onlar işte evvela bir müddet elifbayı görür, sonra amme cüzlerini, sonra da Kur'an– ı Şerifi de bir iki sene okur. İşte bu kadar. Yazı yok, ilmihâl yok, hesap yok, eski usul ve mektepler budur. O, üçbin ıslah edilmiş mektepler, Onlar ötekilere nispetle çok yukarıda; proğramları : Türkçe, fakat sade okunup yazmak, ilmihâl, hesap, hesapdan amal–i erbaa ve mualimin iktidarı var ise biraz daha ilerisi. Sonra muhtasar umumî coğrafya, muhtasar tarih–i umumî, ayrıca tarih–i İslam, ilm–i iktisad ve ilm–i eşya ve ulûm –ı tabiadan biraz malumat.
Müddet– i tahsil iki yıl. Azıcık malumatı olan muallim, iki senede talebeyi çıkarır. Usulsuz olursa üç sene devam eder.
Şimdi gelelim mekteplerin sarfiyatına: Ne ile bunlar idare olunur? Üçbin ıslah edilmiş mektep180 bin lira ile idare okunur. Ama bu hazineden değil, belki vaıif olarak, şakır şakır milletin ceb–i hamiyetinden çıkıyor. [Alkışlar... Yaşasın Rusya müslümanları...] Baki kalan 6100 mektep için 210 bin lira sarf olunur. Mecmuu 390 bin lira eder. Öte beri masraflarlar dahil olursa şüphesiz 350 , belki 400 bin lira vermektedir. Ve bunun da hiç kimse tarafından ağırlığı duyulmamaktadır. [Alkışlar] Lâkin 1750 nüfusuna bir mektep isabet eder. Demek ne lâzım? Evvela 15 bin mektep olacak, şu hâlde beş altı bin mektebe daha ihtiyacımız var. Muallimlere isabet eden maaş yeni usul 40, eski 25 lira kadardır.
Şimdi mekâtib–i ibdidâiyeyi Memalik –i Osmaniyede çoğaltmak ve programlarını ıslah için lâzım olan bir milyon liradan bahsedeceğiz. Müsaade ederseniz beş dakika daha istirahat edelim.
Şimdi rüfeka ile görüşüldü. Bir zattan aldığım malumâta göre Memâlik–i Osmaniyede 40-42 bin mektep–i ibdidîi mevcut imiş. Çok şükür. Çok memnun oldum. Diğer bir malumata göre de mevcut mekteplerin adedi kırkbinden çok aşağı imiş Bu iki malumatın her ikisi de doğrudur. 42 bin mektep var. deniyor, evet olabilir, fakat zannederim maatteessüf isimleri mevcut Hakikaten mektep namına şayan olanları varsa, herhâlde 42 bin mevcut ise iş biraz sadeleşir. Hiç yoktan bina etmek başkadır, usulsüz ve fakat mevcut mektepleri ıslah yine başkadır.
Mevcut olduğu takdirde en ziyade dikkat edeceğimiz nokta , onların noksanını ikmal etmektir. Eminim ki binaları da biraz tamir ister. Çünkü hayvanlar gibi ahırlar içinde toplanıp okutmak şanımıza ve hatta imanımıza elvermez. Herhâlde çok ise de ıslahı için o dediğim milyon ve belki daha ziyadesi lâzım olacak. İster hükümet marifetiyle cem ve sarf olursun, ister millet vasıtasıyla. Verecek yine millettir. İnkâr olunmaz, fakiriz. Kârımız, kesbimiz azdır. Binaenaleyh her beş paramız bir kıymeti haizdir. Bu hâlde o (bir) kuruşu severek verdirmek için muallimlerin harekât ve tedrisatında faide görülmeli .
Üçbin mektebi ıslah ederek ikiyüzbin lirayı kendi kendiliklerinden tedârik esbabına bakalım. Eski usul mekteplerin çocukları beşbuçuk, altı, yedi onüç yaşına kadar gel git ömür zayi eder; geçirirler. Eski mekteplerde yedi sekiz senede istihsal olunamayan malumatı yeni mekteplerde iki, nihayet üç senede kesbettiler. Bunu görünce ahâli verince verdiler. Yeni mekteplerde kaidedir: Her bir çocuk haftada bir ruple verir. Haftada yirmi para veren ahâli haftada dört beş kuruşnasıl verebildi? Semere gördüğü için. Bu terakki ne sayesinde oldu? Bir derece programın ıslahı ve elifbanın az vakkitte elde edilmesi sayesinde ki, bendeleri onu tertip etmiştim. Daha âlâ elifbalar mevcuttur. Bu babda iki türlü usul istimal okunur.
1 – Tedricî, 2 – Savfî
Tedricî demekten maksad, elifbanın hepsi harakesi mütebeddiye birden gösterilmemek. Çocuğa evvela üç harf gösterilir: elif–be–te. Bununla yazmak ve okumak ameliyatına başlanır. Bu üç harf birkaç türlü okunur. Mesela:bat, tab, baba, bat, eb, et, tata,...Cümlenize pek aşikârdır ki bir anda otuz kırk türlü hurufu zaptetmekten ise üç harfi zaptetmek elbette daha kolaydır.
Üç harf ile yazıp okumak sanatına giren çocuk bir kaleyi fethetmişgibi sevinir. Vakıa da öyle olur. Çoçuklar bir kere lezzet aldı mı sonra bizden evvel koşarlar.
Bu üç harfi belleyince sonra bir harf daha zammolunur. Bunu da zapteder. Çocuk böyle bir şey öğrenmeye başlayınca akşam sevine sevine pederine koşar, böyle tedricen elifba gösterilir. Kırkbeşgün içinde ikmal edilir. Tamam olduğu gün çocuklar kaba Türkçe yazarlar. okurlar. Bu kırkbeşgün usulsüz bir talim ile olursa elli altmış güne varır. Bu işte tetricen elifbayı göstermekten hasıl olan bir muvaffakiyet.
İkincisi ise usul–i savtiyedir. Şimdiki buradaki usulüne göre hoca efendi diyor:
– Bu "elif"... çocuk da "elif."..
Hoca efendi: Bu "be" ..çocuk da "be"...– Oku bakalım şimdi!
– "Elif be"...
– Hayır öyle değil "âb"
Çocuk şaşar kalır. Ne münasebet? "Elif "ile "be" bir yere bittabiî gelince "elifbe" olur. Neden "âb" olsun?
Çocuk bu hususta pek haklı. "Elif" [ | "e"] insanın ağzından çıkan savtın biridir. Hakeza " :be" de öyle. "Elif"in "e", " "nin de sâkin olarak "be" olduğu gösterilirse, sonra ikisi bir yere gelince çocuk "elifbe" diye okumaz. Çünkü "elif" ne demektir, bilmez o. Onun bildiği " :e"dir. Sonra ( "be" ) de bilmez. Belki sâkin olarak ( be) sedâsını yalnız bilir. Şu hâlde yan yana gelince "âb" der. Kezalik () te'yi ("te") olarak işitmemiştir. Belki " ât" ın nihayetindeki gibi sâkin olarak "te" bilir. Yalnız o savtı bellemiştir. Binaenaleyh " " ile " " yan yana gelince "at" okur da "elif-te" okumaz. İşte böyle yalnız melekesi ve kulağı ile okur, yazar. Hıfzı ağırlaştırmaya hacet kalmaz Bu, bittecrübe görülmüştür. Yeni usulde olan mekteplerde muvaffakiyeti göre göre az zamanda mektepler 10. bin kilometre yeri geçip gitti. Hep bu usülün suhületi sayesinde. Ve öyle görülüyor ki on beş sene zarfında dokuz on bin mektebin umumu böyle olacak.
İşte bu tecrübeye arka vererek ekser Memalik–i Osmaniye'de mektep işine ve idaresine tamamen aşina olanlar önayak olursa bir sene içinde ne kadar mektep varsa cümlesi ıslah edilecektir.
Muallim yetiştirmek için kolay var. Rusya muallimlerinin cümlesi bir mektebden neş'et etti. Bir muallimin geldi:
–Bilâ ücret öğretilecek dedin, fakat yalnız şu şartla ki öğrendikten sonra fi-sebilillah iki muallimi öğreteceksin ve ona da ayniyle bu tavsiyede bulunacaksın. Böylece birbirinden öğrenerek bir muallim iki oldu; iki dört oldu, dört sekiz oldu ve Türkistan'a kadar sirayet etti. [Alkışlar]
Bu uzunca söylediklerimi kısaltayım: Eğer millet görse ki mektep bir şey öğretiyor, mektep çocuğun vaktini zayi etmiyor. O vakit para kaygısı, kasaveti hiç olmaz. Bir milyon büyük paradır. Yirmi milyon ahâli, istatistik kavaidine göre dört milyon aile demektir. Bir milyon lirayı dört milyon ocağa taksim edin. Bu taksim acaip bir hesap gösterir. Bir milyon lira yüz milyon kuruş eder. 40 milyon ocağa taksim edince 25 kuruş düşer. Yevmî 2 buçuk para eder. Rumeli'de olsun, Anadolu'da olsun hiç bir adam tasavvur olunabilir mi ki ikibuçuk parayı vermesin. Beş para ile iki milyon hasıl lira olur.
Bizler ki okur, yazar milletin sayesinde yaşıyoruz; bizlerin borcumuzdur onlara bildirmek, onları müstefid etmek Bizde o amelî ve umumî himmet olursa millet o beş parayı, on parayı her zaman seve seve verecektir. [Alkışlar]
Bahsin nihayetine gelindi. Benim pek kavi itikadım vardır. Eğer teşşebüs edersek, cidden arzu edersek ve kendi bilmediğimizi ehlinden istişâre etmeğe tenezzül edersek bizim mekteplerimizi pek az zamanda ıslah edilecektir.
Sözümden anlaşılmasın ki maarif nezareti var da bir işe yaramaz. Hâşâ, fakat bunu da her vakit doğrudan doğruya gözüne bakaraktan, gözünü yummayaraktan derim ki: İngilizler gibi, Almanlar gibi mektep ve tahsilin ehli değiliz. Kendi tasavvurumuzla iş görmeye muvaffak olamayacağız. Onların üç yüz senede yaptığını biz, beş on satırla üç beş günde yapamayız. Oradan ne alırsak vakit kaybetmeyerek alalım. Böyle olursa bilcümle mekâtib–i islamiye Avrupa derecesine gelmek yoluna girecektir.
Artık hazerât! Kaba kaba laflarımızla sizi taciz ettim. Fakat dilimi dinlemeyiniz, gönlümden çıkan sadaya bakınız. [Şiddetli ve uzun alkışlarla saat üç buçukta meclis nihayet bulundu]

*) Alındığı yer: Kardaş Edebiyatlar, Ekim-Aralık, 1995, Sayı: 33, s. 12-22). (Bu Konferansın aslı Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Konferansı dinleyen Eşref Edip Bey, İsmail Gaspıralı Bey'in konuşmasını yazıya geçirmiş ve Sırat-ı Müstakim'de yayınlamıştır. Oradaki metin Arap harflerinden çevrilerek, yeniden Kardaş Edebiyatlar'da yeniden yayınlanmıştır.
İsmail Gaspıralı, Konferans, Sırat-ı Müstakim, (I. Kısım), 19 Recep 1327 / 1909, Sayı: 48, s. 345-346; (II. Kısım), ("Konferans: Tedrisat-ı Umumiye Hakkında" ismiyle) 26 Recep 1327 / 1909, Sayı: 49, s. 359-364)

//_PeSiMiSt_//
07-10-07, 01:38
+rep esirgenmesin

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
A.Vahap Akbaş ( 1954) </B>
1954 Batman doğumlu. Batman Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öğretmen ve yöneticilik yaptı. Halen Çorlu'da öğretmenlik görevini sürdürmektedir. Şiir ve yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. Bir süre Yeni Devir gazetesinde kültür-sanat sayfasını yönetti. Şiir ve roman dallarında çeşitli ödüller aldı.

ESERLERİ
Efgân, Gül Kıyamı, Kuş Olsun Yüreğim, Dünyayı Kaplayan Ağaç, Mavi Sesli Şiirler, Hüzün Coğrafyası, Bir Şehre Vardım, şairin yayınlanmış şiir kitaplarıdır.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
Abbas El-Beyati </B>
Abbas El-Beyati
Irak Yüksek Komisyonu Üyesi
Şii Türkmenlerin önde gelen isimlerinden. Önderliğindeki altı kişilik Türkmen grubu da Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi Başkanı El Hekim ile yaptıkları görüş-melere rağmen son anda ITC’nin listesinden seçime dahil oldu.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
Abbas bin Abdülmuttalib - (08.04.651) </B>
Eshab-ı kiramdan ve Peygamber efendimizin amcalarından. Abdülmuttalib'in en küçük oğlu. Peygamber efendimizin doğumundan iki veya üç yıl önce Mekke'de doğdu. 652 (H. 32) senesinde Medine-i münevverede vefat etti.

Peygamber Efendimiz, annesinin vefatından sonra dedesi Abdülmuttalib'in yanında kaldığı sırada, hazret-i Abbas ile birlikte büyüdü. Gençliğinde ticaretle uğraşan Abbas bin Abdülmuttalib, Peygamber efendimiz İslamiyeti anlatmaya başlayınca, karşı çıkmayıp, akrabalık gayretiyle O’na yardımda bulundu. Müslüman olmadığı halde Akabe biatinde Peygamber efendimizin yanında bulunup, orada te’sirli konuşmalar yaptı. Müslüman olmadan önce Kabe’yi ziyarete gelen hacılara su dağıtma "sikaye" ve onlara yemek verme "rifade" ve Kabe'nin tamiri vazifelerini yapardı. Müslüman olduktan sonra da bu vazifeleri devam ettirdi. Bedr Savaşına istemiyerek, Mekke’den kafirlerle birlikte geldi. Savaşta müslümanlar zafer kazanınca esir edilip, Medine'ye götürüldü. Kendisi ve kardeşinin oğulları için para verip kurtuldu. O yıl iman etmekle şereflendi. Müslüman olunca, Peygamber efendimiz onu Mekke'de vazifelendirdi. Mekke'de Müslümanlar onun himayesinde rahat ettiler. Mekke fethi hazırlıklarının tamamlandığı sırada Medine'ye hicret yani göç etmek için yola çıktı. Zülhuleyfe denilen yerde Resulullah'a kavuştu. Ailesini Medine'ye gönderip, Mekke’nin fethinde Peygamber efendimizin yanında bulundu. Peygamber efendimiz ona; "Ey Abbas! Ben peygamberlerin sonuncusu olduğum gibi sen de muhacirlerin sonuncususun." buyurdu.

Mekke'nin fethinden sonra yapılan Huneyn Gazasında da bulunan hazret-i Abbas, Peygamber efendimiz vefat edinceye kadar O’nun yanından ayrılmadı. Peygamber efendimiz vefat edince, cenaze tekfin ve gasl (yıkama) işleriyle ilgilendi. Hazret-i Ali yıkadı, hazret-i Abbas ve oğulları su döktüler. Kefenledikten sonra, hazret-i Aişe'nin odasına defnettiler. Hazret-i Ebu Bekr, Ömer ve Osman, halifelik zamanlarında hazret-i Abbas'a büyük ilgi ve hürmet gösterdiler. Hazret-i Ömer fetihlerden elde edilen ganimetlerden hazret-i Abbas'a hisse ayırdı. Hazret-i Ömer, Mescid-i Nebevi'yi genişletmek isteyince, Abbas genişletme sahasında olan evini ve yerini hediye etti. Hazret-i Ömer'in halifeliği zamanında Medine'de kuraklık olunca, hazret-i Ömer; "Ya Rabbi! Resulullah'ın amcası hürmetine sana yalvarıyor ve onun hürmeti için senden mağfiret ve ihsan diliyoruz.” diye Abbas bin Abdülmuttalib'i vesile ederek dua etti. Halifenin emriyle o da dua edip, duası bereketiyle, daha duası bitmeden yağmur yağdı. Yağmur neticesinde meydana gelen seller sebebiyle Medine sokaklarından geçilemez oldu.

Abbas radıyallahü anh ömrünün sonuna doğru göremez oldu. Hazret-i Osman'ın şehid edilmesinden evvel Medine-i münevverede vefat etti. Cenaze namazını hazret-i Osman kıldırdı. Cennet-ül-Baki Kabristanına defnedildi.

Hazret-i Abbas, beyaz tenli, güzel yüzlü, yakışıklı, iri yapılı ve uzunca boylu idi. Sesi pek kuvvetli ve gür idi. Peygamber efendimize yakınlığı ve faziletlerinin çokluğundan dolayı herkes tarafından sevilir, sayılır ve hürmet edilirdi. Çok zengin ve cömert olup, ikram ve ihsanları boldu. Köleleri satın alıp hürriyetine kavuştururdu. Yakın akrabayı ziyaret etmeğe dikkat eder, muhtac olanlara yardımda bulunurdu. Kızlarından başka on erkek evladı vardı. Bunlardan Abdullah bin Abbas ilimde çok yüksekti. Abbasi halifeleri hazret-i Abbas'ın soyundandır.

Peygamber Efendimiz onun üstünlüğüyle ilgili olarak buyurdu ki:Abbas bendendir. Ben Abbas'danım.Abbas amcamdır. Beni korumuştur. Ona eziyet eden, bana eziyet etmiş olur.
Bu, Abdülmuttalib oğlu Abbas'tır. Kureyş'te en cömerd ve akrabalık bağlarına en saygılı olandır.
Abbasoğullarından melikler olacak, ümmetimin başına geçecekler, Allahü teala dini onlarla aziz ve hakim kılacak.
Abbas radıyallahü anh buyurdu ki:
"Kendisine iyilik yaptığım hiç kimsenin kötülüğünü görmedim. Kendisine kötülük yaptığım hiç kimsenin de iyiliğini görmedim. Onun için herkese iyilik ve ihsanda bulunun. Çünkü bunlar sizi kötülüğün zararlarından korur."
Hazret-i Abbas, Peygamber efendimizden otuz beş hadis-i şerif rivayet etti. Rivayet ettiği hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:
Rab olarak Allah'ı, din olarak İslam'ı, peygamber olarak da Muhammed'i (aleyhisselam) kabul eden, imanın tadını tadar.
Allah korkusundan mü'minin kalbi ürperdiği vakit, ağacın yaprakları düşer gibi günahları dökülür.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
Abdi Paşa (nişancı) - (17.12.1691) </B>
Osmanlı devlet adamı ve tarihçi. Asıl adı Abdurrahman’dır. İstanbul’un Anadoluhisarı semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir.
Eğitim ve öğretimini Enderun-ı hümayunda tamamladı. 1648’de Saray-ı Hümayunun Büyük Oda kısmında ilk resmi vazifesine başladı. İki sene sonra Seferli Koğuşuna atandı. Bu vazifede 1659’a kadar kalan Abdi Paşa, Has Oda’ya tayin edildi. 1665’te tuğra çekme vazifesi verildi. 1668’de sır katipliğine getirilen Abdi Paşa ertesi sene Temmuz ayında vezirlik rütbesi ile nişancılık nasbına tayin edilerek saraydan ayrıldı. Uzun süre bu vazifede kalan Abdi Paşa Çehrin Seferi sırasında İstanbul kaymakamı oldu (1678). Ertesi sene dördüncü vezirliğe terfi etti. İkinci vezir iken 1682’de Basra valiliğine tayin edildi. On sene kadar çeşitli illerde valilik yaptı. 1690’da Kandiye, sonra Sakız muhafızlığına getirildi. Sakız muhafızı iken 1692 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Abdi Paşa, devlet hizmetleri dışında Vekayiname adlı Osmanlı tarihi ile meşhur olmuştur. Bu eserini Has Oda’da vazifeliyken Dördüncü Mehmed Hanın isteği üzerine yazmaya başlamıştır. Eserin dili oldukça sade olup, üslubu güzeldir. Dördüncü Mehmed Han zamanı için birinci derecede kaynak olan bu eser, daha sonraki tarihçiler tarafından kullanılmıştır. Eser henüz yayınlanmamış olup, yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesinde mevcuttur.

Abdi Paşanın, ayrıca edebi sahada da çalışmaları vardır. Abdi mahlası ile yazdığı şiirlerini bir Divan’da toplamıştır. Ayrıca Ka’b bin Züheyr’in Kaside-i Bürde’sine ve Divan-ı Urfi’deki bazı şiirlere şerhler yazmıştır.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
Abdullah Abdurrahman </B>
Abdullah Abdurrahman
/albay/
1913 tarihinde Kerkük’te doğmuştur. Öğrenimini bu-rada tamamladıktan sonra Bağdat’a gitmiştir. Burada Bağdat Harb Okulu’na girdi. Harb Okulu’nu başarı ile tamamladıktan sonra 1941 yılında İngilizlere karşı olan milli harekette yer aldı. Daha sonra 1948 yılında bü-yük Türk Generali Mustafa Ragıp ve Ömer Ali Paşalar'la birlikte başarılı bir şekilde Filistin’i kurtarma harekatına katılmıştır. 1958 yılında Irak’ta Krallığa karşı yapılan ihtilalden sonra Kerkük İkinci Tümen Komutan Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. ITC lideri Faruk Abdullah Abdurrahman’ın babasıdır.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:28
Abdullah Azmi Efendi ( 1871)- (23.02.1914) </B>
(Kadı)
Borçka, 1871 - Tokat, 23 Şubat 1914

Borçka’nın Maçahel (şimdiki adı Camili) köyünde doğdu. İlk öğrenimiyle birlikte mantık bilimleri okudu. Daha sonra İstanbul’a giderek Fatih Ders-i Ammlarından Batumlu Osman Zühtü Efendinin yanında eğitim görerek icazet aldı. Daha sonra Mekteb-i Nüvvabtan da (Kadı Okulu) mezun olarak Sınıf-ı Salisten (3. Sınıf) şehadetname aldı.

1908-1910 yılları arasında Terme Kazası Niyabetinde (kadılık) bulunduktan sonra bir süre Borçka’da kaldı. 28 Haziran 1911’de Sinop Kadılığına atandı. Ancak aynı dönemde başka bir kadının da buraya atanmış olması nedeniyle 25 Ağustos 1911’de Şarkikarahisar Kadılığına atandı.

Daha sonra Tokat Kadılığında görev yapan Abdullah Azmi Efendi, Tokat’ta öldü ve orada toprağa verildi.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:29
Abdullah Çatlı ( 1956)- (03.11.1996) </B>
1956 yılında Nevşehir’de doğdu. 1977'de Ülkü Ocakları Ankara İl Başkanı, 25 Mayıs 1978'te de Ülkücü Gençlik Derneği Genel Başkan Yardımcılığı'na seçildi. 11 Temmuz 1978'de Ankara'da Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bedrettin Cömert'in öldürülmesi olayının faili olarak Ankara 5. Sulh Ceza Mahkemesi'nce hakkında gıyabi tevkif kararı verildi.23 Ağustos 1978'de Sakarya ilinde 06 PD 137 plakalı otonun içinde Nevzat Bor ile birlikte yakalandı ve gözaltına alındı.

Abdullah Çatlı'nın, 9 Ekim 1978'de de Ankara ili Bahçelievler semtindeki 7 TİP'linin katledilmesi olayının planlayıcısı ve baş sorumlusu olduğuna ilişkin tutuklama kararı olayın üzerinden 4 yıl, 4 ay geçmesinden sonra gerçekleştirilebildi.1979 yılında İstanbul'a yerleşen ve Hasan Kurtoğlu kimliğini kullanan Çatlı, burada silah kaçakçıları ile yakın ilişkiler kurdu. Çatlı, İstanbul'da kaldığı dönemde Ağca'nın hapisten kaçma eylemini Oral Çelik ile birlikte organize etti. Abdullah Çatlı'nın, Mehmet Ali Ağca ve arkadaşlarına pasaport temin etti. Mehmet Ali Ağca, hapisten kaçtıktan sonra Çatlı'nın evinde kaldı.

Çatlı, Nevşehir Emniyetinden sağladığı pasaport ile 12 Eylül'ü izleyen aylarda yurt dışına çıktı. Bulgaristan ve Viyana'da bir süre kaldı. 13 Mayıs 1981'de Ağca tarafından gerçekleştirilen Papa Suikastı tertipçilerinden olduğu ileri sürüldü. 22 Şubat 1982'de İsviçre'de Mehmet Saral adına düzenlenmiş pasaport ile yakalandı, ancak serbest bırakıldı. 9 Eylül 1982'de İtalyan kökenli kontra lideri Stafane Deele Chiaie ile birlikte Amerika'da yapılan Dünya Anti Komünistler Birliği toplantısına katıldığı iddia edildi. 22 Ekim 1983'de Paris'te MİT ile ilişkiye geçtiği ve ASALA'ya karşı 5 eylemde kullanıldığı MİT resmi belgelerine yer aldı. 22 Ekim 1984'de Paris'te yakalandığında üzerinde Hasan Kurtoğlu adına düzenlenmiş bir pasaport vardı. Çatlı, Fransa'da 4,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 16 Eylül 1985'de Papa Suikasti davasında tanık olarak konuştu. Oral Çelik'in suikast ile ilgisi olmadığını, Ağca'nın Bulgar ajanı olabileceğini iddia etti. Çatlı, kısa bir süre sonra Fransa tarafından 7 yıl ceza aldığı İsviçre'ye iade edildi. 21 Mart 1990'da Zug cezaevinden kaçtı.

1993'de Türkiye'ye gelen ve taşıdığı Şahin Ekli adına düzenlenmiş pasaport ile gözaltına alınan Çatlı, aynı tarihte serbest bırakıldı. Yeşilköy havaalanında alınan parmak izleri yıllar sonra Ömer Lütfü Topal'ı öldüren otomatik silahlardan birinin şarjöründe de bulunacaktı. Çatlı'nın 26 Nisan 1996'da Ömer Lütfü Topal ile aynı uçakta Kıbrıs'a gittiği ve aynı otelde kaldıktan sonra 1 Mayıs 1996'da geri döndüğü de kayıtlardan ortaya çıktı.

Türkiye'de Mehmet Özbay sahte kimliğini kullanan Çatlı'nın İstanbul'da 6 şirkete ortak olmuş ve ticaret hayatına da atılmıştı. Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde PKK'nın finansörü olarak görülen işadamlarına yönelik operasyonlarda yer aldığı; 15 Mart 1995'de Azarbeycan'da düzenlenen darbenin organizasyonunda yer aldığı; Tarık Ümit'in kaçırılıp öldürülmesi olayını düzenlediği; ilişki içinde olduğu Özel Harekatçı Polisler ile birlikte Ömer Lütfü Topal cinayetini gerçekleştirdikleri; Mehmet Ali Yaprak'ı fidye almak için kaçırdığı; devletin çeşitli resmi belgelerinde iddia edilmektedir.

Çatlı, 3 Kasım 1996'da Balıkesir'in Susurluk ilçesi yakınlarında geçirdiği trafik kazasında öldü.

Üzerinde Mehmet Özbay adına düzenlenmiş kimlikler, yeşil pasaport ve silah bulunuyordu. 5 Kasım 1996'da Nevşehir'de yapılan cenaze törenine, BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, Drej Ali olarak tanınan Ali Yasak ve bazı Ülkücü Gruplar ile yaklaşık olarak 4500 kişilik bir topluluk katıldı. Türk bayrağına sarılı tabutu Necdet Ersan Mezarlığına defnedildi.

Babam Çatlı Kitabı Üzerine Gökçen Çatlı ile söyleşi...

Soru: Kitap çıktıktan sonra ki duygularınızı alabilir miyiz?
Kitabı inanarak yazdım. Yayınevi müdürü Osman Bey, kitabın kapaklanmış halinin bittiğin müjdesini verdiğinde, kendimden hiç ummadığım bir tepki geldi. Bu benim özelim ama göz yaşlarıma hakim olamadım. Uzun ve zorlu sayılabilecek dört yılın maratonu, yani inanarak kaleme aldığım babam Abdullah Çatlı’nın hayatını belirleyen kıstaslar, bilmeyenlerin de bilgisine sunulacaktı. Bu çok şey demekti. Sabır ve sukunet içerisinde bekledeğim zaferin ilk anahtarıydı. Bu nedenle o süreçten bugüne yaşamış olduğum son derece faziletli. Bunları da yoğun olarak yaşadığımdan olsa gerek, kendimim ifade etme zorluğu hissediyorum. Ama özetle kendime yakın gördüğüm büyüklerimin, tarihi bir misyonu başarıyla bitirdiğiimi söylemelerinden onur duyuyorum.

Genç Yaşta Şöhret Olmak Nasıl Bir Duygu?
Şöhret kelimesi benim konumumdaki birine antipatik hatta çok düzeysiz geliyor. Bizler mütevazi insanlarız. Samimiyetle yapılan hiçbir icraatın karşılığı beklenemez, bekleyenlerinde samimiyetinden şüphelenmeli. Vefat etmiş biri tarafından gelecek olan şöhreti kapımdan içeri sokmam. Ama derseniz ki, özellikle kitabın başarısıyla birlikte daha göz önüne çıktınız, bu da sizi tanımamıza sebeb oldu bu daha uygun olur. Kitapla birlikte mücadeleme inananlar adeta kitle hareketi oluşturdu. Şu an ciddi ve özellikle objektif olarak bir anket yapılsa Abdullah Çatlı gönüldaşlarının ne denli çoğaldığı dikkat çekecektir. Bunun altını önemle çizerim.

Keşke yazsaydım veya yazmasaydım dedikleriniz oldu mu?
Kitapla ilgili pişman olduğum bir şey yok. Kaleme aldığım her satırın arkasındayım. Yazamadıklarım değil yazmadıklarım benim seçimim olduğundan bunda gönlüm rahat. Kitabın içeriği sıcak bir rüzgar estirdi. Tabii estirirken kimilerini savrulmakla rahatsız etti, kimilerinin yüreğini ferahlattı. Bakın gerçek tektir. Yorumun ise yüz anlatım şekli vardır. Ben burada demagoji yapıp yorumlarımda sakız gibi sündürme işlemi yapmadım. Bildiğim gerçeklere yer yer hacim katarak, madalyonun ötekini yüzünü değilde, esas yüzünü çevirdiğimden samimiyetimde olası bir pişmanlığa meydan tanımadım. Her şey planladığım gibi üzere seyir aldı.

Kitapla Birlikte Harekete Geçen Taşlar Oldu mu?
Oldu. Dediğim gibi sivil harekette ciddi dalgalanma mevcut. Öteki taraf adına ketum davranmak isabetli karar ama şu bir gerçek ki, Abdullah Çatlı olgusunun tüm çıplaklığıyla açıklanmasındna rahatsız olanlar, 24 yasşındaki bir kızın ciddiyetle gerçeklere ışık tuttacağını ve bunun bu denli benimseneceğini tahmin edememiş olmalarından sanırım onları hayalkırıklığına uğrattım. Neticede rahatsız olanın da olmayanın da birleştiği bir nokta var: Abdullah Çatlı’ya saygı duyuyorlar. Zaten babamın benimsemiş olduğu yaşam biçimi bunu otomatikman beraberinde getiriyor.

Olumlu ve olumsuz aldığınız eleştiriler hangi yöndeydi?
Bir kere burada çok net bir tablo çıktı ortaya: kitap bekleniyordu. Bundan ibaret, açıkcası olumlu destek ve eleştiriden ziyade köstek grubunun atağının olacağını düşünüyordum. Ama öyle olmadı. Dört yıldır babamı Susurluk çetesine dizisine dahil eden bazı medya kuruluşları bile bana sonsuz cevap ve ifade etme olanağı tanıdılar. Hatta kitabın içeriğinden etkilendiklerini söyleyen gazeteciler bile oldu. Bu da ülkemizin haber isthbaratını sağlayan medyaya karşı azalmış güvenimi bir nebze azalttı. En fazla altı okurdan olumsuz eleştiri aldım. Bunları da doğal karşıladım. Neydi bunlar: yazım yanlışlıkları, bazı konularıbıçak sırtı gibi kesip atmam, objektifliğimden şüpheye düşenler. Yazım yanlışlıklarının olma sebebi kitabın matbaaya en hızlı şekilde verilmek zorunda olmasından kaynaklandı. Anlıyacağınız bizim de o dönemde tereddütlerimiz vardı. Kitap öyle ya da böyle derhal piyasaya sürülmeliydi. Dolayısıyla son okumayı yapamadım. Ama yazım yanlışlıklarını son baskılarda düzelttik. Taraf tuttuğumu söyleyenlere yanıt olarak şunu verebilirim: benim kadar en aza indirgenmiş şekilde taraf tutmuş kim var? Tabii burada diğer yazarlardan farklı olan konumumu unutmamak ve şunun da altını çizmek gerekir. Benim kitabımı kimse yönlendirmediği ve bilgiler direk benden çıktığı için yazdıklarım ondan bundan alma potpori bilgiler değil. Dolayısıyla benim gerçeğimi yazarken taraf tutmam hayal ürünü bir hayatı yazmam anlamına gelirdi. Bu da her satırda kendini belli ederdi.
Bir diğer olumsuz eleştiri ya da aeksik olarak bulunan, konuları bıçak sırtı gibi kesip atmam aslında kitabın ilerleyen safhalarının satır aralarında inceden inceye eksik kalanlara dokunma yöntemini izledim. Şayet daha dikkatli okuncak olunursa çizdiğim tablonun rötuşlarını göreceklerdir.
Olumlu eleştirileri kısaca özetleyecek olursak olursam: bu çalışmayı bekleyenler yüreklerine su serpildiğini, gizlenen önemli olaylara vafik olduklarını, Çatlı’ya hayranlıklarının arttığını, yeni doğan bebeklere babamın adını verdiklerini, kitabı çok akıcı bulduklarını ve ciddi bir yazı örgümün olduğunu... ve bunlar gibi daha neler neler. İnandığım değerlere sıkı sıkıya asılmama yeni vesile olan bu düşüncelerin sahiplerine ne desem az gelecek. Aslında burada eklencek bir şey daha var. Kapalı kapılar ardında, bu kitabı benim yazmadığım söylenmiş! Lütfen ciddi olsunlar. En azından medyaya canlı olarak verdiğim roportajlardan hareket ederek bu söylemlerindeki haksızlığı düzeltsinler. Olur mu böyle şey.

Kitabın best seller olmasını bekliyormuydunuz?
Benim için daha önemlisi her türlü kitleye yayılması ve elatı kitabı edilmesiydi. Okurlar bana bu açıdan sahip çıktılar. Bunun değeri benim için hiç bir şeyle ölçülmez. Bütün bu kargaşa arasında bu manaviyatı bana yaşatanlara ve mucadeleye ortak olanlara boynumun borcunu nasıl öderim hiç bilmem. İnşaallah Allah (c.c.) nasip eder ve atılımlarım devam ederse, belki bir nebze de olsa bu desteğin karşılığını verebilirim.

Gelecekle ilgili projelerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Şu an 24 yaşındayım ve son sınıf öğrencisi olarak bir devlet ünv. Yabancı dil üzrine eğitim alıyorum. Eğer bir aksilik çıkmaz ise gelecek yıla uluslararası ya da siyasal okumak istiyorum. Üçüncü bir yabancı dili kafaya takmış bulunuyorum. Boş durmayı sevmediğimden hep arayış içerisindeyimdir. Aslında bu beni yoruyor. Bunun haricinde iş açacak kadar özel bir konu üzerine deneyimim yok.

Kitabın devamı bekleniyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Gerçekler ne yazmakla ne de söylenmekle tükenir. Şayet söyliyeceklerim bitmediyse, bu vaziyet bir netice gösteriyor. Ancak bunu şimdilik askıya almış durumdayım.

Sizin Ekleyecekleriniz var mı?
Gökçen Çatlı:Su an ülkemiz ağır bakımda. Yorum, avuntu, teselli, sorun sunmalardan ziyade neticeye ihtiyacımız var. Ülkemiz şifa bekleyen hasta miasli ağır bakımda. Sözüm Ankara’ya; bize aspirin tedavisi vermekten vazgeçsinler. Başımız ağrımıyor, ağır bakımdayız.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:29
Abdullah Kiğılı </B>
İşadamı. Meşhur Kiğılı Mağazası, Fenerbahçe eski yöneticisi ve Futbol Federasyonu eski Başkanı Abdullah Kiğılı'nın sahibi olduğu bir hazırgiyim markası. Anlaşılacağı üzre soyadlarını marka ismi yapmışlar. Aile köken olarak Bingöl'ün Kiğı ilçesinden göçme olduğu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:29
Abdullah Tercüman </B>
Büyük âlim ve evliyâ. Onbeşinci asırda yaşamıştır. Kabri Tunus'tadır. Akdeniz'de bulunan Balear adalarının büyüğü olan Mayorka Adasında hıristiyan bir âilenin tek çocuğuydu. Tahsil yaşı gelince Nebuniye şehrinin en meşhur papazı olan Nikola Nertil'in yanında yetişti. İncil'i ezberledi. Hocası olan papazın yol göstermesi ile Tunus'a gitti ve orada müslüman oldu. Arapça'yı öğrenip İslâm ilimlerinde yetişti. Hıristiyanlığın iç yüzünü ve nasıl bozulduğunu anlattığı Tuhfet-ül-Erîb adlı eserini yazdı. 1420 yılında tamamlanıp 1873 yılında Londra'da ilk baskısı yapılan bu kitap 1981 yılında da İstanbul'da İhlâs Vakfı tarafından bastırıldı. Eser Hacı Zihni Efendi tarafından Türkçeye tercüme edildi ve Osmanlıca baskıları yapıldı. El yazması Berlin Kütüphanesindedir.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:29
Abdullah Zühdi Efendi ( 1835)- (1878) </B>
Osmanlıların son devrinde yetişen meşhur hattatlardan. İsmi, Abdullah Zühdi’dir. Babası, 1835 (H. 1251) senesinde Şam’dan Kütahya’ya gelen Temim-i Dari sülalesinden Nabluslu Abdülkadir Efendidir. Bu sebeple yazılarının altına;" Abdullah Zühdi min Sülaleti Temim-i Dari" yazardı. Şam’da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1878 (H. 1296) tarihinde Mısır’da vefat etti. Kurafe Kabristanında İmam-ı Şafii’nin (rahmetullahi aleyh) kabri civarına defnedildi.

Abdullah Zühdi Efendi, Kütahya’dan İstanbul’a geldikten sonra önce Eyyub Türbedarı Reşid Efendiden, sonra zamanının büyük hattatı Kazasker Mustafa İzzet Efendiden sülüs ve nesih öğrendi. Nuruosmaniye Mektebine ve Mühendishane-i Berr-i Hümayuna yazı muallimi tayin edildi.
Sultan Abdülmecid Han zamanında Hicaz’da yeniden tamir edilen Harem-i şerifin kitabelerini yazmak için 1858 tarihinde hattatlar arasında açılan müsabakada, kendisi de hattat olan Sultan Abdülmecid Han yazıları gözden geçirirken Abdullah Zühdi Efendinin hattına hayran kaldı ve saraya davet ederek; “Allahü teala feyzini müzdad etsin. Sana kayd-ı hayat şartı ile yedi bin beş yüz kuruş maaş tahsis ettim ve seni Harem-i şerifin yazılarını yazmaya memur ettim.” buyurdu ve Mecidi nişanı ile taltif etti. Bu muvaffakiyet ve padişahın fevkalade alakası henüz pek genç olan Abdullah Zühdi Efendinin en meşhur hattatlar arasına girmesine sebeb oldu.Abdullah Zühdi Efendi bu şerefli vazifeyle Hicaz’a gitti. Sultan Abdülmecid Hanın vefatına kadar Medine-i münevverede kalarak Mescid-i Nebevi’nin tamir edilen kısımlarını güzel yazılarıyla süsledi.
Abdullah Zühdi Efendi daha sonraları İstanbul’a döndü. Oradan Mısır’a gitti. Hidiv İsmail Paşa ile tanıştı. Paşa, kendisine çok itibar etti. “Mısır Hattatı” ünvanı ile vazife verdi. Mısır’da cami ve resmi dairelerin kitabelerini yazdı. Mekteplerde hat hocalığı yaptı. Celi ve sülüs tarzında pek çok eserler bıraktı. Mısır’da yetişmiş hattatlardan pek çoğu Abdullah Zühdi Efendinin talebesidir. Devrin vezirlerinden İbn-ül-Emin Hasib Paşaya bir tek mushaf-ı şerif yazmıştır. Paşa’nın terikesinde (mirasında) bu mushaf-ı şerifin 300 altına satıldığı rivayet edilmektedir.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:30
Abdullah b. Mes'ûd </B>
İlk müslimân olanların altıncısıdır. Resûlullahın yanından, hizmetinden ayrılmazdı. Kur'ân-ı kerîmi çok iyi öğrendi. Pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Mekke kâfirleri arasında açıkça okurdu. Çok eziyyet çekerdi. İki kerre Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi. Halîfe Ömer-ül-Fârûk, kendisini Kûfeye müftî olarak gönderdi. Otuziki yılında, altmış yaşından sonra vefât etdi. Bakîde medfûndur "radıyallahü teâlâ anh".

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:30
Abdullah bin Amr bin As </B>
Eshab-ı kiramın büyüklerinden Amr bin As'ın oğlu. Annesi Rayla binti Münebbih'tir. Miladi 616 yılında hicretten yedi sene kadar önce Mekke'de doğdu. Babasından önce iman etti. Müslüman olmadan önce ismi As idi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah olarak değiştirdi. Birçok seriyyede süvari olarak bulundu. Yermük Gazasına da katıldı. Bu gazada babası
Amr bin As ordu kumandanlarındandı.

Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anhüma), Peygamber efendimizin yanında devamlı bulunup, bizzat işiterek çok ilim öğrenmiştir. Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittiği her şeyi yazmak için izin istemiş ve aldığı müsaade üzerine çok hadis-i şerif yazmıştır. Yedi yüz civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Resulullah'tan bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i
şerifleri Sahife-i Sadıka adı verilen bir mecmuada (küçük kitapta) toplamıştır. Günümüze kadar müstakil olarak gelmeyen Sahife'nin büyük bir bölümü Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde yer almıştır.

Arapçadan başka İbranice ile Süryaniceyi de bilen Abdullah bin Amr bin As, uzun boylu, yakışıklı bir zat idi. Ziraatle meşgul olurdu. Son derece cömert olup, eline geçeni dağıtır ve herkesi memnun ederdi. Kur'an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Gece sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri oruç tutardı. Haramdan son derece sakınır, hatta mubahların çoğunu da terk ederdi. Kur'an-ı kerimi
çok okurdu. Bazan gece lambayı söndürür, Allah korkusundan sabaha kadar ağlardı. Çok ağlamaktan dolayı ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. 684 (H. 65) tarihinde yetmiş iki yaşlarında Mısır'da vefat etti ve Amr ibni As Camii yanındaki evine defnedildi. Vefat tarihi ve yerine dair başka haberler de vardır.

Kendisinden Şuayb bin Muhammed, Said bin Müseyyib, Urve bin Zübeyr, Tavus bin Keysan, Ata, İkrime gibi alimler hadis-i şerif öğrenmişlerdir.

Hikmetli sözleri çok olup, buyururdu ki:

"Faydasız söz söylemeyiniz."

"Hayrın en iyisi; doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin (kötülüklerin) de en fenası; yalan söz, fena kalb ve itaat etmeyen hanımdır."

Abdullah bin Amr'ın rivayet ettiği (bildirdiği) hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

İlmin azalması, alimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan
saptırırlar.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin, yahut sussun.

Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.

Cehennem'den uzaklaşıp, Cennet'e girmek isteyen, son nefeste Kelime-i Şehadet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:30
Abdullah Polat Gözübüyük </B>
Dr.Abdullah Polat Gözübüyük, 27 Mayıs 1960'dan sonra Adalet Bakanlığı yapmıştır.

“Mücbir sebepler ve beklenmeyen haller” , “Mukayeseli Türk Ceza Kanunu Açıklaması” isimli eserlerin de sahibidir.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:30
Abduraman Bari Acımendili </B>
Halq ocası :Abduraman Bari Acımendili
Zera BEKİROVA

Abduraman Bariyev 1897 senesi Kerç yarımadasındaki Acımendi koyunde dünyağa kelgen. 1906 – 1908 senelerinde qomşu Sıcıvut koyundeki başlanğıç mektepte tasıl alğan, 1909 - 1910 senelerinde Cavtobe medrese-sinde Türk ve Arap tillerini ogrengen, soñra Kol – Alğıç, Saraymen medrese-lerinde oquğan. 1912 – 1913 senelerin-de Bağçasaray’da ki Zıncırlı Medrese- de oqup, tuvğan koyu Acı Mendige qayta ve mında ocalıuq yapa. Aqmes-citte neşir olunğan “Tatar Ocapçe” ga- zetesinde atalar sozleri, aytımlar, şiir- ler, maneler ve çıñları derc etqendir. 1917 – 1921 senelerinde Abduraman Oca bir zamanlar ozü oqugan Cavtoba Medresesinde ders bergen cenk arfe-sinde kene tuvğan Acı Mendisinde ocalıq fondında Lenin rayonunda 1922- 1923 senelerde çalışqan ocalarnıñ cedveli berilip, mektep mudiri Abdura-man Bariyev kulak oğlu ve milliy fırkacı sıfatında sınfiy düşmanlar sırasında qayıd etile.

Sürgünliqte folklorcı oca dülger, suv agları saasında nevbetçi olıp çalışqan. Qırım Tatar halqı milli areketi başlanğan yıllarda Abduraman Oca milli kureşqe birinciler sırasında qoşu-la. Acı Mendi koyü sakinleriniñ adları – soyadları ile cedvelini tizip, milli areket- çilerimiz yapqan Qırım Tatar ehalisini cedvelge aluv, cenkte iştirakini, sür-günliqniñ ilk senelerinde ğayıp oluvınıñ sayısını belgilev işinde iştiraq ete. Ozüniñ baş maqsadını halq ağız yara-tıcılığı numünelerini, Harcibiye koyun-de ocalıq yapqan belli şairimiz Usein Şamil Toqtarğazi aqqında qıymetli malümatlarnı, 20. Asırnıñ ilk yıllarında medreselerdeki tasil, Qırım tarihi bo-yunca malümatlar toplavda korgen Abduraman Acımendili milli areketimiz-ge salmaklı issesini qoştı.

Abduraman Ocanıñ hızmetlerin-den belli yazıcımız Şamil Alâdin, Şamil Toqtarğazige bağışlanğan “İblisniñ ziyfetine davet” adlı eserinde, tilşina-sımız Basır Ğafarov, folklorcı Alimimiz Refig Muzaffarov “Qırımtatar edebiya- tınıñ tarihı” nıñ muellifleri Rıza Fazıl ve Safter (H) Nogayev ve diğerleri faydalandılar.

Abduraman oca “Çora Batır”, “Edige” kibi Qırımtatar destanlarınıñ variantlarını yazıp olğan, “Halq edebi-yatı” el yazmasında ikâye kaldırğan. Qırımda grajdan cenki, inqılâb, açlıq, kollektivleştirüv kibi vagiçlar aqqında ikaye ete.

A. Bariyev bizlerge salmaqlı Qırımtatar luğatınıñ zarurlığını añlağan ve lûğat teşebbüsünen bir paylaşqan. Öz mektübinde Basır Ağa: “Qıymetli ve unıtılmaz Abduraman Ocam! Qırımtatar lûğatını yapmaq fikiriñiz pek qoşulam.Bu şeyniñ bizlerge pek buyuk faydası olur. O, tilimiz başqa tiller arasında tutğan yeri, tariqi ve emiyetini aydınlatuvda pek buyuk rol oynar.” dep yazğan.

Aşağıda biz Abduraman Bari Acımendiliniñ “Hatirlerim” qol yazma- sından bir parçasını ( olğanı kibi) diqqatınızğa avale etemiz.

1911 – 1912. yılı Saraymen Medresesinde

1911 senesi salgın kuzde Abla Aqamnıñ toyunı toylağan soñ babam meni hasta yatsada Saraymen Medresesine yolladı. Maña onı hasta alda bıraqıp, medresege ketmek pek ağır qeldi. Biz uyle vaqıtlarında medreseniñ dershanesine tüştik. Dershaneniñ kuçük odasına barıp tüşer – tüşmez yahşıca qiyinğen 30 – 32 yaşlarında bir adam qeldi. O, bizneñ biraz laqırdı etti. Bundan soñ men, Şeyhrazi boyukniñ odasına kettim. Medresede 100 den ziyade talebe olıp, odağa yerleşqen ve şu boyukler idaresinde toplanğan ediler:

1-Nusredin Kemal Efendi.
2-Şeyhrazi Ebuleys Efendi
3-Ahmed Efendi.
4-Abdulla Efendi.
5-Usein İlyas
6-Seyt Celil Ğaniy
7-Mensait
8-Seyfedin boyukler.

Saraymen Medresesi oqutuv usulı ceetinden Qırımnıñ başka medre-selerinden ayırıla edi. Mında oquv, oqutuv usulları biraz yañı ve eski med-reselerge qore çıtqaç edi. O zamanda Qırımda meşhur olğan şu medreseler bar edi:

1-Bağçasarayda Zıncırlı Medrese ve Han Medresesi.
2-Ozenbaş Medresesi.
3-Tavdair Medresesi.
4-Kulümbi Medresesi.
5-Sarayman Medresesi ve İlahre.

Bu medreselerniñ episinde oquv Arapça ve eski Sholastik şekilde edi. 1906 – 1907. Yıllarda İstanbulda ketirilgen Alim Mustafa degen bir muderris olaraq onıñ yerine aslen Qırımlı bolğan Seytmurad Efendi qetirilgen edi.

Saraymen Medresesinde oquv ve yaşayış

Boyükler dep aytılğañ eski ve baş sohtalarnıñ odalarında 12 şer ve daa ziyade sohta bulunır edi. Odalar kiyiznen töşelip, divar etrafında minderler tizilgen adiy Tatar evleri kibi edi. Sohtalar aşayt içün cemiyetke ayda 5 (yahut ziyade) ruble para qoşıp umumi aşhanadan er qün ekişer funt otmek ve kunde bir kere uyle aşı (içinde 100 er gramm eti bolğan qapısta , makaron, pirniç şorba) alır ediler. Ya çay qaynata, yahut tükandan konserve, zeytun, penir, alva alır ve bunıñle keçinir ediler. Esas etibaren medreseniñ başı, direktorı Süleyman Acı idi. Medreseniñ yılda eki kere tatili olır edi: Kış ve uzın muddetli yaz darqavları. Bu darqavlarda talebelerni imtian yapa ediler. İmtianlar aftalarneñ devam eter, buña butün Kerç koylerindeñ din alimleri bolğan efendiler qelir edi.

Saraymen medresesiniñ eñ parlaq vaqti tamam bu senede edi. Bu yıl medresede em talebe çoq edi, em medreseğe bu sene Türkiye ruştiye mektebi programmasınca Türkiy dersler kirsetilgen edi. Suleyman Acı aqaylarnıñ ve baylarnıñ, efendi aqaylarnıñ ve muderrisniñ bundan maqsadları em molla, em oca yetiştirmek olsa qereq. Muderrisniñ butün talebeleri Ruşdiyeniñ 1 ve 11. Sınıflarına bolüngen edi.

Arapçadan şu ilimler okutula edi:
1-Usul – eñ buyuk felsefe, diñiy felsefe – bunı muderris Seytmurad Efendi oquta edi. Bunı eñ esli talebelerden Musredinen, Şeyhrazi oquv ediler.
2-Telhis – Arap edebiyati, maaniy ve aqaid – bunıda müderris oquttı. Bundan 10 – 12 adam olıp, çoqusı boyünler oquy ediler.
3-Cami dersi – bunı Musredin Efendi oquta edi.
4-İzar – bunı Şeyhrazi Efendi oquta edi.
5-Sarf – bunı Usein İlyas oquta edi.

Medresede derslerge çalışmaq içün aqşamları talebeler geceniñ yarısına qadar ve daa ziyade vaqıt oğraşa ediler. Kuçük talebeler camige toplana, oquv yerine oyunnen vaqıt qeçire ediler.

Men ozüm izarçı edim. Türkçe birinci sınıfta oquy ve şu sınıfnıñ ileri kelgen alâcısı edim.

Talebeler arasında gazeta, edebiy kitap oquv işleri

Talebeler arasında Türkçe gazetalar, jurnallar, edebiy kitaplar, roman, ikâye oquğanlar çoq edi. Lâkin bu işler teşkilâtsız kete edi. Edebiy tögerek degen şeyniñ o zaman ismi bile yoq edi. O zamandan talebeler ve Tatar halqı yalıñız siyasi ceetten Rusiyege tabi ediler. Mektepler Türkçe, Türk İslâmiyeti altında edi. Qırımdan İstanbul mektebinde oquğan yaşlar çoq edi. Bu sayede Tatar halqı ve sohtası Rusiyege duşman, çarimizge duşman, Türkçi ve İslâmcı olıp yetişe ediler.

1911 senesi İtalia Devleti öziniñ kolonial siyasetini omürge keçirmek içün Türklerniñ qolunda bolğan Trablusgarb ve Benğazığa ucüm yaptı. Bu sebepten İtalia – Türkiye cenki başladı. Cenk butün musulman halqlarnıñ İtalyanlarğa qarşı nefret ve duşmanlığını meydanğa qetirdi.

Trablusgarta ve Benğaziyde Türk askerleriynen birlikte vatanını qorçalav oğrunda qaramanca İtalyanlarğa qarşı cenkleşken Arap halqları ve Türk askerleriniñ yigitlik ve batırlıqlarını sohtalr alqışlay ve cenk haberlerini qunü – qunüne gazatalardan izley ediler. Men o zaman birinci şiirimni yazğañ edim:

İtalyanlarnı mağlup etti
Osmanlı qaramanları
Trablısnı suvlay
İtalia asker çıqanları

Saraymen medresesinde hususiy imtian (qışta) yazılı bolğan edi. Hocamed Efendi tahtağa er dersten sualler yazğan ve bu suallerge biz yazma olaraq cevaplar bergen edik. Bu bir taqım talebeler içün alverişli olıp çıktı. Çünki talebelerniñ birçokları bir – birlerinden koçürip oldılar. Baardeki imtian ise soravlarnen oldı. Arapçadan imtiannı bizden izar dersinden konçekli meşur Zinabadin Efendi olgan edi.

Müellifniñ notu:

Muellif Abduraman oca Barige bagışlangan mezkür saifelerimiz içün kıymetli malumatlarnı ve ocanın kolyazmalarını takdim etken Abduraman Barinin kızı Kaside Barievaga ve Moskvada yaşagan torını “Kırımskotatarskaya problema. 1944 – 1991” kitabınıñ muellifi, tarihçı Gulnara Bekirovaga teren minnetdarlıgını bildire. Gulnara hanım kartbabası akkında ve onın eserlerinden tertip etilgen kitap çıkartmaknı arzu ete. Alla onıñ bizler içün bu zarur işinde yardımcı olsun.

Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM

KALGAY Dergisi, Ocak – Şubat – Mart 2005, Sayı: 35, Sahife16 – 17 - 18

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:31
Abdurrahman Arvasi </B>
Doğu Anadolu'da yetişen evliyanın büyüklerinden. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) soyundan olup, seyyiddir. Seyyid Abdullah'ın oğludur. Van'ın Müküs (Bahçesaray) kazasına bağlı Arvas köyündendir. On sekizinci (hicri on üçüncü) asırda yaşamıştır. Kabri Hoşab (Güzelsu)dadır.

Babası, henüz o doğmadan vefat etmiş olan Abdurrahman Arvasi'nin yetişmesine annesi çok ihtimam gösterdi. Küçük yaşından itibaren ilim tahsiline başladı. Yedi-sekiz yaşlarına geldiği zaman Arabi ilimlerde geniş bilgi sahibi oldu. Biraz büyüyünce, babasının talebeleri kendisini babası yerine koyup ondan okudular. Din ve fen ilimlerinde daha yüksek derecelere ulaştı. Ömrünü ilim ve
tasavvufun yayılması için harcayan Abdurrahman Arvasi "Alim-i Arvasi", "Havas ve Avamın Mürşidi" yahud "Kutb-i Arvasi" diye meşhur oldu. Bir medrese ve bir dergahı Arvas'ta, bir medrese ve bir dergahı Hoşab'da olmak üzere iki medrese
ve iki dergahı vardı. İstanbul, Mısır, Irak, Hicaz ve diğer yerlerde çözülemeyen meseleler onda hallolurdu. Abdurrahman Arvasi, Sultan İkinci Mahmud Han-ı Adli'nin iltifat ve ihsanlarına kavuştu. Kadiri ve Çeşti yollarında talebe yetiştirir, binlerce halk aşığı sohbetine gelir istifade ederlerdi. Nasihat ve irşad için uzak memleketlere mektuplar gönderirdi. Pekçok kerametleri görülmüştü.

Bir gün hanımı, Seyyid Abdurrahman Arvasi hazretlerine; "Efendim, gelenimiz, gidenimiz çok. Beylerin, paşaların, havassın ve avamın hanımları da geliyorlar. Büyük bir kapıya geldiklerini bildiklerinden, çeşitli elbiseler ve kıymetli entariler giyiyorlar. Benim üstümde ise sadece bu entari durur. Mümkünse bir entari daha yaptırsanız da arada bir onu giysem." dedi. Seyyid
Abdurrahman Arvasi; "Sen git mutfağında teknedeki hamurla meşgul ol." buyurdu. Tekneyi hamurla değil altınla dolu buldu. Koşup efendisine geldi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da; "Beni affet, bundan sonra senden bir şey istemeyeceğim." deyip özür diliyordu.

Seyyid Molla Abdullah, Hacülharemeyn, Seyyid Molla Lütfullah, Seyyid Molla Efendi, Seyyid Molla Muhammedzade, Seyyid Molla Ubeyd, Seyyid Molla Abdülhamid, Seyyid Şeyh Muhammed, Seyyid Tahir, neslini devam ettiren oğullarıdır.

Abdurrahman Arvasi çocuklarından olan Abdullah'dan iki cocuğu olmuştur.İsimleri S.Abdulcelil ile seyyid Mola Yusuf 'dur. S.Abdulcelil ve S.Yusuf Daldare (Zuguh) köyünde doğmuşlardır. S.Abdulcelil yakında olan Mülkü köyüne cocukları yerleşmiş, S.Yusuf 'ünde cocukları da yakında olan (Arkıs köyü) yani şimdiki ismiyle Görenek köye yerleşmişlerdir. Şu anda bu seyyidler bu köylerde ikamet etmektedirler.

Secere sırasıyla
1-S.Abdurrahman Kutup 2-S.Molla Abdullah 3-S.Molla Abdurrahman 4-S.Abdullah 5-S.Molla Yusuf 6-S.Molla Şahvelli 7-S.Molla Derviş 8-S.Molla Sıddık ve 9-Seyyid Molla Ali Arvas...
Bunların hepsi de ebediye intikal etmişlerdir. Allah rahmet eylesin.
Şuan cocuklarında Seyyid Enver Arvas Van'nın Gevaş ilçesinin Nufüs Müdürlüğünden görev yapmaktadır.