PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 [5] 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:21
Ziya Paşa ( 1825)- (17.05.1880) </B>
1825 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Abdülhamid Ziyaeddin'dir. Beyazıt Rüştiyesı'ni bitirdi. Özel öğretmenlerden Arapça ve Farsça öğrendi. Sadaret Mektubî Kalemi'ne devam etti. Mustafa Reşid Paşa'nın yardımıyla 1855'te Saray Mabeyn Kâtipliği'ne girdi. Âli Paşa'nın sadrazam olmasıyla saraydan uzaklaştırıldı. Zaptiye Nezareti müsteşarlığı, 1861'de Kıbrıs, 1863'te Amasya mutasarrıflığı görevlerinde bulundu. Bosna bölgesi müfettişliği Meclis-i Vâlâ azalığı yaptı.

O Bir Jön Türk

1865'te Meşrutiyet yanlısı Yeni Osmanlılar Jön Türk Cemiyetine girdi. İkinci kez Kıbrıs mutasarrıflığına atanınca, Mustafa Fâzıl Paşa'nın çağrısı üzerine, Namık Kemal'le birlikte 1867'de Paris'e kaçtı. Daha sonra Londra'ya geçti. M. Fâzıl Paşa'nın sağladığı imkanlarla, Namık Kemal'le birlikte 1868'te Hürriyet gazetesini çıkardı. M. Fazıl Paşa merkezi yönetimle anlaşıp, yardımlarını kesince, 1870'te Cenevre'ye geçti. Namık Kemal, Agâh Efendi, Ali Suavi ve öbür arkadaşlarıyla Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin yönetiminde görev aldı. Âli Paşa'nın ölümü üzerine 1871'de İstanbul'a döndü. 1876'da Maarif Nezareti müsteşarlığına atanmasına kadar birçok görevde bulundu. Namık Kemal'le birlikte Kanun-i Esasî Encümeni'nde çalıştı. 1877'de Suriye valiliğine gönderildi. Daha sonra Adana valiliğine atandı. Burada görevdeyken 17 Mayıs 1880'de öldü.

Ziya Paşa, Namık Kemal ve Şinasi'yle birlikte, Tanzimat'la başlayan Batılılaşma hareketinin etkisinde gelişen Batılılaşma Dönemi Türk edebiyatının ilk aşamasını oluşturan üç yazardan biridir. Padişaha ve Reşid Paşa'ya kasideler yazmıştır. 1859'da yazdığı "Tercî-i Bend" şiiriyle tanınmıştır. Hece ile yazılmış birkaç şarkısı dışında, Divan şiiri geleneğine bağlı kalmıştır.Paris'te bulunduğu yıllarda çeviriler de yapmıştır.

Kendisiyle Çelişme

1868 'de Hürriyet'te yayımladığı ünlü "Şiir ve İnşa" makalesinde, Türk edebiyatının çağdaş bir düzeye erişmesini, gerçek Türk edebiyatı olan halk edebiyatının bu yenileşmede temel alınması gerektiğini savunmuştur. 1874'te çıkardığı Harâbat adlı antolojisinin önsözünde ise halk edebiyatını küçümseyerek Divan edebiyatını övdüğü görülür. Bu görüş, diğer pek çok görüşü gibi, tarihi birikimi inkar eden batıcı aydınların düştüğü sıradan çelişkilerden biridir.Türkiye sonraki dönemlerde yerli kaynaklara dayalı değişerek devam etmek fikrine ulaşmıştır.

ESERLERİ Zafernâme; Harâbat, 3 cilt, Tercî-i Bend ve Terkib-i Bend, Eş'âr-ı Ziya, Külliyat-ı Ziya Paşa, Rüya, Veraset Mektupları.

Hakkında Yazılanlar

1.Ziya Paşa
Hayatı / Sanatı / Fikirleri
Mustafa Canelli
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Tanzimat sonrasının önemli simalarından biri de Ziya Paşadır. Ziya Paşa, elli beş seneye yaklaşan ömrünün büyük bir kısmını devlet işlerinde ve siyasi mücadelelerde geçirmiş; ülkenin siyasi gelişmesine hizmet etmeye çalışmış; eserleriyle zamanın üstünde bir ileri görüşle temayüz etmiş bir şahsiyettir.
Bu kitapta Ziya Paşanın hayatını, mücadelelerini, eserlerini, çelişkilerini okuyacaksınız.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:21
Ziyai Efendi ( 1850) </B>
Müftü Ziyai Efendi, 1850 yılında Lefkoşa'da dünyaya geldi. Öğrenimini Kıbrıs, Istanbul ve Mısır'da sürdürdükten sonra 1880 yılında o zaman adanın en yüksek öğrenim kurumu olan "Rüştiye Mektebi Başmuallimliğine" tayin edildi. İsmail Hikmet Ertaylan döneminde yayınlanan Lise Dergisine göre bu görev 1896 yılına kadar, yani Rüştiye'nin yerine dadi okulunun kuruluşuna kadar 16 yı1 sürdü. Bu 16 yıl boyunca ada'da ihtiyaç duyulan ilk muallim ordusunu yetiştirdi.

Bu görevden aynlmasından sonra İdadi'nin fahri öğretmenliğini, orta okullar heyetinin uzun yıllar üyeliğini ve başkanlığını yaptı. Başöğretmenlikten ayrıldıktan sonra siyasi hayata atılan Müftü Ziyai, Lefkoşa-Girne Milletvekilliği görevinde bulunmuştur. Daha sonra memuriyete atılan Müftü Ziyai, Lefkoşa Kadılığı'nda bulunmuş ve 1926 yılına kadar da Kıbrıs Müftülüğünü yürütmüştür.

Türk Bankası'nın kuruluşunda da önemli rol oynayan Müftü Ziyai uzun yıllar bu bankanın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır. Sürekli olarak ada'daki yerleşim yerlerini dolaşan ve halkla temas kuran Müftü Ziyai 1918 yılında Meclis-i Milli Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynamış ve kongrenin başkanlığını yapmıştır.

Ölümü üzerine adanın her kasabasında ve Lefkoşa' nın bütün camilerinde salalar okundu ve cenaze merasimine Kıbrıs'ın her tarafından heyetler geldi. Törene büyük bir Türk kitlesi, hükümet erkanı, Rum ileri gelenleri, Lefkoşa Belediye Başkanı ve bir polis birliği katıldı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:21
Zurabov Mihail Yuryeviç ( 03.10.1953) </B>
Doğum Tarihi 3 Ekim 1953
Doğum Yeri Leningrad
Milliyeti Rus
Uyruğu Rus
Medeni Durumu Evli 2 Çocuk
Eğitim Durumu S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği (1975)

Önceki Görevleri
1975-1978 : S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği Bölümünde Asistanlık
1978-1981: VNİİ Asistan
1981-1982: Moskova Montaj Teknik Okulunda Öğretmen.
1983-1988: VN İnşaat Enstitüsünde Montaj Teknolojisileri konusunda araştırmalar
1988-1992: Moskova Montaj Teknolojileri Kuruluşu Başkan Yardımcısı

1992-1998: Maks Sigorta Şirketi Genel Müdürü

Mayıs 1998-Ekim 1988 : Sağlık Bakan Birinci Yardımcısı

Ekim 1998- Mayıs 1999: R.F. Devlet Başkanı Danışmanı

Mayıs 1999- Emekli Fonu Başkanı
Halen Bulunduğu Görev Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı (09.03.2004)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:21
Zühtü Hilmi Velibeşe ( 1890)- (1961) </B>
1890 İzmir doğumludur. Dokuzuncu dönem İzmir Milletvekili Velibeşe, Ekonomi ve Ticaret Bakanı olarak kabinede yeralmıştır. 1961 yılında vefat etmiştir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:22
Zafer Toprak ( 1946) </B>
1946'da doğdu.1969'da Ankara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nü bitirdi. 1971'de Londra Üniversitesi'nde Alan Araştırmaları konusunda yüksek lisansını tamamladı. 1981'de Londra Üniversitesi'nde Ekonomi doktorasını verdi.Halen Boğaziçi Üniversitesi'nde Ekonomi ve Toplum Tarihi profesörü olarak görev yapmaktadır. Tarih Vakfı'nın başkan yardımcısı ve Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü'nün kurucu başkanıdır.Türkçe, İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak basılmış, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ekonomik, sosyal ve kültürel tarihleriyle ilgili yüz elliden fazla makalesi bulunmaktadır.

ESERLERİ( bazıları)
1908-1918 Yılları Arasında Türk Milli Ekonomisi, Ankara, 1982; Türkiye'de Tarımsal Yapılar 1923-2000, Ankara, 1988; Sümerbank: Kurumsal Bir Tarih, İstanbul, 1990; Ulusal Ekonomi - Ulusal Burjuvazi, İstanbul, 1995; İttihat ve Terakki ve Devletçilik, İstanbul, 1995; İmparatorluk Borçlarından Global Arzlara - İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nın Yükselişi, İstanbul, 1995; Geçmiş için Bir Gelecek - Akbank'ın Kurumsal Tarihi, İstanbul, 1998.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:22
Zehra Bektaş - (1995) </B>
Zehra Bektaş
Ekim 1995’de Saddam zulmünü protesto etmek için Zehra Bektaş adlı bir Türkmen kızı, Kerkük’te üzerine benzin dökerek kendisini yakmıştır

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:22
Zekeriya Kitapçı </B>
Prof. Kitapçı, Isparta’nın Yalvaç Kazası’nda doğdu (1937). Orta ve Yüksek tahsilini Türkiye’de tamamladı. Bu arada KARAÇİ ÜNİVERSİTESİ’nden temin ettiği bursla Pakistan’a giderek Edebiyat Fakültesi’nde "Doktora" çalışmalarına başladı. Çeşitli yönleri ile "Abbasiler Devrinde Türkler" konusundaki tez çalışmaları ile "Doktora Ph.D." payesini kazandı (1968). Prof. Kitapçı, Pakistan’da bulunduğu yıllarda çeşitli kültürel faaliyetlerin yanısıra "Pakistan Radyosu Türkçe Program Servisi Karaçi" de uzman olarak çalıştı.

Türkiye’ye döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı’na girdi. Sosyal Planlama Dairesi Uluslararası Teknik İşbirliği Şubesi’nde "Uzman (RCD. CENTO)" olarak çalıştı (1971). Türkiye İran ve Pakistan arasında kurulan Kalkınma İçin Bölgesel İşbirliği (RCD) çerçevesinde bir çok önemli kültürel program toplantılarına katıldı. Daha sonra Atatürk Üniversitesinde (Erzurum) açılan ve şimdiki adıyla "İlahiyat Fakültesi" nde görev aldı. Prof. Kitapçı, buradaki ilmi çalışmaları ile "İslam Tarihi Doçenti" oldu.

Prof. Kitapçı, 1978 yılında Jos Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin teklifini kabul ederek Nijerya’ ya gitti. Orada Öğretim Görevlisi olarak beş sene çalıştı. Bu arada fakültenin Dini Eğitimler Bölümünde Osmanlı Türk Tarihi, İslam Tarihi ve Medeniyeti derslerini okuttu. Ayrıca Dini Eğitimler Bölümü Başkalığı ve Dekan Vekilliği gibi idari görevlerde bulundu.

Ekim 1982’ de kendi isteği ile Türkiye’ ye dönen Prof. Kitapçı, Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi (Elazığ)’ da görev aldı. Burada Tarih Bölümü Başkanlığı yanısıra, bir çok akademik, sosyal ve kültürel faaliyetlerde bulundu. Prof. Kitapçı, 1987 yılında Tarih Profesörü olarak Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi 'ne (Konya) tayin oldu. Prof. Kitapçı burada da Dekan Yardımcılığı, Bölüm Başkanlığı yapmış, ayrıca ilmi araştırma ve yayınları yanısıra kültürel faaliyetlerine de devam etmiştir.

Prof. Kitapçı, Milli ve Milletler arası bir çok kongreye katılmış, ilmi tebliğler sunmuştur. İngilizce ve Arapça'yı çok iyi bilen Prof. Kitapçı’nın bu dillerde yayınlanmış kitap ve araştırmaları vardır. Ayrıca Farsça ve Urduca’ yı da bilmektedir. 2004 yılında emekli olan Prof. Kitapçı, ilmi araştırma ve çalışmalarına aralıksız devam etmektedir. Kitapçı'nın şimdiye kadar yazmış olduğu bütün kitaplar "YEDİKUBBE YAYINLARI" vasıtasıyla basılmış ve Türk okuyucusuna sunulmuştur. Bu eserler kendi kültür tarihimizin yapı taşlarını oluşturmaktadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:22
Zeki Çakan ( 1950) </B>
Enerji Bakanı-Bartın Milletvekili-Anap
ZONGULDAK - 1950, Ali, Cemile - İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği Bölümü - İngilizce - Elektrik Mühendisi - Zonguldak Belediyesi İşletmeler Müdürü, Devlet Bakanlığı Danışmanı, Köy Hizmetleri Genel Müdürü, Tarım Bakanlığı Müşaviri, Türk Motor Sanayi ve Ray Sigorta Yönetim Kurulu Üyesi, Zonguldak Belediye Başkanı - XX nci Dönem Bartın Milletvekili - TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Eski Başkanı - Evli, 2 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

Çakan, Enerji Bakanı
Hürriyet 9 Mayıs 2001

Beyaz Enerji Operasyonu'nun ardından görevden alınan Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümer'in yerine, ANAP Grup Başkanvekili Zeki Çakan atanacak.

ANAP Lideri Mesut Yılmaz, önceki günkü liderler zirvesinde Çakan'ın ismini ortaya attı ve olumlu tepki aldı. Çakan için kararname hazırlanırken, Yılmaz dün Enerji eski Bakanı Cumhur Ersümer'i de Başbakanlığa çağırarak görüşlerini aldı. Ardından Enerji Bakanlığı Müsteşarı ve Çakan da Yılmaz'ın makamına geldi.

İki dönemden beri ANAP Grup Başkanvekilliği görevini yürüten Zeki Çakan, eski bir bürokrat ve Zonguldak eski Belediye Başkanı sıfatlarıyla tanınıyor. 1950 doğumlu olan Çakan, iki dönem Zonguldak'ta Belediye Başkanlığı yaptı. Son seçimlerde Bartın'dan milletvekili seçilen Çakan, evli ve 2 çocuk babası. Çakan disipliniyle tanınıyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:23
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/555.gif
Zeki Müren </B>
6 Aralık 1931 tarihinde Bursa’da doğdu. Bursa'da başladığı orta öğrenimini İstanbul'da Boğaziçi Lisesi'nde tamamladı. İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin Yüksek Süsleme Bölümü Sabih Gözen atölyesinden mezun oldu. Desen çalışmalarını öğrencilik yıllarından başlayarak pekçok kez sergiledi.

Zeki Müren, Bursa'da tamburi İzzet Gerçeker'den aldığı solfej ve usul dersleriyle musiki bilgileri öğrenmeye başladı. 1949'da, Boğaziçi Lisesi'nde okurken Agopos Efendi (sinema yönetmeni ve senaryo yazan Arşavir Alyanak'ın babası) ile udi Kirkor'dan aldığı derslerle de musiki eğitimini sürdü. Daha sonra, fasıl musikisini iyi bilen ve geniş bir repertuvarı olan Şerif İçli'den çeşitli eserler meşk etti; Refik Fersan'dan, Sadi Işılay'dan, Kadri Şençalar'dan yararlandı.

1950'de sınavla İstanbul Radyosu'na girdi. İstanbul Radyosu’nda 1951'de, canlı olarak yayımlanan bir programda ilk radyo konserini verdi ve bu konseri çok beğenildi. Bundan sonra Türkiye radyolarında düzenli olarak okumaya başladı. Radyo programları on beş yıl sürdü, bunların çoğu canlı yayın programlarıydı. Müren bundan sonra kendini daha çok sahne ve plak çalışmalarına verdi.

Zeki Müren 600'ü aşkın plak, kaset, CD doldurdu. Plağa okuduğu ilk şarkı Şükrü Tunar'ın "Bir muhabbet kuşu" güfteli şarkısıdır. Müren 1955'te, "Manolyam" adlı şarkısıyla Türkiye'de ilk kez verilen Altın Plak Ödülü'nü kazandı. Zeki Müren Türkiye'de en çok konser veren ses sanatçısıdır. Bir yılda yüz konser verdiği dönemler olmuştur.
İki yüz dolayında şarkı besteledi. On yedi yaşındayken bestelediği "Zehretme hayatı bana cânânım" mısraıyla başlayan acemkürdi şarkı bestelediği ilk şarkıdır. "Şimdi uzaklardasın gönül hicranla doldu" (suzinâk), "Manolyam" (kürdilihicazkâr), "Bir demet yasemen" (nihavend), "Gözlerinin içine başka hayal girmesin" (nihavend) güfteli şarkıları sık sık okunan, en sevilen şarkılarıdır.

Zeki Müren 1954'te Beklenen Şarkı adlı filmde sinema oyunculuğuna başladı. Büyük bir ticari başarı kazanan bu filmden sonra şarkılarının çoğunu kendisinin bestelediği on sekiz filmde daha oynadı. 1955'te de Arena Tiyatrosu'nca sahneye koyulan Çay ve Sempati adlı oyunda da baş roldeki oyuncuydu. Ayrıca 'Bıldırcın Yağmuru' isimli bir şiir kitabı da vardır.

Zeki Müren kalp rahatsızlığı ve şeker hastalığı yüzünden 1980'den sonra sahne hayatından ve musikiden uzaklaştı. Bodrum'daki evine kapandı, münzevi bir hayat yaşadı. 24 Eylül 1996 Çarşamba günü, TRT İzmir Televizyonu'nda kendisi için düzenlenen tören sırasında geçirdiği kalp krizi sonucu öldü. Mezarı, doğum yeri olan Bursa'da Emir Sultan Mezarlığındadır.

Hakkında yazılanlar

1.Zeki Müren
Nalan Seçkin
Bilgi Yayınevi

“Zeki Müren'in ölüm haberi Türkiye gündemine bomba gibi düştü. İlk aşamada kimse inanamadı, fakat gerçekti. Her faniyi bekleyen son onu da 24 Eylül 1996 Çarşamba günü saat 20.59'da TRT İzmir Televizyonu'nun makyaj odasında yakalamıştı. Aslında Azrail'le, bant çekimi yapılan stüdyoda, yüze yakın medya temsilcisinin gözleri önünde selamlaşmıştı ama, kuvvetle olası ki, kendine özgü nezaketi ve tane tane sözcükleriyle can alıcıya yalvardı: "Burada olmasın n'olur!”

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:23
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2963.jpg
Zeki Sezer ( 1957) </B>
Zeki Sezer, 1957 yılında Eskişehir'de doğdu.

M. Rüştü Uzel Kimya Teknik Lisesi ve Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü'nden mezun olan Sezer, askerliğini 4 aylık kısa dönem olarak 1983 yılında Antalya'da yaptı.

Zeki Sezer, lise ve üniversite yıllarında çeşitli kulüplerde voleybol oynadı.

Başta resim olmak üzere güzel sanatlara özel ilgisi olan Sezer, iş hayatına 1975'te kamuda kimya teknisyeni olarak başladı ve kimya mühendisi olarak sürdürdü. Daha sonra aynı konuda özel sektörde görev yapan Sezer, 1988'den itibaren DSP'de görev aldı. Çankaya ilçe yöneticisi, Ankara İl Başkan Vekilliği yapan Sezer, 1991'de Parti Meclisi üyesi oldu. Parti Meclisi üyeliğini aralıksız bugüne kadar sürdüren Sezer, iki dönem Genel Sekreterlik yaptı.

Sezer, 2001 yılından itibaren DSP Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyordu. 1999 genel seçimlerinde Ankara Milletvekili seçilen Sezer, 57. Hükümet'te Parlamento ile İlişkiler, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Taş Kömürü Genel Müdürlüğü ve ETİ Holding A.Ş Genel Müdürlüğü'nden sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu.

Zeki Sezer, evli ve biri lise, diğeri üniversite öğrencisi iki çocuk babası

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:24
Zekka Ayvaz </B>
PATRİK
Moran Mor Iğnatıyos
I .ZEKKA AYVAZ

Antakya ve Tüm Doğu Patriği
Süryani Ortodoks Kilisesi Genel Ruhani Lideri.
Bab toma P.O. Box 22260
Şam-SURİYE

Tlf : 963 11 5432401
963 11 5435918
Faks : 963 11 5432400

Moran Mor İğnatıyos I. Zekka Ayvaz, 21.04.1933 tarihinde Irak’ın Musul kentinde doğdu. İlköğrenimini Musul’daki Mor Tuma Kilisesi’nde tamamladı. Bunun ardından Mor Efrem Teoloji Okulu’na devam etti. Burada tarih, felsefe, ilahiyat ve kilise hukuku dallarında öğrenim görerek okulunu başarıyla bitirdi. Süryanice, Arapça ve İngilizce lisan bilgisini geliştirerek bütün bu dallardan birer diploma aldı. 1957 yılında da rahip oldu. 1960-62 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’ndeki New York Üniversitesi’nde ilahiyat ve felsefe dallarında iki yıllık ihtisasını tamamladı. Moran Mor İğnatıyos I. Zekka Ayvaz, bundan sonra New York Episkoposluk Kilisesi Koleji’nde de teoloji eğitimini geliştirdi.

1963 yılında Mor Severiyos ünvanı ile Musul Metropolitliği’ne takdis edilen I. Zekka Ayvaz, altı yıl süren bu görevinin ardından 1969 yılında Bağdat ve Basra Metropolitliği’ne atandı. Yine aynı yılda “Irak Kültür Akademisi” üyeliğine ve “Irak Süryani Lisanı ve Kültürü Akademisi” başkanlığına getirildi. İsveç Şark Enstitüsü tarafından fahri doktorluk ünvanıyla onurlandırıldı. Viyana’daki Pro’oriente teşkilatının şeref üyeliğine seçildi. 1980 yılına kadar Süryani Ortodoks Kilisesi adına Dünya Kiliseler Birliği Merkez Komitesi üyeliğini yaptı.

11.07.1980 tarihinde toplanan Kutsal Sensinot tarafından oybirliği ile, Patrik III. Yakup’un vefatı dolayısıyla boşalan “Patriklik Makamı”na seçildi. Kadesetli Moran Mor İğnatıyos I. Zekka Ayvaz; “Antakya, Tüm Doğu Patriği ve Süryani Ortodoks Kilisesi Genel Ruhani Lideri” ünvanı ile takdis edildi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:24
Zembilli Ali Efendi </B>
Üç sultana şeyhülislâmlık yapan yüce veli...Zembilli Ali Efendi

Ali Cemali Efendi Anadolu’yu nurlandıran velilerden Cemaleddin Aksarayi’nin torunudur ve tedrise beşikte başlar. O, misli zor görülen bir hafızaya sahiptir. Üstün körü geçilen kitapları bile harekesi harekesine ezberler ve yaşından beklenmeyecek sorular sorar. Hocaları böyle bir kabiliyetin önünü tıkamaktan çekinirler “Sen buralarda zâyi olma” derler, “Büyük âlimlerde oku, meselâ Molla Hüsrev’e git!”

O da öyle yapar. Molla Hüsrev ona bildiklerini öğretir, ancak “bunlar işin zahiridir” der, “şimdi sırlara ersen gerek. Bir Hakk aşığı bul ve ona köle ol!”

Hani derler ya, Allahü teâlâ vermek istemeseydi, istek vermezdi. Ali Cemali Efendi’nin ihlâsından olacak, Ebûl Vefa gibi bir veli çıkar karşısına.
İşte böylesi genç ve bilgili biri, adı sofuya çıkan padişahın gözünden kaçmaz. II. Bayezid O'nu sürekli takip eder. Bursa, İznik ve Bâyezid medreselerinde ders verdirir. Sonra tutar şehzadeler şehri Amasya’ya Müftü atar.

Görünen o ki Ali Cemali Efendi’nin önü açıktır. Ancak o devlet erkânı ile haşır neşir olmaz. Gecesini gündüzünü işine verir. Hâlbuki bulunduğu mevki birileri ile iyi geçinmeyi gerektirir. Mübarek mâkamında gözü olanları farkedince “Merâklısına mübarek olsun!” der, devlet kapısını terkeder. Çeker çarığını, düşer yollara.

ŞEYHÜLİSLAM OLDUNUZ!
Ali Cemali Efendi, Resulullah aşığıdır. İçindeki coşkunun seline kapılır Haremeyn’e gider, hacceder. Mükerrem Mekke’de ve Münevver Medine’de ilim meclislerine katılır. Feyz devşirir dervişçesine. Derken Kahire’nin ilim iklimi onu cezb eder, tam bir yıl kütüphane kütüphane gezer, medreselerde ders dinler. Osmanlı tedrisatı ile Arab tedrisatını mukayese eder. Buralarda daha ne kadar kalmayı düşünür bilemeyiz, ancak II. Bayezid onu Dersaadet’e çağırır. “N’olur, Buyurun Hocam!” der “Şeyh-ül İslâm oldunuz!”

Ali Cemali Efendi zühdü ve takvası ile tanınır. Onda zerre kadar rütbe, şöhret hırsı yoktur. Hal böyle olunca doğru bildiğini söylemekten çekinmez. Belki de bu yüzden ölünceye kadar (tam 24 yıl) makamında kalır. Bayezid-i Veli’nin ardından Yavuz ve Kanuni gibi iki zirveye hizmet eder.

Bir gün Yavuz Sultan Selim’in birkaç memurun kafasını vurduracağını duyar. Tutar eteğini saraya koşar. Divan toplantısına rağmen Padişaha çıkar. Yavuz tavizsizdir. “Vazifelerini ihmal ettiler hocam” der, “cezalarını versem gerek!”

Zembilli Ali Efendi kaşlarını çatar: “Benim şeyhülislamlıktan anladığım tek şey var!” der, “Senin ahiretini kollamak. Halbuki sen vebâle yürüyorsun. İnan, elim azaba duçar olursun. Benden söylemesi!” Ve çeker kapıyı gider.

Yavuz’a tek söz düşer “Öyleyse affettik gitti!”

Sultan Selim çok celâllidir. Evet, devlete millete yararlı olanları mükafatlandırmayı da bilir, ancak en ufak hatayı cezalandırmadan duramaz. Yavuz tez parlar, ama haksız yere can yakamaz. Zira Zembilli Ali Efendi mazlumların sığınağıdır. İşte genç Sultan Şeyhülislâmını bu yüzden çok sever. Bu pervasız ihtiyarın gölgesi yeter ona. Yoksa ahiretteki hesabı çetin olacaktır.

ZEMBİLİN HİKAYESİ
Mübarek mütebessimdir, refiktir, yumuşaklığı sever. Ufacık çocukları bile muhatap edinir, onlara nasihat eder. İnsanların çekinmeden soru sorabilmelerini çok ister. Ancak üç kıtaya yayılan bir imparatorluğun şeyhülislamı halkın gözünde destan kahramanı gibidir. O, ne kadar mütevazı olursa olsun, karşısındakileri ter basar, huzurda sıkılırlar. Mübarek pratik bir yol bulur. Zembilini camdan sarkıtır. Sorusu olan bir kağıda yazıp zembile bırakır. Mübarek derhal cevabını yazar ve yine zembille sallandırır aşağı. Düşünürseniz zor iştir. Her gün önünüze gelen yüzlerce kağıt ve birbirine benzeyen sıradan sualler. Ama o bunu kurtuluşunun sermayesi bilir. Öyle ya, insanlara Allah’ın dinini öğretmekten güzel iş mi vardır?

Mübarek çok merhametlidir, kendisine ve çevresindekilere yapılanları görmezden gelir, ancak mukaddesatımıza saldıranlara acımaz. Hatta sultanı tavır koymaya zorlar. Yavuz’u Çaldıran savaşına sürükleyenlerden biri odur. Yine Mısır Seferini sonuna kadar destekler.

Rodos'ta geçen yıllar
Kanuni bütün Avrupa'yı hizaya sokar. Ancak Rodos hâlâ Akdeniz'in çıbanıdır. Zembilli Ali Efendi Padişah'ı sefere inandırır. Mübarek gözü kara bir cihad sevdalısıdır. Hatta yiğitlere yoldaş olur, adanın fethine katılır. Eli kanlı eşkıyalara, fitneci şovalyelere karşı savaşır. Rodos ele geçince burada kalmaya niyetlenir. Ömrünün son demlerini yerli halka İslâmiyeti anlatmakla geçirir. Burada medreseler, imaretler kurar ve ileri yaşına rağmen yıllarca imamlık yapar. Nice Rum'un hidayetine vesile olur ki, Rodoslu Müslümanların mayasında onun gayretleri vardır.

Mübareğin sonu hoş olur. Ayan beyan ölüme hazırlanır. O gün görülmedik şekilde neşelidir ve çevresindekilerle tek tek helalleşir. Talebeleri ayrılık vaktinin geldiğini anlar, çok ağlarlar.

Nurlu kabri Zeyrek yokuşunda kendi dergâhının bahçesindedir.
Xxx

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:24
Zerin Abas </B>
HABER

Makedonyalı Türklere Mecliste İlave Sandalye
http://www.makturk.com 01.02.2006

Makedonya Meclisi tarafından yapılan bir açıklamada, Meclis Başkanı Lyupço Yordanovski'nin ABD'ye elçi olarak atanması yüzünden, Üsküp'ten Türk Demokrat Partisi (TDP) adayı olarak gösterilen Zerin Abas'ın, milletvekili saflarına gireceği ifade edildi. Bu şekilde TDP'nin mecliste üçüncü milletvekili olacak.

Bu arada, TDP Genel Başkanı Kenan Hasip başkanlığındaki heyet, geçen haftadan itibaren TDP şubelerini ziyaret ediyor. Hasip ve heyeti TDP çalışmalarını bizzat şube yetkililerine ve üyelerine anlatarak, üyelerinin sorunlarını dinliyor.

30 Ocak Pazartesi akşamı TDP'nin Üsküp'teki merkez şubesinde yapılan toplantıda, yaşanan sorunların yanı sıra elde edilen başarılar da dile getirilerek, TDP'nin Makedonyalı Türklerin toplanabileceği tek siyasi çatı olduğu ifade edildi.

Not: (YD Haber)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:24
Zeyd bin Harise </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Azad istemeyen köle Zeyd bin Harise
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 10 Kasım 2003

Düşmanlıkların ayyuka çıktığı ve ortalığın eşkıya kaynadığı cehalet devri.
Evlerin soyulduğu, kervanların basıldığı, insanların tutsak edildiği yıllar...
Yemenli bir ana oğul, sevdiklerinin hasretini dindirmek için yola çıkarlar. Ancak hasım kabilenin cengaverleri Suda Hatun ile oğlu Zeyd’i yakalar, esir tüccarlarına satarlar. İnsan tacirleri bunları hayvan gibi bağlar ve Ukaz Panayırına getirip satılığa çıkarırlar. Mekke eşrafından Hakim bin Hizâm mahzun bakışlı Zeyd’e kıyamaz. Onu satın alır ve şefkatle kucaklanacağı bir eve (halası Hazret-i Hatice’ye) bırakır. Hatice (radıyallahü anha) bu sevimli çocuğu çok sever, onu kocasına hediye eder. Hazret-i Muhammed köle kullanmaktan hoşlanmaz, boynu bükük yavrunun başını okşar ve hürriyetini bağışlar.
Evet Zeyd’in yaşı küçüktür ama saf değildir. Uğruna Kâinatın yaratıldığı Server’in farkını fark edecek kadar akıllıdır. Hakiki hürriyetin “ona köle olmaktan” geçtiğini çok iyi anlar. Azad edilmesine rağmen bu kapıdan ayrılmaz. Hoş, ona ne annesi Hazret-i Hatice’den daha iyi bakabilir, ne de babası Muhammed Aleyhisselam kadar ilgilenebilir.
Zeyd, fıtraten temizdir ama bu kutlu eşikte tevazu, merhamet, cömertlik, ahde vefa gibi güzel huylarla donanır. Güleryüzlüdür, tatlı dillidir, efendiliği ile göz kamaştırır. İnsana güven verir, görenin içi ısınır. Eh adı “emin”e çıkan bir Resul’ün terbiyesinden geçen biri başka nasıl olabilir ki.
Aradan yıllar, uzun yıllar geçer. Efendimiz İslâmı duyurmakla vazifelendirildiğinde Zeyd seve seve iman eder ki, Hatice, Ebû Bekir ve Ali’den (radıyallahü anhüm) sonra dördüncü Müslümandır.

Karar kendisinin
Bu arada evlad hasreti ile yanıp tutuşan Harise deli divane olmuş, köşe bucak oğlunu aramaktadır. Hani öldüğünü bilse koşup mezarına kapanacaktır ama habersizlik daha acıdır. Nerede bir çocuk görse yüreği yanar, sabah rüzgarlarına, aya, güneşe haber sorar. Oğulları Kays, Amr, Yezid ve Cebel’e “vasiyetim olsun” der “Zeyd’imi bulun ve ona iyi bakın”.
Olacak bu ya o yıl Kâbe’ye gelen Yemenlilerden biri Zeyd’i tanır ve babasına çıtlatır. Adamcağız büyük bir heyecan ile Efendimizin kapısını çalar. Bir kucak dolusu dirhemi önüne döker ve “siz ikram ve ihsan sahibisiniz. Gönül almasını bilir, misafiri seversiniz, n’olur oğlumu bana satın” der. Efendimiz adamcağıza yer gösterir ve dirhemlerini yine ona uzatırlar. “tercih Zeyd’indir” buyururlar, “eğer sizinle gelmek isterse tek kuruş vermeden onu götürebilirsiniz, şayet yanımda kalmayı arzu ederse yanımda kalır. Allaha yemin ederim ki ben, beni tercih edeni terk edemem!”
Harise bu cevaba memnun kalır, yanındakilere dönüp “işte adalet budur” diye mırıldanır.
Efendimiz Zeyd’e misafirlerini gösterip sorar: “Bunları tanıyor musun?”
-Evet. Biri babamdır, öbürü amcam.
-Seni almaya gelmişler, onlarla gitmek ister misin?
Zeyd iki göz iki çeşme ağlamaya başlar. “Siz benim hem babam hem amcamsınız” diye hıçkırır, “n’olur beni götürmelerine izin vermeyin, ölene kadar yanınızda kalayım!” Harise’nin şaşkınlığı, kızgınlığa döner, “yazıklar olsun sana” der, “demek köleliği hürriyete, sahibini ebeveynine tercih ediyorsun öyle mi?”
-Bunu anlayamazsınız baba. Dünya bir yana, Allah’ın Resulü bir yana...

O benim oğlumdur
Efendimiz çok hislenir onu elinden tutup Kabe-i muazzama’ya götürürler. Hacer-ül esved’in yanıbaşında durur ve “şahid olunuz ki” buyururlar, “Zeyd benim oğlumdur. O bana varis, ben ona varisim.” İşte o günden sonra onu Muhammed oğlu Zeyd diye çağırmaya başlarlar. Ta ki “Evladlarınızı babalarının ismiyle çağırın, Allah katında böylesi daha doğrudur” ayeti gelene kadar.
Hazret-i Zeyd Efendimizle bir çok tebliğ seferine çıkar. Taif’te Serveri Kâinat’la birlikte taşlanırlar. Hicret emir buyurulduğunda düşünmeden Medineye koşar, Efendimiz onu Useyd bin Hâfız’la din kardeşi yaparlar.
Zeyd’in ömrü mücadeleyle geçer bütün harblere iştirak eder ve sayısız seriyyeye katılır. Sadece Müreysi gazasında Efendimizin vekili olarak Medine’de kalır.
Mute cengi öncesi Efendimiz 100 bin kişilik Bizans ordusunun üzerine üç bin kişilik bir kuvvet yollar ve “komutanınız Zeyd’dir” buyururlar, “O şehid olursa yerine Ca’fer geçsin, o da şehid olursa komutayı Abdullah bin Revaha alsın! O da şehit olursa...”
Üçünün de şehadeti açıktır ve öyle de olur. Efendimiz harbin bütün şiddeti ile sürdüğü demlerde mimberdedirler. Birden yüzleri değişir gözlerinden yaşlar boşanmaya başlar “İşte Zeyd şehit oldu, bayrağı Ca’fer aldı. O da şehid oldu, bayrağı Abdullah aldı. O da şehid oldu bayrağı Halid bin Velid aldı. Cenab-ı Hak zaferi Halid’e müyesser kıldı” buyururlar.
Bir defasında da Zeyd bin Harise’nin cennette deve derisinden yapılmış tulumlar gibi iri narlar arasında bulunduğunu haber verir Cennette, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, hatır ve hayalinize gelmeyecek nimetler vardır buyururlar.
Efendimiz defalarca Zeyd’i meth ederler, ancak Kur’ân-ı kerimde adı açıkça zikredilen tek sahabe odur.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:25
Zerin Abas </B>
HABER

Makedonyalı Türklere Mecliste İlave Sandalye
http://www.makturk.com 01.02.2006

Makedonya Meclisi tarafından yapılan bir açıklamada, Meclis Başkanı Lyupço Yordanovski'nin ABD'ye elçi olarak atanması yüzünden, Üsküp'ten Türk Demokrat Partisi (TDP) adayı olarak gösterilen Zerin Abas'ın, milletvekili saflarına gireceği ifade edildi. Bu şekilde TDP'nin mecliste üçüncü milletvekili olacak.

Bu arada, TDP Genel Başkanı Kenan Hasip başkanlığındaki heyet, geçen haftadan itibaren TDP şubelerini ziyaret ediyor. Hasip ve heyeti TDP çalışmalarını bizzat şube yetkililerine ve üyelerine anlatarak, üyelerinin sorunlarını dinliyor.

30 Ocak Pazartesi akşamı TDP'nin Üsküp'teki merkez şubesinde yapılan toplantıda, yaşanan sorunların yanı sıra elde edilen başarılar da dile getirilerek, TDP'nin Makedonyalı Türklerin toplanabileceği tek siyasi çatı olduğu ifade edildi.

Not: (YD Haber)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:25
Zeyd bin Harise </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Azad istemeyen köle Zeyd bin Harise
İrfan Özfatura bilgi@tg.com.tr
Türkiye 10 Kasım 2003

Düşmanlıkların ayyuka çıktığı ve ortalığın eşkıya kaynadığı cehalet devri.
Evlerin soyulduğu, kervanların basıldığı, insanların tutsak edildiği yıllar...
Yemenli bir ana oğul, sevdiklerinin hasretini dindirmek için yola çıkarlar. Ancak hasım kabilenin cengaverleri Suda Hatun ile oğlu Zeyd’i yakalar, esir tüccarlarına satarlar. İnsan tacirleri bunları hayvan gibi bağlar ve Ukaz Panayırına getirip satılığa çıkarırlar. Mekke eşrafından Hakim bin Hizâm mahzun bakışlı Zeyd’e kıyamaz. Onu satın alır ve şefkatle kucaklanacağı bir eve (halası Hazret-i Hatice’ye) bırakır. Hatice (radıyallahü anha) bu sevimli çocuğu çok sever, onu kocasına hediye eder. Hazret-i Muhammed köle kullanmaktan hoşlanmaz, boynu bükük yavrunun başını okşar ve hürriyetini bağışlar.
Evet Zeyd’in yaşı küçüktür ama saf değildir. Uğruna Kâinatın yaratıldığı Server’in farkını fark edecek kadar akıllıdır. Hakiki hürriyetin “ona köle olmaktan” geçtiğini çok iyi anlar. Azad edilmesine rağmen bu kapıdan ayrılmaz. Hoş, ona ne annesi Hazret-i Hatice’den daha iyi bakabilir, ne de babası Muhammed Aleyhisselam kadar ilgilenebilir.
Zeyd, fıtraten temizdir ama bu kutlu eşikte tevazu, merhamet, cömertlik, ahde vefa gibi güzel huylarla donanır. Güleryüzlüdür, tatlı dillidir, efendiliği ile göz kamaştırır. İnsana güven verir, görenin içi ısınır. Eh adı “emin”e çıkan bir Resul’ün terbiyesinden geçen biri başka nasıl olabilir ki.
Aradan yıllar, uzun yıllar geçer. Efendimiz İslâmı duyurmakla vazifelendirildiğinde Zeyd seve seve iman eder ki, Hatice, Ebû Bekir ve Ali’den (radıyallahü anhüm) sonra dördüncü Müslümandır.

Karar kendisinin
Bu arada evlad hasreti ile yanıp tutuşan Harise deli divane olmuş, köşe bucak oğlunu aramaktadır. Hani öldüğünü bilse koşup mezarına kapanacaktır ama habersizlik daha acıdır. Nerede bir çocuk görse yüreği yanar, sabah rüzgarlarına, aya, güneşe haber sorar. Oğulları Kays, Amr, Yezid ve Cebel’e “vasiyetim olsun” der “Zeyd’imi bulun ve ona iyi bakın”.
Olacak bu ya o yıl Kâbe’ye gelen Yemenlilerden biri Zeyd’i tanır ve babasına çıtlatır. Adamcağız büyük bir heyecan ile Efendimizin kapısını çalar. Bir kucak dolusu dirhemi önüne döker ve “siz ikram ve ihsan sahibisiniz. Gönül almasını bilir, misafiri seversiniz, n’olur oğlumu bana satın” der. Efendimiz adamcağıza yer gösterir ve dirhemlerini yine ona uzatırlar. “tercih Zeyd’indir” buyururlar, “eğer sizinle gelmek isterse tek kuruş vermeden onu götürebilirsiniz, şayet yanımda kalmayı arzu ederse yanımda kalır. Allaha yemin ederim ki ben, beni tercih edeni terk edemem!”
Harise bu cevaba memnun kalır, yanındakilere dönüp “işte adalet budur” diye mırıldanır.
Efendimiz Zeyd’e misafirlerini gösterip sorar: “Bunları tanıyor musun?”
-Evet. Biri babamdır, öbürü amcam.
-Seni almaya gelmişler, onlarla gitmek ister misin?
Zeyd iki göz iki çeşme ağlamaya başlar. “Siz benim hem babam hem amcamsınız” diye hıçkırır, “n’olur beni götürmelerine izin vermeyin, ölene kadar yanınızda kalayım!” Harise’nin şaşkınlığı, kızgınlığa döner, “yazıklar olsun sana” der, “demek köleliği hürriyete, sahibini ebeveynine tercih ediyorsun öyle mi?”
-Bunu anlayamazsınız baba. Dünya bir yana, Allah’ın Resulü bir yana...

O benim oğlumdur
Efendimiz çok hislenir onu elinden tutup Kabe-i muazzama’ya götürürler. Hacer-ül esved’in yanıbaşında durur ve “şahid olunuz ki” buyururlar, “Zeyd benim oğlumdur. O bana varis, ben ona varisim.” İşte o günden sonra onu Muhammed oğlu Zeyd diye çağırmaya başlarlar. Ta ki “Evladlarınızı babalarının ismiyle çağırın, Allah katında böylesi daha doğrudur” ayeti gelene kadar.
Hazret-i Zeyd Efendimizle bir çok tebliğ seferine çıkar. Taif’te Serveri Kâinat’la birlikte taşlanırlar. Hicret emir buyurulduğunda düşünmeden Medineye koşar, Efendimiz onu Useyd bin Hâfız’la din kardeşi yaparlar.
Zeyd’in ömrü mücadeleyle geçer bütün harblere iştirak eder ve sayısız seriyyeye katılır. Sadece Müreysi gazasında Efendimizin vekili olarak Medine’de kalır.
Mute cengi öncesi Efendimiz 100 bin kişilik Bizans ordusunun üzerine üç bin kişilik bir kuvvet yollar ve “komutanınız Zeyd’dir” buyururlar, “O şehid olursa yerine Ca’fer geçsin, o da şehid olursa komutayı Abdullah bin Revaha alsın! O da şehit olursa...”
Üçünün de şehadeti açıktır ve öyle de olur. Efendimiz harbin bütün şiddeti ile sürdüğü demlerde mimberdedirler. Birden yüzleri değişir gözlerinden yaşlar boşanmaya başlar “İşte Zeyd şehit oldu, bayrağı Ca’fer aldı. O da şehid oldu, bayrağı Abdullah aldı. O da şehid oldu bayrağı Halid bin Velid aldı. Cenab-ı Hak zaferi Halid’e müyesser kıldı” buyururlar.
Bir defasında da Zeyd bin Harise’nin cennette deve derisinden yapılmış tulumlar gibi iri narlar arasında bulunduğunu haber verir Cennette, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, hatır ve hayalinize gelmeyecek nimetler vardır buyururlar.
Efendimiz defalarca Zeyd’i meth ederler, ancak Kur’ân-ı kerimde adı açıkça zikredilen tek sahabe odur.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:25
Zeynep Alemdar ( 1961) </B>
1961'de Ankara'da doğdu. 1982'de SBF Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirdi, Associated Press'in Ankara bürosunda muhabir olarak çalışmaya başladı. Alfred Friendly basın bursunu kazanarak gittiği ABD'de, altı ay Washington Post gazetesinde çalıştı. Şimdi yine Associated Press'teki görevini sürdürüyor.

ESERİ:Oyunun Kuralı Basında Özdenetim Bilgi Yayınevi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:26
Zihni Göktay ( 1946) </B>
Doğum Tarihi 1946
Boy 170
Kilo 85
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce (az)

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Tosun Paşa (Kartal Tibet)
Fahriye Abla (Yavuz Turgul)
Meraklı Köfteci (Ergin Orbey)
Atla Gel Şaban (Natuk Baytan)

TV Yapımları ve Yönetmenleri
Seyahatname (Atıf Yılmaz)
Kuruntu Ailesi (Uğur Erkır)
Ah Şu Komşularımız (Zeynep Esen)
Komşu Komşu (Asaf Köksal)
Oğlum Adam Olacak (Yalçın Yelence)
Bizimkiler (Yalçın Yelence)


Özgeçmiş
İstanbul-Fatih''te doğdu. Pertevniyal Lisesinden mezun oldu. 1964-1973 yılları arasında Ankara Meydan Sahnesinde çalıştı. 1973 yılından beri İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosunda oynamakta. 36 yılda 72 oyunda rol aldı. İstanbul radyosunda 1978-1996 yılları arasında Radyo Tiyatro Şubesinde bir çok oyunda yönetmen ve oyuncu olarak görev aldı. Bundan on yıl öncesine kadar çok yoğun film seslendirmesi yaptı. Şimdilerde sadece kendi oynadığı, sessiz çekilen filmlerde kendini seslendiriyor. Amatörlüğü, 1960-1964 yılları arasında İ.M.T.B. Gençlik Tiyatroları ve Eminönü Halkevi tiyatro kolundaki çalışmaları ile, 1964 yılındaki profesyonelliğine kadar sürdü.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:26
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/352.jpg
Ziya Gökalp ( 1876)- (1924) </B>
Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye'yi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı.

Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır'da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul'a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.
Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul'da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898'de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris'te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908'de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası'nın Diyarbakır'daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik'teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye'de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul'u Türkiye'deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919'a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta'ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921'de Diyarbekir'e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua'nın sorumlu müdürü oldu. 1922'de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara'daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri "Türkçülüğün Esasları" yayınlandı.
Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911'e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"(idees forces)'un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912'den sonra Durkheim'in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim'i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp'e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912'de İstanbul'a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ......" bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini" öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp'ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim'ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp'ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye'nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur.

Gökalp'ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY'ın biyografileri..

ESERLERİ
(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.
(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları ("Foundations of Turkism") İstanbul: Arkadaş Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Şiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp'ın mektupları. Ziya Gökalp'ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: Doğumu'nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma Derneği 1956.

HAKKINDA YAZILANLAR

HEYD, URIEL 1950, Foundations of Turkish Natıonalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp. London. Luzac.
TÜTENGIL, CAVIT O. 1949 Ziya Gökalp Hakkında bir bibliyografya denemesi, İstanbul: Berksoy Matbaası .ÜLKEN, HİLMİ ZİYA Ziya Gökalp. İstanbul: Kanaat Kitabevi (yayın tarihi tesbit edilemedi) ZİYA AL-DİN , FAKHRİ 1935 Ziya Gökalp, sa vie et sa sociologie: Essai sur l'inftuece de la sociologie française en Turquie. Nancy (France): Berger-Levrault.


Ziya Gökalp
Bir Fikir Adamının Romanı
Mehmet Emin Erişirgil
Remzi Kitabevi / Büyük Fikir Kitapları Dizisi
Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Emin Erişirgil'in kişisel gözlemlerine dayanan en ilginç kitaplarından biridir. Yazar bu incelemesinde, bir bölümü kendi yaşadığı olayları, yılların birikimi ile değerlendirilmiş ve Türkiye da yeni bir dönemin başladığı yıllarda yayınlamıştır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:27
Ziya Nur Aksun ( 29.03.1930) </B>
29 Mayıs 1930’da Konya’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimi Konya’da yaptı. 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Ziya Nur, eserlerinden ziyade sohbetleriyle tanınmıştır. Osmanlı ve İslam tarihi hakkında geniş bilgisi, günlük siyasetimizin muhtelif elişmelerini sağlam bir tarih muhakemesiyle değerlendirmesi, Osmanlı-Türk devlet telakkisi hakkındaki efsunkar tesbitleri, çevresinde toplanan her zümreden münevverleri ve gençleri etkilemiştir. Onun Dündar Taşer (1925-1972) ve Erol Güngör (1938-1983) ile memleket meseleleri ve milli düşünce etrafında yaptığı sohbetler, Dündar Taşer’in vefatını müteakib kendisi tarafından derlenmiş, ve 1974 yılında Z. N. Rumuzu ve Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi; adı ile yayınlanmıştı. Eser gençler ve Türk okuyucusu nezdinde büyük bir alaka ile okunmuş ve 6. baskısı yapılmıştır.

Ziya Nur Bey’in diğer büyük bir eseri de Filibeli Şehbender-zade Ahmet Hilmi’nin;İslam Tarihi'ni hafifce sadeleştirerek, notlar ve geniş istidratlarla kitabın hacminden daha fazla ilaveler yaparak ve Filibeli hakkında geniş bir tetkike dayanan biyofrafi ile birlikte neşrettiği eserdir. Bu eser, İslam Tarihi’ni ele alış tarzıyla hala aşılamamıştır. Usul bakımından tamamiyle emsallerinden farklı olduğu gibi, İslam Tarihi’nde Türkler’in Selçuklu ve Osmanıllar’ın- ve Moğolların oynadıkları rollare de vukufla değerlendirmeye tabi tutan bir eserdir. Eserde sünni ve şii tarikatler, dini-siyasi cereyanlar bugünkü nesillerin sorularına cevap verecek bir bilgi özeti ve muhakeme tarzıyla tabarüz ettirilmiştir. Adı geçen eserin ilk baskısı 1974’de, ikini baskısı ise 1982’de yapılmıştır. Ziya Nur Bey’in bu iki eserinden başka, Diriliş dergisinde yine Z: N. Rumuzuyla yazılmış makaleleri vardır. Faka onun en büyük eseri, muhakkak ki müsveddeleri 3000 sahifeyi geçen Osmanıl Tarihidir. Maalesef bu eser Birinci Cihan Harbi yıllarına kadar yazılmış olmasına rağmen, henüz bitmemiştir. 1965’lerden 1976 yılına kadar 7000 cilde yakın Osmanı tarihi kaynaklarını tedkik eden Ziya Nur, eserini bira n önce yayınlamasını isteyen dostlarına, bu eserin bu haliyle neşredilmesini istemediğini, her şeyden önce tarih yazmağa başladğı zamanki görüşlerinde mühim değişiklikler husule geldiğini, bu itibarla yazdıklarını yeniden elden geçirmesi icab ettiğini, ayrıca böyle bir tarihin baş tarafına Osmanlı devlet telakkisiyle alakalı 150-200 sahifelik geniş bir önsöz yazmaya kararlı olduğunu, hatta bunu notlar halinde tesbit ettiğini söylemişti. Maalesef, 1976 yılında geçirdiği bir felc sonunda Ziya Nur Bey konuşma ve yazma melekesini önemli ölçüde kaybetti. O zamandan beri konuşma melekesini ilerletme yolunda bazı gayretler göstermeşse de henüz tatmin edici bir seviyede değildir. Ziya Nur Bey, tarihçiliğinin yanı sıra çağdaş Avrupa düşünce ve siyasetini yakından takib eden, güzel sanatlarda, bilhassa ressamlıkta kaabiliyetli, şiir ve mu*****ize hayran bir mütefekkirdir. Evinde yağlıboya tabloları bir sergi açacak kadar çoktur.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/557.jpg
Ziyad Ebüzziya </B>
Ziyad Ebüzziya (1911-1994). Gazeteci, yazar.
İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi'ni ve Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1940'ta yayımlamaya başladığı Tasvir-i Efkar'ın adını ertesi yıl Tasvir olarak değiştirdi. Aynı yıl Son Saat adlı gazeteyi de çıkarmaya başladı. 1949'da gazetelerini kapatıp politikaya atıldı. 1954'te Konya milletvekili oldu. 1950-1960 arasında da Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde Türkiye temsilcisi olarak görev yaptı. 1946-1970 arasında düzenli olarak yayımladığı bir tür resimli duvar ansiklopedisi denilebilecek Ebüzziya Takvimi'yle ünlendi. Kendine ait yayınevi için "Kim Kimdir?" dizisi kapsamında kitaplar yazdı. Ebüzziya Tevfik'in Yeni Osmanlılar Tarihi'ni gözden geçirerek, genişletti, ekler koydu ve üç cilt olarak yeniden yayımladı. Ahmed Rıza'nın Batı'nın Doğu Politikasının Ahlaken İflası kitabını 1984'te çevirerek yayımladı.

Hakkında yazılanlar

1.Darçağda Bir Çelebi
Ziyad Ebüzziya Kitabı
Derleme
Timaş Yayınları

“Doğma büyüme İstanbullu olduğu halde çelebi makulesinden bir münevver olarak değil, akıncı ruha sahip bir mücadele adamı olarak yetişmesinde amcası Velid Bey'in muhalif ve mücadeleci kişiliğinin birinci derecede rol oynadığı muhakkaktır. -Beşir Ayvazoğlu- Ebüzziya adı, gazete demek, gazetecilik demek, matbaa demek, matbaacılık demek, takvim demek, özetle fikir ve kültür demektir. -Hüseyin Çelik- Çalışma masasına oturduğu andan itibaren tek başına bir kabine gibiydi. Dünyayı değilse bile, Türkiye'yi yönetmeye çalışıyordu. -Ümit Ayvazoğlu- “

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/368.jpg
Zuhal Olcay ( 1957) </B>
1957 yılında İstanbul’da doğdu. Bir süre tiyatro ve TV oyunculuğu yaptı.
İhtiras Fırtınası adlı filmle sinemaya geçti (1983).

Önemli filmleri: Amansız Yol (Ömer Kavur), Kurşun Ata Ata Biter (Ümit Elçi),
Bir Avuç Gökyüzü (Sinan Çetin), Halkalı Köle (Ümit Efekan), Dünden Önce
Yarından Sonra (Nisan Akman).

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:28
Zübeyde Balaban </B>
Zübeyde Balaban, Avrupa'da eğitim gören ilk Türk kadınıdır. Zübeyde Balaban; pedagog Mustafa Rahmi Balaban'ın eşi, Dr. Enver-Melahat Bozyakalı ve Süreyya-Haydar Baylev'in teyzesi, Mehmet Onultan, Deniz Yöldüz'ün ninesi, Dr. Halil Onultan'ın kayınvalidesi, Ülker Balaban ve Eczacı Suna Onultan'ın annesidir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/367.jpg
Zülfü Livaneli ( 1946) </B>
Ömer Zülfü Livaneli 1946 yılında Konya Ilgın’da doğdu. Sinemaya ilgisi özgün film müzikleri yapmakla başladı. Hikaye kitapları yazdı. Çeşitli ülkelerde konserler verdi. Yorumuyla uluslararası üne sahip oldu. Yer Demir Gök Bakır'la yönetmenliğe başladı (1987).

Önemli filmleri (besteci):Otobüs (Tunç Okan), Sürü (Zeki Ökten), Hazal (Ali Özgentürk), Yılanı Öldürseler (Türkan Şoray), Yol (Şerif Gören)-Yönetmen: Sis (1988).

HAKKINDA YAZILANLAR

Zülfü Livaneli:‘Hayatımı kültüre adadım
Ünal Bolat
Türkiye 2 Aralık 2000

Dünya Değişirken
Gazetedeki köşemin adı da Dünya Değişirken... Ben değişime çok açık bir insanım ve dünya değişiminin rotasını çizen insanlarla da arkadaşım. Gorbaçov’la da çok yakın arkadaşlığım var. Bunlar dünyayı değiştirmiş insanlar. Bunlarla yıllardan beri görüş alış verişi içerisindeyim. Benim söylediğim şey şu. Ben gerek gençliğimde gerek politik yaşamla ilgilendiğimden beri hiçbir zaman Sovyetler Birliği hayranı olmadım. Oradaki sistemi tasvip etmedim. Komünist partililerin dikta rejimiyle yönettiği ülkelere hiçbir yakınlık duymadım. Ben ilk başta düşündüğümü şimdi yine savunuyorum. Neydi bu: “Bu dünyada sömürü alçakça bir şeydir. İnsanların sömürülmemesi lazımdır. Çalışan insan emeğini alması lazımdır. Ülkelerin birtakım zenginler tarafından soyulmaması lazımdır. Bir de kültürün insan yaşamında çok seviyeli bir şekilde yer tutması gerekir.” Ben hayatını buna adamış bir insanım. Ben kültür adına mücadele verdim. Kültürün insanlar tarafından gündelik hayatlarında yudumlanması gerekir. Benim görüşlerim buydu yine aynı görüşleri savunuyorum.

21. yüzyılı da ıskalayacağız
1920’lerde çok umutlu başlamıştı Türkiye Cumhuriyeti. Bugün geldiğiniz noktaya bakın. Yunanistan’ın yaşam kalitesi bakımından 65 basamak altındayız. Ama bütün zihinler hâlâ devleti ele geçirip kamu kaynaklarını soymak, yandaşlarına paylaştırmakla meşgul. Bundan başka bir şey yok. İşte bunlar, bizi geleceğe umutlu bakamayacak hale getiriyor. Biz 20. yüzyılı ıskaladığımız gibi, 21. yüzyılı da daha fazla ıskalamaya aday haldeyiz. Çünkü aradaki farklar açılıyor. Bugün İngiltere önümüzdeki 20 yıl içinde Hindistan’dan 75 bin bilgisayar mühendisi alacak. Bunun anlaşmasını yapıyor. Hindistan bütün okullarında eğitimini bu bilgisayara göre yönlendirdi. Büyük bir insan gücü oluşturuyor. Bu bakımdan, Toffler benim çok yakın arkadaşımdır. Bütün dünya bu beyinden, bu fikirden yararlanır. Onu zamanın Başbakanı Demirel’le de görüştürmüştüm. On yıl önce bize çok güzel bir teklif yapmıştı. “Slikon vadisi kapsamında Türk şirketleri girişimde bulunsun. Belki şirketler belli bir para kaybedebilir ama hiç olmazsa bu teknolojiyi ülkenize transfer edebilirsiniz” demişti. Bunu o zaman Demirel’e iletmiştik. Ama ne yazık ki aile fotoğraflarından bu gibi işlere vakit yoktu. Olmadı da...

Sanatçı mı afyon mu?
Sanatçı denilen, bilmem bir gecede kırk milyar alan, toplumu eğlendiren oyalayan kimselere sanatçı deniliyorsa ben öyle sanatçı değilim. Türkiye’de son yıllarda göze çarpan bir gelişme var. Bu toplumun sorunları çok ağır, giderek de ağırlaşıyor. Devlet kaynakları soyuluyor.Yurttaşların bu devlette hiçbir söz hakkı yok. Dört yılda bir onlardan oy alıp bırakılıyor. Onların fikirlerine sözlerine hiç önem verilmiyor.Sağlık sistemimiz çöküyor, eğitim sistemimiz çöküyor. Ülkenin geleceğine ait kaygılar yoğunlaşıyor. İnsanlar yaşam güçlüğü içinde. Bu durumda bir ülkede insanların siyasete ağırlıklarını koymaları ve zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan bu sisteme katlanamamaları gerekir. Ama bu insanlara afyon gibi bir eğlence sistemi sunuyor özel televizyonlar. Birtakım üç dört tane mankenin aşk ilişkilerine, o gece kiminle yatıp kalktığına, hangi arabayla nereye gittiğine kilitlenmiş bir eğlence şekli var. Bunu da sanat dünyası diye adlandırıyorlar.

Sanat dünyasına girenler
İşte böyle, gece aleminde barlarda dolaşan, çapraşık ilişkiler içinde olan, cinsel kimlikleri de tartışmalı tuhaf tuhaf insanlar giriyor. Ve bunların maceralarını oturup 60 milyon insana gece gündüz seyrettiriyorlar, okutuyorlar. Bundan başka insanların bir şey düşünmesini imkânsız hale getiriyorlar. Çocukları böyle yetiştiriyorlar artık. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’de çok hazin bir manzara var gerçekten. İnsanlar kendi sorunlarıyla ilgilenemiyorlar. Onun bedeli olarak da o görevi üstlenenlere, işte ayda kırk milyar falan veriyorlar. Ayda kırk milyar lira kazanan, otellerin kral dairelerinde kalan, ne iş yaptığı hangi kabiliyeti olduğu, topluma ne gibi katkısı olduğu şüpheli birtakım yaratıklar; onun dışında kendi inim inim inlediği halde, kendi derdini unutup bunlara bakıp avunan bir halk; buna da sanat dünyası diyen bir medya. Bu bir tesadüf değildir. Bir model oluşturuluyor. Bu toplum modeli içinde bazıları öne çıkartılıyor ve toplum uyuşturuluyor. Bugün toplumun temelini oluşturan milyonlarca memuru işçiyi köylüyü esnafı emekliyi açlık sınırının altına iteceksin, bir avuç insanı daha zengin hale getireceksin. Bunun bir mekanizması olması lazım. Yoksa süpapları patlar bu ülkenin. Bunun patlamamasının bedelini de biz enayilik vergisi olarak o mankenlere, o tırnak içinde “sanatçı” dediğimiz kişilere ödüyoruz.

Kimseye özentim yok
Eğer Türkiye’de gerçekten sanatla uğraşıyorsanız para kazanamazsınız. Benim eğer sömürülmemiş olsaydım, altınım teriyle kazandığım çok param olması lazımdı. Türkiye’de otuz yıldır benim kasetlerimin girmediği ev yok gibidir. Ya da benim parçalarımı Zeki Müren’den İbrahim Tatlıses’e Sezen Aksu’dan Bülent Ersoy’a kadar okumayan insan kalmamıştır. En azından o bestelerimden kazanmam lazımdı. Ama hayatımız korsan kasetle uğraşmakla geçti. Korsan kasetçiler sattılar. Bir yandan telif hakları yayası çıkmadı. Bu arada benim bir tek para kazanma yolum vardı. O da neydi? Gazinolara çıkmak, içkili yerlerde şarkı söylemek. Ben de hayatım boyunca bunu reddettim. Bir tek kere bile öyle böyle yerlerde bulunmadım. Ücretsiz halk konserleri yaptım. Hiçbirinden para almadım. Sonunda işte geçinmek için çalışmak zorundayım. Ayrıca bir özentim falan da yok. Öyle insanın değerini kullandığı arabanın ya da oturduğu semtin ya da üstündeki giysinin kalitesinin oluşturmadığını düşünüyordum. Kalitesini başka değerler belirler. O bakımdan da benim bir zenginlik merakım zaten yok.

UNESCO’dan büyükelçilik
1996 yılında Paris’te merkezi bulunan UNESCO yani Birleşmiş Milletlerin Eğitim Kültür Bilim Kurulu bana bir büyükelçilik verdi. Bir de Genel Direktör danışmanlığı görevi verdi. 1996’dan beri Birleşmiş Milletlerin kırmızı pasaportum var. Bu günlerde bu seyahatlerin çok
olmasının bir nedeni de bu görevim.

Böyle bir affa karşıyım
Af yasası kamuoyunda tasvip görmüyor. Eğer bir ülkede demokrasi varsa yani halkın egemenliği varsa, beğenmediği yasaları tekrar gözden geçirirsiniz. Halk, bu af yasasının bazı bölümlerinden memnun değil. Bir kere şöyle bir yanlışlık var. Devlet kendisine karşı işlenen ve adına düşünce suçu denilen suçları af kapsamına almıyor. Onun dışında trafik kazası suçundan tutun da her türlü şeyi içine koyuyor. Hatta af konusuna banka soygunlarında adı geçenleri de ilave etmek istediler. Oysa kamuoyunun en hassas olduğu konular bunlar. Sonra herkes kendi adamını affettirmeye çalışıyor. Dolayısıyla bence bu af Türkiye’ye huzur getirmeyecek. Tam tersine zaten yitirilmiş olan adalet duygusunu daha da yitirmeye sebep olacak. Zaten kendileri de öyle bir çıkmazın içindeki hükümet ortakları dahi bu konuda ne yapacağını bilmiyor. Bu af adil bir af değil. Ben buna karşıyım.

Livaneli’den bir an
Gorbaçov’un odasındaki resim
Gorbaçov’la biz 1986 yılında tanışmıştık. O zaman Perestroyka ve Glasnost politikasını başlatmış olan kudretli bir devlet başkanıydı. Ve perestroykanın tarihi adlı kitabında bizimle görüşmesi “Perestroykanın ikinci önemli olayı” olarak yer aldı. O zamandan beri tanırım. Fikirlerini bilirim. Çeşitli ülkelerde görüştük, buluştuk. Amerika’da, Sovyetler Birliği’nde, İspanya’da Türkiye’de falan. Fakat en son Gorbaçov’u ben bundan bir ay önce Kırgızistan’da sıcak göl anlamına gelen Isık Göl’ün kıyılarında gördüm. Orada bir toplantımız vardı. Sonra da Isık Göl üzerinde bir gemi gezintimiz vardı. Orada bir sohbetimiz oldu. Dedi ki bana:
-Benim evimde, çalışma masamda bir resim durur. Bu resmin kim olduğunu tahmin edersin?
-Aile resmi mi?
-Yok. Bir devlet adamı.
-Lenin mi?
-Hayır.
-Stalin olmaz zaten, Karl Marks mı?
-Hayır
-Ne resmi peki?
-Atatürk.
Ve onun o “daça”sındaki çalışma odasında, ta gençlik yıllarından beri Atatürk resminin durduğunu kendi ağzından duydum.

GÜNDEM

Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman...
Zülfü Livaneli
Sabah 12 Nisan 2001

Bernard Shaw, "Gazetecilik, dünya savaşı başlangıcıyla, bisiklet kazasını birbirinden ayıramayan bir alandır" der.
Sivri dilli Shaw böyle diyerek gazetecileri kızdırabilir ama benim asla böyle bir niyetim yok.
Sadece gazete-televizyon haberlerini art arda izlemenin, günü anlamaya yetmeyeceğini belirtmekle yetineyim.
Birbirinden kopuk gibi görünen birçok olay, aslında yaşadığımız günün ruhunu oluşturuyor ve bu da gazetecilikten çok edebiyatın, yani daha derin bir kavrayışın alanına giriyor.
***
Bugünlerde sık sık Anton Çehov geliyor aklıma; büyük Çehov! Onun dahice örülmüş oyunlarında da her şey olağan gibidir. Gündelik yaşam, tembel bir nehir gibi ağır ağır akmakta ve insanlar kendilerini bu nehrin akıntılarına bırakmaktadırlar.
Yaz bahçelerindeki beyaz giysili insanlar; piyano konserleri, yemekler, fıkralar ve entellektüel tartışmalarla vakit geçirirler.
Ama oyun biraz ilerleyince anlarız ki, bu insancıkların hepsi derin bir huzursuzluğun pençesindedir.
Durup durup ağlama krizlerine giren kadınlar, ölesiye sarhoş bir doktor, ona umutsuzca sevdalanmış bir genç kız, ölümü bekleyen bir ihtiyar... Hepsi de huzursuz ve her an isteri krizlerine açık bir kırılganlıkta yaşamaktadır ama dış görünüşte bunu farketmeye imkân yoktur.
İç huzursuzluğu anlayabilmek için Çehov çapında dahi bir yazarın, insan ruhlarını, sandıktan çıkarılmış gizli bir çeyiz bohçası gibi kat kat açması gerekmektedir.
İhtilale, yani büyük değişime akan bir toplumdaki derin huzursuzluktur bu.
Taşlar yerinden oynamış ve insan ruhları onulmaz biçimde yaralanmıştır.
***
Türkiye'de de ekonomik krizden daha yoğun olarak yaşanan kriz bence bu. Amacını yitirmiş, hayallerini tüketmiş ve yarınına umutla bakamayan bir toplum.
Büyük değişimin sancılarıyla kıvranan ve ne olduğunu bir türlü anlayamayan huzursuz insanlar.
Yerleşik değerlerin çöktüğü ama bir türlü yeni değerler sistemine geçemeyen insanların iki cami arasında bînamaz kalmış hali.
Beni en çok bu durum korkutuyor biliyor musunuz!
Bir ülkenin ruhunu yaraladığınız zaman, ekonominin ve siyasetin bu yarayı iyileştirmesi çok zor oluyor.
Her akşam televizyon ekranında dinlediğimiz kur, makas, çapa çıpa, para kurulu formüllerinin ulaşamayacağı derinlikteki bir yara bu.
Ve için için kanıyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:29
Yafevune Abdul ( 1938) </B>
Adige şair ve yazar. 1938 yılında Ürdün'de Suveyleh köyünde doğdu. Maddi imkansızlık yüzünden yüksek öğrenim yapamadı ve orduya katıldı. 1956 Arap-İsrail savaşında yaralandı ve madalya aldı. 1960 yılında ordudan ayrıldı. Elektrikçilikle yaşamını kazanırken bir yandan da Çerkes Kültür Derneklerinde çalıştı. İlk şiirlerini bu yıllarda yazmaya başladı. 1965 yılında Ürdün'ü terk ederek atalarının yurdu Kafkasya'ya yerleşti.

Halen Kaberdey-Balkar Cumhuriyeti'nde yaşamakta ve yerel basında yazıları yayınlanmaktadır. Çerkes sürgünlerinin yabancı topraklardaki yaşamını anlatan ve Kafkasya'ya dönüş ülkülerini idealize eden "Fvexuis Syxeku" (Selam Sana Yurdum!, Nalçik 1959) anadilinde yayınlanan ilk şiir kitabıdır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:29
Yahya Dede Paşa </B>
Yahya Dede Paşa (Mutasarrıf)

Ahıska (Çıldır) Atabekleri soyundan olup babası Mehmet Akif Beydir. 1878-1879 Osmanlı-Rus Savaşında Ardanuç Kaymakamı ve yerli Asakir-i Muavene Taburu Kumandanı olarak hizmet etti. Savaştan sonra Bursa’ya yerleştikten sonra Mardin, Maraş, Sinop, Antalya, Isparta, Urfa Mutasarrıflıklarında bulundu. Maraş-Zeytun’daki isyancı Ermenileri ıslah etti. 1900 yılı içerisinde izinli olarak İstanbul’da istirahatta iken İşkodra Valiliğine tayin edildiği kendisine bildirilmesinden çok kısa zaman önce ölmüştü. Mezarı Fatih Türbesi mezarlığındadır.

Yahya Dede Paşa, Topçu Birinci Feriki (Orgeneral) Ali Rıza Paşa'nın amcasıdır. Yahya Dede Paşanın oğullarından biri eski kaymakamlardan Ali Munis Atabek, diğeri de Ahmet Enis Atabek’tir. Ahmet Enis Beyin oğlu, ünlü yazarlardan Selahaddin Enis Beydir. [M.A. Özder; Artvin ve Çevresi, s.86 * M.A. Özder-A. Aydın; s.9-10]

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/187.gif
Yalçın Özer ( 1948) </B>
1948‘de doğdu. 1976 senesinde İstanbul Tıp Fakültesi’ni bitirdi. Bu seneden itibaren İstanbul’da Bakırköy Hükümet Tabipliği ve İstanbul İl Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu.1997 yılına kadar, 18 yıl Türkiye Gazetesinde köşe yazarlığı, başyazarlık ve gazete yöneticiliği yaptı. Gazeteciler Cemiyeti tarafından 1986 yılında son 10 yılın en iyi gazetecisi seçildi. TGRT Televizyonu’nda haber programları yaptı.Dr. Yalçın Özer siyasete öğrencilik yıllarında Adalet Partisi Bakırköy İlçe Gençlik Kollarında çalışarak adım attı.18 Nisan 1999'da yapılan yerel seçimlerde DYP'nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı oldu fakat seçilemedi.

HABER

Acımız büyük
Türkiye 9 Ocak 2001
Başarılı bir gazeteciydi
Yalçın Özer, 1948 yılında doğdu. İstanbul Tıp Fakültesi’nden 1976 yılında mezun olan Özer, İstanbul Bakırköy Hükümet Tabipliği ve İstanbul İl Sağlık Müdür Yardımcılığı görevlerini yürüttü. Türkiye Gazetesi’nde 1997 yılına kadar 18 yıl köşe yazarlığı, baş yazarlık ve yöneticilik yapan Özer, 1986 yılında Gazeteciler Cemiyeti tarafından son 10 yılın en iyi gazetecisi seçildi. TGRT Haber programları da yapan Özer, siyaset hayatına ise öğrencilik yıllarında Adalet Partisi’nde başladı. 18 Nisan 1999’da gerçekleştirilen yerel seçimlerde DYP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmuştu. Özer, evli ve iki kız çocuk babasıydı.

ANKARA (İHA) - Gazetemizin eski Başyazarı, Türkiye Gazetesi Temsilcisi, Gazeteci-Yazar Yalçın Özer, geçirdiği kalp krizi sebebiyle önceki gece vefat etti. Merhum Yalçın Özer’in cenazesi, dün Ankara’nın Bağlum Köyü Merkez Camii’nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazı sonrası Bağlum Aile Kabristanlığı’nda toprağa verildi.

Cenazeye kimler katıldı
Cenaze törenine, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Grup Başkanı Bülent Arınç, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Ali Çoşkun ile Hüseyin Çelik ve milletvekilleri, DYP Grup Başkanvekili Turhan Güven, Genel Başkan Yardımcıları, Celal Adan, Hayri Kozakçıoğlu, Mehmet Gölhan, Necmettin Cevheri, Saffet Arıkan Bedük ve milletvekilleri, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok, Bağlum Belediye Başkanı Murat Kutlu, İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Enver Ören’i temsilen İhlas Holding Genel Sekreteri Cemil Aral, İhlas Holding Müessese Müdürü Yavuz Özgün, Genel Yayın Müdürümüz Resül İzmirli, TGRT Genel Müdürü Taha Yücel, Rek-Baş Genel Müdürü Serkan Aldoğan, Ankara Medya Grup Başkanı Nuri Elibol, Ankara İHA TGRT ve Türkiye Gazetesi yönetici ve personelleri, Türkiye Gazetesi İdari Temsilcisi Enver Yazıcı, İhlas Holding personeli ve çok sayıda vatandaş katıldı.

Erdoğan: Çok üzgünüm
AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, cenaze töreninden sonra yaptığı açıklamada, Yalçın Özer’in, çok değerli bir dostu ve ağabeyi olduğunu belirterek, “Gerçekten kendisine çok saygı duyduğum, çok da müşterek yanlarımızın olduğu bir insan. Bugün de kötü haberini aldığımız bir gün. Bu haber bizi gerçekten derinden üzdü. Kendisine Allah’tan rahmet, yakınlarına sabır ve başsağlığı diliyorum” dedi.

Yazarlarımız Özer’i anlattı...

Ömer Öztürkmen:
Türk basınında onu bir ahlak numunesi olarak gösterebilirim. 50 yıllık tercrübem bu. Yalçın, Cağaloğlu’nda rahmetli Erol Güngör kadar güçlü kalemi olan yetenekli bir arkadaşımızdı. Çok akıcı ve etkili bir üslûbu vardı. Aynı zamanda iyi bir doktor da olan arkadaşımızın genç yaşta vefatı hepimizi derinden üzmüştür. Cenab-ı Hakk’tan mağfiret niyaz ediyor, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.

Gürbüz Azak:
Yalçın Özer, göreve bağlılığı, Türkçe’ye hakimiyeti ve genç gazetecilere örnek oluşu ile bilinmeli ve unutulmamalı. Son derece mantıklı ve seviyeli yazılarından istifade ettiğim dost Yalçın Özer’e rahmetler diliyorum. Gazetemize yıllarca tıpkı bir muhabir gibi el ve omuz vermiş, son derece hatırnaz bir arkadaşımızdı.

Mustafa Necati Özfatura:
Gazetemizin ilk yazarlarından olup, gerek gazetemizde, gerek Holdingimizin muhtelif kademelerinde çok büyük hizmetleri olmuştur. Yalçın kardeşim, son derece mütevazi, son derece ahlak ve haya sahibi, ehl-i sünnet büyüklerinin yolunda giden, onları aşk derecesinde seven bir inanca sahipti. Gazetemizin yeni yayınlandığı yıllarda birlikte aynı odaları ve aynı duyguları paylaştık. Tabii üzüntümüzü birkaç kelime ile ifade etmek mümkün değildir. Üzüntümüz çok büyüktür. Allah-ü Teala’nın rızası ve rahmeti üzerine olsun. Kabri, cennet bahçelerinden bir bahçe olsun. Yakınlarına ve gazetemizin mensuplarına ve okuyucularına başsağlığı diliyorum. Kendisini çok seviyordum.

Rahim Er:
Türkiye, çok önemli bir beyni, basın dünyası şerefli bir kalemi, biz yeri doldurulmaz kıymetli bir arkadaşımızı kaybettik. Acımız fevkalade büyüktür. Sevenlerine sabır, kendisine yüce Allah’dan gani gani rahmet diliyorum.

Fuat Bol:
Yalçın Özer Abi, kalemi de kendisi gibi pırıl pırıl olan ender yazarlarımızdandı. Genç yaşta aniden aramızdan ayrıldı. Belli ki onun o temiz kalbi, hayatın ağırlığına daha fazla dayanamadı. Halbuki Türk cemiyeti olarak o müstesna kaleme ne kadar ihtiyacımız vardı. Yine belli ki iyiler iyi atlara binip, iyi ve güzel diyarlara gidiyor. Kendisine Cenab-ı Hakk’ın sonsuz mağfiretini diliyorum. Başımız sağolsun.

İzgi ve Kutan’dan başsağlığı mesajı
ANKARA- TBMM Başkanı Ömer İzgi, dün geçirdiği rahatsızlık sonucu hayatını kaybeden gazeteci Yalçın Özer’in eşine bir başsağlığı mesajı gönderdi. İzgi, Özer’in eşi Leyla Özer’e gönderdiği mesajda, “Saygıdeğer eşiniz, gazeteci Yalçın Özer’in geçirdiği rahatsızlık sonucu yaşamını yitirmesinden derin üzüntü duydum. Merhum Yalçın Özer’e Allah’tan rahmet, size, yakınlarınıza ve basın camiasına sabır ve başsağlığı dilerim” dedi. SP Genel Başkanı Recai Kutan’da dün grup toplantısında yaptığı konuşmada Yalçın Özer’in vefatından duyduğu üzüntüyü dile getirerek, ailesine, yakınlarına ve basın camiasına başsağlığı diledi.

‘Ufku geniş bir aydındı’
İSTANBUL - Doğruyol Partisi (DYP) Genel Başkanı Tansu Çiller, önceki gece vefat eden yılların gazetecisi Dr. Yalçın Özer’in ölüm haberini, dün ziyaret ettiği Tüketicileri Koruma Derneği’ne (TÜKODER) gelirken yolda öğrendiğini söyledi. Ölüm haberini duyduğunda ‘şok’ olduğunu ifade eden Çiller, merhum Özer için düşüncelerini şöyle dile getirdi: “Merhum Yalçın Özer, tertemiz, pırıl pırıl, ufku çok geniş, dünyayı apayrı bir ışıkla görebilen bir arkadaşımızdı. İçimiz yanıyor bugün. Türkiye’nin kaybıdır. Sadece gazetecilik değil, siyasetin de büyük kaybıdır. Arkadaşımızın yazmış olduğu bir çok yazının
bugün ne kadar gerçek olduğu tek tek ortaya çıkmaktadır. Mekanı Cennet olsun.”

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/272.jpg
Yakup Kadri Karaosmanoğlu ( 27.03.1889)- (13.12.1974) </B>
27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi.

1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. Kadro Dergisi 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal hayatının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü.

Yazı Hayatı

Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsî ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında eserlerinde belli tarihi dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır. Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci görünümündeyken, sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır.Romanları arasında en ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır. Nur Baba Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır.

Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'ın cinsi ilişkileriyle bu benzerliği anlatmaya çalışır.Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur. Kiralık Konak Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski hayat biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir ve "milli ideal" sevdasına tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'sidir. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar.

ESERLERİ Roman: Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore, Yaban, Ankara, Bir Sürgün, Panaroma, 2 cilt, Hep O Şarkı. Hikaye Bir Serencam, Rahmet, Milli Savaş Hikâyeleri. Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, Vatan Yolunda, Politikada 45 Yıl, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:30
Yalçın Doğan </B>
Gazeteci-Yazar.. Uzun yıllar Milliyet'te köşe yazarlığı ve genel yayın yönetmenliği yaptıktan sonra işten çıkarıldı. Halen Cumhuriyet'te köşe yazarlığı, TRT'de bir program yapıyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:31
Yalçın Toker </B>
ESERLERİ

1.Ben Spor Yazarı İken
Yalçın Toker
Toker Yayınları

“Bu kitap aslında en az iki yıl önce çıkmış olmalıydı.. Çünkü böyle bir kitap yazmaya bundan üç yıl önce karar vermiştim.. Hazırlamam altı-yedi ayımı alsa, iki yıl önce basılmış olurdu. Gecikmenin sebebi, araya ameliyatımın girmesi ve bir yıla yakın bir süre çalışamamamdı. Önce kitabı yazma kararını verdiğim günden söz edeyim. 1996 yılı Ekim ayının ilk haftası idi.. Yayınevimdeki masamda çalışırken bir fax mesajı aldım. Fax, Türkiye Spor Yazarları Derneği'nden geliyordu.”

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:31
Yalım Erez ( 1944) </B>
Yalım Erez

İşadamı. Sanayi eski bakanı ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) eski başkanı. Haznedar Tuğla başkan vekili.

1944'te Van'da canlı hayvan ihracatçılığı yapan İhsan Erez'in ilk oğlu. Erez ailesi 1951'de İstanbul'a göçtü. İstanbul'daki ilk yıllarında, Van'da başlattıkları canlı hayvan ihracatını sürdürdüler. Müteahhitlik yıllarının ardından 1952'de sanayicilik macerası başladı… Merter'de ateş tuğlası üreten Haznedar Tuğla fabrikası satılıyordu. Baba Erez üretime 1927'de başlayan bu fabrikayı satın aldı. Önce inşaat sonra ateş tuğlası üretimine geçti.

Yalım Erez İstanbul Üniversitesi Kimya Mühendisliği Fakültesi'ne girdi. Öğrenci olaylarının en yoğun olduğu yıllarda öğrenci cemiyeti başkanlığı yaptı. Bir gün arkadaşları ondan izinsiz boykot yapınca, önce okula gelip boykotu kırdı, ardından da öğrenimine son vererek babasının fabrikasında iş hayatını tercih etti. Erez, 1999 yılında Star Gazetesi'nde yayımlanan röportajında Jale Özgentürk'e o yılları anlatırken "Radikal olmadım hiçbir zaman. Sağ-sol ayrımı yapmadım. Doğrulardan yana oldum" diyor.

160 çalışanlı Haznedar Tuğla'yı, kardeşi Zekai Erez'le birlikte yürütüyor. "Dünyanın hiçbir ülkesinde üretim yapmak isteyene bu kadar zorluk çıkarılmaz" diye yakınmasına karşın sanayiciliği, üretmeyi, başarının karşılığını hemen almayı çok seviyor.

1978'de İTO yönetim kurulu üyesi olan baba Erez'den bu görevi devraldı. 1982'de başkanvekili, 1988'de de başkan oldu. Siyasete giden yolun taşlarını bu örgütlerden döşedi… Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nde 1990-95 arasında başkanlık yaptı. Bu süre içinde Türkiye'yi bir baştan bir başa dolaştı. 1995'te DYP'den Muğla milletvekili oldu. 53-54-55'inci hükümetlerde sanayi bakanlığı yaptı. Siyasete geçince görevlerini oğlu Salih ve kardeşi Zekai Erez'e devretti.

Anayol, Refahyol, Anasol… Bu hükümetlerin hepsinde hem kurucu oldu hem 'dağıtıcı'. Siyaset sahnesinde kısa bir dönem de olsa etkin rol oynadı. Basına verdiği demeçte DYP Lideri Tansu Çiller'i politikaya kazandırdığını söyledi. Çiller'in A takımında yer aldı. Kimine göre değişimin, kimine göre de siyasetteki bozulmanın sembolüydü…

Aralık 1998'de ise kısa süreli siyasi yaşamının en önemli sorumluluğunu üstlendi. Hükümeti kurmakla görevlendirildi. Ancak başbakanlığın kapısından döndü. Sonra da kendi nitelemesiyle "politikaya" kısa bir süre için ara verdi." İş yaşamına döndü.

Evli, üç çocuk babası.


HAKKINDA YAZILANLAR

Büyük Kulüp Üyesi
Para, 10-12-95

(. . . . ) Kamuoyunda, Hükümetler kurup hükümetler düşüren patronlar kulübü' olarak bilenen ve merkezi Istanbul'da olan Cercled'Orient (Büyük Kulüp), Başbakan Necmettin Erbakan'ın RP-DYP koalisyon hükümetine de bakan olarak üç üye verdi: Nafiz Kurt, Mehmet Ağar ve Yalım Erez. Cercled'Orient, (Tansu Çiller'in) bundan önceki koalisyon hükümetlerinde Cercle d' Orient'nçi ve DYP'li sözkonusu üç bakan Erez, Ağar ve Kurt, hükümet protokolü çerçevesinde icraatları yakından takip edecek, dış dünyaya güvence teşkil edecek. (. . . )



Yalım Erez
Gülçin Telci
Hürriyet 19 Ağustos 1995

Saha kenarında durup, ortasında oynamış kadar etkili olabilecek düzeyde akıllı. . . Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) siyasete karışmasının Anayasaya aykırı olduğunu hatırlatanlara, "Tobb Başkanı olarak değil, vatandaş Yalım Erez olarak hareket ediyorum" diyecek kadar cüretkar.

·Bakanlara ayağa kalkmadan, "Sen şöyle otur, sen öbür tarafa geç" diyecek kadar güçlü bir kişi. . . Oyunu kendi kuralına göre oynamayı seven ve kendi kuralını "gücünü güçlendir" şeklinde izah eden Erez, Başbakanlık koltuğuna taşıdığı Tansu Çiller'e "Erkek kardeş eksikliğimi giderdim" dedirtecek sevgisini kazanmış. . . Tabi aynı şekilde Yalım Erez de, Çiller için, "Kızkardeş eksiğimi giderdim" diyerek sevgisini ve bağlılığını sergiliyor. . .

·Yakın çevresinin "Sen Başbakan olacak adamsın" dediği Yalım Erez, kendisi milletvekili seçilemeyince, bir dönem Bedrettin Dalan'a, daha sonra da hem İstanbul Ticaret Odası'nda, hem de TOBB'da kendisine danışmanlık yapan Tansu Hanım'ın seçilmesi için büyük destek verdi.
·
* Her an için politikaya tekrar atılmayı düşünen Erez'in dost çevresine göre beklentisi şöyle: "Kızkardeşi, Yani Tansu Hanım Çankaya'ya çıkacak. Çıkarken de elini Yalım Erez'e uzatıp, onu Başbakan yapacak. . . "
Yalım Bey, Anayasa değişikliği ile milletvekili koltuk sayısının artmasına en çok sevinenler arasında. . . Geçen seçimlerde kapıdan döndü, belli ki bu kez bacadan girmeyi deneyecek!. .

* Azarları ile ünlü
Yalım Erez, son yıllarda iş dünyasına yönelik "azarlamalarıyla" da dikkati çekti.
Sakıp Sabancı'ya, "Klinik vaka" dedi.
Ege Sanayi Odası Başkanı (EBSO) Selim Yaşar'a "mülayim" demeyi uygun gördü.
Türkiye'nin notunu düşüren, sonra da artırmayan Standard and Poor's temsilcileri, TOBB'u ziyaretlerinde yine Yalım Bey'Den iyi bir azar işitti. . . "Türkiye iç borçlarını aksatmadan öder mi?" sorusunu sorduklarına bin pişman ayrıldılar Erez'in yanından. . . Erez onlara, "İç borç ödemelerimiz sizi niye ilgilendiriyor. Bu soruyu nasıl sorarsınız" diye çıkıştı. . .
* Rahmi Koç ise, Erez'in değişik bir uygulamasıyla karşılaştı. Erez, bu uygulamasıyla Koç'a bir anlamda TÜSIAD Yüksek İstişare Başkanı'yken hükümete yönelik sert eleştirilerinin bedelini ödetmiş oldu.
Rahmi Koç, kendisinin Milletlerarası Ticaret Odası Başkanlık koltuğuna oturması şerefine verilen ve TOBB'un ev sahibi olduğu yemekte boş masalara konuşmak zorunda kaldı. Oysa Koç'un çabası ile kuruluşunun 75. yılında Milletlerarası Ticaret Odası'nda başkanlık bayrağı Türkiye'ye geçmişti. . .
* Bülent Eczacıbaşı'nın başkanlığı döneminde üyesi olduğu derneğe karşı sert çıkışları yüzünden TÜSIAD'ın Haysiyet Divanı'ndan "uyarı alan ilk üye" olma şerefine de kavuştu Yalım Erez. . . Bu uyarıdan sonra, istifasının isteneceğini önceden öğrenip, hemen kendisi istifa etti TÜSIAD'dan. . .
·Zamanın TÜSIAD Başkanı Halis Komili'ye ise, "Şov yapma, ben daha iyisini yaparım" diyerek, iyi bir "showman" olduğunu vurguladı.

* Görevini uzattı
Prof. Doğu Ergil'e hazırlattığı Güneydoğu Raporu'nun kamuoyunda büyük yankı uyandırması üzerine, TOBB'a bağlı odalardan çatlak sesler yükselmeye başladı. Ama Erez için bu sesler o kadar önemli değildi. . . Çünkü, TOBB ve diğer oda seçimlerini çıkarttırdığı bir kararname ile bir yıl erteletmişti. . . ANAP, bu olayın Anayasa'ya aykırı olduğunu savunup, dava açmıştı, ama Türkiye'deki mahkemelerin hali belliydi. . .
Oda seçimlerinin bir yıl ertelenmesi, "Yalım Bey gelecek genel seçimlerde yine milletvekilliğine aday olacak. İşini sağlama alıp, zamanını bir de TOBB seçimlerine harcamak istemedi herhalde" yorumlarına da yol açtı. . .

* Yalım Bey, Güneydoğu raporu öncesi, TOBB'un etkin olduğu bir başka örgüte, İktisadi Kalkınma Vakfı'na bir rapor hazırlattı. Bu rapor, pek suya sabuna dokunmayan, sanki nabız yoklayan bir havadaydı.
* Yalım Erez, daha sonra basına yolladığı bir mektupla, Güneydoğu sorununun çözümü için, "Korsika Modeli"ni önerdi.


Manzara
Taha Kıvanç
Zaman 15 Ağustos 1995

Türkiye'de birçok liderin neredeyse müşterek burcu olan Akrep, Yalım Erez'in de burcu olarak karşımıza çıkıyor.

Erez, bir dergideki söyleşide şöyle diyor:
* "Ne zaman bir dernek, birlik, kulüp gibi yere gitsem, bir süre sonra lider olurum. Liderlik benim hamurumda var. Ancak, hayatımın hiçbir döneminde hiçbir yere, hiçbir kimsenin desteğiyle gelmedim. Liderliğe hep kendim öğrenerek, kendi çalışma ve gayretimle sahip oldum. "
İlkokulda sınıf mümesilliği ile başlayan liderlik onu şimdilik TOBB Başkanlığı koltuğuna kadar getirmiş. Ailesi ile ilgili olarak Erez şunları söylüyor:
"Baba tarafım aşirete mensup bir aileydi. Babamın ilk ismi olan Enis, babamın dedesinin ismiydi. Dedem ise Pirey Ağa olarak tanınan yörenin namlı bir aşiret reisiydi. 1951 yılına kadar Van'da büyüdüm. Sonra ilkokul çağlarımda Istanbul'a geldik. "

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:31
Yaman Törüner ( 1949) </B>
1949 yılında Ankara'da doğdu. SBF mezunu. Meslek hayatına 1972 yılında Merkez Bankası'nda müfettiş olarak başladı. 1981'de MB Londra Temsilci Yardımcı olarak görev yaptı. 1990'da Merkez Bankası'nda Para Piyasaları ve Fon Yönetimi Genel Müdürü'yken, İMKB Başkanlığı'na atandı. 1994'de tekrar Merkez Bankası'na Başkan olarak geri döndü. Iktisadi Araştırmalar Vakfı ve Finans Kulüp'te Yönetim Kurulu üyesi. DYP milletvekili olarak TBMM’ye girdi. 28 Şubat 1997 sürecinde DYP’den istifa etti.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:31
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2232.jpg
Yasemin Dalkılıç </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Bravo Yasemin
Türkiye 16 Temmuz 2001

Dünya limitli ağırlıkla serbest dalış rekortmeni Yasemin Dalkılıç, 105 metrelik rekor dalışını başarıyla gerçekleştirdi. Dalkılıç, Mısır'ın Hurgada şehrinde Kızıldeniz açıklarındaki rekor dalışını 2 dakika 38 saniyede gerçekleştirdi. Bu süre, Serbest Dalış Eğitim Birliği (FREE) tarafından da onaylandı. Yasemin Dalkılıç ve dalış ekibi, rekorun ardından büyük bir sevinç yaşadı. Dalkılıç, geçtiğimiz yıl Bodrum'da 100 metreye inerek dünya rekoru kırmıştı. Ünlü sporcu, yeni rekoruna 16 kişilik özel bir ekiple hazırlandı. Her rekor denemesi ortalama 500 bin dolara mâlolan ODTÜ Matematik Bölümü öğrencisi Yasemin Dalkılıç, rekor için Quantum, İntercontinental ve Divers Lodge sponsorluğunda hazırlandı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:32
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3153.jpg
Yaser Arafat ( 1929)- (11.11.2004) </B>
1929 yılında doğdu. Eski bir Osmanlı zabiti olan Abdülrahman Bey, Kudüs’te dünyaya gelen oğluna, Muhammed adını verdi.

Çoban, tüccar, Pakistanlı işadamı, hatta yaşlı bir kadın kılığında İsrail topraklarına baskınlar düzenlerken, Muhammed'in kod adı, "Ebu Ammar"dı. 1994'te, Nobel Barış Ödülü'nü alırken ise, herkes onu, Filistin lideri Yaser Arafat olarak tanıyordu.

Dünyanın en çalkantılı bölgesinde doğan Yaser Arafat’ın çocukluğunu geçirdiği ev, İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgalinden sonra, ağlama duvarına yer açmak için yıkıldı.

Arafat gençliğinde neşeli ve enerji doluydu. Çevresindekileri kolayca etkileyebilen Arafat, Kahire Üniversitesi'nde okurken, Filistinli Öğrenciler Birliği'nin lideri seçildi. Uluslararası toplantılarda Filistin sorununun sözcülüğünü yapmaya, daha o zamanlar başladı. Üniversiteden sonra, kısa bir süre, Kuveyt'te inşaat mühendisliği yaptı.

1958'de El Fetih'i kurdu. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde, bizzat yer aldı. 1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonraysa, artık bir efsaneydi. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başladı. Onu, Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne götürdü.

İKİ ÖNEMLİ İLKE
Böylece adı artık uluslararası arenada da geçmeye başlayan Arafat, bütün Filistin örgütlerini çatısı altında toplayan Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başına geçti. İki önemli ilkeye, sıkı sıkıya sarıldı: Bu ilkelerden birincisi, Filistin hareketinin, herhangi bir Arap ülkesinin denetimi altına sokmamaktı. Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'la, sürekli karşı karşıya geldi. İkinci önemli ilkesiyse, komünistlerden, radikallere kadar farklı Filistinli grupları birarada tutmaktı. Bunun için de, onların disiplinsizliğe varan davranışlarına göz yumdu.

Filistinli grupların bu disiplinsizliği, Ürdün'de iç kargaşaya yol açtı. Ürdün güvenlik güçleriyle, Filistin örgütleri arasında yaşanan kanlı çatışmalar, tarihe, "kara Eylül" olarak geçti. Filistin Kurtuluş Örgütü, Ürdün'den Lübnan'a taşınmak zorunda kaldı. Ancak, bu gelişme, Lübnan'daki etnik dengeleri bozdu. Patlayan iç savaş, yıllarca sürdü. İsrail, kargaşa içindeki Lübnan'ı işgal etti. Arafat, o günlerde, bugünün İsrail başbakanı, o zamanların savunma bakanı Ariel Şaron'un elinden kurtulmak için, sürekli hareket eden bir araçta yaşamak ve sonunda, Lübnan'dan da çıkmak zorunda kaldı. Arafat'a ve hareketine, bu kez, Tunus kucak açmıştı. Arafat, en yakın arkadaşı Ebu Cihad'ı da, İsrail özel kuvvetlerinin yaptığı bir baskında, Tunus'ta kaybedecekti.

DÜNYANIN KABUL ETTİĞİ LİDER OLMAYA GİDEN YOL
1987'de, Filistinlilerin direnişi, sokağa döküldü. İntifada, yani "direniş" hareketinin en sıcak günlerinde, Arafat, tarihi bir adım attı. 1988'de Filistin Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Bir ay sonra, yine, tarihi açıklamalar yaptı. İsrail'in, "güvenlik içinde var olma hakkını tanıdıklarını", ve "teröre karşı olduğunu", ilk defa söyledi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Amerikan yönetimi, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü, Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak tanıdığını ilan etti.
Arafat'ın en büyük hatalarından biriyse, Körfez Savaşı?nda "yanlış ata oynamak"tı. Kuveyt'i işgal eden Saddam Hüseyin'in yanında yer alınca, petrol zengini körfez ülkelerinden gelen ekonomik desteği, bir anda kaybetti.

OSLO ANLAŞMASI VE NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ
Savaştan sonra Ortadoğu'da dengeler değişti. Beyaz Saray'ın zoruyla, Ortadoğu barışı için görüşmeler başladı. Madrid'de açık açık, Oslo'da gizliden gizliye yürütülen görüşmeler, 1993'te sonuç verdi. Oslo'da varılan, Washington'da imzalanan anlaşmayla, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat, Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü. Arafat, bir yıl sonra, eskiden gizlice girdiği Gazze'ye, bu kez, Filistin yönetimi başkanı olarak taşındı. Çabaları hep, Filistin devletini kuracak olan nihai anlaşmayı sağlamak içindi.

2002 Şubat ayının ortalarında çıkan bir çatışma yüzünden yine Şaron tarafından ev hapsinde tutulmaya başlayan Yaser Arafat, parkinson hastalığı ile de mücadele etmek zorunda kalıyor.

GÜNDEM 11 Kasım 2004

Yaser Arafat öldü...
Milliyet 11 Kasım 2004

Filistin Devlet Başkanı ve Filistin mücadelesinin lideri Yaser Arafat, Paris yakınlarındaki Percy askeri hastanesinde bu sabaha karşı hayatını kaybetti.

İlk olarak Filistinli bakan Saib Erekat'ın ve ardından Filistin yönetimi başkanlığı sekreteri Tayip Abdürrahim'in resmen açıkladığı ölüm haberi, daha sonra Percy askeri hastanesi sözcüsü tarafından doğrulandı.

Hastane sözcüsü Christian Estripeau, Arafat'ın ''11 Kasım 2004 tarihinde, saat 03.30'da (TSİ 04.30) öldüğünü'' açıkladı.

Filistin yönetiminin başkanlık sekreteri Abdürrahim, Arafat için Mısır'ın başkenti Kahire'de cenaze töreni düzenleneceğini, Filistin liderinin daha sonra Ramallah'da defnedileceğini açıkladı. Kahire'deki törenin yarın düzenleneceği belirtildi.
Arafat'ın lideri olduğu El Fetih'in önde gelenlerinden Ahmed Gneym, ''Arafat, daha sonraki bir zamanda yeniden Kudüs'e defnedilebilmek üzere Mukata'da (Arafat'ın karargahı) tahta değil, taş bir lahitle defnedilecek'' dedi.


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Arafat
Yaşayan Bir Efsane
Marco Koskas
Milliyet Yayınları

Yaser Arafat kimdir? Gözü kara bir gerilla ve usta bir politikacı, modern terörizmin ve kurnaz pazarlıkçı, sürgündeki göçebe ve efsanevi lider...Filistin halkının yazgsını yönlendiren kişi. Arafat nasıl oldu da tek başına Filistin davasının simgesi haline geldi? Yaser Arafat, Mısır'da geçen çocukluğundan itibaren hep bir "bağımsız Filistin" hayal etti. Onun ve halkının yazgını başlangıçtaki bu sır belirleyecekti. İşte Marco Koskas'ın yazdığı bu usta işi biyografi, ilk başkaldırıdan 1993'teki Oslo anlaşmalarından kadar, olayların birbirine eklenerek yarattığı bu şaşırtıcı liderin izlediği yolu ve vardığı noktayı gözler önüne sermektedir. Hem İsrail'in hem Arapların tertiplediği yüzlerce suikasttan kurtulan, birlikte yola çıktığı birçok politikacıyı eskiten Arafat, tartışmasız bir meşruiyete sahip. Yaşayan efsane Yaser Arafat'ı bu kitapta umulmadık bir ışık altında yepyeni bir açıdan göreceksiniz. Marco Koskas, Balance Bounel adlı eseriyle 1979'da Premier Roman ödülü kazandı. L'Homme de paille ve La position tango adlı eserlerinden başka, 1992'de bir de Albert Schweitzer biyografisi yayımladı.

Süha Arafat, Yaser Arafat’ın hırıstiyan kökenli eşi. Evlendikten kısa bir süre sonra müslüman oldu. Bir kız çocukları oldu Zahwa. (1995)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:32
Yaşar Ateşsoy </B>
Gazeteci-yazar Yaşar Ateşsoy, 08.06.1957 tarihinde Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İstiklâl/Seyrani İlkokulu, Develi Merkez Ortaokulu ve Develi Lisesi'nden sonra Kütahya Eğitim Enstitüsü'nü, 1990 yılında Ankara Üniversitesi TÖMER'de İngilizce kursunu bitirdi. Anadolu Üniversitesi A.Ö.F. Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü ve Millî Güvenlik Akademisi 58. Dönem Mezunu..

Ateşsoy; 1976-1991 yılları arasında Hürriyet/hha, Milliyet/Mil-Ha, Millet, Karatekin, Bizim Çankırı, Tercüman, Akajans, Anadolu Ajansı (AA), Bulvar, Son Havadis, Söz gazeteleri ve Yankı Dergisi muhabirliği görevlerinde bulundu. Çankırı TV, Çankırı SüperFM ve Kanal 18 Radyo ve Televizyon kuruluşu ve yayınlarını gerçekleştirdi.

1992 yılında Sağlık Bakanlığı'nda Proje Koordinatör Yardımcısı, 1992-1993 Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nda Prodüktör, 1993-1995 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü ve Bakanlık Müşaviri, 1995-1997 Millî Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri, 1997 TBMM KİT Komisyonu'nda müşavir, 1997-1999 Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak görev yaptı. 2002 yılında Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkan Yardımcılığına atandı.

2002 yılından buyana Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri ve 2003 yılından itibaren de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bakanlık Müşavir vekili olarak görev yapmaktadır.

1999-2002 yılları arasında Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan ve Meksika'da yapılan toplantılarda heyet üyesi ve Basın Müşaviri olarak resmi görüşmelerde bulunmuştur.

Ayrıca, 1989 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı Müteşebbis Kurul Üyeliği, 1987-1995 yılları arasında Çankırı Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı, 1991-1997 yılarında Çankırı Polisgücü Spor Kulübü Başkanlığı görevlerini yapan Ateşsoy, Ulusal Stratejik Araştırmalar Derneği (UGSAD) üyesi ve Türkiye Eskrim Federasyonu Danışma Kurulu Üyesidir.

1989 yılından beri Sarı Basın Kartı Sahibi olan Ateşsoy, Yâran Diyarı Bizim Çankırı (1988, Ankara) ve Nevzat Ayaz ve Değişen Çankırı Gerçeği (1997, İstanbul) adında yayınlanmış iki kitabı vardır. 1990 yılı Başbakanlık BYEGM Röportaj Dalı Türkiye Birinciliği ödülü bulunan Yaşar Ateşsoy, Hatice Hanım ile evli ve Zeynep, Nasuh Emre ve Ahmet Çağatay'ın babasıdır

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:32
Yaşar İmamoğlu </B>
Yaşar İmamoğlu
/kanaat önderi/
Irak Milli Türkmen Cephesi’nin kurucularından ve ileri gelenlerinden. Irak’ı, Türkmenleri ve Kürtleri en iyi bilen isimlerden. Cephe’nin lideri olması önerisini rahatsızlığı sebebiyle geri çevirmek zorunda kaldı, yerine Yayçılı geçti.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:32
Yaşar Kaya ( 1938) </B>
1938 yılında doğdu.İstanbul Kabataş Lisesi mezunudur. 1959'da Istanbul'da Iktisad Fakültesine devam ederken 49 kişi ile birlikte tutuklandı. Dava 10 yıl sürdü.1965'de yarım kalan tahsilini tamamlayarak İktisat Fakültesi’ni bitirdi. İstanbul'da birçok şirkette çalıştı. Serbest ticaret yaptı.Aynı davayla ilgili olarak 1968'de Konya'ya sürgüne gönderildi, aynı yıl döndü.1991'de kurulan Kürt Vakfı'nın kurucularındandır.Özgür Gündem gazetesinin sahibi ve DEP’in (Demokrasi Partisi) Genel Başkanıydı. Bilahare yurtdışına çıktı. Kürt Parlamentosu üyesi oldu.
EP 5-12 Eylül 1993

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:33
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3573.jpg
Yaşar Reyhani ( 1932) </B>
1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır.

Yaşar Reyhani 10 Aralık 2006 tarihinde Bursa'da vefat etti.

VEFAT-HABER

Aşık Reyhani, son yolculuğuna uğurlandı
Zaman 11 Aralık 2006

Türk âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden ünlü halk ozanı Aşık Reyhanı bir süre önce yerleştiği Bursa'da 74 yaşında vefat etti. Reyhanı'nın ölümü sevenleri ve dostları tarafından üzüntüyle karşılanırken, cenazesi Yıldırım ilçesi Değirmenönü Merkez Camisi'nde ikindi namazının ardından Cumalıkızık mezarlığına defnedildi. Aşık Reyhani'nin cenazesine, yetiştirdiği bazı aşıkların yanı sıra çok sayıda vatandaş katıldı.

Yaklaşık 10 yıl önce, doğduğu topraklar olan Erzurum'dan göç edip Bursa'ya yerleşen Aşık Reyhani, burada bir süre daha sanatını icra etti. Ancak Reyhani, her geçen gün aşıklık geleneğine duyulan ilginin azalması üzerine saz çalıp türkü söylemeyi bıraktı. Bursa'nın merkez Yıldırım ilçesine bağlı Değirmenönü Mahallesi'nde çocuklanın yanı sıra Erzurumlu aşık dostlarının yardımı ile hayatını idame ettiren Aşık Reyhani, sağlık sorunları nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu.
Aşık Reyhani, dün gece yarısı evinde hayatını vefat etti. Vefat haberinin duyulması üzerine Türkiye'nin dört bir yanından aşık dostları ve sevenleri Reyhani'nin evine akın etti. Aşık Reyhani'nin cenazesi, Değirmenönü Mahallesi Merkez Camii'nde ikindi namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

Aşık Reyhani'nin cenazesine katılmak üzere Kocaeli'den gelen Aşık Erol Evgani, Reyhani'nin ölümünden büyük üzüntü duyduğunu söyledi. Evgani, üzüntüsünü 'Reyhaniler kolay kolay yetişmez, acımız çok büyük' sözleriyle dile getirirken, Aşık Nuri Çırağı, Reyhani'nin her yönüyle bir Hakk ve halk aşığı olduğunu dile getirdi. Reyhani'nin duygu ve düşüncelerini nükteli ancak mert bir şekilde saz ve sözle anlatan vatanperver bir insan olduğunu dile getiren Çırağı, "Reyhani, nükteyi yerinde yapan, vatan ve mimlet sevgisini haykıran günümüzün en gerçek aşığıydı. Onun türkülerinde halk vardır. Üzüntümüz sonsuz." şeklinde konuştu.


ŞİİRLERİ

Bağlar

Demedim mi gönül kalkıp yürüme
Birgün yollarını harami bağlar
Dertliysen derdini dertsize deme
Dertsiz hekim olsa yara mı bağlar

Yazılan kaderdir başa gelince
Suç sende ayağın taşa gelince
Kudretin damlası coşa gelince
Onu bent mi eyler dere mi bağlar

Oku sayfasını geçen çağların
Yaprağı dökülmüş nice bağların
Adeti böyledir yüksek dağların
Aslı'ya yol verir Kerem'i bağlar

Ben de Reyhani'yim susuz pınarım
Damlam coş ederse olmaz kenarım
Öldüğümü duysa o nazlı yarim
Bilmem al mı giyer kara mı bağlar


Koklaya Koklaya

Gel yarim yeter bekledim
Gülü koklaya koklaya
Gözlerime yaş ekledim
Seli koklaya koklaya

Bir derdime bin ekledim
Aşkın boynuma yükledim
Seherde haber bekledim
Yeli koklaya koklaya

Gurbet gezdim adım adım
Asla olmadı muradım
Sırma saçın hatırladım
Teli koklaya koklaya

Reyhani'yim bak zamana
Kara bağrım yana yana
Kerem oldum Aslı Han'a
Külü koklaya koklaya


Sevdiğim

Al beni ne olur sevdaya götür
Erenlerden geri kaldım sevdiğim
Saz bir bahanedir göğsümü dövdüm
Bir kemik bir deri kaldım sevdiğim

Bu zalim zamanın ne ise kasti
Nereye gittimse yolumu kesti
Sırtımda kırık saz elimde testi
Doldurmadım yarı kaldım sevdiğim

Aşık Reyhani'yim uğradım derde
Nerdesin sevdiğim nerdesin nerde
Meydanı kaptırdım çakala kurda
Bir sürüden biri kaldım sevdiğim


Yarim

Bir muhannet yara gönül bağladım
Oldum bir kurumuş dal yarim yarim
Eğer günüm doldu, vadem yettiyse
Gelip de canımı al yarim yarim

Gençlik bir kuş idi elimden uçtu
Varlık kervan idi geldi de geçti
Ömür güneş idi gedikten aştı
Sanırsın olmamış yol yarım yarim

Aşık Reyhani'yim bu aşkın mesti
Gönlünden gönlüme bir rüzgar esti
Sen bir ulu pınar ben kırık testi
Acı bu halime dol yarim yarim


Bir Güzele

Bir güzele gönül verdim bağlandım
Ceylan oldu çekti beni izine
Boş boşuna ateşine dağlandım
Duman bitti umut kaldı közüne

Köz beni kül eder cana getirir
Yaş olur gözümden dane getirir
Gün olur ki yakar yıkar bitirir
Eyvah der elini vurur dizine

Dizine vursa da vurmasa da boş
İçenler uyanır içmeyen sarhoş
Aşk çilesi çetin olsa bile hoş
Hayal gerek aşıkların gözüne

Göze sürme çeker yar güzel olur
Yüze yaşmak çeker ar güzel olur
Yar ile dünyalık var güzel olur
Reyhani'yim baksam yarin yüzüne


Şimdi

Tükendi mürekkep karıştı satır
Bilemez ki katip ne yaza şimdi
Dört mevsimde ne şevk ne umut kaldı
Minnet ne bahara ne yaza şimdi

Vazgeç gafil göremezsin içimi
Sen kendinle kıyas etme suçumu
Doğuştan simsiyah olan saçımı
Söyle kim boyadı beyaza şimdi

Reyhani'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve naz ile
Naz bitti çevrildik niyaza şimdi


Ağlayım

Lütfeyle halime geçti şu ömrüm
Yar yüzünü görüp görüp ağlayım
Nasip eyle eşiğini kapını
Yüzlerini sürüp sürüp ağlayım

Gönlümüz gözümüz vecd ile dolsun
Muradım maksudum secdegah olsun
O gün olsun yarin müjdesi gelsin
Yol üstüne durup durup ağlayım

Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım


Bezdim

Ben bu aşkın abdalıyım
Dolana dolana bezdim
Çığ sökmüş bahar seliyim
Bulana bulana bezdim

Her gün sam yeli eser mi
Kamil cahile küser mi
Bıçak çeliği keser mi
Bilene bilene bezdim

Keder üstümüze zimmet
Zalimden olmaz merhamet
İlimsiz mürşitten himmet
Dilene dilene bezdim

Reyhani ölü yürür mü
Kül ölür mü kül çürür mü
Kuru ağaç dal verir mi
Sulana sulana bezdim

X
Veremem

Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem

Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem

Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem

Reyhani'yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken boyun eğdim ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem


Söyleyin

Beni sizden sorarlarsa dostlarım
Bir Reyhani geldi gitti söyleyin
Hayatı çileli muradı yarım
Heder etti ah tüketti söyleyin

Aldı kırık sazı kapıdan çıktı
Ağlar gözler ile gülerek baktı
Dağın ufuğunda bir akşam vakti
Güneşle beraber battı söyleyin

Ara sıra sazı verdik destine
Name yazdı yarenine dostuna
Ceketini yorgan ettik üstüne
Kolu yastık oldu yattı söyleyin

Bir duvara yaslamıştı yanını
Sılasına çevirmişti yönünü
Gurbet elde hasret yaktı canını
Sitem vurdu dert çürüttü söyleyin

Aşık Reyhani'ymiş kıldı ah u zar
Dolaştı alemi diyar be diyar
Parça parça etmiş bir deli rüzgar
Yaşı yağmur göz buluttu söyleyin


Başlar

Bekle ağaç meyve versin
Taş ondan öteye başlar
Mevsim sonbahara ersin
Kış ondan öteye başlar

Üç kapıyı açacaksın
Dört pınardan içeceksin
Altı şartı seçeceksin
Beş ondan öteye başlar

Gel gülü yandırma bülbül
Önce ağla sonradan gül
Ölüm en son nokta değil
İş ondan öteye başlar

Reyhani can yakacağın
Tükenmedi çekeceğin
Asıl gözden dökeceğin
Yaş ondan öteye başlar


Kurtulamaz

İnsan ömrü kara benzer
Erimekten kurtulamaz
Sona doğru azar azar
Yürümekten kurtulamaz

Gençlik açılmamış güldür
İlim çağı tatlı baldır
Sonu yaprak dökmüş daldır
Kurumaktan kurtulamaz

Reyhani yar yara kalsa
Gönül neşe ile dolsa
Aslı som altından olsa
Çürümekten kurtulamaz


Birgün

Deryalar yanmaz diyenler
Denizler de yanar birgün
Nehir içip doymayanlar
Damla içen kanar birgün

Çiçek solar fikir solmaz
Derya damla ile dolmaz
Evladın kötüsü olmaz
Atasını anar birgün

Sözüm söz deyip övünme
Özüm öz deyip övünme
İşim düz deyip övünme
Çark tersine döner birgün

Kesilmez mevladan umut
Bir mürşidin elini tut
Gelir rüzgar gider bulut
Elbet yağmur diner birgün

Gel Reyhani hayal kurma
Yolu bilmeyene sorma
Kendini yüksekte görme
Gökler yere iner birgün


Beni 1

Behey rüzgar gider isen canana söyle beni
Lütfü ve keremi çoktur yakmasın böyle beni
Ben bu derde düş olalı bana Mecnun dediler
Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni

Ben bu derde düş olalı gözlerim yaşta benim
Sinemi sitem kapladı gönlüm telaşta benim
Ne dizimde kuvvet kaldı ne aklım başta benim
İpsiz bağladı felek bir kaşı yayla beni

Ey Reyhani hep düşündün dünyada han olmayı
Hiç aklına getirmedin bir kabristan olmayı
İstemem sensiz efendim tahta sultan olmayı
Bana köle deseler de sen kabul eyle beni


Beni 2
İlahi niyazım sana düşürme garip beni
Alemin şahı Rabbena kılma muzdarip beni
Derdi senden alır isem dermanı kim neylesin
Sen bana benim demezsen kurtarmaz tabip beni

Geldi geçti gaflet ile bunca yıl ve seneler
Hep senin emrinde döner yorulmaz pervaneler
Dergahına talip olmuş tabiri divaneler
Ne olur eyle yarabbi aklıma sahip beni

Ey Reyhani neden akar durmaz göz pınarların
Gönül neylesin dünyayı olmazsa senin yarin
Birgün olup okununca cümlesi aşıkların
Yunusların arasında eyleme kayıp beni

Kaynak www.turkuler.com

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:33
Yaşar Yakış ( 1938) </B>
58.HÜKÜMET DIŞİŞLERİ BAKANI YAŞAR YAKIŞ

Yaşar Yakış, 1938 yılında Akçakoca'da doğdu.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Yakış, 1962 yılında Dışişleri Bakanlığı'na girdi.
Yakış, Anvers Başkonsolosluğu'nda ve Lagos Büyükelçiliği'nde görev yaptı.
Roma'da NATO Savunma Koleji'ne devam eden Yakış, Brüksel'de NATO Daimi Temsilciliği'nde ve Şam Büyükelçiliği'nde Müsteşarlık görevlerinde bulundu. Yaşar Yakış, Türkiye Cumhurbaşkanına, İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi Başkanlığı görevinde sekreterya hizmeti sunmak üzere Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde oluşturulan İSEDAK Koordinasyon Bürosu'nu kurdu ve başkanlığını yaptı.
1988 yılında Riyad Büyükelçisi olan Yakış, 1992-1995 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı'nda Ekonomik İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu.
Yakış, 1995 yılında Kahire Büyükelçisi, 1998 yılında Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi oldu.
2001 yılında emekliye ayrılan Yakış, evli ve bir çocuk babası.
Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen Yakış, Türk-Suudi ilişkilerinin gelişmesine katkısı nedeniyle, Suudi Hükümeti tarafından Kral Abdülaziz nişanı (birinci derece) ile taltif edildi.
AK Parti'de Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Yaşar Yakış, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Düzce'den milletvekili seçildi.Dışişleri Bakanlığı'na getirildi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:33
Yaşar Nuri Öztürk </B>
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Eski Dekanı. Çok sayıda kitabı var. Halen Star Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyor.İslam'a getirdiği yeni yorumlarla komedyenlerin malzemesi oldu.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:33
Yavuz Ataç </B>
MİT'in Dış Operasyonlardan Sorumlu eski Daire Başkan Yardımcısı olan Ataç, yarbay rütbesinde MİT'e girdi.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan eski Yardımcısı Hanefi Avcı, Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadede; Ataç'ın, Tevfik Ağansoy'u arandığı sırada yurtdışına kaçıran, Alaattin Çakıcı'yı koruyan ve yurtdışına giriş çıkış işlerini organize eden MİT görevlisi olduğunu ileri sürdü.

1997'de Pekin'e idari ateşe olarak gönderildi. Şenkal Atasagun'un MİT Müsteşarlığı'na gelmesinden sonra, Çakıcı'nın yakalandığında üzerinden çıkan diplomatik pasaportun Ataç tarafından verildiği öne sürüldü. Ataç, bunun üzerine görev yeri olan Pekin'den geri çağırıldı.

27 Eylül 1998'de MİT'e verdiği dilekçeyle emekliye ayrılan Ataç hakkında; Çakıcı'ya "Kaç" demek, kırmızı pasaport sağlamak ve çetelere yardım etmekten soruşturma başlatıldı.

Ataç hakkındaki soruşturmanın tamamı, İstanbul DGM Savcılığı'nın Çakıcı hakkında yürüttüğü soruşturmayla birleştirildi.

Ataç, 11 Mayıs 2000'de ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık eski Bakanı Yaşar Topçu hakkında "yasadışı örgütlerle ilişki kurdukları" gerekçesiyle kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu'na bilgi verdi. Bir dönem Çakıcı'nın teşkilatla ilişkisi olduğunu öne süren Ataç, Çakıcı ile MİT ilişkisini kendisinin sağladığını ancak Çakıcı'yı yasal olmayan bir işte kullanmadıklarını söyledi.
Xxxxxxxxx

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:34
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3670.jpg
Yavuz Hekim </B>
Karadeniz'li HEKİM Ailesi'nin 11. çocuğu olarak 3 Kasım 1977 tarihinde İstanbul-Kartal'da dünyaya gelen Yavuz HEKİM, küçük yaşlardan itibaren hep kendi işini kurmayı, bir şeyler üretmeyi hedeflemiştir. Daha ilk ve ortaokul yaz tatillerinde su satarak ticareti öğrenmeye başlayan Yavuz HEKİM'in eğitim hayatı ancak ortaokula kadar devam etmiştir. HEKİM, çalışma hayatına 1992 yılında Tuzla tersanelerindeki kaynakçıların yanında çırak olarak başlamış; tersanelerde 1 yıl kadar çalıştıktan sonra yük gemilerinde miçoluk yapmak da dahil pek çok iş yaparak çalışma hayatına ve yoğun temposuna hiç ara vermemiştir. Küçük yaşlardan beri kendi işini kurmayı hayal etmiş olan HEKİM, henüz 17 yaşındayken dört kişilik ekibiyle montaj taşeronluğu yapmaya başlamıştır. 20 yaşına dek sekiz kişiden oluşan ekibiyle birlikte Sibirya'dan Beyrut' a, Kafkaslar' dan Türkiye'nin her bir köşesine sektördeki öncü firmaların montaj işini yaparak iş hayatını sürdürmüştür. 1997-98 yılları arasında bahriyeli olarak askerlik vazifesini yerine getirmiştir. Askerlik vazifesi sonrasında 1999-2000 yılları arasında hiç durmaksızın taşeronluğa devam eden Yavuz HEKİM, birikimleriyle 14 Şubat 2000 tarihinde İzmir'de EGEKONS' un arazisinin ilk parçasını satın alarak yatırımının temellerini atmıştır. 2000 yılı sonunda ise EGEKONS'un şu anda faaliyet gösterdiği 10.000m2' lik arazisini meydana getirmiştir.

2002 Kasım'ında EGEKONS markası adı altında faaliyete başlayan HEKİM, bir çığ gibi büyüyen firmasıyla şu anda 65 kişiye istihdam sağlamaktadır. EGEKONS olarak kuruluşundan bu yana 4 yıl gibi kısa bir süre geçmesine rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Tümen ve Tugayları'ndaki prefabrike binalarından, Amerikan Hava Kuvvetleri'ne; Türkiye'nin ve dünyanın sayılı firmalarına prefabrike yapı satarak büyük başarılara imza atmıştır. Bu başarılarıyla prefabrike sektöründe Ege'nin yükselen yıldızı olma yolunda ilerleyen HEKİM; 2005 Eylül Ayı'nda da yeni bir sektöre adımını atarak yatırım alanlarını genişletmeye başlamıştır. HEKİM Liman İşletmeciliği Gemi İnşa Sanayi Tic.A.Ş. firmasını kurarak megayat ve motoryat üretmeye başlamış, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra dünyanın en büyük boat fuarı olan Düsseldorf Boat Show' a katılmış; Hollanda/Amsterdam ve Amerika / Miami de temsilcilik ağı oluşturmuştur.

Egekons ve Hekim Gemi İnşa' yı EGEKONS By HEKİM GROUP bünyesinde birleştiren Yavuz HEKİM, her zaman yeni yatırımlara açık olmuş, hedeflerini hep büyük tutmuştur. Kısa vadede elde edilen bu başarıyı daha ileri noktalara taşımayı düşünen Yavuz HEKİM, uzun vadede EGEKONS By HEKİM Group'un hisselerini Newyork Borsalarında işlem gören dev bir holding haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu hedefi gerçekleştirmede ise Hekimshipyard'ın büyük payı olacağını düşünmektedir. Grubunun koordineli ve aktif bir şekilde faaliyet göstermesine büyük önem veren Yavuz HEKİM, aynı zamanda EGİAD Ege Genç İş Adamları Derneği, EBSO çatısı altında kurulu olan Genç Sanayiciler Birliği, Ege Karadenizli İş Adamları Derneği ve Ege Açık deniz Yat Kulübü üyeliğiyle de iş hayatını sosyalleştirmektedir. Mesleki gelişimin eğitimle desteklenmesi gerektiğini savunan HEKİM, Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesindeki işletme yönetimi sertifikalı eğitim programına devam etmektedir. Mesleki ve kişisel gelişimini girişimcilik ruhu ve projeleriyle destekleyen HEKİM, toplumsal görevlerini göz ardı etmemekte, yatırımlarıyla milli istihdama sağladığı katkıyı göz önünde bulundurmakta ve toplumu gözeten sosyal sorumluluk projeleri geliştirerek bu projeleri kalkınma ajansları ve gerekli kuruluşlarla paylaşmaktadır.

Bu çalışmaları, kalite politikası, profesyonel ve müşteri odaklı iş anlayışı ile sektörde öncü bir rol üstlenen; yurt içi ve yurt dışı satışlarıyla hem şirket karlılığına hem de ülkenin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunan EGEKONS By HEKİM Group, hedefleri doğrultusunda istikrarlı bir şekilde ilerlemekte ve bu sayede yeni yatırımlar, yeni başarılar, yeni kazanımlar elde etmeye devam etmektedir. Girişimci yönünü hem iş hayatında hem sosyal hayatında ön plana çıkarmayı başaran Yavuz HEKİM, mevcut ve gelecek projelerini daima hayata geçirmiş, bu projeleri patent çalışmalarıyla da desteklemiştir. Egekons, Hekim Shipyard, JTM Yat, Smart Yat ve Egecem Beach Club markaları girişimcilik projelerinin birer ürünü olmuştur.

Atatürk'ün ilkelerini benimseyen ve Atatürk milliyetçiliği ruhuyla yaşayan Yavuz HEKİM, Atatürk'e olan benzerliğiyle de dikkat çekmektedir. Bunun sonucunda yazar İpek ÇALIŞLAR' ın "Latife Hanım" isimli kitabının Doğan kitapçılık tarafından hazırlanan belgeselinde Atatürk rolünü layıkıyla yerine getirmiştir. Bu projedeki rolünü başarıyla gerçekleştiren Yavuz HEKİM, bundan sonraki çeşitli proje ve yapımlarda yine Atatürk rolü ile ilgili görüşmelerini sürdürmektedir. Bir çok başarılı girişimcilik projesi vesilesiyle Yavuz HEKİM, İzmir ve İstanbul'daki üniversitelere "Girişimcilik" konulu seminerlere davet edilmektedir. İş hayatındaki profesyonelliğini söz konusu projelerde de sürdüren Yavuz HEKİM dünden bugüne gelen başarısını her alanda devam ettirmektedir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:34
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/805.jpg
Yavuz Bülent Bakiler ( 1936) </B>
(1936) Sivas’ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Gazetecilik, yöneticilik, avukatlık yaptı. Kültür Bakanlığı’nda üstdüzey yöneticilik yaptı. Hisar dergisi şairleri arasında yeraldı. Geleneksel şiirimizin öğelerinden yararlanarak memleket, tabiat, insan sevgisi ve millî duyguları önplana çıkaran şiirler yazdı.

ESERLERİ
Yalnızlık, Duvak, Seninle ve Şiirimizde Ana, şairin basılmış şiir kitaplarıdır.Üsküp’ten Kosova’ya (gezi notları)

LÂLELİ-AKSARAY
Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr
Ve yine içimde şarkılı sesin
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar,
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Sen misin yanyana gezemediğim?
İnce sitemini sezemediğim
Sırrını bir türlü çözemediğim,
İçimdeki çetin sual sen misin?

Bu nasıl yürekten söylenmiş makam?
Dinlediğim bütün türkülerde gam.
Lâleli-Aksaray arasında bir akşam.
Dinlediğim tatlı masal sen misin?

Ne derse aldırma şimdi artık el.
Gel bir akşam yine türkülerle gel!
İstanbul seninle çok daha güzel
İstanbul'dan güzel hayal sen misin?

Biliyorum seni türküler yaktı,
Türkülü gözlerin ıslak ıslaktı.
Şimdi beni sokak sokak her akşam vakti.
Dolaştıran "Dişi kartal" sen misin?

Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr.
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:35
Yekta Güngör Özden ( 1932) </B>
1932'de Tokat'ın Niksar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Niksar'da, liseyi Sivas'ta tamamladı, 1956'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.1956'da stajyer olarak katıldığı Ankara Barosu'nda 1965-1966'da Genel Sekreterlik, 1972-1974'te Başkanlık yaptı.Türkiye Barolar Birliği'nin kuruluşunda etkin oldu, Türk Hukukçular Birliği'nin Kurucu Genel Başkanlığını yaptı.11 Ocak 1979'da Cumhuriyet Senatosu tarafından Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçildi, 2 Mart 1988 tarihinde Başkanvekilliğine, 8 Mayıs 1991'de ilk defa, 25 Mayıs 1995'te ikinci defa Başkanlığa getirildi.1 Ocak 1998 tarihinde emekli olan Özden, 1998 yılında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanlığına seçildi.Varlık, Türk Dili, Yazko Edebiyat, Kemalist Ülkü dergilerinde yazı ve şiirleri yayınlandı.

ESERLERİ
Şiirleri:Dilek,Taş Ayna,Bir Gün Belki, Atatürk İçin Şiirler, Çağrı Özgürlüğe, Barışa, Mutluluğa, Yüreğim Güneş, Tan Çiçeği.
Denemeler:Atatürk Sizsiniz, Hukukun Üstünlüğü,İnsan Hakları,Laiklik, Demokrasi Yolunda.

HAKKINDA YAZILANLAR

Özden’in eski partisi, emekliye ayrılan Mustafa Bumin’i siyasete davet etti
Habib Güler
Zaman 05.07.2005

Anayasa Mahkemesi’nin 43. kuruluş yıldönümünde, ‘başörtüsü konusunda Meclis’in düzenleme yapamayacağını’ savunan Mustafa Bumin’e siyasetten davet var.

Yekta Güngör Özden’in kurduğu Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi (CDP), Bumin’i saflarında görmek istiyor. Genel Başkan Erdoğan Bakkalbaşı, Bumin’in kendi partilerinde siyaset yapmasından sevinç duyacaklarını söyledi. Bumin’in dürüstlük ve tecrübesine güvendiğini belirten Bakkalbaşı, “Sayın Başkan’ı verdiği kararlardan tanıyorum. Hukuk açısından çok beğendiğim bir arkadaş.” dedi.

Zaman’ın sorularını cevaplayan Erdoğan Bakkalbaşı, çözüm üreten birçok insanın siyasetten korktuğunu savundu. Liderlerin bu insanları keşfetmesi isteyen Bakkalbaşı, CDP’nin bazı emekli askerlere teklif götürdüğünü anlattı. Bakkalbaşı, Yekta Güngör Özden’in politikayı bırakmasını ise şöyle değerlendirdi: “Pırıltılı bir adamdı. Ancak yedi kazığı oturdu.”

Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek’in birlikte kurduğu CDP, bugüne kadar çeşitli sorunlar yaşadı. Üç kurucunun terk ettiği partinin liderliğini 1980 öncesinde CHP grup başkan vekilliği yapan Erdoğan Bakkalbaşı yürütüyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:35
Yıldıray Çınar </B>
1940 yılında Samsun’da doğmuştur. Babası, halk tarzında güfte yazarı imiş, oğlunun da müzikle uğraşmasını istermiş, en büyük ideali de oğlunun, oturdukları Samsun 19 Mayıs Mahallesinin camiinden ezan okumasıymış.

Yıldıray ÇINAR, İlkokul 2. sınıfta saz çalmaya başlar, ilk konserini ilkokul bitiminde verir. Daha sonra sanat enstitüsüne başlar. Okuldaki müsamerelerde konserler verir. Bu arada da saz yapmaya başlar okulun marangozhanesinde. İkinci sınıfta ilk sazını yapar. Samsunlu saz yapım ustası Ömer SİNOP'un yanında bir süre çalışır

Bu sıralarda her delikanlı gibi aşık olur Yıldıray ÇINAR ve sevdiği bu kız yüzünden Samsun’dan ayrılarak İstanbul’a gelir İstanbul'a geldiği tarih 1957'dir ve ilk işi yaşını büyütmek olur. O yıllarda devre kaybı gidenleri ''ceza olsun'' diye en uzun süreli vatani görev olan bahriye sınıfına vermektedirler.

Yıldıray ÇINAR da yaşını büyütünce devre kaybı gider ve askerliğini bahriyeli olarak yapar. Kendini çok sevdirir. Bu sıralarda görev yaptığı Gölcük'te Deniz Fabrikaları Genel Müdürlüğünü Erkut TAÇKIN’ın babası Namık TAÇKIN Paşa yapmaktadır. Namık TAÇKIN Paşa çok sever bu türkücü genci. Zaten bu sıralarda Erkut TAÇKIN'da yeni yeni müziğe merak sarmıştır. Yıldıray ÇINAR'la birlikte müzik çalışmaları yaparlar. Çalıştıkları müzik türleri ayrıdır fakat ikisi kafa kafaya vererek Orduevinde konserler düzenlerler. Namık Paşanın da yardımları çok büyüktür. Bir seferinde, zamanın Demokrat Parti Milletvekili Ethem MENDERES, SEKA Kağıt Fabrikasına ziyarette bulununca, Namık Paşa, burada bir gece tertipleme görevini Yıldıray ÇINAR'a verir.

Bu Yıldıray Çınar için büyük bir başarı olur. Daha sonra, Başbakan Adnan MENDERES İspanya gezisine çıkar. Geziye çıktığı Giresun ve Gemlik adlı muhriplerden birinde de Yıldıray ÇINAR bulunmaktadır.Bu göreve özel izinle getirilmiştir. Görevi ise, aralarında telsiz-hoparlör bağlantısı bulunan iki muhripteki erlere moral vermektir. Bu gezi sırasında. Başbakan ona ''hiç radyoyu denedin mi'' diye sorar. Denememiştir, fakat askerde bulunduğu üç yıl içinde kendini radyo imtihanlarına hazırlamıştır. Vatani görev biter ve Yıldıray ÇINAR tekrar Samsun'a döner.1959 yılının Mayıs ayında Atatürk’ün Samsun'a çıkışı dolayısıyla Samsun’dan Ankara'ya gönderilir saz çalmak için. Burada. kendi yaptığı sazla kendi bestesini okur.. “Yare Pazen Biçemedim” adlı beste çok tutulur. Samsun'a döner ancak bir iş kurması gerektiğine karar verir. Mandolin.gitar bağlama tamir ve satışı yapan bir dükkan açar, ayrıca saz dersleri de verir.

Yıl 1960, İstanbul radyosunda imtihan açılmıştır. Fakat bu imtihan profesyoneller için olduğundan ÇINAR bazı eksiklikleri olduğunu görür. Zaten sınavı da kazanamamıştır. Tekrar dükkanına döner. Profesyonel olabilmek için, 1962 yılına kadar Osman ÖZDENKÇİ’den ders almaya devam eder. 1962 yılında Ankara Radyosu’nda açılan sınavı kazanır. Ankara Radyosu’nun ve Türkiye’nin en sevilen sanatçılarından biri olur. Hayalleri gerçek olmuştur. İlk sahneye 1965 yılında Güney Park Gazinosunda çıkar. İlk turnesini de aynı yıl yapar. Radyo programları ve gazino çalışmalarının yanı sıra 'Aman Dünya Ne Dar İmiş' filmini çevirir. Film çalışmalarına aralıksız devam eder. Radyo programları, yurtdışı turneleri, plak ve film çalışmalarını bir arada 1980-85‘lere kadar devam ettirir. 1985-1990’lardan itibaren yalnızca film çalışmalarına ağırlık verir ve son yıllarda ise hiçbir faaliyet ve çalışma içerinde olmadığı görülür. Bu güne kadar yaklaşık 40‘a yakın film çevirmiştir. 1969 yılında Şirvan ve Sarı Kurdelem Sarı, 1970 yılında Cemo, Çarşambayı Sel Aldı, 1971 yılında Elvan ve Allı Turnam, l974-Emrah, 1977-Eşref, 1983-Çoban Yıldızı, 1986-Suçlu Kim, 1989-Tecelli çevirdiği filmlerinin bazılarıdır. İlk TV programına 1968 yılında çıkar. Seyrek de olsa sonraki yıllarda TV programlarına çıkmıştır. Kendi halinde ve sessizlikten hoşlanan bir yapıya sahip olduğundan, genellikle medyada yer almamış,ortalıkta pek görünmemiştir. Tüm sevenlerinden ve hayranlarından uzaklaşmış ve hayallerde bir ünlü Yıldıray ÇINAR olarak yaşamını sürdürmektedir.

Derleyen: Ahmet Ören
http://www.carsambarehber.com

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

VEFAT-HABER

Türk Halk Müziği sanatçısı Yıldıray Çınar öldü...
Milliyet 29 Mayıs 2007

Türk Halk Müziği (THM) sanatçısı Yıldıray Çınar, tedavi gördüğü hastanede öldü.

Edinilen bilgiye göre, yaklaşık 1.5 aydan bu yana Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesinde ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı olan ALS (Amyotrophic Lateral Sclerosis) tedavisi gören Yıldıray Çınar (68), sabaha karşı hayatını kaybetti.

YARIN SAMSUN'DA TOPRAĞA VERİLECEK

Yıldıray Çınar’ın cenazesi, yarın Samsun’da toprağa verilecek.

Edinilen bilgiye göre, yaklaşık 1.5 aydır tedavi gördüğü Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesinde sabaha karşı hayatını kaybeden Yıldıray Çınar (68) için yarın cenaze töreni düzenlenecek.

Sanatçının Atakent beldesindeki evinden alınacak cenazesi, Büyük Cami’de kılınacak öğle namazının ardından asri mezarlıkta defnedilecek.

Bugüne kadar 50 dolayında filmde başrol oynayan, 12 altın plak ödülü bulunan 1960-1980’li yılların ünlü sanatçısı Çınar, 1940 yılında Samsun’da doğdu.

Uzun yıllar TRT’de Türk Halk Müziği sanatçısı olarak görev yapan sanatçının seslendirdiği eserler arasında "Çarşambayı Sel Aldı", "Sarmaşık Bülbülleri", "Aman dünya ne dar imiş", "Arzu ederdiniz bir yol görmeye", "Şen ola düğün" gibi parçalar bulunuyor.

80’li yılların ortalarına kadar faal olarak sanat ve sinema dünyasının
içinde yer alan sanatçının baş rolünde oynadığı "Zaloğlu Rüstem", "Arzu ile Kamber", "Eşref", "Kardeş Kurşunu" ve "Kahpe Felek" gibi filmler ise zamanın hasılat yapmış filmleri arasında gösteriliyor.
x

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2542.jpg
Yıldırım Demirören ( 1964) </B>
Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı
Sanayici 1964 yılında İstanbul'da doğdu. Eğitimini Leysen American School'da tamamlayan Demirören TÜSİAD, TUGİAD ve TABA üyesidir. Hobileri arasında golf oynamak ve seyahat etmek olan Demirören İngilizce biliyor. Demirören evli olup 2 çocuk babasıdır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:36
Yıldırım Beyazid ( 27.09.1359)- (07.10.1402) </B>

Osmanlı sultanlarının dördüncüsü.

Saltanatı: 1389-1402
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403

Sultan Murad-ı Hüdavendigar'ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun'dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya'ya vali tayin edildi. 1389'da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391'de İstanbul'u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392'de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.

Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:

"Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim."

Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397'de İstanbul'u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans'ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi.

Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara'da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: "Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik." demekten kendini alamadı.

Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa'daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir.

Cemaate Gitmeyen...

Yıldırım Bayezid Han'ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah'ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir." Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.

Hakkında Yazılanlar

1.Yıldırım Bayezid
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. "Birlik" çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.
eygamber müjdesine ermek için İstanbul'u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:36
Yıldız Sertel </B>
ESERLERİ

Ardımdaki Yıllar
Yıldız Sertel
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
İstanbul 2001

"Ardımda kalan yıllar, Türkiye'de demokrasi, hürriyet, insan hakları ve sosyal adalet için sürekli bir savaş veren iki insanla, annem ve babam, Sabiha ve Zekeriya Sertel'le beraber geçti. Polis devletinin baskısı yüzünden, onlarla beraber 1950'de yurtdışına çıkmak zorunda kaldıktan sonra, Doğu ve Batı Avrupa'nın değişik ülkelerinde yaşadım, değişik üniversitelerde okudum, değişik sosyal rejimler, yaşantılar gördüm. Kısacası çok gezdim, çok gördüm, gördüklerim üzerinde düşündüm."

Yıldız Sertel'in Ardımdaki Yıllar'ı, uzayan bir sürgünlüğün, sıkıntıların, anne ve baba acısının her anlamda tarihe düşülmüş notları... Entelektüelin gönüllü sürgünlüğünün yanına, siyasi baskıların, ayrılığın, yarım kalmış yaşamların acısını da katan bu kitap, bütün bir hayatın içinde, yalnızca yazarının yaşadıkları açısından değil, farklı yaşamların kesişme noktasında olması açısından bugün çok daha değerli...
(Arka Kapak)

xxx


Annem
Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı?
Yıldız Sertel
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
İstanbul 2001

Cumhuriyet döneminin ilk kadın gazetecilerinden Sabiha Sertel'in yaşamı yakın tarihimizin bir özeti:

Sürgünler, tutuklanmalar, düş kırıklıkları ve bunlara direnen bir çalışma azmi, özgürlük uğruna onurlu bir mücadele...

Kızı, araştırmacı-yazar Yıldız Sertel'in, kişisel yönleri ve toplumsal-siyasal çağrışımlarıyla "roman gibi" kaleme aldığı bir yaşam öyküsü.

Yakın tarihizimizin bilinmeyen yönlerini bu "çok özel" yaşam çerçevesinde keşfetmemiz, bireysel deneyimler aracılığıyla kolektif belleğimize sahip çıkmamız için...
(Arka Kapak)

xxxxxxx

Sertel'lerin Anılarında
Nazım Hikmet ve Babıali
Zekeriya Sertel , Sabiha Sertel , Yıldız Sertel
Adam Yayınları / Anı Dizisi
İstanbul 1993

"Annem Sabiha Sertel, babam Zekeriya Sertel ve ben ömrümüzün önemli ve uzun yıllarını Nazım Hikmet'le geçirdik. (...) Nazım Hikmet hakkında pek çok orijinal, bilinmeyen bilgiler verdiğimizi, onu gençliğinden ölümüne kadar, bütün yönleriyle ele alıp tam bir portresini çizdiğimizi sanıyorum."
-Yıldız Sertel-
Elinizdeki kitap üç bölümden oluşuyor: Birinci bölümde Sabiha Sertel, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali ile ilgili anılarını; ikinci bölümde Yıldız Sertel, Nazım Hikmet ile ilgili anılarını; üçüncü bölümde ise Zekeriya Sertel, aralarında Nazım Hikmet de olmak üzere Babıali'de tanıdığı kişileri anlatıyorlar. İlginç anılarla yüklü, Nazım Hikmet'in çok az bilinen yönlerine ışık tutan bir kitap.
(Arka Kapak)

xxxxxxxxx

Resimli Ay
Kolektif
Broy Yayınları / Deneme-İnceleme-Eleştiri Dizisi

Nazım Hikmet'in Putları Yıkıyoruz kampanyası ve dönemin sanat-kültür sorunlarının tartışıldığı fevkalade nüshalardan seçilmiş tıpkıbasım sayfalar.
(Ön Kapak'tan)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:36
Yılma Durak </B>
1940 Erzurum doğumlu Yılma Durak, Atatürk Üniversitesi mezunu, üç çocuk babasıdır. Eğitimci olan Yılma Durak, öğrencilik döneminden itibaren
aktif olarak Türk siyasi yaşamının içinde yer almıştır. Türk İslam Tarihi Araştırmaları Vakfı kurucu üyesi, Ahmet Yesevi Vakfı ikinci başkanı, Aytaş A.Ş., Tek – Or – Pet Ltd Şti ve Sektör Telekom Ltd Şti yönetim kurulu üyesidir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:37
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3705.jpg
Yılmaz Cebecioğlu </B>
Yılmaz Cebecioğlu
Diş Hekimi

Muayenehane Adresi:
Fatih Caddesi Öznur Apartmanı No:123 Daire 6 (Giriş Kat) Fatih- İstanbul
Telefon: 0212 5324515 – 5324614
Faks: 0212 5315287
www.dentrium.com
e-posta: cebeci@dentrium.com

xxxxx

1965 yılında Erzincan’ın Kemah ilçesine bağlı Eskibağlar köyünde doğdu. İlk öğrenimini köy ilkokulunda bitirdi. Orta öğrenimini İstanbul
Göztepe Ortaokulu ve eski adı Rıza Şah Pehlevi ve Aryamehr olan 50.Yıl Tahran Lisesi’nde tamamladı. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesinden mezun oldu. Yaklaşık 11 yıl İstanbul Fatih semtinde özel bir poliklinikte görev yaptı. Daha sonra 15 Mart 1999 tarihinde yine Fatih’te şu anki muayenehanesinde mesleğini icra etmeye başladı. İstanbul Dişhekimleri Dayanışma ve Dostluk Derneği kurucu üyesidir. Ayrıca 2000 yılından beri Türkiye’nin en çok ziyaret edilen dişhekimliği sitesi olan www.dentrium.com ve "dentrium" adıyla Türkiye’nin ilk marka tescilli muayanehanesinin de sahibidir.

Cebecioğlu evli, Abdülkerim S. Buğra ve Emine Rümeysa adlı iki çocuk babasıdır.

2005 yılında bir grup arkadaşıyla geleneksel Türk Okçuluğunun ortaya çıkarılması için kurulan Okader (Okçuluk Araştırmaları Derneği) bünyesinde faaliyetlere katıldı. Cumhuriyet döneminin ilk geleneksel takımında görev aldı ve ilk menzil atışı gösterisini yaptı... Şu an derneğin yönetim kurulu üyesi.

HAKKINDA YAZILANLAR
Osmanlı Okçularına Yeniden Can Verdiler!
http://www.8sutun.com/node/14315

Geleneksel okçuluğumuzu canlandırmağı gaye edinen OKADER üyeleri, Kağıthane'de muhteşem bir gösteri yaptı.

2005 yılında, farklı inanç, siyasi görüş ve farklı mesleklerden olan birkaç adam okçuluk ve Osmanlılık ortak paydasında bir araya geldi, Dr. Yılmaz Cebecioğlu, Dr. Murat Özveri, Metin Ateş ve Ali Kılıç'ın teşvikiyle Okçuluk Araştırmaları Derneği OKADER'i kurdu. Türkiye'deki okçuluğun gelişmesi için gayret gösteren dernek, aynı zamanda tüm dünya tarafından hayranlıkla izlenen, fakat yurdumuzda ilgiden yoksun olan geleneksel okçuluğumuzu da canlandırmayı hedef edinmiş durumda.

Cumhuriyet tarihinin ilk geleneksel takımını da kuran OKADER, paneller, seminerler düzenliyor, kurum, kuruluş ve yetkililerin dikkatini çekmeye çalışıyor.

OKADER üyeleri, dün Kâğıthane Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirilen gösterilerde, geleneksel kostümleri içinde maharetlerini sergilediler.

Tarihte ilk kez Osmanlı'da spor kimliğine kavuşan ve hem bir savaş sanatı hem bir spor dalı olarak gelişimine devam eden okçuluk, çeşitli disiplinleri ile teatral bir gösteri olarak sergilendi.

Puta (içi doldurulmuş deri hedef) atışı, menzil atışı (oku uzağa atma) ve darb atışı (zırh metalini delme) gösterilerine ilaveten yayın savaşta kullanımına dair örnekler, "yangın oku" ve hareketli hedeflere yapılan atışlar izleyicileri büyülerken, Kağıthane yüzyılı aşkın bir süre sonra, ilk kez ecdadın teçhizatı ve atış stili ile ok atan kemankeşleri ağırladı.

Atışlar sırasında nişan almayı kolaylaştıran arpacık vb. gereçler kullanmayan okçular, tıpkı atalarımız gibi başparmaklarına takılı okçu yüzüğü (şast) kullanarak atış yaptılar. Bu atış tekniği, etkinlik kapsamında daha sonra olimpik müsabakada yer alacak olan modern sporcuları da etkiledi. Zira günümüzde yay ile temiz ve hedefe giden bir atış yapabilmek için birçok yardımcı gerece ihtiyaç duyuluyor. Cumhuriyet döneminin ilk geleneksel okçuluk takımı Murat Özveri, Yılmaz Cebecioğlu, Mustafa Serdar Tekçe, Mümin Seren, Ekrem Seren, Murat Küpeli, Cemal Hunal ve Yağmur Emiroğlu'ndan oluşuyor.

Cumhuriyet tarihinin ilk menzil (yani oku uzağa atma) atışını gerçekleştiren Yılmaz Cebecioğlu, takımın en yaşlısı ama aynı zamanda da en ustalarından biri. 'Gaza niyetine' deyip oku 'Ya Hak' nidasıyla yollayan Yılmaz Cebecioğlu'na arkadaşları, Osmanlının ünlü okçusu Tozkoparan İskender'den mülhem ve sigara tiryakliğini de içine alacak şekilde 'duman dağıtan Yılmaz Abi' diyorlar.

Ağustos ayında Macaristan'da yapılacak geleneksel okçuluk festivali için davet de alan ekip üyelerinin en büyük arzusu ise, Osmanlı okçularının idman sahası Okmeydanı'nda, aynen ecdadları gibi ok atmak. Kağıthane Belediyesi'ne teşekkür eden OKDER üyelerinin bir başka gayesi ise, harabe haldeki Okçular Tekkesi'nin yeniden inşası ve kaybolan menzil taşlarının ortaya çıkarılması .

Okçuların 'Yılmaz Abi'si, kendisine politik gaye olarak ise Ahmet Davutoğlu'nun o ünlü sözünü alıyor; 'Yayı Asya'nın ortasına kadar gerebilirsek, oku Avrupa'nın ortasına atabiliriz!'

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:37
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1682.jpg
Yılmaz Erdoğan ( 1967) </B>
Yılmaz Erdoğan, 1967, Hakkari.
İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara´da tamamladı. İTÜ İnşaat Mühendisliğini kazandı fakat ağır basan tiyatro tutkusu eğitimini yarıda bırakmasına neden oldu.Tiyatroya Ferhan Şensoy´un 'Nöbetçi Tiyatrosu'nda başladı, daha sonra Levent Kırca´nın 'Olacak O Kadar' adlı televizyon programında başyazar olarak görev yaptı.

TRT´de yayınlanan 'Umut Taksi' adlı diziyi yazdı ve bu dizide oyuncu olarak rol aldı. · Tiyatroda dolu dizgin giden Erdoğan daha sonra Türkiye´nin en büyük oyuncu kadrosuna sahip olan 'Gereği Düşünüldü' isimli oyunu yazdı; bu oyun 4 yıl kapalı gişe oynadı.Bu oyundan sonra tiyatro çalışmalarına Yasemin Yalçın Tiyatrosu´nda başlayan Yılmaz Erdoğan 'Haşlama Taşlama' ve yine bu tiyatroda 5 yıl sahnelenen 'Kadınlık Bizde Kalsın' adlı oyunları yazdı.

Yılmaz Erdoğan tiyatro yaşamına bundan sonra ortağı Necati Akpınar ile birlikte kurduğu Beşiktaş Kültür Merkezi´nde devam etti. Burada yine başrollerini Demet Akbağ ile paylaştığı 'Bir Demet Tiyatro' adlı diziyi yazdı. 'Otogargara' ise son olarak yazdığı müzikaldi ve tiyatro severlerin yoğun ilgisiyle 4 yıl kapalı gişe oynadı. Bu arada son iki yıldır yine kendisinin yazdığı ve oynadığı tek kişilik 'Cebimdeki Kelimeler' adlı oyunu Beşiktaş Kültür Merkezi´nde sahnelendi.

İlk albümü 'Kayıp Kentin Yakışıklısı´nda ´Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam´ diyen tiyatro dünyasının önemli isimlerinden, küçük büyük herkesin ´Mükremin Abi´si Yılmaz Erdoğan´ın 'Kayıp Kentin Yakışıklısı' adlı bir şiir kaseti Prestij Müzik etiketiyle müzik marketlerde yerini aldı.Bu albüm Yılmaz Erdoğan´ın yazdığı 17 şiirden ve bu şiirlere eşlik eden Metin Kalender, Nizamettin Ariç ve Ali Aykaç´ın bestelediği ezgilerden oluşuyor.

Erdoğan´ın albümünde şiirler, Türk Sanat Müziği´nden örnekler, türküler etnik müzikler gibi geniş bir müzik yelpazesi eşlik ediyor ve sanatçının kendi sesinden kısa bir türkü de bulunuyor. Yılmaz Erdoğan´ın bu ilk şiir albümünün yönetmenliğini Metin Kalender üstlendi.Kaset piyasaya çıkışının ilk haftasında 100.000´lik satış tirajına ulaştı ve şiir albümleri kategorisinde önemli bir yer edindi. Erdoğan´ın zekice ve nice motiflerle işlenmiş, kendine özgü üslubuyla yazdığı hüzün ağırlıklı şiirleri dinleyenleri yoğun bir duygu karmaşasına sürükleyecek.

Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini paylaştığı Vizontele filmi büyük başarı kazandı.

ESERLERİ

1)hüzünbaz sevişmeler
2)kadınlık bizde kalsın
3)kayıp kentin yakışıklısı
4)haybeden gerçeküstü konuşmalar
5)anladım

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:37
Yılmaz Özakpınar ( 1934) </B>
1934'te Boyabat'ta doğdu. 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden, 1960'da Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde 1964'de doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu. Alexander von Humboldt bursu ile 1972-74'de Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikolojik Bölümünde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Kognitif Psikoloji Laboratuarı'nda araştırma yaptı. 1982-88'de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. "Psikolojinin Temel Mefhumları", "Öğrenmede Dikkat Problemi", "Hafıza Yanılmalarının Doğuşu", "Hafıza", "Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi", "İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü", "Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan" "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler", "İnsan İnanan Bir Varlık" adlı eserlerin müellifidir.

ESERLERi:

KÜLTÜR VE MEDENİYET ÜZERİNE DENEMELER

Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, ayrı yazılardan oluşmakla birlikte, o yazıların hepsini birleştiren bir medeniyet teorisine dayanmaktadır. Mevlâna'nın Modernliği ve Modern Bilim (1990) yazısında bir fikir olarak beliren yeni bir yaklaşım, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve bir Medeniyet Teorisi (1997) adıl eserde bilimsel bir teori halinde sunuldu. Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler; bu yeni teori ışığında millî ve insanî meseleleri tahlil etmektedir, insanın bir aileye mensup olması bir millete mensup olmasına engel olmadığı gibi, bir millete mensup olması da onun, insanlığı içinde duymasına engel değildir. Hakikat birdir ve bireyi, aileyi, milleti ve insanlığı kuşatır.Denemeler, yazarın, bu temayı, psikolojik, sosyal ve felsefî planda açıklığa kavuşturma çabalarının ürünüdür.

iNSAN iNANAN BiR VARLIK

Yılmaz Özakpınar'ın bu eseri, insanın iki hayatı olduğunu gösteriyor. Biyolojik süreçler tabakasında hayat doğa kanunlarına tabi olduğu halde, kendi zihninde oluşturduğu sembolik temsil ve tasavvur dünyasında insan kendini hür hisseder. Yazar, insandaki temsil ve tasavvur dünyasının, her insanın önüne bir imkânlar alanı açtığına hem de insanı belirsizlik içinde bıraktığına işaret ediyor.Belirsizliği gideren bilgidir; fakat, insan aklının ve deneyimlerinin ürünü olan bütün bilgiler, kesinlikten uzak, ihtimalî ve değişkendir. İnsan, bu dramatik durumuna nasıl bir çözüm bulacaktır? Bu eser, insanın kendini içinde bulduğu belirsizliğe çözüm arama çabalarının mantığını tahlil ediyor.

Psikolojinin Temel Mefhumları

Öğrenmede Dikkat Problemi

Hafıza Yanılmalarının Doğuşu

Hafıza

Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi

İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü

Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan
T.Diyanet Vakfı Yayınları

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:38
Yılmaz Tekin </B>
ESERLERİ

Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1
Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-2
Yılmaz Tekin
Ümit Yayıncılık

Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1 kitabı ile Türkiye'de bir ilke imza atan Yılmaz Tekin, sizlere bu kez Çuvaldız-2 (Olgunlaştıran Yıllar) kitabıyla sesleniyor.

Bilindiği gibi Çuvaldız-1 kitabı çıktıktan bir süre sonra MİT'in Adalet Bakanlığına başvurusu üzerine Ankara Başsavcılığınca toplatılmış, ardından Ağır Ceza Makemesinde 7,5 yıl hapis istemiyle açılan davadan yazar ve yayıncı beraat etmişlerdi.

Yargılama sürecinde, meslekte yaşadıklarını "anılardan yola çıkarak" öyküleştiren Yılmaz Tekin, "Kalem Artığı Öyküler" kitabıyla bu türde de gerçeklerin özel ince mizah çizgisiyle okurlara aktarılabileceğini kanıtlamıştı.

Elinizdeki kitap, yazarın daha önce çalıştığı Teşkilat'taki anılardan hareketle çuvaldızını çekinmeden kullandığı ilk kitabı olan Çuvaldız-1'in "öz be öz gerçek" devamı...

Bu kitabın okuduğunuzda, gergeden avına çıkıp, otel odasında karafatmalarala boğuşmanın, postacı olup ev ev mektup dağıtmanın, MİT'çi olmadığı halde o kimliğe bürünen görevlilere dert anlatmanın, boş zamanlarda oturup şifreli mesaj hazırlamanın havasına siz de kendinizi kaptıracak; gerçeklerin traji-komik gizemine ulaşarak kendinizin de oyunun bir parçası olduğunuzu anlayacaksınız.

Çuvaldız-2 bir solukta okuyacağınız bir kitap.
(Arka Kapak)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:38
Yonca Evcimik </B>
Pop Müzik
Doğum Yeri : İstanbul
Kariyeri : Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yüksek Bale Bölümü´nden mezun oldu. 1978-1990 yılları arasında müzikallerde profesyonel dansçı ve şarkıcı olarak çalıştı. Aynı tarihlerde birçok tiyatroda oyunculuk yaptı. 1979´da Şan Tiyatrosu´na girdi. 1984´e kadar burada birçok oyun ve müzikallerde yer aldı. Yedi Kocalı Hürmüz, Hisseli Harikalar Kumpanyası, Şen Sazın Bülbülleri, Nükhet Duru ve On Yıl Geçti, Ajda Pekkan Süperstar, Hababam Sınıfı ve Carmen rol aldığı çalışmalardır. Bu dönemde ayrıca Hababam Sınıfı Güle Güle ve Kızlar Sınıfı adlı filmlerde de oynadı. 1985-1988 yılları arasında, Devekuşu Kabare Tiyatrosu´nda Yasaklar, Aşkolsun, Geceler, Reklamlar ve Deliler adlı oyunlarda rol aldı. 1989-1990 yılları arası Gülhane Etkinlikleri´nde sunucu ve Show Girl olarak çalıştı. 1990-1991 yıllarında müziğe ağırlık vererek, ilk albümünün çalışmalarını sürdürdü. Bu ilk albüm 1991´de yayınlandı ve ´Abone´ adıyla müzik marketlerde yerini aldı. Kısa sürede o günlerin satış rekorunu kırdı. Bu albüm ve şov tarzı, Türkiye´nin pop dünyasına yepyeni bir boyut getirdi. 2 milyon adet satan bu albümün başarısındaki temel nokta, dans grubu ve şov niteliğinde hazırlanan ilk albüm olmasıydı. 1993 yılında, ikinci albümü olan ´Kendine Gel´ çıktı. Profesyonel bir ekip tarafından hazırlanan bu albüm, vücut ritminin kullanıldığı, klibinden kartpostalına kadar bir reklam mantığıyla çalışılan ilk albüm olma özelliğini taşımaktaydı. 1994´de Türkiye´de bir ilki gerçekleştirerek ülkemizin ilk single´ını yaptı. '8:15 Vapuru' adlı bu single, kısa sürede müzik marketlerde ilk sıralara yükseldi. Aslında bu single´ı yapmaktaki amacı, yeni albümü 'Yonca Evcimik 1994'ü tanıtmaktı. Bu üçüncü albümü, 1994 yılı Temmuz ayında marketlere girdi. Farklı bir tarz deneyen sanatçı, Jamaican Rap Sound´un Türkiye´de ilk kez kullanıldığı bu albümle popülaritesinden ve başarısından bir şey kaybetmediğini kanıtladı. Artık sıra her zamanki gibi ´yeni ve ilk´ şeyler yapmaya gelmişti. Bu amaçla kendisine gelen teklifleri değerlendiren Evcimik, bu kez gerçek anlamda House Musıc ve Soul Vokal çalışması yaparak Avrupa ve dünyaya açılan ilk pop sanatçımız oldu. 29 Eylül 1994´de parçanın klibi MTV Party Zone´da gösterildi. 30 Eylül 1994´de Amsterdam Chemistry Dance Club´da yapılan Avrupa Premieri ile çalışmaları start aldı. Gerek promosyonun tamamıyla Avrupa´ya dönük olması ve gerekse single formatının sadece Avrupa´da piyasaya çıkacak olması, bu girişimi daha da önemli kıldı. Parça, Hollanda´da 12 inch(promo) ve cd formatında basıldı ve 'I´m Hot For You', onun Dub Miksi ve 'Haydi Durma Dans Et' adlı üç parçalık single, 1 Ekim 1994´de Avrupa´da satışa sunuldu. Parçanın klibi ise, yurtdışından gelen bir ekip tarafından çekildi. Daha önce çektiği video kliplerden ikisi ödül almış Rene Nujiens, klibin yönetmenliğini üstlenirken, prodüktörlüğünü de aynı zamanda 'I´m Hot For You' isimli parçanın söz yazarı olan Richard Cameron yaptı.

Kötülük ve Günah
1997 yılında ´Yaşasın Kötülük´ isimli single çalışması piyasaya sürüldü.1998´de ´Günaha Davet´ adlı albümünü çıkardı.

İşkadını
Evcimik´in ayrıca prodüksiyon çalışmaları da bulunuyor. Birkaç İyi Adam ve Çıtır Kızlar gruplarının single ve albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlendi. Tüm bu çalışmaların yanısıra Evcimik, başka bir yönünü de ortaya koyarak klip yönetmenliğine soyundu. Kendi kliplerinin yanısıra prodüktörlüğünü yaptığı Çıtır Kızlar Ve Birkaç İyi Adam gruplarının da birçok klibini yönetti.
1991´de çalışmalarının karşılığını birçok ödül alarak gördü. 'Abone' ile başlayan müzik maratonunda aldığı ödüller arasında 'En Çok Satan Albüm Ödülü', 'Ümit Vaad Eden Sanatçı Ödülü' ve en son olarak Türkiye´de bir müzik kanalının düzenlediği organizasyonda 'Yılın En İyi Kadın Pop Sanatçısı Ödülü' ve KKTC´de düzenlenen bir törende de 'Yılın Kadın Pop Sanatçısı Ödülü' bulunmaktadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:38
Yunus Emre </B>
(1241?-1321?) Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti. Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.

GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ

Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi

Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi

Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi

Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:38
Yusuf Adıgüzel </B>
KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ
Kitle Toplumunun Açmazları

Yusuf ADIGÜZEL
Şehir Yayınları, İletişim Dizisi, 175 Sayfa

Son zamanlarda, kitle, kitle kültürü, enformasyon toplumu, popüler kültür gibi kavramlar sıkça kullanılır oldu. Kitaba adını veren ‘Kültür Endüstrisi’ kavramı, kitle kültürü ve iletişim araçlarına eleştirel yaklaşanların kullandıkları temel kavramlardan biri. Kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, ‘kültür endüstrileri’ ile beslenen, ticari bir düzenlemeler ve reklam araçları ile şekillenen, kısaca ekonomik boyutu ön planda olan yeni toplumsal yapı ve tüketim anlayışı ortaya çıkmıştır.

Geleneksel toplumlarda toplumsallaşmada en önemli faktör olan aile, kitle toplumunda rolünü, yavaş yavaş kültürü üreten ve yayan bir sanayi haline gelen kitle iletişim araçlarına bırakmıştır. Kitle toplumunun bireyleri artık popüler kitle kültürü içinde ve popüler kültür ürünleriyle yetişmeye başlamıştır. 1923-1950 yılları arasında faaliyet gösteren Frankfurt Okulu ve Toplumsal Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilen ‘kültür endüstrisi’ teorisi, sonraki yıllarda da kitle iletişim araçlarına eleştirel bakış açısı getiren araştırmacıların, bilim adamlarının ve akademisyenlerin en önemli referans kaynağı olmuştur.

McLuhan'ın deyimiyle dünya 'evrensel bir köy'e dönüşmüştür. İletişim teknolojileri sayesinde ortak enformasyon üretmek, almak ve göndermek olabildiğince hızlı ve kolay bir hal almıştır. Kitle iletişim araçları, radyo, Teleevizyon ve gazeteler her geçengün yayılırken, iletişim süreci de hızlanmış, gittikçe tüm dünyadaki gelişen olaylardan çok kısa sürede haberdar olma imkanı sağlamıştır. Uydu teknolojisi ile radyo ve TV yayınları uluslararası bir boyut kazanırken, mikroelektronik telefax teknolojisi ile bütün bir gazete sayfası bir kaç dakika içinde binlerce km uzağa gönderilebilmektedir. İnternet teknolojisinin de gelişerek hızla yaygınlaşması, iletişimi oldukça kolaylaştırırken, dünyamızı her geçengün daha da küçültmektedir.

Gelişen kitle teknolojisi kültürel iletişimi de güçlendirmiş, toplumların birbirlerinden daha kolay haberdar olmasını sağlanmıştır. Kitle iletişim araçları ‘kültür sanayileri’dir. Üretilen ve yayılan bilgi ve haberler bir kültürel üründür ve bir ekonomik amaca yöneliktir. Bu amaç da kitle iletişim araçları teknolojisini üreten hakim güçlerin kültürünü yaymak ve global dünyada standartlaşmış popüler ürünlerini satmaktır. Kitle toplumunda, kültür endüstrileri olan kitle iletişim araçlarının etkisiyle gereksiz ve aşırı tüketme isteği, gelecek korkusu, bireycilik, hayatın anlamsızlaşması ve yabancılaşma gibi bir takım sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Kitap, enformasyon-iletişim- devrimiyle ortaya çıkan kitleyi ve kitle kültürünü ele alarak, kitle iletişim araçlarının ortaya çıkardığı Kültür endüstrisi ve hızlanan kültürel iletişim süreçlerini değerlendirmek ve kitle toplumunun açmazlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Kitap, kültür endüstrilerinin doğmasının en önemli adımı olan sanayi devriminden başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreyi kapsamaktadır. Kitapta ilk olarak sanayi devriminin tarihi süreci ve yeni toplumsal yapı değerlendirilmiş, daha sonra ise iletişim teknolojilerinin gelişimi ele alınmıştır. Kültür Endüstrisi ve Kültürel İletişim Bölümünde, toplum ve iletişim, enformasyon toplumu, iletişim kuramları, popüler kültür, kültürel iletişim ve kültür endüstrisi konuları incelenmiştir. Son bölümde ise Kitle Toplumunun Açmazları değerlendirilmiştir.

Kitle toplumu öncelikle Batı’da doğmuş, problemler de yine Batı toplumlarında görülmeye başlanmıştır. Türkiye’de kitle toplumu tartışmalarının tarihi bir kaç yıllık geçmişe sahiptir. Dolayısıyla faydalanılan kaynaklar daha çok çeviri eserler olmuştur. Kitle kültürünün Türkiye’ye yansıması konusundaki eserler de çok sınırlı sayıda 1990 yılı sonrasında ortaya koyulmuştur. Ülkemizde ‘İletişim Sosyolojisi’ kürsüsünün bulunmaması nedeniyle bu konudaki bilimsel eser sayısı da oldukça azdır. Kitap, ‘iletişim sosyolojisi’ çalışanlara ve ilgi duyanlara küçük de olsa bir katkıda bulunmayı amaçlıyor.


ARKA KAPAK:

Frankfurt Okulu tarafından geliştirilen kültür endüstrisi, eleştirel kuramcıların kitle iletişim araçlarını nitelemekte kullandıkları bir kavramdır. Okul mensupları, 1930-1940 yılları arasında kitle iletişimi, kitle kültürü ve tüketim toplumunun ortaya çıkışını yaşadılar ve gelişmesine tanık oldular. Bu tanıklık, yeni toplumsal biçimlere ve kitle kültürü ürünlerine kitleyi ikna etmekte kullanılan reklam, kültürel değerler ve kitle iletişim yöntemlerini kullanan kapitalist moderniteyi eleştirmekte oldukça kullanışlı bir kavram olan ‘kültür endüstrisi’ kavramını ortayı çıkardı.

Kitle iletişim araçlarının görünen ve olması gereken haber verme ve yenilikleri halka ulaştırma gibi toplumsal işlevlerinden öte varlık nedeni ekonomiktir. Kitle iletişim araçları, orijinallikten ve estetikten uzak basit ve tüketimi kolay eğlence ve kültür ürünlerini kitle toplumuna sunmaktadırlar. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi, kültürel ürünlerin üretimini ve pazarlamasını kolaylaştırması bir yana, kültürü üretilen ve pazarlanan bir meta haline getirmiştir. Kitle iletişim araçları kültürdeki değişmelerle kitle toplumunda ortaya çıkan açmazlara çözüm üretmek yerine, sorunun en önemli nedeni ve parçası olmuşlardır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:39
Yusuf Atılgan </B>
Yusuf Atılgan (Manisa, 27 Haziran [nüfus kaydında 25 Ağustos] 1921- İstanbul, 9 Ekim 1989) Romancı, öykücü.

Tam adı Yusuf Ziya Atılgan. Nevzat Çorum ve Ziya Atılgan imzalarını da kullandı. Avniye Hanım ile tahsildar Hamdi Atılgan'ın oğlu. Manisa Ortaokulu'nu (1936), parasız yatılı olarak Balıkesir Lisesi'ni (1939) ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1944). A. N. Tarlan yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu "Tokatlı Kâni, Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji" idi. O dönemde Akşehir'de bulunan Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı (1945). Üniversite öğrenciliği sırasında Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak Ceza Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. Altı ay Sansaryan Hanı'nda, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı. Tahliye olduktan (25 Ocak 1946) sonra doğduğu yer olan Manisa'nın Hacırahmanlı köyüne yerleşti; burada evlenerek uzun süre çiftçilik yaptı. Hacırahmanlı Spor Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı (1950). 1976'da tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile ikinci evliliğini yaparak İstanbul'a yerleşti; bir çocuğu oldu. 1980'den sonra, Ü. Tamer'in isteğiyle, Milliyet (daha sonra Karacan) Yayınları'nda danışmanlık ve çevirmenlik, kısa bir süre de Can Yayınları'nda redaktörlük yaptı. Üzerinde çalıştığı "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi sonucu Moda'daki evinde öldü; Bülbülderesi Mezarlığı'nda (Üsküdar) toprağa verildi. Hacırahmanlı Belediyesi tarafından "Yusuf Atılgan Halk Kitaplığı" kuruldu (1990). Hakkında yazılan yazı ve röportajlar ve kendisine adanan yazılar ölümünün ardından bazı "Perşembeci Dostları" tarafından Yusuf Atılgan'a Armağan adlı kitapta derlendi.

Tercüman gazetesinin 1955'te açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü alan "Evdeki" (Nevzat Çorum adıyla) ve aynı yarışmada dokuzunculuk ödülü alan "Kümesin Ötesi" (Ziya Atılgan adıyla) adlı yapıtları yayımlanan ilk öyküleri oldu (Tercüman gazetesi); son öyküsü "Eylemci" ise 1987'de yayımlandı (Gergedan dergisi). "Ölü Su" adlı şiiri Yazı (1978), "Ayrılık" adlı şiiri ise Milliyet Sanat'ta (1980), S. Kierkegaard'dan çevirdiği bazı pasajları Değişim dergisinde (1961-62) yayımlandı.

İlk romanı Aylak Adam'la modern Türk edebiyatı içinde çok önemli bir yere sahip olan Y. Atılgan, özellikle yabancılaşma ve bunun zorunlu sonucu yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı. Geçimini ailesinden kalan mirasla, herhangi bir işte çalışmak ihtiyacı duymadan sağlayan; kendi tanımıyla "zengin değil ama paralı" bir adam olarak hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeden bohem bir hayat yaşayan ve "gerçek sevgiyi arayan" C. adlı genç bir adamın anlatıldığı Aylak Adam, öncelikle, Türk edebiyatında çağdaş bireyi olanca trajedisiyle yansıtabilen bir ilk roman olarak öne çıkar. Romanda, "ku-ya-ra" (kumda yatma rahatlığı) ve "a-da-ko" (ağaç dalı kompleksi) kavramlaştırmalarıyla iletilmeye çalışan birey durumları, aynı zamanda bireyin trajedisini de oluşturan gerçeklikler olarak, bireyin özgürlüksüzlüğü, yabancılaşması ve yalnızlığına farklı bir perspektif getirir. C.'ye göre: "Bütün çağların trajedisi(dir) bu, Ku-ya-ra: 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi'. Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona." Ancak romanın sonu, C.'nin kesin yenilgisiyle gelir çünkü bireyin gövdeden ayrılmak biçiminde dışavurduğu özgürlük isyanı ve öylece kazandığı asi karakter, aynı zamanda gövde (hayat, toplum) tarafından alaşağı edilmesi gereken bir karakterdir; çünkü aykırıdır, uyumsuzdur ve bu yönüyle bünye dışına atılması gerekir. İkinci roman Anayurt Oteli ise, Aylak Adam'ın C. tipiyle iletmeye çalıştığı kentli bireyin yalnızlığını, Zebercet tipiyle kasabaya; ama daha önemli olarak da yalnızlığın kimsesizlik olarak biçimlendiği bir çıkışsızlığa, bunalıma, giderek de cinayet ve intiharla sonuçlanan bir trajediye taşır. Aylak Adam'ın C.'si gibi Anayurt Oteli'nin Zebercet'i de esas olarak sevgiyi aramaktadır ancak Zebercet'in yaşadığı sevgi açlığı C.'nin yaşadığıyla kıyaslandığında katıksızdır ve bir dizi cinsel problemle de bütünlenerek bunalım düzlemine taşınır. Yusuf Atılgan'ın ölümünden sonra yayımlanan "bitmemiş" romanı Canistan ise romanın yaşandığı zaman dilimi ve coğrafya göz önünde bulundurulduğunda "birey"den, dolayısıyla da birey planında yaşanan çelişki ve açmazdan bağımsızdır; Y. Atılgan, Canistan'da, insan gerçekliğine daha dolaysız, hatta güdüsel bir düzlemde yaklaşmaya çalışır. Bu çerçeveden bakıldığında, Aylak Adam'ı kentin, Anayurt Oteli'ni kasabanın ve Canistan'ı köyün romanı saymak gibi bir değerlendirmeden yola çıkılabilir ki bu, Y. Atılgan'ın yazı serüvenine olduğu kadar, Türk romanının serüvenine de farklı bir perspektif getirir. Canistan, "köy romanı" gerçekliğine Y. Atılgan'ın kaleminden, Türk edebiyatında örneğine daha önceki örneklerde hiç rastlanmayan biçimde şiddet öğesi ve cinselliğin şiirsel katkısını getirir. Bu çerçeveden bakıldığında Canistan, aynı zamanda "can"a, bu da demek ki insana (hayata) yazılmış bir destan niteliğindedir. 1921 yılında bir yaz gecesi başlayan Canistan, geriye dönüşler aracılığıyla 1906'ya kadar gidip yeniden 1921 yılına dönerek, Meşrutiyet'ten Kurtuluş Savaşı'na uzayan bir süreçte ve "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" bölümlerinde ağırlıklı olarak "Tokuç Ali , Selim ve Kadir"in hikâyesini anlatır; kitabın yazılmadan kalan son bölümünün adı ise "Sanık"tır.

S. Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflardan psikanalize, J. Joyce ve W. Faulkner'dan modern dünya edebiyatının ve sinemasının diğer yapıtlarına uzanan bir yelpazede değerlendirilebilecek olan Aylak Adam ile Anayurt Oteli'nin kahramanları hakkında pek çok inceleme-çözümleme yapılmıştır. Örneğin E. Batur, Anayurt Oteli'yle W. Faulkner'ın Ses ve Öfke romanı ilişkisi üzerinde dururken H. Yavuz, L. Cavani'nin "Gece Bekçisi" filmi arasında birtakım paralellikler bulmuştur. Ü. Onart ise birtakım "ahlaki" değerlendirmelere maruz kalan Anayurt Oteli için "Türk yazınının 'lanetlenmiş' romanlarından biri" tanımını kullanmış ve "özgürlük, olanak, eylem, neden, suç ve sorumluluk" bağlamında romanın düşünsel boyutlarını irdelemiştir.

Anayurt Oteli'nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği tezi işlenirken, B. Moran'a göre bu tez romanın biçimine de yansımıştır. Y. Atılgan ilk romanı Aylak Adam'da klasik anlatı yöntemlerinden yararlanırken Anayurt Oteli'ni daha değişik bir yöntemle, "Saçma kavramının göstergesi olarak" kurmaya çalışmıştır. "Ne karakter çizmede, ne olay örgüsü kurmada ne de kullandığı anlatıcı konusunda geleneksel roman konvansiyonlarına uymuş yazar. Atılgan Aylak Adam'ı bir roman olarak, Anayurt Oteli'ni ise bir tür anti-roman olarak yazmış diyebiliriz" (B. Moran). Yusuf Atılgan'ın tek öykü kitabı Varlık ve a dergilerinde yayımladığı, gene çağdaş bireyin yalnızlık ve açmazları çerçevesinde örülmüş, ağırlıklı olarak iç gözlem ve deneyime yaslanan öyküler toplamı olan Bodur Minareden Öteye adlı öyküler toplamıdır. Ekmek Elden Süt Memeden adlı bir de çocuk kitabı bulunan Yusuf Atılgan, anılan bu kitaplar dışında yazdıklarını yayımlamamıştır. Çağdaş bireyi aşk ve yalnızlık temaları çerçevesinde ve dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf Atılgan, ele aldığı konular kadar o konulara yaklaşım biçimi ve işleyişiyle de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncüleri arasında yer almıştır.

Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı; büyük beğeni toplayan film birçok ulusal ve uluslararası festivalde ödüller aldı.

Ödül: "Evdeki" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye Yarışması (Nevzat Çorum adıyla, birincilik); "Kümesin Ötesi" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye yarışması (Ziya Atılgan adıyla, dokuzunculuk); Aylak Adam ile 1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı (ikincilik).


Yapıtları: Roman: Aylak Adam, İst.: Varlık, 1959; Anayurt Oteli, Ank.: Bilgi, 1973; Canistan, İst.: Yapı Kredi, 2000.

Öykü: Bodur Minareden Öte, İst.: a Dergisi, 1960; Eylemci, (Bütün öyküleri) İst.: Simavi, 1993; Bütün Öyküleri (Bodur Minareden Öte ve Ekmek Elden Süt Memeden) İst.: Yapı Kredi, 2000.

Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden, İst.: Cem, 1981.

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes), İst.: Milliyet, 1980.

Kaynaklar: Necatigil, İsimler, 60-61; Necatigil, Eserler, 30-31, 43; "Atılgan, Yusuf", TDEA, I, 224; Özkırımlı, TEA, I, 156; Yusuf Atılgan'a Armağan, (haz. T. Yüksel, E. Canberk, A. Hatipoğlu, Y. Çotuksöken, M. S. Koz) İst., 1992; N. Gürbilek, "Taşra Sıkıntısı", Yer Değiştiren Gölge, İst., 1995, s. 42-67; Özgüç, II, 252-253; E. Batur, "Yusuf Atılgan, Bir Profil Denemesi", kitap-lık, S. 41 (Mayıs-Haziran 2000); O. Demiralp, "Bir Ayrıntının Ardında", aynı yerde; İ. Ertürk, "Yusuf Atılgan'ın Sinema Salonlarında Bir Gezi Denemesi", aynı yerde.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:39
Yusuf Bolayırlı ( 1945) </B>
Yusuf Bolayırlı, Bulgaristan Harmanlı'dan muhacir bir baba ile Gelibolulu annenin 3'ü erkek 5 çocuğundan biri olarak 1945 yılında
Bolayır'da doğdu. Eğitim yaşamına 1952'de Bolayır'da başladı. 1969 yılında İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi Uçak Bölümü'nden mezun olan Bolayırlı, bir süre aynı üniversitede Uçak Elemanları ve Malzemesi Kürsüsü'nde asistan olarak görev yaptı. 1973-74'te özel bir kuruluşta bakım mühendisliği yaptıktan sonra THY'ye atölye mühendisi olarak giren Bolayırlı, Bakım Usulleri Müdürü, Teknik Kontrol Müdürü olarak görev yaptı. Bolayırlı, 1980'de Uçak Bakım Başkanı, 1988'de Genel Müdür Teknik Yardımcısı oldu. 1991 yılında THY Yönetim Kurulu üyeliğine atanan Bolayırlı, Eylül 1991-Ocak 1992 ve Aralık 1993-Temmuz 1994 arasında
Genel Müdürlüğe vekalet etti. Evli ve 2 çocuk babası Bolayırlı, Ağustos 1997'de Genel Müdür oldu. 17 Şubat 2003 tarihi itibarıyla emekliliğini talep eden Bolayırlı, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini de yürütüyordu.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:39
Yusuf Ekinci </B>
Yusuf Ekinci
Kamil oğlu, 1942 Lice-Diyarbakır doğumludur.
Haziran 1963 tarihi itibariyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi olup, çevresinde sosyalist Kürtçü olarak tanınmaktadır.
Aralık 1963 tarihinde Ankara'da faaliyete geçirilen TIP'ningençlik kolları üyeleri arasında yer almakta olup, partinin yayın organı Emekçi gazetesinin müdürü olarak görev yapmıştır.
Nisan 1969 tarihi itibariyle mezuniyet ini mütakip staj amacıyla Diyarbakır'a gitmiş olup, burada Anayasayı Koruma Kanun tasarısını protesto etmek amacıyla mitinge katılmıştır.
1970-1971 tevkifatı çerçevesinde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) bünyesinde Kürtçülük faaliyeti gösterdiği gerekçesiyle dava açılmıştır.
1972 tarihi itibarıyla Diyarbakır'da avukatlık yapmış olup, Kürtçülük hareketini drije etmeye çalışmıştır.
Nisan 1971 tarihinde TIP'nin 4.Genel kurulu'nda kardeşi Tarık Ziya Ekinci'nin fikirlerine muhalif olduğunu belirterek asıl amacının ; " Kürdistan'ın tahakkuku olduğunu, Kendisinin ise Kürt milliyetçisi olduğunu" ifade etmiştir.
Aralık 1984 tarihi itibarıyla Ankara'da Avukatlık yapmıştır.
Şubat 1990 tarihi itibarıyla SHP'den ihraç edilmiş olması nedeniyle, M.Ali Eren ile birlikte Marksist bir parti kuruma çalışmalarına başlamıştır.
25.02.1994 tarihte Ankara Gölbaşı ilçesi Doktorlar sitesi mevkiinde ölü olarak bulunmuştur.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:40
Yusuf Hayaloğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

İşte şiirine en yüksek telifi alan şair

HEM ŞAİR, HEM RESSAM, HEM DE MÜZİK ADAMIYDI AMA YILLARCA BEKLEDİ. EMEĞİNİN GERÇEK KARŞILIĞINI BULMASI İÇİN BEKLEDİ. BU BEDEL YÜKSEKTİ. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİN DEĞERİ BEDELİYLE MENKULDÜ. VE O FİYAT VERİLDİ. SADECE DOKUZ ŞİİR İÇİN TAM 125 BİN DOLAR ALDI, KASETE OKUDU. ŞİMDİ KİTAP YOLDA..

Yusuf Hayaloğlu’ndan bahsediyoruz. Onlarca sanatçının okuduğu 'Dağlarda kar olsaydım' yada İbrahim Tatlıses’in meşhur 'Nankör kedi' gibi türkülerinin yaratıcısı.. Veya 'Yorgun Demokrat'ın, 'Nazlıcan ve Bedirhan'ın, 'Hani benim gençliğim'in, 'Bir acayip adam'ın ve yüzlercesinin şairi... Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları yazıyor. Yusuf Hayaloğlu, hayata bakışını, neden bu kadar beklediğini, şiirlerinin arkasındaki bilinmeyen dünyasını İMEDYA’ya anlattı.

Pazar günü ikindi vakti Cihangir’de bir apartmanın giriş katındaki küçük dairesinin kapısını çaldığımızda, tatlı gülümsemesiyle karşıladı bizi. Tek başınaydı. Ne bir koruması, nede menejeri vardı yanında. Önce vakti geldiği için arka taraftaki şirin bahçesini suladı, sonra soğuk bir şeyler ikram etti, ardından marlborosunu yaktı ve başladık sohbete.

17-18 yaşlarına kadar amaçsız ve bir o kadar haşarı geçen gençliğini anlattı önce. Kendisini hiç inşa etmemiş bir insandı. Ardından gelen yoğun bir araştırma öğrenme dönemi.. Ama ne araştırma.. Kur’an’dan Marksizm’e, Maosizm’e, Budizm’den Freud’a kadar bütün felsefeler ve dogmalar.. ''Kendime bir iç şemşiye aradım. Bunu buluncaya kadar hiçbir örgüte, partiye, derneğe girmedim.'' diyor Yusuf Hayaloğlu:

''Bütün bu felsefelerin hayatı tam açıklamadığını ve zorlandığını gördüm. Teori, pratiği belirlemeye çalışıyordu ama pratik buna direniyordu. Bunun nedenini araştırdım ve doğanın şaşmaz dengesinde, kusursuzluğunda buldum. Doğaya aykırı hiçbirşey mümkün değil. Değiştirmek mümkün değil. Pratikte ne ise onu anlamalısın. Onu zorlayarak değiştiremezsin. Onu, o pratiğin içindeyken değiştirebilirsin. Dışardan ahkam keserek değiştiremezsin. Birden iç şemsiyeyi buldum ve natüralist olmaya karar verdim.''

İşte bugünkü Yusuf’u böyle yakalamış: ''Şu anda bir uçaktan dünyayı seyreder gibiyim. Ordan tel örgüler gözükmüyor. Yukardan baktığın zaman, dev bir coğrafya.. İnsanlar karınca sürüsü gibi, evler kibrit kutusu gibi. Ayrılıkların anlamı olmadığını gördüm. Hepimiz doğanın parçasıyız. Olabildiğince sevmek, iyi yaşamak, ahlaklı, erdemli olmak lazım.''

Yusuf Hayaloğlu bir buçuk sene önce ilk şiir albümü ‘Ah Ulan Rıza’yı çıkardı. Ardından geçtiğimiz günlerde ikincisi geldi, 'Bir Acayip Adam':

Hayaloğlu, ilk albümün dinleyicilere biraz ağır geldiğini, şimdi ise daha basit, anlaşılır şiirler seçtiğini söylüyor. Türkiye’de sadece kendisine mahsus özelliği ise kendi şiirlerini okuması, onlara besteler yapması. Yani herşeyiyle kendine ait, bir anlamda ‘Sesli kitap’..

Ama sırada yazılı kitap da var. Şimdiye kadar hiç kitabı olmamış. ''Artık zamanı geldi'' diyor. ''Neden?'' sorusuna şu ilginç ve bir o kadar düşündürücü cevabı veriyor:

''Albümü yapmaya zorlayan koşullar şöyle gelişti. Ben kendi kârımı düşündüm. Onun için geç kaldı. Materyalist anlamda değil. Mantığım şu: ‘Benim emeğim para etmeyecek kadar basitse, o zaman sende benim kasetimi yapma.’ Bu bedel yükseldi, tatmin edici bir noktaya gelince, ‘tamam’ dedim. Kitapta da aynısını yapıyorum. Şiir kasetinde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en yüksek şiir telifini alan insanım. 125 bin dolar aldım 9 şiir için.. Tek şiir 13-14 bin dolar yapıyor. Bu bir övünme değil. Bu şu demek: Bir şeyin değeri bedeliyle menkuldür. Sen bir şeye çok büyük değer biçebilirsin ama bakalım o parayı veren var mı? Şimdi onu kanıtladım ben. Benim şiirimin kaç para ettiğini kanıtladım . Aynı şeyi kitapta da yapıyorum. Ve Türkiye’de gelmiş geçmiş, ölmüş veya yaşayan insanların alıp alacağı en yüksek telifi iki üç puan yüksek alıyorum. Bu yakında da çıkacak.''

Yusuf Hayaloğlu kendi deyimiyle halk şiiri yapıyor. İşte ilk albümüne isim veren ‘Ah Ulan Rıza’dan bir pasaj:

Neden hala gelmedi
Yoksa saatimi şaşırdı bu hıyar
Gerçi hiç saati olmadı ama en azından birine sorar
Cebimde bir lira desen yok
Madara olduk meyhaneye
Ah eşek kafam benim
Nasıl da güvendim bu hergeleye
Gelse balığa çıkacaktık
Ne çekersek kızartıp
Bir kilo rakıyla yutacaktık.
Bu sandalı geçen hafta çalıntıdan düşürdük
Arkadaşlar ısrar etti
Biz de iyi olur bize uyar diye düşündük.
...

Böyle devam edip giden ve Hayaloğlu’nun yorumuyla insanın tüylerini diken diken eden bir şiir ‘Ah Ulan Rıza’...

Halk şiirini şöyle savunuyor şair:

''Halk şiiri yapmanın zararı yok. Ne diyorlarsa desinler. Ben halkı seviyorum. Yani natürel, avam yaşamayı seviyorum. Kültürüm de bu, sokaktan gelmeyim. Bunu da inkar etmiyorum. Zamanında kolej muadili okudum, akademi okudum, batı kültürü okudum, Şekspir, Marks okudum. Yani sonuçta hiçbirşey değil, hiçbiryere varamıyorsun. Yani gelip geleceğin nokta bir kara toprak derler ya. Neticede halkın denizine giriyorsun. O denize girdiğin zamanda tertemiz oluyorsun, mis gibi oluyorsun. Bunda ne zarar var. Başta biraz zorlayarak oldu. Şimdi tamamen hazmettim. Geldiğim yere geri döndüm. Ordan gelmiştim. Başka yere uçtuk, bir marifetmiş gibi. Sanatçılara da onu tavsiye diyorum. Şatolarından çıksınlar. Kozalarından çıksınlar. Halkın içine karışsınlar. İki tane entel barda oturup kendi kendilerine sanat yapıyorlar. Kendi kendilerine şiir okuyor, kendi kendilerine ödül veriyorlar. Kendi kendilerine dergi çıkartıyorlar. Kitap çıkarıyorlar. 1500 tane basıyorlar, onu da eşe dosta hediye ediyorlar. Gelsinler halkın denizinde yıkansınlar, arınsınlar biraz.''

Yusuf Hayaloğlu bu konuda çok dolu. Mesele ‘türkü’ye geliyor:

''Türkü hayatın bizatihi kendisi. Halkın kendisini ifade ettiği sözlü müzikli bir durum. Bazı TV kanallarında türkü yasak. RTÜK’ten dolayı sabahın 5’ine koyuyorlar. Gazete çıkarıyorsun, halkın kültürüyle alakası yok. Sanat sayfası yapıyorsun. Tam sayfa caz. Tam sayfa bilmem ne. Bunların ne alakası var bizim kültürümüzle. Ondan sonrada ‘niye halk okumuyor’ diye soruyorlar. Halk yok ki yayınlarda. Türkü dinlemeyen halkı bilemez. Türkü bin yıllardır var, ortaasyadan akıp geliyor. Nerelerde konaklamış. Nereleri dolaşmış ve gelmiş Anadolu’nun bağrında akıyor. Sen bu ırmağı görmezden geldiğin zaman, zaten hiçbir yerini kavrayamazsın. Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları seviyorum. Onlar bana hoş geliyor. Halin vaktin yerinde hiçbir problemin yok, neyini yazacağım ben senin yani. İyi durumdaki bir adamın, herşey çok güzel demesinden sıkılıyorum. Sanatçının ekmeği burada, hayatın çelişkilerinden mağduriyetlerinden çıkar.''

Hayaloğlu halkın içinde olunca, bir o kadarda siyaset ve ekonomiyle ilgili. Ve yaptığı şu yorum bugünkü sosyal bunalıma felsefik bir pencere açıyor:

''Çok çalkantılı dönemler yaşadım, ekonomik yönden... Ama halkı bu kadar umutsuz, mutsuz hiç görmemiştim. Yarına dair hiçbir umut kalmamış. Bu, en büyük uçurum, en büyük reaksiyon... Nasıl sosyal bir patlama olmuyor inanamıyorum. Bu korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin. Ama insanlar artık akıllandı. Vatan, millet nutukları ekonomiyi açıklamıyor. Halk, 'Sen bunları derken benim cebimdekini götüyorsan, lanet olsun' diyor. Halk bunu görmüş artık. Herkesin elinin kendi cebinde olduğunu görmüş. Komünizm niye çöktü? Herşeyin devletin olmasından ve devletin içinde devletten palazlanan insanlardan dolayı çöktü. İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''

Hayaloğlu ile sohbet çok tatlı, çok uzun.. Ve buraya sadece küçük bir bölümünü alabildik. İki saatten fazla kaldığmıız o küçük, şirin dairesinden bir daha görüşmek üzere, fakat bu defa diğer kaseti beklemeden buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:40
Yusuf Kürkçüoğlu ( 1971) </B>
1971 yılında Şanlıurfa’da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini burada tamamladı. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazandı. 1990-1991 yılları arasında Türkiye Gazetesi Şanlıurfa muhabiri olarak 9 ay görev yaptı. İstanbul’a yerleştikten sonra üniversite ile birlikte Türkiye Gazetesi Yurt Haberler Servisi’ndeki editörlük görevini sürdürdü. 1993 yılında İhlas Haber Ajansı’nda editörlük, 1994 yılında Türkiye Gazetesi Okuyucu Köşesi’nde yönetmen yardımcılığı, 1995-1996 yılında Türkiye Gazetesi Kültür Sanat Servisi’nde muhabirlik, Mayıs 1996’da İhlas Dergi Grubu’na geçti. Burada bir süre editörlük görevinde bulundu. 1997 yılında Haber Müdürlüğü ve Haberler Koordinatörlüğü’ne getirildi. 2000 yılında İhlas Dergi Grubu’nun Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. 1991-2001 yılları arasında Türkiye Gazetesi’nde birçok haberi yayınlandı. 2004 yılında Plus Medya’da Sorumlu Yazıişleri Müdürlüğüne getirildi. Sarı Basın kartı sahibi olan Yusuf Kürkçüoğlu evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:40
Yusuf Yöreli </B>
1911 yılında Konya’da doğdu. İlimizdeki Kayalı Park’ın karşısında eski adı ile Erkek Sanat Okulu’nun tesviye bölümünden mezun oldu.

Kırklareli İli Babaeski İlçesinde vatani görevini tamamladıktan sonra Eskişehir’de güreşe başladı.
Bilahare doğup büyüdüğü Konya’ya avdet ederek Devlet Demiryolları mağazasında memuriyete adım attı. Ölümünden 7-8 yıl kadar önce T.M.O.ne geçerek memuriyet görevini hayatının sonuna kadar burada idame ettirdi.
Halkımız arasında “YÖRELİ” olarak tanınan merhum, Konya’ mız güreşine aralıksız tam 39 yıl amatör bir ruhla hizmet vermiştir. Üstlendiği her görevi adeta ibadet eder şekilde titizlikle yerine getiren nadir insanlardan birisidir.

Ankara Et Balık Kurumu’ndan emekli olan takım arkadaşı hemşehrimiz merhum Osman ÖZ “...hayatım boyunca güreşe aşık tek bir insan tanıdım, o da Yusuf YÖRELİ’dir” diyerek merhum babamın güreş sporuna olan aşk derecesindeki sevgisini katıldığı sohbet toplantılarında dile getirmiştir.
Güreşçi, antrenör, güreş il temsilcisi ve hakem olarak Konya’mız güreşine yıllar boyunca amatör bir ruhla hizmet eden rahmetli Yusuf YÖRELİ’yi; elinde büyüdüğünü ve her şeyini O’na borçlu olduğunu fırsat düştükçe dile getiren, babası merhumun gözlerini açık bırakmayan sporcu evladı Haşmet YÖRELİ’den dinleyelim.

“Rahmetli babam Yusuf YÖRELİ benim ilk ve son antrenörüm, hocamdır. Babamı gerek güreşe başlamadan ve gerekse güreşe başladıktan sonra Konya’daki bütün güreş organizasyonlarının başında idari ve teknik konularda sorumluluklar üstlenen bir insan olarak tanıdım. Güreş hayatım boyunca 52 kiloda serbest ve greko romen stilde gerçekleştirilen müsabakalara katıldım. Müsabakalar öncesi yapılan tartılarda rakiplerimin yanında ve herkesin de hazır bulunduğu ortamlarda “..benim oğlum Haşmet YÖRELİ’yi kim yenerse ona özel bir ödül vereceğim..” dediğini çok iyi hatırlıyorum. Ancak bu özel ödülü kimsenin alamadığını çok daha net bir şekilde anımsıyorum. Benden daha çok sevdiği, gözü gibi baktığı ve yetiştirdiği genç güreşçi adaylarına objektif duygular içerisinde yaklaşan bir hoca tarafsız davranan ve herkese hakkını teslim eden bir yönetici ve ayrıca beraberindekilere çalışma aşkı ve zevki aşılayan, disiplinli ve otoriter bir eğitimci olarak hatırlıyorum. Ruhu şad olsun.

İlimizin ender yetiştirdiği simalardan birisi olan, her türlü zorlukla mücadele etmesini bilen, dürüst çalışmaları ile temayüz eden merhum, Devlet memuru tarifine ve sıfatına uygun bir kişi olması yanında temiz ahlakı, güler yüzü ve kendisine özgü nükteleri ile ününe ün katmıştır. Sohbet toplantılarında sık sık dile getirdiği İNCE KAHVALTI hikayesini anımsamayan yoktur.
Yıllarca bölge birinciliğini kimselere kaptırmamış, Türkiye ikinciliğini kazanmış, ömrünü çok sevdiği ata sporumuz olan güreşe adamış bu spor adamımız aktif spor hayatına 29 Ekim 1965 tarihine kadar devam etmiştir.

Güreşi bıraktıktan sonra çok zor şartlar altında Konya’lı gençlere ata sporumuzu sevdirmeye çalışan ve bunda büyük ölçüde muvaffak olan Yusuf YÖRELİ antrenör olarak da büyük başarılar sağlamıştır.

1960 Roma Olimpiyatlarına katılan ve halen İstanbul Bostancı PTT Hastanesi Başhekim Yardımcısı olan Operatör Doktor Halil Kazım GEDİK, Sulhi GEDİK, Cemal DEMİRBAŞ, Necip ALKAN, Abdulkadir TAŞKIRAN, Hüseyin YILMAZ, Erdağan ve Ömer ALPTEKİN kardeşler, Konya Milletvekili merhum Turan BİLGİN, merhum Necati İRTEM, yıllarca bitmeyen büyük bir aşk ve hırsla milli duygular içerisinde güreşe hizmet eden ve son yıllarına kadar ajanlık yapan, hakemlikte milli kokart takmaya hak kazanan rahmetli Faruk NAZROĞLU, Mustafa GÜDEKLER, Kemal OĞAN, Tuğrul ORHON, Cemal ILGIDIR, Hasan İYİCAN, Osman ÖZ ve Fahrettin AKBAŞ takım arkadaşlarından bazıları idi.

Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 29 Ekim 1965 yılında genç sayılabilecek bir dönemde 49 yaşında hayata gözlerini yumarak vefat eden Yusuf YÖRELİ vefatı öncesinde önemli ve riskli bir ameliyat geçirmesine rağmen güreş sporundan kopmamıştır.

Konyamızda zamanında Türk gücünün simgesi olan bu mütevazi, dürüst ve nüktedan ismi unutmamız mümkün değildir. Çünkü rahmetli babam kısa sayılabilecek hayatını dolu dolu yaşamış, kalıcı dostluklar kurmuş, bu dostlukların devamlı olmasını ve sürekliliğini sağlamış, arkasında sevgi, saygı ve iyiliklerle dolu anılar bırakmıştır. Nur içinde yatsın.

Aramızda uzun zamandan beri bulunmayan bu büyük spor adamının anısını yaşatmak için adına bir turnuva düzenlenmesi kendisine bütün güreş camiasının hissetmesi gereken vefa borcunun ödenmesi anlamına gelir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:41
Yusuf Ziya Bahadınlı ( 1927) </B>
1927 yılında Bahadın/Yozgat’ta doğan Yusuf Ziya ilkokulu orada okudu. 9 Eylül olarak kayda geçmiş olan doğum günü de ilkokula yazılırken nüfus cüzdanı çıkartmak gerekince nüfus memurunca uygun görülmüştü.
Bahadınlı, pantalonu, cekedi, ayakkabıyı ortaouklda giydi. 35 kişinin yaşadığı bir evde üstelik köyün en zengininin çocuğu olarak yaşadı.
Belli sürelerle Yozgat Ortaokulu, Pazarören Köy Enstitüsü, Yüksek Köy Enstitüsü, Balıkesir Eğitim Enstitüsü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde (Edebiyat Bölümü) okuyan Bahadınlı, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının “Kızılbaş Çocuğu” sataşmaları arasında geçirdi ortaokul yıllarını.
İspir’de öğretmenlik yaptığı yıl “Çalışkan” olan soyadını “Bahadınlı” olarak değiştirdi.
6 ay kadar Ankara’da Türk Hava Yolları’nda çalışan Bahadınlı bir havalimanında Müdürlük görevini kabül etmeyerek buradan ayrıldı. Bu iş ona göre değildi. 1958 yılında bir yayınevi kurma isteği onda önlenemez hale gelmişken İstanbul’a geldi.
Kadıköy’de kitabevi olsun isteğiyle açtığı dükkanını bakkaliyeye dönüştürmek zorunda kaldı.
Para kazandı. Kazandığı parayla bir yayınevi açtı!
16 yıl süren Hür Yayınevi’ni, 12 Mart sonrasında Yeni Dünya Yayınevi olarak sürdürdü. 6 Sayı çıkan Yeni Dünya dergisini çıkardı.
Bundan önce de “İlke” dergisini çıkartmıştı. Ortaklarına bırakarak ayrıldığı bu dergiyi babadan kalma tarlaları satarak yürütmeye çalışıyordu. O yayınladıkça polis topluyordu!
Bu dergi yüzünden onunla çok uğraştılar. Kanser tanısı konan karısına yurt dışına çıkabilmesi için pasaport verilmedi!
Kuruluşundan kısa bir süre sonra üye olduğu TİP’in Yozgat örgütlenmesini yaptı. Örgütlenme barajını aşmak için kuruluşu yapılan bu ilde tek bir sosyalist yoktu. Bahadınlı Yozgat’ta TİP’i örgütledi ve 1965 yılında Milletvekili seçildi!
Hazırladığı “Türkçe Deyimler Sözlüğü”, “Türkçe Deyimler ve Kaynakları” gibi çalışmalar okullara sokulmamaya başlanınca Atasözleri Sözlüğü’nü Aydın Su adıyla çıkardı.
Ankara’da çıkan Emek dergisindeki bir yazısı yüzünden yargılandı.
12 Eylül darbesi nedeniyle, 1979 Mart’ında bir yıl için gittiği Avrupa’da 12 yıl zorunlu olarak kaldı.
1991’de 141 – 142’nin kaldırılmasından sonra Türkiye’ye döndü.
Bahadınlı Sosyalist İktidar Partisi üyesidir.
Yapıtları
İtin Olayım Ağam – Hikayeler
Haçça Büyüdü Hatit Oldu – Hikayeler
Geçeneğin Karanlığında – Hikayeler
Tavandaki Kırmızı – Hikayelerinden Seçmeler
Güllüceli Kâzım – Roman
Güllüce’yi Sel Aldı – Roman
Gemileri Yakmak – Roman
Açılın Kapılar – Roman
Devekutu Rosa – Roman
Lidya – Gözleri Yaprak Yetili – Roman
Öyle Bir Aşk – Anı Yazıları
Türkiye’de Eğitim Sorunu ve Sosyalizm – İnceleme
Dört Sosyalist Ülke – Gezi
Türkçe Deyimler ve Kaynağı – Araştırma
Türkçe Deyimler Sözlüğü – Sözlük
Atasözleri Sözlüğü (Aydın Su adıyla) – Sözlük

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:41
Yusuf Ziya Yörükan </B>
Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân, 1923 yılından vefat ettiği 1954 yılına kadar, pek çok akademik kuruluşta çeşitli görevler almış bir ilim adamıdır. Akademik hayatına, 1923 yılında, Sahn Medresesi Kısm-ı Âlîsi’nde Felsefe, Terbiye ve İçtimaiyat dersleri okutmakla başlamıştır. Mütehassısîn Medresesi’nde Felsefe Tarihi, Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’nde Hâl-i Hazırda İslâm Mezhepleri ile Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası; İ. Ü. Edebiyat Fakültesi İslâm Tetkikleri Enstitüsü’nde ise Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi dersleri okutmuştur. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nin kurucuları arasında yer almış, 1949 yılından sonra bu fakültede İslâm Dini Tarihi, İslâm Mezhepleri ve Kelâm dersleri vermiştir. Akademik yayınlarının dışında, Mihrab ve Kutlu Bilgi dergilerini çıkararak ve öğretmen okullarında okutulmak üzere çeşitli kitaplar yazarak, rasyonel bir din terbiyesinin yaygınlaştırılmasına yardımcı olmuştur. Bu konuda yazdığı altı kitaptan iki tanesi birleştirilerek, Müslümanlık ve Kur’an-ı Kerim’den Âyetlerle İslâm Esasları adı altında tekrar yayımlanmaktadır.
Prof. Yörükân, Dârü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi’nde ihdas ettiği ve okuttuğu Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası dersleriyle ve ayrıca Alevîler ve Tahtacılar üzerinde yaptığı saha araştırmalarıyla, Kültürel Antropoloji’nin bağımsız bir ilim olarak kurulmasında yardımcı olduğu gibi, bu konuda ve yaşayan bir kültür olarak Hâl-i Hazırda İslâm Mezhepleri konusunda ciddî bir araştırma örneği de vermiştir. Elinizdeki kitap, bunun bir kanıtıdır. Yusuf Ziya Bey’in Alevîlik konusunda yapmış olduğu araştırmalar, ilk defa Hayat mecmuasında (22 Kânunuevvel 1927), bir yıl kadar sonra da (1928) Darü’l-Fünun İlâhiyat Fakültesi Mecmuası’nda yayımlanmaya başlamıştır. Bu yazılar, 1927 yılı öncesi Anadolu Alevîleri’nin sosyal ve sırrî hayatları hakkında güvenilir ve tarafsız bilgiler vermektedir. Yerli ve yabancı pek çok araştırıcı tarafından kaynak olarak kullanılan bu yazılar, bu defa, Dr. Turhan Yörükân tarafından derlenmiş ve onun eklediği notlarla birlikte tekrar yayımlanmıştır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:41
Yücel Eğecioğlu </B>
Adı :Yücel Eğecioğlu
Adres :Sabancı Üniversitesi Kampüsü Orhanlı, 81474 Tuzla / İstanbul
Ofis telefonu :(216) 483 90 00 (Dahili:9016)

Eğitim :1967 - 1971 ODTÜ Elektrik Mühendisliği (Computer/Control) · 1963 - 1967 Robert Kolej

İş tecrübesi : · 1997 - ...... Sabancı Üniversitesi, Bilgi Teknolojisi Direktörü · 1996 - 1997 IBM Türk, Profesyonel ve Teknik Hizmetler Bölüm Müdürü · 1995 - 1996 IBM Türk Ürün Pazarlama Bölüm Müdürü · 1993 - 1995 IBM EHQ-Paris, Özel Projeler Müdürü · 1991 - 1993 IBM Türk Pazarlama Destek Bölüm Müdürü · 1989 - 1990 IBM Türk Bilgisayar Destekli Eğitim Bölüm Müdürü · 1987 - 1989 IBM Türk Ürün Yönetim Müdürü · 1983 - 1986 IBM Eğitim Merkezi - BAE, Eğitmen · 1975 - 1983 IBM Türk Sistem Uzmanı · 1972 - 1975 Ticaret Bakanlığı, EBİM Sistem Programcısı

Çalışma alanları :Eğitimde Bilgi Teknolojisi · Yıl 2000 Sorunu ve Çözümleri · Uzaktan Algılama · Bilgi İşlem Standartları
Üyesi Olduğu Kuruluşlar : Türkiye Bilişim Derneği · TÜBİSAD · ODTÜ Mezunları Derneği · Robert Kolej Mezunları Derneği

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:41
Yüksel Çakmur ( 1942) </B>
1942 İzmir doğumlu. ilk öğrenimini Buca Umurbey ilkokulu'nda, orta öğrenimini Buca Ortaokulu'nda yapan Çakmur, Namık Kemal Lisesi'nden sonra, 1969 yılında İzmir İktisadi Ticari Bilimler Yüksek Okulu'nu bitirdi. Askerlik hizmetini 1969-1970 yıllarında Ulaştırma Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda yaptıktan sonra, İzmir İhracatçı Birlikleri'nde raportör olarak çalışmaya başladı.1971 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden, Buca Belediye Başkanlığı'na seçilen ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürdü.Yüksel Çakmur, 1973 genel seçimlerinde İzmir'den milletvekili seçildi. 1977 genel seçimlerinde bir kez daha milletvekili seçilen ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği yapan Çakmur, iki kez Gençlik ve Spor Bakanı olarak kabinede görev yaptı. Milletvekilliği görevi 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren Çakmur, Buca Belediye Başkanlığı'ndan önce başladığı İzmir Hukuk Fakültesi'nden, 12 Eylül darbesinden sonra mezun oldu. 26 Mart 1989 tarihinde yapılan yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.SHP ve CHP dönemlerinde Genel Başkanlığı’na aday oldu.Tekrar İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu fakat seçilemedi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:41
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/88.jpg
Yüksel Yalova ( 1955) </B>
KARPUZLU - 1955, Kamil, Emir - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul Belediye Konservatuvarı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Master ve Doktora - Fransızca, İngilizce - Siyaset Bilimi Dr., Anayasa Hukuku - Serbest Avukat - XIX, XX nci Dönem Aydın MiIletvekili - Devlet Bakanı - Evli,1 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 1 HAZİRAN 2001

Devlet Bakanı Yüksel Yalova istifa etti
Milliyet 1 Haziran 2001

Tütün Yasası ile ilgili tutumuyla piyasalarda şoka yol açan Devlet Bakanı Yüksel Yalova akşam saatlerinde görevinden istifa etti. Yalova, Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz tarafından da tepkiyle karşılanan sözlerinden sonra, Yılmaz ve Ecevit'le görüştü. Yalova'nın bu görüşmelerden sonra sunduğu istifasının Başbakan Bülent Ecevit tarafından kabul edildiği bildirildi. Öte yandan Yüksel Yalova'nın yerine Devlet Bakanı Mehmet Keçecilerin vekalet edeceği de açıklandı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:42
Yahya Deryal ( 1965) </B>
Yrd.Doç.Dr. Yahya DERYAL

1965 yılında Trabzon'un Çaykara İlçesinde doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Hatay'ın Kırıkhan İlçesinde tamamladım. 1982 yılında girdiğim İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden 1986 yılında mezun oldum. 1987 yılında İstanbul Barosu nezdinde avukatlık stajımı tamamlayarak "avukatlık ruhsatnamesi" aldım. 1988 yılı Mayıs ayında KTÜ-İİBF'de "araştırma görevlisi" statüsünde akademik mesleğe ve kamu görevine intisap ettim. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Yüksek Lisans programından mezun oldum ve aynı yerde doktora programına başladım. 1995 yılında doktora çalışmalarımı başarı ile tamamlayarak "özel hukuk" alanında "doktor" unvanını elde ettim. 08.03.1995 tarihinde KTÜ-IIBF'de "yardımcı doçent" kadrosuna atandım. Mart 1999 ile Temmuz 2000 tarihleri arası nda, Hava Kuvvetleri Komutanlığı Adli Müşavirliği emrinde yedek subay olarak askerlik görevimi tamamladım Halen KTÜ-İİBF Ticaret Hukuku Ana Bilim Dalında öğretim üyesi olarak görevimi
sürdürmekteyim.

YAYIN LANMIŞ KİTAPLARIM:

1. Kooperatif Yönetim Kurulu Üyelerinin Hukuki Sorumluluğu, Türk Kooperatifçilik Kurumu
Yayınları, No:78, Ankara 1991.
2. Ticaret Hukuku Ders Kitabı, 5. Baskı, Trabzon 2001.
3. Hukukun Temel Kavramları
Ders Kitabı, 2. Baskı, Trabzon 2000.
4. Borçlar Hukuku Ders Kitabı, 2. Baskı, Trabzon 2000 (Ögr. Gör. Av.Cemal GENÇ ile birlikte)
5. Türk Hukukunda Bilirkişilik ve Bilirkişi Raporu Örnekleri, Beta Yayinevi, İstanbul 2001.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:42
Yahya Efendi </B>
Beşiktaş'ta bir İstanbul Efendisi Yahya Efendi

İstanbul'lu denizciler Boğaz’ın dört manevi bekçisi olduğuna inanırlar. Bunlar Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdayi, Beykoz’da Yuşa Aleyhisselam, Sarıyer’de Telli Baba ve Beşiktaş’ta Yahya Efendi’dir.

Hâl böyle olunca Yahya Efendi’nin dergâhına denizciler sık gelir, giderler. İşte Karadeniz’de amansız bir fırtınaya yakalanan Apostol adlı Rum, zor anlarında “Aman Ya Rabbi!” der, “Şu sıkıntıdan bir kurtulayım, Yahya Efendi’nin dergâhına en pahalısından bir fıçı şarap...”

Eh, o telâşede Müslümanların şarap içmedikleri hatırına gelmez tabii. Yine aynı dalgınlıkla yüklenir fıçıyı gelir dergâha. Müridler bu işe bayağı bozulurlar. Hatta içlerinden ters ters bakanlar olur. Apostol yaptığı gafın farkına vardığında, çok geçtir. Tam fıçıyı açmakla, kaçmak arasında tereddütler geçirdiği anda Yahya Efendi görünür. “Aman efendim! Niye zahmet ettiniz.” der, “Hadi açın da misafirlerimizin ağzı tatlansın!” Garibim fıçıyı korka korka açar, ama içinden mis gibi nar şerbeti çıkar. Büyük veli onu mahçup etmez, hatasını, ama samimi hatasını kerametiyle örter. İşte bu müşfik tavır üzerine Rum gemici “Ey yol güneşi” der,” Vallahi senin dinin haktır!”

MAHLUKATA ŞEFKAT
Yine bir gece Yahya Efendi telaşla kayıkhaneye koşar ve âcele ile sandalı indirip denize açılır. Ortalık savaş meydanı gibidir. Rüzgâr ıslık çalar, dalgalar kubbe kubbe gelir, sahilde patlar. Çok geçmez Yahya efendi batmakta olan bir kayıktan iki papazı kurtarır döner geriye. Onlara kuru giyecekler verir, ateş başına oturtur. Sonra sıcak bir çorba koyar önlerine. Adamcağızlar bu olaydan öylesine duygulanırlar ki, anlatılamaz. Nitekim bizzat Beşiktaş Metropoliti ziyarete gelir teşekkür eder.

Yahya Efendi dergâhın misafirlerine mutlaka bir şeyler ikrâm eder. Talebelerine yemek çıkarmakla kalmaz, harçlık da verir. Saray ricali burayı sıkça ziyaret eder, değerli hediyeler getirirler. Mübarek onların tamamını fakirlere dağıtır.

Yahya Efendi her meslekten ve her meşrepten insanı muhatap alır, onlarla sofraya oturur. Kim olursa olsun “aşık” diye hitap eder.

Baba Tarık adlı bir balıkçı zor günler yaşar. Nedendir bilinmez her gün balığa çıkar, ama denizden dişe dokunur bir şey alamaz. Karısı açar ağzını yumar gözünü. “Miskin herif!” der, “sen dergâh dergâh dolaş bakalım. Kızının düğünü yaklaştı, daha çeyizi bile yapılmadı.”

Yahya Efendi, Tarık Babanın sıkıntısını hisseder, işini gücünü bırakıp onunla denize açılır. Balıkçı “Aman efendim deryada balık mı kaldı?” dese de Halık’a güvenir, ağ salar. Eh onun attığı ağlar elbette balık dolar.

BALA BAN BALA BAN
Günün birinde, Rum çocuğunun biri soluk soluğa dergahın bahçesine girer. Kan ter içinde “Koyunlarım...” der “koyunlarım bu tarafa kaçtılar” Dervişler arar, tarar, ama bulamazlar. Çocukcağız bitkin ve ağlamaklıdır. Tam bu esnada Yahya Efendi görünür. “Bu delikanlı yorulmuş” der, “sanırım acıkmıştır da. Koşun ekmek, yağ, bal getirin!” Garibim hâlâ ürkektir. Mübarek sofraya katılır ve ona cesaret verir.

“İşte sana tereyağı, bal, taze nan (ekmek)
Dilersen yağa ban, dilersen bala ban!”


...Balaban! İşte bu son kelime çocuğu şaşırtır. Çünkü adı Balaban’dır. Bu şiirli ikram çok hoşuna gider. Tam o sıra dervişler küçük çobana koyunlarının bulunduğunu müjdelerler. Sonraki günlerde Balaban ve babası tekkenin müdavimlerinden olurlar.

KİME GÖLGE?
“Şimdi bunlar iyi, güzel de konumuzla ne alâkası var?” dediğinizi duyar gibiyim. Öyle ya, Yahya Efendi’nin gölgesine sığınan padişahlar kimdir acaba? Mübarek hangi ufukları açmıştır onlara?

Peki oraya gelelim. Yahya Efendi, Trabzon Kadısı Ömer Efendi’nin oğludur. O Kanuni Süleyman ile aynı günlerde doğar. Hatta minik şehzadeyi Yahya Efendi’nin annesi Afife Hanım emzirir. Hasılı ikisi süt kardeş olurlar.

Yahya Efendi balıkçıya, kayıkçıya bile kıymet verir, çoluk çocuğu muhatap edinir. Hâlimdir, selimdir, ama yeri geldiğinde Kanuni gibi bir cihan imparatoruna “Bakasın bre süt kardeş!” diye çıkışacak kadar yüreklidir. Nitekim günün birinde papazın biri atının yularına yapışır. “Bu da adalet mi yani?” der, “Doğru dürüst defter tutulmuyor, ölülerimizden bile haraç istiyorlar!” Yahya Efendi derhal sultana çıkar. “Yazıklar olsun” der, “Böyle ele geçen mal helâl değildir. Yediğin, içtiğin, sarayın, saltanatın, haram sana!”

Kânuni ağlamaklıdır. “Ağabey; halimi Allah biliyor ki bunlardan haberim yok!” diye sızlanır ve ikinci azarı yer “O halde gaflettesin. Allahü teâlâ’nın huzuruna çıktığında ne cevap vereceksin? Korkarım yakanı kafirlerin eline verecekler. Sürüm sürüm sürünecek, cehenneme itileceksin. Unutma tacın, tahtın, burada kalır, seni şöhretin değil, adaletin kurtarır!”

Yahya Efendi sıkı bir tedristen geçer. O, çölde su arayan seyyah gibi ilim arar. Çiçekten, çiçeğe konar. Hem çok okur, hem ilim meclislerine koşar. Disiplinli ve çalışkandır. Çok beğenilir, hızla yükselir. Gün gelir Osmanlının zirve medreselerinden Fatih Medresesi'ne atanır ki, görevi devraldığı zat, Kadızâde Hazretleri gibi bir zirvedir. Ancak özlediği makam bu değildir. Onun rüyalarını, bir Allah dostunun dizi dibinde manevi mertebelere yürümek süsler. Aradığına yıllar sonra kavuşur. Zembilli Ali Efendinin feyzli sohbetleriyle...

Yahya Efendi güçlü bir şair, ünlü bir tabiptir. Hendeseyi, riyaziyeyi yani matematik ve geometriyi iyi bilir.

Eh, her medreseli gibi astronomiden anlar. Hoş, onlar için gökleri satır satır okumak maharet değildir.
Yahya Efendi para, pul peşinde koşmaz, ama Osmanlı müderrisine iyi para verir. Bir evin üç akçeye geçindiği günlerde eline 50 akçe geçer. Yahya Efendi bu para ile o zamanlar kuytu bir yer olan Beşiktaş'ta bir arazi alır ve dergâhını yaptırır. Kâh kayaları oyar, kâh denizi doldurur. İnşaat işlerinde çok mahirdir. İşte ömrünün son yıllarında, sevenlerini burada ağırlar.

"GÖRDÜN DEĞİL Mİ?"
Yahya Efendi'nin Hızır Aleyhisselam ile imrenilecek bir dostluğu vardır ve sık sık bir araya gelirler. Kanuni nereden duyar bilinmez, ısrarla sohbete katılmak ister. Yahya Efendi sadece "Nasip" der. Bir gün padişahla birlikte tebdil-i kıyafet gezintiye çıkarlar. Kayıkçının birine takılıp, boğaza açılırlar. Tekneye Salı Pazarı'ndan boylu poslu, temiz tertipli, insan güzeli bir genç biner. Yanlarına ilişir. Yahya Efendi ile muhabbete başlar.

Koca devletin yükü ağır olmalıdır. Kanuni o gün neyi düşünür bilinmez, dalgındır. Elini suya sokar, dalgaları okşar. Ama olacak bu ya yüzüğünü denize düşürür. Sandaldakilere belli etmez, ama çok üzülür. Yüzüğün hatırası olmalıdır, aklı denizde kalır. Kayık tam Kuruçeşme iskelesine yaklaşırken genç elini suya daldırır ve yüzüğü alıp sultanın avucuna bırakır. Kanuni şaşkın şaşkın ıslak yüzüğe baka dursun, o çoktan kaybolmuştur.

Yahya Efendi sorar.
-Hadi bakalım gözün aydın. Aradığını gördün işte.
-Kimi?
-Hızır Aleyhisselam'ı.
-Hani nerede?
-Bir saattir yanımızdaydı.
-Yoksa o genç miydi?
-Ta kendisi!

BULGAR PEHLİVANI
Kanuni spora meraklıdır. Bir gün saltanat kayığı ile dergahın iskelesine yaklaşır ve Yahya Efendi'yi alıp, Yeniköy Çayırı'na götürür. Burada güreşler vardır. Ancak hiç hesapta olmayan şeyler olur. Nereden geldiği bilinmeyen Bulgar asıllı bir pehlivan bizimkileri duman eder. Adam insan azmanıdır, bacakları kök salar çınar gibi. Koca koca yiğitler çaresiz kalırlar. Bırakın yenmeyi, yerinden kıpırdatamazlar. Adam her yıktığı Türkün ardından kahkahalar atar, haçını öperek tamenna çakar. Yerli Rumlar sevinçten çıldırırlar.
Kanuni mi? Kahrolur tabii.

Yahya Efendi bakar Padişah fena bozuluyor, çıkar meydana ve akıllara durgunluk bir pazarlık yapar. "Yenilen, yenenin dinini kabul edecek" der, "tamam mı?" Bulgar pehlivanı bıyıklarını burarak güler, teklifi kabul eder. Ancak bu aksakallı ihtiyar karşısında eli ayağı tutmaz olur. Adalelerinde güç, derman kalmaz. Yahya Efendi onun sırtını yere vurur mu bilmiyoruz, ama nefsini ve kibrini yerden yere vurur. Gözünü ve gönlünü açar. Sayfa sayfa hakikatleri aralar. Pehlivan diz çöker, iman eder.

NEME GEREK
Bir gün Kanuni, Yahya Efendi'ye "Ağabey sen ilahi sırlara vakıfsın" diye haber yollar. "Acaba devletimizin encamı n'ola?" Yahya Efendi iki kelime yazar, üstelik altını çizer: "Neme gerek!" *Kanuni bu cevaba bozulur. Halbuki sır o kelimelerde gizlidir.

Eğer zulüm yayılır, fukaralar feryada başlarsa ve şahısların menfaati devletin çıkarının üstüne çıkarsa. Üstelik görüp işitenler "Amaaan neme gerek" derlerse bil ki yıkılış yakındır! Gün gelir Kanuni vefat eder. 2. Selim kendini bir anda devletin başında bulur. Saltanat yükü omuzlarını çökerttiğinde sığınacak gölge, tutunacak dal arar. Birden aklına baba dostu Yahya Efendi gelir. Yüce Veliyi gördüğü an içi bir hoş olur. Onun bir bakışı ile öylesine rahatlar ki tarifi ne mümkün. Devletini ve milletini güvende hisseder ve ayaklarına kapanmamak için zor tutar kendini. Mübarek onu kulaklarından yakalar. "Söyle bakalım!" der, "abdestin var mı?" Sultan edeple başını eğer, zor duyulan bir sesle "Var efendim" der. Yahya Efendi, tonunda şefkat hissedilen bir sesle "Hayır!" der, "benim sorduğum tövbe abdestidir. Şimdi seninle tövbe edeceğiz ve bundan böyle birbirimize eksiklerimizi söyleyeceğiz tamam mı?"
Ve öyle de olur.

Yahya Efendi mükemmel bir şairdir. Şiirlerini "Müderris" mahlası ile yazar ve her bahane ile ölümü hatırlatır, ölüme hazırlanır.
Mübarek, kabrini elceğizi ile kazar ve döner dolaşır kendi mezarına okur. Ona göre müminin ölümü bayram olmalıdır. Bakın şu işe ki bir bayram gecesi vefat eder, cenaze namazı bayram namazını müteakip kılınır ve defnolunur bayram günü.

2. Selim bu nurlu kabrin üzerine nefis bir türbe yaptırır. Derken şehzadeler, paşalar ona komşu olmak isterler. Aşıkları kutlu eşiğe gömülmeyi vasiyyet ederler ki gün gelir koca bahçe mezarlığa döner.

Bu kapıdan giren dünyadan sıyrılır. Ama o mekânda ölüm ürkütücü değil, şirindir. Ziyaretçiler duygu seline kapılırlar. İşte edipleri yazdıran, ozanları söyleten hava bu olmalıdır. Ki Evliya Çelebi'den, Tanpınar'a onlarca yazar bu dergahı anlatırlar.

ORTAKÖY'ÜN ÇOCUKLARI
Ortaköy'ü bilirsiniz. Cafeler, publar, gazinolar... Bol ışıklı, cıvıl cıvıl bir dünya. Burası ressamların, yazarların, müzisyenlerin hasılı yaşamayı sevenlerin buluştuğu adres gibi. Yahya Efendi'nin dergahı başka alem. Merkezde bir ahşap mescid. Etrafında binlerle kabir. Dolu dolu ölümü hatırlatıyor insana. İki adım ötede iki farklı dünya.

Ama ikisinin de müdavimleri aynı. Dergâha bakan, onaran, yaşatan yine Ortaköy'ün çocukları. Onlar içlerini hüzün kapladığında da buraya koşuyorlar, yüreklerinde sevinç kabardığında da...Ve inanın buluyorlar huzuru.
"Nerden biliyorsun?" diyeceksiniz.
Tam dergahtan ayrılıyorum, dev gibi bir Harley duruyor önümde. Güçlü motor güp güp vuruyor, nikelajları göz alıyor. Üstünde kotlu, montlu iki genç. Hani adres sorulacak yer de değil ama...? İniyorlar, önce kasklarını çıkarıyor, çizgisi uçuk gözlüklerini katlayıp ceplerine koyuyorlar. Sonra parmaklarını tarak yapıyor, saçlarını atıyorlar geriye. Biri "Ama takkem yok" diye sızlanıyor. Motoru süren "Olsun" diyor, "benim de yok!"
-Şu üstümüz, başımız...
-Boşver oğlum. Allah dostları kalbe bakarlar, kalıba değil.
İçim ılıcık oluyor. Bu çok büyük bir söz! Erbabının elinde kitap olur. "Söyleyene değil, söyletene bak" diyesim geliyor, "Feyz" denen şey bu belki.
Kimbilir?

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:42
Yakub Cemil </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Teşkilat'ın İki Silahşoru
Biri Meşrutiyet'in Silahşoru Dede Yakub Cemil
Diğeri Cumhuriyet'in Silahşoru Torun "Yakub Cemil"
Soner Yalçın
Doğan Kitapçılık / Konumuz Türkiye Dizisi
İstanbul Mayıs 2001

" 'Soner Bey beni arıyormuşsunuz!'
Tanışmamız telefonda bu cümleyle başladı.
Tarih 16 haziran 1999."

Torun "Yakub Cemil" yurtdışında katıldığı silahlı operasyonları ve dedesi, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ünlü fedaisi Yakub Cemil'le benzerliklerini anlattı...

"30 Ekim 1984. İstanbul Çınar Oteli'ndeyiz.
Odada, subaylıktan ayrılma Yılmaz ve MİT'ten emekli Mehmet Ali Ağabey de var. Bir de 'Akrep!' Planı ezberlekdik. Birer gün arayla inecektik Atina'ya..."

"Kelle alana, yani tetiği çekene biz 'Teğ-Men' veya 'Çiftçi' derdik. Bu şifreler bize, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin silahlı müfrezesi Teşkilatı Mahsusa'dan mirastır. Teşkilatı Mahsusa'nın baş harfleri, 'T' ve 'M' nedeniyle 'Teğ-Men' şifresini kullanıyorduk. 'Çiftçi'de, bu özel örgütün amblemindeki 'çift ay'dan kaynaklanıyordu...."

"Beyrut benim ilk işimdi.
Sıcak ete ilk orada sıktım..."

"1983 yılının 15 nisanı.
İki komportıman çalışacağız. 1-2-3 ve 4-5-6.
Ben 4'üm!
Liége-Brüksel ve Rotterdam--Abnham hattı bizimdi..."

"Operasyondan sonra elerimizi kolonyalı mendillerle sildik. Paris-Orly Havaalanı yolunda otomobil değiştirdik, dörtlülerini yakmış bir diğer taksiye bindik..."

"PKK'lı Abdullah Öcalan'la da, MLSPB'li Şemsi Özkan'la da aynı okulda okudum..."

"1979 yılının bir mart günü Ankara'dan ayrıldım. İzmir yakınlarında Amerikalılardan kalma bir yerde aylarca eğitim gördüm, gerilla gibi yetiştirildim."

"Bu kavgada bizim iki sadık dostumuz vardı: biri hayat, diğeri ölüm!.."

Sistemler, rejimler değişti, teşkilat hep aynı kaldı.
Fedaileri dün Dede Yakub Cemil'di, bugün Torun "Yakub Cemil."

İki Silahşorun Gerçek Yaşamöyküsü...
(Arka Kapak)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:42
Yalçın Bayer </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Yalçın Herkes hırsız Bayer
FATİH ALTAYLI
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Gün boyunca en az iki telefonla aynı anda konuşur, o sırada masasında çalan cep telefonuna da asistanına baktırır. Ve
her üç dakikada bir ‘‘Hırsıııııııız’’ diye bağırır.

Hırsıııııııııız.’’

130 desibellik böyle bir haykırışla günde en az 20 kere yerinizden fırladınız mı hiç?

Fırlamadıysanız, bizim Reha Erdoğan'ın neler çektiğini anlayamazsınız.

Bu nida Reha'nın içine öyle bir işledi ki, zaman zaman yataktan bile bu sesle uyanıyormuş:

‘‘Hırsıııııııııız’’

Reha'nın tek suçu, Yalçın Bayer'e oda komşusu olmaktı.

Çünkü Sevgili Bayer gün boyunca biri bir kulağında, biri diğer kulağında en az iki telefonla aynı anda konuşur, o sırada masasında çalan cep telefonuna da asistanına baktırır.

Ve her üç dakikada bir ‘‘Hırsıııııııız’’ diye bağırır.

Önceleri hepimiz koridora fırlıyor ve birisi Yalçın Abi'nin bir şeylerini çaldı diye peşinden koşmak için kaçmakta olan birilerini arıyorduk.

Ama sonradan hepimiz öğrendik ki, bu Yalçın Bayer'in doğal hali.

Adam arada bir birilerine ‘‘Hırsıııııııız’’ diye bağırmadan duramıyor.

Gerçi Yalçın Bayer'in bu seslenişi hiç sahipsiz kalmıyor ve ülkemizde Yalçın'ın her saniye bağırmasına karşılık gelecek kadar hırsız var, olan bizim ve tabii başta Reha Erdoğan'ın kulaklarına oluyor.

Reha geçen hafta Ertuğrul Özkök'e giderek ‘‘Ben bu odada oturacaksam, işgüçlüğü zammı isterim’’ dedi.

Bunun üzerine Özkök Reha'nın odasını başka yere taşıttı ama Yalçın Abi'nin yanına kimse taşınmıyor.

‘‘Hırsıııııız’’ nidalı oda bomboş duruyor.

Gerçi Yalçın Bayer o odayı pek yakında doldurur.

Çünkü Yalçın Abi aynı anda iki telefonla kunuştuğu gibi, her iki telefonda konuştuğu her şeyi bir yandan da bilgisayara aktarıyor.

Fakat eski kuşak gazetecilerden olduğu için, bütün gün bilgisayara aktardıklarını ‘‘Ne olur ne olmaz’’ diyerek işten çıkmadan önce kağıda döküyor.

Ve her gün gazeteyi basmaya harcadığımız kadar kağıdı, Yalçın'ın ‘‘Günlük notlarını kağıda aktarmak’’ için de harcıyoruz.

Ertuğrul Özkök'ün bu duruma da bir dur demesi gerekiyor aslında.

Geçenlerde Yalçın Bayer'in odasına girip, ‘‘Abi herkese hırsıııııııız diye bağırıyorsun. Bu ülkede herkes mi hırsız?’’ dedim.

Yanıtı kısa oldu:

‘‘Çorlulular ve Sosyal Demokratlar dışında evet!’’

Cumhuriyet'te gezeteciliğe başladığım günden beri tanıdığım Yalçın Bayer için aslında yazacağım çok şey var da, asistanı Mustafa'yı bir daha dövmeyeceğine dair söz verdiği için yazmıyorum.

İnsani nedenle sansür yaptım anlayacağınız

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:43
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1443.jpg
Yalçın Küçük </B>
Prof. Dr. Yalçın Küçük, İskenderun'a Halep'ten gelip yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. Baba tarafından Türkmen, anne tarafından ise Kafkasyalı bir aileye mensuptur. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencilik hayatı boyunca, Fikir Kulüpleri Federasyonu, ardından Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu, Dev-Genç ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi olan Fikir Kulübü Başkanlığı'nı yaptı. Siyasal Bilgiler'i 1960 senesinde birincilikle bitiren Küçük, 27 Mayıs ihtilalinde, büyük öğrenci eylemlerinin başında yeraldı. 60 ihtilalinden sonra Devlet Planlama Teşkilatı'na girdi. Burada bir süre çalıştıktan sonra ABD'ye giderek Yale'de lisans eğitimi aldı. 1966'da ODTÜ'de çalışmaya başladı. 1968-70 yılları arasında Sovyetoloji araştırmalarını kitaplaştırdı. Bu kitaptan dolayı sekiz yıla mahkum edildi.

1970'lerde, İşçi Partisi'nin ikinci kez kuruluşu için çalışmalara katıldı. 1973 yılı sonlarında askere alındı. Kıbrıs Barış Harekatı'na katıldı. 12 Eylül 1980'den sonra ise 1402'liklerden biri olarak üniversiteden uzaklaştırıldı. 1983'te Sultanahmet Cezaevi'ne girdi. 1993'te Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasını öne sürerek Paris'e gitti. Çeşitli sol dergiler çıkarttı. PKK lideri Abdullah Öcalan'la ilk röportajı gerçekleştirdi. Türkiye'ye 1998'de döndü ve iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000'de tahliye oldu. Son dönemde özellikle Sabetayistler'le ilgili yaptığı çalışmalarla adından sözettirdi.

GÜNDEM

İnönü'den Ecevit’e Musul’u al vasiyeti
Ercan YAVUZ
Aşmam 3 Ocak 2005

Gazeteci Hulki Cevizoğlu'nun Flash TV'de önceki akşam yayımlanan Ceviz Kabuğu adlı programına katılan Prof. Dr. Yalçın Küçük, tartışma yaratacak bir iddia ortaya attı. Kendisini 'devrimci' olarak nitelendiren Yalçın Küçük, Mustafa Kemal'in, Musul'un alınmasını ölmeden önce İsmet İnönü'ye vasiyet ettiğini ileri sürdü. Bu ay içinde ilk cildi çıkacak kitabında bu konuya değindiğini anlatan Yalçın Küçük, İsmet İnönü'nün de Atatürk'ün vasiyetini Bülent Ecevit'e aktardığını savundu. Küçük, 'İsmet İnönü CHP'nin genel sekreteri olduğu sırada Ecevit'i yanına çağırdı. 'Atatürk bana Musul'u al diye vasiyet etmişti. İlerde sen başbakan olacaksın. Fırsatını bulursan Musul'u al' dediğini ifade etti. Yalçın Küçük, Ecevit'in bu vasiyeti son ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e açtığını ve 'Musul'u almamız lazım, yoksa onlar gelip alacak' dediğini hatırlattı. ABD'nin 30 yıldır bu bölgede bir Kürt devleti kurmak istediğini vurgulayan Prof. Dr. Yalçın Küçük, 'Ben TC'nin Kürt politikasını yanlış buluyorum. Barzani devletini siz kuruyorsunuz. Türk devleti, Kürt devletini kuruyor' dedi. Türkiye'nin ortadan kaldırıldığını savunan Küçük, 'Bana göre Türkiye devleti bitmiştir artık, Cumhuriyet bitmiştir. Mustafa Kemal 2002'den sonra gerçekten ölmüştür' diye konuştu.

HATIRINDAN ÇIKARMA

Yalçın Küçük'ün Ceviz Kabuğu'nda ortaya attığı iddiaları üzerine eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, AKŞAM'a sözkonusu vasiyeti doğruladı. Ecevit, Atatürk ve İsmet İnönü'nün, Musul'un aslında Türk toprağı olduğunu düşündüğünü ancak şartlar elvermediği için alamadıklarını vurguladı. Ecevit, 'İnönü bana, 'Şartlar elverdiğinde Musul'u Türk topraklarına kat. Bunu aklında çıkarma' dedi' diye konuştu. İnönü'nün bu vasiyeti kendisine 12 Mart Muhtırası'nın (1970) verilmesinden ve kendisinin genel sekreterlikten istifasından birkaç ay önce söylediğini açıklayan Ecevit, o günü şöyle anlattı:

'Benim genel sekreterliğim sırasındaydı. İnönü ile başbaşa görüşmelerimiz olurdu, haftalık değerlendirmeler yapardık. Birgün Musul konusunu açtı. Musul'un aslında Türkiye'ye ait olması gerektiğine inandığını ve bu konuda elinden gelen bütün çabayı sarfettiğini fakat o sırada şartların elvermemesi sebebiyle Musul'u Türkiye'ye dahil edemediklerini söyledi. 'Şartlar elvermiyordu biz alamadık. Şartlar elverdiğinde Türkiye'nin Musul'u topraklarına katması uygun ve gerekli olacaktır. Bunu hatırından çıkarma' dedi. Ben bu tarihi vasiyetten kimseye bahsetmedim. Bahsetmemeyi de düşünüyordum. Ancak bu konu tartışmaya açıldı ve Irak'taki son gelişmeler Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesi konusunda elverişli bir ortam sağladı. Onun için bu açıklamayı yapmam gerekli oldu.'

ATATÜRK'ÜN OLABİLİR

Aynı vasiyetin Atatürk tarafından da İsmet İnönü'ye yapılıp yapılmadığına ilişkin bir soruya ise Ecevit, 'Elbette yapılmıştır. Beraber karar vermişler. O zaman Irak politikasını birlikte yürütmüşlerdi. Mutlaka Atatürk'le aynı şeyi düşünüyorlardı. O görüşmemizde bu kadar ayrıntıya girmedi' karşılığını verdi.

AKLIMDAN ÇIKMADI

Musul'un Türkiye'ye dahil edilmesi için İsmet Paşa'nın büyük bir mücadele verdiğini hatırlatan Bülent Ecevit, açıklamalarını şöyle sürdürdü:

'Musul, 1920 yılların başından itibaren Türkiye'nin ciddi bir sorunu oldu. Bu konuda özellikle İngilizlerle Türkler arasında ciddi çatışmalar oldu. Türkiye o günkü adıyla Milletler Cemiyeti'ne konuyu götürdü. Hatırladığıma göre, referandum bile teklif etti. Ancak kabul edilmedi. Türkiye'nin hakkı olduğu çeşitli vesilelerle dile getirildi. Ama İngiltere'nin o dönemde karşı çıkması nedeniyle Türkiye'nin hakkı olan sonuçları alması mümkün olamadı.'

Ecevit, daha sonra üç kez başbakanlık koltuğuna oturduğunu, bu dönemlerde Musul konusunun aklından hiçbir zaman çıkmadığını da belirterek, 'Hiç aklımdan çıkmadı. Çıkması da mümkün değildi. Irak yönetimi işbaşındayken, Saddam yönetimiyle bütün komşu ülkelerin sorunu olmasına rağmen Türkiye'nin sorunu yoktu. Ben Saddam'la üç kere görüştüm. Biz Irak'ın toprak bütünlüğünün hem bölgenin hem de Türkiye'nin yararına olduğunu düşünüyorduk. O nedenle, o yıllarda bu konuyu gündeme getirmedim' dedi.

ŞİMDİ ŞARTLAR UYGUN

Şimdi Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesi için şartların uygun hale geldiğini belirten Bülent Ecevit, gündemi sarsacak açıklamalarına devam etti:

'Şimdi şartların elvermesi bir yana, bunu zorunlu kılıyor. Son gelişmeler üzerine geçen hafta Cumhurbaşkanı Sezer ile yaptığım görüşmeden sonra Türk ordusunun Irak'a girmesi gerektiğini söyledim. Eğer biz bunu yapmazsak Kuzey Irak, Türkiye'ye girecektir' dedim. Şimdi şartlar çok değişti. Türkiye için elverişli hale geldi. Ben hükümette olmadığım için bu gibi ayrıntılara giremem. Ne yapabiliriz, nasıl yapabiliriz? Ama Musul Türkiye'nin hakkıydı. Türkiye, şimdiye kadar gündeme getirmemişti. Fakat şimdi K. Irak'ta Güneydoğu'da tek çatı altında bir Kürt devleti kurulma hareketleri çok açık bir şekilde cereyan ediyor. Bunun için BM'ye

dilekçe bile verdiler. Bir süre sonra Kuzey Irak'ta kurulacak Kürt devletine bizim buradaki unsurlar da katılmak isteyecektir. İş bu noktaya doğru gidiyor.'

ABD'Yİ İKNA ETMELİYİZ

Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesinin veya Türk Ordusu'nun Kuzey Irak'a girmesinin ABD'ye rağmen mümkün olup olamayacağını sorusuna ise Ecevit ilginç bir yanıt verdi. Bunun ABD'ye rağmen değil, ABD'yi buna ikna edilerek yapılması gerektiğini söyleyen Ecevit, 'Bu Türkiye'nin güvenliği açısından gereklidir. Orada Türkmenlerin güvenliğini sağlamak için, bu tür saldırıların Türkiye'ye yönelmesini engellemek için oraya girmemiz gerekiyor' dedi. Bunun 'işgal' anlamına gelmeyeceğini savunan Ecevit, 'Bildiğim kadar, bu konuda bir devlet politikası oluşturulmuş değil. Oysa şartlar o kadar ilginç hale geldi ki, ABD ne der, İngiltere ne der diye düşünmeden, öncelikle bölge ülkesi olarak Türkiye'nin üzerine düşen görevleri vardır. Öncelikle Irak olayının bir devlet politikasına dönüştürülmesi gerekiyor. Biz Kıbrıs'ta İngiltere ve ABD'ye rağmen, Kurtuluş Savaşı'nda ise bütün emperyalist ülkelere rağmen neyi başarabilidiğimizi gösterdik. Şimdi çok daha güçlü ve haklı durumdayız' diye konuştu. Ecevit, sır gibi saklanan vasiyetin Araştırmacı Yalçın Küçük'e İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker tarafından aktarılmış olabileceğini ifade etti. Ecevit, Türkiye'nin Musul'u topraklarına katması için şartların elverişli hale geldiğini de sözlerine ekledi.

ESERLERİ

Türkiye Üzerine Tezler
1908-1998
1. Kitap
Yalçın Küçük
Tekin Yayınevi

İkinci kitabı tamamlayıp, birincisini genişletme hazırlıklarını bitirdikten sonra gördüğüm şu: Birinci kitap, fersiz bir ışıkla karanlıkta yürümeye veya sık ağaçlı bir ormanda yol aramaya benziyor. Her adımda çekingen, ürkek ve bir ölçüde korkak. Bir kayaya çarpıp devrilmemek veya kuyuya düşmemek için. Çekingenliği, ürkekliği ve bir ölçüde korkaklığı, yolunu arayan ve bulan biliyor. Ürkek ve bir ölçüde korkak da olsa, henüz stabilize olmayan, asfaltlanmamış bir yoldan ilk kez geçmenin heyecanını duyuyor. Başkalarına ne yaptı, bilemem; birinci kitap bana yol açtı. Üçüncü baskıda bu yolu pekiştirmeye ve asfaltlamaya çalıştım.


Türkiye Üzerine Tezler
1908-1998
3. Kitap
Yalçın Küçük
Tekin Yayınevi

Bilim mi daha gerçekçi, yoksa somut gerçek mi daha gerçek? Bilim, eğer bilim olabiliyorsa, somut gerçekten çok daha gerçek'dir, çok daha "sahih"; buna inanıyorum. Bulgularımın, yurttaş düşünenlerin acımasız hücumlarına uğramasını istiyorum; kuşkusuz, bu hücumların sonunda ayakta kalabilmelerini diliyorum.Bulgularımın, yurttaş düşünenlerin, yoldaş kafaların, açacakları bir savaşı yaşamadan ayakta kalmalarından kaygılanıyorum. Bunun, bu ülke için, önemli bir talihsizlik olabileceğini görebiliyorum.

Türkiye Üzerine Tezler
1908-1998
4. Kitap
Yalçın Küçük
Tekin Yayınevi

Bu çalışmam, bir geçiş, bir interregnum, bir fetret devrine yoğun ve derinlemesine bir bakışı kapsıyor. 1960 yıllarının bir yaz yağmurundan daha kısa "sanayi demokrasisi" ile 1980 yıllarının artık faşizmin tüm kurumlarını asimile eden tekelsi düzeni arasında Türkiye gericiliğiyle ilericiliğinin bir kanlı savaşı anlatılıyor. Perspektiften yoksun, kanının ne için akıtıldığını pek iyi bilemeyen Türkiye ilericiliği bu savaşta yorgun düşüyor ve eylülist darbe ile bir daha yeşermek üzere eziliyor. Bu çalışmam, bu döneminin yer yer güncelinde yapılmış çözümlemeleriyle birlikte vardığı noktayı ele alıyor...

Davalarım
Yalçın Küçük
Tekin Yayınevi

İnsan en çok savaşta insan oluyor ve en iyi romanlar savaş romanlarından çıkıyor. Davalarım'da tanıdığınız, bildiğiniz insanlar var, bir bölümü insan oluyor ve bir bölümü insanlıktan çıkıyor. Davalarım, yakın tarihimizin direngen ve korkak, dik ve titrek insan manzarasıdır. Bir yanda çürüme var ve bir yanda yeniden diriliş duyuluyor, bunları yazdım. İnsan için yürek ve akıl gerekiyor. Yürek, aklın özgürlüğüdür. Felsefe aklın sınırında bir serüven alanıdır. Davalarım, benim, felsefeyle en çok içli dışlı
çalışmamdır. Burada insan, bilgi ve yaşam dalgalarına binerek, yüreğin ve aklın sınırlarında dolaşmaya cüret ettim…

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:43
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/104.jpg
Yalçın Tura ( 1934) </B>
(d. 1934, İstanbul), çoksesli müzik alanında olduğu kadar teksesli Türk müziği alanındaki yapıtlarıyla ve klasik Türk müziği ile ilgili müzikoloji çalışmalarıyla tanınan müzikçi.

Galatasaray Lisesi'nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde felsefe öğrenimi gördü. Çocuk yaşta keman ve piyano dersleri almaya başladı. Lise yıllarında besteciliğe ilgi duydu. Bir beste denemesini gösterdiği Cemal Reşit Rey'in önerisiyle Demirhan Altuğ'dan solfej ve müzik kuramı dersleri aldı. Daha sonra C. R. Rey ile kontrpuan, füg ve kompozisyon çalıştı. Çeşitli dönemlerde TRT'de jüri ve danışma kurulu üyeliklerinde bulundu.Birçok sinema ve televizyon filmine ve 10 dolayında tiyatro oyununa müzik yazdı. 1976'da kurulan İstanbul Türk Musıkisi Devlet Konservatuvarı'nda öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Bu okulun Müzikoloji Bölümü başkanlığına getirildi.

1970'lerden başlayarak çeşitli yayın organlarında müzikle ilgili yazılar yazdı. 1976'da Kantemiroğlu'nun Kantemiroğlu Edvarı olarak bilinen Kitab-ı İlmi'l-Musıki alâ Vechi' l-Hurufat adlı çalışmasını bugünkü Türkçeye çevirerek aslıyla birlikte Batı notasıyla yayımlamaya giriştiyse de, tamamlayamadı. Çeşitli kongre ve sempozyumlarda sunduğu bildirilerle bazı dergilerdeki yazılarını Türk Musıkisinin Mes'eleleri (1988) adlı kitabında bir araya getirdi. Bu kitaba özel olarak yazdığı bir bölümde Arel-Ezgi Sistemi'ni eleştirdi. Çoksesli yapıtlarında yalnız Türk halk ve klasik Türk müziklerinden değil, klasik Batı müziğinden, cazdan, hatta hafif müzikten de yararlandı.

Başlıca yapıtları arasında Dans Süiti (1956), Viyolonsel Konçertosu (1956), Birinci Senfoni (1957-66), Orkestra Süiti (1958), Surname (1959), Oda Senfonisi (1959), Yaylılar İçin Adagio (1960), Toccata (1962), Jazz Süiti (1962), Bir Halk Temi Üzerine Çeşitlemeler (1963), Keman Konçertosu (1965-72), Enginlerden Yücelerden (1969), Tulum Havası (1972), Şeyh Galip'e Saygı (1972-75), Yeniden Eski Muhabbetleri Tecdid İdelüm (1976) adlı koro parçası, Üçüncü Süit (1976), Niyazi-i Mısrî' nin İlahileri (1978), Şah Murat Süiti (1981) ve Yaratılış (1987-88) adlı balesi sayılabilir. (AnaBritannica, c. 30, s. 259, 1993)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:43
Yaman Arıkan ( 22.03.1937) </B>
Doğum Yeri: Manisa Salihli-Gökeyüp Kasabası

Doğum Tarihi: 22-03-1937

Öğrenim Durumu: Gökeyüp Kasabası İlkokulu, Beyoğlu Ortaokulu, Kabataş Erkek Lisesi, İstanbul Edebiyat Fakültesi-Filoloji Bölümü.

Yabancı Dili: Arapça-Farsça-İngilizce

Yaptığı Çalışmalar: 1967-1987 yılları arasında gazete ve dergilerde yazarlık yaptı. Yayınlanmış, Telif-Tercüme 23 adet eseri vardır. En uzun, yorucu ve muhtevalı çalışmayı da Bizim Yûnus “YÛNUS EMRE” üzerine yaptı. Halen ülkemizin temel meseleleri ile ilgili bazı projeler üzerinde çalışmalarına devam etmektedir.

Tercüme eserleri

* Ahmet Er Rufai- Hak Yolcusunun Düsturları
* İmâm-ı Gazâlî- İlâhî Nizam, Arifler Yolu, Abidler Yolu, İlâhî Ahlâk, Mukaddes Merdivenler, Hak Yolcularının Miracı, Sorular-Cevaplar, Kırk Esas
* Abdülkadir Geylânî- Abdülkadir Geylânî’nin Sohbetleri
* Ebulleys Semerkandi- Gafletten Kurtuluş
* Eşrefoğlu Rumi- Müzekkin Nüfus

Telif eserleri

* Gençlere Dini Bilgiler
* Türklük Gurur ve Şuuru
* İslam Ahlâk ve Fazileti
* Mızraklı İlmihal

Yeni Çıkacak eser

Yûnus Emre ve Deyişleri

İrtibat Adresi: Divanyolu Caddesi Ticarethane Sokak Tevfik Kuşoğlu Hanı 41/13 Sultanahmet İstanbul
İrtibat Telefonu: 0212 5272949
Belge geçer: 0212 5275887
E posta: bilgehanarikan@hotmail.com

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:43
Yankı Yazgan </B>
Prof.Yankı YAZGAN
Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde profesör ve çocuk ve erişkin psikiyatrisi alanında serbest uzman hekim olarak çalışmaktadır.
İzmir'de büyüyüp, Bornova Maarif Koleji ve Ankara Fen Lisesi'nden(1977) sonra tıp eğitimini Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde tamamladı(1983). Oğuzeli (Gaziantep), Kuzey Kıbrıs ve Biga(Çanakkale) ilçelerinde hükümet tabibi olarak mecburi hizmet ve askerlik yaptı.(1983-6) Genel psikiyatri uzmanlık eğitimini Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde (1986-91) yaptıktan sonra Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanlık eğitimini tamamladı.(1992-5) Tıp ve psikiyatri alanında çok sayıda makalesinin yanısıra ödül ve proje desteği vardır. 1987'den başlayarak Cumhuriyet Bilim Teknik, Yeni Binyıl, Yeni Gündem gibi gazete ve dergilerde gündelik hayatın yönetimi ve beynimizin işleyişi hakkında yazmıştır.Konferansların yanısıra, 94.9 Açık Radyo'da anne -babalara yönelik bir radyo programı yapmaktadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 00:44
Yasemin Kumral ( 1952) </B>
Yasemin Kumral Şimşek, 1952 yılında İstanbul'da doğdu. Önce babasından sonra da Prof. Fuat Koray'dan müzik eğitimi aldı. İtalya'nın başkenti Roma'da gitar, piyano ve şan okudu. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Müzik bölümünden mezun oldu.

Kendi alanında Milli Eğitim Bakanlığı nezdinde ilk eğitim kurumu ünvanına sahip Spikerlik ve Güzel Konuşma Okulu'nu açtı. Yurt çapında konserler verdi, sayısız plak yayınladı. Yaptığı şarkılarla çeşitli ödüller aldı. 1980'den beri Mevlana'nın beyitleri üzerine besteler yapmaktadır.

Halen bir özel televizyonda sunuculuk yapıyor. Yayınlanmış bir çok kaseti ve CD'si bulunmaktadır.

Legolas
28-07-07, 00:46
Yasemin Pirinçcioğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

Sultan Süleyman�ın torunu
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 24 Şubat 2001 s.325

Baba tarafından Süleyman Nazif, Cahit Sıtkı ve Ziya Gökalp'lerle kuzen olan ilk Meclis üyelerinden Fevzi Pirinçcioğlu'nun torunu Yasemin Pirinçcioğlu annesi tarafından da Kanuni Sultan Süleyman'ın 18. batından torunudur

"Ben kimim?" Çok kişi hayatının bir döneminde bu sorularla karşı karşıya gelmiştir. Bu, bazen bu sorudan kaçamadığı için gerçekleşmiştir, bazen de hakikaten merak ettiği için olmuştur.

Yasemin Pirinçcioğlu da 30'lu yaşlarında bu sorunun peşine düşer: "İnsanın kendisini bulmak diye bir yolu vardır. Bu bir süreç. Yurt dışına gidiyorum 'Sen Türk müsün?' diyorlar. Fransa'da yaşıyorum 'Sen Türk olamazsın', Amerika'ya gidiyorum 'Sen Türk değilsin...' Kanada'ya gidiyorum aynı. Her gittiğim yerde adapte olup onların açısından Türkiye'yi görebiliyorum. Fransa'da yaşamak bana Fransızlar'ın açısından Türkiye'yi görmeyi öğretti. Fransız, Amerikalı, İngiliz gözüyle baktım. Dünyanın her yerinde geçer akçe olabilirim, denedim ve gördüm. Ama dünyanın başka bir yerinde değil Türkiye'de yaşamak istedim. Türkiye'deki kadar güzel insanı hiç bir arada görmedim."

Bugün VİP Turizm Genel Müdürü olan ve turizm alanında birçok ilklere imza atan bir anne ile babanın çocuğu olan Yasemin Pirinçcioğlu, bu sorunun peşine takıldığında önce şeceresini çıkarır: "Ben ilk önce 'ben kimim'i araştırdım. Ecdadım kim? Annem nereden, babam nereden gelmiş?"

Diyarbakırlı toprak ağası Ali Ağa'nın oğlu, 1. ve 2. Meclis üyesi, 1922�25 arasında Bayındırlık Bakanlığı yapmış Fevzi Pirinçcioğlu'nun (aile pirinç ektiği için bu soyadını almıştır) torunu olan Yasemin Pirinçcioğlu'nun babası da Ali Fethi Bey'dir. Ziya Gökalp, Süleyman Nazif ve Cahit Sıtkı Tarancı (halasının oğlu) ile kuzen olan Arif Fevzi Pirinçcioğlu'nun Çerkez eşi Nazime Hanım'dan, Ali Fethi ile birlikte yedi çocuğu gelir dünyaya. Çocuklarından Vefik Pirinçcioğlu, 12 ve 13. dönem Diyarbakır ve Kahramanmaraş milletvekilliğinin yanında, 1963�64'teki İnönü kabinesinde de devlet bakanlığı görevi üstlenir. Hiç evlenmeyen Vefik, Nedim, Nezihe, Remziye (Fikri Alpay ile evlenir), Hikmet (o da yine TBMM'nin ilk üyelerinden Mazhar Germen'in büyükelçi Şefik Fenmen ile Yüksel dışındaki çocuğu Türkan Hanım'la evlenir. PR yapan Nilgün Pirinçcioğlu çiftin oğlu dışındaki diğer çocuğudur.) ve Kadriye (Kadriye Hanım da Ticaret Bakanlığı yapmış Vedat Dicleli ile evlidir. Gaye ve Sina adında iki çocukları vardır.) Hanım'dan sonra doğan Yasemin Hanım'ın da babası Ali Fethi Bey, dolayısıyla kardeşlerin en küçüğüdür.

Ali Fethi Pirinçcioğlu, daha sonra eşi olacak Hayrünnisa İnci(Arkan)'yle üniversite yıllarında tanışır: "Zannediyorum imtihanda tanışıyorlar. Annem Üsküdar Amerikan, babam Robert Kolej mezunu. Annem çok güzel bir kadın. Fakat okula gittiğinde makyajsız, saçlarını geriye doğru sarkıtıyor, gayet sade. Fakat babam daha sonra bir yere davet ediyor onu. Annem süsleniyor ve gidiyor. Babam, annemi tanımıyor."

Sultan Süleyman'ın torunu

Hayrünnisa İnci Hanım ise, Dr. Ekrem ve Saadet (Arkan) çiftinin iki kızından biridir (diğeri de Kırlangıç zeytinyağlarının eski sahibi Sevinç Özer'le evlenen ve Kazım ile Ekrem adında iki çocukları olan Gülören Hanım'dır). Yasemin Pirinçcioğlu'nun anneannesi Saadet Hanım aslen Rodoslu'dur. Tütün rejisinin başında bulunan Bayramzade İzzet ve Vus'at çiftinin çocuğu olan Saadet Hanım'ın kızkardeşi, Durmuş Bey'le evlenen ve sanayici olarak tanıdığımız Selçuk ile Selman Yaşar'ın da annesi olan Hikmet Yaşar'dır. Saadet Hanım'ın bir diğer kardeşi ise, Sultanahmet'teki İktisadi ve Ticari İlimler Akadamesi'ni kuran ve ilk ticaret ansiklopedisini yazan kişi olan İsmet Alkan'dır. Vecahat Hanım ise, Dr. Mazhar Paşa'nın torunu ile evlenip Oranus soyadını alan Saadet Hanım'ın başka bir kardeşidir. 'Ben kimim?' sorusunun peşinde Osmanlıca da öğrenen Yasemin Pirinçcioğlu'nun en ilginç bağı şüphesiz, annesi Haynünnisa İnci Hanım'ın babası Dr. Ekrem Bey tarafından varılan aile bağlarıdır. Yasemin Pirinçcioğlu'nun büyükbabası Dr. Ekrem Arkan'ın annesi Mevhibe Hanım Kazasker Neşet Molla'nın kızıdır. Ekrem Bey'in büyükamcası da Şeyhülislam Cemalettin Efendi'dir: "Ben 18. batından Sultan Süleyman'ın torunuyum. Elimdeki vakıflarda kayıtlı olan şecerede Hz. Ali'ye kadar da ulaşıyoruz (Aile Hz. Ali'nin soyuna, Yasemin Hanım'ın annesi İnci Pirinçcioğlu'nun babaannesinin annesi Afife Hanım vesilesi ile dayanmaktadır. Afife Hanım yukarıda adı geçen Kazasker Neşet Molla'nın eşidir). Onu çok iyi biliyorum. Biz Hürrem Sultan'ın oğlu Şehzade Mehmet eşrafından geliyoruz. Ailede matematikçiler var. Gelenbevi ailesi. Çok dallanmış bir ağaçtan bahsediyorum. Biz çocuklar 18. batın oluyoruz. Bizim çocuklarımız da 19. batın." Dr. Ekrem Bey'in de mensup olduğu Gelenbevi ailesi daha önceki hayat hikayelerinden de hatırlayacağınız gibi, Nazım Hikmet ve Mehmet Ali Aybar'ları da içine alan çok geniş bir ailedir. Dr. Ekrem Arkan'ın Ticaret Bankası Genel Müdürlüğü yapan Necmi, doktor Baha ve üniversitede müderris Dr. Ziya Bey'le evlenen Nesibe Hanım dışında bir kardeşi daha olur. İsveç ve Almanya'da mimari tahsili almış Seyfi Arkan (Ailenin önceki soyadı Gelenbevi'dir. Ancak Atatürk Seyfi Bey'e Arkan soyadını uygun görür) Atatürk'ün Florya'daki köşkü ile İnönü'nün köşklerini yapan kişidir.

Kültür şoku

İşte böylesine iki aileden gelen Ali Fethi ve Hayrünnisa İnci evlendiklerinde yıl 1949'dur. Hayrünnisa İnci Hanım, 1946'da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Bölümü'nü bitirmiş ve Halide Edip Adıvar'ın yanında asistandır. Ali Fethi Bey de Abdi İpekçi, Necati Zincirkıran, Feyyaz Tokar'larla birlikte, devrin en popüler gazetecilik branşı olan Beyoğlu muhabirliği yapmaktadır Cumhuriyet gazetesinde: "Vefik amcam Nadir Nadi ile Lozan'dan sınıf arkadaşı idi." 1950'de çiftin ilk çocukları gelir dünyaya: "İlk çocukları hastanede yapılan bir hatadan dolayı ölüyor. Doktorlar 'Kan uyuşmazlığınız var, sizin hiç bir zaman çocuğunuz olamaz' diye rapor veriyorlar. Annem buna çok üzülüyor, fakat işin peşini bırakmıyor. Tıp fakültesine gidip hergün orada araştırma yapıp, bu araştırmanın sonunda Amerikalı bir doktorla yazışmaya başlıyor. O devirde buradan Amerika'ya kan örneği nasıl gönderilirse, işte buzluğa koymuşlar, tüplerin içine ve Amerika'ya göndermişler. New York Hastanesi'nde Dr. Johnson diye bir doktor 'Buraya gelirseniz çocuğunuz olur' diyor. Annem üniversitede, babam da doktora yapıyor, bir yandan da gazetede çalışıyor." Çift Amerika'ya gitmenin yollarını aramaya başlar. Derken, Hayrünnisa İnci Hanım Fulbright Bursu'nun uluslararası ilk talihlilerinden birisi olur ve bin kişi arasından birinci olarak Türkiye'den gidecek 10 kişinin içinde yer alır. Hayrünnisa İnci Hanım Amerika'da Haverford Koleji ve Columbia Üniversitesi'ne araştırmacı olarak giderken Ali Fethi Bey de Amerika'daki başkanlık seçim kampanyalarını Cumhuriyet gazetesi adına takip etmek için eşiyle beraberdir. Fethi Bey, gazete adına işini tamamladıktan sonra Basın Yayın Türk Haberler Ajansı'nda işe başlar. İnci Hanım da bu arada, bazı kuruluş toplantılarında Türkiye'yi tanıtıcı konuşmalar yapmaktadır: "Bu vesile ile turizm dünyasının içine giriyorlar. 1955 senesinde geri döndüklerinde de babam Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nün İstanbul Temsilcisi ve Turizm Şefi oluyor." Çift Amerika'ya iki kişi olarak gitmiş, Yasemin adını verecekleri bir kız çocuğu sahibi olarak dönmüştür. Bu yılda Hilton Oteli de İstanbullular'ın hizmetine açılmıştır: "Açılış dolayısıyla dünyanın ve Holywood'un ünlüleri geliyor. Fakat gelenleri gezdirecek birilerinin eksikliği hissediliyor. Babam bunun üzerine ilk tercüman rehber kursunu açıyor. Turizm müdürünün eşi, bir de iyi İngilizce bilen biri ve de tarih bilen olarak annem gelen yabancıları gezdirmek için Semahat Koç ve birkaç kişi ile birlikte bu kursa katılıyor. Ve kurstan sonra ilk Tercüman Rehber Derneği'ni kuruyor ve başkanlığını yapıyor." Bu sırada ailenin ikinci çocuğu Ceylan (o da Şeyh Şamil'in torunu, Şeyh�ül Harem ve Medine Muhafızı 1. Ferik Osman Ferid Paşa ile Nefiset Şamil'in torunu, Sakarya mebusu Hamza Osman�Melike Erkan çiftinin oğlu Aydın Osman Erkan'ın Joan Kim ile evliliğinden dünyaya gelen Rana Hanım'la evlidir. Çiftin şimdi Emre Can ve Seniha adında iki çocuğu vardır) dünyaya gelir. Bir yıl sonra da aile için ikinci Amerika seferi başlar. Fethi Bey, Basın Yayın ve Turizm Genel Müdürlüğü'nün New York ofisine Turizm ataşesi olarak tayin edilir. 1962'ye kadar sürecek bu yıllarda küçük Yasemin de okullu olmuştur: "Tamamen bir Amerikan çocuğu idik. Her ne kadar evde Türkçe konuşuluyor idi ise de Türkiye'ye geldiğimde Türkçe'yi bilmiyordum. Bir kültür şoku ile karşılaştım." Fethi Pirinçcioğlu, Amerika'da bulunduğu yıllarda halkla ilişkiler üzerine master da yapar. Türkiye'ye döndüğünde ise önce Turizm Bankası Genel Müdür Yardımcısı olur. Ardından da BP'de halkla ilişkiler müdürü olur: "Babam Türkiye'de Halkla İlişkiler Derneği'nin de kurucu üyesidir." Hayrünnisa İnci Pirinçcioğlu da, bu arada on kadar eski rehber arkadaşıyla bir araya gelerek, Türkiye'den ilk giden organize turları organize edecek ve Club33'ü kurarak eğlence hayatına farklı bir boyut kazandıracak ABC Turizm'i açar: "Annemin cv'si daha kabarık. Babamınki de kabarık ama annem daha operasyonel. Babam işin felsefesi ve konsept stratejilerinde çok kuvvetlidir." Böylece Hayrünnisa İnci Hanım, Türk turizmi dendiğinde akla gelen ilk

Annesi ile babası VİP Turizm'i kurarken küçük Yasemin de, Amerika'dan gelişindeki ilk kültür şokunu atlatma çabası içinde Dame de Sion'lu olmuştur: "Tamamen bir Amerikan mantalitesinden çıkıp birdenbire son derece konservatif, üniformalı bir eğitimin içinde buldum kendimi. Amerika'da yetişme tarzım öyle idi. Blue jeanlı, norm dışı... Dolayısıyla ilk iki sene çok korkarak gittim okula. Korkutucu bir okuldu. Türkiye'de kimse paten kaymazken ben Necati Zincirkıran'ın oğlu Sedat'la paten kayardım İstanbul Esentepe'deki Gazeteciler Mahallesi'nde. O mahalle bizim yetişmemizde çok tesiri olmuş bir mahalledir. Bugün öyle bir sokak hayatı olduğunu zannetmiyorum. O mahallede Hasan Ali Ediz karşı komşumuzdu. Sokağın başında Sadun Tanju, yanımızdaki bitişik evde Çelik Gülersoy otururdu. Aşağıdaki yazarlar sokağında İlhan Selçuk, Halit Kıvanç, Refik Halid Karay. Refik Halid, evinin önünde top oynuyoruz diye hergün bize bağırırdı. Sami Coşar'ın çocukları, Tarık Buğra'nın kızı Ayşe arkadaşımızdı. Sadri Alışık, Çolpan İlhan, Feridun Karakaya, hergün bizim mahallede film çevirirdi. En iyi dostları bendim. Patenle her yere girip çıktığım için 'Git, bakkaldan onu al, bunu al' derlerdi."

Ben kimim?

15�16 yaşlarına kadar Türk toplumuna uyum sorunu yaşamaya devam eden Yasemin Pirinçcioğlu, 1972'de mezun olduğu, ilk önceleri korkarak gittiği Dame de Sion için bugün 'İyi ki de orada okumuşum' diye düşünmektedir: "Çok katı kurallar vardı. Fakat o okulda okumuş olmaktan bugün çok mutluyum. Bize sağladıkları bakış açısı ve kazandırdığı çalışma disiplininin faydasını daha sonraki çalışma hayatımda gördüm." Yasemin Pirinçcioğlu, Dame de Sion'un ardından üniversite eğitimi için Paris'e gider. İki yıllık ön lisansın ardından bir yıl da turizm pazarlaması eğitimi alır. Henüz 16 yaşında iken, VİP Turizm'in bünyesinde bulunan ve daha çok öğrencilere yönelik hizmet veren Talebe Bürosu'nda iş hayatına atılan Yasemin Pirinçcioğlu, 1976'da Fransa'da eğitimini tamamladıktan sonra Türkiye'ye dönmez, Air France'da işe girer. 1976 Olimpiyat Oyunları'nda Montreal'de dört ay boyunca görev alır: "Tam oraya yerleşeceğim ve artık buradan Türkiye'ye yönelik turizm yapacağım dediğim zamanda eşimle tanıştım ve evlendim." Yıl 1977'dir. Yasemin Hanım, fuarcılık işi yapan Hüseyin Avunduk'la evlendikten sonra İngiltere'de yaşamaya karar verirler: "Ben tamamen eğitimsel ve annelik üzerine staj yaptım, üç sene sürdü bu dönem." 1983'e kadar İngiltere'de kalacak Yasemin�Hüseyin çiftinin ilk çocukları bu dönemde gelir dünyaya (1979� çiftin ikinci çocuğu ise 1984'te doğan Filiz Avunduk'tur.). Yasemin Hanım, "Ben kimim?" sorusunu da bu yıllarda sormaya başlar kendisine: "Annem ve babam her gittikleri yerde beni de yanlarında götürürlerdi. Her gittiğimiz şehirde de muhakkak bir müzeye giderdik. Dolayısıyla o memleketlerin tarihine, coğrafyasına merakım oluşurdu. Lisede iken de tarihim çok iyiydi." Böylece kendisini tanıma merakı uyanır onda: "İnsanın kendisini bulmak diye bir süreç yaşaması vardır... Dolayısıyla ilk önce ben kimim, benim ecdadım kim, annem�babam gereden gelmiş? Kimim, neyim derken, halama 'Biz Kürt değil miyiz?' derdim, 'Yok' derdi. Nasıl yani? Diyarbakır'da hiç mi kız alışverişi yapılmamış. İmkanı yok böyle bir şeyin. Sonradan çıktı, tabii ki aynı kökenden gelen insanlar bunlar. Şimdi Türk müsün değil misin, fark etmez tabii. Aynı toprağın insanlarının bir arada, aynı amaç için çalışıyor olmaları bence çok daha önemli."

1983'te Türkiye'ye geri gelir gelmez de Prof. Nurhan Atasoy'un yanında sanat tarihine yönelmeye başlayan Pirinçcioğlu, Gül İrepoğlu'ndan da Osmanlı sanatında resim dersleri alır, kütüphanelerde araştırmalar yapar. Devlet Opera ve Balesi'nde vazifeler üstlenir. Dünyaca ünlü Kazak sanatçı Rudolf Nurayef'le, ölene kadar sürecek bir dostluğu yine bu dönemde tesis eder. (Nurayef, Fethiye'de, öldükten sonra müze olarak kullanılacak, sahip olduğu Türk ve Osmanlı koleksiyonlarının da içinde sergileneceği bir ev yapmak için Evren ve Özal dahil birçok devlet erkanına mektup yazar ama başarılı olamaz.): "Kaçırılmış bir fırsattır bu."

1990'da eşi Hüseyin Avunduk'tan ayrılan Yasemin Pirinçcioğlu, tekrar iş hayatına dönüş yapar, VİP Turizm'in içinde kurduğu VİP Dekor şirketi ile organizasyonlar yapmaya başlar. 1989'da, o zaman sermayesi Fransızlar'ın elinde olan Osmanlı Bankası'nın bir daveti için dekor ve kostüm düzenini, bugün bile hafızalarda hâlâ izleri olan bir başarı ile gerçekleştiren Pirinçcioğlu, Cenajans ve Güzel Sanatlar'ın ortak kurduğu İnterpr'ın başına geçer. Bazı nedenlerden dolayı buradan ayrıldıktan sonra da VİP Turizm'e geri dönüş yapar: "1996 senesinde de Ceylan bana haber vermeden beni genel müdür yaptı." Bugün hâlâ, Yönetim Kurulu Başkanlığını Ali Fethi Pirinçcioğlu'nun, İcra Kurulu Başkanlığı'nı da Ceylan Pirinçcioğlu'nun yaptığı VİP Turizm'in Genel Müdürü olan Yasemin Pirinçcioğlu, politikaya da sıcak bakmaktadır: "Ama gördüğüm kadarı ile bize ve gençlere o partilerde yer yok." Vefik amcasının etkisiyle mimariye çok meraklı olan, yürümek ve kayak yapmaktan hoşlanan, Afrodisias Geyve Vakfı üyesi olan ve birçok derneksel faaliyette bulunan, 2000 yılındaki Avrupa Kalite Konferansı'nda müzik, film, dans ve koro eşliğinde Anadolu'da Çeşitlilik adı altında sergilenen bir çalışmaya da imza atan, dünyevi ve ruhani her türlü müzikten keyif alan Yasemin Pirinçcioğlu'nun 1995'te geçirdiği bir kaza hayatının dönüm noktasını oluşturmaktadır: "Bacağımın bağlarını koparttım. Yanlış yapılan ameliyattan sonra yürüyemeyeceksin dendi. Mahkûmiyet... Bir sene sonra bir ameliyat daha ve yürümeyi baştan öğrenmek. Bana niçin oldu, neden oldu? derken girdiğim felsefe eğitimi müthişti. Pozitif olmaya, yılmamaya ve hayatı daha çok sevmeye karar verdim."

Legolas
28-07-07, 00:47
Yaser Arafat ( 1929)- (11.11.2004)
1929 yılında doğdu. Eski bir Osmanlı zabiti olan Abdülrahman Bey, Kudüs�te dünyaya gelen oğluna, Muhammed adını verdi.

Çoban, tüccar, Pakistanlı işadamı, hatta yaşlı bir kadın kılığında İsrail topraklarına baskınlar düzenlerken, Muhammed'in kod adı, "Ebu Ammar"dı. 1994'te, Nobel Barış Ödülü'nü alırken ise, herkes onu, Filistin lideri Yaser Arafat olarak tanıyordu.

Dünyanın en çalkantılı bölgesinde doğan Yaser Arafat�ın çocukluğunu geçirdiği ev, İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgalinden sonra, ağlama duvarına yer açmak için yıkıldı.

Arafat gençliğinde neşeli ve enerji doluydu. Çevresindekileri kolayca etkileyebilen Arafat, Kahire Üniversitesi'nde okurken, Filistinli Öğrenciler Birliği'nin lideri seçildi. Uluslararası toplantılarda Filistin sorununun sözcülüğünü yapmaya, daha o zamanlar başladı. Üniversiteden sonra, kısa bir süre, Kuveyt'te inşaat mühendisliği yaptı.

1958'de El Fetih'i kurdu. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde, bizzat yer aldı. 1967 Arap-İsrail Savaşı'ndan sonraysa, artık bir efsaneydi. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başladı. Onu, Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği'ne götürdü.

İKİ ÖNEMLİ İLKE
Böylece adı artık uluslararası arenada da geçmeye başlayan Arafat, bütün Filistin örgütlerini çatısı altında toplayan Filistin Kurtuluş Örgütü'nün başına geçti. İki önemli ilkeye, sıkı sıkıya sarıldı: Bu ilkelerden birincisi, Filistin hareketinin, herhangi bir Arap ülkesinin denetimi altına sokmamaktı. Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad'la, sürekli karşı karşıya geldi. İkinci önemli ilkesiyse, komünistlerden, radikallere kadar farklı Filistinli grupları birarada tutmaktı. Bunun için de, onların disiplinsizliğe varan davranışlarına göz yumdu.

Filistinli grupların bu disiplinsizliği, Ürdün'de iç kargaşaya yol açtı. Ürdün güvenlik güçleriyle, Filistin örgütleri arasında yaşanan kanlı çatışmalar, tarihe, "kara Eylül" olarak geçti. Filistin Kurtuluş Örgütü, Ürdün'den Lübnan'a taşınmak zorunda kaldı. Ancak, bu gelişme, Lübnan'daki etnik dengeleri bozdu. Patlayan iç savaş, yıllarca sürdü. İsrail, kargaşa içindeki Lübnan'ı işgal etti. Arafat, o günlerde, bugünün İsrail başbakanı, o zamanların savunma bakanı Ariel Şaron'un elinden kurtulmak için, sürekli hareket eden bir araçta yaşamak ve sonunda, Lübnan'dan da çıkmak zorunda kaldı. Arafat'a ve hareketine, bu kez, Tunus kucak açmıştı. Arafat, en yakın arkadaşı Ebu Cihad'ı da, İsrail özel kuvvetlerinin yaptığı bir baskında, Tunus'ta kaybedecekti.

DÜNYANIN KABUL ETTİĞİ LİDER OLMAYA GİDEN YOL
1987'de, Filistinlilerin direnişi, sokağa döküldü. İntifada, yani "direniş" hareketinin en sıcak günlerinde, Arafat, tarihi bir adım attı. 1988'de Filistin Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Bir ay sonra, yine, tarihi açıklamalar yaptı. İsrail'in, "güvenlik içinde var olma hakkını tanıdıklarını", ve "teröre karşı olduğunu", ilk defa söyledi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Amerikan yönetimi, Filistin Kurtuluş Örgütü'nü, Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak tanıdığını ilan etti.
Arafat'ın en büyük hatalarından biriyse, Körfez Savaşı?nda "yanlış ata oynamak"tı. Kuveyt'i işgal eden Saddam Hüseyin'in yanında yer alınca, petrol zengini körfez ülkelerinden gelen ekonomik desteği, bir anda kaybetti.

OSLO ANLAŞMASI VE NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ
Savaştan sonra Ortadoğu'da dengeler değişti. Beyaz Saray'ın zoruyla, Ortadoğu barışı için görüşmeler başladı. Madrid'de açık açık, Oslo'da gizliden gizliye yürütülen görüşmeler, 1993'te sonuç verdi. Oslo'da varılan, Washington'da imzalanan anlaşmayla, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat, Nobel Barış Ödülü'ne layık görüldü. Arafat, bir yıl sonra, eskiden gizlice girdiği Gazze'ye, bu kez, Filistin yönetimi başkanı olarak taşındı. Çabaları hep, Filistin devletini kuracak olan nihai anlaşmayı sağlamak içindi.

2002 Şubat ayının ortalarında çıkan bir çatışma yüzünden yine Şaron tarafından ev hapsinde tutulmaya başlayan Yaser Arafat, parkinson hastalığı ile de mücadele etmek zorunda kalıyor.

GÜNDEM 11 Kasım 2004

Yaser Arafat öldü...
Milliyet 11 Kasım 2004

Filistin Devlet Başkanı ve Filistin mücadelesinin lideri Yaser Arafat, Paris yakınlarındaki Percy askeri hastanesinde bu sabaha karşı hayatını kaybetti.

İlk olarak Filistinli bakan Saib Erekat'ın ve ardından Filistin yönetimi başkanlığı sekreteri Tayip Abdürrahim'in resmen açıkladığı ölüm haberi, daha sonra Percy askeri hastanesi sözcüsü tarafından doğrulandı.

Hastane sözcüsü Christian Estripeau, Arafat'ın ''11 Kasım 2004 tarihinde, saat 03.30'da (TSİ 04.30) öldüğünü'' açıkladı.

Filistin yönetiminin başkanlık sekreteri Abdürrahim, Arafat için Mısır'ın başkenti Kahire'de cenaze töreni düzenleneceğini, Filistin liderinin daha sonra Ramallah'da defnedileceğini açıkladı. Kahire'deki törenin yarın düzenleneceği belirtildi.
Arafat'ın lideri olduğu El Fetih'in önde gelenlerinden Ahmed Gneym, ''Arafat, daha sonraki bir zamanda yeniden Kudüs'e defnedilebilmek üzere Mukata'da (Arafat'ın karargahı) tahta değil, taş bir lahitle defnedilecek'' dedi.


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Arafat
Yaşayan Bir Efsane
Marco Koskas
Milliyet Yayınları

Yaser Arafat kimdir? Gözü kara bir gerilla ve usta bir politikacı, modern terörizmin ve kurnaz pazarlıkçı, sürgündeki göçebe ve efsanevi lider...Filistin halkının yazgsını yönlendiren kişi. Arafat nasıl oldu da tek başına Filistin davasının simgesi haline geldi? Yaser Arafat, Mısır'da geçen çocukluğundan itibaren hep bir "bağımsız Filistin" hayal etti. Onun ve halkının yazgını başlangıçtaki bu sır belirleyecekti. İşte Marco Koskas'ın yazdığı bu usta işi biyografi, ilk başkaldırıdan 1993'teki Oslo anlaşmalarından kadar, olayların birbirine eklenerek yarattığı bu şaşırtıcı liderin izlediği yolu ve vardığı noktayı gözler önüne sermektedir. Hem İsrail'in hem Arapların tertiplediği yüzlerce suikasttan kurtulan, birlikte yola çıktığı birçok politikacıyı eskiten Arafat, tartışmasız bir meşruiyete sahip. Yaşayan efsane Yaser Arafat'ı bu kitapta umulmadık bir ışık altında yepyeni bir açıdan göreceksiniz. Marco Koskas, Balance Bounel adlı eseriyle 1979'da Premier Roman ödülü kazandı. L'Homme de paille ve La position tango adlı eserlerinden başka, 1992'de bir de Albert Schweitzer biyografisi yayımladı.

Süha Arafat, Yaser Arafat�ın hırıstiyan kökenli eşi. Evlendikten kısa bir süre sonra müslüman oldu. Bir kız çocukları oldu Zahwa. (1995)

Legolas
28-07-07, 00:47
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/740.jpg
Yasin Hatiboğlu ( 1935)
Çorum Milletvekili-SP
SARIKAYA - 1935, Mustafa, Bağdagül - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Orta Arapça, Farsça - Avukat - Alaca Belediye Başkanı, HAK İŞ Konfederasyonu Genel Başkanı - XV, XIX, XX nci Dönem Çorum Milletvekili - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili - Evli, 6 Çocuk.

Legolas
28-07-07, 00:47
Yasir Gerçik ( 26.12.1964)
Asıl mesleği gazeteci olan Yasir Ger-çik, 26 Aralık 1964'te Gölcük'te doğmuştur. Babasının adı Yüksel, annesinin adı Aynur olan Yasir Gerçik, çok değişik işlerde çalıştıktan sonra, önce Türkistan Dergisi adına Afganistan'da cereyan eden savaşı takip etmek için 1988'de İslamâbad'a (Pakistan) gitmiştir, İslâmâbad'dan, Peşaver'e geçip Azat Beg'in Millî Türkistan Komitesine giren Yasir Gerçik, 1992'ye kadar Azat Beg'in komitesinde irtibat, muhabere, özel temsilci sıfatıyla çalışmış müfreze komutanı olarak sıcak çatışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalar esnasında Logar, Aybeg, Şıbırgan, Bamyan, Belh, Kabil, Herat, Semengan, Tahhar bölgelerinde Afganistan'ı yakından tanımıştır. 1992'den sonra savaş muhabiri olarak Kafkasya'da Abhaz-Gürcü çatışmalarını takip etmiş, Ruslar tarafından Kırım Millî Meclis baskınını dünyaya ilk duyuran gazeteci olmuştur. Orta Doğu, Kurultay gibi gazetelerde çalışan Yasir Gerçik hayatını halen serbest gazeteci olarak sürdürmektedir

Legolas
28-07-07, 00:47
Yaşar Ateşsoy
Gazeteci-yazar Yaşar Ateşsoy, 08.06.1957 tarihinde Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İstiklâl/Seyrani İlkokulu, Develi Merkez Ortaokulu ve Develi Lisesi'nden sonra Kütahya Eğitim Enstitüsü'nü, 1990 yılında Ankara Üniversitesi TÖMER'de İngilizce kursunu bitirdi. Anadolu Üniversitesi A.Ö.F. Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü ve Millî Güvenlik Akademisi 58. Dönem Mezunu..

Ateşsoy; 1976-1991 yılları arasında Hürriyet/hha, Milliyet/Mil-Ha, Millet, Karatekin, Bizim Çankırı, Tercüman, Akajans, Anadolu Ajansı (AA), Bulvar, Son Havadis, Söz gazeteleri ve Yankı Dergisi muhabirliği görevlerinde bulundu. Çankırı TV, Çankırı SüperFM ve Kanal 18 Radyo ve Televizyon kuruluşu ve yayınlarını gerçekleştirdi.

1992 yılında Sağlık Bakanlığı'nda Proje Koordinatör Yardımcısı, 1992-1993 Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Yayınlar Dairesi Başkanlığı'nda Prodüktör, 1993-1995 yılları arasında Millî Eğitim Bakanlığı Özel Kalem Müdürü ve Bakanlık Müşaviri, 1995-1997 Millî Eğitim Bakanlığı Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri, 1997 TBMM KİT Komisyonu'nda müşavir, 1997-1999 Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri olarak görev yaptı. 2002 yılında Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkan Yardımcılığına atandı.

2002 yılından buyana Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri ve 2003 yılından itibaren de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Bakanlık Müşavir vekili olarak görev yapmaktadır.

1999-2002 yılları arasında Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti, Kırgızistan Cumhuriyeti, Pakistan ve Meksika'da yapılan toplantılarda heyet üyesi ve Basın Müşaviri olarak resmi görüşmelerde bulunmuştur.

Ayrıca, 1989 yılında Türkiye Gazeteciler Cemiyetleri Basın Vakfı Müteşebbis Kurul Üyeliği, 1987-1995 yılları arasında Çankırı Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı, 1991-1997 yılarında Çankırı Polisgücü Spor Kulübü Başkanlığı görevlerini yapan Ateşsoy, Ulusal Stratejik Araştırmalar Derneği (UGSAD) üyesi ve Türkiye Eskrim Federasyonu Danışma Kurulu Üyesidir.

1989 yılından beri Sarı Basın Kartı Sahibi olan Ateşsoy, Yâran Diyarı Bizim Çankırı (1988, Ankara) ve Nevzat Ayaz ve Değişen Çankırı Gerçeği (1997, İstanbul) adında yayınlanmış iki kitabı vardır. 1990 yılı Başbakanlık BYEGM Röportaj Dalı Türkiye Birinciliği ödülü bulunan Yaşar Ateşsoy, Hatice Hanım ile evli ve Zeynep, Nasuh Emre ve Ahmet Çağatay'ın babasıdır

Legolas
28-07-07, 00:48
Yaşar Büyükanıt
Türk Silahlı Kuvvetlerinin 25 nci Genelkurmay Başkanı olan Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT, 1940 yılında İstanbul�da doğmuş, 1961 yılında Kara Harp Okulundan, 1963 yılında Piyade Okulundan mezun olmuştur.

1970 yılına kadar Kara Kuvvetleri Komutanlığına bağlı çeşitli birliklerde takım ve bölük komutanlığı yapan Orgeneral BÜYÜKANIT, 1972 yılında Kara Harp Akademisinden mezun olmuş, ardından kurmay subay olarak; 6 ncı Piyade Tümeninde Harekât Şube Müdürlüğü, Kara Harp Akademisinde öğretim üyeliği, Belçika/Mons�da Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Yüksek Karargahında (SHAPE) İstihbarat Dairesi Temel İstihbarat Şubesi Kuvvet ve Sistem Kısım Amirliği, Genelkurmay Personel Dairesi General-Amiral Şubesinde Kısım Amirliği ve Şube Müdürlüğü, Kuleli Askeri Lisesi Komutanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alay Komutanlığı görevlerini yürütmüştür.

1988 yılında tuğgeneralliğe terfi etmiştir. Tuğgeneral rütbesi ile 2 nci Zırhlı Tugay Komutanlığı ve İtalya/Napoli�de NATO Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığında (AFSOUTH) İstihbarat Daire Başkanlığı görevlerini yürütmüş, 1992 yılında tümgeneralliğe terfi etmiştir. Tümgeneral rütbesi ile Genelkurmay Genel Sekreterliği ve Kara Harp Okulu Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 1996 yılında korgeneralliğe terfi etmiştir. Korgeneral rütbesi ile 7 nci Kolordu Komutanlığı ve Genelkurmay Harekât Başkanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 2000 yılında orgeneralliğe terfi etmiştir. Orgeneral rütbesi ile Genelkurmay II nci Başkanlığı, 1 nci Ordu Komutanlığı ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 30 Ağustos 2006 tarihinden geçerli olarak Genelkurmay Başkanlığı görevine atanmıştır.

Orgeneral BÜYÜKANIT; TSK Şeref Madalyası, TSK Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, TSK Üstün Hizmet Madalyası, İtalya Şeref Nişanı, ABD Liyakat Madalyası, Pakistan İmtiyaz Nişanı sahibidir.

Legolas
28-07-07, 00:48
Yaşar Cengiz ( 1954)- (08.12.2004)
Yaşar Cengiz
Irak Türkmenleri Siyasi Tutuklular ve Şehit Aileleri Derneği Başkanı

Yaşar Ömer Emin (Cengiz) 1954 yılında Kerkük'ün Musalla Mahallesinde dünyaya geldi. Lise yıllarında milli harekete katılarak bir çok siyasal etkinlikte faal olarak çalıştı. 1975-1979 yılları arasında Bağdat'ta Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde tahsil hayatını tamamlayarak, mezuniyetinden sonra da aynı okulda asistan olarak kaldı. Bağdat'ta çeşitli kültürel etkinlikler düzenleyen Yaşar Cengiz, bir yandan Türkmen gençler için geniş kapsamlı eğitim faaliyetleri yürütüyor, bir taraftan da ev sohbetleri düzenliyordu. Saddam yönetimi, Türkmen kelimesini bile kendileri için büyük bir tehlike olarak gördüğünden, değil siyasî yapılanma, folklorik bir hareketlenmeyi bile hazmedecek durumda değildi. Saddam zulüm rejimine karşı dik duruşu o'nun başına büyük belâlar getirmiş ve 26 Aralık 1987 tarihinde Irak İstihbarat Teşkilatı Muhabe-rat tarafından öğrencilerine ders verdiği okulundan gözaltına alınarak Bağdat'taki merkeze götürülmüştü. Burada yedi ay gibi uzun bir zaman ağır işkencelere maruz kaldı. Suçlama her Türkmen tutuklu için aynı olan Irak Ceza Kanunu'nun ünlü 158.maddesi. Meşhur cellat teşkilâtı �Mahkemetu Sawra' yedi ay süren iş-kence neticesi müebbed ağır hapis cezası vererek Yaşar Cengiz'i Ebu Garip hapishanesine yolluyordu. O sırada Ebu Garip'te 215 Türkmen hükümlü ve 85 tutuklu bulunmaktadır. Uzun hapishane yıllarında Yaşar Cengiz boş durmamış ve arkadaşlarıyla beraber Türkmenlerin hukuk mücadelesine bir çok sahada yardımda bulunarak, demir parmaklık arkasında da olsa milletinin var olma savaşına önemli katkılar sağ-lamıştır. 20 Ekim 2002 tarihinde hapishaneden serbest bırakılınca soluğu Türkiye'de alan Yaşar Cengiz Anka-ra'da bulunan Türkmeneli İşbirliği Kültür Vakfı'nda çalışmaya başlar. 2003 senesinin Nisan ayında tekrar Kerkük'e dönerek faaliyetlerini şehrinde sürdürmeye devam eder. Bu arada Yaşar Cengiz 4 Eylül 2003 tarihende evlenir. Onun anlayışında durmak yoktur. Yaşar Cengiz Irak Türkmenleri Siyasi Tutuklular ve Şehit Aileleri Derneği'ni kurarak bu teşkilâtın Genel Başkanı seçilir. Bu kuruluş, Irak sahasında önemli çalışmalar başlatmış ve sosyal dayanışmanın en mü-him örneklerinden biri olmuştu. Seneler boyunca Türkmen milli davasına hizmet eden �Irak Türkmenleri Siyasi Tutuklular ve Şehit Aileleri Derneği� Genel Baş-kanı Yaşar Cengiz, Irak Türkmeneli Partisi Genel Başkanı Riyaz Sarıkahya ve Türkmeneli AKP Genel Başkanı Enver Bayraktar'ın araçları 08 Aralık 2004 Çarşamba günü Bağdat-Kerkük karayolunda Halis yakınlarında kaza yapmış, bu elim trafik kazası neticesinde diğer iki arkadaşı yaralanırken Yaşar Cengiz Hak'kın rahmetine kavuşmuştur.

Legolas
28-07-07, 00:48
Yaşar İmamoğlu
Yaşar İmamoğlu
/kanaat önderi/
Irak Milli Türkmen Cephesi�nin kurucularından ve ileri gelenlerinden. Irak�ı, Türkmenleri ve Kürtleri en iyi bilen isimlerden. Cephe�nin lideri olması önerisini rahatsızlığı sebebiyle geri çevirmek zorunda kaldı, yerine Yayçılı geçti.

Legolas
28-07-07, 00:48
Yaşar Kalafat ( 1939)
İlk ve orta tahsilini 1939 yılında dünyaya geldiği Kars'da, Yüksek tahsilini 1961 - 1962 yıllarında mezun olduğu Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde zooteknist olarak yaptı. 1986-1987 Güz döneminde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden fark derslerini vererek mezun oldu. 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden Yakın Çağ Tarihinden "Şeyh Sait" konulu 1989 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Halk Edebiyatından "Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri" konulu ve 1991 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi'nden "Kuzey Azerbaycan Doğu Anadolu ve Kuzey Irak'da eski Türk Dini İzleri, Dini Folklorik Tabakalaşma" konulu mastırlar yaptı. 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı'ndan "Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar" konulu çalışması ile bilim doktoru ünvanını aldı. 2002 yılında KPSA (Kazakistan)nın Fahri doktoru oldu.

Irak, İran, Suriye, Türkmenistan, Tacikistan Afganistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Kırgızistan, Kazakistan, Nahçıvan, Azerbaycan, Gürcistan, Karaçay-Çerkez, Kabartay-Balkar, Dağıstan, Kırım, Çuvaşistan, Tataristan, Başkürdistan,Altay, Hakasya,Yunanistan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Dağıstan, Bulgaristan, Gagauzeli, Kıbrıs, Dağlık Altay gibi Türk Bölgelerinde, Suudi Arabistan'da Almanya, Belçika, Avusturya, Norveç, İsveç, Hollanda bulundu ve buralarda alanında yaptığı çalışmaları sürdürmektedir.

Başbakanlıktan emekli olan Yaşar Kalafat halen ASAM'da Kafkasya Araştırmaları Masası Başkanı ve üyesi olarak çalışmaktadır. İLESAM, Folklor Araştırmaları Kurumu, Dinler Tarihi Derneği üyesidir. Avrasya, Alanız, Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Jeopolitik Gündem gibi yayınların Yayın Kurulunda görevlidir.

Legolas
28-07-07, 00:49
Yaşar Karayalçın
Prof.Dr. Yaşar Karayalçın, Türk Ticaret Hukuku ve Bankacılık Hukuku alanlarında önemli katkıları olmuştur. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesindeki Bankacılık Enstitüsü'nün kurucularındandır. Uzun yıllar bu enstitünün başkanlığını yapmıştır. T. Is Bankası bas hukuk müşavirliği hocamızın bir diğer önemli kariyeridir. Ankara Hukuk Fakültesinde Ticaret Hukuku dersleri de veren sayın Karayalçın, binlerce öğrenci yetiştirmiştir.

Legolas
28-07-07, 00:49
Yaşar Kaya ( 1938)
1938 yılında doğdu.İstanbul Kabataş Lisesi mezunudur. 1959'da Istanbul'da Iktisad Fakültesine devam ederken 49 kişi ile birlikte tutuklandı. Dava 10 yıl sürdü.1965'de yarım kalan tahsilini tamamlayarak İktisat Fakültesi�ni bitirdi. İstanbul'da birçok şirkette çalıştı. Serbest ticaret yaptı.Aynı davayla ilgili olarak 1968'de Konya'ya sürgüne gönderildi, aynı yıl döndü.1991'de kurulan Kürt Vakfı'nın kurucularındandır.Özgür Gündem gazetesinin sahibi ve DEP�in (Demokrasi Partisi) Genel Başkanıydı. Bilahare yurtdışına çıktı. Kürt Parlamentosu üyesi oldu.
EP 5-12 Eylül 1993

Legolas
28-07-07, 00:49
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/87.jpg
Yaşar Okuyan ( 1949)
İSTANBUL - 1949, Sultan, Sabire - İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu - Orta İngilizce - Gazetecilik - Gazeteci, Yazar, İmbat Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı, XX nci Dönem Yalova Milletvekili - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı - Evli, 3 çocuk babası.

GÜNDEM

Hürparti, CHP'ye iltihak etti
Milliyet 10 Haziran 2007

Hürparti Genel Başkanı Yaşar Okuyan, merkez sağda sonuçsuz kalan birleşme girişimleri için "Allah rahmet eylesin, üzücü bir durum" dedi. Okuyan, ANAP ve DP'dekilerin önemli bir kısmının CHP çatısı altında siyasi birliktelik için adım attıklarına şahit olunacağını da savundu. Hürparti'nin dün yapılan MKYK toplantısında oybirliğiyle CHP'ye iltihak kararı alındı.

GÜNDEM 06.05.2005

Yaşar Okuyan, DTP�yi Hür Parti yaptı
Zaman 6.05.2005

Genel başkanlığını eski bakanlardan Yaşar Okuyan�ın yaptığı Demokrat Türkiye Partisi (DTP), 3. olağan büyük kongresini gerçekleştirdi. 28 Şubat sürecinde eski DYP�li Hüsamettin Cindoruk öncülüğünde kurulan partide köklü değişikliklere gidildi. Patinin adı Hürriyet ve Değişim Partisi (Hür Parti) olarak değiştirilirken, amblemi de �yeşil zemin üzerinde güneş� oldu.

Parti genel merkezinde yapılan kongrede, genel başkanlığa tek başına aday olan Yaşar Okuyan yeniden seçildi. Kongrede, parti tüzük ve programında da değişikliğe gidilirken, Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) seçimleri de gerçekleştirildi. Genel Başkan Okuyan, kongrenin kapanışında yaptığı konuşmada, Hür Parti�nin Türk siyasetine yeni bir soluk ve siyaset anlayışı getireceğini söyledi. Değiştirilen amblemin, partinin yeni ismiyle de uyum sağladığını belirten Okuyan, �Türkiye�nin yeni bir Kuva-yı Milliye mücadelesi çizgisinde yeniden silkinmeye, adeta yeniden ikinci bir Müdafaa-i Hukuk gibi bir aşamayı geçme ihtiyacı var. Hem ekonomik açıdan, hem dış politika, hem de dıştan gelen tehditler karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti�ni savunma açısından.� diye konuştu. Parti adındaki �hürriyet� kelimesinin, �kişilerin hürriyeti, din ve inanç hürriyeti, fikir ve serbest teşebbüs hürriyetini� ifade ettiğini belirten Okuyan, �değişimin� ise �dünyaya ayak uyduramayan Türkiye�de gelinen noktada yapılması gerekenleri� simgelediğini kaydetti. Okuyan, �Bundan sonra iktidarın karşısına Hür Parti olarak çıkacağız, yakasına yapışacağız.� dedi.


GÜNDEM 22.11.2004

Yeni parti kuracaktı, sürpriz yapıp DTP�nin başına geçti
Zaman 22. Kasım 2004

Yeni parti kurma hazırlıkları yapan Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan, sürpriz bir şekilde Demokrat Türkiye Partisi�nin (DTP) başına geçti. Okuyan, DTP�nin King Otel�deki 4. Olağanüstü Kongresi�nde genel başkanlığa aday oldu.

724 delegeden 92�sinin oy kullandığı kongrede Okuyan, 3. turda 82 oy aldı. Seçime tek aday olarak giren Okuyan, eski genel başkan Önder Günay�ın yerine seçildi. Kongrede, DTP�nin Türkiye�nin yedi bölgesini çağrıştıran �şemsiye� amblemi de değiştirildi. Yeni amblem �yeşil zemin üzerinde sarı renkte güneş� olarak kabul edildi. Amblemde, Türkiye�nin ve TBMM�nin kuruluş yılı 1923�ü temsilen 23 ışına yer verildi. 45 kişiden oluşan genel idare kurulunun ismi de merkez karar ve yürütme kurulu şeklinde değiştirilerek üye sayısı 50�ye çıkarıldı.

Yaşar Okuyan, sırası ile Hüsamettin Cindoruk, İsmet Sezgin, Mehmet Ali Bayar, Yılmaz Hastürk, Sema Küçüksöz ve Önder Günay�dan sonra DTP�nin 7�nci genel başkanı oldu. Seçildikten sonra teşekkür konuşması yapmak isteyen Okuyan, partinin yeni ambleminin yer aldığı kürsüye �Başbakan Okuyan� tezahüratlarıyla çıktı. Yeni bir yolun başlangıcında olduklarını kaydeden Okuyan �Bundan sonra birlik ve dayanışma içinde ilk seçimde iktidara yürüyeceğiz. İşin başında elbette zorluklar olacak; ama bunları aşmak bizim çalışmalarımıza bağlı.� dedi. İç ve dış politikadaki gelişmeleri de değerlendiren Okuyan, hükümet ile muhalefeti eleştirdi. Türkiye Cumhuriyeti�nin 81 yıllık tarihinde üniter yapının en fazla tehdit altında olduğu dönemin yaşandığını savunan Okuyan, eskiden mandacılık tartışılırken, şimdi de �AB mi, ABD mi� tartışmasına girildiğini ifade etti. Türkiye�nin bu duruma gelmesinde kendisinin de dahil, herkesin yanlış ve eksiklikleri bulunduğunu anlatan Okuyan, �İlk seçimde AKP iktidarını koltuğundan edeceğiz.� iddiasında bulundu. Okuyan, DTP�nin 2005 Mayıs�ında 3. olağan kongresini gerçekleştireceğini, bu tarihe kadar program ve projeleri üzerinde çalışacaklarını belirtti.


GÜNDEM

Okuyan 22 yıl sonra MHP�ye geri döndü
ANAP�tan istifa eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan dün törenle MHP�ye katıldı. Konuşmasında 22 yıl öncesine atıf yapan Okuyan, 1980 öncesinden kalan yürüyüşe yeniden katılmaktan memnuniyet duyuyorum.
Artık MHP�nin zaferi için çalışacağım. dedi. Okuyan�a rozetini takan MHP lideri Devlet Bahçeli, üyelik formunu ise Sağlık Bakanı Osman Durmuş ile birlikte imzaladı. MHP�nin Meclis�teki sandalye sayısı ise 125�e yükseldi.
Okuyan, �idamın kaldırılması, Kürtçe yayın ve eğitim� başta olmak üzere MHP�nin karşı çıktığı AB ile ilgili düzenlemelere �evet� oyu vermişti. Okuyan�ın katılımı, MHP lideri Devlet Bahçeli�nin, söz konusu düzenlemeleri destekleyenleri eleştirmek için kullandığı, �PKK'nın yanında 6 parti var.� sözünü hatırlattı.

Aktif siyasete 1970�li yılların başında MHP�de başlayan Okuyan, Mesut Yılmaz�ın ANAP liderliğine seçilmesinden sonra bu partiden Meclis'e girdi. Okuyan, ANAP'ta sürekli ülkücü geçmişiyle anıldı. Baba ocağını rencide etmemeye özen gösterdi. Ancak, geçmişi hatırlatıldığında �ANAP�lı kimliğine� vurgu yapmayı ihmal etmedi. Kendi adıyla kurduğu internet sitesinde MHP�li geçmişine yer vermedi. Sitesinde Yaşar Okuyan kimdir? başlığıyla sunduğu özgeçmişinde, MHP�li yıllarını gazeteci olarak tarif etti. Okuyan, Yılmaz�la ters düşünce bakanlık görevi ile ANAP�tan ayrıldı.

Zaman Zekai Özçınar, Ankara 30.08.2002


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Okuyan'ın kardeşi TKP�li kardeşi ANAP'lı oldu
Hürriyet 14 Mayıs 2001

ÇALIŞMA ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan'ın kardeşi, dün Yalova il kongresinde ANAP'a geçti. 1980 öncesi ağabeyi Yaşar Okuyan'dan farklı olarak TKP�li olmuş ve parti politikası gereği CHP'ye girmişti.O dönemde TKP yayın organlarından Ürün dergisinin sahipliğini yapan ve Rusya�daki Ekim devriminden dolayı soyadını değiştirip Ekim soyadını alan Arif Ekim, ağabeyinin partisi ANAP'a katıldı. Arif Ekim'in parti rozetini ağabeyi Yaşar Okuyan taktı.

Okuyan'ın Ekim devrimi
Şamil TAYYAR - Ayla ÖZCAN
Sabah 15 Mayıs 2001

Kardeşi Arif Ekim'e ANAP rozeti takan Bakan Yaşar Okuyan espriyi de patlattı: Bizim komünist Arif ANAP'a mı geliyor?
Kendi ifadeleriyle 'komünist kardeş' ve 'faşist ağabey' 27 yıl sonra merkez sağ parti ANAP'ta buluştu. 12 Eylül öncesi kendisinden 3 yaş büyük ağabeyi Yaşar Okuyan'a "Faşist bir ağabeyim olduğu için utanıyorum" diyerek yollarını ayıran Arif Okuyan önceki gün ANAP'a katılırken, parti rozetini takmak da ağabeyine nasip oldu. ANAP Yalova teşkilatı da düşman kardeşleri aynı siyasi çatı altında bir araya getirirken, bu sürprizi son güne kadar sakladı. Tören günü kardeşinin ANAP'a katılacağını öğrenen ağabeyi, önce şaşırdı sonra espriyi patlattı: "Bizim komünist Arif mi geliyor?"

BUZLAR ERİDİ...
12 Eylül öncesi MHP'de genel sekreter yardımcılığı görevini yürüten ağabeyi Okuyan'a "Faşist bir ağabeyim olduğu için utanıyorum" diye yollarını ayıran Arif Okuyan, kendi dünyasını kurdu. Kardeşinin bu tepkisine ağabeyinin yanıtı da sert oldu: "Benim de komünistlerle işim yok." Arif Okuyan, "Okuyan soyadını taşımak benim için zul" diyerek soyadını değiştirdi. Okuyan'a yeni soyad, 1917 Bolşevik October (Ekim) devriminden esinlenerek alınan 'Ekim' oldu. Ancak, aradan geçen yıllar iki kardeşin siyasi düşüncelerinde değişime yol açtı. Siyasi rotasını ilk değiştiren ağabey oldu, Mesut Yılmaz'ın liderliğindeki ANAP'a katıldı. Şimdi Çalışma Bakanı. Kardeşi ise yerel gazetelere makaleler yazdı, çevre ve insan hakları örgütlerinde aktif olarak görev aldı.
'Soyadımı değiştirmem'

Okuyan'ın 1980 öncesinde Türkiye Komünist Partisi'nde (TKP) ve DİSK'te yer alan kardeşi Arif Ekim, "Ağabeyimle barıştık ama soyadımı tekrar değiştiremem" dedi. Ekim, merkez sağa nasıl kaydığını ise şöyle anlattı: "Ağabeyimle zıt kutuplarda çarpıştık. 1974'ten 1982'ye kadar görüşmedik. 1982'de cezaevinden çıkınca herkesin, yaşanan olaylardan dersini aldığını anladık ve barıştık. Kendi kendimize Türkiye'nin ne oyunlara kurban gittiğini düşündük. 1987'ye kadar zaten Okuyan yasaklıydı. 1987'den sonra yasağı kalkınca ANAP'ta yer aldı. Ben 1983'te TKP ile tüm bağlarımı kopardım. SODEP'e girdim. Fakat bu partilerin isimlerinde demokrasi sözcüğü yer alsa da bireysel özgürlük ve haklar noktasında çok katı olduğunu deneyimlerimizle gördük. Okuyan'ın Yalova'daki çalışması, her mesafede olması, deprem öncesi ve sonrası hizmetleri karşısında 'Eğer bu ülke için çalışıyorsak neden birlikte olmayalım?' dedim. Ancak soyadımı değiştirmeyi düşünmüyorum. Üzerimde biraz baskı var. Sürerse bende ters teper."

xxxxx

Komünist kardeş ülkücülükten liberalliğe geçen ağabeyinin yoluna girdi
Gülden Aydın
Hürriyet 26 Mayıs 2001

Yaşar Okuyan:
Aileyi reddetti, soyadını October olarak değiştirdi

Arif Ekim:
Kurtulayım bu soyaddan dedim, mahkemeye başvurdum

ANAP'li sosyal Güvenlik ve Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, 12 Eylül öncesinde MHP'nin yetkili ve etkili şahsiyetlerindendi. O yıllarda kardeşi Arif Okuyan ise Türkiye Komünist Partiliydi. Hatta MHP'li ağabeyiyle aynı soyadını taşımaya dayanamamış ve mahkeme kararıyla ��Ekim�� soyadını almıştı. Aradan yıllar, köprülerin altından çok sular geçti. Arif Ekim 15 gün önce ANAP'a üye oldu. Okuyan ve Ekim kardeşlerle geçmişin bugüne seyrini konuştuk.

İdeolojinize DNA belleğiniz mi üstün geldi?
Arif Ekim: Geçmişi kurcalamak çok önemli değil. İleriye bakmak gerekiyor. Ağabeyimin 12 Eylül öncesi ve sonrasında farklı noktalarda olsak da kardeşliği içinde yanardağ gibi hissettiği olmuştur. Hiç unutamıyorum, 1977 1 Mayıs'ında ağabeyimin ��Ya ne oldu, başına bir iş mi geldi� deyip araması, arattırması kolay unutulacak şey değil. Ne yaparsanız yapın atamayacağınız, yok olmayacak bağı hissediyorsunuz. 12 Eylül sonrasında ağabeyimin tutuklandığı dönemde, rahmetli annemle birlikte çocuklarına ve ailesine sahip çıktık. Ben de tutuklanacaktım. Neyin ne olacağını kimse bilmiyordu. Karanlık günlerde yaşıyorduk.

Ağabeyinizi ziyaret ettiniz mi?
AE-Yok. Davanın seyrini izledim ama gitmedim.

Yaşar Okuyan: Günahtı.
AE-Günahtı. (Gülüyor)

Düşman iki uçta oğul sahibi olmak, anneniz için epey zor olmuştur?
AE- Ben daha küçükken üç kardeşimi kaybetmişiz. Annem şakayla karışık söylerdi. 'Allah'tan ikisi yaşadı. Ele avuca sığmıyorlar. Beşi yaşasaydı ne çekecektim bunlardan' derdi. Babamızı 1974 yılında kalp krizinden kaybettiğimiz için o görmedi.


MAYDANOZ!

Liberalleşmenizde ağabeyinizin konumu, siyaset adamlığının etkisi oldu mu?
- Ağabeyim 1995 Aralık seçimlerinde milletvekili seçildi. Bu tarihten sonra muhalefette ve iktidar döneminde ben, Yalova'da çevre derneğinin başkanıydım. Herşeye fazlaca müdahale ettiğimiz ...


YO- Maydanoz!
AE- Maydanoz olduğumuz yıllardı. 1996 Şubatı'nda istifa ettiğim CHP'nin yöneticilerine anlatamadığım sorunları, Sayın Okuyan çok rahat dinliyordu ve hak verdiğinde de destek oluyordu. 1998 Mayısı'nda ANAP Yalova kongresini düzenledi. Köylerden halk temsilcileri geldi, sivil toplum örgütleri geldi, sandıklar kuruldu. Hani biz solcuların yıllardır isteyip de yapamadığımız türden. Bir tür yerel Habitat'tı. Depremden bir yıl önce, bir günü depreme ayırıp tartıştık. Bu çalışma, ağabeyimle daha sıkı birlikteliğimizi getirdi. Bir yerlerde buluşmamızın sürecini ve güveni hızlandırdı. Deprem sonrası bu birliktelik uçtu ve fren tutmaz hale geldi.


Okuyan'ın otoriter ve ilk anda insanda çekingenlik uyandıran bir duruşu var...
YO- Faşist! (Gülüyor)

AE- İstanbul Üniversitesi'ne girdiğimde 12 Mart henüz olmuştu. Kafamda bir deprem yaratmıştı. Bizim ailede, politika konuşulurdu. Dedem, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ndendi. Babam CHP üyesiydi.

YO- Babam '60 öncesi CHP üyesiydi hem de Fatih'te Şehresmi Mahallesi Ocak başkanıydı. Ben CHP bayrağını ocağın gönderine çook çektim.

83�DE BARIŞTIK

Ağabeyinizi tanımlayacaktınız?
AE- Arayışlar insanları farklı noktalara getirdi.

YO- 1967-68'lerde aynı çizgideydik, milliyetçiydik. Hadiseler başlayınca, kardeşimin durumundan tedirgin oldum. Onu okuma yazmaya teşvik ettim. Meraklıydı da. Çünkü ortada doğru dürüst üç dört kitap bile yoktu. 18 sayfalık Dokuz Işık'tan başka bir şey yoktu. 1970'de Kurt Karaca'nın bir kitabı yayınlanınca çok heyecanlandık. Çünkü referans kitabımız yoktu. Solun cazibesi, yüzlerce, binlerce tercüme kitaptı. Arif, biraz araştırayım derken, önce Cemil Meriç'in Hareket Grubuna kaydı. Oradan rotayı sola kırdı. Komünist olmasına, hadiselere girmesin endişem yolaçtı biraz da. Sağda solda kavgalar başlamıştı. Bizim Arif'i böyle kaybettik.

AE- Emredersiniz efendim diyen bir tip değilim. Bunu ağabeyim de iyi bilir. Hareket Grubu'na katıldıktan sonra eleştirdik ve birkaç arkadaş ayrıldık.

Siz kaç yıl sonra ağabeyinizin evine gittiniz, size nasıl davrandı?
AE-Hapisten çıktıktan sonra. Herşey değişmişti zaten. Çok yanlışlıklar yapılmıştı. Barışma sağlandı. 1983 yılıydı.

YO- Arif aileyi, akrabaları reddetmişti. 12 Eylül'den sonra boşandı. Çınarcık'tan bir hanımla evlenecekti. Kız istemeye gidiyoruz. Arabalarla hareket ettik. Bir yerde durduk ki beraber gidelim. Araba saydığını farkettim. 'Ya, 13 araba olmuş' dedi. Onun için aile kavramı içinde bir değer olma önemli olmuştu artık. Anneme, araba saydı, yola gelecek dedim. Öyle ya da böyle herkes bir yerlere gitti. Geçmişi inkar etmem, tartışmam. 12 Eylül öncesi sol ya da solda olsun, o insanların tamamının samimi ve dürüst olduğunu düşünüyorum. Hayatını ortaya koyan o insanların hepsi onurlu ve şereflidir.

Soyadınızı ne zaman değiştirdiniz?
AE-1978'de. Baskılar bunaltmıştı, okula gidemiyordum. Mezun olamadım tek dersten. Öyle bunaldım ki kurtulayım bu soyaddan dedim, mahkemeye başvurdum. O da ayrı komedi. Sordular, 'Neden Ekim?' diye. Gerçeği anlattım. 'Biz de mi değiştirelim?' dediler. Benim yerimde olsanız, siz de değiştirirsiniz dedim.

Kardeşiniz soyadını değiştirdiğinde neler hissetmiştiniz?
YO-Üzüldüm. Farklı fikirde olsanız da anne, baba önemli değerler. 1977 1 Mayıs olaylarından sonra sabaha kadar bütün hastaneleri, Emniyet müdürlüklerini arattım. Cesetlerin kimliklerini öğrendim. Onların içinde olmayınca hiç olmazsa ölmediğini anladım. Cezaevindeyken beni ziyaret etmesini bekledim. Ama ne olursa olsun, kardeşiniz. '80 öncesi hadiselerde kimsenin kimseyi suçlayacak hali yok. O dönem, tam bir toplumsal cinnet. Rahmetli annem çok üzüldü soyadını değiştirmesine. Babam vefat etmeseydi, soyadı değiştirmeye cesaret edemezdi.

Kardeşiniz, sizin baskın karakterinize tepki olarak mı böyle yaptı?
YO- Böyle bir faktör var. 15-16 yaşlarındayken nereye gitsek, ��Yaşar Okuyan'ın kardeşi�� derlerdi. Bu laf, ikinci planda değerlendirilme ister istemez duygusal tepki yarattı.

KULLANMADILAR

TKP'li kardeşiniz, sizin için teşkilatta sıkıntı oldu mu?
YO- O kadar fazla değil. ��Allah Allah senin kardeşin komünist' deseler de fazla bir şey olmadı. Çünkü partide etkin bir konumdaydım. Kardeşimin pozisyonunu negatif bir şekilde kullanmadılar.

YAŞAR OKUYAN
Dur, ben örnek vereyim: İlişkisini bizlerle tamamen kesti. Soyadını October (Ekim) olarak değiştirdi. Kendi gibi devrimci kızla 1977'de evlendi. CHP'li teyzem, aile içindeki bu durumdan rahatsızdı. Bir gün beni zorladı, 'Bak ağabeysin, evlendi madem, evine birlikte gideceğiz' dedi. Giderim ama o şimdi ters davranır, dedim. Gittik. Kapıyı bu açtı. Vork diye ters davrandı. Haberi yokmuş geleceğimden. O zamanki eşi geldi. Teyzem hoşgeldin, demesini isteyince bana, 'Benim faşistlere hoşgeldin diye uzatacak elim yok' dedi. 10 dakika ancak oturduk. Kovulduk yani. Öfkelendim. Allah korusun, elimizden kaza da çıkabilirdi. Çay bile ikram etmediler. Herhalde saldıracaklar. Öyle bir psikolojik hava. Ciddi söylüyorum, o an aklımdan geçti. Karısının da kendisinin de tam militan havası vardı. Bir telefon etselerdi İGD'ye, 15 saniye sonra paketlerlerdi.

ARİF EKİM
Ne hikmetse aforoz ediliyorum örgütten. Desteklediğim CHP'li belediye başkanı beni çöpçülüğe sürüyor. Sivil polis de arkamdan eksik olmuyor. Böyle bir ortam, insanın sağlıklı düşünmesini engelliyor. Kapıyı açıyorum, karşımda ağabeyim. Allah Allah, ne oluyor dedim.

Legolas
28-07-07, 00:49
Yaşar Öz
Abdullah Çatlı'nın karısının üvey dayısı. Tarık Ümit ile iş ortağı. Mehmet Ağar'ın imzaladığı uzman belgesine sahipti. Çok sayıda pasaport ve silah ile yakalandıysa da serbest bırakıldı.
6 Aralık 1995'de Amerikan Uyuştrucu ile Mücadele örgütü DEA ajanlarına uyuşturucu satarken son anda kaçarak kurtuldu. Susurluk Ana davası, Savaş Buldan, Hacı Karay ve Adnan Yıldırım'ın öldürülmeleri davalarında sanık durumunda bulunan Yaşar Öz, ifadelerinde uyuşturucu ile PKK ile mücadele için ilgilendiğini iddia etti. Halen cezaevinde.

Legolas
28-07-07, 00:50
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3573.jpg
Yaşar Reyhani ( 1932)
1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. Asıl adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava girerek diploma aldı.

Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi. Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi. Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından sonradır.

Reyhani, rüyasında gördü bir kıza aşık oldu. Kısa bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından Reyhani mahlası verildi.

Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve usul öğrendi.

İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları Derneğinin başkanlığına getirildi.

Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.

Şiirleri birçok gazete, dergi ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin, şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani" (1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap bulunmaktadır.

Yaşar Reyhani 10 Aralık 2006 tarihinde Bursa'da vefat etti.

VEFAT-HABER

Aşık Reyhani, son yolculuğuna uğurlandı
Zaman 11 Aralık 2006

Türk âşıklık geleneğinin en önemli temsilcilerinden ünlü halk ozanı Aşık Reyhanı bir süre önce yerleştiği Bursa'da 74 yaşında vefat etti. Reyhanı'nın ölümü sevenleri ve dostları tarafından üzüntüyle karşılanırken, cenazesi Yıldırım ilçesi Değirmenönü Merkez Camisi'nde ikindi namazının ardından Cumalıkızık mezarlığına defnedildi. Aşık Reyhani'nin cenazesine, yetiştirdiği bazı aşıkların yanı sıra çok sayıda vatandaş katıldı.

Yaklaşık 10 yıl önce, doğduğu topraklar olan Erzurum'dan göç edip Bursa'ya yerleşen Aşık Reyhani, burada bir süre daha sanatını icra etti. Ancak Reyhani, her geçen gün aşıklık geleneğine duyulan ilginin azalması üzerine saz çalıp türkü söylemeyi bıraktı. Bursa'nın merkez Yıldırım ilçesine bağlı Değirmenönü Mahallesi'nde çocuklanın yanı sıra Erzurumlu aşık dostlarının yardımı ile hayatını idame ettiren Aşık Reyhani, sağlık sorunları nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu.
Aşık Reyhani, dün gece yarısı evinde hayatını vefat etti. Vefat haberinin duyulması üzerine Türkiye'nin dört bir yanından aşık dostları ve sevenleri Reyhani'nin evine akın etti. Aşık Reyhani'nin cenazesi, Değirmenönü Mahallesi Merkez Camii'nde ikindi namazından sonra kılınan cenaze namazının ardından toprağa verildi.

Aşık Reyhani'nin cenazesine katılmak üzere Kocaeli'den gelen Aşık Erol Evgani, Reyhani'nin ölümünden büyük üzüntü duyduğunu söyledi. Evgani, üzüntüsünü 'Reyhaniler kolay kolay yetişmez, acımız çok büyük' sözleriyle dile getirirken, Aşık Nuri Çırağı, Reyhani'nin her yönüyle bir Hakk ve halk aşığı olduğunu dile getirdi. Reyhani'nin duygu ve düşüncelerini nükteli ancak mert bir şekilde saz ve sözle anlatan vatanperver bir insan olduğunu dile getiren Çırağı, "Reyhani, nükteyi yerinde yapan, vatan ve mimlet sevgisini haykıran günümüzün en gerçek aşığıydı. Onun türkülerinde halk vardır. Üzüntümüz sonsuz." şeklinde konuştu.


ŞİİRLERİ

Bağlar

Demedim mi gönül kalkıp yürüme
Birgün yollarını harami bağlar
Dertliysen derdini dertsize deme
Dertsiz hekim olsa yara mı bağlar

Yazılan kaderdir başa gelince
Suç sende ayağın taşa gelince
Kudretin damlası coşa gelince
Onu bent mi eyler dere mi bağlar

Oku sayfasını geçen çağların
Yaprağı dökülmüş nice bağların
Adeti böyledir yüksek dağların
Aslı'ya yol verir Kerem'i bağlar

Ben de Reyhani'yim susuz pınarım
Damlam coş ederse olmaz kenarım
Öldüğümü duysa o nazlı yarim
Bilmem al mı giyer kara mı bağlar


Koklaya Koklaya

Gel yarim yeter bekledim
Gülü koklaya koklaya
Gözlerime yaş ekledim
Seli koklaya koklaya

Bir derdime bin ekledim
Aşkın boynuma yükledim
Seherde haber bekledim
Yeli koklaya koklaya

Gurbet gezdim adım adım
Asla olmadı muradım
Sırma saçın hatırladım
Teli koklaya koklaya

Reyhani'yim bak zamana
Kara bağrım yana yana
Kerem oldum Aslı Han'a
Külü koklaya koklaya


Sevdiğim

Al beni ne olur sevdaya götür
Erenlerden geri kaldım sevdiğim
Saz bir bahanedir göğsümü dövdüm
Bir kemik bir deri kaldım sevdiğim

Bu zalim zamanın ne ise kasti
Nereye gittimse yolumu kesti
Sırtımda kırık saz elimde testi
Doldurmadım yarı kaldım sevdiğim

Aşık Reyhani'yim uğradım derde
Nerdesin sevdiğim nerdesin nerde
Meydanı kaptırdım çakala kurda
Bir sürüden biri kaldım sevdiğim


Yarim

Bir muhannet yara gönül bağladım
Oldum bir kurumuş dal yarim yarim
Eğer günüm doldu, vadem yettiyse
Gelip de canımı al yarim yarim

Gençlik bir kuş idi elimden uçtu
Varlık kervan idi geldi de geçti
Ömür güneş idi gedikten aştı
Sanırsın olmamış yol yarım yarim

Aşık Reyhani'yim bu aşkın mesti
Gönlünden gönlüme bir rüzgar esti
Sen bir ulu pınar ben kırık testi
Acı bu halime dol yarim yarim


Bir Güzele

Bir güzele gönül verdim bağlandım
Ceylan oldu çekti beni izine
Boş boşuna ateşine dağlandım
Duman bitti umut kaldı közüne

Köz beni kül eder cana getirir
Yaş olur gözümden dane getirir
Gün olur ki yakar yıkar bitirir
Eyvah der elini vurur dizine

Dizine vursa da vurmasa da boş
İçenler uyanır içmeyen sarhoş
Aşk çilesi çetin olsa bile hoş
Hayal gerek aşıkların gözüne

Göze sürme çeker yar güzel olur
Yüze yaşmak çeker ar güzel olur
Yar ile dünyalık var güzel olur
Reyhani'yim baksam yarin yüzüne


Şimdi

Tükendi mürekkep karıştı satır
Bilemez ki katip ne yaza şimdi
Dört mevsimde ne şevk ne umut kaldı
Minnet ne bahara ne yaza şimdi

Vazgeç gafil göremezsin içimi
Sen kendinle kıyas etme suçumu
Doğuştan simsiyah olan saçımı
Söyle kim boyadı beyaza şimdi

Reyhani'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve naz ile
Naz bitti çevrildik niyaza şimdi


Ağlayım

Lütfeyle halime geçti şu ömrüm
Yar yüzünü görüp görüp ağlayım
Nasip eyle eşiğini kapını
Yüzlerini sürüp sürüp ağlayım

Gönlümüz gözümüz vecd ile dolsun
Muradım maksudum secdegah olsun
O gün olsun yarin müjdesi gelsin
Yol üstüne durup durup ağlayım

Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım


Bezdim

Ben bu aşkın abdalıyım
Dolana dolana bezdim
Çığ sökmüş bahar seliyim
Bulana bulana bezdim

Her gün sam yeli eser mi
Kamil cahile küser mi
Bıçak çeliği keser mi
Bilene bilene bezdim

Keder üstümüze zimmet
Zalimden olmaz merhamet
İlimsiz mürşitten himmet
Dilene dilene bezdim

Reyhani ölü yürür mü
Kül ölür mü kül çürür mü
Kuru ağaç dal verir mi
Sulana sulana bezdim

X
Veremem

Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem

Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem

Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem

Reyhani'yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken boyun eğdim ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem


Söyleyin

Beni sizden sorarlarsa dostlarım
Bir Reyhani geldi gitti söyleyin
Hayatı çileli muradı yarım
Heder etti ah tüketti söyleyin

Aldı kırık sazı kapıdan çıktı
Ağlar gözler ile gülerek baktı
Dağın ufuğunda bir akşam vakti
Güneşle beraber battı söyleyin

Ara sıra sazı verdik destine
Name yazdı yarenine dostuna
Ceketini yorgan ettik üstüne
Kolu yastık oldu yattı söyleyin

Bir duvara yaslamıştı yanını
Sılasına çevirmişti yönünü
Gurbet elde hasret yaktı canını
Sitem vurdu dert çürüttü söyleyin

Aşık Reyhani'ymiş kıldı ah u zar
Dolaştı alemi diyar be diyar
Parça parça etmiş bir deli rüzgar
Yaşı yağmur göz buluttu söyleyin


Başlar

Bekle ağaç meyve versin
Taş ondan öteye başlar
Mevsim sonbahara ersin
Kış ondan öteye başlar

Üç kapıyı açacaksın
Dört pınardan içeceksin
Altı şartı seçeceksin
Beş ondan öteye başlar

Gel gülü yandırma bülbül
Önce ağla sonradan gül
Ölüm en son nokta değil
İş ondan öteye başlar

Reyhani can yakacağın
Tükenmedi çekeceğin
Asıl gözden dökeceğin
Yaş ondan öteye başlar


Kurtulamaz

İnsan ömrü kara benzer
Erimekten kurtulamaz
Sona doğru azar azar
Yürümekten kurtulamaz

Gençlik açılmamış güldür
İlim çağı tatlı baldır
Sonu yaprak dökmüş daldır
Kurumaktan kurtulamaz

Reyhani yar yara kalsa
Gönül neşe ile dolsa
Aslı som altından olsa
Çürümekten kurtulamaz


Birgün

Deryalar yanmaz diyenler
Denizler de yanar birgün
Nehir içip doymayanlar
Damla içen kanar birgün

Çiçek solar fikir solmaz
Derya damla ile dolmaz
Evladın kötüsü olmaz
Atasını anar birgün

Sözüm söz deyip övünme
Özüm öz deyip övünme
İşim düz deyip övünme
Çark tersine döner birgün

Kesilmez mevladan umut
Bir mürşidin elini tut
Gelir rüzgar gider bulut
Elbet yağmur diner birgün

Gel Reyhani hayal kurma
Yolu bilmeyene sorma
Kendini yüksekte görme
Gökler yere iner birgün


Beni 1

Behey rüzgar gider isen canana söyle beni
Lütfü ve keremi çoktur yakmasın böyle beni
Ben bu derde düş olalı bana Mecnun dediler
Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni

Ben bu derde düş olalı gözlerim yaşta benim
Sinemi sitem kapladı gönlüm telaşta benim
Ne dizimde kuvvet kaldı ne aklım başta benim
İpsiz bağladı felek bir kaşı yayla beni

Ey Reyhani hep düşündün dünyada han olmayı
Hiç aklına getirmedin bir kabristan olmayı
İstemem sensiz efendim tahta sultan olmayı
Bana köle deseler de sen kabul eyle beni


Beni 2
İlahi niyazım sana düşürme garip beni
Alemin şahı Rabbena kılma muzdarip beni
Derdi senden alır isem dermanı kim neylesin
Sen bana benim demezsen kurtarmaz tabip beni

Geldi geçti gaflet ile bunca yıl ve seneler
Hep senin emrinde döner yorulmaz pervaneler
Dergahına talip olmuş tabiri divaneler
Ne olur eyle yarabbi aklıma sahip beni

Ey Reyhani neden akar durmaz göz pınarların
Gönül neylesin dünyayı olmazsa senin yarin
Birgün olup okununca cümlesi aşıkların
Yunusların arasında eyleme kayıp beni

Kaynak www.turkuler.com

Legolas
28-07-07, 00:50
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/884.jpg
Yaşar Topçu ( 1941)
Sinop Milletvekili- ANAP

BOYABAT - 1941, Ali Mahir, Raviye - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi- Fransızca - Serbest Avukat - XVIII, XIX, XX nci Dönem Sinop Milletvekili - Ulaştırma, Bayındırlık ve İskan Eski Bakanı - Evli, 3 Çocuk.

Legolas
28-07-07, 00:50
Yaşar Tunalı ( 1942)
1942 yılında Mersin�de doğdu. Oyunculuk yaptı. Topkapı Film şirketini kurdu
(1966).

Önemli filmleri: Son Darbe (Halit Refiğ), Güneşe Köprü, Seyyit, 72. Koğuş
(Erdoğan Tokatlı); Deniz Kızı (Yavuzer Çetinkaya), Acı Dünya (Ümit Efekan).

Legolas
28-07-07, 00:50
Yaşar Yakış ( 1938)
58.HÜKÜMET DIŞİŞLERİ BAKANI YAŞAR YAKIŞ

Yaşar Yakış, 1938 yılında Akçakoca'da doğdu.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Yakış, 1962 yılında Dışişleri Bakanlığı'na girdi.
Yakış, Anvers Başkonsolosluğu'nda ve Lagos Büyükelçiliği'nde görev yaptı.
Roma'da NATO Savunma Koleji'ne devam eden Yakış, Brüksel'de NATO Daimi Temsilciliği'nde ve Şam Büyükelçiliği'nde Müsteşarlık görevlerinde bulundu. Yaşar Yakış, Türkiye Cumhurbaşkanına, İslam Konferansı Örgütü Ekonomik ve Ticari İşbirliği Daimi Komitesi Başkanlığı görevinde sekreterya hizmeti sunmak üzere Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde oluşturulan İSEDAK Koordinasyon Bürosu'nu kurdu ve başkanlığını yaptı.
1988 yılında Riyad Büyükelçisi olan Yakış, 1992-1995 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı'nda Ekonomik İşlerden Sorumlu Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu.
Yakış, 1995 yılında Kahire Büyükelçisi, 1998 yılında Birleşmiş Milletler Viyana Ofisi nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi oldu.
2001 yılında emekliye ayrılan Yakış, evli ve bir çocuk babası.
Fransızca, İngilizce ve Arapça bilen Yakış, Türk-Suudi ilişkilerinin gelişmesine katkısı nedeniyle, Suudi Hükümeti tarafından Kral Abdülaziz nişanı (birinci derece) ile taltif edildi.
AK Parti'de Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdüren Yaşar Yakış, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Düzce'den milletvekili seçildi.Dışişleri Bakanlığı'na getirildi.

Legolas
28-07-07, 00:50
Yaşar Kemal ( 1923)
Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan Yaşar Kemal, 1923 yılında Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite köyünde doğdu. Henüz ortaokul sıralarındayken halk yazınına duyduğu ilgi onu folklor derlemeleri yapmaya yöneltti. O dönemde şiirleri Adana Halkevi'nin yayını olan "Görüşler Dergisi"nde yayımlandı. Ortaokulun son sınıfındayken okulu bırakmak zorunda kalarak ırgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu gibi işlerde çalıştı. Bu arada "Ülke", "Kovan", "Millet", "Beşpınar" dergilerinde şiirleri görüldü.

1951 yılında İstanbul'a yerleşerek, Cumhuriyet Gazetesi' nde fıkra ile röportaj yazarlığı yapmaya başladı. "Dünyanın En Büyük Çiftliğinde Yedi Gün" başlıklı röportajıyla Gazeteciler Cemiyeti Özel Başarı Armağanı'nı kazandı. O yıllarda öyküleriyle de ilgi çeken sanatçının 1952 yılında "Sarı Sıcak" adlı öykü kitabı yayımlandı. İlk romanı "İnce Memed" 1955 yılında çıktı. 1955-1984 yılları arasında öykü, roman, röportaj ile makalelerinden oluşan 33 kitabı yayımlandı.

Yaşar Kemal, ilk romanı "İnce Memed" ile 1955 yılında Varlık Roman Armağanı' nı kazandı. 1974 yılında "Demirciler Çarşısı Cinayeti" adlı yapıtı, Madaralı Roman Ödülü' nü aldı. "Yer Demir Gök Bakır" Fransa'da 1977 yılında, Edebiyat Eleştirmenleri Sendikası tarafından yılın en iyi yabancı romanı seçildi. "Binboğalar Efsanesi" 1979 yaz dönemi için Büyük Edebiyat Jürisi tarafından seçilen kitaplar arasında yer aldı. 1982 yılında uluslararası Del Duca Ödülü' ne değer görülen Yaşar Kemal, 1984 yılında Fransa' nın Légion D'Honneur nişanını aldı.

Yapıtlarında Torosları, Çukurova'yı, Çukurova insanının acı yaşamını, ezilişini, sömürülüşünü, kan davasını, ağalık ile toprak sorununu çarpıcı bir biçimde ortaya koyan yazarın eşsiz betimlemeleri yapıtlarının en önemli özelliğidir.

29 dilde yayımlanmış olan kitaplarıyla, dünya yazınında çok önemli bir yeri var.

Tilda'sını unutamadı
Nuran Çakmakçı/İstanbul
Hürriyet 11 Mayıs 2001

Ünlü yazar Yaşar Kemal, 50 yıllık hayat arkadaşı Tilda'yı unutamadı. Kemal, ��Tilda'nın kaybı bana güç veriyor. Artık yazmaya başladım�� dedi. Bahçeşehir Üniversitesi Nobel Adayları Araştırma Merkezi'nin açılışı nedeniyle bir konferans veren Kemal, eşi ve kendisiyle ilgili yazılan şiirin okunacağı anons edilince, gözyaşlarını tutamayarak, ��Tilda benim karım değil, kardeşim değil, anam değil�� diyerek ağlamaya başladı. Konferans Salonu'nu dolduran öğrenci, öğretim üyeleri ve diğer konukların ayakta alkışları arasında hıçkırıklara boğulan Kemal, daha sonra, ��Bu kadar hissiyatlı davranıp ağladığım için özür dilerim. Ancak, 50 yıllık bir beraberlik yaşadım. O ölmeden önce, �Biz her şeye katlanarak, namuslu yaşadık' dedim. O, Osmanlı Sarayı'ndan, ben köyden gelmiştik. Ancak, bir insan olduk�� diye konuştu.



HAKKINDA YAZILANLAR

1.Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları

Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

2.İNCE MEMED TARTIŞMASI...

- TARİH ARAŞTIRMACISI CEZMİ YURTSEVER'İN "ÇUKUROVALI" KİTABI YAYINLANDI

- YAŞAR KEMAL, İNCE MEMED'İN HAYALİ KAHRAMAN OLDUĞUNU, YURTSEVER İSE YAŞADIĞINI, HATTA YAŞAR KEMAL'İN BİR AKRABASI TARAFINDAN YAPILAN İHBAR SONUCU ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ SAVUNUYOR

- CEZMİ YURTSEVER: "ÇUKUROVALI KİTABI, YAŞAR KEMAL'İN SIRLARINI AÇIĞA VURUYOR"

ADNAN KULAK

ADANA (İHA) - Adanalı Tarih Araştırmacısı Cezmi Yurtsever ile Adanalı ünlü romancı Yaşar Kemal arasındaki "İnce Memed" tartışması giderek büyüyor. Yaşar Kemal, roman kahramanı İnce Memed'in yaşamadığını, hayal ürünü olduğunu savunurken, Tarihçi Cezmi Yurtsever ise edindiği bilgi, belge ve görgü tanıklarının ifadelerine dayanarak hazırladığı ve yayınladığı kitabında İnce Memed'in Çukurova'da yaşadığını, hatta Yaşar Kemal'in bir akrabasının ihbarı sonucu yakalanarak öldürüldüğünü iddia
ediyor.

İNCE MEMED GERÇEK Mİ HAYALİ Mİ?

Tarihçi Cezmi Yurtsever, yaptığı araştırmaları, bilgi ve belgeleri derleyerek "Çukurovalı" adıyla bir kitapta topladı. Kitap yayınlanmadan kısa süre önce ulusal bir dergiye röportaj veren Cezmi Yurtsever'in açıklamalarına kızan Yaşar Kemal, "Cezmi Yurtsever bir yalancı ve iftiracıdır. Kendisini mahkemeye vereceğim" şeklinde açıklamada bulundu. Cezmi Yurtsever ile Yaşar Kemal arasında alevlenen ve son günlerde iyice doruğa çıkan İnce Memed tartışmaları, Yurtsever'in kitabı Çukurovalı'nın
yayınlanması ile yeni bir boyut kazandı. Kitabında, Kadirli ve Kozan yöresinde Cumhuriyet'in ilanından sonra yaşanan ağalar ve eşkıyalar çatışmasının tarihi boyutlarını ele alan Yurtsever'in bulduğu ve yazıya aktardığı bilgiler, Yaşar Kemal'in hayali olduğunu ileri sürdüğü görüşlerle taban tabana zıt düşünceler içeriyor.

Yaşar Kemal ve Cezmi Yurtsever, Kadirli'de doğmuş, yörenin sosyal olaylarının içinde bulunmuş, bilgileri derlemiş, yazıya aktarmış ve görüşlerini kamuoyuna sunmuş iki insan olarak biliniyor. Yaşar Kemal'in dünyaca tanınan ve Nobel'e aday gösterilen İnce Memed adlı kitabının tarihi ve sosyal yönlerini çözümleyen Yurtsever'in kitabında yer alan bilgiler, her iki yazar arasındaki fikir çatışmasının artarak süreceğini gösteriyor.

TARTIŞMANIN GEÇMİŞİ

Yaşar Kemal, romanında, Çukurova'da yaşanan ağalar ve eşkıyalar kavgasında İnce Memed adındaki eşkıyayı destan kahramanı olarak göstermiş, olayları bu çerçevede ele almıştı. Yurtsever ise Kadirli'de yaşanan ağalar ve eşkıyalar kavgasını yaşayan görgü tanıkları, tarihi belgeler ve olaylar esnasında fotoğraf çeken esrarengiz bir kişinin belgelerine ulaşarak, Yaşar Kemal'i kızdıran tartışmaları alevlendiren açıklamalarda bulunmuştu. Yurtsever, Yaşar Kemal'in aşiretinden Kürt Alo'nun muhbirliği sonucu İnce Memed'in Torosların Tuvaras yaylasında öldürüldüğü, mezarının Dikirli Köyü'nde olduğu, İnce Memed'in arkadaşı 31 eşkıyanın af vaadiyle Adana'ya getirilirken henüz bilinmeyen bir nedenle Kozan yakınlarında Tırmılhöyük'te kurşuna dizildiklerini açıklamış, kitabın kapağına koyduğu fotoğrafı da kanıt olarak sunmuştu. Yurtsever'e göre, Çukurovalı kitabı, Yaşar Kemal'in sırlarını açığa
çıkarıyor.

Çukurovalı kitabında İnce Memed olayının içyüzünün yanı sıra, Sabancı suikastı, Ermeni Davası, Devlet Bahçeli'nin kökenleri, Atatürk'ün gerçek doğum tarihi gibi güncel ve tarihi olaylara da yer veriliyor.

Legolas
28-07-07, 00:50
Yaşar Nabi Nayır
Yaşar Nabi Nayır , 25 Aralık 1908 tarihinde Üsküp�te doğdu. Varlık Dergisi'ni ve Varlık Yayınevi'ni kuran Türk şair ve edebiyatçıdır. 1929'da Galatasaray Lisesi�ni bitirdi. Bir dönem bankacılık yaptı. Ulus gazetesinde, Türk Dil Kurumu�nda, Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu�nda çalıştı. İlk sayısını 15 Temmuz 1933�te çıkardığı Varlık Dergisi'ni yayımlamaya başladı. 1946 yılında bakanlıktaki görevinden istifa edip Varlık Yayınevi�ni kurdu. Ölümüne değin de Varlık Yayınevi�ni yönetti.Sanat yaşamının ilk döneminde şiirle uğraştı. Yedi Meşale Topluluğu�nun kurucuları arasında yer aldı. Sonraları öykü, roman, oyun ve deneme türünde de ürünler verdi. Çok sayıda çevirisi vardır. Ancak asıl önemli yönü, 48 yıl hiç aksatmadan yayımladığı Varlık Dergisi�dir. Hâlâ yayımlanan Varlık Dergisi, Türk edebiyatına büyük katkı sağladı, birçok yeni yazar kazandırdı.1979 yılında Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü�nü kazandı. 15 Mart 1981 tarihinde İstanbul�da vefat etti.

ESERLERİ:
Şiir
�Kahramanlar (1929)
�Onar Mısra (1932)
�Kahramanlar (1970, toplu şiirleri)

Roman
�Bir Kadın Söylüyor (1931)
�Âdem ile Havva (1932)

Öykü
�Bu da Bir Hikayedir (1935)
�Sevi Çıkmazı (1935)

Oyun
�Mete (1933)
�İnkılap Çocukları (1933)
�Beş Devir (1933)
�Köyün Namusu (1933)

İnceleme - Deneme
�Balkanlar ve Türklük (1936)
�Edebiyatımızın Bugünkü Meseleleri (1937)
�Nereye Gidiyoruz (1948)
�Yıllar Boyunca (1959)
�Atatürkçülük Nedir (1963)
�Atatürk Yolu (1966)
�Edebiyat Dünyamız (1971)
�Değişen Dünyamız (1973)
�Çağımıza Ters Düşenler (1975)



Hakkında Yazılan Eserler

1.Yaşar Nabi'ye Saygı
Kollektif
Varlık Yayınları / Seçki Dizisi

"Yaşar Nabi Nayır", Cumhuriyet dönemi kültürümüze ve sanatımıza en büyük katkısı olanlardan biri kuşkusuz.
Onun adına saygıyla yayınladığımız bu kitapta Nayır'ın yazar, yayıncı kişiliğini değerlendiren incelemeler yer alıyor. Bunlar arasında onun özellikle Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü'nü aldığı dönemde yayınlananlar, ölümünden sonra çıkan yazılar önemli yer tutuyor. Bilim adamları onun Hasan Ali Yücel ve Hakkı Tonguç'la birlikte Cumhuriyet kültürünün sacayağını oluşturduğunu kabul ediyorlar. Nayır'la ilgili olarak yalnız bu kitap için hazırlanmış incelemeler ve Varlık dergisine gönderilip ölümünü izleyen günlerde yayınlanamamış yazılar da var kitabımızda.
Yaşar Nabi'ye Saygı kitabında yayınevimizin kurucusuyla birlikte çağdaş kültür ve sanatımızın temel direklerinden birinin bütün yönleriyle tanıtıldığı kanısındayız.

Legolas
28-07-07, 00:51
Yaşar Nuri Öztürk
İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Eski Dekanı. Çok sayıda kitabı var. Halen Star Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapıyor.İslam'a getirdiği yeni yorumlarla komedyenlerin malzemesi oldu.

Legolas
28-07-07, 00:51
Yavuz Abadan ( 1905)- (30.06.1967)
Hukukçu ve siyaset adamı Yavuz Abadan 1905�de Eskişehir�de doğdu. İstanbul Hukuk Fakültesi�nde doçent ve profesör oldu.SBF Dekanı ve milletvekili oldu.30 Haziran 1967�de Ankara�da öldü.

Eserleri:Hukuk Başlangıcı ve Tarihi, Hukuk Felsefesi Dersleri, Türkiye�de Anayasa ve Gelişmelere Bir Bakış(Bahri Savcı ile birlikte).

Kaynak:Yavuz Abadan Yeni Yüzyıl 30 Haziran 1995

Legolas
28-07-07, 00:51
Yavuz Akpınar ( 1947)
1947 yılında Ardahan'da doğdu. Yüksek öğrenimini 1969�da Erzurum Atatürk Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.1969-1984 yıllarında Atatürk Üniversitesi'nde Azerbaycan edebiyatı sahasında asistan ve doktor asistan olarak çalıştı.Modern Azerbaycan Edebiyatı�nın kurucusu Mirza Feth Ali Ahundzade hakkındaki doktora çalışmasını l980�de Erzurum'da tamamladı. 1994'te doçent oldu.

1984�ten itibaren İzmir'de Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde çalışmaktadır.
1992-1993 tarihleri arasında Amerika Birleşik Devletleri'nde, Michigan Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi olarak bulundu; sahasıyla ilgili araştırmalar yaptı.

1992'de bir yıl boyunca Washington'daki Amerikanın Sesi Radyosu�nun Azerbaycan servisine her hafta Azerbaycan kültür hayatıyla alakalı makaleler yazıp kendi sesiyle okudu. 1989 yılında Azerbaycan edebiyatı hakkındaki çalışmaları, yayınları sebebiyle Azerbaycan hükûmeti tarafından "Azerbaycan Devlet Mükâfatı"na lâyık görüldü.

1993�te Azerbaycan Edebiyatı ve Türkiye ile Azerbaycan arasındaki fikrî, edebî ilişkiler konusunda yaptığı araştırmalar ve yayınlardan dolayı "Memmed Emin Resulzade Adına Azerbaycan Dövlet Üniversitesi" (Bakû ) tarafından fahrî doktora ile taltif edildi.

1996�da Türk Ocakları Genel Merkezi'nin "Ziya Gökalp İlim ve Teşvik" armağanına lâyık görüldü.
1982'den itibaren avukat İbrahim Bozyel'le birlikte bütün Türk edebiyatlarını kucaklayan Kardaş Edebiyatlar adlı bir dergi çıkarmaya başladı. Hâlen bu derginin yayın kurulu başkanıdır.

Türk Kültürü Araştırmaları Ensititüsü'nün "Haberleşme Üyesi" (1993) ve Azerbaycan Yazarlar Birliği'nin üyesidir (1995 ).
Doç. Dr. Yavuz Akpınar, hâlen İzmir'de Ege Üniversitesi�nde Türk Lehçeleri ve Edebiyatları Anabilim Dalı'nın başkanlığı görevinde bulunmaktadır. Ayrıca eski Azerbaycan cumhurreisi Mehmet Emin Resulzade ve Gaspıralı İsmail Bey�in külliyatını yayına hazırlamayı hedefleyen projeleri yürütmektedir.

Yavuz Akpınar�ın akademik araştırmalarının temelini Kuzey ve Güney Azerbaycan Edebiyatı; XIX. asrın sonu ile XX. asrın başlangıcında Türkiye ile Türk dünyası arasındaki fikrî ve edebî ilişkiler teşkil etmektedir. Araştırmaları sebebiyle 1970�den itibaren sık sık Sovyetler Birliği ve İran�da bulunmuştur.
Bu sahalarda yayınlanmış ona yakın eseri ve bir çok makalesi bulunmaktadır.

Legolas
28-07-07, 00:51
Yavuz Ataç
MİT'in Dış Operasyonlardan Sorumlu eski Daire Başkan Yardımcısı olan Ataç, yarbay rütbesinde MİT'e girdi.

Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkan eski Yardımcısı Hanefi Avcı, Susurluk Komisyonu'nda verdiği ifadede; Ataç'ın, Tevfik Ağansoy'u arandığı sırada yurtdışına kaçıran, Alaattin Çakıcı'yı koruyan ve yurtdışına giriş çıkış işlerini organize eden MİT görevlisi olduğunu ileri sürdü.

1997'de Pekin'e idari ateşe olarak gönderildi. Şenkal Atasagun'un MİT Müsteşarlığı'na gelmesinden sonra, Çakıcı'nın yakalandığında üzerinden çıkan diplomatik pasaportun Ataç tarafından verildiği öne sürüldü. Ataç, bunun üzerine görev yeri olan Pekin'den geri çağırıldı.

27 Eylül 1998'de MİT'e verdiği dilekçeyle emekliye ayrılan Ataç hakkında; Çakıcı'ya "Kaç" demek, kırmızı pasaport sağlamak ve çetelere yardım etmekten soruşturma başlatıldı.

Ataç hakkındaki soruşturmanın tamamı, İstanbul DGM Savcılığı'nın Çakıcı hakkında yürüttüğü soruşturmayla birleştirildi.

Ataç, 11 Mayıs 2000'de ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz, Devlet eski Bakanı Eyüp Aşık ve Bayındırlık eski Bakanı Yaşar Topçu hakkında "yasadışı örgütlerle ilişki kurdukları" gerekçesiyle kurulan TBMM Soruşturma Komisyonu'na bilgi verdi. Bir dönem Çakıcı'nın teşkilatla ilişkisi olduğunu öne süren Ataç, Çakıcı ile MİT ilişkisini kendisinin sağladığını ancak Çakıcı'yı yasal olmayan bir işte kullanmadıklarını söyledi.

Legolas
28-07-07, 00:51
Yavuz Bahadıroğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

Bahadıroğlu'na 35'inci yıl şükrânı Berkay Çiftçi
Zaman 22.11.2004

Çemberlitaş'taki Fırat Kültür Merkezi (FKM) önceki akşam pek alışık olmadığımız bir toplantıya ev sahipliği yaptı.

Siyasi parti temsilcileri, eski ve yeni belediye başkanları, yazarlar, gazeteciler, kültür adamları ve halktan 7'den 77'ye kadın erkek davetliler, Niyazi Birinci'nin, herkesin bildiği adıyla Yavuz Bahadıroğlu'nun yazarlıktaki 35. yılını kutlamak için toplanmıştı. FKM'nin o büyük salonunun duvarları, Bahadıroğlu'nun her biri onlarca kez basılmış ve hafızalarda derin izler bırakmış romanlarının afişleriyle süslenmişti. Sahnenin iki yanına ise altında �Tarihi Sevdiren Adam' yazılı büyükçe birer Yavuz Bahadıroğlu posteri yerleştirilmişti. Birlik Vakfı'nın düzenlediği 'Yazarlıkta 35. Yıl, Yavuz Bahadıroğlu' gecesi, yazarın dostlarını, çocukluk arkadaşlarını, okurlarını ve radyo sohbetlerinin tiryakisi olan dinleyenlerini bir araya getiren coşkulu bir atmosfere dönüştü. Kürsüde, Bahadıroğlu ile ilgili düşünce ve hatıralarını anlatan �hocaların hocası' Sabahattin Zaim'den AK Parti İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu'na, Abdurrahman Dilipak'tan Kültür eski Bakanı İsmail Kahraman'a hemen herkes, kültür hayatımıza katkıda bulunan yazar ve düşünce adamlarının değerinin, kendileri hayattayken bilinmesi gerektiğine işaret ederek, Birlik Vakfı'nın yazara sunduğu 35. Yıl Şükran Plaketi'nin bu bakımdan değerli olduğunu ifade ettiler. Bütün konuşmacıların ortak dileği, Bahadıroğlu'nun daha nice yıllar kalemi elinden bırakmaması ve toplumda tarih şuuru oluşturan romanlarını, yazılarını yazmaya devam etmesiydi. Bahadıroğlu ise teşekkür konuşmasında, 35 yıl önce yazdığı ilk yazıdan bugüne hep �doğruları' yazdığını, bundan sonra da kendisi hakkında yapılan övücü konuşmalara layık olmaya çalışacağını ifade etti. İslam coğrafyasında yaşanan zulümlerin bir gün son bulacağını söyleyen Bahadıroğlu, Osmanlı adalet anlayışının yeniden hayata geçmesiyle dünyanın huzura kavuşacağını söyledi. Yazarın torunu Nilüfer Taktak'ın, bir �dede' olarak Bahadıroğlu'nu anlattığı duygusal konuşma ise salondakilerin gözlerini yaşarttı. Gecede Birlik Vakfı dışında, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Kubbealtı Vakfı, İstanbul İl Kültür Müdürü Doç. Dr. Ahmet Emre Bilgili ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna da Yavuz Bahadıroğlu'na plaket ve hediyeler sundu. Program, Moral FM radyosundan da canlı olarak yayınlandı.

Legolas
28-07-07, 00:52
Yavuz Donat ( 1942)
1942'de doğdu. Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ni bitirdi. Gazeteciliğe 1963'te Ulus'ta başladı. Bir süre Akşam gazetesinde de çalıştıktan sonra, 1971'de Tercüman'a geçti. Halen Milliyet gazetesindeki 'vitrin'inden, gözlemlerini aktarmaya devam ediyor.

ESERLERİ:Buyruklu Demokrasi , Demirel'in Yokluk Yılları, Öncesi ve Sonrasıyla 28 Şubat Özal'lı Yıllar, Sandıktan İhtilale

Özal'lı Yıllar
1983-1987
Yavuz Donat
Bilgi Yayınevi / Yavuz Donat'ın Vitrininden Dizisi

"Özal'lı Yıllar", Yavuz Donat'ın Vitrin'inden dizisinin son kitabı. Donat, "Sandıktan İhtilale", "Buyruklu Demokrasi" ve "Özal'lı Yıllar" adlı bu üç kitapla, 1977'den, 1987 Eylülü başına değin ülkemizin siyasal görüntüsünü , yine 1987 notlarıyla renklendirerek çiziyor.
-Rauf Tamer (Tercüman, 5.4. 1987)-

Legolas
28-07-07, 00:52
Yavuz Hekim
Karadeniz'li HEKİM Ailesi'nin 11. çocuğu olarak 3 Kasım 1977 tarihinde İstanbul-Kartal'da dünyaya gelen Yavuz HEKİM, küçük yaşlardan itibaren hep kendi işini kurmayı, bir şeyler üretmeyi hedeflemiştir. Daha ilk ve ortaokul yaz tatillerinde su satarak ticareti öğrenmeye başlayan Yavuz HEKİM'in eğitim hayatı ancak ortaokula kadar devam etmiştir. HEKİM, çalışma hayatına 1992 yılında Tuzla tersanelerindeki kaynakçıların yanında çırak olarak başlamış; tersanelerde 1 yıl kadar çalıştıktan sonra yük gemilerinde miçoluk yapmak da dahil pek çok iş yaparak çalışma hayatına ve yoğun temposuna hiç ara vermemiştir. Küçük yaşlardan beri kendi işini kurmayı hayal etmiş olan HEKİM, henüz 17 yaşındayken dört kişilik ekibiyle montaj taşeronluğu yapmaya başlamıştır. 20 yaşına dek sekiz kişiden oluşan ekibiyle birlikte Sibirya'dan Beyrut' a, Kafkaslar' dan Türkiye'nin her bir köşesine sektördeki öncü firmaların montaj işini yaparak iş hayatını sürdürmüştür. 1997-98 yılları arasında bahriyeli olarak askerlik vazifesini yerine getirmiştir. Askerlik vazifesi sonrasında 1999-2000 yılları arasında hiç durmaksızın taşeronluğa devam eden Yavuz HEKİM, birikimleriyle 14 Şubat 2000 tarihinde İzmir'de EGEKONS' un arazisinin ilk parçasını satın alarak yatırımının temellerini atmıştır. 2000 yılı sonunda ise EGEKONS'un şu anda faaliyet gösterdiği 10.000m2' lik arazisini meydana getirmiştir.

2002 Kasım'ında EGEKONS markası adı altında faaliyete başlayan HEKİM, bir çığ gibi büyüyen firmasıyla şu anda 65 kişiye istihdam sağlamaktadır. EGEKONS olarak kuruluşundan bu yana 4 yıl gibi kısa bir süre geçmesine rağmen Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Tümen ve Tugayları'ndaki prefabrike binalarından, Amerikan Hava Kuvvetleri'ne; Türkiye'nin ve dünyanın sayılı firmalarına prefabrike yapı satarak büyük başarılara imza atmıştır. Bu başarılarıyla prefabrike sektöründe Ege'nin yükselen yıldızı olma yolunda ilerleyen HEKİM; 2005 Eylül Ayı'nda da yeni bir sektöre adımını atarak yatırım alanlarını genişletmeye başlamıştır. HEKİM Liman İşletmeciliği Gemi İnşa Sanayi Tic.A.Ş. firmasını kurarak megayat ve motoryat üretmeye başlamış, kuruluşundan çok kısa bir süre sonra dünyanın en büyük boat fuarı olan Düsseldorf Boat Show' a katılmış; Hollanda/Amsterdam ve Amerika / Miami de temsilcilik ağı oluşturmuştur.

Egekons ve Hekim Gemi İnşa' yı EGEKONS By HEKİM GROUP bünyesinde birleştiren Yavuz HEKİM, her zaman yeni yatırımlara açık olmuş, hedeflerini hep büyük tutmuştur. Kısa vadede elde edilen bu başarıyı daha ileri noktalara taşımayı düşünen Yavuz HEKİM, uzun vadede EGEKONS By HEKİM Group'un hisselerini Newyork Borsalarında işlem gören dev bir holding haline getirmeyi hedeflemektedir. Bu hedefi gerçekleştirmede ise Hekimshipyard'ın büyük payı olacağını düşünmektedir. Grubunun koordineli ve aktif bir şekilde faaliyet göstermesine büyük önem veren Yavuz HEKİM, aynı zamanda EGİAD Ege Genç İş Adamları Derneği, EBSO çatısı altında kurulu olan Genç Sanayiciler Birliği, Ege Karadenizli İş Adamları Derneği ve Ege Açık deniz Yat Kulübü üyeliğiyle de iş hayatını sosyalleştirmektedir. Mesleki gelişimin eğitimle desteklenmesi gerektiğini savunan HEKİM, Dokuz Eylül Üniversitesi bünyesindeki işletme yönetimi sertifikalı eğitim programına devam etmektedir. Mesleki ve kişisel gelişimini girişimcilik ruhu ve projeleriyle destekleyen HEKİM, toplumsal görevlerini göz ardı etmemekte, yatırımlarıyla milli istihdama sağladığı katkıyı göz önünde bulundurmakta ve toplumu gözeten sosyal sorumluluk projeleri geliştirerek bu projeleri kalkınma ajansları ve gerekli kuruluşlarla paylaşmaktadır.

Bu çalışmaları, kalite politikası, profesyonel ve müşteri odaklı iş anlayışı ile sektörde öncü bir rol üstlenen; yurt içi ve yurt dışı satışlarıyla hem şirket karlılığına hem de ülkenin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunan EGEKONS By HEKİM Group, hedefleri doğrultusunda istikrarlı bir şekilde ilerlemekte ve bu sayede yeni yatırımlar, yeni başarılar, yeni kazanımlar elde etmeye devam etmektedir. Girişimci yönünü hem iş hayatında hem sosyal hayatında ön plana çıkarmayı başaran Yavuz HEKİM, mevcut ve gelecek projelerini daima hayata geçirmiş, bu projeleri patent çalışmalarıyla da desteklemiştir. Egekons, Hekim Shipyard, JTM Yat, Smart Yat ve Egecem Beach Club markaları girişimcilik projelerinin birer ürünü olmuştur.

Atatürk'ün ilkelerini benimseyen ve Atatürk milliyetçiliği ruhuyla yaşayan Yavuz HEKİM, Atatürk'e olan benzerliğiyle de dikkat çekmektedir. Bunun sonucunda yazar İpek ÇALIŞLAR' ın "Latife Hanım" isimli kitabının Doğan kitapçılık tarafından hazırlanan belgeselinde Atatürk rolünü layıkıyla yerine getirmiştir. Bu projedeki rolünü başarıyla gerçekleştiren Yavuz HEKİM, bundan sonraki çeşitli proje ve yapımlarda yine Atatürk rolü ile ilgili görüşmelerini sürdürmektedir. Bir çok başarılı girişimcilik projesi vesilesiyle Yavuz HEKİM, İzmir ve İstanbul'daki üniversitelere "Girişimcilik" konulu seminerlere davet edilmektedir. İş hayatındaki profesyonelliğini söz konusu projelerde de sürdüren Yavuz HEKİM dünden bugüne gelen başarısını her alanda devam ettirmektedir.

Legolas
28-07-07, 00:52
Yavuz Özkan ( 1942)
1942 yılında Yozgat�ta doğdu. 1956-66 yıllarında dergi ve gazeteler yayınladı. Daha sonra tiyatro oyunları yazdı ve yönetti. Kocaeli Tiyatrosu'nu kurdu. 1970'lerde kısa filmler çekti ve film senaryoları yazdı. Vardiya adlı belge filmiyle yönetmenliğe başladı (1974). 1978'de Maden'i, 1979'da Demiryol'u çekti. 1980'de Paris'e gitti ve yedi yıl kaldı. Fransız televizyonu için, Bekleyiş ve Son Savaşçı isimli iki televizyon filmini yazdı ve yönetti. 1987 yılında döndü. Düzenli olarak her yıl bir film çekti. Filmleri yurtiçi ve yurtdışında ödül kazandı ve birçok filmi dünyanın birçok ülkesinde gösterime girdi.

1995 yılında Z-1 Film Atölyesi'ni kurdu. Sinemanın ustaları, sanatçılar, akademisyenler, felsefeciler, edebiyatçılar ve iletişim bilimcilerden oluşan 33 kişilik öğretim kadrosuyla parasız sinema eğitimi verdi. Atölye isimli bir dergi çıkardı. Atölye�nin son yılında eğitim, senaryo ve diyalog yazarlığı, sinematografi ve sinema oyunculuğu dersleri için "New York Tisch School Of Arts", "Lodz Film, Television And Theatre School", "Hungarian Academy Of Drama, Film And TV", "Royal Shakespeare Company" den getirilen öğretim görevlileriyle devam etti. Atölye'de, daha sonra da Küçük Sahne Sadri Alışık Tiyatrosu�nda Cumartesi Söyleşileri düzenledi. 1999 yılında 'Herkesin Bildiği Sırlar' ve 'Karşı Penceredeki Kadın' isimli oyunları yazdı ve yönetti. 1999-2002 yılları arasında Film Yönetmenleri Derneği Genel Başkanlığı yaptı. En son çektiği 'Hayal Kurma Oyunları' isimli filmi
yeni sezonda gösterime girecek.

Hazırlıkları devam eden yeni filmi �Kumpanya�nın çekimlerine 2005�Mayıs�ında başlayacak.


Önemli filmleri: Maden (1979), Demiryol (1979), Yağmur Kaçakları (1987), Umutlar Yarına Kaldı (1988).

Legolas
28-07-07, 00:52
Yavuz Turgul ( 1946)
1946 yılında İstanbul�da doğdu.Uzun yıllar gazetecilik yaptı. Sinemaya Ertem
Eğilmez'in yanında senaryocu olarak girdi. Fahriye Abla'yla yönetmenliğe
başladı (1984).

Önemli filmleri (senaryocu): Çiçek Abbas (Sinan Çetin), Züğürt Ağa (Nesli
Çölgeçen).Yönetmen: Muhsin Bey (1986).

Legolas
28-07-07, 00:53
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/805.jpg
Yavuz Bülent Bakiler ( 1936)
(1936) Sivas�ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. Gazetecilik, yöneticilik, avukatlık yaptı. Kültür Bakanlığı�nda üstdüzey yöneticilik yaptı. Hisar dergisi şairleri arasında yeraldı. Geleneksel şiirimizin öğelerinden yararlanarak memleket, tabiat, insan sevgisi ve millî duyguları önplana çıkaran şiirler yazdı.

ESERLERİ
Yalnızlık, Duvak, Seninle ve Şiirimizde Ana, şairin basılmış şiir kitaplarıdır.Üsküp�ten Kosova�ya (gezi notları)

LÂLELİ-AKSARAY
Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr
Ve yine içimde şarkılı sesin
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar,
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Sen misin yanyana gezemediğim?
İnce sitemini sezemediğim
Sırrını bir türlü çözemediğim,
İçimdeki çetin sual sen misin?

Bu nasıl yürekten söylenmiş makam?
Dinlediğim bütün türkülerde gam.
Lâleli-Aksaray arasında bir akşam.
Dinlediğim tatlı masal sen misin?

Ne derse aldırma şimdi artık el.
Gel bir akşam yine türkülerle gel!
İstanbul seninle çok daha güzel
İstanbul'dan güzel hayal sen misin?

Biliyorum seni türküler yaktı,
Türkülü gözlerin ıslak ıslaktı.
Şimdi beni sokak sokak her akşam vakti.
Dolaştıran "Dişi kartal" sen misin?

Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr.
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/805.jpg
Yavuz Bülent Bakiler ( 1936)
(1936) Sivas�ta doğdu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. Gazetecilik, yöneticilik, avukatlık yaptı. Kültür Bakanlığı�nda üstdüzey yöneticilik yaptı. Hisar dergisi şairleri arasında yeraldı. Geleneksel şiirimizin öğelerinden yararlanarak memleket, tabiat, insan sevgisi ve millî duyguları önplana çıkaran şiirler yazdı.

ESERLERİ
Yalnızlık, Duvak, Seninle ve Şiirimizde Ana, şairin basılmış şiir kitaplarıdır.Üsküp�ten Kosova�ya (gezi notları)

LÂLELİ-AKSARAY
Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr
Ve yine içimde şarkılı sesin
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar,
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?

Sen misin yanyana gezemediğim?
İnce sitemini sezemediğim
Sırrını bir türlü çözemediğim,
İçimdeki çetin sual sen misin?

Bu nasıl yürekten söylenmiş makam?
Dinlediğim bütün türkülerde gam.
Lâleli-Aksaray arasında bir akşam.
Dinlediğim tatlı masal sen misin?

Ne derse aldırma şimdi artık el.
Gel bir akşam yine türkülerle gel!
İstanbul seninle çok daha güzel
İstanbul'dan güzel hayal sen misin?

Biliyorum seni türküler yaktı,
Türkülü gözlerin ıslak ıslaktı.
Şimdi beni sokak sokak her akşam vakti.
Dolaştıran "Dişi kartal" sen misin?

Yine akşam, yine gurbet, yine başımda efkâr.
Ve yine içimde şarkılı sesin.
Gözlerimde çizgi çizgi duraklar
Duraklarda hayâl meyâl sen misin?






Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz (http://www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=39)" İyi ki, biyografi.net var! "

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/printer.JPG (http://www.biyografi.net/kisiyazdir.asp?kisiid=805)

kitapyurdu.com'da
İlgili kitapları Bul (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=805#)

Legolas
28-07-07, 00:53
Yavuz Sultan Selim ( 02.08.1470)- (26.07.1520)
Osmanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslam halifelerinin yetmiş dördüncüsü.

Saltanatı: 1512-1520
Babası: II. Bayezid Han - Annesi: Aişe Hatun
Doğumu: 10 Ekim 1470 Vefatı: 22 Eylül 1520

Amasya'da doğdu. Küçük yaştan itibaren Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Çok çevik ve zeki olup ok atmak, güreş tutmak ve kılıç kullanmak hususunda maharet sahibiydi. Arabi ve Farisi'yi mükemmel bir şekilde konuşurdu. Babası II. Bayezid padişah olduktan sonra , askeri sevk ve idare ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için Trabzon'a vali tayin edildi.

Yavuz Sultan Selim Trabzon valisi iken, Şah İsmail'in (1502-1524) siyasi-dini faaliyetleri ile Osmanlı Devleti için çok büyük bir tehlike arzettiğini görüyor ve ona göre tedbirler düşünüyordu. Hatta zaman zaman bu devlet üzerine küçük çapta akınlar da yapıyordu. Nitekim, 24 Nisan 1512'de babasının yerine geçince de ilk seferini, Osmanlı Devleti'ni önce bölüp parçalama, sonra da yıkma emellerini güden Safeviler üzerine yaptı. İstanbul'da Eyüp ve diğer mübarek kabirleri ziyaret ederek zafer duaları yaptıktan sonra ordusuyla harekete geçen Selim Han günlerce yol aldıktan sonra nihayet 23 Ağustos 1514'de Çaldıran Ovası'nda Safevi ordusuyla karşılaştı. Yavuz ve ordusunun kudretiyle ateşli silahların üstünlüğü sayesinde Osmanlılar parlak bir zafer kazandı. İran ordusunun büyük bölümü imha edilirken bir çok Safevi kumandanı ile Şah İsmail'in zevcesi esir alındı. İran'ın baş şehri Tebriz'e giren Yavuz Sultan Selim Han, şehirdeki camileri tamir ettirdi ve halka huzur verdi.

Bu zafer ile Osmanlı hududu Fırat'tan Azerbeycan'a ve İran içlerine kadar uzadı. Yavuz Sultan Selim ikinci seferini Memlüklüler üzerine yaptı. Bu seferin asıl sebebi Memlüklülerin Osmanlı Devleti'nin kuvvetlenmesinden endişe ederek şii Şah İsmail ile ittifak içerisine girmesi idi. Şah İsmail'i bir darbede saf dışı bırakan Cihangir padişah bu defa da yıldırım sureti ile Mısır ordularını 24 Ağustos 1516'da Mercidabık ve 26 Mart 1517'de Ridaniye'de kazandığı zaferler ile perişan etti. Artık Memlük Devleti kalmamış, bütün Arap ülkeleri Osmanlı hakimiyetine girmişti. Bu durum üzerine Mekke ve Medine emiri mukaddes şehirlerin anahtarlarını "Hakimü'l Harameyn" ünvanı ile Yavuz Sultan Selim'e takdim etti. Ancak dindar padişah bu ünvanı "Hadimü'l Harameyn= Mekke ve Medine'nin hizmetçisi" şekline çevirirek aldı ve evlatlarına böyle miras bıraktı.

İki büyük seferin zaferle neticelenmesinden sonra bilhassa donanma faaliyetlerine hız veren Yavuz, devrin büyük alime Kemal-paşazade'ye niyetinin feth-i Efrenciye yani Avrupa olduğunu bildirmişti. Ancak yüce Hakan'ın Eyüp Türbesi'ni ziyaretle başladığı bu seferine yakalandığı amansız bir şirpence hastalığı mani oldu. Vefat etmeden önce musabihi Hasan Can kendisine Hakk'a teveccüh etmesini söyleyince "Bunca zamandan beri bizi kiminle biliyordun. Cenab-ı Hakk'a teveccühte bir kusur mu gördün?" buyurarak Yasin-i Şerif okunmasını istedi. Kendisi de okurken ruhunu teslim etti. Naşı kendi adı ile anılan camiin avlusundaki türbededir.

Osmanlı Devleti'nin topraklarını iki buçuk mislinden fazla genişletti. Babasından devraldığı 2,373,000 kilometrekarelik olan ülke toprakları onun zamanında 6,557,000 kilometrekareye çıktı.

Devlet işlerinde kesin niyet ve kati programla hareket eden Selim Han, herhangi bir devlet işini fiiliyata koymadan evvel muhtelif yollarla onun hakkında alim, vezir ve sair ilgililerin fikirlerinden istifade eder ve günlerce düşünür, nihayet son kararını verdikten sonra ondan dönmez ve bu kararın aleyhinde söz söyleyenleri en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Muntazaman bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede gerek memleket dışında ve gerek içeriden devamlı bilgi alırdı. Mühim işlerde bizzat tahkikat yapardı.

İhtişam ve debdebeye ehemmiyet vermez, sadeliği sever ve sade giyinirdi. Kendisi için fazla para sarfıyla köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Bir defasında oğlu Şehzade Süleyman çok süslü bir elbiseyle huzuruna girince; "Süleyman annen ne giysin?" (Başka bir rivayete göre "Anana giyecek birşey bırakmamışsın.") diyerek sitem etmişti. Hazinenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi.

Sultan Selim Han evliyaya rağbet eder onların sonbetlerine katılmayı bulunmaz bir nimet sayardı. Devamlı; "Padişah-ı alem olmak bir kuru kavga imiş - Bir veliye bende olmak cümleden ala imiş." buyururdu. Yavuz Sultan Selim'in Şam'da Salihiyye'de Muhiddin-i Arabi'ye yaptırdığı camii, imaret ve türbeden ve bir de Konya'da Mevlevi tekkesine getirdiği sudan başka bir hayır yapmasına vakti ve zamanı müsait olmamıştır. Hatta başlattığı camiinin bile yalnız temellerini attırabilmiş fakat tamamlayamamıştı.

Legolas
28-07-07, 00:53
Yazgülü Aldoğan
AÜBYYO'dan mezun olup, Paris Sarbon Üniversitesi'nde doktora yaptı. Anka Ajansı'nda gazeteciliğe başladı. AÜBYYO'nda 4 yıl öğretim üyeliği yaptı. Yök'ten sonra üniversiteden ayrılıp gazeteciliğe başladı.

Legolas
28-07-07, 00:53
Yekta Güngör Özden ( 1932)
1932'de Tokat'ın Niksar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Niksar'da, liseyi Sivas'ta tamamladı, 1956'da Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.1956'da stajyer olarak katıldığı Ankara Barosu'nda 1965-1966'da Genel Sekreterlik, 1972-1974'te Başkanlık yaptı.Türkiye Barolar Birliği'nin kuruluşunda etkin oldu, Türk Hukukçular Birliği'nin Kurucu Genel Başkanlığını yaptı.11 Ocak 1979'da Cumhuriyet Senatosu tarafından Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine seçildi, 2 Mart 1988 tarihinde Başkanvekilliğine, 8 Mayıs 1991'de ilk defa, 25 Mayıs 1995'te ikinci defa Başkanlığa getirildi.1 Ocak 1998 tarihinde emekli olan Özden, 1998 yılında Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanlığına seçildi.Varlık, Türk Dili, Yazko Edebiyat, Kemalist Ülkü dergilerinde yazı ve şiirleri yayınlandı.

ESERLERİ
Şiirleri:Dilek,Taş Ayna,Bir Gün Belki, Atatürk İçin Şiirler, Çağrı Özgürlüğe, Barışa, Mutluluğa, Yüreğim Güneş, Tan Çiçeği.
Denemeler:Atatürk Sizsiniz, Hukukun Üstünlüğü,İnsan Hakları,Laiklik, Demokrasi Yolunda.

HAKKINDA YAZILANLAR

Özden�in eski partisi, emekliye ayrılan Mustafa Bumin�i siyasete davet etti
Habib Güler
Zaman 05.07.2005

Anayasa Mahkemesi�nin 43. kuruluş yıldönümünde, �başörtüsü konusunda Meclis�in düzenleme yapamayacağını� savunan Mustafa Bumin�e siyasetten davet var.

Yekta Güngör Özden�in kurduğu Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi (CDP), Bumin�i saflarında görmek istiyor. Genel Başkan Erdoğan Bakkalbaşı, Bumin�in kendi partilerinde siyaset yapmasından sevinç duyacaklarını söyledi. Bumin�in dürüstlük ve tecrübesine güvendiğini belirten Bakkalbaşı, �Sayın Başkan�ı verdiği kararlardan tanıyorum. Hukuk açısından çok beğendiğim bir arkadaş.� dedi.

Zaman�ın sorularını cevaplayan Erdoğan Bakkalbaşı, çözüm üreten birçok insanın siyasetten korktuğunu savundu. Liderlerin bu insanları keşfetmesi isteyen Bakkalbaşı, CDP�nin bazı emekli askerlere teklif götürdüğünü anlattı. Bakkalbaşı, Yekta Güngör Özden�in politikayı bırakmasını ise şöyle değerlendirdi: �Pırıltılı bir adamdı. Ancak yedi kazığı oturdu.�

Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, Yargıtay eski Başsavcısı Vural Savaş ve emekli Tümgeneral Osman Özbek�in birlikte kurduğu CDP, bugüne kadar çeşitli sorunlar yaşadı. Üç kurucunun terk ettiği partinin liderliğini 1980 öncesinde CHP grup başkan vekilliği yapan Erdoğan Bakkalbaşı yürütüyor.

Legolas
28-07-07, 00:53
Yener Sonuşen
Ülker Grubu'na 1997 yılında katılan Sonuşen, Boğaziçi Üniversitesi, İdari Bilimler Fakültesi, İşletme Bölümü'nden mezun oldu. Çeşitli sanayi, ticaret ve inşaat şirketlerinde danışman ve/veya yönetici olarak görev yaptı. Japonya'da Tokyo ICU University'de master yaptı. Harvard Law School'da, "The Program On Negotiation"a katıldı. Marmara Üniversitesi, İşletme Ana Bilim Dalı'nda doktora çalışmasını tamamladı. İsviçre IMD'de International Program for Board Members ve Senior Executive Forum'a katıldı. Sonuşen'in Modern Stratejik Yönetim, Japon Yönetimi ve Uluslararası Müzakereler/Pazarlıklar konusunda akademik çalışmaları bulunuyor. Evli ve iki çocuk babası olan Sonuşen, orta eğitimi ve Japonya'daki üniversite öğrenimi sırasında, masa tenisi takımında yer aldı.Japonca ve İngilizce biliyor. Klasik müzikten, kule tramplen atlamaktan, yabancı kültürleri öğrenmekten ve kitap okumaktan hoşlanıyor.

Legolas
28-07-07, 00:54
Yener Yılmazoğlu ( 1958)
Yener Yılmazoğlu
1958 yılında Ardahan�ın Çıldır ilçesinde dünyaya geldi. 6 çocuklu çiftçi bir ailenin 4. Çocuğu olan Yılmazoğlu, ilk orta ve lise tahsilini Çıldır�da tamamladı. Ortaokul öğrencisi iken şiirle haşır neşir olan Yener Yılmazoğlu, liseyi bitirdikten sonra Kars�a yolu düşer. Hayatının akışı da işte burada değişir. Kars�ta halk aşıklarının uğrak yeri olan ve bir çok halk aşığının ocağı olan Murat Çobanoğlu�dan sazı öğrenerek çıraklığını yaptı. Kısa sürede bütün bölgede tanınan ve girdiği bir çok yarışmada derece alan Yılmazoğlu, daha sonra soluğu İstanbul�da alır. Yılmazoğlu bir anda Anadolu�dan göç eden gurbetçilerin aranan ozanı olur.
Ozanlıktan beyaz perdeye de geçen Yener Yılmazoğlu, doksanlı yıllarda Anadolu kültürünü ve ozanlık geleneğini beyaz perdeye yansıtır. Kars ve Ardahan da �Bitmeyen Kin� ve �Güneşe Merdiven� filmlerinde baş rol oynayan Yılmazoğlu, bu başarısından sonra senaryosunu kendisinin yazdığı �Ozan� filminde Anadolu ozanlarının yaşantısını en güzel şekilde yansıttı. Şu ana kadar ozanlık geleneğinde, gelmiş geçmiş ozanlarımızdan farklı olarak değişik makamları bozmadan alt yapılı �Ah çekerim� adlı müzik albümünü yaptı ve birde yönetmenliğini üstlendiği bir klip çekti.

Kendini sürekli geliştirerek yenileyen ozanımız; Ben Anadolu`yum, Anama Layla, Köyde Galdı gibi büyük halk kitleleri tarafından bilinen ve sevilen eserlerede imza attı. Yaklaşık beş seneden beri Meltem Tv`de `Sarı Tel` programının yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlenen ozanımız, değim yerindeyse Kars, Ardahan ve Iğdır`ın sesi olmuştur. Girdiği her toplumda Ardahanlı ve Çıldırlı olduğunu ifade etmekten onur duyan Yener Yılmazoğlu, kuşkusuz ki bölgemize büyük katkıları olan değerli bir isimdir.
Televizyon programı: Sarı Tel
Anadolumuzun, özellikle de Doğu Anadolu'muzun yüzyıllardır vazgeçilmez köklü bir geleneğidir ozanlık. Yener Yılmazoğlu'nun sunduğu �Sarı Tel� sazıyla, sözüyle, atışmalarıyla aşıklarımızı ve aşıklık geleneğini ekranlara taşıyor.Bu programda aşıkların, düşüncelerini doğaçlamayla saz ve söze nasıl döktüklerini heyecanla ve hayranlıkla seyredeceksiniz.
Türk insanı, bölgemiz ve güncel konular, atışmalarla, taşlamalarla, güzellemelerle aşıkların dilinden Sarı Tel'de

FİLİM: Çileli Aşık

Oyuncular: Yener Yılmazoğlu, İncilay Özdemir, Filiz Özen, Cesur Yılmaz, Nusret Özkaya, Ali Güney, Kemal Başnamlı, Mehmet Yiğit, Sultan Demir
Rejisör: Oğuz Gözen

Legolas
28-07-07, 00:54
ıldıray Çınar
1940 yılında Samsun�da doğmuştur. Babası, halk tarzında güfte yazarı imiş, oğlunun da müzikle uğraşmasını istermiş, en büyük ideali de oğlunun, oturdukları Samsun 19 Mayıs Mahallesinin camiinden ezan okumasıymış.

Yıldıray ÇINAR, İlkokul 2. sınıfta saz çalmaya başlar, ilk konserini ilkokul bitiminde verir. Daha sonra sanat enstitüsüne başlar. Okuldaki müsamerelerde konserler verir. Bu arada da saz yapmaya başlar okulun marangozhanesinde. İkinci sınıfta ilk sazını yapar. Samsunlu saz yapım ustası Ömer SİNOP'un yanında bir süre çalışır

Bu sıralarda her delikanlı gibi aşık olur Yıldıray ÇINAR ve sevdiği bu kız yüzünden Samsun�dan ayrılarak İstanbul�a gelir İstanbul'a geldiği tarih 1957'dir ve ilk işi yaşını büyütmek olur. O yıllarda devre kaybı gidenleri ''ceza olsun'' diye en uzun süreli vatani görev olan bahriye sınıfına vermektedirler.

Yıldıray ÇINAR da yaşını büyütünce devre kaybı gider ve askerliğini bahriyeli olarak yapar. Kendini çok sevdirir. Bu sıralarda görev yaptığı Gölcük'te Deniz Fabrikaları Genel Müdürlüğünü Erkut TAÇKIN�ın babası Namık TAÇKIN Paşa yapmaktadır. Namık TAÇKIN Paşa çok sever bu türkücü genci. Zaten bu sıralarda Erkut TAÇKIN'da yeni yeni müziğe merak sarmıştır. Yıldıray ÇINAR'la birlikte müzik çalışmaları yaparlar. Çalıştıkları müzik türleri ayrıdır fakat ikisi kafa kafaya vererek Orduevinde konserler düzenlerler. Namık Paşanın da yardımları çok büyüktür. Bir seferinde, zamanın Demokrat Parti Milletvekili Ethem MENDERES, SEKA Kağıt Fabrikasına ziyarette bulununca, Namık Paşa, burada bir gece tertipleme görevini Yıldıray ÇINAR'a verir.

Bu Yıldıray Çınar için büyük bir başarı olur. Daha sonra, Başbakan Adnan MENDERES İspanya gezisine çıkar. Geziye çıktığı Giresun ve Gemlik adlı muhriplerden birinde de Yıldıray ÇINAR bulunmaktadır.Bu göreve özel izinle getirilmiştir. Görevi ise, aralarında telsiz-hoparlör bağlantısı bulunan iki muhripteki erlere moral vermektir. Bu gezi sırasında. Başbakan ona ''hiç radyoyu denedin mi'' diye sorar. Denememiştir, fakat askerde bulunduğu üç yıl içinde kendini radyo imtihanlarına hazırlamıştır. Vatani görev biter ve Yıldıray ÇINAR tekrar Samsun'a döner.1959 yılının Mayıs ayında Atatürk�ün Samsun'a çıkışı dolayısıyla Samsun�dan Ankara'ya gönderilir saz çalmak için. Burada. kendi yaptığı sazla kendi bestesini okur.. �Yare Pazen Biçemedim� adlı beste çok tutulur. Samsun'a döner ancak bir iş kurması gerektiğine karar verir. Mandolin.gitar bağlama tamir ve satışı yapan bir dükkan açar, ayrıca saz dersleri de verir.

Yıl 1960, İstanbul radyosunda imtihan açılmıştır. Fakat bu imtihan profesyoneller için olduğundan ÇINAR bazı eksiklikleri olduğunu görür. Zaten sınavı da kazanamamıştır. Tekrar dükkanına döner. Profesyonel olabilmek için, 1962 yılına kadar Osman ÖZDENKÇİ�den ders almaya devam eder. 1962 yılında Ankara Radyosu�nda açılan sınavı kazanır. Ankara Radyosu�nun ve Türkiye�nin en sevilen sanatçılarından biri olur. Hayalleri gerçek olmuştur. İlk sahneye 1965 yılında Güney Park Gazinosunda çıkar. İlk turnesini de aynı yıl yapar. Radyo programları ve gazino çalışmalarının yanı sıra 'Aman Dünya Ne Dar İmiş' filmini çevirir. Film çalışmalarına aralıksız devam eder. Radyo programları, yurtdışı turneleri, plak ve film çalışmalarını bir arada 1980-85�lere kadar devam ettirir. 1985-1990�lardan itibaren yalnızca film çalışmalarına ağırlık verir ve son yıllarda ise hiçbir faaliyet ve çalışma içerinde olmadığı görülür. Bu güne kadar yaklaşık 40�a yakın film çevirmiştir. 1969 yılında Şirvan ve Sarı Kurdelem Sarı, 1970 yılında Cemo, Çarşambayı Sel Aldı, 1971 yılında Elvan ve Allı Turnam, l974-Emrah, 1977-Eşref, 1983-Çoban Yıldızı, 1986-Suçlu Kim, 1989-Tecelli çevirdiği filmlerinin bazılarıdır. İlk TV programına 1968 yılında çıkar. Seyrek de olsa sonraki yıllarda TV programlarına çıkmıştır. Kendi halinde ve sessizlikten hoşlanan bir yapıya sahip olduğundan, genellikle medyada yer almamış,ortalıkta pek görünmemiştir. Tüm sevenlerinden ve hayranlarından uzaklaşmış ve hayallerde bir ünlü Yıldıray ÇINAR olarak yaşamını sürdürmektedir.

Derleyen: Ahmet Ören
http://www.carsambarehber.com

xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx

VEFAT-HABER

Türk Halk Müziği sanatçısı Yıldıray Çınar öldü...
Milliyet 29 Mayıs 2007

Türk Halk Müziği (THM) sanatçısı Yıldıray Çınar, tedavi gördüğü hastanede öldü.

Edinilen bilgiye göre, yaklaşık 1.5 aydan bu yana Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesinde ilerleyici bir sinir sistemi hastalığı olan ALS (Amyotrophic Lateral Sclerosis) tedavisi gören Yıldıray Çınar (68), sabaha karşı hayatını kaybetti.

YARIN SAMSUN'DA TOPRAĞA VERİLECEK

Yıldıray Çınar�ın cenazesi, yarın Samsun�da toprağa verilecek.

Edinilen bilgiye göre, yaklaşık 1.5 aydır tedavi gördüğü Ondokuz Mayıs Üniversitesi (OMÜ) Tıp Fakültesi Hastanesinde sabaha karşı hayatını kaybeden Yıldıray Çınar (68) için yarın cenaze töreni düzenlenecek.

Sanatçının Atakent beldesindeki evinden alınacak cenazesi, Büyük Cami�de kılınacak öğle namazının ardından asri mezarlıkta defnedilecek.

Bugüne kadar 50 dolayında filmde başrol oynayan, 12 altın plak ödülü bulunan 1960-1980�li yılların ünlü sanatçısı Çınar, 1940 yılında Samsun�da doğdu.

Uzun yıllar TRT�de Türk Halk Müziği sanatçısı olarak görev yapan sanatçının seslendirdiği eserler arasında "Çarşambayı Sel Aldı", "Sarmaşık Bülbülleri", "Aman dünya ne dar imiş", "Arzu ederdiniz bir yol görmeye", "Şen ola düğün" gibi parçalar bulunuyor.

80�li yılların ortalarına kadar faal olarak sanat ve sinema dünyasının
içinde yer alan sanatçının baş rolünde oynadığı "Zaloğlu Rüstem", "Arzu ile Kamber", "Eşref", "Kardeş Kurşunu" ve "Kahpe Felek" gibi filmler ise zamanın hasılat yapmış filmleri arasında gösteriliyor.
x

Legolas
28-07-07, 00:54
Yıldırım Akbulut ( 1935)
Ankara Milletvekili-ANAP
ERZİNCAN - 1935, Ömer, Rabia - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat - XVII, XVIII, XIX uncu Dönem Erzincan Milletvekili - Anavatan Partisi Eski Genel Başkanı - İçişleri Eski Bakanı ve Eski Başbakan - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili ve Eski Başkanı - Evli, 3 Çocuk.

Legolas
28-07-07, 00:54
Yıldırım Aktuna ( 1930)
1930 İstanbul doğumlu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. İngilizce, Fransızca ve Farsça biliyor. Nöropsikiyatr. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi Başhekimliği döneminde medyayı da kullanarak bazı değişiklikler yaptı. SHP�den Bakırköy Belediye Başkanlığı yaptı. DYP�ye geçti. Sağlık Bakanlığı yaptı. Dul ve 1 çocuk babası. Ajda Pekkan ile birlikteliği oldu.

Legolas
28-07-07, 00:54
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2542.jpg
Yıldırım Demirören ( 1964)
Beşiktaş Jimnastik Kulübü Başkanı
Sanayici 1964 yılında İstanbul'da doğdu. Eğitimini Leysen American School'da tamamlayan Demirören TÜSİAD, TUGİAD ve TABA üyesidir. Hobileri arasında golf oynamak ve seyahat etmek olan Demirören İngilizce biliyor. Demirören evli olup 2 çocuk babasıdır.

Legolas
28-07-07, 00:55
Yıldırım Gencer ( 1936)
1936 yılında Adapazarı�nda doğdu. Elalem Ne Der adlı filmle sinemaya geçti
(1963).

Önemli filmleri: Sırtımdaki Bıçak (Natuk Baytan), Büyük Kin (Tunç Başaran),
Canlı Hedef (Yılmaz Güney), Yarın Artık Bugündür (Hüseyin Karakaş / TV),
Yorgun Savaşçı (Halit Refiğ/ Tv).

Legolas
28-07-07, 00:55
Yıldırım Gürses ( 1939)
1939 yılında Bursa'da doğan Yıldırım Gürses, Bursa Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi İşletme Bölümü'nü bitirdi. Sanat hayatına 1951 yılında Bursa Ses Kralı seçilerek başladı. 1959'da da Üniversitelerarası Ses Kralı seçildi. 1961 yılında kendisi gibi ses sanatçısı olan Ayla Gürses'le evlendi. Bu evlilikten Bayazıt adını verdiği bir oğlu dünyaya geldi. 1965 yılında Hürriyet Gazetesi'nin düzenlediği Altın Mikrofon yarışmasını kazandı.1961 yılında Devlet Opera imtihanına girdi ve birinci oldu. Opera'da 7 - 8 ay çalıştıktan sonra ayrıldı.Gürses, 1965 yılında Hürriyet'in düzenlediği Altın Mikrofon Şarkı Yarışması'nı kazanarak, müzik dünyasına adımını atmıştı. 350'yi aşkın Türk Sanat Müziği bestesine imza atan ünlü sanatçı Yıldırım Gürses, 14 Mayıs 2001 tarihinde 61 yaşında kalp krizi sonucu öldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

Leylaklar döküldü, güller ağladı
Yeni Asya 15 Mart 2001

Gürses, 1987 yılında en iyi erkek sanatçı olarak Altın Kelebek ödülünü kazandı. Bugüne kadar 350'yi aşkın şarkı yazan Gürses'i ilk bestesi 'İçime Hep Hüzün Doluyor'la hatırlıyoruz.

En sevilen şarkılarını arasında "Mevsimler Yas Tutup Güller Ağlasın, Gençliğe Veda, Mazideki Aşk, Aşk Çiçeği, 35 Yaş, Sonbahar Rüzgarları, Son Mektup, Bir Garip Yolcu, Eller." Ünlü besteci, 'Hoş Sada' adlı yapımla Türk Müziği'ne çok sesliliği getirdi. Ancak bu çok seslilik bazı müzik adamlarınca Türk Müziği'ne uygun bulunmadı. Geçtiğimiz aylarda 'Anılarla Yıldırım Gürses' adlı albümü çıkartarak, 14 yıl aradan sonra müzik dünyasına geri döndü. Muazzez Ersoy'un geçtiğimiz hafta piyasaya çıkan 'Nostalji 10-11-12' albümünde Yıldırım Gürses'in üç eseri yer alıyor. Bunlar 'Bir Garip Yolcuyum', 'Güller Ağlasın' ve 'Körfezdeki Üç Beş Güzel'.

Legolas
28-07-07, 00:55
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/130.gif
Yıldırım Beyazid ( 27.09.1359)- (07.10.1402)
Osmanlı sultanlarının dördüncüsü.

Saltanatı: 1389-1402
Babası:Murad-ı Hüdavendigar- Annesi: Gülçiçek Hatun
Doğumu: 1360 Vefatı: 1403

Sultan Murad-ı Hüdavendigar'ın oğlu olup, 1360 yılında Gülçiçek Hatun'dan doğdu. Küçük yaştan itibaren zamanın seçkin alimlerinden ilim öğrendi. Değerli kumandanlardan askerlik, sevk ve idare derslerini gördü. 1381 yılında devlet idaresinde yetişmesi için Kütahya'ya vali tayin edildi. 1389'da haçlı ordusu ile yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak büyük kahramanlık gösterdi. Babası Sultan Murat, bu savaş sonunda bir Sırplı tarafından şehit edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek kararı ile Osmanlı tahtına geçti.

İlk olarak Sırbistan işlerini yoluna koyan Yıldırım Bayezid bu sırada kendisine karşı ittifak eden Anadolu Beylikleri üzerine yürüdü. Süratle hareket ederek Aydınoğulları, Saruhanoğulları, Germiyenoğulları, Menteşe ve Hamidoğulları beyliklerini ortadan kaldırdı (1390). Karamanoğulları beyliğini itaat altına aldı (1391). 1391'de İstanbul'u muhasara etti ve yedi aylık bir kuşatmadan sonra şehirde bir Türk mahallesi kurulması, bir cami yapılması ve yıllık verginin artırılması şartıyla anlaşma yaptı. 1392'de Kastamonu üzerine yürüyerek, Candaroğlu topraklarını ele geçirdi. 1394'te Selanik ve Yenişehir'i (Mora) alan Osmanlı orduları, Teselya ve Arnavutluk'a kadar ilerlediler.

Yıldırım Bayezid'in 1395'te İstanbul'u ikinci defa muhasarası yeni bir haçlı ordusunun hareketine yol açtı. Bütün Avrupa milletlerinden meydana gelen haçlılar, Osmanlılara ait Niğbolu kalesini kuşatmışlardı. Adına yaraşır bir süratle gelen Sultan Bayezid haçlıları Niğbolu kalesi önünde ağır bir bozguna uğrattı (25 Eylül 1396). Esir edilen ve fidye karşılığı serbest bırakıldıktan sonra padişaha karşı bir daha savaşmamaya yemin eden Avrupalı asilzadeler ve şövalyelere Yıldırım Bayezid Han şöyle diyordu:

"Ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz, yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkanı sağlamış olursunuz. Zira ben, Allahü tealanın dinini yaymak ve O'nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim."

Niğbolu zaferinden sonra Osmanlı akıncıları Macaristan içlerine kadar girerek pek çok ganimetlerle döndüler. 1397'de İstanbul'u üçüncü defa kuşatan Bayezid, Bizans'ın denizle bağlantısını kesmek için Anadolu Hisarı'nı inşa ettirdi.

Yıldırım Bayezid'in 1398'de Karaman ve 1399'da Dulkadirli topraklarına girmesinden sonra topraklarını kaybeden Anadolu beyleri bu sırada Hindistan seferinden dönen Timur'a sığınarak, onu Osmanlı sultanına karşı kışkırttılar. Bu arada Timur'dan kaçan Karakoyunlu ve Cezayir beyleri de Yıldırım Bayezid'i Timur'a karşı tahrik ediyorlardı. Bu tahrikler ve Timur'un Osmanlılara ait Sivas'ı alması neticesinde iki büyük Türk hakanını Ankara'da karşı karşıya getirdi. Çubuk ovasında yapılan ve çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlı ordusu, mağlubiyete uğrarken, Yıldırım Bayezid de esir düştü (28 Temmuz 1402). Esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han yedi ay sonra kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti (1403). Timur Han ölüm haberini alınca: "Yazık oldu, büyük bir mücahidi kaybettik." demekten kendini alamadı.

Sultan Yıldırım Bayezid, çevik, atılgan, cesur, zamanın hadiselerini kavramış iyi bir kumandandı. Ani olaylar karşısında soğukkanlılığını muhafaza ederek karar verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Adaleti çok meşhurdu. Alimlerin sohbetinde bulunur, onların Allahü tealanın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini gönülden kabul ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Osmanlı topraklarının her tarafında cami, mescit, darüşşifa, medrese, imaret ve misafirhaneler yaptırdı. Ayrıca bütün bu imarethaneler için geniş vakıflar kurdurdu. Bursa'daki Ulucami yaptığı en önemli eseridir.

Cemaate Gitmeyen...

Yıldırım Bayezid Han'ın bir mahkemede şahitlik etmesi gerekiyordu. Padişah mahkemeye geldi ve herkes gibi o da ellerini önünde bağlayarak ayakta bekledi. Devrin Bursa kadısı Molla Şemsüddin Feranî, dik dik Padişah'ı süzdükten sonra şu hükmü verdi: "Senin şahitliğin geçersizdir. Zira, sen namazlarını cemaatle kılmıyorsun. Elinde imkan bulunduğu halde namazlarını cemaatle kılmayan biri, yalancı şahitlik edebilir demektir." Bu yüzden itham karşısında herkes Yıldırım Bayezid'in hiddetlenmesini bekliyordu. Fakat o boynunu büküp mahkemeyi terk etti. Bu olaydan sonra sarayın yanıbaşına bir cami yaptırdı. Namazlarını cemaatle kılmaya başladı.

Hakkında Yazılanlar

1.Yıldırım Bayezid
Hayatı / Mefkuresi / Mücadelesi
Yavuz Bahadıroğlu
Yeni Asya Yayınları / Biyografiler Dizisi

Yıldırım Bayezid, irade sahibi, kararlı ve azimli bir padişahtı. Tereddüde düşmeyen, soğukkanlılığını koruyan bir idareciydi. Çok hızlı ve ismine layık bir devlet adamıydı.
ıldırım Bayezid tahta çıkar çıkmaz Haçlı sürülerini Niğbolu zaferiyle durdurdu. Balkanları emniyet altına aldı. Anadolu birliğini sağlamak için cesur adımlar attı. Kan dökmeden birliği kurmaya çalıştı. "Birlik" çekirdeği Anadolu topraklarında mayalandı, ayrık otları kuruyup filizlendi.
eygamber müjdesine ermek için İstanbul'u ilk muhasara eden odur. Üç sefer kuşattıysa da, Batıdan Haçlılar, Doğudan Timur fırsat vermedi.

Legolas
28-07-07, 00:55
Yıldız Bayazitoğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

Türk bilim adamı Bayazitoğlu'na ödül
CNNTURK 3 Mayıs 2005

Prof. Dr. Yıldız Bayazitoğlu, ODTÜ mezunu
ABD Makina Mühendisleri Derneği'nin, geleneksel 'Isı Transfer Hatıra Ödülü'nü, Prof. Dr. Yıldız Bayazıtoğlu aldı.

Bu ödülü alan ilk Türk olan Bayazitoğlu, çalışmalarını 1977 yılından bu yana ABD'deki Rice Üniversitesi'nde sürdürüyor.

Prof. Dr. Yıldız Bayazıtoğlu, son 45 yılda bu ödüle layık görülen yaklaşık 90 kişi arasına girmeyi başardı.

Bayazitoğlu, radyoaktivite ısı transferi, malzemelerin işlenmesinde termal etkiler, mikro ölçekli ısı transferi ve mühendislik eğitiminde gösterdiği başarıyla bu ödülü aldı.

Prof.Dr. Bayazitoğlu'nun bilimsel teknik dergilerde ve konferanslarda tebliğ olarak sunduğu 150'den fazla makalesi ve Kore diline de çevrilen 'Isı Transferinin Elementleri' isimli üniversite ders kitabı da bulunuyor.

Bayazitoğlu'nun, Ulusal Eğitimci Ödülü, Rice Üniversitesi George R. Brown Üstün Eğitim Ödülü, Hershel M. Rich Seçkin Buluş Ödülü, Julia Mile Eğitimde Mükemmellik Ödülü gibi birçok ödülü bulunuyor.

ODTÜ'den 1967 yılında mezun olan Prof. Dr. Bayazitoğlu, yüksek lisans ve doktorasını ise Michigan Üniversitesi'nde yaptı.
Bayazitoğlu, Uluslararası Termal Bilimler Dergisi'nin editörlüğünü de yürütüyor.

Legolas
28-07-07, 00:55
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3750.jpg
Yıldız Çitçi
1964 İstanbul'da doğdu.

1972-79 Madam Olga Özel Bale Okulunda bale, solfej ve dekor-kostüm dersleri aldı.

1981-85 Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümünden birincilikle mezun oldu.

1986-88 Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümünde, Prof. Devrim Erbil

Atölyesinde Yüksek Lisans yaptı.

1991-93 Dikiş, kalıpçılık kurslarına katıldı.

1996 -97 Mimar Sinan Üniverstesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü�nde, Prof. Devrim Erbil Atölyesinde Sanatta Yeterlik çalışmalarını sürdürdü. Ayrıca Tekstil Bölümünden de Tekstil Tarihi ve Giysi Tasarımı dersleri aldı.

Kişisel Sergiler:

1988 İsveç, Stockholm'de Galeri Puckeln'de ilk kişisel sergisini açtı.

İstanbul'da

1988 Galeri Baraz

1989 Taksim Sanat Galerisi

1991 Uran Kültür ve Sanat Merkezi

1991 The Marmara Braserie

1992 Atatürk Kültür Merkezi

1993 İş Bankası Erenköy Sanat Galerisi

1997 Destek Reasürans Sanat Galerisi

1998 Uran Kültür Merkezi

1999 Büyük Kulüp

2001 Kadıköy Kültür Merkezi, Caddebostan

2004 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisi

2005 İstanbul Yeminli Mali Müşavirler Odası Sanat Platformu

Ankara'da:

1990 Ankara Devlet Güzel Sanatlar Galerisi

1994 Akbank Kızılay Sanat Galerisi

İzmir, Balıkesir, Bursa'da:

1991 Yapı Kredi Bankası Sanat Galerisi

1985'den bu güne yurt içinde ve 1993'den bu güne üyesi olduğum uluslar arası ressamlar dernekleri ile Fransa, İspanya, Belçika, Lüksemburg, Almanya'da 60 civarında karma sergiye katıldı.

23.DYO Resim Yarışmasında ÖDÜL kazandı.

1992-200 İstanbul Üniversitesi'nde "Soyut Sanat ve Benim Çalışmalarım" konulu on civarında konferans verdim.

Yurtiçi yurtdışında çeşitli firmalarda, özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır.

SOYUT ÇALIŞMALARI

Soyut çalışmaları ilk önce Ekspresif Soyut(duygu) ile Geometrik Soyut(mantık) her bakımdan birbirine zıt iki akımın sentezi ile başladı(1984). Bu çalışmalarını tuvallerinin içindeki ilizyon formun şeklini alarak gerçek boyuta dönüşen, yan kenarları değişik şekilli, duvara asılarak sergilenebilen tuvalleri ve bunu takibende bu tür tuvallerin arkasına bir yüzey daha eklenmesiyle duvardan kurtulmuş, izleyicinin çevresinde dolaşabileceği üç boyutlu tuvallerinin üzerine yapılmış çalışmaları izledi(1989). Bu çalışmalarıyla birlikte 1988'den beri örgü olarak, 1991'den itibaren de tasarlayıp, kalıbını çıkartıp, boyayıp, dikerek resimlerinin formunda, soft(yumuşak), giyilince fonksiyonel, dolaştıkça kinetik, heykel-resim-giysileri oluştu. Yine fonksiyonel, resimlerinin içindeki formun şeklinde masa, sandalye gibi resim-heykelleri vardır(1991). Ayrıca küpe, ayakkabı tokası gibi bu tür giysilerinin aksesuarlarını da ilk önce deniz kabuklarını boyayarak(1983), 1991'den itibaren de takı hamurunu şekillendirerek hatta giysilerinin düğmelerini de yaptı. Suni deriden, çantalar da tasarlayıp, dikip boyadı. Resimlerinin formuna yakın cam vazolar boyayıp 1999'dan itibaren sergilerinde kullandı. 1988'den itibaren her
sergisinin bir giysisi oldu ve sergi boyunca hep bu giysisi ile dolaşarak(galeride, bazen yaşamda ,halkın arasına karışarak) performans çalışmaları yaptı. 1998'den itibaren sergilerinde, bu tür giysilerini giyip kombini olan resimlerinin arasında yer almasıyla kompozisyonun tamamlandığı enstalasyon çalışmalarının büyük boyutlu fotoğrafları da yer almaya başladı.

En başından beri bütün çalışmaları hem tek başına kompozisyon olduğu gibi aynı zamanda da tümü iki kontrast akımın birlikteliğinin zaman içinde geçirdiği gelişim, değişim ve eklenen yeni kontrastlık halkaları ile birbirinin devamı olarak(modüler mobilyalar gibi) ortaya çıktığından, çeşitli guruplar halinde her sergi düzeni bir
enstalasyon çalışması olmuştur.

CARRİCULUM:

1964 Born in İstanbul, in Turkey.

1972-79 Studed balet and decor-costume in Madame Olga Private School.

1981-85 Graduated from Painting Department, Marmara Universty of Fine Arts with honors.

1986-88 Did her Masters Degree in Painting Department in Fine Arts Faculty of Mimar Sinan Universty.

1996-97 Took courses in Fashion and Textile History in the Textile Department of the same university.

Since her first exhibition in Stockholm in 1988, had 18 one-man exhebitions. İn 1985 participated in more than 60 group exhibitions including her exhibitions as a international group member in France(Nancy, Lille, Lion), Spain(Valancia), Belgium(Brüxell), Lüxemburg, Germany.

1990 won prize in 23th DYO Painting Contest in Turkey. 1992-2000, gave lectures with slide shows and held presentations on "Abstract Painting and Her Works" in University of İstanbul. 1999-2000,
performed stand installations for textile companies in international textile fair in İstanbul. Her paintings are in private and corporete collections in Turkey and abroad.

ABOUT HER ABSTRACT WORKS

Her paintings on synthesis of Geometrical and Expressive Abstraction. By the time she developed new chains of synthesis with contrasts. She uses
illusion and real dimension together. Concave-Convex forms in her paintings come into life as three dimensional objects with her oil on canvas(three dimansional) sculptures. She makes up functional and unfuctional objects as part of her chain of synthesis with contrasts. Her functional artworks includes costumes, table, chair, accessories like earings, buttons, glassware, etc. She draws, moulds, sews and paints her costumes and adds a forth dimansion to her concave-convex forms by walking with her costumes as a moving art object. As a being a Kinetic sculpture by herself, she gains freedom to enter into daily life somethimes in markets, somethimes in busses, taxies, etc. and creates a surreal performance.

İletişim:
ycitci@turk.net

Legolas
28-07-07, 00:56
Yıldız Sertel
ESERLERİ

Ardımdaki Yıllar
Yıldız Sertel
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi
İstanbul 2001

"Ardımda kalan yıllar, Türkiye'de demokrasi, hürriyet, insan hakları ve sosyal adalet için sürekli bir savaş veren iki insanla, annem ve babam, Sabiha ve Zekeriya Sertel'le beraber geçti. Polis devletinin baskısı yüzünden, onlarla beraber 1950'de yurtdışına çıkmak zorunda kaldıktan sonra, Doğu ve Batı Avrupa'nın değişik ülkelerinde yaşadım, değişik üniversitelerde okudum, değişik sosyal rejimler, yaşantılar gördüm. Kısacası çok gezdim, çok gördüm, gördüklerim üzerinde düşündüm."

Yıldız Sertel'in Ardımdaki Yıllar'ı, uzayan bir sürgünlüğün, sıkıntıların, anne ve baba acısının her anlamda tarihe düşülmüş notları... Entelektüelin gönüllü sürgünlüğünün yanına, siyasi baskıların, ayrılığın, yarım kalmış yaşamların acısını da katan bu kitap, bütün bir hayatın içinde, yalnızca yazarının yaşadıkları açısından değil, farklı yaşamların kesişme noktasında olması açısından bugün çok daha değerli...
(Arka Kapak)

xxx


Annem
Sabiha Sertel Kimdi, Neler Yazdı?
Yıldız Sertel
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi
İstanbul 2001

Cumhuriyet döneminin ilk kadın gazetecilerinden Sabiha Sertel'in yaşamı yakın tarihimizin bir özeti:

Sürgünler, tutuklanmalar, düş kırıklıkları ve bunlara direnen bir çalışma azmi, özgürlük uğruna onurlu bir mücadele...

Kızı, araştırmacı-yazar Yıldız Sertel'in, kişisel yönleri ve toplumsal-siyasal çağrışımlarıyla "roman gibi" kaleme aldığı bir yaşam öyküsü.

Yakın tarihizimizin bilinmeyen yönlerini bu "çok özel" yaşam çerçevesinde keşfetmemiz, bireysel deneyimler aracılığıyla kolektif belleğimize sahip çıkmamız için...
(Arka Kapak)

xxxxxxx

Sertel'lerin Anılarında
Nazım Hikmet ve Babıali
Zekeriya Sertel , Sabiha Sertel , Yıldız Sertel
Adam Yayınları / Anı Dizisi
İstanbul 1993

"Annem Sabiha Sertel, babam Zekeriya Sertel ve ben ömrümüzün önemli ve uzun yıllarını Nazım Hikmet'le geçirdik. (...) Nazım Hikmet hakkında pek çok orijinal, bilinmeyen bilgiler verdiğimizi, onu gençliğinden ölümüne kadar, bütün yönleriyle ele alıp tam bir portresini çizdiğimizi sanıyorum."
-Yıldız Sertel-
Elinizdeki kitap üç bölümden oluşuyor: Birinci bölümde Sabiha Sertel, Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali ile ilgili anılarını; ikinci bölümde Yıldız Sertel, Nazım Hikmet ile ilgili anılarını; üçüncü bölümde ise Zekeriya Sertel, aralarında Nazım Hikmet de olmak üzere Babıali'de tanıdığı kişileri anlatıyorlar. İlginç anılarla yüklü, Nazım Hikmet'in çok az bilinen yönlerine ışık tutan bir kitap.
(Arka Kapak)

xxxxxxxxx

Resimli Ay
Kolektif
Broy Yayınları / Deneme-İnceleme-Eleştiri Dizisi

Nazım Hikmet'in Putları Yıkıyoruz kampanyası ve dönemin sanat-kültür sorunlarının tartışıldığı fevkalade nüshalardan seçilmiş tıpkıbasım sayfalar.
(Ön Kapak'tan)

Legolas
28-07-07, 00:56
Yıldız Tilbe
1966 yılının 16 Temmuzunda İzmir'de doğdu. 6 kardeşten en küçüğü olan Yıldız Tilbe, Gültepe Lisesi'nde okurken eğitimini yarıda bırakarak evlendi. Bu evlilikten Sezen adında bir kızı oldu. Eşinden ayrıldıktan sonra ailesine ve kızına bakabilmek için şarkı söylemeye başladı.

Bir gece çalıştığı kulübe gelen Sezen Aksu ile tanıştı ve onun daveti üzerine İstanbul'a gelerek vokalisti oldu. İstanbul'da bir süre barlarda çalıştı ve Aydın Oskay'la anlaşarak "Delikanlım" isimli şarkısı ve aynı ismi taşıyan albümüyle müzik piyasasına oldukça iyi bir giriş yaptı. Bu sıralarda yaşam öyküsü neredeyse medyanın tamamı tarafından yayınlandı.
İlk klibini Cenk Torun'la birlikte oynadığı "Delikanlım" adlı parçaya çekti. Sonraki albümlerinde da başarılı çıkışlar yaptıysa da, ilk albümünde yakaladığı popülariteyi yakalayamadı. Bu süreçte adı daha farklı nedenlerle anıldı. Yıldız ise söz konusu süreci ve bunun müziğine yansımalarını,"Yaşadıklarımla anıldığım için, şarkılarım dikkate alınmadı" şeklinde yorumluyor.

Yaşadığı her kötü olaydan bir ders çıkarttığını ve müzikle ilgili olan herşeyin kendisine büyük mutluluk verdiğini söyleyen Yıldız, hedefinin ileride de işini iyi yapan bir sanatçı olmak olduğunu ve ömrünün yettiği yere kadar da müzik yapacağını belirtiyor. Tarkan ve Deniz Seki gibi pek çok ünlü şarkıcıya şarkı sözleri veren Yıldız, müzik piyasasının üst sıralarında olmasına rağmen, bir şekilde "farklı" durmayı başararak kendine özgü bir yer ve denge tutturmuş durumda. Toplumun değişik kesimleri tarafından bu kadar çok seviliyor olmasını belki de bu durumuna yormak gerekiyor.

Kendi deyimiyle, "kara kuru, 45 kiloluk birisi" olan Yıldız'ın sözlerinde ki derin anlamları yakalamak ve notalarında, ondaki insancıllığı duymak, o içten gülüşündeki gerçekliği görmek, okadar da zor değil.

Yıldız Tilbe, doğal insancıl ve yaptıklarından gerektiği zaman pişmanlık duyabilen biri. "Delikanlım" albümünden sonra yayınladığı "Dillere Destan" (1995) albümü de iyi eleştiriler aldı ve çok satan bir albüm oldu. Yıldız Tilbe ilerleyen yıllarda sırasıyla "Aşkperest" (1996), "Salla Gitsin Dertleri" (1998), "Gülüm" (2001), "Haberi Olsun" (2002), "Yürü Anca Gidersin" (2003) "Yıldız'dan Türküler" (2004) ve yine 2004 yılında "Sevdiğime Hiç Pişman Olmadım" isimli albümleri çıkardı.


Kürdüm ama Kürtçe şarkı okumam

Türkiye'nin dört bir yanından derlediği 20 türküden oluşan "Yıldızdan Türküler" adlı albümü 15 Nisan'da piyasaya çıkan Yıldız Tilbe, "Suna" adlı uzun havanın klip çekimi için kamera karşısına geçti. Beykoz Fidanlığı'nda çekilen klipte başındaki yazma ile dikkat çeken Tilbe, gösterilen ilgiden çok memnun olduğunu dile getirdi:
"Çok mutluyum... Ben söylüyorum, insanlar dinliyor, beni seviyorlar. Bundan güzel mutluluk olabilir mi' En güzeli de beni seven insanların verdiği oylarla aldığım ödüller."

Fotoğrafçı Ali Erişmez'e yöresel kıyafetler içinde poz veren Yıldız Tilbe, albümdeki tüm türküleri canlı sazlar eşliğinde okudu. Karacaoğlan'dan Aşık Mahzuni ve Pir Sultan Abdal'a kadar birçok ozandan derlediği türkülerde elektronik saz aleti çaldırmak istemeyen Tilbe, çalışmada hiç Kürtçe şarkıya yer vermemesini ise şu sözlerle açıkladı:

"Annem Tunceli, babam Ağrılı. Ben bir Kürt kızıyım, bunu herkes biliyor. ama albümde Kürtçe türkü okumadım. Anadilimin Türkçe olması bir yana, insanların herhangi bir siyasi anlam çıkarmalarını da istemedim. O yüzden Türkçe okudum. Benim Kürt olduğumu bilmeyen yok. ama bu ülkede yaşıyorum, anadilim Türkçe ve Türkiyemi, insanını çok seviyorum. Albüm eski albümlerim kadar çok beğenilecek ve sevilecek. Genç insanlara türkülerimiz aracılığıyla bizim özümüzü sunmak istedim. Bu türküler de eminim her yerde söylenecek."

Müzik dünyasının pek çok önemli ismine besteleriyle destek veren Yıldız Tilbe'nin en büyük sıkıntısı ise, farklı düzenlemeler nedeniyle şarkılarının tümüyle değişiyor olması:

"Benden eser alan birçok sanatçı var. Şarkılarımı onlardan dinlemek çok hoşuma gidiyor. ama bazen istediğim şekilde olmuyor, üzülüyorum. Çok değişik okuyorlar, değiştiriyorlar. Açıkçası zaman zaman bu zoruma gidiyor."

Ailesiyle yaşayan, başarısında en büyük pay sahibinin yine onlar olduğunu söyleyen Yıldız Tilbe, müzik dünyasına damgasını aşk şarkılarıyla vursa da şu sıralar özel hayatında kimsenin olmadığını belirtiyor. Tilbe "Şarkılarımı yaparken yaşadığım aşklardan etkilendiğim doğru. ama şu an hayatımda kimse yok. Yarın ne olur bilinmez. Gerçekten çok seveceğim bir insan olursa evlenirim" diye konuşuyor.

Albümleri

Sevdiğime Hiç Pişman Olmadım (2004)
Yıldız'dan Türküler (2004)
Yürü Anca Gidersin (2003)
Haberi Olsun (2002)
Gülüm (2001)
Salla Gitsin Dertleri (1998)
Aşkperest (1996)
Dillere Destan (1995)
Delikanlım (1994)

Legolas
28-07-07, 00:56
Yıldo ( 18.10.1945)
Asıl adı Ahmet Yıldırım Benayyat olan Yıldo 18 Ekim 1945 'te Konya Ereğli'de doğdu.Babasının işi dolayısıyla çocukluğunda bir sürü yer gezdi...Bu yüzden İlk ve orta öğretimi süresince bir sürü okullarda okudu.

1965 te Ankara Cumhuriyet lisesinde voleybol oynarken Bolu spora futbolcu olarak transfer oldu... Böylece profesyonel futbol kariyeri başladı.Bu arada Bolu Lisesinde Lise eğitimini tamamladı. Ardından Galatasaray,Sarıyer,İstanbulspor ve Gaziantep takımlarında top koşturdu.Futbolla öğrenciliği aynı anda götüren Yıldo 1973 de üniversite eğitimini İstanbul Şişli İktisat ta tamamladı.Futbolu bırakmasının ardından plastik torba ticaretine girdi.

90'larda sempatik davranışları ve kişiliği ile dikkatleri çeken Yıldo Star Tv ile show dünyasına girdi.Süper turnike adlı programda tüm türkiyeyi etkilemeyi başaran Yıldo sonradan bir sürü kanala tranfer oldu.Bu arada Türkiye ilk showmen'i ile tanıştı.Türkçemize 'kafadan koparma' kelimesini sokan ve bir devre adını veren Yıldo , yaptığı espri ve hareketlerle şu anki Showmenlere ve stand-up çılara esin kaynağı oldu.

Aynı zamanda Hemşo ve Dansöz adlı filmlerde oynamıştır.Şu anda hala Tv dünyasında aktif olan Yıldo çeşitli dizilerde oyuncudur.
Esprileri yanında Yıldo'un aşk hayatıda çok fazla gündemde durmuştur. Bir sürü evlilik yapan Yıldo'nun ikinci evliliğinden Yeditepe Üniversitesin'de okuyan 1983 doğumlu Alihan adlı bir oğlu vardır...

Legolas
28-07-07, 00:59
Yılma Durak
1940 Erzurum doğumlu Yılma Durak, Atatürk Üniversitesi mezunu, üç çocuk babasıdır. Eğitimci olan Yılma Durak, öğrencilik döneminden itibaren
aktif olarak Türk siyasi yaşamının içinde yer almıştır. Türk İslam Tarihi Araştırmaları Vakfı kurucu üyesi, Ahmet Yesevi Vakfı ikinci başkanı, Aytaş A.Ş., Tek � Or � Pet Ltd Şti ve Sektör Telekom Ltd Şti yönetim kurulu üyesidir.

Legolas
28-07-07, 00:59
Yılmaz Atadeniz ( 1932)
Yönetmen Yılmaz Atadeniz 1932 yılında İstanbul'da doğdu. Kabataş Lisesi'nden mezun oldu. Yönetmen Orhan Atadeniz'in kardeşidir. Sinemaya 1951'de montaj-senkron dalında çalışarak başladı. Bir süre yönetmen yardımcılığı yaptı. 1963'te "Yedi Kocalı Hürmüz" ile yönetmenliğe geçti.

Filmleri arasında "Yedi Kocalı Hürmüz", "Dağların Oğlu", "Kovboy Ali", "Dağ Kanunu", "Öpme Sev", "Kadı Han", "Tatlı Melek", "Biyonik Futbolcu", "Kalleş Adam" var.

Legolas
28-07-07, 00:59
Yılmaz Boyunağa ( 1935)- (1995)
Ahmet Yılmaz Boyunağa, 1935 yılında Kırklareli'nde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Zonguldak'ta yaptı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu.
Değişik illerde öğretmenlik yaptı, talebe yetiştirdi. Samsun Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyeliğinden emekliye ayrıldı.
2 çocuk babası olan Ahmet Yılmaz Boyunağa, 1995 yılında vefat etti.
Boyunağa arkasında, kendisini hayırla yad ettirecek, özellikle gençlerin zevkle okuduğu pek çok tarihi roman bıraktı.

ESERLERİ

HİLAL UĞRUNA
ZAFER RÜZGARLARI
HİND SULARINDA
KIRIK HANÇER

Legolas
28-07-07, 00:59
Yılmaz Cebecioğlu
Yılmaz Cebecioğlu
Diş Hekimi

Muayenehane Adresi:
Fatih Caddesi Öznur Apartmanı No:123 Daire 6 (Giriş Kat) Fatih- İstanbul
Telefon: 0212 5324515 � 5324614
Faks: 0212 5315287
www.dentrium.com
e-posta: cebeci@dentrium.com

xxxxx

1965 yılında Erzincan�ın Kemah ilçesine bağlı Eskibağlar köyünde doğdu. İlk öğrenimini köy ilkokulunda bitirdi. Orta öğrenimini İstanbul
Göztepe Ortaokulu ve eski adı Rıza Şah Pehlevi ve Aryamehr olan 50.Yıl Tahran Lisesi�nde tamamladı. 1988 yılında İstanbul Üniversitesi Dişhekimliği Fakültesinden mezun oldu. Yaklaşık 11 yıl İstanbul Fatih semtinde özel bir poliklinikte görev yaptı. Daha sonra 15 Mart 1999 tarihinde yine Fatih�te şu anki muayenehanesinde mesleğini icra etmeye başladı. İstanbul Dişhekimleri Dayanışma ve Dostluk Derneği kurucu üyesidir. Ayrıca 2000 yılından beri Türkiye�nin en çok ziyaret edilen dişhekimliği sitesi olan www.dentrium.com ve "dentrium" adıyla Türkiye�nin ilk marka tescilli muayanehanesinin de sahibidir.

Cebecioğlu evli, Abdülkerim S. Buğra ve Emine Rümeysa adlı iki çocuk babasıdır.

2005 yılında bir grup arkadaşıyla geleneksel Türk Okçuluğunun ortaya çıkarılması için kurulan Okader (Okçuluk Araştırmaları Derneği) bünyesinde faaliyetlere katıldı. Cumhuriyet döneminin ilk geleneksel takımında görev aldı ve ilk menzil atışı gösterisini yaptı... Şu an derneğin yönetim kurulu üyesi.

HAKKINDA YAZILANLAR
Osmanlı Okçularına Yeniden Can Verdiler!
http://www.8sutun.com/node/14315

Geleneksel okçuluğumuzu canlandırmağı gaye edinen OKADER üyeleri, Kağıthane'de muhteşem bir gösteri yaptı.

2005 yılında, farklı inanç, siyasi görüş ve farklı mesleklerden olan birkaç adam okçuluk ve Osmanlılık ortak paydasında bir araya geldi, Dr. Yılmaz Cebecioğlu, Dr. Murat Özveri, Metin Ateş ve Ali Kılıç'ın teşvikiyle Okçuluk Araştırmaları Derneği OKADER'i kurdu. Türkiye'deki okçuluğun gelişmesi için gayret gösteren dernek, aynı zamanda tüm dünya tarafından hayranlıkla izlenen, fakat yurdumuzda ilgiden yoksun olan geleneksel okçuluğumuzu da canlandırmayı hedef edinmiş durumda.

Cumhuriyet tarihinin ilk geleneksel takımını da kuran OKADER, paneller, seminerler düzenliyor, kurum, kuruluş ve yetkililerin dikkatini çekmeye çalışıyor.

OKADER üyeleri, dün Kâğıthane Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirilen gösterilerde, geleneksel kostümleri içinde maharetlerini sergilediler.

Tarihte ilk kez Osmanlı'da spor kimliğine kavuşan ve hem bir savaş sanatı hem bir spor dalı olarak gelişimine devam eden okçuluk, çeşitli disiplinleri ile teatral bir gösteri olarak sergilendi.

Puta (içi doldurulmuş deri hedef) atışı, menzil atışı (oku uzağa atma) ve darb atışı (zırh metalini delme) gösterilerine ilaveten yayın savaşta kullanımına dair örnekler, "yangın oku" ve hareketli hedeflere yapılan atışlar izleyicileri büyülerken, Kağıthane yüzyılı aşkın bir süre sonra, ilk kez ecdadın teçhizatı ve atış stili ile ok atan kemankeşleri ağırladı.

Atışlar sırasında nişan almayı kolaylaştıran arpacık vb. gereçler kullanmayan okçular, tıpkı atalarımız gibi başparmaklarına takılı okçu yüzüğü (şast) kullanarak atış yaptılar. Bu atış tekniği, etkinlik kapsamında daha sonra olimpik müsabakada yer alacak olan modern sporcuları da etkiledi. Zira günümüzde yay ile temiz ve hedefe giden bir atış yapabilmek için birçok yardımcı gerece ihtiyaç duyuluyor. Cumhuriyet döneminin ilk geleneksel okçuluk takımı Murat Özveri, Yılmaz Cebecioğlu, Mustafa Serdar Tekçe, Mümin Seren, Ekrem Seren, Murat Küpeli, Cemal Hunal ve Yağmur Emiroğlu'ndan oluşuyor.

Cumhuriyet tarihinin ilk menzil (yani oku uzağa atma) atışını gerçekleştiren Yılmaz Cebecioğlu, takımın en yaşlısı ama aynı zamanda da en ustalarından biri. 'Gaza niyetine' deyip oku 'Ya Hak' nidasıyla yollayan Yılmaz Cebecioğlu'na arkadaşları, Osmanlının ünlü okçusu Tozkoparan İskender'den mülhem ve sigara tiryakliğini de içine alacak şekilde 'duman dağıtan Yılmaz Abi' diyorlar.

Ağustos ayında Macaristan'da yapılacak geleneksel okçuluk festivali için davet de alan ekip üyelerinin en büyük arzusu ise, Osmanlı okçularının idman sahası Okmeydanı'nda, aynen ecdadları gibi ok atmak. Kağıthane Belediyesi'ne teşekkür eden OKDER üyelerinin bir başka gayesi ise, harabe haldeki Okçular Tekkesi'nin yeniden inşası ve kaybolan menzil taşlarının ortaya çıkarılması .

Okçuların 'Yılmaz Abi'si, kendisine politik gaye olarak ise Ahmet Davutoğlu'nun o ünlü sözünü alıyor; 'Yayı Asya'nın ortasına kadar gerebilirsek, oku Avrupa'nın ortasına atabiliriz!'

Legolas
28-07-07, 00:59
Yılmaz Çetiner ( 1927)
YILMAZ ÇETıNER (1927), gazeteciliğe 20 yaşında başladı. Yeni Sabah, Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde muhabirlik, röportaj yazarlığı yaptı. Afrika, Kızıl Çin, Sovyet Rusya gibi, o dönemlerin gidilmesi zor, renkli ülkelerinde yaptığı tehlikeli yolculuklarının röportajlarıyla Gazetecilik Başarı Ödülleri kazanan Çetiner, belgesel üç haberiyle de yılın gazetecisi seçildi. Yılmaz Çetiner için edebiyat Sözlüğü�nde şöyle yazılıyor. Röportajlarında izlenimlerini, görüş ve düşüncelerini canlı bir dille, Türkçenin sınırlarını zorlayarak, zevkli bir biçimde veren Çetiner, röportaj türüne ayrı bir dinamizm getirdi.

ESERLERİ

Yılmaz Çetiner�in, şu Bizim Rumeli, Mao�ya Tapanlar, El Fetih, Bilinmeyen Arnavutluk röportajları, kitap halinde çıktı. Son kitabı Milliyet Yayınları�ndan çıkan Son Padişah Vahdettin, 9. baskısını yaptı.

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Duru ( 1933)
1933 yılında Adana�da doğdu. Ses operetinde çalıştı (1944).Bir süre dansörlük
yaptıktan sonra oyunculuğa başladı (1954). Tura Film şirketini kurdu (Ekmek
Kavgası) adlı filmiyle yönetmenliğe başladı (1966).

Önemli filmleri: İnce Cumali (1968), Kara Doğan (1972), Meyro (1973).

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Erdoğan ( 1967)
Yılmaz Erdoğan, 1967, Hakkari.
İlk, orta ve lise öğrenimini Ankara´da tamamladı. İTÜ İnşaat Mühendisliğini kazandı fakat ağır basan tiyatro tutkusu eğitimini yarıda bırakmasına neden oldu.Tiyatroya Ferhan Şensoy´un 'Nöbetçi Tiyatrosu'nda başladı, daha sonra Levent Kırca´nın 'Olacak O Kadar' adlı televizyon programında başyazar olarak görev yaptı.

TRT´de yayınlanan 'Umut Taksi' adlı diziyi yazdı ve bu dizide oyuncu olarak rol aldı. · Tiyatroda dolu dizgin giden Erdoğan daha sonra Türkiye´nin en büyük oyuncu kadrosuna sahip olan 'Gereği Düşünüldü' isimli oyunu yazdı; bu oyun 4 yıl kapalı gişe oynadı.Bu oyundan sonra tiyatro çalışmalarına Yasemin Yalçın Tiyatrosu´nda başlayan Yılmaz Erdoğan 'Haşlama Taşlama' ve yine bu tiyatroda 5 yıl sahnelenen 'Kadınlık Bizde Kalsın' adlı oyunları yazdı.

Yılmaz Erdoğan tiyatro yaşamına bundan sonra ortağı Necati Akpınar ile birlikte kurduğu Beşiktaş Kültür Merkezi´nde devam etti. Burada yine başrollerini Demet Akbağ ile paylaştığı 'Bir Demet Tiyatro' adlı diziyi yazdı. 'Otogargara' ise son olarak yazdığı müzikaldi ve tiyatro severlerin yoğun ilgisiyle 4 yıl kapalı gişe oynadı. Bu arada son iki yıldır yine kendisinin yazdığı ve oynadığı tek kişilik 'Cebimdeki Kelimeler' adlı oyunu Beşiktaş Kültür Merkezi´nde sahnelendi.

İlk albümü 'Kayıp Kentin Yakışıklısı´nda ´Soğuk ve şehirlerarası otobüslerde vazgeçtim çocuk olmaktan ve beslenme çantamda otlu peynir kokusuydu babam´ diyen tiyatro dünyasının önemli isimlerinden, küçük büyük herkesin ´Mükremin Abi´si Yılmaz Erdoğan´ın 'Kayıp Kentin Yakışıklısı' adlı bir şiir kaseti Prestij Müzik etiketiyle müzik marketlerde yerini aldı.Bu albüm Yılmaz Erdoğan´ın yazdığı 17 şiirden ve bu şiirlere eşlik eden Metin Kalender, Nizamettin Ariç ve Ali Aykaç´ın bestelediği ezgilerden oluşuyor.

Erdoğan´ın albümünde şiirler, Türk Sanat Müziği´nden örnekler, türküler etnik müzikler gibi geniş bir müzik yelpazesi eşlik ediyor ve sanatçının kendi sesinden kısa bir türkü de bulunuyor. Yılmaz Erdoğan´ın bu ilk şiir albümünün yönetmenliğini Metin Kalender üstlendi.Kaset piyasaya çıkışının ilk haftasında 100.000´lik satış tirajına ulaştı ve şiir albümleri kategorisinde önemli bir yer edindi. Erdoğan´ın zekice ve nice motiflerle işlenmiş, kendine özgü üslubuyla yazdığı hüzün ağırlıklı şiirleri dinleyenleri yoğun bir duygu karmaşasına sürükleyecek.

Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini paylaştığı Vizontele filmi büyük başarı kazandı.

ESERLERİ

1)hüzünbaz sevişmeler
2)kadınlık bizde kalsın
3)kayıp kentin yakışıklısı
4)haybeden gerçeküstü konuşmalar
5)anladım

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Güney ( 1937)- (1984)
1937 yılında Adana�da doğdu, 1984 yılında Paris�te öldü. Çeşitli dergilere öyküler yazdı. Atıf Yılmaz'a asistanlık ve oyunculuk yaptı (1958). Senaryolar yazdı. At Avrat Silah'la yönetmenliğe başladı (1966).

Önemli filmleri (Senaryo): Endişe (Şerif Gören), Sürü (Zeki Ökten), Düşman (Zeki Ökten), Yol (Şerif Gören)- Oyuncu: Ben Öldükçe Yaşarım (Duygu Sağıroğlu), Hudutların Kanunu (Lütfi Ö. Akad), Kurbanlık Katil (Akad), Kozanoğlu (Atıf Yılmaz). Yönetmen-oyuncu: Seyyit Han (1969), Umut (1970), Ağıt (1971), Baba (1971), Acı (1971), Umutsuzlar (1971), Arkadaş (1974).

Hakkında Yazılanlar

1.İnsan, Militan ve Sanatçı Yılmaz Güney
Yılmaz Güney
Güney Yayıncılık

�Bu kitap, Yılmaz Güney'in yaşam öyküsünde çeşitli kesitlerin bir yansıması olarak, O'nun değişik dönemlerindeki yazılarını ve mahkemeler önünde yaptığı savunmalarının bir derlemesidir. Ayrıca, 1981 yılında sürgüne çıktıktan sonra, çeşitli gazete ve dergilerde yer alan röportajlarını, sanatsal-sosyal ve toplumsal düşüncelerini içerir. Ancak bunlar, tüm siyasi yazılarını da kapsamaz; çünkü Yılmaz Güney'in sağlığında toplam yüzyıl cezaya çarptırılmasına ve bu nedenle Türkiye'den ayrılmak zorunda kalışına yol açan siyasi görüşlerinin bir bölümü bugün halen yasalar karşısında suç unsudur. Biz, Yılmaz Güney'in insani duyguları, kaygıları ve devrimci görüşleri hakkında bir fikir sahibi olunabilmesi için, kendi ağzından - kendi kaleminden yaşadıkları - yaptıkları ve de düşündükleriyle okuyucusunu, O'nunla baş başa bırakıyoruz. Fatoş Güney�

2.Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Karakoyunlu ( 1936)
ANAP İstanbul Eski Milletvekili-
İSTANBUL - 1936, Mahmut Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001

özelleştirmeye özel bakan

�Salkım Hanım� kabinede
Milliyet 5 Haziran 2001

Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı�na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul�da doğdu. Babası hukukçu Mahmut Fikret Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni bitirdikten sonra ABD�de master, İstanbul Üniversitesi�nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden�in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye�deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım�ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu�ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü�nü getirdi.

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Özakpınar ( 1934)
1934'te Boyabat'ta doğdu. 1957'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünden, 1960'da Cambridge Üniversitesi Biyoloji Fakültesi Psikoloji Bölümünden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tecrübî Psikoloji Kürsüsünde 1964'de doktorasını verdi; 1978'de profesör oldu. Alexander von Humboldt bursu ile 1972-74'de Köln Üniversitesi Sosyoloji Araştırma Enstitüsü'nde, aynı bursla 1978'de Bern Üniversitesi Pedagojik Psikolojik Bölümünde ve Fulbright bursu ile 1980-81'de Oregon Üniversitesi Kognitif Psikoloji Laboratuarı'nda araştırma yaptı. 1982-88'de Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı olarak görev yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesidir. "Psikolojinin Temel Mefhumları", "Öğrenmede Dikkat Problemi", "Hafıza Yanılmalarının Doğuşu", "Hafıza", "Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi", "İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü", "Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan" "Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler", "İnsan İnanan Bir Varlık" adlı eserlerin müellifidir.

ESERLERi:

KÜLTÜR VE MEDENİYET ÜZERİNE DENEMELER

Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler, ayrı yazılardan oluşmakla birlikte, o yazıların hepsini birleştiren bir medeniyet teorisine dayanmaktadır. Mevlâna'nın Modernliği ve Modern Bilim (1990) yazısında bir fikir olarak beliren yeni bir yaklaşım, Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve bir Medeniyet Teorisi (1997) adıl eserde bilimsel bir teori halinde sunuldu. Kültür ve Medeniyet Üzerine Denemeler; bu yeni teori ışığında millî ve insanî meseleleri tahlil etmektedir, insanın bir aileye mensup olması bir millete mensup olmasına engel olmadığı gibi, bir millete mensup olması da onun, insanlığı içinde duymasına engel değildir. Hakikat birdir ve bireyi, aileyi, milleti ve insanlığı kuşatır.Denemeler, yazarın, bu temayı, psikolojik, sosyal ve felsefî planda açıklığa kavuşturma çabalarının ürünüdür.

iNSAN iNANAN BiR VARLIK

Yılmaz Özakpınar'ın bu eseri, insanın iki hayatı olduğunu gösteriyor. Biyolojik süreçler tabakasında hayat doğa kanunlarına tabi olduğu halde, kendi zihninde oluşturduğu sembolik temsil ve tasavvur dünyasında insan kendini hür hisseder. Yazar, insandaki temsil ve tasavvur dünyasının, her insanın önüne bir imkânlar alanı açtığına hem de insanı belirsizlik içinde bıraktığına işaret ediyor.Belirsizliği gideren bilgidir; fakat, insan aklının ve deneyimlerinin ürünü olan bütün bilgiler, kesinlikten uzak, ihtimalî ve değişkendir. İnsan, bu dramatik durumuna nasıl bir çözüm bulacaktır? Bu eser, insanın kendini içinde bulduğu belirsizliğe çözüm arama çabalarının mantığını tahlil ediyor.

Psikolojinin Temel Mefhumları

Öğrenmede Dikkat Problemi

Hafıza Yanılmalarının Doğuşu

Hafıza

Kültür ve Medeniyet Anlayışları ve Bir Medeniyet Teorisi

İslâm Medeniyeti ve Türk Kültürü

Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan
T.Diyanet Vakfı Yayınları






Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz (http://www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=39)" İyi ki, biyografi.net var! "

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/printer.JPG (http://www.biyografi.net/kisiyazdir.asp?kisiid=273)

kitapyurdu.com'da
İlgili kitapları Bul (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=273#)

Legolas
28-07-07, 01:00
Yılmaz Öztuna ( 20.09.1930)
20 Eylül 1930 İstanbul doğumludur. İstanbul'da lise tahsilinin yanında İstanbul Konservatuarı'na devam etti. 1950 eylülünden 1957 temmuzuna kadar Paris şehrinde kaldı. Paris'in büyük kütübhanelerinde çalıştı. Paris Üniversitesi Siyasî İlimler Enstitüsü'nde (Sciences Politiques), Sorbonne'da Fransız Medeniyeti (Civilisation Française) kısmında, Alliance Française'nin yüksek kısmında okudu ve Paris Konservatuarı'na devam etti. 13 yaşında ilk makalesi ve 15 yaşında ilk kitabı basıldı. 1969'da Adalet Partisi'nden Konya Milletvekili seçilerek Ankara'ya yerleşti. Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu'nda denetleme kurulu üyesi, repertuar kurulu üyesi, eğitim kurulu üyesi (Ocak 1966- Kasım 81), Kültür Bakanlığı'nda bakan başmüşaviri (1974-77), İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarı'nda kurucu yönetim kurulu üyesi ve Türk Mûsıkisi Korosu'nda kurucu yönetim kurulu üyesi (1975'den beri), Yay-kur (Yaygın Yüksek Öğretim) üniversitesinde Osmanlı siyasî ve medeniyet tarihi öğretim üyesi (1975-78), Millî Eğitim ve Kültür bakanlıklarında 1969'dan beri pek çok ihtisas kurulunda üye ve başkan oldu. 1974-1980 arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin resmî ansiklopedisi olan ve Millî Eğitim Bakanlığı'nca yayınlanan Türk Ansiklopedisi'nin genel yayın müdürü olarak K harfinden T harfine kadar olan cildleri yayınladı. 1983 mayısında Milliyetçi Demokrasi Partisi'nin kurucuları arasında bulunarak merkez genel yönetim kuruluna seçildi, sonra istifa etti. 1985'de Faisal Finans Kurumu müşaviri oldu.

Pek çok radyo ve televizyon programı yaptı, bunlarda konuştu. Bazı konuşmaları A.B.D., Fransa, Avusturya gibi ülkelerin televizyonlarında yayınlandı. Bazı kitap ve yazıları çeşitli dillere tercüme edildi. Dünyada ilk defa olarak Türk Mûsikîsi Tarihi kürsüsünü kurdu. Kültür Bakanlığı'nın kurucularındandır. "Büyük Türkiye", "Osmanlı Cihan Devleti", "Büyük Türk Hakanlığı" gibi son yıllarda çok kullanılan tarihi ve siyasî tabirler, Yılmaz Öztuna'nındır. Ayasofya Hunkâr Mahfili'nin ibadete açılması ve Topkapı Sarayı'nda Hırkâ-i Saâdet Dairesi'nde Kur'ân okunması, 1000 Temel Eser, Ankara Devlet Konser Salonu ve İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin Türk Mûsikîsi'ne açılması gibi fikirler ve realizasyonlar Yılmaz Öztuna'nındır ve siyasî iktidara onun tarafından telkin ve kabul ettirilmiştir. Türk Kara Kuvvetleri'nin ve Deniz Kuvvetleri'nin evvelce yanlış olarak kutlanan yıldönümlerini bugünki doğru başlangıç tarihleri ile kutlanmasıın sağlıyan da Yılmaz Öztuna'dır. Bir çok konferans verdi. 6 kıt'ada pek çok ülkeyi gezdi, devlet adamları ve halkla görüşerek incelemeler yaptı. Milletlerarası bir çok kuruluşa üye seçildi.

Yılmaz Öztuna, Türkçe'yi çok iyi kullanması, en ilmî eserlerinde bile edebi bir üslûba sâhib bulunması, tarih'i geçmiş ve geleceğe atıflar yaparak ve derin bir coğrafya ve edebiyat kültürüyle beraber sunmasıyla şöhret yaptı.

Türkiye'de Osmanlı tarihinin iâde-i itibarını Yılmaz Öztuna temin etmiştir. Türk Parlamenterler Birliği, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, Ankara Aydınlar Ocağı, Anadolu Klübü, Yahya Kemal'i Sevenler Cemiyeti, İstanbul Şehrini Güzelleştirme Derneği, Müsteşrikler Cemiyeti, WACL, APACL, NATO Parlamenterler Birliği, Parlamentolararası Türk - Japon ve Türk - Kore, Türk - Suûdi Dostluk cemiyetleri, Avrupa Konseyi cemiyeti, Yılmaz Öztuna'nın üye, kurucu olduğu veya bulunduğu milli veya milletlerarası kuruluşlar arasındadır.

ESERLERi:

BiR DARBENiN ANATOMiSi

Yılmaz Öztuna bu kitabında 1876 askerî darbesini, Sultan Abdülaziz'in tahttan indirilmesive ölümü olayını, bütün detayları ile anlatıyor. Bütün o dönemin şahitlerinin ifadelerini naklediyor.

TÜRK TARİHİNDEN YAPRAKLAR

Türk Tarihinden Yapraklar, Yılmaz Öztuna'nın 1968'te İstanbul Radyosu'nda yaptığı konuşmalardan oluştu. Her konu, bir konuşmadır. 1969'da Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1000 Temel Eser serisinin 11. kitabı olarak basılıp 20.000 tiraj bir haftada satıldı. 1992'de Millî Eğitim Bakanlığı'nca Türk Klasikleri serisine alındı ve bu serinin 17. kitabı olarak basıldı. Şimdiye kadar 5 baskıda 58.000 tiraj yapan Türk Tarihinden Yapraklar artık klasiklerimiz arasına girmiş bulunuyor. Osmanlı ağırlıklı olmak üzere 2.200 yıllık tarihimiz içinde tam bir gezintidir.

OSMANLI PADİŞAHLARININ HAYAT HİKAYELERİ

Osmanlı Padişahlarının Hayat Hikâyeleri, Yılmaz Öztuna'nın klasikleşmiş kitaplarından biridir. Nesiller tarafından ilgiyle okundu. Bu kitaba dayanılarak senaryolar, piyesler yazıldı, filmler çekildi. 12 Osmanlı hâkan-halîfesinin kronolojik olarak hayatlarından kesitler veren bu eser, Osmanlı tarihinin en çarpıcı taraflarını vurguladı. Konuşmalar, o çağların Türkçe'si ile yazıldı. Olaylar, çok duru ve klasik bir dille tasvir edildi.

TÜRK TARİHİNDEN PORTRELER

Biyografi, tarihçinin edebiyata yaklaşabilme yeteneği ile orantılı bir türdür. Onun için, edebiyatın bir türü şeklinde de ele alınmıştır.Elinizdeki kitaptaki biyografiler, hayatları ve kişilikleri anlatılan şahsiyetlerin doğum sırasına göre kronolojik şekillerde sunuldu. En yaşlıları Bumın Kağan, en gençleri Turgut Özal olmak üzere... Hayatta bulunan bir kişiyi almaktan kaçındım.Tanıttığım şahsiyetlerin hepsinin Türk büyükleri, Türk dâhileri olmadıklarını sevgili okuyucularım hemen fark edeceklerdir. Daha mütevazi çapta büyükler de, Türk'e çok zarar vermiş birkaç kişi de alındı. Ancak çoğunluk, tarihimizin çeşitli alanlardaki dehalarından seçildi. Hiç unutulmasın, tarihin küçükleri de, tarihin büyükleri derecesinde milletlerin hayatını ve geleceğini şiddetle etkilemişlerdir.

TARİH SOHBETLERİ I, II, III

Biz bir cihan imparatorluğunun varisleriyiz. Geleceğimize dair görüşler ileri sürer, programlar yaparken geçmişteki bu muazzam siyasî ve medenî tecrübelerimizden sonuna kadar istifade etmek bizim en tabiî hakkımızdır. Millet ve devlet olarak misyonumuzu belirlemekte en sağlam ölçüyü de böyle bir tarih şuuru ile getirebiliriz. Bu itibarla aydınlarımızın ve gençlerimizin kendi tarihleri hakkında muhtelif cihetlerden bilgi edinebilecekleri eserlere ihtiyaç duydukları muhakkaktır.Ötüken, işte bu mülahazalarla, Türk tarih ve mûsıkîsine yaptığı değerli hizmetler ve verdiği kıymetli eserlerle haklı bir şöhret kazanan değerli yazar Yılmaz Öztuna'nın "Tarih Sohbetleri"ni üç cilt halinde sunmaktan şeref duyar.

Legolas
28-07-07, 01:01
Yılmaz Tekgül
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 17 MAYIS 2001

Uçak Kazası 34 Şehit !

DEHŞET KASASI
Milliyet 17 Mayıs 2001

Özel görevden dönen askerlerin üstünde bulunan cephaneler felaketin boyutunu artırdı. Dönerek yere çakılan uçak paramparça oldu

Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı Hava Grubu�na ait çift motorlu CASA CN235 tipi hafif nakliye uçağının Malatya yakınlarına düşmesi sonucu, 34 asker şehit oldu. Şehit pilot, son manevrayla Güzyurdu köyünü kurtardı. Diyarbakır 2. Hava Taktik Kuvvet Komutanlığı�ndaki askeri uçak görevli, tezkere alan ve izne giden askerleri Ankara�ya götürmek üzere öğle saatlerinde kalktı.

Kayısı bahçesine çakıldı

17 bin fitte, saatte 444 kilometre hızla giden uçakta saat 13.15�te kumanda arızası meydana geldi. Kontrol dışına çıkan uçak, Akçadağ ilçesine bağlı Gülyurdu ve Yağmurlu köyleri arasında Muhittin Erhan�a ait kayısı bahçesi ile pancar tarlalarının bulunduğu alana burgu gibi dönerek yere çakıldı. Uzun uçuş yapacağı için yakıt depoları dolu olan uçak yere çarpar çarpmaz infilak etti.

Bombalar üzerlerinde patladı

Büyük bir gürültüyle düşen uçaktaki askerlerin üzerlerinde bulunan mühimmatın da infilak etmesiyle ortalık cehenneme dönerken, metal ve ceset parçaları geniş bir alana yayıldı. Akçadağ Belediyesi ile Erhaç Üssü İtfaiyesi yangını söndürdü.

Karakutu bulundu

Askeri uçağın, kumanda sistemindeki arızadan düştüğü ağırlık kazanıyor. Uçağın kumanda sistemiyle elektrik sistemi arasındaki bir zıtlaşmadan, uyuşmazlıktan kaynaklanan kilitlenmenin, kontrol kaybına neden olduğu üzerinde duruluyor. Malatya Valisi Mustafa Yıldırım ise "Eskişehir ve Ankara�dan gelecek ekipler de incelemelerde bulunacak. Uçağın karakutusu bulundu. Uçakta havada patlama olmadığı için buzlanma ihtimali üzerinde duruluyor" dedi.

Terhis oldukları gün öldüler

Kara Pilot Yüzbaşı Yılmaz Tekgül ve Kara Pilot Üsteğmen Mahir Turan�ın yönetimindeki uçakta, Kara Pilot üsteğmenler Murat Erdeveci ve Levent Şahin�in yolcu olarak bulundukları bildirildi. Şehit olan 34 kişi arasında Binbaşı Lütfü Ceylan�ın yanı sıra, dün tezkerelerini alarak terhis olan yedi erin de bulunduğu öğrenildi. Terhis olan erler Ankara�ya ailelerinin yanına gidiyorlardı.

Legolas
28-07-07, 01:01
Yılmaz Tekin
ESERLERİ

Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1
Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-2
Yılmaz Tekin
Ümit Yayıncılık

Bir Gizli Servis Mensubunun Anıları Çuvaldız-1 kitabı ile Türkiye'de bir ilke imza atan Yılmaz Tekin, sizlere bu kez Çuvaldız-2 (Olgunlaştıran Yıllar) kitabıyla sesleniyor.

Bilindiği gibi Çuvaldız-1 kitabı çıktıktan bir süre sonra MİT'in Adalet Bakanlığına başvurusu üzerine Ankara Başsavcılığınca toplatılmış, ardından Ağır Ceza Makemesinde 7,5 yıl hapis istemiyle açılan davadan yazar ve yayıncı beraat etmişlerdi.

Yargılama sürecinde, meslekte yaşadıklarını "anılardan yola çıkarak" öyküleştiren Yılmaz Tekin, "Kalem Artığı Öyküler" kitabıyla bu türde de gerçeklerin özel ince mizah çizgisiyle okurlara aktarılabileceğini kanıtlamıştı.

Elinizdeki kitap, yazarın daha önce çalıştığı Teşkilat'taki anılardan hareketle çuvaldızını çekinmeden kullandığı ilk kitabı olan Çuvaldız-1'in "öz be öz gerçek" devamı...

Bu kitabın okuduğunuzda, gergeden avına çıkıp, otel odasında karafatmalarala boğuşmanın, postacı olup ev ev mektup dağıtmanın, MİT'çi olmadığı halde o kimliğe bürünen görevlilere dert anlatmanın, boş zamanlarda oturup şifreli mesaj hazırlamanın havasına siz de kendinizi kaptıracak; gerçeklerin traji-komik gizemine ulaşarak kendinizin de oyunun bir parçası olduğunuzu anlayacaksınız.

Çuvaldız-2 bir solukta okuyacağınız bir kitap.
(Arka Kapak)

Legolas
28-07-07, 01:01
Trabzon eşrafından Hacı Mehmet Bahattin Ulusoy'ın oğlu. Ulusoy Holding'in mali işlerden sorumlu kardeşidir. Kardeşi Saffet Ulusoy da Holding'de ulaştırmadan sorumludur.

Çalışmayı çok sevdiğini belirten Ulusoy, "Zaman zaman geceleri uyanır, ertesi gün yapacağım işlerle ilgili notlar alırım" diyor. Holding'deki diğer yönetici kardeşleriyle ilişkisini de şöyle değerlendiriyor: "İş ortağım olan kardeşlerimle görüş ayrılıklarını şirketlerimiz açısından en yararlı noktada bir senteze vardırmaya her zaman büyük gayret ettik..."

Bölgenin ulaşım sıkıntısına kendi ölçeğinde çözüm üreten ve bu yıllarda, fındık ve zahire ticaretiyle de uğraşan Baba Ulusoy, bir süre sonra, otobüs işletmeciliğinin yanı sıra yük taşımacılığı işine girer. Hacı Mehmet Bahattin Ulusoy'un kurduğu şirket 21'inci yüzyıla girildiğinde 300 milyon dolara ulaşan cirosu ulaşarak, sadece karada, havada, denizde Türk taşımacılık sektörünün liderlerinden olmanın yanı sıra, turizmde, otelcilikte, otomotivde, tekstilde gerçekleştirdiği girişim ve başarılarıyla uluslararası nitelikte bir şirketler topluluğu olma başarısını da gösterecektir.

Yılmaz Ulusoy, 1941'de Trabzon'da doğdu. Orta öğrenimini Trabzon'da tamamladıktan sonra İngiltere'de lisan öğrendi. 1959'da babasının şirketinde iş yaşamına başladı. Ulusoy aile şirketinin 1950'lerde karayollarına önem verilmesi taşımacılıkta, 60'larda ihracata önem vermesi de inşaat ve müteahhitlik alanında atılım yılları oldu.

1970'te Ulusoy Turizm ve Seyahat A.Ş.'nin kurulmasıyla Ulusoylar, turizm sektörüne girer. 1973'te Ulusoy Transport Company kurulur. Uluslararası TIR taşımacılığı alanında büyük bir atılım gerçekleştirilir. İstanbul'dan ve Türkiye'nin önemli ticari merkezlerinden yurtiçi ve yurtdışı nakliye hizmetleri gerçekleştirilir. Bu hizmetlerle Türkiye'ye 1.7 milyar dolar döviz girdisi sağlar ve Ulusoy ailesi her yıl altın madalya ile ödüllendirilir.

80'li yıllarda Türkiye'de karayolları yapımına ve ihracata büyük önem verilmesi Ulusoy şirketlerinin büyümesini sağlar. 1990'lı yıllarda Ulusoy, çeşitli sektörlerde etkinlik gösteren Türkiye'nin saygın kuruluşları arasında yerini alır.

Ulusoy Şirketler Topluluğu'nu oluşturan şirketler, Ulusoy Ticari Yatırımlar Holding A.Ş. çatısı altında toplandı. Ulusoy Ticari Yatırımlar Holding A.Ş. ile Transport Grubu, Otobüs Grubu, Otomotiv Grubu ve Tekstil Grubu'na bağlı şirketler 18 Mayıs 1996'da Yenibosna'da kurulan Holding Merkezi'ne taşındı.

Ulusoy kardeşler babalarının anısına Of'ta Meslek Lisesi yaptılar.

Resim koleksiyonu olan Yılmaz Ulusoy spor, sinema ve tiyatrodan hoşlanır.

Evli ve 3 çocuk babasıdır.

Legolas
28-07-07, 01:01
Yiğit Alpogan
GÜNDEM

Büyükelçi Alpogan: İşimi layıkıyla yapacağım
Zaman 20.08.2004

Milli Güvenlik Kurulu�nun ilk sivil genel sekreteri Atina Büyükelçisi Yiğit Alpogan, gösterilen teveccühe layık olacağını söyledi.
Atamadan onur duyduğunu belirten Yiğit Alpogan, �Görevin önemi ortada. Ben de bu önemin idrakindeyim.� dedi. Zaman�a konuşan Büyükelçi Alpogan, Türkiye�nin AB yolunda büyük reformlar yaptığını ifade etti. Aralıkta ta-rih verilmesini beklediğini kaydeden Yiğit Alpogan, şöyle konuştu: �Helsinki kriterlerini yerine getirmemiz söylendi. Aradan geçen zaman diliminde kriterlerin hemen hemen tamamı gerçekleştirilmiştir. Dolayısıyla Avrupa Birliği, objektif değerlendirme yaptığında bunları görecektir. AB�nin Türkiye�yi bünyesine katmasında sayılmayacak kadar faydalar vardır. Çıkarlar örtüşmektedir. Aralıkta olumlu bir netice bekliyorum.�

Referandumla sonuçlanan başarılı Kıbrıs müzakerelerinde aktif rol alan Yiğit Alpogan, gelinen nokta sebebiyle AB'ye sitem etti. Türkiye'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin üzerine düşeni yaptığını belirten MGK Genel Sekreteri Alpogan, şu çağrıyı yaptı: "Türk tarafının içinde bulunduğu insanlık dışı ambargoların kırılması, tecritin sona erdirilmesi gerekiyor. Temel öncelik, insani hayat koşullarının önündeki engellerin kaldırılmasıdır."

MGK Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, görevi boyunca yakından gözlemlediği Türk-Yunan ilişkileri için de pozitif bir tablo çizdi. Bu konuda çok iyimser olduğunu ifaden eden Alpogan, özellikle 1999 yılından sonra başlayan süreçte büyük ilerlemeler kaydedildiğini dile getirdi. İki ülke arasındaki ilişkilerin hiçbir zaman bu kadar iyi olmadığını vurgulayan Alpogan, komşu ülkenin aralıktaki zirvede Türkiye'nin yanında yer alacağını kaydetti.

MGK görevi nedeniyle 2 buçuk yıldır bulundukları şehirden ayrılmak zorunda kalacak olan Yiğit Alpogan, bunun hem kendisi hem de ailesi için zor olacağının altını çizdi. Alpogan, "Atina'dan belli bir ölçüde burukluk ve hüzünle ayrılıyorum. Yunanlı dostlarımızla çok iyi ilişkiler kurduk. Onları unutmak mükün değil. Yaşadığımız tatlı anıları hayatım boyunca muhafaza edeceğim." görüşünü dile getirdi.

Legolas
28-07-07, 01:01
Yonca Evcimik
Pop Müzik
Doğum Yeri : İstanbul
Kariyeri : Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Yüksek Bale Bölümü´nden mezun oldu. 1978-1990 yılları arasında müzikallerde profesyonel dansçı ve şarkıcı olarak çalıştı. Aynı tarihlerde birçok tiyatroda oyunculuk yaptı. 1979´da Şan Tiyatrosu´na girdi. 1984´e kadar burada birçok oyun ve müzikallerde yer aldı. Yedi Kocalı Hürmüz, Hisseli Harikalar Kumpanyası, Şen Sazın Bülbülleri, Nükhet Duru ve On Yıl Geçti, Ajda Pekkan Süperstar, Hababam Sınıfı ve Carmen rol aldığı çalışmalardır. Bu dönemde ayrıca Hababam Sınıfı Güle Güle ve Kızlar Sınıfı adlı filmlerde de oynadı. 1985-1988 yılları arasında, Devekuşu Kabare Tiyatrosu´nda Yasaklar, Aşkolsun, Geceler, Reklamlar ve Deliler adlı oyunlarda rol aldı. 1989-1990 yılları arası Gülhane Etkinlikleri´nde sunucu ve Show Girl olarak çalıştı. 1990-1991 yıllarında müziğe ağırlık vererek, ilk albümünün çalışmalarını sürdürdü. Bu ilk albüm 1991´de yayınlandı ve ´Abone´ adıyla müzik marketlerde yerini aldı. Kısa sürede o günlerin satış rekorunu kırdı. Bu albüm ve şov tarzı, Türkiye´nin pop dünyasına yepyeni bir boyut getirdi. 2 milyon adet satan bu albümün başarısındaki temel nokta, dans grubu ve şov niteliğinde hazırlanan ilk albüm olmasıydı. 1993 yılında, ikinci albümü olan ´Kendine Gel´ çıktı. Profesyonel bir ekip tarafından hazırlanan bu albüm, vücut ritminin kullanıldığı, klibinden kartpostalına kadar bir reklam mantığıyla çalışılan ilk albüm olma özelliğini taşımaktaydı. 1994´de Türkiye´de bir ilki gerçekleştirerek ülkemizin ilk single´ını yaptı. '8:15 Vapuru' adlı bu single, kısa sürede müzik marketlerde ilk sıralara yükseldi. Aslında bu single´ı yapmaktaki amacı, yeni albümü 'Yonca Evcimik 1994'ü tanıtmaktı. Bu üçüncü albümü, 1994 yılı Temmuz ayında marketlere girdi. Farklı bir tarz deneyen sanatçı, Jamaican Rap Sound´un Türkiye´de ilk kez kullanıldığı bu albümle popülaritesinden ve başarısından bir şey kaybetmediğini kanıtladı. Artık sıra her zamanki gibi ´yeni ve ilk´ şeyler yapmaya gelmişti. Bu amaçla kendisine gelen teklifleri değerlendiren Evcimik, bu kez gerçek anlamda House Musıc ve Soul Vokal çalışması yaparak Avrupa ve dünyaya açılan ilk pop sanatçımız oldu. 29 Eylül 1994´de parçanın klibi MTV Party Zone´da gösterildi. 30 Eylül 1994´de Amsterdam Chemistry Dance Club´da yapılan Avrupa Premieri ile çalışmaları start aldı. Gerek promosyonun tamamıyla Avrupa´ya dönük olması ve gerekse single formatının sadece Avrupa´da piyasaya çıkacak olması, bu girişimi daha da önemli kıldı. Parça, Hollanda´da 12 inch(promo) ve cd formatında basıldı ve 'I´m Hot For You', onun Dub Miksi ve 'Haydi Durma Dans Et' adlı üç parçalık single, 1 Ekim 1994´de Avrupa´da satışa sunuldu. Parçanın klibi ise, yurtdışından gelen bir ekip tarafından çekildi. Daha önce çektiği video kliplerden ikisi ödül almış Rene Nujiens, klibin yönetmenliğini üstlenirken, prodüktörlüğünü de aynı zamanda 'I´m Hot For You' isimli parçanın söz yazarı olan Richard Cameron yaptı.

Kötülük ve Günah
1997 yılında ´Yaşasın Kötülük´ isimli single çalışması piyasaya sürüldü.1998´de ´Günaha Davet´ adlı albümünü çıkardı.

İşkadını
Evcimik´in ayrıca prodüksiyon çalışmaları da bulunuyor. Birkaç İyi Adam ve Çıtır Kızlar gruplarının single ve albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlendi. Tüm bu çalışmaların yanısıra Evcimik, başka bir yönünü de ortaya koyarak klip yönetmenliğine soyundu. Kendi kliplerinin yanısıra prodüktörlüğünü yaptığı Çıtır Kızlar Ve Birkaç İyi Adam gruplarının da birçok klibini yönetti.
1991´de çalışmalarının karşılığını birçok ödül alarak gördü. 'Abone' ile başlayan müzik maratonunda aldığı ödüller arasında 'En Çok Satan Albüm Ödülü', 'Ümit Vaad Eden Sanatçı Ödülü' ve en son olarak Türkiye´de bir müzik kanalının düzenlediği organizasyonda 'Yılın En İyi Kadın Pop Sanatçısı Ödülü' ve KKTC´de düzenlenen bir törende de 'Yılın Kadın Pop Sanatçısı Ödülü' bulunmaktadır.

Legolas
28-07-07, 01:02
Yorgo Papandreu
1952'de ABD'nin Minnesota eyaletine bağlı St. Paul kentinde doğan Yorgo Papandreu'nun annesi bir Amerikalı'ydı . Eğitiminin büyük bölümünü yurtdışında tamamlayan Papandreu, 1981'de babasının isteği ile politikaya girdi ve milletvekili seçildi. Uzun yıllar çeşitli bakanlık görevlerinde bulunan Yorgo 1999 Şubat'ında Pangalos'un istifası üzerine dışişleri bakanı oldu.

Yorgo dedesi ve babasının tam tersi bir politika izleyerek herkesi şaşırttı. Türk-Yunan ilişkilerine bugüne kadar hiçbir politikacının cesaret edemediği kadar yüreklice yaklaştı.

Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne aday olarak kabul edilmesi için tavır koydu ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem'le korkusuzca diyalog kurdu. Genç politikacı babasından kendisine kalan Türk düşmanlığı mirasını yüreğinden ve beyninden söküp attı.

İki ülkenin yaşadığı ortak acılar üzerine iki toplum arasında beliren dostluk ve kardeşlik havası bu yürekli politikacının yaptıklarının ne kadar doğru olduğunu gösterdi. Papandreu, tutarlı politikasıyla Kostas Simitis kabinesinin değişmezleri arasında yer alıyor.

Legolas
28-07-07, 01:02
Yörük Ali Efe ( 1896)- (27.09.1951)
1896�da doğan Yörük Ali genç yaşında Nazilli yöresinde efelik yapmaya başladı. Yunanlıların 15 Mayıs 1919�da İzmir�i işgal etmelerinin ardından İçcbatı Andolu�ya ilerlemeleri üzerine, zeybekleriyle birlikte silahlı direnişi başlattı.

26-30 temmuz 1919�da toplanan Balıkesir Kongresi�nde yunanlılara karşı ulusal seferberlik kararı alınınca , Yörük Ali Efe�nin Nazilli cephesindeki güçlerine katılımlar giderek artmaya başladı. Birliklerine �Milli Aydın Alayı� adı, kendisine de �Milis albayı� rütbesi verildi. Kasım 1920�de alayıyla birlikte düzenli ordu birliklerine katılan Yörük Ali Efe, Kurtuluş Savaşı�nda gösterdiği yararlıklarından dolayı İstiklal Madalyası ile ödüllendirildi.

Adına türkü yakılan (Şu dalmadan geçtin mi?/efelerin içinde Yörük Ali�yi seçtin mi?/ Heyt gidenin Efesi...) Yörük Ali Efe�nin, 1997�de Aydın belediyesi�nce yaptırılan heykeli, efelerin bıyıksız olamayacağı gerekçesiyle kaldırıldı ve 1998�de bıyıklı olarak yeniden dikildi.

Kurtuluş Savaşı kahramanlarından ve milis komutanlarından Yörük Ali Efe 27 Eylül 1951�de doğum yeri olan Nazilli köyünün Kavaklı köyünde öldü.

Hakkında Yazılan Eserler

1.Ege'nin Kurtuluş Destanı Yörük Ali Efe
Cilt: 1
Sabahattin Burhan
Yeni Asya Yayınları
"Bazıları o zamanlarda yapılan işlerin birçoklarını bana ve başkasına mal ederler. Bu yanlıştır. Bir kişinin, beş kişinin, elli kişinin böyle büyük davalarda ne ehemmiyeti olur ki? Gönlünde vatan muhabbeti taşıyan her vatansever o günlerde bizim gibi düşünmüş, bizim gibi duymuş, ondan sonra da bizimler beraber olmuştur. Milli mukavemette arslan payını kendine ayırmakta hata vardır. Bir elin şamatası olur mu ki?"

Legolas
28-07-07, 01:02
Yunus Emre
(1241?-1321?) Hayatı hakkında kesin bilgimiz yoktur. Son araştırmalara göre 1240/41 ile 1320/21 yılları arasında yaşadığı kabul edilmektedir. Şiirlerinden ve hayatı hakkında yazılıp anlatılagelen menkıbelere göre; iyi bir eğitim görmüştür. Taptuk Emre'nin dergâhına kapılanmış, orada tasavvuf terbiyesinden geçmiştir. Halkı irşad etmek amacıyla diyar diyar dolaştı. Şiirleriyle irşad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüştü. Yıllar süren gurbet hayatından sonra doğduğu köye, Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy'e döndü. Orada vefat etti. Sonradan burada kendisi için bir anıt mezar yapıldı. Anadolu'nun birçok yerinde kabri ya da makamı olduğu rivayetleri vardır. Yunus, Türk edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Kendisinden sonra gelen pek çok şairi etkilemiştir. Kullandığı Türkçe, işlediği temalar, şiirindeki sadelik ve yalınlık, onun ne denli büyük bir şair olduğunu ispat etmeye yeter. Bazı şiirlerinde aruzu da deneyen Yunus, asıl şiir kabiliyetini heceyle yazdığı ilahî, nefes ve semaî türü şiirlerinde ortaya koymuştur. Şiirleri bir çok araştırmacı tarafından derlenip toplanmış ve yayınlanmıştır. Dîvân'ının karşılaştırmalı metni Dr. Mustafa Tatçı tarafından basılmıştır.

GEL GÖR BENİ AŞK NEYLEDİ

Gönlüm düştü bir sevdaya gel gör beni aşk neyledi
Başımı verdim kavgaya gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm yana yana aşk boyadı beni kana
Ne âkilem ne divâne gel gör beni aşk neyledi

Ben yürürüm ilden ile dost sorarım dilden dile
Gurbette hâlim kim bile gel gör beni aşk neyledi

Benzim sarı gözlerim yaş bağrım pâre yüreğim baş
Hâlim bilen dertli kardaş gel gör beni aşk neyledi

Gurbet ilinde yürürüm dostu düşümde görürüm
Uyanıp Mecnûn olurum gel gör beni aşk neyledi

Gâh tozarım yerler gibi gâh eserim yeller gibi
Gâh çağlarım seller gibi gel gör beni aşk neyledi

Akar sulayın çağlarım dertli ciğerim dağlarım
Şeyhim anuban ağlarım gel gör beni aşk neyledi

Ya elim al kaldır beni ya vaslına erdir beni
Çok ağlattın güldür beni gel gör beni aşk neyledi

Ben Yûnus-ı bî-çâreyim başdan ayağa yareyim
Dost ilinde avareyim gel gör beni aşk neyledi

Legolas
28-07-07, 01:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1467.jpg
Yunus Nadi Abalıoğlu ( 1870)- (28.06.1945)
1880'de Fethiye'de doğan Yunus Nadi, Rodos adasındaki Süleymaniye Medresesi'nde ve Galatasaray Lisesi'nde okuduktan sonra hukuk öğrenimi gördü. Gazetecilik ve yazarlık hayatına Baba Tahir'in çıkardığı Malumat gazetesinde başladı. 1901' de yönetim karşıtı gizli bir derneğe katılmak suçundan üç yıl hapse mahkum oldu ve Midilli Kalesi'ne gönderildi.

Meşrutiyet'in ilan edilmesi üzerine İstanbul' a dönerek İkdam ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde yurt sorunlarım işleyen yazılarıyla dikkat çekti. 1910'da Selanik'te çıkan İttihat ve Terakki'nin yayın organı Rumeli gazetesinde başyazarlık yaptı ve ertesi yıl Mebusan Meclisi'ne Aydın milletvekili olarak katıldı.

1918' de kurduğu Yeni Gün gazetesinde işgal devletlerine karşı yazdığı yazılardan dolayı tutuklanacağını anlayınca 1920' de Ankara'ya kaçtı ve gazetesini Anadolu'da Yeni Gün adıyla orada çıkarmaya devam etti. Aynı yıl Muğla milletvekili olan Yunus Nadi, Cumhuriyetin kurulduğunu bildiren kanun maddesini Meclis'te okumuştu. 7 Mayıs 1924'te İstanbul'da kurduğu Cumhuriyet gazetesinde ölümüne kadar başyazarlık yaptı.

1946'dan bugüne, anısını yaşatmak için, çeşitli dallarda Yunus Nadi Armağan Yarışması düzenlenmektedir.

Cumhuriyet ve Yeni Gün gazetelerinin kurucusu, Muğla milletvekili, yazar Yunus Nadi Abalıoğlu, tedavi için gittiği Cenevre' de 28 Haziran 1945'de öldü. Cenazesi İstanbul' a getirilerek Edirnekapı Şehitliği'ne gömüldü.

Gazeteci Nadir Nadi ile Gazeteci Doğan Nadi'nin ve Leyla Uşaklıgil'in babasıdır.

Legolas
28-07-07, 01:03
Yurdaer Altıntaş
Dünyaca ünlü grafik sanatçısı.Yurdaer Altıntaş, 1935 yılında İstanbul�da doğdu. 1952-1957 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi�nin Afiş Atölyesi�nde eğitim gören Altıntaş, 1964�te İstanbul Türk-Alman Kültür Merkezi�nde ilk Türk grafik tasarım sergisini gerçekleştirdi.1954�te Almanya�da yayınlanan Gebrauchsgraphik dergisinde kendisine yer verilmesiyle dış yayınlarda yer alan ilk Türk grafik tasarımcısı olan sanatçı 1968�de Grafik Sanatçıları Derneği�nin kurulmasına öncülük etti. Grafik tasarımının bir çok dalında ürün vermesine rağmen, 1974 yılında yaptığı Karagöz resimleri ve tiyatro afişleriyle tanınan Yurdaer Altıntaş, uzun bir süre Dormen ve Kent Tiyatrosu�nun afişlerini yaptı. Sanatçı, halen Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü�nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır.

Polenez yani Polanya kökenli.Cedleri 1832�de Osmanlı�ya sığınan baron Wilkowsky�e dayanır.

Yurdaer Altıntaş, sağlam bir figür anlayışıyla, figürler arası uyumu çok iyi belirten bir sanatçı. Geleneksel sanatımız olan Karagöz ve Hacivat tiplemeleri, Nasreddin Hoca ve Dede Korkut masallarını çağdaş bir anlatım tarzıyla resmetmiştir. Kendine özgü desen anlayışıyla stilize ettiği figürlerde estetik değerler ve renkler gölge ve ışık düzeniyle daha belirgin bir hale getirmiştir. 1988 yılından sonra Altıntaş �Melekler� dizisi resimleriyle de mizahı ön plana çıkarmak istemiştir. Resimlerinde ana tema ne olursa olsun, içeriğinde sevecen bir yaklaşımla ironi işlenmiştir. Altıntaş bir çok ülkede sergiler açıp, bienal, trienal ve karma sergilere katılıp, çeşitli ödüller almıştır. Eserleri çeşitli müze ve arşivlerde bulunmaktadır.

Legolas
28-07-07, 01:03
Yusuf Adıgüzel
KÜLTÜR ENDÜSTRİSİ
Kitle Toplumunun Açmazları

Yusuf ADIGÜZEL
Şehir Yayınları, İletişim Dizisi, 175 Sayfa

Son zamanlarda, kitle, kitle kültürü, enformasyon toplumu, popüler kültür gibi kavramlar sıkça kullanılır oldu. Kitaba adını veren �Kültür Endüstrisi� kavramı, kitle kültürü ve iletişim araçlarına eleştirel yaklaşanların kullandıkları temel kavramlardan biri. Kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, �kültür endüstrileri� ile beslenen, ticari bir düzenlemeler ve reklam araçları ile şekillenen, kısaca ekonomik boyutu ön planda olan yeni toplumsal yapı ve tüketim anlayışı ortaya çıkmıştır.

Geleneksel toplumlarda toplumsallaşmada en önemli faktör olan aile, kitle toplumunda rolünü, yavaş yavaş kültürü üreten ve yayan bir sanayi haline gelen kitle iletişim araçlarına bırakmıştır. Kitle toplumunun bireyleri artık popüler kitle kültürü içinde ve popüler kültür ürünleriyle yetişmeye başlamıştır. 1923-1950 yılları arasında faaliyet gösteren Frankfurt Okulu ve Toplumsal Araştırma Enstitüsü tarafından geliştirilen �kültür endüstrisi� teorisi, sonraki yıllarda da kitle iletişim araçlarına eleştirel bakış açısı getiren araştırmacıların, bilim adamlarının ve akademisyenlerin en önemli referans kaynağı olmuştur.

McLuhan'ın deyimiyle dünya 'evrensel bir köy'e dönüşmüştür. İletişim teknolojileri sayesinde ortak enformasyon üretmek, almak ve göndermek olabildiğince hızlı ve kolay bir hal almıştır. Kitle iletişim araçları, radyo, Teleevizyon ve gazeteler her geçengün yayılırken, iletişim süreci de hızlanmış, gittikçe tüm dünyadaki gelişen olaylardan çok kısa sürede haberdar olma imkanı sağlamıştır. Uydu teknolojisi ile radyo ve TV yayınları uluslararası bir boyut kazanırken, mikroelektronik telefax teknolojisi ile bütün bir gazete sayfası bir kaç dakika içinde binlerce km uzağa gönderilebilmektedir. İnternet teknolojisinin de gelişerek hızla yaygınlaşması, iletişimi oldukça kolaylaştırırken, dünyamızı her geçengün daha da küçültmektedir.

Gelişen kitle teknolojisi kültürel iletişimi de güçlendirmiş, toplumların birbirlerinden daha kolay haberdar olmasını sağlanmıştır. Kitle iletişim araçları �kültür sanayileri�dir. Üretilen ve yayılan bilgi ve haberler bir kültürel üründür ve bir ekonomik amaca yöneliktir. Bu amaç da kitle iletişim araçları teknolojisini üreten hakim güçlerin kültürünü yaymak ve global dünyada standartlaşmış popüler ürünlerini satmaktır. Kitle toplumunda, kültür endüstrileri olan kitle iletişim araçlarının etkisiyle gereksiz ve aşırı tüketme isteği, gelecek korkusu, bireycilik, hayatın anlamsızlaşması ve yabancılaşma gibi bir takım sorunlar ortaya çıkmaktadır.

Kitap, enformasyon-iletişim- devrimiyle ortaya çıkan kitleyi ve kitle kültürünü ele alarak, kitle iletişim araçlarının ortaya çıkardığı Kültür endüstrisi ve hızlanan kültürel iletişim süreçlerini değerlendirmek ve kitle toplumunun açmazlarını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Kitap, kültür endüstrilerinin doğmasının en önemli adımı olan sanayi devriminden başlayıp günümüze kadar uzanan bir süreyi kapsamaktadır. Kitapta ilk olarak sanayi devriminin tarihi süreci ve yeni toplumsal yapı değerlendirilmiş, daha sonra ise iletişim teknolojilerinin gelişimi ele alınmıştır. Kültür Endüstrisi ve Kültürel İletişim Bölümünde, toplum ve iletişim, enformasyon toplumu, iletişim kuramları, popüler kültür, kültürel iletişim ve kültür endüstrisi konuları incelenmiştir. Son bölümde ise Kitle Toplumunun Açmazları değerlendirilmiştir.

Kitle toplumu öncelikle Batı�da doğmuş, problemler de yine Batı toplumlarında görülmeye başlanmıştır. Türkiye�de kitle toplumu tartışmalarının tarihi bir kaç yıllık geçmişe sahiptir. Dolayısıyla faydalanılan kaynaklar daha çok çeviri eserler olmuştur. Kitle kültürünün Türkiye�ye yansıması konusundaki eserler de çok sınırlı sayıda 1990 yılı sonrasında ortaya koyulmuştur. Ülkemizde �İletişim Sosyolojisi� kürsüsünün bulunmaması nedeniyle bu konudaki bilimsel eser sayısı da oldukça azdır. Kitap, �iletişim sosyolojisi� çalışanlara ve ilgi duyanlara küçük de olsa bir katkıda bulunmayı amaçlıyor.


ARKA KAPAK:

Frankfurt Okulu tarafından geliştirilen kültür endüstrisi, eleştirel kuramcıların kitle iletişim araçlarını nitelemekte kullandıkları bir kavramdır. Okul mensupları, 1930-1940 yılları arasında kitle iletişimi, kitle kültürü ve tüketim toplumunun ortaya çıkışını yaşadılar ve gelişmesine tanık oldular. Bu tanıklık, yeni toplumsal biçimlere ve kitle kültürü ürünlerine kitleyi ikna etmekte kullanılan reklam, kültürel değerler ve kitle iletişim yöntemlerini kullanan kapitalist moderniteyi eleştirmekte oldukça kullanışlı bir kavram olan �kültür endüstrisi� kavramını ortayı çıkardı.

Kitle iletişim araçlarının görünen ve olması gereken haber verme ve yenilikleri halka ulaştırma gibi toplumsal işlevlerinden öte varlık nedeni ekonomiktir. Kitle iletişim araçları, orijinallikten ve estetikten uzak basit ve tüketimi kolay eğlence ve kültür ürünlerini kitle toplumuna sunmaktadırlar. Kitle iletişim araçlarının gelişmesi, kültürel ürünlerin üretimini ve pazarlamasını kolaylaştırması bir yana, kültürü üretilen ve pazarlanan bir meta haline getirmiştir. Kitle iletişim araçları kültürdeki değişmelerle kitle toplumunda ortaya çıkan açmazlara çözüm üretmek yerine, sorunun en önemli nedeni ve parçası olmuşlardır.

Legolas
28-07-07, 01:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1669.jpg
Yusuf Akçura - (1935)
İttihat Terakki'yle ilişkileri nedeniyle Mekteb-i Harbiye'den atılarak Trablusgarp'a sürüldü. 1914'te Mekteb-i Mülkiye'ye tarih müderrisi oldu. 1918'e kadar kurulan her milliyetçi kuruluşta emeği var. Mütareke yıllarında Anadolu'ya ilk geçenlerden. İlk mecliste milletvekili. Kurtuluştan sonra Türk Tarih Kurumu Başkanı. "Üç Tarz-ı Siyaset" makalesiyle Türkiye'deki milliyetçi akıma teorik bir çerçeve çizmeye çalıştı.Ancak Anadolu kaynaklı Türk Milliyetçiliği bu çerçevenin dışında gelişti. 1918'den sonra Turan fikrinden vazgeçti. 1935'te Haydarpaşa Garı'nda çocuklarıyla yürürken kalp krizinden öldü.

Legolas
28-07-07, 01:03
Yusuf Algazi
Gerçek adı Yasef Algazi. Yahudi kökenli. Aykırı şiirleriyle tanındı. Teşvikli kağıt ithalatında yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle Türkiye'de mahkemelik oldu.Mahkeme sonucunu beklemeden İsrail�e kaçtı.Şarkıcı Selda Bağcan, Algazi�nin şiirlerinden besteler yaptı.

Legolas
28-07-07, 01:04
Yusuf Atılgan
Yusuf Atılgan (Manisa, 27 Haziran [nüfus kaydında 25 Ağustos] 1921- İstanbul, 9 Ekim 1989) Romancı, öykücü.

Tam adı Yusuf Ziya Atılgan. Nevzat Çorum ve Ziya Atılgan imzalarını da kullandı. Avniye Hanım ile tahsildar Hamdi Atılgan'ın oğlu. Manisa Ortaokulu'nu (1936), parasız yatılı olarak Balıkesir Lisesi'ni (1939) ve ikinci sınıftan sonra askeri öğrenci olarak devam ettiği İÜEF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1944). A. N. Tarlan yönetiminde hazırladığı bitirme tezinin konusu "Tokatlı Kâni, Sanat, Şahsiyet ve Psikoloji" idi. O dönemde Akşehir'de bulunan Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıl edebiyat öğretmenliği yaptı (1945). Üniversite öğrenciliği sırasında Komünist Partisi'ne katılarak faaliyette bulunduğu iddiasıyla sıkıyönetim mahkemesince tutuklanarak Ceza Kanunu'nun 141. maddesi uyarınca hapse mahkûm edildi. Altı ay Sansaryan Hanı'nda, dört ay da Tophane Cezaevi'nde olmak üzere on ay hapis yattı. Tahliye olduktan (25 Ocak 1946) sonra doğduğu yer olan Manisa'nın Hacırahmanlı köyüne yerleşti; burada evlenerek uzun süre çiftçilik yaptı. Hacırahmanlı Spor Kulübü'nün kurucuları arasında yer aldı (1950). 1976'da tiyatro oyuncusu Serpil Gence ile ikinci evliliğini yaparak İstanbul'a yerleşti; bir çocuğu oldu. 1980'den sonra, Ü. Tamer'in isteğiyle, Milliyet (daha sonra Karacan) Yayınları'nda danışmanlık ve çevirmenlik, kısa bir süre de Can Yayınları'nda redaktörlük yaptı. Üzerinde çalıştığı "Canistan" adlı romanını tamamlayamadan kalp krizi sonucu Moda'daki evinde öldü; Bülbülderesi Mezarlığı'nda (Üsküdar) toprağa verildi. Hacırahmanlı Belediyesi tarafından "Yusuf Atılgan Halk Kitaplığı" kuruldu (1990). Hakkında yazılan yazı ve röportajlar ve kendisine adanan yazılar ölümünün ardından bazı "Perşembeci Dostları" tarafından Yusuf Atılgan'a Armağan adlı kitapta derlendi.

Tercüman gazetesinin 1955'te açtığı öykü yarışmasında birincilik ödülü alan "Evdeki" (Nevzat Çorum adıyla) ve aynı yarışmada dokuzunculuk ödülü alan "Kümesin Ötesi" (Ziya Atılgan adıyla) adlı yapıtları yayımlanan ilk öyküleri oldu (Tercüman gazetesi); son öyküsü "Eylemci" ise 1987'de yayımlandı (Gergedan dergisi). "Ölü Su" adlı şiiri Yazı (1978), "Ayrılık" adlı şiiri ise Milliyet Sanat'ta (1980), S. Kierkegaard'dan çevirdiği bazı pasajları Değişim dergisinde (1961-62) yayımlandı.

İlk romanı Aylak Adam'la modern Türk edebiyatı içinde çok önemli bir yere sahip olan Y. Atılgan, özellikle yabancılaşma ve bunun zorunlu sonucu yalnızlık temasını başarıyla işleyen bir yazar olarak tanındı. Geçimini ailesinden kalan mirasla, herhangi bir işte çalışmak ihtiyacı duymadan sağlayan; kendi tanımıyla "zengin değil ama paralı" bir adam olarak hemen hiçbir sorumluluk üstlenmeden bohem bir hayat yaşayan ve "gerçek sevgiyi arayan" C. adlı genç bir adamın anlatıldığı Aylak Adam, öncelikle, Türk edebiyatında çağdaş bireyi olanca trajedisiyle yansıtabilen bir ilk roman olarak öne çıkar. Romanda, "ku-ya-ra" (kumda yatma rahatlığı) ve "a-da-ko" (ağaç dalı kompleksi) kavramlaştırmalarıyla iletilmeye çalışan birey durumları, aynı zamanda bireyin trajedisini de oluşturan gerçeklikler olarak, bireyin özgürlüksüzlüğü, yabancılaşması ve yalnızlığına farklı bir perspektif getirir. C.'ye göre: "Bütün çağların trajedisi(dir) bu, Ku-ya-ra: 'Kumda yatma rahatlığı.' A-da-ko: 'Ağaç dalı kompleksi'. Şimdi kumda yattığım için kuyara diyorum. Daha da genişletilebilir. Kuyara, alışılmış tatların sürüp gitmesindeki rahatlıktır. Düşünmeden uyuyuvermek. Biteviye geçen günlerin kolaylığı. Ya adako? Ağaç dalındaki, gövdeden ayrılma eğilimini farkettin mi bilmem? Hep öteye öteye uzar. Gövdenin toprağa kök salmış rahatlığından bir kaçıştır bu. Özgürlüğe susamışlıktır. Buna ben 'ağaç dalı kompleksi' diyorum. Genç hastalığıdır. Çoğunlukla Kuyara dişidir. Adako erkek. Pek seyrek cins değiştirdikleri de olur. Ağaç dalı kompleksine tutulmuş kişi tedirgindir. İnsanların ağaç dallarını budayıp gövdeye yaklaştırdıkları gibi, yakınları onun içindeki bu Adako'yu da budarlar. Onu gövdeden ayırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Kimi insana ne yapılsa yararı olmaz. Asi daldır o. Ayrılır. Balta işlemez ona." Ancak romanın sonu, C.'nin kesin yenilgisiyle gelir çünkü bireyin gövdeden ayrılmak biçiminde dışavurduğu özgürlük isyanı ve öylece kazandığı asi karakter, aynı zamanda gövde (hayat, toplum) tarafından alaşağı edilmesi gereken bir karakterdir; çünkü aykırıdır, uyumsuzdur ve bu yönüyle bünye dışına atılması gerekir. İkinci roman Anayurt Oteli ise, Aylak Adam'ın C. tipiyle iletmeye çalıştığı kentli bireyin yalnızlığını, Zebercet tipiyle kasabaya; ama daha önemli olarak da yalnızlığın kimsesizlik olarak biçimlendiği bir çıkışsızlığa, bunalıma, giderek de cinayet ve intiharla sonuçlanan bir trajediye taşır. Aylak Adam'ın C.'si gibi Anayurt Oteli'nin Zebercet'i de esas olarak sevgiyi aramaktadır ancak Zebercet'in yaşadığı sevgi açlığı C.'nin yaşadığıyla kıyaslandığında katıksızdır ve bir dizi cinsel problemle de bütünlenerek bunalım düzlemine taşınır. Yusuf Atılgan'ın ölümünden sonra yayımlanan "bitmemiş" romanı Canistan ise romanın yaşandığı zaman dilimi ve coğrafya göz önünde bulundurulduğunda "birey"den, dolayısıyla da birey planında yaşanan çelişki ve açmazdan bağımsızdır; Y. Atılgan, Canistan'da, insan gerçekliğine daha dolaysız, hatta güdüsel bir düzlemde yaklaşmaya çalışır. Bu çerçeveden bakıldığında, Aylak Adam'ı kentin, Anayurt Oteli'ni kasabanın ve Canistan'ı köyün romanı saymak gibi bir değerlendirmeden yola çıkılabilir ki bu, Y. Atılgan'ın yazı serüvenine olduğu kadar, Türk romanının serüvenine de farklı bir perspektif getirir. Canistan, "köy romanı" gerçekliğine Y. Atılgan'ın kaleminden, Türk edebiyatında örneğine daha önceki örneklerde hiç rastlanmayan biçimde şiddet öğesi ve cinselliğin şiirsel katkısını getirir. Bu çerçeveden bakıldığında Canistan, aynı zamanda "can"a, bu da demek ki insana (hayata) yazılmış bir destan niteliğindedir. 1921 yılında bir yaz gecesi başlayan Canistan, geriye dönüşler aracılığıyla 1906'ya kadar gidip yeniden 1921 yılına dönerek, Meşrutiyet'ten Kurtuluş Savaşı'na uzayan bir süreçte ve "Duruşma", "Yargıç", "Tanık" bölümlerinde ağırlıklı olarak "Tokuç Ali , Selim ve Kadir"in hikâyesini anlatır; kitabın yazılmadan kalan son bölümünün adı ise "Sanık"tır.

S. Kierkegaard gibi varoluşçu filozoflardan psikanalize, J. Joyce ve W. Faulkner'dan modern dünya edebiyatının ve sinemasının diğer yapıtlarına uzanan bir yelpazede değerlendirilebilecek olan Aylak Adam ile Anayurt Oteli'nin kahramanları hakkında pek çok inceleme-çözümleme yapılmıştır. Örneğin E. Batur, Anayurt Oteli'yle W. Faulkner'ın Ses ve Öfke romanı ilişkisi üzerinde dururken H. Yavuz, L. Cavani'nin "Gece Bekçisi" filmi arasında birtakım paralellikler bulmuştur. Ü. Onart ise birtakım "ahlaki" değerlendirmelere maruz kalan Anayurt Oteli için "Türk yazınının 'lanetlenmiş' romanlarından biri" tanımını kullanmış ve "özgürlük, olanak, eylem, neden, suç ve sorumluluk" bağlamında romanın düşünsel boyutlarını irdelemiştir.

Anayurt Oteli'nde iletişimsizlik, yaşamın anlamsızlığı, olayların rasyonel bir biçimde açıklanamayacağı, davranışların nedeninin bilinemeyeceği tezi işlenirken, B. Moran'a göre bu tez romanın biçimine de yansımıştır. Y. Atılgan ilk romanı Aylak Adam'da klasik anlatı yöntemlerinden yararlanırken Anayurt Oteli'ni daha değişik bir yöntemle, "Saçma kavramının göstergesi olarak" kurmaya çalışmıştır. "Ne karakter çizmede, ne olay örgüsü kurmada ne de kullandığı anlatıcı konusunda geleneksel roman konvansiyonlarına uymuş yazar. Atılgan Aylak Adam'ı bir roman olarak, Anayurt Oteli'ni ise bir tür anti-roman olarak yazmış diyebiliriz" (B. Moran). Yusuf Atılgan'ın tek öykü kitabı Varlık ve a dergilerinde yayımladığı, gene çağdaş bireyin yalnızlık ve açmazları çerçevesinde örülmüş, ağırlıklı olarak iç gözlem ve deneyime yaslanan öyküler toplamı olan Bodur Minareden Öteye adlı öyküler toplamıdır. Ekmek Elden Süt Memeden adlı bir de çocuk kitabı bulunan Yusuf Atılgan, anılan bu kitaplar dışında yazdıklarını yayımlamamıştır. Çağdaş bireyi aşk ve yalnızlık temaları çerçevesinde ve dildeki yalınlığının çarpıcılığıyla ileten Yusuf Atılgan, ele aldığı konular kadar o konulara yaklaşım biçimi ve işleyişiyle de farklılaşmış ve Türk romanında modern anlatının öncüleri arasında yer almıştır.

Anayurt Oteli 1987'de Ömer Kavur tarafından aynı adla sinemaya aktarıldı; büyük beğeni toplayan film birçok ulusal ve uluslararası festivalde ödüller aldı.

Ödül: "Evdeki" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye Yarışması (Nevzat Çorum adıyla, birincilik); "Kümesin Ötesi" öyküsüyle 1955 Tercüman Gazetesi Hikâye yarışması (Ziya Atılgan adıyla, dokuzunculuk); Aylak Adam ile 1957-58 Yunus Nadi Roman Armağanı (ikincilik).


Yapıtları: Roman: Aylak Adam, İst.: Varlık, 1959; Anayurt Oteli, Ank.: Bilgi, 1973; Canistan, İst.: Yapı Kredi, 2000.

Öykü: Bodur Minareden Öte, İst.: a Dergisi, 1960; Eylemci, (Bütün öyküleri) İst.: Simavi, 1993; Bütün Öyküleri (Bodur Minareden Öte ve Ekmek Elden Süt Memeden) İst.: Yapı Kredi, 2000.

Çocuk Kitabı: Ekmek Elden Süt Memeden, İst.: Cem, 1981.

Çeviri: Toplumda Sanat (K. Baynes), İst.: Milliyet, 1980.

Kaynaklar: Necatigil, İsimler, 60-61; Necatigil, Eserler, 30-31, 43; "Atılgan, Yusuf", TDEA, I, 224; Özkırımlı, TEA, I, 156; Yusuf Atılgan'a Armağan, (haz. T. Yüksel, E. Canberk, A. Hatipoğlu, Y. Çotuksöken, M. S. Koz) İst., 1992; N. Gürbilek, "Taşra Sıkıntısı", Yer Değiştiren Gölge, İst., 1995, s. 42-67; Özgüç, II, 252-253; E. Batur, "Yusuf Atılgan, Bir Profil Denemesi", kitap-lık, S. 41 (Mayıs-Haziran 2000); O. Demiralp, "Bir Ayrıntının Ardında", aynı yerde; İ. Ertürk, "Yusuf Atılgan'ın Sinema Salonlarında Bir Gezi Denemesi", aynı yerde.

Legolas
28-07-07, 01:04
Yusuf Başkaya
Birinci dönemden başlayarak sekiz dönem Denizli Milletvekili seçildi. Denizli doğumlu Başkaya, daha önce de "Heyet-i Temsiliye" üyesi olarak Mustafa Kemal'le çalışmıştı. Denizli'den Hakkı Behiç Bayiç, Acıpayam Müftüsü Hasan Tokcan, Hüseyin Mazlum Babalım, Necip Buldanlıoğlu birinci dönem milletvekili oldular.

Legolas
28-07-07, 01:04
Yusuf Bolat ( 1909)- (1986)
Kırım Türk Edebiyatı

Kırım Türk Edebiyatı'nda İkinci Dünya Savaşından önce tiyatro türünde eserler yazan Yusuf Bolat (1909-1986), bu dönemde Roman, hikaye ve tiyatro eserler yazmıştır.

Yazarın "Saf Yürekler" (1962), "Anife" (1969) ve bu eserin devamı olan "Sadakat" (1979) isimli romanları, Kırım Türkçesini canlandırması bakımından Kırım Edebiyatında oldukça önemli bir yer tutmaktadır.

Yusuf Bolat'ın 1941 yılında "Sovyet Edebiyatı" dergisinde neşredilen "Alim" romanının devamı olan "Alim Atka Mindi" romanı 1980'de "Yıldız" dergisinde neşredilmiş, 1983 yılında ise kitap halinde basılmıştır. Bu eser Sovyet dönemindeki Kırım Türk Edebiyatının ilk tarihi romanıdır.

Yazarın "Zoraki Kelin" isimli komedi türünde yazılmış eseri Kırım Türklerinin kurduğu müzik ve gösteri gurubu tarafından oynanmıştır. "Dubaralı Toy" isimli müzikal oyunu ise, Özbek Türkçesine aktarılmıştır. 1974 yılında "Toy Devam Ete" isimli tiyatro eserlerini topladığı kitabı neşredilmiştir. Ayrıca "Ömür ve Ezgiler" (1984) isimli eserin içinde hikayelerinin yanında tiyatro eserleri de bulunmaktadır.
Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Legolas
28-07-07, 01:04
Yusuf Bolayırlı ( 1945)
Yusuf Bolayırlı, Bulgaristan Harmanlı'dan muhacir bir baba ile Gelibolulu annenin 3'ü erkek 5 çocuğundan biri olarak 1945 yılında
Bolayır'da doğdu. Eğitim yaşamına 1952'de Bolayır'da başladı. 1969 yılında İTÜ Makine Mühendisliği Fakültesi Uçak Bölümü'nden mezun olan Bolayırlı, bir süre aynı üniversitede Uçak Elemanları ve Malzemesi Kürsüsü'nde asistan olarak görev yaptı. 1973-74'te özel bir kuruluşta bakım mühendisliği yaptıktan sonra THY'ye atölye mühendisi olarak giren Bolayırlı, Bakım Usulleri Müdürü, Teknik Kontrol Müdürü olarak görev yaptı. Bolayırlı, 1980'de Uçak Bakım Başkanı, 1988'de Genel Müdür Teknik Yardımcısı oldu. 1991 yılında THY Yönetim Kurulu üyeliğine atanan Bolayırlı, Eylül 1991-Ocak 1992 ve Aralık 1993-Temmuz 1994 arasında
Genel Müdürlüğe vekalet etti. Evli ve 2 çocuk babası Bolayırlı, Ağustos 1997'de Genel Müdür oldu. 17 Şubat 2003 tarihi itibarıyla emekliliğini talep eden Bolayırlı, Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı ve Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini de yürütüyordu.

Legolas
28-07-07, 01:04
Yusuf Çetin
METROPOLİT
Mor Filiksinos YUSUF ÇETİN
İstanbul Ankara
Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Lideri ve Patrik Vekili
Tarlabaşı Karakurum sokak No:20 80070 Beyoğlu
İstanbul - Türkiye
Tlf : +90 (212) 238 54 70-71
+90 (212) 250 16 06
+90 (212) 250 40 59
Faks : +90 (212) 250 58 27


1954 yılında Mardin�e bağlı Dargeçit (Kerboran) ilçesinde doğdu. İlköğretimini bitirdikten sonra Kilise öğretisine ilgi duymaya başlar, bu nedenle Süryanice okumayı, yazmayı öğrenir. Bilgilerini daha da güçlendirmek üzere kendisini Mor Gabriel Manastırı�na adar. Manastırda çok sıkı bir çalışma temposuna girer ve kısa bir sürede etrafındakilerin dikkatini çekmeyi ve kendini sevdirmeyi başarır.
Çalışmalarını ekseriyetle dini konularda yoğunlaştırarak deneyimini artıran Mor Filiksinos, 1971�de Rahip �Şarvoyo� rütbesine yükseltilir. Bu unvanla, eğitim ve öğretim dallarında hizmet verir. 1977 yılında da �kahinlik� sıfatı ile takdis edilir. Günden güne yükselen çalışma grafiği sonucunda 1983 yılında Süryani Ortodoks Genel Patriği Moran Mor İğnatıyos I. Zekka Ayvaz tarafından Şam�a çağrılır. Bu kentteki Aziz Mor Efrem Teoloji Okulu�na giden Mor Filiksinos, üç yıl süren teoloji eğitiminin yanında Süryanice ve Arapça derslerine de katılır. Okulunu başarıyla bitirir ve tüm bu dallardan birer diploma alır. Hemen ardından eğitim gördüğü teoloji okulunun idareciliğine atanır.
İstanbul Süryani Cemaati�nin isteği üzerine 28 Eylül 1986 tarihinde Patrik Moran Mor Iğnatiyos I. Zekka Ayvaz tarafından Metropolit olarak takdis edilir ve Mor Filiksinos Yusuf Çetin Patrik Vekili sıfatıyla İstanbul�a atanır.
Mor Filiksinos�un Şam�da bulunduğu süre içinde Kilise atalarına, öğrenim gördüğü ilahiyat okuluna ve Patrik hazretlerine ithaf ettiği Süryanice şiirleri zaman zaman Patriklik mecmuasında yayınlanmıştır. Ayrıca Süryanice�den Türkçe�ye çevirdiği �Azizlerin Yaşam Öyküleri� isimli çalışmaları mevcuttur.

Legolas
28-07-07, 01:05
Yusuf Edip
Makedonya Türk Edebiyatı

1950 yılından sonra aylık Sevinç ve Tomurcuk çocuk dergilerinin, Türkçe kitapların da yayımlanmaya başlaması, şiir çalışmalarının hız kazanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak araya giren 1953 göçü, Makedonya Türk şiirinin bu hızlı gelişimini sekteye uğratmıştır. Göçün hız kestiği 60�lı yılların ortalarında, Sesler Aylık Toplum-Sanat Dergisi�nin de yayın hayatına girmesiyle, slogancılıktan uzaklaşma, gerçek şiiri arama çabaları daha da güçlenmiştir. Önce, söyleyeceklerini somut bir tarzda iletmek için düşünce ve duygularını gereksiz sözcüklerden arındırarak kurduğu kusursuz dizelerde ortaya koyduğu ince lirizm tonlarıyla dikkatleri çeken , yazdıklarıyla okuru düşünmeye iten Avni Engüllü ile birlikte Mustafa Yaşar, Yusuf Edip, Sabahattin Sezair, Fahri Ali, Suat Engüllü, İrfan Bellür; daha sonraları da Esat Bayram, Sabit Yusuf gibi şairlerin yer aldığı, Makedonya şiirine güç veren, yeni bir yazar kuşağı ortaya çıkmıştır. Makedonya Türk şiirinin yaşatılması misyonuna son katılanlar arasında, Melâhat Engüllü, Biba İsmail, Oktay Ahmed, Rıfat Emin, Tülay İbrahim, Leylâ Süleyman, Meral Kain, Arzu Abdullah gibi değerli genç şairleri de anmak gerekir.

Tito Yugoslavyası�nın resmî siyasetî, 1951 yılına kadar Kosova�da Türk varlığını tanımıyordu. Bu nedenle Kosova Türkleri, ilk başta Makedonya Türklerine tanınan olanaklardan yararlanamadılar. Bu nedenle birçok alanda olduğu gibi, edebiyatta da ortaya çıkan alt yapı eksikliğini, 1969 yılına kadar Makedonya Türklerinin sahip oldukları olanaklardan yararlanarak giderdiler.

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Legolas
28-07-07, 01:05
Yusuf Ekinci
Yusuf Ekinci
Kamil oğlu, 1942 Lice-Diyarbakır doğumludur.
Haziran 1963 tarihi itibariyle Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisi olup, çevresinde sosyalist Kürtçü olarak tanınmaktadır.
Aralık 1963 tarihinde Ankara'da faaliyete geçirilen TIP'ningençlik kolları üyeleri arasında yer almakta olup, partinin yayın organı Emekçi gazetesinin müdürü olarak görev yapmıştır.
Nisan 1969 tarihi itibariyle mezuniyet ini mütakip staj amacıyla Diyarbakır'a gitmiş olup, burada Anayasayı Koruma Kanun tasarısını protesto etmek amacıyla mitinge katılmıştır.
1970-1971 tevkifatı çerçevesinde Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) bünyesinde Kürtçülük faaliyeti gösterdiği gerekçesiyle dava açılmıştır.
1972 tarihi itibarıyla Diyarbakır'da avukatlık yapmış olup, Kürtçülük hareketini drije etmeye çalışmıştır.
Nisan 1971 tarihinde TIP'nin 4.Genel kurulu'nda kardeşi Tarık Ziya Ekinci'nin fikirlerine muhalif olduğunu belirterek asıl amacının ; " Kürdistan'ın tahakkuku olduğunu, Kendisinin ise Kürt milliyetçisi olduğunu" ifade etmiştir.
Aralık 1984 tarihi itibarıyla Ankara'da Avukatlık yapmıştır.
Şubat 1990 tarihi itibarıyla SHP'den ihraç edilmiş olması nedeniyle, M.Ali Eren ile birlikte Marksist bir parti kuruma çalışmalarına başlamıştır.
25.02.1994 tarihte Ankara Gölbaşı ilçesi Doktorlar sitesi mevkiinde ölü olarak bulunmuştur.

Legolas
28-07-07, 01:05
Yusuf Gedikli ( 1954)
1954�te Trabzona bağlı Akçaabat kazasının Kuruçam köyünde doğdu. İlk okulu köyünde (1967), orta okulu Akçaabatta (1970), sağlık kolejini (sağlık meslek lisesini) Vanda (1974) bitirdi.

1975�te üniversiteye girdi. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden, Hüseyin Cavidin Uçurum ve İblis Tiyatroları adlı tezini vererek mezun oldu. Yüksek lisansını 1992�de İstanbul Üniversitesine bağlı Basın Yayın Yüksek Okulunda bitirdi. Tezinin adı Azerbaycan Basınında Alfabe Tartışmaları (1990-92) idi.

1993 yılında kaydolduğu Azerbaycan İlimler Akademisi Nizami Edebiyat Enstitüsü doktora programında Şehriyarın Hayatı ve Sanatı (Türkçe Divanı Esasında) adlı tezini 17 mart 1995 günü savunup filoloji doktoru unvanını aldı.

1974�ten beri Zonguldak, Erzurum, Trabzon, Ankara ve İstanbul�da sağlık memurluğu, öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1994-2001 arasında Ortopedi Teknisyen Okulunda Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. 26 eylül 2001�de emekli oldu. Güzin hanımla evli olup Betül ve Mustafa isimli iki çocuğu vardır.
Askerlik hizmetini 1982�de Erzincanda kısa dönem olarak yerine getirdi.

Gedikli 1978�den, daha Sovyetler Birliği ayakta iken çağdaş Azerbaycan edebiyatı üzerine çalışmaya başladı ve bu alandaki çalışmalarıyla tanındı. Daha sonra yakın Türk tarihiyle ilgilendi. Türkiyenin problematikleriyle alakalı yazıları dikkatle takip edildi. 2002�den beri Türk kavim, kişi, yer adlarının etimolojileriyle, yani köken ve anlamlarıyla ilgili yazıları Türkoloji aleminde çığır açtı.

Basın faaliyetleri

1990�da Azerbaycan Türkleri dergisini çıkarttı. Dergi maalesef 4. sayıdan sonra çıkamadı.
Aylık Ufuk Ötesi gazetesinin ağustos 2002�den aralık 2007�ye kadar genel yayın yönetmenliğini yaptı.

Sosyal faaliyetleri

Yayın faaliyetleri haricinde Türk dünyasıyla ilgili sosyal faaliyetlere aktif olarak katıldı. 1989�da kurulan Azerbaycan Türkleriyle Kültür ve Dayanışma Derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve derneğin genel sekreterlik görevinde bulundu. Ayrıca bu derneğin yayın organı olan Azerbaycan Türkleri adlı derginin baş redaktörlüğünü yürütttü. Yine 1992�de kurulan Türkmenistan Türkleriyle Dayanışma Derneğinin kurucusu ve ilk genel başkanı oldu (1992-94). 1993�te kurulan Turan Vakfının da kurucuları arasında yer aldı. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği ve İLESAM kuruluşlarına üye kabul edildi. Bir ara Veten Cemiyetince neşredilen Odlar Yurdu gazetesinin Türkiye temsilciliğini yaptı.
2002�de KKTC�yi Tanıtma Komitesini kurdu ve çeşitli faaliyetler yaptı. Başkanlığı halen devam etmektedir.

Ayrıca Basın Birliği Derneği üyeliğinde bulundu. Akçaabat Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin de üyesidir.

Bir çok konferans verdi ve bir çok radyo, televizyon konuşması yaptı.

Katıldığı kurultaylar

Şimdiye dek bir çok kurultaya iştirak etti. Bunlar arasında 1990�da Kayseride yapılan l. Milletlerarası Azerbaycan Kurultayı, 1992�de Bursada yapılan Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni, 20-23 ekim 1994�te İzmirde yapılan 2. Türk Devletleri ve Türk Toplulukları Barış, Dostluk ve İşbirliği Kurultayı, 1994�te Ankarada yapılan 2. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı, 29 mart-1 nisan 2006�da Ceyhanda düzenlenen 1. Ceyhan Sempozyumu, 23-25 mayıs 2006�da Baküde düzenlenen Türkoloji Konferansı, 26 nisan 2007�de Bişkekte düzenlenen Kaşgarlı Mahmut ve Türk Dünyasının Dili, Edebiyatı, Kültürü ve Tarihi Konferansı bulunmaktadır.

Bazı kurultaylara ve ülkelere çağrılmasına rağmen gidemedi (Mesela 1994�te Iraka, 2000�de Almanyadaki Dünya Azerbaycanlıları Kongresine).

1988�de Veten Cemiyeti tarafından Mirza Fetali Ahundzadenin 175. doğum yıldönümü törenlerine davet edildi. 1990, 1993, 1994, 1995, 2006 yıllarında da Azerbaycanı ziyaret ettim. 1988�de Güney Azerbaycana, 2006�da Yunanistana, 2007�de Kırgızistana seyahat etti.

Kazandığı ödüller

Türkiye Milli Kültür Vakfı edebiyat teşvik ödülü (1984) ile Yıldız Teknik Üniversitesi Gençlik Kulübü 2006 fikir ödülü çalışmalarının karşılığında şahsına verildi.

ESERLERİ

1978 yılında, daha üniversitede okurken çağdaş Azerbaycan edebiyatı üzerinde çalışmaya başladı. Şimdiye dek telif, tertip ve tercüme olarak 30�a yakın kitabı neşredilmiştir. Kitapları şunlardır:

I. Telif ve tertip ettiği eserler

1. Çağdaş Azeri Şiiri Antolojisi, Burçak yayınları, İstanbul 1983, XXIII+257 s.

İlk çalışmasıdır. Eser Fethi Gedikliyle birlikte meydana getirilmiştir. Bu kitap çağdaş Azerbaycan edebiyatı hakkında Türkiyede yapılan ilk çalışma olup büyük ilgiyle karşılanmıştır. 1984�te Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından edebiyat teşvik mükâfatına layık görülmüştür.

2. Dost Elinden Gelen Turna (Çağdaş Azerbaycan Hikâyeleri Antolojisi), Acar Reklam yayınları, XL+469 s.

Cumhuriyet Türkiyesinde Azerbaycan hikâyeciliği sahasında yapılan ilk çalışma olduğu için bu da ilk eser gibi geniş alakayla karşılanmıştır.

3. Azerbaycan�ın Sesi, Refik Zekâ Handan, Tanıtım yayınları, İstanbul 1989, 144 s.

Şamil Güvenle birlikte hazırlanmıştır. Azerbaycanlı şair Refik Zekâ Handan�ın seçilmiş şiirlerinden oluşan bir kitaptır.

4. Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri, İstanbul 1990 (2. baskı 1991, 433 s.; 3. baskı 1997, Ötüken neşriyattan, 492 s.).

Üç yıl üzerinde çalıştığı ve bizzat İrana giderek araştırdığı Şehriyarın bütün şiirlerini, inceleme, 3.500 kelimelik sözlük ve ayrıntılı bir kaynakçayla birlikte yayımladı. Eser 1991 ağustosunda ikinci, 1997�de Ötüken neşriyattan üçüncü baskısını yaptı.

II. Aktarmaları (Azerbaycan Türkçesinden)

5. Karabağ Hanlığının Tarihi, Ahmet Bey Cavanşir Türkmenistan Türkleriyle Dayanışma Derneği yayınları, İstanbul 1993, 59. s.

Bu eser Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aralık 1990, 69. sayı, 77-114. sayfada da yayınlanmıştı. 1993�te kitap halinde ikinci baskısı yapıldı. Adından da anlaşılacağı gibi Karabağ hanlığının tarihiyle ilgilidir.

6. Türk Lehçelerinin Karşılaştırmalı Dilbilgisi, Prof. Ferhat Zeynalov, Cem yayınevi, İstanbul 1993, 416 s.

Eser sahasında Türkiyede yayımlanan ilk kitaptır. Büyük ilgi görmüş ve üniversitelerde ders kitabı olarak kabul edilmiştir.

7. Sihirli Ağaç, Ali Samedoğlu, Çocuk Vakfı yayınları, İstanbul 1993, 78. s.

Kitap Ali Samedoğlunun seçilmiş çocuk hikâyelerinden oluşmaktadır.

8. Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü, Elçin, Ötüken neşriyat, İstanbul 1994, 320 s. 2. baskı 1997 (aynen).

Kitap ünlü Azerbaycanlı yazar Elçin�in seçilmiş hikâyelerinden oluşmaktadır.

9. Beş Katlı Evin Altıncı Katı, Anar, Ötüken neşriyat, İstanbul 1995, 280 s., 2. baskı 1998 (aynen).

Bu kitap Azerbaycan Yazıcılar Birliği başkanı Anar�ın bir romanıdır.

10. Kıyamet Günü, Yusuf Samedoğlu, Ötüken neşriyat, İstanbul 1995, 272 s.

Bu eser Azerbaycanlı post-modernist romancı Yusuf Samedoğlu�nun meşhur bir romanıdır.

11. Ölüm Hükmü, Elçin, Ötüken neşriyat, 1996, 506 s.

Eser Elçin�in Sovyet devrini irdelediği panoramik bir romanıdır.

12. Kaçak Kerem, Ferman Eyvazlı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1998, 467 s.

Kaçak Kerem isimli tarihî şahsiyetin hayatını anlatan bir romandır.

13. Belli Başlı Dönemleri ve Zirve Şahsiyetleriyle Azerbaycan Edebiyatı, Yaşar Karayev, Ötüken neşriyat, İstanbul 1999, 405 s.

Eserin 128-173, 263-285, 327-343. sayfaları arasındaki üç makale, Dr. Yusuf Gedikli tarafından aktarılmıştır (Toplam 83 sayfa olmakla eserin hemen hemen dörtte biri).

14. Ömürden Sayfalar, Bahtiyar Vahabzade, Ötüken neşriyat, İstanbul 2000, 304 s. (makaleler).

Azerbaycanlı şair ve yazar Bahtiyar Vahabzadenin çeşitli makalelerini içermektedir.

15. Sarı Gelin, Elçin, 1. b., Ötüken neşriyat, İstanbul 2003, 248 s.

Elçin�in seçilmiş hikâyelerinden bir kısmını ihtiva etmektedir.

16. Alban Tarihi, Kalankatlı Moses, Rusça ve İngilizceden Azerbaycan Türkçesine çeviren Prof. Ziya Bünyadov, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Dr. Yusuf Gedikli // Alban Salnamesi, Mhitar Koş, İngilizceden Azerbaycan Türkçesine çeviren Prof. Ziya Bünyadov, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Dr. Yusuf Gedikli, 1. b., Selenge y., İstanbul 2006, 383 s.

Bugünkü Güney Kafkasya topraklarında yaşayan Alban halkı ve devletinin tarihinden, Hazarlar, Kafkasya Hunları, Eftalit Türklerinden bahseden bir eserdir. Alban Salnamesi ise Güney Kafkasyadan ve Selçuklu tarihinden bahsetmektedir.

III. Arap alfabesinden aktarıp şerh ettiği eserler

17. Çin Türkistan Hatıraları-Şanghay Hatıraları, Ahmet Kemal İlkul, 1. Baskı, Ötüken neşriyat, 1997 (2. baskı 1999, aynen), 448 s.

Talat Paşa tarafından Kaşgara öğretmen olarak gönderilen Ahmet Kemal İlkulun hatıra ve seyahat izlenimlerini anlatan bir eserdir.

18. Asyada Beş Türk, Adil Hikmet Bey, 1. baskı, Ötüken neşriyat, 1998 (2. baskı 1999), 575 s.

Enver Paşa tarafından Rusya ve Çine gönderilen beş Türkten biri olan Adil Hikmet Beyin hatıralarını içeren bu eser, 1928�de Cumhuriyet gazetesinde eski harflerle yayımlanmıştı. Oradan bugünkü alfabeye aktarılmış ve ilk defa kitap halinde basılmıştır.

19. Pontus Meselesi (anonimdir), Şerheden Dr. Yusuf Gedikli, 1. baskı Bilge Karınca yayınları, nisan 2002, 534 s).

Matbuat ve İstihbarat Umum müdürlüğü tarafından bir heyete hazırlatılan kitap, Orta Karadeniz (Samsun, Amasya, Tokat, Sıvas kuzeyi) bölgesinde aslen Türk olan ortodoksların 1918-22 arasındaki isyanlarını anlatır. Son senelerde canlandırılmaya başlanan Pontus meselesi için ibretamiz bilgi ve belgeler ihtiva eder. Esere geniş bir giriş yazılmış ve ortodoks Rum tanınan insanların mühim bir kısmının Türk olduğu isbatlanmıştır.

20. Bekirağa Bölüğünden Türkistana, Bartınlı Muhiddin Bey, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2004, 212 s. (26 belge, 22 resim, 1 harita).

Enver Paşanın yaveri Muhiddin Beyin, Enver Paşanın Türkistandaki harekâtını birinci elden aydınlatan hatıra-seyahat-tarih türündeki eseridir.

21. Doğu Avrupada Türklük, Laszlo Rásonyi, hazırlayan Dr. Yusuf Gedikli, 1. b., Selenge yayınları, İstanbul 2006, 539 s.

IV. Telif eserleri

22. Kıbrıs Meselesi : Nasıl Bir Çözüm?, Hamle yayınları, İstanbul 2002, 128 s.

1997�de yazılmıştır. Kıbrıs meselesi hakkında en uygun çözümün bağımsızlık olduğunu savunmakta ve Türkiyede Kıbrıs hakkındaki tek çözüm teklifini içermektedir.

23. Kıbrısta En Uygun Çözüm Nedir?, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2003, 166 s., 2. b. yine 2003.

Bir üstteki kitabın yeni versiyonudur. Kıbrıs meselesi hakkında en uygun çözümün bağımsızlık olduğunu isbatlamaktadır.

24. �Bulgar Türkçesinden Anadoluya kazınan üç kelime: Cağ, kugar, harani�, Türk Dünyası Araştırmaları, mart-nisan 2004, 149. sayı, 67-90. s.

Adı geçen kelimelerin Türkçe olduğunu ve etimolojisini vermektedir.

25. �Kuman adının kökeni ve anlamı�, Dr. Yusuf Gedikli, Türk Dünyası Araştırmaları, Kasım-Aralık 2004, 153. sayı, 149-180. s. (Azerbaycanda Folklor ve Etnografiya dergisinin 2004 tarihli 3. sayısının 44-67. sayfaları arasında �Kuman-Kıpçaklar kimdir� başlığıyla yayımlandı).

Kuman kavim adı hakkında 250 benedenr beri süregelen tartışmaları sonuçlandıran bir makaledir.

26. Enver Paşa: Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyanname ve Mektupları, Dr. Yusuf Gedikli, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2005, 255 s. (2. b. 2006, aynen).

Enver Paşayı birinci elden tanıtan ve büyük ilgi gören bir eserdir.

27. Ting-ling, Tiele, Teleüt, Töles, Telengit, Telenggit, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun (Usun), Ti ve sair Türk kavimlerinin etimolojileri yahut kürk hayvanlarının adlarıyla anılan Türk etnonimleri, Türk Dünyası Araştırmaları, Temmuz-Ağustos 2006, 163. sayı, 27-60. s.

Gedikli türkolojide çığır açan bu eseri hakkında şöyle der: �Bu makale ve Kıbrısla ilgili eserim en büyük iki eserimdir.�

28. �Hun Türkçesi üzerine araştırma ve incelemeler 1 : Balamir kelimesinin menşeyi ve manası�, Türk Dünyası Araştırmaları, Kasım-Aralık 2006, 165. sayı, 201-209. s.

Avrupa Hunlarının bilinen ilk hükümdarı Balamir kişi adının etimolojisini açıklamakatdır.

29. �Hun Türkçesi üzerine araştırma ve incelemeler 2 : Karaton şahıs isminin menşeyi ve manası�, Türk Dünyası Araştırmaları, Ocak-Şubat 2007, 166. sayı, 195-202. s.

Avrupa Hunlarının Karaton kişi adının etimolojisini vermektedir.

IV. Kiril alfabesiyle (Azerbaycan Türkçesinde)

28. Şehriyarın Hayatı ve Sanatı (Türkçe Divanı Esasında), basılmış tez özeti (avtoreferatı), Bakü 1995, 24 s. Azerbaycan İlimler Akademisi Nizami adına edebiyat enstitüsü, Rusça ve İngilizce özetli.

Şehriyarın hayatı, sanatı, şiirleri hakkında yaptığı tezinin Azerbaycan Türkçesindeki özetidir. Kiril alfabesiyle neşredilmiştir.

Makaleleri

Ayrıca 200�den fazla makale yazdı. Bu makalelerin yarısı Azerbaycan ve Azerbaycan edebiyatı hakkındadır.

Makaleleri Töre, Türk Edebiyatı, Tanıtım, Türk Yurdu, Türk Dünyası Araştırmaları, Azerbaycan Türkleri, Türk Kültürü, Türk 2000 Postası, Türk Diplomatik, Erciyes, Yedi İklim, Yeni Forum, Çerçeve dergileriyle Hazar, Tercüman, Ortadoğu, Yeni Düşünce, Yeni Şafak, Ufuk Ötesi gazetelerinde yer almıştır.

Bazı makaleleri Rusça ve Azerbaycan Türkçesine çevrilmiştir.

Çalışmalarının önemi

Şu ana değin yaptığı çalışmaları dört ana başlık altında toplamak mümkündür:
1. Azerbaycan edebiyatıyla ilgili ilk şiir (1983), ilk hikâye (1987) antolojisini yayımlamak. Bu sahada Türkiyede 16 kitabı neşredilmiştir. Dolayısıyla Azerbaycan edebiyatını ilk olarak ve geniş mikyasta tanıtmıştır.
2. Yine bir ilk olarak yakın tarihle alakalı yazdığı eserlerde objektif davranmıştır.
3. Ufuk Ötesi genel yayın yönetmeni olduğu 2002 senesinden beri bir çok yeni kavram ve düşünceyi ilk olarak ülke kamu oyuna duyurdu. Mesela alim aydın-arif aydın, laik dış politika, laik dış ticaret politikası, insan kirlenmesi, aktif ve sorumlu vatandaşlık, yerli humanizma, batılı değil batıcı olma, vasal devlet, elitler diktatörlüğü, Türkiyenin bağımsızlığını 1952�de kaybettiği, Avrupa Birliği politikasının hükümet değil devlet politikası olduğu ve bu politikanın 1959�dan beri süregeldiği, Türkiyenin bugünkü dertlerinin 1938-1965 arasında uygulanan kültür politikası olduğu, Menderes, devlet, lider ve sair tabularını yıkmak gibi yeni ve ilk olan kavram ve fikirler vardır.
4. Etimoloji (kelimelerin kökeni) sahasında yaptığı çalışmalar neticesinde MÖ 209, yani bundan 2215 sene önce Çin kaynaklarında bulunan Türkçe kelimelerin Çince tıranskıripsiyonlarını çözdü. Böylece Türkolojinin 250 seneden (1756�dan yani Dögini�nin ilk Türk tarihini yazdığı yıldan) beri süregelen Türkoloji sorunsallarını çözme başarısını gösterdi. Bunların arasında Ting-ling, Tiele, Teleüt, Töles, Telengit, Telenggit, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Töles, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun ~ Usun, Ti, Nizak, Kuman, Balamir, Karaton, Kırgız ve sair bir çok Türk kavim ve şahıs isimlerinin asıllarını ve manalarını halletmek mevcuttur. Bunların her biri Türkolojide birer devrim niteliğindedir.

Kıbrısta En Uygun Çözüm Nedir? (ilkin 1997�de Kurultay gazetesinde neşredildi, 2002, 2003, 2004) ismiyle yazdığı kitapla Kıbrıstaki gerçekleri su üstüne serdi ve devlet dahil hiç bir Türkün bir tane bile çözüm üretemediği bu sahada tek gerçekçi çözümü ortaya koydu.

Çincedeki bazı Hunca tıranskıripsiyonları çözmesi ve Kıbrıs meselesi hakkında Türkiyede ortaya konulan tek çözüm teklifini içeren kitabı, en büyük ve en mühim iki eseridir.

Legolas
28-07-07, 01:05
Yusuf Halaçoğlu ( 1949)
1949 yılında Adana'nın Kozan kazasında doğdu. 1967'de liseyi, 1971 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'nden "Fırka-i İslâhiye ve Kozan " isimli lisans tezini hazırlayarak mezun oldu. 1974 yılında aynı üniversitede Yeniçağ Tarihi Kürsüsü'nde asistan, 1978 yılında "XVIII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda İskân Siyâseti" konulu doktora tezi ile doktor oldu. 1982'de Yardımcı Doçent, Nisan 1983'te de "Osmanlı İmparatorluğu'nda Menzil Teşkilâtı ve Yol Sistemi" isimli doçentlik tezini hazırlayarak doçentliğe yükseldi. 1983-84 öğretim döneminde bir yıl süreyle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanununun 41. maddesi uyarınca Elâzığ Fırat Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde görev yaptı. 1986 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü'ne geçti. 20 Mart 1989'da "XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlar'da Bazı Osmanlı Şehirleri" konulu takdim tezi ile profesörlüğe yükseldi. Aynı tarihlerde Türk Tarih Kurumu asıl üyesi seçildi. 1989 yılında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı'na tayin edildi ; 17 Aralık 1990'da da Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu sırada, Osmanlı Arşivi'nin otomasyonunu başlattı. Bu görevinden 2 Mart 1992'de istifa etti ve Marmara Üniversitesi'ndeki görevine döndü. 26 Ağustos 1992 tarihinde Rektör yardımcısı oldu. 23 Ekim 1992'de Rektör vekili ve Kasım 1992'de tekrar rektör yardımcılığında bulundu. Bu görevdeyken 21 Eylül 1993'de Türk Tarih Kurumu Başkanlığına getirildi. Halen bu görevde bulunmaktadır.

ÜYESİ BULUNDUĞU KURULUŞLAR:

Rusya Tabiî Bilimler Akademisi Üyesi (The Russion Academy of Natural Sciences)

Merkezi Moskova'da bulunan "Uluslararası Türk Dünyası Akademisi Yönetim Kurulu üyesi" (International Turkic Akademy)

CIEPO (Uluslararası Osmanlı öncesi ve Osmanlı Araştırma Merkezi) Yönetim Kurulu Üyesi

Merkezi Türkmenistan'da bulunan "Beynelmilel Gündoğar Halklarının Medenî Mirasını Araştırma Devlet Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi",

Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü aslî üyesi,

Ahilik Araştırma Vakfı İlmî Danışma Kurulu Başkanı,

Osmanlı Araştırmaları Merkezi Danışma Kurulu üyesi,dir.

BİLİMSEL ÇALIŞMALARI

a) Basılmış Kitaplar

Ahmed Cevdet Paşa, Ma�rûzât, İstanbul 1980, V-XV+270 s., 16 belge, 3 harita.

XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun İskân Siyâseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1988, VII-XX+179 s., 2 harita (İkinci baskı).

Osmanlılarda Ulaşım ve Haberleşme (Menziller), PTT Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 2002.

Osmanlı Devlet Teşkilâtı ve Sosyal Yapı, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1991 (Dördüncü baskı).

Başlangıçtan 1774'e Kadar Osmanlı Tarihi, Anadolu Uygarlıkları Ansiklopedisi ( Bir heyetle beraber), İstanbul 1982.

90 Numaralı Mühimme Defteri, İstanbul 1994 (Bir heyetle beraber).

Türk Tarihinde Ermeniler, Ankara 2001 (Prof.Dr. A. Süslü, Prof.Dr. F.Kırzıoğlu, Prof.Dr. R.Yinanç ile beraber).

Ermeni Tehciri ve Gerçekler, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2001.

Facts On The Relocation of Armenians. 1914-1918, Ankara 2002.

b) Makaleler :

"Midhat Paşa'nın Necid ve havalisi ile ilgili birkaç lâyihası", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 3 (İstanbul 1973), s. 149-176.

"Fırka-i İslâhiye ve Yapmış olduğu iskân", Tarih Dergisi, Sayı 27 (İstanbul 1973), s. 1-20.

"Teselya Yenişehri ve Türk eserleri hakkında bir araştırma", Güney-doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 2-3 (İstanbul 1974), s. 89-100.

"Bombay Şehbenderi Hüseyin Hasib'in 1876 tarihli bir mektubu", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 136-138 (Ankara 1974), s. 259-265.

"Batı Trakya Türk Basınından seçmeler", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 159 (Ankara 1976), s. 29-37.

"Şer�iyye Sicilleri'nin Toplu Kataloğuna Doğru, Adana Şer�iyye Sicilleri", Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 99-108.

"Greec Policy and the Ottoman State, 1885-1918", Dış Politika (Foreign Policy) Dergisi, V/1-2 (Ankara 1977), s. 47-57 (Aynı makale "Yunanistan'ın Osmanlı Devleti'ne karşı takip ettiği siyaset (1885-1918)" adı altında Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Sayı 6 (İstanbul 1980), s. 14-25'de Türkçe olarak da yayınlanmıştır).

"Tapu-Tahrir Defterlerine göre XVI. Yüzyılın ilk yarısında Sis (=Kozan) Sancağı", Tarih Dergisi, Sayı 32 (İstanbul 1979), s. 819-892+1041-1046.

XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nun iskân siyâsetinde Derbendlerin yeri", Millî Eğitim ve Kültür, Sayı 6 (Ankara 1980), s. 95-102.

"Osmanlı İmparatorluğu'nda Menzil Teşkilâtı hakkında bazı mülâhazalar", Osmanlı Araştırmaları (The Journal of Ottoman Studies), Sayı II, İstanbul 1981, s. 123-132.

"Ahîlik ve Adana Esnaf Teşkilâtı", Türk Kültürü ve Ahîlik, İstanbul 1986, s. 197-201.

"Kendi Kaleminden Ahmed Cevdet Paşa", Ahmed Cevdet Paşa Semineri , İstanbul 1986, s. 1-6.

"Ma�rûzât ve Tezâkir'de Mustafa Reşid Paşa ve Tanzimat Erkânı", Mustafa Reşid Paşa ve Dönemi Semineri, Bildiriler, Ankara 1987, s. 25-29.

"Binbaşı İsmail Hakkı Bey'in Kaşgar'a dâir eseri", Tarih Enstitüsü Dergisi, Sayı 13 (İstanbul 1987), s. 521-549.

"Hatay ve Yöresinde Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Dergisi, Sayı 296 (Ankara 1987), s. 11-14.

"XVII ve XVIII. Yüzyıllarda Gaziantep ve Yöresindeki Türk Aşiretlerinin Yerleştirilmesi", Türk Kültürü Araştırmaları Dergisi, Erol Güngör'e Armağan, Ankara 1988, s. 109-112.

"Abbas Ağa",Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), İstanbul 1988, I, 20-21.

"Abdülkerîm-i Keşmîrî", DİA, I, İstanbul 1988, s. 252-253.

"Adana", DİA, I, İstanbul 1988, s. 349-353.

"Adıyaman", DİA, I, İstanbul 1988, s. 377-379.

"Adile Hatun", DİA, I, İstanbul 1988, s. 382.

"Ağrı", DİA, I, İstanbul 1988, s. 479-481.

"Tarih Boyunca Kozan", Kozan Yıllığı, İstanbul 1988, s. 3-19.

"Osmanlı Devlet Teşkilâtı", Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, s. 312-453.

"XVI. Yüzyılda Sosyal, Ekonomik ve Demografik Bakımdan Balkanlar'da Bazı Osmanlı Şehirleri", Belleten, LIII/207-208 (Ankara 1989), s. 637-681.

"Ahmed el-Mücahid", DİA, II, İstanbul 1989, s. 109.

"Alâeddin Halacî", DİA, II, İstanbul 1989, s. 330.

"Turkish settlement in Rumelia (Bulgaria) in the 15 th and 16 th centuries : town and village population", International Journal of Turkish Studies, vol 4/2 (İstanbul 1990), s. 23-40.

"Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Bildiriler, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.

"Tahrir Defterlerine Göre XVI. Yüzyılda Bazı Anadolu Şehirlerinde Demografik Yapı", Yakın Tarihimizde Van Uluslararası Sempozyumu, Bildiriler, Ankara 1990, s. 215-222.

"Anadolu, Osmanlı Hakimiyetine geçişi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 116-117.

"Anadolu, Ulaşım ve Yol Sistemi", DİA, III, İstanbul 1991, s. 127-128.

"Arapkir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 328-329.

"Ardahan", DİA, III, İstanbul 1991, s. 350.

"Asir", DİA, III, İstanbul 1991, s. 482-484.

"At", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 28-31.

"Bagras", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 450-451.

"Bağdad", DİA, IV, İstanbul 1991, s. 433-437.

"Kosova Savaşı", I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu , 26 Nisan 1989, Ankara 1992, s. 29-33.

"Basra", DİA, V, İstanbul 1992, s. 112-114.

"Başhalife", DİA, V, İstanbul 1992, s. 130.

"Batı Trakya", DİA, V, İstanbul 1992, s. 144-147.

"Bayram Paşa", DİA, V, İstanbul 1992, s. 266-267.

"Belen", DİA, V, İstanbul 1992, s. 403-404.

"Bulgaristan", DİA, VI, İstanbul 1992, s. 396-399.

"Cebel-i Bereket", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 185-186.

"Cerrah Mehmed Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 415.

"Cevdet Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 443-450.

"Cisr-i Mustafa Paşa", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 33-34.

"Cürm ü Cinayet", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 138-139.

"Çirmen", DİA, VII, İstanbul 1993, s. 341-342.

"Les récents développements Archivistiques en Turquie et les archives Ottomanes", Les Villes Arabes, La Demographie Historique et la Mer Rouge a l'Epoque Ottoman, Actes du le Symposium İnternational d'Etudes Ottomanes, Tunus-Zaghouan 1994, s. 67-72.

"Klâsik Dönemde Osmanlılarda Haberleşme ve Yol Sistemi", Çağını Yakalayan Osmanlı, Osmanlı Devleti'nde Modern Haberleşme ve Ulaştırma Teknikleri, İstanbul 1995, s. 13-21.

"Fatih Devri'nde Osmanlı Devleti'nde Sosyal Hayat", İstanbul Armağanı, Fetih ve Fatih, İstanbul 1995, s. 91-103.

"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 139-146 (26 Belge ile birlikte) ; Aynı makale ingilizcesi : "The Evaluation of the Words Türk-Etrâk, Kürd-Ekrad as the Appear in the Ottoman Documents", Belleten, LX/227 (Ankara 1996), 147-154.

"Osmanlılarda Nevruz Kutlamaları", Nevruz ve Renkler, Türk Dünyasında Nevruz İkinci Bilgi şöleni Bildirileri (Ankara, 19-21 Mart 1996), Ankara 1996, s. 183-188.

"Sosyal ve Kültürel Yapılanma Açısından Alınması Düşünülen Tedbirler", Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da Terör Sorununun Milli Güç Unsurları Açısından İncelenmesi ve Alınması Gereken Tedbirler Sempozyumu Bildirileri (İstanbul, 14-16 Mayıs 1997), İstanbul 1997, s. 149-159.

"Ahmet Cevdet Paşa ve Ma�rûzâtı", Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895) Sempozyumu Bildirileri (9-11 Haziran 1995), Ankara 1997, s. 247-251, 253-254, 255, 257-259.

Tarih Çevirme Klavuzu, "Sunuş", Ankara 1997, s. VII-VIII.

Egede Temel Sorun, Egemenliği Tartışmaları Adalar : "Sunuş", Ankara 1998, s. VII-VIII.

"Anadolu İskânında Urfa ve Çevresi", Türk Kültüründe Karakeçililer Uluslararası Bilgi şöleni Bildirileri (Şanlıurfa-3 Haziran 1999), Ankara 1999, s. 21-26.

Türk-Rus İlişkilerinde 500 Yıl, 1491-1992, "Sunuş", Ankara 1999, s. V-VI.

"Kıbrıs'ın Alınmasından Sonra Ada'ya Yapılan İskânlar ve Kıbrıs Türklerinin Menşei", Rauf Denktaş'a Armağan, Ankara 2000, s. 208-219 (Doç.Dr. M. Âkif Erdoğdu ile beraber).

"Adana Tarihçesi", Efsaneden Tarihe, Tarihten Bugüne Adana : Köprübaşı, haz. Erman Artun-M. Sabri Koz, Yapı Kredi Yayını, İstanbul 2000, s. 10-17.

"Osmanlı Döneminde Türkiye'nin Nüfus Yapısı ve Aşiretler", Anadolu'da ve Rumeli'de Yörükler ve Türkmenler Sempozyumu Bildirileri (Tarsus-2000), Ankara 2000, s. 137-144.

"Kolonizasyon ve Şenlendirme", Osmanlı, Yeni Türkiye Yayınları, Cilt 4 (Ankara 1999), s. 581-586. Aynı yazı, Yeni Türkiye, Sayı 32 (Ankara 2000), s. 630-635.

"Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti ve Balkanlar", I. Uluslararası Türkoloji Kongresi Bildirileri (Prizren 12-14 Aralık 1998), Ankara 2001, s. 29-37.

"Atatürk ve Tarih", Hava Kuvvetleri Dergisi, Sayı 339 (Ekim 2001), s. 84-89.

69- "Realities Behind the Relacation", The Armenians in the Late Ottoman Period, Edited by Türkkaya Ataöv, Ankara 2001, s. 109-142.

"Ermeni Meselesiyle İlgili Birkaç Rus Kaynağı", Yeni Türkiye, Ermeni Sorunu Özel Sayısı, cilt II/37 (Ankara 2001), s. 735-741.

"Ermeni Tehciri", Ermeni İddiaları ve Türkiye Sempozyumu Bildirileri, Kocaeli Üniversitesi, Kocaeli 2001, s. 27-48.

c) Kitap Tanıtımları :

Xavier de Planhol, Les fondements géographiques de l'histoire de l'Islam, Paris 1968, Güney-Doğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, Sayı 4-5 (İstanbul 1976), s. 347-355.

Nasım Zia, Kıbrıs'ın İngiltere'ye geçişi ve Ada'da kurulan İngiliz İdaresi, Ankara 1975, Tarih Dergisi, Sayı 30 (İstanbul 1976), s. 206-207.

d) Kongre, Seminer ve Sempozyum

1- "Kuruluşundan Günümüze Bulgaristan'da Türk Nüfusu", V. Milletlerarası Türkiye Sosyal ve İktisat Tarihi Kongresi, Marmara Üniversitesi, İstanbul 1989.

"Osmanlılarda Haberleşme Teşkilâtı", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri konferansları, Ocak 1989.

"Bulgaristan'da Türk Nüfusu", Bulgaristan'da Türk Varlığı Sempozyumu, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi, 22 Haziran 1989.

"Batı Trakya Türkleri", Marmara Üniversitesi-Türk Tarih Kurumu seri Konferansları, Aralık 1991.

"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", Kıbrıs'ın Dünü-Bugünü Uluslararası Sempozyumu, Kıbrıs, 28 Ekim-1 Kasım 1991.

"Osmanlı Arşivi'nin Ukrayna ve Dünya Tarihi Açısından Önemi", Osmanlı İmparatorluğu ve Ukrayna Kongresi, Kiev, 20-26 Ekim 1991.

"Les Recent Developpements Archivistiques en Turquie et Les Archives Ottoman" (Türk Arşivciliğinde son gelişmeler ve Osmanlı Arşivi), V. Osmanlı Çalışmaları Sempozyumu, Centr d'Etudes et de Recherches Ottoman, Morisques, de Documentation et d'Infomation (CEROMDI), Tunis-Zaghouan, 25-29 şubat 1992.

"Osmanlı İdaresinde Yemen ve Osmanlı Arşivi", San'a-Yemen, 8 Ocak 1992 (Arşivlerarası işbirliği için özel davette San'a Üniversitesi'nde Konferans).

"Cevdet Paşa", Türk Tarih Kurumu Konferansları, Ankara, 13 Nisan 1995.

"Kanuni Döneminde Osmanlı Devleti'ne Genel Bir Bakış", Kanuni Sultan Süleyman'ın Doğumunun 500. Yıl Paneli, Trabzon, 26-28 Nisan 1995.

"Osmanlı Belgelerine Göre Türk-Etrâk, Kürd-Ekrâd Kelimeleri Üzerine Bir Değerlendirme", VII. Uluslararası Osmanlı İmparatorluğu'nun Sosyal ve Ekonomik Yapısı Sempozyumu, Almanya/Haidelberg, 24-30 Nisan 1995.

"Osmanlı Kaynaklarında Nahçıvan", Uluslararası Kaynaklarda Nahçıvan Sempozyumu, Nahçıvan, 10-14 Temmuz 1996.

"Otlukbeli Savaşı'nın Türk Tarihindeki Yeri", Otlukbeli Savaşı'nın Yeri ve Önemi Sempozyumu, Erzincan, 11-12 Ağustos 1996.

"Osmanlı Döneminde Kıbrıs'ta İskân Politikası", XII. Osmanlı Öncesi ve Osmanlı Araştırmaları Komitesi Sempozyumu, Çek Cumhuriyeti/Prag, 9-13 Eylül 1996.

"Türk Tarih Kurumu ve Balkan Araştırmaları", Tarihte ve Güney-Doğu Avrupa : Balkanolojinin Dünü, Bugünü ve Sorunları Uuslararası Sempozyumu, Ankara, 13-14 Kasım 1996.

"Türk tarihinin meseleleri ve Türk Tarih Kurumu", Türk Tarihinin Meseleleri Sempozyumu, Kazakistan/Türkistan, 20-28 Mayıs 1997.

"Osmanlı Devleti'nin Doğu Politikası ve Şah İsmail", Şah İsmail ve Onun Devri Uluslararası Konferansı, Azerbaycan/Bakü, 22-27 Eylül 1997.

"Osmanlı Döneminde Buhara Hanlığı ve Buhara Elçileri", İnsanlığın Üçbin Yıllık Bilimsel ve Kültürel Mirası Uluslararası Sempozyumu, Özbekistan/Hive, 18-20 Ekim 1997.

"Türkiye İle Bosna-Hersek İlişkilerinin Tarihi ve Kültürel Boyutu", Türkiye Bosna-Hersek İlişkileri Konferansı, Saraybosna, Zenitsa, 23-27 Kasım 1997.

"Batı Türklerinin Dünya Medeniyetine Kazandırdıkları", Türk Medeniyeti : Tarih, Bugünü ve Gelişme Perspektifleri Konferansı, Kazakistan/Almaatı, 21-23 Mayıs 1998.

"Türkiye'de Tarih Araştırmaları ve Türk Dünyasıyla İlişkisi", Halkların Birliği ve Ulusal Tarih Yılı Toplantısı, Kazakistan/Almaatı, 2-6 Temmuz 1998.

"Osmanlılarda Yönetim", Tarih Boyunca Türklerde Devlet ve Cumhuriyet Ulusal Sempozyumu, Ankara, 23-24 Kasım 1998.

"Osmanlı Devleti'nde İdarî ve Toplumsal Gelişmeler ve Bunun Türk Dünyası Açısından Değerlendirilmesi", Osmanlı Devleti'nin 700. Yıldönümü Sempozyumu, Kırgızistan/Bişkek, 29 Ekim-3 Kasım 1999.

"Osmanlı Devleti'nin Kimliği ve Devlet Anlayışı", Osmanlı İmparatorluğu'nun 700. Yıldönümü Sempozyumu, Almanya/Berlin, 12-14 Kasım 1999.

"Türkiye Türkmenleri", V. Dünya Türkmenleri Konferansı, Türkmenistan/ Aşkabad, 22-30 Aralık 1999.

"Osmanlı Devleti'nin Rumeli İskânıyla İlgili Toponomik Bir Değerlendirme", Balkanlarda İslâm Medeniyeti Uluslararası Sempozyumu, Bulgaristan/Sofya, 21,23 Nisan 2000.

"Osmanlı Deniz Yolları ve Fonksiyonları", XIV. CIEPO Kongresi, İzmir, 18-22 Eylül 2000.

"Tarih Boyunca Türkmenlerde İnsana Verilen Önem ve İnsanî Değerler", Cultural Heritage of Turkmenistan : Inner Origins and Present Perspective Uluslararası Konferansı, Türkmenistan/Aşkabad, 10-13 Ekim 2000.

"Osmanlı Arşivi", Türk-Moldova Ortak Tarihini Araştırma Sempozyumu, Moldova/Kişinev, 6-8 Kasım 2000.

"Bir Türkmen Devleti Olarak Osmanlı Devleti Tarihinin Kaynakları", Türkmenistan Daimî Tarafsızlık : Millî Kökler ve Uluslararası Önemi Kongresi, Türkmenistan/Aşkabad, 8-11 Aralık 2000.

İDARÎ GÖREVLERİ

1- 5 Şubat 1986 tarihinden itibaren Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü Tarih Anabilim Dalı Başkanlığı'nı yürütmektedir.

2- 14 Temmuz 1989 yılından 17 Aralık 1990'a kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı yaptı.

3- 17 Aralık 1990'dan 1 Mart 1992 tarihine kadar Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığına getirildi. Bu müddet içinde Genel Müdürlüğü vekâleten yönetti.

4- 26 Ağustos 1992'de Rektör Yardımcısı oldu.

5- 23 Ekim 1992'den itibaren Rektör vekili oldu (Rektör'ün vefatı dolayısiyle)

6- 23 Kasım 1992'de Rektör yardımcısı oldu.

7- 21 Eylül 1993 Türk Tarih Kurumu Başkanı oldu.

Legolas
28-07-07, 01:05
Yusuf Hayaloğlu
HAKKINDA YAZILANLAR

İşte şiirine en yüksek telifi alan şair

HEM ŞAİR, HEM RESSAM, HEM DE MÜZİK ADAMIYDI AMA YILLARCA BEKLEDİ. EMEĞİNİN GERÇEK KARŞILIĞINI BULMASI İÇİN BEKLEDİ. BU BEDEL YÜKSEKTİ. ÇÜNKÜ BİR ŞEYİN DEĞERİ BEDELİYLE MENKULDÜ. VE O FİYAT VERİLDİ. SADECE DOKUZ ŞİİR İÇİN TAM 125 BİN DOLAR ALDI, KASETE OKUDU. ŞİMDİ KİTAP YOLDA..

Yusuf Hayaloğlu�ndan bahsediyoruz. Onlarca sanatçının okuduğu 'Dağlarda kar olsaydım' yada İbrahim Tatlıses�in meşhur 'Nankör kedi' gibi türkülerinin yaratıcısı.. Veya 'Yorgun Demokrat'ın, 'Nazlıcan ve Bedirhan'ın, 'Hani benim gençliğim'in, 'Bir acayip adam'ın ve yüzlercesinin şairi... Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları yazıyor. Yusuf Hayaloğlu, hayata bakışını, neden bu kadar beklediğini, şiirlerinin arkasındaki bilinmeyen dünyasını İMEDYA�ya anlattı.

Pazar günü ikindi vakti Cihangir�de bir apartmanın giriş katındaki küçük dairesinin kapısını çaldığımızda, tatlı gülümsemesiyle karşıladı bizi. Tek başınaydı. Ne bir koruması, nede menejeri vardı yanında. Önce vakti geldiği için arka taraftaki şirin bahçesini suladı, sonra soğuk bir şeyler ikram etti, ardından marlborosunu yaktı ve başladık sohbete.

17-18 yaşlarına kadar amaçsız ve bir o kadar haşarı geçen gençliğini anlattı önce. Kendisini hiç inşa etmemiş bir insandı. Ardından gelen yoğun bir araştırma öğrenme dönemi.. Ama ne araştırma.. Kur�an�dan Marksizm�e, Maosizm�e, Budizm�den Freud�a kadar bütün felsefeler ve dogmalar.. ''Kendime bir iç şemşiye aradım. Bunu buluncaya kadar hiçbir örgüte, partiye, derneğe girmedim.'' diyor Yusuf Hayaloğlu:

''Bütün bu felsefelerin hayatı tam açıklamadığını ve zorlandığını gördüm. Teori, pratiği belirlemeye çalışıyordu ama pratik buna direniyordu. Bunun nedenini araştırdım ve doğanın şaşmaz dengesinde, kusursuzluğunda buldum. Doğaya aykırı hiçbirşey mümkün değil. Değiştirmek mümkün değil. Pratikte ne ise onu anlamalısın. Onu zorlayarak değiştiremezsin. Onu, o pratiğin içindeyken değiştirebilirsin. Dışardan ahkam keserek değiştiremezsin. Birden iç şemsiyeyi buldum ve natüralist olmaya karar verdim.''

İşte bugünkü Yusuf�u böyle yakalamış: ''Şu anda bir uçaktan dünyayı seyreder gibiyim. Ordan tel örgüler gözükmüyor. Yukardan baktığın zaman, dev bir coğrafya.. İnsanlar karınca sürüsü gibi, evler kibrit kutusu gibi. Ayrılıkların anlamı olmadığını gördüm. Hepimiz doğanın parçasıyız. Olabildiğince sevmek, iyi yaşamak, ahlaklı, erdemli olmak lazım.''

Yusuf Hayaloğlu bir buçuk sene önce ilk şiir albümü �Ah Ulan Rıza�yı çıkardı. Ardından geçtiğimiz günlerde ikincisi geldi, 'Bir Acayip Adam':

Hayaloğlu, ilk albümün dinleyicilere biraz ağır geldiğini, şimdi ise daha basit, anlaşılır şiirler seçtiğini söylüyor. Türkiye�de sadece kendisine mahsus özelliği ise kendi şiirlerini okuması, onlara besteler yapması. Yani herşeyiyle kendine ait, bir anlamda �Sesli kitap�..

Ama sırada yazılı kitap da var. Şimdiye kadar hiç kitabı olmamış. ''Artık zamanı geldi'' diyor. ''Neden?'' sorusuna şu ilginç ve bir o kadar düşündürücü cevabı veriyor:

''Albümü yapmaya zorlayan koşullar şöyle gelişti. Ben kendi kârımı düşündüm. Onun için geç kaldı. Materyalist anlamda değil. Mantığım şu: �Benim emeğim para etmeyecek kadar basitse, o zaman sende benim kasetimi yapma.� Bu bedel yükseldi, tatmin edici bir noktaya gelince, �tamam� dedim. Kitapta da aynısını yapıyorum. Şiir kasetinde Türkiye�nin gelmiş geçmiş en yüksek şiir telifini alan insanım. 125 bin dolar aldım 9 şiir için.. Tek şiir 13-14 bin dolar yapıyor. Bu bir övünme değil. Bu şu demek: Bir şeyin değeri bedeliyle menkuldür. Sen bir şeye çok büyük değer biçebilirsin ama bakalım o parayı veren var mı? Şimdi onu kanıtladım ben. Benim şiirimin kaç para ettiğini kanıtladım . Aynı şeyi kitapta da yapıyorum. Ve Türkiye�de gelmiş geçmiş, ölmüş veya yaşayan insanların alıp alacağı en yüksek telifi iki üç puan yüksek alıyorum. Bu yakında da çıkacak.''

Yusuf Hayaloğlu kendi deyimiyle halk şiiri yapıyor. İşte ilk albümüne isim veren �Ah Ulan Rıza�dan bir pasaj:

Neden hala gelmedi
Yoksa saatimi şaşırdı bu hıyar
Gerçi hiç saati olmadı ama en azından birine sorar
Cebimde bir lira desen yok
Madara olduk meyhaneye
Ah eşek kafam benim
Nasıl da güvendim bu hergeleye
Gelse balığa çıkacaktık
Ne çekersek kızartıp
Bir kilo rakıyla yutacaktık.
Bu sandalı geçen hafta çalıntıdan düşürdük
Arkadaşlar ısrar etti
Biz de iyi olur bize uyar diye düşündük.
...

Böyle devam edip giden ve Hayaloğlu�nun yorumuyla insanın tüylerini diken diken eden bir şiir �Ah Ulan Rıza�...

Halk şiirini şöyle savunuyor şair:

''Halk şiiri yapmanın zararı yok. Ne diyorlarsa desinler. Ben halkı seviyorum. Yani natürel, avam yaşamayı seviyorum. Kültürüm de bu, sokaktan gelmeyim. Bunu da inkar etmiyorum. Zamanında kolej muadili okudum, akademi okudum, batı kültürü okudum, Şekspir, Marks okudum. Yani sonuçta hiçbirşey değil, hiçbiryere varamıyorsun. Yani gelip geleceğin nokta bir kara toprak derler ya. Neticede halkın denizine giriyorsun. O denize girdiğin zamanda tertemiz oluyorsun, mis gibi oluyorsun. Bunda ne zarar var. Başta biraz zorlayarak oldu. Şimdi tamamen hazmettim. Geldiğim yere geri döndüm. Ordan gelmiştim. Başka yere uçtuk, bir marifetmiş gibi. Sanatçılara da onu tavsiye diyorum. Şatolarından çıksınlar. Kozalarından çıksınlar. Halkın içine karışsınlar. İki tane entel barda oturup kendi kendilerine sanat yapıyorlar. Kendi kendilerine şiir okuyor, kendi kendilerine ödül veriyorlar. Kendi kendilerine dergi çıkartıyorlar. Kitap çıkarıyorlar. 1500 tane basıyorlar, onu da eşe dosta hediye ediyorlar. Gelsinler halkın denizinde yıkansınlar, arınsınlar biraz.''

Yusuf Hayaloğlu bu konuda çok dolu. Mesele �türkü�ye geliyor:

''Türkü hayatın bizatihi kendisi. Halkın kendisini ifade ettiği sözlü müzikli bir durum. Bazı TV kanallarında türkü yasak. RTÜK�ten dolayı sabahın 5�ine koyuyorlar. Gazete çıkarıyorsun, halkın kültürüyle alakası yok. Sanat sayfası yapıyorsun. Tam sayfa caz. Tam sayfa bilmem ne. Bunların ne alakası var bizim kültürümüzle. Ondan sonrada �niye halk okumuyor� diye soruyorlar. Halk yok ki yayınlarda. Türkü dinlemeyen halkı bilemez. Türkü bin yıllardır var, ortaasyadan akıp geliyor. Nerelerde konaklamış. Nereleri dolaşmış ve gelmiş Anadolu�nun bağrında akıyor. Sen bu ırmağı görmezden geldiğin zaman, zaten hiçbir yerini kavrayamazsın. Ezilenleri, altta kalanları, tutunamayanları bir baltaya sap olamayanları seviyorum. Onlar bana hoş geliyor. Halin vaktin yerinde hiçbir problemin yok, neyini yazacağım ben senin yani. İyi durumdaki bir adamın, herşey çok güzel demesinden sıkılıyorum. Sanatçının ekmeği burada, hayatın çelişkilerinden mağduriyetlerinden çıkar.''

Hayaloğlu halkın içinde olunca, bir o kadarda siyaset ve ekonomiyle ilgili. Ve yaptığı şu yorum bugünkü sosyal bunalıma felsefik bir pencere açıyor:

''Çok çalkantılı dönemler yaşadım, ekonomik yönden... Ama halkı bu kadar umutsuz, mutsuz hiç görmemiştim. Yarına dair hiçbir umut kalmamış. Bu, en büyük uçurum, en büyük reaksiyon... Nasıl sosyal bir patlama olmuyor inanamıyorum. Bu korkunç bir tevekkül, korkunç bir sabır. Allah sabır versin. Ama insanlar artık akıllandı. Vatan, millet nutukları ekonomiyi açıklamıyor. Halk, 'Sen bunları derken benim cebimdekini götüyorsan, lanet olsun' diyor. Halk bunu görmüş artık. Herkesin elinin kendi cebinde olduğunu görmüş. Komünizm niye çöktü? Herşeyin devletin olmasından ve devletin içinde devletten palazlanan insanlardan dolayı çöktü. İnsan mutsuzsa hiçbir ideoloji onu etkilemez. Bir çocuğun karnı açsa sen ona dünyanın en güzel masalını da anlatsan o çocuk ağlar. Karnı tok olan, masallar arasında tercih yapar. Çocuğun karnı aç. Halkın karnı aç, ne masal anlatırsan anlat. O yüzden halk tercihlerini de ideolojik olarak yapmıyor. Halk kimde ekmek olacağını sanıyorsa ona sarılıyor. Ama denize düşen yılana sarılır.''

Hayaloğlu ile sohbet çok tatlı, çok uzun.. Ve buraya sadece küçük bir bölümünü alabildik. İki saatten fazla kaldığmıız o küçük, şirin dairesinden bir daha görüşmek üzere, fakat bu defa diğer kaseti beklemeden buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Legolas
28-07-07, 01:06
Yusuf Kaplan ( 1964)
1964 yılında Şarkışla'da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamaladı.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü, Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master tezi hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middlesex Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.

İlim ve Sanat, Yedi İklim, Kayıtlar, Kitap Dergisi, Girişim, İslam, Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı, röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault, Baudrillard, Kundera, Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.

3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.

Bilimsel Çalışmaları

The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British Documentary Film Movement; Editing, Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri), Kayseri: Rey Yayınları, 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras, (çeviri), Prof. Ali Mazrui, İstanbul: İnsan Yayınları, 1992; Bilgeliğin Yedi Direği, Lawrence, (çeviri) Kayseri: Rey, 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey, 1992.


HAKKINDA YAZILANLAR

YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen
Biyografi Analiz sayı 10 Nisan-Mayıs 2004

Yusuf Kaplan çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap, mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve �hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma�dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. �Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri, dolayısıyla konuşabilmeleri, özgün şeyler söyleyebilmeleri, özne olarak hayata müdahele edebilmeleri, kişiliklerini, kimliklerini, onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?� Eğer Yusuf Kaplan�ın sorduğu bu soruya, ciddi, anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika�da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden, perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların, kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya, tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.

Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda, gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar, sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.

Çağın sorunlarını, çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam�ın temel kaynaklarına gidilerek, bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam�ın kültürel, toplumsal, ekonomik, siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü, medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı, bir şarkıcı, bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı�nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor, yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç, kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor, en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan �Geleneği olmayanın geleceği yoktur�, asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine, dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı Yusuf Kaplan �Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya, yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.� diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak, medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu, Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye�nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye�nin küresel emperyalizmle olan mücadelesinde,varlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına, kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.

Bu, bir içe kapanmayı, üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş, kendi kaderini başkalarının eline terketmiş, biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye�nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye� yi düşünüyor.

Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye�nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi, bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.

Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe, İslam�ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına, o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam�la manasını bulmuş bütün bir mazinin, kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam�ı bir dünya görüşü, anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam�ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir �milat� inşa etmektir. Buna ancak �Bindiği dalı kesmek� denir. İşte bu noktada Yusuf Kaplan�ın kurduğu terkip, gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl�ı aynı kader çizgisinde buluşturan, bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.

Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği, alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç, Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Cemil Meriç, Erol Güngör, Said Nursi, Turgut Cansever, İsmet Özel, Şerif Mardin, Ahmet Davudoğlu, İsmail Kara onun Türkiye�de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan, Weber, J Gray, A. Toynbee, Baudrillard, Millbank, Dawson, Foucault, L. Mumford, W. Mc Neill, P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece Yusuf Kaplan yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam�ın dünya görüşünün, medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan �Uzun soluklu, kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim, düşünce, kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl�a hitaben �Üstad müsterih ol!� dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; �Mevlana�nın pergel metaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya, İslam�a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere, dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.� Gönül, zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak için,bu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları, temel dinamiklerimizi, anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.

Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor

Nesneleşmemek, kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında �Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir� diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. Yusuf Kaplan �Büyük rüyalar, büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez, büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.� diyor. Bize de büyük fikir, oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.

Legolas
28-07-07, 01:06
Yusuf Kerim
Bulgaristan Türk Edebiyatı

Balkanlar�da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

1969 yılında, Bulgaristan Komünist Partisi�nin �bütünleşme� kararının ardından, Türkçe�nin yasaklanması, Türk kurumlarının kapatılması, Bulgaristan Türklerinin Bulgarlaştırılmasına gidilmesiyle, gelişim açısından iyi bir hava yakalayan Bulgaristan Türk şiirine büyük bir darbe indirilmiş oldu.

Jivkov dikta rejiminin son bulduğu 1989 yılından bir süre sonra, Bulgaristan Türk şiiri tekrar bir toparlanma sürecine girmiştir. Bu süreçte, Bulgaristan�da kalan Yusuf Kerim, Osman Aziz, İsmail Çavuş, Arzu Tahirova gibi şairlerin çabaları, her türlü takdire lâyıktır.

Legolas
28-07-07, 01:06
Yusuf Kürkçüoğlu ( 1971)
1971 yılında Şanlıurfa�da doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini burada tamamladı. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesini kazandı. 1990-1991 yılları arasında Türkiye Gazetesi Şanlıurfa muhabiri olarak 9 ay görev yaptı. İstanbul�a yerleştikten sonra üniversite ile birlikte Türkiye Gazetesi Yurt Haberler Servisi�ndeki editörlük görevini sürdürdü. 1993 yılında İhlas Haber Ajansı�nda editörlük, 1994 yılında Türkiye Gazetesi Okuyucu Köşesi�nde yönetmen yardımcılığı, 1995-1996 yılında Türkiye Gazetesi Kültür Sanat Servisi�nde muhabirlik, Mayıs 1996�da İhlas Dergi Grubu�na geçti. Burada bir süre editörlük görevinde bulundu. 1997 yılında Haber Müdürlüğü ve Haberler Koordinatörlüğü�ne getirildi. 2000 yılında İhlas Dergi Grubu�nun Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlendi. 1991-2001 yılları arasında Türkiye Gazetesi�nde birçok haberi yayınlandı. 2004 yılında Plus Medya�da Sorumlu Yazıişleri Müdürlüğüne getirildi. Sarı Basın kartı sahibi olan Yusuf Kürkçüoğlu evli ve bir kız çocuğu babasıdır.

Legolas
28-07-07, 01:06
Yusuf Mardin
Günümüz şair ve yazarlarından. İstanbul�da doğdu. 1916-1994 yılları arasında yaşadı.İstanbul Amerikan Koleji�ni (Robert Kolej), İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi(1940). Mardin Milletvekili (1949), Londra Basın Ataşesi, Ankara Turizm Müdürü, Washington müşaviri (1969) oldu. Emekli oldu (1975-). Yücel dergisi(1935) kurucularından, bir süre de
Boğaziçi (1936) dergisini çıkarmış bulunan, günümüz aruz şairlerinden Yusuf Mardin�in yayımlanmış şiir kitapları altı tane:Bir Ad Bulamadım (1934), Mezar Taşları(1947), İki Damla Yaş(1947), Üç Yaprak(1948), Bir Semtini Sevmek(1972) ve Sonelerle Seneler(1982). Üç İnceleme kitabı var: Namık Kemal�in Londra Yılları(1974), Abdülhak Hamid�in
Londra�sı (1976) ve Abdülhak Hamid�in Londra Yılları(1982).

Legolas
28-07-07, 01:06
Yusuf Sancak ( 1960)
1960 yılında Muş�ta doğdu.Eğitim Fakültesinde ve Azerbaycan Üniversitesinde eğitim yaptı.1984 yılında Milli Gazete�de muhabir olarak gazeteciliğe başladı.Türkiye gazetesinde çalıştı.İhlas Haber Ajansı İstihbarat Servisi Şefliği ve TGRT Haber Müdürlüğü yaptı.Veri Haber Ajansı Genel Müdürü.Avrasya,Platform ve Çağrışım dergilerinde yazıları yayınlandı.

Legolas
28-07-07, 01:07
Yusuf Yöreli
1911 yılında Konya�da doğdu. İlimizdeki Kayalı Park�ın karşısında eski adı ile Erkek Sanat Okulu�nun tesviye bölümünden mezun oldu.

Kırklareli İli Babaeski İlçesinde vatani görevini tamamladıktan sonra Eskişehir�de güreşe başladı.
Bilahare doğup büyüdüğü Konya�ya avdet ederek Devlet Demiryolları mağazasında memuriyete adım attı. Ölümünden 7-8 yıl kadar önce T.M.O.ne geçerek memuriyet görevini hayatının sonuna kadar burada idame ettirdi.
Halkımız arasında �YÖRELİ� olarak tanınan merhum, Konya� mız güreşine aralıksız tam 39 yıl amatör bir ruhla hizmet vermiştir. Üstlendiği her görevi adeta ibadet eder şekilde titizlikle yerine getiren nadir insanlardan birisidir.

Ankara Et Balık Kurumu�ndan emekli olan takım arkadaşı hemşehrimiz merhum Osman ÖZ �...hayatım boyunca güreşe aşık tek bir insan tanıdım, o da Yusuf YÖRELİ�dir� diyerek merhum babamın güreş sporuna olan aşk derecesindeki sevgisini katıldığı sohbet toplantılarında dile getirmiştir.
Güreşçi, antrenör, güreş il temsilcisi ve hakem olarak Konya�mız güreşine yıllar boyunca amatör bir ruhla hizmet eden rahmetli Yusuf YÖRELİ�yi; elinde büyüdüğünü ve her şeyini O�na borçlu olduğunu fırsat düştükçe dile getiren, babası merhumun gözlerini açık bırakmayan sporcu evladı Haşmet YÖRELİ�den dinleyelim.

�Rahmetli babam Yusuf YÖRELİ benim ilk ve son antrenörüm, hocamdır. Babamı gerek güreşe başlamadan ve gerekse güreşe başladıktan sonra Konya�daki bütün güreş organizasyonlarının başında idari ve teknik konularda sorumluluklar üstlenen bir insan olarak tanıdım. Güreş hayatım boyunca 52 kiloda serbest ve greko romen stilde gerçekleştirilen müsabakalara katıldım. Müsabakalar öncesi yapılan tartılarda rakiplerimin yanında ve herkesin de hazır bulunduğu ortamlarda �..benim oğlum Haşmet YÖRELİ�yi kim yenerse ona özel bir ödül vereceğim..� dediğini çok iyi hatırlıyorum. Ancak bu özel ödülü kimsenin alamadığını çok daha net bir şekilde anımsıyorum. Benden daha çok sevdiği, gözü gibi baktığı ve yetiştirdiği genç güreşçi adaylarına objektif duygular içerisinde yaklaşan bir hoca tarafsız davranan ve herkese hakkını teslim eden bir yönetici ve ayrıca beraberindekilere çalışma aşkı ve zevki aşılayan, disiplinli ve otoriter bir eğitimci olarak hatırlıyorum. Ruhu şad olsun.

İlimizin ender yetiştirdiği simalardan birisi olan, her türlü zorlukla mücadele etmesini bilen, dürüst çalışmaları ile temayüz eden merhum, Devlet memuru tarifine ve sıfatına uygun bir kişi olması yanında temiz ahlakı, güler yüzü ve kendisine özgü nükteleri ile ününe ün katmıştır. Sohbet toplantılarında sık sık dile getirdiği İNCE KAHVALTI hikayesini anımsamayan yoktur.
Yıllarca bölge birinciliğini kimselere kaptırmamış, Türkiye ikinciliğini kazanmış, ömrünü çok sevdiği ata sporumuz olan güreşe adamış bu spor adamımız aktif spor hayatına 29 Ekim 1965 tarihine kadar devam etmiştir.

Güreşi bıraktıktan sonra çok zor şartlar altında Konya�lı gençlere ata sporumuzu sevdirmeye çalışan ve bunda büyük ölçüde muvaffak olan Yusuf YÖRELİ antrenör olarak da büyük başarılar sağlamıştır.

1960 Roma Olimpiyatlarına katılan ve halen İstanbul Bostancı PTT Hastanesi Başhekim Yardımcısı olan Operatör Doktor Halil Kazım GEDİK, Sulhi GEDİK, Cemal DEMİRBAŞ, Necip ALKAN, Abdulkadir TAŞKIRAN, Hüseyin YILMAZ, Erdağan ve Ömer ALPTEKİN kardeşler, Konya Milletvekili merhum Turan BİLGİN, merhum Necati İRTEM, yıllarca bitmeyen büyük bir aşk ve hırsla milli duygular içerisinde güreşe hizmet eden ve son yıllarına kadar ajanlık yapan, hakemlikte milli kokart takmaya hak kazanan rahmetli Faruk NAZROĞLU, Mustafa GÜDEKLER, Kemal OĞAN, Tuğrul ORHON, Cemal ILGIDIR, Hasan İYİCAN, Osman ÖZ ve Fahrettin AKBAŞ takım arkadaşlarından bazıları idi.

Yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak 29 Ekim 1965 yılında genç sayılabilecek bir dönemde 49 yaşında hayata gözlerini yumarak vefat eden Yusuf YÖRELİ vefatı öncesinde önemli ve riskli bir ameliyat geçirmesine rağmen güreş sporundan kopmamıştır.

Konyamızda zamanında Türk gücünün simgesi olan bu mütevazi, dürüst ve nüktedan ismi unutmamız mümkün değildir. Çünkü rahmetli babam kısa sayılabilecek hayatını dolu dolu yaşamış, kalıcı dostluklar kurmuş, bu dostlukların devamlı olmasını ve sürekliliğini sağlamış, arkasında sevgi, saygı ve iyiliklerle dolu anılar bırakmıştır. Nur içinde yatsın.

Aramızda uzun zamandan beri bulunmayan bu büyük spor adamının anısını yaşatmak için adına bir turnuva düzenlenmesi kendisine bütün güreş camiasının hissetmesi gereken vefa borcunun ödenmesi anlamına gelir.

Legolas
28-07-07, 01:07
Yusuf Bozkurt Özal ( 1940)- (09.01.2001)
1940 yılında doğdu. Ilk ve orta eğitimini Malatya'da tamamladıktan sonra, elektronik ve telekominikasyon dallarında mühendislik tahsilini ve doktorasını Ingiltere'de yaptı. Washıngton'daki Iktisa'di Kalkınma Enstitüsü'nden sertifika aldı. Askerlik görevinden sonra Istanbul'da özel sektörde altı yıl süreyle üst kademede yöneticilik yapan Yusuf Bozkurt Özal, 1979 yılında ABD'ye giderek, beş yıl süreyle Dünya Bankası'nda kıdemli ekonomist ve bölüm yöneticisi olarak çalıştı. 1984 yılında Türkiye'ye dönerek, DPT Müsteşarlığına atandı. 1987 yılı sonbaharına kadar bu görevi sürdürdü. Aynı zamanda Ekonomik Işler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Yüksek Planlama Kurulu, Para Kredi Kurulu üyelikleri yaptı. Yaklaşık üç yıl süreyle de Islam Kalkınma Bankası'nda Türkiye'yi temsilen Icra Direktörlüğü vzaifesinde bulundu. Siyasete girerek Kasım 1987'de ANAP'tan Malatya milletvekili olarak meclisi girdi. . Bu dönem içinde Dışticaret ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak 2. Özal Hükümeti'nde görev aldı. 1989-1991 yılları arasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği ve Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1991'de yeniden ANAP'tan adaylığını koydu ve ikinci defa Malatya Milletvekili seçildi.

Mesut Yılmaz'ın Genel Başkan olmasından bir süre sonra, ANAP'tan koptu. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünden yaklaşık 6 ay sonra 7 Ekim 1993 tarihinde kurulan Yeni Parti'nin Genel Başkanlığına getirildi.Bu partinin genel başkanlığını yürütürken beyninde meydene gelen rahatsızlık sonucu ABD�de bir süre tedavi gördü.Daha sonra YP ile ağabeyi Korkut Özal�ın partısı DP�nin birleşmesinin ardından siyaseti bıraktı.

Yusuf Bozkurt Özal beyninde başlayan ve bütün vücuduna yayılan kanser sebebiyle 9 Ocak 2001 tarihinde Ankara�da vefat etti.Cenazesi Süleymaniye Camii�nde kılınan cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii haziresinde gömülen annesi Hafize Özal�ın yanına defnedildi.

Dr. Yusuf Bozkurt Özal evli ve üç cocuk babasıdır.

Legolas
28-07-07, 01:07
Yusuf Ziya Arpacık ( 01.05.1958)
1 Mayıs 1958 yılında Erzurum'da dünyaya geldi. Çocukluk yılları zor tabiat şartlarıyla mücadele içerisinde geçti. Gençlik döneminde ise, 1980 öncesindeki fırtınalı savaş günlerinin tam orta yerinde bulmuştu kendisini. İstanbul Üniversitesi�nde Tarih ilmi tahsil ederken, 13 Şubat 1978�de hapse düştü. Sür-günden sürgüne yollandığı zindanlardan defalarca kaçmaya teşebbüs etmesine rağmen, Sağmalcılar ve Yozgat cezaevinden olmak üzere iki sefer firara
muvaffak oldu...

Tamamı yaklaşık on yıl olan hapis hayatının beş yılını hücrelerde geçirmek zorunda bırakılmış, kitaplar vasıtası ile ve kendi kendine yabancı dil öğre-nirken, cezaevlerindeki ecnebi tutuklularla bu lisanların pratiğini yapabilmiştir. Hapishaneden çıkınca da 'nerede kalmıştık?' diyerek dış dünyadaki mücadelesine kaldığı yerden tekrar başlayıp, 1992 yılında Karabağ savaşında kardeşlerine yardım için Kafkaslar�a koşmuş ve devamı itibarı ile bir çok ülkede Türk düşmanlarına karşı fiziki etkinlikler örgütlemiş ve kendisi de faal olarak katılmıştır. Bu arada çıkan öğrenci affından faydalanarak devam ettiği üniversiteden, 27 sene sonra da olsa tahsilini tamamlayarak diplomasını
almıştır.

Evli ve üç evlat babası olan yazar İngilizce, Arapça, Farsça ve Rusça bilmektedir.

Başlıca eserleri; BAŞEĞMEDİLER, YOLBAŞI, KAN FIRTINASI


BAŞEĞMEDİLER

DERT SOFRASINDAN BAL YEDİLER,
BAŞ VERDİLER, BAŞ EĞMEDİLER...
"İşte Gardiyan Muzo'nun cevabıyla beraber bana uzattığı bu alev alev yanan gazete kağıdı, hayatımın her noktasına ışık tutacak bir enerji kaynağı olmuştu sanki. Ben hücrede özgür, gardiyan dışarda esirdi. O dışarda korkudan titrerken, ben içerde zafer kazanmış orduların mağrur askeri gibi bir ileri, bir geri yürüyordum. Meşale gibi tuttuğum gazete kağıdı yanarak, ateşi elime dayanmıştı. Kalan parçayı bir hamlede hücre kapısından dışarıya fırlattım.
Artık özgürdüm. Esaret bedende değil, ruhta yaşanırdı. Dışarıda dolaşan milyonlarca esiri düşündüm. Kimi akşam sofrasına koyacağı bir rakı şişesinin, kimi bir çift yeşil gözün, kimi de bir arabanın. Maddeye esir olmuş ruh mahkûmları için yandı yüreğim. Acıdım... Onlar için duyduğum endişe bütün duygularımı bastırdı. Çıkış yolu bulunmayan bir esaret halkası kuşatmıştı insanoğlunu. Özgür esirler... Kafamda kıvılcım gibi çakan kavramlar mana itibarı ile yine allak bullak olmuştu."


YOLBAŞI

Irak Gerçeği ve Türkmenler'in Direniş Öyküsü
"Irak'ın geçmişinde çok büyük bir etkinliğe sahip olan Türkmenler bugün itibarıyla bölgede yok sayılmaya başlanmıştır. Irak yeniden yapılandırılırken ülkenin aslî unsuru olan Türkmen varlığının dışlanması mutlaka yeni problemleri beraberinde getirecek ve bu �oldu-bitti� mantığı içerisinde siyaset üretenler mutlaka hüsrana uğrayacaklardır.
Yıllar boyu zulüm yurdunda yaşayan Türkmenler yine uyutulmuşluğun ve unutulmuşluğun verdiği yeni acılar içerisinde kendi kaderleriyle baş başa kaldılar. Tam bu çaresizlik anında:
-Yalnız değilsiniz, diye haykıran bir fedaî ordusu boy verdi Türkmen topraklarında.
Ülkücü Hareket diğer Türk yurtlarında olduğu gibi, çarenin tükendiği noktada esrarlı duruşuyla yine var olmuştu."


KAN FIRTINASI

AZERBAYCAN TÜRKLERİNİN SOYLU DURUŞU
VE BARIŞ TAHRİPÇİSİ ERMENİLER
"Orta sayfalarına kadar geldiğim kitabı kapatarak koltuk arkasındaki cebe yavaşca yerleştirdim. Uçakta boş yer yoktu. 30 Eylül 1991�de bağımsızlığını ilan eden ve emekleyen bir bebek devlet konumunda olan Azerbaycan�a seyahat eden bu insanları oldukça merak ediyordum. Yolculara bir göz attım. Herkes ayrı bir gaye ile aynı hedefe doğru hızla yol alıyordu.
Kimi cebine yüz dolar koymuş ve süslü elbiseler giyerek kuşanmış, işadamı edasıyla oraları çarpmaya gidiyor, kimi şarap ve rakı tüketimi için soydaşlarına yardım amacıyla, kimi de cinsel bereket tarlası olarak gördükleri sahada pratik yapabilmek gayesi ile yola çıkmışlardı. Düşmanlarının kanlı saldırıları yetmiyormuş gibi bir de öz ağabeylerinden �örtülü darbe� yemeye hazırlanan Azerbaycan Türkleri, bu sosyal mikroplar karşısında nasıl direneceklerdi acaba?.."

NE DEDİLER;

Necdet SEVİNÇ
Elinizde ki eser, Türk destan ve efsanelerinde ki Bozkurt gibi, bunalım zamanlarında ortaya çıkan ve toplum huzura kavuştuktan sonra da hiçbir hak talep etmeden sahneden çekilen Bozkurtlardan biri olan sevgili Yusuf Ziya Arpacık'a aittir.
Milliyetçi Türkiye mücadelesinin, nice meşakkatlere katlanmak zorunda bıraktığı Yusuf Ziya Arpacık'ın cezaevi hatıraları, elbette iki-üç gün karantinada kaldıktan veya müşahede koğuşunda ağırlandıktan sonra daha cezaevi olgusunu bile kavrayamadan salıverilenlerin kitaplarına benzemeyecektir.
Bazen tek aspirin, bazen bir bardak suya bile hasret kalışın ne demek olduğunu, hapishaneye on avukatla gelip, iki gün içinde on avukatla tahliye olanlar bilmezler. Ama Yusuf Ziya Arpacık bilir.
Günlük istihkakı olan bir somun ekmeği, kaplumbağa iriliğinde ki saldırgan farelerle paylaşmanın ne demek olduğunu onlar bilmezler. Ama Yusuf Ziya Arpacık bilir.
Kelepçeli kollar ve prangaya vurulmuş ayaklarla aç, susuz, üstelik beş parasız, birbirlerinden bin kilometre uzaklıkta ki hapishanelerden hapishanelere sürgün edilmenin, hücre'nin, tecrit'in ne demek olduğunu da Arpacık bilir.
Size masal gibi gelecek ama içinden çıkan böcekleri, âdeta erimekte olan adî plastik tabağın bir kenarına itip, çorba olduğu söylenen plastik tabakta ki sıvıyı âdeta erimekte olan adî kaşıklarla içmiştir Yusuf... Binlerce ülküdaşı gibi güneşin ısısını, toprağın kokusunu, yaprağın yeşilini unutmuştur o...
Ömrünün nice güzel yıllarını demir parmaklıklar arasında geçiren bir mücadele adamı için bu kitap betonda açan çiçektir. Sevgili hapishane arkadaşımı kutluyor, devamını bekliyorum.


Servet KABAKLI
25.05.2004 Tercüman Gazetesi
Başeğmediler*
VE elimde bir kitap... 'BAŞEĞMEDİLER'... Ancak yaşayanın yazabileceği, okuyanlara yaşatabileceği, 'ölüm ve zulüm çemberindeki' karanlık yıllara ışık tutan bir hatırat... Yazarı tahmin edebileceğiniz gibi Yusuf Ziya Arpacık... 'Yusuf Hoca', Sağmalcılar, Kartal Maltepe, Selimiye, Harbiye, Samsun, Vezirköprü, Paşakapısı, Mamak, Yozgat, Bartın ve Gaziantep zindanlarında ve işkencehanelerinde, 'Ser verip, baş eğmeyen' yiğitlerin, şehitlerin, hazin ama onurlu hikayesini; tam manasıyla, ciğerinden çektiği kanı mürekkep niyetine kullanarak yazmış...
Her satırı gönlümden gözlerime yürüyen kanlı yaşları damıtan bu kitabı, bir gecede soluğumu tutarak okudum ve 'mübarek mücadele'yi bir defa daha iliklerime kadar hissederek yaşadım.
Kitabın başında 'Betonda açan çiçek' başlıklı bir yazı var... Ülkücü Hareket'in Aksakalı, 'Divan Kalemi' ve Yusuf Ziya Arpacık'ın Paşakapısı Cezaevi arkadaşı Necdet Sevinç ağabeyimiz yazmış.
Sözün doğrusu, yaşayanın yazdığı bu kitap, okunarak anlaşılır, anlaşılır ve yaşanır... Kolay kolay anlatılamaz...
Bu kitapta 'taş mederese'nin, işkenceye karşı dimdik duran onurun, vefanın, azmin, 'Kuran'ı baş tacı etmiş Turan Ülkücüleri'nin' o yiğit tavrını bulacaksınız...
Yusuf Ziya Arpacık'ın bu eserinin arka kapağında 'Dert sofrasından bal yediler, baş verdiler, BAŞEĞMEDİLER' yazıyor. Bu söz üstüne başka söze gerek var mı?.. Öyle ise okuyarak yaşamak gerek...


YAMANTÜRK
BAŞVERDİLER, BAŞEĞMEDİLER
"İki kapak arasındaki bir kitap değil, bir yürek" sanki.
İlteris Yayınları tarafından basılan ve Yusuf Ziya ARPACIK (Yusuf Hoca) tarafından kaleme alınan BAŞEĞMEDİLER isimli eseri okuduğumda gayri ihtiyari bu cümle döküldü dudaklarımdan. Bir savaşçının kaleminin bu kadar güçlü olabileceğini doğrusu tahayyül edemezdim. Ancak O, bir hayali, ütopyayı ya da kurguyu değil, yaşadıklarını yazdığı ve bunu yaparken herhangi bir kaygı (estetik, edebi vs.) taşımadığı için ortaya böylesi güzel bir eser çıktığını düşünüyorum.


Selcan TAŞÇI
24 Mayıs 2004 Yeniçağ Gazetesi
BAŞEĞMEZLER
Kitabın adı, başeğmediler... Bu direniş ruhu, kendini geşmişe prangalayan zincirlerini kırıp tüm zamanları kaplayabilsin diye ben onlara başeğmezler diyorum.
Geçmişte eğmediler bugün eğmiyolar yarın da eğmeyecekler manasında.
İnsana zaman zaman, �olmaz olsaydık� dedirten iktidar eleştirmenleri, �Daha nasıl eğelim? boynumuz dizlerimize düştü, iki büklüm olduk!� deyiverecektir yine. Çünkü, Ülkücü Hareket�in mesupları, başka kişi ve kurumlar karşısında verilen, kimine göre �fikirden taviz�, kimine göre �sapma�, kimine göre� devletin çıkarları için zehir içmeye katlanarak� yapılan fedakarlıklar üzerine ahkam kesmeye devam ediyorlar.


Nevzat BASIM
25 Mayıs 2004 Nethaber
ÜLKÜCÜ HAREKETİN GAYRİ RESMİ TARİHİ
Yusuf Ziya Arpacık, Ülkücü'lerin 'silahşörlerinden' bir isim... Ülkücüler arasında adı efsane gibi anlatılır: 1970'lerin sonunda ve 1980'lerin başında cezaevlerinin müdavimlerinden biridir... Ellerine bağlanan kelepçeyi, bilek gücüyle kırabilmektedir... Azerbaycan'a gitmiş Ermenilere karşı, Çeçenistan'a gitmiş Ruslara karşı, silah elinde savaşmıştır...
Ülkücü kesimin "silahlı mücadelesi" ilk kez bir kitaba konu oldu... Yusuf Ziya Arpacık, 1970'lerin komando kamplarından, 1990'larda 'uzak Türklere silahlı destek mücadelesine" kadar hayatının tüm ayrıntılarını kitabında yazdı... İlteriş Yayınları'nın ilk kitabı olan "Başeğmediler", kimi Türkçe arızalarına karşın "Ülkücü hareketin gayri resmi tarihi"yle ilgilenenlere ışık tutacak, kaynak olacak.



Arslan BULUT

27 Mayıs 2004 Yeniçağ
Helallik aldınız mı?
Yusuf Ziya Arpacık, 13 Şubat 1978 günü hapse düşmüş; isyan veya firar olaylarından dolayı, neredeyse Türkiye�nin bütün cezaevlerine sürgüne gönderilmiş bir ülkücü.
5 yılı hücrede olmak kaydıyla yaklaşık 10 yıl süren bu dönemde, isyan veya firar örgütlemediği zamanlar, kitaplar üzerinden yabancı dil öğrenmiş. Yabancı tutuklular geldiğinde de onlarla pratik yapmış. Bugün İngilizce, Fransızca, Arapça ve Rusça biliyor.
Yarıda kalan üniversite öğrenimini de 27 yıl sonra tamamlayıp diplomasını almış.
Cezaevinden çıktıktan sonra, Karabağ�daki mücadele sırasında Azerbaycan�a koşmuş ve devamında bir çok ülkede �Türk düşmanlarına karşı fiziki etkinlikler� örgütlemiş ve bu eylemlere kendisi de katılmış. Arpacık, not defterini gören arkadaşlarının ısrarı ile bunları yayınlamaya karar vermiş. İlteriş Yayınları arasında çıkan ve dağıtımı da yapılan ilk kitabı, �Başeğmediler�de 12 Eylül öncesi ve sonrası cezaevlerinde yaşadıklarını, ülkücü şehitleri, işkenceleri anlatmış.
�Başeğmediler�in tanıtımı için de Erdem Karakoç�un çabası ile ülkücü harekette ilk olmak üzere, bir kitap tanıtım toplantısı düzenlendi. Toplantıda icra etmek ile yazmanın başlı başına ayrı işler olduğunu, her ikisini bir arada yapabilmenin güçlüğünü belirterek tarihten örnekler verdim.


Ahmet ÇAKAR

30. 05. 2004 Ortadoğu Gazetesi
Yusuf Ziya ARPACIK (1958) Kahraman ülkücülerin toprağa düşmeyip sağ kalan yiğitlerinden... Dadaşlar diyarından.
Emperyalizme başeğmeyen kahramanların Türk�e biçilen kefeni nasıl yırttıklarını ve en olumsuz şartlarda,hiçbir karşılık beklemeden Türk�ün istiklali için istikballerini nasıl feda ettiklerini yaşadıkları olayların ideolojik yorumlarını �Başeğmediler�kitabı ile anlatmaya çalışan Yusuf Ziya Arpacık kardeşimizi kutluyoruz...
Hiçbir baskının,işkencenin,ölümün ve geçici esaretin iman ettiğimiz davamızın mücadelesinden bizi asla vazgeçiremeyeceğini bilerek davasından ödün vermeden yoluna devam eden Yusuf Ziya Arpacık zindanlarda çekilen fiziki ve fikri çileleri tamamladıktan sonra, Başbuğumuzdan aldığı işaretle Türk varlığını imhaya kalkışan düşmanla nizami ya da gayrı nizami savaş yöntemleri ile göğüs göğüse çarpışmasını sürdüren bir efsane olarak aramızda dolaşmaktadır.
Kahramanlar günümüzde sömürgeci güçle ve işbirliği yapan basın yüzünden toplum tarafından taklit edilememektir.
Ülkücüler dün canları ve kanları ile aştıkları zorlukları bugün kalemleri ile aşmaya çalışmaktadır.
Başeğmediler yüzde yüz Türk eseridir. Bizatihi kahramanı tarafından kaleme alınmıştır. Böyle biline...



Arslan TEKİN

1 Haziran 2004 Yeniçağ Gazetesi
ÜLKÜCÜLER TARİHİNE BİRİNCİ DERECEDE KATKI: YUSUF ZİYA ARPACIK�TAN

�BAŞEĞMEDİLER�
1 Haziran 2004
Yusuf Ziya Arpacık�ın �Başeğmediler� kitabını sıraya koyacaktım... Şöyle bir karıştırdım... Birden dikkat kesildim... Elinize alınca bırakmanız mümkün değil... Her sayfası ruh, her sayfası bir tarih, her sayfası bir diriliş...
Sade, iddiasız, akıcı bir dil... Yusuf Ziya Arpacık ne görmüş, ne yaşamış ve ne hissetmişse yazmış. Hissettiklerinin tamamını, gördüklerinin ve yaptıklarının ise çok azını yazdığı belli. Neden her şeyin yazılmadığını okuyunca anlayacaksınız.
Ülkücüler 12 Eylül cuntasıyla hesaplaşmamışlardır.
Hesaplaşmak şart.
Yusuf Ziya Arpacık�ın kitabı hesaplaşmanın da kapısını aralıyor.



Necdet SEVİNÇ
15 Haziran 2004 Yeniçağ Gazetesi
Başeğmediler, eğmeyecekler !..
Maltepe, Metris, Bayrampaşa ve Paşakapısı Cezaevleri�nde �Kemikkıran� namıyla ün yapan başgardiyanın benimle niçin uğraştığını sevgili Yusuf Ziya Arpacık�ın kitabını okuyunca anladım.
Meğer arkadaşlar onun yegâne dünyası olan hapishanede isyan çıkarmışlar. İdareye elkoymuşlar. Duruma hâkim olmuşlar. Bütün koğuşları elegeçirmişler. 30�a yakın gardiyanı rehin almışlar. Bir koğuşta mahkeme kurup, mahkûmlara kötü muamele yapan gardiyanları yargılamışlar.
Kitapta net olarak ifade edilmiyor ama öyle anlaşılıyor ki, sevgili Arpacık, birkaç hukuk öğrencisinin hâkim olarak bulunduğu bu mahkemede �savcı� olarak görev yapmış.
Eeeee. Yusuf savcı olur da Kemikkıran�ı sorguya çekmez mi?
Çekmiş.
Jandarma duruma hâkim olunca arkadaşları bir başka cezaevine sürgün etmişler.
Onlar gitmiş, ben gelmişim.


Sefa KAPLAN
27 Haziran 2004 Hürriyet Gazetesi
YARALI BİLİNÇLENME
Devrimci kardeşlerimizden sonra, Ülkücüler' in eli kalem tutanları da yazmaya başladılar nihayet. Medrese-i Yusufiye' lerin öncesinde ve sonrasında yaşadıklarını. Hiç şüphe yok ki, asıl önemli kısım, bir tür "YARALI BİLİNÇLENME" de diyebileceğimiz hapishane yılları, solcunun solcu, sağcının sağcı olduğu için değil, yönetimi ele geçirenlerin istediği gibi olmadığı için cezalandırıldığı o netâmeli yıllarda, kimlerin baş eğip, kimlerin baş eğmediği hayli tartışma götürür elbette.
Ancak, Yusuf Ziya ARPACIK, bütün Ülkücülüğüne rağmen, Türkiye' den ziyade Güney Amerika' nın herhangi bir ülkesine yakışacak bir "anarşist" portresi çiziyor aslında. Üstelik, olağanüstü bir film için gereğinden fazla malzeme de var kitapta. İsmail GÜNEŞ kardeşim, uyuma. Tarihe katkı olur..


29 Haziran 2004 Türkiye Gazetesi
Asrın girdabında...
Sürgünden sürgüne gönderildi; yılmadı. Yaşamak zorunda olduğunu biliyordu. Birçok yerde bulundu. Milleti için kan döktü, yaralandı, yılmadı...
Tamamı yaklaşık 10 yıl olan hapis hayatının 5 yılı hücrelerde geçti. Kitaplar yardımı ve kendi kendine yabancı lisan öğrendi. İçeride olduğu dönemlerde hatıralarını yeniden gözden geçirdi ve onların bir bölümünü "Başeğmediler" isimli kitabında bir araya topladı...
Yusuf Ziya Arpacık'ın İlteriş Yayınları arasında çıkan "Başeğmediler" isimli kitabı, yakın tarihimizin siyasi hayatına farklı bir pencere aralıyor. Fotoğraflar, daha dün yaşanmış ibretli hikayeler, çeşitli tip tahlilleri ile yaşadığımız çeyrek asra ibretli bir bakış açısı getiren Arpacık, Mamak yolunda başlayan hikayesinde Raci Tetik, Aytekin Taşçı, Mustafa Yardımcı, Mehmet Aluş, Erdem Yedibela, Şahabettin Ovalı, Yunus Uzun, Ali Bülent Orkan, Ömer Uyan'ı anlatıyor. Arpacık, fotoğraflar eşliğinde hücrede nöbet, Mamak tatlısı, Harbiye işkence evi, Samsun isyanı, Sağmalcılar'da ihtilal gibi birçok olayı da yeniden hatırlıyor ve hatırlatıyor.


ALPEREN ÇELİK
30 Haziran 2004
BAŞEĞMEYENLER VE EL AÇANLAR
Yusuf Ziya Arpacık Hoca'nın "Başeğmediler" adlı kitabı, bütün ülkücülerin ve hatta solcuların okuması ve kendince dersler çıkarması gereken önemli bir eser olarak karşımızda durmakta. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun. En başta da böyle bir neslin yetişmesinde asıl pay sahibi olan merhum Alparslan Türkeş Beg'e Allah gani gani rahmet eylesin. Herkesin tüylerini diken diken eden; 'Bizim annemiz de babamız da sensin Başbuğ'um' cümlelerinin sahipleri, bir sahabe geleneğinin, sahabenin Peygamberimiz(a.s)'e duyduğu sevginin ve vatan uğruna anadan-yardan geçmenin en canlı timsallerini gözler önüne sermekteler. Oysa bu duygular, bir lokma daha fazla yiyecek alabilmek için birbirlerine giren 'maddeci', 'bencil' kimselerin bırakın anlayabilmeyi, hayal bile edemeyecekleri kadar ulvî duygulardır.


Buğra BAŞKURT

17 Temmuz 2004 Ortadoğu Gazetesi

Niçin �Baş eğmediler?�

ELİME aldığım saatten itibaren bir solukta okuduğum kitapların biri de �Başeğmediler� adlı kitap. Ülkücülerin cezaevi direnişini anlatıyor. Yusuf Ziya Arpacık�ın şahsının çevresinde gelişen olaylardan örülen bir hayat kesiti olmakla birlikte, genç ülkücülerin ülkücü direnç kaynağını öğrenmek için okumaları gereken bir kitap.

Yusuf Ziya Arpacık, �seyyah-ı Mahkum Evliya Çelebi� olmuş. Neredeyse gezmediği cezaevi kalmamış. Gittiği cezaevlerinin hücrelerini ziyaret etmeyi de ihmal etmemiş. Kitabı okurken, Gaziantep Cezaevi Müdürü�nün makamında kendilerini nefse hitap edecek yiyecek rüşvetiyle yıldırmayı ve satın almayı düşünenlere karşı verdiği cevap, ülkücü olma şerefinin üstünde hiçbir makamın olmayacağının en güzel ispatıdır.


Çetin BAYDAR

ARPACIK'TAN KUKLACIYI GÖRMEK

30 Temmuz 2004

Ülkücüyü anlatan pekçok kitap yazıldı. Ama ülküsü ile hayatını inşa edenlerin soylu tecrübeleri hep gözlerden ırak durdu. Kimi mahviyetkârenelik, kimi zamansızlık, kimi de ifade-yi meram sıkıntısı bu önemli görevi erteletti. Kılıçlaşabilen yürek, gün gelir kılıç kadar keskin kalemlere dönüşebilirdi. Nitekim Yusuf Ziya Arpacık bu vadiden kopup geliverdi.

"Baş eğmemek" Ülkücü literatürü için buğulu bir kavram. Baş eğmemek, "isyan ahlakı"na sahip olmadan yapılabilecek bir eylem değil. Başeğmeğenler, savaşmaktan ziyade zulme direnmenin sancağını taşıyanlardır. Bu bağlamda Ülkücü ruhun çelikleştiği yer, sol kuklalara karşı sokak savaşlarının verildiği alacakaranlık biçare zeminler değil, kuklacı ile sıcak temasın sağlandığı devlet kılığına girmişlerin Firavuni zindanları, yani medrese-yi yusufiyeler oldu.

Yusuf Ziya Arpacık, Kuklacı hesabına hapisane çarklarını döndüren çağdaş zebanileri burunlarından yakalayıp sallayarak, bütün oyunbazlıkları ve kuklacıya kulluktaki kirli çehreleri ile teşhir ediyor. Dışardaki kavganın eğretiliği, içereye düşen zindani karanlığa rağmen ruhlarda ışıyan iman nuru sayesinde daha iyi anlaşılıyor.

Öyle bir melun çark ki, Mehmet Akif dahi olsa ona döve döve İstiklal marşını söyletmeye kalkışacak kadar ucube bir vatanperverlik iddiacısı. Yiğit ruhlara veba olup saldırmanın kirli hesapları bu medrese-yi yusufiyeler olmasa anlaşılabilir miydi?

Gavurboğanlı Yiğit. Sıla-yı rahm için Erzurumdaydım."Erzurum'da sadre şifa ne var ne yok?" diye sorduğumda sevgili Muammer Cindilli Başeğmediler kitabını çıkarıp önüme koydu. Yazdıklarını bir solukta okudum. Erzurumun artık küllenmeğe yüz tutmuş hasletlerinden tarih önünde ölmez numuneler sunduğun için sana bir ağabeyin, bir hemşehrin, bir mahallelin olarak teşekkür ediyorum.


Ümit ÖZDAĞ
7 Ağustos 2004 Yeniçağ Gazetesi
Ne polis olabildik ne de hırsız
Yusuf Ziya Arpacık�ın �Başeğmediler� adlı ikinci baskısını yapan ve en az 20 baskı yapması gereken, Ülkücü Hareketin tarihinin çok ustaca yapılmış anlatımı niteliğini taşıyan kitabının önsözünün ilk cümlesi �Ne polis olabildik ne de hırsız, diyordu arkadaşım� şeklinde başlamaktadır. Bu cümle gerçekten çok önemli bir politik analizi ortaya koymaktadır. 12 Eylül sonrası çok uzun süren travmanın bir sonucunda yapılan tespittir. Tespit bir anlamda bir çok ülkücünün kendisi ile ilgili ruh halinin de anlatımıdır.
��Yusuf Ziya Arpacık�ın kitabını okuyunca her ülkücünün kendisine olan saygısı artacak, önümüzde uzanan 10 yılda verilecek büyük mücadeleye girmek için içimizdeki kararlılık güçlenecektir. Arpacık�ın kitabı şöyle bitiyor, �Bu yüce duygu ile bizler hergün yeniden doğarız, bizden kim usanası diyen Yunus gibi, berrak ve taze kalmanın sırlarını yakalamışken, hedefe doğru doludizgin at koşturalım.
Hayalkırıklığı mı?. Asla !. Yılgınlık yok, yıkılmak yok!.�


Orhan KAVUNCU

12 Eylül 2004 TÜRK YURDU

BU AY OKUDUĞUM KİTAPLAR
Ben bu işi düzenli aralıklarla yapamıyorum. Yine uzun bir aradan sonra meraklılarına merhaba. 12 Eylül hatıralarını yazmalı ülkücüler diye düşünüyordum ve burada da yazmıştım sanırım geçen sefer. Memnuniyetle gördün ki, Arpacık 'Başeğmediler' diye yazmış, ilteriş yayınları da İstanbul'da 2004 yılında basmış... Hayatın Kıyısına Düşen de M. Naci Bostancı�nın (Alternatif Yayınları, Ankara, 2002) okuduğum ikinci romanı, o da ülkücülerin 12 Eylül sonrası yakın hayatını romanlaştırmış. Dedim ki, kendi kendime, 'Yusuf Hoca'nın hapishane sonrası da çok renkli bir hayatı var, Naci ile tannışmıyorlarsa ben tanıştırsam da, anlatsa Naci�ye, Naci'de yusuf Hoca'nın romanını yazsa ne güzel olurdu, hatıralar kadar gerçekçi olurdu, ama hatıralardan daha yalışırdı.' Çünkü hayat bir roman olunca siz kendiniz hatırlarınıza o romanı yansıtamıyorsunuz.
İlteriş Yayınları, Başeğmediler kitabını 2004'te basmış. Yusuf Hoca namıyla maruf Yusuf Ziya Arpacık tarafından yazılan kitap, albüm ile birlikte 295 sayfa. Tanıtma yazısını, yanlışlarını göstermek, tenkit etmek için yazmayınca, ne yazabilirsinizki kitap hakkında okuyun kardeşimden başka? Bu da işte öyle, ülkücüyüm diyen herkesin, bilhassa gençlerin okuması gereken bir kitap.
Tenkidim yok dedim ama, gördüğüm bir eksiğide belirtmeliyim; yanlış anlamalara yol açabiliyor. Bartın Cezaevi... Yusuf Hoca, idarenin "Karıştır barıştır" uygulamalarını anlatırken, tezvirat olmasın diye tahminim, karışık koğuşu tercih eden bir ülkücü büyükten adını vermeden bahsediyor ve nefis bir "Nalıncı baba" hikayesi anlatıyor. Ben de o zaman aynı cezaevinde yatan ve rahatsız olan bir arkadaşımı düşünmüştüm. Sonra o arkadaşımla konuşunca anladım ki, o değilmiş. Bu tip yanlış anlamalara imkan vermemek için ve hakkaniyet adına, yaşanan beraberliklerden böyle bir hatıra kitabında bahsetmeliydi diye düşünüyorum. Eksiklik diye ifade ettiğim bu husus, nihayet sadece beş on kişinin dikkatini çekecek, genel okuyucu kitlesi bakımından çokta önemli olmayan bir eksikliktir ve Yusuf Hoca'nın titizliği, tezvirat yapmamak içindir. Ben bu kitap tanıtma yazılarını, arkadaşlara okunacak kitap tavsiye etmek içinde yazıyorum.
Yusuf Hocayı tanıyanlar, abartı gibi sanılacak bazı hatıraların abartı olmadığını bilirler. Yusuf Hoca'nın kitapta hatıralarını yazdığı dönemden sonraki hayatı da en az bu kitaptaki kadar diri ve dolu bir hayat. Onun için diyorumki, Yusuf Hoca hapishane sonrası hayatını da kitap yapmalıdır. Ancak bu defa kendi yazmasa da, birisine anlatsa ve o da yazsa, sanki daha güzel olacak. Hoca iyi yazamadığı için değil, ama hoca kendisini anlatırken zorlandığı için, alçakgönüllü davrandığı için. Tabiî o kişi, eli roman için kalem tutan biri olmalı.


SERVET KABAKLI
Bu ne sevgi ah!..
05.07.2004 Tercüman Gazetesi
İŞTE e-posta adresime düşen bir şiir... Bu şiir, beni 78`li yılların Elaziz`ine, o kara günlere kadar götürdü... O sıralarda Elaziz`e, `Devletin Valisi` sıfatıyla tayin edilip, `komünist terör çetelerinin hamisi` gibi davranan bir yönetici bozuntusunun karşısına, hukuk` çerçeveden asla çıkmadan, daha 22 yaşını süren `milliyetçi, ülkücü bir gazeteci` olarak dikilmiştim. Bu sebeple, o `Vali Ağa`nın hukuk dışı emriyle gözaltına alınmış, sevk edildiğim savcılık tarafından, gözaltına alınışım `kanunsuz` bulunarak, derhal serbest bırakılmıştım. İşte, beni o gün savcılığa götürürken gözleri dolan, aldığı emir gereği görevini yapan, ama yaptığından hicap duyan bir komiser vardı... Bu yiğit ve duygulu `vatan evladı`nın adı Halil Kısakol`du...
26 yıldır görüşmediğim `Halil Ağabey`, hep gönlümdeydi... Şimdilerde Emniyet Müdürü rütbesini şerefle taşıyan Halil Kısakol`du bu şiirin şairi... Bana ve Yusuf Ziya Arpacık kardeşime, bizim şahsımızda, `Müslüman Türk Milleti`ne Hizmet Davası`nın çilesi çeken bütün gönüldaşlarıma ithaf edilmişti bu şiir... Takdim ediyorum...
`BAŞEĞMEDİLER`
Çok yad ediyorsun geçmiş günleri,
O kadar yaramıza dokunma hocam.
İçimi titretir `vefa dünleri`,
İki vefasızdan yakınma hocam!..
`Ah`ları kalmasın tüm şehitlerin,
Yasin Uçar`ların, Melih Kunter`in.
Ağzı kemik, dili yalak itlerin,
Dişini kırmakla yetinme hocam!..
`Gakkoş Diyarı`ndan beri geliriz,
Sözde aydın(!) valileri biliriz!
Yakasından tutanları tanırız,
Yanındayız, uzaklara bakınma hocam!.
Bu milletten çok değerler çalındı.
Ağlanacak halimize gülündü.
Bozkurtlarım gönüllere salındı,
Günü geldi!.. Dönüş yakında hocam!..
Not: Yusuf Ziya Arpacık`ın `Başeğmediler` kitabıyla ilgili, Tercüman`da çıkan yazınız üzerine aynı gün yazıldı, rahatsızlık haberiniz üzerine gönderildi. Saygı ve sevgiler...


YamanTürk
ERİŞİR FETHE, FEDAİSİ OLAN DAVALAR�

16 Mart 2005

Türkmenem hey Türkmenem
Unutulmuş tek menem
Musul, Kerkük ilinde
Unutulmuş Türk menem
Din kardaşım, yoldaşım
Vurur kaldırsam başım,
Sahip çıkmaz soydaşım
Avutulmuş Türk menem
16 Mart 2005. Saat 01.40..
Alem kaçıncı uykuda kimbilir. Benimse çarmıha gerilmiş gözbebeklerime uyku öylesine uzak ki.. Tarifsiz hislerin istilasında tüm bedenim. Anlatılmazlığındayım bir sevdanın.. Yaşamaksa bunun adı; eh işte yaşıyorum tesbih gibi özlemini duyduğum kutlu beldelerin hasretini çekerek�.
Yusuf Hoca� mın (Yusuf Ziya ARPACIK) kaleme aldığı ve İlteriş Yayınları tarafından basılan "YOLBAŞI - Irak Gerçeği ve Türkmenler'in Direniş Öyküsü" adlı kitabını akşam üzeri okumaya başladım. Ve tıpkı BAŞEĞMEDİLER adlı kitabında olduğu gibi, bitirmeden bırakamadım.



Kerkük Türkmenlerinin mücadelesi kitap oldu
18 Mart 2005 Yenişafak Gazetesi
Irak'taki Türkmenlerin mücadelesi kitap oldu. Yusuf Ziya Arpacık'ın kaleme aldığı "YOLBAŞI" Irak Gerçeği ve Türkmenlerin Direniş Öyküsü adlı kitap dün akşam Kaşibeyaz Restaurant'ta düzenlenen bir geceyle tanıtıldı. Yusuf Ziya Arpacık'ın bizzat sahaya giderek gözlemlediği olaylardan derlenerek Kerkük ve Musul'daki Türkmenlerin mücadelesinin anlatıldığı kitap İlteriş Yayınları'ndan çıktı.
Türkmen Milliyetçi hareketi Genel Başkanı Hüsamettin Türkmen'in sunuş yazısıyla takdim edilen eser Irak'ta özellikle Kerkük ve Musul'daki Türkmen kardeşlerimizin ne tip sıkıntılar çektiğini gözler önüne seriyor. Kitap bütün kitapevlerinde bulunabiliyor.


JİTEM�ci Ersever�in Aydınlıkçı sevgilisi olduğu ortaya çıktı
24 Mart 2005 Zaman Gazetesi
Erkan Acar
Ankara�da 4 Kasım 1993�te ölü olarak bulunan Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Timleri�nin (JİTEM) kurucusu emekli Binbaşı Ahmet Cem Ersever�le ilgili yeni bilgiler ortaya çıkıyor.
Bugüne kadar Ersever�in PKK itirafçısı olan ve kendisi ile birlikte ölü olarak bulunan Nevval Boz ile ilişkisi olduğu biliniyordu. Ancak ülkücü hareketin önde gelen isimlerinden olan yazar Yusuf Ziya Arpacık�ın kaleme aldığı �Yolbaşı� isimli kitabında Ersever�in İşçi Partili bir sevgilisinin de olduğu ortaya çıktı. Söz konusu iddia Yolbaşı-(Irak Gerçeği ve Türkmenlerin Direniş Öyküsü) isimli kitapta Irak Türkmen Milliyetçi Hareketi lideri Hüsamettin Türkmen�in anlatıldığı bölümde yer alıyor. Türkmen�in Ersever ile 1976�da tanıştığı ve onunla çeşitli �kontra� faaliyetlere katıldığı belirtilen kitapta, şu ifadelere yer veriliyor:
�Ersever�in yıldızının kaydığı günler yaklaşmaktadır. Ayça Gedikoğlu isimli Akçaabatlı �Aydınlıkçı� (bugün İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek etrafında örgütlenen grup) genç bir kızla ilişki kurmuştur. Bu olay Hüsamettin Türkmen ve diğer arkadaşları tarafından tasvip edilmez. Asena, Umay ve Yaprak adında üç kız evlat sahibi olan Cem Ersever�in böyle bir ilişkiye girmesi ağır bir eleştiri almış, hele de kızın bir örgüt mensubu olması işi çok daha vahim bir boyuta getirmişti. Arkadaşlarının çoğu onu terk ettiler. Türkmen, son bir defa kendisiyle konuşmak istedi, ancak sonuç aynıydı.�
Ersever�i tanıyanlar, Gedikoğlu ilişkisini duymadıklarını belirtiyor. Ersever�in avukatlığını yapan olan BBP İstanbul İl Başkanı Emin Emir, Gedikoğlu ismini ilk defa duyduğunu anlatıyor: �Ayça Gedikoğlu�nu tanımıyorum. Ersever�i, öldürüldükten dört sene öncesine kadar tanırım. Ondan önceki dönem olabilir. Ayrıca Nevval Boz�un bir kod adı vardı. Gedikoğlu kod adı olabilir mi onu da bilmiyorum.� Aydınlık grubuna ait yayın organlarında çalıştığı sırada Ersever ile röportaj yaparak yayınlayan gazeteci-yazar Soner Yalçın da �Ersever ile sık sık buluşup görüşürdük; ancak Gedikoğlu diye birini tanımıyorum. Böyle birini ilk defa duyuyorum.� şeklinde konuşuyor.


'Yolbaşı'nda Bir Serdengeçti...
28.03.2005 Tercüman Gazetesi
SERVET KABAKLI
YUSUF Ziya Arpacık adı hafızalarınızdadır. Dadaşlar Diyarı'nda, 'Can Aras' misali doğan, 'Erzurum'dan başın alıp' Türkiye'de 'baş verip, baş eğmeyen' yiğitler ve şehidlerle birlikte 'komünist emperyalizme' karşı baş koyan 'Yusufiye Medresesi' mezunu bu Serdengeçti'nin; 'yaşadıklarını yazdığı' ilk kitabı 'Başeğmediler'den, daha önce sizlere bahsetmiştim.
80 öncesinden başlayarak, 12 Eylül darbesi sonrasında, sorgu merkezlerinde ve cezaevlerinde yapılan insanlık dışı işkencelere karşı, kimi şehadet şerbeti içmiş dostlarıyla beraber, 'Ülkücü direnişin sembolü olan' Yusuf Ziya Arpacık'ın, nam-ı diğeriyle 'Yusuf Hoca'nın haysiyetle çekilmiş çileyi anlattığı ilk kitabı 'Başeğmediler'in, 13'üncü baskısı da tükendi.
Yusuf Hoca, 'Bıyığı tarak kavramamış' yiğitlerden biri olarak girdiği 'zindandan' çıktıktan sonra, İ.Ü Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nde yarım bıraktığı ve 24 yıl ara verdiği tahsilini, çetin hayat şartlarına rağmen, 27 yıl sonra tamamlamayı başarmıştı.
Eşi bulunmaz bir serdengeçti olan, cezaevinden çıktıktan sonra, Erzurum'un 'Can Aras'ı misali 90'lı yıllarda 'Hazar'da çalkan'alanan, Azerbaycan-Ermenistan Savaşı'nda cephede, en ön safta vuruşan Yusuf Hoca, bu defa, yine bir başka 'gönüllü çile'nin hikayesiyle; Türkmeneli'nde, Musul'da Kerkük'te, 'Serdengeçtilik zekatı olan' ve yaşayarak yazdığı bir kitapla çıkıyor karşımıza...
Yolbaşı...
IRAK'TAKİ Türkmen kardeşlerimize destek olmak üzere, sırt çantasını kaptığı gibi yine 'çetin yollara düşen', oralarda yaşadığı olaylarla birlikte, geçen yüzyılın başından itibaren, Kerkük ve Musul başta olmak üzere Türkmeneli Türklüğü'nün varolma mücadelesini, tarih� gerçekler ve hatıralar ışığında derleyerek 253 sayfalık önemli bir eser haline getiren Yusuf Ziya Arpacık, bu kitaba 'Yolbaşı-Irak Gerçeği ve Türkmenler'in Direniş Öyküsü' adını koymuş.
Yusuf Hoca, şu sıralarda 3'üncü baskısını yapan bu eserinde, tarihi belgeler ışığında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 'Irak ve Türkmen politikasızlığı'nı, bu politikasızlığın müsebbibi olan 'zıp zıp akıllıların' dahi anlayabileceği bir üslubla ve çok güzel bir Türkçe ile ortaya koyuyor...
Evet, Yusuf Ziya Arpacık, bu eserinde de o akıcı üslubuyla, duygu ikliminde dört nala at koşturan bir serdengeçti süvari misali; gözlerimizi ve gönüllerimizi terkisine alıp, Türkmeneli gezisine çıkarıyor. Altunköprü'de, Tel Afer'de hüzün bulutları çöküyor üstümüze, dil feryadları tutuşuyor, yakıyor bedenimizi... Vatanı uğruna bedenini tutuşturan Türkmen kızının hayat hikayesini, sanki kendi gözlerimizle görmüşçesine okurken, gönül yaşları göz pınarlarımıza yürüyor... Ve bir anda Kerkük, Musul, Tel Afer sokaklarında buluyoruz kendimizi... Zulmün, namussuzluğun, ihanetin kol gezdiği Türkmen ellerinde, Allah'a sığınan Türkmen kardeşlerimizin çilesini yaşıyoruz...


Yolbaşı
30 Mart 2005 Takvim Gazetesi
Nazif OKUMUŞ
Her birimizi can evinden vuran hadiselerin üzerine bir sünger çekmede üstümüze yok! Sanki böylesi konularda "özel eğitimli" gibiyiz! Gamsız, vurdumduymaz, nemelazımcı ve unutkan! Belki de "Her şeyi karşımızdakilerden bekliyor", o şeylere karşı hassas olarak da, tavır ve tepkinin başkaları tarafından konmasını arzuluyoruz. Bireysel sorumluluklarımızı unutarak ve gereğini bizzat yerine getirmeyerek, kendi adımıza da başkaları görev yapsın istiyoruz. Böylesine "özel hassasiyet" taşıyan alanlarımızdan biri olan Musul Kerkük konusunda da, üzerimize şal örtülmüş gibiyiz. Birkaç ay öncesinin o sıcak ortamında gündemimizi meşgul eden bu konu, şimdilerde sadece "cılız" söylemlerle hatırlanabiliyor. Geçen hafta bir askerimizin, "Zaten Irak konusunda politikamız da yoktu" şeklindeki yorumunu bile "Durduk yerde bu beyanat da nereden çıktı?" gibisinden hayret ve şaşkınlık ifadeleriyle değerlendirip yine arşive havale ediyoruz. Böylesine aymazlıklarla kendi acil meselelerimizden kaçarken, durumdan vazife çıkartıp millet, kardeş ve insan olma şuuruna sahip refleksle hareket eden "isimsiz kahramanlarımız" da var Allah'tan...
Çoğumuz sırtüstü yatıp horul horul uyurken, onlar ülkeleri ve milletleri için insanlık adına gecelerini gündüzlerine katıp mücadele ikliminde yer alıyorlar. Rüzgara göre savrulma yerine, rüzgarın yönünü değiştirmeye çalışıyorlar.
Kendini milletine adamış İşte bunlardan biri de, Yusuf Ziya Arpacık adında bir Türk... 1958'de Erzurum'da doğan kara yağız bu Türk evladı, kendini adeta milletine adamış ve nerede sıkıntı, dert, acı ve gözyaşı var, orada yerini almış. Bir yolunu bulup sınırlar ötesine uzanmış ve küresel emperyalizmin baskıları altında ezilmek istenen soydaşları için, elinden gelen gayreti fiilen göstermiş. Nemelazımcı olmamış, vurdumduymaz davranmamış ve adeta kelle koltukta dolaşmış. Bakü sokakları Kızılordu'dan kalma tanklarla çiğnenirken, Azerbaycan Türklüğü için canını dişine takarak koşturan Yusuf Ziya Arpacık, ABD'nin Irak işgalinden sonra da Türklük'ün yediveren güllerinden Kerkük'e koşmuş. Telafer, Musul ve Kerkük'teki Türkmenler'le ateş çemberini yarmaya çalışmış. "Al kan'ım, /Kes damarım, al kanım.../Kerkük'üm sana feda, /Malım, canım, al kanım..." diyenlerle mücadele ateşinde kor olmuş. Ve yaşadıklarını, gördüklerini, dinlediklerini hissettikleriyle birleştirip şimdilerde piyasaya çıkan "YOLBAŞI" adlı kitabı yazmış.


SEVDA YOLU
1 Nisan 2005
Alperen ÇELİK
Kerkük�teki gardaşları onu bekliyordu, Musuldaki fedailer onun yolunu gözlüyordu. Ve hiç tereddüt etmedi duvarda asılı duran çantayı sırtına vurup çıkmak için�
İşte böyle bir Yol gerçeğini anlatıyor �Yolbaşı�nda Yusuf Ziya Arpacık Hoca. Ülkücü hareketi tanımak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir yapıt. Okumalılar ki ateş çemberinin içerisine gül bahçesinde gezintiye çıkıyormuşçasına girebilmenin, ancak yüreğinde yüce bir sevdayla mümkün olabileceğini görsünler.
Bu sevda, Ozan�a binlerce kilometre yolu katedip Kapıkule�ye Türk bayrağının dalgalanışını seyretmeye getiren sevdadır. Bu sevdadır ki zindanları, tabutlukları, küf kokan mahpusları Yusufiye yapan� ve o Türkmen Aslanı�nın dediği gibi:
Sevda�nın yolunda hayatın ne önemi vardır�
Yüreğine kalemine sağlık Yusuf Hocam�



23 Mart 2005

ÜLKÜCÜ SANATÇILAR "YOLBAŞI"NDA BULUŞTU

İstanbul Pera Palas Otel'de Yusuf Ziya Arpacık'ın Türkmen direnişini öyküleştiren kitabı �YOLBAŞI� için Ülkücü Sanatçılar biraraya geldi. Ahmet Şafak, Mustafa Yıldızdoğan, Osman Öztunç, Atilla Yılmaz ve Ali Kınık birer değerlendirme yaparak gündeme ilişkin tesbitlerde bulundular.

Sunuş konuşmasını Erdem Karakoç yaparken son değerlendirmeyi de Ülkü-Tek İstanbul İl Başkanı Erdinç Balcı yaptı. �BAŞEĞMEDİLER� ve �YOLBAŞI� kitaplarının yazarı Yusuf Ziya Arpacık:

�Irak'tan ülkemize ulaşan bilgiler kirli bir süzgeçten geçerek Türk ve Dünya Kamuoyuna ulaşmaktadır. Temiz bilgileri emperyal rafinelerden kurtararak kamuoylarına taşımak maksadıyla bu kitap kaleme alındı. Sağlıklı değerlendirmeler yapılması için sağlam verilere ihtiyaç vardır. Burada Irak Türklerinin gerçek mücadelesi ve gerçek önderleri görülecektir. Bölgenin haritasını yeniden çizenler, babamızın oğlu değiller. Bizi neden �es' geçsinler?.. Emperyal güçlerin her faaliyetine karşı durabilecek hazırlıklara ihtiyaç vardır�Ülkemizde var olması gereken hazırlıkların yanında işgalcilerin olduğu Türk-Kerkük'te de bir dik duruş çizgisi oluşturmak gerekmektedir. Dik duran Türkmen yiğitleri de Türkiye'nin tanıması lazımdır.�

İstanbul Ülkü Ocakları eski Başkanı Erdem Karakoç: �Yolbaşı Yusuf hocanın ikinci kitabıdır.. Yolbaşı'nı öncelikle ülkücü kamuoyu oluşturuculara ve onlar aracılığıyla Türk kamuoyuna taşımak güzel olacak. Başbuğumuz kamuoyu oluşturmayı birincil meselelerimizden sayarlardı. Kamuoyuna taşıyamadığımız, kamuoyuyla bölüşemediğimiz düşüncelerimiz ne denli önemli olurlarsa olsunlar beklenen etkiyi oluşturamayacaktır.

Irakta kurulan denklem yanlış bir denklem olmuştur. Müslümanlar zalimlerin insafına bırakılmış, Irak Türkmenleri yok sayılmıştır. Çareler tükenmiş, ülkücülerin kullanabileceği bir önalmadan başka çıkar yol kalmamıştır. Irak Türklerinin direnmekten başka yapacakları akılcı başka çözüm yolu kalmamıştır. 1964 yılında Yeşilada Türklüğü katledilirken Türkiyenin müdahalesinin önü tıkanmış, Türkiye Amerika başkanınca tehdit edilmiştir. Ancak Türkiye beklemesini bilmiş, gerekli hazırlıklarını yapmış ve on yıl sonra 1974 Yeşiladayı denetim altına almıştır. Şimdi türkmeneli'nde 1964'lerin yeşil adasının iklimini görüyoruz. Irak Türkleri çözülmemeli, Türkiyeye bağlılıkları ve güvenleri sarsılmamalı ve biz Türkler unutmayız, günü gelince gereğinin yapılacağı ruh iklimi hazır tutulmalıdır�

Yusuf Ziya Arpacık Başbuğumuz Alparslan Türkeş'in kutlu yolundaki yürüyüşüne Türkmeneli'ndeki ülkücülerle birlikte devam ediyor. Ayyıldızlı albayrağın gölgesini oralara taşıyor. Çölün kızgın sıcaklarında korunmak için albayrağın gölgesinde başka bir sığınacağımız yer olmadığını Türkmeneli'ndeki Türklere anlatıyor. Başarıyorda� Tanrı kılıcını ve kalemini keskin eylesin.

Ülkücü sanatçı Ahmet Şafak: �Öncelikle Yusuf ağabeyimi kutluyorum. Ayyıldızlı albayrağın dikileceği yer olan Türkillerini çalışma alanı olarak seçmiş. Yeşermiş ektiği tohumlar� Azerbaycan tv lerine çıktım. Her çıkışımda ağabeylerimin Karabağdaki serüvenini anlattılar. Destan yazmışlar� Bütün Türkillerinde dalga dalga yayılan bir etkileri var. Kafkaslardaki izleri silinecek gibi değil. Yusuf hoca ve arkadaşları� Bozkurt Taburuyla gönüllerdeki yerlerini almışlar. Türkmeneli'nde bu özdeş yürüyüş sürüyor. En güzeli de alan çalışmalarının kendi kalemin de Türk kamuoyuna taşınmış olmasıdır. Ağabeyimin iletisini kulaktan kulağa, dilden dile ülkeden ülkeye taşımak benim için kutsal bir görevdir.�

Mustafa Yıldızdoğan: �Eylemli ülkücülük, onunla koşut kitaplı ülkücülük Yusuf hocamın ancak üstesinde gelebildiği bir iştir. Bizler Kerkük'ü kasetlerimizle ve sahne çalışmalarımızla Türk kamuoyuna taşıyacağız.Verilmek istenen iletiyi ilgili ilgisiz her Türke taşıyacağız ve onları ilgili kılacağız.�

Osman öztunç: �Hocam Allah için savaşıyor.Kelle koltukta savaşıyor.Ben ağabeylerimin işaret ettiği çizgide yolbaşındaki iletiyi Türklere taşıyacağım.�

Attila yılmaz: �Örnek ülkücülüğü ortaya koyanlara ne mutlu.� Ali Kınık: �Yusuf ağabey tohum ekmeye devam ediyor. Tohumlar yeşermiş bile Saygılarmı dile getirmekten başka ne diye bilirimki.�


25 Haziran 2005 Ortadoğu Gazeyesi
YOLBAŞÇILARI, 'YOLBAŞI'NI İMZALADI
Ülkücü Yazar Yusuf Ziya Arpacık'ın ikinci kitabı Yolbaşı ve yazarına olan ilgi artarak sürüyor. Iraktaki Türklerin direnişçilerini ve direnişini anlatatan Yolbaşı ile On iki eylül öncesi ve sonrası Ülkücü dik duruşun öyküsü 'Başeğmediler' elden ele dolaşırken okuyucular Yusuf Ziya Arpacık'ı buldukları yerde yazarın kendisine, bulamadıkları ya da yetişemedikleri yerdeyse MHP İl Başkanı İhsan Barutçu'ya, İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Yüksel Kaleci'ye ve teşkilat ileri gelenlerine imzalatmanın yolunu arıyor.


Hocalı Katliâmı ve Koçaryan!..
25.02.2006 Tercüman Gazetesi
SERVET KABAKLI
AZİZ gönüldaşlarım, yukarıda okuduğunuz �gerçekleri, tamamıyla gerçekleri�, benim aziz kardeşim, Ülküdaşım, �Türk Dünyası�nın Serdengeçtisi� Yusuf Ziya Arpacık�ın, 3�üncü ve son kitabı olan �Kan Fırtınası*�nın girişindeki �Hocalı Kırgını� adlı bölümden özetledim... Yarın, yani 26 Şubat Pazar günü, Öz be öz Türk toprağı olan Dağlık Karabağ�ın, halen Ermeni işgali altındaki Hocalı Şehri�nde Rus destekli Ermeniler�ce gerçekleştirilen, 1600 civarında Azerbaycan Türkü�nün işkencelerle şehid edildiği katliâmın 14�üncü yıldönümü...




Mustafa ASLAN
1 Kasım 2005
YUSUF ZİYA ARPACIK...
İnsan hayatında kıymetliler vardır�
Kıymetleri kadar sevilenler, sevildikleri kadar özlenenler vardır�
Kıymetleri arttıkça sevilen, sevildikçe özlenen, özlendikçe varlığıyla iftihar edilenler vardır�
Yusuf Ziya Arpacık; benim ve bütün Ülküdaşlarımızla paylaştığımız fikir dünyamızdaki; özlenenlerden, özlendikçe sevilenlerdendir...
Arpacık soyadıyla müsemma bir kişiliktir Yusuf Ziya�
Gezle gözün buluştuğu noktada, hedefi doğrulayan,hedefi hedef haline getiren konumdadır�
Yusuf Ziya Arpacık; kendini tanıyan bütün dostlarına; �İyi ki varsın Yusuf..� dedirtmeyi sessizce başaran bir dervişlerdendir�
Yusuf Ziya Arpacık�ı tanıdığım güne şükrediyorum ve tanıdığım günü de hatırlamıyorum�O�nu doğduğu günden beridir tanırım diyesim geliyor�
Yusuf Ziya; arandığı zaman bulmanın kolay olmadığı; ama lazım olduğu zaman hiç aramaya gerek kalmadan lazım olduğu şekilde safta yerini almayı başarmış bir Ülkü Savaşçısıdır�
Bunları yazarken; haberi olduğunda, suratının tevazudan alacağı şekli de biliyorum�
Ama Yusuf Ziya Arpacık; aslında hakkında destanlar yazılması gereken bir dostumuz olduğunun �eminim- farkında değildir�
Kahramanlar hep böyle değil midir?
Gaziler, hep böyle değil midir?
Gazi kahramanlar; yapmaları gerekeni, yaptıklarının doğallığıyla yaşamazlar mı?...
Oysa onların yaptıkları, onların yaşadıkları; kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa destanlaşarak anlatılacaklardandır�
Kendileri sıradan olmadıkları için yaşadıkları da sıradan değildir�
Her Ülkücü Turancıdır elbette�
Turancılığın gereklerini yapmak ise; her ülkücüye elbette nasip olmaz!...
Turan uğruna fiilen savaşçılığı; Yusuf Ziya Arpacık, gönüllü seçmiştir�
Cezaevlerine Yusufiye diyenlere, hep itiraz etmişimdir�
Ceza evi, cezaevidir�Yusuf Ziya; bile bile cezaevlerini tanıyan ve oraları da islah eden Dervişlerdendir�
Cezaevlerine her zaman suçluların koyulmadığı da Türkiyemizde maalesef olağan sayılan acayip işlerdendir�
12 Eylül Kıyametinin senaristleri; Türk Coğrafyası, Türk Devleti üzerindeki oyunlarını sergilerken işbirlikçilerine,ülke içinde olmadık işler de yaptırmışlardır�Bunların içinde en utanılası uygulamaları; bu vatan için, hürriyet için, Turan Ülküsü için ölümü göze alarak kahramanlaşanları, Büyük Senaristin talimatıyla cezaevlerine koymalarıdır�
Karakolun önünden geçtiği için olmadık kahramanlık hikayeleri anlatanların yanında; bir ömür sayılacak kadar cezaevlerinde yatan; cezaevlerine ıslah edilmek üzere koyulup islah edilmez suç makineleri olarak çıkanların inadına, yıllarca cezaevlerinde yatmalarına rağmen hem cezaevlerini düzelten hem de cezaevlerinde kendilerini yetiştiren ender kişiliklerdendir Yusuf Ziya Arpacık�
Aslında Yusuf Ziya Arpacık�a karşı ödenmeyecek borcumuzun olduğunu kabul etmemiz lazım�
Yusuf Ziya Arpacık ve onun gibi yanarak pişen Ülkü Devlerimiz�i, bizim anlatmamız lazım�
Bu devlerin unutulmalarına asla izin vermememiz lazım!...
Bu Ülkü Devleri; kendilerini anlatamazlar!...
Bu Devler; yaşadıklarını, yaptıklarını anlatamazlar!...
Tarihe şerh düşmek için kalem kağıt alırlar ellerine ama edepleri, adapları; kendilerini, yaşadıklarını, gördüklerini anlatmalarına asla izin vermez!...
�Baş Eğmediler� kitabını da su içer gibi okumuştum Arpacık�ın�
Hücresinde kendisine kibrit vermekten korkan, gazeteyi büküp uzatıp ucunu yakarak Yusuf Ziya�ya veren meşhuuuur gardiyanın tarifinde ağlamıştım�
O tarifte Yusuf Ziya Arpacık; �Ben hücremde hürken, gardiyan dışarıda mahkumdu..� tarifiyle satır arasında kendini tarif etmişti�
Kendisiyle beraber Ülkü Devlerini tarif etmişti�
Yusuf Ziya Arpacık; bir başka şeyin de ispatıdır�Sıradan bir kavgacıyla, sıradan bir askerle Dava Adamı arasındaki farkın mükemmel bir örneğidir o�
Gerektiğinde savaşan, gerektiğinde ceza yatan, gerektiğinde sadece okumakla yetinmeyip yazan, yazarak Davasını anlatan istisnalardandır Yusuf Ziya Arpacık�
�Kan Fırtınası� adlı kitabını da başladım ve bitirdim�
Sular gibi içtim elbette!...
Turan ve Turancılık uğrunda savaştan savaşa, cepheden cepheye koşan Yusuf Ziya Arpacık�ın; Azerbaycan�da yaptıklarının bazılarını, başka arkadaşlarımdan dinlemiştim.
Kan Fırtınası�nda Yusuf�un kendi ağzından, kendi kaleminden yaşadıklarını okurum hevesiyle; bir gecede iki kere okudum kitabı�
Yusuf�un edebinin-adabının kendini anlatmasına izin vermeyeceğini biliyordum ve yanılmamıştım!...
Sıcak savaş sahnelerini, birkaç bomba ve silah sesiyle tarif ederek anlatmadan geçecek kadar tevazu sahibiydi gene�
En büyük sıkıntıyı;Azerbaycanlı savaş arkadaşlarının tesadüfen ağzından duydukları cezaevi sözü üzerine, kendine yöneltilen sorulara cevap vermekte yaşadığını, kendide anlatıyor ben de anlıyordum zaten�
Ve Yusuf Ziya Arpacık, o zorlandığı yerlerde kendini anlatıyor, kendini tarif ediyor aslında!..
Komünist Sovyet baskısına kafa tutarak yetişen Azerbaycanlı savaş arkadaşlarına, Ülkücü olduğu için Türkiye�de cezaevine koyulduğunu izah edememiş ve edemeyecektir de çünkü izahı yoktur bu traji-komik uygulamanın�
O sıkıntısını anlatmaya çalışırken Yusuf Ziyalaşıyor Arpacık�
Çok öfkelenmesine rağmen, adını vermemesine rağmen Ülkücülükten Geçinen bir lümpenin anlatılmasında da sıkıntılı Yusuf Ziya Arpacık�
Başkası olsa, sıradan, avamdan biri olsa elbette elbette anlatmakta yazmakta zorlanmayacak!...
Ama sen bilmezsen biz biliriz Yusuf'um!...
Kahramanın yaşadığını, kendisini anlatamayacağını biz biliriz Arpacık�ım�
Sen ne kadar anlatmasan da, ne kadar satır aralarında saklamaya çalışsan da biz seni tanıyoruz Yusuf�um�
Biz seni tanıdığımız kadar da seviyoruz�Hakkımız varsa �Allah huzurunda- sana helal ediyoruz�Sen de haklarını bize helal eder misin Yusufum?...
Önce yüreğine sağlık Dostum�
Bileklerin yorulmasın.
Yorulmasın ki �Akula�ları bir anda havaya fırlatabilsin�
Bileklerin yorulmasın ki �Akula�ları bir anda havalandırınca ses kesen kapıkullarını susturmaya devam etsin!...
Ve bileklerin yorulmasın ki ne kadar saklamaya çalışsan da kalemin bazen senden de habersiz satır aralarına yaptıklarını, serpiştirebilsin�
Allah(c.c.)�ıma hamdolsun ki varsın Yusuf Ziya Arpacık�Şükürler olsun ki varsınız ve yine şükürler olsun ki tanımakla müftehir olduğum Dostlarımdansınız�
Allah(c.c.) yardımcınız olsun�
TEVEKKELTÜ TAALALLAH�
Selam, sevgi, dua�


16 Ekim 2005, 14:47 TGRT

ARPACIK CANLI YAYINDA

"Kan Fırtınası" ile, tarihi çarpıtmak isteyen sömürgeci güçler ve onların tetikçisi Ermeniler'in yalanlarına karşı gerçekleri yazan Arpacık canlı yayın konuğuydu.

Ülkücü Yazar Yusuf Ziya Arpacık, Pazar günü katıldığı TGRT Canlı Yayında tarihi belgeler ışığında Ermenilerin yaptıkları katliamları dile getirdi.

Program sunucusunun "Neden kamuoyu oluşturamıyoruz?" sorusuna, "Bizim monşerler ve bu tip etkinliklerden sorumlu olan devlet destekli sivil toplum örgütleri maalesef mevcut hükümet adamlarının yabancı ülkelerdeki ticari kavgalarına yardım etmekten, memleket meseleleriyle ilgilenmeye zaman bulamıyorlar" dedi.

15 dakika süren program boyunca birbirinden çarpıcı açıklamalarıyla dikkat çeken Arpacık, doğruları anlatmak için dış dünyaya açılmakta geç kalındığına değindi. "Hükümetlerin düşmanca tutumlarını anlamak mümkün ancak en azından bu ülkelerin halklarına gerçekleri anlatabiliriz" diyen Arpacık hiç bir şey için geç kalınmadığını söyledi.

Program Türkiye'de ve Türk Dünyası'nda ilgiyle izlendi.

Kan Fırtınası, gerçek soykırımı anlatıyor

Azerbaycan-Ermeni Savaşı'nın bilinmeyen yönleri ve ülkücü gönüllülerin mücadelesini anlatan "Kan Fırtınası" adlı kitap yayınlandı. Kendisi de savaşın içinde yer alan Yazar Yusuf Ziya Arpacık, eserinde, karanlıkta kalmış bir çok konuyu aydınlatıyor.

"Kan Fırtınası", Yazar Yusuf Ziya Arpacık'ın "Başeğmediler" ve "Yolbaşı" adlı kitaplarından sonra üçüncü eseri. Yazar, eserinde, 1992-1994 yılları arasındaki Azerbaycan-Ermenistan Savaşını, yaşadıkları ve gözlemlerinin yanısıra, tarihi olaylarla birlikte kaleme almış. İlteriş Yayınları tarafından yayımlanan kitapta, Türkiye'den giden gönüllülerden oluşan Rüzgar Taburunun yaşadıkları, savaşın seyrine etkileri ve son olarak neden pasifize edildikleri anlatılıyor. Eserde, aynı zamanda bugün Türkiye'yi soykırım yalanlarıyla suçlayan Ermenilerin, Azerbaycan'da yaptıkları gerçek soykırım, belgeleriyle ortaya konuluyor. Bazen gözyaşlarıyla bazen coşkuyla okunacak eser, Azerbaycan-Ermenistan Savaşıyla ilgili karanlık noktaları gün yüzüne çıkarması bakımından oldukça önemli.

İstanbul, 16 Ekim 2005 14:47


Mucip KINA
10 Eylül 2005 Palandöken Gazetesi
KAN FIRTINASI
�Başeğmediler� de bir sosyal katmanın derinliğine ışık tutmuştu Yusuf Hoca. �Yolbaşı� nda Kerküklü Türkmen kardeşlerimizin dramını işlemişti. Geçtiğimiz hafta birlikte olduğumuz bir gün ansızın bir kitap çıkarıp koydu önümüze; �Kan Fırtınası�.
Bir nefeste okuyup bitirdim. Yıllardır belleklerimize işlenmiş Ermeni hikayelerini yaşanmış tecrübelerle adeta belgeleriyle resimleriyle insanların beyinlerine işliyor Yusuf Hoca. Sadece tarihsel gerçekleri anlatmakla kalmıyor, tarihi yeniden yaşatıyor. Hocalı Katliamı ekseninde Ermeni meselesini izaha ve Türk Milletine yeniden ve bir daha hatırlatmaya çalışıyor. Özenle seçilmiş kelimelerle ve yaşanılan gerçeklerin olağan üstülüğü karşısında hayret etmemek mümkün değil. Bir roman hafifliğinde, ama belgsel tadında olağanüstü bir kitap.
Hayatı başlı başına olağanüstü bir öykü olan Yusuf Ziya Arpacık�tan daha çok kitap göreceğiz. Bu değerli hemşehrimizin meselelere bakış açısı ve çözüm önerileri bu günlerde daha bir dikkate değer bulunuyor. Hayatı elif gibi dümdüz geçmiş, dünyaya meta bakımından değer vermemiş, haklı olarak kendince ünü olan Yusuf Hoca�nın yüreğinin genişliği kadar kaleminin ve dünyasının da geniş olduğunu gördük ve kitaplarından çok faydalandık. Kendi deyimiyle bu kitaplarla bu güne kadar yapmış olduğu hizmetlerin kat be kat üstünde hizmet etmiş oluyor.
2001 yılı sonunda bir restoranda beraberken o zamanın MHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı rahmetli Osman Aslan�a bir öz eleştiri yaptığını anımsıyorum. Milliyetçiliğin kendisinde müşahhas hale geldiği şahıs olan Yusuf Hoca�nın hemşehrimiz olması ile övünüyorum.


BALAM, EY BALAM!..
Novruz Hasan Bozalganlı
2002 senesinin sonbaharında Azerbaycan'ın en büyük gazetesi olan Yeni Müsavat'ın genel yayın yönetmeni Rauf Arifoğlu, köşesinde şöyle yazıyordu; "Türkler tarih yaparlar ama yazmazlar."
Arifoğlu ne kadar da haklıydı� Zaman zaman kendi tarih bilgimizi yabancı kaynaklardan almak zorunda kalmaktayız. Bu kavramların ise ne kadar tarafsız olacağı ortadadır. Fakat yazı dünyasında meydanı yad ellere bırakan bu mantık artık değişmektedir.
"Kılıçlaşabilen yürek, gün gelir kılıç kadar keskin kalemlere de dönüşebilirdi. Nitekim Yusuf Ziya Arpacık bu vadiden kopup geliverdi" diyordu Çetin Baydar 'Başeğmediler' isimli ilk kitap yayınlandığında.
Yusuf Ziya Arpacık bir yandan faal mücadelesini sürdürürken diğer yandan endişelerini, duygu ve düşüncelerini yazdığı kitaplarla milletimize ulaştırmak ve yeni nesilleri "Türk Dünyası" meselelerine karşı daha duyarlı hâle getirmek azim ve gayreti içerisindedir.
Arpacık ile ilk karşılaşmam 1992'nin sonuna doğru olmuştu. Bu tanışma, Tovuz şehrinde Türkiye'den Azerbaycan'a yardıma gelen Ülkücüler için kurduğumuz "Rüzgâr Kampı"nda başladı. Bende bıraktığı ilk intibayla ciddi görüntülü, az konuşan, gözünü kırpmadan her an sıcak savaşa hazır olan bu dev cüsseli kardeşimizi çözmek hiç de kolay değildi. Acı-tatlı birçok günler yaşadık.
İki yıl geçti ve Azerbaycan'da Elçibey yönetimi bir darbeyle iktidardan uzaklaştırılırken, ben de Türkiyemiz'e yerleşmek zorunda kaldım. Bu yıllarda Yusuf Ziya Arpacık'ı daha yakından tanıma imkânı buldum. Türkiye'de yaşadığım günlerde öğrenecektim ki; Arpacık, 1980 öncesi �sağ-sol davası' gibi gösterilen ama aslında Türk Devleti'nin 'var olma-yok olma' mücadelesi sürerken cezaevine düşmüş ve 10 seneden fazla kaldığı hücrelerden çıktıktan sonra başlayan "Karabağ Savaşı" sırasında da, gece-gündüz çalışarak sahip olduğu arabasını satıp yol masrafları yaparak Azerbaycan'a, bizlere yardıma koşmuştu.
Arpacık, yaşadıklarını ve yaptıklarını anlatmayı pek sevmese de, beraber olduğumuz günlerde elde ettiğim birikimleri bu kitabın önsözünde sizlerle paylaşmak istedim. O, vatanını, bayrağını karşılıksız seven ve bu kutlu sevda uğruna çok ağır bedeller ödeyen ve bir 'Altın Nesil' olan 'Ülkücü Camia'nın mensubu ve bu süslü hazinenin taşlarından biridir.
"Başeğmediler" kitabında Arpacık canından çok sevdiği Türkiyesinin cezaevlerinde gördüğü işkenceleri ve bu zulme karşı bir kale gibi duran "Ülkücü İsyanı" anlatmaktadır. Normalde bu işkenceleri gören biri, bunu yapan devlete karşı kin kusmalıdır. Ama onun yaşantısında bu beklentinin tam tersini görmekteyiz... Ona göre; işkenceciler tarihin çöplüğünde kaybolup gitmiştir. "Devlet-i Ebed Müddet" ilkesi ise kıyamete kadar yaşayacaktır.
Bu karşılıksız karasevdayı takdirle izliyordum. Bütün Ülkücülerde gördüğüm katıksız, yalın vatan sevdası.
1994 senesinde Azerbaycan için canım çok sıkılmaktaydı. Bunun farkına varan Arpacık, Erzurum havalisinde PKK örgütünün daha yeni yaptığı "Yavi Katliamı"nı da gerekçe göstererek:
-Emi can. Birlikte Erzurum'a gidelim. Hem sana biraz değişiklik olur, hem de katliam yapılan köyü ziyaret eder ve oradaki kardeşlerimize moral desteği veririz.
Hemen razı oldum. Havaalanında uçak bileti alırken yaşadıklarımdır bana bu olayı yazdıran. Bilet fiyatını söyleyen gişe elemanından Arpacık listeye daha dikkatli bakmasını rica ediyordu. Sonunda, satış memuru kız:
-Bilet ücreti söylediğim gibidir.
O ana kadar bana öyle geliyordu ki; Arpacık fiyatları fazla bulduğu için bu kadar ısrar etmişti. Sonunda:
-Haberlerde uçak fiyatlarına zam geldiğini duydum. Parayı az almayasınız diye tekrar sordum.
Sovyetlerin çıkar merkezli rejiminde yaşamış biri olan benim için bu olay oldukça ilginçti. Ben ona:
-Neden bu kadar ısrar ettin, diye sorunca da çok ibretli bir cevap aldım:
-Biraz fazla para verirsek bize bir şey olmaz ama devletimizin hazine havuzu dolar ve taşar.
Bu olay, Sovyet sisteminde bunun tam tersini görmüş biri olmam dolayısıyla, benim için Türkiye'de aldığım çok önemli bir hayat dersiydi. O günlerde bana öyle gelmişti ki; Türkiye'de yaşayan herkes Yusuf Ziya Arpacık gibi düşünmektedir. Sonraki yıllarda neler gördüm neler!..
Evet Azerbaycan'da tanıdığım Arpacık'ı Türkiye'de yaşadığım yıllarda daha yakından izleyebiliyordum. Şahsî arkadaşlığımız dışında "Başeğmediler" kitabından bu vatan için seve seve canını vermeye hazır olanların başına gelenleri ve onların soylu duruşunu okuduk, öğrendik. Nerede bir Türk varsa orayı vatan toprağı kabul eden Arpacık'ın "Yolbaşı" kitabında, Irak'ta yaşayan Türkmen kardeşlerimizin mücadelesini öğrendik.
Elinizdeki kitap "Kan Fırtınası" ise Arpacık'ın üçüncü kitabıdır. Bu kitapta yazar, kendisinin ve arkadaşlarının bir başka Türk vatanı olan Azerbaycan'da yaşadıklarını ve gözlemlerini kaleme almıştır. Bu eserin Türkiye okuyucusunun Karabağ savaşıyla ilgili bilmediği karanlık noktaları aydınlatacağından oldukça eminim.
Azerbaycan'ın kahraman oğulları, topraklarını kanları pahasına geri almaya her zaman hazır olsalar da, dünyadaki Ermeni destekçileri şimdilik rüzgârı arkasına almış görünüyorlar. Dünya güç dengeleri, �Türk Dünyası'nın tam orta yerinde Ermenistan'ı yok yerden var ettiler ve desteklerini de sürdürmektedirler.
Damarlarında Müslüman kanı akan ve dünyanın en büyük şairlerinden biri olan Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, Ermeniler hakkında şu doğru tesbiti yapıyordu:
-"Tı trus, tı rab, i Armian", sen korkak, sen köle, daha da fenası sen Ermeni'sin.
Evet, Puşkin'in bu tam isabetli vuruşla tarif ettiği Ermeniler, Türk dünyasının başına bela oldular. Ama Yusuf Ziya Arpacık'lar var oldukça düşmanlarımızın, Türkler'le ilgili kötü niyetleri baş tutmayacaktır.
Ben de Puşkin'in sözlerini bizim için uyarlıyorum:
-Sen kahramansın, sen özgürsün, daha da önemlisi sen Türk'sün!..

Legolas
28-07-07, 01:08
Yusuf Ziya Bahadınlı ( 1927)
1927 yılında Bahadın/Yozgat�ta doğan Yusuf Ziya ilkokulu orada okudu. 9 Eylül olarak kayda geçmiş olan doğum günü de ilkokula yazılırken nüfus cüzdanı çıkartmak gerekince nüfus memurunca uygun görülmüştü.
Bahadınlı, pantalonu, cekedi, ayakkabıyı ortaouklda giydi. 35 kişinin yaşadığı bir evde üstelik köyün en zengininin çocuğu olarak yaşadı.
Belli sürelerle Yozgat Ortaokulu, Pazarören Köy Enstitüsü, Yüksek Köy Enstitüsü, Balıkesir Eğitim Enstitüsü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü�nde (Edebiyat Bölümü) okuyan Bahadınlı, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının �Kızılbaş Çocuğu� sataşmaları arasında geçirdi ortaokul yıllarını.
İspir�de öğretmenlik yaptığı yıl �Çalışkan� olan soyadını �Bahadınlı� olarak değiştirdi.
6 ay kadar Ankara�da Türk Hava Yolları�nda çalışan Bahadınlı bir havalimanında Müdürlük görevini kabül etmeyerek buradan ayrıldı. Bu iş ona göre değildi. 1958 yılında bir yayınevi kurma isteği onda önlenemez hale gelmişken İstanbul�a geldi.
Kadıköy�de kitabevi olsun isteğiyle açtığı dükkanını bakkaliyeye dönüştürmek zorunda kaldı.
Para kazandı. Kazandığı parayla bir yayınevi açtı!
16 yıl süren Hür Yayınevi�ni, 12 Mart sonrasında Yeni Dünya Yayınevi olarak sürdürdü. 6 Sayı çıkan Yeni Dünya dergisini çıkardı.
Bundan önce de �İlke� dergisini çıkartmıştı. Ortaklarına bırakarak ayrıldığı bu dergiyi babadan kalma tarlaları satarak yürütmeye çalışıyordu. O yayınladıkça polis topluyordu!
Bu dergi yüzünden onunla çok uğraştılar. Kanser tanısı konan karısına yurt dışına çıkabilmesi için pasaport verilmedi!
Kuruluşundan kısa bir süre sonra üye olduğu TİP�in Yozgat örgütlenmesini yaptı. Örgütlenme barajını aşmak için kuruluşu yapılan bu ilde tek bir sosyalist yoktu. Bahadınlı Yozgat�ta TİP�i örgütledi ve 1965 yılında Milletvekili seçildi!
Hazırladığı �Türkçe Deyimler Sözlüğü�, �Türkçe Deyimler ve Kaynakları� gibi çalışmalar okullara sokulmamaya başlanınca Atasözleri Sözlüğü�nü Aydın Su adıyla çıkardı.
Ankara�da çıkan Emek dergisindeki bir yazısı yüzünden yargılandı.
12 Eylül darbesi nedeniyle, 1979 Mart�ında bir yıl için gittiği Avrupa�da 12 yıl zorunlu olarak kaldı.
1991�de 141 � 142�nin kaldırılmasından sonra Türkiye�ye döndü.
Bahadınlı Sosyalist İktidar Partisi üyesidir.
Yapıtları
İtin Olayım Ağam � Hikayeler
Haçça Büyüdü Hatit Oldu � Hikayeler
Geçeneğin Karanlığında � Hikayeler
Tavandaki Kırmızı � Hikayelerinden Seçmeler
Güllüceli Kâzım � Roman
Güllüce�yi Sel Aldı � Roman
Gemileri Yakmak � Roman
Açılın Kapılar � Roman
Devekutu Rosa � Roman
Lidya � Gözleri Yaprak Yetili � Roman
Öyle Bir Aşk � Anı Yazıları
Türkiye�de Eğitim Sorunu ve Sosyalizm � İnceleme
Dört Sosyalist Ülke � Gezi
Türkçe Deyimler ve Kaynağı � Araştırma
Türkçe Deyimler Sözlüğü � Sözlük
Atasözleri Sözlüğü (Aydın Su adıyla) � Sözlük

Legolas
28-07-07, 01:08
Yusuf Ziya Balkan ( 1899)- (12.08.1970)
Tbp.Alb. Yusuf Ziya Balkan 1899 yılında Köprülü�de doğdu, 1920 yılında Askeri Tıbbiye Mektebinden mezun olduktan sonra iki yıl İstiklal Savaşında görev yaptı. 1929-1931 yıllarında Fransa�da (Val de Grace ve Bourget�de) ve İtalya�da (Mussolini Enstitüsü, Florance ve Torino Hava Enstitüsünde Ellisan�ın yanında) havacılık fizyolojisi üzerine incelemeler yaptı. İlk Türk uçuş doktoru ve havacılık mütehassısı olarak Eskişehir I. Tayyare Alayında, I. Hava Tümeni Hastanesinde, Kayseri, Niğde, Eceabat ve Bursa Askeri Hastanelerinde KBB uzmanı olarak görev yaptıktan sonra 1950 yılında albay rütbesiyle emekli oldu. İstiklal Madalyası sahibi olan Y.Balkan, 12.8.1970 tarihinde de vefat etti. 1995 yılında Fizyolojik Eğitim Merkezi�ndeki bir dershaneye ismi verildi.

Legolas
28-07-07, 01:08
Yusuf Ziya Ortaç ( 23.04.1895)- (11.03.1967)
23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da öldü. Vefa İdadisi'ni bitirdi. Sınavla öğretmen oldu. İzmit'te ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. Orhan Seyfi Orhon'la birlikte Akbaba adlı gülmece dergisini yayınladı. Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdı. Beş Hececiler arasında yer alır.

Legolas
28-07-07, 01:09
Yusuf Ziya Yörükan
Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükân, 1923 yılından vefat ettiği 1954 yılına kadar, pek çok akademik kuruluşta çeşitli görevler almış bir ilim adamıdır. Akademik hayatına, 1923 yılında, Sahn Medresesi Kısm-ı Âlîsi�nde Felsefe, Terbiye ve İçtimaiyat dersleri okutmakla başlamıştır. Mütehassısîn Medresesi�nde Felsefe Tarihi, Dârü�l-Fünun İlâhiyat Fakültesi�nde Hâl-i Hazırda İslâm Mezhepleri ile Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası; İ. Ü. Edebiyat Fakültesi İslâm Tetkikleri Enstitüsü�nde ise Türk Dinleri ve Mezhepleri Tarihi dersleri okutmuştur. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi�nin kurucuları arasında yer almış, 1949 yılından sonra bu fakültede İslâm Dini Tarihi, İslâm Mezhepleri ve Kelâm dersleri vermiştir. Akademik yayınlarının dışında, Mihrab ve Kutlu Bilgi dergilerini çıkararak ve öğretmen okullarında okutulmak üzere çeşitli kitaplar yazarak, rasyonel bir din terbiyesinin yaygınlaştırılmasına yardımcı olmuştur. Bu konuda yazdığı altı kitaptan iki tanesi birleştirilerek, Müslümanlık ve Kur�an-ı Kerim�den Âyetlerle İslâm Esasları adı altında tekrar yayımlanmaktadır.
Prof. Yörükân, Dârü�l-Fünun İlâhiyat Fakültesi�nde ihdas ettiği ve okuttuğu Akvam-ı İslâmiyye Etnografyası dersleriyle ve ayrıca Alevîler ve Tahtacılar üzerinde yaptığı saha araştırmalarıyla, Kültürel Antropoloji�nin bağımsız bir ilim olarak kurulmasında yardımcı olduğu gibi, bu konuda ve yaşayan bir kültür olarak Hâl-i Hazırda İslâm Mezhepleri konusunda ciddî bir araştırma örneği de vermiştir. Elinizdeki kitap, bunun bir kanıtıdır. Yusuf Ziya Bey�in Alevîlik konusunda yapmış olduğu araştırmalar, ilk defa Hayat mecmuasında (22 Kânunuevvel 1927), bir yıl kadar sonra da (1928) Darü�l-Fünun İlâhiyat Fakültesi Mecmuası�nda yayımlanmaya başlamıştır. Bu yazılar, 1927 yılı öncesi Anadolu Alevîleri�nin sosyal ve sırrî hayatları hakkında güvenilir ve tarafsız bilgiler vermektedir. Yerli ve yabancı pek çok araştırıcı tarafından kaynak olarak kullanılan bu yazılar, bu defa, Dr. Turhan Yörükân tarafından derlenmiş ve onun eklediği notlarla birlikte tekrar yayımlanmıştır.

Legolas
28-07-07, 01:09
Yücel Aşkın
HAKKINDA YAZILANLAR

DEDEMİN AGOP OLMASINDAN GURURLUYUM
Radikal 27.05.2007

Yücel Aşkın Ermeni asıllı olduğuna ilişkin haberi yanıtladı: "Agop Vartonvyan'ın dedem olmasından gurur duyuyorum"

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nin eski rektörü Yücel Aşkın, 2005 yılında basında çıkan dedesinin Ermeni olduğu yönündeki haberlerin ardından ilk kez konuştu: "Babamın babası, sonradan İslamiyeti kabul ederek adını 'Yakup' olarak değiştiren Agop Vartovyan. 'Güllü Agop' olarak da bilinen Yakup Efendi, Türk tiyatrosunun kurucusu. Konu, hedef gösterilmek için o dönem basına taşındı. Agop Vartovyan'ın dedem olmasından gurur duyuyorum. Ama Ermeni aidiyetim yok."

'Yakup adını almış'

2005 Ekim ayında Vakit gazetesinde Aşkın'ın dedesinin sonradan Müslüman olmuş bir Ermeni olduğu, Aşkın'ın ise üniversitenin kampüs alanına Hıristiyanlığı sembolize eden heykeller diktirdiği haberleştirilerek, "Dedesi İslam'la şereflenen rektörün 'yeniden dönüp dönmediği' merak ediliyor" ifadeleri kullanılmıştı.

Aradan geçen süre içinde konu ile ilgili konuşmayan Aşkın, dedesi Vartovyan'ı şöyle anlattı: "Dedem Agop Vartovyan, sonradan İslamiyeti kabul ederek 'Yakup' adını almış. 'Güllü Agop' olarak da bilinen Yakup Efendi, modern Türk tiyatrosunun kurucusu. Türkçe temsil oynama imtiyazını 2. Abdülhamid'in verdiği bir tiyatrocu. Türkiye'de tiyatro eserleri yazımını teşvik etmek ve tiyatroyu yaymak için çalışmış. Türk tiyatrosuna dekorculuğu, kostümü, makyajı getiren bir sanat adamı."

Aşkın, Van'ın Ermeniler için önemli bir merkez olduğunun, 1915 tehciri öncesinde nüfusunun yüzde 25'inden fazlasının Ermenilerden

oluştuğu hatırlatılarak, "duygusal yaklaşıp yaklaşmadığının" sorulması üzerine şöyle konuştu: "Öyle bir aidiyetim yok. Babamın bile yoktu. Kendimi hiçbir zaman Ermeni cemaatinin bir üyesi olarak görmedim. Kendimi Atatürk'ün tarif ettiği anlamda Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir Türk olarak tanımlıyorum. Ermenilere karşı özel bir yakınlığım da yok. 1915'te olan olaylar ise bana göre insanlık trajedisidir. Vartovyan'ın dedem olması benim için aşağılayıcı birşey değil. Tam tersine, onun yaptığı hizmetleri kaç kişi yaptı bu ülkeye?"

Sanatçı aileden geliyor

Agop Vartovyan'ın ön plana çıkarılarak kendisine karşı ayrımcılık yapıldığını söyleyen Aşkın, diğer akrabalarının görmemezlikten gelinmesinden şikâyetçi: "Babam Necip Aşkın cumhuriyetin çoksesli müzik hareketindeki önemli kilometre taşlarından biri. Atatürk cumhuriyeti kurduktan sonra çoksesli müzik hareketini başlatınca babamı İstanbul'dan Ankara'ya çağırıyor ve radyo orkestrası kurduruyor. Babam, Atatürk ve İsmet Paşa döneminde şefliğini yaptı. Annemin babası Mehmet Tevfik Bey, Kurtuluş Savaşı şehidi. Anneannem Nigar Hanım, Dışişleri'nin Lozan'daki yazmanlarından biri. Anne tarafından en eski bildiğimiz 3. Ahmet'in Sadrazamı olan Ali Paşa, Belgrad'ı tekrar geri almak isterken alnından vuruluyor. Yine bu koldan olan Hayrullah Efendi Tuna valisi. Hayrullah Efendi'nin kökeninde Haşimi kökenli Araplar da var. Ailemde Arnavut kökenli olanlar da var. Saadet Altan teyzem Türkiye'nin Avrupa'da sahneye çıkmış ilk opera sanatçısı."

'Polemik istemedim'

Sadece dedesinin konu edilmesinin ardındaki nedenin 'gerginlik yaratmak' olduğunu söyleyen Aşkın, "Bunu beni hedef göstermek için kullandılar. Bir insan eleştirilebilir, icraatını beğenmeyebilirsiniz. Ama bir gazetenin kalkıp hakaret etmesi ve beni hedef göstermesi bağışlanacak birşey değil. Benim etnik kökenim için neden Ali Paşa'yı göstermiyorsunuz?" diye sordu. Aşkın şimdiye kadar konuşmamasının gerekçesi olarak da, "Polemiğe girmek istemedim, onun için konuşmadım. Kendimi konuşmak için mecbur hissetmedim" dedi.

Legolas
28-07-07, 01:09
Yücel Çakmaklı ( 1937)
1937 yılında Afyon�da doğdu. Bir süre sinema yazarlığı yaptı (Yeni İstanbul).
Sinemaya asistanlık yaparak girdi. İlk filmi Kâbe Yolları'nı (belgesel)
yönetti. Elif Film şirketini kurdu (1969). Milli sinema akımına dayalı filmler
çekti.

Önemli filmleri: Birleşen Yollar (1970), Zehra (1972), Oğlum Osman (1973),
Memleketim (1974), Denizin Kanı (TV), Kurtuluş (TV),Bişr-i Hafi.

Legolas
28-07-07, 01:09
Yücel Eğecioğlu
Adı :Yücel Eğecioğlu
Adres :Sabancı Üniversitesi Kampüsü Orhanlı, 81474 Tuzla / İstanbul
Ofis telefonu :(216) 483 90 00 (Dahili:9016)

Eğitim :1967 - 1971 ODTÜ Elektrik Mühendisliği (Computer/Control) · 1963 - 1967 Robert Kolej

İş tecrübesi : · 1997 - ...... Sabancı Üniversitesi, Bilgi Teknolojisi Direktörü · 1996 - 1997 IBM Türk, Profesyonel ve Teknik Hizmetler Bölüm Müdürü · 1995 - 1996 IBM Türk Ürün Pazarlama Bölüm Müdürü · 1993 - 1995 IBM EHQ-Paris, Özel Projeler Müdürü · 1991 - 1993 IBM Türk Pazarlama Destek Bölüm Müdürü · 1989 - 1990 IBM Türk Bilgisayar Destekli Eğitim Bölüm Müdürü · 1987 - 1989 IBM Türk Ürün Yönetim Müdürü · 1983 - 1986 IBM Eğitim Merkezi - BAE, Eğitmen · 1975 - 1983 IBM Türk Sistem Uzmanı · 1972 - 1975 Ticaret Bakanlığı, EBİM Sistem Programcısı

Çalışma alanları :Eğitimde Bilgi Teknolojisi · Yıl 2000 Sorunu ve Çözümleri · Uzaktan Algılama · Bilgi İşlem Standartları
Üyesi Olduğu Kuruluşlar : Türkiye Bilişim Derneği · TÜBİSAD · ODTÜ Mezunları Derneği · Robert Kolej Mezunları Derneği

Legolas
28-07-07, 01:09
Yücel Sayman ( 1939)
1939 Konya doğumlu
1958 yılında Saint Joseph Lisesi�ni, 1962�de İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi
1963 yılında İstanbul İstanbul Çüniversitesi Hukuk Fakültesi�ne asistan olarak girdi.
1969 yılında Strasbourg Hukuk Fakültesi�nde doktorasını verdi.
1978 yılında doçent oldu.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi �Devletler Özel Hukuku� Anabilim dalında öğretim üyesi
1996 Ekim ayında İstanbul Barosu Başkanlığı�na seçilen avukat dr. Yücel Sayman, 1992 yılından bu yana Uluslararası Avukatlar Birliği Başkan Danışmanı sıfatıyla birliğin yönetim kurulu üyeliğini de yapıyor.

Legolas
28-07-07, 01:09
Yücel Yener
HAKKINDA YAZILANLAR

TRT Çiftlik Gibi
haberturk.com
Haber giriş tarihi 25.05.2001 -



TRT'DE GENEL MÜDÜRLÜK KAVGASI TAM BİR ''ÇAMUR ATMA'' YARIŞINA DÖNÜŞTÜ !!! HABERTÜRK, TRT'Yİ ''BÜYÜK DEVLET KİT'İ'' OLARAK HER ZAMAN ELEŞTİRDİ, VATANDAŞIN VERGİSİNİN GEREKSİZ YERE TRT'NİN ŞİŞKİN KADROSUNA VE İZLENMEYEN PROGRAMLARINA HARCADIĞI İÇİN DE YERDEN YERE VURDU !!! ANCAK SON ZAMANLARDA ÇIKAN ''KOLTUK SEVDASI'' ADLI KİTAP, ADETA ''GENEL MÜDÜRÜ YENİDEN SEÇTİRMEME'' KAMPANYASININ BİR PARÇASI HALİNE GELDİĞİ İÇİN ETİK KAYGILARA YOLAÇIYOR... BENZER ŞEKİLDE YÜCEL

YENER HAKKINDAKİ E-MAİL BOMBARDIMANLARI DA YİNE ''FAİR PLAY'' KAPSAMINA GİRMİYOR. BÜTÜN BUNLAR NEDEN DAHA ÖNCE SIZDIRILMADI, ARAŞTIRILMADI, NEDEN GENEL MÜDÜRLÜK YARIŞIYLA BİRLİKTE YOĞUNLAŞTI ? ASLINDA BU SORUNUN YANITI NEDEN TRT'NİN BİR AN ÖNCE ÖZELLLEŞTİRİLMESİ GEREKTİĞİNİ DE GÖZLER ÖNÜNE SERİYOR !!!


TRT'de genel müdürlük seçimi yaklaştıkça, bu rekabet çerçevesinde e-mail bombardımanları yaşanıyor. Şimdiye kadar ortaya çıkmayan söylentiler bir bir dedikodu olarak yayılıyor. Oysa bu pek ''fair'' değil... Yolsuzluk varsa, daha önceden bu maillerin gönderilmesi ve araştırılmasının istenmesi gerekyordu. Şimdiyse büyük olasalıkla genel müdürlük yarışı çerçevesinde bir ''ihbar mekinazması''işlemeye başladı. İddialar doğru olabilir de olmayabilir de, ama kesin olan şu ki TRT'de yönetimiyle muhalefetiyle ''etik'' bir sorun yaşanıyor... İşte elimize onlarcası ulaşan aşağıdaki önreği de biraz da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor !!! TRT ÇALIŞANLARI TRT'yi İHBAR EDİYOR Görev süresinin bitimine iki ay kala, Genel Müdür ve ekibinin hergün yeni bir yolsuzluğu gün yüzüne çıkıyor. Biz TRT çalışanları, bu yönetim yüzünden kurumumuzda çalışıyor olmaktan utanır hale geldik; artık çocuklarımıza genelevde kağıt peçete sattığımızı söylüyoruz...

KOLTUK SEVDASI adlı kitapta, Y.YENER ve ekibinin bütün pislikleri, belgeleriyle ortaya konuyordu...Şimdi, bunlara bir yenisi eklendi: Drama'lardan sorumlu Genel Müdür Danışmanı Tomris Giritlioğlu ve Drama Bölümü Müdürü Nilgün Sağyaşar'ın koordinasyonunda ve Genel Müdür'ün bilgisi dahilinde Drama yapım bütçelerini yapay olarak şişirerek, kalan tutarı naylon faturalar düzenleyerek milyarlarca liranın paylaşıldığı yeni bir organizasyon söz konusu...Naylon faturaları İstanbul Yeşilçam'da H.... PRODÜKSİYON(adı bizde saklı) adı altında "faaliyet" sürdüren S. K. (cep tel: 0542 (bizde saklı) adlı kişi "küçük" bir komisyon karşılığında düzenliyor. İHBAR EDİYORUZ...


NOT

TRT'nin 10 bini aşkın çalışanı ve seyredilmeyen televizyonlarıyla bir an önce gözden geçirilmesi gerekiyor.Sorunlar sadece Yücel Yener'le ilgili değildir.Bu yapı değiştirilmelidir.

biyografi.net

Legolas
28-07-07, 01:10
Yüksel Çakmur ( 1942)
1942 İzmir doğumlu. ilk öğrenimini Buca Umurbey ilkokulu'nda, orta öğrenimini Buca Ortaokulu'nda yapan Çakmur, Namık Kemal Lisesi'nden sonra, 1969 yılında İzmir İktisadi Ticari Bilimler Yüksek Okulu'nu bitirdi. Askerlik hizmetini 1969-1970 yıllarında Ulaştırma Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı'nda yaptıktan sonra, İzmir İhracatçı Birlikleri'nde raportör olarak çalışmaya başladı.1971 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nden, Buca Belediye Başkanlığı'na seçilen ve bu görevini 1973 yılına kadar sürdürdü.Yüksel Çakmur, 1973 genel seçimlerinde İzmir'den milletvekili seçildi. 1977 genel seçimlerinde bir kez daha milletvekili seçilen ve Cumhuriyet Halk Partisi Genel Yönetim Kurulu üyeliği yapan Çakmur, iki kez Gençlik ve Spor Bakanı olarak kabinede görev yaptı. Milletvekilliği görevi 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren Çakmur, Buca Belediye Başkanlığı'ndan önce başladığı İzmir Hukuk Fakültesi'nden, 12 Eylül darbesinden sonra mezun oldu. 26 Mart 1989 tarihinde yapılan yerel seçimlerde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.SHP ve CHP dönemlerinde Genel Başkanlığı�na aday oldu.Tekrar İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı oldu fakat seçilemedi.

Legolas
28-07-07, 01:10
Yüksel Selek ( 1934)
1934 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu. 1972-80 arası İstanbul'un çeşitli liselerinde felsefe öğretmenliği yaptı. 1980 askeri darbesinden sonra görevinden istifa etti. Daha sonra düzeltmenlik, redaktörlük gibi işlerde çalıştı. 1984-1989 arasında politik göçmen olarak Almanya'da yaşadı. 1975-91 arası İlerici Kadınlar Derneği ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nde yöneticilik yaptı. 1997'den beri Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi'nde ve 17 Ağustos depreminden bu yana Deprem İçin Sivil Koordinasyon'da çalışıyor.

Legolas
28-07-07, 01:10
Yüksel Söylemez
Yüksel, söylemez susar!
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 11 kasım 2000

Valiler, Hariciye vekilleri, büyükelçiler yetiştiren bir aileden gelen Yüksel Söylemez de hariciyeye kazara girmiş birisidir. Gençliğinde rejisör olmayı kafasına koyan Söylemez'in şair ve ressam yönleri de vardır

"80 yaşına kadar çalışma planı hazırlıyorum. Haberiniz olsun, benden kolay kolay kurtulamayacak Türkiye." Bu aslında konuşmamızın son cümlesi idi. 69 yaşında olmasına rağmen bir kenara çekilip emekliliğin tadını(!) çıkarmayı düşünmeyen bir kişi olduğu için buraya aldım bu sözlerini. Sözün sahibi Yüksel Söylemez. 41 yıl devlete hizmet etmiş emekli büyükelçi, şair, ressam birisi Söylemez.
Bankacı olan babasının görevi dolayısıyla bulundukları Manisa'daki Yedi Eylül İlkokulu'nu 1942'de bitirdikten sonra orta eğitimine başlayan Söylemez, babasının Ziraat Bankası'ndan Ceyhan'daki İş Bankası'na geçmesi ile ortayı da burada bitirir: "Aile içerisinde uzun tartışmalar oldu, bir kısmı koleje (Robert Kolej) gitsin, bir kısmı Galatasaray Lisesi'ne gitsin diyor." Böyle bir tartışmadan sonra bunlardan hiçbirine gitmez Yüksel, Taksim Lisesi'ne kaydolur. Sene 1946'dır. Söylemez, bugün Beyoğlu Lisesi olan okulda Nobel Yayınları'nın sahibi Oğuz Akkan, gazeteci Hikmet Çağlayan, Anka'nın kurucusu Kudret Başarır, tiyatrocu Gazanfer Özcan, sinemacı �geçen haftalarda kaybettiğimiz� Nejat Saydam ve Ferruh Doğan gibi arkadaşlarla birlikte okuduktan sonra 1949 senesinde liseden arkadaşları Ferruh Doğan, Nazmi Akıman, Ömer Umar, Oğuz Aktan'la İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne gider: "Biz hukuku ciddiye almıyoruz. Derslere gitmiyor, konser, konferans, şiir matinelerini kaçırmıyorum." Hukuk derslerinden ziyade edebiyat fakültesindeki sanat tarihi derslerine , Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'ne takılmaktadır: "1954 yılında İstanbul'da Şehir Galerisi'nde, o tarihlerde Türkiye'de ikincisi yapılan kolaj sergisini açtım. Bedri Rahmi Eyüboğlu sergiye geliyor ve 'Yahu sen neymişşin' diyor. Atölyesinde dinler, seyreder, hiç bir şey yapmazdım." Söylemez, daha sonra sayısı 20'yi geçen sergi açacaktır.
Hariciye kazası!
Neyse, lisede iyi İngilizce öğrenen, hayatı boyunca ne sağ ne sol görüş beyan eden, edebiyat meraklısı Yüksel Söylemez, 1953'te şiirlerini topladığı 'Kırpıntı Bohçası'nı çıkarır. Usta şairlerden Behçet Kemal Çağlar'la şiir matinelerine de katılır bu yıllarda. Hukuk eğitiminin ardından 1956'da Harp Akademileri Komutanlığı'nda tercüman olarak yaptığı askerliğini de aradan çıkaran Yüksel Söylemez, lise yıllarından beri günde iki film izlediğinden rejisör olmak istemektedir. Fakat Söylemez, 1957 senesinde bir kaza geçirir:
�Hariciyeye girişiniz nasıl oluyor?
"Tamamen kaza, yazık günah değil mi. Askerliğimi bitirdikten sonra babama diyorum ki, baba diplomayı aldım �tabii çok terbiyesizlik� ben bunu alaturka tuvalete asacağım. Kullanmayacağım yani. Babamla çok arkadaştık, o da 'As as' dedi. Benim amacım biriktirdiğim parayla, İsveç'e gidip, dünyada en takdir ettiğim rejisör Ingmar Berman'ın asistanı olmaktı. Ben uslu bir evladım, ana�baba lafı dinlerim. Babam da sen yine de Dışişleri'nin sınavına bir gir diyor. Lütfi Kırdar'ın oğlu Üner, Nazmi Akıman gibi arkadaşlarla beraber girdik ve ben sınavda üçüncü, dil sınavında da ikinci oldum. Fatin Rüştü Zorlu o zaman, 'Bize iyi İngilizce bilen hariciye elemanları lazım' diyor ve bizi de karşısına çıkarıyorlar. Birbuçuk yıl sonra da kendimi Londra'da üçüncü katip olarak buldum." Evet, o zaman bir 'kaza' ile devlete hizmet etmeye başlayan Yüksel Söylemez'e devlet adamlığı hiç yabancı değildir aslında. Çünkü ailesinde daha başka bir çok büyükelçiler, hariciye vekilleri vardır.
Hariciye vekilleri, paşalar, büyükelçiler
Yüksel Söylemez'in anneanne tarafı Söylemezoğlu soyadını kullansa da anne ve babası kardeş torunudur. 4. Murat'la ilgili nakledilen yazılı bir hikayesi bile vardır ailenin. 1700'lerin sonuna uzanan aile Erzurumludur aslında. Daha sonra Trabzon üzerinden İstanbul'a gelinir. 4. Murat'ın Bağdat seferi sırasında Şahan Ali, padişahın başpehlivanı ile güreşip onu yenince Şahan Ali'nin yeni başpehlivan olarak İstanbul'a gelmesi istenir. Fakat bir şekilde bu gerçekleşmez fakat padişah onu ödüllendirir. Ve ailenin varlığının temelinde padişahın verdiği bu ödül vardır: "Yazılı tevatüre göre, bir salgın yüzünden 90 yaşındaki Şahan Ali, eşi dışındaki bütün varlıklarını kaybeder. Bunun üzerine karısı ona neslinin devamı için yeni bir eş bulmasını söyler. O da Erzurum'a iner ve kucağında çocuğu ile �Balkanlar'dan geldiği bilinen� bir kadını alıyor. Ailede o çocuktan gelenleri de tanıyoruz." Ondan sonra gelen Molla Musa da Erzurum Kiğı Beyi'nin mektupçuluğunu yapar. Bey ölünce de Çolak Molla Musa gözden düşer ve Erzurum�İstanbul arasında koyun ticaretine başlar. Daha sonra oğlu Mehmet Efendi de bu işi devam ettirir. Onun oğlu Ali Kemali Paşa ise Yemen'den Trablus'a, Doğu Beyazıt'tan Konya'ya kadar azil ve istifalarla geçen tam 65 yıl boyunca devlete hizmet eder. Son görevi Konya Valiliği olan Ali Kemali Paşa, 1898'de Konya Valisi olarak öldüğünde cenazesini kaldıracak para bulunamaz. Bugün Mevlânâ Türbesi'nde gömülü olan Ali Kemali Paşa'nın Şadi, Galip Kemali, Süleyman Şefik, Didar ve Necmettin adında çocukları olur. Süleyman Şefik Paşa, Harbiye Nazır'lığı yapar. Galip Kemali Paşa ise Osmanlı döneminde Moskova, Stockholm ve Atina Büyükelçisi olarak hizmet eder devlete. (Galip Kemali Paşa'nın kızı Lamia Hanım, Atatürk'le beraber Samsun'a çıkan 19 kişiden biri olan Hüsrev Gerede ile evlenir. Galip Kemali Paşa padişah yanlısı, damadı Hüsrev Gerede ise Atatürk taraftarıdır. Atatürk, Galip Kemali'ye gönderdiği mektuplarda açık bir şekilde olmasa da ona yeni kurulacak cumhuriyette hariciye vekilliği teklif eder.) Didar Hanım ise, Moskova ve Roma Büyükelçiliği ile Dışışleri Bakanlığı ve Kurucu Meclis Üyeliği yapan Selim Sarper'in annesidir. Yüksel Söylemez'in de dedesi olan Necmettin Bey ise jöntürk olduğu için 2. Abdülhamit'ten kaçıp Paris'e gider. Burada 4 yıla yakın süre kalır ve bir de gazete çıkarır. Daha sonra ise, eşi Güzide Hanım, babası Asım Paşa'dan kendisine kalan herşeyi elinden çıkararak padişahtan özgürlüğünü satın alınca ülkesine döner: "Kardeşler içinde en çok okuyan �Mülkiye mezunu� olmasına rağmen, diğerleri daha önemli mevkilere geliyor. Büyükbabamın yaşamının çok başarılı olduğu kanatinde değilim." Necmettin Bey'in kayınpederi Asım Paşa ise, Çatalca savunma hattını yapan İstihkam Korgenerali olarak bilinmektedir. Necmettin�Güzide çiftinin Yüksel Söylemez'in de annesi olan Saliha Hanım'la beraber, Behice, Bekir, Hamit Kemali Söylemezoğlu ve Mevhibe adında çocukları olur. Bunlardan Prof. Hamit Kemali Söylemezoğlu, Türkiye'de şehircilik uzmanı olarak tanınır. Anıtkabir için proje vermesinin yanında Taşkışla'nın kurulmasında da emeği geçenlerdendir. Saliha Hanım ise piyano ve resme meraklı bir genç kız olarak 1930'un ağustos ayında Celal Söylemez ile birleştirir hayatını: "Babam o zaman meteliksiz, paltosunu satarak evleniyor."
Celal Söylemez ile Saliha Söylemezoğlu'nun aileleri Hacı İsmail Ağa'da birleşmektedir. Saliha Hanım'ın büyükbabalarından Çolak Molla Musa ile Celal Bey'in dedesi Hamdi Efendi kardeştir. Hamdi Efendi'nin dört çocuğundan biri olan Yüksel Söylemez'in dedesi Cemal Bey, Boşnak kökenli Naime Hanım'la evlenir. Naime Hanım, şair kişiliği olan birisidir. (Gazeteci olarak tanıdığımız Rıfat Ababay, Naime Hanım'ın erkek kardeşinin torunudur.) Cemal�Naime çiftinin dokuz çocukları gelir dünyaya. Çocuklarından Nadire Hanım, meşhur modacı Bergin Usberk'in annesidir. Hiç evlenmeyen Bedia Söylemez de Türkiye'nin ilk ağır ceza yargıçlarından birisi olarak tanınır. 17 yaşında Ziraat Bankası'nda memur olan, ardından İş Bankası'nda müdürlükler üstlenen Yüksel Söylemez'in babası Celal Bey ise 44 yıl bankacılık yapar.
Yüksel Söylemez, işte Celal Söylemez'in 'paltosunu satarak evlendiği' Saliha Hanım'la evliliğinden 11 Haziran 1931'de İstanbul'da dünyaya gelir. (Çiftin diğer çocuğu 1945'te doğan Tuğrul Bey, işadamıdır.) Babası paltosunu satarak evlenmiştir ama daha sonraki yıllarda yoksulluk yakalarını bırakmayınca anne Saliha Hanım da piyanosunu satmak zorunda kalacaktır: "Çok iyi hocalardan ders aldı. Fakat bir daha piyano sahibi olamadığı için bütün hayatını (1999'da 93 yaşında vefat etti) onun üzüntüsü ile geçirmiştir." Küçük Yüksel, annesinin ipten ayakkabı, şeker çuvalından ceket dikerek giyindirdiği bir çocukluk dönemi geçirir.
Hindistan'da Türkeş'le beraber
Yüksel Söylemez'i, kaza ile (!) büyükelçi olduktan sonra gittiği Londra'da 27 Mayıs ihtilali yakalar: "Fatin Rüştü Zorlu'nun adamı olarak atılmama ramak kalıyor..." Söylemez atılmıyor ama, şimdilerde rotasyon denilen sürgüne uğruyor. Gideceği yer Hindistan'dır: "Ben çok memnunum bu durumdan. Anavatanını gördüm bu imparatorluğun (İngiltere), şimdi de sömürgeyi göreyim diyorum." Hindistan'da 2. katip olarak görevlendirilir. Ve bir sürpriz: "Alparslan Türkeş'le karşılaşıyoruz orada. Ve çok iyi arkadaş oluyoruz. Hiç unutmadığım bir şey, Türkeş anlatıyor bunu bana. İhtilal gecesi, ilk sonuçları bekliyoruz. Madanoğlu Paşa, karşımda oturuyor, başını ellerinin arasına alarak 'Ah biz ne yaptık, ne b.k yedik' diyor. Türkeş Hindistan'da sürekli kaybolur, hiç bir yerde bulamayız onu. Bir de bakarız binmiş bir uçağa Paris'e gitmiş, diğer ihtilalcilerle buluşuyor." Ardından başkatip olarak Tayland'a gider. Öğleden sonraları resim yaptığı için Türkiye dışındaki ilk resim sergisini burada açar. Ve zamanın kralının ölen kardeşi adına açtıkları sergiden 2 bin 500 dolar toplar. Singapur, Kuzey Kıbrıs, New York, Londra zamanla sergi açacağı yerler olur. Tayland'daki iki yılın ardından Ankara'ya döner (1964). Ve hayat arkadaşını bulur, Prof. Dr. Reşat Garan'ın kızı Nur Garan ile evlenir. Nur Hanım'ın dedesi Hasan Tahsin Bey de maliye profesörü olarak uzun yıllar maliye müsteşarlığı yapar. Yüksel Söylemez'in Nur Hanım'la evliliğinden doğan iki çocuğundan ilki olan Belmin (1966), babasının olmak isteyip de olamadığı rejisörlüğünün yanında senarist olarak sinema sektöründe çalışmaktadır. Diğer çocukları Timur (O da büyükelçi Tanju Ülgen'in kızı Hüma ile evlidir) ise babasının olmak istemeyip de olduğu hariciyeci olarak Sudan Büyükelçiliği'nde 3. katipliğin ardından Ortak Pazar nezdinde Türk Delegasyonu olarak Nato'da görev yapmaktadır: "Çocuklarım ikiye böldüler beni."
Yüksel, Söylemez!
Ankara'ya dönüp evlenen Söylemez, Kıbrıs meselesinin kızıştığı dönemde Türkiye'nin Kıbrıs Bürosu'nda üç müdürden birisi olarak görev alır: "Rauf Denktaş'la orada tanıştım. Adada Fazıl Küçük'le kavga ettiği için Ankara'da sürgünde idi. Bakanlıkta kimse görmek istemiyor, hergün bana geliyor. Biz kendisine tüm bilgileri veriyoruz. Ve gerçek bir kara gün dostu oluyoruz." Ardından da Kıbrıs meselesinin konuşulduğu Birleşmiş Milletler'de orta elçi, sonra da büyükelçi müsteşarı olarak görev alır, 1971'e kadar. O sırada Dışişleri Bakanı olan Melih Esenbel'in onu Washington'a götürme isteğini de, BM'de daire başkanı olacağım diye reddedince Esenbel ona 'Oğlum sen neyi reddettiğini biliyor musun? demekten kendini alamaz. Ve Ankara'da kaldığı yedi yıl içerisinde yedi dışişleri bakanı görür. Bu sefer de 'Çağlayangil'in adamıdır' yakıştırması çıkar onun için: "Çağlayangil'in adamıdır diye düşündüklerini yıllar sonra öğreniyorum. Dolayısıyla büyükelçi yapmıyor, Londra'ya başkonsolos yapıyorlar." Söylemez, üç yıl da bu vazifeyi yaptıktan sonra Kenan Evren idaresindeki Türkiye Cumhuriyeti'nin temsilcisi olarak Nijerya'ya gönderilir, büyükelçi olmuştur artık. Görevini tamamlar, 1985'te Ankara'ya döner: "Özal dönemi. Dışişleri'ndeki Kültür İşleri Genel Müdürlüğü açık, bu işi Dışişleri'nde yapabilecek iki�üç kişiden biriyim. Ama yapmıyorlar. Aksi bir şey yapacaklar ya... Sonra Protokol Genel Müdürlüğü'nü çok iyi yapar diyorlar, ama o da olmuyor. Sonunda Başbakanlık Tanıtma Fonu'nda Dışişleri'nin temsilcisi olarak görev aldım." 1989'da ise Başbakan Mesut Yılmaz Singapur Büyükelçiliğini önerir Söylemez'e. Türkiye ile Singapur arasındaki ekonomik ilişkilerin geliştirilmesinde önemli katkıları olur. 1993'te ise dağılan Yugoslavya'nın ardından kurulan Hırvatistan'a TC'nin ilk büyükelçisi olarak gider: "Savaş var ve bir yıl içerisinde Demirel, Çiller, bütün herkes orada. Ve biz Türkiye'nin bir numaralı sefareti oluyoruz o yıl." Emekli olmasına bir yıl kaldığında Ankara'ya çağrılır: "Benim bir senem kalmış, bırakın falan yok. Yüksel Söylemez, demez öyle şey." Ankara'ya döner. Yıl 1995'tir. Ve Hariciye'de bir ilk gerçekleşir, Dışişleri Bakanlığı ilk defa emekli olduktan sonra bir mensubuna görev verir. Tayvan'da Ticaret Ofisi'nin başına geçmesi istenir ondan. Büyükelçilik açılamadığı için üstü örtülü elçi gibi gider oraya. Yüksel Söylemez'in yaptığı görevlerde öne çıkan bir yönü vardır. Ticarete yatkın bir büyükelçidir o: "Bana en büyük iltifatlardan birini Sakıp Ağa yapmıştır. Babam Adana'da İş Bankası Müdürü iken tanışıyorlar. Londra'ya geldiğinde, babamın elini öpmek için çıktı yukarı, 'Yüksel Bey' dedi 'Sen Hariciye memuru değilsin.' Ben de espriyi anlamamış gibi yaptım. Sakıp Ağa benim mesleğime hakaret ediyorsun, dedim. O da 'Sen benim ne demek istediğimi anladın' dedi bana."
1998'de Tayvan'dan döndükten sonra da kendi tabiriyle yumuşak bir geçiş yaparak çalışmaya başladığı Seyfi Taşhan'ın Başkanlığı'ndaki, özerk bir kurum olan Dış Politika Enstitüsü'nde Hariciye işlerine devam eden Yüksel Söylemez, kazara girdiği Dışişleri'nde hariciyeci olmaktan bugün memnundur: "Bunun için babama teşekkür etmişimdir ama öbür taraftan Türkiye belki de uluslararası ölçüde bir rejisör kaybetmiştir."
Yazdığı Aşk Bir Tas Tavuk Çorbasıdır adlı 12 dilde çevirisi bir arada yer alan şiir kitabının yanında, ailesini anlattığı Asım Paşa Konağı adlı kitapları da baskıya hazırlanmakta olan Söylemez'den hakikaten "Türkiye kolay kolay kurtulamayacaktır."

Legolas
28-07-07, 01:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/88.jpg
Yüksel Yalova ( 1955)
KARPUZLU - 1955, Kamil, Emir - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul Belediye Konservatuvarı, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Master ve Doktora - Fransızca, İngilizce - Siyaset Bilimi Dr., Anayasa Hukuku - Serbest Avukat - XIX, XX nci Dönem Aydın MiIletvekili - Devlet Bakanı - Evli,1 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 1 HAZİRAN 2001

Devlet Bakanı Yüksel Yalova istifa etti
Milliyet 1 Haziran 2001

Tütün Yasası ile ilgili tutumuyla piyasalarda şoka yol açan Devlet Bakanı Yüksel Yalova akşam saatlerinde görevinden istifa etti. Yalova, Başbakan Bülent Ecevit ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz tarafından da tepkiyle karşılanan sözlerinden sonra, Yılmaz ve Ecevit'le görüştü. Yalova'nın bu görüşmelerden sonra sunduğu istifasının Başbakan Bülent Ecevit tarafından kabul edildiği bildirildi. Öte yandan Yüksel Yalova'nın yerine Devlet Bakanı Mehmet Keçecilerin vekalet edeceği de açıklandı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:23
Vagif Sultanlı



--------------------------------------------------------------------------------
Vagif Sultanlı, 26 Mart 1958 tarihinde Azerbaycan Respublikasının Kurdemir ilçesinin Shahseven köyünde doğmuştur.

1974 yılında Kurdemir ilçesindeki Kohnepazar orta köy okulunu bitirmiş, iki yıl Kurdemir elektrik idaresinde isçi olarak çalışmıştır.

1976-1981 yıllarında Bakü Devlet Universitesinin dil-edebiyat bölümünü bitirmiştir.

1984 yılında “Azerbaycan dramaturgiyasında karakter problemi” konusunda namizetlik dissertasyonunu mudafaa etmiştir. O donemden Universitenin Muasır Azerbaycan Edebiyatı bölümünde ögretmenlik yapmaya bashlamıştır.

1997 yılında “Mehmet Emin Resulzade’nin hayatı ve edebi faaliyeti” konusunda doktora tezini mudafaa etmiştir.

1999 yılından bu yana Bakü Devlet Üniversitesinin Muasır Azerbaycan Edebiyatı kafedrasının profesörüdür.

Vagif Sultanlı, içtimai faaliyetle de meşgul olmuş, 1991 yılında Umum Dünya Azerbaycanshunaslar Assosiasıyasını kurmuş ve onun başkanı seçilmiştir. Assosiasıyanın neşri olarak “Azerbaycanın sesi” gazetesini tesis etmiştir.

1995-1998 yıllarında Amerikanın “Azatlık” ve “Azad Avropa” radiolarının Azerbaycan redaksiyasında edebi verilişler üzre gazeteci gibi çalışmıştır. Polonya’da neşr olunan “Hudaferin” (1995-1996), İsveç’te yayımlanan “Araz” (1996-1997) dergilerinin baş redaktörü olmuştur. Hazurda ise Baku’de çıkan “Filoloji araştırmalar” (1996 yılından) ve ABD-de yayımlanan “Dünya Azerbaycanlıları” dergisinin baş redaktörüdür.

Vagif Sultanlı edebi yaratıcılığa erken başlamıştır. “Yavşan kokusu” adlı ilk hikayesi universitede okuduğu yıllarda neşrolunmuştur. “İnsan denisi” ve “Ölüm uykusu” romanlarının, bir çok hikaye, miniatur, sergüzeşt, esse ve diğer formalarda yazılmış eserlerin muellifidir. Yazarın bedii düşünceleri “Sönmuş yıldızlar” (1988), “İnsan denizi” (1992), “Kul pazarı” (1999)? “Ölümm uykusu” (2002) adlı kitaplarında toplanmıştır.

Yazarın “Ölüm Rüyası” kitabı, 2006 senesinde İstanbul’da Avrupa Yakası Yayınları tarafından neşrolunmuştur.

“Mehmet Emin Resulzade’nin edebi dünyası” (1993), “Ağır yolun yolcusu”(1996), “Azatlığın ufukları” (1997), “Azerbaycan muhaceret edebiyatı” (1998), “Edebi-nazari illustrasiyalar” (2000), “Ömrün nicat sahili” (2004). Bunlardan ilave, müellifin Azerbaycan, Rusya, Türkiye ve Avrupa ülkeleri matbuatında çok sayıda makalesi neşrolunmuştur.

Yazarın tercumecilik faaliyeti Yaroslav Hashek, Ervin Shtritmatter, Reşat Nuri Güntekin, Veyo Meri, Martti Larni, Pyer Lagerkvist, Gustav Stopka, Sergey Jitomirski ve diğer müelliflerin yaratıcılık örmeklerini ihata eder.

Vagif Sultanlı’nın tercüme çalışmalarında Sergey Jitomirski’nin Arshimed’in hayatı ve eserlerinden bahseden “Sirakuzlu alim” tarihi romanı, Reşat Nuri Guntekin’in “Yaprak Dökümü” ve “Değirmen” romanları seçilmekdedir.

Vagif Sultanlı; Türkiye, Almaniya, Hollanda, İsveç, İran, İngiltere, Rusya ve diğer ülkelerde yapılan uluslararası konferans, sempozyum ve forumlara iştirak etmiş, Azerbaycan edebiyati ve medeniyetini temsil etmiştir. Yazarın edebi ve ilmi eserleri bir çok yabancı dillere çevrilmiştir.

O, Amerika’nın “Azatlık” ve “Azad Avropa” radyolarındaki faaliyetine göre Azerbaycan Jurnalistler Birliği’nin Hasan Bey Zardabi adına mukafatını (1995), Türk Dünyası Edebiyatına hizmetlerine göre Kıbrıs, Balkanlar ve Avrasya Türk Edebıyatları Kurumu’nun (KIBATEK) ödülünü (2003) almıştır.

Azerbaycan Yazarlar Birliği’nin, Azerbaycan Jurnalistler Birliği’nin üyesi, KIBATEK’in Kafkasya bürosunun sekreteridir.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:23
Vahdettin Han </B>
Otuzaltıncı ve son Osmanlı padişahı, yüzbirinci İslam halifesi.

Saltanatı: 1918-1922
Babası:Sultan Abdülmecid Han - Annesi: Gülistu Kadın Efendi
Doğumu: 2 Şubat 1861 Vefatı: 16 Mayıs 1926

Sultan Abdülmecid Han'ın en küçük oğludur. Küçük yaşta anne ve babasını kaybettiğinden, ağabeyi II. Abdülhamid'in himayesinde yetişti. Çok zeki olup fıkıh bilgisinde pek ileriydi. 4 Temmuz 1918'de ağabeyi Sultan Reşad'ın vefat ettiği gün padişah ve halife oldu. Saltanata geçtiğinde I. Dünya Savaşı'nın korkunç neticeleri alınmak üzereydi. Nitekim 30 Ekim 1918'de Mondros mütarekesi imza edilerek, Birinci Dünya Harbi mağlubiyetimizle bitti. Vahideddin Han bu mütarekeye imza koyan delegeleri kabul etmedi. Mütarekeden hemen sonra Osmanlı Devleti'ni sebepsiz yere savaşa sokan, milyonlarca vatan evladını cephelerde eriten Talat, Enver ve Cemal paşalar yurt dışına kaçtılar.

İttihatçı liderlerin baskısından kurtulan Sultan Vahideddin'in elinde ancak düşmanlara teslim edilmiş bir milleti idare etmek kaldı. İstanbul, 16 Mart 1920'de İtilaf devletleri tarafından işgal edildi. Yunanlılar İzmir'e, İtalyanlar güney batıya, Fransızlar da Güney Anadolu'ya girdiler. Vahideddin Han 11 Mayıs 1920'de düşmanların hazırladığı ve Anadolu'nun işgalini ihtiva eden Sevr antlaşmasını bütün baskılara rağmen imzalamadı. Osmanlı ordusu tamamen lağvedildi. Medine muhafızı Fahri Paşa, on ikinci ordu kumandanı Ali İhsan Paşa ve harbiye nazırı Mersinli Cemal Paşa gibi değerli kumandanlar Malta'ya sürüldüler. Padişah'ın şahsını korumak için yalnız yedi yüz kişilik maiyyet-i seniyye kıtası bırakıldı. Sultan bu taburu, Ayasofya etrafındaki sipere sokup camiye çan takmak veya müze yapmak isteyenlere ateş etmeleri emrini verdi.

İşgal altındaki İstanbul'dan vatanın kurtarılmayacağını anlayan Vahideddin Han, güvendiği kumandanları Anadolu'ya göndermek istedi. Ancak bunlar; "Dış dünyaya karşı harp edilmez. Bu iş olmaz." diyerek gitmeyi reddettiler. Sultan'ın kurtuluşun Anadolu'dan gerçekleşeceğine ümidi tamdı. Bir ara kendisi gitmeyi düşündü ise de, İngilizler "Eğer Anadolu'ya geçersen İstanbul'u Rumlara işgal ettirir, taş üstünde taş bırakmayız." diyerek engellediler. Bunun üzerine bir gün saraya çağırdığı Mustafa Kemal'i; "Paşa paşa şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunları unutun. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Devleti kurtarabilirsin!" sözlerinden sonra, büyük yetkilerle Anadolu'ya gönderdi. Böylece İstiklal mücadelesi başlamış oldu.

İstiklal harbi zafer ile neticelendikten sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti 1 Kasım 1922'de hilafet ile saltanatın ayrıldığını ve saltanatın kaldırıldığını bir kanun ile ilan etti. Vahideddin Han'ın adı hutbelerden kaldırıldı. İstanbul ve Anadolu basınında aleyhinde yazılar çıkmaya başladı.

17 Kasım 1922 Cuma günü Dolmabahçe Sarayı'ndan Malaya harp gemisi tarafından alınıp Malta adasına götürüldü. Oradan Melik Hüseyin'in daveti üzerine Mekke'ye gitti. Oradan da İtalya'daki Sen Remo şehrine giderek orada ikamet etti. Vahideddin Han, acı ve sıkıntı içinde geçen bir sürgün hayatından sonra, 16 Mayıs 1926'da İtalya'da vefat etti. Cenazesi Şam'a getirilerek Sultan Selim Camii kabristanına defnedildi.

Vahideddin Han, çok akıllı ve çabuk kavrayışlı idi. Arada Sultan Reşad olmayıp da, II. Abdülhamid Han'dan sonra tahta çıksaydı, belki devletin başına böyle bir bela gelmezdi. Çünkü O, İttihat ve Terakki hükümetinin hatalarını önleyip, felaketlerin önüne geçebilecek kudret ve irade sahibi bir kimseydi. Çok sevdiği vatanından koparken yanında şahsi ve pek cüzî mal varlığından başka bir şey götürmediği, ülkesinden ayrılmasının üzerinden henüz dört yıl geçmeden vefatında kasaba, bakkala ve fırına olan borçlarından dolayı 15 gün tabutunun kaldırılmamış olmasından da anlaşılmaktadır.

Vahideddin Han'ın vatanının ve milletinin uğradığı felaketler karşısında neler düşündüğü ve neler hissettiği kayıtlara geçmiş şu hadiseden çıkarılabilir. 1919 senesi Ramazanında bir sabah Yıldız Sarayı'nda yangın çıkar. Kısa zamanda büyüyen alevler, Sultan'ın geceleri kaldığı daireyi de sarar. O geceyi tesadüfen Cihannüma Köşkü'nde geçirmiş olan Vahideddin, yangını haber alınca, üzerine pardesüsünü giyerek dışarı çıkar. Köşkün önünde hiç telaş göstermeden yangını seyrederken çevrede ağlayanları görünce gözleri yaşararak; "Benim vatanım ateş içinde, onun yanında bunun ne kıymeti var." demekten kendini alamaz.

Hakkında Yazılanlar

1.Şahbaba
Osmanoğulları'nın Son Hükümdarı 6. Mehmed Vahideddin'in Hayatı, Hatıraları ve
Özel Mektupları
Murat Bardakçı
Pan Yayıncılık / Gri Yayın Dizisi

Torunları, Sultan Vahideddin'e "Şahbaba" derlerdi... Şahbaba, yukarıdaki satırları, ölümünden sadece birkaç gün önce yazmıştı... Son padişahın tarihteki rolü yıllarca tartışıldı ama, o hiç katılmadı bu tartışmaya... Şimdi, ölümünün üzerinden geçen 70 küsur yıl boyunca ailesinin titizlikle sakladığı özel arşivi ilk kez bu kitapla gün ışığına çıkıyor ve Sultan
Vahideddin, hakkındaki tartışmalara belgeleriyle, mektuplarıyla, yarım bıraktığı anılarıyla, yani kendi kalemiyle katılıyor... Murat Bardakçı'nın titiz bir araştırmayla topladığı ve bugüne kadar hiçbir yerde yayınlanmamış belgelere dayanarak kaleme aldığı "Şahbaba" sadece Sultan Vahideddin'in değil, ailesinin ve yakın çevresinin de hikayesi... Hükümdarın kızı Sabiha Sultan'ın ifadesiyle, "Masalı andıran bir hayat yaşayıp başdöndürücü iniş-çıkışlar ve taşkın fırtınalar atlattıktan sonra pek de kolay olmayan bir şekilde ayakta
kalabilen insanların" öyküsü...

2.Son Padişah Vahdettin
Yılmaz Çetiner
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

3.Yıldız'dan Sanremo'ya
Vahdettin'in Dördüncü Kadınefendisi Nevzat Vahdettin'in Hatıraları ve
150'liklerin Gurbet Maceraları
Nevzat Vahdettin
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

1937 yılında Tan Gazetesinde dizi olarak yayınlandığı zaman büyük yankı yapan bu kitap iki kısımdan oluşmaktadır. Birinci kısım olan Osmanlı Padişahı Vahdettin'in Dördürcü Kadınefendisi Nevzat Hanım'ın hatıralarından ibarettir. Son derece önemli olan bu hatıralarda Nevzat Hanım'ın Sultan Reşad'ın sarayında geçirdiği çocukluk dönemi, Vahdettin'in Dördüncü Kadınefendisi olarak katıldığı Vahdettin'in haremine ait hatıralar ve son nefesine kadar yanında bulunduğu Vahdettin'in Sanremo'ya ait hatıraları anlatılmaktadır.

İkinci kısımda ise Vahdettin'in yurt dışına kaçışından sonra gittiği Malta, Hicaz ve Sanremo'da başından geçenlerle, İngiliz elçiliğine sığınıp bir süre Taşkışla'da kalan, daha sonra İngiliz gemileriyle yurt dışına çıkarılan ve büyük bir çoğunluğu 150'likler listesine dahil olanların Malta, Mısır, Sanremo, Romanya, Yunanistan ve Hicaz'da başlarından geçenler yer almaktadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3886.jpg
Vahit Kiler </B>
1966 yılında Bitlis'in Hersan Mahallesi'nde doğdu. Daha ilkokuldayken yaşamın kolay olmadığını ve çalışması gerektiğini öğrendi. Devrim İlkokulu, Bitlis Ortaokulu ve Bitlis Endüstri Meslek Lisesi'nde okudu. 18 yaşına kadar Bitlis'te kaldı. Askerlik çağı gelip de askere gittiği zaman herkesle çok iyi anlaştı ama yine de en yakın arkadaşları Bitlisliler oldu. Gün gelip Bitlis'ten ayrılarak babası ve kardeşleri ile birlikte İstanbul'a yerleşip iş hayatına atıldı. Yokluktan varlığa uzanan hayat hikayesinde Bitlis'i hiç unutmadı ve ihmal etmedi. Dostlarından, arkadaşlarından ve Bitlis'in sorunlarını hergün yaşayanlardan, Bitlis'i hep dinledi. Bitlis'e her zaman gidip geldi. İşadamlığından milletvekilliğine uzanan süreçte Bitlis'e hizmet aşkı O'nu hep kamçıladı

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:24
Van Gogh </B>
Hakkında Yazılanlar

1.Van Gogh
Art Book
Kollektif
Dost Kitabevi Yayınları
Bir dahinin hayatı ve yapıtları
(Ön Kapak)

Deha ile deliliğin ayırdığı ince çizgide, mutsuzluk, yalnızlık ve yoksulluk içinde yaşayan Van Gogh, umutlarını, düş kırıklıklarını ve yoğun acılarını, çarpıcı renkler ve keskin fırça darbeleriyle, neredeyse nabız atışlarının duyulabildiği manzaralara, kendi portrelerine ve natürmortlara dönüştürdü. Özellikle hayatının son yıllarında yaptığı resimlerle modern nesmi ve Ekspresyonistleri büyük ölçüde etkilemiş ve sanat tarihine damgasını vurmuştur.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:24
Varujan Aslanyan ( 1931) </B>
1931 yılında İstanbul’da doğdu. Futbolcu.2.Türkiye Lig'inde yeralan Taksim'de 24, Galatasaray da ise 1 yıl futbol oynadı. Futbolu bıraktıktan sonra ev tekstil sektöründe iş hayatına atılarak bu sahada da başarılı oldu. Ticaretteki başarısını dürüstlük ve çok çalışmaya bağlayan Aslanyan, mesleğin giderek zorlaştığından ve çirkinleştiğinden yakınıyor.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/907.jpg
Vecdi Gönül ( 1939) </B>
Kocaeli Milletvekili-AKP

Mehmet Vecdi Gönül ERZİNCAN-1939, Mustafa Saffet, Lütfiye-A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi, TODAİE, ABD Güney California Üniversitesi Master-İngilizce-Mülki İdare Amiri, Vali-Kaymakam, Mülkiye Müfettişi, İçişleri Bakanlığı Özlük İşleri Genel Müdürü, Kocaeli Valisi, Emniyet Genel Müdürü, Ankara, İzmir Valisi, YÖK Kurucu Üyesi, İçişleri Bakanlığı Müsteşarı, Sayıştay Üyesi ve Başkanı, Avrupa ve Dünya Sayıştaylar Birliği Divan Başkanı, Dünya Sayıştaylar Birliği Teşkilatı Denetçisi -TBMM Başkanvekili-Evli, 3 Çocuk.

Xxxx


58. VE 59. HÜKÜMET MİLLİ SAVUNMA BAKANI MEHMET VECDİ GÖNÜL

Mehmet Vecdi Gönül, 1939 yılında Erzincan'da doğdu.
Devlet bursu ile kazandığı Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni 1960 yılında bitiren Gönül, aynı yıl Erzincan İl Maiyet Memurluğu'na atandı. 37. Dönem Kaymakamlık Kursu'nu birinci olarak bitiren Gönül, 9 yıl süre ile değişik yerlerde kaymakam vekilliği ve Kaymakamlık yaptı (Araban, Tercan, Gerger vekaleten, Doğanhisar, Çamardı, Hozat, Narman asil Kaymakam olarak).
1970 yılında İçişleri Bakanlığı Özlük İşleri Şube Müdürlüğü'ne getirilen Gönül, 1972 yılında açılan Mülkiye Müfettişliği sınavını birincilikle kazanarak Mülkiye Müfettişi oldu.
1975 yılında İçişleri Bakanlığı Özlük İşleri Genel Müdürlüğü'ne atanan Gönül, 1976 yılı başında Kocaeli Valiliğine atandı.
Vecdi Gönül, 1977 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü'ne, 1978 yılında Merkez Valiliği'ne 1979 yılında ise Ankara Valiliği'ne getirildi.
1981 yılı sonunda Yüksek Öğretim Kurulu Kurucu Üyeliği'ne seçilen Gönül, daha sonra 1984 yılında İzmir Valisi oldu.
1988 yılından itibaren de İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığı görevinde bulunan Gönül, TBMM'nin 8 Mayıs 1991 günlü Resmi Gazetede yayınlanan kararı ile Sayıştay Başkanlığı'na seçildi. Gönül, başkanlık görevinin sona ermesinin ardından Sayıştay'da bir süre üye olarak görev yaptı.
18 Nisan 1999'da Kocaeli milletvekilli olarak parlamentoya giren Gönül, 1999 yılında da TBMM Başkanvekilliği'ne seçildi. 2001 yılında bu görevden ayrılan Gönül, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne geçti.
AK Parti'de MKYK üyesi ve Genel Başkan Yardımcısı görevi yapan Vecdi Gönül, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Üyeliği görevinde de bulundu.
Gönül, evli ve üç çocuk babası.
Mehmet Vecdi Gönül, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Kocaeli milletvekili olarak parlamentoya seçildi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1456.jpg
Vecihi Bereketoğlu ( 1892)- (1971) </B>
Hasan Vecihi Bereketoğlu 1892 yılında Rodos’ta doğdu.-1971 İst.) Ressam, Türk Ressamlar Cemiyeti ve Güzel Sanatlar Birliği kurucularından,
Kazasker Bereketzade Cemal'in oğludur. 1971 yılında İstanbul’da öldü.Mezarı Karacaahmet'te 8. adadadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:25
Vedat Karaaslan </B>
S. Vedat KARAARSLAN, Gümüşhane’de 1958 yılında doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Bölümünden 1982 yılında mezun oldu.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Avrupa Toplulukları Ana Bilim Dalı, Ekonomi-Maliye Bölümünde 2003 yılında Yüksek Lisans yaptı.

Halen Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Modelleme ve Simülasyon Araştırma ve Uygulama Merkezinde Başkan Yardımcısı olarak görev yapmaktadır.

1984 yılında göreve başladığı PTT Ankara Başmüdürlüğü’nde Mühendis, Başmühendis, Grup Başmühendisi görevinde bulunmuştur. 1995 yılından itibaren PTT Genel Müdürlüğü Telekomünikasyon Dairesi Başkan Yardımcısı, Bilişim Ağları Dairesi Başkanı, Türk Telekomünikasyon A.Ş Genel Müdür Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi, AYCELL Mobil Haberleşme ve Pazarlama A.Ş Yönetim Kurulu Başkanı, EURASIASAT Yönetim Kurulu Üyeliği görevinde bulunmuştur.

Belçika, İngiltere, Japonya, Almanya ve Amerka Birleşik Devletlerinde Telekomünikasyon sektörüne yönelik uzun süreli eğitimler almıştır.

1995 yılında Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Temel Eğitimi ve Topluluk Hukuku dalında eğitimi alarak Avrupa Birliği Uzmanlık derecesi almıştır.

Türkiye’de ilk Sayısal Telefon Santrallarında Proje ve İşletme Mühendisi(1984), İlk Paket Anahtarlamalı Data Ağlarında İşletme Mühendisi (1989, TURPAK), İnternet Alt Yapısının Kurulmasında Yönetici,TTNET), AYCELL Mobil Haberleşme ve Pazarlama A.Ş nin kurulmasında Yönetim Kurulu Başkanı, TÜRKSAT2-A nın uzaya gönderilmesinde Yönetim Kurulu Üyesi,1993 yılından bu yana Avrupa Birliği Telekomünikasyon Yönetmelik ve regülasyonları konusunda çalışmaktadır.

Anahtar Kelimeler : PSTN/ISDN/IP/ATM/Frame Relay /Uydu Networking,Traffic Engineering, XDSL,(Wi-Fi/Wimax), DWDM, Softswitch, SOAP /XML, NGN, IN, POCSAG/QAM/OFDM, QoS, PAMS/PESQ/PESQ, Telekomünikasyon sektöründe düzenlemeler ve standartizasyonlar.

B.J.K Üyesi, İngilizce, Ayşe ve Batuhan adında iki çocuk babası.

YAYINLARI
‘Avrupa Birliği’nde Mobil Haberleşme Teknolojileri ve düzenlemeler’
Ankara Üniversitesi Avrupa Toplulukları Uygulama Merkezi, (ATAUM), Uzmanlık tezi, 1995

‘Avrupa Birliği’nde Telekomünikasyon ve Türkiye ‘
Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003/ Yüksek Lisans Tezi

‘Avrupa Birliği –Türkiye İlişkileri Bağlamında Telekomünikasyonda Serbestleşme’ Kitap, Pelikan Yayınları, 160 sayfa, Ankara, 2004
‘Avrupa Birliği Normları, Düzenleyici Otorite, Mühendislere Yönelik TELEKOMÜNİKASYON TEKNOLOJİLERİ, UYGULAMALARI VE REGÜLASYONLAR’ Kitap, Bıçaklar Kitabevi, 525 sayfa, Ankara, 2007

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:25
Vedat Türkali ( 1919) </B>
1919'da Samsun'da doğdu. Asıl adı Abdülkadir Pir Hasan'dır.Yüksek öğrenimini 1942'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyat Bölümü'nde tamamladı. Maltepe ve Kuleli Askeri Liseleri'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951'de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çaptırıldı. yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı.

Rıfat Ilgaz'la birlikte Gar Yayınları'nı kurdu.1960'ta Dolandırıcılar Şahı ile ilk senaryo denemesini yaptı. Otobüs Yolcuları, Üç Tekerlekli Bisiklet, Karanlıkta Uyuyanlar gibi önemli filmlerin senaryolarını yazdı. 1965'te senaryosunu yazdığı Sokakta Kan Vardı ile yönetmenliği de denedi. Kurgusu, anlatım tekniği ve gerçekçi yaklaşımıyla çağdaş edebiyatta bir aşama olarak nitelendirilen Bir Gün Tek Başına'yı Mavi Karanlık izledi.Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve tek Kişilik Ölümle roman uğraşısını sürdürdü.

ESERLERİ
Bir Gün tek Başına, Mavi Karanlık, Güven 1-2, Tek Kişilik Ölüm

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:25
Vedia Nesin </B>

HAKKINDA YAZILANLAR

Aziz Nesin Eşi Tarafından Aldatılmış
Sabah 22 Kasım 2006

Aziz Nesin'in büyük oğlu Ateş Nesin yazdığı kitapla ailevi sırları açığa döktü. Ateş Nesin kitabında annesi Vedia Hanımın, babası Aziz Nesin'i aldattığını açıkladı.

"Babam arada uzun süreliğine kaybolurdu. Bir gün ansızın gelip evde beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat atıp boşandı. Ölümünden iki yıl önce de 'Anneniz yabancı bir adamla sofrada bluzunun düğmeleri açık oturuyordu. Beni görünce hemen bluzunu iliklemeye çalıştı' demişti."

Nesin'in oğlu: Annem babamı aldatıyordu

Ateş Nesin, "Babam arada kaybolurdu. Uzun süre ortada olmuyordu. Bir akşamüstü yemek saatinde ansızın eve gelen babam içeride beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat attıktan sonra boşandılar" dedi.

Yazar Aziz Nesin'in oğlu Ateş Nesin, kısa bir süre önce piyasaya çıkan "Babam Aziz Nesin" isimli kitabında annesi Vedia Hanım'ın babasını aldattığını söylüyor. Ateş Nesin'in kitabında ünlü yazarın hapis ve sürgünle geçen yaşamına ilk kez aileden biri tarafından ışık tutuluyor. Kitabında, Aziz Nesin'in politik muhalifliğinden dolayı sürekli polis tarafından takip edildiğini ve arada tutuklandığını yazan Ateş Nesin, "Babam arada kaybolurdu. Uzun süre ortada olmuyordu. Bir akşamüstü yemek saatinde ansızın eve gelen babam içeride beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat attıktan sonra boşandılar" dedi.

Röportaj sırasında zaman zaman gözleri dolan Ateş Nesin, babasına olan özlemini sıklıkla vurgularken, "insani bir hata yaptı" dediği annesini hala affedip affetmeme ikilemini yaşıyor. Ateş Nesin, o günleri şöyle anlatıyor: "Laleli'deki küçücük ahşap evde oturuyorduk. Babam, yazdığı yazılardan dolayı sürekli olarak polis kovuşturmasındaydı. Sık sık tutuklanırdı. Arada sürgün de edilirdi. Annem 20 yaşında çok güzel bir kadındı. Ekonomik olarak durumumuz hiç iyi değildi. Büyükbabam Abdülaziz Bey, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satarak geçimini temin ederken, bir yandan da bize yardımda bulunmaya çalışıyordu. Yiyecek yemek dahi bulamıyorduk. Annem'in bir ara kadınlı erkekli arkadaşları peydahlandı.İki gözlü odada rakı sofraları kurulurdu. Komşularımız eşli veya kadınlı erkekli gelirlerdi."

"İKİ TOKAT ATARDI"
"Bir akşam ansızın babam eve gelir ve büyük bir şaşkınlık yaşar. Ablamla ben korkudan hiçbir yere bakmamaya çalışarak büzüldüğümüz odanın bir köşesinde 'şrak' diye iki tokat sesi duyarız, o kadar... Babam, ölümünden iki yıl önce, Teşvikiye'deki evinde eşim Ayşegül'ün yanında, ölünceye dek unutmadığı bu olayla ilgili bize dertlenerek bakın ne dedi: 'Anneniz yabancı bir adamla sofrada bluzunun düğmeleri açık oturuyordu. Beni, yani kocasını karşısında görünce toparlanıp bluzunun düğmelerini iliklemeye çalıştı!" Ateş Nesin'ineşi Ayşegül Nesin de eşini doğrulayarak o günü şöyle anlatıyor:

ALİ NESİN: DOĞRU
"Babam, Teşvikiye'deki evde Ateş'in anlattığı gibi Vedia Hanım'ın kendisini aldattığını söyledi. Babam, hâlâ kayınvalideme aşıktı. Evlenmeden önce nikah davetiyesini Vedia Hanım'a götürdük. Beni çok sevdi. Sonra görüşmelerimiz devam etti. Ancak ben cesaret edip o günü soramadım, ama anlatımlarından Aziz Nesin'in Bursa sürgününün aralarındaki ipleri tamamen kopardığını anladım." Aziz Nesin'in oğlu Prof. Ali Nesin de ağabeyi yazar Ateş Nesin'i doğruluyor ve "Ateş Nesin annesinin aldatma olayını sık sık bana anlatıyordu" diyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:25
Vedia Nesin </B>

HAKKINDA YAZILANLAR

Aziz Nesin Eşi Tarafından Aldatılmış
Sabah 22 Kasım 2006

Aziz Nesin'in büyük oğlu Ateş Nesin yazdığı kitapla ailevi sırları açığa döktü. Ateş Nesin kitabında annesi Vedia Hanımın, babası Aziz Nesin'i aldattığını açıkladı.

"Babam arada uzun süreliğine kaybolurdu. Bir gün ansızın gelip evde beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat atıp boşandı. Ölümünden iki yıl önce de 'Anneniz yabancı bir adamla sofrada bluzunun düğmeleri açık oturuyordu. Beni görünce hemen bluzunu iliklemeye çalıştı' demişti."

Nesin'in oğlu: Annem babamı aldatıyordu

Ateş Nesin, "Babam arada kaybolurdu. Uzun süre ortada olmuyordu. Bir akşamüstü yemek saatinde ansızın eve gelen babam içeride beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat attıktan sonra boşandılar" dedi.

Yazar Aziz Nesin'in oğlu Ateş Nesin, kısa bir süre önce piyasaya çıkan "Babam Aziz Nesin" isimli kitabında annesi Vedia Hanım'ın babasını aldattığını söylüyor. Ateş Nesin'in kitabında ünlü yazarın hapis ve sürgünle geçen yaşamına ilk kez aileden biri tarafından ışık tutuluyor. Kitabında, Aziz Nesin'in politik muhalifliğinden dolayı sürekli polis tarafından takip edildiğini ve arada tutuklandığını yazan Ateş Nesin, "Babam arada kaybolurdu. Uzun süre ortada olmuyordu. Bir akşamüstü yemek saatinde ansızın eve gelen babam içeride beklemediği misafirle karşılaşınca anneme iki tokat attıktan sonra boşandılar" dedi.

Röportaj sırasında zaman zaman gözleri dolan Ateş Nesin, babasına olan özlemini sıklıkla vurgularken, "insani bir hata yaptı" dediği annesini hala affedip affetmeme ikilemini yaşıyor. Ateş Nesin, o günleri şöyle anlatıyor: "Laleli'deki küçücük ahşap evde oturuyorduk. Babam, yazdığı yazılardan dolayı sürekli olarak polis kovuşturmasındaydı. Sık sık tutuklanırdı. Arada sürgün de edilirdi. Annem 20 yaşında çok güzel bir kadındı. Ekonomik olarak durumumuz hiç iyi değildi. Büyükbabam Abdülaziz Bey, evinin bahçesinde yetiştirdiği sebzeleri satarak geçimini temin ederken, bir yandan da bize yardımda bulunmaya çalışıyordu. Yiyecek yemek dahi bulamıyorduk. Annem'in bir ara kadınlı erkekli arkadaşları peydahlandı.İki gözlü odada rakı sofraları kurulurdu. Komşularımız eşli veya kadınlı erkekli gelirlerdi."

"İKİ TOKAT ATARDI"
"Bir akşam ansızın babam eve gelir ve büyük bir şaşkınlık yaşar. Ablamla ben korkudan hiçbir yere bakmamaya çalışarak büzüldüğümüz odanın bir köşesinde 'şrak' diye iki tokat sesi duyarız, o kadar... Babam, ölümünden iki yıl önce, Teşvikiye'deki evinde eşim Ayşegül'ün yanında, ölünceye dek unutmadığı bu olayla ilgili bize dertlenerek bakın ne dedi: 'Anneniz yabancı bir adamla sofrada bluzunun düğmeleri açık oturuyordu. Beni, yani kocasını karşısında görünce toparlanıp bluzunun düğmelerini iliklemeye çalıştı!" Ateş Nesin'ineşi Ayşegül Nesin de eşini doğrulayarak o günü şöyle anlatıyor:

ALİ NESİN: DOĞRU
"Babam, Teşvikiye'deki evde Ateş'in anlattığı gibi Vedia Hanım'ın kendisini aldattığını söyledi. Babam, hâlâ kayınvalideme aşıktı. Evlenmeden önce nikah davetiyesini Vedia Hanım'a götürdük. Beni çok sevdi. Sonra görüşmelerimiz devam etti. Ancak ben cesaret edip o günü soramadım, ama anlatımlarından Aziz Nesin'in Bursa sürgününün aralarındaki ipleri tamamen kopardığını anladım." Aziz Nesin'in oğlu Prof. Ali Nesin de ağabeyi yazar Ateş Nesin'i doğruluyor ve "Ateş Nesin annesinin aldatma olayını sık sık bana anlatıyordu" diyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:26
Vehbi Efendi ( 1858)- (1952) </B>
Vehbi Efendi Şavşat 1858 - Çıldır 1952

Milli Mücadeleci öncülerinden...
Şavşat’ın Yukarı Koyunlu köyünde doğdu. Saçlı lakabı ile tanınan Hüseyin Efendi’nin oğludur. Uzun süre Şavşat kadılığı yapmış olup milli mücadele ruhunun olgunlaşmasında çaba harcamış bilgin bir kişidir. Kurtuluştan sonra Çıldır müftülüğüne atanan Vehbi Efendi, ömrünün sonuna kadar bu görevi yürüttü. 1952 yılında burada öldü

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:26
Veli Ertan </B>
Veli Ertan, 1910 yılında Akseki'de doğdu. İlk ve orta öğretimini Ankara Daru'l-Hilafe Medresesi, Öğretmen Okulu İlk Kısmı ve Antalya Ortaokulu'nda bitirdi. Gazi Terbiye Enstütüsü Pedagoji Bölümü mezunu. 1956 yılnda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gönderildiği Irak'da Arap Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1933 den itibaren çeşitli şehirlerde öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Yüksek İslam Enstitüleri’nde müdürlük yaptı. Kendi İsteğiyle 1974 yılında emekli oldu. Yazıları İslam Medeniyeti, Yeşilay, Hilal, Tohum, Sur, Hakses gibi dergilerde yayımladı.

ESERLERİ:
Cevdet Paşa Hayatı ve Eserleri, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Tesirleri, Ahmed Hamdi Akseki'nin Hayatı Eserleri ve Tesirleri, Son Peygamber Hz.Muhammed'in Hayatı, Cumhuriyet Devrinde Din Eğitimi, Din Müesseseleri ve Din Alimleri.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:26
Veli Can Oduncu </B>
Ant; ölüme dirliğe
Ant; dirlikte birliğe
Ant; erdeme erliğe
Mayalandı umutlar,
Dirilecek Bozkurtlar…

Uzun zamandan beri ilk defa bir tahliye veriyorduk.
-İnşallah farkına varmazlar, diyordu Veli Can.

Cezaevi infaz savcılığı tahliye tarihimi yanlış hesaplamış, on aylık bir sapmayla, erken bırakılıyordum. Defalarca hesap yaptık, evet idare şaşırmıştı. İki firar ve birçok isyandan dolayı yanan infazımın on aylık bölümü görünmüyordu. Gardiyanlar iki gün sonra bırakılacağımı söylediler. Hapishanede arkadaşlar arasında ihtiyatlı bir bayram havası esmeye başladı. Bende ise yaşayamadığım buruk bir sevinç vardı. On yılı aşkın bir süredir doğudan batıya kadar bir çok cezaevinde birlikte olduğumuz can'larımdan ayrılıyordum. Biz bu kahramanlarla birlikte neler görmüştük neler. Değil seneleri ayları, saniyeleri bile parça parça yaşadığımız, o karanlık dehlizlerde birbirimize destek olarak ne savaşlar vermiştik.

O akşam büyük bir hücrede hep beraber toplanmamıza idare göz yumdu. Son geceyi İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’la altı ay beraber kaldığımız hücrede hepimiz toplanarak geçirdik. Sohbet ederek sabaha kadar oturduk. Herkes birşeyler konuşuyordu, sanki hapishanede ki ilk zamanlarımızdı. Bu insanlara bakarken, âdeta son çeyrek yüzyılın tarihini görüyordum, o gül yüzlerinde. Ülkemizin etrafı ABD ve RUSYA tarafından ve onların içerdeki ortakları tarafından kuşatılmış, bir avuç vatanperver ülkücü de bu haçlı kuşatmasını kırarak, cennet yurdumuzu felaha çıkarmıştı.

Veli Can, arkadaşları dikkatle dinliyor fakat lafa hiç girmiyordu. Benimle göz göze gelincede tebessüm ediyor ve sağ yanağında hafif bir gamze oluşuyordu. On yıl önceki günlerimiz sanki dün gibi canlanmaya başladı hafızamda. Veli Can ondört yaşında, pol-der'li vatan hainleri tarafından yakalanarak ve bir nice işkenceden sonra tutuklanmış, Sağmalcılar taşmedresesine kapatılmıştı. Yaşı küçüktü ama o bir devdi, bir ülkü devi.
Sarsarak köprüleri
Devler geçti bu yollardan:
Dudaklarında Hun Türküleri.
Şair onu tarif ediyordu şüphesiz. Dedesi Osman Batur uçağa kement atmıştı Türkistan dağlarında. Çinlilere karşı amansız bir savaş yapan bu büyük kumandanın destanları hâlâ yaşar o kutsal topraklarda. Sağmalcılar da rahmetli Zeytin dayıdan dinlemiştim Osman Batur'un kahramanlık öykülerini. Zeytin dayı, onun komutasında, Çinlilere kan kusturan bir ilay-ı kelimetullah savşçısı. Çocuk yaşına rağmen orduya katılmış.
Türkistan Türkleri yıllarca mücadele etmişler ancak Osman Batur ve bir nice kahramanın şehadetiyle birlikte, hicret kararı alan aksakkallar Türkiye'nin yolunu tutmuşlar. Çok zorlu bir yolculukla Taklamakan çölünü geçmişler ve yoğun bir şekilde devam eden Çin birliklerinin takibi altında Himalayalara kadar varmışlardı. Ancak bu bölgede Tibet çetecileriyle defalarca çatışmaya girmişler, geçitvermez dağları, açlık, susuzluk ve her türlü meşakkati de yenerek Hindistan sınırına ulaşmışlardı. Bir dizi görüşmeler neticesi bir kısmı Suudi Arabistana diğer bir kısmı da ülkemize gelmişlerdir. İşte "Sartaphanoğlu" Veli Can onların çocuğu, o çile neslinin yadigarıydı. Ama çile bitmemiş, dedelerinin, Çinlilerden gördüğü zulmün bin fazlasını Veli Can'lar özyurdunda görmüş, o inci gibi dişleri pol-der'li köpekler tarafından kaç kere kırılmıştı!..

Veli Can'a bakarken bir olay canlanıyordu gözlerimde. O gün, bir-iki saat birlikte bahçede volta atmış, dinlenmek için, sandelyemiz olan büyük taşların üzerine oturmuştuk. "Peykeler, duvara mıhlı peykeler" diyordu Necip Fazıl. Bizde, yerlere mıhlı taşların üzerinde, mazinin derin mevzularına dalmış, öylece sohbet ediyorduk. Gaziantep'in kızgın güneşi tam tepemizdeydi ve hücrelerde geçirdiğimiz havasız kapalı günlere inat masmavi bir gökyüzü, tertemiz bir hava vardı. Bir sünger gibi bedenim güneş ışınlarını emiyor ve zaman, Veli Can'ın bal muhabbetiyle âdeta duruyordu. Yaklaşık iki saat sonra.

-Biraz gölgeye geçelim, dediğimde, o sendeleyerek ayağa kalktı ve bir taraftan başını tutarak:
-Öf be hoca, hiç demeyeceksin zannettim.
Karanlıkta çok kaldığı için güneş ışınları onu çok rahatsız ediyormuş, ama ben güneşli tarafa gidelim dediğim için, sırf beni kırmamak uğruna kendi arzularını bir kere daha feda etmiş ve iki saat bu çileye katlanarak, asalet, nezaket ve estetizmin doruklarından, bizlere bir taşmedrese dersi daha vermişti.
Hapishanede ki bütün arkadaşlarımızın hayatında bu gibi zarafet ölçüleri vazgeçilmez bir ilke olarak yer almıştı. Birine sevmediği bir şey bile ikram edilse kesinlikle onu reddetmezdi. Zehir verseler onu zemzem diye içerdik. Hatır, gönül burada gerçek anlamlarıyla yaşatılıyordu. İnsanlık ihtişamlı günlerinin başdöndürücü sarhoşluğunu bizim hayatımızda tekrar yakalamış, tarihini yeniden yazıyordu. Geçici heveslerden ve gündelik telaşlardan uzak, feragat ve fedakarlık gibi üstün değerleri zirvelere taşıyan arkadaşlarımız vazifelerinin ince yollarını bütünüyle keşfetmenin verdiği rahatlıkla hasta ruhlara şifa dağıtıyorlardı. Ya kudurdular, ya duruldular... Ya kasırga gürültüsü ya da gece sessizliği... Bir altın nesil oldular...
Bir taraftan kafamda böyle hatıralar canlanıyor, diğer taraftan arkadaşları dinliyordum. Bir arkadaşımız ezan okumaya başladı. Susmuştuk. Ilık bir ses. İnsan ruhunun derinliklerine işleyen bir huzur rüzgarı. Sabah ezanının ötelere götüren havası bir anda hapishane maltasına hâkim olurken, bizlerde yere çarşaflar sererek, o kâbus hücresini bir özgürlükler beldesine dönüştürmüş ve cemaat olarak namazımızı eda etmiştik. Ne de çabuk sabah olmuştu.

Arkadaşların bir kısmı uyumak için hücrelerine çekildiler. Biz volta atarak muhabbete devam ediyorduk. Veli Can’a gidip yatmasını söylediğimde itiraz etti. İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’da yatmadılar. Tahliye müzekkeresi de bir türlü gelmiyordu. Hepimiz yorulmuştuk. Hava karardı, gelen giden yok. Nihayet saat 20:00 dolaylarında giderek yaklaşan ayak sesleri bizi hareketlendirdi. Kalabalık bir ekip geliyordu anlaşılan.
Arkadaşlar üstümde bir falçatanın olmasını istiyorlardı. Ne de olsa sol siyasilerin bölmesinden geçecektim. Başkan:
-Aman ha. Bir sürpriz olmasın. Yanına bir şeyler al da öyle git.
Ben “gerek yok” dedikçe, onlar ısrar ettiler. Oldukça keskin bir bıçağı yanıma alarak hazırlandım.
Ayrılık çok zor olacaktı. Cezaevi savcısı ve müdür tahliye müzekkeresiyle hücrenin kapısına gelmişlerdi. Veda sahnesi dayanılacak gibi değildi, birbirimize sarılmış ayrılamıyorduk. Savcı beklemekten sıkıldı ve kendince bir çıkış yolu buldu:
-Haydi acele edin, bir kişi yola vurmak için bölme kapısına kadar gelebilir.
Sözde küçük bir taviz veriyordu idare. Yunus Meral'le bölme kapısına doğru yönelirken, geride bıraktığım arkadaşlarımı düşünerek, karmaşık duygular içinde, tahliyeme bile sevinemeden kendimi dışkapıda bulmuştum. Bu arada üstün gayretleri ile tahliyemi sağlayan (bu gün hayatta olmayan) büyük insan Mehmet Öztürk kardeşimin çabalarını düşünerek yürüyordum. Öztürk, yanına bir muhasip alarak mahkeme heyetine götürüyor ve on aylık erken bırakılmam onun hesap oyunu sayesinde gerçekleşiyordu.

Ben iki kişiydim artık, ikiye bölünmüştüm ve birini orada bırakarak diğeriyle dışarıya yöneldim. Kapıda bir başka canlar beni bekliyordu. Adil Aşkaroğlu ve diğer kardeşlerim. Bu sefer kavuşma sahneleri yaşanıyordu.
Biz nasıl bir nesildik... On yıllık işkenceli, sürgünlü ve ölümlerle dolu bir cezaevi ortamından sonra tahliyeme bile sevinemiyordum. Çünkü, ruhumun yarısı içeride arkadaşlarımın yanında, diğer yarısı ile ancak dış dünyadaydım.
Mahzunluk duygusu her yanımı kuşatmış, kımıldayamıyorum. Gittikçe ağırlaşan bu his yoğunluğu beynimi teslim alırken, bedenim de bu istilaya karşı fazla bir direnç gösteremiyor. Hüzün ve utanç karışımı bir hücum bu. Hislerimin en mahrem kalelerini zapteden bu utanç duygusundan kurtulmam lâzım ama arkadaşlarım içerde, ben dışardayım. Hazmedemiyorum doğrusu. Yakalandığım bu ruh kasırgasından hasarsız sıyrılmak için bir çıkış yolu arıyordum. Nafile... His fırtınası dinmek bilmiyor. Bir tesselli bulmak için kenarından köşesinden bir şeyler aramaya çalıştıkça, ulaşabildiğim mazinin ihtişamlı günleri sadece şuurumu kamaştırıyor.
Herşeye rağmen kaybeden biz değildik. Özgürlük ve esaret kavramları bizlerin dünyasında asli manalarıyla vücut bulmuş, kapımızdaki gardiyanlar esaretin dayanılmaz acısını yaşarken, bizler karanlık hücrelerimizi gül bahçesine çevirip ruh dünyamızdan fışkıran sonsuzluk pınarlarından, kana kana soğuk sular içmiştik.
Zelzele tarlasına dönen ruh dünyamda, bir müddet sonra, gene bir sarsıntı olacak ve takvimler 26 mart 1988'i gösterirken o kara haberi alacaktım.
Veli Can şehit olmuştu.

Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti,
"İyi insanlar iyi atlara binip gitti."
Yusuf Ziya ARPACIK

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:27
Veysel Arseven ( 16.09.1919)- (1977) </B>
(1919-1977), 16 Eylül 1919 tarihinde Romanya'da Basarapya'nın Kahul ili Baymaklı İlçesi, Baurçi köyünde doğdu. Romanya'da yaşayan Gökoğuz Türklerinden olan babasının adı Nikola, anasının adı ise Ekaterina'dır. İlk öğrenimini, Basarapya'da, Bauçi köyü İkinci İlkokulu'nda (1929-1934), Orta öğrenimini, Orta Basarapya'da Vasien Teknik Ortaokulu'nda (1934-1938) ve İstanbul Öğretmen Okulu'nda (1938-1943) yaptıktan sonra yüksek öğrenimini de Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünü 1946 yılında bitirerek tamamlamış oldu.

Veysel Arseven, müzik öğretmeni olduktan sonra ilk önce Beşikdüzü Köy Enstitüsüne tayin edildi. (1946-1948). Burada iki yıl öğretmenlik yaptı ve Gölköy Enstitüsüne tayin edildi (1948-1949). Burada da bir yıl çalıştıktan sonra vatani görevini yapmak üzere yedek subay olarak askere alındı (1949-1950). Askerlik dönüşü bir ay Pulus Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni 1950-1952 yılları arasında da Pazarören Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonra, Kırşehir Lisesi Müzik Öğretmenliği (1952-1954), Sivas Lisesi Müzik Öğretmenliği ve Müdür yardımcılığı görevinde bulundu (1954-1960).

Arseven, 1960-1962 yılları arasında Afyon Lisesi'nde, 1962-1974 yılları arasında da Ankara Kurtuluş Lisesi'nde Müzik Öğretmenliği yaptıktan sonra 1974 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü'ne Müzik Tarihi ve Genel Müzik Bilgileri öğretmeni olarak tayin edildi.

Veysel Arseven'in ölümü üzerine Hasan Toraganlı bir yazısında şöyle diyor;
''... Veysel son derece çalışkan, yorulmak bilmez, kötü giden işlerden bile usanç getirmez bir enerji küpüydü. Ufak tefek gövdesinde sanki yedi devin gücünü taşırdı. Arkadaş canlısı, sevimli ve güler yüzlü idi.

Yaşamı boyunca günlerini dolduran müzik öğretmenliği yanında, çeşitli konulardaki yüzlerce makaleye, basılmış basılmamış onca kitaba, orkestra ve koro yapıtlarına, türkü çok seslendirmelerine nasıl zaman ayırabildiğine hala şaşarım.

...Folklor araştırma ve incelemeleri onu yurdun sayılı folklorcuları arasına sokmuştu. 23-30 Haziran 1975'de İstanbul'da toplanan l. Uluslararası Türk Folklor Kongresi 'ne katılmış ve ''Türk Halk Müziğinin Ezgisel Yapısı Üzerine'' adlı bir bildiri sunmuştu.

35.000'in üzerinde dergiyi tarayarak hazırladığı ''Genel Müzik Kitapları ve Makaleler Bibliyografyası'' adlı ve ne yazık ki henüz bastırılamamış olan 1365 sayfalık dev yapıt, Veysel'in ne yorulmak bilmez ve araştırmacı bir yazar olduğunu ortaya koymaktadır.

Öğretmenliği sırasında halk müziğine ilgi duyarak derlemeler yaptı. Bu arada halk müziğinin ezgisel, tartısal (ritmik) metrik ve tonal özelliklerini inceleyen çalışmalarını çeşitli dergilerde yayınladı.

Bunların dışında, ülkenin genel ve eğitsel müzik sorunlarını ele alan 500'ün üstünde makale yazdı. Meydan Larousse ansiklopedisinin müzik ve folklor maddelerini yazdı.

Veysel Arseven, bestecilik denemelerini halk türkülerini kendine özgü bir yöntemle çok seslendirmeye çalışmakla başladı..."

Rahmetli Arseven, tarifi mümkün olmayan bir halk müziği aşığı idi. Çok seslendirdiği halk türkülerinin bir çoğu TRT Ankara Radyosu çok sesli korosu tarafından seslendirdi. Bu türküler radyolardan ve televizyonlardan yayınlanmaktadır.

Mansur KAYMAK
Türk Halk Müziği ve Oyunları Dergisi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:27
Veysel Karani </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Karen'de parlayan pırlanta Veysel Karâni Hazretleri

Efendimiz’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) bilinen iki hırkası vardır. Bunlardan biri Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair Kaab bin Züheyr’e verilir ki, Topkapı Sarayı’nı ziynetlendirir. Diğeri de Kareli Üveys’e gönderilir. Hasılı bu iki kutlu miras da İstanbulumuz’a nasip olur. Belki de ona bu yüzden İslambol derler... Kimbilir? Peki siz Karen adında bir yer duydunuz mu? Yalanı yok ya, ben duymamıştım. Ta ki Veysel Karani hakkında bir şeyler okuyana kadar.

Karen, Yemen taraflarında adı bilinmedik bir beldedir. Etrafı kum dağları ile çevrilidir, kuraktır, çoraktır. Ortalıkta birkaç kuyu vardır, üç beş ağaç. Sonra hepsi birbirine benzeyen toprak damlı evler... Sadece develerin ve bedevilerin yaşayabildiği bu kavurucu coğrafyanın sakinleri kervan ağırlamakla geçinirler. Bir şey ekip biçmezler, hayvanlarını ise Üveys isimli bir çobana emanet ederler.

Üveys garip biridir. Dünyadadır, ama ne dünyalığı vardır, ne de dünyalık gibi bir kaygısı. Güttüğü develer için ücret istemez. Verenden alır, vermeyene sormaz bile. Adı üzerine çobandır işte, fakirdir. Ama iş cömertliğe geldi mi onunla yarışmak kimsenin harcı değildir. Paylaşacak çok şeyi yoktur, ama hayırda daima başı çeker.

Üveys, bizim bildiğimiz ismi ile Veysel Karani Hazretleri mütevazı yaşar. Ama halinden memnundur. Sessiz, dostları arasında yalansız, dolansız bir hayat sürer. Issız vadilerde, kaya kovuklarında ibadet eder. İnsanlar ona hep divane gözüyle bakarlar, ama aldıran kim?

ANASININ KÖLESİ
Mübareğin çok yaşlı bir annesi vardır. Hem kör, hem de kötürümdür. Veysel Karani onun eli ayağı, gözü kulağıdır. Yedirir, içirir, yıkar, paklar. Kadıncağıza bebek gibi bakar. Ne derse, ama ne derse yapar. En olmayacak arzularını bile ikiletmez. Bir yüz ifadesinden bin mânâ çıkarır ve hepsini de getirir yerine. Tabiri caizse, anasına kölelik eder.

Veysel Karani Hazretleri haram bilmez, yalan söylemez. Hoş, sahrada bir başına dolanan böylesi bir insanın günaha girme şansı da azdır ya. O, gün boyu zikreder, af diler. Ümmet-i Muhammede dua eder. Ama en bilinen özelliği Allah ve Resulüne duyduğu tarifsiz aşktır. Veysel Karani’nin tek arzusu vardır. Yüzü suyu hürmetine kainatın yaratıldığı Server’i görebilmek. Efendimizi düşündükçe burnunun direği sızlar, yüreği bir hoş olur. Yumruk iriliğinde bir şeyler gelir, oturur boğazına. Hani o, anlaşılamayan ve anlatılamayan şeyler.

Ve gün gelir muhabbet ve Muhammed kelimeleri yüreğinde buluşur, dışarı taşar. Efendimizin hasreti kor olur, ciğerini yakar. Onu bir kez, ama bir kez görebilse, bir solukluk olsun sohbetinde bulunabilse ve adına sahabe denilen kutlu kadroya katılabilse...

Annesi itiraz etmese de, bu yolculuğa razı değildir. Omuzlarını kaldırıp boynunu büker. Mahzun bir üslupla “İstiyorsan git!” der, “Git bakalım, beni kime emanet edeceksen?” Doğrusu onu bırakabileceği kimse yoktur. Bu yaşlı kadına incitmeden kim bakabilir ki? Onun nazını kim çeker sonra?

HASRETİNİ YÜREĞİNE GÖMER
Üveys hasretini yüreğine gömer. Bir daha bu konuda tek kelime etmez. Ama o günden sonra daha fazla ağlar, daha fazla yalvarır. Aşkını kayalara, kumlara, anlatır. Kuşlarla, develerle dilleşir, serin seher yeliyle selâmlar yollar Haremeyn’e. Ve ufuklar perde perde açılır, dağlar çekilir aradan. Artık o günboyu ibadet eder, sürüyü melekler bekler. Hayvanlar mı? İnanın muma döner.

Evet Üveys, Allah Resulünün muhteşem sohbetine (madde planında) erişemez, ama mânâ aleminde çok şeye kavuşur. Efendimizle aralarında imrenilecek bir dostluk başlar. Hoş onlar için mesafelerin ne önemi vardır. Öyle ya alan uygun, veren olgun olduktan sonra “feyz” nehir olur akar.

Serveri Kainat zaman zaman mübarek yüzlerini Karen taraflarına döndürür ve “Yemen cihetinden rahmet rüzgarları esiyor” buyururlar, “İhsan ve iyilikte Tabiinin en iyisi Üveys-i Karni’dir!”

MÜJDELER
Yine Efendimiz buyururlar ki: “Ümmetimden bir kimse vardır ki, Kıyamet günü Rabia ve Mudar kabilelerinin koyunlarının kılları adedince insana şefaat edecektir.” (ki bu iki kabile sürülerinin çokluğu ile tanınırlar)
Eshab-ı kiram sorar:
- Ya Resullallah kimdir bu nasipli?
- Allahın kullarından biri.
- Peki adı nedir?
- Üveys!
- Ya memleketi?
- Karen!
- O sizi gördü mü?
Efendimiz mânâlı mânâlı gülümser, “Baş gözü ile hayır!” derler. Sahabeden “Hayret!” diyenler olur, “Size böylesine aşık olan biri nasıl oluyor da koşmuyor huzurunuza?” Efendimiz izah eder: - Onun gelmemesi de bana olan bağlılığındandır. İhtiyar bir annesi vardır. İman etmiştir. Ancak gözleri görmez, hareket edemez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, kazandığını annesine harcar”.
Hazret-i Ebubekir sorar:
- Ya Resulallah biz onu görür müyüz?
Efendimiz mübarek kafalarını “ne yazık ki hayır” manasında sallar, “Sen göremezsin” buyururlar, ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye dönüp müjdeyi verirler: “Onu, siz göreceksiniz!” Sonra bir bir vasıflarını tarif ederler ki, bu işaretlerden biri avucunun içindeki gümüşi beyazlıktır.

“Aşık için zaman geçmez” derler, ama aradan yıllar geçer. Hani o dakikaları asırlaşan yıllar... Efendimiz hayatlarının son soluklarını aldıkları demlerde mübarek hırkalarını çıkarır ve “Bunu Üveys-i Karni’ye verin!” buyururlar.

Resullullah’ın (Sallallahü aleyhi ve sellem) dar-ı bekaya göçmelerinin ardından Hazreti Ömer ve Hazreti Ali yollara düşer, Veysel Karani’nin izini bulurlar. Ahali böylesine şerefli iki kimsenin böylesine köhne bir yeri ziyaretine mânâ veremez. Hele “Üveys’i arıyoruz!” cümlesine çok şaşırırlar. “O divanenin tekidir” derler, “İnsanlardan kaçar. Kimseyle konuşmaz, kimseye karışmaz. Ağladıklarımıza güler, güldüklerimize ağlar. Neşe nedir bilmez. Aradığınız sakın başka biri olmasın!”
Hazret-i Ömer dikkatle dinler, “Bilakis!” der, “Aradığımız o olmalı!”

Karenliler iki şanlı sahabenin önüne düşer, onları Arne Vadisi’ne getirirler. Veysel Karani’yi namaz kılarken görürler. Develer akıllı uslu dolanmakta, çobanlarını üzecek hareketlerden sakınmaktadırlar. Namazı biten Üveys misafirlerine döner. “Hoşgeldiniz!” der. Hazret-i Ömer önce müsafaha eder, sonra gülümseyerek sorar “Kimsin sen?”
- Abdullah! (Allah’ın kulu)
- Evet hepimiz Abdullah’ız, ama seni ne diye tanırlar?
- Üveys derler.
- Sağ elini açar mısın?
Açar. Efendimiz’in belirttiği işaret ayan beyan ortadadır. Büyük sahabe “Ben Hattapoğlu Ömer’im” der, “Arkadaşım Ali bin Ebu Talip!”
Vadiyi kısa ama mânâlı bir sessizlik kaplar. Sükutu yine Hazreti Ömer bozar: - Efendimiz sana selâm ettiler ve mübarek hırkalarını gönderip buyurdular ki “Alıp giysin, ümmetime dua etsin!”

BEN GÜNAHKARIN BİRİYİM
Veysel Karani ağlamaklıdır. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle “Ya Ömer” der, “Ben aciz ve günahkar bir kulum. Sizin aradığınız başka Üveys olmasın?”
Hazret-i Ömer “Hayır sensin!” buyurur. “Zira Efendimiz çizgi çizgi eşkalini verdi ve sen tamı tamına uyuyorsun buna.”
O büyük mücahide, o koca Ömer’e itiraz ne mümkün. Hele müjdenin böylesini getiriyorsa.

Üveys-i Karani mübârek hırkayı hasretle koklar, (ki ziyaret edenler iyi bilirler, Efendimizin gül teniyle ıtırlanan Hırka-i Şerif aradan geçen asırlara rağmen tarif edilemeyecek kadar güzel kokar) sonra yüzüne gözüne sürerek bir kuytuya çekilir. Mübarek alnını toprağa koyar ve ağlayarak yalvarır. “Ya Rabbi !” der “Bu ne nimettir. Yüzü suyu hurmetine kâinatı yarattığın Server benim gibi bir acizi hatırlıyor ve mübarek hırkalarını Ömer ve Ali gibi iki güzide sultanla bu günahkâra yolluyor. Senden bir tek dileğim var: Ümmet-i Muhammedi affeyle. N’olur. Bu hırkanın hakkı için!”

Gaibden bir ses gelir. “Şu kadarını sana bağışladım. Haydi giy hırkayı!”
- Hepsini ya Rabbi! Hepsini.
- Şunları, şunları, şunları da bağışladım.
- Diğerlerinin hali n’olacak Ya Rabbi? N’olur, hırkanın ve hırkanın sahibinin hatırına...

HIŞŞT BAKSANA GİDİYORLAR
Tam bu sırada Karenlinin biri gelir ve o muhteşem huzuru bozar. “Misafirlerin dönmeye niyetliler” diye ikaz eder güya, “Onlara diyeceğin bir şey yok mu?”
Veysel Karani “Ahh!” der, “Ahh bu hali bozmayacaktın işte. İnanın az kalmıştı. Bütün ümmeti Muhammed affedilmedikçe giymeyecektim hırkayı.”

Aradan günler geçer. Karenliler şaşkın, hatta pişmandırlar. Öyle ya, elinin altında Üveys gibi bir cevher olsun da, sen onun kıymetini bilme. Ama bu kez mübareği hurmet ve ilgiyle bunaltırlar. Huzurunda el pençe divan durur, ısrarla nasihat isterler. Hele bazıları aşikare keramet bekler. Veysel Karani gibi mütevazı biri, ilginin böylesinden sıkılır. İşte tam o günlerde biricik annesi vefat eder ve onu Karen’e bağlayan hiçbir şey kalmaz. İşte şimdi yollara düşebilir.

Mübâreğin ilk hedefi elbette Haremeyndir. Önce hacceder, sonra Medine’ye gider. Ancak o münevver şehrin hüzünlü yüzünü görür ve Resullulah’ın yaşamadığı Peygamber beldesinde duramaz. Çeker çarığını, yürür uzaklara. Bir ara Basra’da eyleşir, bir ara Kufe’ye yerleşir. Yine eskisi gibi deve güder. Aç kalır, açıkta kalır. Horlanır, aşağılanır. Garip bu ya milletin gücü hep ona yeter. Hatta ufacık veledler bile sataşır, taş yağdırırlar. Büyük veli, çığlık çığlığa saldıran afacanlara gülümser “N’olur ayaklarımı kanatacak kadar büyükleri atmayın” der, “Abdestim bozulmasın e mi?” Zira o güne kadar bir kez olsun abdestsiz basmamıştır zemine.

MELEKLERİN İBADETİ
Veysel Karani Hazretleri bazen sehere kadar secdede, bazen sabahlara kadar rükûda kalır. “Bırakın üç kere Sûbhane rabbiyel âla demeyi, ben bir keresini bile beceremiyorum” diye yakınır. Eh onun özlediği ibadet meleklerinkinden farksız olmalıdır. “Namazda huşu öyle olmalıdır ki” der: “Bağrına bıçak sokulsa duyulmaya.”

Biri sorar: “Nasılsın?” Cevap manidardır: “Akşama çıkacağını bilmeyen biri nasıl olursa!” Sevenleri ısrarla nasihat isterler. O gülümser:
- Allahü teâlâyı bilir misiniz?
- Evet biliriz.
- Öyleyse başka şeyleri bilmeseniz de olur.
- Aman efendim bir nasihat daha.
- Allahü teâlâ sizi bilir mi?
- Elbette bilir.
- Öyleyse başkaları bilmese de olur.
Mübarek, Allahü teâlâdan çok korkar ve buyururlar ki: İnanın Allahü teâlâ’yı tanıyana gizli kalmaz.

Veysel Karani hazretleri hayatını kendi ifadesiyle şöyle hülâsa eder. “Yüksekliği tevazuda buldum, liderliği nasihatte... Nesebi takvada buldum, şerefi kanaatte... Rahatlığı zühdde buldum, zenginliği tevekkülde.”

Bizde ne takva, ne zühd, ne de tevvekkül. Eh bir şey bulamıyoruz tabii. Allahü teâlâ o büyüklerin yüzü suyu hürmetine sonumuzu hayreyliye.

Veysel Karani Hazretlerinin kutlu hırkası elden ele geçer ve Van civarında hüküm süren İrisan Beyleri’ne gelir. Hicri 1028 yılında 2. Osman Han’a hediye edilen nurlu emanet İstanbul’da heyecanla karşılanır. Asitane halkı ona “Hırka-ı Şerif” der, ramazanlarda ziyaret ederler. Buğulu gözlerle ilmeklerine dalar, Efendimizi hatırlarlar.

Gel zaman git zaman büyük izdihamlar yaşanır. Hırkanın saklandığı ve sergilendiği küçük bina kalabalığı kaldırmaz olur. Abdülmecid Han bu mübarek hırkanın şerefine, Fatih’te koca bir mahalleyi istimlak eder ve biblo güzelliğinde bir cami yaptırır. Bu uğurda şahsi servetini fedadan çekinmez. Belki de şu ferah mabedi böylesine sevimli kılan, temelindeki ihlâstır, kimbilir?

ASIRLIK GELENEK
Ve asırlık gelenek yaşar. Hırka-i şerif, gözü yaşlı aşıkların ziyaretgahı olur. Medine’ye, Mescid-i Nebi’ye ulaşamayanlar hasretlerini burada dindirmeye çalışırlar. Cami çalışanları şirin mescidi güllerle bezerler, ki tasavvufta gül O’na işarettir. Efendimiz’e!

Hele Ramazan günleri civar coğrafya Hırka-i Şerif’e akar. Müminler kar demez, kış demez ziyarete koşarlar. Anadolu’nun dört bir yanından gelen aşıklar yaşlı gözlerle yüce Serverin kutlu mirasına bakarlar.

Allahü teâlâ bizleri yalan dünyayı Veysel Karani gibi görenlerden ve Resulü Ekrem’in (Sallallahü aleyhi ve sellem) şefaatine erenlerden eylesin!

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:27
Viken Aykazyan ( 1952) </B>
Papaz. Siirt'te dünyaya geldi. Patrik Karekin-II'nin ölümünden sonra Türkiye Ermenileri Patrikliği için yapılan seçimde aday oldu. Ruhani Kurul'a gönderdiği mektupla aday olduğunu açıklamıştı. Erivan'da Amerikan Yardım Bürosu'nun şefliğini de yaptı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:27
Vivaldi </B>
Antonio Vivaldi

(Venedik, 1678- Viyana, 1741)

Antonio Vivaldi, Giovanni Vivaldi ve Camillo Calichio’nun ilk çocuğu olarak 1687’te Venedik’te dünyaya geldi. Lakabı Kızıl Rahip’ti. Babası, önceleri berberlik yapmış, daha sonra ise başarılı bir kemancı olmuştu. Vivaldi, ilk müzik eğitimini babasından almıştır. Annesi ise bir terzinin kızıydı.

1693-1703 yılları arasında dinî eğitim aldı. Bu arada 1696’da St. Mark kilisesinde kemancı olarak çalıştı. 1703’te ilk resmî işine, Venedik’teki dört yetimhaneden biri olan ve kızların müzik eğitiminin verildiği, Pio Ospedale della Piet*’da başladı. 1709 yılında bu görevinden ayrılmak zorunda kaldi. Bu dönemde Vivaldi besteci olarak dikkat çekmeye başladı. Op.1 sonat seti 1705 yılında yayımlandı.

1709’da Op.2 keman sonatını Danimarka Kralı IV. Frederik’e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazmaya başlamıştır. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi’nin 12 konçertodan oluşan "L'estro Harmonico" adli eserini yayımladı. Bu dönemin en etkili müziksel yayını oldu. Almanya dışına hiç çıkmayan Bach’in müziğinin İtalyan yanının oluşmasında önemli bir yeri vardır. 1714’te Vivaldi’nin konçertolarını duyan Quantz, Albinoni ile birlikte Vivaldi’ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağlamıştır.

1723 ile 1724’te Roma’daki karnaval mevsimi için üç opera yazdı. Yine 1723’te Vivaldi, Pieta’nın yöneticileriyle ayda iki konçerto besteleme konusunda anlaştı. 1725’te yazdığı eseri Op. 8, "Il cimento dell'armonico e dell'inventione" ile ünü daha da yayıldı. Bu yıllarda opera sanatçısı Anna Giraud ile ilişkisi başladı.

1737’de görevde yaptığı Ferrara’nın yöneticileriyle Vivaldi arasında sergilenecek operaların seçimi konusunda çıkan anlaşmazlık Vivaldi’nin işinden olmasına yol açtı. Bu olayın ardından Vivaldi, Amsterdam’a yerleşti. 1741’de Graz’da Anna’yı dinlemek için Avusturya’ya yaptığı yolculuğu sırasında Viyana’da konakladığı bir dulun evinde öldü. Hemen aynı gün kimsesizler mezarlığına gömüldü.

Vivaldi’nin 500’den fazla konçertosu vardır. Farklı enstrümanlardan yararlanmayı çok seviyordu. Hiç kimse viyolonselden solo enstrüman olarak onun yararlandığı kadar yararlanmamıştır. Fransız Barok müziğinde nefesli çalgılar ağırlıktayken, onun müziğinde yaylı çalgılar önem kazanır. 230 keman konçertosunun yanında, flüt, obua, çello, viyola, mandolin konçertoları vardır. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile bildiği Dört Mevsim Konçertosu en sevilen eseridir. Kendisinin 94 tane opera yazdığını söylemesine karşın, bunların ancak 50’si günümüze ulaşabilmiştir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir müzik dehası olan Vivaldi’nin hırslı ve güçlü kişiliği, müziğine de yansımıştır. Ölümünün üzerinden yaklaşık üç asır geçmiş olmasına rağmen eserlerinin hâlâ büyük hayranlık uyandırması ve konser salonlarında çalınması, Vivaldi’nin çok büyük bir besteci olduğunu kanıtlamaktadır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3186.jpg
Volkan Konak ( 1967) </B>
1967 yılında Trabzon’un Maçka ilçesinde doğdu. İlk orta ve Lise Eğitimini Maçka ‘da tamamladıktan sonra, İstanbul Teknik Ünüversitesi Türk Müsikisi Devlet Konservatuarına girdi. 1988 yılında Konservatuarı bitirip aynı yıl İstanbul Teknik Ünüversitesinde Sosyal Bilimler Master Eğitimine başladı. Karadeniz Müziğini Evrensel Müzik formlarıyla buluşturarak, özgün bir yapıda yeniden şekillendiren Volkan Konak, İlk albümü Efulim’i 1993 yılında yaptı. Albüm başta Karadeniz halkının ve müzikseverlerin beğenizini ve ilgisini kazandı daha sonra 1994 yılının Ekim ayında Gelirmisin Benimle adlı albümünü hazırladı.ve askerlik görevi nedeniyle bir süre çalışmalarına ara verdi.

Askerlik görevini tamamladıktan sonra hemen üçüncü albümü Volkanik Parçalar’ın çalışmasına başladı. Üç aylık çalışmadan sonrada bu albüm Müzikseverlerin beğenisine sunuldu. Volkan konak 1998 yılının Nisan ayında kendisi tarafından kurduğu Kuzey Müzik Prodüksiyon isimli firmasından Pedaliza isimli Albümünü Müzikseverlerin beğenisine sundu. 1993 yılından bu yana Albüm çalışmalarında yaklaşık elli adet bestesini sergilemiş ve bu çalışmalar sonunda Gazeteciler Cemiyeti, çeşitli vakıf ve dernekler tarafından yılın sanatçısı seçildi.1997 yılınıda Politika dergisi tarafından yılın en iyi Müzik sanatçısı seçildi. Volkan Konak’ın 1993 yılında ürettiği bir bestesinin tüm dünya hakları Kuzey Müzik Prodüksiyon ile Fransız prodüktör Alain Finet tarafından yapılan sözleşme sonucunda Alain Finet tarafından satın alındı. Bu beste İspanyolca olarak tüm dünyada yayınlanmak üzere single olarak çıkarılacaktır.

2000 yılında Şimal Rüzgarı adlı albümünü DMC’ den çıkararak dinleyicilerine ulaştırdı. 2003 yılı Aralık ayında 3.5 yıl aradan sonra yine DMC etiketiyle yayınlanan Maranda isimli albümü ise büyük beğeni toplayarak 2004 e müzik dünyasının iddiaları yapımlarından biri olarak girdi.

Cerrahpaşa

Ah gurbet zalim gurbet
Ağlatırsın adami
Gözümde yaş kalmadi
Biraksana yakami

Vay seni Cerrahpaşa suyundan içmem
Bi dahaki seneye
Yolcu da gelup geçmem

Yaş akar gözüm sızlar
Ne kalur gerisine
Herkesun bir derdi var
Durur içerisinde

Doktorlara böyle dediler
Ayrılık defterini
Elimize verdiler

Doktorlar da ne bilir
Ciğerun acisini
Cerrahpaşa'ya koydum
Canumun yarisini

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:28
Vural Arıkan </B>
Maliye ve Gümrük Bakanı Vural Arıkan ile Edirne Milletvekili Türkan Arıkan kardeştir.ANAP’tan ayrılan Vural Arıkan ile Türkan Arıkan'ın "SHP'den daha sosyal demokrat" sağ partisi olarak kurdukları (19.3.1986) Vatandaş Partisi, Doğru Yol Partisi'ne iltihak etmiştir.

Vural ve Türkan Arıkan kızkardeşi mühendis Saadet Özkal'dır. Saadet Özkal yayıncı Faruk Özkal ile evli.Saadet-Faruk Özkal çifti, Devlet Bakanı Cemil Çiçek'in "flört fahişeliktir" sözü üzerine Aile Araştırma Kurumunu protesto için boşandı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:28
Vüs^at O. Bener ( 1922)- (01.06.2005) </B>
Vüs’at O. Bener 1922’de Samsun’da doğdu. İlkokulu Erzincan’da, ortaokulu Sivas’ta okudu; Bursa Işıklar Askeri Lisesi ve Harp Okulu’ndan sonra 1953’e kadar orduda görev yaptı. 1957’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Kamu kuruluşlarında çalıştı; 1992’de emekli oldu.
1950’de New York Herald Tribune gazetesi ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa düzenledikleri öykü yarışmasına katıldı; “Dost” adlı öyküsüyle dikkat çekti. Seçilmiş Hikâyeler, Varlık, Yeditepe dergilerinde yayımladığı öykülerle tanındı. Öykülerinden “Dost” Fransızcaya, “Batak” Almancaya, “İlki” İngilizceye çevrildi. Hakkında, Vüs’at O. Bener: “Bir Tuhaf Yalvaç” (Norgunk, 2004) adlı bir kitap yayımlandı.1 Haziran 2005 tarihinde hayata veda etti.

Yapıtları:
Öykü: Dost, 1952; Yaşamasız, 1957; Dost, (29 öykü) 1977; (32 öykü) 1986; Siyah-Beyaz, 1993; Mızıkalı Yürüyüş, 1997; Kara Tren, 1998; Kapan, 2001.

Roman: Buzul Çağının Virüsü, 1984; Bay Muannit Sahtegi’nin Notları, 1991. Oyun: Ihlamur Ağacı, 1962; İpin Ucu, 1989.
Şiir: Manzumeler, 1993.

Ödülleri: Ihlamur Ağacı ile 1963 TDK Tiyatro Armağanı; İpin Ucu ile 1980 Abdi İpekçi Tiyatro Armağanı; Siyah-Beyaz ile 1993 Yunus Nadi Yayımlanmamış Öykü Ödülü ve 1993 Sedat Simavi Vakfı Ödülü; Edebiyatçılar Derneği Altın Madalya Onur Ödülü.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:29
Vahap Munyar </B>
HAKKINDA YAZILANLAR
Gözünün yaşına bakmaz, doğruyu söyler Boş bulunduğun anda, dank diye
FERAİ TINÇ
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Vahap'ın Doğrucu Davut'luğunu, üslubundaki yumuşaklığa bir isyan gibi taşıması, her şeyden önce haberciliğinden kaynaklanıyor.


K ORİDOR sohbetleri sırasında Vahap'ın önünde durmayın. Ya yanına oturun, ya da ilk bakışta dikkatini çekmeyecek bir yer seçin kendinize. Hiç acımaz. Gerçeği söyleyiverir: ‘‘Sen yine şişmanlamışsın.’’

Ya da ‘‘Amma yaşlandın bugünlerde!’’

Onu tanıtmaya bu sözlerle başlamak ne anlama geliyor?

Patavatsız olduğunu mu ima ediyorum? Hayır. Kesinlikle hayır.

Yoksa kırıcı olduğunu mu söylemeye çalışıyorum. İnanın değil.

Ekonomi servislerinin, üç kişiyle gazete binalarının minicik odalarına sığdığı günlerden beri tanıdığım Vahap Munyar, aslında bir denge adamıdır.

İlişki cambazıdır.

Servis yönetmek kolay bir iş değildir. Hele de ekonomi servisini.

En ufak bir hatayı kaldırmaz o sayfalar. Örneğin borsa sayfaları, benim gibi paradan puldan anlamayanlar için hiçbir şey ifade etmezler ama, yüz binlerce gözün satır satır izlediği o sayfalarda bir rakkam oynadı mı ortalık karışır. Hiç kimse fark etmese, patronlar fark eder.

Ekonomi haberleri de öyle. Herkesin herkesi çok iyi tanıdığı, kurt gibi izlediği, birbirine bakarak pozisyon aldığı bir dünyanın haberlerinde hatalı bir başlık, hiç tahmin edilmedik sonuçlara yol açabilir.

İşte ekonomi servisinin yöneticiliğini saçıp dökmeden, üstelik de servisini sürekli güçlendirerek ve de yazı işlerinin güvenini kazanarak başarıyla sürdüren Vahap Munyar, nasıl olur da bazen, en son söylenecek lafı en başta söyler?

Hatta bu, hiç söylenmemesi gereken bir laf da olabilir pekala, ‘‘Amma da yaşlanmışsın’’ gibi.

Bu sorumun yanıtını Vahap yazı yazmaya başladıktan sonra bulabildim.

Köşe yazarları kendi aralarında ikiye ayrılır.

Haberci köşe yazarları ve fikir adamları.

Haberciler kendilerini hemen belli ederler. Ey okuyucu, ‘‘ben zaten demiştim, iki gün önce yazmıştım, daha önceden bilmiştim’’ demezler pek.

İddialarını, mutlaka bir haberle desteklemek gerektiğini düşünürler.

Yazılarındaki heyecan haberdir. Habersiz, yazı yazsalar içleri rahat etmez. Gerçeğin ipini elinden kaçırıverme korkusu, okuyucuya saygıyı, kendi saygınlığını korumayı fanatiklik haline getirmiş habercilerin saplantısıdır.

İşte Vahap'ın ‘‘Doğrucu Davut’’luğunu, üslubundaki yumuşaklığa bir isyan gibi taşıması onun her şeyden önce haberciliğinden kaynaklanıyor.

Kemal Derviş'in, ‘‘Hazirandan itibaren piyasalar rahatlayacak’’ açıklamasından henüz geri adım atmadığı o haziran ayında yazdığı bir yazısında Vahap ‘‘Alkışlar arasında bu hafta bir milyar dolar gitti... Doların her bir liralık yükselişi cepteki lirayı hemen eritiyor’’ diyordu. Demekle de kalmıyor tablonun üzerindeki pembe tülü, örnekleriyle çekip alıyor, tablonun pembe olmadığını ortaya çıkartıveriyordu.

Vahap kimsenin gözünün yaşına bakmaz, doğruyu söyler. Hem de en boş bulunduğunuz anlarda, dank diye. Bana göre haberciliğinden kaynaklanıyor bu, kimine göre ise Malatyalı olmasından. Hem de en hasından bir Malatyalı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1425.jpg
Vahi Öz ( 1911) </B>
1911 yılında İstanbul’da doğdu.bir süre Samsun Lisesi’nde okudu.İlk kez 1928’de Samsun Gençlik Mahfeli’nde sahneye çıktı.1930’da İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdi.Daha sonra Raşit Rıza, Ses, Yeni Ses, Şen ses ve küçük Opera’da çalıştıktan sonra, 1968’de kendi adına bir topluluk kurdu.Ayrıca Ankara Radyosu temsil kolunda çalıştı.1947’de Bir Dağ Masalı filmiyle sinemaya geçti.Sinemada asıl ününü 1960’dan sonra yaptı.Horoz Nuri tiplemesiyle tanındı ve Mualla Sürer’le ilginç bir tip oldular.1953’te Kan Kardeşler ve süt Kardeşler adlı iki filmin yönetmenliğini de yaptı.1969 yılında öldü.

FİLMLERİ
Bir Dağ masalı, Toto Ali Milyoner, Gol Kralı Cafer,Ayşecik Fakir Prenses,Şaşkın Baba,Anadolu Çocuğu, Dokunma Bozulurum, Helal Adanalı Celal, Horoz Nuri, Bekar Odası, Kanlı Nigar.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1902.jpg
Vahit Erdem </B>
Ankara doğumlu. Çalışma hayatına DPT'de başladı. Özal döneminde aldığı görevlerle parladı. Toplu Konut İdaresi, Kamu Ortaklığı Idaresi başkanlıklarında ve Savunma Sanayi Müsteşarlığı görevlerinde bulundu. Avrupa Konseyi'nde 8 yıl Türkiye'yi temsil etti. Başbakanlık başdanışmanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Vahit Erdem aynı zamanda Büyükelçi ünvanına da sahip.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:30
Vahram Çerçiyan </B>
Robert Kolej'de öğretmenlik yaptı. Atatürk'e imza öğrettiği iddia edildi. 1944-1952 yılları arasında Robert Kolej'de okuyan bütün öğrenciler buna tanık gösteriliyor. Bu konudaki tartışmayı ilk önce Hürriyet Gazetesi'nde 27.9.1992'de yazdığı yazıyla Aziz Nesin şu sözlerle başlatmıştı; “Atatürk'ün imzasını başkasından kopya etmesine bozuluyorum. Atatürk imzasını bir başkasına attırır, ondan kopya eder, bir ermeni imzasıdır.”

Aradan 4 gün geçtikten sonra araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı, aynı gazetede bir başka yazı yazdı. Özakıncı yazısında, "Atatürk'ün el yazılarını inceledim. Sonuç olarak K. Atatürk imzasında geçen 'Ata' sözcüğü Atatürk'ün gündelik olağan el yazısıdır. Yine aynı yazıda geçen 'Türk' sözcüğü için de aynısı geçerlidir" derken, Nesin'in iddialarının dayanaksız olduğunu ileri sürüyordu. Öte yandan Hıncal Uluç, 12.10.1992 tarihli Sabah gazetesindeki yazısında Aziz Nesin'e destek çıkıyor ve arkadaşı Nedim Gökdil'in anlattıklarından söz ediyordu. Nedim Gökdil'in Robert Kolej'den öğretmeni Vahram Çerçiyan idi.
Hayat Mecmuası'nın 25 Kasım 1971 tarihli sayısında Ertuğrul Zorlutuna'nın "Atatürk İmzasını Nasıl Seçti" adlı yazısında da şöyle deniyordu; "Atatürk, yeni harflerin kabulünden sonra Çerçiyan adındaki bir Ermeni yurttaşımızın 5 imza örneği arasından kendi denemelerine en uygun olanını beğendi.” Tartışma karşılıklı belgelerle devam ederken Özakıncı, bu konuda ilk yazı yazan olarak Abdurrahman Dilipak'ı kaynak gösteriyordu. Bu arada, Atatürk'ün imzasının bir kopya olduğunu ileri süren Mete Tuncay da, Özakıncı'nın iddialarını içeren kitabını inceledikten sonra Nokta Dergisi'ne şu açıklamayı yapıyordu; "Kitabı inceledim. Özakıncı'nın sunduğu belgeler doğru gözüküyor."
Kaynak Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları

HAKKINDA YAZILANLAR

‘K.Atatürk’ imzasının yaratıcısı bir Ermeni mi
Mustafa KINALI
Hürriyet 5 Haziran 2001


Atatürk'ün kullandığı ‘K.Atatürk’ imzasının yaratıcısının Ermeni Prof. Hagop Vahram Çerçiyan olduğu açıklaması ilgi uyandırdı. Türk tarihçiler tarafından da kesin bir ifadeyle 'reddedilmeyen' bu bilgiyi, önceki gün Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Garo Hamamcıoğlu, ‘Aydınlar ve Sanatkarlar Anıtı’nın açılışında verdi. ‘‘Atatürk'ün kullanıp beğendiği ‘K. Atatürk' imzasının yaratıcısı Çerçiyan da bu mezarlıkta yatmaktadır’’ dedi. Atatürk’ün imzasıyla ilgili görüşler şöyle:


Berç Garo Şigaher (işadamı) Çerçiyan'ın imzayı hazırlaması gerçektir. Robert Kolej'de, kaligrafi (güzel yazı) hocalığı da yapan Prof. Dr. Çerçiyan'dan bizzat duydum. Atatürk'e imza lazım olmuş. Ankara'dan 5 adet imza örneği istemişler. Sabaha kadar heyecanla 5 imza hazırlamış. Ankara'ya gönderilen imzalardan bu bilineni seçmiş Atatürk.


Cemal Kutay (tarihçi-yazar) İmzanın yaratıcısının bir Ermeni olması da mümkün, bir efsane olması da. Ancak olması imkan dahilinde. O dönemde Ermeniler, Museviler, Rumlar Türk varlığı arasında, ayrılmaz bir bütündü. Sanatla, el işçiliğiyle de daha çok meşgullerdi.


Orhan Silier (Türk Tarih Vakfı Genel Sekreteri) Bu, olsa olsa bir tasarım sorunudur. Bilgi sahibi değilim. Bunu bilecek kişi çok azdır.


Garo Hamamcıoğlu (Şişli Ermeni Mezarlığı Komisyonu Başkanı) Tarihçi değilim. Ama imzanın yaratıcısının Çerçiyan olduğunu Pars Tuğlacı'dan da dinledim.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:30
Vani Mehmet Efendi </B>
Hünkâr şeyhi denmekle meşhur velî. İsmi Mehmed'dir. Peygamber efendimizin soyundan olup seyyiddir. Aslen Van'ın Hoşab (Güzelsu) kasabasındandır. Babası Vânî Bistâm Efendidir. Van'da doğmuş olup, doğum târihi bilinmemektedir. Babasından dolayı Vânîzâde, kendisi Van'da doğduğu için de Vânî nisbetleri ile meşhûr oldu. 1685 (H.1096) târihinde Bursa yakınlarında Kestel köyünde vefât edip, orada kendi yaptırdığı câminin girişine defnedildi.

Vânî Seyyid Mehmed Efendi, ilk tahsîline Van'da başladı. Doğunun belli başlı ilim merkezlerini dolaştı. Gence, Karabağ ve Tebriz gibi bâzı beldelerde ilim tahsîl etti. Nûreddîn Şirvânî'den Halvetî yolunun tasavvuf bilgilerini öğrenip kemâle geldi.Daha çok tefsîr, hadîs, fıkıh ve târih bilgileri üzerinde çalışan, edebiyât ve belâgatta yükselen Mehmed Efendi, Erzurum'a yerleşti. Câmilerde vâz ve nasîhatler ederek, insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi. Erzurum'da bulunduğu sırada evlenip çoluk çocuk sâhibi oldu. Sonra yetişen iki kızından birini talebelerinden Şeyhülislâm Seyyid Feyzullah Efendiye, diğerini de, yine talebelerinden Bursa Sultâniyesi müderrislerinden Mustafa Efendiye verdi. Bu dâmâdı daha sonra "Vânîdâmâdı" diye tanındı.

Bilgisi ve hitâbetiyle, herkesin hayranlığına mazhar olan Mehmed Efendi, Erzurum beylerbeyi Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa ile sohbet edip, nasîhatlerde bulundu. Fâzıl Ahmed Paşanın babasının vefâtı üzerine sadrâzam tâyin olunarak İstanbul'a çağrılmasından sonra,MehmedEfendinin nâmı İstanbul'da da duyulmaya başladı.Pâdişâh Dördüncü MehmedHanın emriyle İstanbul'a çağrıldı. Pâdişâh hocası (Hünkâr şeyhi) ve Yeni Câmide ilk kürsü vâizi oldu. Şehzâde Mustafa'nın da hocalığını yaptı. Pâdişâh vâizi olunca, şehzâde Mustafa'nın terbiyesini, talebesi ve dâmâdı Feyzullah Efendiye bıraktı. Pâdişâh hocası olmasından dolayı "Şeyh Mehmed" nâmıyla anılmaya başlanan Mehmed Efendinin Yeni Câmi kürsüsünden ettiği vâzlar, büyük îtibâr gördü. Zühd ve takvâsı, dünyâya ehemmiyet vermeyip, Allahü teâlâdan çok korkması, îtibârını yükseltti. Vâz ve nasîhatleri pek tesirli oldu. 1665 senesinde bâzı sahte tarîkatçıların çığırdan çıkan, zaman zaman İslâmiyetin dışına taşan hâl ve hareketlerinin durdurulması için ferman çıkarttı.

Sabetay Sevi meselesi

Zamânında Sabatay Sevi adında bir haham kendisinin Mesih olduğuna dâir bir takım sapık fikirler ileri sürmüştü. Bir ihbâr üzerine yakalanıp Edirne'ye getirildi. Edirne sarayında Şeyhülislâm Minkarizâde Yahyâ Efendi ve Sultanın imâmı Vânî Mehmed Efendi'den müteşekkil bir dîvân kuruldu.Pâdişâhın bitişik odadan tâkib ettiği görüşmeler sonunda Sabatay kendisinin müslüman olduğunu söyledi ve dönme olduğunu îlân etti. Onun müslüman olmuş görünmesiyle ilgili olarak Vânî MehmedEfendi; "Bu adamın müslümanlığı kalbî hisler ve ihlâs ile kabûl ettiğine kâni değilim. Fakat dînimiz şüpheyi reddeder ve kişinin îmânı üzerinde hüküm ancak cenâb-ı Hakk'ındır. Bu îtibârla ihlâs ile müslüman olmasını niyâzdan başka bir şey yapamam." diyerek İslâmiyetin hükümlerine bağlı olduğunu gösterdi.

Vânî MehmedEfendi 1683 senesinde Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa komutasındaki İkinci Viyana Seferine ordu şeyhi olarak katıldı.Seferden sonra Bursa yakınlarındaki Kestel köyüne gönderildi. İstanbul'da boğazda kendi adıyla anılan Vanîköy'de bir câmi ve medrese yaptırdığı gibi, Kestel'de de büyük bir câmi ve mektep yaptırdı. Ömrünü orada tamamladı.

Vânî Mehmed Efendinin vakfiyesi özetle şöyledir: "Hamdü senâ Allahü teâlâya mahsustur. O'nun Resûlü'ne salât ve selâm ederim. Kullarına rahmetini ihsân etmekle kalplerini nûrlandırmış ve bunlar arasında zenginleri de hayır yapmak, kendilerine ihsân ettiği mallarını sırfAllahü teâlâdan sevâb umarak ve rızâsına tâlib olarak herkese faydalı şeyleri vakfetmekle seçip ayırmış ve cömert zenginlere dünyânın ve dünyâ zevklerinin fânî, geçici, âhiretin ve onun nişanlarının bâkî, kalıcı olduğunu ilhâm buyurmuştur.

Cenâb-ı Hak insanı şu fânî dünyâda, bâkî ve ebedî olan âhirete azık toplamak için yarattı. Dünyâda yarattığı cevher ve mâdenleri ve mallarını da, Cennet'in yüksek makamlarını onlarla elde etmek için bu hikmetle yaratıp îcâd etti. Dünyânın yokluğa gidişi ve âhiretin bâkî ve ebediyete mazhâr olduğu, Kur'ân-ı kerîmde bildirildi. Sonra âhiret için azık tedârik etmek ve muhtâc olanlara yardım husûsunda teşvikte bulunuldu. Mescid yapanlar ve tâmir edenlerin fazîletleri bildirildi. Gam ve endişenin insanları sardığı bir günde ümmetine şefkat buyuracak olan Peygamber efendimiz, birçok hadîs-i şerîfleri ile evkafın menfaatlerinden haber verdi.

Bundan sonra kardeşlerim ve sevdiklerim: Biliniz ki, günâhı çok ve ayakların toprağı olarak şu sahifeleri karalayan ve suçunu, kusûrunu îtirâf eden ve Rabbin rahmetini ve yardımını uman Van'da doğanBursa'da oturan Muhammed bin Molla Bistam bin MollaRüstem bin Şeyh Halil şöyle der: Tefekkür ederek dünyânın karar yeri olmadığını ve insanın elde ettiği malların ancak günâh ve zarardan ibâret bulunduğunu ve âhiret için dünyâ servetlerine dalıp infak ve tasadduk yönünden geçmenin mutlaka kötü bir alışkanlıktan ibâret olduğunu anlayınca, Bursa'da Kestel Karyesinde cenâb-ı Hakk'ın bana ihsân ettiği mal ile içinde müslümanların her namazı ve bilhassa Cumâ ve bayram namazlarını edâ etmeleri için bir mescid ve câmi yaptırdım.

Ey Rabbim! Kulunu bu mübârek binâların inşâsına muvaffak kıldığın gibi, bunların güzelce kabûlünü ve bereketini de ihsân eyle. Rızâna yakın olarak dîninin ihyâsına sebep kıl."

Pekçok talebe yetiştiren Vanî Mehmed Efendi, birçok kıymetli eser kaleme aldı. Arâis-ül-Kur'ân, Hülâsât-üt-Tefâsîr, Risâle-i Mebde' vel-Me'âd, A'mâl-ül-Yevm vel-Leyl adlı eserleri yanında devlet büyüklerine gönderdiği nasîhat mektuplarını ihtivâ eden bir de münşeâtı vardır. Eserleri çeşitli kütüphânelerde mevcuttur.

1) Târih-i Râşid; c.1, s.483
2) Güldeste-i Riyâz-ı İrfân; s.409
3) Osmanlı Müellifleri; c.2, s.50
4) Kâmûs-ül-A'lâm; s.4679
5) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1159
6) Vekâyi-ül-Fudelâ, Üniversite Kütüphânesi, Türkçe Yazmalar Bölümü, No: 3216, c.2, v.218a
7) Hadîkat-ül-Cevâmi'; c.2, s.168
8) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.16, s.245

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2376.gif
Vasıf Çınar ( 1895)- (1935) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Vasıf Çınar ve İzmir'e Doğru Gazetesi Yazıları
Tülay Alim Baran
Arma Yayınları / Tarih/Anı Dizisi
İstanbul Temmuz 2001

Vasıf Çınar (1895-1935) Milli Mücadele başarısında önemli rol oynayan İzmir'e Doğru gazetesindeki yazılarıyla öne çıktı. Milli Mücadelenin kazanılmasından sonra Milli Eğitim Müdürlüğüne getirlidi. 1927 yılında milletvekili seçildi. 8 Mart-22 Kasım 1924 ve 2 Kasım 1927-25 Eylül 1930 yılları arasında Maarif vekilliğinde bulundu. Bu görevi sırasında Tevhid-i Tedrisat kanununun
çıkarılmasında etkin rol oynadı. 1927 ve 1931 yıllarında İstiklal Mahkemesi savcısı olarak görev yaptı. Prag ve Moskova büyükelçiliklerinde bulunan Çınar 1935'de Moskova'da hayatını kaybetti.

Tülay Alim Baran tarafından hazırlanan bu kitap 3 bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde Vasıf Çınar hakkında ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. İkinci bölümde genel olarak Milli Mücadele dönemindeki Türk basınına ilişkin bilgiler, son bölümde ise Vasıf
Çınar'ın İzmir'e Doğru gazetesinde yayınlanan yazıları bulunmaktadır. (Arka Kapak)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:30
Vecdi Sayar ( 1950) </B>
1950 yılında Zonguldak'ta doğdu. İlk ve orta öğretimini TED Ankara Koleji'nde tamamladı ve ODTÜ'ye girdi. 1972 yılında Mimarlık Fakültesi'nden mezun olduktan sonra, tiyatro alanında ve basında çalışmaya başladı. 1972-82 yılları arasında AST'tan, İstanbul Beledriyesi Şehir Tiyatroları'na kadar pek çok tiyatroda sahne tasarımları gerçekleştirdi. Aynı yıllardan başlayarak çeşitli gazete ve dergilerde tiyatro eleştirmeni ve köşe yazarı, İletişim yayınları'nın çıkardığı "Video Sinema" dergisinde yayın yönetmeni olarak çalıştı. Ankara Çağdaş sahne'nin ve İstanbul Şehir Tiyatroları'nın kültürel etkinlikleri yöneticiliği, Ankara ve İstanbul Sinematek'lerinin yönetmenliğini üstlendi.
1980'lerde İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı'nın düzenlediği Sinema Günleri/İstanbul Uluslararası Film Festivali'nin program yönetmeni olarak çalıştı; Fransa İngiltere , İtalya, İspanya, Hollanda, ABD ve Kanada gibi ülkelerde Türk Filmleri Festivalleri düzenledi, uluslararası yayınlarda Türk sinemaesı üstüne yazılar yazdı. Türkyie'de çeşitli filmlerde sanat yönetmeni olarak çalıştı ve TRT-2'de "İki Film Birden" adlı sinema programını üç yıl boyunca sürdürdü. "Expo'92 Dünya Fuarı'nda" Türk Pavyonu'nun, 1996'da HABİTAT II'nin Kültürel Etkinlikler Sorumlusu, 1978-79 ve 1992-94 arası Kültür Bakanı Müşaviri, 1996-98 arası Paris Büyükelçiliği Kültür Müşaviri olarak görev yaptı.

Kurucusu olduğu TÜRSAK Vakfı'nın düzenlediği "Beyazperdenin Ardındaki Kentler", "Uluslararası Sinema- Tarih Buluşması" ve "Uluslararası Çevre Filmleri Festivali"nin yönetmenliğini yaptı.
Türkiye'ye döndükten sonra, "İstanbul-Hakkari Sanat Köprüsü", "Uluslararası Gençlik ve Sinema Şenliği", "İnsan Hakları 2000" (SODEV işbirliği ile), "Bursa Sinema Şenliği" (ÇASOD ve Bursa Belediyesi işbirliği ile), "Datça Can Şenliği" (Datça Belediyesi işbirliği ile), "Uluslararası Beyoğlu Buluşması" gibi kültür-sanat etkinliklerinde kurucu ve sanat yönetmeni olarak görev aldı. Halen bu şenliklerdeki görevini sürdürüyor.
Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS), Sinema Yazarları Derneği (SİYAD), TÜRSAK Yönetim Kurullarında görev alan Sayar, halen PEN Yazarlar Derneği Uluslararası İlişkiler Genel Sekreterl, Özerk Sanat Konseyi Başkanı ve Kültürlerarası İletişim Derneği Başkanı.
Cumhuriyet Gazetesi'nde "Kedi Gözü" başlıklı kültür-sanat yazıları yazan Sayar, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde öğretim görevlisi ve "Bilgi'de Sinema" Program Danışmanı olarak çalışıyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:31
Vecihi Hürkuş ( 06.01.1896)- (16.07.1969) </B>
Vecihi Hürkuş, İstanbul, Arnavutköy Akıntıburnu'ndaki yalıda 6 Ocak 1896'da doğdu. Babası İstanbullu bir aileden Gümrük Müfettişi Faham Bey, annesi Zeliha Niyir Hanım'dır. Üç yaşında iken babası ölmüş, çok genç yaşında dul kalan annesi, üç küçük çocukla birlikte kayınbiraderi, Harbiye'de eskrim ve resim hocası olan Şekür Bey'in yanına sığınmıştır. Üç kardeşin ortancası olan Vecihi çok canlı ve hareketli bir çocuktu. İlkokulu Bebek'te okudu. Üsküdar'da Füyuzati Osmaniye Rüştiyesi ve Üsküdar Paşakapısı İdadisi'nden sonra sanata olan ilgisiyle Tophane Sanat Okulu'na geçti. 1912'de Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katıldı. Balkan Harbi sonunda Beykoz Serviburun'daki esir kampına kumandan oldu. I. Dünya Savaşı'na girerken Bağdat cephesine makinist olarak gönderildi. Orada bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a döndü. Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci oldu. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı'nda tayyareci olarak görev yaptı. Kurtuluş Savaşı içinde Akşehir'de Jandarma Komutanı Ratip Bey'in kızı Hadiye Hanım'la evlendi. Gönül ve Sevim isimli iki kızı oldu. Sonraki yıllarda, İstanbul'da iken sevdiği, ancak Anadolu'ya geçtiği için ailesi tarafından kendisine verilmeyen İhsan Hanım'la evlendi ve Perran isimli bir kızı daha doğdu. Üçüncü kez 1950'de Hadiye Hanım'la yeniden evlendi.
Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekti, uçamayacak duruma düşürülen uçaklarının sigorta giderleri ve bunların faizleri de borcuna eklendiğinden, vatana hizmeti dolayısıyla bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz kondu. Ankara'da anılarını yazdığı sıralarda beyin kanamasından komaya giren Vecihi Hürkuş, insanoğlunun Ay'a ayak basmak üzere uçtuğu gün olan 16 Temmuz 1969 tarihinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi'nde hayata gözlerini yumdu.

ESERİ

Bir Tayyarecinin Anıları

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:31
Vedat Okyar </B>
HAKKINDA YAZILANLAR
Bildiği tek şey futbol
YASEMİN BORAN
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Ne istediğini bilen ve istediği gibi yaşayan bir adam, Vedat Okyar. Kime sorsanız alacağınız cevap aynı: O bir keyif adamı.

Keyif almayı biliyor. Yaşamayı biliyor. Ne istediğini biliyor. Yani bilen adam!

Bildiğinden şaşmamış, istediğinden vazgeçmemiş, keyif almadığı hiçbir şeyi yapmamış, bu güne kadar. Yani çok şanslı bir adam!

Peki, gerçekten şanslı mı?

Elbette... Yaşam felsefesiyle şansı kendisine çekiyor.

Vedat Okyar için ‘‘Yaşamak’’ keyif almak demek. Şimdiye kadar keyif almadığı hiçbir şeyi yapmadığını herkese söyleyen ve söylediği gibi yaşayan biri o. Yani felsefesini yaşayan biri.

‘‘Hayatımda bildiğim tek şey futbol’’ diyor.

Ne kadar sade ve yalın bir anlatımla kendisini tanımlıyor.

Bu tanıma yüzeysel baktığınız zaman ‘‘futboldan başka bir şey bilmeyen bir adam’’ olarak değerlendirirsiniz ve büyük bir yanılgının içine düşersiniz. Çünkü tek bir bilgi için pek çok kişi bütün bir hayatını veriyor da, öğrenemeden göçüp gidiyor.

‘‘Biliyorum’’ diyebilmek için yaşamak gerekir. Yaşamak ise içinde keyif, haz duygusu barındırır. Vedat Okyar, futboldan keyif alıyor. Çocukken keşfettiği bu keyfi futbolcu olarak sürdürmeyi başarıyor. Önce Bursaspor'da daha sonra Beşiktaş'ta oynuyor.

Yaptığınız işten keyif alıyorsanız, başarılı olursunuz. Veya keyif aldığınız işi yapıyorsanız onunla bütünleşirsiniz ve ardından başarı gelir.

Başarının kendisinden çok her ne yapıyorsanız, ondan keyif almayı öğrenmelisiniz. Doğrusu Vedat Okyar kendi yaşantısıyla iyi bir örnek olarak karşımızda duruyor.

Gençliğinde tanışıp aşık olduğu kadınla evleniyor ve ‘‘hayatımda bir kere aşık oldum ve onunla evlendim’’ diyerek duygularını kısaca özetliyor. Yani ne yapmak istediğini biliyor ve yapıyor. Bu demektir ki, kendisini tanımayı öğrenmiş ve isteklerini belirlemiş biri.

Zaten ne istediğinizi bilirseniz, etrafınızda isteyebileceğiniz diğer şeyleri görmezsiniz. Böylece enerjinizi çeşitli şeylere dağıtmadan istediğinize bütün dikkatinizi yöneltebilir ve nihayetinde istediğinizi elde edersiniz. Üstelik bütün bunları yaparken büyük bir hırs, tutku ve yakıcı duygularla yapmadığınız için hayatı kolay yaşarsınız. Tabii bunun sonucunda da keyif alırsınız, keyifli yaşarsınız.

Keyifli yaşayan insanlar çevrelerine de keyif verirler. İçlerindeki yaşam enerjisi dışlarına yansır ve etraflarında bulunan herkes onun varlığıyla neşelenir.

Evet, Vedat Okyar, herkesin ‘‘Güzel insan’’ olarak tarif ettiği biri. Bu keyifli adamın neşesi yazılarına da yansıyor. En ilginç özelliği de herhangi bir maçın sonucunu sorduğunuz zaman size hiç düşünmeden cevap verir. ‘‘Beşiktaş bu maçı ya kazanır, ya berabere biter, ya kaybeder’’ der. Zaten başka bir ihtimal de yoktur. Ve bütün ihtimallere karşı hazırlıklı olduğunu gösteren bu kabulleniş ve teslimiyet içinde yaşadığına işaret eden bu cevap, Vedat Okyar'ın hayatın içinde zorlanmadan akan biri olduğunu anlatır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:31
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2817.jpg
Vedat Nedim Tör </B>
Vedat Nedim Tör (1897-1985). Cumhuriyet'in ilk dönem aydınlarından. 1916 yılında Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. Yüksek öğrenimini Berlin Üniversitesi'nde tamamladı. İktisat alanında doktora yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra Matbuat Umum Müdürlüğü (1933-37), Turizm Müdürlüğü (1938), Ankara Radyosu (1938-43), Ankara Elektrik Şirketi gibi çeşitli kurumlarda yönetici olarak çalıştı. Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde yazılar yazdı. Şevket Süreyya Aydemir ve Yakup Kadri ile birlikte ünlü Kadro dergisi (1933-34) kurucuları arasında yer aldı. Amerika'da 30 Nisan 1939 tarihinde açılan New York Dünya Sergisi'nde Türkiye bölümünün komiserliğini yaptı. 1943'te Hep Bu Topraktan dergisini yayımladı. 1945 yılında Yapı ve Kredi Bankası'nın Kültür ve Sanat Müşaviri oldu. Burada 25 yıl boyunca sayısız ulusal ve uluslararası yarışma, sergi, program düzenledi; Aile, Doğan Kardeş ve Sanat Dünyamız dergilerini çıkardı, Türkiye fotoğraf arşivini kurdu. 1970 yılında Akbank'ta Kültür Başuzmanı olarak çalışmaya başladı. 1974 yılında bu görevinden ayrılarak, yeniden Yapı ve Kredi Bankası'na geçti. 1977 yılında buradan emekli oldu.

ESERLERİ

(OYUN): İşsizler (1924), Fevkâlasriler (1928), Hayvan Fikri Yedi (1929), Kör (1935), Köksüzler (Varlık dergisinde tefrika, 1937), Üç Kişi Arasında (1938), Değişen Adam (1941), İmralı'nın İnsanları (1942), Sanatkâr Aşkı (1945), Hep ve Hiç (1951), Siyah-Beyaz (1952), Aşağıdan Yukarı (1952), Sahte Kahramanlar (1975), Kadın Polis Olursa, Görücü, Çarliston, Halıcı Kız, İstenilmeyen Mucize, Dağ Başındaki Kız, Sonsuz, Hacivat Diplomat, Batista, Büyük İhtilâl (çeviri).
(DENEME): Dinimiz (1940), Kemalizmin Dramı (1980), Atatürk Olmasaydı (1982).
(ANI): Yıllar Böyle Geçti (1976). (ROMAN): Resim Öğretmeni (1943).

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:32
Vefa Tanır </B>
İstanbul Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Güven Partisi ve DYP Kurucu üyesi. Evli, 2 çocuklu. Fransızca biliyor. Milli Savunma Bakanlığı yaptı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:32
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2524.jpg
Vehip Sinan ( 1929) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

‘Karikatür abartma sanatıdır’
1929 yılında yayına başlayan Çocuk Sesi Dergisiyle, yaşıtım. Çizerliğe 3.5 yaşında elime geçen her kâğıda karalayıp çizim yaparak başladım diyebilirim. Çocukken Çocuk sesi ve Afacan’daki Mandrake, Kızıl Maske’yi ve kara bir kaplanları olan iki küçük çocuğun Afrika’daki maceralarının çizildiği iki izciyi sever ve takip ederdim. Velhasıl ne çıkarsa çok seviyordum. Bilhassa Batı kaynaklı gayet ciddi çalışılmış eserleri çok severdim. Abim ve ablamdan yürüttüğüm defter sayfalarını birbiri ardına çizimlerle doldururdum. Fakat bir süre sonra bu çizim merakım kesildi.

Babıali’ye giriş
Doğan Kardeş’te 1944’te yayına başlamıştı. Ben de 1944-45 filandı. Lise birinci sınıftaydım. Liseden sonra Yüksek Mimari’de bir sene okudum. Askere gittim geldim. Felsefe bölümünde bir sene okudum. O yıllarda babam vefat etti. Abim askere gitti. Ailemin geçimini sağlamak bana kaldı. Bu yüzden biraz da zoraki olarak Bab-ı ali’ye girdim. Ve düzenli olarak ilk kez Erdoğan Ege’liyle birlikte Ceylan yayınlarında çalışmaya başladım. İllüstratif resimler yapıyordum. Sonrasında Topuz’a başladım. Topuz ilk kez Ceylan dergisinde başladı.

Yeni İstanbul’da Cin Ali stripleri çizdim. Her biri başlı başına bir konuydu. Devamlı değildi yani. Tek tel amcayı örnek almıştım kendime. Cin Ali o kadar tutuldu ki çok hoşa gitmişti. Ondan sonra Yeni İstanbul’un son zamanlarına doğru bir iki karikatür denemesi yaptım. Hami Tezkan’la Gökhan Evliyaoğlu orada yöneticiydiler. Sonra gazete kapandı. Daha sonra yeniden Babıali’de Sabah gazetesini çıkarttılar.

Çizgi Roman ressamı değildim
Ceylan dergisinde başlayan Topuz Serüveni Babıali’de Sabah’ta devam edip Can Kardeş’e kadar gelmişti. İki veya üç bant halinde çiziyordum. Nereye gittiysem onu da peşimden sürükledim. Yeni Asya’dan Türkiye Gazetesi’ne geçtim. Orada uzun zaman hem karikatür hem de Topuz çizdim. Ama tuhaftır hiçbir zaman kendimi çizgi roman ressamı olarak görmedim diyebilirim.

Benim bürom hiç olmadı
Ben hiçbir zaman bir gazetenin eline kalem tutuşturulmuş robotu değildim. Kendi düşüncelerim ve görüşlerim vardı. Onun için zaman zaman yöneticilerle tartışmalarımız olurdu. Nitekim birkaç gazetede bu sebeple çalışmalarıma ara vererek ayrılmak durumunda kaldım.

Ben bütün meslek hayatım boyunca her işi evde yaptım. Yapacağım işleri eve getirip götürürlerdi. Katiyyen bir masa başına gidip çalışmadım. Şu ana kadar hep böyle oldu. Hemen hemen çalıştığım bütün gazetelerde de bu durum eleştirildi. “Gel burada yaz çiz” dediler. Yapamıyorum. Tabiatıma aykırı. Her çizerin böyle tuhaf bir tarafı vardır belki. Benimki de böyle işte.

En nefret ettiğim şey
Belki yaşadığımız hayat içinde olan hadiselerin bir tortusu olarak hayatımda en nefret ettiğim şey adaletsizliktir. Bugün dahi lehime olsun aleyhime olsun mutlaka doğruyu söylerim. Kabul edelim Türkiye’de Türk aydınları arasında, “Afedersiniz ben yanılmışım” sözünü hemen hemen hiç işitmemiş olmaktan da mustaribim.

Tevazu sebebiyle...
Bir gazetede bir kardeşimizi yazıişleri müdürü yapmışlardı. Artık çalışmalarımı alıp vermede onunla temasa geçiyorduk. Birgün yine götürdüm üçbeş tane karikatür verdim. Ama şimdi bende öyle birşey var ki nasıl anlatsam. Amatörlük denen o ruh var ya o ruh insanın içinden çıkmıyor. Ben hâlâ bu kadar sevilip sayılmama, çizgim kabul edilmesine rağmen bir çekingenlik bir amatörlük tutkusunu içimden atamadım. O benim içimden çıkmaz. O da şu, “Ben birisine karikatürü teslim ederken beğenecek mi beğenmeyecek mi?” diye gözüm üzerindedir. Şöyle bir gülümserse bir oh çekerim ama o zamana kadar da heyecan duyarım.
Şimdi bu duygularla çizgilerimizi o kardeşimize getirdik. Bizim evladımız yerinde olmasına rağmen karikatürü eline veremedim. Heyecanımdan masanın üzerine bıraktım. Bu, benim bu hareketimden alınmış. Niye masaya bırakmışım. Yüzüme karşı söylemedi ama benim anladığım buydu. Nitekim ertesi gün benim karikatürler yok. İçlerinde bir tanesi çok kalite bir karikatürdü. Bu durum üzerine gazetenin sahibine gittim. Dedim ki “İnanın ben burada ters bir muamele görüyorum. Karikatürlerim yayınlanmıyor.” Patron, şöyle yapalım böyle yapalım dedi ve o konuşmadan sonra sonuç ne oldu bilmiyorum ama o görüşmemizde demişti ki:
-Yahu bir mecmuada bir karikatürün çıkmıştı. O ne kadar mükemmel bir karikatürdü.

Diyemedim ki, “Yahu ben o karikatürü aslında size getirmiştim. Öylesine saçma sapan muhataplar karşısındayım ki işte onu yayınlamadılar” diyemedim. O diyemediğime yandım. Sonra bunu başkalarına anlatamadığım zaman da yandım. Üzüldüm. Velhasıl öyle oldu.

Tommiks’in balonları
Size ilginç bir anımı anlatayım. Münir Hayli Egeli çok kültürlü bir insandı. Fransızca Almanca İtalyanca ve İngilizce bilirdi. Tommiks’i kendisi tercüme ederdi. İkinci veya üçüncü sayısıydı. Bana getirdi:
-Evladım bunu Türkçe’ye çevirmeye ben vakit bulamadım. Sen önceki sayfaları ve sayıları biliyorsun. Bir inceleyip, balonlarını sen tercümesiz yazıver. Benim gitmem gerekiyor.
Ben “aman nasıl olur” filan diyemeden bırakıp gitti. Gel de çık işin içinden. Yapılır mı böyle birşey? Oturdu Vehip sinan onların başına ve sonuna baktı. Olayları takip etti. Sonra da uydurdu uydurdu yazdı. Aynı şey bir sonraki sayıda yine oldu. Velhasıl Teksas ve Tommiks’in iki sayısını olduğu gibi ben yazdım.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:33
Veli Sevin ( 1944) </B>
Prof. Dr. Veli SEVİN
1944 yılında Ödemiş'te doğdu.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Kürsüsü'nden mezun oldu (1968). Aynı yerde Doçent ( 1979) ve Profesör ( 1988) oldu.
1966-1980 yılları arasında Prof. Dr. Afif Erzen tarafından yapılan Van-Çavuştepe, Toprakkale, Van Kalesi, Giyimli ve Edirne-Enez kazılarına katıldı.
1981-1986 yılları arasında Karakaya Baraj Gölü kurtarma kazılarından biri olan İmikuşağı Höyüğü kazılarını ve Doğu Anadolu yüzey araştırmalarını; 1987-1992 yılları arasında Diyarbakır-Üçtepe Höyüğü kazılarını; 1992-1993 yıllarında Van-Karagündüz ve son olarak da, 1993 yılında Mersin-Yumuktepe kazılarını yönetti.
1988-1992 yılları arasında Prof. Dr. M. Taner Tarhan ile ortaklaşa olarak Van-Gevaş Tarihi Türk Mezarlıkları kazıları ve çevre düzenleme projesini yürüttü.
1993 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkezi Müdürü oldu. Aynı yıl Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü'nün genel sekreterliğine seçildi. Gerek yurt içinde ve gerekse yurt dışında birçok senpozyum ve kollogyuma bildirilerle katıldı.
Halen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı'nda öğretim üyeliğine devam etmekte olup İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Van Bölgesi Tarih ve Arkeoloji Araştırma Merkezi Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.


Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu , ICOMOS, Klasik Çağlar Araştırma Derneği ,Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü
Bildiği yabancı diller: İngilizce
Kitapları:
Yeni Assur Sanatı I: Mimarlık. Ankara:Türk Tarih Kurumu,1991.
Anadolu Arkeolojisinin ABC'si. İstanbul: Simavi Yayınları,1991.
İmikuşağı I: 6.-1. Yapı Katları.Ankara: Türk Tarih Kurumu
Anadolu'nun Tarihi Coğrafyası I. Ankara:Türk Tarih Kurumu,2001.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:33
Velid Canbolat </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Şam cephesi, Lübnan muhalefetini ‘sürgün general’ ile vurdu
Vesim Bekraki, Beyrut, Cihan Haber Ajansı
Zaman 14.06.2005

Lübnan’daki genel seçimlerin 3. turunda büyük sürpriz yapan eski Genelkurmay Başkanı ve Başbakan Michel Aun’un zaferi, Suriye karşıtı muhalefete darbe olarak yorumlanıyor.

128 üyeli mecliste toplam 58 sandalyenin ayrıldığı Dağlık Lübnan ve Bekaa bölgelerinde Aun ve müttefikleri 21 sandalye kazandı. Genellikle Marunilerin yaşadığı bölgelerde üstün görünen Aun, Suriye karşıtı olmak iddiasıyla ortaya çıkan muhalefetin ‘hiçbir programı’nın bulunmadığını söyledi. İlk iki turda Suriye yanlısı ve karşıtı cephe başa baş sonuç elde etmişti. Şam yanlısı Hizbullah ve müttefikleri de dün kazandıkları 10 milletvekilliği ile sandalye sayısını 33’e yükseltmiş durumda. Eski Başbakan Refik Hariri’nin oğlu Saadettin Hariri’nin listesini de içinde bulunduran Dürzi lider Velid Canbolat’ın liderliğindeki ittifak da önceki günkü seçimlerde kazandığı 27 vekillikle sandalye sayısını 46’ya yükseltti. Son tur öncesi kilit önemdeki 3. tur sonuçlarının Suriye karşıtı cephe için büyük darbe olduğu ve muhalefetin parlamentoda çoğunluğa sahip olmasını önleyebileceği yorumları yapılıyor. General Aun, Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Lahud’un görevden alınmasına soğuk yaklaşıyor. 1980’lerin sonlarında başbakanlık da yapan Aun, Suriye’nin çekilmesine yönelik kampanya yürütenlerin başında geliyordu. 1988 Eylül’ünde geçici hükümetin başına geldiğinde Suriye’nin çekilmesini isteyen Aun, Ekim 1989’da azledilmesine rağmen görevi bırakmayı reddetti. Taraftarları Kasım 1990’da Suriye güçlerine yenilince Aun, Fransa Büyükelçiliği’ne sığındı. Fransa’daki 14 yıllık bir sürgün hayatının ardından, Suriye askerlerinin çekilmesi sonrası Mayıs 2005’te ülkesine geri döndü.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:33
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/859.jpg
Veysel Atasoy ( 1947) </B>
Zonguldak Milletvekili-ANAP

ZONGULDAK - 1947, Ali, Samime - Ankara Üniv. Siyasal Bilgiler Fakültesi, İstanbul Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Master ve Doktora - Fransızca - Mülki İdare Amiri, Yerel Yönetim ve Girişimcilik, Organizasyon ve İşletme Politikası Doktoru - Kaymakam, Başbakanlık Devlet Personel Dairesi ve DPT Genel Sekreteri, Anavatan Partisi Kurucu Üyesi - XVII, XVIII, XX nci Dönem Zonguldak, XIX uncu Dönem Antalya Milletvekili - Ulaştırma, Devlet, Enerji ve Tabii Kaynaklar Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

* Şarkıcı-prodüktör Osman Yağmurdereli, milletvekili Veysel Atasoy'un kızkardeşi Esin ile evlendi.
* Osman Yağmurdereli'nin babası Zeki Yağmurdereli, Demokrat Parti ve Adalet Partisi kurucularındandır.
* Gazeteci-yazar, Trabzon milletvekili Zeki Yağmurdereli; Tortum eşrafından Kamil Efendi-Lütfiye Hanım evladı, Sami-Saadet Deteoğlu'nun damadı, Nesime Yasemen Güzendor, Faik Levent ve Osman Yağmurdereli'nin babası, Esin Yağmurdereli ve İlhan Güzendor'un kayınpederi, Selma Yağmurdereli'nin eşidir.

* ANAP'tan DYP'ye transfer olan Zonguldak eski, Antalya yeni milletvekili Veysel Atasoy bu süreci yuvaya dönüş olarak niteliyor. Lise yıllarında Adalet Partisi Beşiktaş Gençlik Kolu'nda üniversitede yine AP'nin bir kolu olan Hür Düşünce Kulübü'nde siyasete atılan Atasoy, 1983 yılında ANAP kurucuları arasında yer almıştı.Atasoy DYP’den tekrar ANAP’a döndü.

Ulaştırma eski bakanlarından Veysel Atasoy, hastanede kaptığı mikrop sebebiyle 24 Ağustos 2004 tarihinde hayatını kaybetti.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:33
Veysel Karani Önen ( 1965) </B>
1965 yılında Bursa/M.K.Paşa’da doğan ÖNEN, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde öğrenim gördü.

1984-1989 yılları arasında gazetecilik yapan ÖNEN, bir süre ‘Türkiye Gazetesi Avrupa Baskıları Editörlüğü’ görevini yürüttü.

Gazetecilik sektöründeki son 2 yılını yönetici sıfatıyla tamamlayan ÖNEN, daha sonra yapımcı - yönetmen olarak çalışmaya başladı.

1989’dan bu yana çeşitli kurum ve kuruluşlara tanıtım ve reklam filmi hazırlayan ÖNEN, 1993-1994 yıllarında TGRT’de Yayın İcra Heyeti Üyesi olarak yöneticilik yaptı.

Veysel Karani Önen bugün, 20 yıla yakın genel mesleki tecrübesi, 10 yıllık sinema birikimi ve VK film Yapım Ltd.Şti. çatısı altında topladığı konusunda uzman kişilerden oluşan ekibiyle hizmetlerini sürdürmektedir.

Veysel Karani ÖNEN’in yapımcı ya da yönetmen olarak hizmet verdiği firma ve markalardan bazıları:
-Citroen Xantia (1994 /lansman çalışması/Fransa)
-Citroen Hormonia (1996 /lansman çalışması/Türkiye)
-Subaru Impreza (1994-1996 / lansman çalışmaları/Türkiye)
-Kia Motors tüm ticari ve binek araçlarının reklam ve tanıtım filmleri
-İhlas Holding bünyesinde bulunan birçok ürün ve marka nın reklam filmleri
-İhlas Finans (1994-2000 yılları arasında tanıtım, reklam filmleri)
-Türkiye Gazetesi (1989-2000 yılları arasında tanıtım ve reklam filmleri)
-DYP 1999 Türkiye genel seçimleri için propaganda filmleri
-İstanbul Büyükşehir Belediyesi Metro Açılışı tv reklamı
-Spor AŞ tanıtım filmleri
-Ofçay reklam kampanyası (tv ve radyo reklamları)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:34
Virginia Woolf </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

'KENDİMİ SANA DOĞRU SAVURACAĞIM, YENİLMEKSİZİN
VE BOYUN EĞMEDEN, EY ÖLÜM!"Faust"

Virginia Woolf adı, akla değişik resimler getiriyor. Çoğu olumlu, bazıları olumsuz.
Virginia Woolf, 28 yaşında, resmi görevlilere nanik yapan bir eğlence düşkünü; suratını isle karartmış, sakal-bıyık takıp, kaftan ve türban giyip erkek kılığına girmiş, habeşli prens taklidi yapıyor. Güya çok ciddi bir diplomatik heyetin üyesi, hiç ağzını açmıyor, H.M.S. Dreadnought gemisinde törenle karşılanıyor, suç ortakları erkek kardeşi Adrian ve onun arkadaşı Duncan Grant. Planladıkları bu şaka Londra gazetelerinin birinci sayfalarına geçiyor. Bu müziplik İngiliz Donanması'yla onu kumanda eden subayları güç duruma düşürüyor, çünkü onların üniversiteli çoluk çocuk tarafından bile işletilebildiklerini gösteriyor.
Üç yıl sonra 1913'te, 31 yaşındayken, sosyalist oluşundan kısa süre sonra, Kadın Ortak Çalışma Grubu'ndaki bir toplantıda yüzleri içtenlik dolu, 'isimleri bile kırlarda, bayırlardaki taşlar kadar ağır' işçi kadınları dinliyor, hiçbir şeye hafifçe dokunamıyor bu kadınlar, 'kurşunkalemleri süpürgeymiş gibi' kavrıyorlar, ağır kadınlar bunlar, gürbüz, başına buyruklar, kendilerine ait bir mizah duygusuna sahipler, ona boşanmanın, eğitimin, oy vermenin kadınlar için iyi olan her şey'in- önemini öğretiyorlar.
On sekiz yıl sonra, 49 yaşında, karşımıza başka bir halka açık toplantıdaki görüntüsüyle çıkıyor. Bu defa konuşmacı o; Londra Kadın Hizmetleri Cemiyeti'ne seslenen ateşli bir feminist. Onlardan ısrarla yuvadaki Meleği öldürmelerini istiyor, o Viktoria Dönemi'nden kalma, kadınlara her şeyden önce erkeklerini hoş tutmalarını, sevecen olmalarını, pohpohlamalarını, her türlü hile ve marifeti kullanarak kadınların da bir aklı olduğunu gizlemelerini öğütleyen yaratığı!
Bu Virginia Woolf, sert ve kararlı. Bir grup genç meslek kadınına yuvadaki Meleği boğmaya hazır olmaları gerektiğini, çünkü onu öldürmezlerse meleğin onların başarılı olma şanslarını öldüreceğini söylüyor. Bu meleğin peşinden gidenler, okuyucularını pohpohlayıp hoş tutmaya can atan nazlı yazar hanımlar oluyorlar, üzerine çiziktirdikleri kağıt kadar bile değeri olmayan cümleler yazıyorlar.

Bir yıl sonra yeniden rastlıyoruz ona, 50 yaşında, uluslararası üne sahip bir kişi, başarılı bir yazar ve eleştirmen. Trinity Colloge'in müdürü ondan Cambridge'deki Clark derslerini vermesini istiyor. Bu onura layık görülen ilk kadın, üstelik babası, edebiyatçı Sir Leslie Stephen'ın da bir zamanlar kabul ettiği bir onur. Artık üniversite öğrencisi çağında değil ama hala akademisyenlere nanik yapmaktan haz duyduğu için, öneriyi kibarca reddediyor.

Kadın erkek çoğu kişi, çokça peşinde koşulan onurlardan, bunların simgeldiği onaylamadan hoşlanır. O ise, pastadan pay kapıp sonra da hesap geldiğinde ödemek zorunda olmanın getireceği yozlaşmadan kaçınmak istiyordu. 'A Room of One's Own' (Kendine Ait Bir Oda) ve 'Three Guineas'da (Üç Guinea) kadınları lütfen öğrenciliğe kabul ettikleri için Oxford'la Cambridge'ı azalar. Kendine verilen onurdan vazgeçmek, Oxbridge profesörlerini azarlamayı sürdürme özgürlüğüne karşılık önemsiz bir belgedir. Gene de bu onurun babasından sonra kendisine de verilmesinden hoşlandığını gizlemeyecek kadar dürüsttü, babası olsa böyle onurlandırıldığı için onunla gurur duyardı. Yıllardır nanik yapmaya alışık olduğu için, Manchester Üniversitesi'nden önerilen onur üyeliğini ve Kraliyet Onur Nişanını'da reddetti.

Virginia Woolf'un bütün bu resimleri olumluydu. Onu cin gibi muzip haliyle, ateşli bir feminist olarak ve önerilen onur ve ünvanların yozlaştıramadığı ünlü bir yazar olarak gördük. Çağdaşları arasında onu o kadar yüce hatırlamayanlar da vardır. Bazılarına göre o, Bloomsbury'nin 'halsiz hamfendisi'dir; şahane bir münzevi, biri hakkında çıkan olumsuz bir eleştiriren sonra günlerce yataktan çıkmayan… Bazılarına göre ise Sanat Mabedi'nin cansıkıcı ve pek iddialı bir rahibesidir; ustalarına, Arnold Bennet ve H.G. Wells gibi devlere nasıl daha iyi romancı olabilecekleri konusunda akıllar veren, İngiliz romanının biçim ve içeriğini değiştirmeye kalkışan, onu kiremitten, sıvadan, iş anlaşmalarıyla banka hesaplarından arındırıp soldurmaya yeltenen bir fildişi kule esteti.

Bir de çok yakın arkadaşlarını eğlendirmek için kendi yarattığı bir resim var; soysop sahibi boş kafalı kadınlara dalkavukluk eden, hiç duraksamaksızın ya da pişmanlık duymaksızın, belki Galler Prensi gelecek diye onlardan birinin davetine gitmeyi yeğleyen, bu arada da Albert Einstein'la tanışma fırsatını kaçırdığından gülerek söz eden büyük burjuva züppesi Virginia Woolf.

Günlükleriyle mektuplarında çeşitli enstantanelerden oluşan bir albüm bırakmıştır bize. Bize bıraktığı resimler arasında zihni son derece berrak bir deneme yazarı da var: Shakespeare'in hayali kızkardeşi Judith'le söyleşir, bu yetenekli kadının neden oyunlar yazıp, soneler kaleme almadığını anlamaya çalışır. Ve de kocası Leonard'ın beş ciltlik otobiyografisinde çektiği enstantaneler var. Burada Virginia bir akıl hastasıdır, Leodnard ise onun hastabakıcısı ve psikiyatrı; onu Londra'nın hırgüründen, dostlarının taleplerinden korumaya hazırdır, her zaman tetikte, onun deliliklerine karşı savaş açma gayretiyle dopdoludur; ama Virginia'nın ceplerine ağır taşlar doldurup , Sussex'deki yazlık evlerinin yakınlarındaki Ouse nehrinde boğularak intihar etmesini önleyemez.
Virginia Woolf okurlarına karşı onca dürüst olduğu için, bütün bu resimler bir arada varolur. Dili, her türlü perdelemeyi yarar, kendisine gizlenecek bir yer bulma konusunda her türlü çabaya karşı koyar. Sözcükleri keskindir, yağları, fazlalıkları atar, açığa çıkan kas, sinir, kemiktir. Biyografik denemelerinde, günlükleriyle mektuplarında hekim kendisidir, kendi kendisini ameliyat eder, başkalarının rüküşlüklerini sıyırır atar. Dürüstlüğü nedeniyledir ki, Virginia Woolf'u çağdaşlarımızın birçoğundan, perdelerinin gerisine gizlenmiş, ara sıra hava tahmini yapmak üzere ortaya çıkan komşularımızdan, dünkü televizyon programında birbirlerine saldıran yılan dilli meslektaşlarımızdan, bizi gazete makalelerinden derlenmiş bayat kırıntılarla beslemeye çalışan akrabalarımızdan daha iyi tanıyoruz.

Bunların aksine Virginia Woolf, zamanımızı hiç boşa harcamaz. Düşünceleri yenidir ve sadece onundur. Kanatlarını pencereye vuran bir güveti, bir duvarı ağır ağır tırmanan bir sümüklüböceğin izini ya da esrarengiz, resmi bir arabanın sıkışık Londra trafiği içinden yılan gibi süzülüşünü betimlerken, o anın capcanlı farkındadır; uçucu, kaçıcı olanı yakalayıp ele geçirmeye çalışmaktadır, saçmasapan bir çift gri eldivendeki, ya da iyi hazırlanmış bir aile sofrasındaki zaman ötesi unsuru ayırdedebilir.

Bir deniz feneridir o, kabarmış denizlerde yönümüzü bulmamıza yardım eden bir işaret feneri; yaşamlarımızı ışıtır, geçmişi kavramamızı, şimdinin sınırlarınızı daha iyi anlamamızı sağlar.
1941'de, ölümünden sonra, arkadaşı E.M. Forster ondaki göz kamaştırıcı çeşitliliği şu benzetmeyle özetlemiştir: '. Bakımlı bir bahçenin tarhında -esoterik edebiyatın tarhında- boy atması beklenen bir bitki ki, köklerini itiyor, çıkıyor, her yerde boy veriyor, girişteki yolun çakıllarını delip geçiyor, hatta mutfak avlusunun taşlarının bile. Her şeyle ilgilenirdi, yaşı artıkça ilgilendiği şeylerin sayısı da arttı, hayatı merak ederdi; hem sertti de, duyarlı ama sert.'

AİLE HAYATI
Birçok yazar kurduğu romanlardaki karakteleri yaratırken ailesinden yararlanır. Belki de Virginia Woolf'un ailesi onun için birçok yazarın ailesinden daha önemli olmuştur, çünkü evde öğrenim görmüş, yaşamının büyük bölümü ailesinin çevresinde dönmüştür. Yedi tane hizmetçi, onlara yardımcı olan bir dolu yetişkin kadın ve gün boyu türlü görevlerde çalışan silikçe erkekler görmekteydi.
22 Hyede Park Gate'teki altı katlı evde hiçbir zaman yeterince yer olmamıştı sanki. Üvey erkek kardeşinin istenmeyen sevgi gösterilerinden kaçan ergen Virginia Woolf, kendisini 'durmadan dalga yapan, kaba saba bir balinayla aynı akvaryuma hapsedilmiş talihsiz bir küçük balık'a benzetmiştir.

Virginia'nın annesiyle babası, Vannessa'yla Thoby'nin doğumundan sonra bir daha çocuk sahibi olmamaya karar vermişlerdi. Şans eseri, 1880'lerin doğum kontrol önlemleri kusursuz olmaktan uzaktı. Adeline Virginia Stephen 25 Ocak 1882'de Leslie ve Julie Stephen'in ikinci kızları ve üçüncü çocukları olarak dünyaya geldi.

Virginia'nın büyük burjuva ailesi, evlenme yoluyla aristokrasiyle akrabaydı; Bedford düşesi Virginia'nın annesinin birinci dereceden kuziniydi. Akrabalarından çoğu büyük işler başarmışlardı. Büyük teyzesi Julia Cameron, birinci sınıf bir fotoğrafçıydı. Bir büyükbaba ve bir amca, bir üvey kardeş ve Virginia'nın babası, hepsi de şövalyelik payesi almışlardı. Teyzesi Katherine'de Cambridge'de sırf kadınlara açık olan Newham College'ın başıydı.

Yetişkin bir kadın olduğu yıllarda Virginia, erkek akrabalarının başarısını kendi kendine açıklamaya çalıştı. Sınıflarının ataerkil düzeninin damgasını yiyip, onunla biçimlendirildiklerine inanıyordu, hocalarından iyi karneler almak, burslar ve ödüller kazanmak gibi.

Seçkin okullarda öğrenim görme şansına sahip olanlar için sistem gayet iyi işliyordu. O sıralar İngiliz İmparatorluğu'nun bayrağı hala yedi kıtada dalgalanıyor, İmparatorluk düzeneği İngiltere'nin Oxford ve Cambridge'de yetişmiş oğulları için hem anavatanlarında hem de denizaşırı ülkelerde işler yaratıyordu.

Akrabalarının her birinin 'bir makineye sokulmuş ve makinenin öbür ucundan, altmış yaşlarında bir Müdür, bir Amiral, bir Kabine Üyesi, bir Yargıç olarak çıkmış' oldukları sonucuna vardı.
Aile üyeleri, İngiltere'nin seçkin entelektüellerindendi. Hepsi iyi öğrenim görmüş, iyi okumuş kişilerdi, üstlendikleri görevler çok önemsenen görevlerdi. Babası ise çağdaşlarının boylarının ölçüsünü almaya kalkışmakla kanıtlamıştı entelektüelliğini; onun ölçüsü soysop ya da servet değil, çağdaşlarının başardıkları ahlaki önemi haiz işler ve topluma olan katkılarıydı.

Virginia'nın babası çalışkan bir Viktorya dönemi adamıydı. Thackeray'ın selefi olarak the Cornhill Magazine adlı derginin editörlüğüne getirilen Leslie Stephen bir günde 8000 kelimelik bir makale çıkartabiliyordu. İngiliz edebiyatının en bellibaşlı yazar ve eleştirmenlerinden biri, sonuçta onun üretkenliğini bile zorlayan bir girişimin, altmış beş ciltlik anıtsal Ulusal Biyografi Sözlüğü'nün editörü oldu. Hyde Park Gate'deki evi ziyaret eden yazar dostları arasında Henry James ve Goerge Meredith, John Morley ve Virginia'nın vaftiz babası olan James Rossel Lowell vardı.

Stephen-Duckworth birlikteliği, Virginia'nın her iki ebeveyninin de ikinci evliliğiydi. Annesi Julia'nın yakışıklı, varlıklı, saygı gören bir avukat olan Herbert Duckwort'la mutlu bir evliliği olmuştu. Herbert Duckwort, beklenmedik bir sırada, olmayacak bir biçimde incir koparmak üzereyken bir cerahat kesesi patladı ve ansızın öldü, ardında üçüncü çocukların hamile olan genç bir eş bıraktı. 24 yaşında dul kalan, çocuklarından büyüğü henüz üç yaşında olan Julia Duckworth kocasının ölümüyle çok sarsılmıştı. Sonradan Virginia'nın babasına, o sıralar çok mutsuz olduğunu, ölümün kendisine bahşedilebilecek en büyük armağan olabileceğini söylemişti.

Yoğun keder ve mutluluklarını anarken bir arkadaşına 'bir insan ne kadar mutlu ve mutsuz olabilirse, hem o kadar mutlu hem de o kadar mutsuz oldum' diye içini dökmüştü. Kocasının ölümü onu da yarı ölü etmiş, duygularını sağırlaştırmış, o da ölümü arzular olmuştu ama çocuklarının iyiliğini düşünerek, yükü başkalarının omuzuna atmaktansa onları en iyi biçimde yetiştirmek için yaşamayı sürdürmeye karar verdi.

Leslie Stephen'ın ilk evliliği Thackeray'in küçük kızı Harriet Martin ya da yakınlarının çağırdığı adıyla Minny'le olmuştu. Minny mahçup ve çocuksu bir kızdı, saçları tunç rengi, teni terütazeydi. İlk çocukları Laura''ın zihinsel özürlü olduğu hemen anlaşılmamıştı, onun geç gelişmesi anne babanın hoşuna gitmiş, 'nazlı' bir çocuk olduğunu düşünmüşlerdi. Laura'nın doğumundan beş sene sonra, Minny yeniden hamile kaldı. Hastalıkları olmuyor değildi, ama kasılmalarla gelen ölümü ani ve beklenmedikti. Minny kocasının kırk üçüncü yaş gününde öldü, Leslie Stephen doğun gününü bir daha hiç kutlamadı.

Güzel ve genç dul Julia'yla entellektüelliğiyle göz kamaştıran, uzun, gür sakallı, boylu boslu Leslie, sakin bir sokak olan Hyde Park Gate'in 20 ve 22 numaralı bitişik evlerinde komşu oldular. Birbirlerini çekici bulmaları ve birbirlerinin acısını anlamaları doğaldı. Sevecen duygular arttıkça arttı ve temkinli, uzunca bir flört döneminden sonra Leslie Stephen, Julia Duckwortk'a evlenme teklif etti.

Julia önce teklifi reddetti. Leslie, teklifini yineleyerek karşılık verdi ona. Acelesi yoktu, onu emektar İskoç çoban köpeği gibi düşünsündü; yumuşak, tatlı, sevgi dolu; bulduğu sevgiyle yetinirdi. Julia sonunda onunla evlenmeyi kabul etti. 'Karın olacağım ve sana iyi karılık etmek için elimden geleni yapacağım.' 26 Mart 1878'de evlendiler ve altı yıldan az bir süre zarfında 4 çocukları oldu: Vanessa (1879), Thoby (1880), Virginia (1882) ve Adrian (1883).

Annesi ile babasının sağladığı avantajlar, Virginia'nın yaşama ayrıcalıklı başlamasını sağladı. Her zaman 'kendine ait olan bir odası' oldu, yazmayı öğrenmek için gerekli yılları satın alacak parası da. Yemeğini pişiren, temizlik yapan, ihtiyaçlarını gören hizmetçilere yetecek kadar para da her zaman vardı.

Ne var ki, Hyde Park Gate'teki dışa kapalı yaşamın ve bu üç kollu ailenin en küçük kızı olmasının dezavantajları da vardı. Üvey erkek kardeşleri George ve Gerald, ondan on dört ve on iki yaş daha büyüktüler. Her ikisi de onun taze al al yanaklarını, yeşil gözlerini, dolgun dudaklarını çekici buluyorlardı.

Virginia Woolf, yaşamının son yılında çocukluğundan bir sahne hatırlar; üvey erkek kardeşi onu, yemek odasının dışındaki holde duran, tabak çanak koymaya yarayan bir yükseltiye çıkartıp oturtur. Virginia orada oturuken, Gerald'ın eli vücudunda dolaşır, onu bir aşağı bir yukarı okşar durur, parmakları gizli yerlerinde dolaşıncaya kadar da ellerini çekmez. Mahremiyetine yapılan bu tecavüzden tiksinen Virginia, yıllarca bu yüzden utanç duydu, varlığının derinlerinde bir yerde -ona binlerce yıl önce edinilmiş gibi gelen- dile getirilmesi zor içgüdüsel bir sıkıntı, sağır bir duygu sürdü gitti.

On üç yaşındayken Virginia annesinin ölümüyle birlikte başka bir darbe yaşadı. Julia Stephen üç aileye birden bakmaktan, doymak bilmez Sözlük'ün ciltlerini ardarda sıralamak gibi, kendi kendine yüklediği bir görevi yerine getirmekten ezilmiş, perişan düşmüş bir kocayı pışpışlamaktan iyice yorulmuştu. Onun ölümünden sonra ailenin üzerine bir kara bulut çöktü. Bir parmak hepsinin dudaklarını mühürledi, sessizce duygularını bastırmaları emrdildi sanki. Hiç ses çıkarmadan acı çekerek, yüklü duyguların sisine sarmalanmış halde kalakaldılar.

Aile üyeleri, Virginia'nın üvey kızkardeşi Stella'nın yakışıklı Jack Hills'le flörtü ve evlenmesi hikayesine dalınca evdeki cenaze havası da yavaş yavaş dağıldı. Bu bir nefeslik ara kısa sürdü. 1897 Temmuzunda, evlendikten üç ay sonra, hamile Stella apandisit teşhisiyle hastaneye kaldırıldı. Yanlış tedavi sonucu Stella ansızın öldü, aile yeniden yasa gömüldü.
Leslie Stephen artık yaşlı, mutsuz bir adamdı; yalnız, terkedilmiş, öfkeli ve umarsızdı, giderek kulakları duymaz oluyor, çocuklarından daha da uzaklaşıyordu. Önce Vanessa sonra da Virginia'ya karşı mantıksız davranışlarda bulunmaya başladı, kızlarının ev harcamalarını kötü idare edeceklerinden, beş parasız kalacaklarından aşırı derecede korkuyordu.
Leslie Stephen'ın kötüleşmesiyle birlikte Virginia'nın üvey kardeşi George hem anne hem de baba rollerini üstlendi. 18'indeki Virginia'yı yüksek sosyeteye tanıştırıyor, ne giyeceğine karışıyor, ona mücevherler hediye ediyor, o sıra moda olan balolara götürüyordu, elindeki fırsatları en iyi biçimde değerlendirmesini söyleyerek azarlıyordu. Virginia, bu atmosferde rahatsızdı, kah Lady Sligo'nun evinde dut yemiş bülbül gibi oturuyor, kah Lady Camarvon'un evinde çok fazla konuşuyor, o zamanlar için şoke edici, yakışık almaz sayılacak biçimde Platon göndermeler yapıyordu.

Yıllar sonra Virginia, George ve Lady Camarvon'la geçirdiği uzun, başarısız bir geceyi yazar. Gece biter bitmez yatağa girmek için can atmaktadır. Beyaz saten elbisesinin düğmelerini açar, mücevherleriyle tutturduğu çiçekleri çözer, iç eteklerini sıyırır. Beyaz ipek çoraplarını bir iskemlenin gerisine asıp yatağa girdikten sonra, artık unutmaya hazırdır, balodaki çolpalığını bir an önce unutmak istemektedir. Tam dalmak üzeredir ki kapı açılır, korkar. Gelen George'dur. 'Işığı yakma' diye emreder. Sevgi sözcükleri fısıldayarak yatağın üzerine atlar ve Virginia'yı kollarına alır.

Yirmi iki yaşında babasının ölümü, bundan iki yıl sonra da özellikle hayranlık duyduğu kişilerden biri olan ağabeyi Thoby'nin ani ölümü üzerine bir şok daha yaşadı. Anasız babasız, cinsel tacize uğramıştı, Stella'yla Thoby'si yoktu, artık Virginia kendini hiçbir zaman tamamiyle güvende hissedemeyecekti. Bütün bu kayıplar üstüste binince, Virginia iyice incinebilir oldu, yaşamın gerginliklerini taşıyamıyordu, zaman zaman denetimini kaybediyor, akıl hastalığına boyun eğiyordu.

EĞİTİMİ
Virginia'nın babası 1832'de, Kraliçe Victoria'nın İngiltere tahtına çıkmasından beş yıl önce dünyaya gelmişti. O zamanlar genç kadınlar erkeklerin süsü olmak üzere eğitilirlerdi; az çok müzik, dans, şarkı ve resim bilirler, ata binerlerdi. En iyi okullarda üniversitelerde öğrenim görmek oğullara tanınan bir haktı, kızlara değil. Ebeveynler oğullarını seve seve destekler, önce yatılı okullarda, sonra da Oxfrod ve Cambrige'de okumaları için para verirlerdi. Onları, şu ya da bu burs için yarışmak ya da devlet hizmeti veya serbest mesleklerden birinde kendilerine parlak bir kariyer yapmak konusunda yüreklendirirlerdi.
Virginia'nın annesi için kadın doğasının en yüksek ifadesi, başkalarına, kocasına, çocuklarına ve kendisi kadar şanslı olmayan insanlara hizmet etmekti. Cornwall St. Ives'da geçirilen yazların kurmaca ama temelde otobiyografik bir anlatımı olan To the Lighthouse'da (Deniz Feneri), Virginia, Mrs. Ramsay karakterinde annesinin bir portresini çizer. Mrs. Ramsay'ın günleri birbirine iliştirilmiş yararlı ve hayırlı işlerden oluşan bir zincirdir; genç, ukala bir akademsiyenin tepetaklak olmuş kendine güvenini yerine getirmek; oğullarından birinin babasına karşı olan öfkesinin yatışmasına yardımcı olmak; genç bir çifti birleştirerek çöpçatanlık sanatına katkıda bulunmak; deniz fenerindeki, kalça kemiği veremine yakalanmış küçük oğlana çorap örmek; kocasına her an 'çalışmalarının birinci sınıf olduğunu, konusunda ileri gelenlerin onun katkılarına çok değer vediklerini' söyleyerek güven vermek.
Virginia'nın annesinin yazdığı tek kitap olan 'Hasta Odaları İçin Notlar', ekmek kırıntılarının yol açtığı felaketleri, yıllar sonra kızının yazısında görülecek zeka ve incelikle çok büyük benzerlikler taşıyan bir üslüpla anlatır. Julia Stephen, yatalakların karşılaştığı bu ızdırap veren sorunu incelemeyi ihmal ettikleri için bilim adamlarının kulağını çeker. Düşman, ekmek kırıntılarıdır! Onları yenmek için, patates tarlasından bir böcek sürüsünü söküp atar gibi, kırıntıları da hasta yataklarından atmak için geniş çaplı bir sefere çıkılmasını önerir. Yazısı hafif ve eğlendiricidir.

Ne var ki Julia Stephen kızlarının kendilerini yaşamları boyu hizmet etmeye adamalarını isterken son derece ciddidir. Kadın doğasının en soylu ifadesini başkalarına hizmet ederken bulduğuna gönülden inanmaktadır.
Virginia'nın kendini adadığı meslekse yazmaktı. 1931'de meslek sahibi bir grup kadının önünde yazarlık ve eleştirmenlik kariyeri hakkında konuşurken, bir zamanlar her saygıdeğer Viktorya dönemi evinde ikamet eden 'Melek'in çıkardığı özel sorunlardan sözetti. Bu Melek, İngiliz toplumunun kurumlarının önerdiği kadınlık idealiydi; İmparatorluğun, Sömürgelerin, Kraliçe Victoria'nın ve Alfred Lord Tennyson'ın, ayrıca palazlanmakta olan orta sınıfların da katkısı vardı.

Virginia'nın, dergi ve gazetelerde erkeklerin yazdığı kitaplar hakkında eleştiri yazıları yazmaya başladığında, Melek ona her şeyden önce erkekleri hoşnut etmeyi öğütledi: 'anlayışlı ol; sevecen ol; iltifat et' Virginia'ya kendine ait görüşleri yokmuş gibi davranması öğütlendi. Son olarak, bir de Melek 'erden ol' öğüdünü verdi.

Kendine ait geliri olduğu için Virginia, Meleğin sözünü dinleyip de okurlarına yalanlar söyleme gereğini hissetmedi. Meleğin öğüdünü takmamaktan da ileri gitti. Virginia, kendisini dinlemeye gelenlere, Meleğe şöyle bir döndüğünü, onu gırtlağından yakalayıp oracıkta boğduğunu söyledi. Eğer mahkemeye çıkarılır da bu hayali yaratığı öldürmekle suçlanırsa, savunmasını meşru müdafaa fikri üzerine kuracaktı. Aksi halde, Melek sayısız kadın yazar, ressam ve besteciyi öldürdüğü gibi Virginia Woolf'un da öldürecekti. Virginia'nın çağdışı kadınların otobiyografilerinde, onların kendi meslek yaşamlarını kurmak için ne çok engeli yenmek zorunda kaldıklarından söz edilir. Virginia'nın, Viktorya İngilteresi'nde kadınları, Oxford'la Cambridge'ı meydana getiren üniversitelere yazılmaktan alıkoyan genel kabul görmüş kuralara çok öfkelenirdi. 'Kedine Ait Bir Oda'da 'Oxbridge' çayırlarında geçen bir olay tasarlar. Cambridge'dedir, kadınları kabul eden Newnham'la Girton benzeri iki okulu andıran 'Fernham' adını verdiği bir yerde yapacağı konuşmayı düşünmektedir. Düşüncelere dalmış bir halde, çimenlik bir alandan geçmektedir ki, üniversite bekçisi, bir 'mübaşir', arkasından koşarak gelir. 'Kadındım. Burası çimdi; şurası da yol. Sadece erkek öğrenciler ve bilim adamları ayak basabilirdi buraya; benim yerim çakıllardı'.

Kütüphanenin kapısında bir kere daha geri çevrilir. Orada nöbet tutan sevimli, yaşlı bir beyefendi onu içeri sokmama emri almıştır. Kadınlar, yanlarında ancak üniversitenin erkek öğrencilerinden biri olduğu takdirde kütüphaneye alınabilirler.
Fernham'da okuyan kadınlar için hazırlanan yemekler de alçaltıcıdır. Yemek, süssüz bir kapta sunulan et suyuyla başlar. Dana eti, sebze ve patatesten oluşan ana yemek kadar, tatlı olarak verilen eriklerle sütlaç da herhangi bir yaratıcılık belirtisi taşımaz. Yemek yiyenler, aralarında şarap sürahi yerine, bir sürahi dolusu su dolaştırırlar. Virginia bu tür yemeklerin genç kadın öğrenciler üzerindeki etkisini şöyle dile getirir: 'İnsan yemek yememişse, iyi de düşünemez, sevişemez, uyuyamaz'. Bu sırada, Oxbridge yemekhanesinde delikanlılar gayet lezzetli bir somon balığını ya da bembeyaz krema sosuyla kaplanmış bir dilbalığını veya tombul, çıtır çıtır bir keklik, yanında birer metelik inceliğinde ama yumuşacık, tereyağda kızarmış, patates dilimlerini götürmektedirler.

Leslie Stephen'ın kızı Virginia'nın aldığı eğitim, 'Kendine Ait Bir Oda'daki Fernham'lı öğrencilerin aldıklarından çok daha az yoksunluklarla doluydu. Yatılı okuldan eve gidip gelen ağabeyi Thoby'den Homeros okumanın ne kadar zevkli olduğunu duyan ve zaten Latince öğrenmekte olan Virginia, Yunanca özel ders almak ister ve alır da. Dahası, babası zekasına ve edebiyata olan ilgisine saygı duyar. Leslie Stephen, Virginia'nın dokuzuncu yaş gününde karısına gurula 'tıpkı bana benziyor' demiştir. 15 yaşındayken Virginia, babasının kütüphanesinden istediği kitabı alıp okumakta özgürdü. Bu özgürlüğü tanımanın yanı sıra, babası onun zekasına olan güvenini gösteren bazı kitaplar da seçti Virginia için; Froude'ın Carlyle'I, Creighton'ın Kraliçe Elizabeth'I, James Russel Lowell'in Şiirler'I, Macauley'in Tarih'I, Carlyle'in Fransız Devrimi, Arnold'ın Roma Tarihi, kendisinin yazdığı, dostu Henry Fawcett'in biyografisi ve birçok diğerleri. Anlaşmışlardı, bu kitapları babasıyla tartışacaklardı.

Babasının okuma konusunda verdiği tek öğüt de sağlamdı: 'Bak canım, okumaya değerse, iki kere okumaya da değer' Onu her kitabın erdemleri hakkında fikir belirtme konusunda yüreklendirdi. Kurmaca kişi ve olayları olduğu kadar gündelik yaşamdan alınma olayları da tartışırken, bencilce, uyduruk görüşlerle etik değerlerin süzgecinde geçmiş olanlar arasında ayrım gözetmeyi öğrendi Virginia.

Örneğin babasının tanıdığı olan bir hanım, Cornwall gezisi boyunca yağmurlu geçen havadan yakınmıştı. Leslie Stephen kendisini hiçbir zaman demokrat addetmemişti. Gene de bu keyfi kaçmış gezgine üzülmekten çok, fazla yağmurun zavallı çiftçinin mahsülüne zarar verebileceğini düşünerek üzüldü. Kadının hoşuna gitmeyeceğini bilse de bu görüşlerini açıkça söylemekten çekinmedi.

Leslie Stephen, yazdıklarına tepkiler gelsin, geleneksel değerlere meydan okunsun, çokça değer verilmiş yazarların değeri yeniden saptansın, bunlara da hazırdı sonraları Virginia Woolf'un deneme ve eleştiri yazılarında da görülecek özelliklerdi bunlar.
Eğitiminin bir parçası olmak üzere Virginia'ya sevdiği şeyleri okumasını öğütledi, sırf sevdiği için hem de. Ona zevk vermeyen bir kitaba hayran olurmuş gibi yapmasındı. Bunlar basit okuma sanatı dersleriydi.

Yazma sanatı dersleri de aynı derecede kısaydı.
Ona mümkün olduğunca az sözcük kullanmasını, anlaşılır yazmasını, söylemek istediği kadarını yazmasını öğütledi, daha fazla değil. Geri kalanını sen kendin öğreneceksin, dedi. Eleştirmen olarak ise, yazarlara yaşam boyu kendisinin de uymaya çalıştığı bir öğüt vermiştir; yazar kendisi olma cesaretine sahip olmalıdır.

Ünlü bir üniversiteye gitmemekle Virginia, çağdaşlarıyla yarışmak, bütün yazarların yüzleşmesi gerekli mücadele için kendini pekiştirmek fırsatlarından da yoksun kalmıştı. Gene de evde gördüğü teşvik, dikkat ve saygıyla İngiltere'nin en seçkin edebiyatçısıyla edebiyat çalışmaktan gelen eğitim bunları rahatça karşılıyordu. Zaten ne babası ne de kendisi üniversitede görülen eğitime pek güvenmemişlerdi.

Babası Clark derslerinden ilkini verdikten sonra, derse gelenlerin, anlattıkları iki, üç kitap okuyarak da öğrenebileceklerini, bunun da derslerde harcadıkları zamanın ancak yarısını alacağı sonucuna varmıştı.
Başarılı bir yazar olduktan sonra Virginia Woolf, çoğu -orta karar- öğretmenin, kimseye eleştirisel gözle okumayı öğretemeyeceklerini düşündüğünü söylemiştir. Shakespeare okumanın yolu, diyordu, onun oyunlarının iyi, ucuz bir basımını almak, sonra oturup okumaktır. Okur Hamlet'i anlamakta zorluk çekiyorsa, onu tanımalıydı, eve çaya çağırmalı, onunla biraz vakit geçirmeliydi. Başkalarından yazmayı öğrenmenin mümkün olduğundan da kuşkuluydu. Babasının dersleri kısa, basit ve yararlı olmuştu. Gerisini yazar adayına bırakmak en iyisiydi
Virginia, yaşıtı öğrencilerle karşılaşma, onlarla yüzyüze gelip tartışma fırsatı bulamamıştı. Önce Kensington'daki Hyde Park 22 No'da, daha sonra da Bloomsbury Garden Meydanı 46 No'daki yeni evlerinde, ağabeylerinin ve kızkardeşinin arkadaşlarıyla tanışmaya başlayınca eğitimindeki bu açığı da kapattı.

AKIL HASTALIĞI
Olgukluk yaşına eren her kişi zor günlerde, kayıplarla, uzaklaşıp giden sevgililerle ya da vaktinden önce ölen anababalar, erkek ve kızkardeşlerle başetmek zorundadır. Bazen acı, eleştirinin kırbacıyla iner, bir babanın sert sözleri derinden yaralar, bir çocuğun kendine güvenini sarsar, onu ansızın bir değersizlik ve bunalım seline boğar. Her çocuğun anılarında böyle acı dönemler vardır.
Virginia, aile yaşamının kaçınılmaz tregedyalarına karşı birçok çocuktan daha duyarlıydı. Annesi, o üç yaşındayken ölmüştü. 'Onun ölümü' demiştir, 'başıma gelebilecek en büyük felakettir.' Birçok çocuk annesini, babasını ya da her ikisini birden kaybeder ama bunu Virginia gibi sinirsel çöküntü geçirmeden atlatır.

Pekaz çocuk Virginia'nın babasının evde yarttığı kadar derin bir yas dönemine takılıp kalır. Giderek sağırlaşan Leslie Stephen, iniltilerinin ne kadar yüksek perdeden çıktığını farketmiyordu. İki kere dul kalan Leslie, iki karısına da yaşamı süresince yeterli sevgiyi gösteremediğini, onları ne kadar sevdiğini söylemediğini düşünerek suçluluk duyuyordu.

Belki de onunla duygusal bir dayanışma göstermek için Virginia, babasından daha rahatsız olduğunu kanıtlayan belirtiler sergilemeye başladı. Artık ailenin en hasta üyesi oldu; ardarda sinirsel bozukluklar sergiliyordu. Derin bir sıkıntı içindeydi; başkalarından dehşet duyma derecesinde korkuyordu. Kendisine sesnelindiğinde kıpkırmızı oluyordu. Nabzı hızlı atmaya başlıyordu. En kötüsü de, ona başkalarının duymadığı bir takım şeyler söyleyip duran korkunç iç seslere kulak veririken kapıldığı dehşet duygusuydu. Aile doktoru, gündelik yaşamındaki sayısız kısıtlamalar cümlesinden olmak üzere, derslerine ara verdirdi. Ondan sonra Virginia'yı tedavi eden bütün doktorlar, ona bu çeşit bir reçete uygulayacaklardı.

1904'te, babasının ölümünden sonra, ikinci, daha ciddi bir ruhi çöküntü yaşadı. Babasını, kızkardeşi Vanessa'nın ya da erkek kardeşi Adrian'ın sevdiğinden daha çok seviyordu ve kanserden ölmeden önce uzun süre can çekişmesi onu iyice tüketti. Yeniden, ona ısrarla çılgınca şeyler yapmasını söyleyen sesler duymaya başladı. Bu sesler, onu geçmişteki 'serkeşlikleri' yüzünden cezalandırıyorlardı. Onları susturmak için, yemek yemekten vazgeçmeyi denedi. Ve ilk intihar girişiminde bulundu.
İVntihar girişimi, ciddi olmaktan çok bir tavırdı belki de; atladığı pencere yere yakındı, bu yüzden, düşünce ciddi bir yara almadı. Aklı iyice karışmış vaziyette odasında yatarken, kuşlar Yunanca ötüşüyorlarmış, açelya tarhlarına gizlenmiş VII. Edward, oradan açık saçık laflar ediyormuş gibi geldi ona.

Virginia 1910'da bir ruhsal çüküntü daha geçirdi. Bu çöküntünün nedeni, öncelikle çok geçmeden bitirmeyi ümid ettiği ilk romanı The Voyage Out'un (Dışa Yolculuk) karşılaşabileceğini düşündüğü olumsuz okur tepkilerinden duyduğu korkuydu. Aynı zamanda kızkardeşi yeni doğan ilk çocuğunun bakımıyla uğraşırken, kendisinin eniştesi Clive Bell'le flört etmesi, bundan duyduğu suçluluk da vardı. Sonraları Virginia o sıralar sergilediği düşüncesizlik ve sadakatsizliğin 'kendisine yapılmış, yapılacak herşeyden daha çok içini kanırttığını' itiraf edecekti. Vanessa, Virginia'nın davranışı karşısında incinmiş ve hayal kırıklığına uğramıştı. Dr. Savage'in öğüdüne uyarak Virginia'nın özel bir bakım evine, Twickenham'daki Burley Park'a girmesini sağladı.

Virginia, oraya 1912 Şubatında, Leonard Woolf'tan evlenme teklifi aldıktan hemen sonra bir kere daha girdi. Bu geçirdiği dördüncü ruhi çöküntüydü. O sıralar, o, erkek kardeşi Adrian ve ağabeyi Thoby'nin yakın arkadaşı olan Leonard, Brunswick Meydanı'nda, aynı evde oturuyorlardı. Her biri binanın bir katını kiralamıştı. Woolf, Seylan'daki devlet memuriyetinden altı aylık izin almış, Londra'da bulunuyordu. Virginia, karar verme konusunda kendini baskı altında hissediyordu, çünkü kabul etmesi Leonard'ın görevinden istifa etmesi demek olacaktı. Virginia, Leonard'ın acele cevabını beklemeye hakkı olduğunu ve bu cevabın gelecekteki kariyerini etkileyeceğini biliyordu. Gene de, belirsizlikler içindeydi ve karar veremiyordu.

VVirginia, geçmişinde 17 yıllık akıl hastalığı yatan, otuz yaşında bir kadın olarak, çok parlak bir kısmet olmadığını biliyordu. Evlenmek, Vanessa gibi bir aile kurmak, yerleşmek, güvencede olmak istiyordu. O zaman neydi onu duraksatan? Neden atlamadı bu fırsatın üstüne?

Leonard'ı sevmiyordu. Öpüşleri onu heyecanlandırmıyordu. Virginia bunu ona söyledi ama Leonard teklifinde ısrar etti. Dahası, Leonard'ın geleceği de parlak değildi. Neredeyse beş parasızdı. Buna karşılık Virginia'ya, babasından ve bir teyzesinden hiçbir zaman geçim derdi çekmemesini sağlayacak kadar para kalmıştı. Bir başka duraksama nedeni de Leonard'ın Yahudi oluşuydu. Virginia, İngiliz toplumunun, Yahudileri aralarına tamamen kabul etmemiş bir kesiminin üyesiydi.

Virginia'nın kuşkularını yenmesinden sonra, Virginia Stephen ve Loenard Woolf, Londra'da, St. Pancras mahallesindeki nikah memurluğunda 10 Ağustos 1912'de evlendiler. Bu evlilikle, Virginia sadece bir koca değil, yaşamının geri kalanını tamamen idaresine alabilecek yetenekte bir hemşire-bakıcı, kahya-mabeynci edinmişti.

Davetlerde ne kadar kalacağına, ne zaman çıkıp gideceğine karar veren Leonard'dı. Beşinci kez bunalım geçirmesinden sonra Bloomsbury'den Richmond'a taşınmalarına karar veren de Leonard olacaktı. Burası aileden ve dostlardan yeterince uzaktı, olur olmaz zamanlarda uğrayıp onun Virginia için saptadığı rutini bozmaları ihtimali azalacaktı. Belki de en önemlisi Virginia'nın çocuk doğuracak, aile kuracak kadar sağlıklı olmadığına karar veren de Leonard oldu.

Bu titiz yönetim altında yaşamak sonuçta Virginia'nın işine yaradı. Ama önce değişikliğe ayak uydurması ve Leonard'ın önerdiği yeni düzenlemeleri kabul etmesi gerekiyordu. Bu da zaman aldı ve ancak büyük kişisel mücadelelerden sonra gerçekleşti.
9 Eylül 1913'te, yalnızca 13 aylık evlilikten sonra, Virginia yaşamını çıkmazda hissederek intihara kalkıştı. Bu intihar denemesi, birincisinden çok daha ciddiydi. Bu defa 100 gram veronal yuttu, bu onu öldürmeye yetecek bir dozdu.
Şans eseri, Brunswick Meydanı'nda oturan bir dostlarından biri, St. Bartholomew hastanesinde cerrahtı. O ve Leonard, hastaneye koşup bir pompa kaptılar ve Virginia'nın midesini yıkadılar. Virginia'nın yaşamını kurtarmaları saatler aldı.

Beşinci bunalımı sırasında Virginia Woolf, Twickenham'daki bakımevine geri dönemeyecek kadar rahatsızlandı. Bu durumda, onun ruh hastası olduğu hakkında karar aldırıp tımarheneye sokup sokmamak, kocası sıfatıyla Leonard'a kaldı. Allahtan Virginia'nın üvey kardeşi George, Susex'deki büyük evini onların kullanımına açınca Leonard da karar verme zorunluluğundan kurtuldu.
İki ay sonra, biraz iyileşir iyileşmez, Virginia iki hemşire eşliğinde o, Venessa ve Adrian bir zamanlar ortaklaşa kiraladıkları Asheham House'a taşındı. 1915 Eylülünde, intihar girişiminden iki yıl sonra, Virginia çok daha iyileşmişti. O ve Loenard Asheham'dan ayrılıp Blommsbury'deki dost ve akrabalardan on mil uzağa, Richmond'a yerleştiler.

Geri kalan yaşamı boyunca Virginia dönem dönem akıl hastalığı krzileri geçirdi. Ama 1915'ten sonra artık bu krizler ne şiddet ne de süre açısından beşinci bunalımı gibi olmadı.
Geri kalan yirmi beş yıl boyunca Leonard'ın bakımı altında, sadece kısa aralar vermek suretiyle yazarlığı sürdürebildi. Ruhi dengesi bozulur bozulmaz Leonard yazmayı bırakmasını söylüyordu. 1915-1939 arası ayda ortala iki gün hastalandığı göz önüne alındığında yine de sağlığı yerindeydi. Bu değerlendirme, 1970'ler İngilteresindeki emekçi kadınların ayda ortalama bir buçuk hastalık ortalamalarına oranla iyi sayılır.

Romanlarını yazarken Virginia çektiği zihinsel acıların anılarından ve kendisini tedavi eden doktorlarla edindiği deneyimlerden yararlanır. Dışa Yolculuk'un kadın kahramı Rachel, ağır ateşliyken Virginia'nınkine benzer sanrılar geçirir. Mrs. Dalloway'de, I. Dünya Savaşı sırasında tanık olduğu cinayet ve katliamların anılarını üzerinden atamayan, savaştan yeni dönmüş genç Septimuss Smith sesler duyar ve annesinin ölümünün hemen ardından, Virginia'ya olduğu gibi, duyguları körelir, tatma ve dokunma duyularını yitirir.

Septimuss'un tedavisinden sorumlu iki doktoru, Dr. Holmes'la uzman doktor Sir William Bradshaw'u küçültücü biçimde çizişinden, Virginia'nın psikiyatri mesleği hakkında çok iyi şeyler düşünmediğini anlıyoruz. Dikkatini hastalığına vermek yerine Dr. Holmes'e dalar, bu eski güzel Blomsbury evindeki eşyaların üzerinde göz gezdirir, duvar kağıdının altında gizlenmiş kaplamayı hissetmek için eliyle duvarı yoklar, ama aynı düzeni hastasının gösterdiği belirtilen işaret ettiği illeti bulup çıkarmak için hastasını muayene etmeye harcamaz.

Sir William Bradshaw karakterinde psikiyatrinin burnu büyüklüğüne saldırırken, Virginia Woolf Aynı zamanda psikiyatrların toplumun dalkavukları olarak, toplum düzenini korumak ve sürdürmek için ne gibi hizmetlerde bulunduklarını gözler önüne serer: '... Sir William ölçüye taparken, yalnız benliği rahata kavuşmakla kalmıyor, İngiltere'yi de rahata kavuşturuyordu; ülkenin delilerini kapatıyor, doğumu yasaklıyor, umutsuzluğu cezalandırıyor, hastaların kendi kişisel görüşlerini sürdürmelerine olanak vermiyordu; ta ki onlar da onun ölçü yetisini benimsesinler... Bundan ötürü sayıyordu onu meslektaşları, astları ondan çekiniyor, bu arada hastalarının dost ve akrabaları, dünyanın sonu ve Tanrı'nın doğuşu hakında kehanetlerde bulunan dişi ve erkkek hastaları yatakta süt içmeye zorladığı için ona büyük bağlılık duyuyorlardı. Bu tür olaylardaki otuz yıllık deneyimiyle yanılmaz içgüdüsüyle Koca Sir William; şu akla yakın bu değil, hep kendi kişisel ölçüleri' (Mrs. Dalloway, Çev.: Tomris Uyar)

Virginia Woolf, başına ne gelirse gelsin, olay ne kadar kişisel ya da acı olursa olsun, deneyimi nesnelleştirmeden önce onu uzunuzadıya evirip çevirdi ve çözümledi. Zamanı gelince de, yazısını ve güncelerini zenginleştirmek için bunlardan yararlandı.

SON YILLARI
Virginia Woolf'un intiharı bizi bir bilmeceyle karşı karşıya bırakır; etrafı kendisini seven dost ve akrabalarla çevrili başarılı bir yazar ve eleştirmen neden intihar eder? Yaşamını ona adamış, onu korumaya, her gereksinimini karşılamaya uğraşan bir kocası olan bir kadın neden canına kıyar?

Frued'a göre iş ve aşk, yaşamındaki en önemli iki etkinliktir. Virginia her iki alanda da şanslı görünüyordu. Çok disiplinli, üretken bir yazardı. Her sabah üç saat yazı yazardı. Öğle yemeğinden sonra sanatının daha az zahmet gerektiren yanlarıyla uğraşıyordu; kitapların ya da yayınlanacak makalelerin provalarını okumak ya da sabah elle yazılmış sayfaları gözden geçirip daktiloya çekmek gibi.

Eserleri ona ün ve saygınlık getirdi. Kitapları nedeniyle, Başbakan 1935'te, o zamanlar kadınlara pek az tanınan bir saygı gösterisi niteliğinde olmak üzere, onu Kraliyet Onur Nişanı listesine önermeye hazırdı. Öneriyi reddetti Virginia, böyle ödüllere 'düpedüz saçmalık' diyordu, Üç Guinea'da bunlarla çok alay etti.

1930'larda Virginia Woolf'un romanları uluslararası ün kazanmış durumdaydı. 1937'de de Yıllar (The Years) kısa zamanda Amerika'da bestseller listesinin tepesine tırmandı. Romanları Atlantik'in iki yakasında da dergilerin ilk sayfalarında tanıtılıyordu. Satışlarını sürdürmeye can atan Amerikalı editörler, onun kısa hikayelerini ve denemelerini satın almak için parlak tekliflerde bulunuyorlardı. Virginia'nın gururu, İngiliz tarihçi Edward Gibbon'ın doğumunun yüzüncü yılı dolayısıyla yazdığı makalenin Maynard Keynes tarafından övülmesiyle, haddinden fazla okşanmıştı. Keynes bu yazının Gibbon hakkında yazılmış başka denemelerden kat kat başarılı olduğunu söylemişti.

Virginia'nın evlilik yaşamı Leonard'ın koca olarak davranışmalarıyla ilgili skandal ya da dedikodularla da gölgelenmiyordu. Leonard dikkatli ve her zaman cansiperane bir kocaydı, onu dostlarının müdahalesinden korur, kaldıramayacağı sosyal angajmanları püskürtür, hatta zaman zaman moralini ve çalışma gücünü ayakta tutabilmesi için yalan bile söylerdi. Eski Bloomsbury'den insanlarla görüşmeyi, The Memoir Club'ın (Anılar Derneği) toplantılarında eski sıkı dostlukları tazelemeyi seviyordu Virginia. Buna ilaveten, artık evden ayrılıp kendi yaşamlarını kuracak yaşa gelmiş kız ve erkek yeğenlerde ona gönül maceralarını ya da yeni başladıkları meslek hayatlarında karşılaştıkları zorlukları anlatarak Charleston ve Monks House'daki aile ziyaretlerini şenlendiriyorlardı. Yaşamı zengin, derin, bazen taşma derecesinde doluydu.

Daha yakından bakılacak ve kendi bakış açısından değerlendirilecek olursa yaşamının son yıllarında karanlık köşe bucaklar, üzüntü hatta umarsızlık nedenleri olduğu görülür. İspanya İç Savaşına gönüllü ambulans şöförü olarak katılan yeğeni Jullian Bell bu savaşta ölür. Ölümü herkesi özellikle de annesini perişan eder. Yıkılan Vanessa günlerce yataktan çıkamaz. Virginia Londra'da onun başucunda oturur, acısını hafifletmeye, gereksinimlerini karşılamaya, onu yeniden gündelik yaşamın rutinine döndürmeye çalışır.

Eski dostları ölümüştür; Lytton Strachey, Roger Fry, Hyde Park Gate'deki evde ona Yunanca öğreten Janet Case, bir zamanlar Garsington Köşkü'nde ve Gower Sokağı'ndaki salonlarına devam ettiği Lady Ottoline Morrell. Bu iki kadının ölüm yazılarını Times gazetesi için kaleme alan Virginia Woolf Olur.

1939'da, II. Dünya Savaşı'nın başlamasından hemen sonra, intihar Virginia'nın çok düşündüğü bir konudur. Bir Yahudi olarak Leonard, Nazi tehlikesinden Virginia oranla daha derinden etkilenmiştir. Savaşın patlak vermesini beklerken, yaşamını 'insanın kötü, isimsiz bir dehşetten kaçmaya çalıştığı o kabuslardan biri'ne benzetir. Britanya savaşı başladıktan sonra, Ouse vadisinin üzerinde yapılan hava çatışmalarını seyrettikleri sıralar savaş artık iyice kapılarına gelmiş dayanmıştır. Londra'da Luftwaffe'nin hava saldırıları evlerinin bir bölümüyle The Hogarth Press'in Tavistock Meydanı ve Mecklenburgh Meydanındaki bürosunu yerle bir eder.

Woolf'lar bazıları Virginia'nın babasının kütüphanesinden kalma, bazıları Leonard'la evlilikleri boyunca biriktirdikleri, kimileri de The Hogarth Press tarafından basılmış binlerce kitabı kurtarmayı başarırlar. Bunların çoğunu Monks House'e taşıdılar, orada bu kitaplar karmakarışık, dengesi bozuldu bozulacak kuleler halinde masaların, iskemlelerin üzerinde durdu. Dana derisi kaplı cilt cilt Fransız ve İngiliz klasikler, şimdi kir pas içinde yerinden yurdundan olmuş göçmenler gibi ortalıkta bekleşiyordu. Evdeki bu dağınıklık ne Leonard'ın ne de Virginia'nın sinirlerine iyi gelmedi.

Erkek kardeşi Adrian 'Hitler'in acımasızlığına boyun eğmektense intihar edeceğine' karar verdi. Doktor olduğu için elinin altında öldürücü dozda zehir vardı, bunları gerekirse Leonard ve Virginia'yanın da kullanabileceğini söyledi. Savaşın iyice gelip kapılarına dayandığını düşünmelerine koşut olarak, Woof'lar garajın kapısı kapayıp, intihar etmekten söz eder oldular. Ama biraz düşününce Virginia ölmek istemediğine karar verdi, güncesine şunları yazdı: 'Sonumun garaj olmasını istemiyorum. Daha on yıl yaşayıp kitabımı yazmak istiyorum...'

Anlaşılan o ki, onu savaştan da daha çok etkileyen yazdıklarının gerçek değerini tartmaktaki kararsızlığıydı. Birçokları gibi onun yaşamını da tüzel felaketlerden çok özel sorunlar sarsıyordu. 'Şapkasını iğneleyen yaşlı bir kadın' diye yazar, savaşın bütün gürültü patırtısından' daha gerçektir.

Kitaplar hakkında duyduğu kuşkuların, II. Dünya Savaşı'ndan da öncesine rastlayan uzun bir geçmişi vardı.
1936'da Yıllar'ı yeniden gözden geçirirken dğerlendirme ibresinin deli gibi ileri geri gittiği görülür; bir gün, romanı 'etkisiz bir laf salatası... alacakaranlık dedikodusu... kendi yeteneksizliğimi böylesine sergilemek' olarak nitelendirir. Ertesi sabah yine aynı romana dalar, fikrini değiştirir. Bir gecede kitap 'dolu, kıpır kıpır, canlı bir kitap... bu kitapta iş var bence' olmuştur. Üzerinden iki ay geçtikten sonra 'tam bir fiyasko'dur, ardından da şu sözler gelir 'Dün romanı gene okudum, büyük sıçramalar ona büyük bir acı verir, dengesi bozuldu bozulacak kitap kulelerinin sarstığı bir kendine güveni, daha da sarsar.

Cesaret, Virginia'nın en hayran olduğu erdemdi. Bir yazarın sözcükleri ardarda dizmesi için gereken kendine güvene sahip olmadığı halde yazmayı sürdürmekle kendisi en büyük cesaret örneğini verdi. 'Başı... hala kıvrım kıvrık sinirken' yazmayı sürdürmek için bir hasta programı hazırladı kendine; öğle yemeğinden sonra dinlenme ve 'sadece gözünün kapağıyla okuma'. Tek bir yanlış adım, 'doludizgin umarsızlık, kendini tutamayıp uçma ve bütün o tanıdık perişanlık' anlamına geliyordu.

26 Şubat 1941'de Perde Arası'nı bitirdi ve müsveddeyi Leonard'a verdi. Leonard kitaba bayıldı, hemen basmalarını önerdi. Virginia bu son romanı yazarken ızdırap çekmemişti; tam tersine her bir sayfasını yazmaktan tat almıştı. Okuduktan sonra hoşnutluğu kayboldu. Son düşüncesi kitabın epey bir gözden geçirilmeye ihtiyacı olduğuydu. Yargısındaki bu kayma, Yıllar hakkındaki eleştirel değerlendirmelerinin gelgitini hatırlatıyordu. 'Bu sözüm ona romanı' yayımlamanın bir hata olacağını, onun çok 'zayıf ve kabataslak' olduğunu düşünüyordu artık.

1941 Martında, intihar ettiği ay, Virginia güncesini, sadece iki defa yazmıştır; ikisinde de dolaylı ya da dolaysız, bir intihar olasılığından söz edilmez. İntihar planını ne zaman kurduğu bilinmiyor. Sessizliğini anlayabiliyoruz. Ciddi olarak intihar etmeyi düşünenler bunu başkalarına pek söylemezler. Çünkü söyledikleri kişi ya onları bundan vazgeçirmeye çalışır ya da planlarını gerçekleştirmemelerini sağlamak için önlemler alır. Yaşamının son on günündeki olaylar dizisi eksiksiz olarak saptanamamıştır. Bu son günleri yeniden kurarken Loenard, 18 Mart günü onun sulama çayılarında yaptığı gezintiden iliklerine kadar ıslanmış olarak döndüğünü görünce 'korkunç bir huzursuzluğa kapıldığını yazar. Hendeklerden birinin kenarında ayağı kayıp, suya sarılmış göründüğü düşünür. Kayma hikayesi tamamiyle akla yakındır, çünkü son dört yıl içinde ayrı ayrı iki suya düşme olayı daha yaşamıştır.

Bu olaydan sonra Leonard, Virginia'nın ağır bir depresyona girmiş göründüğünü, yazar. 20 Martta Virginia, Vanessa'dan iyi niyetli ama gene de düşüncesiz bir mektup almıştır. Vanessa mektupta Virginia'ya yeniden hastalanmamaya çalışmasını öğütlemekte, böylece ona kendine hakim olabileceğini, geçireceği bir sinirsel rahatsızlığın hem Leonard hem de Vanessa açısından ne büyük bir külfet olacağını hesaba katarak kendini tutabileceğini ima etmektedir. Kızkardeşi katı bir soru sorar ona 'ne yaparız işgal edildiğimizde, eğer sen kendine bakamayacak durumda olursan...' Virginia'ya aklını başına toplamasını söyledikten sonra Vanessa mektubuna şöyle laf olsun gibilerinden, 'bir ara telefon edip, hatırını soracağını' söyleyerek son verir.

Leonard ve Vanessa'ya yazdığı ayrı ayrı intahar mektuplarında Virginia, yeniden sesler duyduğunu, çalışması üzerinde yoğunlaşamadığını söyler. Leonard'ı mutsuz ettiğine inanmıştır. Leonard ona bakma zahmeti olmaksızın işlerini daha iyi yapabilecektir. Son yargısı 'senin yaşamını berbat etmeye devam edemem'dir.

28 Mart Cuma günü, Leonard, Monks House'da bahçeyle uğraşmaktaydı. Virginia yürüyüşe çıktı. Leonard onunla birlikte öğle yemeği yemek için eve girdiğinde şöminenin üzerinde intihar mektubunu buldu. Okuduktan sonra deli gibi Ouse ırmağının kıyısına koştu, çayırlarda dört dönerek Virginia'yı aradı. Çok geç kalmıştı.

Virginia o sabah bir şey yazamamıştı. Leonard'ın önerisine uyarak hizmetçiye Leonard'ın odasını toplamakta yardım etmeye çalıştı. Çok geçmeden bundan yoruldu ve odayı terketti. Daha sonraları, 11:30 sıralarında, hizmetçi onun mantosunu ve bastonunu alıp evin çevresinden uzaklaştığını gördü. Irmağa varınca bastonunu kıyıya uzattı, ceketinin ceplerini büyük taşlarla doldurarak suya girdi. Üç hafta sonra çayırlıkta oynayan çocuklar ırmağın altlarına rastlayan yerde cesedini buldular.

Leonard, onun cesedini yaktırdıktan sonra küllerini Monks House'daki bahçeye, büyük karaağaçlardan birinin altına gömdü. Mezar taşındaki yazıt, Dalgalar'ın son cümlesidir: 'Kendimi sana doğru savuracağım, yenilmeksizin ve boyun eğmeden, ey ölüm!'

ESERLERİ
The Voyage Out (Dışa Yolculuk, 1915;
Night and Day (Gece ve Gündüz) 1919;
Kew Gardens (Kew Bahçeleri) 1919;
Monday or Tuesday (Pazartesi ya da Salı) 1921;
Jacob's Room (Jocob'un Odası) 1922; The Commen Reader (1. Cilt) 1925;
Mrs. Dalloway, 1925;
To the Lightouse (Deniz Feneri) 1927;
Orlando, 1928;
A Room of One's Own (Kendine Ait Bir Oda) 1929;
The Waves (Dalgalar) 1931;
Letter to a Young Poet (Genç Bir Şaire Mektup) 1932, The Commen Reader (2. Cilt), 1932; Flush, 1933;
The Years (Yıllar), 1937;
Three Guineas (Üç Guinea), 1938;
Roger Fry; A Biography (Roger Fry; Bir Yaşam Öyküsü), 1940;
Between the Acts (Perde Arkası), 1941;
The Death or The Moth and Other Essays (Güvenin Ölümü ve Diğer Denemeler) 1942;
A Haunted House and Other Stories (Perili Ev ve Diğer Kısa Öyküler), 1944;
The Moment and Other Essays (O An ve Diğer Denemeler), 1947,
The Captain's Deathbed and Other Essays (Kaptanın Ölüm Döşeği ve Diğer Denemeler), 1950;
Virginia Woolf and Lytton Strache; Letters (Virgina Woolf ve Lytton Starchey: Mektuplar), 1956;
Granite and Rainbow (Granit ve Gökkuşağı) 1958;
Contemporary Writers (Çağdaş Yazarlar) 1965;
Collected Essays (Toplu Denemeler), 4 Cilt, 1967;
The Diary of Virginia Wollf 1915-1941 (V.W.'un Güncesi, 1915-1941) yayına hazırlayan Anne Olivier Bell, 1977,
5 Cilt; The Letters of Virginia Woolf 1888-1941 (V.W.'un Mektupları 1888-1941) yayına hazırlayan Nigel Nicolson ve Joanne Trautmann,
1975, 6 Cilt; Moments of Being (Varoluş Anları), New York, Harcourt Brace Jovanovich Yayınevi, 1976.
Türkçede Virginia Woolf
Mrs. Dalloway (Çeviren Tomris Uyar, III. Basım, Yeni Ankara Yayınları, İletişim Yayınları)
Deniz Feneri (Çeviren Naciye Aksekil Öncül, III. Basım, Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri, Can Yayınları)
Kendine Ait Bir Oda (Çeviren Suğra Öncü, II. Basım, Afa Yayınları)
Dalgalar (Çeviren Oya Dalgıç, II. Basım, Milliyet Yayınları, Ara Yayınları)
Not: Flash - Bir Köpeğin Romanı ve Between The Acts (Perde Arası) romanları ve Moments of Being (Varoluş Anları)
başlıklı denemeleri sırasıyla Fatih Özgüven, Tomris Uyar ve Roza Hakmen tarafından çevrilmektedir, 1992.
KAYNAK: Virginia Woolf / Yeni Başlayanlar İçin

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2959.jpg
Vladimir Putin </B>
Kremlin'den yabancı Büyükelçilere gönderilen resmi bildiride "Vladimir Putin 7 Ekim 1952'de Leningrad'da doğdu. 1975 yılında Leningrad Devlet Üniversitesi Hukuk Bölümü mezunu. 1975 yılından itibaren KGB Dış İstihbarat Dairesi'nde hizmete başladı" deniyordu.

Resmi açıklamalarda 1975'ten önceki döneme ait bilgi bulamayan gazeteciler, siyaset sahnesinde birden adı parlayan Putin'in gizli kalan hayat hikayesine merak saldılar.

1975'te üniversiteden mezun olduktan sonra KGB'nin dış istihbaratında ve esas olarak Almanya'da çalıştı. Aynı zamanda, Leningrad Devlet Üniversitesi Rektörü'nün uluslararası işbirliği alanında danışmanlığını yaptı. 1990'da KGB'den ayrıldı ve Leningrad Belediye Başkanı Sobçak'a yakınlaştı, önce belediye reisinin dış ilişkiler komitesinin başına geçti. Mart 1994'ten sonra başkanın yardımcısı oldu. Evimiz Rusya'nın yerel şubesinin de başındaydı. Eylül 1996'da Sobçak'ın yenilgisinden sonra istifa etti ve Moskova'ya taşındı. Başkanlık Yönetimi'nin başındaki P.Borodin'in yardımcılığına atandı.

1997 Mart-1998 Mayıs'ta Başkanlık Yönetimi Ana Kontrol Departmanı'nın başındaydı. Mayıs 1998'de Bölgelerle İlişkiler İdaresi'nde başkan yardımcısı, Ağustos 1998'de FSB Direktörü oldu. Ekim'den itibaren de Güvenlik Konseyi üyesi seçildi. Mart 1999'da Güvenlik Konseyi Sekreterliği'ne atandı. Ağustos1999'da Yeltsin tarafından yeni başbakan olarak teklif edildi. Yeltsin'in istifası üzerine boşalan başkanlık koltuğuna vekil olarak oturdu. Ardından yapılan seçimlerde başkan seçildi.

Resmi bilgiye yalanlama

Özellikle Putin'in çocukluk dönemi ve anne-babası hakkında bilgi verilmiyordu. Internettte yayınlanan bilgilerde ise Putin'in babası Vladimir Spiridonovic'in bir fabrika işçisi olduğu, 1996 yılında vefat ettiği belirtiliyordu. Bu bilgilere göre de annesi kocasından 6 ay önce hayata gözlerini yumdu.

Resmi kaynakların Putin'in annesinin öldüğüne dair açıklamalarına şüpheyle bakan gazeteciler konuyla ilgili bilgi toplama seferberliğine çıktılar. Gazeteciler Putin'in çocukluk yıllarının geçtiği Gürcistan'ın Kaspi ilçesinin Metehi köyünün yolunu tuttular. Ve "Ben Vera Putina. Viladimir'in annesiyim" diyen 73 yaşında bir kadınla karşılaştılar.


Putin'in annesi: Ölmedim yaşıyorum
Gürcistan'da yayınlanan Alya gazetesinin aktardığına göre, gazetecilerden önce köye Sovyet ve Gürcü istihbarat servisinden ajanlar gelmişti. Köylüler Putin hakkında bilgi sızdırmasınlar diye uyarılmıştı. Ajanların talimatları bu doğrultudaydı. Köy halkı Putin'i Vova diye biliyorlardı. Bu annesinin ona hitap tarzıydı. Putin bu köyde çocukluğunun 3 ile 10 yaş arasını burada geçirmişti.

İşte Vera Putina'nın anlattıkları:
"Ben Ural bölgesinde doğup büyüdüm. Orada teknik okulda bir erkekle tanıştım. O erkek de Vova'nın babası oldu. Adını bile hatırlamak istemiyorum.O beni aldattı. Gebe kaldığım zaman onun bir ailesi olduğunu öğrenmiştim. Karısından mektup gelince her şeyi anladım. Onu hemen terkettim. Vova anne ve babamla kalıyordu.

Sonra Taskent'te tahsil görüyordum. Taşkent'te Gyorgi Osepasvili ile tanıştım. Osepasvili Sovyet ordusunda askerlik yapıyordu. Evlenip Metehi köyüne geldik. Biraz sonra annem Vova'yı Metehi'ye getirdi. O zaman Vova 3 yaşındaydı. Kocam Vova'yı istemedi. Onun kendi çocukları vardı. Ben oğlumla beraber Rusya'da kalmak istiyordum fakat benim diğer çocuklarım da vardı, onun için annesi beni Gürcistan'a dönmesi için ikna etti. Gürcistan'a kızlarım için döndüm, kızlarımı Vova'dan üstün tuttum.
Babam hastalanınca annem çocuğumu çocuk evine verdi. Onu Rusya'da bıraktığım için bana darılmıştı. Kardeşlerim de Vova hakkında haber vermiyorlardı. Kocam da Rusya'ya gitmeme izin vermiyordu. Kocamın kız kardeşi Vova'yı Tiflis'e götürdü ve bir yüzbaşının karısına verdi. Ben Tiflis'e gidip Vova'yı geri aldım. Kocam ve kız kardeşi Vova'nın benden alınması için ellerinden geleni yaptılar. Sonunda başardılar da…"

Putin'in annesi daha ilginç bir bilgiyi de aktarıyor: "KGB'den gelip Vova'nın fotoğraflarını aldılar. Bana da oğlum hakkında konuşmamam gerektiğini tavsiye ettiler.
Ajans Kafkas

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:35
Vosdakin Manuk Adoyan ( 1904)- (1948) </B>
(1904-1948) Ressam. Vanlı Setrak Adoyan adında bir çiftçinin oğludur. 1920 yılında Amerika’ya giderek, burada küçük yaştan beri ilgi duyduğu resim üzerine çalışmalarını sürdürdü. 1948’de kansere yakalandığını öğrenince intihar ederek hayatına son verdi.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:35
Vural Bayazıt ( 1934) </B>
1934 yılında doğdu.1953 yılında Deniz Harp Okulundan mezun oldu.Vural Bayazıt, sırasıyla çeşitli harp gemileri ve karargahlarda branş subaylığı/bölüm amirliği görevlerinde bulundu.1964 yılında Deniz Harp Akademisinden mezun oldu.

Daha sonra sırasıyla Muhrip II'nci komutanlığı ve Muhrip komutanlığı görevleri yaptı.1968-1970 yılları arasında Kahire Deniz Ateşeliği görevinde bulundu. 1971 yılından itibaren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahında çeşitli görevler yaptı.Muhrip Komodorluğu ve Harp Filosu Kurmay Başkanlığı görevlerini takiben 1976'da Tuğamiralliğe terfi etti.

Bu rütbede sırasıla; Akdeniz Bölge Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Personel Başkanlığı, Napolide NAVSOUTH Plan Daire Başkanlığı görevlerini yaptı. 30 Ağustos 1980 tarihinde Tümamiralliğe terfiini takiben; Mayın Filosu Komutanlığı, Gölcük Ana Üs Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanlığı ve Deniz Eğitim Komutanlığı görevlerini icra eden Oramiral Vural Bayazıt, 30 Ağustos 1984 tarihinde koramiralliğe terfi etti.

Bu rütbede sırasıyla; Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı görevlerinde bulunan Vural Bayazıt, 30 Ağustos 1989 tarihinde Oramiralliğe terfi etti.Bu rütbeyle önce Harp Akademileri Komutanlığına, ardından 1990 yılında Donanma Komutanlığına atandı.

20 Ağustos 1992 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevine atanan Oramiral Vural Bayazıt, emekle olduktan sonra Etibank Yönetim Kurulu üyesi seçildi.

Vural Beyazıt Kanat Bayazıt'la evli olup, Meltem ve Nilden isimli iki kız çocukları vardır. Oramiral Vural Bayazıt İngilizce bilmektedir.



HAKKINDA YAZILANLAR

Bayazıt da ifade verdi
Hürriyet 7 Nisan 2001

İSTANBUL -Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) devredilen Etibank hakkında yürütülen soruşturma kapsamında İstanbul DGM’ye gelen, bankanın eski Yönetim Kurulu Üyesi Vural Bayazıt, ifade verdi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Vural Bayazıt’ın, avukatı Birsen Uluğ ile geldiği İstanbul DGM’de, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Ercan Cengiz tarafından, yaklaşık 45 dakika süreyle ifadesi alındı. İfadesinin alınmasının ardından Vural Bayazıt, özel otomobiline binerek, İstanbul DGM’den ayrıldı. Beyazıt’ın ‘bankacılıktan anlamadığını ve verildiği iddia edilen usulsüz kredilerden haberinin olmadığını’ söylediği öğrenildi.

Vural Paşa'ya tedbir ve yurtdışı yasağı
Hürriyet 17 Nisan 2001
Etibank'ı 112 trilyon 402 milyar TL zarara uğrattıkları iddiasıyla kişisel iflasları istenen eski yöneticilerden, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı, emekli Oramiral Vural Beyazıt'ın hem malvarlığına hem de yurtdışı çıkışına ihtiyati tedbir konuldu. Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin Beyazıt aleyhine alınan tedbir kararını kaldırmasından sonra İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi yeniden tedbir kararı aldı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:35
Vahdettin Karabay ( 1951) </B>
DİSK eskı genel başkanı. 1951'de Hereke'de doğdu. Ortaöğrenimini tamamladıktan sonra 1968'de Nuh Çimento fabrikasında işçi olarak çalışmaya başladı. Askerlikten sonra Türk Pirelli'ye geçti.

12 Eylül 1980 darbesiyle DİSK ve bağlı sendikaların faaliyetleri durdurulunca, 1983'te Türk Pirelli adına Laspetkim-İş Sendikası'nın kurucu üyesi oldu, genel başkanlığa seçildi. 1994'te Lastik-İş ve Lastikpetkim sendikalarının "Birleşme Genel Kurulu"nda genel başkan oldu.

9. DİSK Genel Kurulu'nda yönetim kurulu'na seçildi.1996'da toplanan Olağanüstü Genel Kurul ve 1997'deki 10. Genel Kurul'da yönetim kurulu üyeliği'ne seçildi.

18 Nisan 1999 seçimlerinde DSP milletvekili olan DİSK Genel başkanı Rıdvan Budak'tan boşalan genel başkanlığa getirildi.

Uluslararası sendikal alanda ICFTU ve ETUC, işkolu bakımından da ICEM yönetim kurulu üyesidir. 30 Temmuz 2000'de yapılan DİSK'in 11. Genel Kurulu'nda da yeterli oy alamadığı için genel başkanlığı, Tekstil-İş Sendikası başkanı Süleyman Çelebi'ye bıraktı.

Evli ve iki çocuk babasıdır.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3300.jpg
Vahid Çabuk ( 1946) </B>
Dr. Vahid ÇABUK, 1946 yılında İskenderun’da dünyaya gelmiştir. İlk,Orta ve Lise tahsilini İskenderun’da tamamladıktan sonra 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kaydolmuştur. 1971 yılında Yeniçağ Tarihi Kürsüsü’nden mezun olmuştur.Daha sonra daha birinci sınıftayken hocalarının dikkatini çeken Vahid Çabuk, o zaman yazı kurulu Fakülte hocalarından oluşan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nde görevlendirildi.İslam Ansiklopedisi’nde 22 yıla yakın görev yapan Dr. Vahid Çabuk İstanbul Üniversitesi hocaları tarafından ‘kürsüsüz profesör’olarak tanındı. Doktorasını dışarıdan tamamladı ve tez çalışmaları yapan birçok Lisans ve Doktora öğrencilerine çalışmalarında yardımcı oldu. 6 Ekim 1993 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı.Onu İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü’nden azleden devrin Kültür Bakanlığı Dr. Vahid Çabuk’u siyasi görüş farklılığından dolayı Süleymani’ye Kütüphanesi’ne sürmüş ve normal bir memur olarak çalışmaya zorlamıştı. Bunu kabul edemeyen yazar Kültür Bakanlığı’na açtığı davayı kazanmış, eski görevine dönmeye hak kazanmış olmasına rağmen bunu kabul etmeyerek Üniversite’de Osmanlıca ve Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi derslerine girmiştir.(Dönemin Kültür Bakanı Fikri Durmuş Sağlar’dır.)

8 yıla yakın Üniversite hocalığının akabinde emeklilik hazırlığı içerisindeyken uzun süredir mücadele verdiği, şeker hastalığına yenik düşerek vefat etmiştir.

Hayatı boyunca tarih ve edebiyat dallarında 40 cilde yakın eser bırakan Dr. Vahid Çabuk’un çeşitli dergilerde yayınlanmış 200’den fazla makale, şiir ve hikayesi vardır. Meydan Larousse, Görsel gibi birçok ansiklopediye tarih ile ilgili birçok maddelerde yazmıştır.

Ayrıca TRT radyolarında birçok defa yayınlanan ?Mühre Kan Bulaşmasın’ isimli bir tiyatro oyunu da vardır.Bazı hikaye ve yazılarında A.Efe Cebikeli ve Cemil Çölbeyi müstear isimlerini de kullanan yazarın 3 erkek çocuğu ve yüzlerce sayfa eseri bırakarak ebedi hayata intikal etmeden kısa süre önce 25 yıl emek verdiği ve Emre yayınları tarafından 10 cilt halinde yayınlanan Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi isimli eserini de kendi deyimiyle dünya gözüyle gördü.Yazarın başlıca eserleri şu şekildedir.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi (Büyük Boy, 10 Cilt)
2-Osmanlı Siyasi Tarihinde Sultan II. Abdulhamit Han
3-Osmanlı Teşkilatı ve Siyaset Kültürü

Diğer eserleri şunlardır:

Yayınlanan eserleri:
1- Küçük Türk-İslam Ansiklopedisi,Türk Kültürü XIII 150-151,252 (Kitabiyat)
2-Tiryaki Hasan Paşa’nın Gazaları ve Kanije Savunması, 208 sayfa (Kitap)
3-Divan-ı Muhibbi ( Kanuni Sultan Süleyman’ın Şiirleri )Üç cilt,(Kitap)
4-Alimler ve Sanatkarlar (Kitap)
5-Tarih-i Hind-i Garbi (İsimsiz),(Kitap)
6-Ottoman Minyatür (İngilizce), isimsiz (Kitap)
7-Süleymanname, isimsiz, (Kitap)
8-Ottoman Empire in Drawnings (İsimsiz), (Kitap)
9-Köprülüler, (Kitap)
10- Piri Reis Kitab-ı Bahriye I-IV (Kitap,Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından ABD Başkanı Bush’a hediye olarak götürülmüştür.)
11-Solak-zade Tarihi, I.II. (Kitap) 1990
12-İslam Ansiklopedisi İndeksi, Türk Tarih Kurumu (Kitap)
13-Sultan 4. Murad Han (Kitap)
14-Göçer Toprağa Düştü (İskenderun ile ilgili romanı), (Kitap)
15-Taliki-zade Mehmet Suphi Efendi’nin Eğri Seferi Şehnamesi (Kitap)

Baskı aşamasında olup bitiremediği eserleri:

1-İskenderun Tarihi (Baskıya hazır haldedir)
2- Abidei Eser İslam Ansiklopedisi
3-Taliki-zade’nin Şehname-i Humayun-u
4-Taliki-zade’nin Yanık Seferi Şehnamesi
5- Vak’a-i Selimiye
6-Şair Osmanlı Padişahları
7-Antakyalı Yahya Efendi’nin Divançesi
8-Üç Köşeli Gölge (Roman, yayına hazır ve 1983 yılında tefrika edilmiştir.)
9-Türk Hükümdarları (Yazarın 1300 civarındaki isim belirleyip Emre yayınlarının 15 cilt olarak yayına hazırlandığı ancak yazarın vefatı münasebetiyle yayınlanamayan tamamlanmamış eseri)

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:36
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/779.jpg
Vahit Halefoğlu ( 19.11.1919) </B>
19 Kasım 1919'da Antakya'da doğdu. Antakya Lisesi'nden mezun olduktan sonra, 1942 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. 1943 yılında Dışişleri Bakakanlığı'na intisap etti. 1944-1946 döneminde askerlik hizmetini Izmir'de asteğmen ve teğmen olarak yaptı. 1947-1959 yılları arasında sırasıyla Viyana Büyükelçiliği'nde, Moskova Büyükelçiliği'nde, Dışişleri Bakanlığı'nda ve Londra Büyükelçiliği'nde çeşitli görevlerde bulundu. 1959-1962 yılları arasında Dışişleri Bakanlığı Siyasi Daire Umum Müdürü olarak çalıştı. 1962-1965 Beyrut Büyükelçisi. 1964-1965 yıllarında aynı zamanda Kuveyt Büyükelçisi. 1965-1966 Moskova Büyükelçisi. 1966-1970 Lahey Büyükelçisi. 1974 Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreter Siyasal Işler Birinci Yardımcısı. 1972-1982 Bonn Büyükelçisi. 1982-1983 Moskova Büyükelçisi. 13 Aralık 1983 tarihinde Dışişleri Bakanı olan Vahit Halefoğlu, 28 Eylül 1986 tarihinde yapılan ara seçimlerde Anavatan Partisi Ankara Milletvekili seçildi.
Halefoğlu, Fransızca, Ingilizce, Almana, Osmanlıca ve Arapça biliyor. 29 Kasım 1987 seçimlerine kendi kararı ile katılmayan Vahit Halefoğlu bu suretle politika hayatına veda etti.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:36
Valois ( 1908)- (28.03.2001) </B>
İrlanda‘da 1908 yılında dünyaya gelen Valois, hayatını baleye adadı. Asıl ismi Edris Stannus olan İrlanda asıllı sanatçı bale sanatındaki ilk yıllarını Abbey Theatre ile Old Victheatre‘da geçirdi. Kısa sürede ünü ülke sınırları dışına taşan balerin, Sadler‘s Wells Ballet School‘un kurucusuydu. İngiliz Hükümeti‘nden ve dünyanın pek çok yerindeki bale kurumlarından liyakat nişanları alan Valois, kaleme aldığı “Invitation To The Ballet“ (Baleye Davet) ve “Come Dance With Me“ (Benimle Danse Gel) eserleri ile tanınıyordu.Valois, Türk Hükümeti‘nin çağrısı ile 1948 yılında Türkiye‘ye gelerek, Türk balesinin kuruluşunda önemli katkılarda bulunmuştu.

HAKKINDA YAZILANLAR

Acımız Büyük
Hürriyet 29 Mart 2001

Ankara Devlet Opera ve Balesi (ADOB) Başkoreografı Fahrettin Güven, sanatçının ölümünden büyük üzüntü duyduklarını söyledi. Valois‘in Türk balesine büyük katkılarının olduğunu, bugün yetişmiş tüm ünlü sanatçılarda emeğinin bulunduğunu ifade eden Güven, “Acımız büyük. Önümüzdeki günlerde kendisi anısına bir etkinlik düzenlemeyi düşünüyoruz“ dedi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:37
Vartan İhmalyan ( 22.03.1913)- (1987) </B>
Vartan İhmalyan (1913-1987) Yazar. 1944 yılında Robert Koleji'nin mühendislik bölümünü bitirdikten sonra Fransa'ya gitti. Konya'da doğdu. Komünist şair Nazım Hikmet'in yakın dostlarındandı. Türkiye'de, çocuklar için yazdığı "İhmal Amca" adlı öykü kitabı ile "Bir yaşamın öyküsü" adlı hatıraları, Cem yayınevi tarafından piyasaya sunuldu. Mete Tunçay, Vartan İhmalyan'ın hatıralarına yazdığı sunuşta şöyle diyor; "20 yaşındayken okul arkadaşı Rasih Güran'ın aracılığıyla TKP'ye girmiş. İngilizce olarak Kapital'i ve Diyalektik Materyalizm'i okumuş. Güzel Sanatlar Akademisi'nde başladığı mimarlık öğrenimini yarıda bırakmıştır. 1937-39'da, ermeniliğinden ötürü herhalde, er olarak askere alınmış.

Vartan İhmalyan da, ‘Bir Yaşamın Öyküsü’ adı altında topladığı hatıralarında kendini şöyle tanıtıyor; "22 Mart 1913'te Konya'da doğmuşum. Kayserili anadan ve Konyalı babadan. Babamın Konya dolaylarındaki "Dedemoğlu" köyünde, babasından kalma bir çiftliği vardı. Çoğu zaman çiftlikte olduğu için kendisini pek seyrek görürdük. Babam ava bayıldığı için "av delisi" derlermiş kendisine. İki de amcaoğlu vardı babamın; Birine "yar delisi", öbürüne de "kar delisi" derlermiş.” Vartan İhmalyan, Moskova'da öldü.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:37
Vazgen Sarkisyan </B>
Vazgen Sarkisyan Ermenistan Savunma Bakanı. Ermenistan'da, 'Devletin Gönüllü Bekçileri Birliği’ diye bilinen 'Yergrabaher' adlı siyasal oluşumun lideridir. Bu oluşum 27-28 Kasım 1997'de yaptığı kongre ile Ermenistan'da siyasi hayatta rol aldı. Başbakan Armen Darbinyan döneminde Savunma Bakanı olarak vazife yaptı. Vazgen Sarkisyan, Koçaryan döneminde bakanlık yaparken, Rusya Savunma Bakanlığı, Ermenistan'a S?300 füzeleri, radar gözlem istasyonları ve beş adet daha MİG?29 savaş uçağı yerleştirileceğini açıkladı. Türkiye sınırına birkaç kilometre ileride bulunan bu üsse bu füzelerin yerleştirilmesi için Sarkisyan büyük gayret sarfetti. Rusya Hava Kuvetleri Komutanı Anadoli Kornukov da, Ermenistan'a 18 Ocak 1999’da giderek bu üste yapılacak çalışmaları yerinde denetledi. Kornukov, daha önce Aralık 1998'de Sarkisyan'la görüşmüş ve beş adet MİG 29 uçağı Ermenistan'a yerleştirilmişti.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:37
Vecihe Daryal ( 1915) </B>
1915 yılında İstanbul'da, Beylerbeyi'nde doğmuştur. Babası din bilgini Abdülmecit Daryal'dır.İlk müzik eğitimini bestekar Şevki Bey’in yeğeni Nazıra Hanım’dan almıştır. Eğitimine Darul Elhan'a devam etmiştir.Vecihe Daryal'ın sanat hayatı ve ilk konseri, 1926 yılında, Darul Elhan'ın Şark Musikisi subesi adına, Beyoglu'nda Unyon Fransez salonunda verilen konsere katılımıyla başlamıştır. 1928 yılında, Turkiye'nin ilk radyo kuruluşu olan Türk Telsiz Telefon A.Ş. adı altında kurulan radyo'da 1938 yılına kadar Mes'ud Cemil, Ruşen Kam gibi üstadlarla birlikte kanuni olarak çalışmıştır. 1938 yılında Ankara Radyo'suna geçen sanatçı 1953 yılına kadar orada çalışmış ve aynı yıl İstanbul Belediyesi Konservatuar'ı Türk Musikisi İcra Heyetine girmiştir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:37
Vedat Tek ( 1873) </B>
Mimar Vedat Tek 1873 yılında İstanbul'da doğdu. Girit'li Sırrı Paşa ile Türk edebiyat ve musikisinde değerli eserler bırakan Leyla Hanım'ın oğludur. Çocukluk yıllarını geçirdiği konakları, o devrin en seçkin sanatçılarının toplandığı bir kültür yuvasıydı Küçük yaşlarda öğrenim için Paris'e gönderilen Vedat Tek, Ecole Centrale'den matematik lisansı aldıktan sonra Ecole des Beaux Arts'da mimari öğrenimi yaptı. Türkiye'ye dönünce mimar Kemalettin Bey ile Birlikte Türk mimarisini milletleştirme çabalarına girişti. Sultan Reşat tarafından devlet baş mimarlığına atanan Vedat tek Şehremaneti Posta ve Telgraf Nezareti mimarlığında bulundu. Emanet Heyeti Fenniye reisliği yaptı. Birinci dünya Savaşı'nda da Harbiye Nezareti kıtaatı fenniye baş mimarlığına getirildi. Bir yandan da Sanayi Nefise Mektebi'nde ve Yüksek Mühendislik Mektebi'nde ders veriyordu. Topkapı dışında bir çiftlik binası ile Yenikapı'da Şehrimaneti Kantar Müdüriyeti'nin ahşap iskelesi Vedat Tek'in ilk yapılarıdır. İstanbul'da Yeni Postahane, Harbiye deki bazı evler, Sultanahmet'te Tapu ve Kadastro binası, Sirkeci'de Mesadet Hanı, Karaköy Denizyolları Acentesi, Fatih tayyare Şehitleri anıtı, Haydarpaşa ve Moda vapur iskeleleri Ankara Mebussan Kulübü, Türkiye Büyük Millet Meclisi binası , eski Çankaya köşkü ekleri belli başlı eserleridir. Yapılarında plana büyük önem veren uygulamada en küçük bir toprak parçasının bile ziyan edilmemesine ve gereksiz masraflara girilmemesine dikkat eden Vedat tek, biçimsiz arsalar üzerinde uyguladığı planlarıyla arazinin bütün kusurlarını gizlemesini bilmiştir. Çalışmalarında milli mimariye dönüş açıkça kendini gösterir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:37
Vedat Örfi Bengü - (25.05.1953) </B>
Türk sinemasının ve musikisinin tanınmış şahsiyetlerindendir.Avrupa ve Mısır'da uzun yıllar kalmış, yabancı memleketlerde filmler çekmiş ilk Türk film rejisörüdür.Vedat Örfi, yazar-eleştirmen Memet Fuat'ın babası ve Nazım Hikmet'in eşlerinden Piraye Hanım'ın ilk kocasıdır.1923'de Fransa'ya giderek Paris'te muhtelif filmlerde çalıştıktan sonra bir ara Mısır'a da gitti, orada yerli filmciliği kurdu.Fransa'da dokuz, Mısır'da oniki, Türkiye'de de dokuz filmin rejisörlüğünü yapan Vedat Örfi, bir çok film senaryoları hazırladı.25 Mayıs 1953'de İstanbul'da öldü.

Kaynak:Bütün Dünya Yıllığı 1957

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:38
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/831.jpg
Vehbi Koç ( 20.07.1901)- (1996) </B>
Vehbi Koç, 1901 yılında Ankara’da Çoraklık semtindeki yazlık evde, “üzüme alaca düştüğü” günlerde doğdu. Doğduğu günü hiç bilmedi. Annesi “üzüme alaca düştüğü günlerde” deyince, sonradan çocuklarıyla birlikte 20 Temmuz’u doğum günü kabul etti.Soyu, Kütükçüzadeler olarak anılan ana tarafından 600, Koçzadeler olarak anılan baba tarafından da 250 yıllık Ankaralı ailelere dayanıyordu. Babası Koçzade Hacı Mustafa Efendi, annesi Kütükçüzade Fatma Hanım’ın ilk çocuğuydu. Sonra iki kardeşi daha doğdu. Zehra ve Hüsniye
Koçzade Ahmet Vehbi, 5 yaşında mahalle mektebine başladı. Hacı Bayram Camii’nin yanındaki "Topal Hoca’nın Mektebi"nde ilk tedrisini aldı. Mahalle Mektebi’nden sonra yine Hacı Bayram Camii’nin yanında kiralık bir evde ders görülen ilkokula başladı. Bu okulu birincilikle bitirdi. Daha sonra, bugün Tıp Fakültesi İhtisas Hastanesi’nin bulunduğu yerde olan "Taş Mektep" denilen Ankara İdadi’sine (lise) gitti. Ancak idadi hayatı uzun sürmedi.

Dedesi Koçzade Hacı Mehmet Efendi ile, Vilayet Meclisi Umumi Azalığı yapmış, Ankara’da iyi tanınmış, zaman zaman taahhüt işlerine girmiş, buğday ticaretiyle uğraşmış hareketli bir insandı. Babası medreseye devam etmiş, hoca olmuş ancak bu konuda çalışmamıştı. Babası, o günlerde Ankara’nın en güzel caddelerinden biri olan Karaoğlan Caddesi (bugünkü Anafartalar Caddesi) üzerinde olan evlerinin altındaki dört dükkanı ticaret yapan gayrimüslimlere kiralık vermişti.O zamanlarda, tüm Osmanlı’da olduğu gibi, Ankara’da da ticaret gayrimüslimlerin elindeydi. Müslüman Türkler, ülkenin sahibi olmakla birlikte, çoğunlukla ticaret erbabının emrinde çalışan, basit hayat süren kimselerdi. En güzel binalar, en güzel mağazalar, en güzel yazlıklar ticaret yapan gayrimüslimlerindi.Bu, Koçzade Ahmet Vehbi’nin dikkatini daha çok küçükken çekmişti. Fakir sayılmazlardı. Geçim sıkıntısı çekmiyorlardı. Kışlık evlerinin yanında, Çoraklık semtinde doğduğu yazlık evleri de vardı. Ama bir gariplik hissediyordu. Sünnet olduğunda babası ona bir eşek hediye etti. Çok sevindi. Ama eşeğiyle yazlık evlerine giderken ilk hüznünü yaşadı. Zira, onun gibi yazlık evlerine giden gayrimüslim çocukları, daha güzel eşekleriyle yolda onu sürekli geçmişlerdi. Üstelik, güzel arabalarıyla imrendirmişlerdi. Eşeğine, daha hızlı gitsin diye, babasının atının arpasından yedirdi. Ama fayda etmedi, hayvan ne kulaklarını dikti, ne de bir canlılık emaresi gösterdi. Bu içine işledi.

Ticarete atılmaya karar verdi: "Eğer Allah bana 50.000 liralık bir servet verirse, beş katlı güzel bir mağaza açacağım" diye kendi kendine söz verdi. Okuldan ayrılmaya karar verdi. Ancak anne ve babası "katiyyen olmaz" dediler.Israr etti. Ailesi dayanamadı ve Kütükçüzade Hacı Rıfat Efendi’nin yazdığı dilekçeyle, hayatında yeni bir sayfa açıldı: "Diyki maişet (geçim darlığı) dolayısıyla mektebimi terk etmek mecburiyetinde kaldım. Lazım gelen tasdiknamenin verilmesini rica ederim. Ahmet Vehbi"

Okuldan ayrıldı. 15 yaşındaydı. Dedesi ve babasıyla görüşerek esnaflığa başladı. Karaoğlan Caddesi'nde oturdukları evin altındaki dükkan, bir sandık ayakkabı lastiği, bir sandık şeker, bir kaç teker kaşar peyniri, zeytin, makarna gibi mallarla bakkal dükkanı haline getirildi ve üzerine "Koçzade Hacı Mustafa Rahmi" tabelası kondu. Sermayeleri 120 liraydı.
Onun görevi, dükkanı açmak, süpürmek, tozlanan malları temizlemek, müşterilerin aldığı malları tartmak ya da saymak, mangalı yakmak, camekanları temizlemekti. Kısacası, hademe, satıcı ve muhasebeci görevlerini bir arada yürütüyordu. Babası, tezgah başında oturup, satılan malların parasını alırdı. Zaman geçip, piyasada iş yapanları gördükçe ustalaştı. Güzel mallar getirip satmaya başladı. Artık İstanbul’a mal almaya da o gidiyordu. Ayakkabı lastiği işine girdi. Müşteri gelir, çamurlu ayağını uzatır, o da temizler ve ayağına lastiği geçirirdi. Bir çift lastiğin maliyeti 200 kuruştu ve 225 kuruşa satıp, 25 kuruş kazanıyordu. İki yıl daha böyle gitti. Sonra bakkallık işleri az gelmeye başladı. Yine ticaret yapan gayrimüslimleri izledi. Kösele işi cazip geldi. Ankara’daki en büyük kösele satıcısı gayrimüslim bir tüccarın yanındaki Kosti adlı satıcıyla anlaştı ve kösele işine girdi. İyi iş yaptı. Bir süre sonra kösele işi de az geldi. Ayakkabı yapımında kullanılan malzemeler için ikinci bir dükkan daha açmaya karar verdi. Kösele dükkanına bitişik kendilerine ait dükkanı ayakkabı, hırdavat mağazası olarak açtı. Bir süre sonra yine gayrimüslim bir tezgahtar olan Hiya Elmalaki ile anlaştı ve aktariye işine girdi. Artık, kösele, hırdavat ve aktariye işlerini yapıyordu. Her çeşit iplik, makara, baharat, bardak, fincan, tabak, ayna, boncuk satıyordu.

O günlerde, İstanbul işgal edildi. Tarih 16 Mart 1919’du. Kurtuluş Savaşı başladı. Atatürk’ü ilk o günlerde gördü. İstanbul’un işgalinden sonra vatanseverlerin yavaş yavaş Ankara’ya geldiği günlerde, Atatürk Adnan ve Halide Edip Adıvar’ı karşılamak için istasyona gitmişti. Koçzade Ahmet Vehbi de o gün, biriken halkın arasında Atatürk’ü görebilmişti.
O dönemde askerlik çağına gelenlerden önce subay olacaklar askere alınırdı. Koçzade Ahmet Vehbi'yi lise mezunu olmadığı için askere almadılar. Ancak Kurtuluş Savaşı sırasında, o da birşeyler yapmak istiyordu. Büyük Millet Meclisi açıldıktan sonra, Genel Sekreter Recep Peker’e bir dilekçe vererek, Meclis’te bir memuriyet istedi. Ve 1920 yazında Meclis Matbaası’nda Cevat Fehmi Başkut'un yanında musahhih yardımcısı olarak işe başladı.

Bir süre sonra da Muhafız Kıt’a Kumandanlığı’nda askere gitti. Askerden döndükten sonra yine işlerin başına geçti. Hem vatandaşın ihtiyacını, hem de ordunun ihtiyacı olan malzemeleri getiriyordu. Ordu mal bedelinin yüzde 60’ını öder, geri kalanı için “Tekalif-i Harbiye” denilen bir borç makbuzu verirdi. O da bu makbuzlarla mal verdi. Ve zaferden sonra hükümet, bütün borçları ödedi.

Artık Cumhuriyet ilan edilmişti. Her şey değişiyordu. En azından umut doluydu.1925’in sonlarında 24 yaşına gelmişti. Anne ve babası onu evlendirmeye karar verdi. Gelin adayı da, teyzesinin kızıydı. Aile içinden evlilik geleneğine “pek de iyi bakmıyordu” ama, karşı gelmedi. Sadberk Hanım ile nişanlandılar. 1926’nın ilk haftasında düğün yapıldı. Cuma günü başlayan düğüne Ankara’nın tanınmış kişileri, İstiklal Mahkemesi Başkanı ve üyeleri de geldi. Münir Nurettin Bey (Selçuk) ve Riyaseticumhur Musiki Heyeti şarkılar söyledi. Düğünde o kadar yorulmuştu ki, gelinin yüzünü açmayı unuttu. Uyarılar üzerine yüzünü açtı ve Sadberk Hanım’ın yüzünü ilk defa o zaman gördü. 47 yıl sürecek mutlu bir beraberliğin, minnettarlığın ilk adımı o gün atıldı.

Evlenmişti. Artık daha çok çalışıyordu. Rakipleri arasında ün yapmaya başlamış, babasının tam güvenini almıştı. Koçzade Hacı Mustafa Rahmi Efendi, 1917’de kurdukları Koçzade Hacı Mustafa Rahmi firmasını 1926 yılında ona devretti. Böylece Koçzade Ahmet Vehbi firması kurulmuş oldu. Bir yıl sonra da babası öldü. Dükkanları yol genişletmesi nedeniyle yıkılmıştı. Yerine şimdiki Koç Han’ı yaptırdı. Artık esnaflıktan çıkmış, tüccar sınıfına girmişti. İşleri iyi gidiyor, ilerlemek, yükselmek istiyordu. Ankara Ticaret Odası’nda ikinci başkan olmuş, ilk çocuğu Semahat Koç (Arsel) doğmuştu. Bu arada Ford ve Standart Oil’in (Mobil) Ankara Temsilciliklerini almış, taahhüt işlerine girmeye başlamıştı. Otomobil ve petrol işine girmişti. Ankara dar geliyordu. Bütün isteği, İstanbul’da bir mağaza açmaktı.

Artık, koşmanın zamanı gelmişti...
1931 yılında ilk Avrupa yolculuğuna çıktı. Trenle yaptığı bu seyahatte dış dünyayı tanımaya başladı. Budapeşte, Viyana, Berlin ve Paris’i gördü. Ama o günlerde içini bir evham kapladı. Babasının ve kayınpederinin genç denilecek yaşlarda ölmesi onu korkutmuştu. Paris’te devrin tanınmış kalp doktoru Dr. Vacquez’e muayene oldu. Kalbinin sağlam olduğunu öğrenince çok sevindi. 1934 yılında İstanbul’da ilk teşebbüsüne başladı. Bu aynı zamanda onun ilk sanayi teşebbüsüydü. Haliç Sütlüce’de Hovagimyan Biraderler’in kurduğu boru fabrikasına ortak oldu. Ancak daha işin başında hesaplar iyi yapılmadığı için iş battı. Böyle bir iki tecrübe geçirdikten sonra, “Başkalarının kurduğu işe ortak olmam, kendi kurduğum işe ortak ararım” kararını verdi.1937’de İstanbul’da ilk şubesini açtı. Fermenciler’de 100 bin lira sermayeli Vehbi Koç ve Ortakları Kolektif Şirketi faaliyete geçti. 1938’de de Koç Ticaret Anonim Şirketi’ni kurdu.Artık, ülkenin sayılı ticaret adamlarından biri haline gelmişti. 1930 yılında oğlu Rahmi Koç, 1938’de kızı Sevgi Koç (Gönül) ve 1941’de de kızı Suna Koç (Kıraç) doğmuştu. Artık dört çocuk babası bir ticaret adamıydı.1944 yılı, yıllar boyunca başarılı bir şekilde sürecek bir işbirliğinin başlangıcı oldu. Otomobil işinde daha da gelişmek için iyi bir yönetici arıyordu. Sonunda Bernar Nahum’la tanıştı ve onu transfer etti. 1944 başlarında, Bernar Nahum, Koç Ticaret A.Ş. Otomobil Şubesi Müdürü oldu. Böylece uzun yıllar sürecek bir işbirliği ve dostluk başladı.
Bu arada İkinci Dünya Savaşı devam ediyordu. 1945’te savaş sonrası ticarette öncelik kazanmak için New York'ta Ram Commercial Corporation şirketini kurdu. Ama bu şirket istediği sonucu vermedi. Bu arada lastik firması U.S. Rubber (Uniroyal) firmasının temsilciliğini aldı. Savaş sonrası ilk Amerika seyahatine çıktı. 52 gün kaldığı bu ülkede, gördüğü herşey onu etkiledi. 102 katlı Empire State binası, yollar, binalar, fabrikalar, mağazalar, araçlar, herşey ama herşey bambaşka bir dünyanın görüntüsü gibiydi. Burada işadamlarının zamanı nasıl kullandıklarını, iş görüşmelerini nasıl yaptıklarını gördü. Bir anlamda “işadamlığı stajı” gibiydi Amerika seyahati. Bu seyahatte Ford’la ilişkilerini geliştirdi, ama Henry Ford’la görüşmeye muvaffak olamadı. General Electric’i Türkiye'de ampul fabrikası kurmaya ikna etti. Ama içindeki evham Amerika’da da peşini bırakmadı. Önce Ford Hospital’da daha sonra Chicago’da ünlü Mayo Clinic’te muayene oldu. Yine sağlam çıktı, biraz rahatladı.

Türkiye’ye döndükten sonra Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün ısrarıyla Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni kurulan Parti Divanı’na (Kırklar Meclisi) girdi. 1947’de kendi sermayesiyle ilk sanayi teşebbüsüne girişti. Ankara Oksijen Sanayi Şirketi’ni kurdu. Ardından bir yıl sonra da General Electric Ampul Fabrikası’nı kurdu.Artık ticaretten sanayiye kayıyordu. Bunda, çocukluk yıllarının etkisi büyüktü. O çok iyi bir gözlemciydi. Ticarete, ticareti çok iyi yapan gayrimüslimleri izleyerek girmiş, hep en kazançlı işleri seçmişti. Sanayiye girerken de, ülkenin, insanların ihtiyaçlarını gözledi.

Artık o, ülkesinin en büyük sanayicilerinden biri idi ...
1954’te demir mobilya işi yapmak üzere Arçelik’i kurdu. İsrail’li Amcor firmasıyla anlaşma yaparak onlardan kompresör alıp buzdolabı üretmeye başladı. Buzdolabı işi geliştikçe, Arçelik demir mobilya işinden çekildi ve yavaş yavaş elektrikli ev aletleri endüstrisine geçti. Üstüne üstlük, General Electric’le yaptığı anlaşma çerçevesinde, ürettiği Arçelik buzdolapları General Electric markasıyla yakın doğu ülkelerine ihraç edilmeye başlandı. Artık, sanayi yatırımları birbirini izliyordu. Daha sonra, Bozkurt Mensucat, Demirdöküm, Türkay, Aygaz, Gazal, Türk Elektrik Endüstrisi, Siemens ile kablo fabrikaları kuruldu ve FIAT lisansıyla traktör üretimine geçildi. 1956 başlarında, Ford’un 34 yakın doğu ülkesi acentaları arasında açtığı yarışmayı, Ankara Acentası olarak Koç kazandı. Amerika’ya davet edildi. Bu yolculuğa Bernar Nahum ve Kenan İnal ile birlikte çıktı. Bernar Nahum’la birlikte geliştirdikleri plan, Türkiye’de otomobil endüstrisinin kurulması, bunun için de önce montaj endüstrisinin başlamasıydı. Bir otomobil montaj fabrikası kuracaklardı. Bunun için Başbakan Adnan Menderes’ten Ford Başkanı Henry Ford II’ye böyle bir yatırıma hükümetin destek vereceğini belirten bir mektup aldı. 9 Kasım 1956’da Ford’la biraraya geldiler. Ardından birlikte yemek yediler. Ama, Ford, daha önceki olumsuz tecrübelerinden dolayı, Türkiye’de bir ortak yatırıma girme yanlısı değildi. Ancak, böyle bir işi kredi vererek desteklemeye taraftardı.Vehbi Koç Türkiye’ye döndü, sanayi yatırımları birbirini izlerken, otomobil işini kovalıyordu. Ama, Ford’un şartları güç geldiğinden onlardan kredi almadı. Krediyi hükümetten istedi. Kendi başına bu işi başaracağına söz verdi. Yeni fabrikanın adı Otosan olacaktı. Arsa alındı, makinalar sipariş edildi. Fabrikaya otomobil acentaları da ortak edildi. 2 Ağustos 1960 günü fabrika işletmeye açıldı. Bir kaç yıl sonra, yerli bir otomobil üretmek için çalışmalar başladı. Bir akşam Ankara’da Otokoç Şirketi’nde olan Bernar Nahum ve Rahmi Koç’un dikkatini, yedek parça almak üzere gelen bir bayiinin pikabı çekti. Araba, saç olmayan bir maddeden, fiberglass-cam elyafından yapılmıştı. Kısa bir araştırmadan sonra, fiberglass için İngiliz Reliant, teknik aksam olarak da Ford ile yerli otomobil üretimi için anlaşma yapıldı. Çalışmalara başlandı.

İşleri artık çok büyümüştü. Türkiye’nin dünya ölçüsünde tanınmış, başarılı olmuş bir işadamıydı. Ancak, kurumsallaşmayı başaramamıştı. En büyük endişesi, müesseselerinin kendisinden sonra devam ettirilememesiydi. Topluluğun devamını sağlamak, daha randımanlı bir organizasyona ulaşmak, müşterek hizmet ve masraflardan tasarruf etmek, iş arkadaşlarını bünyesine katarak sosyal adalet ilkelerini hayata geçirmek ve Topluluğun serbest kalacak varlığını ülke yararına olacak yeni teşebbüslere daha kuvvetle yöneltmek istiyordu.
Şirketler daha fazla büyümeden temellerini sağlamlaştırmak, şirketlerin birbiriyle bağlantısını güçlendirmek, modern yönetim prensipleriyle yönetilmelerini ve en önemlisi sürekliliklerini sağlamak istiyordu. Bazı ülkelerde çok büyük, çok köklü firmaların, kurucularının ölümünden sonra parçalanıp, silinip gitmeleri onu çok üzüyordu. Çocuklarına güveni vardı. Onların devralacakları müesseseleri zedelemeden yürüteceklerinden ve kendilerinden sonrakilere devredeceklerinden kuşkusu yoktu. Ama daha sonraki kuşaklar için şimdiden aynı ümit ve güveni besleyemiyordu.Çözüm kurumsallaşmaydı. Amerikalı bir danışmanlık firmasıyla anlaştı. Uzmanlar geldi, topluluğu inceledi ve bir rapor hazırladı.

Holding Kuruluyor
Şirketlerin Koç Ailesi elindeki hisselerinin kurulacak bir Holding’e devredilmesiyle, şirketleri bu Holding’e ortak etmek, bütün iş arkadaşlarına Holding’den pay ayırmak, bu suretle Holding’e gerçek ve halka açık bir anonim şirket vasfını kazandırmak en doğru çözüm olarak ortaya çıkmıştı. Ailenin Holding’deki çoğunluk hissesini yönetimde dengelemek için, kurulacak bir Vakfa da Holding’den hisse vermek ve bu hisseye yönetimde daha kuvvetli bir mevkii ayırmak da devamlılığı destekleyecekti.Ancak Holding kurmanın önünde yasal engeller vardı. 1961 yılı başlarında Kurumlar Vergisi Yasası’nda yapılan değişiklikle bu sorun ortadan kalktı. Ve Holding projesini, yakın dostu Hulki Alisbah hazırladı ve danışman firmanın değerlendirmeleri doğrultusunda son şeklini verdi. Holding esas mukavelesi 20 Kasım 1963 günü Divan Oteli’nde kurucular tarafından imzalandı. Kurucu ortaklar şunlardı:
Koç Ailesi’nden; Vehbi Koç, Sadberk Koç,Semahat Arsel, Rahmi M.Koç,Sevgi Gönül, Suna Koç, Çiğdem Koç, şirket müdürlerinden; Hulki Alisbah,Dr.Nusret Arsel, Ziya Bengü, Adnan Berkay, İsak de Eskinazis,Erdoğan Gönül, Kenan İnal, Can Kıraç, Muhterem Kolay, İsrael Menaşe, Bernar Nahum, Behçet Osmanağaoğlu, Fazıl Öziş ve Hüseyin Sermet.
Ancak, çok istediği Holding esas mukavelesini Vehbi Koç imzalayamadı. O sırada çok önemli bir Avrupa seyahatindeydi ve onun adına Hulki Alisbah imzaladı.
Artık kurumsallaşmayı başarmıştı. İçi rahattı. Sanki daha hızlı koşuyordu.

1964 yılında Uniroyal Lastiklerini Türkiye’de üretmeye başladı. 1966 yılı Şubat’ında, çalışmaları 1960’ların başında başlayan yerli otomobil üretimi konusunda hükümet, imalatın yıl sonuna kadar gerçekleşmesi ve 26 bin 800 liradan satılması şartıyla izin verdi. Çalışmalar hızlandı. İlk Türk arabasının adı için 100 bin kişinin cevap verdiği geniş bir anket yapıldı. Ve yıl sonunda "Anadol" piyasaya çıktı. 1967'de uzun yıllar planladığı bir yatırımı gerçekleştirdi.Tat Konserve Sanayii’ni kurdu. İlk düşüncesi 1946 yılında ortaya çıkan konserve ve meyve suyu projesi, 21 yıl sonra Heinz firmasının teknik desteği, İsviçre’li Migros, Türkiye Şeker Fabrikaları ve Şeker Sigorta ortaklığıyla hayata geçti.Ardından 1968 yılında İtalyan FIAT firmasıyla anlaşılarak, yeni bir otomobil fabrikası kurulmasına başlandı. Fabrika 12 Şubat 1971 günü açıldı. Yine bir anketle yeni arabanın adı "Murat" olarak belirlendi. 1970’li yıllar ülkedeki çalkantılara rağmen, Koç Holding’in ve Vehbi Koç’un hızlı gelişme ve “kök salma” dönemi oldu. 1972’de yine bir ilke imza atarak Türkiye’nin ilk dış ticaret şirketi Ram Dış Ticaret’i kurdu. Koç Yatırım ve Pazarlama A.Ş. halka açıldı, Türkiye’nin ilk süpermarketlerinden Migros, Koç Topluluğu’na katıldı. Özel sektörün ilk araştırma geliştirme birimi Koç AR-GE’yi kurdu. 1980’lere gelindiğinde Koç Holding, her alanda büyük yatırımları olan büyük bir topluluktu artık. Ve 80’lerde Topluluk “olgunluk dönemi”ni yaşıyordu.Vehbi Koç, 1984 yılında Koç Holding İdare Meclisi Başkanlığı’nı oğlu Rahmi Koç’a devrederek, aktif olarak yönetimden çekildi. Ama, çalışmayı bir an bile bırakmayan bir insan olarak, Koç Holding Şeref Başkanı sıfatıyla çalışmalarını sürdürdü. Ve zamanının büyük bölümünü vakıf ve hayır işlerine yönlendirdi.Ford’la 60 yıla yaklaşan birliktelik, Türkiye'de ilk Ford otomobil üretimini getirdi. Hemen ardından American Express Company ortaklığında Koç Amerikan Bank’la, bankacılık sektörüne girildi. 1990’larda, küçük bir bakkal dükkanından yola çıkan Vehbi Koç, dünya çapında bir topluluk yaratmıştı. Çocukluğunda, evlerde gaz lambaları yakılırdı. Yiyecekler evin en soğuk yerindeki tel dolaba konurdu. Yazın da kuyuya sarkıtılırdı. Bahçelerdeki fırınlarda ekmek, mangallarda yemek pişerdi. Bir yerden bir yere gitmek için ya yürünür, ya da eşeğe, ata binilirdi. Çamaşır yıkamak için çay kenarına gidilir, çaydan su alınır, kazanda kaynatılan çamaşırlar yıkanırdı. Mahalle çeşmesinden taşınan suyla bulaşıklar yıkanırdı. Ailece yıkanmak için ocakta su ısıtılır ya da ayda bir hamama gidilirdi. Kışın saç soba kurulur ya da mangal yakılırdı. Temiz hava ancak, açılan kapılardan girerdi. Kış şiddetli olduğu zaman, pencere kenarları hamurla sıvanırdı. Bütün bu anılar, ona insanların ihtiyaçlarının neler olduğunu gösterdi. Ve bu ihtiyaçların giderilmesi yolunda adımlar atarak Türk insanını çağdaş ürünlerle tanıştıran o oldu.Bu çabaları onu dünya çapında ödüllerle tanıştırdı. İşadamı olarak yıllarca Ankara Ticaret Odası Başkanlığı’nı yürütmüştü. Türkiye’nin müteşebbis insanlarına örnek olmuştu. Ve küçük bir bakkal dükkanından bir dünya devi yaratmıştı. 1987 yılında Milletlerarası Ticaret Odası onu “Dünyada Yılın İşadamı” seçti. Ödülünü Hindistan Başbakanı Rajiv Gandhi’den törenle aldı. 1994 yılında ise Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’ndaki çalışmaları nedeniyle Birleşmiş Milletler Dünya Nüfus Planlaması Ödülü’nü Genel Sekreter Boutros Boutros Ghali’nin elinden aldı.

Vehbi Koç sadece iş dünyasındaki başarılarıyla öne çıkmadı. Sosyal faaliyetleriyle de örnek oldu. Özellikle Avrupa ve Amerika seyahatlerinde, büyük işadamlarının eğitim ve sağlık alanındaki faaliyetlerle isimlerini ölümsüzleştirmelerinden etkilendi. “İşe başlayıp biraz para kazandıktan sonra, mahallesinde, çarşısında, halk arasında muhtaç olanlara yardım etmekten mutlu olduğunu” söylerdi. Ve 1948 yılında bir adım atmak istedi. Pek çok kişi cami yaptırmasını önerirken o yine “toplumsal ihtiyacı” görerek, öğrenci yurdu yaptırdı. Ankara Üniversitesi Vehbi Koç Öğrenci Yurdu 1951 yılında hizmete girdi. 1960 yılında çocuk hastanesi olarak Ankara Valiliği’ne kiraya verdiği binayı, çocuk hastanesi olarak kullanılmak üzere Hazine’ye bağışladı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vehbi Koç Göz Bankası, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Vehbi Koç Kitaplık ve Araştırma Binası, ODTÜ Vehbi Koç Öğrenci Yurdu, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Kardiyoloji Enstitüsü, Amiral Bristol Hastanesi Vehbi Koç Kanser Pavyonu, Taksim Atatürk Kitaplığı, Vehbi Koç ve Ankara Araştırmalar Merkezi onun sosyal alandaki faaliyetlerinin birer örnekleriydi.

Daha sonra sosyal faaliyetlerini de kurumsallaştırma yoluna gitti. İlk olarak 1967 yılında bir yurt dışı seyahatten aldığı ilham ile çelenk bağışlarını eğitime yönlendirmek üzere Türk Eğitim Vakfı’nın kuruluşuna öncülük yaptı. Ardından 1969 yılında eğitim, sağlık ve kültür alanında faaliyet göstermek üzere Vehbi Koç Vakfı’nı kurdu. Türkiye'nin nüfus ve aile sağlığı sorununu gören Vehbi Koç 1985 yılında Türkiye Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı’nı kurdu ve ölümüne kadar başkanlığını yürüttü. Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı TEMA’nın bir numaralı kurucu üyesi oldu. Artık sosyal çalışmalarını bu vakıflar aracılığıyla yürütecekti. Bu çalışmalarla 100 bine yakın öğrenci öğrenim imkanı buldu. Tüm bunların ardından Koç Özel Lisese, Koç Üniversitesi ve Sadberk Hanım Müzesi ve geldi.
95 yıllık başarılarla dolu bir ömre, çok şey sığdırmıştı Vehbi Koç.
Türk insanının başarı simgesi olmuştu. Türkiye’yi, insanını hep ilklerle, hep çağdaş ürünlerle tanıştırmıştı.
Ülkesinin yaşadığı her aşamanın tanığıydı. Bir Cumhuriyet Çınarıydı
Ülkesiyle var olan, ülkesiyle gelişen, ülkesini geliştiren bir çınar
“Devletim ve ülkem varoldukça, ben de varım diyen bir çınar


Hakkında Yazılanlar

1.Anılarımla Patronum Vehbi Koç
Can Kıraç
Milliyet Yayınları / Yaşantı Dizisi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:38
Vehip Paşa ( 1877)- (1940) </B>
Taşkent'ten Türkiye'ye göçmüş bir Türk ailesinin çocuğu olan Kaçı, Yanya belediye başkanlarından Mehmed Emin Efendi'nin oğlu, Çanakkale Savaşı'nın kolordu komutanlarından Esad Paşa'nın küçük kardeşi ve bankacı Kazım Taşkent'in amcasıdır.
1899-1900'de 52. Sınıfın birincisi olarak ve kurmay yüzbaşı rütbesiyle Harp akademisini bitirdi ve Yemen'de bulunan IV. Ordu'da hizmete başladı. Burada İmam Yayla ile yapılan savaşlarda, bölgede barışın sağlanmasında büyük rol oynadı. Daha sonra Diyarbakır Tümeni'ne kurmay başkan olarak atandı ve Erzincan'a Müşir Zeki Paşa komutasındaki IV. Ordu karargahına nakledildi.

31 Mart Vakası'ndan sonra, Hareket Ordusu komutanları ile İttihatçıların isteği üzerine İstanbul'a Harbiye Nezareti'ne tayin edildi.
1909'da Mahmud Şevket Paşa, Harbiye Nazırı olunca, Harp Okulu ve Kuleli'de bozulan askeri disiplin ve inzibatı sağlayabilmek düşüncesi ile Harb Okulu komutanlığına getirildi. Rütbesi kurmay binbaşı olmasına rağmen, verilen her görevi başarı ile sonuçlandırmasını bilen Vehip Bey, 1912 yılına kadar bu önemli göreve devam etti.

Balkan ve I. Dünya savaşlarında büyük yararlıklar gösteren genç subayların yetiştiği bu dönemde Vehib Bey, Harp Okulunun gelişmesinde, modernleşmesinde, savaş gücünün, askeri disiplinin arttırılmasında büyük çaba harcadı.
1912'de Yanya müstahkem mevkii komutanlığına ata-nan Vehip Bey, burada kolordu komutanı olan ağabeyi Esad Paşa'nın emrinde görevlendirildi. Balkan Savaşı'nda 20 Eylül 1912'de seferberliğin ilanı üzerine, şiddetli Yunan saldırıları karşısında Yanya kalesini 20 Şubat 1913 tarihine kadar kahramanca savunmayı başaran Vehib Bey, kalenin teslim protokolünü Metaksas ile karşılıklı görüşerek yaptı. Ancak, Yunanlılar tarafından Atina'ya götürüldü ve do-kuz ay süre ile tutuklu kaldı.

Vehib Bey Balkan Harbi sonunda esaretten döndüğünde albaylığa yükseltildi. 22. Hicaz Tümen Komutanlığına atandı ve I. Dünya Savaşı'nda Çanakkale cephesinde Liman Von Sanders'in yönettiği V. Ordu emrinde, Güney Grubu Komutanı olarak 15. Kolordu Komutanlığını yaptı. Vehib Bey önce 3. Tümeni ile Kumkale Yeniköy kıyılarını korumaya ve 11. Tümeni ile Çanakkale'de Besike kıyı-larını savunmaya çalıştı. Düşman, Gelibolu yarımada-sına çıkınca, 15. Kolordu güneye geçerek, kuzeydeki Esad Paşa komutasındaki kuvvetlerle İngiliz saldırısını durdur-mak yolunda büyük çaba harcadı. Mustafa Kemal Bey (Atatürk), Anafaratalar'da düşmanı durdurunca Esad Paşa, kardeşinden bu cephenin takviyesini istedi, Vehip Bey, sıkışık durumda bulunmasına rağmen, önce Nuri Conker'i alayı ile Mustafa Kemali desteklemeye gönderdi ve 8 Ağustos'ta bütün 8. Tümeni Esad Paşa'nın em-rine verdi.

Başkomutan Vekili Enver Paşa tarafından II. Ordu Komutanı olarak görevlendirilen Vehip Paşa, Erzurum Kalesinin Ruslar tarafından düşürülmesi üzerine 23 Şubat'ta ordu, komutanlığından affını isteyen Mahmud Kamil Paşa'nın yerine tayin edildi. Üç misli üstün Rus kuvvetleri karşısında 300 km lik bir cepheyi 50 bin kişilik ordusu ile tutmaya çalışan Vehib Paşa, uğradıkları çetin saldırılara, şiddetli kışa, iaşe ve silah ikmali güçlüklerine rağmen kuvvetlerini dağıtmadı hatta eriyen birliklerinden Kafkas Tü-meni adını verdiği yeni kuruluşlar meydana getirdi. Ayrıca, Kızıl İhtilal üzerine Bolşeviklerin savaşı durdurmasından yararlanarak 12 Şubat 1918'de iki kolla ha-rekete geçti, 24 Şubat'ta Trabzon'u, Mart'ta Hopa'yı, alarak kalan bütün kuvvetleriyle 1914 sınırımıza ulaşmayı başardı. Kaybettiğimiz yerlerin geri alınmasından doğan bir sevinçle ordusuna yeni bir ruh kazandıran ve Başko-mutanlıkça kendisine Batum, Kars ve Ardahan bölgesinin ele geçirilmesi emri verilen Vehib Paşa 25 bin kişilik bir kuvvetle 26 Mart 1918'de eski sınırları da aşarak Batum üzerine yürüdü. 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesi'nin imzalanması üzerine Vehip Paşa bu bölgeden ayrılarak İstanbul'a geldi.

Enver, Talat ve Cemal paşaların Almanya'ya kaçmasına rağmen İstanbul'da kalan ittihatçılardan çekinen hükümet, vekiller heyeti kararı ile tutuk-lattığı 63 kişi arasında Vehip Paşa'yı da Bekir Ağa Bölüğü'ne hapsettirdi. Tahliye edildikten sonra tekrar arandığını fark eden Vehip Paşa İtalya'ya kaçarak kendisini kurtarabildi. Daha sonra Almanya, Romanya, Yunanistan ve Mısıra giden Vehip Paşa, İtalya - Habeşistan harbinde Habeş ordusuna komutanlık yaptı. Sekiz ay süren Habeşistan İtalya Harbi sırasında emrindeki kuvvetlerin azlığına rağmen, İtalyanlar Vehip Paşanın cephesini bir karış geri süremediler. Ancak, Kuzey Cephesi düşürülerek imparatorun yurdunu terke mecbur bırakılması üzerine Vehip Paşa da erlerini silah ve cephanelerini beraberlerinde bırakarak memleketlerine yolladı. Bir süre daha İskenderiye'de kalan Vehip Paşa İstanbul'a döndü ve yurt topraklarında hayata gözlerini yumarak, Karacaahmet'te mezarlığına gömüldü.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:38
Veli Şirin ( 1952) </B>
1952 yılında Afyon,Sandıklı Yavaşlar kasabasında doğdu.İlkokulu köyünde,İlköğretmen okulunu Eskişehir Yunusemre Öğretmen Okulunda okudu.Daha sonrs İstanbul
Yüksek Öğretmen Okulunu ve İst.Ü.Edebiyat Fak.Tarih Bölümünü bitirdi.Yüksek lisans yaptı.1971yılından itibaren Pınar Dergisi,Bayrak gazetesi,Boğaziçi
dergisi, Panel dergisi, Altınoluk dergisi,Yeniden Milli Mücadele dergisi, Aziziye dergisi,Türk Edebiyatı dergisi,Türkiye Yazarlar Birliği Yıllıkları gibi gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı.İsa Yusuf Alptekin'in'Doğu Türkistan İçin' isimli hatıratının hazırlanmasıda çalıştı.Doğu Türkistan'ın Sesi dergisinde yazıları yayınlandı.1977 yılında öğretmenliğe başladı.1986 yılında özel okullara geçti.1989 yılından bu yana Özel Erenköy Güneş Lisesi müdürlüğü yapmaktadır.1986 yılında Lise tarih ders kitapları yazmaya başladı.Kitapları yıllarca liselerde
ders kitabı olarak okutuldu.Halen ders kitaplarını yenilemek için çalışmaktadır.Evli olan yazarın iki çocuğu vardır.

ESERLERİ
*1996 yılında Siyasi ve Kültürel Osmanlı tarihi isimli kitabı Marifet yayınları arasında basıldı.Bu kitabın 2000 yılında ikinci baskısı yapıldı.
*1998 yılında Açıklamalı Tarih Atlası hazırlayan yazarın bu eseri de pekçok baskı yaptı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi
Mustafa Çağrı
Okumuş Adam s.2 Ocak 2001

Türkiye’de hepimizi etkisi altına alan bir tarih anlayışı vardır.Bu tarih anlayışı ana çerçevesi bizim millet ve devlet olarak sürekli komplolara kurban gittiğimiz varsayımına dayanır.Bu varsayım o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, hemen her açıdan perişan olduğumuz, imparatorluğumuzun parçalanmak zorunda kaldığı Birinci Dünya Savaşı’nı bile ders kitaplarında aslında bizim yenilmediğimiz, müttefikimiz Almanya yenildiği için bizim de yenilmiş sayıldığımız ileri sürülür.

Aslında yenilginin algılanamaması, yenilgiden daha beter sonuçlar doğurur.İmparatorluğu perişan eden büyük yenilginin mimarları bir de Ermeniler’in saldırısına uğrayınca hepten aklanma mekanizması işletilmiştir.İttihadçılar bu şekilde masumiyetini tescil ettikten sonra bir suçlu bulmak gerekmiştir.O da İttihadçılar’dan sonra işgal İstanbul’unda iktidara gelen ve Batı ülkelerinin zafer şartlarını imzalamaktan başka çaresi olmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve o dönemin padişahı Sultan Vahdettin oluvermiştir.Bu görüş gibi zıddı olan ve yabancılaşmayı Cumhuriyet’le başlatan görüş de yanlıştır.Ve dahası birbirine zıt gibi görünen bu yapay tarih anlayışları birbirini besleyerek yaşarlar. Tarihçi Veli Şirin’in kaleme aldığı Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi, Türk tarihini bir bütün olarak gören bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Genel yanlış tarih anlayışlarımızdan biri de toplumsal olayları
gözardı ederek padişahları başarılı veya başarısız şeklinde ifade etmemizdir.Bu anlayışın çuvalladığı en açık dönem öncesi ve sonrasıyla Tanzimat dönemi olmuştur.Dış politikada İngiliz Ticaret Sözleşmesi dayatmasını ve Rus Yayılmacılığını, içerde Mısır Meselesi ve toprak ağalarının nüfuzu meselesini görmeden, mali yapımızı ihmal ederek her şeyi padişahların dirayetine bağlayan görüşler bugünkü anti-demokratik temayülleri de beslemektedir.

Tarih bir hesaplaşma ve zihinsel hazlara ulaşma alanı değil, geleceği inşa etme muradındaki aydınlar için bir muhasebe labaratuvarıdır.Bu cümlede iki kelimenin altını çizmek istiyoruz o kelimeler de ‘hesaplaşma’ ile ‘muhasebe’ kelimeleridir.Bir tercih yapmak zorundayız.Bu aynı zamanda günümüzü de kavrayacak bir bakış olacak.İşte Veli Şirin’in hazırladığı Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi, çatışmacı tarih anlayışlarından analitik tarih anlayışına geçmek isteyenler için temel bir kaynak kitap özelliği taşıyor.
Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi Veli Şirin 2.Baskı
Marifet Yayınları Telefon 0212 5262270

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:38
Velit Şerike </B>
Velit Şerike
Türkmen Kardeşlik Partisi Başkanı
Türkmen Kardeşlik Partisi’nin Barzani tarafından kur-durulmuş bir parti olduğu iddia edilmektedir. Velid Şerike’nin babası Kürt, annesi Arap. Sırf Türkmence konuştuğu için bir partinin başına aylık ücretle oturtulduğu söyleniyor.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Veysel Turan </B>
HABER

İstiklal savaşı gazisi Veysel Turan öldü 25 Mart 2007
DHA

İSTİKLAL Savaşı gazisi Veysel Turan, bu sabaha kaşı Konya'da tedavi gördüğü hastenede yaşamını yitirdi.

Hayatta kalan son iki İstiklal Savaşı gazisinden biri olan 108 yaşındaki Veysal Turan, 3 gün önce böbrek ve kalp yetmezliği şikayetiyle Meram Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Burada yapılan tüm tibbi müdahaleye karşın gazi Veysel Turan, bu sabaha karşı vefat etti.

Uzun süredir yatağa bağlı yaşayan ve iki yıldır konuşamayan Veysel Turan, 7 çocuk ve 25 torun sahibiydi ve kızı Semiha Turan ile yaşıyordu.

İstiklal Savaşı gazilerinden sadece Eskişehirli 109 yaşındaki Yakup Satar hayatta kaldı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Victor Eliseev </B>
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Oynama Jıkıdım Jıkıdım

Kızıl Ordu’dan sürprizli konser
Mehmet Kurt
Milliyet 30 Mayıs 2001

RUS Ordu Korosu ve Dans Topluluğu, İzmirli sanatseverlerle bir kez daha buluştu. Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu’nda, Şef Victor Eliseev yönetiminde gerçekleşen konseri izleyenler karşılaştıkları sürprizle unutulmayacak dakikalar yaşadı. İstiklal Marşı ve Rus Marşı ile programı açan koro, Tarkan’ın "Oynama şıkıdım şıkıdım", "Seni gidi fındık kıran" gibi şarkılarını seslendirirken, finali de "Onuncu Yıl Marşı" ile yaptı. Aralarında kadın askerlerin de bulunduğu dans topluluğu da, şovlarıyla konsere renk kattı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Vitali Hakko </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Vitali Hakko:
İşim insanları mutlu etmek
Ünal Bolat
Türkiye 9 Aralık 2000

Yarım yüzyılı aşkın süre, benim meslek hayatımın hemen hemen tümüdür. Hayatımı anlatırken Vakko’nun geçmişini de anlatmış oluyorum. Zira benim hayatım, Vakko’yla özdeşleşmiştir. Nerede olursam olayım, herkes beni Bay Vakko olarak görür.
Hayatımı, bana sorarsanız hayli ilginç geçti. Yanlış söyledim: İlginç geçiyor. Çünkü hayat devam ediyor ve her ânından zevk aldım ve almaya devam ediyorum.

Sıfırdan başlamak
Benim kuşağımın birçok işadamı, işe sıfırdan başladığını söyledi. Ben sıfırdan bile başlamadım. Başladığım nokta sıfırın çok altındaydı. Ne var ki, ben de, benim kuşağımın birçok işadamı da, kendimize özgü kişileriz. Ve bambaşka sosyal ve ekonomik şartlar içinde yetiştik. İyi niyetten, umuttan, geleceğe ve kendimize olan güvenden, becerimizden başka hiçbir sermayemizin olmadığı bir dönemde kendi kendimizi yetiştirdik.
Genç Cumhuriyetin ilk kuşağıydık. Bize hız veren Atatürk devrimleriydi. Şapka devrimi, kıyafet devrimi olmasaydı, kuşkusuz bugün Vakko da olmazdı.

Spor
Ondört yaşındaydım. Spor benim için o zamanlar bir saplantıydı. Yaşıma, boyuma bosuma rağmen başarmam gerekiyordu. Ama nasıl? Spora cimnastikle başladım. Tabii yanlış bir seçme yapmıştım. Aletli cimnastik kasları güçlendirir, ama boyun uzamasına yardımcı olmaz. Oysa ben kısa boyluydum. Dolayısıyla atletizm ya da voleybol, basketbol ile başlamam daha doğru olurdu. Ama bu konularda bilgi sahibi olmadığım gibi, beni uyaran biri de çıkmadı. Bir süre sonra, aletli, cimnastiği bırakıp atletizme yöneldim. Orada hocam tarafından hafife alındığım vehmiyle kendimi ispat etmek için rekor denemesi yaptım. Rekor 40 sa-
niyeydi ve 18 yaşındaki Fintzi adlı bir atlete
aitti. Ben ise 14 yaşıma rağmen 42 saniyeyi yakalamıştım. Hocadan aferin beklerken oralı bile olmamıştı. Ama hiç değilse tebrik edebilirdiniz deyince hiçbir zaman hafızamdan silinmeyecek şu cümleyi söyledi. “Şunu hiçbir zaman unutma, sporcunun rakibi, başkaları değil, kendisidir.”

En büyük sermaye; eleman
Yirmi yıl öncesine kadar, bir genç, öğrenimini yaptıktan, bir iş bulup çalışmaya başladıktan bir süre sonra o işten ayrılıp kendi işini kurardı. Hatta sekiz on yıl aynı iş yerinde çalışıp da kendi işini kuramamış olanlara “yeteneksiz” gözüyle bakılırdı. Bölünerek çoğalma dönemiydi o yıllar. Bugün daha çok bunun tersi görülüyor. Öğrenimini yapmış bir genç, gerçekten kendi dalında bilgili ve yetenekliyse, çalışacağı kuruluşu kendi seçiyor. Eğer seçtiği kuruluş ondan, o da çalıştığı kuruluştan memnunsa mutlu ve verimli bir birliktelik başlıyor. Bunun sürmesi iki taraf için de yararlı oluyor. En büyük sermayenin eleman olduğunu, bu ülkede, sanırım ilk kez Vebhi Koç gördü ve gösterdi. Uzaktan izlediğim kadarıyla Koç camiasından kopup kendi işini kuran üst düzey yöneticisi pek yoktur. Hiç değilse diğer holdinglerinki kadar yoktur.

Yönetici bulmak zor
Bugün bir iş adamı için, yeni yatırımlar yapmak istediğinde, büyümek istediğinde kapital bulmak zor değildir. Know How bulmak da zor değildir. Ama yurt içinde, yurt dışında yetişen bunca gencimize rağmen, yönetici bulmak zordur. Acaba bu güçlük bizlerden, yani hayat üniversitesinden gelen birinci nesil patronların hâlâ işin başında olmamızdan mı kaynaklanıyor, diye düşündüğüm olmuyor değil. Yoksa bu, gençlerin, kendi kendilerini bizlerle kıyasladıklarında, yabancı dil açısından, kuramsal bilgi açısından, bizlerden daha bilgili, daha kültürlü, daha dünyaya açık olduklarını görüp köklü bir değişimi gerçekleştirmek istediklerinde, bizleri bir köstek olarak görmelerinden ve bunu açıkça dile getirememelerinden mi kaynaklanıyor? Bilmiyorum. Belki her ikisi de.

Güzelliğin özü değişmiyor
Ben resim yapamam. Beste yapamam. Şiir yazamam. Ama, insanlara renklerle, desenlerle ortaya koyacağım ve onları mutlu kılacağına inandığım bir eşarp, bir kravat, bir giysi seçip, onu gerçekleştirebilirim. Güzel sözlerle onların gönlünü alabilir, mutlu anlar yaşatabilirim. Biz eskiler bunları, gençlere anlatmakta güçlük çekeriz. Onlara anlamakta güçlük çekerler. Bana çevremdeki gençler, oğlum dahil, sık sık, “devir değişiyor” derler. Haklıdırlar. Ne var ki, devir ilk defa değişmiyor. Ben hayatım boyunca, bu devir denen şeyin birçok defa değiştiğini gördüm. Ama ağaçlar, çiçekler, kuşlar, kelebekler değişmiyor. Güzelliğin biçimi değişiyor olabilir, ama özü değişmiyor.

Hakko’dan inciler
* Yalanın inananı çok oluyor!
Hayatta öğrendiğim gerçeklerden biridir: Sizinle ilgili iyi bir şey söylense, bu doğru da olsa, buna pek az kimse inanır. Ama söylenen kötü bir şeyse hemen herkes inanır. Yalan ne kadar büyükse inananı o kadar çok olurmuş.
* Profesyonel olmadan başaramazsınız
Bizim meslekte gerçek sermaye insandır. Onun bilgisi, tecrübesi, sezgileridir. Eğer böyle bir kaptanınız varsa, denize açılmaktan korkmayın! Gerçek profesyonellik budur. Eğer içinizde bu profesyonellik duygusu yoksa hiçbir şey başaramazsınız.
* Hayat Üniversitesi yok artık
Bizler gibi işadamları dönemi kapanmıştır. Artık teori ile pratiği, bilgi ile tecrübeyi birleştiren bilgisayarın nimetlerinden, uluslararası iletişimin imkanlarından yararlanan gençlerimiz bizim eserlerimizi hiç kuşkum yok, çok daha ötelere götüreceklerdir.
* Başarmak tutkusu
Hayatta insanı başarıya götüren tek şey, başarmak tutkusudur. Kuşkusuz diğer faktörler bu başarıyı kolaylaştırıp, çabuklaştırabilir, uzun ömürlü olmasını sağlayabilir. Ama hiçbir şey sizin elinizden aklınızı, yeteneğinizi, deneyimlerinizi, tutkularınızı alamaz.
* Vakko benim, ben Vakko’yum
Otuz kırk yıl önce, Vakko’ya da çocuğum gözüyle bakabilirdim. Oysa bugün Vakko ve ben aynı kişiyiz. Benim hayat öyküm Vakko’nun, Vakko’nun varoluş öyküsü de benim hayatımdan başka birşey değil.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Vladimir Nikolayeviç Ştigaşev ( 1938) </B>
Vladimir Nikolayeviç Ştigaşev, 1938 yılında Hakasya Tatıp vilayeti merkezinde doğdu. Çok çocuklu bir aileye mensuptur.

1965 yılında Tomsk Devlet Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdi. 1978'de Sovyetler Birliği Komünist Partisi Okulu'nda okudu.

Vladimir N.Ştıgayev, 1959 yılından itibaren parti jeoloji araştırmalarında, emniyette, maden çıkarma işlerinde çalıştı.

1968'de Hokosya Komsomol başkanlığı yaptı. Sonra Hakasya Komünist Partisi'nin çeşitli bölümlerinde başkanlıklarda bulundu. 1979'da Asksız vilâyeti Komünist Partisi başkanlığına getirildi. 1982'de Hakas vilayeti belediye başkanı (fiilen başbakan) oldu. 1987'de ise Hakasya'nın da içinde bulunduğu Krosnoyarik bölgesi belediye başkan yardımcılığına tayin edildi. 1989'da Hakasya'ya döndü ve Hakasya Araştırmaları Enstitüsü'nde ilim işçisi statüsü ile çalışmaya başladı.

1990 yılı ilkbaharında Hakasya bölgesi milletvekili oldu ve aynı zamanda Rusya Federasyonu milletvekili seçildi. Aynı zamanda Hakasya vilayeti bölge belediye başkanlığına getirildi.

3 Temmuz 1991'de Hakasya, Rusya Federasyonu'na bağlı cumhuriyet ilan etti. 1991 Kasım'ında ise Vladimir N. Ştigaşev, Hakasya'nın seçimle gelen ilk Büyük Millet Meclisi Başkanı oldu.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Vural Akışık </B>
Ahmet Vural Akışık, Robert Kolej ve ODTÜ Ekonomi mezunu. Doktorasını yaptığı Univercity of California Berkeley ve ODTÜ'de 7 yıl öğretim üyeliği yaptı. 1976 yılında Çukurova Grubu'yla birlikte özel sektöre geçti. Türkiye'nin ilk yatırım bankası olan Türk Merchant Bank'ı kurdu. Buradaki hisselerini sattıktan sonra Finansbank'ta yönetim kurulu üyeliği yaptı. Akışık, son olarak Dışbank Murahhas Azası olarak görev yapıyordu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Akışık, kamu bankalarına patron
Hürriyet 4 Nisan 2001

Kamu bankalarının ortak yönetim kurulu başkanlığına Dışbank Murahhas Azası Vural Akışık getirildi. Emlakbank ve Halkbank'ı bünyesinde toplayacak olan Ziraat Bankası'nın dün yapılan genel kurulunda yeni yönetimin diğer üyeleri de belirlendi.
Daha önce Aclan Acar'ın adının geçtiği hem Ziraat Bankası, hem de üç kamu bankasının ortak yönetim kurulu başkanlığını sürpriz bir gelişmeyle Vural Akışık üstlendi. Ziraat Bankası'nın dün saat 16.00'da yapılan genel kurul toplantısı öncesinde, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş ile görüşen Vural Akışık, Halkbank ve Emlakbank'ı da bünyesine katacak olan Ziraat Bankası'nın yönetim kurulu başkanlığına getirildi.

Akışık'ın da katılımıyla yapılan dünkü Ziraat Bankası genel kurulunda, ana sözleşmenin birinci maddesi iptal edildi. Bu maddeye göre, Ziraat Bankası'nın şubat ayında yapılan genel kurulunda yönetim kurulu üyeliğine seçilenlerin üç yıl süreyle görv yapması öngörülüyordu. Söz konusu maddenin iptaliyle mevcut yönetim kurulu üyelerinin görevi sona erdirilmiş oldu. Bunun ardından yeni yönetim ve denetim kurulu üyelerinin belirlendiği genel kurulda, bankanın sermayesinin 500 trilyon liradan 1.5 katrilyon liraya çıkarılması da ele alındı.

Yaklaşık 15 dakika süren genel kurulun ardından, yönetim kurulu şöyle belirlendi: Dışbank Murahhas Üyesi Ahmet Vural Akışık, DPT Müsteşar eski Yardımcısı ve MNG Holding Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Yavuz Arınsoy, Emlakbank Eski Yönetim Kurulu Üyesi Özcan Atalay, Anadolubank Genel Müdür Yardımcısı Ahmet Gürşen Çakaloz, KİT Genel Müdürlüğü Daire Başkanı M. Cüneyt Yener, Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü Daire Başkanı Volkan Taşkın getirildiler. Ayrıca Eşref Ayaş ile Turgay Oğuz Denetim Kurulu Üyeliklerine seçildi.

Dünkü Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararına göre, inşaat ve konut faaliyetleri Toplu Konut İdaresi'ne devredilecek olan Emlakbank, Ziraat Bankası ve Halkbank'ın olağan veya olağanüstü genel kurullarında seçilecek yönetim kurulları aynı kişilerden oluşabilecek. Halen hukuken Ziraat Bankası'nın Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü olan Osman Tunaboylu bu sürecin kendisinin fikri alınmadan gelişmesi nedeniyle emekliye ayrılma kararı almıştı. Tunaboylu, halen izin kullanıyor.

Süper yönetimde kim, kimdir?

VURAL AKIŞIK:
Robert Kolej ve ODTÜ Ekonomi mezunu. Doktorasını yaptığı Univercity of California Berkeley ve ODTÜ'de 7 yıl öğretim üyeliği yaptı. 1976 yılında Çukurova Grubu'yla birlikte özel sektöre geçti. Türkiye'nin ilk yatırım bankası olan Türk Merchant Bank'ı kurdu. Buradaki hisselerini sattıktan sonra Finansbank'ta yönetim kurulu üyeliği yaptı. Akışık, son olarak Dışbank Murahhas Azası olarak görev yapıyordu.

AHMET ÇAKALOZ:
ODTÜ ekonomi mezunu. Öğrenciyken AST'ta profesyonel tiyatrocu olarak çalıştı ve ödüller aldı. Tiyatroyu bırakıp bankacılığa geçti. Yapı Kredi, Anadolu Bankası, Bank Ekspres ve Garanti Bankası'nda Genel Müdür Yardımcılığı yaptı.

ÖZCAN ATALAY:
Emekli hakim. DSP'nin kuruluşunda Ecevit çiftine en yakın isimlerden biriydi, DSP'nin tüzüğünü yazdı. Sonradan Ecevit ile yolları ayrıldı. ANAYOL döneminde ANAP kontenjanından Emlakbank Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

YAVUZ ARINSOY:
DPT kökenli bir bürokrat. Müsteşar Yardımcılığı görevinde bulundu. Şimdiki Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'ın yakın çalışma arkadaşı. MHP DPT'nin sorumluluğunu alınca görevine son verildi. MNG Holding'de Yönetim Kurulu üyesi oldu.

CÜNEYT YENER:
Hazine Müsteşarlığı'nda KİT Genel Müdürlüğü bünyesinde Kamu Bankalarından Sorumlu Daire Başkanı olarak görev yapıyor.

VOLKAN TAŞKIN:
Hazine Müsteşarlığı'nda Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü bünyesinde İç Borçlardan Sorumlu Daire Başkanı olarak görev yapıyor.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 16 MAYIS 2001

Akışık: Kriz 2.5 senede geçer
Milliyet 16 Mayıs 2001

Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Vural Akışık, Türkiye’nin bir geçiş döneminde olduğunu belirterek, "Geçiş dönemi iyi yönetilirse kriz 2 - 2.5 senede hallolacak. Sonra yeni bir döneme gireceğiz" dedi.

Dün ODTÜ’de "Bankacılık Sistemi ve Etik" konulu bir konferans veren Akışık, çıkan Bankacılık Yasası’nın reaksiyonel olduğunu, bankaların kötü yönetiminden doğan zararın ise bugün ve yarın ödenmeye devam edileceğini dile getirdi.

Acılı’ birleşme
Akışık, bankacılıkta ‘küçük güzeldir’in yerine, ‘büyük sağlamdır’ anlayışının geçerli olmaya başladığına, bu nedenle birleşmelerin kaçınılmaz olduğuna dikkat çekti.

Dalgalanmalara karşı koyabilmek için bankaların birleşmek zorunda kalacağını söyleyen Akışık, "Aklın yolu birdir. En birleşemeyecekler bile menfaatlerini görünce birleşecektir. ABD’de nasıl oluyorsa, bizde de acılı macılı olacaktır" dedi.

Kamu bankalarının görev zarar toplamının 12 milyar dolar (15 katrilyon lira) olduğunu kaydeden Akışık, Ziraat Bankası ve Halkbank’ın ayrı ayrı özelleştireceğini, Emlak Bankası’nın ise tasfiye edileceğini söyledi.

Akışık, Emlakbank’ın yeniden yapılandırılması için harcanacak paranın satılarak karşılanmayacağını bu nedenle tasfiye edileceğini söyledi. Akışık, "Ziraat’e harcayacağımız paranın ötesinde bir değeri var. Halkbank gelecekte piyasalar için kârlı. Her iki banka rahatlıkla özelleştirilebilir" dedi.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:40
Vural Savaş </B>
Yargıtay 1. Ceza Dairesi üyesi ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı olan Vural Savaş ceza hukuku alanında çalışmış, “Türk Ceza Kanunun Yorumu” , “Ceza Genel Kurulu Kararları” gibi eserler vermiştir. Refah ve Fazilet Partisinin kapatılması için Anayasa Mahkemesinde açtığı davalarla öne çıkmıştır.Emekli olduktan sonra 3 Kasım 2002 Genel Seçimlerinde DSP’den milletvekili adayı olmuş fakat seçilememiştir

ESERİ

Militan Demokrasi (İrtica ve Bölücülüğe Karşı )
Bilgi Yayınevi

Jakoben batıcılığın örnek tipi Vural Savaş’a göre 'hoşgörü' çelişkili bir kavramdır.Kitap şöyle tanıtılıyor:

"Sınırsız hoşgörü (tolerance), hoşgörüyü ortadan kaldırır. Hoşgörü sahibi olmayanlara hoşgörü gösterilmesi hoşgörülü bir toplumun dayatmacılara karşı savunmasız bırakılması, hoşgörüsü ile birlikte hoşgörülü kişinin kendisini de yok eder.' Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, bu kitapta demokrat anayasanın da düşmanlarına karşı kendisini hukukun silahıyla koruma hakkına sahip olduğunu 'Militan Demokrasi' anlayışı içinde dile getiriyor."

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:41
Ülkü Ayvaz ( 05.05.1955) </B>
5.5.1955'de Bayburt'ta doğdu. İlkokul 1.sınıfı burada,2.sınıfı komşu ilçe Torol'da, ardından ilköğretimini , öğretmen olan babasının tayiniyle İstanbul'da tamamladı. Hoca İshah Efendi İlkokulu'ndan sonra Hasköy Orta Okulu'nda, Lise öğrenimini de Cerrahpaşa 'Davutpaşa Lisesi'nde tamamladı.

Lise yıllarında tiyatro çalışmalarına başladı. Tiyatro kolunda , "Nalınlar"(N.Cumalı), "Batak Göl"(Ö.İ.Özturanlı), "Cimri" (Moliere), "Bir Delinin Hatıra Defteri"(Gogol) oyunlarında başrol oynadı. Son iki oyunla İLTÖ (1974), ve AKM (1976) yıllarındaki yarışmalarda "En İyi Erkek Oyuncu ödülünü" kazandı. Yine lise yıllarında 1970'den başlayarak kısa oyunlar yazdı,bu oyunları lise sahnesinde sahneye koydu ve pek çoğunda oynadı.

Davutpaşa Lisesi,Paşabahçe,Kadıköy,Kocamustafapaşa Halkevleri, İstanbul Teknik Üniversitesi'nde oyunlar sahneye koydu.
A.Ü.Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü'na girdi ve 1980 yılında mezun oldu. Daha önce tek perdelik oyunu "Leylim Leylim" Tiyatro-1974 dergisinde yayınlandı; bu oyun Ankara Sosyal Hizmetler Fakültesi tiyatro kolu tarafından o yıl sahnelendi.

Radyo oyunları yazmakla sürdüren yazar, bu güne dek 36 oyun yazdı, TRT için "Çocuklarla Başbaşa" ile "Gençlerle Başbaşa" programlarına dramalar yazdı.Sinemanın başyapıtlarından radyoya uygulamalar yaptı.

Yazar, uzun yıllar Türk Eczacıları Birliği İst.Eczacı Odası'nda Basın ve Sanat Danışmanlığı görevinde bulundu.


ESERLERİ:

Oyunlar:
Yeniden Yaratma (Enka 1984 bilim ve sanat ödülleri tiyatro birincilik ödülü)
Vali-i Vilayet Hademe-i Devlet (1987)
Nihavent Longa (Kültür bakanlığı ödülü 1993)
Troya'yı Özlüyorum (1993)
Külhanbeyi Operası (1997)
Geriye Bakma, Bağlanma (1999)

Çocuk Oyunları:
Şahane Lunapark (Devlet Tiyatroları Opera Ve Balesi Ödülü (1982)
Yaşasın Gökkuşağı (TBMM Kültür Sanat Kurulu Ödülü 1986)
Teneke Şövalyeler (ABD Arizona State University Dünya Koleksiyonu 1996)
Papatya (TRT Ödülü 1989)
Mavi Yıldız (2002)
Evim, Güzel Evim (2000)
Gümüş Saçlı, Altın Gözlü (2004)

Öykü:
İşlerin Yolunda Gitmesine Engel Olan Kim? (Akademi Kitabevi Öykü Başarı Ödülü 1983)
Gri Oğullar (1985)
Olaylar Ve Kahramanlar (1991)

İnceleme:
Duvardan Gelen Sesler (1986)

Ülkü Ayvaz; Hürriyet, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl gazeteleri ile,Çağdaş Eleştiri,Metis Çeviri(öykü) Varlık, Gösteri, Türkiye Yazıları, Eğitim Mücadelesi, Sanat Emeği gibi pekçok dergiye deneme eleştiri incelemeler yazdı.

Ülkü Ayvaz'ın oyunları; Ankara, İstanbul, Bursa, İzmir, Trabzon, Antalya Devlet Tiyatroları ile özel tiyatrolar ve Makedonya, Rusya, Almanya'da sahnelenmiştir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:41
Ülkü Karaosmanoğlu ( 1955) </B>
1955 yılında Terkos'ta doğdu. İlkokul, ortaokul ve liseyi İstanbul'da tamamladı. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nda öğrenim görürken 1975 yılında Politika gazetesinde çalışmaya başladı. 1982'de Yazko Sanat Olayı dergisinin yazıişleri müdürü oldu. TV dizileri ve özgün film senaryoları yazdı. İki senaryosu filme çekildi. Cönk, Bakış dergilerinin yazıişleri müdürlüğünü yaptı. Halen Antrakt sinema dergisinin yazıişleri müdürüdür. TRT - 1'de yayımlanan Ondan Sonra adlı programda da metin yazarı olarak çalışmaktadır.

ESERLERİ:İsyanın Bin Yüzü, Sus (roman) Bilgi Yayınevi

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:41
Ümit Bozkurt ( 1976) </B>
Futbolcu
Pozisyonu Defans
Doğum Tarihi 1976
Doğum Yeri Gaziantep
Boyu(cm) 1.82
Kilosu(kg) 74
Önceki Kulübü Denizlispor, A.Demirspor
Yabancı Dil İngilizce
Eğitim Durumu AÖF öğrencisi
Hobileri Kitap okumak, sinema, müzik.
Ayakkabı No. 42

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:41
Ümit Kıvanç </B>
1956 yılında İstanbul’da doğdu. Birikim, Yeni Gündem dergilerinde, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde çalıştı.“Mozaik” grubunda üç yıl davul çaldı. Halen İletişim Yayınları yayın
kurulu üyesi ve bu yayınevinin kitap kapaklarını tasarlıyor.

ESERLERİ
Roman: Aşkım Bana Resimaltı (1989), Bekle Dedim Gölgeye (1989), Gaib Romans (1992), Yalnız Olmuyor (1995), Siyah Makamı
(1997).
Öykü: Erkek Hikâyeleri (1990).
Oyun: Macbeth, Muhitimize Uyarlama Denemesi (1991).

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:42
Ümit Utku ( 1929) </B>
1929 yılında Mardin’de doğdu.Ordudan ayrılıp senaryo yazarak sinemaya girdi.
Kervan Film şirketini kurdu (1958). Yapımcılığının yanı sıra yönetmenlik de
yaptı. Türk Film Prodüktörleri Cemiyeti ve Film- San Vakfı olmak üzere birçok
mesleki kuruluşta Başkanlık ve Genel Sekreterlik yaptı.

Önemli filmleri (yönetmen): Yaban Gülü, Koçero, yapımcı: Pir Sultan Abdal
(Remzi Jöntürk), Üvey Ana, Ben Sana Mecburum,Yazgı(Ülkü Erakalın).

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:42
Ünal Bolat ( 1960) </B>
1960 yılında Çorum'da doğdu. İlk orta ve liseyi Çorum'da okudu. 1984'te Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümünden mezun oldu.1985'te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Eski Türk Edebiyatı Bölümünde başladığı Yüksek Lisans eğitimini ve dolayısıyla akademik çalışma hayatını, tecil ettiremediği askerlik sebebiyle yarım bıraktı. Askerlik dönüşü, Türkiye Gazetesi'nde göreve başladı.1987 yılından itibaren iki yıl süreyle Türkiye Çocuk Dergisi'nde çalıştı.Burada çocuklara yönelik "Modern Çağ Ansiklopedisi"nin birinci cildini hazırladı.

1990'dan sonra Türkiye Gazetesin'de roman ve hikaye yazmaya başladı. Aralıksız yedi yıl süreyle yayınlanan 40 romanından beş tanesi kitap olarak yayınlandı. 1993 yılında TGRT'e için yazdığı senaryolardan 15'e yakını film olarak yayınlandı.1997 yılından itibaren "Romanlaşan Hayatlar" isimiyle haftada bir röportajı yayınlanmaya başladı. Halen devam etmekte olan bu röportajlar yine aynı isimle, Arı Sanat yayınevi tarafından kitaplaştırıldı.Halen Türkiye Gazetesi'nde Hayatım Roman ve Romanlaşan Hayatlar adlı iki köşede yazmakta olan Ünal Bolat, evli ve iki çocuk babası.

ESERLERİ

Romanlar:Cinnet,Anasının Kuzusu,Yasemin,Alın Yazısı,Bir Başka Kadın
Röportajlar:Romanlaşan Hayatlar 1-2-3

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:42
Ünver Oral </B>
Ünver Oral, 1937 yılında doğdu. Karagöz başta olmak üzere geleneksel seyirlik oyunlarımız hakkında yazıları ve radyo oyunları yayınlandı. 1961 yılından sonra geleneksel seyirlik oyunlarına ağırlık verdi. Karagöz metinleri ve Karagöz belgesel senaryosu ile ödüller kazandı. UNIMA (Dünya Kukla ve Gölge Oyunu Birliği) Türkiye Milli Merkezi’nin kurucu üyesidir. Oral, bir Karagöz gönüllüsü olarak kültürümüzün bu damarını ihya etmek için uğraşıyor. Bu konuda yazılar yazdı, konferanslar verdi, kurs ve sergiler açtı, radyo ve televizyon programları yaptı. Bir ara ‘Halk Tiyatrosu Dergisi’ni yayınlamıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Karagöz’den İbiş’e bir tiyatro gönüllüsü Ünver Oral
Mahmut Çetin


Ünver Oral, milli kültürümüzün Karagöz ve kukla damarını ihya etmeye gayret eden bir sanatçımız. Geçtiğimiz aylarda Oral’a Uluslararası İstanbul Kukla Festivali’nde Türk Kukla Sanatı’na katkılarından dolayı Onur Ödülü verildi. Oral’a böyle bir ödül verilmesi, kültür dünyamızı şüphesiz mutlu etmiştir. Ünver Oral, gayretlerinin hiç olmazsa manevi olarak karşılığını görmüş oldu böylece. Onun Karagöz’den bir drama çıkarma fikrini sürekli olarak işlediğini biliyoruz. Bir ara Karagöz televizyona uyarlandı ve ilgi gördü ama devamı gelmedi. Dileğimiz Karagöz ve kukla sanatlarımızın sadece ramazan aylarında hatırlanan bir sanat olarak kalmaması. Arkadaşımız Suat Karadağ da Karagöz’ün çizgi romanını çizerek Damla Yayınları’ndan kitaplaştırdı. Biz bu yazımızda geleneksel seyirlik oyunlarımıza gönül veren Ünver Oral’ı ve eserlerini kısaca tanıtmak istiyoruz.

Ünver Oral, 1937 yılında doğdu. Karagöz başta olmak üzere geleneksel seyirlik oyunlarımız hakkında yazıları ve radyo oyunları yayınlandı. 1961 yılından sonra geleneksel seyirlik oyunlarına ağırlık verdi. Karagöz metinleri ve Karagöz belgesel senaryosu ile ödüller kazandı. UNIMA (Dünya Kukla ve Gölge Oyunu Birliği) Türkiye Milli Merkezi’nin kurucu üyesidir. Oral, bir Karagöz gönüllüsü olarak kültürümüzün bu damarını ihya etmek için uğraşıyor. Bu konuda yazılar yazdı, konferanslar verdi, kurs ve sergiler açtı, radyo ve televizyon programları yaptı. Bir ara ‘Halk Tiyatrosu Dergisi’ni yayınlamıştır.

Ünver Oral, Karagöz’ü kendi sanatları imiş gibi gösteren Yunanlılara da yazılarıyla cevap vermeye çalışmıştır.(1) Onun bir başka çabası da geleneksel seyirlik oyunlarımızı kaybolmakta olan bir sanat olmaktan yaşayan bir sanat olmaya dönüştürmektir. O bir yandan ‘Karagöz nasıl yaşatılabilir ?’(2) sorusunu cevaplarken, öbür taraftan da bunun pratiğini vermiş bir sanatçımızdır.


Kitabevi Yayınları, Ünver Oral’ın geleneksel Türk Tiyatrosu ile ilgili kaynak niteliği olan eserlerini neşretti. Kitabevi ve Oral, geleneksel seyirlik oyunlarımıza gönül verenlere bu sanatın metinlerini sunarak, sanatımızın yaşamasında ileri bir adım atmış bulunuyor. Dileğimiz resmi ve özel kuruluşlarımızın çocuk şenlik ve eğlencelerinde Karagöz ve kukla sanatlarımızı tercih etmesi ve geleneksel kültür kodlarımıza yaslanarak geleceğimizin temsilcisi olan çocuklarımızı iyi, doğru, güzel mesajlarla eğitmesidir.

Ünver Oral’ın Eserleri

Karagözname, Öp Hacivat’ın Elini, Cin İkizler, Küçük Kuklacılar, Kuklacı Kardeşler, Kiracı, Prenses ile Çoban, barış Korkusu, Lorel Hardi İstanbul’da, Çocuklara Karagöz Hikayeleri, Çocuklara Karagöz Şiirleri, Karagöz Park Bekçisi, Karagöz Perde Gazelleri, Karayazılılar, Karagöz Belediye Başkanı, Karagöz Boyama Kitabı, Karagöz Amca, Karagöz Oyunları, Günümüzden Karagöz-Hacivat Söyleşmeleri, İbişli Kukla Oyunlarımız.

Karagöz Oyunları

Karagöz, gölge tiyatromuzun basit ve diğer dalları gibi sadece Ramazan eğlencesi, ayrıca çocuk eğlencesi olduğunu ileri sürmek; görüş sahibi kim olursa olsun, bu hazinemizin önemini ve kıymetini kavrayamamak veya iyi niyetli olmamaktır. Karagöz basit ve çocuk eğlencesi değildir! Fakat içimizdeki çocuklar içindir. Karagöz müstehcen de değildir. Sanatına ve seyircisine saygısı olmayan kişilerin, geçmişte özel istek ve ticari gaye ile yaptıkları gösteri ve bize ulaşan bazı metinleri ileri sürerek bu sanatı kirletme gayreti de doğru değildir. Konuyu bilme iddiası ve iyi niteyle bağdaşmaz. Oral bu konudaki iddiaları şöyle sorgular: “Eğer bu görüş açısı doğru olsaydı, müstehcen konular işleyen şiir, hikaye, roman, resim...sanatlarının, sinema ve televizyonun da aynı şekilde damgalanması gerekirdi. Acaba sarayda yaşayanlarla padişaha yapılan Karagöz gösterilerinde de müstehcenlik var mıydı? O halde olması gereken Karagöz gösterilerini ölçü ve örnek almak, yaşatmak gerekir.”(3)


Günümüzden Karagöz-Hacivat Söyleşmeleri

Karagöz'e ilgi ve sevgi günümüzde de devam etmektedir. Ancak, dünyaca ünlü gölge tiyatromuza ait eserleri kitapçılarda bulmak, gösterilerini seyredebilmek hele çocuklarımız ve gençlerimiz için mümkün olmamaktadır. Artık gazetelerimizin Ramazan eklerinde veya sayfalarında, mizah dergilerinde ve televizyon ekranlarında bile Karagöz giderek kaybolmaktadır. “Karagöz, hepimiz için çok amaçlı bir öz kaynaktır” diye Ünver Oral, millet ve devlet olarak onu ihmal ettiğimizi söyler. Karagöz, görüntü olarak gidemediği ve giremediği yerlere yazılı olarak da yeteri kadar girebilmelidir. Bunun en güzel aracı kitaplardır. Fakat ne yazık ki, satıcılarda, Karagöz ile ilgili kitaplar da bulabilmeniz pek mümkün değildir. İşte elinizdeki bu küçük eser, yayın yokluğunun giderilmesi için yaptığımız çalışmaların bir yenisi olmaktadır.(4)


İbişli Kukla Oyunlarımız

Kültürü eski ve zengin olan toplumların, buna paralel olarak sanat ve edebiyatları da gelişerek özellik ve güzellikler kazanır, halk tiyatroları ortaya çıkar. Tiyatro, bir sanatlar demeti olarak güçlü bir milli kültürden kaynaklanıyorsa daha zenginleşir, kendine özgü bir renk ve ruh kazanır. İşte, Türk Halk (Gelenek) Tiyatrosu da bu çerçeve içinde doğmuş ve günümüze kadar ulaşmıştır. Halk tiyatromuzun dalları Meddahlık, Ortaoyunu, Karagöz, Kukla, Köy ve Tuluat Tiyatrosu'dur. Benzerleri içinde en eski, en zengin, en güzel ve en çok dala sahip olma durumundaki halk tiyatromuzun elbette temel özellikleri vardır. Güldürü ağırlıklıdır. Bir metne bağlı olmadan tuluat tekniği ile konu işlenir. İbiş bir ana karakter olarak kukla sanatımızda yer alır. Ünver Oral’ın geleneksel kukla tiyatromuzun oyunlarını kitaplaştırması önemli bir hizmet olmuştur.(5)

KAYNAKLAR
(1)Kendi kalemlerinden Yunan Karagözü, Sanat Olayı, Ocak 1986, s.44, sf.60-63
(2)Karagöz nasıl yaşatılabilir?, Türk Edebiyatı, Ocak 1986, s.147, sf.39-41
(3)Karagöz Oyunları, Ünver Oral, Kitabevi, İstanbul 2002.
(4)Günümüzden Karagöz-Hacivat Söyleşmeleri, Ünver Oral,
Kitabevi İstanbul 2002.
(5)İbişli Kukla Oyunlarımız, Ünver Oral, Kitabevi İstanbul 2002.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:42
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/283.jpg
Üzeyir Garih ( 1929) </B>
Alarko Şirketler Topluluğu eş başkanı.

1929'da İstanbul'da doğdu. İTÜ Makina Mühendisliğini bitirdi. 1954'e kadar Carrier Corp. Türkiye şubesinde tesisat mühendisliği yaparak uzmanlığını geliştirdi.

1954'te İshak Alaton'un teklifi ile iki kişilik Alarko Kollektif Şirketi'nin eş ortağı olarak işe başladı. O tarihten günümüze bir holding olan Alarko Şirketler Topluluğu'nda İshak Alaton ile birlikte eş başkanlık görevini sürdürüyor.

Alarko'daki görevlerinin dışında TÜSİAD, DEİK, MESS, Loyd Vakfı, Sisav, Rotary, Lions, Propeller, İSO Meclisi, TYD, AİESEV ve benzeri yerli yabancı pek çok vakıf ve derneğin yönetim ve danışma kurullarında üstlendi. Türk-Belçika İş Konseyi ve Toplu Konut Yapımcıları Derneği'nin (TOKYAD) başkanlıklarını yürütüyor.

yönetim ve organizasyon konusunda makaleleri bulunan Garih'in, "Deneyimlerim" başlıklı bir kitabı bulunuyor. Yeditepe Üniversitesi'nde organizasyon dersi veren Garih, İTÜ fahri doktorluk ve Filipinler Cumhuriyeti fahri başkonsolosu unvanına sahiptir.

İngilizce, Fransızca ve İspanyolca biliyor. Evli ve iki çocuk, 5 torun sahibidir.

Üzeyir Garih 25 Ağustos 2001 tarihinde Eyüpsultan'da bıcaklanarak öldürüldü.


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 25-26 AĞUSTOS 2001

ÜZEYİR GARİH ÖLDÜRÜLDÜ !
Milliyet 26 Ağustos 2001


SERHAT ÜNAL, SABRİ SEVER, ASLI ÖKTENER, CENNET NAR, ESRA KURTFOTOĞRAFLAR: ERCAN ARSLAN, OKTAY ANKIN, YURTTAŞ TÜMER

Alarko Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı ünlü işadamı Üzeyir Garih, dün öğle saatlerinde Eyüp Sultan Mezarlığı’nda bıçaklanarak öldürüldü.

Türkiye gündemini sarsan olay, Polis 155 İmdat’a yapılan, Eyüp Sultan Mezarlığı Piyer Loti çıkışına yakın bir yerde, Mareşal Fevzi Çakmak’ın mezarının yanında bıçaklanarak öldürülen bir kişi olduğu ihbarıyla ortaya çıktı. Arayan numaranın 155 sisteminde görünmemesi kuşku uyandırsa da, saat 14.45 sıralarında olay yerine ulaşan polis, Garih’in cesediyle karşılaştı. Alarma geçen ve aralarında İstanbul Emniyet Müdür Vekili Hasan Özdemir ile yardımcılarının da bulunduğu polis ekipleri mezarlığa akın etti.

Katiliyle boğuştu

Polisten alınan bilgiye göre; Garih, hemen her cumartesi olduğu gibi dün de saat 13.30 sıralarında Eyüp’e geldi. Kendi kullandığı 34 NL 050 plakalı Mercedes otomobilini mezarlığın otoparkında bıraktı.

Kısa süre sonra yanına yanaşan 8-9 yaşlarında ve Çiçekçi Yeşim olarak tanınan kız çocuğu para istedi. Garih bu kıza 15 milyon lira verdikten sonra mezarlığa yürüdü. Garih'in nasıl öldürüldüğü araştırılıyor.

Oğlu ve gelini teşhis etti

Polis mezarlığı ablukaya alırken, Garih’in para verdiği küçük kız da bulundu. Kızın ifadesinden yola çıkılarak, Garih’e saldırdığı öne sürülen Deli Fuat lakaplı kişinin F.N. olduğu anlaşıldı. Aynı saatlerde de Emniyet Müdürlüğü’nde bulunan İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, ‘Katili saptadık, tek kişi. Örgüt ya da mafya işi değil. En kısa sürede yakalayacağız. Bizim açımızdan olay çözüldü’ dedi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra F.N. yakalandı, bu arada olayla ilgili altı kişi daha gözaltına alındı.

Üzeyir Garih’in cesedini ise, oğlu İzzet ile gelini Roksi, saat 17.30 sıralarında morga gelerek teşhis etti. Garih’in 19 yaşındaki erkek torunlarından biri de bilgisine başvurulmak üzere emniyete getirildi. Olayın ortaya çıkmasından üç saat sonra Asayiş Şube Müdürlüğü’nde getirilen torun, 10 dakika kadar burada tutuldu. İşlemlerinin tamamlanmasının ardından Organize Suçlar Şube Müdürlüğü’ne götürüldü.

Saat saat Garih’in ölümü

07.00 - Cumartesi olmasına rağmen erken kalktı.
07.30 - Meyve suyu içti. Yarım saat spor yaptı.
08.00 - Holdingin Gebze’deki fabrikasına gitti.
10.30 - Alarko Holding’in merkezine döndü.
11.00 - Bulgaristan’dan gelen konuklarıyla özel ofisinde toplantıya girdi.
12.10 - Şarık Tara ile telefon görüşmesi yaptı.
12.15 - Konuklarını ENKA Holding’e uğurladı, Eyüp’e hareket etti.
12.45 - Otomobilini otoparka bırakarak Eyüp Mezarlığı’na girdi.
13.00 - Yanına yaklaşarak kendisinden yardım isteyen kız çocuğuna 15 milyon lira verdi.
13.10 - Yine yardım istemek üzere yanına gelen erkek çocukla tartışmaya girdi. Fevzi Çakmak’ın mezarı başında uğradığı saldırıda hayatını kaybetti.
15.00 - Cesedin Garih’e ait olduğunu saptandı.
17.00 - Şüpheliler elendi, katilin izi sürüldü.
18.00 - İçişleri Bakanı Yücelen, zanlının kimliğinin belirlendiğini açıkladı.
20.00 - Katil zanlısı yakalanarak Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Cinayetin Deli Fuat lakaplı genç tarafından işlendiği duyuruldu.


Eyüp Mezarlığı’na şeyhi için gitti

Garih’in ziyarete gittiği öne sürülen diğer mezar, Nakşibendi şeyhlerinden Küçük Hüseyin Efendi’ye ait. Garih, yine yıllardır ihmal etmediği ve görev saydığı şekilde, Küçük Hüseyin Efendi’nin kabrini ziyaret ediyordu. Garih, bu ziyaretleri her cumartesi şoförsüz ve korumasız gerçekleştiriyordu. Nakşibendi tarikatının kollarından birinin şeyhliğini yapan Küçük Hüseyin Efendi, 1828’de Ankara’da dünyaya geldi. Küçük Hüseyin Efendi’nin Nakşi şeyhliğine giden süreci, 12 - 13 yaşında İstanbul’a gelişiyle başladı. Bir hastalık nedeniyle gittiği Nakşibendi şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’nin cemaatine 31 yaşındayken katıldı. Hacı Feyzullah Efendi öldükten sonra yerlerine geçen Edirneli Mehmet Nuri Efendi ve Hasan Visali Efendi’den sonra 1902’de posta oturdu. 1930 yılında da öldü.


Otopsi raporu: 10 darbe almış

Eyüp Cumhuriyet Başsavcılığı’nca Garih’in cesedi üzerinde yapılan ilk incelemede, biri sol kulak memesinin altında, biri karnının altında, altısı da vücudunun sağ ve sol yanlarında olmak üzere sekiz bıçak darbesi görüldü.

Garih’in saati, parası, altın ziynet eşyası, otomobilinin anahtarı ve kredi kartlarının üzerinde olduğu belirlendi. Garih’in ceket, gömlek ve pantolonunun ağ bölümünün yırtık, kravatının çekiştirilmiş olduğu da yapılan ilk tespitler içerisindeydi. Ancak olay yerinde cinayet aleti bıçak bulunamadı.

Adli Tıp Kurumu Morgu’nda yapılan otopside ise Garih’in vücudunda yedisi öldürücü bölgede olmak üzere 10 bıçak yarası tespit edildi. Darbelerin dördünün göğüs, üçünün karın bölgesinde, üçünün de sırt üzerinde olduğu açıklandı.


Dünya hemen duydu
DIŞ HABERLER SERVİSİ

Garih’in öldürülmesi, Fransız Haber Ajansı AFP, Amerikan Associated Press (AP) ve İngiliz Reuters haber ajansınca da duyuruldu. AP ile AFP, İstanbul polisinin cinayette "Musevi düşmanlığından kaynaklanan bir girişim üzerinde durmadığını" aktardı; Reuters da Türk polisine dayanarak, cinayetin bir siyasi bağlantısının olmadığını kaydetti.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:43
Ülkü Erakalın ( 1934) </B>
1934 yılında İstanbul’da doğdu. Önce gazetecilik, sonra reji asistanlığı
yaptı. Unutamadığım Kadın adlı filmiyle yönetmenliğe başladı (1961).

Önemli filmleri: Çatallı Köy (1968), İki Süngü Arasında (1973), Yazgı (1976),
Ben Sana Mecburum(1976)

ESERLERİ

1.Film Karelerine Gizlenen Anılar
Ülkü Erakalın
Arıtan Yayınevi

“Neler Yazdım? Anıları yazmak, ilginç gelir bana yıllar boyu... İlginçliğinin yanısıra; kalemlerden dökülen bu renkli anılar, okudukça dillerde ve gönüllerde tatlı bir lezzet bırakır... Ve bu tatlı lezzet; eski günlere, eskilere dönüldükçe acılaşır zaman zaman... Acılaşır ve buruk bir tad alır... Ama genelinde erişilmez bir mutluluktur, geçmişi yazmak... "HAYATI YENİDEN YAŞAMAK" gibi bir şeydir bu....”

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:43
Ülkü Tamer ( 1937) </B>
1937 yılında Gaziantep’te doğdu.İstanbul’ da Robert Kolej’ i bitirdi (1958), Gazetecilik Enstitüsü’ nde okudu, özel tiyatrolarda aktörlük etti (1964-68), çevirmenlik yaptı, Milliyet,
Karacan yayınlarını yönetti.

ESERLERİ
Basılı ilk kitabı bir perdelik oyunu idi, oniki yaşında yazmıştı (Duygular Konuşuyor, 1948). Sanat dergilerinde ilk şiiri Kaynak’ ta çıktı (Eylül, 1954).
Şiir ve kitap çevirileriyle tanınan, Edith Hamilton’dan Mitologya çevirisiyle Türk Dil Kurumu 1965 Çeviri Ödülü’ nü kazanmış olan Tamer, İkinci Yeni
doğrultusunda kendi şiirlerini şu kitaplarda topladı: Soğuk Otların Altında (1959), Gök Onları Yanıltmaz (1960), Ezra ile Gary (1962), Virgülün Başından
Geçenler (1965), İçime Çektiğim Hava Değil Gökyüzüdür (1966; Yeditepe 1962 Şiir Armağanı’nı kazanmıştı), Sıragöller (1974), Seçme Şiirler (şiirlerinden
seçmeler, 1981). Toplu şiirlerini Yanardağın Üstündeki Kuş (1986) adlı kitabında topladı.
Çağdaş Latin Amerika Şiir Antolojisi (1982)’ni hazırladı. Hikâyelerini derlediği Alleben Öyküleri (1991) ile 1991 Yunus Nadi Öykü Armağanı’ nı kazandı.
Alleben Anıları (1997) isimli kitabında çocukluk hatıralarını topladı.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:43
Ümit Gürses ( 1940) </B>
Ümit Y. Gürses 1940 yılında Ardahan'da doğmuştur. Aile Artvin kökenlidir. 1960 yılından Kara Harpokulu, 1974 yılında Kara Harp Akademisi, 1976 yılında ise Milli Güvenlik ve Silahlı Kuvvetler Akademisinden mezun olmuştur.
Çeşitli birlik ve karargahlarda Komutan ve Karargah Subayı olarak görev yapmıştır. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatına katılan Ümit Y. GÜRSES 1979 yılında Belçika'da NATO karargahında çalışmış, 1982 - 1985 yıllarında Sofya'da Askeri Ataşe olarak görev yapmıştır.
1991 yılında Tuğgeneral Rütbesinde iken kadrosuzluk nedeniyle emekli olmuştur. Halen TEMA Vakfı Genel Müdürüdür.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:44
Ümit Özdağ ( 03.03.1961) </B>
03.03.1961 yılında Tokyo/Japonya’da doğmuştur. İlk, orta ve lise eğitimini TED Ankara Kolejinde tamamlamıştır. Yüksek öğrenimini Münih kentinde Ludwig Maximilians Üniversitesi siyasal bilgiler, felsefe, iktisat fakültelerinde tamamlamış ve yüksek lisans çalışmasını Türkiye’de planlı kalkınma ve Devlet Planlama Teşkilatı üzerine hazırlamıştır.

Ümit Özdağ, 1986 yılında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. 1990 senesinde “Atatürk ve İnönü döneminde Ordu-Siyaset İlişkileri” konulu tezi ile siyaset bilimi doktoru olmuştur Dr. Özdağ, 1993 yılında “Menderes Döneminde Ordu-Siyaset İlişkileri ve 27 Mayıs İhtilali” konulu tezi ile siyasal teori doçenti unvanını almıştır.

Doç. Dr. Ümit Özdağ, 1994 yılında “Avrasya Dosyası” adlı üç aylık uluslararası ilişkiler ve stratejik araştırmalar dergisini çıkarmaya başlamış ve editörlüğünü yapmıştır. 1980’lerin sonundan itibaren terörizm ve etnik sorunlar konularında araştırmalar yapmaya başlayan Özdağ, 1990’lı yıllar boyunca Doğu, Güneydoğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu illerimizden göç alan illerde sosyopolitik içerikli saha araştırmaları yapmıştır. 1996 senesinde Kuzey Irak’ta ekonomik merkezli araştırmalar gerçekleştirmiştir.

Ümit Özdağ, 1997-1998 senelerinde ABD’de Baltimore/Towson Üniversitesi’nde küreselleşme, Avrasya’da etnik sorunlar konularında araştırmalar yapmış ve aynı konularda ders vermiştir. Ümit Özdağ, 1999 senesinde Avrasya Bir Vakfı’nın desteği ile dünyanın en büyük stratejik araştırma merkezlerinden birisi olan Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi’ni (ASAM) kurmuş ve başkanlığını üstlenmiştir. 2002 yılında ASAM’a bağlı olarak çalışan Ermeni Araştırmaları Enstitüsü’nü kurmuştur.

2001 senesinde profesör olan Prof. Dr. Ümit Özdağ ASAM Başkanlığı görevinin yanında Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde öğretim üyeliği görevini 2004 Temmuzuna kadar sürdürmüş, Cumhurbaşkanının Gazi Üiveristesinde yaptığı anti demokratik rektörlük atamasını protesto etmek için görevinden ayrılmıştır.Prof Dr. Ümit Özdağ, 1 Nisan 2004 tarihinde ASAM başkanlığı görevinden de ayrılmıştır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ Harp Okulu, Polis Akademisi, Milli Güvenlik Akademisi, Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı kurslarında da ders vermiştir. Brüksel’de NATO Karargahında Ekonomi Komitesi’nde terör konusunda danışmanlık yapmıştır.

Prof. Dr. Ümit Özdağ Washington, Moskova, Tokyo, Yeni Delhi, İskenderiye, Brüksel, Tahran, Bişkek, Almaata, Taşkent, Londra, Münih, Tel Aviv’de değişik üniversiteler ve araştırma merkezlerinde konferanslar vermiştir.

2002 sonunda Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak kurulan ve dünya dinlerini stratejik bir bakış açısı ile inceleyen Diyanet Araştırmaları Merkezi’nin (DİYAM) kurucu başkanlığını üstlenen Prof. Dr. Ümit Özdağ bu görevinden 2003 yılı içinde ayrılmıştır. Ümit Özdağ 2002 senesinden bu yana “Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği” Genel başkanıdır.

Ümit Özdağ, “Avrasya Dosyası” dışında aylık yayın organları olan “Stratejik Analiz”, sadece Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri için hazırlanan “Jeopolitik Gündem” ve Türk İktisadi Kalkınma Ajansı için “Avrasya Analiz” dergilerinin ve İngiltere’de Frank Cass yayınlarının yayınlandığı “The Review of International Affairs” dergisi ile “Ankara Paper” adlı kitap dizisinin editörlüğünü yürütmüş, ASAM başkanlığından ayrılmasını takiben bu görevlerinden ayrılmıştır.

Güvenlik bilimleri, ordu-siyaset ilişkileri, terörizm, etnik sorunlar, Avrupa Birliği, Avrasya ve Orta Doğu konularında da çalışmalar yapmış olan Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın yayınlanmış yedi kitabı, dört tercüme kitabı, Avrasya Dosyası, Stratejik Analiz, Türk Yurdu, Yeni Çağ gibi değişik dergi ve gazetelerde yayınlanmış 200’nin üzerinde makalesi mevcuttur. Prof. Dr. Ümit Özdağ İngilizce ve Almanca bilmektedir.

Sevda_Rapcisi
28-07-07, 01:44
Ümit Meriç Yazan ( 16.12.1946) </B>
16 Aralık 1946 ‘da İstanbul Üsküdar‘da doğdu. Yazar ve düşünür Cemil Meriç’le, Tarih-Coğrafya öğretmeni, Fevziye Menteşoğlu Meriç’in kızıdır. Çamlıca Kız Lisesi’ni, İstanbul Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünü bitirerek aynı bölüme asistan oldu.Aynı bölümde Kurumlar Sosyolojisi Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yaptı.

ESERLERİ

Ümit Meriç Yazan'ın her ikisi de dördüncü baskıya gelmiş olan Cevdet Paşa’nın Toplum ve Devlet Görüşü ve Babam Cemil Meriç adlı iki eseri var. Ayrıca Sosyoloji Konuşmaları’nı derledi. “Dünden Yarına Sosyoloji” ve “Sosyolojik Düşünce Atlası” adlı çalışmaları yayına hazırlanıyor.


Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, babasına gösterilen ilgiyi yorumladı:

Cemil Meriç hayranları
günden güne çoğalıyor

TAKDİM
Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı’yı da, Doğu’yu da, Hind’i de, Uzak Doğu’yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü “tecessüs” ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne “Bu Ülke”yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de “Işık Doğu’dan Gelir” fikri ile kendimize dönebilecektik.

Aramızdan ayrılışının 12. Yılı münasebeti ile, günden güne büyüyen Cemil Meriç dalgası, Cemil Meriç sevdası, Cemil Meriç ilgisi üzerine, değerli kızı, sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan hanımefendi ile sohbet ettik.

SPOTLAR

Cemil Meriç, bugün 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, Anadolu bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi filizlenip boy atıyor.

Cemil Meriç’in okurlar cemaatini tanımak, onların üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu konuda çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar ve babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesillerin yaptığı analizler.

“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin.”

Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletleri yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, hedefleri vardır. Türkiye günübirlik bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması kaçınılmazdır.

OLCAY YAZICI

Bilinen bir gerçek, fakat genç nesiller açısından soruyorum. Kimdir o fikrin gökkuşağı olan, Batı’yı da, Doğu’yu da bizlere öğreten, fikrin büyük çilekeşi Cemil Meriç? Onun sadece kızı değil, aynı zamanda gözü, kulağı olan sizden, bir kere daha rica etsek?

“Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz!” diye bir sözümüz vardır. Bence artık Cemil Meriç’i anlatmanın, tarif etmenin zamanı geçmiştir. Çünkü Cemil Meriç, tariflerin ötesine geçmiştir. O eserleri ile bugün aşağı yukarı 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, vatan sathına, Anadolu
bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi onlarla, yüzlerle yeşeriyor, filiz verip, boy atıyor.
Dış dünya Cemil Meriç’i tanımak istiyor
Büyük çileler çekilerek, vatan coğrafyasına dikilen Cemil Meriç çiçekleri açıyor, diyebiliriz yani?

Evet, diyebiliriz...Bu çiçekler, topraktan çıkmış, boyatmışlardır. Bu bakımdan Cemil Meriç’in artık okurlar cemaatini tanımak, biraz da onun üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu okurlar cemaati ile ilgili olarak benim çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri de, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar, babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesiller.
1997’nin Aralık ayında Tarık Zafer Tunaya kültür merkezinde, Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi tarafından düzenlenen toplantıdaki konuşma metinleri İz yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Adı ise ilginç, “Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları.” Bu okurlar cemaati ile iki senedir temasımızı hiç kaybetmedik. Ayda bir defa toplanıyor, bazen Cemil Meriç’in eserleri üzerine, Cemil Meriç’ten alınan ilhamla yeni olaylar üzerine görüş ve fikir alış verişinde bulunuyoruz.
Ayrıca, Tunus Üniversitesi’nin tarih profesörü Abdülcemil Temimi’den, Cemil Meriç’in Arapça’ya tercümesi için teklif geldi.
Konuşma sırasında babamın adı geçti. Ne yazık ki, müslüman bir Arap entellektüeli olarak, muhterem babanızı tanımıyorum. Benim gibi diğer Arap dünyası da maalesef tanımıyor. Türkiye’nin bu kadar önemli bir yazarını tanımamak, bizler için ayıp sayılır. Babanızı bana biraz tanıtınız, dedi. Ben de peki dedim ve “Bu Ülke”yi açarak ona, “Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik!...” cümlesiyle başlayan bölümü okudum. Temimi öylesine etkilendi, öylesine beğendi ki bu cümleyi, lütfen dedi, babanızdan bir seçme yapınız ve onu vakit geçirmeden Arapça’ya tercüme edelim. Arap dünyası, 20. Yüzyıl Türk kültürünün yetiştirdiği bu irfan adamını mutlaka tanımalıdır.
Bu münasebetle bir yıldır Cemil Meriç’in Arapçaya çevrilmesi metinleri üzerinde çalışıyoruz.
Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi

Ayrıca Türk cumhuriyetlerinde de, Cemil Meriç’e karşı büyük bir ilgi uyanmaktadır. Cemil Meriç’in, Kazak ve Azerbaycan Türkçesine tercümesi yolunda da teklifler var. Yani biz belki Cemil Meriç’i dış dünyaya yeterince tanıtmadık, fakat dış dünya kendiliğinden Cemil Meriç’i tanımak istiyor, bunun için sınırları zorluyor. Çünkü Türkiye’yi tanımak demek; bir anlamda Cemil Meriç’i tanımak demektir.
Bu arada Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir davet aldım. “20. Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler” başlıklı bir dizi başlatıyorlar. Şahsiyetler arasında babam Cemil Meriç’in yanı sıra, Mehmet Akif, Peyami Safa, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal Tahir gibi isimler de bulunuyor.

Bir şehre, bir köye ve bir mahalleye tek bir Cemil Meriç sevdalısı bile düşmüş ise, o belde zamanla fikri bir tutuşma yaşayacak demektir...Genç Cemil Meriç severler kimlerdir? Ne tür mektuplar geliyor size Babanızla ilgili olarak?...

Cemil Meriç’i tanımak isteği daha çok yurtdışından geliyor. Türkiye’yi tanımanın, önce Cemil Meriç’i tanımaktan geçtiğine inanıyorlar.
Psikoloji bölümünden mezun bir öğrencinin, Elif Özdemir’in, babam Cemil Meriç’le ilgili yazdıklarını aktarmak istiyorum. Bir bir profil çizmek için.

Elif benim öğrencim. 1997 yazında Amerika’ya gitti. Biliyorsunuz dünyanın en büyük kütüphanesi Washington’dadır. Orada, Türkiye’den yazar var mı diye araştırmış, bakmış ki, kütüphanede “Hint Edebiyatı” var, “Bu Ülke” var, “Jurnal” var, “Mağaradakiler” ver, “Işık Doğu’dan Gelir” var, “Kırk Ambar” var, “Ümrandan Uygarlığa” ve “Sosyoloji Konuşmaları” var. Yani, seçmeyi bilen her idrak Cemil Meriç’i arayıp buluyor.

Yerliden, evrensele açılmak demek bu olsa gerek?

Evet, evrensellik bu demek...Gelelim, Cemil Meriç’in okuyucular cemaatine(Ümit hanım özellikle bu kavramı kullanıyordu. Biz de değiştirmedik.) Bunların içinde yazarlar da var. Cahit Koytak’ın yazdığı ilginç bir şiir var. Adı “Son Osmanlı.”

Cemil Meriç okurlarını daha yakından tanımak için, Tarık Zafer Tunaya’daki toplantıya katılan, 17 yaşındaki Şükran Çatak’ın yazdığı mektubun ilk sayfasını okumak istiyorum:
“Sayın Ümit Meriç Yazan, güzel paylaşımlara, dorukta mutluluk ve duyumlara vesile olduğunuz için teşekkürler. Kendimi hala bir rüyanın içinde hissediyorum. Ve oradan sesleniyorum şu an size. Fakat sanırım her şey gerçek, rüyadaki gibi eksiksiz ve güzel. Ve en önemlisi artık baş rollerden birini de ben oynuyorum. Sizinle, Cemil Meriç günlerini paylaştık. Teneffüs ettiğimiz havayı, kitabı, tarihi, heyecanları paylaştık. Yüreklerimiz tek bir yürek oldu. Beynimizi büyüttük o gün. Yüreklerimizle birlikte fikirlerimizi, ülkülerimizi, heyecanlarımızı da büyüttük.
Tüm bunları harflere, kelimelere, cümlelere hapsettim. Onları seslere bağladım. Ben yeni heyecanları da yine seslere, kelimelere kilitleyeceğim. Benden yeni sesler gelecek kulaklarınıza.”

Cemil Meriç için şeref defteri
Bir de defterim var. Cemil Meriç’in şeref defteri. Defterin ilk sayfasına 4 Mayıs 1997’de kızıma hitaben şöyle bir şey yazdım:
“Sevgili Hazal, bu defter Cemil Meriç’in fatihi olduğu serdengeçtilerin defteridir. Ona sahip çık. Çünkü bu liste, sana bırakacağım mirasın hepsinden daha önemli, daha ölümsüz ve daha anlamlıdır. Deden, bu ülkede bir düşünce aristokrasisi yarattı. Bu listede onların şeref listesini bulacaksın...”

Daha sonra bu deftere çeşitli isimler, Cemil Meriç’le ilgili duygu ve düşüncelerini yazdı. Onlardan birini size okumak istiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi, Mahmut Çalışır’ın yazdıkları şöyle:
“Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Aşk neymiş, acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin...Seni tanıdıktan sonra vatansız, kimliksiz kaldım. Seni tanıdıktan sonra ruhum boyalı bir kuş oldu. Şimdi ben göçebe bir serseriyim. Havarisiz İsa’yım...Seni tanımadan önce önümde iki kapı vardı. Biri cinnet, biri ölümdü. Şimdi üçüncü bir kapı var: O aşk kapısı...Kitaplar yaralarıma şifa olmaz oldu. Artık ben de karar verdim kitap olmaya. Seninle büyütüyorum acımı, hüznümü ve kendimi...Ben dergahtan kovulan dervişim. Körler seninle görür oldu. Sağırlar seninle duydular. Dilsizlerse şimdi hatip.!..”

Bir başka öğrenci, Yusuf Emre’nin yazdıkları ise şöyle:
“Utanıyorum ismini yazmaktan, fikrin devasa insanı. Bu nesil adına. Bir sarmaşık gibi sarıldım, aşık olduğum kitaplarına. Bu aşkın büyüsünü bana kim yaptı? Bilmiyorum. Ama böyle bir büyüye nesil olarak muhtaç olduğumuzu biliyorum. Sen dünyaya hiç bir zaman kör bakmadın. Bizler ise açık gözlerimizle kör yaşadık. Yıllarca bilgiye, kültüre karşı aç yaşadığımız için, hislerimizi de kaybettik. Okumamakla ve kitaba yabancı kalmakla, en şiddetli zulmü kendimize reva gördük. Ruhaniyetin karşısında şimdi biz utanmayalım da, kimler utansın? Kazanma adına hiç bir şeyini boşa kaybetmedin. Seninle bir defa daha, yoklukta varlık cilvesinin sırrını anladık. Med-cezire maruz kalan sıkıntıların dalgalar gibi sahilindeki kayalara vuruyor. Ama sen aşınmadan, kızın ellerinden tutarak, yoluna devam ediyordun. Biz ise kıymetini bilemediğimiz zaman sermayesinin yokluğundan şikayet ettik durduk. Az da olsa yürüyebilseydik, duranların haline ağlamayı öğrenecektik. Fakat şimdi kendi halimize bile ağlayamıyoruz.

Kapalı gözlerinle kitaplara selam sarkıtıyordun. Son anlarında kapalı şuurunla, Muhammet Sevgilim diyordun. Ağzından çıkan son cümleyi duyduğumda, iliklerime kadar titrediğimi hissettim. Ağlamadım dersem, yalan olur. Şuurunun kapalı olduğu bir anda bile, Muhammed Sevgilim diyordun. Yaşasaydın, söylediğin bu cümle için sana köle olmaya razı olurdum...”

Bunlar gibi daha yüzlerce mektup var. Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Cemil Meriç’in Anadolu bozkırına saçtığı tohumlar artık bugün çınar gibi boy atıyor.

Meriç soyadı siyasetin üzerindedir

Seçim öncesinde siyasi çevrelerden size aday olmak için teklifler geldi. Fakat, bunları kabul etmediniz. Neden? Siyasete soğuk mu bakıyorsunuz?

Öğrencilerime de söylediğim bir cümle var. O da şudur: Sizler bütün partilerin üstündesiniz. Kendinizi bir parçaya mahkum ederek, bütünden vazgeçmeyiniz. Sosyolog bir partinin değil, Türkiye’nin sosyologu olmalı.
Türkiye kendi kendisini tanımayan bir ülke haline gelmiştir. Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletlerin yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, idealleri, hedefleri vardır. Türkiye ise plansız, programsız ve günübirlik, adeta bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye’nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması şarttır. Yarınla ilgili planlar bugünden yapılmalı. Eğer bu yapılmazsa, yarınla ilgili ümitlerimiz de olamaz. Sosyologların bu sahada faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, sosyologlar hükümetlerin değil, devletin sosyologu olmalı...
Konuya dönersek, evet, Meriç soyadının siyasileşmemesi için siyasete atılmadım. Çünkü o Türkiye’nin bütününü kapsayan kuşatıcı bir isim. Bu isme saygı göstermek, benim babama karşı bir görevimdir.

Kalemin kutsiyetine inanıyorum

Dünyanın küçüldüğünden ve küreselleşmeden söz ediliyor. 2000’li yıllarda genel bir dünya devleti kavramı mı ağırlık kazanacak, yoksa milli kimlikler mi ön plana çıkacak?

Tabii bu sorunuza homojen bir cevap vermek mümkün değil. Çin ve Türk milleti gibi binlerce yıldan beri süregelen milletler vardır. Avrupa millet bilinci var. Bir de ayrıca tarih boyunca hiç devlet kurmamış etnik unsurlar var. Yani globalleşme karşısında milletlerin durumu ne olacak sorusunun cevabı tek olamaz.

Elbette dünya çok küçüldü. İlk defa bu kadar kısa zamanda milletler birbirlerinden haber alır hale geldi. Ben bilgisayarıma tıklıyor ve Avusturya’daki bir profesörle sosyoloji üzerine konuşabiliyorum. Bu küçümsenecek bir şey değil. Salise farkı ile fikir alış verişinde bulunabiliyoruz. Bu manada elbette dünya küçüldü. İnsanlar oturduğu yerden, bilgisayar aracılığı ile uluslararası konferans verebiliyor.
Fakat bu anlattıklarımdan teknolojiyi çok yücelttiğim, övdüğüm anlaşılmasın. Ben evime bilgisayar almadım. Hatta önce daktilo ile yazıyordum. Onu da bıraktım. Şimdi sadece elle yazıyorum. Yani kalemin kutsiyetine inanır hale geldim. Kalem kutsaldır. Çünkü üzerine yemin edilmiştir. Bilgisayar bir yerde hain bir araç. Bir virüs çıkıyor ve her şeyi, bütün bilgiyi, emeği sıfırlayabiliyor. Oysa elle yazılan bir kelime yüzlerce sene silinmeden saklanabilir.
Şüphesiz faydalı bir araç. Fakat ben bugüne kadar bilgisayar kullanarak, dahiyane bir eser sahibi olmuş tek bir insanla karşılaşmadım. Fakat insan dahi ise belli şeyleri kullanmak açısından bilgisayardan istifade edebilir. Zaten dünyanın en önemli bilgileri hiç bir zaman bilgisayarlara yüklenmez.

Ölçü, değişirken “biz” kalmak olmalı

Toplumların değişmek kaçınılmaz durum. Fakat değişirken toplumun kendisi kalması, bu ana rengi muhafaza etmesi önemli. Değerli sosyologumuz Prof. Dr. Mümtaz Turhan hoca, ölçüyü “biz kalarak değişmek ve değişirken biz kalmak” şeklinde özetliyor. Sizce ölçü ve denge nasıl kurulmalı?

Bunun ölçüsünü, mayasını hiç bir birey koyamaz. Yalnız sosyolojik kanun olarak bir hakikat var. O da şudur: hiç bir toplum bütünüyle aynı kalamaz. Ve yine hiç bir toplum bütünüyle değişemez. Yani değişirken aynı kalır, aynı kalırken değişir. Mümtaz hocanın ölçüsü doğru. Bu bakımdan hiç bir ideoloji sonsuz, ölümsüz değildir. Tabii ki dinleri bunun dışında tutuyorum. Söz konusu olan beşeri ideolojilerdir. Beşeri nizamlar ise daima birbirini aşacaktır. Sosyal hareketleri bir yerde kontrol etmeniz mümkün olmaktan çıkabilir. Kendi kanununu kendi uygular.