PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 [7] 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Munky
30-07-07, 08:43
Abdullâh b. Zübeyr
Zübeyr bin Avvâmın oğludur. Annesi Esmâ binti Ebî Bekr Sıddîkdır. Hicretden yirmi ay sonra tevellüd etdi. İsmini Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" koydu ve düâ etdi. Cesûr, kuvvetli, kahraman idi. Geceleri ibâdet eder, gündüzleri oruc tutardı. Tunus harbinde, yüzyirmibin düşman askeri ile yirmi bin islâm mücâhidi savaşırken, düşman kumandanı Cercîri öldürerek zafere sebeb oldu. Cemel vak'asında, Alîye "radıyallahü anh" karşı idi. Yezîde bî'at etmedi. Dokuz sene Mekkede halîfe oldu. Yemen, Irak ve Horasan elinde idi. Abdülmelikin kumandanı Haccâc bin Yûsüf, 72 yılında Mekkeyi muhâsara ve mancınık ile şehri tahrîb etdi. Abdüllah, 73 [m. 692] de alnına gelen mancınık taşı ile yaralandı ve şehîd edildi "radıyallahü teâlâ anh". Vâlidesi Haccâcın karşısına çıkıp acı ve doğru sözler söyledi. Harâb olan Kâ'beyi ve ayrıca türbe-i nebevîyi ta'mîr etdi. Şehîd edildikden sonra, Abdülmelik bin Mervân, Kâ'benin bir dıvârını yıkdırıp, Hacer-i esvedi eski yerine koydurdu. Bugünkü Kâ'benin üç dıvârı Abdüllah, bir dıvârı Abdülmelik yapısıdır.

Munky
30-07-07, 08:44
Abdullah bin Revaha
HAKKINDA YAZILANLAR

Şiir silah olunca... Abdullah bin Revâha
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 16 Şubat 2004

Fahr-i âlem�in İslâmı tebliğ ettiği yıllarda yörenin bütün gençleri şiir yazar. Ama Abdullah çok farklıdır, Hicaz gibi şair kaynayan bir diyarda öne çıkar, unutulmaz beytlere imza atar. Her edip gibi o da söylenmeyen sözleri söylemeye, yazılmayan mısraları yazmaya bakar, taaa ki... Ta ki Kur�an-ı kerimle tanışıncaya kadar.
Hani altının kıymetini sarraf bilir derler ya, ayet-i kerimeleri görünce şairliğinden utanır, karalamalarını yırtar atar. Şimdi yapılacak tek şey vardır, Allah�ın Resulünü bulmak ve ona teslim olmak.
Abdullah bin Revâha ve arkadaşları �İkinci Akabe Biatı�nda Server-i Kâinat ile buluşma şerefine nail olurlar.
Efendimiz onları nezaketle İslâm�a davet eder ve �Allahü teâlâ�dan başka ilâh olmadığına ve benim Allah�ın Resûlü olduğuma şehadet etmeli, namazınızı kılacağınıza, zekat ve sadaka vereceğinize, neşeli ve neşesiz zamanlarınızda sözlerimi dinleyeceğinize, emirlerime boyun eğeceğinize, darlıkta ve varlıkta muhtaçlara yardımcı olacağınıza, kimsenin kınamasından korkmaksızın Allah için hakkı söyleyeceğinize, iyiliği emredip kötülüklerden sakındıracağınıza söz vermelisiniz� buyururlar.

Sadık sahabe
Medineliler sorarlar �Ya Resulallah bunları yapanlara ne var?�
-Allahü teâlâ�nın rızası ve Cennet var!
Onlar da iman ve biat eder, ikisine birden kavuşurlar.
Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) Hicreti müteakiben Muhacirlerle, Ensarı kaynaştırmaya çalışır, Revâha�nın oğlunu da Mikdâd bin Esved ile kardeş yaparlar.
Her sahabe gibi Hazret-i Abdullah da Server-i âlem�e ölümüne sadıktır. Bir keresinde mescide yaklaşmıştır ki Efendimiz cemaate �oturunuz!� buyururlar. Hazret-i Abdullah yol ortasında olmasına rağmen derhal diz çöker, hutbe bitinceye kadar kıpırdamaz. Efendimiz çok hislenir �Hak teâlâ, Allah�a ve Resulüne itaatte hırsını artırsın� buyururlar.

Oktan tesirli
O günlerde Yahudilerin başına geçen Esir bin Zürâm�a huzur batar, olmadık bahanelerle fitne kaynatır, kan dökmek için fırsat arar. Yetmez Gatfan Aşiretini de ayağa kaldırır çirkin hesaplar yapar. Abdullah bin Revâha 30 arkadaşı ile yanlarına gider ve Züram�a yaptıklarının hoş olmadığını anlatır. Onu �sükunetin tesisine� ikna eder, hatta anlaşma için Medine�ye çağırır. Züram da yanına 30 adam alarak onlara katılır. Ancak bir konak bile gitmeden cayar, geri dönmeye kalkar. Gerginlik alevlenir, Yahudiler ellerini kılıçlarına atarlar. Bu coğrafyada eller kabzaya gitti mi dönüş olmaz. Sayıları eşittir ama mücahidler tek fire vermeden Yahudi silahşörleri kırarlar. Bu fitnenin susması ile müminler çok rahatlar.
Server-i Kâinat, Hudeybiye Anlaşmasının ardından umre yapmayı arzularlar. Mekke�ye girdiklerinde şirin Kusva�nın (develerinin) yularını Abdullah bin Revâha tutar. Bir yandan yol açar, bir yandan da emsalsiz beyitlerle müşriklere çağrı yapar. Haddi zatında sahabeler Resulallah�ın yanında seslerini yükseltmez, hele hele Harem-i şerifte çıt çıkartmazlar. Hazret-i Ömer bir kaş göz hareketiyle bunları hatırlatırsa da, Efendimiz �Mani olma Ya Ömer� buyururlar: �Allahü teâlâ�ya yemin ederim ki onun sözleri müşriklere ok yağdırmaktan daha çok tesir eder. Ey Revâha�nın oğlu sen bildiğin gibi yap!�

Vakit gelince
Hicretin 8 yılında Busra Emiri, Resulullah�ın mektubunu taşıyan elçiyi katleder ve durduk yerde Müslümanlara savaş açar. Efendimiz 3 bin kişilik bir ordu hazırlar, başına Zeyd bin Harise�yi atarlar. Resûl-i Ekrem �Zeyd bin Harise şehid olursa yerine Cafer bin Ebî Talib geçsin, o şehid olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin o da şehid olursa kumandan olarak aranızdan münasip birini seçin� buyururlar ki adı geçen mücahidlerin şehid olacakları bellidir.
Allah�ın Habibi bu orduyu �Vedâ yokuşu�na kadar uğurlar, Hazret-i Abdullah�a dönüp �Sen yarın Allah�a pek az secde edilen bir diyara varacaksın� buyururlar �orada namazları çoğalt!�
-Ya Resulallah bir nasihat daha...
-Daima Allahü teâlâ�yı zikret, zira zikr umduğuna ermende yardımcı olur.
-Başüstüne ey Allah�ın Resûlü.
-Haydi şimdi Allah�ın ismi ile gazâ edin, Allah düşmanlarıyla çarpışın. Nasranilerin kiliselerinde halktan ayrılmış kendilerini ibâdete vermiş birtakım kimseler bulacaksınız, sakın onlara dokunmayın. Ne bir kadın, ne süt emen bir çocuk, ne de bir pir-i fani ağlasın. Ne bir ağaç yakın, ne de bir ev yıkın. Sadece şeytanların yuvalandığı başları koparın!�
Abdullah bin Revâha, Efendimizi bir daha dünya gözüyle göremeyeceğinin farkındadır, hasret şimdiden dayanılmaz olur, ayrılık acısı yüreğini dağlar. Hüzünlü bir sesle: �Eyvah! Arkada kaldı Allah�ın sevgilisi / Eyvah! Uzakta kaldı dostların hayırlısı� diye mırıldanırlar.
Yola çıktıklarında Abdullah çok ağlar. Sebebini soran arkadaşına �Kur�an-ı kerim�de buyuruldu ki� der �Muhakkak biliniz ki içinizden / kimse yoktur ki geçmesin cehennemden / Şimdi o cehenneme nasıl dayanırım ben? / Mağfiret diliyorum Rahman olan Rabbimden / Vücudum al kanlara boyansın darbelerden / Naaşımı görenler desinler �bu ne saadet� / Abdullah mı? Şehit olmuş nihayet!
(Not: Bu şiirlerin Arapçaları fevkalade sanatlı ve kulak okşayıcıdır. Tercümesine bakıp aldanmayın.)

Munky
30-07-07, 08:44
Cafer-i Tayyar
HAKKKINDA YAZILANLAR

Zümrüt kanatlı sahabi Ca�fer-i Tayyar
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 27 Nisan 2004

Efendimizin dedeleri Abdülmuttâlib ölümünün yaklaştığını hissettiğinde derin derin düşünmeye başlar. Öyle ya oğlu Abdullah�ın yetimi gül yüzlü Muhammed�i kime emanet etmelidir? Ona en iyi kim bakar? O akşam aile meclisini toplar konuyu enine boyuna konuşurlar. Nur çocuğu amcası Ebû Tâlib�in yanına bırakma kararı alırlar. Ancak dedesi ona �adam� muamelesi yapar, fikrini almayı çok arzular.
Bilirsiniz her çocuk uykudan uyanınca sevimli olur ama Allah�ın habibi daha bir sevimli olurlar. Taa gözlerinin bebeği güler, yanakları al al yanar. Saçları mutlaka taranmış olur, yüzü ay gibi parlar.
Adı güzel Muhammed uyanınca dedesinin yanına koşar. Bütün aileyi bir arada görünce tatlı bir şaşkınlık yaşar, amcası Ebu Tâlib�in kucağına atılır ve kollarını boynuna dolar. Amcası onun dalgalı siyah saçlarını okşar, gül kokan başını bağrına basar. Eh, güzeller güzeli tercihini yaptığına göre kimseye söyleyecek söz kalmaz. Kalmaz ama Ebu Tâlib, kardeşleri arasında en fakir olanıdır, geliri az, ailesi kalabalıktır. Kaldı ki o günlerde Mekke�de görülmemiş bir kıtlık hüküm sürmekte, tahıl altınla tartılmaktadır. Lâkiiin...

Bereket yağar
Lâkin Serveri kâinat, Ebû Tâlib�in eşiğinden adımını atar atmaz birşeyler değişir, hanelerine bolluk bereket yağar. Ummadık yerden rızk gelir, tencerelerinden aş taşar. Ebû Tâlib bir süre sonra asil yeğeninin, büyük hatırına yağmur bile yağacağına inanmaya başlar. Alır O�nu yanına Kâbe önünde duaya dururlar. Gök nasıl kararır bulutlar nasıl boşanır, ıslanmaktan kurtulamazlar.
Ebû Tâlib, yeğenini kendi çocuklarından önde tutar. Onu uyutmadan yatamaz, O, elini uzatmadıkça yemeğe başlamaz. Sonra O�nu yanına almadan asla yola çıkmaz...
Sevgili Peygamberimiz on iki yaşlarındayken, Amcasıyla Şam�a doğru yollanırlar. Busra yakınlarındaki bir manastırın râhibi (Bahîra) Allah�ın habibini görünce bir hoş olur. Ebû Tâlib�e peygamberlik alâmetlerini göstererek �O�nu daha ileri götürme, özellikle Yahudilerden sakın� diye yalvarmaya başlar. Ebû Tâlib söz dinler, Şam�a gitmekten cayar, mallarını Busra�da satar.
Efendimiz 25 yaşına kadar amcasının evinde kalır, Ebû Tâlib�in çocukları Ukayl, Cafer, Ali ve Ümmü Hani ile abi kardeş olurlar.
Aradan yıllar, uzuuun yıllar geçer. Hicaz topraklarında yine bir kuraklık başlar, geçim güçleşir, insanlar açlıktan kırılırlar. Ebû Tâlib, Efendimizi konuk ettiği günleri mumla arar. İşte sıkıntıdan daraldığı bir anda kapısı çalınır. Kardeşi Abbâs ve nurlu yeğeni eşikte görünür ve bir miktar erzak bırakırlar. Dahası �evin kalabalık, müsaade et de oğullarına biz bakalım� teklifinde bulunurlar.
Ebû Tâlib çok duygulanır, büyükleri (Tâlib ve Ukayl�ı) yanında tutar, küçükleri öper koklar, yanlarına katar. Hazret-i Abbâs kolunu Ca�fer�in omuzuna atar, Hazret-i Muhammed, Ali�nin elini tutar.
Câ�fer (radıyallahu anh) Hazreti Ukayl�den on yaş küçük, Hazret-i. Ali�den on yaş büyüktür. Peygamber Efendimiz�i anlatılamayacak kadar çok sever onun gibi konuşmaya, onun gibi davranmaya bakar. Bir gün Ebû Tâlib, oğlu Ca�fer ile şehrin dışında yürürken Server-i Kâinat�ı görürler ki şirin Ali ile beraber namaz kılmaktadırlar. Ebû Tâlib, Ca�fer�e: �Haydi, git, sen de kardeşinin yanına dur� der. Câ�fer büyük bir hevesle koşar, cemaate katılır. Efendimiz selâm verdiklerinde yanında Ca�fer�i görünce çok hoşnud olurlar. Onu alnından öper ve �Hak teâlâ, sana iki kanat versin. Cennette onlar ile uçarsın!� buyururlar.
Ca�fer nasıl rahatlar, nasıl ferahlar, anlatılamaz. Gece heyecandan uyuyamaz ertesi sabah Hazret-i Ali�yi (ki henüz çocuktur) bulur ve ona İslâmiyet hakkında sorular sorar. Beklediğinin de fevkinde cevaplar alır ve gider Resulullah Efendimiz�in kapısını çalar.
Ca�fer eskiden beri Efendimiz�in hayranıdır ve hep Onu taklid etmeye çalışır. Müslüman olduktan sonra bu gayreti artar ve tabii ki mânâ kazanır. Onun gibi oturup, onun gibi kalkar, onun gibi abdest alır onun gibi namaz kılar. Zaten ses tonu, tavrı, bakışı amcaoğlunu çok andırır. Müslümanlar �Resûlulah Efendimiz�e benzeyen 7 sahabe� arasında önce onu sayarlar.

Hicret vakti...
Mekkeli müşrikler Müslümanların artmasına dayanamaz baskıları artırırlar. Onları tecrit eder aç ve açıkta bırakırlar. Güçleri özellikle kölelere ve sahipsizlere yeter, garipleri kollarından bacaklarından 4 ayrı deveye bağlar hayvanları aksi istikametlere sürüp parçalarlar.
Kızgın kuma yatırılanlar... Fırınlara kapatılanlar... Yaralarına tuz basılanlar... İşkenceler dayanılmayacak bir hal alınca Efendimiz inananlara �Ey Eshâbım!� buyururlar, �Şimdi yeryüzüne dağılın, Allahü teâlâ sizi yine toplar.�
-Peki nereye gidelim Ya Resûlallah?
Mübarek elleriyle cenub-i garbı gösterir ve �Habeşistan�da zulme rıza göstermeyen bir hükümdâr vardır. Orası doğruluk ülkesidir. Allahü teâlâ kurtuluş yolunu açıncaya kadar orada durun!� buyururlar.
Müminler gizli gizli hazırlanır ve ilk kafile yola çıkar. Mâlum üç Müslüman yola çıksa aralarından birini emir yaparlar. Onlar da Resulullah Efendimize en çok benzeyene uyarlar. Kim midir o?
Elbette Tayyar... Ca�fer-i Tayyâr!..

Munky
30-07-07, 08:44
Hazreti Fatıma
Hakkında Yazılan Eserler

1.Hazret-i Fatıma
Hayatı / Ahlakı / Fazileti
İsmail Mutlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi
Hz. Fatıma, Cennet kadınlarının efendisi, "Habibullah" ünvanına sahip Sevgili Peygamberimizin en sevgili kızıdır. O, başta Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin olmak üzere, nurlu "Ehl-i Beyt" zincirinin annesidir. Peygamberimizin mübarek nesil onunla devam etmiştir.
eygamberimiz, bizden Hz. Fatıma'yı sevmemizi istemiş; onu sevenlerin ve yolundan gidenlerin Cehennem'e girmeyeceklerini bildirmiştir.
evmek için tanımak, tanımak için de okumak gerekir. İşte Biyografi Serisinde neşrettiğimiz bu eser, o sevgiye giden yolu size açacaktır.

Munky
30-07-07, 08:44
Abdullâh b. Abbâs
Resûlullahın amcası Abbâsın oğlu olup, çok âlim idi. Annesi Lübâde, Hâlid bin Velîdin teyzesi idi. Hicretden üç yıl önce Mekkede doğdu. Çok hadîs-i şerîf bilirdi. Halîfe Ömerin müşkillerini çözerdi. Sıffînde imâm-ı Alînin kumandanlarından idi. Abdüllah bin Zübeyrin hilâfetini kabûl etmedi. Tefsîrde çok ileri idi. Müfessirlerin şâhıdır. 68 yılında, Tâifde vefât etdi. Uzun boylu, beyâz, güzel idi. Ömrünün sonlarında göremez oldu. Abbâsî halîfeleri, bunun soyundandır.

Munky
30-07-07, 08:44
Abdullah bin Abdülmuttalib
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselamın babası. Babası Abdülmuttalib (Şeybe)dir. Annesi Fatıma binti Amr'dır. Babasının onuncu oğludur. Yaklaşık olarak 553 veya 546 yılında doğdu. Peygamber efendimizin doğumundan yedi ay önce vefat etti.

Babası Abdülmuttalib o devirde Mekke hakimiydi. Zemzem kuyusunu yeniden ortaya çıkarıp, tamiri esnasında, on erkek çocuğa sahib olduğunda birini kurban etmeyi adamıştı. Arzusu gerçekleştikten sonra, gördüğü bir rüya üzerine adağını hatırladı. Kurban edilecek oğlunu belirlemek maksadıyla oğulları arasında kura çekti. Kura Abdullah'a çıktı. Abdülmuttalib, Medineli bir Arraf
(kahin) tarafından teklif edildiği üzere, o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve getirtti. Abdullah ile develer arasında kura çekti. Kura Abdullah'a çıkınca, deve sayısını on adet arttırdı. Develerin sayısı yüze ulaşınca, kura develere çıktı. Bunun üzerine yüz deveyi kurban ederek çok sevdiği oğlu Abdullah'ı kurtardı. Peygamber efendimiz hazret-i İsmail'i ve babası Abdullah'ı kastederek; "Ben iki kurbanlığın oğluyum." buyurmuştur.

Abdullah bin Abdülmuttalib akranları arasında çok sevilen ve yakışıklı bir gençti. Onun alnında bir nur parlardı. Bu nur, Muhammed'in aleyhisselam nuruydu. Hazret-i Adem'den beri bütün dedelerinden ve babalarından intikal ederek gelen bu nur en son Abdullah'a erişmişti.

O nura sahib olabilmek için zamanın nice zengin ve namuslu kızları ona evlenme teklif etmişlerdi. Bu maksatla uzak memleketlerden gelenler bile vardı. Bu nur, Zühre oğullarının efendisi Vehb'in kızı Amine'ye nasib oldu. Abdullah bin Abdülmuttalib evliliğinden kısa bir müddet sonra ticaret maksadıyla yaptığı Şam seyahati dönüşünde Medine'de babasının dayıları olan Adi bin Neccar oğulları yanında bir ay hasta yattıktan sonra Peygamber efendimizin doğumundan yedi ay kadar önce vefat etti. Orada defnedildi. Mescid-i Nebi'nin Bab-üs-Sıddik kapısı hizasından, 500 metre kadar uzaklıkta bulunan kabir, mescidin 1976'da genişletilmesi sırasında yıkılmıştır. Abdullah'ın doğum tarihi ve vefat ettiği zaman kaç yaşında olduğuna dair çeşitli rivayetler
vardır.

Hazret-i Abdullah ve Amine, İbrahim aleyhisselamın dinine göre ibadet ederlerdi. İslam alimlerinin ekserisinin bildirdiğine göre Allahü teala Peygamberimize lütuf ve ihsan olarak veda haccında anne ve babasını diriltti. Zaten mü'min olan anne ve babası, Peygamberimize iman ederek O'na ümmet oldular.

Munky
30-07-07, 08:45
Abdurrahman b. Avf
Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Âşere-i mübeşşeredendir. Önce îmâna gelen sekiz kişiden biridir. Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsında yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı yaradan, hafîf topal kaldı. O muhârebede on iki dişi de kırıldı. Çok sadaka verirdi. Bir günde, Allah rızâsı için, otuz köle âzâd etmişdir. Çok zengin idi. Büyük tüccâr idi. Hazret-i Ömerden sonra, halîfe namzedi olan altı kişiden biri idi. Halîfe olmak istemedi. Çekildi. Hazret-i Osmânın halîfe olmasını ilk istiyen budur. Otuzbir senesinde, yetmişbeş yaşında iken vefât etdi. İri, beyâz, yakışıklı idi "radıyallahü teâlâ anh".

Munky
30-07-07, 08:45
Ebu Said el Hudri
HAKKINDA YAZILANLAR

Sevimli Medineli Ebu Said el Hudri
İrfan Özfatura
Türkiye 7 Mayıs 2004

Mus�ab (Radıyallahu anh) adlı gül yüzlü genç geldi geleli Münevver beldede çok şey değişir. Mâlik bin Sinân hazretleri de onun müdavimlerinden biridir ve o feyz yüklü sohbetlerde çok şey öğrenir. Hanımı Ümeyse ve oğlu Sa�d da ona uyar, asr-ı saadette Müslüman olmanın hazzını yaşarlar. Bilirsiniz çocuklar �yürekten� sever, kadınlar �şeksiz şüphesiz� inanırlar. Her bahane ile Muhammed�den (sallallahü aleyhi ve sellem) konuşur, muhabbet dolar, muhabbet taşarlar.

Sa�d 7-8 yaşlarında sevimli ve zeki bir çocuktur, Mekke�den gelen her sahabeye Server-i Kânatı sorar. Geceleri rüyasında gördüğü nurlu simanın ona ait olduğundan adı gibi emindir, ama dünya gözüyle de görmeyi, ellerini açarak ona doğru koşmayı (burada biraz durur) hatta kucağına atılıp, bağrında ağlamayı çok arzular. Ah bir genç olsa dakika durmayacak Mekke�ye gidecek ve yüzü suyu hurmetine âlemlerin yaratıldığı Serverin huzuruna çıkacaktır ama...

Ama buna gerek kalmaz zira şehri heyecanlı fısıltılar sarar, Fahr-i âlemin Medine�ye doğru yola çıktığını haber alırlar. Sa�d nasıl sevinir, anlatılamaz, kalbi kuş olur pırpırlanır, içi içine sığmaz. Beklenen müjdeci ufukta belirdiği an annesinden hurma, süt, ekmek alır, sahraya koşar. Gün yüzlü peygamberi �Talaâl bedru âleyna� (gün doğdu üstümüze) mısraları ile karşılar. Yüzlerce akranı gibi o da Kusva�nın ayaklarına dolanır, sevimli deveyi evlerine doğru çekmeye çabalar.

Sa�d efendimizi bir kere görmekle ne büyük devlete ulaştığının farkındadır ama o dahasını da arzular. Gün boyu Server-i Kâinat�ın peşi sıra dolanır ona ufacık bir ikramda bulunabilmek için kendini paralar. Müminler Mescid-i Nebi�nin inşasına giriştiklerinde o da kollarını sıvar, Efendimizin yanıbaşında, Efendimizle omuz omuza çalışmaya başlar. Su taşır, ker**** keser, taş kırar. Hem adı güzel Muhammed ne söylerse ezberlemeye bakar.

Ah bir büyüse!..
Gelgelelim Kureyşli müşrikler bu huzuru, bu saadeti çekemez, güçlü bir ordu toplar inananları cezalandırmaya kalkarlar. Müminler onları karşılamaya çıkarlar ki Sa�d bir süre mücahidlerin ardından koşar, elbette bu savaşta yer alamaz ama cengi yüreğinde yaşar. �Hadi sen dön artık� denildiğinde durur, diz çöker ve gözyaşları ile ellerini açar.
Sa�d�ın zaferden yana zerre kadar şüphesi yoktur, Bedr gazilerini görülmemiş bir neşeyle karşılar. Onlara defalarca savaşı anlattırır, hiçbir detayı kaçırmamaya bakar.

Sahabe-i Kiram, Uhud ovasında saf tuttuklarında Sa�d da yerini alır, cenkde pişmiş cengaverler gibi gözlerini kısar, ufukları tarar. Elinde harbeye benzetilmiş yamru yumru bir değnek, belinde kabzası kırık, kör, paslı bir kılıç vardır. Titreyen dudaklarına bakılırsa �dön� dendi mi boşanacak, hüngür hüngür ağlayacaktır. Babası onu Resûl-i Ekrem Efendimize takdim ederken büyük görünmek için parmaklarının üzerinde yükselir, göğsünü ileri çıkarır. Merhametlilerin en merhametlisi ona şefkatle bakar, bakar ve mübarek ellerini omuzlarına koyarlar. �Gelmekle ne iyi etmişsin Ya Sa�d� buyururlar, �ama senin vazifen Medine�de. Hepimiz burada olursak, kadınlarımızı ve çocuklarımızı kim koruyacak?�

Sa�d disiplinli bir er gibi �başüstüne� der, şevkle Medine�ye döner. Boyu o kadar ufaktır ki kılıcının ucu yere değer ve yürüdükçe uzunca izler bırakır kumda. Sahabeler bir malum çizgiye, bir minik ayak izlerine bakar, hisli hisli yutkunurlar.

Sabreden kazanır...
Evet, Sa�d, Uhud�a katılamaz ama katılanlardan bile büyük bir yara alır. Biricik babası şehid olur, evlerinin direği yıkılır. Geçim derdi onun üstünde kalır ki, ne sanatı, ne de sermayesi vardır. Kenardaki yiyecekler tez tükenir, şimdi borç kimden istenir, hem nasıl ödenir? Annesi, açlıkla geçen günlerin ardından kardeşlerini gösterir ve �n�olur� der, �şuncağızların hatırına Efendimize git. O kapıya giden boş dönmez.

Sa�d Efendimizin yüzüne bile bakamayacak kadar edeplidir, nerde kaldı bir şeyler istesin. Ama annesini de kırmayacak arzusunu yerine getirecektir. Lâkin ibadet için bir araya gelinen bir mekânda dünyalık istemeye utanır. Nasıl olsa Efendimiz birazdan Ehl-i Suffa ile sohbete başlayacaklardır, onlar dağılırken yaklaşmalı, konuşurken yüzünü gölgelere getirmeli, ya da gecenin karanlığı ile saklamalıdır. Beklendiği gibi olur, Efendimiz namazı müteakip sundurmanın altına gelir ve muhteşem bir sohbet yaparlar. �Kim Allahü teâlâdan başka herkesten yüzünü çevirir ve sadece ondan beklerse Rabbim onu zengin kılar� buyururlar. Kısa bir sükutun ardından eklerler ama sabra razı değilseniz isteyin, vereyim.

Sa�d cevabını almıştır, erzak bekleyen annesine bu güzel nasihati getirir. Ümeyse (Radıyallahü anha) oğlunu bağrına basar, �en iyisini yapmışsın� buyururlar, �öyle ya O�nun (Celle Celalüh) hazineleri nihayetsiz değil midir?�
Sonra neler olur biliyor musunuz? Ummadık yerden rızk yağar, hangi işe girseler kazanırlar, tuttukları taşlar altın olmaya başlar. Çok değil 3 sene sonra Medine�nin zenginleri arasına katılırlar. Genç yaşta kabilesine reis seçilir, sayısız bağ, bahçe alır, Bassa kuyusunu ve Ecred Kalesini ondan sorarlar.
Sa�d (ileriki yıllarda onu Ebu Said el Hudri diye çağırırlar) Efendimizle birlikte 12 gazaya katılır.
Peki Bedr ve Uhud mu?
Onlar �tatlı bir hatıra� kalırlar�

Munky
30-07-07, 08:45
İkrime
HAKKINDA YAZILANLAR

Kutlu süvari Hazret-i İkrime
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 30 Mart 2004

Hazret-i İkrime büyük bir aşk ile Müslüman olsa da çarşıda pazarda dolanmaktan kaçar. Kimbilir belki de müminlerin, babası Ebu Cehil aleyhinde konuşacağını ve kinayeli kinayeli laf çarptıracaklarını sanar. Doğrusu bunu olgunlukla karşılayacak kıvamdadır, lâkin Sahabe-i kiram onu samimiyetle kucaklar ve kalbini kırmaktan çok korkarlar. Geçmişe sünger çekildiğini görmek onu çok duygulandırır, hizmet arzusu katlanarak artar.
İkrime doğma büyüme Mekkeli olmasına rağmen Server-i Kâinat�a yakın olabilmek için Medine�ye yerleşir ve sabırsızlıkla vazife bekler. Peygamber Efendimiz onu Beni Hevazin�in zekatını toplamakla görevlendirirler.

Kılıç aynı el başka...
Efendimizin vefatlarından sonra ne yazık ki irtidat edenler çıkar, bir başka deyişle münafıklar yüzlerindeki maskeleri atarlar. İkrime Hazret-i Ebu Bekir�i yalnız bırakmaz. Arabistanın dört bir yanına koşar, mürtedleri hizaya sokar.
Yine Hazret-i Ebû Bekir devrinde, yalancı peygamberlik dâvâsına kalkışan Müseylemet-ül-Kezzâb üzerine gönderilir. Ancak Müseyleme�nin taifesi beklenilenden de kalabalık çıkar, İkrime ölümüne dövüşmesine rağmen bu güruhu kazıyamaz. Hâlid bin Velid komutasındaki kuvvetlerle birleşerek saldırıyı yeniler ve sapıkları sustururlar.
Bir ara Umman taraflarında bulunan Hazret-i Huzeyfe�nin yardımına koşar, ardından sancağı Mehre�de açarlar. Ahali topyekun Müslüman olunca Yemen�e gider, halkı mürtedlerin şerrinden korurlar. Medîne�ye dönüp henüz nefes almıştır ki onları Suriye tarafına yollarlar.
Halid bin Velid, Suriye Filistin taraflarını hallaç pamuğu gibi atarken amcaoğlu İkrime�yi yanından ayırmaz. Nitekim bir taraftan İran ordularını bir taraftan Bizans ordularını yener, girdikleri her yerde İslâmı anlatırlar. Halk fevc fevc gelip onlara katılır, dahası emirlerine girip kılıç kuşanırlar. Nitekim Ecnadeyn�de Bizanslıları yener, kibirli generallerini evlerine yollarlar. Ancak bu savaşta İkrime ağır bir yara alır ve tam üç ay yataktan kalkamaz. İkrime ayakta durabildiği ve kılıcını tutabildiği gün gider, Halid bin Velid�in yanında saf tutar.

Ah Yermük ah!..
Zira o günlerde papazlar köy köy dolanmakta büyük bir ordu toplamaktadırlar. Akılları sıra Müslümanları Filistin ve Suriyeden atmakla kalmayacak Arabistana yürüyüp Haremeyn�e saldıracaklardır. Tehlike ciddiye alınmayacak gibi değildir, dile kolay, sayıları 240 bini aşar ki adamlar sahraya sığmazlar.
Halid bin Velid�in muhacir ve ensardan 3 bin kişilik bir çekirdek gücü vardır, ki bunlar fevkalade eğitimli ve gözü karadırlar. Yöre halkından da 40 bin civarında mümin onlara katılır, evet bunlar da gayretli ve ihlaslıdırlar ama cenk meydanlarının yabancısıdırlar.

Su, suu... N�olur suu!
Yermük Muharebesinin kaçıncı günüdür bilmiyoruz, güneş tam tepeye gelince çarpışmanın hızı azalır, iki taraf da toparlanma ihtiyacı duyar. Hazret-i Huzeyfe çok yorgundur ama ufak tefek yaralarını umursamaz, arkadaşlarının yardımına koşar. Bir o yana bir bu yana seyirtir, ter topuğundan akar. Güneş adeta yere inmiş, kumlar yakıcı olmaya başlamıştır. Nefesi daralır, dili dönmez olur, sanki önü sıra sarı sarı lekeler uçuşurlar. Hele siz kan kaybeden birini düşünün, bu sıcakta değil ağzının içi, gözünün akı kurur. Hazret-i Huzeyfe bir ara amcasının oğlunu görür gibi olur. Evet evet, yüzü gözü kan içinde kalan mücahid Harisin ta kendisidir ve son anlarını yaşamaktadır. Derhal kırbasını çıkarıp sorar: �Su ister misin?�
Suyu kim istemez? Haris kavrulan dudaklarıyla zoraki güler, �hâlimi görüyorsun� gibilerinden bakar. Huzeyfe tam suyu ağzına akıtacakken, biraz öteden bir ses duyulur.
- Su! Suu! N�olur, bir damla suu!

Kardeşime götür!
Bu, İkrime�dir, yetmişin üzerinde darbe almış, rengi solmuş, dermanı kalmamıştır. Hâris, ağzını kapar, göz işaretiyle suyun İkrime�ye götürülmesini arzular. Huzeyfe, İkrime�ye yetişir, tam kırbayı uzatmıştır ki Iyas�ın iniltisini duyarlar.
- Allah rızâsı için bir damla su!
İkrime, çok ihtiyacı olmasına rağmen başını çevirir, suyu Iyas�a yollar.
Hazret-i Huzeyfe bu kez Iyas�a yetişir, ancak kırbayı uzatamadan büyük sahabe Kelime-i şehâdet getirir ve son nefesini verir. Hızla geri döner, heyhaaat İkrime�nin de dudaklarına tatlı bir tebessüm, gözlerine dolu dolu huzur oturmuştur. Artık onun kırbalardaki suya ihtiyacı yoktur. Bâri amcamın oğluna yetişeyim deyip fırlar. Koşa koşa başına gelir, ne çâre ki, o mübarek de yanağını kızgın kumlara vermiş, gözlerini vecd ile yummuştur. Hayret! Yaralıyken perişan halde görülen kutlu sahabe ölünce gençleşmiş, güzelleşmiş, nurlanmıştır. Sanki kevser havuzunda yıkanmış, cennet ırmaklarından serin sular yudumlamıştır. (Radıyallahü anhüm ecmain)
Hazret-i Huzeyfe bir kırbadaki suya, bir şanslı şehidlere bakar. Oracığa çöker, içli içli ağlar

Munky
30-07-07, 08:46
Abdullah b. Mes'ûd
İlk müslimân olanların altıncısıdır. Resûlullahın yanından, hizmetinden ayrılmazdı. Kur'ân-ı kerîmi çok iyi öğrendi. Pekçok hadîs-i şerîf ezberledi. Mekke kâfirleri arasında açıkça okurdu. Çok eziyyet çekerdi. İki kerre Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda ve Yermük muhârebesinde bulundu. Cennetle müjdelendi. Halîfe Ömer-ül-Fârûk, kendisini Kûfeye müftî olarak gönderdi. Otuziki yılında, altmış yaşından sonra vefât etdi. Bakîde medfûndur "radıyallahü teâlâ anh".

Munky
30-07-07, 08:46
Abdullah bin Amr bin As
Eshab-ı kiramın büyüklerinden Amr bin As'ın oğlu. Annesi Rayla binti Münebbih'tir. Miladi 616 yılında hicretten yedi sene kadar önce Mekke'de doğdu. Babasından önce iman etti. Müslüman olmadan önce ismi As idi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem, Abdullah olarak değiştirdi. Birçok seriyyede süvari olarak bulundu. Yermük Gazasına da katıldı. Bu gazada babası
Amr bin As ordu kumandanlarındandı.

Abdullah bin Amr bin As (radıyallahü anhüma), Peygamber efendimizin yanında devamlı bulunup, bizzat işiterek çok ilim öğrenmiştir. Peygamberimizden (sallallahü aleyhi ve sellem) işittiği her şeyi yazmak için izin istemiş ve aldığı müsaade üzerine çok hadis-i şerif yazmıştır. Yedi yüz civarında hadis-i şerif rivayet etmiştir. Resulullah'tan bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i
şerifleri Sahife-i Sadıka adı verilen bir mecmuada (küçük kitapta) toplamıştır. Günümüze kadar müstakil olarak gelmeyen Sahife'nin büyük bir bölümü Ahmed bin Hanbel'in Müsned'inde yer almıştır.

Arapçadan başka İbranice ile Süryaniceyi de bilen Abdullah bin Amr bin As, uzun boylu, yakışıklı bir zat idi. Ziraatle meşgul olurdu. Son derece cömert olup, eline geçeni dağıtır ve herkesi memnun ederdi. Kur'an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Gece sabaha kadar namaz kılar, gündüzleri oruç tutardı. Haramdan son derece sakınır, hatta mubahların çoğunu da terk ederdi. Kur'an-ı kerimi
çok okurdu. Bazan gece lambayı söndürür, Allah korkusundan sabaha kadar ağlardı. Çok ağlamaktan dolayı ömrünün sonuna doğru gözleri görmez olmuştu. 684 (H. 65) tarihinde yetmiş iki yaşlarında Mısır'da vefat etti ve Amr ibni As Camii yanındaki evine defnedildi. Vefat tarihi ve yerine dair başka haberler de vardır.

Kendisinden Şuayb bin Muhammed, Said bin Müseyyib, Urve bin Zübeyr, Tavus bin Keysan, Ata, İkrime gibi alimler hadis-i şerif öğrenmişlerdir.

Hikmetli sözleri çok olup, buyururdu ki:

"Faydasız söz söylemeyiniz."

"Hayrın en iyisi; doğru söz, kötülüğü düşünmeyen kalb ve itaat eden hanımdır. Şerlerin (kötülüklerin) de en fenası; yalan söz, fena kalb ve itaat etmeyen hanımdır."

Abdullah bin Amr'ın rivayet ettiği (bildirdiği) hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

İlmin azalması, alimlerin azalması ile olur. Cahil din adamları kendi görüşleri ile fetva vererek fitne çıkarırlar. İnsanları doğru yoldan
saptırırlar.

Allah'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikram etsin. Allah'a ve ahiret gününe inanan, komşusuna hürmet etsin. Allah'a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin, yahut sussun.

Küçüğümüze acımayan, büyüğümüze hürmet etmeyen bizden değildir.

Cehennem'den uzaklaşıp, Cennet'e girmek isteyen, son nefeste Kelime-i Şehadet söylesin ve kendisine yapılmasını arzu ettiği şeyleri başkasına yapsın.

Munky
30-07-07, 08:46
Cabir b. Abdullah
Ensâr-ı kirâmın büyüklerindendir. İkinci Akabe anlaşmasında babası ile idi "radıyallahü teâlâ anhümâ". Bedr ve Uhudda küçük idi. Diğer onsekiz gazâda bulundu. Ömrü sonunda gözlerine perde geldi. Yezîdin kumandasındaki ordu ile İstanbul muhâsarasında bulundu. 77 yılında 95 yaşında vefât etdi. Medînede medfûn olduğu (Mevdu'âtül-ulûm) 648. ci sahîfede yazılıdır. Koca Mustafâ pâşanın yapdırdığı câmi' ve türbe, başka Câbir için olsa gerekdir.

Munky
30-07-07, 08:46
Hazreti Ali
Resûlullahın amcası Ebu Tâlibin dördüncü oğludur. Hulefâ-i râşidîn ve Aşere-i mübeşşerenin de dördüncüsüdür. Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" dâmâdı idi ve çok sevgilisi idi. Ehl-i beytin, Ehl-i abânın birincisi idi. Allahü teâlânın arslanı idi. Çeşidli hadîs-i şerîflerde medh edildi. Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Evliyânın reîsidir. Kerâmetler hazînesidir. Hicretden 23 yıl önce Mekkede tevellüd etdi. Annesi, Fâtıma binti Esed bin Hâşim idi. On yaşında iken, bi'setin ikinci günü îmâna geldi. Yürüyerek hicret edip, mubârek ayakları şişdi. Bütün gazâlarda arslan gibi döğüşdü ve çok yara aldı. Uhudda on altı yerinden yaralanmışdı. Tebük gazâsında, Medînede muhâfız olarak bırakılmışdı. Âyet-i kerîme ile medh ve senâ buyurulmuşdur. Üç halîfeye de bî'at etmiş, seve seve tasdîk etmişdir. Her üçüne de çok yardım etmişdir. 35 yılında halîfe oldu. 36 yılındaki Cemel vak'asında Âişe-i Sıddîkayı esîr alınca hurmet ve ikrâm etmiş ve kendi askeri arasında bulunan Muhammed bin Ebî Bekr ile Medîneye göndermişdir. 37 de Sıffîn denilen yerde hazret-i Mu'âviyenin askeri ile yüz günde doksan kerre meydân savaşı yapmış, askerinden yirmibeşbin, karşı tarafdan kırkbeşbin kişi şehîd olmuşdu. Karşı tarafın sulh teklîfini kabûl edince, ordusundan yedi bin kişi ayrıldı. Bunlara hâricî denildi. Hâlid bin Zeydi, bunlara nasîhat için gönderdi ise de, fâidesi olmadı. Bunların üzerine yürüyüp, perîşan etdi. Hâricîler, kendisine çok iftirâ ediyorlar. Şâmdaki islâm âlimlerinden Ebû Hâmid bin Merzûk, 1387 [m. 1967] baskılı (En-nakd-ül-muhkem) kitâbında diyor ki, (İmâmı Hayder Alîye "kerremallahü vecheh" dil uzatanlardan biri de İbni Teymiyye Harrânîdir. (Minhâc-üs-sünne) kitâbında Eshâb düşmanlarına karşı hâricî kitâblarından vesîkalar nakl ederken, hazret-i Alîye ve Ehl-i beyte çirkin iftirâlar yapmakdadır). Hazret-i Alî "radıyallahü anh", hâricîlerden Abdürrahmân ibni Mülcem tarafından kırkıncı [40] yıl Ramezânın onyedinci günü, sabâh nemâzını kıldırırken, kılıncla başından yaralandı. İki gün sonra şehîd oldu. Necefdedir. Üçü Fâtımadan olmak üzere onsekiz oğlu ve on sekiz kızı vardı. Orta boylu, buğday renkli, ak ve uzun sakallı idi.

Munky
30-07-07, 08:46
Zeyd bin Harise
HAKKINDA YAZILANLAR

Azad istemeyen köle Zeyd bin Harise
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 10 Kasım 2003

Düşmanlıkların ayyuka çıktığı ve ortalığın eşkıya kaynadığı cehalet devri.
Evlerin soyulduğu, kervanların basıldığı, insanların tutsak edildiği yıllar...
Yemenli bir ana oğul, sevdiklerinin hasretini dindirmek için yola çıkarlar. Ancak hasım kabilenin cengaverleri Suda Hatun ile oğlu Zeyd�i yakalar, esir tüccarlarına satarlar. İnsan tacirleri bunları hayvan gibi bağlar ve Ukaz Panayırına getirip satılığa çıkarırlar. Mekke eşrafından Hakim bin Hizâm mahzun bakışlı Zeyd�e kıyamaz. Onu satın alır ve şefkatle kucaklanacağı bir eve (halası Hazret-i Hatice�ye) bırakır. Hatice (radıyallahü anha) bu sevimli çocuğu çok sever, onu kocasına hediye eder. Hazret-i Muhammed köle kullanmaktan hoşlanmaz, boynu bükük yavrunun başını okşar ve hürriyetini bağışlar.
Evet Zeyd�in yaşı küçüktür ama saf değildir. Uğruna Kâinatın yaratıldığı Server�in farkını fark edecek kadar akıllıdır. Hakiki hürriyetin �ona köle olmaktan� geçtiğini çok iyi anlar. Azad edilmesine rağmen bu kapıdan ayrılmaz. Hoş, ona ne annesi Hazret-i Hatice�den daha iyi bakabilir, ne de babası Muhammed Aleyhisselam kadar ilgilenebilir.
Zeyd, fıtraten temizdir ama bu kutlu eşikte tevazu, merhamet, cömertlik, ahde vefa gibi güzel huylarla donanır. Güleryüzlüdür, tatlı dillidir, efendiliği ile göz kamaştırır. İnsana güven verir, görenin içi ısınır. Eh adı �emin�e çıkan bir Resul�ün terbiyesinden geçen biri başka nasıl olabilir ki.
Aradan yıllar, uzun yıllar geçer. Efendimiz İslâmı duyurmakla vazifelendirildiğinde Zeyd seve seve iman eder ki, Hatice, Ebû Bekir ve Ali�den (radıyallahü anhüm) sonra dördüncü Müslümandır.

Karar kendisinin
Bu arada evlad hasreti ile yanıp tutuşan Harise deli divane olmuş, köşe bucak oğlunu aramaktadır. Hani öldüğünü bilse koşup mezarına kapanacaktır ama habersizlik daha acıdır. Nerede bir çocuk görse yüreği yanar, sabah rüzgarlarına, aya, güneşe haber sorar. Oğulları Kays, Amr, Yezid ve Cebel�e �vasiyetim olsun� der �Zeyd�imi bulun ve ona iyi bakın�.
Olacak bu ya o yıl Kâbe�ye gelen Yemenlilerden biri Zeyd�i tanır ve babasına çıtlatır. Adamcağız büyük bir heyecan ile Efendimizin kapısını çalar. Bir kucak dolusu dirhemi önüne döker ve �siz ikram ve ihsan sahibisiniz. Gönül almasını bilir, misafiri seversiniz, n�olur oğlumu bana satın� der. Efendimiz adamcağıza yer gösterir ve dirhemlerini yine ona uzatırlar. �tercih Zeyd�indir� buyururlar, �eğer sizinle gelmek isterse tek kuruş vermeden onu götürebilirsiniz, şayet yanımda kalmayı arzu ederse yanımda kalır. Allaha yemin ederim ki ben, beni tercih edeni terk edemem!�
Harise bu cevaba memnun kalır, yanındakilere dönüp �işte adalet budur� diye mırıldanır.
Efendimiz Zeyd�e misafirlerini gösterip sorar: �Bunları tanıyor musun?�
-Evet. Biri babamdır, öbürü amcam.
-Seni almaya gelmişler, onlarla gitmek ister misin?
Zeyd iki göz iki çeşme ağlamaya başlar. �Siz benim hem babam hem amcamsınız� diye hıçkırır, �n�olur beni götürmelerine izin vermeyin, ölene kadar yanınızda kalayım!� Harise�nin şaşkınlığı, kızgınlığa döner, �yazıklar olsun sana� der, �demek köleliği hürriyete, sahibini ebeveynine tercih ediyorsun öyle mi?�
-Bunu anlayamazsınız baba. Dünya bir yana, Allah�ın Resulü bir yana...

O benim oğlumdur
Efendimiz çok hislenir onu elinden tutup Kabe-i muazzama�ya götürürler. Hacer-ül esved�in yanıbaşında durur ve �şahid olunuz ki� buyururlar, �Zeyd benim oğlumdur. O bana varis, ben ona varisim.� İşte o günden sonra onu Muhammed oğlu Zeyd diye çağırmaya başlarlar. Ta ki �Evladlarınızı babalarının ismiyle çağırın, Allah katında böylesi daha doğrudur� ayeti gelene kadar.
Hazret-i Zeyd Efendimizle bir çok tebliğ seferine çıkar. Taif�te Serveri Kâinat�la birlikte taşlanırlar. Hicret emir buyurulduğunda düşünmeden Medineye koşar, Efendimiz onu Useyd bin Hâfız�la din kardeşi yaparlar.
Zeyd�in ömrü mücadeleyle geçer bütün harblere iştirak eder ve sayısız seriyyeye katılır. Sadece Müreysi gazasında Efendimizin vekili olarak Medine�de kalır.
Mute cengi öncesi Efendimiz 100 bin kişilik Bizans ordusunun üzerine üç bin kişilik bir kuvvet yollar ve �komutanınız Zeyd�dir� buyururlar, �O şehid olursa yerine Ca�fer geçsin, o da şehid olursa komutayı Abdullah bin Revaha alsın! O da şehit olursa...�
Üçünün de şehadeti açıktır ve öyle de olur. Efendimiz harbin bütün şiddeti ile sürdüğü demlerde mimberdedirler. Birden yüzleri değişir gözlerinden yaşlar boşanmaya başlar �İşte Zeyd şehit oldu, bayrağı Ca�fer aldı. O da şehid oldu, bayrağı Abdullah aldı. O da şehid oldu bayrağı Halid bin Velid aldı. Cenab-ı Hak zaferi Halid�e müyesser kıldı� buyururlar.
Bir defasında da Zeyd bin Harise�nin cennette deve derisinden yapılmış tulumlar gibi iri narlar arasında bulunduğunu haber verir Cennette, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, hatır ve hayalinize gelmeyecek nimetler vardır buyururlar.
Efendimiz defalarca Zeyd�i meth ederler, ancak Kur�ân-ı kerimde adı açıkça zikredilen tek sahabe odur.

Munky
30-07-07, 10:36
A.Vahap Akbaş ( 1954)
1954 Batman doğumlu. Batman Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öğretmen ve yöneticilik yaptı. Halen Çorlu'da öğretmenlik görevini sürdürmektedir. Şiir ve yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. Bir süre Yeni Devir gazetesinde kültür-sanat sayfasını yönetti. Şiir ve roman dallarında çeşitli ödüller aldı.

ESERLERİ
Efgân, Gül Kıyamı, Kuş Olsun Yüreğim, Dünyayı Kaplayan Ağaç, Mavi Sesli Şiirler, Hüzün Coğrafyası, Bir Şehre Vardım, şairin yayınlanmış şiir kitaplarıdır.

Munky
30-07-07, 10:36
Abdi Paşa (nişancı) - (17.12.1691)
Osmanlı devlet adamı ve tarihçi. Asıl adı Abdurrahman�dır. İstanbul�un Anadoluhisarı semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir.
Eğitim ve öğretimini Enderun-ı hümayunda tamamladı. 1648�de Saray-ı Hümayunun Büyük Oda kısmında ilk resmi vazifesine başladı. İki sene sonra Seferli Koğuşuna atandı. Bu vazifede 1659�a kadar kalan Abdi Paşa, Has Oda�ya tayin edildi. 1665�te tuğra çekme vazifesi verildi. 1668�de sır katipliğine getirilen Abdi Paşa ertesi sene Temmuz ayında vezirlik rütbesi ile nişancılık nasbına tayin edilerek saraydan ayrıldı. Uzun süre bu vazifede kalan Abdi Paşa Çehrin Seferi sırasında İstanbul kaymakamı oldu (1678). Ertesi sene dördüncü vezirliğe terfi etti. İkinci vezir iken 1682�de Basra valiliğine tayin edildi. On sene kadar çeşitli illerde valilik yaptı. 1690�da Kandiye, sonra Sakız muhafızlığına getirildi. Sakız muhafızı iken 1692 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Abdi Paşa, devlet hizmetleri dışında Vekayiname adlı Osmanlı tarihi ile meşhur olmuştur. Bu eserini Has Oda�da vazifeliyken Dördüncü Mehmed Hanın isteği üzerine yazmaya başlamıştır. Eserin dili oldukça sade olup, üslubu güzeldir. Dördüncü Mehmed Han zamanı için birinci derecede kaynak olan bu eser, daha sonraki tarihçiler tarafından kullanılmıştır. Eser henüz yayınlanmamış olup, yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesinde mevcuttur.

Abdi Paşanın, ayrıca edebi sahada da çalışmaları vardır. Abdi mahlası ile yazdığı şiirlerini bir Divan�da toplamıştır. Ayrıca Ka�b bin Züheyr�in Kaside-i Bürde�sine ve Divan-ı Urfi�deki bazı şiirlere şerhler yazmıştır.

Munky
30-07-07, 10:36
Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu
1929 yılında Malatya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Malatya'da tamamladı. İÜ Tıp Fakultesi (1949) mezunu. Gemlik Sosyal Sigortalar Kurumu ve Gemlik Azot Sanayi Müessesi'nde ve serbet olarak doktorluk yaptı.

Günümüzde aruz ölçüsünü ustalıkla kullanılan şairlerin başında gelir. Şiirleri, 1946 yılından itibaren Yedigün, Hergün, Büyük Doğu, Çınaraltı, Türk Yurdu, Türk Dili, Yelken, Türk Edebiyatı, Diriliş, Hisar, Milli Kültür dergilerinde yer aldı. Yeni İstiklal (1965) ile Milli Gazete'de Mayın Tarlası ve Isırgan Çiçekleri başlıkları altında şiirleri yayınlandı. Diriliş Dergisinde şiirleri yanında biyografi yazıları da yazdı.

ESERLERİ:
Sessiz Gürültü , Dini ve Ahlaki Şiirler Antolojisi, Naatlar...

Munky
30-07-07, 10:36
Abdurrahman Kadrizade ( 1894)- (1939)
Kırım Türk Edebiyatı

Kırım şairlerinden Abdurrahman Kadrizade (1894-1939) medrese tahsilini tamamladıktan sonra Arap, Fars ve Rus dillerini öğrenmiştir. "Yanı Dünya" gazetesinde çalışırken siyasi kitapları, ders kitaplarını ve edebi eserleri Kırım Türkçesi'ne tercüme eder. Diğer Türk boylarının folklorunu ve Kırım sözlü edebiyatını çok iyi bilir. Kadrizade, halk arasında anlatılan masalları, tekerlemeleri, yırları çınları ve atasözlerini derleyerek gazetelerde yayınlar. Kadrizade, masallardan fıkralardan faydalanarak "Molla Nefsi", "Aksak Temir ve Nasreddin", "Çırk Mırk mı, Mırk Çırk mı?", "Nasreddin Oca ve Karısı" gibi satirik eserler de yazmıştır.

Abdurrahman Kadrizade 1927 senesinde "Kızma Be Yau!", "Birkaç Öğütler" veya "Öğütlerim" gibi şiirlerinde insan hayatındaki eksikleri, çirkinlikleri tenkit ederek kendi düşüncelerini, öğütlerini anlatır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
30-07-07, 10:36
Abdülhak Molla ( 1786)- (1853)
Hekim ve şair. 1786 (H. 1201)da İstanbul�da doğdu. 1853 (H. 1270)te vefat etti. Devrinin meşhur şahsiyetlerinden olup, pekçok ilim ve fikir adamı yetiştirmiş bir aileye mensuptur. Babası Osmanlı Devletinde Divan-ı hümayun haceganlığı vazifesinde bulunan şairliği ile de meşhur Mehmed Emin Şükuhi Efendidir.

Abdülhak Molla, büyük kardeşi Behçet Efendi gibi medrese öğrenimi yanında hekimlik (tıp) tahsili de yaptı. Eski sarayda hekim olarak vazife aldı. Halet Efendi hem onu hem de ağabeyi Behçet Efendiyi himaye etti. Ancak aleyhinde bulundukları gerekçesiyle, 1821�de Mustafa Behçet Efendi ile birlikte İstanbul�dan Keşan�a sürüldüler. Küçük kardeşleri Hızır İlyas Efendinin aracılığı ile bir sene sonra affedilip İstanbul�a döndüler.
Abdülhak Efendi bundan sonra Yeni Saray hekimliğine, 1827'de Asakir-i hassa hekimbaşılığına tayin edildi. Medresede yetişmiş olması sebebiyle ona o devrin ilim rütbelerinden Selanik sonra da Yenişehir Mollalığı; 1829�da Mekke payesi, 1832�de İstanbul payesi verildi. 1833�te hekimbaşılığa ve Mekteb-i Tıbbiyye-i Adliyye-i Şahane nazırlığına seçildi. 1836�da Anadolu kadıaskerliği payesi verildi. Fakat aynı sene payesi alınıp, hekimbaşılıktan çıkarıldı. 1839 (H. 1255)da yeniden vazife verilip Anadolu kadıaskeri ve ikinci defa hekimbaşı oldu. 1841�de Rumeli kadıaskerliği payesi verildi. 1845�te hekimbaşılığı vazifesinden ayrıldı. 1847�de Maarif Meclisi başkanlığına ve üçüncü defa hekimbaşılığa tayin edildi. 1852 senesinde de Reis-ül-ülema ünvanı verildi. Bu vazifeyi aldıktan bir sene sonra altmış yedi yaşında iken İstanbul�da Bebek semtinde vefat etti. Sultan İkinci Mahmud Han Türbesinin bahçesine defnedildi.

Abdülhak Molla bir takım tıbbi yeniliklerin getirilmesinde ön ayak olmuştur. Hekimbaşı iken Tıbbiyye okulunda yeni bir proje uygulandı. Salgın hastalıklara karşı karantina teşkilatını kurdurdu ve Çiçek aşısı yapılmasını mecburi hale getirdi. Bebek�te kendi yalısında bir eczahane açmış ve burada bir nükte olarak �Ne ararsan bulunur derde devadan gayrı� mısraını levha halinde asmıştır.

Abdülhak Molla, hekimliğinin yanında ayrıca şairliği ile de tanınmıştır. Divan edebiyatında kuvvetli şiirleri vardır. Bu şiirleri matbu değildir.

ESERLERİ

Şiirlerinden başka eserleri şunlardır:
1. Tarih-i Liva: Elli bir yaprak olan bu vakayiname, İkinci Mahmud Hanın Rami Kışlasında bulunduğu zamana ait kayıtlardır. Matbu değildir.
2. Rüzname: Yazma olan bu eseri, Sultan İkinci Mahmud Hanın hastalığı ile ilgili olarak hekimbaşı sıfatıyla yazmıştır. O devirde yaptığı tıbbi incelemelerinden bahsetmiştir.
3. Hezar Esrar: Hekimlik ile ilgili bir eserdir. Ağabeyi Mustafa Behçet ile birlikte hazırlamıştır. Bu eser yarım kalmış, bilahare oğlu Hayrullah Efendi tarafından tamamlanıp, 1867�de yayınlanmıştır.

Munky
30-07-07, 10:36
Adnan Şükür ( 1942)
HAKKINDA YAZILANLAR

Bir ailenin başarısı

Türkmen milletinin pek çok başarılı olan insanları vardır başka milletler gibi , gönül isterdi ki bu başarıların devamını kendi memleketimizde sürdürmek, ne yazık ki başka ülkelerde sürdürmeye mecbur kalıyorlar. Bu başarılı ailelerden birisini ziyaret ettik ve aile reisine bir kaç soru sorduk ,

İsminizden başlayalım Sayın.....?
İsmim Adnan Şükür 1942 Kerkük doğumluyum , evliyim 3 erkek çocuk sahibiyim ( Timuçin 23 yaşında , Levent 18 yaşında , Yüsüf 10 yaşında )

İlk okula 1948 de Fayseliye mektebinde başladım orta ve liseyi de şarkiye ve musallada bitirdim sonra 1963 ta beden eğitimi üniversitesine başladım , 1968 de mezun oldum ,18 sene kerkükte spora hizmet verdim çeşitli vazifelerde. Bunlardan : 1969 dan 1983 kadar sevre kulübünde yönetim kurulu üyesiydim aynı zamanda Basketbol antrenörlüğünü kısa bir müddet idare ettim , 10 sene Atletizm federasyonunun sekreterliğini yaptım , müderris olarak Darelmuallimi , Fidai Filistin ve Tahir lisesinde görev yaptım .
Hangi sporcular başarılı oldu sayenizde ? sorusuna şöyle yanıt verdi
Irak şampiyonu Sead Namık 800 ve 1500 metrede , Asya�da Irak�ı temsil eden 3000 metrede Burhan Reşit , Irak şampiyonu Nuri Şükür 800 metrede , Irak Şampiyonu İhsan Dara 400 metre engelde , Sahip Mehdi Disk atma , Hadi Mehdi Gülle atmada ve pek çok başarıya imza attık sporcu arkadaşlarımla beraber bunlardan , Kasım Dev , Muhammed Bala , İbrahim
Mecit , Necat İzzet , Adil Abdullah , Kerim Efendi......
Spora verdiğiniz hizmet yeterlimiydi ? sorusuna da......
Hayır değildi , imkanlar kısıtlı olmasaydı iki mislini verebilirdim .
Ne zaman Irak�ı Terk ettiniz ?
1986 senesinde Irak�ı Terk ettim şuanda Danimarka da Yaşıyorum .
Genç sporcularımıza ne tavsiye edersiniz ?
Düzenli antrenman yapmak , hocaların sözlerine saygı duymak ve düzenli yemek .
Çocuklarından biraz bahis edermisin ?
Hay hay efendim , Büyük oğlum Timuçin�i sporda bir nevi başarılı ettim , şuanda 800 metre koşmakta Danimarka Kulüpler arası şampiyonudur .
O bir oğlum Levent�iyse ,Takma ismi DJ Turkman Souljah , DJ Mix Müziğinde mütemadiyen başarıdan başarıya koşuyor , Bu sene Danimarka birincisi oldu ve İsveç şampiyonu olduktan sonra Londra�da Dünya şampiyonasına katılmaya hak kazandı , ne yazık�ki ön sıralarda yer alamadı , lakin ileride daha iyi sırada yer almasına inanıyorum çünkü henüz 18 yaşında ve büyük heves içerisindedir .
Görüşmemizin sonunda S. Adnan beyin ailesine çok teşekkür ettik ve kendilerine daha iyi başarılar diledik.

Mohammed Samad / 4.10.2002
Biz Türkmeniz / Danimarka

Munky
30-07-07, 10:37
Ahmed Arif ( 1927)- (1991)
1927 yılında-Diyarbakır'da doğdu. Bir süre, A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu. Siyasî düşünceleri yüzünden hapis yattı. Şiirlerinde folklorik unsurları kullandı. 1991 öldü.

ESERİ
Hasretinden Prangalar Eskittim adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
Seni, anlatabilmek seni,
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmez,
Kahpe yalana.

Ardarda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım
Bir o yana,
Bir bu yana...

Seni, bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni, anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...

Munky
30-07-07, 10:37
Ahmet Baytursunulı ( 1873)- (1937)
Kazak Edebiyatı

Ahmet Baytursunulı

Kazak kültürü denince akla ilk gelenlerden birisi de Ahmet Baytursunulı (1873-1937)�dır. O çok yönlü birisidir: şâir, yazar, dilci, etnograf. Kazak halk edebiyatı ve musikîsinden derlemeler meydana getirmiş, eğitimin çağdaş usullerle yapılmasını savunmuştur. Tursunulı, Rus şâiri Kirolov�dan Kazak Türkçesine çevirdiği masalları Kırık Mısal �Kırık Misal� adıyla yayımlamış, Arap harfli Kazak imlâsını belirlemiş ve Kazak Türkçesinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve terminolojisini meydana getirmiştir.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
30-07-07, 10:37
Ahmet Er
Horasan'dan Anadolu'ya geçen Oğuzların bazı boyları Batı Anadolu'ya ulaşmıştır. Ceddi Hayran'ı Mahmud Dede (Yatağan Mahmud) ile soy kütüğünün nesilden nesile aktarılan bilgilerle İmam-ı Ali Rıza'ya uzandığı rivayet edilen Ahmet Er, 1927 yılında Manisa ilinin Akhisar ilçesinin Sünnetçiler Köyü'nde doğmuştur. Baba adı Şevket, annesi Hüsniye hanımdır.

İlk okulu doğduğu köyde bitirmiş, orta okulu Akhisar'da tamamlamış, 1947 yılında Bursa Işıklar Askeri Lisesi'nden mezun olmuş ve aynı yıl Kara Harp Okulu'na girmiştir. 1950 yılında Akar Harp Okulu'ndan Teğmen rütbesi ile orduya ve jandarma sınıfına katılan Ahmet Er, memleketin birçok yerlerinde ordunun çeşitli kademelerinde görev ifa etmiştir.

1951 yılında Bulgaristan'dan Türkiye'ye iltica eden üçyüz bin Türk'ün ızdırabını "Göçmen" isimli üç perdelik bir dram yazmıştır. Bu piyes Türkiye'de "yüz milli piyes"in içinde yer almıştır.

1957 senesinde Milli Savunma Bakanlığı'nca açılan Radyofonik Temsil yarışmasında Kosova Meydan Muharebesi'ni konu alan "Meçhul Süvari" isimli radyofonik temsili ile ödüle layık görülmüştür. Bu temsil Ankara Radyosu tarafından 1957 ve 1960 tarihlerinde iki defa 1960'da İstanbul radyosunda da bir defa olmak üzere temsil edilmiştir.

27 Mayıs 1960 harekatı içinde de görev alan Ahmet Er, Milli Birlik Komitesi üyesi olarak hizmet etmiştir. Daha sonra otuz sekiz kişilik Milli Birlik Komitesi üyeleri arasında meydana gelen itilaf sonucu yurt dışına gönderilen "Ondörtler" grubu arasında yer almış ve 13 Kasım 1960'da Libya Büyükelçiliği Devlet Müşavirliği'ne atanmıştır. 1962'de yurda dönmüş ve doğduğu köye yerleşmiştir.

31 Mart 1965'te Alpaslan Türkeş'le birlikte CKMP'de siyasete atılan Ahmet Er, CKMP'nin 1969 Şubat ayında Adana'daki kongresinde MHP'ye dönüşümüyle birlikte, bu partinin 12 Eylül darbesine kadar Genel Başkan Yardımcılığı'nı yürüttü. 12 Eylül'den sonra, cuntanın mahkemelerinde yargılanan Er, yapmış olduğu tarihi bir savunmayla darbecilere meydan okudu.

Tahliye olduktan sonra uzun bir dönem siyasetin dışında kaldı. Sadece milli İslami değerlere bağlı ülkücü gençliğin yetişmesi amacıyla düzenlenen konferanslara konuşmacı olarak katıldı.

7 Temmuz 1992'de MÇP'den ayrılan Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının kurdukları Büyük Birlik Partisi'nde tekrar siyasete geren Ahmet Er, partinin "Kurucular Kurulu" üyeleri arasında yer aldı. Uzun bir dönem bu partinin Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Er, sağlık şartları sebebiyle bugün siyasetin dışındadır.

Şairler-Yazarlar-Sanatseverler Derneği üyesi olan Ahmet Er, Türk-İslam kültür ve medeniyeti üzerindeki inceleme ve araştırmalarına devam etmektedir.

Çeşitli dergi ve gazetelerde makaleleri ve şiirleri neşredilmiştir.

ESERLERİ
1. Adını Siz Koyun (Şiirler demeti)
2. Göçmen (Üç perdelik piyes)
3. Meçhul Süvari (Radyofonik temsil, senaryo)
4. Hürriyet Yağmuru (Şiirler demeti)
5. Hatıralarım
6. Hak Dostları

Munky
30-07-07, 10:37
Ahmet Poyrazoğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

Aşık dayanışması!
Vakit 26 Haziran 2005

Ülkemizde halk ozanları hep atışmalarıyla bilinir. Herhangi bir etkinlikte bir araya gelen aşıklar, kırıp dökmeden birbirlerine laf yetiştirirler. Atışmalarıyla ünlü ozanlar dün bir dayanışma örneği sergilediler.
İstanbul Halk Ozanları Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Aşık Ahmet Poyrazoğlu'nun gecesine katılan ozanlar, arkadaşları için sazlarının tellerine vurup en güzel türkülerini okudular. Önceki akşam Zeytinburnu Öğretmenevi'ndeki programa katılan Hilmi Şahballı, Orhan Üstündağ, Mürsel Sinan, Maksut Feryadi, Aşık Fikret Ünal ve İsmail Azeri birbirleriyle atışmadılar. Aşık Fikret Ünal'ın tüm meydan okumalarına rağmen, diğer aşıklar "Bu bir dayanışma gecesidir" diyerek birlikte sahneye bile çıkmadılar. Her ozan tek tek sahneye çıkarak, arkadaşları Ahmet Poyrazoğlu'nun gecesini renklendirmeye özen gösterdi. Aşıkların dayanışma örneği salonda büyük takdir topladı.
Ercişli Ozan Ahmet Poyrazoğlu'nun sanattaki 30. yıl kutlamasına ozan arkadaşlarının yanı sıra sanatçı Celal Yarıcı, Mehmet Ündül, Osman Gümüş, Cahit Özdağlar ve Maraşlı Tacim ile Van iline ait dernek yöneticileri katıldı. Konuşma yapan sanatçı ve dernek yöneticileri Ahmet Poyrazoğlu'nun kişiliği ve sanatına olan sevgisini dile getirdiler. Milli ve manevi değerlere saygınlığı ile dikkatleri üzerine çeken Ahmet Poyrazoğlu ise kendisini yalnız bırakmayan tüm dostlarına teşekkür etti. Aşıkların sıkıntılarının çözümü konusunda devletin de destek vermesi gerektiğini belirten Poyrazoğlu, ozan dayanışmasından gurur duyduğunu söyledi.

Munky
30-07-07, 10:38
Ahmet Kutsi Tecer ( 04.09.1901)- (23.07.1967)
4 Eylül 1901'de Kudüs'te doğdu. 1929'da İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliğinde bulunduktan sonra 1942-1946 döneminde milletvekili seçildi. 1949-1951 arasında öğrenci müfettişi olarak Fransa'da bulundu. 1950'de Unesco Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi. Türkiye'ye döndükten sonra, emekli olduğu 1966 yılına kadar İstanbul'da öğretmenlik yaptı.Tecer edebiyata şiirle başladı.

Şiirleri 1921'den sonra Dergâh ve Milli Mecmua gibi dergilerde çıktı. Daha sonra Varlık, Oluş, Yücel ve Ankara Halkevi'nin çıkardığı, kısa bir süre de kendisinin yönettiği Ülkü gibi dergilerde şiirlerini yayınladı.Şiirlerini 1932'de Şiirler adlı kitabında topladı.Bu kitabın yayınından sonra yazdıkları yalnızca dergilerde kaldı.Şiirlerini hece ölçüsüyle yazdı.Daha sonra başladığı oyun yazarlığında da milli değerlere önem vermiştir. İlk ve en önemli oyunu Köşebaşı'nda Batı'ya özenenleri eleştirir. 1961'de sahnelenen son oyunu Satılık Ev yayımlanmamıştır. Çoğunluğu dergilerde olmak üzere Halk edebiyatı ve folklor konularında çeşitli incelemeleri de vardır. 23 Temmuz 1967'de İstanbul'da öldü.

ESERLERİ Şiir: Şiirler, 1932. İnceleme: Köylü Temsilleri, 1940.

Oyun: Yazılan Bozulmaz, 1947; Köşebaşı, 1948; Köroğlu, 1949; Bir Pazar Günü, 1959; Satılık Ev, 1961.

Munky
30-07-07, 10:38
Ahmet Tevfik Ozan ( 1953)
1953 yılında Elâzığ'da doğdu. İlk, orta ve liseyi Elâzığ'da bitirdi. Hacettepe ve Erciyes Üniversiteleri Tıp Fakültelerinde okudu. 1986'dan beri tıp doktoru olarak Kayseri'de çalışmaktadır. Şiir ve yazıları, çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı.

ESERLERİ
Şairin, basılmış Dağlarardı Şiirleri, Kâinat Şiiristan ve Şeyma Ceylan Yüreği adlarında üç şiir kitabı bulunmaktadır.

Munky
30-07-07, 10:38
Ali Akbaş
Masal Çağı
Ali Akbaş

Şu mâvi dumanlı koyda
Bir küçük köy uyukluyor
Şu gümüş hâreli çayda
Bizim kızlar kilim yuyor

Geliyor tokaç sesleri
Yansıtır yamaç sesleri
Suyun aynasında tarar
Kızlar üç kulaç saçları

Yüzünüz şavkır sulara
Kalaylı bakraç yüzünüz
Oturun dinlenin biraz
Yok mu yazınız güzünüz

Öte geçeye geçmeyin
Çay bulanık su içmeyin
Güzellikten baç alırlar
Gül yüzünüzü açmayın

Şarıl şarıl çimdiğim çay
Çiğdem topladığım yayla
Artık rüyama girmeyin
Etmeyin etmeyin böyle

Aynı kaptan yenen yemek
Bin dudağın değdiği tas
Ah köyüm baba ocağım
Suyun zemzem taşın elmas

Dağlar ak saçlı bir dede
Doruklar pâre pâre kar
Tarlalar kırda seccâde
Kekik kokulu tarlalar

Gözümde tüter bacalar
Medet analar bacılar
Gençleri beni tanımaz
Duydum ki ölmüş kocalar

Zeynep elif suna gülçin
Fistanınız biçim biçim
Bir gün imeceye gelin
Bu derdi tüketmek için

Beni unutmayın sakın
Seven demez uzak yakın
Yitirdim köyün yolunu
Yamaçlara ateş yakın

Hiç sormayın nerde kaldım
Her yıl bir diyarda kaldım
Bir ifrit ağına düştüm
Bir kuş gibi darda kaldım

Yıkacağım evi barkı
Sıkıyor beni dört duvar
Niye söylediğim şarkı
Ulaşmıyor yâre kadar

Kuşlar geçer katar katar
Katılır ben de giderim
Kanat vermezse turnalar
Kolumu kanat ederim

Çamlıbeli tutunca kar
Uluşur dağda aç kurtlar
Bir kuş olurdu bir deve
Bacadan geçen bulutlar

Vurulmuş küçük şehzâde
Düşmüş doru küheylandan
Kimseler gelmez imdâde
Baykuş ötüyor ayvandan

Ninem nerde nerde masal
Ağzından bal akardı bal
Benim aslan çocukluğum
Yollar ayrıldı hoşça kal

Munky
30-07-07, 10:38
Ali Püsküllüoğlu ( 1935)
1935 yılında Adana-Kadirli'de doğdu. İlk ve orta okulu Kadirli'de tamamladı. Mersin Lisesi'nde sürdürdüğü öğrenimini, sağlığı nedeniyle yarıda bırakarak çeşitli işlerde çalıştı. Türk Dil Kurumu'nun Yayın ve Tanıtma Kolu'nda uzman olarak çalıştı ve 1982 yılında buradan emekli oldu. Radyo için çeşitli programlar hazırladı. Yusufcuk adlı şiir dergisini çıkardı. Şiir, seçki ve sözlük türü eserler verdi. Ödüller kazandı.

ESERLERİ
Başlıca şiir kitapları şunlardır: Pembe Beyaz, Aydınlık içinde, Karanfilli Saksı, Uzun Atlar Denizi, Sırtımızda Kızgın Güneş, Yaz ve Yağmur, Gül Sevgili Yurdum, Babadat (Toplu Şiirler, 1950-1997).

Munky
30-07-07, 10:38
Ali Rıza Saraçoğlu
Batı Trakya Türk Edebiyatı

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Kızı Nalân Saraçoğlu da kendisi gibi şair olan, Mehmet Akif Ersoy-Mehmet Emin Yurdakul tarzında şiirleriyle Batı Trakya Türklerinin �millî şairi� kabul edilen Gümülcineli Alirıza Saraçoğlu, büyük bir inanç ve azimle sürdürdüğü ulusal ve toplumsal mücadelede, şiiri araç olarak görmüştür. Bu nedenle, ölümünden iki yıl önce 1992�de, lirik şiirlerden oluşan �Rodop Yıldızı� şiir kitabının yayımlanmasına kadar, şiirinin ana temasını, Balkanlar�ın bu bölgesinde hiç sönmeyen ulusal heyecanla kimlik mücadelesi veren Türklerin varoluş sorunları oluşturmuştur.

Munky
30-07-07, 10:39
Amdi Giraybay ( 1901)- (1930)
Kırım Türk Edebiyatı

Amdi Giraybay (1901-1930), çok genç yaşlarda "Öksüz Kart Ali", "Yaz", "Kış", "Baar" isimli küçük şiirlerini yazmıştır. Akmescit'te iken Beyaz Rusların Kırım halkına yaptığı zulüm, haksızlık ve adaletsizliklere şahit olan Giraybay, bolşeviklerin Kırım Türklerinin başından geçen faciaları anladıkları zaman, yaşanan zulmün biteceği, hatta Kırım'dan Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalan Kırım Türklerinin de Kırım'a dönmelerine yardımcı olunacağı fikrine inanmıştır. Bu duygular içinde 1921'de Kırım'a giren bolşevikleri karşılamak için "Hoş Keldiniz!" şiirini yazan şair, 1926 yılında Türkiye'den Kırım'a döner ve pek çok Kırım aydını gibi 1929-30'daki katliamda yok edilir.

Şairin 1921-1922 yılları arasında yazdığı "Cigitke", "Açlık", "Tatar Ocasına", "Şarkılarga", "Şatlık İmtiyan" gibi şiirleri, "Yaşlarga" ve Romanya/Bükreş'te basılan "Yaş Tatarlarga"(1994) isimli şiir kitaplarında toplanmıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
30-07-07, 10:39
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/200.jpg
Arif Nihat Asya ( 07.02.1904)- (05.01.1975)
(7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Şair, Çatalca'nın İnceğiz köyünde doğdu. Balkan Savaşı'nın sonunda İstanbul'a geldi. Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde okudu. Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi'nde iken Bolu Sultanîsi'ne, buradan Kastamonu Sultanîsi'ne geçti. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Darulmuallimîn-i Âliyyesi'ne girdi. Buraya bağlı olarak Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1928). 14 yıl edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptıktan sonra 1950-1954 yılları arasında Adana milletvekili olarak Meclis'te bulundu. 1959-1961 yılları arasında Kıbrıs'ta öğretmenlik yaptı. 1962'de emekli oldu. Ankara'da öldü.

ESERLERi:

DUALAR ve AMiNLER

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

KÖKLER ve DALLAR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

BiR BAYRAK RÜZGAR BEKLiYOR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

Munky
30-07-07, 10:40
Arzu Abdullah
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 10:40
Asım Köksal
Mustafa Asım Köksal, 1913 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre eğitimi aldı. Ankara'da bulunduğu sıralarda Kerkük alimlerinden Muhammet Efendi�nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Etem'den tasavvuf terbiyesi aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı�nda memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu. 1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu.
1983 yılında 18 ciltlik İslam Tarihi adlı eseriyle, Pakistan Siret Ödülü�nü kazanmıştır. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Asım Köksal 1998 tarihinde vefat etmiştir.

ESERLERİ
İslâm Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet (18 cilt), Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Kılavuzu, Tevbe, Reddiye, Peygamberler (manzum), Peygamberimiz (manzum bir siret), Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 Sorusuna Cevap, Türkçe Ezan Meselesi, Şeyh Bedrettin (basılmamıştır), Şeyh Ahmet Kuddisi hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslâm İlmihâli.

Munky
30-07-07, 10:40
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1789.jpg
Aşık Ferrahi ( 1934)- (22.04.1969)
Ferrahi bir uğrak verdik dünyaya
Bazı atlı gezdik bazı da yaya
Elveda etmeye helallaşmaya
Sabah sabah hoşgeldiniz haneme

Mızrabını sazının tellerine, hoyratça gezindiren adam her nağmede ömründen bir zaman dilimini cömertçe önümüze seriyordu ve diyordu ki,

Neler geldi girdi benim düşüme
Felek bu dertleri taktı peşime
Bir yazı yazın ki mezar taşıma
Ferrahi dünyada gülmemiş deyin

Evet, kimdir Ferrahi, kimdir? Aşık Ferrahi'nin babası Mustafa Ergat, Siirt'in Eruh Kazası'nın Kever Köyü'ndendir. 1914-1918 yılları arasında memleketinden göç ederek Adana'nın Ceyhan Kazası'nın Kurtkulağı Köyü'ne yerleştiği bilinmektedir.

Bu köyde hayatını kazanmaya çalışan Mustafa Ergat, çok kısa zamanda kendisini köy ahalisine kabul ettirir ve sevilen biri olur. Hele zamanın şöhretli zenginlerinden hemşehrisi İbrahim Koruklu'yla tanışınca yıldızı iyice parlar. İbrahim Koruklu onu Ceyhan'da mahalle bekçiliği görevine getirtir, ardından da Ceyhan'ın Küçük Mangıt Köyü'nden bir kızla evlendirir.

Hemşehrisi İbrahim Ağa'nın gözüne girmeyi başaran Mustafa Ergat, onun sayesinde Ceyhan'ın sevilen ve sayılan bir siması olur. Fakat, bu arada Küçük Mangıt Köyü'nden evlendiği karısı ölür. Karısını kaybeden Mustafa Ergat yine İbrahim Koruklu tarafından, bu sefer de Ceyhan'ın Kıvrıklı Köyü'nden Osman Metin (Çingil Osman) in bacısı Emine ile evlendirilir. Mustafa Ergat'ın bu hanımdan 1934 yılında Mehmet Ali, (Aşık Ferrahi) sonra da Sabiha olmak üzere iki çocuğu dünyaya gelir.

Mustafa Ergat'ın hayat çizgisi İbrahim Ağa'nın ellerinde yükselmeye devam etmektedir. Artık Mustafa Ergat Ceyhan'ın tütün kolcusudur. Bu görev ona daha büyük bir çevre ve ün kazandırır.

Ancak, Mustafa Ergat görevinin şuurunda bir tütün kolculuğu sevdasına kalkışınca işler tersine döner ve bir gün, bilerek ya da bilmeyerek, zamanın tanınmış zengini İbrahim Koruklu'nun adamlarını, kaçak tütün satarlarken yakalatır. Böylelikle Ağa'ya ihanet etmek gibi büyük bir çılgınlığa düşen Mustafa Ergat, feci şekilde dövülür. Yediği dayak sonucu aklını oynatır ve bir gün evini barkını terk ederek, çeker gider. Ceyhan'a bir daha da dönmez. Onun için nerede, ne zaman öldüğü dahi bilinmemektedir.
Babasının gidişinden çok kısa bir süre sonra annesini de kaybeden Mehmet Ali'yi ve kız kardeşini, dayısı Osman Metin yanına alır.
Daha 7-8 yaşlarındayken hayatın cilvesi ona başka bir dünyanın kapısını aralar. Mehmet Ali, köy tarafından Halil Turan'a besleme olarak verilir. Halil Turan'ın kapısında uzun bir zaman çobanlık yapan Mehmet Ali'nin işe yatkın olduğunu anlayan dayısı onu tekrar yanına alır. Bu sırada kız kardeşi de evlenir. Artık tamamen yalnızdır. Köyün sığırlarını güderek, traktör sürerek ekmeğini kazanmaya çalışır.

Derler ki; Çoban Mehmet Ali on iki yaşındayken bir gün, bir rüya görür. Rüyasında bir kıza aşık olur. Bu aşk onu aşık yapar; sığır gütmeye yarayan değneğini saz yapar, dilini açar, gönlünü kanatlandırır ve onu ''AŞIK FERRAHi'' yapar.

Aşığımız, bir yandan yaşamaya, ekmeğini kazanmaya çalışırken; bir yandan da dağda, bayırda, kumda bir başına alfabenin hem eskisini hem de yenisini sökmeye çalışır. Başkaları için zor olan, onun için hiç de zor olmamıştır. Gayretleri sonunda Karacaoğlan'ın, Kerem'in, Aşık Garip'in kitaplarını okuyabilecek duruma gelir. Hatla sadece aşk hikayeleri, şiirleri okumakla kalmaz, yazmaya da başlar. iık şiirlerini bir defterde toplar ve ''Mahsun Çocuk'' adını verir. Fakat ne yazık ki, bu defter günümüze kadar ulaşamaz.

1954 senesinde Aşık Ferrahi İstanbul'dadır. Ayazağa ve Zeytinburnu Süvari Bölüğü'nde askerdir. Ancak askerliği sırasında tüberküloz hastalığına yakalanır. Hava değişimi için köyüne gönderilir . Fakat hastalık geçmediğinden, tekrar asker ocağına dönemez.

Bu hastalık Ferrahi'nin hayatında adeta yeni bir dönemin başlangıcı sayılır. Asker ocağına bir daha dönemeyen Ferrahi'nin verem olduğunu anlayan dayısı, çocuklarını bu bulaşıcı hastalıktan korumak için, onu evinden uzaklaştırır. Bu yüzden Ferrahi de köyünü terk eder , ya da terk etmek zorunda kalır.

İlk gittiği yer Ceyhan'dır. İlk gördüğü dostu Hamit Zorba. Hamit Zorba, çalıştığı çiftlikte ona da bir iş ayarlar. Ferrahi, bir müddet burada çalışsa da traktör sürmek pek işine gelmez. Çünkü O; ''Mahsun Çocuk''una yeni şiirler ekleyecektir, yeni türküler çığıracaktır.

Sene 1958'dir; elinde Kayserili Ömer Usta'nın yadigarı sazı ile varır gider Ceyhan'daki Şevket Eser'in saz evine. Saz çalmadaki ilk marifetini, yani Şevket Eser'in tabiriyle ''Gam yapmasını'' öğrenir. Bu çalışmalar yavaş yavaş, ama daha bilgili ve şuurlu bir şekilde Ferrahi'nin rotasını Aşıklar Dergahı'na yöneltir.

Artık aşığımız sazıyla, sözüyle ve korkunç kaderi ile bir başına ömür sürmeye başlar. Nereye, ne zaman gideceği; kime, nasıl uğrayacağı belli değildir. Çünkü O;

Neyleyim serveti, neyleyim malı
Şimdi bir serseri Ferrahi'yim ben der...

Aşık Ferrahi'nin hayatının bundan sonraki dönemlerine baktığımızda, onu türlü dertlerle, hastalıklarla, sevinçlerle iç içe bir hayat kavgasında görürüz.

Zaman zaman tıpkı diğer aşıklar gibi o da kendisini ispat etmek için ''Aşıklar meydanı''na çıkmaya başlar. Düzenlenen şenliklerde, sazıyla sözü dost olunca, Aşık Ferrahi'nin bütün yurt köşelerine yayılan haklı şöhreti ortaya çıkar.

Bu sırada Adana'nın Kürkçüler Köyü'nde bir düğün gecesi, görüp tanıştığı akrabadan bir kıza gönül verir. Kısa bir süre sonra alıp kaçırır kızı, getirir köyüne, 1959'da onunla evlenir. Sırasıyla biri kız, ikisi erkek üç çocuğu olur. Kızına anasının adını (Emine), ikinci çocuğuna babasının adını (Mustafa), son çocuğuna ise, Konya Aşıklar Bayramı'nda tanıştığı Fevzi Halıcı'nın isteği üzerine, Mevlana'nın Türbesi yakınında mezarı bulunan Konya'lı şair Şem'in adını verir.

1960-1961 yıllan arasında dayısından kalan 35 dönümlük tarlasını satarak Kıvrıklı Köyü'nden Adana'ya göç eder. Sinanpaşa Mahallesi Kışla Caddesinde bir saz evi açar. Burada bir yandan bu işin meraklılarına saz dersi vermeye çalışır, bir yandan da plak satarak geçimini sağlar.

Bu çalışmalar Adana'daki sanat çevresi tarafından ilgiyle takip edilir. Hatta başta Adana Radyosu olmak üzere İzmir ve İstanbul Radyolarında programlar yapar. Yaptığı programlarda okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'', ''Ah neyleyim gönül senin elinden'' ve ''Hasta gönlüm divanedir durmuyor'' türküleri çok popüler olur.

Ancak Ferrahi'nin mutluluk yıldızı pek fazla ömürlü olmaz. Çünkü askerdeyken yakalandığı verem hastalığı günbegün kendisini iyice hissettirmeye başlar. Her gün biraz daha artan dertlerinin acısıyla yalvarır Allah'a,

Der Ferrahi takat kalmadı bende
Her türlü yareler açıldı tende
Yarab bu derdimin dermanı sende
Bu derdime çare çare Allah'ım''

Bu çaresizlikler içerisinde biricik kızı Emine'ye beş yaşındayken hem okuma-yazmayı, hem de saz çalıp türkü söylemeyi öğretir Ferrahi.

Ama dertler daha gaddar , daha acımasız olmuştur artık. Kötünün kötüsü, beterin beteri; gırtlak veremi.

Der Ferrahi kime diyem halimi
Konuşurken sakat ettin dilimi
Yara açtın göğsüme büktün belimi
Vücudumu delik delik eyledin

Evet, çalıp söyleyen, konuşan, minarelerden ezan okuyan bir Ferrahi yok artık. Sakat olan bir dilin bedeni var. Sessiz ve işaretlerle konuşan bir beden.

Buna rağmen Ferrahi yine metanetini yitirmez. Zira kendisinin sazı ve Emine'sinin sesi vardır. Var olanları değerlendirir aşığımız. Kendisi çalar, Emine okur türkülerini. Artık Ferrahi bir ama, kızı onun değneği olmuştur.

Bu beraberlik alır götürür onları, ilden ile, dilden dile ve 1967'de ikincisi yapılan Konya Aşıklar Bayramı'na. Kendisinin çalıp kızının okuduğu ''Ela gözlü nazlı yari'' türküsüyle türkü dalında birinci olarak Mihri Hatun, 1968'de ise yine kızıyla beraber türkü dalında Köroğlu birincilik ödülünü almaya hak kazanırlar .

Şanına şan katan birincilikleri onun daha da geniş kitlelere sesini duyurmasına sebep olur. Ama ne yazık ki dertler bir türlü bırakmaz yakasını ''Bahtı kara Ferrahi'nin''. 1969 senesinin 22 Nisan'ında, hayatının en verimli çağında, göçer gider bu dünyadan. Geriye otuz beş yılın bela dolu bir hayat hikayesinin kahramanı olan çilekeş Ferrahi'yi bırakır.
Yazan: Halil Atılgan

Aşık Ferrahi'nin bazı türküleri : Ah neyleyim gönül, Bir yare gönül verince, Ela gözlü nazlı yari, Vücudum şehrini seyran eylerken...

Munky
30-07-07, 10:40
Aşık Paşa ( 06.09.1271)- (30.09.1372)
Türbesindeki kitabeye göre, 1271 yılında doğmuş, 1373�te ölmüştür. Asıl adı Ali�dir. Eşinin adı Hacı Hatun olduğu, Elvan, Selman (Süleyman), Hasan Can, Kızılca adlarında oğulları, Melek adında kızı olduğu belgelerden anlaşılmaktadır.

Aşık Paşa�nın babası Muhlis Paşa hakkında geniş bilgi yoktur. Selçuklu isyanı sırasında 6 ay kadar Konya tahtında oturduğu yazılmaktadır. Muhlis Paşa�nın Eskişehir�e giderek Ertuğrul Gazi ile görüştüğü, büyük iltifat gördüğü, bu görüşmede Osman Beyin�de bulunduğu, torunu Ahmet Aşık�ı Aşık Paşazade Tarihi adlı kitabında yazılıdır. Osman Bey�in kaynatası Şeyh Edebali, Kırşehir ahilerinin büyüklerindendir. .

Aşık Paşa�nın Orhan Gazi devrinin büyüklerinden olduğu, Ahmet Aşık�ın şu mısralarından anlaşılmaktadır.

Ne geyse yakışır Orhan Gazi,
Aşıkpaşa zamanında idi gazi.

Aşık Paşa, Süieyman Türkmani gibi devrin zahiri ve batınî ilminde olgunluğa ermiş bir kişiden feyz ve ışık alarak yetişti. Latifi�nin dediği gibi; �O kibar meşayihin zenginledindendi. Şahane itibar ve değeri, padişahane kudret ve gücü vardı.�

Aşık Paşa�nın yaşadığı devirde Fars dili, ilim ve şairler arasında çok yaygın olarak kullanılmakta iken, Garipname isimli eserini Türkçe olarak yazmış, Türk ve Tacik dillerini gaflet uykusundan uyandırmak için şu süri yazmıştır:

Türk diline kimse bakmaz idi,
Türklere her giz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi el dilleri,
İnce yolu ol ulu menzilleri.

Türk dilinde yeni manalar bulalar,
Türk, Tacik cümle yoldaş olalar,
Yol içinde birbirini yermiye
Dile bakıp manayi her görmiye.

Aşık Paşâ�nın Garipname isimli eseri 12.000 beyittir. Türkçe yazılmıştır. Aşık Paşa 3 Kasım 1333�de vefat etmiştir. Türbesi şehre hakim bir tepedir.

Munky
30-07-07, 10:41
Aşık Şenlik ( 1850)
Asıl adı Hasan olup 1850'de Çıldır'ın Suhara (Yakınsu) köyünde doğmuştur. Aşık Şenlik Terekeme (Karapapak) boyundandır. Karapapak ağzını en yetkin biçimde kullanan Şenlik, 14 yaşında kuş avcılığı yaparken dere boyunda uyuya kalmış, düşünde aşk badesini içmiş. Kalkınca şiir söylemeye başlamış. 19 yaşında iken Ahılkelek'in Lebis köyünden Aşık Nuri'den saz çalmayı öğrenmiştir. Kars, Ahıska, Borçalı, Tiflis, Gürü ve Revan'ı , dolaşmış, çağının birçok aşığıyla karşılaşmalar yapmıştır.

Şenlik vefadan yakınır. Toplumdan şikayetçi değildir. Toplum içerisinde bir insan düşmüşse bu toplumun değil kişinin suçudur. Kişi, Sakınarak gezmeli ve konuşmalıdır.

Manasız mantıksız sözü bilmenin faydası ne?
Az anlayıp çok söyleyip gülmenin faydası ne?
İtibar dediğin elde bir muhalif şişedir
Boş yere kaldırıp taşa çalmanın faydası ne?

Şenlik çağı, halk ozanları bakımından geniş ve güçlü bir çağdır. Ozanımız bu ozanlardan Feryadi, Mazlumi, Sümmani, Aşık Abbas ve İzani ile karşılaşmıştır. Sümmani, ile bütün hayatları boyunca bir kardeş gibi yaşamışlardır. Söylentiye göre bir karşılaşmalarında uzun boylu çaba sarf edip, yorulunca Şenlik'in annesi içeri girerek her ikisine de kardeşsiniz anlamına gelmesi için göğüslerini göstermiş ve ozanları ayırmıştır.

Dil olarak ağdalı bir dil kullandığı görülse de, çağının ozanlarında genel olarak görülen bu durum, salt Şenlik için eleştiri konusu edilebilecek bir özellik değildir.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının olduğu dönemde Şenlik kahramanlık destanlarıyla, koçaklamalarıyla yöredeki milis kuvvetlerin direnç kaynağı olmuştur.

Kars'ın Ermenilerle dolu olduğu günlerde, Çıldır'dan Kars'a gelen Aşık Şenlik, durumun kötü olmasından, geri döner. Dönerken yolda arkasında süvarileriyle, bir Rus Generali rastlar. Kendisinden vaziyet hakkında ve Rus Çarlığını mı, yoksa Osmanlıların yanında mı yer alacağını soran Rus generaline şu yanıtı verir:

Al'osmanı isterem

Hulusi gabilden bilsen fikrimi
Men Allah'tan Al'osmanı isterem.
Merhamet sahibi ol rahmi gani
Nesli mürsel hökmü hanı isterem.

Süleyman mülkünde bergarar duran
Muhammet vekili makamı nuran
Hıfsının ezberi ayeti Kur'an
Selavatl, o Sulfanım isterem.

Al'osman şahım var şahlar serveri
Dilinde salavat zikri ezberi
Kaftan kafa zirü zeminden beri
Hükmetmağa bir tek onu isterem.

Emri Hak yedinden çekilip kalem
Var imiş ettiğim yetişti belam
Mülkünde saltanat hükmünde alem
Divanında Şevket Şam isterem.

Gam günlü Şenlik'in gönlünün şadı
Çıkmaz hatırımdan Al'osman adı,
Gidipti dünyanın lezzeti tadı
Mahşer günü bir mekanı isterem.

Bunu dinleyen Çarlık Rusyası nın generali bu büyük ozanımızı kutlayarak "Eğer Çarlık Rusyasını istiyorum deseydin, hemen boynunu vurduracaktım. Tam dinine sadıkmışsın." diyerek, yirmi beş lira da mükafat verir. Zamanın tanınmış bir çok aşıklarıyla karşılaşmalarda bulunan Şenlik, istilacılarla mücadele veren en güçlü aşık olarak bilinir.

1913 yılında, Revan'da hanlar arasında yapılan bir düğünde, toy babası seçimi için bilinmedik bir hikaye yarışı başlar. "Latif Şah" hikayesi Revan'lı Bala Mehmet tarafından, okununca, aldığı birincilikle, başını belaya sokar. Toy babası seçimini kazanan Bala Mehmet, bazı hanlar tarafından sıkıştırılarak, hikayenin ustasının gelmemesi halinde başının vurulacağını belirtirler. Hanların baskısı üzerine Şenlik'e gelen aşık, onu da alıp, Revan'a giderler. Oradaki aşıklar Şenlik'in atışmalarda yendiği, bağladığı kişiler olup, Aşık Şenlik'e kin besleyenlerdir. Revan'da yapılan atışmalarda da yenilirler. Zaten kinli olana bu aşıklar, Şenlik'e bir tuzak kurarak, yemeğine zehir katarlar. Hastalanan Aşık Şenlik, trenle Arpaçay'a kadar gelir, Dilaver köyünde iyice hastalanır ve ölür. Cenazesi Akbaba'nın Hozu köyüne ve oradan Çıldır'ın Suhara köyüne getirilir. Mezarı buradadır.


Ehl-i islam olan işitsin bilsin,
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana
İsterse Uruset ne ki var gelsin
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana.

Guşanın kılıcı geyinin donu
Gavga bulutları sardı her yanı
Dağda goç yiğidin şan alma günü
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Gavga günü namert sapa yer arar
Er olan göğsünü düşmana gerer
Cemi ervah bizden meydana girer
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Asker olan bölük bölük bölünür
Sandınız mı Kars kalası galınır
Boz atlar üstünde gılıç çalınır
Can sağ iken yurt vermeniz

Hele Alosrnan'ın görmemiş zorun
Din gayreti olan tedarik görün
Al tepip baş kesin Kazak'ı kırın
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Benesferdir bilin Urus'un aslı
Orman yabanisi balıkçı nesli
Nınzır sürüsüne dalıp kurt misli
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana


Şenlik durursuz atlara minin
Sıyra gılıç düşman üstüne sürün
Artacaktır şanı bu Al'osmanın
Can sağ iken yurt vermeniz düşmana

Munky
30-07-07, 10:41
Ataol Behramoğlu ( 13.04.1942)
13 Nisan 1942 yılında Çatalca�da doğdu.Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü�nü (1966) bitirdi, İstanbul Şehir Tiyatroları�nda dramaturg olarak çalıştı.Beş buçuk yıl Paris�te yaşadı ve Anka adlı bir dergi çıkarmaya başladı, şimdi İstanbul�da.İlk şiiri Varlık dergisinde çıkmış (1960). Evrim, Devinim 60, Şiir Sanatı vb. dergilerde çıkmış şiirlerine İsmet Özel�le birlikte kurduğu aylık Halkın Dostları dergisinde (bu dergi 18 sayı çıktı, Mart 1970, Eylül 1971) yenilerini ekledi.Kardeşi Nihat Behram�la birlikte aylık Militan dergisini çıkardı (18 sayı, Ocak 1975-Haziran 1976).

ESERLERİ
Şiir kitapları: Bir Ermeni General (1965), Bir Gün Mutlaka (1970), Yolculuk, Özlem, Cesaret ve Kavga Şiirleri (1974), Ne Yağmur Ne Şiirler (1960), Kuşatmada (1978), Mustafa Suphi Destanı (1979), Dörtlükler (1980, ilavelerle yeniden basım 1983), Şiirler (1959-1982) (Şiirlerden Seçmeler, 1983), İyi bir Yurttaş Aranıyor (1983), Kızıma Mektuplar (1987), Eski Nisan (1987), Türkiye Üzgün Yurdum, Güzel Yurdum (1985), Bebeklerin Ulusu Yok (1988), Sevgilimsin (1993). Toplu Şiirleri�ni Bir Gün Mutlaka (1.cilt, 1991), Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir şey Var (2.cilt 1991), ve Kızıma Mektuplar�da (3.cilt, 1992) topladı. Kitaplaşmış yazıları: Yaşayan Bir Şiir (1986), iki Ateş Arasında (1989), Melankolik Gözyaşları (1990), Nazım�a Bir Güz Çelengi (1990), Şiirin Dili-Ana Dil (1995). İki de antoloji hazırladı: Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi (1988) ve Dünya Şiiri Antolojisi (1997, Özdemir İnce ile birlikte). Aziz Nesin ile ilgili anılarını �Aziz Nesin�li Fotoğraflar� (1995), yurtdışı gezi yazılarını �Başka Gökler Altında� (1996) adlarıyla kitaplaştırdı. Puşkin, Lermantov, Gorki, Çehov vb. Rus şair ve yazarlarından kitaplaşmış çevirilerinin yanı sıra çeşitli ülke şairlerinden yaptığı şiir çevirilerini �Kardeş Türküler� (1981) adlı bir kitapta topladı. Lozan (1992) adlı oyunu Devlet Tiyatrosu�nca sahnelendi (1993). İsmet Özel ile mektuplaşmaları �Genç Bir Şairden Genç Bir şaire Mektuplar� (1995), Metin Demirtaş ile mektuplaşmaları �Şiirin Kanadında Mektuplar� (1997) adlarıyla kitaplaştı.Bir de çocuk kitabı var: Yiğitler Yiğidi ve Uçan At Masalı (1990).Asya Afrika Yazarlar Birliği Lotus Edebiyat Ödülü�nü aldı (1981).

Munky
30-07-07, 10:41
Aydil Erol ( 25.05.1938)
25 Mayıs 1938'de istanbul Çengelköy'de dünyaya geldi. Ana ata yönünden Kastamonu Bozkurtludur. Safiye-Ahmet Erol'un büyük oğlu, adları "Ay" ile başlayan dört kardeşin (Ayfer, Aydil, Aynur, Aydın) ikincisidir, ilkokulu Çengelköy'de bitirdi. 1951 yılında Beyoğlu Erkek Orta Terzilik Okulu'nun 2'nci sınıfında, yani ortanın ortasında iken geçirdiği trafik kazası (daha doğrusu:Beşiktaş'ta Derya Kaptanı Barbaros Hayreddin Paşa türbesi önünde tramvaydan atlaması) yüzünden bir yıl kadar yürüyemedi. Yeniden yürüdüğü gün için:"Dünyaları verseler bu denli sevinmezdim!.." demekte, kendisini tedavi eden Dr. Nuri Sandıkçıoğlu'nu rahmetle anmaktadır.İyileştikten sonra, istemeyerek gönderildiği bu okulu bırakıp çalışmaya başladı.Okulu bıraktı ama okumayı değil!.. 20 yıl kadar trikotajcılık yaptı. İlk yazısı 1958'de Milliyet'te çıktı. Karakedi (2'nci çıkışı), Millî Yol, Tarla, Toprak, Ötüken, Kardaşlık (Bağdat, istanbul), Bilgi, Türkiye (1972, 1998, 1999), Defne, Tercüman, Devlet, Yeni istanbul, Babıâli'de Sabah, Son Havadis, Türk Dünyası Araştırmaları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, Türkeli (Ankara), Kurultay, B.Kurultay, Ayyıldız, Dil, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Türk Dili, Azat, Polemik, Şafak (Tekirdağ), Alkış (K.Maraş) vb yayım organlarında şiirleri, yazıları yayımlandı.
Hafız Yusuf Cemil Ararat (Mahir İz'in Yılların Izi'ne bakıla), Nihâi Atsız, Arif Nihat Asya, Prof.Dr. M. Kemal Özergin'den görmüş olduğu unutulmaz teşvik ve yardımları minnetle anmaktadır.

1974 yılının sonbaharında (Yeni) istanbul gazetesinde günlük fıkra yazarı olarak gazeteciliğe başladı (10 ay kadar). 1 Haziran 1975-6 Eylül 1991 arasında Tercüman gazetesinde düzeltmen olarak çalıştı. 1977-1978'de Hergün gazetesinde 10 ay kadar günlük fıkra yazdı (Aydoğdu Ersin imzasıyla). Hamamizade ismail Dede Efendinin istanbul Akbıyık'taki evinin onarılıp Dede Efendi Müzesi hâline getirilmesi ilk defa onun tarafından teklif edildi:10 Ocak1978.

1983'te Bahar Erol ile evlendi. Bu evlilikten olan iki oğlu vardır:Doğuhan (1985), Batuhan(1986).
"İlkokula 6 yaşımda başlamama rağmen, evlenmem de, gazeteciliğe girmem de geç oldu" demektedir.
"Şarkılarla Şiirlerle Türkülerle ve Tarihî Örneklerle ADLARIMIZ" (Ankara 1989, 1992, İstanbul 1999) yayımlanan ilk kitabıdır ve Türk Dünyasnda sahasının en kapsamlı eseridir."Horyatlar" (istanbul 1990, 2000) ikinci kitabıdır.
"Röportajlar" ve "Dosta Düşmana Karşı" mizahî eserleri ise baskıya hazırdır.

Yazı hayatının kırkıncı yılı olan 1998'de sevenlerince AYDİL EROL ARMAĞANI çıkarıldı.
Halen Yeniçağ gazetesinde çalışmakta, Ufuk Ötesi'nin yayın danışmanlığını yapmaktadır.
2002'de Mehmet Akif ve Ahmet Haşim adlı kitapları yayımladı. Adlar konusundaki çalışmalarından ötürü 2002 yılında Türk Dil Kurumu'nun adlar koluna üye alındı.

Yayınladığı maniler arasında şu dörtlüğe yer vermesinden sonra, (Ufuk Ötesi, Nisan 2003, Yeniçağ 15.02.2003) Karen Fogg Çocukları deyimi basında geniş yankı gördü:
Yediler sucukları
giydiler gocukları
memleketi satacak
Karen Fogg Çocukları

Bestelenmiş şiirleri
Baş eğmeyiz feleğe, yâr ü ağyâre de biz Etmeyiz tenezzül bir gül için hâre de biz Ne sâkîden imdat, ne meyden şifa dileriz. Etmeyiz tenezzül bir gül için hâre de biz
Segah Aksak şarkı, (1958) Beylerbeyli Kemençeci Hasan Fehmi Mutel (1885-1965)
Çatlatır bülbülleri o nağme-i sazın senin Fetheder gönülleri asarın üstadım senin Vermiş Hak kabiliyet-i müstesna, hüner sana Yoktur naziri cihanda hüsn ü fehminin senin
Hicazkâr Müsemmen şarkı (1957)
Hasan Fehmi Mutel

Erişti eyyam-ı nevbahar
(Hasan Fehmi Mutel, Mahur Curcuna ş.)
Gel buselerinde mest et bu gece
(Hasan Fehmi Mutel, Mahur Aksak şarkı, 1954)
Gül-gonca cemâlin bana bin cevr eder
(Hasan Fehmi Mutel, Hicaz Türk Aksağı, şarkı, 1957)
Seyredelim mehtabı gel seninle bu gece
(H. F. Mutel, Nihavent Yürük Aksak Şarkı, 1954)
Not: Birinci dörtlük, Hüseyin Rıfat Işıl'ın Rumeli Hisarı Mezarlığındaki mezar taşı yazısından esinlenerek kaleme alınmıştı:
"Bazen ney olur, bazı da safi mey olurduk Gâhi neye meyler katarak hey hey olurduk Baş eğmedik asla feleğin kahrına bir gün Biz istemiş olsaydık eğer herşey olurduk"

Munky
30-07-07, 10:41
Bahattin Karakoç ( 1930)
1930 yılında Kahramanmaraş�ın Elbistan ilçesinde doğdu. İlköğrenimini memleketinde yaptı. Adana Düziçi Köy Enstitüsü'nde okudu. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nden mezun oldu. Kahramanmaraş'taki sağlık kuruluşlarında sağlık memuru olarak çalıştı. 1982'de emekli oldu. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdı. K.Maraş'ta Dolunay dergisini çıkardı. Her yıl düzenlenen Dolunay Şiir Şölenlerini başlattı. Beyaz Dilekçe adlı şiiriyle Türkiye Diyanet Vakfı Münacaat Yarışmasında birincilik kazandı. Şairin bundan başka ödülleri de var.

ESERLERİ
Mevsimler ve Ötesi, Seyran, Sevgi Turnaları, Ay Şafağı Çok Çiçek, Kar Sesi, Zaman Bir Beyaz Türküdür, ilk Yazda, Bir Çift Beyaz Kartal, Menzil, Uzaklara Türkü, Beyaz Dilekçe, Leyl ü Nehar Aşk, Şiir Burcunda Çocuk ve Dolunay Şiir Güldestesi.

LEYL Ü NEHAR AŞK

Hiç bulut yoktu ortalıkta birden peydah oldular
Serinlikle birlikte içime bir korku düştü
Dedim, menzile ulaşacaksan geç kalma acele tut
Sonra sellerle kapaklanırsın yere yüzüstü

Hani hasat sonrası tarlalardan topladıkları başakları
Yuvalarına nasıl kımıl kımıl taşırlarsa karıncalar
Ben de senin sevgini taşıdım yüreğimin doruklarında
Damıtılmış bir ömür boyu leyl ü nehar

Vakit gurûp vaktidir rüzgârsa hoyrat esiyor
Bir vâha görünmüyor ıhtı ıhacak deven
Yıldızlara bakıp bakıp ahkâm kesiyor
Kendi dikenleriyle taçlanan yorgun keven

Sor şu yol kenarındaki meyvesiz karaağaçlara
Kaç yolcu geçmiştir bu yollardan senden önce
Şu çeşme, şu ören, şu döşek tanıklık etsin
Aşk nedir, edeb'i erkânı nice

Alazsız, dumansız bir yangının ortasındayım
Sesim daha içimdeyken kavrulup dökülüyor
Yakınından geçseler bütün kuşlar kül olur
Yanan binam ker**** ker**** sökülüyor

Seni sevdiğimi yine gururla haykırıyorum işte
Gemi azıya alarak kişneyip kaçan ufuklara
Alnınızdaki beyazlık, ayaklarınızdaki seki benim sevgimdir
Benim sevgilimdir yeni besteler yapan sonsuzluklara

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Şiir Kurultayı

15. Geleneksel Dolunay Şiir Şöleni
Türk şiirinin ak sakal�ı Bahaeddin Karakoç�un 15 yıldır büyük fedakarlıklarla düzenlediği Geleneksel Dolunay Şiir Şöleni�nin 15 cisi Kahramanmaraş�ta gerçekleştirildi.Kahramanmaraş Sabancı Vakfı Kültür Sitesi�nde yapılan törende Bayram Bilge Tokel Bahattin Karakoç�tan bestelerinin de yer aldığı bir resital verdi. Türkiye�nin dört bir yanından 40�a yakın şair katıldı.Taşrada yapılan kültür ve sanat faaliyetleri içinde seçkin bir yer edinen Dolunay Şenliği giderek bir şiir kurultayı haline geliyor.

Munky
30-07-07, 10:42
Bayburtlu Zihni ( 1798)- (1859)
Bayburtlu Zihni'nin doğum yılı kesin olarak bilinmiyor ama şiirlerinde kendinden söz ederken verdiği bilgilerden çıkarılan sonuca göre 1798-1799 yıllarında doğmuştur. Babasının adı Osman'dır.

Öğrenimini Erzurum ve Trabzon medreselerinde yapan 1816-17 yıllarında İstanbul'a gelerek Mustafa Reşit Paşa ile yakınlık kurar ve Divan-ı Hümayun kalemine girer. Bir süre İstanbul'da kaldıktan sonra yurduna dönen ozan, Türk-Rus savaşı ile, bu savaş sonunda yurdunun Rus işgali altına girmesinin (1828) bütün acılarını yaşar. İşgalden sonra Bayburt'tan ayrılır, işgal kaldırılınca yurduna döner.

Bir süre sonra Hacc'a, oradan da Mısır'a giden ozan 1840 yılına doğru İstanbul'a gelirse de burada pek kalmaz, çeşitli görevler alarak dolaşır: Donanma ile Akka'ya gider; Hopa, Karaağaç, Ünye, Erzurum, Erzincan v.b.yerlerde dolaşır.
Zihni, her gittiği yerde taşlanacak birini buluyordu: Kaymakam, kadı, ağa v.b... Bu yüzden de yerden yere vuruluyordu.
Elli beş yaşını geçtikten sonra Trabzon'a geldi ve burada hastalandı. Bu sırada yurt hasretiyle yanan Zihni, Bayburt'a doğru yola çıkar,Trabzon yakınlarında Holasan köyünde ölür (1859).

Divanı ile, başından geçen olayları anlatan Sergüzeşt-Name adlı eseri bulunan Zihni, daha çok divan şairi olmak kaygısı güderdi. Ama adını yine sayılan az olan, hece ile söylemiş koşmaları ile destanları yaşatmaktadır. Divanında divan şiirinin bütün şekilleri ile yazılmış şiirler vardır. Usta bir taşlamacı (hicivci) olan ozan, bu tür eserlerinde yer yer açık saçık ve kaba küfürlere de baş vurur.

Koşma
Vardım ki yurdumdan ayak götürmüş
Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı
Camlar şikest olmuş meyler dökülmüş
Sakiler meclisten çekmiş ayağı

Kangı dağda bulsam ben o merali
Kangı yerde görsem çeşm-i gazal
Avcılardan kaçmış ceylan misali
Göçmüş dağdan dağa yoktur durağı

Laleyi sümbülü gülü har almış
Zevk u şavk ehlini ah ü zar almış
Süleyman tahtını sanki mar almış
Gama tebdil olmuş ülfetin çağı

Zihni dert elinden her zaman ağlar
Sordum ki bağ ağlar bağban ağlar
Sümbüller perişan güller kan ağlar
Şeyda bülbül terk edeli bu bağı

Munky
30-07-07, 10:42
Bejan Matur ( 14.09.1968)
14 Eylül 1968 tarihinde Maraş'ın Pazarcık ilçesi Maksutuşağı köyünde doğdu. Ortaokul ve liseyi Antep'te okudu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

Şiirleri Adam Sanat, Defter, Ekin Belleten ve Yazıt dergilerinde yayımlandı.

Mutsuz kraliçe

Etekleri buz tutmuş
O mutsuz kraliçe
Artık inanmıyor
Gözün büyüsüne

Günlerdir beklediği ses
Gizlenmiş tepelerin ötesine

Arasıra buluşup
Kervanların sığacağı darlıktaki
Sokaklardan sözeden adam artık yok
Anlayan yok
Baharat satılan hanların
Kokulu yalnızlığından

Bir ses bekliyor ısrarla
İnce parmaklı tütün kokusundan

Ormanda fısıldayan
Güz kadar yaşlı kralice
Dökülüyor
Buzdan ve siyah eteğiyle

Rüzgar Dolu Konaklar-Metis Edebiyat

Munky
30-07-07, 10:43
Bekir Sıtkı Erdoğan ( 1926)
1926 yılında Karaman doğumlu. Kuleli Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu. Kıta subaylığı yaptı. Bu arada D.T.C. Fakültesi'ni bitirdi. Heybeliada Deniz Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aruz, hece ve serbest vezinle şiirler yazdı.

ESERLERİ
Şiir kitapları, Bir Yağmur Başladı ve Dostlar Başına adlarını taşımaktadır.

Munky
30-07-07, 10:43
Biba İsmail
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 10:43
Cahit Koytak ( 1949)
1949 yılında Erzurum'da doğan şairimiz, ilk ve orta öğrenimini de bu kentte yaptı. İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Fakültesi'nden 1973 yılında mezun olmasından sonra, kısa bir süre mühendislik yaptı ve ardından serbest ticarete başladı. Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir, görünürde ticaretle uğraştı.

Yazı hayatı, yirmi iki yaşında Üstat Karakoç'un Diriliş'inde yayınlanan ilk şiirleriyle başladı. Sonraları ürünlerini 1977'den başlayarak Kriter, Yönelişler; Kelime ve Yedi İklim gibi dergilerde yayınladı. Cahit Koytak'ın kendisi; "İlk Atlas'tan sonra çeşitli dergilerde (Dergah, Defter, Kayıtlar, Kaşgar v.b) yayınladığı, 2-3 kitap olabilecek hacimdeki şiirlerinin, yeni bir atlas olarak kitaplaşması için, bazı haritalara, bazı zayice planlarına ait kayıp parçaların ortaya çıkmasını beklediğini" ifade etmektedir. Daha ilk şiirlerinden başlayarak bir özgünlük ve yoğunluk sundu okurlarına. İlk şiirlerinin yayınlandığı adres olan Diriliş bile tek başına bize O'nun şiirinin kalite düzeyi hakkında bilgi verebilir. Otuz yıla yakın bir süredir şiir yazan / yayınlayan bir şair olan Koytak, tek şiir kitabı olan İlk Atlas' ı 1990 yılında, Ahmet Kot'un yönettiği Yazı Yayıncılık' tan çıkardı.

Şairliğinin yanı sıra, Koytak aynı zamanda usta bir çevirmen olarak karşımıza çıkıyor. İngilizce ve Fransızca'dan önemli çevirileri bulunan Koytak, 1988'de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından "yılın mütercimi" seçildi. Frantz Fanon'un "Siyah Deri Beyaz Maskesi" burada anmadan geçemeyeceğimiz değerli bir yapıtıdır. Fanon çevirisinden daha önemli bir çalışması ise Ahmet Ertürk ile birlikte hazırladığı Muhammed Esed'in The Message Of The Qur'ân'ıdır. Kuşkusuz bu yapıt ile Türkçe Kur'an çevirilerinde yeni bir döneme girilmiştir. Esed'in İngilizce'ye çevirirken gösterdiği titizliği onlar da dilimize aktarırken gösterdiler. On yıla yakın bir süre üzerinde çalışıldığını belirtirsek ne kadar titiz olduklarının anlaşılmasında kolaylık sağlamış oluruz.

Cahit Koytak şiiriyle kendini çoktan kanıtlamış usta bir şairimiz. Daha ilk şiirlerinden başlayarak rüştünü kanıtlamış. Az yazıyor; ama, sıkı ve has şiirin güzel örneklerini sunuyor bize. Şiirlerinin vazgeçilmez unsurları ise; yüzyılımızda çağdaş(?) yaşamın ve makinenin egemenliği ile bunun sonucunda insanın düştüğü yoz durumdur.

M. Taha Özalp

Munky
30-07-07, 10:44
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/210.gif
Cahit Sıtkı Tarancı ( 1910)- (1956)
(1910-1956)
Diyarbakır'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Mülkiye Mektebi'nde okudu. Paris'e gitti. ikinci Dünya Savaşı çıkınca geri döndü. Çevirmenlik yaptı. Ağır bir hastalığa yakalandı. Viyana'ya götürüldü. Orada öldü. Ankara'ya getirilip toprağa verildi. Otuz Beş Yaş şiiriyle ün yaptı. Hayat, aşk ve ölüm, şiirlerinin başlıca temalarını oluşturmaktadır. Ömrümde Sükût, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel ve Sonrası adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Şiirlerinden örnekler;

DESEM Kİ
Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,
Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,
Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,
Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,
Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,
Sende tattım yemişlerin cümlesini.

Desem ki sen benim için,
Hava kadar lâzım,
Ekmek kadar mübarek,
Su gibi aziz bir şeysin;
Nimettensin, nimettensin!
Desem ki...
İnan bana sevgilim inan,
Evimde şenliksin, bahçemde bahar;
Ve soframda en eski şarap.
Ben sende yaşıyorum,
Sen bende hüküm sürmektesin.
Bırak ben söyleyeyim güzelliğini,
Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.
Günlerden sonra bir gün,
Şayet sesimi farkedemezsen,
Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,
Bil ki ölmüşüm.
Fakat yine üzülme, müsterih ol;
Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,
Ve neden sonra
Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,
Hatırla ki mahşer günüdür
Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.



AŞK
Açınca baharın dişi gülleri,
Bir başka rüzgâr eser bahçelerde.
Dinle çılgınca öten bülbülleri;
Sorma niçin düştüğünü bu derde.

De ki: � Aşktır şâdeden gönülleri;
Perişan, berbat eden gönülleri.
Aşk söyletir en yanık türküleri,
Ay buluta girdiği gecelerde.


BİR ÖLÜNÜN ARDINDAN

Kabrime çiçek getirenlere gülerim;
Gafil kişilermiş şu insanlar vesselâm;
Bilmezler ki bu kabirle yoktur alâkam;
Ben o çiçeklerdeyim, ben bu çiçeklerim.

Munky
30-07-07, 10:44
Cavit Saracoğlu
9 Haziran 1935�te Üsküp�te doğdu.

Üsküp�te, �İrfan�, �Vuk Karaciç� ve �Tefeyyüz� okullarında okudu. 1957-1963 yılları arasında Müderris Abdül Fettah Rauf�tan ders ve feyz aldı. Osmanlıca�yı çok iyi bilmektedir.

Genç yaşlarında şiir yazmaya başladı. 1958 yılında �Birlik� gazetesine gönderdiği �Küçük Kuş� şiirinin birkaç dörtlüğünün, bir süre sonra Makedonya Türk yazarlarından birinin imzasıyla yayımlanması üzerine, gazeteye bir daha şiir göndermemeye karar verdiğini anlatmaktadır.

1988 yılında Türkiyeye göç etti. Bir hayli şiir yazmış olmasına rağmen, şiirleri hâlen kitaplaştırılamadı. (S. Engüllü)

http://www.makturk.com
x

Cavit SARACOĞLU'nun ''Ağlayan Vardar'' şiiri

Maziyi ruhuma bir önsöz gibi
Derinden anlatıp çağlayan Vardar
Ümitsiz neşesiz bir öksüz gibi
Baygın baygın akıp ağlayan Vardar.

Anlat şu derdini niye gizlersin Şu hasret nedendir kimi izlersin
Hedefin garp değil şarkı gözlersin
Koşarsın doğuya taşkınca Vardar.

Geçmişi anlatan ey koca Vardar Coşardın gelirdi rıhtım sana dar
Ağzını kapattı şimdi bu gaddar
Benimle bir yürek dağlayan Vardar.

Haklısın inleyiş devridir inle Osmanlı marşını rüzgârdan dinle
İlk giren askere yanık sesinle
Hoş geldin diyerek kol açan Vardar.

Şanlı tarihimin eserisin sen Beş asrı yaşatan bir serisin sen
Şimdi güya bir serserisin sen
Yürüyüp akarsın şaşkınca Vardar.

Bir zaman bizlerdik hâkim burada Anlı şanlı idik suda karada
Kosova Fatihi Sultan Murad�a
Rehberlik ederek yol açan Vardar.

İmanlı neferler temiz suyunla Abdest alıp kılmış eğik boyunla
Şimdi ise şu küffar cümbüş oyunla
İçini kirletip pisletir Vardar.

Gökler mi gürlüyor toplar mı patlar Rüzgâr gibi koşan o yağız atlar
Kılıç mı çarpışır şimşek mi nedir
Herhalde tekbirden düşman çatırdar.

Yaş dökmeden seni geçemiyorum Zehir mi suyun ki içemiyorum
Bakınca bir türlü seçemiyorum
Karşımda pek garip yabancı Vardar.

Sanma hayal bu ses bu avazeler Mutlaka o canlı devri tazeler
Baksana rüzgârın şu esmesine
Yatan şehitleri hep yelpazeler.

Şu coşan hissimin tercümânı ol Köpürüp taş Rumeli ummânı ol
Dertlerimin bari sen dermânı ol
Çoğaltma kalbimde usancı Vardar.

Esen yel o vakti yeniletiyor Hasrettir ki onu hep inletiyor
Beş asrın o gaza narelerini
Kuş ve ırmaklarından dinletiyor.


(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 230-232)

Munky
30-07-07, 10:44
Cemal Süreya ( 1931)
Asıl adı Cemalettin Seber.1931 yılında Erzincan�da doğdu.Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni bitirdi (1954), Maliye Bakanlığında müfettiş muavini ve müfettiş olarak çalıştı. 1965�te istifa ettiyse de 1972�de Ankara�da gene aynı işe döndü, bir ara İstanbul�da Darphane Müdürlüğü yaptı (1975-1976), emekli oldu.İlk şiiri Mülkiye dergisinde (Ankara, 8 Ocak 1953) çıkan Cemal Süreya buluşları ve söyleyiş biçimiyle İkinci Yeni şiirinin karanlığını giderdi; gelenekten yenilik yarattı; zarif, parıltılı şiirler yazdı. Kendi adıyla, ya da Osman Mazlum imzasıyla, şiir üzerine yazıları, eleştirileri de aranan yazılar oldu.Aylık Papirüs dergisini üç kez çıkardı: 1- Dört sayı (1960-1961), 2- Gene 1. sayıdan başlayarak 47 sayı (1966-1970) ve 3- Tekrar 1. sayıdan başlayarak (1980 Bahar) 2 sayı. Nisan 1977�de Ankara�da çıkmaya başlamış aylık edebiyat dergisi Türkiye Yazıları�nın yönetmeniydi, ama 3. sayıda dergiyle ilişkisini kesti. - 9.Ocak.1990

ESERLERİ

İlk kitabını (Üvercinka) 1958�de, ikinci kitabını (Göçebe) 1965�te, üçüncü kitabını (Beni Öp Sonra Doğur Beni) 1979�da yayımlandı. Bunları Güz Bittiği (1988) ve Sıcak Nal (1988) adlı şiir kitapları izledi. İlk üç kitabındaki şiirleri yeni ilâvelerle 1984�te yeniden yayımladı: Sevda Sözleri (Toplu Şiirler, Uçurumla Açan adlı yeni bölümle). Şapkam Dolu Çiçekle (1976),
Günübirlik (1982) bir takım denemeleri toplayan eserleridir. Üvercinka ile Yeditepe Şiir Armağanı�nı, Göçebe ile Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü�nü, son iki
kitabıyla da Behçet Necatigil Şiir Ödülü�nü kazandı.

Ölümünden sonra eşine yazdığı mektuplar On Üç Günün Mektupları (1990), denemeleri 99 Yüz (İzdüşümler-Söz Senaryoları, 1990), Folklor Şiire Düşman (1992), Uzat Saçlarını Frigya (1992), dergi ve gazete yazıları Paçal (1992), �Oluşum� da Cemal Süreya (1992), Papirüs�ten Başyazılar (1992), çocuklar için yazdığı yazıları ise Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi (1993) adlarıyla yayımlandı ve adına bir şiir ödülü konuldu.

Munky
30-07-07, 17:03
Cevdet Yücel Söztutan ( 1953)
Asıl adı Yücel Söztutan. Mahlas olarak �Cevdet� ismini kullanıyor. 1953 yılında Kars�ın Sarıkamış ilçesinin Sırataşlar köyünde dünyaya geldi. İlkokulu köyünde tamamladıktan sonra Erzurum Ticaret Lisesi orta kısmından 1969 yılında mezun oldu. 1972 yılında Gümüşhane Erkek Öğretmen Okulu�nu bitirdi.

7 yıl çeşitli yerlerde ilkokul öğretmenliği yaptıktan sonra girdiği Erzurum Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı (Türkoloji) Bölümü�nden 1984 yılında mezun oldu. Aynı yıl 13 yıllık öğretmenlik mesleğinden ayrılarak Türkiye Gazetesi�nin Erzurum Bölge Haber Müdürü olarak göreve başladı. Daha sonra bu gazetenin Erzurum Baskı Tesisleri hizmete
açılınca Matbaa ve Yazı İşleri Müdürü oldu.1994 yılından beri de İstanbul�da İhlas Magazin Grubu bünyesinde göreve devam ediyor.

Türkiye Gazetesi�nde eğitim ve edebiyat üzerine bazı makaleleri; Mina, Kültür Dünyası, Milli Fikir ve yine Türkiye Gazetesi�nde çeşitli şiirleri yayınlandı. Doğu Anadolu Gazeteciler Cemiyeti tarafından röportaj dalında 1989 Gazetecilik Başarı Ödülü ile sayfa düzeni dalında 1990 Süleyman Necati Gazetecilik Başarı Ödülü aldı. Edebiyat tarihimizden derlediği nüktelerden oluşan Bir Deste Nükte adlı eseri Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basılarak piyasaya sunuldu.

Cevdet Yücel Söztutan, 27 Eylul 2005 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

ESERLERİ

1- Bır Deste Nukte (Babıalı Kultur Yayıncılıgı)
2- Gul Kul Oldu Bagdat'ta (Babıalı Kultur Yayıncılıgı)
3- Sessız Hıkaye (IMG)
x

Bir Deste Nükte
Cevdet Söztutan
Babıali Kültür Y.

Herhalde yaşadığımız günlerin içinde zekâmızı ışıldatacak, yüreğimizi ısıtacak en güzel şey 'Bir Deste Nükte'dir. Fıkrayla nükteyi karıştırırız genelde, oysa fıkradan çok farklıdır o: Dilin inceliklerini ve o dilin kültürünü iyi bilmek gerekir nülte yapabilmek için. Bazen taarruz, bazen müdafaa içindir; kimi zaman öfkeyi, kimi zaman iltifatı taşır kanatlarında. Bu zengin geleneğe ulaşabilmeniz için işte size 'Bir Deste Nükte'.

Munky
30-07-07, 17:04
Cüzeyri
Molla Ahmed Cüzeyri (1673-1748)
Asıl adı Ahmet olan Cüzeyri'nin doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bilgi yoktur. Ancak yaygın bir söylentiye göre Cüzeyri, hicri takvime göre 1050 yılında doğmuş ve 75 yaşında ölmüştür. Lakabı Nişani olan Cüzeyri�nin babası, Botan aşiretinden Şeyh Muhammed�dir. Babasının alimliğinden istifade eden ve ondan dersler alan Cüzeyri, uzun süre İmadiye, Diyarbakır ve Hakkari�de bulunmuş, icazetini Sertrabas�ta almıştır. Ana dili Kürtçe�nin dışında Türkçe, Farsça ve Arapça�yı mükemmel bir şekilde öğrenmiştir. Öğrendiği bu diller sayesinde gezdiği her yerle ilgili menkıbe, efsane ve rivayetleri kolayca öğrenip, divanına şiir olarak koymuştur. Divanında vahdet-i vücud ve İslam�ın ilkelerini yoğun olarak işleyen Cüzeyri, birçok kasidesinde kendini Tur Dağına benzeterek Allah�a olan aşkını anlatır. Genelde, divanında geçen kasidelerde dini bir hava ve müzik ahengi taşıdığından dolayı bu kasideler ilahi gibi okunup dilden dile ezberlenmiştir.

Cüzeyri�nin kasidelerinde Farsça ve Arapça kelimeler olmasına rağmen anlaşılır bir dil kullanmıştır. Şiirlerinde kullandığı ölçü aruzdur. Hakim olan duygu aşk, Allah ve yurt sevgisidir. Divan Şeyhul Cüzeyri, Guften Mella, Guften Emir, Guften Faka adlı eserleri olan aşkın ve tasavvuf�un şairi Molla Cıziri, 75 yıllık hayatında hiç evlenmemiş, ömrünün her dakikasını ilme vermiştir. Cüzeyri�nin 2000 beyitlik divanı, 115 kasideden oluşmuş, Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca ve Farsça�ya çevrilmiştir. Öldükten sonra, halk arasında bilinen adıyla Kırmızı Medrese�ye gömülmüştür. Bu mezar bir çok yerli ve yabancı turistin dikkatini çekmektedir.

X

Molla Ahmed Cüzeyri�nin Fetih Şiiri

Osmanlı sultanlarının ve devlet adamlarının Kürtler�e sıcak yaklaşımları bir süreklilik arz ettiği gibi, Cizre�de yaşayan meşhur Kürt mutasavvıfı ve şairi Molla Ahmed Cüzeyri de Fâtih Sultan Mehmed Han�a sunduğu Fetih Şiiri ile bu kardeşliğin ölümsüz bir anıtını dikmiş olur:

Ey şehinşah-ı muazzam! Allahü tealâ seni korusun.
Sûre-i İnnâfetahnâ senin rehberin olsun...
Şeref Hanın kalesi senin hududunun içinde olsun.
Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun.
Felek senin lehine dönsün.
Acemin devlet adamları senin hizmetçilerin olsun.
Bütün devletler senin işâretinle yönetilsin.
Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın...
Senin hükmün yalnız Tebriz ve Kürdistan'da kalmasın.
Horasan şahı gibi yüz şah senin hükmün altına girsin.
Gerçi sen dört iklimde (Söğüt-Bursa-Edirne-İstanbul) saltanat tahtına geldin.
Yedi iklimin pâdişâhları sana selâma dursunlar.
Sultanlığın çimeni senin bağın olsun.
Hakanlığın gülistanı senin gülzârın olsun.
Senin mükerrem emrine az bir karşı gelenler, değil kılıcın senin küçük bir keskin (hançerin) onun öldürülmesine yetsin.
Ne kadar devlet reisi varsa hepsi sana tâbi olsunlar.
Her akıllı olan kimse senin emrine uysun...
Her kimin kalbinde bir murâdı varsa, senin dergâhına başvursun.
Kim hatırlı birisine ricâda bulunmak isterse senin hatırına başvursun.
Her kim ki bu devlete cânı gönülden bağlı olmazsa şekâvet ehlinin misâli senin kahrına uğrasınlar.
...Ömrün o kadar uzun olsun ki çok sâlik (evliya, rehber) ve mücedditler senin zamânından gelip geçsinler.
Her kim ki sana cânı gönülden duâ etmezse, senin kaydınla bağlı olsun ve okunun hedefi olsun.
Mollanın kasdı ve duâsı cânu gönülden şudur ki, senin emrin altında ve hizmetkârın olsun�

Munky
30-07-07, 17:04
Çolpan ( 1897)- (1938)
1897 yilinda Türkistan'ın Fergana vilayetine bağlı olan Andican kentinde dogdu. Gerçek adı Abdülhamit Süleyman'dır. Çolpan (Tan Yıldızı) onun takma adıdır.

Çolpan Cedit doneminin en önemli şairidir. Hem medresede hem Rus okullannda öğrenim görmüş; Arapça, Farsça, Rusça ve Ingilizce öğrenmiştir. Mevlana, Sadi, Hafız, Hayyam, Nevayî, Fuzülî gibi Türk ve İslam klasiklerini okumuştur. Devrin diğer ceditçileri gibi Osmanlı, Kazan, Azerbaycan Türk edebiyatlarını yakından takip etmiştir. Türkiye�den Tevfik Fikret, Cenap Şahabettin, Mehmet Emin, Ziya Gökalp, Mehmet Akif gibi şair ve yazarları yakından tanımıştır. Hint düşünürü Tagor�dan, İngiliz yazarı Shakespeare�den ve Rus yazarı Maksim Gorki�den bazı eserler tercüme etmiştir.

1917-1920 yılları arasında ilk önemli eserlerini veren Çolpan, 1920-1926 yılları arasında ise Oyganış (Taşkent 1922), Bulaklar (Taşkent 1924) ve Tan Sırları (Taşkent 1926) adlı eserierini yayınlamıştır. Bu eserlerinde yer alan toplam 119 şiir millî sembolizmin eşsiz örnekleridir. Çolpan, millî meseleler yanında sosyal buhranları da işlemiştir.

Şiirleri yüzünden sekiz defa tutuklandı. Stalin devrinde 1937'de, Taşkent'te yapılan bir yazarlar toplantısında, 'eserlerinde, ideolojik açıdan komünizm dışı meselelerle uğraştığı için, davaya ihanet ettiğini söyleyerek suçunu itiraf etmesini' istediler. Çolpan ""Siz beni üç gün içinde islah edemezsiniz"" diye cevap verdi. Bu olaydan sonra, halk düşmanı ve milliyetçi olmakla suçlanıp tutuklandı ve 'Aydınları Temizleme' hareketleri esnasında 1938'de kurşuna dizildi.

Çolpan�ın şiirleri bağımsızlığın ve yurt sevgisinin birer timsali gibi görülmüş, Güzel Fergana, Kisen (Zincir), Kozgalış (Ayaklanma) adlı eserleri bestelenmiş ve dilden dile dolaşmıştır.

Munky
30-07-07, 17:04
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1781.jpg
Davut Sulari ( 1926)- (27.12.1984)
Davut Sulari 17 yaşında mana aleminde bade içen güçlü bir aşık. 45 yılı aşkın bir zaman aşıklık geleneğini sazıyla sözüyle başarıyla yürütmüş, adını yurt içinde ve yurt dışında duyurmuş bir aşık. Erzincan' ın Çayırlı ilçesinde 1926 yılında doğdu. Büyükannesinin çocuğu olmadığı için babası Veli çocuğunu nenesine vermiştir. Nüfus kaydı Rindi Hanım'ın üzerine yapılmıştır. Dedesi Kaltık Mehmet Ağa tasavvuf şairiydi. Dedesi genç Davut'a saz çalma şiir söyleme ve türkü yakma zevkini aşıladı.

Aşıklık geleniğinin halk şiirinin her türünde başarılı örnekler vermiştir. Davut Sulari nin yaktığı türküler bugün dahi usta halk türküsü sanatçıları tarafından TV de ve kasetlerde okunmaktadır. Ankara ve İstanbul radyolarında 4 yıl bölge sanatçısı olarak çalıştı. Davut Sulari 1955 yılından itibaren Konya'ya gelir özel şiirli türkülü programlar sunardı.

Aşıklar bayramının Konya'da yapılmasında emeği geçmiştir. Usta aşık türkü atışma güzelleme dallarında büyük bir yetenek sahibiydi. Doğu Anadolu da asırlardan beri dilden dile anlatılan efsaneleri menkibeleri şiirleştirir sazıyla etkili bir makam ve deyişle dost meclislerinde sunardı. Bütün ömrünü aşıklık geleniğne sadık kalarak sürdürdü. Sulari yi sazından sazını Sulari den hiçbir zaman ayrı düşünmek mümkün değildi. 27 Aralık 1984 tarihinde Davut Sulari bir aşıklar meclisinde Erzurum'da yanık yanık türkü yakarken bu dünyadan göçtü.

Siyah Perçemlerin

Siyah Perçemini Yar Yar Dökmüş Yüzüne,
Salınarak Gelen Hümaya Bakın.
Kimden Söz İşitmiş Yar Yar Düşmüş Hüzüne,
Kader Yakışmayan Simaya Bakin.
Yar Yar Yar Eylemem Men.

Yaktın Yandırdın Beni,
Zalım Aldattın Beni.
Ne Dedim De Darıldın,
Bir Pula Sattın Beni.

A Göksün Üstüne Yar Yar Bir Bağ Dikilmiş,
Bin bir Çeşit Çiçeklerden Ekilmiş.
Dün Uğradım Bir Ücraya Çekilmiş,
Bulut Mu Gaplamış şu Aya Bakın.
Yar Yar Yar Eylemem Men.

Elin Sitemini Yar Yar Ağlarken Gördüm,
Gül Dibinde Kâh gül Sararken Gördüm,
Bir Seher Akşamı Çağlarken Gördüm,
Davut Sulari'deki Sevdaya Bakin.

Yeter
Şu havayı gönül payedarından
Yarana elveda edelim yeter
Yedi nar sunanlar yandı narından
Cehennemde çıkıp gidelim yeter
..........................................
Ben dervişem hoşça kervan düzmüşem,
Gönlüm bahar yeli gibi sezmişem
Dalgıcım aşk deryasında yüzmüşem
Naz etme ey bülbül sedalım yeter

Davut Sulari'yim mana-yı natık,
Biz araf ehline uymuşuz artık
İlm-i cavidandan mücevher sattık
Gönül kervanını güdelim yeter


Kipriğin Gaşına Değdiği Zaman

Kipriğin Gaşına Da Değdiği Zaman,
Bekleme Sevdiğim De Vur Beni Beni.
Sevdanın Şafağı Da Söktüğü Zaman,
Diyardan Diyara Da Sür Beni Beni.

Saçların Rüzgarı Da Tel Tel Biçende,
Dudağın Dilinden De Şerbet İçende.
Gönlümde Duygular Ateş Saçan Da,
Alevden Gömleğe Sar Beni Beni.

Çek Katarı

Çek Katarı Ben Gelirim Peşine
Ali Meydanına Varalım Hele
Merhametin Yok Mu Gözüm Yaşına
Pire Bağlı Olup Duralım Hele

Ey Müminler Gerçek Erler Merhaba
Ey Rehberler Gerçek Pirler Merhaba
Hazır Dostlar Hazır Yerler Merhaba
Sakiler Sazları Kuralım Hele

Davut Suları'yım Gördüm Didarı
Muhabbeti Baldır Kendisi Arı
Hazreti Ali'nin Sır Zülfikarı
İnkarın Boynuna Vuralım Hele

Munky
30-07-07, 17:06
Ebiş Kekilbayev
Kazak Edebiyatı

Ebiş Kekilbayev

Kazakların son dönemlerde yetiştirdiği en önemli edebiyatçılardan biri olan Ebiş Kekilbayev�in ise Ürker ve Bir Uıs Topırak �Bir Avuç Toprak� isimli romanları meşhurdur.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
30-07-07, 17:06
Ekrem Kaftan ( 25.01.1967)
Asıl doğum tarihi 27 Nisan 1966. Resmi doğum tarihi 25/01/ 1967. Denizli�nin Tavas İlçesi�ne bağlı Vakıf Köyü�nde doğdu. Babasının adı Hüseyin, annesini adı Fatma�dır. 4 kardeşin en küçüğüdür. İlkokulu köyünde, ortaokul ve liseyi Tavas�ta bitirdi. 1987 yılında İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu�na girdi. 8 Ağustos 1988 yılında Zaman Gazetesi�nde gazeteciliğe başladı. 3 yıl burada çalıştıktan sonra 11 Ağustos 1991 tarihinde ayrıldı.

1 Ocak 1992 tarihinde Türkiye Gazetesi�ne geçti. Aralıksız olarak 9 yıl 1 ay Türkiye Gazetesi�nde Kültür Sanat Muhabirliği yaptı.
İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Yapı Sosyal Değişme Kürsüsü�nde �Türkiye Sivil Din Eğitimi� konulu sosyoloji masteri yaptı.

Yayınlanmış Eserleri:

Yeryüzü Melekleri (Roman- 1995)
Beyaz Zambak Gölgesinde (Şiir- 1997)
Gülistanbul (Şiir- 1999)
Yâristanbul (Şiir- 2001)
Kızıl Rüzgâr (Roman- 2002)

Munky
30-07-07, 17:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2299.jpg
Emin Semsuğ ( 1900)
1900 yılında, Suriye'nin halen İsrail işgali altında bulunan Golan yöresinde, Mansure köyünde doğdu. Büyük Çerkes, sürgününde (1864) önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye göçetmek zorunda kalan dedesi, Mansure köyünün ileri gelenlerinden biri ve köy muhtarıydı. Babası Semguğ Eyüp�de Trablusgarb'ı (Libya) İtalyan saldırısına karşı savunan Osmanlı güçlerine katılarak orada savaşmıştı (1911).

İlk öğrenimini köyünde ve Kuneytra kasabasında Arapça, orta öğrenimini ise Şam ve Beyrut'da Türkçe olarak yaptı. Beyrut'ta kaldığı iki yıl içinde Fransızca'yı da öğrendi. Daha sonra Fransa'ya giderek "L'ecole National de Grignon" ve "L'ecole des Sciences Politique" de okudu. Genel tarım ve uluslararası siyaset konularında iki diploma aldı. Bu yıllarda, Paris, Berlin, Prag, Varşova gibi Avrupa başkentlerinde bulunan Kafkasya'lı göçmenlerin örgütleri ve yayınlarıyla sürekli ilişki içinde bulundu. Onlarla Arap ülkelerindeki ve Türkiye'deki Kafkas göçmenleri arasında ilişkiler kurulmasında hizmeti geçti. "Kafkasya Dağlıları Halk Partisi" (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer ve görevler aldı. Bu çalışmalarını ve ilişkilerini Suriye�ye döndükten sonra da sürdürdü. Bazı idari görevlerde ve Kuneytra Belediye Başkanlığı'nda bulundu. Kuneytra'da kız ve erkek öğrencilerin bir arada öğrenim gördüğü ortaokul düzeyinde bir Çerkes Okulu'nun açılmasını sağladı. Bu okulun ilerde özellikle tarım konusunda bir meslek okulu olarak geliştirilmesini tasarlıyordu. Antakya Reyhaniye'de, Kuneytra'daki Hışniye ve Adnaniye köylerinde de bu okulun şubelerinin açılması için çalıştı. Suriye'deki Çerkes göçmenlerini sömürgeci Fransız yönetiminin etkilerinden biraz olsun uzaklaştırmak, memurluk ve askerlik yerine tarım ve ticaret alanlarına yöneltmek gayesiyle 1937 yılında yerel sermayeyle "Şirketiccevlan-etticariyye" adlı şirketin kurulmasını sağladı.

Kuneytra'da Çerkesce-Fransızca-Arapça-Türkçe olarak yayınlanan "Marg" (1928-31) gazetesinin yayınında emeği geçti ve bu gazetede yazılar ve şiirler de yazdı. Adigece, Fransızca, Arapça ve Türkçe'yi çok iyi bilir, boş zamanlarında armonik çalarak Çerkesce ağıtlar okumaktan hoşlanırdı. Edebi ve sosyal yönleri yanında son derece mütevazı bir kişiliğe de sahipti. Herkesin derdini dinler ve çare arardı. Suriye'deki Çerkes göçmenlerinin sosyo-politik ve kültürel gelişmesine önemli katkıları olan bir kişidir. Bunun yanında Çerkes ve Dürzi halkları arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve çatışmaların yatıştırılmasında da olumlu katkıları olmuştu. 1952 yılında öldü.

ESERLERİ

Eserlerinden bazıları: "Elifba Şerkesiyye" (Çerkes Alfabesi), "Eş'ar Şerkesiyye" (Çerkes Şiirleri), "Tarih-i Şerakise minzulkadim ve haddel asrel hadis" (Geçmişten Günümüze Kadar Çerkes Tarihi), "Eşşerakise fı hurubihim dıdal kayasera" (Çerkeslerin Çar'lara Karşı Savaşları, Humus 1948), "Medhal ile tarih-i Şerakise" (Çerkes Tarihine Giriş. Ölümünden sonra 1980'li yıllarda yayınlanmıştır.)

Munky
30-07-07, 17:07
Enis Behiç Koryürek ( 1892)- (1949)
1892 yılında İstanbul'da doğdu. Selanik, Üsküp ve İstanbul'da okudu. Mülkiye Mektebi'ni bitirdi. Dışişlerinde görev aldı. Çeşitli dış merkezlerde çalıştı. Yurda döndükten sonra çeşitli bakanlıklarda üst düzey görevlerde çalıştı. Ankara'da öldü. Önceleri Servet-i Fünûncuların etkisinde şiirler yazdı. Daha sonra heceye yöneldi. Beş Hececiler'den sayıldı. Hamasî ve lirik şiirler yazdı. Ruh çağırma gibi mistik sapmalara yöneldi. 1949 yılında öldü.

ESERLERİ
Miras, Vâridât-ı Süleyman, Miras ve Güneş'in Ölümü adlı kitapları bulunmaktadır.

Munky
30-07-07, 17:07
Ercişli Emrah
XVII.yy�ın ilk yarısında yaşadığı sanılan Ercişli Emrah, Erciş kalesine bağlı bir Karakoyunlu köyü olan Ergans�ta doğmuştur. Erciş kalesinin başı Miroğlu�nun sazcısı Âşık Ahmet�in oğludur.Genç yaşta Miroğlu�nun kızı Selvihan�a âşık olarak sevgilisinin ardından İran ve Azerbaycan�ın batı kesimlerini gezmiş, gördüklerini duru bir Türkçeyle anlatmıştır.

Bugün ben bir güzel gördüm
Bakar cennet sarayından
Kamaştı gözümün nuru
Onun hüsnü cemalinden

Salındı bahçeye girdi
Çiçekler selama durdu
Mor menekşe boyun burdu
Gül kızardı hicabından

Bahçenin kapısın açtım
Sanırsın cennete düştüm
Yar ile tenha konuştum
Bir gül aldım yanağından

Bahçenin kapısı güldür
Yanında öten bülbüldür
Sefil Emrah kötü kuldur
Bağışla geç günahından

Munky
30-07-07, 17:08
Ergeş Uçkun ( 21.02.1927)
Afganistan Türklerinden olan Şahimerdankuloğlu Ergeş Uçkun, Afganistan'ın Meymene vilayetine bağlı Ant-hoy'de 21 Şubat 1927'de doğdu. 1938-44 yılları arasında Anthoy İlkokulu'nu bitirdi. 1950 yılına kadara Kabil Darül-muallimîni'nde okudu. 1950-52 yılları arasında Kabil Darülfünunu'nda kimya ve biyoloji okudu. 1952-54 yılları arasında Anthoy'da öğretmenlik yaptı. Siyasî dalgalanmalar yüzünden Meyme-ne'ye gönderildi. 1957 yılına kadar Abu Ubeydi Cuzcâni Lisesi müdür muavinliği görevinde bulundu. O zamanki Afgan Hükümeti'nin Türklere karşı açtığı yok etme siyasetine isyan ederek sevdiği mesleği ve vatanından ayrıldı. Pakistan ve İran'ı kaçak olarak geçti ve "Ayyıldızımıza kavuştum" dediği Türkiye'ye sığındı.

1957-61 yıllan arasında Adana'da öğretmenlik yaptı. 1961 yılında istifa etti. Mersin'de Ataş Rafinerisi'nde çalışmaya başladı. 1974 yılında oradan da ayrılarak Amerika'ya göçtü. Princeton'da Mobil Oiil'de teknik eleman olarak çalışmaya başladı. Kışlağı Horasan, menzili Baku, yaylası Almatı, sevgilisi Ankara, aşkı Aşkabat, gönlü Taşkent ve Semerkant olan şâir Ergeş Uçgun, hâlen emekli olarak ABD'nin New Jersey eyaletinde yaşamaktadır.

Türkiye'de çeşitli yayın organlarında Türk Dünyası ve Türklük meselelerine ilişkin pek çok araştırma ve inceleme yazılarında çıkan, Ergeş Uçkun'un, "Yurt Koşukları" adlı bir şiir kitabı yayınlanmıştır.

Munky
30-07-07, 17:08
Erşat Hürmüzlü
Irak Türkmenlerinin aydın şahsiyetlerinden biri olan Erşat Hürmüzlü,1943 yılında Kerkük'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kerkük'te tamamladı.1959 yılında Bağdat Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi.1963'te hukuk fakültesinden mezun olduktan sonra sigortacılık alanına yöneldi. İşinin büyük bölümünü yurt dışında başarıyla yaparak, bağlı bulunduğu sigorta şirketinin Kerkük şubesine müdür olarak atandı.1980 yılında bazı nedenlerden dolayı Irak dışına çıkarak, Türkiye ve Suudi Arabistan da hayatını sürdürmektedir.

Arap dünyasında Irak Türkmenlerinin bir Kültür adamı olarak tanınan Hürmüzlü'nün, edebiyatla ilgisi, çok genç yaşlarda başladı. Bağdat'ta henüz üniversite öğrencisi iken, Bağdat Radyosu'nda açılan Türkmence Bölümü'nde, başarı ile yürüttüğü Radyo Dergisi adlı programı, yıllarca edebiyat meraklıları tarafından zevkle dinlendi.

Şiirlerinde sade bir dil kullanan Erşat Hürmüzlü, hece vezni ile serbest biçimi de denedi.Şiiri amaç değil, araç olarak ele alan Hürmüzlü, asıl edebî başarısını yazılarında gösterdi.Özellikle fikir alanında yazdığı denemeler, bir dönem Kardaşlık dergisinin sayfalarında, birçok okuyucu tarafından merakla okundu. Bir kısmını takma adlarla yazdığı bu makale ve denemeleri ile hem edebî, hem de düşünce yönünden, yeni yetişen bir gençlik kuşağını geniş çapta etkilemiştir. Kardaşlık ile Türk Kültürü dergilerinde yayımlanmış şiir ve çok sayıda inceleme ve deneme yazıları, ne yazık ki bir kitapta toplanmamıştır.

Irak Türkmenlerinin kültür evi olan Kerkük Vakfı'nın kurucu üyelerinden biridir. Vakıf tarafından çıkarılan Arapça, Türkçe ve İngilizce, 3 ayda yayınlanan Kardaşlık dergisinin yazı kurulu üyesidir.

Eserleri:

1.El-Türkman fi'l-Irak.Bağdat,1971 / Arapça
2.Irak Türkmenleri. İstanbul, 1991 (2.Baskısı:Ankara, 1994).
3.Türkmen ve Irak. İstanbul, 2003 / Arapça

*http://www.mersem.net

Munky
30-07-07, 17:08
Esad Muhlis Paşa ( 1780)- (1851)
1780 yılında Ayaş'ta doğdu. Tam adı Mehmet Es'ad Muhlis'tir. iyi bir öğrenim gördü. Ayaş Voyvodası oldu. Çeşitli devlet görevlerinde bulunduktan sonra 1829'da Karaman, 1830'da Erzurum valiliklerine atandı. Altı yıl Erzurum Valiliği yaptıktan sonra bir yıl da Erzurum Redif-i Mansûre Müşiri olarak görev yaptı. Dâr-ı Şûrâ-yı Bâbıâlî üyeliği, Bahr-ı Sefîd Boğazı Muhafızlığı görevlerinden sonra tekrar valiliğe döndü. Sırasıyla Sivas, Halep, Sayda, Erzurum, Musul ve Diyarbakır valiliklerinde bulundu. Es'ad Paşa, Erzurum'da valilik yaptığı yıllarda kendi adına bir de cami (Esat Paşa Camii) yaptırdı. 1851 yılında öldü.

ESERİ
Divançe'si vardır.

Munky
30-07-07, 17:09
Eşref Şemizade ( 1908)- (1978)
Kırım Türk Edebiyatı

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.
Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir. Eşref Şemizade

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.

Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Kırımlı Şair Eşref Şemi-zade

1875 yılı Rusıe mecburundan Kırımdan Dobrucuga kaçkan vakitda meşhur içtimaiy erbab ve mutefekkir Abdugafar Çelebiyin Murtaza oğlunun refikası Suvade-hanım Kara Denizin ortasında furtunaga uğrağan gemide bir çocuk doğura. Oğlançıknı adını Abdurahman koyalar. 25 yıl sonra Afuz Abdurahman Şemı vetanına kayta. İlk önce Kostencede, sonra Bukreşte okuğan Afuz Abdurahmanın maksadı - halkına zemaneviy bilgi ve ümut getirmekdir. Halk mektebinde hocalık vazifesini becergeninden başka, daa studentlik zamanında �Şemi�, yani �ışık getirgen�, tahallüsini takkan genç erkek kadmiy Kezlev şehirinde öz parasına kitaphane aça ve onu yanında kavehane yaptıra. Bir kaç yıl geçirip Afuz Abdurahman-efendi Cugen köyünden güzel bir kız ala. Sare İsmail-kızı hakikatende pek dilber gelinçek olmuş - bunı fotograf resmi tasdık ete. 1908 sene 21 haziran günü Eşref oğlancık dünyaga gele.

1915 sene Abdurahman-efendi ve Eşref oğlu Istambula seyahat edeler. Afuz Abdurahman Şemi kendisi Türkiye tabliyatı olub Eşref oğluna da Türkiye pasaportu ala.

Altı yaşından Eşref rüştiyede okup başlay. Bir kaç yıldan son babası onu Kezlevdegi real mektebine[1] vere ve bu okul yurtunu Eşref 1924 senesi bitire.

Eşref pek erte şiir yazıp başlay. Birınci 1923 senesinde basılgan �Köyde yaz akşamı� namlı şiir ola:

Gün etegi yerge değdi,
Kızıl çabak allandı.
Kök koyuca anter giydi,
Çille-kurtlar canlandı...

Daa da şu zamandan bir tesadüfi olarak şiirden dört satr görseteim:

Yüzün açkan şark kızıday erkelenip
Bahar tanı yavaş-yavaş belgi verdi.
Kara köknün perdesini artka gerip,
Çıkkan güneş her bir şeyge kolge serdi.

Duvak giygen kelinlernin çeresiday
İndce duman ortalıknı aldı sarıp.
Yiğitlernin yeşil giygen Zoresiday
Yaş selbiler kaldı birden oyga dalıp.

Al güneşnin tasma-tasma çum kamçısı
Kökke dogru gerilgende kız kaşıday,
Dal ucunda yaltıragan çık tamçısı
Tamdı yerge öksüzlerin göz yaşıday...

Kırım tatar klassikleri sırasına girgen Bekir Çoban-zade, Abdulla Latif-zade yaş şairge kıymet kestiler ve Akmesçitke davet etip edebiyat çevrelerine koşulmaga yardım verdiler. 1927 sene eylül ayında Kırımtatar yazuvının arap urufatından latin elifbesine geçüvinen baglı olan konferansda Eşref Şemi-zade heyetnin katipi olarak tayinlendi. Aynı vakitta 1927 senesinden 1929 senesine kadar o, her bir sanı sabırsızlıkmen bekleningen �Göz aydın� mecmuasının muhariri olup çalışa.

1929 mart ayında Eşref Şemi-zade Moskovada Devlet Sinema enstitütini edebii-senario fakültesine okumaya gire. Şairnin şahsiyet olarak yükselmesine Moskovada okuv yıllarının tesiri pek büyük oldu. Bunda Rusça ve Sovyet Birligini diger dillerinde, bir de Avrupa dillerinde yazgan öz akrandaşları ve medeniyetnin üyken nesil erbaplarınen tanışuvı da çok yardım etdi.

1932 senesı ağustos ayında Sinema enstitütini bitirip Eşref, Kırımda belli maarifçi, ressam, alim, içtimai erbapların vergen Badanınskıyler meşhur sülalesine ait olgan Sayde-hanım - genc ve dilber refikası ile Akmesçitke kayta.

Akmesçitte Eşref Devlet neşriyatında, sonra 1937 yılını eylül ayına kadar Yazıcılar birliginde başkatibini vazifesini alıp bardı.

Lakin bolşeviklerin dikkatından heç bir şey gizlemek mümkün degil... Yusuf B. adlı birisi 1937 senesı 26 eylül Akmesçitte olub geçken Yazıcılar birliginin meclisinde çıkışta bulundı:

Eşref Şemi-zadege geleyik... Burjuvazi milletçileri de konaknı onun evinde tapa ediler. Eşref Şemi-zade de şahsi ömüründe, hem de yaratıcılıgında sıkı surhette burjuva milletçilerinen baglandı... 1931 senesı basılıp çıkan �Dneprilstan�da da zararlı fikirler baş görsettiler... Atta katmerli burjuva milletçisi Çoban-zadege bagışlap maktav (methiye) şiiri yaza...�.

Ve ilahre,ve ilahre... Bolşevik ideologiyasını koruyucularının üslüpı bir edi.

1931 senesı �Dneprilstan� poemi basılgandan sonra memleketni meşhur şairleri sırasında görümlü yer ala. Bu poem bir kaç dillere tercime olungan edi. Şaır bu eserde kadim Türklerin çöllerinde - �eski yerlerde� - olup geçken tarihii vakialarnın geniş sürette tasvir ete.

Hey Dniyepr, hey tarihlar örekesi!
Hey çalargan[2] asırların koletkisi[3]!
Söyle, bu taşlar üzerinde yangradımı[4]
Bir vakitta kaçakların açuv sesi?

Cesetlerden köprü kurup ırmak geçken
Atillalar bu sırtlarda adaştımı[5]?
Bir aygırga kızlarını berip gidgen
Peçenegler senmen bunda savaştımı?


Söyle, Dniyepr, aç dünyada görgeninni,
Hıdırellezde yoldan çıkıp yürgeninni.
Ev devirip, köy araştrıp, şehir basıp
Muradınna nasıl etip ergeninni...



Daa 20-ci senelernin sonunda Sovyet hükümeti ve bolşevik yolbaşçilarının hakiki mahiyetini anlagan Eşref eserlerinde Stalinge ve onun etrafındagı şahslara heç bir satır bile bağışlamadı. 1937 senesı eylül ayında şairnı Yazıcılar birliginden çıkaralar, işinden mahrum eteler. Ailesinı bakmak için Eşref kitabhanesini satmaga mecbur ola. Ev yanında bir otomobil duraklasa karısı Sayde seskenip peksimet ve erkek urbaları ile doldurulgan bohçaga göz atar edi. Amma hakimiyet Şemi-zadeni tevkif etmeye aşıkmay edi. Şairnı tek 1941 senesı haziran 24 günü tevkif etdiler...

İki ay devamında Akmesçitte NKVDnin bodrumlarıda bulungan son Eşref Sibiryaga İrkutsk şeherine yollana.Onda 1942 sene nisan 4-te şair azat oluna. Bunı sevebçisı Kırımlı Asan Karamanov ola. Asan-ağa NKVDnin sorgu hakimi olarak Şemi-zadenin peşinden İrkutskka yöneltirile. Eşte, NKVD hakimleri saflarına aldanıp düşken namuslu Kırım tatarı şaır Eşrefnı her gecesi sorguga çağırıp yemek vere ve dosyanı açip ondan pek kindar ihbarları kopara. Nice, nıce Yusufların ve Abdullaların yazmuşları yanıp kül oldular� Rahmetli Asan-aga benim Moskovadagı evime babam geçingendende sonra da gelib dura edi.

Azat olundugu gibi İrkutsk Yazıcılar birligi bolügünü vastasınen Eşrefnı tedavilemek maksadınen hastahanege yollaylar. 1942 senesinin güzünde Şemi-zade özbek yazıcıların davetinen Taşkent şeherine gele. Onu Fergana şeherinde vilayet gazetesine mes�ul katibi yerine teklif edeler.

1944 senenin baharinde karısı Sayde ve oğlu Aydın sağ kalğanları akkında sevinçli haber alıp mayıs 17-de Kırıma gele ve şu gecesi bütün halkmen beraber Özbekistanga sürgün oluna�

Özbekistanda Kırım tatarlarına yaşamak için belgilengen mintakaların yahut şeher mahallelerin çegerelerinden geçmek yasak edi. İki mahalleni ayırgan sokaknı bir tarafından başka tarafına geçken Kırımlı birinci sefer beş günlik tavkif cezasına oğrar edi, bir daha seferi 20 yıl kürek cezasına (rusçası � katorga) mahküm olur edi.

Eşrefnin ailesi Andican vilayetinin Çınabad mintakasında �yerleştirildi�. Okumuş insanlar her bir yerde gerek. Mintaka yönetmenleri nihayet Eşrefke kıymet biçtiler. Bunda Ansiklopedide Eşref Şemi-zade hakkında yazı ve onu fotoğrafı görüşlerini önemi oldu � Büyük Sovyet Ansiklopedisi her bir mintaka beledıyeside olmuşu şart edi. Şair mintaka plan dairesinin reisi olarak çalışa. Böyle mesuliyetli iş başında Kırımlı adam oluşunı NKVD şefleri beğenmiy ve Eşrefni medenıyet dairesine geçireler.

Babam o yılları halkmızı yakın gelecegine ümüdsiz bakar edi. Lakin çok yıllardan son Kırım tatarları vatanına avdet etıp yeni hayat başlacagına heç şüphesi yoktur edi. Lakin vatanından kavuşkan halk öz geçmişini, ruhii inkişafını unutacak dep çok azap çeker edi. Şu sebepten etrafına birkaç genç erkek yaklaştırıp olara öz bilgilerini verer edi.

Şu Çinabadtan Eşref Şemi-zadeni 1949 sene 4 ekim tekrar hapiske alalar. Ve bu sefer şair 25 yıl hapis cezasını ala.

Şair Eşref Şemi-zadege ne kabahat isnat ediyorlar?

23 eylül 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

- Komünist partisi ve Sovyet hükümeti Kırım tatar yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine görüşünüz nedir ?

- Ben Kırım tatar ve diger türk halkların yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine Ruslaştırma politikasını tahakkuk etmiş deb kıymet biçem.

17 kasım 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

Şahit Aşmasov ifadelerine göre siz Türkiye Cumhuriyetini burjuvazi siyasetçilerin mehletme ediyorsınız. Bunı tasdik edıyorsızmı?

- Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa Atatürk progresif siyasetçi olmuşı ve Türk halkı arasında meşhur olmuşı benim derin kanaatimdir.�

Söz arası: Aşmasov adlı erif tatar degil. Şair Eşrefni etrafındagı heç bir tatar adamı ona karşı bir söz aytmagan � bunı bugün karşımda duran �tahkikat davası ? 645, başlanmış 16.02.50� tasdik ediyor. Bu davanı Gorbaçev başlagan �perestroyka� zamanı bana bir oda içinde okumaya verdiler ve onu kol yazması ile kopyasını çıkardım.

Şair NKVDnin zindanında korku görsetmedi, sorgularda doğrusunı ayttı � bu o vaziyetde münasip olgan savaş şekili edi.

Bir sorgu vakitida Eşref Şemi-zadege teklif edildi: eğerde şair Kırım tatar halkı Kırımdan Orta Asiyaga göçürülgeni için bütün Kırım tatarların adından Sovyet hakimiyetine ve şahsen Stalin arkadaşka büyük teşekkür bildirgen, bununnen beraber göçürülgenlerin güzel, bahıtlı yaşayışların tasdik etken makalege öz imzasın çekmeye razı olsa - hapis müddetini 10 yılga kadar eksiltirmege mümkün olur� Bu vahşiy teklif Şemi-zade tarafından red olungan son şairni davasında boyle mücizevii satırlar peyda oldu: �Kırım tatarlar Kırımdan göçürülgenden sonra, 1944 senesinden başlap Şemi-zadenin Sovyet kurumı, Komünist partisi ve halklar Dahisine[6] nisbeten olgan nefreti en keskin ve açık şekilde ifade oluna. Parti ve hakimiyet tarafından yapılgan bu tedbirlerni anlayamay ve olarnı antisovyet ruhunda tefsir edip Şemi-zade aktif aksiinkılapçı[7] faaliyet yoluna gitti�� .

Anlamamış, demek�

Nikita Khrusçöv kanlı �halklar Dahisini� ifsa etkeninden sonra 1954 senesinin sonunda Eşref Şemi-zade azad oluna ve ocak ayın en başında Yanıyol şeherinde yaşagan ailesi ile kavuşa. 1958 sene şair Yazıcılar birliginden ev ala ve ailesini Taşkent şeherine alıp vara.

Taşkendegi Devlet neşriyatında Şemi-zade çeşit vazifelerde çalışa. Şu yılları bir kaç şiir silsilesi ve iki destan yazdı. �Közyaş duvar� destanı aklı olarak şairni yaratıcılıgında en yüksek noktası dep sayılabilir. Bu destanda Eşref Şemi-zade allegorik şekilde Kırım tatar halkını ağır ve kederli takdirini beyan ete. �Közyaş duvar� destanı şairnı öz halkına nasiyetidir:

Kandırıcı nefis, doğru
Sözmen doğğan halkının
Milliy ruhun götermeye
Gitsin cemi akılın.

Milliy ruh� Bu yüksek anlam Gasprinskiy, Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Ali ve Husseyn Badaninskiyler kibi adamların düşünceleri ve kaygıları edi�

Yusuf B. degen biri etrafına toplangan �arkadaşlarnın� gayretinen Şemi-zade birkaç kere naşriyat faaliyetinden bağlı olgan işlerden kuvuldı. Eşrefnin büyük oğulu 1956 senesı milliy areketnin teşkilatçısı oluşı, sonra ikincı oğulu da milliy areketnin faal iştirakçisi oluşı şairni komünist devletinde vaziyetini kuvvetlendirmez edi evet. Eşref-şair kendisi de ihbarlar boyunca milliy areketnin ideolojisi nin savunucusu dep sayıla edi. Taşkentde Kırımtatar dilinde çıkan gazete ve mecmuayanı işine Şemi-zadeni ayagını bastırmaz ediler. Lakin özbek yazıcıları ve naşirecileri Eşref-domullanın bilgi ve semereli kabiliyetine yüksek kıymet biçer ediler ve KGBnin tenbiyelevlerine bakmadan onu gene de redaktorlik vazifelerne kabul ete ediler.

1978 senesi edi. Bu müstakil ve vıcdanlı insanları imha etüv usulları şekillengen yıllar edi�

Eşref Şemi-zade 1978 senesi Moskova şeherinde büyük oğulunun evinde 11 mart sabah saat sekizni on beş dakika geçkende son nefesini verdi�

Şairni kadını Sayde Badanınskaya kocasını doğduğu yarım adada defn etecegini kattı kararını beyan etdi. �Sürüklep alıp ketsemde Kırımga alıp keterim!� � anamızni bu sözü bizlere güvenme ilave etdi. Dissidentlerge haber etildi. Vildan telefon yanında oturup Vnukovo aeroportına çinko tabutnı alıp gitken ana ve ağasından haber bekledı. Aeroportda Sayde-hanımın ve oğlunun etrafında gizli polis ajanları gözlerini patlatıp gezer ediler. Yüksek merciler Simferopol (Akmesçit) uçak seferini geçiktirdiler, lakin eninde sonunda kocasını doğduğu Kırım topragında defn etmek istegen kadınnın kararına karşı çıkmaya cüretlenmedıler. Bizler zaruret halinde komünistik hakimiyetinin insaniyetsizligini bütün dünyaga dissidentlerin yardımı ile beyan etecek meramımıznı etrafka bildirmege gayret etdik� Ecnebıy radyolar öz eşittiruvlerinde Eşref Şemi-zade vefat etkenı ve çok binler vatandaşları tarafından ozgarılgan şair Kırımda defn olunganı hakkında telaşsız şekilde haber etdiler.

Radyolar eşittiruvlerin sonunda: �Şair tek geçingeninden sonra Vatanına döndı� � dediler.

Müfti Çelebi Cihan aytkan sözü vardır: �Millet!.. Dirileri yaşatan ölülerdir��


Aydın Eşrefoğlu Şemi-zade

[1] Tabii ilimlere istidatlı jimnazi (lise).

[2] Ağargan.

[3] Gölgesi.

[4] Yangramak - gürüldemek.

[5] Adaşmak - yolunu şaşırmak.

[6] Stalinge boyle ad verer ediler.

[7] Aksiinkılapçı yani �kontrrevolüsıoner� � en dehşetli isnat. İnkılap degende 1917 sene ekim ayında bolşevikler yapkan kanlı devrim kastedile.

Munky
30-07-07, 17:09
Eşref Şemizade ( 1908)- (1978)
Kırım Türk Edebiyatı

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.
Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir. Eşref Şemizade

Sürgün döneminde yeni yetişmekte olan şairler için adeta bir mektep vazifesi gören Kırım Türk Edebiyatının meşhur şairi Eşref Şemizade (1908-1978), Kezleve şehrinde doğmuştur. Çocukluğunda halk yırlarını, çınları, maneleri, masalları rivayetleri, destanları dinleyerek büyüyen şair, ilerki yıllarda da halk edebiyatına da ilgi duyacağı gibi, şiirlerini vucuda getirirken de bu edebiyatın etkisini devamlı hissedecektir. Kırım Türklerinin kültürüne, diline, edebiyatına ve tarihine hakim olduğu gibi, Rus dilini ve edebiyatını da iyi bilmektedir.

Tahsilini Moskova Sinema Enstitüsü' nün Senaryo bölümünde tamamlayan şairin ilk şiiri 15-16 yaşında basılır. Eserlerinde Kırım Halkının arzu ve ümitlerini dile getiren şair, halk arasında çok sayılıp sevildiği gibi, şairler arasında da itibarlı bir yere sahiptir. Şairin hatırasına şiir yazmayan şair neredeyse yok gibidir.

O' nun eserleri sadeliği, dilinin zenginliği ve derin muhtevasıyla fark edilir. Şairin şiirleri "Kaval" (1965), "Toğan Kaya" (1969), "Şiirler ve Poemalar" (1978) isimli şiir kitaplarında basılmıştır. Bu eserler 1944 sonrası Kırım Türk şiirini yeniden canlandıran nümuneler olmuştur. Bu dönemde yazdığı "Alime" ve "Asıl Han" adındaki destan türünde yazılmış şiirleri Kırım Türk edebiyatının ve dilinin zenginliğini ortaya koyan önemli eserlerdir.

Halk arasında "Asıl Han Destanı" ismiyle bilinen "Közyaş Divar" (1944) adlı eseri ancak şairin ölümünden sonra vatanı Kırım'da bastırılabilmiştir. Şemizade bu eserini çok seneler önce yazmış olmasına rağmen, o dönemde yaşanan baskılardan dolayı, ancak eserin bir kısmı "Toğan Kaya" ve "Asıl Han" isimleriyle bazı şiir kitaplarında yayımlanmıştır.

Dil ve üslup bakımından halk destanlarından farksız olan eser, halk arasında da halk edebiyatı ürünü gibi çok tanınıp sevilmiştir. Kırım Türkçesinin zenginliği büyük bir ustalıkla sergilenen bu eserde, destan kahramanları yanında pek çok halk deyimi ve ata sözünden de faydalanılmıştır.

Vatanına kavuşamadan sürgün yerinde vefat eden şair, ölümünden sonra vasiyeti üzerine vatanında defnedilmiştir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Kırımlı Şair Eşref Şemi-zade

1875 yılı Rusıe mecburundan Kırımdan Dobrucuga kaçkan vakitda meşhur içtimaiy erbab ve mutefekkir Abdugafar Çelebiyin Murtaza oğlunun refikası Suvade-hanım Kara Denizin ortasında furtunaga uğrağan gemide bir çocuk doğura. Oğlançıknı adını Abdurahman koyalar. 25 yıl sonra Afuz Abdurahman Şemı vetanına kayta. İlk önce Kostencede, sonra Bukreşte okuğan Afuz Abdurahmanın maksadı - halkına zemaneviy bilgi ve ümut getirmekdir. Halk mektebinde hocalık vazifesini becergeninden başka, daa studentlik zamanında �Şemi�, yani �ışık getirgen�, tahallüsini takkan genç erkek kadmiy Kezlev şehirinde öz parasına kitaphane aça ve onu yanında kavehane yaptıra. Bir kaç yıl geçirip Afuz Abdurahman-efendi Cugen köyünden güzel bir kız ala. Sare İsmail-kızı hakikatende pek dilber gelinçek olmuş - bunı fotograf resmi tasdık ete. 1908 sene 21 haziran günü Eşref oğlancık dünyaga gele.

1915 sene Abdurahman-efendi ve Eşref oğlu Istambula seyahat edeler. Afuz Abdurahman Şemi kendisi Türkiye tabliyatı olub Eşref oğluna da Türkiye pasaportu ala.

Altı yaşından Eşref rüştiyede okup başlay. Bir kaç yıldan son babası onu Kezlevdegi real mektebine[1] vere ve bu okul yurtunu Eşref 1924 senesi bitire.

Eşref pek erte şiir yazıp başlay. Birınci 1923 senesinde basılgan �Köyde yaz akşamı� namlı şiir ola:

Gün etegi yerge değdi,
Kızıl çabak allandı.
Kök koyuca anter giydi,
Çille-kurtlar canlandı...

Daa da şu zamandan bir tesadüfi olarak şiirden dört satr görseteim:

Yüzün açkan şark kızıday erkelenip
Bahar tanı yavaş-yavaş belgi verdi.
Kara köknün perdesini artka gerip,
Çıkkan güneş her bir şeyge kolge serdi.

Duvak giygen kelinlernin çeresiday
İndce duman ortalıknı aldı sarıp.
Yiğitlernin yeşil giygen Zoresiday
Yaş selbiler kaldı birden oyga dalıp.

Al güneşnin tasma-tasma çum kamçısı
Kökke dogru gerilgende kız kaşıday,
Dal ucunda yaltıragan çık tamçısı
Tamdı yerge öksüzlerin göz yaşıday...

Kırım tatar klassikleri sırasına girgen Bekir Çoban-zade, Abdulla Latif-zade yaş şairge kıymet kestiler ve Akmesçitke davet etip edebiyat çevrelerine koşulmaga yardım verdiler. 1927 sene eylül ayında Kırımtatar yazuvının arap urufatından latin elifbesine geçüvinen baglı olan konferansda Eşref Şemi-zade heyetnin katipi olarak tayinlendi. Aynı vakitta 1927 senesinden 1929 senesine kadar o, her bir sanı sabırsızlıkmen bekleningen �Göz aydın� mecmuasının muhariri olup çalışa.

1929 mart ayında Eşref Şemi-zade Moskovada Devlet Sinema enstitütini edebii-senario fakültesine okumaya gire. Şairnin şahsiyet olarak yükselmesine Moskovada okuv yıllarının tesiri pek büyük oldu. Bunda Rusça ve Sovyet Birligini diger dillerinde, bir de Avrupa dillerinde yazgan öz akrandaşları ve medeniyetnin üyken nesil erbaplarınen tanışuvı da çok yardım etdi.

1932 senesı ağustos ayında Sinema enstitütini bitirip Eşref, Kırımda belli maarifçi, ressam, alim, içtimai erbapların vergen Badanınskıyler meşhur sülalesine ait olgan Sayde-hanım - genc ve dilber refikası ile Akmesçitke kayta.

Akmesçitte Eşref Devlet neşriyatında, sonra 1937 yılını eylül ayına kadar Yazıcılar birliginde başkatibini vazifesini alıp bardı.

Lakin bolşeviklerin dikkatından heç bir şey gizlemek mümkün degil... Yusuf B. adlı birisi 1937 senesı 26 eylül Akmesçitte olub geçken Yazıcılar birliginin meclisinde çıkışta bulundı:

Eşref Şemi-zadege geleyik... Burjuvazi milletçileri de konaknı onun evinde tapa ediler. Eşref Şemi-zade de şahsi ömüründe, hem de yaratıcılıgında sıkı surhette burjuva milletçilerinen baglandı... 1931 senesı basılıp çıkan �Dneprilstan�da da zararlı fikirler baş görsettiler... Atta katmerli burjuva milletçisi Çoban-zadege bagışlap maktav (methiye) şiiri yaza...�.

Ve ilahre,ve ilahre... Bolşevik ideologiyasını koruyucularının üslüpı bir edi.

1931 senesı �Dneprilstan� poemi basılgandan sonra memleketni meşhur şairleri sırasında görümlü yer ala. Bu poem bir kaç dillere tercime olungan edi. Şaır bu eserde kadim Türklerin çöllerinde - �eski yerlerde� - olup geçken tarihii vakialarnın geniş sürette tasvir ete.

Hey Dniyepr, hey tarihlar örekesi!
Hey çalargan[2] asırların koletkisi[3]!
Söyle, bu taşlar üzerinde yangradımı[4]
Bir vakitta kaçakların açuv sesi?

Cesetlerden köprü kurup ırmak geçken
Atillalar bu sırtlarda adaştımı[5]?
Bir aygırga kızlarını berip gidgen
Peçenegler senmen bunda savaştımı?


Söyle, Dniyepr, aç dünyada görgeninni,
Hıdırellezde yoldan çıkıp yürgeninni.
Ev devirip, köy araştrıp, şehir basıp
Muradınna nasıl etip ergeninni...



Daa 20-ci senelernin sonunda Sovyet hükümeti ve bolşevik yolbaşçilarının hakiki mahiyetini anlagan Eşref eserlerinde Stalinge ve onun etrafındagı şahslara heç bir satır bile bağışlamadı. 1937 senesı eylül ayında şairnı Yazıcılar birliginden çıkaralar, işinden mahrum eteler. Ailesinı bakmak için Eşref kitabhanesini satmaga mecbur ola. Ev yanında bir otomobil duraklasa karısı Sayde seskenip peksimet ve erkek urbaları ile doldurulgan bohçaga göz atar edi. Amma hakimiyet Şemi-zadeni tevkif etmeye aşıkmay edi. Şairnı tek 1941 senesı haziran 24 günü tevkif etdiler...

İki ay devamında Akmesçitte NKVDnin bodrumlarıda bulungan son Eşref Sibiryaga İrkutsk şeherine yollana.Onda 1942 sene nisan 4-te şair azat oluna. Bunı sevebçisı Kırımlı Asan Karamanov ola. Asan-ağa NKVDnin sorgu hakimi olarak Şemi-zadenin peşinden İrkutskka yöneltirile. Eşte, NKVD hakimleri saflarına aldanıp düşken namuslu Kırım tatarı şaır Eşrefnı her gecesi sorguga çağırıp yemek vere ve dosyanı açip ondan pek kindar ihbarları kopara. Nice, nıce Yusufların ve Abdullaların yazmuşları yanıp kül oldular� Rahmetli Asan-aga benim Moskovadagı evime babam geçingendende sonra da gelib dura edi.

Azat olundugu gibi İrkutsk Yazıcılar birligi bolügünü vastasınen Eşrefnı tedavilemek maksadınen hastahanege yollaylar. 1942 senesinin güzünde Şemi-zade özbek yazıcıların davetinen Taşkent şeherine gele. Onu Fergana şeherinde vilayet gazetesine mes�ul katibi yerine teklif edeler.

1944 senenin baharinde karısı Sayde ve oğlu Aydın sağ kalğanları akkında sevinçli haber alıp mayıs 17-de Kırıma gele ve şu gecesi bütün halkmen beraber Özbekistanga sürgün oluna�

Özbekistanda Kırım tatarlarına yaşamak için belgilengen mintakaların yahut şeher mahallelerin çegerelerinden geçmek yasak edi. İki mahalleni ayırgan sokaknı bir tarafından başka tarafına geçken Kırımlı birinci sefer beş günlik tavkif cezasına oğrar edi, bir daha seferi 20 yıl kürek cezasına (rusçası � katorga) mahküm olur edi.

Eşrefnin ailesi Andican vilayetinin Çınabad mintakasında �yerleştirildi�. Okumuş insanlar her bir yerde gerek. Mintaka yönetmenleri nihayet Eşrefke kıymet biçtiler. Bunda Ansiklopedide Eşref Şemi-zade hakkında yazı ve onu fotoğrafı görüşlerini önemi oldu � Büyük Sovyet Ansiklopedisi her bir mintaka beledıyeside olmuşu şart edi. Şair mintaka plan dairesinin reisi olarak çalışa. Böyle mesuliyetli iş başında Kırımlı adam oluşunı NKVD şefleri beğenmiy ve Eşrefni medenıyet dairesine geçireler.

Babam o yılları halkmızı yakın gelecegine ümüdsiz bakar edi. Lakin çok yıllardan son Kırım tatarları vatanına avdet etıp yeni hayat başlacagına heç şüphesi yoktur edi. Lakin vatanından kavuşkan halk öz geçmişini, ruhii inkişafını unutacak dep çok azap çeker edi. Şu sebepten etrafına birkaç genç erkek yaklaştırıp olara öz bilgilerini verer edi.

Şu Çinabadtan Eşref Şemi-zadeni 1949 sene 4 ekim tekrar hapiske alalar. Ve bu sefer şair 25 yıl hapis cezasını ala.

Şair Eşref Şemi-zadege ne kabahat isnat ediyorlar?

23 eylül 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

- Komünist partisi ve Sovyet hükümeti Kırım tatar yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine görüşünüz nedir ?

- Ben Kırım tatar ve diger türk halkların yazısını Latin alfabesinden Rus alfabesine geçişine Ruslaştırma politikasını tahakkuk etmiş deb kıymet biçem.

17 kasım 1949 senesi yazılgan sorgu protokolu:

Şahit Aşmasov ifadelerine göre siz Türkiye Cumhuriyetini burjuvazi siyasetçilerin mehletme ediyorsınız. Bunı tasdik edıyorsızmı?

- Türkiye Cumhuriyetinin cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa Atatürk progresif siyasetçi olmuşı ve Türk halkı arasında meşhur olmuşı benim derin kanaatimdir.�

Söz arası: Aşmasov adlı erif tatar degil. Şair Eşrefni etrafındagı heç bir tatar adamı ona karşı bir söz aytmagan � bunı bugün karşımda duran �tahkikat davası ? 645, başlanmış 16.02.50� tasdik ediyor. Bu davanı Gorbaçev başlagan �perestroyka� zamanı bana bir oda içinde okumaya verdiler ve onu kol yazması ile kopyasını çıkardım.

Şair NKVDnin zindanında korku görsetmedi, sorgularda doğrusunı ayttı � bu o vaziyetde münasip olgan savaş şekili edi.

Bir sorgu vakitida Eşref Şemi-zadege teklif edildi: eğerde şair Kırım tatar halkı Kırımdan Orta Asiyaga göçürülgeni için bütün Kırım tatarların adından Sovyet hakimiyetine ve şahsen Stalin arkadaşka büyük teşekkür bildirgen, bununnen beraber göçürülgenlerin güzel, bahıtlı yaşayışların tasdik etken makalege öz imzasın çekmeye razı olsa - hapis müddetini 10 yılga kadar eksiltirmege mümkün olur� Bu vahşiy teklif Şemi-zade tarafından red olungan son şairni davasında boyle mücizevii satırlar peyda oldu: �Kırım tatarlar Kırımdan göçürülgenden sonra, 1944 senesinden başlap Şemi-zadenin Sovyet kurumı, Komünist partisi ve halklar Dahisine[6] nisbeten olgan nefreti en keskin ve açık şekilde ifade oluna. Parti ve hakimiyet tarafından yapılgan bu tedbirlerni anlayamay ve olarnı antisovyet ruhunda tefsir edip Şemi-zade aktif aksiinkılapçı[7] faaliyet yoluna gitti�� .

Anlamamış, demek�

Nikita Khrusçöv kanlı �halklar Dahisini� ifsa etkeninden sonra 1954 senesinin sonunda Eşref Şemi-zade azad oluna ve ocak ayın en başında Yanıyol şeherinde yaşagan ailesi ile kavuşa. 1958 sene şair Yazıcılar birliginden ev ala ve ailesini Taşkent şeherine alıp vara.

Taşkendegi Devlet neşriyatında Şemi-zade çeşit vazifelerde çalışa. Şu yılları bir kaç şiir silsilesi ve iki destan yazdı. �Közyaş duvar� destanı aklı olarak şairni yaratıcılıgında en yüksek noktası dep sayılabilir. Bu destanda Eşref Şemi-zade allegorik şekilde Kırım tatar halkını ağır ve kederli takdirini beyan ete. �Közyaş duvar� destanı şairnı öz halkına nasiyetidir:

Kandırıcı nefis, doğru
Sözmen doğğan halkının
Milliy ruhun götermeye
Gitsin cemi akılın.

Milliy ruh� Bu yüksek anlam Gasprinskiy, Çelebi Cihan, Cafer Seydahmet, Ali ve Husseyn Badaninskiyler kibi adamların düşünceleri ve kaygıları edi�

Yusuf B. degen biri etrafına toplangan �arkadaşlarnın� gayretinen Şemi-zade birkaç kere naşriyat faaliyetinden bağlı olgan işlerden kuvuldı. Eşrefnin büyük oğulu 1956 senesı milliy areketnin teşkilatçısı oluşı, sonra ikincı oğulu da milliy areketnin faal iştirakçisi oluşı şairni komünist devletinde vaziyetini kuvvetlendirmez edi evet. Eşref-şair kendisi de ihbarlar boyunca milliy areketnin ideolojisi nin savunucusu dep sayıla edi. Taşkentde Kırımtatar dilinde çıkan gazete ve mecmuayanı işine Şemi-zadeni ayagını bastırmaz ediler. Lakin özbek yazıcıları ve naşirecileri Eşref-domullanın bilgi ve semereli kabiliyetine yüksek kıymet biçer ediler ve KGBnin tenbiyelevlerine bakmadan onu gene de redaktorlik vazifelerne kabul ete ediler.

1978 senesi edi. Bu müstakil ve vıcdanlı insanları imha etüv usulları şekillengen yıllar edi�

Eşref Şemi-zade 1978 senesi Moskova şeherinde büyük oğulunun evinde 11 mart sabah saat sekizni on beş dakika geçkende son nefesini verdi�

Şairni kadını Sayde Badanınskaya kocasını doğduğu yarım adada defn etecegini kattı kararını beyan etdi. �Sürüklep alıp ketsemde Kırımga alıp keterim!� � anamızni bu sözü bizlere güvenme ilave etdi. Dissidentlerge haber etildi. Vildan telefon yanında oturup Vnukovo aeroportına çinko tabutnı alıp gitken ana ve ağasından haber bekledı. Aeroportda Sayde-hanımın ve oğlunun etrafında gizli polis ajanları gözlerini patlatıp gezer ediler. Yüksek merciler Simferopol (Akmesçit) uçak seferini geçiktirdiler, lakin eninde sonunda kocasını doğduğu Kırım topragında defn etmek istegen kadınnın kararına karşı çıkmaya cüretlenmedıler. Bizler zaruret halinde komünistik hakimiyetinin insaniyetsizligini bütün dünyaga dissidentlerin yardımı ile beyan etecek meramımıznı etrafka bildirmege gayret etdik� Ecnebıy radyolar öz eşittiruvlerinde Eşref Şemi-zade vefat etkenı ve çok binler vatandaşları tarafından ozgarılgan şair Kırımda defn olunganı hakkında telaşsız şekilde haber etdiler.

Radyolar eşittiruvlerin sonunda: �Şair tek geçingeninden sonra Vatanına döndı� � dediler.

Müfti Çelebi Cihan aytkan sözü vardır: �Millet!.. Dirileri yaşatan ölülerdir��


Aydın Eşrefoğlu Şemi-zade

[1] Tabii ilimlere istidatlı jimnazi (lise).

[2] Ağargan.

[3] Gölgesi.

[4] Yangramak - gürüldemek.

[5] Adaşmak - yolunu şaşırmak.

[6] Stalinge boyle ad verer ediler.

[7] Aksiinkılapçı yani �kontrrevolüsıoner� � en dehşetli isnat. İnkılap degende 1917 sene ekim ayında bolşevikler yapkan kanlı devrim kastedile.

Munky
30-07-07, 17:09
Fahreddin Mübarek Şah ( 01.08.1125)- (21.08.1205)
Alim ve şâir. 1126 senesinde Lahor�da doğdu. Asıl ismi Muhammed�dir. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Fârisî�yi öğrendi. Gûrlular sarayına gelerek hükümdârlardan iltifât gördü. Zamânının büyük âlimlerindendi. Ayrıca şâirdir ve şiirleri tasavvufîdir. Fahrüddevle ved-dîn, Melîk-ül-Kelâm lakablarıyla anıldı. 1206 senesinde vefât etti.

Eserleri: 1196�da tamamladığı Şecere-i Ensâb adlı eserini Gûr Hükümdârı Kutbeddîn Ay Beg�e sundu. Bu eserinde Türk târihi, Türklerin kullandıkları alfabeler, Türk etnolojisi hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. Türkçenin Arabî�den sonra en mükemmel dil olduğu hakkında bilgiler de vardır. Aynı zamanda Türklerin teşkilâtçı bir millet olduğunu savunmaktadır.

ESERLERİ
Râhiku�t-Tahkîk, Nesebnâme, Medhal-i Manzûm der İlm-i Nücûm (Ele geçmemiştir.), Lübâb-ül-Elbâb (şiir kitabı), Kitâbu Adâb-il Harb Veş-Şecâa (Târih bilgilerini anlatan kitabıdır).

Munky
30-07-07, 17:10
Fahri Mermer
Kosova Türk şiirinin en hızlı gelişim dönemi, Priştine�de, haftalık �Tan� gazetesinin yayımlanmaya başladığı 1969 sonrası dönemdir. Sadık Tanyol, Fahri Mermer, Raif Kırkul, Burhan Sait, Aziz Serbest, Özcan Micalar, bu dönemde ortaya çıkan şairlerdir.

Son Kosova olayları öncesinde, Türkçe olan bütün yayın faaliyetinin durdurulması nedeniyle zor günler yaşayan Kosova Türk şiiri, NATO�nun müdahalesinden sonra Türkiye�nin desteği sayesinde, tekrar toparlanma sürecine girmiş bulunmaktadır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:10
Fatih Kısaparmak
1961 yılında Elazığ�da doğdu. Annesi Yıldız Hanım, ülkemizin birçok il ve ilçesinde binlerce aydın insan yetiştirmiş, emekli bir ilkokul öğretmeni; babası Necip Bey ise, sırasıyla ortaokul ve öğretmen okulu müdürü, il milli eğitim müdürü, ortaöğretim genel müdürü ve bakanlık teftiş kurulu başkanı olarak hizmetler vermiş; basılı beş eseri de bulunan bir bürokrattır.

Fatih Kısaparmak, 1991 yılında, şiir kitabı ve albümleriyle yüksek tirajlara imza atmasının yanısıra; TRT, Kanal 6 ve Kanal 7 televizyonlarının ana haber spikerliği görevini de başarıyla yürüten, ekonomist Şebnem Ergür�le evlendi. Bu evlilikten, Ozan ve Kaan adlı iki erkek çocukları dünya�ya geldi.

Fatih Kısaparmak, temel eğitim döneminden itibaren, Ankara Devlet Konservatuvarı ve TRT Ankara Radyosu�nda müzik; Devlet Güzel Sanatlar Galerisi�nde ise resim çalışmalarında bulundu. Ankara Deneme Lisesi�ndeki öğrencilik yıllarında, Tasvir Gazetesi adına TBMM foto muhabirliği yaptı. Üniversite döneminde ise, başta Varlık olmak üzere çeşitli edebiyat-sanat dergilerinde şiirleri, röportajları ve araştırmaları yayımlandı. Yukarı Fırat Havzası�ndaki inceleme ve derlemelerini topladığı �Dil Folkloru Açısından Harput Ağzı� isimli bilimsel çalışma, basılı ilk eseridir.

Ayrıca, �Ve Ağır Sevdam� adını taşıyan bir şiir kitabı da bulunmaktadır. 1985 yılında besteci, söz yazarı ve yorumcu olarak profesyonel sanat yaşamına atıldı. İlk çalışması olan �Kilim� ile milyonluk bir satış grafiğine ve büyük kitlelere ulaştı.

Bu başarısını daha sonra ürettiği 15 müzik albümüyle de sürdüren Kısaparmak, 200�den fazla besteye imza attı. �Çağdaş Ozan�, �Bay Kilim" ve "Türkü Baba" olarak da tanınan sanatçı, inançla tekrarladığı "Çağdaş Halk Müziği" kavramını, yıllarca süren mücadelesi sonunda yaygın bir ekol haline getirmesinin yanısıra, �Özgün Müzik� akımının kurucuları arasında da yer aldı.

TRT Türk Halk Müziği Repertuvarı bakımından "türkü formunda beste" çığırının açılmasını sağlamak suretiyle, geleneksel Anadolu müzik kültürünün genç kuşaklara aktarılmasında önemli bir işlev ve görev üstlendi. Kısaparmak, sırasıyla �Grup Kilim�, �Grup Mozaik� ve �Grup Avrasya� adlı üç ayrı konser orkestrası kurdu. Erzincan ve Gölcük depremzedeleri ile Zonguldak grizu faciasında hayatını kaybedenlerin yanısıra Darülaceze, Unicef vb. kurumlar yararına �Toplumsal Dayanışma Konserleri� düzenledi.

Türkiye�nin yanısıra ABD, Almanya, Avusturya, Fransa, Hollanda, Belçika, KKTC, Bosna, Venezuela, Kazakistan ve Özbekistan�da, büyük izdihamların yaşandığı çok sayıda resital ve konser verdi.

Malatyaspor ve Elazığspor�da, toplam 3 dönem yönetim kurulu üyeliği görevinde bulunan Fatih Kısaparmak, İstanbul-Elazığ Kültür Vakfı�ndaki kurucu üyeliğinin yanısıra, Elazığlılar Dayanışma Derneği�nde de yönetici ve genel sekreter olarak çalıştı.

Ülkemizin önde gelen kurum ve kuruluşlarınca 70�e yakın ödüle layık görülen sanatçı, 2000 yılında ise, halk müziğimize ve folklorumuza katkılarından dolayı, Fırat Üniversitesi Senatosu tarafından �Fahri Doktora� unvanıyla onurlandırıldı...

Munky
30-07-07, 17:10
Fethullah Gülen ( 1941)
1941 yılında Erzurum�da doğdu.1968 yılında İzmir merkez vaizi oldu.Aynı yerde İmam Hatip ve İlahiyat Öğrenci Yetiştirme Derneği Kestanepazarı Kur�an Kursu�nda öğreticilik yaptı.Bu dönemden başlayarak çok sayıda eğitim ve hayır kurumunun organizasyonuyla ilgilendi.19 Ocak 1994�te kurulan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı�nın kurucuları arasında yer aldı.Toplumsal uzlaşmanın sağlanması ve İslam�ın hoşgörülü tavrını anlatmak için yurt içinde ve dışında değişik kurum ve kişilerle diyalog arayışı içinde oldu.Türk Dünyası başta olmak üzere bir çok ülkede okullar açtı ve Türk kültürünü anlatma çabası içinde oldu.Halen sağlık nedenleriyle ABD�de bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Fethullah Gülen 1
32. Gün
Kollektif
Aksoy Yayıncılık-Yetişkin Kitapları/ Multimedya Dizisi

Fethullah Gülen 2
32. Gün
Kollektif
Aksoy Yayıncılık-Yetişkin Kitapları/ Multimedya Dizisi

Gülen'in Yaşamı
Nasıl Fethullah Gülen Hoca Efendi oldu? Hapisten holdinge uzanan bir yaşamın öyküsü...

Cemaatleşmenin Öyküsü
Çok kısa zamanda ortaya çıkan, belli bir siyasi çizgiye takılıp kalmadan "ışığa yönelen" bir topluluk nasıl ortaya çıktı?

Gülen'in Okulları
Güney Afrika'dan Rusya'ya, İstanbul'dan Uzakdoğu'ya kadar uzanan bir "yarı misyoner" eğitim zinciri.

Vatikan'da Papa ile...
Dinler arasında hoşgörü, uzlaşma, kaynaşma açıından önemli bir buluşma Vatikan'da gerçekleşti...

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Georgetown'da 'Gülen' Sempozyumu
Zaman 20 Nisan 2001

Harran Üniversitesi'nin davetlisi olarak Şanlıurfa'da bulunan Vatikan Dinlerarası Diyalog Servisi görevlisi Prof. Dr. Thomas Michel, Amerika Georgetown Üniversitesi'nin Fethullah Gülen ile ilgili bir sempozyum düzenleyeceğini söyledi.
Düzenlenecek olan sempozyumla alakalı söz konusu üniversitenin hummalı bir çalışma yürüttüğünü vurgulayan Prof. Dr. Michel, sempozyumun ses getireceğini belirtti. Sempozyumda Gülen'in enine boyuna tartışılacağını söyleyen Prof. Dr. Thomas Michel, "Gülen'in hayatı, düşünceleri, kendisi ile ilgili açılan davaları ve dinî yönü ele alınacaktır." dedi. Prof. Dr. Michel, aynı sempozyumda Fethullah Gülen'in teşviki ile açılan okullar konusunda kendisinin de çeşitli konuşmalar yapacağını sözlerine ekledi. Mehmet Dener / ŞANLIURFA (cha)

Munky
30-07-07, 17:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1780.jpg
Feyzullah Çınar ( 1937)- (1983)
Feyzullah Çınar 1937 yılında Sivas Çamşıhı'nın Çamağa Köyü'nde doğmuş; tam beş yaşındayken almış eline bağlamayı... Şeyh Ahmet Yasevi'nin soyundan gelen ozan. Pir Sultan Abdal'ı, Kaygusuz'u, Virani'yi dinleyerek büyür; 14-15 yaşlarında ise iyi saz çalip, türkü söyleyen bir kişidir artık.

Anadolu'nun o aman vermez çileli yaşamından büyük kente, İstanbul'a gelmesiyle başlayan zorlu yaşam öyküsü O'nu sazıyla daha da yakınlaştırmıştır. İstanbul'da girdiği işler doyurmaz aşığı, O gönlündeki aşkı. toplumsal çelişkileri paylaşmak ister diğer insanlarla. Tam da bu sırada birlikte olduğu dostları Feyzullah Çınar'a bir plak yapmak isterler.

Plağın bir yüzü Agahî Baba'nın "Fazilet" adlı deyişi, diğer yüzü Malatyalı Esirî'nin Şah Hüseyin'e mersiyesi... Yıl 1966; o yıllarda Alevi deyişlerini çalıp söylemek pek çok açıdan zor. Ama koca Çınar durur mu? Aldı mı sazı eline, vurdu mu sazın teline söyler Pir Sultan'dan, Viranî'den, Kul Himmet'ten... işte o gün bu gündür ait olduğu kültürün o güzel ürünlerini altmıştan fazla plağa okumuştur ozan.

İrene Melikof ile Fransa
1969 yılında Fransa'ya giden Çınar, Alevi-Bektaşi kültürü ve müziği üzerine Irene Melikoff'la birlikte konferanslara katılır, konserler verir. Bir çok Avrupa ülkesinde radyo programlarına katılır. Ozanın Fransa Radyo Televizyoncu ve Unesco tarafından iki long-play'i yayınlanır.

Feyzullah Çınar, Alevi-Bektaşi ozanlarının içinde kırsaldan kente göçmüş, ancak geleneksel kültüründen hiç bir şey yitirmeden sanatını uygulamış ender kişilerden biridir. O geleneksel kültürünü yaşatarak içinde bulunduğu toplumun sorunlarını dile getiren bir ozandır. O'nun sanat yaşamına baktığımızda koca Çınar'ın yine bir başka çınarın izinden gittiğini görürüz...
Pir Sultan Çizgisinde

Bu kişi Pir Sultan Abdal'dan başkası değildir. Pir Sultan'ı ve Pir Sultan geleneğini kendine kılavuz seçmiştir. O sazının telinden dökülen melodiler bin yıllık geleneğin sözcüsü gibidir.

Pir Sultan deyişlerini sanki Çınar seslendirsin diye yazmıştır. Çınar deyişleri, öylesine yüksek bir sanat gücüyle icra eder, ve dilinden dökülen her sözün anlamı müzikle öylesine bütünleşir ki, yüzlerce yıllık Alevi kültürü ile binlerce yıllık Anadolu kültürlerinin sentezinden doğan bir ses çakılır kulaklarımıza. Feyzullah Çınar usta malı söyler deyişlerini. Yedi kutuplardan en çok Pir Sultan Abdal, Virani, Kul Himmet ve Hatayi'nin deyişlerini çalar ve okur. Geçmişle günümüz arasındaki köprü görevini üstlenmiş o ozanların işlevini Çınar'da da görürüz. Bu bakımdan günümüz ozanlarının deyişleri de O'nun için diğerleri kadar önemli, hatta kutsaldır. Kul Ahmet, Sefil İbrahim, Celalî kendi döneminin toplumcu ozanlarıdır ve bunların deyişleri Çınar'ın dilinde ve telinde ustaca yorumlanır. Feyzullah Çınar 1960'lı ve 70'li yılların toplumsal açıdan çileli, karamsar, tehlikeli ortamı içinde ozanlık yapmaya çabalar. Türkiye'yi bir uçtan diğer uca dört kez dolaşır. Halkına umut verir, yüreklendirir onları. Toplumcu deyişleri seslendirdiği için hapse atılır. Ancak yine söyler, yine çalar sazım...

1983 yılında daha 46 yaşındayken Çınar yaşama gözlerini kapatır. Ancak onun sesi bu toprağa gönül vermiş dostlarının kulağında yaşamaya devam ediyor.

Bazı türküleri : Siyah saçlarından hatem yüzlerin, Bu yıl bu dağların karı erimez, Geldim şu alemi ıslah edeyim....

Munky
30-07-07, 17:11
Fikret Demirağ ( 1940)
1940 yılında Kıbrıs-Lefke'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. Kıbrıs'ta Türkçe öğretmeni olarak çalıştı. Şiirleri, Kıbrıs'ta ve Türkiye'de yayımlanan dergilerde yayımlandı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Tutku, İkinin Yaşamı, Esperanza, Açar Yörüngeler Çiçeği, Aşkımızın Şarkıları, Kısa Şiirler Durağı, Ötme Keklik Ölürüm, Dayan Yüreğim, Umut ve Dehşet Çağından Şiirler, Dinle Şarkımı,, Akdenizli Şiirler ve Aşk Sözleri, Adıyla Yaralı, Rüzgârda Ozan Türküleri, Hüzün Ana, Limnidi Ateşinden Bugüne, Seçme Şiirler, Sırı Dökülmüş Kökayna ve Yalnızlık, Gece Müziği...

Munky
30-07-07, 17:11
Fuzuli ( 30.10.1494)- (13.11.1555)
1495 yılında Irak'ın Hille şehrinde doğdu. Asıl adı Mehmed'dir. iyi bir öğrenim gördü. Bağdat'ın fethinden sonra Kanuni Sultan Süleyman'a ve devletin ileri gelenlerine kasideler takdim etti. Böylece dikkatleri çekti. Kendisine dokuz akçelik bir maaş bağlandı. Hayatı Hille, Bağdat ve Kerbelâ dolaylarında geçti. Bir veba salgını sırasında öldü. Azeri lehçesiyle şiirler yazdı. Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biri sayıldı. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkiledi. 1556 yılında öldü.

ESERLERİ
Türkçe, Farsça ve Arapça şiirler yazdı. Bu üç dilde oluşturduğu birer Dîvân'ı vardır. Ayrıca Türk edebiyatının en güzel Leylâ vü Mecnûn mesnevisi Fuzûlî'ye aittir. Başka eserleri de bulunmaktadır

Munky
30-07-07, 17:11
Gevheri - (27.12.1736)
Hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Doğum tarihi bilinmiyor.Divan katipliği yaptığı bilinmektedir. Hayatının büyük bir kısmı Rumeli, Şam ve Arabistan yöresinde geçti. Gezginci bir şairdir. Yoksul bir hayat sürdü. Aruz ve heceyle yazdı. 1737 yılında öldü.

ESERLERİ
Şiirleri, ilk kez Nüzhet Ergun tarafından derlenerek basıldı.

Munky
30-07-07, 17:11
Gül Ahmet Yiğit ( 1955)
Gül Ahmet Yiğit (Aşık Gül Ahmet)
1955 yılında Gaziantep İlimizin İslahiye İlçesi'ne bağlı Feyzi Paşa bucağında doğdu.İlk ve orta okulu Fevzi Paşa'da, tamamlayan Gül Ahmet İskenderun Ticaret Lisesi öğrencisi iken aşık olur. İlk şiirlerini Lise öğrencisiyken söyler. Daha sonra aldığı saz ile arkadaş olur. Soyu Kayseri Pınarbaşı Afşarlarından Kerimoğlu adıyla tanınan aşirettir. Derviş Paşa iskanında Gavurdağı'nı yurt tutmuşlar, burada aynı adla anılırlar. Bu arkadaşlık sürerken liseyi bitirir. Hatay Eğitim Enstitüsüne kayıt olur. Mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine atılır.

Aşıklıkta ilk sesini 1975 yılında Konya'da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramında duyuran Gül Ahmet, halk edebiyatının her dalında usta bir aşık olduğunu ispatlamıştır. Gül Ahmet Konya'da çeşitli dallarda birincilikler almış bir olarak 1981 yılında katıldığı Atatürk'ün 100. doğum yılı adına T.R.T nin yarışmada ikinci olmuştur. Yurdumuzu Almanya ve Hollanda'da temsil etmiş ayrıca Kıbrıs Harekatının 10. yıl kutlamalarında Nuri Şahinoğlu ile birlikte ülkemizi temsil etmiştir. Mizahi Türkü dalında da şöhret yapan Gül Ahmet cidden güzel sazı ve sesi ile beğenilen bir aşığımız olarak yurdun çeşitli yörelerinde yapılan festival ve törenlere katılmaktadır. Evli, bir oğul ve bir kız sahibi olan aşığımız halen İskenderun Karayılan kasabası Canova İlkokulu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.

Munky
30-07-07, 17:12
Hafız Abdullah Meçik
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Doksanüç Harbi�nden sonra bir duraklama içine giren Bulgaristan Türk şiiri, XX. yüzyılın başlarında kendini tazelemeye başlamıştır. Bulgaristan Krallığı döneminde Türkçe basının varlığı -yayımlanan 150 civarında gazete ve dergi söz konusudur-, edebiyatın dolayısıyla da şiirin gelişimine olumlu etki yapmıştır. Bulgaristan�da Türklere uygulanan baskının yol açtığı ulusal bilincin şahlanması-haksızlıklar karşısında duyulan isyan-eşitlik mücadelesi üçgeni içinde yaşanan duyguları dile getiren Hafız Abdullah Meçik, Mustafa Şerif Alyanak, Mehmet Behçet Perim, Muharrem Yumuk, Hasan Basri Öztürk, İzzet Genç gibi şairler, bu dönem Bulgaristan Türk şiirine damgalarını vurmuşlardır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:12
Halit Şengül
Halit Şengül
/şair/eğitimci/
1946 yılında Kerkük�ün Sarıkahya Mahallesinde Çiniçiler Sokağında dünyaya geldi. İlk okulu Ali Hikmet
gece okulunda, orta okulu ise Musalla okulunda bitir-di. Musalla okulunda çağımızın en büyük şairi ve Irak Türkmenlerinin milli mücadele sembolü olan Mehmet İzzet Hattat�ın öğrencisiydi.Daha sonra Eğitim Enstitü-sü�nü bitirdi.Öğretmen olarak Türkmen olmayan köy-lere tayin edildi.Şengül, hem şair, hem eğitimci hem de siyaset adamıydı. Daha ortaokul çağında iken Ker-kük�ün diğer okullarındaki milliyetçi öğrencileri topla-yıp milli geziler düzenlerdi. 1970 yılında Kerkük Korya yakasında Milliyetçi Türkmenler Topluluğunu kurdu. 1980 yılında ise Saddam güçleri tarafından tutuklandı, sorgulamada çok işkence gördü.8 Ocak 1981 tarihinde Baas rejimi tarafından idam edildi.

Munky
30-07-07, 17:12
Hasan Akay ( 1957)
1957 yılında İzmit�te doğdu. İlk, orta, lise öğrenimini bu şehirde gördü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünde iki yıl okuduktan (1975-76) sonra aynı fakültenin Yeni Türk Edebiyatı bölümüne geçti (1977). Buradan mezun olduktan (1981) sonra bir müddet özel bir lisede edebiyat öğretmenliği yaptı (1981-83). İ.Ü. Orman Fakültesi�nde Türk Dili öğretim görevlisi olarak çalıştı. Bir yıl sonra İ.Ü. Edebiyat Fakültesi�nde Türk Dili okutmanı oldu. 1990 yılında Yeni Türk Edebiyatı bölümünden Doktora derecesi aldı.

Akay, orta öğrenim yıllarında arkadaşlarıyla birlikte çıkardığı Dönüş dergisiyle yazı hayatına atıldı. Sedir dergisinin yazı işleri görevini üstlendi (1980). 1983 yılında Suffe Şiir Ödülü�nü M. Özçelik ile paylaştı. Bazı gazetelerde Sanat-Edebiyat sayfaları düzenledi. Sedir, Milli Gençlik, Türk Edebiyatı, Hisar, Cemre, İlim ve Sanat, Diriliş, Dergah, Yedi İklim gibi dergilerde, şiir, inceleme, çeviri, deneme, hikaye, tahlil çalışmaları yayımlandı.

ESERLERİ:
Gökkuşağı Alnım, Ay Dervişleri, Savaş Görmüş Çocukların Şiiri adlı kitapları yayımlanmıştır.

Munky
30-07-07, 17:12
Hasan Ali Kasır ( 1953)
1953 yılında Elazığ/Genç'te doğdu, İlk ve ortaöğrenimini Elazığ'da (1970), Yükseköğrenimini Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nde tamamladı (1975). Murakıplık, ve çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yapan Kasır, 1986 yılında Yardımcı Prodüktör olarak TRT'ye geçti, halen bu kurumda Prodüktör olarak çalışıyor. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Sabri Divanı üzerine Yüksek Lisansını ve aynı yerdeki bilimsel edebi çalışmalarıyla doktorasını tamamladı. Hasan Ali Kasır, güldesteler ve halk edebiyatından derlemeleriyle yerli şiir araştırma ve kayıtlarına verdiği emekleriyle de tanınıyor.

ESERLERİ
Hasan Ali Kasır'ın Delal adlı bir şiir kitabı bulunuyor.

Munky
30-07-07, 17:13
Hasan Sami Bolak ( 10.05.1942)
Hasan Sami Bolak, Basın şeref kartı sahibi gazeteci, şair, yazar, radyo ve tv. programcısı. 10 Mayıs.1942 Kayseri doğumlu. Kayseri Lisesi'nden sonra Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Sanayi Bölümü'nden mezun oldu.

1960 yılından beri faal gazetecilik yapıyor. Askerliğini Menemen Özel İhtisas Tabur'unda "Özel eğitimli tahrip uzmanı" olarak tamamladı. Askerlikten sonra Üniversite sınavını kazanarak Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne girdi ve buradan mezun oldu. Kayseri Belediye'sinin İlk Basın Yayın Müdürü olarak göreve başladı. Görevi sırasında Alparslan Türkeş'in Genel Başkanı olduğu Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)'nin ilk Kayseri teşkilâtını kurduğu için siyasi irade tarafından Belediye Basın Yayın Müdürlüğü görevine son verildi. Kayseri'de, Milli Ülkü, Yeni Sabah, Orta Doğu, Millet (gazete) ve Erciyes Gazetesi'ni kurdu. Ayrıca ; Spor Kayseri (dergi), Kurultay (Dergi) ve Sel (dergi) lerini yayınladı. Hâlen, Kayseri ' de günlük olarak yayınlanmakta olan Erciyes Gazetesi' nin sahibi ve başyazarı. Erciyes Gazetesi, Elektronik Erciyes Gazetesi adresinden de yayın yapıyor ve Hasan Sami Bolak' ın günlük siyasi ve edebi yazıları burada da yayınlanıyor.
Türkiye'de özel radyoların faaliyete geçmeye başlaması üzerine; 2 Ekim 1992 tarihinde, 93.5 mhz fm bandından yayın yapan, Kayseri'nin ilk özel radyosu Star fm'i kurdu. 1992 - 2004 yılları arasında, kesintisiz 24 saat Türk san'at musıkisi yayını yapan Star fm'in sahip ve yöneticiliği sırasında, 1000'den fazla Türk musikisi proğramları hazırladı ve sundu. Kayseri'deki bütün televizyonlarda sayısız siyasi ve edebi proğramları hazırladı ve yönetti.

Dr. Recep Doksat 'tan Hipnotizma ve Spiritüalizm; Mehmet Mete'den Elektronik - yüksek frekans dersleri aldı. Sahibi olduğu Star Fm radyosu vericisinin power katını kendi yaptı. Bir süre, Mesmer metodu ile hipnoz uygulamalarında bulundu ve bunları günlük bir gazetede (Devrim Gazetesi-Kayseri-1962) dizi halinde yayınladı.

Mavi Gömlekliler isimli tiyatro eseri birçok kere sahneye kondu ve Münih 'teki Radio Liberty (Azatlık Radyosu) nin Kazak , Özbek ve Uygur seksiyonlarında 1972 ' de skeç olarak yayınlandı. Çeşitli gazete ve dergilerde yüzlerce makale yazdı. Yurt içi ve yurt dışında onlarca ilmi ve siyasi konferans verdi.

1968'de ülkücü gençlerin katıldığı ve kamu oyunda Komando Kampları diye adlandırılan Türkiye'nin ilk ülkücü eğitim kampını Kayseri'de kurdu. Bu ve daha sonraları kurduğu diğer üç kampta gençlerin teorik ve pratik eğitimlerine fiilen katıldı. 12 Eylül 1980 öncesinde 2 yıl süre ile MHP Kayseri İl Başkanlığı yaptı. Kayseri Akşam Lisesi'nde; 2 yıl edebiyat - kompozisyon ve felsefe öğretmenliği görevlerinde bulundu. Almanca, İngilizce biliyor.

Aruz ve hece vezinleri ile yazdığı birçok şiiri tanınmış dergiler, ansiklopedi ve antolojilerde yayınlandı. Bestekâr Erol Sayan tarafından mâhur makamında bestelenmiş bazıları ise TRT repertuvarında yer aldı.. Lisede 18 yaşında iken çıkarmaya hazırlandığı Mor Gülüşler ismindeki şiir kitabının birinci fasikülünü bastırdıktan hemen sonra edebiyat öğretmeninin tavsiyesi üzerine bu fasikülü yaktı.

1973 'de Kayseri'de ilk ofset matbaayı, 2005 'de de ilk web Ofset gazete baskı sistemini kurdu. Türkiye'nin ilk ortokromatik film gazete sayfasını çeken horizantal yerli (57X82) repro kamerasını imal etti. (1973)

Hasan Sami Bolak, Basın Konseyi daimi üyesi ve Basın şeref kartı sahibi olup, yine kendisi gibi Basın Konseyi daimi üyesi ve " Basın Şeref Kartı " sahibi Mevlüde Nevin'le evli. Beyhan, Fatih ve Nihan isimli üç çocuk sahibi. Çocuklarından Beyhan ve Fatih de anne ve babaları gibi basın sektöründe. Beyhan Bolak Hisarlıgil mimari içerikli "TOL" dergisinin genel editörü, Fatih Bolak ise Erciyes Gazetesi'nin Yazı İşleri Müdürü.

Hasan Sami Bolak�ın örnek iki şiiri:

SENDE GİTTİN SUDAN BAHANELERLE

Sen de gittin sudan bahanelerle
Kırılmış kâsedir gururum artık
Her gün selâmını göndersen bile
Uyku tutmaz oldu huzurum artık!
Sevgi boy vermezmiş yaban bağlarda
Kurudu diktiğim güller ard arda
Bir zaman şahinken ben şu dağlarda;
Şimdi kanadımdan vurgunum artık!
Gittiğinden beri kalmadı huzur
Gözlerimde fer yok, gökyüzünde nur..
Sensiz bilmem nasıl mutlu olunur;
Dibine karanlık bir mumum artık!
Gönül avunmuyor, geçmiyor zaman
Ne aşkın ateşi, ne de bir duman
Bir kış ortasında kaldım ki aman
Ne yaşım yanıyor, ne kurum artık!
Yüzünde tel duvak, elinde kına
Gelin olup gittin bir başkasına
Kalsan� yıldızları verirdim sana
Avutmaz gönlümü sürûrum artık!
Sen de gittin sudan bahanelerle
Neylesem kaderi yenmem nafile
Can düşmanı oldum mesafelerle
Seni sevmek benim kusurum artık!
x

ÖLÜMSÜZ

Geceler dursa, sürüp gitse doyumsuz öpüşün
Yine kanmaz dudağım, ben sana açlık duyarım
Uzatır ömrümü bir yan bakışın, bir gülüşün
Seni dünyama ışık, gönlüme aysın sayarım.

Bana işkence verir göğsüne bir gül takışın
Boşa geçmiş sanırım ömrümü, ben senden uzak.
Büyüler gözlerinin gölgesi, baygın bakışın
Gülüşün can suyu, sevgin ise görkemli konak!

Yüreğim sen�le kıpırdar, sana mahkûmdur elim
Göremezsem seni bir gün, o gün öksüz olurum
Seni ben böyle yürekten seviyorken güzelim
Nice yıllar yaşarım, belki ölümsüz olurum!

Hasan Sami Bol

Munky
30-07-07, 17:13
Hayrettin Tokdemir ( 1928)- (1999)
(Folklor araştırmacısı, Yazar ve Şair)
Şavşat, 1928 - Ankara, 1999

Şavşat�ın Kocabey köyündendir. Ankara Yenişehir Sağlık Koleji ile Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü Y.Okulunu bitirdi. Sağlık Bakanlığının çeşitli kademelerinde çalıştı. Sağlık Kolejlerinde öğretmenlik yaptı.

Artvin folkloru konusunda derlemeler ve araştırmalar yaptı. Bu çalışmalarını kitaplar halinde yayınladı ve kendi şiir kitaplarını yayınladı. Araştırmalarından dolayı çeşitli ödüller aldı.

1999 yılında Ankara�da öldü.

Tokdemir�in yayınlanmış kitapları: 1- Kocabey (1968), 2- Hediyye-t-ül İhvan (1970), 3- Sahara (1972), 4- Edebî Goncalar (1975), 5- Rübailer (1975), 6- Gönül Bağı (1977), 7- Artvin Destanı (1978), 8- Âşık Yanğunî (1980), 9- Kaçkar Çiçekleri (1981), 10- Güldemedi (1982), 11- Âşık Deryamî-I (1984), 12- Âşık Deryamî (1987), 13- Artvin Yöresi Folkloru (1993), 14- Yusufelili Azmî (1997), 15- Artvin İli Hakkında Genel Bilgiler (Prof. Dr. Ertuğrul Tokdemir ile birlikte Muvahhid Zeki�nin Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye adlı eserini eski yazıdan yeni yazıya çevirip yayına hazır hale getirdiler. Fakat kitap Hayrettin Tokdemir�in ölümünden sonra 2000 yılında yayınlanabildi).Tokdemir�in ayrıca Arsiyan�dan Esintiler kitabı da yayına hazırdır

Munky
30-07-07, 17:13
Hilmi Şahballı ( 01.10.1953)
01.10.1953 tarihinde Kahramanmaraş'ın Türkoğlu kazasında dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş'ta tamamladı. Şiir yazmaya 1972 yılında başladı. 1973 yılında Dengin Plak şirketinin düzenlemiş olduğu Aşıklar Yarışması'nda 1.nci seçilerek kendisine "ŞAH" unvanı verilir ve o günden sonra "Hilmi Şahballı" olarak tanınır. Sonrada Mahkeme kararı ile soyadını "Şahballı" olarak değiştirir.

Yıllarca yurtdışında bir çok ülkeyi gezmiş, Türkülerimizi okuyarak Türk kültürünün yayılmasına yardımcı olmuştur. 750'nin üzerinde şiiri bulunmaktadır. Bu şiirlerin 300 ünü bestelemiştir. Bunlardan bazıları "Yürüyorum, Esmerin adı Oya, Kızılırmak, Yoruldum, Volkan gibiyim, Doğ güneş, Aman Dokunmayın çok fenayım, Takatım mı var, Bir yudum su, Bahar gelmiş bizim ele, Zım zım, Mahkumların Türküsü, Neden bana gönül verdin, Unutuldum, Oda yandı bende yandım, Ay Kızım Kınalı kuzum, Belki gelirim Ana, Bebeğim vs. gibi�

Etkilendiği şair ve aşıklar ise: Hayati Vasfi Taşyürek, Aşık Mahzuni Şerif, Abdurrahim Karakoç, Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Halit Araboğlu, Yusuf Polatoğlu'dur.

Çalışmaları arasında ayrıca 55 adet plağı, 5 adet filmi vardır. Filmlerinin isimleri : Gurbet Ölümleri, Bayram Türküsü, Beklenmeyen misafir, Gülelim eğlenelim, İbrahim Hakkı Hazretleridir�

Ayrıca : Kanal 6'da 50 bölüm Türkü Pınarı Programı; TGRT'de 100 bölüm Ozanların Dilinden Programı; 3 Yıl Merhum Sn. Turgut Özal'ın Müzik Danışmanlığı; 5 Yıl Ankara Radyosunda sözleşmeli olarak görev yapmıştır.

Meclis Başkanı Ömer İzgi'nin vermiş olduğu "2001 yılının Altın Adamları" ödülüne layık görülmüştür.

Sanat hayatına 35 senesini vermiş 30. uncu kasetinin çalışmalarına devam etmektedir.
Evli ve 5 çocuk babasıdır.

Karlı dağların ardından
Yare doğru yürüyorum
Yunus'un feyiz aldığı
Yere doğru yürüyorum

Şahballı'm konan göçecek
Dünya fani ölüm gerçek
Kula şefaat edecek
Er'e doğru yürüyorum

Munky
30-07-07, 17:13
Homeros
Homeros İ.Ö 9 ya da 8. yüzyılda yaşamış İyonyalı ozan. Mısırlı Amonetep�ten sonra ilk büyük ozandır. Eski Yunan�ın en büyük destanları sayılan İlyada ve Odysseia�yı yazdığı kabul edilir. Yaşamına ilişkin hemen hiç bilgi yok. O�nun kendi kentlerinde doğduğunu ileri süren 7 kent olmasına karşın, söylenceler Homeros�un Smyrna�da doğduğunu gösterir.

Munky
30-07-07, 17:14
Hüseyin Mazlum
Yunanistan Türk Edebiyatı

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Yunanistan Türk şiirinde dikkate değer ilk daha önemli ve umut verici kıpırdanmalar, 1960�lı yıllarda göze çarpmaya başlamıştır. Bu da, Türkiye ile Yunanistan arasındaki ilişkilerde yaşanan �bahar havası� sonrasında, Türkiye�de eğitim gören bir grup Yunanistan Türk gencinin, Batı Trakya�ya dönüşlerinin ardından bir �edebî hareket� başlatmalarıyla olmuştur. Bu hareketin önde gelen isimleri Alirıza Saraçoğlu, Hüseyin Mazlum, Rahmi Ali, Hüseyin Alibabaoğlu, Tevfik Hüseyinoğlu�dur.

Munky
30-07-07, 17:14
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3071.jpg
Hüseyin Cahit Derman ( 1951)
1951 yılında İstanbul �da doğdu.

1966 yılında resim sanatına Galatasaray ve Asmalı-Mescid �deki Pera ressamlarının geleneğini sürdüren resim atölyelerinde başladı . Klasik-Akademik resim tarzını buralardaki resim ustalarından öğrendi.

1967 yılında ressam Pertev Boyar ile birlikte doğadan çalışmalarında Empresyonist resmin etkisine girdi.

1971�de İlk resim sergisini açtı.

1973 yılında İ.D.G.S.Akademisine girdi.

1974�de resim çalışmaları için gittiği Paris ve Lonra�da iki karma sergiye katıldı.

1978 Klasik,Empresyonist ve Sürrealist çalışmalarına son vererek, bugünkü Çağdaş Romantik resim anlayışını geliştirdi.

1979 da İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi�nden mezun oldu.

1981�de AKM de Uluslararası Atatürk�ün 100.Yıl Sergisine katıldı.

1984 �de Tiglat tarafından New York �ta açılan sergide tablolarından yapılan tebrik kartları sergilendi.

1987 yılına kadar İstanbul�da 18 kişisel resim sergisi açtı.

1988 yılında Antik A.Ş. tarafından Ankara�da 19.resim sergisi açıldı.

1990 �lı yıllarda çeşitli Müzayede Organizasyonlarında tabloları birçok kez en yüksek rakamlara satılarak resim borsasında önemli bir yer edindi.

8-14 Haziran 2000 tarihinde Deniz Müzesinde düzenlenen Türk-Kore Ressamları sergisine bir tablo ile katıldı.

İstanbul başta olmak üzere Ankara ve İzmir�deki galerilerde karma resim sergilerine çok sayıda katıldı.
Önemli kurum ve kuruluşlarda ,müzelerde ve özel koleksiyonlarda yüzlerce eseri bulunmaktadır.
Comtemporary Romantıcs (Çağdaş Romantikler) resim akımının öncüleri arasında gösterilmektedir.
Resimlerinde genellikle İstanbul manzaraları ve İstanbul yaşamı lirik bir temada işlenir.Konuları belgesel; uslubu Neo- Klasiktir.
Son yıllarda "Mavi Güneşli İstanbul" kompozisyonlarında ,güneş ışığının şiddetini soğuk renk tonlarından yola çıkarak elde etti ve bu şekilde kendine özgü bir renk anlayışı yarattı.

Uzun yıllar tablo restoratörlüğünü de resim çalışmalarının paralelinde götürdü ve çok sayıda eski eseri onararak topluma kazandırdı. Eski onarım metotlarının sakıncalarını ortadan kaldırdı. Yırtık tabloları yama yapmadan ve rantuvale etmeden restorasyonunu mümkün kılan bir yöntem geliştirerek bunu sanat çevresine kabul ettirdi.
Türk Resmindeki imzaların bilimsel bir araştırmasını yapan sanatçı, bu konuda ilk kaynağı oluşturan yazılarıyla da önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Ansiklopedilerde, yurtiçi ve yurtdışında çeşitli yayınlarda adından söz ettiren Derman; halen "Büyükada�da Son Sirtaki" adlı tablosunun romanını yazmaktadır.
Sanatçının ayrıca Seramik , Heykel , Karikatür, Ahşap Oymacılığı , Marangozluk ve Mobilya Tasarımları üzerine çalışmaları bulunmaktadır.
Düzenlemesini Hasan Ferit Derman�ın yaptığı "New Age" türünde bir bestesi de olan Ressam H.Cahit Derman evli ve iki çocuk babasıdır.

E-mail:dermanhcahit@yahoo.com

Ressam Hüseyin Cahit Derman'ın diğer Web siteleri

http://cahitderman.8m.com

http://geocities.com/cahitderman

http://web.artprice.com

http://web.artprice.com/artistdetails.aspx?idArti=ODAwMzI0MjQ1MzI2OTE4MS0=


Hüseyin Cahit Derman'ın Türkiye'de ve Yunanistan'da yayımlanmış bazı şiirleri

KAPIYI OKŞADI DURDU

Onlarca yıl geçmişti Büyükada'dan göç edeli
Atadan adalı Dimitri
İstanbul'suzluk canına tak etmişti
En büyük dileği
Büyükada'da son yıllarını geçirmekti

Gerçekleşti birgün düşleri
Ata topraklarına dönüşte
Yılların özlemi artık sona ermişti
Türk komşuları iskelede
Karşıladı eski dostu çiçeklerle
Mutlandı onurlandı
Bu sevgi çemberinin içinde

Ayaküstü anıldı geçmiş günler
Sevinçler hüzünler
Ve daha neler neler
Daha konuşulacak ne çok şey vardı
Akşam Kumsal'da buluşmak üzere
Arkadaşlar ayrıldı

Dimitri sokağına doğru yol aldı
Her adımında artıyordu heyecanı
Acaba nasıl bulacaktı ?
Ne zamandır kapalı kalmış yuvasını

Hele evi bıraktığı gibi bir bulsun
Tozunu toprağını hallettikten sonra
Tanrıya şükretmek için
Aya Yorgi'ye çıkmak şart olsun

Evinin önüne geldi durdu
Gördüklerine inanamıyordu
Harabeye dönmüş bina
Ayakta durmakta zorlanıyordu

Yabani otlarla sarılı bir kapı
Kırık vuruk çizik dökük
Vaktiyle cilalı olmalı
Zincirle kilitli ama
Nedense bir karış aralı
Ev evlikten çıkmış
Olmuş yol geçen hanı

Nereden bilinirdi ki birgün
Yaşlı dostun aniden çıkageleceği
Dönmedikten sonra Büyükada'ya
Acı haber yaralı kalbe ne lazımdı ki?

Dimitri için artık çok zordu
Her şeye baştan başlamak
En iyisi diyordu
Buralardan sessizce uzaklaşmak

Ayrılmak üzere evinden
Ona son bir kez sarılası geldi içinden
KAPIYI ÖPTÜ DURDU
KAPIYI OKŞADI DURDU
Saklayamadı daha fazla duygularını
Gözyaşlarına boğuldu

Şimdi ne zordu yalnızlığa yolculuğu
Bedeni sardı yetmiş yılın yorgunluğu
Sahilde oturdu ayrılık vapurunu bekliyordu
Vapurlar geliyor vapurlar gidiyordu
Güneş battı alacakaranlık oldu
Çoğu sarılı beyazlı yandı lambalar
Arada başka renkliler de var
Karşı sahillerle Prens Adalar
Sanki mücevherlerden büyülü ışıltılar
Ve coşku dolu bir gece için
Dönmeye başladı plaklar

Dimitri başını önüne eğmiş öylece duruyordu
Az gerisinde Prinkipo Tavernada
Siko horepse sirtaki (Kalk sirtaki oyna)çalıyordu

Ne zaman kaderine küsse Dimitri
Yetiyordu onu yaşama döndürmeye
Buzukiyle sirtaki

Dimitri en sevdiği parçayı duyabilseydi de
Gözlerini bir açabilseydi
Belki derdine derman olabilirdi
Ah!Dimitri başını kaldırabilseydi de
Sirtaki yapanları bir görebilseydi

9 Ağustos 2001
Büyükada'da Son Sirtaki Romanından

Yunanistan'da ''O Politis '' siyasi gazetesinde 1-Ekim-2003 tarihinde yayımlandı

xx
AVRUPA BİRLİĞİYLE MUTLU SON

Hans, Francıs, Costas!
Bin dokuz yüz yetmiş sekizdeki gibi
Verin elinizi dostlarım.
Verin elinizi de derinden kaynaşalım;
Keşfedelim güzelliklerimizi.
Kültürümüzden verelim;
Kültürlerinizden alalım,
Yeni renkler; yeni motiflerle;
Yeni tatlar tadalım.

Uzat elini, Tony, Luıgı, Benny,
Ver elini Enrique, Jacques, Jose,
Elinizi verin, biliyorsunuz ki ;
Gerekliyiz birbirimize.

Rudolf�lar, Ewa'lar, Anna'lar;
Adını anamadığım nice ışıltılar:
Geç olmadan kenetlenelim, güçlenelim.
Kardeşlik zincirini Türkiye'yle genişletelim;
Yeryüzüne barış dalgalan yayalım.
Yükseltelim çıtasını, insanlık ideallerinin;
Daha parlatalım yıldızını, bu güzel kıtanın.

Seninle bütünleşelim artık Avrupalım,
Seninle insan haklarını sigortalayalım.
Yarınlara umutlandı genç Türkiye'm;
Kırk yılın özlemini mutlulukla sonlayalım.

A HAPPY ENDtNG WITH THE EUROPEAN UNION

Hans, Francis, Costas!
Like in the year nineteen seventy eıght
Give out your hand friends
Give out your hand and let's mix deeply
Let's discover our beauties
Let's give from our culture
Let's take from yours
With new colours and new motives
Let's taste new things.

Hold out your hand, Tony, Luigi, Benny.
Give out your hand, Enrique, Jacques, Jose.
Give out your hand because you know
That we need each other.

Rudolfs, Ewas and Annas
There are so many other glimmerıng names which I can't mention
Betbre it's too late lets be bound together and strengthen.
Let's broaden the brotherhood chain with Turkey
Let's diffuse the peace waves on the Earth
Let's elevate the lath of the human race ideals.
Let's polish the stars of this beautiful continent even more.

Let's be integrated with you now my Europe.
Let's secure human rights with you.
For days to come my young Turkey is harnessed with hope.
Let's end forty years of longıng with happiness.

08 Mayıs 2003 İSTANBUL

xxxxxxxxxx

YANDI BAHAR ÇİÇEKLERİ

Bu nasıl bir kış; nasıl bir ilkbahar ?
Sekiz Nisan'da İstanbul'a da kar mı yağar?
Büyükada'mm güzelim sarışınları mimozalar,
Sultanahmet'te gelin olmuş ağaçlar.
Sarkmış kışın nasılda hışmına uğradılar?
Biliyorum doğanın kanununda eleme var,
Biliyorum doğa ne yaparsa doğru yapar.
Gel gör ki, kaplar içimi garip bir hüzün,
Yüreğim "cızz" eder; çiçeklerle birlikte yanar.

08 Nisan 2003
Hüseyin Cahit Derman'ın YANDI BAHAR ÇİÇEKLERİ şiiri Antik A.Ş. 5-Haziran -2003 kataloğunda yayımlanmıştır.
xxxxxxxxx

BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ BÜYÛKADA

ANILARIN MOZAİKLERİ MASALLAR TADINDA
YİTİRİLMEKTE GÜZELLİKTEN YANA HER NE VARSA
KARANLIK UFUKLARA DOĞRU ADIM ADIM
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ BÜYÛKADA

30 Eylül 2002
Ressam Hüseyin Cahit Derman'ın Artı Mezat 2002 Katalogunda yayımlanan "Büyükada " tablosu için yazılmış şiiri.

Xx

BÜYÜKADA' DA SON SİRTAKİ

Kayıp giden bir yıldız gibi
Tükenmekte eski dostlar.
Birgün.., Belki Büyükada' da bir yerde,
Belki Kurtuluş'ta bir evde,
Son bir Sirtaki ile
Kapanacak bu perde.

Gel ! Eli Tasula, Lula, Pandeli...
Gelin Türkiye' min dostları...
Gelin Adalara kadar cenneti yaratanlar .
Gelin de mozaikler daha renklensin,
İstanbul, sizinle İstanbul gibi olsun.

Gel ! Haris Aleksiu, Steliyos Kazancidis...
Gelin Anadolu'dan, İstanbul'dan
Yetişen, mis kokulu çiçeklerimiz,
Gelin de
Birlikte sevda şarkıları söyleyelim,
Teodorakis ile Livaneli'nin söyledikleri gibi...
Birlikte barış güvercinleri uçuralım.

Gel ! Mehmet 'in kalbindeki dilber...
Gel ! Sofiya' ya uzak düşen imkansız aşkı...
Gelin Adamandiya'larm hasret dolu yakınları...
Eski dostlarım Niko' lan, Yorgo' ları
Alın öyle gelin, İstanbul'un tutkunları,
Türkiye' me emeği geçmiş insanlar :
Gelin de özlem giderelim,
Halay çekelim; sirtaki yapalım.
Dostluğumuzla Dünya'ya örnek olalım .
Sonsuza dek birlikte yaşayalım.

Eli'siz, Taki'siz bir sirtaki,
Bunun anlamı ne ki?
Her zaman kalbimdeki dostlar :
NE SİZLERSİZ BİR GÜZELLİK...
NE DE GÖNÜLLERDE SON SİRTAKİ.

Ressam Hüseyin Cahit Derman'ın 'Büyükada'da Son Sirtaki' adlı tablosu için yazdığı romanından bir şiiri. 1998.

Hüseyin Cahit Derman'ın ''Büyükada'da Son Sirtaki'' adlı şiiri Yunanistan'da ''Aya Yorgios O Kudunas'' takviminin 2001 Ekim Ayı sayfasında ve 'O Politis' gazetesinde 1-10-2003 tarihinde yayımlandı. Ayrıca Türk basınında Antik Dekor Sanat ve Adalı dergileriyle Adalar gazetesinde de yer aldı.


HAKKINDA YAZILANLAR

Ayın Sanatçısı
Hüseyin Cahit Derman
Antik Dekor 8 Mayıs 2003 www.antikalar.com

15 yaşındayken yapmış olduğunuz tabloları geçmiş müzayedelerimizden birinde satmıştık. Çocuk denilecek yaşta klasisizmi nasıl öğrendiniz, anlatır mısınız ?

1966 yılında Ressam Besim Aydar'ın Beyoğlu'ndaki resim atölyesinde o zamana göre oldukça yüksek bir maaşla sanat dünyasına adım atmış oldum. Bu atölyede ressam ağabeylerimden çok şeyler öğrendim. Besim Usta, ağır kompozisyonlara yöneltiyordu beni. Oldukça yorucu geçen altı aydan sonra, artık hafif bir konu çalışmak beni kesmiyordu. Beni zorlayan işleri yapmaktan zevk alıyordum. Besim Usta'nın atölyesinden çıkıp, gece sabahlara kadar resim yapardım. Besim Aydar ressam olmam için ailemi güçlükle ikna etti. O benim kahramanımdır. Bir yıl sonra Pertev Boyar'la doğadan çalışmalara başladım. Pertev Hoca ile renkleri yeniden keşfettim.

Çok değişik tarzda resimlerinizi gördüm. Klasisizmin dışında Empresyonist ve Sürrealist tarzda resimleriniz olduğunu da biliyorum. Klasisizmde neden karar kıldınız?

Akademi yıllarında soyut sanata kadar her ekolde resim yaptım. İlk sergilerimde farklı akımlarda çalışmalarımı sanatseverlere sundum. Onlar bu önerilerimin içinden bugünkü tarzımı tercih ettiler.

Güzel Sanatlar Akademisi'nde neden Resim Bölümü yerine Seramik Sanatlarını tercih ettiniz?

Ortaokul ve lisedeki bazı resim öğretmenlerimin kompleksli tavırlarından daha açık söyleyeyim kıskançlıklarından yıldım. Lise yıllarında iki kişisel sergim oldu. Resimlerim ful satıldı. Sergilerim basında geniş yer buldu ama resim öğretmenim iki ödevim eksik diye beni sınıfta bırakmaya kalktı. Akademide tahsilimi riske etmemek için Seramik Sanatlar bölümünde lisans üstü eğitim yaptım. Eğer Dinçer Erimez gibi değerli hocayı daha önce tanımış olsaydım, Resim Bölümü'nü seçerdim. Dinçer Hoca bana her zaman destek oldu. Tablo restorasyonu konusunda ondan çok şeyler öğrendim. İ.D.G.S Akademisi'nden mezun olduğum yıl resim öğretmenliği belgesini de aldım.

Sızı tablo restoratörü olarak da çok başarılı buluyoruz ama resimlerinize onca rağbet varken restorasyon işleriyle zaman harcamanın mantığı neydi?

Bugün resim piyasasında edindiğim yeri tablo restorasyonu yapmama borçluyum. Restorasyondan elde ettiğim gelir sayesinde ticari kaygılardan uzak, çok zaman ve sabır isteyen kompozisyonlara yöneldim. Kısaca sanat için sanat yapmaya başladım. Kendimi sıkıştırmamak için kişisel sergilen de noktaladım. Bununla birlikte dünyanın sayılı ressamlarının tablolarını restore etme onurunu yaşadım.Büyük resim ustalarının resimlerini onarırken onlann resim tekniklerini analiz ettim.

Bu zor işlerin üstesinden gelirken, edindiğim bilgileri tablolarıma yansıtmaya çalıştım. Önceleri bir resim çalışırken eserin konservasyonu hakkında hiçbir önlem düşünmezken; sonraları bir tablo ortaya çıkarma aşamasında, onun yüzyıllara karşı nasıl direneceğini hesap eder, renk ve teknik kullanımına dikkat eder oldum. Bir yağlıboya tablonun yüzyıllar içinde onlarca, yüzlerce kez üzerinde solventler kullanılacağını düşünerek resim yapmaya başlarsanız işinizi bir hayli zorlaştırıyorsunuz demektir. Ancak karşılığında zamana direneceğini bildiğiniz bir eserin tadına duyamazsınız.

Eserlerinizi zamana karşı direnç gösterecek şekilde hazırlamanız dışında tablo edinen kişilerinde konservasyon adına muhakkak yapmaları gerekenler nelerdir?

Tablolar %55-65 nem oranlarında; 20-22 derece ısıda sergilenmelidir. Ayrıca sigara içilen kirli havalı, rüzgarlı, direkt güneş ışığı alan yerlerden uzak tutulmalıdır. Gürültünün de zaman diliminde yıkıcı etkisi olduğu bildirilmektedir. Tabloların temizliği uzman kişilerce ve zaman geçirilmeden yapılmalıdır. Aksi taktirde toz katmanları tabloların oksijenle temasını kesecek ve resimde çatlamalar, dökülmeler meydana gelecektir.

Hala restorasyon yapıyor musunuz?

Restoratör olarak 20 yılı aşkın yoğun çalışma döneminden sonra solventlerin sağlığa zararlarından dolayı bıraktım.Yılda bir yada iki tane tablo deneyimlerimi çocuklarıma aktarabilmek için restore ediyorum.

Çocuklarınızın da ressamlığı meslek edinmeleri ilginç. Birlikte sergi açmayı düşünüyor musunuz?

Oğlum Evren Y.T.G.S.F. de burslu okuyor. Kızım, Evrensel de akademi eğitimi almak için sınavlara hazırlanıyor. Üçümüz de bir sergide tablolarımızı teşhir etmek için çalışıyoruz.

Bir roman yazıyordunuz, bitirebildiniz mi?

1998 yılında Türk-Yunan dostluğuna katkı sağlayabilmek için "Büyükada'da Son Sirtaki" adlı romanımı yazmaya başladım. Bu arada Türklerle Yunanlıların dost yaşaması için birçok nedeni olduğunu saptadım. Bu noktadan yola çıkarak Büyükada'da Son Sirtaki'nin tablosunu yaptım. Şiirini yazdım. Şiir, vaktiyle Büyükada'dan Yunanistan'a giden Rum dostlarımız tarafından öylesine ilgi gördü ki, Büyükada'lılar bu eserimi Yunan'lılara tanıtmak için ne gerekirse yaptılar. Kimi bu şiiri çoğaltarak sattı, kimi eski dostlarına hediye gönderdi, Yunanistan'da da elden ele çoğaltılarak dağıtıldığı haberlerini alıyordum. Sonunda "Aya Yorgiyos O Kudunas" derneği bu şiirimi 2001 yılında çıkardıkları takvimde Yunanca'ya çevrilmiş haliyle yayımladı. Elit kitleye dağıtılan 5000 adet takvimde Nobel ödülü kazanmış, Elitis , Seferis gibi şairlerle bana aynı değeri verdiler ve Ekim ayı sayfasını ayırdılar.
Yakın bir zamanda Kazancidis'in kitabında da yayımlanması için izin istediler. Dünyanın en büyük uluslar arası kurumlarının koleksiyonlarına tablolarım girdi. Amerika, Avrupa ve Türk Cumhuriyetleri'nde binlerce reprodiksiyonum satıldı. Yurt dışında önemli, özel koleksiyonlarda tablolarım bulunmasına karşın Türkiye'ye en çok puanı "Büyükada'da Son Sirtaki" adlı yurtseverlik ve dostluk temasını işlediğim şiirimle getirmiş olduğumu düşünüyorum. Romanımı bitirmek için acele etmiyorum. Çünkü zaman hep lehime işliyor. Mükemmel bir çalışma yaptıktan sonra Avrupa ve Amerika da yayımlanacak.

Sanatsever dostlara bir mesajınız var mı?

Bu söyleşimiz, vasıtasıyla, karanlıkları aydınlatanlara; "Yurtta barış dünyada barış" diyenlere; genç yetenekleri keşfedip destek verenlere; zihinsel engellilere kanat gerenlere; sanata gönül verenlere, saygılarımı,selamlarımı yolluyorum. Özellikle gençlerden bir ricam var. Alkolden, sigaradan ve daha kötü alışkanlıklardan bazı ressam hocalarım ve benim gibi her zaman uzak dursunlar. Sigaranın alkol ve uyuşturucu etkisi olan diğer şeylerin, yalnız sağlığa değil sevgiye de zarar verdiğini ve bu alışkanlıklarla asla daha yaratıcı olunamayacağını bilmelerini isterim.

Munky
30-07-07, 17:14
İbrahim Pehlivan ( 1886)- (1953)
(Güreşçi ve Halk Şairi)
Artvin, 1886 - 1953

Artvin merkeze bağlı Hızarlı (eski adı: Hezor) köyünde doğdu. Çevresinin eski âşıkları üzerine bilgili bir kaynak kişi idi. Ünlü pehlivanlardan olduğu için Hezorlu İbrahim Pehlivan adıyla ün yapmış, soyadını da Pehlivan olarak almıştı. 1953�te Artvin Devlet Hastanesinde öldü. Birkaç deyişi bulunabilmiştir. [M.A. Özder-A. Aydın; Yazı ve Resimlerle Çevre İncelemesi-I, s.72]

Munky
30-07-07, 17:15
İhsan Kurt ( 1956)
Şair, Yazar ve Eğitimci İhsan Kurt:

Yozgat ili Akdağmadeni ilçesinde doğdu. 1.1. 1956 (Tashih: 1.1.1953). İlk ve orta öğrenimimi doğduğu ilçede tamamladı. İlk nesir yazısı OrtaDoğu Gazetesi�nde, şiirleri ise Millet ve Hergün Gazeteleri, Çağdaş Genç Şairler ve Şiirleri Antolojisi�nde yayınlandı. Sivas Eğitim Enstitüsü�nü (1976), Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini (1981) bitirdi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü�nde �Eğitimde Psikolojik Hizmetler� alanında Yüksek Lisans yapdı (1989). Hazırlamış olduğu Bilim Uzmanlığı Tezi �Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım� adı altında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlandı.

İhsan Kurt yazılarını, şiirlerini Pusat, Millî Eğitim ve Kültür, Zafer, Erciyes, Millî Kültür, Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Konevî, Bizim Ocak, Bizim Dergâh, Sabır, Dolunay, Dergâh, Birliğe Çağrı, Akdağmadeni�nin Sesi, Bozok, Çağdaş Eğitim, Diyanet Çocuk, MEB. Din Öğretimi, Millî Eğitim, Yitik Düşler, Yozgat Divanı, Kaınca, Karınca Çocuk gibi dergilerde yayınladı.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nun çıkardığı üç ciltlik �Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi� adındaki ansiklopedinin 2.cildine �Aile ve Atasözleri� konusunda bir madde yazdı.

Millî Eğitim Bakanlığı Yozgat Akdağmadeni ilçesi Kuşlukaçağı Köyü öğretmen vekilliği (1973), Yaylalık Köyü ilkokulu öğretmen vekilliği (1974), Erzurum Karayazı Temel Eğitim Yatılı Bölge Okulu öğretmenliği (1976-1977)yaptı. Yedek Subay olarak 18 ay süren askerlik görevinden (1977-1979) sonra Tokat ili Artova ilçesi Alpudere Köyü ilkokulu öğretmenliği (1980-1983), Keskin ilçesi Haydardede Köyü İlkokulu öğretmenliği (1983), Keskin ilçesi Yenialibudak Köyü İlkokulu müdür yetkili öğretmenliği (1983-1987), Ankara İli Sincan ilçesi Saraycık İlkokulu öğretmenliği ve müdürlüğü (1987-1989), Sincan İlçesi Semiha İsen İlköğretim Okulu öğretmenliği (1990), M. E. Bakanlığı Çıraklık Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü Yaygın Eğitim Enstitüsü öğretmenliği ve bölüm başkanlığı (1990-1992) görevlerinde bulundu. 1992 Haziranında Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi�ne öğretim görevlisi olarak atandı, beş yıl burada çalıştı. 1 Temmuz 1997 tarihinde Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümüne atandı. 15 Ekim 2002 tarihinde bu üniversiteden emekli oldu. Halen Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi�nde derslere girmekte olan yazar evli, Kürşat ve Furkan�ın babasıdır. Yazı hayatına yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Ayrıca http://www.ihsankurt.go.to adresindeki kişisel Web sitesinde internet üzerinden yayınlar da yapmaktadır.

Yazarın katıldığı Bilimsel Toplantılar, Kongreler, Projeler:
· MEB - UNICEF İşbirliği içinde gerçekleştirilen �Okuryazarlık Eğitimi ve Temel Öğrenme İhtiyaçları Toplantısı�. (19-23 Kasım 1990, Ankara).
· MEB - UNICEF İşbirliği içinde gerçekleştirilen �Sağlığa Ulaştıran Gerçekler Kitabında Yer Alan Mesajların Yaygın Eğitim Programlarına Entegrasyonu Toplantısı�. (21-22 Şubat 1991, Ankara).
· MEB- UNICEF -HACETTEPE Üniversitesi İşbirliği ile gerçekleştirilen �Yetişkinler İçin Fonksiyonel Temel Eğitim program ve Materyallerinin Geliştirilmesi Projesi�. 1990-1991.
· II. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı (8-9-10 Aralık 1994, Ankara). Sunulan Bildirinin Konusu:�Türk Edebiyatlarında (Destanlar ve Halk Hikayelerinde) Ortak �Karakter� ve �Tiplerin Psikolojik Tahlilleri (Oğuz Kağan, Dede Korkut, Manas ve Köroğlu Destanlarındaki �Tip� ve �Karakter�lerin Psikolojik Tahlilleri). Hazırlayanlar: Zeki Gürel, Hasan Avni Yüksel. İlesam Yayınları:3. Ankara 1998. ss.332-364.
· Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi VII. Ulusal Eğitim Bilimleri Kongresi (9-11 Eylül 1998)� ne sunulan bildirinin konusu: � Gençlere Rehberlik Yapmak Açısından Sıraüstü Yazılarının Psikolojik Analizi�. C.1, ss.
Çeşitli alanlarda, değişik yayın organlarında 250�nin üzerinde yazısı yayınlanan yazar, şimdilik 20 kitaba imza atmıştır.
Eserleri ve Hakkında Yazılanlar:
· H.Fethi Gözler. Erciyes Dergisi. Eylül 1992.
· Gıyasettin Aytaç. MEB.Din Öğretimi Dergisi. Sayı.29.Temmuz-Ağustos 1991
· İhsan Işık. Yazarlar Sözlüğü.2.Baskı. ve Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi.
· Durali Doğan. Yozgat Şair ve Yazarları. Yozgat Valiliği. Özel İd.Kültür Y.1988, Ankara.
· Hakkı Yurtlu. Geçmişten Günümüze Akdağmadeni .Anıl Matbaa. Ocak 2001, Ankara.
· Abdurrahim Karakoç , Can Dostu Kitaplar. Anadoluda VAKİT, 20 OCAK 2002.
· Yrd.Doç.Dr.Ali Yakıcı ve Dr.Hasan Avni Yüksel. İHSAN KURT�TAN İKİ ESER .İLESAM Sayı:45, Nisan-Haziran 1998.
· Dr.Hasan Avni Yüksel. BİLİM TARİHİNDE KEŞİFLERİN İÇ YÜZÜ, İLESAM, Sayı 46-47, Temmuz-Aralık 1998.
· Dr.H.Avni Yüksel. ÇİLEDEKİ İNSAN NECİP FAZIL İLESAM. Sayı:52, Ocak-Mart 2000
· İsa Kayacan. BİR YÜREĞİN TÜRKÜLERİ. (Devrek Postası, 10 Nisan 2002; Hamle 5 Nisan 2002; Burdur Yeni gün, 20 Mart 2002; Tekirdağ Yeni İnan, 29 Mart 2002; Ankara Anayurt, 26 Nisan 2002)
· Memduh Şenol BİR YÜREĞİN TÜRKÜLERİ Yozgat İleri Gazetesi, 21 Şubat 2002

Munky
30-07-07, 17:15
İnönü Arpat
ESERLERİ
Yaralı Oğluyum Hayatın-şiir-, Türk Solu Sözlüğü,Kendini Anlatırsa Bir Kız, Sosyalistler ve İnsan Hakları, Randevuyu Dağa verdik,Şimdi Solun Zamanı.

Popüler Türk Solu Sözlüğü
İnönü Alpat
Mayıs Yayınları / Bilgi Dizisi

İnönü Alpat, 1900'lerin başından bugüne, çeşitli düzeylerde siyasal yaşamda etkili olmuş örgüt, grup ve kişileri; -Türkiye solunun özellikle 1970'li yıllarda kullandığı- sözcük, terim, kavram, slogan ve günlük polemiklerde sıkça karşılaşılan kalıplaşmış sözleri, tarihin tozlu raflarından alarak, yeniden gün ışığına çıkarıyor. Alpat, kah alaycı, kah ciddi, ama her satırı
bir ansiklopedist titizliğiyle hazırlanan bu yeni kitabını solun tarihini merak eden okurlarına sunuyor.

Tarih ve tarihçi geçmişi yeniden kurgulayarak dahası kurarak, geleceğe yol açar. Geleceği yaratacak malzemenin geçmişte saklı olmasından değil midir ki, bütün resmi-tarih ve tarihçiler, mevcut dizgenin kadir-i mutlak olduğunu gösterme adına, gerçek tarihi unutturmayı ilk iş olarak görmüşlerdir. Unutmamak gerek: "hafıza-i beşer nisyan ile malül"dür.

Randevuyu Dağa Verdik
Yenilgiyle Biten Bir Serüvenin Ardından
İnönü Alpat
Bireşim Yayınları / Anı Dizisi

Kuşatılmış, ölümle yüz yüze gelmiş bir gerilla grubunda, az sonra öleceklerini anlayan iki arkadaşın birbirlerine "elveda" dercesine bakmaları, az sonra ölen için ne ifade edebilir? Hafızası o an silinmiştir. Onda hayata dair hiçbir iz kalmamıştır. Ama o elvedanın, ölmeyip de geride kalana neler anlattığını anlamaya çalışmaktır asıl olan. Bu, ölümün de sırrını çözebilecek ipuçları verebilir insana...

Munky
30-07-07, 17:15
İsmail Çavuş
Bulgaristan Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti�nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan�da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:15
İzzet Genç
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Doksanüç Harbi�nden sonra bir duraklama içine giren Bulgaristan Türk şiiri, XX. yüzyılın başlarında kendini tazelemeye başlamıştır. Bulgaristan Krallığı döneminde Türkçe basının varlığı -yayımlanan 150 civarında gazete ve dergi söz konusudur-, edebiyatın dolayısıyla da şiirin gelişimine olumlu etki yapmıştır. Bulgaristan�da Türklere uygulanan baskının yol açtığı ulusal bilincin şahlanması-haksızlıklar karşısında duyulan isyan-eşitlik mücadelesi üçgeni içinde yaşanan duyguları dile getiren Hafız Abdullah Meçik, Mustafa Şerif Alyanak, Mehmet Behçet Perim, Muharrem Yumuk, Hasan Basri Öztürk, İzzet Genç gibi şairler, bu dönem Bulgaristan Türk şiirine damgalarını vurmuşlardır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:16
Kab Bin Züheyr
Peygamberimizin hırkasını verdigi şâir Sahâbî

Kâ�b bin Züheyr, Müzeyne kabîlesinden olup, onbir şâir yetiştiren bir âileye mensuptu. Babası Züheyr bin Ebî Sülemî ve kardeşi Büceyr de şâir idi. Kâ�b bin Züheyr�in babası Hırıstiyan ve Yahûdi âlimlerinin yanlarına gider, onları dinlerdi. Onlardan âhir zamanda bir Peygamber gönderileceğini işitmişti.

İşâreti anlamıştı

Züheyr, bir gece rüyâsında, gökten bir ip uzatıldığını, o ipten tutmak için elini uzattığı hâlde yetişemediğini görmüştü. Bu rüyâsının, âhir zamanda gelecek olan Peygambere yetişemeyeceğine ve ömrünün o gönderilmeden biteceğine işâret olduğunu anlamıştı.

Fakat oğulları Kâ�b ve Büceyr�e, âhir zaman Peygamberi gönderilince, Ona îman etmelerini vasiyet etmişti.

Kâ�b bin Züheyr ve kardeşi Büceyr, İslâmiyet gelince, Peygamberimizle görüşmek üzere Medîne-i Münevvereye doğru yola çıkmışlardı. Ebrak-ul Azzâf denilen yere geldiklerinde, kardeşi Büceyr dedi ki:

- Sen burada bekle, ben Medîne�ye gidip, O Peygamberi bir göreyim. Söylediklerini dinleyeyim.

Büceyr Medîne�ye gidince, Peygamberimiz ona, İslâmiyeti anlattı ve Müslüman olmasını söyledi. O da hemen kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Kâ�b bin Züheyr, kardeşi Büceyr�in Müslüman olduğunu öğrenince, ona çok kızdı. Bunu dile getiren bir şiir yazdı. Şiirinde, Peygamberimize ve İslâmiyete karşı hoş olmayan sözler söylemişti. Kardeşi Büceyr, buna tahammül edemeyip, durumu Peygamberimize arz etti. Bunun üzerine Peygamberimiz buyurdu ki:

- Kâ�b�a kim rastlarsa, onu öldürsün!

Kardeşi Büceyr, Kâ�b�a bir mektup yazıp gönderdi. Mektupta, �Başının çâresine bak!� diye yazarak durumu bildirdi. Kâ�b�in yazdığı kötüleyici şiire karşılık bir de şiir yazdı. Bu şiirinde özetle şöyle dedi:

- Ey Kâ�b! Kabûl etmeyip, yerdiğin bu İslâm dîninden daha gerçek ve daha sağlam bir din olamaz, var sende? Kurtulmak istiyorsan putları bırak, bir olan Allaha îman et, Müslüman ol ki, kurtulabilesin! Kıyâmet gününde kaçılamayacak olan Cehennem ateşinden, Müslüman olup, îman edenlerden başkası kurtulamayacaktır.

Resûlullahın yanına gel!

Büceyr, kardeşi Kâ�b�a yazdığı mektubun bir kısmında da şöyle yazmıştı:

- Resûlullahı şiir yazarak hicvedip üzen Mekkelilerden bâzıları öldürüldü. Kureyş şâirlerinden sağ kalan İbni Zibâra ve Hubeyre bin Ebî Vehb ise başlarını alıp kaçtılar. Eğer sağ kalmak istiyorsan, acele Resûlullahın yanına gel!

O, yaptığına pişman olup, tevbe ederek yanına gelen kimseyi öldürmez. Böyle tevbe ederek, gelip Müslüman olanların hepsini kabûl etti. Bu mektubumu alır almaz Müslüman ol ve hemen buraya gel! Eğer bu dediğimi yapmayacak olursan, yeryüzünde başını al, nereye gideceksen git!

Kâ'b bin Züheyr, kardeşi Büceyr'in mektubunu alınca, sanki yeryüzü ona dar gelmişti. Zaten kabîlesi arasında bulunan düşmanları, onun için, "O, artık öldürülmüş demektir!" diyerek dedikodu yayıyorlardı.

Kâ'b bin Züheyr, bu durum karşısında derin derin düşünmeye başladı. Yavaş yavaş gönlü aydınlanıyordu. Nihayet Müslüman olmaya karar verdi. Medîne yollarına düştü. Peygamber efendimizi metheden ve kendisinin de tevbe edip, Müslüman olduğunu bildiren uzun bir şiir yazdı.

Sohbetini dinliyorlardı

Medîne'ye varınca, gizlice Cüheyni kabîlesinden olan bir arkadaşının evine gidip, misâfir oldu. Ertesi gün sabah, evine misâfir olduğu kişi, onu, Peygamberimizin yanına götürdü. Peygamberimiz o sırada, Eshâb-ı kirâm arasında idi. Eshâb-i kirâm etrafini sarmış, sohbetini dinliyorlardı.

Kâ'b bin Züheyr, devesini mescidin önüne çöktürüp, içeri girdi. Peygamberimizin yanına yaklaşıp, kendini tanıtmadan dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Kâ'b bin Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak aman dilemeye gelmiş bulunuyor. Ben onu sana getirsem, aman verip, Müslüman olmasını kabûl eder misiniz?

Peygamberimiz buyurdu ki:

- Evet.

- Yâ Resûlullah, ben şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur. Sen de O'nun Resûlüsün!

- Sen kimsin?

- Ben Kâ'b bin Züheyr'im.

Eshâb-ı kirâm onun Kâ'b bin Züheyr olduğunu anlayınca, Ensârdan biri ayağa kalkıp dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Müsaade et, boynunu vurayım!

Peygamber efendimiz buyurdu ki:

- Vazgeç ondan! O, içinde bulunduğu hâlden pişman ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir.

Bu sırada Kâ'b bin Züheyr, Müslüman olduğunu bildiren bir kaside okumaya başladı. Bu kasîdesinde uzun bir girişten sonra, asıl mevzuya geçip, Müslüman olduğunu, tevbe ettiğini ve af dilediğini dile getirdi. Son kısmında da Peygamberimizi ve Eshâb-ı kirâmi metheden beyitleri okudu.

Hırkasını hediye etti

Peygamberimiz, Kâ'b bin Züheyr'in, "Banet süâdü= Sevgili uzaklaştı" sözleriyle başlayan bu kasîdesini beğenip, çok memnun oldu. Onu affetti. Bürdesini (hırkasını) çıkarıp, onun omuzlarına koydu. Bu sebeple Kâ'b bin Züheyr'in kasîdesi, "Kasîde-i Bürde" ismi ile meşhur olmuştur. Hz. Kâ'b 645 senesinde Şam'da vefât etti.

Resûlullahın hediye ettiği bu hırka, Hz. Muaviye tarafından Kâ'b bin Züheyr'in vârislerinden satın alınıp, muhafaza edilmiştir. Sırasıyla Emevîlere, onlardan Abbasîlere, daha sonra da Mısır'ın fethinde Mekke Serifi tarafindan diğer kutsal emânetler ile birlikte Yavuz Sultan Selim Han'a teslim edilmiştir. Günümüze kadar korunan bu hırka, "Hırka-ı Saadet" ismi ile meşhur olmuştur. Bugün hâlâ İstanbul'da Topkapı Müzesinde "Hırka-ı Saadet" odasında muhafaza edilmektedir.

Munky
30-07-07, 17:16
Kemal Burkay
1937 yılında Tunceli�nin Mazgirt İlçesi�nin Kızılkale Köyü�nde doğdu. Babası köy eğitmeniydi. İlkokulu babasının eğitmenlik yaptığı çevre köylerde ve kendi köyünde okudu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü�ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani�de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi�nde sınavlara girerek lise diploması da aldı ve aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi�ne kaydoldu, 1960 yılında bitirdi. Erzurum�da askerlik, Elazığ�da kaymakamlık stajı ve Osmaniye�de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ�da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli�ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı �Yaşamanın Ötesinde� Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı �Prangalar� 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ�da �Çıra� adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.

Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi�ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP�in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu�na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu�na seçildi. 1969 yılında TİP�in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara�da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi�ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980�de yurt dışına çıktı. İsveç�ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor. Siyasi Kürtçülüğün önemli isimlerinden olan Kemal Burkay, silahlı mücadeleyi reddeden yanıyla PKK�dan ayrılıyor. İki defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek beş çocuk babası. Kemal Burkay, halk müziği sanatçısı Seher Dilovan�ın da dayısı.

ESERLERİ

1- Yaşamanın Ötesinde; roman, Türkçe, 1964 yılında, Vatan gazetesinde tefrika edildi.
2- Prangalar; şiirler, Türkçe, 1967 yılında Ankara�da, Memleket Yayınları arasında basıldı.
3- Helbestên Kurdî (Kürtçe Şiirler); şiir, marş ve manzum fabller. 1974 yılında Almanya�da, �Ronahi Yayınları� arasında basıldı.
4- Dersim; şiirler, Türkçe, 1975 yılında Ankara�da Toplum Yayınları arasında basıldı.
5- Dehak�ın Sonu (Dawiya Dehak); manzum piyes, iki dilde (Kürtçe ve Türkçe). Önce Özgürlük Yolu dergisinde (1978, sayı: 37-38) yayınlandı. Daha sonra 1991 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında, Kürtçe ve Türkçesi birarada basıldı.
6- Alıko û Baz; Kürtçe, çocuk kitabı, öykü; 1988 yılında Stokholm�de, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra Almanya�da Komkar Yayınları arasında �Aliko und Bussard� adıyla Almanca çevirisi yayınlandı.
7- Kürtçe Dil Dersleri (Dersên Zmanê Kurdî); �Baran� adıyla 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra İstanbul�da Deng Yayınları arasında yeni baskıları yapıldı.
8- Özgürlük ve Yaşam (Azadî û Jîyan); Türkçe ve Kürtçe; Prangalar ve Dersim şiir kitaplarından yapılan bir seçme, Kürtçe çevirisiyle birlikte 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. 1993 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında ikinci baskısı yapıldı.
9- Çarin (Rubailer); Kürtçe; 1992 yılında, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra yenileri eklenerek ve Türkçeye de çevrilerek 1996 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında iki dilde ve birarada yayınlandı.
10- Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, Cilt-1; Kürdistan tarihi, coğrafyası ve Kürt edebiyatı ile ilgili araştırma, 544 sayfa, Türkçe, 1992 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı. Engellemelere rağmen şimdiye kadar dört baskı yaptı. Ayrıca Bulgarca ve Rumca�ya çevrilerek Bulgaristan�da ve Atina�da yayınlandı.
11- Yakılan Şiirin Türküsü; şiirler, Türkçe, 1993 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
12- Berf Fedi Dıke (Kar Utanır); şiirler, Kürtçe, 1995 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
13- Can Taşır Dicle; şiirler, Türkçe, 1998 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın Türkçe ya da Kürtçeye çevirdiği bazı eserler:
1- Kürt Çoban (Şıvanê Kurd); yazarı Ereb Şemo, Kürtçe Roman. Burkay bu eseri Kürtçe orijinalinden Türkçeye çevirdi, 1977 yılında İstanbul�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
2- Memê Alan Destanı; Kürtçe destan, Roger Loscot�nun derlemesi. Burkay�ın Kürtçe orijinalinden çevirdiği bu eser 1977 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
3- Dağ Çiçekleri (Kulîlkên Çiya); Eskerê Boyik�in şiirleri. Burkay�ın Kürtçeden Türkçeye çevirdiği bu şiirler 1979 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
4- William Tell; Katharina Scherman�ın eseri. Burkay�ın İngilizcesinden Kürtçeye çevirdiği bu çocuk kitabı 1993 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı.
Burkay geçmişte Türk edebiyat dergilerinde ve gazetelerde (Varlık, Dost, Papirüs, Yarına Doğru, Sesimiz, Yeni Toplum vb.) yine Kürt sol ve yurtsever kesimlerince çıkarılan, bazısını da kendisinin yönettiği dergi ve gazetelerde ( Çıra, Yeni Akış, Ezilenler, Ronahi, Özgürlük Yolu (Riya Azadi), Roja Welat, Roja Nu, Dengê Komkar, Sol Birlik, Tevger, Özgür Gelecek, Deng, haftalık Azadi, Ronahi, Hêvi, Roja Teze, 15 günlük Dema Nu vb) -bir bölümü değişik isimlerle- edebi, siyasi ve teorik nitelikte yazılar yazdı. Bu yazıların bir bölümü yine değişik isimlerle kitap halinde de yayınlandı, ki Burkay bunların bazısını �sözkonusu isimleri hala kullandığı için- şu anda açıklamayı uygun bulmuyor.
Burkay�ın eserlerinin bazısı ise, ne yazık ki, kaç-göç arasında kayboldu. Bunlar arasında bir piyes, bir radyofonik oyun, antoloji olarak yayınlanmak üzere 20 kadar Türk şairinden Kürtçeye yapılmış çeviriler, yine La Fontaine�den Kürtçeye çevrilmiş 60 kadar şiir vardı.
Burkay�ın şiirlerinin bazıları İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Bulgarca, Rumca, Arapça ve Farsça dillerine çevrilip dergilerde yayınlandı, ya da antolojilerde yer aldı. Prangalar ve Dersim�den yapılan bir seçme ise Almanca�ya çevrilerek �Helin� adıyla, 1993 yılında Almanya�da, Komkar Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın kimi teorik ve siyasal nitelikteki eserleri:
1- Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi; inceleme-araştırma, Türkçe, 1973 yılında Almanya�da, Ronahi yayınları arasında, �Hıdır Murat� adıyla yayınlandı. Burkay�ın Kürt sorununa ilişkin temel görüşlerinin derli-toplu biçimde ilk ifade edildiği eser.
2- Milli Demokratik Devrim; teorik çalışma, Türkçe, Ronahi Yayınları, 1973, Almanya.
3- Sosyal Emperyalizm Sorunu ve Türkiye�de Maocu Akım; teorik çalışma, Özgürlük Yolu Yayınları, 1976, Ankara.
4- Milli Mesele ve Doğu�da Feodalite-Aşiret; inceleme, Türkçe, 1976 yılında Ankara�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı �C. Aladağ� olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Komkar yayınları arasında ve adında �Doğu� yerine Kürdistan kullanılarak ikinci kez basıldı.
5- Kürdistan�ın Sömürgeleşmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri; inceleme, Türkçe, 1978�de Ankara�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı C. Aladağ olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Burkay�ın kendi adıyla yeni baskısı yapıldı.
6- Emperyalizm ve Kültür; teorik çalışma, 1978 yılında Ankara�da, TÖB-DER Yayınları arasında basıldı.
7- Devrimcilik mi Terörizm mi? PKK Üzerine bir inceleme, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları, 1984, Avrupa.
8- Kürt Sorunu, Barış, Demokrasi; Deng dergisinde ve Azadi gazetesinde Ali Dicleli adıyla yayınlanan yazılar. Yine aynı isimle, 1995 yılında Deng Yayınları arasında basıldı.
9- Seçme Yazılar, Cilt-1; Deng Yayınları, 1995-İstanbul.
10- Seçme Yazılar, Cilt-2; Deng Yayınları, 1996-İstanbul.
Burkay�ın broşür halinde yayınlanan ürünlerinin bir bölümü ise şunlar:
1- Küçük Burjuva Sapmaları ve Tutarlı Sosyalist Politika; 1979, Roj Yayınları.
2- 14 Ekim Seçimlerinde Kitlelere Gerçek Kurtuluş Yolunu Gösterelim; 1979, Roj yayınları.
3- Sosyalist Ahlak Üzerine; 1988, TKSP Yayınları.
4- Devrimci Demokratlar Üzerine ve UDG Neden Hayata Geçmedi; 1981, Özgürlük Yolu Yayınları;
5- İran ve İran Kürdistanı devrimi, 1982, TKSP Yayınları;
6- Parti Üzerine; 1982, TKSP Yayınları;
7- Parti Militani İçin, 1988, TKSP Yayınları;
8- TKSP - İlkeleri, Mücadele Anlayışı; 1988, TKSP Yayınları.
9- TKSP Yurt Dışı Konferansı Tezleri; 1989, TKSP Yayınları.
10- Kadın Sorunu; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
11- Din ve Siyaset; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
12- 25 Yıl - İlkeli, Uzun Soluklu Bir Mücadele, 1999-Köln, PSK Yayınları
Bunlardan ayrı olarak Burkay anılarını da yazdı. Ekleriyle birlikte yaklaşık dört cilt tutan anıların birinci cildi �Anılar-Belgeler, Cilt-1� adıyla, Kasım 2001�de, Roja Nu yayınları arasında basıldı.

Munky
30-07-07, 17:17
Küçük İskender ( 1964)
1964 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. Beş yıl tıp, üç yıl da sosyoloji öğrenimi gördü. Edebiyat dergilerinde şiir ve yazıları yayımlandı.

ESERLERİ
Şiirlerini, Gözlerim Sığmıyor Yüzüme, Erotika, Yirmi5April, Periler Ölürken Özür Diler adlı kitaplarda topladı.

Munky
30-07-07, 17:17
Leyla Süleyman
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:17
Mahambet Ötemisulı
Kazak Edebiyatı

Kazak yazılı edebiyatının daha çok 19. yüzyılın başlarından itibaren meydana geldiğini söyleyebiliriz. Bunun öncülüğünü Mahambet Ötemisulı (1804-1846) yapmıştır. Çağdaş Kazak edebiyatının ilk temsilcileri ise Çokan Velihanov (1837-1865), Ibıray Altınsarı (1841-1889) ve Abay Kunanbayev (1845-1904)�dir.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
30-07-07, 17:18
Mefküre Mollova
Bulgaristan Türk Edebiyatı

1927 yılında Hacıoğlupazarcığı'nda Dobriç'te doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu şehirde gördükten sonra Varna'da Fransız kolejinde okudu. Sofya Üniversitesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalından mezun oldu. Bir süre memurluk yaptı, "Eylülcü Çocuk" gazetesinde çalıştı. 1954/55 eğitim-öğretim yılından başlayarak 1960 yılının sonuna kadar Sofya Üniversitesi'nin Türkoloji Anabilim Dalında asistanlık yaptı. Çağdaş Türk Dili ve Türk diyalektolojisi dersleri verdi.
Sofya Üniversitesi'ni Türklerden arındırma politikası Mefkure Mollova'yı da gözden kaçırmadı. 1960 yılında Türkolojiden uzaklaştırıldı. Mefkure Mollova, herşeye rağmen, bilimsel araştırmalarım sürdürdü. Bulgaristan Türkleri'nin ağız özellikleri, araştırma konularının esasını oluşturdu.

1989 yaz ajdarında Fransa'ya göç etti. Halen Paris'te oturmaktadır. Mefkure Mollova şiir alanında da başarılı oldu. "Barış" başlıklı ilk şiiri 1949'da "Yeni Işık" gazetesinde basıldı. 1964 yılında "Şiirler"i yayımladı.Şiirlerinde bir içtenlik, bir lirizm var. Sanattaki başarısı ne olursa olsun, Mefkure Mollova her şeyden önce Bulgaristan Türkleri'nin kültür tarihinde bir araştırmacı, bir dilci olarak yerini almaktadır.

ŞİİRLERİ

KÜÇÜK DÜNYAM
(İbrahim Tutarlı, Antoloji, 1964, sf; 144)
Kalbim o kadar engin ki,
bütün cihanı kaplayacak.
Kalbim o kadar minicik ki,
bir tek sevgiden çatlayacak.

ZENCİNİN SESİ
(İbrahim Tatarh, Antoloji, 1964, sf; 145)
Yol verin bize,
yol verin yool!...
Biz de çiğnemek istiyoruz
şu toprağı hür ve bahtiyar,
içimizde bir dudak gülüş bir
lokmacık yaşamak arzusu var.

EH DÜNYA
(İbrahim Tatarh, sf; 145)
Eh! dünya dünya
çıldırtıyorsun sen insanı.
Her dakikan başka
Her an sancılar içinde.
Ne doğuracaksın bize
yarın bakayım
güneşler içinde?

FRAGMANLAR
(İbrahim Tatarh, Antoloji, 1964, sf; 148)
Ben o kadar mesut
o kadar mesut
olmak isterdim ki.
Göğe yazayım onu Ümmi
dünya okusun!
Dökülüversem önüne
bir ışık olup
mavi mavi,
Toplayıp alır mısm
beni?
Kıpırdama içim
uslu dur
Elbette bir gün gelir de
İki sıcak el seni uyutur.
Başım dönüyor...
Uzun bir beklemekten Bir
ışık olup titremekten sonra O
karşımda duruyor. ,
x

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Sofya Üniversitesi Filoloji Fakültesi mezunu olan Mefküre Mollova, Bulgaristan Türk şiirinde ilk kadın şair olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiirleri, uzun süre sadece dergi ve gazetelerde yayımlandı. İlk ve tek şiir kitabı �Şiirler�, 1964�te basıldı. Siyasî nedenlerle işten atıldı. Kendini Türk dili alanında yaptığı çalışmalara verdi.

İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti�nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan�da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Munky
30-07-07, 17:18
Mehmet Erdoğan ( 1961)
1961 yılında Rize-Güneysu doğumlu. İlk ve orta öğrenimini Rize'de yaptı. Ankara İlahiyat Fakültesi mezunu. Ayane dergisini kurdu ve yönetti. Çeşitli dergilerde yazdı.

ESERLERİ
Şairin, Örtüye Bürünen Sözler adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

Munky
30-07-07, 17:18
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3904.jpg
Mehmet Şeker
Gazeteci-yazar Mehmet Şeker, 27 Ocak 1961 Gemlik, Umurbey'de dünyaya gelen Şeker, üniversiteyi Ankara'da tamamladıktan sonra 1978'de gazeteciliğe başladı. Meslek hayatının ilk üç yılını muhabir olarak geçiren Şeker, birkaç dergi çıkardı, bir dönem çeşitli dergilerin yayın ekibinde bulundu. Dergibi adlı edebiyat dergisinin isim babası olup, şiirlerini bir dönem bu sitede yayınlamıştır. Memuriyet, metin yazarlığı, yayıncılık gibi meslekleri de deneyen Şeker'in katıldığı iki yarışmada mansiyon ve bir de birincilik ödülü bulunuyor.

ESERLERİ
Dem Dem Demokrasi ve Muhalif Tebessüm adlı iki kitabı bulunmaktadır.

Munky
30-07-07, 17:19
Mehmet Ali Bulut ( 1954)
Mehmet Ali Bulut

1954�te Gaziantep ilçesinin Kerküt köyünde doğdu. İlkokulu burada tamamladı. Gaziantep İmam Hatip Lisesini ve ardından Gaziantep Lisesini bitirdi.

1978 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap ve Fars Dilleri ve Edebiyatları Bölümü�nden mezun oldu.

Aynı Fakülte�nin Tarih Bölümünde doktora tezi hazırlamaya başladı.

1979 yılında Tercüman Gazetesi�ne girdi. Tercüman Kütüphanesinin kurulması ve kitapların tasnifinde görev aldı.

Bir çok kitap ve ansiklopedinin yazılmasına ve hazırlanmasına katkıda bulundu...

Daha sonra gazetenin, haber merkezi ve yurt haberlerinde çalıştı. Yurt Haberler Müdürü oldu. Köşe yazıları yazdı...

1991 yılında Haber koordinatörü olarak Ortadoğu Gazetesi�ne geçti. Bu gazete 5 yıl süreyle köşe yazarlığı yaptı. Yeni Sayfa ve Önce Vatan Gazetelerinde günlük yazıları ve araştırmaları yayınlandı.

1993 yılında haber editörü olarak İhlas Haber Ajansı�na girdi. 7 ay sonra ajansın habür müdürlüğüne getirildi. Mahalli bir ajans konumundaki İhlas Haber Ajansı, onun haber müdürlüğü döneminde Türkiye�nin ve ortodoğu�nun en büyük görüntülü haber ajansı konumuna yükseldi.

1997 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte Veri Haber Ajansı�nı kurdu. Finansal sıkıntılardan dolayı Ajansı kapattı. 1999 yılında BRT Televizyonuna girdi. Haber editörü ve program yapımcısı olarak görev yaptı.

Karakter Tahlilleri, Dört Halifenin Hayatı, Rüya Tabirleri, Asya�nın Ayak Sesleri, Ansiklopedik İslam Sözlüğü, Türkçe Dualar gibi yayınlanmış eserleri ve X ve Z, Hikayeler Kitabı gibi yayınlanma aşamasında olan çeşitli eserleri bulunmaktadır.

Çeşitli dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi, şiirleri bulunan Mehmet Ali Bulut evli ve bir kızı vardır.

ESERLERİ

Fardipli SinHa
Mehmet Ali Bulut
Hayat Yayanları Roman Dizisi

SinHa'yı elinize aldığınız andan itibaren içine düşebileceğiniz bir girdabın kenarında olduğunuzu hatırlatmak istiyoruz. Bu girdap özellikle dünyaya belli açılardan bakan ve şekillendirilmiş inançlar için yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Etki alanına alacağı koşullu inancı aklın akıntılarında sağa sola savurduktan sonra sahibinin ruh derinliklerine fırlatacak olan girdap, koşullanmamış inançlar için aklın labirentlerinde eğlenceli bir gezi olacaktır...

Bu kitapta her okur kendi ruh hallerinden birini ya da birkaçını bulabilecektir. Hangi sayfada, hangi satırlarda, hangi yaşam kırıntısının içinde kendinizden bir parça bulacağınız, dünyaya nereden, hangi açıyla baktığınızla doğru orantılıdır. Görecelik içeren savlarıyla SinHa; pek çok okurun elinde kendi yüzünü/maskesini net görebileceği bir ayna olarak da algılanabilir...

Munky
30-07-07, 17:19
Mehmet Can Doğan ( 1969)
Mehmet Can Doğan, 1969�da Aksaray�da doğdu. Ortaöğrenimini Aksaray�da tamamladı. Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü�nü bitirdi. Ankara Üniversitesi�nde yüksek lisans yaptı. Gazi Üniversitesi�nde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı�nda doktora yapıyor ve aynı üniversitede çalışıyor. Mim, a�raf, Son Duvar dergilerinin kuruluşlarında yer alıp bu dergileri yöneten Doğan, şiir ve yazılarını Polemik, Türkiye Günlüğü, Sombahar, Dergâh, Ludingirra, Defter, E, Hece, Kaşgar, Virgül ve Kitap-lık�ta yayımladı.
Mehmet Can Doğan, �Beş Şair Beş Poetika� adlı çalışmasıyla 1993 Milliyet Edebiyat Ödülü�nü aldı.

ESERLERİ:
Şiir: Mene Tekel Feres (1993), Törenler ve Komplolar (1997),Saman.

İnceleme-Eleştiri: Kitaplardan Bir Kitap (2002), A�dan Z�ye Asaf Hâlet Çelebi (2003), Şiiraze-Şiirin İç Dikişi Üzerine Yazılar (2005).

Munky
30-07-07, 17:19
Mehmet İzzet Hattat ( 1929)- (28.07.1991)
Mehmet İzzet Hattat
/şair/hattat/
Irak Türkmen edebiyatı tarihinde yetişen en iyi şairle-rinden birisi diye biliriz. Mehmet İzzet Hattat yalnız bu nadide eserlerle kalmayıp ayrıca hat, resim ve çeşitli oyma işlerindeki üstün yeteneğe sahiptir.

Mehmet İzzet Hattat 1929 Ekim ayında Kerkük�te dünyaya geldi, 1936 yılında Kerkük Musalla ilk okulu-na başladı. Orta ve lise tahsilini 1948 yılında tamam-ladıktan sonra Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü�ne devam etti ve 1952 yılında buradan mezun oldu. Aynı yıl yani 1952�de Kerkük�te Öğretmen olarak tayin edildi, emekli olana kadar bu kutsal görevini başarıyla sürdürdü, Irak Türkmenlerinin kültür ve edebiyatının geleceğini her zaman düşünen ve şiirlerine eşlik eden hoyratlarının her birisi sanki bir öykü bir roman bir tablo, bir dünya bir yaşam gibiydi.Kerküklüler çok sevip saydıkları, takdir ettikleri, bu milli şahsiyetimize bir çok bilgi ve yeteneğinden dolayı üstad diye hitap ederlerdi.

1964 yılında Atlas Caddesinde açtığı hattat dükkânı akşamları adeta bir kültür evi gibi sanatçılar, Türkmen şahsiyetleri ve önde gelen iş adamları tara-fından dolup taşardı. Orası bir Türkmen yuvası sayılırdı.Onun en önemli yanı ömrü boyunca inanarak bağlandığı ve uğruna zindanlara atılarak türlü ıstıraplara maruz kaldığı milliyetçilik yanıydı.Mehmet İzzet Hattat aşk ve sosyal konular yanında dinsel şiirler de yazmış-tır. Yazdığı bu güzel şiirler yüzünden 1980 yılında hiç bir suçu olmadan Bağdat yönetimi tarafından tutukla-narak acımasız işkencelere tabi tutuldu, suçsuzluğu anlaşılmasına rağmen yedi yıl hapse mahkum edil-di.Tahliye edildikten sonra yedi yıl zarfında kendine yapılan ağır işkence sonucu yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak 28 Temmuz 1991 tarihinde Kerkük�te Hakk�ın rahmetine kavuştu

Munky
30-07-07, 17:19
Meral Kain
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
30-07-07, 17:20
Metin Celal ( 1961)
1961�de Ankara�da doğdu. Göztepe Aryamehr Lisesi�ni Bitirdi. Yüksek öğrenimini ODTÜ Petrol Mühendisliği ve İstanbul Üniversitesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu�nda yaptı.
İmge-ayrım, Yeryüzü Konukları, Poetika, Sombahar gibi şiir dergilerinin yayın kurullarında yer aldı. Henrich Böll Ödülü�nü kazandı. 3 yıl Almanya�da kaldı. Çevirilerinin yanı sıra Varlık, Sanat Olayı, Yeni Olgu, Oluşum, Broy, Düşün vb. dergilerde şiir ve yazılar yayımladı.

ESERLERİ
Dört şiir kitabı var: Adım Ölüm(1986), Kendi Kendini Tatmin (1989) Konformist (1993), Küçük Hayat Bağları (1999).
Ne Güzel Çocuklardık Biz Gendaş Y.

Munky
30-07-07, 17:20
Mir Jakup Dulatulı ( 1881)- (1930)
Kazak Edebiyatı

Mir Jakup Dulatulı (1881-1930) milliyetçi Kazak şairidir. Kendisi aynı zamanda eğitimci, bağımsızlık taraftarı ateşli bir halk ozanıdır. Uyan Kazak adlı şiiri çok meşhurdur. Kazakların millî benliklerine dönmesi gerektiğini savunur. İlk önce Kazak gazetesinde çıkan şiirin yayımı Rus makamlarınca durdurulmuştur. Daha sonra milliyetçi Kazaklar tarafından bu şiir 20 bin adet basılmış ve bütün Türk toplulukları arasında büyük bir ilgiye mazhar olmuştur. Dulatulı�nun, 1910 yılında kaleme aldığı Bahtız Cemal adlı eseri, Kazak edebiyatının ilk romanı olarak kabul edilmektedir.

Közindi aş oyan Kazak! Köter bast
Ötkizbey Karangıda beker castı
Cer ketti, din naşarlap, hal harap bop
Kazagım endi catuv caramastı

Gözünü aç, uyan Kazak, kaldır başını!
Karanlıkta geçirme ömrünü
Topraklar gitti, din zayıfladı, harap oldu.
Kazağım, artık sana yatmak yaramaz.�
(Mir Jakıp Dulatulı, Türkler, cilt:19.)

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
30-07-07, 17:20
Muhammed Salih ( 1949)
Muhammed Salih, 1949�de Harezm eyaletinde dünyaya geldi. 1966�de liseyi bitirdi; 1968-1970�de Sovyet Ordusunda askerlik görevine çağrıldı. Askerliğini Çekoslovakya�da yapan Muhammed Salih, burada meşhur ��Prag baharı��nın şahidi oldu. Prag olayları henüz 18 yaşında olan Muhammed Salih�in zihninde derin iz bıraktı ve o ilk defa Sovyet sisteminin mutlak adaletli bir sistem olduğu hakkındaki propagandalara şüpheyle bakmaya başladı. 1970�de askerlikten terhis oldu. Ayni yıl Taşkent Devlet üniversitesine kabul edildi, 1975�de mezun oldu.

Öğrencilik yıllarında şiir ve tercüme denemeleri yapıyor, o donemin genç kuşaklarını etkileyen eksiztansiyalizmi inceliyor, J. P. Sartre, A. Camus, F. Kafka gibi ünlü yazarların eserleriyle yoğun olarak ilgileniyordu. Mezuniyet tezini de ��Çağdaş Fransız şiiri�� olarak seçmiş, hocaları tezini çok basarili bulmuşlardı. O yıllarda F. Kafka eserlerini ve XX. yüzyıl Fransız şiirini Özbek Türkçe�sine tercüme etti. 1975-85 yıllarında 7 şiir kitabı yayınlandı. 1982�de �Dede Korkut Kitabı�nı, 86�da Ziya Gokalp�in �Türkçülük�ün Esasları�nı, daha sonra Türkçe�den �Yunus Emre Divanı�nı Özbek Turkçesi�ne çevirdi ve yayınlattı.

Özbek şiirinde �Metoforistik Akım�� denilen yeni bir ekolun mimari olan Muhammed Salih kısa sürede Sovyet aydınlarının tanıdığı bir isim oldu. 1985 Ocak ayında kaleme aldığı, Özbek Milliyetçilerin baş eseri olan ��Politburoya Mektup�� yazdı ve eser bütün SSCB�de büyük etki yarattı. Bu sosyal depresyon onu politikaya iten bir etken oldu.

Özbek gençleri üzerindeki etkisi ona bazı tavizler verilmesini sağladı. 1985�den başlayarak o kendi makalelerinde her cepheden Özbek halkının dertlerini gündeme getirmeye başladı. Mayıs 1988�de Özbekistan Yazarlar Birliği Genel Sekreterliğine seçildi. Aynı yılın Haziranı�nda o Moskova�da SSCB Yazarlar Birliği Kurultayında, yüksek minberden ilk olarak Sovyetler Birliğini sert eleştiriler getirdi. Arkasından Moskova�nın arzusuyla Komunist Partisi üyeliğine davet edildi. Bu daveti reddetti.

1988 yılın Kasım ayında kendisinin üç arkadaşıyla birlikte o donemin ilk muhalefet teşkilatı olan �Birlik Halk Hareketi�ni, 1990 yılın Nisanın�da ise ��ERK�� demokratik Partisini kurdu ve başına geçti. Aynı Özbekistan Parlamentosuna girdi. Partisi tarafından hazırlanan �Özbekistan�ın Mustakillik Deklarasyonunu�� Parlamentoya sundu ve orada aynen kabul edildi. Bu büyük başarıydı. 1991 yılının Aralık ayında yapılan Cumhurbaşkanlık Seçimlerinde karşı adaydı. Resmi açıklamalara göre seçimden %12.7 oyla çıktı. Seçimlerden hemen sonra Partisine baskılar başladı, Parti gazeteleri yasaklandı. Bir süre gözaltında kaldıktan sonra, Muhammed Salih serbest bırakıldı. 1993 yılın ilkbaharında Cumhurbaşkanı Turgut özel davetiyle Türkiye�ye geldi.
Belli bir süre Türkiye�de kaldıktan sonra, Norveç�e gitmek zorunda kaldı. 2002 yılın başlarında Çek Cumhuriyeti�ne yaptığı ziyaret sırasında tutuklandı ve daha sonra serbest bırakıldı.

Munky
30-07-07, 17:21
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4035.jpg
Muhsin Durucan
Günümüz şair ve yazarlarından. Doğum 23 Nisan 1948 Hacıbektaş(Aşağıbarak).
İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü, İstanbul Çapa Müfettişlik Kursunu,Türk Dili ve Edebiyatı Lisans Tamamlama Programını bitirdi.

Ağrı, Kırşehir, Isparta, Denizli, Bilecik, İçel, Tekirdağ, Edirne ve İstanbul illerimizde öğretmenlik, halk eğitimi merkezi müdürlüğü, milli eğitim müdür yardımcılığı, ilköğretim müfettişliği görevlerini yürüttü. İstanbul�da bir lisede Türk dili ve edebiyatı öğretmeni.

Yazmalarının kökeni ilkokul yıllarına uzanır. Türk Folklor Araştırmaları, Yelken, Karınca, Halk Eğitimi, Bahçe, Yeni Adam, Kemalist Ülkü, Gülpınar, Sümerbank, Varlık, Ana, Kızılay, Öğretmen Dünyası, Ajans Türk, Çağdaş Eğitim, İçel Kültürü, Tarla, Beşparmak, Eflatun, Ozan, İlkyaz, Çağrı, Çağdaş Türk Dili, Kiraz, Türk Dili, Güneyde Kültür, Oluşum, Anahtar, İdarecinin Sesi, Yeni Defne, Simav Anadolu, Ozan Ağacı, Fethiye gibi dergilerde; seçkilerde (antoloji-güldeste) Cumhuriyet ile kimi sanat eki veren gazetelerde ve yerel basında değişik konu ve türde yazıları yayımlandı. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. TYS ve Besam üyesi...

ESERLERİ
Bir Tutam Şiir (1970) , Bir Heybenin İki Gözü (1975) , Umut Türküsü (1976) , Söz Kaynağı Anadolu (1979) , Eğitim ve Mutluluk (1991-1992-1998) , Canca Şiirler (1997) , Durucanca Duygular (2004) adlı şiir kitapları...

İlimiz Denizli (1985) , Anma ve Kutlama Günleri (2000) ve Düşüncemiz Sizinle (2004) adlı inceleme-araştırma kitapları yayımlandı.

Şiir ve yazılarından ödüller aldı.
x

GÜLÜŞÜ GÜZEL

Güle gönül verdim canca sevindim
Manidar bakışlı gülüşü güzel
Ben kendimde değil bendeki sendim
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Suyuma serilen koskoca ağdın
Peri misin, Leyla mısın ey kadın
Aniden ay oldun, gecem apaydın
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Sevgi, ışıl ışıl güzelliğinde
Yoğunlaştım kapkara gözlerinde
Ruhum yenilendi tazeliğinde
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Yüreğimi parçaladı bakışın
Kırılgan gönlüme doğru akışın
Özlem katmerleşti her şeye karşın
Manidar bakışlı gülüşü güzel
X

DÖRT DÖRTLÜK BOĞAZİÇİ

Güneş ışınlarıyla içimi ısıtıyor
Altınca aydınlıkta şimdi boğaz suları
Çamlıca antenleri bilime uzanıyor
Doğa burda zarf olmuş direkler de pulları.

Üsküdar kavuşmada sabah aydınlığına
Hiç de acelesi yok tükenen eylüllerde
Suları sere serpe siperlemiş bağrına
Kimi hesaplar yapar kışa gebe günlerde.

Ağaçlar yeşilini koruma uğraşında
Yorgun şimdi besbelli yarım çırpan kanatlar
Koca çınar dipdiri çağa koşut yaşında
Yaşama isteğinde her gün artan umutlar.

Görkemli asma köprü özlem taşır sılaya
Uzun gurbet yolları durmaksızın alınır
Su üstü taşıtları acelesiz karaya
Her biri yeni gelin endamıyla salınır.
X

TOPRAĞIMIN İNSANI

İklim aynı, duygu benzer kardeşim
Bizim toprak özlem oldu, yâr oldu
Sıla ile gurbet şimdi özdeşim
Gönül neyi umdu, sonra ne buldu.

Eser m�ola serin yeli köyümün
Tarlamızda deste deste ürünüm
Şimdilere anı oldu o dünüm
Dün, bugüne uzanan bir yol oldu.

Leyla, Şükran, Gülsün, Aygül ve Mine
Güzellik tükendi ordan bugüne
Ocaklar kapandı hep söne söne
Geçmiş umut umut bitti, kayboldu.

Unutmak olmuyor her güzel anı
Nerde kaldı şimdi şöhreti, şanı
Sorma n�olur toprağımın insanı
Altın yere düştü şimdi pul m' oldu.
X

BEŞ DUYUM YAR

Her baharın gülü var, zambağı var
Eflatunda, yeşilde sen Aygülüm
Yağmur sonrasında gökkuşağı var
Görme duyum, duygu selim Aygülüm.

Kime baksam yine sensin sevgimde
Duvar durur, cam olursun evimde
Gülen yüzün ve şen sesin beynimde
Duyma duyum, kulak yolum Aygülüm.

Varlığınla çepeçevre saransın
Bir Ağrı�sın, Erciyes�sin, Süphan�sın
Elvan elvan benliğime dolansın
İç çekişim, soluğumsun Aygülüm.

Saatler an olur elim elinde
Boğuyorsun beni sevgi selinde
Tadın ayrı, tüm tatlılar içinde
Tatma duyum, ağzım, dilim Aygülüm.

Bu nasıl duygudur, nasıl sevgidir
Dokundukça yüreğimde yağ erir
Şiir gönlüm sevinse de yeridir
Dokun duyum, sığınağım Aygülüm.
X

Yaşam Çizgim

Acemi sancılarda eni konu
Geç ve genç doğdum anamdan
Bir karakışta yitirdim onu
Can yıldızım kaydı dünyamdan.

İp atlamadım, top oynamadım
Parklarda koşturduğum olmadı
Babamla arkadaş değildim
Çocuk gönlüm günlerine doymadı.

Tırmandıkça arttım, çoğaldım
Yoruldum, çok yoruldum
Şöyle sere serpe dinlenmeye
Adam gibi vakit bulamadım.

İstediğim yeller hiç esmedi
Yine de direndim de direndim
Fırtına, bora rahat vermedi
Kırıldım, kırıldım da eğilmedim.
x

HAKKINDA YAZILANLAR

DURUCANCA DUYGULAR
RADİKAL , 09.09.2005

Muhsin Durucan, kendi basımı, şiir, 96 sayfa
İstanbul'da bir lisede Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olan Muhsin Durucan, şiir, deneme kitapları ile 1970'den bu yana edebiyat dünyasında. "Bugün aynı parktayız seninle/Bakışlarımız tam açıyla çakışır/Kara gözler fır fır fırlanır çevrede/Yüreğimiz şiirin sularında akışır/Gölge dinginliğinde mutluluk/Arkadaşınla masayı paylaşırsın/Umuda bir sıkı düğüm atar özlem/Gül yüzündeki günle yarışırsın/Bahçedeki bakışlar kükrer sevgi seli/Sevmek güzelliktir, başkaca ne demeli". Şairin kendi basımıyla şiirseverlere ulaşan yeni kitabının adı 'Durucanca Duygular'.
X

Munky
30-07-07, 17:21
Muhtar Şahanov
Kazak Edebiyatı

Muhtar Şahanov

Muhtar Şahanov adlı diğer bir Kazak şâiri de günümüzde dünya çapında bir şâir olarak kabul edilmektedir.


azak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002


HAKKINDA YAZILANLAR

Türkiye�de bir ilk
Oyunun özelliklerinden birisi, ülkemizde Kazak edebiyatına ait bir eserin, ilk defa tiyatroya aktarılmış olması. Yönetmen Tevfik İsmailov, Şahanov�un manzum romanını tiyatroya uyarlama işleminin tamamlandığını ve prova çalışmalarına başlandığını söyledi. Orijinal adı �Cezalandıran Hafızanın Kozmo Formülü� olan �Cengiz Han�ın Sırrı� adlı dram, Muhtar Şahanov�un en önemli eserlerinden biri. Halen Azerbaycan Bakü�de Samed Vurgun Tiyatrosu�nda oynanan ve ondan fazla ülkede de sahnelenen eser, Cengiz Han�ın son günlerini ele alıyor. Ölümcül bir hastalığa yakalanan Cengiz Han ile bu hastalığı iyileştirecek formülün yerini bilen tek kişi olan Akerke adlı bir kadın arasında geçen diyalogları kendine has üslubu ile anlatan Şahanov, tarihî belgeler ışığında yazdığı romanında, manevi ve ahlaki açıdan bazı problemlere de dikkat çekiyor.

Munky
31-07-07, 09:36
Mustafa Küçüktepe
1971 yılında Sivas' ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamlayan şairimiz, 1995 Yılında Erciyes Üniversitesini bitirdi. Aynı yıl Artvin' de öğretmenliğe başladı. Halen İstanbul' da aynı göreve devam etmektedir.

İlk şiiri 1989 yılında yayınlandı. Diğer bir çok şiiri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Basıma hazır iki dosyası var. Şu anda "Ay Vakti" edebiyat seçkisinde şiirleri yayınlanmaktadır.Şairimiz, evli ve iki çocuk babasıdır.
Küçüktepe, 1971 yılında Sivas' ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamlayan şairimiz, 1995 Yılında Erciyes Üniversitesini bitirdi. Aynı yıl Artvin' de öğretmenliğe başladı. Halen İstanbul' da aynı göreve devam etmektedir.

İlk şiiri 1989 yılında yayınlandı. Diğer bir çok şiiri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Basıma hazır iki dosyası var. Şu anda "Ay Vakti" edebiyat seçkisinde şiirleri yayınlanmaktadır.Şairimiz, evli ve iki çocuk babasıdır.

Munky
31-07-07, 09:36
Mustafa Tahsinoğlu
Batı Trakya Türk Edebiyatı

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Yunanistan Türk şiirinin, her şeyden önce bir türlü son bulmak bilmeyen Yunan baskısı yüzünden çok zor şartlar altında ayakta kalmaya başarmasında, Mustafa Tahsinoğlu, Naim Kâzım, Hüseyin Mahmutoğlu, Salih Halil, İmam Kasım, Mehmet Çolak, Kadir Ali gibi şairlerin de büyük katkıları vardır. Ayrıca son yıllarda evrenseli yakalamak kaygısıyla şiirlerinin odağına evrensel insanî değerleri oturtmayı amaç edinen; fakat doğup büyüdükleri topraklara, ulusal değerlerine, gelenek ve göreneklerine bağlılıklarını dile getirmeyi de ihmal etmeyen genç şairler kuşağının şiir sahnesine çıkıp Batı Trakya Türk şiirine yeni bir soluk kazandırması, bu şiirin geleceğine umutla bakılabileceği mesajını vermektedir.

Munky
31-07-07, 09:36
Mustafa Necati Bursalı ( 1941)
1941 yılında Samsun�un Kavak ilçesinin Alaca köyünde doğdu.İlkokulu köyünde okudu.Merzifon ve İstanbul�da Kur�an-ı Kerim hıfzı çalıştı.Hat sanatına ilgi duyarak Hamit Aytaç�tan icazet aldı.1965�te Osman Reis Camii imim-hatipliğine tayin edildi.1988�de emekliye ayrıldı.Yazı ve şiirleri Yeni Asya , İslam gazete ve dergilerinde çıktı.

ESERLERİ
1.Dini konuda bir çok kitap yazdı.Bütün şiirlerini Beni Mevla�ya Bırak adıyla yayınladı.
2.Yakın Tarihin Din Mazlumları
Mustafa Necati Bursalı
Beyda Yayınevi

Munky
31-07-07, 09:36
Mustafa Şerif Alyanak
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Doksanüç Harbi�nden sonra bir duraklama içine giren Bulgaristan Türk şiiri, XX. yüzyılın başlarında kendini tazelemeye başlamıştır. Bulgaristan Krallığı döneminde Türkçe basının varlığı -yayımlanan 150 civarında gazete ve dergi söz konusudur-, edebiyatın dolayısıyla da şiirin gelişimine olumlu etki yapmıştır. Bulgaristan�da Türklere uygulanan baskının yol açtığı ulusal bilincin şahlanması-haksızlıklar karşısında duyulan isyan-eşitlik mücadelesi üçgeni içinde yaşanan duyguları dile getiren Hafız Abdullah Meçik, Mustafa Şerif Alyanak, Mehmet Behçet Perim, Muharrem Yumuk, Hasan Basri Öztürk, İzzet Genç gibi şairler, bu dönem Bulgaristan Türk şiirine damgalarını vurmuşlardır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 09:36
Mücap Ofluoğlu
Türk Tiyatro oyuncusu ve yönetmeni 1979' kadar İstanbul Şehir Tiyatrosunda "Ömür Satan Hüsamettin Çelebi" (1974) "Pazartesi Perşembe" (1975) Moliere"nin "Cimri" sini ,1976 da Tartuffe"ünü ve 1979 da daha önce hep meraki adaptasyonu oynanmış olan Hypocondriugue"ını "Hastalık Hastası" adıyla Türkiye'de ilk kez sahneye koydu ve 1979 da bir süre yönetim kurulu üyeligini yaptıktan sonra İstanbul Şehir Tiyatrolarından ayrıldı. 1981 de küçük sahnenin 30 kuruluş yıl dönümünde ortaoyunculardan aldıgı çağırı üzerine "Eski Moda" komedya adlı oyunu sahneye koydu ve oynadı 1983 martinda Hisar Eğitim Vakfı adına 40. sanat yılını bir jübileyle kutlayan Ofluoglu toplanan gelirle, İstanbul Devlet Konservatuvarı tiyatro böümü ögrencilerine burs vermeye başladı.
Fotografdaki Çocuk adlı kitabında 1945 ten beri çeşitli yerlerde yayınlanmış şiirlerinin bir bölümünü topladı
Sami Ayaroglu yönetiminde Şehir Tiyatrosunda "Cyrana Bergerac" oynadı (1970-1971)
Bu rolle çok ünlendi hala bir çok tiyatro sever tarafından zevk ile hatırlanır. 1954 Yılında Muhsin Ertuğrul'un yönetiminde Küçük sahnede "Hamlet" oyununda Polonius rolünü oynadı Oğlu Leortes rolünde karşısında Haldun Dolmen vardı.
1943 de sinamaya başladı. 1946 da tiyatroya figuran olarak başladı
1951 den 1957 ye kadar Muhsin Ertuğrul ile küçük sahnede çalıştı
1957 den sonra mimar İrfan Ertem ile Beyoğlu'nda emgen gözlükçüsünün üstünede Oda Tiyatrosu açtı, iki sezon burada oynadı.

Muhsin Ertuğrul"nun Şehir tiyatrasında ayrılması üzerine 1970 yılına dek küçük sahnede kendi adına kurduğu toplulukta dört mevsim toplam 8 oyun sahneledi.
1974 te Muhsin Ertuğrulun Şehir Tiyatrosuna tekrar dönüşü ile Ayla Algan, Şirin Devrim, Tunç Yalmanla birlikte döndü on sene sonra ikinci kez "Cimri" de Harpugonu oynadı "Tartuffe"ü, "Sahte Sofu" adı ile sahneye koydu ve oynadı
Muhsin Ertugrulun sahneye koydugu dört hamlet temsilinde hep Poloniusu oynadı.
Unutamadığı roller "Kral Lear"da Kent dükü "Kuru Gürültü"de Bendik "Fizikçiler" de Mobius "Pazartesi Perşembe" de Kırtasüddin Efendi Çetin Altanın "Yedinci Köpek" piyesinde baş rolünü Refik Enduran'ın "Aman Avcı" piyesindeki rolü ve "Ömür Satan Hüsam Çelebi" deki rolleri 1980 yılında kendi isteği ile emekli oldu.
En son rolü "Hastalık Hastası" oldu 50 den fazla başrol 30 kadar oyun sahneye koydu.
Bazı televizyon filimlerinde oynadı 1981 den sonra beş kitabı yayınlandı Şiir kitapları "Fotoğraftaki Çocuk" "Bir Avuç Alkış" "Aynadan Anılar" "Ağlamakla Gülmek arasında" anılar araştırma kitabı "Dünya Bir Sahnedir".

Kaynak: ALNINDA IŞIĞI İLK HİSSEDENDİR / Vedat Demirci

Munky
31-07-07, 09:37
Müştak Baba .
Müştak Baba (Müştak-i Bitlisi), 1759 (H. 1172) tarihinde Bitlis�te doğmuştur. Asıl adı Muhammed Mustafa�dır. Müştak Baba'nın kullandığı mühürde �Muhammed Mustafa Müştak-ı Didar� yazılıdır.

Babası Molla İbrahim, anneleri ise Güneş Hatundur. Annelerinin nesebi, Gavs-ı Azam Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretlerine dayanmaktadır.
Müştak Baba on yaşındayken babasını kaybetmiş, onu dedesi Hacı Süleyman Hoca büyütmüştür. İlk mektepten sonra 12 yaşında dedesi tarafından Medreseye bırakılmıştır. Ancak bu yaştayken Mustafa Medreseden kaçarak sık sık saza, söze, musikiye ve şiire meyletmiştir. Medreseden kaçtığını duyan dedesi Süleyman Hoca onu cezalandırma yoluna gitmiştir. Dedesi, torununu beklediğinden farklı bir boyutta bulmuştur. Onun büyük bir ilim sahibi, tasavvuf ehli birisi olmasını beklerken o çalgıya, söze, şiire yönelmiştir. Dedesi 15 yaşından itibaren torununun, belki daha fazla saygı göstereceği bir Mürşit yanında yetişebileceğini tahmin ederek, Hersan Mahallesi'nde oturan, Bitlisin Güneşi, Şems-i Bitlisi�nin yanına vermeye karar vermiştir. Şems-i Bitlisi aynı zamanda müştak babanın amcasıdır. Bir müddet amcasının yanında ders alan Müştak Baba, amcasının tavsiyesi üzerine 20 yaşından itibaren, Hacı Hasan Şirvani Hoca'nın yanına verilmiştir. Bu zatın yanında kaç yıl kaldığı bilinmemektedir.

Hacı Hasan Şirvani�den icazet (diploma) almıştır. Daha sonra Mürşitlik makamına oturarak irşada başlamıştır. Müştak Baba, Hacı Hasan Şirvani�den sadece tasavvuf dersi almamıştır. Bir musiki hayranı olan hocasından musiki alanında da dersler almıştır. Musikinin bütün inceliklerine vakıf olan Müştak Baba, musikinin ruh hastalarını tedavi etmede bir vasıta olduğuna kesinlikle inanmıştır. Müziğin; ruhun gıdası olduğunu yıllar önce Müştak Baba söylemiştir. Bu durumu bir şiirinde şöyle dile getirmektedir: Ehl-i şikem idrâk edemez musiki ilmin, Pakize-eda, cana safâ, ruha gıdadır.
Âvâz-ı bülend ile demiş Hazreti Lokman,
Hikmetle teğanni maraz-ı aşka devadır.
Musikide oldukça yol alan Müştak Baba ud çalmakta şöhret kazanmıştır. Hatta bu sahada operaya benzeyen ve Bitlis�i tanıtan tarihi ve edebi bir Salname (Yıllık) yazmıştır. Yazdığı bu eseri Üryan Baba'ya itham etmek istemiştir. Yazdığı bu eserle, Üryan Baba'nın huzuruna varır. Kısa bir sohbetten sonra Üryan Baba: �Ey Mustafa! Senin koynunda bir cevahir vardır.� Deyince, Müştak Baba yazmış olduğu kitabını takdim eder. Seyyid Üryan Baba, bu eseri evirip çevirdikten sonra bu iltifata lâyık olmadığını, ancak esere isim verebileceğini söylemiştir. Sonunda esere Asar-ul Müştâk fi Eser-il (Esrar-ul) Uşşak� ismini vermiştir. Esere verilen bu isim, aynı zamanda Şeyh Mustafa�ya da mahlas olmuştur. Bu hadiseden sonra Mustafa ismi unutulup Müştak mahlası ile anılmıştır. Esere isim veren Üryan Baba'nın ismindeki Baba kelimesi de alınarak şeyh Mustafa�ya Müştak Baba denilmiştir. Esere de kısaca Asar adı verilir. Belli bir çağa gelen Müştak Baba Bitlis�te evlenmiştir. Bu evlilikten biri erkek, ikisi kız olmak üzere üç çocuğu dünyaya gelmiştir. Kızlarından birisi Tafte Hanedanından Ahmet Bey'le, diğeri de Ahmet Muhlis Paşa ile evlenmiştir. Oğlu Edhem Baba ise Müştak Babanın ölümünden sonra da onun ismini yad eden, ona layık olan bir evlat olmuştur. İlim, terbiye ve irfan yönüyle mükemmel olan bu insanın şahsiyeti de o derece mükemmeldir. Hiçbir zaman nefsine yenik düşmemiştir. Kimseye üstünlük taslamadığı gibi, gurur ve kibirden kendisini soyutlamasını bilmiştir. Sultan II. Mahmud�un en gözde nedimlerinden birisi olmasına rağmen bu makamını asla kötüye kullanmamıştır. Gerek engin kültürü, gerek şiirdeki dehası, gerek musikideki icra yeteneği ve gerekse düşünceleriyle çevresinden daima takdir toplamış, Şeyh-ül Mütehayyirin lakabıyla anılmıştır. Müştak Baba, 1832 yılında İstanbul�dan ayrılarak Bitlis�e dönmüştür. Dönüş esnasında yol güzergahında olduğundan, Muş�a uğrar. Birkaç günlüğüne orada kalır ve orada katledilir.

Birçok Eser Yazan Müştak Baba'nın En Önemli Eserleri Şunlardır:
1 - Âsârü�l Müştak Esrarü�l-Uşşak. (Asar) (Biyografidir)
2 - Divan-ı Müştak Baba.
3 - Mektubat-ı Kimya-yı Müştak.
4 - Baharname. (Farsça divan)
5 - Mişkâtü�l-Müştak Mir�atü-l Uşşak.

Ankara�nın başkent olacağını 140 yıl önceden söyler

Başlı başına bir eser olan Müştak Baba'nın divanı çok ilginç bilgiler vermektedir. Ankara�nın Başkent olacağını 140 yıl önce Müştak Baba müjdelemiş ve divanında da zikretmiştir.

Munky
31-07-07, 09:37
Naim Şaban
Kosova Türk şiirinin canlandırılması misyonunu, aslen Makedonyalı olan Süreyya Yusuf üstlenmiştir. Onun çabalarıyla Makedonya�ya geçen Naim Şaban, Nusret Dişo ve Nimetullah Hafız�ın, kısa sürede şiirde önemli yol kat ettikleri aşikârdır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 09:37
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/247.jpg
Nazım Hikmet Ran ( 1902)- (03.06.1963)
1902 yılında Selanik'de doğmuştur. İlköğrenimini İstanbul'da Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914), Nişantaşı Numune Mektebi'nde tamamlamış, orta öğrenimi ise, Heybeliada Bahriye Mektebi'nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye'yi bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcem olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe çıkarılmıştır (1920).

Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul'un işgaline çok üzülen Nâzım Hikmet Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçmiş, Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre sonra Batum'dan Moskova'ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi'nde ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan şiirlerinden ötürü hakkında "gıyaben" mahkumiyet kararı verildiğini öğrenince yeniden Rusya'ya kaçmış, af çıkması üzerine Türkiye'ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde tutuklu kalmıştır (1928).

Nâzım Hikmet daha sonra İstanbul'a yerleşmiş, çeşitli gazete ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932). Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan af yasası ile serbest bırakılmıştır. Akşam, Son Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).

Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15 yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce 20 yıl olmak üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk Ceza Kanunu'nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya indirilmiştir (1938). Demokrat Parti'nin iktidara gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına alınması için açılan büyük bir kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu arada Nâzım Hikmet de hapishanede açlık grevine başlamıştır. Sonunda Nâzım Hikmet'in geri kalan cezası affedilmiş ve şair 13 yıl hapislikten sonra hürriyete kavuşmuştur.

Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve hasta olan Nâzım Hikmet çok zor durumda kalmıştır. Öldürülmekten korkan şair, kız kardeşinin kocası Refik Erduran'ın yardımıyla bir motorla Karadeniz'de seyreden Romanya bandıralı bir gemiye binerek Türkiye'den ayrılmıştır.Bundan sonraki hayatı baskı altında ve zorunlu sovyet propogandası yapmakla geçmiştir. Nâzım Hikmet, 3 Haziran 1963 tarihinde Moskova'da ölmüştür.

YAZI HAYATI Nâzım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua, İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)'ın çıkardığı Birinci Kitap, İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. "Bir Dakika" adlı şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket, Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nâzım Hikmet cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak, 1940'lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın, Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri çıkmıştır. Kuvâyı Milliye Destanı İzmir'de Havadis gazetesinde tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak (1965) Nâzım Hikmet'i yeniden okurlara ulaştırmıştır.

ESERLERİ ŞİİR: 835 Satır, Jokond ile Si-Ya-U, Varan 3, 1+1=1 (Nail V. ile), Sesini Kaybeden Şehir, Benerci Kendini Niçin Öldürdü , Gece Gelen Telgraf, Taranta Babu'ya Mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, Kurtuluş Savaşı Destanı, Saat 21-22 Şiirleri, Memleketimden İnsan Manzaraları, Rubailer, Dört Hapishaneden, Yeni Şiirler, Son Şiirleri. OYUN: Kafatası, Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi, Unutulan Adam, İnek , Ferhat ile Şirin, Enayi, Sabahat, Yusuf ile Menofis, İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu ? ROMAN: Kan Konuşmaz, Yeşil Elmalar, Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim.

YAZILAR: İt Ürür Kervan Yürür (Orhan Selim takma adıyla), Alman Faşizmi ve Irkçılığı, Milli Gurur, Sovyet Demokrasisi.

MEKTUPLAR: Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar, Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar, Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar, Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları (Adalet Cimcoz'la Mektuplar, Haz. Ş. Kurdakul), Piraye'ye Mektuplar.

MASAL: La Fontaine'den Masallar (Ahmet Oğuz Saruhan adıyla), Sevdalı Bulut.

HAKKINDA YAZILANLAR

Nazım Hikmet'in Aşkları
Sevdayım Tepeden Tırnağa
A.Emin Karaca
Gendaş Kültür / Araştırma-İnceleme Dizisi

Nazım Hikmet'in yaşamında kadınların büyük ve önemli yerinin tanığı çocukluk ve gençlik arkadaşı Vala Nurettin, şu saptamayı yapıyor: "Aslında, Nazım monogamdı. Birini severse -iyice severse- ona sadık kalmak isterdi. Sevemediği sıralarda da, sevilecek birini daldan dala arardı. Bunu bilinçle mi, içgüdüsüyle mi, can sıkıntısıyla mı yapardı? Daha ziyade kadınların ayartma çabasına kurban gittiğini, tanıdığım kadınların sözlü ve yazılı itiraflarından öğrenmiş bulunuyorum." "Nazım Hikmet'in Aşkları" ünlü şairin Nüzhet, Piraye, Münevver, Vera ile evliliklerini, Dr. Lena, Semiha Berksoy, Doktor Galina ve diğer kadınlarla birlikteliklerini; öncesi, sonrası ve yaşanmışlıklarıyla, sevda yüklü dizelerle sarmalanmış olarak bir araya getiriyor. Ayrıca, Nazım Hikmet'in "dayı kızı" Münevver Hanım'la yaşadığı aşk yüzünden çıkan, Adnan Cemgil'in ve Yalçın Küçük'ün Emin Karaca ile polemikleri de kitapta yer alıyor.

Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri. Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller...

Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.



Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı
1902-1928
Cilt: 1
Kemal Sülker
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi

... Pek çok belgeye sahip bir yazar olarak bu yapıtımızda daha önce hiç bir kitapta yer almayan, bilinmeyen, ya da bilindiği halde belgesi edinilemeyen olayları günlerini, hatta saatlerini ve belgelerini vererek bir araya getirmeye çalıştık. Böylece Nazım Hikmet hakkında sanırız en derli toplu çalışmayı okurlara sunmayı başarabildik. Şair ve piyes yazarı, romancı, fıkracı Nazım Hikmet hakkında bu ciltler, okurları geniş ölçüde tatmin edecek niteliktedir inancındayız. Nazım Hikmet, çok daha derli toplu, çok daha sağlam incelemelerle yaşayacak, dünyamızın önde gelen onurlu şairlerinin ilk sırasındadır...


Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı
1929-1933
Cilt: 2
Kemal Sülker
Yalçın Yayınları / Bilim-Belge-İnceleme Dizisi

Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı
1934-1935
Cilt: 3
Kemal Sülker
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi


Demokrasiden yana olanlarla, faşizme kayanların kesin çizgilerle ayrılmaya başladığı 1934-1935 yıllarında Nazım Hikmet; başarılı, güçlü bir yazarlık sınavı verdi. Mussolini Habeşistan'a saldırmış, faşizmin beşinci kolu General Franko İspanya Cumhuriyeti'ne başkaldırmıştı. Nazım, Habeş halkını, İspanyol Cumhuriyeti için direnenleri savunuyor, bazı kalemler aksi yönde ahkam
kesiyordu. O günleri İstanbul'da yaşayan Kemal Sülker Babıali'deydi. Olup bitenleri öğreniyordu.
... Bu üçüncü ciltte bütün gelişmeler yaşanırken, Nazım, Piraye Altunoğlu ile evlendi. Bu ve benzeri olay ve gelişmeler bu ciltte belgeleri ile verildi. Bazılarının başlıkları şöyle: Nazım'ı karşı saflara davet girişimi, Tahliye sonrası düşünceler, Gericiler Orhan Selim'e saldırıyor, Faşizm Habeşler'e saldırınca, Hitlersever'ler Babıali'de, Sükun yok hareket var, Sağ kanadın
uçuştuğu yıllar, Babıali'nin kan kusanlarından biri daha.

Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı
1936-1937
Cilt: 4
Kemal Sülker
Yalçın Yayınları / Bilim Belge İnceleme Dizisi

Temmuz 1987'de yayımına başladığımız "Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı" inceleme dizisi altı ciltte noktalanacak. İlk üç cildi, ikinci basım beğenisine de kavuşan dizinin bu 4. cildi, Nazım Hikmet'in 1936-1937 yıllarındaki yaşamını kapsıyor. 1938'de iki askeri mahkemede ağır cezaya çarptırılmasına yol açacak ziyaretlerin, arkadaşlığın; bu dönemdeki oluşumu okurlarn elbette dikkatlerini çekecektir.

İşi yüzünden oturdukları konaktan ayrılmak gereğini duyan Nazım'ın; çevresi, anıları, İstanbul'un güzelliğinin Nazım'daki etkileri, Şehir Tiyatrosu Sanatçıları hakkındaki söyleşileri, İzmirli bir okurun Peyami Safa'nın bir eserinin şair Necip Fazıl'dan esinlenerek yazıldığı yorumu hakkındaki mektubunu saklamış bulunması Nazım'ın okurlarına verdiği önemi kanıtlıyordu...

Nazım Hikmet'in Gerçek Yaşamı
1938
Cilt: 5
Kemal Sülker
Yalçın Yayınları / Bilim-Belge- İnceleme Dizisi

Bu 5. ciltte, Kara Harp Okulu Komutanlığı Askeri Mahkemesi ile Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde 1938 yılında sivil ve asker kişiler arasında Nazım Hikmet'in de yargılandığı olaylarla ilgili yayınlanmamış belgeler bulunmaktadır. Türk siyasi tarihinde çok önemli bir yeri olan ve Nazım Hikmet'in 28 yıl 4 ay ceza aldığı bu iki dava en ufak ayrıntısına kadar verilmiştir. Bu ciltte ayrıca, Nazım'ın savunması, yargıtaya başvurması, B.M.M.'sine verdiği af dilekçesi ve avukatların yargılamada okudukları savunmalar ilk kez okurlara sunulmaktadır.

Munky
31-07-07, 09:37
Necati Zekeriya
Makedonya Türk Edebiyatı

Balkanlar�da İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Şiiri

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, Makedonya�yı cumhuriyet, Kosova�yı özerk bölge statüsüyle sınırları içine alan Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti�nde, azınlıklara tanınan birtakım haklar sonucu, sosyal ve kültürel hayatın bütün diğer alanlarında olduğu gibi, edebiyat alanında da, kısa sürede bir canlanma görülmeye başlamıştır. Krallık Yugoslavya rejiminin, 1929 yılında yasakladığı Türkçe yayın basın faaliyetinin, çok sınırlı da olsa devreye girmesi, bunda büyük rol oynamıştır. Öyle ki 23 Kasım 1944 yılında Makedonya�da yayın hayatına başlayan haftalık �Birlik� gazetesi sayesinde, çoğu edebiyata şiirle giren yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Bu kuşağa mensup Şükrü Ramo, Enver Tuzcu, Necati Zekeriya, Fahri Kaya, İlhami Emin gibi şairlerin eserleriyle, Makedonya Türk şiirinin yeniden hayat bulduğu söylenebilir.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 09:37
Nedim - (26.12.1729)
İstanbul'da doğdu. Asıl adı Ahmed'dir. iyi bir öğrenim gördü. Çeşitli medreselerde Müderrislik yaptı. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından korundu. Şiirleriyle devlet büyüklerinin ve özellikle de III. Ahmed'in takdirini kazandı. Patrona Halil isyanı sırasında öldü. Nedim, Lale Devri denilen zevk ve eğlence döneminin şairi olarak yaşadı ve yaşadıklarını şiirleştirdi. Dilde ve nazım biçimlerinde yenilikler denedi. İstanbul'un eğlence dünyasını yansıttı. Hece ölçüsüyle bir türkü yazdı. Birçok şairi etkiledi. Edebiyatımızın büyük şairlerinden biri sayılmaktadır.1730 yılında öldü.

ESERİ
Dîvân'ı birkaç kez basıldı.

Munky
31-07-07, 09:37
Nesrin Erbilli ( 1934)
Nesrin Erbilli
/şair/
Irak Türklerinin yetiştirdiği kadın şairlerden biri olan Nesrin Ata Erbil, 1934 yılında Erbil� de doğdu. Nes-rin�in babası Ata Reşit bey ve ağabeyleri, zamanın tanınmış edip ve şairlerindendi. Küçük yaştan beri serbest şiire ve resme merakı olan şairimiz önceleri babasının düzeltmeleriyle kısa şiirler yazar, bu arada Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Sıtkı Tarancı ve Orhan Veli�nin şiirlerini incelemeye başlar. İngilizce�den sonra Almanca dilini de öğrenen Nesrin Erbil�in 1968 yılında Deniz Rüyası adlı eseri Ankara da yayınlanır. 1991 yılında yine Ankara�da �Irak Türkleri şairlerinden Nes-rin Erbil� (Hayatı , Kişiliği, Şairliği ve Şiirleri) kitabı Doç. Dr. Ekrem Pamukçu tarafından hazırlanır. Nesrin Erbilli, şiirlerinin çoğunu Bağdat menşeli Kardaşlık dergisinde yayınlatır. 1980�den sonra, eşi ve oğlu ile Bağdat�a yerleşir.

Munky
31-07-07, 09:38
Nevi
1553 yılında Malkara'da doğdu. Asıl adı Yahya'dır. Öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Gelibolu'da ve İstanbul medreselerinde müderrislik yaptı. Şehzade Mustafa'ya hocalık yaptı. Üç dilde otuza yakın eser verdi. Şair kişiliği yanında, zamanının tanınmış bilginleri arasında da yeraldı.1599 yılında öldü.

ESERİ
Basılmış Dîvân'ı vardır.

Munky
31-07-07, 09:38
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/254.jpg
Nihal Atsız ( 1905)- (11.12.1975)
Hüseyin Nihal Atsız 1905 yılında İstanbul'da doğdu.Yüksek Öğretmen Dkulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1930).Edebiyat öğretmenliği ve kütüphanecilik yaptı. Türk milliyetçiliğine gönül verdi, Atsız Mecmua, Orkun ve Ötüken dergilerini yayınladı. Şiirleri, romanları, araştırmaları ve Osmanlı Türçesinden sadeleştirmeleri yayınlanmıştır.11 Aralık 1975 tarihinde vefat etti, kabri Karacaahmet Mezarlığındadır.Nihal Atsız, yazar Necdet Sançar'ın da ağabeyi, Yağmur ve Buğra Atsız'ın babasıdır.

ESERLERİ (bazı):Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam(roman),Yolların Sonu (şiir), Edirneli Nazmi, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Ülküsü,Osmanlı Tarihine Ait Takvimler, Türk Tarihinde Meseleler, Kemalpaşaoğlu, Birgili Mehmet Efendi, Ebussud ve Ali bibliyografyaları.

Atsız'ın eserleri İrfan Yayınları tarafından yayınlanmaktadır.
İrfan Yayınları 0212 5183866

HAKKINDA YAZILANLAR
1.Atsız Armağan'ı, Ötüken Y., İstanbul 1976
2.Nihal Atsız, Sakin Öner, Toker Y., İstanbul 1977

x
Nihal Atsız'dan Kalan
Yağmur Atsız
Radikal 14 Aralık 2006

11 Aralık, Atsız'ın 31. Ölüm Yıldönümü. Pazartesi günü, her yıl olduğu gibi, yine ona dâir yazılar yayımlanıp, anma törenleri düzenlendi. Onun ne kadar eşsiz bir insan olduğu anlatıldı. Tıpkı on yıllardır olduğu gibi... Ancak, yine on yıllardır olduğu gibi, bütün bu yazılar, şiirler, övgüler ve kutsamalar muhtemelen bu sefer de yoğun bir duygusallık ve şark-kârî bir hamâset edebiyâtı sınırlarını pek aşmadı, aşamaz. Oysa gönül isterdi ki bu doksandokuzluk tesbih misâli 30 yıldır tekrârından özellikle genç nesillere usanç gelen, fakat 'Aman cehâletimiz meydana cıkmasın!' endîşesiyle kimsenin açıkça söylemeye cesâret edemediği 'Atsız çok büyük Adamdı, çook, çokkk!' âyinleri tedrîcen yerlerini 'Peki, ama neden?' suâline bırakmış olsun. Yâni meselâ yine o belirli kesimlerin göklere çıkarmakdan yorulmadığı, lâkin tamâmına yakın bölümünün zahmet edip de iki satırını okumadığı Peyâmi Sefâ'nın ifâdesiyle 'şiir devrinden şuur devrine' nihâyet geçmiş bulunalım. En yakınlarından biri sıfatıyla şunu iddia edebilirim ki bugün Türkiye'de adı en fazla bilinip de kim olduğu en az bilinen şahısların bir listesi çıkarılsa Atsız bu listenin bir ihtimâl başında yer alır. Bilenlerin kısm-ı âzamı da aşağı yukarı sâdece 'Bozkurtların Ölümü' adlı romanını bilir. Toplam dört romanı vardır, 'Öbürlerini say!' deseniz onu dahî beceren az bulunur.
Garibdir ki Atsız hakkındaki en dişe dokunur incelemeler onun hayranları tarafından değil politik yelpâzenin sol kanadında duran araştırmacı ve bilim adamlarınca kaleme alınmışdır. Meselâ "Toplum ve Bilim" Dergisi'nde Cenk Saraçoğlu'nun uzun incelemesi gibi. Yâhut İletişim Yayınları 'Modern Türkiye'de Siyâsî Düşünce' dev dizisinin 4. Cildi "Milliyetçilik"deki gibi... Bunun bildiğim yegâne istisnâsı, kanaatimce yaşayan olumlu mânâdaki en büyük Türk Milliyetçisi olan Târihçi Ağabeyim Yılmaz Öztuna'dır. Zâten aralarındaki büyük yaş farkına rağmen Rahmetli Prof. Muharrem Ergin'le berâber Atsız'ın en yakın iki arkadaşı ve sırdaşıydılar.

Atsız neden önemli?

Benim bunca yıl sonra ansızın Atsız'ı tematize etmem bir heves sonucu değil. Hidâyete filan da ermiş değilim. Ne var ki zarûret görüyorum. Türkiye son zamanlarda gitgide kabarma ve azma istîdâdı gösteren haşîn, mütecâviz ve dış dünyâyla en câhilâne tarzda kanlı-bıçaklı bir milliyetçi ve (artık ne demekse!!!) 'ulusalcı' dalganın etki alanı içine girme tehlikesine mâruz. Sâdece dış dünyâ bakımından değil ülke içinde de mecâzî bağlamda bir boğazlaşma ortamı doğuyor. Bu arada Atsız da her eline geçirenin kötüye kullandığı bir tür "çok amaçlı silah"a dönüştürülüyor. 'Kafatasçılık' iddiası bu sû-i istîmâlin en bâriz örneklerinden biridir. Bakınız ölümünden on ay önce, 1970 Şubatı'nda yayınlanmış olan 'Türkçülük ve Siyâset' başlıklı yazısında ne diyor: "Kafatasçılığın ise Türkçülükle uzak yakın hiçbir ilgisi ve ilişiği yoktur."

Atsız'ın 'ırkçılık' anlayışı da Hitler Irkçılığı ile mukayese edilemez. Irkçılığın her türlüsüne karşı hayâtı boyunca var gücüyle mücâdele etmiş bir insan olarak bu farkı belirtmeyi de bir entelektüel hakkâniyet gereği telakkıy ederim. Yine aynı yazıdan: "Türkler ise, Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur."

Yukarıda sözünü etdiğim 'Milliyetçilik' adlı 1022 sayfalık cildde Araştırmacı Güven Bakırezer'den şu satırlar var: "Atsız kan bağını mutlak bir saflık olarak aramayıp (./.) anası Türk olmayan Osmanlı Pâdişahlarını, Babası Arnavut olan Mehmed Âkif'i Türklük kadrosundan çıkarmamıştır.

Ayrıca kan bağını tahlîlin olanaksız olduğunu reddetmez." Lütfen yanlış anlaşılmasın! Irkçı değildi demiyorum. Ancak i'lerin üzerindeki noktaları koyuyorum. Şahsen ırkçılığın her türlüsüne şiddetle karşı olduğumu da hayâtım boyunca saklamadım.
Ama yine de önemli bir adamdı Atsız!!!

Bunun sebeblerini Yılmaz Öztuna şöyle açıklıyor:
"Atsız Türk Milliyetçiliği'nin TÜRKÇÜLÜK denen Ziyâ Gökalp Ekolü'nü kudretle devâm ettirmiş büyük bir fikir adamı, târih edebiyat, dil bilginidir. Atatürk Gökalp'ın tekliflerinin çoğunu uygulamıştır.
Türkeş Atsız'ın yetiştirdiği bir liderdir. Atsız olmasaydı Türkeş'in ortaya çıkması kesinlikle mümkün değildi. Ancak Türkeş Türk Milliyetçiliği'nin ÜLKÜCÜLÜK denen aksiyona dönük ekolünün kurucusudur. Zamanla Atsız Milliyetçiliği'nde bulunmayan dînî motifleri de benimsedi." ("Türkiye", 4 Kasım 2005)

Şunu söylemek istiyorum ki Atsız değerlendirilirken ona kendisinde bulunmayan birtakım vasıflar izâfe ve mevcud birtakım husûsiyetlerini de hasıraltı etmek, eğer cehâletden ileri gelmiyorsa, dürüstçe bir davranış değildir.

Her devrin menkubu

İster haklı ister haksız en keskin karakter özelliklerinden biri dürüstlük olan bir fikir adamına karşı bu husûsu belirtmeyi bir borç bildim. Tekrâr ediyorum, târihen belki haklı olmasa bile bu dürüstlük Atsız'da öylesine sarsılmaz bir karakter özelliğiydi ki bu yüzden ömrü boyunca kendi devletiyle mütemâdiyen problemli yaşadı:
Osmanlı'nın son demlerinde çocuk denecek yaşda bir Tıbbiye-i Şâhâne talebesiyken hapse atıldı. Atatürk Devri'nde sürgün edildi. Millî Şef İnönü Devri'nde yine hapse atıldı. Menderes Devri'nde meslekden men cezâsı aldı ve nihâyet ikinci çok partili yıllarda 68'ine girerken tekrar hapse de girdi.

O yüzdendir ki kartvizitinde 'Her devrin menkûbu' ibâresi vardı. Menkûb, gözden düşmüş demekdir.

Ben Atsız'ın fikirlerinden pek çoğuna katılmam ve bâzılarına da muârızım ama entellektüel tavrına da her zaman derin saygı beslemişimdir. Peki, ben neyim?

Bu bağlamda benim ne olduğumu da yine Yılmaz Öztuna'nın kaleminden aktarmak istiyorum: "Yahyâ Kemâl, çok saydığı Gökalp'tan esaslı şekilde ayrılan, Gökalp gibi köye ve folklora değil, kente ve yüksek kültüre yönelen ve Osmanlı'dan kopmak şöyle dursun bilakis onu geliştiren bir milliyetçiliği telkin ve terennüm etti. Türkiye'nin geleceğini aydınlatabilecek milliyetçilik Yahyâ Kemâl'in anlattığı gibidir. Yağmur Atsız da, babasının emsâlsiz ve çok büyük târihî misyonunu belirtmekle berâber, Yahyâ Kemâl Milliyetçiliği'ni, savunuyor."

Bu satırları hassaten buraya aldım ki kerâmeti kendinden menkûl bâzı "psikanalistler"(!) yine ipe sapa gelmez hazin netîcelere varmasınlar...
Atsız bizi atının terkisine alarak Karakurum'a bir ok atımı mesâfedeki bir ulu otağın önünde indirdikten sonra 'Bundan sonra başınızın çâresine kendiniz bakın!' diyen ve biz orada biraz şaşkın ve biraz çâresiz kalakalırken altındaki küheylânı mahmuzlayıp dörtnala Tanrıdağı'na doğru gözden kaybolan adamdır.

Munky
31-07-07, 09:38
Nihat Malkoç ( 1970)
Beş çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak 1970 senesinin 1 Haziran�ında Trabzon�un Köprübaşı ilçesine bağlı Gündoğan Köyü�nde hayata �Merhaba� dedi. İlkokulu komşu köy olan Güneşli Köyü�nde okudu.Orta ve lise öğrenimini Köprübaşı Lisesi�nde tamamladı.En büyük emeli iyi bir hukukçu olmaktı. Lise son sınıfta girdiği üniversite imtihanında KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü�nü kazandı.Dersaneye gitme imkânı ve zaman kaybına tahammülü olmadığı için kazandığı fakülteyle yetindi.1992 yılında okulu bitirdi.İlk göz ağrısı olarak nitelediği Gümüşhane�de beş yıla yakın öğretmenlik yaptı.Her geçen gün öğretmenliği daha çok sevdi.Artık öğretmenliği bir tutku olarak görüyor. Vatan borcunu İstanbul�da Kara Kuvvetleri Lisan Okulu�nda Yedek Subay Öğretmen olarak onurla yerine getirdi.Bu peygamber ocağında yüzlerce
yabancı subaya güzel Türkçe�mizi öğretti.Ankara�da girdiği sınavı kazanarak Akçaabat Anadolu İmam-Hatip Lisesi�ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı.Burada iki yıl görev yaptı.

Daha sonra girdiği yazılı ve sözlü imtihanı kazanarak Türkî Cumhuriyetlerden Türkmenistan�ın başkenti Aşkabat�a,üç yıl görev yapmak üzere, öğretmen olarak gönderildi.Burada Mahdumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi�nde ve İlâhiyat Lisesi�nde Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı.Yine Aşkabat�ta Türkçe Öğretim Merkezi�nde(TÖMER) bir yıl boyunca değişik
milletlerden kişilere Türkçe�yi sevdirerek öğretti.Şu anda Akçaabat�a bağlı Derecik İlköğretim Okulu�nda görev yapmaktadır.

Bugüne kadar,en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî,edebî,felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdı.Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı,Türk Dili,Bizim Çocuk,Çınar,Bizim Azerbaycan,Anadolunun Sesi,Üniversitelinin Sesi,Türkiye,Bizim Okul,Şenliğin Sesi,İnsanlığa Çağrı,Yeni Sesleniş,Gençliğin Sesi gibi dergilerde; Türksesi, Demokrat Gümüşhane, Kuşakkaya,Ortadoğu,Yeni Mesaj,Hergün,Candaş,Edebiyat,Bolu Üçtepe,Akçaabat Yeni Haber,Karadeniz Olay,Hizmet gibi gazetelerde yıllardan beri deneme,makale,fıkra ve şiirler yazmaktadır. �Bizim Okul� isimli kültür,sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü�nü yaptı.

Kültürel organizasyonların çoğunda aktif olarak görev aldı.Sevgi,Dostluk ve Kardeşlik konulu şiir yarışmasında birincilik,Trabzon Belediyesi�nin düzenlediği Çevre ile ilgili yarışmada birincilik,yine aynı belediyenin düzenlediği �İki binli Yıllara Doğru Trabzon� konulu makale yarışmasında mansiyon,Akçaabat Belediyesi�nin değişik zamanlarda organize ettiği şiir yarışmalarında birincilik,ikincilik,üçüncülük ödülleri kazandı.Karadeniz Yazarlar Birliği kurucularındandır.Halen bu birliğin üyesidir.
Bunların yanında elinin altındaki öğrencilere rehberlik ederek ve bizzat örnek olarak,onların da pek çok kültürel yarışmada ödüller almasına zemin hazırlamıştır.İkisi kız,biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

Munky
31-07-07, 09:38
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3178.jpg
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu
Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu İle Söyleşi

Soru : Şiire nasıl başladınız? Niçin ve nasıl devam ettiniz?

Cevap : Şiire 11 yaşında başladım. İlkokulun 4. sınıfında idim. O yıl Erzincan zelzelesi olmuştu, ilk şiirimi, Erzincan zelzelesi üstüne yazdım ve okuldaki duvar gazetesine konuldu. Sonra kendimi şair sanmış olacağım ki, çeşitli konularda şiirler yazmaya başladım. Bugüne kadar da hiç bırakmadım. Yazdıklarımdan bilinmeyenler, bilinenlerden çoktur. Şiire niçin devam ettiğime gelince; kısaca, en müessir ifade tarzı olduğu için; deyebilirim.

Soru : Eserleriniz konusunda bir kaç söz :

Cevap : İlk eserim, "Bozkurtların Ruhu 1952", "Gençosman Destanı 1959", "Kür Şad ihtilâli Destanı 1970", "Malazgirt Destanı I97I", "Bozkurtların Destanı 1972" ilk ikisini, şimdi beğenmiyorum. Son üç destanın beğendiğim tarafları vardır.

Soru : Şiirde "ölçü" sizce ne demektir; hangi ölçüyü tasvib ediyorsunuz?

Cevap : Şiiri olan milletlerin, aynı zamanda şiir gelenekleri, şiir kuralları da var demektir. Şiir, bu kendine mahsus gelenekler ve kurallar içinde gelişir, güzelleşir, büyür... "Ölçü" de, şiirin kuralları cümlesin-dendir. "Ölçü" derken "aruzu" ve "hece" yi kastediyorsunuz sanırım, ikisi de bizimdir ve biri birinden çıkmış kadar yakınlıkları, benzerlikleri vardır. Başka milletlerin de aruzu kullanmaları, bu ölçünün bizim "milli şiir ölçümüz" olmadığına delil teşkil etmez.
Ölçüsüz (serbest) şiirin de kuralları gelenekleri vardır; başıboş değildir.

Soru : Dil konusunda düşünceleriniz, şiirde dil?

Cevap ; Dil deyince, konuşulan dili anlıyorum. Dilin gelişip zenginleşmesinde, güzelleşmesinde yazarların, şairlerin büyük görevleri olduğuna inanırım- Aynı zamanda Türkiye'de yayımlanan eserlerin, bütün Türk dünyasında kolayca okunup anlaşılır bir nitelikte olmasına taraftarım.

Şiirde dil, ana unsurdur. Kelimeler seçilir; ölçülür, biçilir... Şiir dili, mensub olduğu dilin kaymak tabakasıdır. diyebilirim.

Soru : Eski şairlerden ve yaşayanlardan sevdikleriniz kimlerdir?

Cevap : Bu soru çok tehlikeli ve politik.-Eski şairlerden sevdiklerim çoktur. Kopuzu ile ilk deyişi söyleyenden tutunuz da, sanatı aşk ve iman olarak anlayan, gördüklerini, duyduklarını, sezdiklerini anasının ak sudu ile yoğurup ana diliyle söyleyen Türk şairlerinin hepsini severim.

Mutlaka bir isim istiyorsanız; son büyük şairimiz Yahya Kemal'dir.

Yaşayanlara gelince; Şiiri heves ve caka satma ölçüsünden çıkarabilmiş şairlerimiz vardır. Arif Nihat Asya, yaşayan en büyük şairimizdir.

Soru : Genel olarak, san'atta gaye ne olmalıdır? San'atta hedef söz konusu mudur?

Cevap : San'atta hedef, söz konusudur. Hedefi olmayan san'at, aynı zamanda anlamı olmayan bir meşgaleden ibarettir.

Edebiyat, musiki, mimarî, resim, heykel, tiyatro, sinema, şiir... geçmişin derinliklerinden günümüze ve geleceğe doğru filizlenen san'at dallarıdır. Her dalın gayesi, beslendiği toprağın, içtiği suyun, soluduğu havanın, tadını, rengini, özsuyunu ihtiva eden en olgun ve en güzel meyveyi verebilmek ve bu meyvelerle milletinin ruhunu besleyebilmektir.

Soru : Kendine has bir "Millî Türk San'atının" kaynakları neler olabilir, neler olmalıdır?

Cevap : Türk San'atının kaynaklan, pek tabii ki, üç bin yıllık Türk harsı (kültürü) dır-Kökü bu kaynağa varamayan san'at cılız kalmaya, hattâ kurumaya mahkûmdur. Nitekim, günümüzdeki, san'at anarşisi, köksüzlükten, yani Türk harsının derin kaynaklarına inmemekten ve onu inkâr etmekten ileri gelmektedir.

Bugün şiirle uğraşan yüzlerce şairden pek azı, divan şairimiz hakkında bilgi sahibidir. Divan şiirimizi, halk şiirimizi bilmeyen; kimselerin, bir san'at anlayışı olabileceğine de inanamıyorum.

Soru : İktisadî gelişmeler, ananevi cemiyet yapısında bazı derişiklikler yapmaktadır. Bu değişmenin san ata yüklediği görevler var mıdır? San'atla cemiyet töreleri arasında bir münasebet bir dayanışma düşünülebilir mi?

Cevap : İktisadî gelişmeler, cemiyet yapısında değişiklikler elbette yapar. Hatta, cemiyetin başını döndürüp tepe taklak edebilir. İşte marifet, bu baş dönmesini önlemek ve iktisadî gelişmenin yaptığı sarsıntıya kaptırmadan milleti, hedefine doğru yürütmektir. Bu iş, san'atkârın görevidir, iktisadî hayat, günün şartlarına göre kendine mahsus ölçülerle değişebilen, değişmesinde de sakınca olmayan bir olaydır. Ancak, san'at böyle değildir. San'at, bir harsa (kültüre) bağlı olduğu için değişmez; gelişir. Bu bakımdan, iktisadî gelişmenin ölçüleri ile san'-attaki gelişmenin ölçüleri ayrı şeylerdir.

İktisat, nasıl ki cemiyetin maddesi ise, san'at manâsıdır. Bu bakımdan, manânın bozulmaması san'atkârın sorumluluğuna bırakılmıştır. Manâ, yukarıda söylediğimiz gibi, üç bin yıllık bir geçmişten günümüze getirdiğimiz ve geleceğe götüreceğimiz harsî (kültürel) değerlerimiz olduğuna göre, san'atkârın görevi, iktisadî gelişmenin baş dönmesini millî değer ölçüleri dahilinde gidermektir. Şayet san'atkâr da kendini iktisadî gelişmenin hazzına kaptırmışsa cemiyet dediğimiz gemi batar.

Soru : Memleketimiz göz önüne alındığı takdirde, iktisadî ve sosyal gelişmelerin Türk san'atına etkisi ne olmuştur? Batıya dönük bir sosyal yapıyı öngören beyinlerin, san'atımız ve sanatkârlarımız üzerinde ne dereceye kadar tesirleri olmuştur? "Batıya dönük Türk san'atı ne demektir?

Cevap : Memleketimizdeki iktisadî ve sosyal gelişmelerin plânsız, programsız, anormal oluşu, san'atkârı şaşırtmış; san'atı öldürmüştür. Daha doğrusu, memleketimizde sosyal ve iktisadî "gelişme" değil, "değişme olmuştur.

İktisat, sosyal hayat, san'at hayatımız bir anarşi içindedir. Anarşi bitmedikçe, bu soruya sıhhatli bir cevap vermek mümkün değildir.

Batıya dönük sosyal yapıyı benimsemek, batmaktır. Batının bin yıllık hedefi, Türk milletini, kendilerine benzeterek yer yüzünden silmektir. Türk kafası taşıyanlarda böyle "beyinbulunamayacağı için, bunlar olsa olsa beyinsizlerdir. Batıya dönük "Türk San'atı" diye bir şey olmaz. Bu Batı taklitçiliği olur. Nitekim olmuştur. San'at diye pazara getirilen kırk yıllık san'at Batı mukallitliğinden başka bir şey değildirler.

Soru : Halka dönük san'at ne demektir? Bu deyimden anlaşılması lâzım gelen şey nedir? Genellikle nasıl yorumlanmaktadır? Bu yorumun Türk San'atını olumlu bir şekilde etkilemesi mümkün müdür?

Cevap : Halka dönük san'at, halkta bulunan işlenmemiş cevheri alıp işlemek ve halka vermektir. "Halka dönük" deyimini uyduranlar, bunu bizim anladığımız manâda anlamazlar. Onlar, halkta bulunan işlenmiş, işlenmemiş bütün cevherleri ufalayıp toz etmekte, kısa zamanda onu da kendilerine benzetmeye çalışmaktadırlar.

Bu "dönekler" taifesinin Türk san'atını olumlu veya olumsuz hiç bir şekilde etkilemeleri mümkün değildir. Kendileri çalar, kendileri dinlerler... Ancak, bu gürültüyü kesmenin tek çâresi vardır. O da Türkçü san'atkârların yetişmesi ve canlarını dişlerine takıp çalışmalarıdır.

Soru : Bugün "Türk San'atı millîdir." diyebilir miyiz?

Cevap : Ortada Türk san'atı varsa, elbette millîdir. Fakat Türkiye'de yaşıyor, Türkçe konuşuyor diye her san'ata "millîdir> diyemeyiz.

Soru : Türk san'atı millî kaynaklarından kopmuş mudur? Niçin? Nasıl?

Cevap : Kopmuştur. Şöylece açıklayabiliriz; Cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte Atatürk, Türk dilinin araştırılması, geliştirilmesi için "Türk Dilini Tetkik Cemiyeti" (Türk Dil Kurumu) ni kurdu. Sebebi : yapılan inkılâbın meydana getirdiği kopuklukları telâfi etmek ve millî kültür kaynaklarımızın yolunu açmaktı. Sonra "Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti" (Türk Tarihi Kurumu) nu kurdu Sebebi : Türk tarihinin, dolayısı ile Türk kültürünün en derin kaynaklarına inmenin yollarını aramaktı. Atatürk'ün geçmesiyle adı geçen cemiyetler, önce adlarını sonra istikametlerini değiştirdiler. Böylece Atatürk'-ün, millî kaynaklarımızla kurmak istediği bağı koparmış oldular. Bu bağı yeniden kurmak için, millî kaynaklarımızı teşkil eden ve her t"iri bir hazine değerinde olan eski san'at ve harsımıza ait eserlerin gün ışığına mutlaka çıkarılması gerekmektedir. Çünkü; San'atımızın tılsımı, büyüsü, ihtişamı... bütünüyle ortaya çıkmadan onu geliştirmek ve büyütmek mümkün olamaz.

Soru : Türk san'atının ve san'atkârının millî olabilmesi için gereken şartlar nelerdir? Siz Türk San'at hareketlerine yön verecek tir kişi olsanız, neler yaparsınız?

Cevap : Millî olmanın ilk şartı inanmak, sevmek ve saymaktır. Sonra araştırmak ve yorucu, sabırlı çalışmayı göze almaktır. San'atın millî olabilmesi, millete benzemesi, onu yansıtması demektir. San'atkâr da öyle; şartlarını yukarıda saydık.

San'at araştırma işi olduğu kadar, aynı gamanda bir eğitim işidir de. Bu bakımdan, ciddi san'atkârlara bir takım imkânlar hazırlanması, verilmesi lâzımdır.

Soru : San'atkârın, milletinin tarihi ve gününün insanı ve olayları ile münasebetinde bir denge düşünülebilir mi?

Cevap : Tarih, milletlerin hafızası olduğuna göre, aklın ve mantığın işlemesinde de büyük rolü vardır. Dünü hatırlayamayan bir insan, bugünün manâsını anlayamaz. Yeni doğmuş bir çocuk nasılsa, öyledir. Hâfızasızlık devam ettikçe, çocuklukda devam eder. Milletler de insanlar gibidir.

Geçmişlerini hatırlamaları, hattâ bu hatıralarını daima canlı tutmaları gereklidir. Geçmişteki acı olayların tekrar olmamasını sağlamak; tatlı olaylar yaratmak, tarih! ve tarihteki yerimizi, tarihi yapan atalarımızı hatırlamakla mümkün olabilir.

Bu konuda san'at en uygun, en etkili bir vasıtadır. San'atın konusu eski olmakla san'at eski sayılmaz. Geçmişle gelecek arasında köprü kuramayan san'atkâr, görevini kavrayamamış demektir. Aynı zamanda san'atın manâsını da anlayamamıştır.

Millet, sanatkârlarının verdikleri eserler ölçüsünde vardır. San'at eserlerinin aksettirebildiği manâ ile şahsiyet kazanabilir. Öyleyse, geçmişle günümüz, hatta geleceğimiz arasında denge kurmak ve "dün", "bugün", "yarın"diyebileceğimiz dayanaklar üzerine kurulan bir köprüden asıl hedefe yürümek mümkün olabilecektir. Bu hedef, Türk düşüncesinin, Türk san'atının dünya ölçüsünde insanlığı kucaklamasıdır. Bu görevi Türk milletine Tanrı'nın verdiğini unutmamalıyız.

Soru : "San'atkârın dünyası" denilen "dünya" nedir, ne olmalıdır?

Cevap : San'atkârın dünyası, san'atını icra ederken, içinde bulunduğu ruh halidir diyebilirim. Bu icra sırasında san'atkâr, yaşadığı çevreden uzaklaşır ve yeni bir çevreye intikal eder, Yani kendinden geçer. Tasavvuf deyimiyle, bir vecd ve istiğrak haline bürünür. Bu deyimden anladığım budur ve doğrudur. Gerçek sanat eseri, ancak böyle bir ruh haline geçilmeden verilemez.

Soru ; Siz Türk şiirinde yepyeni bir çalışmanın temsilcisisiniz diyebiliriz. Yani Destan'dan bahsetmek istiyorum, destan nedir? Türk sanatında yeri nedir, ne olmalıdır?

Cevap : Destan, milletin, en yüksek duygu, düşünce ve isteklerini ifade eden ve değişmez özelliği, kahramanlık olan eserlerdir. Bu konuda, bir ingiliz şairi şöyle diyor: "Bir kahramanlık şiiri, şüphesiz ki, insan ruhunun başarabileceği en büyük eserdir>. (Türk Ans. Cilt 13)

Türk destan kaynakları, pek çok zengin olmakla beraber, hemen hemen (Maraş Destanı hariç) hepsi ham madde halinde bulunmaktadır. Henüz tam bir destan niteliği kazandırılmadığı için destanımız, san'at ölçüsünde'ifadesini bulamamıştır. Bu, edebiyatımız sakatımız, şiirimiz top yekûn harsımız bakımından büyük bir noksanlıktır. "Türk Destanı" nı işlemek günümüzün san'atkârı için bir vecibe olduğu kadar, milletimiz için de büyük bir ihtiyaçtır.

Soru : "Kür Şad İhtilâli Destanı" ve "Bozkurtların Destanı" adlı eserlerinizle bugünün insanıma ve Türk milletine vermek istedikleriniz nelerdir?

Cevap : Yukarıdaki cevaplarımızda uzak-yakın temas ettiğimiz gibi, geçmişle, günümüzle ve gelecekle bağlantı kurmak zorundayız. Millet olarak var olmamızın, yaşayabilmemizin ve atalarımızın Tanrı'dan alıp bize miras bıraktıkları büyük ülkümüzü gerçekleştirebilmemizin tek şartı budur. Destan, tek başına bir konu olmakla beraber, san'atın her dalına konu ve ilham veren derin, geniş ve gür bir kaynaktır. Yukarıda adı geçen kitaplarımla bunu yapmak istedim. Aynı zamanda destan, millî şuuru dinç tutan, millî î dinamizmi yoğuran en büyük amillerden biridir. Millî şuur olmadan, millî hiç bir şey yapılamayacağına göre, gençlerin şuurlarına, bilenmiş bir süngü parlaklığı ve keskinliği kazandırmak istedim. Destanda ibretler vardır; dünya görüşümüz vardır; acılarımız, mutluluklarımız vardır... Bunları yansıtmaya çalıştım. :

Soru : Türk şiirinin geleceği konusunda düşünceleriniz, genç şairlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Cevap ; Türk şiirinin büyün bir geçmiş? vardır. Bugün şiir, pek az ve zayıf, fakat kökü sağlam olduğu için, deminden beri söylediklerimiz ölçü olarak alınırsa Türk şiiri yeni bir merhaleye girecek ve özlenen büyük şiir doğacaktır, sanırım.

Büyük şiir, daha doğrusu büyük san'at, durup dururken, doğmaz. Büyük heyecan ister. Büyük heyecanlar yaratılınca büyük san'atkâr da kendiliğinden gelir. Geçmişte san'-atın her dalında verdiğimiz büyük eserlerin, son bin yıllık tarihimizdeki oluşlarını hatırlarsak, bu iddiamızın doğruluğu meydana çıkmış olur. Şunu da belirteyim ki, geçmişimiz bize en büyük heyecan kaynağı olarak şimdilik yeter. Onu, günümüze aktarıp dünü bugünle yoğurabilecek san'atkâr ister. Genç şairlerimizin bu nokta üzerinden hareket etmelerini tavsiye ederim

Töre / 1973 / Sayı : 22

Munky
31-07-07, 09:39
Oğuz Tansel
Şair. İstanbul�da, Davutpaşa Ortaokulunu ve Pertevniyal Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi�nde okurken başladığı öğretmenliği 1969�da emekliye ayrılıncaya dek sürdürdü. İlk şiirleri 1937�de �Servet-i Fünun� ve �Varlık� dergilerinde, ilk yazıları �Halk Bilgisi Haberleri�nde yayımlandı. Öğretmenlik, halk kültürü araştırmacılığı ve ozanlığı, kişiliğinde birbirinden ayrılmaz ögeler olarak yer aldı. 1942-48 yılları arasında Amasya�da derlediği masallar ile, Profesör Pertev Naili Boratav ile Profesör Wolfram Eberhard�ın hazırladığı Türk Masal Tipleri Kataloğu�na en çok katkıyı yaptı. 1977�de masallarına Türk Dil Kurumu�nun Çocuk Yazını Ödülü verildi. Edebiyaçilar Derneği�nin onur üyeliğine seçildi.

Yapıtları İngilizce, Fransızca, Almanca ile Danimarka ve Kore dillerine çevrildi. Ardında şiir ve masal kitaplarıyla halk kültürü, sanat, edebiyat ve toplum sorunları üzerine yazılmış yüzlerce makale bıraktı.

30 Ekim 1994�te Ankara�da öldü. Ölümünün birinci yıldönümünde dostları, anısına, Üç Kanatlı Masal Kuşu: Oğuz Tansel başlıklı kitabı çıkardılar.

Eserleri:
Savrulmayı Bekleyen Harman (şiirler, 1953), Gözünü Sevdiğim (şiirler, 1962), Sarıkız Yolu (şiirler, 1986), Dağı Öpmeler (şiirler, 1999), Bektaşi Dedikleri (şiirler, Metin Eloğlu ile birlikte, 1970), Altı Kardeşler (masallar, 1959), Yedi Devler (masallar, 1962), Üç Kızlar (masallar, 1963), Mavi Gelin (masallar, 1966), Al�lı ile Fırfırı (masallar, iki cilt, 1976), Konuşan Balıkla Yalnız Kız (masallar, 1985), Çobanla Bey Kızı (masallar, 1985).

Yeniden yayınlanan kitapları:
Altı Kardesler (2003,MEB) Yedi Devler (2003,MEB) Mavi Gelin(2003,MEB) Uç Kızlar (2003,MEB) Bektaşi Dedikleri (2004,Evrensel) Mutluluk Peşinde (2005, Evrensel).

Munky
31-07-07, 09:39
Oktay Rifat Horozcu ( 1914)- (1988)
Oktay Rifat Horozcu 1914'te Trabzon'da doğdu. Ankara Erkek Lisesi'ni bitirdi. Maliye Bakanlığı hesabına üç yıl Paris'te Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde okudu. Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çalıştı. İstanbul'da Devlet Demiryolları, Birinci İşletme Avukatı iken görevinden ayrıldı (1973). İlk şiirleri Varlık (1936-1944), sonrakiler Aile (1947), Yaprak (1949-1950), Yeditepe (1951-1957) dergilerinde yayımlandı. Yeni Şiir'in kurucularından olan Rifat, 1988 yılında İstanbul'da öldü.

ESERLERİ:Bir Kadının Penceresinden

Munky
31-07-07, 09:39
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1548.jpg
Onat Kutlar ( 25.01.1936)- (11.01.1995)
25 Ocak 1936 tarihinde Alanya'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Gaziantep'te tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne ve Paris Üniversitesi Felsefe bölümüne devam etti. İkisini de bitirmedi. Sanat hayatına, 1952 yılında şiirle başladı. A Dergisi'nin kurucuları arasında yer aldı (1956). 1954-1964 yılları arasında aralıklarla Doğan Kardeş dergisini yönetti. 1965'de Sinematek Derneği'nin de kurucuları arasında yer alan Onat Kutlar, ve on bir yıl süreyle bu kurumun yönetmenlik görevini sürdürdü. Reklam ajansında çalıştı. 1978'de Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi'nin kuruluş çalışmalarına katıldı. 1981'den ölümüne kadar İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nda Yönetim ve İcra Kurulu üyesi olarak bulundu. The Marmara Oteli'ndeyken, oraya konulmuş bir bombanın patlaması sonucunda ağır yaralanarak 11.01.1995 tarihinde öldü.

ESERLERİ
İshak (1959) Onat Kutlar, İshak'ı ile 1960 TDK Hikâye Ödülü'nü kazandı.

Munky
31-07-07, 09:39
Orhan Kotan
Orhan Kotan, 1944 yılında Malazgirt�te doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Kürdistan�da tamamlayan Kotan, Üniversite eğitimine, Ankara�da Dil-Tarih ve Edebiyat Fakültesi�nde başladı� 68 gençlik hareketinin içinde aktif görev aldı. Aynı yıl Malazgirt�e döndü ve askerliğini er öğretmen olarak yaptı.

Siyasal çalışmalarına devam eden Kotan ilk olarak, Dr. Şıvan hareketi içinde yer aldı, bölge sekreterliğine kadar yükseldi.
74 sonrasında ise DDKO sürecinde �Ocak Komünü� ekibinin yanında yerini aldı. KOMAL yayınevini kuruluşuna katıldı ve yönetimini üstlendi. İkinci kitabı olan �Gururla Bakıyorum Dünyaya� da yer alan şiirleriyle, �70�lı yıllarda militan Kürt gençliğini en çok etkileyen şairlerden biri oldu. Yine bu dönem Kürt tarihi üzerine pek çok yayın yaptı.

1976�da yayına başlayan Rizgarî dergisinin yazı kurulunda görev aldı. Rizgari sürecinde hareketin önde gelen teorisyenlerinden biri olarak öne çıktı. Hareketin teorik ve siyasal tezlerinin kurulmasında etkin bir rol oynadı.
1976 yılında Ankara DGM tarafından tutuklandı ve 8 ay Merkez Kapalı Cezaevinde kaldı.
Kürdistan Komünist Partisi-Örgütlenme Komitesi�nde de yer alan Orhan Kotan, Rizgari kadrolarına yönelik operasyonların arttığı ve darbenin ayak seslerinin yakınlaştığı 80 darbesi öncesinde önce Suriye daha sonra daAvrupa�ya çıktı.

Avrupa�da Dengê Komal yayınlarını ve KKP-ÖK�nin yayın organı olan �Yekiti� dergisini organize etti� Partiya Rizgariya Kurdistan/Rizgari örgütünün kuruluşuna katıldı ve yönetiminde yer aldı.

�Kurdistan Press�in başredaktörlüğü sırasında ilk kez kendi imzasıyla yazılar yazmaya başladı.
1991 yılında partili arkadaşlarıyla görüş ayrılığına düştü. Marksist-Leninist ideolojik ve örgütsel görüşlerini terk etti. Yeni siyasal perspektifini yalnız savunmaya karar veren O. Kotan örgütsel ilişkilerden çekilerek, bundan sonra bir aydını olarak çalışmalarını sürdürdü..
Yıllar süren sürgünün ertesinde, 1995 yılında İstanbul�a döndü. Ve �Realite PRESS� gazetesinin yayınını örgütledi.

Ülserle birlikte böbrek yetmezliği sonucunda uzun yıllar diyaliz makinesine bağlı olarak yaşadı. Böbrek nakli ve kalp ameliyatları geçirdi. Durumu giderek kötüleşmeye devam etti. 9 Temmuz 1998 tarihinde, Karolinska hastahanesinin ıssız odalarının birinde, hayata veda etti.

Munky
31-07-07, 09:39
Orhan Şaik Gökyay
1902 yılında İnebolu'da doğdu. Ankara İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. İlkokul öğretmenliği yaptı. Yüksek öğrenimini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı. Pek çok lisede edebiyat öğretmenliği yaptı. Öğrenci müfettişliği görevinde bulundu. Son olarak da İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Edebiyat araştırmalarıyla ve özellikle de Bu Vatan Kimin adlı şiiriyle tanındı. 1994 yılnda öldü.

ESERLERİ
Şiirlerini Bu Vatan Kimin adlı kitapta topladı.

Munky
31-07-07, 09:40
Osman Mazlum
Osman Mazlum
/şair/
Kerkük şehrinin önemli sairlerinden olup, büyük bir şöhrete kavuşmuştur. Şiirlerinde en güzel kelimeleri ve sözleri kullanıyordu. Şiirleri de kalbe yakın, duygu-lara da yakından hitap ediyordu. Kerkük şehrinin yollarını tutuyordu.

Munky
31-07-07, 09:40
Osman Hulusi Ateş ( 1914)- (1990)
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi 1914-1990 yılları arasında Darende'de yaşamış bir gönül sultanıdır. Soy bakımından 12. batından Somuncu Baba'ya oradan da Hz. Muhammed (s.a.s) Efendimize ulaşan nesebiyle 36. kuşaktan Peygamberimizin soyundandır. Babası Es-Seyyid Şeyhzâde Hatip Hasan Efendi, annesi Seyyid İbrahim Taceddin-i Veli soyundan Fatıma Hanımdır. Her iki yönden de Peygamber Efendimiz (s.a.s)�in soyundandır. 1945-1987 yılları arasında 42 sene bilfiil Somuncu Baba Camii'nde İmam-Hatip olarak görev yapmıştır.

Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi aynı zamanda mutasavvıf ve şairdir. Divan şiirinin 20.yüzyıldaki örnek temsilcisi bu zâtın; Gazel, İlahi, Kaside, Rubaiyyat ve Müstezat türünden meydana gelen, Divân-ı Hulûsi-î Darendevî adlı eseri ile, yakınlarından başlamak üzere ahbaplarına yazdığı, nazım ve nesir şeklinde mektuplarının toplandığı Mektûbat-ı Hulûsi-î Darendevî ve Hutbeler adlı eserleri vardır. Bu eserler kendisinin kuruculuğunu yaptığı Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi Vakfı tarafından neşredilmiştir. Her zaman halkın yanında, Hakk'la beraber olma yüceliğini şahsında ve eserlerinde görmek mümkündür.

Hayatı boyunca kendini insanlığa hizmete vakfetmiş, gerçek manâda tasavvufun insanlığa hizmet olduğunu örnek ahlakıyla sergilemiştir. "Allah güzeldir, güzel olanı yapar" prensibi ile güzel olan her şeyi insanların hizmetine sunmuştur. Yapılan hizmetleri Allah için yapan ve topluma örnek olan yüce şahsiyetlerden biridir.

Geçmişten geleceğe hizmet etme aşkı ve heyecanı ömrünün son günlerine kadar devam etmiştir. Tarihin derinliklerinde yaşayan, değişik yol ve metodlarla tüm insanlığa hizmet eden büyük mutasavvıflar, Mevlana, Somuncu Baba, Yunus Emre, Alaaddin Attar, Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin, Abdurrahman Erzîncâni, Fethullah Musûli, Taceddin Veli gibi Osman Hulûsi Efendi de kendi asrı olan 20.asırda insanlığa hizmet etmenin neşvesini, neşesini insanlık alemine göstermiş, bir insanın ömrünü nasıl dolu dolu yaşanacağını, güzel ve örnek ahlâkı ile ortaya koymuştur.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi üretici derviş tipinin en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur. Hizmete, iş ve harekete dayalı bir tasavvufi anlayışa sahiptir. Osman Hulûsi Efendi �Allah yaptığı işi güzel yapanı sever� hadisindeki manaya uygun olarak söylediğini güzel söylemiş, yaptığını güzel yapmış, baktığına güzel nazar etmiş, böylece çevresindeki hali, kâli ve nazarı ile gittikçe genişleyen bir hürmet hâlesi oluşturmuştur.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin çizdiği ideal insan tipinde söz ile fiilin mutabakatı aranıyordu. Darende ve çevresinde, kendisine gönül verenler üzerinde oluşan otoritesinin kaynağında da bu mutabakatın önemli yeri vardı. Camilerde ağacın önemi ile ilgili hutbe okunması yönündeki tavsiyesini, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi ilk önce kendi bahçesine 15 adet kadar ağaç diktikten sonra yerine getirmiş, hutbesini irad etmişti. Somuncu Baba Cami�inin çatısında fiilen çalışmıştı. Eşsiz bir tevazuya sahipti. Bu tevazuyu fiilen yaşıyordu. İnsanlar arasında azametle yürümemiş, davetlere icabet etmiş, bir çok etkinliklerde, merasimlerde sevenleri ile beraber olmuştu. Kadirşinas ve vefalı olmuş, her türlü meşru gayreti kutsayan bir fikre sahip olmuştur. Hayatı her dem Kur�ânda bir gezinti gibi idi. Bütün hayatını yaratıcının istediği gibi bir kul olmaya vakfetmişti. Tarihe, topluma ve ülkesine karşı duyduğu sorumluluk ve hassasiyetinin bir ifadesi olarak �Yurdumun her taşını Ka�be sayarım� diyen Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi bu özellikleriyle dini liderlik boyutlarını aşmakta, tarih önünde, maşeri vicdanlarda ve toplumsal hafızada yerini almaktadır.
Osman Hulûsi Efendi sosyal yönü ile oldukça dikkat çeken üstün özelliklere sahiptir. Kan davaları gibi büyük kavgaları, aile münakaşalarını, komşu anlaşmazlıklarını bıkıp usanmadan sulh etmiş, ömrünü İslam üzere ve barışa yönelik işler yaparak geçirmiştir.

Osman Hulûsi Efendi manevi kalkınmanın yanında maddi kalkınmayı ihmal etmemiş, bunu manevi gelişmenin bir aracı olarak görmüştür. 1960�1ı yıllarda Şeyh Hamid-i Veli Camii Onarım ve İhya Derneğini kurarak hizmetlerin daha iyi şekilde yapılması için çalışmalarda bulunmuş, zamanın imkânsızlıklarına rağmen her türlü fedakârlıktan kaçınmayarak at sırtında çevre kasaba ve köylerden cami onarımına yardım toplamak gayesiyle dolaşmıştır. Yine aynı yıllarda cami derneği yararına sosyo-kültürel bir faaliyet olarak Somuncu Baba adlı kitabın yayınlanmasını sağlayarak Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri ve Darende hakkında ilmi bilgilerin neşredilmesini sağlamışlardır. Darende ve çevresinin gelişmesi, imarı ve gençlerimizin en güzel şekilde yetişmesi için çalışan Osman Hulûsi Efendi, okul, cami ve benzeri müesseselerin yanında Darende�ye bir fabrika kazandırma gayesiyle 1970�li yıllarda yoğun çalışmalar başlatmış, çimento fabrikası olarak düşünülen bu eserle atıl haldeki maden cevherinin işletilmesiy1e memleketin milli gelirine de katkıda bulunmak arzu edilmiştir. Bu müessese daha sonra iplik fabrikası olarak tanzim edilerek 1988 yılında hizmete açılmıştır. Darende Merkez Sağlık Ocağı�na şahsi gayretleriyle bir jeneratör temin etmiş, ayrıca Ambulans alımında katkıları olmuştur. Hassaten Darende�ye Tam Teşekküllü bir Hastane yaptırmak gayesiyle kendi divanından elde edilecek geliri bu amaca tahsis ettirmişlerdir. Vakfı tarafından arsa temini çalışmaları neticelendirilerek hastanenin proje hazırlıkları tamamlanmış ve yapımına başlanıp, kaba inşaatı tamamlanmıştır.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin bizzat yaptırdığı müesseseler şunlardır;
-Abdurrahman Erzincanî Camii ve Külliyesi
-Darende İmam Hatip Lisesi
-Taceddin-i Veli Mescidi
-Şeyh Hamid-i Veli Çeşmesi
-Kudret Hamamına giden yolun açılması
-Şeyh Hamid-i Veli Camii�nin İhya ve Onarımı

Yapılmasına vesile olduğu eserler ise şöyle sıralanabilir;
-İplik Fabrikası
-Devlet Hastanesine ambulans ve jeneratör alımı
-Endüstri Meslek Lisesi yerinin alınması ve inşaatının yapılması
-Çarşı Camii (Zaimoğlu) yapımı
-Sadrazam Mehmet Paşa Kütüphanesi yerinin alımı
-Kudret Hamamı�na giden köprünün yapılması
-Zaviye mahallesi su yolu yapımı.

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin eğitime yaptığı katkı ve hizmetler dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Kenan EVREN tarafından takdirle karşılanmış ve bir plaket verilmiştir.
Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin düşündüğü ama hayatında gerçekleştiremediği bir çok projesi daha bulunmaktadır. Adını taşıyan vakıf (Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı) bu projeleri gerçekleştirme yönünde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Osman Hulûsi Efendi, 19.02.1938 tarihinde Darende�nin ileri gelen ailelerinden Yenicelioğlu Mehmet Ali Efendi�nin kızı Naciye Hanımla evlenmiştir. Naciye Hanım, daimi olarak Osman Hulûsi Efendi�nin manevi hizmetlerinin yanında olmuş onu desteklemiştir. 52 yıl süren evliliklerinden beşi kız beşi erkek olmak üzere on evlâdı olmuştur. Oğlu Hamid Hamidettin Ateş, BABALARI Osman Huûsi Efendi�nin kurduğu Vakfın Başkanlığını ve manevi hizmetlerini devam ettirmektedir.

ESERLERİ
Divân-ı Hulûsi-i Darendevî
Mutasavvıf, şair, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin; aruz vezni ile Divan şiirinin gazel, kaside, ilahi, müstezat ve rubâi gibi çeşitli şekil ve vezinlerde kaleme aldığı mümtaz eseridir. 20. Yüzyılda Divan şairi olarak asrın son temsilcisi kabul edilen Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin bu eseri, aşk, vecd ve insan sevgisi temalarını içermektedir. 1986 yılında 1. baskısı yapılan eserin (İstanbul 1986), gözden geçirilmiş 2. baskısı Yrd. Doç. Dr. M. Muhsin Kalkışım, Arş. Gör. Lütfi Alıcı, Arş. Gör. Ahmet Yenikale tarafından yayına hazırlanmıştır. Eser iki ciltten müteşekkildir. İkinci cildinde İslam harfleriyle orijinal nüshasıda yayınlanmıştır. Divân-ı Hulûsi-i Darendevî, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Yayınları arasında yer almakta olup Ankara�da 1997 yılında basılmıştır. 1.Cilt, 448 Sayfadan, 2. Cilt ise 249 Sayfadan oluşmaktadır.

Şiirlerine Bir Örnek:

Âlemi sen kendinin kölesi kulu sanma
Sen Hakk için âlemin kölesi ol kulu ol
Nefsin hevâsı için mağrûr olup aldanma
Yüzüne bassın kadem her ayağın yolu ol

Garazsız hem ivazsız hizmet et her cânlıya
Kimsesizin düşkünün ayağı ol eli ol
Allâh için herkese hürmet et de sev sevil
Her göze diken olma sünbülü ol gülü ol
İncitme sen kimseyi kimseye incinme hem
Güler yüzlü tatlı dil her ağızın balı ol
Nefsine yan çıkıp da Ka'be'yi yıksan dahi
İncitme gönül yıkma ger uslu ger deli ol
Güneş gibi şefkatli yer gibi tevâzu'lu
Su gibi sehâvetli merhametle dolu ol
Gökçek gerek dervişin sanı yoksula baya
Suçluların suçundan geçip hoş görülü ol
Varlığından boşal kim yokluğa erişesin
Sözünü söyle gerçek Hulûsî�nin dili ol
Mektûbât-ı Hulûsi-i Darendevî

Mutasavvıf şair, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi�nin edebi bir üslupla kaleme almış olduğu mensur ve manzum mektuplarının oluşturduğu nasihatnâme türünde eseridir. Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ tarafından Osmanlıca metninden aynen transkripsiyonu yapılarak edebiyat dünyamıza kazandırılmıştır. Mektûbât-ı Hulûsi-i Darendevî, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı Yayınları arasında yer alıp, Ankara�da 1996 yılında basılmış olup, 424 sayfadan oluşmaktadır.

Şeyh Hamid-i Veli Camii Minberinden Hutbeler

Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi 1945-1987 tarihleri arasında Şeyh Hamid-i Veli Camiinde imam ve hatiplik yapmış, bu görevini ifa ederken irad etmiş olduğu hutbelerini Osmanlı Türkçe'siyle (İslam Harfleriyle) kaleme almıştır. Seyh Hamid-i Veli Caminin Minberinden irad etmiş olduğu hutbelerin içeriğini kendi hayatında aynen tatbik ettiği için insanlar üzerinde çok etkili olmuştur. Hutbelerinde vatan, millet, birlik, beraberlik, ebeveyn hakkı, sevgi kavramlarını verirken tüm insanlara vatan-millet hamiyetperverliğinin ne olduğunu öğretmiştir. Ülkemiz haricinde dünyanın değişik yerlerindeki insanlara da, Müslüman olsun gayri müslim olsun yardım elini uzatmış, Kıbrıs olsun Afrika olsun yardıma muhtaç olanları desteklemiş bu hususta hutbeler irad etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli Camii Minberinden Hutbeler, Es-Seyyid Osman Hulûsi Efendi Vakfı tarafından yayınlanmış olup, Yayına Hazırlayan; Resul Kesencelidir. 416 sayfadan oluşup, Ankara�da Ajans Türk Matbaasında, Kasım 2000 yılında Kuşe Kağıda ofset baskılı lüks bez ciltli ve şömizli olarak yayınlanmıştır.

ES-SEYYİD OSMAN HULÛSİ EFENDİ VAKFI
Genel Merkezi Malatya�nın Darende ilçesinde olan vakıf, kurulduğu 1986 yılının ilk günlerinden beri hizmet ve faaliyetlerine buradan yön vermektedir. Osman Hulûsi Efendi�nin arzu ettiği ve planladığı hizmetleri gerçekleştirmek, ebedileştirmek amacıyla kurulan vakıf memleketin kalkınmasını ve toplumun aydınlanmasını kendine amaç edinmiştir.
Başkanlığını H. Hamidettin ATEŞ Beyefendi�nin yürüttüğü vakfın K.Maraş�ta şubesi, Mersin, Kayseri, Karabük ve Elbistan�da da temsilcilikleri mevcuttur. Hizmet alanı ise Darende ağırlıklı, ama tüm Türkiye�yi kapsayan bir çizgidedir.

Vakfın Gayesi
Bilgili ve aydın gençlerin yetişmesine katkıda bulunmak,
Gücü yetmeyen öğrencilere burs sağlayarak eğitim eşitsizliğini ortadan kaldırmak.
İlmi araştırmalar yapmak ve yaptırmak.
Tarihi eserlerin onarımını gerçekleştirmek ve korunmasını sağlayarak gelecek kuşaklara aktarmak.
Sosyal yardımlarıyla ve sağlık hizmetleriyle topluma faydalı olmak.
Kültürel ve sosyal faaliyetlerle toplumun kaynaşmasına ve gelişmesine vesile olmak.

Munky
31-07-07, 09:40
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1376.jpg
Ömer Büyüka
BEYGUA ÖMER(BÜYÜKA)'İN ARDINDAN

AKUŞBA EROL
Acı haber tez ulaşır derler; öyle oldu nitekim. Kafkas ve Kırım halklarının yurtlarından sürülüşünün 57'nci yılı vesilesiyle Kafkas Vakfı'nda
gerçekleştirilen anma toplantısının ardından gelen haber ortalığı derin bir sessizliğe boğdu. İrfan Argun ağabeyimiz, saygıdeğer eyhabımız Beygua Ömer'in,
yani bizim kendisine hitap ettiğimiz şekliyle sevgili Ömer amcamızın ahirete irtihal ettiğini bildiriyordu. Ömer Büyüka'yı Türkiye'deki Kafkas diasporası içinde pek az insan bilir belki,
ama yaptığı çalışmalar ve yazdığı Abhazca şiirlerle Abhazya'da yaşayan herkes onu tanır. Çünkü o bedeni burada ama gönlü orada yaşayan bir insandı. Sıradan
bir insan değildi, o bir kültür savaşçısıydı. Düşünen, yaşama ve geçmişe dair tezleri olan bir insandı. İnsanlığın bilinmeyen tarihinin sırlarının Abhaz
dili içinde gizli olduğuna inanırdı. Bu inançla, ömrünü, herşeyine vakıf olduğu anadili Abhazca'nın sırlarını çözmeye adadı. Çok ciddi bir emek vererek
yazılı eserler ortaya koydu. Didik didik ettiği Abhaz dilinin dolambaçlı yollarından şaşırtıcı iddialarla döndü. Örneğin filolojik ve mitolojik
verilere dayanarak Abhazca'nın yeryüzündeki dil ve kültürlere anaçlık ettiği iddiasında bulundu. Ortaya koyduğu veriler bu tezini desteklemekten öte ispat
da etti. Ama bu tezleri ilim çevrelerinde sadece bir irkilme meydana getirdi. Uzun boylu tartışılmadı. Ünlü tarihçi Prof.Dr.M.Altay Köymen'in, bu tezlerini
ciddiye aldığına dair kendisine Ömer amca farklı bir insandı. Yıllarca, okuduğu ve dinlediği her şeyin kendisinde yaptığı Abhazca çağrışımların peşinden koşturdu durdu. Ve bütün
çıkarımlarını ön yargıya kapılmadan korkusuzca yazdı. Örneğin İbrahim Aleyhisselam'ın Abazaca konuşan bir peygamber olduğunu ilk o söyledi. İlk
duyanların dudak bükeceği, mübalağalı bulacağı bu iddiayı, onun "Hz İbrahim'le Awubla ve Kafkaslılar " adlı kitabını okuyanlar ciddiye almak zorunda
kaldıklarını göreceklerdir. Hz İbrahim Abazaca mı konuşurdu? Ömer amcanın kitabını okuduktan sonra bu soruya "hayır" diye cevap vermek gerçekten
güçleşiyor.

O bir kültür savaşçısıydı dedik. Abhaz dilinin eriyip gittiğini görmek onu gerçekten kahrediyordu. 1982 yılında kendisini ziyarete gittiğimde 80 yaşını
çoktan aşmıştı. Ama dinçti. Çalışmalarını heyecanla sürdürüyordu. Abhazca'nın kaybedilmemesi, üzerinde çok düşünülmesi gereken bir dil olduğunu söylüyordu.
Bilip de kağıda dökemediklerinin kendisiyle birlikte mezara gitmesinden çok korkuyor ve 'Ah" diyordu, "Ah, Allah(cc) bana bir 10 sene daha ömür verse de
şu kafamın içindekileri bir kağıda dökebilsem." Duası kabul oldu, Allah(cc) ona 20 sene daha ömür verdi. O da yaşlılığının müsaade ettiği ölçülerde yazdı
ve çizdi. (İnşaalah o yayınlanmamış çalışmaları zayi olup gitmez.) Asil bir insandı, insanları çok severdi. Onurluydu da, cemiyete girdiğinde
layık olduğu yerde olmak isterdi. Tevazu sahibi idi aynı zamanda, kendinden 60-70 yaş küçük insanlarla oturur saatlerce milli meseleleri konuşabilirdi.
Halkının problemlerini dert edinmişti kendisine, kafa yorardı. Şair ruhluydu, gerçekten güzel şiirler yazardı. Araştırmacıydı, o üzerinde açık bir el olan
unutulup gitmiş Abhaz milli bayrağını tarihin tozlu sayfalarından çıkarıp halkına armağan eden o oldu.

Nitekim yukarıda belirttiğimiz gibi Beygua Ömer sadece Türkiye'de değil Kafkasya'da da tanınmış bir sanat adamıydı. Yazdığı Abhazca şiirler Abhazya'da
değişik sanat dergilerinde yayınlanıyordu. Yazı ve şiirleri kitap haline getirilerek Abhaz milli literatüründeki yerini çoktan almıştı. Nitekim Abhazya
hükümeti, Abhaz kültürüne katkılarını göz önüne alarak 1992 Yılı Dirmit Gulya Devlet Ödülü'nü ona layık görmüştü. 1982 yılında ses kayıt cihazımı alarak yanına gitmiştim. Kendisine
çıkaracağımız dergide biyografisine yer vermek istediğimizi söyledim. "Hay hay" dedi memnun oldu. Hemen teybimi açtım ve önüne koydum. Daha sorumu
sormadan "dur" dedi, "makineyi kapat." Kapattım. "Şimdi ben söyleyeceğim sen yaz, makineyi da gerek yok" dedi. Dediği gibi yaptım. (Bu arada ses kayıt
cihazına makine demesi çok hoşuma gitmişti nedense. Bu sözünü o günden bu yana hiç unutmadım ve yeri geldikçe ben de onun gibi ses kayıt cihazlarına makine
dedim.) Sonra O söyledi, ben yazdım. Fakat yayınlamak nasip olmadı. İşte 7 Şubat 1982 tarihinde kendi seçtiği kelimeler ve kurduğu cümlerle Beygualar'ın
ve Ömer amcanın hikayesi.Beygua Ömer üçü erkek, dört çocuk babası idi.
Mekanı Cennet olsun.

"BEN ÖMER BEYGUA"

"BABAM"

"Babasoyum Beyguadır. 'Dargın bey' anlamındadır. Aslında Osmanlı İmparatorluğu zayıflayıp Rusların güneye, Kafkasya'ya ilerlemeye başladıkları zaman,
Kafkasya'da bir çok şef veya halk büyüklerini elde edip Osmanlılar aleyhine ayartıyorlardı. Abhazya'da da Beygua Mamagul'u elde etmişlerdi. Abhazya
beyliği Osmanlılar'a bağlı ve sadık idi. Mamagul Osmanlılara sadakatte direnen beylik sarayına 12 silahlı Beygua delikanlısı ile baskın yaparak darbe yapmaya
kalkışır. Atik davranan koruyucular karşısında darbeyi başaramayınca koruyuculardan birini öldürerek çekilmek zorunda kalır. Takibata uğrar. O
zamanki Batum Valisi Abhaz Açaçba Şirvan'ın da yardımıyla yakalanan Mamagul hapsedilir. Bir müddet sonra kaçarak -veya affolarak- hapisten çıkar ve
evlenir.

Şermet ve Sabatay isminde iki oğlu dünyaya gelir. Şermet'in oğlu Mac Dedem Beygua Hasan'ın babasıdır. Mamagul'un baskın arkadaşlarıda yakalanamıyarak kaçmıştır. Bazıları
Magrelya'ya; bazıları da Kuzey Kafkasya'ya(Kabardiya'ya) gider. Her iki grupta burada türerler. Magrelya ve Kabardiya o zaman Rusya sempetizanı idiler. Her
iki memleketteki Beygualar, çok sonraları, Abhazya'da kalan Beyguaları ziyaret etmeye başlarlar. Kabardiya'dakiler hala da Beygua soyadını bırakmamışlardır.
Yine Türkiye'deki Kabartay Beygualar Abhaz Beygualar'ı ziyaret etmektedirler. İlk hatıra gelenleri Anadolu'da, Yıldızeli İlçesi'ne bağlı Kiremitli Köyü'nde
olanlardır.

Kabardiye Beygualar'ından biri Çar Sarayı'nca himaye edilerek saraya alınmış, kızı ile Çar Müthiş İvan evlenmiş idi. Sarayda yetişen bu Beygua torunları son
tarihlerde 'Beygo Çerkeska' ismiyle yazılara geçmişlerdir. Yukarıda adı geçen dedem Beygua Hasan 1878'de Türkiye göçürülenler içersinde
en paralı olan idi. Düzce'nin Efteni Hacı Süleymanbey Köyü'nde yerleşerek kendine bağlı 14 aileyi etrafında toplayarak Akhukun (Ahukun) Mahallesi'ni
kurmuştur. O muhacirler içinde iki katlı badanalı ilk konağı kurabilen O'dur. Konağı hayal meyal ben de hatırlarım. O zamanki Bolu mutasarrıfı(Valisi)
İşkodralı Ali Kemal'in dedemin arada bir ziyaretine gelen dostu olduğunu halk anlatmaktadır. Gerçekten de babamı -annesi ölüp eve üvey ana gelince- Ali
Kemal alarak Bolu'ya götürmüş ve O'na Zeynül Abidin Efendi isminde bir hoca tutarak klasik okul metodu ile babama okur yazarlık ile hesap ve basit ölçü
bilimleri tahsil ettirmiş, bir atelyeye göndererek marangozluk öğretmiştir. Saygıyla andığımız bu Ali Kemal, Arnavutluğun ilk Devlet Reisi olan zattır.
Babam o zamanki göçmenler içinde klasik okul metodu ile okuryazar olan tek kişi idi.

"ANNEM"

Annem Abhazlar'ın Şamı ailesinden olup Şamı Hüseyin'in kızı idi. Babam Annemle evlenince dedemin Azatlısı Abdullah -kendisine 'Beygua' denmeyip 'Beygualar'ın
adamı' denilmesine üzülerek- evini bırakıp Haymana'ya göçtüğünden, boş kalan onun evine artık evli bulunan babam yerleşmiş ve ben orada 1317(M 1901)
yılında dünyaya gelmişim. Dedemin Kafkasya'da tanıyarak sevdiği Osmanlı Kumandanı Ömer Paşa'nın adını da isim olarak takmışlar.

"..VE BEN"
İlk okumayı Kur'an ve İslam dini bilgileri ile yaptım. İlk yazıyı eski Arap harfleri ile oluşturulan Abhazca yazı ile öğrendim. Hocalarım Abhaz kızı
Canıpha Hasibe ve kocası Abhazca da konuşan Şapsığ Raşit Efendi idiler. Halkımız hakkında bir çok gayeler taşıyan, o zamana göre aydın olan babam
Bayram usta ile çok idealist İslam bilgileri hocası olup Abhazca yazı (alfabe) yapıp yaymaya da çalışan ve bir çok Abhazca ahlaki dörtlük şiirler de yazan
Çkalapuva Şirin Efendi, halkımızı istedikleri yönde aydınlatamadıklarından yakınarak 'hiç olmazsa çocuklarımızı kurtaralım' diyerek Düzce İlçesi'ne göçüp
yerleştiler.

Ben orada ilkin Şapsığ Müderris İsmail Efendi'den Arabiyyat(Araboloji) okudum. Bir müddet sonra TBMM Hükümetince Düzce'de kurulan Resmi Medrese olan
Medaris-i İlmiyye'ye girdim. Beni 8 yıl arapça okuyanlar sınıfına aldılar. Medaris-i İlmiyye kapandı. Açılan İdadi Mektebi'ne(Liseye) girdim. Bir müddet
sonra o da kapandı, yerine ortaokul açıldı ise de o idadiye denginde değildi. Onu da bitirdim. Edirne Lisesi'ne gittim. Ancak paralı okuduğum ve parasının
da bir müddet sonra çok yükseltilmesi karşısında liseyi bitirmeyerek ayrıldım. O zaman üniversiteye (darülfünuna) ve yüksek okullara imtihanla
girilebildiğinden, geri kalan sınıfları hususi olarak okuyup yüksek okullar imtihanına girenlere katıldım. Sonunda İstanbul Darülfünun Konferans
Salonu'nda, profesörler kurulu, imtihanları kazananları birer yüksek okula ayırdılar. Beni veteriner fakültesine verdiler. Ancak, ben orman mühendisliği
tercihimde ısrar ettim ve o zamanki adıyla Yüksek Orman Mektebi'ne alındım. 1930 yılı Eylül'ünde birinci derecede başarılı olaOkuduğum diller Arapça,
Farsça, Fransızca ve Almancadır. Özel olarak biraz Rusça'da okudum. Bütün mekteplerdeki hayatımda dilci olarak bilindim. Gerçektende hayatta en çok
dilcilikle, filoloji ile uğraştım. Resmi olarak okuduğum yukarıda anılan dillerin kurallarını ve en ziyade Türkçe kuralları bildiğim ve Arapça ile
Fransızca'da bazı mektuplaşmalar da yapmama rağmen ne onlarda ve ne de Almanca'da pratik bakımdan bilgim yetersizdir. Ancak, dilci sıfatıyla her
dilin gramerine meraklı olduğumdan onların da kurallarını ve kısmen lügatlerini bilirim. Kütüphanemde Rusça, İngilizce, Arnavutça, Bulgarca,
Hırvatça, Gürcüce, Ermenice, Abhazca, Adigaca, Yunanca... kitaplar bulabilirsiniz. Ve bunlar üzerinde araştırma yaparım.

Yayınlanmış yazılarım "Abhaz mitolojisi Anaçmı?", "Hz.İbrahimle Awubla ve Kafkaslılar" adlı kitaplarım ile bazı dergilerde çıkan bilimsel veya şiir ile
Kafkas konulu makalelerdir. Abhazya'daki Alaşara adlı bilim sanat dergisinde de zaman zaman Abhazca şiirlerim çıkmıştır.
Yayınlanacak yazılarım olarak "Yaradılıştan beri Abhazlar", "Varada" adlı 15 bin mısralı Abhazca şiirler, Abhazca Türkçe sözlük(Tahminen 200 bin
kelimelik), "Yaradılıştan Bugüne Kadarki Abhazca Kelimeler ve Yabancı Dillere Yayılışları", "Abhazca'nın Grameri", v.s."

Ömer amcanın kendisiyle ilgili olarak anlattıkları bu kadar. Hazır dediği kitaplarının bazıları sonradan yayınlandı. Bu biyografiyi yazdırdığı tarihten
bu yana 19 sene geçti. Elbette eksik ve değişen bilgiler var. Onların bir kısmını da Sayın Sefer Ersin Berzeg'in

"Kafkas Diasporası'nda Edebiyatçılar ve Yazarlar Sözlüğü (Samsun-1995)" isimli kitabından tamamlayalım:

"... Anadolunun çeşitli yörelerinde mesleğiyle ilgili görevlerde bulunduktan sonra birinci sınıf orman başmühendisi olarak emekli oldu(1964) 1950'li yıllardan başlayarak Türkiye'de "Yeni Kafkas"(İstanbul), "Kafkasya"(Ankara), "Kuzey Kafkasya(İstanbul), "Kafkasya Gerçeği"(Samsun) dergilerinde, Kafkas-Abhazya'da ise "Alaşara"(Aydınlık) ve "Apsını Kapşı" (Kızıl Abhazya" dergi ve gazetelerinde araştırma yazıları ve şiirleri yayımlandı. Abhazca şiirleri biyografisi ile birlikte Sohum'da basıldı(1992). Hakkında belgesel
bir TV filmi çekildi.(1991) Abhazya Cumhuriyeti Hükümeti tarafından "Dirmit Gulya Devlet Ödülü" ile onurlandırıldı.(1992). Bazı şiirleri Abhaz
kompozitörler tarafından bestelendi.

ESERLERİ
"Abhaz Mitolojisi Anaç mı?"(İstanbul 1971), "Hz.İbrahimle Awubla ve Kafkaslılar"(İstanbul 1975), "Kafkas Kaynaklarına Göre İlk
Yaratılışlar-İlk İnsanlık-Kafkas Gerçekleri"(2 Cilt, İstanbul 1985-86), "Astampıltıy Apsıva Bıjı"(İstanbul'daki Abhaz Sesi, Abhazca Şiirleri, Sohum
1992), "Kafkas Aahları"(Türkçe Şiirler, İstanbul 1992), "Abhaz Tarihinin İskeleti"(İstanbul 1993)."

Munky
31-07-07, 09:41
Ömer Bedrettin Uşaklı ( 1904)
1904 yılında Uşak'ta doğdu. Mülkiye Mektebi mezunu. Kaymakamlık ve Mülkiye Müfettişliği yaptı. Bir dönem Kütahya'dan milletvekili seçildi. Çeşitli dergilerde yazdı. 1946 yılında öldü.

ESERLERİ
Deniz Sarhoşları, Yayla Dumanı ve Sarıkız Mermerleri adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
31-07-07, 09:41
Özcan Micalar
Kosova Türk şiirinin en hızlı gelişim dönemi, Priştine�de, haftalık �Tan� gazetesinin yayımlanmaya başladığı 1969 sonrası dönemdir. Sadık Tanyol, Fahri Mermer, Raif Kırkul, Burhan Sait, Aziz Serbest, Özcan Micalar, bu dönemde ortaya çıkan şairlerdir.

Son Kosova olayları öncesinde, Türkçe olan bütün yayın faaliyetinin durdurulması nedeniyle zor günler yaşayan Kosova Türk şiiri, NATO�nun müdahalesinden sonra Türkiye�nin desteği sayesinde, tekrar toparlanma sürecine girmiş bulunmaktadır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 09:41
Özdemir Asaf ( 1923)
1923 yılnda Ankara'da doğdu. Galatasaray Lisesi'nde okudu. Kabataş Erkek Lisesi mezunu. Hukuk ve iktisat öğrenimini yarıda bırakarak gazeteciliğe başladı. Mütercimlik yaptı.1981 yılında öldü.

ESERLERİ
Şiir kitapları; Dünya Kaçtı Gözüme, Sen Sen Sen, Bir Kapı Önünde, Yuvarlağın Köşeleri, Yumuşaklıklar Değil, Nasılsın, Çiçekleri Yemeyin, Yalnızlık Paylaşılmaz, Benden Sonra Mutluluk adlarını taşımaktadır.

Munky
31-07-07, 09:41
Rahmani ( 1942)
Halk ozanı.Asıl adı Ali ÇIRÇIR�dır. 1942 yılında Erzurum�da doğdu. Aziziye ilkokulunu bitirdikten sonra tahsiline devam edemedi. Bir yandan gündelik işlerle ekmeğini koştururken diğer yandan sazla ve sözle ilgilenmeye başladı. 1965 yılından itibaren kendini tamamen saza ve söze adadı. Bu tarihten sonra Rahmani mahlasını kullanmaya başlayan ozan, uzun yıllar Atatürk Üniversitesi Mediko-Sosyal de çalıştı ve buradan malulen emekli oldu.

Okul şiirleri adlı bir de kitabı bulunan Rahmani,özellikle atışma ve leb deymez türlerinde başarı gösterdi.Ozan, Katılımı�na giderken, yolculuk ettiği otobüs Erzurum-Erzincan arasında, Samsa Deresi�nde teröristler tarafından durduruldu.Ozan, burada teröristlerce vurularak şehit edil

Munky
31-07-07, 09:41
Ray Bradbury ( 1920)
1920'de Waukegan, Illinois'de doğdu. 1934'te ailesiyle Los Angelas'a taşındı. 1947'de Marguerite McClure'la evlendi.Dört kızları var ve Los Angeles'ta yaşıyorlar. Dünya'nın en büyük bilimkurgu ve fantezi yazarlarından biri olan Ray Bradbury, yirmi yaşındayken Weird Tales'de yayınlanan ilk öyküsünden bu yana, 500'e yakın öykü, roman, oyun ve şiir kaleme
aldı. John Houston'ın 1956 yapımı Moby Dick'inin televizyon senaryosunu yazdı. Sonraları, Alfred Hitchcock Şov ve Rod Sterling'in
Alacakaranlık kuşağı için senaryolar yazdı. Apollo astronot grubundan biri Ay'a indiğinde, Bradbury'nin romanı
Dandelion Wine onuruna, bir kratere Dandelion Crater adını verdiler.Bradbury'den, Tokyo yakınlarında bir 21. yüzyıl kentinin tasarımıkonusunda yardımcı olması istendi. En ünlü eserlerinden Fahrenheit 451'in operası 1988 Sonbahar'ında
sahnelendi. Eserde kitap okumanın yasaklandığı, itfaiye teşkilatının görevinin yangın söndürmek yerine; kitap yakalamak ve bunları yakmak olduğu bir zaman anlatılır. Bu eserin film versiyonu da, 1966 yılında François Truffaut tarafından yönetilmişti.

Munky
31-07-07, 09:42
Reşid Murad ( 1915)
Kırım Türk Edebiyatı

1915 yılında doğar.Özbekistan'a sürülen Reşid Murad daha Kırım'da iken şiir yazmaya başlamıştır.Şiirleri, "Bir Kuçak Çeçek" (1958), "Açık Gönülden" (1971), "Yıldırım" (1976), "Beklenilgen Al Yelkenler" (1983), "Yükseklik" (1986) adlı kitaplarında yer almıştır.
Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
31-07-07, 09:42
Rıfat Emin
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 09:42
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1559.jpg
Rıza Tevfik Bölükbaşı ( 1869)- (1949)
1869 yılnda Edirne'de doğdu. İlköğrenimini İstanbul'da bir Musevî okulunda tamamladı. Galatasaray Lisesi ve Mülkiye Mektebi'nde okudu. Tıbbiye Mektebi'ni bitirdi. Hekimlik yaptı. ittihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Edirne Mebusu seçildi. ittihatçılarla anlaşamadı, partiden ayrıldı. Bakanlık ve meclis başkanlığı yaptı. Sevr antlaşmasını imzalayan delegeler arasında yeraldığı için 'yüzellilikler'le birlikte yurtdışına sürgün edildi. Yirmi yıl kadar Hicaz, Amerika ve Ürdün'de yaşadı. 1939'da yurda döndü. Önce aruz, sonra heceyle yazdı. Âşık ve Tekke şiiri geleneğinden yararlandı. Felsefeye ilgisi, eğitim sistemimizde felsefenin yer alması çabaları, Darülfünûn'da felsefe hocalığı yapması nedeniyle "Feylesof Rıza Tevfik" olarak anılmıştır. 1949 yılnda öldü.

ESERLERİ
Serâb-ı Ömrüm adlı bir şiir kitabıyla birlikte, felsefe ve estetik üzerine yazdığı eserleri bulunmaktadır.

Biraz da Ben Konuşayım
Rıza Tevfik (Bölükbaşı)
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi

...Elinizdeki kitapta Rıza Tevfik, başta Sevr olmak üzere II. Abdülhamid, II. Meşrutiyet ve Mütareke dönemlerinde içinde yaşadığı, doğrudan ya da dolaylı olarak karıştığı siyasi nitelikli olayları anlatıyor. Yazarın yer yer bizzat kendiyle, 80 yıllık hayatıyla, doğru veya yanlış yaptıklarıyla, yapamadıklarıyla bir tür hesaplaşması niteliğindeki bu hatırat, çok büyük eksik gedikler ve çarpıtmalarla malul yakın tarihimiz için önemli bir "birinci elden" belgedir.

Munky
31-07-07, 09:42
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/825.jpg
Sabahattin Ali ( 25.02.1907)- (01.04.1948)
25 Şubat 1907'de Gümülcine / İğridere'de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927) ve aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkolulu'na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti, 1930 yılı Martında yurda döndü, Aydın ve Konya'da öğretmenliğini sürdürdü. Nazım Hikmet'le tanışarak, onun çalıştığı Resimli Ay'da öykülerini yayımlamaya başladı.

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
....................
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

dizeleriyle Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı( 1932), bir yıla hüküm giydi, Konya ve Sinop Hapishanelerinde yattı, 1933'te memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı(29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi ve bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık'ta (13. Sayı) "Benim Aşkım" başlıklı,

Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin "Ülkü" adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi'ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

dörtlüklerini de içeren Atatürk'e övgü şiiri yayımladı ve karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliği'ne atanarak işsizlikten kurtuldu (30 Eylül 1934). 1937'deki askerliğini takiben, önce Ankara Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı'na atandı (1938). 1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa'nın neşrine katıldı. Marko Paşa'daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı, bunlardan birinden yedi aya hüküm giydi. 1948'de Zincirli Hürriyet'teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açılınca nakliyeciliğe başlayan Sabahattin Ali, 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma girişimi sırasında öldürüldü, cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu.

ESERLERİ
Hikaye Kitapları: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk
Romanları:Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna.
Şiir:Dağlar ve Rüzgar
Oyun:Esirler

Hakkında Yazılanlar
1.Sabahattin Ali Mustaf Kutlu Dergah Y.
2.Sabahattin Ali Dosyası Kemal Sülker
3.Sabahattin Ali Filiz Ali Laslo- Atilla Özkırımlı
4.Sabahattin Ali Olayı Kemal Bayram
5.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller... Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.

Munky
31-07-07, 15:29
Sabit Mukanov ( 1900)- (1973)
Kazak Edebiyatı

Sabit Mukanov

Son devir yazarlarından Sabit Mukanov (1900-1973), Çokan Velihanov hakkında dört cilt olarak tasarladığı, fakat 1973�te vefat edince tam olarak bitiremediği romanının ilk iki cildini Akan Culdız �Akan Yıldız� adıyla bastırttı.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
31-07-07, 15:30
Sait Çekmegil ( 1926)
Malatya'nın yerlilerinden olan Sait Çekmegil 1926 yılında doğdu, geçen yıl 24 Temmuz'da vefat etti. İslami kesimde fikri disiplin - ekol sahibi kişi anlamına gelen 'mütefekkir' sıfatıyla anılan Çekmegil, "eleştirel" görüşleriyle tanınıyor.

Çekmegil, Anadolu'da tasavvuf karşıtı en önemli fikri akım kabul edilen Malatya Hareketi'nin lideri kabul ediliyor. "Eleştirel, doğru ölçüyü arama ve buna göre sonuca ulaşma" diye tanımlanan düşünce yöntemi nedeniyle dergâh, şeyh ve tarikatlara karşı olan Çekmegil, Korkut Özal başta olmak üzere Özal ailesi, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Refah Partisi eski Genel Başkanı Necmettin Erbakan gibi isimlerin 'ilişkide olduğu iddia edilen' İsmailağa, İskenderpaşa gibi cemaatleriyle fikri mücadele yürüten en önemli isimlerden biri olarak tanınıyor.

Aynı zamanda yazar ve şair olan Çekmegil'in "Ruhta İnkılap", "İnsanoğlu Kendini Arıyor", Dünya İslam Devleti" gibi 40 yakın kitabı bulunuyor. Necip Fazıl Kısakürek'le birlikte Büyük Doğu'nun kurucuları arasında yer alan Çekmegil'in asıl mesleği ise terzilik.
Malatya Hareketi'ndeki en önemli olay ise 1952 yılında Vatan gazetesinin Başyazarı Ahmet Emin Yalman'a yönelik suikast olarak gösteriliyor. Çekmegil'e bilgi verilmeksizin gerçekleştirilen ve tetikçi olarak Hüseyin Üzmez'in yer aldığı bu suikast İslamcı kesimdeki ilk silahlı eylem kabul ediliyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

'TMSF Başkanı Ahmet Ertürk komando kampında imamdı'

Araştırmacı İsmail Nacar, TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti-komünist bir komando kampında imam olarak görev yaptığını söyledi. Nacar'ın da bulunduğu kampta tek tip mavi gömlekler giyiliyordu

Ahmet Erhan Çelik - Ankara

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti - komünist bir komando kampında "imam" olarak görev aldığı ortaya çıktı. Ertürk gibi Malatyalı gençlerin katıldığı kamp 1969 yılında kuruldu. Gençlerin uzun kollu ve yakasız tek tip mavi gömlekler giydiği kampın, "silahlı eğitim" aşamasında dağıtıldığı öğrenildi.

TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, bu konudaki sorumuza şu yanıtı vardı: "Bunlar kişisel konulardır. Evet ya da hayır demem. Değerlendirme yapmam gerekirse felsefi çerçeveyi koruyarak ben yaparım."

Ertürk'ün geçmişiyle ilgili açıklamalar, "Biz ağabey - kardeş gibiydik" diyen araştırmacı İsmail Nacar'dan geldi. Nacar, Ertürk'ün, "Erbakan İslamcılığı Türkiye'ye yapılmış kötülüktür" başlığıyla 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'ta yayımlanan açıklamaları üzerine konuşma kararı aldığını belirterek, "Ertürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek için geçmişini saklamaya çalışıyor" diye konuştu. Nacar, sorularımıza şöyle yanıt verdi:

'Haksızlık ediyor'

Ertürk'ün komando geçmişiyle ilgili neden açıklama yapıyorsunuz?

Milliyet Business'taki söyleşiyle ilgili bana çok telefon geldi. Gazeteyi okuduğumda da dünyam başıma yıkıldı. Ömrümüzü idealizm için harcadık. Ama gelinen noktada TMSF gibi mazlumların hakkını koruması gereken bir kurumun başındaki insan mevcut konumunu korumak için hak ölçülerini unutarak geçmişine ve insanlarına haksızlık ediyor.

Siz o söyleşide Malatya Hareketi'ni soruyorsunuz ama Ertürk hareketin fikri lideri Sait Çekmegil'in adını saklıyor. Çünkü bu hareket tasavvuf karşıtıdır. Ertürk, tasavvuf ve tarikatla yoğrulmuş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ve Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek ve yerini korumak amacıyla hem Çekmegil'in adını söylemiyor hem de doğruları anlatmıyor.

Bilinmeyen kitap

Sait Çekmegil adı ne ifade ediyor?

(Ertürk) Çekmegil ismi duyulduğunda İskenderpaşa ve İsmailağa dergâhlarında hakkımda şüphe uyanır diye düşünüyor. Çekmegil, Ecevit'ten Demirel'e, Erbakan'dan Özal'a bir çok liderden iltifat gören itibarlı bir fikir adamıydı.

Ama hurafelere ve Erbakan İslamcılığına karşıydı. Biz 4 üniversiteli olarak 1974 yılında "Çekmegil'in Eseri Neyi Anlatır?" adıyla bir kitapta yayımladık. O üniversiteliler arasında Ertürk de vardı. Ertürk de Çekmegil'le birlikte anılan Malatya ekolünden gelir.

'Kampı yüzbaşı kurdurdu, mavi gömlekliler denildi'

Komando kampını nerede, nasıl kurdunuz?

Kampı komünizm tehlikesine karşı sonradan yüzbaşı olduğunu öğrendiğim bir askerin telkinleriyle 1969'da Malatya'da kurduk. Kamp, Malatya'dan Elazığ'a giderken tepeyi aştığınızda solda tepede ağaçlık bir yerdi. Kampa katılan gençlere Mussolini'nin kara gömleklilerinden esinlenerek mavi gömlekler diktirdik.

Kampın imamı olarak da Ahmet Ertürk'ü tayin ettim. Vücudu zayıftı ama güzel Kuran okuyordu, kamptaki gençlere namaz kıldırıyordu. Ben o zaman 19, Ertürk ise 17 yaş civarındaydı. Ama iş silahlı eğitime geldiğinde kampı dağıtma kararı aldık. Ertürk'ün babası Sait Ertürk de içimizdeydi.

Sözünü ettiğiniz askerle nasıl tanıştınız?

Malatya'da Söğütlü Camii vardır. Orada namaz kılarken tanıştığım bir adam vardı, 35 - 40 yaşlarında biri. Adını bile bilmiyordum, kamp meselesini bana o açtı. Daha öncede bana Hitler'in Kavgam, Mussolini'nin Kara Gömlekliler İhtilali gibi kitaplar getirmişti.
Ben de Ertürk dahil 30 - 40 arkadaşa bu kitapları dağıtmıştım. Kamp meselesini açınca bizi bir tüccara götürdü. Oradan mavi kumaş aldık, arkadaşların ölçülerine göre terzide gömlek diktirdik.

Gömlek modeli nasıldı?

Gömlekler uzun kollu ve yakasızdı. Mussolini'nin kara gömleklerinden esinlenmiştik. Herkes kampta bu mavi gömlekleri giyerdi.

Kamp faaliyeti ne kadar sürdü, katılımcı sayısı neydi?

20 - 25 kadar genç vardı. O asker silahlı eğitim filan demeye başlayınca kampı kapattık. Zaten Çekmegil de böyle şeylere şiddetle karşıydı. Bir gün (Malatya'daki) İsmet Paşa heykelinin önünde o camide tanıştığım kişiyi gördüm. Siması hiç yabancı gelmedi ama yüzbaşı kıyafeti içindeydi. Yüzüne dikkatle bakınca beni tanıdı, "Kusura bakma ben askerdim" dedi. O tarihlerden sonra ne ben kendisini gördüm ne de o beni gördü. Ben de tamamen partiler üstü, gruplar üstü bir konum aldım. Ne sağ ne sol görüş içinde olmadım. Kendimi fikri bir gerilla gibi geliştirdim.

Ertürk kitabını yazdı

Sait Çekmegil hakkındaki yazıların derlendiği "Çekmegil'in Eseri Neyi Anlatır?" başlıklı kitap 1974 yılında Sanih Yayınları tarafından basıldı. Kitabı derleyen ve kendilerine üniversiteliler adını veren 4 kişilik ekipte Ahmet Ertürk'de bulunuyor. Diğer üç üniversiteli ise şöyle: Sacit Duman, İsmail Öztoprak ve İsmail Nacar.

Başbakan'ın başdanışmanlarından Cüneyt Zapsu'nun dedesi ve Ehli Sünnet dergisi başyazarı Abdurrahman Zapsu hoca efendinin Çekmegil'le ilgili yazısında ise Çekmegil'den "devrimci" sıfatıyla söz ediliyor. Dede Zapsu'nun yazdıkları şöyle:
"Ruh meselelerini birçok kimseler ele almışlardır. Mesela İbni Sina'nın ruh manzumeleri... İmam Gazali'nin ruh hakkındaki inkılabı (devrimi) kendi yaşadığı asrın icabına göredir. Bizim yaşadığımız asrın icabına göre de inkilab isteyen aziz şairimiz Said Çekmegil...

İsmail Nacar kimdir?

1950 yılında Malatya'nın Akçadağ ilçesi Kurtuşağı köyünde doğdu. Lise eğitimini Elazığ'da ve Adıyaman'da tamamlayan Nacar, lisans eğitimini Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Ortaçağ Tarihi Kürsüsü'nde yaptı. Nacar, 1970'li yılların başından 80'li yılların sonlarına kadar Yeni Atılım dergisini çıkardı. Tarikat ve tasavvuf düşüncesine yönelik eleştirileriyle tanınan Nacar'a "solcu İslamcı" sıfatı takanlar oldu.

Ertürk Milliyet Business'ta ne demişti?

Ahmet Ertürk, 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'ta yayımlanan söyleşide memleketi Malatya'dan doğan ve kentin ismiyle anılan fikri hareket hakkında açıklamalarda bulunmuştu. Saatçi Musa adıyla anılan ve Ahmet Emin Yalman suikastının planlayıcısı olarak bilinen Musa Çağıl'la ilgili anılarını da aktaran Ertürk Malatya Hareketi için şunları şöylemişti:

"Eğer Malatya Hareketi diye bir şey varsa bu tasavvuf karşıtı bir hareketti. İsmail Nacar'ı tanırsınız. Nacar o dönemlerde yeni liseyi bitirip Malatya'ya gelmiş bir adamdı. 1968'li yıllardan söz ediyoruz. O dönem Malatya'da solun yükseldiği yıllardır. Nacar'da daha çok MHP'nin sürüklediği hareketlerin içinde yer alan aktif birisiydi. İsmail'le o dönemden bizim tanışıklığımız vardır. İsmail'in şu andak söylemi nasıldır? Tasavvuf karşıtıdır. Tasavvuf literatürünü yerden yere vuran görüş aslında Malatya'ya hâkim olan görüştür. Tasavvufun yanlış bir islam yorumu olduğuna inanılır. Saptırılmış diyenler de vardır."

Munky
31-07-07, 15:30
Salih Mirzabeyoğlu ( 1950)
Salih Mirzebeyoğlu,1950 doğumlu.


Salih Mirzabeyoğlu'nun Eserleri
1. Bütün Fikrin Gerekliliği -İktidar Siyaset Hareket- /Fikir (2.Basım)
2. Aydınlık Savaşçıları -Moro Destanı- /Destan
3. İdeolocya ve İhtilâl -Kavganın İçinden- /Fikir (2.Basım)
4. Yaşamayi Deneme /Roman
5. Önsöz /Şiir
6. Tarihten Bir Yaprak /Fikir
7. Kültür Davamız -Temel Meseleler- /Fikir (3.Basım)
8. Damlaya Damlaya -Yılanlı Kuyudan Notlar- /Fikir (2.Basım)
9. Anafor /Şiir
10. Necip Fazıl'la Başbaşa -İntıbâ ve İlhâm- /Fikir (2.Basım)
11. Müjdelerin Müjdesi /Hikayeler
12. İslâma Muhatap Anlayış -Teorik Dil Alanı- /Fikir (2.Basım)
13. Kayan Yıldız Sırrı -Şâh Eser Şâheser- /Şiir (4.Basım)
14. İstikbâl İslâmındır -Denenmemiş Tek Nizam- /Fikir (3.Basım)
15. Gölgeler -Yaşadigimız Günler- /Roman (2.Basım)
16. İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu- /Fikir (3.Basım)
17. Dil ve Anlayış -Dil ve Diyalektik- /Fikir (2.Basım)
18. Kökler -Necip Fazıl'dan Esseyyid Abdülhakîm Arvasî'ye- /Menakıb (2.Basım)
19. Marifetname -Süzgeç ve Şekil- /Fikir
20. Kavgam l -Necip Fazıl- /Fikir (2.Basım)
21. Kavgam ll -Necip Fazıl- /Fikir (2.Basım)
22. İktisat ve Ahlâk -İktisada Giriş- /Fikir
23. Hikemiyat -Tefekkür ve Hikmet- /Fikir
24. Şiir ve Sanat Hikemiyati -Estetik ve Ahlâk- /Fikir
25. Hukuk Edebiyatı -Nizam ve İdare Ruhu- /Fikir
26. İşkence -Hukuk ve Hûk- /Gözlem
27. Tilki Günlüğü l -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
28. Tilki Günlüğü ll -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
29. Tilki Günlüğü lll -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
30. Tilki Günlüğü lV -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
31. Tilki Günlüğü V -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
32. Tilki Günlüğü Vl -Ufuk ile Hafiye- /Ruhî Roman
33. Hakikat-i Ferdiyye -Çöle İnen Nur- /Fikir
34. Sahâbîlerin Rolü ve Mânâsı -Peygamber Halkası- /Fikir
35. Başyücelik Devleti -Yeni Dünya Düzeni- /Fikir
36. Yağmurcu -Gerçekliğin Peşinde- /Fikir
37. Üç Işik -Sohbet Konferans- /Fikir
38. Adımlar -1984'den 1996'ya- /Fikir
39. Parakutâ' -Para'nın Romanı- /Fikir
40. Hırka-i Tecrîd -Risâle-i Üçışık- /Fikir



Said AYKUT�un kaleminden Mirzabeyoğlu

Hayatı, Üstad'ı tanıdıktan sonra bir avuç ateş!...Temel hedefi "zıtlar arası muvazenenin üstün nizamı olan İslam'ı hakim kılmak!...Kuşkusuz bu davada oldugunu iddia eden pek çok kişi var. Ama Mirzabeyoğlu'nun usûlü farklı. Bir kere en üstte "ehli Sünnet" kimliği var. Ve tabii "Evliya Kelamı" ...Şeriat, -külli istikametlendiricilik vasfı ile iç içe- yamukluk nerede olursa olsun düzelten, öpülesi kılıçtır onda!...
Mirzabeyoğlu'nun hayatı, fikir ve eylemin içiçe geçtigi bir yumak... Şöyle; önce en doğrusunu tasarlayış ve eksiksiz bir şekilde belirtiş... Sonra, hareket... Ve hareket içinde güzelliği ve cevvalliği artan fikir... Artık eylem ve fikir öyle sıkı sarılır ki birbirine, öylesine meczolur ki; "bu adam ne diyorsa yapar" yahut "ne yapıyorsa mutlaka düşünmüştür" dersiniz Mirzabeyoğlu için. Onun sisteminde, tasavvufun derin kelimelerinden bir "kıyam ve inkılap"usulü, bir diger tabirle, bu işin ideolojisi üretilmiştir. şunun da bilinmesi elzemdir ki: O, direnmek için direnmez. Güce sahip olduktan sonra,ne yapacağını ve nasıl yapacağını da belirtir.

Kitaplarında; Platon'a, Hegel'e ve Sartre'a rastlayabilirsiniz. Fakat, asla kuru ve kabuledici tarzda degil!... Mevzû edilen fikrin can damarını yakalayıp, mümkün olan en büyük faydayı teminden sonra, posayı kenara atıştır onunki. Ve Batı tefekkürünü incelerken, İslam tasavvufunun derin ölçüleri vardir elinde!... Üslubu kimi zaman giyotin kadar keskin, kimi zamansa "bulut" gibi; yağmur dolu ve yumuşacık... Asla kuru örgütçü değil...

Şair, lakin şiir anlayışı farklı; şiiri "sır avcılığı" onun. Kitapları "ortalama" değil; iyi bir zihin eğitimi almış insanlara bile ağır gelebiliyor. Yalnız bu "ağırlık" şişirme olmayıp; bilakis, ele aldığı mevzuların derinliğinden kaynaklanıyor. Nasıl "ağır" olmasın ki? Toplumu, tarihi, varlığı ve insan ruhunu ele almakla kalmayıp; teferruatı da belirterek, hepsinin "ana prensipler" le ilişkisini işaretliyor. Dolayısıyla sürekli bir "gel-git" var eserlerinde. Üstelik üslubu, gerektiğinde çok açık... "Normal" ve "sıradan" biri değil...
Kızgın bir dahi!... Bu yüzden hakkında birbirinden farklı sözler duyabilirsiniz: "Çok sert", "Çok yumuşak ve merhametli", "Şiiri sır gibi", Destan şairi mi ne; çekinmese 'kesin boyunlarini' diyecek. "Sözleri muğlak, genel kitle için faydasız", "Cümleleri slogan gibi gayet açık", "Bak,bak; Hegel'i nasıl da kullanıyor" "Bu adam derviş yahu,her yerde menkibe", "Adamın, ölüm kalım endişesi yok herhal", "Güce karşı ne kadar da ihtirasli", "Şuna bak, nefs cihadından bahsediyor!", "bu sayılar da neyin nesi?" ...Uzayıp gidiyor... Bu cümleler kurgulama değil; sevenlerinin veya muhaliflerinin de duyup bildiği üzere, onun hakkında -bilhassa entellektüel ilgi sahibi çevrelerde-yapılan değerlendirmelerden aynen naklettiğimiz birkaçı.
Herkes kendi aynasından bakar ya!..


Xxxxxxx

SALİH MİRZABEYOĞLU VE İBDA
Said Aykut
TAKDİM
Said Aykut, İBDA külliyatıyla geçtiğimiz yıllarda tanışmış bir isim. Akademik eğitiminin bir bölümünü Arab ülkelerinde tamamladıktan sonra yurda dönen, bir yandan akademisyenliğini sürdürürken diğer yandan entelektüel etkinliklerini bir araştirmaci, filolog, tercüman ve müellif olarak yürüten bir fikir işçisi. Aykut, özellikle Arab dili ve kültürüne vukufiyetiyle sahasinda temayüz etmiş ve bu dilden çok sayida tercüme eseri yayinlanmiş olmasi yaninda; kendisine ilgi alanı olarak seçtiği İslam ve Batı tefekkürünün tarihî mimarları, Doğu ve Batının siyaset öncüleri, Arab ülkelerindeki son dönem fikir hareketleri, ayrıca, modern veya klasik Batı dilleri üzerinde de hayranlık uyandırıcı bir birikimin sahibi. Ona getirilebilecek tenkid de bu noktada belki: Çapsızlıklarını müthiş bir pazarlama ve üslûb gözbağcılığıyla örten "reklamcı" entelektüeller vasatında, bu değerli birikimini pazarlayabileceği bir üslûb gayretkeşliğine tevessül etmeden, ilim çilehanesindeki "mütevazi" üslûbunu koruması. Gerçi onun seçkinliği de burada galiba: . Said Aykut, aşağıda okuyacağınız yazıyı, aslında "ortalama" bir Arabın anlayabileceği form özellikleri dahilinde "Arabça" olarak kaleme aldı.
AKADEMYA
Salih Mirzabeyoğlu; şair ve mütefekkir!.. Necip Fazıl'dan devraldığı "Büyük Doğu" fikir sistemini, "İbda" keyfiyetiyle yaşatan "genç adam"... Üstad, onun âleminde, varlık ve fikir dünyasına açılan "ana pencere"...
İbda fikir sisteminin mimarı olan Mirzabeyoğlu, 1950 doğumlu. Hayatı, Üstad'ı tanıdığından beri, bir avuç ateş!.. Temel hedefi, "zıtlar arası muvazene sistemi" olan İslam'ı hâkim kılmak!.. Kuşkusuz, bu dâvâda oldugunu iddia eden pek çok kişi var. Ama Mirzabeyoglu'nun usulü farkli. Bir kere, en üstte "Ehli Sünnet" kimligi var. Ve tabiî "Evliyâ kelâmi"... Şeriat, -küllî istikametlendiricilik vasfiyla içiçe- yamukluk nerede olursa olsun düzelten, öpülesi kılıçtır onda!..
İbda Fikir Sistemi ise, varlığı ve hayatı teferruatıyla ele alan bir usûl aslında. Usûl diyoruz; zira kökler, ana kaynaklar, âlim ve velîlerin sözleri, tüm bunlar kütüphanelere dizili kitaplarda "mestûr" lâkin, neye nasıl varılacağı ve nisbetlerinin ne olduğu o derece mühim ki, "usûlsüz" dalış yapmak, "boğulmakla eşanlamlı" olup çıkıvermez mi!..
Mirzabeyoğlu'nun hayatı, fikir ve eylemin birbiriyle içiçe geçtiği bir yumak... Şöyle; önce en doğrusunu tasarlayış ve eksiksiz bir şekilde belirtiş... Sonra, hareket!.. Ve hareket içinde güzelligi ve cevvalligi artan fikir... Artik, eylem ve fikir, öyle siki sarilir ki birbirine, öylesine mezcolur ki; "bu adam ne diyorsa yapar" yahut "ne yapiyorsa mutlaka söylemiş ve düşünmüştür" dersiniz Mirzabeyoğlu için.
Onun sisteminde, tasavvufun derin kelimelerinden bir "kıyam ve inkılâb" usûlü, bir diğer tâbirle, bu işin ideolojisi üretilmiştir. Şunun da bilinmesi elzemdir ki: O, direnmek için direnmez. Güce sahip olduktan sonra, ne yapacağını ve nasıl yapacağını da belirtir. Hem de, TEFERRUATIYLA belirtilen bir alternatif!..
Kitaplarında; Platon'a, Hegel'e ve Sartre'a rastlayabilirsiniz. Fakat, asla kuru ve kabul edip geçici tarzda değil!.. Mevzû edilen fikrin candamarını yakalayıp, mümkün olan en büyük faydayı teminden sonra posayı kenara atıştır onunki. Ve Batı tefekkürünü incelerken, İslam tasavvufunun derin ölçüleri vardır elinde!..
Üslûbu, kimi zaman "giyotin" kadar keskin, kimi zamansa "bulut" gibi; yağmur dolu ve yumuşacık... Asla, "kuru örgütçü" değil!.. Şair, lâkin şiir anlayışı farklı; şiiri "sır avcılığı" onun.
Kitapları "ortalama" değil; iyi bir zihin eğitimi görmüş insanlara bile ağır gelebiliyor. Yalnız bu "ağırlık", şişirme olmayıp; bilakis, ele aldığı mevzuların derinliğinden kaynaklanıyor. Nasıl "ağır" olmasın ki? Toplumu, tarihi, varlığı ve insan ruhunu ele almakla kalmayıp; teferruatı da belirterek, hepsinin tek tek "ana prensiplerle" ilişkisini işaretliyor. Dolayısıyla, sürekli bir "gel-git" var eserlerinde. Üstelik üslûbu, gerektiğinde çok açık...
"Normal" ve "sıradan" biri değil... Kızgın bir dâhî!.. Bu yüzden, hakkında birbirinden farklı sözler duyabilirsiniz: "Çok sert", "Çok yumuşak ve merhametli", "Şiiri sır gibi", "Destan şairi mi ne; çekinmese 'kesin boyunlarını' diyecek!", "Sözleri muğlak, genel kitle için faydasız", "Cümleleri slogan gibi, gayet açık!", "Bak, bak; Hegel'i nasıl da kullanıyor!", "Bu adam derviş yahu; her yerde menkıbe", "Adamın ölüm-kalım endişesi yok herhâl", "Güce karşı ne kadar da ihtiraslı!", "Şuna bak; nefs cihadından bahsediyor!", "Bu sayılar da neyin nesi?"... Uzayıp gidiyor. Bu cümleler, kurgulama değil; sevenlerinin veya muhaliflerinin de duyup bildiği üzere, onun hakkında -bilhassa entelektüel ilgi sahibi çevrede- yapılan değerlendirmelerden aynen naklettiğimiz birkaçı. Herkes kendi aynasından bakar ya!..
Onun düşüncesinde, sonu gelmez bir hareket -ve dinamizm- var. Sürekli canlilik! Ve Ibda Sistemi, teferruat konusunda hâlâ oluşum içinde; devam ediyor. Çünkü, mimari yaşiyor. Şayet ögrencileri de gerekli cehdi gösterebilirse, bu gelenek, sürekli yenilenen ve özünü paslanmaktan koruyan bir "mektep" olmaya devam edecek!..
Hemen söyleyelim; fikirleri öyle yaygın, "moda" kavramlarla pek uyuşmaz. Zira, şu -sönüp giden- ısmarlama akımların yaşattığı gibi, kullanılıp atılan "zamana uymayı" değil; Mutlak'ın peşinde, öteleri hedefler. Alternatifini sunarak, çağı değiştirmek ister!..
Edebî eserlerinde, kaosla düzenin birbirine yaslandığı görülür. Uzaktan bakan için Tilki Günlüğü, gerçek bir kar fırtınasıdır. Oysa, usûlünü bilme cehdine girenlerin ellerinden düşüremedigi bir "kâinat kitabı" olur ki; işte o ân okuyucu, o uğultulu fırtınadaki her kar tanesinin, birbirinden farklı bir desen taşıdığını görür. Kimileri için "rüya tâbiri", kimileri için "içte kopan" fırtınalar, kimi
leri için "lûgat kitabı", kimileri içinse "sihir"... Bu kitabı anlamak için -galiba en başta-, "yazandan önce yazdırana bakmak" ilkesi geçerli!..
İbda Sisteminde "akıl", hakkı yenemez bir âlet. Ama yalnızca âlet!.. "Kalp" ve "sır idrâkı" ise, asıl. Sonsuza açılan penceresini, böylece muhatabına gösterir İbda!..
Kısaca; hayat ve kâinat, nerede ne kadar karmaşık veya zor anlaşılır bir renge bürünmüşse, İbda Sistemi de işte orada "zor anlaşılır" bir üslûba sahip. Ve yine nerede bir mânâyı bedihî olarak anlıyorsanız, işte orada "bedihî" olarak anlaşılır İbda. Muhteşem bir Kaos ve Muhteşem bir Düzen!..

xxxxxxxx

Bütün Yönleriyle Kürt Meselesi
Salih Mirzabeyoğlu
Akademya�ya Doğru


ZENDPRESS- Derginizin bir sayısında Yavuz Sultan Selim'in mirasını sürdüreceğinizi söylüyorsunuz, bir yandan da Kürt meselesine sahib çıkmaya çalışıyorsunuz?.. Oysa Yavuz, Dersim'li Kürtleri kesip asan birisi değil miydi?.. Yine aynı Osmanlı 1830'lardan başlayarak Kürt prensliklerini (Bedirhan, Bâban vesaire) tasfiye etti?
SALİH MİRZABEYOĞLU- Yavuz Sultan Selim'in mirasının sürdürüleceğini haykıran dergi Taraf isimli dergidir... İbda Fikriyatı'nı, kendi hususiyetine ve oluş mizacına göre yürüten bir cephe... Adresi böylece belirtmemin sebebi, fikri benimsediğim, fakat ifâdecisi ben olmadığım bakımındandır; yâni dergiyi ben çıkarmıyorum... Benimsiyorum, çünkü dergide belirtildiği üzere Yavuz Sultan Selim, İslâm birliği davasının sahibi adamdır; bu davanın büyük aksiyoncusu, remz şahsiyetidir... Bu davanın önüne kim çıktıysa, bertaraf etmiş ve etmeye çalışmış bir kahramandır; kendi kardeşinden tutun da, Şiî sapıklarına ve Mısır seferine kadar hep bu gaye ile tepelemiştir... Daha önce de belirttiğim gibi, Osmanlı bir kavim değil, kavimlerin harman olduğu bir "ümmet" devletidir; İslâm'ın hakikatini temsil eden Sünni Kürtler de, bu davada Yavuz Sultan Selim'e özellikle yardım etmişlerdir... Aslında doğrudan doğruya şunu söylemem gerekirdi: Öldürmenin kendi başına "iyi-kötü" değerlendirmesi olamaz... Yeri gelir, Üstad'ımın söylediği gibi, "mikroba merhamet, hastaya merhametsizliğe varır!"... Yavuz'un tepelediği, Şiî Kürtlerdir; şimdi kontrgerillanın Hizbullah diye meşreblerinde örgütlendikleri ve düzen adına PKK'ya karşı çıkan zümre... Söz PKK'dan açılmışken, "sözde Kürt'ün meselesine sahip çıkıyor ama, hep Kürtleri öldürüyor" desek?.. Üstelik Yavuz Sultan Selim ve Ulu Hakan Abdülhamit Han, Kemalist rejim adına kalem yürütenlerin "Kürtlere yüz verdi, Kürtçülük şuuru bunlarla uyandı!" diye buğz ettikleri iki isimdir... Aynen, "Kürtlere yüz verdiler!" derler; "Kürt diye diye, bu Türkleri ayrı kavim zannettirdiler!"... Altını çizdiğim bu husus, "Kürt meselesine sahip çıkmaya çalışıyorsunuz" ifâdenizin çeşitli yanlışlıklarından birini de göstermiş oluyor!.. Sorunuzun son faslına gelince... Yavuz Sultan Selim'den sonra Osmanlı genellemesine atlayarak 1830'lardaki tasfiyelerden bahsetmenizi, hâdiselerin muhasebesi yönünden bir zaaf olarak görürüm: "İyi adamın kelek oğlu" hesabı, oğulun vasfı babanın mümtaz şahsiyet olduğu hakkındaki hükmü bertaraf etmez... Osmanlılar, ümmet olarak -ki Kürtler de buna dahildir- İslâm'ı temsil ettikleri kadar yükselmiş, temsil liyakatini kaybettikleri nisbette de gerilemiş ve çökmüşlerdir... Dikkat ediliyorsa, sözü geçen tasfiyelerin şartları üzerinde değil de, muhakeme usûlünüz üzerindeyim... Başka bir yönden: Meselâ, Anadolu birliğinin sağlanması safhasında, bir sürü Türk beylikleri de tasfiye edilmiştir... PKK'nın, "gayeye o türlü değil de, bu türlü ulaşılır" diye, metod ayrılığından dolayı -hem de Kürtçü olmasına rağmen- tasfiye etmeye çalıştığı Kürt örgütleri?.. Demek oluyor ki, haklılık-haksızlık değerlendirmesi ayrı şeydir, gücün haklı kullanılıp kullanılmaması ayrı şeydir, bayrağın gücü olanda kalmasının tabiîliği ayrı şeydir, herkesin kendi yönünden haklı olup da gücün tayin edici rol oynaması ayrı şeydir!.. Gelelim, verdiğiniz tarih (1830) dönemine:
- "19. yüzyılın başlarında problem hâline gelenlerden Vidin'de Pazvantoğlu, Rumeli'nde Tirsinikli oğlu İsmail Ağa ve Dramalı Mahmut Paşa, Yanya'da Tepedelenli Ali Paşa, Tırhala'da Tıfılboz, Manisa'da Kara Osmanoğlu, İzmir'de Kâtibzâde, Yozgat'ta Çapanoğlu, Sivas'ta Kadıkıran, Trabzon'da Tuzcuoğlu, Muş'ta Emin Paşa, Ravanduz'da Mehmed Paşa, Cizre'de Bedirhanîler, Süleymaniye'de Babanlar vb. olmak üzere sayısız mütegallibe ve derebeyi sayılabilir. Bu bölünmeyi, dağılmayı durduran, imparatorlukta otoriteyi ve devlet nizâmını hâkim kılmak için amansız bir çabaya girişen Sultan 2. Mahmud olmuştur."
Altını çizdiğim bu husus, ısrarla Osmanlı ile Kürt'ü karşı karşıya gösterme çabasının sakatlığını gösterir; dikkat edilirse, -haklılık, haksızlık davası bir yana-, devlet ve devlet içi çeşitli bölgelere âit meseleler karşılaşması var... Aynı eserden:
- "Çıkarları ve şahsî nüfuzları kırılan mahalli Bey ve ağalar, bu kez İbrahim Paşa ile devlete karşı anlaşmaya giriştiler, ne var ki, yıllardan beri yerli beylerin, ağaların, şeyhlerin nüfuz ve otorite kavgasında oyuncak olan, fakat gerçek selâmetin devletin yüce hâkimiyetinde olduğunu sezen halk, bu yaklaşmalara seyirci kaldı. Halktan gerçek desteğini bulamayan mütegallibenin bu teşebbüsleri de bir sonuç vermedi. 1848 ve 1850 yıllarında yapılan harekât sonunda Cizre'den Bedirhanî, Süleymaniye'den Baban ve Hakkari'den de Nuri Bey'in despotluklarına son verilerek Osmanlı devlet nüfuzu İran hududuna kadar yayılmış oldu."
İsmet Parmaksızoğlu'nun resmi görüş doğrultusunda yazılmış "Tarih boyunca Kürt Türkleri ve Türkmenler" isimli kitabından altını çizdiğim husus, Bedirhaniler ve Babanların 1830 değil de 1848-1850 yıllarında tasfiye edildiklerini gösteriyor ki, bildiğiniz gibi 1839 Tanzimat Fermanı, hâlen solun ilericilik adına şakşakladığı bir hâdisedir... M. Salih San tarafından yazılan "Doğu Anadolu ve Muş'un İzâhlı Kronolojik Tarihi" isimli kitabtan:
- "1839 yılında Büyük Mustafa Reşit Paşa, Gülhane Hattı Humayunu ile Tanzimat devrini açtı. Tanzimat idaresi kurallarına göre, beyliklerin kaldırılması lâzımdı. Bu arada Muş'taki bağımsız Beylerbeyi Alâaddin Paşa'nın evlâtlarının da saltanatına son verilecekti."
Aynı eserde, Alâaddin Paşaların tasfiyesinin civar aşiretler tarafından memnuniyetle karşılandığı da belirtiliyor... Henüz gerçek anlamda Kürtlerin tarihi yazılmamış olduğu için, bazı olayların ve gerçeklerin saptırılması, Kemalist görüş çerçevesinde bir takım -Osmanlılar için de olduğu gibi- uydurma yorumlar bir yana, Alâaddin Paşalardan bahsetmemin sebebi, Mirzabey'ler ile akraba, bir şecere kopyasına nazaran da aynı kökten olmaları... Bu husus size iki bakımdan çok şey söylemeli... Birincisi; İslâm davasının kavgacısı olmam bir yana, sizin ölçünüzle de "meseleye sahib çıkmaya çalışıyorsunuz" sözünün muhatabı değilim... İkincisi; hak ve hakikat kaygısını her türlü şoven duygudan üstün tutmam ki, değerlendirmelerime ayrıca kıymet katsa gerek... Bu hususlar göz önünde tutulursa, Kürt aşiretlerin birbirlerini tasfiye hareketleri yanında, sözünü ettiğiniz tasfiyelerin bir Osmanlı karşıtlığı olarak kullanmada sözünün bile edilemeyeceği gerçeğini belirtmemin, tartışma götürmeyeceği açıktır!..
Xxxx

Munky
31-07-07, 15:30
Sefa Kaplan
Sefa Kaplan 1956'da Çorum'da doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü son sınıfta bıraktı. 1984 yılında öğretmenlikten ayrılarak gazeteciliğe başladı. İlk şiirlerini 1978 yılında Türk Edebiyatı dergisinde yayımladı. Beş yıl Londra'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye döndü.

ESERLERİ

Sürgün Sevdaları (şiir, 1984), İnsan Bir Yalnızlıktır (şiir, 1990 - Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Seferberlik Şiirleri (şiir, 1994), Disconnectus Erectus - 2 + 1 (şiir, 1995), Yahya Kemal Seçkisi (seçki, 1995), Tarih Tereddütten İbarettir (gazeteci-yazar yazıları, 1990), Kemal Derviş - Bir "Kurtarıcı" Öyküsü (biyografi, 2001).

Londra Şiirleri

"Sefa Kaplan'ın Londra günlerinin yansımaları olarak bir tür "zorunlu gurbet"e tanıklık eden Londra Şiirleri, yaşadığı yeni iklim ve coğrafyayı olduğu kadar o yeni iklim ve coğrafyadan "yurdu"na bakışıyla da "gurbet"e farklı bir yaklaşım getiriyor; bir 'sürekli gurbet'e yargılı dervişin duyarlığı ve kendi sesinde derinleşmeyi yol tutmuş şairin ince işçiliğiyle."

Munky
31-07-07, 15:31
Sevan Nişanyan
Sevan Nişanyan, 1956 yılında İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini Işık Lisesi ve Robert Kolej'de tamamladı. Ardında ABD'ye giderek Yale Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi'nde tarih, felsefe ve Güney Amerika Siyasal Tarihi üzerine eğitim gördü. Çalışma hayatına büyük şirketlerde yöneticilik yaparak başladı. Daha sonra hayatını kendi kendine sürdürmenin yollarını aradı. Dünyanın birçok farklı bölgesini gezerek seyahat kitapları kaleme alma yolunu seçti. İngiliz ve Amerikan şirketleri için seyahat kitapları kaleme almaya başladı. 1998 yılında Küçük Oteller Kitabını ilk kez yayınladı. Bu kitapla Türkiye için yayınladığı seyahat kitapları serisi başlamış oldu. Küçük Oteller Kitabı her sene yenilenerek bir referans kitabı haline geldi. Sonrasında İzmir'in Selçuk ilçesinin Şirince köyüne yerleşerek, otelcilik yapmaya başladı. Şirince'nin tanıtımı için çalışmalar yürüttü. Özellikle eski ev restorasyonunda uzmanlaştı. Şirince'de yıkılmakta olan evleri yapı ve iskan ruhsatı olmadan restore ettiği gerekçesiyle 2002 yılında 10 ay hapis yattı. Bu dönemde Türkçe'nin etimolojisi üzerine Sözcüklerin Soyağacı : Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü ve Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı adlı kitapları yazdı. Halen seyahat kitapları yazmaya devam etmekte ve Şirince köyünde eşi ve üç çocuğu ile yaşamaktadır.

ESERLERİ
�Küçük Oteller Kitabı 2006
�Sözlerin Soyağacı Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü
�Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı

Munky
31-07-07, 15:31
Seytemur Emin
Seytumer Emin:
�halkım için, yurtum için ateşte yanarım��
Zera BEKİROVA

Namlı şairimiz, halkımıznın Kırımğa qaytuv ve ayak astı etilgen haklarını ğayrıdan tiklev oğrunda ki kureşnin ilki kunlerinden on saflarında bulunğan, İkinci Cian cenkinin sabık askeri Seytumer ağa Emin keçenlerde 80 yaşını tolturğanına bakmadan kuç-kudretke tolu ve hala daha saftan çıkmadan hareket etmekte. Bu sene muhterem ustamıznın "Hatıra Kitabı" da dünya yüzünü kordi. Kitapka Kırım Tatarlarnın ikinci cian muarebesinde elak olğan, bellisiz ğayıp olğan, gizli savaşkan evlatlarının adları kirsetilgen. Çünki bundan birkaç yıl evesi Rus tilinde neşir olunğan "Hatıra kitabı" nda bir çok Kırım Tatarının adı unıtılıp kirsetilmegen edi. Sabık cenkçi Seytumer Emin bu beyaz lekeni yok etmek ve hakikatnı tiklemek yanı Kırım Tatar halkının cenkteki akiki iştirakini kostermekni ozünün mukaddes boyun borcu diye sayıp, sonki birkaç yıl devamında şu kitabı uzerinde çalıştı.

Seytumer Emin asılında kimlerden ola ve ne yerde doğdu ? Ozunin bıldır neşir etilgen " Sen olmasan..." şiirler cıyıntığına yazğan kiriş sözünde kendisi hakkında şair boyle yaza:

"Men Kimim ?"

Men,mavi tonlarda doğdım anamdan,
Onın için saçlarda sabalar cırı bar.
Çokrak suvları içtim men alandan,
Onın için sesimde gurülder çokraklar.
Denizler boyladım cenklerde tökip kan,
Onın için yüreğim dalğalı bir deniz.
Sürgünlik ayırdı tatamdan, anamdan...
Olar için ağlarım men keçe ve kundüz.
Afatlı yıllarda Halkımnen edim men,
Olsem de kalsam da, islerim Onınnen!

1921 senesi Bahçesaray civarlarındaki Albat koyun de doğma Mahüldürli Zemine ile Albatlı Emin Ağanın ailesinde dünyağa kelgen Seytumer ta balalığından halkının başına koşkan belaafatlarnı paylaşıp kelmekte. Başlangıç mektepni Büyük Ozanbaş Koyunda bitire, sonra Albatnın merkezinde çıkkan "Udarnik" rayon gazetasında çalışmaga başlay. Şu gazeta da işlegen jurnalist Yakup Yekki genç Seytumer' in ilki nasiyatçı hocası oldı ve ona edebiyat alemine yol kosterdi. Arbiy hızmetke yonelmek çağına kelgende, Seytumer' ni askerge almaylar. Amma 1941 senesi cenk başlanğanda Seytumer ariza artından ariza yazıp degenine erişe cebhege alına. Cenknin ateşli kunlerinde erlercesine cesûrane kureşe, defalarca yaralana ve yaraları sebebinden cebege yaravsız tanılıp, arbiy hizmetten azat olına. Lâkin Seytumer çekilmege, tınç yaşamaga istemey ve endi partizanlar hareketine katılmak için "listovkalar" hazırlap, uçaktan onları çarpışma kaynağan meydanlarğa darkata. Dağda partizanlarnen bir yerde buluna. Kırım Alman baskıncılarından azat etil-genden yani 1944 senesi Nisan 11'den , Mayıs 17'nýn gecesine kadar Akmescit' te muarrir Cebbar Akimov' nen beraberlikte "Kızıl Kırım" gazetesini çıkaralar. Mayısnın kanlı kecesinde onı butün halkınen birlikte kara trenlerge tıkıp, sürgünlükke alıp keteler.

Muarriri Cebbar Aga ve daha binlernen semetdeşlerinen beraber Özbekistan'ın Bekabad şehirine ketirilip Farhad suv elektrik istasiyonu kurucılığına çalışmağa aydala. Toprak kaza, arabalarnen taşıy...işte, herkes kibi.Onınnen beraber 60-ka yakın artist ve aveskarlardan ibaret teatr ansambl teşkil ete. Sonra Farhad kuruculığı bitken son , teatr-ansambl darkatılır ve artistler komendatlardan izin alıp istegen yaklarına keteler. Bir zamanlarda olarnı Şamil Alyadin ve İlyas Bahşiş toplap, "Kaytarma" ğa temel koyalar.

Seytumer Ağa ise endi bi yaşta milliy hareket işinen meşgul ola, halk arasında teşkvikat alıp bara, imzalar toplay, nümayişlerde çıkışta buluna.Yuregindeki duygularnı, korip-keçirgenlerni kağıtka keçire. Şu yıllar devamında "İrade Deryası" romanı, halkımıznın karaman kızı hakkında poyema, "Beyaz çeçekler" ve "Ateşli kunler" şiir kitaplarnı çıkara. Karakalpak ediplernin eserlerini ana tilimize tercime ete. 1965 senesinden 1974 senesine kadar Taşkent'te Ğafur Gulyam adına neşriyatta Kırım Tatar edebiyatının muarriri olıp çalışa. Amma artık surgunlık muiti onı sıka ve Karadeniz yalısında bulıngan Krasnodor ülkesine kaçıp kete.

1987 senesi TASS nın Kırım Tatar halkı ustüne yanı zeherli iftira yağdırgan beyanatından son Seytumer Ağa binlernen semetdeşlerimiz arasında Moskvağa Kızıl Meydanğa narazılık numayişina kete. Milliy hareketçilerimiznen birlikte halknı kureşe kotere. Rusiye ülkesinde yaşağan şair endi ana tilinde yazğan şiirlerini bastırmağa imkân tapalmay. Halkımıznın meselesini,murad -maksadlarnı cianğa bildirmek maksadınen Seytumer Ağa eserlerini Rus tilinde yazıp başlay. Kırım halkımıznın milliy kureşi hakkında binlernen şiirler yarata.

Şair Seytumer Emin'in şiirlerinde halkımıznın nefreti,keder ve sevinç kozyaşları, Vatan Kırımğa sınırsız sevgisi öz ifadesini tapa. Bazı satırlarını okıp yüzün sertleşe, açuv - ğadap sara, diğer sözlerni okuğanda kendini sanki Bahçesaray' ın tılsımlı, meftûn etici dağlarında, cennet bağçalarında kezgen - uçkan kibi tuyasın. Kalbin özlüğinden şu şiiri satırlarğa zil tutıp,yırlar başlay.

Seytumer Ağa hala daha safta, rahatlıkla ne ekenini bilmey, kartlıknı tanımay-hep hareket ete.

Dikkatinizğe Seytumer Eminnin " Sen Olmasan..." kitabından bir şiirni takdim etemiz.

Bekabad

Kırk dörtte ateşli yeller yüzümni yakkanda,
Seni meni tek öldürmedin, Bekabad !
Sırdarya suvlarınen tolup-taşıp akkında,
Bir yütum suv bile, bermedin, Bekabad !
Hast komendat çıkması sındırdı belimni.
Zehirinde kanaldım hastalıkka.
Zaman bulğavladı ayağımnı, elimni...
Kene de, sadık kaldım hor halkıma !
Yıllar keçse de, yüregimni hep yakasın !
Sen aklıma kelsen,
Halâ seskenem !
Sırdarya, sen, kene de şaytınır akasın.
Unutıldı kara kunler, belleysin!
Men,seni anam, Bekabad, hiç unutmadım!
Ah, nasıl, nasıl anam, özüm bilem !
Lâkin men,müşkül alımdan hiç utanmadım!
Men aziz Halkıma etmedim elem !
Sende söndi halkımnın aû, kuneşi- Cebbar.
Son nefesinde :- Halkım ! dep, berdi can.
Sende telef oldı kureşte Osman Hoca.
Menim de yüregimde kanlı yaran bar!
Suvlar degil, zehirler aktı Deryandan.
Araretten suv tapmadık içmege...
Aklımda,nice yıl keçse de, aradan,
Ruhsat bermedin yalıdan- yalığa keçmege...
Sende telef oldı yaşlığında anam.
Hor-fakır evlatlarım kaldılar sende!
Yanam, yanam, men darğa pek yanam !
Kolum yetmey olarnı kucaklap sevmeğe...
Yok,unutmadım seni, afatlı Bekabad !
Mezarlık aldın ecelsiz Halkıma !
Kaltırarım, anğanda- yatkanda, turğanda...
Neler,neler kelmez bugün aklıma !
Nice, nice canlar elyak aldı sende.
Sende açtı koz yaşlar,akşam-saba
Bir tilim otmekke telmirdi ana-baba...
Sabiyler dünyağa koterdiler sada...
O kara kunlarda koterildik kureşke.
Aşım ettik azatlık yolında,bizler.
Ettik biz, ay-yarık, kuvanalı kuneşke.
Kırılsa da kanatlar, talsa da tizler...
O kunler !
Unıtılmaz o kara kunler !
Lânetler yağdıram men sana, Bekabad !
Horlanğan halkıma baht - kuneş kuler.
Lânetler yağdıram men sana, Bekabad !
1965 s.

Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM
KALGAY Dergisi, Temmuz � Ağustos � Eylül 2001, Sayı: 21, Sahife 16 - 17

Munky
31-07-07, 15:31
Sinan Gedik ( 1956)
1956 yılında, Erzurum Şenkaya Bardız nahiyesinde doğdu. Makine mühendisi olup, Köy İşleri Bakanlığı Kooperatifler Genel Müdürlü ğü Proje Daire Başkanlığında E.A.P.P. Mühendisi, Türkiye Kömür İşletmeleri, D.L.İ. Müessese Müdürlüğünde Baş Mühendis, Kültür Bakanlığı İstanbul Atatürk Kültür Merkezinde Müdür Yardımcısı, Maltepe Belediyesinde Belediye Başkan Yardımcısı, İstanbul Büyük Şehir Belediye Meclis Üyeliği ve 15 ay süre ile Maltepe Belediye
Başkanlığı görevini yürüttü.

Türkiye Engelliler Vakfı ve 100.Yıl Beşiktaşlılar Derneği Kurucu Üyesidir. SASAV Sanatçılar ve Sanatseverler Vakfı Kurucu Üyesi olup Başkanlık görevinde bulundu.

Çeşitli gazete ve dergilerde şiir ve makaleleri yayımlandı. Sabah Olurken-1995, Gölgem Ayak Ucunda-1998 olmak üzere 2 şiir
kitabı yayınlandı.

GÖLGEM AYAK UCUNDA

Sessiz bir akşam, yankilanirken odanda
Tutkun, merhametin
Ve yüreğinde sonsuzluğun kanatları çırpınır
Ve kilometrelerce ötede
Yapayalnız ellerim
Çizerken kavisler kalp atışlarım
Ve tenha gecenin
Boşluguna düşer sesin.

Bir yanda hülyaların, bir yanda aklın karışır
Ve tutarsın tüm yalnızlığınla geceyi
Vazgeçemediğim narçiçeği
Gölgem ayak ucunda
Ve bense...
Şehrin öbür ucunda

Daha unutamadık mı mor duyguları
Ve nazın karıştığı karşı yamaçları
Alev renginde suları
Kesişmişti ekseninde zaman
Ve bir türlü sevmeyi öğrenemediğimiz
Yoksulluklarımızda talan

Bir dirhem zifiri karanlığa buladık güneşi
Ve tüketemediğimiz kavuşma sevdalarını
Yasladık yüreğimizi her akşam gün batımlarına
Sukûtun örttüğü mahçup gecelerimize
Ve bir de ıpıslak gözlerimize

Ayrıştığımızı sandık her şafakta
Ve inceldi gözbebeklerimizde ayrılık
Dışarıda pusu kurmuş sonbahar
Ve söküm verdi sökemediğimiz dağlar
Ayrıştığımızı sanarak
İçimizde pişmanlık sağanak sağanak

Ve vazgeçemediğim narçiçeği
Gölgem ayak ucunda
Ve bense şehrin öbür ucunda...

HAYKIRIŞLAR YÜRÜR

Top mermileri yağar sanki
Issızlığımın mevzilerine
Kartal pençesinde kanlar içinde kanatlanan
Zulmün keskinliğini sınasa zaman

Gençlik iksirinde yol bulur özgürlük
Haykırışlar yürür her sabah gök sakinliğine
Ve doğum sancısının çığlıklarında
Bir çocuk hevesidir yeniden yapılanan

Gözlerimde süzdüm güneşi kıpkızıl
Ve kulaçlarımda mesafeler tükendi
Göçtük Anadolunun bir ucundan öbür ucuna
yorgunluklarımda bir güldü düşen avucuma

OĞLUMA

Umutlarımız çoğaldı yüreğimizde
Ve gelincikler serpildi bu bahar
Artık ağaçların dallarında kuş yuvaları
Ve her çiçekte bir arı

Hele sevgi gülücüklerin yok mu
Gözlerinde zaman ötesi kainat
Bir mühim olay
Ve senin varlığın hakikat

Masum yüzün, küçücük ellerin
Zembereği eskimiş besbelli bu şehrin
Her şeye rağmen
Heyecan, mutluluk ve sen
Ve bir de annen

Munky
31-07-07, 15:32
Sultan Mahmut Toraygır ( 1893)- (1920)
Kazak Edebiyatı

Sultan Mahmut Toraygır (1893-1920)
Kazak bozkırlarında ortaya çıkan millî uyanışa, millîleşme çabalarına ve kurtuluş mücadelesine kuvvet veren aydın, yazar ve şâirler arasında Magcan Cumabayev (1893-1938), Sultan Mahmut Toraygır (1893-1920), Jüsipbek Aymavıt (1889-1931) ve Şahkerim Kudayberdi gibi kişilerin de Kazaklar nezdinde önemli bir yeri vardır.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
31-07-07, 15:32
Süreyya Yusuf
Süreyya Yusuf

Bu şartlar altında Kosova Türk şiirinin canlandırılması misyonunu, aslen Makedonyalı olan Süreyya Yusuf üstlenmiştir. Onun çabalarıyla Makedonya�ya geçen Naim Şaban, Nusret Dişo ve Nimetullah Hafız�ın, kısa sürede şiirde önemli yol kat ettikleri aşikârdır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 15:33
Şahinkaya Dil
Şahinkaya Dil, 1931 yılında doğdu. Şair. Çeşitli dergilerde şiirleri yayınlandı. 1955 yılında Çağdaş adıyla bir dergi çıkardı.

Başlıca şiir kitapları: Mısra Mısra, Seni Yaşamak, Alaca Soluk, Ebem Kuşağı, Işık Çığlığı.

Munky
31-07-07, 15:33
Şamil Aladin ( 1912)
Kırım Türk Edebiyatı

İkinci Dünya savaşından önce daha Kırım'da yaşama hakkına sahipken şiir ve hikayeleri yayımlanmaya başlayan Şamil Alâdin (1912), romanlar, hikayeler, deneme türü yazılar ve makaleleri ile Kırım Türk edebiyatının gelişmesi açısından oldukça önemli bir şahsiyettir.

Yazarın konularını gerçek hayattan alan 1957 yılında "Teselli" ve Çauş Oğlu" isimli hikayeleri, 1961 yılında "Eger Sevsen", 1969'da "Rüzgardan sallangan Fenerler" isimli romanları neşredilmiştir. Şamil Alâdin daha sonra "Elmaz" ve "Furtuna Tıngan Son" adlı hikayelerini yazmıştır.

Şamil Alâldin'in 1979 yılında yazdığı "İblisnin Ziyafetine Davet" isimli hikayesinde ise; 1913 yılında vahşice öldürülen Usein Şamil Toktargazi'nin hayatı tarihi belgelere dayandırılarak işlenmiştir.

Yazarın Kırım edebiyatının bilhassa İkinci Dünya Savaşından sonraki dönemini inceleyen yazılarının toplandığı "Yüksek Hizmet" (1983) isimli eseri, Kırım edebiyatı tarihi açısından önemli bir açığı kapatan bir eser olarak oldukça önemlidir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
31-07-07, 15:40
Şevket Rado ( 1913)- (09.04.1988)
1913 yılında Radovişte�de doğdu (Yugoslavya).Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi� ni bitirdi (1936), Akşam Gazetesi�nde 25 yıl fıkra yazarlığı yaptı (1934-1960), sonra Resimli Hayat, Hayat, Ses, Resimli Roman gibi dergilerin sahibi ve yöneticisi oldu. 50 yıllık gazetecilik hizmetinden dolayı 1987 Burhan Felek Ödülü� ne layık görüldü.9 Nisan 1988 tarihinde öldü.


ESERLERİ
Sanat hayatına şiirle başlamıştı, Şevket Hıfzı imzasıyla Varlık dergisinde (1933/34) yayımlanmış bu şiirlerini yıllar sonra şairliğinin tarihçesini ve şiirleri üzerine yazılmış eleştirileri de ekleyerek Şiirler (1970) kitabında topladı. Dergilerine yazdığı, deneme benzeri sohbetlerini Eşref Saat (1956), Ümit Dünyası (1957), Hayat Böyledir (1962), Aile Sohbetleri (1967), Saadet Yolu (1981) kitaplarında bir araya getirdi. 50. Yılında Sovyet Rusya (1968) kitabı da gezi notlarından oluştu.

Munky
31-07-07, 16:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/268.jpg
Şinasi ( 05.08.1826)- (13.09.1871)
İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826'da İstanbul'da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi'nde ve Feyziye Okulu'nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi'den Arapça ve Farsça öğrendi. Aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey'den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. Paris�e Gitti 1849'da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris'e gönderildi. Burada edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Oryantalist De Sacy ailesi ile dostluk kurdu Ernest Renan'la tanıştı, Lamartine'in toplantılarını izledi. Oryantalist Pavet de Courteille'e çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851'de Société Asiatique'e üye seçildi.

Mustafa Reşit Paşa�nın Adamı

1854'te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi'nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş'te (ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu sadrazam Mustafa Reşit Paşa�nın görevinden ayrılması üzerine üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa 1857'de yeniden sadrazam olunca, Şinaşi de eski görevine döndü. Tercüman-ı Ahvâl 1860'da Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867'de İstanbul'a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris'e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Milli Kütüphanesi�nde araştırmalar yaptı. 1869'da İstanbul'a dönünce bir matbaa açtı, eserlerinin basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da 13 Eylül 1871'de beyin tümöründen öldü. Batı Aktarmacılığı Şinasi Batı, özellikle de Fransız kültürü etkisinde eserler verdi.Ülkenin Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savundu.Batı hatta Fransız aktarmacılığını tek çözüm gördü.Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girdi. Gazete çıkardı, makale, şiir ve oyun yazdı, sözlük çalışmaları yaptı. O da halkı "aydınlatılması" gereken bir yığın olarak gören batıcılar gibi, değişmeyi mekanik bir hadise olarak algılama yanlışına düştü.Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili olmuştur. Dil Düzyazılarında sade bir dil kullanılmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanlarındaki eserleriyle desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden tercümeler yapmıştır.

ESERLERİ: Tercüme-i Manzume ,Şair Evlenmesi,Müntehabat-ı Eşhar (şiirlerinden seçmeler),Durub-u Emsal-i Osmaniye(atasözleri), Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar (seçme makaleler)

Munky
31-07-07, 16:01
Şükrü Ramo
Makedonya Türk Edebiyatı

Balkanlar�da İkinci Dünya Savaşı Sonrası Türk Şiiri

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan, Makedonya�yı cumhuriyet, Kosova�yı özerk bölge statüsüyle sınırları içine alan Yugoslavya Federatif Halk Cumhuriyeti�nde, azınlıklara tanınan birtakım haklar sonucu, sosyal ve kültürel hayatın bütün diğer alanlarında olduğu gibi, edebiyat alanında da, kısa sürede bir canlanma görülmeye başlamıştır. Krallık Yugoslavya rejiminin, 1929 yılında yasakladığı Türkçe yayın basın faaliyetinin, çok sınırlı da olsa devreye girmesi, bunda büyük rol oynamıştır. Öyle ki 23 Kasım 1944 yılında Makedonya�da yayın hayatına başlayan haftalık �Birlik� gazetesi sayesinde, çoğu edebiyata şiirle giren yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Bu kuşağa mensup Şükrü Ramo, Enver Tuzcu, Necati Zekeriya, Fahri Kaya, İlhami Emin gibi şairlerin eserleriyle, Makedonya Türk şiirinin yeniden hayat bulduğu söylenebilir.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 16:01
Turgut Uyar ( 1927)- (1985)
1927 yılında Ankara'da doğdu. Bursa Askeri Lisesi'ni bitirdikten sonra, yüksek oğrenimini Askeri Memurlar Okulu'nda tamamladı. Anadolu'nun çeşitli yörelerinde subay olarak çalıştı. Ordu'dan ayrıldı, sivil görevler aldı. Emekliye ayrılınca İstanbul'a yerleşti. 1985 yılında vefat etti.

Şiir Kitapları:
Arz-i Hal (1949), Türkiyem (1952), Dünyanın En Güzel Arabistanı (1959),
Tütünler Islak (1962), Her Pazartesi (1968), Divan (1970), Toplandılar
(1974), Kayayı Delen Zincir (1981), Büyük Saat (Bütün Şiirleri, 1984).


UZAK KADERLER İÇİN

Birgün, bir yağmurla garip garip
-Çoluğu çocuğu terk edeceğim.-
Bir sevgiyle doymayacak kalbim, anladım
Alıp başımı gideceğim.

Asır yirminci asırdır, amenna
Bir yanımda sevgilerim, bir yanımda sancım
Neon lambaları büsbütün karartır gecemizi
Uzaklar daha uzaklaşır
Bir define çıkarır gibi kayalardan, Ademden beri
Sımsıcak sevgilere muhtacım.

Bir gün alıp başımı gideceğim
-Yıldızlar ışısın, yollar üşüsün, yollar...-
Belimi bir ılık şal sarsın, mavi
Hüzünlü bir serencamın ardından, şarkısız
Rüyalarım unutulmuş bir handa pes desin
Görmüş geçirmiş bir çift duygulu dudak karşısında.

Kendi kendine çekilmez oluyor ömrüm
Her insanın ayrı ayrı yaşayabilsem kaderinde
Diyarı gurbette kanlı bir aşk
Bahtsız bir çocukluk uzak köylerin birinde
En uzak beyazlar,
En yakın ikindilerde, duygulu
Ve bir sahil meyhanesinde bir akşam
İçip içip ağlasam...

Nasıl kısa kesmeli bilmiyorum?
Herkesin derdinden pay isterken.
Uzak kaderlerin suları çağlar simdi
Yıldızlar dökülür sonsuza içimizden.

Birgün, bir parkta otururken, biliyorum
Bir el yağmurla dokunacak omuzuma
Bir çift göz, bir davet, bir kalp
Çoluğu çocuğu terk edeceğim.
Yapraklar dökülecek, çiçekler solacak

Bir sonbahar, bir sabah ve bir yağmur olacak
Toprak ve insan kokularıyla,
Uğultulu bir sarhoşluk içinde, yıllar için
Başımı alıp gideceğim.

Munky
31-07-07, 16:01
Ülkü Tamer ( 1937)
1937 yılında Gaziantep�te doğdu.İstanbul� da Robert Kolej� i bitirdi (1958), Gazetecilik Enstitüsü� nde okudu, özel tiyatrolarda aktörlük etti (1964-68), çevirmenlik yaptı, Milliyet,
Karacan yayınlarını yönetti.

ESERLERİ
Basılı ilk kitabı bir perdelik oyunu idi, oniki yaşında yazmıştı (Duygular Konuşuyor, 1948). Sanat dergilerinde ilk şiiri Kaynak� ta çıktı (Eylül, 1954).
Şiir ve kitap çevirileriyle tanınan, Edith Hamilton�dan Mitologya çevirisiyle Türk Dil Kurumu 1965 Çeviri Ödülü� nü kazanmış olan Tamer, İkinci Yeni
doğrultusunda kendi şiirlerini şu kitaplarda topladı: Soğuk Otların Altında (1959), Gök Onları Yanıltmaz (1960), Ezra ile Gary (1962), Virgülün Başından
Geçenler (1965), İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür (1966; Yeditepe 1962 Şiir Armağanı�nı kazanmıştı), Sıragöller (1974), Seçme Şiirler (şiirlerinden
seçmeler, 1981). Toplu şiirlerini Yanardağın Üstündeki Kuş (1986) adlı kitabında topladı.
Çağdaş Latin Amerika Şiir Antolojisi (1982)�ni hazırladı. Hikâyelerini derlediği Alleben Öyküleri (1991) ile 1991 Yunus Nadi Öykü Armağanı� nı kazandı.
Alleben Anıları (1997) isimli kitabında çocukluk hatıralarını topladı.

Munky
31-07-07, 16:02
Vüs^at O. Bener ( 1922)- (01.06.2005)
Vüs�at O. Bener 1922�de Samsun�da doğdu. İlkokulu Erzincan�da, ortaokulu Sivas�ta okudu; Bursa Işıklar Askeri Lisesi ve Harp Okulu�ndan sonra 1953�e kadar orduda görev yaptı. 1957�de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. Kamu kuruluşlarında çalıştı; 1992�de emekli oldu.
1950�de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü yarışmasına katıldı; �Dost� adlı öyküsüyle dikkat çekti. Seçilmiş Hikâyeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayımladığı öykülerle tanındı. Öykülerinden �Dost� Fransızcaya, �Batak� Almancaya, �İlki� İngilizceye çevrildi. Hakkında, Vüs�at O. Bener: �Bir Tuhaf Yalvaç� (Norgunk, 2004) adlı bir kitap yayımlandı.1 Haziran 2005 tarihinde hayata veda etti.

Yapıtları:
Öykü: Dost, 1952; Yaşamasız, 1957; Dost, (29 öykü) 1977; (32 öykü) 1986; Siyah-Beyaz, 1993; Mızıkalı Yürüyüş, 1997; Kara Tren, 1998; Kapan, 2001.

Roman: Buzul Çağının Virüsü, 1984; Bay Muannit Sahtegi�nin Notları, 1991. Oyun: Ihlamur Ağacı, 1962; İpin Ucu, 1989.
Şiir: Manzumeler, 1993.

Ödülleri: Ihlamur Ağacı ile 1963 TDK Tiyatro Armağanı; İpin Ucu ile 1980 Abdi İpekçi Tiyatro Armağanı; Siyah-Beyaz ile 1993 Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü ve 1993 Sedat Simavi Vakfı Ödülü; Edebiyatçılar Derneği Altın Madalya Onur Ödülü.

Munky
31-07-07, 16:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3573.jpg
Yaşar Reyhani ( 1932)
1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır.

Yaşar Reyhani 10 Aralık 2006 tarihinde Bursa'da vefat etti.

VEFAT-HABER

Aşık Reyhani, son yolculuğuna uğurlandı
Zaman 11 Aralık 2006

Türk âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden ünlü halk ozanı Aşık Reyhanı bir süre önce yerleştiği Bursa'da 74 yaşında vefat etti. Reyhanı'nın ölümü sevenleri ve dostları tarafından üzüntüyle karşılanırken, cenazesi Yıldırım ilçesi Değirmenönü Merkez Camisi'nde ikindi namazının ardından Cumalıkızık mezarlığına defnedildi. Aşık Reyhani'nin cenazesine, yetiştirdiği bazı aşıkların yanı sıra çok sayıda vatandaş katıldı.

Yaklaşık 10 yıl önce, doğduğu topraklar olan Erzurum'dan göç edip Bursa'ya yerleşen Aşık Reyhani, burada bir süre daha sanatını icra etti. Ancak Reyhani, her geçen gün aşıklık geleneğine duyulan ilginin azalması üzerine saz çalıp türkü söylemeyi bıraktı. Bursa'nın merkez Yıldırım ilçesine bağlı Değirmenönü Mahallesi'nde çocuklanın yanı sıra Erzurumlu aşık dostlarının yardımı ile hayatını idame ettiren Aşık Reyhani, sağlık sorunları nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu.
Aşık Reyhani, dün gece yarısı evinde hayatını vefat etti. Vefat haberinin duyulması üzerine Türkiye'nin dört bir yanından aşık dostları ve sevenleri Reyhani'nin evine akın etti. Aşık Reyhani'nin cenazesi, Değirmenönü Mahallesi Merkez Camii'nde ikindi namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

Aşık Reyhani'nin cenazesine katılmak üzere Kocaeli'den gelen Aşık Erol Evgani, Reyhani'nin ölümünden büyük üzüntü duyduğunu söyledi. Evgani, üzüntüsünü 'Reyhaniler kolay kolay yetişmez, acımız çok büyük' sözleriyle dile getirirken, Aşık Nuri Çırağı, Reyhani'nin her yönüyle bir Hakk ve halk aşığı olduğunu dile getirdi. Reyhani'nin duygu ve düşüncelerini nükteli ancak mert bir şekilde saz ve sözle anlatan vatanperver bir insan olduğunu dile getiren Çırağı, "Reyhani, nükteyi yerinde yapan, vatan ve mimlet sevgisini haykıran günümüzün en gerçek aşığıydı. Onun türkülerinde halk vardır. Üzüntümüz sonsuz." şeklinde konuştu.


ŞİİRLERİ

Bağlar

Demedim mi gönül kalkıp yürüme
Birgün yollarını harami bağlar
Dertliysen derdini dertsize deme
Dertsiz hekim olsa yara mı bağlar

Yazılan kaderdir başa gelince
Suç sende ayağın taşa gelince
Kudretin damlası coşa gelince
Onu bent mi eyler dere mi bağlar

Oku sayfasını geçen çağların
Yaprağı dökülmüş nice bağların
Adeti böyledir yüksek dağların
Aslı'ya yol verir Kerem'i bağlar

Ben de Reyhani'yim susuz pınarım
Damlam coş ederse olmaz kenarım
Öldüğümü duysa o nazlı yarim
Bilmem al mı giyer kara mı bağlar


Koklaya Koklaya

Gel yarim yeter bekledim
Gülü koklaya koklaya
Gözlerime yaş ekledim
Seli koklaya koklaya

Bir derdime bin ekledim
Aşkın boynuma yükledim
Seherde haber bekledim
Yeli koklaya koklaya

Gurbet gezdim adım adım
Asla olmadı muradım
Sırma saçın hatırladım
Teli koklaya koklaya

Reyhani'yim bak zamana
Kara bağrım yana yana
Kerem oldum Aslı Han'a
Külü koklaya koklaya


Sevdiğim

Al beni ne olur sevdaya götür
Erenlerden geri kaldım sevdiğim
Saz bir bahanedir göğsümü dövdüm
Bir kemik bir deri kaldım sevdiğim

Bu zalim zamanın ne ise kasti
Nereye gittimse yolumu kesti
Sırtımda kırık saz elimde testi
Doldurmadım yarı kaldım sevdiğim

Aşık Reyhani'yim uğradım derde
Nerdesin sevdiğim nerdesin nerde
Meydanı kaptırdım çakala kurda
Bir sürüden biri kaldım sevdiğim


Yarim

Bir muhannet yara gönül bağladım
Oldum bir kurumuş dal yarim yarim
Eğer günüm doldu, vadem yettiyse
Gelip de canımı al yarim yarim

Gençlik bir kuş idi elimden uçtu
Varlık kervan idi geldi de geçti
Ömür güneş idi gedikten aştı
Sanırsın olmamış yol yarım yarim

Aşık Reyhani'yim bu aşkın mesti
Gönlünden gönlüme bir rüzgar esti
Sen bir ulu pınar ben kırık testi
Acı bu halime dol yarim yarim


Bir Güzele

Bir güzele gönül verdim bağlandım
Ceylan oldu çekti beni izine
Boş boşuna ateşine dağlandım
Duman bitti umut kaldı közüne

Köz beni kül eder cana getirir
Yaş olur gözümden dane getirir
Gün olur ki yakar yıkar bitirir
Eyvah der elini vurur dizine

Dizine vursa da vurmasa da boş
İçenler uyanır içmeyen sarhoş
Aşk çilesi çetin olsa bile hoş
Hayal gerek aşıkların gözüne

Göze sürme çeker yar güzel olur
Yüze yaşmak çeker ar güzel olur
Yar ile dünyalık var güzel olur
Reyhani'yim baksam yarin yüzüne


Şimdi

Tükendi mürekkep karıştı satır
Bilemez ki katip ne yaza şimdi
Dört mevsimde ne şevk ne umut kaldı
Minnet ne bahara ne yaza şimdi

Vazgeç gafil göremezsin içimi
Sen kendinle kıyas etme suçumu
Doğuştan simsiyah olan saçımı
Söyle kim boyadı beyaza şimdi

Reyhani'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve naz ile
Naz bitti çevrildik niyaza şimdi


Ağlayım

Lütfeyle halime geçti şu ömrüm
Yar yüzünü görüp görüp ağlayım
Nasip eyle eşiğini kapını
Yüzlerini sürüp sürüp ağlayım

Gönlümüz gözümüz vecd ile dolsun
Muradım maksudum secdegah olsun
O gün olsun yarin müjdesi gelsin
Yol üstüne durup durup ağlayım

Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım


Bezdim

Ben bu aşkın abdalıyım
Dolana dolana bezdim
Çığ sökmüş bahar seliyim
Bulana bulana bezdim

Her gün sam yeli eser mi
Kamil cahile küser mi
Bıçak çeliği keser mi
Bilene bilene bezdim

Keder üstümüze zimmet
Zalimden olmaz merhamet
İlimsiz mürşitten himmet
Dilene dilene bezdim

Reyhani ölü yürür mü
Kül ölür mü kül çürür mü
Kuru ağaç dal verir mi
Sulana sulana bezdim

X
Veremem

Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem

Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem

Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem

Reyhani'yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken boyun eğdim ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem


Söyleyin

Beni sizden sorarlarsa dostlarım
Bir Reyhani geldi gitti söyleyin
Hayatı çileli muradı yarım
Heder etti ah tüketti söyleyin

Aldı kırık sazı kapıdan çıktı
Ağlar gözler ile gülerek baktı
Dağın ufuğunda bir akşam vakti
Güneşle beraber battı söyleyin

Ara sıra sazı verdik destine
Name yazdı yarenine dostuna
Ceketini yorgan ettik üstüne
Kolu yastık oldu yattı söyleyin

Bir duvara yaslamıştı yanını
Sılasına çevirmişti yönünü
Gurbet elde hasret yaktı canını
Sitem vurdu dert çürüttü söyleyin

Aşık Reyhani'ymiş kıldı ah u zar
Dolaştı alemi diyar be diyar
Parça parça etmiş bir deli rüzgar
Yaşı yağmur göz buluttu söyleyin


Başlar

Bekle ağaç meyve versin
Taş ondan öteye başlar
Mevsim sonbahara ersin
Kış ondan öteye başlar

Üç kapıyı açacaksın
Dört pınardan içeceksin
Altı şartı seçeceksin
Beş ondan öteye başlar

Gel gülü yandırma bülbül
Önce ağla sonradan gül
Ölüm en son nokta değil
İş ondan öteye başlar

Reyhani can yakacağın
Tükenmedi çekeceğin
Asıl gözden dökeceğin
Yaş ondan öteye başlar


Kurtulamaz

İnsan ömrü kara benzer
Erimekten kurtulamaz
Sona doğru azar azar
Yürümekten kurtulamaz

Gençlik açılmamış güldür
İlim çağı tatlı baldır
Sonu yaprak dökmüş daldır
Kurumaktan kurtulamaz

Reyhani yar yara kalsa
Gönül neşe ile dolsa
Aslı som altından olsa
Çürümekten kurtulamaz


Birgün

Deryalar yanmaz diyenler
Denizler de yanar birgün
Nehir içip doymayanlar
Damla içen kanar birgün

Çiçek solar fikir solmaz
Derya damla ile dolmaz
Evladın kötüsü olmaz
Atasını anar birgün

Sözüm söz deyip övünme
Özüm öz deyip övünme
İşim düz deyip övünme
Çark tersine döner birgün

Kesilmez mevladan umut
Bir mürşidin elini tut
Gelir rüzgar gider bulut
Elbet yağmur diner birgün

Gel Reyhani hayal kurma
Yolu bilmeyene sorma
Kendini yüksekte görme
Gökler yere iner birgün


Beni 1

Behey rüzgar gider isen canana söyle beni
Lütfü ve keremi çoktur yakmasın böyle beni
Ben bu derde düş olalı bana Mecnun dediler
Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni

Ben bu derde düş olalı gözlerim yaşta benim
Sinemi sitem kapladı gönlüm telaşta benim
Ne dizimde kuvvet kaldı ne aklım başta benim
İpsiz bağladı felek bir kaşı yayla beni

Ey Reyhani hep düşündün dünyada han olmayı
Hiç aklına getirmedin bir kabristan olmayı
İstemem sensiz efendim tahta sultan olmayı
Bana köle deseler de sen kabul eyle beni


Beni 2
İlahi niyazım sana düşürme garip beni
Alemin şahı Rabbena kılma muzdarip beni
Derdi senden alır isem dermanı kim neylesin
Sen bana benim demezsen kurtarmaz tabip beni

Geldi geçti gaflet ile bunca yıl ve seneler
Hep senin emrinde döner yorulmaz pervaneler
Dergahına talip olmuş tabiri divaneler
Ne olur eyle yarabbi aklıma sahip beni

Ey Reyhani neden akar durmaz göz pınarların
Gönül neylesin dünyayı olmazsa senin yarin
Birgün olup okununca cümlesi aşıkların
Yunusların arasında eyleme kayıp beni

Kaynak www.turkuler.com

Munky
31-07-07, 16:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/805.jpg
Yavuz Bülent Bakiler ( 1936)
(1936) Sivas�ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. Gazetecilik, yöneticilik, avukatlık yaptı. Kültür Bakanlığı�nda üstdüzey yöneticilik yaptı. Hisar dergisi şairleri arasında yeraldı. Geleneksel şiirimizin öğelerinden yararlanarak memleket, tabiat, insan sevgisi ve millî duyguları önplana çıkaran şiirler yazdı.

ESERLERİ
Yalnızlık, Duvak, Seninle ve Şiirimizde Ana, şairin basılmış şiir kitaplarıdır.Üsküp�ten Kosova�ya (gezi notları)

LÂLELİ-AKSARAY
Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr
Ve yine içimde şarkılı sesin
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar,
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Sen misin yanyana gezemediğim?
İnce sitemini sezemediğim
Sırrını bir türlü çözemediğim,
İçimdeki çetin sual sen misin?

Bu nasıl yürekten söylenmiş makam?
Dinlediğim bütün türkülerde gam.
Lâleli-Aksaray arasında bir akşam.
Dinlediğim tatlı masal sen misin?

Ne derse aldırma şimdi artık el.
Gel bir akşam yine türkülerle gel!
İstanbul seninle çok daha güzel
İstanbul'dan güzel hayal sen misin?

Biliyorum seni türküler yaktı,
Türkülü gözlerin ıslak ıslaktı.
Şimdi beni sokak sokak her akşam vakti.
Dolaştıran "Dişi kartal" sen misin?

Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr.
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Munky
31-07-07, 16:02
Yunus Emre
(1241?-1321?) Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti. Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.

GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ

Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi

Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi

Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi

Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi

Munky
31-07-07, 16:03
Yusuf Hayaloğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

İşte şiirine en yüksek telifi alan şair

HEM ŞAİR, HEM RESSAM, HEM DE MÜZİK ADAMIYDI AMA YILLARCA BEKLEDİ. EMEĞİNİN GERÇEK KARŞILIĞINI BULMASI İÇİN BEKLEDİ. BU BEDEL YÜKSEKTİ. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİN DEĞERİ BEDELİYLE MENKULDÜ. VE O FİYAT VERİLDİ. SADECE DOKUZ ŞİİR İÇİN TAM 125 BİN DOLAR ALDI, KASETE OKUDU. ŞİMDİ KİTAP YOLDA..

Yusuf Hayaloğlu�ndan bahsediyoruz. Onlarca sanatçının okuduğu 'Dağlarda kar olsaydım' yada İbrahim Tatlıses�in meşhur 'Nankör kedi' gibi türkülerinin yaratıcısı.. Veya 'Yorgun Demokrat'ın, 'Nazlıcan ve Bedirhan'ın, 'Hani benim gençliğim'in, 'Bir acayip adam'ın ve yüzlercesinin şairi... Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları yazıyor. Yusuf Hayaloğlu, hayata bakışını, neden bu kadar beklediğini, şiirlerinin arkasındaki bilinmeyen dünyasını İMEDYA�ya anlattı.

Pazar günü ikindi vakti Cihangir�de bir apartmanın giriş katındaki küçük dairesinin kapısını çaldığımızda, tatlı gülümsemesiyle karşıladı bizi. Tek başınaydı. Ne bir koruması, nede menejeri vardı yanında. Önce vakti geldiği için arka taraftaki şirin bahçesini suladı, sonra soğuk bir şeyler ikram etti, ardından marlborosunu yaktı ve başladık sohbete.

17-18 yaşlarına kadar amaçsız ve bir o kadar haşarı geçen gençliğini anlattı önce. Kendisini hiç inşa etmemiş bir insandı. Ardından gelen yoğun bir araştırma öğrenme dönemi.. Ama ne araştırma.. Kur�an�dan Marksizm�e, Maosizm�e, Budizm�den Freud�a kadar bütün felsefeler ve dogmalar.. ''Kendime bir iç şemşiye aradım. Bunu buluncaya kadar hiçbir örgüte, partiye, derneğe girmedim.'' diyor Yusuf Hayaloğlu:

''Bütün bu felsefelerin hayatı tam açıklamadığını ve zorlandığını gördüm. Teori, pratiği belirlemeye çalışıyordu ama pratik buna direniyordu. Bunun nedenini araştırdım ve doğanın şaşmaz dengesinde, kusursuzluğunda buldum. Doğaya aykırı hiçbirşey mümkün değil. Değiştirmek mümkün değil. Pratikte ne ise onu anlamalısın. Onu zorlayarak değiştiremezsin. Onu, o pratiğin içindeyken değiştirebilirsin. Dışardan ahkam keserek değiştiremezsin. Birden iç şemsiyeyi buldum ve natüralist olmaya karar verdim.''

İşte bugünkü Yusuf�u böyle yakalamış: ''Şu anda bir uçaktan dünyayı seyreder gibiyim. Ordan tel örgüler gözükmüyor. Yukardan baktığın zaman, dev bir coğrafya.. İnsanlar karınca sürüsü gibi, evler kibrit kutusu gibi. Ayrılıkların anlamı olmadığını gördüm. Hepimiz doğanın parçasıyız. Olabildiğince sevmek, iyi yaşamak, ahlaklı, erdemli olmak lazım.''

Yusuf Hayaloğlu bir buçuk sene önce ilk şiir albümü �Ah Ulan Rıza�yı çıkardı. Ardından geçtiğimiz günlerde ikincisi geldi, 'Bir Acayip Adam':

Hayaloğlu, ilk albümün dinleyicilere biraz ağır geldiğini, şimdi ise daha basit, anlaşılır şiirler seçtiğini söylüyor. Türkiye�de sadece kendisine mahsus özelliği ise kendi şiirlerini okuması, onlara besteler yapması. Yani herşeyiyle kendine ait, bir anlamda �Sesli kitap�..

Ama sırada yazılı kitap da var. Şimdiye kadar hiç kitabı olmamış. ''Artık zamanı geldi'' diyor. ''Neden?'' sorusuna şu ilginç ve bir o kadar düşündürücü cevabı veriyor:

''Albümü yapmaya zorlayan koşullar şöyle gelişti. Ben kendi kârımı düşündüm. Onun için geç kaldı. Materyalist anlamda değil. Mantığım şu: �Benim emeğim para etmeyecek kadar basitse, o zaman sende benim kasetimi yapma.� Bu bedel yükseldi, tatmin edici bir noktaya gelince, �tamam� dedim. Kitapta da aynısını yapıyorum. Şiir kasetinde Türkiye�nin gelmiş geçmiş en yüksek şiir telifini alan insanım. 125 bin dolar aldım 9 şiir için.. Tek şiir 13-14 bin dolar yapıyor. Bu bir övünme değil. Bu şu demek: Bir şeyin değeri bedeliyle menkuldür. Sen bir şeye çok büyük değer biçebilirsin ama bakalım o parayı veren var mı? Şimdi onu kanıtladım ben. Benim şiirimin kaç para ettiğini kanıtladım . Aynı şeyi kitapta da yapıyorum. Ve Türkiye�de gelmiş geçmiş, ölmüş veya yaşayan insanların alıp alacağı en yüksek telifi iki üç puan yüksek alıyorum. Bu yakında da çıkacak.''

Yusuf Hayaloğlu kendi deyimiyle halk şiiri yapıyor. İşte ilk albümüne isim veren �Ah Ulan Rıza�dan bir pasaj:

Neden hala gelmedi
Yoksa saatimi şaşırdı bu hıyar
Gerçi hiç saati olmadı ama en azından birine sorar
Cebimde bir lira desen yok
Madara olduk meyhaneye
Ah eşek kafam benim
Nasıl da güvendim bu hergeleye
Gelse balığa çıkacaktık
Ne çekersek kızartıp
Bir kilo rakıyla yutacaktık.
Bu sandalı geçen hafta çalıntıdan düşürdük
Arkadaşlar ısrar etti
Biz de iyi olur bize uyar diye düşündük.
...

Böyle devam edip giden ve Hayaloğlu�nun yorumuyla insanın tüylerini diken diken eden bir şiir �Ah Ulan Rıza�...

Halk şiirini şöyle savunuyor şair:

''Halk şiiri yapmanın zararı yok. Ne diyorlarsa desinler. Ben halkı seviyorum. Yani natürel, avam yaşamayı seviyorum. Kültürüm de bu, sokaktan gelmeyim. Bunu da inkar etmiyorum. Zamanında kolej muadili okudum, akademi okudum, batı kültürü okudum, Şekspir, Marks okudum. Yani sonuçta hiçbirşey değil, hiçbiryere varamıyorsun. Yani gelip geleceğin nokta bir kara toprak derler ya. Neticede halkın denizine giriyorsun. O denize girdiğin zamanda tertemiz oluyorsun, mis gibi oluyorsun. Bunda ne zarar var. Başta biraz zorlayarak oldu. Şimdi tamamen hazmettim. Geldiğim yere geri döndüm. Ordan gelmiştim. Başka yere uçtuk, bir marifetmiş gibi. Sanatçılara da onu tavsiye diyorum. Şatolarından çıksınlar. Kozalarından çıksınlar. Halkın içine karışsınlar. İki tane entel barda oturup kendi kendilerine sanat yapıyorlar. Kendi kendilerine şiir okuyor, kendi kendilerine ödül veriyorlar. Kendi kendilerine dergi çıkartıyorlar. Kitap çıkarıyorlar. 1500 tane basıyorlar, onu da eşe dosta hediye ediyorlar. Gelsinler halkın denizinde yıkansınlar, arınsınlar biraz.''

Yusuf Hayaloğlu bu konuda çok dolu. Mesele �türkü�ye geliyor:

''Türkü hayatın bizatihi kendisi. Halkın kendisini ifade ettiği sözlü müzikli bir durum. Bazı TV kanallarında türkü yasak. RTÜK�ten dolayı sabahın 5�ine koyuyorlar. Gazete çıkarıyorsun, halkın kültürüyle alakası yok. Sanat sayfası yapıyorsun. Tam sayfa caz. Tam sayfa bilmem ne. Bunların ne alakası var bizim kültürümüzle. Ondan sonrada �niye halk okumuyor� diye soruyorlar. Halk yok ki yayınlarda. Türkü dinlemeyen halkı bilemez. Türkü bin yıllardır var, ortaasyadan akıp geliyor. Nerelerde konaklamış. Nereleri dolaşmış ve gelmiş Anadolu�nun bağrında akıyor. Sen bu ırmağı görmezden geldiğin zaman, zaten hiçbir yerini kavrayamazsın. Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları seviyorum. Onlar bana hoş geliyor. Halin vaktin yerinde hiçbir problemin yok, neyini yazacağım ben senin yani. İyi durumdaki bir adamın, herşey çok güzel demesinden sıkılıyorum. Sanatçının ekmeği burada, hayatın çelişkilerinden mağduriyetlerinden çıkar.''

Hayaloğlu halkın içinde olunca, bir o kadarda siyaset ve ekonomiyle ilgili. Ve yaptığı şu yorum bugünkü sosyal bunalıma felsefik bir pencere açıyor:

''Çok çalkantılı dönemler yaşadım, ekonomik yönden... Ama halkı bu kadar umutsuz, mutsuz hiç görmemiştim. Yarına dair hiçbir umut kalmamış. Bu, en büyük uçurum, en büyük reaksiyon... Nasıl sosyal bir patlama olmuyor inanamıyorum. Bu korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin. Ama insanlar artık akıllandı. Vatan, millet nutukları ekonomiyi açıklamıyor. Halk, 'Sen bunları derken benim cebimdekini götüyorsan, lanet olsun' diyor. Halk bunu görmüş artık. Herkesin elinin kendi cebinde olduğunu görmüş. Komünizm niye çöktü? Herşeyin devletin olmasından ve devletin içinde devletten palazlanan insanlardan dolayı çöktü. İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''

Hayaloğlu ile sohbet çok tatlı, çok uzun.. Ve buraya sadece küçük bir bölümünü alabildik. İki saatten fazla kaldığmıız o küçük, şirin dairesinden bir daha görüşmek üzere, fakat bu defa diğer kaseti beklemeden buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Munky
31-07-07, 16:03
Yusuf Ziya Ortaç ( 23.04.1895)- (11.03.1967)
23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da öldü. Vefa İdadisi'ni bitirdi. Sınavla öğretmen oldu. İzmit'te ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. Orhan Seyfi Orhon'la birlikte Akbaba adlı gülmece dergisini yayınladı. Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdı. Beş Hececiler arasında yer alır.

Munky
31-07-07, 19:59
Abay ( 22.08.1845)- (23.07.1904)
Kazak Tarihi

Abay Kunanbayev

Çağdaş Kazak edebiyatında Abay Kunanbayev�in yeri ise çok ayrıdır. Abay, İlk eğitimini özel hocalardan aldı. Daha sonra Semey�de medrese eğitimi gördü. Arap, Fars ve Rus edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca klâsik Osmanlı şâirlerine de vâkıf oldu. Çok iyi bir eğitim almış olduğundan ve çok dakîk gözlemlere sahip bulunduğundan dolayı halk arasında kabul görmeye başladı. Kazakların hayatlarını tenkidî bir süzgeçten geçirerek lirik şiirler yazdı. O, Kazakları çağdaş bir eğitime yönlendiriyor, onları göçebe hayat düzenlerini bırakarak yeni meslekler edinmeleri konusunda teşvik ediyordu. Şiirleri halk tarafından Kazak bozkırlarında ezbere okunuyordu. Kunanbayev, fikirlerini daha çok düz yazılarla ifade etmekteydi. Kara Sözder �Halk Sözleri� adıyla bir kitapta toplanan nesirlerinin çoğu 1890�lı yıllarda kaleme alınmıştır. Abay, günümüzde de, hemen hemen her Kazak tarafından bilinmekte, şiirleri her yerde söylenmekte ve fikirlerine çok önem verilmektedir. Kazakların meşhur edebiyatçılarından Muhtar Avezov (1897-1961), 4 ciltlik büyük romanının adını Abay Jolı �Abay Yolu� koymuştur. Avezov, romanında Abay�ın Kazaklar için yapmak istediklerini, Kazakların gerçek medeniyete nasıl ulaşacaklarını anlatmaktadır. O, Abay�ın Kazakların yollarını aydınlatıcı bir rehber olduğunu herkese göstermiştir. Onun yolundan giden genç nesil, büyük Kazakistan�ı meydana getirecektir. Yani Kunanbayev, Kazaklar için, takip edilmesi gereken büyük bir fikir adamıdır.

Mahabbatpen jaratkan adamzattı
Sen de süy Allanı janan tetti
Adamzattın berin süy bavrım dep
Jane hak joli osı dep ediletti

�(Allah) insanı muhabbetle yarattığı için
Sen de o Allah�ı canından tatlı sev
İnsanların hepsini �kardeşim!�diye sev.
�Hak yolu budur.� diye (insanlararasında) adaleti gözet.�

(Abay Kunanbayev, Abaydı Okı, Tanırga �Abay�ı Oku, Tanı�, Almatı 1993.)

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002
x

HAKKINDA YAZILANLAR

BİR SÖZ SANATI USTASI
KAZAK MİLLİ ŞAİRİ ABAY KUNANBAYOĞLU*

Yard. Doç. Dr. Abdulvahap Kara

Ünlü yazar Cengiz Aytmatov�un Goethe ve Tolstoylar ile kıyasladığı Abay (İbrahim) Kunanbayoğlu, kendi halkını tüm yönleriyle eserlerine yansıtabilen ender şair ve yazarlardan biridir. Özellikle Kazak edebiyatında yeni bir çığır açmasıyla tanınan Abay sadece Türk kültürüne değil, dünya kültürüne mal olmuş bir şahsiyettir. Bu sebeple, 1995 yılı UNESCO tarafından bütün dünyada �Abay Yılı� olarak ilan edilmiştir. Bu etkinlikler dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye�de de kutlanmıştır.

Bu çerçevede Zeytinburnu Belediye Başkanlığı ile Kazak Türkleri Vakfımızın ortaklaşa düzenlediği etkinlikte, ilçemizde bir caddeye onun adı verilmiştir. Daha sonra bu cadde de inşa edilen ve İstanbul�umuzun güzide okullarından biri olan İlköğretim okulumuza onun adı verilmiştir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 21 Mayıs 2003 tarihinde, ilçemize şeref vererek, bu okulun açılış törenine bizzat katılmışlardır. Bu da bize Abay isminin Kazak Türklerinde ne derece büyük bir saygı uyandırdığını göstermektedir.

Edebiyat ve kültür araştırmacıları Abay�ın hem manzum ve hem de nesir yazılarında, Kazak kültürünü her yönüyle ortaya koyduğu konusunda hem fikirdirler. Abay�ın yetiştiği çevreye baktığımızda bunun bir tesadüf olmadığını görmekteyiz. Çünkü Abay hem iyi bir aile ve hem de iyi bir okul eğitiminden geçmiştir. Aşağıda bahsedeceğimiz gibi, Abay�ın çocukluğu eğitimde aile ve çevrenin etkisini bize açıkça göstermektedir. Özellikle sevgi, şefkatle ve ilgi yumağı içinde büyüyen çocukların daha iyi yetiştiğini görmekteyiz. Abay aldığı eğitimde, sadece mensup olduğu Türk-İslam kültürünü öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Rus ve dünya kültürünü de yakından tanımıştır. Böylece çevresindeki olaylara her zaman geniş açıdan bakabilmiş ve ardında kalıcı eserler bırakabilmiştir.

Kazakların Argun boyundan gelen Abay�ın babası Kunanbay Öskenbayoğlu�dur. Kunanbay�ın dört eşi vardı. İlk eşinden Hüdaverdi (Kudayberdi), ikinci hanımı Ulcan�dan Tanrıverdi (Tanirberdi), İbrahim (Abay), İshak ve Osman, üçüncü hanımı Aykız�dan Halilullah ve İsmail isimli çocukları dünyaya geldi. Kunanbay�ın dördüncü hanımı olan Nurhanım�dan hiç çocuğu olmadı. Bu yüzden Abay bir şiirinde �atadan altav, anadan törtev�, yani �babadan altı, anadan dört kardeşiz� demektedir.

22 Ağustos 1845�te dünyaya gözlerini açan Abay, annesi Ulcan�dan ziyade, babaannesi Zere�nin elinde büyüdü. Abay�ın dedesi Öskenbay (1778-1850) zeki ve adil bir Kazak Beyi idi. Adaletli yönetimi dolayısıyla, halk arasında �haklıysan Öskenbay Bey�e, haksız isen Erali Bey�e git� şeklinde bir deyim oluşmuştu. Öskenbay Bey, orta yaşlara geldiğinde, beylik yetkilerini ikinci oğlu Kunanbay�a devretti. Kendisi ise sadece oğluna zaman zaman tecrübelerini aktarmakla yetindi. Dedesi Öskenbay 1850�de öldüğünde, Abay beş yaşındaydı. Babaannesi Zere ile birlikte dedesinin cenaze merasimine katıldığı tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.

Zere nine, çok akıllı, iyi huylu, kalp kırmaktan çekinen bir kimseydi. Ayrıca edebiyata ve şiire düşkündü. Abay�ı hikaye, masal ve destanlar anlatarak büyüttü. İşte Abay�daki edebiyat aşkı bu şekilde yerleşmiş olmalıdır. Çünkü, Abay daha çocuk yaşlarda hikaye ve destanlara ilgi duymaktaydı. Eve gelen misafirlerin bu konulardaki konuşmalarını can kulağıyla dinlemekteydi. Zere nine, torunları içinde en çok Abay�ı sever ve şımartırdı. Hatta torununu İbrahim diye adıyla değil, şımartarak Abay diye çağırmaktan haz alırdı. Böylece zamanla İbrahim isminin yerini Abay aldı. Zere nine, kocası Öskenbay�dan çok sonra, 1873 yılında öldü.

Abay�ın annesi Ulcan da (1810-1887), Zere gibi, kültürlü ve iyi mizaçlı bir kimseydi. Şefkatli ve alçakgönüllü bir karaktere sahip olan Ulcan aynı zamanda hazır cevap ve hatipti. Annesinin bu özellikleri Abay�a da geçmiştir.

Abay ilk eğitimini köyün imamı Gabithan Molla�dan aldı. 10 yaşına geldiğinde, babası Kunanbay onu Semey�deki Ahmet Rıza medresesine yatılı verdi. Abay burada dini bilgilerin yanısıra Arapça ve Farsça öğrendi. Çok zeki olan Abay dersleri hocalarının ilk anlatışında kavrardı. Böylece ders çalışmak için ayrıca bir zaman harcamazdı. Bu da onun boş vakitlerini arttırıyordu. Abay ders dışı saatlerini, edebi eserler okumakla değerlendirdi. Medrese kütüphanesindeki Doğu�nun klasikleri olan Nizami, Nevai, Saidi, Hafız ve Fuzuli�nin eserlerinden ne bulursa okudu. Gençlik döneminde yazdığı şiirlerinden birinde şöyle demektedir: �Fuzuli, Şemsi, Seyhali /Nevai, Saidi, Firdevsi /Hoca Hafiz � bu hemmesi /Medet ber ya şairi feryad.� Medresedeki üçüncü senesinde Abay, şehirdeki bir Rus okuluna devam ederek Rusça öğrenmeye başladı. Ancak, bu fazla sürmedi. O sene babası Kunanbay, Abay�ı kendisine yardımcı olması için yanına aldırdı. Kunanbay Bey, oğulları içinde kendisinin beylik işlerine en yatkın olanının Abay olduğunu fark etmişti. Böylece Abay daha 13 yaşındayken Kazak halkının idari işlerine karışmış oldu.

Abay babasının yanında Kazak halkının bir çok meselesine aşina oldu. Kazak halkının ileri gelenleriyle tanıştı. Onların sohbetinde bulundu. Özellikle, Kazak şair ve ozanlarının çalıp söylediği eserleri zevkle dinledi. Böylece Abay, Kazak halkının edebi eserlerini, örf-adetlerini, sosyal olaylarını, geçim kaynaklarını yakından öğrenmek fırsatını buldu.

Abay, duyduğu bir şeyi hiç unutmazdı. Ozanlardan ve tecrübeli aksakallardan duyduğu ilginç ve ibretli hadiseleri, kendi konuşmalarında ustalıkla kullanmasını bildi. Böylece genç yaşlarda bölgede iyi bir hatip ve şair olarak tanınmaya başladı.

Abay bu yıllarda, Semey ile bağlantısını kesmedi. Sık sık şehrin kütüphanesine giderek edebi, felsefi ve tarihi eserleri okudu. Bu sıralarda Rusça kitaplara merak sardı. Mihaelis isimli bir Rus demokrat aydını Rusçasını ilerletmesine yardımcı oldu. Böylece Abay, Puşkin, Krilov, Çernişevski, Lermantov ve Nekrasov gibi Rus yazar ve düşünürlerinin kitaplarıyla tanıştı. Aynı zamanda, Spencer, Goethe ve Byron gibi Avrupalı yazarların Rusça�ya çevrilmiş eserlerini de okumak fırsatını buldu. Bütün bunlar, Abay�ın ufkunun genişlemesine yol açtı. Okuduklarının ışığında Abay, Kazak toplumundaki sosyal ve siyasal olayları daha iyi değerlendirecek bir hale gelmişti.

Abay, kitaplar vasıtasıyla, Kazakistan bozkırlarından hiç çıkmamasına rağmen, dünyadaki siyasi ve sosyal gelişmelerden haberdar olmuştu. Böylece Çarlık Rusyasının yönetiminde halkının çektiği sıkıntıları ve geri kalmışlıkları çok iyi anlamış bulunuyordu. Özellikle halkının yerel yönetimler tarafından çok büyük haksızlıklara uğratıldığını farkediyordu. Abay, halkının uğradığı haksızlıkları azaltmak maksadıyla yerel seçimlere de katıldı. Konırkökşe ilçesindeki seçimleri kazanarak İlçe Başkanı (Bolıs) seçildi. 1876-1878 yıllarında başarılı bir yönetim sergiledi. Mazlumlara zulüm yapanlara yol vermedi. Hırsızlık ve gasp yapanları şiddetle cezalandırdı. 1885 yılında Semey Vilayeti Kazakları için ceza kanunları hazırlama komisyonuna başkan seçildi. Abay�ın başkanlığındaki komisyon Kazak örf ve adetlerine dayalı kanunları çok kısa bir sürede hazırladı. Bu durum bize Abay�ın sadece bir düşünür ve yazar değil, aynı zamanda iyi bir devlet adamı olduğunun bilgisini vermektedir.

Abay, 23 Temmuz 1904�de Cengizdağı sırtlarında Balaşakpak yaylasında vefat etti. Mezarı Semey vilayetine bağlı Abay ilçesindedir.

Abay�ın yazdığı şiirler, Rus şairlerinden yaptığı çeviriler ve nesir yazıları üç şekilde okuyucularına ulaşmıştır. Birincisi matbu eser olarak, ikincisi halk arasında ağızdan ağıza yayılarak, üçüncüsü birbirinden kopya edilen elyazmaları şeklindedir. Abay�ın şiirleri toplu olarak ilk defa, ölümünden beş yıl sonra, 1909�da kitap olarak yayınlandı. Daha sonra bu kitap, bulunan başka şiirleriyle ikmal edilerek tekrar tekrar basılarak günümüze kadar gelmiştir.

Abay�ın eserleri günümüzde iki cilt halinde basılmaktadır. Birinci ciltte onun manzum yazılarıyla çevirileri, ikinci ciltte ise nesir yazıları yer almaktadır. Abay�ın 200 civarındaki şiirlerinde ve Rus şairlerinden yaptığı manzum çevirilerde, tabiat, birlik-beraberlik, dürüstlük, bilimin aydınlığı, sevgi, aşk, yardımseverlik, ölüm, yaşam, örf-adetler, tarih ve efsane gibi çeşitli konular ele alınmaktadır. O şiirlerinde Kazak halkını geri kalmışlıktan ilerlemeye, cahillikten ilim ve bilime, tembellikten çalışmaya ve güzel huy ve ahlak sahibi olmaya öğütlemektedir. Bir şiirinde şöyle demektedir:

Allanın özi de ras, sözi de ras,
Ras söz eş vakıtta calgan bolmas.
Köp kitap keldi Alladan, onın törti,
Allanı tanıtuvga sözi ayrılmas.


Allah�ın kendisi de gerçek, sözü de gerçek,
Gerçek söz hiçbir zaman yalan olmaz.
Çok kitap geldi Allah�dan, onun dördü,
Allah�ı tanıtırken sözü ayrılmaz.

Abay nesir yazılarında felsefi düşüncelerini ortaya koyar. Sade ve etkili cümlelerle ve genellikle soru-cevap türünde kaleme aldığı bu yazılarında çocuk terbiyesi ve psikolojisi, insanın tabiatı, bilimin önemi ve yüce Mevla�nın buyruklarına uygun yaşamanın gerekliliğine işaret eder.

Abay�ın gerek manzum ve gerekse nesir yazılarındaki bazı ifadeleri o kadar etkilidir ki, onlar Kazak Türkçesinde birer vecize halini almıştır. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse:

İnsanın insanlığı akıl, ilim, iyi baba, iyi anne, iyi arkadaş ve iyi öğretmenden meydana gelir.
(Adamnın adamşılıgı akıl, gılım, caksı ata, caksı ana, caksı kurbı, caksı ustazdan boladı.)

İnsanoğlu insan oğlundan akıl, ilim, ar, huy denen şeylerle üstün olur.
(Adam balası adam balasınan akıl, gılım, ar, minez degen narselermen ozadı.)

Kötü arkadaş gölgedir. Başına talih kuşu konarsa ondan kaçıp kurtulamazsın, başına bir felaket gelirse, arayıp bulamazsın.
(Caman dos kölenke, basındı kün şalsa kaşıp kutıla almaysın, basındı bult şalsa izdep taba almaysın.)

Bütün insanoğlunu rezil eden üç şey vardır. Onlardan kaçmak gerekir: Evvela cahillik, ikincisi üşengeçlik, üçüncüsü zalimlik.
(Külli adam balasın kor kılatın üş narse bar. Sonan kaşpak kerek: Aveli nadandık, ekinşi erinşektik, üşinşi zulımdık.)

Mal tükenir, sanat tükenmez.
(Mal cutaydı, öner cutamaydı.)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Abay yazılarıyla halkını devamlı iyiye, güzele ve gelişmeye, kalkınmaya teşvik etmiştir. Bunu yaparken de söz sanatının inceliklerini büyük bir maharetle kullanmıştır. Böylece sözlü edebiyatı çok zengin Kazak edebiyatının yazılı türünün oluşmasına da büyük bir katkı yapmıştır.

* Makale, Kazak Turkleri Vakfi Arman Dergisinin Aralik 2004 sayisinda (sayfa 22-24) yayinlanmistir.

Munky
31-07-07, 19:59
Abdulla Latifzade ( 1891)- (1938)
Kırım Türk Edebiyatı

Edebi çalışmalarına 1917 inkılabından önce "Tercüman" gazetesinde başlayan Abdulla Latifzade (1891-1938), inkılabından sonra da çalışmalarına devam eder.

Uyanık fikirli, zeki, halkına ve milletine bağlı bir şair olan Latifzade inkılabın getirdiği yenilikleri tam olarak benimsemiş; şiirlerinde halkı taassuptan kurtaracak, medeniyet ve kültürlerini geliştirecek arzu ve düşüncelerini sade bir dille anlatmıştır.

Abdulla Latifzade'nin "Ömür", "Şaire", "Şairin Ruhu", "Közaydın", "Baar Türküsü", "Ahır Zaman Kuşu", "Hayırsız Tüş", "Mücde" gibi şiirleri Kırım edebiyatına konu ve şekil bakımından byük yenilikler getirmiştir. Sade bir dille yazdığı şiirleri okuyucuda derin bir tesir bırakır. Şair şiirlerini toplayarak 1928'de "Yeni Saz" ismindeki kitabında yayımlamıştır.
Alfabe ve terminoloji komisyonlarında çalışan Latifzade, okullarda garp edebiyatı dersleri de vermiştir.

Abdulla Latifzade, Kırım kültürüne dil ve edebiyat konularında yazdığı makalelerle de hizmet etmiştir. Latifzade 1927'de yazdığı "Kırım Tatar Edebiyatının Kısa Obruzı" isimli makalesinde Umer İpçi, Mahmut Nedim, Cafer Gafar, Ziyaddin Cavtöbeli,Eşref Şemizade gibi şair ve ediplerin eserlerini de inceleyerek Kırım edebiyatının gelişmesini açıklamıştır.
Birkaç sene oynanan "Ömer Baari" adlı piyesi yazan Abdulla Latifzade, Kırım dramatoloji sanatının gelişmesinde de önemli rol oynamıştır.Kırım edebiyatı ve kültürünün gelişmesinde çok hizmetleri olan Laifzade, 1938 yılındaki toplu sürgün ve idamlar sırasında bir çok Kırımlı yazar ve şair gibi yok edilmiştir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
31-07-07, 19:59
Abduraman Bari Acımendili
Halq ocası :Abduraman Bari Acımendili
Zera BEKİROVA

Abduraman Bariyev 1897 senesi Kerç yarımadasındaki Acımendi koyunde dünyağa kelgen. 1906 � 1908 senelerinde qomşu Sıcıvut koyundeki başlanğıç mektepte tasıl alğan, 1909 - 1910 senelerinde Cavtobe medrese-sinde Türk ve Arap tillerini ogrengen, soñra Kol � Alğıç, Saraymen medrese-lerinde oquğan. 1912 � 1913 senelerin-de Bağçasaray�da ki Zıncırlı Medrese- de oqup, tuvğan koyu Acı Mendige qayta ve mında ocalıuq yapa. Aqmes-citte neşir olunğan �Tatar Ocapçe� ga- zetesinde atalar sozleri, aytımlar, şiir- ler, maneler ve çıñları derc etqendir. 1917 � 1921 senelerinde Abduraman Oca bir zamanlar ozü oqugan Cavtoba Medresesinde ders bergen cenk arfe-sinde kene tuvğan Acı Mendisinde ocalıq fondında Lenin rayonunda 1922- 1923 senelerde çalışqan ocalarnıñ cedveli berilip, mektep mudiri Abdura-man Bariyev kulak oğlu ve milliy fırkacı sıfatında sınfiy düşmanlar sırasında qayıd etile.

Sürgünliqte folklorcı oca dülger, suv agları saasında nevbetçi olıp çalışqan. Qırım Tatar halqı milli areketi başlanğan yıllarda Abduraman Oca milli kureşqe birinciler sırasında qoşu-la. Acı Mendi koyü sakinleriniñ adları � soyadları ile cedvelini tizip, milli areket- çilerimiz yapqan Qırım Tatar ehalisini cedvelge aluv, cenkte iştirakini, sür-günliqniñ ilk senelerinde ğayıp oluvınıñ sayısını belgilev işinde iştiraq ete. Ozüniñ baş maqsadını halq ağız yara-tıcılığı numünelerini, Harcibiye koyun-de ocalıq yapqan belli şairimiz Usein Şamil Toqtarğazi aqqında qıymetli malümatlarnı, 20. Asırnıñ ilk yıllarında medreselerdeki tasil, Qırım tarihi bo-yunca malümatlar toplavda korgen Abduraman Acımendili milli areketimiz-ge salmaklı issesini qoştı.

Abduraman Ocanıñ hızmetlerin-den belli yazıcımız Şamil Alâdin, Şamil Toqtarğazige bağışlanğan �İblisniñ ziyfetine davet� adlı eserinde, tilşina-sımız Basır Ğafarov, folklorcı Alimimiz Refig Muzaffarov �Qırımtatar edebiya- tınıñ tarihı� nıñ muellifleri Rıza Fazıl ve Safter (H) Nogayev ve diğerleri faydalandılar.

Abduraman oca �Çora Batır�, �Edige� kibi Qırımtatar destanlarınıñ variantlarını yazıp olğan, �Halq edebi-yatı� el yazmasında ikâye kaldırğan. Qırımda grajdan cenki, inqılâb, açlıq, kollektivleştirüv kibi vagiçlar aqqında ikaye ete.

A. Bariyev bizlerge salmaqlı Qırımtatar luğatınıñ zarurlığını añlağan ve lûğat teşebbüsünen bir paylaşqan. Öz mektübinde Basır Ağa: �Qıymetli ve unıtılmaz Abduraman Ocam! Qırımtatar lûğatını yapmaq fikiriñiz pek qoşulam.Bu şeyniñ bizlerge pek buyuk faydası olur. O, tilimiz başqa tiller arasında tutğan yeri, tariqi ve emiyetini aydınlatuvda pek buyuk rol oynar.� dep yazğan.

Aşağıda biz Abduraman Bari Acımendiliniñ �Hatirlerim� qol yazma- sından bir parçasını ( olğanı kibi) diqqatınızğa avale etemiz.

1911 � 1912. yılı Saraymen Medresesinde

1911 senesi salgın kuzde Abla Aqamnıñ toyunı toylağan soñ babam meni hasta yatsada Saraymen Medresesine yolladı. Maña onı hasta alda bıraqıp, medresege ketmek pek ağır qeldi. Biz uyle vaqıtlarında medreseniñ dershanesine tüştik. Dershaneniñ kuçük odasına barıp tüşer � tüşmez yahşıca qiyinğen 30 � 32 yaşlarında bir adam qeldi. O, bizneñ biraz laqırdı etti. Bundan soñ men, Şeyhrazi boyukniñ odasına kettim. Medresede 100 den ziyade talebe olıp, odağa yerleşqen ve şu boyukler idaresinde toplanğan ediler:

1-Nusredin Kemal Efendi.
2-Şeyhrazi Ebuleys Efendi
3-Ahmed Efendi.
4-Abdulla Efendi.
5-Usein İlyas
6-Seyt Celil Ğaniy
7-Mensait
8-Seyfedin boyukler.

Saraymen Medresesi oqutuv usulı ceetinden Qırımnıñ başka medre-selerinden ayırıla edi. Mında oquv, oqutuv usulları biraz yañı ve eski med-reselerge qore çıtqaç edi. O zamanda Qırımda meşhur olğan şu medreseler bar edi:

1-Bağçasarayda Zıncırlı Medrese ve Han Medresesi.
2-Ozenbaş Medresesi.
3-Tavdair Medresesi.
4-Kulümbi Medresesi.
5-Sarayman Medresesi ve İlahre.

Bu medreselerniñ episinde oquv Arapça ve eski Sholastik şekilde edi. 1906 � 1907. Yıllarda İstanbulda ketirilgen Alim Mustafa degen bir muderris olaraq onıñ yerine aslen Qırımlı bolğan Seytmurad Efendi qetirilgen edi.

Saraymen Medresesinde oquv ve yaşayış

Boyükler dep aytılğañ eski ve baş sohtalarnıñ odalarında 12 şer ve daa ziyade sohta bulunır edi. Odalar kiyiznen töşelip, divar etrafında minderler tizilgen adiy Tatar evleri kibi edi. Sohtalar aşayt içün cemiyetke ayda 5 (yahut ziyade) ruble para qoşıp umumi aşhanadan er qün ekişer funt otmek ve kunde bir kere uyle aşı (içinde 100 er gramm eti bolğan qapısta , makaron, pirniç şorba) alır ediler. Ya çay qaynata, yahut tükandan konserve, zeytun, penir, alva alır ve bunıñle keçinir ediler. Esas etibaren medreseniñ başı, direktorı Süleyman Acı idi. Medreseniñ yılda eki kere tatili olır edi: Kış ve uzın muddetli yaz darqavları. Bu darqavlarda talebelerni imtian yapa ediler. İmtianlar aftalarneñ devam eter, buña butün Kerç koylerindeñ din alimleri bolğan efendiler qelir edi.

Saraymen medresesiniñ eñ parlaq vaqti tamam bu senede edi. Bu yıl medresede em talebe çoq edi, em medreseğe bu sene Türkiye ruştiye mektebi programmasınca Türkiy dersler kirsetilgen edi. Suleyman Acı aqaylarnıñ ve baylarnıñ, efendi aqaylarnıñ ve muderrisniñ bundan maqsadları em molla, em oca yetiştirmek olsa qereq. Muderrisniñ butün talebeleri Ruşdiyeniñ 1 ve 11. Sınıflarına bolüngen edi.

Arapçadan şu ilimler okutula edi:
1-Usul � eñ buyuk felsefe, diñiy felsefe � bunı muderris Seytmurad Efendi oquta edi. Bunı eñ esli talebelerden Musredinen, Şeyhrazi oquv ediler.
2-Telhis � Arap edebiyati, maaniy ve aqaid � bunıda müderris oquttı. Bundan 10 � 12 adam olıp, çoqusı boyünler oquy ediler.
3-Cami dersi � bunı Musredin Efendi oquta edi.
4-İzar � bunı Şeyhrazi Efendi oquta edi.
5-Sarf � bunı Usein İlyas oquta edi.

Medresede derslerge çalışmaq içün aqşamları talebeler geceniñ yarısına qadar ve daa ziyade vaqıt oğraşa ediler. Kuçük talebeler camige toplana, oquv yerine oyunnen vaqıt qeçire ediler.

Men ozüm izarçı edim. Türkçe birinci sınıfta oquy ve şu sınıfnıñ ileri kelgen alâcısı edim.

Talebeler arasında gazeta, edebiy kitap oquv işleri

Talebeler arasında Türkçe gazetalar, jurnallar, edebiy kitaplar, roman, ikâye oquğanlar çoq edi. Lâkin bu işler teşkilâtsız kete edi. Edebiy tögerek degen şeyniñ o zaman ismi bile yoq edi. O zamandan talebeler ve Tatar halqı yalıñız siyasi ceetten Rusiyege tabi ediler. Mektepler Türkçe, Türk İslâmiyeti altında edi. Qırımdan İstanbul mektebinde oquğan yaşlar çoq edi. Bu sayede Tatar halqı ve sohtası Rusiyege duşman, çarimizge duşman, Türkçi ve İslâmcı olıp yetişe ediler.

1911 senesi İtalia Devleti öziniñ kolonial siyasetini omürge keçirmek içün Türklerniñ qolunda bolğan Trablusgarb ve Benğazığa ucüm yaptı. Bu sebepten İtalia � Türkiye cenki başladı. Cenk butün musulman halqlarnıñ İtalyanlarğa qarşı nefret ve duşmanlığını meydanğa qetirdi.

Trablusgarta ve Benğaziyde Türk askerleriynen birlikte vatanını qorçalav oğrunda qaramanca İtalyanlarğa qarşı cenkleşken Arap halqları ve Türk askerleriniñ yigitlik ve batırlıqlarını sohtalr alqışlay ve cenk haberlerini qunü � qunüne gazatalardan izley ediler. Men o zaman birinci şiirimni yazğañ edim:

İtalyanlarnı mağlup etti
Osmanlı qaramanları
Trablısnı suvlay
İtalia asker çıqanları

Saraymen medresesinde hususiy imtian (qışta) yazılı bolğan edi. Hocamed Efendi tahtağa er dersten sualler yazğan ve bu suallerge biz yazma olaraq cevaplar bergen edik. Bu bir taqım talebeler içün alverişli olıp çıktı. Çünki talebelerniñ birçokları bir � birlerinden koçürip oldılar. Baardeki imtian ise soravlarnen oldı. Arapçadan imtiannı bizden izar dersinden konçekli meşur Zinabadin Efendi olgan edi.

Müellifniñ notu:

Muellif Abduraman oca Barige bagışlangan mezkür saifelerimiz içün kıymetli malumatlarnı ve ocanın kolyazmalarını takdim etken Abduraman Barinin kızı Kaside Barievaga ve Moskvada yaşagan torını �Kırımskotatarskaya problema. 1944 � 1991� kitabınıñ muellifi, tarihçı Gulnara Bekirovaga teren minnetdarlıgını bildire. Gulnara hanım kartbabası akkında ve onın eserlerinden tertip etilgen kitap çıkartmaknı arzu ete. Alla onıñ bizler içün bu zarur işinde yardımcı olsun.

Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM

KALGAY Dergisi, Ocak � Şubat � Mart 2005, Sayı: 35, Sahife16 � 17 - 18

Munky
31-07-07, 20:00
Abdurraim Altanlı ( 1898)- (1976)
Kırım Türk Edebiyatı

Şiir yazmaya 1922 yılında Kırım'da başlayan Abdurraim Altanlı (1898-1976), sürgün bölgelerinde de Kırım Türk şiirinin canlanmasında ve genç şairlerin yetişmelerinde oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Eserlerinde sosyalizm propagandası yapmıştır.Şiirlerinde geleneksel şiir ile yeni şiiri birleştirmiştir.
Şairin bu dönemde yazdığı şiirleri "Sevem Seni Partiyam!" (1962), "Menim İzlerim" (1970), "Kanatlı kıvançım" (1972), "Şiirler" (1979) isimli şiir kitaplarında neşredilmiştir.

Abdurraim Altanlı'nın şiirleri yanında edebi bir tenkitçi olarak yazdığı edebi ve sosyal makaleleri de vardır. "Üseyin Şamil Toktargazive Asan Çergeyev" isimli makalesi, 1924'de "Yanı Çolpan" dergisinde basılır. 1934-36 senelerinde derin bilgisi ve araştırmalarına dayanarak hazırladığı edebiyat tarihi ile ilgili makaleleri "Bolşevik Yolu" ve "İleri" dergilerinde basılmıştır.

Abdurraim Altanlı Şeyhzade (1898-1976), komünist dönemin en verimli şairlerinden biridir. Altanlı'nın 1922 yılında gazete ve dergilerde şiirleri yayınlanmaya başlar. "Yaş Komünist Yırı" isimli eserine "Yoksul" imzasıyla neşreder. 1928'de "Traktör"; 1930'da "Ateşli Satırlar"; 1932'de "Yeniş Yırları" isimli şiir kitapları çıkar. 1935 yılında "Bu Epoha" adlı eserinde şiirlerini, hikayelerini denemelerini toplamıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
31-07-07, 20:00
Abdülhak Hamit Tarhan ( 05.02.1851)- (12.04.1937)
Tanzimat döneminde batı tesirlerini Türk şiirine sokan şair, tiyatro yazarı ve diplomat. 5 Şubat 1851�de İstanbul�da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Hanın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı.

Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendinin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris�te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris�e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul�a döndü. İstanbul�da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babı ali�de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran�a gitti ve 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867�de vefatı üzerine İstanbul�a döndü.

İstanbul�a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem'le tanıştı. Sami Paşa�dan Hafız Divanı�nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanımla evlendi. 1876 senesinde hariciye mesleğini seçen Abdülhak Hamid Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatını buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kalan Abdülhak Hamid, 1881�de Poti, 1882�de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine tayin edildi. Bombay�da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanımın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul�a dönmek için yola çıktı ise de, Fatma Hanım Beyrut�ta vefat etti.
Abdülhak Hamid Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra�daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900�de İstanbul�a dönen Abdülhak Hamid, 1906�ya kadar İstanbul�da kaldı. 1906�da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911�de hanımı Nelly�nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince İstanbul�a döndü. Maarif nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana�ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar mebus olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937�de İstanbul�da öldü. Mezarı Zincirlikuyu�dadır.

Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo�nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir.

ESERLERİ

Abdülhak Hamid�in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala�dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hamid�in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs�ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913).

MAKBER�den

Eyvah! Ne yer ne yar kaldı.
Gönlüm dolu ah u zar kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede, gelip ezelden,
Ben gittim, o hak-sar kaldı.
Bir guşede tarumar kaldı.
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut�ta bir mezar kaldı.

Munky
31-07-07, 20:00
Agim Rifat Yeşeren
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya�da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 20:00
Ahmed-i Dai - (11.10.1420)
Germiyanlı olarak bilinmektedir. Kütahya'da kadılık yaptı. Önce Emir Süleyman'ın sonra da Mehmet Çelebi'nin himayesine girdi.1421 yılında öldü. Bursa'da öldüğü sanılmaktadır.

ESERLERİ
Çengnâme ve Tezkiretü'l-Evliyâ adlı kitaplarıyla ün yaptı. Türkçe ve Farsça Dîvân'ları vardır.

Munky
31-07-07, 20:01
Ahmet Bektaş
Ahmet Bektaş�ın Şiirleri


Suskunluk

Öyle bir suskunluk ki
Yürek,dil paramparça.
Konuşsan da,sussan da
Lisan halince konuşmakta.

Zaman: Doğru yerde konuşup, gereğinde susma zamanı.
Ahirzaman�
x


Zühre

Çobanların gizemli yoldaşı,
Seherin sultanı.
Gelinliğini giymiş bakire saflığında.
Işık Dağı'mın suyu gibi;
Temiz, berrak.

Koca geceyi bırakıp,
Tüm ihtişamını sabaha saklamışsın.
Kimler uyanık o saatlerde?
Kime verirsin pozlarını?
Seni kimler seyreder?

Namaz vaktidir.
Serin bir rüzgar, içimi ürperten.
Güneşin doğma vakti yaklaştı.
Yıldızlar çekildi karanlıklara;
Sen hala oradasın.
Birazdan vedalaşırız!

Geç geldin Zühre'm,
Ya da ben geç farkettim.
Adını sevgi koydum.
'Yarın sabah buluşuruz' diyorsun.
Az görünüyorsun.
Bilmiyorum, yarına çıkar mıyım?
Sayılı günlerim ne kadar?

Sen, her sabah
Gülücükler dağıtırsın Yeryüzüne.
Ben...
Ben; sana doyamadan ölürüm!
x


Son Durak

Deli gönlün benzemez
Başkalarına,bencileyin.
Namerde eğilmeyen boynun,
Dosta koyun...

Zoru başarmak,
Yanlış anlaşılmak
Olsada kaderimiz;
Sıradan olmak istemeyiz.

Hırçın çığlıkların
Ardına gizlemişsin,
Yüreğinin yangınını.
Sevdaları...

Asil yüreklerin feryadını
Duyan kalplerimiz,
Aynı yöne koşuyor.
Buluşacak bir gün son durakta...

ZAMAN: Ahmed'in,gönüllerin KABE gibi olduğunu idrak zamanı.
Ahirzaman.
Tamir zamanı...

X

Sal Saçlarını Rüzgarlara

Sal Saçlarını Sevdiğim,
Sal saçlarını rüzgarlara.
Rüzgar getirsin kokunu,
Bizim diyarlara...

Sal saçlarını sineme,
Tel tel batsın canıma.
Sızım sızım sızlatsın;
Girsin kanıma.

Hasretim kokuna,ıslak saçlarına...
Sal ki rüzgarlara;
Rüzgar getirsin kokunu,
Bizim diyarlara.

X

Can

Can sağ olsun,
Can var olsun.
Can canana;
Feda olsun.

Ahh! Eder de can;
'Vah vah 'der canan.
Umarsız...

Cana bulunmaz değil canan,
İllede gönlü fetheden;
Canan sağ olsun,
Canan var olsun.
Can canana;
Feda olsun.

X


Adam Olacaksın

Hesap vereceksin; sormayacaksın...
Üzüleceksin; üzmeyeceksin...
Kıyılacaksın; kıymayacaksın...
Sinmeyecek, yılmayacaksın!

Rol yapmayacaksın; sen olacaksın.
Palavra sıkmayacak, sözünün eri olacaksın.
Vereceksin,almayacaksın...
Hakedeceksin; çalmayacaksın...

Aşkına sadık olacaksın;
Mutlu edecek,güldüreceksin...
İşte o zaman;
Adam olacaksın...

İşte o zaman;
Yoluna baş koyacak sevdiğin.
İşte o zaman; aşkı bulacaksın.
'Adam gibi adam 'olacaksın.

Zaman: Ahmed`in adamlık zamanı.
Ahirzaman...
'Adam gibi adam ' olma zamanı.

Munky
31-07-07, 20:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2273.jpg
Ahmet Tsalıkkatı ( 1882)- (02.09.1928)
Ünlü politikacı, yazar ve şair. Oset kökenli olan Ahmet Tsalıkkatı, 1882 yılında Kuzey Osetya'nın Kurtati boğazındaki Nogkau köyünde doğdu. Babasının adı Nimbolat'dır. Stavropol Gimnazyumunu(1899) ve Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesini (1907) bitirdi. Üniversitede okurken komünist düşüncelere ilgi duymaya başladı ve bir süre sonra Rusya Sosyal Demokrat Partisi'ne girdi. Partide bir dizi öğrenci derneğinin yöneticisi olarak önemli bir konuma geldi. Kurucu Meclis oluşturulması istemiyle ortaya konan ilk öğrenci bildirisi onun kaleminden çıkmıştır. Üniversite sıralarında iken karıştığı eylemler nedeniyle sürekli olarak Çarlığın güvenlik güçleri tarafından izlendi. Birçok kez hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı.

1903 yılında Moskova�dan Kafkasya'ya sürgün edilen Tsalıkkatı, Terek bölgesinde sosyal demokrat komitelerin kurulmasına çalıştı ve devrimci düşünceleri Osetya'ya getiren ilk kişi oldu. Faaliyetleri bir süre sonra Dağıstan'a da yayıldı ve Rusya Sosyal Demokrat Devrimci Partisi'nin Terek-Dağıstan Merkezi kuruldu. 1904 yılında Moskova'ya dönen Ahmet Tsalıkkatı, Moskova Üniversitesi'nden, Kiev'de toplanan gizli Rusya Öğrenci Kongresine temsilci olarak seçildi.

Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Fakat bu iş onu tatmin etmedi ve tekrar politikaya döndü. "Russkoe Slovo" (Rus Sözü), "Ranneye Utro" (Sabahın Erken Saati), "Utro Rossii" (Rusya Sabahı), "Vestnik Yevropı" (Avrupa Habercisi) gibi önemli Rusça yayınların sürekli kadrosu içinde yer aldı. Bu yayın organlarındaki çalışmalarıyla, Rusya'daki Müslüman milletlerin politik çevrelerinin dikkatini çekti. Devlet Duması Müslüman Fraksiyonu tarafından özellikle okullar ve öğretim konusunda olmak üzere çalışmalara katılması için davet edildi.

Rusya'da gelişen devrim hareketleri, anayurdu Kafkasya�nın ve Rusya�daki Müslüman halkların politik arenada uğradığı haksızlıklar onu bu kitlenin organizasyonuna ve onların politik çabalarını biçimlendirmeye yöneltti. Rusya'daki Müslüman halkların hemen tüm politik, sosyal ve ulusal gruplarını bir araya getiren birinci Tüm Rusya Müslümanları Kongresi'nin (1-11 Mayıs 1917) toplanmasında ve çalışmalarında aktif rol oynadı. Bu kongrede oluşturulan Müslüman Ulusal Konseyi (Milli Merkezi Şura)nın Başkanlığına seçildi. Bu sıfatla Geçici Hükümet'le müzakerelerde bulundu. Kurucu Meclis'in seçim hazırlıklarını yapan komisyonun çalışmalarına katılarak Rusya Müslümanlarının haklarını savundu. Fakat kendisinin ve diğer Rusya Müslüman liderlerinin Kerenski Hükümeti'nde görev almaları, Petrograd Sovyeti'ndeki Gürcü Menşevik liderler Tseretelli ve Çkheidze'nin düşmanca müdahaleleriyle önlendi. (Tsalıkkatı, bu yersiz ve umulmadık müdahaleyi sonradan, Kuzey Kafkasyalı'larla Gürcüler arasındaki tarihsel anlaşmazlıkların bir sonucu olarak nitelemiştir). Buna karşın Ağustos ayı sonunda Başkomutan General Kornilov'un hükümet darbesi girişimi sırasında yine de büyük bir iyi niyetle devrimi ve hükümeti destekledi. Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi temsilcisi Aytek Namitok'la birlikte, Petrograd önlerine gelmiş bulunan Kafkas Süvari Tümeni "Diki Divizi"nin komutanlarını ikna ederek hareketin başkent Petrograd kapılarında durdurulmasını sağladı. Eylül 1917'de Petrograd'daki Sosyalist Partiler Kongresi'ne katılarak "Rusya Müslümanları Milli Şurası" adına çeşitli girişimlerde bulundu. Bu arada Kurucu Meclis'in hemen toplantıya çağırılmasını ve bakanlık düzeyinde bir "Müslüman Devlet Sekreterliği" oluşturulmasını istedi. Fakat kendi demagojik çalışmalarıyla meşgul bulunan sosyalistler Tsalıkkatı'yı çok az desteklediler. Tsalıkkatı'nın Rus ve Gürcü "sosyalist" lerinden uğradığı hayal kırıklığı sonradan Bolşevik'lerle olan kısa ömürlü ilişkisine ve Kafkasya Sosyal Demokrat örgütünde birlikte çalışırlarken tanıdığı J. Stalin ile olan görüşmelerine vesile oldu.

Ahmet Tsalıkkatı, Müslümanların listesinden Tüm Rusya Kurucu Meclisi'ne seçildi. Bolşevik'lerin Petrograd'da bir ayaklanmayla iktidarı ele geçirmelerinden sonra Milliyetler Halk Komiserliği'ne getirilen J. Stalin, Rusya Müslümanları Milli Şurası Başkanı olan Ahmet Tsalıkkatı ile temasa geçerek ona Bolşevik'lerle işbirliği önerisinde bulundu. Buna göre Milli Şura bağımsızlığını koruyacak ve Tsalıkkatı, Hükümetin yakın bir tarihte kuracağı "Müslüman İşleri Komiserliği"nin başına getirilecekti. "Truva Atı" olarak kullanılmak istenen Ahmet Tsalıkkatı ve arkadaşları Bolşevik'lerin bu önerisini kabul etmediler ve Tsalıkkatı anayurdu Kafkasya'ya döndü. Burada 1918 yılında Terek bölgesi Halk Konseyi'nin başına geçti. 11 Mayıs 1918'de oluşturulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin önce General Denikin'in "Beyaz" ordusu, sonra "Kızılordu" tarafından işgal edilmesi üzerine, birçok yurtsever gibi o da Gürcistan'a sığınmak zorunda kaldı. Burada yayınladıkları "Volnıy Gorets" (Özgür Dağlılar, 1919-20) gazetesi çevresindeki politik çalışmalarda aktif rol aldı.

Gürcistan'ın da Bolşevikler tarafından işgali üzerine, önce Türkiye'ye sonra da Avrupa�ya geçen Ahmet Tsalıkkatı, o yıllarda bile hala Rusya�daki demokratik güçlere (?) inanıyordu. Fakat son yıllarında artık hayal kırıklığı içindeydi ve Rus "sosyalist"lerinin artık ne sosyalist ne de devrimci olmadıklarını söylüyordu. Kafkasya halklarının politik bağımsızlık mücadelesinde sadece kendilerine güvenebileceklerine kanaat getirmişti.

Yurdunu kaybettikten sonra yerleşmiş bulunduğu Çekoslavakya'nın merkezi Prag�da, "Promethe" hareketinin öncüsü olarak "Kavkazkiy Gorets" (Kafkasya Dağlıları, 1924) dergisini yayınlamaya başladı. Daha sonra "Volnıye Gortsı" (Özgür Dağlılar, 1927-28) dergisini çıkardı. Rusça olan bu dergilerde ve daha sonra Paris ve Varşova�da yayınlanan "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları, 1928) dergisinde Kafkasya ile ilgili politik ve kültürel yazıları, "Kafkasyalı Göçmenin Şarkıları" başlığı altında şiirleri "Vubıh'ların Sonuncusu"' "Hamzat'a Dair Bir Şarkı", "Ölülerin Hatırası" gibi küçük hikayeleri bulunmaktadır. Aynı yıllarda Çekoslavakya'daki Kafkas politik örgütlerinin çeşitli toplantılarında yaptığı konuşmalardan bazıları da broşürler halinde yayımlanmıştır.

Kafkasya�nın bu büyük evladı 2 Eylül 1928'de, Polonya'nın başkenti Varşova�da uzun süren bir hastalık döneminden sonra ve yurt özlemi içinde öldüğünde sadece 46 yaşındaydı.

Kitap halindeki eserleri: "Kavkaz i Povolje-Oçerkz İnorodçeskoy politiki i kulturno-khozyaystvennogo bıta" (Kafkasya ve Volga Bölgesi-Rus Olmayanlarla ilgili Politika ve Kültürel-Ekonomik Yaşam Şekli Üzerine Denemeler, Moskova 1913), "V gorakh Kavkaza" (Kafkasya Dağlarında, Toplu Hikayeler, 1914), "Krasavitsa Zübeyda" (Güzel Zübeyde, Toplu Hikayeler), "Brat na brata" (Kardeş Kardeşe Karşı, Kafkasya�da devrim yıllarındaki kardeş kavgasını anlatan bir roman, Prag 1926), "Musulmanskaya. Fraktsiya v Uçredilnom Sobranii" (Kurucu Meclis'deki Müslüman Fraksiyonu, Kazan, 1917), "Musulmane Rossii i federatsiya" (Rusya Müslümanları ve Federasyon, Broşür); "Borba za volyu gor Kavkaza" (Kafkas Dağlarında Özgürlük Savaşı, Broşür, Prag 1928)....

Aşağıdaki eserlerinin ise hazır ve yayınlanmak üzere oldukları"Volnıye Gortsı" (No: 1, Prag 26 Mart 1927) ve "Gortsı Kavkaza" (No: 1, Paris, Kasım 1928) dergilerinde bildirilmiş olmakla birlikte basılıp basılmadıkları konusunda bilgi sahibi olamadık: "Okrovalennıye gorı" (Kana Bulanmış Dağlar, "Kardeş Kardeşe Karşı" adlı romanın devamıdır), "Gorskaya Respublika" (Dağlı Cumhuriyeti), "Dagestan v ogne" (Dağıstan Ateşler içinde)...

Munky
31-07-07, 20:02
Ahmet Muhip Dranas ( 1908)- (21.06.1980)
1908 yılında Sinop�ta doğdu.Ankara Erkek Lisesi�ni bitirince Hakimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı (1930-1935), Ankara Hukuk Fakültesi�nde iki yıl kadar süren yüksek öğrenimini yarıda bırakarak İstanbul�a geldi. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü�ne girdi, bir yandan da Güzel Sanatlar Akademisi�nde kütüphane müdürlüğü yapıyordu. 1938�de Ankara�ya Döndü, C.H.P. Genel Merkezi�nde Halkevleri kültür ve sanat yayınlarını yönetti (1938-1942), askerlik dönüşü Ankara�da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü (1946-1949), Kurum başkanı (1957-60), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu.

�Ankara Lisesi�nden Muhip Atalay� imzalı Bir Kadına şiiri, yayınlanan ilk şiiriydi (Milli Mecmua, 15 Eylül 1926), Yedi Meşaleciler�i 1940 kuşağına bağlayan şairlerimiz içinde Cahit Sıtkı Tarancı ile birlikte şiirde sese, şekil mükemmelliğine önem verişi, Baudelaire sembolizminden hareket edip Türkçe�de yeni bir şiir dili ve yapısı oluşturmağa çalışması ile şiirimizde kendine sağlam bir yer edindi.21 Haziran 1980 tarihinde öldü.

ESERLERİ

Tiyatro türünde üç eser verdi: Gölgeler 1946�da, O Böyle İstemezdi 1948�de, (Çıkmaz adıyla 1977�de) ilk kez oynandı; bunlardan CHP Piyes Yarışması�nda (1946) ikincilik kazanan Gölgeler basılmıştır (1947). Daha sonra Gölgeler ve Çıkmaz, Oyunlar (1978) adı altında yayımlandı.

Bütün şiirlerini Şiirler adlı bir kitapta (1974) topladı. (Şiirler, Orhan Ural�ın şairin kişiliği ve sanatı üzerine bir incelemesiyle birlikte yeniden basıldı, 1982). Tevfik Fikret�in Rübabı Şikeste, Halukun Defteri kitaplarından seçmeleri ve Han-ı Yağma (Yağma Sofrası), Tarih-i Kadim (Eski Tarih) şiirlerini günümüz diline çevirerek Kırık Saz (1975) kitabında topladı. Yazıları ölümünden sonra Yazılar (1994) adıyla kitaplaştırıldı.

Munky
31-07-07, 20:03
Ahmet Yesevi
Türkistan'da yetişen büyük velilerdendir. Adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi olup, Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hace Ahmet diyede tanınır. Babası Hace İbrahim'in nesebi Hz. Alinin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayanır. Hicri 5. asrın ortalarında doğduğu tahmin edilmektedir. Ahmet Yesevi çok küçük yaşta babasını, 7 yaşındada annesini kaybetmiştir. Yesi şehrinde ilim ve terbiye tahsiletmiştir. Bundan dolayı YESEVİ nisbetiyle şöhret bulduğu kabul edilmiştir. Yesi'de, önce Arslan Baba Hazretlerinden ders aldı. Arslan Baba'nın vefatıyla Buhara'ya gitti. Orada Ehli Sünnet alimlerinden Yusuf Hamedaniye bağlandı ve manevi ilimleri tahsil etti. İnsanlara doğru yolu göstermek için ondan icazet (diploma) aldı.

Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara'da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevi Buhara'da bir müddet ders verdi. Daha sonra bu vazifeyi başkasına devredip Yesi'ye döndü ve burada talebe yetiştirmeye başladı. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Zamanın en büyük ve üstün evliyelarından oldu. Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi Hazretleri, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ederdi. Günün büyük bölümünü ibadet ve zikir ile geçirirdi. Zamanında arta kalan diğer bir kısmında, talebelerine zahiri ve batını ilimleri öğretir, günün kısa bir bölümünde ise, alınteri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp bunları satardı.

Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerinin her birini bir memlekete göndermek suretiyle İslamiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bir kısmı da Anadoluya geldiler. Bu vesileyle onun yolu Anadoluda yayılıp tanındı. Anadolunun Müslüman Türklere yurt olması, onun manevi işaretiyle hazırlandı. Talebelerinin gayretiyle Anadolu ebediyyen Türk yurdu oldu.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin en önemli özelliği, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile Hikmet denilen eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izleri bırakmış olmasıdır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkanını ve tarikat adaplarını anlatmıştır. Yesevi Ocağı aynı zamanda bir tarikattır. Önemli ve büyük tarikatlardan Nakşilik ve Bektaşilik, Yeseviliğin kollarıdır. Yeseviliğin, adapları müridlerin uyması gerekli hususlar ve ahkamları vardır. Yesevi dergahı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için bir sığınak yeriydi. Bu dergahlar aynı zamanda, tekke edebiyatının ilk temsil edildiği yerler olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri tekke edebiyatının ilk temsilcisidir. Bu vesileyle Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Bu şekilde yetiştirdiği talebelerinden tayin ettiği halifeleri şunlardır;

Mansur Ata, Abdulmelik Ata, Süleyman Hakim Ata (Bu Türkler arasında en meşhur halifesidir) Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk) Zengi Ata, Tac Ata v.b. Bu halifelerinin yetiştirdiği birçok talebe ki; Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Taptuk Emre, Yunus Emre gibi talebeler Anadoluda, Ahmet Yesevi Hazretlerinin çizdiği yolda ilerlemişler ve Türk dilini, edebiyatını, kültürünü özellikle İslam dinini doğru olarak gelecek nesillere aktarmışlardır. Sade bir Türkçe ile Halkın anlayacağı, sohbet tarzındakiHikmet adlı şiirleri, Çin'den, Marmara sahillerine kadar yayılıp, Türk Milletine manevi ışık olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri Hicri 590 (1194) de Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerine türbe, 200 yıl sonra, Timur Han tarafından inşa edilmiştir.

"Kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. Çünkü kalbi kırmak Allh'ü Taala'yı kırmaktır. Gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol."

Ahmet Yesevi Hazretleri'nin bu sözlerinde, özellikle biz Avrupada yaşayan Türkler için, altın değerinde bir nasihat vardır. Biz Avrupa Türklüğü, Gayrimüslimler ile beraber yaşarken, geçmişimize bakıp güç almalıyız. Buraları Türkleştiremeyiz, fakat Türk kalabilmemiz için, Ahmet Yesevi Hazretlerini ve onun yolundan gidenleri çok iyi bilmemiz gerekmektedir

Munky
31-07-07, 20:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3182.gif
Ali Çolak ( 1965)
Ali Çolak, 1965 yılında Nazilli'de doğdu. Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi'nde basladığı yüksek öğrenimini, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı. (1988) Edebiyat dergilerinde deneme ve incelemeleri yayımlandı. Yazılarını 1992'den bu yana düzenli olarak haftada bir "Gülsaati" baslığı altında Zaman'da yayımlıyor. Basılmış altı kitabı bulunan Ali Çolak, 1996 yılında, "Günlük Güneşlik Şarkılar" adlı eseriyle Türkiye Yazarlar Birliği tarafindan "yılın deneme yazarı" seçildi.

Bir süre Milli Eğitim'de ve özel öğretim kurumlarında edebiyat öğretmeni olarak görev yapan Ali Çolak, halen Zaman Gazetesi Kültür-Sanat sayfası editörlüğünü yürütmektedir.

Yazarın yayımlanmış eserleri
1) Mavisini Yitirmiş Yaşamak (İnsan Yay. 1995)
2) Günlük Güneşlik Şarkılar (Ötüken Yay. 1996)
3) Günün Ötesi (Timaş Yay. 1997)
4) İnce Sözler (Ötüken Yay. 1999)
5) Periyi Uyandırmak (Ötüken Yay. 2000)
6) Gün Sarısı (Zaman Kitap. 2001)

Munky
31-07-07, 20:03
Ali Ekber Çiçek
Erzincan�ın Ulular Köyü�nde 1935�te doğan Ali Ekber Çiçek, babasını 1939 Erzincan depreminde yitirdi. Çok küçük yaşlarda rençberlik yapmaya başlayan Çiçek, bu arada bağlama çalmayı öğrendi. İlkokuldan sonra öğrenimini sürdüremeyen Çiçek, 1961 yılında İstanbul Radyosu�na ses ve bağlama sanatçısı olarak girdi. Sanat yaşamı boyunca 400�den fazla türküyü derleyip Türk Halk Müziği�ne kazandıran Çiçek, halk müziğini geniş kitlelere ulaştırarak unutulmazlar arasına girdi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Haydar Haydar babasız kaldı
Hürriyet 27 Nisan 2006

Türk Halk Müziği�nin yaşayan en önemli isimlerinden Ali Ekber Çiçek, 71 yaşında İstanbul�da vefat etti. Sanatçının cenazesi, bugün Balıkesir�in Edremit İlçesi�nde toprağa verilecek.

BUGÜN dillerden düşmeyen, pek çok sanatçının repertuvarına almak istediği "Haydar Haydar", "Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim", "Derdim Çoktur Hangisine Yanayım" gibi birçok türkü, Ali Ekber çiçek sayesinde halk müziğinin klasikleri arasına girdi. Yine klasikler arasındaki "El Vurup Yaremi İncitme Tabip" ve "Yolumuz Gurbete Düştü" gibi birçok türküyü de Ali Ekber Çiçek derledi.

Hayatı 2003 yılında "Cahilden Uzak Dur, Kemale Yakın" adlı belgesele konu olan Ali Ekber Çiçek, "Türküyle siyaset yapılmaz" diyerek, müziği siyaset aracı haline getirenleri eleştirdi. Sanatçı "Ben hiçbir zaman dini de, siyaseti de müziğime alet etmedim. Hiçbir insanı ayırmadım. Bize böyle öğretildi, biz böyle bildik" görüşündeydi.

Çiçek, Türk Halk Müziği�nin bugününü değerlendirirken geçmişte üretilen eserlere saygı gösterilmediğinden yakınırdı. Çiçek, bir röportajında "Türk Halk Müziği tekrar popüler oldu, ancak ben bu gelişmeyi hazırcılığa bağlıyorum. Şimdi şöhret olmuş kişiler benim 40-50 yıl önce yazdığım parçalardaki ezgilerin üzerine güfte yapıp söylüyorlar. Bir de bu okuduğum parçalarda leyleği kuşa çevirerek okuyorlar" demişti.

Çiçek tarafından derlenen türküler

Bir Güzeli Methedeyim

Çoktan Beri Yollarını Gözlerim

El Vurup Yaremi İncitme Tabib

Gönül Gel Varalım Gülşen bağına

Şepke�nin Kavakları

Yolumuz Gurbete Düştü

Çiçek�ten derlenen türküler

Ondört Bin Yıl Gezdim Pervanelikte(Haydar Haydar)

Böyle İkrarınan Böyle Yolunan

Bunca Olan Emeğimi

Derdim Çoktur Hangisine Yanayım

Ey Erenler Akıl Fikir Eyleyin

Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim

Gurbet Elde Bir Hal Geldi Başıma

Gurbet Elde Yadellerin Derdini

Gül Yüzlü Sevdiğim

Hazin Hazin Esen Seher Yelleri

İsmini Sevdiğim Saadetli Dostum

Nasıl Yar Diyeyim Ben Böyle Yare

Munky
31-07-07, 20:03
Ali Ulvi Kurucu
HAKKINDA YAZILANLAR

Büyük ruhlu, güzel insanlar gönüllerde yaşar
Mustafa Doğru
Zaman 16 Şubat 2002

Ali Ulvi Kurucu merhum ömrünün son günlerinde kızına şöyle tavsiyede bulunuyordu: �Kızım insan sadece şahsî hedef ve gayelerini ön planda tutarak yaşarsa vefatıyla hatıralardan silinir. Cemiyet, millet ve fikirleri uğruna yaşayanlar, ölseler de gönüllerde kalıcıdırlar. Gözler hep onları arar ve özler. Kim severek yaşarsa sevilerek ayrılır ve unutulmaz.�

Yaklaşık bir yıl önce, 3 Şubat 2002�de Medine�i Münevvere�de, Hazreti Peygamber�in (sas) yanı başında dünyaya veda eden zamanımızın ilim, irfan ve şiir üstadlarından Ali Ulvî Beyefendi, 80 yılı bulan ömrü boyunca her halini hizmet şuuru ile yaşamış müstesna bir şahsiyettir. Hayatını, kızına verdiği öğüt doğrultusunda geçirdiği için bu ve bundan sonraki nesillerin onu unutması mümkün değil. Vefat etmeden bir yıl önce ziyaret etme şerefine erdiğimiz merhum, son yıllarında boş durmamış her zamanki çalışkanlığı ile Kahire ve Medine merkezli kıymetli hayatının unutulmaz hatıralarını bantlara konuşarak kaydettirmiş ve büyük bir hizmette bulunmuş. Şimdi onun meyveleri birer birer derleniyor, hakkında yazılan kitaplar ölümünün üzerinden bir yıl geçtikten sonra birbiri ardına ilim dünyasıyla kucaklaşıyor.

Marifet Yayınları (0 212 526 22 70) tarafından hazırlanan seri, üstadın Akifvârî üslupla kaleme alınmış şiirlerinin toplandığı Gümüş Tül ve Alevler, nesirlerinin toplandığı Gecelerin Gündüzü, hatıralarının toplandığı Bir Ömürden Sayfalar, Medine Notları, Şeyh İbrahim B. İdrîs es�Sünûsî�den tercüme ettiği Asırlar Boyunca Parlayan Nur, Ebu�l Hasen en�Nedevî�den tercüme ettiği Muhammed İkbal ile kendisi hakkında basında çıkan yazıların bir araya getirildiği Ali Ulvi Kurucu�nun Ardından isimli kitaplardan oluşuyor. Bir Ömürden Sayfalar adı altında kızı Sâre hanım tarafından kaleme alınan hatıraları bir dönem İslam âleminin önemli şahsiyetlerinin resm�i geçidi gibi.

Munky
31-07-07, 20:04
Anna Ahmatova ( 1889)
1889 yılında doğdu. Şair Ahmatova, �Akmeizm� akımı temsilcilerindendir. Asıl adı Anna Andreyevna Gorenko olan Ahmatova, bir gemi mühendisinin kızıydı. Kiev�de hukuk fakültesini bitirdi. Şiir yazmaya 11 yaşında başladı.

1910 yılında, ünlü bir şair ve Akmeist okulunun kurcusu olan Gumilyov�la evlendi. Eşiyle İtaya, Fransa ve Almanya�yı gezdi. 1946�dan sonra edebiyat anlayışından dolayı engellerle karşılaştı; ancak ölümünden sonra kendi ülkesinde, Rus edebiyatının en büyük kadın şairi olarak değerlendirildi.

1964 yılında İtalya�da Etna Taormina Ödülü�nü kazandı. Ahmatova�nın şiire başladığı dönem modernist bir akım olan akmeizmle bağlantılıdır. Akmeizm, sembolist şiirin kapalılığına karşı bir akım olarak tanımlanır. İlk kitabı �Akşam� ve bunu izleyen yapıtları aşkla ilgili şiirleri içerer. Candan bir konuşma tonu, duygulu bir içtenlik, biçimlerin açıklığı ve doğallığı Ahmatova�nın kısa, lirik şiirlerinin kendine özgü çizgileridir. Bunun yanı sıra şiirlerinde halk şarkılarının ve özellikle Puşkin�in lirik şiirleri gibi klasik Rus şiirinin etkisi sezilir.

Ahmatova, I. Dünya Savaşı yıllarında ve 1917 Ekim Devrimi sırasında yurtseverlik temasını şiirinde işler. Kişisel duygular dışına çıkarak toplumla ilgili şiirler yazdığı bu döneminde de devrimci şairlerle arasında üslup farklılığı belirgindir. 1912�den 1922�ye değin birçok şiir kitabı yayınlanan şair, 1946�dan sonra şiirlerindeki erotik, gizemci ve kötümser öğeler ileri sürülerek yoğun eleştirelere konu olmuş, �Sovyet Yazarlar Birliği�yle ilişkisi kesilmiştir. II. Dünya Savaşı yıllarında şair savaş ve barış konularına yönelir. Savaş zamanının acıları, heyecanları şiirlerinde yansır.

Anna Ahmatova bugün klasik anlamda parlak, incelmiş ve yetkin bir şiirsel biçim ustası sayılmaktadır. Şairin Doğu Avrupa dillerinden şiir çevirileri ve şiir üzerine incelemeleri vardır. Ahmatova�nın şiirlerinin yabancı dile çevrilmesi ülkesi dışında da tanınmasını sağlamıştır. 1966 yılında öldü.

Munky
31-07-07, 20:04
Arif Bozacı
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya�da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 20:04
Arifi Çelebi - (14.11.1560)
Fethullah Arifi Çelebi, tarihçi, şehnameci, Divan şairi ve ressamdır. Şiraz'lı Hattat Katip Derviş Çelebi'nin oğludur. Annesi ise Diyarbakır'lı Şeyh İbrahim Gülşeni'nin kızı idi. İlk kez İran'da, sonra sığınmış olduğu Osmanlılarda şehnamecilik yaptı. 1561 yılında Mısır'da vefat etti.

Munky
31-07-07, 20:04
Arzu Tahirova
Bulgaristan Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti�nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan�da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 20:04
Aşık Çelebi ( 04.11.1519)- (17.11.1571)
Tezkireci, kadı, yazar ve divan şairidir.1520 yılında Prizren'de doğdu.Bağdat'lı bir ailenin çocuğudur.Bursa'da Mahkeme katipliği, 1541-1546 yılları arasında Emir Sultan Vakfı mütevelliği (yöneticiliği) yaptı. Bu görevden alınınca 1546 yılında İstanbul'a döndü.İstanbul'da Mahkeme katipliği, Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin fetva katipliğini ve kadılık yaptı.Üsküp'te kadı iken 1572 yılında 52 yaşında vefat etti. Üsküp'teki türbesine gömüldü.

Eserlerinden bazıları:Meşair�üş Şuara, Şekayık�ün Numaniye (zeyl), Divan.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
31-07-07, 20:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1787.jpg
Aşık Hüdai ( 1940)
Aşık Hüdai (Sabri Orak)
1940 yılında Maraş� ın Göksun ilçesinin Yoğunoluk köyünde doğdu. 11 yaşından itibaren irticalen şiir söylemeye başladı. Yaşlı ve usta aşıkların yanında kendisini yetiştirmiştir. Küçük yaşta babasını yitirir. Okumayı yazmayı birçokları gibi Hüdai de askerlikte öğrenir.

İki yıl Konya da yapılan aşıklar bayramına katıldı. 1968 yılında şiir dalında birinci olarak Fuzuli ödülünü aldı. 1969 da atışma ve şiir dallarında ikinci olarak Dadaloğlu ve Yunus Emre ödüllerini kazanmıştır. Şiirleri iç dünyasını yansıtır. Tasavvufa yönelmiştir. Şiirlerinde kendine özgü bir incelik ve deyiş güzelliği vardır.

DUYGULAR DÖNÜŞTÜ SÖZE

Erenler Zehir Getirin
Balınan Öldürmen Beni
Bağrıma Diken Batırın
Gülünen Öldürmen Beni

Hiçlik Aleminde Mestim
Varlık Sevdasını Kestim
Yokluk Benim Eski Dostum
Malınan Öldürmen Beni

Yar Diyerek Yana Yana
Can Teslim Ettik Canana
En Yakınım Kıysın Bana
Elinen Öldürmen Beni

Bir Aşktır Düştü Özüme
Yanarım Kendi Közüme
Leyla Görünüp Gözüme
Çölünen Öldürmen Beni

Duygular Dönüştü Söze
Yanık Seda İşler Öze
Dertli Dertli Vurup Saza
Telinen Öldürmen Beni

Hüdaiyim Daldım Gama
Saldı Beni Demden Deme
Asın Kesin Yüzün Amma
Dilinen Öldürmen Beni

Munky
31-07-07, 20:05
Aşık Paşa ( 06.09.1271)- (18.07.1311)
ÂŞIK PAŞA
Aşık Paşa, Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulunan, bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizdendir.1272 yılında Kırşehir'de doğan Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas'ın torunudur. Baba İlyas, XIII. yüzyılın başlarında, birçok Türk bilgini gibi, Orta Asya'daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu'ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı II. Keyhüsrev'e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. Oğlu Muhlis Paşa, Osman Gazi'nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır. Kırşehir'de yerleşen Muhlis Paşa'nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali'dir. Bu yüzden Alâeddin Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmıştır. Baş Ağa adı zamanla Beşe, sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasım kullandığı için de, asıl adı unutularak (Aşık Paşa) adı, her tarafta ün yapmıştır.

Âşık Paşa, din ve tasavvuf bilgilerini Kırşehir'li Şeyh Süleyman'dan öğrenmişti. Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi'nin yanında hizmet görmüştü. Sultan Orhan'ın Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda, Kırşehir'e gelerek baba ocağına yerleşmiştir.Âşık Paşa, Kırşehir'de, Ahilik örgütünün büyük bir saygıyla bağlandığı �Mürşid�i olmuş, çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup, eserlerini Türkçe yazmamış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsça�ya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur.

Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu sultanları, özbeöz Türk oldukları, Türk Oğuz Boylarıyla Anadolu'da ilk Türk Devletini kurdukları halde, İslâmiyetin etkisiyle Arapça'ya, İran kültürünün etkisiyle Farsça'ya resmî dil gözüyle bakmışlar, Türkçe'yi savsaklar duruma gelmişlerdi. Buna karşı ilk tepki, Anadolu Oğuz Boylarından gelmiş, hatta, 1277 yılı Mayıs ayında, Karamanoğlu Mehmet Bey, Selçuklu başkenti Konya'yı basarak, Türk dilinin devlet dili olduğunu duyurmuş ve bu konuda bir ferman çıkarmıştır.Bu fermandan sonra, Türkçe yazan ve söyleyen şairlerin sayısı artmış, Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Yunus Emre gibi şairlerimiz Türkçe'ye hakkını vermişler, vermeye devam etmişlerdir.

Âşık Paşa'da Türkçeci bu şairler arasındadır, hatta bu konuda yüreği çok daha yanık, çok titizdir. Garibnâme adlı eserinde devrin aydınlarından, Türk diline gereken önemi vermemelerinden dolayı sitem dolu ifadelerle bahseder. Âşık Paşa, Türklük bilincine varmış, Türkçe şiirlerinde Türk'ün Tanrı ve yurt sevgisini, barışçı dünya görüşünü, dostluk ve kardeşliği, tasavvufî bir anlatımla dile getirmiştir.

Âşık Paşa'nın en tanınmış eseri, 12.000 beyitlik Türkçe Garibnâme�sidir. Mesnevî biçiminde yazılan bu eser, on bölüm içinde, dinî ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. Yıllar sonra, Mevlid sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme'yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.Âşık Paşa'nın âruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri de vardır. Âşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde, Kırşehir'de hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra, mezarı üzerine, işlemeli, süt beyaz mermerlerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bugün, Kırşehir'in yüksek bir yamacında bir sanat abidesi olarak gözleri ve gönülleri doyuran Âşık Paşa Türbesini ziyaret edenler, okudukları Fâtiha ile birlikte, büyük Şaire Türk dili adına şükran duygularını da dile getirmelidirler.

Munky
31-07-07, 20:06
Aşık Umer ( 12.12.1670)- (20.12.1706)
Kırım Türk Edebiyatı

XVII. asır saz şairi Aşık Umer (1621-1707), Kırım'ın her bölgesinde tanınıp sevilmektedir. Eline sazını alıp çok genç yaşlarda sefere çıkan Aşık Umer, İran, Suriye, Irak, Arabistan ve Türkiye'de köy köy dolaştıktan sonra, uzun yıllar Türkiye'de kalır. Gezdigi yerlerin dil ve edebiyatlarına hakimdir.Şairin gazel, destan, koşma, semai vb. Eserlerinde işlenen ana tema; sevgi, sadakat, iyilik, namus, insanlık, adalet ve merhamettir. Aşık Umer yetmiş yaşını geçtikten sonra, gezdiği yerlerden doğum yeri olan Gözleve'ye döner ve ömrünün sonuna kadar orada yaşar. 1707 senesinde seksen altı yaşında ölen şair, Gözleve Kalentir Burnu'na defnedilir.

Aşık Umer'in şiirleri, 1894 yılında İsmail Gaspıralı tarafından Bahçesaray'da bulunan Tercüman gazetesinin matbaasında "Divan Aşık Umer" adıyla Gaspırali tarafından neşredilir. Şair Rıza Halid tarafından kril harflerine aktarılarak iki cilt halinde düzenlenen "Aşık Umer" isimli eserin, birinci cildi 1998, ikinci cildi 1990 yılında, Taşkent'te basılmıştır.
Mustafa Cevheri (öl.1710) de Aşık Umer gibi çok memleket gezmiş ve uzun yıllar Türkiye'de yaşamıştır. Saz şairi olan Cevheri sevgi, sadakat, namus gibi konuları işlemiştir. Cevheri'nin 5200 mısra civarında 350'den fazla şiiri vardır.

Aşık Umer de, Cevheri de Kırım'ın tamamen Türkiye'nin etkisinde olduğu çağlarda yaşadıkları için, şiirlerini Batı Türkçesi ile, yazmışlardır. Bu devirde Osmanlı tesiri sadece edebi dilde olmayıp, güney yalı boyu ve dağ bölgesindeki halkın dilinde de hissedilir. Merkes ve çöl kısmında bu tesir daha azdır. Esasen bu devirde edebi dil, Arapça'dan ve Farsça'dan da fazlasıyla etkilenmiştir.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
31-07-07, 20:06
Atilla Maraş ( 1949)
M.Atilla Maraş 1949 yılında Şanlıurfa'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini memleketinde tamamladı. Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'ni bitirdi (1971). Çeşitli kurumlarda öğretmenlik, mühendislik ve yöneticilik yaptı. Halen Türkiye Ziraî Donatım Kurumu'nda bir üst düzey yönetici olarak çalışmakta ve Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığı yapmaktadır. Balıklı Göl ve Adımlar dergilerinin kurucuları arasında yeraldı. Şiirleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Ödüller kazandı. Yurt dışında düzenlenen çeşitli şiir toplantılarına Türkiye'yi temsilen katıldı.

ESERLERİ
Doğudan Batıdan Ortadoğudan, Şehrayin, Aney, Zor Sözler ve Merhaba Ey Hüzün adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
31-07-07, 20:06
Aziz Serbest
Kosova Türk şiirinin en hızlı gelişim dönemi, Priştine�de, haftalık �Tan� gazetesinin yayımlanmaya başladığı 1969 sonrası dönemdir. Sadık Tanyol, Fahri Mermer, Raif Kırkul, Burhan Sait, Aziz Serbest, Özcan Micalar, bu dönemde ortaya çıkan şairlerdir.

Son Kosova olayları öncesinde, Türkçe olan bütün yayın faaliyetinin durdurulması nedeniyle zor günler yaşayan Kosova Türk şiiri, NATO�nun müdahalesinden sonra Türkiye�nin desteği sayesinde, tekrar toparlanma sürecine girmiş bulunmaktadır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
31-07-07, 20:06
Baki ( 06.11.1525)- (24.11.1599)
1526 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mahmud Abdülbaki'dir. Çıraklık yaptı. Güçlü okuma isteği sonucu medrese öğrenimini tamamladı. Zamanının ünlü şair ve bilim adamlarıyla görüştü. Onlardan dersler aldı. Zâtî'nin dikkatini çekti. 18-19 yaşlarında iken artık ünlü bir şair olmuştu. Medrese öğrenimini bitirdikten sonra İstanbul medreselerinde müderrrislik yapmaya başladı. Kadılık yaptı. Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinde bulundu. Şeyhülislâm olmak arzusuna bir türlü ulaşamadı. Bâkî, klasik şiirimizin en büyük şairlerinden biridir. Osmanlı imparatorluğunun muhteşem devirlerine yakışan muhteşem bir şiirin şairi oldu. Şiirinde felsefî düşünüşlere de yer verdi. Sultanü'ş-Şu'ârâ (Şairlerin Sultanı) olarak anıldı. Çeviriler yaptı.1600 yılında öldü.

ESERİ
Bir Dîvân'ı vardır.

Munky
31-07-07, 20:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1615.jpg
Bayram Bilge Tokel ( 1956)
1956 yılında Yozgat-Boğazlıyan'da doğdu. G.Ü. Teknik Eğitim Fakültesi'ni bitirdi. Milli Eğitim Bakanlığı ve TRT'de çalıştı. Halen Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Halk Müziği Topluluğu'nda sanatçı olarak çalışmaktadır. Şiirleri çeşitli dergilerde yayımlandı. Türkü derlemeleri yaptı. CD ve kaset çalışmaları yaptı.

ESERLERİ
Müzik çalışmaları devam eden şairin Bir Yer Üşür adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

Munky
31-07-07, 20:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/206.jpg
Bedri Rahmi Eyüboğlu ( 1913)
1913 yılında Görele'de doğdu. Ailesinin beş çocuğundan ikincisidir.Trabzon Lisesi'nde okurken, 1927'de bu okula resim öğretmeni atanan Zeki Kocamemi'nin öğrencisi oldu. Onun derslerinin etkisi ve okul müdürünün özendirmesiyle 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne (şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) girdi. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın öğrencisi oldu. 1930'da eğitimini bitirmeden, ağabeyisi Sabahattin Eyüboğlu'nun yanına Paris'e gitti. Orada André Lhote'un yanında resim çalıştı. Daha sonra evleneceği Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile de burada tanıştı.Yurda döndükten sonra 1934'te D Grubu'nun dördüncü sergisine otuz resmi ile katıldı. İlk kişisel sergisini de aynı yıl Bükreş'te açtı. 1934'te katıldığı Akademi'nin diploma yarışmasında üçüncü oldu. Bu derece ile mezun olmak istemediği için bir yandan diploma yarışmasına yeniden hazırlanırken, bir yandan da Çerkeş demiryolu yapımında tercümanlık yaptı, Tekel Genel Müdürlüğü'nde çalıştı 1936'daki diploma yarışmasında Hamam adlı kompozisyonuyla birinci oldu. Aynı yıl Moskova'da düzenlenen Çağdaş Türk Sanat Sergisi'ne katıldı. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Léopold Lévy'nin asistanı oldular. Bedri Rahmi birçok ressamın katıldığı CHP'nin kültür programı çerçevesinde resim yapmak için 1938'de Edirne'ye, 1941'de de Çorum'a gitti. Geleneksel süsleme ve halk el sanatlarından seçtiği motifleri eserlerinde başarılı bir bireşimde kullandı. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu'ya özgü görünümler egemendir.1940'lardan sonra duvar resimlerine yöneldi. İlk duvar resmini 1943'te İstanbul'da, Ortaköy'deki Lido Yüzme Havuzu için yaptı. 1947'de İstanbul'da özel bir atölye ve galeri açtı. 1950'de Ankara'da sanatının o güne kadarki bütün dönemlerini kapsayan bir sergisi düzenlendi. Bedri Rahmi aynı yıl bir kez daha Paris'e gitti.1950'de Mozaik çalışmalarına başladı. 1958'de Uluslararası Brüksel Sergisi için 272 m²'lik bir mozaik pano gerçekleştirdi ve bu eseriyle serginin büyük ödülü olan altın madalyayı kazandı. Bundan bir yıl sonra Paris'teki NATO yapısı için, şimdi Brüksel'de bulunan, 50 m²'lik bir mozaik pano hazırladı. 1960 ve 1961'de iki kez ABD'ye gitti. Orada birçok geziye katıldı, konferanslar verdi ve resim çalışmaları yaptı1969'da Sao Paulo Bienali'nde (iki yıllık sergi) onur madalyası kazandı. Ayrıca 1940'ta Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde resim dalında üçüncülük, 1943'te aynı serginin 4.sünde ikincilik ve 1972'de de 33. sergide birincilik ödülünü aldı. Ölümünden sonra 1976'da Ankara'da "Yaşayan Bedri Rahmi" adıyla bir sergisi düzenlendi. Aynı yıl İstanbul'da da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde adına düzenlenen bir sergiyle anıldı 1984'te İstanbul'da "Bedri Rahmi-Her Dönemden" adlı bir toplu sergisi açıldı.Bedri Rahmi Akademi'deki ilk yıllarından sonra temel bilgilerini Paris'te André Lhote'un akademisinde edinmesine karşın onun kübist ve yapımcı (konstrüktif) yaklaşımını benimsememiş, Dufy ve Matisse'i kendine daha yakın bulmuştur. Paris'ten döndükten sonra Anadolu ve Trakya gezilerinde yaptığı resimlerle İstanbul görünümlerinde Dufy'nin renk ve çizgi anlayışının etkileri görülür. Zamanla bu etkiden sıyrılan Bedri Rahmi halk sanatını sağlam bir kaynak olarak görmeye başlamıştır. Halk sanatından yola çıkarak yeni anlatım biçimleri aramıştır. Minyatürlerden de esinlenmiştir. Anadolu kilimlerinin geometrik, soyut biçimleri, çini, cicim, heybe, yazma ve çorapların bezeme düzeni ve renk uyumlarını kaynak olarak kullanmış, motifin ağırlık kazandığı süslemeci bir tutumla resimler yapmıştır. Ancak, yalnızca motifleri resme uygulamakla yetinmemiş, renk ve malzeme araştırmalarına da girmiştir. Çeşitli teknikleri deneyerek gravür, mozaik, heykel ve seramik alanlarında birçok ürün vermiştir. Yine bir halk sanatı olan yazmacılığa da yönelmiş, kumaş üstüne baskılar yapmış, bu çalışmalarını öğrencileriyle birlikte de yürütmüştür. İki yıl kadar süren ABD gezisinden sonra değişik malzemelerden yararlanarak soyut resimler ve renk düzenlemelerine yönelmişse de son yıllarında yeniden eski konularına dönmüştür. Kemençeciler, gecekondular, hanlar, kendi portreleri, balıklar ve kahvelerle, yeni renk ve doku deneyimlerinden de yararlanarak ustaca eserler vermiştir. Çağdaş resim öğelerini de içeren bu çalışmalarında, konu soyuta yaklaştığı oranda, resmin de bir tür "nakış"a dönüştüğü izlenir. Bedri Rahmi 1927'de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne kadar sürdürmüş, Akademi'deki atölyesinde sayısız öğrenci yetiştirmiştir.

ŞİİRLERİ-YAZILARI

Bedri Rahmi 1928'de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır.Şiirlerine, 1933'ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verilmiştir. 1941'den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlanmıştır. Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi her türüne karşı duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri kendine özgü bir biçimde kullanarak halk diline yaklaşma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemiştir. 21 Eyül 1975'te İstanbul'da öldü.

ESERLERİ:

Resim: Paris, Mustafa Eyüboğlu, 1933; Yazılı Natürmort,1936; Salı Pazarı, 1938; Eren, 1940; Nallanan Öküz, 1947; Düşünen Adam, 1953; Köylü Kadın (Tren-Yataklı Vagon), İstanbul Resim ve Heykel Müzesi; Karadut Satıcısı, 1954; Çömelmiş Köylü, 1972; Ankara'nın Kavakları,1973; Mor Takkeli Hacı, 1974; Son Kahve, 1975; Anadoluhisarı, Ankara Resim ve Heykel Müzesi; Çıplak; Ev İçi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi; Han, 1975; son resmi. Duvar Resmi: Lido Yüzme Havuzu'nda duvar resmi; 1943, Ortaköy/İstanbul;Hilton Oteli'nde duvar resmi; Divan Oteli'nde duvar resmi. Mozaik Pano: Uluslararası Brüksel Sergisi için mozaik pano, 1958; Nato yapısında mozaik pano, 1959, Brüksel; İşçi Sigortaları Hastanesi'nde seramik pano, 1959, Samatya/İstanbul; Etibank yapısında seramik pano, Ankara; Marmara Oteli'nde mozaik pano, Ankara; Vakko Fabrikası'nda mozaik pano, Topkapı/İstanbul. Duvar Kabartması: Manifaturacılar Çarşısı'nda duvar kabartması,Unkapanı/İstanbul; Aksu İşhan'ında duvar kabartması, Karaköy/İstanbul. ESERLERİ: Şiir: Yaradana Mektuplar, 1941; Karadut, 1948; Tuz, 1952; Üçü Birden, 1953; Dördü Birden, 1956; Karadut 69, 1969; Dol Karabakır Dol, 1974, tüm şiirleri; Yaşadım, 1977. Gezi ve Deneme: Cânım Anadolu, 1953; Tezek, 1975; Delifişek, 1975; Resme Başlarken, 1977. Monografi: Nazmi Ziya, 1937. Resim Albümü: Binbir Bedros, 1977, Karadut, 1979; Babatomiler, 1979.

Munky
31-07-07, 20:07
Bekir Abdi
SÖYLEŞİ

Bekir Abdi ile Makedonya�yı Konuştuk
http://www.makturk.com 29.08.2006

2.Uluslararası Doğanbey KİBATEK Edebiyat Buluşması sırasında birkaç arkadaşı yıllar sonra yeniden görme olanağı buldum, bazı arkadaşları da ilk kez gördüm,tanıştım ve ortak ilgi alanlarımızın olması nedeniyle kendileriyle kısa sürede kaynaştım.

Bu arkadaşlar içinde benim için en enteresan olanı Bekir Abdi idi.
Bekir Abdi, Makedonya�nın Strumica şehrinde doğmuş ve halen Üsküp�te üniversitede okuyan genç bir kardeşimiz. Ayrıca kendisi güzel şiirler yazıyor ve başarılı bir gazetecidir. Bekir Abdi ile ortak bir yanımız vardı: İkimiz de Doğu Makedonya�lı idik. O nedenle dertlerimiz de ortaktı. Türkler bir zamanlar doğu Makedonya�yı terk etmişti ama bu Türklerin Doğu Makedonya�da tamamen yok olduğu anlamına gelmiyordu. Strumica, Radoviş, Koçana, İştip, Köprülü gibi şehirlerde az da olsa Türk yaşıyor. Bu şehirlerde 60 yıl önce yaşayan Türk sayısı bu gün için bir hayaldir, bu bir gerçek. Ama bir yerde bir Türk bile yaşıyor olsa, orada hala Türk kültürünün kalbi atıyor demektir.

Doğu Makedonya�da, bir zamanlar handiyse tamamı Türk olan köylerde bu gün camiler yıkık, mezarlar kayıp hatta bazı köyler bile tarihten silinme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu durum Bekir Abdi�yi üzüyor. �Bir şeyler yapmalıyız�diyor.

Bekir Abdi, Doğu Makedonya�daki Türk kültürü izlerini ve oralarda kaybolmaya yüz tutmuş Türk köylerini araştırıyor. Araştırma sevdası onu bazen İzmir�e getiriyor ve İzmir�deki Birinci Kuşak Makedonya Göçmenlerini bulmaya çalışıyor.

Bekir Abdi�nin şu sıralarda ağırlık verdiği konu, Doğu Makedonya�da eskiden Türklerin anlattığı masalları, söylenen manileri, atasözlerini ve deyimleri bir kitapta toplayabilmek. Bundan sonra çalışmalarını aynı yörede ama değişik konuları araştırarak devam ettirmek istiyor. Örnek olarak, Strumica�da yaşamış ve aynı kentte vefat etmiş olan ünlü tasavvufçu Muhammet Nur üzerine de kitaplar okumak ve belki de ilerde, olanaklar elverirse, bu ünlü kişi üzerine bir şeyler yazmak istiyor.

Bekir Abdi�yle, Edebiyat gecesi başlamadan biraz dertleştik. Gümüldür�ün muhteşem güzellikteki deniz kıyında geziniyorduk ama konumuz Makedonya idi. Doğu Makedonya üzerine çalışan fazla kişi olmadığı için, buralarda artık hiç Türk yok görüntüsü çıkıyordu ortaya. Yukarıda da dediğim gibi, Doğu Makedonya�da çok az Türk olduğu bir gerçek olsa bile, bazen bir yada birkaç kişi bir coğrafyanın kültürüne canlılık getirebilir. Gümüldür�deki edebiyat gecesinde bu kişilerden birinin Bekir Abdi olduğu hissi doğdu bende. Bu güzel gecede kendisini tanımak şansını bulduğum için mutlu oldum. Genç arkadaşıma başarılar diliyorum.

Hüdai Ülker, İzmir

Munky
31-07-07, 20:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/209.jpg
Beşir Ayvazoğlu ( 11.02.1953)
11 Şubat 1953 tarihinde Sivas'ın Zara ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta, yüksek öğrenimini Bursa'da tamamladı. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak, TRT'de de uzman olarak çalıştı. Mahalli gazetelerde başladığı gazetecilik hayatını Hergün, Tercüman, Türkiye, Yeni Ufuk ve Zaman gazeteleriyle, haftalık Aksiyon dergisinde yönetici ve köşe yazarı olarak sürdürdü. Hisar, Türk Edebiyatı, Hareket, Dergâh, Kubbealtı Akademi, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye, İzlenim vb. gibi dergilerde çok sayıda makale ve denemesi yayımlandı. Halen TDV İslam Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez İlim ve Redaksiyon Kurulu Üyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda da repertuvar kurulu üyesidir.


ESERLERi:

GÜLLER KiTABI

Beşir Ayvazoğlu'nun Türk zevk tarihinin çiçeklerle ilgili tarhlarında dolaştığı ve okuyucuyu dolaştırdığı şahane bir eserdir.

AŞK ESTETiĞi

Türk-İslam sanatlarının ardındaki dünya görüşünü anlama çabasından doğan Aşk Estetiği, kendi estetik dünyamıza kendi gözümüzle bakma denemesidir.

YAHYA KEMAL (EVE DÖNEN ADAM)

Yazar bu kitapta, büyük şairin "eve nasıl döndüğünü" ve "evin şiirini" nasıl yazdığını anlatıyor.

TARIK BUĞRA (GÜNEŞ RENGi BiR YIĞIN YAPRAK)

Sanat anlayışının, dilinin ve üslûbunun farklılığı dolayısıyla ister istemez kendi neslinden koparak modaların dışında bir yazarlık macerası yaşayan Tarık Buğra, aslında yalnız bir adamdı, fakat yalnızlığını bereketli bir kaynak haline getirebilmişti. Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta onun bu yazarlık ve yalnızlık macerasını anlatıyor.

GELENEĞiN DiRENiŞi

Bu kitapta, gelenek kavramı, bir kültürün kendisini devam ettirme, değişirken bile kendisi olarak kalma refleksi olarak yorumlanmış ve Türkiye'de, iki yüz yıllık Batılılaşma döneminde, varlığını korumaya çalışırken yaşadığı heyecan verici maceralar anlatılmıştır.

ŞiiRLER

Ayvazoğlu, şiiri, bir davayı anlatma aracı olarak değil, dilin asırlar içinde biriktirerek bünyesinde gizlediği zenginlikleri ve beşeriyi keşfetme çabası olarak görüyor. Yazar diğer şiir kitaplarında yer alan şiirlerin büyük bir kısmını bu kitaplara girmeyen şiirlerle buluşturdu.

DEFTERiMDE 40 SURET

Eskiden, insan için âlem-i sugra, yani küçük âlem derlermiş, ne kadar doğru. Bana sorarsanız, her insan ayrı bir âleme açılan bir kapı; o kapıdan içeri girdikten sonra, labirentlerinde kaybolmak işten bile değil, Freud'ların mroydların başlarına gelen nedir? Sıradan zannettiğimiz insanların bile uçsuz bucaksız iç dünyaları varsa, bilim, sanat ve hareket adamlarının dünyalarının büyüklüğünü varın siz hesap edin. Doğru söylüyorum, onları derinliğine anlamaya çalışmak, galaksiler arası yolculuğa çıkmak gibi bir şey olmalı.

ŞEHiR FOTOĞRAFLARI

Eski şehir fotoğraflarına bakarken, ucundan kıyısından yaşadığımız, fakat anlamaya fırsat bulamadan kaybettiğimiz hayatın dimağımda kalan tadını yeniden yaşıyorum. Bize gelinceye kadar yavaş yavaş incelen ip birdenbire kopmuş, kendimizi alabildiğine farklı bir dünyada buluvermiştik. Asıl kopuşu benim de mensup olduğum neslin yaşadığını söylemek istiyorum. Eskiden usul usul ve kendiliğinden yok olan evlerin buldozorlerle yıkılıp yerlerine bilmem kaçar katlı apartmanların dikildiğini gördük. Radyonun bile lüks sayıldığı evlerden çıkıp borç harç renkli televizyonlar, videolar, bilgisayarlar edinen garip bir nesiliz. Kaçınılmaz bir şeydi bu. Dünya kaç bucakmış öğrendik. Şimdi içinden çıkıp geldiğimiz hayata o kadar uzaklardan bakıyoruz ki! Başka hiç bir nesil bizim yaşadığımız âni değişmeyi yaşamamıştır. Bu, büyük bir şok olduğu kadar, şüphesiz, bulunmaz bir tecrübedir de.

Munky
31-07-07, 20:07
Bora Ayanoğlu ( 1946)
1946 yılında istanbul'da doğdu.Babası tiyatro, sinema oyuncusu yönetmeni Sami Ayanoğlu, annesi tiyatro oyuncusu ve ilk kadın tiyatro sahibesi Şayeste Ayanoğlu'dur.Galatasaray lisesinde okuduktan sonra, 1963 yılında İst.Bel.şehir tiyatrosuna
stajer oyuncu olarak girdi. Otuzdan fazla oyunda rol aldı, oyun müziklerini yazdı. Aynı yıl sinema oyunculuğuna ve besteciliğe
başladı. Bir müddet sonra yorumculuğa da katarak, şarkılarını kendi seslendirmeye ve şarkılarının sözlerini kendisi yazmaya
basladı.

Bora Ayanoğlu'nun tanınmış şarkıları şunlardır:

Fabrika kızı , Yunus, Güller ve Dudaklar, Kırık Aynalar, O yaz, Gurur duyarım, Aklım sende, Canım seni istiyor (1993 altın
güvercin yarışması 4 dalda birincisi) , Reddediyorum, Rose-Marie , kaset, CD, LP olmuş bestesi bulunmaktadır. Bir çok müzikale
imza atan Bora Ayanoğlu'nun " Çiçekli saksı sokağı "adlı bir müzikali vardır. 80 film müziğine imza atmış, oyuncu olarak 25
filmde oynamış, halen İst.Bel.Şehir Tiyatrolarında halen oyun müziği yazarı olarak görev yapmaktadır

1973 doğumlu Sami Bolkan Ayanoğlu adında bir oğlu vardır.

Munky
31-07-07, 20:08
Bülent Fevzioğlu
Kıbrıs Türk Müziği

Bülent Fevzioğlu, (1995), "Bir Tutam Ezgi". (belgesel-siir)

Ilk kitabini 1987 yilinda (Sancili Kan Yumagi-siirler) yayimlayan sair ve gazeteci-yazar Bulent Fevzioglu, dokuz yil sonra "Bir Tutam Ezgi" adini verdigi -belgesel- calismasinda bir doneme damgasini vurmus muzik gruplarimizdan "SILA-4" u anlatti.

Kibris Turk Pop-Folk muzigimizde onemli bir kilometre tasi olan SILA-4 muzik grubumuzun butun eserlerinin notalari ile yer aldigi kitap cesitli roportaj, dusunce yazilari, haber kupurleri ve orijinal boyutlari korunan plak / plak kapaklari resimleriyle zenginlestirilmis.
SILA-4 grubu uyelerinden besteci-sozyazari merhum Raif Denktas'in anisina ithaf edilen "Bir Tutam Sevgi" kultur tarihimizin ilgi cekici yanlarini da ortaya koyuyor.

Eserleri:
�Kibris Türk Halk Edebiyatinda Destanlar ve Agitlar Üzerine Bilgiler-Belgeler-Arastirmalar, Cilt II.

Munky
01-08-07, 17:22
Cahit Külebi ( 1917)- (1997)
1917 yılında Tokat-Zile'de doğdu. Sivas Lisesi'ni, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Antalya ve Ankara'da edebiyat öğretmenliği ve Milli Eğitim Müfettişliği görevlerinde bulundu. Kültür Ateşesi olarak İsviçre'de görev yaptı. Kültür Müsteşar Yardımcılığı'nda bulundu. Türk Dil Kurumu genel yazmanı olarak çalıştı. 1997 yılında öldü.

ESERLERİ
Başlıca şiir kitapları arasında; Biri, Rüzgâr, Yeşeren Otlar, Sıkıntı ve Umut, Bütün Şiirler sayılabilir.

Munky
01-08-07, 17:22
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/983.jpg
Can Yücel ( 1926)- (12.08.1999)
1926 yılında İstanbul�da doğdu.Hasan-Ali Yücel�in oğlu. Ankara üniversitesi Dil ve Tarih -Coğrafya Fakültesi�nde Latince-Yunanca okudu, öğrenimine İngiltere�de Cambridge Üniversitesi�nde devam etti.12 Ağustos 1999 tarihinde öldü.

ESERLERİ
Nazım, nesir çevirileriyle de tanınan Can Yücel, şiir alanında ilk kitabı Yazma (1950). Sevgi Duvarı (1973), -Bir Siyasinin Şiirleri (1974), Ölüm ve Oğlum (1976), Şiir Alayı (1981, ilk dört şiir kitabının toplu basımı), Rengahenk (1982), Gökyokuş (1984) kitaplarında topladı. Bütün şiirleri (Gökyokuş dışında) 1985�te
yayımlandı: Beşibiyerde. Öteki şiir kitapları: Canfeda (1986), Çok Bi Çocuk (1988), Kısa devre (1990), Kuzgunun Yavrusu (1990), Gece Vardiyası (1991), Güle Güle- Seslerin Sessizliği (1993), Gezintiler (1994), Maaile (1995), Seke Seke (1997). Yazıları; Düzünden (1994), Ve Can�dan Yazılar (1995) adıyla yayınlandı.

Munky
01-08-07, 17:22
Cebbar Akimov
CEBBAR AKİMOV :
"Halkıma gözün aydın diyemedim..."
Zera BEKİROVA

Onun mezar taşına dostları şu satırları yazdılar: "Dostlarım, ne yapayım, gözlerim yumuldu. Halkıma gözün aydın söyleyemedim." Bütün ömrünü milletinin bahtı için bağışlayan, Vatan'a dönmek için milli davada temel taşını koyanlardan biri olan Cebbar Ağa bugünkü kıvançlı günleri göremedi. Böylelikle Kırım�a dönemedi. Sürgün toprağında ölüp gitti. Ama Kırım Tatar halkının minnettar hatırasından onun adı hiçbir zaman silinmedi.

Cebbar Akimov 1909'da Kırım�ın Aluşta şehri civarındaki Tuvak köyünde dünyaya geldi. Anne ve babası kültürlü insanlar oldukları için oğullarına da ana dilimiz ve medeniyetimizle ilgili sevgi ve saygıyı küçük yaşta aşıladılar. Köy okulunu bitirdikten sonra Totayköy Pedagoji Teknik Okulu'nda okudu. Askerlik hizmetini bitirdikten sonra Yalta' da ki Çayırköy okulunda çalıştı. Bu okulda gelecekte Cebbar Ağanın dostu ve meslektaşı Bekir Osmanov tahsil almış, bütün ömrü boyunca da Cebbar Ağa'ya "Ho-cam" diye hitap etmiştir.

Cebbar Ağa hem Kırım Tatar ve hem de Rus Dili ve Edebiyatını mükemmel bilen bir hoca olarak büyük bir itibar kazanmıştır. 1936 yılında Kırım Devlet Neşriyatında çalışmağa başladı. Devam eden yıllarda bu teşkilatın müdürü seçildi. Dünyaca meşhur olan edebi eserleri Kırım Tatar diline çevirip, onları Kırım Tatar halkının okuması için yayınlandı.

İkinci Dünya Savaşı yıllarında Cebbar Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde gazeteci olarak çalıştı. Almanlara karşı Partizan Hareketine katıldı. Kırım Alman işgalinden kurtulduktan sonra Mayıs 1944'de Akimov "Kızıl Kırım" gazetesinde zaferle ilgili sayıyı hazırlıyordu. Ama bu sayıyı yayınlama fırsatını elde edemedi. Çünkü bir gaze-teci olarak çalışmış olduğu matbaaya gittiğinde Sovyet askerleri onu yoldan çevirdiler. Ona gazeteye çalışmaya değil, bütün Tatarların toplandığı yere gitmesi emredildi. Böylelikle Cebbar Akimov bütün halkıyla birlikte sürgün edildi.

Sürgün edilmiş olduğu Özbekistan'ın Bekabad şehrinde türlü çeşitli işlerde çalıştı, ama o hiçbir zaman Kırım�ı aklından çıkarmadı. Milletinin ezildiğini, azap çektiğini gördükçe yüreğinden yaralandı. Bu acı onu hiç rahat bırakmadı. 1950'li yıllarda önce gizli, sonra da açık olarak halk hareketine ilk katılanlardan biri oldu. Cebbar Ağayı tanıyanlar onun insanları birleştirme, herhangi bir insanla ortak dili bulabilme kabiliye-tini çok iyi biliyorlardı. Yeni bir fikir doğduğunda veya ortaya bir sorun çıktığında herkes Bekabad' a Cebbar Ağa'nın evine bilgi almaya giderlerdi. Onun hem evi, hem de gönlü daima açıktı. Elbette bu durum KGB' nin dikkatini çekiyordu. Cebbar Ağa devamlı olarak takip edilmekteydi. Sonunda 29 Ağustos 1972 tarihinde 63 yaşında iken Cebbar Akimov' u yakalayıp hapse attılar. 3 aydan fazla süren sorgusunda onu milli dava-dan vazgeçirmeye çalıştılar. O, yapılan bütün baskılara rağmen yapılan suçlamaları kabul etmedi. Mahkeme dört gün devam etti. Mahkeme süresince binlerce Kırım Tatar toplanıp Cebbar Ağa'nın mahkemede söylediklerini dikkatle dinlediler. Hatta mahkemede Cebbar Ağa'nın söylediklerini not alıp Kırım Tatar halkına dağıttılar. Milli hareketin en yüksek noktasına yükseltildiği 60'lý yıllarda KGB ciler Cebbar Akimov' u Milli Hareketçilerin Cumhuriyet görüşmelerinde elebaşlık yapmak, konuşmalarında Komünist Partisine ve Sovyet Hükümetine hakaret etmekle suçlayıp ona üç yıl ağır sürgün cezası verdiler. 63 yaşındaki bu insan hapis müddetini soğuk Sibirya kamplarında geçirdi.

Üç yıl sonra tekrar Bekabad' a dönen Cebbar Ağa rahatını hiç düşünmeyip, milli hareket içerisinde bulunmaya devam etti. şehirlerde yaşayan Kırım Tatar Milli Hareketçileri arasında alakanın ve birliğin zayıfladığını görüp herkesi birleşmeye çağırdı. O, "eğer biz Milli Hareketin eylemcilerini bir masa etrafında toplayıp birlikte çalışırsak, inşallah kısa zamanda amacımıza ulaşırız " dedi. Cebbar Ağa'nın da bulunmuş olduğu bu toplantıda söylenen bu sözden sonra Milli Hareketin eylemcileri daha derli toplu hareket etme kararı aldılar. Şehirlerde, kasabalarda ve köylerde nerede Kırım Tatar'ı yaşıyor ise orada Milli Hareket ile ilgili toplantılar yapıldı. Kütüphanelerde ve arşivlerde Kırım Tatarları ile ilgili bilgiler toplandı. Ve sonunda "Kassasyon Beyanatı" şekillendi. Beyanat çok sayfalı, tarihi olaylarla zengin olmanın yanında halkın taleplerini açıkça gösteriyordu. Bu beyanata 12.820 Kırım Tatar'ı imza attı. Belge parti ve hükümet başkanlarına teslim edildi.

1980'li yıllarda artık iyice yaşlanan bu büyük savaşı görmüş, sürgünlüğü yaşamış, kamp azaplarını çekmiş olan Cebbar Ağa her zaman olduğu gibi umumi halk hareketinin merkezinde bulunuyordu. Bütün hareketçilerle sıkı temas halindeydi. Ama ardında kalan ağır yıllar onun vücudunda tesirini göstermişti. Günlerinin büyük kısmı artık hastahanelerde geçmekte idi. O, Milli Hareket ile ilgili bilgileri mektuplar vasıtası ile öğrenebiliyordu.

Son günlerini yaşamakta olduğunu anlayan Cebbar Ağa Milli Hareketimizin gerçek tarihinin gelecek nesle gerekli olacağını bilerek "Halk Hareketimizin başındaki şahıslar" diye bir cetvel hazırlayıp, hareketin en önemli olayları hakkında bilgileri hazırlayıp kaydetti.

Cebbar Ağa sevdiği halkına " Gözün Aydın" sözlerini söylemeye ömrü yetişmedi. Fakat o bütün ömrünü bu "Gözün Aydını � yakınlaştırmak için feda etti. Halk bunu hiç unutmaz. Kırım Tatar halkı arasında onu tanımayan, ona hürmet göstermeyen yoktur. Vatana yeniden dönüldükten sonra yeni kurulan birçok yerleşim yerinde onun adına birçok caddeye ismi verildi. O, daima Kırım Tatar halkının yolbaşçısı olarak akıllardan hiçbir zaman çıkmayacak.

Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM
KALGAY Dergisi Yıl : 4 Nisan � Mayıs � Haziran 2000, Sayı:16, Sahife 12�13 ten alınmıştır.

Munky
01-08-07, 17:22
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1617.gif
Cenap Şahabettin ( 1870)- (1934)
1870 yılında Manastır'da doğdu. Askerî okullarda okudu. Askerî Tıbbiyeyi bitirdi. Paris'te ihtisasını tamamladı. Çeşitli yerlerde hekimlik yaptı. Emekli olduktan sonra Darülfünûn'da Türk Edebiyatı Tarihi derslerini okuttu. Fransız sembolizmi etkisinde kaldı. Servet-i Fünûn dergisinde yazdı.1934 yılında öldü.

ESERLERİ
İlk şiirleri Tamat adıyla basıldı. Şiirleri, ölümünden sonra "Cenab Şahabettin'in Bütün Şiirleri" adıyla yayımlandı

Munky
01-08-07, 17:23
Ceyhun Atuf Kansu ( 1919)- (17.03.1978)
Cumhuriyet devri şairlerinden 1919 yılında İstanbul�da doğdu.17 Mart 1978 tarihinde öldü.İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi�ni (1944) bitirdi, çocuk hastalıkları mütehassısı olduktan sonra Ankara�da, Turhal Şeker Fabrikaları Genel Müdürlüğü ile Etimesut Şeker Fabrikası kuruluşlarında doktorluk yaptı.

Önceleri halk şiiri geleneklerine bağlı şiirler yazdı (1938-1944), sonra Yeni Şiir�i benimseyerek 1940 kuşağının toplumcu şairlerine katıldı, bu toprağın dertlerini, acılarını, sevinç ve mutluluk
özlemlerini dile getirdi. Belli başlı hemen bütün fikir ve sanat dergilerinde şiir, makale, deneme ve hikayelerine rastlanmaktadır.).1986 yılından itibaren verilmek üzere adına bir şiir ödülü kondu.

ESERLERİ

Şiir kitapları: Bir Çocuk Bahçesinde (1941), Bağbozumu Sofrası (1944), Çocuklar Gemisi (1946), Yanık Hava (1951), Haziran Defteri (1955), Yurdumdan (1960), Bağımsızlık Gülü (1965), Sakarya Meydan Savaşı (1970), Buğday, Kadın, Gül ve Gökyüzü (1975).

Makale, inceleme ve denemeleri: Turhal Dolaylarında Çocuk Bakımı (1954), Anneler Soruyorlar (I. cilt, 1959, II. cilt 1961), Ya Bağımsızlık Ya Ölüm (1964), Tonguç�un Kitapları (1964), Hekimlik Andı (1964), Köy Öğretmenine Mektuplar (1964; Türk Dil Kurumu 1965 Deneme Ödülü�nü kazandı), Anayasa ve Yasalar (1965), Atatürkçü Olmak (denemeler, 1966), Atatürk ve Kurtuluş Savaşı (radyo konuşmaları, 1969-1972), Balım Kız Dalım Oğul (yurt yazıları, 1971), Halk Önderi Atatürk (1972), Cumhuriyet Ağacı (1973), Dram Kaynağı Olarak Söylev
(1980), Devrimcinin Takvimi (1982). Çocuk kitapları: İyi İnsan Mehmet Ali (1964, öykü), Üvey Ana (1964), Sihirli Değnek (1941) adlı bir de oyunu var. Muzaffer Uyguner tarafından derlenen kitaplarına girmemiş yazı ve şiirleri bir dizi kitap olarak yayımlanmaktadır: Güneş Salkımı (1991), Bir Kasabadan Resimler (1991), Halk Albümü (1993).Tahir ile Zühre halk hikâyesini de Sevgi Elması adıyla yeniden yazmış olan (1972) Kansu, Sakarya Meydan Savaşı kitabıyla Behçet Kemal Çağlar Ödülü�nü kazandı (1970).

Ölümünden sonra, kitaplarında yayımlanmış şiirleri Vecihi Timuroğlu tarafından hazırlanan Tüm Şiirleri�nde (2 cilt) toplandı (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1978

Munky
01-08-07, 17:23
Çerkez Ali ( 1932)
Kırım Türk Edebiyatı

Çerkez Ali 1932 yılında doğar.Şairin "Köz Nurlarım" (1985) isimli eserinde yer alan şiirleri, yırları, baladları ve lirik manzumelerinde sovyet rejiminin propagandasını yapmıştır.
"Solmaz Çiçekler" (1975) manzumesi, Asan ve Asan'ın başından geçenlerin hikayesidir ki, bu bütün Sovyetler Birliği içinde yaşayan halkın durumunu anlatmaktadır. "Ukuklar" (1969), "Arzularım"(1971), "Yer Nefesi" (1979) isimli eserlerinde yer alan şiirleri ise Kırım Türk şiirinde önemli bir yer tutmaktadır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
01-08-07, 17:23
Dertli
Gerede yakınındaki Çağa (Reşadiye) nahiyesinin Şahneler köyünde doğmuştur. Asıl adı İbrahim ve mahlası Lütfidir. Geçimini âşık kahvelerinde saz çalıp şiir söyleyerek sağlamıştır. Önce halveti tarikatine girdiği daha sonra bektaşiliğe yöneldiği söylenen Dertli 1846 yılında Ankara�da ölmüştür.

Havalanma telli turnam
Uçup gitme yele karşı
Zülüflerin tel tel olmuş
Döküp gitme yele karşı

Davlumbaza vur turayı
Dünden avladık burayı
Getir oğlan boz kulayı
Binem gidem yare karşı

Şahinim var bazlarım var
Ördeğim var kazlarım var
Yare tenha sözlerim var
Diyemem agyâra karşı

Dertli der ki dünya fani
Seni seven n�eyler malı
Yakışmazsa öldür beni
Yeşil giyin ala karşı

Munky
01-08-07, 17:23
Ece Ayhan ( 1931)
1931 yılında Muğla�nın Datça ilçesinde doğdu.İstanbul�da Atatürk Erkek Lisesi�ni, Ankara�da Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni (1959) bitirdi. Kaymakamlık, yayınevlerinde redaktörlük yaptı.İlk şiiri Türk Dili dergisinde çıkmıştı (Şubat 1954). Yeni motifler, karanlık çağrışım atkılarıyla ördüğü şiirleri; onu, şiirimizde 1956/57 yıllarında başlayan İkinci Yeni Akımının en çok sözü edilen şairlerden biri oldu.

ESERLERİ
Şiir kitapları:Kınar Hanımın Denizleri (1959), Bakışsız Bir Kedi Kara (1965), Ortodoksluklar (1968), Devlet ve Tabiat (1973), Yort Savul (1977- Şiir kitaplarının toplu basımı), Zambaklı Padişah (1981), Çok Eski Adıyladır (1982), Çanakkaleli Melahata İki El Mektup ya da Özel Bir Fuhuş Tarihi (kimi yazı ve konuşmalarıyla birlikte, 1991), Son Şiirler (1993), Bütün Yort Savullar (1994- Şiir kitaplarının toplu basımı)Defterler (1981; Yeni Defterler (genişletilmiş basım, 1984) ve Başıbozuk Günceler (ilk iki kitabın genişletilmiş basımı, 1993), Aynalı Denemeler (1995) günce-anılarını topladığı kitaplarıdır. Yalnız Kardeşçe �de (1984) şiir üzerine söyleşilerini, Kolsuz Bir Hattat�ta (1987) ve Şiirin Bir Altın Çağı�nda (1993) konuşmalarını ve yazılarını derledi. 1993�te yayımlanan Sivil Şiirler�de yazı, söyleşi, hikaye ve şiirleri yer alıyor. Daha sonra üç kitap daha yayımlandı. Dipyazılar (denemeler, 1996), Morötesi Requiem (anlatı, 1997), Sivil Denemeler (deneme, 1998).

Munky
01-08-07, 17:23
Ekrem Tuzlu ( 1933)
Ekrem Tuzlu
/şair /şarkıcı/
1933 yılında Tuzhurmatu ilçesinin orta mahallesinde gözlerini dünyaya açmıştır. Çileli yaşam çocukluk çağından beri onun adeta izindeydi. Gündüzleri bir marangoz yanında çırak olarak çalışır, akşamları pay-dostan sonra okulun yolunu tutar ve başarılı bir öğ-renci olduğundan hiç geri kalmamıştır. Sonraları Ker-kük�te Öğretmenlik Okulundan mezun olur. Süleyman Beg kasabasında resim öğretmenliği yapar. Sanatçı, ses eğitimini Hacı Merdan, Zeynülabidin Küzeci, Teki Demirci gibi üstatların yanında, onlardan hoyrat ve makam usullerini öğrenerek geliştirir.

Munky
01-08-07, 17:24
Enderunlu Vasıf ( 1759)- (1810)
1759 yılında Akka'da doğdu. Babasının öldürülmesi üzerine Enderun'a alındı. Dokuz yıl sonra, adı aşk dedikodularına karıştığı için Enderun'dan atıldı. Uzun süre sefalet içerisinde yaşadı. III. Selim'e sunduğu kasideler üzerine affedildi. Yüksek memuriyetlere getirildi. Hicivlerinden dolayı Rodos'a sürüldü. Gözlerini kaybetti. İstanbul'a döndü ve 1810 yılında burada öldü.

ESERLERİ
Dîvân, Defter-i Aşk, Zenannâme, Çenginâme adlı eserleri bulunmaktadır.

Munky
01-08-07, 17:24
Enver Selamet ( 1917)- (1980)
Kırım Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşından önce şiirleri gazetelerde çıkan Enver Selamet (1917-1980), yaptığı edebi araştırmaların sonucunu eserlerine aksettirerek devamlı gelişme gösteren, dolayısıyla da Kırım Türk şiirinin inkişafında mühim rol oynayan şairlerden biridir. Şairin "İçken Suvlarım" (1970), "Bilgen Olsa Promatey" (1977), "Tayan Omuzıma" (1980) adlı eserlerinde bu gelişmeyi takip etmek mümkündür. Şairin Kırım da iken çocuklar için yazdığı "Ay Balta" isimli eseri 1971 yılında Özbek Türkçesine aktarılmıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
01-08-07, 17:24
Ercümend Behzad Lav ( 1903)
1903�te İstanbul�da doğdu, 16 Mayıs 1984�te aynı yerde öldü. İstanbul Erkek Lisesi�ni bitirdikten sonra 1921-25 arasında Berlin�de tiyatro ve müzik eğitimi gören Lav, İstanbul Şehir Tiyatrosu�nda aktör ve rejisör olarak çalıştı; 1951-61 arasında İstanbul Konservatuvarı�nda öğretmenlik yaptı.

Eser Demirkan�ın Ercümend Behzad Lav: Hayatı, Sanatı, Eserleri (2002) kitabındaki saptamasına göre, Lav�ın ilk dört şiiri, 1920 yılında Necdet Rüştü, Sedat Nami, Servet Ata, Haydar Şevket, Seniha Cemal, A. Sırrı, A. Fahri, Lami Nihat ve Nihat Şevket ile birlikte çıkardığı Çelenk adlı ortak kitapta (Halk Kütüphanesi, İstanbul) yer aldı; dergilerde çıkan ilk şiiri ise Servet-i Fünun dergisinin 19 Mayıs 1927 tarihli sayısında �Fütürizm� üstbaşlığıyla yayımlanan �Şüphe� oldu; ancak, Lav bu beş şiiri hiçbir kitabına almadığı gibi Çelenk�ten de hiç söz etmemiştir.

Ercümend Behzad Lav, ilk kitabı S.O.S.�ten başlayarak ölçülü-uyaklı şiire ilk karşı çıkanlardan oldu. Gerçeküstücülük, fütürizm ve kübizm gibi şiir akımlarını denedikten sonra hümanist bir görüşle yazdı.

Kitapları:
Şiir: S.O.S (1931, 1965), Kaos (1934, 1965), Açıl Kilidim Açıl (1940, 1965), Mau Mau (1962, 1970); Üç Anadolu (1964). Oyun: Karagöz Stepte (1940), Altın Gazap (1971).

Munky
01-08-07, 17:24
Erol Elmas ( 1969)
1969 yılında Gümüşhane Kelkit�te doğdu.Gazi Üniversitesi İİBF�den mezun oldu.Bir kamu kuruluşunda görev yapmaktadır.TBMM ve Başbakanlıkta görev yaptı.

Yerli düşünce eksenli Bu Ülkenin Çocukları dergisini çıkardı. Bir çok dergide şiirleri yayınlandı ve çeşitli yarışmalarda dereceler elde etti.Bazı şiirleri çeşitli bestekarlar tarafından bestelendi.

Ülke ve Yarın dergilerinde siyasi yazılar,Ustura ve Amele dergilerinde �Meclis Çaycısı Tek Şeker Dursun� anlatıyor isimli mizahi öyküler yazdı.

Türkiye�nin değerlerine sahip çıkan,Türkiye�nin potansiyellerini harekete geçirilmesi konusunda fikirler üreten yazılarının yanı sıra Türkiye�ye içeriden bakabilen yerli bir bakışı yazılarında her zaman görmek mümkün.

ESERLERİ

1-Bu Ülkenin Çocukları
Deneme
21.Yüzyıl Yayınları
Ankara 2004
ISBN 975-96921-1-2

Hakkında Yazılanlar:

Erol Elmas, Bu Ülkenin Çocukları�ndan.

Anadolu�nun en ücra köşelerinden, yaylalarından, ovalarından, nehirlerinden sesler getiriyor. Yaylalar, suyun soğuk, ayranın lezzetli, gençlerin sağlıklı olduğu alanlar. Yaşadıkları kendi içlerinde derin ve dipsiz bir kuyuya düşmüş gibi sarsıntılar, çatışmalar umutlar ve aşklar barındırıyor. Gündeme gelmediği, sesleri duyulmadığı için yok sayılıyor. Habersiz kılındığımız bir coğrafya. Bu coğrafyanın ilk sakinleri. Mutluluğun son kahramanları.

Ne var ki sesi olmayanın kendisini de yok sayıyoruz.

Erol Elmas bu coğrafyanın, bu coğrafyada sakin insanların sesine zemin olmuş; bu nedenle Bu Ülkenin Çocukları varlar ama sesleri kendilerine yetmiyor. En derin gönüllerde yoğunlaşan, boğulan ve dağılan bir ses onlarınki. Kitap, bu sesleri duyulur, feryat sahiplerini görünür kılıyor. Onlar bizden, biz onlardanız ve biz onlar içinden çıkanlarız.

Şehirleri onlar adına kuşatıyor, seslerini şehirlerin en merkezî yerinde duyulur kılmaya çalışıyoruz. Onlar halılarda, kilimlerde bu ülkenin türküsünü ilmik ilmik işlerken, genç kızların aşkını ipliklerin rengine boyarken, biz şehirlerde camilerin çinilerini çalıyor, geride derin, çirkin, hoyrat yara izleri bırakıyoruz.

Kim diyebilir ki Bu Ülkenin Çocukları�nın gönlünde bıraktığımız yaralar; çinisini kaybetmiş bir camii duvarından daha yaralı, daha hüzün verici değil. Hiçbir fotoğraf resmedemez ve hiçbir kamera çekemez diye yaşanmaz mı sanılır acılar?

Bu Ülkenin Çocukları kendi coğrafyalarında bir türkü olurken, estetik ve etik bir duruş sergilerken, sürüsünü yönlendiren bir çobanın kavalında bin yıllık bir nağme iken Büyükşehirlerde hoyrat, kaba ve saldırgan bir naraya dönüşüyor.

Ellerindeki bağlamaları, gitarla değiştiren, ama sesini, konumunu ve anlamını kaybedendir. Türküleri çelik testerelerle keser, yüreğini zımparalarken kendi olmaktan çıkan, hiçbir yere ait olamamışlığın sakilliği içinde kalakalmakta, köprü altlarında yatarken, yüksek binalarda evrak imzalamaktadır. Duruşu sarsılmış, sesi bozulmuş pahalı giysiler içinde köşe başlarında fedailik yapmaktadır.
Estetikten yoksun bir hoyratlığın mücessem abidesidir artık. Yabancılaşmanın yön levhası, kaybolmanın resmi, göçebeliğin postmodern heykelidir. Yaralı,ama sebebini bilmez, sarhoş ama içtiğini görmez, caddelerde ama nereye yürüdüğünü bilmez haldedir. Herkesin gözü önündedir. Kimse farkında değildir. Kendisi de farkında değildir, yayladan şehre inerken kaybolduğunu bilmeyendir.

Bu Ülkenin Çocukları ince hastalıklarımızın teşhisi, farkındalığı ve şehirlerin vicdanı gibidir. Her vicdan gibi kendisinden uzak ve gücünden habersizdir. Bu ülkenin toprakları işgal edilirken çoğalan bebek mezarları, artan sığınma evleridir. Bütün kalemler; bir sese dilini, bir yüze tebessümünü, bedenlere heybetini veremez bir kekemelik içindedir. Mektup yazmak nostaljidir. Konuşan, elektronik mail, digital mesaj, telefonlarda polifonik bir sestir.

Erol Elmas, doğal bir sesi, mütebessim bir yüzü ve umutlu bir aşkı anlatıyor.

Bu Ülkenin Çocukları, kendilerini ve ülkelerini aşkın gözalıcı renklerine boyadığı, albenili afişlere sığdırdığı, televizyon karelerine eklediği zaman herkes sılasına kavuşacaktır. İçimizdeki sıladan uzak, gönlümüzün konaklarından habersiz, postmodern garipleriz. İçimizde düşmanlıklar; şehirlerin yeni sakinleridirler. Hem yerli hem yabancı hem gariptirler. Gurbet öz diyarımız, sılalar gurbet olmuştur. Bu hercümerci yaşayanlar, büyük depremlerin fay hattında çürük binalardır. Yıkılması an meselesi, ayakta kalması mucizedir. Bir mucize içinden geçmeden hiç kimse bir hikmete, irfana ulaşamayacak kadar bihaberdir.

Yaralı olan sadece, bilinçlerimiz değil, gönlümüz, sevdamız, medeniyetimizdir. Bu yaraya tuz basmak Bu Ülkenin Çocukları�nın son çaresi; gideceği guraba hastanesi ve sigortası yeşil karttır. Bu çembere sığmayanlar, ufuk çizgisine gözlerini dikmekte ve gelenin Nuh�un gemisi olması için sürekli duada, bitmeyen temenniler içindedir.

Bu Ülkenin Çocukları, bu temennilerden bir ses, kuyudan seslenen Yusuf�tur.

Mustafa Everdi

2-Ateşe Düşen Gül
Şiirler
Erol Elmas
Ankara 1999
ISBN 975-96921-0-4

Hakkında Yazılanlar:

Şiir ve Erol Elmas

Şiir, duyguların en çarpıcı şekilde; samimi, melodik ve orijinal dille ifadesidir.Güzel bir şiir, bir romanın özetidir...Geleneksel şiirimiz olan hece vezni, koşma tarzımızın yaşaması için böyle yetenekli gençlere ihtiyacımız bitmeyecektir.Şiir dünyamıza ilk kitabıyla adım atan şair Erol Elmas�ı kutluyor, gözlerinden öperken başarılarının devamını diliyorum.
Cemal Safi


3-Fıkra Değil Gerçek 1
(Mizah)
İstanbul 2004
ISBN 975-281-012-8
Parantez Yayınları

Helikopter yumurtası olur mu? İneğe yeşil kart verilir mi? Yangın merdiveni neden yapılır? İnsan kendi kendini zehirler mi?
Tabancayla kaşınırsan ne olur? Türkiye garip ama gerçek olayların sürekli yaşandığı bir ülke. Buradaki olaylar gerçek olmasına gerçek de gariplik kişiden kişiye değişebilir. Fıkra gibi olaylar, günlük sıradan bir haberdir. Hergün karşılaşma ihtimali olan bir olaydır. Bir kısmına bizde şahit olmuş hatta başımızdan geçmiştir. Çünkü biz de bu ülkede yaşıyoruz, buraya aitiz.


4-Fıkra Değil Gerçek 2
(Mizah)
İstanbul 2005
ISBN 975-281-042-X
Parantez Yayınları

Makinistsiz tren kaç kilometre gider?
Kadınlık hormonundan doping olur mu?
Yunan arıları Türk balını nasıl çalar?
Şaşkın hırsız nereye sığınır?
Hasta danayı hastaneye nasıl götürürsünüz?
Otobüs durağı neden çalınır?
Burnunu karıştırmanın cezası nedir?
Vakitsiz öten horozu ne yaparlar?
Dünya�nın en pahalı arazisi nerededir?

Hepsi birer kara mizah örneği olan olaylar�

�Burası Türkiye� dedirten yaşadığımız ülkenin
gerçekleri�

Bir fıkra, bir mizah eseri derinliğinde haberler�

Erol Elmas, hayata gülerek bakalım diye birbirinden garip, ilginç olayları bir araya topladı.
x

YETKİLER VE YETKİLİLER

Erol Elmas
erolelmas@gmail.com

Masum ve güzel insanlar Anadolu�nun en ücra yerlerinden kalkıp geldiler buralara.Daha doğrusu buralara öyle kolay gelmediler;engelleri aşarak,bin bir zorlukla mücadele ederek geldiler.Yoksullukları ile geldiler.Ne dedeleri paşaydı,ne dayıları genel müdür,ne de bürokrasi de bir akrabaları vardı.Hayatları hep bıçak sırtlarında geçmişti.Bir şekilde şehirle tanışmaları gerekirdi,onları şehirle zekaları ve azimleri tanıştırdı.Öğretmensizliğe rağmen gelip şehir kapılarında beklediler.Şehir onları hemen kabul etmedi.Üniversiteler onlara hemen açılmadı.Ama zekaları engel tanımıyordu.Okudular�

Mezun olunca yine tanıdıkları yoktu.Kimse onları çağırıp iş teklif etmedi.Ama gözlerindeki zeka pırıltıları bile dengeleri değiştiriyordu.Onları saklamanın imkanı yoktu.Daha ne kadar saklayabilirdiler ki�Saklayamadılar,yok sayamadılar�

Kurumların sınavlarında ince ince işlenmiş oya gibi öne çıktılar.Fabrika dokumalarının yanında bunların bir el mahareti ile ortaya çıktıkları belliydi.Gözlerindeki zeka ışıltılarının yanında,gönüllerinde taşıdıkları değerler vardı.Gerçi kurumlar bunlara fazla bakmazdı ama olsun onların bir farkı olmalıydı değil mi?.Okudukları okullar belliydi.Okuduğu okulları karşılarına engel olarak koymak güzel bir buluştu.Bürokratlar bu konuda engel çıkarma ustalarıydı.Nasıl olsa engel çıkarmaya yetkileri vardı.

Hiçbir zorlukla karşılaşmamış,özel hocalarla okutulmuş,paralı kolejlere ve paralı üniversiteler yollanmış,iş teklif edilmiş bu insanlar,diğerlerini nasıl kabul etsinler ki�Bunlar da nereden çıktılar�

Bazı yetkililerin;pahalı elbiseleri,masaj salonlarında rahatlamış yüzleri,pamuk gibi yumuşacık elleri,hanım hanımcık tavırları vardı.Lüks odaları,dilsiz uşakları,çekmecelerinde gizli mühürleri,bir insanın hayatını alt üst edecek kararları vardı.Samimi sekreterleri,çok hatlı bedava telefonları,şoförlü arabaları,lojmanları vardı.Bir tehlike anında hemen devreye koyacakları bir çok tanıdıkları,eşleri,dostları,ahbapları vardı.Her şeyleri garanti altına alınmıştı.

Anadolu�dan gelen bu güzel çocuklar;engellere,sınavlara ve mülakatlara tabi tutularak elenebildiği kadar elendiler.Kalanlar ağları yırtarak geçmişlerdi.Yapacak bir şey yoktu.Yoktu ama gidebilecekleri bir mesafe de yoktu.Gidebilecekleri mesafelere birkaç imza ile ulaşılabiliyordu.Bu kadar imzayı atacak ilişkileri hiçbir zaman olamazdı.Arkalarında sadece annelerinin duaları vardı�

En pahalı lokantalara gidip yeni ortaklar bulmadılar.Hafta sonu tatilleri için dağ evlerine gitmediler. Tanınmış(yada pahalı) elbise satan mağazalara uğramadılar.Yazları asla yurt dışındaki cennet köşelerine çoluk çocuk yada metresleri ile gitmediler.Çalıştıkları yerleri soyup soğana çevirmediler.

Bu çocuklar niye böyle şeyler yapmıyorlardı.

Bunlar da çok fazla oluyorlardı.Ne sanıyorlardı kendilerini.

Munky
01-08-07, 17:25
Erzurumlu Emrah
(XIX.-XX Yy.)Erzurum�la Pavi arasındaki Tanbura köyünde doğduğu söylenmektedir. Yaşamı hakkında bilinenler halk arasında dolaşan söylentilere ve şiirlere dayanmaktadır. Ölümü hakkında kesin bir tarih yoktur. Fuad Köprülü 1854 tarihi olarak kabul etmektedir.

Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahrur musun dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim mahrur musun dedi ki yok yok

Dedim inci nedir dedi dişimdir
Dedim kalem nedir dedi kaşımdır
Dedim on beş nedir dedi yaşımdır
Dedim daha var mı söyledi yok yok

Dedim ölüm vardır dedi aynımda
Dedim zulüm vardır dedi boynumda
Dedim ak memeler dedi koynumda
Dedim ver ağzıma söyledi yok yok

Dedim Erzurum ne dedi ilimdir
Dedim gider misin dedi yolumdur
Dedim Emrah nedir dedi kulumdur
Dedim satar mısın söyledi yok yok
********
Tutam yâr elinden tutam
Çıkam dağlara dağlara
Olam bir yaralı bülbül
İnem bağlara bağlara

Birin bilir birin bilmez
Bu dünya kimseye kalmaz
Yâr ismini desem olmaz
Düşer dillere dillere

Emrah eder bu günümdür
Arşa çıkan tütünümdür
Yâra gidecek günümdür
Düşem yollara yollara

Munky
01-08-07, 17:25
Eşref Şemizade
MİLLİ ŞAİRİMİZ EŞREF ŞEMİZADE
Aydın Şemi-Zade

1875 yılı Rusya mecburundan Kırımdan Dobruca' ga kaçkan vakit da meşhur içtimai erbab ve mutefekkir Abdugafar Çelebi' in Murtaza oğlunun apayı Suvade hanım Karadeniz'in ortasında furtunaga uğrağan gemide bir çocuk doğura. Oğlançıknın adını Abduraman koyalar. 25 yıl sonra Afuz Abduraman'ın maksadı-halkına zemaneviy bilgi ve umut getirmektir. Halk mektebinde hocalık vazifesini becergeninden başka daa öğrencilik zamanında "Şemi" yani "Işık getirgen" tahallüsini takkan genç erkek Kezlev şehirinde öz parasına kitaphane aça ve onun yanında kavehane yaptıra. Birkaç yıl geçirip Cugen köyünden güzel bir kız ala. Sare İsmail - kızı hakikaten de pek dulber gelinçek olmuş - bunı fotograf resmi tasdik ete. 1908 senesi 21 Haziran günü Eşref oğlançık dünyağa gele.

1915 senesi Abduraman Efendi ve oğlu Eşref İstanbul'a seyahat eteler. Afuz Abduraman Efendi kendisi Türkiye tabiyatında olganından oğlu Eşref'e de Türkiye pasaportu ala.

Altı yaşında Eşref rüştiyede okup başlay. Birkaç yıldan son babası onu Kezlev-deki Tabii İlimler Lisesine vere ve bu okul yurtunu Eşref 1924 senesi bitire.

Eşref pek erte şiir yazıp başlay. Birinci 1923 senesinde basılgan "Köyde Yaz Akşamı" namlı şiir ola:

Gün etegi yerge değdi,
Kızıl çabak allandı.
Kök koyuca anter giydi,
Çille-kurtlar canlandı...

Daa da bu zamandan bir tesadüfi olarak şiirden dört satır görseteim:

Yüzün açkan şark kızıday erkelenip
Bahar tanı yavaş-yavaş belgi verdi.
Kara köknün perdesini artka gerip,
Çıkkan güneş her bir şeyge kolge serdi.

Duvak giygen kelinlernin çeresiday
İndce duman ortalıknı aldı sarıp.
Yiğitlernin yeşil giygen Zoresiday
Yaş selbiler kaldı birden oyga dalıp.

Al guneşnin tasma-tasma çum kamçısı
Kökke dogru gerilgende kız kaşıday,
Dal ucunda yaltıragan çık tamçısı
Tamçı yerge öksüzlerin göz yaşıday...

Kırım Tatar klasikleri arasına girgen Bekir Çoban-Zade, Abdulla Lâtif-Zade yaş şairge kıymet kestiler ve Akmescit' ke davet etip edebiyat çevrelerine koşulmaga yardım berdiler. 1927 senesi Eylül ayında Kırım Tatar yazuvının Arap urufatından, latin elif be'sine geçüvinen baglı olan konferansda Eşref Şemi-Zade heyetnin katipni olarak tayinlendi. Aynı vakıtta 1927 senesinden 1929 senesine kadar o, her bir sanı sabırsızlıknen bekleningen "Göz aydın" mecmuasının muharriri olarak çalışa.

1929 Mart ayında Eşref Şemi-Zade Moskova'-da Devlet Sinama Enstitüsünün edebi-seneryo fakültesine okumaya gire. Şairnin şahsiyet olarak yükselmesine Moskova'da ki okuv yıllarnın tesiri pek büyük oldu.

1932 senesi Ağustos ayında sinema enstitüsünü bitirip, Kırım'da belli maarifçi, ressam, alim ,içtimai erbapların bergen Badaninskiyler meşhur sülalesine ait olgan Sayde hanım isimli refikasıyla beraber Akmescit' ke kayta.

Burada ilk önce devlet neşriyatında, sonra 1937 Eylül ayına kadar Yazıcılar birliginde baş katip vazifesini alıp bardı.

Lâkin Bolşeviklerin ajanlarından Yusuf B. adlı birisi 26 Eylül 1937 tarihinde Akmescit'te ki Yazıcılar Birliği meclisinde çıkışta bulundu:

"Eşref Şemi-zade'ge keleyik... Burjuvazi milletçileri de konaknı onıýn evinde tapa ediler. O, þahsi ömüründe, hem de yaratıcıgılında sıkı surette burjuva milletçilerinen baglandı... 1931 senesi basılıp çıkan Dinyaper isimli şiir'inde zararlı fikirler baş görsetti... Atta katmerli burjuva milletçisi Çoban -Zadege bagışlap maktav şiiri yaza."

Ve ilave, ve ilave... Bolşevik ideolojisinin üslubu bir edi.

1931 senesi "Dinyaper" şiiri basılgandan sonra memleketnin meşhur şairleri sırasında görümlü yer ala. Bu şiir bir kaç dile tercime olungan edi. Şair bu eserde kadim Türklerin çöllerinde olup keçken tarihi vakaları geniş surette tasvir ete.

Hey Dinyeper, hey tarihler örekesi !
Hey çalargan asırların koletkisi !
Söyle, bu taşlar üzerinde yangradımı
Bir vakitta kaçakların açuv sesi ?

Cesetlerden köprü kurup ırmak geçken
Atillalar bu sırtlarda adaştımı ?
Bir aygırga kızlarını berip gidgen
Peçenegler senmen bunda savaştımı ?

Söyle, Dinyaper, aç dünyada görgeninni,
Hıdrellez' de yoldan çıkıp yürgeninni,
Ev devirip, köy araştırıp, şehir basıp,
Muradınna nasıl etip ergeninni...

Daa 20.senelernin sonunda Sovyet hükümeti ve Bolşevik yol başçılarının hakiki mahiyetini anlagan Şemi-Zade eserlerinde Stalin' ge ve onun etrafındaki þahislara heç bir satır bile bagışlamadı. 1937 Eylül ayında şairni Yazıcılar Birliginden çıkaralar, işindem mahrum eteler. Ailesini bakmak için Eşref kitabhanesini satmaga mecbur ola. Ev yanında bir otomobil duraklasa karısı Sayde seskenip peksimet ve erkek urbaları ile doldurulgan bohçaga göz atar edi. Şairi tek 1941 senesi 24 Haziran günü tevkif ettiler.

İki ay devamında Akmescit' te NKVD' nin bodrumlarında bulungan son Eşref Sibirya'ga İrkutsk şehrine yollana. Onda 4 Nisan 1942 tarihinde azat ola. Azat olmasında ona en çok Kırım Tatar'ı hakim Asan Karamanov çok büyük yardımlarda buluna.

Azat olunduğu gibi İrkutsk Yazıcılar birliği vasıtasınen Eşrefni tedavilemek maksadınen hastanege yollaylar. 1942 senesinde Özbek yazıcılarının davetinen Taşkent şeherine gele.

1944 senesi baharında karısı Sayde ve oğlu Aydın'la ilgili sevinçli haber alıp Mayıs 17'de Kırım�a kele ve þu gecesi bütün halkmen beraber Özbekistan'ga sürgün ola.

Eşref'nin ailesi Andican vilayetinin Çınabad mıntıkasında "yerleştirildi". Okumuş insanlar epsi bir yerde kerek. Mıntıka yönetmenleri şairge mıntıka plan dairesinin reisi olarak çalışmasını istediler. Böyle mesuliyetli iş başında bir Tatar' nın olmasını NKVD şefleri beğenmediler ve Eşref' ni medeniyet dairesine keçirdiler.

Babam o yılları halkımıznın yakın kelecegine ümidsiz bakar edi. Lâkin çok yıllardan son Kırım Tatarları'nın vatanına avdet etip yeni hayat başlacagına heç şüpesi yoktı.

Eşref Şemi-Zade' gi 4 Ekim 1949 tariginde tekrar hapiske alalar. Bu sefer şair 25 yıl hapis cezası ala.

23 Eylül 1949 senesi yazılgan sorgu protokoluna göre şairge şu kabaatle suçlaylar.
- Kominist partisi ve Sovyet hükümeti Kırım Tatar yazısını latin alfabesinden, kril alfabesine keçire. Körüşünüz nedir ?
- Ben Kırım Tatar ve diger Türk halklarının yazısını latin alfabesinden kril alfabesine geçişine Ruslaştırma politikasının tahakkuk edilmesi deb kıymet biçem.

17 Kasım 1949 tarihinde yazılgan sorgulama: "-Sait Asmasov ifadelerine göre siz Türkiye Cumhuriyetini burjuvazi siyasetçilerini övüyormuşsunuz. Bunu tasdik ediyormusunuz.?
- Türkiye Cumhuriyetinin Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa Atatürk progresif siyasetçi olmuşı ve Türk halkı arasında meşhur olmuşı benim derin kanaatimdir."

Gorbaçov zamanında başlagan " Perestroyka " zamanı Moskova'da bana bir oda içinde 16. 02.1950 tarihli 645 no' lu tahkikat dosyasını okumaya verdiler. Onun el yazması kopyasını çıkarttım

Bu dosyada yazılanlara göre : şair'e Kırım Tatar halkı Kırım'dan Orta Asya' ga göçürülgeni için bütün Kırım Tatarları adına Sovyet hakimiyetine ve þahsen Stalin'ge büyük teşekkür bildirgen, bununnen beraber göçürülgenlerin güzel, bahtlı yaşadıklarını anlatan bir makalege imza koyarsa hapis müddetinin 10 yılga kadar azalabileceğinı söylediler. Bu vahşi teklif şair tarafından hemmen reddedildi.

Nikita Khrusçöv kanlı Stalin dönemini bitirdikten sonra 1954 senesinin sonunda Şemi-Zade azat oluna ve Ocak ayının en başında Yanı Yol şehirinde yaşagan ailesine kavuşa. 1958 senesinde Taşkent şehrine yerleşe.

Taşkent'te Devlet neşriyatında çeşitli vazifelerde çalışa. Bu yıllarda bir kaç şiir silsilesi ve iki destan yazdı. " Közyaş Duvar " destanı haklı olarak şairin yaratıcılığının en yüksek mertebesi sayılır. Bu destanda şair allegorik şekilde Kırım Tatar halkının ağır ve kederli takdirini anlata. Destan şairnin öz halkına nasihatidir:


Kandırıcı nefis, doğru
Sözmen doğğan halkının
Milliy ruhun kötermeye
Gitsin cemi akılın.

Milli ruh... bu yüksek anlam Gaspıralı, Çelebi Cihan, Cafer Seydamet, Ali ve Huseyn Badaninskiy' ler kibi adamların düşünceleri ve kaygıları idi.

Yusuf B. degen biri etrafına toplangan "arkadaşlarnın " gayretinen şair bir kaç kez neşriyat faaliyetinden bağlı olgan işlerden kuvuldı. Şair'nin büyük oðlu 1956 senesi milliy hareketnin teşkilatçısı oluşı, ikinci oğlununda milliy areketnin faal iştirakçisi oluşu kominist devletinde vaziyetini kuvvetlendirmez edi. Taşkent'te Kırım Tatar tilinde çıkan gazete ve mecmualara Eşref' nin ayagını bastırmaz ediler. Lâkin Özbek yazıcıları ve neşircileri şair' nin bilgi ve semereli kabiliyetine yüksek kıymet biçtiler ve onu KGB 'nin tembihlerine bakmadan ona redaktörlük vazifeleri verdiler.

1978 senesi edi. Bu müstakil ve vicdanlı insanları imha etüv usulları şekillengen yıllar edi...

Eşref Şemi - Zade 1978 senesi Moskova şeherinde büyük oğulunun evinde 11 Mart sabah saat 8.15'te son nefesini verdi...

Şair' nin kadını Sayde Hanım kocasını doğduğu yarımadada defin edeceğini kattı kararını beyan etdi. "Sürüklep alıp ketsemde Kırım� ga alıp keterim!"-anamıznın bu sözü bizlere güven verdi.

Çinko tabutna kongan şair' nin naaşı Akmescit' e gidecek uçak'ın türlü sebeplerle geciktirilmesine rağmen, bu kararlı kadın ve çocuklarının istekleri karşısında ilgililer bir şey yapamadılar.

Radyolar eşittiruvlerin sonunda: "şair geçingeninden sonra Vatanına döndü" -dediler.

Çelebi Cihan'ın aytkan sözü vardır:
"Millet ! ... Dirileri yaşatan ölülerdir..."

Yazarın Adı: Aydı ŞEMİ � ZADE / KIRIM
KALGAY Dergisi, Ekim � Kasım � Aralık 2000, Sayı: 18, Sahife 14 � 15 - 16

Munky
01-08-07, 17:26
Fahri Ali
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:26
Faik Baysal
1922 yılında İstanbul'da doğdu. Saint Joseph Lisesi'ni bitirdikten sonra İÜ Edebiyat Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. Çeşitli gazete ve ansiklopedilerde çalıştı. Öğretmenlik yaptı. Eserlerinde Adapazarı ve çevresinin yanısıra İstanbul'un çevre insanlarını da işledi. 1969 yılında Sait Faik Hikaye Armağanı�nı kazandı. 1984 yılında İnanç dergisi tarafından "Yılın Hikayecisi" seçildi.

ESERLERİ:
Güller Kanıyordu, Ilgaz Teyze Öldü, Rezil Dünya, Sarduvan, Voli, Drina'da Son Gün, Ateşi Yakanlar, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Nuni, Militan, Tota, Terlikler, Ayın Ucunda, Elleri Sesinin Rengindeydi, Kırmızı Sardunya, Madam Bambu. Şiirlerini Ayın Uçunda (1994) adlı kitabında topladı.

Munky
01-08-07, 17:26
Fatih Okumuş ( 1968)
1968 Kahramanmaraş doğumlu.
1986 Develi İmam-Hatip Lisesi, 1992 el-Ezher Üniversitesi İslam Hukuku ve Hukuk Fakültesi İslam Hukuku Bölümü mezunu.
1996 yılında "İslam'in Estetik Anlayışı" başlıklı teziyle Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi'nden Türk Dili ve Edebiyatı alanında Yüksek Lisans derecesi aldı.
1997'de Marmara Üniversitesi SBE'nde İslam Hukuku alanında Doktora'ya başladı
1994'ten itibaren KSÜ Türk Dili ve Edebiyatı ve Uluslararası Doğu Üniversitesi (Dağıstan-Rusya Federasyonu) Arap Dili ve Edebiyatı bölümlerinde öğretim elemanı olarak çalıştı. Halen Rotterdam İslam Üniversitesi'nde (Hollanda) İslam Hukuku asistanı olarak görev yapmaktadır.

ESERLERİ

*Sevgili Kasidesi, Denge Yay., İstanbul 1992 (Türkiye Diyanet Vakfı na't-ı şerif yarışması üçüncülük ödülü-1990, ve Münacaat yarışması mansiyon ödülü-1991)
*Malik bin Nebi: Yirminci Asrın Şahidi, Denge Yay., İstanbul 1998.
*Süleyman ile Belkıs, Timaş, İstanbul 2002.

Munky
01-08-07, 17:26
Ferman Karaçam ( 1955)
1955 yılında Ardahan'da doğdu. İlk ve ortaokulu Ardahan'da, liseyi Erzincan'da bitirdi.
1982 yılında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu.
Çok sayıda dergi ve gazetede şiir ve yazıları yayımlandı.
1985 -1987 yıllarında İlim ve Sanat Dergisi�nin yayın müdürlüğünü yaptı.
1987�de Gülçocuk Dergisi�ni çıkardı ve yazıişleri müdürlüğünü yaptı.
1989�da İslam Dergisi�nin genel yayın yönetmeni oldu.
1990-1997 yılları arasında TDV İslam Ansiklopedisi�nde yöneticilik yaptı. Ansiklopediye bazı te�lif maddeler yazdı.
Ayrıntı dergisini çıkardı ve yönetti.
Daha sonra bir yıl süreyle bir radyoda genel müdürlük yapan Karaçam halen Radyo 7�nin genel yayın müdürlüğünü yürütmektedir.
Karaçam 1981 yılında evlendi ve üç erkek çocuğu vardır.
Karaçam�ın Yetim Çağrışımlar (şiir / deneme), Karanfil (şiir), Aşk Buzlu Bir Yanardağ (şiir) adlarında üç kitabı vardır.

Munky
01-08-07, 17:26
Fevzi Ekrem Terzioğlu
Savaşın gölgesinde Irak edebiyatı: Sert, acılı ve coşkulu...

Iraklı Türkmen şair Fevzi Ekrem Terzioğlu ile silahların gölgesinde yaşanan kültürel ortamı ve Irak Türkmen edebiyatını konuştuk. Terzioğlu, �Savaş, değil edebiyata; çocuklarımızın yüzlerinde bile çizgiler bıraktı.� diyor.
Irak ile ilgili çoğumuzun sahip olduğu bilgi, bu ülkeyle ilgili yaşanan siyasi gelişmelerin haberlerinden öteye geçemiyor. Haber bültenlerinde �Amerika Irak�ı vuracak mı?� sorusu ile gelen tartışmalar ve demeçlerin ötesinde verilen bilgi ise, bu ülkeye uygulanan uluslararası ambargonun neticesinde halkın yaşadığı yoksulluk ve sefalet haberleri oluyor. Türkiye ve dünya gündemi ile ilgili pek çok konuda maruz bırakıldığımız �enformatik cehalet�, kültürel olarak aynı havzada yer aldığımız pek çok ülkeye olduğu gibi, yanıbaşımızda duran Irak�a karşı da gözlerimizi perdelemeye yetiyor.

Geçtiğimiz günlerde Türkiye Yazarlar Birliği�nin konuğu olarak Türkiye�de bulunan Iraklı Türkmen şair Fevzi Ekrem Terzioğlu ile Irak�taki kültürel ortamı ve yaşayan Irak Türkmen edebiyatını konuştuk. Fevzi Ekrem Terzioğlu�nun aynı zamanda Irak Tanıtma Bakanlığı�ndaki resmi görevi, �rahat� bir konuşmayı kimi zaman ortadan kaldırıp, anlatılacakları kısıtladı ise de, Irak Türkmenleri ve edebiyatı ile ilgili sözünü ettiğimiz perdenin aralanmasını da engelleyemedi.

Fevzi Ekrem Terzioğlu, 1970�te Türkmenlere verilen hakların, kendileri için yepyeni bir dönemi beraberinde getirdiğini ve edebiyatlarının, özellikle de şiirin ilerlemesine katkıda bulunduğunu söylüyor. Şu anda 22 milyonluk nüfuslu Irak�ta yaklaşık 2,5 milyon nüfusa sahip olan Türkmenlerin, bütün Irak halkı gibi 12 yıldır uygulanan uluslararası ambargodan kültürel olarak da zarar gördüklerini söylüyor ve ekliyor: �Gazeteler, kitaplar ulaşmıyor dünyanın hiçbir yerinden. Dünyada yaşanan kültürel gelişim ve değişimden haberdar değiliz. Buna rağmen Irak�ta kültürel gelişimimizi sürdürmeye çalışıyoruz.�

Türkmen edebiyatçıların Türkçe kitaplarının ve dergilerinin ortalama 1000 tane basıldığını, kağıt bulunabilirse daha sonra da birkaç baskı daha yaptığını, 15 günde bir çıkan Türkçe �Yurt� adlı gazetelerinin bulunduğunu, �Birlik Sesi� başta olmak üzere hem Arapça hem Türkçe yayımlanan edebiyat dergilerinin olduğunu öğreniyoruz Terzioğlu�ndan. Bağdat Radyosu ve Televizyonu�nda Türkmenlere yönelik kısıtlı Türkçe yayının dışında, Türkçe eğitim verilmemesine rağmen Türkçenin bu kadar güçlü bir şekilde yaşaması, Irak Türkmenlerinin kendilerine ait köklü ve tarihi bir kültüre sahip olmalarından kaynaklanıyor. Divan edebiyatımızın iki dev ismi Fuzuli ve Nesimi�nin Irak Türkmenlerinden olduğunu, bu iki ismin ardından gelen şairlerin aruz ve hece veznini şiirde yüzyıllardır başarılı bir şekilde sürdürdüğünü de hesaba kattığımızda; Türkçenin bölgede nasıl bu kadar güçlü bir şekilde yaşadığının cevabını bulmuş oluyoruz. Terzioğlu, Irak Türkmenlerinin mücadeleci ruhlarının da buna eklenmesi gerektiğini belirtiyor: �Biz Arapça eğitim görüyor ve yazıp okuyoruz. Anadilimizi evde öğreniyoruz. Fakat okul�eğitim görmemiş yaşlı bir Türkmen�le konuşun; size saatlerce ezberinden Fuzuli ve Nesimi�den beyitler okur, onların şiirleri ile ilgili size bir şeyler anlatır.�
Fuzuli ve Nesimi�den sonra Ruhu�l Bağdadi, Nevres el Kadim, Hızır Lütfi, Hicri Dede, Reşid Akif, Muhammed Sadık, Ali Marufoğlu, Osman Mazlum ve Esad Naib gibi şairler, şiirde aruz vezninin güçlü temsilcileri olarak ortaya çıkmışlar Irak Türkmen edebiyatında. Terzioğlu, son yıllarda aruz ve hece vezni ile kaleme alınan şiirlerin yanı sıra, serbest tarzdaki şiirlerin sayıca daha fazla olduğunu; ancak halkın �hoyrat�ı (mani) daha bir severek dinlediğini söylüyor. Hece vezninde ve serbest tarzda güçlü şiirler yazan isimlerin yanında kadın şairlerin isimlerini de sıralıyor: �Nesrin Erbil, Münevver Molla Hasün, Kadriye Ziyâi, Suphiye Halil Zeki...�

20 yıldır savaşla, 12 yıldır da ambargo ile karşı karşıya kalan Irak�ta bütün bu gelişmelerin edebiyata nasıl yansıdığını sorduğumuzda Terzioğlu şunları söylüyor: �Savaş, değil şiire; konuşmamıza, yemeğimize bile yansıyor, ellerimize, çocuklarımızın yüzlerine bile çizgiler bırakıyor. Füzeler, uçaklar üstünüzden; tanklar yanınızdan geçerken tabii ki bunları yazarsınız. Burada (İstanbul�da) şiirler dinledim. Kelimeler öyle sakin ve öyle yavaş ki... Ama bizimkiler öyle değil. Sınırlı ve hızlı konuşuruz biz; sert, heyecanlı, coşkulu yazarız. Savaşın, çekilen sıkıntıların etkisi bu.� Irak Arap ve Türkmen edebiyatında romanın hangi konuları ve temaları işlediğini soruyoruz Terzioğlu�na. Şiirin baskın tür olarak görüldüğü Türkmen edebiyatında romanın pek yaygın olmadığını söylüyor. Hatta 1970 yılında Abdü�l Hüseyin Umran�ın kaleme aldığı �Göktepe� adlı roman varmış yalnızca. Terzioğlu, Arap edebiyatında ise �gittikçe yaygınlaşan bir tür� olarak söz ediyor romandan; �savaş, barış arzusu ve üstü kapalı bir biçimde ifade edilebilen demokrasi� de romanlarda işlenen temaları oluşturuyormuş.

Irak ve diğer Arap ülkelerinin Türkmen edebiyatına ilgilerinin oldukça iyi olduğunu söylüyor Iraklı Türkmen şair. Fevzi Ekrem Terzioğlu�nun �Asafiru�l Cennet� (Cennet Kuşları) adlı şiir kitabı ilgili gazete ve dergilerde eleştirmenlerin kaleme aldığı 24 yazı yayımlanmış mesela. Edebiyatın Irak�ta Araplar için de oldukça önemli olduğunu, Bağdat�ta düzenlenen Uluslararası Mirbet Şiir Festivali�nin devlet ve halk tarafından nasıl yoğun bir ilgi ile karşılandığını anlatıyor. Günlük gazetelerin edebiyat sayfalarına yer ayırdığını, bu sayfalarda edebiyat ürünlerinin ve edebiyat tartışmalarının yapıldığını aktarıyor.

Fevzi Ekrem Terzioğlu ile görüştüğümüz gün, onun İstanbul�daki son günüydü. �Hasretle ayrılacağım İstanbul�dan.� diyor ve ekliyordu: �Bize anlatılan Türkiye ile gördüğüm Türkiye arasında çok büyük farklar var. Bize �Türkiye İslam�ı, Türkiye�de İslam kalmadı� diye anlatılıyordu. Gördüm ki Allah�a hamd olsun böyle değilmiş. Ramazan�ın son günlerindeydi; insanlar, vakıflar ve kurumlar birbirlerine yardım ediyordu. Bambaşka düşüncelerim var şimdi Türkiye hakkında.� Edebiyatımız, Türk edebiyatından beslenir �Bizim edebiyatımız Irak Arap edebiyatından değil, daha çok Türk edebiyatından beslenir. Yunus Emre, Karacaoğlan, Osmanlı Divan Edebiyatı, Mehmet Akif Ersoy, Tevfik Fikret, Yahya Kemal okunur bizde çoğunlukla. Mehmet Akif�in şiirlerini özellikle İstiklal Marşı�nı çocuklarımız dahi ezbere bilirler. Meclislerimizde, �divanhâne�lerde mangalın başında çay ve kahve eşliğinde saatlerce şiirli sohbetler yapılır, Türkmen halkı, şiir okumayı özellikle �hoyrat�ı (mani) çok sever.�
Burhan Eren / İstanbul
Zaman 09.01.2002

Munky
01-08-07, 17:27
Figani - (07.11.1531)
Trabzon'da doğdu.Doğum tarihi bilinmiyor. Asıl adı Ramazan'dır. Bir süre İsfahan'da tıp öğrenimi gördü. İstanbul'a geldi. Edebî muhitlerde göründü. İbrahim Paşa'nın Budin'den getirttiği heykeli Atmeydanı'na diktirmesini tenkit eden Farsça beyti yüzünden 1532 yılında idam edildi.

ESERLERİ
Şiirleri, Figânî ve Dîvânçesi adıyla Abdülkadir Karahan tarafından yayımlandı.

Munky
01-08-07, 17:27
Fitnat Hanım - (1780)
İstanbul'da doğdu. Asıl adı Zübeyde'dir. Küçük yaştan itibaren şiirle ilgilendi. Rumeli Kazaskerlerinden Mehmed Efendi ile evlendi. Türkçe'yi çok güzel kullanan Dîvân şairlerinden biridir. 1780 yılında öldü.

ESERLERİ
Dîvân'ı yayınlanmıştır.

Munky
01-08-07, 17:27
Gafar Bulganaklı ( 1905)- (1987)
Kırım Türk Edebiyatı

Eski şiir geleneğine bağlı kalarak şiir yazan ve İkinci Dünya Savaşı öncesi şairlerinden Gafar Bulganaklı (1905-1987) şiirlerini "Yıllar ve Yırlar" (1966), "İnsan" (1973), "Ekinci Yaşlıgım" (1977), ve "Ayat Bahşışı" (1986); adlı kitaplarda toplamıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Munky
01-08-07, 17:27
Goethe
HAKKINDA YAZILANLAR

Ayıplı bilim olur mu?
Özcan Ünlü
Türkiye 7 Mayıs 2001


Böyle bir ülkede yaşıyoruz biz... Şikayetçi değiliz ama... Sesimiz kısılana kadar sevgimizi haykırabileceğimiz dağların gölgesinde yaşamayı seviyoruz çünkü...
Ah, bir de bu ülkedeki insanlar, birbirlerini dağların, denizlerin, ağaçların birbirlerini sevdiği kadar sevebilse...
Ağlamayı bir onur meselesi haline getirebilse...
Gülmeyi, yorulmadan düşünmeyi...
Düşünen beyinlerine sahip çıkmayı...

�Yılmaz dışarı!�
Geçen hafta içinde, Alman edebiyatı konusunda yaptığı ciddi araştırmalar, yayımladığı kitaplar, sunduğu tebliğlerle çok iyi tanıdığımız Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz�ın görevine son verildiği haberini aldık. Harran Üniversitesi�nde yedi yıldır çeşitli idari görevlerde bulunmasının yanısıra bugüne kadar, özellikle Goethe üzerine yayımlanmış üç eseriyle edebiyat dünyasında adından söz ettiren Yılmaz�ın görevine son verilme sebepleri üzerinde durmak istemiyorum ama gerekçe olarak gösterilen bazı maddelerin tutarsızlığı aklımı karıştırdı. Görevli olduğu bölümde öğrenci olmadığı için böyle bir tasarrufa gidilmesine rağmen hâlâ iki öğretim görevlisinin aynı bölümde tutulması, yayımlanmış eserlerinin dikkate alınmaması, çeşitli panellerde sunulan tebliğlerin gözardı edilmesi, üniversiteye kazandırdığı onlarca kitabın bir kalemde silinip atılması vs... Bilimsel çalışmalar yapmadığı iddia edilen Yılmaz�ın, bu hafta içinde Alman Goethe Enstitüsü�nün davetlisi olarak Almanya�ya (Weimar) gideceğini ve buradaki bir sempozyumda Goethe üzerine tebliğ sunacağını hatırlatmak isterim.

Basit hesaplar
Hepimiz beyin göçünün karşısındayız. Değerli insanların bu ülkeye gerekli olduğunu yazıp-çiziyoruz. Ama gelin görün ki, ucuz hesaplar ve basit gerekçelerle onlarca yılda zor yetişen insanlarımızı küstürmekte oldukça cömert davranıyoruz. Bunu yaparken öne sürdüğümüz ana gerekçelerin arkasında yatan art niyeti de yıllardır anlamıyoruz, anlayamıyoruz.

Dürüstlüğün, hizmet aşkının, samimiyetin yerini küçük hesaplar aldığı günden beri kayıplar ülkesine yeni yolculuklara çıkmadık mı? Bıkmadık mı basit denklemleri çözmek için ana sermayeyi tüketmekten?..

Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz, bu ülkenin kendi alanında yetiştirdiği değerli isimlerden biri. O�nu -hangi görünür veya görünmez gerekçelerle olursa olsun- harcayanlar, şimdi kendileri oturup, �Goethe ve İslâmiyet� (Timaş), �Goethe�nin Doğu-Batı Divanı�nda Cennet Bahsi� (Timaş) ve �Doğu-Batı Divanı�nı (İyiadam) hazırlasınlar bakalım!...

Yılmaz�ın eserleri
Harran Üniversitesi�ndeki görevine son verilen değerli bilim adamı Yrd.Doç.Dr. Bayram Yılmaz�ın, edebiyat dünyamıza kazandırdığı üç eserden söz etmek istiyoruz.

Goethe ve İslâmiyet: İslâm dini ve Hz.Peygamber�e olan hayranlığı ile tanınan Alman şairi Goethe, Hristiyan-Batı dünyasında İslâm dinini aslı gibi göstermeyen eserlerin aksine, kendi eserlerinde bu yüce dini diğer bütün dinlerin üstünde tutmuştur. Yılmaz, �Goethe ve İslâmiyet� isimli eserinde bu önemli konuyu ele almaktadır. Kitap, Timaş Yayınları arasında çıktı.
Goethe�nin Doğu-Batı Divanı�nda Cennet Bahsi: Bayram Yılmaz, bu kitabında, Goethe�nin şaheser haline gelmiş olan Doğu-Batı Divanı üzerinde duruyor. Goethe, büyük bir hayranlık duyduğu İslâm dünyasını bizzat gezip, gözlem yapma imkânı bulamamış olmasına rağmen, doğru tesbitleriyle bugün bile okuyanlarını kendisine hayran bırakmaktadır. Bu kitap da, Timaş Yayınları imzasını taşıyor.

Doğu-Batı Divânı: Goethe�nin dünyaca bilinen Doğu-Batı Divânı, bir şaheser olmasının yanısıra, adeta iki dünyanın kavşağı olma özelliğini de taşıyor. Züleyhâ�nın, Hâtem�in, Hâfız�ın sesleri arasında başlayıp biten divân, yaklaşık iki yüzyıl sonra aslından birebir yapılan tercümeyle Türk okuyucusunu selâmladı. Bu kitabın nâşiri ise İyiadam Yayınları...


XXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXXX

"Faust"

Ruhunu şeytana satan ünlü bir Alman büyücüsü Dr. Faust'un efsanesinden konusunu alan bu eser Goethe'nin bütün hayatını kaplar.

Faust'un ilk monoloğu ile Wagner'le konuşması, Mephistopheles'in üniversite öğrencisi ile olan sahnesi, Auerbach Meyhanesi sahnesi ve Margarete'nin öyküsü 1773-1775 yıllarında yazılmıştır. Ama Margarete'nin öyküsünde 'Valentin'in Ölümü' ile 'Walpurgis Gecesi' daha o zamanlar yer almış değildir. Bunlar Urfaust adını taşıyan Faust'un ilk biçimini ortaya koyarlar. Bu Urfaust, Goethe'nin ölümünden çok sonra bulunmuş ve 1887 yılında Erich Schmidt tarafından yayınlanmıştır. Şairin 'Strum und Drang' döneminin ürünü olan bu parçalar belki bütün kitabın en lirik parçalarıdır.

Urfaust'un yazılışından on iki yıl sonra Goethe eserini yeniden ele almış ve ona İtalya'da yazdığı parçaları eklemiştir. Bu yeni eklenen parçalar 'Büyücü Kadın'ın Mutfağı', 'Valentin'in Ölümü', 'Yüce Ruha Başvurma' sahneleridir. 'Sözleşme' sahnesinin kimi dizeleri de burada değiştirilmiş ya da bunlara yenileri eklenmiştir. Bu yeni parçalarda Goethe'nin daha olgunlaştığı görülmektedir. Coşku biraz daha dizginlenmiş ve ölçülülük bütün esere egemen olmaya başlamıştır. Mephistopheles alaycı, kurnaz, aldatıcı yüzünü yitirmemiştir ama dünyaya ve ruha biçim veren bir varlığa dönümüştür. Goethe ile Mephistopheles arasındaki uçurum da iyiden iyiye dolmuştur. Faust şeytanıyla sözleşme imzalamak için artık zorluk çıkarmayı düşünmez.

Goethe, Shiller'in eleştirileri ve üstelemeleri üzerine 1797 yılından 1801 yılına kadar yeniden Faust'a eklemeler yapmaya başlar. 'İthaf', 'Tiyatro Üzerine Öndeyiş', 'Gökyüzü Sahnesi', 'İkinci Monolog', 'Şehrin Kapısı Önünde Gezinti'nin Mephistopheles'in sahnede görünmesine kadar olan bölümü, 'Walpurgis Gecesi' ve 'Helena'nın Dönüşü'nün ilk 265 dizesi bu yıllarda yazılmıştır. Yayıncı Cotta'nın üstelemeleri üzerine Goethe 'Sözleşme' sahnesini de 1804 yılından sonra yeniden ele almış, bu sahneye 1806 gününde tamamen son vermiş ve kitap 1808 yılında Goethe'nin eserlerinin sekizinci cildi olarak Faust, Eine Tragödie adıyla yayınlanmıştır.

Faust'un bu ilk bölümünde, Goethe, hayata verdiği önemi ortaya koyar. 'Hazlarım bu dünyadan fışkırıyor, acılarımı bu güneş aydınlatıyor' sözleri, Faust'un yeryüzündeki insanın alın yazısı görüşünü belirtir. Hiç kuşkusuz, insanoğlu çabaladığı ve araştırdığı ölçüde yanılır. Yanılgının ta kendisi olan hayat, acılara ve hatalara olanak sağlar. Ama insan yine de içinde iyiliği taşır ve doğru yolu görür. Faust'un ruhunda iki şey sürekli bir çatışma halindedir. Onun ruhu bir yandan uzak ve yüksek ülkelere doğru yönelmek isterken, bir yandan da aşkla sıkı sıkıya bağlanmış olan yeryüzüne dört elle sarılır. Fakat Faust'un ruhundaki bu bitmek tükenmek bilmeyen çatışma, hayata o yüce değerini kazandırır. İnsan hayatı böylece, gerçeğin yaşanması dolaylarında yeniden bütünlenmek üzere parçalanan bir uyumu andırır. Ama Faust 'kaçıp giden an'a hiç bir vakit 'Aman dur gitme, sen çok güzelsin' diyemez. Şu var ki, Faust'un bin güçlükle ilerlediği hayat yolunun üstünde, Tanrı'nın yüzü, meleklerin arasından beliriverir. Bu da insanın alınyazısının dünya gizemini aşan bir anlam kazanmasına yol açar.

Goethe 1816 yılında Şiir ve Gerçek'i yazarken Faust'un ikinci bölümünün bir şemasını çizmiştir. Ama ikinci bölümü 1826 yılında yazmaya başlar. Goethe şiirini yeni bir düzeye oturtmak düşüncesindedir artık. 'Ariel Öndeyişi' vesilesiyle Eckermann'a şunları söyleyecektir. 'Kahramanımın gözle görülür tükenişinden yeni bir hayat yaratabilmek için ona bilincini yitirmekten ve onu tükenmiş saymaktan başka ne yapabilirdim?' İşte Goethe bu 'yeni hayat'ı anlatabilmek için daha beş yıl çalışmak zorunda kalmıştır. Helena'nın öyküsü 1827 yılında yazılmış ve bu, Goethe'nin eserlerinin dördüncü cildinde Helena, Romantik ve Klasik Görüntü Oyunu adıyla yayınlanmıştır. 1828 yılında on ikinci ciltte ise birinci perdenin bölümü ile İmparator rayındaki ilk sahneler yer alır. 'Klasik Walpurgis Gecesi' ile birinci perdenin son bölümü ise daha çok 1830 yılının ilk aylarında yazılmıştır. Bir yıl öncesinin sonbaharında başlanan beşinci perde de 1830 Ocak ayında biter. Faust'un ölüm sahneleri ise, çok önceleri, 1800 yılında yazılmış, son yıllarda ise yeniden gözden geçirilmiştir. Dördüncü perde de 1827-1831 yılları arasında birçok kez yazılmış ve düzeltilmiştir. Goethe 22 Mart 1832 gününde öldüğü vakit daha hala İkinci Faust üzerinde çalışıyordu. Ama artık ona bitmiş gözüyle bakıyordu. Nihayet o yılın sonbaharında Goethe'nin eserlerinin kırk birinci cildi, ölümünden sonra yayınlanan eserlerinin de birinci cildi olmak üzere bu ikinci Faust'da Faust, Beş Perdelik Tragedyanın İkinci Bölümü (Faust, Der Tragödie zweiter Teil in fünf Akten) adıyla yayınlanır.

Goethe bu eserine bütün hayatı boyunca içinde biriken ve kafasında yer eden şeylerin tümünü dökmüştür. İnsanın kendi kendisiyle çatışması, Tanrıyla ilişkisi, insanın doğa içindeki işlevi, insanın toplumla ilişkileri, yeni çağ insanının eski çağla ilişkisi, insan gücünün sınırları, hayat sorunlarının çözümü temaları bu eserin çatısını oluşturur. Faust çeşitli zamanlarda yazıldığı için çeşitli yapılar gösteren bir eserdir. Ama yapıdaki bu eşitlilik eserin büyüklüğünü de yaratmaktadır. Eserde gerçek ile mitos elele vermiş gibidir. Bütün ayrıntılarıyla okurların önüne serilen gerçek, öyle gizliden gizliye kalıp değiştirir ki bunun mitosa dönüşmesinin kimse farkına varmaz.

İkinci Faust'ta eserin tonu oldukça değişir. Birinci Faust'ta hayat olduğu gibi, kendi gerçeğiyle ya da sürüp giden bir büyü içinde gösterildiği halde ikincisinde 'renkli yansıları' ile usun onu kavramış olduğu biçimde canlandırılır. Öte yandan dünya, Faust'un iç yaşantısının bir işlevi olmaktan çıkar. Faust sadece bir birey olarak dünya içindeki yerini düşünür. Goethe İkinci Faust'ta doğacı görünüşü de bir yana bırakmış ve dünyayı simgesel bir varlık gibi görmeye başlamıştır. Goethe bu nokta üzerinde özellikle durmuştur. Bu yüzden de İkinci Faust bu temayı işleyen 'Şirin Bir Yer' sahnesiyle başlar.

İkinci Faust, Faust'un ruhunu gökyüzü katlarına çıkaran meleklerin eylemiyle son bulur. Melekler 'acı çekmeye çalışan ve acıyı arayan kişiyi biz de kurtarabiliriz' der. Faust'un ruhu göklerin en üst katına vardığı vakit, şimdi sevgilisinin bağışlanması için yalvaran Margarete'nin ruhu da kendisini izler. Eserin bu biçimde sona ermesi birçok eleştirilere yol açmıştır. Protestan bir öyküye Katolik bir son vermekle suçlamışlardır Goethe'yi. Kimileri de Faust'un gökyüzüne yükselirken bir an için bile olsa Meryem Ana'nın önünde diz çökmesini yadırgamıştır. Hıristiyanca bir temel üzerine oturtulmuş bir eserde aşkın, kadın biçiminde canlandırılması da doğru bulunmamıştır. Hele bu aşkın Yunanlıların Eros'uyla aynileştirlmesi ise hiç iyi karşılanmamıştır.

Eserin başkişisi Faust, iki ruh taşıyan bir insandır. Faust'un birinci ruhu dünya işlerine sıkı sıkıya bağlıdır, ikincisi ise gökyüzüne yönelmiştir. Hayata olan sevgisi kimi zaman Werther'de olduğu gibi umutsuzluğa, kimi zaman da Prometheus'ta olduğu gibi başkaldırmaya götürür onu. Bu hayat, Doktor Faust'u boyuna erişilemeyecek amaçlara da iteler. Ama onun hep değişik amaçlara yönelmesinin bir nedeni de hiçbir şeyle tatmin edilmeyeşidir. Öyle ki Faust zaman ve uzam dışı ülkede Yunanlı Helena'yı bulduğu vakit bile mutluluğa erişemez. Çünkü onun istekleri boyuna yenilenmektedir. Ne var ki, yükseklerden bir ses kendisine o güçlü denizi sahillerden uzaklaştırmasını ve böylece yüce neşeyi ele geçirmesini buyurduğu vakit en son ve en yüksek zaferi elde etmiş olur. Bu zafer Faust'un ilk yaşantılarından başlayarak içinin darlığından kendisini kurtaran atılıma dek süren yolun son noktasıdır. Ama Faust'un mutluluğa erişebilmesi çevresindeki insanların da bu mutluluktan pay almalarını gerektirir. Faust'un Baucis ile Philemon adındaki bir karı kocayı kulübelerinden kurtarmaya çalışması bu yüzdendir.

Faust'un çeşitli amaçlara yönelmesi bir de hayatın temel bir ilkesine dayanır. O temel ilke de şudur: 'Her şey eylemdedir, zaferin yoktur' Margarete'nin öyküsünden Faust'un yenik olarak çıkmasının nedeni işte budur. Bu öyle bir yenilgidir ki Faust'un bir daha doğrulamayacağı düşünülebilir. Oysa İkinci Faust şirin bir yüzle başlar. Faust çiçeklerle donanmış bir çayırda uzanmıştır. Çevresinde hava perileri uçuşur. Ariel'in şarkısı da ona bütün acısını ve bitikliğini unutturur. Bu, unutmanın türküsüdür. Faust yükselmesini engelleyen her şeyden yakasını sıyırmanın erdemine sahiptir. Ayrılmalar, kopmalar Faust'a yeni bir hayat için gerekli bütün gücü de verir. Öte yandan vicdan acısı da Faust'un üstüne öyle uzun boylu çöküp kalmaz. Çünkü 'saf insanlık duygusu' ondaki hataları silip süpürdüğü gibi, onu yüksek bir hayata elverişli bir hale de getirir. Bu saf insanlık duygusu Faust'ta iki biçimde belirir. Birincisi, Faust'u boyuna en yüksek olana doğru iteleyen hızdır. İkincisi de 'ölümsüz dişi' temasında biçim kazanır. 'Ölümsüz dişi ya da 'ölümsüz kadın' teması ise en olgun biçimine Helena öyküsünde ulaşır. Helena bir an için elde edilse bile hayatın en büyük anlamını taşır. Aşk böylece mutlu anla ölümsüzlük arasında bir aracı rolündedir. Çünkü ölümsüzlük bir anlık mutluluktaki zamanın ortadan kaldırılmasıyla elde edilir.

Faust'un varmak istediği amaçlar insanların ahlak duygusunu bereleyecek niteliktedir. Bu insan haklarına bir saygısızlığı da doğurur. Ne var ki, bu ahlaka Tanrı da karşı çıkmaz. İnsan doğurabilmek için yere düşmek zorundadır. Burada Faust'un bağışlanmasının ilkesi de saklıdır. Eserin sonunda melekler şöyle diyecektir: 'Yükselmek için yılmadan çalışanı biz de bağışlayabiliriz.' Ama Faust'un bağışlanması sadece eylemden eyleme koşmasına da dayanmaz. Bu, bir de aşkın bir armağanıdır ona. Bu armağanı da Faust'un canice aşkının kurbanı olan Margarete, Meryem Ana katında Faust için yalvarmakta sağlar. Böylece o ölümsüz hızla, o ölümsüz kadın, eserin sonunda yeniden birleşmiş olur.

Birinci Faust'un gerilimini sağlayan Margarete öteki adıyla Grechen, Goethe'nin aşk serüvenlerinde yer alan kadınların bir toplamı niteliğindedir. Bu tipin yaratılmasında bir çocuğu öldüren bir kadının idam edilmesinin Goethe üzerinde yaptığı etki de rol oynamıştır. Margarete'nin Shakespeare'in Ofelya'sıyla (Hamlet) kimi benzerlikler taşıdığı çok söylenmiştir. Ofelya ise iç dengesini yitirmiş ve deliliğin eşiğine dayanmıştır. Margarete'nin gelecek üzerine delice düşünceler öne sürmesi şimdilerin ve geleceğin biçimini değiştirmesinden gelir.

Margarete Werther'deki Charlotte'nin kız kardeşine de benzetilmiştir. Kilise sahnesindeki Margarete ise çok daha başka bir Margarete'dir. Bu sahnede Meryem Ana'ya yalvaran Margarete ise sembolik bir kişilik kazanır. Bütün bunlar bir yana, Margarete eserin en şiirsel kişisidir. Mephistopheles'e gelince, bu tip alayları ve nükteleriyle Aydınlanma Çağı'nın en aydınını andırmaktadır. Mephistopheles şeytan olduğu halde Tanrı onu yanından kovmaz. Dahası, onunla konuşmaktan zevk alır. Çünkü şeytan var olmamış olsaydı insanlar huzur içinde uyuşup kalacaklardı. Tanrı'nın Mephistopheles'e özgürlük tanıması yaratıcı ve üretici kaygının yeryüzünde yeşermesini sağlamak içindir. Mephistopheles'in dünyanın genel uyumu içinde yeri vardır. Hegel'in doğru olarak gördüğü gibi, Mephistopheles evrensel oluş içinde başlıca öğelerden (olumsuz öğe) biridir. Ama bu uyumun bütününü ancak Tanrı ve kurtulmuş olan ruhlar kavrayabilir. Mephistopheles kendi özelliğinin tutsağıdır. Dünyanın alın yazısını çizen güçlere ulaşmak Mephistopheles'e yasak edilmiştir. O akıllıdır, zekidir, her işin üstesinden gelmesini bilir. Ama işte bu kadar. Mephistopheles gerçeğin sınırını hiç mi hiç kavrayamaz. Goethe'nin tregedyasında da Faust'u aldatmaya çabalamasına karşın en sonunda aldanan kendi olur. Çünkü sonunda Faust'un değil kendisinin bağışlanmasını ummamaktadır o da.
'Işıktan nefret eden' anlamına gelen Mephistopheles, 1857 yılında yazılan ilk Faust öyküsünde (Doktor Faust'un Öyküsü) ortaçağ insanlarının kafasında yer ettiği gibi basit bir şeytandan başkası değildir. Cehennem Prensi onu Faust'a eşlik etmekle görevlendirmiştir. Yıllarca sürecek bu eşlik sonunda Şeytan kendini bağışlattırabilecektir. Ama Marlowe, Doktor Faust'un Trajik Öyküsü adlı eserinde (1589) ona değişik bir karakter kazandırır. Özgür düşünceli bir Rönesans adamı olan Marlowe, Mephistopheles'in ağzından yüksek yaratılışlı insanların acısını dile getirir. Marlowe'nin eserinde Mephistopheles, çevresini aldatan bir kişi olmaktan çok Faust'un alaylarına hedef olan biridir. Bu yüzden de Reform İngilteresi'nin Hıristiyanları kendisine acıyacaklardır.

Munky
01-08-07, 17:28
Gülşehri
1250 yılında doğduğu tahmin edilmektedir. O devirde Kırşehir�e Gülşehri denildiği için, Gülşehri olarak anılmıştır. Gençliğinde edebiyat ve tasavvuf öğrenmiştir. Ahi Evranı Veli ile 50 yıl beraber yaşamıştır. Ahi olduğu anlaşılmaktadır. Farsça ve Arapça öğrenmiş, ancak O, Türkçe yazmıştır.

Ahi Evran�ın ölümünden sonra Ahilik Postuna oturmuştur. 1335 yılında ölen Ahmedi Gülşehri çok ince ruhlu bir şair idi.

Her ülü kendime yar eylerem,
Her gece vasfını tekrar eylerem,
Her seher kim gül çemende açıla,
Kamudan ilkin bana karşı güle.

Ahmedi Gülşehri, Feridun Attar�ın Mantık�ut Tayr eserini Türkçeye çevirmiştir.

Munky
01-08-07, 17:28
Hakim Süleyman Ata
Hoca Ahmet Yesevi'nin talebelerinden ve üçüncü halifesi olan Hakim Süleyman Ata Türkistan (Yesi)'da doğdu. Küçük yaşta Ahmet Yesevi'den Kur'an-ı Kerim okumayı öğrendi. Yesevi dergahında yetiştikten sonra, yine O'nun işaretiyle Harezm'e giderek, burada irşad faaliyetlerinde bulundu.

Rivayete göre; Hoca Ahmet Yesevi, Süleyman Ata'ya, bir deveye binerek, onun götürdüğü yerde kalmasını söyledi. Ertesi sabah yola çıkan Süleyman Ata, devenin ipini salıverdi. Deve, Harezm ülkesinde bir yerde çöktü. Süleyman Ata'nın kaldırmak için bağırmasına rağmen deve kalkmadı. Bundan dolayı o yere 'Bağırgan' ve Süleyman Ata'ya da 'Bağırgani' denildi.

Hakim Süleyman Ata, Yesevi'nin Hikmetlerini insanlara anlattı ve yine O'nun tarzında şiirler yazdı. Hece vezni ile yazdığı bu şiirlerinde Kul Süleyman, Hakim Süleyman, Hakim Hoca Süleyman ve Hakim Ata gibi mahlaslar kullandı.

Önemli eserlerinden bazıları. Bakırgan Kitabı, Ahirzaman Kitabı ve Meryem Kitabı'dır. Türk Dünyasının yeni Müslüman olduğu dönemde yetişen ve Türklük üzerinde irşad çalışması yapan Hakim Süleyman Ata, bu bakımdan önemlidir.

Süleyman Ata, 1186'da vefat etti ve Harezm ülkesindeki Akkurgan (Bağırgan) 'a defnedildi.

Munky
01-08-07, 17:28
Halit Şengül ( 1946)- (08.01.1981)
Halit ŞENGÜL 1946 yılında Kerkük�ün mücadeleci sarıkahya mahallesinde çiniçiler sokağında dünyaya geldi. İlk okulu Ali hikmet
gece okulunda orta okulu ise Musalla okulunda bitirdi. Musalla okulunda çağımızın en büyük şairi ve Irak Türkmenlerinin milli
mücadele sembolu olan rahmetli Mehmet İZZET HATTAT�ın öğrencisiydi ve daha sonra Eğitim Enistütüsünü bitirdi. Öğretmen olarak Türkmen olmayan köylere tain edildi O tarihlerde Türkmenlerin kendi yerlerinde görev almaları imkansızdı. Rahmetli ŞENGÜL derdi ki (BİR GÜN OLURDA TÜRKMEN YAVRULARINI KENDİ YURDUNDA OKUTAYIM) işte bu arzuyu ne yazıkki mezara götürdü ........Şehit ŞENGÜL şair eğitimci hemde siyaset adamıydı, Rahmetli ŞENGÜL ahlaklı ağırbaşlı alçak gönüllü
yardım sever milletine ve davasına cani gönülden bağlıydı. Daha orta okul çağında iken Kerkük�ün diğer okullarındaki milliyetci
öğrencileri toplayıp milli geziler düzenlerdi. 1970 yılında Kerkük korya yakasında MİLLİYETCİ TÜRKMENLER TOPLULUĞUNU kurdu. 1980 yılında ise ŞENGÜL saddam gücleri tarafından tutuklandı sorgulamada cok işkence gördü ancak hic kimseyi ele vermedi teşkilatı kendi kurduğunda arkadaşları ile ant etmiştir kim tutuklanırsa diğer arkadaşlarını ele vermesin diye. Şehidimiz bu andını yerine canı pahasına getirmiştir. Buna göre rahmetli Mehmet İZZET HATTAT şengül den beni sormuşlar bana bağlı olduğunu inkar etmiştir kendini ipe verip en az 100 kişiyi kurtarmıştır. Mücadeleci ŞENGÜL her zaman derdi ki (BEN BU YOLDA ÖLECEĞİMİ BİLİYORUM ) ŞENGÜL hiç bir zaman hesaplar peşinde olmadı milliti icin ölmeyi arzu etti. ŞENGÜL idam
edilmeden üç ay önce arkadaşlarının zoru ile evlenmeye kara vermiş ve bir TÜRKMEN kizı ile nişanlanmıştır, ne yazık ki evlenme arzusu gönlünde kaldı.

MEN GİTTİM ANAM KALDI
ODUMA YANAN KALDI
NE DÜNYADA HAYIR GÖRDÜM
NE BİR NİŞANAM KALDI.

08.01.1981 tarihinde zalim baas rejimi tarafından idam edilip hakkın rahmetine kavuşmuştur. Adı HALİT zaten hatıralarımızda HALİT kalacak RUHU ŞAD MEKANI CENNET OLSUN.

Munky
01-08-07, 17:28
Hasan Karahüseyin
Bulgaristan Türk Edebiyatı

İkinci Dünya Savaşı�ndan sonra kurulan Bulgaristan Halk Cumhuriyeti�nin ilk yıllarında, Selim Bilâl, Mülâzim Çavuş, Osman Sungur gibi şairler, Bulgaristan Türk şiiri geleneğini sürdürmeye devam etmişlerdir. Ancak 1950-51 göçünün, her şeyi alt üst ettiği malûmdur. Buna rağmen, Bulgaristan�da kalabalık bir Türk toplumunun olması, kısa sürede yeni şairlerin yetişmesini sağlamıştır. Bu genç ve yetenekli şairler, bura Türk şiirinin gelişimine büyük bir hız kazandırmışlardır. Selim Bilâl, Mehmet Çavuş, Mefküre Mollova, Lâtif Ali, Hasan Karahüseyin, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova bu misyonu gerçekleştiren değerli şairlerden birkaçıdır sadece.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:28
Hasan Basri Öztürk
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Doksanüç Harbi�nden sonra bir duraklama içine giren Bulgaristan Türk şiiri, XX. yüzyılın başlarında kendini tazelemeye başlamıştır. Bulgaristan Krallığı döneminde Türkçe basının varlığı -yayımlanan 150 civarında gazete ve dergi söz konusudur-, edebiyatın dolayısıyla da şiirin gelişimine olumlu etki yapmıştır. Bulgaristan�da Türklere uygulanan baskının yol açtığı ulusal bilincin şahlanması-haksızlıklar karşısında duyulan isyan-eşitlik mücadelesi üçgeni içinde yaşanan duyguları dile getiren Hafız Abdullah Meçik, Mustafa Şerif Alyanak, Mehmet Behçet Perim, Muharrem Yumuk, Hasan Basri Öztürk, İzzet Genç gibi şairler, bu dönem Bulgaristan Türk şiirine damgalarını vurmuşlardır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:28
Hayali Bey - (13.11.1555)
Vardar Yenicesi'nde doğdu. Asıl adı Mehmed'dir. Bekâr Memi lakabıyla da anıldı. Düzenli bir öğrenim görmedi. Haydarî şeyhi Ali Mest-i Acemî'ye bağlanarak tasavvuf kültürünü geliştirdi. Devlet erkânından himaye gördü. Son yıllarında yokluk çekti. Tasavvuf kültürünü yansıtan gazelleriyle zamanının büyük şairleri arasında yeraldı. 1556 yılında öldü.

ESERLERİ
Dîvân'ı Ali Nihat Tarlan tarafından bastırıldı.

Munky
01-08-07, 17:29
Hicrani ( 1908)- (22.02.1969)
1908 yılında Bayburt'ta doğdu. Asıl adı Hacı Taştan'dır. Hicrânî lakabıyla şiirler yazmıştır. İlk eğitimini babasından aldı. Pek çok yer gezdi dolaştı. Çeşitli işlerde çalıştı. 22 Şubat 1969 günü, on yıl süren hastalık sonucu Bayburt'a öldü ve oraya gömüldü.

ESERİ
Sabri Özcan San, Hicrânî'nin şiirlerini "Aşık Hicrânî" adı altında yayımladı (1987).

Munky
01-08-07, 17:29
Hilmi Yavuz ( 1936)
1936 yılında İstanbul'da doğdu.Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra gazeteciliğe başladı.Lise yıllarında şiir yazmaya başladı ve bazılarını Dönüm dergisinde neşretti. İngiltere'de BBC'de çalıştı.Bu sırada Londra Universitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Dönüşünde Cumhuriyet, Milliyet Yeni Ortam gazetelerinde eleştiri ve inceleme yazıları yazdı.Bu yazılarının bazılarında Ali Hikmet müstearını kullandı. Mimar Sinan Universitesi'nde uygarlık tarihi, Boğaziçi Universitesi'nde felsefe okuttu.Nurettin Sözen döneminde İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Kültür İşleri Dairesi'ni yönetti.Zaman gazetisinde köşe yazarlığı yapıyor. Bazı eleştirilerinde İrfan Külyutmaz ismini kullanıyor.

ESERLERİ
Şiir Kitapları:Bakış Kuşu (1969), Bedrettin Üzerine Şiirler (1975), Doğu Şiirleri (1977), Yaz Şiirleri (1981), Gizemli Şiirler (1984), Zaman Şiirleri (1987), Söylen Şiirleri (1989), Hüzün ki En Çok Yakışandır Bize (Toplu şiirler, 1989), Ayna Şiirleri (1992).
Deneme:Felsefe ve Ulusal Kültür(1975), Roman Kavramı ve Türk Romanı(1977)

Munky
01-08-07, 17:29
Hulki Aktunç ( 1949)
1949 yılında İstanbul'da doğdu. Reklamcı kimliğinin yanı sıra, şair ve yazar yönleriyle de tanınıyor. Manajans ekolünden geliyor. Haluk Mesci'den bayrağı devralarak Reklamcılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı oldu.

Aktunç, askeri okullardaki orta ve lise yıllarından sonra İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne girdi.Yüksek öğrenimi yarıda bıraktı. 1969-1972 yılları arasında Meydan Larousse'un hazırlanması sırasında redaktörlük yaptı.'Z' harfinin tamamlanmasıyla beraber o da işini kaybetti.Daha sonra bir gazetede gördüğü "Redaktör aranıyor" ilanı üzerine Manajans'a başvurdu. Ancak kısa süre sonra Manajans tekrar bir redaktör ilanı vermek zorunda kaldı. Çünkü yazarlık konusunda yetenekli olduğu görülen Hulki Aytunç, yaratıcı bölüme kaydırıldı. Daha sonra Manajans içerisinde yazı grubu başkanlığına kadar yükselen Aytunç, yönetim konusunda yaşayan bir takım anlaşmazlıklar yüzünden Manajans'tan ayrılma kararı aldı. 1980 yılında Yaratım'ı kuran Aktunç, 1987 yılında Foot Cone & Belding ile ortaklığa imza attı. Hulki Aktunç, halen Yaratım / FCB 'nin yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürüyor.

ESERLERİ:Hulki Aktunç yazı hayatına 1968 yılında dönemin önemli dergilerinden "Yeni Ufuklar"da başladı.İlk kitabı "Gidenler dönmeyenler" ile TDK öykü Ödülü'nü (1977), "Bir Çağ yangını" romanı ile Abdi ipekçi Ödülü'nü (1981), "Bir Yer Göstericinin Hayatı" ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'nü (1989), kazandı. 1976 sonrasında şiire ağırlık verdi. "İnsan Aşkların Külüdür" ile Halil Kocagöz Şiir Ödülü'nü (1994), "Istıraplar Ansiklopedisi" ile de Cemal Süreyya Ödülü'nü (1995) aldı. On yılı aşan bir çalışmanın ürünü olan "Büyük Argo Sözlüğü" (1990) gerek Türkiye'de, gerek yurtdışı Türkoloji çevrelerinde büyük ilgi gördü.Aktunç'un, Aşka Kimse Yok ve Bir Yer Göstericinin Hayatı isimli öyküleri filme çevrildi.

Munky
01-08-07, 17:30
Hüseyin Yurttaş ( 1946)
1946 yılında Foça'da doğdu. Edirne İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. Çeşitli yerlerde köy öğretmenliği yaptı. Şiir ve yazıları Dönemeç dergisinde yayımlandı. Çeşitli ödüller aldı.

ESERLERİ
İlk İşim Uyanmak, Gelincik Günleri, Uzun Yollar Yolcusu, Uzunçalar, Sanayi Çarşısı, Gecede Kanat Sesleri, Çürüme, Kod Adı: Mansur, Kirli Tarih, Sevgiden Ötesi Cehennem, Yirminci Yüzyıl Ağıtları adını taşımaktadır.

Munky
01-08-07, 17:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3873.jpg
Ivo Andriç
Yugoslav edebiyatının Bosna'lı şair ve romancısı Ivo Andriç, 1892 Travnik'te doğdu. Lise eğilimim Saraybosna'da tamamladı. Ardından felsefe okudu, I. Dünya Savaşanda ülkesinin özgürlüğü için mücadele etti. 1924 yılında Dışişleri Bakanlığı'nda göreve başladı. 1961 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Eserlerinde 20. yüzyılın başlarında çalkantılar içindeki Bosna'dan kesitler verdi. Türkleri yakından ilgilendiren konulara özel bir ilgi duydu. Drina Köprüsü adlı romanı Türkiye'de geniş okur kesimlerine ulaştı. 1975 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Hikayeler, Veli Paşa'nın Kadını, Travnik Kronikleri, Küçük Hanım, Drina Köprüsü, Uğursuz Avlu.

Munky
01-08-07, 17:51
İbrahim Sadri ( 1963)
İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. İstanbul Üniversitesi işletme Fakültesi'nde okudu. Çeşitli gazete ve dergilerde yazı ve şiirleri yayımlandı. Yedi yıl tiyatroyla uğraştı. Turnelere çıkarak, Anadolu'yu yakından tanıma imkânı buldu. Radyo ve televizyonlarda programcılık ve sunuculuk yaptı. Halen bir özel televizyonda program yapmaktadır. Şiir ve tiyatro kasetleri de bulunan şairin Memleket Havaları adında bir şiir kitabı vardır.

Şiirlerinden Örnekler;

KIRIKHAVA
ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı
bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi
günyüzü görmemiş memleketgülüm olursa
bir yağlı kurşundan olur ölümüm

bir seherde açsınlar bağrımı
en deli ruzigârlar essin
en yiğitti desinler
en filinta
en hercai fiyaka
dönüp baktıkları zaman
bir oltu tespihi
bir gümüş tabaka
bitlis tütününden yarım kalmış bir sarma cigara
şeyh izzettin'in dünyanın bütün çocuklarına yazdığı muska
ve sevda adına
kurutulmuş bir karanfil bulsunlar
mintanımın altında.

ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı leyla menevşesi

yağmurlu bir akşamda, duldada
dedemden öğrendiğim ilk duam gibi
yeşil ceviz altında koşturan karınca gibi
Harran üstünde her gece parlayan Süreyya gibi
emek gibi toprak gibi
kan gibi hoyrat gibi
adilcevaz fırtınası yedidağın eşkiyası gibi
yasak gibi bayrak gibi baskın gibi
erişilmez bir şeydi seni sevmek.

ah leyla menevşesi
ah yabangülü
ah yaktığım o içli türkü
hani o zalım diyen, hani o hayın
hani o
kaç para eden perakendesi
şu üç kuruşluk perişan dar-ı dünyanın

hepimiz geldik zulümlere
hepimizin içinde biraz düşünce biraz öfke
toprakdamlar altında uykusuz bekledikçe
şeyh izzetini toprağa verdiğimiz gece
sakalları ağardı dünyanın
yediyıldız koptu gökte
yedi yumruk yedim yüzüme
sevdim seni ve yakalandım
ah leyla menevşesi
ah yabangülü
ah karahazer çiçeği

sattılar beni pazarda
göksüme şifasız ecza sürdüler
ve yürüdüler
gençliğimin üzerinde
yağmur da yağıyordu
kuşlar da vardı
uzandım yıldızlara tutamadım
saçlarım ağardı şehir zindanlarında
alem uykudaydı
adilcevaz uykudaydı
sevdam menevşem memleketgülüm uykudaydı
kuyudaydım
saçlarım ıslanmıştı
sahtiyan uykudaydı
çıplaktı üzerim
mintanım kana bulanmıştı
ah karahazer çiçeğim
sen uzaktaydın yıldızlar uzaktaydı
zühre uzaktaydı tarık uzaktaydı
adilcevaz uzaktaydı şeyh izzettin uzaktaydı
memleket uzaktaydı

ah bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi
ah gurbetin şivan yıldızı
sen de böyle gideceksen
memleket böyle ağlayacaksa
ben kabuslarına tabir düzeceksem
şehir eşkiyalarının
kıyamet diyeceksem
ve seni bekleyeceksem
bütün kuyulara

bütün sunaboyunlu dağlara adını bağıracaksam
yırtılan mintanım
akan kanım
ağaran saçlarım
ve memleketim için
dön diyeceksem
dön
dön yabangülü
dön karahazer çiçeği
dön gurbetin şivanyıldızı
dön leyla menevşesi, memleketgülü

yağmurlu bir akşamda, duldada
dedemden öğrendiğim ilk duam gibi
yeşil ceviz altında koşturan karınca gibi
Harran üstünde her gece parlayan Süreyya gibi
emek gibi toprak gibi
kan gibi hoyrat gibi
adilcevaz fırtınası yedidağın eşkiyası gibi
yasak gibi bayrak gibi baskın gibi
erişilmez bir şeydi seni sevmek.

ah yabangülü
ah leyla menevşesi
bir seherde açsınlar bağrımı
en deli ruzigârlar essin
en yiğitti desinler
en filinta
en hercai fiyaka
dönüp baktıkları zaman
bir oltu tespihi
bir gümüş tabaka
bitlis tütününden yarım kalmış bir sarma cigara
şeyh izzettin'in dünyanın bütün çocuklarına yazdığı
muska
ve sevda adına
kurutulmuş bir karanfil bulsunlar
mintanımın altında.

ah yabangülü
ah karahazer çiçeği
ah gurbetin şivanyıldızı
ah bir dağda bıraktığım
bir dağda bulacağım leyla menevşesi

seni sevmek var ya seni sevmek
seni sevmek memleket
memleket seni sevmek

Munky
01-08-07, 17:52
İlhami Emin
Makedonya Türk Edebiyatı

İlhami Emin 1931 yılında Radoviş�te doğdu. Kısa bir süre Üsküp Tefeyyüz İlkokulu�nda öğretmenlik yaptı, ardından Nova Makedoniya gazetesinde gazeteciliğe başladı. Sonra Birlik gazetesine geçti. İlk sayısı Aralık 1965�te yayımlanan Sesler Aylık Toplum Sanat Dergisinin kurucularından biri, derginin ilk yayın yönetmenidir. Sonraki yıllarda Üsküp Radyosu Türkçe Yayınlar Sorumlusu, Birlik Gazetesi Sorumlu Yazı İşleri Müdür Vekili, Üsküp Halklar Tiyatrosu Genel Müdürü, Makedonya Kültür Bakanlığı Müsteşarı görevinde bulundu. Şimdi Zaman-Makedonya gazetesinde yazarlık yapmaktadır.

Önce Makedonca yazan İlhami Emin edebiyata şiirle girdi. İlk şiir kitapları Makedonca yayımlandı. Edebiyatın diğer türlerinde de eser verdi. Bunlar arasında tiyatro oyunlarıyla başarı sağladı. Başarılı bir film eleştirmeni de olan İlhami Emin�in Türkçe�den Makedonca�ya yaptığı birçok çevirisi de vardır. En önemli şiir kitapları Taş Ötesi, Gülkılıç, Yörükçe, Güldeste�dir.
x
Terkedilmiş Olan Yörük Köpeklerinin Türküsü
bizi bırakıp gitti sahiplerimiz ardlarına hiç dönmeden
ne vardı acaba gözlerinde o an gözyaşı mı sevinç mi
önemli olan biz onların en sadık dostları kaldık sorulmadan
bizimle ne olacak bize kim bakacak soruları yok gibi

kaldık elliden çok köy köpeği sahipsiz hem de gereksiz
evlerde kilit ocaklar dumansız pencerelerde yeller
açlığımız bir yana köpek uzun süre yaşar ekmeksiz
ancak bize en ağır düşen yok olan bizi okşayan eller

çünkü okşanan tatlı sözlerle karşılanan acıkmaz
acıksak dahi açlığımız daha da sadık kılar bizleri
şimdi aradığımız yollar kapalı pencereler açılmaz
sahiplerimizden tek kalan onların çarık izleri

ne yapsak kötü beklesek kaç gün sürer acaba bekleme sonları
sahiplerimiz geri dönerler diye ayrılırken okşamadılar ki başımızı
bize düşen her gün ucdan uca boylamak bayırlardaki dar yolları
ancak karanlık basınca yollar dahi çeker bizden aklığını

yolsuz bile kalırız artık ovaya uzanan bakışsız umutsuz
tanağartısına dek açlıklara bakmadan uzanıp bekleriz
biz dayanıklıyız sadık köpeğe ağlaşmak düşmez uykusuz
yeniden sürüne sürüne yol başına gözlerimizle olsun geliriz

nereye çıkar bu bekleyiş ne olur sonu beklemenin
sahiplerimizden bir ses gelecek mi hayırları canlatan
açlıktan çok bizi yıpratır acısı sayısız soruların
korular ise hoşlanmaz yoksa eğer sadıklığımızı anlatan

yalnızlığın en çekilmezi bizimkisi daha kötüsü düşünülemez
gücümüzü kendimize değil sahiplerimize devrettik
hep sevildik diye dedik sahiplerimize asla dokunulmaz
kurtlardan daha kurt olduk çocuklardan dövüldük

köy keçileri bizlerin ne hayvanı var koruyacak ne insanları
biz artık bekçilerizdir kendi kendilerini koruyan
kurtlar bile köyümüzden uzak arar nafakasını
nasıl koruyucuyuz aya baka kala kime karşı uluyan

köyü terketti sahiplerimiz geri döneceklerini umduk yollardan
meğer yollar da kendilerini olduğu gibi bizleri de avutur
köy yakınındaki ağaçlarda yuva saran kuşlar bile kaçtı yuvalardan
yeller gelip bir an olsun başımızdaki yorgunluğu savurur

ne var ki yeller geçince yeniden başlar çözülüşü yalnızlığın
yeniden başlar açlık ile yalnızlığın ortak acısı
acaba sonu mu geldi sınırsız inanç ile sadıklığın
dağ köylerinin ölümüyle ne olur acaba ormanların yazgısı

biz sahipsiz köpekleriz kimsesiz köyü bekliyen
bize acıyan çıkarsa gelsin köyümüze yerleşsin
burdaysa kimseyi karşılamaz hazır ne çiftlik ne çiftlik ne gökdelen
gelecek olan sadık köpeklerin köyünde gerekir yeşersin

yeşermiyen kayaların öyle de değmez sözünün edilmesi
gerçek sahip taş taşlık tanımadan yeşilliği bulmalı
bize çıkan yolların daha da zordur geçilmesi
çünkü ellerin teri sayesinde sahip geniş bir soluk almalı

yugoslavya makedonyasında radovişin kılavuzlusudur sesimiz
daha nice kılavuzluların sahipsiz kalan köpekleri de uğursuz
afrika olsun asya ya da amerika sadıklığı terkeden herkes düşmanımız
aklı başında olan vaktinde aşmalı bu yolu korkusuz

bekliyoruz beklemelerin boşunalığı vız gelir gözümüze
bekleye bekleye zayıflıya zayıflıya iskelete dönüşür vücudumuz
bu böyle sürerse yarın kimse inanmaz olur sadıklığımıza
bu yüzden öldükten sonra bile beklemekte olur ulumamız

kurtlara karşı kurt oluruz ancak köyümüzü de vermeyiz kolayca
sahipsiz kaldıksa biz hem sahip oluruz hem de bekçi evlere
öldükten sonra dahi vücuda geliriz yeniden dağlarca
kükreriz bu ders olsun diye köylerini tüm terkedenlere

İlhami Emin

(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya-Yugoslavya (Kosova) Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 213-214)

http://www.makturk.com

x

1956 yılına kadar Makedonca yazan İlhami Emin�in, bu tarihten itibaren Türkçe yazmayı da tercih etmesi, elbette ki Makedonya Türk şiiri için büyük bir kazanç olmuştur. Geçmiş ile şimdi arasındaki bütünselliği, insanın gelişiminin genelinde ele alan şair, eskinin eleştirisini yaparken, dünden bugüne uzanan, günümüz şartlarında önem kazanan meseleleri okuyucunun dikkatine sunar, onu düşünmeye sevk etmeyi amaçlar. 1971 yılında yayımlanan �Gülkılıç� şiir kitabıyla girdiği bu şiir lâbirentinde, hâlâ, kendini aşmasını sağlayacak yeni değerlerin izini sürmektedir.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:52
İrfan Bellür
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:53
İsmail Gerçeksöz
İsmail Gerçeksöz, 1925�te İzmir�de doğdu. 4 Nisan 1980 tarihinde Ortadoğu Gazetesi�nin başyazarlığını yaparken arkadan vurularak şehit edildi. Ortaöğreniminden sonra okumayıp Bursa�da gazetecilik yaptı. Bursa Hakimiyet gazetesinin beş yıl yazıişleri müdürlüğünü, sahibi olduğu Bursa Ekspres gazetesinin 7 yıl başyazarlığını yaptı. Uzun yıllar Tanin, Vatan, Yeni İstanbul ve Tercüman gazetelerinin Bursa muhabirliklerini yürüttü. 1961�de Batı Almanya�da gitti bu ülkede memur ve mütercim olarak çalıştı. 1976 yılında yurda döndü. Şiir ve yazıları 1944�ten itibaren Demet, Uludağ, Sanat ve Edebiyat, Şadırvan, Bizim Türkiye, Çatı, Kaynak, İstanbul, Hisar, Devlet, Ortadoğu, Millet gibi gazete ve dergilerde çıktı. Milli ve tarihi konuları işleyen İsmail Gerçeksöz, serbest vezinle yazdığı şiirlerinde müzikaliteyi yakaladı.

ESERLERİ

Eserlerinin isimleri ve yayınlanış tarihleri şöyle: Aşık Sazından Şiirler (1944), Bursa�nın Destanı (1951), Yaşayan Ağaç (1952), Gökbayrak (1954) ve İkinci Dönüş (1972).

Elbe kıyısında

Elbe�nin kıyısında bir köy,
Bize değil bu çan sesleri.
Uzak bir hâtıradır şimdi.
Pırıl pırıl ezan sesleri.

Elbe�nin kıyısında bir köy,
Damlaları sivri-külâh
Uzanır ta nehre kadar,
Cıvıl cıvıl insan sesleri.

Durgundur, kirli sarıdır Elbe
Adına ne türkü yakılmıştır, ne kurban
Alır götürür sessizce uzaklara
Sularında kaybolan sesleri.


HAKKINDA YAZILANLAR

Türkiye sevdalısı
Mehmet Nuri Yardım
Türkiye 9 Mayıs 2001

İnsanları severdi
İsmail Gerçeksöz�ün biyografisinden kısaca bahseden Gültekin Samanoğlu, �O, şair, yazar, idealist bir insandı. Şiirden hiç kopmadı. Yiğit bir şekilde şehit oldu� dedi. Gerçeksöz�ün yazdığı dergi ve gazeteleri sıralayan Samanoğlu, �Şairin beş şiir kitabı vardır. Yetişmesinde şair Haşim Nezihi Okay ile gazeteci yazar İsmet Bozdağ�ın büyük tesiri vardır. Memleket sevdalısı Gerçeksöz vatan uğruna şehit düştü� diye konuştu.

Gazeteci yazar Ahmet Özdemir de konuşmasında İsmail Gerçeksöz�ün şiirlerindeki �vatan sevgisi� temasını ele aldı. Şiirlerinden verdiği örneklerle konuşmasına devam eden Özdemir, Gerçeksöz�ün Yahya Kemal, Orhan Şaik Gökyay ve Ahmet Hamdi Tanpınar�dan etkilendiğini belirterek, �Şiirlerinde mazi hasreti, Balkan sevgisi büyük bir yer işgal eder. O eserlerinde Türkiye�ye ve Türk insanına olan sevdasını terennüm etti� dedi. Özdemir konuşmasında şu hususlara dikkat çekti:�Gerçeksöz Ortadoğu�nun başyazarı İlhan Darendelioğlu�nun başyazarlık bayrağını devraldı. Orta Doğu�nun Genel Yayın Müdürü Tahir Kutsi Makal, Yazıişleri Müdürü ise bendim. Vefatından önce yazdığı şiirlerde adeta öldürüleceğini hissetmiş ve bunu mısralarına yansıtmıştı.�

Kitapları basılacak
Türk Edebiyatı Vakfı Başkanı Servet Kabaklı ise, İsmail Gerçeksöz�ün kendisini vatan uğruna ve Allah ve millet yoluna adadığını belirterek, �O duruşuyla, tavrıyla bir edep abidesiydi� diye konuştu. Kabaklı, İlhan Darendelioğlu, İsmail Gerçeksöz ve Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu gibi değerli şairlerimizin unutulmaması ve genç nesiller tarafından okunmasını sağlamak üzere kitaplarının yayınlanması için ellerinden gelen gayreti göstereceklerini söyledi.
Toplantıya iştirak eden şairin eşi Nusret hanım, kızı Nilüfer hanım ve damadı Özcan Genç de İsmail Gerçeksöz�ün �adam gibi adam� olduğunu vurguladılar ve hatıralarından bahsettiler.

Munky
01-08-07, 17:53
Jambıl Jabayev ( 1846)- (1945)
Kazak Edebiyatı

Jambıl Jabayev

Kazaklar, 20. yüzyılın başlarına kadar göçebe olarak yaşamaktaydılar. Bundan ötürü onlarda yazılı kültürden çok, sözlü kültür gelişmiştir. Halk edebiyatı ürünleri bir hayli fazladır. Anız-ertegiler (efsane-masallar), makal-meteller (atasözleri), şeşendik sözler (kıssalar), ölenler (türküler), aytıslar (atışmalar) gibi sözlü kültür ürünleri yaygındır. Geçmişte akın denilen ozanlar, halk arasında çok önemli bir yere sahipti. Bunlar birbirleriyle atışırlardı. Bu atışmalar sırasında tarihî, dinî ve günlük meseleler dile getirilirdi. Bu gelenek Kazakistan�da hâlâ devam etmektedir.

Jambıl Jabayev (1846-1945) bu akınların en meşhurlarındandır. Ötegen Batır, Şuransı Batır gibi Kazak; Manas, Köroğlu ve Battal Gazi gibi birçok Türk topluluğunda yaygın olan diğer Türk destanlarını büyük bir başarıyla söylemiştir. Kendisi Kazakistan ve diğer Türk cumhuriyetlerinde çok tanınmaktadır.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Munky
01-08-07, 17:53
Kadı Burhaneddin ( 23.09.1343)- (07.10.1397)
1344 yılındaKayseri'de doğdu. Asıl adı Burhaneddin Ahmed'dir. Babası, zamanın Kayseri kadısıdır. İlköğrenimini babasından aldı. Babasıyla birlikte gittiği Mısır'da İslâmî ilimler, astronomi ve tıp öğrenimi gördü. 19 yaşında hacca gitti. Babasının yerine Kayseri kadılığına getirildi. Kayseri'de hüküm süren Eretnaoğullarına vezirlik yaptı. Sivas'ta sultanlığını ilan etti. 18 yıl hükümdarlık yaptı.1398 yılında Akkoyunlular'la giriştiği mücadelede pusuya düşürülerek Sivas surları önünde başı kesilerek öldürüldü.

ESERLERİ
Azerî lehçesiyle yazdığı şiirlerinin toplandığı Dîvân'ı Türk Dil Kurumu tarafından bastırıldı (1944).

Munky
01-08-07, 17:53
Kemal Özer ( 1935)
Kemal Özer 1935�te İstanbul�da doğdu. Babası Devlet Demir Yollarında tren sürücüsüydü. İstanbul Erkek Lisesi�nde orta öğrenimini bitirdi. İstanbul Üniversitesi edebiyat fakültesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenim gördü. Öğrenim yıllarında arkadaşlarıyla birlikte a dergisi�ni (1956-60) çıkardı.Cumhuriyet gazetesinde (1960-81), Karacan Yayınları�nda (1981-82) çalıştı. Kitapçılık ve yayıncılık yaptığı 1965-70 arasında, şiir ve sinema alanında kitapların yanısıra Şiir Sanatı (1966-68) dergisini yayınladı. 1972�de arkadaşlarıyla yeniden yayınladıkları Yeni a Dergisi�nin kurucu ve yazarları arasında yer aldı. Varlık dergisinin yönetmenliğini üstlendi (1983-90). Türkiye Yazarlar Sendikası�nın ikinci başkanlık görevinde bulundu (1999-2000). Kendi kurduğu Yordam Yayınevi�nde kitaplarını yayınlamayı 1989�dan beri sürdürüyor.

İlk üç şiir kitabıyla İkinci Yeni hareketinin içinde yer aldıktan sonra, dünyaya yeni bir bakış ve ona bağlı olarak yeni bir sanat anlayışıyla yazdığı şiirler çeşitli yankılara neden oldu. Toplumcu gerçekçi diye nitelenebilecek bu dönemde, toplumsal ve siyasal olaylara, insanların bu olaylar karşısında tepkilerine, duygu ve düşüncelerine tanıklık etmeyi amaçladığı görüldü. Özellikle 1970-80 arasında yayınladığı 4 kitapta ağır basan bu eğilim, genel tutum değişmemekle birlikte yeni boyutlar kazanıp yeni ilgi alanlarına yayıldı. Araya Giren Görüntüler�de 12 Eylül�ün psikolojik tanıklığı ve sorgulaması, Sınırlamıyor Beni Sevda�da sevdaya getirilen toplumsal yorum, Bir Adı Gurbet�te baskılara uğrayan, acı çektirilen insanların yazgısı aracılığıyla kimlik sorunu, Oğulları Öldürülen Analar�da yıllardır yitirilen oğullar aracılığıyla analara yaşatılanların toplumda oluşturduğu birikim, Onların Sesleriyle Bir Kez Daha�da yoğun bir yasakçı dönemin ardından emekçilerin yeniden konuşmalarına tanıklık yer aldı.

Aldığı ödüller:

1976 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü:
Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya

1982 Ömer Faruk Toprak Şiir Ödülü
Kimlikleriniz Lütfen

1991 Yunus Nadi Şiir Ödülü
İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle

1993 Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü
Bir Adı Gurbet

1999 Damar Dergisi Edebiyat Emek Ödülü

2000 Truva Kültür ve Sanat Ödülü

2001 Dionysos Şiir Ödülü

Şiir kitapları:

Gül Yordamı (1959)
Ölü Bir Yaz (1960)
Tutsak Kan (1963)
Kavganın Yüreği (1973)
Yaşadığımız Günlerin Şiirleri (1974)
Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya (1975)
Geceye Karşı Söylenmiştir (1978)
Kimlikleriniz Lütfen (1981)
Araya Giren Görüntüler (1983)
Sınırlamıyor Beni Sevda (1985)
İnsan Yüzünün Tarihinden Bir Cümle (1990)
Bir Adı Gurbet (1993)
Oğulları Öldürülen Analar (1995)
Onların Sesleriyle Bir Kez Daha (1999)

Toplu basım şiirler:

Çağdaş ve Boyun Eğmeyen (1985)
XX. Yüzyıldan Duvar Kabartmaları 1-2 (2000)

Öykü kitabı:

Baba ile Kız (1999)

Deneme kitapları:

Umut Edebiyatı Yedi Canlıdır (1992)
Acı Şölen (1992)
Gün Olur Söze Yazılır (1992)
Yaşadığımız Günlerin Yazıları (1996)
�Benim Ellerimi Al, Benim Gözlerimi Kullan� (1999)
Bendeki Görüntüler (2000)
Şiiri Sorgulayan Yazılar (2000)

Anı kitabı:

İkinci Yeni�den Toplumcu Şiire (1999)

Gezi kitapları:

Güldeki Şafak (1979)
Düşmanı Kardeş Yapmak (1994)

Günlük kitapları:

Tanık Günler 1 (1993)
Tanık Günler 2 (1994)
Gölgeden Güneşe ( 1999)

Çocuk kitapları:

Nasrettin Hoca (1975)
Tatil Köyünün Çocukları (1981)
Trenler Ne Güzeldir ( 1983)
Dünya Onlarla Daha Güzel (1992)
Şiirlerle Ezop Masalları (1993)
Çiçek Dürbünü (1994)
Şiirlerle Andersen Masalları (1995)
Sinemayı Seven Çocuk (1997)
Sorulardan Bir Gökkuşağı (1999)
Güneş Arkasına Baktı (2000)

Derleme kitapları:

Soruların Gündeminde (1995)
Oradaydım Diyebilmek (1995)
Eleştirilerin Gündeminde (1999)
Sanatçılarla Yazışmalar 1 (1999)
45. Sanat Yılında (2000)

Söyleşi kitabı:

Sanatçılarla Konuşmalar (1979)

Antoloji kitapları:

Şiirlerle İstanbul (1992)
100 Şiir (1995)
Dünden Bugüne Türk Şiiri (Asım Bezirci�yle, 2002)

Çeviri şiir kitapları:

Haydut Otu (Lubomir Levçev�ten Fahri Erdinç�le, 1979)
Benimdir Bu Dünya (Georgi Cagarov�tan Fahri Erdinç�le, 1982)
Kurşun Asker (Lubomir Levçev�ten Fahri Erdinç�le, 1984)
Temiz Yürekle (Attila Jozsef�ten Edit Tasnadi�yle, 1986)
Zamanın Sözü (Nicolae Dragoş�tan Erem Melike Roman�la, 1989)
Zambak ve Gölge (Federico Garcia Lorca�dan Gülşah Özer�le, 1990)
Sevdiğime Seslenir Gibi (Pablo Neruda�dan Sibel Özbudun�la, 1992)
Suskun Sesler (Romen kadın ozanlardan Ergin Koparan�la, 1992)
Kuşlar Havalanıyor Yüreğimden (Sara Mathai Stinus�tan Gülşah Özer�le, 1997)
Köpüklenen Gök (Miklos Radnoti�den Edit Tasnadi�yle, 1997)
Granit Destanı (Lıçezar Elenkov�tan Ömer Çandır�la, 1997)
Bir Yıldızdı Taşıdığım (Lubomir Levçev�ten Gülşah Özer�le, 1999)

Munky
01-08-07, 17:54
Korkud Çelebi ( 24.10.1469)- (02.11.1512)
Korkud Çelebi 1470 yılında Amasya'da doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid'dir. Yavuz Sultan Selim'in ağabeyidir. Dedesi Fatih Sultan Mehmed'in yanında sarayda eğitim gördü ve Arapça, Farsça gibi dilleri öğrendi. Fatih Sultan Mehmed'in 3 Mayıs 1481 günü ölümü üzerine, babası Amasya'dan İstanbul'a gelinceye kadar, saltanat naipliği yaptı. 30 Aralık 1483'te Saruhan (Manisa) sancakbeyliğine atandı. 1501 Ekim ayında Midilli'yi kuşatan Hıristiyan donanmasına karşı asker gönderdi. Kardeşi Şehzade Ahmed'in etkisi ile Antalya sancakbeyliğine gönderildi. Yeniden eski sancağına dönmek istediyse de, bu dileği reddedildi. Nisan 1509'da, hacca gitmek gerekçesi ile Antalya'dan İskenderiye'ye gitti. Memluk Sultanınca dostça karşılandı. Mısır'da bir yıldan
fazla kalan Korkud, babasınca affedilerek Antalya'ya döndü.

Korkud Çelebi, kardeşi Şehzade Selim'in (Yavuz Sultan Selim), 1511'de Trabzon'dan Kırım'a gitmesinin yol açtığı karışıklıktan yararlanarak, İstanbul'a daha yakın olan Manisa'ya taşındı. Mart 1512'de, Şehzade Selim ile Şehzade Ahmed arasındaki mücadelenin doruğa çıktığı günlerde, İstanbul'a gitti. Yeniçerilerden kendisini desteklemelerini istediyse de, Şehzade Selim yanlısı olan yeniçeriler bu öneriyi reddettiler. Sultan İkinci Bayezid'in 24 Nisan 1512'de Şehzade Selim lehine tahttan çekilmesi üzerine, kardeşinin padişahlığını tanıdığını açıkladı.

Yeniden Manisa'ya gönderilen Korkud, bazı devlet adamlarının ağzından yazılan ve padişah olmasını isteyen mektuplara olumlu cevap verince, Yavuz Sultan Selim, 1513'te Manisa'ya geldi. Korkud Çelebi kaçmak istediyse de, Bergama yakınlarında yakalanarak Bursa'ya getirildi ve burada boğularak öldürüldü.

Sancakbeyliği sırasında Ege'de ve Akdeniz'de denizciliğin gelişmesi için çalışan Korkud Çelebi, aralarında Hızır Reis (Barbaros) ailesinin de bulunduğu birçok denizciyi koruması altına almıştı. Aynı zamanda bilim ve müzikle ilgilenmiş olan Korkud Çelebi, çeşitli eserler vermiş, Harimi mahlasıyla şiirler yazmıştır.

Munky
01-08-07, 17:54
Lale Müldür
Lale Müldür 1956'da Aydın'da doğdu. Liseyi Robert Kolej'de bitirdi. Şiir bursu alarak Floransa'ya gitti. Türkiye'ye geri dönerek birer yıl ODTÜ Elektronik ve Ekonomi bölümlerine devam etti. 1977'de İngiltere'ye giderek Manchester Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden lisansını; Essex Üniversitesi Edebiyat Sosyolojisi Bölümü'nden master derecesini aldı. 1983-1987 yılları arasında Brüksel'de yaşadı.

İlk şiirleri 1980'de Yazı ve Yeni İnsan dergilerinde çıktı. Gösteri, Defter, Şiir Atı, Oluşum, Mor Köpük, Yönelişler, Sombahar dergilerinde birçok şiir ve yazısı yayımlandı; şiirlerinden bazıları bestelendi ve filmlerde kullanıldı.

ESERLERİ

Voyıcır II (Ahmet Güntan'la birlikte, 1990), Kuzey Defterleri (1992), Buhurumeryem (1993), Uzak Fırtına (1988), Seriler Kitabı (1991) ile Divanü lügat-it-Türk (1998) adlı kitapları bulunuyor.

Şiirlerinden bir seçki 'Water Music' adıyla Dublin'de yayımlandı (Poetry Ireland, 1998). Fransız ressam Colette Deblé'nin resimleri üzerine yazdığı şiirlerse Fransız Enstitüsü'nden 'Yağmur Kızı Böyle Diyor' adıyla Fransızca olarak yayımlandı. Bir dönem Radikal gazetesinde yazdı; yurt dışındaki birçok toplantıya Türkiye'yi temsilen katıldı.

Munky
01-08-07, 17:54
Lütfi Şehsuvaroğlu ( 1957)
1957 yılında Erzincan�da doğdu.Ankara Sincan Lisesini,AÜ Ziraat Fakültesi�ni bitirdi.Tarım ekonomisi konusunda doktora yaptı.Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı, Sincan Belediye başkan Yardımcılığı, Türkiye yazarlar Birliği genel sekreterliği ve genel başkanlığı yaptı.Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Yayın Dairesi başkanlığında bulundu.Genç Arkadaş,Hasret, Nizam-ı Alem ve Divan dergilerini çıkardı.Hergün ve Millet gazetelerinde yazdı.Haftalık Yeni Düşünce gazetesini yönetti.Şiir ve yazılarında Muhip Alp ve Derviş Edip takma adlarını kullandı.

ESERLERİ
Şiirleri:Eylül seneleri, Münzevi Pürtelaş
Roman:Kafes
İnceleme:Esir Türkler

Munky
01-08-07, 17:54
Mahmud Celaleddin Paşa ( 1839)- (1899)
1839 İstanbul'da doğdu. Bayezid Rüştiyesi ve Dârülma'ârif'te okudu. Arapça öğrendi. On beş yaşında iken Bâbıâli Kalemi'ne girdi. Dahiliye Nazırlığı Müsteşarlığı, Ticaret ve Nafia Nazırlığı yaptı. Daha çok Mir'at-ı Hakîkat adlı tarih kitabıyla tanındı. Şairliği yanında bestekârlığı da vardır. Bestelediği şarkıların güfteleri de kendisine aittir. 1899 yılında öldü.

Munky
01-08-07, 17:54
Mehmet Çavuş
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

1933 yılında Eskicuma�ya bağlı Turnaovası köyünde dünyaya gelen Mehmet Çavuş, 1947 yılından beri şiir yazmaktadır. Bulgaristan Türk şiirinde sosyalist gerçekçiliğin slogancılığından kopmayı büyük ölçüde başaran ve Bulgaristan Türk şiiri içinde kendine has bir üslûp geliştiren, şiir tekniğine vakıf şairlerdendir. 1982 yılından beri Türkiye�de yaşamaktadır.

Munky
01-08-07, 17:55
Mehmet Levent
Kıbrıs Türk Edebiyatı

Lefkoşa'nın soyulan temiz yanı, ondan ayrı kalamaz. Öylesine bir tutku ile bütünleşti ki Lefkoşa ile, kaya yarıklarina kök salmış yüz yıllık zeytin ağacı gibi yok etmek için ikisini de yaşamlarından söküp koparmak parçalamak gerek. Böylesi bir sevgi koca yüreğinde çocukluk ve gençlik anıları ile kaldı. Mehmet Levent bizlere belgesel boyutlarda uzun soluklu bir şiir yazdı, Lefkoşa...

Levent'in bazı şiirleri

�Yağmurda sırılsıklam ıslandım
�Bir şiir kuruyorum kafamda...
�Lefkoşa doğduğum şehir
�Ne kadar değişirse değişsin zamanlar
�İşte böyle Lefkoşa
�Daracık sokaklar
�Sarayönü
�Lefkoşa beni duyuyor musun?

Çağdaş Kıbrıs Türk Edebiyatı
Harid Fedai, Doğu Akdeniz Üniversitesi
http://www.cypnet.co.uk

Munky
01-08-07, 17:55
Mehmet Yaşın ( 1958)
Mehmet Yaşın (1958, Lefkoşa), ilk şiirlerinden bugüne, İstanbul, Atina, Lefkoşa, Londra dergilerinde Türkçenin yanı sıra, Yunanca ve İngilizce de yayımlanan çok ülkeli bir şair. Avrupa Birliği'nin desteklediği Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs edebiyatlarıyla ilgili projeleri yöneten M. Yaşın, Londra Middlesex Üniversitesi'nde edebiyat ve çeviri dersleri veriyor. Şiirleri 10'dan fazla dile çevrildi, bestelendi, sahneye kondu. İlk şiir kitabı "1985 Akademi Şiir Birincilik Ödülü" ve "A. Kadir Ödülü"nü, ilk romanı, "1995 Cevdet Kudret Roman Ödülü"nü kazandı. Don't Go Back to Kyrenia (2001) adlı seçme şiirler kitabı, İngiltere'de Britanya Edebiyat Çevirileri Merkezi'nin seçimiyle yayımlandı.

Şiir kitapları: Sevgilim Ölü Asker (1984), Işık-Merdiven (1986), Pathos (1990), Sözverici Koltuğu (1993), Hayal Tamiri (1998). Ayrıca, Soydaşınız Balık Burcu (1994) adlı bir romanı, Poeturka (1995) adlı bir deneme kitabı, Eski Kıbrıs Şiiri Antolojisi (1999) ve Step-MothertongueĞFrom Nationalism to Multiculturalism: Literatures of Cyprus, Greece and Turkey (Londra, 2000) adlı antolojik ve akademik araştırma kitapları var.
Adı Kayıplar Listesinde, Kozmopoetika

Munky
01-08-07, 17:55
Mehmet Behçet Perim
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Doksanüç Harbi�nden sonra bir duraklama içine giren Bulgaristan Türk şiiri, XX. yüzyılın başlarında kendini tazelemeye başlamıştır. Bulgaristan Krallığı döneminde Türkçe basının varlığı -yayımlanan 150 civarında gazete ve dergi söz konusudur-, edebiyatın dolayısıyla da şiirin gelişimine olumlu etki yapmıştır. Bulgaristan�da Türklere uygulanan baskının yol açtığı ulusal bilincin şahlanması-haksızlıklar karşısında duyulan isyan-eşitlik mücadelesi üçgeni içinde yaşanan duyguları dile getiren Hafız Abdullah Meçik, Mustafa Şerif Alyanak, Mehmet Behçet Perim, Muharrem Yumuk, Hasan Basri Öztürk, İzzet Genç gibi şairler, bu dönem Bulgaristan Türk şiirine damgalarını vurmuşlardır.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Munky
01-08-07, 17:55
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1115.jpg
Mehmet Emin Yurdakul ( 1869)- (14.01.1944)
1869 yılında İstanbul�da doğdu.Ortaöğrenimden sonra Rüsumat Evrak Müdürlüğü (1892-1907), Hicaz (1909), Sivas (1910), Erzurum (1911) valiliği yaptı. Birinci Dünya Savaşı başlarında (1914) Osmanlı Meclis-i Mebusanı�nda Musul, Cumhuriyetin ilk yıllarında Şarki Karahisar, sonra da Urfa ve İstanbul milletvekili oldu. Zincirlikuyu Mezarlığı�nda gömülü. Şiir yazmağa Servet-i fünun dergisinde başlayan (ilk şiiri: Cenge Giderken,1897) milliyetçi Yurdakul bütün şiirlerinde sade bir dil ve hece ölçüsü kullandı; konularını toplum dertlerinden, sosyal-epik hayat sahnelerinden aldı; uyarıcı-öğretici şiirler yazdı.Türk Şairi, Milli Şair diye anılır. 14 Ocak 1944 tarihinde İstanbul�da öldü.

ESERLERİ
Sayısı on beşi geçen eserlerinden birkaçı: Türkçe Şiirler (1899), Türk Sazı (1914), Ey Türk Uyan (1914),Tan Sesleri (1915, 1956), Ordunun Destanı (1915),Zafer Yolunda (1918), Aydın Kızları (1919), Dante�ye (1920),Mustafa Kemal (1928), Ankara (1939).

Mehmed Emin Yurdakul�un eserlerinin tenkitli basımı Türk Tarih Kurumu için Fevziye Abdullah Tansel tarafından hazırlanmış, serinin birinci cildi Şiirler
adıyla yayımlanmıştır (1969).

Hakkında Yazılanlar

Munky
03-08-07, 00:50
Abbas Sayar ( 21.03.1923)- (12.08.1999)
21 Mart 1923'te Yozgat'ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat'ta bitirdi. Maddi imkansızlıklar nedeniyle üniversiteye gidemedi. Kısa süreli memurluktan sonra yedeksubay oldu. 1945'te İstanbul'da evlendi. Dört sömestr Türkoloji öğrenimi yaptı.

1947'de İstanbul'da, onbeş günde bir çıkardığı gazeteyi, matbaa kurarak Yozgat'ta yayınlamaya devam etti.Politikaya girdi, bir süre sonra politikanın çıkar kavgalarına ayak uyduramayan Sayar 1957'de politikadan el etek çekti.Şiir yazmayı sürdürürken, roman yazmaya başladı.1970'te Yılkı Atı romanıyla ismini edebiyat dünyasına duyurdu.

1923 yılında Yozgat�ta dünyaya gelen, hayatının bir bölümünü orada geçirip 1999 yılında vefat ettikten sonra yine o topraklara dönen Abbas Sayar�ın romanları ve hikayeleri de Orta Anadolu insanının hayatını anlatır. Abbas Sayar�ın hayatı, romanlarındaki hayatlara benzer, ya da o, romanlarını kendi hayatından aldığı ilhamla yazmıştır. Kitaplarındaki kahramanların hiç uzağına düşmeyen, onlar gibi yaşayıp onları yazan Sayar�ın karşısına çıkan ilk engel, Anadolu�nun bağrından kopup İstanbul�a gelenleri şehir kapısında bekleyen şeydir: parasızlık... Sayar, maddi olanaksızlıklar yüzünden geç girdiği üniversiteyi yine yine bu nedenden dolayı bitiremez. Üstelik, düşlerindeki okuldur bırakıp gitmek zorunda kaldığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü... Üniversite öğrenimi, hayatında yarım kalan tek şeydir, ardında bıraktığı ve derlenmeyi bekleyen şiirleri sayılmazsa... Gazete bayiliğiyle işe başlayıp Bozlak adıyla bir kültür ve sanat gazetesi çıkaran, edebiyat fakültesinde okuyamamış olsa da şiirler yazarak edebiyat dünyasına giren Sayar, adını 1970 yılında TRT Sanat Ödülleri Yarışması�nda derece alan ilk romanı Yılkı Atı�yla duyurdu.Yılkı Atı,TRT Roman Başarı Ödülünü (1971) kazandı. O yıllarda bir �edebiyat olayı� olarak nitelendirilen bu romanın ardından gelen Çelo (1972) romanı 1973 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü�nü, Can Şenliği (1974) romanı ise 1975 Madaralı Roman Ödülü�nü getirdi Sayar�a. Yozgat�ta bir dönem de çiftçilik yapan yazar, ömrünün son yıllarını Ayvalık�ta resim yaparak, roman ve şiir yazarak geçirdi. Abbas Sayar�ın kitapları daha önce E ve Can Yayınları�ndan çıkmıştı.

\"Güçlü, hırslı bir at kişnemesi ovanın dört bir yönüne dağıldı. Dağınık düzen otlayan sekiz on at başlarını kaldırdılar ve kulaklarını diktiler.
İçlerinde güçlü, kuvvetlileri vardı. Kimi kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı\"

\"hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş\" roman kahramanı Doru Kısrak�ın yılkıya bırakılma öyküsü ve Orta Anadolu�nun ağır kış doğasında yaşama mücadelesi, halk dilinin zengin sözcük ve deyimleriyle işlenerek, şiirsel bir anlatımla ölümsüzleştirilmiş, eşsiz bir yapıt olan \"Yılkı Atı\"; Abbas Sayar�ın, Sekili�de çiftçilik yaptığı yılların gözleminden yola çıkılarak yazılmış ilk romanıdır.

1971 yılında TRT Roman Başarı ödülünü alan Yılkı Atı'nın halen geniş bir okur kitlesi bulunmaktadır.

\"Hamamcı Mustafa Ağa yaşlı biriyle matbaama geldi:\" Abbas Bey, dedi, tam senin istediğin gibi kendinden uçkurluklu. Kimi kimsesi yok, tümünden yılkılık. Oğlan oynamış oyuna gitmiş, çoban oynamış koyuna gitmiş\"

1975 Madaralı Roman ödülünü kazanan ve TRT tarafından filme çekilen Can Şenliği, Nail Abbas Sayar�ın üçüncü romanıdır.

Abbas Sayar şiir gibi roman yazan bir yazar. Şairliği bu yüzden önemlidir.

Üşüyorum
Hasret ağır bastı üstüme
Oynuyor yerinden köşe taşlarım
Öyle bir gariplik sardı ki yüreğimi
Dokunsalar boşanacak gözyaşlarım

Abbas Sayar her ne kadar ardına kadar açık olduğunu söylese de aslında Türk edebiyatının kapalı bir kapısı olarak kalmıştır. Yılkı Atı ile TRT Roman Ödülü (1970), ikinci romanı Çelo ile 1973 Türk Dil Kurumu Roman Ödülü, üçüncü romanı Can Şenliği ile de 1975 Madaralı Roman Ödülü�nü kazanmış olmasına rağmen edebiyatımızda hemen her yazarın başına geldiği gibi vefasızlığa uğramış, ömrünün son yıllarında iyiden iyiye unutulmuştur.

Ötüken Neşriyat�ın yeniden yayımladığı ödüllü romanlar Yılkı Atı, Çelo, Can Şenliği, Yorganımı Sıkı Sar (öykü), Anılarda Yumak Yumak ve son kitaplarından biri olan Noktalar�ın kapağında yazarın kendi yaptığı resimler kullanılmış.

Yazarın sekizi roman, altısı şiir kitabı olmak üzere on dört yapıtı var. Diğer Yapıtları: Dik Bayır, Yorganımı Sıkı Sar(öykü), Tarlabaşı Salkım Saçak, Anılarda Yumak Yumak, El eli yur, el de yüzü, Boşluğa Takılan Ses(şiir), Noktalar(aforizmalar)... Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı. 1989'da ikinci kez evlendi, Ayvalık'a yerleşti. Resim, şiir, roman yaşamını Ayvalık'ta sürdürdü. Ankara, Antalya, İzmir ve Ayvalık'a resim sergileri açtı. Ardında, derlenmeyi bekleyen pek çok şiir ve yazı bırakarak 12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat'ta bulunmaktadır.

Munky
03-08-07, 00:51
Abdullah bin Revaha
HAKKINDA YAZILANLAR

Şiir silah olunca... Abdullah bin Revâha
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 16 Şubat 2004

Fahr-i âlem�in İslâmı tebliğ ettiği yıllarda yörenin bütün gençleri şiir yazar. Ama Abdullah çok farklıdır, Hicaz gibi şair kaynayan bir diyarda öne çıkar, unutulmaz beytlere imza atar. Her edip gibi o da söylenmeyen sözleri söylemeye, yazılmayan mısraları yazmaya bakar, taaa ki... Ta ki Kur�an-ı kerimle tanışıncaya kadar.
Hani altının kıymetini sarraf bilir derler ya, ayet-i kerimeleri görünce şairliğinden utanır, karalamalarını yırtar atar. Şimdi yapılacak tek şey vardır, Allah�ın Resulünü bulmak ve ona teslim olmak.
Abdullah bin Revâha ve arkadaşları �İkinci Akabe Biatı�nda Server-i Kâinat ile buluşma şerefine nail olurlar.
Efendimiz onları nezaketle İslâm�a davet eder ve �Allahü teâlâ�dan başka ilâh olmadığına ve benim Allah�ın Resûlü olduğuma şehadet etmeli, namazınızı kılacağınıza, zekat ve sadaka vereceğinize, neşeli ve neşesiz zamanlarınızda sözlerimi dinleyeceğinize, emirlerime boyun eğeceğinize, darlıkta ve varlıkta muhtaçlara yardımcı olacağınıza, kimsenin kınamasından korkmaksızın Allah için hakkı söyleyeceğinize, iyiliği emredip kötülüklerden sakındıracağınıza söz vermelisiniz� buyururlar.

Sadık sahabe
Medineliler sorarlar �Ya Resulallah bunları yapanlara ne var?�
-Allahü teâlâ�nın rızası ve Cennet var!
Onlar da iman ve biat eder, ikisine birden kavuşurlar.
Efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) Hicreti müteakiben Muhacirlerle, Ensarı kaynaştırmaya çalışır, Revâha�nın oğlunu da Mikdâd bin Esved ile kardeş yaparlar.
Her sahabe gibi Hazret-i Abdullah da Server-i âlem�e ölümüne sadıktır. Bir keresinde mescide yaklaşmıştır ki Efendimiz cemaate �oturunuz!� buyururlar. Hazret-i Abdullah yol ortasında olmasına rağmen derhal diz çöker, hutbe bitinceye kadar kıpırdamaz. Efendimiz çok hislenir �Hak teâlâ, Allah�a ve Resulüne itaatte hırsını artırsın� buyururlar.

Oktan tesirli
O günlerde Yahudilerin başına geçen Esir bin Zürâm�a huzur batar, olmadık bahanelerle fitne kaynatır, kan dökmek için fırsat arar. Yetmez Gatfan Aşiretini de ayağa kaldırır çirkin hesaplar yapar. Abdullah bin Revâha 30 arkadaşı ile yanlarına gider ve Züram�a yaptıklarının hoş olmadığını anlatır. Onu �sükunetin tesisine� ikna eder, hatta anlaşma için Medine�ye çağırır. Züram da yanına 30 adam alarak onlara katılır. Ancak bir konak bile gitmeden cayar, geri dönmeye kalkar. Gerginlik alevlenir, Yahudiler ellerini kılıçlarına atarlar. Bu coğrafyada eller kabzaya gitti mi dönüş olmaz. Sayıları eşittir ama mücahidler tek fire vermeden Yahudi silahşörleri kırarlar. Bu fitnenin susması ile müminler çok rahatlar.
Server-i Kâinat, Hudeybiye Anlaşmasının ardından umre yapmayı arzularlar. Mekke�ye girdiklerinde şirin Kusva�nın (develerinin) yularını Abdullah bin Revâha tutar. Bir yandan yol açar, bir yandan da emsalsiz beyitlerle müşriklere çağrı yapar. Haddi zatında sahabeler Resulallah�ın yanında seslerini yükseltmez, hele hele Harem-i şerifte çıt çıkartmazlar. Hazret-i Ömer bir kaş göz hareketiyle bunları hatırlatırsa da, Efendimiz �Mani olma Ya Ömer� buyururlar: �Allahü teâlâ�ya yemin ederim ki onun sözleri müşriklere ok yağdırmaktan daha çok tesir eder. Ey Revâha�nın oğlu sen bildiğin gibi yap!�

Vakit gelince
Hicretin 8 yılında Busra Emiri, Resulullah�ın mektubunu taşıyan elçiyi katleder ve durduk yerde Müslümanlara savaş açar. Efendimiz 3 bin kişilik bir ordu hazırlar, başına Zeyd bin Harise�yi atarlar. Resûl-i Ekrem �Zeyd bin Harise şehid olursa yerine Cafer bin Ebî Talib geçsin, o şehid olursa yerine Abdullah bin Revâha geçsin o da şehid olursa kumandan olarak aranızdan münasip birini seçin� buyururlar ki adı geçen mücahidlerin şehid olacakları bellidir.
Allah�ın Habibi bu orduyu �Vedâ yokuşu�na kadar uğurlar, Hazret-i Abdullah�a dönüp �Sen yarın Allah�a pek az secde edilen bir diyara varacaksın� buyururlar �orada namazları çoğalt!�
-Ya Resulallah bir nasihat daha...
-Daima Allahü teâlâ�yı zikret, zira zikr umduğuna ermende yardımcı olur.
-Başüstüne ey Allah�ın Resûlü.
-Haydi şimdi Allah�ın ismi ile gazâ edin, Allah düşmanlarıyla çarpışın. Nasranilerin kiliselerinde halktan ayrılmış kendilerini ibâdete vermiş birtakım kimseler bulacaksınız, sakın onlara dokunmayın. Ne bir kadın, ne süt emen bir çocuk, ne de bir pir-i fani ağlasın. Ne bir ağaç yakın, ne de bir ev yıkın. Sadece şeytanların yuvalandığı başları koparın!�
Abdullah bin Revâha, Efendimizi bir daha dünya gözüyle göremeyeceğinin farkındadır, hasret şimdiden dayanılmaz olur, ayrılık acısı yüreğini dağlar. Hüzünlü bir sesle: �Eyvah! Arkada kaldı Allah�ın sevgilisi / Eyvah! Uzakta kaldı dostların hayırlısı� diye mırıldanırlar.
Yola çıktıklarında Abdullah çok ağlar. Sebebini soran arkadaşına �Kur�an-ı kerim�de buyuruldu ki� der �Muhakkak biliniz ki içinizden / kimse yoktur ki geçmesin cehennemden / Şimdi o cehenneme nasıl dayanırım ben? / Mağfiret diliyorum Rahman olan Rabbimden / Vücudum al kanlara boyansın darbelerden / Naaşımı görenler desinler �bu ne saadet� / Abdullah mı? Şehit olmuş nihayet!
(Not: Bu şiirlerin Arapçaları fevkalade sanatlı ve kulak okşayıcıdır. Tercümesine bakıp aldanmayın.)

Munky
03-08-07, 00:51
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/809.gif
Abdurrahim Karakoç ( 1932)
1932 yılında Kahramanmaraş�ın Elbistan ilçesinde doğdu. İlkokulu bitirdikten sonra köyünde bir süre marangozluk yaptı. Daha sonra belediyede muhasebeci olarak çalıştı. Şimdilerde politikayla uğraşmakta ve bir günlük gazetede köşe yazıları yazmaktadır. Günümüz âşık tarzı şiirin büyük ustalarındandır. Şiirleri değişik gazete ve dergilerde yayınlandı.

ESERLERİ
Hasan'a Mektuplar, El Kulakta, Vur Emri, Kan Yazısı, Bütün Şiirleri, Suları Islatamadım, Dosta Doğru ve Gökçekimi adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

MİHRİBAN
Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban.
Ayrılıktan zor belleme ölümü,
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yâr, deyince kalem elden düşüyor;
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor
Lâmbamda titreyen alev üşüyor
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile..
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler, asırlar, değişse bile,
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilâç yoktur yarama;
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama,
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne;
Kar koysa köz olur aşkın külüne...
Şaştım kara bahtın tahammülüne;
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı;
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı
Bir kör düğüm baştan sona tamamı;
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban.

Munky
03-08-07, 00:52
Abdül Fettah Rauf
Abdül Fettah Rauf 1910-1963

HAKKINDA YAZILANLAR

Üsküp�te Abdül Fettah Rauf da Yaşadı
www.makturk.com 05.03.2006

�Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, �Haftanın Şiiri� köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim �Kuvvet ve Hak� şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen �ideolojik duvarı� aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.

Suat ENGÜLLÜ�nün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf�un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan �imtiyazlı kişilerden� biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah�ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı �Yedi İklim� dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli�nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu �felâketi� yaşayan, Balkan Savaşları�ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, �Rumeli terk edilmez� diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan �şekillenmiş�, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle �Rumeli�nin göbeğinde� yer alan o �paylaşılamayan toprak parçası Makedonya� da, ezelden beri �evlâd-ı fatihan� olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı�nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima �oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler�, Makedonya Cumhuriyeti�nin Balkanlar�da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye�den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları�nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı�na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi�nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi� nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı� ndan �koparılmış� olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda �hakimiyetini ilân eden� rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950�li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen �ideolojik sınırın� ötesinde kalanları da �kurdukları edebiyat sofrasına� almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı� nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

�İdeolojik sınırın� ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf� tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli�yi, �Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan� dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp�te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi�nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya�da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından �tehlikeli� görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, �rejim aleyhtarlığı� yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve �cebri iş�, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Abdül Fettah Rauf� un, �cani� damgasını yediği, ihanetle suçlandığı ve �İslâm camiasındaki mevkilerini suiistimal ederek halkın ve devletin aleyhine� faaliyette bulunmak suçundan hüküm giydiği sıralarda, Makedonya�da, illegal �Yücel� Teşkilâtı da ortaya çıkarılmıştı. Makedonya Türklerinin ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerinin savunulması mücadelesini veren �Yücel� Teşkilâtı� nın �beyni olduğu(?)� söylenen �El Azhar� mezunu Şuayip Aziz teyzesi oğludur. Ancak, Abdül fettah Rauf� un �Yücel� Teşkilâtı içinde faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur.

Birbirini izleyen bu olayların asıl amacı, Makedonya Türkleri arasında ulusal ve dinî liderliğe yükselebilecek, insanların sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin saf dışı bırakılması, geniş halk kitlelerinin, gözdağı verilmek suretiyle sindirilmesinin sağlanmasıydı.

Hapiste, özellikle �taş kırmaya� gönderildiği Doboy�da (Bosna Hersek) geçirdiği yıllar, sağlığının bir hayli bozulmasına sebep olmuş, bedenen çökmesine yol açmıştı. Gerçi 1954 yılında hapisten çıkmıştı ama izlenmeye devam edilmişti. Uzun zaman işsiz bırakılmış, müderris olmasına rağmen, müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip son derece mağdur edilmişti. Hayatının son yıllarında Makedonya Devlet Arşivi�nde işe alınmıştı.

Üsküp�te yaşayan bizim kuşağın çocukluk anılarına bir kâbus gibi yerleşen 1963 yer sarsıntısından kısa bir süre önce Tanrı�nın rahmetine kavuşan Abdül fettah Rauf�u tanıyanların, anımsayanların sayısı pek fazla değildir herhalde günümüzde. Çoğu anıları silen, çoğunu âdeta kalın bir sis tabakasıyla örten koca bir otuz yıl geçti çünkü ölümü üzerinden.

Uğradığı akıl almaz iftiralara ve bu iftiraların sonucu olan haksızlıklara rağmen, Abdül fettah Rauf, 1945 sonrası dönemde aynı ya da benzer kaderi paylaştığı Makedonyalı aydın hemşerilerinin çoğundan şanslı sayılır yine de. Bütün suçları vaat edilen, kısmen tanınan ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerin gereğince yerine getirilmesinin savunuculuğunu yapmak olan bu aydınların çoğu, verdikleri değerli mücadele dışında, artlarında başka bir iz bırakamazken, Abdül fettah Rauf, kaleme alınmalarının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen, ne yazık henüz değerlendirilememiş, bir an önce değerlendirilmeyi bekleyen defterler dolusu şiirler bırakmıştır.

Abdül fettah Rauf, un şiir çalışmaları iki dünya savaşı arasındaki dönemde başlamış, ölümüne kadar da hiç aralıksız devam etmiştir. Bir �rejim komplosunun� kurbanı olarak hapiste geçirdiği, ömrünü bile kısalttığı muhakkak olan, hayatının en ağır yıllarında bile, şiiri bir an olsun terk etmemiştir. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin civarında mısrası, ele geçirilip başına yeni dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Ayrı ayrı şahısların elinde kalmış -umarız değeri bilinip korunmuş-, gün yüzüne çıkarılmayı, okuruyla buluşturulmayı bekleyen, üç yüz bin kadar mısrası bulunduğu söylenmektedir. Edindiğimiz bu bilgiler, kendisinin şiir üzerindeki çalışmalarının ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Şimdilerde olup bitenleri daha ellili yıllardan görebilen, Türk-İslâm kültürünün birer abidesi olan Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesinin acısını bundan kırk kadar yıl önceleri yaşayıp �Hani yok mu meşalemi yakan / Kim olur ya alnına haç takan / Bu cinayete hani bir bakan / A güzel vatan, a şirin vatan� diye feryat eden Abdül fettah Rauf, eski Türk geleneğinin izinden yürüyerek savunduğu inanç ve düşüncelerin sınırları içinde kalarak günceli ve çağdaşı yakalamaya gayret göstermiştir. Şiirlerinin bir bölümünde Hatifî mahlasını kullandığını gördüğümüz şairin şiirlerini, konuları itibarıyla dört gruba ayırabiliriz:

a. Dinî şiirler: İslamî düşünce ve yaşama tarzının hakim olduğu şiirlerinin en büyük bölümü, dinî konulara adanmıştır. Bu şiirlerinde görülen önemli bir özellik, getirmeye çalıştığı yorumların, bir bakıma yaşanan zamanın yansıması oluşudur. Buna bir örnek vermek gerekirse, 1958 yılında yazdığı �Leylei Miraç� şiirinin şu iki dizesini hep birlikte okuyabiliriz:

�Miracı kıyas etme bu dünyada roketle
Bir ilgisi yoktur bu ilâhî hareketle.�

Hatırlanacağı gibi, şiirin kaleme alındığı yıllar, uzay araştırmalarının büyük bir hız kazandığı yıllardı. Uzay çalışmalarının büyük bir heyecanla izlendiği, insanoğlunun dünyanın dışında bir �kara parçası� olan Ay�a ayak basmaya hazırlandığı bu yıllarda, �aklın ermediği� bazı dinî konularda �bilim kurgusal� yorumlar üretilmekteydi. Abdül Fettah Rauf� un bu şiiri, Miraç konusunda üretilen bu gibi �yorumlara� tepki olarak doğmuştur.

b. Sosyal şiirler: 1945 sonrasında kurulan rejim, Yugoslavya�da yaşayan Müslüman topluluğu rahatsız edici gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler, Makedonya�da yaşayan Türkler arasında hem ulusal, hem dinî endişelerin doğmasına yol açmıştır. Olaylar yıldırım hızıyla gelişmiş, haksızlık ve baskılar birbirini izlemiştir. Sonunda bıçak kemiğe dayanış, yüz binlerce insan göçe zorlanmıştır. Bu akıl almaz zulmün tanığı olan şair, bu acı tablo karşısında isyan edecektir kuşkusuz:

�Sürülür öz vatanından sürünür yurttaşlar
Meskenetle aşağı doğru eğilmiş başlar.�

Balkan Savaşları�ndan sonra, Rumeli�den Türkiye�ye en büyük göç olarak tarihe geçen 1953 göçünün patlak vermek üzere olduğu 1952 yılında yazılmış olan bu dizeler, Makedonya, dolayısıyla da Kosova Türklerinin bu büyük trajedisi hakkında yazılmış ilk dizelerdir.

Abdül Fettah Rauf, sosyal konulu şiirlerinde sert bir eleştiri getirmektedir. Bu eleştiri kuşkusuz ki �rejimin zalimlerini� hedef almaktadır. Fakat dolaylı olarak, baskıya, haksızlığa, zulme maruz kalanları da, tepkisizlikleri ya da yanlış tepkileri yüzünden eleştirmekten geri durmamaktadır.

c. Millî-tarihî şiirler: Osmanlı millî anlayışı ve tarihî sınırlarının dışına çıkmayan bu şiirler, aslında ömrünün sonuna kadar katıksız bir �evlâd-ı fatihan� olarak yaşayan Abdül fettah Rauf� un �övünç-hüzün-özlem� şiirleridir. Millî değerlerini, tarihî mirasını şiirleştirirken gösterdiği isyan aşırıcılığa kaçmamaktadır. Ele aldığı konulara akılcı yaklaşımı, romantizm tuzağına düşmesini önlemiştir. Tabiî ki bu, duyguların coştuğu anlar olmamıştır anlamına gelmez. Bir şiirinde �Yine bazen kabarır, biz beşeriz, hislerimiz� diyen şair de bunun bilincindedir. Ancak, övünç duygusuyla �Toprağında nice bin veli var yatan / Armağan eylemiş hür atan, mert atan / Nerde var böyle şen, böyle kutsal vatan� derken de, hüzne kapılıp �Hani bunca kutlu hayallerin / Sesi sustu Ibnî Kemallerin / Sebebi nedir ya bu hallerin?� diye hayıflanırken de, isyan bayrağını açıp �Rüzgârdan kanat takmalı sert atın / Bir şeref katmalı ömre her saatin / Zulme karşı savaş eski ırk san�atın� diye haykırırken de, �Nerde o devlet-ü şanları / At ile dağ deniz aşanları?� diye özlemini dile getirirken de ölçüyü kaçırmamış, kinden, nefretten hep uzak durmuştur.

ç. Felsefî şiirleri: Abdül Fettah Rauf, şiirlerinde yansıtmaya çalıştığı düşünceler ve bu düşüncelerle ilgili getirdiği yorumlar bakımından, İslâm felsefesi sınırları içinde hareket eden bir şairdir. Fakat kanımızca o, bu �sınırların değişmezliğini� kabul edip savunanlardan değildir. Okuma fırsatını bulduğumuz şiirlerinden edinebildiğimiz ilk izlenim bir kıstas sayılabilirse eğer, onun, bu �sınırların mümkün olduğunca geniş ve esnek� tutulmasından yana olduğunu iddia edebiliriz. Şiirlerinde ortaya koyduğu düşüncelere, bu düşüncelerle ilgili yorumlarına bakıldığında, değişmez dinî kuralların düşünceye engel sayılamayacağına, aksine yeni ufuklar açabileceğine inanmış, aydın bir kafa yapısına sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

İlerici, aydın kişiliğine kuşku duyulmasına alan bırakmayan diğer bir nokta da, �Hikmet-i Aristo, felsefe-i Çin� dizesinden de anlaşılabileceği gibi felsefeye hiç de yabancı olmayan şairin, İslâm âleminde yeterince önemsenmemiş olan �yazılı kültür�ün taşıdığı önemin bilincine sahip oluşudur. �Kalemle Hasbıhâl ve Kaleme Arzuhal� şiirinde bunu dile getiren şu dizelerine rastlamaktayız:

�Îzân dile gelirse beş kişiye duyurur
Lâkin kalem sesiyle beş kıtaya buyurur

Dilin sesi ânîdır kalemin câvidanî
Ey kalem ebediyen bize hakkı haykır dur�

Bu dizeleri haykırabilen bir şairin �irfân� üzerinde de önemle durması, �İrfânla bilindi nefs-ü âfâk / irfânla bilindi feyzi hallâk / İrfânsız akıl akılsız insan / İrfânla olur kemâl-ı ahlâk� gibi değerli yorumlar getirmesi kadar doğal bir şey olmasa gerek.

Düşüncenin ya da insan aklının sınırsızlığına, irfânsız ya da ilimsiz insan olmanın imkânsızlığına, duyarlığını yitirmiş ya da ölü ruhların hak-insanlık pazarından eli boş dönmeye mahkûm olduklarına inanan, bu inançlarını bir �halk düşünürü� edasıyla şiirlerinde dile getiren Abdül Fettah Rauf�un, en olgun çağında halkına ulaşabilmesi, rejimin sinsi baskılarına rağmen hiçbir zaman inançlarından kopmayan halkını aydınlatabilmesi önlenmiştir ne yazık ki. Bunda, �katı rejim yanlısı� hemşerilerinin de günahı büyüktür. Fakat kanımızca asıl üzücü olan, genç yaşta ölen şairin bilgisinden yararlanan, engin düşüncelerinden feyiz alan dostlarının, öğrencilerinin �ihanetine� uğramasıdır. İşte, bu sözünü ettiğimiz, Abdül Fettah Rauf�a �yakın çevresinin� ettiği ihanet, baskı rejiminin bile zor başarabileceğini başarmıştır ve bu büyük Üsküplü şairin şiirinin, ölümünün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, susturulmasını nerdeyse başarmıştır.

İddia edildiğine göre, şiirlerinin büyük bir bölümü, ölümünden hemen sonra, öğrencilerinden Kemal Aruçi tarafından Gostivar�a bağlı Vrapçişte (Raptiştah) köyüne götürülmüştür. Bugün, bu şiirler, büyük bir ihtimalle, kendisi de vefat etmiş bulunan Kemal Aruçi�nin, İstanbul�da bulunan oğlu Muhammet Aruçi�nin elinde bulunmaktadır.

Abdul Fettah Rauf�un şiirlerinin önemli bir bölümü, Zagreb Hukuk Fakültesi�nden mezun olduktan sonra İstanbul�a yerleşen ve 1993 yılında ölen öğrencisi Bekir Saddak, şairin Türkiye�ye göç eden oğlu Rıdvan Rauf�tan, yayınlatmak bahanesiyle almıştır.

Sağda solda kalmış, bari şimdilik akıbeti bilinmeyen üç yüz bin civarında mısraın çok az bir bölümü de, Abdül Fettah Rauf�un şiir dünyasına açılmasını ardına kadar candan temenni ve arzu ettiğim pencereyi biraz olsun aralamama yardımcı olan, kendisi de 1950�li yıllardan beri şiir yazmakla uğraşan, hayatını İstanbul�da sürdüren Üsküplü komşum ve hemşerim Cavit Saracoğlu tarafından korunmaktadır.

Evet, Abdül Fettah Rauf bir aydın, âlim ve şair olarak, hem Makedonya�da inançları doğrultusunda büyük bedel ödeyerek verdiği mücadeleyle, hem bugüne kadar maalesef kadri bilinmeyen şiir yaratıcılığıyla anılmayı, anımsanmayı, yaşatılmayı hak edenlerden biridir. Bunca yıl sonra anımsanmasının, anılmasının, yaşatılmasının en anlamlı yolu da, şiirlerinin bir bölümünün kitap hâline getirilmesidir. Umarız �dostlarının-yakınlarının� otuz küsur yıl süren ihaneti, bu imkânlara sahip bir hak dostu tarafından noktalanır.

Dipnot

1 1900 yılında Üsküp Rifaî Tekkesi postnişinliğine gelen Şeyh Saadeddin ardında birçok eser bırakmıştır. Makedonya Türk şair ve yazarları, özellikle son yıllarda, Şeyh Saadeddin�in Makedonya Türk edebiyatındaki önemine sık sık işaret etmektedirler. Ne yazık ki, bugüne kadar Şeyh Saadeddin�in hayatı, kişiliği, yaratıcılığı ve eserleri konusunda herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bu nedenle, 6 Şubat 1936 tarihinde ölen Şeyh Saadeddin hakkında elimizde fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bizim, Şeyh Saadeddin ile ilgili son derece sınırlı bilgi edinebildiğimiz kaynaklar Yahya Kemal Beyatlı�nın �Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım� (İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul, 1986)) adlı eseri ve �Yönelişler� Dergisi�nde yayımlanan M. Zihni Üskübî imzalı �Üsküp Rifaî Dergâhı�nın Tarihçesi� (Aylık Kültür ve Sanat Dergisi, Nisan 1983, İstanbul, yıl 2, sayı 22, sayfa 43-46) başlıklı yazıdır. 1988 yılında vefat eden Rifaî Tekkesi şeyhi Şeyh Haydar, Şeyh Saadeddin�in eserlerinin çoğunun ayrı ayrı şahısların ellerinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Kendisi, Şeyh Saadeddin�in yaratıcılığından bazı örnekleri, değerlendirilmek üzere Prof. Dr. Nimetullah Hafız�a verdiğini de iddia etmiştir. Ne yazık ki Prof. Dr. Nimetullah Hafız bugüne kadar bu alanda herhangi bir çalışma ortaya koymuş değildir. Şeyh Haydar�ın koruyabildiği, Şeyh Saadeddin�e ait eserler, bugün, büyük bir ihtimalle Rifaî Tekkesi şeyhi olan oğlu Şeyh E. İbrahim�in elinde bulunmaktadır.

2 Makedonya Türk Edebiyatı Türk Edebiyatı�ndan �koparılmış� olarak gelişmiştir diyoruz çünkü krallık Yugoslavya rejimi de, sosyalist Yugoslavya rejimi de, kendine özgü yöntemlerle, Makedonya�da yaşayan (Tito Yugoslavyası�nın özellikle ilk yıllarında) Türklerin ana ülke ile bağlarını koparmak istemişler, Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini asgarî düzeyde tutmuşlardır. Bu durumdan Makedonya Türk Edebiyatı da �nasibini� almıştır. Öyle ki Makedonya Türk Edebiyatçıları 60�lı yıllara kadar Türk Edebiyatı�ndaki gelişmeleri doğru dürüst izleyememiş, gelişiminde bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşmıştır. Balkan Savaşları�ndan sonra Türkiye dışında kalan Türklerin geliştirmeye büyük gayret sarf ettikleri edebiyatların anlam ve önemini maalesef idrak edememiş olan Türk edebiyatçılar da, Makedonya Türk Edebiyatı ile yakından ilgilenmemiş, bu edebiyatın daha kısa sürede daha büyük bir gelişim kaydetmesi yolunda gereken destek ve yardımı göstermemişlerdir.

3 Abdül Fettah Rauf hakkındaki bilgileri ve bu yazıda bazı bölümlerini verdiğim şairin şiirlerini, Cavit Saracoğlu vermiştir. Fırsattan yararlanarak, yardımları nedeniyle kendisine teşekkürlerimi dile getirmeyi borç biliyorum.

4 Fettah Rauf ve Onun Grupuna Dahil Balistlerin Yargılanması, �Birlik� Gazetesi, Üsküp, 1 Ekim 1947, s. 4.

5 Makedonya İslâm Dinî Camiası�nın Evkaf Meclisi Yönetmenleri ve Ülema Meclisi Üyelerinin Müşterek Oturumları Yapıldı, �Birlik� Gazetesi, Üsküp, 20 Şubat 1948, s. 4.

6 5. dipnota bakınız.

7 �Yücel� Teşkilâtı�nın başkanı olan Müderris Şuayip Aziz, 19-26 Ocak 1948 tarihleri arasında Üsküp�te yapılan duruşma sonunda, daha üç dava arkadaşıyla birlikte idama mahkûm edilmiştir. İdam cezasının tam ne zaman ve nerede infaz edildiği hâlâ bilinmemektedir. Konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler 20-27 Ocak 1948 tarihleri arasında yayımlanan �Birlik� ve �Nova Makedonıja� gazetelerinden yararlanabilirler. �Yücelciler�in davasına önemli ölçüde gölge düşürecek iddiaların yer almasına rağmen, Mehmed Ardıcı�nın anılarını içeren �Yücelciler 1947� (İnsan Yayınları, İstanbul 1991) kitabına göz atmada da yarar vardır.

8 Manastır Saat Kulesi�ne 28 Ağustos 1992, Pirlepe Saat Kulesi�ne ise 27 Eylül 1992 tarihinde, Makedon Ortodoks Kilisesi�nin düzenlediği dini törenle haç dikilmiştir. Ne yazık ki, üstelik Makedonya�nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olan Türkiye Cumhuriyeti yönetici ve yetkilileri bu konuda �suskun� kalmayı �tercih etmiştir�.

9 Abdül Fettah Rauf�un kimi şiirlerini, 1987 yılından bu yana, Türkçe, Arnavutça ve Makedonca olarak yayımlanmakta olan, Makedonya İslâm Birliği Meşihatı Yayın Organı �Hilâl� İslâmî Kültür ve Haber Gazetesi (ayda bir çıkar) zaman zaman okurlarına takdim etmektedir.
x
Kuvvet ve Hak


Denizde hayvanlar kendi cinsinden
Karada insanlar kendi cinsinden

Zayıfı boğarlar yaşamak için
Hikmet-i Aristo felsefe-i Çin

Burada birleşmiş gücü alkışlar
Hak nedir acaba böyle şey mi var

Dikilen heykeller birkaç dağ taşı
İşleyip oyarak milyonla başı

Yiyen bir ejderha timsâlidir o
Kan içen bir zulmün taş hâlidir o

Mazlumlar oyarlar yine o taşı
Alçıyı yoğurur bunca göz yaşı

Taştan bir yüreği taştan dökerler
Sonra gün gelir taşa dikerler

Yenenle yenilen âlemidir bu
Yiyenle yenilen âlemidir bu

Güçlü bir zulmü hak durduramaz yok
Bir açın hâlinden anlamaz hiç tok

Güçleri yıkacak yine güçtür güç
Güçsüz bir varlığın yaşaması güç

Fakat bu felsefe doğru mu asla
İnsanı hayvandan ayıran mana

Yine bu savaşı hak için yapsın
Kuvvete tapmasın tek hakka tapsın

Kuvvetli ol fakat zayıfı ezmek
Yadelin yurdunda dolaşıp gezmek

Kastiyle değil de zayıfa hizmet
Kastiyle güç bulup hakka et hürmet

Hayat bir cidâlden dedin ibaret
Düşün ki önce sen bir insan idin

Ot gibi it gibi savaşma doğrul
İnsanlık zevkini insanlıkta bul

Yemek bir kanundur sen de ye fakat
Düşün ki yemeğe muhtaçtır sakat

Kör zayıf topal aç o avare de
Çare bul yaşasın o biçâre de

Bir güneş kâfidir bütün dünyaya
Nûrunu nârınla dökme gayyâya

Bir kerre yetişir beşere vatan
Nedir bu didişme ömre semm katan

Kaynaklar ırmaklar suya kandırır
Savaştan volkanlar yakar yandırır

Savaşı şanlı bir sefer mi sandın
Cılızı çiğnemek zafer mi sandın

Kuvveti hakka sen yalancı şahit
Tutarak eğlenme zulm sana ait

Kuvveti hakka sen hizmetçi eyle
İnsanlık icâbı değil mi böyle

Hayvandan nebattan farklı ol farklı
Fark arada garplı ya şarklı.

(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 141-142)
http://www.makturk.com

X
05.03.2006

�Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, �Haftanın Şiiri� köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim �Kuvvet ve Hak� şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen �ideolojik duvarı� aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.

Suat ENGÜLLÜ�nün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf�un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan �imtiyazlı kişilerden� biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah�ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı �Yedi İklim� dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli�nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu �felâketi� yaşayan, Balkan Savaşları�ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, �Rumeli terk edilmez� diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan �şekillenmiş�, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle �Rumeli�nin göbeğinde� yer alan o �paylaşılamayan toprak parçası Makedonya� da, ezelden beri �evlâd-ı fatihan� olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı�nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima �oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler�, Makedonya Cumhuriyeti�nin Balkanlar�da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye�den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları�nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı�na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi�nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi� nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı� ndan �koparılmış� olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda �hakimiyetini ilân eden� rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950�li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen �ideolojik sınırın� ötesinde kalanları da �kurdukları edebiyat sofrasına� almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı� nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

�İdeolojik sınırın� ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf� tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli�yi, �Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan� dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp�te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi�nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya�da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından �tehlikeli� görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, �rejim aleyhtarlığı� yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve �cebri iş�, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Abdül Fettah Rauf� un, �cani� damgasını yediği, ihanetle suçlandığı ve �İslâm camiasındaki mevkilerini suiistimal ederek halkın ve devletin aleyhine� faaliyette bulunmak suçundan hüküm giydiği sıralarda, Makedonya�da, illegal �Yücel� Teşkilâtı da ortaya çıkarılmıştı. Makedonya Türklerinin ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerinin savunulması mücadelesini veren �Yücel� Teşkilâtı� nın �beyni olduğu(?)� söylenen �El Azhar� mezunu Şuayip Aziz teyzesi oğludur. Ancak, Abdül fettah Rauf� un �Yücel� Teşkilâtı içinde faaliyette bulunduğuna dair herhangi bir bulgu yoktur.

Birbirini izleyen bu olayların asıl amacı, Makedonya Türkleri arasında ulusal ve dinî liderliğe yükselebilecek, insanların sevgi ve saygısını kazanmış kişilerin saf dışı bırakılması, geniş halk kitlelerinin, gözdağı verilmek suretiyle sindirilmesinin sağlanmasıydı.

Hapiste, özellikle �taş kırmaya� gönderildiği Doboy�da (Bosna Hersek) geçirdiği yıllar, sağlığının bir hayli bozulmasına sebep olmuş, bedenen çökmesine yol açmıştı. Gerçi 1954 yılında hapisten çıkmıştı ama izlenmeye devam edilmişti. Uzun zaman işsiz bırakılmış, müderris olmasına rağmen, müezzinlik yapmasına bile izin verilmeyip son derece mağdur edilmişti. Hayatının son yıllarında Makedonya Devlet Arşivi�nde işe alınmıştı.

Üsküp�te yaşayan bizim kuşağın çocukluk anılarına bir kâbus gibi yerleşen 1963 yer sarsıntısından kısa bir süre önce Tanrı�nın rahmetine kavuşan Abdül fettah Rauf�u tanıyanların, anımsayanların sayısı pek fazla değildir herhalde günümüzde. Çoğu anıları silen, çoğunu âdeta kalın bir sis tabakasıyla örten koca bir otuz yıl geçti çünkü ölümü üzerinden.

Uğradığı akıl almaz iftiralara ve bu iftiraların sonucu olan haksızlıklara rağmen, Abdül fettah Rauf, 1945 sonrası dönemde aynı ya da benzer kaderi paylaştığı Makedonyalı aydın hemşerilerinin çoğundan şanslı sayılır yine de. Bütün suçları vaat edilen, kısmen tanınan ulusal ve dinî hak ve özgürlüklerin gereğince yerine getirilmesinin savunuculuğunu yapmak olan bu aydınların çoğu, verdikleri değerli mücadele dışında, artlarında başka bir iz bırakamazken, Abdül fettah Rauf, kaleme alınmalarının üzerinden onca yıl geçmiş olmasına rağmen, ne yazık henüz değerlendirilememiş, bir an önce değerlendirilmeyi bekleyen defterler dolusu şiirler bırakmıştır.

Abdül fettah Rauf, un şiir çalışmaları iki dünya savaşı arasındaki dönemde başlamış, ölümüne kadar da hiç aralıksız devam etmiştir. Bir �rejim komplosunun� kurbanı olarak hapiste geçirdiği, ömrünü bile kısalttığı muhakkak olan, hayatının en ağır yıllarında bile, şiiri bir an olsun terk etmemiştir. Hapisteyken kaleme aldığı seksen bin civarında mısrası, ele geçirilip başına yeni dertler açmasın diye, dostları tarafından imha edilip yakılmıştır. Ayrı ayrı şahısların elinde kalmış -umarız değeri bilinip korunmuş-, gün yüzüne çıkarılmayı, okuruyla buluşturulmayı bekleyen, üç yüz bin kadar mısrası bulunduğu söylenmektedir. Edindiğimiz bu bilgiler, kendisinin şiir üzerindeki çalışmalarının ne denli yoğun olduğunu göstermektedir.

Şimdilerde olup bitenleri daha ellili yıllardan görebilen, Türk-İslâm kültürünün birer abidesi olan Manastır ve Pirlepe saat kulelerine haç dikilmesinin acısını bundan kırk kadar yıl önceleri yaşayıp �Hani yok mu meşalemi yakan / Kim olur ya alnına haç takan / Bu cinayete hani bir bakan / A güzel vatan, a şirin vatan� diye feryat eden Abdül fettah Rauf, eski Türk geleneğinin izinden yürüyerek savunduğu inanç ve düşüncelerin sınırları içinde kalarak günceli ve çağdaşı yakalamaya gayret göstermiştir. Şiirlerinin bir bölümünde Hatifî mahlasını kullandığını gördüğümüz şairin şiirlerini, konuları itibarıyla dört gruba ayırabiliriz:

a. Dinî şiirler: İslamî düşünce ve yaşama tarzının hakim olduğu şiirlerinin en büyük bölümü, dinî konulara adanmıştır. Bu şiirlerinde görülen önemli bir özellik, getirmeye çalıştığı yorumların, bir bakıma yaşanan zamanın yansıması oluşudur. Buna bir örnek vermek gerekirse, 1958 yılında yazdığı �Leylei Miraç� şiirinin şu iki dizesini hep birlikte okuyabiliriz:

�Miracı kıyas etme bu dünyada roketle
Bir ilgisi yoktur bu ilâhî hareketle.�

Hatırlanacağı gibi, şiirin kaleme alındığı yıllar, uzay araştırmalarının büyük bir hız kazandığı yıllardı. Uzay çalışmalarının büyük bir heyecanla izlendiği, insanoğlunun dünyanın dışında bir �kara parçası� olan Ay�a ayak basmaya hazırlandığı bu yıllarda, �aklın ermediği� bazı dinî konularda �bilim kurgusal� yorumlar üretilmekteydi. Abdül Fettah Rauf� un bu şiiri, Miraç konusunda üretilen bu gibi �yorumlara� tepki olarak doğmuştur.

b. Sosyal şiirler: 1945 sonrasında kurulan rejim, Yugoslavya�da yaşayan Müslüman topluluğu rahatsız edici gelişmeleri de beraberinde getirmiştir. Bu gelişmeler, Makedonya�da yaşayan Türkler arasında hem ulusal, hem dinî endişelerin doğmasına yol açmıştır. Olaylar yıldırım hızıyla gelişmiş, haksızlık ve baskılar birbirini izlemiştir. Sonunda bıçak kemiğe dayanış, yüz binlerce insan göçe zorlanmıştır. Bu akıl almaz zulmün tanığı olan şair, bu acı tablo karşısında isyan edecektir kuşkusuz:

�Sürülür öz vatanından sürünür yurttaşlar
Meskenetle aşağı doğru eğilmiş başlar.�

Balkan Savaşları�ndan sonra, Rumeli�den Türkiye�ye en büyük göç olarak tarihe geçen 1953 göçünün patlak vermek üzere olduğu 1952 yılında yazılmış olan bu dizeler, Makedonya, dolayısıyla da Kosova Türklerinin bu büyük trajedisi hakkında yazılmış ilk dizelerdir.

Abdül Fettah Rauf, sosyal konulu şiirlerinde sert bir eleştiri getirmektedir. Bu eleştiri kuşkusuz ki �rejimin zalimlerini� hedef almaktadır. Fakat dolaylı olarak, baskıya, haksızlığa, zulme maruz kalanları da, tepkisizlikleri ya da yanlış tepkileri yüzünden eleştirmekten geri durmamaktadır.

c. Millî-tarihî şiirler: Osmanlı millî anlayışı ve tarihî sınırlarının dışına çıkmayan bu şiirler, aslında ömrünün sonuna kadar katıksız bir �evlâd-ı fatihan� olarak yaşayan Abdül fettah Rauf� un �övünç-hüzün-özlem� şiirleridir. Millî değerlerini, tarihî mirasını şiirleştirirken gösterdiği isyan aşırıcılığa kaçmamaktadır. Ele aldığı konulara akılcı yaklaşımı, romantizm tuzağına düşmesini önlemiştir. Tabiî ki bu, duyguların coştuğu anlar olmamıştır anlamına gelmez. Bir şiirinde �Yine bazen kabarır, biz beşeriz, hislerimiz� diyen şair de bunun bilincindedir. Ancak, övünç duygusuyla �Toprağında nice bin veli var yatan / Armağan eylemiş hür atan, mert atan / Nerde var böyle şen, böyle kutsal vatan� derken de, hüzne kapılıp �Hani bunca kutlu hayallerin / Sesi sustu Ibnî Kemallerin / Sebebi nedir ya bu hallerin?� diye hayıflanırken de, isyan bayrağını açıp �Rüzgârdan kanat takmalı sert atın / Bir şeref katmalı ömre her saatin / Zulme karşı savaş eski ırk san�atın� diye haykırırken de, �Nerde o devlet-ü şanları / At ile dağ deniz aşanları?� diye özlemini dile getirirken de ölçüyü kaçırmamış, kinden, nefretten hep uzak durmuştur.

ç. Felsefî şiirleri: Abdül Fettah Rauf, şiirlerinde yansıtmaya çalıştığı düşünceler ve bu düşüncelerle ilgili getirdiği yorumlar bakımından, İslâm felsefesi sınırları içinde hareket eden bir şairdir. Fakat kanımızca o, bu �sınırların değişmezliğini� kabul edip savunanlardan değildir. Okuma fırsatını bulduğumuz şiirlerinden edinebildiğimiz ilk izlenim bir kıstas sayılabilirse eğer, onun, bu �sınırların mümkün olduğunca geniş ve esnek� tutulmasından yana olduğunu iddia edebiliriz. Şiirlerinde ortaya koyduğu düşüncelere, bu düşüncelerle ilgili yorumlarına bakıldığında, değişmez dinî kuralların düşünceye engel sayılamayacağına, aksine yeni ufuklar açabileceğine inanmış, aydın bir kafa yapısına sahip olduğu ortaya çıkmaktadır.

İlerici, aydın kişiliğine kuşku duyulmasına alan bırakmayan diğer bir nokta da, �Hikmet-i Aristo, felsefe-i Çin� dizesinden de anlaşılabileceği gibi felsefeye hiç de yabancı olmayan şairin, İslâm âleminde yeterince önemsenmemiş olan �yazılı kültür�ün taşıdığı önemin bilincine sahip oluşudur. �Kalemle Hasbıhâl ve Kaleme Arzuhal� şiirinde bunu dile getiren şu dizelerine rastlamaktayız:

�Îzân dile gelirse beş kişiye duyurur
Lâkin kalem sesiyle beş kıtaya buyurur

Dilin sesi ânîdır kalemin câvidanî
Ey kalem ebediyen bize hakkı haykır dur�

Bu dizeleri haykırabilen bir şairin �irfân� üzerinde de önemle durması, �İrfânla bilindi nefs-ü âfâk / irfânla bilindi feyzi hallâk / İrfânsız akıl akılsız insan / İrfânla olur kemâl-ı ahlâk� gibi değerli yorumlar getirmesi kadar doğal bir şey olmasa gerek.

Düşüncenin ya da insan aklının sınırsızlığına, irfânsız ya da ilimsiz insan olmanın imkânsızlığına, duyarlığını yitirmiş ya da ölü ruhların hak-insanlık pazarından eli boş dönmeye mahkûm olduklarına inanan, bu inançlarını bir �halk düşünürü� edasıyla şiirlerinde dile getiren Abdül Fettah Rauf�un, en olgun çağında halkına ulaşabilmesi, rejimin sinsi baskılarına rağmen hiçbir zaman inançlarından kopmayan halkını aydınlatabilmesi önlenmiştir ne yazık ki. Bunda, �katı rejim yanlısı� hemşerilerinin de günahı büyüktür. Fakat kanımızca asıl üzücü olan, genç yaşta ölen şairin bilgisinden yararlanan, engin düşüncelerinden feyiz alan dostlarının, öğrencilerinin �ihanetine� uğramasıdır. İşte, bu sözünü ettiğimiz, Abdül Fettah Rauf�a �yakın çevresinin� ettiği ihanet, baskı rejiminin bile zor başarabileceğini başarmıştır ve bu büyük Üsküplü şairin şiirinin, ölümünün üzerinden otuz küsur yıl geçmiş olmasına rağmen, susturulmasını nerdeyse başarmıştır.

İddia edildiğine göre, şiirlerinin büyük bir bölümü, ölümünden hemen sonra, öğrencilerinden Kemal Aruçi tarafından Gostivar�a bağlı Vrapçişte (Raptiştah) köyüne götürülmüştür. Bugün, bu şiirler, büyük bir ihtimalle, kendisi de vefat etmiş bulunan Kemal Aruçi�nin, İstanbul�da bulunan oğlu Muhammet Aruçi�nin elinde bulunmaktadır.

Abdul Fettah Rauf�un şiirlerinin önemli bir bölümü, Zagreb Hukuk Fakültesi�nden mezun olduktan sonra İstanbul�a yerleşen ve 1993 yılında ölen öğrencisi Bekir Saddak, şairin Türkiye�ye göç eden oğlu Rıdvan Rauf�tan, yayınlatmak bahanesiyle almıştır.

Sağda solda kalmış, bari şimdilik akıbeti bilinmeyen üç yüz bin civarında mısraın çok az bir bölümü de, Abdül Fettah Rauf�un şiir dünyasına açılmasını ardına kadar candan temenni ve arzu ettiğim pencereyi biraz olsun aralamama yardımcı olan, kendisi de 1950�li yıllardan beri şiir yazmakla uğraşan, hayatını İstanbul�da sürdüren Üsküplü komşum ve hemşerim Cavit Saracoğlu tarafından korunmaktadır.

Evet, Abdül Fettah Rauf bir aydın, âlim ve şair olarak, hem Makedonya�da inançları doğrultusunda büyük bedel ödeyerek verdiği mücadeleyle, hem bugüne kadar maalesef kadri bilinmeyen şiir yaratıcılığıyla anılmayı, anımsanmayı, yaşatılmayı hak edenlerden biridir. Bunca yıl sonra anımsanmasının, anılmasının, yaşatılmasının en anlamlı yolu da, şiirlerinin bir bölümünün kitap hâline getirilmesidir. Umarız �dostlarının-yakınlarının� otuz küsur yıl süren ihaneti, bu imkânlara sahip bir hak dostu tarafından noktalanır.

Dipnot

1 1900 yılında Üsküp Rifaî Tekkesi postnişinliğine gelen Şeyh Saadeddin ardında birçok eser bırakmıştır. Makedonya Türk şair ve yazarları, özellikle son yıllarda, Şeyh Saadeddin�in Makedonya Türk edebiyatındaki önemine sık sık işaret etmektedirler. Ne yazık ki, bugüne kadar Şeyh Saadeddin�in hayatı, kişiliği, yaratıcılığı ve eserleri konusunda herhangi bir araştırma ve inceleme yapılmamıştır. Bu nedenle, 6 Şubat 1936 tarihinde ölen Şeyh Saadeddin hakkında elimizde fazla bir bilgi bulunmamaktadır. Bizim, Şeyh Saadeddin ile ilgili son derece sınırlı bilgi edinebildiğimiz kaynaklar Yahya Kemal Beyatlı�nın �Çocukluğum, Gençliğim, Siyasî ve Edebî Hatıralarım� (İstanbul Fetih Cemiyeti, 3. Baskı, İstanbul, 1986)) adlı eseri ve �Yönelişler� Dergisi�nde yayımlanan M. Zihni Üskübî imzalı �Üsküp Rifaî Dergâhı�nın Tarihçesi� (Aylık Kültür ve Sanat Dergisi, Nisan 1983, İstanbul, yıl 2, sayı 22, sayfa 43-46) başlıklı yazıdır. 1988 yılında vefat eden Rifaî Tekkesi şeyhi Şeyh Haydar, Şeyh Saadeddin�in eserlerinin çoğunun ayrı ayrı şahısların ellerinde bulunduğunu ileri sürmüştür. Kendisi, Şeyh Saadeddin�in yaratıcılığından bazı örnekleri, değerlendirilmek üzere Prof. Dr. Nimetullah Hafız�a verdiğini de iddia etmiştir. Ne yazık ki Prof. Dr. Nimetullah Hafız bugüne kadar bu alanda herhangi bir çalışma ortaya koymuş değildir. Şeyh Haydar�ın koruyabildiği, Şeyh Saadeddin�e ait eserler, bugün, büyük bir ihtimalle Rifaî Tekkesi şeyhi olan oğlu Şeyh E. İbrahim�in elinde bulunmaktadır.

2 Makedonya Türk Edebiyatı Türk Edebiyatı�ndan �koparılmış� olarak gelişmiştir diyoruz çünkü krallık Yugoslavya rejimi de, sosyalist Yugoslavya rejimi de, kendine özgü yöntemlerle, Makedonya�da yaşayan (Tito Yugoslavyası�nın özellikle ilk yıllarında) Türklerin ana ülke ile bağlarını koparmak istemişler, Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini asgarî düzeyde tutmuşlardır. Bu durumdan Makedonya Türk Edebiyatı da �nasibini� almıştır. Öyle ki Makedonya Türk Edebiyatçıları 60�lı yıllara kadar Türk Edebiyatı�ndaki gelişmeleri doğru dürüst izleyememiş, gelişiminde bundan kaynaklanan sorunlarla karşılaşmıştır. Balkan Savaşları�ndan sonra Türkiye dışında kalan Türklerin geliştirmeye büyük gayret sarf ettikleri edebiyatların anlam ve önemini maalesef idrak edememiş olan Türk edebiyatçılar da, Makedonya Türk Edebiyatı ile yakından ilgilenmemiş, bu edebiyatın daha kısa sürede daha büyük bir gelişim kaydetmesi yolunda gereken destek ve yardımı göstermemişlerdir.

3 Abdül Fettah Rauf hakkındaki bilgileri ve bu yazıda bazı bölümlerini verdiğim şairin şiirlerini, Cavit Saracoğlu vermiştir. Fırsattan yararlanarak, yardımları nedeniyle kendisine teşekkürlerimi dile getirmeyi borç biliyorum.

4 Fettah Rauf ve Onun Grupuna Dahil Balistlerin Yargılanması, �Birlik� Gazetesi, Üsküp, 1 Ekim 1947, s. 4.

5 Makedonya İslâm Dinî Camiası�nın Evkaf Meclisi Yönetmenleri ve Ülema Meclisi Üyelerinin Müşterek Oturumları Yapıldı, �Birlik� Gazetesi, Üsküp, 20 Şubat 1948, s. 4.

6 5. dipnota bakınız.

7 �Yücel� Teşkilâtı�nın başkanı olan Müderris Şuayip Aziz, 19-26 Ocak 1948 tarihleri arasında Üsküp�te yapılan duruşma sonunda, daha üç dava arkadaşıyla birlikte idama mahkûm edilmiştir. İdam cezasının tam ne zaman ve nerede infaz edildiği hâlâ bilinmemektedir. Konu hakkında daha geniş bilgi edinmek isteyenler 20-27 Ocak 1948 tarihleri arasında yayımlanan �Birlik� ve �Nova Makedonıja� gazetelerinden yararlanabilirler. �Yücelciler�in davasına önemli ölçüde gölge düşürecek iddiaların yer almasına rağmen, Mehmed Ardıcı�nın anılarını içeren �Yücelciler 1947� (İnsan Yayınları, İstanbul 1991) kitabına göz atmada da yarar vardır.

8 Manastır Saat Kulesi�ne 28 Ağustos 1992, Pirlepe Saat Kulesi�ne ise 27 Eylül 1992 tarihinde, Makedon Ortodoks Kilisesi�nin düzenlediği dini törenle haç dikilmiştir. Ne yazık ki, üstelik Makedonya�nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke olan Türkiye Cumhuriyeti yönetici ve yetkilileri bu konuda �suskun� kalmayı �tercih etmiştir�.

9 Abdül Fettah Rauf�un kimi şiirlerini, 1987 yılından bu yana, Türkçe, Arnavutça ve Makedonca olarak yayımlanmakta olan, Makedonya İslâm Birliği Meşihatı Yayın Organı �Hilâl� İslâmî Kültür ve Haber Gazetesi (ayda bir çıkar) zaman zaman okurlarına takdim etmektedir.
x
Kuvvet ve Hak


Denizde hayvanlar kendi cinsinden
Karada insanlar kendi cinsinden

Zayıfı boğarlar yaşamak için
Hikmet-i Aristo felsefe-i Çin

Burada birleşmiş gücü alkışlar
Hak nedir acaba böyle şey mi var

Dikilen heykeller birkaç dağ taşı
İşleyip oyarak milyonla başı

Yiyen bir ejderha timsâlidir o
Kan içen bir zulmün taş hâlidir o

Mazlumlar oyarlar yine o taşı
Alçıyı yoğurur bunca göz yaşı

Taştan bir yüreği taştan dökerler
Sonra gün gelir taşa dikerler

Yenenle yenilen âlemidir bu
Yiyenle yenilen âlemidir bu

Güçlü bir zulmü hak durduramaz yok
Bir açın hâlinden anlamaz hiç tok

Güçleri yıkacak yine güçtür güç
Güçsüz bir varlığın yaşaması güç

Fakat bu felsefe doğru mu asla
İnsanı hayvandan ayıran mana

Yine bu savaşı hak için yapsın
Kuvvete tapmasın tek hakka tapsın

Kuvvetli ol fakat zayıfı ezmek
Yadelin yurdunda dolaşıp gezmek

Kastiyle değil de zayıfa hizmet
Kastiyle güç bulup hakka et hürmet

Hayat bir cidâlden dedin ibaret
Düşün ki önce sen bir insan idin

Ot gibi it gibi savaşma doğrul
İnsanlık zevkini insanlıkta bul

Yemek bir kanundur sen de ye fakat
Düşün ki yemeğe muhtaçtır sakat

Kör zayıf topal aç o avare de
Çare bul yaşasın o biçâre de

Bir güneş kâfidir bütün dünyaya
Nûrunu nârınla dökme gayyâya

Bir kerre yetişir beşere vatan
Nedir bu didişme ömre semm katan

Kaynaklar ırmaklar suya kandırır
Savaştan volkanlar yakar yandırır

Savaşı şanlı bir sefer mi sandın
Cılızı çiğnemek zafer mi sandın

Kuvveti hakka sen yalancı şahit
Tutarak eğlenme zulm sana ait

Kuvveti hakka sen hizmetçi eyle
İnsanlık icâbı değil mi böyle

Hayvandan nebattan farklı ol farklı
Fark arada garplı ya şarklı.

(Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 7, Suat Engüllü, Makedonya Türk Edebiyatı, Kültür Bakanlığı, Ankara, 1997, s. 141-142)

http://www.makturk.com

Munky
03-08-07, 00:52
Abdüllatif Benderoğlu ( 1937)
Abdüllatif Benderoğlu
/gazeteci/yazar/
1937�de Tuzhurmatu�da doğdu. Bir demircinin oğlu-dur. İlk ve orta öğrenimini Tuzhurmatu ve Kerkük�te yapmıştır. Kerkük�teki Irak petrol şirketinin teknisyen okulunda üç yıl okuduktan sonra 1956�da siyasi sebeplerden ötürü okuldan atılmıştır. Okuldan atıldıktan sonra kimi şirketlerde teknik ressam olarak çalışmıştır. 1964�te siyasi faaliyetlerinden dolayı Irak�tan ayrılmak zorunda kalan Benderoğlu, önce Lübnan, sonra Yunanistan, daha sonra da Bulgaristan�a gitmiş, Sofya�da yayınlanan Türkçe gazete ve dergilerde yazdığı şiirler-le hayatını sürdürmüştür. 1965�te yurduna dönen Benderoğlu, 24 ocak 1970�te Irak Türklerine kültürel hakların tanınması üzerine Kerkük ve Kuzey Bölgesi İrşad Müdürlüğüne atandı. Üç ay bu görevde kaldıktan sonra Irak Tanıtma Bakanlığına bağlı Türkmen Kültür Müdürlüğü ve haftalık Yurt gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Şair Türklerin yaşadığı bir çok ülkede, bu meyanda Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan, Türkiye, Azerbaycan ve Kazakistan�da bulunmuştur. Benderoğlu yaptığı hizmetler dikkate alınarak Bakü Memmed Emin Resulzade Üniversitesi tarafından 1992�de fahri doktorlukla ödüllendirilmiştir. Benderoğlu 2000 yılına kadar Yurt gazetesinin redaktörlüğünü yürütmüştür.

Munky
03-08-07, 00:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/597.jpg
Ahmed Arvasi ( 15.02.1932)
1932 yılında dünyaya geldi.Ailece Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasına bağlı Arvas (Doğanyayla) köyündendir. Mühitlerinde bu köyün adına izafeten 'Arvasiler' olarak tanınırlar. Soyadı kanunu çıktıktan sonra köylerinin adı soyadları oldu. Babası Anadolu'da yetişen büyük velilerden Seyyid Abdülhakim Arvasi'dir.

Tam İlmihal Seadet-i Ebediyye kitabı yazarı Hüseyin Hilmi Işık ile büyük şairlerimizden Necip Fazıl'ın hocaları Abdülhakim Arvasi hazretleri ise bir başkasıdır.

1952'de Erzurum Öğretmen Okulu'ndan mezun olduktan sonra bir süre ilkokul öğretmenliği yaptı. 1958'de Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü'nü bitirdi. Sırayla Balıkesir, Bursa ve İstanbul'daki eğitim enstitülerinde hocalık yapan Arvasi, 1979 yılında emekli oldu. Aynı yıl Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel İdare Kurulu'na seçilerek bu partideki görevine 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar devam etti. MHP'den İstanbul Senatör Adayı da olmuştur. Arvasi Hoca, o zamanlar Türk milliyetçiliğinin sesi olan Hergün Gazetesi'nde, ' Türk-İslam Ülküsü ' başlığıyla günlük makale yazdı. 12 Eylül darbesinden sonra Türk İslam ülkücüleriyle birlikte MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası'ndan yargılandı. Mamak Cezaevi'nde işkence gördü. Tahliye olduktan sonra ülkücü gazete ve dergilerde yazı yazarak gençliğe yol göstermeye devam etti. Türkiye Gazetesi'nde Hasbihal başlığı ile makaleleri neşredildi.

56 senelik ömrünün bir bölümünde hep konuşan, anlatan ve hitabet sanatını en güzel şekilde icra eden Arvasi Hoca vardı. İkinci ve son bölümde ise hep yazı yazan. 31 Aralık 1988'de Erenköy'deki evinde saat 11.00'de ruhunu teslim ederken çok sevdiği daktilosunun başındaydı. Ölümünü Yeni Düşünce Gazetesi, 'Bir Güzel Adam Hakk'a Yürüdü", Türkiye Gazetesi ise 'S. Ahmet Arvasi'yi Kaybettik' manşetiyle verdi. Arvasi'nin cenaze namazı için yurdun çeşitli yerlerinden gelen binlerce kişi Fatih Camii'ni ve bahçesini doldurmuştu.

Merhumun akrabası Van eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvasi cenaze namazını kıldırdı. Arvasi Hoca, Edirnekapı'da damadı Reşat Yamankaradeniz'in yanına defnedildi. Kabrinin biraz aşağısında meşhur Osmanlı şeyhülislamlarından İbn-i Kemal hazretlerinin kabri bulunuyor.

ESERLERİ

Türk-İslam Ülküsü (3 cilt), Kendini Arayan İnsan, İnsan ve İnsan Ötesi, Diyalektiğimiz ve Estetiğimiz, Şiirlerim, Eğitim Sosyolojisi, Doğu Anadolu Gerçeği, İleri Türk Milliyetçiliğinin İlkeleri, Hasbihal (6 cilt) Hasbihal, daha sonra konularına göre şu isimlerde yayımlandı: Emperyalizmin Oyunları, Devletin Dini Olur mu, Kadın Erkek Üzerine, İnsanın Yalnızlığı,

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Asrın Yesevisi Ahmet Arvasi, Hüdavendigar Onur, Biyografi Net Yayınları, İstanbul 2003
Türk İslam ülküsünün abide şahsiyetlerinden Seyyit Ahmet Arvasi'nin ailesi, akrabaları ve hayatı hakkında yazılan Asrın Yesevisi isimli eserde, İlme Önem Veren Bir Millet, Arvas Mektebi, Arvasi'ye Göre İnsan Tahlilleri, Kültür ve Medeniyet Üzerine, Milliyetçilik, Arvasi'nin Milliyetçilik Anlayışı, Arvasi'de Türk Sevgisi, Arvasi'ye Göre Zararlı Cereyanlar, Arvasi'nin Eserleri gibi bölümlerde bulunuyor.

2.Ahmet Arvasi'nin Hayatı Tefekkürü Eserleri, Burak Yayınevi, İstanbul
3.Ahmet Arvasi Hoca hakkında Bizim Ocak, Nizam-ı Alem Ocakları, Hisar, Ufuk Çizgisi gibi dergiler özel sayı çıkardılar.

Munky
03-08-07, 00:52
Ahmed-i Hani
Gezgin satıcıyım, cevher satıcısı değil.
Kendi kendime yetiştim, yetiştirilmiş değil.

17. yüzyılda yaşamış olan Ahmedi Hani�nin doğum ve ölüm tarihleri tam olarak bilinmiyor. Dini eğitim gören Hani; Kürtçe, Arapça, Farsça ve Türkçe biliyor, eserlerini Kürtçe olarak yazıyordu. 14 yaşında yazmaya başlayan Ahmedi Hani, eğitimini bitirdikten sonra öğretmen olarak hayatını sürdürdü. Mutasavvıf şair Hani, Doğubeyazıt�da bir okul açarak dersler verdi. İnsanı merkez alan Ahmedi Hani, bölgenin ileri gelenlerinden her zaman istediği eğitim desteğini alamadı.

Eserleri
Çocukların İlkbaharı, İnanç Yolu ve Mem ve Zin.



Hakkında Yazılanlar

1.Kürdistanlı Filozof Ehmede Xani
Medeni Ayhan
Doruk Yayımcılık / Dil, Tarih, Bilim, İnceleme Dizisi

Munky
03-08-07, 00:53
Ahmet Efe ( 1955)
1955 yılında Kayseri'de doğdu. İlkokulu memleketinde tamamladı. Ankara imam-Hatip Lisesi'ni bitirdi. Ankara Ticarî ilimler Akademisi mezunu. Dokuz yıl Diyanet işleri Başkanlığı ve TRT'de çalıştı. Memuriyetten ayrıldı. Kandil Yayınevi'ni kurdu. Kandil Çocuk Dergisi'ni çıkardı. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Şiir, roman ve hikâye türlerinde ürün verdi.

ESERLERİ
Veda ve Can Gazeli adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
03-08-07, 00:53
Ahmet Kot ( 1953)
1953 yılında Eskişehir�de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada bitirdi. ODTÜ İdari İlimler Fakültesi�nde bir müddet okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü�nü bitirdi. Kültür ve Tarım Bakanlıkları ile TRT İstanbul Televizyonu�nda çalıştı. Daha sonra resmi görevinden ayrılarak Yeryüzü Yayınları�nın kurucuları arasında yeraldı. Aynı yayınevinin editörlüğünü yaptı. Yazıevi İletişim Hizmetleri ajansını kurdu. Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı.Şiir ve yazıları çeşitli dergilerde yayınlandı.

ESERLERİ
Sirkeler ve Sular, Hasbahçe.

Munky
03-08-07, 00:53
Ahmet Sırrı Arvas ( 1972)
Gazeteci-Yazar-Şair.
1972 Van'da doğdu. İşletme Fakültesi/Yönetim ve Organizasyon bölümünden mezun oldu.
Hakimiyet, Tercüman, Türkiye, Yeni Mesaj gazetelerinde ve Tüketici, Special Hospital, Tarih ve Düşünce, Medikal, Team Magazin dergilerinde editörlük yaptı. "Amele" mizah dergisinde genel yayın yönetmeni olarak çalıştı. Fitness Palace Spor Merkezi ve çeşitli belediyelere basın danışmanlığı yaptı. "İz Bırakanlar" ismiyle biyografiler hazırladı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir. Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Sekreteri olarak görev yapmaktadır. Yayıncılık ile ilgilenen ve basılmış on adet kitabı olan Arvas, evli ve iki çocuk babasıdır.

Eserleri:
1- Hüznüm Dağlara Düştü (şiir)
2- Herkesin Bir Hikayesi Var (Hikâye)
3-Sen Hiç Duvarlarla Konuştun mu? (Hikâye)
4- Çalacak Kapınız Var mı? (Hikâye)
5- Senin Bekleyenin Var mı? (Hikâye)
6- Gittin Ama Sesin Kaldı Bu Kubbede
7- Orda Bir Adam Var Uzakta
8- Her Kayan Yıldız Değildir
9-Mucebince Amel Oluna
10- Gönül Kılavuzları

Munky
03-08-07, 00:53
Akif İnan ( 1940)- (2000)
Mehmet Akif İnan, İlk ve Orta öğrenimini Urfa'da tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü (1972) mezunu. Öğrencilik yıllarında Hilâl dergisi ve yayınlarını yönetti (1960-64), bir ara Türk Ocakları Genel Merkez Müdürü oldu. Mezuniyetinden sonra Ankara'da çeşitli liselerde ve Gazi Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. İlk yazı ve şiirleri 1957'den sonra mahalli gazetelerde çıktı. 1959'da Derya adlı bir gazete yayımladı. Edebiyat ve Mavera dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Daha çok Edebiyat dergisinde çıkan yazıları, 1977'de Yeni Devir gazetesinde Akif Reha imzası ve kendi adıyla yazdığı köşe yazılarıyla tanındı. Bazı ürünleri Türk Ruhu, Türk Yurdu, Filiz, Yeni İstiklal ve Hilal gibi gazete ve dergilerde yayımlanmıştı. Divan ve halk şiiri geleneğinden yararlandığı şiirleriyle kendi kuşağının usta şairleri arasında yer aldı.

ESERLERİ: Edebiyat ve Medeniyet Üzerine (deneme, 1972), Hicret (şiirler, 1974), Din ve Uygarlık (deneme, 1986), Tenha Sözler (1991), Yazarın ayrıca Yeni Türk Edebiyatı adlı bir ders kitabı vardır. Kalemin avuçları bu kadar yaktığı, parmaklara diken gibi battığı çok az olmuştur Nazif Gürdoğan:

Munky
03-08-07, 00:53
Ali Marufoğlu ( 1927)
Ali Marufoğlu
/şair/çiftçi/
Irak Türkmen edebiyatının güçlü isimlerinden olan Ali Marufoğlu 1927 de Kerkük'ün uzun yıllar ilçesi olan Tuzhurmatı'da doğdu. İlkokulu 1939'da Tuzhurmatı'da, ortaokulu 1946'da Kerkük'te bitirdi. Askerlik hizmetini tamamlayınca, Tuzhurmatı'ya döne-rek çiftçiliğe başladı. 1950 yılında ticarete de atılan Marufoğlu, diğer yandan çiftçilik işine de devam etti. Halen doğduğu ilçede yaşayarak, edebiyat çalışmalarına devam etmektedir.