PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 [8] 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Munky
03-08-07, 00:54
Ali İzzet Özkan ( 1902)- (1981)
Şarkışla�lı Ali İzzet Özkan adından çokça söz edilen bir halk ozanımızdır. 1902 yılında Şarkışla�nın Üğük köyünde doğdu. Belli bir öğrenim görmedi. Aşık Sabri den saz dersleri aldı. Ve küçük yaşlarda aşık oldu. 22 yaşlarında Adana'ya giderek Çukurovalı aşıklarla karşılaşmalar yaptı. Uzun yıllar yurdun çeşitli yerlerinde gezip dolaştı. Pek çok şiir söyledi. 500'ü aşkın şiiri vardır ve şiirlerini zaman zaman çıkardığı kitaplarda toplamıştır. Bazı türküleri de sanatçılar tarafından plağa okundu. Bunlar arasında �Mecnunum Leylamı Gördüm, Şu Sazıma Düzen Ver, Mühür Gözlüm" . Ali İzzet Özkan Konya da yapılan Türkiye aşıklar bayramına katılmıştır. Aşık 1981 yılında bu dünyadan göçüp gider.

BAKTI GEÇTİ (MECNUNUM LEYLAMI GÖRDÜM)

Mecnun'um Leyla'mı gördüm
Bir kerece baktı geçti
Ne sordum ne de söyledi
Kaşlarını yıktı geçti

Soramadım bir çift sözü
Ay mıdır gün müdür yüzü
Sandım ki Zöhre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti

Ataşından duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti

Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamze oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti

İzzeti bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Yar zülfünü kemend etmiş
Boynumuza taktı geçti

4. kıta ustası Aşık Ali tarafından eklenmiştir. Şiir 5 kıtaya tamamlanmıştır. Şiir aslen 4 kıtadır.

HAKKINDA YAZILANLAR
Ali İzzet hakkında yazılmış en iyi kaynaklardan biri İlhan Başgöz tarafından yazlan "AŞIK ALİ İZZET ÖZKAN" (İndiana Üniversitesi Türkçe Programı Yayınları-4) adlı kitaptır.

Munky
03-08-07, 00:54
Altay Suroy Recepoğlu
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya�da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
03-08-07, 00:54
Arapzade
ARAPZADE

* Arapzade Ahmet Ataullah
(1719-1785 İstanbul)86. Osmanlı Şeyhülislamı, Kazasker ve Reisülülema. Arap kökenli, Kazasker Arapzade A.Bahır'ın oğlu.

*Arapzade Mehmet Arif
(1740-1826 İstanbul)97. Osmanlı Şeyhülislamı. Kazasker ve hattat. Ahmet Ataullah'ın oğlu, Mehmet Sadullah'ın babası.

* Arapzade Mehmet Sadullah
(1766-843 İstanbul)Kazasker, kadı, müderris, şair ve hattat.
Arapzade Mehmet Arif'in büyük oğlu, kazasker M.Zeki'nin babasıdır.

* Mehmet Behçet (hattat)
1857'de İstanbul'da öldü. Kazasker Mehmet Sadullah'ın torunu, Kazasker M.Zeki'nin oğludur.

* Arapzade Hüseyin Ramiz (1718-1784)
Tarihçi, tezkireci, bilgin ve Divan şairidir. Balçık'ta doğdu. İstanbul'da medrese öğrenimi gördü. Kadılık yaptı. 1784 yılında 66 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Munky
03-08-07, 00:54
Arif Damar ( 1925)
1925 yılında Çanakkale'de doğdu. İstanbul'da Yenikapı Ortaokulu'nu bitirdi. Anadolu'da, İstanbul'da memurluk yaptı. Kitapevi açtı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Günden Güne, İstanbul Bulutu, Kedi Aklı, Saat Sekizi Geç Vurdu, Alıcı Kuş, Seslerin Ayak sesleri, Alıcı Kuşu Kardeşliğin, Ölüm Yok ki, Ay Ayakta Değildi, Acı Ertelenirken, Günden Güne, Yoksulduk Dünyayı Sevdik, Onarırken Kendini.

Munky
03-08-07, 00:54
Arpaeminizade Mustafa Sami - (26.12.1732)
Vakanüvis, Divan şairi, hattat, ruznameci ve şehreminidir. İstanbul'da doğdu. Arpaemini Osman Efendi'nin oğlu olduğu için bu isimle tanınır. Babıali'de yetişti. Ruznameci ve Şehremini oldu. 1730-1733 yılları arasında vakanüvislik yaptı. 1733 yılında vefat etti.

Munky
03-08-07, 00:55
Asaf Halet Çelebi ( 1907)- (1958)
1907 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu. Sanayi-i Nefise Mektebi'nde okudu. Adliye Meslek Mektebi'ni bitirdi. Çeşitli devlet memurluklarında bulundu. Çelebi, 18 yaşına kadar gazel ve rubai yazmış, daha sonra serbest şiire yönelmiştir. Doğu-Batı kültürlerini bağdaştıran, tasavvuf, dinler tarihi ve mitolojiden yararlanan egzotik bir şiirin şairidir.1958 yılında öldü.

ESERLERİ
He, Lâmelif ve Om Mani Padme Hum (bütün şiirleri) adlarını taşımaktadır.

Munky
03-08-07, 22:23
Aşık Erbabi ( 1805)- (1884)
Aşık Erbabi.Asıl adı Hüseyin Farki olan bu saz şairimiz Erzurum'un Kara-Ars köyünden olup 1220-1300 (1805-1884) yılları arasında yaşamıştır. Konyalı Veli Efendi'nin oğlu olan Hüseyin Farki kendisine şeyhi tarafından Erbab denildiği için Erbabi takma adını kullanmıştır, Abdülmecit zamanında bir ara İstanbul'da bulunan, hatta Huzur'a da kabul edilen Erbabi, askerlik hizmetini bitirince memleketi Erzurum'a dönerek, çardaklı kahvehanelerde curasıyla şiirler terennüm etmiştir.

Çağdaşlarından Erzurumlu Emrah, Tokatlı Nuri, Aşık Dertli gibi Erbabi'nin de şiirlerinden, yaşadığı devrin temayüllerine uygun olarak Divan edebiyatına yabancı olmadığı yabancı kelimeye terkipler, Divan teşbihleri, kullanarak hem aruz hem hece vezniyle yazdığı anlaşılmaktadır:

Şiirlerinden örnekler :


Zibadır sevdiğim kadd-ü kametin
Nice vasfedeyin civanım seni
Beni Mecnun etti çeşm-i afetin
Leyla'ya benzettim a canım seni

Kaşların kemandır, müjganın oktur
Arz-ı halin çeker müşterin çoktur
Dünyayı verseler gönlümde yoktur
Vermezen ey hüsn-i fettanım seni

Erbabı aşıkım ey dil güvendim
Hasretinle yandım canım efendim
Hakikat eyle gel sen de levendim
Gönlümün tahtında sultatım seni

xxxx
Hatadan saklasın İslam'ı Allah
Münacat'ım budur Ulu Subhan'a
Gelip geçer ömrümüzün kervanı
Bir gün de Azrail sunar bu cana

Dinleyin kelamı ahbab-ü yaran
Bakındi kalmadı Mühr-i Süleyman
Azrail bu canı aldığı zaman
Götürürler anı mezaristana

Ne ettiyse bulur anın içinde
Fayda yoktur asla anın içinde
İmam talkın verir başı ucunda
Ol vakitte mevta kalkıp uyana

Munky
03-08-07, 22:23
Aşık Kerem
Meşhur "Kerem ile Aslı" hikayesinin kahramanı olarak tanınan Kerem'in 16. yüzyıl aşıklarından olduğu bilinmektedir. Hikayeye göre, Kerem İsfahan şahının oğludur. Şahın hazinedarı Ermeni keşişin kızı Aslı'ya aşık olur. Bir müslümana kızını vermek istemeyen keşiş kızını alır, kaçar. Kerem peşlerine düşer, şehir şehir, köy köy onları takip eder. Nihayet bütün engeller ortadan kalkar. Evlendikleri gece, keşişin yaptığı sihirle Aslı'nın gerdek gömleği bir türlü açılmaz. Kerem sabaha kadar gömleği çıkarmaya çalışır, başaramaz. Sonunda içinden gelen bir ateşle tutuşup yanar, kül olur. Külleri süpürmeye uğraşan Aslı da tutuşarak yanar.

Çiçekler İçinde

Çiçekler İçinde Menevşe Baştır
Güzeli Gösteren Göz İle Kaştır
Gurbete Gidiyom Mektup Ulaştır
Mektup İle Konuşalım Bir Zeman

Şu Dünyada Üç Nesneden Korkarım
Biri Gurbet Bir Ayrılık Bir Ölüm
Hiç Birinden Hasta Gönül Şen Değil
Biri Gurbet Bir Ayrılık Bir Ölüm

Kerem Derki Dağ Üstüne Dağ Olmaz
Ah Çekenin Yüreğinde Yağ Olmaz
Elin Kızı Gelip Sana Yar Olamaz
Varıp Kapısına Kul Olmayınca

xxxxxxx
Ala gözlerine kurban olduğum
Hep senin derdinden yanar ağlarım
Kime arzedeyim garip halimi
Ellerin yanında görür ağlarım

Benden kaçar sevdiğim, gayrden kaçmaz
Dahi pek küçüktür, aşıkın bilmez
Yalvarsam Mevla'ya dileğim geçmez
Yüzümü yerlere sürer ağlarım

Yine düşt'ayrılık vücut şehrine
Yürek mi dayanır dilber cevrine
Sürülünce insan mahşer yerine
Hak'kın divanına durur ağlarım

Kerem der bu firkatla yanarsam
Tükenir ömrümüz bir gün ölürsem
Bu hasretle kıyamete kalırsam
Kefenim boynuma sarar ağlarım

Munky
03-08-07, 22:24
Aşık Şem'i ( 1783)- (1839)
Asıl adı Ahmet olan Aşık Şem'i 1783 yılında Konya'da Piresat mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası Konya'nın tanınmış helvacılarından Mehmet Ağa isminde bir zattır.

İrticalen şiir söyleme yatkın ve düşkün olması, belirli, bir tahsil görmemesine, hatta yirmi, yirmi beş yaşlarına kadar okur yazar olmamasına rağmen, ince düşüncesi, zekası, akranları arasında hazırcevaplığı, esprileri her konuda onları aydınlatması ve örnek davranışlarıyla kendisine büyükleri tarafından "Şem'i" mahlası verilmesine sebep olmuştur.

Onun yetişmesinde Konya'da o tarihlerde birisi türbe önünde, diğeri de' Buğday Pazarında bulunan kahvelerin önemi büyüktür. Her gece genç ve acemi aşıkların devam ettikleri ve yetiştirildikleri bir ocak, bir okul olarak hizmet veren bu kahvelerden Şem'i de payına düşeni almıştır.

Şem'i bade içen bir halk şairi olarak sadece hece ile değil aruzla da irticalen şiir söylemekte yetenekli biridir. 1839 Konya'da vefat eden Şem'i nin mezarı Mevlana Müzesinin hemen yanı başındadır.

Şiirlerinden örnekler :

Aceb kande gezer ol yüzü mahım
Anı görmiyeli çok zaman oldu
Enderundan çerağ olunca ahım
Yedi katgöklere dirahşan oldu

Uftade olalı bir afitaba
Hasret oldu iki dideler haba
Eşk-i çeşmim dökülünce türaba
Rüy-i zemin lal-i bedehşan oldu

Bana çok cevr-itti Haktan utanmaz
Kişi sevdiğine kem sanı sanmaz
Gözüm görmeyince gönlüm inanmaz
Bazı ahbab dir ki müslüman oldu

Kocaldın çeşmimin nüru döküldü
Ah-ide ah-ide ömrüm söküldü
Sakalım pir oldu kaddim büküldü
Sarardı gül benzim zağferan oldu

Ana dil vireli bu Şem'i kemter
İder lisanında ismini ezber
Bir kerre almadı vuslat müyesser
Bevhude dillere dasitan oldu


xxxx
Benden selam eylen nazlı dilbere
Gelip de karşımda dönüp durmasın
Ben güzel sevmeden doydum usandım
Anında hayali gelip durmasın

Benim güzel ile yoktur pazarım
Kaşların arası benim nazarım
Yol üstüne koyun benim mezarım
Yar gelip geçtikçe dönüp durmasın

Gelindi hüsnüne sitemin çoktur
Aradım cihanda akranın yoktur
Nazlı dilber göğsün düğmeler takdır
Esen rüzgar açıp açıp durmasın

Duyun da düşmanlar siz de sevinin
Dostlarım vah diyip varın yerinin
Şem'i ye, mahbublar düşte görünün
İntizarı sizde kalıp durmasın

Munky
03-08-07, 22:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/201.gif
Aşık Veysel Şatıroğlu ( 1894)- (1973)
(1894-1973)

Sivas'ın Şarkışla ilçesine bağlı Sivrialan Köyü'nde doğdu. Yedi yaşında iken çiçek hastalığına yakalanarak gözlerini kaybetti. Babasının telkiniyle saz çalıp şiir söylemeye başladı. Ahmet Kutsi Tecer'in yardımıyla yurt çapında tanındı. Köy Enstitülerinde halk türküsü öğretmenliği yaptı. TBBM tarafından özel bir kanunla kendisine maaş bağlandı. Halk şiirinin başarılı örneklerini verdi. Şiirlerinde dünyanın geçiciliği, ölüm, kardeşlik, birlik-beraberlik ve sevgi gibi temaları işledi. Şiirleri, Dostlar Beni Hatırlasın adı altında bir kitapta toplandı.

Şiirlerinden örnekler;


GÖNÜL BİR GÜZELİ SEVMİŞ

Gönül bir güzeli sevmiş ayrılmaz
Dolanır peşinde çoban misâli
Hiç kimse bu derdin dermânın bilmez
Azmış yaraları perişan hali

Lokman çâre bulmaz yoktur Eflâtun
Yârdan ayrılması ölümden çetin
Elde endaz ettim bu aşkın atın
Terkettim sılayı vatanı ili

Ferhat Şirin için kestiği taşlar
Benim senin için döktüğüm yaşlar
Seni yaksın beni yakan ateşler
Yaktı bu sinemi savruldu külü

Arılar bal için bekler petekler
Alır her çiçekten verir emekler
Mecnun Leylâ için pınarı bekler
Ben de bir yâr için olmuşum deli

Evvelden var idi bu sevda bende
İlikte damarda cesette canda
Ölünce hû çeksin kemiğim sinde
Dünyâda durunca Veysel'in dili
-----------------------------------------------------------

GÜZELLİĞİN ON PAR'ETMEZ

Güzelliğin on par'etmez
Şu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

Tâbirin sığmaz kaleme
Derdin dermândır yâreme
İsmin yayılmaz âleme
Âşıklarda meşk olmasa

Kim okurdu kim yazardı
Bu düğümü kim çözerdi
Koyun kurt ile gezerdi
Fikir başka başk'olmasa

Güzel yüzün görülmezdi
Bu şak bende dirilmezdi
Güle kıymet verilmezdi
Âşık ve maşuk olmasa

Senden aldım bu feryâdı
Bu imiş dünyanın tadı
Anılmazdı Veysel adı
O sana âşık olmasa

Munky
03-08-07, 22:25
Attila İlhan ( 1925)
1925 yılında İzmir�in Menemen ilçesinde doğdu.İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığından Ankara�da Bilgi Yayınevi Danışmanlığına geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan) 1950�li yıllarda Vatan Gazetesi�nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Bel başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Şimdi İstanbul�da bağımsız yazar.

İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat gazetesinde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir�de yayınlanan Türk Dili Gazetesi�nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması�nda ikincilik almasıyla tanındı.Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı�nın Avrupa�yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı. Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Duvar (1948), Sisler Bulvarı (1954),Yağmur Kaçağı (1955), Ben Sana Mecburum (1960), Bela Çiçeği (1962), Yasak Sevişmek (1968), Tutkunun Günlüğü (1973), Böyle Bir Sevmek (1977), Elde Var Hüzün (1982), Korkunun Krallığı (1987), Ayrılık Sevdaya Dahil (1993).

Romanları: Sokaktaki Adam (1953), Zenciler Birbirine Benzemez (1957), Kurtlar Sofrası (1963/64), Bıçağın Ucu (1973), Sırtlan Payı (1974), Yaraya Tuz Basmak (1978), Fena Halde Leman (1980), Dersaadet�te Sabah Ezanları (1981), Haco Hanım Vay (1984), O Karanlıkta Biz (1988).

Gezi notları: Abbas Yolcu (1957).

Deneme-anı türü: Hangi Sol (1970), Hangi Batı (1972), Faşizmin Ayak Sesleri (1975), Hangi Seks (1976), Hangi Sağ (1980), Gerçekçilik Savaşı (1980), Hangi Atatürk (1981), Batının Deli Gömleği (Gazete yazıları, 1981), İkinci Yeni Savaşı (1983), Sağım Solum Sobe (Gazete yazıları, 1985), Yanlış Erkekler Yanlış Kadınlar (1985), Ulusal Kültür Savaşı (1986), Sosyalizm Asıl Şimdi (1991), Aydınlar Savaşı (1991), Kadınlar Savaşı (1992), Hangi Edebiyat (1993), Hangi Laiklik (1995),Hangi Küreselleşme (1997), Bir Sağ Kırmızı Karanfil
(gazete yazıları, 1988).

Senaryosunu yazdığı Sekiz Sütuna Manşet (6 bölüm) 1982�de, Kartallar Yüksek Uçar (12 bölüm) 1984�te, Yarın Artık Bugündür 1986�da, Yıldızlar Gece Büyür (16 bölüm) 1992�de, Tele-Flaş (13 bölüm) 1993�de TV dizisi olarak oynandı. Atilla İlhan�ın Bütün Şiirleri Bilgi Yayınevi tarafından basılıyor (1983).

Tutuklunun Günlüğü kitabıyla Türk Dil Kurumu 1974 şiir Ödülü�nü, Sırtlan Payı romanıyla da 1974-1975 Yunus Nadi Armağanı�nı kazandı.

Hangi Batı
Anılar ve Acılar 2
Atilla İlhan
Bilgi Yayınevi / Atilla İlhan Bütün Eserleri Dizisi

Bütün aydınlarımızca, Batı sorununun yeniden söz konusu edildiği bugünlerde uzun yıllar Batı'da yaşamış bir ozanımız Attila İlhan, kendi görüş ve değer yargılarını, bir sanatçı titizliğiyle kaleme aldığı bu anılarında yansıtmıştır. Yazar, kitabının bir yerinde şöyle demektedir: "Lisede
'Sophokles' okuduk, klasik Türk musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş, Batı klasiklerine körü
körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki 'Sinan Leonardo'dan önemsiz, Mevlana Dante'den küçüktü, Itri ise Bach'ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti."


Hangi Atatürk
Anılar ve Acılar 5
Atilla İlhan
Bilgi Yayınevi / Atilla İlhan Bütün Eserleri Dizisi

"... 'Hangi Atatürk', hemen her gün gözden geçirdiğimiz, hemen her gün bir başka boyutunu bulup ortaya çıkarmaya çalıştığımız, tarihin hemen her gün yeni bir yorumuna konu olan bu başlığı, hep 'kırkıncı odayı açan' bir yazarın yarına yönelik kaleminden, üzerinde mutlaka durulması gereken saptamalar içinde veriyor..."

HAKKINDA YAZILANLAR

ATİLLA İLHAN�A BÜYÜK SUÇLAMA !! BİR DÖNEMİN ÜNLÜ GAZETECİSİ BEDİİ FAİK, ÜNLÜ ŞAİR ATİLLA İLHAN'IN, İÇİNDE BİR SÜRÜ İSMİN OLDUĞU, ��TÜRKİYE KOMÜNİSTLERİNİN İÇYÜZÜ�� ADLI DOSYAYI POLİSE SATTIĞINI SÖYLEDİ..

haberturk.com 17 Mayıs 2001

Tempo Dergisi'ne konuşan bir dönemin ünlü gazetecisi ve Dünya Gazetesi'nin eski sahibi Bedii Faik, ünlü şair Atilla İlhan'ın, içinde bir sürü ismin olduğu, ��Türkiye Komünistlerinin İçyüzü�� adlı dosyayı polise sattığını söyledi. Faik, İlhan'ın kendini topluma iyi yutturduğunu da iddia etti.

Bir dönemin ünlü gazetecilerinden Bedii Faik anılarını yazdığı son kitabında geçen �Türkiye Komünistlerinin İçyüzü� adlı dosyayı �polise satan kişi�nin ünlü yazar Atilla İlhan olduğunu öne sürdü. Tempo Dergisi'nin bu haftaki sayısında yeralan ��Atilla İlhan �Komünistlerin İçyüzü'nü polise sattı�� başlıklı röportajda Bedii Faik, kitabında üstü kapalı olarak yazdığı dosya satışının Atilla İlhan tarafından yapıldığı iddia etti. Röportaja göre Bedii Faik, Dünya Gazetesi�nin sahibiyken gazeteye �Türkiye Komünistlerinin İçyüzü� başlığıyla bir dosya ulaştığını belirterek şunları söyledi:
��Baktım bu başlık altında bir sürü isim ve not. Bu isimler dosyayı getiren kişinin arkadaşlarıymış. Ama herkes var. Dönemin 1'inci Şube Müdürü Ahmet Topaloğlu'nu aradım. �Bu tefrikayı neşredersek devletin tahkikatına zarar verir mi' diye sordum. Güldü, �Filanca mı, daha önce bu dosyayı bize sattı. Gönül rahatlığı ile yayımlayabirsiniz' dedi. Çilingiroğlu'na (Müessese Müdürü) dosyayı teslim ettim ve �Bu adamı iyi tanıyın, bir daha kapıdan içeri sokmayın' dedim��

KENDİNİ İYİ YUTTURMUŞ

Bedii Faik, bu kişiyi ��Bir dönem devlet sanatçısı yaptılar. Maaş aldı. Televizyonu açtığınızda kasketi kafasında ahkam kesiyor. Kendini iyi yutturmuş ve cemiyet iyi yutmuş. Ben yutulan bu parçayı mideden çıkarabilirim ya da midesi bozulsun da diyebilirim. Avukatlarıma danıştım. Herkes yazmamı istedi ama savunamayacaklarını da söylediler. Üstü kapalı yazdım. Adam bir halt işlemiş kendine yazılan mektupları neşretmiş�� diye tanımladı. ��Tarifiniz Atilla İlhan'a benziyor�� hatırlatması üzerine de Faik ��Evet. Onu üçüncü ciltte yazacağım. İnşallah bir halt daha işler�� dedi.

Gazeteden hemen kovulmuş

Olay, Bedii Faik Dünya Gazetesi'nin sahibiyken gerçekleşiyor. Bedii Faik, önüne, ��Türkiye Komünistlerinin İçyüzü�� adlı dosya gelince bir bakıyor, bir sürü isim... Devletin yapacağı tahkikatı etkiler mi, etkilemez mi diye dönemin 1. Şube Müdürü Ahmet Topaloğlu'nu arıyor. O da, ��O kişi (Atilla İlhan) daha önce o dosyayı bize sattı. Sen de gönül rahatlığıyla yayınlayabilirsin�� diyor. Bedii Faik de hemen müessese müdürünü arıyor ve Atilla İlhan'ı gazeteden kovduğunu söylüyor.

Munky
03-08-07, 22:25
Aziz Mahmud Hüdayi ( 09.11.1540)- (01.12.1627)
1541 yılnda Koçhisar'da doğdu. İstanbul'da Molla Nasırzade'den dersler aldı. Hocasıyla birlikte Edirne'ye gitti. Sultan Selim Medresesi'nde hocalık yaptı. Şam ve Mısır'ı dolaştı. Bursa'da müderrislik görevinde bulundu. Şeyh Üftade'ye intisap etti. Celvetiye tarikatını kurdu. Çeşitli yerlerde irşad görevini sürdürdü. İstanbul'da tekke açtı. Aruz ve hece vezniyle şiirler yazdı. Dinî-tasavvufî şiirin önemli temsilcilerinden biri sayıldı. 1628 yılında öldü.

ESERLERİ
Manzum ve mensur yirmi üç kadar eseri vardır. Dîvân'ı yayımlanmıştır.

Gönül seni

Aşka düşürdün kendüzün
N'eyleyeyin gönül seni
Bir oldu gecen gündüzün
Âh n'ideyin gönül seni

Düşeli aşkına yârin
Yerde gökte yok karârın
Gitti elden ihtiyârın
N'eyleyelin gönül seni

Hakk ile her kim bileşdi
Vâdî-i hayrete düşdü
Aşk deryâsı başdan aşdı
Âh n'ideyin gönül seni

Âşık olaldan dîdâra
Derd ile kaldın âvâre
Döymez oldun intizâre
N'eyleyeyin gönül seni

Aşk ile hoş oldu başın
Ma'şûk ile doldu işin
Kalmadı gayrı teşvîşin
Âh n'ideyin gönül seni

Her gün Hakk'tan ihsân ola
Her müşkil iş âsân ola
Her derdine dermân ola
N'eyleyeyin gönül seni

Ma'şûktan ericek kemend
Uşşâkı eyler kayd ü bend
N'itsin Hüdâyî derd-mend
Âh n'ideyin gönül seni

Munky
03-08-07, 22:26
Baki Süha Edipoğlu ( 1915)- (1972)
1915 yılında Antalya'da doğdu. İstanbul Hayriye Lisesi mezunu. İstanbul gazetelerinde, daha sonra da Ankara ve İstanbul radyolarında çeşitli görevlerde çalıştı. İlk şiiri Servet-i Fünûn-Uyanış dergisinde çıktı.1972 yılında öldü.

ESERLERİ
Cenup, Gece Yağmuru, işaret, Karanlıkta Geçen Gemiler adlı şiir kitapları vardır.

нєяgєℓє
05-08-07, 10:50
EmegiNe Saglık Kankam..

Munky
09-08-07, 08:46
eevvveeeett deeevaammmm :D,


Abdulaziz Muhammed Avadallah
HAKKINDA YAZILANLAR

MISIR'LI TÜRKOLOGLAR İLK KEZ TÜRKİYE'DE
Zaman 25 Aralık 2006

30 yıllık akademik hayatları boyunca binlerce öğrenciye Türkçe öğreten Mısırlı iki Türkolog, Türkiye'yi ilk kez gördü.

Türkiye'ye hayran kalan hocalar, "Öğrencilerimize hep Türkçe ve Türkiye'yi anlatıyorduk; ancak bu toprakları görme şansımız hiç olmamıştı. Artık gözlerimizin gördüğü Türkiye'yi öğrencilerimize daha canlı anlatacağız." dedi.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın davetlisi olarak gelen Mısırlı 2 Türkolog, ilk kez gördükleri Türkiye'ye hayran kaldıklarını söylediler.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in geçen seneki Mısır seyahati sırasında 'Türkçe öğreten hocaların Türkiye'yi görmedikleri' konusu gündeme geldi. Bunun üzerine ilk planda 3 öğretim elemanı Türkiye'ye davet edildi. Mısır El-Ezher Üniversitesi'nden Prof. Dr. Abdulaziz Muhammed Avadallah ve Kahire Üniversitesi'nden Dr. Semia Muhammed Celal Bedevi ile birlikte daha önce Türkiye'ye konferans ve toplantılar için gelen Ayn Şems Üniversitesi'nden Prof. Dr. Macide Mahluf, Türkiye'ye geldi. Mısırlı konuklar, Bakanlık Dış İlişkiler Genel Müdürü Doç. Dr. İbrahim Özdemir tarafından ağırlandı. Türkologlar, İstanbul, Ankara ve Konya'da tarihî ve turistik yerleri gezerek, Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ile Gazi, Ankara ve Selçuk üniversitelerinin Türk dili ve edebiyatı, Arap dili ve edebiyatı ile ilahiyat fakültelerini ziyaret etti. Hocalar, Mısır'da Türkçe öğreten diğer öğretim elemanlarıyla Türkçe öğrenen en başarılı öğrencilerin de Türkiye'ye davet edilmesini istedi.

Ömürlerini Türkçeye verdiler

Mısırlı Türkologları Türkiye'de ağırlamaktan mutluluk duyduklarını anlatan Genel Müdür İbrahim Özdemir, "Güzel Türkçemizin öğretilmesi için ömürlerini veren ve iki ülke arasında dil ve kültür köprüsü kuran bu hocalarımıza ne kadar teşekkür etsek azdır." dedi. Mısır'da 30 yıldır öğrencilere Türkçe öğreten Muhammed Avadallah ise Türkiye'de gördüğü yakın ilgi ve dostluk karşısında bundan böyle Türkiye ve Türkçeye iki kat fazla hizmet edeceğini ifade etti. Türkçeyi Ekmeleddin İhsanoğlu'ndan öğrenen Macide Mahluf ise Mısır'daki televizyon programlarında zaman zaman Türkiye ile ilgili programlarda konuştuğunu, başta Ermeni meselesi olmak üzere her konuda Türkiye'nin yanında olduğunu belirtti. Semia Bedevi de ilk defa geldiği Türkiye'de karşılaştığı ilgi ve misafirperlikten çok etkilendiğini ifade etti. Misafir hocalar, son zamanlarda Mısır'da Türk müteşebbislerce açılan işyerlerinde Türkçe bilen personele ihtiyaç duyulduğu için Türkçeye ilginin arttığını dile getirdi.

Munky
09-08-07, 08:46
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/712.jpg
Abdurrahman Küçük ( 1945)
Ankara Milletvekili-MHP
ERZİNCAN-TERCAN - 1945, Rasim, Leyla - Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Fransızca, Arapça - Prof.Dr., Öğretim Üyesi - MEB Öğretmeni, MEB Yaykur Planlama Prog. ve Değ. Başuzmanı, Kredi ve Yurtlar Kurumu Kredi Müdür Yardımcısı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dekan Yardımcısı, Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi - TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı - Evli, 4 Çocuk.

Munky
09-08-07, 08:46
Abdülkadir Akcan ( 1952)
Bayındırlık Bakanı -Afyon MHP Milletvekili

BOLVADİN - 1952, Bekir Sami, Ayşe Dudu - Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Almanya Hannover Veteriner Yüksekokulu Hayvan Yetiştiriciliği ve Kalıtım Araştırmaları Enstitüsü Doktora - Almanca - Veteriner Hekim, Profesör Dr., Öğretim Üyesi - A.Ü. Veteriner Fakültesi Çiftlik Müdürü ve Yönetim Kurulu Üyesi, F.Ü.Veteriner Fakültesi Dekanı, F.Ü.Yönetim Kurulu, Senatosu Üyesi, Afyon Kocatepe Üniversitesi Veteriner Fakültesi Kurucu Dekanı ve Öğretim Üyesi - Evli, 2 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

Yeni Bakan Akcan
Milliyet 20 Eylül 2001

İstifa eden Koray Aydın�ın yerine MHP Afyon Milletvekili Prof. Abdülkadir Akcan atandı. Başbakan Bülent Ecevit, Akcan�ın atama kararını açıklarken "Memlekete hayırlı olsun" dedi.

Ankara Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi�nden mezun olan Akcan, Almanya Hannover Veterinerlik Yüksek Okulu Hayvan Yetiştiriciliği ve Kalıtım Araştırmalararı Enstitüsü�nde doktora yaptı. Akcan, evli ve iki çocuk babası.

Munky
09-08-07, 08:47
Abdülkadir İnan ( 1889)
Kültür tarihimize devlet kuruculuğundan ve istiklâl mücâhidliğinden önce dilbilimci, tarihçi ve halkbilimci olarak geçmiştir. Başkurdistan�ın Çıgay köyünde 1889�da doğmuş ve 1980�lerde Ankara�da ölmüştür. Sağlığında yalnızca beş eseri yayınlanmıştır. Ölümüne yakın günlerde üç bine yakın makalesinden seçmeler yapılarak yayına hazırlanmış ve ilk cildi yayınlanmıştır. Ölümünden sonraki yıllarda da ikinci cildi yayınlanmıştır. Bunlar bin sahifeye yaklaşan hacmı yanında muhtevası ile de Türk milletinin esas ve temel kaynaklarını araştıran, tetkik eden, yorumlayan yazılmamış ve yazılamayacak kadar derin ve tarihî malzemenin yorumları idi.
Başkurt Türklerinden olan Abdülkadir İnan böylece büyük bir Türk kültür tarihçisi durumundadır. Rusya�nın Çarlık döneminde Troyitsk�de Resuliye ve Yüksek Öğretmen Okulu�nda öğrenim görmüştü (1914). Resuliye Okulu Müdürü Abdurrahman Resuli ve Rusya Türkleri�nin ünlü yazarı, MUALLİM dergisi yayımcısı Hasan Ali Efendi�nin özendirmesi ile Türk folkloru konusunda çalışmaya başladı. Öğretmenlik görevini sürdürmeye başladığı sıralarda bu konuda geniş bir zamana ve imkâna da kavuşmuştur (1915-1923).

Rus istilâsına karşı Başkurdistan�ın bağımsızlığını korumak amacıyla girişilen mücâdeleye etkin bir biçimde katıldı. Bir ara Başkurt Eğitim Bakanlığı Bilim Kurulu üyeliğinde bulundu. Başkurt kadınlarının beşik ninnileri, Ruslarla yapılan mücâdeleleri konu edinen destan parçaları gibi folklor malzemelerini toplarken, Zeki Velidî Togan�ın tavsiyesi üzerine çalışmalarını bütün Türk boylarının folklorunu kapsayacak genişliğe ulaştırdı. Türk destanları (özellikle Kırgızlar�ın Manas Destanı) ve Şaman dini üstüne özgün araştırmalar ortaya koydu. Petrograd (-Leningrad) kitaplıklarında çalışırken pek çok bilimsel kitabı Başkurdistan�a getirmişti. Bağımsızlık savaşı sonunda Türkistan�daki komitenin yardımı ile Zeki Velidî Togan ile birlikde Asya�daki Türkler�in yaşadığı bölgeleri dolaştı. İran ve Afganistan�a, oradan da Hindistan�a ve Avrupa�ya geçti (1924).

Paris ve Berlin�deki bilimsel çalışmalarına, Türkiye�ye geldikten sonra asistan olarak girdiği Türkiyat Enstitüsü�nde devam etti. Zeki Velidî Togan ile Yeni Türkistan dergisini (1927) çıkardı.

Halk Bilgisi Haberleri (1928) dergisinin yayımına katıldı. Türkiye Halk Bilgisi derneği�nin bilimsel komisyonu üyesi iken Erzurum ve Hasankale�de folklor araştırmaları yaptı. Birinci ilmî seyahate ait rapor (1930) bu dönemin ürünüdür. �Yeni Türk� dergisinde ve �Azerbaycan Yurtbilgisi� ile zamanının hemen bütün Türkçü/Milliyetçi dergilerinde pek çok değerli araştırmaları yayınlanmıştır. Çok verimli bir kalemi ve kafası vardı. Şimdiki Türk Dil Kurumu�nun ilk şekli olan ve hemen hepsi de büyük Atatürk�ün istekleri doğrultusunda kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti�nde vazifeler aldı. Birincisinin ilk umumî kâtibliğini üstlendi. Ruşen Eşref ve Maarif Vekili Reşid Galib�in daveti üzerine Ankara�ya gitti.

Cemiyette ihtisas kâtibi olarak görev aldı. İlmî komisyon ve kılavuz kolu çalışmaları üyesi iken pek çok defa Atatürk ile görüşmüş, Atatürk�ün dil konusunda yaptğı toplantılara ve çalışmalara katılmıştı.

Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken (1935), Atatürk kendisinden fakültede doğu Türk lehçelerini incelemesini ve bu konuda ders vermesini istedi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi�nde 1944�e kadar profesörlük yapan Abdülkadir İnan, Türk lehçelerinin özellikleri ve tasnifi Türkolojinin tarihçesi, Orhon ve Yenisey yazıtları, Kırgızcanın genel özellikleri ve Manas Destanı gibi konularda dersler verdi. Bu dersleri de �Türkoloji ders Hülâsaları� adlı kitabında toplayarak yayınladı (1936).
Ayrıca Güneş Dil Teorisi üzerinde de durmuş, bu teorinin temel özelliklerini ve kurallarını açıklamış, bazı Türkçe ve Islavca kelimeleri bu teoriye göre çözümlemişti. 1944 yılında unvan ve kadrosu kaldırılan İnan tercüman ve okutman olarak 1955�e kadar görevde kaldı.

Bu arada Türk Dil Kurumu�nda başuzman olarak da çalışıyordu. Şaman dininin genel özelliklerini belgesel olarak ortaya koyuyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu�nda çalışırken Kur�an-ı Kerim�in Türkçe çevirileri üzerinde önemle duran, hurafelerin kökeni üzerinde bir araştırma da yazan İnan, 1964�den sonra Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü�nde uzman olarak çalışmıştır.

Onun 1980�lerdeki ölümüne kadar Türk kültür tarihinin çok önemli ve bilinmeyen konularında durmadan çalıştığına arkasında bıraktığı birbirinden emsalsiz eserleri en güçlü tanıklardır. Eserlerinin ve makalelerinin sayısı binleri buluyor.

MİSYONU
Cumhuriyet�in kültür temelinde harcı bulunan adam Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz�in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk�ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

Aynı zamanda büyük bir istiklâl savaşçısı, devlet adamı ve Türk dili ve kültürü âlimi olan İnan, Türkiye Cumhuriyeti�nin kuruluş döneminde Atatürk�ün çevresinde yer alan isimlerdendir. Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz�in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk�ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

ABDÜLKADİR İNAN�IN TEMEL ESERİ: �TARİHDE VE BUGÜN ŞAMANİZM�

Türk Tarih Kurumu yayınları arasında birkaç kere basılan bu ünlü eser kendi dönemine kadar konu ile ilgili yayınlar arasında başköşeyi alır. Bu eserin de Atatürk�ün ilgisi ve teşviki ile uzun araştırmalar sonucunda hazırlandığını Abdülkadir İnan söylerdi. Türk ve Batı kaynaklarında Şamanizm ile ilgili hemen her eser incelenmiş ve çok iyi bildiği Rusça yanında üç Batı dilindeki literatürü de inceleyerek yazıldığı için bugüne kadar bir benzeri bile yazılamamıştır.

Çünkü rahmetli hoca hiç açık nokta bırakmamacasına konuya hakim bir durumda kalmıştır. Türkçemizde Şamanizm konusunda Atanaş Manof�dan M. Türker Acaroğlu�nun yaptığı ve 1930�lu yıllarda rahmetli Yaşar Nabi Nayır�ın ilk Varlık Yayınları arasında çıkan eserinden başka bir eser bulunmadığı göz önüne alınırsa, Abdülkadir İnan�ın bu eseri hazırlayıp yayınlamasındaki isabet de ortaya çıkar.

Abdülkadir İnan�ın eseri bize Türkler�in en eski inançlarında ve ibadetlerinde bile İslâma çok yakın ve yatkın bulunduklarını göstermektedir.

Bugünkü dünyamızda yalnızca Yakutistan�da Şamanizm yaşamaktadır. Şamanizm konusu ve Şamanlık bundan yıllarca önce yalnızca Ziya Gökalp�in eserlerinde ve özellikle kısa bir bölüm halinde yer almıştır.

Ayrıca yine Abdülkadir İnan�ın İslâmiyetdeki batıl inançlar konusunda yaptığı bir başka araştırma da Diyanet Yayınları arasında küçük bir kitap halinde yayınlanmıştı. Bu hacmı küçük ve fakat muhtevası büyük eserin de yeniden yayınlanması bugün için büyük bir ihtiyaç ve zarurettir. Ayrıca yine İnan hocanın Türkçe Kur�an tercümeleri konusundaki sistematik, bilimsel eserinin de taşıdığı öneme binaen yeniden basılması lâzımdır.

Bu küçük eser de Diyanet Yayınları�ndandır. İlk yayınlanmasının üzerinden otuz yıl kadar uzun bir zaman diliminin geçmesine karşın bu eser de yeniden bir daha yayın sahasına çıkarılmamıştır. Bu esere de çok büyük bir ihtiyaç vardır. İki büyük cilt halinde yayınlanan araştırmalarına gelince: Bu iki cildin de Türk Tarih Kurumu Yayınları arasındaki baskısı çok az bir miktarda basılmıştır. Keza mevcudu da kalmamıştır. Gerek bu iki araştırma kitabının ve gerekse Şamanizm�in yeniden yayınlanması çok iyi olacaktır.
Bizden hatırlatması.

Orada Mustafa Kemal Paşa var

Ord. Prof. Dr. Hikmet Bayur rahmetliden dinlemiştim: Atatürk�ün Çankaya�daki akademik sohbetlerinde bulunulduğu sıralarda, konuşmalar çok uzun sürer ve Abdülkadir İnan bazen uyuklarmış. Bir defasında Cemal Paşa�dan konuşulurken de böyle olmuş. Atatürk�e hazır bulunanların işareti ile uyuklayan Abdülkadir Bey gösterilmiş. Atatürk, kendisine seslenerek:
�- Abdülkadir Bey, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Diye sorulunca, hazret birden bire kendine gelir. Hiç bir duraksama yapmadan der ki:
�- Ben onun büyüklüğünü Türkistan�dan bilirim...�
Herkes birbirine bakar: Bu adam neler saçmalıyor, diye.
Atatürk ise oralı olmadan devam eder:
�- E, ... Anlat bakalım, nasıl?
Abdülkadir Bey devam eder:
�- Biz istiklâlimizi ilân etmiş, Ruslarla çarpışıp dururken çıktı geldi. Vara yoğa işimize karışmaya başladı. Biz kendisine çıkıştık:
�- Senin buralarda ne işin var? Biz kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz. Sen Anadolu�ya gitsene? Hem orada biliyorsun bir istiklâl savaşı veriliyor. Yunanlılar Kütahya, Afyon ve Bursa�yı aldılar. Eskişehir de düştü. Türk�ün son kalesi Ankara üzerine yürümeye hazırlanıyorlar. Ankara da düştü mü, anavatan istiklâlini kaybetti mi Türkistan�ın, Başkurdistan�ın istiklâlinin ne kıymeti kalır ki? Senin yerin orasıdır. Türklüğün son mücadelesinin yapıldığı topraklardır!...�
İşte bize o çıkışmamız üzerine verdiği cevaptan onun büyüklüğünü anlamıştım. Bize:
�- Orada Mustafa Kemal Paşa var!...� dedi.
Elbette, huzurda bulunanlar Abdülkadir İnan�ın bu defa uyumadığını, bütün konuşmaları büyük bir dikkatle izlediğini anlamakla mahcub olmuşlar ve bu arada gözleri yaşarmıştı.
Abdülkadir İnan�ın büyük bir Türk milliyetçisi olduğunu kaydetmeye lüzum görmüyorum. Fakat aynı zamanda onun büyük bir Türk kültür tarihçisi ve araştırmacısı olduğu noktasında herkes fikir birliği içindedir. Araştırdığı ve yayınladığı konuların hemen her biri Türk millî kültürünün hiç bilinmeyen ya da çok az bilinen bir konusunu aydınlığa çıkarmıştır. Onun �Tarihde ve Bugün şamanizm� gibi, �Manas Destanı� gibi pek çok eseri vardır ki hemen her zaman okunan ve aranan eserlerindendir. Ayrıca, metinde zikrettiğimiz gibi iki büyük cilt halinde yayınlanan yüzlerce araştırması da onun adının Türk milleti ile beraber yaşayacağının en güzel kanıtıdır.

Munky
09-08-07, 08:47
Abdüsselam Uluçam ( 1953)
Prof. Dr. Abdüsselâm ULUÇAM
1953 yılında Konya-Beyşehir'de doğdu.
1974 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Vakıflar Türk Yazı Sanatları ve Konya Mevlâna Müzeleri'nde görev aldı.
1979'da Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü'nde asistan ; 1983'te "Irak'taki Türk Eserleri" konusuyla doktor ; 1987'de Yrd. Doçent ; 1989'da doçent oldu.
Halen Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Arkeoloji-Sanat Tarihi Bölümü Başkanı ve Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü olarak görevine devam etmektedir.

Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu, Kültür Bakanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü
Bildiği yabancı diller: Fransızca, Arapça.

Munky
09-08-07, 08:47
Adnan Ergeneli
ESERLERİ

Çocukluğumun Savaş Yılları Anıları
Adnan Ergeneli
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi


Mühendis Profesör Adnan Ergeneli'nin Çocukluğumun Savaş Yılları Anıları adını taşıyan kitabı, doğduğu yıl Trablusgarb nedeniyle çıkan İtalya Harbi'nden başlayarak, 12 yaşına gelinceye kadar geçirilen I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele dönemlerinde, önce İstanbul'un, sonra da çeşitli Anadolu şehirlerinin toplumsal yaşamına tanıklık ediyor. Klasik müzikte usta bir kemancı olduğu
bilinen Ergeneli'nin "Anılar"ının ortaya koyduğu derin gözlem gücü ve yalın üslup, kitabı edebi bakımdan da değerli kılıyor.

Munky
09-08-07, 08:47
Ahat Andican ( 1950)
Prof.Dr. Ahat ANDİCAN,1950 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akşehir'de tamamladıktan sonra 1968 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdi ve 1974 yılında doktor oldu. Askerlik görevini bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'na asistan olarak girdi. 1980 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1984 yılında Doçent ve 1991 yılında profesör olarak akademik kariyerini sürdürdü. Bu alanda basılmış 2 kitabı ve çok sayıda makalesi vardır.

Dr. Andican, mesleki çalışmalarının yanında Türk Dünyası, Doğu Bloku ve Türk ilişkilerinin kurulmasında görev aldı. Bu konularla ilgili "Değişim Sürecinde Türk Dünyası" isimli yayımlanmış kitabı vardır.

1995 seçimlerinde Anavatan Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçildi. 1996 Genel kongresinde MKYK Üyeliği'ne seçildi ve Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. 30 Haziran 1997'de kurulan Mesut Yılmaz Hükümetinde Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanlığı ve Hükümet Sözcülüğü görevini yürüttü. 2003 yılında Cedidizm�den Harice TÜRKİSTAN MÜCADELESİ isimli eseri yayınevimizce yayınlanmıştır. 1998-2001 Yılları arasında Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Prof.Dr. Ahat ANDİCAN, evli ve iki çocuk babasıdır.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Değişim Sürecinde Türk Dünyası
2- Cedidizm' den Bağımsızlığa
Hariçte TÜRKİSTAN MÜCADELESİ

Munky
09-08-07, 08:48
Ahmet Ateş ( 1917)- (20.10.1966)
1917 yılında Urfa'nın Birecik ilçesinde, Ağca Köyünde dünyaya gelen Ahmet Ateş, Yüksek Öğretmen Okulu ve istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. 1939'da Prof. Dr. Helmut Ritter'in asistanı olarak istanbul Üniversitesinin Arabiyat kürsüsüne intisap etti. 1943'te Doçent olan Ateş, pek çok milletlerarası ilmi konferanslarda Türk ilim alemi adına temsilci olarak katıldı. Ahmet Ateş, kurucusu da olduğu Şarkiyat Enstitüsü Müdürlüğü, İslâm Ansiklopedisi Yazı Heyeti Başkanlığı, yine kurucusu olduğu Milletlerarası Şark Tedkikleri Cemiyeti idare heyeti üyeliklerinde çalıştı.

Prof. Dr. Ahmet Ateş, çok yazan biri olmasına rağmen, çalışmalarında ilmî titizlikle, yüksek ilmî seviyeye son derece hassasiyet gösteren biri olarak, Türk kültür ve irfan hayatında pek çoğu meçhul olan meseleleri gün yüzüne çıkardığı gibi, yazılmış pek çok yanlışı da tashih etmesiyle tanınmıştır. Arap, Fars Dilleriyle, edebiyatları sahasında dünya çapında bir otorite olan Prof. Dr. Ahmet Ateş, 20 Ekim 1966'da Hak'kın rahmetine kavuşmuştur.

Prof. Dr. Ahmet Ateş, Afganistan Neşriyat Müdürlüğü'nün, Kabil'de düzenlediği "Hâce Abdullah Ensari'nin Ölümünün 900. Yıldönümü" (26 Eylül -Ekim, 1962) Anma toplantısına davet edilmiş, Afganistan intihalarını dönüşte Türk Kültürü Dergisinin (Ocak, 1963, Sayı, 3) ve (Mayıs, 1963, Sayı, 7) nüshalarında Türk okuyucularına sunmuştur

Munky
09-08-07, 08:48
Ahmet Evin
Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi Dekanı.
Lisans derecesini 18. ve 19. yüzyıl İngiliz Edebiyatı ve Karşılaştırmalı Edebiyat alanında 1966 yılında, doktora derecesini Orta Doğu Etütleri ve Kültür Tarihi alanında 1973 yılında Columbia Üniversitesi'nden aldı. Columbia Üniversitesi'nde asistan olarak çalıştıktan sonra, New York Üniversitesi, Harvard Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Pennsylvania Üniversitesi, Hamburg Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmış, Pennsylvania Üniversitesi Ortadoğu Etütleri Merkezi başkanlığı ve merkezi İsviçre'de bulunan The Aga Khan Trust for Culture'un eğitim direktörü olarak çalışmıştır. Araştırma alanları Türkiye politikası, modernleşme ve sosyal değişim, Avrupa'da devlet ve elitler, Avrupa Birliği'nin kuruluş süreci ve genişleme politikalarıdır.

Munky
09-08-07, 08:48
Ahmet Tabakoğlu ( 1952)
1952 yılında Edremit�de doğdu. Orta ve lise tahsilini İstanbul�da tamamladı. İ.Ü. İktisat Fakültesi ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünü bitirdi. İ.Ü. İktisat Fakültesi�nde doktora yaptı (1989). 1986 yılında Doçent ve 1993 yılında Profesör oldu. Halen Marmara Üniversitesi İ.İ.B.F.�de Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

ESERLERİ
Çok sayıda ilmi makale ve tebliği yanında, İslam İktisadına Giriş (1979), Gerileme Dönemine Girerken Osmanlı Maliyesi (1985), Türk İktisat Tarihi (2b., 1997) ve İslam ve Ekonomik Hayat (1997) isimli kitapları yayınlandı.

Munky
09-08-07, 08:48
Ahmet Taner Kışlalı ( 10.07.1939)- (21.10.1999)
10 Temmuz 1939'da doğdu Tokat`ın Zile ilçesinde. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi`ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet`te 1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.

12 Eylül sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi`nde ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları yazıyordu.Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

İki Türk�ün Ölümü
Nilgün-Ahmet Taner Kışlalı�nın yaşamöyküsü
Sıtkı Uluç
Ümit Y. İstanbul 2001

İki "insanı"ın yaşamöyküsü....
Nilgün Kışlalı "Türk" dedi...
Ahmet Taner Kışlalı "Atatürk" dedi.
Bir Türk'ün ölümü...
İki Türk'ün ölümü...
Türklerin ölümü....
Ölüyorlar, öldürüyorlar, "Türk" dedikçe, "Atatürk" dedikçe...
Ve "Ölen ölür, kalan sağlar bizdendir" diyenler ürüyor...
Olsun...
Bu kitap, Kışlalı'ların geride bıraktıkları sevginin, doğallığın, insanlığın ve umudun izlerini yansıtıyor.

Munky
09-08-07, 08:49
Akşit Göktürk
Akşit Göktürk, (d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).

Munky
09-08-07, 08:49
Ali Sevim ( 1928)
Prof. Dr. Ali SEVİM1928 yılında Adana'da doğdu.Yüksek tahsilini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih -Coğrafya Fakültesi'nde yaptı. "Artukoğullarının İlk Devirleri" konulu tezi ile doktor, "Suriye'nin Selçuklular Tarafından Fethi" konulu tezi ile doçent, "Halep Selçuklu Melikliği" konulu tezi ile profesör oldu.1956-59 yılları arasında Hamburg Üniversitesi Önasya Tarih ve Kültürü Enstitüsü'nde Türkçe Lektörlük yaptı.1958 ve 1978 yıllarında Hamburg ve Frankfurt Üniversitelerinde ders verdi.Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yönetim ve Yayın Kurulu üyeliği, Dil ve Tarih -Coğrafya Fakültesi Tarih Araştırmaları Enstitüsü müdürlüğü görevlerinde bulundu. Halen Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Orta Çağ Tarihi Ana Bilim Dalı başkanı olarak görev yapmaktadır.İhtisas sahası: Ortaçağ, SelçuklularÜyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih KurumuBildiği yabancı diller: Almanca, Arapça, Farsça, İngilizce
Kitapları:
Suriye Selçukluları Tarihi I. Ankara:DTCF, 1965.
Suriye Selçukluları Tarihi II. Ankara:DTCF, 1983.
Sıbt İbnü'l-Cevzî, Mir'âtü'z-zeman fî Tarihi'l-âyân, Selçuklularla ilgili bölümler. Ankara: DTCF, 1968.
Malazgirt Meydan Savaşı. Ankara:TTK,1971
İslâm Kaynaklarına Göre Malazgirt Savaşı. Ankara:TTK, 1971.(Metinler ve çeviriler),(F.Sümer ile) ; 2. baskı Ankara 1989.
Abû Bakr İbn al-Zeki, Ravzatü'l Küttâb ve Haditatü'l-Albâb. Ankara 1972.
İbnü'l-Adim, Bugyetü't-Taleb fî Tarihi Haleb. Ankara: TTK, 1976. (metin, özetleri ve incelemeler. Selçuklularla ilgili bölümler)
Biyografilerle Selçukluklar Tarihi. Bugyetü't-Taleb çevirisi, notlar ve açıklamalar. Ankara:TTK, 1982 ; 2. baskı Ankara 1989.
Suriye ve Filistin Selçukluları Tarihi. Ankara: TTK, 1983 ; 2.baskı Ankara 1989.
Genel Çizgileriyle Selçuklu-Ermeni İlişkileri. Ankara: TTK, 1983.
Anadolu'nun Fethi. Selçuklular Dönemi ( başlangıcından 1086 sonuna kadar). Ankara: TTK, 1988 ; gnşl. 2. baskı Ankara:TTK, 1993.
Azimî Tarihi. Metin, çeviri, notlar ve açıklamalar. Ankara: TTK, 1988.
Anadolu Fatihi Kutalmışoğlu Süleymanşah. Ankara:TTK,1990.
Büyük Selçuklu Komutanları Afşin, Atsız, Artuk ve Aksungur. Ankara:TTK,1990.
Türkiye Tarihi, I., II., III., IV. ciltler. Ankara:TTK,1990-1992. (Prof.Dr.Y.Yücel ile)
Klasik Dönemin Üç Hükümdarı: Fatih, Yavuz, Kanunî. Ankara: TTK, 1991. (Prof.Dr.Y.Yücel ile)

Munky
09-08-07, 08:49
Ali İhsan Bağış - (22.08.2004)
HAKKINDA YAZILANLAR

Esrarengiz ölüm
Vatan 09.11.2004

Özellikle İsrail''in GAP üzerindeki oyunlarını araştırmasıyla tanınan Prof.Dr.Ali İhsan Bağış, şüpheli bir trafik kazasında can verdi.

KAZA MI, SUİKAST MI?
Çalışmalarını özellikle İsrail''in GAP bölgesindeki faaliyetlerini araştırmaya yoğunlaştıran Prof.Dr.Ali İhsan Bağış''ın kafaları karıştıran ölümü üzerindeki sır perdesi bir türlü aralanamıyor.

Prof.Dr.Bağış''ın ölümünü Yeni Şafak gazetesindeki köşesine taşıyan Şamil Tayyar, trafik kazasının birçok şüphe barındırdığına ve hocanın kazasının planlı bir cinayet olabileceğine dikkat çekti.

SU DOSYASINI AÇMIŞTI
Hocanın son dönemde yaptığı çalışmalardan dolayı cinayete kurban gitmiş olabileceğine dikkat çeken Tayyar, "Son dönemde çok kapsamlı bir Su Raporu üzerinde çalışıyordu.

Fırat ve Dicle sularının paylaşımı konusunun Türkiye''nin başını ağrıtacağını, ABD ve İsrail''in sadece petrolü değil suyu da "stratejik bir enstrüman" olarak gördüğünü düşünüyordu" diye yazdı.

Vatansever bilim adamlarının şüpheli ölümleri, özellikle İsrail''in GAP üzerinde oyunlarını araştıran Prof.Dr.Ali İhsan Bağış''ın da cinayete kurban gitmiş olabileceği sorularını gündeme getirdi.

22 Ağustos''ta 2004 kaybettiğimiz Prof.Dr.Ali İhsan Bağış''ın ölümü üzerindeki sır perdesi bir türlü aralanamıyor.

Memleketi olan Şanlıurfa''dan Ankara''ya dönüş yaparken tuhaf bir trafik kazası geçirerek hayatını kaybeden Prof.Dr.Ali İhsan Bağış''ın, çalışmalarını özellikle İsrail''in GAP bölgesindeki faaliyetlerinin oluşturuyor olması akıllardaki soru işaretlerini daha da arttırdı.

Aynı zamanda Hacettepe Üniversitesi Hidropolitik ve Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı da olan Prof.Dr.Bağış''ın suikaste kurban gitmiş olabileceği şüpheleri giderek artıyor.

Prof.Dr.Bağış''ın ölümünü YeniŞafak gazetesindeki köşesine taşıyan Şamil Tayyar da, Bağış''ın geçirdiği trafik kazasının bir çok şüphe barındırdığına ve hocanın kazasının planlı bir cinayet olabileceğine dikkat çekti.

MÜLK SATIŞINA KARŞIYDI
Şamil Tayyar düşüncelerini de hocanın yaptığı şu çalışmalarından dolayı cinayete kurban gitmiş olabileceğini ifade etti: " Hoca, son dönemde çok kapsamlı bir "Su Raporu" üzerinde çalışıyordu.

Fırat ve Dicle sularının paylaşımı konusunun ileride Türkiye''nin başını ağrıtacağını, ABD ve İsrail''in Irak''ın işgalinden sonra sadece petrol değil suyu da "stratejik bir enstrüman" olarak gördüğünü düşünüyordu".Köşesinde Prof.Dr.Ali İhsan Bağış''ın özellikle yabancılara toprak satışına karşı olduğunu ve çeşitli kampanyalar düzenlediğini belirten Şamil Tayyar, Bağış hocanın Aksiyon dergisine verdiği demeçlerden hareketle şunları söyledi: "Nitekim, Aksiyon Dergisi''ne yaptığı bir açıklamada, Ortadoğu''da su savaşının çıkması ya da Türkiye''den daha fazla su talebinin neden olacağı sorunların tamamen Amerika''nın geliştireceği politikalara bağlı olduğunu belirtmişti.

Hocanın üzerinde çalıştığı diğer önemli projeler ise savunma ihaleleri ve GAP bölgesinde yabancılara mülk satışıydı.

Kendisi de Urfalı olduğu için bölgeyi yakından tanıyordu.

Ölüm yolculuğuna çıktığı Urfa gezisinde yabancıların satın aldıkları arazilerin genişliğinden çok su kaynaklarına yakınlığını araştırmış.

Hoca, yabancıların su kaynaklarının etrafında kümelenmeye çalıştığını düşünüyormuş." DERİN ADAMLAR KİM ? Prof.Dr.Bağış''ın son 1 yılda İsrail, Irak, Ürdün, Suriye ve İran vatandaşı çok sayıda "derin" isimlerle görüştüğünü vurgulayan Tayyar, Prof.Dr.Bağış''ın Ankara''daki "gizli" görüşmelerini, Gaziosmanpaşa''daki ofisinde değil askeri lojmanların yoğun olduğu gözden ırak bir semtte yaptığına dikkat çekti.

Tayyar şöyle devam etti: Bu "ikinci adreste" yakın tarihte İsrail Büyükelçiliği''den üst düzey bir yöneticiyle görüşmüş, görüşmede hakarete varan karşılıklı "ağır" konuşmalar geçmiş.

Hoca, elindeki viski bardağını yere fırlatırken, şöyle bağırıyormuş: "Ben Türkiye''nin hakkını size yedirmem." SUİKAST Mİ ? Bağış''ın özel otomobiliyle Urfa''ya gideceğini söylediği bir yakın dostunun "Yol çok uzun, neden uçakla gitmiyorsun?" sorusu karşısında, Bağış''ın "Uçaklar da çok güvenli değil.

Artık çağımızda ''yok etme'' teknikleri çok değişti" dediğini ifade eden Şamil Tayyar bizimde aklımızı kurcalayan şu sorularla yazısını sonlandırıyor: " Hoca, yaşasaydı bize neler anlatacaktı? Neler anlatacaktı bilmiyorum ama ortak dostumuz hocayı bu konuda uyarmış: "Şamil''in iki çocuğu var.

Çok gizli bilgileri aktararak hayatını tehlikeye atma.

Şimdi gelin bu soruya hep birlikte yanıt arayalım: Kaza mı cinayet mi?
XX

Türk ve İsrailli yetkililer Manavgat suyunu görüştü
Hürriyet 1 Haziran 2001

Kudüs'te düzenlenen bir sempozyumda İsrail'in Türkiye'den su alması konusu tartışıldı. Kudüs ve Washington'da bulunan ve Türkiye'ye verdiği önemle tanınan düşünce kuruluşu ''Institute for Advanced Strategic and Political Studies'' (IASPS) tarafından düzenlenen ''Türk Suyu, Hazar Enerjisi: İsrail ve Batı İçin Bir Ulusal Güvenlik Önceliği'' konulu sempozyuma, Türk ve İsrailli yetkililerle uzmanlar katıldı.

İsrail Altyapı Bakanı Avigdor Liberman, Türkiye'den su alımının İsrail'in su sorununa bulunabilecek en acil çözümlerden birisi olduğunu belirtti. Liberman, projenin dünyada ilk kez bu kadar fazla miktarda suyun (yılda 45 milyon metreküp) naklini gerçekleştirmiş olacağını söyledi. Liberman, bunun uygun bir fiyata mal edileceğine güvendiğini de ifade etti. İsrailli uzmanlar da Manavgat suyunun maliyetinin deniz suyu arıtma tesislerinden elde edilecek suyun maliyetinden fazla olmaması gereği üzerinde durdular.

Hacettepe Üniversitesi Hidropolitika ve Stratejik Araştırma ve Geliştirme Merkezi Başkanı Prof. Dr. Ali İhsan Bağış ise Türkiye'nin suyun fiyatını mümkün olduğu ölçüde indirdiğini, ancak bedavaya vermesinin mümkün olmadığını belirterek, ''İsrail tek müşteri değil. Malta ve Libya gibi diğer ülkelerle de görüşmeler yapılıyor. İsraillilerin mantıklı olmasını bekliyoruz'' dedi.

Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçisi Ahmet Üzümcü de Türkiye'nin Manavgat suyunun satışından kar amacı gütmediğini belirterek, ancak tesisin işletme giderleri için gereken paranın sağlanması gerektiğini söyledi. Suyun, Türkiye'nin bölgeye bir katkısı olacağını vurgulayan Üzümcü, Türkiye'nin, su kaynaklarını baskı aracı olarak değil, bölgedebarış ve istikrarın korunması için kullanmayı düşündüğünü bildirdi.

XX

Ortadoğu'da Sınıraşan Sular ve Alternatif Çözüm Önerileri
2023 DERGİSİ 9 Kasım 2002
Prof. Dr. Ali İhsan Bağış
Hacettepe Üniversitesi, İ.İ.B.F., Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi.

Su her zaman olduğu gibi, özellikle günümüzde birçok bakımdan daha da önem kazanmıştır. Bilindiği gibi tarihsel süreç içerisinde ekonomik ve sosyal gelişme su ve barışın birlikte olmasıyla sağlanmıştır. Aslında su insanoğluna pekçok fırsatlar sunduğu gibi felaketlere de neden olabilmektedir. Dolayısıyla söz konusu olumsuzlukları önceden görülerek felâketlerin kontrol altına alınması gerekir. Aşırı nüfus artışına bağlı olarak, artan düzensiz kentleşme, sanayileşme ve sulama uygulamalarındaki yanlışlıklar ve aksaklıklar su kalitesi ve miktarını olumsuz yönde etkilemektedir. Bunun en vâhim sonucu olarak da temiz içme suyu yokluğu insan sağlığına çok ciddî zararlar vermektedir.

Su sorununun önemi ülkelerin coğrafî konumuna bağlı olarak değişmektedir. Örneğin Kuzey ülkeleri su kıtlığı çekmezken, Türkiye�nin de içinde bulunduğu Ortadoğu, Güney ve Doğu Akdeniz ülkeleri kuraklık ve su kıtlığı ile karşı karşıyadırlar. Dolayısıyla su birçok ülkenin iç ve dış politikasında önemli bir rol oynamaktadır.

Ortadoğu�da dönüşümü olmayan su kaynakları hoyratça kullanılmaktadır. Bunun başlıca nedenleri yüzeysel suyun yeterli olmaması ve yeraltı kaynakların bilinçsizce tüketilmesidir. Bunun yanında tarımsal sulamada eski ve geri yöntemler kullanılmaktadır. Türkiye, İsrail ve Ürdün�ün bir kısmında sulamada ileri tekniklerin kullanılması ise istisnâî bir durum arz etmektedir.

Genel durumu kısaca özetledikten sonra Ortadoğu�daki durumu biraz açmakta yarar vardır. Şöyle ki, son yıllarda su telaffuz edildiğinde insanların aklına hemen savaş ve çatışma senaryoları gelmektedir. Bu senaryolar büyük ölçüde Batı kaynaklı olmakla birlikte maalesef bölge içinde de taraftar bulmaktadır. Bunun da en önemli sebebi ne yazık ki Ortadoğu düşünce sisteminin rasyonellikten ziyade retorik söylemler ile çoğu zaman gerçeği unutturmasıdır.

Türkiye bölgelerarası az gelişmişliği asgariye indirme amacıyla Güneydoğu Anadolu Projesini (GAP) 1980�li yıllarda uygulama yoluna gitmiştir. GAP entegre bir proje olup sosyal ve ekonomik kalkınmayı hedeflemektedir. Barajlar ve hidroelektrik santralleri sâyesinde Türkiye, enerji açığını da büyük ölçüde asgarî düzeye indirecektir. Sulamayla birlikte önce tarıma dayalı sanayileşme gelişecek ve buna bağlı olarak bölgenin refah düzeyi de yükselmiş olacaktır.

Bu doğrultuda elektrik enerjisi ve sulamanın ilk etabının gerçekleştirilmesi amacıyla 1990 yılı Ocak-Şubat aylarında bir aylık devre için Atatürk Barajı�nda su tutulmasına başlanmıştır. Bunun üzerine Suriye başta olmak üzere Irak ve Arap dünyası kıyametler koparmış ve Türkiye aleyhinde dünya kamuoyunu yönlendirmeye girişmişlerdir. Esasen Türkiye iyi niyetinin bir ifâdesi olarak Atatürk Barajı�nda su tutulmasına başlanmadan önce, bölge ülkelerine özel bir heyet göndererek durumu izah etmeye çalışmıştır. Ancak buna rağmen karşı taraftan anlayış görmemiştir. Körfez savaşı sırasında bazı müttefik ülkeleri Türkiye�ye ve Irak�a zarar vermek amacıyla Dicle sularının kesilmesini telkin etme yoluna gitmişlerdir. Ama buna rağmen Türkiye yine iyi niyetinin bir ifâdesi olarak, suyu bir silâh olarak kullanma yoluna gitmemiştir. Oysa ki Suriye terörist PKK�yı besleyerek ve Türkiye�nin ikazlarına rağmen bu tutumundan vazgeçmeyerek Türkiye�den bu yönde taviz alabileceğini düşünmüştür. Hatta bununla da kalmayarak Arap ülkelerini ve Arap Ligi�ni de sürekli yanlış bilgilerle etkilemeye çalışmıştır.

Türkiye�nin tüm iyiniyetli uyarılarına rağmen, tavrını değiştirmeyen Suriye�ye karşı Ekim 1998�de Türkiye, Suriye sınırına askerî yığınak yapma zorunluluğu duymuştur. Durumun ciddîyetini ve vahâmetini anlayan Hafız Esad, PKK başı Abdullah Öcalan�ı ülkesinden çıkarmak zorunda kalmıştır.

Burada çok önemli bir hususun özellikle belirtilmesinde yarar vardır. Türkiye dışında haksız ve yanlış bir şekilde Türkiye�nin su zengini bir ülke olduğuna dair propaganda yapılmaktadır. Aslında Türkiye, Suriye ve Irak su fakiri ülkeler değillerdir. Ancak Türkiye, bütün bölgeyi de su bakımından besleyecek bir durumda da değildir. Gerçekte su kıtlığı çeken ülkeler Ürdün, İsrail, Filistin ve diğer Arap ülkeleridir. İsrail dışındaki sözkonusu ülkeler önceden değinildiği gibi suyu ekonomik olarak kullanamadıkları gibi aşırı bir şekilde israf etmektedirler.
X

TBMM GÖDÜŞMELERİ'NDE ALİ İHSAN BAĞIŞ

www.tbmm.gov.tr/komisyon/21Donem/ sukaynaklari/tutanaklar/8.11.2001.htm
HALİL İBRAHİM ÖZSOY (Afyon) � Sınırdaş da var, iki sınırı çizen sular var; yani, su sınır oluyor. Onun için, hem sınırdaş, hem sınır aşanlar; yani, tabir yanlış değil.

Bunu arkadaşlar yazarlarsa, yönlendirme yönünde, raporun yazımı yönünden özellikle sonunda, teknik bir konu olduğu için, kelimelerin ve özellikle tabirlerin yanlış kullanılmaması yönünde şart. Çünkü, bu araştırma raporu, literatüre geçecek, herkesin faydalanacağı kaynak rapor olacak.

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Sayın Bakanım, bunu memnuniyetle yaparım ben.

BAŞKANVEKİLİ ALİ GEBEŞ (Konya) � Sayın Başkanım, siz yokken konuştuğumuz konuların özetini yapıp size devrediyorum.

Şimdi, özellikle nasıl bir yol izleyelim anlamında, kimler çağırılsın denildi. Bazı kurumlar tespit edildi. DSİ, Köy Hizmetleri, Devlet Planlama, Dışişleri, yerel yönetimler, mesela, İstanbul Büyükşehir gibi, Ankara, yani, bu su işletmesi yapan yerler, elektrik idaresi, üniversiteler, Tarım Bakanlığı, Sağlık Bakanlığının temel sağlık hizmetleri, ODTÜ, Çevre Bakanlığı, TEMA, bunlar çağırılsın denildi. Yalnız, bu arada da, arkadaşlarımızın genel kanaati olarak da, mutlaka, bir bilgilendirme yapılması gerekiyor. Bence, bundan sonraki toplantının gününü tespit edelim, DSİ�nin uzman kişilerini çağıralım. Bu haritaların okunması, nedir ve şu anda DSİ, işi pratik olarak da yürüten kurum. Şu anda, kanunî prosedür olarak, çok büyük sıkıntıları var, müdahale edemiyorlar. Bu sıkıntıları nedir ve bu sıkıntılar aşıldığı zaman kaynaklarımızı nasıl koruyabiliriz ve bilgilendirme toplantısıyla beraber, bütün grupların toplantı saatleri de gündeme getirilerek, uygun bir saat yapalım. Cengiz Bey akşam yapalım diyor, herkesin yerine göre çıkması var diyor; o da bir öneri ve bu şekilde tespit edelim diyorum. Ben, sözü size veriyorum; konuştuğumuz konular bunlar.

Buyurun Başkanım.

BAŞKAN � Ali Beye teşekkür ediyorum.

Şimdi, değerli arkadaşlarımız, sanıyorum, söz alıp da düşüncelerini orta yere koymayan arkadaşımız kalmadı herhalde. Mükerrem Levent arkadaşımız, değerli dostu, üniversite öğretim üyesi Sayın Prof. Dr. Ali İhsan Bağış�ı bugün komisyonumuza kişisel olarak davet etmiş.

Değerli arkadaşlarımız, komisyonun başlangıcında olduğumuza göre, Sayın Prof. Dr. Ali İhsan Bağış hocamızdan, aşağı yukarı buradaki arkadaşlarımızın konuşmalarını dinleyerek, onun da kendisine göre düşünceleri olmuştur umuyorum. Kendisi bu konuda da üniversitede çalışan bir arkadaşımız. Müsaade ederseniz eğer, kendisine komisyonda bir söz verelim, kendi görüşlerini de alalım.

Sayın Hocam, buyurun efendim.

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Tekrar teşekkür ederim. Aslında, ben de böyle bir komisyonun Meclis içinde işe başlamasından oldukça mutluyum bir bilim adamı olarak. Çünkü, Türkiye�de bu konu çok değişik şekilde ele alındı, ele alınıyor. Biraz önce, Sayın Bakan bir teklif de yaptı. Acaba, buraya geçici danışmanlık yapabilir misiniz dedi. Türkiye�de biz tek kuruluşuz.

BAŞKAN � Hocam, isterseniz, kuruluşunuzu bize bir tanıtın.

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Onu söylüyorum. Ben de, ne yazık ki yurt dışından geliyorum, üstümde Türkçeleri yok, broşürlerimizin Türkçelerini en kısa zamanda size gönderirim. Bizim kuruluş, biraz önce arkadaşlara da ifade ettim, Dışişleri Bakanlığı bize 1994 yılında Bakan imzasıyla, üniversitelere yazı yazdı. Türkiye, Ortadoğu�da çok ciddî sıkıntılarla karşı karşıya, biz diplomatlar bu sorunu tek başımıza göğüslememe tehlikesiyle karşı karşıyayız; siz üniversitede ne yapıyorsunuz dediler. Anladığım kadarıyla, üniversiteler çeşitli şekillerde bunu şeye aldılar. Bizim üniversitede, Hacettepe�de şey yapılıyor ve Dışişleri bize her türlü maddî, manevî yardımı yapacağını da söyledi; ama, Türkiye�de her zaman olduğu gibi, vaatler yapılır, birtakım şeyler gelmez.

Şimdi, biz, mültidisipliner yapıyoruz, yüksek lisans eğitimi yapıyoruz. Mültidisiplinerden şunu kastediyoruz; çünkü, bu işin hukuk tarafı var, bu işin ekonomik tarafı var, bu işin tarım tarafı var, bu işin hidroloji tarafı var, bu işin strateji tarafı var. Biz, bu yönde eğitim veriyoruz. Nitekim, bize sürekli, ilk başladığımızda eğitime 1995 yılında, eski DSİ Genel Müdürü Özden Bilen geldi ders verdi. Şimdi yine DSİ eski Genel Müdürü Ferruh Anık Bey halen ders veriyor. Zaman zaman, yurt dışından misafir, para sıkıntımız olduğu için, çağırdığımızda, bilim adamını veya bir politikacıyı, ilgili kuruluşları da davet ediyoruz. Bu mültidisipliner olmasında büyük bir yarar var. Nitekim, bakın biraz önce bir laf söylendi burada. Sınırdaş, kıyıdaş, memba ülkesi. Bugün, Türkiye, ısrarla şunu söylüyor: Sınır aşan sular. Asi Nehri, hem sınır aşandır, hem sınır yapan bir nehirdir. Orada mesela çok ciddî sıkıntı var. Bu konuda tezler de yaptırıyoruz. Şu anda o konuda bir tez yapılıyor. Muhtelif zamanlarda yapılıyor bu master tezleri. Dünya bu hukuksal olarak meseleyi nasıl çözüyor; hiçbir örneği yoktur. Ne yazık ki, her zaman olduğu gibi, uluslararası hukukta güçlü değilse bir ülke, çok ciddî sıkıntı çekmektedir. Nitekim, Türkiye kendisini güçlü hissetti 1998 senesinde, 1998 değil mi, Suriye�nin Apo�yu sıkıştırması, evet.

Şimdi, biliyorsunuz Suriye, uzun yıllar fazla su alma konusunda Türkiye�den hâlâ 700 metreküp/saniyelik su ister, Türkiye 500�ü vaat etti kendisine1987 yılında; geçici bir protokol Allah�tan. Şimdi, bizim iddiamız, suyun kullanımı çok önemli. Suriye�ye 500 metreküp de yeter. Zaten, ben, birinci GAP master planında DPT adına danışmandım. Bizim maksimum bugünkü şartlar altında 500 metreküp değil, 400 metreküp civarında su ancak verebileceğiz. Bu rakamı biz açıklamıyoruz, hükümet bunu açıklamıyor haklı olarak; ama, GAP olmasaydı, bugün Suriye, Irak�la bir sorunumuz olmayacaktı bu açıdan. Şimdi, GAP�ın niçin böyle oldu, onu uzun uzun izah ediyoruz. Bu konuda size faydalı olmaya çalışırım. Ekoloji konusunda biraz evvel aynı şey oldu. Şimdi, sınır aşan su veya uluslararası su. Doğrudur, aslında, sınır aşan sular da bir uluslararası sudur; ama, önce Bakan Bey bir şey söyledi, tabiî, bunlar hukukî tabirlerde oynanır. Bugüne kadarki hukuktaki tabiri, iki ülke arasında sınır yapıyor ise bunlara uluslararası su diyoruz. Nitekim, Suriye ve Irak da bunun üzerinde çok ısrarlı; ama, biz de diyoruz ki, Türkiye diyor ki, sınır aşan sular. Şimdi, literatürde, şu konuyu tartışıyoruz: Acaba, biz, uluslararası sınır aşan sular desek de, Türkiye�yi biraz daha hem iki tarafı kollar bir pozisyona gelir miyiz, gelmez miyiz onu tartışıyoruz özel toplantılarımızda. Aynı şekilde, suyun verilmesi konusunda, ne kadar miktar, Avrupalılar bunun üzerinde çok duruyorlar, yani, Arabın hakkını, çok da söylüyorum bunları kendilerine; bir taraftan Suriye ve Irak�a terörist ülke diye yaklaşıyorsunuz; âdeta Suriye�nin ve Irak�ın haklarını onlardan fazla savunuyorsunuz. Biraz da onun için Avrupa Birliğine girişimizde su sorunu çok ciddî, kimse farkında değil bunun. Orada bir sıkıntımız var.

Yani, sizin bu ifade ettiklerinizin hepsini biz çeşitli şekillerde raporlar var elimizde, onu çalışıyoruz. Sıkı bir şekilde DSİ�yle temas halindeyiz, şu andaki Genel Müdür de yakın arkadaşım. Diğer Dışişleriyle bir temasımız var. Nitekim, aralık ayında, Millî Güvenlik Akademisinde, Ortadoğu�dan, bu konuda tekrar çağırdılar, gidip orada bir ders vereceğim. O bakımdan, önerge sahibini ben kutlarım, bu konuyu Meclise getirdiği için. O bakımdan, teklifinizi büyük bir memnuniyet ve şerefle kabul ederim; çünkü, ben de başında bulunuyorum bu kuruluşun. Türkiye�de tek kuruluşuz. Dışişlerine cevabı Hacettepe verdi ve benim o zamanlar zaten çalışmalarım vardı. Böyle bir çalışma içindeyiz; yani, bu söylediklerinizin hepsini biz, şu kelimenin yanlış anlaşılmasını istemem, sadece biz demiyorum, biz DSİ�yle, Dışişleriyle, diğer üniversitelerle, konferans, ders verme şeklinde de çalışıyoruz. Ama, siz, komisyon olarak, elbette ki, sizin de bu prosedürü götürdükten sonra kişilerin davet edilmesi konusunda biraz hassas davranmanız lazım. Tabiî ki, dinlemeniz gerekir hepsini tanımanız gerekir sizin de bu komisyonun üyesi olarak.

Şimdilik söyleyeceklerim bunlar. Siz bana sorarsanız, cevaplandırmaya çalışayım bazı sorularınızı. Şimdi genel tablomuz bu. Broşürümüzde, anlatıyoruz hangi dersleri, ne şekilde veriyoruz, dünyadaki büyük barajlar, Türkiye�deki barajlar, sorunları, çatışma nasıl yapılıyor. Bu konuda, bizim de üniversite olarak çok ciddî para sıkıntımız olduğu için, daha büyük atak yapamıyoruz maalesef. Şimdi, mesela, yeni bir bina yapmak istiyoruz; inanır mısınız, Arap ülkelerinden para istedim.

BAŞKAN � Ne parası?..

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Bina yapmak için, şartlarımızın büyümesi için.

BAŞKAN � Üniversite olarak mı istediniz; yani, Türkiye Cumhuriyeti devleti mi istedi bunu, siz üniversite olarak mı istediniz.

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Ben, üniversite olarak istedim. Genellikle bu kuruluşlar işbirliği yapıyorlar ya, imkânlarımızın artması bakımından söylüyorum. Para istedim; ama, dilencilik yapmadım. Bunu, Ortadoğu�ya da kurslarımızın şamil olması, onların gelip bizde ders dinlemesi anlamında söyledim; yani, bir işbirliği.

BAŞKAN � Tabiî, sizin üniversitedeki çalışmalarınız, sizin kendi alanınızdır. Mutlaka, su konusunda çalışan bir birim olduğunuz için zaten buradasınız. Tabiî, bizim aşağı yukarı hedefimiz belli. Türkiye�nin yüzölçümünün kaç kilometrekare olduğu belli, yuvarlarsak, 777 000 kilometrekare diyelim buraya. Türkiye�nin coğrafi olarak aldığı yağış da belli. Eğer bunu da yuvarlatıp da Türkiye yılda 600 milimetre yağış alıyor derseniz, alan ile yağış yüksekliğini çarptığınız zaman, Türkiye�nin su rezerv miktarı orta yere çıkar. Bu çıkan miktar da, Türkiye�nin gerçek suyudur. Bu suyun ne kadarını biz tutuyoruz, ne kadarı topraklarımızda erozyon da yaratarak, ne kadarı bitkisel, üreten toprakları da götürüyor. Bizim sorunumuz bu. Şimdi, mevcudu bulup, bu bulduğumuz mevcudu biz nasıl optimal, ekonomik değerlendiririz, bunun tedbirlerini bulmak zorundayız. Komisyonumuzun özünde yatan bu. Yoksa, biz, Türkiye�ye 600 milimetrenin üzerinde 200 milimetre daha yağış yağdıracak durumda değiliz. Neyse gelen bu; ama, bu geleni en ekonomik, en optimal nasıl kullanacağız,. Denizlere akan suyu kaybettiğimiz gibi, onunla beraber taşınan üretken topraklarımız da gidiyor. Bunu biz araştırıp ortaya yere çıkarmak durumundayız. Bu, işin bir boyutu. Gayet tabiî, diğer boyutları da var. Siz bilimsel olarak çalışıyorsunuz. Bakın, karşımızda bir Türkiye haritası var. Türkiye haritasında, su toplama havzaları, 26 tane olarak görülüyor. Demek ki, tüm Türkiye�nin alanında ana yatak olarak, 26 tane nehrimiz var demektir. Bu ana havzalar üzerinde bir şeyler yapılması lazım bu suyun rezerve edilebilmesi için. Yan havzacıklarda bir şeylerin yapılması lazım, oralarda tutulması için. Biz, hem su rezervi sağlayacağız bununla hem de mevcut topraklarımızın taşınmasının önüne geçeceğiz. Gayet tabiî, şimdi komisyon olarak biz bir yerlerden başlamak durumundayız. Buna başlarken, işte, dediğimiz gibi, elimizde sabit iki nokta var. Birisi Türkiye�nin yüzey alanı, birisi de yukarıdan yağan yağmur. Bunların ikisi sabite. Bu sabitelerden biz çoğunluğu veya rezervleri nasıl artırabiliriz, onun çarelerini bulmak durumundayız.

PROF.DR. ALİ İHSAN BAĞIŞ � Özellikle uluslararası toplantılarda, özellikle komşularımızda, erozyon, çok fazla kullandığım bir argüman. Diyorum ki, Türkiye�den çok su istiyorsunuz, fazla su istiyorsunuz. Türkiye erozyonun mücadelesini yapacak, Türkiye yeşillendirme, orman konusunda çalışmalar yapacak, bütün paraları o verecek; Türkiye suyun temiz gelmesi için bütün bu gayretlerini sarf edecek. Sen, komşum olarak, sadece tutturmuşsun benden fazla su istiyorsun; buna hakkın yok yalnız.

BAŞKAN � Şimdi efendim, bizden onlara suların aktığı gibi, dışarıdaki havzalardan bize gelen sular da var. Bunlardan bir tanesi Asi Nehri, bir tanesi de Balkanlardan gelen nehirlerimiz var. Bunun yanında Türkiye�den çıkanlar pek çok. Ama, tabiî, sadece Türkiye bunun tek örneği değil dünya üzerinde. Özellikle Avrupa Birliği toplumunda, bunun sistemi oluşturulmuş. Biz, Avrupa Birliğine aday olarak beklerken, herhalde, kendimize uygun bir rejim yapacak durumdayız. Dolayısıyla, bunun örnekleri, gelişmiş ülkeler bazında nasıl halledilmiş ise, benim onlara verdiğim haklar kadar, benim de onlardan alacağım birtakım haklarımız var. Zaten, komisyonun da özelliği bu. Bunların tespit edilmesi, bunların geliştirilmesi konuları.

Şimdi, ben, Sayın Hocama teşekkür ediyorum. Herhalde sözünüz bitti.

Munky
09-08-07, 08:50
Alper Orhon - (27.06.2001)
Kıbrıslı eski bakan vefat etti
Hürriyet 28 Haziran 2001

Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim görevlilerinden olan ve 13 Şubat 1975 ile 5 Temmuz 1976 tarihleri arasında Kıbrıs Türk Federe Devleti Planlama Koordinasyon Bakanlığı da yapan Prof. Alper Orhon, 27 Haziran 2001 tarihinde vefat etti. Yakanlandığı amansız hastalık nedeniyle bir süredir İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören 61 yaşındaki Prof. Alper Orhon, 1974 Kıbrıs çıkartması öncesinde ve sonrasında da Rauf Denktaş ile birlikte çalışmıştı. Prof. Alper Orhon, Lefkoşa'da toprağa verildi.

Munky
09-08-07, 08:50
Arif Ersoy ( 1948)
1948 Çorum doğumlu. SBF mezunu. 1977'de Ege Üniversitesi İktisat Bölümü'nde profesör oldu. Süleyman Karagülle ve arkadaşlarıyla beraber Adil Düzen tezinin teorisyenlerinden.1994'de Çorum Belediye Başkanlığı'na seçildi. İngilizce ve Arapça biliyor.

Munky
09-08-07, 08:50
Askar Akaev ( 10.11.1944)
Askar Akaev, 10 Kasım 1944'te Kemindey Bölgesi'ndeki Kızılbayrak köyünde dünyaya geldi. Babası bir kolhoz işçisidir.
1961 yılında Fdurzemash fabrikasında metal işçisi olarak çalışmaya başladı. 1968'de Leningrad Hassas Mekanik ve Optik Enstitüsü'nden mezun oldu.

1972'den 1973'e kadar Frunze Politeknik Enstitüsü'nde, sonra da Leningrad Hassas Mekanik ve Optik Enstitüsü'nde kıdemli araştırmacı ve öğretmen olarak çalıştı.

Askar Akaev 1976'da Kırgızistan Cumhuriyetinin başşehrine dönüp Politik Enstitüsü'nde kıdemli öğretmen, doçent ve nihayet bölüm başkanı olarak çalıştı.

1986-1987 yıllarında Kırgızistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin İlim ve Eğitim Müesseseleri Bölümü Başkanı'ydı. 1987'de İlimler Akademisi başkan yardımcılığına ve iki yıl sonra da başkanlığına seçildi. Aynı yıl içinde Askar Akaev S.S.C.B. halk temsilciliğine seçildi.

Askar Akaev bilimsel doktor, profesör, Kırgızistan Cumhuriyeti İlimler Akademisi akademisyeni ve aynı zamanda beynelmilel ilim dünyasında tanınmış bir fizikçidir. Bilgi İşlem Mühendisliği ve kuantum radyofiziğinin problemlerinin çözümüne uzmanlığı ile büyük katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda optik bilgi işlem mühendisliğini geliştirenlerdendir.

1990 yılı Ekim ayında Askar Akaev, Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Kırgızistan Cumhurbaşkanı olarak 1991 Ağustosu'nda yapılan darbe teşebbüsüne aktif bir şekilde karşı çıktı.

Askar Akaev 12 Ekim 1991'de Kırgızistan'ın millet tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.
1993 yılı Mayıs ayında Kırgızistan'ın yeni anayasası kabul edilince Askar Akaev'e olan güven derecesini tespit için bir referandum yapma ihtiyacı doğdu. 1994 Ocak ayında Kırgızistan halkı Kırgızistan Cumhurbaşkanının yetkilerini onayladı.
Askar Akaev, Kırgızistan'ı tarihin en zor döneminde yönetti. Onunla birlikte cumhuriyet bağımsızlığına kavuştu. Dünya cemiyetinin tam üyesi oldu ve onun yaptığı demokratik değişiklikler dünyada anlayışla karşılanarak kabul gördü.

X

Akayev son kez halkına seslendi
CNN Türk 7 Nisan 2005

Akayev'in konuşması parlamentoda da yayınlandı

Kırgızistan'ın devrik lideri Askar Akayev, Kırgız halkına son seslenişinde, her şeyi halkı ve ülkesi için yaptığını söyledi.
Kaydı Moskova�da yapılan ve Meclis�te de yayınlanan Akayev'in konuşması, televizyonda canlı yayınlandı.

Her zaman şiddete karşı olduğunu belirten Askar Akayev, ''özellikle dış güçlerin içimizdeki krize karışmasını istemedim. Son emrim 'ateş etmeyin' oldu. Böylece kan dökülmesini, halk ihtilalinin olmasını engelledim'' dedi.

Halkının kendisini affedeceğini umduğunu da söyleyen Akayev, tüm işleri halkının refahı ve iyiliği için yaptığını savundu.

Kırgızistan�da 24 marttaki yönetim değişikliğini anladığını ve kabul ettiğini ifade eden Akayev, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana geçen sürede Kırgızistan'ın geldiği konum hakkında bilgi verdi.

Sovyetlerin dağılmasının ardından Kırgızistan'ın zor şartlarla karşı karşıya kaldığını dile getiren Akayev, ülkenin doğal kaynakları bulunmadığını, bu nedenle her şeye yeniden başlamak zorunda kaldıklarını söyledi.

İktidarda bulunduğu süre içinde Asya ülkelerinin yanı sıra batılı ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yaptıklarını belirten Akayev, özellikle son beş yılda ülkenin ekonomik açıdan ilerlediğini savundu. Kamuda şeffaflık için altyapı oluşturduklarını anlatan Akayev, sosyal ve ekonomik alanlarda atılımlar yapıldığını da ifade etti.

Akayev istifasını halka verdi

Kırgızistan Meclis Başkanı Ömürbek Tekebayev de, meclis olarak amaçlarının devrik lider Askar Akayev'i cezalandırmak değil, ülkede düzen ve istikrarı sağlamak olduğunu söyledi.

Tekebayev, devlet başkanını halkın seçtiğini ve Akayev'in de istifasını halka verdiğini ifade ederek, ''ülkede şu anda devlet başkanı yok. Biz geçici devlet başkanı seçtik, asıl devlet başkanını halk seçecek'' dedi. Tekebayev, bunun gecikmeden olabilmesi için de öncelikle Akayev'in istifasının mecliste onaylanması gerektiğini belirtti.

Munky
09-08-07, 08:50
Avedis Hacınlıyan
Avedis Hacınlıyan, Bilim adamı. Boğaziçi Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi. Çeşitli bilim ve teknoloji dergilerinde makaleleri yayımlandı. �15 Temmuz 1983 tarihinde Paris�in Orly Havaalanı�nda ASALA örgütü tarafından THY�ye karşı yapılan bombalı saldırının sanıklarının 19 Şubat 1985 tarihinde başlayan ve tarihe �Orly duruşması� diye geçen duruşmalarda da, Ermeni asıllı Türk vatandaşı olan Doç.Dr. Avedis Haçınlıyan �Moral tanık olarak Türkiye lehine tanıklık yaptı ve Türkiye Ermeni cemaatinin içinde bulunduğu hayat şartlarındaki rahatlığı anlattı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
09-08-07, 08:51
Aydın Sayılı
Ordinaryüs Prof. Dr. Aydın Sayılı (1913-1993) Türkiye Cumhuriyeti döneminde yetişmiş anıt insanlarımızdan biridir. Onun yaşamı, bilim ve kültür tarihimizde her bakımdan örnek alınmaya değer üstün bir kişiliği yansıtır. Aydın Sayılı, 2 Mayıs 1913 tarihinde İstanbul�da doğdu. Babası Abdurrahman Sayılı (1875-1954), annesi Suat Sayılı (1889-1951)�dır. İki ablası vardır: Piraye (Sayılı) Arıcanlı ve Gündüz Sayılı. Aydın Sayılı ilk ve orta eğitiminin büyük kısmını Ankara�da tamamlayıp Ankara Erkek Lisesi�nden (şimdiki adı Atatürk Lisesi) mezun olmuştur. Mezun olabilmek için 1933 yılında yapılan mezuniyet sınavlarından (bakalorya sınavları) biri olan ve sözlü olarak yapılan Tarih ve Coğrafya sınavını Atatürk�ün de yer aldığı sınav heyeti önünde yapmıştır. 1 saat 20 dakika süren sınavda bütün soruları Atatürk sormuş ve aldığı cevaplardan çok memnun kalmıştır. Böylece Gazi Mustafa Kemal, sınav çizelgesini, -Aydın�ın notunu Çok eyi diye yazarak- imzaladı. Sayılı, yaşamındaki bu tarihsel unutulmaz olayı �Atatürk�le Bir Sınav Anısı� başlığı altındaki bir yazısının bir bölümünde şöyle anlatıyor:

�Atatürk benim sınavımdan çok memnun kalmış. Bu sebeple Milli Eğitim Bakanına �bu öğrenci ile ilgilenin� şeklinde bir talimat vermiş. O zaman Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey, beni makamında kabul ederek bana sınavdaki başarımdan ve Atatürk�ün takdirini kazanmış olmamdan dolayı bir tebrik mektubu verdi ve yüksek öğrenimine ilişkin bir planının olup olmadığını sordu. Ben kendisine su mühendisi olmak istediğimi söyledim. Fakat o bana daha geniş bir kültür tabanı üzerine oturan bir alanı seçmenin daha uydun olacağını söyleyerek, bana tarihçi olmamı önerdi ve bunda biraz ısrar etti. Ben asıl ilgi alanımın fizik olduğunu fakat tarihi de sevdiğimi söyleyerek konu üzerinde biraz düşüneceğimi ve annem ve babamla da konuyu konuşup danışmak ihtiyacını duyduğumu söyledim. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı bu konuya ciddiyetle eğilmiş ve tarih ile fen konularını bir araya getiren bir alan olarak, benim için bilim tarihinin uygun bir meslek olabileceğini düşünmüş. Mesele bu şekilde bana intikal edince ben de konuyu ciddiyetle zihnimde toparlamaya çalıştım.
Ben Fransızca�dan izlediğim bazı kitaplarımda bilim tarihi ile temasa gelmiştim. A. Cuvillier�in lise son sınıfları ve üniversiteye hazırlık sınıfları için yazdığı Mantık ve Genel Felsefe ile Ahlak adlı kitabının mantık kısmında bilim tarihine ilişkin çok ilginç bahislerle karşılaşmış olduğum gibi, E. Voisin�in liseler için yazılmış üç ciltlik Cours de Physique adlı kitabının bölüm sonlarında verdiği tarihî metinler de beni çok ilgilendirmişti. Bu itibarla, bilim tarihini kendim için çekici bir alan olarak düşünmekte çok güçlük çekmedim.
O yıllarda bilim tarihi konusu önemlice bir kıpırdanma hareketine sahne olmakta idi. Amerika�nın Harvard Üniversitesi�nde bilim tarihi alanı bu sıralarda belirginlik kazanmakta ve bu çalışmaların odağını George Sarton adlı bir profesörün faaliyetleri oluşturmakta idi. Bu faaliyetten bizim o zamanki Milli Eğitim Bakanlığımızın ve yeni kurulmuş olan Türk Tarih Kurumu�nun seçkin mensuplarının da haberi varmış. Bu itibarla konuyu biraz derinlemesine incelemek de benim için mümkün oldu. Bu arada George Sarton�un çıkarmaya başladığı Introduction to the History of Science (Bilim Tarihine Giriş) adlı kitabın yayınlanmış olan birinci cildini Türk Tarih Kurumu�nun Kütüphanesi�nde gözden geçirme fırsatını da buldum ve bilim tarihini meslek seçtiğim ve yarışma sınavını kazandığım takdirde Sarton�un yanında öğrenimimi sürdürebileceğim de bana söylendi. İşte bütün bunlar, benim bilim tarihini meslek olarak seçmemin yolunu açmış oldu.
Böylelikle, Atatürk�ün sınavıma gelmesi benim hayatımın seyri üzerinde büyük bir etki yapmış oldu. Atatürk hepimizin yaşamına yeni bir yön vermiş bir kişidir. Fakat benimki daha kişisel ve özel türden bir etki oldu. Atatürk sınavı işe karışmış olmasaydı su mühendisi olacaktım. Elbette ki o saha da çok önemli ve yararlı bir mesleği temsil ediyor. Fakat ben bilim tarihini ve üniversite hocalığı mesleğini seçmiş olmaktan çok memnunum. Bunda hiçbir zaman en küçük bir şüphem de olmadı.
Bilim tarihi konusu milli kültürümüzün zenginleşmesi açısından bizim için olağanüstü önemde bir konudur. Kültür dağarcığımızın böyle temel önemde bir kültür ögesi ile beslenip geliştirilmesinin Atatürk ilke ve düşünceleri ile tamamiyle uyumlu ve ahenkli olduğunda hiç şüphe yoktur.
İnsanın en gerçek yol göstericisinin bilim olduğunu ve Türk Milletinin uygarlık ve ilerleme yolunda göstereceği büyük başarılarda kafasında ve elinde tuttuğu meşalenin bilim olduğunu ve olması gerektiğini söyleyen Atatürk, eğitimimizin bilim zihniyeti için zafer yollarını açacak mahiyet ve doğrultularda vurgulanmasına büyük önem vermiş ve bu amaca ulaşılması için belirgin bir özen göstermiştir. Bu itibarla, son yıllarda felsefe gibi köklü bir disiplin yanında liselerimizin müfredat programlarında bilim tarihine de yer verilmeye başlanmış olmasının çok olumlu ve memnuniyet verici bir gelişme olarak kabul edilmesi gerektiğine bu vesile ile işaret etmeyi yararlı buluyorum.�

Aydın Sayılı, Ankara Erkek Lisesi�ni 1933 yılında Haziran döneminde �pekiyi� dereceyle ve birincilikle bitirdi. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti)�nın yurt dışına öğrenci göndermek için açtığı sınavı kazanarak ünlü Harvard Üniversitesi�nde Bilim Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimini yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri�ne gönderildi. Columbia ve Cornell gibi bazı üniversitelerde yaz öğrenimine de katılarak, 1942 yılında Harvard Üniversitesi�nden doktora derecesi aldı. Tezinin konusu �İslam Dünyasında Bilim Kurumları�dır. Bu doktora Harvard Üniversitesi�nde ve bilindiği kadarıyla da dünyada bilim tarihi dalında verilen ilk doktora derecesidir. Sayılı�nın Harvard�daki eğitimi, yatay ihtisas alanı olarak İslam Dünyası ve düşey ihtisas alanı olarak da fizik tarihi konularını kapsıyordu. Aydın Sayılı�nın doktora çalışmasını, adı geçen bölümün başkanı, ünlü bilim tarihçisi Prof. Dr. George Sarton (1884-1956) yönetti. Sayılı, hocası George Sarton�ın dünyada �bilim tarihinin bağımsız bir akademik disiplin olarak resmi bir statüye kavuşmasında büyük rolü olduğunu� vurguluyor. Sarton, Sayılı�nın mesleki formasyonunda çok derin etkiler yaptı. İkisi arasında başlangıçtaki hoca-öğrenci ilişkisi, zamanla iki büyük bilim tarihçisi ilişkisine dönüşerek karşılıklı saygı duygularıyla yaşamlarınca sürdü.

Aydın Sayılı, ABD�de sürekli olarak on yıl kaldı. Ablası Piraye Arıcanlı, �o yıllarda uçak ile gelip gitmek yoktu ve tatillerde sılaya gitmek adeti de yoktu� diyor.

Dr. Aydın Sayılı, 1943 yılında, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Kürsü�ne �İlmi yardımcı� olarak tayin edildi. Askerlik görevi nedeniyle bir süre akademik yaşamına ara verdikten sonra 1946 yılı sonunda adı geçen fakültenin Felsefe Kürsüsü�ne �Bilim Tarihi Doçenti� olarak atandı. 1952 yılında �Bilim Tarihi Profesörlüğü�ne yükseldi ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi�nde kurulan Bilim Tarihi Kürsüsü�ne başkan olarak atandı. 1958 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi. 1974 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanlığına seçilen Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, bu görevini 1983 yılı başında yaş haddi nedeniyle emekli oluncaya dek kesintisiz sürdürdü. Emekli Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı 1984 yılında kurulan Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi�ne başkan olarak atandı. Bu son görevini de tam bir liyakatla yapmaktayken 16 Eylül 1993 tarihinde yaş haddi nedeniyle emekli oldu.

Sayılı, 1947�de Türk Tarih Kurumu�nun tam üyeliğine seçilmiştir. 1957�de Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi�nin muhabir üyesi, 1961�de aynı akademinin tam üyesi olmuş ve 1962�de üç yıllık bir dönem için başkanlığını yapmıştır. Türk Kütüphaneciler Derneği�nin şeref üyesi olmuş, Türk tarih Kurumu Ortaçağ Şubesi�nin başkanı olarak da birkaç yıl hizmet etmiştir.

Bilimle uğraşmayı bir yaşam biçimi olarak seçen bu değerli, özverili bilim adamı; son yıllarında böbrek, kalp ve cilt rahatsızlıklarıyla uğraşmak zorunda kalmış, henüz bir aylık olan emeklilik hayatına intibak ediyorken 15 Ekim 1993 Cuma günü öğleden evvel saat 10.30 sularında evinin önündeki sokakta geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi 18 Ekim 1993 tarihinde Ankara-Cebeci Asri Mezarlığı�nda toprağa verildi. Bilim ve kültür dünyamızın bu büyük kayıbı, basınımızda, radyo ve televizyonlarımızda önemine yaraşan biçimde ne yazık ki yansıtılmadı.

Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, ömrünün büyük bölümünü bilim tarihi çalışmalarına bilinçle ayıran, bu uğraşısından derin bir zevk duyan, bilim tarihine ilişkin birçok önemli katkı ile ülkesinde ve uluslararası bilim ortamında haklı bir saygınlık kazanmış bir kişiliktir. O, anadili olan Türkçe dışında İngilizce, Fransızca, Almanca, Farsça ve Arapça dillerini de çok iyi bildiğinden, kaynak yayınları kavramakta ve yorumlamakta üstün bir performans gösterdi. 1952-1953 ve 1956-1957 akademik yılları içinde Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin ve Ford Vakfı�nın verdikleri burslarla, ABD�nin en zengin kitaplıklarında iki yıla yakın süre araştırmalar yaptı. Sayılı�nın bu olanağı en verimli biçimde değerlendirmesinde, altı dildeki derin vukufunun etkisi büyüktür.

Aydın Sayılı�nın Türkçe ve yabancı dillerdeki çok sayıda bilimsel yayını (kitap, makale, bildiri) bilim tarihi dalında kendisine uluslararası ün ve saygınlık kazandırmıştı. Nitekim Harvard Üniversitesi�ne, State University of New York�a ve Beyrut Amerikan Üniversitesi�ne bilim tarihi dersi vermek üzere davetler aldı ise de, Ankara�daki görev ve sorumlulukları nedeniyle bunları kabul etmeyi uygun bulmadı. Kişiliği ve etkinlikleri ile yalnız ülkemizde değil, çağdaş ileri ülkelerde de kalıcı bir saygınlığı hak etmişti. Nitekim çeşitli tarihlerde birçok kez ödüllendirildi.

Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�nın konuşma ve yazıları zengin bir kültür birikimini açık bir surette yansıtmaktadır. Metafizik görüşlerden ve dogmalardan ziyade, özellikle bilim tarihine dayanan düşüncelere ilgi duyardı. Gerçekçi ve sistematik düşünce, belirgin bir niteliği idi. Bu nitelikteki soruları da daima iyi karşılardı. Muhatabını, şekilde nazik, esasta sağlam bir düşünce yapısıyla yanıtlardı. Yanıtları daima sistematik, tutarlı ve doyurucu idi. Araştırmalarında olabildiğince ilk kaynaklara ulaşmaya, önyargısız ve nesnel (objektif) davranmaya sürekli özen gösterirdi. Ele aldığı konuya üstünkörü değil, aksine olarak derinlemesine incelemek, dar zamana sıkıştırmamak, düşüncelerini iyi kristalize ederek kaleme almak, onun dikkati çeken özellikleridir. Yapıtları titiz bir çalışmanın ürünü olduklarından, sonraki basımlarında sözcük değişikliği bile yapmamayı adeta ilkeleştirmişti. Bilim etiği (ahlakı), onun düşüncelerinde ve davranışlarında saygın bir konumdaydı.

Aydın Sayılı, sadece bilgin olarak değil, aynı zamanda düşünür ve bilge nitelikleri ile de seçkin bir kişiliğe sahiptir.

Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı, bilim tarihi araştırmalarını kesintisiz sürdürürken yükseköğretimimizde bilim tarihini, bağımsız bir akademik kürsü biçiminde resmi bir duruma kavuşturup yerleştirmekte öncü hizmetleri gerçekleştirdiği gibi, bilim tarihçilerimizi yetiştirmekte de yıllarca süren özverili bir emek verdi. Nitekim tanınmış bilim tarihçimiz Prof. Dr. Sevim Tekeli (d. 1924), hocası Sayılı�yı, �üstün bir bilim adamı, değerli bir öğretmen, bir bilge� olarak niteliyor ve emekli olan Sayılı�ya şöyle sesleniyor:
�Sayın hocam, Türkiye�de, Fakültemizde, ilk Bilim Tarihi Kürsüsünü kurduğunuz ve yürekten inandığınız Türklerin, yüzyıllar boyu bilime yapmış oldukları büyük katkıları ortaya çıkarma araştırmalarında yeni bir çığır açtınız. (...) Uygarlığın temel öğelerinden biri, daha doğrusu, insanın en üstün başarısı bilimsel çalışmalarda yansır. Çok parlak olan Türk tarihinin bu en önemli yönünü, Dünya Bilim Tarihçilerinin övgü ile söz ettiklerine defalarca tanık olduğum, pek çok örneklerle sergilediniz ve aydınlattınız (...). Sayın Hocam, görev bilinciniz, derslerinizdeki ciddiyetiniz, bir öğretmen olarak zamanınızı ve bilginizi öğrencilerinize aktarmaktaki özveriniz her türlü övgünün üstündedir. Bilimsel araştırmada kılı kırk yararcasına göstermiş olduğunuz titizlik, olanı olduğu gibi sergilemekteki objektifliğiniz hepimize örnek olmuştur. Bilim Tarihine yapmış olduğunuz katkılarınız Dünya�da olduğu kadar Türkiye�mizde de takdirle karşılanmıştır ve karşılanacaktır.�

Tıp tarihçimiz Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ise Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�nın mesleki alandaki hizmetinin üç temel özelliğini şöyle belirtmektedir:
�1. Sayılı, memleketimizde Bilin Tarihini meslek olarak seçen ve bu konuda doktora yapan ilk kişidir.
2. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi, Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi�nde öğretim üyesi olarak çalışmış, bilim tarihi dalında geniş bir kadro yetiştirmiştir.
3. Yayınları ile Türk Bilim Tarihini dünyaya tanıtmıştır�.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölüm Başkanlığı, İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Genel Direktörlüğü yapmış, Türk Bilim Tarihi Kurumu kurucu başkanı ve 28.12.2004�ten itibaren İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�yı, �Türk Bilim Tarihinin öncü ve değerli ismi Aydın Sayılı Hocamız� diyerek anıyor. Prof. Dr. İhsanoğlu, Türkiye�de bilim tarihi çalışmalarının, temelde Aydın Sayılı etkenine bağlı olarak, üç merhalede incelemenin doğru olabileceğini ifade ediyor: Aydın Sayılı öncesi çalışmalar, Sayılı dönemi ve Sayılı sonrası dönem. İhsanoğlu, akademik hayatımızda �Aydın Sayılı Ekolü�nün kurulmuş olmasının önemini de belirtmektedir.

Aydın Sayılı, laik ve demokratik Cumhuriyetimizde, ülkemize hizmet etmekten onur duyan bir vatandaşımızdı.

Atatürk gerçeğini, Atatürkçülüğün özünü, Aydınlanma Hareketimizi, en doğru biçimde kavramış ve anlatmış insanlarımızdan biri Aydın Sayılı�dır. Atatürk�ün �Hayatta en hakiki mürşit ilimdir� özdeyişini, başlık olarak da kullandığı bir kitabında tam bir yetki ile yorumladı. Birinci baskısı 1948 yılında yapılan bu kitap, bilimi bütün boyutları ile inceleyen Türkçe yayınların en önemlilerinden biri olma niteliğini korumaktadır. Bu konuya verdiği önemi ve emeği yansıtan birçok esere imzasını atmıştır.

Aydın Sayılı�yı Atatürk�e bağlayan düşünsel temel öğeler, Türk ulusuna ve Türkiye�ye tükenmez sevgisi ile bilime ve akla sarsılmaz güvenidir. O, Türkiye�ye ve ulusuna olan sevgisini eylemiyle kanıtladı.

Sayılı, Atatürk�ün manevi mirasçılarından biriydi.

Sayılı, yukarıda adı geçen eserinde şöyle diyordu: �Bilim uygar dünyanın belkemiğidir ve uygarlıkta en çok ilerleyen toplumlar bilime en çok bel bağlayanlar olacaktır�. �İnsan kafası doğanın bildiği en gür, en doğurucu ve en verimli enerji kaynağıdır. Gerçekten insanda harcanan zihinsel enerji ile elde edilen sonuçlar birbirleri ile kıyas kabul etmeyecek derecede farklı olabilmektedir. Kafası sayesinde insan çok çeşitli ve engin başarılar göstermiştir. Bunların en göze çarpanı ve en göz kamaştıranı de kuşkusuz ki bilimdir.

Sayılı�nın Atatürk�ün huzurundaki olağanüstü başarısı, aslında akıl yeteneğinin kanıtlanmasının bir örneğidir. Atatürk onun akıl gücünü takdir ederek, bilime yönelik gelişimi için olanak sağlanmasında etkili oldu. O da bu olanağı tam değerlendirdi ve başarısını Ülkesine ve bilim dünyasına yansıttı.

Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�nın seçkin bir niteliği de, Doğu ve Batı dillerine vukufu, kavrayışı güçlendikçe, anadiline yani Türkçeye de giderek artan bir ilgi göstermiş ve bilinçli bir emeği sürekli vermiş olmasıdır. Bunun en belirgin kanıtı, editörü olduğu �Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe� isimli yayındaki aynı adlı makalesidir. Bu kapsamlı ve çok önemli yayında, Türkçe�nin gelişimini açıklayan Sayılı, Batı ve Doğu dillerinin çok sayıda sözcüklerine Türkçe karşılıklar da önerdi. Onun bu saygıdeğer emeği, dilimize hizmet edecekler için gelecekte de büyük değerde olacaktır. Bir yabancı terimin Türkçe karşılığının bulunmasında, Türkçeyi ve o yabancı dili çok iyi bilmek yetmemekte, aynı zamanda ilgili konuyu yeterli düzeyde bilmek de gerekmektedir. Aydın Sayılı, kişiliğinde bu niteliklerin tümünü eksiksiz biçimde toplamış bir akademisyendi. O, karşılıkları hiç bulunmamış yabancı sözcüklere ve anlam karışıklıklarına yol açabilen terimlerimize Türkçe yeni karşılıklar bulup, bunların açıklamalarını yaptı. Matematik, fizik, felsefe gibi değişik bilgi dallarını ilgilendiren bu çalışmasında, eşanlamlı, yakın anlamlı Türkçe sözcükler türeterek, dilimizi zenginleştirmede önemli bir kültürel etkinlikte bulundu.

Aydın Sayılı, müziğe ve güzel sanatlara duyarlı bir insan olarak, keman ve resim sanatıyla amatörce çalışmalar yaptı. Resim sanatında kuru kalem tekniğini sevmiş ve başarılı çalışmalar ortaya koymuştu.

Aldığı Ödüller ve Onur Üyelikleri;
1- 1973 Yılında Nikola Kopernik�in doğumunun beşyüzüncü yıldönümü vesilesiyle Türkçe (Kopernik ve Anıtsal Yapıtı, 1973) ve İngilizce (Copernicus and his Monumental Work, 1973) iki yayınından dolayı Polonya Hükümeti tarafından Kopernik Madalyası verildi.
2- Türkiye Bilimsel ve teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) 1977 Hizmet Ödülü verildi.
3- 1981 Yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü�nün Onur Beratı verildi.
4- 1989 Yılında Die Deutsche Morgenlandische Gesselschaft (Alman Doğubilimciler Derneği) Onur Üyeliğine seçildi.
5- 1989 Yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Onur Üyeliğine seçildi.
6- 1990 Yılında Ankara-Atatürk Lisesi Eğitim Vakfı Onur Kurulu Üyeliğine seçildi.
7- UNESCO Paris Merkezi�nin hazırlattığı �Orta Asya Uygarlıkları Tarihi� isimli dizinin hazırlanmasında görevli Uluslararası Editörler Komitesi�ne seçilen Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�ya, -kendi uzmanlık alanıyla çok ilişkili olan ciltlerini tamamlaması nedeniyle-, UNESCO Genel Merkezi tarafından 1990 yılında Pandit Nahru Ödülü verildi.
8- Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) 1993 Hizmet Şeref Ödülü verildi.

Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�nın yayınları, nitelik ve nicelik bakımından olağanüstü bir çalışmayı yansıtan ürünlerdir. Yayınları, Türkçe, İngilizce, Arapça ve Farsça dillerinde olup; kitap, bildiri, araştırma yazıları ve makalelerden oluşmaktadır. Biz burada çok üretken olan Sayılı�nın sadece telif ve editörü olduğu kitaplarının künyelerini vermekle yetineceğiz.

Telif kitapları
1. Copernicus and His Monumental Work.�Ankara: Turkish Historical Society, 1973.
2. Abdülhamid İbn Türk�ün Katışış Denklerde Mantıkî Zaruretler Adlı Yazısı ve Zamanın Cebri (Logical Necessities in Mixed Equations by Abd Al Hamid Ibn Turk and the Algebra of his Time).�2. bs.�Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu, 1985. (1. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1962)
3. Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri.-- Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1985.
4. The Observatory in Islam.�2nd ed.�Ankara: Turkish Historical Society, 1988. (1. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1960)
5. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.�3. bs.�Ankara: Kültür Bakanlığı, 1990. (1. bs.�Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı, 1948.), (2. bs.�Ankara: Gündoğan, 1989).
6. Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp.�3. bs.-- Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1991. (1. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1966), (2. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1982)
7. Uluğ Bey ve Senerkand�daki İlmi Faaliyeti Hakkında Gıyaseddin-i Kaşi�nin Mektubu.�3. bs.-- Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi, 1991. (1. bs.-- Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1960), (2. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1985)
8. Türkler ve Bilimler.�İstanbul: Basın Yayın Genel Müdürlüğü, 1976 (Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Arapça yayınlanmıştır)

Editörü olduğu kitaplar
1. Ebû Nasr�i Farabî�nin Halâ Üzerine Makalesi = Farabî�s Article on Vacuum.�Ankara: Türk tarih Kurumu, 1951 (Prof. Dr. Necati Lugal ile birlikte yazılmıştır), (Arapça metin, Türkçe ve İngilizce tercüme), (2. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1985)
2. Nikola Kopernik (1473-1973).�Ankara: UNESCO Türkiye Milli Komisyonu, 1973.
3. Bilim, Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1978 (2. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1994), (3. bs.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 2001)
4. Beyrunî�ye Armağan.�Ankara: Türk tarih Kurumu, 1978.
5. İbn Sinâ, Doğumunun Bininci Yılı Armağanı.�Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1984.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Uğurlu, Mehmet Cemil: �Büyük Bir Bilim Tarihçisi Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı�, Erdem Dergisi, c. 9, No. 26 (1996), s. 453-481.

Sayılı, Aydın; çev. Melek Dosay: �Profesör Aydın Sayılı�nın Kısa Biyografisi ve Bilimsel Faaliyetleri�, OTAM : Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi, s. 5 (1994), s. 575-595.
Sedat Aksoy Kütüphaneci
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi

Munky
09-08-07, 08:51
Ayhan Songar
Bir Ayhan Songar vardı
Türkiye 2 Temmuz 2001

İSTANBUL - Hocaların hocası Prof. Dr. Ayhan Songar'ı vefatının 5. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Gazetemizde uzun yıllar yazdığı günlük köşe yazılarıyla hâlâ hafızalarımızda olan, dünyaca tanınmış tıp otoritesi Prof. Dr. Ayhan Songar, ruhu için okutulacak Kur'an-ı Kerim ve Mevlid-i Şerif'le yadedilecek. Yarım asrı bulan fiili doktorluğunun yanı sıra tasavvuf, tıp, musiki, sibernetik ve fotoğraf alanında da uzman olan Prof. Dr. Ayhan Songar, geçtiğimiz yüzyılın hezarfenleri arasında yer alıyordu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nı kuran ve aralıksız 34 yıl kürsü başkanlığını yapan Prof. Dr. Ayhan Songar, çağdaş psikiyatrinin de kurucuları arasında yer alıyordu. Kırk yılı aşkın süre aynı yastığa baş koydukları ve aynı yızahaneyi paylaştıkları eşi Dr. Reyhan Songar rahmetlinin tüm milli hareketlerin yanında ve gönüllü kuruluşların içinde olduğunu belirterek, "Aradan dört yıl geçmesine rağmen Türk milleti onun hizmetlerini unutmadı. Kadirşinaslığını gösterdi ve birçok şehrimizde caddelere, sokaklara, parklara, kültür ve tıp merkezlerine onun ismini verdi. Hâlâ ruhuna Fatihalar okunuyor. Bu konuda duyarlılığı olan herkese teşekkür ediyorum" dedi. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, 1997 yılı başında prostat kanserine yakalanmış, Nisan ayı başında geçirdiği ameliyat da netice vermeyince kalp huzuru ile Rahmet-i Rahman'a teslim olmuş, dünyadan ayrılık vaktinin geldiğini belirterek, son bir köşe yazısı ile okuyucularından helallik dilemiş ve 2 Temmuz 1997 günü Hakk'a yürümüştü.

Çağdaş psikiyatrinin kurucusuydu
Babası İstiklal Harbi gazisi olan Prof. Dr. Ayhan Songar köklü bir aileden geliyordu. Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı ve Türk Edebiyatı Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldı; ilk ikisinin başkanlığını da yaptı. Hayatı boyunca alkol ve uyuşturucu ile mücadele veren Prof. Dr. Ayhan Songar, Yeşilay Cemiyeti'nin de başkanlığını yaptı. Şiire merakı ile de bilinen Songar, Fuzuli'den Necip Fazıl'a Türk şairlerini ve şiirlerini çok iyi bilirdi. Dilde uydurmacılığa şiddetle karşı çıkardı. Türk dili ve düşüncesi üzerine nefis yazıları vardı. Uzun meslek hayatı boyunca önemli ödüller alan Prof. Songar, New York Bilimler Akademisi üyesiydi. Türkiye Tıp Akademisi ve Türk Nöro-Psikiyatri Derneği'ne büyük hizmetleri geçmişti. Müziğin hastaların tedavisinde etkili olduğunu bilen Songar, Viyana'da "Musiki Psikolojisi" dersleri de vermişti. Adli Tıp Kurumu'nda da uzun yıllar görev yapan Prof. Songar, bir dönem TRT yönetim kurulu üyeliği de yaptı. Gazetemizde 1989'da haftalık, 1991'den 1997'ye kadar da günlük yazılarını "Sohbet" köşesinde aralıksız sürdüren Prof. Dr. Ayhan Songar'ın 26 kitabı neşredildi. Yerli ve yabancı dergilerde yüzlerce ilmi makalesi yayınlanan Prof. Dr. Songar'ın kızı Neslihan, Tükiye'nin Bakü Büyükelçisi Ecvet Tezcan ile evli.



Ayhan Songar
Sefa Saygılı
Türdav Yayınları

�Böyle güzel insanları unutulmaya terk edemeyiz. Doç. Dr. Sefa Saygılı'nın hazırladığı bu kitabın ilk bölümünde sevenler ve dostları Ayhan Hocayı anlatıyorlar. İkinci bölüm yazı ve röportajlarından yapılan seçmelerden oluşmuş. "Ölüm Döşeğindeki Yazıları" başlıklı son bölümde ise, hiçbir kaynağa bakmadan sadece zihninin hazineleriyle yazdığı makalelerden bir demet bulunmakta. Hele son zamanlarda yalnız elini kıpırdatabildiği günlerde bile aksatmadığı bu yazılar, kitabı daha ilgi çekici kılmakta.�

Munky
09-08-07, 08:51
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2281.jpg
Aytek Namitok ( 1892)- (27.07.1963)
6 Ocak 1892'de, Kafkasya�nın Adigey yöresinde Panejukay köyünde doğdu. Orta öğrenimini Stavropol Lisesi�nde yaptıktan sonra 1916'da Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesinden, 1921'de de Sorbonne(Fransa) Üniversitesinden mezun oldu.

Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Petrograd Barosuna kaydolarak avukatlığa başladı. 1917 İhtilalinden sonra da Petrograd'da kalarak "Birleşmiş Kafkasya Dağlıları Birliği"nin temsilcisi oldu. Bu sıfatla Geçici Hükümetin Halk Eğitim Bakanına Bağlı Şura üyesi, bu Şuranın Rus olmayan halkların okul işlerini idare eden Komisyon mümessili olarak çalıştı. Bütün Rusya Kurucu Meclisi'nde seçim kanunlarını hazırlayan özel danışma kurulunun görüşmelerine katıldı. Üyesi bulunduğu demokratik birlik tarafından Rusya Cumhuriyeti Meclisi'ne seçildi.

Rusya'da Bolşevik anarşisinin başlaması üzerine Kafkasya�ya döndü. Kuban Meclisi ve Hükümeti'nin adli işlerden sorumlu memur üyesi oldu. Aynı yıl Kuban Parlamento delegasyonu üyesi olarak Paris Barış Konferansı�na gönderildi. Kafkasya Bolşevikler tarafından işgal edildikten sonra Paris'te kaldı. 1921-1922 yıllarında Prag'da, Mayıs 1924'e kadar da Türkiye'de yaşadıktan sonra tekrar Paris'e döndü ve 1942 yılına kadar Paris'te yaşadı. Kafkasya halklarının tarihi, Adige dili ve folkloru konularında araştırmalar yaptı.

Profesör Aytek Namitok, 1936'dan başlayarak "Societe de Linguistique a la Sorbonne" üyesi ve "Societe d'Etudes Mediterraneennes" in kurucularındandı. "Bulletin de la Societe de Linguistique a la Sorbonne" ve "Revue de l�Histoire des Religions" dergilerine yazı yazıyordu. Prof. G.Dumezil ile birlikte hazırladıkları "Fables de Tsey İbrahim" (Tsey İbrahim'in Fablleri, Paris 1939) adlı kitap Fransa Milli Eğitim Bakanlığı tarafından bastırılmıştır. Bu yıllarda yayınladığı "Origines des Circassiens" (Adigeler'in Kökeni, 1. Cilt, Paris 1939) adlı önemli eserinin ikinci cildi ise yayınlanamamıştır.

Prof. A.Namitok, İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya'da "Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)"nde yer alıyor ve "Institut für Kontinental-Europaische Forschung" kurumunun bilim üyesi olarak Kuzey Kafkasya tarihi üzerinde çalışıyordu. Savaştan sonra Almanya'da kurulan Müslüman Komitesi Başkanlığı�na seçilen Prof. Namitok, bu ağır dönemde Fransa�daki ve Avrupa�nın diğer ülkelerindeki çeşitli elçiliklerle temasa geçerek yurttaşlarına önemli hizmetlerde bulunmuştu. Daha sonra kendisi de onlardan bir grupla birlikte 1949 yılında, eşi Hayriye Melek (Hunc) Hanım�ın da yaşamakta olduğu Türkiye'ye göçetti.

A.Namitok, "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü" tarafından Münih'de İngilizce olarak yayınlanan "Caucasian Review" (Kafkasya Dergisi) başta olmak üzere Batı'da İngilizce, Almanca, Fransızca, Rusça vs. dillerde çıkan bilimsel dergilerde yayımlanan ve Kafkasya halklarının dil, edebiyat ve tarihini inceleyen birçok makalenin yazarı idi. Bu makalelerinde, Kafkasya halklarının tarihini tahrif eden Sovyet sahtekarlarını ortaya çıkarıyor ve eleştiriyordu. Bu nedenle ona 1938 yılında Moskova Devlet Üniversitesi�nin özel bir seminerinde "Anglo-Amerikan ve Türk Ajanı" damgası vurulmuştu. Bütün muhaceret döneminde, ilmipedagojik çalışmaları yanında arasız siyasi faaliyette de bulunmuştu. Son yıllarında İstanbul'da "Kuzey Kafkasya Milli Merkezi"nin Başkanıydı. Münih'deki(Almanya) "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü"nün de asli üyesi ve İstanbul Pedagoji Enstitüsü Fransız Dili Kürsüsü profesörü olan Aytek Namitok, 27 Temmuz 1963'de İstanbul'da öldü.

Munky
09-08-07, 08:51
Bahri Savcı
Prof. Dr. Bahri Savcı, 1961 Anayasasının mimarlarındandır. Uzun yıllar hukuk fakültelerinde hocalık yapmıştır.27 Mayıs Hareketinin düşünsel önderlerindendir. İnsan hakları ve demokrasi asığı olan Prof. Dr.Bahri Savcı Türk Demokratikleşme Hareketi içinde önemli yeri olan, binlerce aydın yetiştirmiş ülkemizin önde gelen fikir ve hukuk adamlarındandır.

Munky
09-08-07, 08:51
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/617.jpg
Baskın Oran ( 1945)
1945'te İzmir 'de doğdu. Saint Joseph ve İzmir Atatürk Lisesinden sonra Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi.SBF'de Uluslararası İlişkiler asistanı olarak 1974'te doktorasını tamamladı. 1982'de YÖK kararıyla, 1983'te de 1402 uygulamasıyla görevine son verildi. 1990'da Danıştay kararıyla tekrar SBF'ye döndü.Aydınlık gazetesinde haftalık yazıları neşredildi.

Eserlerinden bazıları:Azgelişmiş Ülke Milliyetçiliği Kara Afrika Modeli(1977), Türk Yunan İlişkilerinde Batı Trakya Sorunu (1986), Atatürk Milliyetçiliği Resmî İdeoloji Dışı Bir İnceleme (1988), Kenan Evren'in Yazılmamış Anıları (1989), Son Defter (1990), Nerde O Eski Mapusaneler (1991), Devlet Devlete Karşı (1994).

Munky
09-08-07, 08:52
Bekir Baykal ( 1908)
Tarih profesörü, dekan, rektör ve yazardır.1908 yılında Rize'de doğdu.Berlin ve Freiburg Üniversitelerinin edebiyat fakültelerini bitirdi.1943 yılında profesör oldu. 1950-1952 yılları arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığı yaptı.1960 yılında Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne, 1961 yılında Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

ESERLERİ
(bazı) Birinci Meşrutiyet, Bağdat Demiryolları Problemi, Mithat Paşa Siyasi ve İdari Şahsiyeti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.63

Munky
09-08-07, 08:52
Beşir Atalay
58. VE 59. HÜKÜMET DEVLET BAKANI

KESKİN - 1947, Mehmet - Memduha - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Master ve Doktora - İngilizce - Sosyolog, Prof.Dr., Öğretim Üyesi - Erzurum Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi, DPT Sosyal Planlama Daire Başkanı, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi, UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Yönetim Kurulu Üyesi, Kırıkkale Üniversitesi Kurucu Rektörü, Ankara Sosyal Araştırmalar Merkezi Koordinatörü - Devlet Bakanı - Evli ve 3 çocuk babası.

Munky
09-08-07, 08:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2410.jpg
Burhan Kuzu ( 1955)
Prof Dr Burhan Kuzu, 1955 yılında Kayseri'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1976 yılında aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1984 yılında doktor, 1989 yılında doçent ve 1998'de de profesör oldu. 1980-82 yılları arasında Paris Sorbonne Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Avrupa Konseyi bursuyla araştırmalar yaptı.

Çeşitli sivil toplum örgütlerinde yöneticilik yaptı. Halen İstanbul Üniversitesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Anabilim Dalı Başkanı.

Hukuk alanında yayınlanmış çok sayıda eseri bulunmaktadır. Anayasa hukuku uzmanı.

Munky
09-08-07, 08:52
Bülent Tanör ( 1940)
1940 yılında Istanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. (1963) Aynı yıl Anayasa Kürsüsünde asistan olarak akademik kariyere başladı. 1969 yılında doktor olan Tanör, 12 mart 1971'de üniversiteden uzaklaştırıldı. 1975 yılında Danıştay kararıyla geri döndü. 1977'de doçent oldu. 1983 yılında bu sefer de 1402 sayılı yasa gereğince üniversiteden uzaklaştırıldı. 1983 ile 1990 yılları arasında Paris X, Dijon ve Cenevre üniversitelerinde Üçüncü Dünya Ülkelerinde Siyasal Sistemler dersleri verdi. 1990'da yine Danıştay kararıyla Istanbul Üniversitesi'ne döndü. 1973 yılında Öget Öktem ile evlenen Tanör İngilizce ve Fransızca biliyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bülent Tanör�ü kaybettik

İnsan Hakları ve Anayasa Hukuku alanındaki çalışmalarıyla Türkiye�nin önüne geniş ufuklar açan Profesör Bülent Tanör kansere yenik düştü

Anayasa Hukukçusu Prof. Dr. Bülent Tanör, iki yıldır tedavi gördüğü prostat kanserine yenik düştü. Dün hayatını kaybeden Tanör, İstanbul Üniversitesi�nde yaşadığı sorunlar nedeniyle bu yıl Galatasaray Üniversitesi�ne geçmişti.
İstanbul Tıp Fakültesi�nden Prof. Dr. Gencay Gürsoy, Tanör�ü ölüme götüren hastalığı hakkında şöyle konuştu: "İstanbul Tıp Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Hastanesi Onkoloji ve Üroloji bölümlerinde tedavi gördü. Hastalık yayılmıştı. İki gündür yoğun bakımdaydı." Ölüm nedeni olarak �solunum yetmezliği ve kemik iliğinin metastazlar nedeniyle kan üretememesi�ni gösteren Gürsoy, şunları söyledi: "Masraflar devlet memuru olduğu için karşılanıyordu. Ama bazı yeni ilaçların kullanımı konusunda Emekli Sandığı�nın sınırlamaları nedeniyle ailesi ve yakın çevresi bunları karşıladı."
Tanör, 1940 yılında İstanbul�da doğdu. Galatasaray Lisesi�nden mezun oldu. 1963 yılında İÜ Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. 12 Mart 1971�de üniversiteden uzaklaştırıldı. 1975�te Danıştay kararıyla döndü. 1983�te 1402 sayılı yasa gereğince üniversiteden uzaklaştırıldı. 1990�a kadar Paris X, Dijon ve Cenevre üniversitelerinde ders verdi. 1990�da Danıştay kararıyla üniversiteye döndü.

İmza kampanyası
Tanör, son olarak TÜSİAD�a hazırladığı rapordan telif ücreti aldığı gerekçesiyle üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılma cezası istemiyle YÖK�e sevk edilmiş, meslektaşları da destek için imza kampanyası başlatmıştı. Tanör için pazar günü üniversitede tören (12.45) düzenlenecek. Tanör, Bebek Camii�nde kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı�na defnedilecek.

Meslektaşları ne dedi:
� Prof. Dr Erdoğan Teziç: Eksikliğini hep duyacağız ama yazdıklarıyla bu toplumda o hep var olacak.
� Prof. Dr Bakır Çağlar: Alanında hem bilimsel yeteneği ve birikimi hem de bu akademik kariyerini bir çeşit insanlık mesleği olarak kavrayan belki de tek insandı.
� Prof. Dr Necmi Yüzbaşıoğlu: İnsan hakları ve Anayasa Hukuku konusunda Türkiye�ye geniş ufuklar açan çok önemli çalışmaları vardı.
� Prof. Dr İbrahim Kaboğlu: Sadece Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları uzmanı değil Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve laikliğin de uzmanı idi.
� Prof. Dr Kayıhan İçel: Türkiye�nin yetiştirdiği sayılı hukukçulardandır. Türkiye�nin hukuk camiasına çok önemli katkıları oldu.
� Prof. Dr Kadir Erdin: Uluslararası düzeyde bir bilim insanıydı. Atatürkçülük çok önemliydi onun için.

Munky
09-08-07, 08:52
Celal Saraç ( 1906)- (22.08.1988)
1906 yılında Bağdat'da doğdu. İstanbul Yüksek Mühendis Mektebin'de okudu. 1932'de Fransa'da Dijon Üniversitesi Fen Fakültesi'nden yüksek lisans derecesi aldı. Aynı üniversitenin Edebiyat Fakültesi'nde Gaston Bachelard'ınbilim tarihi ve bilim felsefesi derslerine devam etti. Yurda döndükten sonra 1943'de profesör oldu. Fakülte dekanlığı, Ankara
Üniversitesi Senato üyeliği, Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliği ve Klasik Eserler Tercüme Bürosu üyeliği ve İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Müdürlüğü yaptı. 1962'de Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Genel Fizik Kürsüsü profesörlüğüne seçildi. 1963'de rektörü olduğu Ege Üniversitesi'nden 1976 yılında emekli oldu. 22 Ağustos 1998'de İstanbul'da vefat etti.

ESERLERİ
Salih Zeki Bey Hayatı ve Eserleri
Celal Saraç
Yayına Hazırlayan Yeşim Işıl Ülman
Kızılelma Yayıncılık İstanbul - Şubat 2001

"Doğulu matematikçilerin tam bir tarihinin yazılabilmesi için, o zamanın insan bilinci üzerindeki kültürel gelişmelerin etkilerini bütünüyle bilmek gerekir; aksi halde böylesine bir çalışma spekülasyonlardan ve şahsi yargılardan asla âri olamaz. Bununla birlikte kitabımda doğulu matematikçilerin eserleri hakkında bilgi vermeğe; Eski Yunan'dan, matematiğin batıya nakledilişine kadar geçen zaman içinde Doğu matematikçilerin eserleriyle matematik bilimine yaptıkları katkıları ele almağa çalıştım. Doğu halklarının milliyetçi duygularını okşayarak doğulu matematikçileri göklere çıkarmak gibi bir amacım yok. Asıl amacım, yüzyıllardır doğunun kütüphanelerinde unutulmağa terkedilmiş eserleri gün yüzüne çıkarmaktır. Kitabımı dört bölüme ayırdım ve ona, meşhur matematikçi ve filozof Ebu Reyhan el-Biruni'nin hatırasına ithafen Asâr-ı Bâkiye adını verdim."Salih Zeki Bey'in Asâr-ı Bâkiye için yazdığı önsözden.

Munky
09-08-07, 08:53
Cemi Demiroğlu ( 1928)
1928 yılında İstanbul'da doğmuştur. Orta ve Lise eğitimini İstanbul Pertevniyal Lisesi'nde yapmıştır. 1943 - 1949 yıllarında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirmiş 1950 yılında askerlik görevinden sonra İstanbul Tıp Fakültesi Tedavi Kliniği ve Farmakoloji Kürsüsüne asistan olarak girmiş, 1954 yılında uzman olmuştur. 1954-1956 yılları arasında Almanya Bonn Üniversitesi Kardiyoloji Kliniği'nde çalışmıştır. 1960 yılında Doçentlik sınavını vererek Üniversite Doçenti olmuştur. 1965 yılında Köln Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Nükleer Metodların Kardiyoloji alanında kullanılması üzerine çalışmalarda bulunmuş, bu konuda yaptığı travay Almanya'da yayınlanmıştır. 1967 yılında Doçent kadrosuna atanmış, aynı yıl Üniversite Profesörü ve 1968 yılında kadrolu Profesör olmuştur.

1971 - 1973 yılları arasında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulunmuş, 1973-1976, 1976-1979 yıllarında iki devre aynı fakültenin Dekanlığını yapmış, 1974 yılında İstanbul Üniversitesi Senatosu'nca Üniversitelerarası Kurul Üyeliğine seçilmiş. Rektör oluncaya kadar bu görevine devam etmiş, 1979 yılında Kardiyoloji Ensitüsü Başkanı olmuştur. 30 Mayıs 1980 tarihinde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğüne seçilmiş, 4 Aralık 1981'den 1983 Temmuz ayı sonuna kadar Üniversitelerarası Kurul Başkanlığı yapmıştır. 2547 sayılı kanuna göre, 31 Temmuz 1982'de 5 yıl için yeniden Rektör olarak tayin edilmiştir. 1987 yılında tekrar 5 yıl için Rektör olarak atanmış, 1991 yılında da Yüksek Öğretim Genel Kurul Üyeliği'ne ve Temmuz 1992 de tekrar % 42 oy oranı ile İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü'ne seçilmiştir. 1979 yılında kuruluşunu yeni bir yönetmelik ile tamamladığı ve Başkanı olarak ele aldığı Kardiyoloji Enstitüsü bütün gerekli cihazlar ile donatılmış olarak çalışmasına devam etmektedir. Bu ensitüye Medikal Kardiyoloji ve Kardiyoşirürji ünitelerini getirmiş, bu konuda gerekli techizatı sağlamış, enstitüde altı profesör, pek çok doçent ve Yard. Doçent yetiştirmiştir.

Biyoloji Merkezi arasında kurduğu ilişki sonucu bu merkezden gelen ilişki sonucu bu merkezden gelen uzman doktorların Türkiye'deki kalp ameliyatları yapmalarını sağlamıştır. Kendisi sürekli olarak İngiltere Kardiyoloji Merkezlerindeki çalışmalara ve toplantılara katılmıştır. Yine Almanya Giessen Üniversitesi ve Münih Üniversitesi Tıp Fakülteleri ile karşılıklı anlaşmalar yapmış, bunlarla her yıl öğrenci ve araştırma görevlisi değişimini sağlamıştır. Kendisine Giessen Üniversitesi Şeref Madalyonu, Münih Üniversitesi ve Taşkent Üniversitesi'nden Şeref Doktoru Ünvanı, 2 Şubat 1994 yılında da Almanya Cumhurbaşkanlığı Büyük Nişanı verilmiştir. Üniversitelerarası Kurulu kararı ile 1986-87 Eğitim-Öğretim yılında ilk mezunları olağan sürelerinde veren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp, İşletme ve İktisat Fakültelerinde İngilizce Eğitim Bölümleri'ni kurdurmuştur ve özellikle Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ndeki kapatılma çabalarına karşın eğitimini devam ettirmiştir. Daha sonra Mühendislik Fakültesi'ndeki üç bölümün İngilizce Eğitimini başlatmıştır. Türk Üniversiteleri içinde ilk olarak, İstanbul Üniversitesi'nde kurulmuş olan Atatürk Araştırma Merkezini ciddiyetle ele alarak 2547 sayılı kanunla rektörlüge bağlı Atatürk İlkeleri ve İnkilap Tarihi Ensitüsü haline dönüştürülmüştür ve daha önce birçok olanaksızlıklarla 2 oda içine sıkışmış durumda olan bu kuruluşun eski Senato Binası'na tümünü tahsis ederek, genişletilmiş ve 1983 yılında Atatürk'ün 1932'de yapmış olduğu Reform'un 50. yılını kutlama töreni ile birlikte Atatürkçülük hakkında seminerler düzenlemiştir. Yine Atatürk'ün 100. Doğum Yıldönümü ile ilgili olarak Roma Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi'nin davetlisi olarak 10 kişilik bir öğretim üyesi heyeti ile Roma Üniversitesi'nde Atatürk ile ilgili bir seri konferans ve seminer düzenlemiştir. Aynı üniversite ile öğretim üyesi değişimi için anlaşma yapmış, kendisine Roma Üniversitesi Şeref Madalyonu verilmiştir. Atatürk'ün 100.Doğum Yıldönümü anısına Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne bir Atatürk Anıtı yaptırmıştır.

ESERLERİ
Prof. Dr. Cem'i Demiroğlu'nun araştırma ve bildiri özeti olarak 120 yerli 30 dış yayını ve 5 kitabı olmak üzere toplam 155 eseri vardır. "Kalp Hastalıkları Tıbbi Tedavisi" isimli kitabı istek üzerine 1974, 1984, 1994 olmak üzere 3 baskı yapmıştır.
.

Munky
09-08-07, 08:53
Cevdet Küçük ( 1946)
Prof. Dr. Cevdet KÜÇÜK
1946 yılında Soma (Manisa)'da doğdu.
1969 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yakınçağ Tarihi Anabilim dalından mezun oldu.
1970 yılında aynı anabilim dalında asistan oldu.
1975 yılında "Tanzimat Devrinde Erzurum" konulu teziyle doktor, 1983 yılında "Anadolu Islahatı ve İngiltere" konulu tez calışmasıyla doçent ve 1989 yılında "Kuveyt Üzerinde Osmanlı-İngiliz Nüfus Mücadelesi" konulu çalışmasıyla da profesörlük ünvanına hak kazandı.
1976 yılında Almanya'da ve 1981'de İngiltere'de bilimsel çalışmalarda bulundu.
1Nisan 1986 tarihinde İstanbul Üniversitesi'nden Marmara Üniversitesi'ne nakil oldu. Halen aynı üniversitede tarih bölümünde ögretim üyeliğini sürdürmektedir.
"Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı 1878-1897" adlı kitabıyla, 1984 yılı "Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı"nı kazandı.
İhtisas sahası: Tanzimat, II.Abdülhamid ve II. Meşrutiyet Devirleri
Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu, Türk Bilim Tarihi Kurumu
Bildiği yabancı diller: İngilizce, Almanca
Kitapları:
Osmanlı Diplomasisinde Ermeni Meselesinin Ortaya Çıkışı. İstanbul 1984.

Munky
09-08-07, 08:53
Doğan Aksan
1929�da İzmir�de doğdu. Ankara Atatürk Lisesi�ni (1948), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1952). Aynı bölümde asistanlığa atandı. Dilbilim alanında çalışmaya başladı. A. von Humboldt bursunu kazanarak Bonn Üniversitesi Dilbilim Enstitüsü�nde bilimsel çalışmalara katıldı. Daha sonra Frankfurt Üniversitesi Doğu Dilleri Kürsüsünde Türk Dilbilimi dersleri verdi. 1972�de DTCF�de profesörlüğe yükseldi. 1996�da emekli oldu. Türk Dil Kurumu�nda Dilbilim ve Dilbilgisi Kolu Başkanlığı sırasında Türkiye Türkçesi�yle ilgili birçok çalışmayı yönetmiştir. Türkiye Bilimler Akademisi�nin 1998 Yılı Hizmet Ödülü�nü de almıştır.

ESERLERİ:
Anlambilimi ve Türk Anlam bilimi (1971), Tartışılan Sözcükler (1976), Her Yönüyle Dil (3 cilt, 1977-1982), Türkçenin Gücü (1987, genişletilmiş 6. basım, 1999), Şiir Dili ve Türk Şiir Dili (1993), Türkçenin Sözvarlığı (1996), Anlambilim Konuları ve Türkçenin Anlambilimi (1998), Halk Şiirimizin Gücü (1999), En Eski Türkçenin İzlerinde (2000), Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını (2000), Cumhuriyetin Çocukluk, Gençlik Yılları ve Bugün (2001) kitaplarıdır. Bunların dışında, dilbilim ve Türkçe�yle ilgili 70�i aşkın araştırması vardır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Cevdet Kudret Ödülü Doğan Aksan�ın
www.ntv.com.tr 11 Ekim 2006

İSTANBUL - 2006 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü�ne bu yıl inceleme - araştırma - deneme dalındaki eserler kabul edildi.

Seçici Kurul�un, Prof. Dr. Doğan Aksan�ı, kitabında �Yunus Emre�nin şiirlerini bugüne kadar yapılan çalışmalardan farklı bir biçimde değerlendirirken, değişik disiplinlerin şiirlere uygulanmasıyla okura yeni yaklaşımlar kazandırdığı� için ödüle değer gördüğü bildirildi.

1992 yılında yaşamını yitiren yazarın anısına 1995 yılından bu yana ailesi tarafından yazarın ürün verdiği şiir, roman, öykü, deneme-inceleme-araştırma ve tiyatro dallarında dönüşümlü olarak verilen ödül kapsamında, bu yıl deneme-inceleme-araştırma dallarında eserler değerlendirildi.

Prof. Dr. Doğan Aksan�a ödülü 4 Kasım Cumartesi günü TÜYAP Kitap Fuarı�nda Karadeniz Salonu�nda düzenlenecek törenle verilecek.

Munky
09-08-07, 08:54
Ebulala Mardin
Ebul�ula Mardin(1880 � 1957)
Tanınmış hukukçulardandır. İşkodra� da doğmuştur. 1903� de Hukuk Mektebinden mezun olmuş, Zabit Katipliği, muhtelif mahkemelerde ve Evkaf Şurasında azalık yapmış, Meşihat Mektupçuluğu ile Müsteşarlığında bulunmuş, İstanbul Meclisine 1916� da Niğde ve sonra da Mardin Mebusu olarak girmiş, Hukuk Fakültesi, Mülkiye Mektebi ve muhtelif yerlerde hocalık yapmış, komisyon azalık ve reisliklerinde bulunmuş, İstanbul Üniversitesinde Medeni Hukuk Ordinaryus Profesörü olmuştur.
�Srat-ı Müstakim� Mecmuasını kurmuş ve �Kelime-i Tayyibe� ismindeki mecmuayı neşretmiştir. Hukuka ait muhtelif eserleri vardır. Ölünceye kadar Üniversitedeki kürsüsünü muhafaza etmiştir. Bu memleketin yetiştirdiği büyük adamlardan biridir.

Munky
09-08-07, 08:54
Emin Alıcı
HAKKINDA YAZILANLAR
DEÜ REKTÖRÜ ILICA HEMEN İSTİFA ETMELİ
www.haber10.com 28 Eylül 2006
MHP Genel Başkan Yardımcısı Oktay Vural, Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Rektörü Emin Alıcı'nın derhal istifa etmesi gerektiğini savundu.
Vural, yaptığı yazılı açıklamada, Rektör Alıcı'nın bugün bir gazetede çıkan ve rektör tarafından söylendiği iddia edilen �Keşke Anadolu Müslüman olmasaydı� şeklinde beyanları nedeniyle o makama yakışmadığını, derhal istifa etmesi gerektiğini iddia etti.
Rektörün açıklamalarının aynı zamanda Müslümanlık hakkındaki ifadeleriyle milletin tepkisini çeken Papa'ya da derin bir destek niteliğinde olduğunu öne süren Vural, şunları kaydetti: �Rektör bu son açıklamasıyla, son günlerde Türklüğe hakaret edilmesini suç olmaktan çıkarmak için TCK'nın 301. maddesinin kaldırılması konusunda yoğun çaba harcayanlara, milletimizin dinine ve Türklüğün Anadolu'da ilelebet yerleşmesini sağlayan, milletimizin gönlünde eşsiz bir yerde bulunan Fatih Sultan Mehmet'e yönelik hakaret dolu iddialarda bulunarak destek vermiştir.
Ele geçirdikleri makam ve mevkileri kullanarak milletimizin değerlerine saldıran bu zihniyet, aynı zamanda kimlik siyasetini de ortaya koymuştur. Amaç bellidir, hedef Türk milleti ve değerleridir. Yaptığı hakaret dolu açıklamalarla Türkiye üzerinde kötü emelleri olanların kervanına katıldığı açıkça görülen bu şahsın, İzmir'in kurtuluşunu simgeleyen Dokuz Eylül gibi bir üniversitenin başında olması çok büyük talihsizliktir. Yaptığı açıklamalar dolayısıyla özür dileyerek aziz milletimizin affına sığınması, bu mübarek ramazan günlerinde yapabileceği en hayırlı hareket olacaktır.�

Munky
09-08-07, 08:54
Emre Kongar ( 1941)
1941 yılında İstanbul�da doğdu.Şişli Terakki Lisesi�ni (1959), Siyasal Bilgiler Maliye İktisat Şubesi�ni (1963) bitirdi. Michigan Üniversitesi�nden Sosyal Çalışma Master�ı aldı (1966). Hacettepe Üniversitesi Sosyal Çalışma Yüksek Okulu�nu kurdu ve müdürü oldu (1968). Hacettepe Üniversitesi�nde Doçent (1976) ve Profesör (1981) oldu. Bir süre Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Kürsüsü�nde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi (1976-1982). 1980 Askeri yönetiminin üniversitelerdeki uygulamalarını protesto etmek (ve sakalını kesmemek) için üniversiteden istifa etti (1983). Bir süre Hürriyet gazetesinde danışmanlık yaptıktan sonra (1983-1987) 1987�de KAMAR Kamuoyu Araştırma A.Ş.�yi kurdu. Kültür
Bakanlığı müsteşarlığı yaptı. Şimdi Yıldız Üniversitesi�nde öğretim üyesi ve Cumhuriyet gazetesi yazarı.

Çalışmalarında toplumsal değişme kuramlarını, Türkiye�nin toplumsal yapısını, değişme eğilimlerini inceleyen Kongar, Türkiye için kuramsal bir değişme modeli üretti ve özellikle sanat, kültür, demokrasi ve iletişim sorunları üzerine odaklaştı. Bilimsel çalışma ve yayınları yanında çok sayıda sanat edebiyat eleştirisi ve deneme de yazdı.

1977 TDK Bilim Ödülü�nü ve 1979 Sedat Simavi Sosyal Bilimle Ödülü�nü, 21. Yüzyılda Türkiye ile 1998 Aydın Doğan Bilim Ödülü�nü aldı.

ESERLERİ
İmparatorluktan Günümüze Türkiye�nin Toplumsal Yapısı (1985), Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği (1983), Kültür Üzerine (1989), Türkiye ve Kamuoyu (1992), Ben Müsteşarken (1995), Demokrasi ve Laiklik (1997), 21. Yüzyılda Türkiye (1998).Ayrıca bir deneme kitabı Yaşamın Anlamı (1987), bir de romanı var:Hocaefendi�nin Sandukası (1989).

Ben Müsteşarken
Emre Kongar
Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi

Emre Kongar Hoca'mın "Ben Müsteşarken" adlı kitabı yatağımın başucunda duruyor. Bu kitapta merakla ve keyifle okunan anıları var. -Hıncal Uluç- "Ben Müsteşarken", devletin yapısını, Ankara bürokrasisinin, kültür, sanat çevrelerinin devletle ilişkisini anlatıyor. -Kürşat Başar- Hani kitaplar vardır, neresinden girersiniz bağlanıverirsiniz, elinizden bırakamaz olursunuz; işte o kitaplardan biri Prof. Dr. Emre Kongar'ın "Ben Müsteşarken" adlı yeni kitabı. -Melih Cevdet Anday-

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:23
Nabi Avcı ( 1953) </B>
1953'te Bilecik'te doğdu. ODTÜ Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bölümü'nden 1978'de mezun oldu.Üniversite sonrası yurtiçinde ve yurtdışında çeşitli memuriyetlerde bulundu.Dış politika yazarlığı yaptı. Anadolu Üniversitesi'nde iletişim bilimleri dalında doktorasını 1986'da tamamladı ve öğretim üyeliği görevinde bulundu.1987-88 arasında Zaman Gazetesi Genel Yayın Danışmanlığı ve yazarlığı yaptı. Geçici görevle Başbakanlık Müşavirliği'nde çalıştı.



Eserleri: Uzaktan Eğtimde Yazılı Malzeme, Düşünce ve Uygarlık Tarihi (S.Hayri Bolay ile birlikte), İletişim Düşüncesinin Gelişimi, Bombacı Parmanides, Enformatik Cehalet. Ayrıca çevirileri de vardır.

Kaynak:Bombacı Parmanides Nabi Avcı İşaret Y. İstanbul 1989

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:24
Nabizade Nazım ( 1862)- (06.08.1893) </B>
1862’de (?) İstanbul’da doğdu. 1878-1884 yılları arasında, Sübyan mektebinde, Fevziye Rüşdiyesi’nde ve Beşiktaş Askeri Rüşdiyesi’nde, Mühendishane-i Berri-i Hümayun İdadisi’nde öğrenim gördü. Topçu teğmeniyken Erkân-ı Harbiye’yi de bitirip ekan-ı harp (kurmay) yüzbaşısı oldu (1886). Önce, matematik ve askerlik dersleri öğretmenliği yapan Nabizâde Nâzım, bilahare Erkan-ı Harbiye’de görevlendirildi. İki yıl Suriye’de çalıştı. İstanbul’a döndüğünde kemik veremine yakalanarak Haydarpaşa hastahanesinde bir süre yattı ve 6 Ağustos 1893 tarihinde burada öldü.

ESERLERİ
Roman ve Hikayeleri:Yadigârlarım (1886), Zavallı Kız (1890), Bir Hâtıra (1890), Karabibik (1891) Sevdâ (1891), Hâlâ Güzel (1891), Haspa (1891), Seyyie-i Tesâmüh (1892), Zehra (roman-1886)

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:24
Naci Duru ( 1906)- (1984) </B>
1906 yılında Samsun’da doğdu, 1984 yılınra İstanbul’da öldü. Sinema
işletmeciliği yaptı (1930). Duru Film şirketini kurdu (1949). Yönetmen Süreyya
Duru'nun babasıdır.

Önemli filmleri: Yüzbaşı Tahsin, Sürgün (O.Murat Arıburnu); Beyaz Mendil
(Lütfi Ö. Akad), Gelinin Muradı (Atıf Yılmaz).

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:24
Naci Yengin ( 1964) </B>
1964 Manisa-Salihli-Akören Köyünde Hüseyin Oğlu Mehmet ve Feyzullah Kızı Ayşe’nin üçüncü çocuğu olarak doğdu.
İlkokulu köyünde,ortaokulu Durasıllı Ortaokulu’nda, liseyi Manisa Teknik Lisesi’nde okudu.1985 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi.1989 İstanbul Fazilet Erkek Lisesi,Diyarbakır Çayırlı İlköğretim Okulu, Malatya Battalgazi Yatılı İlköğretim Bölge Okulu,Hatunsuyu Dr. Sadettin Hacı Evliyagil Lisesi, İstanbul Modern Eğitim Dershanesi,Son Adım Dershanesi ve halen çalıştığı Final Dergisi Dershanelerinde öğretmenlik yaptı.

İlk yazıları Yeni Düşünce Gazetesinde yayımlandı Türk’ün Nizam-ı Alem Davası.Şamil İslam Ansiklopedisinin yayınlanmasında ve madde yazarlığında katkılar sağladı. Haftalık Yörünge Dergisinde yazar muhabir olarak görev yaptı. Aynı Dergide ‘500 .Yıl Vakfı’ ile ilgili çalışmasıyla tanıdı. Yeni Şafak, Vakit, Üsküdar Bülten, Yeryüzü, Zaman, Objektif, Olay, Kitap Haber, Kitap Dergisi, Çizgi, Nehir, Editör ,Okumuş Adam... Malatya Ufuk TV, Sena TV,Radyo Nida, Gaziantep Olay TV, Mega TV,Kanal 27...gibi basın- yayın organlarında araştırma, makale, deneme yazıları yayımladı, programlar yaptı. Yazar Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.

ESERLERİ

1-Eylem Günlüğü- Fark Yay.1993
2-Satır Arası Aşk-Birey Yay.2003
3-ÖSS Tarih Soru Bankası-Analiz Yay.2003
4-Postal Ülkesinde Aşk-Bir Harfyay.2004
5-Türkiye’de Ulus Devletin Dinamikleri-Bir Harf Yay.2005
6-Sınav Kazanma Kılavuzu Bir Harf Yay.2005

HAKKINDA YAZILANLAR

-Serdar Albayram/Editör Dergisi/ Şubat-Mart 2004/Satır Arası Aşk Üzerine
-Mehmet Yılmaz, Gerçekliğin Dünyasından Aşk’a, Türk Edebiyatı Dergisi, Mart 2005
-Naile Aker/1Aralık 2004 Olay Gazetesi/Mehmet Naci’nin kitapları üzerine
-Gaziantep’te Ekspres/ Naile Aker,Gerçekliğin Dünyasından Aşk’a,Mehmet Naci
-Türkiye Kitap Dergisi, Dr. Mehmet Yılmaz, Aşkın Hayata Bakan Yüzü,Mart 2004
-Student Life Dergisi,Ocak 2004,Nisan 2004
-Milliyet Gazetesi 12 Aralık 2004 Pazar
-Zaman Gazetesi 12 Aralık 2004 Pazar
-Olay Gazetesi 13 Aralık 2004 Pazartesi
-Gaziantep’te Zafer, 9 Aralık 2004 Perşembe
-Yeni Gap Gazetesi,6 –11- 2003 Perşembe, Gaziantep
-Gaziantep Güneş Gazetesi,13 Aralık 2004 Pazartesi
-Gaziantep 27 Gazetesi,13 Aralık 2004
-Gaziantep Ekspres Gazetesi,13 Aralık 2004
-Olay Gazetesi/19 Kasım 2004
-Gaziantep’te Zafer Gazetesi, Batuhan Süzen, ‘Postallardan Büyülü Sözler Yazmak’ 11 Aralık 2004

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:24
Nadir Nadi Abalıoğlu ( 23.06.1908)- (20.08.1991) </B>
23 Haziran 1908'de Muğla'ya bağlı Fethiye ilçesinin Kaya Köyü'nde doğmuş. Kaya Köyü, o yıllarda Fethiye'nin yazlığı. Babası Yunus Nadi Abalıoğlu (aslen Fethiye'nin Seydiler köyünden) Abdülhamit Han döneminin siyasî sürgünüyken Fethiye'de Nazıma Hanımla evlenir, bir yıl sonra da Nadir Nadi doğar. 23 Temmuz 1908'de İkinci Meştiyet gelir ve İttihatçı Yunus Nadi sürgünlükten kurtulup İstanbul'a döner.

Yunus Nadi, İlkokulu İstanbul'da, Nişantaşı'ndaki Yeni Mektep'te okudu. Orta öğrenimine Galatasaray Lisesi'nin ilk kısmında başladı. Ancak birinci yılın sonunda babası Yunus Nadi'nin Kurtuluş Savaşı'nda Ankara'da Mustafa Kemal'in yanında yer almasıyla Ankara Lisesi ilk kısmında öğrenimini
sürdürdü. Sakarya Savaşı'ndan sonra yine İstanbul'a döndü. İkinci kez yazıldığı Galatasaray Lisesi'ni 1930'da bitirerek yükseköğrenim için Avusturya'ya gitti. Viyana'da Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi. Üç yıl okuduktan sonra o zamanki siyasî kargaşa yüzünden İsviçre'ye geçmek zorunda kaldı. Lozan Üniversitesi Sosyal Bilimler Bölümü'ne yazıldı ve 1935'te bitirdi.

1938 yılından başlayarak daha önce okuduğu Galatasaray Lisesi'nde üç yıl kadar Yurttaşlık Bilgisi ve Sosyoloji dersleri öğretmenliği yaptı. 1941'de eşi Berin Hanım’la evlendi.

Babası Yunus Nadi'nin 1945'te ölmesinden sonra Cumhuriyet gazetesinin yönetimini üstlendi. Bu arada deneme türündeki yazılarından oluşan ilk kitabı Sokakta Gürültü Var'ı 1943'de yayımladı.

Çok partili demokratik hayata geçişin ilk iktidar değişikliği yılı olan 195 0'de, Demokrat Parti listesinden bağımsız Muğla Milletvekili seçilerek, parlamentoya girdi. 1954'te de yine bağımsız olarak İstanbul Milletvekili seçildi. Parlemantoya girişinden bir süre sonra Avrupa Konseyi'ne bağımsız Türk delegesi olarak seçilip 6 yıl bu görevde bulundu.

1962 yılında ortaklarıyla anlaşmazlığa düşerek, Cumhuriyet'teki yazılarına bir süre ara vermişti. 9 Haziran 1964'te ise 27 Mayıs'ın lideri ve o günlerin
Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel tarafıdan Kontenjan Senatörlüğü'ne seçildi. Böylece ikinci kez parlamentoya girmiş oldu. Ancak senatörlük süresi daha dolmadan, 3 Nisan 1970'te görevinden ayrılarak yine Cumhuriyet gazetesine döndü.

12 Mart müdahalesinden sonra, o günlerin şartları nedeniyle gazetenin yönetiminden, bir kısım arkadaşlarıyla birlikte, 11 Temmuz 1971'de ikinci kez ayrıldı. Bu arada gazetenin durumu gittikçe kötüleşiyor, Nadir Nadi'siz Cumhuriyet'te aradıklarını bulamayan okuyucular bilinçli bir direniş gösteriyor, gazeteyi almıyorlardı. Bu durumu gören bir kısım ortaklar, kendisini yeniden gazetenin yönetimine çağırdılar. Arkadaşlarıyla birlikte 12 Temmuz 1972'de yine yönetim görevine döndü ve son günlerine kadar bu görevini sürdürdü. Nadir Nadi, eski Türk Dil Kurumu'nu savunan ve
13 Ağustos 196 1'de yayınlanan Tuhaf Bir Tasarı başlıklı yazısının 23 Ocak 1983'te yeniden yayınlanması dolayısıyla 12 Eylül sıkıyönetiminin 1 No'lu Mahkemesi'nce 2 ay 20 gün hapse mahkum oldu. Temyiz hakkı yoktu. Karar kesinleşti . Fakat tam hapse girmeden iki gün önce Milli
Savunma Bakanı'nın son anda temyiz hakkını kullanmasıyla (ki bu hak yalnız sıkıyönetim komutanı ve bakana aitti) Yargıtay, kararı bozdu ve aklanmasına karar verdi. Tuhaf Bir Tasarı yazısı, Ben Atatürkçü Değilim adlı kitabında vardır.

Babasının ısrarı ile küçük yaştan beri müzikle yakından ilgilenen Nadir Nadi, amatör olarak da keman çalmaktaydı. 20 Ağustos 1991 sabahı ölen Nadir Nadi, Cumhuriyet gazetesinin son başyazarıydı.

Nadir Nadi'nin eşi Berin Hanım, Celal Sahir Erozan'ın kızıdır. Nadir Nadi'nin kızkardeşi Leyla Uşaklıgil, yeğenleri Emine Uşaklıgil, Zeynep Lange, Lale Tokuş, Suzan Nadi ve Ali Nun'dur.


ESERLERİ
Sokakta Gürültü Var, Uyarılar, Perde Aralığından, 27 Mayıs'tan 12 Mart'a, Sil Baştan, İki Sovyet Rusya-İki Polonya, Olur Şey Değil, Ben
Atatürkçü Değilim ve Dostum Mozart.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:25
Nahid Fıratlı </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Şairlerin mıknatısı toprağa karıştı...
Radikal 21/05/2002
SEYHAN ERÖZÇELİK

Nahid Fıratlı, 93 yaşındaydı.
Edebiyat öğretmeni, şairlerin dostu, Orhan Veli'nin hocası, esin kaynağı, sevgilisi, Arif Damar'ın eski eşi Nahid Fıratlı dün sessizce son yolculuğuna uğurlandı


İSTABUL - Nahid hanımı kaybettik. Artık yok. O ünlü cuma sofraları da yok. Cumartesi günleri baş başa verip kaynattığımız, dedikodu yaptığımız saatler de yok. Şimdi biz, nereye kadar varız? O bizim öğretmenimizdi.
Yirmi yıl öncesine dönüyorum.
Edip bey, İskender, ben, başkaları. Sofra hazırlanıyor. Hazırlıyoruz. Nahid hanımın yaramaz kızlarıyla beraber. İlk defa tanımışım. Hepimizi azarlardı. Hepimizin yeri belliydi: "Sen şuraya otur, sen de şuraya, buraya oturma, bilmemkim gelecek..."
Yanındaki iki sandalyeyi, o gün kimlere misafirperverlik yapacaksa, onlara ayırırdı. Ben o sandalyelerde çok oturdum. Nilgün de oturdu. Mustafa da... Mustafa'yı çok haşlardı. Kızardı ama çok da severdi. Şimdi hiçbiri yok. Birbirlerine kavuştular.
Ece'ye de kızardı. Ama Ece'yi çok severdi. Huysuz, hırçın olduğu için. Arif'e medeni bir bağlılığı vardı, saygılıydı. Arif de kibar olduğu için.
Düşünüyorum da, huysuzları ve hırçınları, galiba, çok severdi. Yani hepimizi. Şairlik de zaten, nedir ki, huysuz ve hırçın olmaktan başka...
Süreya onun evinde ağladı!
Sofrasının zaman zaman suiistimal edildiği olmuştur. Yaşlı bir hanımın evinden bir saatte kalkıp gitmek gerekir değil mi! Şunu söylediğimi hatırlarım: "Hadi, gidin artık." Giderlerdi. Ben, sofrayı toplardım. Sonra, oturur, kouşurduk. Sarhoş olduğumu ve sonradan hatırlamayacağımı bildiği
için, bana her şeyi anlatırdı. Anlattı.
Ertesi gün, "Ben bir şeyler biliyorum ama ne?" derdim kendi kendime.
Cemal Süreya'yı ağlarken gördünüz mü? Ben gördüm. Nahid hanımın evinde. Ağlatmadık ki, kendisi ağladı, çocukluğunu hatırladı.
Hiçbir öğrencisi Nahid hanımı yalnız bırakmadı. Bunlara, Can'ın ikizi Canan hanım dahil. Diyelim ki, bu zamanlar, cuma akşamlarının, cümbüşlü, hakikaten cümbüşlü, şarkılı, dedikodulu, o haftanın siyasi durumu, yeni çıkmış bir şiir.. ile dolu zamanları.
Telefonu olmadı. Herhangi bir müzik aleti olmadı. Zaten, şarkıları bizler söylüyorduk. Zaten, randevuları, kim ne yapmışları, bizler iletiyorduk. Telefona gerek yoktu. Bir de, cumartesi günleri, rakı içmezken Ankara'nın iğde ağaçlarını konuşurduk.
Bir de, bunlar var. Kütüphane gözlerimin önünde: Yılmaz Güney, Che Guevera resimleri... O zamanlar yetmiş yaşındaki bir hanımın evinde.
Nahid hanım, 'adam' severdi.
Dostlarını severdi. Aşklarını severdi. Arkalarında durdu. Mertti.
Hepimizi besledi. Hepimizi sevdi. Toprağı bol olsun. Ruhu şad olsun. Ki olacaktır. Zaten, kavuştu aşkına. Hepimizin başı sağ olsun. Cumhuriyet, temel direklerinden birini kaybetti.


Birçok şairin âşık olduğu kadın
Sabahattin Ali'den Can Yücel'e, Cahit Sıtkı Tarancı'dan Edip Cansever'e ve kendisi için çok özel anlamı olan 'garip' Orhan Veli'ye kadar pek çok şairi kendisine âşık etmiş olan Nahid Fıratlı, 1909'da Girit'te dünyaya geldi.
Dedesinin köşkünde özgür, hoşgörülü bir ortamda büyüyen Fıratlı, ilk ve ortaokulu Kandilli'de okudu. Erenköy Kız Lisesi'ni bitiren 'Nahidhanım', İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nnden mezun oldu. Öğretmen açığı yüzünden Ankara Kız Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak başladığı öğretmenlik hayatı, sürgün edildiği Edirne Lisesi ve Haydarpaşa Lisesi'nde devam etti. İlk kocası Halil Vedat Fıratlı'dan ayrılan Nahid Fıratlı daha sonra Arif Damar'la evlendi. İlk eşinin
soyadını kullanan Fıratlı, yaşamını Kurtuluş'taki evinde sürdürüyordu.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:25
Nail Keçili ( 1947) </B>
Ankara'da 1947 yılında doğdu. Istanbul'da Avusturya Lisesi'ni bitirdi. Daha sonra iş hayatına atıldı. 1969'da Cen Ajans'ı kurdu. 1973 yılında Grey ile hizmet anlaşması yaptı, 1990 yılında resmen ortak oldu. Kendi alanında çalışan 15 değişik şirket ile birlikte 1995 yılında holdingleşti. En büyük hobisi deniz ve tekneler. Açık deniz AEK Viskomodorluğu, Türk Denizcilik Komodorluğu, Turmepa Yönetim Kurulu, TÜSIAD Yüksek Istişare Konseyi, Türk Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti üyeliği yapıyor. Aynı zamanda Aile Planlaması Vakfı ve Eğitim Gönüllüleri Vakf'nda görev yapıyor. Ingilizce ve Almanca biliyor. Egebank soruşturması sebebiyle gözaltına alında.

· Annesinin babası CHP kurucusu, milletvekili, Nasuhi Baydar. Büyük dedesi asılan üç ittihatçıdan biri Nail Bey Baba ise Demokrat Parti'nin ileri gelenlerinden, zamanın tanınmış müteahhiti Nadir Nail Keçili. Cen Ajans/Grey'in sahibi Nail Keçili'nin hayatındaki en önemli dönüm noktasını babası Nadir Bey'in 27 Mayıs darbesinden sonra iflas edince intihar etmesi ve ardında bıraktığı vasiyet oluşturuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

ETİBANK VE EGEBANK DAVALARINDA YARGILANAN ÜNLÜ REKLAMCI NAİL KEÇİLİ'NİN DEDESİNİN ATATÜRK'E SUİKASTTEN İDAM EDİLDİĞİ ORTAYA ÇIKTI!.. AİLE TARİHİNİN ZENGİN VE BİR O KADAR DA KARIŞIK OLDUĞU ÖĞRENİLEN KEÇİLİ'NİN ESKİ BİR İTTİHATÇI OLAN DEDESİ NAİL BEY, İDAM ÖNCESİ CELLADA DÖNMÜŞ, "YALNIZ ŞU DÜĞÜMÜ ARKAYA GETİR. NASIL OLSA BOĞACAK DEĞİL Mİ?" DİYEREK DALGA GEÇMİŞ.. SADECE BU DEĞİL, KEÇİLİ'NİN DEMOKRAT PARTİ'Lİ OLAN BABASI NADİR KEÇİLİ, 1960'LARIN BAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ.. KEÇİLİ'NİN AİLESİNDEKİ "RENKLER" BU KADARLA DA BİTMİYOR.. NAİL KEÇİLİ'NİN AMCASININ DA AYASOFYA'YI DİNAMİTLE HAVAYA UÇURMAYA ÇALIŞTIĞINI ÜNLÜ TARİHÇİ CEMAL KUTAY BELGELEMİŞ..


Nail Keçili'nin dedesi Nail Bey de 1926'da Atatürk'e suikast davasında yargılanarak Ankara'da idam edilmiş. Dede Nail Keçili, Yenibahçeli namıyla maruf olan eski bir İttihatçı fedaisi. Kardeşi Yenibahçeli Şükrü Bey ise Enver Paşa'nın yaverliği yapan ve keskin nişancılığıyla tanınan ünlü bir İttihatçı.
1947'de Ankara'da doğan Nail Keçili Türk siyasetine Amerikan tarzı siyasal reklamcılığı getirdi. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller ve Bülent Ecevit'in yanısıra pekçok kamu bankasıyla çalıştı. THY'nin de uzun yıllar ajanslığını yaptı. Yakın dostları Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar ile aynı davalardan birlikte hapis yattı.

Nail Keçili babası intihar ettiğinde 12 yaşındaydı. Annesi Semra Hanım TİSK kurucusu Ertuğrul Soysal ile evlendi. Keçili'nin dedesi ise Kafkas kökenli. Dede Nail ve Şükrü Bey şimdiki Vefa Stadı'nın bulunduğu Çukurbostan civarında bir evde doğuyorlar. Yenibahçe'de "Hanımın oğulları" olarak tanınıyorlar. Babaları da subay olan Nail ve Şükrü kardeşler, baba tarafından Burdurlu SarıKeçili aşiretinden. Keçili soyadı da buradan geliyor. İki kardeş de İttihat ve Terakki'ye giriyor. Şükrü Bey, I. Dünya Savaşı'nda Teşkilat-ı Mahsusa'da görev aldı. Hücum Taburu ve Maltepe Atış Okulu Komutanlığı yaptı. Kara Vasıf ve arkadaşları tarafından Kuva-yı Milliye döneminde kurulan Karakol Cemiyeti'nde çalıştı. Anadolu'ya asker ve cephane sevkiyatının kilit isimlerden olan Şükrü Bey'in, İsmet Paşa'ya baskı yaparak Ankara'ya gitmesini sağladığı belirtiliyor.

İstanbul ve Kocaeli Havalisi Kuvay-ı Milliye Komutanlığı yapan Şükrü Bey, 1920-1923'de Ankara'da toplanan TBMM'nin ilk dönemine İstanbul milletvekili olarak katıldı. 1926'da Atatürk'e suikast davasında idamla yargılandı. Kendisi beraat etti, kardeşi Nail ile en yakın arkadaşı Kara Vasıf idam edildi. Atatürk'e suikast davası, İttihat ve Terakki'nin Atatürk'e muhalif olan kanadının tasfiyesinde de önemli rol oynadı. Şükrü Bey'in "Neden Atatürk'le birleşmediniz?" şeklindeki sorulara verdiği cevap da bir İttihatçı fedainin zihin yapısını ortaya koyacak nitelikteydi, "Nasıl birlik olurum. Mahalle arkadaşım Kara Vasıf karşı taraftaydı." Ankara İstiklal Mahkemesi'nde idama mahkum edilen Yenibahçeli Nail Bey, oğluna hitaben hatıra defterine, "Annenin ve kardeşlerinin gözlerinden öperim. Amcanız size baba olacaktır. Bu mesele ile hiçbir alakam yoktur Yalnız, mahkeme reisi Ali Bey'i tevbih etmeyiniz. Doktor Fikret beyin bir sözü beni idam ettiriyor" diye yazmış Nail Bey, "Reis ve Kılıç Ali Beylere mahsus selam eylerim. Hakikaten adaletin hükmünü yerine getirdiler. Kendilerine darılacak halim yok" dedikten sonra idam sehpasının önündeki masanın üstüne çıkarak, "Millet sağ olsun, vatan payidar olsun" diye bağırdı. Cellata, "Şu düğümü arkaya getir. Nasıl olsa boğacak değil mi? Arkadan olsun" diyerek sandalyeye oturdu. Cellat, ayağa kalkmasını isteyince, gülmeye başladı, "Ne bileyim ben? Her zaman sandalye görünce otururduk. Meğer bu başka sandalyeymiş. Daha evvel idam edilmediğim için, teşrifatını bilmiyorum. Yalnız düğümü arkaya al cellat başı" dedi.

Atatürk ile Şükrü Bey arasındaki buzlar, Nail Bey'in idam edilmesinden yıllar sonra eridi. Atatürk, Florya'da Şükrü Bey'in evini köşkünü ziyaret etti. Atatürk'ün, Şükrü Bey'in üvey oğlu Burhan Oğuz'u devlet bursuyla okutmak istemesine İsmet Paşa itiraz etti. İnönü Atatürk'e, "Kardeşini idam ettiğimiz bir adamın oğlunu nasıl devlet bursuyla okuturuz? Ya o ya ben" dedi.

KEÇİLİ'NİN AMCASI AYASOFYA'I HAVAYA UÇURACAKTI

İstanbul'un İngilizler tarafından işgal edilmesinden sonra Ayasofya Camii'nin Rumlar tarafından basılacağı yönünde söylentiler çıkıyor. Cemal Kutay tarafından çıkarılan "Tarih Konuşuyor" dergisinin Ağustos 1964 tarihli 7. sayısında "İşte yabancı bayrakların Beyoğlu caddelerinde dalgalandığı o acı günlerde (Ayasofya Camii) üzerinde ihtiraslar kabarmış, minarelerine çan ve kubbesine haç hazırlayanlar olduğu duyulmuştu" deniliyor. Dergide sözkonusu dedikodular üzerine Karakol Örgütü Reisi Kara Vasıf'ın, örgütten Binbaşı Yenibahçeli Şükrü Bey'i görevlendirdiği belirtilerek olay şu sözlerle anlatılıyor: "Ayasofya Camii'ne karşı herhangi bir tecavüz silahla karşılanacaktır. Üstün kuvvetlerle hücum karşısında mukavemet kırılacak olursa minarelerine çan ve kubbesine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camii dinamitle berhava edilecektir... Bu azimli ve kat'i kararı karşısında Ayasofya'ya göz dikenler yılmış ve bu tasavvurlarından tamamen sarfınazar etmişlerdir."

BURHAN OĞUZ DA AİLEDEN

Kardeşinin idamından sonra siyasetten çekilen Şükrü Bey, Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil Paşa'nın silah fabrikasında müdürlük yaptı, ticaret ve müteahhitlik işleriyle uğraştı. Şükrü Bey, Karakol Örgütü'nde çalışırken 'Oğuz Bey' kod ismini kullandı. Kod ismi daha sonra soyadı oldu. 1953'de ölen Şükrü Bey'in üvey oğlu ise ünlü sosyalist yazar Burhan Oğuz'du. Yenibahçeli Kardeşler sıkı bir İsmet Paşa aleyhtarı olarak biliniyorlar.

Atatürk, İstanbul Florya'daki yazlık köşkünü yaptırırken, Şükrü Bey'in evi de istimlak edildi. Bu istimlak ile ilgili ilginç bir iddia var. Buna göre istimlak kararında Şükrü Bey'in keskin nişancılığıyla ilgili dedikodular rol oynadı. Şükrü Bey'in evi, Atatürk'ün yazlık köşkünün yapılacağı yere yakın mesafede. Köşkün yapılmasının kararlaştırıldığı günlerde çevre halkı, "Şükrü Bey öyle iyi bir nişancıdır ki şu mesafeden şurdaki ördeği bile vurur" dediler. Kastedilen mesafe ise Şükrü Bey'in evine yakın mesafedeki yazlık köşk alanıydı.

Bu arada Yenibahçeli Şükrü'nün Mustafa Suphi ve 16 arkadaşının Trabzon'da Kayıkçılar Kayası Yahya Kaptan tarafından öldürülmeleri olayında da azmettirici olduğu öne sürülüyor. Yeni Bahçeli Nail ise 1915'deki Ermeni tehciri sırasında Trabzon'da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yöneticilerindendi. Üvey oğlu solcu yazar Burhan Oğuz, "Yaşadıklarım ve Dinlediklerim" isimli hatıratında Keçili ailesiyle ilgili ilginç bilgilere yer verirken, Trabzon'da bir Ermeni ailenin, komşuları olan Nail Bey'e çıkan karışıklıklar nedeniyle mücevherlerini emanet ettiğini, Nail Bey'in de tehcir sırasında sözkonusu değerli mücevherlere el koyduğunun aile içinde konuşulduğunu iddia etti.

YENİ ŞAFAK

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:25
Nait Ataman ( 1923) </B>
1923 yılında İzmir’de doğdu. -Ertem Eğilmez'le Efe (1961), sonra da Arzu Film
şirketlerini kurdu (1963).

Önemli filmleri: Sürtük (Ertem Eğilmez), Bir Millet Uyanıyor (Ertem Eğilmez),
Selamsız Bandosu (Nesli Gülgeçen), Kaçamak(Başar Sabuncu), Zengin
Mutfağı(Başar Sabuncu).

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:26
Namık Gedik ( 1911) </B>
1911'de İstanbul'da doğdu. Demokrat Parti hareketinin öncü isimlerinden. Dokuz, on, on birinci dönem Aydın Milletvekili idi. Hekimlik ve başhekimlik yaptı.Adnan Menderes’in son kabinesinde İçişleri Bakanı'ydı. 1960 askeri müdehalesinde, tutuklu bulunduğu Ankara Harp Okulu balkonundan atlayarak intihar ettiği iddia edildi.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:26
Napolyon ( 1769)- (05.05.1821) </B>
Napolyon Bonapart, 1769 yılında Korsika'nın Ajaccio şehrinde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino'nun ikinci oğullarıdır. Öğrenimini Brienne'de bir okulda yaptı; sonra Paris'teki Askeri Akademiye yazıldı. 1785'te Valence'daki topçu alayına katıldı. 1794'te İtalya'daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris'teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee'ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alındı. Paris'e döndükten sonra, Konvansiyona karşı hareketi bastırmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot'un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlığın doğmasına yol açtı.

Napolyon, 1795 Ekiminde Fransa'daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya'daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais'in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisanında ilk İtalya seferinin yaptı. Bu sefer, Napolyon'un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya'ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla devrim cumhuriyeti, Avrupa'nın en tutucu devleti olan Avusturya'ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya'daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.

Napolyon, Paris'e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere'yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere'ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz'deki İngiliz donanmasını yenilgiye uğrattı, Malta'yı aldı. 1798 Temmuzunda da İskenderiye'ye girdi. Piramitler Savaşı'nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz donanması, Fransız donanmasına saldırarak gemilerini batırdı. Nelson'un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa'ya karşı birleştiler. Birleşik ordu, Rus generali Alexander Suvorov'un komutasında, Napolyon'un ele geçirdiği toprakları geri aldı. Napolyon, 1799 yılında Suriye'ye girdi. Akka'nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır'a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa'ya döndü. 9 Kasım 1799'daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon "birinci konsül" olarak, Fransa'nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankasını kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi.
Avusturya ve İngiltere orduları hala silahlarını bırakmamışlardı. Napolyon Bonapart, 1800 yılında tekrar İtalya'ya girdi ve Milano'yu aldı. Böylece Avusturya ordusunu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau'nun Hohenlinden'deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville barış antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.

Napolyon kısa zamanda Fransa halkının sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804'te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları) halk tarafından da desteklendi. Napolyon, aynı yıl, Paris'teki Notre Dame katedralinde Papa Pius VII'nin eliyle taç giyerek İmparator oldu. Napolyon İmparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz donanmasının gücü, İspanya ve İtalya'da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.

Napolyon 1812 yılında Rusya'ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya'nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat'ya bırakarak Paris'e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig'de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814'te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe adasına sürgüne gönderildi.

Napolyon'dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi. Viyana kongresine katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815'te Napolyon'un kaçıp Paris'e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika'ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington'un komutasındaki İngiliz ve Gebhard von Blücher komutasındaki Prusya kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815'te Waterloo'da büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Napolyon, Paris'e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika'ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik'teki St. Helena adasına götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon 5 Mayıs 1821'de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilebildi ve İnvalides'e gömüldü. Napolyon'un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.

Askeri dehaya sahip bir komutan olan Napolyon, siyasi bakımdan da önemliydi. Burjuva ihtilalini kendi istediği doğrultuya yöneltmiş; ne eski rejime dönülmesine ne de bir halk hükümetinin kurulmasına yol açmıştır. Waterloo yenilgisinden sonra, Paris halkını silahlandırmaya bu yüzden cesaret edememiştir. Halk, Napolyon için silaha sarılabilirdi ama Napolyon, bu hareketten bir halk hükümetinin doğabileceğini düşünmüştü. Orta sınıfın hakim olduğu merkezi bir hükümet biçiminin yaratıcısıydı. Napolyon'un anlayışına uygun olan bu hükümet biçimini daha sonraki yıllarda başka Avrupa devletleri de benimseyerek uyguladılar. Napolyon, milliyetçilik duygularına pek önem vermezdi; ama İtalya, Polonya, Almanya ve Balkanlarda farkında olmayarak milliyetçilik tohumlarının atılmasına sebep olmuştu.


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Napoleon (2 Cilt Takım)
Emil Ludvig
Kastaş Yayınları / İkinci Dünya Harbi Belgesel Dizisi

"Emil Ludwig'in Napoleon'u, 20. yüzyılda kaleme alınmış en önemli on biyografi çalışmasından birisidir. Bu kitap, yakın zamanların u en önemli kişisini, tarihin büyük bir dönemecindeki çok zengin dekor içerisinde yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda yüksek bir edebi nitelik taşıyor. "Kurtarıcı" ve "zalim", "maceraperest" ve "kanun yapıcı", "imparator" ve "kanun kaçağı." Hiçbir insan bu kadar kısa sürede tüm bu sıfatlara sahip olmamıştır. Napoleon'nun yükselişi ve çöküşü. Fransız ihtilali rüzgarlarının fırtınaya dönüşmesinden ibarettir. Bu rüzgarda ihtilali süpürmüş olan Napoleon sonunda kendi mahvını da önleyememiş, ancak yeni fikirlerin tohumları bütün dünyaya savrulmuştur. Bunu izleyen yüzyıl içerisinde bütün krallıklar devrildi ve yeni bir dünya kuruldu, ama Napoleon çağının birçok problemi hala güncel."

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:26
Nasrullah Ayan ( 1958) </B>
1958 yılında Mardin'de doğdu. Nasrullah Ayan 1975 yılında liseyi bitirdi. Aynı yıl evlendi. 1958 yılında bakliyat ihracatı yapan babasının Mersin'deki işinde çalışmaya başladı. Ayan, 1978 yılında aile şirketinin İzmir'de açılan ofisinin başına geçti.

1980 yılında İsviçre'ye, 1982'de de Singapur'a yerleşti. Burada şirket kurarak, bir süre çalışan Nasrullah Ayan 1987 yılında, Türkinvest AOG (Asya Okyanusya Grubu) Menkul Kıymetler A.Ş.’yi İsviçre'deki yatırımcılarla birlikte kurdu.1992'de Tam Sigorta'yı Hürriyet Grubu'ndan satın aldı. 1993'te borsadan topladığı hisselerle Çelik Halat Tel ve Sanayi A.Ş.'nin yönetimini elegeçirdi. Aynı yıl Makro Borsa, Erciyes, İzibelli Menkul Değerler A. Ş. ile Sağlam Menkul Kıymetler A. Ş. isimli aracı kurumlarını satın aldı.

Tüm şirketlerini TF Trend Holding çatısı altında birleştiren Nasrullah Ayan, İngilizce ve Arapça biliyor. Türkiye'de kirada oturan ve evi olmadığını söyleyen Ayan'ın İsviçre'de evi var. Ayan'ın iki çocuğu Isviçre'de eğitimlerini sürdürüyor.

Türkinvest'in ilk genel müdürü ve daha sonra danışmanı Niko Maksimilyadis isimli bir Rum'dur. (Hürriyet gazetesine göre, bu kişi, Türkinvest'in Nasrullah Ayan tarafından satın alınmasından sonra, Bülent Şemiler'in Turgut Özal'a tavsiyesi üzerine Emlak Banka Genel Koordinatör olarak transfer edildi.)

Afyon Çimento, Çelik Halat, Erdemir, Pınorsu, Pınarsüt, Ege Seramik, ve Hektaş'ın önemli miktarda hisselerini satın almıştır. Hakkında yolsuzluk iddiaları vardı.SPK müfettişleri tahkikat açtı.

Finans dünyasının renkli siması TAM Sigorta, Turkınvest ve Trend Holdig'in patronu Nasrullah Ayan, Türkiye'de Hazine'den bir türlü izin alamayınca, İsviçre'de banka satın almaya karar vermişti. Bir süredir İsviçre'de bulunan Ayan bu arzusunu gerçekleştirip İstanbul'a döndü. Uzun yıllar İsviçre'de yaşayan ve halen Isviçre'de bir bankerlik şirketi sahibi olan Ayan, Macaristan'da da banka aldı.Bu bankada Macar hükümeti ile ortak olan Ayan, Doğu Bloku ülkelerinin para trafiğini kontrol etme arzusundaydı.

Nasrullah Ayan'ın borsada topladığı hisselerle ele geçirdiği Çelik Halat'ta, 10 milyon dolarlık borç, 4 ay içinde 4 milyon dolara kadar düşürüldü. Şirketin Genel Müdürü Bekir Soytürk.

Çelik Halat, Türkiye'de "takeover" sistemiyle el değiştiren ilk şirket.

Nasrullah Ayan, şirket satın almaya doymaz. Banka, radyo, sanayi şirketi derken, koskoca bir ticari imparatorluk kurmuştur.Ayan'ın en sevdiği iş borsa. Sadece 5 aracı kurumu var. Bir şirketine alım emri, diğer şirketine satış emri verdi mi borsa tabiriyle "kuzular" onun girdiği hisselerde kaybetmek durumunda kalıyorlardı. Sonuçta o, iyi bir spekülatör.

Kurduğu holdingin kadrosunu sürekli gençleştiren Ayan, İsviçre'deki bankasının başına ABD'den transfer ettiği kuzeni Yunus Uca'yı getirdi.

*29-4-94/ Sermaye Piyasası Kurulu'nun 1. 3 trilyon liralık repo açığı nedeniyle ödeme sıkıntısına ve haciz baskınlarına uğrayan Türkinvest AOG'nin faaliyetlerini 30 gün süreyle durdurdu.

*Trend Holding'in "TF Trend Çalışanları İçin Yardımlaşma Vakfı" adıyla bir vakıf kurması da kafalarda çeşitli soru işaretlerine yol açtı. Düzenlemeler nedeniyle vakıfların istendiği takdirde birer mal kaçırma müessesesi gibi kullanılmaya müsait olduğuna dikkat çeken uzmanlar, "Ayan, malvarlığını bu vakfın üzerine geçirebilir. Eğer bu gerçekleşirse, muhtemel bir tasfiye işleminde bu mal varlıkları değerlendirilemez" uyarısında bulundular.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:27
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2450.jpg
Nasuh Mahruki </B>
AKUT (Arama ve Kurtarma Derneği ) Başkanı. Dağcı. 1999 büyük depremiyle birlikte gündeme yerleşti. Dünyanın en yüksek tepesine Everest'e tırmanan ilk ve tek Türk. Ayrıca 7 ünlü tepeye de tırmanarak dünyada bu ünvanı taşıyan ender kişilerden oldu.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:27
Nazan Bekiroğlu ( 1957) </B>
1957 tarihinde Trabzon'da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü'ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar'ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998'den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmıştır.

ESERLERİ:Nun Masalları (Öykü; Dergâh Yay., 1997), Şair Nigâr Hanım (İletişim Yay., 1998) ve Halide Edib Adıvar (Şule Yay., 1999)

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:28
Nazar Büyüm </B>
1995 yılında Ersin Salman ve Nazar Büyüm Ajans Ada'yı kurdular.1981'de Ajans Ada'dan ayrılan Nazar Büyüm, Ana yayıncılık ve Merkez Ajans'ı kurdu. Salman ve Büyüm'ün yolları 1993'te yeniden birleşti. Iki ortak Adam Tanıtım'ı kurdu. 1994'te Adam Tanıtım The Lowe Group ile ortak oldu.

1995 yılında Nesteren Davutoğlu Ajans Başkanı, Murahhas üye ve ortak Lowe Adam'a katıldı. Halen Lowe Adam'ın yönetim kurulu başkanlığını Ersin Salman, başkan yardımcılığını ise Nazar Büyüm yürütüyor.

Müşteriportföyü : Anadolu Gurubu (içecek, kırtasiye ve otomotiv), Ana Britannica, Braun, Evyap, Haber-Hayat, Mekan Yatakları, IMKB,TC Özelleştirme Idaresi Başkanlığı, Ray Sigorta, Turyağ/Hankel, Tema, Tabaş, Türk-Petrol, Walt Disney yayınları, Zeytinoğlu Gurubu.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:28
Nazım Efendi </B>
Nazım Efendi (Teşkilat-ı Mahsusacı)

Ardanuç’un Müker köyündendir. Rus hükümeti zamanında (1879-1921) Artvin’de Rus hükümeti memurluğu da yaptı. [M.A. Özder; Artvin ve Çevresi, s.103]

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/883.jpg
Nazif Okumuş ( 1959) </B>
İstanbul Milletvekili-MHP

SAPANCA - 1959, Ömer, E.Seher - İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü - İngilizce - Gazeteci - TBMM Hesaplarını İnceleme Komisyonu Başkanı - Evli, 2 Çocuk

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:28
Nazire Karakuş ( 1947) </B>
Nazire Karakuş İstanbul Milletvekili-Bağımsız

SINDIRGI - 1947, Mukadder Turan, Emine Ulviye - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - İngilizce - Avukat - Maliye Bakanlığı Tekirdağ Malkara ve İstanbul Muhakemat Müdürlüğü Hazine Avukatı, Serbest Avukat - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM

DSP'den iki istifa 1 Mayıs 2001 saat (10:17)
İzmir Milletvekili Mehmet Özcan ile İstanbul Milletvekili Nazire Karakuş DSP'den istifa etti.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/930.jpg
Nazlı Ilıcak ( 1944) </B>
İstanbul Milletvekili-Yazar
Ayşe Nazlı Ilıcak ANKARA - 1944, Muammer, İhsan - Lozan Üniversitesi Siyaset Bilimi Fakültesi - Fransızca, İngilizce - Gazeteci, Yazar - Yeni Şafak Gazetesi Köşe Yazarı - Evli, 2 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2041.jpg
Nazmiye Demirel </B>
Nazmiye Demirel, Türk siyasi hayatının önemli isimlerinden biri olan 9'uncu cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'i iyi günde ve kötü hiç yalnız bırakmadı.
12 Eylül 1980 sabahı Demirel, Hamzakoy'a giderken yanında yine Nazmiye Hanım vardı. Eşinin 29 günlük zorunlu ikameti süresince en büyük destekçisi oldu. Ardından Demirel, Zincirbozan'a sürgün gönderildiğinde, gözlerinden akan iki damla yaş çektiği sıkıntıları belki de ilk kez dışarıya vuruyordu..
DYP'nin kuruluşunu Nazmiye Hanım an be an izledi. İsmet Sezgin, Necmettin Cevheri ve Yılmaz Ergenekon gibi kurmaylar sürekli Nazmiye Hanım'ı da bilgilendirip moral verdiler. O hep Demirel'in gizli kadın kurmayı oldu. Yasaklı yıllar bitti. Eşi devletin zirvesinde o da yine Washington'da dünyanın en güçlü kadınlarının arasındaydı.

40 yıldır eşi ile birlikte protokoldeki yerini dolduran Nazmiye Hanım Köşk'te sayısız kere dünyanın ünlü polikitacılarına ve eşlerine evsahipliği yaptı. Demirel'in "Siyasi hayatımdaki en önemli evsahipliğini yaptım" dediği 16.11.1999'de Clintonlar'ın ziyareti sırasında da ABD'nin first ladysi Hillary Clinton'ı ağırlayan Nazmiye Hanım her zamanki gibi ağırbaşlı ve iyi bir evsahibesiydi. Nazmiye Hanım, 16 Mayıs 1993 - 16 Mayıs 2000 tarihleri arasında Çankaya Köşkü'ne evsahibeliği yaptı.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/896.jpg
Necati Çetinkaya ( 1943) </B>
Manisa Milletvekili-AKP

Mehmet Necati Çetinkaya KADIKÖY - 1943, Cumaali, Bedriye - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - İngilizce, Arapça, Farsça - Mülki İdare Amiri, Vali - Kaymakam, Çalışma Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ve Vekili, Hatay, Giresun İI Emniyet Müdürü, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı, Ordu, Konya, Olağanüstü Hal Bölge, Bursa ve Manisa Valisi - XX nci Dönem Konya Milletvekili - TBMM Adalet, İçişleri Komisyonları Eski Başkanı, Güney Afrika-Türkiye Parlamentolararası Dostluk Grubu Eski Başkanı - Evli, 4 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

DYP’li Çetinkaya da artık Yenilikçi
Hürriyet 17.07.2001

Yenilikçiler, Meclis’ten yaptıkları transferlere DYP Manisa Milletvekili Necati Çetinkaya'yı da ekledi. Son istifayla DYP'nin sandalye sayısı 80'e düşerken, Bağımsızlar 117 sandalye ile Meclis'in üçüncü grubu durumuna yükseldi.


Çetinkaya, istifa dilekçesini bu sabah TBMM Başkanlığıve DYP Grubu'na gönderdi. Çetinkaya daha sonra Politik Araştırmalar Merkezi'nde, yenilikçilerin önde gelen isimlerinden bağımsız milletvekilleri Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdülkadir Aksu ile birlikte basın toplantısı düzenledi.

Ülkenin son derece büyük bir ekonomik ve sosyal sıkıntıyla karşı karşıya olduğunu dile getiren Çetinkaya, tüm kesimlerin belini büken kriz ortamının kimsenin yararına olmadığını söyledi.

Siyaset kurumunun da bu korkunç tablodan nasibini aldığını anlatanÇetinkaya, siyasetin çözüm üretemediğini, itibar kaybına uğradığını savundu.

Milletin kendisini bu darboğazdan kurtaracak güçlü bir yönetime ihtiyaç duyduğunu kaydeden Çetinkaya, şöyle konuştu:

''Bunu sağlayacak gücün de milli iradenin güçlü temsilcisi olacak,Türk siyasetinin önünü açacak, her kesimi kucaklayacak, ülke meselelerini çözecek güçte ve kudrette demokratik sistemlere uygun birşekilde, merkez bir teşkilatlanmayı milletimiz şiddetle arzulamaktadır. Bu da yenilikçi hareketin teşkil edeceği siyasi yapılanmadır.''

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:30
Necati Şaşmaz ( 1971) </B>
Abdulkadir Şaşmaz'ın oğlu olan Necati Şaşmaz 1971'de Elazığ'da doğdu. Asıl mesleği turizmcilik olan Şaşmaz, eğitimini Kanada'da tamamladı.

Amerika'da 6 sene kalan Şaşmaz, 2001 yılında bir süreliğine ailesini ziyarete geldiği sırada geri dönüş uçak biletini 11 Eylül 2001 tarihine aldı. Amerikada yaşanan saldırılar sebebiyle uçağı Amerika'ya varamadan geri dönen Şaşmaz, sonradan ailesinin çekincesi ve ısrarı üzerine Amerika'ya dönmekden vazgeçti.

Hayatına Türkiye'de devam etme kararı alan Necati Şaşmaz, Ankara'da sigorta acentesi açtı. Çok geçmeden İstanbulda Osman Sınav'la bir iş görüşmesine oturdu. Kendisine bir yapımın senaryo ekibinde yer alması teklifi geleceğini beklentisi ile görüşmeye gitti. Osman Sınav'ın "Bir dizi düşünüyoruz, seni de başrolde düşünüyorum" sözlerine, düşünmek istediğini söyleyen Şaşmaz, bir ay sonra teklifi kabul etti.

Hayatını tamamen değiştirdiğini söylediği Kurtlar Vadisi projesine böyle başlayan Necati Şaşmaz, özel hayatının kalmadığını, "Beni sadece Ankara'da ismimle çağırıyorlar, İstanbul'da herkez Polat diyor" sözleri ile dile getirdi.

Amcası, eski MHP milletvekili Tahir Şaşmaz, olan Necati'nin Raci Şaşmaz (Kurtlar Vadisi dizisinin senaristi) ve Zübeyr Şaşmaz adında iki kardeşi vardır.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:30
Necati Bey - (01.11.1508) </B>
Edirne'de doğdu. Asıl adı İsa'dır. iyi bir öğrenim gördü. Şiirleri ve hat çalışmalarıyla tanındı. Divan kâtipliğine atanarak İstanbul'a geldi. Saray'ın takdirini kazandı. Yüzyılının büyük şairlerindendir. Şiirlerinde Türkçe kavramların, atasözleri ve halk deyimlerinin geniş yer tutması, şiirinin temel özelliği sayılmaktadır. 1509 yılında öldü.

ESERİ
Bir Dîvân'ı vardır.

ultraslan_sivas
15-08-07, 11:38
saol kanka

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:48
Necdet Koçak ( 07.04.1939)- (16.01.1980) </B>
Necdet Koçak, 07.04.1939 tarihinde Kerkük’te doğmuştur. Babası Nurettin Ali Tevfik’tir. N. Ali Tevfik, bir Türkmen öğretmeniydi. Necdet, ilk, orta ve lise tahsilini Kerkük’te tamamladı. 1958 yılında Türkiye’ye gelerek Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bölümüne girdi. 1962 yılında bu fakülteden yüksek ziraat mühendisi olarak mezun olmuştur. Kerkük’e dönmüş ve 1962-64 yılları arasında Tarım Bakanlığı’na bağlı Zirai Donatım Müdürlüğü’nde çalışmıştır. 1964 yılında Türkiye’ye tekrar gelmiştir ve 1966 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Master öğrenimini tamamlamıştır.1969 yılında da aynı üniversitede doktorasını tamamlamıştır. Daha sonra Irak’a dönerek 1970 tarihinden itibaren Bağdat Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak göreve başlamıştır. 1976 yılında Doçent olmuştur. Daha sonra da profesörlük tezini takdim etmiştir.

22.03.1979 tarihinde kendisine Türkçülük suçu isnat edilerek tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 tarihinde Bağdat’ta Saddam rejimi tarafından idam edilerek şehit olmuştur.

Necdet Koçak, milli dava uğruna daha orta okul ve lise dönemlerinde çalışmıştır. Nitekim, 1959 yıllında Kerkük Katliamı’nda şehit edilen Türkmen lideri Ata Hayrullah’ın gizli olarak kurduğu gençlik teşkilatında çalışmış ve başkanlık yapmıştır.

Necdet Koçak tam manasıyla bir lider ve dava adamıydı. İnsani değerlerin en üst kademesine ulaşan, milletine ve dinine sımsıkı bağlı olan bir insandı. Hayatını Irak Türkleri’nin milli kimliklerinin korunması ve Irak Türklerinin meşru siyasi, kültürel haklarının elde edilmesi uğruna hiç çekinmeden harcadı. İleri sürdüğü fikirleri bizzat yaşayan ve yaşamında uygulayan gerçek bir fikir adamıydı.

Doç. Dr. Ekrem Pamukçu’nun yıllar önce hazırlayıp o zamanki Kerkük Dergisinde yayınladığı “Irak Türklerinin Büyük Şehidi Necdet Koçak” adlı yazısında şöyle diyordu;

Değerli eşleri Ayten Koçak hanımefendinin belirttikleri gibi, Saddam’ın adamları 15 Ocak 1980 tarihinde gece geç vakit eve geliyorlar. Yarın gelip eşleri Necdet Koçak’ı hapishanede görebileceklerini haber veriyorlar. Ertesi gün hapishanenin bulunduğu “Ebu Grep”denilen Bağdat yakınlarındaki hapishaneye gidiliyor. İçeri girdiklerinde, bir insanın çok zor sığabileceği yan yana üç demir hücre içerisinde Necdet Koçak, Albay Abdullah Abdurrahman ve Adil Şerif’in kendilerine aylardır uygulanan insanlık dışı işkence sonucu son derece bitkin ve yorgun oldukları görülüyor. Albay Abdullah Abdurrahman şeker hastasıydı, ilaçları verilmediği için gözlerini kaybetmiş acılar içinde kıvranıyordu. Her üçünün de vücutları yara bere içindeydi.

Bir kaç saat sonra asılacak olan Necdet Koçak ailesine ve kendisini son saatlerinde onu yalnız bırakmayan kalabalık dava arkadaşlarına hitaben şöyle diyordu;

“Arkadaşlar, ağaç budandıkça yeşerir. Sizden ricam davayı bırakmayın ve sürdürmeye devam edin. Ben şu anda her zamankinden daha huzurluyum. Allah’ımın huzuruna gönül rahatlığıyla çıkıyorum. Bayrağı size teslim ediyorum. Bu bayrağı şerefle taşıyacağınızdan eminim. Doğruluktan ve Allah’ın yolunda asla şaşmayın. Allah’a emanet olunuz.”

Bu son derece kısa konuşmasından bir kaç saat sonra diğer dava arkadaşlarıyla birlikte idam edilerek şehit edilmiştir.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:48
Necdet Konak ( 23.12.1957)- (19.07.2004) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Karikatüristimiz Necdet Konak, Hakk’ın rahmetine kavuştu...

Uzun süredir İbn-i Sina Hastanesi’nde kanser tedavisi gören karikatürist Necdet Konak 19 Temmuz 2004 günü sabah saatlerinde Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık bir yıl önce yakalandığı ağır hastalık nedeni ile çizimlerine ara veren Konak, bu süre içerisinde hastalığını atlatabilmek için yoğun bir tedavi gördü. İbn-i Sina Hastanesi’nde süren tedavi boyunca kanser hastalığını yenmeye çalışan Konak, bu süre içerisinde tedaviye olumlu cevap vermişti. Ancak aniden rahatsızlanan Konak, sabah saatlerinde gözlerini dünyaya kapattı. Konak’ın vefatı üzerine bir yıllık rahatsızlığı süresince hastanede kalarak eşine sürekli destek olan Birtanem Konak ve çocukları Burak ile Berk zor anlar yaşadı.

23 Aralık 1957’de Amasya’nın Taşova ilçesinde doğan Konak, küçük yaşlarda karikatür çizmeye başlamıştı. İlk ve ortaöğreniminin ardından Ankara Ticaret ve Turizm Yüksekokulu’ndan mezun olan Konak, sırasıyla Başbakanlık Özel
Kalem Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu’nda görev almıştı. Son 6 aydır da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık Müşaviri olarak görev yapıyordu.

Konak, son 10 yıl Bosna Hersek ile ilgili yaptığı faaliyetlerle de dikkat çekti. Yardım çalışmaları, kültürel etkinlikler, karikatür çalışmalarıyla Bosnalı Müslümanların haklı davalarına uluslararası düzeyde destek verdi. Bosna konusunda gerçekleştirilen konferans, panel ve seminerlerde hem katılımcı hem de organizatör olarak yer aldı.

Bosna Hersek’in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç’in hayatını anlatan ve yayınlandığında tüm dünyanın dikkatlerini çeken Aliya belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Aliya İzzetbegoviç ve Cahar Dudayev çizgi romanlarını çizdi.

Kasım 2003’te Aliya İzzetbegoviç’in cenazesine katıldıktan bir hafta sonra rahatsızlanarak hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandı.

Konak, meslek hayatı boyunca pek çok kurum ve kuruluştan da çeşitli ödüller aldı.

1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği yılın karikatüristi ödülü.
Milliyet Gazetesi Yılın karikatürü ödülü
17 Haziran 1989’da Polatlı Onur belgesi.
Bazı dergilerin kuruluşunu gerçekleştiren Konak, pek çok dergi ve gazete de karikatür çizdi. Dinazor, Anadolu Gençlik Dergisi, Yörünge, Genç İstikbal, Mavikuş ve Filit bu yayınlardan bazıları.

Zaman Gazetesi’nin kuruluş yıllarında karikatürleri yayınlanan Necdet Konak, uzun zamandan beri de Milli Gazete’nin birinci sayfasında ülke ve dünya gündemini kendi penceresinden değerlendiren karikatürleri çiziyordu.

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:49
Necdet Sançar </B>
Nihâl Atsız'ın kardeşi Nejdet Sançar 1 Mayıs 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Soyadlarının aynı olmamasının sebebi, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığı zaman Nejdet Sançar'ın askerlik görevinde bulunmasından ötürü birbirleriyle haberleşemedikleri için farklı soyadlar tescil ettirmeleridir.

Nejdet Sançar'ın hayatı ağabeyi Nihâl Atsız ile birçok yönden benzerlik gösterir. O da bir edebiyat öğretmeniydi; 3 Mayıs 1944 sonrasında tabutluklarda ve zındanlarda en ağır işkenceleri çekti, Türkçülük Davası'nda yargılandı.

Sançar Beğ, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ile Türk Ocakları'nda görev yaptıktan sonra (Atsız Ata'nın genel başkanlığında İstanbul'da kurulan fakat sonradan merkezi Ankara'ya nakledilerek adı Türkiye Milliyetçiler Birliği'ne çevrilen) Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını devraldı...

1960 yılında tek evladı, 15 yaşındaki oğlu Afşın'ı kaybedince üzüntüden felç geçirdi ve uzun tedavilerden sonra ancak kısmen iyileşebildi...

Türkçü dergilerde çok sayıda makalesi yayınlandı, ayrıca "Türklük Sevgisi", "Irkımızın Kahramanları", "Tarihte - Türk İtalyan Savaşları", "Afşın'a Mektuplar" ve "İsmet İnönü İle Hesaplaşma" adlarını taşıyan beş tane kitabı vardır.

Sançar Beğ'in de ömrü aynen ağabeyi Atsız Ata gibi tabutluklara, zındanlara, işkencelere, mahkemelere, sürgünlere, baskılara ve mahrumiyetlere göğüs gererek Türkçülük yolunda uğraş vermekle geçti...

Hayatını Türklüğe adamış bu büyük Türkçü, 1975 yılının 22 Şubat günü, Atalarının önünde yağız yere diz vurmak için Uçmağa vardı.

1944 Türkçülük Davalarında, mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın son cümlesinde haykırdığı gibi:

"Türk Irkı Sağolsun!"

HAKKINDA YAZILANLAR

NEJDET SANÇAR (1910 - 1975)

Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saflardakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.

Gerçek insan için hayat, savaştır. Biz bu dünyaya hayvanlar gibi zevketmeye değil, bir görev yapmaya geldik. Bu görev, dirliğimiz boyunca, son günümüze ve gücümüze kadar sürecek Türkçülük savaşıdır. Ölenleri toprak ananın kucağına, tarihin şeref yaprağına, Tanrı'nın esirgenliğine bırakarak Kızılelma'ya doğru ilerlemek olan Türkçülük savaşı..

Nejdet Sançar böyle öldü. Öldüğü gün, yazı makinesinde, ikinci ve geniş basımını hazırlamakta olduğu "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları"nın bir sayfası takılıydı.

Belki kimsenin bilmediği acılar içinde yaşayan, yoksulluk devirleri geçiren Nejdet Sançar'ın kaybı benim için bir kardeş kaybından daha ileri, bir ülküdaş kaybetmenin ızdırabıdır.

Afşın, Nejdet Sançar'a karşı sırayı bozduğu gibi, Sançar da bana karşı sırayı bozdu. En büyük kanun ölüm sıra diye bir şey dinlemiyor.

İkinci, üçüncü saftakiler ilerdeki yerlerini çabuk alsınlar. Zaman çok azaldı.

Artık yalnız kaldığımız zamanlardaki bazen ciddi ve kederli, bazen şaka ile karışık konuşmalar bitti. Şimdi ben ona arasıra içimden hitap ediyor, fakat cevabını alamıyorum.

Şu satırları, 1944 davasında Sançar'ın yaptığı savunmanın son cümlesiyle bitireyim:

Türk Irkı Sağolsun....

NİHÂL ATSIZ, Ötüken Dergisi, 11 Mart 1975

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:49
Necdet Uğur </B>
Mülkiye'yi bitirdikten sonra kaymakamlık, İzmir ve İstanbul emniyet müdürlüğü, CHP milletvekilliği, 1968-80 arasında İçişleri ve Milli Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulundu.

ESERLERİ

*İsmet İnönü
*Alla Turca'nın Sonu

Sevda_Rapcisi
15-08-07, 11:52
Necib Mahfuz </B>
Necib Mahfuz 1911 yılında Kahire’nin Cemaliye bölgesinde doğdu. Devlet memuru bir babanın çocuğu olan Mahfuz, hayatının ilk sekiz yılını bu bölgede geçirdi. Kur’an okuluna burada gitti. 1919 yılında Kahirelilerin İngilizlere karşı başlattıkları ayaklanmaya burada tanık oldu.

1934 yılında Kahire Üniversitesi’ndeki felsefe eğitimini tamamlayan Mahfuz, roman yazmaya henüz başlamamıştı. Kısa hikâyeler ve makaleler yazmaktaydı. İlk yayımlanan kitabı, James Baiki’nin Eski Mısır hakkındaki kitabının bir çevirisiydi. Hikâyelerinden oluşan ilk derlemesi 1938 yılında çıktı. Bir yandan da babasının izinden giderek devlet memuru olarak çalışmaya başlamıştı.

1939’da girdiği kamu sektöründe 35 yıl çalıştı. 1939’dan 1954’e kadar İslam İşleri Bakanlığı’nda çalıştı. Sonrasında devletin sinemayı desteklemek için kurduğu Sinemayı Destekleme Vakfı’nda müdür olarak çalıştı. 1969-1971 yıllarında Kültür Bakanlığı’nda sinema danışmanlığı yaptı. Çeşitli gazetelerde de çalışan Mahfuz’a asıl ününü kazandıran iş ise romancılık oldu.

Çocukken annesiyle sık sık müzelere giden Mahfuz’un romanlarında Mısır tarihi önemli bir yer tutuyordu. Hatta, Firavun dönemiyle ilgili hikâyeler anlattığı ilk romanlarında tarihî roman türüne olan ilgisini açıkça belli ediyordu. Ancak sonraları, Mısır’ın sosyopolitik ortamının da etkisiyle, gerçekçi roman türüne yöneldi.

Kahireli bir ailenin yirminci yüzyılın ilk yarısına tanıklık eden hayatını anlattığı “Kahire Üçlemesi” (1956-1957) ‘ni yazdı.

1950’li yıllarda Mahfuz, milliyetçi partinin sol kanadına yakın duruyordu. 1952’de gerçekleşen Temmuz Devrimi onu önce çok mutlu etti. Ama sonraları devrimin icraatları, Mahfuz’u o kadar hayal kırıklığına uğratmıştı ki, 1952 ile 1955 yılları arasında hiçbir şey yazmadı.

Mahfuz o yıllar için “Hayatımda hiçbir şey değişmedi ama sanki bir yakınımı kaybetmiş gibiydim. Benim içinde yaşadığım toplum ölmüştü ve ben de onunla beraber ölmüştüm. Çok korkunç yıllardı” der.

Siyasette olduğu gibi edebiyatta da sansüre karşı olan Mahfuz, 1960’lı yıllara gelindiğinde kitaplarında Tanrı fikrini ve insanın Tanrı’yla olan ilişkilerini irdelemeye başlar. Bu da romanlarının giderek ‘felsefî’ bir hal almasına yol açar.

1959 yılında yayımlanan bir kitabında (The Children of Gebelaawi) Kahire’de yaşayan, isimleri de karakterleri de Adem, Musa, İsa ve Muhammed’i çağrıştıran dört kardeşin hikâyesini anlatır.

Önceleri El Ehram gazetesinde tefrika roman biçiminde çıkan bu roman kitaplaştığında, din ile ilgili tüm kuralları belirleyen El Ezher Üniversitesi tarafından yasaklanır. Ancak bu, kitabın Arap dünyasında, el altından yayılmasını engelleyemez. Kitabın bir çok Arap ülkesinde hâlâ yasaklı olmasına neden olarak sadece din konusundaki duruşu değil, Mahfuz’un İsrail ile barışı destekliyor olması da gösterilir.

1994 yılında Mahfuz’a yöneltilen tehditlerin artmasının ve aynı yıl yazara karşı düzenlenen suikast girişiminin temelinde de bu kitabın günlük bir yayın organından yeniden basılması gösterilir. El Ezher kitabın basımının durdurulmasını istediği gibi varolan kopyaların da ortadan kaldırılmasını ister.

Mısır’ın “Balzac”ı olarak bilinen Mahfuz, bugüne kadar 40 küsur roman, kısa öykü derlemesi, film senaryosu ve birkaç tiyatro oyunu yazar. Eserlerinde yirminci yüzyıl boyunca Mısır’ın yaşadığı gelişmeyi ele alır.

En ünlü eseri ‘Kahire Üçlemesi’ olan Mahfuz, 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanır.

Eserlerinde Kahire’deki renkli yaşamı aktaran yazar, arka planda toplumsal sorunları sayfalarına taşır.

12 yıl önce bir militan tarafından boğazından bıçaklandıktan sonra sağlık sorunları yaşamaya başlar.

Mahfuz’un en çok bilinen eserleri arasında, ‘Midak Sokağı’, ‘Hırsız ve Köpekler’, ‘Nil’in 3 Çocuğu’ ve ‘Dilenci’ bulunuyor.

HABER

Nobelli yazar Necib Mahfuz yaşamını yitirdi
www.ntv.com.tr 31 Ağustos 2006

KAHİRE - Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Arap olan 94 yaşındaki Necib Mahfuz, 19 Temmuz’da, yürüyüş yaparken düşüp başından yaralanmıştı. Mahfuz, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.

Mısırlı yazar Necib Mahfuz, 94 yaşında hayatını kaybetti.

Munky
17-08-07, 10:57
Arzum Onan
31 Ekim 1973 yılında Ankara�da, Memur bir ailenin tek çocuğu olarak doğdu. İlkokulu Ankara, Orta ve Liseyi İstanbul�da tamamladı. Endüstri Meslek Lisesi, Yapı Ressamlığı bölümünden mezun oldu. 1992 Yılında Gaye Sökmen Ajans da Mankenlik ve Modelliğe başladı. 1993 yılı Nisan�ında �Mıss Turkey� yarışmasında �Türkiye Güzeli�, aynı yılın Temmuz ayında �Mıss Europe� yarışmasında �Avrupa Güzeli� seçildi. 1996 yılında Aktör Mehmet Aslantuğ�la evlendi. Önemli bir reklam kampanyasıyla üç yıl kamera karşısına geçti. 1997 yılında dört yıl sürecek yoğun tempolu bir Televizyon dizisi (Sıcak Saatler) için çalışmaya başladı. Bu tarihten itibaren, genellikle kamu yararına gerçekleştirilen özel defilelerde modellik yapmakta �Can� adında bir oğlu var.







FİLM ve TV DRAMALARI


Yeni Bir Yıldız Film 1996
Sıcak Saatler Drama 1997-1998-1999-2000
Aşk ve Hüzün Drama 2000
Zeybek Ateşi Drama 2002

Munky
17-08-07, 10:57
Gamze Gözalan ( 1962)
Doğum Tarihi 1962
Boy 165
Kilo 85
Göz Rengi Kahverengi

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Abuk Sabuk Bir Film ( Şerif Gören )
Varyemez ( Orhan Aksoy )
T.R.T'de çeşitli TV. Filmleri

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Fosforlu Cevriye ( Ümit Elçi )
Melek Karım ( Adem Elçi )
Duygu Çemberi ( Kartal Tibet )
Tanrı Misafiri ( Kartal Tibet )
Baskül Ailesi ( Berrin Dağçınar )

Özel Beceriler
Yüzme , bisiklet , müzik , sunuculuk.

Munky
17-08-07, 10:57
Banu Alkan
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Jandarma Villa'da

KREDİ BORCUNU ÖDEMEYEN BANU ALKAN ZOR DURUMDA.. VİLLASI JANDARMA ZORUYLA BOŞALTILDI. ALKAN'IN ANNE VE BABASI SOKAKTA KALDI..


2000 yılında 'Nerdeee bende site kuracak para' repliğiyle ününe ün katan, magazin gündeminin en tepesine yerleşen Yeşilçam'ın Afrodit'i Banu Alkan, evinden jandarma zoruyla çıkarıldı... Banu Alkan, 1998 yılında Ziraat Bankası'ndan 5 milyar lira kredi aldı. Ancak, kredi borcunu ödemeyen sanatçının, Balıkesir'in Edremit ilçesi Altınoluk'taki lüks villası 24 Şubat 2000'de icra yolu ile satıldı. Alkan'ın anne ve babasının da oturduğu villa 26 milyar 500 milyon liraya Mehmet Yüzüak'a satıldı. Bunun üzerine Yeşilçam'ın Afrodit'i satış için Yargıtay'a ret davası açtı; ancak kaybetti. Alkan, gönderilen ihbarları dikkate almadı ve villayı boşaltmadı. EŞYALAR BAHÇEDE... Ve 25 Mayıs 2001... Villayı satın alan Mehmet Yüzüak'ın avukatı ve icra memurları, Altınoluk Jandarma ekiplerinin gözetiminde villayı boşalttı. Alkan'ın değerli eşyaları da haciz edilirken anne ve babası ise sokakta kaldı. Edremit İcra Dairesi tarafından haciz edilen beyaz eşyalar ile mobilyalardan oluşan değerli eşyalar paraya çevrilmek üzere yediemine alındı. Alkan Ailesi, geceyi komşularında geçirdi.



Haberturk.com 27.05.2001

Munky
17-08-07, 10:57
Zeynep Tunuslu
HAKKINDA YAZILANLAR


Korsan torunu modacı
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 14 Nisan 2001 sayı 332

12 Mart'ın muhtıracı generallerinden Muhsin Batur'un Genel Sekreteri, Tunuslu Hava Kurmay Albay Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun kızı olan tasarımcı Zeynep Tunusluoğlu, kendisine yakıştırılan 'çılgın modacı' etiketine karşılık 'Çılgın olabilecek lüksüm yok' diyor



Çılgın kime denir? Ya da çılgın olmak için ne yapmak lazımdır? Önce tasarımlarıyla tanıdığımız, son yıllarda da gazetecilik yönüyle karşımıza çıkan Zeynep Tunusluoğlu, kendisini çılgın olarak kabul etmese de o etiket ona çoktan yapıştırılmış bile: "Çılgınlık bence daha yüksek düzeyde olmalı. Özgür olmak gerekiyor. Benim bir sürü sorumluluklarım var. Aileme karşı, çocuğuma karşı... Çılgın olabilecek bir lüksüm yok." Böyle olunca, bir kez daha fark ettim ki, sihirli camdan izlediklerimiz ile yazılı basının, kişiler hakkında bizlere aktardıkları gerçekleri yansıtmıyor sanki. Ya da kişiler zamanla değiştiklerinin farkında değiller. 'Siz de yazılı basının bir temsilcisi değil misiniz?' sorusunu sormak hakkınız, biliyorum, ama...

� Peki o zaman bu 'çılgın' etiketini kimler, niçin yapıştırmıştı Zeynep Tunusluoğlu'na?

"O senelerdeki kalıpların dışında bir koleksiyon hazırlamam belki çılgınlık oldu. Ya da herkesin kalıplaşmış fikirlerini takip etmemem... Ekip halinde hiç hareket etmedim. Bireysel davranışlarım çılgınlık olarak yorumlanıyor olabilir."

Modacı Zeynep Tunusluoğlu, 12 Mart'ın Hava Kuvvetleri eski Komutanı Muhsin Batur Paşa'nın tam da o tarihlerde genel sekreteri olan Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun kızıdır. Soyadından da anlaşılacağı üzere, Mustafa Kemal Bey, aslen Tunuslu'dur: "Herhalde korsandılar. Gemi ticareti yapmışlar. Denizle uğraştıklarına göre... Tunus'tan gelip Arnavutluk'a yerleşmişler." Mustafa Kemal'in babası, Zeynep Tunusluoğlu'nun da dedesi olan Niyazi Zekeriya eşi Mai Zübeyde Hanım'ı da alarak Bursa'ya gelmiş ve askeriyeye girerek jandarma binbaşı rütbesiyle emekli olmuş birisidir. Onun iki çocuğundan biri olan ve 1929'da doğan oğlu Mustafa Kemal Tunusluoğlu ise önce mimar olmak ister. Ancak ekonomik şartlar yüzünden ailesine yük olmamak için askeriyeye girer ve bütün okullarını birincilikle bitirir. Fransız Hava Harp Akademisi mezunu olan Tunusluoğlu, 1974'te Hava Kurmay Albay olarak askeriyeden istifa eder. NATO karargahlarında da görev alan Tunusluoğlu, 1975'ten sonra ise bir süre THY'de vazife üstlenir. Ardından Agasi Şen ile kurduğu Bursa Hava Yolları'nda genel müdürlük yapar. Çeviri kitapları da olan Tunusluoğlu, evliliğini ise Mekke Kadısı'nın oğlu Molla Esat Efendi'nin oğlu Eskişehir'e gelip yerleşmiş makina mühendisi Mehmet Sedat ile Rumelili Hidayet Havva (Haverikzade) Duransoy'un kızı, ODTÜ ve Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Ayla Hanım'la yapar.

Zeynep Tunusluoğlu işte bu, 1993'te vefat eden Mustafa Kemal ile Ayla Tunusluoğlu çiftinin iki çocuğundan (diğeri bugün sigortacılık yapan Ahmet Zekeriya'dır) küçüğü olarak 27 Mayıs'tan iki yıl sonra dünyaya gelir. Ve Zeynep henüz dört yaşında iken babasının Moskova'da hava ataşeliği görevine getirilmesi ile aile de buraya gider. İki yıl sonra (1968'ler) Mustafa Kemal Tunusluoğlu'nun görev yeri, Mürted Hava Üssü F�104 Filosunun ilk komutanı olarak Diyarbakır'dır: "Diyarbakır'ın anılarımda çok parlak bir yeri var. Kadınların yerel giysilerinin renkleri, şallar, lastik ayakkabılar... Görsele olan düşkünlüğüm ve bağlantım orada atılmış diyebilirim." Diyarbakır, küçük Zeynep'i büyülemiştir. İki yıl sonra, ailenin yeni ikamet yeri Ankara olur. Eğitimine burada Maltepe İlkokulu'nda başlayan Zeynep, diplomasını, babasının İzmir NATO karargahına tayin olması ile de Hakimiyeti Milliye İlkokulu'ndan alır: "Çok iddialı bir öğrenci idim. Hırslı idim. Detaylarla çok ilgilenirdim. Kim ne giymiş, kimin kulağı ne renk..?" Zeynep'in sanata ilgi duymasında Diyarbakır'ın dışında ailenin de etkisi vardır: "O beslenmekle ilgili. Anneannem minyatür sanatçısı. Babam resim yapıyor. Ailede devamlı müzik çalınıyor. Annemle babam gönüllü olarak turizm rehberi de oldular. Hafta sonları mecburi olarak arkeolojik gezilere gidiliyor." İşte böyle bir ortamda yetişen Zeynep, henüz 11 yaşında iken kendi elbisesini kendisi diker.

Zeynep Tunusluoğlu, derken 1980'de mezun olacağı Ankara Koleji imtihanını kazanır. Babası İstanbul'a tayin edilirken o da Ankara'nın yolunu tutar ve yatılı olarak okuyacağı kolejde iddialı bir öğrenci tipi sergiler: "En iyi olabilmek için çalışırdım, yoksa birşey öğrenmek için değil." Nergis Kumbasar, Füsun Önal ve Reha Muhtar gibi bugünün tanınmış simaları arkadaşları arasında yer alan Tunusluoğlu, tıp veya güzel sanatlar okumak istemesine rağmen ilk tercihi olan Hacettepe İngiliz Filolojisi'ni kazanır: "Darbe senelerinin sonu idi. Askerlerin gölgesi altında bir sene okula gittim. Nefret ettim. İntibak edemedim üniversiteye. Askerin kontrolüne girdiğimiz senelerdi. Onu hatırlıyorum."

Zeynep Tunusluoğlu'nun, babası muhtıracıların çok yakınında bulunmasına rağmen, evde konuşulmadığı ve kendisi de küçük olduğu için anılarında bu yıllardan hiçbir kayıt yoktur.

� Neler hatırlıyorsunuz o yıllardan?

"Evde böyle şeyler konuşulmazdı."

� Daha sonraki yıllarda babanızın darbe yapanlarla beraber olduğunu fark ettiğinizde ne düşündünüz?

"Babam istediği anda tek başına birşeyler yapabilecek potansiyele sahipti. Koskocaman bir hava üssünün komutanı idi. Ama babam iktidarını öyle kullanacak biri, politik iktidara alet olacak bir adam değildi."

� Darbelere nasıl bakıyorsunuz?

"Beceriksiz politikacılar oldukça asker darbe yapacaktır. Türkiye'yi demokratik bir ülke olarak da görmüyorum zaten."

� Zeynep Tunusluoğlu, babasının kızı olduğu için mi böyle söylüyor yoksa gerçekten inandığı için mi?

"Benim inancım sonuçta bu. Ne yazık ki böyle. Keşke asker darbe yapmak zorunda kalmasa. Ama iyi yönetilmeyen bir ülkede kesin sonuç bu. Benimle babam arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyorsunuz. Ben o zamanlar büyük olsa idim babamı teşvik ederdim darbe yapsın diye. Onun yerinde olsa idim ben de darbe yapardım diyorum."

Tunusluoğlu, üniversite eğitimini yarıda bıraktıktan sonra Milano'ya gider. Bir süre sonra Türkiye'ye döner ve çalışma hayatına atılır. Tina adlı bir Yahudi hanımın yanında iş hayatına giren Zeynep Tunusluoğlu, altı ay sonra, bir moda fuarında Mudo'nun sahibi Mustafa Taviloğlu'nu görür: "Sizde çalışmak isterim diye teklifte bulundum." İki yıllık vitrin dekoratörlüğünün ardından bu sefer Mualla Özbek'in yanında çalışmaya başlar. Bu arada da İstanbul Maslak'ta küçük bir yer kiralayarak kendi işini kurma yolunda ilk adımını atar Tunusluoğlu: "O kulübede o yaz bir koleksiyon yaptım. Kertenkeleli tişörtler. Param da yoktu. Otobüse binip Vakko'ya gidip, saatlerce bekleyip, 'Bu tişörtlerimi görür müsünüz? dediğim oldu. Sonuçta bir çok firmadan siparişler aldım. Ve bir senenin sonunda orası dar gelmeye başladı." Yıl 1986'dır. Tunusluoğlu, imzasını büyütmektedir. Yerini de değiştirir ve Osmanbey'de bir mağaza açar. Ardından Ankara ve İzmir'de mağazalar... Birden bire büyür ve 1996'ya kadar mağaza sayısı 30'lara kadar yükselir.

Müzik ve mimari akımlardan beslenerek isminden söz ettiren bir tasarımcı haline gelen Zeynep Tunusluoğlu, işte bu sırada 'çılgın modacı' etiketini de yer: "Madonna beni her zaman çok etkilemiştir. Mozaik müzeleri ve Osmanlı tarihi çok etkileyici. Otantik olan çizgilere her zaman yer verdim. Bir şalvarı ceketle karıştırarak modern çizgiye getirebilmek... Bir mevlevi dervişinin dönüşü bile etkiliyor." 1995'te oğlu Kanat (1993 sonunda besteci Uzay Heparı ile evlendi. Heparı, evlendikten altı ay sonra geçirdiği bir motosiklet kazasında hayatını kaybetti) doğduğu için meleklerden esinlenerek yaptığı 'melekli' ve 'tılsımlı' koleksiyonlarını, tasarladığı onca koleksiyon arasında unutamadıkları olarak öne çıkaran Tunusluoğlu, aşırı büyümeyi kaldıramadığı için toparlayamaz. Ve 1996 senesinde tıkanır: "Dedim ki, ben en iyisi yine bakkal olayım. Çünkü özgürlüğümü kaybediyorum. Dükkanımı atölye haline getirdim." 1995'te oğlu Kanat için birinci yıl armağanı olarak bir de kitap yazan Tunusluoğlu, 1996'dan sonra da gazeteciliğe soyunur: "Bugüne kadar her işimi kendim teklif ettim. Kimse bana iş teklif etmedi." Doğan Grubu'nda kısa süre de olsa çıkan Haber Extra adlı dergide bir sayfa hazırlamaya başlar. Bir süre sonra Donna adlı kadın dergisinin başına getirilmek istenir. Ancak Tunusluoğlu, kendi dergi projesini hazırlama fikrini geliştirir. Aman dergisini çıkarır ortaya: "Altı ay bunu kim çıkaracak diye araştırdım. Sonuçta Akşam grubu 'tamam' dedi. İki ayda bir 164 sayfa olarak çıkıyor şimdi. 164 tane elbise hazırlar gibi projelendirmek, zaman zaman fotoğraf çekmek, araştırma yapmak beni manevi olarak tatmin ediyor. Öyle çokça iddiam yok. Şuyum olsun, buyum olsun diye hırslarım da yok. Hırsım kendimi daha fazla geliştirmek... En önemlisi sağlıklı ve huzurlu olabilmek." Uzun zamandır tasarım dünyasında gözükmeyen Zeynep Tunusluoğlu, 'kendisini hatırlatmak' için yakın zamanda 'minik' bir koleksiyonla yeniden karşımıza çıkacak: "Tekrar boyaların içine girmek bana iyi gelecek. Tasarımcılık benim kimliğim zaten."

Kollektif hareket etmeyen, bu yüzden hiç bir yere de üye olmayan Tunusluoğlu için oğlunun doğumu dışında babasının vefatı da bir dönüm noktası olmuştur: "Babam ölünce bir ansiklopedi dağıldı ve kağıtları yere uçtu sanki." Ailesi dışında Mualla Özbek, Mustafa Taviloğlu ve Aykut Hamzagil'in kendisine verdiği destekleri unutamayan, doğu kökenli ve daha çok 'tramlı müziklerden' hoşlanan, Bilgi Üniversitesi'nde Nesrin Topkapı'dan oryantal dans kursları alan ve insanları incelemeye meraklı olan Tunusluoğlu, hayatın, faturaları ödemek için para kazanmak dışında başka bir anlamı daha olduğunun bilincindedir: "Dini fikirlerimi de size söylemek isterim. Sonuçta bence gerçek içsel sevgi önemli. Allah gibi büyük bir gücün var olduğuna inanmak istiyorum. Allah'ın herkese aynı yeteneği verdiğine inanıyorum. Sadece kendini ifade etme biçimindeki cesarettir, bizi farklı kılan."

Munky
17-08-07, 10:58
Ece Erken ( 11.05.1978)
Doğum Yeri:Çorlu
Doğum Tarihi:11.05.1978
Göz Rengi:Mavi-Yeşil
Boy:1.68
Kilo:51
Öğrenim Durumu:Beşiktaş Atatürk Lisesi
Dinlediği Müzik Türü:Pop
Sevdiği Yemek:Spagetti
İlgilendiği Spor Dalları:Tenis, binicilik, kar kayağı, izleyici olarak futbol
Tuttuğu Takım:Beşiktaş
Aşk:Hiç yaşamadığım bir duygu
Hobiler:Araba sürmek, müzik, sinema
Fobiler:Başarısızlık, yanlış anlaşılmak, insanları üzecek bir davranışta bulunmak.
Yabancı Dil:Çok iyi derecede İngilizce
Gelecekten Beklentisi:İyi bir haber spikeri olmak
Örnek Aldığı İnsan:Herkesten birşeyler kapıyorum
Sunuculuk Kariyeri:Kral TV, Star, Kanal 6, Number One TV, Genç TV, Show TV

Hayatım... 11 Mayıs 1978'de Çorlu'da doğdum. Burcum Boğa. Babam subay olduğundan dolayı sürekli gezdik. Ağrı, Ankara, Kıbrıs'ta yaşadım. Şuanda İstanbul'da yaşıyorum. Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi mezunuyum. Boğaziçi Üniversitesi'nde televizyon ile ilgili bir bölümde okumak isterdim. İş hayatıma 12 yaşımda, Kıbrıs'ta Bayrak Radyo Televizyon'da başladım. Sonra sırasıyla; Ankara'da Radyo Vizyon'da ve Radyo Genç'te çalıştım. Ardından İstanbul'a geldim ve Kral TV'de işe başladım. Kral TV'den sonra ise, Metropol FM, Alem FM, Show Radyo ve son olarak Radyo Viva'da çalıştım. Televizyonculukta işe ilk Star kanalında başladım. Daha sonra, Kanal 6, Number One TV, Genç TV'de çalıştım. 4 yıldır da Show TV'de program yapıyorum. Bu kanaldaki sabah programım 3 yıldan beri devam ediyor.

Ailem ve arkadaşlarım...

Babamla annem ayrıldı, babam başkasıyla evlendi. Bir ağabeyim var. Deniz Harp Okulu mezunu, şimdi teğmen. Ağabeyim de evlendiği için, ben annemle yaşıyorum. Ayrı eve çıkmayı çok istiyorum ama annem izin vermiyor. Adnan Polat'ın yaptırdığı Polat Residence'da yeni bir ev aldım, annemle oraya yerleşeceğiz. Oraya geçince evimle daha çok ilgileneceğimi düşünüyorum. Çünkü bana ait bir ev olması çok önemli. Evde boş zamanım olduğunda kendim için yararlı işler yapmak isterim. Internet ile ilgilenmek de bunlardan biridir. Internet hem beni oyalıyor, hem de bana çok şey öğretiyor. Daha çok alışveriş yapabileceğim sitelere giriyorum. Henüz hiç alışveriş yapmadım, çünkü kredi kartımın numarası başkaları tarafından kullanılabilir diye korkuyorum. Ancak yapmayı da çok istiyorum. Evde olmadığım zamanlarda arkadaşlarımla sinemaya gidiyorum, akşamları yemeğe çıkıyorum. Ev hayatını seviyorum ancak dışarıda olmak daha çok hoşuma gidiyor. Tatilimi hep Bodrum'da yapıyorum. Yurtdışına gitmeyi çok seviyorum ve istiyorum. En son annem ile Paris'e gittik. İnanılmaz eğlendim, ama orası anne ile değil de mutlaka erkek arkadaş ile gidilmesi gereken bir yer. Çok romantik, herkes elele, gözgöze. Ben, arkadaşlıkta güvene çok önem veririm. Arkadaşımın, bana ait bir sırrı sonuna kadar taşıyacak birisi olması lazım. Dürüstlüğe çok önem verdiğimden, bana karşı her zaman dürüst olmalı. Çok arkadaşım yoktur. Hatta babam subay olduğu için, çok fazla çocukluk arkadaşım da yoktur. Demet isminde bir arkadaşım var, ve en çok görüştüğüm insan da odur. Onunla 5-6 yıldan beri çok iyi dostuz ve benim her sırrımı bilmesine rağmen bir tek sırrımı bile açıklamamıştır. Benim için bu çok önemli. Yani zor günümde, sevgilimse sevgilimin, arkadaşımsa arkadaşımın yanımda olması gerek. Bu çok önemli, çünkü zaten mutlu günümüzde herkes çevremizde. Sadece 2-3 tane kız arkadaşım var, onlar da bana yetiyorlar. Çünkü çok arkadaş çok can yakar gibi geliyor bana.

Sevdiklerim ve Sevmediklerim... Müzik dinlemekten çok hoşlanıyorum. İşimi çok seviyorum, programımı zevk alarak yapıyorum. Yalan, aldatma ve gürültü sevmediğim şeylerdir. Saygı benim için çok önemlidir, bence herkes birbirine karşı saygılı olmalı. Ayrıca araba kullanmayı, eğlence mekanlarına gitmeyi ve dans etmeyi çok severim. Erkek arkadaşımla yemeğe ya da sinemaya gitmek beni mutlu eder. Papermoon'da yemek yemeyi, Bayo Latino'da eğlenmeyi severim. Giyim konusunda ise tercihim genelde spor giyinmektir. Sevdiğim markalar; Donna Caran, Vakkorama, Mango, Homestore gibi gençlerin giyindiği yerlerdir. Yemek yemeyi severim ancak yapmayı sevmem, elimden de gelmez. Bir gün erkek arkadaşıma yemek yapacağıma söz vermiştim. Ancak isteksizliğimi anlayınca, yemeği o yaptı ve bana da öğretti.

Gelecekle ilgili planlarım... İyi bir evlilik yapmak istiyorum, ancak şimdilik erken diye düşünüyorum. Hayatımda birisi olunca saklamam. Gencim, bekarım, bir sevgilim olması doğal. Evliliğe giden bir ilişkim olsun istiyorum. Çocuk sahibi olmak istiyorum. İş hayatım ile iligili yeni projelerim var. 3 yıldır bir sabah programı sunuyorum ve artık insanlar beni o programla özdeşleştirdiler. Başka programlar yapmayı düşünüyorum. Mesela yarışma sunmak istiyorum. Prime time'a geçmek ve diğer yeteneklerimi de sergileyebilmek istiyorum.
Alışkanlıklarım... Dişimi mutlaka fırçalıyorum. Yemek yedikten sonra dişlerimi fırçalamazsam bir rahatsızlık hissediyorum. Giyimime de çok özen gösteririm. Gündelik hayatımda değil de bir arkadaşım ile buluşurken, gece çıkarken ya da bir davete giderken giyimime çok dikkat ederim. Çok sık su içerim. Telefonla çok konuşurum, inanılmaz bir telefon saplantım var. Elimde sürekli telefon, ya telefon açarım ya da mesaj yollarım. Tenisi çok seviyorum. Geçen sene her gün ders alıyordum, bu sayede kendimi oldukça geliştirdim. Kayak yapmayı da çok seviyorum. Ayrıca diziden dolayı ata çok biniyordum. Ama at beni kaçırdığından beri binmiyorum.

Kendimde gördüğüm artılar eksiler... Artılarım; sempatik oluşum, güleryüzlü oluşum, neşeli oluşum. Ayrıca, fiziksel olarak gözlerimi beğenirim. Eksilerim; çok çabuk sinirleniyor ve üzücü olaylar karşısında kendimi fazla yıpratıyor olmam, en ufak birşeye kafamı takıyor ve çok sık ağlıyor olmam. Çok sulugözüm. Özellikle sevgilim varsa, onunla ilgili herşeyi kafama takarım.

Munky
17-08-07, 10:58
Alinur Velidedeoğlu
Güzel Sanatlar reklem ajansı 1973 yılında kuruldu. Yönetim Kurulu Ünver Oral, Alinur
Velidedeoğlu ve Yiğit Şardan'dan oluşuyor. 1994'te Bates WorldWide ile ortak oldu. 113 çalışanı var. Aldığı ulusal ve uluslararası ödül sayısı ise 70. 1997 yılında 11 tirilyon 286 milyar 7 milyon liralık ciro gerçekleştirdi.

Müşteri portföyü: Alarko, British American Tobacco, Beko, Cutty Sark, Doğan Holding, Fanatik, Gümüşsuyu, Has Gıda, Işıklar Holding, Ipliksan, Kent Gıda, Koç Holding, Libresse,
Milliyet, Pimaş, Pintaş, Posta, Radikal, Şark, TEB, TGI Friday's, Tofaş- Fiat, Toprak Kağıt, Toys'R'Us,Unicef

Orta Asya ve Türk cumhuriyetlerinde British American Tobacco'nun iletişim aktivitelerini planlayan ve uygulayan Bates ajansı konumunda olan Güzel Sanatlar'ın, Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te günlük reklam işlerini yürüten, yaratıcı çalışmalar ve marka yönetimi bazında nitelikli hizmet sunan bir de temsilciliği var.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 10:58
Betül Mardin
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji ve BBC Televizyon kursu mezunudur. 1956 yılından itibaren basın, tiyatro, sinema ve televizyonda çalışan Betül Mardin, 1968 yılında çalışmaya başladığı halkla ilişkiler dalında yerel ve uluslararası alanda birçok ödül kazandı.

Uzun yıllar beş yıldızlı otellerin halkla ilişkiler danışmanlığını yapan Betül Mardin, turizm sektöründe halkla ilişkilerin yerleşmesine önemli katkıda bulundu.

1987 yılında Nilgün Pirinççioğlu, Canan Bengisarp, Cemal Noyan ve Cemal Karman ile İ.M.A.G.E Halkla İlişkileri, kuran Mardin bu şirketin başkanlık görevini halen devam ettiriyor. İngilizce ve Fransızca bilen Betül Mardin'in Haldun Dormen'den Ömer adında bir oğlu var.

Munky
17-08-07, 10:59
Ersin Salman ( 04.02.1941)
4 Şubat 1941 Ankara doğumlu.Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi�ni bitirdi.1964�te açılan sınavı kazanarak TRT�ye girdi, 1971 sonuna kadar TRT Ankara Radyosu�nda program yazarı ve yapımcısı olarak çalıştı, yanı sıra radyo oyunları yazdı ve uyarladı.12 Mart darbesinden sonra meslek değiştirmek zorunda kaldı, 1971 Aralık�ında Manajans�ta reklamcılığa başladı. 1975�te üç ortağıyla birlikte Ajans Ada�yı kurdu.Ajansk Ada 1993�te Merkez Ajans�la birleşerek Adam Tanıtım; aynı yıl için The Lowe Group�a hise devrederek Lowe Adam adını aldı.Ersin Salman Anadolu Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi�nde lisans ve yüksek lisans düzeyinde 'Reklamcılık ve Halkla İlişkiler', Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi�nde "Reklamcılık Bilgileri" dersleri verdi. "Sürekli Aydınlık için 1 Dakika Karanlık" eylemine öncülük eden Aydınlık için Yurttaş Girişimi�nin yanı sıra, Sivil Anayasa Girişimi�nin de gönüllü üyelerinden olan Salman, Reklamcılar Derneği Başkanlığı, Türkiye/Yunanistan Dostluk Derneği Genel Sekreterliği yaptı; Reklam Yazarları Derneği, 1907 Fenerbahçeliler Derneği ve TÜSİAD üyesi. 1991�de Cumhuriyet Gazetesi�nin Yunus Nadi Yarışması�nda "şiir" dalında mansiyon aldı. 1994 yılında "Misafir Terlikleri" adlı şiir kitabı Oğlak Yayınları�nın "İlk Yapıtları" dizisi içinde çıktı. Salman şiirlerini Adam Sanat Dergisi�nde yayımlıyor, yazılarını Radikal Gazetesi�ne yazıyor.

Munky
17-08-07, 10:59
Hulki Aktunç ( 1949)
1949 yılında İstanbul'da doğdu. Reklamcı kimliğinin yanı sıra, şair ve yazar yönleriyle de tanınıyor. Manajans ekolünden geliyor. Haluk Mesci'den bayrağı devralarak Reklamcılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı oldu.

Aktunç, askeri okullardaki orta ve lise yıllarından sonra İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne girdi.Yüksek öğrenimi yarıda bıraktı. 1969-1972 yılları arasında Meydan Larousse'un hazırlanması sırasında redaktörlük yaptı.'Z' harfinin tamamlanmasıyla beraber o da işini kaybetti.Daha sonra bir gazetede gördüğü "Redaktör aranıyor" ilanı üzerine Manajans'a başvurdu. Ancak kısa süre sonra Manajans tekrar bir redaktör ilanı vermek zorunda kaldı. Çünkü yazarlık konusunda yetenekli olduğu görülen Hulki Aytunç, yaratıcı bölüme kaydırıldı. Daha sonra Manajans içerisinde yazı grubu başkanlığına kadar yükselen Aytunç, yönetim konusunda yaşayan bir takım anlaşmazlıklar yüzünden Manajans'tan ayrılma kararı aldı. 1980 yılında Yaratım'ı kuran Aktunç, 1987 yılında Foot Cone & Belding ile ortaklığa imza attı. Hulki Aktunç, halen Yaratım / FCB 'nin yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürüyor.

ESERLERİ:Hulki Aktunç yazı hayatına 1968 yılında dönemin önemli dergilerinden "Yeni Ufuklar"da başladı.İlk kitabı "Gidenler dönmeyenler" ile TDK öykü Ödülü'nü (1977), "Bir Çağ yangını" romanı ile Abdi ipekçi Ödülü'nü (1981), "Bir Yer Göstericinin Hayatı" ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü (1989), kazandı. 1976 sonrasında şiire ağırlık verdi. "İnsan Aşkların Külüdür" ile Halil Kocagöz Şiir Ödülü'nü (1994), "Istıraplar Ansiklopedisi" ile de Cemal Süreyya Ödülü'nü (1995) aldı. On yılı aşan bir çalışmanın ürünü olan "Büyük Argo Sözlüğü" (1990) gerek Türkiye'de, gerek yurtdışı Türkoloji çevrelerinde büyük ilgi gördü.Aktunç'un, Aşka Kimse Yok ve Bir Yer Göstericinin Hayatı isimli öyküleri filme çevrildi.

Munky
17-08-07, 10:59
Mengü Ertel ( 16.03.1931)- (15.03.1999)
Mengü Ertel, grafiker, tasarımcı, sanat yönetmeni, reklamcı ve tiyatro dekoratörü Mengü Ertel 16 Mart 1931�de İstanbul�da doğdu.

Ertel, ortaokulda resim hocasının önerisiyle Güzel Sanatlar Akademisi�nin lise bölümüne başvurdu. Hazırlık yıllarından sonra dekoratif sanatlar bölümünü seçti. 1950�li yıllarda, başında Muhsin Ertuğrul�un bulunduğu Küçük Sahne�de çalışmaya başladı. Ardından Muhsin Ertuğrul�un aracılığıyla sahne çalışmaları için Almanya�dan gelen dekoratör Kurt Halleger�in yanına girdi. Küçük Sahne yıllarından sonra askere gitti. Döndüğünde Muhsin Ertuğrul�un �Kenterler�in bir oyunu için afiş yapmasını istemesiyle başladığı afiş çalışmalarına döneminbütün özel tiyatroların afişlerini hazırlamakla devam etti ve 1969�da ilk tiyatro afişleri sergisini açtı. Bu sergiyi Berlin, Varşova ve Brüksel�de yineledi. Çalışmaları Graphis, Novum, Gebrauchsgraphic, Modern Publictiy, gibi tanınmış grafik dergi ve yıllıklarında yayınlandı; afişleri Varşova ve Münih Şehir Müzesi ve Wilanow Afiş Müzesi�nde koleksiyonunda yer aldı. 1974 Cannes Film Şenliği Afiş Yarışması �jüri özel ödülü�, 1975 Paris Uluslararası Sinema Sergisi �büyük ödülü�, 1980 Moskova Olimpiyat Oyunları Afiş Yarışması üçüncülüğü gibi birçok ödülün de sahibi olan Ertel, 1969�dan bu yana 9�u yurtdışında olmak üzere 25�i aşkın kişisel afiş ve grafik sergisi açmıştı. 15 Mart 1999'da İstanbul�da öldü.

Munky
17-08-07, 10:59
Nesteren Davutoğlu
Reklamcı Nesteren Davutoğlu, Ajans Ada ekolünden geliyor. Lowe Adam�ın ortağı ve aynı zamanda ajans başkanı. Özel televizyonların doğmadığı ,TRT'nin tekel olduğu dönemde prodüktörlük yapıyordu. Daha sonra Ajans Ada'nın kurucularından Ersin Salman'la tanıştı. 1980 sonrasında uzaklaştırılan 101 TRT çalışanı arasında yer aldı. O dönemde Danıştay'la mücadele edip hakkını kazanmak için uğraşırken, Ajans Ada'da çalışmaya başladı.

Kesintisiz 10 yıl Ajans Ada'da çalıştı. Müşteri temsilciliğinden müşteri ilişkileri başkan yardımcılığına kadar yükseldi. Daha sonra Ajans Ada'dan ayrıldı. Kendi müşterilerinden Ibrahim Betil'in kurduğu Bank Ekspres'e kurucu ortak ve Genel Müdür yardımcısı olarak çalıştı. 3.5 yıl sonra Ersin Salman ve Nazar Büyüm'ün hissedar olma çağrısını kabul ederek yine yuvasına döndü.Bu arada Ajans Ada büyümüş Lowe Adam olmuştu.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 10:59
Ünver Oral
......1993 Yılında kuruldu. Türk ortağı Güzel Sanatlar Reklam Ajans'ıydı. 1985 yılında gerçekleşen bu evlilik, 1993 yılına kadar sürdü. 8 yıl sonra Saatchi & Saatchi, ayrılarak bağımsız olarak çalışmaya başladı. Yönetim Kurulu Başkanı Ünver Oral, Ajans Başkanı Cem Bilge.
Müşteri portföyü :Arçelik , Ariel, HP, Visa, Sütaş, Ultra prima, Tuborg, Maret

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 11:00
Atilla Aksoy
1981 yılında Reklamevi adıyla kuruldu. 1989'da Young & Rubicam ile ortak oldu. Ajans bünyesinde stratejik planlama, yaratıcı çalışma ile medya planlama ve satın alma bölümleri bulunuyor. Yönetim Kurulu Başkanı Atilla Aksoy, Young & Rubicam'ın Reklamevi'nden aldığı hisse oranı yüzde 77. 1997 yılında 9 trilyon 329 milyar 64 milyon liralık ciro gerçekleştirdi.

Müşteri portföyü : Borusan, Caterpillar, Colgate, Berdan ,Hacı Şakir, ABC, Ajax, Axion, Fabuloso, Falım, First, Profilo, Borusan Oto/BMV, Yataş, Pirelli, Filiz Makarna, Garanti Bankası, Lufthansa, Dalin, Ona, Milka, Evin, Pınar, Ege Seramik, Ipragaz, Luna, Şıpsevdi, Protex, Fabmatik, Polmolive Ericsson, Paşabahçe, Escort.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 11:00
Faruk Yener
Kurtuluş Savaşı yıllarında ailesinin Ankara�ya göçmesi nedeniyle bu kenette doğdu, savaştan sonra ailesiyle birlikte ıstanbul�a gitti. ılköğrenimini Anadoluhisarı�nda, daha sonra Haydarpaşa Lisesi ve Alman Lisesi�nde yaptı. ıstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Almanca Bölümü�nü ikinci sınıftan bıraktı ve spiker olarak Ankara Radyosu�na girdi. 1949 yılında ise, ıstanbul Radyosu�nda �diskotek şefi� ve �program müdürü� olarak göreve başladı. 1952 ve 1958 yılları arasında birkaç kez, Federal Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri�ndeki çeşitli kurum ve kuruluşlarda inceleme-araştırmalarda bulunmak üzere bu ülkelere gitti. 1960�tan sonra bir süre ıngiltere�de, BBC�de görev aldı. Yurda döndükten sonra özel çalışmayı amaçlayan Yener, bir radyo reklam ajansı kurdu, 1958�de daha radyodayken başladığı �quiz-bilmece� programlarını bu ajansta da gerçekleştirdi. Tamek, Eczacıbaşı, ış Bankası ve Yapı Kredi Bankası için hazırlanan bu programlarda türlü karakterlerde on tür denedi; gene bazı büyük kurumlar için on-on beş dakikalık küçük stüdyo programları yaptı. Yener günümüzde, ilk sayısından itibaren yazarı olduğu Milliyet Sanat dergisine ve daha başka yayın organlarına yazılar yazmakta ve kısa bir süre için ara verdiği radyo programlarına devam etmektedir.


Müzik Kılavuzu
Radyo ve Televizyon Günleri

Munky
17-08-07, 11:00
İsrafil Kuralay ( 1965)
1965 yılında Erzurum�da doğdu.AÜ İletişim Fakültesi Radyo ve Televizyon Bölümü�nden mezun oldu.1987 yılında TRT İstanbul Televizyonunda kameraman olarak mesleğe başladı.TGRT�de yapımcı-yönetmen olarak çalıştı.İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü�nde öğretim görevlisi. Reklam ve prodüksiyon firması Yedi Renk İletişim�in kurucuları arasında yer aldı.İngilizce, fransızca ve arapça biliyor.Evli ve iki çocuk babası.Birsad üyesi ve MÜSİAD Basın ve Halkla İlişkiler Komisyonu Başkanı.

Munky
17-08-07, 11:01
Nail Keçili ( 1947)
Ankara'da 1947 yılında doğdu. Istanbul'da Avusturya Lisesi'ni bitirdi. Daha sonra iş hayatına atıldı. 1969'da Cen Ajans'ı kurdu. 1973 yılında Grey ile hizmet anlaşması yaptı, 1990 yılında resmen ortak oldu. Kendi alanında çalışan 15 değişik şirket ile birlikte 1995 yılında holdingleşti. En büyük hobisi deniz ve tekneler. Açık deniz AEK Viskomodorluğu, Türk Denizcilik Komodorluğu, Turmepa Yönetim Kurulu, TÜSIAD Yüksek Istişare Konseyi, Türk Eğitim Vakfı Mütevelli Heyeti üyeliği yapıyor. Aynı zamanda Aile Planlaması Vakfı ve Eğitim Gönüllüleri Vakf'nda görev yapıyor. Ingilizce ve Almanca biliyor. Egebank soruşturması sebebiyle gözaltına alında.

· Annesinin babası CHP kurucusu, milletvekili, Nasuhi Baydar. Büyük dedesi asılan üç ittihatçıdan biri Nail Bey Baba ise Demokrat Parti'nin ileri gelenlerinden, zamanın tanınmış müteahhiti Nadir Nail Keçili. Cen Ajans/Grey'in sahibi Nail Keçili'nin hayatındaki en önemli dönüm noktasını babası Nadir Bey'in 27 Mayıs darbesinden sonra iflas edince intihar etmesi ve ardında bıraktığı vasiyet oluşturuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

ETİBANK VE EGEBANK DAVALARINDA YARGILANAN ÜNLÜ REKLAMCI NAİL KEÇİLİ'NİN DEDESİNİN ATATÜRK'E SUİKASTTEN İDAM EDİLDİĞİ ORTAYA ÇIKTI!.. AİLE TARİHİNİN ZENGİN VE BİR O KADAR DA KARIŞIK OLDUĞU ÖĞRENİLEN KEÇİLİ'NİN ESKİ BİR İTTİHATÇI OLAN DEDESİ NAİL BEY, İDAM ÖNCESİ CELLADA DÖNMÜŞ, "YALNIZ ŞU DÜĞÜMÜ ARKAYA GETİR. NASIL OLSA BOĞACAK DEĞİL Mİ?" DİYEREK DALGA GEÇMİŞ.. SADECE BU DEĞİL, KEÇİLİ'NİN DEMOKRAT PARTİ'Lİ OLAN BABASI NADİR KEÇİLİ, 1960'LARIN BAŞINDA İNTİHAR ETMİŞ.. KEÇİLİ'NİN AİLESİNDEKİ "RENKLER" BU KADARLA DA BİTMİYOR.. NAİL KEÇİLİ'NİN AMCASININ DA AYASOFYA'YI DİNAMİTLE HAVAYA UÇURMAYA ÇALIŞTIĞINI ÜNLÜ TARİHÇİ CEMAL KUTAY BELGELEMİŞ..


Nail Keçili'nin dedesi Nail Bey de 1926'da Atatürk'e suikast davasında yargılanarak Ankara'da idam edilmiş. Dede Nail Keçili, Yenibahçeli namıyla maruf olan eski bir İttihatçı fedaisi. Kardeşi Yenibahçeli Şükrü Bey ise Enver Paşa'nın yaverliği yapan ve keskin nişancılığıyla tanınan ünlü bir İttihatçı.
1947'de Ankara'da doğan Nail Keçili Türk siyasetine Amerikan tarzı siyasal reklamcılığı getirdi. Süleyman Demirel, Turgut Özal, Tansu Çiller ve Bülent Ecevit'in yanısıra pekçok kamu bankasıyla çalıştı. THY'nin de uzun yıllar ajanslığını yaptı. Yakın dostları Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar ile aynı davalardan birlikte hapis yattı.

Nail Keçili babası intihar ettiğinde 12 yaşındaydı. Annesi Semra Hanım TİSK kurucusu Ertuğrul Soysal ile evlendi. Keçili'nin dedesi ise Kafkas kökenli. Dede Nail ve Şükrü Bey şimdiki Vefa Stadı'nın bulunduğu Çukurbostan civarında bir evde doğuyorlar. Yenibahçe'de "Hanımın oğulları" olarak tanınıyorlar. Babaları da subay olan Nail ve Şükrü kardeşler, baba tarafından Burdurlu SarıKeçili aşiretinden. Keçili soyadı da buradan geliyor. İki kardeş de İttihat ve Terakki'ye giriyor. Şükrü Bey, I. Dünya Savaşı'nda Teşkilat-ı Mahsusa'da görev aldı. Hücum Taburu ve Maltepe Atış Okulu Komutanlığı yaptı. Kara Vasıf ve arkadaşları tarafından Kuva-yı Milliye döneminde kurulan Karakol Cemiyeti'nde çalıştı. Anadolu'ya asker ve cephane sevkiyatının kilit isimlerden olan Şükrü Bey'in, İsmet Paşa'ya baskı yaparak Ankara'ya gitmesini sağladığı belirtiliyor.

İstanbul ve Kocaeli Havalisi Kuvay-ı Milliye Komutanlığı yapan Şükrü Bey, 1920-1923'de Ankara'da toplanan TBMM'nin ilk dönemine İstanbul milletvekili olarak katıldı. 1926'da Atatürk'e suikast davasında idamla yargılandı. Kendisi beraat etti, kardeşi Nail ile en yakın arkadaşı Kara Vasıf idam edildi. Atatürk'e suikast davası, İttihat ve Terakki'nin Atatürk'e muhalif olan kanadının tasfiyesinde de önemli rol oynadı. Şükrü Bey'in "Neden Atatürk'le birleşmediniz?" şeklindeki sorulara verdiği cevap da bir İttihatçı fedainin zihin yapısını ortaya koyacak nitelikteydi, "Nasıl birlik olurum. Mahalle arkadaşım Kara Vasıf karşı taraftaydı." Ankara İstiklal Mahkemesi'nde idama mahkum edilen Yenibahçeli Nail Bey, oğluna hitaben hatıra defterine, "Annenin ve kardeşlerinin gözlerinden öperim. Amcanız size baba olacaktır. Bu mesele ile hiçbir alakam yoktur Yalnız, mahkeme reisi Ali Bey'i tevbih etmeyiniz. Doktor Fikret beyin bir sözü beni idam ettiriyor" diye yazmış Nail Bey, "Reis ve Kılıç Ali Beylere mahsus selam eylerim. Hakikaten adaletin hükmünü yerine getirdiler. Kendilerine darılacak halim yok" dedikten sonra idam sehpasının önündeki masanın üstüne çıkarak, "Millet sağ olsun, vatan payidar olsun" diye bağırdı. Cellata, "Şu düğümü arkaya getir. Nasıl olsa boğacak değil mi? Arkadan olsun" diyerek sandalyeye oturdu. Cellat, ayağa kalkmasını isteyince, gülmeye başladı, "Ne bileyim ben? Her zaman sandalye görünce otururduk. Meğer bu başka sandalyeymiş. Daha evvel idam edilmediğim için, teşrifatını bilmiyorum. Yalnız düğümü arkaya al cellat başı" dedi.

Atatürk ile Şükrü Bey arasındaki buzlar, Nail Bey'in idam edilmesinden yıllar sonra eridi. Atatürk, Florya'da Şükrü Bey'in evini köşkünü ziyaret etti. Atatürk'ün, Şükrü Bey'in üvey oğlu Burhan Oğuz'u devlet bursuyla okutmak istemesine İsmet Paşa itiraz etti. İnönü Atatürk'e, "Kardeşini idam ettiğimiz bir adamın oğlunu nasıl devlet bursuyla okuturuz? Ya o ya ben" dedi.

KEÇİLİ'NİN AMCASI AYASOFYA'I HAVAYA UÇURACAKTI

İstanbul'un İngilizler tarafından işgal edilmesinden sonra Ayasofya Camii'nin Rumlar tarafından basılacağı yönünde söylentiler çıkıyor. Cemal Kutay tarafından çıkarılan "Tarih Konuşuyor" dergisinin Ağustos 1964 tarihli 7. sayısında "İşte yabancı bayrakların Beyoğlu caddelerinde dalgalandığı o acı günlerde (Ayasofya Camii) üzerinde ihtiraslar kabarmış, minarelerine çan ve kubbesine haç hazırlayanlar olduğu duyulmuştu" deniliyor. Dergide sözkonusu dedikodular üzerine Karakol Örgütü Reisi Kara Vasıf'ın, örgütten Binbaşı Yenibahçeli Şükrü Bey'i görevlendirdiği belirtilerek olay şu sözlerle anlatılıyor: "Ayasofya Camii'ne karşı herhangi bir tecavüz silahla karşılanacaktır. Üstün kuvvetlerle hücum karşısında mukavemet kırılacak olursa minarelerine çan ve kubbesine haç takmalarına fırsat vermeden Ayasofya Camii dinamitle berhava edilecektir... Bu azimli ve kat'i kararı karşısında Ayasofya'ya göz dikenler yılmış ve bu tasavvurlarından tamamen sarfınazar etmişlerdir."

BURHAN OĞUZ DA AİLEDEN

Kardeşinin idamından sonra siyasetten çekilen Şükrü Bey, Enver Paşa'nın kardeşi Nuri Killigil Paşa'nın silah fabrikasında müdürlük yaptı, ticaret ve müteahhitlik işleriyle uğraştı. Şükrü Bey, Karakol Örgütü'nde çalışırken 'Oğuz Bey' kod ismini kullandı. Kod ismi daha sonra soyadı oldu. 1953'de ölen Şükrü Bey'in üvey oğlu ise ünlü sosyalist yazar Burhan Oğuz'du. Yenibahçeli Kardeşler sıkı bir İsmet Paşa aleyhtarı olarak biliniyorlar.

Atatürk, İstanbul Florya'daki yazlık köşkünü yaptırırken, Şükrü Bey'in evi de istimlak edildi. Bu istimlak ile ilgili ilginç bir iddia var. Buna göre istimlak kararında Şükrü Bey'in keskin nişancılığıyla ilgili dedikodular rol oynadı. Şükrü Bey'in evi, Atatürk'ün yazlık köşkünün yapılacağı yere yakın mesafede. Köşkün yapılmasının kararlaştırıldığı günlerde çevre halkı, "Şükrü Bey öyle iyi bir nişancıdır ki şu mesafeden şurdaki ördeği bile vurur" dediler. Kastedilen mesafe ise Şükrü Bey'in evine yakın mesafedeki yazlık köşk alanıydı.

Bu arada Yenibahçeli Şükrü'nün Mustafa Suphi ve 16 arkadaşının Trabzon'da Kayıkçılar Kayası Yahya Kaptan tarafından öldürülmeleri olayında da azmettirici olduğu öne sürülüyor. Yeni Bahçeli Nail ise 1915'deki Ermeni tehciri sırasında Trabzon'da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin yöneticilerindendi. Üvey oğlu solcu yazar Burhan Oğuz, "Yaşadıklarım ve Dinlediklerim" isimli hatıratında Keçili ailesiyle ilgili ilginç bilgilere yer verirken, Trabzon'da bir Ermeni ailenin, komşuları olan Nail Bey'e çıkan karışıklıklar nedeniyle mücevherlerini emanet ettiğini, Nail Bey'in de tehcir sırasında sözkonusu değerli mücevherlere el koyduğunun aile içinde konuşulduğunu iddia etti.

YENİ ŞAFAK

Munky
17-08-07, 11:01
Onat Kutlar ( 25.01.1936)- (11.01.1995)
25 Ocak 1936 tarihinde Alanya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne ve Paris Üniversitesi Felsefe bölümüne devam etti. İkisini de bitirmedi. Sanat hayatına, 1952 yılında şiirle başladı. A Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı (1956). 1954-1964 yılları arasında aralıklarla Doğan Kardeş dergisini yönetti. 1965'de Sinematek Derneği'nin de kurucuları arasında yer alan Onat Kutlar, ve on bir yıl süreyle bu kurumun yönetmenlik görevini sürdürdü. Reklam ajansında çalıştı. 1978'de Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı. 1981'den ölümüne kadar İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nda Yönetim ve İcra Kurulu üyesi olarak bulundu. The Marmara Oteli'ndeyken, oraya konulmuş bir bombanın patlaması sonucunda ağır yaralanarak 11.01.1995 tarihinde öldü.

ESERLERİ
İshak (1959) Onat Kutlar, İshak'ı ile 1960 TDK Hikâye Ödülü'nü kazandı.

Munky
17-08-07, 11:01
Veysel Karani Önen ( 1965)
1965 yılında Bursa/M.K.Paşa�da doğan ÖNEN, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�nde öğrenim gördü.

1984-1989 yılları arasında gazetecilik yapan ÖNEN, bir süre �Türkiye Gazetesi Avrupa Baskıları Editörlüğü� görevini yürüttü.

Gazetecilik sektöründeki son 2 yılını yönetici sıfatıyla tamamlayan ÖNEN, daha sonra yapımcı - yönetmen olarak çalışmaya başladı.

1989�dan bu yana çeşitli kurum ve kuruluşlara tanıtım ve reklam filmi hazırlayan ÖNEN, 1993-1994 yıllarında TGRT�de Yayın İcra Heyeti Üyesi olarak yöneticilik yaptı.

Veysel Karani Önen bugün, 20 yıla yakın genel mesleki tecrübesi, 10 yıllık sinema birikimi ve VK film Yapım Ltd.Şti. çatısı altında topladığı konusunda uzman kişilerden oluşan ekibiyle hizmetlerini sürdürmektedir.

Veysel Karani ÖNEN�in yapımcı ya da yönetmen olarak hizmet verdiği firma ve markalardan bazıları:
-Citroen Xantia (1994 /lansman çalışması/Fransa)
-Citroen Hormonia (1996 /lansman çalışması/Türkiye)
-Subaru Impreza (1994-1996 / lansman çalışmaları/Türkiye)
-Kia Motors tüm ticari ve binek araçlarının reklam ve tanıtım filmleri
-İhlas Holding bünyesinde bulunan birçok ürün ve marka nın reklam filmleri
-İhlas Finans (1994-2000 yılları arasında tanıtım, reklam filmleri)
-Türkiye Gazetesi (1989-2000 yılları arasında tanıtım ve reklam filmleri)
-DYP 1999 Türkiye genel seçimleri için propaganda filmleri
-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metro Açılışı tv reklamı
-Spor AŞ tanıtım filmleri
-Ofçay reklam kampanyası (tv ve radyo reklamları)

Munky
17-08-07, 11:02
Ayşe Kulin
Arnavutköy Amerikan Kız Koleji Edebiyat bölümünü bitirdi. Çeşitli gazete ve dergilerde editör ve muhabir olarak çalıştı. Uzun yıllar televizyon, reklam ve sinema filmlerinde sahne yapımcısı, sanat yönetmeni ve senarist olarak görev yaptı. Öykülerden oluşan ilk kitabı Güneşe Dön Yüzünü 184 yılında yayınlandı. Bu kitaptaki Gülizar adlı öyküyü, Kırık Bebek adı ile senaryolaştırdı ve bu sinema filmi 1986 yılının Kültür Bakanlığı Ödülü�nü kazandı. 1986�da sahne yapımcılığını ve sanat yönetmenliğini üstlendiği Ayaşlı ve Kiracıları adlı dizideki çalışmasıyla Tiyatro Yazarları Derneği�nin En ıyi Sanat Yönetmeni Ödülü�nü kazandı. 1996 yılında Münir Nureddin Selçuk�un yaşamöyküsünün anlatıldığı Bir Tatlı Huzur adlı kitabı yayınlandı. Aynı yıl, Foto Sabah Resimleri adlı öyküsü Haldun Taner Öykü Ödülü�nü, bir yıl sonra aynı adı taşıyan kitabı Sait Faik Hikâye Armağanı�nı kazandı. 1997�de yayınlanan Adı: Aylin adlı biyografik romanı ile, ıstanbul Üniversitesi ıletişim Fakültesi tarafından yılın yazarı seçildi. 1998 yılında Geniş Zamanlar adlı öykü kitabı, 1999�da ıletişim Fakültesi tarafından yılın romanı seçilmiş olan Sevdalinka ve 2000�de yine bir biyografik roman olan Füreya, 2001�de Köprü, 2002�de Nefes Nefese ve ıçimde Kızıl Bir Gül Gibi, 2004�te Kardelenler ve Gece Sesleri yayınlandı.

ESERLERİ
Adı: Aylin, Babama, Bir Gün, Foto Sabah Resimleri, Füreya, Gece Sesleri, Geniş Zamanlar, Güneşe Dön Yüzünü, İçimde Kızıl Bir Gül Gibi, Kardelenler, Köprü, Nefes Nefese, Sevdalinka


HAKKINDA YAZILANLAR

Adı Ayşe
Cemal Kalyoncu
Aksiyon Sayı: 487 - 05.04.2004


Baba tarafı, Boşnakları bir bayrak altına toplayan Kulin Ban�dan gelen Ayşe Kulin, Çerkez asıllı annesi tarafından da Osmanlı�nın son Maliye Nazırı Reşat Bey�in torununun kızıdır. Kulin, hayatı �Adı: Aylin� kitabıyla tümden değişmiş birisidir.

Orhan Pamuk, sanki Ayşe Kulin'i düşünerek tarihe not düşmüş o ünlü 'Bir kitap okudum hayatım değişti' sözünü. Gelki burada bir fark var. Ayşe Kulin'in hayatı, okuduğu değil, yazdığı kitaptan dolayı değişmiş; ama olsun!..

Her şey, başında bulunduğu 1 Numara Yayıncılık çatısı altındaki dergiler için Ercan Arıklı'nın Ayşe Kulin'den ilginç ve gerçek hayat hikayeleri yazmasını istemesiyle başlar. Kulin, bu talep üzerine, her ikisinin de Amerikan Koleji'nden arkadaşları olan Aylin'in isminin de bulunduğu 5-6 kişilik bir liste tespit edip Arıklı'ya verir. Arıklı'nın isteği, önceliğin Aylin'in hayat hikayesine verilmesi yönündedir.

Ayşe Kulin, okul arkadaşı Aylin'le irtibata geçer. Onun cevabı da olumludur. Amerikan ordusunda görev yapan bir Türk kadını olan Aylin, hemen Başkan Bush dahil olmak üzere çeşitli ünlülerle çekilmiş fotoğraflarını gönderir İstanbul'daki arkadaşına. Tam bu sırada Amerika'ya gitmesi söz konusu olunca Kulin, 'Nasılsa oraya gideceğim, karşılıklı konuşarak yaparım bu görüşmeyi diyerek' projeyi biraz bekletir: "Ben martta gidecektim. Aylin şubatta öldü." Aylin ölünce proje bir süre beklemek durumunda kalır. Fakat aradan bir zaman geçtikten sonra Kulin, bu sefer Aylin portresini, başında Okay Gönensin'in bulunduğu Yeni Yüzyıl'a yazar: "Okay beni aradı. 'Herkes telefon ediyor. Annem bile böyle şeyleri okumaz, fakat kafamın etini yiyor. Kimdir bu?' dedi. Ailesinden de tabii Nilüfer (Gülek) filan arayıp, teşekkür ettiler." Aylin'in, Türkiye'den başlayıp dünyanın çeşitli ülkelerinde devam eden öyküsü gerçekten çok ilginç bir öyküdür.

Gazetede çıkan bu gerçek hayat hikayesinin gördüğü ilgi üzerine Kulin, Aylin'in kitabını yazmaya karar verir. Aylin'in ailesi de buna taraftardır. Projeyi önce Afa Yayınları'nın sahibi Atıl Ant'a götürür Kulin: 'Atıl bayıldı projeye. 'Ben basacağım' dedi. Ben de 'Madem basacaksınız, bana bir avans verir misiniz?' dedim. 'Yok' dedi, 'Sen getir, hiç bir yazara verilmez ama yüzde 12 veririm' diye de ekledi. Ama bir bölüm okumak için de örnek istedi. Yazdım, gönderdim. Bir ay boyunca telefona çıkmıyor Atıl. Sabah arıyorum, öğle arıyorum, yok. En sonunda 'Olmuyor' dedim, bıraktım." Bu aradaki boşlukta Kulin, bir teklif üzerine hazırladığı Münir Nurettin Selçuk biyografisini bitirir. Ve bir gün, bazı yayınevi isimleri tespit ederek telefonun başında oturur, numaraları çevirmeye başlar: "İletişim, Metis, Remzi. Teker teker arıyorum. Birinci meşgul çıktı, ikinci meşgul çıktı. Remzi de hep meşgul çıkardı, o an açıldı. 'Randevu istiyorum' dedim. Verdiler." Böylece 80'i aşan baskı yapan 'Adı: Aylin' kitabıyla Ayşe Kulin, hem anı/hatırat yazımı konusunda ateşleyici bir rol oynar, hem de bir kitap yazarak hayatınının tümden değişmesine yol açar.

'Hikayeleriniz ilklerin de gerisinde' diyen yayınevi

Ayşe Kulin, kalıplar ve ideolojilerle örülmüş bir edebiyat bloğunun içine giremese de çok satan bir yazar olarak okur nezdindeki yerini alır böylece. Aslını sorarsanız edebiyat dünyasına paraşütle inmiş de değildir. Yıllardır yazı ile hayatını kazanan birisi olarak, 1984 yılında bastırdığı Güneşe Dön Yüzünü öykü kitabıyla edebiyat dünyasının kapısını -içeri alınmasa da- 'tıklatır.' Bunun öyküsü de buraya not düşecek kadar hazindir. Kulin, ilk yazarlık denemesini yaptığı öykülerini gönderdiği, fakat bugün ismini vermediği yayınevinden şöyle bir cevap almıştır o yıllarda: "Bir dosya kağıdına kıyamamış, ikiye bölüp yarısına yazmış: Sayın Kulin, son hikayeleriniz ilklerin de gerisinde. Sizin için üzgünüz. İmza..." Fakat basılmaya değer bulunmayan çalışmasıyla Kulin, 1995'te Haldun Taner Öykü Ödülü birinciliğini alır; bunlara sekiz yeni öykü ilave yaparak genişlettiği Foto Sabah Resimleri kitabıyla da Sait Faik Hikaye Armağanı ile ödüllendirilir (1996).

- Siz o cevabı veren yayınevi hangisi idi?

"Onu söylemeyeyim. Önemli bir yayınevi. Kendileri herhalde çok üzgündür. Onları bir kere daha üzmeye gerek yok!"

Ayşe Kulin artık çok satan yazarlar arasında ilk sıralardadır artık. 1997 yılında çıkardığı Adı Aylin ile 80 baskıyı geride bırakan Kulin, Sevdalinka ile de 60'a yakın baskı yapar, rahmetli vali Recep Yazıcıoğlu'nun hayatını anlattığı Köprü 40 baskıya ulaşır nerede ise. Kulin'in kitapları arasında Füreya ve Nefes Nefese de diğerlerinden geride kalmaz.

Ayşe Kulin, kitaplarında gerçek hikayeleri ele almayı benimsemiştir. Hatta bazı kitaplarında ailesinden kahramanlara yer verir. Peki Ayşe Kulin'in kendi hikayesi nasıldır?

Boşnakların ilk kralının soyundan

Ayşe Kulin, köklü geçmişi olan bir aileden gelmektedir. Baba tarafı Bosnalı olan Ayşe Kulin, son edindiği bilgilere göre de muhtemelen Macar topraklarından Bosna'ya idari bir yetkili olarak atanmış Kulin Ban'ın ailesine mensuptur. Kulin Ban, 11. yüzyılda Boşnakları ilk defa bir bayrak altında toplayıp kendi kilisesini kurmuştur. Ayşe Kulin'in anlattıklarına göre Boşnaklar, Ortodoks Sırp ve Katolik Hırvatlar'dan ayrı olarak üçlü teslis inancına ananmayanların oluşturduğu Bogomil mezhebine mensup, bir tek Allah'a inanan bir topluluktur. Bundan dolayı Sırp ve Hırvatlar'ın işkencelerine maruz kalmışlardır yıllarca. İşte bu dönem sonunda kendi kilisesini kurarak Boşnaklar'ın ilk kralı olan Kulin Ban, Ayşe Kulin'in de soyunun dayandığı koldur. Ayşe Hanım, bunu çok eskilerden beri kullanageldikleri Kulin soyadına dayandırmaktadır. Çünkü yüzyıllardır ailenin kullandığı soyad Kulin'dir: "O aileden gelen bir ailem olduğu kesin. Ama belki Kulin Ban'dan değil de kardeşinden, yeğeninden inmiştir." Ayşe Kulin, ailenin Macarsitan'dan gelen kolundan şecereyi bulduklarını, ama Bosna tarafındaki kayıtların 1992'deki savaşta bombalarla yok edildiğini belirmekte: "Macaristan'da bir Kulin ailesi olduğunu biliyorum. Onlar her yıl bir yerde buluşuyorlarmış, yani dünyadaki bütün Kulin'ler." Kulin Ban'ın ismi Saraybosna'nın iki önemli caddesinden birine de verilmiştir: "Kulin Ban çok müreffeh bir devir yaşatmış, çok adilane idare etmiş ve çok sevilen bir lidermiş. Bir şeyin çok eskidiğini anlatmak için Nuh Nebi'den beri deriz ya, onlar Kulin'den kalma der. Böyle bir deyimleri var. Dolayısıyla onların çok sevdiği bir lider."

1890'ların sonlarına kadar Bosna'da kalan aile, bir derebeyi olarak bilindikleri o topraklardan 1896 veya 1897'lerde ayrılmak zorunda kalır. Geldikleri yer önce İstanbul'daki Rami'dir: "Tito devrine kadar aileye Bosna'dan hem erzak, hem para gelirdi. Topraklardan alınan mahsulün parası."

Bosna'dan gelen, Ayşe Kulin'in de dedesi olan Salih Zeki Kulin'dir: "Babama sormuştum, 'Dedem ne iş yapardı?' diye. 'İşi yoktu' dedi. İşi olmamasını kafam almamıştı. Bosna'da beyler hiç çalışmazdı. Buradaki ağalar gibi. Dedem okuma olarak da bir tek beylerin kendi aralarında kullandıkları bir yazıyı bilirdi. Akrabam olduğu için çok övündüğüm, torunu olduğumuz ressam Ferruh Başağa -ki dedesi Fehim Efendi de Osmanlı Meclisi'nde ilk Bosna Mebusu idi- yüksek tahsilini Saraybosna'da yaptı. O Sırpça'yı okur, ama Boşnakça'yı okuyamaz. Tito yok etti çünkü. Sonrakiler de Boşnak sözünü yok etmeye çalıştılar."

Ressam Ferruh Başağa ile akraba

Salih Zeki Kulin'in Gül Hanım'la evliliğinden üç çocuğu gelir dünyaya: Nusret, Saadet ve Muhittin. Makine mühendisi olan Nusret Kulin, büyükelçilik yapmış Orhan Kulin'in babasıdır. (Orhan Kulin'in eşi Kadriye Hanım da uzun yıllar Aksanat'ta idarecilik yapmış birisidir.) Ayşe Kulin'in babası olan Muhittin Kulin, ağabeyinden 6 sene sonra 1903'te Rami'de doğar. Mühendis mektebine gider, Almanya'da inşaat mühendisliği okur. Devlet Su İşleri'ni (DSİ) kuran veya o kurumun başına ilk atanan kişidir Muhittin Kulin. Dolayısıyla Türkiye'de ilk baraj, önemli inşaat gibi yatırımlarda onun da hizmeti geçmiştir. Hatta Süleyman Demirel de, DSİ'de Muhittin Kulin'in memurlarından biri olmuştur zamanında.

Büyükdedesi Osmanlı'nın son maliye nazırı

Muhittin Kulin, önce CHP ile daha sonra da ondan iktidarı devralan Demokrat Parti ile takışınca istifa etmek zorunda kalır. Bazı bankaların yönetim kurullarında görev aldıktan sonra en son olarak üniversitede öğretim üyeliği yapar. Vakti zamanı gelince de (Hatice) Sitare Hanım'la birleştirir hayatını: "Babam hep devlet memurluğu istedi. Özel sektörden çok teklif almasına rağmen devlette kaldı. Ankara'da DSİ'de iken, bir ziyaret sırasında Ankara'ya giden annemle tanıştı." Sitare Hanım Çerkes'tir: "Çerkes'lerin Bijeduh kolu varmış. Çok iftihar ederler. Onlar da Kamçiliko Hasan Bey diye birinden inmeler." Ayşe Kulin'in anne tarafı da 93 Harbi'nde bugünkü Türkiye topraklarına gelmiş bir ailedir.

Ayşe Kulin'in annesi Sitare Hanım, son Osmanlı Meclisi'nde Maliye Nazırlığı yapmış olan Reşat Bey'in torunudur. Onun da babası mutasarrıflık yapmış birisidir: "Anneannemin anne ve babasını görme mutluluğuna erdim. Uzun yaşadılar. Dolayısıyla ben Osmanlı beyefendiliği denen o ince çizgiyi çok iyi biliyorum."

Reşat Bey'in Leman, Suat ve Sabahat adında üç kızı olur. Suat Hanım topoğraf Hilmi Bey'le evlenerek daha sonra Soydan adını alacaktır. Sabahat Hanım ise, bir Ermeni gencine aşık olur ve 30 yıllık bir sürenin sonunda ancak evlenebilir. Ayşe Kulin'in, Nefes Nefese adlı romanında Selva ve Rafo'nun hikayesi olarak anlattığı aslında Sabahat teyzesinin hikayesidir. Ayşe Kulin'in anneannesi Leman Hanım ise askeri doktor Mahir İhsan Bey ile dünyaevine girer.

Ailenin damatlarının bir özelliği, buna Ayşe Kulin'in babası da dahildir, hep içgüveysi gelmeleridir. (Unutmadan, Ayşe Kulin, Hacı Bekir Şekerlemeleri'nin damadı olan milli yüzücü Doğan Şahin ile akrabadır. Doğan Bey'in babası ile Ayşe Hanım'ın babası iki kız kardeşin çocuklarıdır. Bu arada, ölüm ilanında Ayşe Kulin'in teyzesi olarak adı yazılan; Konya Valisi Hüsnü Zadil'in kızı, Van Valisi Vezir Tahir Paşa'nın gelini Bedia Belbez ile aralarında bir akrabalık bağı da yoktur.)

Reşat Bey'in Beyazıt'taki konağı, Ayşe Kulin'in doğduğu 1941 senesinde satılarak aile Nişantaşı'na yerleşir. Bu taşınmanın sebeplerinden biri, dedesinin, ahbabı olan Rey kardeşlerin babası, aile dostu Ahmet Reşit Rey'le daha yakın oturmak istemesidir. İkisi de 150'likler listesine girmemek için kader birliği ederek kaçmıştır. Aralarında böyle bir bağ da vardır.

'Kıskançlık nedir bilmedim'

Ayşe Kulin, doğduğunda İkinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılına girmesine tam 6 gün vardır. Türkiye'de de savaşa girme-girmeme üzerinde politikalar üretilmektedir. Böyle bir ortamda küçük Ayşe de, Amerikan Hastanesi'nde doğmasına ve annesi ile babası evlenir evlenmez Ankara'da oturmaya başlamalarına rağmen ancak iki ay üzerine baba ocağının yolunu tutabilir. Onun büyüme evresini geçirdiği yer, dolayısıyla Ankara'dır. Ancak yazları İstanbul'a gelebilir. Geldiğinde de ilk başlarda Burgaz Ada'daki konakta kalırlar. Ankara'dan her gelişlerinde nerede ise bir ordu tarafından karşılanırlar: "Dedem, teyzem, kuzenler karşılamaya gelirdi." Dedesinin ailesi, üç kızı, üç damadı ve torunlar hep bir arada yaşamaktadır çünkü. Küçük Ayşe'nin burada bir de bayram anıları vardır, zihninde tazeliğini koruyan: "Babannemin Sultanahmet'teki evine giderdik. Bana halamın oğlunun sünnet elbisesini giydirirlerdi..."

- Tek çocuk olmanın artıları, eksileri var mıydı?

"Kıskançlık nedir bilmememin sebebi kardeşim olmamasıdır. Çünkü kıskanacak bir şey yoktu. Bütün oyuncaklar benim. Dedeler, anneler benim... Bu kıskançlık duygusunun eksikliği çok iyi bir şey değil hayatta. Onun sıkıntılarını çektim. Mesela kocamı kıskanmadım. Kıskanmadığım için de arkadaşım kocamı ..." Ayşe Kulin, hırs duygusundan da yoksun büyür: "Hırs olmadığı için de hayata asılmadım. Yayın işlerine asılmadım. 20 yaşından beri yazıyorum. En azından 1970'li yıllardan beri elimde kitaplar var. Hırsım olmadığı için bu kadar geç kaldım. Doğru bulmuyorum bunları."

Ayşe Kulin, ilkokula Ankara'da başlar. Üçüncü sınıftan itibaren okulun ismi TED olur ve yabancı dille eğitime başlanır. (Ayşe Kulin, bu noktada Attila İlhan'ın eleştirilerine karşı çıkarak, yabancı dille eğitimle kimsenin milliyetçiliğinden birşey kaybetmeyeceğini söylemektedir: "Attila İlhan'a benden selam söyleyin. Karşı karşıya oturur, milliyetçiliğimi onunla tartışırım. Belki ben daha milliyetçi çıkarım.") TED Koleji'nde yazar Pınar Kür, Ankara valilerinden Kemal Aygün'ün kızı, şimdi Mehmet Ali Bayar'ın annesi olan Baysan Bayar, eski siyasilerden Hıfzı Oğuz Bekata'nın kızı Yüksel, sonra Ömer Çavuşoğlu gibi arkadaşlar da edinir burada.

Kulin, daha sonra aile geleneğini bozmamak üzere Arnavutköy Amerikan Kız Koleji'ne gelir. Anneannesinin kızkardeşi Sabahat Hanım, eniştesi ve annesi, yani üç kuşak burada okumuştur. Kendisiyle beraber dördüncü kuşak da Amerikan Kız Koleji'ni bitirdiğinde yıl 1961'dir. Kulin'in buradaki arkadaşları arasında ise yazar İpek Ongun, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Festival Yönetmeni Dikmen Gürün, Dünya Bankası'nda uzun süre çalışmış Alev Bilgen, Çetin Emeç'in eşi Bilge Emeç vardır. Yazar Nazlı Eray ise bir sınıf alttan arkadaşıdır.

1960'ta yürüyüşlere katılıyor

1950'de Demokrat Parti iktidara gelince Kulin ailesi de, Türkiye'deki bir çok ailede olduğu gibi hadiseyi sevinçle karşılar. Ancak zamanla bu destek, bilinen tavırlardan dolayı tersine döner. Ünlü DP'lilerden Bayındırlık Bakanı Muammer Çavuşoğlu, Süreyya Ağaoğlu gibi isimler yakın arkadaşları olmasına rağmen Ayşe Hanım'ın babası Muhittin Kulin de zamanla DP'nin aleyhinde bir tutum takınır. Bu, henüz genç bir kız olan Ayşe'nin olaylara bakışını da değiştirir. Çünkü Ankara'da büyüdüğü için, bütün Ankaralı'larda olduğu gibi, onların evinde de politika ve siyaset eksik değildir. Dolayısıyla Ayşe Kulin de politik bir kişilik kazanmıştır zamanla. Hatta Kulin, İstanbul'a geldiğinde siyaset konuşulmayan evleri yadırgayacaktır: "Birileri babamla takışıyor, babam istifa etmek zorunda kalıyor. Bütün arkadaşlarımın babaları ya müsteşar ya da bakan. Mesela Nihat Erim'in kızı Işıl, sınıf arkadaşım. Nihat Erim babamdan birşey istiyor, babam yapmayıp istifa ediyor. Ben ne yapacağım şimdi? Babama sorduğumda 'Arkadaşınla benim davamın ne ilgisi var?' demişti." İşte siyasetin içinde büyüdüğünden olacak Ayşe Kulin de 27 Mayıs 1960 İhtilali öncesindeki nümayişlere katılanlardan biri olur: "Epey yürüdüm ve tartaklandım ben de."

Siyasete girenin kirlendiğini düşündüğünden politikayı hiç düşünmeyen Ayşe Kulin, Abdi İpekçi, Ercan Arıklı, Çetin Emeç gibi arkadaşları olmasına rağmen gazetecilik de yapamadığını ifade etmektedir: "Ben hep gazetecilik istedim. Ama o zaman gazetelere böyle 'pat' diye girilmezdi. Mesela Abdi'ye çok yalvardım, Milliyet'te birşeyler yapayım diye. O da bana 'Atla git İngiltere'ye, İngiltere Kraliçesi'nden bir röportaj getir, seni alayım' dedi. Bazı isimler onu yapar, getirir ama ben öyle değilim. Ben kapıları çalamam, içeri girip, arsızlık edemem. Bir düğünde davetli olmadığı halde duvardan atlayıp gelmiş gazeteci vardı. Öyle yapacağıma öleyim daha iyi." Fakat Ayşe Kulin'in de bir gazetecilik dönemi olmuştur hayatının ilerleyen yıllarında.

'İki evlilik, dört çocuk'

1960 senesinde Mehmet Sarper'le bir evlilik yapan ve Mete ile Ali adını verdiği iki çocuğu olan Ayşe Kulin, bu evliliğinde, hayatının en sıkıntılı yıllarını geçirir, özellikle de boşanma aşamasında. Daha sonra Eren Kemahlı ile hayatını birleştiren (1967) Kulin, yine iki erkek çocuğu getirir dünyaya: Kerim ve Selim. Herşey iyi giderken bu evliliğini de bitirir. Sebebi ise yukarıda da bahsettiği gibi kıskanç olmamasının doğurduğu bir sonuçtur! Fakat bu evliliğinden, ilki gibi yaralar alarak çıkmamıştır. İngiltere'de yaşayan Eren Kemahlı ve onun İngiliz eşi ve çocuğuyla ilişkilerini halen düzeyli bir şekilde sürdürmektedir çünkü.

Evliliklerini bitirmesi Kulin'in hayatında gazetecilik sayfasını açmasına vesile olur. Gerçi 1967'de iki sene boyunca bir otomobil dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yapmıştır; ama gazeteciliğe asıl girişi 1977 yılında, boşanmak üzere evini terk ettikten sonra yazı verdiği Cumhuriyet Gazetesi ile olur. Fakat ne Cumhuriyet ona para verir, ne de o Cumhuriyet'ten para istemeyi düşünür. Burada 1982'ye kadar devam eden Kulin, bir süre de Dünya Gazetesi'nde çalışır. Uzunca bir süre de Sabah Grubu'nun 1 Numara adıyla çıkardığı dergilerde bulunur. Adı Aylin romanının gördüğü ilgi üzerine Milliyet'te köşe yazan Kulin, film, televizyon ve halkla ilişkilerde de çalışmalar yapmış birisidir. Kulin, gazetecilikte neden sıyrılamadığına da şöyle bir örnek getirmektedir bugün: "Mesela Ercan (Arıklı) bana dedi ki, 'Ayşegül Nadir'in çöp kutusunu yaz.' Kadının çöp kutusu boşalacak, içinden çıkacaklara göre bir yazı... 'Aklını kaçırdın sen galiba' dedim. Aç kalırım böyle bir şey yapmam."

Klasik müziğin her türünü seven, yazarlar arasındaki kavgalara bir anlam veremeyen, aile fertlerinin eskileri kendisine kaldığından koleksiyon yapmaya ne yeri ne de parası olan, ancak çok parası olsa da buraya yatırım yapmayacağını düşünen Ayşe Kulin, çok satan kitaplarından Sevdalinka'nın gelirini Bosna'da tecavüz sonucu dünyaya gelen çocuklara, yeni çıkacak Kardelenler kitabının gelirini de Türkiye'de çocukların eğitimine bağışlayarak duyarlılığını ortaya koyar.

Munky
17-08-07, 11:02
Çetin Ziylan
Hukuk Fakültesi mezunu. 25 yılını Devlette bürokrat olarak geçirdi. Danıştay'da tetkik hakimliği yaptı. Devlette çalışma süresinin son 10 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda Çalışma Genel Müdürü ve Müsteşar olarak görev yaptı. Ecevit dönemi bürokratlarından. Ecevit döneminde Başbakanlık Müşavirliği yaptı, CHP iktidardan uzaklaştırılınca, o da kızağa alındı. 1981 yılında emekli oldu. Ve bir tesadüfler zinciriyle Ersin Salman tarafından Istanbul'a çağırıldı. 1985 yılı sonunda geldiği Ajans Ada'da 12 yıl aralıksız genel müdürlük yaptı.

Çetin Ziylan, açık yüreklilikle hiçbir zaman reklamcı olmadığını söylüyor. Ziylan" çok hoşuma gitmesine rağmen ve çok içinde bulunmasına rağmen yaratıcılık konusunda hiçbir iddiam yoktur. Ama bir reklam ajansının insan yönetimi , mali yönetimi, lojistik yönetimi ve medya yönetimi konularında, 12 yıldır işin mutfağındaydım " diyor.

1993 yılının Aralık ayında ajans yöneticiliğinden ayrılır. Dostları onu Reklamcılar Derneği'nin yönetimine çağırırlar. Çünkü Ziylan Ajans Ada'daki yöneticiliği sırasında derneğin yönetiminde bulunmuş, hatta beş yıl da genel sekreterlik yapmıştır. Sonuçta 1993 yılı Aralık ayından itibaren Reklamcılar Derneği'nde genel koordinatör sıfatıyla çalışmaya başlar.


200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 11:02
Haydar Ergülen ( 1956)
1956 yılında Eskişehir'de doğdu. Ankara Aydınlıkevler Lisesi ve ODTÜ Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirdi. Halen reklamcılık yapıyor. Çeşitli dergilerde şiirleri yayımlandı.

ESERLERİ
Şairin, Karşılığını Bulamamış Sorular, Sokak Prensesi, Sırat Şiirleri, Eskiden Terzi adlarını taşıyan şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
17-08-07, 11:03
Kemal Çiftçi ( 1959)
1959 yılında Kars�ın Göle ilçesinde doğdu.İÜ Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü�nden mezun oldu.1986 yılında İnsan ve Kainat dergisinde redaktör olarak mesleğe başladı.Türkiye gazetesinde çalıştı.TGRT�de yapımcı-yönetmen olarak Bilim Magazin programını yaptı.Reklam ve prodüksiyon firması Yedi Renk İletişim�in kurucuları arasında yer aldı.İngilizce ve fransızca biliyor.İlesam ve Birsad üyesi.

ESERLERİ
Bilim Penceresinden, Uzay�da Hayat Var.
Tercümeleri:Asil Nadir Olayı, Biraderlik.

Munky
17-08-07, 11:03
Nazar Büyüm
1995 yılında Ersin Salman ve Nazar Büyüm Ajans Ada'yı kurdular.1981'de Ajans Ada'dan ayrılan Nazar Büyüm, Ana yayıncılık ve Merkez Ajans'ı kurdu. Salman ve Büyüm'ün yolları 1993'te yeniden birleşti. Iki ortak Adam Tanıtım'ı kurdu. 1994'te Adam Tanıtım The Lowe Group ile ortak oldu.

1995 yılında Nesteren Davutoğlu Ajans Başkanı, Murahhas üye ve ortak Lowe Adam'a katıldı. Halen Lowe Adam'ın yönetim kurulu başkanlığını Ersin Salman, başkan yardımcılığını ise Nazar Büyüm yürütüyor.

Müşteriportföyü : Anadolu Gurubu (içecek, kırtasiye ve otomotiv), Ana Britannica, Braun, Evyap, Haber-Hayat, Mekan Yatakları, IMKB,TC Özelleştirme Idaresi Başkanlığı, Ray Sigorta, Turyağ/Hankel, Tema, Tabaş, Türk-Petrol, Walt Disney yayınları, Zeytinoğlu Gurubu.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 11:03
Pınar Kılıç
PARS/MCCANN-ERICKSON:
1968 yılında Pars Reklam araştırma şirketi olarak kuruldu. 1975 yılında müşterilerine tam servis veren bir reklam ajansı olarak faaliyetini genişletti.. 1985 yılında McCann Erickson'a geçti ve Pars/McCann-Erickson Türkiye'de tek ve ilk uluslararası reklam şirketi kimliğine sahip oldu. Pars/McCann'in Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Yavuz Özçelik. 1997 yılında 10 tirilyon 453 milyar 90 milyon lira değerinde ciro gerçekleştirdi.

Müşteri Portföyü: Akbank, Auer, Benetton/Sisley, Coca-Cola, Fanta, Sprite, Diet Coke, Cappy, Schweppes, Escort, Eti, EtiOther, Emsan, Gillette, General, Braun, Permatik, Oral-B, Goodyear, L'oreal, Manu Nestle General, Maggi, Nescafe, Nesquik, Opel, Parker, Parfetti, jordache, RJR Genaral, Camel, Monte Carlo, Salem, Camel Trophy, Kangroo, Neo, UPS, New Business, Anual Leave, Vestel, Black & Decker, Salazenger.

200 Trilyonluk Reklam Pazarının Devleri
Busıness Week 15 Şubat 1998 s. 9

Munky
17-08-07, 11:04
Ercan Arıklı ( 1940)
1940 yılında Ankara�da doğdu.Nezaket ve Kahraman Arıklı�nın oğlu.Lausanne Üniversitesi SBF�de okudu.Gazetecilik mesleğine 1966 yılında ABC gazetesini çıkararak başladı.Daha sonra Ekonomi Politika gazetesini yayınladı.Gelişim Yayınları�nı kurdu dergi ve ansiklopedi yayancılığına ayrı üslup getirdi.Söz gazetesini yayınladı fakat kapatmak zorunda kaldı.Fransızca ve İngilizce biliyor.FİPP ve İpi üyesi ve Sarı Basın Kartı sahibi.

Son görevi Bir Numara Yayıncılık dergi grubunda yöneticilikti.2003 yılında geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Arıklı'nın sırrı
Milliyet 14 Haziran 2005

Arda Uskan'ın, Doğan Kitap'tan çıkacak olan "Güle Güle Bebeğim", 2 yıl önce hayatını kaybeden Ercan Arıklı'nın en büyük hayalini anlatıyor... Kitapta, Arıklı'nın 30 yıl önce ölen 2 oğlu ve ilk eşi İnci Trak'la beraber aynı mezara gömülmek istediği ve bu hayaline kavuştuğu yer alıyor...

Gazeteci Ercan Arıklı, halk otobüsünün çarpması sonucu son yolculuğuna uğurlanırken, bir sırrını da beraberinde götürüyordu. Yaşamı her ne kadar trajik bir şekilde noktalansa da Arıklı, en büyük hayaline öldüğünde kavuşuyordu. Aynı çatı altında yaşamayı başaramadığı 2 çocuğu ve eşiyle toprak altında buluşuyordu. Bu "mekânsal" buluşmayı Arıklı kendisi hazırlamıştı...
Arıklı'nın ilk eşi İnci Trak, intihara teşebbüs edip tüpgazla evi uçurduğunda henüz 7 ve 9 yaşındaki 2 oğlu trajik bir şekilde can verdi. İnci Trak, bu trajik olayda kurtulduysa da, aynaya baktığında yaşadığı acıyla yeniden öldü. Vicdan hesaplaşması ve bozuk ruh sağlığıyla "sözde" devam eden yaşam, bir trafik kazasıyla noktalandı. Arıklı kendisine 24'ünde babalığı, 33'ünde de evlat acısını tattıran İnci Trak'a öldüğünde sahip çıktı.

Çocuklarının yanına

İnci Trak'ı yer ayırttığı 4 kişilik mezarda, çocuklarının yanına gömdürdü. 4 mezar yerinin sonuncusunu ise Arıklı kendine ayırmıştı.
Arıklı'nın trajik sırrı, Arda Uskan'ın yarın Doğan Kitap'tan çıkacak olan "Güle Güle Bebeğim-Yaşamın Pimini Çeken Adam: Ercan Arıklı" isimli kitabında yer alıyor. Kitapta Arıklı'nın bu hikâyesi şöyle anlatılıyor:

1963 yazında, Razi Trak'ın Ziverbey'deki köşkünün ağaçlarla dolu bahçesinde Ercan Arıklı ve İnci Trak evlililiğe ilk adımlarını attı.
Yeni evli çift yaz sonuna kadar Osmanbey'deki Gün Apartmanı'nın 8. katında kalacaktı.

Evlilikte sorunlar

Ercan ve İnci Lozan'a yerleştikten iki yıl sonra ilk çocukları Giray dünyaya geldi. Çiftin evliliklerinde su yüzüne çıkmayan itişmeler yaşanıyordu. Tam da böyle bir dönemde İnci ikinci çocuğuna hamile kaldı. Onu doğurmak için İstanbul'a döndü. 1966 yılında ikinci çocuk Ali'nin dünyaya gelmesi yepyeni bir başlangıç oldu. Ercan da Lozan'daki öğrenimini tamamlamış, Türkiye'ye dönmüştü.

1960'lı yılların sonlarında Ercan ve İnci'nin evlilikleri giderek çıkmaza giriyor, çatışma giderek büyüyordu. İnci, Ercan ve arkadaşlarının bitip tükenmek bilmeyen briç, poker partilerine artık dayanamaz olmuştu.

Evliliğin çatırdamasının tek nedeni oyun değildi kuşkusuz. Öğrenci Ercan, iş hayatına atılıp işadamı Ercan olmaya başlayınca İnci'yle aralarındaki görüş ve düşünce farklılıkları da belirginleşmeye başlamıştı, sonunda ailelerin tüm çabalarına rağmen 1970 yılında yollarını ayırdılar

Ali babası, Giray annesiyle kalıyordu. Aile parçalanmıştı. İnci Trak'ın ağabeyi çocukların ayrı büyümesini "cinayet" olarak gördüğü için Ali'yi de alarak kardeşi Giray'ın yanına götürdü. Artık çocuklar anneleriyle birlikte aynı çatı altındaydı.
Aradan yıllar geçti... Tarih 9 Eylül 1973'tü. Neuchatel'deki Podries Caddesi'ndeki 18 numaralı evde psikolojik sorunlar yaşayan İnci Trak, intihar planları yapıyordu. Dışarıda iri yağmur damlaları pencereyi döverken, odada Ali ve Giray uyuyordu.

Tüpü açtı ve

İnci tüpü açtı... Uzun bir süre bekledikten sonra salona geçti. Beyni uğulduyordu. Bir sigara içmek istedi. Çakmağı çaktı. Podries Caddesi büyük bir gürültüyle sarsıldı. 18 numaralı apartmanın ikinci katı ateş topuna dönmüştü...Bu patlama, kilometrelerce uzakta bir başka insanın belleğinde art arda gelen darbeler halinde, yıllarca sürecek bir volkana dönüşecekti. O insan, Ercan Arıklı'ydı.

30 yıl sonra

O geceki patlamadan İnci Trak, yüzünün ve vücudunun büyük bir kısmının ağır yanıklar almasına rağmen kurtuldu. Ama ne yazık ki Ali ve Giray yaşamlarını yitirdi. Ercan Arıklı ise çektiği acıları içine gömdü, bu konuyu yıllarca kimseyle konuşmadı, en yakın dostlarıyla bile paylaşmadı. Çocuklara olan düşkünlüğü belki de bu acı anından kaynaklanıyordu.

Arıklı, o geceden 30 yıl sonra ilk kez bir psikoloğa güvenmişti. Onun söylediği şu cümle, belki de Ercan Arıklı'nın yaşamının bir özetiydi: "Çok büyük bir acı çekmişsin ama yasını tamamlamamışsın. O yası tamamladıktan sonra hayatına devam edeceksin..."
Çocuklarının ölümünden sonra İnci Trak perişan olmuştu. Bir daha kendini toparlayamadı. Eline baksa, aynaya baksa aklına çocukları geliyordu. Psikolojisi, dengesi altüst olmuştu. Yıllar sonra yeniden evlendi. Bu yüzden evliliği fazla süremedi. İstanbul dışına çıkmaya karar verdi. Antalya'ya yerleşti. Kemer'e giderken Bozüyük civarında şoförüyle kaza geçirdi. Bu kaza yaşamının da sonu oldu...

İki kez daha evlendi

Arıklı, yıllar içerisinde 2 evlilik daha yaptı. 7 Aralık 1979'da basın patronu Malik Yolaç'ın kızı Merve Yolaç'la hayatını birleştirdi. İkinci evliliğini ise, ikiz piyanistlerden Güher Pekinel'le yaptı. Ancak 2 evliliğinden de bir daha çocuğu olmadı.
İlk eşi İnci Trak hayatını kaybettiğinde Arıklı, 4 kişilik mezar yeni ayırtmıştı. Aile bütünlüğünü korumaya çalışan Arıklı, ilk eşi vefat ettiğinde İnci'nin ailesini arayarak, "Eğer aileniz izin verirse bilin ki onun yeri hazır, bizim yanımızda. Benim yerim de orada. Arzu ederseniz oraya gömelim..."

Oraya gömüldüler. İnci Trak yıllar sonra çocuklarının mezarının yanına defnedildi. 4 mezar yerinin sonuncusu Ercan Arıklı'ya ayrılmıştı�

İlk eşi gibi trafik kazasında hayatını kaybeden Arıklı'da 2003 yılında Zincirlikuyu Mezarlığı'nda son yolcuğuna uğurlandığında artık Ercan Arıklı'nın hayali gerçekleşmiş ve aile sonsuza dek bir araya gelmişti.

Munky
17-08-07, 11:05
Ergun Göze ( 1931)
1931 yılında Sivas'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini Sivas'ta yaptıktan sonra Çorum Lisesi'nden mezun oldu (1950). İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1957'de bitirdikten sonra birkaç arkadaşıyla birlikte Babıali Yayınevi'ni kurdu. Daha sonra serbest avukatlık yapmaya başladı.
Basın hayatına Mümtaz Turhan'ın neşrettiği Ölçü mecmuasıyla girdi. Daha sonra kitap haline getirilen Meşhurların Son Sözleri Son Havadis gazetesinde yayınlandı (1961). Fıkra yazarlığına Babıali'de Sabah gazetesinde başlayıp (1965), Tercüman'da devam etti (1969). On seneye yakın yazı yazdığı bu gazetede milliyetçi bir kalem olarak çeşitli meslek odaları ve derneklerle yaptığı mücadelelerle sivrildi.Daha sonra Tercüman Gazetesindeki istikamet değişikliği üzerine burdan ayrılarak 1988 yılında Türkiye Gazetesinde fıkra yazarlığına başladı ve iki sene devam etti. Daha sonra TGRT'de haber yorumculuğu yaptı. Halen Boğaziçi Yayınlarınn editörlüğünü yapmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.Fransızca bilmektedir.

ESERLERİ

Meşhurların Son Sözleri, Anadolu Sahabeleri, Peyami Safa-Nazım Hikmet Kavgası, Köşebaşı, Peyami Safa'dan Seçmeler (F.K. Timurtaş ile beraber), Mukayeseli İslam Tarihi Kronolojisi, Dirilen Çöl, Soruşturma, Çar Tabancası (piyes), Üçüzler (piyes), İçimizden Otuz Kişi, Üniversiet Dosyası (Profesörler Geçiyor), Dısişleri Kavgası, Ecevit Çıkmazı, Bulunmuş Defterden Cuma Düşünceleri, Seçmeler, Üniversite Niçin Çöktü, İslamiyet ve Teknoloji, Freud ve Freudizmin İçyüzü, Üç Büyük Muzdarip, Rusya'da Üç Esaret Yılı, Gözümle ve Gönlümle Tanıdıklarım, Peygamberimiz ve Dört Halifesi, ıslam'a Selam, Peyami Safa, Ergun Göze-Aziz Nesin Kavgası, Theodor Harzl'in Hatıraları ve Sultan Abdülhamit, Besmele Bahçesi, Kuğunun Son Ötüşü (Çanakkale Destanı).

Tercümeleri:

Malik Binnebi'den: İslam Davası, Kur'anı Kerim Mucizesi, İslam ve Demokrasi, Cezayir'de İslam'ın Yeniden Doğuşu, Asrın Şahidinin Hatıraları; Vincent Monteil'den: İsrail'in Gizli Dosyası Terörizm.

Gözümle ve Gönlümle Tanıdıklarım
Ergun Göze
Boğaziçi Yayınları / Ergun Göze'nin Eserleri

İnsanlık tarihinin büyük veya enterasan, Türk edebiyatının fikir hayatının ve kültür tarihinin renkli simaları en çarpıcı taraflarıyla bu kitapta: Samimi ve usta bir üslup orijinal bir anlayışla... İslamın büyük peygamberlerinden Mehmetçiğe kadar ..
Ve yazarın sadece gönlüyle değil gözüyle de görüp tanıdığı simalar. Necip Fazıl, Peyami Safa, Nizamettin Nazif vs...


Rusya'da Üç Esaret Yılı
Bir Türk Subayının Hatıraları
Ahmet Göze, Ergun Göze
Boğaziçi Yayınları / Ergun Göze'nin Eserleri

Munky
17-08-07, 11:05
Ertan Abbas Beyatlı ( 1974)
Ertan Abbas Beyatlı
/dr./ www.kerkukfeneri.com editörü/
1974 yılında Kerkük�te doğdu. Babası Dr. Aydın Abbas Beyatlı, annesi Fizik öğretmeni Nesrin Reşit Ali. Baas Partisi dönemindeki baskılardan dolayı 1980 yılında ailesi ile birlikte Irak�ın Diyala şehrine göç etmek zo-runda kaldı. İlkokulunu Diyala�da Tarık Bin Ziyad, El-Tahrir ve El-Şemail ilk okullarında bitirdi. Liseye El-Şerif El-Radi okulunda başladı. 1987 yılında ailesi ile birlikte, o zamanlar Kerkük şehri Türkmenlere yasak olduğu için Erbil şehrine yerleşti. Liseyi Elukhuwwa (Kardeşlik) lisesinde bitirdi. 1991 yılında Irak Kuveyt savaşı sıralarında Selahaddin Üniversitesi Tıp Fakülte-si�ne başladı. 1992-1994 fakülte yıllarında Türkmen öğrenci ve gençlerine manevi ve maddi destekte bu-lunan Türkmen Öğrenci Bağı adında ilk Türkmen öğrenci örgütünü kurdu. Aynı yılda Erbil şehrinde ilk yeni Türkçe Alfabesi kursunu açtı. 1993 yılında Türkçe, Osmanlı Türkçesi ve Arapça dillerinde olan ilk Türkmen Öğrenci Dergisini (Öğrencilerin Sesi) çıkardı. Aynı yılda ilk bağımsız Türkmen Öğrenci Radyosunu kurdu. 1996 yılında öğrenci ve gençler biliklerini tek çatı altında (Türkmen Öğrenci Birliği) birleştirdi. 1998 yılında Tıp Fakültesinden mezun oldu. Aynı yılda yük-sek öğrenim yapmak için yurt dışına çıktı. 1998 yılında Irak Türkmenleri�ni internet ortamında ilk bağımsız siyasi, kültürel ve tanıtım sitesi olan Kerkük Feneri Sitesi�ni (www.kerkukfeneri.com) kurdu. 1999 yılında Konya Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Bölümünde doktora eğitimine başladı. 2003 yılında Konya�da evlendi. 2004 yılında aynı fakülteden Genel Cerrahi Uzmanı olarak mezun oldu. Türkçe, İnglizce, Türkmence, Arapça, Azerice, Osmanlı Türkçesi ve Farsça dillerini bilmektedir.

Munky
18-08-07, 12:39
Agop Ayvaz
HAKKINDA YAZILANLAR

Tiyatro, Agop Ayvaz�ı uğurladı
www.ntv.com.tr 05 Ekim 2006

Tiyatro adamı Agop (Hagop) Ayvaz�ın cenaze töreni bugün (5 Ekim Perşembe) Feriköy Surp Vartanats Ermeni Kilisesi�nde gerçekleştirildi ve sanatçının naaşı Şişli Ermeni Mezarlığı�na defnedildi.

İSTANBUL - Agop Ayvaz, Birinci Dünya Savaşı yıllarından günümüze uzanan asırlık ömrü boyunca toplumumuza, özellikle de Osmanlı Tiyatrosu�na büyük hizmetler sunmuştu.

Yıllarca tiyatroya emek veren, Türkiye�deki ilk Ermenice tiyatro dergisi olan �Kulis�i 50 yıl boyunca kesintiye uğratmadan yayımlamayı başaran Ayvaz, 29 Eylül Cuma günü hayata gözlerini yumdu.

ÜSTÜN AKMEN: TİYATRO İÇİN BÜYÜK KAYIP

Tiyatroyla onikisinde tanışıp, onsekizinde oyuncu olarak işe başlayan, Türk Tiyatrosunun belki de son yaşayan tanıklarından 1911 doğumlu Agop Ayvaz�ın ölümü üzerine bir açıklama yapan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi Başkanı Üstün Akmen, �Agop Ayvaz Türk Tiyatrosu için unutulmayacak bir markaydı. Türk tiyatro tarihinin bu ulu çınarı Naşit Özcan, Baltazar ve Karakaş ile aynı sahneyi paylaşmış canlı bir tarih, son günlerine kadar seyirci koltuğunda sahne tozu yutmayı sürdüren mümtaz bir tiyatro tutkunuydu,� dedi.

Agop Ayvaz�ın 1946 yılında iki arkadaşıyla birlikte �Kulis� adlı haftalık, Ermenice tiyatro dergisi çıkarmaya başladığına ve bu yayının eksilmeyen bir heyecanla tam 50 yıl sürdüğüne de değinen Akmen, �Esasında Agop Ayvaz�ın tiyatro sevdasını oyunculuk ve dergicilikle sınırlı tutmamak gerekli. Türk tiyatrosunu kuran, emek veren kişilerin mezarlarının bakımını da gönüllü olarak o üstlenmişti. Agop Ayvaz�ın eski tiyatrocuların mezarlarına ilgisi, zaman içinde Şişli Ermeni Mezarlığı�yla da sınırlı kalmadı. Haldun Taner�in, Neyyire Neyir�in ve diğerlerinin mezarlarını da ziyaret ederek, gerekirse bakımlarıyla bizzat uğraşırdı,� dedi.

Akmen, Agop Ayvaz�ı, �Işıklar içinde yatsın� sözleriyle yad etti ve Agop Ayvaz�ın ölümünün Türk Tiyatrosu�nun olduğu kadar Ermeni tiyatrosever vatandaşlarımızın da kaybı olduğunu sözlerine ekledi.

Munky
18-08-07, 12:39
Ahmet Refik
ESERLERİ

1.Eski İstanbul Manzaları
(1553-1839)
Ahmed Refik
Timaş Yayınları / Osmanlı Dizisi

Osmanlı'nın ihtişamını ancak İstanbul gibi muhteşem bir şehir yansıtabilir. Başka bir ifadeyle İstanbul ile Osmanlı, aşıkla maşuk gibidir. Dünkü medeniyetimize göz attığımız zaman bu dünya başkentini övmek için şairlerin en güzel şiirlerini terennüm ettiklerini görüyoruz. Başka delil aramaya ne gerek var; sırf "İstanbul Türkçesi", "İstanbul Efendisi" sözleri bile bu şehrin
özelliklerini ve güzelliklerini ortaya kor. Bir zamanlar dünyaya hükmeden padişahların içinde oturduğu, Avrupa krallarına taç giydiren vezirlerin ikamet
ettiği, dünyaya ilim ve irfan ışıkları saçan alimlerin ve şairlerin, ilim ve şiir buketleriyle süslediği İstanbul'u tarihi ve tabii güzellikleriyle tanımak, eski İstanbul'dan yeni manzaraları seyretmek istiyorsanız elinizdeki kitap size en sağlam kılavuz olacaktır.

Munky
18-08-07, 12:39
Arifi Çelebi - (14.11.1560)
Fethullah Arifi Çelebi, tarihçi, şehnameci, Divan şairi ve ressamdır. Şiraz'lı Hattat Katip Derviş Çelebi'nin oğludur. Annesi ise Diyarbakır'lı Şeyh İbrahim Gülşeni'nin kızı idi. İlk kez İran'da, sonra sığınmış olduğu Osmanlılarda şehnamecilik yaptı. 1561 yılında Mısır'da vefat etti.

Munky
18-08-07, 12:39
Kategoriler (http://www.biyografi.net/meslekler.asp) Ana Sayfa (http://www.biyografi.net/default.asp) http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/toolbar.gif Hızlı Menü ------------------------- Kategoriler Biyografik Takvim Meslekler Yeni Çıkan Kitaplar Biyografi Kitapları Peygamberler Ünlülerin Takma Adları Müstear İsimler Basında Biyografi.net Sizin Biyografiniz Hakkımızda Editör Bize Ulaşın Reklam

Asım Köksal
Mustafa Asım Köksal, 1913 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre eğitimi aldı. Ankara'da bulunduğu sıralarda Kerkük alimlerinden Muhammet Efendi�nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Etem'den tasavvuf terbiyesi aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı�nda memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu. 1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu.
1983 yılında 18 ciltlik İslam Tarihi adlı eseriyle, Pakistan Siret Ödülü�nü kazanmıştır. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Asım Köksal 1998 tarihinde vefat etmiştir.

ESERLERİ
İslâm Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet (18 cilt), Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Kılavuzu, Tevbe, Reddiye, Peygamberler (manzum), Peygamberimiz (manzum bir siret), Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 Sorusuna Cevap, Türkçe Ezan Meselesi, Şeyh Bedrettin (basılmamıştır), Şeyh Ahmet Kuddisi hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslâm İlmihâli.

Munky
18-08-07, 12:39
Behişti Çelebi - (31.10.1500)
Tarihçi, divan şâiri ve sancakbeyidir.Çorlu yakınında Karıştıran'da doğdu. Karıştıran Süleyman Bey'in oğludur.Öğrenimini Edirne'de yaptı.Sancakbeyi iken kendisine kızan II. Bayezıd'dan korkarak Herat'taki Timur soyundan Türk Sultanı Hüseyin Baykara'nın yanına kaçtı.Affedilince İstanbul'a döndü.Hüseyin Baykara'dan II. Bayezıd'a çeşitli armağanlar getirdi.Padişaha Kerem redifli kasidesini sundu.Beylerbeylik verilerek İstanbul'a yerleşti. 1501 yılında vefat etti.

Eserleri:Behişti Tarihi, Hamse.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.65

Munky
18-08-07, 12:40
Biruni ( 25.06.972)- (14.07.1050)
Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tevbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl Şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

Hayatı

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebepolan zekâ harikası bilginimiz.973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Mu-hammed'dir. Küçük yaşta babasını kay-betti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaştaaraştırmacı bir ruha sahipti. Birçok ko-nuyu öğrenmek için çılgınca hırs göste-riyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hâ-rizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrû-nî'nin en iyi bir eğitim alması için herimkânı sağladı.(1)Bu arada İbn-i Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi.Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sön-meyen azmiyle birleşince 17 yaşındaeser vermeye başladı.Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı veKâs'ı terketmek zorunda kaldı. (2) An-cak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ün-lü bilgin Ebü'l-Vefâ ile buluşup rasat ça-lışmaları yaptı.Daha sonra hükümdar Ebü'l-Abbas,sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlen-dirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi,bilginimizin de devlet başkanları yanın-daki yüksek itibarının belgesiydi. (3)

Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü.Zira onun yanında da itibarı çok yük-sekti. " Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. (4) Bu yüzden ted-birli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yiHazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti.O da orada Hint dil ve kültürünü bütü-nüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sü-rede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlıkve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağ-lanan siyasî ve ilmî araştırmalarına de-vam etti. Bir devre adını veren, çağınıaşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sul-tan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Ka-nun-u Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'yebir fil yükü gümüş para vermişse de o,bu hediyeyi almadı. (5) Son eseri olanKitabü's-Saydele fi't Tıb'bı yazdığında80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıylayâd edilen yalnız İslâm âleminin değil,tüm dünyada çağının en büyük bilginiolan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd, ma-kamı cennet olsun. Âmin.

ŞAHSİYETİ:Bîrûnî, " Elinden kalemdüşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan,iman dolu kalbi tefekkürden dûr olma-yan, benzeri her asırda görülmeyen bil-ginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunan-ca ve Çinçe gibi daha birçok lisan bili-yordu. Matematik, Astronomi Geomet-ri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, TarihCoğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Din-ler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadarilim dalında çalışmalar yaptı, eserlerverdi. (4) Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgi-lenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anla-mak, kâinatın yapı ve düzeninden Al-lah'a ulaşmak, O'nu yüceltmek gâyesi-ne yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasınıamaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazı-na olan hayranlığını her vesileyle dilegetirdi.İlmî kaynaklara dayanma, deney vetecrübeyle ispat etme şartını ilk defa oileri sürdü. İbn-i Sinâ'yla yaptığı karşı- ;lıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yo-rumları, günümüzde yazılmış gibi taze-liğini halen korumaktadır.Tahkîk ve Kanûn-ı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünküilmî seviyeye tâ o günden,ulaştıgı açık-ça görülür. Bu eser astronomi alanındazengin ve ciddî bir araştırma âbidesiolarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dinehizmetten mutluluk duymaktadır. Gaz-ne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesive kıblenin tayini için geliştirdiği mate-matik yöntemi dolayısıyla kıyamet günüRabb'inden sevap ummaktadır.Ayın, güneşin ve dünyanın hareketle-ri, güneş tutulması anında ulaşan hadi-seler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı ra-satlarda, çağdaş tespitlere uygun neti-celer elde etti. Bu çalışmalarıyla yer öl-çüsü ilminin temellerini sekiz asır önceattı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapı-nı ölçmeyi başardı. Dünyanın çapınınölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz ma-tematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI den-mektedir.Newton ve Fransız Piscard yaptıklarıhesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu öl-çüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl öncePakistan'da bulmuştu. O çağda Batılı-lardan ne kadar da ilerideymişiz.(6)Biruni, hastalıkları tedavi konusundadeğerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözü-nü tedavi etmişti. Otların hangisininhangi derde deva ve şifa olduğunu çokiyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınır-larını çizmiş, ilaçların yan etkilerindenbahsetmiştir.Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlı-ğından söz etmiş, Kuzey Asya ve Ku-zey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti.Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlı-ğından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu,yerçekimin varlığını Newton'dan asır-larca önce ortaya koydu.Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğil-di. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mah-mud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihleri-ni yazdı.Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusunaeğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı birilim haline;gelebilen Mukayeseli DinlerTarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çokşey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulupkalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından söze-derken, onlardaki hikmetin sahibinigösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıpkalmadı.Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografyakonularında bile o konuyla ilgili birâyet zikretmiş, âyette bahsi geçen ko-nunun yorumlarını yapmış, ilimle dinibirleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgileredaha iyi nüfuz edileceğini söylemiş,ilim öğrenmekten kastın hakkı ve haki-katı bulmak olduğunu dile getirmiş ve"Anlattıklarım arasında gerçekdışı olanlar varsa Allah'a tevbeederim. Razı olacağı şeylere sa-rılmak hususunda Allah'tan yar-dım dilerim. Bâtıl şeylerden ko-runmak için,de Allah'tan hida-yet isterim. İyilik O'nun elinde-dir!" demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasındakaynak eser olarak kullanılmaktadır.Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrû-nî'ye Armağan adıyla bilginimize tah-sis etti.Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yianmak için sempozyumlar, kongrelerdüzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına,"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayanevrensel dehâ Bîrûnî; Asrtonom, Tarih-çi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog,Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğraf-yacı ve Hümanist" diye yazılarak tanı-tıldı.Eserleri;Biruni, toplam 180 kadar Eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:

1. EI-Asâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'I-Hâli-ye: (Boş geçen asırlardan kalan eser-ler.)
2. EI-Kanûn'ül-Mes'ûdî; En büyük ese-ridir. Astronomiden coğrafyaya kadarbirçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab'üt-Tahkîk Mâ li'I-Hind: HindTarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkın=da geniş bilgi verir.
4. Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin: Meskenler ara-sındaki mesafeyi düzeltmek için mekân-ların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrû-nî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi'nintemelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü'I-Cemâhir fî Ma'rifet-i Cevâ-hir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü't-Tefhim fî Evâili Sıbaâti't-Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü's-Saydele fî Tıp: EczacılıkKitabı. İlaçların, şifalı otların adlarınıaltı dildeki karşılıklarıyla yazmış.Bu yazı Eğitim Bilim Dergisi Ocak 2000sayısından alınmıştır.

KAYNAKLAR1. Zeki Velidi Togan, İbn-i Fadlan,s.10/TDV Ansiklopedisi, c.6, s.207-2082. şifat eI-Mâ'mure alel Bîrûnî, s.593 İslâm Alimleri Ansiklopedisi. c.4,, s.594. Şaban Döğen, Müslüman İÎim Oncüleri,s.50-535. Şaban Dögen, a.g.e./s.49.6. Islâm Ansiklopedisi, c.2, s.635

Munky
18-08-07, 12:40
Cigerxvin .
Asıl adı Şeyhmuz Hasan olan Cigerxvin, 1903 yılında Mardin'in Hesar Köyü'nde dünyaya geldi. Bir yaşındayken babası öldü, çok geçmeden annesini de kaybedince yetim kaldı. On kardeşiyle birlikte hayat mücadelesine giren Şeyhmuz köyde çobanlık yaptı. Okula gidemedi, ilk harfleri çobanken bir arkadaşından öğrendi. Medrese eğitimine başladı. On yıl çeşitli yerlerde imamlık yaptı.

1925'te Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra, Suriye'ye kaçanların Ermeniler�le birlikte kurdukları Hoybun örgütüne katıldı. Celadet Bedirhan'ın çıkardığı Havar Dergisi'nde şiirlerini yayınlamaya başladı. Adını Cigerxvin diye değiştirdi.

Cigerxvin'in birinci divanı 1974'te yayımlandı. Daha sonra değişik tarihlerde Şam, Beyrut ve İsveç'te klasik-modern şiirlerinden oluşan yedi divanı daha yayınlandı. İki anı ve hikaye kitabının yanısıra, Kürt Tarihi üzerine iki kitabı, Kürtçe sözlük çalışması, Kürt folkloru üzerindeki araştırma kitabı ve hayat hikayesini konu alan bir otobiyografisi vardır.
Birtakım sosyalist faaliyette de yer alan Cigerxvin, hayatının büyük bir kısmını Suriye'nin Kamışlı şehrinde geçirdi, daha sonra İsveç'e yerleşti.

Cigerxvin, 22 Ekim 1984'te İsveç'in başkenti Stockholm'de öldü. Cenazesi, çok sayıda Kürt, Arap, Süryani ve Ermeni�nin katılımıyla Kamışlı'daki toprak evinin bahçesine gömüldü.

Medrese kültürü içerisinde yetişen Cigerxvin eserlerinde hem klasik edebiyatı devam ettirdi, hem de modern şiirde eserler verdi.
Cigerxvin'in şiirlerinde özellikle solcu kişiliği ön plana çıkmıştır.

Xx
Hayat Hikâyem
Cigerxwîn Kürt Tarihi ve Kültürü Dizisi

Modern Kürt şiirinin öncüsü sayılan Cigerxwîn, Kürt tarihinin en olaylı, değişimlerle dolu dönemi olan 20. yüzyılda yaşamıştır. Bir şair ve eylemci olarak, Kürt tarihi içinde özel bir yer tutan pek çok olaya ya bizzat katılmış, tanık olmuş, ya da olayın kahramanlarıyla sohbet olanağı bulmuştur. Kıtlık, hastalık ve yağmanın hüküm sürdüğü seferberlik yıllarından 1925 Şeyh Sait İsyanı'na, Kürtlere kısmi haklar tanıyan 1958 Irak Devriminden 1970'lerdeki Kürt örgütlenmelerine kadar pek çok olaya yer veriliyor �Hayat Hikâyem�de. Rahat bir üslupla yazılan ve geniş ayrıntılara yer veren kitabın Kürt tarihine olduğu kadar Ortadoğu tarihine de pek çok yönden ışık tuttuğu rahatlıkla söylenebilir. Cegerxwîn'in �Hayat Hikâyem� başlığı altında anlattıkları, gerçekte sadece bu büyük, bilge Kürt şair ve düşünürünün değil tüm Kürtlerin hikâyesidir.

�Şimdiye kadar sadece büyük ve ünlü insanların hayatı yazıldı. Oysa benim düşünceme göre, bu büyük iş, tarihlerini yazma işi, aydına, düşünüre, yurtsevere ve insansevere düşmektedir. Böylece biz hem halkımıza hem de insanlığa kutsal ve yerinde bir hizmette bulunmuş olacağız.� (Cigerxwîn)

�Dîwana yekem: Prîsk û Pêtî , 1945 Şam
�Dîwana diwem: Sewra Azadî , 1954 Şam
�Dîwana siyem: Kîme Ez? 1973 Beyrûd
�Dîwana çarem: Ronak , Weşanên Roja Nû , 1980 Stockholm
�Dîwana pêncem: Zend-Avista , Weşanên Roja Nû, 1981 Stockholm
�Dîwana sesem: Sefeq , Weşanên Roja Nû 1982 Stockholm
�Dîwana heftem: Hêvî , Weşanên Roja Nû 1983 Stockholm
�Dîwana hestem: Astî , Weşanxana Kurdistan , 1985 Stockholm

Munky
18-08-07, 12:40
Ekrem Hakkı Ayverdi ( 22.12.1899)
22 Aralık 1899'da İstanbu'da Şehzadebaşı'nda Kalender Mahalleri'nde doğmuştur. Babası Piyade Kaymakamı İsmail Hakkı Bey, annesi Fatma Meliha Hanımdır. Ekrem Hakkı Bey'in Kardeşi Samiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadara uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım'ın ataları, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba'ya kadar uzanır.Ekrem Hakkı Ayverdi, tıpkı kardeşi Samiha Ayverdi gibi, İstanbul'un karakteristik bir semti olan Şehzadebaşı'ndan İstanbul'u görmüş ve tanımış; aile muhitinden şifahi kültürü ve tarih şuurunu almış, Osmanlı Türk'ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahade etmiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 tarihlerinde Dârü't-tedrîs ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915'te Vefa Sultânîsi'nden (Lisesi), 1920'de de Mühendis Mektebi'nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur. İstanbul Belediyesi Fen İşleri'nde birbuçuk yıl kadar memur olarak çalıştıktan sonra serbest meslek hayatına atılmış, 1950 yılına kadar süren bu devrede çeşitli inşaatların tahhüdünü almasının dışında, İstanbul ve Trakya'da birçok tarihî binanın restorasyonunun yapmıştır. Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyelerindendi. Kubbealtı Akademisi ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin kurucu üyeliğini yapmış, çalışmalarına katılmış; İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ve İstanbul Enstitüsü'nün otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesiydi.

1979 yılında kendisine ıstanbul üniversitesi Senatosu tarafından "Fahri Edebiyat Doktoru" payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da "üstün Hizmet Armağanı" verilmiştir. Bir diğer "üstün Hizmet Beratı"da, 18 Eylül 1981 tarihinde ıstanbul Teknik üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından verilmiş ve bu münasebetle yapılan merasimde Prof. Kazım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, "Bu zatın ilim sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü yapabilirdi." ifadesiyle, bir hakkı teslim ve tescil etmiştir.

24 Nisan 1984 tarihinde ıstanbul'da Fatih'teki evinde vefat etmiş ve Merkezefeni Kabristanı'nda bağlandığı 'Dost'un ayak ucuna defnedilmiştir.
Doktoru Prof.Dr. Süleyman Yalçın, Ekrem Hakkı Ayverdi hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu satırlarla ifade etmiştir: " Ekrem Hakkı Ayverdi, hergün görülen, milyonları teşkil eden kalabalıklar dışında müstesna bir şahsiyeti temsil ediyor. Onu karakterize eden ve tanıyanlarca hemen ittifakla kabul edilen belli başlı husûsiyetleri şöyle özetlenebilir:

· Osmanlı'nın yıkılış ve tükeniş devrinde gerçek Osmanlı Türk'ünü temsil etme selabeti,
· Başka bir ifade ile, Batı hayranlığında bayılıp, şahsını ve şahsiyetini kaybeden Meşrûtiyet ve Cumhuriyet aydınlarına mukabil hakîkî Müslüman-Türk münevveri,
· 'ıstanbul Efendisi' denilen manayı, görgüsü, terbiyesi, zevki ve yaşayışı ile günümüze kadar getiren insan,
· ınandığı fikir ve dava için şahsî menfaatini geriye itip, ileri yaşında bile Müslüman Türk'ün tarihe bıraktığı mirası kaybolmaktan kurtaran, kayda, kuyuda ve kitaba geçiren büyük irade; hudutsuz gayretin nadir temsilcisi, Osmanlı-Türk mîmarîsini en iyi bilen ve en gayretli ölçülerle tefekkürünü yapan ve koruyan insan�
(Bu yazı, "Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyas, ısmet Binark, Kubbealtı Neşriyatı, ıstanbul 1999" kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

Munky
18-08-07, 12:40
Friedrich Sarre
Küçükasya Seyahati 1895 Yazı
(Selçuklu Sanatı ve Ülkenin Coğrafyası Üzerine Araştırmalar)
(Reise in Kleinasien -Sommer 1895-)
Friedrich Sarre
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

"Bu kitap, benim 1895 yılı Haziran ve Temmuz aylarında, antik çağda Frigya, Lykaonia ve Pisidya bölgelerinde ve Türk vilayeti Konya'ya yapmış olduğum Küçükasya gezisinde elde ettiğim, sanat tarihine ve coğrafyaya dair bilgileri içeriyor.Bu gezinin en temel bilimsel amacı, Selçuklu İmparatorluğu'nun XIII. yüzyıldaki altın çağında Konya'da inşa edilen yapıtlarda görülen erken Türk mimarisinin tanınması ve araştırılmasıydı.

Çok gelişmiş bir sanatın şahitleri olan bizler de, özellikle antik dönem anıtları konuunda çok da derine inmeyen araştırmalarla ilgilenen ve bu anıtları değerli bulan seyyahlardaki ilgi ve hayranlığa sahip olarak yola koyulduk.Karşımıza nerede çıkarsa çıksın, bu anıtları etraflıca incelemeyi ve eğer varsa, anıtlardaki yazıtları bazen fotoğraf çekerek, bazen de kopyalayarak
bütünüyle belgelemeyi görev bildik...

XX
Friedrich Sarre'nin ayrıca �Konya Selçuklu Abideleri�
(Konya İpek Yolu, Özel Sayı: Konya II, Konya 1999, s. 97-144) adlı kitabı
Şehabettin Uzluk ve Ali Osman Öztürk'ün çevirisiyle yayınlanmıştır.

Munky
18-08-07, 12:41
Hacı Ali .
HACI ALİ
17. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan bir tarihçi...

HAYATI
H.A.�nin hayatı hakkındaki bilgimiz yok denecek kadar azdır. 17. yüzyılda yaşamış olan H.A.�nin katip sıfatıyla çeşitli görevlerde bulunduğu anlaşılıyor. Sarı Tarhuncu Ahmed Paşa�nın (ö. 1062/1652) valiliği döneminde Mısır�da katip olarak görev yaptığını ve onun isteği üzerine 1060/1649�de Ahbarü�l-Yemani isimli eseri yazdığını ve kendisini �Mevlana� diye tanımladığını biliyoruz. H.A. zaman zaman Gelibolulu Mustafa Ali ile karıştırılmıştır. Hac vazifesini ifa ettiği dönemde müşahede ettiği olayları 1074/1663-64 senesinde Tuhfetü�l-hüccac adlı eserinde anlatmıştır. 1083/1672 senesinde divan-ı hümayun katibi sıfatıyla Qamaniçe seferine katılmış ve bu seferin ruznamçesini Fethname-i Qamaniçe adıyla kaleme almıştır.

ESERLERİ
1) Ahbarü�l-Yemani
H.A. Mısır�da katiplik yaptığı dönemde vali Ahmed Paşa�nın (ö. 1063/1653 ) Yemen�le ilgili sorularına cevap olmak üzere 1060/1649 senesinde Qutbuddin Muhammad b. Ahmad�ın Barq al-Yamani fi al-Fath al-Utmani adlı Arapça eserini Ahbarü�l-Yemani adıyla Türkçe�ye tercüme etmiştir. Bu eser ilk anda Arapça eserin doğrudan bir özeti gibi görünse de, Ahbarü�l-Yemani�nin mukaddimesinde Qutbuddin�in eserinin tercümesine ilaveler yapılmış ve Yemen�in fethinde bulunmuş mücahitlerin rivayetlerinden, Yemen�e seyahat etmiş seyyahların anlattıklarından ve Yemen�i gezmiş olan bilginlerin vermiş olduğu malumatlardan alıntılar bölümler arasına serpiştirilmek suretiyle tercüme genişletilmiştir. Tercümeye esas olan Barq al-Yamani Sinan Paşa�nın (ö. 1004/1596) 981/1574�de serdar olarak bulunduğu Halqu�l-vad (Halqu�l-vadi/Goletta) muharebesi ile bittiği halde H.A. eserin tercümesini kendi zamanına kadar getirmektedir.

Eserin Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye Kitaplığı 886 numarada Ahbarü�l-Yemani adıyla kaydedilmiş olan nüshası 1077/1668 tarihinde Mustafa b. İbrahim tarafından istinsah edilerek yer yer şerhlerle genişletilmiştir. Söz konusu şerhler 1082/ 1671 yılında Mustafa b. Rıdvan tarafından özetlenerek metne dahil edildikten sonra eserin adı Telhisü�l-barqü�l-Yemani şeklinde değiştirilmiştir. İlk bakışta farklı iki esere aitmiş izlenimi veren bu iki nüsha yakından incelendiğinde içerdikleri kitap bablarının ve fasıl başlıklarının aynı olduğu görülür.
Gerek tarihinin önce olması ve gerekse verilen şerhlerle müellif nüshasına en yakın nüsha olmasından dolayı içerik söz konusu olduğunda esas alınması gereken Ahbarü�l-Yemani, mukaddime, beş bölüm ve bir hatime üzerinden tertip edilmiştir. Mukaddimede eserin tercüme ve yeniden tertibine sebep olan durumlar anlatılmıştır. Birinci bölümde, Osmanlı devletinin eline geçmeden önce üç nesilden beri Yemen�e hakim olan hükümetler on beş fasıl üzerinden; ikinci bölümde, Osmanlı Devleti�nin Yemen�i almasına zemin hazırlayan durumlar otuz altı fasıl üzerinden; üçüncü bölümde, Yemen�in Osmanlı Devleti adına Sinan Paşa tarafından alınışı altmış fasıl üzerinden; dördüncü bölümde, Sinan Paşa�dan Haydar Paşa�nın isyanına kadar valilik eden vezir ve beylerbeylerinin yönetimleri on bir fasıl üzerinden; beşinci bölümde, Yemen�de ortaya çıkan yerli hükümetlerin ve imamların ayaklanmaları ve şekavetleri beş fasıl üzerinden anlatılıp, hatimede ise 1030/1620-21 senesinden itibaren Yemen�de Osmanlı hakimiyetinin ne şekilde kesintiye uğradığından ve Yemen�de imamlık davası güden İmam Qasım (ö. 1029/1620) ve kendisinden sonra gelen evlatlarının bozuk itikatlarına sebep olan hallerden bahsedilmiştir.

2) Fethname-i Qamaniçe
1083/1672 yılında gerçekleşen Qamaniçe (Kamianets-Podilsky) seferinin ruznamçesi mahiyetindedir ve 17. yüzyılda bir Osmanlı seferinin detaylarına ışık tutması açısından önemlidir. H.A. divan-ı hümayun katibi sıfatıyla katıldığı bu seferde bizzat şahit olduğu olayları kaleme almıştır. Eser bölüm ve fasıllar şeklinde yazılmamış, bunun yerine seferin menzilleri esas alınmak suretiyle düzenlenmiştir.

Fethname mukaddime, gidiş güzergahı, kale muhasarası ve dönüş güzergahı şeklinde bölümlendirilebilir. Mukaddimede 1082/1671-72 senesinin siyasi olayları ve Qamaniçe seferine yol açan Kazaklar üzerinde nüfuz kurmak için Lehistan ile yapılan mücadele özetlenmiş ve 1082 senesinin kışında Özi (Ochakov) muhafızı Halil Paşa�nın (ö. 1096/1685) Kazak hatmanı Petro Doroşenko�ya (ö. 1676) yardım seferi anlatılmıştır. Bundan sonra seferin fiziki ve manevi hazırlığından bahsedilmiş ve bu bağlamda sefere hazırlanmaları için �sefer eşme� (sefere çıkma) sırası kendilerinde olan eyaletlere (Rumeli, Bosna, Anadolu, Sivas, Haleb, Qaraman, Diyarbekir, Maraş, Adana) sefer daveti için fermanlar gönderilmesinden ve askere moral vermesi için Bursa�da izinli bulunan saltanat vaizi Vani Mehmed Efendi�nin (ö. 1098/1687) göreve çağırılmasından bahsedilmiştir. Fethname�ye göre 2 Muharrem 1083/30 Nisan 1672�de tuğ ve sancaklar çıkarılarak padişahın otağ-ı hümayunu ordunun toplanma yeri olan Edirne Çuqur Çayırı sahrasına kurulmuş, IV. Mehmed 9 Muharrem 1083/7 Mayıs 1672�de otağına geçmiş ve burada yirmi yedi gün beklenmiştir (2a-8a).
Daha sonra Çuqur Çayırı sahrasından ilk menzil olan Çömlek köyüne gelinmiş ve buradan itibaren yol güzergahlarından Rumeli sağ kolu takip edilerek Tuna kıyısındaki İsaqçı�ya (Isaccea) varılmıştır. Burada gerek karadan, gerekse denizden bol miktarda zahire gelmesinden dolayı bolluk yaşanmış ve askerler ziyadesiyle zahire almışlardır. Askerler fazla eşya ve elbiselerini İsaqçı kalesine emanet bıraktıktan sonra Tuna üzerinde kurulan köprüden geçilerek Qartal sahrasına (Kagul) inilmiş ve burada devlet erkanı ve askerler, fazla eşya ve giysilerini bırakarak sade elbise ve sarık giymişlerdir. Qartal�dan kuzeye hareketle İsaqçı�dan sonra Osmanlının önemli lojistik üslerinden birisine, Prut nehri kenarında ve Boğdan�ın (Moldova) merkezi Yaş (Iasi) şehrine yakın olan Çuçure�ye (Podu) gelinmiştir. Burada bir taraftan Prut üzerinde kurulacak köprü yapımının bitmesi beklenirken diğer taraftan ordudaki son hazırlıklar gözden geçirilmiştir. Çuçure�de Osmanlı ordusunun tamamına resm-i geçit yaptırılıp beylerbeyi, sancakbeyi ve ocak ağalarına rütbelerine göre hilatler giydirilmiş ve askere umumi zahire dağıtılmıştır (25a-42a). Çuçure�den sonra düşman hududuna en yakın bölge olan Pınarbaşı (Melnitsa Podolskaya) menziline gelindiğinde Eflak (Wallachia), bir sonraki menzilde ise Kırım kuvvetleri orduya iltihak etmişlerdir. Bundan sonra Qamaniçe hedefine doğru yol alınmış ve Edirne�den Qamaniçe�ye kadar olan mesafe otuz beş menzilde konaklanmak suretiyle katedilmiştir. Qamaniçe kalesinin 17 Ağustos�ta teslim alınmasından sonra ileri hareket devam edilerek Bucaş�a (Buczacz) gelinmiş ve 23 Eylül�de Lehistan ile Bucaş Anlaşması yapılarak geriye doğru hareketle dönüş yoluna girilmiştir (42a-120b). Dönüş yolunda menziller bu defa geriye doğru teker teker katedilmek suretiyle geçilip Edirne�ye gelinmiş, yolda kendi eyaletlerine yaklaşılan kuvvetler izin isteyerek bölgelerine gitmişlerdir (120b-136b).

Eserde her bir menzilin adı (veya adları), menzile varış tarihi, varış saati, burada kaç gün kalındığı bütün menzillerde düzenli şekilde kaydedilmiştir. Menzillerdeki yol ve hava durumu, buna bağlı olarak meydana gelen zorluklar, aksamalar, plan dışı konaklamalar, menzillere en yakın şehir ve kalelere yapılan geziler ve teftişler, moral vermek için verilen hediyeler ve bahşişler ile kapıkulu askerine ulufelerinin verilmesi gibi konular kitapta yer bulur. Fethname�de padişahın sefere giderken ve dönerken uğranan menzillerdeki av faaliyetleri de konu edilmiştir.

Osmanlı ordusunun ilerlerken uğradığı her bir menzilin askerin ihtiyaçlarının karşılandığı bir mekan olmasının yanısıra aynı zamanda bir ekonomik faaliyet alanı olduğunun da somut kanıtlarını bu eserde bulmak mümkündür (129b). Bunun güzel bir örneğini Musa Bey karyesi menzilinde görmekteyiz. Esere göre ordu içinde pazar kurulmuş ve çevredeki köy ve kasabalardan ahalinin getirdiği zahire, ekmek, sebze ve meyve getirip pazarda narh-ı cari, yani serbest piyasa fiyatı üzerinden satılmıştı. Satılan malın fiyatı suni olarak şişirildiğinde, fiyatlara müdahale edildiğinden de bahseder. Fethname�de anlatılan faaliyetlerden birisi de ordu ilerlerken eyalet askerlerinin ve vasal devletlerin gönderdikleri askerlerin menzillerde orduya iltihak etmeleri, bu vesileyle devlet erkanının önünde geçit yapmaları, beğeni kazanılması halinde de komutanlara ve ileri gelen askerlere hilatler giydirilmesi hadiseleridir (msl. 17a).
Yine ordunun ilerlemesi esnasında bazı önemli menzillerde yapılan ordu şenlikleri de bu eserde kaydedilmiştir (18b). Bunun bir örneğini gidiş yolundaki İsaqçı menzilinde görmekteyiz. İsaqçı Osmanlı sağ kolunda önemli bir toplanma merkezi olduğundan burada şenlik yapılmıştır. Osmanlı ordusunun ilerlemesi sırasında her menzilde bir sonraki menzil için bir çarhacı ve bir konakçı tayin olunması da Fethname�de detaylıca anlatılmıştır (28a). Eserde anlatılan kronolojik sıralamada Qarasu (Novodari) menzilinden itibaren tarihlerde tutarsızlık görülmektedir. Mesela 29 gün çeken Safer ayına 30 Safer olarak giriş yapılmıştır.

H.A. Hicaz�a gitmiş, sonra nasıl hacı olunacağını ve gördüğü ve ziyaret ettiği yerleri bir mukaddime ve altı bölüm olarak tertip ettiği Tuhfetü�l-hüccac adlı kitabında anlatmıştır (1074/1663-64). Eserin Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, no. 386/6�da kayıtlı bir nüshası bulunmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
1) Ahbarü�l-Yemani
Yazmalar: (1) Istanbul, Millet Kütüphanesi, no. 657, 243 y., 25 sat., nesih kırması. Babinger, GOW, no. 154�te yanlışlıkla Millet Kütüphanesi 801 olarak gösterilmiştir. (2) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye 886, 226 varak, 25 sat., nesih. (4) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye, no. 921, 320 y., 27 sat., nesih. Telhisü�l-barqü�l-Yemani olarak. (3) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Reisülküttab 632; 320 varak, 25 satır, talik. Nemden yıpranmış durumda olan bü nüshanın müstensihi Molla Halil�dir; istinsah tarihi verilmemiştir.
2) Fethname-i Qamaniçe
Yazma: (1) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Efendi, no. 308, 136 y., 15 sat., nesih.

Genel Kaynakça:
Emin Yaqıtal, �Osman III.�ün tahta çıkışının bildirilmesi için 1755 yılında Lehistan Devleti�ne büyükelçi olaraq gönderilen Ali Aga�nın bu görevle ilgili manzum sefaretnamesi,� Ta�rih-i Osmani Encümeni Mecmuası, 13 (1328/1910), 151-155. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Mü�ellifleri, c. 3 (Istanbul, 1342/1923), 47. Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri (Ankara, 1982), no. 154. Antoine Galland, Istanbul�a Ait Günlük Hatıralar, çev. Nihat Sırrı Örik (Ankara, 1987), 109-130. Bogdan Murgescu, �İsakça� Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 22 (2000), 489. Mustafa Nuri Türkmen, Kamaniçe Seferi�nin Lojistik Hazırlıkları, Doktora Tezi (Ankara Üniversitesi, 2002).

Mustafa TÜRKMEN
Ağustos 2005

Munky
18-08-07, 12:41
Hilmi Yücebaş
1915 yılında, Drama�da dünyaya gelen Yücebaş, henüz ortaokul sıralarında iken edebiyata gönül vermiş ve 1931�de Resimli Şark, Muhit gibi dergilerde yazdığı yazılarla ismini duyurmaya başlamıştır. İki yıl kadar edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra basın-yayın hayatına atılan Yücebaş, Akşam, Cumhuriyet, Son Posta gazeteleri ve Anadolu Ajansı muhabirliği yapmıştır. Hayatı boyunca birçok gazete ve dergide yayımlanmış yazının ve kırk beş civarında eserin altına imza atan Yücebaş, asıl şöhretini �Bütün Cepheleriyle� serisiyle yakalamıştır.
Önemli Türk yazar ve şairleri hakkında çıkmış, yazı, eleştiri, hatıra notları, fıkra ve karikatürleri derleyerek biyografi ilmine ve edebiyat tarihine büyük bir hizmette bulunmuştur.
Edebiyat dünyasının en velût simalarından biri olan Hilmi Yücebaş, bu saha ile ilgilenenlerin yakından tanıdıkları bir isimdir...

ESERLERİ:
Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Aka Gündüz, Cemal Nadir, Cem ve Ramiz Edebiyatımızda Atatürk, Ercüment Ekrem, Filozof Rıza Tevfik, Halide Edip, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Hüseyin Cahit, Hüseyin Rahmi, Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul, Mevlânâ, Neyzen Tevfik, Ömer Hayyam, Ömer Seyfettin, Refi Cevat Ulunay, Reşat Nuri, Sait Faik, Süleyman Nazif�ten Hatıralar, Şair Eşref, Şair Padişahlar, Tevfik Fikret, Türk Mizahçıları, Yahya Kemal...

Munky
18-08-07, 12:41
İsmail Hami Danişmend ( 1889)- (1967)
Babası Cebeli Garbi mutasarrıflarından Kamil Paşadır. 1889 yılında Merzifon'da doğdu. Siyasal Bilgiler Okulu'nu bitirdi ayrıca Kollej de France'da okudu. Sivas Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katıldı. Sivas Kongresi sıralarında yayınlanan "İrade-i Milliye" gazetesine Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine dikte ettirdiği makaleleri, imzası ile yayınladı. Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya gelmeyen Danişmend, İstanbul'a gitmiş ve Padişah Hükümeti tarafından Barselona'ya şehbender (konsolos) olarak atanmıştır. Büyük Zafer'den sonra yurda dönmüş ve İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmışsa da beraat etmiştir.

Munky
18-08-07, 12:41
İsmet Miroğlu ( 1944)- (23.10.1997)
1944 yılında Bayburd'un Kalecik köyünde doğdu, ilkokulu Kalecik köyünde, ortaokulu Bayburd'da, liseyi Erzincan'da bitirdikten sonra 1 965 yılında istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne girdi. Dört yıl sonra Yeniçağ Tarihi kürsüsünden, "Fatih Devrinde Osmanlı-Kırım Münasebetleri' konulu lisans teziyle mezun oldu.1 970 yılı Ocak ayında aynı kürsüye asistan tayin edildi.Başbakanlık Arşivi'nde bulunan Tapu Tahrir Defterler/ne ve diğer arşiv belgelerine dayanarak, "16. Yüzyılda Bayburd Sancağı" başlıklı doktora teziyle 1 974 tarihinde "doktor" unvanını kazandı.

1 976 yılındaki kısa dönem askerlik hizmeti akabinde 1 978'de fakülte tarafından Fransa'ya gönderildi. Fransa, Almanya ve Hollanda'da mesleğiyle ilgili araştırmalar yaptı.1981 'de, "IB.Yüzyılda Kemah Sancağı" mevzuundaki doçentlik tezi ilgili jüri tarafından kabul edildi ve "üniversite doçenti" oldu.

1 989 yılında da profesörlüğe yükseltildi.

13 Mayıs 1987 tarihinde 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 38. maddesine istinaden Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü vazifesine tayin edildi.Yıllarca ihmal edilmiş Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerini modern anlamda yeniden yapılandırdı. Üniversite mezunu yüzlerce genç arkadaşımızın bu sahada uzmanlaşmasına vesile oldu.31.1 2.1 990 tarihine kadar bu görevi yürüttü. Bu tarihten sonra yeniden üniversitedeki görevine dönen merhum Miroğlu, 24.7.1991 tarihinde Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı başkanı oldu.Üniversitedeki görevinin yanısıra, ilk sayısını 1 994'ün Mart ayında çıkaran Tarih ve Medeniyet dergisini kurdu ve 23 Ekim 1 997 tarihindeki vefatına kadar derginin Genel Yayın Danışmanlığı vazifesini yürüttü.

Arkadaşım ve meslektaşım İsmet Miroğlu

Prof. Dr. Mustafa Çetin Varlık

30 yılı askın bir arkadaşlık ve meslektaşlık... Taa üniversite yıllarından.. . Üniversitede aramızda bir yıllık bir fark olmasına rağmen çoğu derslerimiz birlikte yapılırdı. Mezuniyetten sonra Yeniçağ Tarihi kürsüsünde meslektaşlık başladı. Aynı hocalardan okuduk ve doktora yaptık. Ne idi o şefkatli hocalar... Çoğu rahmetli oldu; Sahabeddin Tekindağ, Münir Aktepe, Cengiz Orhonlu, Bekir Kütükoğlu, Nejat Goyünc... Cengiz Ohonlu'nun ayn bir önemi vardı. Bizlere arkadaşça ve çok yakın bir ilgi gösterirdi. Rahmetli ismet Miroğlu'nu çok temiz bir Anadolu çocuğu olarak değerlendirirdi; gerçekten öyle olduğunu zaman içinde tanıyan herkes doğruladı. Diğer bocalanınız mesafeli ve babacan tavırlı idi. Bu arada, o zamanki asistan ağabeyimiz Mücteba Ilgüre! hepimize kolkanat gererdi. Arkasından Yusuf Halacoğlu, ilhan Şahin ve Feridun Emecen geldiler. Hepsi de profesör olan bu değerli ilim adamları arkadaşlarımızın bugün ilmî ve idarî kariyerlerde çok güzel hizmetler vermesi memnuniyet vericidir.

Merhum ismet Miroğlu çok çalışkan bir arkadaşımızd. Asistanlığında, doğum yeri olan Bayburd Sancağı adlı bir doktora tezi hazırladı. Doçentlik tezi olarak Kemah Sancağı isimli bir çalışma yaptı. Bu yıllarda ilmi araştırmalara çok büyük ağırlık vermişti. Parasını pulunu kitaplara yatırırdı. Daha sonraki yıllarda idarecilik yönünün ağırlık bastığını gördük. 1987 yılında Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ne getirildi. Burada bütün gücünü kullandı ve istanbul'daki Osmanlı Arsivi'ni eski yerinden şimdiki yerine taşıdı. Modem teçhizatla donattı. Yeniden yapılanmaya gitti. Şimdiki personelin çoğu onun zamanında alındı. Tasnifler yeni bir hız kazandı. Osmanlı Arşivi'nin bugün bu hale gelmesi onun ve yakın çalışma arkadaşlarının eseridir. 1990 yılı sonunda Üniversite'deki görevine döndü. Arşivde bu tarihten sonra yapılan çalışmalar ve yayınların pek çoğu onun zamanında plânlanmış, projelendirilmiş ve yayına hazırlanmış eserlerdir. Ancak bunları kamuoyuna duyuramadı. Çünkü bu tarakta bezi yoktu. Bu çalışmalar onun zamanında ve Yusuf Ha/acoğ/u nün daire başkanlığı ve genel müdürlüğü zamanında, İstanbul'daki üniversitelerden görevlendirilen öğretim üyeleri ve uzman arşiv personeli tarafından yapıldı. Asistanlık yıllarında Fransızca, Arapça ve Farsça'ya özel önem verdi.

Osmanlıca'sı gayet iyi idi. Arşiv Genel Müdürlüğü sırasında Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığı bir seyahatten (1990) sonra ingilizce çalışmaya başladı ve epeyce mesafe aldı.

Daha sonra çalışmalarının ağırlığını Tarih ve Medeniyet dergisinin yayın danışmanlığı görevine kaydırdı. Gerek Arşiv Genel Müdürlüğü ve gerekse Tarih ue Medeniyet dergisinin yayın danışmanlığı sırasında büyük bir azim, şevk ve heyecanla çalışır, etrafındakilere de bu heyecanı verirdi. Bu görevleri sırasında gece yarılarına kadar çalışırdı. Türk milletinin Müslüman bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu her yerde dile getirirdi. İnandığı gibi yaşadı ve yaşadığı gibi vefat etti. Allah rahmet eylesin, başımız sağ olsun�

Munky
18-08-07, 12:42
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/41.jpg
Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948)
Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul'da doğdu. Mehmet Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı. 2.Meşrutiyet' ten sonra Edirne'de 2.Ordu 3.Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı.

31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı'nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914'te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal'da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale'ye gönderildi. Kerevizdere' de Fransızlar' a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul'da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya' ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz' un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak'a gitti.

1916'da Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak'ta İngilizler' le çarpıştı. 1917'de Diyarbakır'daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki 2. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918'de Erzincan ve Erzurum'u Ermeniler' den ve Ruslar' dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini ve Karaköse� yi kurtardı. Aynı yıl Mirliva (Tümgeneral) oldu. Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmet İzzet Paşa'nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ'daki 14. Kolordu Komutanlığı'na, ardından da Erzurum'daki 15. Kolordu Komutanlığı'na atanmasını sağlayarak Nisan 1919'da göreve başladı.

Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı'nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler' in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920'de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması'nı imzaladı. Kars'ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Halk Partisi�nden Ayrıldı Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923'te İstanbul milletvekili oldu. 1924'te, TBMM'deki Dörtler Grubu'nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa'ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi hayatına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939'da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946'da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken 26 Ocak 1948'de Ankara'da öldü.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :

Kazım Karabekir paşanın eserleri 1991 yılından itibaren Emre Yayınları tarafından seri olarak yayınlanmaya başlamıştır.Daha önce paşanın bilinen İSTİKLAL HARBİMİZ (1960 yılındaki ilk baskısı yasaklanmış ve 5 sene süren mahkemeden sonra beraat etmiştir.)ve İSTİKLAL HARBİMİZİN ESASLARI (1933 yılında Paşa Sinan Matbaası'na eserini bastırmak isterken matbaa basılmış ve 3000 adet forma kireç ocaklarında yakılarak imha edilmiştir)eserlerini EMRE YAYINLARI tekrar basmış ve bunun yanında paşanın 30 eserini daha gün ışığına çıkararak yakın tarihimize büyük katkı sağlamıştır.

Bu eserler şunlardır.

1- Hayatım (Karabekir Paşa bu eserinde gençlik yıllarını anlatmaktadır.)

2- İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909 (Bu eserde Paşa İttihat ve Terakkinin kuruluş dönemini ve ilk çalışmalarını anlatmaktadır.)

3- Birinci Cihan Harbine Neden Girdik ? (Birinci Cilt) (Bu eserde Paşa'nın istihbarat subayı olduğu dönemleri kapsadığından Osmanlının 1.Dünya Savaşı'na neden girdiğini çarpıcı belgelerde ortaya koymaktadır.)

4- Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik? (İkinci Cilt) (Cihan harbine Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl girdiğini anlatmaktadır.)

5- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Üçüncü Cilt) - Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu (Karabekir Paşa bu eserinde ise Erzurum ve Erzincan'ın nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)

6- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Dördüncü Cilt) - Sarıkamış, Kars ve Ötesi - (Bu eserde ise Sarıkamış, Kars bölgelerinin nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)

7-Ermeni Dosyası (Paşa savaşacağı Ermenilerin tarihçesini araştırmış ve kaleme almıştır.)

8- Ermeni Mezalimi (Paşa Ermenilerin görev yaptığı doğu illerindeki katliamlarını belgelerle ve resimlerle ortaya koyarak, günümüzde koparılan kızılca kıyamete hayalle değil belgelerle cevap vermiştir.)

9-Paşaların Hesaplaşması ? İstiklal harbine neden girdik,niçin girdik ve nasıl idare ettik ? (Paşa, İstiklal Harbi öncesi İstiklal Harbi'ne kimlerin ve nasıl karar verdiğini, kimlerin karşı çıktığını ve inanmadığını bu eseriyle anlatmakta ve resmi tarihimizi kökten değiştirecek belgeleri koyup doğrularıyla bir dönemi aydınlatmaktadır.)

10- İstiklal Harbimiz (5 CİLT TAKIM) (Karabekir Paşa'nın en çok konuşulan ve tartışılan eseri. 1960 yılında ailesinin Türkiye Yayınevi tarafından yayınlattığı ve hemen yasaklanıp toplatılan eseri. Eseri baskıya hazırlayan Paşa'nın rahmetli damadı Prof.Faruk ÖZERENGİN beyefendinin deyimiyle "trenle Ankara'ya ailece toplanıp giderken kanun kaçakları gibi korka korka ürkek gözlerle baka baka gittiğimiz" diye anlattığı olay 5 yıl sürmüş ve sonunda beraat edip yayınına devam edilmiştir.

11- İstiklal Harbimizin Esasları (Karabekir paşanın 1933 yılında bastırmak istediği ancak matbaanın basılarak kireç ocaklarında imha edilen eseridir. İstiklal Harbi'mizi esas hatlarıyla ortaya koyan ve 1933 yılında bir Ankaralı adıyla bir gazetede yalan ve yakın tarihimizdeki olayları farklı, Karabekir Paşa'nın ismini aşağılayıcı yayınlar başladığında Paşa belgeler göndermeye başlar, ilk iki belge yayınlanır ama gerisi yayınlanmaz. Paşa bunun üzerine bu eseri hazırlar ve matbaada 3000 adet forma halindeki eser matbaa basılarak imha edilir. Bu eserin eksiksiz ve tam metin baskısı.)

12- İstiklal Harbimizde İttihat Terakki ve Enver Paşa (2 cilt takım) (Paşa bu eserinde de İstiklal Harbi döneminde İttihat Terakki Erkanının ve özellikle Enver Paşa'nın çalışmalarını belge ağırlıklı olarak anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir' in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa'ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa'nın Kafkaslar' dan Orta Asya'daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir. Enver Paşa, Harb-i Umumi'den mağlup çıkılması üzerine Berlin'e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya'ya geçen Paşa Moskova'da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya'nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu'da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül'ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi'ne katıldı. Bir ara Berlin'e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova'ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu'da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon'da Enver Paşa'ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver'in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi'nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa'yı devre dışı bıraktı. Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu'da da bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan'a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi. İlk baskısını 1967'de yapan bu eser; o sırada Şark'ta bulunan Kazım Karabekir' in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Suphi'nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır. Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeleri de içermektedir. )

13- Paşaların Kavgası (İstiklal Harbi biter bitmez Karabekir Paşa'nın M. Kemal Paşa ve etrafıyla arasındaki ihtilafların ve tartışmaların başladığı dönemi çok çarpıcı şekilde ele alarak anlattığı eseridir. Bu kitapta Türk yakın tarihinin en çapraşık dönemi Karabekir Paşa'nın kalemiyle ele alınıyor. Resmi tarihe yer yer ters düşen bu hatıralar yakın tarihimizin iyi anlaşılması için büyük kazançtır. Tarihin hafızası hiç bir zaman unutkanlıkları bağışlamamıştır. Bu kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman yakın tarih tablosunun son çizgisinin çizilmiş olduğunu göreceksiniz. )

14- Bir Düello ve Bir Suikast (Karabekir Paşa'nın iktidar sahipleriyle ihtilafa düştüğü ve 15 yıla yakın Erenköy'deki köşkünde göz hapsinde tutulduğu dönemlerde kendisine planlanan suikast girişimini anlattığı eseri.)

15- Çocuk Davamız 2 cilt takım ("Kazım Karabekir Paşa'nın özellikle görev yaptığı Doğu vilayetlerinde bakımsız çocuklara yönelik yapmış olduğu çalışmaları ve raporlarını topladığı bu 2 ciltten oluşan eser günümüz idarecileri için iyi bir kaynak, tarih meraklıları için ise ibret verici bir çalışmadır. Paşa bu eserine başlarken şunları söylüyor: "Bir taraftan çocuk sefaleti, bir taraftan da şahane çocuk balolarını okudukça ve işittikçe bende duygularımı kaybettim. Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklar da vatan enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız çocuk milli tehlikedir. Çünkü her yıl maddi manevi bir sürü düşkün halk arasında kaynaşacak ve ordu saflarına karışacaktır. Demek milletin ve ordusunun keyfiyet bakımından kıymeti her yıl bir derece daha düşecektir. Vatanın geleceğinin sahipleri bugünün çocuklarıdır. Şu halde bakımsız çocukların bu vatana nasıl sahip olacakları bugünden düşünülecek bir meseledir. Bazı kimselerden esefle duydum ve duymaktayım da: Madem ki bakamayacaklar ne diye çocuk yapıyorlar. Bende cevap veriyorum ki: Ailelerin vatan borçları, fakir de olsalar, mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmalarıdır. Nasıl Bakılacağını hesap etmek onların değil, devletin vazifesidir. Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur."

16- Çocuklara Öğütlerim (Karabekir Paşa'nın özellikle ilk okul dönemine ait çocukları için hazırladığı eseri. Büyük çocuklara (!) da vereceği pek çok şey olduğunu okudukça bu eserde göreceğiz)

17- Bulgaristan Esareti -Hatıralar, Notlar- (Paşa'nın hatıra ve notlarından Bulgar esareti dönemine ait eseri.)

18- İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi (Paşa'nın bu üç devlet arasındaki savaşı anlattığı,askeri güç ve psikolojik durumu ortaya koyduğu eseri.)

19- Kürt Meselesi (Paşa'nın dün için doğu ve güneydoğu insanımızla ilgili ortaya koyduğu tezlerin bugün içinde aynen devam ettiğini, Kürt toplumu üzerinde emelleri olan Ermeni ve Batılı ülkelerin bu insanlarımızı nasıl kullanmak istediklerini bu eserinde okuyacaksınız.Doğu insanını ve doğu bölgelerini çok iyi bilen bir paşanın günümüz içinde geçerli tezlerini bu eserde bulacaksınız)

20- İzmir Suikasti (Paşa'nın ve muhalefetin İstiklal Harbi sonrası yargılandıkları M. Kemal Paşa'ya düzenlenen suikastı, Paşa'nın mahkemedeki savunmasını ve iddianameyi okuyacaksınız. Yayınevimizin sahibi Sn. Sami ÇELİK bu eserden dolayı yargılanmıştır.)

21- Ankara'da Savaş Rüzgarları -CHP Grup Tartışmaları- (Paşa ülkemizde ilk kez bir partinin grup tartışmalarını gün yüzüne çıkarmıştır. 2. Dünya Savaşı'na katılalım ve katılmayalım diyenleri, savaş öncesi savaşı yorumlayanlardan savaş sonrası kimlerin ahkam kesip büyük yanılgıya düştüklerini okuyacaksınız)

22- Nutuk ve Karabekir' den Cevaplar (12 Cilt) (Kazım Karabekir paşanın 1933 baskılı orijinal ve Osmanlıca Nutuk'un üzerine düştüğü notlar orijinal nutukla birlikte yayınlanmıştır.)

23- İktisat Esaslarımız (Paşa'nın İzmir İktisat Kongresi ile ilgili hazırlattığı rapordur ve kendi notlarıyla yayınlanmıştır.)

24- İtalya ve Habeş (Paşa'nın İtalya ve Habeş'i inceleyip kaleme döktüğü eseri.)

25-Tarihte Almanlar ve Alman Ordusu (Paşa'nın tarihi süreci içerisinde Almanları ve mesleği olan askeri açıdan Alman ordusunu incelediği eseridir.)

26-Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri (Almanlarla Osmanlı arasında, Osmanlının son yıllarında başlayan yakın ilişkilerini ve Almanların Türkler tarafından en gizli bilgilere kadar ulaşabileceği makamlara getirilmesini anlatan eseridir.)

27- Türkiye'de ve Türk Ordusunda Almanlar (Paşa'nın Türk ordusunda görev yapan komutanları ve görev sürelerini inceleyip anlattığı eseri. Moltke, Goltz Paşa, Liman Von Sanders ıslah heyetlerinin başında Türkiye'ye gelip Osmanlı ordusunda senelerce görev yapmışlardır. Türk askerlik tarihine son asırlarında damgalarını vurmuşlar, bunlardan Goltz Paşa ülkemiz topraklarında ölerek İstanbul'a defnedilmiştir. Goltz ve Liman paşalarla birlikte çalışması hasebiyle Karabekir Paşa yer yer bu döneme ait hatıralarını da bu eserinde anlatmaktadır.





HAKKINDA YAZILANLAR

Karabekir Anlatıyor
Uğur Mumcu
um:ag Yayınları / Uğur Mumcu Bütün Yapıtları Dizisi

"Her ihtilal, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur. Bu çatışma ve çalkantılar, ihtilalcileri karşı karşıya da getirir. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski asker ve iki eski ihtilalcidir. (Ama) yolları, hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte ayrılmıştır. İhtilal, evlatlarını yer! Bu bir değişmez kuraldır. Anadolu İhtilali, Türkiye'de bir yeni dönem açmış, bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda, ihtilalcilerin yollarının ayrılması doğaldır. Doğal olmayan, bu olaylar üzerindeki yasakların şu ya da bu nedenle bu gün bile sürmesi, sürdürülmesidir."
-Uğur Mumcu-

Munky
18-08-07, 12:42
Mehmet Ata ( 1856)- (1919)
Tarihçi, yazar, gazeteci ve Maliye Nazırıdır.1856 yılında Halep'te doğdu.Yazar Dr. Galip Ataç ile yazar Nurullah Ataç'ın babasıdır.Doğu ve Batı Kültürü ile yetişti. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Maliye Mektupçusu ve 1908 yılından sonra Islahat-ı Maliye Komisyonu Üyesi oldu.1916 yılında bir hafta süre ile Maliye Nazırlığı yaptı. Ömrünün son yıllarını gazetecilikle geçirdi. "Mefhari" veya "Ata" imzası ile gazete ve dergilerde bir çok makalesi yayınlandı.Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 1919 yılında İstanbul'da 63 yaşında iken vefat etti. Mezarı Divanyolundaki II. Mahmud Türbesi Bahçesinde 6'ncı adadadır.

Eserlerinden bazıları:Devleti Osmaniye Tarihi (Hammer�den tercüme), İktitaf (faydalanma-okullar için edebiyat antolojisi ve okuma kitabı), Elmenak (almanak-takvim kitabı)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
18-08-07, 12:42
Mustafa Müftüoğlu
1925 yılında Eskişehir�de dünyaya gelen Mustafa Müftüoğlu, yakın dönem tarihimizi konu alan araştırmalarıyla biliniyordu. Merhumun yazıları Tasvir, kendi çıkardığı Kızılelma, Volkan, Büyükdoğu, Bizim Anadolu ve Milli Gazete gibi basın yayın organlarında çıktı.

7 Mart 2006 tarihinde İstanbul�da vefat etti. Edirnekapı Kozlu Mezarlığı�na defnedildi.

Asıl adı Mustafa Tatlısu olan Müftüoğlu, müftü Ali Osman Tatlısu�nun oğludur.

ESERLERİ
Çankaya�da Kabus, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, Yüz Küçük Adam, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Abdülhamit, Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar, Tarihi Gerçekler, Menemen Vakası, Milli Mücadele Gerçekleri I-II ve 31 Mart Vakası�

HAKKINDA YAZILANLAR

Mustafa Müftüoğlu, son yolculuğuna uğurlandı
Zaman 9 Mart 2006

Yakın dönem tarih araştırmalarıyla bilinen tarihçi yazar Mustafa Müftüoğlu, Hakk�ın rahmetine kavuştu. Önceki gün sabah namazından sonra hayatını kaybeden Müftüoğlu, yakalandığı akciğer hastalığı sebebiyle evinde bir süredir tedavi görüyordu.

Müftüoğlu�nun cenazesi dün öğle namazını müteakip Fatih Camii�nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Kozlu Mezarlığı�nda toprağa verildi. Cenaze namazına katılan yakınları ve dostları, Müftüoğlu�nun hayatının sonuna kadar kitap çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Yakın dönem tarihimizi konu alan araştırmalarıyla tanınan Müftüoğlu, �Yalan Söyleyen Tarih Utansın�, �Abdülhamit�, �Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar�, �Tarihi Gerçekler� gibi çalışmalarında resmî tarih bilgileri ile çatışan eserler kaleme aldı. Müftüoğlu�nun kitaplarının belirli bir dönemde büyük bir kitleyi etkilediğini söyleyen gazeteci-yazar Sadık Albayrak, �Mustafa Bey, resmî tarih anlayışına aykırı eserler kaleme alması ve bunları belgelendirmesi sebebiyle onlarca kez mahkemelerde yargılanmıştır.� dedi. Çankaya�da Kabus, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, Yüz Küçük Adam, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Abdülhamit, Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar, Tarihi Gerçekler, Menemen Vakası, Milli Mücadele Gerçekleri I-II ve 31 Mart Vakası, Müftüoğlu�nun başlıca eserleri arasında yer alıyor.
Mükremin Albayrak, İstanbul

X

İnsan ki insan; dost ki dost
Hasan Aksay
Vakit 09 Mart 2006

Mustafa Müftüoğlu'nun ufulü, gözden kaybolması, sanki bütün dünya boşalmış gibi bir his doğuruyor bende. Hayatıyla İslâm'ı yaşamış, yazmış büyük şahsiyetlerin vefatları, yakın dostlarına, hatta zaman zaman bütün topluma bu hissi yaşatmıştır. Bir devrin müstesna değerlerinden Abbas Halim Paşa'nın vefatı üzerine, Mehmet Akif'imiz:
"Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?"
Der ya, tam öyle. Değerli fikir adamı, değerli yazar, aksiyon insanı, tarihçi Mustafa Müftüoğlu'nun aramızdan ayrılması, sanki herkes göçmüş, dünya boşalmış gibi, insanlık ve değerler atmosferde bir boşluk hissi veriyor.
Ömer'i Hazreti Ömer; Mehmet Akif'i, Mehmet Akif yapan İslâmi değerler bütünü, Mustafa Müftüoğlu'nu da Mustafa Müftüoğlu yaptı. İnandı ve inandığı gibi yaşamayı başardı.

"Hayattan da üstün bir değeri yakalayamayan insanın hayatının da değeri yoktur" diyordu Malcom X. Müftüoğlu İslâm'ın sunduğu, hayattan da üstün değeri öylesine yakalamıştı ki, onunla oturup sohbet ederken o hava ve iklim yaşanır, bir huzur ortamı doğardı... Milletine zulmeden veya ikiyüzlü çifte standartlı insandan bahis geçiyorsa, Müftüoğlu'nun yüzüne bakmak, "İnsanla insan arasındaki fark, yerle gök arasındaki farktan daha büyüktür" deyip, Üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle:
"Ey düşmanım sen benim, ifademsin, hızımsın;
Gündüz geceye muhtac sen de bana lazımsın"
diye Müftüoğlu'nun somutlaşan insani değerlerini, insani yüceliğin güzelliklerini bir kere daha düşünüp, ferahlamak için yeter bir imkan doğardı.
Müftüoğlu'nun bütün gayreti, herkes İslâm'ın iman ve ahlak ikliminde yaşama mutluluğunu elde etsin hedefinde düğümlenirdi. Konferansları, kitapları, on binlerce makalesi bunun içindi. Cağaloğlu'nun her taşında; Anadolu'nun konferans salonlarında, gayret sahibi misafirperver kimselerin evlerinde; Avrupa'da, Avustralya'da, onun ayak izleri bunun için vardı. Müslümanların gönüllerinde, bu gayret, bu azim ve ses iz bıraktı.

Babası Merhum Ali Osman Tatlısu (Müftü) Efendinin "Esma ül Hüsna" adlı kitabı nasıl elden ele, gönülden gönüle dolaştı ise; Mustafa beyin onlarca kitapları da, on binlere ulaşmış, Anadolu'nun birçok evinde ışıklı köşeler oluşturmuş, gönüllerde yerini almıştır.
İslâm düşmanlarından başka hayatta dargın olduğu kimse yoktu. Üzüntüsü, milletimizin az okuması ve dünyada olup bitenlerden kendisinin sorumlu olduğu bilinciyle hareket edenlerin, bütünü kapsamamasıydı.

Müftü Ali Osman Efendi'nin oğlu Mustafa Müftüoğlu'nun hayatı, zaman ve şartlar bakımından farklıydı ama, önemli ölçüde, Müderris Mehmet Tahir Efendinin oğlu Mehmet Akif'imizin hayatına benzerdi. Ne tevafuk ise, Kandilli yokuşunu diz ağrılarından dolayı çıkamaz oluncaya kadar uzun zaman Akif'in arkadaşı Fatin Hoca'nın evinin hemen yanındaki evde kiracı olmuş, Akif'in defalarca inip çıktığı yokuştan, o da, aynı iman, aynı heyecan, azimle ve aynı düşüncelerle inip çıkmıştı.

Akif gibi, Eşref Edip, Necip Fazıl, Osman Yüksel gibi yazdı, konuştu, diyar diyar koştu, çırpındı. Sadece üslubu farklıydı. Sıkıntılar çekti yılmadı, duraklamadan, bir an tereddüde düşmeden yoluna devam etti. Böyle insanlar, toplumların rahmet pınarlarıdır.

O hâlâ yazılarını kalemle yazıyordu. Birkaç aydan beri eli kalem tutmuyordu, sesi kısılmıştı. Onun için yazamadı. Ama 7 Mart 2006 sabahı, yine namazını kıldı ve biraz sonra büyük buluşma anı geldi. Allah rahmet eylesin.
Ruhu için Fatiha.
x

xxxxxxxxxxxxx

Onu unutan tarih utansın
İbrahim Doğan Aksiyon Sayı: 588 - 13.03.2006

Osmanlı�yı savunan ilk yazarlardandı ve doğru bildiklerini söylemekten çekinmeyen biri olarak tanınıyordu Mustafa Müftüoğlu. �Canlı tarih� olarak biliniyordu. Necip Fazıl�ın en yakınındaki çalışma arkadaşlarından biriydi. 81 yaşında hayata gözlerini yumarken onlarca kitap bıraktı arkasında. Ancak birçoğunu da yazamadı.

Okullarda okutulan kitaplarda, �resmî tarih� tezi işlenir genelde. Akademik çevrelerce pek kabul görmese de halk gayri resmî tarihi benimser öteden beri. Resmî tarihin anlattıklarının dışına çıkan kitapların başında Mustafa Müftüoğlu�nun �Yalan Söyleyen Tarih Utansın� kitabı geliyor. Osmanlı adının ağza alınmadığı bir dönemde bildiklerini cesaretle dile getiren Müftüoğlu, onlarca kitap yazdı, birçoğunu da yazamadan 7 Mart�ta hayata gözlerini yumdu.

Hasta iken evinde dört defa ziyaret ettiğimiz Mustafa Müftüoğlu ile dergimiz adına röportaj talebimiz oldu. Bu sırada Marmara Üniversitesi Hastanesi�ndeki kanser tedavisi sürüyordu. Röportaj talebimiz için �Bu vaziyetimle zor. Tedavinin müspet taraflarını gördüm, bitsin bakalım. 10 gün sürecek. Bitince olur.� demişti. Ancak tedavinin bitiminden dört gün sonra vefat haberi geldi. Müftüoğlu ile ziyaretlerimiz sırasında yaptığımız görüşmeden çıkan notlar şöyle:

Müftüoğlu soyadıyla tanınıyor ancak gerçek ismi Mustafa Hayreddin Tatlısu. 1925 yılında Eskişehir�de dünyaya gelir, 18 yaşında ise İstanbul�un yolunu tutar. Esma ül Hüsna�yı en güzel şekilde açıklayan babası Eskişehir Müftüsü Ali Osman Tatlısu bunu kitap haline getirir. O da oğlundan bir yıl sonra İstanbul�a gelerek Beyoğlu Müftüsü olur. Mustafa Müftüoğlu 1944-1950 yılları arasında Volkan ve Kızılelma mecmualarını çıkarır, bir de yayınevi kurar. Sonraki yıllarda ise Büyük Doğu�yu çıkaran Necip Fazıl Kısakürek�in en yakınındaki kişidir. Kitaplarının yanı sıra birçok tarihî olaya da şahitlik eder. Volkan Mecmuası�nı çıkardığı yıllarda posta yoluyla bir mektup gelir. Zarfı açtığında Bediüzzaman�ın kaleme aldığı Gençlik Rehberi ile karşılaşır. Bunu dergide �Risale-i Nur ve Hapishanedekiler� diye yayımlar. Ancak yasak matbuattan iktibas yaparak kanuna muhalefet ettiği gerekçesiyle Mustafa Müftüoğlu da Bediüzzaman ile birlikte Eminönü�ndeki Büyük Postane�nin üstündeki mahkemeye çıkar. Hâkim yazıyı nereden aldığını sorduğunda �Posta yoluyla geldiğini� söyler. Bediüzzaman�ı tanımadığını anlatır, o da bunları doğrular. Bunun üzerine Bediüzzaman hâkime dönerek, �Bunu yayımlayandan Allah razı olsun.� der.

Bediüzzaman ile ilgili bir diğer hatırası ise dergiyi çıkardığı yıllara denk gelir. Volkan Mecmuası hazırlanmış, baskıya girecektir. Ancak telefonun ucundaki ses �Bediüzzaman�ı hapiste zehirlediler.� der. O yıllarda Said Nursi Emirdağ�da alıkonmaktadır. Bunun üzerine sayfalar değiştirilir, başlık da askerin aktardığı gibi olur. Bu bilginin o günlerde nereden geldiğine herkesin şaşırdığını söyleyen Mustafa Müftüoğlu, �Onu cezaevinden bir asker göndermişti.� diye buna açıklık getiriyor.

Kendi dergisini çıkardığı yıllarda kaleminin sertliği hissedilir. Doğru bildiklerini söylemekten çekinmeyen Mustafa Müftüoğlu bir gün emekli Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak�ı Erenköy�deki evinde ziyaret eder. Amacı 1944�te Türkçülere yapılan işkencelerle ilgili sorularına cevap almaktır. Kapıda Çakmak�ın damadı karşılar. Odaya girdiğinde Fevzi Çakmak�ı askeri kıyafetiyle bekler ken sivil elbiseleriyle görür. �Mareşali sivil kıyafeti ile tahayyül ediyordum ama sivil bir pantolon ile görünce şaşırdım.� diyen Müftüoğlu, görüşmeyi, ilgili olarak, �Mareşal �Türkçülere işkence yapıldı� dedi. Çok büyük işkence yapılmış. Olay ona intikal etmiş. �Yapmayın, yaptırmayın diye hükümeti ikaz ettim.� dedi.� sözleriyle anlatıyor. Sonraki yıllarda bu işkence olayları gazete ve dergiler aracılığıyla basına yansır. Konuyu ilk yazanlardan biri de Müftüoğlu�dur: �Milliyetçilere yapılan işkenceyi hemen hemen ilk yazanlardan biri benim.� Ancak Çakmak ile ilgili hem yaptığı görüşmeden hem de çeşitli yerlerden topladığı birçok bilgiyi yazamadığını söylüyor. �Mareşal hakkında söyleyecek çok şey var. Bence mareşal mesuldür. Mareşal ile ilgili aleyhinde çok şey var ama yazamıyorum. Sen ne dersen de halk kafasında bir mareşal belirlemiş. Beş vakit namazını kılan diye biliniyor.� Mustafa Müftüoğlu yazdığı kitapların yanı sıra elindeki birçok belge ve bilgiyi yayımlayamadı. Bunu oğlu Mehmet Akif Tatlısu da doğruluyor.

Müftüoğlu�nun kaleminin sert olmasına rağmen dikkat çeken özelliklerinden biri de vefalı olmasıydı. Uzun yıllar kendisi sorumlu müdür olarak, Büyük Doğu�yu sahibi Necip Fazıl ile birlikte çıkarttı. Neredeyse her ay, çıkan yazılardan dolayı mahkemede hâkim karşısına çıkıyordu. Necip Fazıl bir defasında kendisine 50 lira verir ve bu parayla �Üniversitede okuyup yurtlarda kalan kızlar fuhşa sürükleniyormuş.� diyerek bu konuyu araştırmasını ister. Müftüoğlu da Beyoğlu�nda fuhşa bulaşan kadınlarla görüşüp bunları Büyük Doğu�ya yazar. Ancak Necip Fazıl, bunları yeterli bulmaz. O dönem için büyük para olan 50 lira daha verir ve yeniden yayınlanır.

Munky
18-08-07, 12:42
Münim Mustafa
ESERLERİ

Cepheden Cepheye
(Kanal, Çanakkale, Kafkasya)
Münim Mustafa
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

1. Dünya Savaşı sıralarında Hukuk Fakültesi öğrencisi iken ihtiyat zabiti olarak orduya alınan genç bir Osmanlı aydının cephe anıları...

1. Dünya Savaşı'nın kader çizgilerinin belirlendiği Kanal, Çanakkale ve Kafkas cephelerinde aktif görevler üstlenen Münim Mustafa, ateş hatlarında yaşayıp gördüklerini anlatıyor. Bir savaşçı olarak derin bir duyarlılıkla, bir aydın olarak sağlam bir muhakeme ve tahlillerle anılaştırdığı bu kitap, ilk olarak 1935 yılında Hafta mecmuasında tefrika edilmiştir. Yazarın daha sonra, bazı ilaveler ve düzenlemelerle yeniden "Cepheden Cepheye" adıyla kitap halinde neşrettiği eserin, kaynak değeri itibariyle yararlı olacağı inancındayız.

Munky
18-08-07, 12:43
Nazım Beratlı ( 1952)
HAKKINDA YAZILANLAR

M.A. Talat ve Nazım Beratlı
İrfan ülkü
Ortadoğu 22.04.2005

KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'la KKTC'nin önde gelen tarihçi ve gazeteci-yazarlarından Doktor Nazım Beratlı aynı yıl doğmuşlar, 1952'de.

Talat, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ni bitirmiş, Beratlı ise İstanbul Tıp Fakültesi'ni. Talat'ın resmi biyografisinde CTP'nin gençlik kollarında çalışırken, siyasal düzeyde yükseldiği belirtiliyor, başka bilgi verilmiyor. Nazım Beratlı ise KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı'yla aynı yıllarda CTP'ye girerek siyasete atılmış. Kıbrıs ve Gençlik, Kıbrıs Postası, Yeni Düzen, Yeni Gün gibi gazetelerde köşe yazıları yazmış. Talat'ın düşünsel-siyasi planda makale ya da kitabına rastlanmıyor.

1991 yılında Talat'ın da içinde bulunduğu CTP'deki Rumcu ekiple çatışmış Dr. Beratlı. Parti yönetiminde kapalı kapılar ardında yaşanan çatışmada Türk milliyetçisi, Pan Türkist v.b. olmakla suçlanmış ve Türkçü ve Kıbrıslı çatışmasını kamuoyuna taşıyarak görüşlerini "Kıbrıs'ta Ulusal Sorun" adlı kitabında anlatınca, kıyametler kopmuş. Kıbrıslı Türkler'in özgür, özgün, eşit ve egemen bir halk oldukları tezini, Marxist milliyetler teorisinin ışığında analiz ederek savunan Beratlı, böylece Kıbrıslı solcular ve CTP içinde aforoz edilmiş. Beratlı'nın ayrıca 800 sayfalık, "Kıbrıslı Türkler'in Tarihi" adlı kitabı, bence Kıbrıs Türkü'nün tarihi konusunda en aydınlatıcı ve belki de çapı ve bilimsel değeri konusunda bu alanda tek olan eser.

Dr. Beratlı, KKTC'de bugün Cumhurbaşkanlığı'nı da ele geçiren ve ilk konuşmasında Kıbrıs Rumları'na çağrıda bulunarak, "Sana uzattığım barış eli sen onu sıkıncaya kadar (havada) bekleyecek" diyen Cumhurbaşkanı Talat ve CTP'sinin eleştirisini yazılarında yapmayı sürdürüyor. Nazım Beratlı, tarihinin son bölümünde Kıbrıs sorunu konusunda şu yargıya ulaşıyor:

"Kıbrıs sorunu ada solunun iddia ettiği gibi, dış dinamiklerin kışkırtmasıyla ortaya çıkmış bir sorun olmayıp, iki adalı halkın tarihsel süreç sonucunda iki ayrı kimlik, iki ayrı ulusal yapı, iki ayrı yaşam biçimi, iki ayrı ulusal ülkü yaratmış olmasından dolayı dünyayı meşgul etmektedir."

Nazım Beratlı uzun yıllar görev yaptığı partisi CTP ve genel olarak KKTC'nin Rumcu solunu da şöyle değerlendiriyor:
"Bizim, solculuğu soyunu inkâr etmek sanan Elenofİl dostlarımız da oturup bu sorunu bütün veçheleriyle analiz ederek gerçek bir çözüm modeli üretmek yerine, bir zamanlar proletarya ve dünya devriminin öncüsü SSCB'ye ihale edip kendilerini üzerinde düşünmekten kurtardıkları çözümü, bugün AB'ye terketmeyi barışçılık sanmakla aynı hatayı yapıyorlar."

Dr. Beratlı'nın "Kıbrıslı Türkler'in Tarihi"nde ilginç tesbitler de var. CTP'nin Rum kesimindeki ikizi AKEL partisinin 30 yıldır utangaç bir sağcı politika uyguladığını ve Kıbrıs sağının ardına takılarak çözüm politikaları konusunda onlarla aynı uzlaşmazlığı sürdürdüğünü yazıyor.

Ayrıca kitapta bugün CTP ve Talat ekibi tarafından savunulan Kıbrıslılık, Rumlar'dan ve Türkler'den ayrı, "Tarihi Kıbrıs halkı" uydurmacasının da tarihsel belgelerin ışığında çürütülmesi yer alıyor.

Dr. Beratlı'nın yazdıklarından anlıyoruz ki belki de AKEL ile Rum-Türk ortaklığı CTP arasındaki tek fark, AKEL'in Rum kesiminde Helen-Rum milliyetçiliği yaparak Türkler'i basit azınlık olarak gören EOKA-Makarios-Grivas çizgisinin solcu bir versiyonu olması, CTP'ninse AKEL'den ve Rumlar'dan bu konuda "Helenofil" olmasıdır.

KKTC, işte bugün böyle bir saplantı ve sendrom içindeki bir siyasi ekibin eline geçmiş durumda.

Munky
18-08-07, 12:43
Niyazi Ahmet Banoğlu ( 1913)
1913 yılında Batum'da doğdu, 1924 yılından beri Türkiye'de. 1929 yılında haftalık Bereket Dergisi�nde gazetecilik mesleğine başladı. Politika ve İnkılap, Halk Dostu, Yedigün, Vakit, Hergün gazeteleriyle, Yedigün dergisinde mesleğini sürdürdü. İncili Çavuş adında bir gazete çıkardı. Tarihi araştırmalarıyla tanınan Banoğlu, 1957'de Tarih ve Coğrafya Dergisi'ni yayınladı. 27 tanesi Atatürk konusunda olmak üzere yüzden çok eser verdi. 1937�de Atatürk kendisini Dolmabahçe Sarayı�nda kabul etti. Atatürk Hatay konusundaki baş makaleleri, Banoğlu�nun Yazıişleri Müdürü olduğu Kurun gazetesinde Asım Us imzasıyla yayınlandı. 6 Ekim 1992�de vefat etti.

Munky
18-08-07, 12:43
Osman Turan ( 1914)- (17.01.1978)
1914 yılında, Trabzon'un Çaykara kazasının soğanlı köyünde doğdu. Kuranoğlulları adı ile anılar bir aileden gelmektedir. Babası, Birinci Cihan Savaşında Kafkas Cephesinde şehit olan Hasan Ağadır. Osman Turan, ilk okulu Çaykara'da, Liseyi Trabzon ve Ankara'da bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinden 1940'ta mezun oldu. "On iki Hayvanlı Türk Takvimi" adlı eseriyle doktor oldu. Doktora jürisinin başkanı Prof. Dr. Fuat Köprülü idi. 1944 'de doçentliğe, 1951'de de profesörlüğe yükseldi. 1948'de Paris'te toplanan Şakiyatçılar Kongresine "Selçuklu Türkiye'sinde Toprak Hukuku" adlı tebliği ile katıldı. 1948-1950 yılları arasında Londra ve Paris'te incelemeler yaptı. 1954 yılında Trabzon'dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği 27 Mayıs 1960'a kadar sürdü. Yassıada'da 17 ay tutuklu kaldı. Beraat etti. 1964'te Adalet Partisi Genel başkan Yardımcısı seçildi. 19657e tekrar Trabzon'dan milletvekili oldu, 1969'da siyasetten çekildi. 1972'de emekli oldu. 17 Ocak 1978'de öldü.

Prof. Dr. Osman Turan, meslektaşları "Ciddi ilim adamı formasyonu, sağlam karakteri, yüksek medeni cesareti, doğruluğu ve tok sözlülüğü, çok geniş fikri ihata kabiliyeti, Türklükle ilgili geniş ve sağlam bilgisi, muktedir kalemi ile tanınmış bir ilim adamı" olarak tarif ediyorlar.

Prof. Dr. Osman Turan, İngilizce, Fransızcı, Arapça ve Farsça biliyordu.

Türk Ocaklarını Genel merkezinin Ankara'ya nakli üzerine 1959'dan yapılan Kurultayda Genel Başkan oldu. Türk Yurdu Mecmuasını yepyeni bir muhteva ve ruhla çıkardı. Türkiye'nin en çok okunan fikir dergisi yaptı. Yassıadaya sevk edilince bir süre Türk Ocaklarından ayrı kaldı. 1966 da Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ölümü üzerine yapılan kurultayda Prof. Dr. Osman Turan'ın Genel Başkanlığı döneminde Türk Ocakları her bakımdan şahsiyetini kazanmış, itibarlı, fikir ve kanaatleri cemiyetin her kesiminde kabul gören bir kuruluş olarak vasıflandırıldı.

ESERLERİ

Dünya çapında bir Selçuklu tarihi mütehassısı olan Prof. Dr. Osman Turan'ın yüzlerce makalesinin dışında şu eserleri vardır:
"On İki Hayvanlı Türk Takvimi (1941), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (1965), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi (iki cilt) (1969), Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973), Selçuklular ve İslamiyet (1971) Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar (1958), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye'de Komünizmin Kaynakları (1965) Vatanda Gurbet (1980), Türkiye'de Siyasi Buhranın Kaynakları (1980)"

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Prof. Dr. Osman Turan'ın Hayatı ve Eserleri
Nurdan Demirci
Boğaziçi Yayınları / Prof.Dr.Osman Turan�ın Eserleri
x


Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005

TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, H

Munky
18-08-07, 12:43
Pars Tuğlacı ( 1933)
Pars Tuğlacı (1933 ) Tarih araştırmacısı. Dil bilgini. Kıbrıs�ta, Melconian Eğitim Enstitüsü�nü (1951), ABD�de Michigan Üniversitesi�ni (1955) bitirdi. Ankara Askeri Tıp Akademisi�nde (1955-1958), İstanbul�da Orta ve Yüksekokullarda (1958-1961) İngilizce okuttu. Sözlük ve Ansiklopedi çalışmalarına 20 yaşlarında başladı ve bu dalda uzmanlaştı. Yayımladığı İngilizce�den Türkçe�ye ve Türkçe�den İngilizce�ye dil ve meslek sözlüklerinden dolayı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından tebrik edildi (1966). Türkiye Türkçesi�nin en geniş sözlüğü Okyanus�u telif etti Bu sebeple zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 17.4.1974�de Çankaya�ya davet edilerek tebrik edildi.Türkiye�nin 1071 öncesi ve sonrası tarih ve kültürünü konu alan 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi�ni hazırladı.

Paris İnsani Bilimler Evrensel Akademisi (Academie des Sciennes Humaines Universelles) tarafından 'Şeref Profesörlüğü Payesi", Amerika Birleşik Devletleri'nin Los Angeles Eyaletindeki Addison Devlet Üniversitesi'nce, 'Genel Araştırma Doktorluğu' payesi, Londra Üniversitesi Tatbiki Araştırma Enstitüsü'nce 'Edebiyat Doktorluğu' payesi verilen Pars Tuğlacı, ABD'nin Uluslararası Bibliyoğrafya Enstitüsü'ne 'Şeref Profesörlüğü' ünvanıyla ve Avustralya'nın Uluslararası Koordine Araştırma Enstitüsü'ne de Şeref Profesörlüğü ünvanıyla ömür boyu üye seçildi.

Tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı�ya, Bohemya Kraliyet Tacı'nın 'Baron' ünvanı, Askeri 'Deniz Kartalı' ünvanı ve Kudüs Kutsal Haç (Salib-i Mukaddes) ünvanı verildi.
Pars Tuğlacı hakkında, araştırmacı-yazar Ziyad Ebuzziya'ya ait değeri yüksek olan bazı kitap ve dergileri 'yararlanmak' amacıyla alıp, bazı sayfalarını eksik teslim ettiği iddiasıyla dava açıldı. Pars Tuğlacı, 2 ay hapis ve 20 bin lira para cezasına çarptırıldı. İstanbul 5'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Pars Tuğlacı, hakkındaki suçlamaları reddetti. Kitapları tamamlayıp Ebüzziya'ya teslim etmek istediğini, ancak onun kabul etmediğini belirtti. Güneş gazetesinde çıkan habere göre, Tuğlacı şöyle diyordu; "Ben Amerika'da olduğum sırada evim basılmış, bu çirkin bir olaydır. Alınan kitapları aynen iade etmediğim söylenerek emniyeti suistimalden dava açıldı, ancak ben suçsuzum"
DYP�den bir ara Adalar Belediye Başkan Adayı olan Pars Tuğlacı�nın Tarih Boyunca İstanbul Adaları adlı kitabı bulunuyor.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
18-08-07, 12:44
Reşit Safvet Atabinen ( 1884)- (1965)
Tarihçi, yazar, gazeteci, hariciyeci ve milletvekilidir.1884 yılında İstanbul'da doğdu. Besteci Miralay Safvet Atabinen'in oğludur. Özel öğrenim gördü. 1900 yılında Kadıköy Saint-Joseph Lisesinden, 1902 yılında Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa'ya Fransızca özel katip, 1908 yılında Bükreş, 1909 yılında Washington ve Madrid, 1911 yılında Tahran Büyükelçiliklerinde başkatip ve müsteşar, 1912 yılında Maliye Bakanlığı özel kalem müdürü, 1917 yılında Devlet Şurası üyesi oldu.1918-1920 yılları arasını İsviçre'de geçirdi.1922 yılında Lozan anlaşmasında genel katiplik, 1923 yılında Memaliki Şarkiye Fransız Bankası Müşavirliği, 1927-1934 yılları arasında Kocaeli Milletvekilliği yaptı.Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi oldu.Milletvekiliyken Rakam İnkılabını 24 Mayıs 1828 tarihli önergesiyle mecliste kabul ettirmişti.Otomobil ve Turing Kulübünü 1923 yılında kurup başkanlığına getirildi.Uzun yıllar bu görevde bulundu.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.Türkçe eserleri dışında üç Fransızca eseri vardır."Ekonomiste D'Orient" adlı bir dergi çıkardı. 70 kez Avrupa'ya gidip geldi. 1965 yılında 81 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Eserlerinden bazıları:Osmanlı Tarih�I Mali Dersleri, Harbi Umumi�de Türkiye, Türkiye ve Sosyalizm.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.55

Munky
18-08-07, 12:44
Ronald Rigory Suny
Tarihçi. Şikago Üniversitesi'nde ermeni asıllı siyasal bilimler profesörü. 1998 yılında İstanbul�a gelerek Koç Üniversitesi�nde �soykırım� konulu konferans verdi. Prof. Suny, 1915 olaylarıyla ilgili Türk ve Ermeni tezleri hakkındaki bir soruya şöyle cevap veriyor; "Birinci Dünya Savaşı'nda insanlar öldürüldü, açlık vardı pek çok insan öldü ama Anadolu'da bu dönemde Ermeniler'le Türkler arasında bir iç savaş yoktu. Peki bu nerden çıktı? Bana göre, Ermeniler bu olayları sağlıklı bir şekilde analiz etmiyor. Onlara göre, Türkler Ermeniler'den nefret ederler; Türkler ırkçıdır, müslümandır ve müslümanlar da hıristiyanları öldürür. Son derece ilkel bir yaklaşım. Ermeni tarihçiler genellikle daha derin bir soruyu, 'Neden?' sorusunu sormuyorlar. Neden bu olaylar Osmanlı'nın çöküşünde ortaya çıkmıştır? Bazı siyaset bilimciler, aynı toprak için iki milletin çarpıştığını söylüyor. Katılmıyorum. Tıpkı Rumlar, Bulgarlar, Romenler, Sırplar gibi Ermeniler'de millet-i sadıka olarak kabul ediliyorlardı, imparatorluk içinde. 1912'de hem bir ermeni partisi hem de İttihat ve Terakki birlikte seçime gittiler. Ayrıca, 1914'e kadar Ermeniler�de askerlik yaptılar."

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Munky
18-08-07, 12:44
Sermet Muhtar Alus ( 1887)- (21.05.1952)
Tarihçi, gazeteci ve yazardır. 1887 yılında İstanbul'da doğdu. Askeri Müze Müdürü Ahmet Muhtar Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. Son sınıf sınavına girdiği Galatasaray Lisesinden 1906 yılında, Hukuk Fakültesinden 1910 yılında mezun oldu. 1908 yılında öğrenci iken Elüfürük adlı mizah gazetesini yayınladı. 1908-1909 yılları arasında Davul, diğer yıllarda Akbaba ve Amcabey mizah dergilerinde yazı ve karikatürleri yayınlandı. Tarihi eserlerinden başka 21 adet tiyatro ve roman türünde eseri basıldı. 21 Mayıs 1952 tarihinde 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Fransızca ve Almanca biliyordu.

ESERLERİ

Askeri Müze Rehberi, Aya İrini�nin ve Askeri Müzenin Tarihçesi, Yeniçeriler ve Eski Türk Ordusu, Yeniçeri Kıyafetleri, İstanbul�u Tanıyalım, Kıcırcık Paşa (roman), Türkçe-Fransızca Yeni Lügat, Helal Mal (adapte tiyatro), Pembe Maşlahlı Kadın (roman), Eski Çapkın Anlatıyor (roman).

Masal Olanlar
Sermet Muhtar Alus
İletişim Yayınevi / İstanbul Dizisi

1932 yılında Akşam gazetesinde yayımlanan bu yazılarda Sermet Muhtar Alus, "masal olanlar" diyerek bir zamanların gündelik hayatını, o günleri yaşamış olanların ağzından yazıyor. Kitapta masal olmayan ne yok ki... Mektebe başlangıç, düğünler, kına geceleri, doğumlar, hamama gidiş, eğlenceler, meyhaneler, Odeon'daki maskeli balo, bayram yerleri, meczuplar, mirasyediler, mahalle baskınları, seyir yerleri, kayık yarışları, ziyafetler... Alus'un "Masal Olanlar"ını, Münif Fehim ile Salih Erimez'in karikatürleri ve döneme ait fotoğraflarla zenginleştirerek sunuyoruz.

Munky
18-08-07, 12:44
Şükri-i Bitlisi .
Şükri-i Bitlisi, İdris-i Bitlisi�den sonra Bitlis�in yetiştirdiği ikinci önemli şair, tarihçi ve devlet adamıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 16. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bitlis�in yerli beylerinden olup, her sahada kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Pek çok yer gezmiş, Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Ermenice ve Hindçe olmak üzere altı dil bilmektedir.

Kaynaklarda kendisinden Mevlâna Şükri, Mevlâna Aşık gibi isimlerle de bahsedilen Şükri-i Bitlisi, tahsili daha sonra kendi ismiyle anılan Bitlis�teki Şükriye Medresesinde yapmıştır. Şuarâ Tezkiresinde Şükri-i�nin ümerâdan olduğu belirtilmektedir. Türkçe�de Bey kelimesiyle karşılanan Emirlik rütbesi, Şükri-i Bitlisi�ye Osmanlı Devleti tarafından verilmiş değildir. Şükri-i, yaşadığı devirde belirli bir bölgede yaşayan, her hangi bir aşiretin beyidir. Bu unvan, bugünkü aşiret reisliği ile aynı manadadır Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim�in 1512 yılında tahta geçmesiyle İstanbul�a gelmiş ve padişaha bir kaside takdim etmiştir. Bu takdimden sonra onun özel meclisine girmiştir. Şükri-i Bitlisi�nin bu kasideyi takdimine karşılık olarak ayrıca padişah tarafından, Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir. Türk ile Türki, Kürd ile Kürdem, Evde koyuni, yabanda kurdam. Sözü ile Anadolu�nun birliği için ne güzel buyurmuştur.

Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim ile İran, Kanuni Sultan Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Prof. Dr. Ahmet Uğur�un, �Şair Kanuni Devri'nin başlarında vefat etmiştir� demesiyle birlikte, eserini Kanuni�ye 1530 yılında takdim ettiğine göre, bu tarihten kısa bir süre sonra vefat etmiş olmalıdır. Şükri-i Bitlisi�nin; Manzum Yemen Tarihi�nin Yazarı Molla Şihabi isimli bir oğlu vardır. İslâm-i ilimlerin tamamını bilmekte olup Kadılık, Müftülük ve Müderrislik (Üniversite Hocası) gibi resmi vazifeler yapmıştır. Kendisi devrin en büyük Hatip ve Vaizleri arasında sayılmıştır. Sporla ilgilenmiş; Murat Nehrini baştan başa geçecek kadar iyi yüzme bildiği, iyi ata bindiği, ok atmakta hünerli olduğu, tambur çaldığı ve iyi bir avcı olduğu anlatılmaktadır.

En büyük eseri Selim-Name�dir. Selim-Namenin tarihi yönü yanında bir başka özelliği de; eserin bütün Türklerin faydalanması için Azeri ve Çağatay Türkçesi'yle yazılmasıdır. Şükri-i Bitlisi tarafından yazılan Selim-Name, bazı kaynaklarda Fütûhâtü�s-Selimiyye veya Fütûhâtü�s-Selim Han olarak da isimlendirilmektedir.

Munky
18-08-07, 12:44
Yavuz Bahadıroğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

Bahadıroğlu'na 35'inci yıl şükrânı Berkay Çiftçi
Zaman 22.11.2004

Çemberlitaş'taki Fırat Kültür Merkezi (FKM) önceki akşam pek alışık olmadığımız bir toplantıya ev sahipliği yaptı.

Siyasi parti temsilcileri, eski ve yeni belediye başkanları, yazarlar, gazeteciler, kültür adamları ve halktan 7'den 77'ye kadın erkek davetliler, Niyazi Birinci'nin, herkesin bildiği adıyla Yavuz Bahadıroğlu'nun yazarlıktaki 35. yılını kutlamak için toplanmıştı. FKM'nin o büyük salonunun duvarları, Bahadıroğlu'nun her biri onlarca kez basılmış ve hafızalarda derin izler bırakmış romanlarının afişleriyle süslenmişti. Sahnenin iki yanına ise altında �Tarihi Sevdiren Adam' yazılı büyükçe birer Yavuz Bahadıroğlu posteri yerleştirilmişti. Birlik Vakfı'nın düzenlediği 'Yazarlıkta 35. Yıl, Yavuz Bahadıroğlu' gecesi, yazarın dostlarını, çocukluk arkadaşlarını, okurlarını ve radyo sohbetlerinin tiryakisi olan dinleyenlerini bir araya getiren coşkulu bir atmosfere dönüştü. Kürsüde, Bahadıroğlu ile ilgili düşünce ve hatıralarını anlatan �hocaların hocası' Sabahattin Zaim'den AK Parti İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu'na, Abdurrahman Dilipak'tan Kültür eski Bakanı İsmail Kahraman'a hemen herkes, kültür hayatımıza katkıda bulunan yazar ve düşünce adamlarının değerinin, kendileri hayattayken bilinmesi gerektiğine işaret ederek, Birlik Vakfı'nın yazara sunduğu 35. Yıl Şükran Plaketi'nin bu bakımdan değerli olduğunu ifade ettiler. Bütün konuşmacıların ortak dileği, Bahadıroğlu'nun daha nice yıllar kalemi elinden bırakmaması ve toplumda tarih şuuru oluşturan romanlarını, yazılarını yazmaya devam etmesiydi. Bahadıroğlu ise teşekkür konuşmasında, 35 yıl önce yazdığı ilk yazıdan bugüne hep �doğruları' yazdığını, bundan sonra da kendisi hakkında yapılan övücü konuşmalara layık olmaya çalışacağını ifade etti. İslam coğrafyasında yaşanan zulümlerin bir gün son bulacağını söyleyen Bahadıroğlu, Osmanlı adalet anlayışının yeniden hayata geçmesiyle dünyanın huzura kavuşacağını söyledi. Yazarın torunu Nilüfer Taktak'ın, bir �dede' olarak Bahadıroğlu'nu anlattığı duygusal konuşma ise salondakilerin gözlerini yaşarttı. Gecede Birlik Vakfı dışında, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Kubbealtı Vakfı, İstanbul İl Kültür Müdürü Doç. Dr. Ahmet Emre Bilgili ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna da Yavuz Bahadıroğlu'na plaket ve hediyeler sundu. Program, Moral FM radyosundan da canlı olarak yayınlandı.

Munky
18-08-07, 12:44
Yaşar Kalafat ( 1939)
İlk ve orta tahsilini 1939 yılında dünyaya geldiği Kars'da, Yüksek tahsilini 1961 - 1962 yıllarında mezun olduğu Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde zooteknist olarak yaptı. 1986-1987 Güz döneminde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden fark derslerini vererek mezun oldu. 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden Yakın Çağ Tarihinden "Şeyh Sait" konulu 1989 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Halk Edebiyatından "Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri" konulu ve 1991 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi'nden "Kuzey Azerbaycan Doğu Anadolu ve Kuzey Irak'da eski Türk Dini İzleri, Dini Folklorik Tabakalaşma" konulu mastırlar yaptı. 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı'ndan "Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar" konulu çalışması ile bilim doktoru ünvanını aldı. 2002 yılında KPSA (Kazakistan)nın Fahri doktoru oldu.

Irak, İran, Suriye, Türkmenistan, Tacikistan Afganistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Kırgızistan, Kazakistan, Nahçıvan, Azerbaycan, Gürcistan, Karaçay-Çerkez, Kabartay-Balkar, Dağıstan, Kırım, Çuvaşistan, Tataristan, Başkürdistan,Altay, Hakasya,Yunanistan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Dağıstan, Bulgaristan, Gagauzeli, Kıbrıs, Dağlık Altay gibi Türk Bölgelerinde, Suudi Arabistan'da Almanya, Belçika, Avusturya, Norveç, İsveç, Hollanda bulundu ve buralarda alanında yaptığı çalışmaları sürdürmektedir.

Başbakanlıktan emekli olan Yaşar Kalafat halen ASAM'da Kafkasya Araştırmaları Masası Başkanı ve üyesi olarak çalışmaktadır. İLESAM, Folklor Araştırmaları Kurumu, Dinler Tarihi Derneği üyesidir. Avrasya, Alanız, Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Jeopolitik Gündem gibi yayınların Yayın Kurulunda görevlidir.

Munky
18-08-07, 12:45
Şahin Uçar ( 1949)
Prof. Dr. Şahin Uçar

Doğum Yeri, Tarihi : Acıyurt, Sivas 1949

Doktora Tezi: �640-750 tarihleri arasında Araplar�ın Anadolu Seferleri�
(�Anadolu�da İslam-Bizans Mücadelesi� adıyla yayınlanmıştır.) 1982

Üniversite Mezuniyeti: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Umumi Türk Tarihi 1972

Özel Eğitim: Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Münir Nureddin Selçuk, Hâmid Aytaç gibi Türkiye�nin tanınmış üstatları nezâretinde Klasik Türk Mûsikisi ve Hat-Tezhib sanatları 1968-1972

Orta Öğretim: Kızılırmak İlkokulu, Atatürk Ortaokulu, 4 Eylül Kongre Lisesi

Öğretim ve Kariyer Tecrübesi:
Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Rektör Yardımcısı, Bulgaristan 2003
İslâm Araştırmaları Merkezi ve İslam Ansiklopedisi Başkanı, İstanbul 2001
Mütevelli Heyet Başkanı Danışmanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi 1999
Tarih Bölümü Başkanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi, Türkistan 1999
Rektör Yardımcısı, Niğde Üniversitesi 1995
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Niğde Üniversitesi 1994
Profesör: Eğitim Fakültesi, Niğde Üniversitesi, Nığde 1993
Doçent: Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Selçuk Üniversitesi. Konya 1988
Yardımcı Doçent: Selçuk Üniversitesi, Konya 1983
Doktora: Edebiyat Fakültesi,Tarih Bölümü, Atatürk Üniversitesi 1977
Paleografya ve Epigrafya Uzmanı: Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Atatürk Üniversitesi, Erzurum 1976
Sanat Tarihi Öğretmeni: Öğretmen Okulu, Sivas 1975
Müzik Öğretmeni: 4 Eylül Lisesi, Sivas 1974
Sosyal Bilgiler Öğretmeni: 4 Eylül Ortaokulu, Sivas 1973
Müzik Öğretmeni: Yeni Levent Lisesi, İstanbul 1972

Basılmış Kitapları:
Şeyda Divanı (Klasik Osmanlı tarzında şiirler) Sivas, 1980, İkinci Baskı, Niğde,1987
1980
�Patterns and Trends in History� (Tarih Felsefesi hakkında İngilizce Makale, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sayı: 3, Sayfa: 157-194), Konya
1986
Anadolu�da İslam�Bizans Mücadelesi, İşaret yy., İstanbul
1990
Tarih Felsefesi Açısından İslamda Mülk ve Hilafet, Konya, 1992.Türkiye Yazarlar Birliği�nden �Yılın Fikir Adamı� ödülü almıştır. İkinci Baskı, İz Yy., İstanbul 19921996
Tarih Felsefesi Yazıları, Vadi Yayıncılık, Ankara
1994
Varlığın Mâna ve Mazmûnu, İz yy., İstanbul, Türkiye Yazarlar Birliği�nden bu eserle ikinci defa �Yılın Fikir Adamı� ödülü almıştır
1995
Malihülya, (Modern Türkçe Şiirler) Ötüken yy., İstanbul
1997
Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir yy., İstanbul
1997
İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy., İstanbul 2003
1989�da Ankara Valisi himayesinde İl Kültür Sergi salonunda �hat ve tezyinat� sergisi açmıştır ve Klasik Osmanlı Tarzındaki bazı besteleri de TRT Denetleme Kurulu�ndan geçerek TRT Repertuarı�na girmiştir.
Yabancı Dil: İngilizce, Arapça, Farsça, Latince.

Munky
18-08-07, 12:45
Semavi Eyice
PROF. DR SEMAVİ EYİCE

1923 yılında İstanbul�da doğdu. Annesi ve babası Amasra�lıydı. Dedesi çocuklarını okutmak için İstanbul�a gelmiş, buraya yerleşmişti. Semavi Eyice ilk öğrenimini Kadıköy�deki Fransız okullarında yaptı, sonra Galatasaray Lisesi�ne geçerek oradan mezun oldu. Kararlıydı, Bizans ve Osmanlı sanatı okuyacaktı. II. Dünya savaşının en şiddetli günlerinde Almanya�ya gitti. 1944- 45 yıllarında Viyana ve Berlin Üniversitelerinde iki sömestre eğitim gördü. �Berlin Üniversitesinin üçte biri bombalanmıştı. Sanat tarihi dersi o şartlarda yapılıyordu. 1945 yılının ortalarında yurda dönerek İstanbul Üniversitesinde öğrenimine devam etti ve 1948�de Sanat Tarihi kürsüsünden �İstanbul Minareleri� teziyle mezun oldu. 1954�te Kâmran Yalgın hanımla evlendi. 1963 yılında Edebiyat Fakültesi�nde ayrı bir Bizans sanatı Tarihi kürsüsü kuruldu. Semavi Eyice �Zaviyeler� teziyle 1964�te profesörlüğe yükseldi. Yurt içinde ve dışında konferanslar verip, kongre ve toplantılarda bildiriler sundu. İlk yazısının yayınlandığı 1946 yılından günümüze gelinceye kadar, Türkçe ve yabancı dillerde olmak üzere 15 kadar kitap, 500 den fazla bilimsel makale ve araştırması basıldı. 80 yaşının üzerinde ve gözlerinden rahatsız olmasına rağmen hala çalışıyor. Konferanslara katılıyor, yayınları takip ediyor, öğrencilere yardım ediyor. Prof. Dr. Yıldız Demiriz �kimse onun kadar iyi bilemez İstanbul�u� diyor. Öğrencilerinden Dr. Feridun Özgümüş de �O, gerçek bir profesör� diye tanımlıyor Eyice�yi. Onun eserleri hakkında bir bibliyografya hazırlayan Prof. Dr Mahmut Şakiroğlu ise �bugün bile aynı enerjiyle çalışıyor, beni sık sık arıyor, yeni çıkan yayınları soruyor, bu yaşında dahi ondan eser bekleyebiliriz� diyor.

Munky
18-08-07, 12:45
Robert Anhegger - (27.03.2001)
Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu'nun kardeşi Mualla Eyüboğlu'nun eşi olan Dr.Robert Anhegger 27 Mart 2001 tarihinde öldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

*İstanbul Goethe Enstitüsü�nün 40 yıllık bir geçmişi vardır. Türk-Alman kültür ilişkilerini tekrar canlandırmak ve yetişkinler için dil kursları vermek amacıyla 1955 yılında Türk-Alman Kültür İşleri İstişare Kurulu kuruldu (bugünkü ismi Türk-Alman Kültür İşleri Kurulu Derneği�dir). Kuruluşundan bir yıl sonra ilk enstitü müdürü olan Dr. Robert Anhegger�i Federal Almanya Cumhuriyeti Başkonsolosluğu Kültür Dairesi yöneticisi, İstanbul�da dil kursları organize etmekle görevlendirdi. Kurs yeri olarak Alman Lisesi tahsis edildi.


*ROBERT ANHEGGER - HALİL İNALCIK: Kanunname-i Sultani Ber Muceb-i Örf-i Osmani (II. Mehmet ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasakname ve Kanunnameler).

*Doğan Apartmanı

Figen Nalan Özkan
star.com.tr/ şehir rehberi

Galata Kulesi'ne çıkan sokakların birinde romantik, çekici, kollarını "U" şeklinde Boğaz'a açmış, 6 katlı, 49 daireli, avlulu, teraslı bir apartman var. Mimarı belli değil ama hayat hikayesinin inişli çıkışlı olduğu biliniyor ve tamı tamına 105 yaşında...


Kimler yok ki o apartmanda... Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından Mualla Eyüboğlu ve Türkolog Robert Anhegger çifti, araştırmacı-yazar Rasih Nuri ve Bedia İleri , İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, ressamlar, edebiyatçılar....
Şehrin keşmekeşinden kaçmak, geçmişi kıyısından köşesinden yakalamak için şöyle bir Galata yapmanız yeterli. Bu semtin ara sokaklarını keşfetmek, değişik renkleri, ruhları, hikayeleri yakalamak, o üzerine sinmiş tarihi dokunun kokusunu içimize çekmek... Her bir sokak başka bir sürprize kaynaklık eder.

İşte Galata'da Doğan Apartmanı da insanın gönlüne bir ateş gibi düşer. Her Beyoğlu'na çıkışımda beni o gizemli avlusuna çekiverirdi. Doğan Apartmanı'na uğramadan geçemez oldum. Sevdiklerimi götürdüm, tanıştırdım onunla. Doğan Apartmanı'ndan dostlar edindim. Onlarla bir başka mekanda değil, o apartmanda ve kendi evlerinde görüşmek istedim hep. O büyülü dünyanın birer parçasıydılar çünkü. Avlusunda uzun uzun oturdum, rüyalara daldım...

Dışardan baktığımda, yeşil panjurlu, kocaman bir apartman görmüştüm, içeri girdiğimde ise bir rüya. Her bir penceresinde zaman takılıp kalmıştı. Bir o yana bir bu yana, ileri geri... Kocaman bir avlu, avluyu sarmalamış taş duvarlar, duvarlarda gene yeşil panjurlu pencereler, çiçekli eski zaman balkonları ve gökyüzü. Nasıl da merak etmiştim bu dev binanın hikayesini.

Kimler oturmuştu, kimler oturuyordu... Çaldığım ilk kapı, araştırmacı-yazar ve şair Suphi Nuri İleri'nin oturduğu dairenin kapısı. Zaten avluda karşılaştığım kızı Esin o güler yüzlü ifadesiyle "babam size her konuda yardımcı olur. Buradan 4 numaralı daireye çıkın" demişti.

Doğan Apartmanı'nı ilk kez araştırmacı yazar Rasih Nuri İleri, 21 yıl önce, burada oturan eski dostu Mualla Eyüboğlu'nu ziyarete geldiğinde keşfetmiş.
Birkaç gün sonra da oğlu Suphi'yi bu muhteşem binayı göstermek için götürmüş. Şans bu ya kaytan bıyıklı kapıcı yolunu kesip "ne aradığını" sorunca, o da binayı oğluna göstermek istediğini söyleyip, "Burada satılık daire var mı" deyivermiş; ve şimdiki oturdukları daireyi göstermiş kapıcı. O daireyi de satın almış zaten.

O bir aşk
Suphi Nuri İleri için Doğan Apartmanı bir aşk. "Aşkı, evet aşktı ve hala da aşığım bu apartmana" derken gözleri parıldıyor. O, bu apartmanda ölmek istiyor. "Burayı görüp de hayran kalmamak mümkün mü?" diyor bize Doğan Apartmanı'nı ve manzarayı göstererek. Ve hemen ekliyor: "Aradığım İstanbul'u buldum burada."

Ahmet'i de Suphi Nuri İleri'nin evinde tanıdık. O, bütün ailesini savaş sırasında kaybetmiş, tek başına kalmış bir Somalili. Ama Galata'da, Doğan Apartmanı'nda hayat yeniden filizlenmiş onun için. Tıp eğitimi için geldiği İstanbul'da ekonomik koşullar nedeniyle marangozluk ve boyacılık yapmak zorunda kalmış, ama hayata karşı o kadar dirençli ki, aynen Doğan Apartmanı gibi her türlü olumsuzluğa karşı dimdik ayakta. İleri'lerin evinde onlara yardım ediyor. "Kendime bir baba, anne ve kız kardeş buldum" diyor. Galatayı da çok renkli buluyor: Çingeneler, Araplar, Etiyopyalılar, Nijeryalılar, Senegalliler...

Esin İleri, bu apartmanın pırıl pırıl gençlerinden biri. Tıpkı Doğan Apartmanı gibi gururlu, mağrur, cana yakın. Piyer Loti Lisesi'nde okuyor. O kendini bir İstiklal Caddesi çocuğu olarak tanımlıyor. Başka bir yerde yaşaması mümkün değil. Doğan Apartmanı ise onun için çok değerli. Anneannesi, büyükbabası ve ailesi orada. "Togay var. Reklamcı. Canım sıkılınca hemen ona kaçarım. Benim sığınağım. Doğan Apartmanı'nın çehresi değişti. Burası gibi kozmopolit bir yerde altın günleri yapmak ters geliyor" diyor.

xxxxxxxxxxxx

Türkleşmiş bir Alman: Robert Anhegger
Beşir Ayvazoğlu
Zaman 9 Mayıs 2001

Robert Anhegger'in ölüm haberini nasılsa kaçırmışım. Geçen ay ölen bu değerli "Alman Türk'ü" için, danışma kurulunda yer aldığı ve birçok yazısını yayımladığı Tarih ve Toplum dergisinin yeni sayısında bir dosya hazırlanmış. İlber Ortaylı, Rasih Nuri İleri ve Fahri Aral'ın yazılarından oluşan bu dosyada, Anhegger'in de "Evangelinos Misailidis ve Türkçe Konuşan Dindaşları" başlıklı eski ve önemli bir yazısı yer alıyor.

Yıldızı Nazilerle barışmadığı için 1935 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalan ve ömrünün büyük bir kısmını haymatlos olarak Türkiye'de geçiren, bu arada bir Türk'le, Mualla Eyüboğlu'yla evlenen Anhegger, kendini "Türkleşmiş bilinçli bir Alman" olarak görüyordu. Viyana'da doğmuştu ve niyeti aslında madencilik okumaktı. Ancak şartlar onu Balkanistik tahsili yapmaya zorladı. Bununla beraber madencilik hevesi büsbütün sönmemişti. 1942'de tamamladığı ve Zürich Üniversitesi'ne sunduğu doktora tezinde bu hevesiyle uzmanlık alanı şaşırtıcı bir biçimde bir araya gelmişti: "Osmanlı İmparatorluğu'nda Maden İşletmelerinin Tarihi Üzerine."

Anhegger, Balkanlar'da Osmanlı gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Balkanistik çalışırken, bu bölgeyi altı yüz yıl idare eden Osmanlı gerçeğiyle ve Türk kültürüyle karşılaşmamak imkânsızdır. İlber Ortaylı Tarih ve Toplum'un yeni sayısında ikinci defa yayımlanan "İçimizden Biri" başlıklı Robert Anhegger portresinde, Türkçe'ye ve Türk kültürüne Balkanistik yoluyla giren araştırmacıların, bu alana Arapça ve Farsça'dan sonra yönelenlere göre daha gerçekçi olduklarını, yani oryantalistik kalıplardan ve kavramlar yumağından uzak durmayı başardıklarını söylüyor. Robert Anhegger gibi.

Savaş şartları ve ilgi duyduğu konular, Anhegger'i 1940'larda Türkiye'ye sürüklemişti. Özel Almanca derslerinden musahhihliğe ve redaktörlüğe kadar bir yığın iş yaparak ayakta kalmaya çalıştı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde görev yaptı. Dostlar edindi. Bir yandan da yakın dostu Prof. Andreas Tietze'yle Türk dili, tarihi ve folkloru üzerine çalışmaya devam ediyordu. Aynı yıllarda Halil İnalcık'la birlikte, İlber Ortaylı'ya göre "Osmanlı tetkiklerinin temel eserlerinden biri" olan Kanunnâme-i Sultanî, ber-muceb-i Örfî Osmanî'nin gün ışığına çıkmasını sağladı.

1949 yılında, diğer Alman hocalarla birlikte üniversitedeki aktif görevinden ayrılan Anhegger, artık "Türkleşmiş" bir Almandı, dostları ve eşi tarafından akrabaları vardı; bunun için Türkiye'yi terk etmedi. Çeşitli kurumlarda görev yaptı. 1961'den itibaren yedi yıl boyunca İstanbul Goethe Enstitüsü'nü yönetti. İstanbul'daki ilk önemli sanat galerilerinden biri olan Maya Sanat Galerisi'ni o kurmuş ve öncü Türk ressamlarına açmıştı. Geniş bir sanat kültürüne sahipti.

İlber Hoca'nın sözünü ettiğimiz Anhegger portresindeki şu tespitleri çok önemlidir:
"[...] kimsenin el atmadığı bazı alanlarda öncü araştırmaları olan bir Türkologdur. Osmanlı İmparatorluğu içindeki halkların ayrı hücrelerde değil, iç içe yaşadıklarını görüp aralarındaki kültür alışverişini, ürünlerini bu açıdan tedkike yönelmiştir. Özellikle Türkçe konuşan Ortodokslar, yani Karamanlılar üzerindeki bazı bilgileri ona borçluyuz [...] Missailidis'in Temâşâ-i Dünya adlı eserini Vedat Günyol'la birlikte Lâtin harfleriyle yayımlamış ve bu eser ile Karamanlı ağzı üzerinde etraflı tetkiklerini özetlemiştir. Anhegger, Balkanlar ve Rumeli'deki Osmanlı mimarîsi ve geniş alandaki Türk kültürünün evreleri ve etkileşimi üzerinde de ilginç makaleler yazmıştır."

Son yıllarını yaşadığı Hollanda'da da Türk kültürü üzerindeki çalışmalarına aynı heyecanla devam eden Anhegger'in gençliğinde sosyalist olduğu anlaşılıyor. Türkiye'de bu kimliğini hiç ön plana çıkarmamakla beraber yakın çevresinde solcu aydınların ağırlıkta olduğu bir gerçektir. Keşke bütün sosyalist aydınlar bu "Türkleşmiş Alman"ı örnek alıp Türk kültürüne onun kadar hizmet edebilselerdi; o zaman başımız üstünde yerleri olurdu.
Robert Anhegger'i saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

Munky
18-08-07, 12:45
Reha Çamuroğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

REHA ÇAMUROĞLU İLE SÖYLEŞİ
Yeniçeriler, Bektaşiler ve Modernleşme Süreci

METE TUNÇAY
BİLMEZ BÜLENT CAN
Bilmez Bülent Can (BBC)- Söyleşi konumuzun sınırlarını belirlemekle başlayalım. Osmanlı tarihinin belli bir dönemine baktığımızda, aynı modernleşme sürecinde Bektaşiler, yeniçeriler ve modernleşmeci Osmanlı yönetimi çıkıyor karşımıza. Yaşanmakta olan bu modernleşme sürecinde, Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırıldığını ve Bektaşiliğin bir süre için yasaklandığını biliyoruz. Bu süreçte rol oynayan aktörler olarak, Bektaşiler ve yeniçerilerin yanı sıra, ulema ve diğer tarikatları da unutmamak gerekiyor. Ayrıca zamanla sarayın etrafında oluşan modernist bürokrasinin ve tekrar güçlenecek olan Bektaşilerin yeni aktörler olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında bu sürece katıldığını biliyoruz. Reha'nın bu konuda yazdıklarından yola çıkarak, bu "çokbilinmeyenli denklem"i konuşmadan önce, Yeniçeri Ocağının kapatıldığı 1826 yılına kadarki tarihi tartışalım isterseniz.

Benim bu konudaki ilk sorum, Bektaşiler ile yeniçerilerin ilk olarak bir araya gelmesi ve kaynaşmasıyla ilgili: Ne zaman başladı bu ve hangi oranda gerçekleşti? Çünkü Suraiya Faroqhi'nin Toplumsal Tarih'in bu sayısında yayımlanacak yazısında, bu konudaki bilgilerin sözlü geleneğe dayandığı, aslında arşiv çalışmalarına dayanarak, yeniçerilerin ne kadar Bektaşi olduğunun, hatta Yeniçeri Ağası, Padişah ve Hacıbektaş'ta oturan Dedebaba arasındaki ilişkinin bile ortaya çıkarılamadığı söyleniyor. Hacıbektaş'taki Pirevi'ne ve tekkelere atama yetkisi konusu, yani periferideki bir tekkenin başına gelecek dervişin atanma işinin ne kadar Dedebaba tarafından yapıldığı, saray veya bölgesel grupların ne kadar etkili olduğu gibi konular kesin olarak bilinmiyor.

BEKTAŞİLİK-YENİÇERİLİK İLİŞKİSİ

Mete Tunçay (MT)- Reha'nın Vaka-i Şerriye kitabındaki tezlerinden biri, belki de en önemlisi, Bektaşilik-yeniçerilik ilişkisinin başlangıçtan beri olamayacağı. Şunu her zaman merak etmişimdir: Eğer bütün Kapıkulu askeri yeniçeri Bektaşi idiyse, Yavuz Selim nasıl olup da Çaldıran'da Şah İsmail'e karşı savaşabildi? Orada senin tezin şu: Bu, sonradan icat edilmiş bir gelenek olmalı; yoksa Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu ocağı takdis etmesi, bu konudaki gülbankların falan çıkması daha sonraki bir tarihte olmalı, buna bir tarih verebiliyor musun?

Reha Çamuroğlu (RÇ)- 16. yüzyılın ikinci yarısı ve sonları diye düşünüyorum. Çaldıran sahrasına Osmanlı ordusu yerleşirken Osmanlı savaş divanında bir tartışma geçiyor. Hoca Sadeddin bunu ayrıntılı veriyor Tacü't-tevarih'te. Tartışma şu: Orduyu dinlendirip mi hücuma geçelim, hemen mi hücuma geçelim? Aynı şey bu sırada karşı tarafta, İsmail'in ordusunda da var. Osmanlı savaş divanında eğilim, "dinlendirelim; onlar saldırırlarsa saldırsın, ama biz dinlenmeden, dinlendirmeden saldırmayalım!" şeklinde. Şu anda adını unuttuğum, kâtip düzeyinde bir görevli söz alıyor, "hemen saldırmalıyız!" diyor. "Niçin hemen saldırmalıyız?" diye soruyor Yavuz buna. Diyor ki, "Rumeli'den gelen akıncılar, bunların laflarına pek meyyal; bu lafları duymadan hemen saldıralım." Onlar Bektaşi, yani Malkoçoğlu ailesi, Evrenosoğulları, Rumeli'den gelen akıncılar�

MT- Yeniçeri değil ama.
RÇ- Değil, bu önemli: "Yeniçeriler" demiyor, savaşa erken girişmek gerektiğinin gerekçesi olarak.
MT- O halde birinci tespitimiz: Yeniçeri Ocağının kurulmasında Hacı Bektaş-ı Veli'nin iştiraki, başından itibaren bu Bektaşi gülbanklarının kullanılmış olduğu doğru değil. Bu bir "invention of tradition" olarak, ancak 16. yüzyılın ikinci yarısında, Kanuni döneminde ortaya çıkmış bir şeydir, diyor Reha.
RÇ- Gelenekte şu bile var: Yeniçeri, "yeni asker"den gelmez, "yen çeri"nden gelir! Hacı Bektaş "yen"inden çıkarmıştır onları. Keramet göstermiştir. Şifahi gelenekte bu vardır.
BBC- Bu hem Bektaşi geleneğinde var (mesela Turgut Koca'nın yeniçerilerle ilgili kitabında anlattığı bu), hem de yeniçerilerin kendi geleneğinde var.
RÇ- Tabi, bence yeniçeriler kendilerini, en azından uzun yüzyıllar boyunca bir lonca olarak gördüler. Yani onların yaptıkları, icra ettikleri, bir meslek. Tabii ki "meslek" bugünkü "profession" anlamında değil, çünkü kunduracı da başka türlü bakıyordu mesleğine o yüzyıllarda. Yaptıkları bir meslekti ve bir mesleğin ve bir loncanın "nur"suz ve "pir"siz olması düşünülemezdi. Her loncanın bir pir geleneği var.
MT- Mesela Hz. İsa hekimler loncasının piridir, Hz. Muhammed tüccarlar loncasının piridir. Onun gibi, bu askeri loncanın da piri Hacı Bektaş-ı Veli'dir?
RÇ- Bir şekilde belli güçler dengesine uygun, belki yeniçerilerin kendi kabul ettikleri, kendi meyyal oldukları, belki de belli bir dönem devletin tavsiyesiyle yönlendirildikleri bir "pir" olabilir Hacı Bektaş. Ama mehter pirsiz ve nursuzdur, yani mehterin piri yoktur. Bir meslektir mehterlik, ama mehterliğin piri yoktur; çünkü müzik konusundaki hadisler onlara bir pir vermeye engeldir. Onların pirsiz kalması istenmiştir, çünkü sırf savaş için müzik kullanılması nispeten ehven görülmüştür.
BBC- Bu "iç içe geçiş" olayı 16. yüzyılda bir anda mı olu

Munky
18-08-07, 12:46
Ömer Lütfi Barkan ( 1902)- (1979)
İktisat tarihi profesörü ve yazardır.1902 yılında Edirne'de doğdu.1926 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesinin felsefe bölümünden mezun oldu.Milli Eğitim Bakanlığınca gönderildiği Fransa'nın Strazburg Hukuk Fakültesinden iktisat diploması aldı.1931 yılında Türkiye'ye döndü.1931-1933 yılları arasında Eskişehir Lisesinde Felsefe öğretmenliği yaptı.1933 yılında Üniversite Reformu ile Türk İnkılap Enstitüsü doçenti, 1937 yılında İktisat tarihi doçenti, 1940 yılında Türk Tarih Kurumu asli üyesi oldu. 1941 yılında profesörlüğe yükseldi. Strazburg Üniversitesi tarafından şeref doktoru payesi verildi.1950 yılında Türk İktisat Tarihi Enstitüsünü kurdu.1957 yılında Ord. Profesörlüğe yükseldi.1973 yılında emekliye ayrıldı.1979 yılında 77 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.Mezarı Edirnekapı şehitliğindedir.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
18-08-07, 12:46
Orhan Bayrak ( 1926)
M.Orhan Bayrak 1926 yılında Denizli�de doğdu.Emekli Kd. Albay (1977), Harita Mühendisi, Harita Genel Müdürlüğü Komptrolörü(1972-1977), İstanbul Belediyesi Harita Müdürü (1981-1982), yazar.


Eserlerinden bazıları:İstanbul�un Tarihi Yerler Kılavuzu, Türkiye Tarihi Yerler Kılavuzu, İstanbul�da Gömülü Meşhur Adamlar, Osmanlı Meşhurlarından Fıkralar, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı,Ansiklopedik İstanbul Rehberi, Osmanlı Tarihi Yazarları, 1920-1984 Türkiye�yi Kimler Yönetti?

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 Arka Kapak

Munky
18-08-07, 12:46
Naima ( 07.12.1651)- (22.12.1714)
Nâimâ, ilk resmî vak'anüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halep'te doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul'a geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kalemi'nde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Nâimâ memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursa'ya da sürüldü. Çorlu'lu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Nâimâ, 1715 yılında Patras'da muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.

Osmanlı Tarihi'nde resmî olarak ilk vak'anüvis olan Mustafa Naimâ Efendi, ilk öğrenimini doğduğu şehir olan Halep'te tamamladıktan sonra, genç yaşta İstanbul'a geldi. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbul'da Enderun'a devam etti. Sonra, Dîvan katipliğinde görev aldı.

Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa'nın Dîvan Efendiliği'ne yükseldi. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa'nın hizmetine girdi. İşte, Nâimâ'yı Nâimâ yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşa'nın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Nâimâ'nın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şârihu'l-Menârzade Ahmet Efendi'nin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.

Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Nâimâ'ya verdi. Nâimâ, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşa'nın büyük takdirini kazandı.

Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Nâimâ'nın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser NaimâTarihi olarak bilinir. Nâimâ Tarihi'ne konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nun en düşkün zamanlarına rastlar. Nâimâ, canlı ve zarif uslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.

Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkânını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Ahmet'in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:

"Padişah-ı Cihanpenah'ın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i cânistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir..."
İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa'nın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Nâimâ, eserinde rahatça nakleder:
Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.

Naimâ Tarihi'nin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmet'in korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ 'dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:

"Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbul'a revân olsam olmaz mı?.."
Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimâ'nın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.
Nâimâ, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren ş

Munky
18-08-07, 12:46
Katip Çelebi ( 13.09.1657)
Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad döneminde (1624-1640) girişilen Doğu seferlerinde kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi. Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıbba, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi'nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645'te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır.

Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642'de tamamladığı Arapça Fezleke'dir. (Fezleketi Akvâlü'l-Ahyâr fi İlmi't-Tarih ve'l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da klasik İslam tarihçiliğine uygun olarak dünyanın yaratılışından 1639'a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır. Arapça Fezleke'nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı tarihidir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü't-Tevarih ise, Adem Peygamber'den 1648'e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir.

En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar'da kuruluş döneminden 1656'ya kadar Osmanlı denizciliğinin bir tarihçesi yanında Osmanlı donanmasının, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar.

Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma Osmanlı coğrafyacılığında yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi Cihannüma'yı iki kez yazmıştır. 1648'de yazmaya başladığı ilki klasik İslam coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator'un Atlas'ını Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince'den Türkçe'ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654'te Cihannüma'yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator'un Atlas Minor'unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz'in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı.

Kristof Kolomb ve Macellan�dan bahsedir

İkinci Cihannüma, dünyanın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan'ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya'dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçemleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma'da anlatılan son yer Van'dır. Birinci Cihannüma'da ise Osmanlı Avrupa'sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika'yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır.
Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan coğrafyacılığının da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) kuramına dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı coğrafyacılığına tanıtması bakımından büyük önem taşır.

14.500 kitap

Kâtib Çelebi'nin Batı'da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü'z-Zünun an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünun'dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. Bilim tasnifine göre ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır.

İbni Haldun çizgisi

Kâtib Çelebi'nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü'l-Amel li-Islahi'l-Halel'dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun'un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı toplumunun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir.

Namaz ve oruç vakitleri

Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdes'de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, dünyada güneşin hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke'den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce şeyhülislama ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir.

Akl-ı selime davet: Mizanü�l Hakk

Son yapıtı olan Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk'da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar.Karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir.

6 Ekim 1657'de İstanbul�da öldü.

ESERLERİ
Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar, (ö.s), 1729; (yeni harflerle, 1973); Cihannüma, (ö.s), 1732; Takvimü't-Teravih, (ö.s), 1733; Düsturü'l-Amelli-İslahi'l-Halel, (ö.s), 1863, (yeni harflerle, 1982); Nizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk, (ö.s), 1864, (yeni harflerle, 1972); Türkçe Fezleke, (ö.s), 2 cilt, 1869-1870; Keşfü'z-Zünun an Esamii'l-Kütübi ve'l-Fünun, (ö.s), Ş. Yaltkaya ve R. Bilge (yay.), 2 cilt, 1941-1943; İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdas, (ö.s), M. Hamidullah (yay.), İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, IV, (3-4), 1971.

Mizanu'l-Hak fi İhtiyari'l-Ehakk
İslam'da Tenkit ve Tartışma Usulü
Katip Çelebi
Marifet Yayınları

Dinî ilimlerden matematik ve coğrafyaya kadar geniş bir yelpâzede söz sahibi olan Kâtip Çelebi, Mizânü'l-Hak adını verdiği bu Türkçe eserde; Osmanlı toplumunda tartışma konusu olan dînî ve sosyal konuları ele alıp incelemiştir.
Tartışma usûl ve âdâbına dikkat etmeden âdetâ bir karalama ve kör döğüşüne döndürülen ve toplumu rahatsız eden bu gidişe, o, sağduyu ve tarafsızlığı ile karşı çıkmış; aşırı uçlarda ölçüsüz bir şekilde kavga edenlere orta yolu, itidâl ve dengeyi göstermiştir.
Bugün de ülkemizde tartışılan birçok dînî ve sosyal konuya da ışık tutan Mîzânu'l-Hak, dünün tartışmalarını aktarırken, yarını da aydınlatmaktadır.

Munky
18-08-07, 12:47
http://forum.kanka.net/images/editor/separator.gifEdward Taşçı
Edward Taşçı Türk-Ermeni Dostluk Derneği Başkanı. ABD'de yaşayan Edward Taşçı, açtığı sergilerle Ermeniler'in soykırım görmediğini anlatmaya çalıştı. Edward Taşçı'nın, ilkini 1998'de Ankara'da düzenlediği 'Bir Amerikalı'nın Türkiye Sevgisi' adlı resim ve tarihi döküman sergisi, İstanbul'da 1999 yılı Mart ayında açılan sergisinde konuşan Edward Taşçı, Ermeni ve Süryani asıllıların Türk dostu olduklarını, ABD'deki Ermeni cemaatinin ise Türk düşmanlığına devam ettiğini söyledi. Osmanlı döneminde Süryani ve Ermeniler'in 'soykırım' görmediğini, ancak buna rağmen Türk düşmanlığının çocukluktan itibaren Ermeniler tarafından beyinlere kazındığını anlatan Taşçı, ABD'de doğmuş ve büyümüş olmasına rağmen Türk sevgisiyle dolu olduğunu, bu sebeple ABD'de Ermeni cemaatler tarafından tenkit edildiğini söyledi. Taşçı'nın sergisinin açılışına, dönemnin kültür bakanı İstemihan Talay ve müsteşarı da katılmıştı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

HAKKINDA YAZILANLAR

Ermeni asıllı Türk dostu Edward Taşçı hayatını kaybetti
Milliyet 23 Haziran 2005

Hayatı boyunca Ermeni soykırım iddialarına karşı hep Türklerin yanında yer alan Ermeni asıllı Türk dostu Edward Taşçı, mart ayından bu yana yoğun bakımda bulunduğu New York�taki hastanede dün akşam hayatını kaybetti.
İki böbreği de çalışmayan 72 yaşındaki Taşçı, yaklaşık üç ay önce aniden fenalaşınca Long Island Jewish Medical Center�a kaldırılmış ve komaya girdiği için bu hastanede yoğun bakıma alınmıştı. Hastaneye kaldırıldığından bu yana yoğun bakımda bulunan Taşçı, New York ve çevresinde bulunan Türkler tarafından sürekli olarak ziyaret ediliyordu.
Taşçı�nın yakınlarından edinilen bilgiye göre, yarın sabah cenaze evine konarak sevenleri tarafından ziyaret edilecek olan Taşçı için, 25 Haziran Cumartesi günü New Jersey Teaneck�teki Saint Marks Süryani Kilisesi�nde dini tören düzenlenecek. Taşçı, aynı gün kendi vasiyeti doğrultusunda yine New Jersey�deki Karaçay Türklerine ait mezarlığa defnedilecek.
Son 20 yıldır Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu�nun (TADF) halkla ilişkilerinden sorumlu olan Taşçı, Osmanlı Ermenisi bir anne-babanın oğlu olarak Amerika�da dünyaya geldi. Bütün yaşamı Amerika�da geçmesine rağmen kendi gayretleriyle Türkçe öğrenen Taşçı, "vatanım" dediği Türkiye ve Türk kültürü sevgisiyle tanınıyor. Başta Ermeni lobileri olmak üzere, ABD�de Türkiye�yi karalamaya çalışan tüm gruplara karşı hep Türk tezlerini savunan Taşçı, özel hayatının her kesimine de Türkiye ve Türklük sevgisinin izlerini taşımakla biliniyordu. Otomobilinin plakasını bile "Vatan" olarak seçen Taşçı, sürekli olarak ay-yıldız kolye takıyordu. Her yıl hiç aksatmaksızın New York�ta yapılan Türk yürüyüşüne katılarak, büyük bir Türk Bayrağı taşıyan Taşçı, mektuplarını, üzerinde "Bana Türk dostu derler" yazısı bulunan bir mühürle imzalıyordu. New York�un Queens semtinde bulunan evini, Topkapı Sarayı�nın minyatürü şeklinde inşa eden Taşçı, bu evi yine Osmanlı esintileri taşıyan sayısız eşyayla süslemişti. Taşçı, paha biçilmez Türk sanat eserleri koleksiyonlarının yanı sıra geniş bir Türkçe taş plak koleksiyonuna sahip bulunuyordu. Hayatı boyunca Ermeni iddialarına karşı, bu iddialara destek veren Amerikalı politikacı, bilimadamı, şirket, medya organı, öğretmen ve din adamlarına binlerce mektup yazan Taşçı, 1960�lardan bu yana New York�ta ve Washington�da görev yapan tüm Türk diplomatları tarafından saygı gösterilen bir isim haline gelmişti. Gerçek bir Türk dostu olan Taşçı, son olarak, "Bana Türk Dostu Derler-Ermeni İddiaları, Gerçek Söylenmeli" adlı, Ermeni soykırım iddialarına cevap teşkil eden bir kitap yazmıştı. Kitabın yeni baskısı mayıs ayında tamamlanarak dağıtımı yapılmıştı.


Amerika�dan bir Ermeni sesi
Amerika Mektubu
Ayşe Göktürk Tunceroğlu atunceroglu@tg.com.tr
Türkiye 25 Nisan 2005

Yirmi küsur yıldır Amerika�da tertiplediğimiz hemen her açık hava toplantısında ve yürüyüşlerde elinde Türk bayrağı ile, her salon toplantımızda boynunda ay yıldızlı kolyesi ile hazır olan bir Ermeni dostumuz vardır: Edward Tashji. Kartvizitinde �Bana Türk dostu derler� yazar. Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu�nun demirbaşlarındandır. Yıllardır Ermeni meselesinde Amerikan makamları nezdinde giriştiğimiz bütün faaliyetlerde en önde hep o vardı. Türkleri ilgilendiren her faaliyette hep o vardı. Bir keresinde Rauf Denktaş�ı Kennedy Havaalanında karşılarken, en önde elinde Türk bayrağı ile yine o vardı. New York�taki evi, kendi evim dahil, burada tanıdığım hiçbir Türk�ün evinde görmediğim kadar ince bir hassasiyetle tepeden tırnağa Osmanlı-Türk evi olarak dekore edilmiştir. Yıllar önce ilk defa bizi buyur ettiğinde darbuka ile bir oyun havası çalarak karşılamıştı.

Edward Taşçı (Türkiye topraklarından ve Türkçe�den gelen soyadını aslı gibi yazabiliriz), Balıkesir�de doğup büyümüş bir Ermeni anne ve Urfa�da doğup büyümüş Süryanî bir babadan Amerika�da dünyaya gelmiş. Eşi Mary Taşçı da Ermeni asıllı bir Amerikalı. Edward Taşçı�nın Türkiye ve Türklere olan yakınlığı anne babasından dinlediği anılardan kaynaklanmaktadır. Türkçe�yi ailesinden öğrenmiştir. Onlardan hem Türkçe�yi, hem zamanın Türkiye�sinde olup biten olayları öğrenmiştir. Bugüne kadar elindeki belge ve malzemelerle birçok sergi açtı. 1998�de Ankara Millî Kütüphâne�de açtığı sergiyi hatırlayanlarınız olacaktır.

Geçen hafta, sayın Edward Taşçı�nın bir kitabı piyasaya çıktı. Ermeni Soykırımı iddialarına cevap teşkil edecek, hakikî bir hayat hikâyesi olan�Armenian Allegations-The Truth Must Be Told=Ermeni İddiaları-Gerçekler Söylenmelidir� adlı bir kitap. Kitap bundan böyle Ermeni soykırımı iddialarına cevap teşkil edecek eserlerden biridir ve böyle bir hatıra kitabının Ermeni asıllı bir Amerikalı tarafından yazılması şüphe yok ki son derece önemlidir. New York merkezli Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu�nun gayretiyle basılan kitap bugünlerde Amerikan Kongresi üyelerine, mahallî yöneticilere, lobicilere, tarihçilere postalanmaktadır.

Kitaptan öğrendiğimize göre... Edward Taşçı�nın annesi Ermeni tehcir hareketi esnasında genç bir kız... Balıkesir�den alınıp Kilis�e gönderilir, Kilis�te faaliyetine devam etmekte olan Ermeni Kilisesi�nde misafir edilir, daha sonra kilise tarafından Kilis�te yaşayan Ermeni ailelerden birine teslim edilir, genç kız yeni ailesi ile kaynaşır. Derken bir gün tesadüfen tanıştığı bir Osmanlı zabiti ile orada evlenir, bu zabit Edward�ın babasıdır. Aile daha sonra Amerika�ya göçer. Hikâye devam eder... Bu kadar bilgi ile iktifa edelim şimdilik. Kitabın Türkçe�ye çevrilmesini ve Türk okuyucuların da Amerika�dan yükselen Türkiye sevdalısı bu Ermeni sesini duymalarını arzu ederim.

Ne yazık ki Edward Bey bugünlerde hastahânede, yoğun bakımda. Kendisine âcil şifalar diliyoruz.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:42
Abay ( 22.08.1845)- (23.07.1904) </B>
Kazak Tarihi

Abay Kunanbayev

Çağdaş Kazak edebiyatında Abay Kunanbayev’in yeri ise çok ayrıdır. Abay, İlk eğitimini özel hocalardan aldı. Daha sonra Semey’de medrese eğitimi gördü. Arap, Fars ve Rus edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca klâsik Osmanlı şâirlerine de vâkıf oldu. Çok iyi bir eğitim almış olduğundan ve çok dakîk gözlemlere sahip bulunduğundan dolayı halk arasında kabul görmeye başladı. Kazakların hayatlarını tenkidî bir süzgeçten geçirerek lirik şiirler yazdı. O, Kazakları çağdaş bir eğitime yönlendiriyor, onları göçebe hayat düzenlerini bırakarak yeni meslekler edinmeleri konusunda teşvik ediyordu. Şiirleri halk tarafından Kazak bozkırlarında ezbere okunuyordu. Kunanbayev, fikirlerini daha çok düz yazılarla ifade etmekteydi. Kara Sözder “Halk Sözleri” adıyla bir kitapta toplanan nesirlerinin çoğu 1890’lı yıllarda kaleme alınmıştır. Abay, günümüzde de, hemen hemen her Kazak tarafından bilinmekte, şiirleri her yerde söylenmekte ve fikirlerine çok önem verilmektedir. Kazakların meşhur edebiyatçılarından Muhtar Avezov (1897-1961), 4 ciltlik büyük romanının adını Abay Jolı “Abay Yolu” koymuştur. Avezov, romanında Abay’ın Kazaklar için yapmak istediklerini, Kazakların gerçek medeniyete nasıl ulaşacaklarını anlatmaktadır. O, Abay’ın Kazakların yollarını aydınlatıcı bir rehber olduğunu herkese göstermiştir. Onun yolundan giden genç nesil, büyük Kazakistan’ı meydana getirecektir. Yani Kunanbayev, Kazaklar için, takip edilmesi gereken büyük bir fikir adamıdır.

Mahabbatpen jaratkan adamzattı
Sen de süy Allanı janan tetti
Adamzattın berin süy bavrım dep
Jane hak joli osı dep ediletti

“(Allah) insanı muhabbetle yarattığı için
Sen de o Allah’ı canından tatlı sev
İnsanların hepsini ‘kardeşim!”diye sev.
‘Hak yolu budur.’ diye (insanlararasında) adaleti gözet.”

(Abay Kunanbayev, Abaydı Okı, Tanırga “Abay’ı Oku, Tanı”, Almatı 1993.)

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002
x

HAKKINDA YAZILANLAR

BİR SÖZ SANATI USTASI
KAZAK MİLLİ ŞAİRİ ABAY KUNANBAYOĞLU*

Yard. Doç. Dr. Abdulvahap Kara

Ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Goethe ve Tolstoylar ile kıyasladığı Abay (İbrahim) Kunanbayoğlu, kendi halkını tüm yönleriyle eserlerine yansıtabilen ender şair ve yazarlardan biridir. Özellikle Kazak edebiyatında yeni bir çığır açmasıyla tanınan Abay sadece Türk kültürüne değil, dünya kültürüne mal olmuş bir şahsiyettir. Bu sebeple, 1995 yılı UNESCO tarafından bütün dünyada “Abay Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu etkinlikler dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de kutlanmıştır.

Bu çerçevede Zeytinburnu Belediye Başkanlığı ile Kazak Türkleri Vakfımızın ortaklaşa düzenlediği etkinlikte, ilçemizde bir caddeye onun adı verilmiştir. Daha sonra bu cadde de inşa edilen ve İstanbul’umuzun güzide okullarından biri olan İlköğretim okulumuza onun adı verilmiştir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 21 Mayıs 2003 tarihinde, ilçemize şeref vererek, bu okulun açılış törenine bizzat katılmışlardır. Bu da bize Abay isminin Kazak Türklerinde ne derece büyük bir saygı uyandırdığını göstermektedir.

Edebiyat ve kültür araştırmacıları Abay’ın hem manzum ve hem de nesir yazılarında, Kazak kültürünü her yönüyle ortaya koyduğu konusunda hem fikirdirler. Abay’ın yetiştiği çevreye baktığımızda bunun bir tesadüf olmadığını görmekteyiz. Çünkü Abay hem iyi bir aile ve hem de iyi bir okul eğitiminden geçmiştir. Aşağıda bahsedeceğimiz gibi, Abay’ın çocukluğu eğitimde aile ve çevrenin etkisini bize açıkça göstermektedir. Özellikle sevgi, şefkatle ve ilgi yumağı içinde büyüyen çocukların daha iyi yetiştiğini görmekteyiz. Abay aldığı eğitimde, sadece mensup olduğu Türk-İslam kültürünü öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Rus ve dünya kültürünü de yakından tanımıştır. Böylece çevresindeki olaylara her zaman geniş açıdan bakabilmiş ve ardında kalıcı eserler bırakabilmiştir.

Kazakların Argun boyundan gelen Abay’ın babası Kunanbay Öskenbayoğlu’dur. Kunanbay’ın dört eşi vardı. İlk eşinden Hüdaverdi (Kudayberdi), ikinci hanımı Ulcan’dan Tanrıverdi (Tanirberdi), İbrahim (Abay), İshak ve Osman, üçüncü hanımı Aykız’dan Halilullah ve İsmail isimli çocukları dünyaya geldi. Kunanbay’ın dördüncü hanımı olan Nurhanım’dan hiç çocuğu olmadı. Bu yüzden Abay bir şiirinde “atadan altav, anadan törtev”, yani “babadan altı, anadan dört kardeşiz” demektedir.

22 Ağustos 1845’te dünyaya gözlerini açan Abay, annesi Ulcan’dan ziyade, babaannesi Zere’nin elinde büyüdü. Abay’ın dedesi Öskenbay (1778-1850) zeki ve adil bir Kazak Beyi idi. Adaletli yönetimi dolayısıyla, halk arasında “haklıysan Öskenbay Bey’e, haksız isen Erali Bey’e git” şeklinde bir deyim oluşmuştu. Öskenbay Bey, orta yaşlara geldiğinde, beylik yetkilerini ikinci oğlu Kunanbay’a devretti. Kendisi ise sadece oğluna zaman zaman tecrübelerini aktarmakla yetindi. Dedesi Öskenbay 1850’de öldüğünde, Abay beş yaşındaydı. Babaannesi Zere ile birlikte dedesinin cenaze merasimine katıldığı tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.

Zere nine, çok akıllı, iyi huylu, kalp kırmaktan çekinen bir kimseydi. Ayrıca edebiyata ve şiire düşkündü. Abay’ı hikaye, masal ve destanlar anlatarak büyüttü. İşte Abay’daki edebiyat aşkı bu şekilde yerleşmiş olmalıdır. Çünkü, Abay daha çocuk yaşlarda hikaye ve destanlara ilgi duymaktaydı. Eve gelen misafirlerin bu konulardaki konuşmalarını can kulağıyla dinlemekteydi. Zere nine, torunları içinde en çok Abay’ı sever ve şımartırdı. Hatta torununu İbrahim diye adıyla değil, şımartarak Abay diye çağırmaktan haz alırdı. Böylece zamanla İbrahim isminin yerini Abay aldı. Zere nine, kocası Öskenbay’dan çok sonra, 1873 yılında öldü.

Abay’ın annesi Ulcan da (1810-1887), Zere gibi, kültürlü ve iyi mizaçlı bir kimseydi. Şefkatli ve alçakgönüllü bir karaktere sahip olan Ulcan aynı zamanda hazır cevap ve hatipti. Annesinin bu özellikleri Abay’a da geçmiştir.

Abay ilk eğitimini köyün imamı Gabithan Molla’dan aldı. 10 yaşına geldiğinde, babası Kunanbay onu Semey’deki Ahmet Rıza medresesine yatılı verdi. Abay burada dini bilgilerin yanısıra Arapça ve Farsça öğrendi. Çok zeki olan Abay dersleri hocalarının ilk anlatışında kavrardı. Böylece ders çalışmak için ayrıca bir zaman harcamazdı. Bu da onun boş vakitlerini arttırıyordu. Abay ders dışı saatlerini, edebi eserler okumakla değerlendirdi. Medrese kütüphanesindeki Doğu’nun klasikleri olan Nizami, Nevai, Saidi, Hafız ve Fuzuli’nin eserlerinden ne bulursa okudu. Gençlik döneminde yazdığı şiirlerinden birinde şöyle demektedir: “Fuzuli, Şemsi, Seyhali /Nevai, Saidi, Firdevsi /Hoca Hafiz – bu hemmesi /Medet ber ya şairi feryad.” Medresedeki üçüncü senesinde Abay, şehirdeki bir Rus okuluna devam ederek Rusça öğrenmeye başladı. Ancak, bu fazla sürmedi. O sene babası Kunanbay, Abay’ı kendisine yardımcı olması için yanına aldırdı. Kunanbay Bey, oğulları içinde kendisinin beylik işlerine en yatkın olanının Abay olduğunu fark etmişti. Böylece Abay daha 13 yaşındayken Kazak halkının idari işlerine karışmış oldu.

Abay babasının yanında Kazak halkının bir çok meselesine aşina oldu. Kazak halkının ileri gelenleriyle tanıştı. Onların sohbetinde bulundu. Özellikle, Kazak şair ve ozanlarının çalıp söylediği eserleri zevkle dinledi. Böylece Abay, Kazak halkının edebi eserlerini, örf-adetlerini, sosyal olaylarını, geçim kaynaklarını yakından öğrenmek fırsatını buldu.

Abay, duyduğu bir şeyi hiç unutmazdı. Ozanlardan ve tecrübeli aksakallardan duyduğu ilginç ve ibretli hadiseleri, kendi konuşmalarında ustalıkla kullanmasını bildi. Böylece genç yaşlarda bölgede iyi bir hatip ve şair olarak tanınmaya başladı.

Abay bu yıllarda, Semey ile bağlantısını kesmedi. Sık sık şehrin kütüphanesine giderek edebi, felsefi ve tarihi eserleri okudu. Bu sıralarda Rusça kitaplara merak sardı. Mihaelis isimli bir Rus demokrat aydını Rusçasını ilerletmesine yardımcı oldu. Böylece Abay, Puşkin, Krilov, Çernişevski, Lermantov ve Nekrasov gibi Rus yazar ve düşünürlerinin kitaplarıyla tanıştı. Aynı zamanda, Spencer, Goethe ve Byron gibi Avrupalı yazarların Rusça’ya çevrilmiş eserlerini de okumak fırsatını buldu. Bütün bunlar, Abay’ın ufkunun genişlemesine yol açtı. Okuduklarının ışığında Abay, Kazak toplumundaki sosyal ve siyasal olayları daha iyi değerlendirecek bir hale gelmişti.

Abay, kitaplar vasıtasıyla, Kazakistan bozkırlarından hiç çıkmamasına rağmen, dünyadaki siyasi ve sosyal gelişmelerden haberdar olmuştu. Böylece Çarlık Rusyasının yönetiminde halkının çektiği sıkıntıları ve geri kalmışlıkları çok iyi anlamış bulunuyordu. Özellikle halkının yerel yönetimler tarafından çok büyük haksızlıklara uğratıldığını farkediyordu. Abay, halkının uğradığı haksızlıkları azaltmak maksadıyla yerel seçimlere de katıldı. Konırkökşe ilçesindeki seçimleri kazanarak İlçe Başkanı (Bolıs) seçildi. 1876-1878 yıllarında başarılı bir yönetim sergiledi. Mazlumlara zulüm yapanlara yol vermedi. Hırsızlık ve gasp yapanları şiddetle cezalandırdı. 1885 yılında Semey Vilayeti Kazakları için ceza kanunları hazırlama komisyonuna başkan seçildi. Abay’ın başkanlığındaki komisyon Kazak örf ve adetlerine dayalı kanunları çok kısa bir sürede hazırladı. Bu durum bize Abay’ın sadece bir düşünür ve yazar değil, aynı zamanda iyi bir devlet adamı olduğunun bilgisini vermektedir.

Abay, 23 Temmuz 1904’de Cengizdağı sırtlarında Balaşakpak yaylasında vefat etti. Mezarı Semey vilayetine bağlı Abay ilçesindedir.

Abay’ın yazdığı şiirler, Rus şairlerinden yaptığı çeviriler ve nesir yazıları üç şekilde okuyucularına ulaşmıştır. Birincisi matbu eser olarak, ikincisi halk arasında ağızdan ağıza yayılarak, üçüncüsü birbirinden kopya edilen elyazmaları şeklindedir. Abay’ın şiirleri toplu olarak ilk defa, ölümünden beş yıl sonra, 1909’da kitap olarak yayınlandı. Daha sonra bu kitap, bulunan başka şiirleriyle ikmal edilerek tekrar tekrar basılarak günümüze kadar gelmiştir.

Abay’ın eserleri günümüzde iki cilt halinde basılmaktadır. Birinci ciltte onun manzum yazılarıyla çevirileri, ikinci ciltte ise nesir yazıları yer almaktadır. Abay’ın 200 civarındaki şiirlerinde ve Rus şairlerinden yaptığı manzum çevirilerde, tabiat, birlik-beraberlik, dürüstlük, bilimin aydınlığı, sevgi, aşk, yardımseverlik, ölüm, yaşam, örf-adetler, tarih ve efsane gibi çeşitli konular ele alınmaktadır. O şiirlerinde Kazak halkını geri kalmışlıktan ilerlemeye, cahillikten ilim ve bilime, tembellikten çalışmaya ve güzel huy ve ahlak sahibi olmaya öğütlemektedir. Bir şiirinde şöyle demektedir:

Allanın özi de ras, sözi de ras,
Ras söz eş vakıtta calgan bolmas.
Köp kitap keldi Alladan, onın törti,
Allanı tanıtuvga sözi ayrılmas.


Allah’ın kendisi de gerçek, sözü de gerçek,
Gerçek söz hiçbir zaman yalan olmaz.
Çok kitap geldi Allah’dan, onun dördü,
Allah’ı tanıtırken sözü ayrılmaz.

Abay nesir yazılarında felsefi düşüncelerini ortaya koyar. Sade ve etkili cümlelerle ve genellikle soru-cevap türünde kaleme aldığı bu yazılarında çocuk terbiyesi ve psikolojisi, insanın tabiatı, bilimin önemi ve yüce Mevla’nın buyruklarına uygun yaşamanın gerekliliğine işaret eder.

Abay’ın gerek manzum ve gerekse nesir yazılarındaki bazı ifadeleri o kadar etkilidir ki, onlar Kazak Türkçesinde birer vecize halini almıştır. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse:

İnsanın insanlığı akıl, ilim, iyi baba, iyi anne, iyi arkadaş ve iyi öğretmenden meydana gelir.
(Adamnın adamşılıgı akıl, gılım, caksı ata, caksı ana, caksı kurbı, caksı ustazdan boladı.)

İnsanoğlu insan oğlundan akıl, ilim, ar, huy denen şeylerle üstün olur.
(Adam balası adam balasınan akıl, gılım, ar, minez degen narselermen ozadı.)

Kötü arkadaş gölgedir. Başına talih kuşu konarsa ondan kaçıp kurtulamazsın, başına bir felaket gelirse, arayıp bulamazsın.
(Caman dos kölenke, basındı kün şalsa kaşıp kutıla almaysın, basındı bult şalsa izdep taba almaysın.)

Bütün insanoğlunu rezil eden üç şey vardır. Onlardan kaçmak gerekir: Evvela cahillik, ikincisi üşengeçlik, üçüncüsü zalimlik.
(Külli adam balasın kor kılatın üş narse bar. Sonan kaşpak kerek: Aveli nadandık, ekinşi erinşektik, üşinşi zulımdık.)

Mal tükenir, sanat tükenmez.
(Mal cutaydı, öner cutamaydı.)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Abay yazılarıyla halkını devamlı iyiye, güzele ve gelişmeye, kalkınmaya teşvik etmiştir. Bunu yaparken de söz sanatının inceliklerini büyük bir maharetle kullanmıştır. Böylece sözlü edebiyatı çok zengin Kazak edebiyatının yazılı türünün oluşmasına da büyük bir katkı yapmıştır.

* Makale, Kazak Turkleri Vakfi Arman Dergisinin Aralik 2004 sayisinda (sayfa 22-24) yayinlanmistir.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:42
Abdi İpekçi ( 1929)- (01.02.1979) </B>

1929 senesinde İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.

ESERLERİ
Abdi İpekçi’nin Afrika, İhtilalin İçyüzü, Dünyanın Dört Bucağından gibi eserleri vardır.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:42
Abdullah Aymaz ( 1949) </B>
1949'da Kütahya'nın Emet ilçesinin Hacımahmut köyünde dünyaya geldi. İlkokulu Hacımahmut köyünde okudu. İmam Hatip Lisesi ve Yüksek İslâm Enstitüsü'nü İzmir'de okudu. Lise yıllarında Gurbet dergisinde yazıları yayınlandı. Tire ve İzmir'de öğretmenlikler yaptı. 1978'de yayınlanmaya başlayan Sızıntı dergisinde yazıları yayınlandı. Özel vakıf idareciliği ve eğitim hizmetlerinde bulundu. 1988 yılından bu yana gazetecilik yapmaktadır. İsmail Yediler, Hüseyin Bayram, Safvet Senih gibi müstear isimlerle kitaplar neşretti. Halen ZAMAN gazetesi Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı ve yazarıdır. Temiz bir Türkçe, net ve açık bir ifade, "sehl-i mümteni" vasfıyla nitelendirilebilecek cümleler; Abdullah Aymaz'ın Türkçesinin belirgin karakterlerini teşkil eder.

ESERLERİ: 1- Yaratılış ve Kader, 2- Peygamberler, 3- Kaderin ilmi isbatı, 4- Ölüm ve Diriliş, 5- Kur'an ve İlimler, 6- Zeka Tomrukları, 7- Hep taze mucize, 8- İbadetlerin Getirdikleri,
9- Ruhlar ve Ötesi, 10- Şüpheler üzerine, 11- Sen Yusuf musun?, 12- Kelimeler Armonisi, 13- Hadislerin Işığında Hadiseler, 14- Onlar Yıldız Gibiydiler, 15- Duyduklarım, Gördüklerim, 16- Hatıralar Işığında, 17- Mercan Mağaraları, 18- Gaybın Haberleri, 19- Hikmet,20- Dışa Yansıyan İç Dünyamız (1-2), 21- Miraç Şehsuvarı, 22- Hücre Devleti.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:43
Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu </B>
1929 yılında Malatya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Malatya'da tamamladı. İÜ Tıp Fakultesi (1949) mezunu. Gemlik Sosyal Sigortalar Kurumu ve Gemlik Azot Sanayi Müessesi'nde ve serbet olarak doktorluk yaptı.

Günümüzde aruz ölçüsünü ustalıkla kullanılan şairlerin başında gelir. Şiirleri, 1946 yılından itibaren Yedigün, Hergün, Büyük Doğu, Çınaraltı, Türk Yurdu, Türk Dili, Yelken, Türk Edebiyatı, Diriliş, Hisar, Milli Kültür dergilerinde yer aldı. Yeni İstiklal (1965) ile Milli Gazete'de Mayın Tarlası ve Isırgan Çiçekleri başlıkları altında şiirleri yayınlandı. Diriliş Dergisinde şiirleri yanında biyografi yazıları da yazdı.

ESERLERİ:
Sessiz Gürültü , Dini ve Ahlaki Şiirler Antolojisi, Naatlar...

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:43
Abdurrahim Karakoç ( 1932) </B>

1932 yılında Kahramanmaraş’ın Elbistan ilçesinde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra köyünde bir süre marangozluk yaptı. Daha sonra belediyede muhasebeci olarak çalıştı. Şimdilerde politikayla uğraşmakta ve bir günlük gazetede köşe yazıları yazmaktadır. Günümüz âşık tarzı şiirin büyük ustalarındandır. Şiirleri değişik gazete ve dergilerde yayınlandı.

ESERLERİ
Hasan'a Mektuplar, El Kulakta, Vur Emri, Kan Yazısı, Bütün Şiirleri, Suları Islatamadım, Dosta Doğru ve Gökçekimi adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

MİHRİBAN
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yâr, deyince kalem elden düşüyor;
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile..
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler, asırlar, değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama;
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama,
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne;
Kar koysa köz olur aşkın külüne...
Şaştım kara bahtın tahammülüne;
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı;
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kör düğüm baştan sona tamamı;
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:43
Abdurrahman Dilipak ( 1949) </B>
1949 Haruniye (daha önce Adanaya bağlı iken bu gün Osmaniyeye bağlı bir ilçe ve yeni adı: Düziçi) de doğdu. Annesinin adı: Fatma Pakize (Aksay), Baba adı Ali; 1 Aralık 1975 de Ankara'da, Asiye (Turgut) la evlendi. Çocukları Ali Osman(1976), Ahmet Taha(1981), Fatma Zehra(1983), Ahsen Büşra(1993).

Öğrenimi: 1969 da Konya İmam-Hatip okulundan mezun oldu, Güzel Sanatlar Akademisine girmek için resim dersleri aldı. Ancak İstanbu Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Arap ve Fars Filolojisine girdi ve bu arada ikiyıl okuduktan sonra İstanbul Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik Halkla İlişkiler Yüksek Okuluna kaydoldu ve 1980 de bu okuldan mezun oldu.

Çalışma ve Yazı hayatı
1964 yılında kısa süreli "Düziçinde Kasırga" isimli bir kartela gazete çıkarttı. 1969 da, D.S.İ. 6. Bölge Müdürlüğünde Arazi Elektirifikasyonu Kontrolü olarak çalışma hayatına başladı, 1971 judo antrenörü oldu, 1972 kurucu Fetih Yayınevini ve Hertür Yayın Dağıtım Şirketini kurdu, 1973 Yeni Sanat Dergisi Yayın Kurulunda yer aldı. Aynı yıl MTTB Sinema Kulübü üyesi oldu. Ardından, Burak Filim Kurucu Ortakları arasında yer aldı ve Milli Sinema Tartışmalarına Katıldı. 1977 Adım Dergisi Genel Yayın Müdürü, 1988-1990 Dış Politika Dergisi Yayın Yönetmeni, 1972-1993 Milli Gazete yazarı, 1978-93 Bazın Hicret Dergisi Genel Yayın Müdürü, Seriyye Dergisi sorumlu Yazı İşleri Midürü, 1994 Cıngar Mizah dergisinde yazar. 1993 den itibaren Akit gazetesi, 1990 dan itibaren haftalık Cuma Dergisi nde yazar, 1996-1997 Haftalık Selam Gazetesi, 1996 günlük Yeni Şafak Gazetesi, Aylık Görüş (Almanya), Aylık Pir (Almanya) dergisi, Gazete Gazetesi (Avusturalya) yazar.

TV Programları: 1993-94 Kanal 7 Ateşten gömlek, 1994-95 Kanal D Haber Yorum, 1994 Kanal 6 Haber Tartışma Programı 2x2, Kanal 6 Haber Tartışma Programı Analiz, 1995-96 Beyin Fırtınası Haber Tartışma Programı, 1995-1997 NTV Haber Programı Tartışa Tartışa, 1998 Teha ya aid, 105 yerel ve bölgesel TV den oluşan Networkde yayınlanan IQ isimli program.

Ödülleri: 1996 Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Hoşgörü Ödülü, 1997 Kombassan Hoşgörü Ödülü, 1998Human Right Watch Helman Hamlet Uluslar Arası İnsan Hakları Ödülü. Ayrıca bir çok kuruluştan şükran plaketi ve belgesi...
Askerlik: 58. Er Eğitim Tugayı Kısa Dönem 1981 Burdur
Hobi: Resim yapmak ve Metapisişik konular. İlk resim sergisi 1998-İstanbul

Üyelikler:
Düziçi Milliyetçi Gençler Derneği kurucu üye 1964-1965,Mazlum-Der İnsan Hakları Ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği, TGC Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Basın Konseyi, Dış Basın Derneği, KUDÜS Derneği, Kurucu üye 1997, 1996 TÜREV Türkiye Engelliler Vakfı 2. Başkanı, Acıbadem Faikbey Camii Yaptırma, Yaşatma, Kültür, Sanat, Çevre Derneği Üyesi.

Danışmanlıkları ve Yönetim Kurulu Üyelikleri:
1978-1980 MSP Genel Merkezinde danışman, 1978-1980 MİLA Milli Haber Ajansı Genel Müdürü, 1989-1990 İslami Çevre Hareketi Maltepe Çevre Kültürü Gurubu Üyesi, 1989-91 Panel Dergisi Yayın Yönetmeni, 1990, 1992 Yeni Zemin Dergisi Yayın Kurulu Üyesi, Mazlum-Der, İnsan Hakları Ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği Genel Başkan Yardımcısı, 1997 Kudüs ve Filistin Halkıyla Dayanışma Derneği Kurucu üye, 1991 Risale, Emre, Esra, İşaret Yayınevlerinde Yayın Danışmanlığı, 1994Teha Telif Hakları Ajansı Yönetim Kurulu Üyesi, 1996Spag Stratejik Planlama Araştırma Geliştirme AŞ, 1998 Seha Sanayi ve Ticaret AŞ Yönetim Kurulu Üyesi, 1997 Müsiad Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği Basın Danışmanı, 1994, 1995-96 İhlas Finans İstişare Kurulu Üyesi, Türkiyede Kim Kimdir (Who is Who in Turkey) Biyografi Asiklopedisi Seçiciler Kurulu üyesi 1995

Bu güne kadar on binin üzerinde makale, 40'a yakın kitap, 2500 e yakın konferans ve 20 yağlıboya tablo...

ESERLERİ

Cumhuriyet'in Şeref Kitabı
Abdurrahman Dilipak
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

HAKKINDA YAZILANLAR

İslamcı ressam kapış kapış
Arzu AKBAŞ
Hürriyet 7 Mayıs 2001

Eskidji Müzayede Evi'nde özel bir koleksiyon, dün satışa sunuldu. Bu koleksiyonda, Faruk Cimok, Metin Akarslan, Edis Tezel, Abdurrahman Dilipak, Mahmut Kocamemi gibi Türk ressamlarının yanısıra Avrupalı sanatçıların tabloları da bulunuyordu. Müzayedede İslamcı Akit Gazetesi'nin ressam yazarı Abdurrahman Dilipak'ın 6 tablosu yer aldı. Satışa sunulan 328 tablo, 35 ile 1500 dolar arasında alıcı buldu. Dilipak'ın eserleri ise 115 dolar ile 400 dolar arasında satıldı. Abdurrahman Dilipak'ın üç tablosunu satın alan Cemal Batur adlı kişi 200'e yakın eserin de sahibi oldu. Dilipak'ın diğer üç tablosu da farklı kişiler tarafından satın alındı.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:43
Abdurrahman Şen </B>
Sivas’ın Hafik kazasında 01.08.1955’te doğdu. 1958’de ailesinin göç ettiği İstanbul’da Fatih İlk Okulu’nu bitirdi. Daha sonra sırasıyla; Düzce İmam Hatip Okulu, İstanbul İmam Hatip Okulu ve Zeytinburnu Akşam Lisesi’nde okudu… Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü’nde tamamladı. Gazeteciliğe profesyonel olarak 1978’de Yenidevir Gazetesi’nde başladı. “Cemre” ve “ Beyazsanat” isimli dergileri yayınladı. Hâlen “SARMAŞIK Kültür” isimli kültür sanat dergisinin yayınını yönetiyor. Bulvar Gazetesi’nde 3 yıl kadar çalıştı. Zaman Gazetesi’nde; Haber Müdürü, Kültür Sanat Sayfası Sorumlusu, Spor Sayfası Şefi olarak çalıştı, köşe yazarlığı yaptı. Ortadoğu Gazetesi’nde kısa bir süre çalıştıktan sonra 23 Aralık 1993/ 23 Aralık 2003 tarihleri arasında tam 10 yıl Yeniasya Gazetesi’nde “Cemre” başlığı altında kültür sanat ağırlıklı olarak günlük köşe yazarlığı yaptı. Şimdilerde aynı gazetede haftada bir gün yazılarını sürdürüyor. Beyoğlu Belediyesi’nde 1995 Haziran ayından, 2004 Aralık sonuna kadar kültür sanat konularında başkan danışmanlığı yaptı. Bu süre zarfında, birçoğu “ilk” olma özelliği taşıyan çeşitli etkinliklere imza attı. “Cemre- (1990)”, “Hilal’i Beklerken-(1992)” ve “Renk Renk Sinema-(1996)/ genişletilmiş 2. baskı- (2001)” ve “Son Sultanü’ş Şuara Necip Fazıl” (2005) ile “İstiklâl Marşı Ve Mehmet Âkif Ersoy” (2006-derleme) isimli yayınlanmış 5 kitabı bulunuyor. TC Kültür Bakanlığı’nın, “ Türk Kültürü’ne Hizmet Özel Ödülü”nü aldı (1995). Evli ve bir çocuk babasıdır. Çeşitli kültür kuruluşlarında; kurucu başkanlık, başkanlık ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. Ağustos 2004’de, doğduğu ilçe olan Hafik’te bir kütüphane oluşturulması için 3500 kitabını bağışladı. Yıl içerisinde yapılan kültür merkezi ve içindeki kitaplık, 5 Eylül 2005 tarihinde yapılan bir törenle hizmete sokuldu.

xxx

SARMAŞIK SAYI 10, SOOON!
Abdurrahman Şen
www.sanatalemi.net

Gazetecilikte 2-3 yılı geride bırakmış, fakültede 4. sınıfa gelmiştim ki… Bir dergi yayınlama heyecanı sardı beni… Aslında heyecandan da öte, dergi alanında o yıllarda ideolojik açıdan yaşanan dengesizliğe içerliyordum ve bu açığın mutlak surette kapanması gerektiğine inanıyordum…
O yıllarda yayınlanan edebiyat dergilerine de genel anlamda “sağ” ve “sol” olarak bakınca görüyorduk ki yayınlanan dergilerin sayfaları açısından 2000 sayfaya 150-200 sayfalık bir fark vardı. “Sol”un lehine! Üstelik o sayfa sayısının dışında, “hayatın içinde” olma farkı ve “gazetecilik” yapılmasının getirdiği sevimlilik de ekleniyordu…
İyi de… Bunca geniş bir kitleye sahip olan “sağ” niye daha çok ve daha kaliteli dergiler çıkaramıyordu?
Sancılar çekiyor, şikâyetler ediyordum yakın çevreme… Fakültedeki arkadaşlarım da fakülte dışından kimi görüştüklerim de bana hak verenler kervanına katıldı giderek… O günlerin heyecanını yaşayanlardan sevgili Seyfi Şirin kardeşim, Türkiyat koridorundaki sohbetleri hatırlayacaktır. Özellikle Mehmet Aydın’la üçlü olarak attığımız voltalarla…
İlk olarak, “neler yapabiliriz?” sorusuna cevaplar aradık… Bir komite bile kurduk bu sebeple Marmara Kıraathanesi’nde… Ve sonunda 3 kişilik temsilci grubu kurup, -merhum- Kemal Ilıcak ile konuşma kararı aldık… Nazlı Ilıcak ile konuşup randevuyu aldım. Komitemizin aldığı karar gereği Kemal Ilıcak’a dedik ki; “Mesela Milliyet, ‘Milliyet Sanat’ı yeniden yayınlıyor da siz niye ‘Tercüman Sanat’ı yayınlamıyorsunuz? Bu sizin boynunuzun borcudur. Gerekirse biz buna tâlibiz!”
Bu hatırlatmamız üzerine Kemal Ilıcak’ın yaptığı savunmayı, bizimle paylaştıklarını, o gün için anladığımızı söyleyemeyeceğim… Ancak meslekte ilerledikten ve o gün geçen isimleri biraz daha yakından tanıdıktan sonra Kemal Ilıcak’ın aslında haksız da olmadığını anladım… Ve işin başa düştüğüne karar verdim!
O görüşmeden sonra bizim komitede de “sağ içi” çatlaklar oluştu ve dağıldık.
Ben hariç!
“Abdurrahman… Görünen o ki bu işi senden başka yapan olmayacak… Bu senin boynunun borcu… Biz de elimizden geleni yapacağız, sana destek olacağız.” diyenlerin manevî ittirmeleriyle bir de baktım ki ben Lâleli’de bir büro tutmuşum bile… Yeşil Tulumba Sokak’ta… Yanımda sadece, yazmaya da okumaya da uzak, Murat Şimşek’ten başka kimse yok… O derginin sahibi oluverdi ben de yayın sorumlusu…
Devir sıkıyönetim devri… Başvurumuz üzerine valiliğin 19 Mart 1982’de sıkıyönetim komutanlığına yaptığı havaleye; “ İlgili yazıda konu edilen Kültüre, Sanata ve Edebiyat’a CEMRE isimli derginin basımı ve yayınına, sıkıyönetim yasaklama ve sınırlamalarının ihlal edilmemesine özen gösterilmesi koşulu ile izin verilmiştir…” cevabını aldık… 1 Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı namına sıkıyönetim kurmay yarbaşkanı Tuğgeneral Celal Demirtel imzalı bu izin yazısı valiliğe 26 Nisan 1982’de gitti ve valilikten de 3 Mayıs 1982 günü resmî müsaadeyi almış olduk.
“Kültüre, Sanata ve Edebiyat’a CEMRE”nin ilk sayısını yayınladığımızda edebiyat dünyasındaki büyüklerimizden çok ciddî eleştiriler aldık. Destekler gördük… Fakültedeki birçok hocamız da çok ciddî övgüler yönelttiler… Özellikle merhum Mehmet Çavuşoğlu hocamı başa yazarak ifade etmeliyim ki; değerli hocalarımız Mehmet Kaplan, Faruk Timurtaş ve Abdülkadir Karahan’dan, Mertol Tulum’dan, Kemal Eraslan’dan büyük destekler gördük. “Dergiyi elime alınca sanki eski Hisar’ımızı canlanmış gördüm.” diyerek heyecanımızı paylaşan hocalarımızın yanında; “Öğrenciler sanki bize nazire yapıyorlar da dergi yayınlıyorlar. Size mi kaldı dergi çıkarmak?” diyen hocalarımız da olmadı değil ama… O kadar da olsundu!
Dergiye manevî moral verenler yanında kimse maddî destek vermeyince, biz de “daha geniş çevreye ulaştıralım” diye dergiyi bedava dağıtınca, Cemre 2. sayıdan sonra düştü! Sonra 1991’deki ikinci deneme geldi… Daha tecrübeli daha geniş çevreliydik ya…
Dergicilik alanındaki eksikliğimiz, edebî ve kültürel alandaki zayıflığımızdan dert yanmayı sürdüren herkes; “Bak Abdurrahman kardeş… Sen niye kolları sıvamıyorsun?” diyorlardı… Ben de görevden kaçan konumunda olmamak için bir kere daha sıvadım kolları… Özellikle Hasan Aycın dostumun ciddi katkılarıyla birkaç sayı çıkarabildim ama… Arkasını getiremedim yine. Sonunda biriken borçları ödemek için işçi emeklisi babamın 30 yıllık birikimi olan bir arsayı sattırıp borçları ödedim. Duyan herkes” Helal olsun sana!” dediler…
O günlerden bir-iki anımı burada paylaşmak isterim… İmam hatip okulundan sınıf arkadaşım olan biri müteahhitliğe başlamıştı ve işleri oldukça iyiydi. Dergiyi çıkarınca yanına gittim… Dergiler çantada… Çayımızı içerken muhabbeti kültür sanat ortamına getirdim ve arkadaşıma şu sözü bile söylettim; “ Kardeşim… Yıllardır gazetecisin… Daha önce acemiyken bile dergi yayınladın. Şimdi bu tecrübeyle uçurursun. Niye oturuyorsun kollarını sıvamıyorsun… Bak solcular nasıl çalışıyor…”
O son kelimelerini söylerken çantamı açtım, dergiyi çıkardım, masasına koydum ve dedim ki; “Hah… Bak kardeşim… Ben üzerime düşeni yaptım ve aynen söylediğin gibi kolları sıvadım. Hamallık, amelelik benden, benzini sizlerden!”
Önce bir ne yapabileceğini sordu dostum, kısılmış sesiyle… Reklâm verebileceğini, toplu dergi alabileceğini ve abone olabileceğini söyledim… Elcevap; “Ya Abdurrahman’ım… N’oldu biliyor musun? Geçen yıl umreye gittiydim. Gelirken de çocuklara bir şeyler getirdim ama evden hiçbirini beğenmediler… Bu yıl başımın etini yediler… Hanımı da alıp çocuklarla birlikte umreye niyetlendik. Şimdi fazla açılmamam lâzım. İleride inşallah!”
Dergiyi masanın üzerinde bıraktım, “o ileri dediğin zaman geldiğinde bakalım dergiyi bulabilecek misin?” deyip çıktım.
Sosyal ve kültürel alanlarda ön saflarda olmayı seven, holding sahibi bir ağabeyim de üniversiteye giden kızına, güvenliği açısından yeni bir Mercedes aldığı için elinin dar olduğunu söyleyip, 90 liraya dergiye abone olamamıştı! Kısmet işte…
Tam da o kapıyı kapatmanın kısa bir süre sonrasında bir başka kapı açıldı ve “Beyazsanat Şirketi”ni kurarak “Beyazsanat Dergisi”ni çıkardık 2 arkadaşla… O da yapılanmadaki aksaklıklardan kısa ömürlü oldu… Ayrıldım.
Ve meslekte 28 yılı geride bırakırken; Beyoğlu Gençlik Tiyatrosu’nun gençleriyle “Sarmaşık Kültür”ü yayınlamak üzere kolları sıvadık. Nisan 2005’de ilk sayısını yayınladığımızda, tahminimizin çok çok üzerinde methiyeler aldık… Taraflı tarafsız herkes hiçbir olumsuzluktan yılmamamızı, birkaç sayı direnmemiz halinde “Sarmaşık”ın tutacağını, kök salacağını söylüyorlardı… Biz de direndik… Özellikle Mehmet Yavuz kardeşimin işin matbaa tarafını üstlenmesiyle süren bu direnmemiz bir yere kadardı bu ekonomik belirsizlik ortamında… Zaman zaman bizim için çok ciddi sayılacak boyutlarda borçlandık yine… Sonrasında başka işler yaparak kapatabildik borcun kabasını… Ve aradan geçen 21 ayın sonunda ancak 10. sayıya ulaşabildik…
Kitap gibi hacimli ve dolu dolu bu 10. sayımızdan sonrasını getirebilmem ise mümkün gö-rün-mü-yooooooor!
Buraya kadarmış dostlar.
“Sarmaşık”ı edebiyatımızın tozlu tarihine bırakıyorum 10. sayıyla…
Bundan sonrasındaki çabalarım arasında – ben niyetlenmeyeceğim, başkası da dergisinin yönetimini bana vermeyeceği için- kolay kolay dergi olmayacak…
İlk Cemre’den Sarmaşık’a kadar gelen dergicilik seyrinde her zaman desteğini gördüğüm ağabeylerime, arkadaşlarıma ve kardeşlerime buradan yürek dolusu teşekkürler…
Her yıl umre yapan, Mercedes değiştiren dostlar gibi düşünenlere de –kısmetlerinde varsa- kültürlü günler diliyorum.
Arefe günü yazdığım bu yazıyla kültür dostlarını üzdüğüm için haklarını helal etmelerini diliyorum.
Bundan sonrasında sanatalemi.net’teki yazılar, Yeni Asya’daki haftalık Cemre’ler ve yönelmeyi düşündüğüm kitap çalışmalarıyla devam… Allah’ın verdiği nasip kadarıyla.
Yazarıyla ve okurlarıyla, bütün sanatalemi ailesinin Kurban Bayramı’nı kutluyor, sağlıklı ve kültürle süslenmiş nice mutlu yıllar diliyorum efendim…
Dergicilik seyrimiz içerisinde her ne kadar sürç-i lisan etmişsek affola…
Adımız Hıdır, elimizden gelen budur!
Omuzlarım çürüdü dostlar!
Buraya kadar…
Şimdi farklı alanlarda yeni şeyler söylemek zamanı bence…

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:44
Abdül Fettah Rauf </B>
Abdül Fettah Rauf 1910-1963

HAKKINDA YAZILANLAR

Üsküp’te Abdül Fettah Rauf da Yaşadı
www.makturk.com 05.03.2006

“Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, “Haftanın Şiiri” köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim “Kuvvet ve Hak” şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen “ideolojik duvarı” aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.

Suat ENGÜLLÜ’nün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf’un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan “imtiyazlı kişilerden” biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah’ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı “Yedi İklim” dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli’nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu “felâketi” yaşayan, Balkan Savaşları’ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, “Rumeli terk edilmez” diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan “şekillenmiş”, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle “Rumeli’nin göbeğinde” yer alan o “paylaşılamayan toprak parçası Makedonya” da, ezelden beri “evlâd-ı fatihan” olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı’nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima “oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler”, Makedonya Cumhuriyeti’nin Balkanlar’da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye’den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları’nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı’na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi’nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi’ nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı’ ndan “koparılmış” olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda “hakimiyetini ilân eden” rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950’li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen “ideolojik sınırın” ötesinde kalanları da “kurdukları edebiyat sofrasına” almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı’ nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

“İdeolojik sınırın” ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf’ tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli’yi, “Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan” dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi’nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya’da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından “tehlikeli” görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, “rejim aleyhtarlığı” yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve “cebri iş”, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Abdül Fettah Rauf’ un, “cani” damgasını yediği, ihanetle suçlandığı ve “İslâm camiasındaki mevkilerini suiistimal ederek halkın ve devletin aleyhine” faaliyette bulunmak suçundan hüküm giydiği sıralarda, Makedonya’da, illegal “Yücel” Teşkilâtı da ortaya çıkarılmıştı. Makedonya Türklerinin ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerinin savunulması mücadelesini veren “Yücel” Teşkilâtı’ nın “beyni olduğu(?)” söylenen “El Azhar” mezunu Şuayip Aziz teyzesi oğludur. Ancak, Abdül fettah Rauf’ un “Yücel” Teşkilâtı içinde faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur.

Birbirini izleyen bu olayların asıl amacı, Makedonya Türkleri arasında ulusal ve dinî liderliğe yükselebilecek, insanların sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin saf dışı bırakılması, geniş halk kitlelerinin, gözdağı verilmek suretiyle sindirilmesinin sağlanmasıydı.

Hapiste, özellikle “taş kırmaya” gönderildiği Doboy’da (Bosna Hersek) geçirdiği yıllar, sağlığının bir hayli bozulmasına sebep olmuş, bedenen çökmesine yol açmıştı. Gerçi 1954 yılında hapisten çıkmıştı ama izlenmeye devam edilmişti. Uzun zaman işsiz bırakılmış, müderris olmasına rağmen, müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip son derece mağdur edilmişti. Hayatının son yıllarında Makedonya Devlet Arşivi’nde işe alınmıştı.

Üsküp’te yaşayan bizim kuşağın çocukluk anılarına bir kâbus gibi yerleşen 1963 yer sarsıntısından kısa bir süre önce Tanrı’nın rahmetine kavuşan Abdül fettah Rauf’u tanıyanların, anımsayanların sayısı pek fazla değildir herhalde günümüzde. Çoğu anıları silen, çoğunu âdeta kalın bir sis tabakasıyla örten koca bir otuz yıl geçti çünkü ölümü üzerinden.

Uğradığı akıl almaz iftiralara ve bu iftiraların sonucu olan haksızlıklara rağmen, Abdül fettah Rauf, 1945 sonrası dönemde aynı ya da benzer kaderi paylaştığı Makedonyalı aydın hemşerilerinin çoğundan şanslı sayılır yine de. Bütün suçları vaat edilen, kısmen tanınan ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerin gereğince yerine getirilmesinin savunuculuğunu yapmak olan bu aydınların çoğu, verdikleri değerli mücadele dışında, artlarında başka bir iz bırakamazken, Abdül fettah Rauf, kaleme alınmalarının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen, ne yazık henüz değerlendirilememiş, bir an önce değerlendirilmeyi bekleyen defterler dolusu şiirler bırakmıştır.

Abdül fettah Rauf, un şiir çalışmaları iki dünya savaşı arasındaki dönemde başlamış, ölümüne kadar da hiç aralıksız devam etmiştir. Bir “rejim komplosunun” kurbanı olarak hapiste geçirdiği, ömrünü bile kısalttığı muhakkak olan, hayatının en ağır yıllarında bile, şiiri bir an olsun terk etmemiştir. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin civarında mısrası, ele geçirilip başına yeni dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Ayrı ayrı şahısların elinde kalmış -umarız değeri bilinip korunmuş-, gün yüzüne çıkarılmayı, okuruyla buluşturulmayı bekleyen, üç yüz bin kadar mısrası bulunduğu söylenmektedir. Edindiğimiz bu bilgiler, kendisinin şiir üzerindeki çalışmalarının ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Şimdilerde olup bitenleri daha ellili yıllardan görebilen, Türk-İslâm kültürünün birer abidesi olan Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesinin acısını bundan kırk kadar yıl önceleri yaşayıp “Hani yok mu meşalemi yakan / Kim olur ya alnına haç takan / Bu cinayete hani bir bakan / A güzel vatan, a şirin vatan” diye feryat eden Abdül fettah Rauf, eski Türk geleneğinin izinden yürüyerek savunduğu inanç ve düşüncelerin sınırları içinde kalarak günceli ve çağdaşı yakalamaya gayret göstermiştir. Şiirlerinin bir bölümünde Hatifî mahlasını kullandığını gördüğümüz şairin şiirlerini, konuları itibarıyla dört gruba ayırabiliriz:

a. Dinî şiirler: İslamî düşünce ve yaşama tarzının hakim olduğu şiirlerinin en büyük bölümü, dinî konulara adanmıştır. Bu şiirlerinde görülen önemli bir özellik, getirmeye çalıştığı yorumların, bir bakıma yaşanan zamanın yansıması oluşudur. Buna bir örnek vermek gerekirse, 1958 yılında yazdığı “Leylei Miraç” şiirinin şu iki dizesini hep birlikte okuyabiliriz:

“Miracı kıyas etme bu dünyada roketle
Bir ilgisi yoktur bu ilâhî hareketle.“

Hatırlanacağı gibi, şiirin kaleme alındığı yıllar, uzay araştırmalarının büyük bir hız kazandığı yıllardı. Uzay çalışmalarının büyük bir heyecanla izlendiği, insanoğlunun dünyanın dışında bir “kara parçası” olan Ay’a ayak basmaya hazırlandığı bu yıllarda, “aklın ermediği” bazı dinî konularda “bilim kurgusal” yorumlar üretilmekteydi. Abdül Fettah Rauf’ un bu şiiri, Miraç konusunda üretilen bu gibi “yorumlara” tepki olarak doğmuştur.

b. Sosyal şiirler: 1945 sonrasında kurulan rejim, Yugoslavya’da yaşayan Müslüman topluluğu rahatsız edici gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler, Makedonya’da yaşayan Türkler arasında hem ulusal, hem dinî endişelerin doğmasına yol açmıştır. Olaylar yıldırım hızıyla gelişmiş, haksızlık ve baskılar birbirini izlemiştir. Sonunda bıçak kemiğe dayanış, yüz binlerce insan göçe zorlanmıştır. Bu akıl almaz zulmün tanığı olan şair, bu acı tablo karşısında isyan edecektir kuşkusuz:

“Sürülür öz vatanından sürünür yurttaşlar
Meskenetle aşağı doğru eğilmiş başlar.”

Balkan Savaşları’ndan sonra, Rumeli’den Türkiye’ye en büyük göç olarak tarihe geçen 1953 göçünün patlak vermek üzere olduğu 1952 yılında yazılmış olan bu dizeler, Makedonya, dolayısıyla da Kosova Türklerinin bu büyük trajedisi hakkında yazılmış ilk dizelerdir.

Abdül Fettah Rauf, sosyal konulu şiirlerinde sert bir eleştiri getirmektedir. Bu eleştiri kuşkusuz ki “rejimin zalimlerini” hedef almaktadır. Fakat dolaylı olarak, baskıya, haksızlığa, zulme maruz kalanları da, tepkisizlikleri ya da yanlış tepkileri yüzünden eleştirmekten geri durmamaktadır.

c. Millî-tarihî şiirler: Osmanlı millî anlayışı ve tarihî sınırlarının dışına çıkmayan bu şiirler, aslında ömrünün sonuna kadar katıksız bir “evlâd-ı fatihan” olarak yaşayan Abdül fettah Rauf’ un “övünç-hüzün-özlem” şiirleridir. Millî değerlerini, tarihî mirasını şiirleştirirken gösterdiği isyan aşırıcılığa kaçmamaktadır. Ele aldığı konulara akılcı yaklaşımı, romantizm tuzağına düşmesini önlemiştir. Tabiî ki bu, duyguların coştuğu anlar olmamıştır anlamına gelmez. Bir şiirinde “Yine bazen kabarır, biz beşeriz, hislerimiz” diyen şair de bunun bilincindedir. Ancak, övünç duygusuyla “Toprağında nice bin veli var yatan / Armağan eylemiş hür atan, mert atan / Nerde var böyle şen, böyle kutsal vatan” derken de, hüzne kapılıp “Hani bunca kutlu hayallerin / Sesi sustu Ibnî Kemallerin / Sebebi nedir ya bu hallerin?” diye hayıflanırken de, isyan bayrağını açıp “Rüzgârdan kanat takmalı sert atın / Bir şeref katmalı ömre her saatin / Zulme karşı savaş eski ırk san’atın” diye haykırırken de, “Nerde o devlet-ü şanları / At ile dağ deniz aşanları?” diye özlemini dile getirirken de ölçüyü kaçırmamış, kinden, nefretten hep uzak durmuştur.

ç. Felsefî şiirleri: Abdül Fettah Rauf, şiirlerinde yansıtmaya çalıştığı düşünceler ve bu düşüncelerle ilgili getirdiği yorumlar bakımından, İslâm felsefesi sınırları içinde hareket eden bir şairdir. Fakat kanımızca o, bu “sınırların değişmezliğini” kabul edip savunanlardan değildir. Okuma fırsatını bulduğumuz şiirlerinden edinebildiğimiz ilk izlenim bir kıstas sayılabilirse eğer, onun, bu “sınırların mümkün olduğunca geniş ve esnek” tutulmasından yana olduğunu iddia edebiliriz. Şiirlerinde ortaya koyduğu düşüncelere, bu düşüncelerle ilgili yorumlarına bakıldığında, değişmez dinî kuralların düşünceye engel sayılamayacağına, aksine yeni ufuklar açabileceğine inanmış, aydın bir kafa yapısına sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

İlerici, aydın kişiliğine kuşku duyulmasına alan bırakmayan diğer bir nokta da, “Hikmet-i Aristo, felsefe-i Çin” dizesinden de anlaşılabileceği gibi felsefeye hiç de yabancı olmayan şairin, İslâm âleminde yeterince önemsenmemiş olan “yazılı kültür”ün taşıdığı önemin bilincine sahip oluşudur. “Kalemle Hasbıhâl ve Kaleme Arzuhal” şiirinde bunu dile getiren şu dizelerine rastlamaktayız:

“Îzân dile gelirse beş kişiye duyurur
Lâkin kalem sesiyle beş kıtaya buyurur

Dilin sesi ânîdır kalemin câvidanî
Ey kalem ebediyen bize hakkı haykır dur”

Bu dizeleri haykırabilen bir şairin “irfân” üzerinde de önemle durması, “İrfânla bilindi nefs-ü âfâk / irfânla bilindi feyzi hallâk / İrfânsız akıl akılsız insan / İrfânla olur kemâl-ı ahlâk” gibi değerli yorumlar getirmesi kadar doğal bir şey olmasa gerek.

Düşüncenin ya da insan aklının sınırsızlığına, irfânsız ya da ilimsiz insan olmanın imkânsızlığına, duyarlığını yitirmiş ya da ölü ruhların hak-insanlık pazarından eli boş dönmeye mahkûm olduklarına inanan, bu inançlarını bir “halk düşünürü” edasıyla şiirlerinde dile getiren Abdül Fettah Rauf’un, en olgun çağında halkına ulaşabilmesi, rejimin sinsi baskılarına rağmen hiçbir zaman inançlarından kopmayan halkını aydınlatabilmesi önlenmiştir ne yazık ki. Bunda, “katı rejim yanlısı” hemşerilerinin de günahı büyüktür. Fakat kanımızca asıl üzücü olan, genç yaşta ölen şairin bilgisinden yararlanan, engin düşüncelerinden feyiz alan dostlarının, öğrencilerinin “ihanetine” uğramasıdır. İşte, bu sözünü ettiğimiz, Abdül Fettah Rauf’a “yakın çevresinin” ettiği ihanet, baskı rejiminin bile zor başarabileceğini başarmıştır ve bu büyük Üsküplü şairin şiirinin, ölümünün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, susturulmasını nerdeyse başarmıştır.

İddia edildiğine göre, şiirlerinin büyük bir bölümü, ölümünden hemen sonra, öğrencilerinden Kemal Aruçi tarafından Gostivar’a bağlı Vrapçişte (Raptiştah) köyüne götürülmüştür. Bugün, bu şiirler, büyük bir ihtimalle, kendisi de vefat etmiş bulunan Kemal Aruçi’nin, İstanbul’da bulunan oğlu Muhammet Aruçi’nin elinde bulunmaktadır.

Abdul Fettah Rauf’un şiirlerinin önemli bir bölümü, Zagreb Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’a yerleşen ve 1993 yılında ölen öğrencisi Bekir Saddak, şairin Türkiye’ye göç eden oğlu Rıdvan Rauf’tan, yayınlatmak bahanesiyle almıştır.

Sağda solda kalmış, bari şimdilik akıbeti bilinmeyen üç yüz bin civarında mısraın çok az bir bölümü de, Abdül Fettah Rauf’un şiir dünyasına açılmasını ardına kadar candan temenni ve arzu ettiğim pencereyi biraz olsun aralamama yardımcı olan, kendisi de 1950’li yıllardan beri şiir yazmakla uğraşan, hayatını İstanbul’da sürdüren Üsküplü komşum ve hemşerim Cavit Saracoğlu tarafından korunmaktadır.

Evet, Abdül Fettah Rauf bir aydın, âlim ve şair olarak, hem Makedonya’da inançları doğrultusunda büyük bedel ödeyerek verdiği mücadeleyle, hem bugüne kadar maalesef kadri bilinmeyen şiir yaratıcılığıyla anılmayı, anımsanmayı, yaşatılmayı hak edenlerden biridir. Bunca yıl sonra anımsanmasının, anılmasının, yaşatılmasının en anlamlı yolu da, şiirlerinin bir bölümünün kitap hâline getirilmesidir. Umarız “dostlarının-yakınlarının” otuz küsur yıl süren ihaneti, bu imkânlara sahip bir hak dostu tarafından noktalanır.

Dipnot

1 1900 yılında Üsküp Rifaî Tekkesi postnişinliğine gelen Şeyh Saadeddin ardında birçok eser bırakmıştır. Makedonya Türk şair ve yazarları, özellikle son yıllarda, Şeyh Saadeddin’in Makedonya Türk edebiyatındaki önemine sık sık işaret etmektedirler. Ne yazık ki, bugüne kadar Şeyh Saadeddin’in hayatı, kişiliği, yaratıcılığı ve eserleri konusunda herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bu nedenle, 6 Şubat 1936 tarihinde ölen Şeyh Saadeddin hakkında elimizde fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bizim, Şeyh Saadeddin ile ilgili son derece sınırlı bilgi edinebildiğimiz kaynaklar Yahya Kemal Beyatlı’nın “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım” (İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul, 1986)) adlı eseri ve “Yönelişler” Dergisi’nde yayımlanan M. Zihni Üskübî imzalı “Üsküp Rifaî Dergâhı’nın Tarihçesi” (Aylık Kültür ve Sanat Dergisi, Nisan 1983, İstanbul, yıl 2, sayı 22, sayfa 43-46) başlıklı yazıdır. 1988 yılında vefat eden Rifaî Tekkesi şeyhi Şeyh Haydar, Şeyh Saadeddin’in eserlerinin çoğunun ayrı ayrı şahısların ellerinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Kendisi, Şeyh Saadeddin’in yaratıcılığından bazı örnekleri, değerlendirilmek üzere Prof. Dr. Nimetullah Hafız’a verdiğini de iddia etmiştir. Ne yazık ki Prof. Dr. Nimetullah Hafız bugüne kadar bu alanda herhangi bir çalışma ortaya koymuş değildir. Şeyh Haydar’ın koruyabildiği, Şeyh Saadeddin’e ait eserler, bugün, büyük bir ihtimalle Rifaî Tekkesi şeyhi olan oğlu Şeyh E. İbrahim’in elinde bulunmaktadır.

2 Makedonya Türk Edebiyatı Türk Edebiyatı’ndan “koparılmış” olarak gelişmiştir diyoruz çünkü krallık Yugoslavya rejimi de, sosyalist Yugoslavya rejimi de, kendine özgü yöntemlerle, Makedonya’da yaşayan (Tito Yugoslavyası’nın özellikle ilk yıllarında) Türklerin ana ülke ile bağlarını koparmak istemişler, Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini asgarî düzeyde tutmuşlardır. Bu durumdan Makedonya Türk Edebiyatı da “nasibini” almıştır. Öyle ki Makedonya Türk Edebiyatçıları 60’lı yıllara kadar Türk Edebiyatı’ndaki gelişmeleri doğru dürüst izleyememiş, gelişiminde bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşmıştır. Balkan Savaşları’ndan sonra Türkiye dışında kalan Türklerin geliştirmeye büyük gayret sarf ettikleri edebiyatların anlam ve önemini maalesef idrak edememiş olan Türk edebiyatçılar da, Makedonya Türk Edebiyatı ile yakından ilgilenmemiş, bu edebiyatın daha kısa sürede daha büyük bir gelişim kaydetmesi yolunda gereken destek ve yardımı göstermemişlerdir.

3 Abdül Fettah Rauf hakkındaki bilgileri ve bu yazıda bazı bölümlerini verdiğim şairin şiirlerini, Cavit Saracoğlu vermiştir. Fırsattan yararlanarak, yardımları nedeniyle kendisine teşekkürlerimi dile getirmeyi borç biliyorum.

4 Fettah Rauf ve Onun Grupuna Dahil Balistlerin Yargılanması, “Birlik” Gazetesi, Üsküp, 1 Ekim 1947, s. 4.

5 Makedonya İslâm Dinî Camiası’nın Evkaf Meclisi Yönetmenleri ve Ülema Meclisi Üyelerinin Müşterek Oturumları Yapıldı, “Birlik” Gazetesi, Üsküp, 20 Şubat 1948, s. 4.

6 5. dipnota bakınız.

7 “Yücel” Teşkilâtı’nın başkanı olan Müderris Şuayip Aziz, 19-26 Ocak 1948 tarihleri arasında Üsküp’te yapılan duruşma sonunda, daha üç dava arkadaşıyla birlikte idama mahkûm edilmiştir. İdam cezasının tam ne zaman ve nerede infaz edildiği hâlâ bilinmemektedir. Konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler 20-27 Ocak 1948 tarihleri arasında yayımlanan “Birlik” ve “Nova Makedonıja” gazetelerinden yararlanabilirler. “Yücelciler’in davasına önemli ölçüde gölge düşürecek iddiaların yer almasına rağmen, Mehmed Ardıcı’nın anılarını içeren “Yücelciler 1947” (İnsan Yayınları, İstanbul 1991) kitabına göz atmada da yarar vardır.

8 Manastır Saat Kulesi’ne 28 Ağustos 1992, Pirlepe Saat Kulesi’ne ise 27 Eylül 1992 tarihinde, Makedon Ortodoks Kilisesi’nin düzenlediği dini törenle haç dikilmiştir. Ne yazık ki, üstelik Makedonya’nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olan Türkiye Cumhuriyeti yönetici ve yetkilileri bu konuda “suskun” kalmayı “tercih etmiştir”.

9 Abdül Fettah Rauf’un kimi şiirlerini, 1987 yılından bu yana, Türkçe, Arnavutça ve Makedonca olarak yayımlanmakta olan, Makedonya İslâm Birliği Meşihatı Yayın Organı “Hilâl” İslâmî Kültür ve Haber Gazetesi (ayda bir çıkar) zaman zaman okurlarına takdim etmektedir.
x
Kuvvet ve Hak


Denizde hayvanlar kendi cinsinden
Karada insanlar kendi cinsinden

Zayıfı boğarlar yaşamak için
Hikmet-i Aristo felsefe-i Çin

Burada birleşmiş gücü alkışlar
Hak nedir acaba böyle şey mi var

Dikilen heykeller birkaç dağ taşı
İşleyip oyarak milyonla başı

Yiyen bir ejderha timsâlidir o
Kan içen bir zulmün taş hâlidir o

Mazlumlar oyarlar yine o taşı
Alçıyı yoğurur bunca göz yaşı

Taştan bir yüreği taştan dökerler
Sonra gün gelir taşa dikerler

Yenenle yenilen âlemidir bu
Yiyenle yenilen âlemidir bu

Güçlü bir zulmü hak durduramaz yok
Bir açın hâlinden anlamaz hiç tok

Güçleri yıkacak yine güçtür güç
Güçsüz bir varlığın yaşaması güç

Fakat bu felsefe doğru mu asla
İnsanı hayvandan ayıran mana

Yine bu savaşı hak için yapsın
Kuvvete tapmasın tek hakka tapsın

Kuvvetli ol fakat zayıfı ezmek
Yadelin yurdunda dolaşıp gezmek

Kastiyle değil de zayıfa hizmet
Kastiyle güç bulup hakka et hürmet

Hayat bir cidâlden dedin ibaret
Düşün ki önce sen bir insan idin

Ot gibi it gibi savaşma doğrul
İnsanlık zevkini insanlıkta bul

Yemek bir kanundur sen de ye fakat
Düşün ki yemeğe muhtaçtır sakat

Kör zayıf topal aç o avare de
Çare bul yaşasın o biçâre de

Bir güneş kâfidir bütün dünyaya
Nûrunu nârınla dökme gayyâya

Bir kerre yetişir beşere vatan
Nedir bu didişme ömre semm katan

Kaynaklar ırmaklar suya kandırır
Savaştan volkanlar yakar yandırır

Savaşı şanlı bir sefer mi sandın
Cılızı çiğnemek zafer mi sandın

Kuvveti hakka sen yalancı şahit
Tutarak eğlenme zulm sana ait

Kuvveti hakka sen hizmetçi eyle
İnsanlık icâbı değil mi böyle

Hayvandan nebattan farklı ol farklı
Fark arada garplı ya şarklı.

(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 141-142)
http://www.makturk.com

X
05.03.2006

“Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, “Haftanın Şiiri” köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim “Kuvvet ve Hak” şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen “ideolojik duvarı” aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.

Suat ENGÜLLÜ’nün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf’un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan “imtiyazlı kişilerden” biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah’ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı “Yedi İklim” dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli’nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu “felâketi” yaşayan, Balkan Savaşları’ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, “Rumeli terk edilmez” diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan “şekillenmiş”, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle “Rumeli’nin göbeğinde” yer alan o “paylaşılamayan toprak parçası Makedonya” da, ezelden beri “evlâd-ı fatihan” olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı’nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima “oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler”, Makedonya Cumhuriyeti’nin Balkanlar’da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye’den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları’nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı’na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi’nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi’ nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı’ ndan “koparılmış” olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda “hakimiyetini ilân eden” rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950’li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen “ideolojik sınırın” ötesinde kalanları da “kurdukları edebiyat sofrasına” almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı’ nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

“İdeolojik sınırın” ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf’ tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli’yi, “Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan” dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi’nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya’da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından “tehlikeli” görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, “rejim aleyhtarlığı” yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve “cebri iş”, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Abdül Fettah Rauf’ un, “cani” damgasını yediği, ihanetle suçlandığı ve “İslâm camiasındaki mevkilerini suiistimal ederek halkın ve devletin aleyhine” faaliyette bulunmak suçundan hüküm giydiği sıralarda, Makedonya’da, illegal “Yücel” Teşkilâtı da ortaya çıkarılmıştı. Makedonya Türklerinin ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerinin savunulması mücadelesini veren “Yücel” Teşkilâtı’ nın “beyni olduğu(?)” söylenen “El Azhar” mezunu Şuayip Aziz teyzesi oğludur. Ancak, Abdül fettah Rauf’ un “Yücel” Teşkilâtı içinde faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur.

Birbirini izleyen bu olayların asıl amacı, Makedonya Türkleri arasında ulusal ve dinî liderliğe yükselebilecek, insanların sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin saf dışı bırakılması, geniş halk kitlelerinin, gözdağı verilmek suretiyle sindirilmesinin sağlanmasıydı.

Hapiste, özellikle “taş kırmaya” gönderildiği Doboy’da (Bosna Hersek) geçirdiği yıllar, sağlığının bir hayli bozulmasına sebep olmuş, bedenen çökmesine yol açmıştı. Gerçi 1954 yılında hapisten çıkmıştı ama izlenmeye devam edilmişti. Uzun zaman işsiz bırakılmış, müderris olmasına rağmen, müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip son derece mağdur edilmişti. Hayatının son yıllarında Makedonya Devlet Arşivi’nde işe alınmıştı.

Üsküp’te yaşayan bizim kuşağın çocukluk anılarına bir kâbus gibi yerleşen 1963 yer sarsıntısından kısa bir süre önce Tanrı’nın rahmetine kavuşan Abdül fettah Rauf’u tanıyanların, anımsayanların sayısı pek fazla değildir herhalde günümüzde. Çoğu anıları silen, çoğunu âdeta kalın bir sis tabakasıyla örten koca bir otuz yıl geçti çünkü ölümü üzerinden.

Uğradığı akıl almaz iftiralara ve bu iftiraların sonucu olan haksızlıklara rağmen, Abdül fettah Rauf, 1945 sonrası dönemde aynı ya da benzer kaderi paylaştığı Makedonyalı aydın hemşerilerinin çoğundan şanslı sayılır yine de. Bütün suçları vaat edilen, kısmen tanınan ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerin gereğince yerine getirilmesinin savunuculuğunu yapmak olan bu aydınların çoğu, verdikleri değerli mücadele dışında, artlarında başka bir iz bırakamazken, Abdül fettah Rauf, kaleme alınmalarının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen, ne yazık henüz değerlendirilememiş, bir an önce değerlendirilmeyi bekleyen defterler dolusu şiirler bırakmıştır.

Abdül fettah Rauf, un şiir çalışmaları iki dünya savaşı arasındaki dönemde başlamış, ölümüne kadar da hiç aralıksız devam etmiştir. Bir “rejim komplosunun” kurbanı olarak hapiste geçirdiği, ömrünü bile kısalttığı muhakkak olan, hayatının en ağır yıllarında bile, şiiri bir an olsun terk etmemiştir. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin civarında mısrası, ele geçirilip başına yeni dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Ayrı ayrı şahısların elinde kalmış -umarız değeri bilinip korunmuş-, gün yüzüne çıkarılmayı, okuruyla buluşturulmayı bekleyen, üç yüz bin kadar mısrası bulunduğu söylenmektedir. Edindiğimiz bu bilgiler, kendisinin şiir üzerindeki çalışmalarının ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Şimdilerde olup bitenleri daha ellili yıllardan görebilen, Türk-İslâm kültürünün birer abidesi olan Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesinin acısını bundan kırk kadar yıl önceleri yaşayıp “Hani yok mu meşalemi yakan / Kim olur ya alnına haç takan / Bu cinayete hani bir bakan / A güzel vatan, a şirin vatan” diye feryat eden Abdül fettah Rauf, eski Türk geleneğinin izinden yürüyerek savunduğu inanç ve düşüncelerin sınırları içinde kalarak günceli ve çağdaşı yakalamaya gayret göstermiştir. Şiirlerinin bir bölümünde Hatifî mahlasını kullandığını gördüğümüz şairin şiirlerini, konuları itibarıyla dört gruba ayırabiliriz:

a. Dinî şiirler: İslamî düşünce ve yaşama tarzının hakim olduğu şiirlerinin en büyük bölümü, dinî konulara adanmıştır. Bu şiirlerinde görülen önemli bir özellik, getirmeye çalıştığı yorumların, bir bakıma yaşanan zamanın yansıması oluşudur. Buna bir örnek vermek gerekirse, 1958 yılında yazdığı “Leylei Miraç” şiirinin şu iki dizesini hep birlikte okuyabiliriz:

“Miracı kıyas etme bu dünyada roketle
Bir ilgisi yoktur bu ilâhî hareketle.“

Hatırlanacağı gibi, şiirin kaleme alındığı yıllar, uzay araştırmalarının büyük bir hız kazandığı yıllardı. Uzay çalışmalarının büyük bir heyecanla izlendiği, insanoğlunun dünyanın dışında bir “kara parçası” olan Ay’a ayak basmaya hazırlandığı bu yıllarda, “aklın ermediği” bazı dinî konularda “bilim kurgusal” yorumlar üretilmekteydi. Abdül Fettah Rauf’ un bu şiiri, Miraç konusunda üretilen bu gibi “yorumlara” tepki olarak doğmuştur.

b. Sosyal şiirler: 1945 sonrasında kurulan rejim, Yugoslavya’da yaşayan Müslüman topluluğu rahatsız edici gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler, Makedonya’da yaşayan Türkler arasında hem ulusal, hem dinî endişelerin doğmasına yol açmıştır. Olaylar yıldırım hızıyla gelişmiş, haksızlık ve baskılar birbirini izlemiştir. Sonunda bıçak kemiğe dayanış, yüz binlerce insan göçe zorlanmıştır. Bu akıl almaz zulmün tanığı olan şair, bu acı tablo karşısında isyan edecektir kuşkusuz:

“Sürülür öz vatanından sürünür yurttaşlar
Meskenetle aşağı doğru eğilmiş başlar.”

Balkan Savaşları’ndan sonra, Rumeli’den Türkiye’ye en büyük göç olarak tarihe geçen 1953 göçünün patlak vermek üzere olduğu 1952 yılında yazılmış olan bu dizeler, Makedonya, dolayısıyla da Kosova Türklerinin bu büyük trajedisi hakkında yazılmış ilk dizelerdir.

Abdül Fettah Rauf, sosyal konulu şiirlerinde sert bir eleştiri getirmektedir. Bu eleştiri kuşkusuz ki “rejimin zalimlerini” hedef almaktadır. Fakat dolaylı olarak, baskıya, haksızlığa, zulme maruz kalanları da, tepkisizlikleri ya da yanlış tepkileri yüzünden eleştirmekten geri durmamaktadır.

c. Millî-tarihî şiirler: Osmanlı millî anlayışı ve tarihî sınırlarının dışına çıkmayan bu şiirler, aslında ömrünün sonuna kadar katıksız bir “evlâd-ı fatihan” olarak yaşayan Abdül fettah Rauf’ un “övünç-hüzün-özlem” şiirleridir. Millî değerlerini, tarihî mirasını şiirleştirirken gösterdiği isyan aşırıcılığa kaçmamaktadır. Ele aldığı konulara akılcı yaklaşımı, romantizm tuzağına düşmesini önlemiştir. Tabiî ki bu, duyguların coştuğu anlar olmamıştır anlamına gelmez. Bir şiirinde “Yine bazen kabarır, biz beşeriz, hislerimiz” diyen şair de bunun bilincindedir. Ancak, övünç duygusuyla “Toprağında nice bin veli var yatan / Armağan eylemiş hür atan, mert atan / Nerde var böyle şen, böyle kutsal vatan” derken de, hüzne kapılıp “Hani bunca kutlu hayallerin / Sesi sustu Ibnî Kemallerin / Sebebi nedir ya bu hallerin?” diye hayıflanırken de, isyan bayrağını açıp “Rüzgârdan kanat takmalı sert atın / Bir şeref katmalı ömre her saatin / Zulme karşı savaş eski ırk san’atın” diye haykırırken de, “Nerde o devlet-ü şanları / At ile dağ deniz aşanları?” diye özlemini dile getirirken de ölçüyü kaçırmamış, kinden, nefretten hep uzak durmuştur.

ç. Felsefî şiirleri: Abdül Fettah Rauf, şiirlerinde yansıtmaya çalıştığı düşünceler ve bu düşüncelerle ilgili getirdiği yorumlar bakımından, İslâm felsefesi sınırları içinde hareket eden bir şairdir. Fakat kanımızca o, bu “sınırların değişmezliğini” kabul edip savunanlardan değildir. Okuma fırsatını bulduğumuz şiirlerinden edinebildiğimiz ilk izlenim bir kıstas sayılabilirse eğer, onun, bu “sınırların mümkün olduğunca geniş ve esnek” tutulmasından yana olduğunu iddia edebiliriz. Şiirlerinde ortaya koyduğu düşüncelere, bu düşüncelerle ilgili yorumlarına bakıldığında, değişmez dinî kuralların düşünceye engel sayılamayacağına, aksine yeni ufuklar açabileceğine inanmış, aydın bir kafa yapısına sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

İlerici, aydın kişiliğine kuşku duyulmasına alan bırakmayan diğer bir nokta da, “Hikmet-i Aristo, felsefe-i Çin” dizesinden de anlaşılabileceği gibi felsefeye hiç de yabancı olmayan şairin, İslâm âleminde yeterince önemsenmemiş olan “yazılı kültür”ün taşıdığı önemin bilincine sahip oluşudur. “Kalemle Hasbıhâl ve Kaleme Arzuhal” şiirinde bunu dile getiren şu dizelerine rastlamaktayız:

“Îzân dile gelirse beş kişiye duyurur
Lâkin kalem sesiyle beş kıtaya buyurur

Dilin sesi ânîdır kalemin câvidanî
Ey kalem ebediyen bize hakkı haykır dur”

Bu dizeleri haykırabilen bir şairin “irfân” üzerinde de önemle durması, “İrfânla bilindi nefs-ü âfâk / irfânla bilindi feyzi hallâk / İrfânsız akıl akılsız insan / İrfânla olur kemâl-ı ahlâk” gibi değerli yorumlar getirmesi kadar doğal bir şey olmasa gerek.

Düşüncenin ya da insan aklının sınırsızlığına, irfânsız ya da ilimsiz insan olmanın imkânsızlığına, duyarlığını yitirmiş ya da ölü ruhların hak-insanlık pazarından eli boş dönmeye mahkûm olduklarına inanan, bu inançlarını bir “halk düşünürü” edasıyla şiirlerinde dile getiren Abdül Fettah Rauf’un, en olgun çağında halkına ulaşabilmesi, rejimin sinsi baskılarına rağmen hiçbir zaman inançlarından kopmayan halkını aydınlatabilmesi önlenmiştir ne yazık ki. Bunda, “katı rejim yanlısı” hemşerilerinin de günahı büyüktür. Fakat kanımızca asıl üzücü olan, genç yaşta ölen şairin bilgisinden yararlanan, engin düşüncelerinden feyiz alan dostlarının, öğrencilerinin “ihanetine” uğramasıdır. İşte, bu sözünü ettiğimiz, Abdül Fettah Rauf’a “yakın çevresinin” ettiği ihanet, baskı rejiminin bile zor başarabileceğini başarmıştır ve bu büyük Üsküplü şairin şiirinin, ölümünün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, susturulmasını nerdeyse başarmıştır.

İddia edildiğine göre, şiirlerinin büyük bir bölümü, ölümünden hemen sonra, öğrencilerinden Kemal Aruçi tarafından Gostivar’a bağlı Vrapçişte (Raptiştah) köyüne götürülmüştür. Bugün, bu şiirler, büyük bir ihtimalle, kendisi de vefat etmiş bulunan Kemal Aruçi’nin, İstanbul’da bulunan oğlu Muhammet Aruçi’nin elinde bulunmaktadır.

Abdul Fettah Rauf’un şiirlerinin önemli bir bölümü, Zagreb Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul’a yerleşen ve 1993 yılında ölen öğrencisi Bekir Saddak, şairin Türkiye’ye göç eden oğlu Rıdvan Rauf’tan, yayınlatmak bahanesiyle almıştır.

Sağda solda kalmış, bari şimdilik akıbeti bilinmeyen üç yüz bin civarında mısraın çok az bir bölümü de, Abdül Fettah Rauf’un şiir dünyasına açılmasını ardına kadar candan temenni ve arzu ettiğim pencereyi biraz olsun aralamama yardımcı olan, kendisi de 1950’li yıllardan beri şiir yazmakla uğraşan, hayatını İstanbul’da sürdüren Üsküplü komşum ve hemşerim Cavit Saracoğlu tarafından korunmaktadır.

Evet, Abdül Fettah Rauf bir aydın, âlim ve şair olarak, hem Makedonya’da inançları doğrultusunda büyük bedel ödeyerek verdiği mücadeleyle, hem bugüne kadar maalesef kadri bilinmeyen şiir yaratıcılığıyla anılmayı, anımsanmayı, yaşatılmayı hak edenlerden biridir. Bunca yıl sonra anımsanmasının, anılmasının, yaşatılmasının en anlamlı yolu da, şiirlerinin bir bölümünün kitap hâline getirilmesidir. Umarız “dostlarının-yakınlarının” otuz küsur yıl süren ihaneti, bu imkânlara sahip bir hak dostu tarafından noktalanır.

Dipnot

1 1900 yılında Üsküp Rifaî Tekkesi postnişinliğine gelen Şeyh Saadeddin ardında birçok eser bırakmıştır. Makedonya Türk şair ve yazarları, özellikle son yıllarda, Şeyh Saadeddin’in Makedonya Türk edebiyatındaki önemine sık sık işaret etmektedirler. Ne yazık ki, bugüne kadar Şeyh Saadeddin’in hayatı, kişiliği, yaratıcılığı ve eserleri konusunda herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bu nedenle, 6 Şubat 1936 tarihinde ölen Şeyh Saadeddin hakkında elimizde fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bizim, Şeyh Saadeddin ile ilgili son derece sınırlı bilgi edinebildiğimiz kaynaklar Yahya Kemal Beyatlı’nın “Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım” (İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul, 1986)) adlı eseri ve “Yönelişler” Dergisi’nde yayımlanan M. Zihni Üskübî imzalı “Üsküp Rifaî Dergâhı’nın Tarihçesi” (Aylık Kültür ve Sanat Dergisi, Nisan 1983, İstanbul, yıl 2, sayı 22, sayfa 43-46) başlıklı yazıdır. 1988 yılında vefat eden Rifaî Tekkesi şeyhi Şeyh Haydar, Şeyh Saadeddin’in eserlerinin çoğunun ayrı ayrı şahısların ellerinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Kendisi, Şeyh Saadeddin’in yaratıcılığından bazı örnekleri, değerlendirilmek üzere Prof. Dr. Nimetullah Hafız’a verdiğini de iddia etmiştir. Ne yazık ki Prof. Dr. Nimetullah Hafız bugüne kadar bu alanda herhangi bir çalışma ortaya koymuş değildir. Şeyh Haydar’ın koruyabildiği, Şeyh Saadeddin’e ait eserler, bugün, büyük bir ihtimalle Rifaî Tekkesi şeyhi olan oğlu Şeyh E. İbrahim’in elinde bulunmaktadır.

2 Makedonya Türk Edebiyatı Türk Edebiyatı’ndan “koparılmış” olarak gelişmiştir diyoruz çünkü krallık Yugoslavya rejimi de, sosyalist Yugoslavya rejimi de, kendine özgü yöntemlerle, Makedonya’da yaşayan (Tito Yugoslavyası’nın özellikle ilk yıllarında) Türklerin ana ülke ile bağlarını koparmak istemişler, Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini asgarî düzeyde tutmuşlardır. Bu durumdan Makedonya Türk Edebiyatı da “nasibini” almıştır. Öyle ki Makedonya Türk Edebiyatçıları 60’lı yıllara kadar Türk Edebiyatı’ndaki gelişmeleri doğru dürüst izleyememiş, gelişiminde bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşmıştır. Balkan Savaşları’ndan sonra Türkiye dışında kalan Türklerin geliştirmeye büyük gayret sarf ettikleri edebiyatların anlam ve önemini maalesef idrak edememiş olan Türk edebiyatçılar da, Makedonya Türk Edebiyatı ile yakından ilgilenmemiş, bu edebiyatın daha kısa sürede daha büyük bir gelişim kaydetmesi yolunda gereken destek ve yardımı göstermemişlerdir.

3 Abdül Fettah Rauf hakkındaki bilgileri ve bu yazıda bazı bölümlerini verdiğim şairin şiirlerini, Cavit Saracoğlu vermiştir. Fırsattan yararlanarak, yardımları nedeniyle kendisine teşekkürlerimi dile getirmeyi borç biliyorum.

4 Fettah Rauf ve Onun Grupuna Dahil Balistlerin Yargılanması, “Birlik” Gazetesi, Üsküp, 1 Ekim 1947, s. 4.

5 Makedonya İslâm Dinî Camiası’nın Evkaf Meclisi Yönetmenleri ve Ülema Meclisi Üyelerinin Müşterek Oturumları Yapıldı, “Birlik” Gazetesi, Üsküp, 20 Şubat 1948, s. 4.

6 5. dipnota bakınız.

7 “Yücel” Teşkilâtı’nın başkanı olan Müderris Şuayip Aziz, 19-26 Ocak 1948 tarihleri arasında Üsküp’te yapılan duruşma sonunda, daha üç dava arkadaşıyla birlikte idama mahkûm edilmiştir. İdam cezasının tam ne zaman ve nerede infaz edildiği hâlâ bilinmemektedir. Konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler 20-27 Ocak 1948 tarihleri arasında yayımlanan “Birlik” ve “Nova Makedonıja” gazetelerinden yararlanabilirler. “Yücelciler’in davasına önemli ölçüde gölge düşürecek iddiaların yer almasına rağmen, Mehmed Ardıcı’nın anılarını içeren “Yücelciler 1947” (İnsan Yayınları, İstanbul 1991) kitabına göz atmada da yarar vardır.

8 Manastır Saat Kulesi’ne 28 Ağustos 1992, Pirlepe Saat Kulesi’ne ise 27 Eylül 1992 tarihinde, Makedon Ortodoks Kilisesi’nin düzenlediği dini törenle haç dikilmiştir. Ne yazık ki, üstelik Makedonya’nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olan Türkiye Cumhuriyeti yönetici ve yetkilileri bu konuda “suskun” kalmayı “tercih etmiştir”.

9 Abdül Fettah Rauf’un kimi şiirlerini, 1987 yılından bu yana, Türkçe, Arnavutça ve Makedonca olarak yayımlanmakta olan, Makedonya İslâm Birliği Meşihatı Yayın Organı “Hilâl” İslâmî Kültür ve Haber Gazetesi (ayda bir çıkar) zaman zaman okurlarına takdim etmektedir.
x
Kuvvet ve Hak


Denizde hayvanlar kendi cinsinden
Karada insanlar kendi cinsinden

Zayıfı boğarlar yaşamak için
Hikmet-i Aristo felsefe-i Çin

Burada birleşmiş gücü alkışlar
Hak nedir acaba böyle şey mi var

Dikilen heykeller birkaç dağ taşı
İşleyip oyarak milyonla başı

Yiyen bir ejderha timsâlidir o
Kan içen bir zulmün taş hâlidir o

Mazlumlar oyarlar yine o taşı
Alçıyı yoğurur bunca göz yaşı

Taştan bir yüreği taştan dökerler
Sonra gün gelir taşa dikerler

Yenenle yenilen âlemidir bu
Yiyenle yenilen âlemidir bu

Güçlü bir zulmü hak durduramaz yok
Bir açın hâlinden anlamaz hiç tok

Güçleri yıkacak yine güçtür güç
Güçsüz bir varlığın yaşaması güç

Fakat bu felsefe doğru mu asla
İnsanı hayvandan ayıran mana

Yine bu savaşı hak için yapsın
Kuvvete tapmasın tek hakka tapsın

Kuvvetli ol fakat zayıfı ezmek
Yadelin yurdunda dolaşıp gezmek

Kastiyle değil de zayıfa hizmet
Kastiyle güç bulup hakka et hürmet

Hayat bir cidâlden dedin ibaret
Düşün ki önce sen bir insan idin

Ot gibi it gibi savaşma doğrul
İnsanlık zevkini insanlıkta bul

Yemek bir kanundur sen de ye fakat
Düşün ki yemeğe muhtaçtır sakat

Kör zayıf topal aç o avare de
Çare bul yaşasın o biçâre de

Bir güneş kâfidir bütün dünyaya
Nûrunu nârınla dökme gayyâya

Bir kerre yetişir beşere vatan
Nedir bu didişme ömre semm katan

Kaynaklar ırmaklar suya kandırır
Savaştan volkanlar yakar yandırır

Savaşı şanlı bir sefer mi sandın
Cılızı çiğnemek zafer mi sandın

Kuvveti hakka sen yalancı şahit
Tutarak eğlenme zulm sana ait

Kuvveti hakka sen hizmetçi eyle
İnsanlık icâbı değil mi böyle

Hayvandan nebattan farklı ol farklı
Fark arada garplı ya şarklı.

(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 141-142)

http://www.makturk.com

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:44
Abdülhak Şinasi Hisar ( 1888)- (03.05.1963) </B>

Cumhuriyet dönemi romancılarından, yazar. 1888'de İstanbul'da doğdu. Münevver ve Hazine-i Evrak gazetelerini çıkarmış olan Mahmud Celaleddin Beyin oğludur. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)den mezun olduktan sonra yüksek tahsilini
Paris'te Ecol Libre des Science Politiques'te yaptı.

Küçük yaşta bir Fransız mürebbiyeden Fransızca, Tevfik Fikret'ten de Türkçe dersleri aldı. Çocukluğu Boğaziçi, Büyükada ve Çamlıca gibi İstanbul'un en güzel yerlerinde geçti.

Mektep ve çevresinin tesiri ve batılı tarzda eğitilmiş olmasının bir neticesi olarak; geçmişe karşı menfi görüş ve geçmişi hafife alış ve peşin hükümlerle dolu ruh ve kafa ile Paris'e giderek Jön Türklerin faaliyetlerine katıldı. Paris'te bulunan Fransız yazar ve şairlerle tanıştı. Bazılarının hayranı oldu. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a döndü (1908). Bir Fransız şirketinde memur olarak çalıştı. Stines Şirketinde Osmanlı Hükumetinin umumi katipliğini yaptı (1913 - 1920).

İstanbul'da çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra, Ankara'da Hamdullah Suphi'nin tavassutu ile Balkan Birliği Cemiyetinde umumi katip ve dış işlerinde müşavir olarak çalıştı (1931-1945). Barış konferansı için Amerika'ya gitti. Dönüşte İstanbul'a yerleşti. Çeşitli bankaların idare meclis azalığında çalıştı. Hayatında hiç evlenmedi. Niçin evlenmediği sorulduğunda; "Oğlum olsa komünist,
kızım olsa saçını uzatıp film yıldızı olur; evlenmek mi? Allah korusun!" demiştir. 3 Mayıs 1963'te vefat etti.

Abdülhak Şinasi, yazı yazmaya mütareke yıllarında başladı. Dergah, İleri, Medeniyet, Ağaç, Türk Yurdu, Milliyet ve Dünya gibi dergi ve gazetelerde tenkit ve deneme türünde yazılar yazdı.

Önceleri geçmişi tenkid eden Abdülhak Şinasi, Fransa'ya gittikten sonra, geçmiş zamanı övmeye başladı. Mazi şuurunu canlandırmaya çalıştı. "Bir millete yapılabilecek en sinsi ve en şeytani hücum, onun vicdanından mazisini almak, hafızasından mazisini yok etmektir." diyerek mazinin önemini belirtmiştir.

Yazdığı romanlarda da geçmiş zamanın özlemini anlatır. Olaylara değil, zamana, mekana, eşyaya, duygu ve düşüncelere, insanlara ve onların kıyafetlerine çok değer verir. Üslubu şahsi ve orijinaldir. Hiç bir zaman dilde kelime tasviyesine kapılmamış, dilin ahenginden istifade etmesini bilmiş ve şiire kaçan bir dil kullanmıştır.

ESERLERİ

Fehim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz, Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı romanları yanında, Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri gibi hatıra, deneme, şiir türünden eserler de vermiştir. İstanbul ve Pierre Loti ile Yahya Kemal'e Veda diğer eserlerindendir. Ahmet Haşim'le ilgili olarak; Ahmet Haşim, Şiiri ve Hayatı adlı eseri yazmıştır.


Geçmiş Zaman Fıkraları
Abdülhak Şinasi Hisar
Bağlam Yayınları / Anlatı Dizisi

Türklerin Marcel Proust'u Abdülhak Şinasi Hisar yeni bir kitap yayınladı: "Geçmiş Zaman Fıkraları". Bu kitap ne bir romandır, ne de bir hikaye kitabıdır. Türk edebiyatında şimdiye kadar görülmemiş bir türdendir, bir çeşit tarih antolojisidir. Değerli yazı ustası, çocukluğunun, gençliğinin, gördüğü ya da duyduğu bütün tarih olaylarını san'atçı açısından değerlendirerek bu kitapta toplamış. Sultan Selim'den Meşrutiyet çağına kadar birçok ilgi çekici anı, beş on satırlık fıkralarla, gözlerimizin önüne seriliyor. Bunların arasında çok işittiklerimiz, bildiklerimiz de var. Ama Hisar ustanın kalemi en bildiklerimize bile yepyeni bir tat vermiş. Onları okurken bütün bu bilgilerimizi unutmuşuz da yeniden öğreniyormuşuz gibi bir duyguya kapılıyoruz.
Orhan Hançerlioğlu-

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:45
Abdülkadir İnan ( 1889) </B>
Kültür tarihimize devlet kuruculuğundan ve istiklâl mücâhidliğinden önce dilbilimci, tarihçi ve halkbilimci olarak geçmiştir. Başkurdistan’ın Çıgay köyünde 1889’da doğmuş ve 1980’lerde Ankara’da ölmüştür. Sağlığında yalnızca beş eseri yayınlanmıştır. Ölümüne yakın günlerde üç bine yakın makalesinden seçmeler yapılarak yayına hazırlanmış ve ilk cildi yayınlanmıştır. Ölümünden sonraki yıllarda da ikinci cildi yayınlanmıştır. Bunlar bin sahifeye yaklaşan hacmı yanında muhtevası ile de Türk milletinin esas ve temel kaynaklarını araştıran, tetkik eden, yorumlayan yazılmamış ve yazılamayacak kadar derin ve tarihî malzemenin yorumları idi.
Başkurt Türklerinden olan Abdülkadir İnan böylece büyük bir Türk kültür tarihçisi durumundadır. Rusya’nın Çarlık döneminde Troyitsk’de Resuliye ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğrenim görmüştü (1914). Resuliye Okulu Müdürü Abdurrahman Resuli ve Rusya Türkleri’nin ünlü yazarı, MUALLİM dergisi yayımcısı Hasan Ali Efendi’nin özendirmesi ile Türk folkloru konusunda çalışmaya başladı. Öğretmenlik görevini sürdürmeye başladığı sıralarda bu konuda geniş bir zamana ve imkâna da kavuşmuştur (1915-1923).

Rus istilâsına karşı Başkurdistan’ın bağımsızlığını korumak amacıyla girişilen mücâdeleye etkin bir biçimde katıldı. Bir ara Başkurt Eğitim Bakanlığı Bilim Kurulu üyeliğinde bulundu. Başkurt kadınlarının beşik ninnileri, Ruslarla yapılan mücâdeleleri konu edinen destan parçaları gibi folklor malzemelerini toplarken, Zeki Velidî Togan’ın tavsiyesi üzerine çalışmalarını bütün Türk boylarının folklorunu kapsayacak genişliğe ulaştırdı. Türk destanları (özellikle Kırgızlar’ın Manas Destanı) ve Şaman dini üstüne özgün araştırmalar ortaya koydu. Petrograd (-Leningrad) kitaplıklarında çalışırken pek çok bilimsel kitabı Başkurdistan’a getirmişti. Bağımsızlık savaşı sonunda Türkistan’daki komitenin yardımı ile Zeki Velidî Togan ile birlikde Asya’daki Türkler’in yaşadığı bölgeleri dolaştı. İran ve Afganistan’a, oradan da Hindistan’a ve Avrupa’ya geçti (1924).

Paris ve Berlin’deki bilimsel çalışmalarına, Türkiye’ye geldikten sonra asistan olarak girdiği Türkiyat Enstitüsü’nde devam etti. Zeki Velidî Togan ile Yeni Türkistan dergisini (1927) çıkardı.

Halk Bilgisi Haberleri (1928) dergisinin yayımına katıldı. Türkiye Halk Bilgisi derneği’nin bilimsel komisyonu üyesi iken Erzurum ve Hasankale’de folklor araştırmaları yaptı. Birinci ilmî seyahate ait rapor (1930) bu dönemin ürünüdür. “Yeni Türk” dergisinde ve “Azerbaycan Yurtbilgisi” ile zamanının hemen bütün Türkçü/Milliyetçi dergilerinde pek çok değerli araştırmaları yayınlanmıştır. Çok verimli bir kalemi ve kafası vardı. Şimdiki Türk Dil Kurumu’nun ilk şekli olan ve hemen hepsi de büyük Atatürk’ün istekleri doğrultusunda kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nde vazifeler aldı. Birincisinin ilk umumî kâtibliğini üstlendi. Ruşen Eşref ve Maarif Vekili Reşid Galib’in daveti üzerine Ankara’ya gitti.

Cemiyette ihtisas kâtibi olarak görev aldı. İlmî komisyon ve kılavuz kolu çalışmaları üyesi iken pek çok defa Atatürk ile görüşmüş, Atatürk’ün dil konusunda yaptğı toplantılara ve çalışmalara katılmıştı.

Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken (1935), Atatürk kendisinden fakültede doğu Türk lehçelerini incelemesini ve bu konuda ders vermesini istedi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 1944’e kadar profesörlük yapan Abdülkadir İnan, Türk lehçelerinin özellikleri ve tasnifi Türkolojinin tarihçesi, Orhon ve Yenisey yazıtları, Kırgızcanın genel özellikleri ve Manas Destanı gibi konularda dersler verdi. Bu dersleri de “Türkoloji ders Hülâsaları” adlı kitabında toplayarak yayınladı (1936).
Ayrıca Güneş Dil Teorisi üzerinde de durmuş, bu teorinin temel özelliklerini ve kurallarını açıklamış, bazı Türkçe ve Islavca kelimeleri bu teoriye göre çözümlemişti. 1944 yılında unvan ve kadrosu kaldırılan İnan tercüman ve okutman olarak 1955’e kadar görevde kaldı.

Bu arada Türk Dil Kurumu’nda başuzman olarak da çalışıyordu. Şaman dininin genel özelliklerini belgesel olarak ortaya koyuyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu’nda çalışırken Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirileri üzerinde önemle duran, hurafelerin kökeni üzerinde bir araştırma da yazan İnan, 1964’den sonra Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde uzman olarak çalışmıştır.

Onun 1980’lerdeki ölümüne kadar Türk kültür tarihinin çok önemli ve bilinmeyen konularında durmadan çalıştığına arkasında bıraktığı birbirinden emsalsiz eserleri en güçlü tanıklardır. Eserlerinin ve makalelerinin sayısı binleri buluyor.

MİSYONU
Cumhuriyet’in kültür temelinde harcı bulunan adam Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz’in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk’ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

Aynı zamanda büyük bir istiklâl savaşçısı, devlet adamı ve Türk dili ve kültürü âlimi olan İnan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Atatürk’ün çevresinde yer alan isimlerdendir. Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz’in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk’ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

ABDÜLKADİR İNAN’IN TEMEL ESERİ: ‘TARİHDE VE BUGÜN ŞAMANİZM’

Türk Tarih Kurumu yayınları arasında birkaç kere basılan bu ünlü eser kendi dönemine kadar konu ile ilgili yayınlar arasında başköşeyi alır. Bu eserin de Atatürk’ün ilgisi ve teşviki ile uzun araştırmalar sonucunda hazırlandığını Abdülkadir İnan söylerdi. Türk ve Batı kaynaklarında Şamanizm ile ilgili hemen her eser incelenmiş ve çok iyi bildiği Rusça yanında üç Batı dilindeki literatürü de inceleyerek yazıldığı için bugüne kadar bir benzeri bile yazılamamıştır.

Çünkü rahmetli hoca hiç açık nokta bırakmamacasına konuya hakim bir durumda kalmıştır. Türkçemizde Şamanizm konusunda Atanaş Manof’dan M. Türker Acaroğlu’nun yaptığı ve 1930’lu yıllarda rahmetli Yaşar Nabi Nayır’ın ilk Varlık Yayınları arasında çıkan eserinden başka bir eser bulunmadığı göz önüne alınırsa, Abdülkadir İnan’ın bu eseri hazırlayıp yayınlamasındaki isabet de ortaya çıkar.

Abdülkadir İnan’ın eseri bize Türkler’in en eski inançlarında ve ibadetlerinde bile İslâma çok yakın ve yatkın bulunduklarını göstermektedir.

Bugünkü dünyamızda yalnızca Yakutistan’da Şamanizm yaşamaktadır. Şamanizm konusu ve Şamanlık bundan yıllarca önce yalnızca Ziya Gökalp’in eserlerinde ve özellikle kısa bir bölüm halinde yer almıştır.

Ayrıca yine Abdülkadir İnan’ın İslâmiyetdeki batıl inançlar konusunda yaptığı bir başka araştırma da Diyanet Yayınları arasında küçük bir kitap halinde yayınlanmıştı. Bu hacmı küçük ve fakat muhtevası büyük eserin de yeniden yayınlanması bugün için büyük bir ihtiyaç ve zarurettir. Ayrıca yine İnan hocanın Türkçe Kur’an tercümeleri konusundaki sistematik, bilimsel eserinin de taşıdığı öneme binaen yeniden basılması lâzımdır.

Bu küçük eser de Diyanet Yayınları’ndandır. İlk yayınlanmasının üzerinden otuz yıl kadar uzun bir zaman diliminin geçmesine karşın bu eser de yeniden bir daha yayın sahasına çıkarılmamıştır. Bu esere de çok büyük bir ihtiyaç vardır. İki büyük cilt halinde yayınlanan araştırmalarına gelince: Bu iki cildin de Türk Tarih Kurumu Yayınları arasındaki baskısı çok az bir miktarda basılmıştır. Keza mevcudu da kalmamıştır. Gerek bu iki araştırma kitabının ve gerekse Şamanizm’in yeniden yayınlanması çok iyi olacaktır.
Bizden hatırlatması.

Orada Mustafa Kemal Paşa var

Ord. Prof. Dr. Hikmet Bayur rahmetliden dinlemiştim: Atatürk’ün Çankaya’daki akademik sohbetlerinde bulunulduğu sıralarda, konuşmalar çok uzun sürer ve Abdülkadir İnan bazen uyuklarmış. Bir defasında Cemal Paşa’dan konuşulurken de böyle olmuş. Atatürk’e hazır bulunanların işareti ile uyuklayan Abdülkadir Bey gösterilmiş. Atatürk, kendisine seslenerek:
“- Abdülkadir Bey, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Diye sorulunca, hazret birden bire kendine gelir. Hiç bir duraksama yapmadan der ki:
“- Ben onun büyüklüğünü Türkistan’dan bilirim...”
Herkes birbirine bakar: Bu adam neler saçmalıyor, diye.
Atatürk ise oralı olmadan devam eder:
“- E, ... Anlat bakalım, nasıl?
Abdülkadir Bey devam eder:
“- Biz istiklâlimizi ilân etmiş, Ruslarla çarpışıp dururken çıktı geldi. Vara yoğa işimize karışmaya başladı. Biz kendisine çıkıştık:
“- Senin buralarda ne işin var? Biz kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz. Sen Anadolu’ya gitsene? Hem orada biliyorsun bir istiklâl savaşı veriliyor. Yunanlılar Kütahya, Afyon ve Bursa’yı aldılar. Eskişehir de düştü. Türk’ün son kalesi Ankara üzerine yürümeye hazırlanıyorlar. Ankara da düştü mü, anavatan istiklâlini kaybetti mi Türkistan’ın, Başkurdistan’ın istiklâlinin ne kıymeti kalır ki? Senin yerin orasıdır. Türklüğün son mücadelesinin yapıldığı topraklardır!...”
İşte bize o çıkışmamız üzerine verdiği cevaptan onun büyüklüğünü anlamıştım. Bize:
“- Orada Mustafa Kemal Paşa var!...” dedi.
Elbette, huzurda bulunanlar Abdülkadir İnan’ın bu defa uyumadığını, bütün konuşmaları büyük bir dikkatle izlediğini anlamakla mahcub olmuşlar ve bu arada gözleri yaşarmıştı.
Abdülkadir İnan’ın büyük bir Türk milliyetçisi olduğunu kaydetmeye lüzum görmüyorum. Fakat aynı zamanda onun büyük bir Türk kültür tarihçisi ve araştırmacısı olduğu noktasında herkes fikir birliği içindedir. Araştırdığı ve yayınladığı konuların hemen her biri Türk millî kültürünün hiç bilinmeyen ya da çok az bilinen bir konusunu aydınlığa çıkarmıştır. Onun “Tarihde ve Bugün şamanizm” gibi, “Manas Destanı” gibi pek çok eseri vardır ki hemen her zaman okunan ve aranan eserlerindendir. Ayrıca, metinde zikrettiğimiz gibi iki büyük cilt halinde yayınlanan yüzlerce araştırması da onun adının Türk milleti ile beraber yaşayacağının en güzel kanıtıdır.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:45
Abidin Dino ( 1913) </B>
1913 yılında doğan Abidin Dino, Robert Kolej'deki öğrenimini yarıda bırakıp, ağabeyi Arif Dino'nun desteğiyle resim, karikatür ve yazı alanında kendini geliştirmeye başladı. İlk desen ve yazıları 1931 yılında Artist dergisinde yayınlandı. D grubunun kurucuları arasında yer aldı. Önce SSCB, sonra da Paris'te ressam ve dekoratör olarak film çekim çalışmalarında bulundu.

Türkiye'ye dönüşünde çeşitli dergilerde çizgi ve yazılarıyla halktan yana, gerçekçi bir sanat görüşünü savundu. Çizgi ve desenlerin ön plana çıktığı resimlerinde işçi ve köylü tiplerini özgün bir üslupla işledi. Başlangıçta Picasso'nun etkisinde kalan sanatçı, daha sonraları yapıtlarında özgün ve yerel bir senteze ulaşmıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR

A'dan Z'ye Abidin Dino Derleme Yapı Kredi Yayınları

“...Geçmiş günlerden bahsetmek zor iş zaten. İnsanoğlu acayip bir nesne. Yani ben hesapça kendimden bahsediyorum, ama hangi kendimden yani? Hesapça kendim denilen o sınırdan söz ederken sanki başka birini anlatıyormuşum gibi bir duygu geliyor. Yani kim? Kim o çocuk? Yani içimde kalmış birşeyler... Genç, delikanlı... Ve hep de bir zorlanma oldu. Bir tek kişi olmaya razı değildim. Belki resimlerime de yansıdı bir ölçüde bu. Hep aynı kişi olmama illeti. Hani ikide bir başka döneme giriyorum ya ... Belki hep başka kişi olma gayreti var içimde.”

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:45
Aclan Sayılgan ( 1924)- (05.09.2001) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Aclan Sayılgan öldü
Radikal 07 Eylül 2001

AA - İZMİR - Devlet Tiyatrosu'ndan emekli oyuncu Aclan Sayılgan İzmir'de öldü. Sayılgan 77 yaşındaydı. Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'nü bitirdikten sonra Devlet Tiyatroları'nda oyuncu ve yönetmen olarak görev alan Sayılgan'ın 'Türkiye'de Sol Hareketler Tarihi' isimli bir araştırma kitabı ile 'Tutuklama' ve 'Deprem' adlı romanları bulunuyor. Sayılgan, dün İzmir Devlet Tiyatrosu Konak Sahnesi'ndeki törenden sonra Hamidiye Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.


X
Aclan Sayılgan Celal Öcal
Orkun 45.Sayı

"Bir pınarın serin sularına giden biri gibi Komünizm'e gittim ve boğulmuş cesetlerin ve sel basmış şehirlerin enkazı ile zehirlenmiş bir nehirden tırmanarak çıkan biri gibi komünizmi terkettim" diyen ARTHUR KOESTLER'e benzer şekilde Türkiye'yi Sovyetler Birliği'ne bağlı bir sözde cumhuriyet yapma eylemlerinin olanca şiddetiyle hüküm sürdüğü yıllarda bir tiyatro sanatçısı eserleriyle bu tehlikeye dikkat çekiyor, Sovyet devrimi gibi Türkiye'de de kan dökmekten çekinmeyen insanlara, şuursuzca bu eylemlere destek verenlere, Sovyetler Birliği'ni, Marksizmi, Sultan Galiev'i, İhtilâlin önce kendi adamlarını nasıl yediğini anlatıyordu.

Kendis iyle gazetelerin adından çok bahsettiği, Tarık Buğra'nın meşhur eseri "Ayakta Durmak İstiyorum" tiyatro oyununun İzmir'de sergilenmesi nedeniyle tanışmıştım. Macar İhtilâli'ni konu alan bu oyunda, Sovyet işgaline karşı yurtlarını savunan Macarlar anlatılıyordu. İçine girdiği Komünist örgütlerin iç yüzünü anlayınca bu büyük tehlikeye dikkat çeken eserler verdi.

Geçen zaman, onun düşüncelerinin ne kadar haklı olduğunu gösterdi.

Aclan Sayılgan'ın, sağlık ve çeşitli sebeplerle 1970'den sonra yeni eserler meydana getirememesi kaybımız oldu. Oysa Sovyetler Birliği'nin dağılmasının, Türkistan Türk Cumhuriyetlerinin oluşumunun, cezaevi isyanlarıyla kendi militanlarını yakarak ölüme götüren sol terör örgütlerinin durumunu yaşadığı tecrübelerin ışığında Aclan Bey'in değerlendirememiş olması büyük eksiklikti.

Aclan Sayılgan 1924 yılında İzmir'de doğdu. 5 Eylül 2001'de İzmir'de vefat etti. Basınımızın eski tüfek sanat eleştirmenleri Aclan Bey'e duyarsız kalarak tepkilerini gösterdiler.

Hizmetlerini saygı ve rahmetle anıyoruz.

Eserleri:
1- İnkâr Fırtınası (1962) Otobiyografi.
2- Tutuklama (Roman)
3- Deprem (Roman)
4- Yeni Sol
5- Ansiklopedik Marksist Sözlük
6- Bizim Radyo ve Operlörleri
7- Marksist Diyalektiğin Sonu
8- Soldaki Çatlaklar
9- Soldaki Bitmeyen Kavga
10- Mazlum Milletler Karşısında SSCB-Sultan Galiev
11- Yunanistan Buhranı
12- Solun Doksan Dört Yılı (1. Baskı)
13- Türkiye'de Sol Hareketler (2. Baskı Hareket Yayınları, 3. Baskı Otağ Yayınları)
14- Dünyayı Saran Tehlike
15- Parazit
16- Gölgenin Bitimi (Mehmet Soğuksulu) Hâkimiyet Gazetesi, tefrika
17- Kabahat Kimde Çehreler
18- Lenin'in Kadavrası (imzasız).

Ayrıca, çok sayıda basılmamış tiyatro oyunları bulunmaktadır.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:46
Adil Yakubov </B>
Günümüz Özbek edebiyatının en güçlü kalemlerinden olan Adil Yakuboğlu 1926 yılında, eski adıyla Yessi şimdiki adıyla Türkistan şehri sınırları içinde kalan Karnak kasabasında dünyaya geldi. 1937 yılında babası "vatan hainliği" suçlamasıyla komünist hükûmet tarafından tutuklanıp hapse atılınca nüfusa dedesi Yakub'un ismiyle kaydedildi. Çocukluk çağları çok çetin mücadelelerle geçti. Küçük yaşta çalışarak annesine yardımcı olmak ve kardeşlerine bakmak zorunda kalan Adil Yakuboğlu rençberlikten, kolhozlarda çalışmaya kadar her türlü işi yaptı. 1945 yılında askere gitti ve Rus-Japon savaşına katıldı. Beş yıl Çin'de kaldı. Askerlikten sonra Taşkent Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne girdi. İlk denemesi olan "Tengdaşlar" isimli hikâyesini askerlik günlerinde yazdı. Bugün yirmiden fazla deneme ve hikâyeleri neşredilmiş bulunan Adil Yakuboğlu'nun birisi Uluğbey, diğeri Birûnî ve İbn-i Sinâ'nin başlarından geçen dramatik olayları konu alan iki önemli tarihi romanı vardır.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:46
Adnan Adıvar ( 1881)- (1955) </B>
A. Adnan Adıvar

1881 yılında doğdu. Tıbbiye'yi bitirince (1905) Avrupa'ya kaçtı, Berlin Tıp Fakültesi'ne iç hastalıkları asistanı oldu.1908'den sonra İstanbul'a döndü, Tıp Fakültesi'ne profesör, mütareke yıllarında Osmanlı Meclis-i Mebusan'ına İstanbul mebusu oldu. İstanbul'un işgali üzerine eşi Halide Edip Adıvar ile Anadolu'ya geçti. Birinci Büyük Millet Meclisi hükümetinin sağlık bakanı oldu. Son yıllarında günlük gazetelerde yazılar yazdı. 1955 yılında öldü.

ESERLERİ

Osmanlı Türklerinde İlim
A. Adnan Adıvar
Remzi Kitabevi
Bu eseri okuyanlar, Osmanlı Türkiyesinde müspet ilimlerinin XIX.yüzyıla kadar ancak "Arap ve Fars dillerindeki ilim"in eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret olup, ne muhteva, ne de metot bakımından "Yunan mucizesi"nin Doğuya geçmesiyle aldığı şekilden ayrı bir şekil olmadığını, ama bu ilimlerin, Batıdan fikir ve metot alarak, yeniliğe doğru yürüdüğü nadir safhalar oluşmuşsa, onların önemle beriltildiğini göreceklerdir.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:46
Adnan Öksüz ( 1964) </B>
1964, Erzincan doğumlu. İlk ve orta öğrenimini İstanbul ve Erzincan'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan 1991'de mezun oldu. Gazeteciliğe 1987 yılında Zaman'da başladı. Yaklaşık 10 yıl parlamento muhabirliği yaptı. 5
yıl Aksiyon Dergisi'nin Ankara Temsilciliğini üstlendi. Halen Zaman'da çalışmalarını sürdürüyor. 'Seçim Sistemleri' konulu araştırması Çağdaş Gazeteciler Derneği'nin 'Araştırma Ödülü'ne layık görüldü. Evli, iki çocuk babası.

ESERLERİ

Siyasette Arka Oda Manzaraları; TIK SESİ

Siyasette Arka Oda Manzaraları; TIK SESİ isimli kitapta yakın siyasi tarihimize ilişkin ilginç olayların perde arkası anlatılıyor. Ankara'da 15 yıl siyaseti izleyen ve olayların perde arkasını araştıran Gazeteci Adnan Öksüz bu deneyimlerinin bir bölümünü kitaplaştırdı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, TBMM Başkanı Bülent Arınç, Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül'le ilgili
birbirinden ilginç anekdotlar kitapta yeralıyor. Eski siyasiler de kitapta ağırlıklı bir yer tutuyor.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 02:46
Agah Oktay Güner ( 1937) </B>

Balıkesir Milletvekili-ANAP
BAYBURT - 1937, Fikri, Seher - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, TODAİE, Fransız Planlama Y.O., Paris Sorbonne Üniversitesi Ekonomi Bölümü Doktora - Fransızca - Ekonomi Dr, Avukat - DPT Daire Başkanı, Ankara Ticaret Odası Genel Sekreteri, Ticaret Bakanlığı Müsteşarı, Öğretim Üyesi, Milli Prodüktivite Merkezi Yön. Kur. Bşk. V., Özel Sektörde Ekonomi Danışmanı ve Yön. Kur. Üyesi, Köşe Yazarı - V inci Dönem Konya, XX nci Dönem Ankara Milletvekili - Ticaret, Kültür Eski Bakanı - Evli, 5 Çocuk.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 16:59
Agim Rifat Yeşeren </B>
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya’da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 16:59
Ahat Andican ( 1950) </B>
Prof.Dr. Ahat ANDİCAN,1950 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akşehir'de tamamladıktan sonra 1968 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdi ve 1974 yılında doktor oldu. Askerlik görevini bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'na asistan olarak girdi. 1980 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1984 yılında Doçent ve 1991 yılında profesör olarak akademik kariyerini sürdürdü. Bu alanda basılmış 2 kitabı ve çok sayıda makalesi vardır.

Dr. Andican, mesleki çalışmalarının yanında Türk Dünyası, Doğu Bloku ve Türk ilişkilerinin kurulmasında görev aldı. Bu konularla ilgili "Değişim Sürecinde Türk Dünyası" isimli yayımlanmış kitabı vardır.

1995 seçimlerinde Anavatan Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçildi. 1996 Genel kongresinde MKYK Üyeliği'ne seçildi ve Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. 30 Haziran 1997'de kurulan Mesut Yılmaz Hükümetinde Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanlığı ve Hükümet Sözcülüğü görevini yürüttü. 2003 yılında Cedidizm’den Harice TÜRKİSTAN MÜCADELESİ isimli eseri yayınevimizce yayınlanmıştır. 1998-2001 Yılları arasında Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Prof.Dr. Ahat ANDİCAN, evli ve iki çocuk babasıdır.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Değişim Sürecinde Türk Dünyası
2- Cedidizm' den Bağımsızlığa
Hariçte TÜRKİSTAN MÜCADELESİ

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 16:59
Ahmed Davudoğlu </B>
1912 yılında Bulgaristan'ın Şumnu şehrinin Kalaycı köyünde doğdu. İlköğrenim'ini doğduğu köyde , ortaöğrenimini Ekizce'de Medresetü’l-Aliye’de, medrese öğrenimini ise Şumnu'da yaptı. İhtisas için Mısır'a gönderildi (1936). Ezher'deki öğreniminden sonra, bir süre okuduğu Nüvvab Medresesi'ne hoca olarak atandı.

Bulgaristan'da Rus işgali ve komünist yönetimin işbaşına geçmesinden sonra tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi (1944). Baraj inşaatında amele olarak çalıştıktan sonra, hastalanması üzerine serbest bırakıldı. Varna'daki Türk Konsolosluğu'na iltica talebiyle başvurdu. Aradan yıllar geçtikten sonra iltica talebi kabul edilerek Türkiye'ye göç etti (1949).

Önce Yedikule Küçükefendi Camii’ne İmam Hatip olarak atandı. Bir süre de gezici vaizlik ve 3 yıl Bursa Orhangazi Müftülüğü yaptı. Bundan sonra İstanbul Fatih Camii Kütüphanesi memurluğuna nakledildi.

Bir süre İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstütüsü'nün açılması üzerine, buraya öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak tayin edildi (1950). Yüksek İslam Enstitüsü'nde müdürlük de yaptı. 7 Nisan 1983 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

ESERLERİ:
Buluğul-Meram Tercümesi, Selamet Yolları, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Tibyan Tefsisi Tercümesi, Mevkufat Tercümesi, Reddül-Muhtar Tercümesi, Ölüm Daha Güzeldi,
Dini Tamir Davası'nda Din Takripcileri, Kur'an'ı-Kerim Meali

Vasıyeti:
Herşey'den evvel imanınızı korumaya çalışınız! Allah’a iman, bize bahşedilen nimetlerin en büyüğüdür. O öyle baha biçilmez bir pırlantadır ki; kazanılması kolay, fakat muhafazası son derece müşkildir. Çünkü ins ve cin şeytanlarından onun pek çok düşmanları vardır. Bunlar gece gündüz onu sizden çalmak, sizi ondan ebediyen mahrum etmek isterler. Bu sebepledir ki merhum üstadım Adıyamanlı Mustafa Hayri Efendi hazretleri ömrü boyunca iman-ı kamil ile çene kapamayı niyaz etmiş; talebesine ve dostlarına bu hususta vasiyetlerde bulunmuş; dualarını rica etmiştir. Allah rahmetini gani eylesin. Sair esatize-i kiramımızın, aba ve ecdadımızın ümmehat ve ceddadımızın dahi ruhlarını şad, makamlarını cennat-ı aliyat kılsın..
...Şunu hiç bir zaman unutmayın! Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin bundan 14 asır evvel haber verdiği kıyamet alametlerinin küçükleri bugün tamamen zuhur etmiştir. Bundan sonra, sıra büyüklerindedir. Bugün vicdan sarsıntısı, iman buhranı o dereceye varmıştır ki, müslüman aileleri içinde dinle alakası olmadığını açık açık ilan edebilen fertlere ve onların bu küstahlığını hazmederek; gençliklerine, çocukluklarına bağışlayabilen ana-babalara her yerde rastlamak mümkündür.

...La Havle vela Kuvvete illa billah! Bu azim cinayetler karşısında insanın kanı donacak gibi oluyor. Müslüman bir ana-baba, evladının küfrüne nasıl razı olur Yarabbi!

...O anneler o babalar ki, çocuklarımız elemsiz kedersiz büyüsünler, yetişsinler diye; gece uykularını terk etmiş, hayatlarını feda kılmışlardır.

...Şimdi ergenlik çağına yetişen çocukları onların gözleri önünde Allah’ı inkar ediyorlar da akıllarınca evlat sevgisi saikasıyla bunu hoş görüyor; gençliklerine bağışlıyorlar. Allah aşkına düşünsünler! Bu yaptıkları sevgi midir, yoksa düşmanlıkların en büyüğü müdür? Dünya'dan imansız giden bu çocukların ahırette yerleri ne olacaktır? Cennet mi cehennem mi? Bunu düşündükleri gün, şüphesiz cevabını bulacak ve evet cehennemdir diyeceklerdir. Öyle ise, neden çocuklarını kurtarmaya çalışmıyorlar, neden ağızlarını bıçak açmıyor? Bunun sebebi, bizzat kendilerinin iman zaafı illetine mübtela olmalarıdır. Gayri müslim memleketlere yaptığımız ihracat meyanında, tonlarca Türk kızının bulunması yine bu sebeptendir. Müslüman anne babalar! Unutmayın, kendinizden mesul olduğunuz gibi evlatlarınızdan da mes’ulsünüz! Ahiret'te müslüman olarak göçmek istiyorsanız, çocuklarınızı da, müslüman yetiştirininiz! Ahirete imansız gidenlerin yeri ebedi cehennem azabıdır. Cehennem azabının dünyadaki basit misali ateştir. Hangi anne baba, yavrusunun ateşte yanmasına tahammül edebilir? Bu mümkün olmadığına göre, şiddet derecesini hayal etmekten bile aciz kaldığımız cehennem ateşinde ebedi yanmalarına nasıl razı oluyorsunuz? Aklı selim sahibi bir insan değil kendisinin veya evladının; düşmanının bile ateşte yanmasına razı olamaz. İşte İslam'da cihad ve bu hikmete mebni meşru kılınmıştır. Küffar, bize dinimizden dolayı düşmandırlar. Halbuki Dinimiz, onlara karşı cihadı emretmekle onlar hakkında en büyük iyiliği emretmiştir. Çünkü cihad, onları da müslüman yaparak ebedi cehennem azabından, kurtulmalarını sağlamak için farz kılınmıştır. Ama küffarın Akıl almaz hamakatları, bu inceliği anlamaya mani'dir.

...Hülasa: ilk vazifemiz imanımızı ve çoluk çocuğumuzun imanlarını temin ve muhafaza olmalıdır. Ondan sonra onun icaplarını birer birer yerine getirmeğe gayret ediniz. Müslüman, kulluk edeceğine Allah’ına söz veren insandır, bu sözü verip de ona kulluk etmeyen yalan söylemiş, hilebazlık etmiş olur ki, karşılığında cezayı hakeder. Çocuklarınıza dinlerini mutlaka öğretin! İbadetlerini yerli yerince bilerek tatbik etsinler! Onları İslam adab ve terbiyesi üzerine yetiştirin! Bu vazifeleriniz, ta çocuk dünyaya geldiği andan başlar ve hayatınız müddetince devam eder. İlk yapacağınız iş, ona bir müslüman adı koymaktır. 5-6 yaşlarına girince namaz'a alıştırın! Kur’an okumayı asla ihmal etmeyin. Zira Kur’an müslümanın herşeyidir. Yediğimiz ve yedirdiğimiz lokmaların haram mı helal mi olduğuna dikkat ediniz! Helale helal, haram'a haram deyin, çünkü bunun aksini iddia, maazallah küfür olur.

...Kız çocukların terbiyesine, tesettürüne hususi İtina gösterin! Kıyamete yakın ‘Giyinmiş Çıplak’ kadınlar zuhur edeceğini Peygamberimiz Efendimiz bundan 14 asır evvel haber vermiştir. Bugün bu mucize aynen zuhur etmiş ve hadis-i şerifin manası herkesçe anlaşılmıştır. Avrupa taklitçiliği çok tehlikeli bir hal almıştır. Buna dikkat edin! Bugün adette, giyimde vesair hususta küffarı taklit moda olmuştur.

...Müslüman bilinen bir çok aileler, Noel Baba, yılbaşı ve salon düğünü gibi şeylerde gayri müslimlerden aşağı kalmıyorlar. Halbuki Peygamber Efendimiz: ‘Her kim bir kavm'e benzerse, o da onlardandır!’ buyurmuşlardır.

...Tedrisat sıralarında, talebeye yaptığım tavsiyeleri burada da tekrarlıyorum. Sakın Ehl-i Sünnet ve Cemaat Yolu'ndan ayrılmasınlar! Zira bu taktirde kendilerine hakkımı helal etmem! Talebe ve diğer ihvan-ı dinime şahsi vasiyetim şudur ki: hayatımda Cenab-ı Hakk'tan benim için hüsnü hatime, mematımda da af ve mağfiret dilesinler, beni hayır duadan unutmasınlar, vefatımı duyanlar cenaze namazıma koşsunlar. Buralarda ölürsem Hz.Eba Eyyubu’l-Ensari (R.A) kabristanına defn olunmamı vasiyet ederim. Cenazemde bid’atlara yer verilmemesini isterim. Varislerim imkan bulurlar da, devrimi yaptırırlarsa memnun olırum. Bütün din kardeşlerim ahiret haklarını bana helal etsinler! Allah cümlesinden razı olsun.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:00
Ahmed Resmi Efendi ( 19.12.1699)- (1783) </B>
1700 yılında Girit'te doğan Ahmed Resmi Efendi, Osmanlı Devlet adamı ve tarihçisidir. İstanbul'daki Reisülküttablardan Tavukçubaşı'nın damadı Mustafa Efendi'nin yanında yetişti ve daha sonra onun damadı oldu. Devlet hizmetine girerek bazı görevlerde bulunan Ahmed Resmi Efendi, Sadrazam Ragıb Mehmed Paşa tarafından, Sultan Üçüncü Mustafa'nın tahta geçişini bildirmek üzere Şıkk-ı sani defterdarlığı payesi ile elçi olarak Avusturya'ya gönderildi. Çeşitli elçiliklerde bulunmaya devam eden Ahmed Resmi Efendi cavuşbaşı, madbah, tersane emini, rüznamçeci oldu.

Avrupa'yı yakından tanıyan Ahmed Resmi Efendi, 1771 yılında sadaret kethüdalığına getirildi. Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerine de katılan Ahmed Resmi Efendi, 31 Ağustos 1783 tarihinde vefat etti. Üsküdar'da Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

ESERLERİ

1.Hamiletü'l - Kübera
Darüssade Ağaları Ahmed Resmi Efendi
Yayına hazırlayan Ahmet Nezihi Turan
Kitabevi Yayınları

Kaynak metinlerin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılamaması, araştırmacılara ve okuyuculara ulaştırılamaması, Osmanlı tarihi üzerinde çalışanları kısa yoldan sübjektif hükümler vermeye yönlendirecek, araştırmacı ve okuyucu ideolojik tarih anlaışının ürettiği tek taraflı, yanlış ve eksik bilgilerle yolunu aydınlatmaya çalışacaktır. Bu ise tarih öğrenme ve öğretmenin amacı değildir. Doğruyu bulma, görme ve anlamada ifrat ve tefrite yer yoktur. Memnuniyetle ifade etmeliyiz ki günümüz okuyucusu özellikle tarih sahasında sübjektif değil, objektif bilgi ve tespitlerin peşindedir. Okuyucunun bu temayülü ilgili müesseseler ve araştırmacılar tarafından tarihimizi iyi anlama ve öğrenme yolunda kazanç sayılmalı, tarih sahasında toplumu daha ileri noktalara götürecek adımlar atılmalıdır.
(Önsöz'den)

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:00
Ahmet Aytaç </B>
1960 yılında Aksaray’ın Sultanhanı Nahiyesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Sultanhanı’nda, Lise’yi Çanakkale Cezaevinde iken bitirdi 1979’da girdiği ideolojik mücadele sonunda 24 yıl ağır ceza alarak memleketin muhtelif mahpushanelerinde mahkum olarak kaldı. Edebiyat ve fikir hayatına mahpushanede kendi kendisini yetiştirerek başladı ve cezaevinden yazdığı yazılar ilk olarak Vahdet, Türkiye, Yeni Düşünce ve Milli Gazete’de yayınlandı. Cezaevinde kaleme aldığı Hazine Adası isimli romanı daha sonra aynı isimle ve Gün Doğmadan adıyla ikinci baskı olarak yayınlandı. 1988’de cezaevinden çıkışından itibaren Ahmet Aytaç, Bayrak, Türk Edebiyatı, Boğaziçi, Mavera, Bizim Ocak, Birliğe Çağrı ve Genç Alperen dergilerinde yazı hayatına devam etti. 1994’te Belçika’ya yerleşen Ahmet Aytaç yazı ve yayıncılığa Belçika’da çıkarttığı Gurbette Mücadele ve Avrupa Türk dergilerinin yayını yanında, Türk Kültürünü Tanıtımına yönelik pek çok sayıda sergi ve tanıtım organizasyonlarıyla, Avrupa Türk Derneği adı altında kültürel faaliyetler yapmakta ve Bir 12 Eylül şahidi olarak; Mahpushane Mektupları ve Firari Sevdam isimli eserleriyle yazarlık hayatına devam etmektedir.
İrtibat adresi: ahmet.aytac@telenet.be

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:00
Ahmet Canbek ( 1903)- (12.04.1978) </B>

1903 yılında, bugün Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin merkezi olan Nalçik'de doğdu. Kafkasya'da Sovyet iktidarının kurulması üzerine 1920 yılında, genç bir lise öğrencisiyken yurdunu terk ederek Türkiye'ye iltica etmek zorunda kaldı. İstanbul'da bir süre kaldıktan sonra Bulgaristan'a giderek liseyi Şumnu'da bitirdi (1925). Çok sayıda Kafkasya'lı mültecinin yerleştiği Çekoslovakya'da bir buçuk yıl yaşadı. Daha sonra Polonya hükümetinin Kafkasya'lı mültecilere tanıdığı olanaklardan yararlanarak Varşova'da Ticaret Akademisi'ni bitirdi. Orada Ziraat Bankası'nda çalışırken, Kafkas mülteci örgütleri ve onların yayın organlarında aktif olarak rol aldı. İkinci Dünya Savaşının patlaması ve Polonya'nın işgali üzerine 1940 yılında İstanbul'a gelerek T.C. yurttaşlığına geçti. Alpullu Şeker Fabrikası'nda dört yıl kadar çalıştı. Sonra serbest hayata atılarak uzun bir süre İstanbul'da serbest muhasebeci olarak faaliyet gösterdi ve emekli oldu (1944-1969).

Ahmet Canbek, Polonya’daki Kafkas siyasi göçmenleri tarafından yayımlanan ve siyasal nedenlerle sık sık ad değiştirmek zorunda kalan "Gortsı Kavkaza-Kafkasya Dağlıları" (1930), Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya (1934), "Put Svoboda-Hürriyet Yolu" (1934), "Borba-Savaş," (1936), "Naşa Tsel-Bizim Dilek, (1936), "Buduşeyee-Gelecek" (1936), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937), "Vpered-İleri" (1937), "Naş-Kray-Ülkemiz" (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) vd. Rusça-Türkçe dergilerde yazarlık ve yöneticilik yaptı. Kafkasya’nın yakın ve uzak tarihi ile ilgili değerli araştırmalar yayınladı. Türkiye'de bulunduğu yıllarda da "Birleşik Kafkasya" (İstanbul, 1964-67) ve buna paralel olarak Almanya’da Rusça olarak birkaç sayı çıkabilen "Obyedınennıy Kavkaz" (Birleşik Kafkasya, Münih 1964) dergilerinin yayınlanmasında maddi ve manevi emeği geçti. Bunlarda ve İstanbul'da çıkan "Kuzey Kafkasya" dergisinde de yazıları yayımlandı. 12 Nisan 1978'de İstanbul'da öldü.

ESERLERİ

"Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği" tarafından bastırılan "Kafkasya'nın Ticaret Tarihi" (İstanbul 1978) ve "Kuzey Kafkasya Trajedisi" (Kaf Yayınları, İstanbul 1994) adlı iki kitabı ölümünden sonra yayınlanmıştır.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:01
Ahmet Davutoğlu ( 1959) </B>
1959 yılında Taşkent'te doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesi'nde tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi ve Siyaset Bilimi Bölümlerinden mezun oldu. Aynı üniversitenin Kamu Yönetimi Bölümünde yüksek lisans, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümünde doktorasını tamamladı. 1990-1995 yılları arasında Marmara Üniversitesi'nde çalıştı. 1993'te doçent, 1999'da profesör oldu. Halen Beykent Üniversitesi'nde Uluslararası İlişkiler Bölümü başkanlığını yürütmektedir.

ESERLERİ

Stratejik Derinlik / Türkiye'nin Uluslararası Konumu
Ahmet Davutoğlu
Küre Y.
Türkiye'yi çevreleyen yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta havzaları, coğrafi olarak dünya anakıtasının merkezini, tarihî olarak da insanlık tarihinin ana damarının şekillendiği alanları kapsamaktadır. Soğuk savaş sonrası dönemin getirdiği dinamik uluslararası ve bölgesel konjonktürde en yakın havzasından başlayarak dışa açılması kaçınılmaz olan Türkiye'nin stratejik derinliğinin yakın kara, yakın deniz ve yakın kıta bağlantıları ile yeniden tanımlanması ve bu derinliğin jeopolitik, jeoekonomik ve jeokültürel boyutlarının dış politika parametreleri olarak kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesi gerekmektedir.
Modernite Avrupa-merkezli bir tarihî sürecin eseriydi; küreselleşme ise kaçınılmaz bir şekilde başta Asya olmak üzere bütün insanlık birikimini tarihin akış seyrinde tekrar devreye sokacak unsurlar taşımaktadır. Tarihî birikimi etkin bir açılıma temel sağlayacak toplumların öne çıkacağı bu süreçte Türkiye Tarihî derinliği ile stratejik derinliği arasında yeni ve anlamlı bir bütün oluşturma ve bu bütünü coğrafî derinlik içinde hayata geçirme sorumluluğu ile karşı karşıyadır. Stratejik açıdan mihver bir ülke olan Türkiye, bu sorumluluklarının gereğini yerine getirmesi durumunda, yeni dengelerin oluşacağı daha istikrarlı uluslararası konjoktürlere daha uygun şartlarda giren merkez bir ülke konumu kazanacaktır.
X

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:02
Ahmed Resmi Efendi ( 19.12.1699)- (1783) </B>
1700 yılında Girit'te doğan Ahmed Resmi Efendi, Osmanlı Devlet adamı ve tarihçisidir. İstanbul'daki Reisülküttablardan Tavukçubaşı'nın damadı Mustafa Efendi'nin yanında yetişti ve daha sonra onun damadı oldu. Devlet hizmetine girerek bazı görevlerde bulunan Ahmed Resmi Efendi, Sadrazam Ragıb Mehmed Paşa tarafından, Sultan Üçüncü Mustafa'nın tahta geçişini bildirmek üzere Şıkk-ı sani defterdarlığı payesi ile elçi olarak Avusturya'ya gönderildi. Çeşitli elçiliklerde bulunmaya devam eden Ahmed Resmi Efendi cavuşbaşı, madbah, tersane emini, rüznamçeci oldu.

Avrupa'yı yakından tanıyan Ahmed Resmi Efendi, 1771 yılında sadaret kethüdalığına getirildi. Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerine de katılan Ahmed Resmi Efendi, 31 Ağustos 1783 tarihinde vefat etti. Üsküdar'da Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

ESERLERİ

1.Hamiletü'l - Kübera
Darüssade Ağaları Ahmed Resmi Efendi
Yayına hazırlayan Ahmet Nezihi Turan
Kitabevi Yayınları

Kaynak metinlerin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılamaması, araştırmacılara ve okuyuculara ulaştırılamaması, Osmanlı tarihi üzerinde çalışanları kısa yoldan sübjektif hükümler vermeye yönlendirecek, araştırmacı ve okuyucu ideolojik tarih anlaışının ürettiği tek taraflı, yanlış ve eksik bilgilerle yolunu aydınlatmaya çalışacaktır. Bu ise tarih öğrenme ve öğretmenin amacı değildir. Doğruyu bulma, görme ve anlamada ifrat ve tefrite yer yoktur. Memnuniyetle ifade etmeliyiz ki günümüz okuyucusu özellikle tarih sahasında sübjektif değil, objektif bilgi ve tespitlerin peşindedir. Okuyucunun bu temayülü ilgili müesseseler ve araştırmacılar tarafından tarihimizi iyi anlama ve öğrenme yolunda kazanç sayılmalı, tarih sahasında toplumu daha ileri noktalara götürecek adımlar atılmalıdır.
(Önsöz'den)

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:02
Ahmet Ertürk </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

'TMSF Başkanı Ahmet Ertürk komando kampında imamdı'

Araştırmacı İsmail Nacar, TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti-komünist bir komando kampında imam olarak görev yaptığını söyledi. Nacar'ın da bulunduğu kampta tek tip mavi gömlekler giyiliyordu

Ahmet Erhan Çelik - Ankara

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti - komünist bir komando kampında "imam" olarak görev aldığı ortaya çıktı. Ertürk gibi Malatyalı gençlerin katıldığı kamp 1969 yılında kuruldu. Gençlerin uzun kollu ve yakasız tek tip mavi gömlekler giydiği kampın, "silahlı eğitim" aşamasında dağıtıldığı öğrenildi.

TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, bu konudaki sorumuza şu yanıtı vardı: "Bunlar kişisel konulardır. Evet ya da hayır demem. Değerlendirme yapmam gerekirse felsefi çerçeveyi koruyarak ben yaparım."

Ertürk'ün geçmişiyle ilgili açıklamalar, "Biz ağabey - kardeş gibiydik" diyen araştırmacı İsmail Nacar'dan geldi. Nacar, Ertürk'ün, "Erbakan İslamcılığı Türkiye'ye yapılmış kötülüktür" başlığıyla 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'ta yayımlanan açıklamaları üzerine konuşma kararı aldığını belirterek, "Ertürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek için geçmişini saklamaya çalışıyor" diye konuştu. Nacar, sorularımıza şöyle yanıt verdi:

'Haksızlık ediyor'

Ertürk'ün komando geçmişiyle ilgili neden açıklama yapıyorsunuz?

Milliyet Business'taki söyleşiyle ilgili bana çok telefon geldi. Gazeteyi okuduğumda da dünyam başıma yıkıldı. Ömrümüzü idealizm için harcadık. Ama gelinen noktada TMSF gibi mazlumların hakkını koruması gereken bir kurumun başındaki insan mevcut konumunu korumak için hak ölçülerini unutarak geçmişine ve insanlarına haksızlık ediyor.

Siz o söyleşide Malatya Hareketi'ni soruyorsunuz ama Ertürk hareketin fikri lideri Sait Çekmegil'in adını saklıyor. Çünkü bu hareket tasavvuf karşıtıdır. Ertürk, tasavvuf ve tarikatla yoğrulmuş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ve Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek ve yerini korumak amacıyla hem Çekmegil'in adını söylemiyor hem de doğruları anlatmıyor.

Bilinmeyen kitap

Sait Çekmegil adı ne ifade ediyor?

(Ertürk) Çekmegil ismi duyulduğunda İskenderpaşa ve İsmailağa dergâhlarında hakkımda şüphe uyanır diye düşünüyor. Çekmegil, Ecevit'ten Demirel'e, Erbakan'dan Özal'a bir çok liderden iltifat gören itibarlı bir fikir adamıydı.

Ama hurafelere ve Erbakan İslamcılığına karşıydı. Biz 4 üniversiteli olarak 1974 yılında "Çekmegil'in Eseri Neyi Anlatır?" adıyla bir kitapta yayımladık. O üniversiteliler arasında Ertürk de vardı. Ertürk de Çekmegil'le birlikte anılan Malatya ekolünden gelir.

'Kampı yüzbaşı kurdurdu, mavi gömlekliler denildi'

Komando kampını nerede, nasıl kurdunuz?

Kampı komünizm tehlikesine karşı sonradan yüzbaşı olduğunu öğrendiğim bir askerin telkinleriyle 1969'da Malatya'da kurduk. Kamp, Malatya'dan Elazığ'a giderken tepeyi aştığınızda solda tepede ağaçlık bir yerdi. Kampa katılan gençlere Mussolini'nin kara gömleklilerinden esinlenerek mavi gömlekler diktirdik.

Kampın imamı olarak da Ahmet Ertürk'ü tayin ettim. Vücudu zayıftı ama güzel Kuran okuyordu, kamptaki gençlere namaz kıldırıyordu. Ben o zaman 19, Ertürk ise 17 yaş civarındaydı. Ama iş silahlı eğitime geldiğinde kampı dağıtma kararı aldık. Ertürk'ün babası Sait Ertürk de içimizdeydi.

Sözünü ettiğiniz askerle nasıl tanıştınız?

Malatya'da Söğütlü Camii vardır. Orada namaz kılarken tanıştığım bir adam vardı, 35 - 40 yaşlarında biri. Adını bile bilmiyordum, kamp meselesini bana o açtı. Daha öncede bana Hitler'in Kavgam, Mussolini'nin Kara Gömlekliler İhtilali gibi kitaplar getirmişti.
Ben de Ertürk dahil 30 - 40 arkadaşa bu kitapları dağıtmıştım. Kamp meselesini açınca bizi bir tüccara götürdü. Oradan mavi kumaş aldık, arkadaşların ölçülerine göre terzide gömlek diktirdik.

Gömlek modeli nasıldı?

Gömlekler uzun kollu ve yakasızdı. Mussolini'nin kara gömleklerinden esinlenmiştik. Herkes kampta bu mavi gömlekleri giyerdi.

Kamp faaliyeti ne kadar sürdü, katılımcı sayısı neydi?

20 - 25 kadar genç vardı. O asker silahlı eğitim filan demeye başlayınca kampı kapattık. Zaten Çekmegil de böyle şeylere şiddetle karşıydı. Bir gün (Malatya'daki) İsmet Paşa heykelinin önünde o camide tanıştığım kişiyi gördüm. Siması hiç yabancı gelmedi ama yüzbaşı kıyafeti içindeydi. Yüzüne dikkatle bakınca beni tanıdı, "Kusura bakma ben askerdim" dedi. O tarihlerden sonra ne ben kendisini gördüm ne de o beni gördü. Ben de tamamen partiler üstü, gruplar üstü bir konum aldım. Ne sağ ne sol görüş içinde olmadım. Kendimi fikri bir gerilla gibi geliştirdim.

Sait Çekmegil kimdir?

Malatya'nın yerlilerinden olan Sait Çekmegil 1926 yılında doğdu, geçen yıl 24 Temmuz'da vefat etti. İslami kesimde fikri disiplin - ekol sahibi kişi anlamına gelen 'mütefekkir' sıfatıyla anılan Çekmegil, "eleştirel" görüşleriyle tanınıyor.

Çekmegil, Anadolu'da tasavvuf karşıtı en önemli fikri akım kabul edilen Malatya Hareketi'nin lideri kabul ediliyor. "Eleştirel, doğru ölçüyü arama ve buna göre sonuca ulaşma" diye tanımlanan düşünce yöntemi nedeniyle dergâh, şeyh ve tarikatlara karşı olan Çekmegil, Korkut Özal başta olmak üzere Özal ailesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Refah Partisi eski Genel Başkanı Necmettin Erbakan gibi isimlerin 'ilişkide olduğu iddia edilen' İsmailağa, İskenderpaşa gibi cemaatleriyle fikri mücadele yürüten en önemli isimlerden biri olarak tanınıyor.

Aynı zamanda yazar ve şair olan Çekmegil'in "Ruhta İnkılap", "İnsanoğlu Kendini Arıyor", Dünya İslam Devleti" gibi 40 yakın kitabı bulunuyor. Necip Fazıl Kısakürek'le birlikte Büyük Doğu'nun kurucuları arasında yer alan Çekmegil'in asıl mesleği ise terzilik.
Malatya Hareketi'ndeki en önemli olay ise 1952 yılında Vatan gazetesinin Başyazarı Ahmet Emin Yalman'a yönelik suikast olarak gösteriliyor. Çekmegil'e bilgi verilmeksizin gerçekleştirilen ve tetikçi olarak Hüseyin Üzmez'in yer aldığı bu suikast İslamcı kesimdeki ilk silahlı eylem kabul ediliyor.

Ertürk kitabını yazdı

Sait Çekmegil hakkındaki yazıların derlendiği "Çekmegil'in Eseri Neyi Anlatır?" başlıklı kitap 1974 yılında Sanih Yayınları tarafından basıldı. Kitabı derleyen ve kendilerine üniversiteliler adını veren 4 kişilik ekipte Ahmet Ertürk'de bulunuyor. Diğer üç üniversiteli ise şöyle: Sacit Duman, İsmail Öztoprak ve İsmail Nacar.

Başbakan'ın başdanışmanlarından Cüneyt Zapsu'nun dedesi ve Ehli Sünnet dergisi başyazarı Abdurrahman Zapsu hoca efendinin Çekmegil'le ilgili yazısında ise Çekmegil'den "devrimci" sıfatıyla söz ediliyor. Dede Zapsu'nun yazdıkları şöyle:
"Ruh meselelerini birçok kimseler ele almışlardır. Mesela İbni Sina'nın ruh manzumeleri... İmam Gazali'nin ruh hakkındaki inkılabı (devrimi) kendi yaşadığı asrın icabına göredir. Bizim yaşadığımız asrın icabına göre de inkilab isteyen aziz şairimiz Said Çekmegil...

İsmail Nacar kimdir?

1950 yılında Malatya'nın Akçadağ ilçesi Kurtuşağı köyünde doğdu. Lise eğitimini Elazığ'da ve Adıyaman'da tamamlayan Nacar, lisans eğitimini Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Ortaçağ Tarihi Kürsüsü'nde yaptı. Nacar, 1970'li yılların başından 80'li yılların sonlarına kadar Yeni Atılım dergisini çıkardı. Tarikat ve tasavvuf düşüncesine yönelik eleştirileriyle tanınan Nacar'a "solcu İslamcı" sıfatı takanlar oldu.

Ertürk Milliyet Business'ta ne demişti?

Ahmet Ertürk, 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'ta yayımlanan söyleşide memleketi Malatya'dan doğan ve kentin ismiyle anılan fikri hareket hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Saatçi Musa adıyla anılan ve Ahmet Emin Yalman suikastının planlayıcısı olarak bilinen Musa Çağıl'la ilgili anılarını da aktaran Ertürk Malatya Hareketi için şunları şöylemişti:

"Eğer Malatya Hareketi diye bir şey varsa bu tasavvuf karşıtı bir hareketti. İsmail Nacar'ı tanırsınız. Nacar o dönemlerde yeni liseyi bitirip Malatya'ya gelmiş bir adamdı. 1968'li yıllardan söz ediyoruz. O dönem Malatya'da solun yükseldiği yıllardır. Nacar'da daha çok MHP'nin sürüklediği hareketlerin içinde yer alan aktif birisiydi. İsmail'le o dönemden bizim tanışıklığımız vardır. İsmail'in şu andak söylemi nasıldır? Tasavvuf karşıtıdır. Tasavvuf literatürünü yerden yere vuran görüş aslında Malatya'ya hâkim olan görüştür. Tasavvufun yanlış bir islam yorumu olduğuna inanılır. Saptırılmış diyenler de vardır."

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:02
Ahmet İnam ( 1947) </B>
1947 yılında Sandıklı’da doğmuştur. 1989 yılından bu yana ODTÜ Felsefe Bölümü’nde profesördür. Mantık, bilim felsefesi, kümeler kuramı, endüktif ve model mantık, dil felsefesi, tarih felsefesi, ahlak, estetik, iletişim felsefesi alanlarında dersler vermiş, tez çalışmaları yaptırmıştır. 1994’ten bu yana Gönül Felsefesi adını verdiği bir arayışın içindedir. Çeviri ve telif 10’dan fazla kitabı, 300’e yakın yayımlanmış makalesi vardır.

ESERLERİ
Yolculuk Yazıları
Pan Y.
"Felsefenin bağrı felsefe içindedir. Giyinik, işlenmiş felsefededir. Ben, yıllardır giyeceğim giysiyi arıyorum. Bütün çaba keşfedilecek felsefenin yol hazırlığdır. Gemi kalafatlanmış, yelkenleri onarılmış, yolculuk başlamıştır. Söylediklerim, bir kaptanın seyir defterinin ilk sayfasıdır. İlgilenen seyyahlar okusun diye yazılmıştır." Yolculuk Hazırlıkları, Ahmet İnam'ın 1970-1993 yılları arasında yazmış olduğu 27 felsefe makalesini içermektedir. Kitap,Felsefe, Kültür ve Ussallık başlıkları altında üç bölümden oluşmaktadır.

Hayatımızdaki İnce Şeylere Dair
Pan Y.

Kitaptan Bir Bölüm
"Kendimizi yaşayamıyoruz, tanıyamıyoruz. Doya doya üzülemiyor, doya doya sevinemiyoruz. Çevremize uyma, başkalarına göre yaşama endişesi, iç dünyamızı geliştirmemizi engelliyor. İçi olmayan, sığ insanlar oluyoruz. Çok az sözcükle konuşuyoruz. Yargılarımız basmakalıp, dünyayı algılayışımız sıradan; sürünün silik 'koyunları' olup çıkıyoruz. İsyanımız yok! Olsa da içimizde kalıyor. Etrafımızı kollayarak yaşadığımız için, 'herkes gibi', 'herkes kadar', 'bu kadar' olduğumuzu düşünüyoruz.

Hayat 'anlam vererek' yaşanıyor. Hayata nasıl bir anlam yüklüyorsak, hayatımız öyle oluyor. Anlam ufkumuz çok dar: Dünyanın 'bu kadar' olamayacağını anlayamıyoruz.
Hayat öylesine zengin ki! Bu zenginliği yaşamanın elbette biyolojik, sosyolojik, politik, ekonomik, düşünsel, ideolojik, inançlarımızla ilgili koşulları var. Bu koşulları aşabilmenin temel koşullarından biri, hayata karşı tavrımızı değiştirmekten geçiyor: 'Bu kadar değil' hayat! 'Ben bu kadar değilim.' Ötelerde bir can var, canlılık var. Olağanlığı içine tıkıldığımız hayatın olağanüstlüğü var. Hemen önümüzde. Gözlerimizin önünde. Göremiyoruz."

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:02
Ahmet Kavas </B>

Ahmet KAVAS / Akademisyen - Yazar
(d. 1964, Samsun) Vezirköprü’de (Samsun) doğdu. 1982 yılında Merzifon (Amasya) İmam-Hatip Lisesi’ni ve 1987 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. 1988 yılı Eylül ayında Türkiye Diyanet Vakfı'nın verdiği Fransa’da Yüksek Lisans eğitimi ve doktora bursunu kazandı. 1991 yılı Kasım ayında Paris-7 Üniversitesi Coğrafya, Tarih ve Toplum Bilimleri Bölümünde (Université Paris-7, U.F.R., Géographie, Histoire et Sciences de la Société) Afrika’da İslam ve Müslüman Toplumlar Uzmanı Prof. Dr. Jean-Louis Triaud’un yanında 1835-1912 Yılları Arasında Osmanlı İdaresi ile Senusiye’nin Münasebetleri [Les relations de l’administration ottomane avec la Sanousiya de 1835 * 1912] konulu Yüksek Lisans tezini bitirdi. 25 Mayıs 1996 tarihinde aynı bölümde ve aynı danışmanın yanında Fransızca Konuşulan Afrika’da Modern Arapça-İslam Eğitiminin Gelişmesi- Mali Cumhuriyeti Medreseleri - 1980-1994 Yılları arasında Başkent Bamako’nun Konumu [L’évolution de l’enseignement moderne arabo-islamique en Afrique francophone-Les médersas de la République du Mali (Cas de Bamako 1980-1994)] konulu doktora tezini tamamlayarak savundu. 1996 yılı Temmuz ayından 2006 Şubat ayına kadar İstanbul’da bulunan İSAM’da (İslam Araştırmaları Merkezi) araştırmacı olarak görev yaptı. Halen İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde Doç. Dr. olarak görevine devam etmektedir. Özellikle Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde Afrika ile ilgili belgelere dayalı olarak “Osmanlı Afrikası” konusundaki araştırmalar yapmaktadır. Öğretim üyeliğinin yanı sıra TASAM (Türkasya Stratejik Araştırmalar Merkezi) adlı düşünce kuruluşunda proje yöneticiliği ile TASAM Afrika Enstitüsü Müdürlüğü'nü yürütmektedir.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:03
Ahmet Özdemir ( 1948) </B>
1948 yılında Şarkışla’da doğan Ahmet Özdemir, ilk ve orta öğrenimi burada, lise öğrenimini Askeri Hava Lisesi’nde yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdi. Ögrencilik yıllarında gazeteciliğe başladı. Muhabirlikten Genel Yayın Müdürlüğü’ne kadar gazeteciliğin çeşitli işlerinde çalıştı. 1989 yılında Basın İlân Kurumu’na geçti. TRT Radyo ve TV kanallarinda bazı programların metnini yazdı.

Çoğunluğu halk bilimi ve biyografi olmak üzere yirminin üzerinde kitabı yayınlandı. Şiirleri Bir Dal Erguvan, öyküleri Sevgi Çıkmazı adıyla kitap haline getirildi. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiir Güldestesi ve Cumhuriyet Dönemi Türk Hikâyesi önemli antolojilerinden. Bir çok Osmanlıca kitabı günümüz alfabesine ve Türkçesi’ne çeviren Ahmet Özdemir’in oyunları TRT’de temsil edildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ve Gazeteciler Sosyal Hizmet Vakfı’nin denetçiliğini (iki dönemdir) yapmakta.

ESERLERİ
Biyografi kitapları: Ahmet Haşim, Cenap Şehabettin, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamid, Sait Faik.
Folklor ve Halk Edebiyatı kitapları: Folklor Penceresi, Cönklerden Günümüze Halk Şairlerimiz, Eşref Bey Hikâyesi, Halk Hikâyeleri Geleneği, Şarkışlalı Serdari, Şarkışla ve Çevresi Halk Ozanları, Aşık Cafer, Aşık Hüdaî, Kelkitli Aşık Serdari.
Güldesteler: Şiir İkindileri I-II, Pera Palas Gönül Dostları I,II,III, IV,V.
Radyo Tiyatroları: Armudun Sapı, Kuşku, Kuzguncuk Vapuru, Duble Kaynana.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:03
Ahmet Özdemir ( 1948) </B>
1948 yılında Şarkışla’da doğan Ahmet Özdemir, ilk ve orta öğrenimi burada, lise öğrenimini Askeri Hava Lisesi’nde yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdi. Ögrencilik yıllarında gazeteciliğe başladı. Muhabirlikten Genel Yayın Müdürlüğü’ne kadar gazeteciliğin çeşitli işlerinde çalıştı. 1989 yılında Basın İlân Kurumu’na geçti. TRT Radyo ve TV kanallarinda bazı programların metnini yazdı.

Çoğunluğu halk bilimi ve biyografi olmak üzere yirminin üzerinde kitabı yayınlandı. Şiirleri Bir Dal Erguvan, öyküleri Sevgi Çıkmazı adıyla kitap haline getirildi. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiir Güldestesi ve Cumhuriyet Dönemi Türk Hikâyesi önemli antolojilerinden. Bir çok Osmanlıca kitabı günümüz alfabesine ve Türkçesi’ne çeviren Ahmet Özdemir’in oyunları TRT’de temsil edildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin ve Gazeteciler Sosyal Hizmet Vakfı’nin denetçiliğini (iki dönemdir) yapmakta.

ESERLERİ
Biyografi kitapları: Ahmet Haşim, Cenap Şehabettin, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamid, Sait Faik.
Folklor ve Halk Edebiyatı kitapları: Folklor Penceresi, Cönklerden Günümüze Halk Şairlerimiz, Eşref Bey Hikâyesi, Halk Hikâyeleri Geleneği, Şarkışlalı Serdari, Şarkışla ve Çevresi Halk Ozanları, Aşık Cafer, Aşık Hüdaî, Kelkitli Aşık Serdari.
Güldesteler: Şiir İkindileri I-II, Pera Palas Gönül Dostları I,II,III, IV,V.
Radyo Tiyatroları: Armudun Sapı, Kuşku, Kuzguncuk Vapuru, Duble Kaynana.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:04
Ahmet Soner ( 1945) </B>
1945 yılında Üsküdar’da doğan Ahmet Soner, Liseden sonra eğitimini sürdürmedi. Atıf Yılmaz, Lütfü Akad, Vedat Türkali, Yılmaz Güney, Yavuz Özkan, Şerif Gören gibi yönetmenlerle çalıştı. İlk kısa filmini 1966’da çekti. “Genç Sinema” hareketinin kurucuları arasında yer aldı. Türk Haberler Ajansı’nda kameraman olarak haber filmleri ve belgeseller çekti. “İstanbul İşgaldedir” adlı filmöyküsü Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı yarışmada ödüllendirildi. “Hayatım Roman”, “İş İştir” ve “Çocukların Dünyası” adlarıyla yazmış olduğu senaryolar televizyon dizi filmleri olarak çekilip yayımlandı. “Herhangi bir Kadın”, “Tomruk” ve “Derman” adlı senaryoları Şerif Gören tarafından sinemaya aktarıldı. Yirmiye yakın senaryosu çeşitli yönetmenlerce filme alındı. Edebiyat ve Sinema üzerine yazdığı yazılar birçok gazete ve dergide yayımlandı. “Akıntıya Karşı” adlı kitabı 1995’de basıldı. Yılmaz Güney üzerine çektiği “Adana – Paris” , İsmail Beşikçi üzerine yaptığı “36 Kitap = 13 Cezaevi” adlı belgesel filmler Türkiye ve Avrupa’nın pek çok kentinde gösterildi. Son çalışması “Köy Enstitüleri” belgeselini bitirmeyi amaçlıyor. 1998 Ekim ayından Mayıs 2000 tarihine kadar Sine – Sen Genel Sekreteri olarak görev yaptı. “Herkes O’ndan Sözediyor” adlı kitabının üçüncü baskısı yapıldı.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:04
Ahmet Taşgetiren ( 1948) </B>

1948 yılında Kahramanmaraş’ta dünyaya geldi.Orta halli bir çiftçi aileye mensup.İmam-Hatip Lisesinde okudu.Gonca isimli okul gazetesinde ilk yazı tecrübeleri yayınlandı.1966 yılında Yüksek İslam Enstitüsü’nde okumaya başladı.Güreş, futbol ve voleybol sporlarıyla ilgilendi.İmam-Hatip Lisesi ve Yüksek İslam’ın voleybol takımında oynadı.Yeniden Milli Mücadele hareketi içinde yer aldı ve aynı adlı derginin yazarlarından oldu.Pınar dergisinde şiir,hikaye ve denemeleri yayınlandı.1975’te Bayrak gazetesinde yazarlık yaptı.1978 yılında Tercüman gazetesinde profesyonel gazetecilik hayatına başladı.1988 yılına kadar yazı işleri kadrosunda çalıştı.İki yıl Türk Edebiyatı dergisi yazı işleri müdürlüğü yaptı.1986’da Altınoluk dergisinin kuruluş çalışmalarına katıldı.Aynı dönemde Zaman gazetesinde haftalık yazılara başladı.Bilahare Yeni Şafak gazetesinde köşe yazarlığına devam etti.Evli ve 5 çocuk babası.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:04
Ahmet Tsalıkkatı ( 1882)- (02.09.1928) </B>

Ünlü politikacı, yazar ve şair. Oset kökenli olan Ahmet Tsalıkkatı, 1882 yılında Kuzey Osetya'nın Kurtati boğazındaki Nogkau köyünde doğdu. Babasının adı Nimbolat'dır. Stavropol Gimnazyumunu(1899) ve Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesini (1907) bitirdi. Üniversitede okurken komünist düşüncelere ilgi duymaya başladı ve bir süre sonra Rusya Sosyal Demokrat Partisi'ne girdi. Partide bir dizi öğrenci derneğinin yöneticisi olarak önemli bir konuma geldi. Kurucu Meclis oluşturulması istemiyle ortaya konan ilk öğrenci bildirisi onun kaleminden çıkmıştır. Üniversite sıralarında iken karıştığı eylemler nedeniyle sürekli olarak Çarlığın güvenlik güçleri tarafından izlendi. Birçok kez hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı.

1903 yılında Moskova’dan Kafkasya'ya sürgün edilen Tsalıkkatı, Terek bölgesinde sosyal demokrat komitelerin kurulmasına çalıştı ve devrimci düşünceleri Osetya'ya getiren ilk kişi oldu. Faaliyetleri bir süre sonra Dağıstan'a da yayıldı ve Rusya Sosyal Demokrat Devrimci Partisi'nin Terek-Dağıstan Merkezi kuruldu. 1904 yılında Moskova'ya dönen Ahmet Tsalıkkatı, Moskova Üniversitesi'nden, Kiev'de toplanan gizli Rusya Öğrenci Kongresine temsilci olarak seçildi.

Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Fakat bu iş onu tatmin etmedi ve tekrar politikaya döndü. "Russkoe Slovo" (Rus Sözü), "Ranneye Utro" (Sabahın Erken Saati), "Utro Rossii" (Rusya Sabahı), "Vestnik Yevropı" (Avrupa Habercisi) gibi önemli Rusça yayınların sürekli kadrosu içinde yer aldı. Bu yayın organlarındaki çalışmalarıyla, Rusya'daki Müslüman milletlerin politik çevrelerinin dikkatini çekti. Devlet Duması Müslüman Fraksiyonu tarafından özellikle okullar ve öğretim konusunda olmak üzere çalışmalara katılması için davet edildi.

Rusya'da gelişen devrim hareketleri, anayurdu Kafkasya’nın ve Rusya’daki Müslüman halkların politik arenada uğradığı haksızlıklar onu bu kitlenin organizasyonuna ve onların politik çabalarını biçimlendirmeye yöneltti. Rusya'daki Müslüman halkların hemen tüm politik, sosyal ve ulusal gruplarını bir araya getiren birinci Tüm Rusya Müslümanları Kongresi'nin (1-11 Mayıs 1917) toplanmasında ve çalışmalarında aktif rol oynadı. Bu kongrede oluşturulan Müslüman Ulusal Konseyi (Milli Merkezi Şura)nın Başkanlığına seçildi. Bu sıfatla Geçici Hükümet'le müzakerelerde bulundu. Kurucu Meclis'in seçim hazırlıklarını yapan komisyonun çalışmalarına katılarak Rusya Müslümanlarının haklarını savundu. Fakat kendisinin ve diğer Rusya Müslüman liderlerinin Kerenski Hükümeti'nde görev almaları, Petrograd Sovyeti'ndeki Gürcü Menşevik liderler Tseretelli ve Çkheidze'nin düşmanca müdahaleleriyle önlendi. (Tsalıkkatı, bu yersiz ve umulmadık müdahaleyi sonradan, Kuzey Kafkasyalı'larla Gürcüler arasındaki tarihsel anlaşmazlıkların bir sonucu olarak nitelemiştir). Buna karşın Ağustos ayı sonunda Başkomutan General Kornilov'un hükümet darbesi girişimi sırasında yine de büyük bir iyi niyetle devrimi ve hükümeti destekledi. Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi temsilcisi Aytek Namitok'la birlikte, Petrograd önlerine gelmiş bulunan Kafkas Süvari Tümeni "Diki Divizi"nin komutanlarını ikna ederek hareketin başkent Petrograd kapılarında durdurulmasını sağladı. Eylül 1917'de Petrograd'daki Sosyalist Partiler Kongresi'ne katılarak "Rusya Müslümanları Milli Şurası" adına çeşitli girişimlerde bulundu. Bu arada Kurucu Meclis'in hemen toplantıya çağırılmasını ve bakanlık düzeyinde bir "Müslüman Devlet Sekreterliği" oluşturulmasını istedi. Fakat kendi demagojik çalışmalarıyla meşgul bulunan sosyalistler Tsalıkkatı'yı çok az desteklediler. Tsalıkkatı'nın Rus ve Gürcü "sosyalist" lerinden uğradığı hayal kırıklığı sonradan Bolşevik'lerle olan kısa ömürlü ilişkisine ve Kafkasya Sosyal Demokrat örgütünde birlikte çalışırlarken tanıdığı J. Stalin ile olan görüşmelerine vesile oldu.

Ahmet Tsalıkkatı, Müslümanların listesinden Tüm Rusya Kurucu Meclisi'ne seçildi. Bolşevik'lerin Petrograd'da bir ayaklanmayla iktidarı ele geçirmelerinden sonra Milliyetler Halk Komiserliği'ne getirilen J. Stalin, Rusya Müslümanları Milli Şurası Başkanı olan Ahmet Tsalıkkatı ile temasa geçerek ona Bolşevik'lerle işbirliği önerisinde bulundu. Buna göre Milli Şura bağımsızlığını koruyacak ve Tsalıkkatı, Hükümetin yakın bir tarihte kuracağı "Müslüman İşleri Komiserliği"nin başına getirilecekti. "Truva Atı" olarak kullanılmak istenen Ahmet Tsalıkkatı ve arkadaşları Bolşevik'lerin bu önerisini kabul etmediler ve Tsalıkkatı anayurdu Kafkasya'ya döndü. Burada 1918 yılında Terek bölgesi Halk Konseyi'nin başına geçti. 11 Mayıs 1918'de oluşturulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin önce General Denikin'in "Beyaz" ordusu, sonra "Kızılordu" tarafından işgal edilmesi üzerine, birçok yurtsever gibi o da Gürcistan'a sığınmak zorunda kaldı. Burada yayınladıkları "Volnıy Gorets" (Özgür Dağlılar, 1919-20) gazetesi çevresindeki politik çalışmalarda aktif rol aldı.

Gürcistan'ın da Bolşevikler tarafından işgali üzerine, önce Türkiye'ye sonra da Avrupa’ya geçen Ahmet Tsalıkkatı, o yıllarda bile hala Rusya’daki demokratik güçlere (?) inanıyordu. Fakat son yıllarında artık hayal kırıklığı içindeydi ve Rus "sosyalist"lerinin artık ne sosyalist ne de devrimci olmadıklarını söylüyordu. Kafkasya halklarının politik bağımsızlık mücadelesinde sadece kendilerine güvenebileceklerine kanaat getirmişti.

Yurdunu kaybettikten sonra yerleşmiş bulunduğu Çekoslavakya'nın merkezi Prag’da, "Promethe" hareketinin öncüsü olarak "Kavkazkiy Gorets" (Kafkasya Dağlıları, 1924) dergisini yayınlamaya başladı. Daha sonra "Volnıye Gortsı" (Özgür Dağlılar, 1927-28) dergisini çıkardı. Rusça olan bu dergilerde ve daha sonra Paris ve Varşova’da yayınlanan "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları, 1928) dergisinde Kafkasya ile ilgili politik ve kültürel yazıları, "Kafkasyalı Göçmenin Şarkıları" başlığı altında şiirleri "Vubıh'ların Sonuncusu"' "Hamzat'a Dair Bir Şarkı", "Ölülerin Hatırası" gibi küçük hikayeleri bulunmaktadır. Aynı yıllarda Çekoslavakya'daki Kafkas politik örgütlerinin çeşitli toplantılarında yaptığı konuşmalardan bazıları da broşürler halinde yayımlanmıştır.

Kafkasya’nın bu büyük evladı 2 Eylül 1928'de, Polonya'nın başkenti Varşova’da uzun süren bir hastalık döneminden sonra ve yurt özlemi içinde öldüğünde sadece 46 yaşındaydı.

Kitap halindeki eserleri: "Kavkaz i Povolje-Oçerkz İnorodçeskoy politiki i kulturno-khozyaystvennogo bıta" (Kafkasya ve Volga Bölgesi-Rus Olmayanlarla ilgili Politika ve Kültürel-Ekonomik Yaşam Şekli Üzerine Denemeler, Moskova 1913), "V gorakh Kavkaza" (Kafkasya Dağlarında, Toplu Hikayeler, 1914), "Krasavitsa Zübeyda" (Güzel Zübeyde, Toplu Hikayeler), "Brat na brata" (Kardeş Kardeşe Karşı, Kafkasya’da devrim yıllarındaki kardeş kavgasını anlatan bir roman, Prag 1926), "Musulmanskaya. Fraktsiya v Uçredilnom Sobranii" (Kurucu Meclis'deki Müslüman Fraksiyonu, Kazan, 1917), "Musulmane Rossii i federatsiya" (Rusya Müslümanları ve Federasyon, Broşür); "Borba za volyu gor Kavkaza" (Kafkas Dağlarında Özgürlük Savaşı, Broşür, Prag 1928)....

Aşağıdaki eserlerinin ise hazır ve yayınlanmak üzere oldukları"Volnıye Gortsı" (No: 1, Prag 26 Mart 1927) ve "Gortsı Kavkaza" (No: 1, Paris, Kasım 1928) dergilerinde bildirilmiş olmakla birlikte basılıp basılmadıkları konusunda bilgi sahibi olamadık: "Okrovalennıye gorı" (Kana Bulanmış Dağlar, "Kardeş Kardeşe Karşı" adlı romanın devamıdır), "Gorskaya Respublika" (Dağlı Cumhuriyeti), "Dagestan v ogne" (Dağıstan Ateşler içinde)...

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:05
Ahmet Yüter </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Çinili Cami’nin imamına fair play ödülü
Zaman 14 Mayıs 2005

İmam Ahmet Yüter, çalışmalarından dolayı spor ödülü aldı. Görev yaptığı camide değişik branşlardan uzman bilim adamlarına konferanslar verdiren Topkapı Çinili Camii imam-hatibi Yüter’in bu davranışı Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi’nin (TMOK) dikkatini çekti.

Komitenin Başkan Yardımcısı Erdoğan Arıpınar, 11 yılda 180’i aşkın farklı branştaki ilim adamının cuma namazında cemaate hitap ettiğinin altını çizerken, bu örnek girişimin 2004 yılı Toplumsal Fair Play dalında ödüle layık görüldüğünü bildirdi. “Kürsümüz politika ve siyaset dışında her türlü bilimsel düşünceye açık. Cemaatimiz bilgiyi doğrudan uzmanından dinlemekten büyük zevk duyuyor.” diyen imam Yüter’e, İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı’dan da destek geldi: “Din sadece inanç ve ibadet alanıyla değil, insanın dünya ve ahiretini ilgilendiren bütün alanlarla ilgilenir. Verdiği mesaj bakımından çok önemli olan bu uygulamanın diğer camilerde de yapılmasını planlıyoruz.”

Topkapı Çinili Camii, 1962 yılında ibadete açıldı. Üniversite mezunundan ilkokul mezununa kadar her kesimden cemaati var. İmamlık görevini yürüten Ahmet Yüter hoca, 11 yıldır ilim adamlarını camiye davet edip konuşma yapmasına zemin hazırladı. Ayrıca konuşmaların bant çözümlerinin yer aldığı üç ciltlik kitap basıldı. Konukların seçilmesinde Türkiye ve dünya gündemini göz önünde bulunduran Yüter hoca, deprem söylentilerinde deprem uzmanlarına, cemaatin ihtiyacına göre ilahiyatçılara, iktisatçılara, tıpçılara değişik alanlarda uzmanlar davet etti. Müftülükten aldığı izinle kürsüsünü ilim adamlarına açan Yüter, “Kürsümüz politika ve siyaset dışında her türlü bilimsel düşünceye açık. Cemaatimiz bilgiyi doğrudan alanın uzmanından dinlemekten büyük zevk duyuyor.” diyerek cemaatin ilgisini dile getiriyor. “Cemaatimiz, televizyondan izlediği ilim adamlarını cami kürsüsünde görünce daha büyük bir ilgiyle konuştuklarını dinliyor.” diyen Yüter hoca, konferans vermeye gelen ilim adamlarının da bundan memnun kaldıklarını ifade ediyor.

Geçmiş yıllarda da din adamlarına fair play ödülü verildiğini hatırlatan TMOK Başkan Yardımcısı Erdoğan Arıpınar, Yüter’in onlardan farklı bir konumda olduğuna dikkat çekiyor. “Geçen yıl Trabzon’da düşen İspanyol uçağında hayatını kaybedenlerin eşyalarını toplayıp ailesine gönderen imama, daha önceki yıllarda da cemaati orman yangınını söndürmesi için yönlendiren bir başka imamı ödüle layık görmüştük.” diyen Arıpınar, Yüter’in camisini ilim merkezi haline getirmesinden dolayı bu ödüle layık görüldüğünü kaydetti. Arıpınar, “Cami, beş vakit namaz dışında bir üniversite gibi kullanılıyor. Cami her branştan ilim adamına kapısını ve kürsüsünü açmış. Bu büyük bir atılımdır.” diyerek Toplumsal Fair Play dalında ödül verdiklerini belirtti.

İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, bir cami imamının yaptığı çalışmalardan dolayı fair play ödülüne layık görülmesinin Diyanet İşleri Başkanlığı adına sevindirici bir olay olduğunu söyledi. Aynı uygulamanın diğer camilerde de yapılmasını planladıklarını belirten Prof. Dr. Çağrıcı, “Uygulama verdiği mesaj bakımından çok önemli. ‘Din sadece inanç ve ibadet alanıyla değil, insanın dünya ve ahiretini ilgilendiren bütün alanlarla ilgilenir’ mesajını vermektedir.” diye konuştu.

Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi Fair Play Konseyi tarafından bu yıl 2 dalda toplam 25 ödül verildi. Ödüller, Türkiye taramasında ön seçimde 1774 aday arasından seçildi. Silahlı Kuvvetler’de “Fair Play ve Şiddete Hayır Kampanyası” başlatan Genelkurmay Başkanlığı Büyük Ödül’e değer görüldü. Ödül töreni 26 Mayıs 2005 Perşembe günü Olimpiyatevi’nde yapılacak.

Vaaz ve konferans veren bilim adamları

Prof. Dr. Sebahattin Zaim: İktisat boyutunda insan ahlakı

Prof. Dr. Asaf Ataseven: Peygamberimiz’in hadislerinde sağlık

Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre: Nükleer enerjiye olan ihtiyaç

Prof. Dr. Ahmet Ercan: Depremin zararından korunma yolları

Prof. Dr. Mim Kemal Öke: Tarihte Türkler ve dürüstlük

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz: ‘Bilinmeyen Osmanlı’

Prof. Dr. Hayrettin Karaman: Prof. Dr. İbrahim Canan, Prof. Dr. Suat Yıldırım, Prof. Dr. Nevzat Tarhan, (psikiyatrist), Prof. Dr. Teoman Duralı (felsefeci), Prof. Dr. Orhan Kural (seyyah).

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:05
Ahmet Hakan Coşkun </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

"Televizyondan iğreniyorum"
MURAT MENTEŞ
Gerçek Hayat
Sayı 24

Evet, sayın seyirciler! Türkiye’nin en canayakın haber programcısı Ahmet Hakan Coşkun’la derin mevzulara girdik ve Ahmet Hakan sarsıcı açıklamalarda bulundu. Gerilim-macera türünde röportajlardan hoşlananlar, bu sıkı muhabbeti kaçırmayın...

Sizden bahsedelim, televizyon öncesi çağlarınızdan.
Yozgatlı'yım. Doğum yerim Yozgat, fakat babam müftü yani memur olduğu için, Anadolu'nun çeşitli şehirlerinde dolaştık. Ağrı, Amasya, Çanakkale, Balıkesir gibi illerde geçti çocukluğum. Lisedeyken, Mavera dergisine aboneydim. Kitaplara, özellikle edebiyata çok meraklıydım. Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde bir süre okudum. Sonra, İstanbul'a geldim bir süre de burada okudum. Üniversitedeyken hikayeler yazardım; birkaçı Yedi İklim dergisinde yayınlanmıştı. Hep İslamî çevreler içinde yer aldım. Edebiyatla uğraşanlar siyaseti küçümserler; ben de küçümserdim ama yine de siyasete ilgisiz kalmazdım. Böyle yani...

Sonra?
1993-94 yıllarında muhabir olarak TGRT'de çalışıyordum. 'Yankı' isimli bir haber programı yapıyorduk. Kanal 7 diye bir televizyon kurulacağı söyleniyordu. Mustafa Çelik'le temas kurdum ve kadroya dahil oldum. Bir süre muhabir olarak çalıştım. O sıra bir haber müdürü boşluğu doğdu ve "Sen yapar mısın" dediler bana. Geçici olarak razı oldum. Sonra bu iş üzerime kaldı.

Anchorman’liğe nasıl geçtiniz?
Biz haber metinlerini hazırlıyoruz ve spikere veriyoruz, o da çıkıp okuyor. Fakat bir türlü umduğumuz etkiyi uyandırmıyordu. Canlı yayın konukları alabilecek, canlı bağlantılar kurabilecek bir adam lazımdı bize. Aradık. Sonra bana "Bulamadık, onu da sen yap" dediler. Yapabilir miyim, yapamaz mıyım derken kendimi stüdyoda buldum. Zaruretten, şartlar gereği başladım bu işe yani. İlk dönemlerde prompter cihazımız bile yoktu. Ben haberleri ezberleyerek ya da irticalen sunuyordum. Çok teklediğim oluyordu... Medyada o dönemde desenformasyon, manipülasyon artmıştı ve o haberlere bir karşılık verilmeliydi. Haberleri saat 21.00'da sunuyorduk. Bütün haberler bittikten sonra bambaşka, farklı bir ses olmalıydı. Oldu da. Sağcı, solcu, İslamcı... ayırmadan herkesle konuşuyor, her türlü konuya cesaretle giriyorduk; büyük bir ilgi uyandırdı ve bu böylece sürüp gitti...

‘Bizim camia’nın elemanlarını yetersiz saydığınız söyleniyor bu doğru mu?
Tam da öyle aslında, evet. Bu çok üst perdeden bir bakış gibi görünebilir, ama öyle değil. Ben, kendimi bir entelektüel saymıyorum. Fakat televizyon haberciliğiyle uğraşan bir adam olarak, soru sorduğumda, karşımda bu soruların cevabını verebilecek, insanlar görmüyorum maalesef.

Biraz açıklar mısınız?
Türkiye'deki İslamî entelektüel faaliyetlerin, 28 Şubat'la birlikte daha da geri çekildiğini, teslim olduğunu ya da sapmaya uğradığını farkediyoruz. Bütün bunlar beni büyük bir karamsarlığa sevkediyor. İslamcıyım, yazarım diye ortaya çıkanların çoğu, topluma doğru dürüst mesaj veremiyorlar. Televizyon açısından düşünüldüğünde de, bir insana bir soru sorulur ve o sorunun dört başı mamur üç cümlelik bir cevabı vardır; ne zaman bir İslamcıyla konuşmaya kalksak o dört başı mamur cevap yerine uzuuun bir bildiri dinliyoruz. Hepsi mi böyle? Hayır. Mutlaka çok iyi isimler de var. Fakat genel bir boşluk söz konusu. Ben bundan yakınıyorum.

1996'da Hakan Albayrak'a Kanal 7'nin, otogardaki kıraathaneden Etiler'deki malikaneye kadar ilgiyle izlendiğini söylemiştiniz. Şimdi Ingmar Bergman ve Orson Welles gitti Jhackie Chan ve yanan motosikletler geldi. Yayın politikasındaki bu kayma neden?
28 Şubat denen müdahaleden sonra İslamcılar arasında ‘üç tarz- ı siyaset’ ortaya çıktı. Birincisi tam bir dejenerasyon ve teslimiyet; bir diğeri mantığı bir kenara fırlatmış tam bir hırçınlık tavrı; kimisi de kendisine çekidüzen verdi. Şimdi bunların hangisinde bir doğru yaklaşım var? Bu yeterince tartışılmadı. Şu savruluş döneminde Kanal 7 aslında tamamen ekonomik nedenlere dayalı bir değişim yaşadı. Burası bir kurum, 500 kişi her ay maaş bekliyor. Televizyonculuk acayip masraflı, büyük harcamalarla yürüyen bir iş. Bağımsızlığını koruyabilmesi için kendi ayakları üstünde durması; bunun için de reklam alması gerekiyor. Türkiye'deki reklam düzeni, size üstün nitelikli yapımları yayınlama imkanı vermiyor. Ya bu kurumun kapısına kilit vuracaksınız, ya bu düzene teslim olacaksınız, ya da arada birşeyler yapacaksınız. Çünkü AGB verilerine bakılıyor ve AGB verilerinde esaslı filmler sıfırken berikiler çok büyük reyting alıyor.

Herkes böyle düşünmüyor fakat?
Bazıları diyorlar ki, bize bundan söz etmeyin. E bundan söz etmeyeceksek neden söz edeceğiz? Bu çok önemli, yaşamsal bir şey, bunu es geçemeyiz. Ayrıca, Kanal 7'nin haber ve genel yayın politikasında hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi bir ters örnek var: TGRT. Adamlar yayın politikalarını % 100 değiştirmiş durumdalar; tam bir dejenerasyon içerisindeler, bütün iddialarından vazgeçmişler. Bizde küçücük bir değişiklik olunca "Haaa TGRT'leşiyorsunuz" gibi bir olumsuz sıfatla nitelendiriliyor.

Bu da sizi kızdırıyor?
Kızdırıyor tabii, çünkü öyle değil. Biz nasıl 1995 yılında başörtüsü sorununu en önemli sorun kabul ediyorsak, bugün de aynı şekilde; değişen bir şey yok. İzleyici bundan yeterince memnun olmayabiliyor evet. Ana haber bülteni bütünüyle başörtüsü sorununa ayrılsa, hiçbir şikayeti olmayacak, yani 'Böyle bir haber bülteni olabilir mi?' demeyecek.

Bu yüzden de Bergman ve Welles'i terkedip Dolph Lundgren ve Michael Dudikof'un aksiyon filmlerini gösteriyorsunuz, öyle mi?
Ne yapılabilir? Yani yapılabilecek bir şey yok, Türkiye'de böyle.

‘Maalesef’ diyor musunuz peki?
Kuşkusuz. Yani ben izlemiyorum o filmleri, fakat insanlar izliyor.

Kanal 7'nin başlangıçta sanki popüler unsurları hesap dışı bırakan ve belli bir çapa ulaşıldığında...
Çap map yok. Ortada bir televizyon kanalı var ve bu televizyonun aylık masraf çizelgesi var: Realite bu. Çapı ne olursa olsun uyduya her ay belli bir para ödemeniz gerekiyor. İster, Orson Welles filmi gösterin ister Bruce Lee filmi oynatın aynı şey, değişmiyor. Sanatsal yoğunluk, personel maaşlarını etkilemiyor.

1996'da Kanal 7'nin entel bir kanal olduğunu, söylemiştiniz. Entellikten biraz taviz verildi anlaşılan.
Evet, bu söylediklerim ona işaret ediyor.

Size dönelim. Çok popüler ve ünlü birisiniz, sizi herkes tanıyor...
Kanal 7'de çalışmaya başladığım dönemdeki düşünsel çabalarımla, yaşam tarzımla bugünküler arasında derin bir fark yok. Tabii ki küçük farklar herkesin hayatında olur, 7 yıl önemli bir süre.

Kravat takmak gibi mi?
Yoo, ben yine gündüzleri spor giyiniyorum, haberleri sunarken kravat takıyorum. Şu anda kravatlıyım fakat bu istisnaidir. Bizler televizyona çıkıyoruz ve insanlara gezegende, memlekette olup bitenleri anlatıyoruz. Sonuç itibariyle ciddi bir iş yapıyoruz, fakat Türkiye'deki televizyon düzeni gereği, bunu yapan kişi, oturaklı bir adam olması gerekirken artistik bir tipe dönüşmüş durumda. Yani haberleri sunan vatandaş, artistik numaralar yapıyor, program bitince "Hayatı paylaşmak için" filan gibi gösterişli laflar ediyor; "Her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsan" gibi garip, tuhaf şeyler söylüyor. Yani bir şov adamı gibi davranıyor.

Fakat siz de teatral bir edayla "Evet sayın seyirciler!..." diyorsunuz.
Benim yaptığım tamamen sunduğum habere yönelik bir vurgudur. Haberi izlenir kılmak adına, kendime değil, sunduğum habere yaptığım vurgudur. Bir gerilim yarattığımın farkındayım; bunu özellikle yapıyorum. Haber sunarken, mesela şu anda sizinle konuştuğum gibi konuşmam beklenemez. Bir sunuş yapıyorum ve ilgiyi çekmek zorundayım. Fakat ilgiyi habere çekiyorum. Bunda bir problem yok; herkes haberine ilgi toplasın.

Fakat insanlar, durun, önemli bir şey anlatıyor diyor tamam da, bunu coşkuyla aktaran kişiyi de büsbütün kenara itemezler ki. Kim coşuyor? Ahmet Hakan Coşkun!
Ben işte buna karşıyım. Bu karışıklığa yol açıyor. A kişisi, B kişisi kendisine vurgu yaptığı, ilgiyi kendisine topladığı için, benim yaptıklarım da öyle algılanıyor olabilir. Fakat bu çok tuhaf bir şey. Biz artist değiliz, şarkıcı, bilmem ne değiliz. Biz topluma haber veren insanlarız. Ünlülük meselesine gelince. Ben ünümü test edebileceğim yerlere gitmiyorum. Mecburen veya doğal olarak birileriyle görüşüyor, rastlaşıyor, buluşuyoruz. O vakit genel bir beğeniyle karşılaştığımı söyleyebilirim fakat bazen imza filan istiyorlar, bunu da çok yadırgıyorum.

İmza atmıyor musunuz?
Atmıyorum.

‘Sivil, Dayanılmaz Bir Yürek' adlı bir kitabınız var. Yeni kitaplar yazmayı düşünüyor musunuz?
Ben aslında o yazıları kitaplaştırmayı düşünmüyordum fakat yayıncı Mahmut Balcı'nın müteşebbis ruhuna uzun süre direndikten sonra evet dedim. Yazmak ayrı bir konsantrasyon gerektiriyor, televizyon haberciliği ayrı. İkisi arasında denge kurmak zor. İskele Sancak'ta yaptığımız önemli konuşmaları kitaplaştırmayı planlıyoruz. Mehmet Eymür, Orhan Gencebay, Yaşar Nuri Öztürk gibi kişilerle yaptığımız söyleşileri derleyip toplayacağız.

Onun dışında, mesela hikaye yazmaya devam etmeyecek misiniz?
Mevcut hikayelerim kitaplaşacak durumda değil. Yeni hikayeler de yazamıyorum. Artık sadece okuyabiliyorum.


Severek yaptığınız işlerden, okuduğunuz kitaplardan, seyrettiğiniz filmlerden söz edelim. Belki de Ahmet Hakan evinde iguana besliyordur da haberimiz yoktur ha?
Hayır, iguana beslemiyorum. Son derece sıradan bir ev hayatım var. Edebi eserler, güncel kitaplar ve yakın tarih/anı kitapları okuyorum. Son zamanlarda, hacca gittim ve hacca giderken Martin Lings'in o güzel kitabı ‘Hz. Muhammed’in Hayatı’nı ve Muhammed Esed'in Mekke'ye Giden Yol'unu okudum. Amin Maoluf'un bütün romanlarını okudum. Gün Zileli'nin Yarılma adlı kitabını; Mehmet Çetingüleç’in Rahşan adlı kitabını, Cüneyt Arcayürek'in Etekli Demokrasi'sini okudum. Tanpınar, Oğuz Atay ve Dostoyevski döne döne okuduğum yazarlar. Şairlerden Sezai Karakoç, Cemal Süreya, İsmet Özel, Turgut Uyar, Asaf Halet Çelebi... Son günlerde sinemaya sık gidebildim. Vizontele'yi, Komser Şekspir'i seyrettim.

Beğendiniz mi?
Komser Şekspir'i beğenmedim. Çok kötü bir filmdi; çok dar, küçük beyinli bir adamın elinden çıktığı izlenimini bırakıyordu. Vizontele'yi de pek tutmadım. Evde DVD filmleri izliyorum. Frank Kapra filmlerini çok severek izledim. Yenilerden, Tarantino'nun filmlerini beğeniyorum.

Haccetmek için mi hacca gittiniz yoksa işle ilgili bir durum mu vardı?
Haccetmek için elbette. Artık hacıyım yani. Hacc çok etkileyici tabii. Kabe'yi ilk gördüğümde çok etkilendim. Çok müthiş bir şey, yaşamak lazım yani anlatarak o tabloyu insanların önüne koyamayız. Mekke, dünyanın en eski şehirlerinden biri, 'Şehirlerin Anası'. Hz. Adem'le Hz. Havva'nın orada buluştukları söylenir. Hz. İbrahim'in inşa ettiği Kabe orada, insanlık tarihinin en eski mimarisi, Allah'ın Evi. Böyle bir şehre giriyorsunuz ve fakat sanki 20 yıllık bir şehre girer gibi oluyorsunuz. Çünkü tarih yok. O çok üzdü beni doğrusu. Yani, Bu olumsuzluğa rağmen, yine de etkilenmemek mümkün değil.

Hacc, bir nevi milat gibi. Sizin için de haccdan önce, haccdan sonra gibi bir farklılık oldu mu?
Ben haccın bir bir milat olduğunu kabul etmiyorum. O çok geleneksel ve yanlış bir anlayış.

Öyle mi?
Tabii ki. Çünkü insanlar haccdan önce türlü çeşitli günahlar işliyorlar, hacca gidiyorlar ve sonra bir daha günah işlemiyorlar. Güzel bir adet bu. Tamam bir itirazım yok. Fakat ben öyle bakmıyorum. Hacc bir ibadet. İnsan haccdan önce zaten normal hayatını yaşıyor, günahlardan sakınıyor haccdan sonra da benzer şekilde hayatını yaşıyor. Haccdan sonra günah işlenmeyecek diye bir kural yok. Haccdan önce günah işlenebilir diye bir kural da yok.

Fakat mezkur sosyolojik telakki bağlayıcılık taşır, herhalde.
Benim açımdan değil. Beni kimse bu anlamda bağlayamaz.

Kafama göre takılırım mı diyorsunuz?
Hayır, yani haccdan önce de kafama göre takılmıyordum, haccdan sonra da takılmayacağım.

Bekar olduğunuz için amcalar teyzeler size bakıp bu adamdan güzel damat çıkar diyorlar. Potansiyel bir damatsınız.
Ben bu tür şeyleri hissetmiyorum. Biz normal, sıradan hayatımızı yaşıyoruz.

Fakat haber programına çıkarken, bir nevi kız istemeye giderken giyilecek kıyafetlerle çıkıyorsunuz.
Hayır. Niye öyle düşünüyorsunuz ki yani çok saçma.

Saçma tabii ki de...
Ben belli kuralları olan bir insanım. Mesleğimiz icabı bazı görüşmeler yapıyoruz ve yaşam tarzımızı belli ölçüde etkiliyor bu iş, takdir edersiniz ki. Dolayısıyla bazıları çıkıp biraz da saptırarak ve abartarak, "Bu adam gevşek bir adam" filan diyor. Nereden biliyorsun kardeşim, benim gevşek bir adam olup olmadığımı? Herşeyden önce böyle bir dedikodu, ayıptır, günahtır ve ayrıca haramdır. Ben hiçbir zaman çıkıp da "Ey insanlar ben mükemmel bir Müslüman’ım, bana benzesenize" demedim. Dedim mi? Bazen laik cepheden de "Bunlar bir de Müslüman güya, bir de Müslümanlık propagandası yapıyorlar" gibi laflar ediliyor. Yok kardeşim, biz öyle bir şey yapmıyoruz. Zaten televizyon haberlerinde böyle bir propaganda yapılamaz; Müslüman olun, namaz kılın, hacca gidin gibi... Diyelim ki ben iş icabı kafeteryada bir kadınla oturup konuşuyorum. Bu şimdi günah mı, haram mı? Görüşmeyecek miyim? Siz mesela görüşmüyor musunuz, gidip bir kadınla röportaj yaparken?..

Ben görüşmüyorum, ayrı konu... Galiba bu durumlar sizin mesleğinizin zorlukları?
Hayır. Bu daha ziyade bizim camiamızın dar bir kesiminin İslam adı altında cehalet, kültürsüzlük ve dedikodu üretmelerinden kaynaklanıyor.

Geçtiğimiz haftalarda, aktüel dergisi için manken Deniz Akkaya'yla röportaj yaptınız?
Aktüel, 'Onur Konukları' diye bir köşe hazırlamış ve bir ünlüye bir başka ünlüyle röportaj yaptırıyorlar. Görüşmediğiniz biriyle konuşun dediler. Ben de Sezen Aksu'yla konuşayım demiştim. O olmayınca, bir manken önerdiler: Ebru Şallı. Onu da ben kabul etmedim. Daha sonra Deniz Akkaya'nın ne kadar kültürlü ve farklı olduğu söylendi. Eh ben de kabul ettim fakat açıkçası çok farklı olduğunu düşünmedim...

Sayın seyirciler, bugün Etiyopya'da 500 çocuk açlıktan öldü; gözaltında şu kadar genç kayboldu; Filistin'de insanlar sokakta kurşunlandı gibi yığınla ürkünç, üzücü olayı insanlara yansıtıyorsunuz. Bu sizi nasıl etkiliyor?
Beni en etkileyen görüntü Filistin'de, babasının yanında İsrail askerlerince vurulan küçük Muhammed'di. Geçen gün Makedonya'da baba oğulun yolda öldürüldüğü görüntüler ürperticiydi... Fakat, televizyonculukta zamanla insan biraz mesleki deformasyona uğruyor. Bu tür şeylere alışıyorsunuz, insanlığınızı kaybediyorsunuz. Hattâ daha çok "Bu haber çok çarpıcı"nın heyecanını duyuyorsunuz. Doğrusu biraz tuhaf bir durum tabii.

Ignacio Ramonet'nin Medyanın Zorbalığı adlı kitabında okumuştum; France 2 kanalında 23 haberlerini sunan Bruno Roger-Petit, sunduğu haber metinleri arkasına fırlatmış ve "Yarın akşam, sizinle alay eden bu dekor içinde yeniden buluşmak üzere" demiş. Sizin de bazen böyle bir isyancı bir hamle yapmak; mesela zırva bir futbol faciası olduğunda elinize bir futbol topu alıp "Alın kardeşim bunu ve ne yapacaksanız yapın" demek geliyor mu içinizden?
Çok iyi anlıyorum. Türkiye'deki televizyon haberciliği düzeni sizin kişisel olarak asla ciddiye almayacağınız, hattâ budalaca bulduğunuz birçok konuyu ortaya koymanızı gerekiyor... Bunu yapacak kadar cesur değilim fakat o duyguyu yaşadığımı söyleyebilirim. İncir çekirdeğini doldurmayacak siyasi kavgalar vardır. O şuna bunu dedi, şu buna onu dedi; dün o şöyle demişti de bugün beriki patladı gibi şeyler beni çok rahatsız ediyor, çok komik buluyorum. Genel olarak haberlere yansıtmamaya çalışıyorum. Gazetelerde sürmanşet olmuş bir konuyu ille de yansıtmam gerekmiyorsa yansıtmıyorum. Ama gene de o genel çerçevenin dışına çıkmak kolay değil.

Kanal 7'nin Ali Kırca'sı deniyor sizin için, ne dersiniz?
Ben, Ali Kırca'nın haberciliğini beğenirim. Türkiye'de o kadar kaba saba manipülasyonlar yapılıyor ki televizyon haberlerinde, Ali Kırca, diğerleri içinde bu manipülasyonları daha incelikli yapan bir adam. En azından böyle bir 'medeni' tarafı var. Kırca'nın utanma duygusu olduğunu düşünüyorum. Bir de yıllardır bu işin içinde. Biz daha kısa pantolonla dolaşırken o TRT haber dairesi başkanıydı. İşin tekniğini iyi biliyor. Üslubunu iyi ayarlıyor. Dolayısıyla ona benzetilmekten çok da alınıyor değilim. Etkilenmiş miyimdir, bilmiyorum. Etkilenmiş de olabilirim. Ama her zaman şunu söylüyorum: Kendimi ona benzetmek için özel bir çaba sarfetmiyorum.

atv'ye transfer edilmeniz gündeme geldi.
Hayır gelmedi, böyle bir şey yok.

Olsa gider misiniz?
Gitmem. Büyük konuşuyorum, gitmem. Niçin gideyim ki atv'ye?

Para?
Bunun muhasebesini hiç yapmadım fakat yüksek meblağlar teklif edilse de kabul etmem. Çünkü bu benim için bir son olur. Bana verecekleri para, benim bir nevi emeklilik tazminatım gibi olur ve emekli olmaya da niyetli değilim henüz.

Mesleğinizi çok önemsiyor gibisiniz.
Gazetecilik mesleğinin kutsal bir meslek olduğunu filan asla düşünmedim. Tam tersine, hele bu televizyonculuk çok pis bir meslek, kötü, iğrenç bir meslek. Genel olarak televizyondan iğreniyorum. Şu bakımdan: Televizyon denen alet zararlı bir alet ve Türkiye'de özellikle İslamî çevrelerde bu alete haddinden fazla önem atfediliyor. Ve bu aletten çok şey bekleniyor. Yani bir akşam haberleri bülteninde ortalığı karıştırmanız, insanlığın ihtida etmelerine imkan hazırlamanız, Müslümanları birleştirmeniz filan bekleniyor. Böylesi işlevler yükleniyor. Geçmişte de mesela "Ah 1 milyon satan gazetemiz olsa biz de ortalığı sarssak" filan denirdi. Böylesi yanılsamalar içindeydi insanlar. Ben şunu biliyorum: Televizyon bunların hiçbirini sağlayacak bir alet değil, tam tersine dejenere edecek bir alet. Haberlerde de manipülasyon, saptırma ve kurgu yapılmadan, yalan söylemeden bu işi yapmanız imkansız. Diyeceksiniz ki, o halde sen niye bu işi yapıyorsun? Ben bu işi söz konusu zararlarını en aza indirgeyerek yapmaya çalışıyorum.

Ehven-i Şer Prodakşın sunar gibi mi yani?
Bir anlamda evet. Tabii ki böyle. Çünkü televizyonda kurgu imkanı var. Orayı kesip, burayı yapıştırarak bambaşka bir şey çıkarmak mümkün yani. Yapılmamış tv. röportajıyla ödül alan var.

Yani?
Televizyon zararlı bir şeydir.

Bu kıyak muhabbet için teşekkür ederim.
Ben de.




ESERLERİ

Ahmet Kabaklı
Neden Milliyetçilik? Ahmet Hakan Birey Y. İstanbul 2001

"Çok taviz verdik. Devlet çok küçültüldü. Adilik çok aldı yürüdü. Bir devir yaşadık ki son birkaç sene içerisinde. Hakikaten affedin, bu lafı ben söylüyorum. "Türk olmaktan utandım,
utandığım zamanlar oldu."
(Arka Kapak)

Mehmet Eymür
Çeteler, Mafya ve Siyaset
Ahmet Hakan Birey Y. İstanbul 2001

"Sıkışmışlardı. Biraz o sıkışıklığın neticesi, zamanında verilen lüzumsuz sözler, bir mafya liderine verilen lüzumsuz sözler; onları sonradan o mücadelede de ortada bıraktı. Hem kendilerine yaramadı hem de son derece ağır bir suçla hükümetten ayrılmalarına sebep oldu."
(Arka Kapak)

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:06
Ahmet Kemal İlkul </B>
ESERLERİ

1.Çin - Türkistan Hatıraları
Ahmet Kemal İlkul
Kitabevi Yayınları

İdealler, aydınların artık ya bir gençlik heyecanı olarak belleklerini süslüyor ya da bir aksesuar gibi, iğreti biçimde yer alıyor hayatımızda. Oysa,
yakın zamanlara kadar, idealler, entelektüel hayatın başlıca belirleyicisiydi. Aydınlar idealleriyle vardı. İdealleri için yaşar, ideallerinin gereklerinin
belirlediği bir çizgi üstünde sürdürürlerdi yaşantılarını. İdealleri için savaşan, bütün varlığını, bütün hayatını idealleri uğruna harcayan aydınlar,
masal kahramanları kadar uzaklarda kaldı. Rodoslu Habibzade Ahmed Kemal, bu soyu tükenmiş idealist aydınlardan biri. Türkçü, Turancı düşünceleri
benimsemiş bir öğretmen, bir İttihatçı. Özel ayrıntılarını bilemediğimiz hayatını, idealleri uğrunda Doğu Türkis'tan'a yaptığı inanılmaz yolculuk ve
orada sürdürdüğü çalışmalar anlamlandırarak günümüze taşıyor.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:06
Ahmet Muhip Dranas ( 1908)- (21.06.1980) </B>
1908 yılında Sinop’ta doğdu.Ankara Erkek Lisesi’ni bitirince Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı (1930-1935), Ankara Hukuk Fakültesi’nde iki yıl kadar süren yüksek öğrenimini yarıda bırakarak İstanbul’a geldi. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi, bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi’nde kütüphane müdürlüğü yapıyordu. 1938’de Ankara’ya Döndü, C.H.P. Genel Merkezi’nde Halkevleri kültür ve sanat yayınlarını yönetti (1938-1942), askerlik dönüşü Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü (1946-1949), Kurum başkanı (1957-60), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu.

“Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay” imzalı Bir Kadına şiiri, yayınlanan ilk şiiriydi (Milli Mecmua, 15 Eylül 1926), Yedi Meşaleciler’i 1940 kuşağına bağlayan şairlerimiz içinde Cahit Sıtkı Tarancı ile birlikte şiirde sese, şekil mükemmelliğine önem verişi, Baudelaire sembolizminden hareket edip Türkçe’de yeni bir şiir dili ve yapısı oluşturmağa çalışması ile şiirimizde kendine sağlam bir yer edindi.21 Haziran 1980 tarihinde öldü.

ESERLERİ

Tiyatro türünde üç eser verdi: Gölgeler 1946’da, O Böyle İstemezdi 1948’de, (Çıkmaz adıyla 1977’de) ilk kez oynandı; bunlardan CHP Piyes Yarışması’nda (1946) ikincilik kazanan Gölgeler basılmıştır (1947). Daha sonra Gölgeler ve Çıkmaz, Oyunlar (1978) adı altında yayımlandı.

Bütün şiirlerini Şiirler adlı bir kitapta (1974) topladı. (Şiirler, Orhan Ural’ın şairin kişiliği ve sanatı üzerine bir incelemesiyle birlikte yeniden basıldı, 1982). Tevfik Fikret’in Rübabı Şikeste, Halukun Defteri kitaplarından seçmeleri ve Han-ı Yağma (Yağma Sofrası), Tarih-i Kadim (Eski Tarih) şiirlerini günümüz diline çevirerek Kırık Saz (1975) kitabında topladı. Yazıları ölümünden sonra Yazılar (1994) adıyla kitaplaştırıldı.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:07
Ahmet Nuri ( 1888) </B>

Ahmet Nuri Tsağo, eğitimci ve yazar. Büyük Çerkes sürgününde önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye sürülerek Golan yöresinde yerleşmiş olan bir ailenin çocuğudur. 1888 yılında Kuneytra kasabasında doğdu. Babasının adı Aytek'dir. İlk öğrenimini Kuneytra'da, orta öğrenimini ise Şam mülki idadisinde (Lise) yaparak Arapça ve Türkçe öğrendi. Daha sonra İstanbul'a giderek Hukuk Fakültesi'nden birincilikle mezun oldu(1912). Ziraat Bankası'nda memurluk yaparken aynı zamanda üyesi bulunduğu ve sekreterliğini yaptığı "Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti"nde de aktif olarak çalışıyordu. 1912 yılı sonlarında, Derneğin organı olan "Qhuaze" (Rehber) adlı Adigece-Türkçe gazetenin sorumlu müdürlüğünü almıştı. Derneğin oluşturduğu çeşitli komisyonlarda da görevler üstlendi ve göçmen Çerkes köylerinin okullarında okutulmak üzere alfabeler, ders kitapları ve didaktik eserler hazırlanmasında emeği geçti. Bu yıllarda hazırladığı "Coğrafya", "Hesap", "Tarih-i Umumi", "Tecvit" gibi adigece ders kitaplarının daha sonraları yeni baskıları da yapılmıştır.

"Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" 1913 yılında, dernek üyesi olan bazı eğitimciler ve aydınlar gibi Nuri'yi de atayurdu Kafkasya’ya gönderdi. Kabardey yöresinde Dıgulıbğoy köyünde yerleşen Nuri, çalışmalarını burada da sürdürdü. Yurtsever kişilerle ilişkiler kuruyor, İstanbul'dan gönderilen gazete ve kitapları yörede dağıtıyor. Kafkasya’dan Istanbul'a haberler, yazılar gönderiyordu. İstanbul'da yayınlanan ve sürmekte olan Çerkes göçünü eleştiren "Biz Çerkesler Nasıl Yokoluyoruz?" (Qhuaze, Sayı: 55, 1913) başlıklı makalesi bu dönemdeki yazılarının ilginç bir örneğidir.

Nuri, bir süre sonra Baksan'da açılmış bulunan dini okulda öğretmen olarak çalışmaya başlamıştır. Burada adige çocuklarına anadillerinde Dilbilgisi, Adige Tarihi, Coğrafya ve Tabiat Bilgisi dersleri veriyordu. Ders kitapları Kuban'daki adige köylerinde açılan okullar gibi ona da İstanbul'dan "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti"nden gönderiliyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilmesine karşın, bir süre sonra yönetimle bütünleşmiş olan bazı çevrelerin etkisiyle Nuri’nin görevine son verildi. Bunun üzerine Dıgulıbğoy köyündeki evini özel bir okul haline getirerek çalışmalarını inatla sürdürdü. Bu derslerinin bazılarınca "Tsağo'nun Üniversitesi" diye alaya alınmasına karşılık çalışmaları son derece yararlı oldu. Örneğin Çerkes şiirinin klasiklerinden olan ünlü Ali Şocentsuk, birçok konu yanında Türk ve Arap dilleriyle ilgili bilgilerini de sadık bir öğrencisi olduğu Nuri’den almıştı. "Tsağo’nun Üniversitesi " faaliyetini 1916 yılı sonlarına kadar sürdürdü.

Ahmet Nuri Tsağo, bu yıllarda hazırladığı "Txibze" (Yazı Dili) ve “Muslimen Txide" (İslam Tarihi) adlı adigece kitaplarını 1917 yılında Kazan'da bastırmıştır. Bu kitapların daha sonraki baskıları, ilk baskıya da yardımcı olan Dım Kardeşler tarafından Baksan'da oluşturulan basımevinde yapıldı. Nuri, 1917 yılında patlayan burjuva demokratik devriminden sonra Baksan'da yine Abdulgafar Dım'ın yardımı ve parasal desteğiyle "Adighe Maq" (Çerkes Sesi) adlı haftalık gazeteyi yayınlamaya başladı. Yöredeki ilk adigece gazete olan "Adighe Maq" sekiz ay boyunca sürekli olarak çıktıktan sonra iç savaş koşulları ve Kadet'lerin basımevini Nalçik'e taşımaları sonucu yayınını durdurmak zorunda kaldı.

Kafkasya'da Sovyet iktidarının yerleştiği ilk yıllarda bir köşeye çekilerek zorunlu bir suskunluk dönemine giren Nuri, 1924 yılından sonra Nalçik'e yerleşerek yeni rejimin koşulları içinde de halkına yararlı olmak için çalışmayı sürdürdü. Bu yıllarda "Pedteknikum" (Teknik Öğretmen Okulu) ve "Sovpartşkol"(Sovyet Parti Okulu)nda haftada sekizer saat Adigece dersi verdiğini biliyoruz (1925-26). Ayrıca 1926 yılında oluşturulan Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü'nün ilk emekçilerinden biri oldu. adige ve Balkar dillerinin Latin kökenli alfabelerini oluşturmak üzere kurulan komitede görev aldı. Ülke okulları için gerekli birçok metni adige diline çevirdi. Çok sayıda folklor derlemeleri yaptı. Nalçik'de Adigece yayınlanmaya başlayan "Karahalk" gazetesinde çok çeşitli konularda yazılar yazdı ve muhabirlik yaptı. Aynı zamanda Bakü'de Azeri dilinde yayınlanan "Yeni El" gazetesinin de muhabiriydi.

Bu arada mevcut tüm olumsuzluklara karşın, sürgündeki soydaş ve ülküdaşları ile olan bağlarını da koparmamaya çalışıyordu. Örneğin "Karahalk" gazetesinin bir sayısında İstanbul "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti'ndeki çalışma arkadaşlarından Blenavko Bateko Harun'un kendisine Suriye'den gönderdiği bir mektubu yayınlamıştır. (Karahalk, 29 Ağustos 1924). "Adıghe Txide" (Adige Tarihi) adlı eserinin ilk bölümü de önce bu gazetede yayınlanmış fakat maalesef tamamlanamamıştır.

Daha sonraki yıllarda, rejimin sertleşmesi ve ülkenin bir hapishaneye dönmesine bağlı olarak Ahmet Nuri Tsağo'nun da dışarıdaki tüm soydaşlarıyla ilişkileri koptu ve sürekli gözaltında tutulup izlendi. 1930 yılı başlarında Nalçik'ten de ayrılmak zorunda kaldı. Kızburun Köyü İlkokulunda yönetici olarak bir süre çalıştı. 1935 yılında bir kaza(?) sonucu öldü.

ESERLERİ

İstanbul'da basılmış bulunan adigece kitapları: adige , Alfabest" (Yusuf Suad Neğuç'la birlikte, 1909)", "Coğrafya" "Hesap", "Tarih-i Umumi", Tecvit" vs. (Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti tarafından Çerkes okulları için bastırılmış ders kitapları niteliğindedir.1910-12).

Kafkasya’ya döndükten sonra yayınlanmış adigece bazı kitapları: "Txibze" (Yazı Dili-Alfabe, Kazan 1917), "Muslimen Txide" (İslam Tarihi, Kazan 1917), Adighe Txide" (adige Tarihi, Baksan 1918), "Cvale Qhuaze" (Çocuk Rehberi, Nalçik 1925), "Duineyir Zerizexetlim Yi Xhibarir”, (Dünyanın Oluşumu, Nalçik 1925), “Sabiy Literature” (Çocuk Edebiyatı, Nalçik 1926).

Glasnost sonrasında hakkında yapılan araştırmalardan, Tsağo'nun bunlar dışında da basılamamış ve kaybolmuş bazı kitapları, çocuklar için yazdığı hikayeler vs. bulunduğu anlaşılmaktadır. Araştırmacılar bunları derlemek için çalışmaktadırlar.

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:07
Ahmet Refik Altınay ( 1881)- (10.10.1937) </B>
Tarihçi, yazar, şair, Darülfünun Tarih Müderrisi ve yüzbaşıdır.1881 yılında Beşiktaş'ta doğdu.Kethüda Ürgüplü Ahmed Ağa'nın oğludur.İlk öğrenimini Vişnezade İlkokulunda, orta öğrenimini Beşiktaş Askeri Ortaokulunda ve Kuleli Askeri Lisesinde gördü.1898 yılında Harp Okulundan piyade birincisi olarak mezun oldu.Küçük yaşta teğmen çıktığı için kıtaya gönderilmeyip öğretmen sınıfında bırakıldı.Toptaşı ve Soğukçeşme Askeri Ortaokullarında 4 yıl süre ile Coğrafya Öğretmenliği yaptı. 1902 yılında Harp Okuluna Fransızca, 1908 yılında tarih öğretmeni oldu. Tercüman-ı Hakikat ve Millet gazetelerinde başyazarlık yaptı. 1909 yılında Genelkurmay Başkanlığı Yayın Şubesinde çalışırken Askeri Mecmuayı yönetti.1909 yılında kurulan Tarihi Osmani Encümenine üye seçildi. Fransa'ya tarihi araştırmalar için bir kurulla birlikte gitti.1912 yılında Balkan Savaşında Askeri Sansür Müfettişi oldu.1913 yılında gözleri bozuk olduğu için yüzbaşı iken emekliye ayrıldı.1918 yılında İstanbul Darülfünun Osmanlı Tarihi Öğretmenliğine, 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliğine atandı.Türk Tarih Encümeninde görev aldı.1924-1927 yılları arasında bu encümenin başkanlığını yaptı.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.1933 yılında Üniversite Öğretmenliğinde kadro dışı bırakıldı. 10 Ekim 1937 tarihinde İstanbul'da 56 yaşında iken zatürreden vefat etti.Mezarı Büyükada'da Tepeköy Mezarlığındadır. 116 eseri vardır.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:07
Ahmet Sırrı Arvas ( 1972) </B>
Gazeteci-Yazar-Şair.
1972 Van'da doğdu. İşletme Fakültesi/Yönetim ve Organizasyon bölümünden mezun oldu.
Hakimiyet, Tercüman, Türkiye, Yeni Mesaj gazetelerinde ve Tüketici, Special Hospital, Tarih ve Düşünce, Medikal, Team Magazin dergilerinde editörlük yaptı. "Amele" mizah dergisinde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Fitness Palace Spor Merkezi ve çeşitli belediyelere basın danışmanlığı yaptı. "İz Bırakanlar" ismiyle biyografiler hazırladı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri olarak görev yapmaktadır. Yayıncılık ile ilgilenen ve basılmış on adet kitabı olan Arvas, evli ve iki çocuk babasıdır.

Eserleri:
1- Hüznüm Dağlara Düştü (şiir)
2- Herkesin Bir Hikayesi Var (Hikâye)
3-Sen Hiç Duvarlarla Konuştun mu? (Hikâye)
4- Çalacak Kapınız Var mı? (Hikâye)
5- Senin Bekleyenin Var mı? (Hikâye)
6- Gittin Ama Sesin Kaldı Bu Kubbede
7- Orda Bir Adam Var Uzakta
8- Her Kayan Yıldız Değildir
9-Mucebince Amel Oluna
10- Gönül Kılavuzları

//_PeSiMiSt_//
16-09-07, 17:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/981.gif
Ahmet Vefik Paşa ( 1823) </B>
1823 yılında İstanbul’da doğdu.Babası Paris Büyükelçiliği Maslahatgüzarlığı’nda bulunmuş Mehmet Ruhiddin Efendidir.Büyükbabası Yahya Naciddin Efendi, Divan-ı Hümayun tercümanlığında bulunan ilk Türk’tür.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:28
Akşit Göktürk </B>
Akşit Göktürk, (d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:28
Albert Einstein ( 14.03.1879) </B>
14 Mart 1879’da Almanya’nın Ulm kentinde doğan Albert Einstein, 1896’da Zürich Politeknik Enstitüsü’ne girdi. 1909’da profesör olan Einstein, önce Zürich’te sonra da Prag’da çalıştı. 1913’te Almanya’da Berlin Kaiser Wilhelm Enstitüsü Direktörlüğü’nü yaptı. 1922’de Nobel Ödülü aldı. 1933’e kadar Berlin’de yaşayan Einstein, Nazilere karşı tavır aldığı için Almanya’dan ayrılmak zorunda kaldı. Fransa, Belçika, İngiltere ve son olarak da ABD’de yaşadı.

Albert Einstein’in fizik alanında bilime yaptığı katkılar hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en büyük katkılarıdır. 1905’te yayınladığı dört önemli çalışması; Rölativite Teorisi, Kütle-Enerji Eşitliği (E=mxc'2), Brownsal Devinmenin Açıklanması ve Işığın Foton Teorisi, Einstein’i fizik biliminin yaşayan en önemli otoritesi durumuna getirdi. Fakat onun bilime en önemli katkısı 1916’da açıkladığı “Genel Rölativite” teorisidir. Fizik biliminin eski mekanik fiziği aşarak kuantum fiziği aşamasını yakalamasında en büyük pay sahibi olan Einstein, hayatının son yıllarını elektromanyetik ve çekim alanlarını birleştiren Birleşik Alanlar Teorisi’ni oluşturmak için harcadı.

20. yüzyılın dehası olarak da anılan ünlü fizikçinin oluşturduğu teoriler astronomi başta olmak üzere birçok bilim dalının önünü açıcı bir işlev yüklendi. 1955’te ABD’de Princeton’da ölen Einstein, yalnızca bilimsel dehasıyla değil, alçak gönüllü oluşu ve sadeliğe düşkünlüğüyle de anılırdı. Ayağında terlikler ve dağınık saçlarıyla ünlü üniversitelerin salonlarında konferanslar veren bu büyük deha insancıllığını hiç yitirmedi.


ESERLERİ

Yaşamla Yazışma: Mektuplar
Albert Einstein
Belge Yayınları / Düşünce Dizisi

"İşte elinizde Einstein'in mektuplarından yapılmış bir seçki. Çok değişik, geniş bir insan yelpazesi ile yazışmalar; insanlığın ve bilimin o anki gündeminde ne varsa, alabildiğine duru ve anlaşılır bir dille tartışılmakta. Kuantum Kuramı, Toplum Siyaset, Aydınlar, Hitler,....Bilim ve güncelliğin bir bilim ve düşün adamının yaşamında nasıl soluklandığını, bir söyleşi tarzındaki
mektuplarda keyifle okuyacaksınız."


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Çizgilerle Einstein
Yeni Başlayanlar İçin
(Einstein)
Joseph Schwarz, Michael Mc Guinnes
Milliyet Yayınları / Yeni Başlayanlar İçin Dizisi

2.Einstein
Jeremy Bernstein
Pan Yayıncılık / Nar Yayın Dizisi

Albert Einstein'ı herkesin anlayacağı bir şekilde tanıtan bu kitap, Einstein'ın üzerinde çalıştığı üç temel konu çerçevesinde düzenlenmiş: özel görelilik kuramı, genel görelilik kuramı (bilim tarihinin en estetik yaratısı olduğu söylenir) ve Einstein'ın kuantum fiziğine önemli katkıları.
Jeremy Bernstein, Einstein'ın bilimsel bulgularının yanısıra ünlü bilim adamının yaşamını da aktarıyor.
"(Jeremy Bernstein) içeriği zarif ve ilgi çekici tutmuş. Einstein'ın kişiliği ve düşüncelerini derinlemesine ele almış."
-The New York Times-

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:28
Ali Bayramoğlu ( 1956) </B>
1956 Gelibolu doğumlu.1973 yılında İskenderun Lisesi'ni bitirdi. 1979 yılında Grenoble Siyasal Bilimler Enstitüsü'nde lisans eğitimini tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı (1982). 1985'de aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktorasını verdi. 1981-1999 arasında Marmara Üniersitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Yeniyüzyıl ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Çok sayıda bilimsel makalesi bulunan Bayramoğlu'nun yazıları halen Yenibinyıl'da yayımlanıyor.

ESERLERİ

28 Şubat/ Bir Müdahalenin Güncesi
Ali Bayramoğlu
Birey Y. İstanbul 2001

28 Şubat, Türk siyasi tarihine bir parantez açmakla yetinmedi. Diğer askeri müdahalelerden farklı olarak rejimin rengini yeniden tanımlayan ve kalıcı bir askerileşmeyi ifade eden bir neşter darbesi oldu.
Bu kitap, 27 Aralık 1995 seçimlerinden, 18 Nisan 1999 seçimlerine uzanan bir dönemin gelişmelerini gün be gün izleyen ve anlamlandıran analitik bir güncedir. Bayramoğlu'nun bu analizleri hem bir dönemin toplumsal, kurumsal siyasi denge ve çatışmaları için, hem de bugün yaşadığımız krizlerin perde arkasını anlamak için önemli bir yol haritası oluşturmaktadır.



Türkiye’de İslami Hareket Sosyolojik Bir Bakış 1994-2000
Ali Bayramoğlu
Patika Y. İstanbul 2001

Ali Bayramoğlu, İslami hareketin Türkiye'de 1994-2000 yılları arasındaki görünümünü bir sosyolog gözüyle irdeliyor. Çeşitli makale ve yazılarını akademik çalışmalarının ışığında yeniden gözden geçirip bu kitap için farklı bir bileşimle bir araya getiriyor.
Bu kitapta bulacağınız başlıca temalar; tarikatlar ve cemaatler, İslami düşünce ve İslam, İslam ve siyaset, değişim ve kimlik...
(Arka Kapak)

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:29
Ali Nar </B>

1938 yılında esasen Erzurum ili Hasankale ilçesi Issisu köyünde (şimdi Sarıkamış'a bağlı) doğmuş, köyde büyümüş. 1949'da ise, ailece Yozgat'ın Karahalli köyüne hicret etmis, orada gelişip yetişmiştir. İçinde doğduğu köy, Doğu Anadolu'nun fakirliğini yaşıyordu. Doğduğu aile ise köyün de fakirlerindendi...

Babası bu köyde doğmuş büyümüş. Dedesinin dedesi ise bu köye imam olarak yakın bir köyden gelip yerleşmiş. O yüzden bu aile (veya kabile) Mollagil diye anılır. Babası Molla Sehri-ünvanıyla tanınırdı. (Yozgat'a göçedince bu aile unvanı unutuldu. T.C. nin uydurduğu soyad yani (Nar) olarak anılır oldu.] Birinci Dünya savaşında Erzurum cephesinde savaşan baba. "Bölük Emini" olarak tanınmıştı Akranı da onu öyle bilirdi.

Bu savaşta cephe bozulunca, ayrılmış ve Batıya hicret etmekte olan ailesine Bayburt'ta ulasan baba Molla Sehn, burada yazarımız Ali Nat'in annesi Hasan kızı Hava'dan doğma Gülü hanımla evlenmisti. Anne savaş anında aile fertlerini kaybetmiş genç kızdı. Bu evlilikten (10) erkek (4) kız evladı olmuş. Beşi daha bebekken, ikisi ise belli yaşta ölmüş ve yedi çocuğu büyümüstü... Yazarımız işte bu yedi kardeşten alimcisi olarak gelişti...

İlkokula doğduğu köyde başladı. Ancak üç yıl gecikmeli başlamıştı. Çünkü babası onu hep Kur'an okutmakta ve hafiz yapma azmindeydi... Gecikmeli başladığı ilkokulda bir sınıf atlayarak gitti. Çünkü okul öncesi okuma yazmayı öğrenmişti. Hatta bir de not defteri yapmış; dualar, şiirler ve önemli olayları not ediyordu...

Yozgat'a hicretleri dikkate değer olaydı: Dede Molla Süleyman'ın dokuz erkek evlâdı vardır. Yazar'ın babası Molla Sehri yaşça üçüncü sıradadır.

Dünya savaşında Ruslar köyü bastığında. Molla Süleyman'ın evde bulunan oğulları, kadınları, çocukları alıp Erzurum'a doğru kaçarlar. Babaları, bir kardeşle evde kalır ve Rusya'ya esir gider, dönmezler. Kalan sekizden ikisi savaşta şehid olur. Altı kardeşte tekrar istiklâl savaşına katılır ve hepsine de madalya verilir. Ancak köyde verimli arazisi bulunmayan bu kardeşler yoksulluk çeker. Ayrıca 1950 öncesi tek lider, tek şef despot yönetimden bunalan Molla Şehri, kitaplarının köy muhtarı tarafından müsadere edilmesine de tahammül edemez ve İç Anadolu'da çiftçilik için boş arazi bulurum ümidiyle tebdil-i mekânı dener... Bu arada, cihan savaşı yıllarında oralarda kalan amcasının oğlu da çağırınca, oraya göçeder:
Köyünden Erzurum'a kadar öküz arabasıyla, oradan Kayseriye trenle, oradan kasabaya kamyonla oradan da Karahalli köyüne at arabasıyla intikal eden aile, bu köyde 1969 a kadar kalır. Ancak arazi sahibi olamazlar. Burada da geçim sıkıntısı sürer... Bu meyanda yazarımız Ali Nar, okumak ister. Babası onu hafız edeyim derken; o da ilkokulu birincilikle bitirdiğini hesabederek resmi okula gitmeyi isterse de şehirde barınma olanağı bulunmadığından bekleme sürer, 1952'de babası aniden vefat edince, şaşkınlık sürer. Ağabeyleri köyde ırgatlık yaparak geçinmektedir. (15) yaşına basmış bulunan Ali Nar ise hayal kurmaktadır.

Öyle bir okul olsa ki, hem Kur’ an ve din okunsa, hem de öbür dersler... Ve bu hayali 1953 yılında gerçek olur. Kayseri ilinde bir okul açılmış, üçüncü yılına bile girmiş...
Ağabeysi, Ali Nar’ ı ve iki yaş büyük Mehmet’i alıp bu okula kaydettirir. İlk sene bakımsız bir evde kalırlar. Bütün işlerini kendileri yapmaktadırlar. Dolayısıyla, ilk anda intibakta zorluk çekerler. Ama sene sonunda başarılıdırlar. İkinci yıl yurt açılır ve oraya giderler. Daha sonra da üstün başarı nedeniyle yurda parasız olarak alınırlar. Altı sene sonunda anlaşmazlık yüzünden, Erzurum İmam-Hatip Okuluna intikal eder ve oradan da üstün başarıyla mezun olurlar. Aynı yıl İstanbul’da yatılı olarak dört yıl okur. Osmanlı ulemasından artakalan bazı hocalardan feyz alır. Tıpkı Kayseri ve Erzurum’daki gibi. Ancak Arapça’yı ciddi manada Kayseri’nin “Kavgacı Osman Efendi”diye tanıdığı alinden aldığı gibi, Edebiyat zevkini de Mahir İz’den alır. Ömer Nasuhi ve Ahmed Davudoğlu da feyz aldığı alimlerdendir. İstanbul’da devrin, şair yazar ve ulemasını tanır. Ama üzerinde en büyük etkiyi büyük şair Necip Fazıl’dan görür.
Kader onu götürür, bu yüksek okulu bitirdiği gün, Necip Fazıl’la tren yolculuğunda tanıştırır. Bu tanışma ve tanınma onun ufkunu değiştirir ve edebiyata ağırlık vermesine neden olur.

1964 sonbaharında Diyarbakır İmam-Hatip okulunda öğretmenliğe başlıyan Ali Nar, İstanbul ‘da başladığı ve dergilerde,gazetelerde neşrini denediği şiir ve makalelerini oradaki “Yeni Şark Postası”adında mahalli gazetede sürdürür. Orada şair Ömer Faruk Turgut da onu Sezai Karakoç’la tanıştırır. Bu Ali Nar’ın yazı hayatındı yeni bir hareket sağlar. Serbest şiir ve deneme türüne yönelir. Üslub’unda da Karakoç’un etkisi başlar... (Tabii zamanla kendi üslubunu da bulacaktır.)

Üç yıl kaldığı Diyarbakır’da; çeşitli edebi ve kültürel faaliyetler sergileyen yazar, aynı zamanda İstanbul ve Ankara’da çıkan dergi ve gazeteler gönderdiği çalışmalarıyla ismini duyurmaktadır (Orada kültür çevrelerinde, “Güney Anadolu’nun Necip Fazıl’ı diye tanımlayanlar oluyor)...Bu sırada, sol akımların çok rağbet gördüğü bölgede fikri çatışmalarda hayli öne çıkan yazarı, yönetim Diyarbakır’dan uzaklaştırır. O hengamede kazandığı imtihan sonucu, Yüksek İslam Enstitüsü’ne tayin yapılacağına Afyon iline nefyedilir.
Oradan askerliğe gider. İki yıl sonra da, Erzincan İmam-Hatip Lisesine tayin edilir. Orada da dört yıl boyunca, dernekler kurar, organizeler yapar. Ve bu sefer, kendi yazdığı piyesleri sahneye koyarak gençliği eğitmeye çalışır. O kadar ki; Erzincan’da Kültür ve Edebiyatın mümessili olur. 1973 yılında İzmit (Kocaeli) İmam-Hatip Lisesine naklini yaptırırken; Erzurum İlahiyat Fakültesinde Kelam Asistanlığını kazanmıştır, siyasi nedenlerle tayin edilmemiştir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde tez yapmak istemiş, imtihana almamışlardır. O da yazı hayatını burada üç koldan hızlandırmıştır: Erzincan’da çıkardığı “Erdem” okul gazetesin benzer, “Dönüş” gazetesini çıkarırken, İstanbul basınında da sürekli yazmaya başlamış. Bir yandan da kitaplarını neşre gayret etmiştir:”Fetih” ilk basılan kitabı (piyesi) ardından “Koro” (Piyes) ve üçüncü olarak da; M.T.T.B (Mili Türk Talebe Birliği)’nin açtığı tiyatro yarışmasında birinci olan “Muhtar Kafası” piyesi basılmış ve bütün Türkiye’de yüzden fazla yerde sahnelenmiştir.
1975’te eğitim ve araştırma maksadıyla burslu olarak Irak’a gitmiş. Bu seyahatini; Musul, Bağdat, Kerbela, Necef, Halep, Şam, Beyrut, Amman, Mekke, Medine, Hayber, Cidee... olarak sürdümüş; görduklerini ve Hacc sırasında tanıyıp dinledikleriyle, oraların banından derlediklerini; “Ortadoğu Günlüğü” diye bir seyahatname veya günlük olarak yazıp neşretmiştir. Bu kitapı ise, gezi sırasında derlediği kitaplardan, roman, hikaye, şiir,tiyatro,dini eser...olarak çevirileri izlemiştir.

Necip Giyrani’den Cakartalı Kız, Kuzey Kahramanlar, Kara Gölge, İlahi Nur, Yahudinin Kanlı Böreği...yanında Ali Ahmet Balıkesir’den Cihada Çağrı romanlarını Tevfik el-Hakim’den, Mahmud Müflih, Necip Mahfuz’dan hikayeler çevirisi yaptı ve bu zevatı Türkiye’de meşhur etti. Velid el-Azami, Ö. Baha’üddin el-Emiri, Nizar Kabbani...den şiirler çevirdi.
Mezhepsizlik üstüne eleştirel eserlerle birlikte, akideye dair kitaplar ve Siyret’e dair eserler yazdı,çevirdi...

Öğretmenliği 1977’de İstanbul’a nakledince bu kitapları neşrettirme imkanı buldu.

Milli Gazete ve Yeni Devir’de yazdıklarıyla Türkiye çapında ismini kabul etttirdi. 1980’den sonra necip Fazıl’ın, “Büyük Doğu’suna kadar yazısını ulaştırdı. Pınar, Mavera, Yeni Sanat, Sedir, Çınar dergilerinde ve sağda çıkan her kültür dergisinde yazdı. (Tohum, Hilal, İslam, M.Gençlik, Düşünce, Hakses bunlardandır.)
1976’lardan itibaren, Cemaleddin Efgani mezhebindekilerin çıkardığı fitneye karşı, A.Davudoğlu ve Necip Fazıl’ın temsil ettiği Ehl-i Sünnet cephesinde yazdı ve Efganicileri ilzam etti. Bu arada Akide ile ilgili yirmi kadar temel kitabı yayına hazırladı ve tek cilt halinde çıkardı.

1986’larda Dünya İslami Edebiyat Birliği ile ilgi kurdu ve Şeyh Nedvi’ yi tanıdı. Kendisini İslam Aleminin ediplerine tanıttı. Ta 1975’ lerde tanıştığı Dr. Muhammed Harp (Mısırlı,Türkiye’de doktorasını, Yavuz Selim’in Mısır Seferi üstüne yapmıştır) ilgisini hep sürdürdü. Türkiye’ deki Müslüman Şair ve edipleri tanıttı.

1989,1991,1994,1996’larda İstanbul’ da Dünya İslami Edebiyat Konferanslarını tertipledi. Ve 1997’ de Dünya İslami Edebiyat Birliğinin Türkiye Şubesini kurdu...

1986’dan itibaren “İslami Edebiyat” dergisini kurdu. 26 Sayı çıkan dergi,1994’te kesintiye uğradı.

1990’da resmi görevinden emekli olan Ali Nar kitap yazmaya ağırlık vermiş ve var olanların yeni baskılarını yaptırmaya gayret etmiştir. Bu güne kadar (1997 yaz mevsimi) 40 kitabı çıkmıştır. Ayrıca; “Hacc Rehberi”, Resulullah’ın Hayat Şeması”, Müslümanlığın Gökkuşağı” gibi üç çalışması da basılmıştır.
Bunlar birer sahifelik levha olup;
-Hacc özeti ve uygulama planı,
-Rasulullah’ın Hayat kronolojisi,
-İsalmi ilimlerdeki (itikadi, Ameli, ahlaki) tüm kavramların Gökkuşağı şeması üzerinde 7x9=63 çizgi üzerinde tanzimi...
Kitapları: Telif olanlar- Tercümeler. Bunlarıda Edebi olanlar, İlmi olanlar diye dört sınıfta toplamak mükün.

Kitapların hemen hepside Türkiye’de orijinal ve türünde (tek veya) ayrıcalığı, özelliği olan eserlerdir. Mesela; Dr. Said Ramazan el-Buti’nin Fıkhussıyre’ si böyledir. Kendisinin; Kırk Hadisle Müslüman Kimliği de böyledir. Yine türünde tektir veya ilktir.

Şimdi listedeki kitapları birer cümleyle tanıtıyoruz:

A- Telifler:
a) Edebi Eserleri:
1) Fetih - (piyes): İstanbul fethini konu almış. Okul sahneleri için yazılmış. M.E Bakanlığı Öğretmen Yazarlar Serisinde 7. baskısı yazılmış.
2) Koro - (piyes): Solcu öğretmen ve Türkiye’deki eğitim komedyasını işler.
3) Muhtar Kafası - (piyes): Türkiye’deki resmi ideoloji ve yönetimdeki bayağılıkları hicveder.
4) Porselen Dişli Bürokrat - (piyes): Yönetimi ve resmi ideolojiyi, dıştan güdümlülüğü daha değişik üslupla ele alır. Özellikle Demokrasi, seçim v.b. ni hicveder.
5) Nasrettin Hocadan Öğütler - (piyes): Nasrettin Hocanın anlamlı fıkralarında uyarlama...
6) Hortlaklar - (piyes): Fabl türü- çizgi film için yazılmıştır. Ama siyasidir.
7) S. bin Müseyyeb’in “HAYIR” Dediği Gün- (piyes): Arapçadan çeviri
8) Ezan Donanması - (piyes): Değişik stilde şiirlerden oluşan divan.
9) İki Sonsuzda Gerilim - (deneme): Otuz yıllık dönemde yazılanlardan seçmeler.
10) Kan Denizi - (hikaye): Sanat endişesiyle birlik, İslami tahassüs eseri hikayelerden oluşur.
11) Muhtar Name - (mizahi hikayeler-modern)
12) Bir Demet Yasemin - (çocuk hikayeleri): telif veya terceme (Arapçaya çevrildi)
13) Orta Doğu Günlüğü - (gezi notları): Gün gün yazılmış tesbit ve gözlemler.Bir tür roman.
14) Anadolu Günlüğü - (notlar): 40 yıllık macera. Tarih fikrine sahip olduğu günden,emekliliği kadar görülen önemli olaylar.(çok özel olanlar, müstakil hikayeler halinde yazılmıştır)(T.Y. Başlığı Ödülü- yılın kitabı)
15) Mizah Edebiyatı - (İnceleme): Tarihçesi, tanımıyla Türk mizahı, İslami değerlendirme ve örnekler.
16) Arılar Ülkesi - (roman): Ütopya. Arılar sembolüyle Türk Milletinin ve özgürlük savaşı veren toplumların son asırdaki macerası. (Arapçaya çevrildi. D.İ.E. Birliğinin yarışmasında 1. lik ödülü)
17) Uzay Çifçileri - (roman): Bilim kurgu. Türkiye’de ve İslam Aleminde ilk bilim kurgu romanı olarak tanıtıldı. 2018’de Dünya İslam Birliğinin vardığı üstün seviyede, uzaya gönderdiği ikinci gemi: Jüpier’in uydularında ve öbür güneş sistemlerinde hayat ortamı keşfeder ve bazı sebzeleri üreterek dünyaya getirirler...
b) İlmi Telifler:
18) Müslümanlığın Gökkuşağı - (deneme ve makaleler):İslam Ehl-i Sünnet dünya ve din tezini bütün kurumlarıyla özetleyen kitap.
19) Kırk Hadisle Müslüman Kimliği - (yorum): Kırk hadisin her birinde bir islami müessese veya prensibi anlatan ve bütüne varan yeni bir metod.
20) Hicret - (Araştırma): Hicreti Nebinin yorum ve değerlendirmesi.15. asır armağanı (Yeni baskısı 2002)
21) İlmi Kelam Dersleri - (ders kitabı)
22) Kur’an Dersleri - (ders kitabı- üç sınıf için)
23) Cep İlmihali - küçük boy özet ilmihal (Yeni baskısı 2002)

B- Tercümeler:

a) Edebi Eserler:

24) İslami Edebiyata Giriş - (İnceleme): n.el Giylani’den
25) Cakartalı Kız - (roman):N.el Giylani’den
26) Kuzey Kahramanları - (roman):N.el Giylani’den
27) Yahudinin Kanlı Böreği - (roman):N.el Giylani’den
28) Kara Gölge - (roman):N.el Giylani’den
29) İlahi Nur - (roman): (iki cilt) N.el Giylani’den
30) Cihada Çağrı - (roman): A.Ahmed Bakesir’den
b) İnceleme Eserler:
31) Fıkhussıyre - (siyretün Nebi): Yorum ve hüküm çıkarma metoduyla.Dr. M. S. Ramazanel Buti’den
32) Akaid Risaleleri - (20 risale) İmam Azam’dan günümüze Örnek –meşhur akaid kitapları. Terceme – metin ve notlarla.
33) İman Yolu - Teknik anlatımla akide ispatı. Yemenli Abdulmecid ez-Zenda-ni den.
34) Müslüman Kadını Kimliği - (İnceleme): Mağripli Abdullah et-Telidi’den
35) Tevhid’in Esasları - (araştırma): Dr.M.Slih’den

c) Tartışmalı Konular:

36) İçtihad, Müctehidler ve Mezhepsizlik Tehlikesi - Ahmed İzzüddin El Beyanuni (Halepli alim)
37) Dini Modernizmin Üç Şovalyesi- Dr. Hasib es Samerrai’den.
38) Nusayrilik ve Suriye’de Nusayri Zulmü - (derleme): Müşterek
39) Oğluma Kızıma Nasihat - (Derleme, terceme): a. Tantavi ve M: Şakirden
40) Zihin Özürlü İslamcılar ve Cimar Mezhebi - (telif):yazar Ali Nar. Türkiye yazarlar birliği ve dünya İslami Edebiyat birliği üyesidir.
41) Dinde Yenilikçiler ve Buluşma Noktaları - (telif)
42) Medine Rehberi - (tarihçe - Ahmed Şaban’dan )(çeviri)
43) Ehli Kitap Cennetlik mi? - (telif)
44) Tasavvufun Gerçeği - (telif –terceme)

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:29
Ali Nar </B>
1938 yılında esasen Erzurum ili Hasankale ilçesi Issisu köyünde (şimdi Sarıkamış'a bağlı) doğmuş, köyde büyümüş. 1949'da ise, ailece Yozgat'ın Karahalli köyüne hicret etmis, orada gelişip yetişmiştir. İçinde doğduğu köy, Doğu Anadolu'nun fakirliğini yaşıyordu. Doğduğu aile ise köyün de fakirlerindendi...

Babası bu köyde doğmuş büyümüş. Dedesinin dedesi ise bu köye imam olarak yakın bir köyden gelip yerleşmiş. O yüzden bu aile (veya kabile) Mollagil diye anılır. Babası Molla Sehri-ünvanıyla tanınırdı. (Yozgat'a göçedince bu aile unvanı unutuldu. T.C. nin uydurduğu soyad yani (Nar) olarak anılır oldu.] Birinci Dünya savaşında Erzurum cephesinde savaşan baba. "Bölük Emini" olarak tanınmıştı Akranı da onu öyle bilirdi.

Bu savaşta cephe bozulunca, ayrılmış ve Batıya hicret etmekte olan ailesine Bayburt'ta ulasan baba Molla Sehn, burada yazarımız Ali Nat'in annesi Hasan kızı Hava'dan doğma Gülü hanımla evlenmisti. Anne savaş anında aile fertlerini kaybetmiş genç kızdı. Bu evlilikten (10) erkek (4) kız evladı olmuş. Beşi daha bebekken, ikisi ise belli yaşta ölmüş ve yedi çocuğu büyümüstü... Yazarımız işte bu yedi kardeşten alimcisi olarak gelişti...

İlkokula doğduğu köyde başladı. Ancak üç yıl gecikmeli başlamıştı. Çünkü babası onu hep Kur'an okutmakta ve hafiz yapma azmindeydi... Gecikmeli başladığı ilkokulda bir sınıf atlayarak gitti. Çünkü okul öncesi okuma yazmayı öğrenmişti. Hatta bir de not defteri yapmış; dualar, şiirler ve önemli olayları not ediyordu...

Yozgat'a hicretleri dikkate değer olaydı: Dede Molla Süleyman'ın dokuz erkek evlâdı vardır. Yazar'ın babası Molla Sehri yaşça üçüncü sıradadır.

Dünya savaşında Ruslar köyü bastığında. Molla Süleyman'ın evde bulunan oğulları, kadınları, çocukları alıp Erzurum'a doğru kaçarlar. Babaları, bir kardeşle evde kalır ve Rusya'ya esir gider, dönmezler. Kalan sekizden ikisi savaşta şehid olur. Altı kardeşte tekrar istiklâl savaşına katılır ve hepsine de madalya verilir. Ancak köyde verimli arazisi bulunmayan bu kardeşler yoksulluk çeker. Ayrıca 1950 öncesi tek lider, tek şef despot yönetimden bunalan Molla Şehri, kitaplarının köy muhtarı tarafından müsadere edilmesine de tahammül edemez ve İç Anadolu'da çiftçilik için boş arazi bulurum ümidiyle tebdil-i mekânı dener... Bu arada, cihan savaşı yıllarında oralarda kalan amcasının oğlu da çağırınca, oraya göçeder:
Köyünden Erzurum'a kadar öküz arabasıyla, oradan Kayseriye trenle, oradan kasabaya kamyonla oradan da Karahalli köyüne at arabasıyla intikal eden aile, bu köyde 1969 a kadar kalır. Ancak arazi sahibi olamazlar. Burada da geçim sıkıntısı sürer... Bu meyanda yazarımız Ali Nar, okumak ister. Babası onu hafız edeyim derken; o da ilkokulu birincilikle bitirdiğini hesabederek resmi okula gitmeyi isterse de şehirde barınma olanağı bulunmadığından bekleme sürer, 1952'de babası aniden vefat edince, şaşkınlık sürer. Ağabeyleri köyde ırgatlık yaparak geçinmektedir. (15) yaşına basmış bulunan Ali Nar ise hayal kurmaktadır.

Öyle bir okul olsa ki, hem Kur’ an ve din okunsa, hem de öbür dersler... Ve bu hayali 1953 yılında gerçek olur. Kayseri ilinde bir okul açılmış, üçüncü yılına bile girmiş...
Ağabeysi, Ali Nar’ ı ve iki yaş büyük Mehmet’i alıp bu okula kaydettirir. İlk sene bakımsız bir evde kalırlar. Bütün işlerini kendileri yapmaktadırlar. Dolayısıyla, ilk anda intibakta zorluk çekerler. Ama sene sonunda başarılıdırlar. İkinci yıl yurt açılır ve oraya giderler. Daha sonra da üstün başarı nedeniyle yurda parasız olarak alınırlar. Altı sene sonunda anlaşmazlık yüzünden, Erzurum İmam-Hatip Okuluna intikal eder ve oradan da üstün başarıyla mezun olurlar. Aynı yıl İstanbul’da yatılı olarak dört yıl okur. Osmanlı ulemasından artakalan bazı hocalardan feyz alır. Tıpkı Kayseri ve Erzurum’daki gibi. Ancak Arapça’yı ciddi manada Kayseri’nin “Kavgacı Osman Efendi”diye tanıdığı alinden aldığı gibi, Edebiyat zevkini de Mahir İz’den alır. Ömer Nasuhi ve Ahmed Davudoğlu da feyz aldığı alimlerdendir. İstanbul’da devrin, şair yazar ve ulemasını tanır. Ama üzerinde en büyük etkiyi büyük şair Necip Fazıl’dan görür.
Kader onu götürür, bu yüksek okulu bitirdiği gün, Necip Fazıl’la tren yolculuğunda tanıştırır. Bu tanışma ve tanınma onun ufkunu değiştirir ve edebiyata ağırlık vermesine neden olur.

1964 sonbaharında Diyarbakır İmam-Hatip okulunda öğretmenliğe başlıyan Ali Nar, İstanbul ‘da başladığı ve dergilerde,gazetelerde neşrini denediği şiir ve makalelerini oradaki “Yeni Şark Postası”adında mahalli gazetede sürdürür. Orada şair Ömer Faruk Turgut da onu Sezai Karakoç’la tanıştırır. Bu Ali Nar’ın yazı hayatındı yeni bir hareket sağlar. Serbest şiir ve deneme türüne yönelir. Üslub’unda da Karakoç’un etkisi başlar... (Tabii zamanla kendi üslubunu da bulacaktır.)

Üç yıl kaldığı Diyarbakır’da; çeşitli edebi ve kültürel faaliyetler sergileyen yazar, aynı zamanda İstanbul ve Ankara’da çıkan dergi ve gazeteler gönderdiği çalışmalarıyla ismini duyurmaktadır (Orada kültür çevrelerinde, “Güney Anadolu’nun Necip Fazıl’ı diye tanımlayanlar oluyor)...Bu sırada, sol akımların çok rağbet gördüğü bölgede fikri çatışmalarda hayli öne çıkan yazarı, yönetim Diyarbakır’dan uzaklaştırır. O hengamede kazandığı imtihan sonucu, Yüksek İslam Enstitüsü’ne tayin yapılacağına Afyon iline nefyedilir.
Oradan askerliğe gider. İki yıl sonra da, Erzincan İmam-Hatip Lisesine tayin edilir. Orada da dört yıl boyunca, dernekler kurar, organizeler yapar. Ve bu sefer, kendi yazdığı piyesleri sahneye koyarak gençliği eğitmeye çalışır. O kadar ki; Erzincan’da Kültür ve Edebiyatın mümessili olur. 1973 yılında İzmit (Kocaeli) İmam-Hatip Lisesine naklini yaptırırken; Erzurum İlahiyat Fakültesinde Kelam Asistanlığını kazanmıştır, siyasi nedenlerle tayin edilmemiştir. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünde tez yapmak istemiş, imtihana almamışlardır. O da yazı hayatını burada üç koldan hızlandırmıştır: Erzincan’da çıkardığı “Erdem” okul gazetesin benzer, “Dönüş” gazetesini çıkarırken, İstanbul basınında da sürekli yazmaya başlamış. Bir yandan da kitaplarını neşre gayret etmiştir:”Fetih” ilk basılan kitabı (piyesi) ardından “Koro” (Piyes) ve üçüncü olarak da; M.T.T.B (Mili Türk Talebe Birliği)’nin açtığı tiyatro yarışmasında birinci olan “Muhtar Kafası” piyesi basılmış ve bütün Türkiye’de yüzden fazla yerde sahnelenmiştir.
1975’te eğitim ve araştırma maksadıyla burslu olarak Irak’a gitmiş. Bu seyahatini; Musul, Bağdat, Kerbela, Necef, Halep, Şam, Beyrut, Amman, Mekke, Medine, Hayber, Cidee... olarak sürdümüş; görduklerini ve Hacc sırasında tanıyıp dinledikleriyle, oraların banından derlediklerini; “Ortadoğu Günlüğü” diye bir seyahatname veya günlük olarak yazıp neşretmiştir. Bu kitapı ise, gezi sırasında derlediği kitaplardan, roman, hikaye, şiir,tiyatro,dini eser...olarak çevirileri izlemiştir.

Necip Giyrani’den Cakartalı Kız, Kuzey Kahramanlar, Kara Gölge, İlahi Nur, Yahudinin Kanlı Böreği...yanında Ali Ahmet Balıkesir’den Cihada Çağrı romanlarını Tevfik el-Hakim’den, Mahmud Müflih, Necip Mahfuz’dan hikayeler çevirisi yaptı ve bu zevatı Türkiye’de meşhur etti. Velid el-Azami, Ö. Baha’üddin el-Emiri, Nizar Kabbani...den şiirler çevirdi.
Mezhepsizlik üstüne eleştirel eserlerle birlikte, akideye dair kitaplar ve Siyret’e dair eserler yazdı,çevirdi...

Öğretmenliği 1977’de İstanbul’a nakledince bu kitapları neşrettirme imkanı buldu.

Milli Gazete ve Yeni Devir’de yazdıklarıyla Türkiye çapında ismini kabul etttirdi. 1980’den sonra necip Fazıl’ın, “Büyük Doğu’suna kadar yazısını ulaştırdı. Pınar, Mavera, Yeni Sanat, Sedir, Çınar dergilerinde ve sağda çıkan her kültür dergisinde yazdı. (Tohum, Hilal, İslam, M.Gençlik, Düşünce, Hakses bunlardandır.)
1976’lardan itibaren, Cemaleddin Efgani mezhebindekilerin çıkardığı fitneye karşı, A.Davudoğlu ve Necip Fazıl’ın temsil ettiği Ehl-i Sünnet cephesinde yazdı ve Efganicileri ilzam etti. Bu arada Akide ile ilgili yirmi kadar temel kitabı yayına hazırladı ve tek cilt halinde çıkardı.

1986’larda Dünya İslami Edebiyat Birliği ile ilgi kurdu ve Şeyh Nedvi’ yi tanıdı. Kendisini İslam Aleminin ediplerine tanıttı. Ta 1975’ lerde tanıştığı Dr. Muhammed Harp (Mısırlı,Türkiye’de doktorasını, Yavuz Selim’in Mısır Seferi üstüne yapmıştır) ilgisini hep sürdürdü. Türkiye’ deki Müslüman Şair ve edipleri tanıttı.

1989,1991,1994,1996’larda İstanbul’ da Dünya İslami Edebiyat Konferanslarını tertipledi. Ve 1997’ de Dünya İslami Edebiyat Birliğinin Türkiye Şubesini kurdu...

1986’dan itibaren “İslami Edebiyat” dergisini kurdu. 26 Sayı çıkan dergi,1994’te kesintiye uğradı.

1990’da resmi görevinden emekli olan Ali Nar kitap yazmaya ağırlık vermiş ve var olanların yeni baskılarını yaptırmaya gayret etmiştir. Bu güne kadar (1997 yaz mevsimi) 40 kitabı çıkmıştır. Ayrıca; “Hacc Rehberi”, Resulullah’ın Hayat Şeması”, Müslümanlığın Gökkuşağı” gibi üç çalışması da basılmıştır.
Bunlar birer sahifelik levha olup;
-Hacc özeti ve uygulama planı,
-Rasulullah’ın Hayat kronolojisi,
-İsalmi ilimlerdeki (itikadi, Ameli, ahlaki) tüm kavramların Gökkuşağı şeması üzerinde 7x9=63 çizgi üzerinde tanzimi...
Kitapları: Telif olanlar- Tercümeler. Bunlarıda Edebi olanlar, İlmi olanlar diye dört sınıfta toplamak mükün.

Kitapların hemen hepside Türkiye’de orijinal ve türünde (tek veya) ayrıcalığı, özelliği olan eserlerdir. Mesela; Dr. Said Ramazan el-Buti’nin Fıkhussıyre’ si böyledir. Kendisinin; Kırk Hadisle Müslüman Kimliği de böyledir. Yine türünde tektir veya ilktir.

Şimdi listedeki kitapları birer cümleyle tanıtıyoruz:

A- Telifler:
a) Edebi Eserleri:
1) Fetih - (piyes): İstanbul fethini konu almış. Okul sahneleri için yazılmış. M.E Bakanlığı Öğretmen Yazarlar Serisinde 7. baskısı yazılmış.
2) Koro - (piyes): Solcu öğretmen ve Türkiye’deki eğitim komedyasını işler.
3) Muhtar Kafası - (piyes): Türkiye’deki resmi ideoloji ve yönetimdeki bayağılıkları hicveder.
4) Porselen Dişli Bürokrat - (piyes): Yönetimi ve resmi ideolojiyi, dıştan güdümlülüğü daha değişik üslupla ele alır. Özellikle Demokrasi, seçim v.b. ni hicveder.
5) Nasrettin Hocadan Öğütler - (piyes): Nasrettin Hocanın anlamlı fıkralarında uyarlama...
6) Hortlaklar - (piyes): Fabl türü- çizgi film için yazılmıştır. Ama siyasidir.
7) S. bin Müseyyeb’in “HAYIR” Dediği Gün- (piyes): Arapçadan çeviri
8) Ezan Donanması - (piyes): Değişik stilde şiirlerden oluşan divan.
9) İki Sonsuzda Gerilim - (deneme): Otuz yıllık dönemde yazılanlardan seçmeler.
10) Kan Denizi - (hikaye): Sanat endişesiyle birlik, İslami tahassüs eseri hikayelerden oluşur.
11) Muhtar Name - (mizahi hikayeler-modern)
12) Bir Demet Yasemin - (çocuk hikayeleri): telif veya terceme (Arapçaya çevrildi)
13) Orta Doğu Günlüğü - (gezi notları): Gün gün yazılmış tesbit ve gözlemler.Bir tür roman.
14) Anadolu Günlüğü - (notlar): 40 yıllık macera. Tarih fikrine sahip olduğu günden,emekliliği kadar görülen önemli olaylar.(çok özel olanlar, müstakil hikayeler halinde yazılmıştır)(T.Y. Başlığı Ödülü- yılın kitabı)
15) Mizah Edebiyatı - (İnceleme): Tarihçesi, tanımıyla Türk mizahı, İslami değerlendirme ve örnekler.
16) Arılar Ülkesi - (roman): Ütopya. Arılar sembolüyle Türk Milletinin ve özgürlük savaşı veren toplumların son asırdaki macerası. (Arapçaya çevrildi. D.İ.E. Birliğinin yarışmasında 1. lik ödülü)
17) Uzay Çifçileri - (roman): Bilim kurgu. Türkiye’de ve İslam Aleminde ilk bilim kurgu romanı olarak tanıtıldı. 2018’de Dünya İslam Birliğinin vardığı üstün seviyede, uzaya gönderdiği ikinci gemi: Jüpier’in uydularında ve öbür güneş sistemlerinde hayat ortamı keşfeder ve bazı sebzeleri üreterek dünyaya getirirler...
b) İlmi Telifler:
18) Müslümanlığın Gökkuşağı - (deneme ve makaleler):İslam Ehl-i Sünnet dünya ve din tezini bütün kurumlarıyla özetleyen kitap.
19) Kırk Hadisle Müslüman Kimliği - (yorum): Kırk hadisin her birinde bir islami müessese veya prensibi anlatan ve bütüne varan yeni bir metod.
20) Hicret - (Araştırma): Hicreti Nebinin yorum ve değerlendirmesi.15. asır armağanı (Yeni baskısı 2002)
21) İlmi Kelam Dersleri - (ders kitabı)
22) Kur’an Dersleri - (ders kitabı- üç sınıf için)
23) Cep İlmihali - küçük boy özet ilmihal (Yeni baskısı 2002)

B- Tercümeler:

a) Edebi Eserler:

24) İslami Edebiyata Giriş - (İnceleme): n.el Giylani’den
25) Cakartalı Kız - (roman):N.el Giylani’den
26) Kuzey Kahramanları - (roman):N.el Giylani’den
27) Yahudinin Kanlı Böreği - (roman):N.el Giylani’den
28) Kara Gölge - (roman):N.el Giylani’den
29) İlahi Nur - (roman): (iki cilt) N.el Giylani’den
30) Cihada Çağrı - (roman): A.Ahmed Bakesir’den
b) İnceleme Eserler:
31) Fıkhussıyre - (siyretün Nebi): Yorum ve hüküm çıkarma metoduyla.Dr. M. S. Ramazanel Buti’den
32) Akaid Risaleleri - (20 risale) İmam Azam’dan günümüze Örnek –meşhur akaid kitapları. Terceme – metin ve notlarla.
33) İman Yolu - Teknik anlatımla akide ispatı. Yemenli Abdulmecid ez-Zenda-ni den.
34) Müslüman Kadını Kimliği - (İnceleme): Mağripli Abdullah et-Telidi’den
35) Tevhid’in Esasları - (araştırma): Dr.M.Slih’den

c) Tartışmalı Konular:

36) İçtihad, Müctehidler ve Mezhepsizlik Tehlikesi - Ahmed İzzüddin El Beyanuni (Halepli alim)
37) Dini Modernizmin Üç Şovalyesi- Dr. Hasib es Samerrai’den.
38) Nusayrilik ve Suriye’de Nusayri Zulmü - (derleme): Müşterek
39) Oğluma Kızıma Nasihat - (Derleme, terceme): a. Tantavi ve M: Şakirden
40) Zihin Özürlü İslamcılar ve Cimar Mezhebi - (telif):yazar Ali Nar. Türkiye yazarlar birliği ve dünya İslami Edebiyat birliği üyesidir.
41) Dinde Yenilikçiler ve Buluşma Noktaları - (telif)
42) Medine Rehberi - (tarihçe - Ahmed Şaban’dan )(çeviri)
43) Ehli Kitap Cennetlik mi? - (telif)
44) Tasavvufun Gerçeği - (telif –terceme)

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:29
Ali Fuat Cebesoy ( 1882)- (1968) </B>

1882 yılında İstanbul'da doğdu. Babası İsmail Fazıl Paşa'nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu'nda Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu. Cebesoy'un Beyrut'ta başlayan kıta hizmetleri, 1908'deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti.Trablus'ta savaş başlar başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ'da, Yanya Kalesinde, Pista ve Pisani muharebelerinde, 1. Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde, büyük başarılar gösterdi. İstanbul Hükümeti'nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal'in görevsizliğini bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa'da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi (1919). Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy, Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi. Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla suçlandı. Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Ankara'ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı. Mustafa Kemal'in talimatını yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921'de Ankara'ya dönerek Mecliste siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1925'te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti. Cebesoy'un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başladı. Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı. 1968 yılında öldü.

ESERLERİ

Sınıf Arkadaşım Atatürk
Okul ve Genç Subaylık Anıları
Ali Fuat Cebesoy
İnkilap Kitabevi / Atatürk İle İlgili Kitaplar

Mustafa Kemal'i altmış yıl önce bir cuma akşamı tanımıştım. Harp Okulu'nda ve Harp Akademesi'nde sınıf arkadaşımdı. 1905 yılı başlarında birer Kurmay Yüzbaşı olarak şanlı Türk Ordu'suna katıldık. Önce Suriye'de Beşinci, sonra da Makedonya'da Üçüncü Ordu'larda kurmay stajlarımızı birlikte yaptık. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nde aynı safta bulunduk. Mücadelelerimiz ortaktı. Hürriyet hareketlerinde de birlikte çalıştık. Bu kitap, okul ve genç subaylık hayatımızın anılarını içine almaktadır. -Ali Fuat Cebesoy-

HAKKINDA YAZILANLAR

Ali Fuad Cebesoy
(1882-10 Ocak 1968)
Ayfer Özçelik
Akçağ Yayınları / Biyografi İnceleme Dizisi

... Türk Milli Mücadele Tarihi'ne yeni bilgiler ilave edeceğine inandığımız bu çalışmamız, ilmi ölçüler içinde yapılacak başka biyografik eserlerle daha iyi anlaşılacak, yorumlanacak ve en önemlisi Türk Tarihi'nin önemli bir devresini yani Milli Mücadele ve onun ayrılmaz bir parçası olan Türk İnkılapları ve İnkılapçılarının hayatı gözler önüne serilecektir.
-Ayfer Özçelik-

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:29
Ali Kemal </B>
Ali Kemal'in İngiliz vekil torunu mu var
07.04.2002 Hürriyet

İngiliz Muhafazakár Parti Milletvekili ve ‘‘The Spectator’’ Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmeni Boris Johnson'un Atatürk karşıtı diye 1922'de linç edilen Ali Kemal'in torununun çocuğu olduğu iddia edildi.
İddiayı Amerikan New York Times Gazetesi ortaya attı. Ancak Boris Johnson'un, Ali Kemal'in İngiliz eşinin başka bir evlilikten gelen torunu olduğu anlaşıldı.

The New York Times Gazetesi, İngiliz Muhafazakar Parti'nin genç milletvekillerinden ve muhafazakár ‘‘The Spectator’’ dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Boris Johnson'un 1922 yılında linç edilerek öldürülen bir Osmanlı Dahiliye Nazırı Ali Kemal'in torunu olduğunu öne sürdü. Gazete, Boris Johnson'u dergisinin ‘‘Cumartesi Portresi’’ köşesine konuk yaptı.

‘‘Boris Harikalar Dünyası’’nda başlığını atan NYT, 4 çocuklu avukat Boris Johnson'a hem genel yayın yönetmenliği, hem köşe yazarlığı, hem de milletvekilliğini aynı anda nasıl yürütebildiğini sordu. Daily Telegraph Gazetesi'ne de yazı yazan Boris Johnson, çok sıkı çalıştığını, sürekli kendine vakit yarattığını anlattı.

The Spectator Dergisi'nin Kanadalı sahibi Condrad Black, 37 yaşındaki yayın yönetmeni için ‘‘Büyük bir siyasi yeteneği ve yüksek zekásı olan bir insan’’ tanımlamasını yaptı.

The New York Times, gerçek adı Aleksander Boris de Pfeffel Johnson olan milletvekilinin Bohemyalı sol eğilimli sanatçı bir anne ile Avrupa Parlamentosu'nda muhafazakár parti için çalışan bir babanın oğlu olduğunu belirtti. NYT, Boris Johnson'ın ‘‘büyük büyükbabasının’’ ise Osmanlı döneminde Damat Ferit Paşa Hükümeti'nde dahiliye nazırlığı yaptığını, 1922'de Ankara Hükümeti yandaşlarınca linç edildiğini yazdı.

Ali Kemal linç edildi

New York Times Gazetesi'ndeki tanımlama, Boris Johnson'un 1922 yılında linç edilen eski Dahiliye Nazırı Ali Kemal'in torunu olabileceği ihtimalini gündeme getirdi. 1869 doğumlu olan Ali Kemal, gazeteci, yazar ve siyaset adamıydı. Paris Siyasal Bilgiler Yüksekokulu mezunu olan Ali Kemal, Jön Türkler arasına katılmıştı. Ali Kemal, 31 Mart olaylarından sonra yeniden Avrupa'ya kaçtı. 1919 yılında Damat Ferid Paşa kabinesinde önce maarif, sonra da dahiliye nazırı oldu. Nazırlıktan ayrıldıktan sonra Peyam-ı Sabah Gazetesi'nde ittihatçılığın devamı olarak gördüğü Kuva-yı Milliye ve Kurtuluş Savaşı'na karşı çıktı. Savaşın kazanılmasından sonra İstanbul'da tutuklandı, Ankara'ya yargılanmak üzere götürülürken 1922 yılında linç edilerek öldürüldü.

Ali Kemal'in torunu Stockholm Büyükelçisi

Türkiye'nin Stockholm Büyükelçisi olan Selim Kuneralp, Ali Kemal'in torunu. Selim Kuneralp, bu göreve atanmadan önce Dışişleri'nde AB Genel Müdür Yardımcısı olarak hizmet veriyordu. Kuneralp'in AB Komisyonu Ankara Temsilcisi Karen Fogg ile elektronik posta yazışmaları da İP Genel Başkanı Doğu Perinçek tarafından gizlice ele geçirilerek kamuoyuna açıklanmıştı.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:29
Ali Rıza Saraçoğlu </B>
Batı Trakya Türk Edebiyatı

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Kızı Nalân Saraçoğlu da kendisi gibi şair olan, Mehmet Akif Ersoy-Mehmet Emin Yurdakul tarzında şiirleriyle Batı Trakya Türklerinin “millî şairi” kabul edilen Gümülcineli Alirıza Saraçoğlu, büyük bir inanç ve azimle sürdürdüğü ulusal ve toplumsal mücadelede, şiiri araç olarak görmüştür. Bu nedenle, ölümünden iki yıl önce 1992’de, lirik şiirlerden oluşan “Rodop Yıldızı” şiir kitabının yayımlanmasına kadar, şiirinin ana temasını, Balkanlar’ın bu bölgesinde hiç sönmeyen ulusal heyecanla kimlik mücadelesi veren Türklerin varoluş sorunları oluşturmuştur.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:30
Ali Ulvi Kurucu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Büyük ruhlu, güzel insanlar gönüllerde yaşar
Mustafa Doğru
Zaman 16 Şubat 2002

Ali Ulvi Kurucu merhum ömrünün son günlerinde kızına şöyle tavsiyede bulunuyordu: “Kızım insan sadece şahsî hedef ve gayelerini ön planda tutarak yaşarsa vefatıyla hatıralardan silinir. Cemiyet, millet ve fikirleri uğruna yaşayanlar, ölseler de gönüllerde kalıcıdırlar. Gözler hep onları arar ve özler. Kim severek yaşarsa sevilerek ayrılır ve unutulmaz.”

Yaklaşık bir yıl önce, 3 Şubat 2002’de Medine–i Münevvere’de, Hazreti Peygamber’in (sas) yanı başında dünyaya veda eden zamanımızın ilim, irfan ve şiir üstadlarından Ali Ulvî Beyefendi, 80 yılı bulan ömrü boyunca her halini hizmet şuuru ile yaşamış müstesna bir şahsiyettir. Hayatını, kızına verdiği öğüt doğrultusunda geçirdiği için bu ve bundan sonraki nesillerin onu unutması mümkün değil. Vefat etmeden bir yıl önce ziyaret etme şerefine erdiğimiz merhum, son yıllarında boş durmamış her zamanki çalışkanlığı ile Kahire ve Medine merkezli kıymetli hayatının unutulmaz hatıralarını bantlara konuşarak kaydettirmiş ve büyük bir hizmette bulunmuş. Şimdi onun meyveleri birer birer derleniyor, hakkında yazılan kitaplar ölümünün üzerinden bir yıl geçtikten sonra birbiri ardına ilim dünyasıyla kucaklaşıyor.

Marifet Yayınları (0 212 526 22 70) tarafından hazırlanan seri, üstadın Akifvârî üslupla kaleme alınmış şiirlerinin toplandığı Gümüş Tül ve Alevler, nesirlerinin toplandığı Gecelerin Gündüzü, hatıralarının toplandığı Bir Ömürden Sayfalar, Medine Notları, Şeyh İbrahim B. İdrîs es–Sünûsî’den tercüme ettiği Asırlar Boyunca Parlayan Nur, Ebu’l Hasen en–Nedevî’den tercüme ettiği Muhammed İkbal ile kendisi hakkında basında çıkan yazıların bir araya getirildiği Ali Ulvi Kurucu’nun Ardından isimli kitaplardan oluşuyor. Bir Ömürden Sayfalar adı altında kızı Sâre hanım tarafından kaleme alınan hatıraları bir dönem İslam âleminin önemli şahsiyetlerinin resm–i geçidi gibi.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:30
Aliya İzzetbegoviç ( 1925)- (19.10.2003) </B>
İzzetbegoviç
Aktüel, 9-17-95

- 1925 doğumlu
- 24 yaşında İslâmcılık suçundan 5 yıl hapis yattı.
- Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi.
- 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı.
- 1970 yılında İslâm Manifestosu adlı bir kitap yazdı.
- Bu kitap 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı.
- 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkum edildi.
- Mahkumiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
- 1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu.
- 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı.
-Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Direnen Saraybosna
Münir Gavrankapetanoviç
Timaş Yayınları / Hatıra Dizisi

“Bir Müslüman-Boşnak entellektüel olarak ün yapmış olan Münir Gavrankapetanoviç, 'Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın üyesi olmak suçundan 1940'larda daha üniversite öğrencisi iken hapisle tanışmıştı. Yıllarca bağımsız Bosna'nın hasretini ve çilesini çekmiş olan Gavrankapetanoviç, Aliya İzzetbegoviç'in de yakın dava arkadaşıdır. "Bu kayıtlar, benim ve ailemin Nisan 1992-Nisan 1994 yılları devresindeki kuşatmanın zor günlerini nasıl yaşadığımızın şahididir. Bu, Sarayevo'yu derinden sarsan ağır olaylar içinde yaşanan dram sahnesini, kendine özgün bir tarzda gösteren bir denemedir." diyen yazarın elinizdeki eseri, edebi bir üslup, münevver bir bakış açısı ve farklı gözlem gücüyle zevkle okunacak bir hatırat... Bu kitap aynı zamanda, 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın göbeğinde yaşanmış olan bir vahşete ve bir milletin şanlı direnişine ışık tutması bakımından da ayrı bir öneme haizdir.”

Aliya İzzetbegoviç öldü

Bosna-Hersek Eski Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç öldü. Bosna'daki savaş sırasında liderlik yapan efsanevi lider İzzetbegoviç, 78 yaşında vefat etti. Bosna'da 1992-1995 yılları arasındaki savaşın önde gelen isimlerinden olan İzzetbegoviç, son yıllarda iki kez kalp krizi geçirmiş, 2002 senesinde kendisine kalp pili takılmıştı. Biz bu yazıda bir yandan İzzetbegoviç’in hayatını ele alırken diğer yandan da küreselleşme baskısı altında ulus-devletlerin parçalanma programına eleştiriler getireceğiz.
Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında doğdu. 24 yaşında ‘İslâmcılık’ suçundan 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında İslâm Manifestosu adlı bir kitap yazdı. Bu kitap 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. Aliya İzzetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin ardından Bosna-Hersek'teki İslami hareketin sembolü olarak zihinlere yerleşti. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkum edildi. Mahkumiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi. 1988 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu.
Yugoslavya'nın en kötü hapishanesinde "taş kırarak" geçen 6 yılın ardından 1988'de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde büyük bir karizma sahibi olmuştu. Mayıs 1990'da Müslümanlar tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi'nin (SDA) genel başkanlık koltuğuna adeta "doğal lider" olarak oturdu. İzzetbegoviç, Bosna'da 40 yıldır baskı altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan İslam'ın yeniden doğuşunu simgeliyordu. Batı'nın tahakküm edici ve saldırgan karakterine karşı, İslam'ın hoşgörü ve barışçılığını vurguluyor, çoğulcu bir Bosna-Hersek'in devamını savunuyor, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu.
1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu.

Bosna Savaşı
ABD’nin Haiti ve Panama saldırganlığı uzak coğrafyamızda olaylardı. Doğrusu Türk kamuoyu bunu pek takip edemedi. Yugoslavya’nın parçalanması ise Bosna’ya özgürlük kazandıracağı için işimize geliyordu. Bu konuda Doğu Perinçek dışında pek bizi uyaran olmadı. Bugün ABD’nin Irak saldırganlığına Haiti, Panama müdahaleleri ve Yugoslavya’nın parçalanması örtülü bir meşruiyet kazandırmıştır.
Sırpların baskısı altında yaşayan ama bağımsızlık çabası içine giren Boşnaklara, zamanın Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kimsenin kendilerine dokunmayacağı müjdesini vererek, gerekirse “gök kubbeyi başlarına yıkarız” diyebilmişti. Bir siyasi parti lideri Bosna’ya gönüllü ordusu göndereceğini söylerken, bir başka parti topu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne havale ederek, “Ordu’nun Bosna’ya asker göndermesini” isteyebilmişti. Tabii bu söylenilenlerin hiç biri olmadı. Ne Sırpların başına gök kubbeyi yıkabildik, ne gönüllü ordu, ne de TSK’yı gönderebildik Bosna’ya.
Oysa Boşnakların karşılarında Avrupa’nın dördüncü ordusu konumundaki Yugoslav-Sırp ordusu vardı. Üstelik bu ordu Rusya ve Yunanistan’dan açık destek alıyordu. Türkiye’nin Bosna-Hersek’le sınırı yoktu ve Boşnakların İran ve Suud emperyalizmi tarafından kirletilmiş beyinleri oyuna gelmeye çoktan müsayitti. Ve Aliya İzzetbegoviç daha savaş başlamadan ilk ziyaretlerinden birini İran’a yapmıştı bile. Bosna parlamentosu hızını alamayıp adil düzen uygulayacağını söylüyordu.
Bosna Savaşı’nda binlerce insan öldürüldü ve Yugoslavya parçalandı. Ardından imzalanan Dayton Anlaşması gerçekten bağımsız bir Bosna-Hersek ortaya çıkarmadı.

Aliya İzzetbegoviç'in sahneden çekilmesi

2000 yılında Bosna-Hersek'te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması'nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Müslümanların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyordu. Bosna-Hersek açısından 2000 yılının en önemli gelişmesi ise hem bir hareket, hem bir düşünce, hem de bir devlet adamı olan Aliya İzzetbegoviç'in sahneden çekilmesi oldu.

Hareket adamlarının birçoğu, devlet kademelerinde makam sahibi olduktan sonra çizgilerini değiştirerek davalarındaki samimiyetleri konusunda şüphelere sebep olmuşlardır. Ancak Aliya İzzetbegoviç hareket lideri olduğu sırada izlediği çizgiyi cumhurbaşkanı sıfatıyla da aynen sürdürerek samimiyetini ispat etmiştir. İzzetbegoviç aynı zamanda Bosna-Hersek davasında tarihe ismini yazdıran karizmatik bir lider rolü oynamıştır.

Bosna'da SDA'nın seçim zaferi yönetime yansımıyor çünkü...
2002 yılında yapılan seçimlerde oyların yüzde 36,94'ünü Aliya İzzetbegoviç'in kurduğu Demokratik Eylem Partisi (SDA) almıştı. SDA hem merkezi parlamentoda hem de Boşnak-Hırvat Federasyonu'nda en çok oy alan parti olmuştu.

Bosna Aliya’yı uğurladı

Aliya İzzetbegoviç uzun yıllardır devam eden hastalığından sonra vefat etti. Bosna halkı, Aliya İzzetbegoviç’i görkemli bir törenle uğurladı. Cenaze töreninde Türkiye’yi Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül temsil etti. 19 Ekim 2003 Pazar günü tedavi gördüğü Kosova Hastanesi’nde hayatını kaybeden İzzetbegoviç, 22 Ekim tarihinde parlamento binası önünde düzenlenen törenden sonra Kovaçi Şehitliği’nde kılınan cenaze namazından sonra şehitliğe defnedildi. Ülkede bayraklar yarıya indirilirdi, tören için binlerce Boşnak Saraybosna’ya akın etti. Başta Saraybosna olmak üzere değişik şehirlerde açılan taziye defterlerini imzalamak için Boşnaklar uzun kuyruklar oluşturdu. Bosna’da bütün gazete ve televizyonlar normal yayınlarını keserek İzzetbegoviç ile ilgili özel programlar yayınladı. Başbakan Adnan Terziç, “O, çok uluslu Bosna’nın babasıydı. Sadece Bosna değil tüm insanlık için büyük kayıp” dedi. Yüce Allah rahmet eylesin.(Amin)

Dayton’a rağmen devlet olmak

Self determinasyon yani halkların kendi geleceğini tayin hakkı ile egemen devletlerin ülke bütünlüğü birbiriyle çatışan iki ayrı yönelimdir. Bizim kendi topraklarımızda ülke bütünlüğünden bahsederken, başka ülkelerin topraklarında yaşayan halkların bağımsızlığını açıkça destekleme gibi bir lüksümüz olamaz. Ben ülkemde her hangi bir etnik ayrılığı hoş görmediğim gibi Eski Yugoslavya ve Rusya dahil hiçbir ülkenin parçalanmasına karşıyım. Bu çerçevede Yugoslavya’nın parçalanmasına da karşıyım. Bosna bağımsızlık savaşının ardından Dayton Anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın getirdiklerine kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

Dayton Anlaşması, Bosna’nın Lozanı

Bosna tüm dünyada yeni dünya düzeni için simgesel mânâda önemli bir ülke. Burada Doğu ile Batı, İslam ile Hıristiyanlık, Katoliklik ile Ortodoksluk, Katoliklik ile İslam, İslam ile Ortodoksluk buluşuyor. Bu şekilde birbirine karşı üç unsurun, Katolik Faşizmi, Ortodoks Tüm Slavcılık ve İslamın buluştuğu Bosna, medeniyetler çatışması veya barışı konusunda ve baskın bir din veya milliyetin ağırlıkta olan bir çokuluslu — çok dinli siyasi yapının kurulup kurulamayacağında dünyanın en güzel ve müsait deney alanı olacak.
Bu nedenle Dayton Anlaşması’nda hedeflenen de çok uluslu, çok dinli, çok toplumlu bir model oluşturmak. Yapılan iş, bu şekilde üç unsuru bir araya getirerek bir devlet kurmak. Dayton Anlaşması Bosna’da hakim unsurlardan birinin diğerine baskınlık kurmasına müsaade etmiyor. Yani temelde çoğunluk olan müslüman Boşnakların hakimiyetini engelliyor.
2000 yılında Bosna-Hersek'te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması'nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Boşnakların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyor. Dayton Anlaşması acı reçete olmasına rağmen Aliya İzzetbegoviç’in olguları görerek bu anlaşmayı imzalaması, onu küçültmemiş büyütmüştür. O, bu yaklaşımıyla Lozan’da Türkiye’nin ve Mustafa Kemal’in uyguladığı doğru yöntemi uygulamıştır. Yaser Arafat, Hamas’ın baskısıyla Ehud Barak’ın uzattığı eli boşlukta bıraktığı için ne Barak ne Clinton ne de Arafat kazanabildi. Barak’ın ve Clinton’un halklarına bir şey olmadı, ama Yaser Arafat’ın halkı, Filistinliler perişan. Netice itibariyle ben Aliya İzzetbegoviç’i bağımsızlık savaşı başlattığı için değil, karizmasından fedakarlık yaparak sulh anlaşması imzaladığı için başarılı buluyorum. Allah rahmet eylesin.

İzzetbegoviç’in cezaevi arkadaşlarından Cemalettin Latiç

Ülkenin önde gelen aydınlarından ve Aliya İzzetbegoviç’in cezaevi arkadaşlarından Cemalettin Latiç ise Dayton Anlaşmasına “Bize sadece ülkenin kaybedilmemesi, savaşın kaybedilmemesi noktasında başarı sağladı. Bu noktada başarıdır; yine aynı açıdan bakarsanız da Sırplar ve Hırvatlar açısından büyük yenilgidir” şeklinde bakıyor. Boşnak Milli Marşı’nın yazarı, aynı zamanda ilahiyat fakültesi öğretim üyesi olan Latiç, Bosna’daki savaşın şekil değiştirdiğini, politik arenada devam ettiğini ve Boşnakların, Bosna’da yüzde 50 eşitliği sağladığı güne kadar süreceğini söylüyor. İzzetbegoviç’in de aralarında bulunduğu ekiple 3.5 yıl cezaevinde kalan Latiç’e göre “özgür ve Müslüman bir Bosna”nın garantisi Avrupa Birliği olacak.

Sorunlar çözülmeme bile devletleşme süreci başarılmalı

Bosna’da barış yıllardır uygulamada, ama sorunlar çözülmüş değil, üstelik birliktelik silah zoruyla sağlanıyor. Her üç toplum da nihai çözümü Avrupa Birliği üyesi olmakta görüyor. Bosna Hersek, 1992—1995 yılları arasında savaş, tarihte eşi görülmemiş bir vandalizm, toplu mezarlar ve bir toplumun efsanevi direnişi ile dünya gündemini adeta işgal etmiş, takip eden bir yıl içerisinde de daha önce hiçbir yerde denenmemiş bir toplum modeli öneren Dayton Anlaşması ile gündemdeki yerini korumuştu.
Peki ama 250 bin Boşnak’ın hayatını kaybettiği, yüz binlerce insanın sakat kaldığı ve savaş mağduru olduğu, ekonomisinin yüzde 70 oranında enkaza döndüğü bir ülke geride kalan süre içerisinde ne durumdaydı? Savaşın yaraları sarılabilmiş miydi? Amerika tarafından planlanıp Bosna’da uygulamaya konan modelin aşısı tutmuş muydu? Bosna’yı mercek altına aldık; fakat ortaya çıkan manzara çok da ümit verici değil. Dondurulmuş bir sorunlar yumağı var Bosna’da.

Herşeye rağmen devlet olmak

Ana hatlarıyla özetlemek gerekirse sistem şu şekilde işliyor; Bosna’nın başında üç kişilik bir devlet başkanlığı kurulu var. Bunlar, üç kurucu halkı temsil ediyorlar ve en çok oyu alan kurul başkanı oluyor. Bunun altında bakanlar kurulu var. İki eşbaşbakan (Boşnak ve Sırp) ve bir eşbaşbakan yardımcısı (Hırvat) bakanlar kuruluna başkanlık ediyor. Bakanlıklarda birer bakan ve ikişer bakan yardımcısı var. Her bakanlığı yöneten üç kişi, üç ulus arasında paylaşılıyor. Mesela, dışişleri bakanı Hırvat ise, yardımcıları Sırp ve Boşnak olmak zorunda. Devlet seviyesinden iki kanatlı bir meclis var. Devlet yönetimi ise iki ana bölümden oluşuyor. Bosna Hersek ve Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti. Sırp Cumhuriyeti’nin başında bir cumhurbaşkanı var. Srbska’nın kendi meclisi ve bir bakanlar kurulu var. Burada makam dağılımında etnik bir ayrım yok. Srbska arazisi bir alt yönetim için belediyelere ayrılmış durumda. Federasyonun başında ise, bir başkan ve bir yardımcısı var. Bu makamlar, Boşnak ve Hırvatlar arasında iki yıllığına dönüşümlü olarak tutuluyor. Federal hükümetin başbakanı Boşnak, yardımcısı Hırvat. Bakanlıklarda bakan bir ulustan ise yardımcısı diğerinden olmak durumunda. Federal bölge kendi başkanları, hükümetleri ve meclisleri olan 10 kantondan oluşuyor. Kantonların altında ise belediyeler var. Bosna’da sadece şehir alanı değil, şehre bağlı tüm bölgelerin yönetimi de belediyelerin elinde. Sistem bu kadar karmaşık olunca ülkede işleyiş ve ‘tek devlet’ tesis edilemiyor. Yazılarında Bosna sorununa özellikle değinen yazarlardan Hakan Albayrak, gelinin süreçte Bosnalıların bir psikolojik savaşa tabi tutulduğunu söylüyor. Albayrak’a göre başarı bu psikolojik savaşı aşmaya, yani her şart altında devlet olmayı başarmaya bağlı.
Barışta kimlik mücadelesi ve SDA’nın gençlik kolu Miladi Müslüman

Hırvatlar Katolik oldukları için Hırvat, Sırplar Ortodoks oldukları için Sırp ve Boşnaklar Müslüman oldukları için Boşnak. Bunun dışında herşeyleri aynı. Bu nedenle Boşnaklar arasında müslüman kimliğin korunması çok önemli. Özellikle Boşnak gençlerine milli ve dini bilinç oluşturma konusunda çalışmalar yapan Miladi Müslüman (Genç Müslümanlar) hareketinin ana misyonu ‘Boşnak kimliğinin korunması’ şeklinde açıklanıyor. Miladi Müslüman aslında Aliya İzzetbegoviç’in partisi olarak bilinen SDA’nın gençlik kolu olarak faaliyet gösteriyor. Özellikle 1991’de yoğun olarak teşkilatlanmaya başlamışlar. Çünkü Hırvat ve Sırpların milliyetçilik propagandası yapmaları üzerine ‘Müslüman Boşnak’ kültürünü kazandırmak zorunda olduklarını fark etmişler. Temel olarak Boşnak gençlerine sahip çıkmak amacında olduklarını anlatan kurum başkanı Almedine Zuko “Küreselleşme ve kardeşlik adı altında Bosna’da uygulanan bir plan var. Gençlerimizin milliyet ve dini referanslarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.”

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:31
Alper Aksoy </B>
Yazar. 1955 yılında Afyon Emirdağ’da doğdu. Asıl adı Tayyar Aksoy. Emirdağ Lisesi ve Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü’nü bitirdi. Milli Eğitim ve Kültür dergisinin genel yayın müdürlüğünü yaptı (1978-1982) Doğuş Edebiyat dergisini çıkardı (1982-1985). Türkiye Yazarlar Birliği’nin kurucu genel yönetim kurulu üyeliğinde bulundu. 1977-82 yılları arasında M.E.B. Film-Radyo Televizyonla Eğitim Merkezi’nde çalıştı.

Eserleri: Çağrı (1973), Bozkurtların Türküsü (1975), Kutlu Töre (1976), Ümraniye İçinde Vurdular Bizi (1983), Çirkef (Oyun, 1976)

Kaynak: Türk Sağı Sözlüğü, Hüdavendigar Onur, Biyografi. net yayınları, İstanbul

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:31
Alvin Toffler ( 1928) </B>
1928’de doğdu. Üniversite öğreniminin akabinde döküm işçiliğinden gazeteciliğe değişik mesleklerde çalıştı. Fortune dergisinin Washington muhabiri ve sonra editörü oldu. Kısa bir süre Cornell Üniversitesi’nde misafir profesör olarak çalıştı. Çağdaş düşünceyi etkileyen bir yazar olarak Nixon ve Gorbaçov gibi birçok lidere de fikir verdi.

ESERLERİ

Özellikle ekonomi, toplum ve gelecek sosyolojisi üzerine çok sayıda makale ve eserin sahibi olan yazarın bazı kitapları şunlardır: The Culture Consumers (1964), Eco-Spasm Report (Türkçesi: Ekonominin Çöküşü, İnsan Yay., 1992); The Third Wave (Türkçesi: Üçüncü Dalga, Altın Kitaplar, 1981), Future Shock (Türkçesi: Şok, Altın Kitaplar, 1974), The Adaptive Corporation. Yazar, bu kitaplarıyla ABD’de McKinsey Vakfı Kitap Ödülü, Çin’de Altın Anahtar Ödülü, Fransa’da Prix de Meilleur Livre Étranger gibi pek çok ödül kazanmış bulunuyor.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:31
Andrew Mango </B>
İstanbul’da doğdu. Dil öğrenimini, Londra’daki School of Oriental Studies’de Farsça ve Arapça öğrenerek geliştirdi. Büyük ıskender olayının İslamiyet içinde yer alan biçimleri üzerine yaptığı araştırmayla doktorasını verdi. 1947’de öğrenciyken katıldığı BBC’de on dört yıl boyunca Türkçe Yayınlar bölümünün yöneticiliğinde bulundu. Burada Güney Avrupa ve Fransızca Yayınlar Müdürüyken 1986’da emekliye ayrıldı. O günden bu yana, bütün çalışmalarını Türkiye’yle ilgili konularda araştırmalara ayırıyor. Sık sık Türkiye’yi ziyaret eden Andrew Mango Londra’da oturuyor. Mango’nun, Türkiye’yle ilgili ilk yazısı 1957 yılında Political Quarterly adlı dergide yayınlandı. Turkey ve Discovering Turkey adlı tanıtıcı çalışmalarını Turkey: The Challenge of a New Role (1994) adlı kitabı izledi. Türkçe’de Atatürk (Modern Türkiye’nin Kurucusu) 2000 yılında yayımlandı.

ESERLERİ

Ataturk
Atatürk
Turks Today
Türkiye ve Türkler (1938'den Günümüze)

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:31
Ara Güler ( 1928) </B>
Ara Güler (1928 ) Fotoğraf sanatçısı, oyun yazarı. İstanbul'da doğdu. İÜ İktisat Fakültesi'ndeki eğitimini yarım bıraktı. Gazeteciliğe 1950'de Yeni İstanbul gazetesinde başladı.
Babası eczacı Dacat Bey’dir. Dacat Bey’in ilk işyeri Hacopulo Han 16 numarada Panosyan’la birlikte açtığı ecza deposudur. Gazeteci Gülçin U. Tahiroğlu, Ara Güler’in ailesini şöyle tanıtıyor; “1930’lu yılların başlarında bu işyerine ait kartvizit ve antentli kağıtlarda Dacat Bey’in soyadı ‘Derderyan’ olarak geçiyor. Güler soyadını 1934’de çıkarılan soyadı yasasıyla almış. Sonraları Haccopulo Pasajı, 38 numarada açtığı eczanesini ölene kadar sürdürmesini Güler soyadına borçlu Dacat Bey. 1955’te 6-7 Eylül olayları sırasında Güler Eczanesi’ne kimse ilişmemiş. Dacat Bey, bir acil yardım servisi gibi hizmet vermiş, yaralılara pansuman, kırıklara-çıkıklara ilk yardım. Güler ailesininki bir baba-oğul hikayesi. Dacat Bey, oğluna olan sevgisini kendi imalatı olan kremin adında somutlaştırmış. Ara’dan AR, Dacat’tan DA; olmuş ARDA.

Ara Güler’in başarılı fotoğrafları, Fransa'dan Amerika'ya kadar birçok katalogda yer aldı. Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinde çektiği kendine has klasik fotoğraflarıyla tanındı. Anadolu ve İstanbul'un yok edilen birçok güzelliğini yakaladı. Resimli Hayat ve Hayat dergilerinde çalıştı. Stern, Time, Life ve Paris-Mach gibi dergilerin foto muhabirliğini de yaptı. Uluslararası bir ünvan olan 'Master of Leica' ünvanına layık görüldü. 1966’da, ABD Modern Sanatlar Galerisi’nde açılan ‘Renkli Fotoğrafın On Ustası’ adlı sergiye katıldı. 1967 yılında Kanada'da 'İnsanların Dünyasına Bakışlar' adlı sergi açtı. 1971’de Almanya’da ‘Türkiye’ adlı albümü yayımladı. 1980 yılından sonra çeşitli dergi ve gazetelerde muhabirlik yaptı.
Alman akademisyen Rosa Buchner, dünya çapında şöhret olan Ara Güler’i doktora tezinde inceledi (1999). Aktüel Dergisi'nin 'Türkiye'nin yaşayan kırk aydını' başlıklı araştırmasında, sosyolog yazar Etyen Mahçupyan'la birlikte yer aldı. (Ocak 1999) Ayrıca, 8 Nisan 1999'da Aydın Doğan Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü'ne layık görüldü.

Nezihe Araz'la "Kırk Pencereli Konak", Fikret Otyam'la "Sabahcı Kahveleri" ve Çetin Altan'la yaptığı "Surlar" onun iz bırakan röportajlarından bazılarıdır. Nemrut Dağı'nın zirvesindeki heykellerin fotoğrafını ilk defa çeken Ara Güler, Hayat Dergisi’nde ileride bu konuda uzman olacak birçok fotografçının yetişmesini sağlamıştır.

Gördüğünü, gördüğü anda olduğu gibi çeken Ara Güler, "Ben fotoğrafın bir sanat olduğundan da emin değilim. Fotoğrafın bir mesaj vermesi lazım" diyor. Fotoğrafın yalan konuşmayan tek makina olduğunu savunan Güler'e göre, "Çünkü dili yoktur yalan konuşmak için. Fotoğraf çok mühimdir. Sanat olup olmaması ikinci plandadır, gerçeği yaşantıyı yakalamak için" ( )
Dünyanın birçok ülkesini gezen Ara Güler, Hindistan'ı çok seviyor. Bir büyük medeniyet Hindistan onun için. Avrupa ise belalı, ruhsuz bir kıta. Ara Güler bu konuda gazeteci Ömer Sercan’a şöyle diyor; "Avrupa medeniyeti beladır. Hindistan'ın yamyamları bile onlardan daha insan. Pislik herifler. İnsanlığın başına bela olan bütün izm'ler Avrupa'dan çıktı. Gidip yamyamların fotoğrafını çekerim daha iyi. İnsanlık yok orada. Sanatları beş para etmez. Bizim Osmanlı'nın hat sanatının yarısına ulaşmaz onların resmi."

Ara Güler iyi bir arşivci. Babasının ölümünde gelen başsağlığı notlarını bile dosyalayıp saklamış. Kimler yok ki başsağlığı arasında. Bunlar arasında Muhsin Ertuğrul adı da dikkat çekiyor. 1928 doğumlu Ara Güler, yetmişinci yaşını Nazım Hikmet‘in şiirindeki gibi zeytin ağacı dikerek kutluyor. Güler Apartmanı’nı bir müzeye dönüştürebilme çabasıyla, arşiviyle ve ustalarla haşır-neşir.”

Tarih Vakfı tarafından, 26 Eylül 1998'de Cumhuriyet'in 75. yılı münasebetiyle düzenlenen Cumhuriyet'in Aile Albümleri sergisinde, Güler Ailesi de yer aldı. Ara Güler, ailenin bugünkü temsilcisi olarak serginin açılışına katıldı. Türkçe, İngilizce, Ermenice ve İngilizce birçok dilde 23 kitabı yayınlanmıştır. Bunlardan "Babilden sonra yaşayacağız" adlı hikaye kitabı da Aras yayınları tarafından İstanbul’da basıldı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:32
Arif Nihat Asya ( 07.02.1904)- (05.01.1975) </B>

(7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Şair, Çatalca'nın İnceğiz köyünde doğdu. Balkan Savaşı'nın sonunda İstanbul'a geldi. Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde okudu. Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi'nde iken Bolu Sultanîsi'ne, buradan Kastamonu Sultanîsi'ne geçti. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Darulmuallimîn-i Âliyyesi'ne girdi. Buraya bağlı olarak Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1928). 14 yıl edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptıktan sonra 1950-1954 yılları arasında Adana milletvekili olarak Meclis'te bulundu. 1959-1961 yılları arasında Kıbrıs'ta öğretmenlik yaptı. 1962'de emekli oldu. Ankara'da öldü.

ESERLERi:

DUALAR ve AMiNLER

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

KÖKLER ve DALLAR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

BiR BAYRAK RÜZGAR BEKLiYOR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:32
Arman Talay ( 1938)- (1998) </B>
Arman Talay (1938-1998) Spor yazarı. Aslen Yozgatlı bir ailenin çocuğu olan Arman Talay'ın ağabeyi, Olimpiyat Gazetesi ile Türkiye Spor Alemi adlı gazeteleri çıkaran Agop Doğan Talay'dır.

Türkiye Spor Yazarları Derneği ve Spor Kulübü Derneği Ankara Şubesi Başkanlığı'nı yaptı. Ankara'da doğdu. 1955 yılında Ulus gazetesinde gazeteciliğe başladı. 1968'de TRT Spor Haberleri Müdürlüğü'nde muhabir olarak görev yaptı. Yurtdışında ilk spor naklen yayınını 1972 Münih Olimpiyatları'nın açılışını sunarak gerçekleştirdi. Bir ara Show TV Ankara Spor Servisi sorumluluğu görevini üstlendi. Tercüman gazetesi spor servisinde de görev yaptı.

Arman Talay, 1998 yılında, Fransa'nın ermeni soykırımı iddialarını yasa tasarısı olarak kabul etmesinin gerginliğinin sürdüğü günlerde vefat etti. Talay'ın cenaze töreninde tabutunun Türk bayrağına sarılı olması dikkat çekti. Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre, Ankara Cebeci Asri Mezarlığı'nın 'gayrimüslimler' bölümünde toprağa verilen Arman Talay'ın kabri başında konuşma yapan bir papaz, "Burada müslümanlar, hıristiyanlar ve museviler var. Ama hepimiz kardeşiz. Herkes bildiği ve inandığı duayı okusun" diyordu.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:32
Arşavir Şıracıyan </B>
Arşavir Şıracıyan, Yazar. İstanbul'da doğdu. Boston'da Hayrenik Cemiyeti tarafından 'The Legacy' adı ile basılan kitabı, Dr. Kadri Mustafa Orağlı tarafından Türkçe'ye çevrildi. Orağlı, 'Bir Ermeni Teröristin İtirafları' adını verdiği eserin önsözünde, kitabın yazarı Şıracıyan'ın Ayrılıkçı Taşnak Hareketi'nin tetikçiliğine kadar yükselmiş bilinçli bir terörist olduğunu belirtiyor. Orağlı, sözlerini şöyle sürdürüyor; "Orijinali Ermenice olan ve ölümünden sonra ailesi tarafından yayınlanan hatıralarında, sadece Taşnak hareketinin iç yüzünü değil, işlemiş olduğu cinayetleri de büyük bir soğukkanlılıkla ve en ince detaylarına varıncaya dek anlatmaktadır. Sadece bir terör hareketinin karanlıkta kalan yanlarını değil, aynı zamanda birinci dereceden görgü şahidi olarak sunulan anlatımıyla, bir dönemin perde arkasını anlatan bu eserin yakın dönem tarihçileri ve tarihimize ilgi duyan her okur için faydalı olacağına inanıyoruz"

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:32
Arzu Tahirova </B>
Bulgaristan Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan’da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:33
Asım Uysal </B>
Asım Uysal, Konya'nın Çumra kazasının İnli köyünde 1957 tarihinde doğdu. İlk tahsilini 1964- 69 yılları arasında Konya'da Ferit Paşa İlkokulunda okudu. Orta ve lise tahsilini 1969- 1976 yıllarında Konya İmam Hatip Lisesinde okudu.
1976- 81 yılları arasında Erzurum İslâmi İlimler Fakültesinde Üniversite tahsilini tamamladı.

Askerliğini 1982- 83 yıllarında Asteğmen olarak Tekirdağ'ın Malkara ilçesinde yaptı. 1983 yılında Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu Mürşide Işık ile evlendi. Necati, Ramazan Fatih, Sümeyye ve Muhammed isimlerinde 4 çocuğu oldu. 2000 Eylül ayında İstanbul’da Başakşehir’e yerleşti.
“Uysal Yayınevi” olarak yayıncılık yapmaktadır.

Eserleri:
1- "Hak Dini Kur'an Dili (Elmalı) Tefsirinin Fihristi " Mezuniyet Tezi: 560 Sahifedir.
2- "İzahlı Kadın Ilmihali Ansiklopedisi" 517 Sahifedir.
3- "Dini Bilgilerle İzahlı Namaz Hocası" 400 Sahifedir.
4- "Peygamberimize Ve Ashabına Yapılan İşkenceler" 500 Sahifedir.
5- "Kelime- I Tevhid"e Nasıl İnanmalıyız?” 320 Sahifedir.
6- “Evlilik Ve Cinsel Hayat”, 664 Sahifedir.
7- Abdest Güsul ve Namazı Öğreniyorum.
8- Abdest, Namaz ve Camiler Boyama.
9- Boyamalı Kur’an Elifbası.
10- Esmâ-i Hüsnâ Şerhi.
11- Hikâyelerle Esmâi Hüsnâ
12- Cennetle Müjdelenen Sahabiler.
13- Bir Ayet Bir Hikaye.
14- BİLGİ KARTLARI-1: İmanın şartları, 6-15 yaş.
15- BİLGİ KARTLARI-2: İslamın şartları, 6-15 yaş.
16- BİLGİ KARTLARI-3: Peygamberimizin Hayatı, 6-15 yaş.
17- BİLGİ KARTLARI-4: Peygamberlerin Hayatı, 6-15 yaş.
18- BİLGİ KARTLARI-5: Esmai Hüsna, 6-15 yaş.
19- KARTON KİTAPLAR-1: Çocuklara Dini Kavramlar,
20- KARTON KİTAPLAR-2: Abdest ve Namaz.
21- KARTON KİTAPLAR-3: Zıt Kavramlar,
22- KARTON KİTAPLAR-4: Dostumuz Hayvanlar,
23- ZEKA OYUNLARI-1, (8-12 yaş)
24- ZEKA OYUNLARI-2, (8-12 yaş)
25- ZEKA OYUNLARI-3, (12 yaş ve üstü)
26- 40 HADİSTE GELİN VE DAMADA ÖĞÜTLER
27- Hikâyelerle Esmâi Hüsnâ

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:33
Aşıkpaşazade ( 05.10.1392)- (26.10.1480) </B>
Aşıkpaşazade Derviş Ahmet 1393'te Amasya'da Elvan Çelebi köyünde doğdu. Şeyh Yahya'nın oğlu, Tasavvuf şairi Aşık Paşa'nın torun çocuğudur.Bu nedenle Aşıkî mahlasını kullanmıştır.1413 yılında hastalanıp Orhan Gazi'nin imamının oğlu Yahşi Fakih'in evinde kaldığında Yıldırım Bayazıd'a kadar yazılmış bir Osmanlı tarihini okuması, kendisini bu işe verdirmiştir.1413-1419 yılları arasında Rumeli'de Musa Çelebi'nin hizmetinde bulundu.1419 yılında köyüne döndü.1422 yılında köylerindeki tekkeye uğrayan Mihaloğlu Mehmed Bey, Ahmed'i II. Murad'ın ordusuna getirdi. II. Murad ile Mustafa Çelebi arasında yapılan Ulubat savaşını seyretti. 1436 yılında hacca gitti.1437 yılında Üsküp'e gelip İshak Bey'in yanında akınlara katıldı.1438 yılında II. Murad'ın Macaristan seferine katılarak gazi oldu.1448 yılında II. Kosova savaşına girip vuruşmuştur. 1453 yılında İstanbul'un alınışında bulundu.Fatih Sultan Mehmed kendisine Cibali yakınında bir ev verdi.Evin yanına dedesi Aşık Paşa adına bir mescit yaptırdı.Fatih'in hizmetinde çalışırken padişahın çok beğendiği bir kişi olarak tanındı.1456 yılında Edirne'de Fatih'in çocuklarının sünnetine davet edildi.Zeyni tarikatına girdi.1481 yılında 88 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.Mezarı Cibali yakınındaki Aşıkpaşa Mescidi bahçesindeki türbesindedir.

ESERİ
Aşıkpaşazade Tarihi

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:34
Ateş Nesin </B>
Ateş Nesin, Kars’ta doğdu. İtalyan Lisesi’ndeki eğitiminin ardından liseyi Kadıköy’deki Özel Anadolu Lisesi’nde tamamladı. İtalya’daki Bologna Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin tiyatro bölümünü bitirdi. Ünlü tiyatro yönetmeni Luigi Sguarzina ve ünlü yazar ve semiolog Umberto Eco’nun öğrencisi oldu. 25 Ağustos 1980’de kısa bir süre için Türkiye’ye gelen Ateş Nesin, 12 Eylül askeri harekâtında gözaltına alındı. Elinden pasaportu alınan Nesin, üç yıla yakın yurtdışına çıkamadı. Bir süre babasının “Nesin Vakfı”nda görev yapan Ateş Nesin daha sonra turizm sektörüne girdi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Nesin’in oğlu umreye gidiyor: Babam için de dua edeceğim
Erkan Acar
Zaman 22.04.2006

Aziz Nesin, Türk mizah edebiyatının önemli isimlerinden biri. Asıl adı Mehmet Nusret. Yüzde 99’u Müslüman olan bir ülkede ateist olduğunu açıkladı. Salman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri kitabını yayınlaması büyük tepki çekti. Sivas’taki Madımak olaylarının kışkırtıcısı olduğu öne sürüldü. 1995 yılında vefat etti. Aziz Nesin’in büyük oğlu Ateş ise şu sıralar farklı bir heyecan yaşıyor. Umreye gitmeye hazırlanan Ateş Nesin, mayıs ayında ziyaret edeceği kutsal topraklarda dedesi ve babası için dua edeceğini belirtiyor. Babasının din konusundaki düşüncelerinin kamuoyuna yanlış yansıtıldığını düşünen Ateş Nesin, “Ömrünün son yıllarında birlikte çok zaman geçirirdik. Onun Allah’a inandığını düşünüyorum.” diyor. 63 yaşındaki Ateş Nesin, Eman Tur’un İtalya masasında görev yapıyor. Daha çok umre organizasyonları yapan şirket, kendisine hiç beklemediği bir teklifte bulunmuş. Yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Seni de umreye yollayalım, dediklerinde mutlu oldum. Bu benim için büyük onur. Önümüzdeki ay 7-8 günlük bir ziyaret yapacağız.”

Umre ziyareti sonrasında gözlemlerini yazacağını anlatan Nesin, en çok dedesinin ruhunu şad edeceği için seviniyor: “Benim dedeciğim kutsal mekanlara gitmeyi çok isterdi. Ancak parası yoktu. Fakir bir bahçıvandı. Şebinkarahisar’ın Ocaktaş adındaki köyünden gelmiş İstanbul’a yerleşmiş. İstanbul’da değişik işlerde çalışmış, en son Heybeliada’da bahçıvanlık yapıyordu. Ben çocukluğumu daha çok dedemin yanında geçirdim. Babamı hapis, gözaltı derken göremezdik. Dedem dini bütün insandı. II. Abdülhamit hayranı, sıkı bir Atatürk düşmanı idi. Ama bütün bunlara rağmen babamı desteklerdi. Çağdaş bir yapısı vardı. İnanıyorum ki ben umreye giderek dedemin ruhunu şad edeceğim. Dedeme bol bol dua okuyacağım.”
Ateş Nesin’in daha önce yayınlanmış “Olta” adında bir kitabı var. Nesin’in ikinci kitabı “Ben ve Babam Aziz Nesin” eylül ayında Nesin Yayınları arasında piyasaya çıkacak. Kitapta Nesin, merkezde babası olmak üzere kendi yaşantısını şöyle anlatıyor: “Babam ile ilgili çok kitap yazıldı. Ben daha ziyade bilinmeyen, onun çok özeline, özelimize inerek yazmaya çalıştım. Türk halkı babamı daha iyi anlasın istiyorum. Benim babam demokrat bir adamdı. Hiç kimsenin inancına, dinine karışmamıştır. İnanana saygı gösterirdi. Her şeyden önce babası dindardı. Ona çocukluğunda dinî eğitim aldırmıştı.”

Ateş Nesin, babası Aziz Nesin’in din karşısındaki tutumunun kamuoyuna yanlış yansıtıldığı düşüncesinde. Ateş Nesin, babasının dine bakış açısını ise şöyle anlatıyor: “Babam benim inançlı olduğumu bilirdi. Bana karşı çok toleranslı idi. Eş, dost meclislerinde beni parmağı ile gösterir ‘Her eve lazım böyle inançlı biri. Bir tane de bizde var.’ diye takılırdı. Aslında onu yanlış yansıttılar. Ateist olarak bilinir ama ben onun Allah’a inandığını düşünüyorum.”

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:35
Atilla Maraş ( 1949) </B>
M.Atilla Maraş 1949 yılında Şanlıurfa'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdi (1971). Çeşitli kurumlarda öğretmenlik, mühendislik ve yöneticilik yaptı. Halen Türkiye Ziraî Donatım Kurumu'nda bir üst düzey yönetici olarak çalışmakta ve Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı yapmaktadır. Balıklı Göl ve Adımlar dergilerinin kurucuları arasında yeraldı. Şiirleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Ödüller kazandı. Yurt dışında düzenlenen çeşitli şiir toplantılarına Türkiye'yi temsilen katıldı.

ESERLERİ
Doğudan Batıdan Ortadoğudan, Şehrayin, Aney, Zor Sözler ve Merhaba Ey Hüzün adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:35
Aydın Boysan ( 17.06.1921) </B>
Aydın Boysan 17 Haziran 1921’de İstanbul’da doğdu. Öğretmen Nevreste Hanım ile muhasebeci Esat Boysan’ın oğludur. 1939 yılında Pertevniyal Lisesi’ni, 1945’te Güzel Sanatlar Akademisi’ni (Mimar Sinan Üniversitesi’nin Mimarlık Bölümü’nü) bitirdi. Mesleğini 1999’a kadar ara vermeden sürdürdü. Türkiye Mimarlar Odası’nın kurucuları arasında yer aldı; yönetim kurulu üyesi, ilk genel sekreteri ve İstanbul şube başkanı oldu. 1957-1972 yıllarında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde ders verdi. Ulusal ve uluslararası mimarlık yarışmalarında ödüller kazandı. Kendi kitaplarını basmak için Bas Yayınları’nı kurdu (1984-93). Aralıksız olarak on yıl Hürriyet ve üç yıl Akşam gazetelerinde köşe yazıları yazdı.

Yapıtları
Mizah Paldır Güldür; Yangın Var; Umut Simit; Yalan; Oldu mu Ya!; Fısıltı; Dostluk; Aldanmak; Söylesem Bir Türlü.
Gezi Dünyayı Severek I, II, III; Yollarda; Uzaklardan.
Roman Yıl 2046 Uzay Anıları,
Deneme-Anı İstanbul Esintileri; Leke Bırakan Gölgeler; Yaşama Sevinci; Sev ve Yaşa; Damlalar; Zaman Geçerken; Aynalar; Yüzler ve Yürekler; Felekten Bir Gün; İstanbul’un Kuytu Köşeleri; Neşeye Şarkı; Nereye Gitti İstanbul?

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:35
Aydın Osman Erkan ( 1932)- (01.11.1998) </B>

1932 yılında ünlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Aydın Osman Erkan'ın Ubıhların Şhaplı ailesine mensup Hicaz Valisi ve Medine Muhafızı olan büyükbabası Ferid Paşa, İmam Şamil'in torunu Nefiset Hanımla evliydi. Babası Hamza Osman Erkan ise Birinci Dünya Savaşında görev yapmış bir subaydı ve daha sonra Sakarya milletvekili olarak politika hayatına atıldı.

Aydın Osman Erkan sadece erkek örencilerin eğitim gördüğü özel bir eğitim kurumu olan İstanbul'daki İngiliz Koleji'nde (English High School For Boys) eğitim gördü. Okulu bitirdikten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'nde üsteğmen olarak görev aldı.

1953 yılında hükümet tarafından Amerikan Çiftçiler Federasyonu'nun desteklediği iki yıllık bir tarım ve işletme programına Türkiye'yi temsilen katıldı. Amerika'nın dört bir yanındaki okullarda, üniversitelerde Türkiye'yi tanıtan konuşmalar yaptı ve dersler verdi.

İstanbul'a döndükten sonra babası politik kariyerini sürdürdüğünden dolayı, aileye ait büyük çiftliğin işletmesini üstlendi. Tarım hakkında edinmiş olduğu yeni bilgi ve teknikler sayesinde çiftliğin verimliliğini rekor düzeye ulaştırdı ve yıllar boyunca "Ekonomi ve Politika" gazetesinde bir sütunda her gün tarım üzerine makaleler yazdı.

Erkan, başarlı çalışmalarıyla Çerkes diasporası içerisinde büyük saygı kazanmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce yazdığı "Tarih Boyunca Kafkasya" adlı eserin yanı sıra Taitbout de Marigny'nin "Çerkesya Seyahatnamesi", Edmund Spencer'in "Kırım ve Kafkasya Gezileri" ve Ramazan Traho'nun "Çerkesler" adlı eserlerinin Türkçe çevirilerini de yaptı.

Aydın Osman Erkan, 1 Kasım 1998 yılında Aydın'da hunharca işlenen bir cinayet sonucu aramızdan ayrıldı.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:36
Aydoğan Vatandaş </B>
1974 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve Orta tahsilini İstanbul'da tamamladı. 1988 yılıında Deniz Lisesi'ne giren Aydoğan VATANDAŞ 1995 yılında Deniz Harp Okulu'ndan ayrıldı. 1995 yılında Aksiyon Dergisi'nde gazeteciliğe başlayan Vatandaş, 1997 yılında TİMAŞ yayınları arasında yayımlanan ve kısa süre sonra toplanan ilk kitabı Armagedon/Türkiye İsrail Gizli Savaşı ile dikkatleri çekti.

ESERLERİ

AGHARTA
HAARP
APOKALİPSE
ARMAGEDON
EZOTERİKA

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:36
Ayhan Songar </B>
Bir Ayhan Songar vardı
Türkiye 2 Temmuz 2001

İSTANBUL - Hocaların hocası Prof. Dr. Ayhan Songar'ı vefatının 5. yıldönümünde rahmetle anıyoruz. Gazetemizde uzun yıllar yazdığı günlük köşe yazılarıyla hâlâ hafızalarımızda olan, dünyaca tanınmış tıp otoritesi Prof. Dr. Ayhan Songar, ruhu için okutulacak Kur'an-ı Kerim ve Mevlid-i Şerif'le yadedilecek. Yarım asrı bulan fiili doktorluğunun yanı sıra tasavvuf, tıp, musiki, sibernetik ve fotoğraf alanında da uzman olan Prof. Dr. Ayhan Songar, geçtiğimiz yüzyılın hezarfenleri arasında yer alıyordu. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde Psikiyatri Ana Bilim Dalı'nı kuran ve aralıksız 34 yıl kürsü başkanlığını yapan Prof. Dr. Ayhan Songar, çağdaş psikiyatrinin de kurucuları arasında yer alıyordu. Kırk yılı aşkın süre aynı yastığa baş koydukları ve aynı yızahaneyi paylaştıkları eşi Dr. Reyhan Songar rahmetlinin tüm milli hareketlerin yanında ve gönüllü kuruluşların içinde olduğunu belirterek, "Aradan dört yıl geçmesine rağmen Türk milleti onun hizmetlerini unutmadı. Kadirşinaslığını gösterdi ve birçok şehrimizde caddelere, sokaklara, parklara, kültür ve tıp merkezlerine onun ismini verdi. Hâlâ ruhuna Fatihalar okunuyor. Bu konuda duyarlılığı olan herkese teşekkür ediyorum" dedi. Rahmetli Prof. Dr. Ayhan Songar, 1997 yılı başında prostat kanserine yakalanmış, Nisan ayı başında geçirdiği ameliyat da netice vermeyince kalp huzuru ile Rahmet-i Rahman'a teslim olmuş, dünyadan ayrılık vaktinin geldiğini belirterek, son bir köşe yazısı ile okuyucularından helallik dilemiş ve 2 Temmuz 1997 günü Hakk'a yürümüştü.

Çağdaş psikiyatrinin kurucusuydu
Babası İstiklal Harbi gazisi olan Prof. Dr. Ayhan Songar köklü bir aileden geliyordu. Aydınlar Ocağı, Türkiye Milli Kültür Vakfı ve Türk Edebiyatı Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldı; ilk ikisinin başkanlığını da yaptı. Hayatı boyunca alkol ve uyuşturucu ile mücadele veren Prof. Dr. Ayhan Songar, Yeşilay Cemiyeti'nin de başkanlığını yaptı. Şiire merakı ile de bilinen Songar, Fuzuli'den Necip Fazıl'a Türk şairlerini ve şiirlerini çok iyi bilirdi. Dilde uydurmacılığa şiddetle karşı çıkardı. Türk dili ve düşüncesi üzerine nefis yazıları vardı. Uzun meslek hayatı boyunca önemli ödüller alan Prof. Songar, New York Bilimler Akademisi üyesiydi. Türkiye Tıp Akademisi ve Türk Nöro-Psikiyatri Derneği'ne büyük hizmetleri geçmişti. Müziğin hastaların tedavisinde etkili olduğunu bilen Songar, Viyana'da "Musiki Psikolojisi" dersleri de vermişti. Adli Tıp Kurumu'nda da uzun yıllar görev yapan Prof. Songar, bir dönem TRT yönetim kurulu üyeliği de yaptı. Gazetemizde 1989'da haftalık, 1991'den 1997'ye kadar da günlük yazılarını "Sohbet" köşesinde aralıksız sürdüren Prof. Dr. Ayhan Songar'ın 26 kitabı neşredildi. Yerli ve yabancı dergilerde yüzlerce ilmi makalesi yayınlanan Prof. Dr. Songar'ın kızı Neslihan, Tükiye'nin Bakü Büyükelçisi Ecvet Tezcan ile evli.



Ayhan Songar
Sefa Saygılı
Türdav Yayınları

“Böyle güzel insanları unutulmaya terk edemeyiz. Doç. Dr. Sefa Saygılı'nın hazırladığı bu kitabın ilk bölümünde sevenler ve dostları Ayhan Hocayı anlatıyorlar. İkinci bölüm yazı ve röportajlarından yapılan seçmelerden oluşmuş. "Ölüm Döşeğindeki Yazıları" başlıklı son bölümde ise, hiçbir kaynağa bakmadan sadece zihninin hazineleriyle yazdığı makalelerden bir demet bulunmakta. Hele son zamanlarda yalnız elini kıpırdatabildiği günlerde bile aksatmadığı bu yazılar, kitabı daha ilgi çekici kılmakta.”

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:36
Ayla Kutlu </B>
15 Ağustos 1938 tarihinde Antakya’da doğdu.İlk ve orta öğrenimini Antakya, İskenderun, Gaziantep’te tamamladı.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi (1960).
Personel Eğitim, Organizasyon, Metod konularında çeşitli kamu kuruluşlarında çalıştı, şimdi serbest yazar.İlk hikaye ve yazıları Özgür İnsan dergisinde Aygen Berel adıyla yayımlandı (1976-1977). 13. Antalya Film Festivali’nde film öyküsü dalında ikincilik kazandı.

ESERLERİ

Romanları: Kaçış (1979), Islak Güneş (1980), Cadı Ağacı (1983), Tutsaklar (1983), Bir Göçmen Kuştu O (1985), Hoşçakal Umut (1987), Kadın Destanı (1994). Ayrıca üç hikaye kitabı vardır: Hüsnüyusuf Güzellemesi (1984), Sen de Gitme Triyandafilis (1990), Mekruh Kadınlar Mezarlığı (1995). Çocuk kitapları: Merhaba Sevgi, Yıldız Yavrusu, Başı Kuştu Çocuk, Küçük
Mavi Tren, Kendini Köpek Sanan Ayakkabılar, Harika İkizler.

Bunlardan Bir göçmen Kuştu O Madaralı 1986 Roman Ödülü’nü, Hoşça kal Umut 1988 Rüştü Koray Ödülü’nü, Sen de Gitme Triyandafilis 1991 Sait Faik Hikaye Armağanı’nı, Mekruh Kadınlar Mezarlığı Yunus Nadi Ödülü’nü aldı. Beş tane yapıtı filme alındı. Öyküleri, Arapça, İngilizce, Almanca ve Flamanca’ya çevrildi.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:37
Ayşe Sarısayın ( 1957) </B>
Ayşe Sarısayın, 1957 yılında İstanbul'da doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Alman Lisesi'nde tamamladıktan sonra (1976), İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu (1981). 1985 yılında İstanbul Üniversitesi'ne bağlı İşletme İktisadı Enstitüsü'nü bitirdi. 1981 yılından bu yana, özel bir ilaç şirketinde çalışıyor. Evli, bir oğlu var. Babası Behçet Necatigil'in çeviri şiirlerini (Yalnızlık Bir Yağmura Benzer, Adam Yayınları, 1984), eşine yazdığı mektupları (Serin Mavi, YKY, 1999) ve babasıyla ilgili anılarını ("Çok Şey Yarım Hâlâ", YKY, 2001) yayına hazırladı.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:37
Ayvansarayi - (1787) </B>
Hafız Hüseyin Ayvansarayi İstanbul'da Ayvansaray'da doğduğu için bu ad ile anılır.Damat Hasan Paşa'nın odacısı Hacı İsmail Ağa'nın oğludur. Yeniçeri Ocağında yetişti.Baltacılar Kethüdalığı yaptı. 1787 yılında İstanbul'da vefat etti. Mezarı Eyüp'te Zal Mahmud Paşa Camisi bahçesindedir.

Eserleri: Hadikatü’c Cevami (Camiler Ansiklopedisi adıyla Tercüman Gazetesi tarafından yayınlandı), Mecmua’ı Tevarih (Tarih Dergisi), Vefayat’ı Selatin ve Meşahir’ı Rical (Sultanların ve meşhur kişilerin ölümleri-Vefayat adıyla Fahri Derin tarafından neşredildi.), Eşarname’i Müstezadi.

Kaynak:Osmanlı Tarih Yazarları M.Orhan Bayrak sf.56-57

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:38
Aziz Nesin ( 1915)- (06.07.1995) </B>
1915 yılında İstanbul’da doğdu.Kuleli Askeri Lisesi’ni, Harp Okulu’nu (1937) bitirdi, subaylıktan gazete fıkra yazarlığına geçti (1944), birçok gazetede yazdı. Sabahattin Ali ile birlikte, biri kapatılınca öteki, Marko Paşa, Malum Paşa, Merhum Paşa, Alibaba (1646/47) ve tek başına Zübük (1962) adlı mizah dergilerini çıkardı; yazılarından ötürü hapse girdi, sürüldü. Bir ara Düşün Yayınevi’ni (1956) kurdu, dağıttı. Hayatını bağımsız yazar olarak sürdürdü. 6 Temmuz 1995 tarihinde öldü.

Sanata şiirler, gerçekçi hikayeler (Millet Dergisi, 1944) ile başlamıştı, dünyaca tanınan güçlü bir mizah yazarı oldu. Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı (1973) adında bir de antoloji düzenlemiş olan yazar, Türkiye’de ve başka ülkelerde yayımlanacak, oynanacak kitap ve oyunlarının telif hakları ve dileyenlerin yardım ve bağışlarıyla yürütülmek üzere, 1972’de bir NESİN VAKFI kurdu; bu vakfın amacı “Vakfın yurduna her yıl alınacak dört kimsesiz ve yoksul çocuğu, ilkokuldan başlatarak yüksek okulu, meslek okulunu bitirinceye ya da bir meslek edininceye dek, her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmak, yetiştirmektir.” Vakıf her yıl bir edebiyat yıllığı çıkarıyor. İlk Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976’da çıktı.

Kazandığı ödüller, armağanlar; A) Türkiye’de; Üç Karagöz Oyunu (bas. 1968) ile Milliyet gazetesinin 6. Karacan Armağanı birinciliğini (1968), Çiçu ile Türk Dil Kurumu 1970 Tiyatro Ödülü’nü, Pırlatan Bal oyunuyla Arkın Çocuk Edebiyatı Ödülleri ikinciliğini (1974) kazandı. B) Yurt dışında aldığı uluslar arası ödüllerse altı tanedir: Üst üste iki yıl Altın Palmiye (İtalya 1956, 1957), Altın Kirpi (Bulgaristan, 1966), Krokodil (Sovyetler Birliği, 1069) ve Lotüs (Asya-Afrika Yazarlar Birliği tarafından Filipinler’in Manila kentinde, 1975) ödülleri. Son olarak Gabrova kentinde (Bulgaristan) kik yılda bir düzenlenen Gülmece ve Yergi Şenliği’nde, Uluslar arası Gülmece Kitapları Yarışması’nda Büyük Ödül’ü ( Hitar Petar Ödülü, 1977) kazandı.

ESERLERİ
İlk baskı yıllarına göre eserleri:

Hikaye kitapları : Geriye Kalan (1948), İt Kuyruğu (1955), Yedek Parça (1955), Fil Hamdi (1955), Damda Deli Var (1956), Koltuk (1957), Kazan Töreni (1957), Toros Canavarı (1957), Deliler Boşandı (1957), Mahallenin Kısmeti (1957), Ölmüş Eşek (1957), Hangi Parti Kazanacak (1957), Havadan Sudan (1958), Bay Düdük (1958), Nazik Alet (1958), Gıdıgıdı (1959), Aferin (1959), Kördöğüşü (1959), Mahmut ile Nigar (1959), Gözüne Gözlük (1960), Ah Biz Eşekler (1960), Yüz Liraya Bir Deli (1961), Bir Koltuk Nasıl Devrilir (1961), Biz Adam Olmayız (1962), Sosyalizm Geliyor Savulun (1965), İhtilali Nasıl Yaptık (1965), Rıfat Bey Neden Kaşınıyor (1965), Yeşil renkli Namus gazı 81965), Bülbül Yuvası Evler (1968), Vatan Sağolsun (1968), Yaşasın Memleket (1969), Büyük Grev (1978), Hayvan Deyip Geçme (1980), 70 Yaşım Merhaba (1984), Kalpazanlık Bile Yapılamıyor (1984), Maçinli Kız İçin Ev (1987), Nah Kalkınırsın (1988).

Romanları: kadın Olan Erkek (1955), Gol Kralı Sait Hopsait (1957), Erkek Sabahat (1957), saçkıran (1959), Zübük (1961), Şimdiki Çocuklar Harika (1967), Tatlı Betüş (1974), Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz (1977), Surname (1976), Tek Yol (1978).
Anıları: Bir Sürgünün Hatıraları (1957), Böyle Gelmiş Böyle Gitmez (1. Bölüm 1966, 2. Bölüm 1976), Poliste (1967), Yokuşun Başı (1982), Salkım Salkım Asılacak Adamlar (1987), Rüyalarım Ziyan Olmasın (1990).
Masalları: Memleketin Birinde (1987), Hoptirinam (1960), Uyusana Tosunum (1971), Aziz Dededen Masallar.
Taşlama: Azizname (1970).
Fıkralar: Nutuk Makinası (1958), Az Gittik Uz Gittik (1959), Merhaba (1971), Suçlanan ve Aklanan Yazılar (1982), Ah Biz Ödlek Aydınlar (1985), Korkudan Korkmak (1988),
Gezi: Duyduk Duymadık Demeyin (1976), Dünya Kazan Ben Kepçe (1977),
Oyunlar: Biraz Gelir misiniz (1958), Bir Şey Yap Met (1959), Toros Canavarı (1963), Düdükçülerle Fırçacıların Savaşı (1968), Çiçu (1970), Tut Elimden Rovni (1970), Hadi Öldürsene Canikom (1970), Beş Kısa Oyun (1979), Bütün Oyunları Adam Yayınları’nda çıktı (1982).
Barbaros’un Torunu, Hakkımı Ver Hakkı, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz oyunları basılmadı.
Şiir kitapları: Sondan Başa (1984), Sevgiye On Ölüme Beş Kala (1986), Kendini Yakalamak (1988), Hoşçakalın (1990), Sivas Acısı (1995)
Konuşmalar: İnsanlar Konuşa Konuşa (1988), Çuvala Doldurulmuş Kediler (1995). 1995’te çeşitli türdeki kitaplarından yaptığı seçki Sizin Memlekette Eşek Yok mu? adıyla yayınlandı.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Çağımızın Nasrettin Hoca’sı Aziz Nesin Demirtaş Ceyhun adlı kitabında yazarla ilgili anıları topladı.

2.Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

//_PeSiMiSt_//
20-09-07, 00:38
Azmi Aksoy ( 1958) </B>
1958 yılı Ankara doğumlu olan Aksoy, 1982 yılında A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Klasik Filoloji bölümünü (Yunan Dili ve Edebiyatı / Latin Dili ve Edebiyatı) birincilikle bitirerek Kara Lisan Okulunda Yunanca öğretim üyesi olarak göreve başladı.

1989 yılında intikalen İstanbul'a gelen Kara Lisan Okulundaki Yunanca öğretim üyeliği devam ederken 1996 - 2000 yılları arasında Lisan Okulu Uzaktan Eğitim Genel koordinatörlüğü görevlerini yürüttü. Bu görevi sırasında uzaktan eğitim yöntemiyle çok sayıda TSK personeline çeşitli dillerde Temel Yabancı Dil Eğitimi verdi. Projelendirip uygulamaya koymuş olduğu E-Learning uygulaması halen TSK'da geliştirilerek sürdürülmektedir. 2000 yılı Mart ayında öğretmen binbaşı rütbesindeki iken kendi isteği ile emekli oldu.

Emekliliğini müteakip, Babıali Kültür Yayıncılığının kuruluşunda yer aldı ve bir müddet yayınevinin Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüttü. Bilahare çeşitli özel eğitim kurumlarında İlköğretim okul müdürlüğü ve Genel Müdür yardımcılığı görevlerinde de bulunan Aksoy, görevde bulunduğu bu süreler zarfında aşağıdaki çalışmaları üretti ve uygulamaya koydu;

1) Ölçme Değerlendirme ve Soru Bankası,
2) Akademik Check-Up Programı,
3) OYİS (Okul Yönetimi ve İletişim Sistemi),
4) SDGP (Sosyal ve Duygusal Gelişim Programı),
5) TİBEP (Temel İnsanlık Becerileri Eğitimi Programı),
6) SEM (Sürekli Eğitim Merkezi),
7) Anne-Baba Okulu Seminer Programı,
8) VEP (Veli Enformasyon Programı).

2003 yılından itibaren Home-Office tarzında çalışmalarına devam ederek yayınevlerine yayın ve danışmanlık hizmeti vermekte, bilgisayar eğitim yazılımları hata raportörlüğü yapmakta, bazı vakıf, kurum ve kuruluşlara da İnteraktif Modern Yunanca dil eğitimi vermektedir.

Lisan Okulunda halen ders kitabı olarak okutulan 9 ciltlik "Modern Yunanca Öğreniyorum" serisi dahil, 25 yayınlanmış kitabı ve 4 adet Audio CD'si bulunan Azmi AKSOY, evli ve iki çocuk babası olup, Yunanca ve İngilizce bilmektedir.

ESERLERİ

1) Yunanca İlk Adım (Fono Yayınları)
2) Yunanca Cep Sözlüğü (Fono Yayınları)
3) Yunanca Konuşma Kılavuzu (Fono Yayınları)
4) Yunanca - Türkçe / Türkçe - Yunanca Standart Sözlük (Fono Yayınları)
5) Modern Yunanca Uygulamalı Dilbilgisi (Fono Yayınları)
6) Çağdaş Yunanca Grameri (Alfa Yayınları)
7) Yunanca Büyük Sözlük (Alfa Yayınları)
8) Yunanca Mini Sözlük (Alfa Yayınları)
9) Pratik Yunanca Konuşma Kılavuzu (Alfa Yayınları)
10) Sözlüklü Türkçe - Yunanca Konuşma Kılavuzu (İnkılâp Yayınevi)
11) Herkes İçin Kolay Yunanca (İnkılâp Yayınevi)
12) Modern Yunanca Alfabe (Lisan Okulu Yayınları)
13) Modern Yunanca Öğreniyorum 1 (Lisan Okulu Yayınları)
14) Modern Yunanca Öğreniyorum 2 (Lisan Okulu Yayınları)
15) Modern Yunanca Öğreniyorum 3 (Lisan Okulu Yayınları)
16) Modern Yunanca Öğreniyorum 4 (Lisan Okulu Yayınları)
17) Modern Yunanca Öğreniyorum 5 (Lisan Okulu Yayınları)
18) Modern Yunanca Öğreniyorum 6 (Lisan Okulu Yayınları)
19) Modern Yunanca Öğreniyorum 7 (Lisan Okulu Yayınları)
20) Modern Yunanca Öğreniyorum 8 (Lisan Okulu Yayınları)
21) Modern Yunanca Öğreniyorum Audio CD 1 (Lisan Okulu Yayınları)
22) Modern Yunanca Öğreniyorum Audio CD 2 (Lisan Okulu Yayınları)
23) Modern Yunanca Öğreniyorum Audio CD 3 (Lisan Okulu Yayınları)
24) Modern Yunanca Öğreniyorum Audio CD 4 (Lisan Okulu Yayınları)
25) Yunanca Günlük Konuşma ve Deyişler (Sosyal Yayınları)


İletişim için GSM: 0505 452 16 15
azmi.aksoy@isbank.net.tr
azmiaksoy@hotmail.com

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 02:59
Babür Şah . ( 05.10.1482)- (28.08.1493) </B>
BABÜR ŞAH

Osmanlı İmparatorluğunun, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarında, yüz ölçümü 8 milyon kilometrekarelik bir araziye sahip olduğu XVI. yüzyıl, Türk tarihinin altın devirlerinden biridir. Çünkü bu dönemde, 5 milyon kilometre yüz ölçümü olan Hindistan’da da bir Türk İmparatorluğu kurulmuş bulunuyordu.

Hindistan; zenginliği, enginliği esrarla dolu bir dünya olarak, insanlık aleminin hayalinde her devirde yaşamış bir kıtadır. Asırlar boyunca Hindistan’a bir sel gibi akınlar olmuş, birçok kavimler Hindistan’ın her bucağında medeniyetler kurmuşlardır. Arîler, Persler, Büyük İskender ve nihayet Türkler, Hindistan topraklarına girerek birçok devletler meydana getirmişlerdi. Bu devletlerin içinde Hindistan’ın en büyük medeniyetini Babür Şah ve oğulları kurmuştur.

Hindistan’ın büyük fatihi Babür Şah Ferganalı bir Türk’tür. Babür, Türk Barlas Kabilesine mensup olup, Timurlenk’in torunudur. Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’nın oğludur. 14 Şubat 1483 tarihinde Batı Türkelinde bulunan Fergana’nın Andican kasabasında dünyaya gelmiştir.

O zamanlar Timurlenk’in kurduğu devlet parçalanmış, torunları ayrı ayrı devletler kurmuşlardı. Bunlardan Ebu Said, Maveraünnehir’de, Hüseyin Baykara Horasan’da, Babür’ün babası Şeyh Mirza ise Fergana’da hükümdar bulunmakta idi. Şeyh Mirza’nın son zamanlarında kardeşler arasında kavga başlamıştı. Bu iç mücadeleler devam ederken 1494 tarihinde Şeyh Mirza vefat etti.

Babür Şah, 11 yaşında babasının tahtına oturduğu zaman amcası Semerkant Hanı Sultan Ahmet ve dayısı Taşkent Hanı Mehmet Fergana’ya hücum etmekte idiler. Babür, babasının kudretli kumandanları sayesinde bu tehlikeyi atlattı. Fakat Babür’ün gençlik hayatı, bundan sonra, tehlikeli ve pek heyecanlı maceralarla geçti. Her hadise, zekî ve cesur olan Babür’ün tecrübesini arttırmakta idi. Babür, büyük atası Timur’un muhteşem hükümet merkezi olan Semerkant’ı zaptetmeğe muvaffak oldu. Fakat Özbeklerin Hanı Şeybânî’ye mağlup oldu. Fergana Hanlığını kaybedip etrafındaki askerlerin dağılmasını önleyemedi.
Tek başına kalan bu genç Han, Pamir Dağlarına çekildi. Büyük bir felakete uğramış olmasına rağmen ümidini kesmedi. Yanında bulunan birkaç kişi ile bir Türk kadınının evinde saklandı. Bu kadının kardeşi, Timurlenk’le Hindistan seferlerine katılmış ihtiyar bir askerdi. O gün için aksakallı bir savaşçı olan tecrübeli koruyucusu, durmadan, Hindistan’ın zenginliğini, buraya ait efsaneleri, Hind’in eski tarihini her gece Babür’e anlatıyordu. Babür de bunları can kulağı ile dinliyordu. Edebiyata da ilgisi olan Babür, bu defa tarihe merak sardı. Atası Timur’un tarihini bularak okumaya başladı.

Ruhunda yepyeni bir mefkure alevlenmişti: Hindistan’ı zaptetmek, orada büyük bir Türk İmparatorluğu kurmak... Esasen kendisine, yeni bir devlet kurmak, kurabilmek için lazım olan özellikler mevcuttu. Bu idealle, Babür; Horasan İllerindeki Türklere haber gönderdi. Kısa bir süre içinde etrafında 20,000 cesur ve yiğit bir asker kalabalığı toplamaya muvaffak oldu.
Bu ordu ile Hindikuş Dağlarını aşarak Afganistan’ın merkezi olan Kabil şehrini zaptetti. Artık, Hindistan’ın kapısında karargahını kurmuş bulunuyordu. Saka Türkleri, Hun Türkleri, Gazneli Türkler ve hatta Timurlenk bu noktadan geçerek Hindistan’ı istila etmişlerdi. Babür’ün talihine yeni bir güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı. Kabil’de kendisini şah olarak ilan etti. Bu sıralarda da en büyük düşmanı olan Şeybanî de, düşmanları tarafından öldürülmüştü. Böylece Hindistan seferi hazırlıklarına başlamak için en önemli engel ortadan kalkmış oluyordu.

O zamanlar Hindistan’ın Pencap valisi bulunan Devlet Han, Hindistan’ın Delhi hükümdarlarından Sultan İbrahim ile bozuşmuş olduğundan Babür Şah’ı, Hind Seferine teşvik etmekte idi.

Bunun üzerine Babür Şah Delhi Sultanına, bu ülkenin, atası Timurlenk’ten kendisine miras kaldığını bildirdi. Bu haber Sultan İbrahim’e ulaştırıldığı sıralarda Babür Şah, Hindistan’a sefer yapacak olan ordusunu da hazırlamış bulunuyordu. Ordusunda kuvvetli bir de topçu bataryası vardı. Kuvvetleri 13,000 kişiyi bulmuştu. Hindistan Hükümdarı Sultan İbrahim’in ordusu ise 100,000 kişi idi. Hind ordusunda 1000 kadar da fil bulunmaktaydı. Türk ordusu Hayber geçidini aşarak Hindistan’ın Pencap bölgesine girdi. Türk askerleri, ataları gibi çelik miğfer ve elbiseler giyinmiş, vakurane bir surette, efsaneler diyarı olan Hindistan içlerine doğru ilerliyorlardı. Türklerin Sind nehri boylarından ilerlemekte olduğunu haber alan Sultan İbrahim, ordusunun başına geçti.
İki taraf kuvvetleri, Hindistan’ın Panipat mevkiinde karşılaştılar.

Babür Şah; uzun hortumlu, dev cüsseli fillerin ağır ağır üzerlerine geldiklerini görünce, bu ağır kuvvetlere mukavemet için ordusunun, önüne birçok arabalar dizdirip bunları zincirlerle birbirine bağladı. Aralarına da topları yerleştirdi. Böylece iki ordu 21 Nisan 1526 tarihinde kanlı bir savaşa giriştiler. Kılıçlar oynuyor, kalkanlar ses veriyor, Türklerin yıldırımı andıran naraları Hindistan semasına yükseliyordu. Bu yiğit sipahilerin önünde durmak ne mümkündü. Kısa bir zaman içinde Hind kuvvetleri birbirine karıştı. 25,000 ölü verdiren Türk askerleri bu savaştan muzaffer olarak çıktılar. Türk süvarileri kaçanları kovalayarak Delhi şehrine girdi. Aynı yıl içinde Osmanlı Türkleri de Mohaç Meydan Muharebesini kazanarak bütün Macaristan’ı fethetmişlerdi.
Babür Şah, Hind’in büyük şehirlerinden olan Delhi’ye girdiği zaman şehirde bulanan Ulu Cami’de cemaatla birlikte namaz kıldı. Kendisini Hind Padişahı olarak ilan ettiler. Babür’ün oğlu Humayun da öncü kuvvetlerle ilerleyerek Hind’in meşhur bir şehri olan Ağra’yı zaptetmişti. Humayun, Sultan İbrahim’in Ağra’da bir eve sığınmış olan ailesini esir aldı. Bunlara fazlasıyla saygı gösterdiğinden Sultan İbrahim’in eşi, bütün mücevherlerini Humayun’a hediye etti. Bu mücevherler içinde bir tek taş pırlanta vardı ki bu pırlanta Hind Türk padişahlarının giydiği taca konuldu. Bu pırlantaya Avrupalı kuyumcular 880,000 İngiliz lirası kıymet takdir etmişlerdi. Babür Şah’ın eline Hindistan’ın hadsiz hesapsız servetleri geçti. Fakat gözü pek tok olan Babür Şah, bütün bu hazineleri askerlerine dağıttı.

O zamanlar Hindistan’da bir çok Müslüman Hint racaları hükümet sürmekte idiler. Türkler bu racaları teker teker kendi hakimiyetleri altına alarak ilk defa Hindistan’ın birliğini temin ettiler. Bu racalarla mücadele tam beş yıl sürmüştü. Babür Şah, bu zaferleri neticesinde, Hint-Türk İmparatorluğu’nu kurmaya muvaffak oldu.

Babür Şah iyi ruhlu cömert ve adaleti sever bir Türk hükümdarı idi. Devlet kuruculukta müstesna bir zekaya sahip olan Türkler, Hindistan’da da kuvvetli bir devlet teşkilatı kurdular. Hakimiyetlerine aldıkları çeşitli kavimlerin vicdan ve hürriyetlerine büyük saygı gösterdiler. Hindistanlılar dinlerinde ve adetlerinde serbest bırakıldı. Hindistan’ın her bucağında Türk kanunları hakim olduğundan halk saadete erişti. Bunun neticesi iktisadi hayatta bir faaliyet görüldü.

Türkler zamanında Hindistan’da çok kuvvetli bir medeniyet meydana geldi. Hindistan’ın her tarafı, imar edilerek mermerden saraylar, camiler, köprüler ve birçok hayır müesseseleri meydana getirildi. Hint’in her tarafına yollar açıldı. Benares, Ağra, Delhi şehirleri cihanın en güzel sanat eserleriyle dolup taştı. Mimar Sinan’ın kalfaları Hindistan’a gelerek birçok abideler meydana getirdiler. Babür Şah’tan sonra gelen Türk hükümdarları zamanında yapılan Taç Mahal Türbesi, Hümayun Türbesi, Türk Sultanı denilen beş katlı Saray ve İnci Camii, Hindistan’ın en büyük sanat eserleri arasındadır.

Babür Şah, kuvvetli bir şairdi de... Hindistan hatıralarına ait bir de eser yazmıştır. Buna Babürnâme denilmektedir. Babür Şah, bütün şiirlerini öz Türkçe ile yazmıştı. Bu şiirlerde canlı, ince ve neşeli bir ruh hakimdir. Şiirleriyle aşkı pek güzel bir şekilde terennüm etmiştir. Bir şiirinde şöyle demektedir:
Canımdan başka yâr-ı vefadâr bulmadım

Gönlümden başka mahrem-i esrâr bulmadım
Canım kadar başka dil-i efkâr görmedim
Gönlüm gibi gönlü giriftâr görmedim
Bir rubaisinde de şöyle diyor:
Aşkınla gönül haraptır ben ne ideyim
Hicrinle gözüm pür âbdır ben ne ideyim
Cismim bükülmüştür ben ne ideyim
Canımda çok ıstırap vardır ben ne ideyim.
Hindistan’da büyük imparatorluk kuran büyük devlet adamı ve şair Babür Şah, 26 Aralık 1530 tarihinde Agra’da ölmüş ve cenazesi sonradan Kâbil’e götürülerek şehir dışında mükemmel bir türbeye gömülmüştür.
Babürnâme adıyla Çağatay Türkçe’si ile hatıralarını yazdığı eser, Abdurrahman Han tarafından Farsça’ya ve Pavet de Courteille tarafından da İngilizce’ye çevrilmiştir. Bundan başka Türkçe ve Farsça şiirleri, bir aruz risalesi, Mübîn veya Mübeyyen adlı manzum bir fıkıh kitabı da vardır.

Kurduğu, büyük devlet ise 1858 yılında İngilizlerin Hindistan’ı istilası ile sona erdi. Aynı topraklar üzerinde bugün, kardeş Pakistan ve Hindistan hakimiyeti devam etmektedir.
x

İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği: Baburnâme
NTV-MSNBC
1 Eylül 2006

Gazi Zahireddin Muhammed Babur’un, İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan -856 sayfalık- eseri, Kabalcı Yayınevi tarafından yayımlandı.
İSTANBUL - Babur, 1483’ten 1530’a kadar süren hayatını, padişah olduğu 1494 yılından başlayarak ölümüne dek Çağatay Türkçesi’yle kaleme aldığı hatıratına nakşetmiş.
Zahîreddin Muhammed Babur, şehzade ve padişah, “kafirleri hunharca katleden” efendimiz, oğlu hayatta kalsın diye kendini Allah’a kurban veren sevgili kul, tabiata âşık şair, kendini adamış vakanüvis, fatih ve fatîn hükümdarımız, söyleyin siz kimsiniz...?

Bu sorunun yanıtına ulaşmak için halen Afganistan, Pakistan ve Hindistan coğrafyasında anlatılan büyük bir imparatora, gönül koymuş bir mümine ya da tapınakları yıkan, terör estiren bir despota dair söylencelerden başka bir kaynağa bakmak gerekir.

Bu kaynak Babur’un bizzat kaleme aldığı ve İslam edebiyatında hatırat türünün ilk örneği olan kendi koyduğu adıyla Vekayi, daha sonra yaygın kabul gören adıyla ‘Baburnâme’dir.

Kişisel hayatını, yaptığı savaşlar, gördüğü yerler ve telkinler ve sevinçlerin ayrıntılı tasviriyle birlikte samimi ve teferruatlı bir biçimde sunar bu hatıratta.

‘Baburnâme’ dünya literatüründe Augustinus’un İtirafları’yla yan yana anılan, “tarih”ten ziyade hayatı kaydetme çabası olan ve on beşinci yüzyıl sonu on altıncı yüzyıl başında yaşadığı coğrafyada hayatın nasıl olduğuna dair canlı ve keyif veren bir eserdir.

Ona böylesi bir hatırat yazma esinini neyin verdiğini, hatta çevresindeki insanlara hatırat yazmalarını telkin etmesinin ardında yatan ulvî amacı bilemeyiz? Ancak bilebildiğimiz ve önünde saygıyla eğileceğimiz tek şey elimizde kalan bu kıymetli, gerçeğe adanmış ve önyargılardan uzak metindir - ki yazarımız da bize çağların ötesinden açık sözlülükle seslenir:

“Bunları yazmaktaki amacım şikâyet değil, gerçekleri söylemektir; bu söylenenlerdeki amaç kendimi tarif değil, gerçekleşmiş olanları beyan etmektir. Burada böylece her sözün doğrusunu ve her işin olduğu gibi yazılması gerekli sayıldığı için şüphesiz ki, baba ve büyük kardeşten iyi ve kötü ne duyulup görülmüşse onları söyledim, akraba ve yabancıdan da ne kusur veya meziyet görülmüşse onları yazdım. Okuyan mazur görsün, işitenler de kınamasın.”

Baburnâme
Gazi Zahireddin Muhammed Babur
Kabalcı Yayınevi, 856 sayfa
Çeviren: Reşid Rahmeti Arat
Dizi: Doğu klasikleri
Tür: Anı, dünya tarihi

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 02:59
Bahaeddin Özkişi ( 1928)- (15.11.1975) </B>
(1928- 15 Kasım 1975) Yazar, İstanbul'da doğdu. Sultanahmet Sanat Enstitüsü'nü bitirdi (1946). İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Teknoloji Kürsüsü'nde kaynak öğretmeni idi (1956).

KÖSE KADI

Bu roman, kendilerini, varlığının her zerresi ile Devlet-i Ebed Müddet'e adamış Osmanlılar'ın serhadlerdeki hikâyesini anlatır. Bir bakıma Osmanlı'nın yükselişinin sonu, düşüşün başlangıcı devresinin hikâyesidir.

SOKAKTA

Tarihimizin son 150 yılını konu olarak almıştır.

GÖÇ ZAMANI

Kısa hikâyelerden bir demettir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bahaeddin Özkişi dosyası internette
Fatma Gül 03.06.2002

Türk hikayeciliğinde önemli bir isim olmasına rağmen, hakkında çok az bilgi bulunan Bahaeddin Özkişi (1928 –1975) hakkında, “dergibi” adlı internet sitesinde kapsamlı bir dosya hazırlandı.


www.dergibi.com/dosya/bahaeddin_ozkisi.asp

adresinden ulaşılabilen sitede, Özkişi’nin hayatı ve eserleriyle beraber roman ve hikayelerinden yola çıkılarak sanat ve dil anlayışı tahlil ediliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin” diye övdüğü yazar, ‘Bir Çınar Vardı’ ve ‘Göç Zamanı’ adlı hikayelerinin yanı sıra; ‘Köse Kadı’, ‘Uçtaki Adam’ ve ‘Sokakta’ isimli romanlarıyla birçok ödül almıştı. Eserlerinde açık ve net bir dil kullanan Özkişi, hikayelerinde insanın özüne ait bilgiyi olayın kendi keyfiyeti içinde veriyor. Günlük hayatta çoğu zaman ihmal ettiğimiz ya da önemsiz gördüğümüz her ayrıntıya derin anlamlar yüklüyor. Olayları ve kavramları yalın, olağan halleriyle değil, derin ve psikolojik yönleriyle ele alıyor.

Genç denecek bir yaşta hayatını kaybeden Bahaeddin Özkişi, yazar kimliğinin yanında farklı çalışmalara da imza atan bir sanatçı. Yazmayı ara vermeden sürdürürken bir yandan cam üzerine tezhip çalışmalarıyla uğraşırken bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cepheli olarak yapmaya çalışmış.

Bahaeddin Özkişi aynı zamanda “cami–pazar–medrese” merkezli şehir tasarımlarının ilk işaretlerini veren sanatçılar arasında yer alıyor.

X
ÖZKİŞİ’Yİ TANIMAYAN KİŞİLER
Cem Sökmen Ufuk Ötesi Eylül 2004

Milli Eğitim Bakanlığının açıkladığı yüz temel eser listesi basında çeşitli açılardan tartışıldı. Mevcut şartlarda belli bir dengeyi tutturduğunu düşündüğümüz bu listeyi kimisi 101 temel eser başlığıyla yazdı kimisi de isimler üzerinden polemikler üretmeye çalıştı. A. Turan Alkan’ın, şu anda ülkemizde yetişen neslin sınavlar arasında koşuştururken okuma alışkanlığını kazanmasının zorluğuna ve gerçek bir okuyucunun özelliklerine dikkat çeken yazısı son derece yerindeydi. Fakat “emekli anchorman” A.Hakan Çoşkun bu konuya dair en garip ifadelerin sahibi oldu. Çoşkun, adına ilk defa yüz temel eser listesinde rastladığı Bahaeddin Özkişi hakkında şunları söylüyordu: “Ancak listede adı söylendiğinde “O da kim yahu?” denilecek bir yazar da var. Aşina olmadığımız bu yazarın adı: Bahaeddin Özkişi. Tavsiye edilen eserinin adı: Sokakta. Merak ettiğim şu: Acaba gerçekten “hakkı teslim edilmemiş” bir yazarla mı karşı karşıyayız yoksa ülkemizin en güzide müessesesi “torpil” burada da mı devreye girdi.?” Burada hem entelektüel zaafiyeti hem de kendine aşırı güvenden kaynaklanan rahat ve saldırgan bir üslubu görüyoruz. Türkiye’de 400 bine yakın tiraja sahip gazetede yazan bir kişi, yüz eserlik listeye girmiş bir edebiyatçı için “O da kim?” sorusunu sormadan önce herhalde araştırma yapmalıdır. Biraz araştırma zahmetine katlanan 4 seviyeli kitapla karşılaşacaktı. Herhalde ölçü hassasiyetine sahip bir insan Bahaeddin Özkişi’nin 4 eseriyle karşılaştığında onları okumadan görüş belirtmeye kalkmazdı. Bu işler maalesef sağcılarla solcuların arasında bir yerde durup sürekli “hepiniz yanlışsınız” demeye benzemiyor. Eğer her yazar bilmediği konular hakkında söz söylemeyi, tanımadığı insanlar hakkında nezaket ve saygı sınırlarını aşan yorumlar yapmayı kendisinde “hak” görüyorsa vay halimize!... Sanatkarların ve yazarların bir kelime için yıllarca küs kalabildiği o yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Özkişi’yi “Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin” diyerek teşvik edişi manidardır. Ünlü köşe yazarlarımız tarafından tanınmayan Bahaeddin Özkişi değerler bırakarak göçtü bu dünyadan. Acaba onun adını dahi duymamış olmayı kendisi için gayet normal görenler ne bırakacaklar merak ediyoruz doğrusu.

Bahaeddin Özkişi’yi biz “Köse Kadı” isimli romanıyla tanıdık. Köse Kadı ve onun devamı olan “Uçdaki Adam”da Osmanlı’nın küçük çaplı kuvvetlerle başta Macaristan olmak üzere Avrupa coğrafyasında nasıl hakimiyet kurmayı başardığını anladık. Birlikte düşünebilmenin, “aynı dili” konuşabilmenin ve organizasyon gücünün ne demek olduğunu ve şimdilerde bütün bunlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu hissettik. Horasan’dan gelen Alp-Erenlerin, kolonizatör dervişlerin, 1200’lü yıllarda Anadolu’da verdikleri mücadeleyi, 1500’lü yıllarda aynı organizasyon kabiliyeti ve canlılıkla Avrupa’nın içlerine taşıyan gücü gördük. Bu ikisini besleyen ilayı kelimetullahı yayma isteği ve vazifesiydi.

Bir Sokaktan Bir Medeniyetin Serencamı

Bahaeddin Özkişi’nin yüz temel eser listesine giren “Sokakta” romanından aldığımız notlar onun kalitesini anlatmaya yetecektir sanırız: “Sokağımın insanları kayboluyorlardı. Gözleri, büyülenmiş gibi maddeye dikilmiş, geçip gidiyorlardı önümden. Bir kuş sesinin, bir asma yaprağının, dur, gitme bana bak haykırışını duymuyorlardı. Gönülleri ve gözleri güzelliklerden kopuyordu. Gerçek ihtiyaçlarının ötesindeki şeylere gidiyorlardı koşarak.”

“İnsan gözünü perdeleyen, her şeyi bir arada aynı anda görmekti. Görmeyi bilmemek bir eğitim eksikliğiydi.”
“Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkan yok.”
“Eldeki saf değerler görmüyor musun cam boncuklarla değiştiriliyor. Sizce güzelin değersizliği eski oluşundan. Yeni olsun da diyorsunuz isterse bir boncuk olsun. Değerler, ait oldukları toplumun titizlikle korumak zorunda olduğu şeylerdir. Çünkü gelecek onlar üzerine örülür.”

“Gerçek insanı ümit, iman, heyecan meydana getirir.” “Doğru, dergi, mecmua, gazete ve kitaptan öğrenilmez. Lazım olan gözlem ve deney sonuçlarıdır.”

“Sosyoloji kanunları henüz birer tahminden ibarettir.” “Her insan, her topluluk ömrünün bir noktasında hayvani ve insani hayat arasında bir tercih yapmak zorundadır.”

“Sevmeden bakan insanın gördüğü karanlıktır.” “Vicdansız ilim, imansız çaba ruhun ölümü anlamını taşır.” “Ölüm, isteğimize göre anlama sahiptir. İstersek bizim için Allah’ın ihtişamına garkolma olabilir.” “Geçmiş ölüyse sen de yoksun. Kökü olmayan toplum yaşayamaz…”

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 02:59
Balo Bilattı - (1970) </B>
Kafkasya’da Osetya yöresinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini orada yaptı. 1917 Rusya devrimi sonrasında Kafkasya’daki özgürlük ve devletleşme hareketlerinin Kızılordu tarafından ezilmesi sonucunda yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

Makina mühendisliği öğrenimi gördü. Avrupa’daki Kafkas siyasi göçmenlerinin örgütlenmelerinde aktif görevler yüklendi. Başta Fransa ve Polonya olmak üzere Avrupa'da ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenen "Kafkasya Dağlıları Halk Partisi"nde ve bu partinin de dahil bulunduğu "Promethee" siyasi hareketi içinde aktif rol oynadı. Parti adına önce Paris, sonra da Varşova’da Rusça-Türkçe yayınlanan "Gortsı Kavkaza-Kafkasya Dağlıları" (Paris 1928) dergisinde ve bu derginin siyasi nedenlerle isim değiştirmesinden doğan "Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya" (1934), "Put Svoboda-Hürriyet Yolu" (1934), "Borba-Savaş" (1936), "Naşa Tsel-Bizim Dilek” ( 1936), "Buduşeye-Gelecek'' (1936),"Vpered-İleri" (1937), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937), "Naş Kray-Ülkemiz" (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) adlı dergilerde sürekli olarak yazı yazdı ve yöneticilik görevlerinde bulundu. Bu dergilerde kendi adıyla ve "Narton" ve diğer imzalarla kaleme aldığı Kafkasya'nın tarih, kültür ve geleceğiyle ilgili yazılar bugün de yararlanılabilecek niteliktedir.

İkinci Dünya Savaşından sonra; Oset'lerin Tugante ailesinden olan eşiyle birlikte ABD'ne göç etti. Burada da Kafkasyalı göçmenler tarafından oluşturulan kültür derneklerinde görevler aldı. Savaş sonrasında, merkezi Münih'de olmak üzere yeniden örgütlenen "Kuzey Kafkasya Milli Komitesi"nin ve bu komite tarafından Rusça-Türkçe­İngilizce yayınlanan "Kavkaz-Kafkasya" (daha sonra Obedınenniy Kavkaz-Birleşik Kafkasya) dergilerinin Amerika temsilciliğini yaptı.

1970 yılında California'da Long Beach kentinde öldü.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 02:59
Barasbi Baytugan ( 15.05.1899) </B>
Toplum ve siyaset adamı, yazar. 15 Mayıs 1899 yılında Kafkasya’nın Kuzey Osetya yöresinde doğdu. Orta öğrenimini Terekkale'de (Vladikavkaz) yaptı. Petersburg'da gece okuluna devam etti (1916-17). Rus devriminden sonra Kafkasya'nın önce Beyaz, sonra da Kızılordu tarafından işgali üzerine General Vrangel'in kuvvetleriyle birlikte Kırım'a geçti. Kırım'ın da Bolşeviklerin eline geçmesi üzerine Türkiye'ye sığındı.

1922 yılında, Çekoslavakya hükümetinin Kafkasyalı mültecilere tanımış olduğu olanaklardan (burs) yararlanarak oraya gitti ve Brno kentinde yüksek öğrenimini tamamlayarak ziraat mühendisi oldu. Bu arada Prag'da oluşturulan "Kafkas Dağlıları'nın Dayanışma Derneği"nde görevler üstlenerek Prag ve Brno kentlerinde seminerler verdi. Avrupa ve Yakındoğu ülkelerinde örgütlenerek Kafkasya bağımsızlığı için faaliyet gösteren "Kafkasya Dağlıları Halk Partisi" (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer alarak İkinci Dünya Savaşı'na kadar bu Parti'nin çalışmalarında görevler üstlendi. 1928 yılı başında Paris'e giderek burada parti organı olarak yayınlanan ve Çerkaski'den sonra birkaç sayı kolektif düzenlemeyle çıkan "Gortsı Kavkaza" (Les Montagnards du Caucase) nın idaresini 25. sayıdan itibaren yüklendi. Kafkasyalı'lardan başka, "Gürcü, Azeri, Ukrayna ve Türkistan örgütlerinin de içinde yer aldığı "Promethee" adlı siyasi hareketin organı olarak Paris'de Fransızca yayınlanan "Promethee" dergisinin redaksiyon komitesinde çalıştı. 1930 yılında "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları) dergisi bütünüyle Polonya'ya taşınarak orada yayınlanmaya başlayınca 0 da Varşova'ya gitti ve daha sonra "Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya" adıyla Rusça-Türkçe yayınlanmaya başlayan bu derginin sorumlu yöneticiliğini üstlendi. Bu dergilerin devamı olan, ama politik gereklerle ve çok sayıda Kafkasyalı göçmenin yaşadığı Türkiye'ye ulaşabilme gayesiyle sürekli isim ve yönetici değiştirmek zorunda kalan Rusça-Türkçe "Put Svoboda­Hürriyet Yolu" (1934), "Borba-Savaş" (1936), "Naşa Tsel­Bizim Dilek" (1936), "Buduşeye-Gelecek" (1936), "Vpered-İleri" (1937), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937),"Naş Kray-Ülkemiz"' (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) adlı dergilerde de görev aldı ve yazılar yazdı.

B. Baytugan, İkinci Dünya Savaşı başlayınca diğer Kafkasyalı liderlerle birlikte Berlin'e gitti (1942). "Son­derstab Kaukasus" da ve "Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)"nde görev aldı (1942-1945). Savaş sonunda Kafkasyalı mülteciler Bağlaşık'lar tarafından Sovyetler'e teslim edilirken kurtularak önce İtalya'ya sonra da İngiltere'ye geçti. 1953 yılında Batı Almanya’ya döndü ve Münih'e yerleşti. Ahmed Nabi Magoma’nın başkanlığında yeniden oluşturulan Kuzey Kafkasya Milli Merkezi çevresindeki çalışmalara katıldı."'Kavkaz"' (Kafkasya, Der Kaukasus, 1952) dergisine yazı yazdı. Soğuk savaşın bir enstrümanı olarak ABD'nin finanse ettiği ve SSCB'ndeki halkların diliyle yayın yapan "Özgürlük" (Radyo Liberty) radyosunun Kuzey Kafkasya bölümünde çalıştı. 1970'de emekli oldu. Münih'de Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü tarafından yayımlanan İngilizce "'Caucasian Review" (Kafkasya Dergisi), Rusça "Vestnik", Türkçe "Dergi”, Arapça '"Elmecelle" gibi yayınlarda görev aldı ve yazıları yayımlandı. 1964'te birkaç sayı çıkan Rusça "Obyedinennıy Kavkaz" (Birleşik Kafkasya) ve Türkiye'de bunun paraleli olarak yayınlanın "Birleşik Kafkasya” dergilerine katkıları oldu.

Yukarıda belirtilen dergilerde ve başka yayınlarda Kafkasya’nın tarih, kültür ve politik sorunlarıyla ilgili çok sayıda yazıları yayınlanmış olan Barasbi Baytugan'ın bir yazısı da "Kuzey Kafkasya" (Samsun 1973) adıyla Türkiye'deki Kafkas Kültür Derneklerinden biri tarafından basılmış bulunmaktadır.

Mülteciler arasında aktivite bakımından hiç kimse Barasbi Baytugan kadar faal olamadı. Yaşamı boyunca politik çalışmaların içinde yer alarak kalemini bırakmayan KDB'den sonra KDHP bünyesinde yer alarak partinin yayın organlarını yöneten, konferanslar veren Baytugan, bu arada "Instytutu Wschodniego w Warszawie" (Varşova Şark Enstitüsü)'nın ciddi bir yayını olan "Wschod"'un (Şark) redaksiyon kurulunda bulundu.

1986 yılında Münih’te öldü.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:00
Bassam Tibi </B>
HABER
Anlamak için Kuran’ı okuyorum

Nur BATUR
Hürriyet 25 Mart 2006

KÜRESEL Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu... En ön sırada Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök, ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Peter Pace ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt dışındaki bütün komutanlar.

Kürsüde, dünyada siyasal İslam’ı en iyi bildiğine inanılan Profesör Bassam Tibi var. Tibi, bir dönem Alman Başbakanı Helmut Kohl’un "İslam" danışmanı olan Müslüman Suriyeli ve Harvard’lı bir bilim adamı. Yaptığı şakalarla zaman zaman salonu kahkahalara boğan Tibi, renkli konuşmasında mükemmel bir analiz yaptı ve İslam ile teröre dayanan siyasal İslam’ı yani İslamistleri birbirinden kalın çizgilerle ayırdı. Tibi, "Ben 5 yaşımda Kuran’ı ezberledim" diye konuşmaya başladı ve ölümden nasıl döndüğünü, "Cezayir’de etrafımı İslamistler çevirdi. ’Allah saldırganları sevmez. Öldürmeyin der’ diyen sureleri okuyunca durdular. Beni bıraktılar" diye devam etti.

İSLAM’A DAYANAN TERÖR

Prof. Tibi, daha sonra İslam’a dayanan terörün kökünü anlattı. 1928’de Mısır’da Hasan El Benna liderliğinde kurulan Müslüman Kardeşler hareketinin bugün Usame bin Ladin’le sürdüğünü vurguladı. 1 milyar 600 milyonluk Müslüman dünyasında 7 milyon İslamist bulunduğunu belirten Tibi, hedeflerinin de dünyada İslam düzeni kurmak olduğunu söyledi. Tibi, "İdeolojilerini anlamaz ve basit bir terör hareketi dersek yanılırız. İslamistler, ’İslam 1000 yıl dünyayı yönetti. Bir devrim yapıp yeniden dünyayı yönetmeliyiz’ diyorlar" diye konuştu.

MÜKEMMEL ANALİZ

Salondan Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Faruk Cömert’le sohbet ederek çıktık. Cömert de Tibi’nin konuşmasından etkilenmişti. "Mükemmel bir analiz. İslam ile teröre dayanan siyasal İslam’ı çok iyi analiz etti" dedim.

Orgeneral Cömert de, "Evet, gerçekten öyle. Müslümanlığın ne olduğunu anlamak lazım. Ben de anlamak için zaman zaman Kuran’ı okuyorum. Herkesin okuması lazım. İnsanlar anlamadıkları bir dilde bir şeyler söylendiği zaman inanıyorlar" dedi.

İSLAM’I ANLAMAK LAZIM

Kahve molası sırasında sohbetimize bazı meslektaşlarımız da katıldı. İslam’ın bütün dünyada ve özellikle de Batı’daki imajını konuştuk. "Neden Hıristiyan terörü değil de İslami terör?"

Cömert de bundan şikáyetçiydi ve şöyle yakındı: "Terörle bağlantılı, siyasallaştırılmış bir İslam imajı beni üzüyor. İslam daha önceki dinleri de kapsayan, düzenleyen bir din. İlime ve bilime dayanan bir din. İslam’ı bilmek ve iyi anlamak lazım."

ATATÜRK HAYRANI

Cömert’in bu ilginç tahliline neden olan Prof. Tibi’yle sempozyumun ilk günündeki öğle yemeğinde yan yana oturup uzun uzun sohbet ettik. Kürsüde yapmadığı analizleri yemek boyunca dinleme fırsatım oldu. Açıkça söyleyeyim. Tibi tam bir Atatürk hayranı. "Atatürk’e hayranım" diye konuşmaya başladı ve "Bence Türkler hem hayran, hem de müteşekkir olmalı. 1928’de Suriye ve Türkiye aynı düzeydeydi. Şimdi bakın Suriye nerede, Türkiye nerede? Türkiye bugünkü düzeye geldiyse Atatürk yaptı" dedi.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:00
Bayram Yılmaz </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Ayıplı bilim olur mu?
Özcan Ünlü
Türkiye 7 Mayıs 2001


Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz... Şikayetçi değiliz ama... Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü...
Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse...
Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse...
Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi...
Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı...

‘Yılmaz dışarı!’
Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesi’nde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmaz’ın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs... Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmaz’ın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsü’nün davetlisi olarak Almanya’ya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim.

Basit hesaplar
Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz.

Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?..

Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. O’nu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, “Goethe ve İslâmiyet” (Timaş), “Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi” (Timaş) ve “Doğu-Batı Divanı”nı (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!...

Yılmaz’ın eserleri
Harran Üniversitesi’ndeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz’ın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz.

Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygamber’e olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, “Goethe ve İslâmiyet” isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı.
Goethe’nin Doğu-Batı Divanı’nda Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethe’nin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor.

Doğu-Batı Divânı: Goethe’nin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhâ’nın, Hâtem’in, Hâfız’ın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları...

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:00
Bedii Faik </B>
Bedii Faik Akın 1921'de Bandırma'da doğdu. Lise öğrenimini İstanbul Kabataş Lisesi'nde tamamladı. Tıp fakültesine girdi, tam doktor olacakken vazgeçip tütün ticaretine yöneldi ve yine tam başaracakken vazgeçip yazı hayatına atıldı. Orada kaldı. Hem de aşkla, zevkle, hırsla kaldı. Çeşitli gazetelerde uzun yıllar yazar olarak, daha sonra da Falih Rıfkı Atay'la birlikte çıkardığı Dünya gazetesinin sahibi olarak çalıştı.

ESERLERİ

Efendime Söyleyeim, Yalancı, Hitler Anlatıyor, Rusya'dan, Bir Grip Ada, Sam Amca'nın Evinde, Pablo'nun Gülüşü, O Biçim, İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci, Akıl Cumhuriyeti İsrail belli başlı eserleridir.
...
Matbuat Basın derkeen... Medya
1. Cilt
Bedii Faik Akın
Doğan Kitapçılık / Anı Dizisi İstanbul 2001

Matbuat Basın derkeen Medya, Bedii Faik'in yalnız yazı hayatını anlattığı bir anı dizisidir ve Türk gazeteciliğinin altmış yıllık geçmişinin, bugüne, medyaya kadar gelip çakılan kaderinin çok renkli bir tablosu gibidir!..

Bu kitapta ayrıca, yüzyılın pek çok kalem şöhretinin yazıyla çizilmiş portrelerini de bulacak ve hemen hepsinin önünde bir ibret duygusuyla da sarsılacaksınız, demek fazla abartılı olmaz sanıyoruz. Doğan Kitapçılık, Matbuat Basın derkeen Medya'yı Türk okurlarına sunarken zevkli bir görev başardığının inancı içindedir.
(Arka Kapak)

Dev bir pergelin saplanan ayağını Nuruosmaniye kavşağının tam orta yerine batırınız ve sonra öbür ayağı, çok değil, 250-300 metre kadar açıp çevirmeye başlayınız. Çıkacak daireye 1940'ların bütün Babiali'sini sığdırabilirsiniz! Cumhuriyet'iyle, Vatan'ıyla, Tasvir'iyle. Son Posta'sıyla, Vakit'iyle, Son Telgraf'ıyla, Yeni Sabah'ıyla, Hürriyet'iyle hatta tüm kitabeveleriyle hemen hepsini hepsini...

Bir şey daha söyleyeyim, o Babiali'yi bütün kadrosu, tesisi ve varlıklarıyla, bugünkü büyük yapılı iki gazetenin, ister sırçalı, ister sırçasız olsun dev betonuna da sığdırabilirsiniz!

Dikkatinizi çekeceğim, "iki büyük gazete" demedim, "büyük yapılı iki gazete" dedim. Evet, eski Babıali'nin topu, şu yeninin ikisine sığardı ama ancak "madde" olarak. "Mana" olarak ise, hangisinin hangisine sığmaz olduğunu ve manada büyüklüğün ne tarafa düştüğünü işte birlikte göreceğiz!
(Giriş)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:00
Behiç Duygulu ( 1933)- (02.04.1985) </B>
Behiç Duygulu, 1933 yılında İzmir’in Ödemiş ilçesinde doğdu.Düzenli bir eğitim olanağı bulamadığı için 1961 yılında, dışarıdan Aydın Lisesi’ni bitirdi. Bu arada 1950 yılından beri işlettiği “Duygu Kitapevi” sayesinde yaşamını kazanmaktaydı.

Behiç Duygulu’nun Ödemiş’te kitapçılık yaparak ve hikayeler yazarak, alçakgönüllü koşullarda yaşamını sürdürmesi, 1975 yılına dek sürdü. Bu tarih, onun, doğup büyüdüğü yerleri terk ederek İstanbul’a yerleştiği tarihtir. Nedeni de, trajik bir biçimde karısını yitirmesi ve bu olaydan sonra işlerinin bozulmasıdır.
Behiç Duygulu’nun, yayınevlerinde ve kitap dağıtım şirketlerinde çalışarak yürüttüğü yeni yaşam kavgası, 1 Nisan 1985 yılında ölümüne dek sürdü.
Elikli yaşında aramızdan ayrılan yazar, ardında üç kitap bırakmıştı: Ağlama N’olur(1961), Sırtlan Bayırı(1963), Gölgede Gezintiler(1970).
Edebiyata nesir-şiir, deneme türlerindeki yazılarıyla adım atan Behiç Duygulu, hikayeye daha sonra geçti. O yıllarda hikaye yazmak, Sait Faik, Oktay Akbal, Orhan Kemal, Haldun Taner vb. ustalarla aşık atmak anlamına geliyordu. Dahası, bir taşra kasabasından yazarak Babaali’ye girmek ayrıca bir güçlük oluşturuyordu. Duygulu bu güçlüğü aşarak edebiyat alanında boy gösterdi; özgün kalemler arasında kendine yer açma çabasına girişti. Öz ile biçimi belli bir dengede tutarak kişinin iç dünyasına eğimliye başladı.
1964 Varlık Yıllığında Tahir Alangu onun için şöyle der: “Hikayeyi, kendi hayatıyla birlikte, kendi çıkarına yaşıyordu.”
Edebiyat hayatı boyunca, Varlık, Somut, Cumhuriyet Gazetesi gibi bir çok önemli yayında eleştrileri, yazıları yayınlandı. Ölümünden hemen önce basıma hazırlanan “Elmalar Kızarırken” kitabını basamadan yaşamını yitirdi. Ölümünden yıllar sonra Necati Güngör’ün derlediği, hem yayınlanmış, hem de ölümünden hemen önce yayına hazırladığı kitabından örnekler” Öyküler” kitabında yer aldı(2001).


Kitapları:
Ağlama N’olur
Sırtlan Bayırı
Gölgede Gezintiler
Behiç Duygulu “Öyküler”

HAKKINDA YAZILANLAR

Kahramanlar Hep Çocuk-Necati Güngör
1950 Sonrası Hikayecilerimiz-Asım Bezirci
Ödemişliler-Vedat Açıkalın
X

GÖLGEDE GEZİNTİLER
“Medya sanatçısı/yazarı “ olmayan Behiç Duygulu gerçekten çok sevdiğim bir öykücüydü. Ama “kadirbilmez toplumumuz”un klasik sayfalarına geçmiştir, yani unutulmuştur. Behiç’le hem yazar, hem de kitapçı dostluğumuz vardı. O Ödemiş’te, ben İstanbul’da, zaman zaman yazışırdık. İşte dördüncü kitap onunkiydi.

Gölgede Gezintiler’in kapak resmini Sefer Öztürk yapmış. 1970’te, Yeditepe Yayınları arasında çıkan kitap 85 sayfa ve 400 kuruş. “Çıngıraklar”,” İncir Çuvalları”, “Küçük güzel kız” , “Kırmızı kıvrak”, “Ayva ile ilâhi aşk”, “park”, “Bakkal Kerim ve arkadaşları”, “Yolculuk”, “Ölümsüz laleler”, “Bekâr odası” ve “Gölgede gezintiler 1-2 “ başlıklı öyküleri var.

Evet kitaplara bakınca eskiye gidiyorum. Örneğin Behiç’ten Sennur’un ikinci kitabı”Yasak” geldi gözlerimin önüne. Ben yayınlamıştım. Ve bu kitap bir hafta içinde tam 30 tane satmıştı, Ödemiş’te Behiç Duygulu’nun kitabevinde. Tam 67 lira 50 kuruş göndermişti bana. Çil çil altın gibi gelmişti. Öyle bir günde para elime geçmişti ki, Kristof Kolomb bile Amerika’yı bulduğunda, benim gibi sevinmemiştir, eminim...

Evrensel Gazetesi
x

Erken Ölümler
Afşar Timuçin

Yıllardır yeniden yayımlanmamış –yayımlanamamış- kitaplarımın yeni baskılarını düzenlediğim şu günlerde herbir kitapla zihnim geçmişe doğru kısa da olsa bir yolculuğa çıkıyor. Ben anılarla yaşamayı seven biri değilim. İleriye bakmayı seviyorsanız gerilerde pek işiniz olmayacaktır. Uzun uzun anı anlatan insanlar sıkar beni. Madem senin için o kadar değerliydi, gelmeseydin, orada takılıp kalsaydın diye bağırmak geçer içimden. Zaten bu anı tutkusu da bir yerlerde takılmış olmanın bir belirtisidir. Lise anıları ve askerlik anıları insanı kusturacak olur. Ben askerlik yapmadım, bir gözüm kör diye beni çürüğe çıkardı devletimiz. Ben de ta o zamandan beri zaman zaman ne olurdu bana da askerlik yaptırsalardı, bir iki anı da ben anlatırdım gibi duygular yaşarım desem de siz aldırmayın. O yüzden benim askerlik anılarım yok. Lise anılarım da silik mi silik. Ne çabuk unutuyorum. İnsan her şeyi unutur da aşklarını unutamaz değil mi? İnanmayacaksınız, ben onları da unutuyorum. Yani aşklardan geriye bir takım silik duygular kalıyor ama anılar hiç mi hiç kalmıyor.
Bazı şeyleri unutamıyorum ama. Özellikle erken ölümleri. Dayımın oğlu Ersin’in çok genç ölümü de beni epeyce sarsmıştı yıllar önce. Şimdi zaman zaman aklıma gelir, ürperirim. Katı ve önyargılı bir babanın genç bir ruhta açtığı yaraların üstüne yaşam yeni sıkıntılar ekleyince çocukcağız iyiden iyiye bocaladı. Alkol bir seçim olabilirdi. Oldu da. Herkesin bin türlü pisliğe battığı ama kendini tertemiz gösterdiği bir dünyada bu cahil ve mert oğlancık tam bir sığıntıydı. Bir sabah ölüm haberini aldık. Gittik ki kaskatı yerde yatıyor. Önünde bir küçük rakı şişesi, elbette boşalmış. Bir de ilaç kutusu. O da boşalmış. Birkaç parça da çoğu yenmiş biber turşusu. O kadar. “Kendini mi öldürdü, yoksa ilacı çok alıp...” Böyle salaklıklar ettiler arkasından. Oğlan yukarıda boylu boyunca yatıyor, babası gelinine çıkışıyor: “Benim yoğurdumu mayalamadın mı?”

Behiç’i de unutamam. Dün Neden bazı akşamlar adlı öykü kitabımın yeni baskısı için düzeltmeler yaparken Behiç Duygulu’yu anımsadım. O tam tamına bir Anadolu efendisiydi. Gençlik yıllarımızdan beri bilirdik Ödemiş’de canını dişine takmış olarak kitapçılık yaptığını. Bir zaman sonra İstanbul’a taşındı. Başına gelen felaketlerin büyüklüğünü o zaman öğrendik. Kendisi anlatmazdı, başkalarından duyduk. Behiç Duygulu ikide bir kendinden sözetmeyecek kadar efendiydi. “İsmiyle müsemma” derdi ya eskiler, işte o da öyleydi, gerçek bir duyguluydu. Çok ama çok sevdiği eşi buzdolabını temizlerken nasıl olduysa elektiriğe kapılıp ölmüş. Sonra onu eşinin kızkardeşiyle evlendirmişler. Bu ikinci evlilik yürümemiş. O da kalkmış İstanbul’a gelmiş.

Tanıştık ve kısa zamanda dost olduk. O çok ince biriydi, ben biraz dangıl dungulumdur. Onu kırmamaya özen gösteriyordum. Çünkü, belli, çok çabuk kırılabiliyordu. Birinde karlı bir günde Divanyolu’nda yürüyoruz. Cağaloğlu kesiminden bir genç bayanı andı ama adını çıkaramadı. Ben de çıkaramadım. İkimiz de mümaileyhenin adını bir süre düşündük. “Canım anladım kimden sözettiğini, sen Tezveren’den sözediyorsun” dedim. Bu genç bayanın yaşayış biçimi benim ona hiç de hoş olmayan bir biçimde ayaküstü bir ad takmamı gerektirmezdi elbette. Densizlik işte. Bir kere çıktı ağzımdan. Bir başkası olsa aldırmaz, güler geçerdi. Baktım Behiç’in yüzü değişti. Benim bu pervasızlığımı kendisine yapılmış bir kötü davranış olarak algıladı. On dakika geçti geçmedi, söz arasında bana topu geri atıverdi: “Vallahi Afşar bey o bayan tez mi veriyor yoksa biraz geciktiriyor mu bilmem ama...”

“Yayınevi kuracağım, bana bir kitap verir misin, senin kitabınla başlamak istiyorum” dediğinde hiç düşünmeden elbette dedim. Çırpındı durdu Behiç’çik. İlk üç kitabı özenle hazırlıyordu. Yayınevinin adını Kuğu koymak istiyordu, ben Turna’ya çevirdim. Hem duygulu hem kuğu biraz çok olmaz mıydı? Benim kitabı çıkardı, onu daha doğru dürüst dağıtamadan bir sabah kapıya ölüm haberini getirdiler. Şaştım ve yandım. Çünkü o sıralar hemen her gün görüşüyorduk. İki dosttuk artık biz. Birden koptu gitti. Oysa iyiydi her şey. Yeniden evlenmişti burada, çok zarif bir eşi vardı, görüşüyorduk. Sanırım rahmetli Mehmet Seyda evlendirmişti onları. Tam düze çıkacağı sırada, geç kalmış bir dinginliği kuyruğundan yakalayacağı sırada ellisini biraz geçe göçtü gitti Behiç. Sıkıldığım zamanlarda “Şimdi Behiç olsaydı...” derim. On sekiz yıl geçmiş aradan. Behiç Duygulu parasızlıkla ve kabalıklarla çarpışa çarpışa can verdi desem yanlış olmaz. Gerçek bir duyguluydu, kısacık boyuyla, gevrek gevrek gülüşüyle, ölçülü davranışlarıyla gerçek bir Anadolu efendisiydi. Dürüstlüğü kahramanlık durumuna getirmiş iyi bir öykü yazarıydı. Yazık, çok kişi gibi o da unutulup gidecek. Unutuldu bile.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:01
Bekir Baykal ( 1908) </B>
Tarih profesörü, dekan, rektör ve yazardır.1908 yılında Rize'de doğdu.Berlin ve Freiburg Üniversitelerinin edebiyat fakültelerini bitirdi.1943 yılında profesör oldu. 1950-1952 yılları arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığı yaptı.1960 yılında Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne, 1961 yılında Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

ESERLERİ
(bazı) Birinci Meşrutiyet, Bağdat Demiryolları Problemi, Mithat Paşa Siyasi ve İdari Şahsiyeti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.63

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:01
Bener Hakkı Hakeri </B>
Kıbrıs Türk Edebiyatı

1936'da Limasol'da doğan Hakeri liseyi LTL' de okudu. Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde tamamlayan Hakeri bir süre ilkokul öğretmenliği ve daha sonra da Bekirpaşa Lisesi'nde Felsefe öğretmenliği görevlerinde bulundu.

''Kaynak," "H "gibi dergileri çıkaran araştırmacı-şair-yazar Hakeri, Kemal Deniz'in yayınladığı Köylü gazetesinde yazılar yazdı. Ardından birçok gazetede sanat ve politika üzerine yazılar yayınladı. Halern Kıbrıs Gazetesinde yazıyor.

Eserleri:
•Lefkoşa'nın Fethi (1956),
•Şiirlerle Nasreddin Hoca (1956),
•Aşkolsun Aşka (1962),
•Limasol Türk Savunması (1964),
•Limasol'da İkinci Plevne Savunması (1965),
•İnsan Niçin Okur? (1979),
•Kıbrıs'ta Halk Ağzından Derlenmiş Sözcükler Sözlüğü (1982),
•Kıbrıs'ta Tarihi Eserler (1983,)
•Kıbrıs Tarihi (1985)
•Hakeri'nin Kıbrıs Türkçesi Sözlüğü (2003)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:01
Besim Özcan ( 1959) </B>
1959 yılında Artvin-Şavşat-Yağlı Köyü’nde dünyaya geldi. İlk öğrenimini adıgeçen köyde, Orta ve Lise öğrenimini Artvin’de tamamladı. 1988-89 Öğretim yılında girdiği Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Haziran 1982’de mezun oldu. Eylül 1983’te mezun olduğu bölüme Arş. Görevlisi olarak atandı. III. Selim’e Sunulan Islahat Lâyıhaları (Tatarcık Abdullah Efendi Lâyıhası) konulu çalışma ile 1985’te Yüksek Lisansını tamamladı. Rusların Sinop Baskını (30 Kasım 1853) konulu çalışmasını 1990’da bitirerek Dr. unvanını aldı. Ekim 1990’da Yrd. Doçentliğe atandı. Kasım 1997’de girdiği Doçentlik sınavını başarı ile verip Doçent oldu. 30 Aralık 2002 tarihinde Profesörlüğe atanan ÖZCAN, evli ve bir çocuk babasıdır.

YAYIN LİSTESİ
A. Kitaplar:
1. Kırım Savaşı’nda Malî Durum ve Teb´anın Harp Siyaseti (1853-1856), Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum 1997.
2. Bursa Âfetleri (1326-1900), Aktif Yayıncılık, Erzurum 2002.

B. Makaleler:
1.Tatarcık Abdullah Efendi ve Islahatlarla İlgili Lâyıhas”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. İbrahim Yarkın’a Armağan, Yıl: XXV/I (1988), s. 55-64.
2.Kaptan-ı Derya Mahmud Paş”, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türklük Araştırmaları Dergisi, İstanbul 1991, sayı: 6, s. 151-163.
3.1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri, Türk Kültürü, Ekim 1992, sayı: 354, s. 621-632.
4.1853 Sinop Felâketzedelerinin Mağduriyetinin Giderilmesi ve Şühedâ Hatırasının Yaşatılması, Doğumunun 50. ve Hizmetinin 10. Yılında Prof. Dr. Bayram Kodaman’a Armağan, Samsun 1993, s. 207-226.
5.Sultan III. Selim’in Vatanperverliği, Tarih ve Medeniyet, Mart 1995, sayı: 13, s. 15-17.
6.Kırım Harbi’ne Kadar Rus Karadeniz Filosu, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 21, Erzurum 1995, s. 233-243.
7.Nizâm-ı Cedid Eşiğinde III. Selim Devri Islahat Lâyıhaları, Tarih ve Medeniyet, Eylül 1995, sayı: 19, s. 27-28.
8.1877-78 Harbi’ne Kadar Osmanlı-Rus Münasebetleri, Aziziye Zaferi 8/9 Kasım 1877) Paneli, (8 Kasım 1994, Erzurum), Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 22, Erzurum 1995, s. 111-122.
9.XIX. Asrın Ortalarına Kadar Osmanlı Bahriyesinde Yabancı Uzmanların Görevlendirilmesi, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, Erzurum 1997, sayı: 24, s. 39-49.
10. Gayrimüslim Osmanlı Teb‘asının 1853 Kırım Harbi’ndeki Siyasetleri, Beşinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri II, Değişen Dünya Dengeleri İçinde Askeri ve Stratejik Açıdan Türkiye (23-25 Ekim 1995, İstanbul), Ankara 1977, s. 391-402.
11.Osmanlı Bahriyesinde Bir İngiliz Müşâvir: Sir Adolphus Slade (1804-1877), Askeri Tarih Bülteni, sayı: 43, Ağ. 1997, s.25-47.
12. 93 Harbi Felâketi ve Elviye-i Selâse Dramı, Tarih ve Medeniyet, Haziran 1997, sayı: 39, s. 36-40.
13. Kırım Harbi Sırasında Bazı Avrupalı Devlet Adamlarının Osmanlı Ülkesini Ziyaretleri (1854-1855), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (OTAM), Ankara 1998, sayı: 9, s. 287-322.
14. Bursa Depremleri (2 Mart, 12 Nisan 1855), Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 5, s. 73-118.
15. Cumhuriyet’in İlânı ve Yankıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 11, s. 289-298.
16. Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı, II, Ankara 1999, s. 97-112.
17. Birinci Kolordu Başkâtibi Hikmet Bey’in Kaleminden Gazi Osman Paşa, I.Uluslar arası Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ve Dönemi(1833-1900) Sempozyumu, 5-7 Nisan 2000. s. 69-77.
18. Gayrimüslim Mahzarnâmeleri: Teşekkürler Osmanlı, Tarih ve Düşünce, Ocak 2001, sayı: 2001/01, s. 48-53.
19. 1853-1856 Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı Hıristiyanlarının Takındığı Tavır Tarih ve Düşünce, Şubat 2001, sayı: 2001/02, s. 27-33.
20. 1855 Bursa Depreminde Mağduriyetleri Giderilen Gayrimüslimlerin Şükran İfadeleri, Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı-, Ankara 2001, II, s. 719-725.
21. Trabzon Eyaleti’nin Kırım Harbi’ne Katkıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Efrasiyab Gemalmaz Özel Sayısı), Erzurum 2001, sayı: 17, s. 247-260.
22. İmparator III. Napoleon’un İstanbul’u Ziyaret Düşüncesi Ve Türk Misafirperverliği, Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2001, Nr. 27, s. 137-146.
23. Sultan III. Selim Devri Islahat Hareketleri (Nizâm-ı Cedîd), Türkler, Ankara 2002, 12, s. 671-682.
24. Ölümünün 102. Yıldönümünde Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 2002, sayı: 19, s. 239-254.
25. İngiliz Amirali Sir Adolphus Slade’in Türkiye İzlenimleri, CEIPO 15 th CIEPO Symposium, London 8-12 July 2002.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:01
Beyza Güdücü ( 04.12.1973) </B>
4 Aralık 1973, Edirne doğumlu olan Beyza Güdücü, 1991 yılında Özel Ortadoğu Lisesi'nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Mütercim-Tercümanlık Bölümü'nün ardından, halen İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı lisans öğrencisidir.Ekim 1991- Haziran 1992 tarihleri arasında, Viki- Promay Ltd.Şti., Ankara 'da, özel televizyon kanalları için çeviri ve dublaj yaptı. Haziran 1992- Haziran 1995 döneminde, Ankara TRT'de, Seynan Levent' in hazırlayıp sunduğu 'Akşama Doğru' programında yapım yardımcılığı ve çevirmenlik; 'Yaşasın Sanat' programında yapım yardımcılığı; 'Nüans' müzik-magazin programında ve 'Mavi Kuşak' adlı belgeselde sunuculuk ve metin yazarlığı yaptı. Eylül 1995- Ekim 1996 sürecinde, İnterstar Haber Merkezi, İstanbul'da, ana haber ve gece haberleri sunumunu üstlendi. Ana haber spikerliğinin ardından, Manço Sanat Eserleri Üretim ve Pazarlama Tic.Ltd.Şti., İstanbul'da, Barış Manço' nun hazırlayıp sunduğu 'Dönence' adlı programda, haber araştırma, metin yazarlığı, seslendirme ve sunuculuk görevlerini üstlendi. Özel haberler hazırladı. Şubat 1997- Şubat 1999 yıllarında, TGRT Haber Merkezi, İstanbul'da gece haberleri sunumunu aralıksız yürüttü. Haftasonları ana haber sunumunu üstlendi. Bu süre zarfında, ana haber bülteni için özel haber dosyaları hazırladı. Kosova' da savaşın son döneminde muhabirlik yaptı. Mart 1999 itibariyle, kendi yapım şirketi ARK Film Ltd. aracılığıyla, Nar-ı Beyza adlı uluslararası haber-belgeselin yapım-yönetim ve sunumunu yürütmektedir. Program TGRT' de 13, SHOW Tv' de 26, toplam 39 bölüm olarak yayınlanmıştır. Nar-ı Beyza çekimleri kapsamında, 50 ülke ve 250 civarında bölgede çalışılmıştır. Programda, Sibirya'dan Gana'ya, Nepal'den Fas'a dek dünya uluslarının farklı yaşam biçimleri ekrana taşınmaktadır. Nar-ı Beyza farklı kurumlarca ödüllendirilmiş, 2000 Türk Dünyasına Hizmet Ödülü'ne layık görülmüştür.

Beyza Güdücü, 1997- 1998 yıllarında Milliyet Dergi Grubu' na bağlı 'Yaşasın Edebiyat' dergisinin yazı kurulunda yer almış; aynı dergide edebi söyleşileri, öykü ve şiirleri yayımlanmıştır.

1998- 1999 yıllarında Tolstoy' un 'Calendar of Wisdom' adlı son yapıtını Türkçe' ye kazandırmıştır. 'Bilgelik Takvimi' adlı kitabın ikinci dünya dili çevirisi böylece Türkçe olmuştur. "Aşkın Bir Rengi Varsa Narçiçeği Olmalı" adlı ilk kitabı, Ocak 2003'te yayınlanmıştır. Yayına hazırlanan gezi kitapları mevcuttur.

Beyza Güdücü, çok iyi düzeyde İngilizce, Almanca, biraz Arapça ve anlaşabilecek düzeyde farklı dünya dilleri eğitim ve bilgisine sahiptir.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:02
Biruni ( 25.06.972)- (14.07.1050) </B>
Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tevbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl Şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

Hayatı

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebepolan zekâ harikası bilginimiz.973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Mu-hammed'dir. Küçük yaşta babasını kay-betti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaştaaraştırmacı bir ruha sahipti. Birçok ko-nuyu öğrenmek için çılgınca hırs göste-riyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hâ-rizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrû-nî'nin en iyi bir eğitim alması için herimkânı sağladı.(1)Bu arada İbn-i Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi.Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sön-meyen azmiyle birleşince 17 yaşındaeser vermeye başladı.Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı veKâs'ı terketmek zorunda kaldı. (2) An-cak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ün-lü bilgin Ebü'l-Vefâ ile buluşup rasat ça-lışmaları yaptı.Daha sonra hükümdar Ebü'l-Abbas,sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlen-dirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi,bilginimizin de devlet başkanları yanın-daki yüksek itibarının belgesiydi. (3)

Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü.Zira onun yanında da itibarı çok yük-sekti. " Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. (4) Bu yüzden ted-birli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yiHazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti.O da orada Hint dil ve kültürünü bütü-nüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sü-rede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlıkve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağ-lanan siyasî ve ilmî araştırmalarına de-vam etti. Bir devre adını veren, çağınıaşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sul-tan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Ka-nun-u Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'yebir fil yükü gümüş para vermişse de o,bu hediyeyi almadı. (5) Son eseri olanKitabü's-Saydele fi't Tıb'bı yazdığında80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıylayâd edilen yalnız İslâm âleminin değil,tüm dünyada çağının en büyük bilginiolan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd, ma-kamı cennet olsun. Âmin.

ŞAHSİYETİ:Bîrûnî, " Elinden kalemdüşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan,iman dolu kalbi tefekkürden dûr olma-yan, benzeri her asırda görülmeyen bil-ginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunan-ca ve Çinçe gibi daha birçok lisan bili-yordu. Matematik, Astronomi Geomet-ri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, TarihCoğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Din-ler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadarilim dalında çalışmalar yaptı, eserlerverdi. (4) Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgi-lenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anla-mak, kâinatın yapı ve düzeninden Al-lah'a ulaşmak, O'nu yüceltmek gâyesi-ne yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasınıamaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazı-na olan hayranlığını her vesileyle dilegetirdi.İlmî kaynaklara dayanma, deney vetecrübeyle ispat etme şartını ilk defa oileri sürdü. İbn-i Sinâ'yla yaptığı karşı- ;lıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yo-rumları, günümüzde yazılmış gibi taze-liğini halen korumaktadır.Tahkîk ve Kanûn-ı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünküilmî seviyeye tâ o günden,ulaştıgı açık-ça görülür. Bu eser astronomi alanındazengin ve ciddî bir araştırma âbidesiolarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dinehizmetten mutluluk duymaktadır. Gaz-ne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesive kıblenin tayini için geliştirdiği mate-matik yöntemi dolayısıyla kıyamet günüRabb'inden sevap ummaktadır.Ayın, güneşin ve dünyanın hareketle-ri, güneş tutulması anında ulaşan hadi-seler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı ra-satlarda, çağdaş tespitlere uygun neti-celer elde etti. Bu çalışmalarıyla yer öl-çüsü ilminin temellerini sekiz asır önceattı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapı-nı ölçmeyi başardı. Dünyanın çapınınölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz ma-tematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI den-mektedir.Newton ve Fransız Piscard yaptıklarıhesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu öl-çüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl öncePakistan'da bulmuştu. O çağda Batılı-lardan ne kadar da ilerideymişiz.(6)Biruni, hastalıkları tedavi konusundadeğerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözü-nü tedavi etmişti. Otların hangisininhangi derde deva ve şifa olduğunu çokiyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınır-larını çizmiş, ilaçların yan etkilerindenbahsetmiştir.Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlı-ğından söz etmiş, Kuzey Asya ve Ku-zey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti.Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlı-ğından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu,yerçekimin varlığını Newton'dan asır-larca önce ortaya koydu.Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğil-di. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mah-mud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihleri-ni yazdı.Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusunaeğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı birilim haline;gelebilen Mukayeseli DinlerTarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çokşey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulupkalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından söze-derken, onlardaki hikmetin sahibinigösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıpkalmadı.Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografyakonularında bile o konuyla ilgili birâyet zikretmiş, âyette bahsi geçen ko-nunun yorumlarını yapmış, ilimle dinibirleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgileredaha iyi nüfuz edileceğini söylemiş,ilim öğrenmekten kastın hakkı ve haki-katı bulmak olduğunu dile getirmiş ve"Anlattıklarım arasında gerçekdışı olanlar varsa Allah'a tevbeederim. Razı olacağı şeylere sa-rılmak hususunda Allah'tan yar-dım dilerim. Bâtıl şeylerden ko-runmak için,de Allah'tan hida-yet isterim. İyilik O'nun elinde-dir!" demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasındakaynak eser olarak kullanılmaktadır.Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrû-nî'ye Armağan adıyla bilginimize tah-sis etti.Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yianmak için sempozyumlar, kongrelerdüzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına,"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayanevrensel dehâ Bîrûnî; Asrtonom, Tarih-çi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog,Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğraf-yacı ve Hümanist" diye yazılarak tanı-tıldı.Eserleri;Biruni, toplam 180 kadar Eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:

1. EI-Asâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'I-Hâli-ye: (Boş geçen asırlardan kalan eser-ler.)
2. EI-Kanûn'ül-Mes'ûdî; En büyük ese-ridir. Astronomiden coğrafyaya kadarbirçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab'üt-Tahkîk Mâ li'I-Hind: HindTarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkın=da geniş bilgi verir.
4. Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin: Meskenler ara-sındaki mesafeyi düzeltmek için mekân-ların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrû-nî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi'nintemelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü'I-Cemâhir fî Ma'rifet-i Cevâ-hir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü't-Tefhim fî Evâili Sıbaâti't-Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü's-Saydele fî Tıp: EczacılıkKitabı. İlaçların, şifalı otların adlarınıaltı dildeki karşılıklarıyla yazmış.Bu yazı Eğitim Bilim Dergisi Ocak 2000sayısından alınmıştır.

KAYNAKLAR1. Zeki Velidi Togan, İbn-i Fadlan,s.10/TDV Ansiklopedisi, c.6, s.207-2082. şifat eI-Mâ'mure alel Bîrûnî, s.593 İslâm Alimleri Ansiklopedisi. c.4,, s.594. Şaban Döğen, Müslüman İÎim Oncüleri,s.50-535. Şaban Dögen, a.g.e./s.49.6. Islâm Ansiklopedisi, c.2, s.635

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:02
Buket Uzuner ( 1955) </B>
1955 yılında Ankara’da doğdu.Hacettepe Üniversitesi’nden biyolog olarak mezun oldu (1976), Bergen Üniversitesi (Norveç, 1981) ve Michigan Üniversitesi (A.B.D., 1983)’nde Çevrebilim konusunda lisansüstü çalışmalar yaptı. ODTÜ (1984) ve Tampere Teknik Üniversitesi’nde (1986) öğretim görevlisi ve araştırmacı olarak çalıştı. Akademik yaşamı bıraktıktan sonra yabancı dil, turizm ve reklam sektörlerinde çalıştı. İlk öyküsü Dönemeç dergisinde yayımlandı (1977). Öykü ve yazıları Yarın, Türk Dili,
Oluşum,Varlık, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan ve Argos gibi dergilerde çıktı. Rapsodi Dergisi’nde kadın ve gezi sayfaları hazırladı (1989,1992).

ESERLERİ
Yayımlanmış öyküleri: Benim Adım Mayıs (1986), Ayın En Çıplak Günü (1988), Güneş Yiyen Çingene (1989), Karayel Hüznü (1993), Şairler Şehri (1994) ve romanları: İki Yeşil Susamuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri (1991), Balık İzlerini Sesi (1992), Kumral Ada, Mavi Tuna (1997). Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989) adlı bir de gezi kitabı yayınlandı. TWUC (Kanada Yazarlar Derneği) üyesi. 1989 Yunus Nadi Öykü Yarışması’nda mansiyon ve Balık İzlerinin Sesi ile 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü aldı. 1993-1995 dönemi Türkiye PEN Yazarlar Derneği yönetim kurulunda görev aldı

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:02
Burhan Bozgeyik ( 1957) </B>
Burhan BOZGEYİK, 1957'de Gaziantep'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. 1975'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne girdi. Genellikle yakın tarih konularını yazdı.30 a yakın kitabı yayınlanmıştır. Farklı zaman periyotları içerisinde değişik gazetelerde günlük yazılar yazdı. Evli ve iki çocuk babasıdır. Halen günlük yazılarına devam etmektedir.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Yassıada Basını
2- İhtilal Fetvacıları

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:02
Burhan Cahit Morkaya </B>
1892 yılında Silivrikapı'da doğdu. 1912'de Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Öğrencilik yıllarında gazeteciliğe başlayan Morkaya 1946'da DP'den İstanbul milletvekili seçildi; ama mazbatası TBMM Genel Kurulu'nca iptal edildi. 1949 yılında öldü. Konusunu I. Dünya Savaşı ve sonrası yıllarının Türkiye'sinde meydana gelen toplumsal değişmelerden alan popüler romanlarıyla tanındı; geniş bir okuyucu kitlesi buldu. 1925 yılında ilk romanı basılan Morkaya'nın kırka yakın eseri bulunmaktadır.
ESERLERİ:
Bizans Akşamlan (Hikaye) (1922), Coşkun Gönül (1925), Aşk Bahçesi (1925), Gönül Yuvası (1926), Kızıl Serap (1926), Ayten (1927), Harp Dönüşü (1928), Hizmetçi Buhranı (1928), Komşumuzun Romanı (1929), Adam Sarrafı (Piyes) (1929), Gazi Mustafa Kemal (1930), Aşk Politikası (1930), Şeyh Zeynullah (1931), İzmir'in Romanı (1931), Gazi'nin Dört Süvarisi (1932), Köy Hekimi (1932), Bir Çatı Altında (1932), Yüzbaşı Celal (1933), Düğün Gecesi (1933), Mudanya-Lozan-Ankara (1933), İhtiyat Zabiti (1933), Yalı Çapkını (1933), Gavur İmam (1933), Cephe Gerisi (1934), Gurbet Yolcusu (1934), Kır Çiçeği (1934), Patron (1935), Dünkülerin Romanı (1934), Kurşun Yarası (1936), Sevenler Yolu (1937), Nişanlılar (1937), Atatürk'ün İki Cephesi (1939), Yaprak Aşısı (1939), Köydeki Dost (1940), Vicdanından Af Dile (1945).

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:03
Bünyamin Özgümüş </B>
Bünyamin Özgümüş'ün bir araştırması

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Giriş

Kazakların, tarih sahnesine çıkışları 14-15. yüzyıllara rastlamaktadır. Bu yüzyıllarda, bugünkü Kazakistan’ı da meydana getiren Kıpçak kavimleri ve onlarla akraba olan oymak hanları, Özbek hanlarından ayrılarak Kazakları oluşturmuşlardır. Tarihî kaynaklarda göçebe bir Turan kavmi olarak gösterilen Kazaklar, 18. yüzyılda ulu cüz (büyük cüz) orta cüz (orta cüz) ve kiçi cüz (küçük cüz) olmak üzere üçe ayrıldılar. Bu durumdan faydalanan Ruslar 19. yüzyılda Kazakistan’ı işgal etti. Kenasarı Kasımov, 1837 yılında Ruslara karşı bir mücadele başlatmışsa da bu hareket başarılı olamadı. 1917 yılında kurulan ve tam bağımsızlığı savunan Alaş Partisi kısa bir süre idareyi ele aldıysa da 1919’da bu harekete son verildi. 1920 yılında Kazakistan, Sovyetler Birliği’ne bağlandı. Sovyetler Birliği dağılınca 14 Aralık 1991 yılında bağımsızlığını ilan etti. Yani Kazaklar esas olarak 19. yüzyıldan 1991 yılına kadar geçen dönemde (Çarlık ve komünizm döneminde) Rusların hâkimiyeti altında kaldılar.

Kazaklar, özellikle komünist sistemde (1920’den 1991’e kadar geçen zamanda) kendi kültürlerini tam olarak yaşayamamışlardı. Ülkede bir Rus hâkimiyeti her alanda göze çarpmaktaydı. Özellikle şehirlerde Rusça bilmeyen Kazaklara hemen hemen hiç tesadüf edilmezdi. Eğitim dili, bazı istisnâların dışında bütün okullarda Rusçaydı. 1993-1994 yıllarında Kazakistan’da bulunduğumuz sırada Rusça’yı mükemmel bir şekilde bilip, Kazakça’dan bîhaber olan birçok Kazak Türk’üne rastladık. Bağımsızlıktan sonra ise bazı şeyler yavaş yavaş değişmeye başladı. Bundan üç sene önce yapılan nüfus sayımına kadar Kazakistan’da yaşayan Ruslar ile Kazaklar’ın nüfusu hemen hemen birbirine eşitti (1989 yılı nüfus sayımına göre Kazaklar 6.497.000, Ruslar ise 6.062.000 kişiydi.). Bugün ise Kazaklarla Rusların nüfus oranları Kazakların lehine gelişmektedir (1999 senesinde yapılan nüfus sayımına göre Kazaklar 7.985.000, Ruslar ise 4.480.000 kişi civarındadır.). Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev’in akıllı politikalarıyla günümüzde Kazak Türkçesine, edebiyatına, kültürüne eskiye nazaran çok daha fazla önem verilmektedir. Okullarda Rusçanın yanı sıra Kazak Türkçesi de ön plâna alınmaktadır. Devlet dairelerinde resmî evraklar, Kazakça ve Rusça tanzim edilmektedir. Yani 1991 yılından bu yana Kazakistan’da bir öze dönüş hareketi yaşanmaktadır. Dünyanın yüzölçümü bakımından en büyük ülkelerinden (9 veya 10. sırada) biri olan Kazakistan (2.717.000 km2), 21. yüzyılın başlarında ekonomisi hızla gelişen ülkeler arasında sayılmaktadır.


Kazak Edebiyatı ve Belli Başlı Temsilcileri

1. Sözlü Edebiyat

Kazaklar, 20. yüzyılın başlarına kadar göçebe olarak yaşamaktaydılar. Bundan ötürü onlarda yazılı kültürden çok, sözlü kültür gelişmiştir. Halk edebiyatı ürünleri bir hayli fazladır. Anız-ertegiler (efsane-masallar), makal-meteller (atasözleri), şeşendik sözler (kıssalar), ölenler (türküler), aytıslar (atışmalar) gibi sözlü kültür ürünleri yaygındır. Geçmişte akın denilen ozanlar, halk arasında çok önemli bir yere sahipti. Bunlar birbirleriyle atışırlardı. Bu atışmalar sırasında tarihî, dinî ve günlük meseleler dile getirilirdi. Bu gelenek Kazakistan’da hâlâ devam etmektedir. Jambıl Jabayev (1846-1945) bu akınların en meşhurlarındandır. Ötegen Batır, Şuransı Batır gibi Kazak; Manas, Köroğlu ve Battal Gazi gibi birçok Türk topluluğunda yaygın olan diğer Türk destanlarını büyük bir başarıyla söylemiştir. Kendisi Kazakistan ve diğer Türk cumhuriyetlerinde çok tanınmaktadır.

Kazak edebiyatı, yukarıda da söylediğimiz gibi daha çok sözlü bir edebiyata dayandığı için geçmişten günümüze kadar gelebilen yazılı eserler çok fazla değildir. Fakat son zamanlarda sözlü geleneğin yazıya aktarılmasına önem verilmektedir. Bu vesileyle Şeşendik Jırları “Büyüklerin Halk Şarkıları” (Almatı 1993), Şeşendik Sözder “Büyüklerin Sözleri” (Almatı 1993), Ejelki Devir Edebieti 1-2 “Evvelki Devir Edebiyatı 1-2” (Almatı 1991), Batırlar Jırı “Kahramanların (Kahramanlık) Türküleri (Almatı 1989), Abılay Han (Almatı 1993), Kazaktın Bi-Şeşenderi “Kazakların Eski Ataları” (Almatı 1993), Kazak Handıgı Devirindegi Edebiet “Kazak Hanlığı Dönemindeki Edebiyat” (Almatı 1993) gibi kitaplar eski Kazak kültürünü yeni nesle aktarabilmek ve bugün ile köprü kurabilmek amacıyla kaleme alınmışlardır.

2. Yazılı Edebiyat

Kazak yazılı edebiyatının daha çok 19. yüzyılın başlarından itibaren meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bunun öncülüğünü Mahambet Ötemisulı (1804-1846) yapmıştır. Çağdaş Kazak edebiyatının ilk temsilcileri ise Çokan Velihanov (1837-1865), Ibıray Altınsarı (1841-1889) ve Abay Kunanbayev (1845-1904)’dir.

Çokan Velihanov; tarih, etnoğrafya, coğrafya ve edebiyat alanlarında uzman bir kişiydi. Kırgızların meşhur destanı Manas’ı Rusça olarak yazıya geçirmiş, yaptığı geziler sonunda Doğu Türkistan Ahalisi, Yönetimi, Sanayisi ve Ticarî Durumu; Altı Şehir Ülkesinin Durumu; Cungarya Denemeleri; Kırgızların Uruğlara Ayrılması gibi eserler kaleme almıştır. Ayrıca onun Abılay, Kazakların Efsane ve Rivayetleri, Kazaklarda Yargı Reformu, Şona Batır, Kazak Yaylaları vb. gibi birçok araştırma yazısı ve eseri de bulunmaktadır.

Ibıray Altınsarı, Kazakların ilk modern okul sisteminin temelini atan ünlü bir düşünce adamıdır. 1864 yılında Torgay’da Kazak çocukları için bir ilkokul açmıştır. Altınsarı, Kazakların, Ruslarla baş edebilmelerinin ancak iyi bir eğitimden geçmeleri ile mümkün olacağını, bu sebeple eğitime çok önem verilmesi gerektiğini söylemiştir. O, modern ilimlerle manevî ilimlerin bir arada okutulması gerektiğini her vesilede dile getirmiştir. Kazak edebiyatında realizm akımının da öncüsü olarak kabul edilmektedir. Altınsarı, modern bir eğitim taraftarı olmakla beraber Rus misyonerlerinin okullardaki Hristiyanlık propagandalarını ve Kazak çocuklarına İncil okutma teşebbüslerini çok şiddetli bir şekilde tenkit etmiş ve yerleşik İslâm geleneklerini rencide edici (Kazaklara domuz eti yedirme ve domuz bakıcılığı yaptırma gibi) tutumlarını protesto etmiştir. Bu sebeple İslâm-Müsülmanşılıktın Tutkası “İslâm-Müslümanların Dayanağı (Tutkalı)” adlı bir ilmihâl de yazmıştır. Kendisi Kazak Türkçesine de çok önem verirdi. Genç neslin Kazakçayı iyi bilmeleri ve kendilerini daha çok Kazak Türkçesiyle ifade etmelerini isterdi. Çocukların eğitimine özen gösterdiği için eğitimin Kazak diliyle yapılmasını savunurdu. Pedagoji alanında da eserler meydana getirdi. İlk Kazak grameri ve Kazakça-Türkçe sözlüğü hazırlayan da kendisidir.

Çağdaş Kazak edebiyatında Abay Kunanbayev’in yeri ise çok ayrıdır. Abay, İlk eğitimini özel hocalardan aldı. Daha sonra Semey’de medrese eğitimi gördü. Arap, Fars ve Rus edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca klâsik Osmanlı şâirlerine de vâkıf oldu. Çok iyi bir eğitim almış olduğundan ve çok dakîk gözlemlere sahip bulunduğundan dolayı halk arasında kabul görmeye başladı. Kazakların hayatlarını tenkidî bir süzgeçten geçirerek lirik şiirler yazdı. O, Kazakları çağdaş bir eğitime yönlendiriyor, onları göçebe hayat düzenlerini bırakarak yeni meslekler edinmeleri konusunda teşvik ediyordu. Şiirleri halk tarafından Kazak bozkırlarında ezbere okunuyordu. Kunanbayev, fikirlerini daha çok düz yazılarla ifade etmekteydi. Kara Sözder “Halk Sözleri” adıyla bir kitapta toplanan nesirlerinin çoğu 1890’lı yıllarda kaleme alınmıştır. Abay, günümüzde de, hemen hemen her Kazak tarafından bilinmekte, şiirleri her yerde söylenmekte ve fikirlerine çok önem verilmektedir. Kazakların meşhur edebiyatçılarından Muhtar Avezov (1897-1961), 4 ciltlik büyük romanının adını Abay Jolı “Abay Yolu” koymuştur. Avezov, romanında Abay’ın Kazaklar için yapmak istediklerini, Kazakların gerçek medeniyete nasıl ulaşacaklarını anlatmaktadır. O, Abay’ın Kazakların yollarını aydınlatıcı bir rehber olduğunu herkese göstermiştir. Onun yolundan giden genç nesil, büyük Kazakistan’ı meydana getirecektir. Yani Kunanbayev, Kazaklar için, takip edilmesi gereken büyük bir fikir adamıdır.

Kazak kültürü denince akla ilk gelenlerden birisi de Ahmet Baytursunulı (1873-1937)’dır. O çok yönlü birisidir: şâir, yazar, dilci, etnograf. Kazak halk edebiyatı ve musikîsinden derlemeler meydana getirmiş, eğitimin çağdaş usullerle yapılmasını savunmuştur. Tursunulı, Rus şâiri Kirolov’dan Kazak Türkçesine çevirdiği masalları Kırık Mısal “Kırık Misal” adıyla yayımlamış, Arap harfli Kazak imlâsını belirlemiş ve Kazak Türkçesinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve terminolojisini meydana getirmiştir.

Mir Jakup Dulatulı (1881-1930) milliyetçi Kazak şairidir. Kendisi aynı zamanda eğitimci, bağımsızlık taraftarı ateşli bir halk ozanıdır. Uyan Kazak adlı şiiri çok meşhurdur. Kazakların millî benliklerine dönmesi gerektiğini savunur. İlk önce Kazak gazetesinde çıkan şiirin yayımı Rus makamlarınca durdurulmuştur. Daha sonra milliyetçi Kazaklar tarafından bu şiir 20 bin adet basılmış ve bütün Türk toplulukları arasında büyük bir ilgiye mazhar olmuştur. Dulatulı’nun, 1910 yılında kaleme aldığı Bahtız Cemal adlı eseri, Kazak edebiyatının ilk romanı olarak kabul edilmektedir.

Kazak bozkırlarında ortaya çıkan millî uyanışa, millîleşme çabalarına ve kurtuluş mücadelesine kuvvet veren aydın, yazar ve şâirler arasında Magcan Cumabayev (1893-1938), Sultan Mahmut Toraygır (1893-1920), Jüsipbek Aymavıt (1889-1931) ve Şahkerim Kudayberdi gibi kişilerin de Kazaklar nezdinde önemli bir yeri vardır.

Yukarıda saydığımız Kazak aydınlarının arasında bulunan Magcan Cumabayev, önemli bir sîmadır. Cumabayev, İstanbul’da yeni usûle göre eğitim veren bir Çala medresesinde okudu ve bu yerde Arapça, Farsça ve Çağatay Türkçesini öğrendi. İlk şiir denemelerini burada yaptı. Daha sonra Kazan’a gitti ve burada da başka bir medreseye devam etti. Şolpan adındaki ilk şiir kitabı Kazan’da basıldı. Mir Jakup Dulatulı ile tanıştıktan sonra Kazak kültürünün yaygınlaşması için çalışmalara başladı. Rusça da öğrendi. Diğer milliyetçi Kazak aydınları ile beraber Alaş hareketine katıldı. Büyük bir Türk milliyetçisi olan Cumabayev, Kazakların ve bütün Türkistan’ın millî şâiridir. Şiirlerinde Türk topluluklarının o dönemdeki dağınıklığından, yabancı işgali altında yaşamak zorunda kalışlarından ve bundan dolayı duyulan ezikliklerden bahseder. Kün men Tün (Gece ile Gündüz), Alıstagı Bagrıma (Uzaktaki Kardeşime), Türkistan, Oral, Aksak Temir Sözü (Aksak Timur Sözü), Künşıgıs (Doğu), Ot (Ateş) gibi şiirleri bulunmaktadır.

Çağdaş Kazak edebiyatında Muhtar Avezov (1897-1961)’un da ayrı bir yeri vardır. Kendisi, Kazak destanları ve Türkistan Türk edebiyatı ile ilgili ilmî çalışmalar yapmıştır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi en önemli eseri, 4 ciltlik Abay Yolu adlı devâsâ romanıdır. Bu romanda Avezov, Kazakların bir çoğunun kendisine rehber olarak kabul ettiği Abay’ın hayatını ve fikir yapısını çok ince ayrıntılara inerek, belgelerle ortaya çıkarmıştır. Denilebilir ki, Kazak halkının yüzlerce yıllık kültür birikimi, Abay’ı; Abay, Muhtar Avezov’u; Avezov da, Abay Yolu’nu meydana getirmiştir. Avezov’un bu romandan başka pek çok hikâye, deneme, çeviri ve araştırma eserleri de bulunmaktadır. Bir de onun, konusunu doğrudan Kazak halkından aldığı oyunları vardır. Bu oyunlar, Kazak tiyatrolarında bugün de sergilenmektedir.

Avezov’tan başka Kalkaman Abdulkadirov, Kasım Amanjol, İsa Baykazov, Gapit Müsrepov, Tahir Jarıkulu, Kaljan Jarıkulı, Ali Ospanov, Aliasker Togmagambetov ve Abdullah Tagıbayev gibi edip ve âlimler de Kazakların 20.yüzyıldan sonra yetiştirdikleri önemli kültür adamlarındandır.

Son devir yazarlarından Sabit Mukanov (1900-1973), Çokan Velihanov hakkında dört cilt olarak tasarladığı, fakat 1973’te vefat edince tam olarak bitiremediği romanının ilk iki cildini Akan Culdız “Akan Yıldız” adıyla bastırttı. Dükenbay Doscanov, Orta Asya’nın İslâm ve İslâm öncesi dönemlerini anlatan romanlar yazdı. Zeval ve Farabi, romanlarından bazılarıdır. Kazakların son dönemlerde yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biri olan Ebiş Kekilbayev’in ise Ürker ve Bir Uıs Topırak “Bir Avuç Toprak” isimli romanları meşhurdur.

Kazakların bağımsızlığını kazanmalarından sonraki dönemlerde edebiyat kitaplarında meydana gelen değişikliklere paralel olarak tarih kitapları da mercek altına alındı. Kazak tarihi yeniden ve millî bir şekilde yazılmaya başlandı. Bu vesileyle Kazakların yine son dönem meşhur şâirlerinden Olcas Süleymanov, eski bir geleneği, yani Kazakların yedi göbek atasını bulma meselesini yeniden canlandırdı. Muhtar Şahanov adlı diğer bir Kazak şâiri de günümüzde dünya çapında bir şâir olarak kabul edilmektedir.

Kazak Şâirlerin Şiirlerinden Bazı Örnekler:

Közindi aş oyan Kazak! Köter bast
Ötkizbey Karangıda beker castı
Cer ketti, din naşarlap, hal harap bop
Kazagım endi catuv caramastı

Gözünü aç, uyan Kazak, kaldır başını!
Karanlıkta geçirme ömrünü
Topraklar gitti, din zayıfladı, harap oldu.
Kazağım, artık sana yatmak yaramaz.”

(Mir Jakıp Dulatulı, Türkler, cilt:19.)

Alısta avır azap çekken bavrım,
Kuvargan beyçeşektey kepken bavrım,
Kamagan kalın cavdın artasında,
Köp kılıp közdin casın tökken bavrım

“Uzakta çok azap çeken kardeşim,
Solmuş lâle gibi olmuş kardeşim,
Kalabalık düşman kuşatması altında
Göl gibi gözyaşı döken kardeşim!”

(Magcan Cumabayev, Türkler, cilt:19.)

Mahabbatpen jaratkan adamzattı
Sen de süy Allanı janan tetti
Adamzattın berin süy bavrım dep
Jane hak joli osı dep ediletti

“(Allah) insanı muhabbetle yarattığı için
Sen de o Allah’ı canından tatlı sev
İnsanların hepsini ‘kardeşim!”diye sev.
‘Hak yolu budur.’ diye (insanlararasında) adaleti gözet.”

(Abay Kunanbayev, Abaydı Okı, Tanırga “Abay’ı Oku, Tanı”, Almatı 1993.)

Sonuç

19. yüzyılın başlarına kadar sözlü geleneklerle beslenen Kazak edebiyatı, bu yüzyıldan itibaren yazılı bir edebiyat hâline de gelmeye başlamış ve birçok Kazak edebiyatçısı ortaya çıkmıştır. 1991 yılında bağımsızlığın kazanılmasından sonra ise, Kazaklar kendi kültür köklerinin araştırılmasına önem vermeye başlamış ve bu vesileyle Kazakistan’da dil, edebiyat, tarih, güzel sanatlar, arkeoloji vb. gibi kültür incelemeleri daha fazla artmıştır. Geçmişi araştırma şevkiyle daha önce isimleri duyulmamış kültür adamları da halkın nazarına sunulmuştur.

Kazak edebiyatı günümüzde de hem sözlü hem de yazılı kaynaklardan beslenmeye devam etmektedir. Yazımızda Kazak edebiyatının belli başlı temsilcilerinden bahsetmeye çalıştık. Kazak edebiyatının oluşmasında rolleri olan kişiler elbette bu yazının sınırları içinde mevzu-ı bahs edilen şahıslardan ibaret değildir. Amacımız, Kazak edebiyatını, genel hatlarıyla Türkiye Türklerine tanıtmaktır.

KAYNAKLAR

Nevzat Özkan, Türk Dünyası, Geçit Yay. Kayseri 1997, s.66-81.
Türkler, Yeni Türkiye Yayınları, cilt: 19, s.317-447.
Gabdrahman Sagin, Abaydı Okı, Tanırga, Almatı 1993, s.141.
Rabiga Sızdıkova, Kazak Edebi Tilnin Tarihi, Almatı 1993.
S. İsayev, Kazak Edebi Tilnin Tarihi, Almatı 1989.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:38
Cahit Tanyol ( 1924) </B>
1924 yılında Nizip'te doğdu. Adana Maullim Mektebi'ni ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden mezun olduktan sonra yeni kurulan sosyoloji kürsüsüne asistan olarak girdi. Aynı bölümde Doç. Prof. ünvanları aldı. Gençlik yıllarından başlayarak canlı bir edebiyat yaşamının içine daldı. Gazete yazarlığının yanı sıra sosyolojik yapıtlar kaleme aldı.

ESERLERİ
Neden Türban, Türkler ile Kürtler, Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi Gendeş Y.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:39
Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910)- (1956) </B>
(1910-1956)
Diyarbakır'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mülkiye Mektebi'nde okudu. Paris'e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana'ya götürüldü. Orada öldü. Ankara'ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Şiirlerinden örnekler;

DESEM Kİ
Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lâzım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.



AŞK
Açınca baharın dişi gülleri,
Bir başka rüzgâr eser bahçelerde.
Dinle çılgınca öten bülbülleri;
Sorma niçin düştüğünü bu derde.

De ki: – Aşktır şâdeden gönülleri;
Perişan, berbat eden gönülleri.
Aşk söyletir en yanık türküleri,
Ay buluta girdiği gecelerde.


BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
Gafil kişilermiş şu insanlar vesselâm;
Bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam;
Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:39
Cavid Ersen ( 29.03.1921) </B>
Cavid Ersen 29 Mart 1921 tarihinde Adana'da doğmuş. Babası Gümüşgerdanoğlu Mü'min Hasan Efendi'nin oğlu, Muallim Ömer Nazım Beğ'dir. Annesi Süreyya hanım, şairdir. Bu aile, şecere itibariyle, bir yandan Ramazanoğlu ailesiyle de akrabadır. Kuvayı Milliye ruhu ile dolu bir ailenin evladı olan Ersen'in ilk milli eseri "Çeteler" adını taşıyor. Çeteler, beş perdelik bir trajedi. 9
Ocak 1949'da sahnelenir. Adana'nın kahramanlık hikâyesini dramatize eden büyük bir eser. Ersen, bu milli eserin yazarı olarak 1949'larda Adana Halkevi'nden uzaklaştırılır. Ne varki buna direnen Ersen, eserini Adana çevre il ve ilçelerinde temsil ettirmeyi başarır, halk tarafından kendisine tezahürat yapılarak defalarca sahneye davet edilir ve ayakta alkışlanır. Cavid Ersen'i
daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu'nun kurucusu olarak görüyoruz. Burada "Taşkınlar Lokali" ile "Melekler ve Şeytanlar" isimli oyunları temsil edilir. Milli uyanışı aksettiren "Cephe Gerisi" isimli eseri de sahnelendikten sonra Adana Şehir Tiyatrosu'na veda eder. ÇünkNesillerin hafızalarında yer alan büyük romanlarını Kanlıca'daki evinde yazan Ersen’in bu mekânı da elinden
alınır. Bu evin gasp edilişi daha sonra da yıkılışı yazarı çok üzer. Ailece de sıkıntılar yaşayan Cavid Ersen, artık velut bir kalem olarak sürekli yazar. Gerçekten de Cavid Ersen, tavizsiz bir yazar olarak yaşadı, yaşıyor. Onu yaşarken nisyana mahkum etmek isteyenler, bunu başaramadı. Şimde o bir köklü çınar gibi, bir Selçuklu neferi bir Osmanlı yeniçerisi gibi ayaktadır.
İdealist bir yazar olan Cavid Ersen'in bütün hayatı eser vermekle geçmiştir. Hayatta bir çok darbeler yiyen yazarın biricik dayanağı kalemidir artık.


"Melekler ve Şeytanlar", "Annesini Kurtaran Kahraman Çocuk", "Fakirler", "Vefasız", "Mektup" gibi ilk eserlerini daha yirmili yaşlarından itibaren Türk okuyucusuna sunar. Bu eserleriyle milli ruh ve heyecanın, İslamî şuurun edebiyat kanalıyla topluma aksetmesini arzu eder. Milli bünyenin ihyası Cavid Ersen'in biricik emelidir çünkü. Türkiye'de aksayan sistemin temelinde eğitimi
görür. Bu konuda ortaya önemli tezler koyar. Türk eğitiminin ıslahı için önemli eserler kaleme alan yazar, ödüllendirileciğine 29 Mart 1956 tarihinde muallimlik mesleğinden uzaklaştırılır.

Artık biricik dayanağı kalemidir Cavid Ersen’in. Durup dinlenmeksizin yazar. Cavit Ersen'in ilk eseri 1944’te yayınlanan "Günahkâr sokaklar" isimli romanıdır. Bu eseri 'mistik şiirler' diye adlandırdığı üç kitap takip ediyor: "Fakirler", "Mektup" ve "Sefiller" kitapları ise 1945'te Adana'da yayınlanır. Siyasi yazılarını ise 1954'te "Gün Doğarken" isimli eserinde toplar. Yazarın
1956'da okul ders kitapları yazdığını görüyoruz. Öğretmenlikten gelen birikimini kitaplara aktarır. Bu yıl içinde yayınlanan asıl önemli eseri "Benim Üniversitem" adını taşır. Milli Eğitim tavsiyeli bu eserde Ersen milli bir eğitim modeli önerir ve uygulanmasını talep eder. Büyük yankılar uyandıran bu kitap, geniş kesimler tarafından okunur.

Cavid Ersen'in Adana'da oynayan "Çeteler" isimli eseri ile 5 perdelik bir trajedi olan piyesi "Cephe Gerisi" oldukça önemli. "Taşkınlar Lokali" adlı üç perdelik oyun da ilgi çekici. "Osman Gazi", "Orhan Gazi", "Selahaddini Eyyübi"
ve "Murad Hüdavendigâr", "Fatih Sultan Mehmet", "Battal Gazi" gibi eserleri de bulunuyor. Ancak romancımızın ilk yankı uyandıran eseri "Kızıl Zindanlar" 1967'de yayınlanır ve defalarca basılır. Bunu 1970'te basılan "Kara Zindanlar"
takip eder. "Zindanlar" ise 1971 de yayınlanır ve bir nehir roman oluşur. 1970'li yıllar Cavid Ersen'in en velut olduğu dönemdir. Ardarda şu eserleri yayınlanır. "Başbuğ", "Fadime", "Hürriyet Mücadelesi", "Beyaz İhtilal", "Boğata" ve "Hepimizin Kavgası". Yazarın ilk romanı "Aşkın Gözyaşları" ve "Mefkureci Öğretmen" isimli kitabı henüz yayınlanmadı.


Tarihimize dönüş şart

Sosyal romanlarının yanısıra tarihî romanlarıyla da tanınan Cavid Ersen,
“Tarihimizle barışmak zorundayız” diyor.

MEHMET NURİ YARDIM

80 yıllık bereketli ömrünü Allah yoluna, vatan ve millet uğruna harcamış bir abide şahsiyeti, değerli bir mütefekkiri, müstesna bir romancıyı yeniden tanıtmak istiyorum. 1970’li yılların efsanevi yazarı, gönül insanı, dava ve mefkure adamı Cavid Ersen! Cavid Ersen bir dönemin kalem savaşçısı. Edebiyatımızın cengaveri. Onu tanıyanlar tanıyor. Zamanında kitapları ve romanlarıyla beslenenler, bugün şükranla minnetle hatırlıyorlar kendisini. Cavid Ersen ismi ve özellikle “Kızıl Zindanlar” isimli eseri, bir çok yürekte heyecanlanmalara sebep oluyor. Yaşları gereği Cavid Ersen’i duymamış olanlar da var. Çünkü maalesef bizim fikir hayatımızda, edebiyat dünyamızda bir devamlılıktan söz edilemiyor. Bir zamanların anlı şanlı kalemleri bir dönem
sonra unutulabiliyor veya unutturulabiliyor. Genç okuyucular haklı olarak duymamış olabilirler Cavid Ersen ismini.Yazarlar sözlüğünde bile ismine tesadüf edilmiyor çünkü. Ziyanı yok, şu anda kendisi aramızda, sevgisi yüreğimizde.

“Kızıl Zindanlar” hakkında merhum Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: "Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ında görünüz...
İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar'ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz...”

Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Bir çok çileler çeker, acılar yaşar, ama herşeye rağmen azminden, sebatından ve inandığı, hak bildiği davasından asla ayrılmaz. Az eşyalı gecekondusunda soğuktan titreyen çocuklariyle perişan olur, lâmba ışığında çalışır, roman yazar. Yaşama
ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Yuvası yıkılan Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz. Bütün dostlarına şu temennide bulunur:

"Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.” Cavid Ersen'i uzun yılların ardından bulup konuştuk. Doğrusu biraz topluma
küskün bir insan ararken tam tersine son derece vakur duruşlu, mütevekkil ve hoşgörülü olgun bir insan gördük karşımızda. İlk cümlesi, “Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içeririsinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım” dedi . Bir çay bahçesinde oturduk. Sorduğumuz bütün sorulara tek tek cevap verdi. Tevazuun abidesi Cavit
Bey, destansı hayatını , “Bir demdi geldi geçti, o mücadelenin içinde biz de nefer olarak yer aldık" diyordu.

Necip Fazıl’dan, Peyami Safa, Tarık Buğra ve Arif Nihat Asya gibi değerli şair ve yazarlarla olan müşterek hatıralarını anlattı.
Uzun süren suskunluk dönemini kapatan, yaklaşık yirmi yıldır herhangi bir konuda açıklama yapmayan ve inzivadaki köşesinde memleketimizde cereyan eden hadiseleri seyreden Cavid Ersen, millet olarak tarihimizle barışma zamanının gelip geçtiğini söyledi konuşmamızda. Özellikle “Kızıl Zindanlar” ve “Kara Zindanlar” romanlarıyla geniş bir okuyucu kesimine ulaşan Ersen, diğer bir çok
yazar gibi şiirle başlamamış edebiyat dünyasına. “Hikâye ve şiirle başlamadım ben. Romanla başladım yazmaya. Bütün gayem tanınmış romancı olmaktı, kabıma sığamıyordum. Ama basılmadı. Çok tashihlere muhtaçtı. 13 yaşındaki bir insan
roman yazamaz. Ama içimde öyle bir güç geliyor, öyle bir ilham geliyor, öyle bir hayal denizinde yüzüyordum ki o doğal güzellikler, çam ağaçları, söğüt ağaçları, pınarlar… Orada yalnızlığı tercih ediyor, elimde kalem defter, yazıyor, yazıyordum” diyor. “Bu romanı daha sonra yeniden ele aldınız mı?” şeklindeki sorumuza Ersen’in cevabı müspet değil. “Hayır, diyor. 13 yaşındaki
bir çocuğun romanı ne olabilir. Cavid Ersen, kendisiyle yaptığımız mülâkatta geçmiş çalışmalarını, yaşadıklarını, tarihî ve sosyal eserleriyle hatıralarını anlattı. İşte sorularımız ve cevapları.

- İlk piyesiniz “Çeteler”in büyük yankılar uyandırmasından sonra tiyatro eseri olarak neler yazdınız?

- ERSEN: Ondan sonra “Taşkınlar Lokali” diye üç perdelik bir komedi yazdım. Bunlar Adana’nın ilçelerinde oynandı. Kendim de başrol oynadım. Aynı zamanda rejisörlük yaptım.

- Daha sonra Adana’dan ayrıldığınızı, Şehir Tiyatroları’ndan istifa ettiğinizi biliyoruz, niçin?

- ERSEN: Bir hürriyet mücadelesi başladı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasındaki mücadele. Ben bunlara şahit olunca demokrasiye karşı içimde büyük bir heves duydum. Ben de bu mücadelenin içine katılayım diye içimden
duygular geçti. Ve bu duyguların sonucu olarak “Beyaz İhtilal” diye bir eser yazdım. “Günahkar Sokaklar” ve “Benim Üniversitem”den sonra önemli bir eserdi o. Bu kitabın beşinci baskısı da yapıldı.

- “Beyaz İhtilal”de Demokrat Parti’nin, milletin teveccühüne mazhar oluşunu anlatıyorsunuz değil mi?

- ERSEN: Evet ve öğretmenlik mesleğimden. 15 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sultanahmet’te bir kanapede otururken bir gazete küpürü rüzgârla ayaklarımın altına geldi ve okuyayım dedim. Okudum. Yeni İstanbul gazetesi için eleman arandığını bildirir bir ilandı. Oraya müracaat ettim. Adana’dan geldikten sonra kurduğum tiyatro tahsisat yokluğundan kapandı. Gazeteciliğe
Yeni İstanbul’da başladım. 1956’larda… 1969’a kadar orada muhabirlik ve sekreterlik yaptım.

- Kimler vardı gazetede?

- ERSEN: Gökhan Evliyaoğlu vardı. Başyazardı. Aslında o gazete Habib Edip Törehan isimli zengin bir iş adamınındı. Ve 27 Mayıs İhtilali’nden sonra İsviçre’ye kaçtı oraya yerleşti. Gazetesini de Yılmaz Poda diye birine bıraktı. Müvekkiliydi. Yılmaz Poda da şimdiki Star’ın sahipleri Uzanlara gazeteyi devretti. Hatırladığım kadarıyla Kemal Uzan da gazetenin başyazarı Gökhan Evliyaoğlu’nu, yazı işleri müdürü Hami Tezkan’ı ve bir çoklarını gazeteden uzaklaştırdılar. Ben de 1969 senesinde Babıali’de Sabah gazetesine geldim. Şimdi kimbilir o güzel çocuk, o güzel adam, o vatanperver, vatanının milletini seven Cihangir Mutgil isimli delikanlı nerededir? O zaman hem gazetede çalışıyor, hem de okuyordu. Bu genç arkadaş, “Abi dedi, sen güzel
yazıyorsun.” Ben de o zamanlar “Kızıl Zindanlar”I tefrika ediyorum. Roman Babıali’de Sabah gazetesinde tefrika edilince çok ilgi gördü. Dedi ki, “Herşey benden, bunu basalım.” Tabettirdik. Birkaç yere imzalayıp verdik. Bir sabah, Babıali’de Sabah gazetesinin başmakalesinde muazzam bi-

Romanın hacmi de büyüdü değil mi?

- ERSEN: Çok büyüdü. Ve bir çok edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi olarak bu romanı öğrencilere tavsiye etti. Harıl harıl kitaplardan aldılar. Eserin muhtevası hakkında fikirlerini sayfalara döktüler. Böyle bir alem içinde Sinan’la 1969 yılında tanışmak ve –afedersiniz- zirveye çıkmak takdir oldu.

- Kızıl Zindanlar, Kara Zindanlar ve Zindanlar… Bu üçü nehir roman... Türkiye genelinde çok okundu, ilgi gördü. Neler hissettiniz. Türk insanı bu romanlara niçin bu kadar çok ilgi gösterdi?

- ERSEN: Bunu şu şekilde izah edeyim. Ben gençlik yıllarımda Kuvayı Milliye ruhuyla yetişen bir neslin gençlerinden idim. Orada o zaman büyük büyük bir birlik ve beraberlik şuuru vardı. Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış bir millet. Henüz 15 milyon nüfusu olan bir Türkiye’yi düşünün. Herkes birbirini seviyor ve sayıyor. O ruhla yetişen bir insandım. Yıllar geçti, Halkevi’nde ve bir çok
salonlarda toplantılar yapılmaya başlandı. Orada gençler bölünüp parçalanmaya başladılar. 1917 yılında Rusya’da Lenin’in darbesiyle Çar’lık yıkılmış ve Rusya’dan, bütün dünya milletleri bünyesine ajanlar gönderilmek suretiyle milletler bünyesinde bir tahribat yapılmak istenmişti. Gittikçe bu ideolojide muvaffak olanlar, Türkiye’de de kendilerini göstermek istemişler. Ve biz o
hengame içerisinde, Kuvayı Milliye ruhu içinde yetiştiğimiz için bu gelecek felaketleri sezerek Kızıl Zindanlar’da bir çok mesajlar vermek mecburiyetde hissettik kendimizi. Ahmet Kabaklı üstadımızın da buyurduğu gibi,

“İlerde çok fena durumlara düşmemek için bu - Tarihî konularıyla ilgi uyandıran Orhan Gazi, Osman Gazi, Selahaddini Eyyübi, Murat Hüdavendigâr gibi eserleriniz var. Bu kitaplarınızla sanırım toplumumuza milli bir tarih şuuru vermek istediniz.
İki yıl önce Osmanlı Devleti’nin 700’ncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle çeşitli faaliyetler yapıldı. Devleti temsil eden Kültür Bakanı İstemihan Talay, Cumhuriyet’in Osmanlı’yla barıştığını ilan etti. Siz, bu romanlarınızla tarih bilgimiz ile mazi sevgimizde bir eksiklik gördüğünüz için mi bu tarz eserleri kaleme aldınız?

- ERSEN: Çok doğru söylüyorsunuz. Türkiye’de gerçek tarih hiç bir okulda hiçbir tarih kitabında yazılmış değil. Gerçek tarih çok önemli. Gerçek tarihi tetkik ettim ki ne entrikalarla koca bir imparatorluk yıkılmış, yıktırılmış ve bugünkü tarih kitapları maalesef bunlardan dış güçlerin ve iç güçlerin telkin ve tesirleriyle yanıltılıp aldatılmışız. Bütün mesele bu. Ben bunu tetkik ettikten sonra gerçek bir Türk tarihindeki kahramanlığımızı, Türk İslam ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş devrin padişahlarını, sultanlarını, kahramanlarını vermek istedim. Bu seriyi Fatih Sultan Mehmed’e kadar hazırladım. Şu anda Fatih Sultan Mehmet kitabı kayıp. Bir de Battal Gazi’miz vardı. Çok emek verdiğim. O da İsmail Ünalmış’da. Ne oldu bilmiyorum.

- Gelelim edebiyata. Türk edebiyatındaki şu anki durumu nasıl görüyorsunuz. Yeni şairler, yazarları nasıl buluyorsunuz. Edebiyat ve fikir hayatımızdaki seviyeyi beğeniyor musunuz?

- ERSEN: Ben şimdi yıllardan beri bir çok karmaşık olayların içinde inzivaya çekilmiş ve daima ümit içerisinde sizleri, değerli edebiyatçılarımızı bekler duruma gelmiştim. Yazmanın ve okumanın dışında kalmıştım. Vatanını milletini seven yazarlarımız romancılarımız var. Fakat bugünkü basın hayatımızda elle tutulur bir kaç gazeteden başka diğerleri maalesef dış güçlerle, iç güçlerin hegomanyası altında gayrı milli neşriyatlar yapmakta. Biz başka şekilde yetiştik. Kuvayı Milliye ruhuyla yetiştik. Sevgiye ve saygıya dayalı bir neslin içindeydik. Yıllar yılları kovaladı. Öyle hallere geldik ki kamplara bölünmek durumunda kaldık. Ve darbeler oldu. Hükümetler devrildi, yeni hükümetler kuruldu, demokrasi demokrasi diye feryat ettik. İçimden gelen hisler ve duygularla o bir kuş gibi kanatlarını çırparak omuzlarımıza kondu ve sabahleyin yaprakların üzerine konan jaleler bir kahkahayla bir güzgâr
esiyişle nasıl yok olurlarsa demokrasimiz de böyle öldü. Ve hâlâ çok ileri gitmemize rağmen hürriyet ve demokrasiyi arar durur.

- Bugüne kadar pek çok önemli fikir ve edebiyat adamıyla dostluğunuz oldu. Biraz da bu şahsiyetlerden bahseder misiniz?

- ERSEN: Yeni İstanbul’da iken Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) isimli yiğit bir arkadaşım vardı. O bayramlarda bir gazete çıkartırdı. Bana da başmakale yazdırırdı. Sonra o ayrıldıktan sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’le müşerref olduk. Aynı odada makalesini yazar, bana da okuturdu. “Nasıl olmuş?” diye sorardı. Ben de “Çok güzel olmuş” derdim. Sonra Sabah gazetesine
geçtim. Gene üstad rahmetli Necip Fazıl beyle beraber çalıştık.

- Ya Peyami Safa ile…
- ERSEN: Peyami Safa ile bir kaç kere Milliyet gazetesinde iken görüşmek nasip oldu. Ona “Benim Üniversitem” isimli kitabımı imzalayıp takdim ettim. Bana “Sen mi yazdın bunu?” diye sordu. “Ben yazdım hocam” dedim. “Aferin aferin” dedi. “Sen ne güzel şeyler yazmışsın. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Memnuniyetle “gene gel görüşelim” dedi. Bir kaç kere çayını içmek nasip oldu.
Ben evine ailesine kapanık bir insanım. İşimden çıkar evime gelirdim. Gece saat 2’de kalkardım. Ta sabahın 4’üne kadar yazardım. O piyesleri böyle hep geceleri yazmışımdır. Ben yıllarca bu eserleri bu saatlerde yazdım.

- Peki Arif Nihat Asya?

- ERSEN: Çok samimi arkadaşımdı. Adana’dan İstanbul’a geldi. Hemşehrim… Onunla çok güzel günlerimiz geçti. İstanbul’da oturuyorum. Bir gün baktım kapı vuruldu. Açtım, baktım Arif Nihat. “Oooo hocam” dedim. Ellerinden öptüm, yanak
yanağa öpüştük. Bizim Sabah gazetesinde onun rubaileri yayınlanıyor. Her sabah bana gelir. Daktilonun başına geçerim.O söyler ben yazarım. "Tashihini de yap bakalım" derdi. Bakardım. “Hocam hiç bir şey yok. Çok güzel söylemişsiniz. Bir
de siz okuyun” derdim.

- Tarık Buğra ile de akran ve dosttunuz değil mi?

- ERSEN: Evet Tarık Buğra ile aynı gazetede çalıştık. Yazıişleri müdürüydü. Gelirdi benim odama. Hasbihal ederdik. “Haydi derdi, neden bir şeyler yazmıyorsun, neden boş duruyorsun?” diyerek teşvik ederdi. Uzun süre bir dostluk beraberliği içindeydik.

- Can ciğer dostunuz Darendelioğlu’nu unutmayalım…

- ERSEN: İlhan Darendelioğlu, benim kırk yıllık dostumdu. Bir gün bir toplulukta, “Eğer Cavid Ersen bey olmasaydı, ben şimdi bir köşede çekilmiş Toprak mecmuasıyla haşir neşir kalmış olacaktım” dedi. Ben hangi gazeteye gittiysem şart koştum. Hergün gazetesinde Tahir Kutsi’yle görüştüm. Ona bir istikamet verdim. “Hepimizin Kavgası”nda geniş şekilde anlattım bunu. Özetle
şu: “Hergün gazetesi dağdaki çobana da ulaşacak.” Orda bir kadro kurduk Tahir Kutsi’yle. Reklamlar aldık. Abdurrahim Balcıoğlu gibi dostlarım vardı. Bana Tahir Kutsi Makal yetki verince, Necdet Sevinç’e gittim. Milliyetçi bir gazete diye afişler yapıyordu. Mehmet Emin Alpkan'ın gazetesi Bizim Anadolu'da yazıyordu. Ona dedim ki, “Bu bir dava meselesi. Bir tarafta gazete, bir
tarafta davamız” Kalkıp geldi ve gazeteyi büyüttük. O zaman 30 bin tiraja ulaşmıştı Hergün.

- Merhum gazeteci ağabeyimiz Mehmet Emin Alpkan’dan da bahseder misiniz biraz.

- ERSEN: Yeni İstanbul gazetesinde çalışırken gazeteye yazıişleri müdürüne telefon ediyor. Diyor ki “Bizim Taşkent’te bir toplantımız olacak nüfus sayımı için. Bir güçlü yazar, gazeteci istiyorum”. Beni tavsiye etti müdür. Baktım çok tatlı bir adam. Görüştük. Taşkent’e gittik, röportajlar yaptım. O zaman başlayan dostluğumuz uzun zaman devam etti. Halen rahatsızlığı devam eden İrfan Atagün dostumuz vardı. Ömer Öztürkmen bey de keza. Ömer bey gazetecilikte beni çok desteklemiştir. Ergun Göze beyle birlikte Babıali’de Sabah gazetesinde çalıştık. Bu şahsiyetlerle aynı nesildeniz. Ulu gayeye varmak için onlar bize ışık tutmuş. Biz de yeni yetişen nesle bir ışık tuttuysak ne mutlu bize.


HAKKINDA YAZILANLAR
Cavid Ersen toplantısı
Türkiye 28 Mart 2001

Yıllardan beri suskunluğunu koruyan, bir dönemin en meşhur milliyetçi yazarları arasında ilk sırayı alan romancı Cavid Ersen, 80’inci yaşını 28 Mart 2001 Çarşamba günü saat 17.00’de Türk Edebiyatı Vakfı’nın Sultanahmet’teki merkezinde kutladı.
1970’li yılların efsane romancısı Cavid Ersen, toplantıda dramlarla dolu hayatını, mücadelelerini ve yazarlığını anlattı.Mehmet Nuri Yardım’ın yönettiği toplantıda Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen romancının tarihî romanlarının edebiyatımızdaki değeri üzerinde durdu.Yayıncı Sinan Yıldız ise Cavid Ersen’le tanışmasını ve kitaplarını nasıl yayınlamaya başladığını dile getirdi.

ESERLERİ
Kızıl Zindanlar ve Kara Zindanlar isimli romanlarının yanısıra 30’a yakın kitabıyla çok geniş bir okuyucu kesimine ulaştı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:39
Celal Hafifbilek </B>
Celal Hafifbilek ana tarafından beş göbek Ankara'lı. İlk, orta ve yüksek öğrenimini bu kentte yaptı. Liseden sonra gazetecilikle tiyatroculuğu birlikte götürdü.Akşam gazetelerine takma adlarla 'tefrika' romanlar yazdı. İlk romanı Sessizler Sokağı epeyce ses getirdi. Sonra edebiyatı bırakıp ekonomi dünyasına girdi. Dergi çıkardı, ekonomi kitapları yazdı.Yurt dışına gitti, Fransa'da 68 günlerini yaşadı. Rannes'de doktora çalışması yaptı. Zürih ve Viyana'da çeşitli kol işçiliklerinde çalıştı. Türkiye'ye dönünce tekrar gazetecilik yaptı. Antalya Sanatçılar Derneği başkanlığı yapan yazar Dünya Kitap gazetesinde değiniler yazıyor.

ESERLERİ

Ankara 1920
Celal Hafifbilek, Telos Yayıcılık, roman, 429 sayfa.

Celal hafifbilek, geriye dönüşler yaparak Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara'ya geldiği 27 Aralık 1919 ile Dünya Güzeli Sabire Büyükana'nın öteki dünyaya göçtüğü 27 aralık 1920 arasını bu kentin içinden anlatıyor. Ama "bildiğimiz gibi" değil, bir başka türlü anlatıyor. Ankara 1920'nin yazarı Ankaralılara "Kentinizi seviniz, koruyunuz!" diyerek romanı Ankaralılara armağan ediyor.

Sevgim Beni Arıyor
Celal Hafifbilek, Telos Yayıcılık, roman, 124 sayfa.
'Sevgim Beni Anlıyor' sevgiyi, sevmeyi-sevilmeyi bilenleri ve öğrenemeyenleri anlatıyor. 'Sevgim Beni Anlıyor' da sevgi insanını, ülkemizde alışkın olmadığımız bir tarzda görüyoruz. Çok sevdiği köpeğinin avcılar tarafından öldürülmesi üzerine büyük bir kedere ve hüzne boğulan Hafifbilek, bu hislerini ölümsüzleştirmek adına yazmaya başlıyor. Sonuçta da bir köpeğin ağzından yazılmış bir roman ortaya çıkıyor. 'Sevgim Beni Anlıyor', Celal Hafifbilek'in duru, yalın bir Türkçeyle kaleme aldığı, dokunaklı bir roman.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bakanlıktan Cumhuriyet ödülleri
Hürriyet 23 Kasım 1998
Kültür Bakanlığı'nın Cumhuriyetin 75. yıldönümü nedeniyle düzenlediği yarışmada dereceye giren eserler belli oldu. Ödül dağılımı şöyle: Roman: Büyük ödül Ankara 1920 ile Celal Hafifbilek, başarı ödülleri Gölgeden Akan Işık ile İbrahim Dizman, Emanet Çeyiz ile Kemal Yalçın.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:40
Celaleddin Lauder Brunton </B>
Meşhur bir İngiliz ailesinden gelen ve baronet ünvanını taşıyan Sir Brunton, Oxford Üniversitesinden mezun olup, yayınları ile şöhret yapmıştır.

Niçin müslüman oldum ?

Bana niçin müslüman olduğumu bildirmek fırsatını verdiğiniz için, size minnet borçluyum. Ben, hıristiyan bir anne ve babanın tesiri altında büyüdüm. Genç yaşımda, ilahiyat ile de meşgul oldum. Misyonerlerle tanıştım ve onların yabancı memleketlerdeki fealiyetleri ile yakından alakadar oldum. Kalbimden onlara yardım arzusu gelmişti. Resmen bir vazife almadan, onlarla birlikde seyahate çıktım. Doğrusunu söylemek gerekirse, din dersleri aldığım halde, hıristiyanlığın “insanların günahkar olarak dünyaya geldiği ve dünyada muhakkak çile çekmesi icab ettiği” nazariyesi, bana garip geliyordu. Bu nazariyeye isyan ediyordum.Bu sebeple yavaş yavaş hıristiyanlıkdan nefret etmeğe başlamıştım. Zira ben, kendisinde her şeyi yaratabilmek kudreti bulunan Allahu tealanın yalnız günahkar mahluklar yaratmasını, Onun kudret ve merhametine yakıştıramıyor, bunun için, Allahu tealayı böyle tavsif eden bir dinin hakiki olamayacağını düşünüyordum. Acaba başka dinler bu hususta ne telkin ediyor diye, diğer dinleri de tetkik etmeğe karar verdim. Kalbimde, adil, merhametli, müşfik bir ilaha büyük bir ihtiyaç duyuyor, böyle bir Allahı arıyordum. Acaba, İsa aleyhisselamın getirdiği hakiki nasrani dini bu muydu? Yoksa Onun telkin ettiği temiz din, zamanla bozulmuş muydu? Bunları düşündükçe, kalbimdeki şüpheler çoğalıyor, o zaman, bugün geçerli olan Kitab-ı mukaddesi tekrar elime alıyor, karıştırmağa başlıyor ve her defasında içinde birçok eksikler ve anlaşılmaz hususlar bulunduğunu görüyordum. Sonunda, bende şu kanaat hasıl oldu ki, bu kitap İsa aleyhisselamın yaydığı hakiki dinin kitabı değildir. İnsanlar, İncil’e birçok yanlış kaideler koymuşlar ve Allahu tealanın doğru kitabını bozmuşlardır.

Ben bu kanaate vardıktan sonra, artık misyonerle beraber gitdiğimiz memleketlerde rastladığımız insanlara, elimizdeki İncil’i okuyacak yerde, başka telkinlerde bulunuyordum. Onlara Tanrı, Tanrının oğlu ve Ruh-ul-kuds gibi üçlü tanrıdan bahsetmek yerine, insanlarda, beden öldüğü zaman ölmez bir ruh bulunduğundan, insanları bir büyük halıkın yaratdığından, bu büyük halıkın insanları günahları sebebiyle hem bu dünyada hem de ahiretde cezalandıracağından, ancak çok merhametli olan bu büyük halıkın, eğer insanlar yaptıklarına pişman olursa, onların günahlarını affedeceğinden bahsediyordum.

Gün geçdikçe, artık tamamen tek Allaha inanmağa başlamıştım. Hakikate tam varmak için, daha derinlere inmek istiyordum. İşte bu zaman, İslam dinini tetkik etmeğe başladım. Bu din, beni o kadar cezbetti ki, bütün günümü ona vakfettim.Bulunduğum mahal, Hindistan’da şehirlerden uzak, kimsenin ismini bile duymadığı Ichra adında bir köydü. Bu köyde yaşayanlar, pek fakir, pek sefil tabakadan insanlardı. Onlara, sırf Allahu tealanın rızası için tek ve merhametli bir halıkın var olduğunu anlatmağa, dünyada takip etmeleri gereken doğru yolu öğretmeğe çalışıyordum. Onların birbiri ile kardeş olduklarını, temizliğe çok ehemmiyet vermek lazım olduğunu da öğretmeğe uğraşıyordum. Ne garib ki, bütün bu öğretmeğe çalıştığım hususlar, hıristiyanlıkta değil, ancak müslümanlıkta vardı ve ben bir hıristiyan misyoner gibi değil, tam bir müslüman din adamı gibi telkinlerde bulunuyordum.

Bu ıssız, tenha yerde ve bu cahil halk arasında nasıl uğraşdığımı, ne kadar fedakarlık yaptığımı, ne gibi müşkilat ile karşılaşdığımı size uzun uzadıya ifade edecek değilim. Bütün düşüncem, bu zevallı insanları ruhen ve bedenen temizliğe kavuşturmak, onlara büyük bir halıkın varlığını öğretmekten ibaretti.

Yalnız kaldığım zaman, Muhammed aleyhisselamın hayatını inceliyordum. Onun hakiki hayatı hakkında İngilizce pek az kitap yazılmış ve Onu tenkit etmek, lekelemek ve bu büyük Peygamberi yalancılıkla itham etmek için, hıristiyanlar tarafından ne yapılmak lazımsa yapılmıştı. Fakat, ben şimdi bu düşmanca yazılı kitabların tesirleri altında kalmadan, İslamiyeti tam bir insaf ile inceliyordum. Bu tetkiklerim sürdükce, İslamiyetin, tek Allahı ve hakikati en doğru olarak ortaya çıkaran hak din olduğunu kabul etmek lazım geldiğini iyice anladım.

Muhammed “sallallahu teala aleyhi ve sellem” gibi bir büyük Peygamberin, insanlığa yaptığı hizmetleri öğrendikce, Onun peygamberliğini inkar etmenin imkanı yoktu. O muhakkak Allahu tealanın Resulü idi. O ancak; Allahu tealanın lutfu ile, vahşet ve cehalet içinde yaşayan, bir çok putlara tapan, hurafelere inanan, yarı çıplak bir halde, bir çok kadınlarla hayvanca bir hayat süren Arapları, kısa bir zaman içinde, Allahu tealaya iman eden, medeni, temiz, dürüst, kadına hak tanıyan, iyi ve yumuşak huylu insanlar haline getirdi. Bir insan, Allahu tealanın lutfu, yardımı olmadan böyle birşeyi hiç bir zaman başaramaz. İçinde birkaç yüz kişi bulunan bu köyde, benim ne kadar zahmet çekerek uğraştığımı ve hala bu zevallı insanları doğru yola sokamadığımı düşündükçe, Muhammed “sallallahu teala aleyhi ve sellem”in eseri, gözümde gittikce daha büyüyordu. Hayır, ancak Allahu tealanın Resulü böyle bir işi başarabilirdi. Onun Peygamberliğine can-ı gönülden inanmak lazımdı.

İslam dininde bulunan, daha pek çok güzel hususlardan ayrıca bahsetmeğe lüzum görmüyorum. Çünkü, Allahu tealayı ve Muhammed aleyhisselamın peygamberliğini kabul ettikden sonra, artık bir insan müslüman olmuş demekdir. O günlerde, müslüman bir Hindli beni ziyarete gelmişti.Mian Amiruddin ismindeki bu kibar zat ile İslam dini üzerinde uzun uzadıya mubaheseler yapdık. Bu konuşmalar bana son cesareti verdi ve müslüman olmağı kabul ettim.

Ben, müslümanlığın hakiki Allah dini olduğuna, sadeliğine, af ve şefkatine, samimiyetine, müslümanları birbirine kardeş saydığına ve birgün bütün dünyayı birbirine bağlıyacağına inanıyorum.

Artık hayatımın sonuna vasıl oldum. Bundan sonra, ölünceye kadar kendimi İslamiyete hizmet etmeğe adadım.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:40
Cem Sancar </B>
İstanbul’da doğdu. Devlet okullarında okudu. Psikolojiye ve hukuka devam etti. Solcu diye arandı. İki yıl sahte isimle saklandı. Bodrum’da bar işletti. Kadınları çok sevdi. Konser organizasyonu yaptı. İçki içti, sigara içti, her türlü zararlı şeyi yaladı, yuttu. Sokakta kitap ve takı satıcılığı yaptı. Arızalarıyla az, barlara borç takmasıyla çok tanındı. Sinemada çalıştı. Film çekmeye çalışırken battı. Gazetecilik yaptı. Dergi yazarı oldu, sayısız dergide yazıları yayımlandı. Aktüel Dergisi’nde “Kaldırım Yazıları’nı yazdı. Muhabirlik, editörlük yaptı. Haftalık Gazete Pazar gazetesinde proje editörlüğü ve yazarlık yaptı. Gazeteciliği bıraktı. Senaryo yazdı. Reklam ve tanıtım filmleri çekti. Her yerden indirdi. İstanbul’da yazıyor. Esmer bir insan. Güzel bir insan.

ESERLERİ
Vatan Yahut Ben (Denemeler, İmge Yay. 1977).
Bırak Soğusun (Gendaş. 2000)

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:40
Cemal Kutay ( 1909) </B>
1909'da Konya'da doğan Kutay, orta öğrenimini Kadıköy Lisesi'nde tamamladı. Anadolu Ajansı'nda 1924-1928 yılları arasında muhabirlik, Hakimiyet-i Milliye'de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yapan Kutay, Konya'da Yeni Anadolu Gazetesi'ni ve Zaman Dergisi'ni, İstanbul'da Halk Gazetesi'ni, Millet Dergisi'ni çıkardı. Kutay, Pek çok gazete ve dergide özellikle tarihi konularda yazılar yazdı.
4 Şubat 2006 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

HABER

Tarihçi-yazar Cemal Kutay öldü
Hürriyet 5 Şubat 2006

Tarihçi-yazar Cemal Kutay, dün İstanbul'da vefat etti. Marmara Üniversitesi Vakfı Academic Hospital'den yapılan yazılı açıklamada, bir süredir yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görmekte olan Cemal Kutay'ın, fenalaşarak gözetim altına alındığı hastanede bu akşam saat 21.17'de hayata gözlerini yumduğu bildirildi.

Cemal Kutay'ın bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Aktan gözetiminde tedavi gördüğü belirtilen açıklamada, Kutay'ın, sağlık durumu ağırlaştığı için dün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Academic Hospital'e kaldırıldığı kaydedildi.Academic Hospital Sorumlu Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Türkan Özer, Kutay'ın vefatına ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Hastamız, bir süredir evinde yatarak pnömoni (zatürree) tedavisi görmekteydi. Artan şikayetleri ve böbrek yetmezliği nedeniyle dün (Cumartesi) saat 15.00 sıraları hastanemize yatırılarak 114 numaralı odamızda bakım altına alındı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermedi. Başımız sağ olsun.”

HAKKINDA YAZILANLAR

KU(Ü)RT TARİHÇİ
Cemal. A. Kalyoncu
Aksiyon 8 Eylül 2001 s.353

Paşalar, valiler, bakanlar, büyükelçiler çıkarmış Fatin Rüştü Zorlu, Eşref Kuşçubaşı, Vasıf Çınar gibi birçok kişinin mensup olduğu Bedirhani aşiretinden olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 183 kitap yazarak önemli bir rekora da imza atar

Cemal Kutay, tarihin, eğitimini almamasına rağmen tarihçi diye anlatacağı birisi. O, tarihin içinden bulup çıkardığı veya ortaya attığı iddialarla da (Türkçe ibadet, Atatürk şamandı gibi) gündeme gelen bir kişilik. 2001 itibariyle yazdığı 183 kitapla belki bir dünya rekorunun da sahibi. Bazı kitaplarda doğum tarihi hicri takvimden miladi takvime dönüştürmedeki yanlışlıklardan dolayı 1906, 1907, 1912 yazsa da esasında 1909 yılında doğmuş olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 90'ı aşmış yaşına rağmen gündemde yer edinecek konu bulmakta zorluk çekmeyen ve hayatını halen kalemle kazanan bir kişidir de.


Dede Bedirhan Bey: asi mi vatansever mi ?

Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey'in (bazı kitaplarda paşa olarak adlandırılmasına rağmen aslı beydir) üçüncü kuşaktan torunudur. Bir Kürt hanedanı olan Azizan hanedanından Abdullah Han'ın oğlu olan Bedirhan Bey, Cemal Kutay'ın anlattıklarına göre, 1827 Osmanlı—Rus harbine 20 bin atlı ile katılarak, Rus tarihlerinde bile o zaman Osmanlı'nın kazanılan tek zaferinin sahibi olarak gösterilmiş birisidir.

Hıristiyan bir topluluk olan Nasruriler'i kılıçtan geçiren Bedirhan Bey, Osmanlı—Rus Harbinde gösterdiği başarıdan sonra Sultan Abdülmecit tarafından İstanbul'a davet edilir ve bugünkü Darüşşafaka binası oturmasına tahsis edilir, ardından Girit'e vali atanır. Sonrasında tekrar İstanbul'a gelir, hacca gittiğinde de vefat eder ve orada gömülür.

Kutay, Bedirhan Bey'in dini konulardaki danışmanı Molla Abdülkavs'ın bugünkü İran'daki idareye benzer bir çizgide olduğunu belirterek Bedirhan Bey'in de buna yakın bir hayat sürdüğünü ifade ediyor.


Tarih kitaplarına göre ise Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yeniliklere karşı gelen, kendi adına para bastırarak hutbe okutan Bedirhan Bey, Babıali'nin Topal Osman Paşa kumandasında büyük bir ordu göndererek uzun bir çatışmadan sonra teslim aldığı, 1847'de ailesi ve yakınları ile birlikte İstanbul'a gönderilen birisidir. Ardından 20 yıla yakın Girit'in Kandiye kasabasında zorunlu ikamete tabi tutulur. Sonra affedilip İstanbul'a yerleşir. Oradan Şam'a gider ve ömrünü burada nihayetlendirir. (Osmanlılar Ansiklopedisi. YKY) Ancak Kutay, bunların gerçek olmadığını söylemektedir.

Adıvar'dan Eşref Kuşçubaşı'na

Bedirhan Bey, yaptığı evliliklerden 42 çocuk sahibi olduğundan, aşiret daha sonraki yıllarda bir çok valiler, paşalar çıkarır. Bedirhan Bey'in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray'da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar'ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey'in kardeşi Abdullah Bey'in oğlu, Atatürk'ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.


Bedri Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı

Yine aileden olan Bedri Paşa (Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa'nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı'nın teyzesinin kızıdır) ise Suriye ve civarlarında ayaklanmalar olduğunda merkezi idarenin, ayaklanmaların bastırılması için aklına gelen ilk isimdir. Başbakan Adnan Menderes'le birlikte asılan Hasan Polatkan'ın dışındaki Fatin Rüştü Zorlu da aşiretin bir diğer üyesidir.

Tahir Kutay

Vasıf Bey, Atatürk'ün çok yakınında olduğundan Çınar soyadını ona Atatürk verir. Bedirhan Bey'in Hüseyin Kenan adlı oğlundan dünyaya gelen ve Cemal Kutay'ın da babası olan Tahir Bey ise, Kutay soyadını alır. Tahir Kutay birçok yerde görev yaptıktan sonra Konya'da, bugünkü Yargıtay'la askeri mahkeme arası bir derece olan İstinaf Ceza Mahkemeleri Reisliği görevi görür. Milli Mücadele'nin hemen başında da o zaman merkezi Sivas'ta olan Yargıtay (Mahkeme—i Temyiz) başkanlığı yapar. Konya'daki hukuk mektebinde ders verdiğinden, daha sonraki yıllarda Meclis İkinci Başkanlığı yapacak Tevfik Fikret Sılay, DP'nin kurucularından Refik Koraltan onun talebeleri arasında yer alacaktır.

Tahir Kutay’ın Eşi

Tahir Kutay, bugün Batı Trakya'da kalan Dimetokalı Miralay Mustafa Nuri Bey ile Fahrünisa Hanım'ın Nazire dışındaki kızı Süreyya Hanım'la evlenir.


Tahir Kutay’ın Çocukları

Tahir Kutay ile Süreyya Hanım’la evliliğinden yedi çocuk sahibi olur:

1.Faika
(Mehmet Şevki Yazman'la evlenir. DP döneminde Elazığ Milletveki ve Milli Müdafaa Encümeni Başkanlığı yapan Yazman'ın çocuklarından Tuncer Yazman, Türkiye'nin ilk petrol mühendislerinden biridir),

2.Fahrünisa (O da Albay Suphi Akgün'le evlenir. Haşim İşcan'la dünür olan çiftin tek çocukları Ege Üniversitesi kurucularından ve Türkiye'nin ilk kalp cerrahlarından Prof. Dr. Sermet Akgün'dür),

3.Fitnat (Atatürk'ün şahsi muhafızlarından ve Birinci dönem Van Milletvekili Hasan Sıddık Haydari ile birleştirir hayatını),

4.Hayrünnisa (Konyalı tüccar Mustafa Öztermiyeci ile evlenir).

Ailenin erkek çocukları ise

5.Cemal,

6.Kenan ve

7.Abdi Kutay

Aile o kadar geniştir ki, Galatasaray Başkanlığı da yapan Tevfik Ali Çınar, ailenin sicilini çıkarmak ister ama üstesinden gelemeyeceğini anlayınca vazgeçer. Cemal Kutay da denemek ister ama başaramayacağını farkedip konunun üzerine düşmez.


Mevlevi Cemal Kutay

İşte bu yedi çocuklu aşiret mensubu bir ailenin ferdi olan Cemal Kutay, 1909'ların Osmanlısında gözlerini dünyaya açar. Henüz on yaşlarında iken Mevlevi dergahında bulur kendini: "Velet Çelebi'den icazet aldım. Elini öptüm."

Çocukluk Dönemi

13 yaşında iken babasını kaybeden Cemal Kutay, eve destek olmak için tatillerinde Konya'da çıkmakta olan Babalık gazetesinde müsahhihlik yapar. Henüz 15 yaşlarındadır. 18'inde ise idadiyi (lise) bitirir: "Ben hiç akademik tahsil yapmadım. Zaten üniversiteye gitme imkanına sahip değildim. Çok çalışkan bir çocuktum. Gençlerin bir çok iptilaları bende yoktu. Sigara içmedim. Asla alkol tatmadım. Mümkün olduğu kadar kitap okudum. Şimdi ise gözlerim göremiyor."

Hakimiyet-i Milliye Yılları

1928 yılında iş aramak için, cebinde üç—dört gün yetecek para ile Ankara'ya doğru yola çıkan Kutay, Konya Milletvekilleri Naim Hazım Hoca ile Refik Koraltan'dan kendisine iş bulmalarını rica edecektir. Kahvehanede oturup çayını yudumlarken Atatürk'ün gazetesi (1934'te Ulus adını alacaktır) Hakimiyet—i Milliye'de bir ilan görür: "Musahhih aranıyor." Ve Stefan Zweig'ın Yıldızların Parladığı Anlar kitabındaki gibi, Kutay'ın yıldızı bu olayla parlamaya başlar: "Orada ve daha sonra büyük kıymetler tanıdım. Orada babama her Fatiha okuduğumda, bana gösterdiği alicenap alâka hâlâ gözlerimi yaşartan Falih Rıfkı Atay vardı.

Ben hiç bir zaman kendime yetim bir çocuk diyemiyorum, çünkü Hakimiyet—i Milliye'de, ismi sade Beyefendi olarak geçen ve hakikaten beyefendi olan o devrin o büyük kalem sahibi Falih Rıfkı ile birlikte Ahmed Emin'inden (Yalman), Hüseyin Cahiti'nden (Yalçın) diyebilirim ki, Ankara Müftüsü olan ve Milli Mücadele'de Atatürk'ün çok istifade ettiği, —Atatürk'ün de cenaze namazını o kıldırdı— Şerafettin Yatkaya, Esat Sezai Sümbüllük, Mehmet Akif'in damadı Kur'an—ı Kerim'in en mükemmel tercümesini yapan Ömer Rıza Doğrul, Ahmet Hamdi Akseki, bu çok muhterem ve mübeccel insanların hemen hemen hepsini tanıdım, hepsinin ellerini öptüm, hepsinden feyiz aldım. O zamanın insanları büyük bir azim ve hoşgörüyle insan yetiştirmeye çalışıyorlardı. Sizin daha sonra sadece isimlerini hatırladığınız Abidin Daverler, Refik Halitler, Burhan Felekler benim ismini saydığım o büyük insanların ışıklarında yetiştiler. Ben o devri yaşadım.

Türkiye’nin İtibarı

İnanılmaz bir haysiyeti vardı Türkiye'nin. Batı Almanya İktisat Bakanı 1935'te Türkiye'ye geldiği zaman, lütfen inanın, bu reddedilmez belgede, devrin iktisat bakanına 'Dilediğiniz krediyi dilediğiniz şartlarda vermeye hazırız, çünkü sizin derlenip toparlanmanızda biz Birinci Dünya Harbi'nin kapattığı bir Avrupa Birliği'nin yeniden kuruluşunun ışığını görüyoruz' demişti."


Mehtaplı gecelerde namaz

— İslamiyeti yaşayabildiniz mi?
"Tabii. Size söyleyeyim. Beş vakit falan değil fakat, —hâlâ sağlığım yerindedir, çok şükür, hâlâ rükü ve sücuda çok rahat intıbah edebilirim— çok ciddi söylüyorum 40—50 rekat namaz kıldığım olmuştur. Yani içimden gelirdi. Özellikle mehtaplı gecelerde."
— Peki Arapça mı Türkçe mi?
"Türkçesini de Arapçasını da rahat okurum. İkisinde de hiç sıkıntı çekmem."

Bana şaman dediler

Kutay'ın son zamanlarda ortaya sürdüğü bir konu daha vardır: "Bana şaman da dediler. Şamanlık bir kere din değil. Şamanlık doğrudan doğruya insanın doğasından kopup gelen bir histir. İnsan elleri ile yapılmış olan putlara tapması yerine tabiatın hakikaten insanı da düşünmeye sevkeden tek ve büyük yaradanın mevcudiyetine inandıran tecellilerine bağlı kalmayı aklın ve vicdanın gereği sayıyorum."

Gazeteciliğin İlk Yılları

Kutay, 1928'de girdiği Hakimiyet—i Milliye'de 1939'a kadar çalışır: "Sonra beni ayırdılar oradan. Bir sebebi yoktu." Daha önce Konya'da Yeni Anadolu isimli Anadolu'da ilk defa 8 sayfa, renkli başlıklı bir gazetenin kuruluşuna imza atan Kutay, İstanbul'a gelip Celal Bayar'ın büyük oğlu Refi Bayar'la Güneş isimli bir matbaa kurup Halk isimli bir gazete çıkarır iki yıl boyunca. Gündelik gazete tatmin etmeyince de Millet ve Hakka Doğru mecmualarını çıkarmaya başlar (1944—51).

Cemal Kutay’ın Eşi

Kutay o kadar yoğun çalışmaktadır ki, bu tempoda çalışırken evlenmeyi bile düşünmemektedir. Ancak ailesi, onu, 1944'te yine Rumelili, Yugoslavya göçmenlerinden olan ve Niğde'ye yerleşmiş Kamil—Nezahat çiftinin kızları Melahat (Günan) Hanım'la evlendirir. Beş çocuğu gelir dünyaya.

Cemal Kutay’ın Çocukları

1.Zeynep Sırma, yüksek maden mühendisi Erol Kuyaş'la,
2.Ayşe Mine, Adnan Koca ile,
3.Ömer Faruk, Prof. Dr. Sevil Kutay'la,
4.Gazale Nilgün, yüksek inşaat mühendisi Mehmet Ciğeroğlu ile,
5.Kardeşlerin en küçüğü İnci Kübra, tanınmış fotoğraf sanatçısı Muhlis Maçero ile evlenmiştir.

Kutay’ın İlk Kitabı

Bu arada ilk kitabı olan Selçuklu'dan Osmanlı'ya adında bir biyografi kitabını da 1935'te yayınlayan Cemal Kutay, Naşit Hakkı Uluğ'un idare müdürü olduğu zamanda, Ulus'ta çalışan herkesin CHP'ye girmesini zorunlu kılmasına rağmen bu dönemde bile siyasete bulaşmaz. Kutay, daha sonraki dönemde de siyasetten uzak duracaktır. 1952'de ise yeni bir yayın macerasına atılır: "Ne Ebüzziyazade Velid, ne Hüseyin Cahit, ne Ahmet Emin, hiç kimse böyle bir şeye girmemi istemediler. 'Sen deli misin?' dediler. Bin 800 abone temin edersem çıkaracağım. Bunun için 80 bin adrese bir açık mektup yazdım."

Kutay, 1952'den 57 yılına kadar, tamamlandığında 12 bin sayfa ve 20 cilt olacak kronolojik değerler içerisinde fasikül fasikül bir tarih kitabı yayınlar (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi).

Kutay, Konya'daki Babalık'ta başlayan ve Hakimiyet—i Milliye ile devam eden basın hayatını Tan, Tanin, Son Telgraf gazetelerinde devam ettirir.

İttihat ve Terakki Uzmanı

Kutay, Son Posta'da 'İttihat ve Terakki nasıl çıktı, nasıl kuruldu, nasıl ayrıldı' adıyla 807 gün yayınladığı tefrika ile de bu alanda bir rekorun sahibi olur.

Gazetecilik Yılları

Hür Anadolu, Sedat Simavi'nin sahibi olduğu Yedigün de onun kalem oynattığı diğer basın kuruluşlarıdır: "Sedat Simavi, Hüseyin Cahit Yalçın'ın yazılarına, Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerine, Refik Halit Karay'ın hikayelerine 250 kuruş verirken bana 375 kuruş veriyordu.

Biliyordu, iki kardeşimi İstanbul'da yüksek tahsil yaptırdığımı. O zamanki insanlar başkaydı. Türkiya'da (Kutay, özellikle Türkiya diyor) inanılmaz bir insan kıymeti enflasyonu var."

Aktif gazeteciliği en son Tercüman'da yaptığı çalışmalarla noktalayan Cemal Kutay, 2001 tarihi itibariyle 183 kitap yayınlar.

Önemli Bir Arşive Sahip

Bugün Kadıköy'deki evinde, 1987'de kasıtlı olduğuna inandığı bir yangın geçirmesine rağmen Teşkilat—ı Mahsusa üzerine Mısır ve Türkiye'de araştırmalarını kitaplaştıran 'esrarengiz Amerikalı' Philip Stoddard'ı bile ziyaretine geldiğinde hayrete düşürecek arşive sahip (Eşref Kuşçubaşı'nın aşirete yakın olması arşivin elde edilmesinde etkili olmuş mudur bilinmez ama) olan Kutay, iki genç bayan yardımcısı sayesinde hayatını halen kaleminden kazanmaya devam ediyor: "Bütün hayatımı buna verdim. İsteseydim tasavvur edemeyeceğiniz kadar zengin olurdum. Benimkilerle kabil olmayacak kadar birikimler astronomik paralarla satıldı Amerikalılara. Bu Philip Stoddard da bunun için gelmişti."

Fenerbahçeli

Fenerbahçeli olan, fakat işin bu kadar materyalist boyut kazanmasından sonra üyelikten ayrılan, 'Hiç garipsemeyin bahçe işleriyle meşgul olmayı çok severdim' diyor.

Fransızca, Arapça, Farsça bilir.

Mason Değil

Kutay, 'gizli—açık' hiç bir cemiyete de üye olmadığını söylemektedir: "Bir çokları bana mason derler. Büyük mason üstadları en büyük dostumdu, Mim Kemal Öke, İbrahim Necmi Dilmen, Besim Ömer Paşa. Bana teklif yaptıklarında durumu izah ettim, hepsi de bana hak verdiler ve üye olmadım o kuruluşlara."

ESERLERİ

· TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
· TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
· ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
· OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
· Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
· "Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
· TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
· KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
· YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
· ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
· ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
· TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
· SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
· ÇERKEZ ETEM DOSYASI
· ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
· BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
· BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
· ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
· SİSLİ TARİHİMİZ
· TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
· TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
· TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
· CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ
· SOHBETLER (16 KİTAP)
· DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER
· GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
· HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
20 ciltte büyük boy 12.840 sayfadır. Öncesi üzerinde bir özetten sonra, çağa ulaşma hareketinin başlangıcı 1839 TANZİMAT FERMANI'ndan, ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasına kadar devrenin olayları, aynı tarih kesitleri içinde dünya hadiseleri, olaylara etken anılar, yaşamı kucaklayan temel mevzular üzerine çerçeveli müstakil bölümler kişi ve olay resimleri, gravürler.... İlk cildin çıkış yılı 1957 mart ayı. Yirminci cildin çıkış yılı Ocak 1962. Kronolojik akış içinde belgesel bir tarih olma yapısı yanında sosyo ekonomik yaşantıyı da tespitlemiş kişi ve toplum hayatını sergilemiş orijinal bir emektir.
TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Ne nedir, ne ne değildir sorusunun 100 kitap olarak tasarlanmış serisinin ilk kitabı, 1986'da 231 sayfa olarak yayımlandı.İlk bölümle ilgili temel olaylar, Türk dünyası ve Osmanlı'ya devlet adını vermiş olaylar, oluşlar, sonuçlar, zaman kesitleri içinde şahıslar ve hadiselerle ilgili resimler, gravürler.
ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
Sultan Hamit, Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in ilk yılları devirlerinin, çok temel olayda doğrudan/dolaylı etkisi olmuş, fikir ve siyaset sahasında tanınmış bir şahsiyetin hayat ve anıları...Cesur, kanaat sahibi, düşünceleri yolunda ödün vermez, zamanımızda benzerlerine rastlanmayan kişilik sahibinin meraklı, ibretli, bugünlere/yarınlara uzanan macerası. Belgeler-resimleriyle. 390 sayfa.

OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
618+683+828+799+691 sayfalık ayrı kapaklar içinde 5 cilt olarak yekun 3579 sayfadır. Osmanlı'nın son yüzyılında, Milli mücadele ve Cumhuriyet'in ilk senelerinin, oradan Rauf Orbay'ın II.Dünya Harbi Londra Büyükelçiliği yıllarında sisler içindeki çok temel mevzuyu aydınlığa çıkartan açıklamalardır. Belge yapısında yüzlerce fotoğraf, ayrıca kişisel anekdotlar, o tarih kesitindeki dünya durumu beraber anlatılıyor.

Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
Etniki Eterya/Efsane adam : Tepedelenli Ali Paşa/Fenerli Rum Beylerinin ihaneti/Fener Patrikhanesi Rus Çarlığı'nın himayesinde/Yunan ayaklanması/Farklı iki kavim : Rumlar ve Yunanlılar/Rumların saraydaki müttefiki/Yunan istiklali/Kırım savaşında yenilgiyi hazmedemeyen Rus çarlığı'nın intiharı/ Megola Idea'nın ikinci safhası : Girit isyanı /Etniki Eterya "Enosis" yolunda/ Rum Yunan lobisinin Amerika'daki ilk günleri/Türk ordusu Atina yolunda/Girit'e muhtariyet/Girit Yunanistan'la birleşiyor/Balkan savaşı/Gizli rapor/Osmanlı meclisindeki Rum mebuslar ayrı grup kuruyor/Ege'de Rumlar'dan boşalan yerlere "Evlad-ı fatihan" yerleştiriliyor./15 mayıs 1919'dan 23 Nisan 1920'ye kadar on bir ay sekiz günlük yokluklarla örülü sahipsiz günlerde EGE, varını yoğunu seferber etmiş, sadece kendisini değil,ardındaki vatan topraklarını da zalim ve insafsız istilacıya karşı savunmuştu. Bu günler ve yarınlarda Türk Yunan ilişkilerini karşımızdakilerce malum ; bizce mechul iç yapısını sergileyen araştırma. İlk baskı 1980 yılında, 447 sayfa. resimlerle-belgelerle.
"Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
Milli Mücadele'nin ilk günlerinden başlayarak 18 eylül 1922'de, başkumandan Gazi Mustafa Kemal'in, "Vatanın aziz toprakları şu anda istilacı düşmandan temizlenmiştir" müjdesine kadar geçmiş buhran günlerinin kronolojisi, olayları, sonuçları. İlk baskı 1981 yılı 201 sayfa.
TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
Uzun bir geçmişi olan Türk-Alman ilişkilerini tarih aynasında ilkinden günümüze temel olaylar/kişiler/sonuçlarıyla sergileyen emek. Bir özellik olarak sayfalarda bir sütun Türkçe; karşı sütun Almanca veriliyor. Büyük bölümü ilk defa yayımlanan gravür ve belgelerle büyük boy 88 sayfa. İlk yayın tarihi 1986.

KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
Türk Milli mücadelesinin görünürde zafer ümidinin zafer ümidi olmayan ağır şartları altında, Türk insanında İstiklal haysiyeti azminin alevlendirmiş himmeti tarihi... İşgal altındaki İstanbul'da padişah ve Babıali'nin Anadolu'da uyanmaya başlamış karşı koyma hareketini bastırmak için yayınladıkları FETVA (DİN BUYRUĞU)'ya karşı, Anadolu ulemasının karşı çıkışını olaylarıyla birlikte sergileyen emek. Milli mücadele zaferinin fikir/maneviyat yapısı. Cumhuriyet'in 50. yılı 1973'de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayını olarak 552 sayfada yayınlanmıştır.

YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
Yürürlükteki 1982 Anayasası'nın hazırlığı günlerinde, Osmanlı'nın ilk kanunu esasisi 1876'dan başlayarak, II.Meşrutiyet Milli Mücadele, 1924 ve daha sonraki anayasaların fikir yapıları, getirdikleri çok partili siyasi hayata girişten sonra vukua gelmiş üç askeri müdahalenin kendi felsefeleri içindeki Anayasa değişikliklerinin karşılaştırılması. Günümüzdeki Anayasa'dan beklenen sonuçların iç yapısı ve de ülkenin 1998-1876= 122 yıllık ANAYASALI YAŞAM tecrübesinin ortaya koyduğu gerçekler. 1982 yıl, 368 sayfa.

ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
Cumhuriyetimizin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın yaşamının 100. yılı dolayısıyla hayat ve hatıraları yanında bu uzun sürenin temel olaylarını derleyen araştırma. "Dünyada en uzun süre yaşamış" devlet reisi olma rekoruna sahip Celal Bayar'ın şahidi olduğu Sultan Hamit'in son devri II.Meşrutiyet'in ilan eden mücadeleler, II.Meşrutiyet'in ilanı, 1908-1918 II.Meşrutiyet'in olayları, rejim değişikliğine imkan vermiş İttihat ve Terakki'nin iç yapısı, odevrin ÜÇ PAŞASI'nın tek sivil şahsiyeti MEHMET TALAT PAŞA'nın memleketi terketmeye mecbur kalıp son günlerini geçirdiği Berlin gurbetindeki hatıraları içindedir. Üç ciltlik kitap, bu arada, o devrin şahsiyetlerini, perde arkası olayları sergilemektedir. Bunlar kavrandıktan sonra, günümüz hadiselerine bir başka ölçü içinde bakmaya mecbur olduğunuzu düşüneceksiniz.

ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
Ülkemiz, 1900-1923 arasına Osmanlı monarşisi'nin son sekiz yılını, II:Meşrutiyet'in 10 yılını ve de Milli Mücadele'yle Cumhuriyet'in ilanı gibi üç ayrı rejimi sığdırmıştır. Üç ayrı zihniyet ve benimseyişi bir yüzyılın dörtte birinde toplayabilmiş olaylar içinde çok nadir şahsiyet üç ayrı sistemde söz ve emek sahibi olabilmişlerdir. Asker kökenli Ali Fethi Okyar bunlardan biridir. Meşrutiyet'in ilan ve ve beyannamesini o yazmış, tahtından indirilen Sultan Hamit'i Selanik'e o götürmüş, mütareke kabinesinde dahiliye nazırı Milli Mücadele'de meclis reisi ve başvekil Cumhuriyet'te başbakan ve serbest "Laik Cumhuriyet" fırkasının kurucusu olmuştur. Bu sebeple ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM başlığı altında toplanmış hayat ve hatıraları 1980 senesinde 606 sayfalık bir cilt halinde yayınlanmıştır.

TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
"Denilebilir ki , yüzyılımızda hiç bir gizli konuşma, 20-22 Eylül 1919 arasında Sivas'ta bir tarafta Mustafa Kemal ATATÜRK ve Hüseyin Rauf ORBAY ile öte tarafta Amerikan generali James G. HARBORD arasındaki gizli görüşme kadar olayların akışını değiştirmemiştir." Bu açıklama ile yapılan ve açıklama ile başlayan 211 sayfalık kitapta BÜYÜK ERMENİSTAN girişiminin sonu, Amerika'nın Milli Mücadele ve sonrasındaki tutumu belge ve fotoğraflarıyla açıklanmaktadır. 1979 senesinde yayınlanmıştır.
SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
KORE savaşından sonra Amerika, Türkiye üzerindeki siyasetinde temelden değişiklikler yapmayı tercih etti. Günümüzde de bu yol üzerinde gözükmektedir. MARŞAL PLANI adı altında II.Dünya Harbi'nden dertli çıkmış ülkelere ekonomik kalkınmaları için yapılan yardımdan Türkiye de faydalandırıldı : haksızlıklar ve çelişkiler içinde... Bu kitapçıkta rakamlar ve gerçekler sıralanarak SAM AMCA'dan hakikatleri görmesi isteniyor. Yıl 1955 , 48 sayfa.

ÇERKEZ ETEM DOSYASI
Milli Mücadele'de öncekiler ve sonrakiler çekişmesinin tipik örneği... Önceleri kahraman, daha sonra hain sayılan aynı kişinin, sislere itilmiş olayların aydınlığında gerçek yüzü...Aradan uzun zaman geçmiş ve görünürdeki sonucun ardındaki hakikatleri açıklayan belgeler ve kronolojiye dayalı araştırma. İki cilt bir arada 400+392= 792 sayfa 9. baskı 1995.

ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
Memleket adına bugün konuştuğumuz ne varsa hepsinin temeli Cumhuriyet'le atılmış ve ATATÜRK'ün 15 Çankaya yılında şekillenmiştir. Bu emekte bazı vatandaşlarımızın adı ÖNDE dir. ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasından sonra hükümet değişikliği olmuş, Celal Bayar başbakanlıktan ayrılmıştır. Bu ayrılış 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar sürmüş ve bu seçimler sonunda Celal Bayar'ın 10 yıl sürecek cumhurbaşkanlığı günleri gelmiştir. ATATÜRK devrinin millet ve ülke hayatındaki derin ve devamlı izlerinin SANAYİLEŞME olduğu kesindir. Dah sonra takip edilen siyasetler içinde o günlere ait gerçekler ya saptırılmış ya da unutulmuştur. Sanayileşme hareketinin başladığı 1932 Eylül'ünden başlayarak son emeklerinin sonuçlarının alındığı 1939'a kadar zaman kesiti içinde , ne o gün ne bugün hiç bir kaynakta bulunmayan belgeler ve açıklamaları 4 ciltte 1808 sayfada topladım.

BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
Cumhuriyet devrinde İLK sivil başbakan ve yine, İLK sivil cumhurbaşkanı olarak, bu arada Milli Mücadele'de Akhisar cephesini kurmuş ve kumandanlığını yapmış özelliğiyle de cephe kumandanlarına tanınmış hakların sahibi bulunması, çok genç yaşında tecrübelilerin yerlerinde başarı göstermesi hususiyetleri içinde Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkışına kadar yaşantısı bu kitabın içindedir. O güne kadarki hayatının "Sade bir Türk insanı" olabilmesinin dikkate değer tekdüzeliği içinde ilk baskısı 1949 yılı, 121 sayfa.

BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Osmanlı'da tarih yazmak "VAK-A NÜVİS= OLAYLARI SIRALAYAN" adı verilmiş kişilerin ödeviydi. Bu uğraşıyı meslek olarak benimseyenler daha çok sonradır Bu sebeple de devlet ve ülkenin yapısı çok zaman yabancı kaynaklardan derlendi. Bu şartlar içinde de Tanzimat öncesi 1839'a kadar olan yaşam çok tarafıyla sisler içinde kaldı. Belki de bu nedenle "BİLİNMEYEN TARİHİMİZ" olarak I.'si 512, II.'si 480, III.'sü 480, IV:'sü 480 sayfa olarak ve de gerçekten BİLİNMEYEN tarih olaylarını 1952 sayfada verdim. Her cilt tamamen müstakil, ayrı bölümleri resimler, gravürler, belgeleri ile birlikte sergilemektedir. Olaylarla ilgili ve her biri ele alınmış konulara başka ufuktan bakan fıkralar ve hatıralarla geçmişi mümkün olduğunca asıl yapısıyla yaşıyoruz. İlk cildin çıkışı 1974 Mart ayında, 4. cildin çıkışı 1975 Mart ayındadır.

ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
Zaman geçtikçe ve de daha çok değişen zamanın getirdikleri bilmeceleştikçe tarihin sislenmesi veya unutulmuş olaylarının boşluğu daha derinden hissediliyor. Bunlar birbirini kovaladığı müddetçe , belli bir noktada durmak, onları ele almak ihtiyacını duyuyorsunuz. Bu duyguyla ve de BİLİNMEYEN TARİHİMİZ'in gördüğü alakaya yeni bir hizmet eklemek arzusuyla ilk cildi 1975 Eylülünde 616, ikinci cildi 1975 Ekim ayında 640 sayfa olarak 1256 sayfada iki cilt olarak yayınlanmıştır. Başka kaynaklarda mümkün olduğu kadar yer almamış bakir konuları kucaklamış olarak...

SİSLİ TARİHİMİZ
Siyasi rejimlerin özgürlük üzerinde, özellikle fikir hürriyeti konusunda hoşgörülerinin temel mikyası tarih sahasında toleranslarıdır. Ben bu gerçeği, uzun meslek hayatımda yaşadım. BİLİNMEYEN TARİHİMİZ VE ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ'den sonra iki cilt olarak SİSLİ TARİHİMİZ'i yayınladım. Ele aldığım her mevzuun o günlere kadar değinilmemiş olmasının dikkati içinde yine iki cilt olarak yayınlanmış SİSLİ TARİHİMİZ'in ilk sayısını 336 sayfa, ikinci cilt 1977 Şubat ayında 303 sayfa olarak 1976 Aralık ayında çıktı. Kitapçı vitrinlerine koyulmayan, bayilere verilmeyen böylelikle klasik ve bilinen anlamda yayınlanmış sayılmayan bu kitaplar da sadece abonelere gönderildi ve kısa zamanda tükendi.

TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
TARİHİ KONUŞTURMA'nın ne ölçüde zor, külfetli, sorumlu, çetin bir emek olduğu gerçeğinin içinde yoğruldum : yirmisinden doksanına kadar!...Yani yetmiş yıl...Bu gerçek içinde her biri büyük boy 502 sayfalık SEKİZ cilt verebilmiş olmamın TARİHİ KONUŞTURMAK'tan çekinmemiş ve irkilmemiş olmanın kanıtı sayacağınızı ümit ediyorum. Bugün çok ailenin kitaplıklarında ayrıcalık yeri olmasının huzuru içindeyim. İlk cildi Şubat 1964'te, Ercan Matbaası'nda ilk baskı 15000 ikinci baskı 2500 olarak basılmış, abonelerine gönderilmiş 8. cilt, 1968 Şubat'ında yayınlandı ve toplam 4072 sayfaya ulaşmış olmanın hizmet zirvesine erişmenin huzuru ile veda etti.

TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
Taşıdığı ismin cazibesiyle ve ona layık olabilmiş olmanın huzuru içinde YİNE TARİH KONUŞUYOR adı altında 12 kitap yayınladım : ciltli, aynı boy ve her biri 320 sayfa olarak... Bu 12 kitabın her biri, bir vicdan rahatlığıyla söylüyorum, o zamana kadar ele alınmamış bakir hakikatleri kucaklıyordu. Taşıdıkları adlar ve kısa konuları şöyle:
1-ANAVATANDA SON BEŞ OSMANLI TÜRKÜ : I.Dünya Harbi'nde Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın yönetiminde konusunda deneyimli 5 gerillanın Hindistan'da gizlice PAMİR yaylasını aşıp doğu Türkistan üzerinden TÜRK ANAVATANINA girerek Ruslara karşı (istilacı Ruslara karşı) YEDİSU ayaklandırma girişimleri. 1962 yılı 320 sayfa.
2-I.DÜNYA HARBİ'NDE TEŞKİLATI MAHSUSA VE HAYBER'DE BİR TÜRK GENCİ : I.Dünya Harbi'nde Arap Yarımadası'ndaki ayaklanma hareketleri ve İslam Peygamberi'nin HAYBER'deki müşriklere karşı savaşından 1299 sene sonra aynı yerde asi ve düşmanla birlik Araplara karşı savaşın ibretli hikayesi. 1962 senesi Eylül ayı, 320 sayfa.
3-VİYANA KAPILARINDAN DÖNÜŞ VE OSMAN AĞA'NIN ÇİLESİ : 1683 II.Viyana Kuşatması bozgunundan sonra esir bir Yeniçeri leventinin ilgiyle okunmaya değer günlüğü. 1962 Ekim ayı, 320 sayfa.
4- 1913'TE GARBI TRAKYA'DA İLK TÜRK CUMHURİYETİ : Balkan Harbi'nin facialı günlerinde Çatalca önlerine gelmiş Bulgar ordusuna karşı, esas kuvvetini Harbiyelilerin teşkil ettiği savunma önünde bozguna uğrayan düşmanı kovalayarak Edirne'yi kurtaranların Garbi Trakya'ya geçip, orada kuruluş tamlığı içinde "Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi" (geçici hükümetini) kurmaları ve müstakil bir devlet haline getirmiş olmaları. 1962/Aralık, 320 sayfa.
5- II.DÜNYA HARBİ'NDE BELGRAD'I KURTARAN TÜRK : Ancak II.Dünya Harbi'nin tamamlanmasından sonra İngiltere Hükümeti tarafından vatandaşımız Saffet Lütfi Tozan'a harp içinde Almanlar'ın Belgrad'ı havadan yerle bir etme planlarını öğrenerek İngiliz-Amerikan makamlarını haberdar etmesiyle önlenebilmiş hadisenin şükranı olarak kendisine verilen O.B.E. nişanı töreni dolayısıyla öğrenilen olayın baştan sona meraklı, ibretli, filmlere mevzu hikayesi. 1963 Şubat, 320 sayfa.
6- TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN : İtalyanlar 1911 Eylül'ünde yirmi dört saatlik bir ültimatomla Trablusgarp (Libya) kıyılarına kuvvetli donanmalarının yardımıyla asker çıkardılar. Donanmamız Marmara'yı dahi aşacak kudrette değildi. Bir avuç kurmay Mısır üzerinden Libya'ya girdiler Şeyh SÜNNUSİ'nin yardımıyla İtalyanları donanmaların ateş sahası bitiminde durdurdular. Balkan Savaşı'na kadar başarıyla bu toprakları korudular. Öyle ki iki yıl sonra Alman denizaltılarıyla bu kıyıya çıkan yine bir avuç subay kendilerinden öncekilerin başarılarını savaş sonuna kadar sürdürdüler. Enver, Mustafa Kemal, Fuat, Nuri, Ali Fethi, Eşref ve diğer öncülerin başarılarını devam ettirdiler. Bu günlere ibret belgeler, fotoğraflar ve olaylarla. 1963 / Mayıs, 320 sayfa.
7-NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF : İttihat ve Terakki'nin kendisinden öncekilerin yoluna devam ederek yeni bir deneme yaptığı İttihatı islam girişiminin 1916'daki denemesi...Aralarında İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'in de bulunduğu, her meslekten seçkin insanların Arap yarımadası'ndaki maceralı yolculuğu. Yine bugünlerimizde yarınlarımız için ışık saymamız gereken sisler içine itilmiş maceralardan bir demet. 1963 / Temmuz, 320 sayfa.
8- MİLLİ MÜCADELE'DE ÖNCEKİLER VE SONRAKİLER : Birinci Dünya Harbi'nin sonlarına doğru yenilgi kesinleşince hükümet Anadolu'nun bağrında gerilla savaşları için bazı planlar hazırlamıştı.MONDROS'tan sonra işgaller başlayınca bazı noktalarda yerel karşı koymalar başladı.ATATÜRK'ün Samsun'a çıkmasından sonra bu karşı koymalar belli gayeler çerçevesinde düzenlendi. İstanbul'un resmi işgali 16 Mart 1920'den sonra Ankara'ya akın oldu. ÖNCEKİLER'le SONRAKİLER arasında bir hiyerarşi çekişmesi başladı. Üç kitap olarak tasarladığım açıklamaları ilk kitapta derlemeyi tercih ettim. İlgiyle okunmaya değer sanıyorum. 1963 / Eylül, 320 sayfa.
9- SİYASİ MAHKUMLAR ADASI MALTA : İstanbul'un işgalinden sonra İngilizler'in asker/sivil, Ankara'yı yetişmiş insandan yoksun bırakmak için mahkeme kararı olmadan köhne yük gemilerine doldurarak bir sürgünler adası haline getirdikleri MALTA'da Rodos şövalyelerinden kalan kışlalara doldurdukları insanlarımızın Sakarya zaferi sonuna kadar sürmüş çileli macerası...1963/ Kasım, 320 sayfa.
10- PRENS SABAHATTİN BEY, SULTAN II. ABDÜLHAMİT, İTTİHAT VE TERAKKİ: O kargaşa devrinin, siyahla/beyaz, yaşla/kuru, sıcakla/soğuk, çelişkileri içindeki fikir/olay odaklarının karşılaştığı o kargaşa ve yol arayış günlerinden bir kesitin kendi aralarında, birbirlerine karşı çekişmesi. 1964/ Ocak, 320 sayfa.

ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
İttihat ve Terakki'nin ünlü ÜÇ PAŞA'sının ikisi asker biri sivildi. Askerler Meşrutiyet'in ilanından önce kaymakam (yarbay) rütbesinde olan Ahmet Cemal Paşa ve binbaşı rütbesindeki Enver Paşa, sivil de o zamanki BEY olan Talat Paşa...Görünürde ancak kişisel tutumları dolayısıyla kulaklara fısıldanan farklılıkların yanında kafa ve gaye terkipleri arasında da ayrılıklar vardı. Kitap bunları inceliyor. 1964/ Mart, 320 sayfa.

LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
Elinizdeki kitabın son bölümünde çekişmelerinin bir safhasını gördüğünüz Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı ile ünlü İngiliz casusu Lawrens ile arasındaki kovalamacanın meraklı öyküsü...İki tarafın kuvvet ve zayıflıklarını gizli didişmeler arasında düşündürücü ibret tabloları halinde sergileyen olaylar. 1965 / Temmuz, 320 sayfa.

TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
İlki 1966 yılının Nisan ayında 9.'su Ağustos 1968'de yayınlandı. Her biri 320 sayfa olarak toplam 2880 sayfaya ulaştı. Bu arada bir yabancı araştırmanın sonucunu hatırlatmak istiyorum : Komşu ülkelerin birinde hükümet reisliği yapmış, İstanbul Mülkiye Mektebi ( Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu bir zat, dokuz kitap üstünde dikkatli bir tetkikten sonra : "Ele alınacak ne kadar bakir bilgi varmış ki iki yıl belli aralıklarla yayınlanmış bu dokuz kita adı altında yayınladılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı :pta bir mevzu tekrarına şahit olmadım. Bildiğimizi zannettiğimiz bahisler üzerinde bu kadar otantik belgeyi nereden buldunuz?" sorusunu yöneltmişti. Bu kitaplarım da öncekiler gibi bayilere ve kitapçılara verilmemişti.

CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ:
Bu arada 1977'de iki yakın dost ısrarla aranan kitaplarımdan bir böümünü "CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ" adı altında yayınlandılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı ve aldıkları adlar konularını açıklıyordu:
· 31 MART İHTİLALİNDE SULTAN HAMİT
· MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ
· ŞEHİT TACİDARLAR
· İSTİKLAL SAVAŞI'NIN MANEVİYAT ORDUSU (2 cilt)
· AVRUPA'DA SULTAN AZİZ
· ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
· NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF
· SİYASAL SÜRGÜNLER ADASI MALTA
· BELGRAD'I KURTARAN TÜRK
· TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN
· LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
SOHBETLER (16 KİTAP)
!.'si Aralık 1968'de 16.'sı Mart 1970'te çıkmış olan sohbetler'in 3328 sayfalık kalın hacmiyle tarih edebiyatımıza yeni bir yol olduğu söylenebilir. Batı'da çok yaygın ve tercih edilmiş "CEP KİTAPLARI" tarzını her ay ayrı ve müstakil mevzularda birer kitap vermek suretiyle başarıyla tamamlamış SOHBETLER'in kapak altında şu soru yer almıştır: "TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?" Bu soruyla ben , kıdemli tarihçi, tarihi kucaklamada ve onun "İHTİYAR BİR GEVEZE" değil; geleceklerin gerçek aydınlığı saymadan doğru yollara girilemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bugün de sağlığım elverseydi aynı emeğe devam ederdim.

DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER (farklı hacimli 6 cilt)
Farklı hacimli 6 ciltte tekmillenmiş olan serinin ilki Mart 1971'de sonuncusu Mart 1972'de tamamlandı. Yine bir sohbet havası içinde bu bölümde, daha çok geçmiş olayların yaşanan devirlerin etkisi üzerinde durmaya çalıştım. Cumhuriyetimiz 50. yılına yaklaşırken , görülüyordu ki, kapandığı zannedilen geçmiş, kılık kıyafet değiştirerek yeni bir makyajla hayat sahnesine çıkıyor. SOHBETLER'in bu ikinci bölümünde tarih verasetini ispatlayan olaylara daha çok yer verdim. Sonuncu cilt kapaktaki, Osmanlı'nın son yıllarında bir yabancı kişinin kendi ülkesi adına HASTA ADAM'ı dört yıl sürmüş Birinci Dünya Harbi'ne kendi yanında sürüklemiş olan Alman İmparatoru II.Will Helm'in resminin altında şu açıklamalar var: baki hatıralar, belgeler, ibretler,kubbede hoş seda sedalar...

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
Fikir hayatı 1970'lere doğru ülkeme, tarihe adanmış yıllarımın bir muhasebesini yapmak ihtiyacını duydum ve uzun süredir hazırlığını yaptığım, "GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI" genel başlığı altında müstakil eserler vermeye başladım. Altı kitapta ilk bölümünü tamamladığım emeğimin birincisi:

II.RIFAT PAŞA'NIN AHLAK DÜNYASI : Beş ruh yapısını inşa eden 115 senelik ölümsüz eserin bugünkü dilimize metni. İkinci kitap aramızdan ayrılmasından sonra temel eseri LAİK Türkiye Cumhuriyet'i olan ATATÜRK'ün şahsiyet ve gayeleri üzerinde çeşitli yorumları ele alarak GERÇEK MUSTAFA KEMAL'İ hatırlatan :
BEKLENEN ADAM : ATATÜRK'ün yarıda bıraktıklarını tamamlayacak olanın not defteri idi ve kapağın üzerinde boş bir madalyon vardı. Bugün 1998 madalyon hala boş...Diyeceğim ki 320 sayfalık araştırmanın sergilediği hakikatler bugünkü ve yarınki çözüm isteyen meselelerimiz. Üçüncü kitap :

AVRUPA'DA SULTAN AZİZ adını taşıyor. Sultan ABDÜLAZİZ'in , 1868 milletlerarası Paris dergisinin şeref misafiri olarak, Osmanlı hakanları içinde Avrupa'yı ilk defa ziyaret eden Osmanlı hakanı olması hususiyetinin dünyada yarattığı büyük ilginin izlerini yüzyıl geçmiş bir zaman sonra hatırlatıyordu. Görünürlerdekinden çok farklı olarak 1839 Tanzimat Fermanı'na rağmen Batı ile aramızdaki yapı ve kültür farklılığının sergilendiği kitap bugün de ibretle okunmaya değer diyebiliyorum.

Dördüncü kitap :
SAHTE DERVİŞ adını taşıyor. Tanınmış Macar Türkoloğu Prof. Herman Arminus Vambery'nin REŞİT EFENDİ takma adı ile 1862*1865 yılları arasında Orta Asya'daki maceralı yolculuğunun ibret sayfalarını veriyordu. Günümüzde Türk anavatanındaki olup bitenler önünde bu anlatılmış olanlar bizim için hala bilinmesi şart hakikatler. Beşinci kitap:
NELERE GÜLERLERDİ adını taşıyordu. Konusu Türk mizahının basılı devreye geçişinin 100. yıl dönümü için hazırlanmıştı. Bu kitabımda cedlerimizin, biz torunlarının sandığı gibi asık suratlı, yapmacık bir ciddiyet içinde, gülmeyi red eden insanlar olmadığını anlatmaya çalıştım. DİYOJEN ve HAYAL'le başlayıp ÇAYLAK'la devam etmiş ve Sultan Aziz'in saltanatının ilk yarısını kucaklayan özgürlük havası içinde, kısmen de olsa espri/nükte/şaka yapabilmede çok mesafe aldığımızı gösteren ferahlatıcı olayları kovalamış Sultan Abdülhamit'in 33 yıllık katı baskısından sonra II.Meşrutiyet'in çığrından çıkmış avareliği düşündürücü çelişki tablosuydu. 1970 Aralık ayında 224 sayfa yayınlanmış kitap kendi alanında tek kaldı. Altıncı kitap :
TARİHTE TÜRKLER ARAPLAR HİLAFET MESELESİ adını taşıyor. Benimsediği ad 1998 Türkiye'sinde bir kısım insanlarımız için yine gündemde görünüyor. 1970 yılı Aralık ayında 320 sayfa yayınlanmış eserdeki gerçekler bilinmediği için hala aktüalite içinde sayılan mevzunun KAPANMIŞ VE AÇILMAMASI akıl ve mantığın olduğukadar tarihin gereği olayları inceleyememişlere okumalarını tavsiyeye değer buluyorum.

HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
Osmanlı'nın çöküş sebeplerinden birinin özellikle devlet varlığında rüşvetler, suiistimaller-kayırmalar-kişisel yakınlıkların devlet yapısına menfi etkileri olduğunu hepimiz biliyoruz. 1950'de çok partili devre geçişte oldukça uzun sürmüş tek parti yönetiminin gözlerden sakladığı , kulaklara fısıldanan olaylardan bir bölümünü 1956'da yukarıdaki başlık altında kitaplaştırdım. İçindekiler arasında şunlar vardı. "Vekiller heyeti tazminata mahkum ediliyor-Firari Rum ve Ermeni zenginlerini yurda nasıl soktular- Yavuz ve havuz meselesi - Mahkumiyet kararları- Gizli dosyalar..." Aradan seneler geçti, liberal sisteme girişte yine kişisel çıkarlar nüfuz suiistimalleri, özellikle siyasi iktidarların el değiştirmelerinde iktidara gelmiş parti yanlılarının çabaları, ekonomik sistemlerin değişmelerinde piyasa çalkantıları "KÖŞEYİ DÖNME" tabiri kullanılmadan kanun dışı kazanç yollarının denenmesi olaylarının gündemde olduğu devrede milli birliğimizi sarsan aşırılıklar demokratik rejime dönük hareketler birbirini kovalamaya başladı. Bugünlerde ATATÜRK devrinin Şükrü Kaya'sından sonra en uzun süre içişleri bakanı olan ve hizmet yıllarında benimsediği kendisine özgü metotla "ZEHİR HAFİYE" adı verilen Dr.Faruk Sükan'ın dosya ve anılarından faydalanarak 1984'te, 528 sayfa. İÇERİDE DIŞARIDA FIRSAT KOLLAYAN PUSUDAKİ İHANET kitabını yayınladım. Sayın Dr.Faruk Sükan kitabın ikinci baskısına EK olarak YARINLARIN İHANETİ/ İHANETİN MİRASI/ İHANETTEN KURTULUŞ adlarını verdiği üç cildi ekleyerek, bugün de yurdumuzun karşısında olduğu ŞER kaynaklarına dayanak olmuş ve olmakta olan kanun dışı kaynak ve hareketlerin panoramasını çizdi. Bu kitaplarda tarihin hükmü olarak yaptığım açıklamalarda dünyanın her yerinde önlenememiş olan benzer kanun ve ahlak dışı hareketin anatomisini vermeye çalıştım.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (1872-1960)
İkinci Meşrutiyet'teki "İSLAMCILIK CEREYANI" , mevzuu üzerinde düşünceyi çeşitli yönlerden ele almış şahsiyetlerin belirlenmesine yol açtı. Bunlardan birisi, günümüzde genel olarak NURCULUK olarak adlandırılan hareketin öncüsü BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'dir. BEDİÜZZAMAN tabiri geçmişte de yaşadığı devir içinde, ayrıcalıklar görülmüş kişilere "Varlığında yaşanılan zaman için güzel sonuçlar beklenen kişilere " verilen addı. NURSİ ise bu zatın doğduğu köyün NURS ismini taşımasından ileri gelen benzetiştir. Kendisine "BEDİÜZZAMAN" ayrıcalıklı adını kimin veya kimlerin verdiğini bilmiyorum. Benim, adına 1980 yılında 510 sayfalık müstakil kitap yazmamın nedeni, zamanın yargıtay başkanı rahmetli İMRAN ÖKTEM Beyefendinin 31 Mart hadisesinde bu zatın mahkum olduğunu açıklaması dolayısıyla idi. Araştırmalarımın bir başka özelliği de, kendisinin belli tarikat ekollerinin dışında, belki de yaşantısının etkisiyle din duygusunu tabiat varlığı "Doğa düzeni"nde aramış olmak gibi natüralist felsefesinin etkisi olmuştur. Onun Tanrı'yı doğada ve evren düzeninde aramayı telkin eden görüşü, şekli yapısı içinde tetkike değer.
BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI
Yaşanılan hadiseler içinde normal varlıklara karşı gelmiş aşırılıkların çok tarih gerçeklerini sislediği bir bakıma da unutulmaya mahkum ettiği olay dikkatimi çekmiştir. Bu oluşlarda, çok temel hadise de unutulmuş veya aslından saptırılmıştır. II.Meşrutiyet'in 8 ay yirmibirinci gününde patlak veren ve ardında kanlı/kinli bir iz bırakmış olan 31 MART İRTİCA (gericilik) ayaklanması da bunlardan biridir. Uzun aramalarıma rağmen isyanın bastırılmasından sonra kurulan DİVAN-I HARBİ ÖRFİ (sıkı yönetim mahkemelerinin) tutanaklarını bulamamıştım. Aradan çok zaman geçtikten sonra isyanı bastıran hareket ordusu kurmay başkanı PERTEV (DEMİRHAN) Paşa'nın "JAPONYA ANILARI" nı alırken ayrı bir tomar içinde görünce, bu bekletişin hareket ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın isyanının halkın üzerinde , çeşitli yorumlara yok açmaması için bir tedbir olarak tavsiye edildiğini ve böylelikle gerçeklerin olduğu yerde kaldığını kavradım. İzni ile, aldığım metinleri, aradan yıllar geçmesinden sonra isyanın 85. yıldönümünde 1994 yılında "BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI" adı altında 515 sayfalık bir cilt olarak yayınladım.
İNSANI İNSAN YAPMIŞ BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI
Diyeceğim ki son yıllardaki emeklerimin içinde apayrı yeri olan bir kitabıma gelmiş bulunuyoruz: İNSANI İNSAN YAPAN BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI . Kitabın asıl konusu son yüzyılımızın müstesna fikir/hukuk şahsiyeti rahmetli Celal Nuri İleri Beyefendi'nin 1913'te yayınlanan "HATEMÜL EMBİYA" (SON PEYGAMBER) " kitabının günümüz Türkçesine aktarılması ve o gün bugün mevzu üzerindeki yeni oluşlarla tamamlanmış olmasıydı. İslamiyet ve islam dini üzerinde, birbirinden çok farklı yorumlar yapılırken çıktığı gün toplatılarak ortadan kaldırılan kitap ; İslam Peygamberi'ni HURAFELER'e kadar uzanmış ihtimallerden arındırıp tarihin önüne gerçek yapısıyla çıkarıyordu. Özellikle, evrensel yapısını aradan geçen zaman içinde korumuş olmasının kıyaslamalı açıklamasını yapmaya çalışmış emek, ümit ediyorum ki vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
CEP KİTAPLARI :
· ATATÜRK ENVER PAŞA HADİSELERİ
· TALAT PAŞA'YI NASIL VURDULAR
· SİVAS KONGRESİ'NDE ATATÜRK'ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE TEVKİFİ GİRİŞİMİ
· KARABEKİR ERMENİSTAN'I NASIL YOK ETTİ
· MİLLİ MÜCADELE'DE YEŞİL ORDU EFSANESİ
· TÜRKİYE'DE İLK KOMÜNİSTLER
· LOZAN'DA İSMAT PAŞA'YI KİM ÖLDÜRECEKTİ
· MÜTAREKE'DE PONTUS SUİKASTİ
· PEMBE MENDİL
· HALİT PAŞA ALİ ÇETİNKAYA VURUŞMASI
· 150'LİKLER FACİASI
· LENİN'E KARŞI ENVER PAŞA
· ŞEHİTLİKLERİMİZ
· TARİH VE ZAMAN İBRETTİR
· TÜRK EMEK NURU
· BEŞ KITADA BİR TÜRK PAŞASI DANİŞ KARA BELEN
· TÜRK KANADI
· SELÇUKLU'DAN OSMANLIYA
ATATÜRK YOLUNDA
Doksanının merdivenlerindeki hayatımın, mesleğim sahasında çetin sınavını bu son emeğimin değer ölçüsüyle noktalama gayretime lütfen inanınız. Bu özlem, gazetesi Hakimiyeti Milliye'sinde geçmiş yıllarımın kutsal emanetiydi. Aramızdan ayrılışının ilk yıldönümü 10 Kasım 1939'da aziz hatırasına sunulan özel sayı benim naciz emeğimdi. Daha sonraki yıllarda vazifemi yerine getirmeye devam ettim. Diğer yayınlarımda ayrılmış yerinin dışındaki ona ait kitaplarım şunlar:
1907 II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ MUSTAFA KEMAL'İN ÖNERDİĞİ MİSAK-I MİLLİ
(ALİ FUAT CEBESOY'UN ELYAZISIYLA : "ATATÜRK" devrimlerinin temeli olan Misak-ı Milli ATATÜRK tarafından ne zaman düşünülmüş ve nasıl tekamül ettirilmiş ve nasıl son şeklini almıştı?)
ATATÜRK'ÜN SON GÜNLERİ
Doğumunun 100. yılı 1981'de 228 sayfa halinde yayınlanan kitapta hastalığının teşhisinden SON'a kadar günlerin getirdikleri sıralanıyor. Şifası olmadığı bilinen bir illetin önünde de dimdik kalmış bir başka insanın varlığını ileten anekdotlar, kitabın özelliği...
ARDINDA KALANLAR
Aramızdan ayrılışının 50.yılı 1988'de diğerinde olduğu gibi Cem Ofset'in yayınladığı bırakabildiklerimizin muhasebesini yapmaya çalışan 496 sayfalık bu kitabımda onun günleriyle 50 yıl sonrasının mukayesesi yapılıyor. Hayatımda hiç bir kitabıma böylesine bir ad koyabilmenin acısını duymadım. Onun, "Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız" emanetine sadık kalarak...

ATATÜRK OLMASAYDI
İnanılması güç , vefa ve kadirbilirlik duygularının iflası önünde onsuz müstakil, hür, şerefli, bir vatanın nasıl düşünülebilmesinin mümkün olabileceğini hadiselerin aydınlığı içinde araştırmış olan bu kitabım 1993 yılında yayınlandı. Uzun süre ilgi odağı oldu.

ATATÜRK BUGÜN OLSAYDI
Aziz hatırasına son emeğim onun günümüzde yaşamakta olduğu hayalidir. 1996'da 548 sayfalık hacim içinde satırlaştırdığım kitap doğa kanunlarının reddinde olmasına rağmen onun, günümüzde de aramızda olabilmesi hayalinin neler getireceği sualini soruyor.

ATATÜRK'ÜN BERABERİNDE GÖTÜRDÜĞÜ HASRET : TÜRKÇE İBADET
Elli yedi yıllık kısacık ömründe vatan ve milleti için hayırlı ve faydalı ne görmüşse şartları düşünmeden ve zerre ödün vermeden onları kucakladı. tarihte görülmemiş bir cesaret ve azimle hepsini zaferle mühürledi. Tek bir istisnasıyla. Milletine anadiliyle kulluk hakkını sağlamak son yılların zamanını doldurmuş idealiydi. Kucakladığı bütün mevzularda olduğu gibi aklın, mantığın, bilimin terkibi görüş içinde hazırlığını tamamlamış, kameti, hutbeyi, ezanı Türkçeleştirmiş, sıra namaz surelerine gelmişti. Nefes nasibi daha bir kaç yıl daha devam etseydi bu son himmetini de, kendisine özgü tamlık içersinde noktalayacaktı. 400 sayfalık kitap, bu hakikati sergiliyor.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:41
Cemal Türker </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

TEŞRİN FIRTINASI
Yazar: Cemal Türker
Ben Seno Yayınları, 2006 ocak

Türk Edebiyatında yepyeni bir renk CEMAL TÜRKER.

Orta yaş bunalımı ve ödeşmeleri, bir dönemin siyasal ve kültürel
panoroması..
Muazzez Tahsin, Kerime Nadir, Güzide Sabri duyarlılıklarıyla
dantel gibi işlenmiş bir büyük yalnızlık senfonisi TEŞRİN FIRTINASI.

Cemal Türker bu ilk kitabıyla yüreklere dokunacak..
TEŞRİN FIRTINASI eğilip bükülmeden anlatılan duyarlılıkların, gerçek bir yaşamdan yola çıkılarak yazılmış bir içsel ıssızlığın öyküsü..

Ortayaş bunalımı belki de hiç bu kadar güzel anlatılmadı...

Cemal Türker TEŞRİN FIRTINASI' nda bilinen hemen tüm kalıpları zorluyor..

Romantik edebiyatın güzel bir ürünü olan Teşrin Fırtınası Kerime
Nadir,Muazzez Tahsin, Güzide Sabri duyarlılıklarının da güzel bir kolajı aynı zamanda.
Yazar iç dünyasını dışarıya taşırken hayatın panoromasını da özgürce hatta korkusuzluk boyutunda ele almış.Kırklı yaşlarının ortasına gelmiş bir erkeğin iç ve dış dünyayla yaşadığı çelişkiler, uzlaşmazlıklar, en güzel yenilişler, başkaldırılar..kısaca bir ömrün hikayesi.

Eğer o duyarlılıkları özlemişseniz, eğer siyah beyaz yerli filmler hala
tercihiniz ise bu kitabı elinize kalem alarak okumanızı öneririm .Çünkü satır aralarını doldurmak isteyebilirsiniz.

Teşrin Fırtınası'nda duyarlılığın şahikası hiç kuşkusuz yazarın Aliki
Vuyuklaki ile olan düşsel buluşması. Sadece bu bölüm bile Cemal Türker'in edebiyatımıza getirdiği farklı tonların çok hoş bir göstergesi bence.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:42
Cemil Kavukçu ( 1951) </B>

1951 yılında İnegöl'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nü bitirdi (1976). Öyküleri, 1980 yılından başlayarak çeşitli dergilerde yayınlandı.

Cemil Kavukçu, son yılların en usta öykücülerinden. Küçük insanların dünyasını başarıyla betimlemesini, onların iç dünyalarını olanca derinliğiyle vermesini biliyor. Eleştirmen Fethi Naci, Cemil Kavukçu için “Elini neye değdirse öykü oluyor, tam bir anlatı ustası” diyor. Gerçekten de Cemil Kavukçu'nun öyküleri, sıradan insanları, sıradan yaşamları, küçük olayları alıp zengin dünyalar yaratıyor. Ayrıntılar ve diyaloglar (özellikle de kişiliklere özgü argo dil), onun öykülerinin vazgeçilmez öğeleri. Temiz, yalın bir Türkçeyle, kendi üslubunu yaratmayı başararak yazıyor Cemil Kavukçu. Bir başka deyişle, tutarlı bir dil ve üslup, bütün öykülerinde açıkça kendini gösteriyor. Okuru, öykünün içine çekip alıyor, sarıp sarmalıyor. Karşıdan değil, içinden okunan öyküler yaratıyor Cemil Kavukçu. Öykülerin bir kısmı da bir yap-boz'un parçaları gibi kırılıp yeniden bir araya geliyor. Son yıllarda tıkanır gibi görünen öykücülüğümüze yeni bir soluk getiren Cemil Kavukçu, 2000'li yıllarda da öykünün yollarında yürümeyi sürdürecek.

ESERLERİ
Patika adlı kitabıyla 1987 yılında Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü'nü kazandı. Yayınlanmış öykü kitapları: Pazar Güneşi (1983), Patika (1987), Temmuz Suçlu (1990), Uzak Noktalara Doğru (1995), Yalnız Uyuyanlar İçin (1996), Bilinen Bir Kitapta Kaybolmak (1997), Dört Duvar Beş Pencere (1999). İlk romanı Dönüş, 1998 yılında yayınlandı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:42
Cemşid Bender </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005

TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:42
Cengiz Aytmatov ( 12.12.1928) </B>

Aytmatov Türkiye’de

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Kültür İşleri Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen 1.Türk Dünyası Çağdaş Edebiyat Günleri, Türk Dünyasının ünlü isimlerini bir araya getirdi.Toplantıya Kırgız yazar Cengiz Aytmatov,Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı Anar, Kazak şairler Olcas Süleyman ve Muhtar Şahanov da katıldı.Toplantının açış konuşmasını yapan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna, “Hepimiz kardeşiz.Dolayısıyla müziğimiz, şiirimiz, edebiyatımız ve folklorumuz de kardeş dedi.
Türkiye 24 Şubat 2001

HAYATI VE ESERLERİ
Dr. Mustafa Çetin *

Cengiz Törekuloviç Aytmatov 12 Aralık 1928 tarihinde Kuzeybatı Kırgızistan'da Şeker adlı bir köyde doğdu.Babası Törekul Aytmatov at yetiştiricisiydi. Kırgızistan'a,dağlık yörelere Ekim devrimi daha yeni ulaşıyordu. Yazarın çocukluk yılları sistemin yeni yeni yerleşmeye başladığı yıllararastlar.Geçmişe bağlı yaşlı neslin yanında yeni düzene ayak uydurmuş genç kuşak da toplumdaki yerlerini alıyorlardı. Yazar kolhoz tarlalarında çalıştı.Çevresini,tabiatı,insanları o yıllarda tanımaya başladı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında bütün yetişkinler savaşta oldukları için gençlere çok iş düşüyordu. Henüz on beş yaşındayken köyü sovyetinde sekreterlik yaptı,tarım makinalarının hesaplarını tuttu. Daha sonra Kazakistan'daki Cambul veterinerlik teknik okulunda okudu Ardından Frunze(bugünkü Bişgek tarım enstitüsünde okudu.Zooteknisyen olarak bütün ülkeyi ,Kazakistan'ı dolaştı. Aynı zamanda da bir gazeteci sıfatıyla çalışıyor,sürekli gözlem yapıyordu. Pek çok genç nesil mensubu gibi halkından uzaklaşmadı,insanına daha da yakınlaştı. Kırgız gazetelerindeki yazıları,redaksiyon servislerinde aldığı görevler ,muhabirlik faaliyetleri onu yavaş yavaş edebi dünyaya hazırlıyordu.Yazarın akıcı uslubu,kurgudaki başarısı bu ön araştırmalarıyla yakından ilgilidir. Ayrıca bu yıllar geçmiş ile geleceğin kesiştiği bir noktaydı.Her iki dünyayı ve her iki insan tipini çok iyi tanıyordu. Süpeyçi adlı hikayesinin kahramanı baraj mühendisi Beknazar ve Beyaz Yağmur'un kahramanı Zeynepapaalışılagelmiş hayatı temsil ederler.Yeni ahlaki normlar ile eskiyi yaşamakta direnen insanların çatışması eserlere hakim konudur.

Rakipler adlı eserin kahramanı Karatay,Baydamtal Irmağı'nın kahramanı Nurbek, yeni neslin uyanışını temsil eder Bugünle ve geçmişle, yaşlı kuşaklarla çatışmaları anlatılır. Bu eserlerde yazar henüz heyecanıyla yaz-makta ne ciddi bir edebi endişe ne de teknik görülmemektedir.Eserler genel çerçeveleri ile eski ile yeninin çatışması üzerine kurulduğu için estetikten çok didaktik bir endişeye rastlanmaktadır. Ama daha sonraki eserlerinde gördüğümüz yapının ilk adımları olarak değerlendirebileceğimiz bu çalışmalar çark içinde yer alma çabasını göstermesi açısındanönemlidir. Yazarın kendini ispat için zorlama düşüncelere saplandığını da söylemek mümkündür.

Yazar bundan sonraki çalışmalarında 50'li yıllarda kaleme sarılan,Sovyet yazarları arasındadır.Diğer pek çok yazardan farklı olarak yerel kültüre çok büyük önem ve değer verdiğini görürüz.Eleştirileri geçmişin hatalı olduğuna inandığı ögelerinedir. Topyekün bir eleştiriye rastlamayız.Daha önceki kuşağın yazarları milli bir edebiyatın temelini pek sağlam olmasa da atmışlardı. Şimdi mesele yeni kuşağın, yeni düzenle barışık olarak eserler vermeleriydi. Rus edebiyatının bütün dünyada da bilinen engin ufuklarından da yararlanılmalıydı.Unutulmaması gereken bir diğer gerçek ise yazılı edebiyat ürünü olmamakla birlikte Kırgızların tarihinde, eşi benzeri görülmemiş bir destan,halk ansiklopedisi olan Manas Destanı duruyordu.Bu destanların dilden dile dolaşmaya başladığı yıllarda vahşi hayattan yeni yeni kurtulmaya çalışanbir Rus toplumu vardı. Belki Kırgızlar yerleşik hayata yeni uyum sağlıyorlardı ama Er Manas bütün ihtişamıyla onların yanındaydı. Kuşaktan kuşağa akıp gelen bu sınırsız mısralarla birlikte masal,efsane,türkü kültürü de ihmal edilemeyecek bir tabii hazine durumundaydı. Ve bu değerler bütününden en iyi yararlanabilen yazar ise Cengiz Aytmatov'du.Aytmatov'un ilk eserleri bu tarihi ögelere, kendi yöresinin, Talas VadisininKültürüne dayalıydı.Folklorik unsurlar ,masal kahramanları, geleneğin taşıdığı tecrübe ,yeni oluşan edebiyat dünyasında Rus edebiyatının yeri kadarönemli zengin bir altyapı oluşturuyordu.Yazarın 1956'dan itibaren devam ettiği Moskova Maksim Gorki Edebiyat Enstitüsü, onun engin yerel kültürünü evrensel boyuta nasıl taşı-yabileceğini öğrenmesine yardımcı oldu. Bu arada Moskova'nın kültür dünyasını da tanıma fırsatı buldu. Yazar bu yıllarını teorik çalışmalarla geçirdi.Bu yıllarda,edebi değerleri yükselmeye başlayan Yüz Yüze(1957),Cemile(1958),Selvi Boylum Al Yazmalım(1961),Deve gözü(1961) adlı eserlerin yazıldığını görüyoruz. Yazar 1952'de yazdığı Gazeteci Cyudo,Aşim gibiKırgız dergilerinde yayınlanan hikayelerinden çok daha ötelere gelmişti artık.Yüz Yüze,ve Cemile,Süpayçi ve Beyaz Yağmur,Rakipler ve Asma Köprü (Baydamtal Irmağı'nda), Selvi Boylum ve Deve Gözü gibi ikili hikaye grupları,benzer konu ve ilişkilerin anlatıldığı eserlerdir(1).Yüz Yüze'de asker kaçağı kocasını ihbar etmek zorunda kalan Seyde'nin trajedisini, I958'de yazılan Cemile'de farklı bir boyut ve ortamda görürüz. Cemile'nin kocası askerdedir. Onu sabırla bekler. Am Danyar girer dünyasına. Çok riskli ama "iyimser bir gelecek" ile karşılaşırız .Yeni bir dünya görüşü de yansıtılır bu arada.Ama yer yer eskiye yöneltilen eleştirilerin dozunun çok iyi ayarlandığını,geçmişin yok edilmeye çalışılmadığını dagörürüz.

Selvi Boylum ve Deve Gözü'nün benzerlik arzeden yapısı,o dönemYazar ve dramturglarında da görülen bir durumdur (Axjanov, lipatov, Marcinkivicius, Arbusov,Rosov gibi). Güçlü,karşı durmayı bilen, haklarını korumaya çalışan kahramanlar göze çarpar.Cemile ve Deve Gözü'nde felsefi boyutun gerçekçi bir şekilde eserlere yerleştirildiği görülür.Ciddi tesbitler vardır. Burada Cengiz Aytmatov'un yeni bir yol denediğini söyleyebiliriz.Felsefi unsurların verilişinde Rus edebiyatı ve Sovyet edebiyatının etkilerinden söz edilebilir.

Cemile'de geleneksel Kırgız edebiyatının tipleme anlayışı kullanılsaydı ,Kırgız efsanesi Olcabay ve Kisimcan'dan farklı bir şey göremezdik.Cemile ve Danyar'ın hiç istenmeden gelişen ilişkileri geleneksel yapıdan hayli uzak bir uslupla ele alınmıştı.Danyar'ın görüşleri ,derin duyguları Cemile'yi etkilemiştir.Danyar sadece düşünceli,savaşta sakatlanmış biri olarak değil,bir gücün temsilcisi olarak karşımızdadır.Danyar'ın Cemile'nin aklına düşürdüğü şey yönlendirme şeklinde vasıflandırılamaz. Onlar birbirleri içinkarar vermişlerdir.

Aytmatov,1956'da Sovyet yaazarlar Birliği üyesi olur.Moskova Edebiyat Enstitüsü'nde Maksim Gorki adlı incelemesini yazdı.Enstitüdeki diploma çalışması olan Cemile onun ilk zirvesiydi. !959'da Komunist Parti'ye üye oldu.Taşkent'te yapılan Asya-Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Kırgızistan Edebiyatı adlı yayın organında redaktörlük yaptı. Pravda'nın Kırgızistan masasında görev yaptı.Aytmatov, hikayelerinde(Uzun hikaye) okuyucusuyla doğrudan ilişki kurabileceği bir yapı peşindedir.Okuyucunun eserden etkilenmesini değilkatılmasını hedefler. İlk eserlerinden itibaren gelişen bu arayış her eserdeyeni bir formda karşımıza çıkar.Zamanla subjektif karakterlere de rastlarız.

Kişileştirme önceki eserlerden farklı bir hal almaya başlar.60'lı yıllardan itibaren Kırgız geleneklerine bağlılığı konusundaki bakışını netleştirirken ,bir yandan da Radlow'un 19.Yüzyıldaki çalışmalarından etkilenerek Kırgız kültürünün, epik ögelerini inceliyordu. Bu gücün kaynağına inmeye çalışıyordu.Manas ile ilgili çalışmalar yapıyor, yapılan çalışmaları izliyordu.

İşte yazarın bu dönemdeki ilk eseri İlk Öğretmenim(Öğretmen Duyşen)(1962)'dir.Kahramanlar olgunlaşmış,sistemle uyumlu idealist kişiler olmuştur .Ama Duyşen'in bir parça Er Manas tarafı olduğu da inkar edilemez.İlkÖğretmen hem teknik hem işleniş açısından önemli bir aşamadır.Bu özellik Daha eserin girişinde kendini gösterir."......Biz gülüşerek çığlıklar atarak tepeye tırmanırken iki yana sallanan kavaklar ,serin gölgesiyle,tatlı hışırtılarıyla sanki bizlere "Hoş geldiniz"derlerdi. Biz baldırı çıplakların derdi kuş yuvalarıydı, birbirimizin omzuna basarak hemen kavaklara çıkardık.Ürken kuşlar sürü sürü tepemizde uçmaya başlarlardı .Fakat bize ne kuşlardan,onlar ne halleri varsa görsünler !Biz yükseldikçe yükselirdik dallara basa bas****imin daha gözüpek,becerikli olduğu o zaman anlaşılırdı.Derken kuş uçuşu yüksekliğinde ,büyülü bir değnekle dokunmuşçasına ,önümüzde şaşırtıcı bir Sesizlik ve ışık dünyası açılırdı...."(2).

Bu satırlarda eserin sonuna ve kavak ağaçlarına bağlanan müthiş bir kurgu ustalığı görürüz. Akıcılık ise başka bir değer.60'lı yıllarla başlayan bu yeni bakış pek çok yazar,yönetmen ve dramaturga da örnek teşkil ediyordu.Aytmatov'un 1963 yılında yazdığı Toprak Ana adlı eseri ona Lenin Ödülü'nü kazandırdı.1964 yılında Al Elma adlı hikayesini yazdı.1965 yılında Kırgız Sinemacılar Birliği Başkanı oldu. Aynı yıl Beyrut'taki, 1966'da Delhi'deki Asya Afrika Yazarlar Konferansı'na katıldı. Aynı yıl bir diğer önemli eseri olan Gülsarı'yı,Rusça olarak yazdı.

Gülsarı bir bakıma geçmişin muhasebesi gibidir.Yapılan hatalar,alınan mesafe bir bir sorgulanır.Gülsarı ile birlikte Tanabay'ın silinişi bir devri olanca hüznüyle gözler önüne serer. O yılların sıkıntıları geride kalmıştırama bu arada heyecan da kaybolmuştur. Eser o yıl çok sayıda eleştirmenin dikkatini çekti. Nesir dalında en iyi çalışma olduğu konusunda herkes hemfikirdi (3). Fakat muhasebe yapılırken yazarın açık tavır olması pek çok çevreyi rahatsız etti. Leonov, Belov gibi yazarların da eserlerinde geçmişe yönelik eleştirilerinde aynı keskin dili kullandıklarını görürüz.Aytmatov,zengin bir kültür geleneğinin,üretmeye elverişli yapısınınEdebiyat geleneğinin gelişmesinde çok önemli bir rolünün olduğunu eserleriyle ispat etti.Çünkü pek çok kişi geçmişin tamamiyle silinmesi gerektiğineinanıyordu. Yazarın 60'lı yıllarda kaleme aldığı eserleri bu ön yargılı görüşleri yok etmişti.Bu arada yazarın bu tavrı dolayısiyle sıkça takibata uğradığıda bilinmektedir.

1967'de Sovyet Yazarlar Birliği İdare Heyeti Üyeliğine seçildi.1968'deBüyük Sovyet Ödülünü aldı. Aynı yıl Kırgız Halk Edipleri adlı çalışması yayınlandı. 1970'te Beyaz Gemi,Askerin Oğlu,Oğulla Görüşme adlı eserleriMoskova'da yayınlandı.

70'li yıllarla birlikte yazarın geleneksel motif, efsane ve masallara yaklaşımı çok özel renkler kazanmaya başlar. "........Efsane ve mitoslar üzerine düşünelim bir.Onlar halkın canlı hafızası,hayat tecrübesi, felsefesi, tarihidir.Maslımsı fantastik dünyaları önemli değerler taşır. Mesela Geyik Ana(Beyaz Gemi) bugünkü gerçeklerle bütünlük arzeder. .........." (4).Yazar bu sözleriyle gerçekle masalın dünyasını nasıl birleştirdiğini ifade eder.Beyaz Gemi'de Orazkul ve Seydahmet bir tarafı, Mümin Dede ve Çocuk diğer tarafı temsil eder. Seydahmet ve Mümin Dede pasiflikleriylebirbirlerine yaklaşırlarken ,Çocuk ve Orazkul zıt kutupları temsil ederler.Yazar çocuğa bir"ad" bile vermez.Çünkü onu bütün çocukların temsilcisi olarak görür ve masal kahramanlarıyla özdeşleştirir. O, capacanlı birmasal kahramanıdır. Ama gerçektir de.Ölümü de son derece destansıdır.O-nun ölümü bir kurtuluş gibidir.Pek çok Rus eleştirmenin görüşlerinin aksine bu ölümde ve ölüm şeklinde bir karamsarlık yoktur.Orazkul'un yalnız kaldığında çocuğu olmayışının acısını yaşaması ayrıca enteresandır.O eserin kötüyü temsil edenlerindendir.Onun bu iç muhasebesi onu bir kahraman olmaya doğru götürür. Bu durumu Çocuk ve okuyucu bilir.Diğer tip ve kahramanların haberi yoktur.

Eserde iyiler ve kötüler masalsı bir işleyişle birbirinden ayrılırken edebi anlamda birer karakter olduklarını görürüz. Müthiş bir kurgulama ileOkuyucu masal ve gerçek arasında dolaştırılır. Ve okuyucu aynı zamandakatılımcı olduğu için gerçeğin veya masalın hangisi olduğunu ayırmaktagüçlük çeker.

Yazar geçmişte,din,felsefe,ilim adına insanların birbirine düşürüldüğünü ,bunun bugün de yarın da böyle olacağı görüşünü savunuyor.Edebiyatın bu noktadaki görevinin büyük olduğunu,insanlar arasında ortak dünyalar oluşmasına yardım ettiğini, edebiyatın öneminin her geçen gün daha da artğını vurgulamaktadır(5). "...........Nesrin iki tarzı var bugün. Biri spekulas-yonlara açık olan,diğeri ise gerçek nesirdir.Kalıcı bir eser için bilinen edebikaidelerin yanında sanatçı ruhu ve dürüst bir kişiliğe ihtiyaç vardır....."(6).

Yazarın bu sınıflaması ,yazarın yazdığına inanmasının gerekliliğini en açıkşekliyle ifade etmektedir.Sanat dünyasındaki dejenerasyona yazar şu sözleriyle tepki gösterMektedir: "......Okuyucunun beklentisi,ilgisi de nesrin başka bir yönlendiri-cisi .Okuyucunun seviyesi yükseldikçe,sanatçı da kendini yenilemek,bir üstbasamağa geçmek durumundadır . Bugün batıda ekonomideki rekabete benzeyen sanat rekabeti, pornografiyi bile sanat sınıfına sokacak kadar tuhaflaşmıştır....." ( 7). Aytmatov, yeni nesirle ilgili bir diğer gelişmeyi ,nesrin drama havasına bürünmesini, seviyenin yükselmesi olarak değerlendiriyor. Yazarın sıkça bir senarist veya yönetmen gibi davranması gerektiğini savunur. Bunun da yaşamakla, uzun yaşamakla ilgili olduğunu, Ernest Hemingway'in "Büyük bir yazar olabilmek için uzun yaşamak gerekir"(8)şeklindeki sözlerini hatırlatarak savunmaktadır. Tabii ki burada uzun yaşamaktan, insanın değişmesinin takibi, karşılıklı etkileşimin önemi kastedilmektedir

Cengiz Aytmatov'un babası 1937 yılında Milli Kırgız Partisi sekreteriydi. Yazar,o günleri anlatan,babasının kuşağını işleyen , otobiyografik birçalışma yapmak istediğini bir kaç konuşmasında ifade etmiştir (9).Yazarkendi şeceresini şöyle dile getiriyor:".......Baba adı Törekul, dede Aytmat, onun babası Kimbildi,onun babası Kuncuyok ...." (10).Gelenek ve göreneklerine gösterdiği sadakatın bir diğer belirtisi de kendi geçmişi ile ilgili bilgi sahibi olmasıdır.Atalarının mezarlarına,uzak akrabalarına,onların mesleklerine ve detaylı hayat hikayelerine kadar herşeyi bilmektedir.Baba Törekul Aytmatov,daha sonra mevcut partinin lağvedilmesiyle birlikte Komunist Parti'ye üye olur. Parti görevlisi olarak gönderildiği Moskova'da ihanet suçundan tutuklanır,ardından ölüme mahkum edilir.Ölümünden sonra yapılan araştırmada suçlu olmadığı kanaatine varılır.Ancak bu iadei itibar hadisesinden sonra aile tekrar Kırgızistan'a dönebilir. Orada ya-zar ve annesi halaları Karagözapa'nın evinde kalırlar. Bu yıllar aile için sonderece zorlu geçer.Aytmatov ailenin büyük çocuğuydu,pek çok sorumluluğu vardı.Güçlü bir kadın olan annesi onun yetişmesinde,edebiyatla tanışmasında çok etkili oldu.Ona hem Rus edebiyatını hem de Kırgız kültürünü öğretmeye çalıştı.Birkaç yıl burada kalındıktan sonra annesinin işi dolayısıyle Kirovskaya adlı bir Rus köyüne taşındılar.Yazar orada Rus okulunasinin de katkılarıyla hareketli bir gençlik yaşadı,gerek gittiği okullarda, gerekse kendi çabasıyla ciddi bir yetişme süreci geçirdi.Aytmatov,bilinen eserlerini kaleme almadan önce işe tercümeler yaparak başladı .ValentinKateev'den (1897-1986)Alay'ın Oğlu,Mikhail Bubenkov'dan (1909-1983) Huş Ağacı adlı eserleri Rusça'dan Kırgızca'ya çevirdi.Bu çalışmaların o dönem için önemi çok büyüktü(11).

Yazar,bir konuya son derece eğlenceli bir şekilde yaklaşılabileceğigibi,çok ciddi bir gerçekçilikle de aynı konunun ele alınabileceği görüşündedir.Bu arada esas olanın alt yapı ve uzun süren bir ön araştırma olduğunuda vurgular(12). Kendisinin savaşı, ilk gençlik yıllarında ve cephe gerisindede olsa yaşadığını,o yıllarda insanların heyecanla, bütün güçleriyle çalıştıklarını,hayatın insanlar üzerinde en zor şartları tecrübe ettiğini, yazarken hepbu hususları göz önünde bulundurduğunu söylemektedir(13). Pek çok eleştirmen de yazarın bu özelliğini vurgulamaktadır (14). Eserler gözden geçirildiğnde bu husus çok açık olarak da belli olmaktadır.

Mit ve efsanelerin eserin genel kurgusuyla başa baş, aynı özenle işlenmesi yazarın bir diğer üstünlüğüdür. Onları halkın hafızası, yazılmamıştarihi olarak görür. Felsefi yapıları kadar fiktif yapılarından da etkilendiğiaçıktır.Kırgız topraklarında sözlü edebiyat ürünleri derin bir geçmişe sahipolmasına rağmen ilk basılı edebi ürün Moldogazi Tokobayev'in Sessiz Kakay adlı tiyatro eseridir.Bunu Kasımali Bayalinov,Tugalbeg Sadıkbekov ve Mukay Elebayev'in eserleri izler.

Modern edebiyatta mitolojik öge ve efsanelerin kullanılışı çok yeni değildir.Thomas Mann,James Joyce,J.P.Sartre,Albert Camus'da da görürüz.Ama Aytmatov'un bu ögelerin toplumsal gerçekçi yaklaşımdaki en başarılıkullanıcısı olduğunu söyleyebiliriz(15).Yazar Türkçe ve onun tarihte kullanıldığı en hacimli eser olan Manas Destanı'na çok büyük önem vermektedir. "......Bundan bir süre önce uzun yıllarRusya'da sürdürülen bir çalışma tamamlandı. Bu çok hacimli bir Türkçesözlüktür. Yüzyıl önce Petersburg'da hazırlanmaya başlanan bu sözlük benim el kitabımdır.Sürekli ondan yararlanırım.Bu sözlük sayesinde Türk atalarımla konuşabiliyorum ......" (16). ".......Kırgız destanları beni çok etkiledi.Hala da etkiliyor.Her eserim bir ucundan bu destanlara dayanır.Manas Destanı bir milyon mısradan oluşur. Dört ciltlik bu destan yirmi yılda bir arayatoplanabilmiştir.Bu destanın özü insan duygularıdır. Tekrarlıyorum her ese-rim bu Kırgız destanlarına dayanır....." (17). Yazar Kırgız edebiyatının kaynağını da eski sözlü gelenek,halk hikayeleri,özellikle de Manas Destanı olarak gösterir. İkinci kaynak olarak isemodern Sovyet edebiyatından söz eder.Bu sayede iki kaynaklı,geçmişle bugünü bir arada sürdüren bir edebiyata sahip olduklarını belirtir (18).Aytmatov,pek çok edebi sima üzerine çalışmalar yapmış,dikkate değer edebi araştırmalara imza atmıştır. Türk dili ve edebiyatı, halkbilimi,sosyoloji sahalarında eserler vermiştir(19).

1973 yılında ilk ve tek tiyatro eseri olan Fujiyama'yı Kazak dramaturg Kaltay Muhammedcanov ile birlikte yazdı. Yazarı da şaşırtan bir ilgigören eser pek çok dile çevrildi,bazı ülkelerde sahnelendi.Ayrıca Kırgızfilmtarafından sinemaya da uyarlandı.

1980'de yazarın hayatında eserleri açısından büyük bir birikim sonucu ortaya çıktığı anlaşılan Gün Uzar Yüzyıl Olur yayınlanır.Hikaye ve uzunhikayelerin ardından gelen bu roman başta Sovyetler olmak üzere bütün dünyada heyecanla karşılandı. Bu eserde aşağı yukarı on yıl öncesinden bugün olanlara dair ipuçları görürüz. O ana kadar rejime yapılan en yoğun eleştirilere burada rastlarız.Ama edebi tavizler olmadan bunun yapılabilmesi de ayrıca önemlidir.

Yazarın bu eserinin ardından uzunca bir süre için edebi çalışmaları-na ara verdiğini,politik konumuyla ilgili çalışmalar yöneldiğini görüyoruz.Sovyetler Birliği'ni ve Kırgızistan'ı ülke içi ve dışında defalarca temsil etti.1986 yılında yazarın öncülüğünde Kırgızistan'da gerçekleştirilen veolumlu(20) olumsuz(21) pek çok eleştiri alan Isık Göl Forumu düzenlendi.

Dünyanın doğusu ile batısını birleştirmeyi amaçlayan bu forum çok büyük bir uluslararası katılımla gerçekleştirildi. Yapılmak istenen şey tabii ki çok önemliydi ama dünyanın gidişatına çok uygun değildi. Sonraki yıl bu forum Peter Ustinov'un desteğiyle İsviçre'de yapıldı ama gereken ilgiyi görmedi.

Isık Göl Forumu'nda Cengiz Aytmatov'un Gün Uzar YüzyılOlur'dan daha hacimli bir eser olan Dişi Kurdun Rüyaları'nın ilk haberlerinin duyulduğunu görüyoruz.Bu eser yazarın Deniz Kıyısında Koşan Alaköpek'ten sonra Kırgız -Kazak dünyasından ikinci çıkışıdır. Romanın kahra-manı yeni bir Hristiyanlık anlayışının peşinde olan Abdias adlı bir Rus misyonerdir.Tabiatın geleneğin temsilcisi ise dişi kurt Akbar'dır. Abdias'ın trajedisi ,esrar mafyası,çevre düşmanlığı,Akbar'ın sabır yüklü yolculuğu müthiş bir kurgu ile anlatılır.Bütün dünyada çok büyük ilgi gören eser,ülkemizde ilginin dağılmaya başladığı 1990 yılında Ötüken Yayınevi tarafından yayınlandı(22).I990 yılında Sovyetler Birliği'nin Lüksemburg büyükelçiliği görevinde bulunan yazar bir süre sonra birliğin dağılmasından sonra bütün yurtdışı temsilciliklerin Rusya'ya devriyle bir süre Rusya büyükelçisi sıfatıylagörev yapmak durumunda kalmıştır.Yazar 90'lı yıllarda edebi anlamda birkaç küçük ama önemli esere imza atmıştır.Cengiz Han'a Küsen Bulut ve Yıldırım Sesli Manasçı bunlar arasında sayılabilir. 90'lı yıllarda İlesam tarafından kendisine verilen ödülü al-almak ve İstanbul Sinema Günleri'nde adına düzenlenen günlere katılmak için ülkemizi ziyaret eden yazar çok büyük ilgi görmüştür.1970'lerdekiilk ziyaretinde ona ilgi gösterenler ile bu gelişlerinde yoğun ilgi gösterenlerin farklı olması da dünyada değişen bir şeyler olduğunun göstergesidir.60'lı yıllarda yazara yöneltilen eleştirilerin yorumu da ayrı bir çalışmaolabilecek niteliktedir(23).Bize göre her şeyi kendi dönemi, norm ve değerleri çerçevesinde değerlendirmek doğru olacaktır.Şu anda,21.Yüzyıldan geriye dönüp bakıldığında değişime uğramayan hiç bir şeyin kalmadığını görüyoruz. Bu anlamda geçmiş, birkaç söz ve olayla anlaşılamayacak yoğunluktadır. Lüksemburg'daki görevinin ardından Kırgızistan'a dönen yazar birsessizlik dönemi geçirdikten sonra tekrar aktif politik hayata dönmüş,halen Fransa'da Kırgızistan'ın Paris büyükelçisi olarak görev yapmaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Yüzyılın yazarı: Cengiz Aytmatov

OLCAY YAZICI

Ünü ülkesinin sınırlarını aşan ve kitapları büyük bir beğeni ile okunan Cengiz Aytmatov, doğup büyüdüğü Kırgızistan coğrafyasının kültür damarından ve binlerce yıllık geçmişi olan gelenek ırmağından beslenerek, özgünlüğü, otantikliği, insanı yüreğinden yakalayan olağanüstü/büyüleyici üslup güzelliği ve entellektüel birikimi ile yaşadığımız yüzyılın müstesna yazarı sayılmayı fazlasıyla hak etmiş bir isim.

Aytmatov’u bütün derinliği ve yoğunluğu ile analiz etmek, eserlerini bir münekkid idraki ile irdelemek, tespit ve teşhis operasyonuna tabi tutmak, yorucu çalışmalar gerektirir.
Biz bu özgün ve farklı yazarın fikir dünyasına, ana başlıklarla ışık düşürmeye çalışacağız. Aytmatov’un eserlerine edebî ve estetik yaklaşım denemesi olacak bu.

Aytmatov en başta sıra dışı, özgün ve farklı bir yazar. Çünkü o sadece bir edebiyatçı, romancı değil; aynı zamanda ve özellikle de insanın, dünyanın gidişatı üzerine kafa yoran; daha erdemli bir dünya arzulayan; anti insanî yönelişleri onurlu bir karşı çıkışla sorgulayan, bunun için kaygılanan ve uyarıcı eserler üreten bir aydın.

AŞKIN LİRİK DESTANI
Ön planda, aşkın ve hüznün lirik destanının yazıyor gibi görünse de, onun usta bir sembolizmle bezediği ve âdeta şiir cümlesi gibi yoğun bir psikoloji, yoğun bir sosyal gönderme/çağrışım, soyutlama, ve telmih yüklü anlatışının arka planını sezebilenler, ondaki insanı ezen sosyal baskılara karşı çıkışı, insanın tarafını tutuşu kolaylıkla görebilirler.

Aşk ve lirizm Aytmatov’da, insanı derinden yakalamak, düşüncesini sarsmak ve duygusallığa açılan pencereden ufuk ötesine açılarak; kültürel kimlik şuurlanışına uzanmak için bir vasıtadır.

Evet, Aytmatov aşkın yazarıdır belki, fakat aşkın ötesinde daha aşkın misyonlar, sosyal realiteler, psikolojik bilenmeler besler ana kaynak olarak.

Aytmatov’un romanlarındaki bu derin damarı- müthiş bir üslup ustalığı ile gizlenen sosyal göndermeleri/ kültürel ve siyasî misyonu yakalayabilmek için, onu yetiştiren fizikî coğrafyayı, büyük dalgalanmaların hüküm sürdüğü bu coğrafyanın sosyal, siyasal ve kültürel dokusunu, o toprakların geçirdiği korkunç değişim serüvenini, kültür erozyonunu; insanın özüne yöneltilen her türlü şiddeti çok iyi bilmek ve çok iyi analiz etmek gerekir.

Bu eserleri, Andre Gide’in “sanat baskıdan doğar” sözü ışığında değerlendirmek doğru olur. Bütün klasik Rus edebiyatında olduğu gibi yasak ve sansürden/hürriyetsizlikten ötürü ortaya çıkan dolaylı ve sembolik söyleme mecburiyeti, beraberinde edebiyat ustalığını ve bir sanat-yoğun üslubu getiriyor.


Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, yasakların kalkması, hürriyetlerin zoraki de olsa verilmesinin ardından o coğrafyanın edebî ürünlerinde “düşüş” belirtileri başlamıştır. Bu da, yine Gide’nin ikinci cümlesiyle alâkalı: “Sanat hürriyet içinde ölür!”

SEMBOLLERİN DİLİ
Cengiz Aytmatov, bütün usta yazarlar gibi düz cümlelerle değil, sosyal ve ironik çağrışımları olan cümlelerle konuşuyor. Adeta insanın ve yaşadığı atmosferin röntgenini çekiyor. Bu güçlü ve özgün üslubuyla tabiata ve hayvanlara bile bir insan karakteri yüklüyor, onları kişileştiriyor. Bu yönü ile de, edebiyat dünyasında eşsiz ve tektir.

Cengiz Aytmatov yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarıdır. En güçlülerden biri değil, biriciği. Tek olanıdır. Öyle ki, dünya edebiyatının devi diye nitelendirilen Dostoyevski bile, eğer yaşıyor olsaydı, Aytmatov’un insanı derinden sarsan büyüleyici üslubu karşısında hasedinden ölürdü.

Özellikle, “Gün Uzar Yüzyıl Olur” ya da özgün adı ile “Asra Bedel Gün”, romanın 20. Yüzyıldaki tartışmasız zirvesidir. Bu hüküm asla sübjektif ve hissi değildir. Romanı, edebiyatın evrensel kriterleri ile titiz bir şekilde kıyaslayarak söylüyorum bunu. Yani yazarımızı, tipleme, somutun olduğu kadar, soyutun da ince duyarlıklarla tasvir ve tahlilini yapma gücü, sağlam ve sarsılmaz karakterler oluşturma becerisi, etkileyici, şiirsel üslup üstünlüğü; insan denen meçhulü entellektüel mercek altında irdeleme kudreti, sosyal ve psikolojik ruh çözümlemeleri maharetiyle, âdil bir şekilde değerlendirerek bu hükme varıyorum.

MANKURTİZM KAVRAMI
Cengiz Aytmatov’un, bir Kırgız efsanesinden esinlenerek dünya edebiyat literatürüne kazandırdığı “mankurt” ve “mankurtizm” kavramı bütün dillerde aynen kullanılmaktadır.

Sistemin baskısı ya da insanın kendi özüne yabancılaşması neticesinde şahsiyetini ve sosyal/kültürel hafızasını kaybetmesini; zihnî yönden köleleşmesini çarpıcı bir şekilde izah eden mankurtizm, Beyaz Gemi’de, Gün Uzar Yüzyıl Olur’da, Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta, Dişi Kurdun Rüyaları’nda ve diğer romanlarda da kullanılır. Şüphesiz bu kavramı doğuran, o coğrafyanın sert ve acımasız sosyal yapısıdır.

Efsane ve mitik unsurlara da romanlarında sıkça yer veren Cengiz Aytmatov, son romanı “Kassandra Damgası”nda bir Yunan efsanesinden yola çıkarak, dizginsiz teknoloji ile azgın genetik mühendisliğine ağır eleştiriler yöneltiyor. Uzayda insan embriyonu üzerinde araştırmalar yapan bir bilim adamı aracılığıyla, kötülükler yüzyılını yergili bir dille tahlil ediyor.

Söz konusu efsaneye göre, bazı embriyonlar (minicik insan taslakları-cenin) yeryüzündeki kötülükleri önceden sezerek, doğmak, bu felaketler dünyasında yaşamak istemiyor. Bunun belirtisi olarak annenin alnında bir ter taneciği oluşuyor. Buna da Kassandra Damgası deniyor. Aytmatov böylece etik kaygılar taşıyan evrensel bir eleştiriyi dünyanın ve insanlığın gündemine getiriyor.

Eserin kahramanı vasıtasıyla şu tespitleri yapıyor Aytmatov:
“Yeryüzünde silah durmadan artıyor. Her yerde herkes silahlanmak istiyor. Hamile kadınların yüzündeki Kassandra Damgası, yeryüzünde doğan her kişi için en az yüz tane dom dom kurşunu üretildiğinin, şimdiden onların kaderine ölmek ve öldürmek yazıldığının işareti değil mi? Ana rahmindeki Kassandra embriyonları da sessizce bunu haykırmıyor mu?”

Böylece yeni yüzyılın, yeni bin yılın en korkunç yönünü oluşturan “genetik tehlikeye” dikkat çekiliyor. İnsanın, fizik çevresi ve metafiziği ile hiç bu kadar şiddete maruz kalmadığı vurgulanıyor. Kurtuluş için çıkış yolları öneriliyor.

Aytmatov’un bütün bu özgün ve üstün yönlerini vurgulamakla birlikte, gerek ona, gerekse meslektaşı Takavi Aktanov’a (Aytmatov’un romanlarıyla benzerlikler taşıyan “Boran”ın yazarı) yöneltilen bir eleştiri var. O da, merkezî hükümetin yazarlar için biçtiği, “görünüşte milliyetçi, muhtevada sosyalist” gömleğini giymiş olmalarıdır.

UYANIŞ VE DİRİLME
Ancak Aytmatov’un yakın arkadaşı Prof. Dr. Tevfik İsmail’in de belirttiği gibi, Aytmatov’u dünya çapında şöhret yapan faktörlerin başında, kitaplarını çok büyük bir coğrafyada konuşulan ve dönemin edebî mahfillerinde etki uyandıran Rusça ile yazmış olmasıdır. Eğer romanlarını Kırgız Türkçesi ile yazsaydı, bugünkü Aytmatov olmaya bilirdi.

Bir yanı ile sisteme eklemliymiş gibi görünse de, Aytmatov’un hemen bütün romanlarında kimlik arayışının/köklerle yeniden buluşmanın, satır aralarına gizlenmiş edebî, estetik çığlığını duymak mümkündür.

Olanı anlatır Aytmatov. Cemiyete tutulan ayna gibi gerçeği yansıtır. Mankurtlaştırmaya karşı çıktığı kadar, kendiliğinden/gönüllü olarak mankurtlaşmaya (güdülmeye müsait mizaca, pasifliğe) de karşı çıkar. Dirilmeye, uyanmaya, aktif olmaya çağırır insanı. Töresine, örfüne, geleneğine ve geleceğine sahip çıkmasını ister.

Yazar, kendi eserinden beyazperdeye aktarılan “Selvi Boylum Al Yazmalım” filminde başrol oyuncusunun ulu dağlara karşı öyle bir “Asyaaaa!” diye höykürmesi var ki. Bu çığlık bütün o coğrafyanın/o yaslı diyarın yüreğinden; yüzyıllık, bin yıllık yaşantısından fışkıran bir sestir. Şark’ı sarsan bu sayha, filmin Asya isimli kadın oyuncusu vasıtasıyla, bütün bir “Asya”ya/Avrasya’ya sesleniştir. Uyanma ve dirilme çağrısıdır. Bir aşkın yoğun lirizmi içinde, koca bir kıtayı özdeşleştirmek, ancak Aytmatov’a yakışan bir ustalıktır.

Aytmatov, aslında “Gün Uzar Yüzyıl Olur”a ait bir bölüm iken, yasak olduğu için kullanılamayan ve daha sonra “Cengiz Han’ a Küsen Bulut” ismi ile yayınlanan kitabında hürriyetsiz ve kuşatılmış insan trajedilerinin en bâkir fotoğrafını çizer. İstasyondan bir tren geçimi sürede, eşini ve çocuğunu görebilmeyi çılgınca arzulayan adamın destanlık hikayesidir bu. Bir Aytmatov klasiği...

Özetlersek, kitapları bütün dünyada hayranlık duyularak okunan Cengiz Aytmatov, lirik, mitolojik ve kozmik unsurlar taşıyan seçkin, çarpıcı eserleriyle olağanüstü bir yazar, bir fikir adamı ve çağdaş bir bilgedir. Fikir ve edebiyat dünyasının, önünde saygıyla eğileceği bir yazar. Yüzyılın tartışmasız en güçlü yazarı...


.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 03:43
Cengiz Dağcı ( 09.03.1920) </B>

(9 Mart 1920- ) Yazar, Kırım'ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğdu. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. İlköğrenimi köyünde ve Akmescit'te yaptı. aynı şehirde ortaokulu bitirdi (1938). Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken İkinci Dünya Savaşı çıktı. 1941'de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü. Almanların yenilmesi üzerine esir kampından kurtularak müttefik devletler safına sığındı. 1946'da Londra'ya yerleşti. Eserlerinde Kırım Türklerinin Rusların zulmü altındaki hayatını anlatır. Türk edebiyatının en güçlü yazarlarındandır. Hüzünlü bir üslûbu vardır.

ESERLERi:

YANSILAR I, II, III, IV, V

Cengiz Dağcı'nın hayatından, günlük tehassüs ve notlarından, Kırım'a, geçmişe olan hasretlerinden meydana gelmiş orijinal bir eser. Yansılar 2 ve Yansılar 3, Yansılar 4, Yansılar 5 olmak üzere, eser halen beş cild olmuştur.

BEN VE iÇiMDEKi BEN (YANSILAR' DAN KALANLAR)

Yansılar 1-2-3-4 diye devam eden eserlerinin sonuncudur.

KORKUNÇ YILLAR

İkinci Dünya Salvaşı'nda bir Kırım Türkü'nün başından geçenleri anlatır.

YURDUNU KAYBEDEN ADAM

Cengiz Dağcı serisinin bir başka romanı.

ONLAR DA iNSANDI

Kırım, Kırım'daki sosyal, hayat, Sovyet idaresinin muhtelif safhalarıyla ve sürgünle ilgili gözlem, hatıra ve çilelerin romanı.

O TOPRAK BİZİMDİ

Kırım'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet idaresi altındaki çaresizliğinin hikayesi.

ANNEME MEKTUPLAR

Kırım'da birbirine saf bir aşkla bağlanan iki gencin çocukluk ve yetişme çağlarını, Kırım'ın tabii çerçevesinde ele alıp işleyen bir roman.

ÖLÜM VE KORKU GÜNLERi

İkinci Dünya Savaşı'nda Alman işgali altındaki Polonya... Millî ayaklanma ve bunun kanla bastırılışı... Bu şartlar altında Varşova'da yaşanmış bir insanlık dramı...

BADEM DALINA ASILI BEBEKLER

Yazar bu romanında da Kırım'a ve Kırım'daki çocukluk günlerinin saf ve canlı hayatına dalıyor.

YOLDAŞLAR

Cengiz Dağcı'nın İkinci Dünya Savaşını anlatan romanı.

BiZ BERABER GEÇTiK BU YOLU

Cengiz Dağcı'nın bir başka romanı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:00
Cengizhan Orakçı </B>
1965 yılında Sivas’ın Gürün ilçesinde doğdu.İlk ve orta öğrenimini Bursa’da tamamladı.Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.Ajans RMC’nin kurucuları arasında yer aldı.Bir dönem TBMM’de danışmanlık görevinde bulundu.Şiirleri Doğuş Edebiyat, Türk Edebiyatı, Dergah, Kanat, Araf, Son Duvar gibi dergilerde yayınlandı.Hergün, Milliyetçi Çizgi, Gündüz, Muhalif gibi gazetelerde yazılar yazdı.Altıncı Şehir ve Nizam-ı Alem dergilerinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.
“Ateş Bahçeleri” adlı şiir kitabı, 1997’de Mağara Kitapları’ndan çıktı.
Halen, edebiyat öğretmenliğinin yanı sıra, Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel sekreterliğini yürütmektedir.

ESERLERİ
Ateş Bahçeleri, Mağara Kitapları, Ankara 1997

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:00
Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971) </B>
1905'te Edirne'de doğdu. 15 Mart 1971'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Oyun yazarı ve gazeteci. Eyüp Rüşdiyesi ve İstanbul Sultanisi'nde (İstanbul Erkek Lisesi) öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı yıllarını Ankara'da geçirdi. TBMM Basımevi'nde düzeltmenlik yaptı. Meclis'te zabıt katibi olarak çalıştı. 1928-1963 arasında Vakit, Son Saat, Son Posta, Cumhuriyet gazetelerinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevinde bulundu.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. "Geceleri Bizi Kimler Bekliyor" adlı bir röportaj kitabı ve birkaç roman denemesi var.

İlk oyunu "Büyük Şehir" 1942-1943 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü. Bu ilgi üzerine çalışmalarını tiyatroda yoğunlaştırdı. Hemen her yıl yeni oyunlar yazdı. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra ortaya çıkan değişimleri mizah unsurlarını kullanarak anlattığı oyunları yaygın bir ün kazandırdı. Biçim denemelerine de giriştiği oyunlarında bütün toplum katlarından ve her çevreden insanı tiplemeye çalıştı.

Dış ülkelerde oyunu sahnelenen ilk Türk yazarı unvanını aldı.

ESERLERİ

OYUN:
Büyük Şehir (1942)
Küçük Şehir (1946)
Koca Bebek (1947)
Paydos (1948)
Sana Rey Veriyorum (1951)
Kadıköy İskelesi'nde (1953)
Harput'ta Bir Amerikalı (1955)
Hacıyatmaz (1960)
Göç (1962)
Buzlar Çözülmeden (1964)
Emekli (1967)

ÖDÜLLERİ:

1948 İnönü Tiyatro Armağanı Küçük Şehir oyunuyla.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:01
Ceyhun Atuf Kansu ( 1919)- (17.03.1978) </B>
Cumhuriyet devri şairlerinden 1919 yılında İstanbul’da doğdu.17 Mart 1978 tarihinde öldü.İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni (1944) bitirdi, çocuk hastalıkları mütehassısı olduktan sonra Ankara’da, Turhal Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü ile Etimesut Şeker Fabrikası kuruluşlarında doktorluk yaptı.

Önceleri halk şiiri geleneklerine bağlı şiirler yazdı (1938-1944), sonra Yeni Şiir’i benimseyerek 1940 kuşağının toplumcu şairlerine katıldı, bu toprağın dertlerini, acılarını, sevinç ve mutluluk
özlemlerini dile getirdi. Belli başlı hemen bütün fikir ve sanat dergilerinde şiir, makale, deneme ve hikayelerine rastlanmaktadır.).1986 yılından itibaren verilmek üzere adına bir şiir ödülü kondu.

ESERLERİ

Şiir kitapları: Bir Çocuk Bahçesinde (1941), Bağbozumu Sofrası (1944), Çocuklar Gemisi (1946), Yanık Hava (1951), Haziran Defteri (1955), Yurdumdan (1960), Bağımsızlık Gülü (1965), Sakarya Meydan Savaşı (1970), Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü (1975).

Makale, inceleme ve denemeleri: Turhal Dolaylarında Çocuk Bakımı (1954), Anneler Soruyorlar (I. cilt, 1959, II. cilt 1961), Ya Bağımsızlık Ya Ölüm (1964), Tonguç’un Kitapları (1964), Hekimlik Andı (1964), Köy Öğretmenine Mektuplar (1964; Türk Dil Kurumu 1965 Deneme Ödülü’nü kazandı), Anayasa ve Yasalar (1965), Atatürkçü Olmak (denemeler, 1966), Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (radyo konuşmaları, 1969-1972), Balım Kız Dalım Oğul (yurt yazıları, 1971), Halk Önderi Atatürk (1972), Cumhuriyet Ağacı (1973), Dram Kaynağı Olarak Söylev
(1980), Devrimcinin Takvimi (1982). Çocuk kitapları: İyi İnsan Mehmet Ali (1964, öykü), Üvey Ana (1964), Sihirli Değnek (1941) adlı bir de oyunu var. Muzaffer Uyguner tarafından derlenen kitaplarına girmemiş yazı ve şiirleri bir dizi kitap olarak yayımlanmaktadır: Güneş Salkımı (1991), Bir Kasabadan Resimler (1991), Halk Albümü (1993).Tahir ile Zühre halk hikâyesini de Sevgi Elması adıyla yeniden yazmış olan (1972) Kansu, Sakarya Meydan Savaşı kitabıyla Behçet Kemal Çağlar Ödülü’nü kazandı (1970).

Ölümünden sonra, kitaplarında yayımlanmış şiirleri Vecihi Timuroğlu tarafından hazırlanan Tüm Şiirleri’nde (2 cilt) toplandı (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1978

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:01
Cihangir Muhammed </B>
Cihangir Muhammed
Özbekistan'ın Semerkant vilayetinde doğmuş, tahsilini Taşkent Devlet Üniversitesi . Basın Yayın Fakültesinde tamamlamış, 1990 yılına kadar çeşitli gazetelerde ve Özbekistan televizyonunda çeşitli görevlerde bulunmuş bir yazardır. 1990 yılında yapılan seçimlerde Semerkant 293 numaralı seçim bölgesinden bağımsız milletvekili seçilerek Özbekistan Millet Meclisine girmiştir.

1991 yılında Özbekistan Devlet Başkanının müşavirliğini de yapmış, 1991 yılı Aralık ayında üstlendiği Özbekistan Radyo-Televizyon Üst Kurulunda Televizyon Başkanlığı görevini, 16 Ocak 1992'de Taşkent Üniversitesi öğrencilerinin tertiplediği toplantının Hükümet güçlerince kanlı bir şekilde dağıtılmasını, bu olaylarda yüzlerce öğrencinin ölmesi ve yaralanmasını protesto ederek görevinden istifa etmiştir.

Aynı yıl, Türk dünyasının kültürünü ve tarihini araştırmak gayesiyle Özbekistan'da kurulmuş olan Turan Vakfının başkanlığına seçilmiştir. Vakıfta görev yaptığı dönemde, Türk dünyasının bütün lehçelerini kapsayan ve kırk ciltten oluşacak bir büyük sözlük hazırlanmasına başlanmıştır.

Vakfın bu faaliyetlerinden rahatsız olan Özbekistan hükümeti Turan Vakfını hiçbir yargı kararı olmaksızın kapatmış ve tüm mal varlığına el koymuştur. 4 Ocak 1993'de muhalefet partisinin yayın organı olan ERK Gazetesi'nde baş yazar olarak çalışmaya başlayan Cihangir Muhammed, Erk Partisi'nin yöneticileri yer almaktadır.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:01
Coşkun Çokyiğit </B>

1959 yılında Kahramanmaraş'ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden lisans diploması aldı. Tercüman (1983 -1991); İHA, Türkiye
(1993-1997); Yeni Ufuk (1997); Akşam (1998), Dünden Bugüne Tercüman ve daha sonra Bugün (2003-2006) gibi çeşitli gazetelerde muhabirlik, röportaj
yazarlığı, sayfa editörlüğü, köşe yazarlığı dahil bir çok alanda görev yaptı.

BRT televizyonunda **Siyasetin İçinden**, **Karizma**, **Ne Olacak Bu Memleketin Hâli** programlarının yapımcılığı, editörlüğü ve program
tasarımcılığı görevlerini yürüttü. **

2003 yılında yayın hayatına başlayan İstanbul Televizyonu'nda, **İstanbul Sohbetleri** programı ile pazar günleri canlı olarak yayınlanan **Medya
Metre** programının yapımcılığını ve sunuculuğunu yaptı.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi olan Çokyiğit, 1988'de gençliğin "**geleneksel eğlence kültürüne**" yabancılaşması, 1989'da müzikte yaşanan "**Arabesk
yabancılaşma**" ve 1990'da Hollywood sinemasındaki çizgi film ve video klip tarzının sinemaya egemen olmasıyla başlayan "**estetik yabancılaşma**"
konularında yazdığı makaleleriyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin kültür ve sanat alanındaki Yılın Başarılı Gazetecisi mansiyon ödüllerini kazandı.

"Gitmesen Olmaz mı" isimli yayınlanmış bir şiir kitabının sahibi Coşkun Çokyiğit, günümüze kadar çeşitli sanat alanlarında yaptığı değerlendirmeleri, "**Yabancılaşma Estetiği ve Sanat**" başlığı altında kitaplaştırmak için çalışmalarını sürdürüyor.

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyesi olan Coşkun Çokyiğit, 41. Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde "**Büyük Jüri Üyeliği**", 42. Antalya
Altın Portakal Film Festivali'nde "**Ulasal Yarışma Filmleri Basın Söyleşileri Koordinatörlüğü**" dâhil çeşitli görevler de üstlendi.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:01
Cüneyt Ülsever </B>
Dr. Cüneyt Ülsever 1951 yılında Ankara’da doğdu. Lise eğitimini Robert Kolej’de tamamladıktan sonra Boğaziçi Üniversitesi İktisat bölümünü bitirdi. Yüksek lisansını The Johns Hopkins Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler ve Colombia Üniversitesi’nde iktisat alanında tamamladı.1978-1983 yıllarında Harvard Üniversitesi’nde İnsan Kaynakları Ekonomisi konusunda doktora yaptı. 1983-97 yıllarında çeşitli kademelerde yöneticilik görevlerinde bulunan, 1997-99 yıllarında danışmanlık yapan Ülsever, 1999 yılından bu yana Hürriyet Gazetesi’nde ve Daily News
Gazetesi’nde köşe yazarlığı ve İnsan Kaynakları danışmanlığı görevlerini sürdürmektedir.

ESERLERİ:
Kara Dul-Roman (Timaş Yayınları-998), Teneke Evin Torunu-Anılar (Timaş Yayınları.1999), Kendini Arayan Türkiye-Bir Siyaset modeli tezi (Timaş Yayınları.1999), 21. Yüzyılda Küreselleşme ve Türkiye Perspektifi-Siyaset üzerine bir tez (Timaş Yayınları. 2000),Neden Liberalim?-Liberal teoriye bir bakış (Timaş Yayınları. 2000), Kendini Arayan Dünya-21.yüzyılın paradigmalarını dünya liderleri irdeliyor (Timaş Yayınları. 2001), İnsan Yönetimi–21. yüzyıldaüretimin temel kaynağı insana yeni bir bakış (OM Yayınları. 2003 ve Alfa Yayınları-2004), Hacı!-Roman (OM Yayınları-2003 ve Everest Yayınları-2004), Huzura Yeniden Yolculuk: XXI. Yüzyılda
Bütün İnsan (OM Yayınları-2003 ve Alfa Yayınları-2004), Topal Devrimci Cinayeti-Roman (Everest
Yayınları-2005).

HAKKINDA YAZILANLAR

Harvard’lı entelektüelin arkasındaki insan
ESAT YILMAER
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Fikirlerini büyük bir inançla savunuyor, son derece açık konuşuyor ve gerektiğinde çok ince espriler yapıyordu. Hatta o mizah dolu uslubu ile karşısındaki bağnazı yerin dibine sokuyordu.

SEVGİLİ Yavuz Gökmen'i yitirdiğimizde yüreğimizde büyük bir acı yumağı oluşmuştu. Gökmen farklı bir adamdı. O'nu severdiniz ya da sevmezdiniz. Ama o bildiğinden şaşmaz, inandığını ısrarla yazmaya devam ederdi. Gökmen'i ebediyete uğurladık.

Kısa bir süre sonra aynı sütunlarda yepyeni bir isimle karşılaştık. Sevgili Cüneyt Ülsever'le. Karşımıza bildiğini okuyan ve birçoğumuzdan farklı bir bakış açısıyla, değişik yorumlar getiren yeni bir Hürriyet yazarı çıkmıştı.

Biz Hürriyet içinde son derece geniş ve renkli bir aileyiz. İşte bu geniş yelpazeye son eklenen isimlerden biri olan Cüneyt Ülsever, bankacılık ve insan kaynakları uzmanlığının getirdiği, farklı düşünce ve yorumcu kişiliği ile aramızda değişik bir ses oluverdi.

Doğrusunu söylemek gerekirse biz Hürriyetçiler arasında inanılmaz bir dayanışma ve birbirini kollama duygusu gelişmiştir. Birbirimizi pek tanımasak da, uzun uzun sohbetler yapmasak da, aynı ailenin üyeleri olarak kucaklarız birbirimizi.

Bugüne dek bir kez bile karşılaşıp, konuşmadığım, ancak Hürriyet'te birlikte olmanın onurunu duyup, ilgiyle okuduğum yazılarından tanıdığım Sevgili Ülsever'i yazmam istenince, önce şöyle bir düşündüm. Hatta korkmadım da değil. Nasıl yazacaktım, ne diyecektim? Karşımda yazılarından çıkardığım ve fotoğrafına baktığımda son derece ciddi ve entelektüel bir adam duruyordu. Ama birden hatırladım. Birkaç gün önce bir televizyon programında izlemiştim kendisini. Fikirlerini büyük bir inançla savunuyor, son derece açık konuşuyor ve gerektiğinde çok ince espriler yapıyordu. Hatta o mizah dolu üslubu ile karşısındaki bağnazı yerin dibine sokuyordu. O geceki programın yıldızı olurken, ben de Hürriyetçi dayanışma duygusu ile nasıl da böbürlenmiştim.

Son derece ciddi görünüşlü, hatta asık suratlı diyebileceğimiz bu adam aslında son derece yumuşak bir kişiydi. Bunu hemen anlamıştım. Kendisini tanıyanlara sorduğumda da öne çıkan ilk tarafı, sosyal kişiliği, sağlam dostluğu ve taviz vermeden savunduğu fikirleriydi.

Böyle bir dostu tartışmadan ve konuşmadan da seviyor insan. Biliyorum ki bu tanışmadığım dostumla daha çok uzun zaman aynı havayı koklayıp, aynı dayanışma duygularını paylaşacağız. İnanıyorum ki, onun çok önem verdiği dostluktan ve arkadaşlıktan bundan sonra ben de gerektiği kadar payımı alacağım.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:02
Çağatay Özdemir ( 1953) </B>
Doç.Dr.M.Çağatay Özdemir 1953 Denizli doğumludur. Halen Hacettepe Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Öğretim Üyesidir.

EĞİTİMİ:
M.Çağatay Özdemir, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi'nden 1977 tarihinde mezun olmuştur. 1978-1979 Ludwig - Maximillian Üniversitesinde Almanca Dil öğrenimi görmüştür. 1987-1988 yıllarında G.Ü.Sosyal Bilimler Enstitüsünde sürdürdüğü Yüksek Lisansını "Federal Almanya'da Türk İşçi Çocuklarının Eğitim Sorunları Açısından İkidilli-İkikültürlü Eğitim Modelleri" adlı teziyle tamamlamıştır. 1988-1992 yılları arasında H.Ü. Sosyoloji Bilimler Enstitüsünde doktora programına devam etmiş ve "Almanya'dan Geri Dönen ve Üniversitelerde Öğrenim Gören Gençlerin Aileye İlişkin Tutumları" adlı tez ile doktor ünvanını elde etmiştir.

ÇALIŞTIĞI KURULUŞLAR:
1980-1985 yılları arasında F.Almanya'nın Münih şehrinde iki dil - iki kültürlü eğitim veren kurumlarda eğiticilik, danışmanlık yapmıştır. 1986-1992 yılları arasında Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Eğitim Bilimler Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak çalışmıştır. 1992'den beri ise Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümünde Öğretim üyesidir.

İDARİ GÖREVLER:
çeşitli zamanlarda M.E.B. Hizmet İçi Eğitim Kurslarında öğreticilik ve 1993 yılında ise yine aynı bakanlığın Türk Dili ve Edebiyatı Ders Kitapları Yazım Komisyonunda uzman olarak görev almıştır. Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlık çalışmalarında komisyon üyeliğinde bulunmuştur. Atatürk Kültür Merkezinde Türk Kültürünün Çevre Kültürlerle Etkileşimi komisyonunda (1995) üyedir. Halen H.Ü.Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde Bölüm Başkan Yardımcısıdır. (1994-1996)

KATILDIĞI BİLİMSEL TOPLANTILAR:
Ankarda yapılan Yurtdışı İşçi Kurultay'ına 1983 ve 1985 yıllarında Münih delegesi olarak katılmıştır. 1994'te Cumhuriyet Üniversitesi tarafından düzenlenen "Üniversite Gençlerinin Sorunları Paneline, tebliğ sunmuştur. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayına 1993'te Antalya, 1994 ve 1995'te İzmir'de katılmıştır.

ESERLERİ
A- Doktora Tezi;
Ç. Özdemir'in doktora tezi "Almanya'dan Geri Dönem ve Üniversitelerde Öğrenim Gören Gençlerin Aileye İlişkin Tutumları" adına taşımaktadır. Bilimsel bir araştırma olan tez Almanya'dan Türkiye'ye dönen ve 1990-1991 yılında Hacettepe, Ankara ve Gazi Üniversitelerinin Almanca bölümleri ile diğer bölümlerde eğitim gören öğrencilerin aileye ilişkin tutumları incelenmektedir. Araştırmanın örneklemine Almanyadan dönen 232, Almanya'da hiç ikamet etmemiş 94 olmak üzre 326 öğrenci alınmış ve bu öğrencilere anket uygulanmıştır.
Adayın doktora tezi, konu seçimi örneklem tesbiti, anket sorunlarının hazırlanması ve uygulanması kaynaklar ve değerlendirme açısından özgün ve yeterli bir çalışmadır.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:02
Çetin Emeç - (07.03.1990) </B>

Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da İstanbul Suadiye'deki evinden işine gitmek için çıktığı sırada bindiği arabasının içinde şoförü Sinan Ercan'la birlikte öldürüldü. Teröristler, kullandıkları otomobili Bostancı Karakolu'nun yakınına bırakarak kaçtı.

Olaydan bir gün sonra Atatürk Havalimanı'nın otoparkında terk edilmiş olarak bulunan açık mavi bir Renault 12 marka otomobilin torpido gözünde Hürriyet'in birinci sayfasındaki Çetin Emeç'in fotoğrafı kırmızı kalemle çizilmiş olarak bulundu.

Emeç suikastıyla ilgili üç yıl boyunca hiçbir gelişme kaydedilemezken, 16 Ekim 1993'te Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy'un öldürülmesi emrini veren, İran yanlısı terör örgütü İslami Hareket'in Türkiye Askeri Birim Genel Sorumlusu ve İcra Şurası üyesi 'Deniz' kod adlı Ekrem Baytap, İstanbul Fatih'te yakalandı.

Çetin Emeç suikastının planlayıcılarından, İslami Hareket örgütü üyesi Abdullah Bilen, Merter'deki Garanti Bankası soygunundan sonra polisle girdiği çatışmada Kasım 1993'te öldürüldü. Suikastta, İngram marka silahı kullanan, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli 'Kemal' kod adlı tetikçi, çatışma sırasında ikinci kez polisin elinden kaçmayı başardı.

Çağrıcı yakalandı
25 Kasım 1995'te ise Üsküdar Barbaros Mahallesi'nde polisle çatışmaya giren, Çetin Emeç suikastı tetikçilerinden Tamer Aslan, yaralı olarak yakalandı. Tamer Aslan ifadesinde, Emeç suikastında İrfan Çağrıcı ile birlikte tetiği çeken, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli teröristin gerçek adının Muzaffer Dalmaz olduğunu söyledi.

İslami Hareket örgütünün 'Ameliyat Timi' sorumlularından, Emeç suikastının tetikçilerinden İrfan Çağrıcı, 10 Mart 1996'da Kadıköy'de bir banka şubesinden İran kaynaklı yüklü miktarda parayı çekerken yakalandı.

Çetin Emeç, şoförü Sinan Ercan, yazar Turan Dursun ve iki İranlı rejim muhalifini öldürdükleri iddia edilen İslami Hareket Örgütü üyesi 41 sanık, İstanbul 3 No'.lu DGM'de tam üç yıldır yargılanıyor. Son duruşmada örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan sanıklar Kutbettin Gök ve Mehmet Zeki Yıldırım tahliye edildi. Örgütün yöneticisi, Emeç cinayetinin tetikçisi olduğu ileri sürülen İrfan Çağrıcı 2 yıldır duruşmalara katılmıyor. Dava hala devam ediyor.

Sincan cephaneliğinde katil avı
Mumcu'nun katillerinin yakalanması için başlatılan Umut operasyonuyla birlikte ele geçirilen Kışlalı'nın katilleri ve örgüt üyelerine ait cephanelik Emeç cinayetinin aydınlatılması konusunda da ipucu oldu.

Sincan'da bir köydeki tarlada bulunan silahların seri numaralarının Emeç suikastının faili olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan İslami Hareket Örgütü üyesi İrfan Çağrıcı'nın üzerinde ele geçirilen silahların seri numarasını takip ettiği ortaya çıkarıldı. Bu tesadüf, aynı zamanda suikastlarda İran bağlantısını kanıtlayan başka bir delil oldu.

7.5 yıl sonra gelen idam kararı
İrfan Çağrıcı, 23 Temmuz 2000'de İstanbul 3 No'lu DGM'de Çetin Emeç suikastıyla ilgili yargılandığı davada 7.5 yılın ardından, "Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak" suçundan idam cezasına çarptırıldı. Çağrıcı'ya indirim uygulamayan DGM heyeti, aynı davada yargılanan dört sanığa müebbet ağır hapis cezası verdi. 17 sanığa da 3 yıl 9 ay ile 12 yıl 6 ay arasında ağır hapis cezaları veren mahkeme heyeti, 20 sanığın beraatini, yedi sanık hakkındaki dosyanın zaman aşımından düşmesini, bir sanığın da dosyasının ayrılmasını karara bağladı.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:02
D. Mehmet Doğan ( 1947) </B>
Ankara/Kalecik’te doğdu (1947). SBF Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan 1972 yılında mezun oldu. Türk Tarih Kurumu Yeni Türkiye Araştırma Merkezi’nde (1972-1974), Dergâh Yayınları’nda (1975-1977), TRT Kurumu’nda (1977-1978) çalıştı. Türkiye Yazarlar Birliği’nin kuruluş çalışmalarını yürüttü ve Birlik Yayınları’nı kurdu. 1980’de Kültür Bakanlığı Sinema Dairesi’nde sözleşmeli film yapımcısı ve senaryo yazarı olarak çalışmaya başladı. Film Denetleme Kurulu üyeliği yaptı. Zaman gazetesinin yayın kurulunda yer aldı ve bu gazetede “Kimlik” başlığı altında günlük yazılar yazdı (1986-1987), Yörünge dergisinde haftalık yazılar yazdı (1991-1992). Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde yazarlık dersleri verdi (1991-1993). Vakit (Akit) gazetesinde günlük yazılar yazdı (1994-1996) ve Birlik Medya A.Ş.’nin Genel müdürlüğünü yaptı (1994-1996). TBMM tarafından Radyo ve Televizyon Üst Kurulu üyeliğine seçildi (1996). Hareket, Türk Edebiyatı, Mavera, İslâm, İlim ve Sanat, İzlenim ve Nehir dergilerinde yazdı. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi ve Türk Aile Ansiklopedisi’nin yayınını yönetti. Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı ve Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı’nın kurucularından olan Doğan, uzun süre Türkiye Yazarlar Birliği’nin genel başkanlığını yürüttü (1978-1996). Halen RTÜK üyesi olarak görev yapmaktadır.

ESERLERİ:Batılılaşma İhaneti,Türkistan, Türkiye Gergefinde İran, Darbeler Müdahaleler ve Siyasi Sistem, Camideki Şair:Mehmet Akif, Halka Karşı Demokrasi, Tarih ve Toplum.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:03
Doğan Aksan </B>
1929’da İzmir’de doğdu. Ankara Atatürk Lisesi’ni (1948), Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1952). Aynı bölümde asistanlığa atandı. Dilbilim alanında çalışmaya başladı. A. von Humboldt bursunu kazanarak Bonn Üniversitesi Dilbilim Enstitüsü’nde bilimsel çalışmalara katıldı. Daha sonra Frankfurt Üniversitesi Doğu Dilleri Kürsüsünde Türk Dilbilimi dersleri verdi. 1972’de DTCF’de profesörlüğe yükseldi. 1996’da emekli oldu. Türk Dil Kurumu’nda Dilbilim ve Dilbilgisi Kolu Başkanlığı sırasında Türkiye Türkçesi’yle ilgili birçok çalışmayı yönetmiştir. Türkiye Bilimler Akademisi’nin 1998 Yılı Hizmet Ödülü’nü de almıştır.

ESERLERİ:
Anlambilimi ve Türk Anlam bilimi (1971), Tartışılan Sözcükler (1976), Her Yönüyle Dil (3 cilt, 1977-1982), Türkçenin Gücü (1987, genişletilmiş 6. basım, 1999), Şiir Dili ve Türk Şiir Dili (1993), Türkçenin Sözvarlığı (1996), Anlambilim Konuları ve Türkçenin Anlambilimi (1998), Halk Şiirimizin Gücü (1999), En Eski Türkçenin İzlerinde (2000), Türkiye Türkçesinin Dünü, Bugünü, Yarını (2000), Cumhuriyetin Çocukluk, Gençlik Yılları ve Bugün (2001) kitaplarıdır. Bunların dışında, dilbilim ve Türkçe’yle ilgili 70’i aşkın araştırması vardır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Cevdet Kudret Ödülü Doğan Aksan’ın
www.ntv.com.tr 11 Ekim 2006

İSTANBUL - 2006 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü’ne bu yıl inceleme - araştırma - deneme dalındaki eserler kabul edildi.

Seçici Kurul’un, Prof. Dr. Doğan Aksan’ı, kitabında “Yunus Emre’nin şiirlerini bugüne kadar yapılan çalışmalardan farklı bir biçimde değerlendirirken, değişik disiplinlerin şiirlere uygulanmasıyla okura yeni yaklaşımlar kazandırdığı” için ödüle değer gördüğü bildirildi.

1992 yılında yaşamını yitiren yazarın anısına 1995 yılından bu yana ailesi tarafından yazarın ürün verdiği şiir, roman, öykü, deneme-inceleme-araştırma ve tiyatro dallarında dönüşümlü olarak verilen ödül kapsamında, bu yıl deneme-inceleme-araştırma dallarında eserler değerlendirildi.

Prof. Dr. Doğan Aksan’a ödülü 4 Kasım Cumartesi günü TÜYAP Kitap Fuarı’nda Karadeniz Salonu’nda düzenlenecek törenle verilecek.

//_PeSiMiSt_//
22-09-07, 14:03
Doğan Kuban </B>
1926 yılında Paris’te doğdu. 1949 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’ni bitirdikten sonra fakültenin Mimarlık Tarihi Kürsüsü’ne asistan oldu. 1950’lerde İtalya’ya giderek Rönesans mimarlığı üzerinde çalışan Kuban, 1962’de Fullbright bursuyla konuk öğretim görevlisi olarak ABD’deki Michigan Üniversitesi’nde bulundu. Kuban, 1960’lar ve 70’lerde belli süreler boyunca Harvard Üniversitesi’nin bursuyla Washington D.C.’deki Dumbarton Oaks Araştırma Kütüphanesi ve Koleksiyonu’nda çalıştı. 1965’te Anadolu Türk Mimarlığının Kaynak ve Sorunları adlı çalışmasıyla profesör olan Doğan Kuban, 1973-76 yılları arasında İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde dekanlık yaptı. İTÜ Mimarlık Fakültesi’nde Mimarlık Tarihi ve Restorasyon Enstitüsü’nün kurulması için çalışan Kuban, 1974’te kuruluşu tamamlanan enstitünün başkanlığını yürüttü. Halen Ağa Han Mimarlık Ödülü Yürütme Komitesi üyesi olan ve Türk, İslam, Anadolu mimarlığı ve sanatını konu alan kitaplar ve makaleler yayımlayan Doğan Kuban, çalışmalarında, Türk sanat ve mimarlığının özgün bir yaratı alanı olarak görülmesi gerektiğini öne sürdü.
X

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Prof. Doğan Kuban'a Armağan
Zeynep Ahunbay, Kurtgün Eyüpgiller, Deniz Mazlum
Eren Yayıncılık