PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Munky
25-07-07, 19:55
Candan Erçetin ( 1963)
Pop Müzik
Doğum Yeri : Kırklareli
Doğum Tarihi : 1963
Kişisel Bilgiler : Candan Erçetin, İlk ve orta okulları Kırklareli�de okuduktan sonra Galatasaray Lisesi´ne girdi. Mezuniyetin ardından, Klasik Arkeoloji dalında İstanbul Üniversitesi´nde Yüksek Lisans öğrenimi gördü. 1979 yılında girdiği İstanbul Belediye Konservatuarı Şan bölümünü 1991 yılında bitirdi.

Kariyeri : 1986 yılında 'Halley' adlı parça ile 'Klips ve Onlar' grubunun elemanı olarak Norveç´de yapılan Eurovizyon Şarkı Yarışması´nda Türkiye´yi temsil etti. Öğrenimi nedeniyle çeşitli şarkı yarışmaları dışında bir süre sahne çalışması yapmadı. Profesyonel müzik hayatına 1989 yılında Siyah & Gümüş adlı gece klübünde Ariie Antique ve Chansons söyleyerk başladı. Daha sonra Caz Bar (Paris Nights Cabaret), Küfe (Restaurant), Royal Bistro, Galatasaray Cemiyeti, Moda Deniz Klübü, Home store ve Swiss Hotel´de (La Com D´or Restaurant) uzun süreli sahne programlarını sürdürdü.

İşkadını
Şarkıcılığın yanısıra, Turizm & Organizasyon, Prodüksiyon, Promosyon ve Menajerlik alanlarında muhtelif çalışmalarda bulundu. Daha sonra Kanal D´de 94 Ekim ayında başlayan ve 17 hafta süren, Kol Düğmeleri adlı Erkek Magazin Programının sunuculuğunu yaptı. Candan Erçetin halen Galatasaray Lisesi´nde müzik öğretmenliğini sürdürmektedir. Sahne programının önemli bölümünü Fransız Chansonsları oluşurmakla beraber, repertuarında Türkçe, İngilizce, İtalyanca, Almanca, İspanyolca ve Yunanca nostaljik şarkılar da yer almaktadır.

Yalan

Geri döndüren gördün mü geçmişi
boşa soldurdun o nazlı gençliği
bir avuç toprak için yor kendini

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

zaman kendini benzetmez herkesi
hesapsız açar baharlar pembeyi
açmadığın dalda sözün geçer mi

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

sitem etme haberi yok dağların
gözlerini ellerinle bağladın
faydası yok geç kalınmış figanın

dünyada ölümden başkası yalan
yalan başkası yalan

Munky
26-07-07, 09:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/586.jpg
Cemil Meriç ( 12.12.1917)- (13.06.1987)
12 Aralık 1917'de Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.

Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.

ESERLERİ: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı.


HAKKINDA YAZILANLAR

Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan, babasına gösterilen ilgiyi yorumladı:

Cemil Meriç hayranları
günden güne çoğalıyor

TAKDİM
Artık, Cemil Meriç ismi tefekkürün, çilenin ve bir büyük kültür abidesinin sembolüdür ülkemizde. Çünkü, yoz ve sığ bir kuşatma ile adeta bir mağaraya hapsedilmiş olan bizler, Batı�yı da, Doğu�yu da, Hind�i de, Uzak Doğu�yu da hep ondan öğrendik. O beyinlerimize düşürdüğü �tecessüs� ateşi ile bizi fikri bir yenileşmeye sevk etmiş, bir kültür ve irfan uyanışına doğru yönlendirmişti. Eğer o olmasaydı, ne �Bu Ülke�yi böylesine derinden tanıyabilecek, ne de �Işık Doğu�dan Gelir� fikri ile kendimize dönebilecektik.

Aramızdan ayrılışının 12. Yılı münasebeti ile, günden güne büyüyen Cemil Meriç dalgası, Cemil Meriç sevdası, Cemil Meriç ilgisi üzerine, değerli kızı, sosyolog Prof. Dr. Ümit Meriç Yazan hanımefendi ile sohbet ettik.

SPOTLAR

Cemil Meriç, bugün 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, Anadolu bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi filizlenip boy atıyor.

Cemil Meriç�in okurlar cemaatini tanımak, onların üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu konuda çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar ve babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesillerin yaptığı analizler.

�Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin.�

Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletleri yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, hedefleri vardır. Türkiye günübirlik bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye�nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması kaçınılmazdır.

OLCAY YAZICI

Bilinen bir gerçek, fakat genç nesiller açısından soruyorum. Kimdir o fikrin gökkuşağı olan, Batı�yı da, Doğu�yu da bizlere öğreten, fikrin büyük çilekeşi Cemil Meriç? Onun sadece kızı değil, aynı zamanda gözü, kulağı olan sizden, bir kere daha rica etsek?

�Gülü tarife ne hacet, ne çiçektir biliriz!� diye bir sözümüz vardır. Bence artık Cemil Meriç�i anlatmanın, tarif etmenin zamanı geçmiştir. Çünkü Cemil Meriç, tariflerin ötesine geçmiştir. O eserleri ile bugün aşağı yukarı 500 bin kişilik bir okur kitlesine ulaşmıştır. Bir teşbihle söylersek, Cemil Meriç bir çiftçidir, vatan sathına, Anadolu
bozkırına düşünce tohumlarını saçmıştır ve o tohumlar şimdi onlarla, yüzlerle yeşeriyor, filiz verip, boy atıyor.
Dış dünya Cemil Meriç�i tanımak istiyor
Büyük çileler çekilerek, vatan coğrafyasına dikilen Cemil Meriç çiçekleri açıyor, diyebiliriz yani?

Evet, diyebiliriz...Bu çiçekler, topraktan çıkmış, boyatmışlardır. Bu bakımdan Cemil Meriç�in artık okurlar cemaatini tanımak, biraz da onun üzerinde durmak lazım. Artık okurlardan, yazara gitme zamanı gelmiştir. Bu okurlar cemaati ile ilgili olarak benim çok özel gözlemlerim var. Bunlardan en önemlileri de, edilen telefonlar, gönderilen mektuplar, babamla ilgili anma toplantılarında bir araya gelen genç nesiller.
1997�nin Aralık ayında Tarık Zafer Tunaya kültür merkezinde, Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi tarafından düzenlenen toplantıdaki konuşma metinleri İz yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Adı ise ilginç, �Cemil Meriç ve Bu Ülkenin Çocukları.� Bu okurlar cemaati ile iki senedir temasımızı hiç kaybetmedik. Ayda bir defa toplanıyor, bazen Cemil Meriç�in eserleri üzerine, Cemil Meriç�ten alınan ilhamla yeni olaylar üzerine görüş ve fikir alış verişinde bulunuyoruz.
Ayrıca, Tunus Üniversitesi�nin tarih profesörü Abdülcemil Temimi�den, Cemil Meriç�in Arapça�ya tercümesi için teklif geldi.
Konuşma sırasında babamın adı geçti. Ne yazık ki, müslüman bir Arap entellektüeli olarak, muhterem babanızı tanımıyorum. Benim gibi diğer Arap dünyası da maalesef tanımıyor. Türkiye�nin bu kadar önemli bir yazarını tanımamak, bizler için ayıp sayılır. Babanızı bana biraz tanıtınız, dedi. Ben de peki dedim ve �Bu Ülke�yi açarak ona, �Kıtaları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik!...� cümlesiyle başlayan bölümü okudum. Temimi öylesine etkilendi, öylesine beğendi ki bu cümleyi, lütfen dedi, babanızdan bir seçme yapınız ve onu vakit geçirmeden Arapça�ya tercüme edelim. Arap dünyası, 20. Yüzyıl Türk kültürünün yetiştirdiği bu irfan adamını mutlaka tanımalıdır.
Bu münasebetle bir yıldır Cemil Meriç�in Arapçaya çevrilmesi metinleri üzerinde çalışıyoruz.
Cemil Meriç�e karşı büyük bir ilgi

Ayrıca Türk cumhuriyetlerinde de, Cemil Meriç�e karşı büyük bir ilgi uyanmaktadır. Cemil Meriç�in, Kazak ve Azerbaycan Türkçesine tercümesi yolunda da teklifler var. Yani biz belki Cemil Meriç�i dış dünyaya yeterince tanıtmadık, fakat dış dünya kendiliğinden Cemil Meriç�i tanımak istiyor, bunun için sınırları zorluyor. Çünkü Türkiye�yi tanımak demek; bir anlamda Cemil Meriç�i tanımak demektir.
Bu arada Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı�ndan bir davet aldım. �20. Yüzyıl Türk Kültürüne Yön Verenler� başlıklı bir dizi başlatıyorlar. Şahsiyetler arasında babam Cemil Meriç�in yanı sıra, Mehmet Akif, Peyami Safa, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Kemal Tahir gibi isimler de bulunuyor.

Bir şehre, bir köye ve bir mahalleye tek bir Cemil Meriç sevdalısı bile düşmüş ise, o belde zamanla fikri bir tutuşma yaşayacak demektir...Genç Cemil Meriç severler kimlerdir? Ne tür mektuplar geliyor size Babanızla ilgili olarak?...

Cemil Meriç�i tanımak isteği daha çok yurtdışından geliyor. Türkiye�yi tanımanın, önce Cemil Meriç�i tanımaktan geçtiğine inanıyorlar.
Psikoloji bölümünden mezun bir öğrencinin, Elif Özdemir�in, babam Cemil Meriç�le ilgili yazdıklarını aktarmak istiyorum. Bir bir profil çizmek için.

Elif benim öğrencim. 1997 yazında Amerika�ya gitti. Biliyorsunuz dünyanın en büyük kütüphanesi Washington�dadır. Orada, Türkiye�den yazar var mı diye araştırmış, bakmış ki, kütüphanede �Hint Edebiyatı� var, �Bu Ülke� var, �Jurnal� var, �Mağaradakiler� ver, �Işık Doğu�dan Gelir� var, �Kırk Ambar� var, �Ümrandan Uygarlığa� ve �Sosyoloji Konuşmaları� var. Yani, seçmeyi bilen her idrak Cemil Meriç�i arayıp buluyor.

Yerliden, evrensele açılmak demek bu olsa gerek?

Evet, evrensellik bu demek...Gelelim, Cemil Meriç�in okuyucular cemaatine(Ümit hanım özellikle bu kavramı kullanıyordu. Biz de değiştirmedik.) Bunların içinde yazarlar da var. Cahit Koytak�ın yazdığı ilginç bir şiir var. Adı �Son Osmanlı.�

Cemil Meriç okurlarını daha yakından tanımak için, Tarık Zafer Tunaya�daki toplantıya katılan, 17 yaşındaki Şükran Çatak�ın yazdığı mektubun ilk sayfasını okumak istiyorum:
�Sayın Ümit Meriç Yazan, güzel paylaşımlara, dorukta mutluluk ve duyumlara vesile olduğunuz için teşekkürler. Kendimi hala bir rüyanın içinde hissediyorum. Ve oradan sesleniyorum şu an size. Fakat sanırım her şey gerçek, rüyadaki gibi eksiksiz ve güzel. Ve en önemlisi artık baş rollerden birini de ben oynuyorum. Sizinle, Cemil Meriç günlerini paylaştık. Teneffüs ettiğimiz havayı, kitabı, tarihi, heyecanları paylaştık. Yüreklerimiz tek bir yürek oldu. Beynimizi büyüttük o gün. Yüreklerimizle birlikte fikirlerimizi, ülkülerimizi, heyecanlarımızı da büyüttük.
Tüm bunları harflere, kelimelere, cümlelere hapsettim. Onları seslere bağladım. Ben yeni heyecanları da yine seslere, kelimelere kilitleyeceğim. Benden yeni sesler gelecek kulaklarınıza.�

Cemil Meriç için şeref defteri
Bir de defterim var. Cemil Meriç�in şeref defteri. Defterin ilk sayfasına 4 Mayıs 1997�de kızıma hitaben şöyle bir şey yazdım:
�Sevgili Hazal, bu defter Cemil Meriç�in fatihi olduğu serdengeçtilerin defteridir. Ona sahip çık. Çünkü bu liste, sana bırakacağım mirasın hepsinden daha önemli, daha ölümsüz ve daha anlamlıdır. Deden, bu ülkede bir düşünce aristokrasisi yarattı. Bu listede onların şeref listesini bulacaksın...�

Daha sonra bu deftere çeşitli isimler, Cemil Meriç�le ilgili duygu ve düşüncelerini yazdı. Onlardan birini size okumak istiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencisi, Mahmut Çalışır�ın yazdıkları şöyle:
�Seni tanımakla başladı her şey. Sen kopardın kızılca kıyameti. Akıllar seninle durdu. Kara zindanda doğan güneş sendin. Mağaradan seninle çıktım. Görmeyen gözlerim, seninle görür oldu. Aşk neymiş, acı çekmek neymiş, fikir neymiş seninle tanıdım. Şuurumun lambalarını yakan sensin...Seni tanıdıktan sonra vatansız, kimliksiz kaldım. Seni tanıdıktan sonra ruhum boyalı bir kuş oldu. Şimdi ben göçebe bir serseriyim. Havarisiz İsa�yım...Seni tanımadan önce önümde iki kapı vardı. Biri cinnet, biri ölümdü. Şimdi üçüncü bir kapı var: O aşk kapısı...Kitaplar yaralarıma şifa olmaz oldu. Artık ben de karar verdim kitap olmaya. Seninle büyütüyorum acımı, hüznümü ve kendimi...Ben dergahtan kovulan dervişim. Körler seninle görür oldu. Sağırlar seninle duydular. Dilsizlerse şimdi hatip.!..�

Bir başka öğrenci, Yusuf Emre�nin yazdıkları ise şöyle:
�Utanıyorum ismini yazmaktan, fikrin devasa insanı. Bu nesil adına. Bir sarmaşık gibi sarıldım, aşık olduğum kitaplarına. Bu aşkın büyüsünü bana kim yaptı? Bilmiyorum. Ama böyle bir büyüye nesil olarak muhtaç olduğumuzu biliyorum. Sen dünyaya hiç bir zaman kör bakmadın. Bizler ise açık gözlerimizle kör yaşadık. Yıllarca bilgiye, kültüre karşı aç yaşadığımız için, hislerimizi de kaybettik. Okumamakla ve kitaba yabancı kalmakla, en şiddetli zulmü kendimize reva gördük. Ruhaniyetin karşısında şimdi biz utanmayalım da, kimler utansın? Kazanma adına hiç bir şeyini boşa kaybetmedin. Seninle bir defa daha, yoklukta varlık cilvesinin sırrını anladık. Med-cezire maruz kalan sıkıntıların dalgalar gibi sahilindeki kayalara vuruyor. Ama sen aşınmadan, kızın ellerinden tutarak, yoluna devam ediyordun. Biz ise kıymetini bilemediğimiz zaman sermayesinin yokluğundan şikayet ettik durduk. Az da olsa yürüyebilseydik, duranların haline ağlamayı öğrenecektik. Fakat şimdi kendi halimize bile ağlayamıyoruz.

Kapalı gözlerinle kitaplara selam sarkıtıyordun. Son anlarında kapalı şuurunla, Muhammet Sevgilim diyordun. Ağzından çıkan son cümleyi duyduğumda, iliklerime kadar titrediğimi hissettim. Ağlamadım dersem, yalan olur. Şuurunun kapalı olduğu bir anda bile, Muhammed Sevgilim diyordun. Yaşasaydın, söylediğin bu cümle için sana köle olmaya razı olurdum...�

Bunlar gibi daha yüzlerce mektup var. Bütün bunlar şunu gösteriyor ki, Cemil Meriç�in Anadolu bozkırına saçtığı tohumlar artık bugün çınar gibi boy atıyor.

Meriç soyadı siyasetin üzerindedir

Seçim öncesinde siyasi çevrelerden size aday olmak için teklifler geldi. Fakat, bunları kabul etmediniz. Neden? Siyasete soğuk mu bakıyorsunuz?

Öğrencilerime de söylediğim bir cümle var. O da şudur: Sizler bütün partilerin üstündesiniz. Kendinizi bir parçaya mahkum ederek, bütünden vazgeçmeyiniz. Sosyolog bir partinin değil, Türkiye�nin sosyologu olmalı.
Türkiye kendi kendisini tanımayan bir ülke haline gelmiştir. Türkiye projeksiyonsuz yaşıyor. Gelecekle ilgili hiç bir ideali yok. Halbuki büyük devletlerin yüzer yıllık, beş yüzer yıllık, biner yıllık projeleri, idealleri, hedefleri vardır. Türkiye ise plansız, programsız ve günübirlik, adeta bir böcek gibi yaşıyor. Türkiye�nin geleceğini düşünmesi, geleceği üzerine projeksiyonlar yapması şarttır. Yarınla ilgili planlar bugünden yapılmalı. Eğer bu yapılmazsa, yarınla ilgili ümitlerimiz de olamaz. Sosyologların bu sahada faydalı olacağına inanıyorum. Fakat, sosyologlar hükümetlerin değil, devletin sosyologu olmalı...
Konuya dönersek, evet, Meriç soyadının siyasileşmemesi için siyasete atılmadım. Çünkü o Türkiye�nin bütününü kapsayan kuşatıcı bir isim. Bu isme saygı göstermek, benim babama karşı bir görevimdir.

Kalemin kutsiyetine inanıyorum

Dünyanın küçüldüğünden ve küreselleşmeden söz ediliyor. 2000�li yıllarda genel bir dünya devleti kavramı mı ağırlık kazanacak, yoksa milli kimlikler mi ön plana çıkacak?

Tabii bu sorunuza homojen bir cevap vermek mümkün değil. Çin ve Türk milleti gibi binlerce yıldan beri süregelen milletler vardır. Avrupa millet bilinci var. Bir de ayrıca tarih boyunca hiç devlet kurmamış etnik unsurlar var. Yani globalleşme karşısında milletlerin durumu ne olacak sorusunun cevabı tek olamaz.

Elbette dünya çok küçüldü. İlk defa bu kadar kısa zamanda milletler birbirlerinden haber alır hale geldi. Ben bilgisayarıma tıklıyor ve Avusturya�daki bir profesörle sosyoloji üzerine konuşabiliyorum. Bu küçümsenecek bir şey değil. Salise farkı ile fikir alış verişinde bulunabiliyoruz. Bu manada elbette dünya küçüldü. İnsanlar oturduğu yerden, bilgisayar aracılığı ile uluslararası konferans verebiliyor.
Fakat bu anlattıklarımdan teknolojiyi çok yücelttiğim, övdüğüm anlaşılmasın. Ben evime bilgisayar almadım. Hatta önce daktilo ile yazıyordum. Onu da bıraktım. Şimdi sadece elle yazıyorum. Yani kalemin kutsiyetine inanır hale geldim. Kalem kutsaldır. Çünkü üzerine yemin edilmiştir. Bilgisayar bir yerde hain bir araç. Bir virüs çıkıyor ve her şeyi, bütün bilgiyi, emeği sıfırlayabiliyor. Oysa elle yazılan bir kelime yüzlerce sene silinmeden saklanabilir.
Şüphesiz faydalı bir araç. Fakat ben bugüne kadar bilgisayar kullanarak, dahiyane bir eser sahibi olmuş tek bir insanla karşılaşmadım. Fakat insan dahi ise belli şeyleri kullanmak açısından bilgisayardan istifade edebilir. Zaten dünyanın en önemli bilgileri hiç bir zaman bilgisayarlara yüklenmez.

Ölçü, değişirken �biz� kalmak olmalı

Toplumların değişmek kaçınılmaz durum. Fakat değişirken toplumun kendisi kalması, bu ana rengi muhafaza etmesi önemli. Değerli sosyologumuz Prof. Dr. Mümtaz Turhan hoca, ölçüyü �biz kalarak değişmek ve değişirken biz kalmak� şeklinde özetliyor. Sizce ölçü ve denge nasıl kurulmalı?

Bunun ölçüsünü, mayasını hiç bir birey koyamaz. Yalnız sosyolojik kanun olarak bir hakikat var. O da şudur: hiç bir toplum bütünüyle aynı kalamaz. Ve yine hiç bir toplum bütünüyle değişemez. Yani değişirken aynı kalır, aynı kalırken değişir. Mümtaz hocanın ölçüsü doğru. Bu bakımdan hiç bir ideoloji sonsuz, ölümsüz değildir. Tabii ki dinleri bunun dışında tutuyorum. Söz konusu olan beşeri ideolojilerdir. Beşeri nizamlar ise daima birbirini aşacaktır. Sosyal hareketleri bir yerde kontrol etmeniz mümkün olmaktan çıkabilir. Kendi kanununu kendi uygular.

Munky
26-07-07, 09:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/876.jpg
Doğan Baran ( 1929)
Niğde Milletvekili-DYP

VAN - 1929, Baran, Fatma - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi - Fransızca - Uzman Tıp Doktoru - Niğde Devlet Hastanesi Kadın Doğum Uzmanı, Ana Çocuk Sağlığı Merkezi Başhekimi ve Sağlık Koleji Müdürü, Serbest Tabip - XVIII, XIX, XX nci Dönem Niğde Milletvekili - Sağlık Eski Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
26-07-07, 09:01
Ergeş Uçkun ( 21.02.1927)
Afganistan Türklerinden olan Şahimerdankuloğlu Ergeş Uçkun, Afganistan'ın Meymene vilayetine bağlı Ant-hoy'de 21 Şubat 1927'de doğdu. 1938-44 yılları arasında Anthoy İlkokulu'nu bitirdi. 1950 yılına kadara Kabil Darül-muallimîni'nde okudu. 1950-52 yılları arasında Kabil Darülfünunu'nda kimya ve biyoloji okudu. 1952-54 yılları arasında Anthoy'da öğretmenlik yaptı. Siyasî dalgalanmalar yüzünden Meyme-ne'ye gönderildi. 1957 yılına kadar Abu Ubeydi Cuzcâni Lisesi müdür muavinliği görevinde bulundu. O zamanki Afgan Hükümeti'nin Türklere karşı açtığı yok etme siyasetine isyan ederek sevdiği mesleği ve vatanından ayrıldı. Pakistan ve İran'ı kaçak olarak geçti ve "Ayyıldızımıza kavuştum" dediği Türkiye'ye sığındı.

1957-61 yıllan arasında Adana'da öğretmenlik yaptı. 1961 yılında istifa etti. Mersin'de Ataş Rafinerisi'nde çalışmaya başladı. 1974 yılında oradan da ayrılarak Amerika'ya göçtü. Princeton'da Mobil Oiil'de teknik eleman olarak çalışmaya başladı. Kışlağı Horasan, menzili Baku, yaylası Almatı, sevgilisi Ankara, aşkı Aşkabat, gönlü Taşkent ve Semerkant olan şâir Ergeş Uçgun, hâlen emekli olarak ABD'nin New Jersey eyaletinde yaşamaktadır.

Türkiye'de çeşitli yayın organlarında Türk Dünyası ve Türklük meselelerine ilişkin pek çok araştırma ve inceleme yazılarında çıkan, Ergeş Uçkun'un, "Yurt Koşukları" adlı bir şiir kitabı yayınlanmıştır.

Munky
26-07-07, 09:01
Fakir Baykurt ( 1929)
1929 yılında Akçaköy/Yeşilova-Burdur�da doğdu. Gönen Köy Enstitüsü�nü bitirince (1948) beş yıl köy öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü�ndeki öğrenimini tamalayınca da (1955) ortaokul öğretmeni olarak Sivas, Hafik ve Şavşat�ta çalıştı, ilköğretim müfettişliği yaptı, TÖS ( Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve TÖDMF ( Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu ) Genel Başkanı oldu. Baykurt bu etkinliklerinden ötürü 1971� de sıkıyönetimce tutuklandı; askeri mahkeme önünde uzun süre yargılanıp beraat etti. Şimdi Almanya� da. Kendi kaleminden ayrıntılı yaşam öyküsü Papirüs dergisindedir (1946-47, Mayıs 1970).Öğrenciliğinde Köy Enstitüleri Dergisi�nde ( Temmuz 1946), Tahir Baykurt imzalı şiirleriyle sanat hayatına girdi. Şiiri köy notları ve hikayeler izledi, sonra romana geçti.Yazarken bütün endişesinin �içinde doğup yetiştiği köylülerin hallerini, sanatın gerçeklerini de göz önünde tutarak ortaya sürmek; sanatın en iyi amacının, hem konusu olan insanı hem de okuyanı, bulunduğu durumdan biraz daha ileri sıçratmak� olduğunu belirten ve eserleri tükendikçe yeni baskıları yapılan Baykurt, bu yönüyle gerçekçi, devrimci romanlarımız arasında yer aldı.

ESERLERİ
Romanları: Yılanların Öcü (1954), Irazcanın Dirliği (1961), Onuncu Köy (1961), Amerikan Sargısı (1967), Tırpan (1970), Köygöçüren (1973), Keklik (1975), Kara Ahmet Destanı (1977), Yayla (1977), Yüksek Fırınlar (1983), Koca Ren (1986), Yarım Ekmek (1997).Hikaye Kitapları: Çilli (1955), Efendilik Savaşı (1959), Karın Ağrısı (1961), Cüce Muhammet (1964), Anadolu Garajı (1970), On Binlerce Kağnı (1971), Can Parası (1973), İçerdeki Oğul (1974), Sınırdaki Ölü (1975), Gece Vardiyası (1982), Barış Çöreği (1982), Duirsbug Treni (1986), Bizim İnce Kızlar (1992), Dikenli Tel (1998).Toplum �eğitim yazıları: Efkar Tepesi (1960), Şamaroğlanları (1976).Halk kitabı: Kerem ile Aslı (1974), Kale Kale (1978).1980�de dört çocuk kitabı yayımladı: Topal Arkadaş, Yandım Ali, Sakarca, Sarı Köpek. Daha sonra bunlara iki masal cildi ekledi: Dünya Güzeli (1985), Saka Kuşları (1985).1989 yılında ise bir şiir kitabı yayınlandı: Bir Uzun Yol. Aldığı armağanlar: Sinemaya da aktarılan ve tiyatroda oynanan (1966) ve Prof. H.W.Brands tarafından Izarcanın Dirliği ile birlikte Almancaya çevrilen (1964) Yılanların Öcü, Cumhuriyet gazetesinin Yunus Nadi Roman Mükafatında birincilik kazanmıştı (1958). Baykurt daha sonra sınırdaki ölü ile 1970 TRT Öykü Ödülü� nü, daha sonra Tırpan ile 1970 TRT ve 1971 Türk Dil Kurumu Roman Armağanları�nı, ayrıca, 1980 Avni Dilligil Tiyatro Ödülü�nü, Can Parası ile 1974 Sait Faik Öykü Armağını� nı, Kara Ahmet Destanı ile de 1978 Orhan Kemal Roman Armağanı�nı kazandı. Taner Barlas�ın oyunlaştırdığı Tırpan 1979�da İstanbul Şehir Tiyatrosu ile İzmir Devlet Tiyatro�sunda oynanarak Avni Dilligil En İyi Oyuncu ve Yazar Ödülleri� ni kazandı. Mahmut Gököz tarafından tiyatroya uyarlanan çocuk romanı Sakarca, Tiyatro 79 dergisi tarafından �yılın oyunu� seçildi. Almancaya çevrilen Barış Çöreği ile 1984 Berlin Senatosu Çocuk Yazını Ödülü� nü, Gece Vardiyası ile 1985 Alman Endüstri Birliği (BDİ) Yazın Ödülü�nü aldı.

Köy Enstitülü Delikanlı Özyaşam 2
Fakir Baykurt
Papirüs Yayınevi / Özyaşam Dizisi

Fakir Baykurt, 65 yaşına kadar olan yaşamını bölüm bölüm yazdı. Pek çok olayı, insanı özenle anlattı. Acısıyla tatlısıyla bir "nehir roman" çıktı ortaya. Yazınımızda örneği az. Akçaköy'de, o yüksek göklerin altında doğan, yoksulluk yüzünden köyün sığırını sıpasını güden çocuk, evlerinde bir tek kitap olmadığı, anası babası okuma yazma bilmediği halde nasıl ünlü bir öğretmen; yapıtları sahneye, perdeye aktarılan, yabancı dillere çevrilen bir yazar oldu? O öğretmen, o yazar nasıl çalıştı, savaştı? Fakir Baykurt doğruları ve yanlışlarıyla birlikte hepsini ortaya serdi. Özellikle yoksul halk çocukları, gençler, bunları sabırla okumalı. Bulacakları "öğrenceler" olabilir

Munky
26-07-07, 09:01
Fikret Demirağ ( 1940)
1940 yılında Kıbrıs-Lefke'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. Kıbrıs'ta Türkçe öğretmeni olarak çalıştı. Şiirleri, Kıbrıs'ta ve Türkiye'de yayımlanan dergilerde yayımlandı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Tutku, İkinin Yaşamı, Esperanza, Açar Yörüngeler Çiçeği, Aşkımızın Şarkıları, Kısa Şiirler Durağı, Ötme Keklik Ölürüm, Dayan Yüreğim, Umut ve Dehşet Çağından Şiirler, Dinle Şarkımı,, Akdenizli Şiirler ve Aşk Sözleri, Adıyla Yaralı, Rüzgârda Ozan Türküleri, Hüzün Ana, Limnidi Ateşinden Bugüne, Seçme Şiirler, Sırı Dökülmüş Kökayna ve Yalnızlık, Gece Müziği...

Munky
26-07-07, 09:02
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2289.jpg
Fovset Balkar ( 1932)
Çağdaş Çerkes kadın yazarlarından biri olan Balkar Fovset, 1932 yılında Kuzey Kafkasya�da Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nde, Baksan Rayonu'na bağlı Kışpek Köyü�nde bir çiftçi ailenin kızı olarak doğdu. Köyündeki yedi yıllık ilkokulu bitirdikten sonra Nalçik'de Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu ve bir süre öğretmenlik yaptı. Aynı yıllarda şiir yazmaya başladı. Bir yandan öğretmenlik yaparken Kabardey-Balkar Pedagoji Enstitüsü'nü de dışarıdan izleyerek bitirdi.

Kışpek Köyü'nde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Moskova'da Gorki Edebiyat Enstitüsü'ne girerek 1960 yılında buradan da mezun oldu. Nalçik'e dönerek 1967 yılına kadar Kabardey-Balkar Yazarlar Birliği'nin organı olan "Oşhamaho", (Elbruz) adlı edebiyat dergisinde çalıştı. 1970 yılında Kabardey-Balkar Devlet Üniversitesi'ni de bitirdikten sonra Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü�nde folklor ve edebiyat sektöründe çalışmalar yaptı.

Balkar Fovset, Kafkasya'da eserleri basılan ilk Adige kadın şairdir. 1946 yılından beri şiirleri Adigece gazete ve dergilerde çıkmakta, daha sonra Rusça'ya da çevrilerek yayımlanmaktadır. Eserleri Rusça olarak "Don", "Drujba Narodov", "Novıy Mir", "Yunnost" vb. dergilerde ve merkezi gazetelerde de defalarca yayımlanmıştır.

Fovset'in "Nexhuics" (Şafak) adlı ilk Adigece şiir kitabı 1958 yılında Nalçik'de yayımlandı. "Uizeguakvuer Daxecs" (1963), "Uafer Xizodiçv" (Gökyüzünü Süslüyorum, 1967), "Guiqhem Yi Tleriqh" (Umudun Üzengisi, 1968), "Diqhebziyir Sy Pcsine Apeu" (Mızıkamın Tuşları Güneşin Işınlarıdır, 1970), "Qisxoguifve", (Gülümse Bana, 1972), "Uy Xeku Yi Miwexery Dicsecs" (Vatanının Taşları da Altındır, 1982) adlı eserleri Adigece şiir kitaplarından birkaçıdır.

Fovset'in şiirleri Sovyetler Birliği'nde konuşulan çeşitli dillere ve bazı sosyalist ülkelerin dillerine de çevrilmiştir. Bazıları Thabısım Vumar, Karden Hasan gibi Çerkes kompozitörleri tarafından bestelendiği gibi, "Qhatxe Jecsxem Uimijyey" (Bahar Gecelerinde Uyunmaz) adlı şiiri ünlü Macar kompozitörü Yosef Polinkaş tarafından bestelenerek ödül de kazanmıştır.

Fovset'in bir özelliği de yabancı topraklarda yaşayan soydaşlarına seslenen şiirler yazmış olmasıdır. Kafkasya�dan göç etmiş soydaşlarına hitap ederek onları Anayurtlarına çağıran "Dy Xekuim Yiçvaxem Ya Qhibze" (Yurdumuzu Terkedenlere Ağıt) ve "Qiwoge Vuachemaxue" (Oşhamaho Sizi Çağırıyor) adlı şiirleri yabancı topraklardaki Kafkasyalılar arasında da hayli tanınmıştır.

Balkar Fovset tiyatro eserleri de yazmıştır. 1964 yılında Şocentsuk Ali'nin adını taşıyan Kabardey-Balkar Devlet Tiyatrosu'nda oynanan "Quancaqher Yaqeqhuirqim" (Yanılgıyı Affetmezler) adlı piyesi ve 1972 de yazdığı "Futbolir Mixhuateme" (Şu Futbol Olmasaydı) adlı eserleri bunlardandır.

Şair, Mihail Svetlov, Taras Şevçenko, Sergey Yesenin, Petöfi Sandor vb. birçok şairin eserlerini de Adige diline kazandırmış bulunmaktadır. S.S.C.B. Yazarlar Birliği'nin üyesi idi.

Munky
26-07-07, 09:02
Gülten Dayıoğlu ( 1935)
1935 yılında Kütahya�nın Emet ilçesinde doğdu. İstanbul�da Atatürk Kız Lisesi�ni bitirdi, bir süre Hukuk Fakültesi�nde okudu. Dışarıdan sınavlara girerek ilkokul öğretmeni oldu. On beş yıllık hizmetten sonra 1977 yılında bu görevinden istifa etti. Romanlar, öyküler, radyo ve televizyon oyunları yazdı. 1965 yılında beri eğitim ve öğretim mes�elelerini sorgulayan yazıları, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleri ile çeşitli dergilerde yayınlanmaktadır.

ESERLERİ
Cumhuriyet Gazetesi�nin 1964-1965 Yunus Nadi Hikâye yarışmasında ikincilik kazanan Döl, ilk kitabının adı oldu (1970), Sonraki hikâye kitapları: Geride Kalanlar (1975), Geriye Dönenler (1986).

Daha çok çocuk edebiyatıyla uğraşan, 1963/71 yıllarında çocuklar için, birer hikayelik yirmi altı küçük kitap çıkaran Dayıoğlu, gene bu alanda Fadiş
(1971), Dört Kardeştiler (1971), Suna�nın Serçeleri (1974), Yurdumu Özledim (1977), Ben Büyüyünce (1979), Dünya Çocukların Olsa (1981), Ölümsüz Ece (1985) Parpat Dağının Esrarı (1989), Midos Kartalının Gözleri (1991), Tuna�dan Uçan Kuş (1992), Yeşil Kiraz (1992) romanlarını yayımladı. Uçan Motor (1965), Kırmızı Bisikletin Binicisi (1965), Leylek Karda Kaldı (1979), Şenlik Günü (1983), Kır Gezisi (1983), Azat Kuşu (1984), Deli Bey (1984), Kumluktaki Yavru Martı (1984), Sıcak Ekmek (1984), Uçurtma (1984), Neşeli
Boyacı (1988), Küskün Ayıcık (1989), Yaşanmış Havan Öyküleri I-II (1991), Leylek Karda Kaldı (1991) uzun öyküleridir. Akıllı Pireler (1982) ve Işın Çağı
Çocukları (1987) bilimkurgu türündeki çocuk kitaplarıdır.

Gezi Kitapları: Kafdağı�nın Ardına Yolculuk (1987;roman) Bambaşka Bir Ülke Amerika�ya Yolculuk (1990), Efsaneler Ülkesi Çin�e Yolculuk (1990), Kangurular Ülkesi Avustralya�ya Yolculuk (1991), Doğal Güzellikler Ülkesi Kenya�ya Yolculuk (1993). Altı-dokuz yaş kesimi için hazırladığı 20
kitaplık dizinin adı: Ece ile Yüce. İki hikayesiyle de Arkın Çocuk Edebiyatı Yarışması�nda birincilik ve ikincilik kazandı (1974), Gül Gelin öyküsüyle 1987
Aile Sağlığı ve Planlaması Vakfı Ödülü�nü, Kafdağı�nın Ardına Yolculuk ile 1987 Kültür ve Turizm Bakanlığı Çocuk Edebiyatı Ödülü, Parpat Dağı�nın Esrarı ile 1989 İzmir Büyükşehir Belediyesi Çocuk Romanı Ödülü ve 1990 Altın Kitap Ödülü�nü kazandı.

Munky
26-07-07, 09:02
Halit Şengül
Halit Şengül
/şair/eğitimci/
1946 yılında Kerkük�ün Sarıkahya Mahallesinde Çiniçiler Sokağında dünyaya geldi. İlk okulu Ali Hikmet
gece okulunda, orta okulu ise Musalla okulunda bitir-di. Musalla okulunda çağımızın en büyük şairi ve Irak Türkmenlerinin milli mücadele sembolü olan Mehmet İzzet Hattat�ın öğrencisiydi.Daha sonra Eğitim Enstitü-sü�nü bitirdi.Öğretmen olarak Türkmen olmayan köy-lere tayin edildi.Şengül, hem şair, hem eğitimci hem de siyaset adamıydı. Daha ortaokul çağında iken Ker-kük�ün diğer okullarındaki milliyetçi öğrencileri topla-yıp milli geziler düzenlerdi. 1970 yılında Kerkük Korya yakasında Milliyetçi Türkmenler Topluluğunu kurdu. 1980 yılında ise Saddam güçleri tarafından tutuklandı, sorgulamada çok işkence gördü.8 Ocak 1981 tarihinde Baas rejimi tarafından idam edildi.

Munky
26-07-07, 09:03
Hamamizade İhsan ( 1885)- (1948)
1885 yılında Trabzon'da doğdu. Trabzon Rüştiyesini bitirdi. Özel Fransızca ve Mesnevî dersleri aldı. Trabzon'daki okullarda öğretmenlik yaptı. Resmî Trabzon gazetesinde yazarlık yaptı. İstanbul'a geldi. Çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. Soyadı Kanunundan sonra Hamamoğlu soyadını aldı.1948 yılında İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
43 eser yazdı. Hamsinâme, şairin en ünlü eseridir. Şiirlerinin toplandığı Dîvân-ı ihsân, ilk kez 1928'de yayımlanmıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR
Hakkında pek çok çalışma yapılmıştır. Son çalışma, Mustafa İsen ve Rıdvan Canım tarafından "Hamamîzâde İhsan-Hayatı, Eserleri ve Dîvânı" adıyla yapılmıştır.

Munky
26-07-07, 09:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2969.jpg
Haşim İşcan ( 1898)- (11.03.1968)
1898�de Edirne�de doğan Haşim İşcan, 1922�de Mülkiye Mektebi�ni bitirerek bir süre Edirne Kız Öğretmen Okulu�nda ve Edirne Lisesi�nde öğretmenlik yaptıktan sonra özel kalem müdürlüğü, müfettişlik gibi görevlerde bulundu, 1933�te kaymakamlıkla başlayan yöneticilik yaşamını çeşitli illerde valilik yaparak sürdürdü. Emekli olduğu 1953 yılına doğru Toprak ve İskan müdürlüğüne atandı; bu görevi sırasında Romanya, Bulgaristan ve Yugoslavya�dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesinde örnek bir başarı sergiledi. 1963�te CHP�den aday gösterildiği seçimde, İstanbul�un tek dereceli seçimle iş başına gelen ilk belediye başkanı oldu.

Valilik yaptığı illerde yürüttüğü bayındırlık çalışmalarını İstanbul�da da sürdüren İşcan, geçitler açılmasını, yolların genişletilmesini, birçok yapının restore edilmesini sağladığı gibi, belediyeye bağlı kültür ve sanat kurumlarının gelişmesine de önemli katkılarda bulundu. Ölümünden sonra Saraçhanebaşı�ndaki alt ve üst geçide �Haşim İşcan� adı verildi.

Halk arasında �Haşim Baba� diye anılan İstanbul Belediye Başkanı Haşim İşcan, geçirdiği beyin kanaması sonucu girdiği komadan kurtulamayarak 11 Mart 1968�de yaşamını yitirdi.

Munky
26-07-07, 09:03
Hikmet Bayur ( 1891)- (1980)
1891 yılında İstanbul�da doğdu.Sadrazam Kıbrıslı Kamil Paşa'nın torunudur. 1933-1934 yıllarında Milli Eğitim Bakanlığı, 1933-1942 yıllarında Milletvekilliği, 1932-1933 yıllarında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri görevlerinde bulundu.Ayrıca elçilik ve İstanbul Üniversitesi�nde Devrim Tarihi öğretmenliği yaptı.1980 yılında İstanbul�da öldü.

Kaynak:1920-1984 Türkiye�yi Kimler Yönetti? M.Orhan Bayrak Milliyet Y. İstanbul 1984 sf.76

Munky
26-07-07, 09:03
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4041.jpg
Hüseyin Ekici
İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Mezunu

1947 yılında Sivas'ın Gemerek İlçesi'ne bağlı İğdeli Köyü'nde doğdu. Bu köy daha sonra Kayseri Sarıoğlan İlçesi'ne bağlandı. İlkokulu kendi köyünde Köy Enstitüsü mezunu olan köyünün ilk mezun öğretmeni sıfatını alan merhum İsmail Güneş tarafından okutuldu ve mezun oldu. Orta Öğrenimini Diyarbakır Ali Emri Orta Okulu ve Karaözü Orta okullarında okudu. Diyarbakır da başladığı Ticaret Lisesi öğrenimini Kayseri Ticaret Lisesi'nde tamamladı.

İstanbul'da okuyarak büyük hedeflere doğru yürümeyi düşündü. Sınavla İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne girmeyi, ya da askere gidip kısa yoldan bir iş tutmayı düşündü. Ailesinin kendisine ekonomik olarak yardım edemeyeceğini de düşünerek Akademinin Gece Bölümüne kaydını yaptırdı. Böylece gündüz çalışıp gece de okulunu okuyacaktı. Düşündüğü gibi yaptı. Hem çalıştı hem de okudu. Bir ara ETİBANK Pangaltı Şubesi'nde memur olarak da çalıştı. Fakat yaptığı işten dolayı çok sıkıldı ve istifa etti. Özel olarak iş hayatında çalışmayı tercih etti. Daha Üniversite öğrencisi iken Firuzan Hüsrev Tokin tarafından yazılıp sahneye konulan PİR SULTAN ABDAL ve İMAM HÜSEYİN temsillerinde oyuncu olarak görev yaptı. Tiyatrocu Avni Dilligil ile tanıştı. Bir süre de Avni Dilligil Tiyatro Topluluğu'nda çalıştı.Avni Dilligil'in yazıp sahneye koyduğu"DÖRT KAPI KIRK MAKAM " ile "İMAM HÜSEYİN ve KERBELA" isimli oyunlarda rol aldı. Avni Dilligil'in ölümüyle kendi tiyatrosunu kurdu. Kendi yazıp yönettiği AŞK MI ? (Aşık Garip) ve ÖĞRETMEN adlı temsillerle halkın huzuruna çıktı. Halktan büyük destek aldı. Ancak; devlet baba sevmedi. Kovuşturmaya uğradı. Hayli gidip geldi. Genç yaşta maddi ve manevi olarak yıpratıldı.

EKİCİ, bundan da yılmadı. BİZİM BELDE isimli bir gazete çıkartarak halkın yine huzuruna çıktı. Bununla beraber siyasete girmeye karar verdi. Cumhuriyet Halk Partisi'nde bir deneme yaptı. Gördüğü manzara çok vahim ve ürkütücü idi . Orada delege ağalığı ve bölgecilik hakimdi. İlla birinin adamı olmak gerekiyordu. Aksi halde siyaset yapma şansı yoktu. Bunu kabullenmedi. Sol siyasi parti olarak İşci Partisi'ne bir süre gitti ve gözlemledi. Söylemler süslü fakat temsil edenler hiç de öyle halktan birileri değildi. Orada da fazla kalıp zaman kaybetmedi. Yeni kurulan(1966) BİRLİK PARTİSİ'ne bir süre gidip geldi. Orada gördüğü manzara çok şaşırtıcı geldi. Tanıştığı insanlar arasında ORHAN ARSEL (eski sosyalist) , ABİDİN ÖZGÜNAY, ABİDİN NESİMİ (eski sosyalist), KURBANİ KILIÇ, AŞIK DAİMİ, Av.HAYDAR ÖZDEMİR (İstanbul Milletvekili oldu), Av.HÜSEYİN AYDIN, Av.MUHARREM NACİ ORHAN, AV.İBRAHİM KAMİL KARAMAN, SABAHAT BALAN, HAYDAR AĞBABA, HASAN İPÇİ, ABDURRAHMAN DEHMEN, ABDULVAHAP DEHMEN, YAKUP COŞKUN, DURSUN GÜNDÜZ, Dr.KASIM BAYAR, MEDET ŞAHİN, AHMET ÖZDEMİR gibi o kadar insan tanıdı ki; her biri bir ahlak hocası olarak mütevazi siyasetlerini yaparken bile birer baba ve öğretmen gibi davranıyorlardı. EKİCİ, bu siyasi partide kalmaya karar verdi. Burada politik hayatta iyice pişip olgunlaşmayı tercih etti. Parti İsmi TÜRKİYE BİRLİK PARTİSİ olarak değiştirildikten ve MUSTAFA TİMİSİ'nin Genel Başkanlığı döneminde İstanbul da İlçe Gençlik Kolları üyeliklerinde ve Başkanlığında bulundu. Sırayla İlçe Yönetim Kurulu üyeliği, İl Yönetim Kurulu Üyeliği ve İL BAŞKANLIĞI görevlerinde bulundu. 1977 Seçimlerinde İstanbul İl Başkanı olarak görev yaptı. Aynı yıl iki seçim tecrübesi geçiren EKİCİ, Genel Seçimlerle, Yerel Seçimleri peşi peşine başarıyla tamamladı. Yerel Seçimlerde KAĞITHANE BELEDİYE BAŞKAN ADAYI olarak büyük bir başarıya imza attı. Yaptığı toplantılarla ve TRT deki naklen canlı yayındaki akıcı konuşmalarıyla dikkati çekti ve ilgiyle izlendi.

Olanlar bundan sonra oldu. EKİCİ'nin işyeri üst üste kurşunlanmaya ve bombalanmaya başlandı. Tamı tamamına 11 kez kurşunlandı, bombalandı. Sonunda kundaklanarak yakılıp ortadan tamamen kaldırıldı. Devlet Baba çaresiz ve seyirci kaldı. Çareyi HÜSEYİN EKİCİ'yi KODES'e atmakta buldu. Gözaltı, hapislik sayılı günler bitti. EKİCİ kaldığı yerden siyasete devam dedi. 12 EYLÜL 1980 tarihine kadar TÜRKİYE BİRLİK PARTİSİ İl Başkanlığı ve İl Yönetim Kurulu üyeliğini kesintisiz olarak sürdürdü. Kendi partisinin üyelik durumlarının yenilenmesi için parti üyeliklerinin tümümün fesih kararını aldı. Daha atamaların bile yapılmasına fırsat kalmamıştı ki; 12 EYLÜL 1980 Askeri Darbesi yapıldı. Sıkıyönetim siyasi partilerin tüm defterlerine el koydu. Bütün siyasi parti yöneticileri gözetim altına alındı. TÜRKİYE BİRLİK PARTİSİ mensupları ise parti üyelikleri olmadığı ve daha önceden fesih yapıldığı için gözetim altına dahi alınmadı. Bunu duyan bazı siyasi parti mensupları her zaman yaptıkları gibi çamur atmayı da ihmal etmediler.

Siyasi hayatın dondurulmasıyla EKİCİ boş durmadı. Daha önce kuruluş çalışmalarında bulunduğu KARACAAHMET SULTAN DERNEĞİ'nin aynı zamanda Yönetim Kurulu Üyesi idi. Orada çalışmalarını sürdürdü. Toplam 18 yıl bu dernekte çalıştı. Sıkıyönetim devam ederken bir yandan TOPLUM DERGİSİ'ni çıkarttı. Bu dergi toplattırılınca isim değişikliği yapılarak DÜŞÜN DERGİSİ'ni yayın hayatına soktu. Bu dergi HÜSEYİN EKİCİ'nin rahatsızlığı ve uzun bir zaman yorgun düşen vücudunun iflas etmesiyle ölümle pençeleştiği bir dönemde derginin yönetmenliğini SEYYİT NEZİR'e devretti. Azrailden kurtulan EKİCİ, tekrar kendini toparladı ve YURTTA EKONOMİ gazetesini çıkartarak Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Sıkıyönetim dönemlerinde DÜŞÜN DERGİSİ'nin kapatılması için yapılan baskılardan yılmadı. Geri adım da atmadı, derginin yayınını inatla sürdürdü. 1987 de tekrar siyasete girmeye karar veren EKİCİ eski partili bir gurup arkadaşlarıyla SOSYAL DEMOKRAT HALK PARTİSİ'ne katıldı. 1987 seçimlerinde 4.BÖLGE Milletvekili adayı olarak partisine omuz verdi. Oyların bir noktada toplanması için eski deneyimlerinden de faydalanarak tüm İstanbul genelinde çalışmalara katıldı. Seçimlerde gördüğü manzara ürkütücü idi. Siyasi partilerde halkın çocuklarının aday olmasına alışamamış ve içlerine sindirememiş olan o malum tabaka temsilcileri ayak oyunlarıyla saf Anadolu Aydınını nasıl ekarte (dışlama) edeceklerini çok iyi biliyorlardı. Partide aday olan hele hele TÜRKİYE BİRLİK PARTİSİ kökenli ise bu kişilere çamur atmak çok daha kolaydı. Bu nedenle HÜSEYİN EKİCİ konumunda olanlara MEZHEPÇİ, BÖLÜCÜ v.s gibi sıfatlar takılıyordu. Giderek bunun derinleştiğini gören EKİCİ, arkadaşlarıyla birlikte yerel seçimlere kadar direndiler. 1989 Yerel Seçimlerdeki başarılarından sonra siyasi çalışmalarına devam ederken ÜSKÜDAR BELEDİYE BAŞKANLIĞI'nda Başkan Danışmanı ve BASIN YAYIN MÜDÜRLÜĞÜ görevinde bulundu. Görevinin 2.yılında EKİCİ, Belediye Başkanlığı tarafından TERFİ ettirilerek "TEMİZLİK İŞÇİSİ" olarak atandı. O da yetmedi, FEN İŞLERİ MÜDÜRLÜĞÜ'ne "sürgün"edildi. Türkiye de yayın yapan tüm günlük gazeteler haber yaptı. Fakat görülen manzara ürkütücü idi. Partinin hiçbir organından "Genel Başkan dahil" menfi ya da müspet bir tepki alamayan EKİCİ, büyük bir tezgah içinde olduklarını artık dile getirmeye başladı. Parti içinde bir gurup arkadaşıyla kendilerini geri plana attılar. Beklenen sonuç ilk seçimdeki hüsrandı. SOSYAL DEMOKRAT HALK PARTİSİ bütün ülkede hezimete uğradı. Çünkü; İstanbul'un ÜSKÜDAR İLÇESİ'ndeki yapılan dışlama politikası Türkiye'nin her yerinde yapılmıştı. Bunun çalışmasını kitaba dökmeye karar veren EKİCİ, önce "2000'e ON KALA DEMORKASİ KURULTAYI" adlı kitap yayınladı. Üst düzeyde politika yapan parti yöneticilerinin kimler tarafından desteklendiğini ve gidişatın kötü olduğunu belirtmeye çalıştı.

12 EYLÜL Sıkıyönetimi'nin yapamadığını partisinden gören EKİCİ, siyasetten aktif olarak ayrılmasa bile bir süre daha geri planda kalmayı uygun gördü.

1984 yılında ŞAHKULU SULTAN DERNEĞİ'nin kuruluşunu bizzat yapan EKİCİ, Kurucu Başkanı olduğu dernekten dernek yöneticilerinin bağnaz tutumları yüzünden ayrıldı. SEMAH KÜLTÜR VAKFI'nın kurulması için çok büyük özveride bulundu. Kuruluş işlemlerinin bitmesini fırsat bilen bir takım insanlar VAKFI ele geçirdi. Vakfın akıbeti malum. HACIBEKTAŞ KÜLTÜR DERNEĞİ'nin çalışmalarına bizzat katkıda bulundu. ANADOLU SEVGİ BİRLİĞİ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ'nin kuruluşunu ve Kurucu Başkanlığı'nda bulundu. 15 yıldır faaliyetleri süren dernekteki Başkanlık görevi halen devam etmektedir. ANADOLU SEVGİ BİRLİĞİ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ'nin WEB Sitesi www.anadolusevgibirligi.org ayrıca ziyaret edilebilir. E-mail info@anadolusevgibirligi.org a atabilirsiniz. EKİCİ'nin muhtelif dergi ve gazetelerde makaleleri yayınlanmaktadır.

Halen S.M. Mali Müşavir olarak görev yapan EKİCİ'nin yeni yayına hazırlanan kitapları yakında okuyucularıyla buluşacak.

Munky
26-07-07, 09:04
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/752.jpg
Hüseyin Kalkan ( 1950)
Balıkesir Milletvekili-MHP
DURSUNBEY - 1950, Hasan Ali, Rabia - Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Kimya Bölümü, Marmara Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Master ve Doktora - İngilizce - Doçent Dr., Dz.Öğ.Kd.Albay, Öğretim Üyesi - Deniz Harp Okulu Öğretim Üyesi ve Fen Bilimleri Bölüm Başkanı, Deniz Lisesi Öğretim Başkanı, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi - Evli, Üç Çocuk.

Munky
26-07-07, 09:05
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/182.jpg
Hüseyin Cahit Yalçın ( 1874)- (1957)
1874 yılında Balıkesir'de doğdu. Yüksek öğrenimini Mekteb-i Mülkiye'de tamamladı. 1897 yılından sonra Vefa ve Mercan İdadilerinde Türkçe ve Fransızca öğretmenliğinin yanı sıra müdür yardımcılığı ve müdürlük görevlerinde bulundu.1900 yılında Tevfik Fikret Servet-i Fünun dergisi'nden ayrılınca bu derginin yönetimini üstlendi. II. Meşrutiyet'in ilanından sora memurluktan ayrıldı. Tanin'i çıkardı. Daha sonra İttihat ve Terakki Partisine girdi. Milletvekili seçilerek Meclis-i Mebusan başvekilliğine getirildi. İstanbul'un işgal edilmesi üzerine İngilizlerce tutuklanıp Malta Adasına sürgüne yollandı (1919). Dönüşünde yeniden Tanin'i çıkardı. Milli Mücadele sonrasında gerçekleştirilen bazı devrimlere ve bazı kanunlara karşı çıktığı için İstiklal Mahkemesinde yargılandı. Aklandıktan sonra ikinci kez yargılanarak 1925'de Çorum'a sürgüne gönderildi.

Sürgünden döndükten sonra Sanayi ve Maadin Bankası İdare Meclisi Başkanlığına atandı. 1933 yılında Fikir Hareketleri Dergisi'ni çıkardı. 1938'de yeniden politikaya ve gazetecilik hayatına yeniden girdi.1939'da İstanbul, 1950'de de Kars'tan milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. 1948 yılında Ulus Gazetesi'nde başyazarlık yaptı.

Demokrat Parti yönetimine karşı bir yazısından dolayı mahkum oldu. Bir süre cezaevinde yattıktan sonra Cumhurbaşkanı tarafından bağışlandı. 1957 yılında İstanbul'da öldü.


ESERLERİ:Nadide, Kavgalarım (roman), Hayal İçinde, Hayat-ı Muhayyel, Hayat-ı Hakikiyye Sahneleri, Niçin Aldatırlarmış(hikaye), Edebi Hatıralar, Siyasal Anılar(hatırat),: Talat Paşa (biyografi).

1.Siyasal Anılar
Hüseyin Cahit Yalçın
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Anı Dizisi

Hüseyin Cahit Yalçın'ın Siyasal Anılar'ı 1908-1918 yılları arasını, yani Meşrutiyet döneminin ilginç olaylarını açıklıyor. Bilindiği gibi, Meşrutiyet dönemi, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılma çağının son aşamasıdır. Bu nedenle sözkonusu dönemin olayları imparatorluğun kurtuluşu için yapılmış son ve umutsuz çırpınışlardır. Yazar, gazateci ve politikacı Hüseyin Cahit Yalçın'ın
aynı zamanda İttihat ve Teraki Partisi üyesi, hatta partinin sözcüsü olması, elinizdeki anı kitabının değerini daha da arttırıyor.

Siyasal Anılar'ın odaklandığı başlıca konular şunlar: İttihat ve Terakki Partisi'nin idealizmi; yenilik ve gericilik çatışmaları; reform denemeleri; azınlıkların yıkıcı faaliyetleri; parti kavgaları; iç isyanlar; Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında Osmanlı politikası... Kitabın son bölümünde Yalçın'ın Malta sürgünlüğü ve Atatürk dönemi anılarının özetleri de yer
alıyor.

Munky
26-07-07, 09:05
İbrahim Çallı ( 1882)
1882 yılında o zamanlar İzmir'e bağlı bulunan Çal kasabasında doğdu. (Çal kasabası bugün Denizli iline bağlıdır.) 1906'da Şeker Ahmet Paşa'nın desteğiyle Sanayi-i Nefise'ye giren İbrahim Çallı, 1910 yılında buradan mezun olduktan sonra Hikmet Onat ve Ruhi Arel'in de aralarında olduğu bir grupla Paris'e resim öğrenimine gönderildi. Ünlü ressam Paris'te L'Ecole des Beaux Arts'da Fernard Cormon atölyesinde eğitim gördü.

I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla yurda dönen ressam, sanatın köklü gelişmelerden yana olduğunu her fırsatta belli etmiştir. Çallı, Sanayi-i Nefise'ye hoca olarak girdikten sonra Hikmet Onat, Nazmi Ziya, Feyhaman Duran, Avni Lifij, Namık İsmail de okulda hocalık yapmaya başladılar. Çallı, iyi bir ressam olmanın yanı sıra iyi bir öğretmen olduğunu da kanıtlamıştır.

Yetiştirdiği öğrenciler arasında Şeref Akdik, Refik Ekipman, Saim Özeren, Elif Naci, Mahmut Cuda, Muhittin Sebati, Ali Avni Çelebi, Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi Eyüpoğlu gösterilebilir. 22 Mayıs 1960 yılında mide kanamasından ölen İbrahim Çallı, Cormon atölyesinde dört yıl klasik eğitim almasına rağmen, serbest bir teknikle resim çalışmalarına devam etmiştir. Sanatçının eserleri arasında portreler, nüler, peyzajlar ve natürmortlar daha ağırlıktadır.

Munky
26-07-07, 09:05
İlhan Ayverdi ( 24.10.1926)
24 Ekim 1926'da Manisa Akhisar'ında doğdu. Baba tarafı Dağıstan, anne tarafı Rumeli asıllıdır. İlk ve orta tahsilini Akhisar'da tamamladıktan sonra, 1943 yılında İzmir Karataş Lisesi'nden mezun olmuş, hastalık sebebiyle iki sene ara verdiği tahsiline İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde devam etmiştir.Bu fakülteyi 1949 senesinde tamamladıktan sonra, edebiyat öğretmenliğine başladı. Sırası ile Anarat higutyan Ermeni Orta Okulu, Galatasaray Lisesi edebiyat öğretmenliği kadrosu ile Zoğrafyon Rum Lisesi (1951-1955), Saint Joseph ve Saint Michele Fransız Liseleri ve 1960 senesinde Çapa Eğitim Enstitülerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aynı yıl öğretmenlikten ayrıldı.

1966-1982 yılları arasında Türk Kadınları Kültür Derneği'nin ve 1972'de kurulan Kubbealtı Cemiyeti'nin başkanlığını yaptı. Bilahare bu cemiyet, Kubbealtı Akademisi Kültür ve Sanat Vakfı adıyla vakfa dönüşünce, vakfın başkanı oldu. Halen bu görevi yürütmektedir. Kubbealtı Mecmuası'nın neşrinde, vakfın neşriyat, seminer, konferanslar, musiki çalışmaları ve çeşitli sosyal faaliyetlerinde eşi Ekrem Hakkı Ayverdi ve Samiha Ayverdi ile aktif rol oynamıştır.

1976 senesinde, Kubbealtı'nın Türk dili üzerinde çalışmalar yapmak gayesiyle neşrine karar verdiği Misalli Büyük Türk Lugati'nin hazırlanması ve yazılması işini 24 senedir fasılasız yürütmektedir. 13. Asırdan günümüze kadar Türk dilinin envanteri demek olan ve binlerce misalle donatılan bu eser, bitme safhasına yaklaşmış bulunmaktadır.

Munky
26-07-07, 09:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/742.jpg
İrfan Keleş ( 1947)
Çankırı Milletvekili-MHP
ÇANKIRI - 1947, Ali, Fatma - Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans - İngilizce - Öğretim Görevlisi - Ankara Üniversitesi Çankırı Meslek Yüksek Okulu Öğretim Görevlisi, Çankırı Milli Eğitim Müdür Yardımcısı, Çankırı Belediye Başkan Yardımcısı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
26-07-07, 09:06
Kadican Kaflı ( 1903)- (1967)
Abdülkadir Kadircan Kaflı... Yazar ve öğretmen. 1903 yılında Dağıstan�ın Umra köyünde doğdu. Küçük yaşta ailesiyle birlikte Türkiye�ye göç etti. Babası Mehmet Bey annesi Ayşe Hanım�dır. Adana Lisesi ilk kısmında (1916), Konya Lisesi orta kısmında (1919) ve Konya İlköğretmen Okulu�nda (1921) okudu. Ankara Gazi Enstitüsü Edebiyat kolunu bitirdi (1938). Buca İlkokul Başöğretmenliği (1925), Ziraat Bankası (1927-38), Zeyrek, Gaziosmanpaşa Ortaokulları Türkçe Öğretmenliği (1952-559, Terzilik Okulu (1955-57), Sanat Enstitüsü öğretmenlikleri yaptı (1959). Kurucu Meclis Üyesi (1961) ve milletvekili (1962) oldu. 1936 yılından başlayarak İzmir ve İstanbul�da değişik gazetelerde roman, makale, fıkra yazarlığı yaptı. Gazeteciler Cemiyeti üyesi, Türk Göçmen ve Mülteci Dernekleri Federasyonu ve Kuzey Kafkasya Türk Kültür Derneği başkanlıklarında bulundu. Saliha Mediha (Özdemir) Hanım ile evlenmiştir. Gönül, Umur ve Ayşe Gül adında üç çocukları dünyaya gelmiştir. Kaflı 1967 yılında öldü.

Eserlerinden bazıları: Köpüklü Deniz (şiirler-1933), Yağız Atlı (roman-1943), Kösem Sultan (roman-1943), Turhan Sultan (roman-1944), Korsan Yuvası (roman-1946), Atatürk�ten Altın Yapraklar (1943), Şimali Kafkasya-Genel Bilgi (1942), Diri Gömülenler (roman-1947).

Munky
26-07-07, 09:06
Kenan Yontuç ( 1904)- (1995)
Güzel Sanatlar Akademisi'nde ve Almanya'da heykel eğitimi gören Yontuç, Türkiye'ye döndükten sonra çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 1943'te emekli oldu. Ülkenin dört bir yanını Atatürk heykelleri ve anıtlarıyla donatan, en verimli sanatçılardan biridir. Amasya, Tekirdağ, Kırklareli, Çorum, Edirne, Silifke, Elazığ, Isparta, Kastamonu, Mersin, Kayseri ve Tarsus'u onun yaptığı Atatürk anıtları süsler.

Munky
26-07-07, 09:06
Mahmut Makal
1930 yılında Niğde-Aksaray'da doğdu. İvriz Köy Enstitüsü'nü bitirince önce öğretmenlik yaptı. Daha sonra yüksek öğrenimini Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nde tamamladı. Kendi köyünden izlenimlerim parça parça Varlık dergisine yazdı. Köydeki gözlemlerini yansıttığı bu yazılar büyük ilgi uyandırdı. Bizim Köy adlı kitabıyla ünlendi. Bizim Köy-1975 adlı bir başka eseriyle Türk Dil Kurumu 1977 Gezi Ödülü'nü kazandı.

ESERLERİ:
Ağlatı, Anımsı Acımsı (Faust'un Dediği), Bir İşçinin Günlüğünden, Bizim Köy, 50.Yıl, Bozkırdaki Kıvılcım, Hayal ve Gerçek, Köy Enstitüleri ya da Deli Memedin Türküsü, Köy Enstitüleri ve Ötesi, Köye Gidenler, Kuru Sevda, Yaşanmış Öyküler, Ötelerin Havası, Yeraltında Bir Anadolu.

x

Bizim Köy
Mahmut Makal
Çağdaş Yayınları / Tarih-Anı-Gezi-Olay Dizisi

... Köyün iç yüzünü olduğu gibi aksettiren bu yazılar köy davasını ele alacak olanlar için bir ayna vazifesi görecek, onları yanlış yollara sapmaktan kurtaracaktır. Bu bakımdan çalışmaların, memleket için çok hayırlı olacaktır. Gerçeği olduğu gibi görerek buna dayanan işler yapılırsa çetin zannedilen sorunları çözmek kolaylaşır. Yazılarında birçok insanlar için yüzyıllar boyunca meçhul kalmış ve bu nedenden çözülmez bir düğüm sanılan sorunları açık açık arka arkaya dizişin, köylerin kalkınması hesabına iş yapmak isteyenlere ne büyük kolaylıklar hazırlamaktadır. Bu yazılarda, ayrıca bizim henüz pek alışık olmadığımız bir üslup ve eda şekli vardır ki, köy dilinin ulusal edebiyatımıza mal olması için böyle yazılara pek muhtacız. Onun için bu bakımdan da hizmetin büyüktür."
-İsmail Hakkı Tonguç-


Bizim Köy
50.Yıl
Mahmut Makal
Güldikeni Yayınları / Makal Dizisi

Bu kitabı okuyan hiçbir milliyetçi ve devrimci Türk, vicdan azabından değil de gönül üzüntüsünden birkaç gece kurtulamaz. Bu kitap, bir milliyetçi ve devrimci Türk'e, onu okutmamak ve unutturmak değil, bütün atılışlarımızla, irademizin ve aklımızın bütün gücü ile, bu geriliği, bu yoksulluğu ve bu kimsesizliği ortadan kaldırmak aşkını verir. Ziraat Enstitüsü'nün, Tıp Fakültesi'nin, Yüksek Mühendis Mektebi'nin, Siyasi İlimler Mektebi'nin ve Üniversite kollarının hepsinde öğretmenin bu kitabını okuturdum. Bu kitap üzerine tezler hazırlatırdım... -Falih Rıfkı Atay (Ulus)-

Mahmut Makal yeryüzünde kültüre hizmet etmiş, dünyayı daha iyiye ve daha güzele götürmek için çaba harcamış dört kişiden biridir. Eskiden İstanbul İstanbul'du, taşra da taşra. Romancı, yazar, şair adam kentsoylu olmalıydı. Makal bu çerçeveyi parçaladığında bomba patlamıştı. -İlhan Selçuk (Cumhuriyet)-

Bizim Köy, 1950'de bir başyapıttı. 1995'te de bir başyapıt. Anlatılan nesne ya da olayın kendisi sanılacak ölçüde yalın anlatımıyla, sıradanı şiire dönüştüren gözlem gücüyle, yoksulun o soylu ve varla yok arası gülümsemesiyle donanmış genç anlatımcının duyarlı olduğu kadar da nesnel yaklaşımıyla, Bizim Köy yazınımızda bir doruktur...
-Prof. Tahsin Yücel (Cumhuriyet)-

Böyle bir kitap, durumu dolayısıyla her türlü edebiyat sorununu aşmasına karşın, amacının bambaşka olmasına, sonuçlarının da Türkiye'de birçok aydının, politikacının görüşünü değiştirme olasılığı bulunmasına karşın, Makal'ın yalnızca bir tanık, rastlantıların yazar yaptığı bir sanatçı olmadığını ısrarla belirtmek gerekir. Mahmut Makal, güçlü, açık, keskin bir deyişle yazıyor. Ama bu deyiş, çoğunlukla, gerçek yazarı belirten, anlatılmaz bir büyü sezdiren, kekre bir şiire erişiyor... Tunus (Action)

Munky
26-07-07, 09:07
Mehmet Ata ( 1856)- (1919)
Tarihçi, yazar, gazeteci ve Maliye Nazırıdır.1856 yılında Halep'te doğdu.Yazar Dr. Galip Ataç ile yazar Nurullah Ataç'ın babasıdır.Doğu ve Batı Kültürü ile yetişti. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Maliye Mektupçusu ve 1908 yılından sonra Islahat-ı Maliye Komisyonu Üyesi oldu.1916 yılında bir hafta süre ile Maliye Nazırlığı yaptı. Ömrünün son yıllarını gazetecilikle geçirdi. "Mefhari" veya "Ata" imzası ile gazete ve dergilerde bir çok makalesi yayınlandı.Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 1919 yılında İstanbul'da 63 yaşında iken vefat etti. Mezarı Divanyolundaki II. Mahmud Türbesi Bahçesinde 6'ncı adadadır.

Eserlerinden bazıları:Devleti Osmaniye Tarihi (Hammer�den tercüme), İktitaf (faydalanma-okullar için edebiyat antolojisi ve okuma kitabı), Elmenak (almanak-takvim kitabı)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
26-07-07, 09:07
Mehmet Akif Bal ( 1973)
Eğitimci ve yazar Mehmet Akif BAL, 1973 yılında Gümüşhane ilinde doğdu. Aslen, Trabzon'un Araklı ilçesindendir. İlk ve orta öğrenimini; Gümüşhane Gazipaşa İlkokulu, Trabzon Kanuni Ortaokulu ve Trabzon Affan Kitapçıoğlu Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden 1996 yılında mezun oldu. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde "Milli Mücadelenin Başlangıcında İttihatçıların Rolü" konusuyla yüksek lisansını tamamladı. 1996 yılında Ordu-Perşembe Lisesi'nde öğretmenliğe başladı. 1997 yılından bugüne ise, İstanbul Cağaloğlu Anadolu Lisesi'nde tarih öğretmenliği yapmakta olan Mehmet Akif BAL'ın, "Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi" (Rize 2001 - Trabzon 2003), "Milli Mücadele Döneminde Bekirağa ve Malta Anıları" (Ark Kitapları - İstanbul, 2003), "Meşhurların Okul Anıları" (Ark Kitapları - İstanbul, 2003), "Hatıralarda Trabzon'un Yakın Tarihi" (ABP Yayınevi - Trabzon, 2004) ve "Ölüme Giden Yolda Üç Osmanlı -Enver, Talat ve Cemal Paşalar" (Çatı Kitapları - İstanbul, 2005) adlarıyla yayınlanmış beş kitabı bulunmaktadır. "Trabzonlu Meşhurlar" (Yayına hazırlanıyor), "Adam Yetiştiren Öğretmenler" (Yayına hazırlanıyor) ve "Milli Mücadele Döneminde İttihatçılar" (Yayına hazırlanıyor) adlı çalışmalarını ise kısa süre içinde Türk kamuoyuna sunacak olan Mehmet Akif BAL, evli ve bir çocuk babasıdır

Munky
26-07-07, 09:08
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2348.jpg
Mehmet Emin Aga ( 1932)
1932'de Batı Trakya'nın İskeçe Bölgesi nin Şahin köyünde dünyaya geldi Yunanistan da başladığı ilk tahsiline 2. Dünya Savaşı'nda Bulgar işgali sırasında bir Bulgar okulunda devam etti. Yunanistan'da iç savaş patlak verince eğitimi yarıda kaldı. Iskeçe Müfüsü Sabri Efendi'den Arapça öğrendi. Sabri Efendi'nin vefatından sonra Şahin köyüne dönerek, bir hoca dan ders aldı.

Daha sonra Gümülcine'de medrese tahsilini tamamladı. Şahin Medresesi'nin açılmasına yardım etti ve 25 yıl burada hocalık yaptı. Yardımcılığında bu lunduğu İskeçe Müftüsü'nün vefaı etme sinden sonra İskeçe Valisi tarafından vekaleten müftülüğe atandı.

Bu görevi hak etmediğini söyleyen Aga, Batı Trakyalı Türkler'in içinde bulunduğu zor durum ve bölgedeki Türkler'in ısrarları üzerine en kısa zamanda - 1920 yılında kabul edilen 2145 sayılı müftülük kanununa göre-seçimle müftünün tayin edilmesi şartıyla İskeçe Müftülüğü'ne vekalet etmeyi kabul etti.

Yunan Devleti tarafından Gümülcine Müftülüğü'ne kanunlara aykırı olarak asaleten müftü atanması sonucunda durumu protesto etmek için görevinden istifa etti. Evine çekilerek 3.5 ay evinde kaldı. 17 Ağustos 1990'da İskeçe Bölge si'ndeki 120 camide cemaat tarafından yapılan oylamayla 4 kişi arasından İskeçe Müftüsü seçildi. 23 Ağustos sabahı valilik tarafından gönderilen bir yazıyla görevinden alındığı ve yerine valilik tarafından yeni birinin atandığı duyuruldu Seçimle geldiğini ve yine gideceğini söylemesine rağmen 20 kadar Yunan polisi tarafından zor kullanarak müftülükten dışarı atıldı. Bu esnada ağır yaralanan Mehmet Emin Aga hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Bunun üzerine Batı Trakya'daki Türkler çeşitli gösterilere ve protestolara başladılar. Bu olaylarda Yunan polisinin zor kullanması sonucunda 35 soydaşımız yaralandı.

Batı Trakyalı Türkler 45 gün camileri kapatarak protestolarına devam ettiler. Berat Kandili'nin yaklaşması ve Mehmet Emin Aga'nın girişimleriyle camiler açıldı. Berat Kandili dolayısıyla yayınladığı mesajda İskeçe Müftüsü unvanını kullanan Mehmet Emin Aga aleyhine kamu davası açıldı. Dava sonucunda Aga 10 aya mahkum edildi. 6.5 ay mahkum kaldıktan sonra mide kanaması geçiren Aga sağlık durumunun elvermemesi sebebiyle geriye kalan 109 günlük hapis cezası paraya çevrilerek serbest bırakıldı.

Munky
26-07-07, 09:08
Mehmet Remzi Okan ( 1885)
1885'de Kıbrıs Kaleburnu köyünde doğan Mehmet Remzi Okan, ilk tahsilini köyünde yaptı. Daha sonra Rüştiye'yi bitirdi. Mezuniyetinden sonra Lefkoşa'da ve çeşitli Karpas köylerinde öğretmenlik yaptı.1907'de Galatya'da öğretmen iken Dr. Hafız Cemal (Lokman Hekim) ile tanıştı.

O yıllarda İslam Gazetesi'ni çıkaran ve Cemiyet-i İslamiye derneğini kuran Lokman Hekim'in teşviki ile gazeteciliğe başladı. Bu arada öğretmen olarak Ortaköy İlkokulu'na atandı. Ayni yıl Ziynet Hanımla evlendi. 1914 yılında ise Sarayönü Erkek Okulu'na başöğretmen oldu.

Cemil Orgen "Bayrağım Kıbrıs'ta" adlı eserinde Osmanlıların Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlere karşı savaşa girmesi nedeni ile Remzi Okan'ın, talebeleri önünde Türk Bayrağını öpüp sakladığını anlatır. 1. Dünya Savaşı ertesinde Remzi Okan'ın da desteği, girişimi ve özverili katkıları sonucu toplanan Meclis-i Milli Kongresi'nde etkin rol oynadığı gerekçesi ile Maarif Komisyonu tarafından görevine son verildi.

Bu arada 1915 yılından beri gazete yayınlanmamasını dikkate alan M. Remzi 1919'da arkadaşı, Ahmet Raşit Bey'le birlıkte Doğru Yol gazetesini yayınlamaya başladı. Gazetenin Türk Kurtuluş Savaşını desteklemesi ve Türk milliyetçiliğini savunması Doğru Yol'a sık sık sansür konması sonucunu doğurdu. Bu durum üzerine SÖZ adlı bir başka gazetenin de imtiyazını alan Mehmet Remzi Bey Doğru Yol'a sansür konan günlerde Söz' ü yayınlanmayı sürdürdü. Daha sonraları SOZ'ün yayınını sürekli kıldı.

İzmir'in işgalinden sonra İzmir Felaketzedeleri için yardım toplanmasının öncülüğünü yapan Mehmet Remzi, temsiller organize edilmesinde, bağış kampanyaları düzenlenmesinde "Cuma yardımları" adı altında bağışlar toplanmasında öncülük etti. Bu arada İngilizlerin toplanan yardımların gönderilmesini engellemesi üzerine Londra üzerinden yardımları yerine ulaştıran Mehmet Remzi Bey'e "Himaye-i Etfal Cemiyeti" Reisi Besim Ömer Paşa tarafından bir teşekkür yazısı da gönderilir.

Remzi Okan bir yandan "O gün evdeki çocuklarını aç bıraksan bile bir bilet al ve yardıma katıl" parolası ile halkı bağışlarda bulunmaya teşvik ederken bir yandan da Mağusa'ya getirtilen Çanakkele esirleri ile ilgilendi. Hatta onları Lefkoşa'ya getirtip bir çay partisi verdi.

Yeni Türkçe harflerin kabulü ile Dil devrimini benimseyen Remzi Okan, gazetesini yeni Türkçe ile yayınlamaya başladı. Bu arada Almanya'ya sipariş verdiği Latin harflerinin maliyeti bizzat Atatürk'ün emri ile Türkiye Cumhuriyeti tarafından ödendi. Yine Atatürk'ün emri ile Basın Yayın Müdürü Ahmet Ağaoğlu tarafından gönderilen bir yazıda kurtuluş savaşına yaptığı katkılardan dolayı kutlandı.

Daha sonra 1931 yılında Necati Özkan' ın önderliğinde toplanan Milli Kongrenin de örgütleyicilerinden biri oldu: 1931 isyanından sonra siyasi faaliyetler yasaklanıp basına sansür gelince Türkiye'ye göç etti. 22 Ocak 1942'de İstanbul'da öldü.

Gazeteciliği süresinde 150'liklerden (İngiliz Muhibleri Cemiyeti Kurucusu) Sait Molla'nın Kıbrıs'a gelmesi üzerine ona saldırıp "Yunan Casusu" demesi üzerine 1926 yılında sömürge mahkemelerinde 2 ay hapis cezasına çarptırıldı ve hapsedildi. İstinafi ise reddedildi.(Bu süre içinde gazeteyi yakın dostu Fehim Bey çıkardı.)

İngiliz arşivlerine göre yayınladığı gazetesi SÖZ'e (Daha sonra yayınlanan Ses gazetesine de) Türkiye Cumhuriyeti tarafından ayda 18 lira yardım yapılmaktaydı.1200 tirajı olan gazetesi SÖZ, haftalık ve abone sistemi ile dağıtılmaktaydı. Remzi Okan SÖZ'ü, Kıbrıs'ta ilk kez Kahire'deki bir ajansın sadece Türkiye haberlerine abone yaptı. Abone parasını ise Lefkoşa'daki "Türk Derneği" tarafından ödendi. Kurtuluş savaşına ilişkin telgraf haberlerini Asma altındaki basımevinin camına asan Remzi Okan o günün koşullarında halkı mücadeleden haberdar etti. Bu haberleri çocuklara vererek sokaklarda okuttu, Halkın moralini yüksek tuttu. Anayurda bağlı, gerçek bir Atatürkçü, gerçek bir yurtsever Türk Aydını olan Remzi Okan yaşamı boyunca Kıbrıs Türkü'nün daha mutlu ve güvenli bir geleceğe sahip olması için çalıştı durdu.
(Kızı, değerli araştırmacı Beria Remzi Özoran'ın babasına dair anlattıklarından derlenmiştir.)

Munky
26-07-07, 09:08
Memduh Şevket Esendal ( 29.03.1883)- (16.05.1952)
29 Mart 1883 tarihinde Çorlu'da doğdu. Çiftçilikle uğraşan ailesinin maddi sıkıntıları nedeniyle hiçbir mektepten mezun olamadı. 1906'da intisap ettiği İttihat ve Terakki'de 1908'de müfettiş oldu, çok genç yaşlarda gizli politika işleriyle uğraşmaya, gizli kurumlara girip çıkmaya başlayan Memduh Şevket, Farsça, Fransızca ve Rusça da öğrenerek kendi kendisini yetiştirdi. İttihat ve Terakki Fırkası'nda Kara Kemal'in siyasi cephe yardımcılığını üstlendi, Mütarekede İtalya'ya kaçtı, İzmir'in işgalinde geri döndü. 1919'da Ali İhsan Bey'le birlikte Mesleki Temsil Programını hazırladı ve bu görüşü Halk ve Meslek dergilerinde de işleyerek Cumhuriyet dönemine taşıdı. Milli Mücadele'de Mustafa Kemal'e intisap eden, Memduh Şevket, 1920'de Azerbaycan Cumhuriyeti nezdinde Hükümet temsilcisi olarak görevlendirildi, 1924 yılında Rusların Azerbaycan Cumhuriyetini lağvetmeleri üzerine İstanbul'a döndü, 1925'te Tahran elçiliğine atanıncaya kadar Galatasaray ve Kabataş Liselerinde tarih, coğrafya öğretmenliği yaparak geçimini sağlamaya çalıştı. 1925'de, Mesleki temsil görüşünü benimseyen eski arkadaşlarıyla birlikte Meslek gazetesini çıkardı, siyasi rakiplerini tasviye için İzmir Suikastini plânlayanlarca, bu işten zarar görmemesi için elçilikle yurt dışına gönderildi (1926). 1930'da Elazığ'dan milletvekili yapılan Memduh Şevket Esendal, 1933 yılında memur-milletvekili olarak Kabil, ardından Moskova Büyükelçiliğiyle görevlendirildi. 1941 yılında Bilecik milletvekili olarak yeniden Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne döndü. Bir yıl sonra da 1945 yılına kadar sürdüreceği Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreterliği'ne getirilen Memduh Şevket, II. Dünya Savaşı'nın başlangıcında Almanya'nın yanında yer alan Turancıları desteklerken, 1945'in başında Japonya ile ilişkilerin kesilmesi, Almanya ile Japonya'ya savaş ilanı konularında Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilen önergelere imza koydu. 1945'de CHP Genel Sekreterliğinden ayrılan Memduh Şevket, 1947'de Peker'e kırmızı oy veren 35. kişi olarak, CHP'nin 7. Kurultayında liberal politikacılar kuşağının partide öne çıkmasına katkıda bulundu. Son yıllarında aktif siyaseti bırakarak, eski öykülerini derleyip yayımlayan ve yeni öyküler yazan Memduh Şevket 16 Mayıs 1952 tarihinde Ankara'da öldü.

ESERLERİ
Roman:Ayaşlı ve Kiracıları
Hikaye Kitapları:Temiz Sevgiler, Ev Ona Yakıştı

Munky
26-07-07, 09:10
Muhsin İlyas Subaşı ( 1942)
Muhsin İlyas Subaşı
1942�de Şarkışla�da doğdu. İlköğretimini burada orta ve lise öğrenimini Kayseri İmam-Hatip Okulunda tamamladı. Yüksek İslâm Enstitüsü�nü bitirdikten sonra çeşitli liselerde öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Emeklilikten sonra bir bölge televizyonunun Genel Müdürlüğü ile bir ulusal ajansın Bölge Müdürlüğünü yürüttü.
Subaşı, öğrenci iken başladığı yazı hayatını aksatmadan sürdürdü. İmam-Hatip lisesi birinci sınıfta iken bir yerel gazeteyi yönetti. İlk şiiri 1961�de Tercüman Gazetesi�nde yayımlandı. Edebi nitelikli şiirleri 1965�ten itibaren Hareket ve Türk Yurdu dergilerinde yer aldı. Çalışmaları, daha sonra, Hisar, Milli Kültür, Töre, Türk Edebiyatı, Küçük Dergi, Erciyes,. dergilerinde yayımlandı. 1979-81 yılları arasında Küçük Dergi�yi çıkardı. Edebiyat ve Basın dalında çok sayıda ödül aldı. Çeşitli uluslararası toplantılarda ülkemizi temsil etti.

Eserleri:
Şiir: Vuslat Türküsü, Aydınlığın Gözleri, Sevgi Donanması, Bu Yüreğin Ülkesinde, Deryâdil, Sevdakâr, Bir Sır Gibi.
Roman: Ahtapot, Güneşe Uçan Kelebek, Aşkta Yanan Dede, Ben Onurumu Çiğnetmem.
İnceleme: Dünden Bugüne Kayseri, Kayseri�nin Mânevî Mimarları, Taşla Konuşan Deha, Bu Şehrin Hikâyesi, Ağırnaslı Sinan.

SEN ZÜLEYHA MISIN

Sen Züleyhâ mısın bu gece;
Yapıştın gözuçlarıma Yusuf diye?
Halbuki gönül kuyuma gömülüyüm,
Yakubum olsan da çıkmam oradan,
Ben, nice Züleyhâ'nın gülüyüm...

Sen Züleyhâ mısın bu gece?
Rüyâlarıma ses ve ışık kattın.
Halbuki zindandaydı hülyâlarım,
Kervanlardan kiralamıştım onu,
Hasretinle gözlerimi kanattın...

Sen Züleyhâ mısın bu gece?
Kuyudan, kervandan, zindandan geçtim,
Kaç göz bıçak kesildi,
Kaç yürek ateş oldu?
Yırtılan gömleğimi getirdin ortaya,
Kanım Yakubuma gömleğim sana kaldı..

Sen Züleyhâ olarak kal her gece,
Ben Yusuf'tan da ötedeyim şimdi.
Bir başka sevdâya türkü söylerim,
Kaç Yusuf güzelliğinden geçtim bilsen,
Kendi Züleyhâma giderim�

Munky
26-07-07, 09:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/820.jpg
Mustafa Kutlu ( 1947)
1947'de Erzincan'da doğdu. Erzincan Lisesi'ni (1963), Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi (1968). Tunceli ve İstanbul'da edebiyat öğretmenliği yaptı. Öğretmenlikten ayrılarak (1974) Dergâh Yayınları'nda idareci olarak çalışmaya başladı. Hareket ve Dergâh dergileriyle, Türk Dili Edebiyatı Ansiklopedisi'nin yayın faaliyetlerini yürüttü.Senaryolar yazdı.Kanal 7�de sohbet programları yaptı.

ESERLERİ
Hikaye Kitapları:Ortadaki Adam (1970), Gönül İşi (1974), Yokuşa Akan Sular (1979), Yoksulluk İçimizde (1981), Ya Tahammül Ya Sefer (1983), Bu Böyledir (1990), Sır (1990), Arkakapak Yazıları (1995), Hüzün ve Tesadüf (1998)
İnceleme:Sabahattin Ali, Sait Faik�in Hikaye Dünyası

Munky
26-07-07, 09:11
Mustafa Cemil Kılıç
İlahiyatçı / Sosyolog

1975 İstanbul doğumludur. Sinop nüfusuna kayıtlıdır. İlk öğrenimini Sinop ve İstanbulda tamamladı. İstanbul'da Küçükköy İmam Hatip Lisesi'nin ardından Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesinin Kelam ve İslam Felsefesi Bölümünü bitirdi. 1998 de aynı Üniversitenin Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü, Sosyoloji ve Sosyal antropoloji Anabilimdalında master eğitimine başladı.1999 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenliğine atandı. 2001 yılında master eğitimini tamamladı. 2005 Yılında " Laik
Türkiye İçin Yükselen Alevilik " adlı kitabını yayımladı. Kitabı nedeniyle soruşturma geçirdi. Sürgün edildi. 2006 yılında 2. kitabı olan "Türk
Ulusçuluğunun Yeniden Doğuşu" adlı yapıtını yayımladı. 2007 yılında ise "Alevi İbadetlerinin İslam'daki Yeri " adlı kitabı yayımlandı.
www.turkcutoplumcu.com web sitesinin yöneticiliğini yapmaktadır. Halen eğitimcilik görevini sürdürmektedir.

Munky
26-07-07, 09:11
Mustafa Taki Efendi ( 1873)
1873�de Sivas'ta doğdu. Mehmet Selim Efendi'nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini Sivas İbtidai Mektebi ve Rüştiyesinde tamamladıktan sonra 19 Ekim 1887'de Sorgu hâkim yardımcılığı ile Adliye hizmetine girdi. l Kasım 1891'de Hafik İlçesi Sorgu Hâkim yardımcısı oldu. 17 Nisan 1894 - 29 Haziran 1913 tarihleri arasında Sivas Adliyesinde Zabıt Kâtibi, Başkâtip ve Mahkeme Üyesi olarak görev yaptı. 13 Kasım 1914'te Sivas Sultanisi Arapça Öğretmenliğine atandı. Öğretmenlik görevini 22 Nisan 1920'ye kadar sürdürdü.

TBMM'nin 1. Dönemi için yapılan seçimlerde Sivas Milletvekili olarak 23 Nisan 1920'de Meclisin açılışında hazır bulundu. Şer'iye, Evkaf, Adalet, İrşad, Anayasa, Dilekçe, Millî Eğitim komisyonlarında ve memurin Muhakematı Tetkik Kurulunda çalıştı. III. Toplantı yılında bir süre Dilekçe Komisyonunun Başkanlığını yaptı. Dönem içinde yedi adet gizli oturumda olmak üzere kürsüde toplam kırküç adet konuşma yaptı. Beş adet kanun önerisi verdi.

1. Dönemde Milletvekilliği sona erince yeniden hizmet isteminde bulunması üzerine 10 Kasım 1923'te Sivas İmam Hatip Okulu Hadis ve Arapça Öğretmenliğine atandı. Bu görevde iken l Ağustos 1925'te Sivas'ta öldü. Kabri Yukarıtekke olarak bilinen �Abdulvahap Gazi� kabristanlığındadır. Evli olup yedi çocuk babası idi. Ailesi DOĞRUYOL soyadını almıştır. Mecliste ve Millî Eğitim Bakanlığındaki kayıtlarda Mustafa Taki olarak geçmesine mukabil nüfus kaydında adı sadece Mustafa'dır.

İlmi Şahsiyeti:

Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen Mustafa Taki Efendi kelam ilminde ihtisas sahibidir. Ayrıca, fıkıh ve tefsir hocalığı da yapmıştır. Sırat-ı Müstakim, Sebilü'r-reşad ve Beyanü'1-hak dergilerinde birçok yazısı yayınlanmıştır. Aynı zamanda da tasavvuf şairi olan Mustafa Taki Efendi, Meclis-i Mebusan'da Tokat Mebusu olan Mustafa Haki Efendi'ye müntesiptir. Onun vefatından sonra yazdığı mersiye Mustafa Taki Efendi�'nin şairlik yönüne ışık tutmaktadır. Yine Sivas�ta hizmetleri ile tanınan İhramcızâde İsmail Hakkı Efendi�nin manevi üstadı olarak bilinir.

Mustafa Taki Efendi�nin Düşüncesi:

Mustafa Taki Efendi, makalelerinde dini, ilmi, siyasi ve içtimai meselelere değinir. Onun yazılarında bir Asr-ı Saadet özlemi görürüz.
Ümmetçi bir görüşe sahip olmasının tabii bir sonucu olarak dünyanın, diğer yerlerindeki müslümanların içler acısı durumunu yazılarında serdeder ve onlar için son ümit kaynağının "Anadolu Müslümanlığı�nın başarısında yattığını görür. Halkın mücahede ve mücadele şevkini artırmak için, ilk müslümanların çektiği çilelerden ve fedakârlıklarından bahseder. "İdad-i kuvvet"! bir farz-i ayn olarak görür. Taki Efendi kendi düşüncelerini Sırat-ı Mustakim, Sebilür�Reşad, Bayanü�l-Hak mecmualarında yayınlamış ve meclis konuşmalarında bütün beyanatlarında fikriyatının genel hatlarını yansıtacak tarzda yapmıştır.

Eserleri:

Tarih-i Nur-u Muhammedi: Eser 1921-1923 tarihleri arasında Sivas matbaasında basılmıştır. Eser on yedi cüz'den oluşmaktadır. Her cüz'ü değişik matbaalarda bir risale olarak yayınlanmıştır. Eserde Hz. Muhammed (s.a.s.)'in hangi soydan geldiği, soydan soya nasıl nüzul ettiği ve hayatı hakkında malumatlar bulunmaktadır. Eserde faydalanılmış olan kaynaklar eserin sonunda yer almaktadır. Eserin on yedinci cüz'ü 1925 tarihinin Ramazan ayında İstanbul Öğüt Matbasında basılmıştır.
Kırk Hadis veyahut İlmihali Siyasi ve İctimai: Kırk Hadis-i Şerif öğrenip, ümmet-i muhammede nakledenlere Peygamberimiz (s.a.s.)�in şefaat edeceğine dair hadisinden hareketle kaleme alınmış bir eserdir. Eserin üzerindeki ismi yukarıda verildiği gibidir. Yazar künyesinde, muharriri; Sivas Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyyeti efradından Selim Efendizâde Mustafa Taki yazılıdır. 1327 yılında Mithat Paşa Sanayi Mektebi Matbaasında basılmıştır. Her ne kadar �Kırk Hadis� olarak zikrelidilse de eserin içerisinde konu ile alâkalı altmış hadis vardır. Zaten son kısmında Taki Efendi kırk hadisten sonra ilgili yirmi hadis daha ekleyerek böyle bir eseri meydana getirdiğini belirtmiştir.

Eserin takdiminde hamdele ve salveleden sonra şunları yazmıştır;
�İnsan için bir dinini bir de dünyasını bilmek lazımdır. İşte bunun için her sözü tanrımızın vahyi ile buyurmuş olan Peygamberimiz �aleyhis-salatü ves-selâm� efendimizin mübarek ağızlarından çıkan hadisi şeriflerinden kırk hadisi şerif yazacağım. Elbette o mübarek sözlerin her biri canımız feda edercesine muhabbetle aşk ile dinler ve böylece de gideriz...�
Darende�li H. Hasan Akyol�un el yazısı ile istinsah ettiği nüshası Sivas Kemaleddin İbn-i Hümam Vakfı Kütüphanesindedir. Matbu Tarih-i nur-u Muhammedi cüzleri ile; Sivaslı İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi�nin �Yâre Yâdigar� adlı mevlidiyle bareber siyah deri ciltli bir kitaptır. 18.1.1393 Rumi tarihinde istinsah edilmiştir. 13X18 eb�adındadır. Kitabın son kısmında ilave hadislerde mevcuttur. Altmış hadisin bulunduğu bölüm 36 sayfa, tamamı 51 sayfadır. H. Hasan Akyol tarafından rik�a hattı ile yazılmıştır.

Sivas�tan yetişen bu ilim ve fikir adamımızın milletimizin zor günlerinde, özellikle milli mücadele vaktinde ve daha sonra mebus (milletvekili) olarak Cumhuriyetin temellerinin atılmasında üstlenmiş olduğu rol çok büyüktür. Gerek ilmi şahsiyeti, gerekse düşünce yapısıyla milletini seven, memleketine ve dinine hizmet eden bir büyüğümüzdür.

Munky
26-07-07, 09:12
Nahid Fıratlı
HAKKINDA YAZILANLAR

Şairlerin mıknatısı toprağa karıştı...
Radikal 21/05/2002
SEYHAN ERÖZÇELİK

Nahid Fıratlı, 93 yaşındaydı.
Edebiyat öğretmeni, şairlerin dostu, Orhan Veli'nin hocası, esin kaynağı, sevgilisi, Arif Damar'ın eski eşi Nahid Fıratlı dün sessizce son yolculuğuna uğurlandı


İSTABUL - Nahid hanımı kaybettik. Artık yok. O ünlü cuma sofraları da yok. Cumartesi günleri baş başa verip kaynattığımız, dedikodu yaptığımız saatler de yok. Şimdi biz, nereye kadar varız? O bizim öğretmenimizdi.
Yirmi yıl öncesine dönüyorum.
Edip bey, İskender, ben, başkaları. Sofra hazırlanıyor. Hazırlıyoruz. Nahid hanımın yaramaz kızlarıyla beraber. İlk defa tanımışım. Hepimizi azarlardı. Hepimizin yeri belliydi: "Sen şuraya otur, sen de şuraya, buraya oturma, bilmemkim gelecek..."
Yanındaki iki sandalyeyi, o gün kimlere misafirperverlik yapacaksa, onlara ayırırdı. Ben o sandalyelerde çok oturdum. Nilgün de oturdu. Mustafa da... Mustafa'yı çok haşlardı. Kızardı ama çok da severdi. Şimdi hiçbiri yok. Birbirlerine kavuştular.
Ece'ye de kızardı. Ama Ece'yi çok severdi. Huysuz, hırçın olduğu için. Arif'e medeni bir bağlılığı vardı, saygılıydı. Arif de kibar olduğu için.
Düşünüyorum da, huysuzları ve hırçınları, galiba, çok severdi. Yani hepimizi. Şairlik de zaten, nedir ki, huysuz ve hırçın olmaktan başka...
Süreya onun evinde ağladı!
Sofrasının zaman zaman suiistimal edildiği olmuştur. Yaşlı bir hanımın evinden bir saatte kalkıp gitmek gerekir değil mi! Şunu söylediğimi hatırlarım: "Hadi, gidin artık." Giderlerdi. Ben, sofrayı toplardım. Sonra, oturur, kouşurduk. Sarhoş olduğumu ve sonradan hatırlamayacağımı bildiği
için, bana her şeyi anlatırdı. Anlattı.
Ertesi gün, "Ben bir şeyler biliyorum ama ne?" derdim kendi kendime.
Cemal Süreya'yı ağlarken gördünüz mü? Ben gördüm. Nahid hanımın evinde. Ağlatmadık ki, kendisi ağladı, çocukluğunu hatırladı.
Hiçbir öğrencisi Nahid hanımı yalnız bırakmadı. Bunlara, Can'ın ikizi Canan hanım dahil. Diyelim ki, bu zamanlar, cuma akşamlarının, cümbüşlü, hakikaten cümbüşlü, şarkılı, dedikodulu, o haftanın siyasi durumu, yeni çıkmış bir şiir.. ile dolu zamanları.
Telefonu olmadı. Herhangi bir müzik aleti olmadı. Zaten, şarkıları bizler söylüyorduk. Zaten, randevuları, kim ne yapmışları, bizler iletiyorduk. Telefona gerek yoktu. Bir de, cumartesi günleri, rakı içmezken Ankara'nın iğde ağaçlarını konuşurduk.
Bir de, bunlar var. Kütüphane gözlerimin önünde: Yılmaz Güney, Che Guevera resimleri... O zamanlar yetmiş yaşındaki bir hanımın evinde.
Nahid hanım, 'adam' severdi.
Dostlarını severdi. Aşklarını severdi. Arkalarında durdu. Mertti.
Hepimizi besledi. Hepimizi sevdi. Toprağı bol olsun. Ruhu şad olsun. Ki olacaktır. Zaten, kavuştu aşkına. Hepimizin başı sağ olsun. Cumhuriyet, temel direklerinden birini kaybetti.


Birçok şairin âşık olduğu kadın
Sabahattin Ali'den Can Yücel'e, Cahit Sıtkı Tarancı'dan Edip Cansever'e ve kendisi için çok özel anlamı olan 'garip' Orhan Veli'ye kadar pek çok şairi kendisine âşık etmiş olan Nahid Fıratlı, 1909'da Girit'te dünyaya geldi.
Dedesinin köşkünde özgür, hoşgörülü bir ortamda büyüyen Fıratlı, ilk ve ortaokulu Kandilli'de okudu. Erenköy Kız Lisesi'ni bitiren 'Nahidhanım', İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nnden mezun oldu. Öğretmen açığı yüzünden Ankara Kız Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak başladığı öğretmenlik hayatı, sürgün edildiği Edirne Lisesi ve Haydarpaşa Lisesi'nde devam etti. İlk kocası Halil Vedat Fıratlı'dan ayrılan Nahid Fıratlı daha sonra Arif Damar'la evlendi. İlk eşinin
soyadını kullanan Fıratlı, yaşamını Kurtuluş'taki evinde sürdürüyordu.

Munky
26-07-07, 09:12
Necdet Sakaoğlu
Çeşm-i Cihan Amasra, Mengücekoğulları, Divriği'de Ev Mimarisi, Köse Paşa Hanedanı gibi monografilerin ve bir dizi makalenin yazarı, tarih araştırmacısı Necdet Sakaoğlu 29 Eylül 1939'da Divriği'de doğmuş. Hasan-âli Yücel'in döneminde yapılmış Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951), Nuri Demirağ'ın yaptırdığı ve kendi adını taşıyan ortaokulu (1954), İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırttığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957) ve en son olarak da İstanbul Çapa'daki, kitabesindeki adı Dârül-Muallimat-ı Aliye olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş.

1957 yılında Urfa'da Harran'ın yanı başındaki Parapara'da başöğretmen olarak göreve başlamış. Sakaoğlu "Kaç öğretmenin vardı?" diye soranlara "Kendi kendimin başöğretmeniydim" diyor ve o dönemin yönetimini 18 yaşındaki deneyimsiz bir genci, çok çok uzaklara atamasından dolayı eleştiriyor. Bu deneyimden sonra Çapa Eğitim Enstitüsü'nü kazanan Sakaoğlu 1961'de buradan mezun olunca Trabzon Öğretmen Okulu'na edebiyat öğretmeni olarak atanmış, daha sonra sırasıyla Amasra'da ortaokul-lise öğretmenliği ve müdürlüğü, Bakanlık müfettişliği ve Talim Terbiye Kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. 38 yıllık meslek yaşamının ardından 18 Ocak 1998'de emekli olmuş.

TARİHÇİ OLMAK İÇİN HANGİ OKULLARDA OKUMAK GEREKİR?

32 yıldan beri tarihle ikinci bir uğraş alanı olarak ilgilendiğini ve emekli olduğu için artık bütün vaktini tarihe ayırabileceğini belirten Sakaoğlu tarih yazarlığının, okul ve öğrenimden çok, ilgiye ve kendi kendini yetiştirmeye bağlı olduğunu vurguluyor.

29 Eylül'de 60 yaşına giren Necdet Sakaoğlu geride kalan 59 yıl için "59 yaş uzun bir tarih süreci" diyor. "Geriye gittikçe kendimi çok farklı bir dünyada buluyorum, özellikle de gençlerin kolay algılayamayacakları bir dünyada. İlkçağdaki hayatın pek çok uzantıları bundan 50 yıl önce devam ediyordu. Örneğin kağnı görmek, kağnıyla yük taşındığını, tahılların, tınazların kağnılarla, hayvanlarla taşındığını görmek olağandı. Kapımızın önünden deve kervanlarının geçtiğini görürdük. Hatta bir gelenek vardı, korku tutmasın diye bizi develerin altından geçirirlerdi.

Necdet Sakaoğlu tarih sevgisinin başlangıcını Divriği'nin ve Sivas'ın tarihsel ortamlarına, Sivas Öğretmen Okulu'nun anıtsal ve tarihsel binasına ve tarih öğretmeni Kâzım Dilcimen'e bağlıyor:
"Ben tarihle yakınlaşmamda, bu ortamlara ve özellikle de tarih öğretmenimiz, tarihçi Kâzım Dilcimen'e borçluyum, çünkü berikiler mekân olarak, Dilcimen de tarihi anlatırken beni etkiledi. Dilcimen tarihi öyküleştirir, biz onun anlattıklarını hikâye olarak dinlerdik. Kâzım Bey'i zevkle dinlerdik, her üç dört bilgi aktarımının arasında mutlaka bir fıkra anlatırdı. Şimdi anlıyorum ki, merhum bize tarihi sevdiriyormuş."

TARİH DERS KİTAPLARININ SEVİMSİZLİĞİ

Sakaoğlu, öğretmenlik deneyiminin de verdiği tecrübeyle, liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yavanlığın öğrenciyi ilgiye değil, ilgisizliğe sevk ettiğini, bu durumu tersine çevirmenin yolunun ise yerel tarihe önem verilmesinden ve tarih-edebiyat ilişkisinin kurulmasından geçtiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Şayet bizde yerel tarihlere popüler ve sözlü tarih ağırlıklı olarak yeni bir bakış getirilirse, zannediyorum ki, Anadolu'nun bugüne kadar yazılmayan tarihi pek çok yeni uçlar verecektir. Kaldı ki, yerel tarihlerin zenginliğine dayalı Anadolu toplum tarihi yazılmazsa tarihin bu sevimsizliği başkalarının tarihinden alıntılar, kuru tarih bilgileri bana göre daha yıllarca sürecektir. Ayrıca tarihle edebiyatın ortak yönlerini unutmamalıyız. Lise kitaplarındaki kuru bilgi stokları gençleri tarihten soğutuyor. Oysa tarihle edebiyatın ilkçağdan beri ortaklığı söz konusudur. Tarih mi edebiyattan doğmuştur, edebiyat mı tarihten doğmuştur çözemezsiniz. Çünkü mitoloji hem tarih, hem edebiyattır; ikisinin kaynağı birdir. Belgesel tarih yazıyoruz diye edebiyatı, üslubu tamamen boşlar da kupkuru yazmaya kalkarsak, bunun vereceği fazla bir şey yoktur. Tarihin nakışı olmalıdır, ama bunun da dozunu kaçırmamalıdır. Tarih, okuyanda, kültürel bir doyum sağlamalıdır. Tarih programları yeniden ele alınırken bu iki yön, yani hem yerellik, hem de tarih-edebiyat ilişkisini unutmamak gerekir."

Sakaoğlu tarihe olan ilgisizliği tarihsel kültür ortamlarının yok edilmesine ve insanların giderek apartman yaşantısına mahkûm edilmesine de bağlıyor:
"Çok yoksul yerlerde yetiştik, ama zannediyorum kültürel donanım açısından ta geçmişten gelen süreç ve süreklilik bize bir şeyler aşılıyordu. Biz onun farkında değildik. Bu süreklilik bir yerde kesilmiş, kesildiği için de tarih, seveni en az olan alan haline gelmiş. Artık mekânlarımız da tarihsel değil. Benim doğduğum, büyüdüğüm, gittiğim evlerin hepsinde başımı kaldırınca işlemelerle dolu tavanlar görürdüm; sonra dolaplar, direkler, odalar, pencereler, vitraylar... Bütün bunları biz dağıttık. Apartman yaşantısı da bizi o tarihî ortamlardan kopardı, uzaklaştırdı."

Sakaoğlu ilk yerel tarih çalışmasına özel bir değer veriyor:
"27 yaşındayken Çeşm-i Cihan Amasra'yı yazdım. Şimdi kitap müzayedelerinde satılıyor, övünç verici, ama tenkit edilecek çok tarafları var tabii. Belirtmek istediğim şu: Şayet ben Amasra'ya atanmasaydım, belki tarih araştırmacısı olmayacaktım. Amasra bir tarih ortamıydı. Bastığınız, çiğnediğiniz kaldırımlar Cenovalıların döşediği taşlardı; rıhtımlar Romalılardan kalmaydı; kale kapılarında Cenova armalarını görüyordunuz. Fakat daha sonraki yıllarda, her yerde olduğu gibi, Amasra'da da tahripler oldu. Amasra'nın girişinde Romalılardan kalma Kuş Kayası denen bir dağ anıtı vardır. 'Dağın yüzündeki bu put niye duruyor' diye veya arkasında define varmış kuruntusuyla altına dinamit koyup patlatmışlar, yarısı gitmiş. Aşınmış kaldırımların üzerine betonlar döküldü. Yoğun kaçak yapılaşma ahşap evleri, doğal ve tarihsel çevreyi tahrip etti. Dört kat, beş kat, altı kat çirkin binalar yapıldı."

SÖZLÜ TARİHÇİLİK VE BELGELER

Sakaoğlu savaşları, antlaşmaları, diplomasiyi, fetihleri anlatmayı yeterli gören resmi tarihçiliğin ötesinde toplumun, halkın, sıradan insanların tarihsel serüveninin açığa çıkarılmasında sözlü tarihçiliği önemli buluyor:
"Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreği için, o dönemi yaşamış insanlardan alınacak çok bilgi vardı. Örneğin bir Seferberlik, yani I. Dünya Savaşı yıllarında toplum tarihi, Anadolu halkının seferberlik sırasında yaşadığı serüven ancak bu insanlardan dinlenerek yazılmalıydı. Devlet arşivlerinden alacağınız belgelerle kesinlikle Anadolu'nun Seferberlik Tarihi yazılamayacaktır. Ne yazık ki, bu artık pek mümkün değil, çünkü o insanlar hayattan çekildiler ve büyük bir boşluk bıraktılar.

Neler yenilir, neler içilir, yoksulluklar, hastalıklar nasıl göğüslenirdi? Ev yapımları, kent, kasaba, köy imarları nelere bağlıydı? Bütün bunları yeterince kayda geçiremedik. Büyük boşluklar karşımızda duruyor ve onun için de sürekli resmi tarih yazılıyor. Enver Paşa yazılıyor hâlâ, Talat Paşa yazılıyor; fakat Enver Paşaların, Talat Paşaların, Cemal Paşaların kararıyla Anadolu'daki milyonların hangi hallerden hangi hallere girdiği bilinmiyor. Savaşları, cepheleri yazıyoruz; Kanal Harekâtı, Galiçya deyip bırakıyoruz. Oysa bunların gerisine bakmak gerekiyor. Tifüs, kolera, açlık, sefalet, her adam başı yol kesen çeteler, ekilemeyen araziler, hastalıklı insanlar, cenazeleri kaldıran kadınlar... Toplum tarihi sürekli göz ardı edilmiş Türkiye'de, hâlâ da ediliyor. Sözlü olarak bizlere bunları anlatacak insan bulamayacağımıza göre, pek çok şey karanlıkta kaldı gitti."

Bu duruma rağmen karamsarlığa kapılmayan Sakaoğlu özellikle genç tarihçilere bir öneride bulunuyor: "II. Dünya Savaşı yıllarının toplumsal tarihi sözlü tarih verileriyle halen yazılabilir; onu yaşayanlar henüz hayatta, bari onu kaçırmayalım. O yıllarda 20'li-30'lu yaşlarında olanlar çok şeyler anlatabilirler."

Sakaoğlu arşiv belgelerinde merkezin formüle ettiği gerçekdışı hukuksal ve yönetsel metinlerin de olabileceğini, ayrıca kişisel çıkar ya da kaygılar yüzünden merkeze yanlış bilgiler verilmiş olabileceğini, bu yüzden belgelere yüzde yüz güvenmemek gerektiğini belirtiyor. Sakaoğlu'na göre bunda meslek hayatının özellikle bürokrasi ile ilgili olan yönü de etkili olmuş, zira resmi yazılarda yalan ve yanlış bilgileri çok görmüş.


Necdet Sakaoğlu, Köse Paşa Hanedanı kitabıyla1985 Sedat Simavi Ödülü'nü kazandı.

Sakaoğlu, gelen bir soru üzerine, arşiv belgelerini ve sözlü bilgileri kullanış tarzını, bunlar arasındaki ilişkiyi ve sözlü anlatım ile yazılı belge çeliştiğinde sözlü olana daha fazla güvendiğini şöyle açıklıyor:

"Köse Paşa'da 800 arşiv belgesi, 200 de sözlü bilgi kullanmıştım, yani arşiv belgeleri dört misli fazla. Gayet tabii, sözlü bilgiler arşivlerin vereceği bilgi kadar zengin olamaz. Ama ikisini bir araya getirip müşterek noktaları, doğrulamaları, kanıtlamaları, çelişkileri bulmak zevkli bir uğraşıdır. Olayın başka türlü seyrettiğini, arşiv belgesindeki bilginin yanlışlığını bulabilirsiniz.




Örneğin Köse Paşa tarihindeki bir olay: Veli Paşa'yı Kürt kadınlar başına sopalarla vurup öldürmüşler, ama Sivas valisi Baba İbrahim Paşa İstanbul'a 'Veli Paşa'yı yakaladım ve idam ettim' diye yazmış. İbrahim Paşa'nın önüne ölüsü getirilmiş, o da ölünün başını kestirmiş İstanbul'a, vücudunu da Divriği'ye göndermiş. Ben bunu en az yedi-sekiz kişiye teyit ettirdim. 'Babaannemden dinledim öyle anlattı, dedemden dinledim öyle anlattı' dediler. Hatta yetinmedim, bir de Akçadağlı Hacı Memur diye bir adam buldum, o da bana 'Ben de öyle duydum, kadınlar öldürmüş derler' dedi. Fakat arşivdeki belgelerin hepsinde Veli Paşa'nın İbrahim Paşa tarafından Arga'da idam edildiği yazılı. Tarihçiye düşen görev, 'Sorduğumuz kimselere göre Kürt kadınlar öldürmüş, fakat arşiv belgelerine göre İbrahim Paşa idam ettirmiştir' deyip geçmek değildir. Bence bu, tarihçilik değil. Asıl tarihçilik burada Veli Paşa'nın nasıl öldürüldüğü meselesine bir nokta koymaktır. İki sağlam sözlü bilgi çoğu zaman resmi belgelerden daha güvenilir olabilir. Çünkü öbüründe sorumluluktan kaçma, uyutma, göze girme, ödül alma kaygıları olabilir. Nitekim Baba İbrahim yazısını gönderdikten sonra II. Mahmud da 'Bu başarından dolayı seni kutlarım. Sana çelenk ve kılıç gönderdim; tazimle karşıla, kılıcı kuşan ve saltanatıma dua et' diyor."

Sakaoğlu, tarihçinin elindeki belgeye çok yönlü yaklaşarak farklı sorular sorması gerektiğini de II. Abdülhamid'in İstanbul isimli gemisinin demirbaş defterini göstererek açıklıyor:
"Abdülhamid için bir 'Korvet-i Hümayun' alınmış ve adına İstanbul denilmiş. Elimizdeki demirbaş defterinde Bohemya işi kristal takımlar, içki takımları, yemek takımları, porselenler, koltuk vs her şey var. İrdelerseniz ne yok biliyor musunuz? II. Abdülhamid'in Müslümanlığının ve halifeliğinin gereği olarak bulunması icap eden ne seccade var, ne Kur'an var, ne de rahle. Gerçi Abdülhamid bu gemiye hiç binmemiştir, ancak binseydi, içebilir, yiyebilir, oturabilir, dinlenebilir, ama ne Kuran okuyabilir, ne de namaz kılabilirdi. Her belge birçok açıdan değerlendirilebilir veya eski bir atasözünde olduğu gibi, nasıl bir kasap bir koyundan iki post çıkarmaya uğraşırsa, tarihçi de bir belgeden birkaç şey çıkarma savaşı vermelidir."

YEREL TARİHÇİLİK VE YERLİLİK

Daha çok yerel tarih üzerine çalışan Sakaoğlu, tarihçinin sağlıklı bir çalışma yapabilmesi için araştırdığı yerle bir bağının olması gerektiğini belirtiyor:
"Yerel tarihler genel toplum tarihine temel oluşturmalıdır. Yerel tarihleri yazanların da yerellikle bağlantıları çok yönlü olmalıdır, oranın insanı olmalıdır veya oranın insanı olabilecek derecede orayla kaynaşmış olmalıdır. O yerle çok yönlü bağlantınız yoksa yerel tarihçi olmanız zordur. Divriğili olduğum için Divriği tarihine sıcaklık duydum ve orayla ilgili yaptığım çalışmalarda kolay kolay yanlışlığa düşmedim, çünkü her şeyi sorgulayabiliyordum. Örneğin Divriği'de İmam Bey diye tanınan adamı Başbakanlık Arşivi'nde Mir Hüseyin Bey olarak bulmakta güçlük çekmedim."

SAKAOĞLU'NUN MUTFAĞI

Sakaoğlu devlet merkezli tarihten kopamayışımızı bir açıdan geçmişteki müderrislerin, kadıların, imamların vb okuryazar insanların gündelik yaşamlarını kaleme almamalarından doğan boşluğa da bağlıyor. Bu bağlamda kendi sorumluluğunu, her günün sonunda o gün yaşadıklarını tarih yazıcılığı bakışıyla yazdığını açıklıyor.

"1963 yılından beri her gün hiç değilse bir sayfa yazıyorum. En zor anlarımda bile belki ertesi gün tutmak kaydıyla bir şeyler yazıyorum. Şayet, sözgelimi Konya Karatay Medresesi'nin müderrisleri de rahlelerindeki bir deftere olup bitenleri şöyle ikişer üçer cümleyle yazsalardı elimizde muazzam kaynaklar olurdu. Bütün kentlerde yaşanan olayları, depremleri, salgınları, afetleri, baskınları, okuryazar insanlar, müftüler, kadılar kaleme alsalardı, yani şu bildiğimiz kadı sicillerinin dışında biraz daha özgür, kent yaşamıyla ilgili not tutma alışkanlığı olsaydı Batı'da örneklerine rastladığımız kaynaklar bizde de olabilirdi. Ben de biraz bu endişelerden dolayı, biraz da böyle bir boşluktan dolayı belki, 35 yıldır aksatmadan her gün yazmaya çalışıyorum."

Sakaoğlu ayrıca bütün bu zaman boyunca yazılı belgeler, yazma kitaplar topladığını belirtiyor.

Munky
26-07-07, 09:12
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/249.jpg
Necip Fazıl Kısakürek ( 1904)- (25.05.1983)
1904 yılında İstanbul�da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji'nde okudu ve orta öğrenimini Bahriye Mektebi'nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal'den görmüş, ama asıl anlamda "edebiyat ve felsefeden riyaziyeye ve fiziğe kadar iç ve dış bir çok ilimde derin ve mahrem mıntıkalara kadar nüfuz edebilmiş" dediği İbrahim Aşkî'nin etkisinde kalmıştır.İbrahim Aşkî, verdiği kitaplarla onun "deri üstü deri bir plânda da olsa" tasavvufla ilk temasını sağlamıştır. Kısakürek Bahriye Mektebi'nin "namzet ve harp sınıflarını bitirdikten sonra" Darülfünun Felsefe Bölümü'ne girmiş ve oradan mezun olmuştur (1921-1924). Felsefedeki en yakın arkadaşlarından biri Hasan Ali Yücel'dir. Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile bir yıl Paris'te gitmiştir. (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulunmuş (1926-1939), Ankara'da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi'nde dersler vermiştir (1939-1942). Daha gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçen Kısakürek, bu tarihten sonra memurlukla ilişkisini kesmiş, hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başlamıştır.Necip Fazıl Kısakürek 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy'deki evinde öldü.Naşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedilmiştir.

Ödülleri

Necip Fazıl Sabır Taşı adlı oyunuyla 1947 yılında C.H.P. Piyes Yarışmacı Birincilik Ödülü'nü almıştır. Kısakürek'e doğumunun 75. yıldönümü dolayısıyla Kültür Bakanlığı'nca "Büyük Kültür Armağanı" (25 Mayıs 1980) ve Türk Edebiyatı Vakfı'nca "Türkçenin Yaşayan En Büyük Şairi" ünvanını vermiştir.

Yazı Hayatı

Necip Fazıl'ın yayınlanan ilk şiiri Örümcek Ağı adlı kitabına "Bir Mezar Taşı" başlığıyla alacağı "Kitabe" şiiridir ve 1 Temmuz 1923 tarihli Yeni Mecmua'da çıkmıştır. Necip Fazıl hatıralarında "benim de yerim bu el oldu yâhu/ Gençlik bahçesinde sel oldu yâhu" dizeleriyle başlayan bu şiir dolayısıyla Ahmet Haşim'in "Çocuk Bu Sesi nerden buldun sen?" dediğini yazmaktadır. Kısakürek bu tarihten itibaren 1939 yılına kadar Yeni Mecmua, Milli Mecmua, Anadolu, Hayat, Varlık gibi dergilerle Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan şiir ve yazılarıyla ününü genişletmiştir.Necip Fazıl 1925 yılında Paris'ten yurda döndükten sonra, aralıklı şekilde ama uzun sürelerle Ankara'da kalmış, üçüncü gelişinde, bazı bankaların da desteğini sağlayarak 14 Mart 1936 tarihinde Ağaç adlı bir dergi çıkarmıştır. Yazarları arasında Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Şekip Tunç'un da bulunduğu Ağaç, yeni kapanmış olan Yakup Kadri'nin sahipliğindeki Kadro dergisinin Burhan Belge, Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir ve İsmail Husrev Tökin gibi yazarlarının savunduğu ve dönemin etellektüellerini hayli etkilemiş bulunan materyalist ve marksizan düşüncelerine karşı spiritüalist ve idealist bir çizgi izlemeyi öngörmüştür. Ankara'da altı sayı çıkan Ağaç dergisini Kısakürek daha sonra İstanbul'a nakletmiş, ancak dergi 17'nci sayıda kapanmıştır.Ve Büyük Doğu Necip Fazıl, 1943 yılında bu defa, dini ve siyasi kimliği de olan Büyük Doğu dergisini çıkarmış, 1978 yılına kadar aralıklarla haftalık, günlük ve aylık olarak çıkardığı Büyük Doğu'da iktidarlara cephe almış, yazı ve yayınları yüzünden mahkemelere düşmüş, dergi birçok kez kapatılmıştır. Özellikle İslam medeniyetini ve tarihini savunan Necip Fazıl giderek milletimizin sevdiği bir insan olmuştur. Necip Fazıl 1947 yılında Büyük Doğu'nun toplatılması üzerine ayrıca Borazan diye bir siyasi mizah dergisi de çıkarmıştır.

ESERLERİ

Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak ,Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.

Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı

Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, HikâyelerimHatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.

KALDIRIMLAR / I Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında, Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum. Yolumun karanlığa karışan noktasında, Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum. Kara gökler külrengi bulutlarla kapanık; Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar. Bu geceyarısında iki kişi uyanık: Biri benim, biri de uzayan kaldırımlar. İçimde damla damla bir korku birikiyor; Sanıyorum her sokak başını kesmiş devler. Simsiyah camlarını üzerime dikiyor, Gözleri çıkarılmış bir âmâ gibi evler. Kaldırımlar, ıstırap çekenlerin annesi, Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır, Kaldırımlar, duyulur ses kesilince sesi, Kaldırımlar, içimde uzayan bir lisandır. Bana düşmez can vermek yumuşak bir kucakta, Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum. Aman sabah olmasın bu karanlık sokakta, Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum. Ben gideyim yol gitsin, ben gideyim yol gitsin; İki yanımda aksın bir sel gibi fenerler. Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin; Yolumda bir tâk olsun zulmetten taş kemerler. Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim; Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları. Islak bir yorgan gibi iyice bürüneyim, Örtün, üstüme örtün serin karanlıkları. Uzanıverse gövdem taşlara boydan boya, Alsa bu soğuk taşlar alnımdaki ateşi. Dalıp sokaklar kadar esrarlı bir uykuya, Ölse kaldırımların kara sevdalı eşi...

Munky
26-07-07, 09:13
Nihat Malkoç ( 1970)
Beş çocuklu bir ailenin en küçük ferdi olarak 1970 senesinin 1 Haziran�ında Trabzon�un Köprübaşı ilçesine bağlı Gündoğan Köyü�nde hayata �Merhaba� dedi. İlkokulu komşu köy olan Güneşli Köyü�nde okudu.Orta ve lise öğrenimini Köprübaşı Lisesi�nde tamamladı.En büyük emeli iyi bir hukukçu olmaktı. Lise son sınıfta girdiği üniversite imtihanında KTÜ/Fatih Eğitim Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü�nü kazandı.Dersaneye gitme imkânı ve zaman kaybına tahammülü olmadığı için kazandığı fakülteyle yetindi.1992 yılında okulu bitirdi.İlk göz ağrısı olarak nitelediği Gümüşhane�de beş yıla yakın öğretmenlik yaptı.Her geçen gün öğretmenliği daha çok sevdi.Artık öğretmenliği bir tutku olarak görüyor. Vatan borcunu İstanbul�da Kara Kuvvetleri Lisan Okulu�nda Yedek Subay Öğretmen olarak onurla yerine getirdi.Bu peygamber ocağında yüzlerce
yabancı subaya güzel Türkçe�mizi öğretti.Ankara�da girdiği sınavı kazanarak Akçaabat Anadolu İmam-Hatip Lisesi�ne Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atandı.Burada iki yıl görev yaptı.

Daha sonra girdiği yazılı ve sözlü imtihanı kazanarak Türkî Cumhuriyetlerden Türkmenistan�ın başkenti Aşkabat�a,üç yıl görev yapmak üzere, öğretmen olarak gönderildi.Burada Mahdumkulu Türkmen Devlet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi�nde ve İlâhiyat Lisesi�nde Türk Dili öğretmeni olarak çalıştı.Yine Aşkabat�ta Türkçe Öğretim Merkezi�nde(TÖMER) bir yıl boyunca değişik
milletlerden kişilere Türkçe�yi sevdirerek öğretti.Şu anda Akçaabat�a bağlı Derecik İlköğretim Okulu�nda görev yapmaktadır.

Bugüne kadar,en büyüğünden en küçüğüne kadar onlarca dergi ve gazetede fikrî,edebî,felsefî ve kültürel konularda yüzlerce yazı ve şiir yazdı.Bu yayın organlarından Türk Edebiyatı,Türk Dili,Bizim Çocuk,Çınar,Bizim Azerbaycan,Anadolunun Sesi,Üniversitelinin Sesi,Türkiye,Bizim Okul,Şenliğin Sesi,İnsanlığa Çağrı,Yeni Sesleniş,Gençliğin Sesi gibi dergilerde; Türksesi, Demokrat Gümüşhane, Kuşakkaya,Ortadoğu,Yeni Mesaj,Hergün,Candaş,Edebiyat,Bolu Üçtepe,Akçaabat Yeni Haber,Karadeniz Olay,Hizmet gibi gazetelerde yıllardan beri deneme,makale,fıkra ve şiirler yazmaktadır. �Bizim Okul� isimli kültür,sanat ve edebiyat dergisinin Yazı İşleri Müdürlüğü�nü yaptı.

Kültürel organizasyonların çoğunda aktif olarak görev aldı.Sevgi,Dostluk ve Kardeşlik konulu şiir yarışmasında birincilik,Trabzon Belediyesi�nin düzenlediği Çevre ile ilgili yarışmada birincilik,yine aynı belediyenin düzenlediği �İki binli Yıllara Doğru Trabzon� konulu makale yarışmasında mansiyon,Akçaabat Belediyesi�nin değişik zamanlarda organize ettiği şiir yarışmalarında birincilik,ikincilik,üçüncülük ödülleri kazandı.Karadeniz Yazarlar Birliği kurucularındandır.Halen bu birliğin üyesidir.
Bunların yanında elinin altındaki öğrencilere rehberlik ederek ve bizzat örnek olarak,onların da pek çok kültürel yarışmada ödüller almasına zemin hazırlamıştır.İkisi kız,biri erkek olmak üzere üç çocuk babasıdır.

Munky
26-07-07, 09:13
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/762.jpg
Nurettin Topçu ( 1909)- (10.07.1975)
Nurettin Topçu baba tarafından Erzurumludur. Ailesi Topçuzâdeler diye tanınır. Dedesi Osman Efendi, Erzurum'un Ruslar tarafından işgali sırasında Türk ordusunda topçuluk etmiş; bu lâkap oradan kalmıştır. Babası Topçuzâde Ahmet Efendi ailenin tek evladıdır. Küçük yaşta yetim kalır. Alaftarlık (tahıl alım satımı) yaparak aileyi geçindirmeye çalışır. Bu arada Erzurum'un tanınmış zenginlerinden Gülü Bey'in yardımını görür. Canlı hayvan ticaretine başlar. Doğu Anadolu ve bilhassa Erzurum yöresinden topladığı koyunları İstanbul'a satarak işini genişletir. İstanbul'da bir yazıhane tutar. Zamanla Tahtakale'de bir han (Erzurum Hanı) satın alan Ahmet Efendi, İstanbul'a yerleşir. İlk evleri Süleymaniye Deveoğlu Yokuşu, Hatap Kapı sokağında bir ahşap binadır. Nurettin Topçu Süleymaniye'deki bu evde doğar (7 İkinci teşrin 1909). Topçu'nun ninesi Eğinlidir. Ahmet Efendi İstanbul'a yerleştikten sonra birinci hanımı vefat eder. Bu hanımdan olma iki oğlu da Balkan Harbi'nde şehit düşerler. Ahmet Efendi daha sonra yine Eğinli olan Kasap Hasan Ağa'nın kızı Fatma Hanım ile evlenir. Bu hanım Nurettin Topçu'nun annesidir.

Harp yılları Ahmet Efendi'nin işlerinin bozulmasına ve iflâsına yol açar. Aile Süleymaniye'deki evden ayrılmış Çemberlitaş'ta, bir ahşap eve taşınır. (Şatır sokaktaki bu ev daha sonra yıkılacak yeniden Nurettin Topçu tarafından yaptırılacaktır, 1970).

Nurettin Topçu altı yaşında Bezmiâlem Valide Sultan Mektebi'nin ana kısmına yazılır. Burayı bitirdikten sonra Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi (şimdiki İstanbul Lisesi civarında)ne verilir. Mektebi birincilikle bitirir. Babası Ahmet Efendi Çemberlitaş'ta kasap dükkânı işletmeye başlamıştır.

Reşit Paşa Mektebi'nin sarıklı hocası Osman Efendi bir gün babasına "Osman Nuri -Nüfus kağıdında ismi bu şekilde geçer- büyük adam olacak" deyince çok az gülen babası hayli mütehassis olur. Bu sıralarda sakin, biraz içe dönük bir mizaca sahiptir. Küçük bir sandıkta kitap ve gazete biriktirmek merakı vardır. İmlâ öğretmeni Nafiz Bey, Nurettin Topçu'nun hayatı boyunca sürecek Mehmet Âkif sevgisini uyandıracaktır.

Daha sonraki yıllarda Osman Nurettin, Vefa İdadisi'ne devam eder. Birinci sınıfta babasını kaybeder. Evlerinin bir katını kiraya verirler. Ağabeyi Hayrettin Topçu mektepten ayrılarak ailenin yükünü omuzlar. Topçu Vefa İdadisi'nde de sınıflarını birincilikle geçer. Felsefeye bu sıralarda meyletmektedir. Edip Bey, tarihçi Memduh Bey, Celâl Ferdî ve ulûm-ı diniyye hocası Şerafettin Yaltkayadan ders alır. Son sınıf Haziran imtihanında Arapça hocası (Sıfırcı) Salih Bey'den kalır. Bu vaka ona çok tesir etmiştir. Bütün yaz çalışır. İdadi tahsilini İstanbul Lisesi'nde 1927-28 ders yılında edebiyat bölümünü pekiyi derece ile tamamlar.

Liseden mezun olan Topçu, kendi kendine Avrupa'ya tahsil imtihanlarına girer, kazanır (1928). Hamdi Akverdi, Vehbi Eralp, Ziya Somar gibi şahıslarla birlikte Fransa'ya gider. Daha önce giden Remzi Oğuz Arık, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Cevdet Perin, Bedrettin Tuncer Paris'tedirler. Daha sonra bu şahıslarla, bilhassa Remzi Oğuz ve Ziyaeddin Fahri ile görüşmeleri olacaktır. Topçu önce Bordo Lisesi'ne nakledilir. İlk yazı denemelerini burada kaleme alır ve üye olduğu Sosyoloji Cemiyeti'ne gönderir. Moris Blondel'i bu lise döneminde tanır. Daha sonra mektuplaşırlar. Burada psikoloji sertifikasını verir. İki sene sonra Strazbourg'a geçer. Üniversitede felsefe tahsil eder. Ahlâk kurlarını tamamlar, sanat tarihi lisansı yapar.

Nurettin Topçu'nun Fransa'da aldığı lisans dersleri:
1. Ruhiyat ve bediiyat (Haziran 1930)
2. Umumî felsefe ve mantık (İkinci teşrin 1932)
3. Muasır sanat tarihi (İkinci teşrin 1932)
4. İçtimaiyat ve ahlâk (Haziran 1933)
5. İlk zaman sanat ve arkeolojisi (İkinci teşrin 1933)

Yazları İstanbul'a gelip gitmektedir. 1931'de ağabeyi Hayrettin Topçu'yu yanına alır. Topçu'nun Avrupa'daki hayatı okul, ev, kütüphane çerçevesi içinde geçer. Ancak hafta tatillerinde derneklerin tertip ettikleri toplantılara gider. Aynı toplantılarda Samet Ağaoğlu, Ömer Lütfi Barkan, Besim Darkot gibi zatlar da bulunmaktadırlar. Topçu bu arada Tasavvuf tarihçisi Luis Massignon ile tanışır. Dr. Adnan Adıvar'ın Türkçe dersi verdiği Masignon'a daha sonra bu dersi Topçu verecektir. Strazbourg'da doktorasını hazırlayan Topçu, Sorbon'a gider, doktorasını verir: "Conformisme et révolte". Bu üniversitede felsefe doktorası veren ilk Türk öğrencisidir. Bu tez Paris'te kitap halinde yayınlanır (Paris 1934). 1990 yılında da tıpkı baskısı Kültür Bakanlığı'nca Ankara'da yapılır.

1934'de yurda döner. Galatasaray Lisesi'nde felsefe öğretmeni olarak görev alır (1935).

Hüseyin Avni Ulaş ailenin baba dostudur. Çemberlitaş'taki eve sık sık gelir gider. Topçu küçük yaştan beri bu zatın tesiri altında kalmıştır. Yurda döndükten sonra H. Avni Ulaş'ın kızı Fethiye Hanım'la evlenir. Düğün gününün akşamı İzmir Atatürk Lisesi'ne tayin emri gelir. Galatasaray Lisesi Müdürü Behçet Bey, o sene Haziran imtihanından geçmesini istediği altı kişilik bir öğrenci listesini Topçu'ya teklif etmiştir. Nurettin Topçu bu teklife karşı "Eğer bunlar çalışkan talebelerse elbette geçerler"' cevabını verir. Neticede talebelerin bir kısmı imtihanda kalır. Ankara'nın tepkisi ani olur ve Topçu'nun tayini İzmir'e çıkar.

Nurettin Topçu Hareket dergisi'ni İzmir'de bulunduğu yıllarda yayımlamaya başlar (1939). Dergi İstanbul'da basılır. Bu arada eşinden ayrılır. Hareket'te yayınlanan "Çalgıcılar yine toplandı" isimli yazıdan dolayı açılan soruşturma üzerine Denizli'ye sürgün edilir. Denizli'de bulunduğu yıllarda Said-i Nursi ile tanışır, o sırada yapılan mahkemelerini takip eder. Daha sonra Haydarpaşa Lisesi'ne tayin edilir. Bir müddet sonra da Vefa Lisesi'ne geçer.

Çocukluk arkadaşı Sırrı Bey vasıtayısla devrin manevi büyüklerinden Hasib ve Abdülaziz Efendilerle tanışan Topçu, bu kişilerden hayatı boyu sürecek etkiler alır, Nakşî şeyhî Abdûlaziz Bekkine Efendi'ye intisab eder. Topçu, Celâl Hoca (Celâl Ökten)dan da İslâmî ilimler yönünden faydalandı. Daha sonra İmam-Hatip okullarının kuruluşu sırasında Celâl Hoca ile mesaî arkadaşlığı yaptı.

Son olarak İstanbul Lisesi'ne tayin olunan N. Topçu buradaki görevinden emekli oldu (1974).

N. Topçu, bir süre Edebiyat Fakültesi'nde H. Z. Ülken'in kürsüsünde eylemsiz-doçentlik yaptı. "Bergson" konusunda doçentlik tezi hazırladı. Fakat kendisine kadro verilmemiş ve muhtelif entrikalarla üniversiteye alınmamıştır. Doçentlik tezi Bergson daha sonra kitap halinde yayınlandı.

27 Mayıs 1960'a kadar uzun yıllar Robert Kolej'de tarih okuttu. 27 Mayıs'tan sonra devrim aleyhtarı bulunarak buradaki görevine son verildi.

Fikri faaliyetlerini Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneği'nde sürdürdü.

1975 Nisanında hastalandı. Hastalığının teşhisinde güçlük çekildi. Pankreas kanserine yakalandığı ameliyatta belli oldu. Topçu, 10 Temmuz 1975'te vefat etti. Fatih Camiinde kılınan namazdan sonra Topkapı'da Kozlu kabristanına defnedildi.

1939'dan itibaren çeşitli aralıklarla yayımladığı Hareket dergisi ile bir dünya görüşü mücadelesini şuurla yürüttü. 1939-42 Hareket dergilerindeki yazılarıyla, ruhçu ve mistik düşünüşün felsefî temellerini araştırdı. Teknik ve makina medeniyetine duyulan şuursuz ihtirasın asrın insanını boğduğunu, bu yüzden kendi benliğinden uzaklaşan insanın kurtuluşunun ancak özbenine kavuşmasıyla mümkün olabileceğini vurguladı. İnsan ruhunu demir pençeleriyle felce uğratan materyalizm, pozitivizm, sosyolojizm, pragmatizm akımlarına karşı çıkarken, akılcılığın bile ancak kalbîlikle değer kazanacağını belirtti. Kalb ahlâkı ve irade felsefesini ortaya koymaya yöneldi. Hüseyin Avni Ulaş ve Fransa'da tanıştığı Remzi Oğuz Arık'ın tesiriyle benimsediği Anadoluculuğun âdeta ruhî, içtimaî programını yeniden çizdi. 1947-49 Hareket'lerinde bu çerçevedeki düşüncelerin İslâmi temellerini açıklığa kavuşturdu. Türk milliyetçiliğin İslâm dâvasından ayrılamayacağını, milletle dinin iç içe kavramlar olduğunu ortaya koydu. Ancak, İslâmiyetin hâmisi ve müdafii olarak görünen sahtekârlarla ve menfaatperestlerle mücadeleden de geri kalmadı.

1952-53 Hareket'lerinde Nurettin Topçu, değişen toplum yapımızı da batılılaşma karşısında, inancımızı ve tarihimizi savunurken, kapitalist ve komünist iki kamp arasında cemaatçi bir nizamın zaruretini öngören "yeni nizam"ın ana hatlarını çizdi. 1966-1975 Hareket'lerinde ise, daha önceki dönemlerde ileri sürdüğü düşünceleri, bütün fikir hamulesiyle yeniden kuvvetle ortaya koydu. İslâmiyetin, bu Allah'ın insanlar için seçtiği nizamın, cemaatçi yönünü cesaretle belirtti.

Son yazıları harp ve harp sonrasıyla alakalıdır.

ESERLERİ

Sosyoloji

Demokrasi idareleri, henüz yerleştikleri memleketlerde tutunabilmek ve gelecekte feyizli eser verebilmek için, idare ettikleri halka, kendilerine hâkim olan zihniyeti kuvvetle ve emniyetle aşılayıcı bir siyasî terbiye vermeli ve bu zihniyetle idareye gözcü yeter bir nesil yetiştirmelidir. Demokrasilerden beklenen gaye ancak bu şekilde elde edilebilir. Aksi halde, demokrasi sürekli olamaz ve kendisinden beklenen insanlık idealine götüremez. Ancak şekli bakımından demokratik görünen, idare edenlerde mesuliyet şuuruna dayanmayan ve bu şuuru yaşatmaya yeterli siyasî terbiye sahibi bir nesil yetiştirmeyen demokrasi, ruhsuz bir iskeletten ibaret kalır ve idare edilen zümreleri oyalayarak bir zaman istismar etmekten başka bir şey yapmaz.

Mantık


Mantık, "doğru düşünmenin kaidelerini ortaya koyan ilimdir" diye tarif edilir. Düşüncemizin normal işleyişini Psikoloji ilmi anlatmaktadır. Ancak duygu ve irade olayları mantığı ilgilendirmez. Şu halde duygu ve irade olayları dışarda kalarak, sade zihin olayları üzerinde yaptığımız araştırmalarla, düşünmenin ilmini yapmış oluyoruz. Mantığın Psikoloji ile ilgisi işte bu noktada kendini göstermektedir; çünkü zihnin hakikate ulaşmak gayesiyle ne yolda işletilmesi gerektiğini bilmek için, onun kendiliğinden nasıl işlemekte olduğunu bilmek lüzumludur. Bu sebepten, bazıları mantığın "zekâ psikolojisi" olduğunu söylerler. Ancak psikolojide anormal haller, yani şuurun hastalık halleri de incelendiği halde, mantık zihnin yalnız normal işleyişini incelemek iddiasındadır. Şu halde "mantık, normal zekânın psikolojisidir" demek daha doğru olacaktır. Böylelikle mantığın psikolojiden ibaret olduğu görülürse de, hakikatte bu iki ilim birbirinden ayrıdır. Zira psikoloji, şuur hallerini oldukları gibi ele almakta ve ulaşılması gerekli olan herhangi bir gayeyi gözönünde tutmamaktadır. Mantıkda ise, hakikate ulaşmak gayesi güdülür. Hakikate ulaşmak için zihnin gelişi güzel işlemesi kâfi değildir. .

Millet Mistikleri

Allah'ın yalnız insana bahşettiği büyüklük, insanlıktan ya alınıyor veya ona veriliyor. Çok kere beşerin en büyük bildikleri, ondan büyüklük çalanlardır. Bunlar, madde âleminin avcılarıdır; ihtiraslarının dizginlerini bırakmış, hareket âleminde her vâsıta ile iktidar ve saadet peşindedirler. Zavallı beşeriyet, kendi ruhunu paçavraya çeviren, bu kendi hırsızlarının meftunudur. Bunlar büyüklüklerini insanlığın bu vasfından çalarlar. İnsanlığa büyüklük bağışlayan gerçek büyükler ise, ruh dünyamızın fatihleridir. Bunlar bizdeki zaafları neşterlemekle işe başlarlar. Bu neşter bize ızdırap verici olduğu için onlar, kendilerine ilk düşman olarak kurtarmak istedikleri beşeriyeti bulurlar ve ilk mücadeleleri, kurtaracakları bu zümre ile olur. Bu mücadele, belki de mücadelelerin en çetinidir.

Ahlâk Nizamı

Kaynağını İslâm'dan ve insanlık tecrübesinden alan Ahlâk Nizamı, Türk toplumundaki çözülmenin nedenlerinin yanında somut çözümler içeren bir eser.
Ortadan çekilip kaybolan ahlâk nizâmı, hepimizin, hattâ bugünkü hayat şartlarının her türlü mâziye nazaran daha mükemmel olduğunu kendilerine bir teselli gibi kullanmaya özenenlerin bile, için için yaşattıkları bir kahrın, bir derdin, bir acının en ufak devâsını elimizde bırakmadı.
Hayatımızı çekilmez bir yük haline koyan bu ahlâkî sefaletin tâ içimizdeki müthiş manzarasını nasıl anlatalım: Sanki korkunç ve şerir bir varlık, perdenin arkasındaki o iğrenç yüzlü ifrit etrafa saldırıyor.
Gayzımız, isyanımız, son haddine gelmiş gûya vurmak için, gûya ezmek için yumruğumuzu kaldırıyoruz. Fakat heyhat, kolumuz bir bez parçası gibi bitkin, kesilmiş bir halde kuvvetsiz yere düşüyor. Etrafımızdan imdat istiyoruz, gözlerimizin önünde kuvveti temsil eden zümre lâkayıt gülüyor. Halka çevriliyoruz, cemaat sarhoştur, kendine gelemeyecek kadar sızmış bir halde. Kime yalvaralım? Nereye çevrilelim?..

Bergson

1859 Paris doğumlu Henri Bergson'un felsefesinin tartışıldığı bu kitap, Bergsonculuğun diğer batı felsefe akımları arasında sezgi metodunu ortaya koyarak insana ümit ve imanı tekrar hatırlatması açısından önem taşıyor.
Bergson'un felsefesi, pozitivizm ile çeşitli izafiyeci (relativiste) felsefe sistemlerinin yıkıcı etkileri altında, mutlak hakikatı elde etmenin ümit ve imanını kaybeden XIX. yüzyılın insanlığına, bu asrın sonlarında sezgi metodunu ortaya koymakla, bir ümit ve imanı getirmişti. Bu sebepten her memlekette ilgi ve takdirle karşılandı. Tesirleri az zamanda bütün dünyaya yayıldı. Henüz yaşamakta iken onun kadar takdir ve alâka gören ve öylesine anlaşılan filozof belki de yoktur. Asrımızın başlarında yine birbirini takibeden rölativist felsefelerin karşısında Bergsonculuk, insanlık vicdanının ümit cephesinin adeta bekçisi oldu. Hayatının sonlarında mistisizmi şahane tahlillerle müdafaa eden tezini ortaya koyarken onda, Allah'ına kavuşmak isteyen inanmış bir ruhun hamlelerini hissediyoruz. Her bakımdan bedbaht asrımızda mutlakı arama yolunda belki bir ye'sin ifadesi olan varoluş (existentialisme) felsefesi, hâlâ Bergsonculuğun tesir sahasını doldurmuş sayılamaz. Bazı sathî taraflarına rağmen Bergsonculuk, insanlığın her asırda gözünü çekebilecek ümit ve ilham kapılarını açmıştır.

Büyük Fetih

Büyük Fetih, iki fethin, maddenin ve ruhun fethinin birleşmesiyle gerçekleşen bir fetih anlayışının ürünü bir eser. Saltanattan sıradan milliyetçilikten çok uzakta bir fetih anlayışı.
Temelinde Mekke yatan bir fetih. Osmanoğullarının ele aldığı, Fatih'le, Yavuz gibi dâhi devlet adamlarının siyasî tarihe insan zekâsının hârikalarından biri halinde tevdi ettikleri devlet anlayışı, merkeziyetçi ve otoriteli devletti. Aynı zamanda hukuk-i ibaddan hükümdarı şiddetle mesul edici totaliter esasa dayanıyordu. Önce merkeziyeçti idi. Üç kıtaya yakın devlet ülkesini bir merkeze sımsıkı bağlıyordu. Eski Roma İmparatorluğu'nun koyu merkeziyetçiliği bizde adalet ve mesuliyet prensiplerine bağlı olarak akla hayret veren bir hukuk ve ahlâk nizâmı içinde yaşatılmakta idi. Bu devletin diğer karakteri otoriteli oluşudur. Lâkin onda otorite yâni tam iktidar, ortaçağın İngiltere Krallığı'yla, Papalık devletinde olduğu gibi hükümdarın keyf ve iradesinden doğma değildir. Halkın dimağını teşkil eden ilmiye sınıfına yâni münevverlere dayanır ve her hareketinden Allah'a hesap vermeğe mecburdur. Ancak bu hesap verme mecburiyeti, bu sorumluluk sadece âhirete bırakılmak suretiyle hükümdarın ferdî iradesine terk edilmemiştir. Bu devletin üçüncü karakteri hür bir totalitarizme dayanmış olmasıdır. Yâni bu devlet, halkın bütün ihtiyaçlarına uzanır ve onları karşılamaya çalışır. Hukuk-u ibaddan şiddetle mesuldür. Halk hizmetlerinde hürriyet prensibine halel vermeyerek bunların bir kısmını vakıf teşkilâtına bırakmıştır. Bunda teşkilâtın temeli halkın, idare devletindir. Sosyal teşkilâta devlet bünyesinde yer verilmiştir. Devlet kavramının değer ve gerçeğini hakkıyla ifade eden bu otorite rejiminde demokrasiye yâni halkın iradesiyle idare rejimine aykırılık, halkı inkâr ve millet iradesine karşı gelme değildir.

İradenin Davası / Devlet ve Demokrasi

Seri içinde iki eserden oluşan 7. kitap: İradenin Davası ve Devlet ve Demokrasi, Nurettin Topçu'nun insan iradesi ve siyaset-devlet görüşlerini içeriyor.

Gayesine ulaşabilen gerçek ve tam irade, fertten başlayan, aile ile devleti yani otoriteyi isteyen, millet ve insanlık basamaklarından da geçerek Allah'a ulaştıran iradedir. Biz damarlarımızdan sızan iradeyi, kendi eserimiz zannetmekle yanılıyoruz. Hakikatte irade birdir. O, istek halinde âleme yaygın kudretin bizdeki adıdır. Aslında kendi kendini isteme halindeki varlığın adı olan bu evrensel iradeye biz sadece iştirak halinde yaşıyoruz. İslâm dünyasının küllî irade, cüz'î irade ayırımı sun'îdir. Benliğimizde barınan iradeyi âlemin iradesinden, daha şahsî ve tam adı ile Allah'ın iradesinden ayırıp onunkine denk bir kudret gibi düşünmek, zavallı insanlığımızın aczinden fışkıran bir kibirden başka bir şey değildir. Hakikatte çarpışan kudretler yok; insanın sefâletleri ile ölçülemiyecek kadar büyük, âleme yaygın bir irade ile bizim ona iştirak eden ruh yapımız vardır. Bu iştirakin anlaşıldığı yerde insan şuur kazanıyor, yolumuz aydınlanıyor. Kurtuluş yolu diye, insan olan varlığımızı, sefaletleri ile birlikte mutlak samimiyet olan ilâhî iradeye ulaştırıp onunla birleştiren hareketler sistemine diyoruz.

İslâm ve İnsan/Mevlana ve Tasavvuf

Toplu eserler içinde iki eserden oluşan 6. kitap diğer kitapları bütünleyen insan ve tasavvuf üzerinde duruyor.

Türlü sefaletlerle ihtirasların parça parça böldüğü hasta bir vücudu andıran İslâm dünyası, en bedbaht devirlerinden birini yaşıyor ve her İslâm memleketinde ruhlar birbirinden ayrılmış, birbirlerine saldırıyorlar. Her sene yüzbinlerle ziyaretçi ile dolan Kâbe'nin etrafında ruh birliği ve beraberliği meydana gelemiyor. Bunun sebebi ne siyasî, ne iktisadî, ne de esasında ilmî ve fikrîdir. Bu halin sebebi, İslâm'ın temeli ve Kur'an'ın özü olan ahlâkın kaybedilmiş olmasıdır. Bugünkü müslümanlar, birtakım geleneksel hareketleri dikkat ve titizlikle yapmaktan başka endişesi olmayan, ilkçağın ve ilkel devrin sihirbazlarını andırıyorlar. Kur'an harikası olan ilâhî ahlâk İslâm diyarında çoktan gömülmüştür. Ahlâk idealine karşı ruhlarda işlenen bu zulmün tarihte çok tekrarlanan tehditleri, bugün büyük sanayi medeniyetinin insanı makinalaştıran ve makinaya esir yapan zulmüyle elele vermiş bulunuyor. Belki yakın bir gelecekte büyük petrol kuyularıyla İslâm ülkelerinin tröst sahipleri bu vasıflarını şeyhlikle birleştireceklerdir. İnsanlığın beşbin yıllık ruh ve vicdan eserini inkâr ederek düşünmeyi günah sayan sefaleti din diye tanıtan gerilikle taassup, bu zulme sığınmış bulunmaktadır. Kalbe karşı gelen kaideleri İslâm çerçevesi içinde insan ruhunun esaret zinciri yapmakla geçinenler kendilerine din adamı dedirttikçe ve halkın bunlara hörmet ve itibarı devam ettiği müddetçe İslâm dünyasının, içinde yüzdüğü sefaletten kurtulması imkânsızdır.

İsyan Ahlâkı

Tercüme: Mustafa Kök-Musa Doğan
Özgün adı: Conformisme et Révolte
İsyan Ahlâkı, Nurettin Topçu'nun (1909-1975) Sorbonne Üniversitesi'nde yapmış olduğu doktora tezinin tercümesidir.

Biz, hem uysallığa, hem de anarşizme karşıyız. Her türlü sosyolojizme, yani toplum gerçeğinin her şey olduğu anlayışına karşı olduğumuz kadar, bencil ve katı ferdiyetçiliğin de karşısındayız. Ferdin, sadece bütün iradeleri aynı şekilde belirleyen bir İrade karşısındaki uysallığını kabul ediyoruz. Bize göre selâmet, tarih ve insanlıkla birlikte, tarihin ve insanlığın var oluş sebeplerini içinde bulacakları bir mutlak'a bağlanmaktan ibarettir. Aklı başında bir insanlık, kendini asla gayesi ve gerçekleştireceği mukadderatı olmayan bir varlık olarak düşünemeyecektir. Kendi gayesini bilecek noktaya erişmese bile o, sanki bu gayeye arka arkaya gelen nesillerin sonsuzluğunda ulaşılacakmış gibi hareket edecektir.

Kültür ve Medeniyet

Bir asırdan beri memleketimizin başta gelen derdi medeniyet meselesidir. Geçmişte büyüklüğü dünyaca bilinen Türk milletinin medeni varlığa sahip olmadığını önce Batı'yı tanıyanlar ortaya attı. Tanzimatla başlayan Batı münasebetleri, birçok nesillerin gözünü kamaştırdı. Aydınlar, Batı'nın yükselişindeki sırrı aramaya koyuldular ve bu araştırmayı yaparken farkında olmadan kendi iç dünyalarını Batı'nın içinde buldular. Birbiri ardı sıra birkaç nesil "Avrupa'ya benzemek için ne yapalım?", "Garplılaşma nasıl olmalı?" diye uzun zaman sayıkladılar. O nesilleri Batı taklitçiliğine, hem de ruhları duymadan sürükleyen kuvvet, başlangıç noktasında bağlandıkları aşağılık duygusu olmuştu.

Reha

Reha, Nurettin Topçu'nun 1926-1936 yılları arasında yazdığı ve bugüne kadar yayınlanmamış bir gençlik romanı. Taşralı kitabında bir araya getirilen hikayeleri için olduğu kadar, fikir hayatı ve dünya tasavvurunun teşekkül devri hakkında önemli ipuçları veriyor.

Mehmet Âkif

Büyük adamların başka bir vasfı da münzevi oluşlarıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar. Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.


Taşralı

Sanatta bir "Anadolu romantizmi" oluşturmak amacında olan yazar, idealist aydınların hak yolunda verdikleri hizmet mücadelesini öne çıkarıyor. Onun hikayelerini okuyanlar muzdarip bir ruhun çırpınışlarını, merhamet hamlesini ve ötelere uzanan aşkını mutlaka hissedeceklerdir.

Türkiye'nin Maarif Davası

Türkiye'nin Maarif Davası sözde modern eğitim sistemine kaynağını Kur'an'dan alan Anadolu insanının ruh yapısından beslenen Türk mektebi tezli bir eleştiridir. Millet bünyesinde inkılâplar mektepte başlar ve her milletin, kendine özel olan mektebi vardır. Millî mektep, zihniyet ve örflerile, metodları ve müfredat ile, terbiye prensipleri ve psikolojik temeller ile, hattâ binasının yapı tarziyle kendini başka milletlerinkinden ayırır. Bizde vaktiyle medrese millî mektepti. Lâkin milletin ruhu ve içtimaî inkişafını takip edememiş ve cihanın fikir ve irfan hayatiyle bağlarını çoktan koparmış olduğundan, olduğu yerde enkaz halinde yıkıldı, çöktü. Öbür taraftan, Batı'da tekâmül eden insan düşüncesinin seyrini biz kendi âlemimizde devam ettiremediğimizden, açılan yeni mektep, hakikat aşkının mâbedi olmadı. Parça parça bilme hevesi, evrensel ve ilâhî hakikat aşkının yerini tutamazdı. Hakk'a götüren yol diye kendini hakikata adamak, gerçek mektebin yoludur. Hakikat aşkına sahip insanlar, cemiyetin içinde çoğalmadıkça, hakikat aşkı cemiyet içinde en yüksek ve muhterem yeri tutmadıkça ve hakikatın ihtirası cemaat içerisinde bir umumî cereyan, büyük bir hareket haline gelmedikçe, millî mektep gerçekten var olmayacaktır.

Varoluş Felsefesi/Hareket Felsefesi

Asrımızda tesirlerini bütün felsefe âlemine hatta bütün düşünce dünyasına yayarak genişleten varoluş felsefesinin doğuşu geçen asrın başlarındandır. Hatta onun hazırlıklarını Pascal'da bulmak kabil oluyor. II. Cihan Harbi'nden sonra pek acayip anlayışlara yol açan bu felsefenin esası şudur. Eski Yunan'dan beri felsefe, hakikat olarak eşyanın özünü araştırıyordu. Öz, duyularla tanınamayan, bir olan, hiçbir zaman değişmediği halde, değişen ve duyularla tanınan bütün varlıkların esası olan ve onları var kılan şeydir.


Yarınki Türkiye

İlk baskısı 1961'de yapılan Yarınki Türkiye, hareket felsefesinden yola çıkarak kanatlarını İslam düşüncesine, sanatına açan bir kültürel-sosyal mücadelenin altyapısını oluşturan denemelerden oluşuyor.

Yarınki Türkiye'nin kurucuları, yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli, lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan, ruh cephesinin maden işçileri olacaklardır. Bu ruh amelesinin ilk ve esaslı işi, insan yetiştirmektir. Hünerleri hep fedakârlık olan bu hizmet ehli gençler, hizmetlerinin mükâfatını da hizmet ettikleri insanlardan beklemiyecekler, sonsuzluğa sundukları eserin sesinin akislerini yine sonsuzluktan dinleyeceklerdir. Yarınki Türkiye'nin kurucuları, millet ve cemaat uğrunda fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif sîmâda insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuz'la birleşecek; Sinan Âkif'e uzanacak; Ebu Hanife Hüseyin Avni'yi tebrik edecektir. Ve onların eseri olan yarınki Türkiye, şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu'nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh�

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Nurettin Topçu'ya Armağan
Kollektif
Dergah Yayınları / Armağan Kitaplar

Kitap, Ezel Erverdi, Ayhan Yücel, Mustafa Kara, Muzaffer Civelek, Süleyman Seyfi Öğün, Ahmet Tabakoğlu, Cemil Kıvanç, M. Orhan Okay, Muhammet Sarıtaş, Mustafa Kök, Beşir Ayvazoğlu, Vahap Mutal, Hüseyin Öztürk, Mustafa Kutlu, Muhsin Mete, Ali Nihad Tarlan, Mehmet Kaplan, Mustafa Kutlu, Bekir Topaloğlu, Orhan Okay, Muzaffer Civelek, Ayhan Yücel, Ferruh Bozbeyli, Ercüment Konukman, Sıtkı Evren, Lütfü Bornovalı, Emin Işık, Mehmet Sırrı Tüzer, İsmail Kara, İsmail Dayı, Ali İhsan Balım, Ali Birinci, Mehmet Sılay, Fatih Gökdağ, Dursun Özer'in yazılarından oluşmuştur.

Nurettin Topçu
1909-1975

Erzurum�lu bir ailenin çocuğu olarak İstanbul'da doğdu. Bezmialem Valide Sultan Mektebi ve Büyük Reşit Paşa Numune Mektebi'nden sonra tahsilini Vefa İdadisi'nde sürdürdü. İstanbul Lisesi'nden mezun oldu( 1928). Aynı yıl Avrupa'da tahsil için açılan imtihanlara girdi ve kazanarak Fransa�ya gitti.
Fransa'daki tahsiline Bordo Lisesi�nde başladı ve buradan psikoloji sertifikası aldı. Görüşlerinden hayli etkileneceği mistik Maurice Blondel'le bu sırada tanıştı. Sosyoloji Cemiyeti�ne üye oldu ve ilk yazı denemelerini oraya gönderdi. 1930'da Strazburg'a geçti. Üniversite tahsiline başladı; Ruhiyat ve Bediyyat, Genel Felsefe ve Mantık, Muasır Sanat Tarihi, İçtimaiyat ve Ahlak, ilk zaman Sanat ve Arkeoloji dersleri aldı. O yıllarda Paris'te olan Remzi Oğuz Arık ve Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu ile dostluklar kurdu. Tasavvuf Tarihi araştırmalarıyla tanınan Luis Massignon'la [1] tanıştı ve Adnan Adıvar'ın Türkiye'ye dönüşünden sonra Massignon'a Türkçe dersleri verdi. Hallac sevgisini O'ndan almış olmalı. "Veliler ordusu sona ermeyecek. Bizim varlığımızı kurtaracak olan bu cephenin kahramanlarıdır" der. Conformisme et revolte başlıklı doktora tezini hazırladı ve Sorbonne Üniversitesi'nde savundu (1934).
Aynı yıl Türkiye'ye döndü. Galatasaray Lisesi'nde Felsefe öğretmeni olarak göreve başladı. Lise Müdürü Behçet Bey'in bazı öğrencilerinin geçirilmesi için yaptığı teklifleri yerine getirmediği için İzmir'e tayin edildi.
İzmir'de kendisi ve düşünceleriyle aynileşecek olan Hareket dergisini çıkarmaya başladı (1939). Dergi�nin ismi Blondel'in "Hareket Felsefesi"nden etkilenmiş olabilir.
"Ziya-Gökalp- Atatürk çizgisinin savunduğu ırkçı turancı milliyetçilik ve batılılaşma idealine karşı, Yahya Kemal, Mükremin Halil Yinanç, [2] Hilmi Ziya Ülken, 'ın oluşturduğu Anadolu Milliyetçiliği�ni savundu. İslam Ruhçuluğu�nu işledi. Oğuz kavmini İslam ahlakı ile bütünleştirerek Türk kavmini Türk Milleti haline getiren Anadolu topraklarını veya Türkiye'nin fiziki değerini ve Türk Milliyetçiliği�ni İslami akımlardan üstün görmüş ve hatta Ümmetçiliği milli hedefler için zararlı bir cerayan olarak telakki etmiştir." [3]
İlk sayısında N.Topçu tarafından yazılan başyazı "Rönesans Hareketleri"dir. [4] Yine ilk sayıda "Oğuzlar" yazısı yer alan Mehmet Kaplan'ın da dergide çok sayıda yazısı çıktı. [5]
Bin yıl önce toprak, tarih, dil, din, soy gibi unsurların oluşturduğu vatana vurgu yapan Arık'ın "Anadoluculuk" görüşünün takipçisi oldu. Nisan 1968 de Ezel Everdi'nin Remzi Oğuz Arık'tan [6] aktardığı görüşlerdeki Milliyetcilik buna uymaz.
Tekparti yönetimini tenkit eden "Çalgıcılar" yazısı yüzünden Denizli'ye sürgün edildi. Burada Said Nursi ile tanıştı ve Mahkemeleri�ni takip etti. Daha sonra tayini İstanbul Haydarpaşa Lisesine çıktı, bir müddet sonra vefa Lisesine geçti, uzun yıllar İstanbul Lisesi�nde çalıştı ve buradan emekli oldu ( 1974). Bu görevlerine ek olarak 27 Mayıs ihtilaline kadar Robert Kolej'de Tarih ve İstanbul İmam Hatip Okulu'nda Dinler Tarihi Dersleri verdi. "Bergson" adlı çalışmasıyla Doçent oldu ve İstanbul Edebiyat Fakultesi'nde "eylemsiz Doçent" olarak bulundu, fakat kendisine kadro verilmedi ve Üniversite�ye alınmadı. Milliyetçiler Derneği'nin kurulmasında ve faaliyetlerinde etkin görevler üstlendi.
Dergi 1953 de A.E. Yalman'a yapılan suikast girişimini takiben yayınını durdurdu. Hareket Ailesi 1966 ya kadar etkinliğini Milliyetçiler Derneği'nde sürdürür. Ancak Topçu'nun 60 lı yıllarda gündeme sokmaya başladığı Anadolu Sosyalizmi, İslam Soyalizmi tezleri nedeniyle Milliyetçiler Derneğindeki insiyatifini kaybeder.
1966 Ocak'da Dergi "Fikir ve Sanatta" ilavesiyle yeni katılımlarla yayınına başlar. Kapitalist sömürüye, liberalizme karşı çıkılır. " Olgunlaşan gövdeden, çürük dallarla zehirli yemişlerin ayıklanma zamanının geldiği" vurgulanır. Felsefemiz başlıklı yazıda 4 unsur üzerinde durulur:
1.Tekamulculuk
2.Anadolu Toplumculuğu [7]
3.İslam Ruhçuluğu
4.İdealizm [8]
Bu ilk sayıda Ercüment Konukman Anadoluculuğu açıklar. [9]
66 Mayıs�ında Hüseyin Hatemi , R. Garaudy'nin İslam�ı hedef alan eleştirilerini cevaplar.
66 Ağustos�unda "Hallacların, Gazalilerin, Yunusların, Mevlanaların yaran sohbetlerine, Eflatunlarla, Kantları, Pascalları ve Bergsonları da alarak evvelkilerin doymak bilmeyen aşkını, bu sonuncuların ilim, anlayış ve metodları ile birleştirip Qur'an'ı tahlil ettikten sonra, bu tahlilin unsurları ile bir kainat metafiziği ve insan felsefesi yapacağız" diye yazar Topçu vardır.
1967 de Ezel Elverdi, Mehmet Doğan, Davud Özer Milliyetçi Toplumcu Anadolucular Derneği'ni kurarlar. Sahalarında ihtisas yaparlar.
Topçu Temmuz 1968 de Anadolu Kültürü ve Sosyalizm başlıklı yazısını yayımlar. [10]
69 da Topçu Hareket'in 30 yılını değerlendirir. İslam�ın Felsefesinin hala yapılmamış olduğunu, Edebiyatının bulunmadığını ve Ahlakının sistemleştirilmediğini söyler. İslam ile Mistisizm özdeştir. [11]
Bu nedenle 68 Kasım�ında Skolastiği eleştirir: "İslami kemiren skolastik, 10-11. yy.larda el-Farabi ve İbnu Sina ile başladı. Bunlar Aristoteles�in Felsefesi, kıyas mantığını tek hakikat kaynağı diye benimseyen skolastik düşüncenin İslam�da mümessili oldular. Aristoteles�in görüşlerine aykırı olan her fikrin yanlışlığını önceden kabul eden bu Filozoflar, Qur'an'ı Aristoteles�in fikirlerine uygun olarak tefsir ettiler... Pflatonculukta olduğu gibi, ondan sonra da İslam'a uygun esaslar getiren İslamı açıklamaya yayarlı görüşler ortaya koyan pek çok Felsefe sistemleri ortaya çıktı...Bugün İslam�da uyanış arayanlar 6-7 asırdan bugüne kadar uzanan boşluğu doldurmak zorundadır."
Sakal öpülmesi, hırka takdisi, duahanların çığırtkanlıklarını ayıplar.
Çocukluk arkadaşı Sırrı Bey'in vasıtasıyla Paris dönüşü Nakşi şeyhleri Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine Efendi ile tanıştı, daha sonra O'na beyat etti. Doktora tezinde bile açıkça görülen Tasavvufi temayülleri Abdulaziz Efendi ile daha bir netlik ve derinlik kazandı. İslami ilimler, Kelam ve İslam Felsefesi konularında ise Celal Ökten'den faydalandı.
Hareket�te Mayıs 72 de Emin Işık "Qur'an Üzerine Düşünceler" başlıklı yazısını yayınlar.
72 Ocak�ında Gökhan Evliyaoğlu'nun Türk İktisat Tarihi başlıklı yazısı yayınlanır. [12]
1972 Şubat�ında Y.N.Öztürk'ün Tasavvuf üzerine yazıları görülmeye başlar.
1973 Haziranında Ahmet Debbağoğlu Tasavvufun İçtimai, İktisadi ve Siyasi yönlerini yazar. Ağustos'da Osmanlı İmp.luğunun kuruluşundaki rolunu araştırır.
Diğer bazı isimler de şöyle:
Mehmet Doğan Türkiye'de Toprak Meselesinin Tarihçesi
Turan Utku Köy Kalkınması
O.Zeki Berberoğlu Türkiye'nin Mesken Meselesi
M.Necati Büyükkurt Türkiye'de Şehirleşme Hareketleri
Cemal Kuanç Ziraat Kesiminde Şartlar, Toprakların Durumu ve Kooperatifleşme
Mustafa Kara Tekke Teşkilatı
Hasan Tanruöver Türk Hukukunun Kaynakları ,İslam Hukuku
Hikayeci, Şair, Denemeciler yetişir. "Sadettin Kaplan, Hasan Hüsrev Hatemi, Mustafa Kutlu, Sami Boz, Şevket Bulut, Gökhan Evliyaoğlu, M.Atilla Maraş, Durali Yılmaz, Abdurrahim Karakoç, Bahaddin Karakoç, Mustafa Civelek, Niyazi Adalı, Ali Bulaç."
Topçu 10 Temmuz'da öldü. Kozlu Mezarlığına defnedildi.
Eserleri:
-Conformisme et revolte, [13]
-Garbın İlim Zihniyeti ve Ahlak Görüşü, [14]
-Mehmet Akif, [15]
-Şehit, [16]
-Türkiye'nin Maarif Davası, [17]
-Komunizme Karşı Yeni Nizam, [18]
-Ahlak Nizamı, [19]
-Yarınki Türkiye, [20]
-Büyük Fetih, [21]
-Var olmak, [22]
-Varoluş Felsefesi, [23]
-Bergson, [24]
-İradenin Davası, [25]
-İslam ve İnsan, [26]
-Devlet ve Demokrasi, [27]
-Kültür ve Medeniyet, [28]
-Mevlana ve Tasavvuf, [29]
-Milliyetçiliğin Esasları, [30]
Hikaye:
-Taşralı, [31]
Ders Kitapları:
-Felsefe , [32]
-Psikoloji , [33],
-Mantık , [34]
-Sosyoloji, [35],
-Ahlak, [36]
Hareket Dergisi dışında Türk Yurdu, Büyük Doğu, Sebilürreşad, Düşünen Adam, Türk Düşüncesi Türk Ruhu, Komunizme Karşı Mücadele, İslam, Bizim Türkiye, Serdengeçti, Asrın Dini Müslümanlık, Şule dergileri ile Yeni istiklal, Havadis, Son Havadis, Akşam, Erzurum Hürsöz gazelerinde yazıları çıktı.
" Ölününden sonra 3 aylık periyotla 1 yıl daha çıktı sonra Hareket Dergisi 1979-1982 Mart�ına kadar yayınını sürdürdü. 1980 e gelindiğinde artık Milliyetçiliğin yanısıra İslami vurgusunu da eklemiştir, ama onun İslamiliği Türkiye'nin bütünlüğüne ve Türk milletinin geleceğine hizmet eden bir islamiliktir. Hareket Dergisi bin yıllık tarih kutsamacılığının ilk önemli savunucusu ve Türk İslamı'nın ilk mimarıdır. [37]
1976 da 112.sayıda Ercüment Konukman' ın yazdığına göre yetiştirilmek istenen yaratıcı fertlerin 60 ihtilali sonrasında AP'nin kuruluş çalışmalarında rol almaya teşvik edilmesi ve daha sonra birçoklarının Milletvekili olmaları sonucunda Hareket Dergisi ailesine mensup veya bağlı olarak Meclis'e giren 60 kişi Hareket aileleri ile ilişlileri zayıflar veya kopar. Başta Ferruh Bozbeyli olmak üzere.
İlhan Eraydın 1979 da İran İslam Devrimi�ni yorumlar. Süleyman Uludağ İslam Düşünce Tarihi üzerine yazar.
79 Temmuz-Ağustos sayısında İsmail Kara İslamcılık Cereyanı üzerine yazar. Kasım-Aralık'ta İslam Dünyasında Fikri Hareketler üzerine yazar. Yine bu sayıda İsmet Özel'in Üç Mesele kitabı üzerinde yazar.
Son sayısında " İnanıyoruz ki, bundan sonra olduğu gibi Hareket yine bir gün belki başka bir adla neşriyatına başlayacak, Türk Kültür hayatındaki yarım asırlık macerasına devam edecektir" diyen Dergi�nin çizgisini 1990 den sonra yayınlanan Dergah sürdürüyor.

Munky
26-07-07, 09:13
Nuri Demirağ ( 1886)
1886�da Divriği�de doğan Demirağ Maliye Mektebi�nde öğrenimini yarım bırakarak bir süre memleketinde öğretmenlik yaptı, ardından Ziraat Bankası�na girdi. Maliye Nezareti�nin açtığı sınavı kazanınca, maliye memuru olarak İstanbul�a atandı, 1918�de maliye müfettişi oldu. Mütareke yıllarında bu görevinden sitifa ederek ticaret hayatına atıldı; ürettiği �Türk Zaferi� adlı sigara kağıdıyla kısa sürede oldukça büyük servet edindi. Sigara kağıdı üretimi İnhisarlar İdaresi�ne verilince (1925), bir ithalat ve ihracat bürosu kurdu. Bir süre sonra bu büroyu kapatıp yüksek mühendis olan kardeşi Abdurrahman Nuri Demirağ ile birlikte müteahhitliğe başladı.

Karabük Demir Çelik Tesisleri (1930), İzmit Kağıt Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, Sivas-Erzurum demiryolu hattı (1938-1939) projelerini gerçekleştirdi. Kişisel çabalarıyla İstanbul Yeşilköy�de ilk büyük havaalanını yaptı; aynı yerde bir uçak fabrikası ve pilot okulu kurdu. Fabrikada Türk Tayyare Cemiyeti�nin siparişlerini üretmeye başladıysa da devletten destek görmediği için bir süres sonra üretimi durdurmak zorunda kaldı.

1945�te Milli Kalkınma Partisi�ni kurdu. Parti seçimlerde başarılı olamadı ve giderek etkinliğini yitirdi. 1954�te Demokrat Parti listesinden bağımsız Sivas milletvekili seçilen Demirağ bu görevi ölümüne değin sürdürdü.

Cumhuriyet döneminin ilk Türk demiryolu müteahhitlerinden Nuri Demirağ 13 Kasım �����.�da İstanbul�da öldü.

Munky
26-07-07, 09:14
Orhan Seyfi Orhon ( 23.10.1890)- (22.08.1972)
23 Ekim 1890'da İstanbul'da doğdu. 22 Ağustos 1972'de İstanbul'da öldü. Hukuk Mektebi'ni bitirdi. Meclis-i Mesuban'ın Kavanin Kalemi'nde memurluk, ardından gazetecilik ve öğretmenlik yaptı. 1950'de gazeteciliğe döndü. Hayatının son döneminde Son Havadis gazetesinde yazarlık yaptı. 1917'de Yeni Mecmua'da çıkan şiirleriyle adını duyurdu. Türk şiirinde "5 Hececiler" diye bilinen şairlerimizdendir. Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul Hükümeti'ni destekleyen "Aydede" dergisinde çalıştı. Yusuf Ziya Ortaç'la birlikte Papağan, Güneş, Ayda Bir, Çınaraltı dergilerini çıkardı. Aruzla başladığı şiirde, Milli Edebiyat ve Genç Kalemler akımlarının etkisinde kalarak hece veznine döndü.

Şiir kitapları: Fırtına ve Kar (1919) Peri Kızı ile Çoban Hikayesi (1919) Gönülden Sesler (1922) O Beyaz Bir Kuştu (1941) Kervan (1946) İşte Sevdiğim Dünya (1965)

Anadolu Toprağı

Senelerce sana hasret taşıyan,
Bir gönülle kollarına atılsam.
Ben de bir gün kucağında yaşayan,
Bahtiyarlar araşma katılsana.

En bakımsız, en kuytu bir bucağın,
Bence "İrem bağı" gibi güzeldir.
Bir yıkılmış evin harap ocağın,
Şu heybetli saraylara bedeldir.

Kadir Mevlâm, eğer senden uzakta,
Bana takdir eylemişse ölümü;
Rahat etmem bu yabancı toprakta,
Cennette de avutamam gönlümü.

Anladım ki: Sevda, gençlik, şeref, şan.
Asılsızmış şu yalancı dünyada.
Hasretinle yadellerde dolaşan,
Hızrı bulsa yine ermez murada.

Yalnız senin tatlı esen havanda,
Kendi millî gururumu sezerim.
Yalnız senin dağında, ya ovanda,
Başım gökte, alnım açık gezerim.

Hürüm, derim, eskisinden daha hür,
Zincirinle bağlansa da ayağım.
Şimdikinden daha ferah görünür,
Zindanında olsa bile durağım.

Bir gün olup kucağına ulaşsam,
Gözlerimden döksem sevinç yaşını,
Sancağının gölgesinde dolaşsam,
Öpsem, öpsem toprağını, taşını!

Beyaz Bir Kuştu

O, beyaz bir kuştu, uzun kanatlı
Ardında ışıktan bir iz bıraktı
Yel gibi dağları aştı bir atlı
Arada bir engin deniz bıraktı

Uzaktan gelirken derin akisler
Kapadı geçtiğim yolları sisler
Tutuştu içimde birikmiş hisler
Gönlümü o kadar temiz bıraktı

O, beyaz bir kuştu ak kanatlıydı
Yel gibi dağları aşan atlıydı
Hayaldi, hayalden bile tatlıydı
Ne ışık bıraktı, ne iz bıraktı

Diyorlar

Ölürsem yazıktır sana kanmadan
Kollarım boynunda halkalanmadan
Bir günüm geçmiyor seni anmadan
Derdine katlandım hiç usanmadan
Diyorlar: "Kül olmaz ateş yanmadan
Denizler durulmaz dalgalanmadan!"

Saadet benziyor boş bir seraba
Düşüyor her seven gönül azaba
Gelmiyor çekilen dertler hesaba
Diyorum: "Sebep ne bu ızdıraba?"
Diyorlar: "Kül olmaz ateş yanmadan
Denizler durulmaz dalgalanmadan!"

Gönlüm

Benim gönlüm bir kelebek
Dolaşıyor çiçek çiçek
Tükenecek ömrü böyle
Çırpınarak, titreyerek

Ne şerefli bir adı var
Ne bir büyük maksadı var
Hergün biraz zedelenen
İki ipek kanadı var

Sabırlıdır, gözü toktur
Zavallının derdi çoktur
Yorulunca konacağı
Bir yuvası bile yoktur

Her şey ona karşı durur
Güneş yakar, kış dondurur
Bazı tutar kanadından
Bir fırtına yere vurur

Benim gönlüm bir kelebek
Dolaşıyor titreyerek
Zavallının bir baharlık
Ömrü böyle tükenecek

Kış Gecelerinde

Bütün şehir nihayetsiz bir nur içinde
Kış mehtabı daha parlak, daha lekesiz
Ne buluttan bir eser var, ne bir küçük iz
Gülümsüyor gibi sema sürûr içinde

Şu saatte kesilmemiş henüz gözyaşım
Penceremin kenarına dayalı başım
En küçük bir teselliden, ümitten uzak
Hep o eski günlerimi hatırlayarak
Ben sabahı bekliyorum fütur içinde

Bütün şehir nihayetsiz bir sûr içinde
Karşı evlerde bir saadet yuvası yine
Ayın beyaz ışıkları dolmuş içine
Şimdi çiftler uyuyorlar bu nur içinde

Bu saatte sade ben bir tek başımayım
Ben Yarabbi, bu uzlette nasıl yaşayayım
Düşünmeden ayrılığın nihayetini
Hissettiğim dakikada hıyanetini
Seni nasıl terketmiştim gurur içinde

Bütün şehir nihayetsiz bir nur içinde
Yıldızlardan semada görünmüyor eser
Salmış uzak alemlere gizli akisler
Birer katre ziya gibi billur içinde


Sancağa

Ellerde dolaşan bu siyah sancak,
Göklere yükselen bir âh olmasın!
Doğru mu bu kadar ye'se kapılmak,
Korkarım, bu matem günah olmasın!

Milletin kalbinde yer etmez keder;
Asırlar değişir, seneler geçer...
Ne kadar karanlık olsa geceler,
Mümkün mü sonunda sabah olmasın.

Dilerse, her yüzde keder görünsün,
Yıldızlar yerlere düşüp sürünsün...
Dilerse, her taraf ye'se burunsun;
Sade senin yüzün siyah olmasın!

Bir kızıl alevdin gökde bir zaman;
Solardı renginden nuru güneşin.
Şimdi bir dumansın, kara bir duman;
Sinmiş gönüllere sanki ateşin.

Ağlıyor uzaktan bakan rengine,
Diyor: "Matemde mi öz vatanımız?.."
Biz seni boyarız o kan rengine,
Var damarımızda hâlâ kanımız!

Ey güzel sancağım, solmasın yüzün,
Biz henüz yaşarken ye'se bürünme!
Hicrana takati yok gönlümüzün,
Bu matem yüzüyle bize görünme!

Ey güzel sancağım, o "ay yıldız"m,
Sana tarihinden kaldı hediye,
Üstünden eksilme vatanımızın,
Dalgalan bu "iller benimdir!" diye.


Veda

Hani, o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın

Hani, ey gözlerim bu son vedada
Yolunu kaybeden yolcunun dağda
Birini çağırmak için imdada
Yaktığı ateşi yakmayacaktın

Gelse de an acı sözler dilime
Uçacak sanırım birkaç kelime
Bir alev halinde düştün elime
Hani, ey gözyaşım akmayacaktın


Yolculuk

Veda ettim gençliğimin gamsız geçen rüyasına
Çıktım aşkın nihayeti bulunmayan sahrasına

Bilmiyordum yol neresi? Varacağım yer neresi
Dayanarak gidiyordum ilhamımın asâsına

Bu sahranın kanat germiş her yerine ıssızlıklar
Ufuklardan yalnız iki yıldız doğmuş semasına

İki yıldız... işte benim rehberim bu, yürüyordum
Nihayetsiz gecelerin daldım zulmet deryasına

Yürüyordum; dağlar geçip uçurumlar atlıyordum
Tâbi oldum saçlarımda esen sevda havasına

Yürüyordum, gök gürlüyor... yürüyordum, fırtına var
Yürüyordum, göğüs germiş bu dağların borasına

Bir ses duydum uzaklardan: "Seyfi, diyor, bir âfetin
"Düştün siyah gözlerinin yine kara sevdasına"

Munky
26-07-07, 09:14
Osman Şahin ( 1940)
1940'ta Mersin'de doğdu. İlk öğrenimini İlk öğrenimini Aslanköyü'nde, orta öğrenimini Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsü'nde tamamladı. Siverek çevresinde öğretmenlik yaptı. Gazi Eğitin Enstitüsü'nü bitirdikten sonra öğretmenliğini Malatya, İzmir ve İstanbul ve Trabzon'da sürdürdü. 12 Eylülde emekli edildi. Bir kitabı yüzünden kovuşturma geçiren Osman Şahin, birbuçuk yıl hapse mahkum edildi. Sanat hayatına, Cumhuriyet gazetesinin Kültür-Sanat sayfası ekinde yayımlanan Kırmızı Yel adlı öyküsüyle başlayan Osman Şahin, halen yazı faaliyetlerini muhtelif gazete ve degilerde sürdürmektedir.

ESERLERİ

Hikaye Kitapları:Kırmızı Yel (1971), Acenta Mirza (1974), Ağız İçinde Dil Gibi (1980), Acı Duman (1983), Kolları Bağlı Doğan (1988) , Ay Bazan Mavidir (1989), Selam Ateşleri (1993), Bütün Öyküleri (I ve II, 1999)
Roman:Başaklar Gece Doğar (1991)

Munky
26-07-07, 09:15
Ömer Nasuhi Bilmen ( 1883)- (12.10.1971)
1883'te Erzurum'un Salasar köyünde doğdu. Babası Hacı Ahmet Efendi, annesi Muhibe Hanım'dır.Küçük yaştayken babasının vefat etmesi üzerine, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakibüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi'nin himayesine girdi. Amcasının ve Erzurum müftüsü Narmanlı Hüseyin Efendi'nin rahle-i tedrisinden geçti.

İki hocası da yakın aralıklarla ölünce, 1908'de İstanbul'a giderek derslerine devam ettiği Fatih dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi'den icazet aldı. Ders Vekaleti'nce açılan imtihanı kazanarak 1912'de dersiâmlık şehadetnâmesi aldı. Bu arada okumakta olduğu Medresetü'l kudat'ı da bitirdi. 1912 yılının eylül ayında Bayezid Medresesi dersiâmı olarak göreve başladı.1913'te Fetvâhâne-i Ali müsevvid mülazımlığına tayin edildi. Bir yıl sonra başmülazımlığa terfi edildi.1915'te Heyet-i Te'lifFiyye üyesi oldu, 1922'de bu dairenin kaldırılması üzerine dersiâmlığa devam etti.

1943'te İstanbul müftülüğüne getirildi.30 Haziran 1960 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'nin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı ve daha bir yılını bile doldurmadan emekliye ayrıldı.On ay gibi kısa bir sürede görevinden ayrılmasının nedeni, dönemin yöneticilerinin Türkçe ezan ve daha bir çok konuda Diyanet İşleri Başkanlığı'nı politik amaçlarına alet etmek istemesiydi.
Ömer Nasuhi Bilmen de, selefleri gibi dini meseleler konusunda asla taviz vermeyen bir yapıya sahipti. Nitekim, 1960'lı yıllarda dinde reform gerekliliğini savunan ve bunun için çabalayanlara: "Bozulmayan bir dinde reform mu olur" diyor ve İslam'ın ortaya koyduğu iman, ahlak ve hukuk ilkelerinin orjinalliğini, evrenselliğini kendinden beklenen liyakat ve cesaretle savunuyordu.

Uzun memuriyet hayatı boyunca öğretmenlik hizmetinde de bulunan Ömer Nasuhi Bilmen, Darüşşafaka Lisesi'nde yirmi yıla yakın bir süre ahlak ve yurttaşlık dersi okuttu. İstanbul İmam Hatip Okulu'nda ve Yüksek İslam Enstitüsü'nde usul-i fıkıh ve kelam dersleri verdi. Hayatının sonuna kadar ilmi çalışmalarını sürdürdü ve sekiz ciltlik tefsirini emekli olduktan sonra yazdı.
12 Ekim 1971'de İstanbul'da vefat eden Ömer Nasuhi Bilmen Edirnekapı Sakızağacı Şehitliğine defnedildi.

Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul müftülüğüne tayin edildiği tarihten itibaren vefat edinceye kadar gerek ilmi ve ahlaki otoritesi, gerekse sâmimi dindarlığı ve tevazuu ile dini konularda ülke insanının başlıca güven kaynağı olmuştu. Ehl-i sünnet mezhebini şahsında tam bir liyakatla temsil ettiği için herkesin sevgi ve saygısını kazanmıştı. Bunda şüphesiz, yaşadığı sürece aktif politikanın dışında kalmasının da önemli bir rolü vardır. Arapça ve Farsça'yı da çok iyi bilen, Türkçe ile birlikte üç dilde şiir yazabilen Ömer Nasuhi Bilmen, bir ara Fransızca'ya da merak sarınış ve bu dili de tercüme yapabilecek kadar öğrenmişti. Kendisi Erzurum ağzı ile konuştuğu halde eserlerinde kullandığı üslup ağdalı fakat mükemmel denebilecek kadar sağlamdır. Gençliğinde yazdığı Türkçe ve Farsça şiirlerinde de duygu, düşünce ve ölçü açısından oldukça başarılıdır.Hayatının büyük bir kısmını telifle geçiren ve temel islami ilimler alanında çok sayıda eser verdi.

ESERLERİ

*Latin harflerinin kabulünden sonra Türkiye'de İslam hukuku alanında aleme
alınmış ilk ve en muhtevalı eser olan ve o dönemde akademik çevrelerde büyük yankı uyandıran Hukuk-ı Islamiyye ve Islahat-ı Fıkhıyye Kâmûsu; mezhepler arası mukayeseli sistematik bir İslam hukuku kitabıdır.

*Onun Türkiye çapında tanınmasını sağlayan diğer önemli bir eseri de,
Büyük İslam İlmihali'dir.

Diğer eserleri;
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi
Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Tefsiri,
Büyük Tefsir Tarihi,
Kur'an-ı Kerim'den Dersler ve Öğütler,
Sure-i Fethin Türkçe Tefsiri
İ'tilâ-yı İslam ile İstanbul Tarihçesi,
Hikmet Goncaları,
Muvazzah-ı İlm-i Kelâm,
Mülahhas İlm-i Tevhid
Akaid-i-İslamiye,
Yüksek islam Ahlakı,
Dini Bilgiler'dir.

Ömer Nasuhi Bilmen'in ayrıca gençlik
yıllarında Farsça olarak yazıp Türkçe'ye
çevirdiği Nüzhetü'l ervah adlı bir divançesiyle,
İki Şükûfe- i Taaşşuk adlı bir de ,romanı vardır.

Munky
26-07-07, 09:15
Rauf İnan
Hakkında yazılanlar

1.Rauf İnan, Köy Enstitüleri ve Bir Ömrün Tanıklığı
Nazif Evren
Güldikeni Yayınları

�... Nazif Evren, insanlık kültürünü özümsemiş, özverili, yurtsever bir değerimizdi. Onunla yıllar öncesinde yaptığım bir söyleşiden sonra, Kıyı'da sürekli yazmasını rica etmiştim. Bu ricamı kırmadı, yazdıkça yazdı. Kitaptaki yazılarının tümüne yakını bu çabanın ürünü oldu. Gönlü hep Köy Enstitülerindeydi. Onları ve onlardan arda kalanları dile getirdi; onlarla kotarılan eğitim seferberliğini, onlara karşı verilen amansız mücadeleyi, kendinden sonraki kuşaklara aktarmayı görev bildi...� -Ahmet Özer-

Munky
26-07-07, 09:15
Rıfat Ilgaz
1911 yılında Kastamonu�nun Cide ilçesinde doğdu.7 Temmuz 1993 tarihinde öldü.Rıfat Ilgaz 1940�ların toplumcu-gerçekçi şairlerindendir. 1911 yılında Cide�de doğdu. Şiir yazmağa ortaokul öğrencilik yıllarında başladı. İlk şiiri 27.07.1927 �de,günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz(Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya
gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü sebebiyle buradan ayrıldı. Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi�nde öğrenim gördü. 1930 yılında mezun oldu.

Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile Düzce arasında Gümüşova�da ilkokul öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü 1938 �de bitirdi ve Adapazarı Ortaokulu Türkçe
Öğretmenliğine atandı. 1939�da İstanbul Karagümrük Ortaokulu�nda Türkçe Öğretmenliğine başlayan Ilgaz�ın,yazı ve şiirleri dergilerde yayınlanmağa başladı. 1940 �da Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıktı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü�ne girdi. Ömer Faruk Toprak ile 9 Eylül 1042�de Yürüyüş Dergisi�ni çıkardılar. Bu dergide Orhan Kemal, Sait Faik, Cahit Irgat, ****adir, Nazım Hikmet (İbrahim Sabri) ile birlikte çalıştılar. 1943�te ilk kitabı "Yarenlik"i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944�de "Sınıf" adlı şiir kitabı çıktı. Sıkıyönetim kararı ile toplatıldı. 1945�te Gün Dergisi çıktı. Bu dergide yazıları yayınlandı. Aziz Nesin�in Cumartesi Dergisine ortak oldu. Seçici kurulda çalıştı. 1946�da Esat Adil, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte Gerçek Gazetesini çıkardılar. 1946 Ekim ayında Yığın Dergisi�ni Esat Adil ve Adil Yağcı
ile birlikte çıkardılar. Öğretmenliğe yeniden döndükten sonra Boğazlayan-Yozgat�a tayini çıktı. Hastalığı nedeniyle Validebağ Sanatoryumunda yattı. Şubat 1947�de Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Mim Uykusuz�un çıkardığı Marko Paşa kadrosuna girdi. Sık sık kapatılan bu derginin daha sonraları sorumlu müdürlüğünü üstlendi. Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa gibi dergilerin adı sık sık değişiyordu. 1950�li yıllarda Ilgaz, gazetecilik yapmaya başladı. Sakıncalı olduğundan gazeteler ve dergiler imzalarına pek yer vermediler.
1952-1960�da Tan Gazetesi�nde dizgici-musahhih ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Turhan ve İlhan Selçuk�un çıkardığı Dolmuş Dergisi�ne "Stepne" takma adıyla yazılar yazdı. Hababam Sınıfı, Pijamalar(Bizim Koğuş), Don Kişot İstanbul�da bu dergide dizi olarak yayınlandı.Hababam Sınıfı�nı da isminin sakıncalı olması nedeniyle "Stepne" (Yedek Lastik) takma adıyla yazdı. Ocak 1953�te Devam adlı şiir kitabını çıkardı ve bu kitap da toplatıldı. Rıfat Ilgaz Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan, Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın organlarında ve
kimi edebiyat dergilerinde yazı yazdı. Sınıf Yayınları�nı kurdu ve kendi kitaplarını yayınlayabildi. 1970�te Basın Şeref Kartı�nı aldı. 1974�te emekli oldu. Doğum yeri olan Cide�ye yerleşti. 12 Eylül 1980 döneminde gözaltına alındı. 70 yaşında gerekçesiz sorguya çekildi ve gözaltında kaldı. Tutukluluğu sona erince İstanbul�da oğlu Aydın Ilgaz ile birlikte ölümüne kadar yaşamağa başladı. Bu olaylar "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı kitabında anlatılır. Onu hepimiz Hababam Sınıfı�nın yazarı olarak bildik. Altmış kitabı olmasına rağmen onun şairliğini, romancılığını ve öykü yazarlığını unutmamamız gerekir. Rıfat Ilgaz 7 Temmuz 1993 günü öldü.

Munky
26-07-07, 09:15
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/825.jpg
Sabahattin Ali ( 25.02.1907)- (01.04.1948)
25 Şubat 1907'de Gümülcine / İğridere'de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927) ve aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkolulu'na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti, 1930 yılı Martında yurda döndü, Aydın ve Konya'da öğretmenliğini sürdürdü. Nazım Hikmet'le tanışarak, onun çalıştığı Resimli Ay'da öykülerini yayımlamaya başladı.

Hey anavatandan ayrılmayanlar
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali'nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
....................
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

dizeleriyle Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı( 1932), bir yıla hüküm giydi, Konya ve Sinop Hapishanelerinde yattı, 1933'te memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı(29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi ve bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık'ta (13. Sayı) "Benim Aşkım" başlıklı,

Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran,
Sensin "Ülkü" adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi'ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.

dörtlüklerini de içeren Atatürk'e övgü şiiri yayımladı ve karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliği'ne atanarak işsizlikten kurtuldu (30 Eylül 1934). 1937'deki askerliğini takiben, önce Ankara Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı'na atandı (1938). 1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa'nın neşrine katıldı. Marko Paşa'daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı, bunlardan birinden yedi aya hüküm giydi. 1948'de Zincirli Hürriyet'teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açılınca nakliyeciliğe başlayan Sabahattin Ali, 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma girişimi sırasında öldürüldü, cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu.

ESERLERİ
Hikaye Kitapları: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk
Romanları:Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna.
Şiir:Dağlar ve Rüzgar
Oyun:Esirler

Hakkında Yazılanlar
1.Sabahattin Ali Mustaf Kutlu Dergah Y.
2.Sabahattin Ali Dosyası Kemal Sülker
3.Sabahattin Ali Filiz Ali Laslo- Atilla Özkırımlı
4.Sabahattin Ali Olayı Kemal Bayram
5.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller... Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.






Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz (http://www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=39)" İyi ki, biyografi.net var! "

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/printer.JPG (http://www.biyografi.net/kisiyazdir.asp?kisiid=825)

kitapyurdu.com'da
İlgili kitapları Bul (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=825#)

Munky
26-07-07, 09:16
Sait Faik Abasıyanık ( 1906)- (11.05.1954)
1906 yılında Adapazarı'nda dünyaya geldi.Babası Mehmet Faik Abasıyanık kereste, ceviz kütüğü üzerine iş yapan bir tüccardı.Dedesi Sait Ağa'nın Adapazarı'ndaki kahvesi, aydın kişilerin toplantı yeridir.Annesi Makbule Hanım.Adapazarı ileri gelenlerinden Hacı Rıza Bey'in kızıdır.İstanbul Erkek Lisesinin onuncu sınıfından Bursa Lisesine nakledildi.Oradan mezun oldu.Bir süre Edebiyat Fakültesi�de okudu.Babasının isteği üzerine ekonomi tahsili için İsviçre�ye gitti.Onbeş gün sonra Fransa�ya geçti.Üç yıl orada yaşadı.Geri dönünce aile mesleği olarak ticaretle uğraştıysa da başarılı olamadı.Fransa'dan döndükten sonra kısa bir müddet Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi'nde Türkçe grup dersleri öğretmenliği yaptı.Hikaye yazarlığı onun mümeyyiz vasfı oldu.Bütün ömrünü, bazan Şişli'de Bulgar Çarşısı'ndaki apartmanında, çoğu zaman da Burgaz adadaki köşklerinde annesi ile geçirdi. Evlenmedi. Ölümünden sonra evi müze haline getirildi.Annesi bir Sait Faik Hikaye Armağanı tesis etti.Şiir, roman ve hikaye türlerinde eser vermiştir.11 Mayıs 1954 salı günü sirozdan öldü.

Eserleri:Semaver, Sarnıç, Şahmerdan, Lüzumsuz Adam, Mahalle Kahvesi, Havada Bulut, Kumpanya, Havuzbaşı, Son Kuşlar, Alemdağında Var Bir Yılan, Az Şekerli, Tüneldeki Çocuk, Mahkeme Kapısı(Adliye röportajları).

Kaynak:Türk Edebiyatı Tarihi Hürriyet Gazetesi Yayınları sf.120

Munky
26-07-07, 09:16
Sevan Nişanyan
Sevan Nişanyan, 1956 yılında İstanbul'da doğdu. Orta öğrenimini Işık Lisesi ve Robert Kolej'de tamamladı. Ardında ABD'ye giderek Yale Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi'nde tarih, felsefe ve Güney Amerika Siyasal Tarihi üzerine eğitim gördü. Çalışma hayatına büyük şirketlerde yöneticilik yaparak başladı. Daha sonra hayatını kendi kendine sürdürmenin yollarını aradı. Dünyanın birçok farklı bölgesini gezerek seyahat kitapları kaleme alma yolunu seçti. İngiliz ve Amerikan şirketleri için seyahat kitapları kaleme almaya başladı. 1998 yılında Küçük Oteller Kitabını ilk kez yayınladı. Bu kitapla Türkiye için yayınladığı seyahat kitapları serisi başlamış oldu. Küçük Oteller Kitabı her sene yenilenerek bir referans kitabı haline geldi. Sonrasında İzmir'in Selçuk ilçesinin Şirince köyüne yerleşerek, otelcilik yapmaya başladı. Şirince'nin tanıtımı için çalışmalar yürüttü. Özellikle eski ev restorasyonunda uzmanlaştı. Şirince'de yıkılmakta olan evleri yapı ve iskan ruhsatı olmadan restore ettiği gerekçesiyle 2002 yılında 10 ay hapis yattı. Bu dönemde Türkçe'nin etimolojisi üzerine Sözcüklerin Soyağacı : Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü ve Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı adlı kitapları yazdı. Halen seyahat kitapları yazmaya devam etmekte ve Şirince köyünde eşi ve üç çocuğu ile yaşamaktadır.

ESERLERİ
�Küçük Oteller Kitabı 2006
�Sözlerin Soyağacı Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü
�Elifin Öküzü ya da Sürprizler Kitabı

Munky
26-07-07, 09:16
Sinan Sait ( 1934)- (1991)
Sinan Sait
/dr./yazar/gazeteci/
1934 yılında Kerkük�te doğdu. İlk okul ve liseyi bitirdikten sonra öğretmenlik okulundan mezun olunca resim öğretmeni oldu. Azerbaycan'da bulunduğu 1959 - 1970 yıllarında Azeri edebiyatından bir çok şiir, monografi ve hikayeler çevirdi. Irak'ta bulunduğu birkaç yazısı Yurt gazetesinde çalıştığı dönemde yayınlanmıştır. Yazar ve sanatçımız Dr. Sinan Sait bir takım uluslararası basın ve tanıtma konferanslarına katılmış ve bildirirler sunmuştur. Tanıtma ve basın alanında ileri sürdüğü canlı düşünceleri basın uzmanları tarafından özenle karşılanmıştır. Yazar, geçirmiş olduğu ani bir hastalık nedeniyle 1991 yılında Bağdat'ta vefat etmiş, Karh Mezarlığında toprağa verilmiştir.

Munky
26-07-07, 09:17
Şaban Abak ( 1963)
1963�de Erzurum�un Aşkale�ye bağlı Ortabahçe köyünde doğan şair Şaban ABAK, ilkokulu Horasan�ın Hasanbey köyünde, ortaöğrenimini Erzurum Lisesi ve Kandilli Lisesi�nde tamamladı. 1982�de başladığı Ankara Hukuk Fakültesi�ndeki eğitimini 1986�da yarım bırakarak İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi, Rd-Tv-Sinema bölümünü bitirdi. (1991)

İlk yazı ve şiirlerini lise yıllarında Erzurum gazetelerinden Hürsöz, Aziziye ve Doğu Ekspres�te yayımladı. 1983�ten itibaren şiir ve edebiyat yazılarını Töre, İkindiyazıları, Albatros, Kayıtlar, Mavera, Dergâh, Yalnızardıç, Yediiklim, Hece, Şehrengiz, Kılavuz ve Kaşgar gibi edebiyat ve kültür dergileriyle, Zaman, Yeni Şafak ve Selam gazetelerinde sürdürdü.

1981�de Türkiye Diyanet Vakfı Şiir yarışmasında ve 1986�da Eskişehir Yunus Emre Şiir Ödülü�nde birincilik ödüllerini aldı.
İlk şiir kitabı Bağdat�tan Dönen Şiirler, 1990�da Yediiklim Yayınları ve 1999�da ikinci kere Kırkambar Yayınları tarafından basıldı. Arkadaşı şair Hüseyin Atlansoy�la birlikte hazırladıkları Güldeste, bir genç şairler antolojisidir ve Beyan Yayınları�nca 1991�de okura sunulmuştur. Daha çok türkü metinleri üzerine yazdığı denemelerini Karpuz Kestim Yiyen Yok adıyla yayımladı. (Kaknüs Yay. 2004) Malcolm X ve İşport/Acılar adlı iki radyofonik oyunu da bulunan Şaban Abak�ın yayımlanmamış başka oyun ve senaryoları ile basıma hazır şiir ve deneme kitapları bulunuyor.

Şiirlerinde coşkun bir ses ve ironik bir içlenme dikkat çeker. Ahmet Kabaklı, Abak'ı "Türk Edebiyatı-4" adlı eserinde Sezai Karakoç'un öncülüğünü yaptığı Diriliş Akımı'nın genç mensuplarından sayar.

Çalışma hayatına 1987�de Mavera dergisinde yazı işleri müdürü olarak başlayan Abak, on yıl gazetecilik ve yayıncılık alanında çalıştı, öğretmenlik ve sendikacılık yaptı. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Halen Eğitim-Bir-Sen Genel Merkez Yönetim Kurulu ve Türkiye Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesidir.

abaksaban@hotmail.com

Munky
26-07-07, 09:17
Şevket Süreyya Aydemir ( 1897)
Yazar ve İktisatçı Şevket Süreyya Aydemir 1897 yılında Edirne'de doğdu. Edirne Muallim Mektebi'ni bitirdi. Azerbaycan, Dağıstan ve Gürcistan'da öğretmenlik yaptı. Moskova İktisadi ve Sosyal Bilimler Okulu'nu bitirdi. 1924 yılında Türkiye'ye döndükten sonra siyasal faaliyetlerinden dolayı Ankara İstiklal Mahkemesi'nce 10 yıl hapse mahkum edildi ve 1925'de 18 ay sonra aftan yararlandı. Eğitimci ve iktisatçı olarak devlet hizmetinde görev aldı; Yüksek ve Teknik Öğretim Umum Müdür Muavini Ankara Belediyesi İktisat müdürlüğü, Ankara Ticaret Lisesi müdürlüğü İktisat vekaleti Sanayi Tetkik Heyeti reisliği görevlerinde bulunduktan sonra emekliye ayrıldı. İktisadi devletçiliği savunan toplumcu Kadro dergisinin yazı kurulunda yer alan Şevket Süreyya, bu dönemdeki siyasal ve ekonomik görüşlerini İnkılap ve Kadro adlı kitabında dile getirdi. 1924 yayınlanan Lenin ve Leninizm, 1930 yayınlanan Cihan İktisadiyatında Türkiye, kendi hayat hikayesini de 1959'da yayımladığı Suyu Arayan Adam adlı kitabın da anlattı. Bu tarihten sonra yoğun bir yazı dönemine girdi. Toprak Uyanırsa adlı romanında bir Anadolu köyünün bir aydının öncülüğüyle kalkınması hikaye ediliyordu. Tek Adam Mustafa Kemal İkinci Adam, İsmet İnönü'nün hayat hikayesi Menderes'in dramı (1969), Makedonya'dan, Orta Asya ya Enver Paşa adlı biyografya eserleri, kahramanlarının ayrıntılı hayat hikayeleriyle birlikte Birinci Meşrutiyetten günümüze kadar Türk toplumunun geçirdiği değişmeleri ve yaşanan olayları dile getirir. Cumhuriyet gazetesinde makaleleri düzenli olarak yayımlanan Aydemir, ihtilallerin mantığı adlı eserinde, toplumda yapı değişikliklerini, Türkiye'deki devrim ve ihtilal hareketlerini inceler.

ESERLERİ
Kadro dergisinin yazı kurulunda yer alan Şevket Süreyya, bu dönemdeki siyasal ve ekonomik görüşlerini İnkılap ve Kadro adlı kitabında dile getirdi. 1924 yayınlanan Lenin ve Leninizm, 1930 yayınlanan Cihan İktisadiyatında Türkiye, kendi hayat hikayesini de 1959'da yayımladığı Suyu Arayan Adam adlı kitabın da anlattı. Bu tarihten sonra yoğun bir yazı dönemine girdi. Toprak Uyanırsa adlı romanında bir Anadolu köyünün bir aydının öncülüğüyle kalkınması hikaye ediliyordu. Tek Adam Mustafa Kemal, İkinci Adam, İsmet İnönü'nün hayat hikayesi
Menderes'in dramı (1969), Makedonya'dan, Orta Asya ya Enver Paşa adlı biyografya eserleri, kahramanlarının ayrıntılı hayat hikayeleriyle birlikte Birinci Meşrutiyetten günümüze kadar Türk toplumunun geçirdiği değişmeleri ve yaşanan olayları dile getirir. Cumhuriyet gazetesinde makaleleri düzenli olarak yayımlanan Aydemir, ihtilallerin mantığı adlı eserinde, toplumda yapı değişikliklerini, Türkiye'deki devrim ve ihtilal hareketlerini inceler.

1.Enver Paşa Cilt: 1
1860-1908
Makedonya'dan Ortaasya'ya
Şevket Süreyya Aydemir
Remzi Kitabevi / Tarih İnceleme Dizisi

2.Enver Paşa Cilt: 2
1908-1914
Makedonya'dan Ortaasya'ya
Şevket Süreyya Aydemir
Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi

Munky
26-07-07, 09:17
Temel Yılmaz ( 1953)
TEMEL YILMAZ
GÜMÜŞHANE MİLLETVEKİLİ
AK Parti
KELKİT - 1953, Asker - Nazife - Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Sosyal Bilgiler Bölümü, AÖF Tarih Bölümü Lisans - Eğitimci - Kelkit Lisesinde Öğretmen ve İdareci, Milli Eğitim Bakanlığı Okul Öncesi Eğitimi Genel Müdürlüğü Şube Müdürü, Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Müşaviri ve APK Uzmanı - Evli, 4 Çocuk.

Munky
26-07-07, 09:17
Üstün İnanç ( 1937)
1937 yılında İstanbul'da doğdu, ilk tahsilini İstanbul dışında yaptı.Basın Yayın ve Gazetecilik Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. İlk yazıları Yelken, Durum, Sanatkar ve Büyük Doğu dergilerinde yayınlandı.1956 yılında Tercüman gazetesinde stajer muhabir olarak çalışmaya başladı.Babıali'de Sabah, Bugün, Son Havadis, Tercüman, Zaman ve Yeni İstanbul gazetelerinde çalıştı.Üstün İnanç'ın tiyatro eserleri Kurt Kapanı, İlk Kurşun, ve Sultan Abdülhamid (Necip Fazıl Kısakürek'in aynı adlı eserine prolog). Yalnız Değilsiniz adlı romanından yönetmen Mesut Uçakan'ın uyarladığı aynı adlı filmi büyük ilgi uyandırdı.Bir dönem TGRT'de dramaturg olarak çalışan Üstün İnanç, Kanayan Yara Bosna filminin de senaryo yazarı.İstanbul Büyükşehir Belediyesi Gösteri Sanatları Merkezi Müdürlüğü yapan sanatçı, bu merkezde yöneticilik yanında öğretmenlik de yapıyor.

ESERLERİ: (roman)Yalnız Değilsiniz (1988), İnsanlar Böyleydi (1988), Ayıp Uşakları (1989) ve Bir Kimlik Lütfen ((1994).

KAYNAK:Kimlikli Sanat Mehmet Nuri Yardım Türkiye 26 Şubat 2000

Munky
26-07-07, 09:18
Veli Şirin ( 1952)
1952 yılında Afyon,Sandıklı Yavaşlar kasabasında doğdu.İlkokulu köyünde,İlköğretmen okulunu Eskişehir Yunusemre Öğretmen Okulunda okudu.Daha sonrs İstanbul
Yüksek Öğretmen Okulunu ve İst.Ü.Edebiyat Fak.Tarih Bölümünü bitirdi.Yüksek lisans yaptı.1971yılından itibaren Pınar Dergisi,Bayrak gazetesi,Boğaziçi
dergisi, Panel dergisi, Altınoluk dergisi,Yeniden Milli Mücadele dergisi, Aziziye dergisi,Türk Edebiyatı dergisi,Türkiye Yazarlar Birliği Yıllıkları gibi gazete ve dergilerde yazıları yayınlandı.İsa Yusuf Alptekin'in'Doğu Türkistan İçin' isimli hatıratının hazırlanmasıda çalıştı.Doğu Türkistan'ın Sesi dergisinde yazıları yayınlandı.1977 yılında öğretmenliğe başladı.1986 yılında özel okullara geçti.1989 yılından bu yana Özel Erenköy Güneş Lisesi müdürlüğü yapmaktadır.1986 yılında Lise tarih ders kitapları yazmaya başladı.Kitapları yıllarca liselerde
ders kitabı olarak okutuldu.Halen ders kitaplarını yenilemek için çalışmaktadır.Evli olan yazarın iki çocuğu vardır.

ESERLERİ
*1996 yılında Siyasi ve Kültürel Osmanlı tarihi isimli kitabı Marifet yayınları arasında basıldı.Bu kitabın 2000 yılında ikinci baskısı yapıldı.
*1998 yılında Açıklamalı Tarih Atlası hazırlayan yazarın bu eseri de pekçok baskı yaptı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi
Mustafa Çağrı
Okumuş Adam s.2 Ocak 2001

Türkiye�de hepimizi etkisi altına alan bir tarih anlayışı vardır.Bu tarih anlayışı ana çerçevesi bizim millet ve devlet olarak sürekli komplolara kurban gittiğimiz varsayımına dayanır.Bu varsayım o kadar ileri boyutlara ulaşmıştır ki, hemen her açıdan perişan olduğumuz, imparatorluğumuzun parçalanmak zorunda kaldığı Birinci Dünya Savaşı�nı bile ders kitaplarında aslında bizim yenilmediğimiz, müttefikimiz Almanya yenildiği için bizim de yenilmiş sayıldığımız ileri sürülür.

Aslında yenilginin algılanamaması, yenilgiden daha beter sonuçlar doğurur.İmparatorluğu perişan eden büyük yenilginin mimarları bir de Ermeniler�in saldırısına uğrayınca hepten aklanma mekanizması işletilmiştir.İttihadçılar bu şekilde masumiyetini tescil ettikten sonra bir suçlu bulmak gerekmiştir.O da İttihadçılar�dan sonra işgal İstanbul�unda iktidara gelen ve Batı ülkelerinin zafer şartlarını imzalamaktan başka çaresi olmayan Hürriyet ve İtilaf Fırkası ve o dönemin padişahı Sultan Vahdettin oluvermiştir.Bu görüş gibi zıddı olan ve yabancılaşmayı Cumhuriyet�le başlatan görüş de yanlıştır.Ve dahası birbirine zıt gibi görünen bu yapay tarih anlayışları birbirini besleyerek yaşarlar. Tarihçi Veli Şirin�in kaleme aldığı Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi, Türk tarihini bir bütün olarak gören bir anlayışın ürünü olarak ortaya çıkıyor.

Genel yanlış tarih anlayışlarımızdan biri de toplumsal olayları
gözardı ederek padişahları başarılı veya başarısız şeklinde ifade etmemizdir.Bu anlayışın çuvalladığı en açık dönem öncesi ve sonrasıyla Tanzimat dönemi olmuştur.Dış politikada İngiliz Ticaret Sözleşmesi dayatmasını ve Rus Yayılmacılığını, içerde Mısır Meselesi ve toprak ağalarının nüfuzu meselesini görmeden, mali yapımızı ihmal ederek her şeyi padişahların dirayetine bağlayan görüşler bugünkü anti-demokratik temayülleri de beslemektedir.

Tarih bir hesaplaşma ve zihinsel hazlara ulaşma alanı değil, geleceği inşa etme muradındaki aydınlar için bir muhasebe labaratuvarıdır.Bu cümlede iki kelimenin altını çizmek istiyoruz o kelimeler de �hesaplaşma� ile �muhasebe� kelimeleridir.Bir tercih yapmak zorundayız.Bu aynı zamanda günümüzü de kavrayacak bir bakış olacak.İşte Veli Şirin�in hazırladığı Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi, çatışmacı tarih anlayışlarından analitik tarih anlayışına geçmek isteyenler için temel bir kaynak kitap özelliği taşıyor.
Siyasi ve Kültürel Osmanlı Tarihi Veli Şirin 2.Baskı
Marifet Yayınları Telefon 0212 5262270

Munky
26-07-07, 09:18
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1689.jpg
Yusuf Gedikli ( 1954)
1954�te Trabzona bağlı Akçaabat kazasının Kuruçam köyünde doğdu. İlk okulu köyünde (1967), orta okulu Akçaabatta (1970), sağlık kolejini (sağlık meslek lisesini) Vanda (1974) bitirdi.

1975�te üniversiteye girdi. 1980 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden, Hüseyin Cavidin Uçurum ve İblis Tiyatroları adlı tezini vererek mezun oldu. Yüksek lisansını 1992�de İstanbul Üniversitesine bağlı Basın Yayın Yüksek Okulunda bitirdi. Tezinin adı Azerbaycan Basınında Alfabe Tartışmaları (1990-92) idi.

1993 yılında kaydolduğu Azerbaycan İlimler Akademisi Nizami Edebiyat Enstitüsü doktora programında Şehriyarın Hayatı ve Sanatı (Türkçe Divanı Esasında) adlı tezini 17 mart 1995 günü savunup filoloji doktoru unvanını aldı.

1974�ten beri Zonguldak, Erzurum, Trabzon, Ankara ve İstanbul�da sağlık memurluğu, öğretmenlik ve idarecilik yaptı. 1994-2001 arasında Ortopedi Teknisyen Okulunda Türk dili ve edebiyatı dersleri verdi. 26 eylül 2001�de emekli oldu. Güzin hanımla evli olup Betül ve Mustafa isimli iki çocuğu vardır.
Askerlik hizmetini 1982�de Erzincanda kısa dönem olarak yerine getirdi.

Gedikli 1978�den, daha Sovyetler Birliği ayakta iken çağdaş Azerbaycan edebiyatı üzerine çalışmaya başladı ve bu alandaki çalışmalarıyla tanındı. Daha sonra yakın Türk tarihiyle ilgilendi. Türkiyenin problematikleriyle alakalı yazıları dikkatle takip edildi. 2002�den beri Türk kavim, kişi, yer adlarının etimolojileriyle, yani köken ve anlamlarıyla ilgili yazıları Türkoloji aleminde çığır açtı.

Basın faaliyetleri

1990�da Azerbaycan Türkleri dergisini çıkarttı. Dergi maalesef 4. sayıdan sonra çıkamadı.
Aylık Ufuk Ötesi gazetesinin ağustos 2002�den aralık 2007�ye kadar genel yayın yönetmenliğini yaptı.

Sosyal faaliyetleri

Yayın faaliyetleri haricinde Türk dünyasıyla ilgili sosyal faaliyetlere aktif olarak katıldı. 1989�da kurulan Azerbaycan Türkleriyle Kültür ve Dayanışma Derneğinin kurucuları arasında yer aldı ve derneğin genel sekreterlik görevinde bulundu. Ayrıca bu derneğin yayın organı olan Azerbaycan Türkleri adlı derginin baş redaktörlüğünü yürütttü. Yine 1992�de kurulan Türkmenistan Türkleriyle Dayanışma Derneğinin kurucusu ve ilk genel başkanı oldu (1992-94). 1993�te kurulan Turan Vakfının da kurucuları arasında yer aldı. Bu arada Türkiye Yazarlar Birliği ve İLESAM kuruluşlarına üye kabul edildi. Bir ara Veten Cemiyetince neşredilen Odlar Yurdu gazetesinin Türkiye temsilciliğini yaptı.
2002�de KKTC�yi Tanıtma Komitesini kurdu ve çeşitli faaliyetler yaptı. Başkanlığı halen devam etmektedir.

Ayrıca Basın Birliği Derneği üyeliğinde bulundu. Akçaabat Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneğinin de üyesidir.

Bir çok konferans verdi ve bir çok radyo, televizyon konuşması yaptı.

Katıldığı kurultaylar

Şimdiye dek bir çok kurultaya iştirak etti. Bunlar arasında 1990�da Kayseride yapılan l. Milletlerarası Azerbaycan Kurultayı, 1992�de Bursada yapılan Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni, 20-23 ekim 1994�te İzmirde yapılan 2. Türk Devletleri ve Türk Toplulukları Barış, Dostluk ve İşbirliği Kurultayı, 1994�te Ankarada yapılan 2. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı, 29 mart-1 nisan 2006�da Ceyhanda düzenlenen 1. Ceyhan Sempozyumu, 23-25 mayıs 2006�da Baküde düzenlenen Türkoloji Konferansı, 26 nisan 2007�de Bişkekte düzenlenen Kaşgarlı Mahmut ve Türk Dünyasının Dili, Edebiyatı, Kültürü ve Tarihi Konferansı bulunmaktadır.

Bazı kurultaylara ve ülkelere çağrılmasına rağmen gidemedi (Mesela 1994�te Iraka, 2000�de Almanyadaki Dünya Azerbaycanlıları Kongresine).

1988�de Veten Cemiyeti tarafından Mirza Fetali Ahundzadenin 175. doğum yıldönümü törenlerine davet edildi. 1990, 1993, 1994, 1995, 2006 yıllarında da Azerbaycanı ziyaret ettim. 1988�de Güney Azerbaycana, 2006�da Yunanistana, 2007�de Kırgızistana seyahat etti.

Kazandığı ödüller

Türkiye Milli Kültür Vakfı edebiyat teşvik ödülü (1984) ile Yıldız Teknik Üniversitesi Gençlik Kulübü 2006 fikir ödülü çalışmalarının karşılığında şahsına verildi.

ESERLERİ

1978 yılında, daha üniversitede okurken çağdaş Azerbaycan edebiyatı üzerinde çalışmaya başladı. Şimdiye dek telif, tertip ve tercüme olarak 30�a yakın kitabı neşredilmiştir. Kitapları şunlardır:

I. Telif ve tertip ettiği eserler

1. Çağdaş Azeri Şiiri Antolojisi, Burçak yayınları, İstanbul 1983, XXIII+257 s.

İlk çalışmasıdır. Eser Fethi Gedikliyle birlikte meydana getirilmiştir. Bu kitap çağdaş Azerbaycan edebiyatı hakkında Türkiyede yapılan ilk çalışma olup büyük ilgiyle karşılanmıştır. 1984�te Türkiye Milli Kültür Vakfı tarafından edebiyat teşvik mükâfatına layık görülmüştür.

2. Dost Elinden Gelen Turna (Çağdaş Azerbaycan Hikâyeleri Antolojisi), Acar Reklam yayınları, XL+469 s.

Cumhuriyet Türkiyesinde Azerbaycan hikâyeciliği sahasında yapılan ilk çalışma olduğu için bu da ilk eser gibi geniş alakayla karşılanmıştır.

3. Azerbaycan�ın Sesi, Refik Zekâ Handan, Tanıtım yayınları, İstanbul 1989, 144 s.

Şamil Güvenle birlikte hazırlanmıştır. Azerbaycanlı şair Refik Zekâ Handan�ın seçilmiş şiirlerinden oluşan bir kitaptır.

4. Şehriyar ve Bütün Türkçe Şiirleri, İstanbul 1990 (2. baskı 1991, 433 s.; 3. baskı 1997, Ötüken neşriyattan, 492 s.).

Üç yıl üzerinde çalıştığı ve bizzat İrana giderek araştırdığı Şehriyarın bütün şiirlerini, inceleme, 3.500 kelimelik sözlük ve ayrıntılı bir kaynakçayla birlikte yayımladı. Eser 1991 ağustosunda ikinci, 1997�de Ötüken neşriyattan üçüncü baskısını yaptı.

II. Aktarmaları (Azerbaycan Türkçesinden)

5. Karabağ Hanlığının Tarihi, Ahmet Bey Cavanşir Türkmenistan Türkleriyle Dayanışma Derneği yayınları, İstanbul 1993, 59. s.

Bu eser Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Aralık 1990, 69. sayı, 77-114. sayfada da yayınlanmıştı. 1993�te kitap halinde ikinci baskısı yapıldı. Adından da anlaşılacağı gibi Karabağ hanlığının tarihiyle ilgilidir.

6. Türk Lehçelerinin Karşılaştırmalı Dilbilgisi, Prof. Ferhat Zeynalov, Cem yayınevi, İstanbul 1993, 416 s.

Eser sahasında Türkiyede yayımlanan ilk kitaptır. Büyük ilgi görmüş ve üniversitelerde ders kitabı olarak kabul edilmiştir.

7. Sihirli Ağaç, Ali Samedoğlu, Çocuk Vakfı yayınları, İstanbul 1993, 78. s.

Kitap Ali Samedoğlunun seçilmiş çocuk hikâyelerinden oluşmaktadır.

8. Şuşa Dağlarını Duman Bürüdü, Elçin, Ötüken neşriyat, İstanbul 1994, 320 s. 2. baskı 1997 (aynen).

Kitap ünlü Azerbaycanlı yazar Elçin�in seçilmiş hikâyelerinden oluşmaktadır.

9. Beş Katlı Evin Altıncı Katı, Anar, Ötüken neşriyat, İstanbul 1995, 280 s., 2. baskı 1998 (aynen).

Bu kitap Azerbaycan Yazıcılar Birliği başkanı Anar�ın bir romanıdır.

10. Kıyamet Günü, Yusuf Samedoğlu, Ötüken neşriyat, İstanbul 1995, 272 s.

Bu eser Azerbaycanlı post-modernist romancı Yusuf Samedoğlu�nun meşhur bir romanıdır.

11. Ölüm Hükmü, Elçin, Ötüken neşriyat, 1996, 506 s.

Eser Elçin�in Sovyet devrini irdelediği panoramik bir romanıdır.

12. Kaçak Kerem, Ferman Eyvazlı, Kültür Bakanlığı yayınları, Ankara 1998, 467 s.

Kaçak Kerem isimli tarihî şahsiyetin hayatını anlatan bir romandır.

13. Belli Başlı Dönemleri ve Zirve Şahsiyetleriyle Azerbaycan Edebiyatı, Yaşar Karayev, Ötüken neşriyat, İstanbul 1999, 405 s.

Eserin 128-173, 263-285, 327-343. sayfaları arasındaki üç makale, Dr. Yusuf Gedikli tarafından aktarılmıştır (Toplam 83 sayfa olmakla eserin hemen hemen dörtte biri).

14. Ömürden Sayfalar, Bahtiyar Vahabzade, Ötüken neşriyat, İstanbul 2000, 304 s. (makaleler).

Azerbaycanlı şair ve yazar Bahtiyar Vahabzadenin çeşitli makalelerini içermektedir.

15. Sarı Gelin, Elçin, 1. b., Ötüken neşriyat, İstanbul 2003, 248 s.

Elçin�in seçilmiş hikâyelerinden bir kısmını ihtiva etmektedir.

16. Alban Tarihi, Kalankatlı Moses, Rusça ve İngilizceden Azerbaycan Türkçesine çeviren Prof. Ziya Bünyadov, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Dr. Yusuf Gedikli // Alban Salnamesi, Mhitar Koş, İngilizceden Azerbaycan Türkçesine çeviren Prof. Ziya Bünyadov, Azerbaycan Türkçesinden Türkiye Türkçesine aktaran Dr. Yusuf Gedikli, 1. b., Selenge y., İstanbul 2006, 383 s.

Bugünkü Güney Kafkasya topraklarında yaşayan Alban halkı ve devletinin tarihinden, Hazarlar, Kafkasya Hunları, Eftalit Türklerinden bahseden bir eserdir. Alban Salnamesi ise Güney Kafkasyadan ve Selçuklu tarihinden bahsetmektedir.

III. Arap alfabesinden aktarıp şerh ettiği eserler

17. Çin Türkistan Hatıraları-Şanghay Hatıraları, Ahmet Kemal İlkul, 1. Baskı, Ötüken neşriyat, 1997 (2. baskı 1999, aynen), 448 s.

Talat Paşa tarafından Kaşgara öğretmen olarak gönderilen Ahmet Kemal İlkulun hatıra ve seyahat izlenimlerini anlatan bir eserdir.

18. Asyada Beş Türk, Adil Hikmet Bey, 1. baskı, Ötüken neşriyat, 1998 (2. baskı 1999), 575 s.

Enver Paşa tarafından Rusya ve Çine gönderilen beş Türkten biri olan Adil Hikmet Beyin hatıralarını içeren bu eser, 1928�de Cumhuriyet gazetesinde eski harflerle yayımlanmıştı. Oradan bugünkü alfabeye aktarılmış ve ilk defa kitap halinde basılmıştır.

19. Pontus Meselesi (anonimdir), Şerheden Dr. Yusuf Gedikli, 1. baskı Bilge Karınca yayınları, nisan 2002, 534 s).

Matbuat ve İstihbarat Umum müdürlüğü tarafından bir heyete hazırlatılan kitap, Orta Karadeniz (Samsun, Amasya, Tokat, Sıvas kuzeyi) bölgesinde aslen Türk olan ortodoksların 1918-22 arasındaki isyanlarını anlatır. Son senelerde canlandırılmaya başlanan Pontus meselesi için ibretamiz bilgi ve belgeler ihtiva eder. Esere geniş bir giriş yazılmış ve ortodoks Rum tanınan insanların mühim bir kısmının Türk olduğu isbatlanmıştır.

20. Bekirağa Bölüğünden Türkistana, Bartınlı Muhiddin Bey, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2004, 212 s. (26 belge, 22 resim, 1 harita).

Enver Paşanın yaveri Muhiddin Beyin, Enver Paşanın Türkistandaki harekâtını birinci elden aydınlatan hatıra-seyahat-tarih türündeki eseridir.

21. Doğu Avrupada Türklük, Laszlo Rásonyi, hazırlayan Dr. Yusuf Gedikli, 1. b., Selenge yayınları, İstanbul 2006, 539 s.

IV. Telif eserleri

22. Kıbrıs Meselesi : Nasıl Bir Çözüm?, Hamle yayınları, İstanbul 2002, 128 s.

1997�de yazılmıştır. Kıbrıs meselesi hakkında en uygun çözümün bağımsızlık olduğunu savunmakta ve Türkiyede Kıbrıs hakkındaki tek çözüm teklifini içermektedir.

23. Kıbrısta En Uygun Çözüm Nedir?, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2003, 166 s., 2. b. yine 2003.

Bir üstteki kitabın yeni versiyonudur. Kıbrıs meselesi hakkında en uygun çözümün bağımsızlık olduğunu isbatlamaktadır.

24. �Bulgar Türkçesinden Anadoluya kazınan üç kelime: Cağ, kugar, harani�, Türk Dünyası Araştırmaları, mart-nisan 2004, 149. sayı, 67-90. s.

Adı geçen kelimelerin Türkçe olduğunu ve etimolojisini vermektedir.

25. �Kuman adının kökeni ve anlamı�, Dr. Yusuf Gedikli, Türk Dünyası Araştırmaları, Kasım-Aralık 2004, 153. sayı, 149-180. s. (Azerbaycanda Folklor ve Etnografiya dergisinin 2004 tarihli 3. sayısının 44-67. sayfaları arasında �Kuman-Kıpçaklar kimdir� başlığıyla yayımlandı).

Kuman kavim adı hakkında 250 benedenr beri süregelen tartışmaları sonuçlandıran bir makaledir.

26. Enver Paşa: Nutukları, Makaleleri, Bazı Beyanname ve Mektupları, Dr. Yusuf Gedikli, Ufuk Ötesi yayınları, İstanbul 2005, 255 s. (2. b. 2006, aynen).

Enver Paşayı birinci elden tanıtan ve büyük ilgi gören bir eserdir.

27. Ting-ling, Tiele, Teleüt, Töles, Telengit, Telenggit, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun (Usun), Ti ve sair Türk kavimlerinin etimolojileri yahut kürk hayvanlarının adlarıyla anılan Türk etnonimleri, Türk Dünyası Araştırmaları, Temmuz-Ağustos 2006, 163. sayı, 27-60. s.

Gedikli türkolojide çığır açan bu eseri hakkında şöyle der: �Bu makale ve Kıbrısla ilgili eserim en büyük iki eserimdir.�

28. �Hun Türkçesi üzerine araştırma ve incelemeler 1 : Balamir kelimesinin menşeyi ve manası�, Türk Dünyası Araştırmaları, Kasım-Aralık 2006, 165. sayı, 201-209. s.

Avrupa Hunlarının bilinen ilk hükümdarı Balamir kişi adının etimolojisini açıklamakatdır.

29. �Hun Türkçesi üzerine araştırma ve incelemeler 2 : Karaton şahıs isminin menşeyi ve manası�, Türk Dünyası Araştırmaları, Ocak-Şubat 2007, 166. sayı, 195-202. s.

Avrupa Hunlarının Karaton kişi adının etimolojisini vermektedir.

IV. Kiril alfabesiyle (Azerbaycan Türkçesinde)

28. Şehriyarın Hayatı ve Sanatı (Türkçe Divanı Esasında), basılmış tez özeti (avtoreferatı), Bakü 1995, 24 s. Azerbaycan İlimler Akademisi Nizami adına edebiyat enstitüsü, Rusça ve İngilizce özetli.

Şehriyarın hayatı, sanatı, şiirleri hakkında yaptığı tezinin Azerbaycan Türkçesindeki özetidir. Kiril alfabesiyle neşredilmiştir.

Makaleleri

Ayrıca 200�den fazla makale yazdı. Bu makalelerin yarısı Azerbaycan ve Azerbaycan edebiyatı hakkındadır.

Makaleleri Töre, Türk Edebiyatı, Tanıtım, Türk Yurdu, Türk Dünyası Araştırmaları, Azerbaycan Türkleri, Türk Kültürü, Türk 2000 Postası, Türk Diplomatik, Erciyes, Yedi İklim, Yeni Forum, Çerçeve dergileriyle Hazar, Tercüman, Ortadoğu, Yeni Düşünce, Yeni Şafak, Ufuk Ötesi gazetelerinde yer almıştır.

Bazı makaleleri Rusça ve Azerbaycan Türkçesine çevrilmiştir.

Çalışmalarının önemi

Şu ana değin yaptığı çalışmaları dört ana başlık altında toplamak mümkündür:
1. Azerbaycan edebiyatıyla ilgili ilk şiir (1983), ilk hikâye (1987) antolojisini yayımlamak. Bu sahada Türkiyede 16 kitabı neşredilmiştir. Dolayısıyla Azerbaycan edebiyatını ilk olarak ve geniş mikyasta tanıtmıştır.
2. Yine bir ilk olarak yakın tarihle alakalı yazdığı eserlerde objektif davranmıştır.
3. Ufuk Ötesi genel yayın yönetmeni olduğu 2002 senesinden beri bir çok yeni kavram ve düşünceyi ilk olarak ülke kamu oyuna duyurdu. Mesela alim aydın-arif aydın, laik dış politika, laik dış ticaret politikası, insan kirlenmesi, aktif ve sorumlu vatandaşlık, yerli humanizma, batılı değil batıcı olma, vasal devlet, elitler diktatörlüğü, Türkiyenin bağımsızlığını 1952�de kaybettiği, Avrupa Birliği politikasının hükümet değil devlet politikası olduğu ve bu politikanın 1959�dan beri süregeldiği, Türkiyenin bugünkü dertlerinin 1938-1965 arasında uygulanan kültür politikası olduğu, Menderes, devlet, lider ve sair tabularını yıkmak gibi yeni ve ilk olan kavram ve fikirler vardır.
4. Etimoloji (kelimelerin kökeni) sahasında yaptığı çalışmalar neticesinde MÖ 209, yani bundan 2215 sene önce Çin kaynaklarında bulunan Türkçe kelimelerin Çince tıranskıripsiyonlarını çözdü. Böylece Türkolojinin 250 seneden (1756�dan yani Dögini�nin ilk Türk tarihini yazdığı yıldan) beri süregelen Türkoloji sorunsallarını çözme başarısını gösterdi. Bunların arasında Ting-ling, Tiele, Teleüt, Töles, Telengit, Telenggit, Kil, Kiş, Kemek, Heftalit, Töles, Talış, As, Az, Aors, Wu-sun ~ Usun, Ti, Nizak, Kuman, Balamir, Karaton, Kırgız ve sair bir çok Türk kavim ve şahıs isimlerinin asıllarını ve manalarını halletmek mevcuttur. Bunların her biri Türkolojide birer devrim niteliğindedir.

Kıbrısta En Uygun Çözüm Nedir? (ilkin 1997�de Kurultay gazetesinde neşredildi, 2002, 2003, 2004) ismiyle yazdığı kitapla Kıbrıstaki gerçekleri su üstüne serdi ve devlet dahil hiç bir Türkün bir tane bile çözüm üretemediği bu sahada tek gerçekçi çözümü ortaya koydu.

Çincedeki bazı Hunca tıranskıripsiyonları çözmesi ve Kıbrıs meselesi hakkında Türkiyede ortaya konulan tek çözüm teklifini içeren kitabı, en büyük ve en mühim iki eseridir.

Munky
26-07-07, 09:18
Yüksel Selek ( 1934)
1934 doğumlu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü mezunu. 1972-80 arası İstanbul'un çeşitli liselerinde felsefe öğretmenliği yaptı. 1980 askeri darbesinden sonra görevinden istifa etti. Daha sonra düzeltmenlik, redaktörlük gibi işlerde çalıştı. 1984-1989 arasında politik göçmen olarak Almanya'da yaşadı. 1975-91 arası İlerici Kadınlar Derneği ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi'nde yöneticilik yaptı. 1997'den beri Aydınlık İçin Yurttaş Girişimi'nde ve 17 Ağustos depreminden bu yana Deprem İçin Sivil Koordinasyon'da çalışıyor.

Munky
26-07-07, 09:19
Zurabov Mihail Yuryeviç ( 03.10.1953)
Doğum Tarihi 3 Ekim 1953
Doğum Yeri Leningrad
Milliyeti Rus
Uyruğu Rus
Medeni Durumu Evli 2 Çocuk
Eğitim Durumu S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği (1975)

Önceki Görevleri
1975-1978 : S.Ordjonikidze Moskova Enstitüsü Sibernetik Mühendisliği Bölümünde Asistanlık
1978-1981: VNİİ Asistan
1981-1982: Moskova Montaj Teknik Okulunda Öğretmen.
1983-1988: VN İnşaat Enstitüsünde Montaj Teknolojisileri konusunda araştırmalar
1988-1992: Moskova Montaj Teknolojileri Kuruluşu Başkan Yardımcısı

1992-1998: Maks Sigorta Şirketi Genel Müdürü

Mayıs 1998-Ekim 1988 : Sağlık Bakan Birinci Yardımcısı

Ekim 1998- Mayıs 1999: R.F. Devlet Başkanı Danışmanı

Mayıs 1999- Emekli Fonu Başkanı
Halen Bulunduğu Görev Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı (09.03.2004)

Munky
26-07-07, 09:46
Abdurrahman Şeref ( 1853)- (1925)
Devlet adamı, tarihçi ve Osmanlı Devletinin son vak’anüvisti. 1853'te İstanbul’da doğdu. 1925'te öldü. İlk tahsiline Eyüp mahalle mektebinde başladı. Eyüp Rüşdiyesinde okudu. Bundan sonra 1873’te Mekteb-i Sultaniyi yani Galatasaray Lisesini bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı mektebe umumi tarih hocası oldu. Bu vazifesinden sonra da Mekteb-i Sultanide daha sonra da, Muallim Mektebinde umumi tarih hocalığı yaptı.Daha sonra Mülkiye Mektebine müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Sonra da Darülfünuna devletler tarihi hocası oldu. Pekçok yerde hocalık ve müdürlük vazifeleri yaptıktan sonra, Defter-i Hakani Nezaretine, A’yan meclisi üyeliğine, Maarif Nazırlığına tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak’anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve A’yan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi.

Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekilince yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Salih Paşa istifa edince açıkta kaldı. Kuvay-ı Milliye İstanbul’a gelip A’yan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref’in a’yan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim devresinde, 1923’te İstanbul Milletvekili oldu. Ankara’ya gidip Kızılay’a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul’a döndü. 1925’te öldü. Mezarı Edirnekapı’dadır.
Devlet adamlığından ziyade tarihçiliği ile meşhur olan Abdurrahman Şeref, saliseden balaya kadar bütün rütbeleri kazanmıştı.

ESERLERİ

Fezleke-i Tarihi Düvel-i İslamiye (İslam Devletleri tarih özeti), Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Zübdet-ül-Kısas, Tarih-i Asr-ı Hazır (Yaşadığımız asrın tarihi), Harb-i Hazırın Menşei (Birinci Dünya Harbinin sebeplerine dairdir), Sultan Abdülhamid-i Sani’ye Dair, Tarih Muhasebeleri, Umumi Coğrafya-yı Umrani, İlm-i Ahlak ve İstatistik, Lütfi Tarihi’nin sekizinci cildini hazırlamış ve Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında pekçok makaleleri neşredilmiştir.

Munky
26-07-07, 09:46
Ahmed Davudoğlu
1912 yılında Bulgaristan'ın Şumnu şehrinin Kalaycı köyünde doğdu. İlköğrenim'ini doğduğu köyde , ortaöğrenimini Ekizce'de Medresetü’l-Aliye’de, medrese öğrenimini ise Şumnu'da yaptı. İhtisas için Mısır'a gönderildi (1936). Ezher'deki öğreniminden sonra, bir süre okuduğu Nüvvab Medresesi'ne hoca olarak atandı.

Bulgaristan'da Rus işgali ve komünist yönetimin işbaşına geçmesinden sonra tutuklanarak toplama kamplarına gönderildi (1944). Baraj inşaatında amele olarak çalıştıktan sonra, hastalanması üzerine serbest bırakıldı. Varna'daki Türk Konsolosluğu'na iltica talebiyle başvurdu. Aradan yıllar geçtikten sonra iltica talebi kabul edilerek Türkiye'ye göç etti (1949).

Önce Yedikule Küçükefendi Camii’ne İmam Hatip olarak atandı. Bir süre de gezici vaizlik ve 3 yıl Bursa Orhangazi Müftülüğü yaptı. Bundan sonra İstanbul Fatih Camii Kütüphanesi memurluğuna nakledildi.

Bir süre İmam Hatip Lisesi’nde öğretmenlik yaptıktan sonra, İstanbul Yüksek İslam Enstütüsü'nün açılması üzerine, buraya öğretim üyesi ve müdür yardımcısı olarak tayin edildi (1950). Yüksek İslam Enstitüsü'nde müdürlük de yaptı. 7 Nisan 1983 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

ESERLERİ:
Buluğul-Meram Tercümesi, Selamet Yolları, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Tibyan Tefsisi Tercümesi, Mevkufat Tercümesi, Reddül-Muhtar Tercümesi, Ölüm Daha Güzeldi,
Dini Tamir Davası'nda Din Takripcileri, Kur'an'ı-Kerim Meali

Vasıyeti:
Herşey'den evvel imanınızı korumaya çalışınız! Allah’a iman, bize bahşedilen nimetlerin en büyüğüdür. O öyle baha biçilmez bir pırlantadır ki; kazanılması kolay, fakat muhafazası son derece müşkildir. Çünkü ins ve cin şeytanlarından onun pek çok düşmanları vardır. Bunlar gece gündüz onu sizden çalmak, sizi ondan ebediyen mahrum etmek isterler. Bu sebepledir ki merhum üstadım Adıyamanlı Mustafa Hayri Efendi hazretleri ömrü boyunca iman-ı kamil ile çene kapamayı niyaz etmiş; talebesine ve dostlarına bu hususta vasiyetlerde bulunmuş; dualarını rica etmiştir. Allah rahmetini gani eylesin. Sair esatize-i kiramımızın, aba ve ecdadımızın ümmehat ve ceddadımızın dahi ruhlarını şad, makamlarını cennat-ı aliyat kılsın..
...Şunu hiç bir zaman unutmayın! Peygamber Efendimiz Hazretleri'nin bundan 14 asır evvel haber verdiği kıyamet alametlerinin küçükleri bugün tamamen zuhur etmiştir. Bundan sonra, sıra büyüklerindedir. Bugün vicdan sarsıntısı, iman buhranı o dereceye varmıştır ki, müslüman aileleri içinde dinle alakası olmadığını açık açık ilan edebilen fertlere ve onların bu küstahlığını hazmederek; gençliklerine, çocukluklarına bağışlayabilen ana-babalara her yerde rastlamak mümkündür.

...La Havle vela Kuvvete illa billah! Bu azim cinayetler karşısında insanın kanı donacak gibi oluyor. Müslüman bir ana-baba, evladının küfrüne nasıl razı olur Yarabbi!

...O anneler o babalar ki, çocuklarımız elemsiz kedersiz büyüsünler, yetişsinler diye; gece uykularını terk etmiş, hayatlarını feda kılmışlardır.

...Şimdi ergenlik çağına yetişen çocukları onların gözleri önünde Allah’ı inkar ediyorlar da akıllarınca evlat sevgisi saikasıyla bunu hoş görüyor; gençliklerine bağışlıyorlar. Allah aşkına düşünsünler! Bu yaptıkları sevgi midir, yoksa düşmanlıkların en büyüğü müdür? Dünya'dan imansız giden bu çocukların ahırette yerleri ne olacaktır? Cennet mi cehennem mi? Bunu düşündükleri gün, şüphesiz cevabını bulacak ve evet cehennemdir diyeceklerdir. Öyle ise, neden çocuklarını kurtarmaya çalışmıyorlar, neden ağızlarını bıçak açmıyor? Bunun sebebi, bizzat kendilerinin iman zaafı illetine mübtela olmalarıdır. Gayri müslim memleketlere yaptığımız ihracat meyanında, tonlarca Türk kızının bulunması yine bu sebeptendir. Müslüman anne babalar! Unutmayın, kendinizden mesul olduğunuz gibi evlatlarınızdan da mes’ulsünüz! Ahiret'te müslüman olarak göçmek istiyorsanız, çocuklarınızı da, müslüman yetiştirininiz! Ahirete imansız gidenlerin yeri ebedi cehennem azabıdır. Cehennem azabının dünyadaki basit misali ateştir. Hangi anne baba, yavrusunun ateşte yanmasına tahammül edebilir? Bu mümkün olmadığına göre, şiddet derecesini hayal etmekten bile aciz kaldığımız cehennem ateşinde ebedi yanmalarına nasıl razı oluyorsunuz? Aklı selim sahibi bir insan değil kendisinin veya evladının; düşmanının bile ateşte yanmasına razı olamaz. İşte İslam'da cihad ve bu hikmete mebni meşru kılınmıştır. Küffar, bize dinimizden dolayı düşmandırlar. Halbuki Dinimiz, onlara karşı cihadı emretmekle onlar hakkında en büyük iyiliği emretmiştir. Çünkü cihad, onları da müslüman yaparak ebedi cehennem azabından, kurtulmalarını sağlamak için farz kılınmıştır. Ama küffarın Akıl almaz hamakatları, bu inceliği anlamaya mani'dir.

...Hülasa: ilk vazifemiz imanımızı ve çoluk çocuğumuzun imanlarını temin ve muhafaza olmalıdır. Ondan sonra onun icaplarını birer birer yerine getirmeğe gayret ediniz. Müslüman, kulluk edeceğine Allah’ına söz veren insandır, bu sözü verip de ona kulluk etmeyen yalan söylemiş, hilebazlık etmiş olur ki, karşılığında cezayı hakeder. Çocuklarınıza dinlerini mutlaka öğretin! İbadetlerini yerli yerince bilerek tatbik etsinler! Onları İslam adab ve terbiyesi üzerine yetiştirin! Bu vazifeleriniz, ta çocuk dünyaya geldiği andan başlar ve hayatınız müddetince devam eder. İlk yapacağınız iş, ona bir müslüman adı koymaktır. 5-6 yaşlarına girince namaz'a alıştırın! Kur’an okumayı asla ihmal etmeyin. Zira Kur’an müslümanın herşeyidir. Yediğimiz ve yedirdiğimiz lokmaların haram mı helal mi olduğuna dikkat ediniz! Helale helal, haram'a haram deyin, çünkü bunun aksini iddia, maazallah küfür olur.

...Kız çocukların terbiyesine, tesettürüne hususi İtina gösterin! Kıyamete yakın ‘Giyinmiş Çıplak’ kadınlar zuhur edeceğini Peygamberimiz Efendimiz bundan 14 asır evvel haber vermiştir. Bugün bu mucize aynen zuhur etmiş ve hadis-i şerifin manası herkesçe anlaşılmıştır. Avrupa taklitçiliği çok tehlikeli bir hal almıştır. Buna dikkat edin! Bugün adette, giyimde vesair hususta küffarı taklit moda olmuştur.

...Müslüman bilinen bir çok aileler, Noel Baba, yılbaşı ve salon düğünü gibi şeylerde gayri müslimlerden aşağı kalmıyorlar. Halbuki Peygamber Efendimiz: ‘Her kim bir kavm'e benzerse, o da onlardandır!’ buyurmuşlardır.

...Tedrisat sıralarında, talebeye yaptığım tavsiyeleri burada da tekrarlıyorum. Sakın Ehl-i Sünnet ve Cemaat Yolu'ndan ayrılmasınlar! Zira bu taktirde kendilerine hakkımı helal etmem! Talebe ve diğer ihvan-ı dinime şahsi vasiyetim şudur ki: hayatımda Cenab-ı Hakk'tan benim için hüsnü hatime, mematımda da af ve mağfiret dilesinler, beni hayır duadan unutmasınlar, vefatımı duyanlar cenaze namazıma koşsunlar. Buralarda ölürsem Hz.Eba Eyyubu’l-Ensari (R.A) kabristanına defn olunmamı vasiyet ederim. Cenazemde bid’atlara yer verilmemesini isterim. Varislerim imkan bulurlar da, devrimi yaptırırlarsa memnun olırum. Bütün din kardeşlerim ahiret haklarını bana helal etsinler! Allah cümlesinden razı olsun.

Munky
26-07-07, 09:47
Ahmet Hamdi Akseki ( 1887)- (09.01.1951)
1887’de Akseki’de doğan Akseki, 1915’te İstanbul’da Medresetü’l-Mütehassısin’in Kelm ve Hikmet şubesini bitirdi. Çeşitli medrese ve okullarda öğretmenlik yaptı. 1924’rten 1933’teki Üniversite reformuna kadar Darülfünun’da hadis ve hadis tarihi dersleri verdi. 1939-1947 arasında diyanet işleri başkan vekilliği yaptı. 1947’de Şerefeddin Yaltkaya’nın ölümü üzerine atandığı diyanet işleri başkanlığını ölümüne kadar sürdürdü.

Diyanet işleri başkanı Ahmet Hamdi Akseki 9 Ocak 1951’de Ankara’da öldü.

Akseki halkın dini bilgi ihtiyacını karşılamak amacıyla Dini Dersler (1920, 3 cilt), İslam Dini Fıtridir (1925), İslam Dini (1933) gibi eserler yazdı.

Munky
26-07-07, 09:47
Ahmet Kutsi Tecer ( 04.09.1901)- (23.07.1967)
4 Eylül 1901'de Kudüs'te doğdu. 1929'da İstanbul Darülfünunu Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan ve Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Dairesi üyeliğinde bulunduktan sonra 1942-1946 döneminde milletvekili seçildi. 1949-1951 arasında öğrenci müfettişi olarak Fransa'da bulundu. 1950'de Unesco Merkez Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi. Türkiye'ye döndükten sonra, emekli olduğu 1966 yılına kadar İstanbul'da öğretmenlik yaptı.Tecer edebiyata şiirle başladı.

Şiirleri 1921'den sonra Dergâh ve Milli Mecmua gibi dergilerde çıktı. Daha sonra Varlık, Oluş, Yücel ve Ankara Halkevi'nin çıkardığı, kısa bir süre de kendisinin yönettiği Ülkü gibi dergilerde şiirlerini yayınladı.Şiirlerini 1932'de Şiirler adlı kitabında topladı.Bu kitabın yayınından sonra yazdıkları yalnızca dergilerde kaldı.Şiirlerini hece ölçüsüyle yazdı.Daha sonra başladığı oyun yazarlığında da milli değerlere önem vermiştir. İlk ve en önemli oyunu Köşebaşı'nda Batı'ya özenenleri eleştirir. 1961'de sahnelenen son oyunu Satılık Ev yayımlanmamıştır. Çoğunluğu dergilerde olmak üzere Halk edebiyatı ve folklor konularında çeşitli incelemeleri de vardır. 23 Temmuz 1967'de İstanbul'da öldü.

ESERLERİ Şiir: Şiirler, 1932. İnceleme: Köylü Temsilleri, 1940.

Oyun: Yazılan Bozulmaz, 1947; Köşebaşı, 1948; Köroğlu, 1949; Bir Pazar Günü, 1959; Satılık Ev, 1961.

Munky
26-07-07, 09:47
Akif Dığun ( 1883)
Büyük Çerkes sürgününde (1864), Kafkasya’nın Soçi yöresinden Anadolu'ya sürülen bir Vubıh ailesinin çocuğudur. 1883 yılında Düzce'de doğdu. Mısır'da din öğrenimi gördü. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye'deki "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" tarafından Kafkasya'ya gönderilen aydınlardan biriydi. Kuban yöresindeki Adige köylerinde öğretmenlik yaptı. Kafkasya’da Sovyet iktidarının kurulmasından sonra Türkiye'ye döndü. Düzce'de dini görevlerde bulundu. 1920 yılı başlarında Düzce yöresinde oluşan karşı ihtilâl hareketinde adı geçti.

ESERLERİ

Adige dilinde kaleme almış olduğu şiir ve ilahi denemeleri yayınlanamamıştır. Basılmış tek eseri Adige-Çerkes dilinde kaleme aldığı "Mevlid" (İstanbul 1916) adlı kitabıdır. 1962 yılında Düzce'de ölmüştür.

Munky
26-07-07, 09:48
Askar Akaev ( 10.11.1944)
Askar Akaev, 10 Kasım 1944'te Kemindey Bölgesi'ndeki Kızılbayrak köyünde dünyaya geldi. Babası bir kolhoz işçisidir.
1961 yılında Fdurzemash fabrikasında metal işçisi olarak çalışmaya başladı. 1968'de Leningrad Hassas Mekanik ve Optik Enstitüsü'nden mezun oldu.

1972'den 1973'e kadar Frunze Politeknik Enstitüsü'nde, sonra da Leningrad Hassas Mekanik ve Optik Enstitüsü'nde kıdemli araştırmacı ve öğretmen olarak çalıştı.

Askar Akaev 1976'da Kırgızistan Cumhuriyetinin başşehrine dönüp Politik Enstitüsü'nde kıdemli öğretmen, doçent ve nihayet bölüm başkanı olarak çalıştı.

1986-1987 yıllarında Kırgızistan Komünist Partisi Merkez Komitesi'nin İlim ve Eğitim Müesseseleri Bölümü Başkanı'ydı. 1987'de İlimler Akademisi başkan yardımcılığına ve iki yıl sonra da başkanlığına seçildi. Aynı yıl içinde Askar Akaev S.S.C.B. halk temsilciliğine seçildi.

Askar Akaev bilimsel doktor, profesör, Kırgızistan Cumhuriyeti İlimler Akademisi akademisyeni ve aynı zamanda beynelmilel ilim dünyasında tanınmış bir fizikçidir. Bilgi İşlem Mühendisliği ve kuantum radyofiziğinin problemlerinin çözümüne uzmanlığı ile büyük katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda optik bilgi işlem mühendisliğini geliştirenlerdendir.

1990 yılı Ekim ayında Askar Akaev, Kırgızistan Cumhurbaşkanlığı'na seçildi. Kırgızistan Cumhurbaşkanı olarak 1991 Ağustosu'nda yapılan darbe teşebbüsüne aktif bir şekilde karşı çıktı.

Askar Akaev 12 Ekim 1991'de Kırgızistan'ın millet tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanı oldu.
1993 yılı Mayıs ayında Kırgızistan'ın yeni anayasası kabul edilince Askar Akaev'e olan güven derecesini tespit için bir referandum yapma ihtiyacı doğdu. 1994 Ocak ayında Kırgızistan halkı Kırgızistan Cumhurbaşkanının yetkilerini onayladı.
Askar Akaev, Kırgızistan'ı tarihin en zor döneminde yönetti. Onunla birlikte cumhuriyet bağımsızlığına kavuştu. Dünya cemiyetinin tam üyesi oldu ve onun yaptığı demokratik değişiklikler dünyada anlayışla karşılanarak kabul gördü.

X

Akayev son kez halkına seslendi
CNN Türk 7 Nisan 2005

Akayev'in konuşması parlamentoda da yayınlandı

Kırgızistan'ın devrik lideri Askar Akayev, Kırgız halkına son seslenişinde, her şeyi halkı ve ülkesi için yaptığını söyledi.
Kaydı Moskova’da yapılan ve Meclis’te de yayınlanan Akayev'in konuşması, televizyonda canlı yayınlandı.

Her zaman şiddete karşı olduğunu belirten Askar Akayev, ''özellikle dış güçlerin içimizdeki krize karışmasını istemedim. Son emrim 'ateş etmeyin' oldu. Böylece kan dökülmesini, halk ihtilalinin olmasını engelledim'' dedi.

Halkının kendisini affedeceğini umduğunu da söyleyen Akayev, tüm işleri halkının refahı ve iyiliği için yaptığını savundu.

Kırgızistan’da 24 marttaki yönetim değişikliğini anladığını ve kabul ettiğini ifade eden Akayev, Sovyetler Birliği'nin dağılmasından bu yana geçen sürede Kırgızistan'ın geldiği konum hakkında bilgi verdi.

Sovyetlerin dağılmasının ardından Kırgızistan'ın zor şartlarla karşı karşıya kaldığını dile getiren Akayev, ülkenin doğal kaynakları bulunmadığını, bu nedenle her şeye yeniden başlamak zorunda kaldıklarını söyledi.

İktidarda bulunduğu süre içinde Asya ülkelerinin yanı sıra batılı ülkeler ve uluslararası kuruluşlarla işbirliği yaptıklarını belirten Akayev, özellikle son beş yılda ülkenin ekonomik açıdan ilerlediğini savundu. Kamuda şeffaflık için altyapı oluşturduklarını anlatan Akayev, sosyal ve ekonomik alanlarda atılımlar yapıldığını da ifade etti.

Akayev istifasını halka verdi

Kırgızistan Meclis Başkanı Ömürbek Tekebayev de, meclis olarak amaçlarının devrik lider Askar Akayev'i cezalandırmak değil, ülkede düzen ve istikrarı sağlamak olduğunu söyledi.

Tekebayev, devlet başkanını halkın seçtiğini ve Akayev'in de istifasını halka verdiğini ifade ederek, ''ülkede şu anda devlet başkanı yok. Biz geçici devlet başkanı seçtik, asıl devlet başkanını halk seçecek'' dedi. Tekebayev, bunun gecikmeden olabilmesi için de öncelikle Akayev'in istifasının mecliste onaylanması gerektiğini belirtti.

Munky
26-07-07, 09:48
Aziz Meker ( 1877)- (1941)
Bilim ve toplum adamı, diplomat ve yazar. 1877 yılında Kafkasya’da, bugünkü Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan Biberdkuace köyünde doğdu. Anadili Abazaca ve Adıgeceydi. Köyünde ve Batalpaşinsk (Çerkesk) kasabasında öğrenim gördü. Ailesinin Türkiye'ye hicret ederek Eskişehir yöresinde yerleşmesi üzerine öğrenimini İstanbul'da sürdürdü. Daha sonra Fransa'ya gönderilerek Tarım konusunda yüksek öğrenim gördü. İstanbul'da Halkalı Ziraat Okulu'nda öğretmenlik yaptı (1907).

Kafkas sürgünleri tarafından oluşturulan ve başka yerlerde de şubeler açan "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti", "Şimali Kafkas Cemiyeti", "Kafkasya İstiklal Komitesi", "Türkiye'de Kuzey Kafkasya Siyasi Göçmenleri Komitesi" gibi örgütlerde aktif görevler üstlendi. İdeal arkadaşlarından Hüseyin Tosun (Vubıh) Beyle birlikte "Köylü Bilgi Cemiyeti"nin de kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı (1914) ve bu derneğin yayınlarında rol oynadı. Tüm bu derneklerde konferanslar verdi, broşürler yayınladı.

Birinci Dünya Savaşı sırasında Mareşal Fuad Paşa'nın başkanlığındaki bir Kafkas delegasyonuna dahil olarak Viyana, Berlin, Lozan vb. Avrupa merkezlerinde Kafkasya bağımsızlık davası lehinde görüşmelere katıldı. Bu konuda broşürler ve çeşitli dergi ve gazetelerde yazılar yayınladı. Çeşitli devlet adamlarıyla, Cenevre'de sürgünde yaşamakta olan V. İ. Lenin'le görüştü. Mütareke döneminde yine İsmail Hakkı Berkok, Mustafa Butbay vb. kişilerin de yer aldığı bir kurul içinde Kafkasya'ya gönderilerek Dağıstan-Çeçenistan yörelerinde Kafkasya bağımsızlığı lehinde siyasi çalışmalar yaptı (1920).

Türkiye'ye dönüşünde Anadolu’daki kurtuluş hareketine katıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Sovyet Rusya'ya gönderilen elçilik kurulunda Başkatip olarak görevlendirildi. Moskova'da Lenin, Çiçerin, Stalin ve diğer Sovyet devlet adamlarıyla yapılan politik görüşmelere katıldı (1922). Aynı kurulda görevli bulunan Mehmed Fuad Carım, Tahsin Rüştü ve diğer Kafkasyalı arkadaşlarıyla birlikte, bağımsız bir Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin kurulması ve sürdürülmesi yolundaki çabalara destek verdi. 1923 yılında Ankara’ya dönerek Ziraat Okulu'nda (Fakülte) profesör ve öğretim üyesi, Ziraat Enstitüsü'nde başkanlık, Tarım Bakanlığı'nda müsteşarlık görevlerinde bulundu. Adigece, Abhaz-Abazaca ve Türkçe'den başka Rusça, Fransızca ve Almanca'yı da iyi biliyordu. 1941 yılında Ankara'da öldü.

Profesör Aziz Meker'in, İstanbul'da, İsviçre, Almanya ve başka Avrupa ülkelerinde çıkan birçok gazetede Kafkasya'yı tanıtan ve Kafkas bağımsızlığını savunan makaleleri yayınlanmıştır. Tarım konusundaki eserleri ve bilimsel makalelerinden başka Kafkasya konusunda çeşitli dillerde yayınlanmış broşürleri de bulunmaktadır: "Kafkasya'nın Ahval-i İçtimaiye ve İktisadiyesine Dair Konferans" (İstanbul 1918), "Les Russes en Circassie, 1760-1864" (Ruslar Çerkesya'da 1760-1864, Fransızca, Berne 1919).

Munky
26-07-07, 09:48
Behzat Bilgin ( 1898)- (1973)
1898 Selanik doğdu. Bir süre İzmir Atatürk Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Yeni Asır gazetesinin başyazarıydı.DP lideri Celal Bayar'ın isteğiyle DP listesine girdi. Bayar, Bilgin Ailesini tanıyor, Selanik'ten bu yana çalışmalarını izliyordu. Şevket Bilgin'e mektup yazarak, "Yeni Asır"dan bir aday istedi. Şevket Bilgin, Yeni Asır'ın başında kalacağından Behzat Bilgin uygun görüldü.

Behzat Bilgin, dokuz, on ve onbirinci dönem İzmir Milletvekili seçildi.Bazı kanunların çıkmasında, kendisine Bayar ve Menderes tarafından özel görevler verilmişti. Behzat Bilgin, 1973 yılında vefat etti.

Munky
26-07-07, 09:49
Beşir Ayvazoğlu ( 11.02.1953)
11 Şubat 1953 tarihinde Sivas'ın Zara ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas'ta, yüksek öğrenimini Bursa'da tamamladı. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmeni olarak, TRT'de de uzman olarak çalıştı. Mahalli gazetelerde başladığı gazetecilik hayatını Hergün, Tercüman, Türkiye, Yeni Ufuk ve Zaman gazeteleriyle, haftalık Aksiyon dergisinde yönetici ve köşe yazarı olarak sürdürdü. Hisar, Türk Edebiyatı, Hareket, Dergâh, Kubbealtı Akademi, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye, İzlenim vb. gibi dergilerde çok sayıda makale ve denemesi yayımlandı. Halen TDV İslam Ansiklopedisi Türk Dili ve Edebiyatı Merkez İlim ve Redaksiyon Kurulu Üyesi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nda da repertuvar kurulu üyesidir.


ESERLERi:

GÜLLER KiTABI

Beşir Ayvazoğlu'nun Türk zevk tarihinin çiçeklerle ilgili tarhlarında dolaştığı ve okuyucuyu dolaştırdığı şahane bir eserdir.

AŞK ESTETiĞi

Türk-İslam sanatlarının ardındaki dünya görüşünü anlama çabasından doğan Aşk Estetiği, kendi estetik dünyamıza kendi gözümüzle bakma denemesidir.

YAHYA KEMAL (EVE DÖNEN ADAM)

Yazar bu kitapta, büyük şairin "eve nasıl döndüğünü" ve "evin şiirini" nasıl yazdığını anlatıyor.

TARIK BUĞRA (GÜNEŞ RENGi BiR YIĞIN YAPRAK)

Sanat anlayışının, dilinin ve üslûbunun farklılığı dolayısıyla ister istemez kendi neslinden koparak modaların dışında bir yazarlık macerası yaşayan Tarık Buğra, aslında yalnız bir adamdı, fakat yalnızlığını bereketli bir kaynak haline getirebilmişti. Beşir Ayvazoğlu, elinizdeki kitapta onun bu yazarlık ve yalnızlık macerasını anlatıyor.

GELENEĞiN DiRENiŞi

Bu kitapta, gelenek kavramı, bir kültürün kendisini devam ettirme, değişirken bile kendisi olarak kalma refleksi olarak yorumlanmış ve Türkiye'de, iki yüz yıllık Batılılaşma döneminde, varlığını korumaya çalışırken yaşadığı heyecan verici maceralar anlatılmıştır.

ŞiiRLER

Ayvazoğlu, şiiri, bir davayı anlatma aracı olarak değil, dilin asırlar içinde biriktirerek bünyesinde gizlediği zenginlikleri ve beşeriyi keşfetme çabası olarak görüyor. Yazar diğer şiir kitaplarında yer alan şiirlerin büyük bir kısmını bu kitaplara girmeyen şiirlerle buluşturdu.

DEFTERiMDE 40 SURET

Eskiden, insan için âlem-i sugra, yani küçük âlem derlermiş, ne kadar doğru. Bana sorarsanız, her insan ayrı bir âleme açılan bir kapı; o kapıdan içeri girdikten sonra, labirentlerinde kaybolmak işten bile değil, Freud'ların mroydların başlarına gelen nedir? Sıradan zannettiğimiz insanların bile uçsuz bucaksız iç dünyaları varsa, bilim, sanat ve hareket adamlarının dünyalarının büyüklüğünü varın siz hesap edin. Doğru söylüyorum, onları derinliğine anlamaya çalışmak, galaksiler arası yolculuğa çıkmak gibi bir şey olmalı.

ŞEHiR FOTOĞRAFLARI

Eski şehir fotoğraflarına bakarken, ucundan kıyısından yaşadığımız, fakat anlamaya fırsat bulamadan kaybettiğimiz hayatın dimağımda kalan tadını yeniden yaşıyorum. Bize gelinceye kadar yavaş yavaş incelen ip birdenbire kopmuş, kendimizi alabildiğine farklı bir dünyada buluvermiştik. Asıl kopuşu benim de mensup olduğum neslin yaşadığını söylemek istiyorum. Eskiden usul usul ve kendiliğinden yok olan evlerin buldozorlerle yıkılıp yerlerine bilmem kaçar katlı apartmanların dikildiğini gördük. Radyonun bile lüks sayıldığı evlerden çıkıp borç harç renkli televizyonlar, videolar, bilgisayarlar edinen garip bir nesiliz. Kaçınılmaz bir şeydi bu. Dünya kaç bucakmış öğrendik. Şimdi içinden çıkıp geldiğimiz hayata o kadar uzaklardan bakıyoruz ki! Başka hiç bir nesil bizim yaşadığımız âni değişmeyi yaşamamıştır. Bu, büyük bir şok olduğu kadar, şüphesiz, bulunmaz bir tecrübedir de.

Munky
26-07-07, 09:49
Cemal Nar ( 1955)
1955 yılında Kahramanmaraş/Hartlap'ta doğdu. İlkokulu Şehrinde (1966), İmam Hatip Okulunu Diyarbakır'da (1973), Yüksek İslam Enstitüsü'nü Kayseride bitirdi. (1977). Aynı yılda öğretmen olarak atandı. 1980 yılında Kahramanmaraş İmam Hatip Lisesi'ne atandı ve oradan emekli oldu.(2003.) Kahramanmaraş'ta İslâmî ilimlerde özel çalışmalar yaptı. Öğretmenliği yanında uzun yıllar çeşitli ortamlarda dersler, seminerler, konferanslar ve camilerde va'zlar vererek halk eğitimine katkı sağladı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazılar yayınladı.

İlk kitabı 1994 yılında"Ukde" yayınlarından çıkan "Anılar ve İbretler" dir. Daha sonra aynı yayınevinden 1996 yılında "Bu
sistemden İslama", "İslamlaşma Bilinci", 1997 de "İslam Sancısı", 1998 de "Arş Gölgesi", ve "Tasavvufun Anahtarı" yayınlandı.
Yazarın "Alimin Önderliği", "İlim ve İktidar", "İnançta Arınma", Aydınlanma Yolu Tasavvuf", "Bir Avuç Armağan" isimli kitapları
bitmiş olup baskıya hazırlanmaktadır. Bir gurup arkadaşıyla okuma, yazma ve irşad çalışmalarını
sürdüren yazar evli ve dört çocuk babasıdır.

Munky
26-07-07, 09:50
Dilaver Cebeci ( 1943)
Edebiyatımızda 27 senedenberi Seyyâh-ı Fakîr Evliyâ Çelebi müstear adı ile yer alan ve yeni bir mizahi tarzın öncüsü olan, Dilâver Cebeci 1943 Kelkit doğumludur. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 1970 mezunu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde master ve doktora yaptı. Çeşitli liselerde ve enstitülerde öğretmen olarak çalıştı. Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde öğretim üyesi. Evli, 2 çocuk sahibi. İstanbul'da oturuyor.Çok yönlü bir sanatçı olan Cebeci'nin, Hun Aşkı (Şiir, 1973), Mavi Türkü (Mensure, 1983), Devranname (Mizah, 1984), Şafağa Çekilenler (Şiir, 1984), Büyü (Oyun, 1984), ... Ve Sığınırım İçime (Şiir, 1992), Kandehar Dağlarında Sabah Namazı (Kaset, 1993), Sitâre (Şiir, 1997), Tanzimat ve Türk Ailesi (İlmî Araştırma, 1993), Seyrânnâme (Mizah, 1997) gibi eserleri neşredildi.
xxxxxxxx

Dilaver Cebeci'nin İngilizce biyografisi:

Dilaver Cebeci, who has been known as Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi in literature for twenty seven years,was born in Kelkit, in 1943. He graduated from the Theology Faculty of Ankara University in 1970. He had his Master and Ph.D in İstanbul University, Faculty of Economics. He worked as a teacher in various high schools and institutes. He is still an instructor in Marmara University,Faculty of Theology.He is married and has two children. He lives in İstanbul.As a qualified artist,his works such as Hun Aşkı (Poem,1973), Mavi Türkü (Ballad,1983), Devranname(Humour,1984), Şafağa Çekilenler (Poem,1984) , Büyü (Play,1984)…Ve Sığınırım İçime (Poem,1992) , Kandehar Dağlarında Sabah Namazı (Cassette,1993) , Sitare (Poem,1997) , Tanzimat ve Türk Ailesi (Scientific Research,1993) , Seyranname (Humour,1997) were published.
xxx

ESERLERi:

SEYRANNAME
Evliyâ Çelebi dilimizin ve kültürümüzün mizahla renklenmiş en canlı simasıdır ve 17. yüzyıldan beri güler yüzlü üslûbun timsalidir. O'nun üçyüz yıldır yaktığı meşaleyi Seyyah-ı Fakîr Evliyâ Çelebi de otuz yıldan beridir aktüel hayatımıza tuttuğu ışıkla canlandırmaktadır. Aralarındaki fark Osmanlı ve Cumhuriyet farkıdır. Yoksa bakış tarzı, dili, mantığı ve dünya görüşüyle hemen hemen aynıdır. Otuz yıldan beri Türk toplumunda cereyan eden sosyal, siyasal, ve kültürel hadiseleri farklı bir Osmanlı bakışıyla yorumlayarak mizah edebiyatımıza yeni bir tarz kazandıran Seyyah-ı Fakîr Evliyâ Çelebi, Devrannâme (1986) adlı ilk kitabından sonraki yazdıklarını bir araya getiren Seyrânnâme ile okuyucusunun önüne yeniden geliyor. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandığında büyük alâka gören yeni seyahatnâme parçaları, bu türe ilgi duyanların zevkle okuyabileceği metinlerdir.Bu kitaptaki yazılar, son on yıl içindeki Türk toplumunda vuku bulan çeşitli olayların bir Osmanlı çelebisi gözüyle yapılmış mizâhî ve tasviri yorumudur. Hatta bir dönemin mizâhî belgeleri olarak da nitelendirmek mümkündür. Okurken gülecek, düşünecek ve elinizden bırakamayacaksınız inancındayız.

SİTARE
Sitâre... Dilâver Cebeci'nin bu unutulmaz şiiri için hep birşeyler söylemek gelmiştir içimden. Çünkü onu bir şiir şöleninde, kendi sesinden ilk defa dinlediğim zaman mest olmuş, şâir bir kalbin, beden hücre hücre yaşlansa bile, hiçbir zaman yaşlanmayacağını bir kez daha bütün çarpıcılığı ile hissetmiştim. Maddenin değişik şekillerde hâkimiyetini kurduğu, pek çok insanda görüntü bağımlılığı meydana getirdiği bir çağda, içine sığınan bir şâirin, Kandehar Dağları'nda yeşeren çiçeklerin kokusunu ruhumuza taşıdıktan sonra, bizi göklere, sitâreye götürmesi öylesine güzel ki! Ey okuyucu! Ey şiirin toplar damarı, candamarı! Sitâre'yi damla damla akıt kalbine. Akıt ki kalbin, beyaz bir güvercin gibi kanatlansın şiirin mavi göklerine. Senin de pırıl pırıl bir sitâren olsun karanlıkta ışıldayan! Senin de yaşlanmayan bir kalbin olsun. Cebeci'yi, sitâreyi ve seni bütün ruhumla selamlıyorum.

Munky
26-07-07, 09:50
Emin Semsuğ ( 1900)
1900 yılında, Suriye'nin halen İsrail işgali altında bulunan Golan yöresinde, Mansure köyünde doğdu. Büyük Çerkes, sürgününde (1864) önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye göçetmek zorunda kalan dedesi, Mansure köyünün ileri gelenlerinden biri ve köy muhtarıydı. Babası Semguğ Eyüp’de Trablusgarb'ı (Libya) İtalyan saldırısına karşı savunan Osmanlı güçlerine katılarak orada savaşmıştı (1911).

İlk öğrenimini köyünde ve Kuneytra kasabasında Arapça, orta öğrenimini ise Şam ve Beyrut'da Türkçe olarak yaptı. Beyrut'ta kaldığı iki yıl içinde Fransızca'yı da öğrendi. Daha sonra Fransa'ya giderek "L'ecole National de Grignon" ve "L'ecole des Sciences Politique" de okudu. Genel tarım ve uluslararası siyaset konularında iki diploma aldı. Bu yıllarda, Paris, Berlin, Prag, Varşova gibi Avrupa başkentlerinde bulunan Kafkasya'lı göçmenlerin örgütleri ve yayınlarıyla sürekli ilişki içinde bulundu. Onlarla Arap ülkelerindeki ve Türkiye'deki Kafkas göçmenleri arasında ilişkiler kurulmasında hizmeti geçti. "Kafkasya Dağlıları Halk Partisi" (Narodnaya Partiya Gortsev Kavkaza) adlı örgüt içinde yer ve görevler aldı. Bu çalışmalarını ve ilişkilerini Suriye’ye döndükten sonra da sürdürdü. Bazı idari görevlerde ve Kuneytra Belediye Başkanlığı'nda bulundu. Kuneytra'da kız ve erkek öğrencilerin bir arada öğrenim gördüğü ortaokul düzeyinde bir Çerkes Okulu'nun açılmasını sağladı. Bu okulun ilerde özellikle tarım konusunda bir meslek okulu olarak geliştirilmesini tasarlıyordu. Antakya Reyhaniye'de, Kuneytra'daki Hışniye ve Adnaniye köylerinde de bu okulun şubelerinin açılması için çalıştı. Suriye'deki Çerkes göçmenlerini sömürgeci Fransız yönetiminin etkilerinden biraz olsun uzaklaştırmak, memurluk ve askerlik yerine tarım ve ticaret alanlarına yöneltmek gayesiyle 1937 yılında yerel sermayeyle "Şirketiccevlan-etticariyye" adlı şirketin kurulmasını sağladı.

Kuneytra'da Çerkesce-Fransızca-Arapça-Türkçe olarak yayınlanan "Marg" (1928-31) gazetesinin yayınında emeği geçti ve bu gazetede yazılar ve şiirler de yazdı. Adigece, Fransızca, Arapça ve Türkçe'yi çok iyi bilir, boş zamanlarında armonik çalarak Çerkesce ağıtlar okumaktan hoşlanırdı. Edebi ve sosyal yönleri yanında son derece mütevazı bir kişiliğe de sahipti. Herkesin derdini dinler ve çare arardı. Suriye'deki Çerkes göçmenlerinin sosyo-politik ve kültürel gelişmesine önemli katkıları olan bir kişidir. Bunun yanında Çerkes ve Dürzi halkları arasında meydana gelen anlaşmazlıklar ve çatışmaların yatıştırılmasında da olumlu katkıları olmuştu. 1952 yılında öldü.

ESERLERİ

Eserlerinden bazıları: "Elifba Şerkesiyye" (Çerkes Alfabesi), "Eş'ar Şerkesiyye" (Çerkes Şiirleri), "Tarih-i Şerakise minzulkadim ve haddel asrel hadis" (Geçmişten Günümüze Kadar Çerkes Tarihi), "Eşşerakise fı hurubihim dıdal kayasera" (Çerkeslerin Çar'lara Karşı Savaşları, Humus 1948), "Medhal ile tarih-i Şerakise" (Çerkes Tarihine Giriş. Ölümünden sonra 1980'li yıllarda yayınlanmıştır.)

Munky
26-07-07, 11:56
Eşref Üren ( 1897)
İstanbul 1897 doğumlu olan Eşref Üren, Bursa Ziraat Mektebi'ni bitirdikten sonra Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi ve burada önce İbrahim Çallı'nın daha sonra da Hikmet Onat'ın öğrencisi oldu. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Paris'e giderek Andre Lhote atölyesinde çalıştı. Paris'ten döndükten sonra Erzurum ve Sivas'ta resim öğretmenliği yaptı. 1940'lı yıllardan sonra Ankara'ya yerleşti. Ankara'da Cebeci ve Kurtuluş semtlerinin resimlerini çizdi. Türkiye'de ve yurtdışında birçok kişisel sergi açtı ve ödüller kazandı.

Genellikle açık hava ressamı olarak tanınan Eşref Üren, birçok yayınlarda çıkan yazılarıyla ve halkla kurduğu iletişim sayesinde sanat konuları üzerinde düşünmeye özendirme çabalarında bulundu. 1960'lı yıllar sonunda "lirik soyutlamalar" içeren çalışmalara yönelmesine rağmen, yaşamı boyunca "doğa sanatçısı" olarak tanınmıştır. Duygulu, şiirsel peyzaj resminin ustaları arasında görülen ressam, esnek, yumuşak ve uyumlu çizgi ve renk uygulayıcısıdır. Eşref Üren 1984 yılında Ankara'da ölmüştür.

Munky
26-07-07, 11:56
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1618.jpg
Faruk Nafiz Çamlıbel ( 1898)- (1973)
1898 yılında İstanbul'da doğdu. Bir süre Tıp Fakültesi'nde okudu. Ankara ve İstanbul'da liselerde ve öğretmen okullarında çalıştı. İstanbul'dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra bir süre Yassıada'da tutuklu kaldı. 1973 yılında öldü.

ESERLERİ
Başlıca şiir kitapları arasında; Şarkın Sultanları, Gönülden Gönüle, Dinle Neyden, Çoban Çeşmesi, Suda Halkalar, Bir Ömür Böyle Geçti, Akarsu, Heyecan ve Sükûn, Zindan Duvarları, Han Duvarları sayılabilir.

Munky
26-07-07, 11:57
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/63.jpg
Fikret Ünlü ( 1943)
KARGARA - 1943, Ali, Feride - Gazi Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümü - Az İngilizce - Eğitimci - Öğretmen, Konya Milli Eğitim Müdür Yardımcısı, Beden Terbiyesi Genel Müdürü, Başbakan Başdanışmanı - SHP Kurucu Üyesi - XX nci Dönem Karaman Milletvekili - Devlet Bakanı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
26-07-07, 11:57
Göktürk Mehmet Uytun ( 27.09.1935)
27 Eylül 1935 tarihinde Tunceli�nin Çemişgezek ilçesinde doğan Uytun, Balıkesir Necatibey Eğitim Enstitüsü�nü 1957 yılında bitirmişti. Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra Talim Terbiye Kurulu�nda uzman (1964- 74), okul müdürü (1974-1979), Başbakanlık Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü�nde Personel ve Eğitim Şube Müdürü (1980-1990) görevlerinde bulunmuştu. Son görev yaptığı yerden emekli oldu. Emeklilikten sonra Ankara�da eşiyle birlikte bir çocuk yuvası kurup yöneten Uytun, hayata çocuk gözüyle bakan bir yapıya sahipti.2001 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Önemli kitaplar
Göktürk Mehmet Uytun�un edebiyatın değişik türlerinde ama ağırlıklı olarak çocuk edebiyatına yönelik kitapları vardı. İşte Mehmet Uytun�un ardından kalan şiir kitapları:
Okul Şiirleri (1960), Yıllardan sonra (1964), Bir Yağmur Sonrası (1969), Sanadır Şarkılarım (1974), Türkiyem (1976), Kader (1994); Diğer Eserleri: Boş Yuva (1964), Vatan Sağolsun (1964), Kaplumbağa ile Kurbağa (1967), Öksüz Ali (1967), Resimli Malazgirt Şiirleri Antolojisi (1971), Ayşecik ve Minik Kuş (1974), Kır Gezisi (1991), Osman Gazi�nin Rüyası (1991), Zeynep Öğretmen (1991), Arif Nihat Asya (1993), Tekerlemeler (1993), Çocuk ve Tabiat (1993), Şiirimizde Çocuk (1994),Göynük ve Akşemseddin (1993), Şiirimizde Öğretmen (1996), Şiirimizde Bayrak (1996), Şiirimizde Çevre (1996), At Hırsızları (1997)


HAKKINDA YAZILANLAR

Çocuk yüreği durdu
Mehmet Nuri Yardım
Türkiye 10 Temmuz 2001

Ölüm mutlak ve herkes için muhakkak. Ne var ki, toplumu için çırpınan, iz bırakan ve eser veren yazarların ölümü daha acı oluyor. Son kaybımız çocuk edebiyatımızın günümüz temsilcilerinden Göktürk Mehmet Uytun oldu. Yakalandığı amansız hastalığa 66 yaşında yenik düşerek bizlere veda eden Uytun, Ankara Gazi Hastanesi�nde bir kaç aydan beri tedavi görüyordu.

Bir milli ses
Göktürk Mehmet Uytun, oldukça bâkir olan çocuk edebiyatı alanında eserler verdi. İlk yazısı Elazığ gazetesinde, ilk şiiri 1957�de Toprak dergisinde yer aldı. Yazı çalışmalarını Toprak, Orkun, Türk Yurdu, Serdengeçti, büyük Doğu, Hareket, sahipliğini yaptığı Çemişgezek, Tohum, Türk Edebiyatı, Doğuş Edebiyat, Diyanet, Güneysu ile bunların dışındaki 70 cıvarındaki dergide yayınladı. Oldukça üretken bir kimliğe sahip olan Uytun, Çocuk Gazetesi�ni çıkardı, Şeker Çocuk dergisinin de ilk sayılarını yayına hazırladı. Bunların dışındaki şiir ve yazıları 60 civarındaki gazetede yer aldı. 1973�te Son Havadis gazetesinin, 1981�de Gülpınar dergisinin, 1984�te Türkiye Şairler ve Şiirseverler Derneği�nin, 1986�da Eskişehir Valiliği�nin, 1978�de Kandil Çocuk dergisinin, 1989�da İLESAM ve Keçiören Polikiliniği gazetesinin yarışmalarında çeşitli ödüller kazandı.

Göktürk Mehmet Uytun, çocuk yazarlarının Ankara ayağını temsil ediyordu. Başkentteki çocuk edebiyatına yüreğini adayan şair ve yazarlarla birlikte Çocuk Edebiyatçıları Birliği�ni kurmuştu. Bu birliğin kurucuları arasında Mahir Adıbeş, Rıfkı Kaymaz, Erbay Kücet, Fahrettin Bozdağ, Asuman Bozdağ, Yılmaz Erdoğan, Zeki Gürel ve Üzeyir Gündüz de bulunuyordu. Uytun, bu topluluğun ağabeyi konumundaydı. Topluluk her ne kadar basın yayın organlarının lakayt tutumu ile adını duyuramadıysa da adı geçen her yazar ve şair ferdî çalışmalarla çocuk edebiyatımızın zenginleşmesine katkıda bulundular ve yeni ürünlerle renklenmesine büyük bir gayret gösterdiler.

Uytun ve Sayın; iki fikir işçisi
Ayhan Katırcıkara
Türkiye 6 Temmuz 2001

Göktürk Mehmet Uytun prostat kanserine yenildi. 66 yaşında hayata gözlerini kapadı bu şairimiz, yazarımız. Gazi Hastanesi�nde tedavi görüyordu bir kaç aydır. Hastalık bütün vücudu kaplamış meğer. Hacıbayram�da kılındı cenaze namazı.
Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları, yeğeni Ankara Milletvekili Cihan Paçacı, çok sayıda gönüldaşı ve ülküdaşı vardı sanatçının cenazesinde. Mütevazı biriydi. Sağ�ın ve merkezin her türlü yayın organında yazdı, şiirini aktardı. Siyasi görüşü de öyleydi. Çemişgezekli Göktürk Mehmet Uytun öğretmendi. Müdürlük yaptı. Meteorolojiden emekli olunca çocuk yuvası kurdu. Kendini çocuklara verdi eşi Yıldız Uytun Çay Hanımla birlikte. Okul şiirlerinde ve çocuk dramasında başarılıydı. Bir Yağmur Sonrası, Sanadır Şarkılarım, Türkiyem, Vatan Sağ Olsun aklıma gelen kitapları. Mekanı cennet olsun.

Munky
26-07-07, 11:57
Hakkı Tarık Us ( 1889)
1889�da Gördes�de doğdu.Hakkı Tarık, kardeşi Mehmet Asım ile Ahmet Emin Yalman�ın 1917�de çıkarttıkları Vakit gazetesindeki yazıları ve Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul�dan Anadolu�ya silah ve mühimmat kaçıran gizli örgüt �Mim Mim Grubu�ndaki çalışmalarıyla tanınmıştı. Hakkı Tarık, İstanbul Hukuk Mektebi�nde okuduktan sonra Tanin, Tercüman-ı Hakikat ve Tasvir-i Efkar gazetelerinde yazmaya başladı. Bir süre liselerde hukuk ve edebiyat öğretmenliği yaptı. 1923-1939 yıllarında Giresun milletvekili olan Us, Matbuat Cemiyeti ve Basın Birliği�nin kurucuları arasında yer aldı. İlk Osmanlı Meclis-i Mebusanı�nın tutanaklarını Meclis-i Mebusan 1877 (1940-1954, 2 cilt) adlı kitapta toplayan Us, Namık Kemal�in Kanije Muhasarası ve Nabizade Nazım�ın Kara Bibik kitaplarını sadeleştirerek yeniden yayımlamıştı. Hakkı Tarık�ın Vakit gazetesi, pek çok gazeteci, edebiyatçı ve politakacı için okul işlevi görmüştü. Elindeki kitap ve süreli yayın koleksiyonuyla Beyazıt�ta Hakkı Tarık Us Kütüphanesi kuruldu.

Kütüphanesi Kültür Bakanlığı'na Bağlı Beyazıt Devlet Kütüphanesi içerisindedir. Kitap ve Dergilerinin kotalağu Selahattin Öztürk hazırlanmaktadır.

Vakit gazetesi sahiplerinden Hakkı Tarık Us, tedavi gördüğü Gureba Hastanesinde 21 Ekim 1956 tarihinde öldü.

Munky
26-07-07, 11:57
Halit Şengül ( 1946)- (08.01.1981)
Halit ŞENGÜL 1946 yılında Kerkük�ün mücadeleci sarıkahya mahallesinde çiniçiler sokağında dünyaya geldi. İlk okulu Ali hikmet
gece okulunda orta okulu ise Musalla okulunda bitirdi. Musalla okulunda çağımızın en büyük şairi ve Irak Türkmenlerinin milli
mücadele sembolu olan rahmetli Mehmet İZZET HATTAT�ın öğrencisiydi ve daha sonra Eğitim Enistütüsünü bitirdi. Öğretmen olarak Türkmen olmayan köylere tain edildi O tarihlerde Türkmenlerin kendi yerlerinde görev almaları imkansızdı. Rahmetli ŞENGÜL derdi ki (BİR GÜN OLURDA TÜRKMEN YAVRULARINI KENDİ YURDUNDA OKUTAYIM) işte bu arzuyu ne yazıkki mezara götürdü ........Şehit ŞENGÜL şair eğitimci hemde siyaset adamıydı, Rahmetli ŞENGÜL ahlaklı ağırbaşlı alçak gönüllü
yardım sever milletine ve davasına cani gönülden bağlıydı. Daha orta okul çağında iken Kerkük�ün diğer okullarındaki milliyetci
öğrencileri toplayıp milli geziler düzenlerdi. 1970 yılında Kerkük korya yakasında MİLLİYETCİ TÜRKMENLER TOPLULUĞUNU kurdu. 1980 yılında ise ŞENGÜL saddam gücleri tarafından tutuklandı sorgulamada cok işkence gördü ancak hic kimseyi ele vermedi teşkilatı kendi kurduğunda arkadaşları ile ant etmiştir kim tutuklanırsa diğer arkadaşlarını ele vermesin diye. Şehidimiz bu andını yerine canı pahasına getirmiştir. Buna göre rahmetli Mehmet İZZET HATTAT şengül den beni sormuşlar bana bağlı olduğunu inkar etmiştir kendini ipe verip en az 100 kişiyi kurtarmıştır. Mücadeleci ŞENGÜL her zaman derdi ki (BEN BU YOLDA ÖLECEĞİMİ BİLİYORUM ) ŞENGÜL hiç bir zaman hesaplar peşinde olmadı milliti icin ölmeyi arzu etti. ŞENGÜL idam
edilmeden üç ay önce arkadaşlarının zoru ile evlenmeye kara vermiş ve bir TÜRKMEN kizı ile nişanlanmıştır, ne yazık ki evlenme arzusu gönlünde kaldı.

MEN GİTTİM ANAM KALDI
ODUMA YANAN KALDI
NE DÜNYADA HAYIR GÖRDÜM
NE BİR NİŞANAM KALDI.

08.01.1981 tarihinde zalim baas rejimi tarafından idam edilip hakkın rahmetine kavuşmuştur. Adı HALİT zaten hatıralarımızda HALİT kalacak RUHU ŞAD MEKANI CENNET OLSUN.

Munky
26-07-07, 11:58
Hasan İzzet Zeynel Çardağlı ( 1934)
Hasan İzzet Zeynel Çardağlı
/öğretmen/yazar/
1934 yılında Kerkük'e bağlı Çardağlı köyünde doğdu . 1953-1954 Öğrenim yılında Bağdat İlköğretim Okulundan mezun olmuş. 1972-1973 yılında Şam Üniversitesi Hukuk fakültesinden lisans diplomasını almış, 29 yıl öğretmenlikten sonra emekliye ayrılmıştır. Yazarımız Hasan İzzet Çardağlı, yazıya ilk kez Arapça olarak başlamıştır. 1956 yılında (El- Mualimul Cadit, EI-Aklam, EI-Turas Sabi, Kardeşlik, Birlik Sesi, Yurt, Irak, Kulu Şey, Kerkük, Afak, Beşir) ve başka gazete ve dergilerde sayısız yazılar yazmıştır.

Munky
26-07-07, 11:58
Hatice Bilen Buğra ( 1951)
1951'de Adapazarı'nda doğdu. İlk, orta ve liseyi aynı kentte, yüksek öğrenimini İstanbul'da tamamladı. Bir süre öğretmenlik yaptı. Daha sonra Tarık Buğra'yla evlendi

ESERLERi:

AYIN UYSAL IŞIĞI

Hatice Bilen'in bu hikâyeleri her kesimden kadınlarımızın meselelerini başarıyla anlatıyor.

AYNADAKİ BOŞLUK

Tanıtım Yazıları: Bir kasaba çevresindeki insanların aile ilişkilerini, iç dünyalarındaki çarpıklıklarını güzel türkçesi ve akıcı üslubuyla el almakta.

UMURSANMAYAN KADINLAR

Tanıtım Yazıları: Umursanmayan Kadınlar, adından da anlaşılacağı gibi, kadınları konu alan öykülerden oluşuyor. Kırsal kesimde ya da kentte Umursanmayan Kadınlar'ın topluma, toplumun da onlara bakışı yirmi öyküde ele alınıyor. Günümüzde kadın; en canlı, en sıcak tartışma konularından biri. Çalışan, üreten, seven, paylaşan, ya da yaşamı olduğu gibi kabul eden bir varlık olarak sürekli gündemde. Hatice Bilen de eğitim ve yaşam düzeyleri farklı her kesimden birçok kadının öyküsünü yazdı

Munky
26-07-07, 11:59
Hikmet Onat ( 1882)
1882 yılında İstanbul'da doğan Hikmet Onat, ilk öğreniminden sonra, Heybeliada Deniz Harp Okulu'nu 1903 yılında bitirdi. Bahriye'den ayrılarak İstanbul Sanayi-i Nefise Mektebi'ne girdi. 1910 yılında mezun olup, resim üzerine açılan bir yarışmaya katılarak Paris Güzel Sanatlar Akademisi'nde Fernaed Cormon Atölyesi'nde dört yıl çalıştı. I. Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine yurda döndü ve Nişantaşı *********si'nde öğretmenlik yapmaya başladı.

Öğretmenliğine Güzel Sanatlar Akademisi'nde de devam eden Hikmet Onat, 1922 yılında Güzel Sanatlar Cemiyeti'ne kurucu üye olarak katıldı. Hikmet Onat, ilk dönemlerinde İstanbul'un deniz ve kır görünümlerini renk ve ışık parlaklığıyla canlandıran resimleriyle tanındı. Eserleri Resim ve Heykel Müzesi ile özel koleksiyonlarda bulunan sanatçının başlıca yapıtları şunlardır: "Kandilli Sırtlarından", "Siperde Mektup Okuyan Askerler", "Savaşa Giderken Veda", "Kabataş'tan Manzara", "Dikiş Diken Kadın", "Derede Sandal", "Salacak", "Topkapı Sarayı", "Kıyıda Gemi" vb.
Xxxxxx

Munky
26-07-07, 11:59
Hüseyin Goncagül ( 1955)
Üsküdar 1955 doğumludur.
Okul yıllarında tiyatroyla tanıştı.1970�de Devlet Tiyatroları oyunculuk sınavını kazanarak 3 yıl özellikle çocuk oyunlarında çeşitli roller aldı.
Zamanın Kültür bakanı Talat Sait Halman ilk kez Devlet Tiyatroları bünyesinde Çocuk Oyunları birimi açarak sınavla oyuncu alıyordu.

O yıllar İstanbul İ.H.O.İmam Hatip okulu Lise 1.sınıf öğrencisiydi.Yatılı okuduğu o senelerde zaten arkadaşlarla sınıfta ve gece etüdlerinde hayatı tiyatroydu.

İki fakülte bitiren Goncagül,Temel Eğitim öğretmenliği ve İngilizce öğretmenliği dallarında 13 sene çeşitli okullarda hizmet etti.

Öğretmenlik yıllarında da okullarda kurduğu Drama Club�larda öğrencilere tiyatro çalışmaları yaparken bir yandan da dışarda çeşitli sahne etkinliklerinde yer almayı ihmal etmedi...

90�lı yıllardan sonra özel radyo ve televizyonların açılmasıyla birlikte 93 senesinde bir yıl radyo program ve sunuculuğundan sonra 94�ün Kasımında girdiği Kanal 7�de �Halk Meclisi�, �İstanbul Bülteni�, �İstanbul Kazan Ben Kepçe�, �Sahuru Beklerken�, �Goncagül�ün Kepçesi�, �Tatil Eğlencesi�, �Aileler Yarışıyor� ve �Teneffüs� adlı çeşitli stüdyo ve aktüel programlar hazırlayıp sundu...

Son üç yıldır yurtdışında gurbetçilerimize, özellikle çocuk programları yapmak üzere başta Almanya,Fransa,İsviçre,Hollanda ve Avusturya gibi çeşitli Avrupa ülkelerine seyahat etmekte..
97 Ekiminden beri de haftalık gezi ve anı yazılarını Milli Gazetede �Goncagülle Seyahat� başlığıyla yazmakta.

Halen moral FM radyosunda canlı şov programı yapan Goncagül�ün Osmanlının 700.yıl anısına 1999 başında çıkardığı bir müzik albümü ve klibi var.
Hüseyin Goncagül evli ve iki çocuk babası...

Munky
26-07-07, 11:59
Hüseyin Özbek ( 1952)
1952 yılında Kastamonu Araç Yukarı Yazı Köyü�nde doğdu. Çorum Öğretmen Okulu�nu, Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü�nü bitirdi. Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. Serbest avukat olarak çalışmakta Yeni Hayat, Ufuk Ötesi dergilerinde yazmaktadır.

Eserleri

Türk Kalesi Yıkılırken
Hüseyin Özbek
Toplumsal Dönüşüm Yayınları İstanbul 2004

Eser Türk Kalesi Yıkılırken Hüseyin Özbek�in Yeni Hayat ve Ufuk Ötesi dergilerinde yayınlanan yazılarından oluşmaktadır. Esere ismini veren yazı Mekke�de bulunan Ecyad Kalesi�nin Suud yönetimi tarafından yıkılması üzerine yazılmıştır.
x
İNGİLİZCE NİNNİLERLE
Uyutayım Seni
Büyüteyim Seni
Eğiteyim Seni
Kum Saati Yayınları
İstanbul 2007

15 Eylül 2006 tarihli Yeniçağ Gazetesi�nin haberine göre, Çukurova Üniversitesi Dış İlişkiler Birimi Başkanı Prof. Dr. Erbuğ Keskin�in geliştirdiği �Ninni İle Dil Eğitimi Projesi� iyle bebekler uykuları gelince ninnileri CD�lerden başka bir dilde dinleyerek, önce yabancı dil öğreneceklermiş. Yabancı dil kavramını beşikte geliştirmek amaçlı çalışmaya Kıbrıs Rum kesiminin de ortak olduğu, AB�nin 320.000 Euro ile projeyi desteklediği belirtiliyor.

İlginç habere devam edelim: � Prof. Dr. Erbuğ Keskin Türkiye�nin diğer ülkeler gibi AB fonlarına parasal katkı sağlamasına rağmen, havuzda biriken fonlardan proje yetersizliği nedeniyle yeterince yararlanamadığını, birim bünyesinde yapılan çalışmalarla bu sorunu aşmaya çalıştıklarını söyledi. Keskin projedeki amacın, yabancı dil öğretmekten ziyade bu kavramı beşikten itibaren geliştirmek olduğunu, bu nedenle çalışmanın olumlu sonuçlar vereceğine inandığını belirtti.

Proje koordinatörü Dr. Figen Yılmaz ise AB� nin �Lingua-(Dil Öğrenimi ve Öğretimi)� programı kapsamında hazırladıkları projede amaçlarının ninniler sayesinde bebekler ve küçük çocukların yabancı dillerle tanıştırılması olduğunu söyledi. AB Komisyonuna sunulan 139 proje arasında ilk etapta �tam teklif� hakkını kazanan 30 proje arasında yer alan ve ardından �en iyi ilk 8 �arasına giren çalışmaya İngiltere, Danimarka, Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, Çek Cumhuriyeti ve Romanya� nın ortak olduğunu ifade etti.

Proje kapsamında, çalışmalara ortak ülkelerin ninnilerinin derleneceğini ve veri tabanı oluşturulacağını ifade eden Yılmaz �Bunun yanı sıra bir de web sayfası hazırlayacağız. Bu proje, çocuklarda yabancı dil kavramının erken başlamasını sağlayacağı gibi yetişkinleri de dil öğrenmeye teşvik edecek� dedi.�

Bilimsel araştırmalar bebeğin doğumdan önce ana karnındaki gelişme süreciyle birlikte kişiliğinin, kimliğinin, psikolojik, psişik yapısının da şekillendiğini ortaya koymuştur. Ana- babanın genetik özelliklerinin, kişilik yapılarının yanında, doğum öncesi süreçte ananın beslenmesinden, aile içi, çevresel, toplumsal yaşantısına kadar pek çok nedenin bebeğin kişilik oluşumunu etkilediği belirtilmektedir.

Bebeğin bu süreçteki kişilik oluşumunu; ana baba arasındaki sevgi, kavga, iletişim, yaşanılan çevre, mevsim, toplumsal ortamın belli oranda etkileyeceğini araştırmacılar doğrulamaktadır. Konuşulan dil, dinlenen müzik, karşılıklı konuşmalarda sese yansıyan söz titreşimleri, yine ana karnındaki bebenin ruhsal oluşumunun etkenleridir. Doğum öncesinde anayı fiziksel, duyusal, ruhsal olarak tanıyan bebek, dünyaya geliş sonrası süreçte ten kokusu, ter kokusu, beden sıcaklığı, ses özelliği, psikolojik boyutuyla ana algılamasını geliştirir.

Anaya özgü sevgi yüklü ninniler kulaktan beyne, bilinçaltına uzanır. Bebek ana dilinin büyülü titreşimini, ana sütünün doyumsuz hazzını, öz dilinin unutulmayacak kimyasını süt kokan hücrelerine, beynine, bilinçaltına nakşeder. Büyüdüğünde ana dilini konuşurken, dinlerken, bir sözün, bilinçaltındaki bir sesin tetiklemesiyle, saf özgürlüğün, masumiyetin altın çağına, ninni yıllarına, iç dünyasında doyumsuz yolculuklara çıkabilir. Bebe kulağının bir kez duyduğu söz, sonraki dönemde hiç kullanılmayıp unutulsa bile, yıllar sonra dile gelmesiyle, o sözün ilk olarak beynimize, belleğimize nakşedildiği dönem ayrıntılarıyla gözümüzde canlanıverir. Bazen bir ses, bir koku, bir esinti, bir ezgi, yaşadığınız anla çocukluk dönemleriniz arasında hayali cihan değer gelgitlere yol açabilir.

Kişiliğin mayasını oluşturan ana dilin yanında, yaşanılan coğrafyayı vatan yapan gizemli ruh, ülkenin doğasının, havasının , suyunun, kısacası bize özgü her şeyin sihirli kimyası da bu süreçte yavruya geçer.

Milletiyle ortay paydayı oluşturan aidiyet duygusu, ulusal kodlar da yukarıda anlatılan süreçte gelişir. Ana babadan geçen genetik özelliklerin yanında kişiliğin gelişim sürecinde yukarıda bahsettiğimiz etkileşim çevresel ve toplumsal boyutta sürerek sonuçta bireysel ve toplumsal özellikleriyle kişilik tamamlanmış olur.

Yukarıda anlatılan süreç doğal seyrinde sürmüşse, kişi çok uzun bir süre ailesinden, çevresinden, ulusundan ülkesinden ayrı düşse bile; derin bilinçaltına kazınan esas kişiliği, ulusal aidiyet duygusu asla kaybolmaz, en ufak bir etkenle ortaya çıkıverir.

Nasıl mı ? Ünlü Kazak Türk�ü, düşünür, şair Muhtar ŞAHANOV ile Kırgız Türk�ü yazar Cengiz AYTMATOV �un söyleşilerinden oluşan �ŞAFAK SANCISI� ndan bir alıntı yapalım:

�ŞAHANOV: İnsanoğlu dünyaya geldiği andan sağını solunu tanıyıp ayaklarını sağlam basacağı ana kadar onu eğiten de eleştirerek doğru istikamete yönlendiren de ortamdır.

Kızılkum Çölünde deve dikeni denen bir bitki var. Bu bitki kavurucu sıcaklarda bile yemyeşil renkte, kökünü kırk kulaç derinliklere, toprağın altına saldığı gibi çölleri süsler.Tam tersine kanbak ise- kökü toprağın yüzeyinde olduğu için- esen rüzgarın, göçen kumun istikametinde yuvarlanmaya devam eder. Köklülük ( soyluluk )ile köksüzlüğün farkı işte bu kadar

AYTMATOV: İnsanlar da aynen bu misalde olduğu gibi. Tanrıdan gelecek kuşaklara devedikeninin derin köklerinin kaderini vermesini, yolu, yönü belirsiz kanbak�ın anlamsız hayatından uzak etmesini dileyelim. Kanbak gibiler toplum için her zaman tehlikelidir.

Halk arasında, düşmana tutsak düşen çocuk hakkında bir efsane anlatılırdı. Aradan uzun yıllar geçer, çocuk büyür, bu arada doğduğu yeri ( göbek kanının damladığı yeri) ana babasını, tek kelimeyle özünü unutmaya başlar. Kendi benliğinden sıyrılarak yabancı ülkenin her şeyini özümser. Aklını ve iradesini kullanarak tutsak olduğu ülkenin yöneticiliğine yükselir. Günlerden bir gün, doğduğu köyden gelen kervan ata yurdun toprağında yetişen bir deste jusanı ( hoş kokulu kara iklim şartlarında bozkırda yetişen bir bitki ) yaşlı yöneticiye sunar. Jusanı kokladığı anda gözünün önüne çocukluk yılları ve kırlarda lale topladığı günlerin tatlı anıları gelir. Gönlünün derinliklerine gömdüğü anıları canlanır, gözyaşlarını tutamaz. Artık onu hiçbir kuvvet durduramazdı. Çoğu insanın hayalini süsleyen tahtını anında terk eder. Devlete, servete dönüp bakmadan atına atladığı gibi ata yurduna doğru dörtnal sürer.�

Prof. Dr. Keskin� in projesi, bebeğin kişiliğinin, kimliğinin oluşma çağlarında, henüz konuşamadığı, ama her şeyi algıladığı bir dönemde kişisel ve ulusal özelliklerinin oluşmasına insanlık dışı bir müdahaledir. Ana dilinin sıcaklığıyla benliğine sinecek, belleğine yerleşecek ve içselleşecek bir algı bütünlüğü yerine, kişilik parçalanmasına yol açacak, insanlık dışı, bilim dışı, ülke ve ulusuyla kültürel ve duyusal paydayı yok edecek bir cinayet girişimidir.

Genetik özelliklerine, ulusal kimyasına, bilinçaltına yapılacak bu insanlık dışı müdahale sonucu en başta ailesine, ulusuna karşı yakınlık duygusu kaybolmuş çağdaş mankurtlar yaratılacaktır. Ana diliyle birlikte şırınga edilen yabancı dilin zehirli karışımı ortaya çağdaş Robinsonların gönüllü köleleleri Çağdaş Cumalar çıkaracaktır.

Prof. Dr. Erbuğ�un projesiyle yabancı ninni ve yabancı müzikle uyutulacak Türk bebeleri yabancı dil mi öğrenecekler; yoksa Ashabi Kehf� misali ebedi uykuya mı yatırılacaklar ? Bir diğer söylemle Türk olarak uykuya yatıp İngiliz olarak mı uyanacaklar ? Adları Ayşe, Fatma, Hasan, Hüseyin, ruhları, kişilikleri George, Susanna, Angela, Michael� a dönüşmüş; karnında yattığı, sütün emdiği anasına, atasına, İngilizce ninniden nasiplenmemiş birkaç yaş büyük kardeşine tamamen yabancılaşmış yaratıklar mı ortaya çıkacak?

Nevropsikoloğlar İnsan bilinçaltının inanılmaz bir hızla gürültü, ritim ve saldırgan sesleri benimsediğini belirtiyorlar. Bu tür uyku seanslarıyla, bebeğe verilecek hipno seslerle, tamamen yabancılaşmış kişilikler oluşturulmak amaçlanmaktadır.

Cengiz Aytmatov�un GÜN OLUR ASRA BEDEL romanında;� savaş tutsaklarının kafasına geçirilen yaş deve derisinin sıcağın etkisiyle giderek daralıp, beyne yapılan baskı sonucu tutsağın ilini, obasını,boyunu, kişiliğini, kimliğini unutması ve mankurt haline gelen kölenin efendisine ölesiye hizmeti� anlatılıyordu.

Çağdaş mankurtlaştırmada deve derisine gerek kalmadığı anlaşılıyor. Deve derisinin yerini �Sömürge İngilizcesi� alıyor !

Osman Nuri Koçtürk SESSİZ SAVAŞ adlı eserinde 1960� lı yılların Irak�ında tanık olduğu bir olay anlatır: �Halk sinemada İngiliz filmi izlemektedir. Filmin bir sahnesinde İngiliz Ulusal Marşı söylenmektedir. İstisnasız tüm seyirciler emir almışçasına hep birden ayağa kalkarlar ve marşı sonuna kadar esas duruşta dinlerler !� Manda idaresi altında tuttuğu Irak�tan resmen çekildikten yıllar sonra bile, dilini ve kültürünü şırıngalayarak oluşturduğu kölelik ruhunun yaşaması İngiliz emperyalizminin başarısıdır.

Yabancı orduların fiili işgalinde bulunmayan ülkemizde, ABD ve AB�nin ekonomik, finansal, kültürel işgalini ebedileştirecek, İngilizce ninnilerle büyüyen gönüllü kölelerin yetiştirilmesine sıranın geldiği anlaşılıyor.

Analarımızın ninnileri ulusumuzun geçmişten geleceğe süren tarihsel yolculuğunun her türlü birikiminin bilinçaltımıza saklanan, bizi millet yapan değerler toplamıydı. Ulusal bilincimizi oluşturan, Yemen�den Tuna�ya, Kafkasya�dan Cezayir�e salınan gönül coğrafyamızın, iç zenginliğimizin, hüznümüzün, sevincimizin, kaygımızın, umudumuzun bileşkesiydi ninnilerimiz. Yine ninnilerimiz allı gelinliğini, kendince en mahrem şeyleri, doğan çocuklarının ilk zıbınlarını, soraklarını, askere giden oğlun göyneğini, hanesinden telli duvaklı gelin çıkardığı kızının saçını saklayan anamızın çeyiz sandığıydı.

İngilizce ninnilerle yok edilmek istenenin bir ulusun toplumsal hafızası ve geleceği olduğu unutulmamalıdır.
9 Aralık 2006
Av.Hüseyin Özbek

1)Cengiz AYTMATOV:GÜN OLUR ASRA BEDEL-CEM Yayınevi
2)C. AYTMATOV - M. ŞAHANOV: ŞAFAK SANCISI-DA Yayınları
3)O. Nuri KOÇTÜRK: SESSİZ SAVAŞ

Munky
26-07-07, 12:00
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2490.jpg
Hüseyin Hilmi Işık ( 1911)- (26.10.2001)
1911 de Eyüp Sultan da doğdu. İlk öğrenimini Eyüp Sultan Reşadiye Numune Okulu nda yaparak birincilikle bitirdi. Halıcıoğlu Askeri Lisesi giriş imtihanlarını pekiyi alarak kazandı. 1929 da Askeri Liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesi ne girerek askeri eczacı oldu. Gülhane Hastanesi nde bir senelik stajını birincilikle bitirip üsteğmen olarak Askeri Tıbbiye Okulu na müzakereci tayin edildi. Bu sırada Kimya Fakültesi ne kaydolarak, yüksek matematikçi Von Mises den, mekanik profesörü Prager den, fizikçi Dem Ber den, teknik kimyayı Goss dan okudu. Kimya Profesörü Arnd ın yanında çalıştı. Takdirlerini kazandı.

Arnd ın yanında 6 ay travay yapıp Penylciyan - Nitromethan - Methyl esteri cisminin sentezini yaptı ve formülünü keşfetti. Dünyada ilk olan bu başarılı çalışması İngilizce olarak Fen Fakültesi Dergisi nde ve Almanya da çıkan (Zentral Blatt) kimya kitabının 1937 tarih 2519 sayısında Hüseyin Hilmi Işık isminde yazılıdır.

Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1-1 sayılı Türkiye nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. O sene Türkiye de ilk ve tek kimya yüksek mühendisi olduğu günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askeri kimya sınıfına geçirildi. Ankara da Mamak ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada 11 sene kaldı. Auver Fabrikası Genel Direktörü Mer Zbached ve kimya doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu.
1947 de Bursa Askeri Lisesi nde kimya öğretmeni, sonra eğitim müdürü oldu. Burada ve sonra Kuleli ve Erzincan Askeri Liseleri nde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirmiştir. Kıdemli albayken 1960 yılında emekli olmuştur.
Sonra Vefa, Çağaloğlu, Bakırköy Sanat Enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik, kimya öğretmenlikleri yapmıştır. Hayatı boyunca siyasete hiç karışmamıştır.

Çeşitli din, fen, tarih ve kültürel yayınları vardır. Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça dillerini çok iyi bilirdi.
Bir kızı, bir oğlu olup, Damadı Enver Ören ve torunu A. Mücahid Ören dir. Rahmetli oğlundan Ferruh Işık isminde bir torunu daha vardır. Muhterem eşi hayattadır.

Hüseyin Hilmi Işık hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmiştir.
Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuştur. 26 10 2001 günü vefat etmiştir. Yüce Allah tan kendisine rahmet ve geride kalanlara başsağlığı dileriz.

HAKKINDA YAZILANLAR

Allah rahmet eylesin
Türkiye 27 Ekim 2001

Zamanımızın büyük mütefekkiri, binlerce seveninin dua ve gözyaşlarıyla defnedildi.

Eyüp Sultan Camii, dün tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşadı. Cenaze namazını Beylerbeyi Camii eski imamlarından Mustafa Güneş kıldırdı. Törene damadı ve İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören, torunu Ferruh Işık, aile fertleri, milletvekilleri, çok sayıda işadamı, belediye başkanları, sanatçılar, gazeteciler ve Türkiye�nin dört bir yanından gelen binlerce seveni katıldı.

Oğlunun yanına defnedildi
Cenaze namazını müteakip merhum Hüseyin Hilmi Işık�ın naaşı omuzlara alınarak cami avlusunda medfun bulunan Eyyub el Ensari Hazretlerinin türbesinin önüne getirildi. Ruhuna fatihalar okunduktan sonra omuzlara alınarak Eyüp Sultan Mezarlığı�ndaki aile kabristanına getirilen merhum Hüseyin Hilmi Işık�ın naaşı bir süre önce vefat eden oğlu Ahmet Işık�ın yanına defnedildi.

Allah rahmet eylesin
İSTANBUL- Büyük mütefekkir, Gazetemizin sahibi ve İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Enver Ören�in kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık ahirete irtihal etti.Türkiye�nin ilk kimya yüksek mühendisi, eczacı, emekli öğretmen albay olan merhum Hüseyin Hilmi Işık�ın naaşı dün Eyüp Sultan Camii�nde ikindiyi müteakip kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan�daki aile kabristanına defnedildi.
Türkiye Gazetesi Hastanesi�nde tedavi gördüğü sırada 90 yaşında ebediyete intikal eden merhum Hüseyin Hilmi Işık�ın naaşı buradan alınarak Eyüp Sultan Camii�ne getirildi.Türkiye�nin dört bir tarafından gelerek cami avlusu ve Eyüp Meydanı�nı tıklım tıklım dolduran sevenleri tarafından karşılanan merhum Hüseyin Hilmi Işık�ın naaşı cenaze aracından alınarak adeta parmaklar üzerinde musalla taşına kadar taşındı.

Eyüp�te tarihi kalabalık
Ona karşı son görevlerini yerine getirmek için Eyüp Sultan Camii�ne akın eden sevenleri Eyüp�te bayram namazını aratmayacak şekilde izdiham meydana getirdiler. İkindi namazını müteakip Beylerbeyi Camii eski imamlarından Mustafa Güneş tarafından kıldırılan cenaze namazının ardından Merhumun naaşı eller üstünde Cami avlusunda medfun bulunan Sahabe-i Kiram�dan Eba Eyyüb El Ensari Hazretlerinin türbesinin önüne getirildi. Burada imamın, �Merhum için hüsnü şehadette bulunur musunuz?� sorusuna cemaat hep birlikte, �Bulunuruz� dediler. İmamın , �Hakkınızı helal ettiniz mi?� sözü üzerine de üç kez, �Helal ettik� dediler. Merhumun ruhuna hep birlikte dua edilirken en önde bulunan Dr. Enver Ören�in gözyaşlarını tutamadığı görüldü. Ruhuna fatihalar okunduktan sonra merhum Işık�ın naaşı eller değil adeta parmakların ucunda Eyüp Sultan Kabristanı�ndaki aile mezarlığına götürülerek bir süre önce vefat eden oğlu Abdülhakim Işık�ın yanına defnedildi.

Kimler katıldı?
Cenaze namazına damadı ve İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr Enver Ören, torunu Ferruh Işık, diğer aile fertleri; ünlü işadamları Ulusoy Holding Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Ulusoy, Erdem Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erdem ve Yönetim Kurulu Üyesi Nezih Erdem, milletvekilleri Ali Coşkun, Celal Adan,İsmail Kahraman, DYP İl Başkanı Süleyman Soylu, Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç, Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu, Bayrampaşa Belediye Başkanı Hüseyin Bürge, sanatçılar, gazeteciler ve Türkiye�nin dört bir yanından gelen binlerce seveni katıldı.

İlk Kimya Yüksek Mühendisimiz
1911�de İstanbul Eyüpsultan�da doğan Işık, ilk öğrenimini Eyüp Sultan Reşadiye Numune Okulu�nda yaparak birincilikle bitirdi. Halıcıoğlu Askeri Lisesi giriş imtihanlarını pekiyi dereceyle kazandı. 1929�da askerî liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesine girerek askerî eczacı oldu. Gülhane Hastahanesi�nde bir senelik stajını birincilikle bitirip üsteğmen olarak Askerî Tıbbiye Okulu�na müzakereci tayin edildi. Bu arada Kimya Fakültesi�ne kaydolarak, yüksek matematikçi Von Mises�den mekanik profesörü Prager�den, fizikçi Dem Ber�den, teknik kimyacı Goss�dan ders aldı. Kimya profesörü Arnd�ın yanında çalıştı, takdirlerini kazandı.
Arnd�ın yanında 6 ay travay yapıp Phenyciyan-Nitromethan-Methyl esteri cisminin sentezini yaptı ve formülünü keşfetti. Dünyada ilk olan bu başarılı çalışması İngilizce olarak fen fakültesi dergisinde ve Almanya�da çıkan (Zentral Blatt) kimya kitabının 1937 tarih 2519 sayısında Hüseyin Hilmi Işık isminde yazılıdır.

Hüseyin Hilmi Işık 1936 senesi sonunda 1/1 sayılı Türkiye�nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. O sene Türkiye�de ilk ve tek yüksek kimya mühendisi olduğu günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askerî kimya sınıfına geçirildi. Ankara Mamak�ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada 11 sene kaldı. Auver Fabrikası Genel Direktörü Mer Zbached ve kimya doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu.
1947�de Bursa Askerî Lisesi�nde kimya öğretmeni, sonra öğretim müdürü oldu. Burada ve sonra Kuleli, Erzincan askerî liselerinde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirmiştir. Kıdemli albay iken 1960 yılında emekli olmuştur.
Sonra İstanbul�da Vefa, Cağaloğlu, Bakırköy sanat enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik, kimya öğretmenlikleri yapmıştır. Hayatı boyunca siyasete hiç karışmamıştır.

Çeşitli din, fen, tarihî ve kültürel yayınları vardır. Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça dillerini çok iyi bilirdi.
Bir kızı, bir oğlu olup, oğlu 7 ay önce Hakk�ın rahmetine kavuşmuştur. Damadı Enver Ören ve torunu Mücahit Ören�dir. Rahmetli oğlundan Ferruh Işık isminde bir torunu daha vardır. Muhterem eşi hayattadır.

Hüseyin Hilmi Işık hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmiştir.
Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuştur. Yüce Allah�tan kendisine rahmet geride kalanlara başsağlığı dileriz.

Xxxxxxxxxxx

Bir yıldız daha kaydı
Zaman 27 Ekim 2001

Ülkemizin sevilen simalarından Hüseyin Hilmi Işık, kalp yetmezliği sonucu 90 yaşında hayatını kaybetti. Bir yıldır kalp yetmezliği çeken ve son 6 aydır durumu ağırlaşan Işık, dün Eyüp Sultan Camii'nde ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Eyüp Sultan Camii avlusunu cenaze namazından önce dolduran binlerce seveni, Hüseyin Hilmi Işık için dua etti. Cenaze namazından sonra Işık'ın naaşı eller üzerinde Eyüp Sultan Türbesi'nin önüne kadar getirildi. Burada yapılan duayı müteakip cemaatten merhum için helallik istendi. Tabut, cemaatin elleri üzerinde mezarlığa taşınarak toprağa verildi.
Hüseyin Hilmi Işık'ın damadı İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören'in cenaze töreninde bitkin olduğu ve ayakta güçlükle durduğu gözlendi. Törene, Kültür eski Bakanı İsmail Kahraman, AK PARTİ Genel Başkan Yardımcısı Ali Coşkun, Erdem Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erdem, Yılmaz Ulusoy, DYP İstanbul İl Başkanı Süleyman Soylu, DYP Milletvekili Celal Adan gibi isimler de katıldı.

Işık hakkında ne dediler?
Cenazeye katılanlar, merhum Hüseyin Hilmi Işık hakkında şunları söylediler:

Ali Coşkun:
Ülkede milli ve manevi değerlerin bozulduğu imani esasların tehlike altında olduğu bir dönemde büyük gayretler sarf eden bir zatın cenazesinde bulunuyoruz. İslami hayatın müdafii ve yeniden öğretilmesinde örnek bir öğretmen ve önemli bir insandı. Yetiştirdiği talebelerin de onun bu örnek kişiliğini devam ettireceğine inanıyorum.

İsmail Kahraman:
Alim zatın ebediyete irtihali dolayısıyla üzüntümüz büyük. Çok zor şartlarda insanımızın gelişmesi için gayretler vermiştir. Kendisi rahmetli olan böyle zatlar ceset olarak aramızdan ayrılırlar; ama eserleriyle ebediyete kadar yaşarlar.

Hüseyin Hilmi Işık kimdir?
1911 yılında Eyüp'te doğdu. İlköğrenimini Eyüp Sultan Reşadiye Numune Okulu'nda yaptıktan sonra Halıcıoğlu Askeri Lisesi'ne girdi. Liseyi 1929' da bitiren Işık, eczacılık fakültesine girerek askeri eczacı oldu. Gülhane'deki stajını bitirmesinin ardından teğmen olan Işık, Albaylık rütbesine kadar yükseldi.

1947 yılında Bursa Askeri Lisesi'nde kimya öğretmeni, sonra müdür oldu. Burada ve daha sonra görev aldığı Erzincan askeri lisesinde yüzlerce subay yetiştirdi. Kıdemli albay iken 1960 yılında emekli oldu. Emekliliğinden sonra da eğitimden kopmayan Işık, Vefa, Cağaloğlu, Bakırköy sanat enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik, kimya öğretmenliği yaptı. Hayatı boyunca siyasetten uzak kalan ve dîn, fen, tarih ile kültürel alanlarda yayınları olan Işık, Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsca dillerini biliyordu. Oğlu yedi ay önce vefat eden Işık'ın kızı İhlas Holding Başkanı Dr. Enver Ören'le evli. H. Hilmi Işık, hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etti. Ülkeye faydalı binlerce öğrenci yetişmesine önderlik etti.

Xxxxxxx

Hüseyin Hilmi Işık vefat etti
Yeni Şafak 27 Ekim 2001
Son devrin büyük alimlerinden Hüseyin Hilmi Işık önceki gece vefat etti. Kimya yüksek mühendisi, eczacı, emekli öğretmen albay olan merhum Hüseyin Hilmi Işık'ın naaşı Eyüp Sultan Camii'nde ikindiyi müteakip kılınan cenaze namazının ardından Eyüp'teki aile kabristanına defnedildi.

Cenaze namazı dolayısıyla dün ikindi vakti Eyüp Sultan Camii bayram ve cuma namazlarından daha kalabalıktı. Cami avlusu ve Eyüp Meydanı tıklım tıklım dolduran sevenleri ona karşı son görevini yerine getirdiler. Cenaze namazını Beylerbeyi Camii eski imamlarından Mustafa Güneş kıldırdı.

Enver Ören'in acı günü
Cenaze namazına damadı ve İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Enver Ören, torunu Ferruh Işık, diğer aile fertleri, ünlü işadamları Ulusoy Holding Yönetim Kurulu Başkanı Yılmaz Ulusoy, Erdem Holding Yönetim Kurulu Başkanı Zeynel Abidin Erdem ve Yönetim Kurulu Üyesi Nezih Erdem, milletvekilleri Ali Coşkun, Celal Adan, İsmail Kahraman, DYP İl Başkanı Süleyman Soylu, Eyüp Belediye Başkanı Ahmet Genç, Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu, Bayrampaşa Belediye Başkanı Hüseyin Bürge, sanatçılar, gazeteciler ve Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce talebesi katıldı.

Cenaze namazını müteakip merhum Hüseyin Hilmi Işık'ın naaşı eller üstünde cami avlusunda medfun bulunan Sahabe-i Kiram'dan Eba Eyyüp el Ensari Hazretlerinin türbesinin önüne getirildi. Burada imamın, "Hocamız için hüsnü şehadette bulunur musunuz?" sorusuna cemaat hep birlikte, "Bulunuruz" dediler. İmamın, "Hakkınızı helal ettiniz mi?" sözü üzerinede üç kez, "Helal ettik" dediler.

Merhumun ruhuna için hep birlikte dua edilirken en önde bulunan Dr. Enver Ören'in gözyaşlarının tutamadığı görüldü. Ruhuna fatihalar okunduktan sonra merhum Işık'ın naaşı eller üstünde Eyüp Sultan kabristanındaki aile mezarlığına götürülerek bir süre önce vefat eden oğlu Abdulhakim Işık'ın yanına defnedildi.

İLME VAKFEDİLEN BİR ÖMÜR
Kimya yüksek mühendisi ve eczacı, emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık, 1911'de Eyüp Sultan'da doğdu. Işık, ilk öğrenimini Eyüp Sultan Reşadiye Numune Okulu'nda yaparak birincilikle bitirdi. Halıcıoğlu Askeri Lisesi giriş imtihanlarını pekiyi alarak kazanan Işık, 1929'da Askeri Liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesi'ne girerek askeri eczacı olan Işık daha sonra Gülhane Hastanesi'nde bir senelik stajını birincilikle bitirip üsteğmen olarak Askeri Tıbbiye Okulu'na müzakereci tayin edildi. Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1-1 sayılı Türkiye'nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk ve tek kimya yüksek mühendisi olduğu günlük gazetelerde yazıldı. 1947'de Bursa Askeri Lisesi'nde kimya öğretmeni, sonra eğitim müdürü oldu. Burada ve sonra Kuleli ve Erzincan Askeri Liseleri'nde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirdi. Kıdemli albayken 1960 yılında emekli oldu. Sonra Vefa, Çağaloğlu, Bakırköy Sanat Enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik, kimya öğretmenlikleri yaptır.

Hayatı boyunca siyasete hiç karışmayan Işık'ın çeşitli konularda (din, fen, tarih ve kültürel) yayınları bulunuyor. Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça'yı çok iyi bilen Işık iki çocuk babasıydı. Muhterem eşi hayatta olan Işık'ın, oğlu Ahmet Işık 7 ay önce vefat etmişti. Kızı ise İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Enver Ören ile evli. Hüseyin Hilmi Işık hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmişti.

Hüseyin Hilmi Işık vefat etti
Milli Gazete 27 Ekim 2001

Büyük mütefekkir ve İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Enver Ören'in kayınpederi Hüseyin Hilmi Işık ahirete irtihal etti.
Türkiye'nin ilk kimya yüksek mühendisi, eczacı, emekli öğretmen albay olan merhum Hüseyin Hilmi Işık'ın naaşı Eyüp Sultan Camii'nde ikindiye müteakip kılınan cenaze namazının ardından Eyüp Sultan'daki aile kabristanına defnedildi.
Türkiye Gazetesi Hastanesi'nde tedavi gördüğü sırada 90 yaşında ebediyete irtihal eden merhum Hüseyin Hilmi Işık'ın naaşı buradan alınarak Eyüp Sultan Camii'ne getirildi.Türkiye'nin dört bir tarafından gelerek camii avlusu ve Eyüp Meydanı'nı dolduran sevenleri tarafından karşılandı.

İkindi namazını müteakip Beylerbeyi Camii eski imamlarından Mustafa Güneş tarafından kıldırılan cenaze namazının ardından merhumun naaşı eller üstünde cami avlusunda medfun bulunan Sahabe-i Kiram'dan Eba Eyyüb El Ensari Hazretleri'nin türbesinin önüne getirildi.

Ruhuna fatihalar okunduktan sonra merhum Işık'ın naaşı Eyüp Sultan Kabristanı'ndaki aile mezarlığına götürülerek bir süre önce vefat eden oğlu Abdulhakim Işık'ın yanına defnedildi.

HÜSEYİN HİLMİ IŞIK KİMDİR ?
Kimya yüksek mühendisi ve eczacı, emekli öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık, 1911'de Eyüp Sultan'da doğdu.
İlk öğrenimini Eyüp Sultan Reşadiye Numune Okulu'nda yaparak birincilikle bitirdi. Halıcıoğlu Askeri Lisesi giriş imtihanlarını pekiyi alarak kazandı. 1929'da Askeri Liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesi'ne girerek askeri eczacı oldu. Gülhane Hastanesi'nde bir senelik stajını birincilikle bitirip üsteğmen olarak Askeri Tıbbiye Okulu'na müzakereci tayin edildi. Bu sırada Kimya Fakültesi'ne kaydolarak, yüksek matematikçi Von Mises'den, mekanik profesörü Prager'den, fizikçi Dem Ber'den, teknik kimyayı Goss'dan okudu. Kimya Profesörü Arnd'ın yanında çalıştı. Takdirlerini kazandı.

Arnd'ın yanında 6 ay travay yapıp Penylciyan - Nitromethan - Methyl esteri cisminin sentezini yaptı ve formülünü keşfetti. Dünyada ilk olan bu başarılı çalışması İngilizce olarak Fen Fakültesi Dergisi'nde ve Almanya'da çıkan (Zentral Blatt) kimya kitabının 1937 tarih 2519 sayısında Hüseyin Hilmi Işık isminde yazılıdır.

Hüseyin Hilmi Işık, 1936 senesi sonunda 1-1 sayılı Türkiye'nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. O sene Türkiye'de ilk ve tek kimya yüksek mühendisi olduğu günlük gazetelerde yazıldı. Bu başarısından dolayı askeri kimya sınıfına geçirildi. Ankara'da Mamak'ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada 11 sene kaldı. Auver Fabrikası Genel Direktörü Mer Zbached ve kimya doktoru Goldstein ve optik mütehassısı Neumann ile yıllarca çalıştı. Onlardan Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu.
1947'de Bursa Askeri Lisesi'nde kimya öğretmeni, sonra eğitim müdürü oldu. Burada ve sonra Kuleli ve Erzincan Askeri Liseleri'nde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirmiştir. Kıdemli albayken 1960 yılında emekli olmuştur.
Sonra Vefa, Çağaloğlu, Bakırköy Sanat Enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik, kimya öğretmenlikleri yapmıştır. Hayatı boyunca siyasete hiç karışmamıştır.

Çeşitli din, fen, tarih ve kültürel yayınları vardır. Almanca, Fransızca, Arapça ve Farsça dillerini çok iyi bilirdi.
Bir kızı, bir oğlu olup, oğlu 7 ay önce Hakk'ın rahmtine kavuşmuştur. Damadı Enver Ören ve torunu A. Mücahid Ören'dir. Rahmetli oğlundan Ferruh Işık isminde bir torunu daha vardır. Muhterem eşi hayattadır.

Hüseyin Hilmi Işık hayatı boyunca insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlak sahibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmiştir.
Yetiştirdiği binlerce öğrencisi ülkeye hep faydalı hizmetlerde bulunmuştur. (İHA)
Xxxxxxxxxxxxx

Sadık Albayrak
Milli Gazete 30 10 2001

Not: Hüseyin Hilmi Işık: Mekânı cennet olsun!.. O da Abdülhakim Aravasî ve diğer evliyaullah'ın yolunda, iki cihan serverine kavuşmakta, çok acele etti!.. 90 yıllık ömründe, Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat yolundan ayrılmadı, hem de bir "asker" olarak!.. Sevenlerine, dost ve akrabasına baş sağlığı diliyorum!

Munky
26-07-07, 12:00
İhsan Kurt ( 1956)
Şair, Yazar ve Eğitimci İhsan Kurt:

Yozgat ili Akdağmadeni ilçesinde doğdu. 1.1. 1956 (Tashih: 1.1.1953). İlk ve orta öğrenimimi doğduğu ilçede tamamladı. İlk nesir yazısı OrtaDoğu Gazetesi�nde, şiirleri ise Millet ve Hergün Gazeteleri, Çağdaş Genç Şairler ve Şiirleri Antolojisi�nde yayınlandı. Sivas Eğitim Enstitüsü�nü (1976), Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesini (1981) bitirdi. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü�nde �Eğitimde Psikolojik Hizmetler� alanında Yüksek Lisans yapdı (1989). Hazırlamış olduğu Bilim Uzmanlığı Tezi �Türk Atasözlerine Psikolojik Bir Yaklaşım� adı altında Kültür Bakanlığı tarafından yayınlandı.

İhsan Kurt yazılarını, şiirlerini Pusat, Millî Eğitim ve Kültür, Zafer, Erciyes, Millî Kültür, Kültür ve Sanat, Yeni Düşünce, Türk Kültürü, Türk Edebiyatı, Konevî, Bizim Ocak, Bizim Dergâh, Sabır, Dolunay, Dergâh, Birliğe Çağrı, Akdağmadeni�nin Sesi, Bozok, Çağdaş Eğitim, Diyanet Çocuk, MEB. Din Öğretimi, Millî Eğitim, Yitik Düşler, Yozgat Divanı, Kaınca, Karınca Çocuk gibi dergilerde yayınladı.

Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nun çıkardığı üç ciltlik �Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi� adındaki ansiklopedinin 2.cildine �Aile ve Atasözleri� konusunda bir madde yazdı.

Millî Eğitim Bakanlığı Yozgat Akdağmadeni ilçesi Kuşlukaçağı Köyü öğretmen vekilliği (1973), Yaylalık Köyü ilkokulu öğretmen vekilliği (1974), Erzurum Karayazı Temel Eğitim Yatılı Bölge Okulu öğretmenliği (1976-1977)yaptı. Yedek Subay olarak 18 ay süren askerlik görevinden (1977-1979) sonra Tokat ili Artova ilçesi Alpudere Köyü ilkokulu öğretmenliği (1980-1983), Keskin ilçesi Haydardede Köyü İlkokulu öğretmenliği (1983), Keskin ilçesi Yenialibudak Köyü İlkokulu müdür yetkili öğretmenliği (1983-1987), Ankara İli Sincan ilçesi Saraycık İlkokulu öğretmenliği ve müdürlüğü (1987-1989), Sincan İlçesi Semiha İsen İlköğretim Okulu öğretmenliği (1990), M. E. Bakanlığı Çıraklık Yaygın Eğitim Genel Müdürlüğü Yaygın Eğitim Enstitüsü öğretmenliği ve bölüm başkanlığı (1990-1992) görevlerinde bulundu. 1992 Haziranında Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi�ne öğretim görevlisi olarak atandı, beş yıl burada çalıştı. 1 Temmuz 1997 tarihinde Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümüne atandı. 15 Ekim 2002 tarihinde bu üniversiteden emekli oldu. Halen Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi�nde derslere girmekte olan yazar evli, Kürşat ve Furkan�ın babasıdır. Yazı hayatına yoğun bir şekilde devam etmektedir.
Ayrıca http://www.ihsankurt.go.to adresindeki kişisel Web sitesinde internet üzerinden yayınlar da yapmaktadır.

Yazarın katıldığı Bilimsel Toplantılar, Kongreler, Projeler:
· MEB - UNICEF İşbirliği içinde gerçekleştirilen �Okuryazarlık Eğitimi ve Temel Öğrenme İhtiyaçları Toplantısı�. (19-23 Kasım 1990, Ankara).
· MEB - UNICEF İşbirliği içinde gerçekleştirilen �Sağlığa Ulaştıran Gerçekler Kitabında Yer Alan Mesajların Yaygın Eğitim Programlarına Entegrasyonu Toplantısı�. (21-22 Şubat 1991, Ankara).
· MEB- UNICEF -HACETTEPE Üniversitesi İşbirliği ile gerçekleştirilen �Yetişkinler İçin Fonksiyonel Temel Eğitim program ve Materyallerinin Geliştirilmesi Projesi�. 1990-1991.
· II. Türk Dünyası Yazarlar Kurultayı (8-9-10 Aralık 1994, Ankara). Sunulan Bildirinin Konusu:�Türk Edebiyatlarında (Destanlar ve Halk Hikayelerinde) Ortak �Karakter� ve �Tiplerin Psikolojik Tahlilleri (Oğuz Kağan, Dede Korkut, Manas ve Köroğlu Destanlarındaki �Tip� ve �Karakter�lerin Psikolojik Tahlilleri). Hazırlayanlar: Zeki Gürel, Hasan Avni Yüksel. İlesam Yayınları:3. Ankara 1998. ss.332-364.
· Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi VII. Ulusal Eğitim Bilimleri Kongresi (9-11 Eylül 1998)� ne sunulan bildirinin konusu: � Gençlere Rehberlik Yapmak Açısından Sıraüstü Yazılarının Psikolojik Analizi�. C.1, ss.
Çeşitli alanlarda, değişik yayın organlarında 250�nin üzerinde yazısı yayınlanan yazar, şimdilik 20 kitaba imza atmıştır.
Eserleri ve Hakkında Yazılanlar:
· H.Fethi Gözler. Erciyes Dergisi. Eylül 1992.
· Gıyasettin Aytaç. MEB.Din Öğretimi Dergisi. Sayı.29.Temmuz-Ağustos 1991
· İhsan Işık. Yazarlar Sözlüğü.2.Baskı. ve Türkiye Yazarlar Ansiklopedisi.
· Durali Doğan. Yozgat Şair ve Yazarları. Yozgat Valiliği. Özel İd.Kültür Y.1988, Ankara.
· Hakkı Yurtlu. Geçmişten Günümüze Akdağmadeni .Anıl Matbaa. Ocak 2001, Ankara.
· Abdurrahim Karakoç , Can Dostu Kitaplar. Anadoluda VAKİT, 20 OCAK 2002.
· Yrd.Doç.Dr.Ali Yakıcı ve Dr.Hasan Avni Yüksel. İHSAN KURT�TAN İKİ ESER .İLESAM Sayı:45, Nisan-Haziran 1998.
· Dr.Hasan Avni Yüksel. BİLİM TARİHİNDE KEŞİFLERİN İÇ YÜZÜ, İLESAM, Sayı 46-47, Temmuz-Aralık 1998.
· Dr.H.Avni Yüksel. ÇİLEDEKİ İNSAN NECİP FAZIL İLESAM. Sayı:52, Ocak-Mart 2000
· İsa Kayacan. BİR YÜREĞİN TÜRKÜLERİ. (Devrek Postası, 10 Nisan 2002; Hamle 5 Nisan 2002; Burdur Yeni gün, 20 Mart 2002; Tekirdağ Yeni İnan, 29 Mart 2002; Ankara Anayurt, 26 Nisan 2002)
· Memduh Şenol BİR YÜREĞİN TÜRKÜLERİ Yozgat İleri Gazetesi, 21 Şubat 2002

Munky
26-07-07, 12:00
İlhan Başgöz ( 1921)
İlhan Başgöz, Gemerek'te arpalar biçilirken doğmuş; yılı kesin değil. 1921 veya 1923 olabilir. Babası ilkokul öğretmeni Hasan efendi, annesi Cadoğlu Türkmenleri'nden Zeycan hanımdır. İlkokulu ve liseyi Sivas'ta bitiren Başgöz, 1940 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne girer ve 1944 yılında Pertev Nail Boratav'ın asistanı olur. 1949'da "Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı" dalında doktorasını verir. Fakültenin Folklor kürsüsü politikaya kurban verilip kapatılınca, Başgöz Tokat Lisesi'ne edebiyat öğretmeni atanır. İki yıl sonra öğretmenlikten çıkarılır. 1960 yılında bir Ford Vakfı bursu ile Amerika'ya davet edilir. Dört yıl Kaliforniya Üniversitesi'nde çalıştıktan sonra Indiana Üniversitesi'nde görev alır. Şimdi bu üniversitenin Ural-Altay Dilleri ve Folklor Enstitüsü'nde profesör ve üniversite Türkçe programının direktörüdür.

Amerikan Folklor Cemiyeti'ne onur üyesi seçilen İlhan Başgöz, Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı dalındaki araştırmaları ile tanınmaktadır.

Munky
26-07-07, 12:01
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1856.jpg
İsa Kocakaplan ( 1956)
1956 yılında Karabük�ün Eskipazar ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu İstanbul�da okudu. İstanbul, Tunceli ve Kırşehir İlköğretmen okullarında sürdürdüğü lise öğrenimini Kırşehir Erkek İlköğretmen Okulunda tamamladı (1974). Siirt ili Eruh ilçesinde ilkokul öğretmenliği yaptı (1974-75). İ.Ü. Edebiyat Fakültesi ile Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümlerini bitirdi (1979). Çeşitli ortaokul ve liselerde Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. 1990 yılından itibaren Kültür Bakanlığı bünyesinde çalışmaya başladı. Aynı yıl �Yahya Kemal�in Şiirlerinde Edebî Sanatlar� isimli tezi ile İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsünde yüksek lisansını bitirdi. 1979 yılından itibaren Hareket, Divan, Türk Edebiyatı, Orkun, Türk Dili vb. dergilerde çok sayıda makale, inceleme ve röportajları yayınlandı. 1984-1994 yılları arasında Türk Edebiyatı dergisinin editörlüğünü yürüttü. Araştırma inceleme türünde eserler verdi. Mart 2001 tarihinden itibaren Türk Edebiyatı Dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendi.

ESERLERİ

1. Türklük Mücahidi İsa Yusuf ( 1991, Altan Deliorman ve Abdülkadir Donuk�la birlikte)
2. Açıklamalı Edebî Sanatlar ( 1992 MEB Yayınları, 1998 Damla Yayınları),
3. Cengiz Dağcı�nın Dört Romanı (1992, 1998 MEB Yayınları),
4. Gök Kubbemizin Şairi Yahya Kemal ( 1998 Damla Yayınları),
5. Kırım�dan Londra�ya Cengiz Dağcı (1998 Damla Yayınları-Bu eserin ikinci bölümünü Cengiz Dağcı�nın Dört Romanı oluşturmaktadır.)
6. Namık Kemal (1999, Timaş Yayınları)
7. İstiklâl Marşımız ve Mehmet Âkif Ersoy (Mart 1999, Eylül 1999 Bayrak Dağıtım)
8. Ziya Gökalp (2001, Timaş Yayınları)
9. Ahmet Hasim (2001, Timaş Yayınları)
10. Yahya Kemal'in Şiirlerinde Edebi Sanatlar
11. Türkü Söyleyen Şehirler ( Nisan 2005, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları)

isakocakaplan@superonline.com

Munky
26-07-07, 12:01
Kemal Burkay
1937 yılında Tunceli�nin Mazgirt İlçesi�nin Kızılkale Köyü�nde doğdu. Babası köy eğitmeniydi. İlkokulu babasının eğitmenlik yaptığı çevre köylerde ve kendi köyünde okudu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü�ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani�de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi�nde sınavlara girerek lise diploması da aldı ve aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi�ne kaydoldu, 1960 yılında bitirdi. Erzurum�da askerlik, Elazığ�da kaymakamlık stajı ve Osmaniye�de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ�da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli�ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı �Yaşamanın Ötesinde� Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı �Prangalar� 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ�da �Çıra� adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.

Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi�ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP�in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu�na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu�na seçildi. 1969 yılında TİP�in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara�da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi�ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980�de yurt dışına çıktı. İsveç�ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor. Siyasi Kürtçülüğün önemli isimlerinden olan Kemal Burkay, silahlı mücadeleyi reddeden yanıyla PKK�dan ayrılıyor. İki defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek beş çocuk babası. Kemal Burkay, halk müziği sanatçısı Seher Dilovan�ın da dayısı.

ESERLERİ

1- Yaşamanın Ötesinde; roman, Türkçe, 1964 yılında, Vatan gazetesinde tefrika edildi.
2- Prangalar; şiirler, Türkçe, 1967 yılında Ankara�da, Memleket Yayınları arasında basıldı.
3- Helbestên Kurdî (Kürtçe Şiirler); şiir, marş ve manzum fabller. 1974 yılında Almanya�da, �Ronahi Yayınları� arasında basıldı.
4- Dersim; şiirler, Türkçe, 1975 yılında Ankara�da Toplum Yayınları arasında basıldı.
5- Dehak�ın Sonu (Dawiya Dehak); manzum piyes, iki dilde (Kürtçe ve Türkçe). Önce Özgürlük Yolu dergisinde (1978, sayı: 37-38) yayınlandı. Daha sonra 1991 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında, Kürtçe ve Türkçesi birarada basıldı.
6- Alıko û Baz; Kürtçe, çocuk kitabı, öykü; 1988 yılında Stokholm�de, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra Almanya�da Komkar Yayınları arasında �Aliko und Bussard� adıyla Almanca çevirisi yayınlandı.
7- Kürtçe Dil Dersleri (Dersên Zmanê Kurdî); �Baran� adıyla 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra İstanbul�da Deng Yayınları arasında yeni baskıları yapıldı.
8- Özgürlük ve Yaşam (Azadî û Jîyan); Türkçe ve Kürtçe; Prangalar ve Dersim şiir kitaplarından yapılan bir seçme, Kürtçe çevirisiyle birlikte 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. 1993 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında ikinci baskısı yapıldı.
9- Çarin (Rubailer); Kürtçe; 1992 yılında, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra yenileri eklenerek ve Türkçeye de çevrilerek 1996 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında iki dilde ve birarada yayınlandı.
10- Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, Cilt-1; Kürdistan tarihi, coğrafyası ve Kürt edebiyatı ile ilgili araştırma, 544 sayfa, Türkçe, 1992 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı. Engellemelere rağmen şimdiye kadar dört baskı yaptı. Ayrıca Bulgarca ve Rumca�ya çevrilerek Bulgaristan�da ve Atina�da yayınlandı.
11- Yakılan Şiirin Türküsü; şiirler, Türkçe, 1993 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
12- Berf Fedi Dıke (Kar Utanır); şiirler, Kürtçe, 1995 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
13- Can Taşır Dicle; şiirler, Türkçe, 1998 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın Türkçe ya da Kürtçeye çevirdiği bazı eserler:
1- Kürt Çoban (Şıvanê Kurd); yazarı Ereb Şemo, Kürtçe Roman. Burkay bu eseri Kürtçe orijinalinden Türkçeye çevirdi, 1977 yılında İstanbul�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
2- Memê Alan Destanı; Kürtçe destan, Roger Loscot�nun derlemesi. Burkay�ın Kürtçe orijinalinden çevirdiği bu eser 1977 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
3- Dağ Çiçekleri (Kulîlkên Çiya); Eskerê Boyik�in şiirleri. Burkay�ın Kürtçeden Türkçeye çevirdiği bu şiirler 1979 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
4- William Tell; Katharina Scherman�ın eseri. Burkay�ın İngilizcesinden Kürtçeye çevirdiği bu çocuk kitabı 1993 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı.
Burkay geçmişte Türk edebiyat dergilerinde ve gazetelerde (Varlık, Dost, Papirüs, Yarına Doğru, Sesimiz, Yeni Toplum vb.) yine Kürt sol ve yurtsever kesimlerince çıkarılan, bazısını da kendisinin yönettiği dergi ve gazetelerde ( Çıra, Yeni Akış, Ezilenler, Ronahi, Özgürlük Yolu (Riya Azadi), Roja Welat, Roja Nu, Dengê Komkar, Sol Birlik, Tevger, Özgür Gelecek, Deng, haftalık Azadi, Ronahi, Hêvi, Roja Teze, 15 günlük Dema Nu vb) -bir bölümü değişik isimlerle- edebi, siyasi ve teorik nitelikte yazılar yazdı. Bu yazıların bir bölümü yine değişik isimlerle kitap halinde de yayınlandı, ki Burkay bunların bazısını �sözkonusu isimleri hala kullandığı için- şu anda açıklamayı uygun bulmuyor.
Burkay�ın eserlerinin bazısı ise, ne yazık ki, kaç-göç arasında kayboldu. Bunlar arasında bir piyes, bir radyofonik oyun, antoloji olarak yayınlanmak üzere 20 kadar Türk şairinden Kürtçeye yapılmış çeviriler, yine La Fontaine�den Kürtçeye çevrilmiş 60 kadar şiir vardı.
Burkay�ın şiirlerinin bazıları İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Bulgarca, Rumca, Arapça ve Farsça dillerine çevrilip dergilerde yayınlandı, ya da antolojilerde yer aldı. Prangalar ve Dersim�den yapılan bir seçme ise Almanca�ya çevrilerek �Helin� adıyla, 1993 yılında Almanya�da, Komkar Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın kimi teorik ve siyasal nitelikteki eserleri:
1- Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi; inceleme-araştırma, Türkçe, 1973 yılında Almanya�da, Ronahi yayınları arasında, �Hıdır Murat� adıyla yayınlandı. Burkay�ın Kürt sorununa ilişkin temel görüşlerinin derli-toplu biçimde ilk ifade edildiği eser.
2- Milli Demokratik Devrim; teorik çalışma, Türkçe, Ronahi Yayınları, 1973, Almanya.
3- Sosyal Emperyalizm Sorunu ve Türkiye�de Maocu Akım; teorik çalışma, Özgürlük Yolu Yayınları, 1976, Ankara.
4- Milli Mesele ve Doğu�da Feodalite-Aşiret; inceleme, Türkçe, 1976 yılında Ankara�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı �C. Aladağ� olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Komkar yayınları arasında ve adında �Doğu� yerine Kürdistan kullanılarak ikinci kez basıldı.
5- Kürdistan�ın Sömürgeleşmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri; inceleme, Türkçe, 1978�de Ankara�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı C. Aladağ olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Burkay�ın kendi adıyla yeni baskısı yapıldı.
6- Emperyalizm ve Kültür; teorik çalışma, 1978 yılında Ankara�da, TÖB-DER Yayınları arasında basıldı.
7- Devrimcilik mi Terörizm mi? PKK Üzerine bir inceleme, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları, 1984, Avrupa.
8- Kürt Sorunu, Barış, Demokrasi; Deng dergisinde ve Azadi gazetesinde Ali Dicleli adıyla yayınlanan yazılar. Yine aynı isimle, 1995 yılında Deng Yayınları arasında basıldı.
9- Seçme Yazılar, Cilt-1; Deng Yayınları, 1995-İstanbul.
10- Seçme Yazılar, Cilt-2; Deng Yayınları, 1996-İstanbul.
Burkay�ın broşür halinde yayınlanan ürünlerinin bir bölümü ise şunlar:
1- Küçük Burjuva Sapmaları ve Tutarlı Sosyalist Politika; 1979, Roj Yayınları.
2- 14 Ekim Seçimlerinde Kitlelere Gerçek Kurtuluş Yolunu Gösterelim; 1979, Roj yayınları.
3- Sosyalist Ahlak Üzerine; 1988, TKSP Yayınları.
4- Devrimci Demokratlar Üzerine ve UDG Neden Hayata Geçmedi; 1981, Özgürlük Yolu Yayınları;
5- İran ve İran Kürdistanı devrimi, 1982, TKSP Yayınları;
6- Parti Üzerine; 1982, TKSP Yayınları;
7- Parti Militani İçin, 1988, TKSP Yayınları;
8- TKSP - İlkeleri, Mücadele Anlayışı; 1988, TKSP Yayınları.
9- TKSP Yurt Dışı Konferansı Tezleri; 1989, TKSP Yayınları.
10- Kadın Sorunu; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
11- Din ve Siyaset; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
12- 25 Yıl - İlkeli, Uzun Soluklu Bir Mücadele, 1999-Köln, PSK Yayınları
Bunlardan ayrı olarak Burkay anılarını da yazdı. Ekleriyle birlikte yaklaşık dört cilt tutan anıların birinci cildi �Anılar-Belgeler, Cilt-1� adıyla, Kasım 2001�de, Roja Nu yayınları arasında basıldı.

Munky
26-07-07, 12:01
Kubilay
HAKKINDA YAZILANLAR

Devrim Şehidi
Öğretmen Kubilay
Kemal Üstün
Çağdaş Yayınları / Tarih-Anı-Gezi-Olay Dizisi

Munky
26-07-07, 12:01
Martin Lings ( 1909)
Martin Lings (Ebubekir Siraceddin), 1909 yılında İngiltere�de doğdu. Önceleri protestandı, sonra ateist oldu. Oxford Üniversitesi�nde İngiliz edebiyatı okudu. Yirmibeş yaşlarında diğer dünya dinlerini incelemeye başladı. 1938�de tanıştığı Kuzey Afrika�lı müslümanlar vasıtasıyla büyük sufi Şeyh Ahmed Alevî eş-Şazelî ile buluştu, müslüman oldu. Ebubekir Siraceddin adını aldı. 1939 yılında Mısır�a gitti. Burada Kahire Üniversitesi�nde, özellikle Shakespeare üzerine on iki yıl ders verdi. 1948�de tekrar İngiltere�ye döndü. Londra Üniversitesi�nden Arap dili diploması aldı. 1955 yılından itibaren İngiliz Müzesi doğu elyazmalarının (özellikle Arapça) tasnifinde bulundu. Şimdilerde emekli, ve güney İngiltere�de yaşamını sürdürmektedir.

ESERLERİ: Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yirminci Yüzyılda Bir Veli, Tasavvuf Nedir? ve son eseri Onbirinci Saat Türkçeye çevrildi. Hz. Muhammed�in Hayatı ile yazar, Pakistan devletince her yıl verilen �Siret Ödülü�nü kazandı. Eser belli başlı birçok dile çevrilmiş ve büyük ilgi toplamıştır. Yazarın ayrıca Türkçeye çevrilmemiş Book of Certainty, Shakespeare in the Light of Sacred Art, Quranic Arts of Calligraphy and Illumination isimli kitapları vardır. İyi bir şair de olan Lings�in iki de şiir kitabı vardır. Yazdığı makaleler, Studies in Comparative Religion, The Islamic Quarterly gibi dergilerin yanı sıra, The New Encyclopaedia of Islam ve Encyclopaedia Britannica gibi belli başlı ansiklopedilerde yer aldı.

Munky
26-07-07, 12:02
Mehmet Özcan İzmir Milletvekili-Bağımsız
KAYAKÖY - 1949, Mestan, Huriye - İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Eğitimci, Avukat - Ağrı Kız İlköğretmen Okulu ve Ödemiş Lisesi Tarih Öğretmeni, Serbest Avukat, Atatürkçü Düşünce Derneği Yöneticisi, Mahalli Gazete Köşe Yazarı ve Televizyon Program Yöneticisi - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM

DSP'den iki istifa 1 Mayıs 2001 saat:(10:17)
İzmir Milletvekili Mehmet Özcan ile İstanbul Milletvekili Nazire Karakuş DSP'den istifa etti.

Munky
26-07-07, 12:02
Mehmet İzzet Hattat ( 1929)
Mehmet İzzet Hattat Irak Türkmen edebiyatı tarihinde yetişen en iyi şairlerinden birisi diye biliriz. Şiirleri ve yazdığı hoyratları, ve bütün eserleri ile Türkmen halkımıza unutulmayan bir miras bırakmıştır...Mehmet İzzet Hattat yanlız bu nadide eserlerle kalmayıp ayrıca hat, resim ve çeşitli oyma işlerindeki üstün yeteneğe sahiptir.

Mehmet İzzet Hattat 1929 Ekim ayında Kerkük�te dünyaya geldi, 1936 yılında Kerkük Musalla ilk okuluna başladı. Orta ve lise tahsilini 1948 yılnda tamamladıktan sonra Bağdat Güzel Sanatlar Enstitüsü�ne devam etti ve 1952 yılında buradan mezun oldu. Aynı yıl yani 1952�de Kerkük�te Öğretmen olarak tayin edildi, emekli olana kadar bu kutsal gürevini başarıyla sürdürdü, Irak Türkmenlerinin kültür ve edebiyatının geleceğini her zaman düşünen ve şiirlerine eşlik eden hoyratlarının her birisi sanki bir öykü bir roman bir tablo, bir dünya bir yaşam gibiydir.

Gül dayandı
Bülbüle gül dayandı
Bağvan kör olsun gözüv
Bağ yandı gül de yandı

Kerküklüler çok sevip saydıkları, takdir ettikleri, bu milli şahsiyetimize bir çok bilgi ve yeteneğinden dolayı üstad diye hitap ederlerdi. 1964 yılında Atlas caddesinde açtığı hattat dükkânı akşamları adeta bir kültür evi gibi sanatçilar, Türkmen şahsiyetleri ve önde gelen iş adamları tarafından dolup taşardı. Orası bir Türkmen yuvası sayılırdı.

Onun en önemli yanı ömrü boyunca inanarak bağlandığı ve uğruna zindanlara atılarak türlü ıstıraplara maruz kaldığı milliyeçlik yanıydır.

Mehmet İzzet Hattat aşk ve sosyal konular yanında dinsel şiirler de yazmıştır. Yazdığı bu güzel şiirler yüzünden 1980 yılında hiç bir suçu olmadan Bağdat yönetimi tarafından tutuklanarak acımasız işkencelere tabi tutuldu, suçsuzluğu anlaşılmasına rağmen yedi yıl hapse mahukum edildi.Tahliye edildikten sonra yedi yıl zarfında kendine yapılan ağır işkence sonucu yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak Hakk�ın rahmetine 28.Temmuz 1991 tarihinde Kerkükte kavuştu, yitirdiğimiz ünlü şair, hattat, ressam, eğitimci, ve büyük dava adamı Mehmet İzzet Hattat Irak Türkmenlerinin kültür hayatına damgasını vurmuş şahsiyetlerden biriydi.


Bir şey sattım baha men
Satmam halka daha men
Kerkükliyem Türkmenem
Boyun egmem şaha men

Bağvancı bağı geçti
Avçılar dağı geçti
Bağrımdaki yaranın
Bağlama çağı geçti

Irak Türkmenlerinin gönlünde ebediyen yaşaycak olan Üstad Mehmet İzzet Hattat�ın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor, kendisine Allah�tan rahmet diliyoruz, huzur içinde yatsın�

Munky
26-07-07, 12:03
Melih Cevdet Anday ( 1915)
1915 yılında İstanbul�da doğdu.Ankara Gazi Lisesi'ni bitirdikten sonra Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğünde danışmanlık, Ankara Kitaplığı'nda memurluk ve gazetecilik yaptı.Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinde deneme yazıları yazdı.1954'ten sonra bir süre İstanbul Belediye Konservatuarı tiyatro Bölümü'hde fonetik-diksiyon öğretmenliği yaptı, emekle oldu.Şiirleri dışında tercümeleri ve romanları da vardır.

Melih Cevdet, arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat gibi Varlık dergisinde yayınladığı ilk şiirlerinde, dönemin ortak dil beğenisini simgeleyen sözcüklere kapıldığı söylenebilir. O da mavi iklimlerde, dal dal erguvan açan rüyalar biçiminde duyarlılıkları yansıtmaya çalışırken, kendi hayatından, deneylerinden kaynaklanmadığını düşündüren söyleyişlere öykünmüştür.

II.Dünya Savaşı'ndan sonra dünyayı saran ölüm fırtınası karşısında, yoksulluk, haksızlık ve yalan karşısında, arkadaşları gibi onun da sık sık ince yergiye başvurduğu görülür. �Garip�ten çok sonra �Rahatı Kaçan Ağaç� gibi, uyak kullanılarak, geleneksel denge anlayışının sağlanmak istendiği bir şiirde bile kendini ince yergiden alamaz. Melih Cevdet öte yandan çelişkileri sergileme, yergi, olay gibi yan imkanlardan, toplumsal sorunlara bağlı konuları işlerken yararlanmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bir bölümü Yaprak dergisi çıkarken (1947-49) yazılan �Telgrafhane�yi (1952) oluşturan şiirlerin büyük çoğunluğunun bu olanaklara dayanarak kurulmuş olmaları raslantı değildir. Tohum ve Telgrafhane gibi evresinin iki önemli şiiri ise, şairin, hem içerik hem biçim yönünden kendini sınırlamadığını, değişik yönlere açılmak istediğini gösterir.

Genel özellikleri bakımından şairin 1940-1952 yıllarında kazandığı deneylerin bileşkesi olarak kabul edebileceğimiz şiirlerden oluşan �Yan Yana�da dörtlü kuruluşların belirgin bir biçimde çoğaldığı görülür. Gelecek, Hiroşima, Faltaşı, Güzel Düş, Anı adlı eserlerde geleneksel biçimlere eğilimi ağır basmıştır.
Melih Cevdet�in özellikle 1960�tan sonraki eserlerinde yapı ustası olduğu yazılmıştır.

ESERLERİ
Garip (O.Veli ve O.Rifat ile), Rahatı Kraçan Ağaç, Kolları bağlı Odysseus, Göçebe Denizin Üstünde, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış, Teknenin Ölümü,Tanıdık Dünya, Güneşte, Yağmurun Altında, gizli Emir, Raziye, Dört Oyun.

GÜNDEM

Edebiyatımız garip kaldı!
Milliyet 29 Kasım 2002

Türk edebiyatının duayenlerinden Melih Cevdet Anday, solunum ve böbrek yetmezliği sonucu 87 yaşında vefat etti

Gazi Lisesi�ndeki arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat�la şiire başlayan, "Garip" hareketinin son çınarı Melih Cevdet Anday, solunum ve böbrek yetmezliği tanısıyla tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi�nde, 87 yaşında hayata veda etti.
İstanbul�da doğan Anday�ın büyük dedesi Mirlava Mehmed Raşit Paşa, Osmanlı Devleti�nin ilk "eczacı paşasıydı". Çocukluğu Kadıköy Bahariye�deki evinde geçen Anday, ilkokulu eski Fenerbahçe Stadyumu�nun yanındaki Taş Mektep�te, ortaokulu da Kadıköy Sultanisi�nde okudu. Babasının görevi dolayısıyla lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi�nde tamamladı. Dokuzuncu sınıfta okuduğu sırada Orhan Veli ve Oktay Rifat�la tanıştı. Liseyi bitirdikten sonra önce Ankara Hukuk Fakültesi�ne, ardından da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi�ne giren Anday, öğrenim hayatına devam etmedi. 1938�de sosyoloji öğrenimi için Belçika�ya giden Anday, 2. Dünya Savaşı nedeniyle yurda dönerek bir süre Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü�nde danışmanlık yaptı.

FIKRA YAZARLIĞI YAPTI
Anday; Akşam, Tercüman, Büyük Gazete, Tanin ve Cumhuriyet gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yapmış, denemeler yazmış, 1954�te başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik - diksiyon öğretmenliğinden 1977�de emekli olmuştu. Anday, 1964 - 1969 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu�nda görev almıştı. 1979�da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris�e giden Anday, hükümet değişince geri çağrılmıştı.

ESERLERİYLE ÖDÜL ALDI
Anday, "Mikado�nun Çöpleri" adlı oyunuyla 1967 - 1968 İlhan İskender Armağanı�nı, "Gizli Emir" adlı romanıyla TRT 1970 Sanat Ödülleri Roman Armağanı�nı, Tarjel Vesaas�dan çevirdiği "Buz Sarayı" romanıyla da TDK 1973 Çeviri Ödülü�nü kazanmıştı. Anday�ın ilk şiiri, 1936 yılında Varlık Dergisi�nde yayımlanan "Ukde" olmuştu. Anday, "Teknenin Ölümü" adlı şiir kitabıyla 1976 Yeditepe Şiir Armağanı�nı, "Sözcükler" adlı şiir kitabıyla 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü�nü, "Ölümsüzlük Ardında Gılgamış" adlı şiir kitabıyla da 1981 İş Bankası Büyük Ödülü�nü kazanmıştı. Anday�ın yapıtları, Rusça, Fransızca, İngilizce başta olmak üzere bir çok dile çevrildi.

"Garip"in hikayesi
Melih Cevdet Anday şiire Gazi Lisesi�nde arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat�la başladı. Daha sonraları "Garip" hareketi çevresinde oluşacak beraberliklerinin temeli böylece atılmış oldu. "Varlık" dergisinde birlikte yaptıkları bir çıkışla, Veli, Rifat ve Anday Türk şiirine yeni bir anlayış getirdi. Kentte yaşayan küçük insanların sorunlarını lirizme, ahenge, sese sırt çeviren bir sadelik içinde ele alıyor, şiire girmez denilen konulara, sözcüklere özellikle ağırlık veriyorlardı. Yaptıkları denemeler edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılandı, tartışmalara yol açtı. 1941�de çıkardıkları "Garip" adlı kitapta Veli�nin imzasıyla bu yeni anlayışın temel ilkeleri şöyle açıklandı: "Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır

Munky
26-07-07, 12:03
Metin Altıok ( 1941)- (09.07.1993)
1941 yılında İzmir-Bergama'da doğdu. Karşıyaka Lisesi ve A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli işlerde çalıştı. Öğretmenlik yaptı. Sivas Madımak Oteli yangınında ağır yaralandı ve 9 Temmuz 1993'te Ankara'da öldü.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Gezgin, Yerleşik Yabancı, Kendinin Avcısı, Küçük Tragedyalar, İpek ve Kılabtan, Gerçeğin Öte Yakası, Dörtlükler ve Desenler, Süveyda, Alaturka Şiirler, Hesapişi Şiirler, Yel ve Gül, Soneler, Bir Acıya Kiracı (Bütün Şiirleri).

Munky
26-07-07, 12:03
Muharrem Ergin ( 1925)- (06.01.1995)
1925 yılında Azerbaycan'ın Ahıska bölgesinde doğdu.1943 yılında Balıkesir Lisesini ve 1947 yılında İ.Ü.Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü�nü bitirdi.Bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra mezun olduğu bölüme asistan oldu (1951).1963�te doçent, 1971�de profesör oldu.Bölüm başkanlığı yaptı.Dil sahasındaki araştırmaları yanında, Ortadoğu gazetesinde fikir yazıları da yazdı.Aydınlar Ocağı yöneticiliği yapmıştır.6 Ocak 1995 tarihinde öldü.

ESERLERİ

Türk Dil Bilgisi, Osmanlıca Dersleri, Dede Korkut Kitabı,Orhun Abideleri, Azeri Türkçesi, Türkiye�nin Bugünkü Meseleleri, Türklerin Soy Kütüğü (sadeleştirme), Miliyetçiler Birleşiniz, Türk Dili I, II, Kadı Burhaneddin Divanı.

Munky
26-07-07, 12:03
Mustafa Butbay
(1864) Kafkasya'nın Tsabal yöresinden Balkanlar'a ve Osmanlı-Rus Savaşı (1877-78) sonrasında da ikinci kez Anadolu'ya göç etmek zorunda kalan Butba adlı bir ailedendir. Babasının adı Şahan'dır. Eskişehir'in Ağapınar köyünde doğdu. Öğretmenlik görevlerinde bulundu. İstanbul'da Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi) ve Darüşşafaka Lisesi'nde öğretmenlik, sonradan "Çerkes Kız Mektebi" haline getirilen Beşiktaş Kız Terakki Mektebi'nde müdürlük yaptı. "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" ve "Şimali Kafkas Cemiyeti"nin çalışmalarına katıldı. Yusuf İzzet Paşa'nın başkanlığında oluşturulan alfabe komisyonunda görev alarak Latin esaslı Abhaz alfabesinin oluşturulmasında rol oynadı (1919). Bu derneklerin girişimi ve Osmanlı Hükümeti'nin onayıyla oluşturulan bir kurula katılarak İsmail Hakkı Berkok, Aziz Meker ve diğer arkadaşlarıyla birlikte Kuzey Kafkasya'ya gitti (1920). Dağıstan, Çeçenistan ve Abhazya'da bulundu. (Bu görev gezisiyle ilgili anılarının bir kısmı ölümünden sonra yayınlanmıştır.) Türkiye'ye döndükten sonra da çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. Abhaz folklorunu derlemek üzere Kafkasya'dan Türkiye'ye gelen Viktor Y. Kukba'nın çalışmalarına yardımcı oldu (1927). Bu bakımdan Abhazya'da da tanınan bir kişidir. 1946 yılında öldü.

Basılmış eserleri: "Çerkes Elifba Apsışola" (Abhazca Çerkes Alfabesi, Şimali Kafkas Cemiyeti Yayını, İstanbul 1919), "Kafkasya Hatıraları" (Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1990).

Munky
26-07-07, 12:04
Mustafa Küçüktepe
1971 yılında Sivas' ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamlayan şairimiz, 1995 Yılında Erciyes Üniversitesini bitirdi. Aynı yıl Artvin' de öğretmenliğe başladı. Halen İstanbul' da aynı göreve devam etmektedir.

İlk şiiri 1989 yılında yayınlandı. Diğer bir çok şiiri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Basıma hazır iki dosyası var. Şu anda "Ay Vakti" edebiyat seçkisinde şiirleri yayınlanmaktadır.Şairimiz, evli ve iki çocuk babasıdır.
Küçüktepe, 1971 yılında Sivas' ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Sivas' ta tamamlayan şairimiz, 1995 Yılında Erciyes Üniversitesini bitirdi. Aynı yıl Artvin' de öğretmenliğe başladı. Halen İstanbul' da aynı göreve devam etmektedir.

İlk şiiri 1989 yılında yayınlandı. Diğer bir çok şiiri çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Basıma hazır iki dosyası var. Şu anda "Ay Vakti" edebiyat seçkisinde şiirleri yayınlanmaktadır.Şairimiz, evli ve iki çocuk babasıdır.

Munky
26-07-07, 12:04
Mustafa Necati ( 1894)- (1929)
1894 yılında İzmir'de doğdu. İstanbul Hukuk Okulu'nda okudu. İzmir Öğretmen okulunda kısa bir süre öğretmenlik, Özel Şark okulunda müdürlük yaptı (1915-1918). Avukatlık yaptı. İzmir, Yunanlılar tarafından 15 Mayıs 1919'da işgal edilince, Balıkesir Cephesindeki çete savaşlarına katıldı. Anzavur kuvvetlerine karşı, Kuvayı Milliye komutanı olarak savaştı. Yunanlılara karşı girişilen savaşlarda da bulundu. Balıkesir'de, İzmir'e Doğru gazetesinde Milli Kurtuluş Savaşını destekleyen yazılar yazdı. Saruhan
Milletvekili oldu (1920). İstiklal Mahkemesi başkanlığı yaptı. Millet Meclisi'nin ikinci dönemine, İzmir Milletvekili olarak girdi. Mübadele ve İmar ve İskan bakanlığına (1923) daha sonra da Adliye bakanlığına getirildi (1924). İki yıl kadar Öğretmenler Birliği başkanlığında bulundu. 1925 yılından, ölünceye kadar da Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekilliği) yaptı. Hayatının
en önemli ve en etkili görevi budur. 1929'da Ankara'da öldü.

Munky
26-07-07, 12:04
Münir Süreyya Bey ( 1871)- (10.04.1932)
Münir Süreyya Bey Mabeyn Başkatibi Emin Bey-zâde Ahmed Süreyya Bey'in oğludur. 1871 yılında İstanbul'da doğmuştur. İlkokuldan sonra Mektebi Sultanî'yi bitirmiştir. Fransızca bilmektedir.

13 Eylül 1892'de 22 yaşında Mekteb-i Sultanî'de Fransızca öğretmenliğiyle devlet memuriyetine başlamış, bu görevine ilaveten 26 Eylül 1892'de Hariciye Tahrirat Kalemi'ne stajyer olarak atanmıştır. 18 Nisan 1896'da Bulgaristan Komiserliği Fransızca Kitabeti'ne tayin edilmiştir. 9 Temmuz 1896 da gösterdiği başarılardan dolayı Nişân-ı Alî-i Osmânî ile taltif edilmiş, 17 Ocak 1897'de ise rütbe-i sâlise tevcîh buyurulmuştur. 8 Kasım 1898'de rütbe-i saniye sınıf-ı sanîsi tevcih edilerek ünvanı Fransızca Başkatip Muavinliğine yükseltilmiştir. 15 Ocak 1899'da üstün başarılarından dolayı kendisine Üçüncü rütbeden Nişân-ı Âlî-i Osmanî verilmiştir. 11 Nisan 1899'da rütbe-i saniye sınıf-ı mütemâyizi tevcih buyurulmuştur.

11 Eylül 1899'da Barselona Başşehbenderliği'ne, 24 Nisan 1904'te Şira (Siroz) Başşehbenderliği'ne, 5 Nisan 1905'te de Nis Başşehbenderliği'ne atanmıştır. Nis'in iklimine uyum sağlayamadığı gerekçesiyle Bern Sefareti Başkitabeti'ne naklini istemiş, 10 Haziran 1905'te bu göreve atanmıştır.

29 Kasım 1906'da Viyana Sefareti Başkitabeti'ne tayin edilmiştir. (BOA., Hariciye Sicil Dosyası, 224-260/228)

9 Kasım 1908'de Brüksel Sefareti Başkitabeti'ne, 10 Ekim 1910'da Brezilya ve SaoPaulo Başşehbenderliği'ne, 19 Şubat 1914'te Tiflis Başşehbenderliği'ne, 11 Haziran 1920'de Cenevre Başşehbenderliği'ne atanmıştır.

13 Mayıs 1921'de Hariciye Nezareti Umur-ı İdariye Müdür-i Umumisi olmuş, 1 Kasım 1922'de bu görevinden alınmıştır.

19 Mart 1923'te Makam-ı Hilafet 2. Kitabeti'ne tayin edilmiş, 5 Mart 1924'te bu görevinden de azledilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ilânından sonra 30 Mayıs 1924'te Hariciye Vekaleti Umur-ı Şehbenderî ve Ticarî Müdürü olan Münir Süreyya Bey, 5 Mart 1925'te Madrit Maslahatgüzarlığı'na atanmış, 25 Mayıs 1925'te Madrit Maslahatgüzarlığı İdareye M. Müsteşarı olmuş, 3 Haziran 1925 Madrit Maslahatgüzarlığı İdareye M. Başşehbender olmuştur.

19 Ağustos 1927'de New York Başşehbenderliği'ne atanan Münir Bey, 21 Eylül 1929 Atina-Pire Başşehbenderi olmuş ve en son olarak 1 Ağustos 1931'de Hariciye Vekaleti Protokol Umum Müdürlüğü görevine getirilmiştir.

Münir Süreyya Bey 10 Nisan 1932 tarihinde vefat etmiştir. (Dışişleri Bakanlığı Arşivi)

Munky
26-07-07, 12:04
Necati Akder ( 1901)
1901 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Mustafa Lütfü, annesi Şazimet hanımdır. 1920'de İstanbul Öğretmen okulundan mezun oldu. Bir süre özel okullarda öğretmenlik yaptı. Bebek Darüleytemındaki Yetimler mektebi öğretmenliğinden sonra 1923 yılına, İstanbul'da açılmış olan Orta Öğretmen Okuluna imtihanla girerek pedagoji ve felsefe tahsil etmiş, daha sonra İstanbul Yüksek Öğretmen Okulundan felsefe bölümünden mezun olmuştur.

Trabzon, Afyonkarahisar ve Erzurum Leselerinde felsefe öğretmenliği yapmış, 1939 yılında Milli Eğitim Bakanlığınca Fransa'ya gönderilmiş, Sorbon Üniversitesinde felsefe tahsili yapmıştır. Fransa'dan döndükten sonra Ankara Üniversitesine intisap eden Necati Akder 1942'de doçent, 1948 yılında profesörlüğe yükselmiş, 1971'de de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi felsefe ana bilim dalı başkanı iken emekli olmuştur. 20 Mart 1986'da ölmüştür.
Bir süre Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde ahlak felsefesi dersleri de veren Prof. Dr Necati Akder, 1960-1961 yılları arasında Türk Ocakları Genel Başkanlığına getirilmiş, Türk Yurdu ve Türk Kültürü dergilerinde araştırma çerçevesinde uzun makaleleri yayınlanmıştır.

ESERLERİ
Prof. Dr Necati Akder'in yayınlanmış eserleri bunlardır:
Felsefeye Giriş, Milli Hayat Ve Milli Felsefe, Ordu Ve İdeoloji, Hürriyet Ve Formalizm, İdeal Buhranı Ve Üniversite Anarşisi, Üniversite Dramı Ve Kültür Problemi, Dil Ve Kültür Şuuru, Bir Neslin Dramı Üzerine Düşünceler .

Munky
26-07-07, 12:05
Necdet Sançar
Nihâl Atsız'ın kardeşi Nejdet Sançar 1 Mayıs 1910'da İstanbul'da dünyaya geldi. Soyadlarının aynı olmamasının sebebi, 1934 yılında soyadı kanunu çıktığı zaman Nejdet Sançar'ın askerlik görevinde bulunmasından ötürü birbirleriyle haberleşemedikleri için farklı soyadlar tescil ettirmeleridir.

Nejdet Sançar'ın hayatı ağabeyi Nihâl Atsız ile birçok yönden benzerlik gösterir. O da bir edebiyat öğretmeniydi; 3 Mayıs 1944 sonrasında tabutluklarda ve zındanlarda en ağır işkenceleri çekti, Türkçülük Davası'nda yargılandı.

Sançar Beğ, Türkiye Komünizmle Mücadele Derneği ile Türk Ocakları'nda görev yaptıktan sonra (Atsız Ata'nın genel başkanlığında İstanbul'da kurulan fakat sonradan merkezi Ankara'ya nakledilerek adı Türkiye Milliyetçiler Birliği'ne çevrilen) Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını devraldı...

1960 yılında tek evladı, 15 yaşındaki oğlu Afşın'ı kaybedince üzüntüden felç geçirdi ve uzun tedavilerden sonra ancak kısmen iyileşebildi...

Türkçü dergilerde çok sayıda makalesi yayınlandı, ayrıca "Türklük Sevgisi", "Irkımızın Kahramanları", "Tarihte - Türk İtalyan Savaşları", "Afşın'a Mektuplar" ve "İsmet İnönü İle Hesaplaşma" adlarını taşıyan beş tane kitabı vardır.

Sançar Beğ'in de ömrü aynen ağabeyi Atsız Ata gibi tabutluklara, zındanlara, işkencelere, mahkemelere, sürgünlere, baskılara ve mahrumiyetlere göğüs gererek Türkçülük yolunda uğraş vermekle geçti...

Hayatını Türklüğe adamış bu büyük Türkçü, 1975 yılının 22 Şubat günü, Atalarının önünde yağız yere diz vurmak için Uçmağa vardı.

1944 Türkçülük Davalarında, mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın son cümlesinde haykırdığı gibi:

"Türk Irkı Sağolsun!"

HAKKINDA YAZILANLAR

NEJDET SANÇAR (1910 - 1975)

Nejdet Sançar öldü demek, Türkçülük cephesi en iyi savaşan tümenini kaybetti demektir. Bu boşluğu ve ön saflardakilerin yıpranmışlığından doğan açığı ikinci, üçüncü sırada hedefe doğru yürüyenler dolduracak, yürüyüşe bir an bile ara verilmeyecektir.

Gerçek insan için hayat, savaştır. Biz bu dünyaya hayvanlar gibi zevketmeye değil, bir görev yapmaya geldik. Bu görev, dirliğimiz boyunca, son günümüze ve gücümüze kadar sürecek Türkçülük savaşıdır. Ölenleri toprak ananın kucağına, tarihin şeref yaprağına, Tanrı'nın esirgenliğine bırakarak Kızılelma'ya doğru ilerlemek olan Türkçülük savaşı..

Nejdet Sançar böyle öldü. Öldüğü gün, yazı makinesinde, ikinci ve geniş basımını hazırlamakta olduğu "Tarihte Türk-İtalyan Savaşları"nın bir sayfası takılıydı.

Belki kimsenin bilmediği acılar içinde yaşayan, yoksulluk devirleri geçiren Nejdet Sançar'ın kaybı benim için bir kardeş kaybından daha ileri, bir ülküdaş kaybetmenin ızdırabıdır.

Afşın, Nejdet Sançar'a karşı sırayı bozduğu gibi, Sançar da bana karşı sırayı bozdu. En büyük kanun ölüm sıra diye bir şey dinlemiyor.

İkinci, üçüncü saftakiler ilerdeki yerlerini çabuk alsınlar. Zaman çok azaldı.

Artık yalnız kaldığımız zamanlardaki bazen ciddi ve kederli, bazen şaka ile karışık konuşmalar bitti. Şimdi ben ona arasıra içimden hitap ediyor, fakat cevabını alamıyorum.

Şu satırları, 1944 davasında Sançar'ın yaptığı savunmanın son cümlesiyle bitireyim:

Türk Irkı Sağolsun....

NİHÂL ATSIZ, Ötüken Dergisi, 11 Mart 1975

Munky
26-07-07, 12:05
Nezihe Muhittin ( 1889)- (1958)
(1889 - 1958)
İstanbullu aydın ve varlıklı bir ailenin kızıdır. Özel eğitim gördü. 1909 yılında fen dersi öğretmeni olarak çalışmaya başladı. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi, Selçuk Hatun Sultanisi müdürlüğü yaptı, maarif müfettişi olarak çalıştı. ilk romanını 1911 yılında yazdı. 1913'te Türk Hanımları Esirgeme Derneği'ni kurdu. Kadınlık üzerine yazılarını Hanımlara Mahsus Gazete'de Zekiye imzasıyla yayımladı. 1924'te Türk Kadın Yolu Dergisi'ni kurdu. 18 sayısı çıkan bu aylık dergi, Türk feminizmi için bir zemin oluşturdu. 1930 yılından sonra yazı faaliyetine ağırlık verdi. 15 roman yazdı.

Munky
26-07-07, 12:05
Nihat Sami Banarlı ( 1907)- (1974)
Edebiyat tarihçisi, yazar, şair ve edebiyat öğretmenidir.1907 yılında İstanbul'da Fatih'te doğdu.Trabzon mebusu şair Emin Hilmi'nin torunu, vali şair İlyas Sami'nin oğludur.Soyadını babasının ve annesinin mezarlarının bulunduğu Banarlı kasabasından aldı. 1930 yılında Edebiyat Fakültesinden ve Yüksek Öğretmen Okulundan mezun oldu.1929-1934 yılları arasında Edirne Lisesi ile Kız ve Erkek Öğretmen Okulunda edebiyat öğretmenliği yaptı.1947 yılına kadar İstanbul'da Kabataş, Galatasaray, Boğaziçi, Şişli Terakki ve Işık Liselerinde, 1947-1969 yılları arasında Eğitim Enstitüsü ile Yüksek Öğretmen Okulunda Edebiyat; Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâmi Türk Edebiyatı Tarihi öğretmenliklerinde bulundu.1969 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Öğretmenlik yaparken bir çok kuruluşlarda ek görev aldı.1948 yılından itibaren Hürriyet gazetesinde Edebi Sohbetler sütununda devamlı yazılar yazdı.1953 yılında kurulan İstanbul Fetih Cemiyetine girdi. Bu kuruluşa bağlı olan İstanbul Enstitüsüne müdür oldu.1958 yılında Yahya Kemal Enstitüsü yayın işlerini yürüttü.Milli Eğitim Bakanlığı 1000 Temel Eser ve Çağdaş Türk Yazarları Komisyonlarına üye ve başkan seçildi.1970 yılında kurulan Kubbealtı Akademisine Edebiyat Kolu Başkanı ve Akademi Dergisi Müdürü oldu.1974 yılında 67 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Rumeli Hisarı Mezarlığı'ndadır.

Eserleri:
Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal�in Hatıraları,Türkçe�nin Sırları, Şiir ve Edebiyat Sohbetleri, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Dasitan�i Tevarih�i Müluk�i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid Mesnevisi(Ahmedi), Namık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, Büyük Nazireler Mevlid ve Mevlid�de Milli Çizgiler, Edebi Bilgiler, Metinlerle Edebi Bilgiler, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı Tarihi, Fatih�in Zafer Sırları.

Kaynak:

1)Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü Behçet Necatigil Varlık Y. İstanbul 1980 sf.70

2)Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.60-61

3)Ş.Güngör'ün notları

Munky
26-07-07, 12:05
Nurettin İzzet Çelenk ( 1944)
1944 Kerkük doğumludur, güzel sanatlar enstitüsü (resim bölümünden) 1965 senesinde mezun olmuştur. Kerkükte önde gelen sanatçılardan biridir, Türkmen sanatçıları adına tüm sergilere katılmıştır ayrıca 1971 Türkiye�de Türkmen adına açılan özel resim sergisine iştirak etmiş ve çok beğenilmiştir artı ABD New York�ta yabancılarla bir özel sergiye katılmıştır.

Irak�ta 25 sene öğretmenlik yaptıktan sonra şimdi emekli ve özel resim işlerinde çalışmaktadır, öğretmenlik senelerinde eli altından geçen talebeler ise İtalıya da yaşayan meşhur sn. Muhammed al Vendavi, İsveç�te Fazıl Nasır ve Nurettin Nasır, Almanya�da Yünüs Gellev, Kanada�da Salah ve birçok sanatçılar.

Sayın İzzetin resimde kullandığı tarzıysa insanların hayatını canlandırmak ve Türkmen köylerinin renk ve yaşamını ifade etmektir.
Sanatçımız Türkiye ve Türk cumhuriyetlerinde Türkmen sergisi açmak niyetindedir.

Munky
26-07-07, 12:06
Oğuz Tansel
Şair. İstanbul�da, Davutpaşa Ortaokulunu ve Pertevniyal Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi�nde okurken başladığı öğretmenliği 1969�da emekliye ayrılıncaya dek sürdürdü. İlk şiirleri 1937�de �Servet-i Fünun� ve �Varlık� dergilerinde, ilk yazıları �Halk Bilgisi Haberleri�nde yayımlandı. Öğretmenlik, halk kültürü araştırmacılığı ve ozanlığı, kişiliğinde birbirinden ayrılmaz ögeler olarak yer aldı. 1942-48 yılları arasında Amasya�da derlediği masallar ile, Profesör Pertev Naili Boratav ile Profesör Wolfram Eberhard�ın hazırladığı Türk Masal Tipleri Kataloğu�na en çok katkıyı yaptı. 1977�de masallarına Türk Dil Kurumu�nun Çocuk Yazını Ödülü verildi. Edebiyaçilar Derneği�nin onur üyeliğine seçildi.

Yapıtları İngilizce, Fransızca, Almanca ile Danimarka ve Kore dillerine çevrildi. Ardında şiir ve masal kitaplarıyla halk kültürü, sanat, edebiyat ve toplum sorunları üzerine yazılmış yüzlerce makale bıraktı.

30 Ekim 1994�te Ankara�da öldü. Ölümünün birinci yıldönümünde dostları, anısına, Üç Kanatlı Masal Kuşu: Oğuz Tansel başlıklı kitabı çıkardılar.

Eserleri:
Savrulmayı Bekleyen Harman (şiirler, 1953), Gözünü Sevdiğim (şiirler, 1962), Sarıkız Yolu (şiirler, 1986), Dağı Öpmeler (şiirler, 1999), Bektaşi Dedikleri (şiirler, Metin Eloğlu ile birlikte, 1970), Altı Kardeşler (masallar, 1959), Yedi Devler (masallar, 1962), Üç Kızlar (masallar, 1963), Mavi Gelin (masallar, 1966), Al�lı ile Fırfırı (masallar, iki cilt, 1976), Konuşan Balıkla Yalnız Kız (masallar, 1985), Çobanla Bey Kızı (masallar, 1985).

Yeniden yayınlanan kitapları:
Altı Kardesler (2003,MEB) Yedi Devler (2003,MEB) Mavi Gelin(2003,MEB) Uç Kızlar (2003,MEB) Bektaşi Dedikleri (2004,Evrensel) Mutluluk Peşinde (2005, Evrensel).

Munky
26-07-07, 12:06
Orhan Şaik Gökyay
1902 yılında İnebolu'da doğdu. Ankara İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. İlkokul öğretmenliği yaptı. Yüksek öğrenimini İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamladı. Pek çok lisede edebiyat öğretmenliği yaptı. Öğrenci müfettişliği görevinde bulundu. Son olarak da İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Edebiyat araştırmalarıyla ve özellikle de Bu Vatan Kimin adlı şiiriyle tanındı. 1994 yılnda öldü.

ESERLERİ
Şiirlerini Bu Vatan Kimin adlı kitapta topladı.

Munky
26-07-07, 12:06
Ömer Seyfettin ( 28.02.1884)- (06.03.1920)
28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti, Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü..

Öykü Kitapları

Sağlığında, Tarih Ezelî Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.

Bir Öykü - BAHAR VE KELEBEKLER (*)

Küçük salonun fes renginde kalın, ağır perdeli penceresinden dışarı muhteşem, parlak bir suluboya levhası gibi görünüyordu. Saf mavi bir sema... Çiçekli ağaçlar... Uyur gibi sessiz duran deniz... Karşı sahilde mor, fark olunmaz sisler altında dağlar, korular, beyaz yalılar... Bütün bunların üzerinde bir esatir rüyasının havai hakikati gibi uçan martı sürüleri! Pencerenin önündeki şişman koltuğa gayet zayıf, gayet sarı, gayet ihtiyar bir kadın oturmuştu. Bahara, hayata dargın gibi arkasını dışarıya çevirmişti. Sönmüş gözleri köşelerdeki gölgelere karışıyordu. Karşısında, bir şezlonga uzanmış esmer, güzel bir kız, siyah maroken kaplı bir kitap okuyor; pencereden, çiçek, kır kokuları; deniz, dalga fısıltıları getiren tatlı bir nisan rüzgarı giriyordu. Bir saatten beri ikisi de susuyor, öyle duruyorlardı. Bu ihtiyar büyük nine tam doksan yedi yaşında idi. Köşelerin hafif karanlıklarından bazen uyanır gibi ayrılan gözlerini arasıra, karşısında kitap okuyan genç kıza, bu torununun torununa atfediyordu... Birden, üç dişi kalan buruşuk ağzını açtı. Esnedi. Bir mumya uzvu kadar sararmış, katılaşmış elini başına götürdü. Kahve rengindeki yemenisinin altında daha beyaz görünen saçlarına dokundu. Bir an düşündü. Yine esnedi. Galiba uyanacaktı. Arkasındaki açık pencereden giren muharrik rüzgar onu tehyic ediyor, kuşların güneşli cıvıltıları, çiçek ve çimen kokuları hayalinde uzak, ezeli bir fecir, nihayetsiz, mülevven bir sabah uyandırıyordu. Yavaş yavaş kamburunu arkasına dayadı. Ellerini dizlerine koydu, başını kaldırdı. Biraz doğruldu. Torununun torununa,
"Yavrum, niçin susuyorsun?" dedi. "Biraz konuşalım."
Genç, esmer kız, yeni neslin son Türk kadınlarının o asla tatmin edilemeyecek olan ebedi kederiyle bulutlanan siyah gözlerini kitabından ayırmayarak,
"Okuyorum büyükanneciğim" dedi.
Ancak on sekiz yaşında vardı. Şezlongdaki mühmel uzanışı ona müstesna bir letafet veriyor, ince jüpünün altında bedii bir vuzuh ile irtisam eden kalçaları daha dolgun, daha geniş, dizleri daha narin, daha mütenasip, eteklerinin pembe beyaz gölgeleri içinde pek şuh, pek uyanık duran bacakları daha tombul, daha nefis, ayakları daha küçük görünüyordu. Tuttuğu siyah maroken cildin üzerinde beyaz, parlak, zarif, ince elleri asi bir istical ile göğsünden fırlamak ister gibi kabaran memelerine dayanıyor, sanki onları zaptediyordu. Gür siyah saçları mağmum, hüzünlü çehresi etrafında mesut edici, düşündürücü bir zevk veriyor gibiydi. Büyük nine sordu:
"Okuduğun ne, kızım?"
"Bir roman."
"Neden bahsediyor?"
"Hiç."
Büyük nine tekrar daldı. Karşısındaki, senelerce evvel ihtiyarlayıp ölen torununun bu güzel, bu taze torununa bakıyordu. Bu vücut işte hayatının baharı idi. Arkasındaki, görmek istediği şu pencerenin dışarısındaki gürültülü, kokulu bahara niçin bu kadar yabancı duruyordu. Kendisini tehyic eden, mukavemet olunmaz bir gençlik arzusu veren, on yedi yaşında bir aşığın busesi kadar leziz, muharrik olan bu nisan rüzgarı, niçin onun meçhul matemlerini örtmüyor, onun dudaklarında biraz tebessüm, gözlerinde biraz şule uyandırmıyordu. Tekrar sordu:
"Söyle yavrum, o roman ne diyor?"
Genç kız büyük gözlerini kaldırdı. Kitabı dizlerine indirdi. Nazik bir şive ile,
"Büyükanneciğim, Fransızca bir roman işte..." dedi.
Lakin büyük nine merak ediyordu, mutlaka anlamak istiyordu:
"Adı ne?
"Desenchanté..."(**)
"Ne demek?"
"Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar demek."
"Onlar kimmiş?"
"Biz... Türk kadınları..."
Büyük nine düşündü. Sol eliyle siyah, parlak saçlarını düzelten torununun torununa şimdi pek elemli bakıyordu: Bu kız tıpkı büyük matemleri geçirmiş, felaketler görmüş bir zavallı gibiydi. Hiç gülmüyor, hep mahzun duruyordu. Ah, işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi.
"Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı?" dedi. "Hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten, sadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olan sizsiniz. Şimdiki kadınlar... Siz yoruldunuz. Siz büyükannelerinize benzemediniz. Ah biz!... gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahluk oluyorsunuz."
Genç kız gülümsedi. Büyükannesinin böyle hiddetli serzenişlerini her vakit dinler, bazen onunla münakaşa ederdi.
"Hiç siz okumaz mıydınız, büyükanneciğim?" diye sordu.
"Okurduk. Kibar, büyük efendiler kızlarına Farisi öğretir, Cami dersleri gösterirlerdi. 'Tuhfe-i Vehbi'yi okuturlardı. Fuzuli'nin, Baki'nin gazellerini ezberlerdik, Mesnevi'yi anlardık. Mükemmel seci'ler, kafiyeler yapar, kocalarımızla münakaşa eder, hafızamıza, zekamıza, nüktelerimize onları hayran ederdik. O vakit bir kadın için en büyük medih: 'Fazıla, edibe, şaire, akıle....' idi. Şimdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor, başka memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe, kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah... At elinden o kitabı!"
Esmer güzeli kız yeniden gülümsedi,
"Peki, büyükanneciğim" dedi, "bu kitabı atayım... Okumayayım. Sonra bize müebbet ve yıkılmaz bir hapishane olan bu sıkıcı evin içinde bu mevkufiyetin yalnızlığı içinde çıldırayım mı? Okuyor, eğleniyor, biraz teselli buluyorum."
"Hayır kızım, okuyor, fakat eğlenmiyorsun. Gözlerini görsen... Bir bulut, bir sis içinde gibi! Bütün bütün fenalaşıyorsun. Bu kitaplar hep zehir, hep keder..."
"Peki söyleyiniz, okumayayım da ne yapayım?"
Büyük nine düşünmeye başladı; evet, ne yapsın? Şimdi hakikaten her taraf hapishaneye dönmüştü. Seksen sene evvelki hayatı birden hatırladı; o vakit erkeklerden ayrı bir kadınlar alemi vardı ki, şimdi tamamıyla dağılmıştı. Bu alem pek genişti. Binlerce kadın birbiriyle konuşur, görüşür, eğlenirdi. Kendilerine mahsus eğlenceleri, zevkleri vardı. Moda yoktu. Annelerinin esvaplarını kızlar giyer, büyükannelerinin mücevherlerini torunlar takardı. Sırmalı çedik pabuçlar, kırmızı feraceler... ah hele kırmızı feraceler... baharın yeşil çimenleri üzerinde, seyir yerlerinde kadınlar tıpkı birer gelincik çiçeği gibi parlarlardı. Hiç aralarında çirkin, yani zayıf, hastalıklı yoktu. Erkekler yalnız kadınlarını tanırlar, işlerinden sonra erkence evlerine gelirler, zevcelerine doyulmaz aşk ve muhabbet sahneleri ibda ederlerdi.
Kıraathaneler, gazinolar, birahaneler, kulüpler, tiyatrolar, kafeşantalar, kerhaneler, bütün bu Türk erkeklerini eşlerinden ayıran, zavallı Türk kadınlarını tenha evlerde unutulmuş bir bekçi gibi bırakan felaket mahalleri yoktu. Kadınlar erkekleriyle üzülmeden yaşıyor, sonra o vakitki aşı boyalı büyük evlerin büyük sofalarında, havuzlu, kameriyeli bahçelerinde, bostanlarda, deniz kenarlarında, cesim, nadir yalılarda toplanıyorlar, eğleniyorlar, mesut oluyorlardı. Ne oyunlar, ne adetler, ne zevkler vardı ki, bugün hepsi tamamıyla unutulmuştu. Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yoktu... Alafrangalık bir veba gibi içimize girmiş, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı. Eşyamızı, esvaplarımızı değiştirirken ruhlarımızı da değiştirmişti; her şey yalan, her şey sahte, her şey taklit oldu. Saadet uzak bir hayale, yetişilmez bir hulyaya inkılap etti. Adetlerimizle beraber sevinçlerimiz de söndü. Şimdi şaşkın ve mustarip bir nesil!... Her şeyden nefret eden, her şeyi fena gören, karanlık gören, berbat, hasta tedavisi imkan haricinde bir nesil, ah şimdiki mariz ve müteverrim muhit..
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Seksen sene evvelki saadetlerin bugünkü ıstıraplarıyla seri ve ani mukayesesi, zihninde şedit bir yorgunluk husule getiriyor, onu hala yaşadığına müteessif ediyordu. Genç ve esmer kız yüz yaşına girmeye birkaç adımı kalmış olan bu annesinin annesinin annesine, bu mükerrer büyük ninesine dalgın dalgın bakarak onun zamanındaki kadınların saadetinin ne olabileceğini tahayyül ediyordu. Fakat bunu bulamıyordu:
"Sustunuz, büyükanneciğim..." dedi.
İhtiyar kadın, buruşuk gözlerini açtı:
"Ah!... Eski günleri, eski saadetleri düşünüyorum."
"Eski zamanda, sizin zamanınızda bugünden fazla ne vardı, nineciğim?"
"Çok... birçok şeyler..."
Büyükanne tamamıyla doğruldu. Söyleyeceklerini zihninde toplar gibi bir an düşündü. Sonra yine başladı. Genç kız onun dişli ağzının içindeki derin sivri karanlığa bakıyor, oradan çıkan kelimeleri sanki ziyade temaşa ediyordu.
"Evet yavrum, birçok şeyler vardı. Her şey bizim için zevk, eğlence idi. Her şey: Çocukluk, mektebe başlayış, feraceye giriş, kocaya varış, doğuruş, hatta ihtiyarlayış bile... Bunların hep ayinleri vardı. Her kadının bu devirleri diğer birçok kadınlar için bir zevk, bir eğlence vesilesi olurdu. Bütün hayatımız eğlence içinde geçerdi. Bir hafta olmazdı ki bir mektebe başlama, bir sünnet, bir düğün, bir loğusa cemiyeti görmeyelim. Bu esvaplarımız, kınalarımız bile eğlenceye vesile olurdu. Manilerimiz, şarkılarımız vardı. Toplanır, aramızda müşavere eder, kış geceleri divanlardan tefeül ederdik, mevsimler bile bir eğlence idi. Her mevsimin kendine mahsus adeti, eğlencesi, ananesi vardı. Daha hiç açmamış, bir senelik gül ağaçlarının dibine akşamdan beyaz kavanozlar kor içine yüzüklerimizi, yüksüklerimizi atar, ertesi sabah güneş doğarken mani söyleyerek tekrar çıkarırdık. Biribirine benzemeyen bin mani bilen, bütün kış herkesin lafına, bir söylediğini bir daha tekrar etmeden binlerce kafiye bulan kadınlar vardı."
Büyük nine ateh getirmiş ihtiyarların yalnız çenelerine mahsus olan o yorulmaz faaliyetle devam ediyor, sözünü uzatıyordu. O esnada bir kuş kümesi pencerenin yakınındaki bir ağacın dallarına konmuştu. Şiddetle cıvıldaşıyorlar, keskin çığlıklarını ihtiyarın hafif ve titrek sadasına karıştırıyorlardı:
"Evet, yavrum biz sizin gibi 'Ne yapalım?' diye düşünmezdik. Buna lüzum yoktu. Can sıkıntısının ne olduğunu bilmezdik. Hasılı her şey gülmeye, eğlenmeye vesile idi. Mesela bahar... Ah, siz odalarda kapalı oturuyorsunuz. Bahar geldi mi, biz hepimiz bahçelere dökülürdük. Baharın kendine mahsus eğlenceleri, ananeleri vardı."
"Ne gibi büyük nineciğim?"
"Ne gibi olacak bahar da her mevsim gibi eğlence vesilesiydi. Biz bir senelik hayatımızı baharda tefeül eder, güler, eğlenir, oynardık. Ah bu tefeül... pek şairane, pek latif, pek hassastı. Daima doğru çıkardı. Hepimiz itikat ederdik."
"Nasıl?"
"Bahar geldi, ağaçlar çiçek açmaya, yapraklar yeşillenmeye, çimenler baş göstermeye başladı mı, bizim gözümüz artık odalarda duramazdı. Bahçeye koşar, baharın ortasında gezinirdik. İlk göreceğimiz kelebek bir senelik talihimizdi. Onu arar, onu beklerdik. İlk kelebeğin beyaz, pembe olması için maniler söyler, dalların üzerine beyaz ve pembe kumaş parçaları atardık. Sarı veyahut siyah bir kelebek göreceğiz diye korkar, ne kadar heyecanlar geçirirdik."
"Niçin?"
"Çünkü kelebeklerin birer manaları vardı. Ah, siz bunları bilmez, bunlara itikat etmezsiniz. Beyaz kelebek: Saadete, talihe... Pembe kelebek: Sıhhat ve afiyete... Sarı kelebek: Kedere, hastalığa... Siyah kelebek: Felakete, matem ve ölüme delalet ederdi. Beyaz kelebek görünce talihimizin o sene açık olduğuna, mesut olacağımıza kail olurduk... Bahar çiçekleri altında beyaz kelebeğin şerefine semailer okurduk..."
Büyük nine devam ediyor, ilk defa küme halinde görülen kelebeklerin de umumi manalarını anlatıyor, beyaz kelebek kümelerinin zenginliğine, pembe kelebek kümelerinin bolluğa, sarı kelebek kümelerinin kıtlığa; kırmızı kelebeklerden müteşekkil, pek nadir görülen meşum kümelerin mutlaka bir muharebeye, siyah kelebek kümelerinin fetrete işaret olduğunu söylüyor, uzatıyor, büyük vakalardan evvel hep bu kümeleri o vakitki kadınların müşahede ederek erkeklerine haber verdiklerini hikâye ediyordu. Genç esmer kız artık dinlemiyor; büyük, siyah gözlerini büyükannesinin arkasındaki pencereden görülen nisan semasının mavi beyaz aydınlığına dikmiş, tahayyül ediyordu. Hakikaten seksen sene evvel kadınların mesut olmaları lazım geliyordu. Kendileri yeni nesil okudukça, anladıkça, erkeklere yaklaştıkça iptidai kadınlıklarından, dişilikten uzaklaşıyorlar, ruhlarda bir isyan, bir ihtilal tutuşuyor, eski kadınlığın zevke, saadete vesile addettiği dişilik kayıtları kendilerine ateşten, demirden bir zincir gibi geliyordu. Hususi bir mabet kadar sessiz, meçhul duran evlerine hapishane nazarıyla bakıyorlar, siyah çarşaflı kalın peçeleri ezici, soldurucu, vahşi, merhametsiz esaret örtüleri telakki ediyorlardı. Fakat haksız mıydılar? Mademki "terakki"den içtinap kabil değildi; terakki ise mutlaka değiştirmek, mutlaka eskiye benzememek idi, o halde asırlarca evvelki Türk kadınlığı da iptidai, mebnai halinde kalamazdı. Kuklalıktan, bebeklikten, masumiyetten, hasılı dişilikten çıkacak, hakiki kadın haline gelecek, erkeklere tefevvuk etmese bile müsavi bulunacak, bütün manasıyla insan, insan olacaktı... Büyük ninesinin "tarih-i mukaddes" hikâyeleri gibi garip vehimler içinde uzayan sözlerini artık işitmiyordu. Hayalinden bir sene evvelki gürültüleri, sevinçleri, nutukları, tiyatroları, konferanslarıyla Meşrutiyetin ilanı geçiyor, hala tükenmez el şakırtıları, alkış kabusları işitiyor gibi oluyordu. O günler kendileri için ne mesuttu. Bir an, bu siyah, sıkı esaretten azat edileceklerini, insanlık hakkına nail olacaklarını ümit etmişlerdi. Ah bu ümit, nasıl çabucak sönmüş, söndürülmüş; bu hayal, ne feci bir surette kırılmıştı... Düşünüyor, ağlamak istiyor, titriyordu. Lakin... Lakin istikbalden bir şey ümit edemezler miydi? Türk kadınlığı bir gün yüksek idrakıyla, altı asırlık tesadüfi, tabii bir ıstıfa sayesinde harika haline gelen hüsniyle, zekasıyla, bir Avrupalı kadın gibi insanlık sahnesine çıkarak ihtiramlar, perestişler önünde yükselemeyecek miydi?... Bugünkü tevekkül daha ne kadar devam edebilirdi? Büyük nine nihayetsiz hikâyesine devam ediyor; genç, esmer kız tahayyül ediyor, zihninde müphem hayallere karışan abus suallere cevap veremiyordu. Birden gülümsedi. Kelebeklere tefeül etmek... Bu pek hoş olacaktı. Eski Türk kadınlığının itikatları yeni Türk kadınlığının talihine nasıl bir hüküm verecekti? Merak ediyordu. Uzandığı şezlongdan doğruldu. Ayağa kalktı. Büyük nine susmuştu. Torununun bu ani kalkışına taaccüple bakıyordu. Sordu:
"Ne var kızım, neye kalktın?"
Güzel, esmer kız gülerek,
"Ben bu bahar hiç kelebek görmedim. Kendim için değil, benim gibi olanlar için Türk kızları için, bütün Türk kızlarının talii için bakacağım" dedi, pencereye yaklaştı.
Büyük nine titreyerek koltuğundan kalktı.
"Gözlerim o kadar görmez ama" diyordu, "ben de bakayım sizin için..."
İkisi de pencerenin kenarında idiler. Sağda genç kız muhteşem, levent endamıyla yükseliyor, solda minimini, kambur büyük nine duruyordu. Dışarıya bakıyorlardı. Bütün tabiat gözleri kamaştıran tatlı, sıcak bir aydınlıkta parlıyordu. Denize güneş aksetmiş, onu başka elemlere akıp giden ebedi, nihayetsiz bir gümüş nehrine benzetmişti. Ağaçların ufak, koyu yeşil yaprakları hazdan, hayattan titriyor, yollara beyaz çiçekler düşüyordu. Karşı sahil tirşe dağları, mor koruları, beyaz yalılarıyla bir serap memleketini bir peri payitahtını andırıyordu. Susuyor, bakıyorlardı. Henüz bir kelebek görmemişlerdi. Çiçek tarhları üzerinde küçük sinek kümeleri görünüyor, birden kayboluyorlardı. Tek bir martı yakın bir tehlikeden, meçhul bir şeametten kaçar gibi hızla geçiyor, haykırıyordu. Nerede oldukları görülmeyen kuşlar mütemadiyen ötüyorlar, cıvıltıları canlı ve tannan bir ziya yağmuru gibi semadan yağıyor zannolunuyordu. Genç kız birden, elini kalbine götürdü, yavaş bir sesle,
"Ah işte..." dedi.
Pencerenin yakınında, ağacın çiçekli dalları altında siyah bir kelebek uçuşuyordu. Gösterdi. Büyük nine korkunç ve iskelet parmağıyla,
"Fakat ben senden evvel şu beyazı gördüm" diye mermer havuzun üstünde dolaşan bir kelebeği gösterdi.
Genç kız son bir cebirle ona da baktı:
"Ah büyük nineciğim, iyi göremiyorsunuz" dedi, "o beyaz değil, sarı bir kelebek.."
...Anasının ruhuna meçhul bir elem hücum etti, gözleri karardı. Bu parlak taze tabiat şimdi ona meyus görünüyor, mermer havuz genç, esir bir melikenin türbesine, bahçenin tarhları müteverrim kızların metruk çiçekli kabirlerine benziyordu. Geri çekildi. Yine şezlonga döndü. Büyük nine de kendisine ölümü ihtar eden bu sarı, siyah kelebekli bahardan ürkmüş, yine arkasını dönmüştü. Koltuğunda yusyuvarlak oturuyor, kamburunu iyice çıkarıyordu. Genç kız elinden bırakmadığı siyah maroken kaplı kitabını açtı, bu kitap şimdi siyah, büyük, ölü bir kelebek gibi onun yüzünü tamamıyla örtüyordu. Okumuyor, irsi, intisali bir vehim ile kelebeklerin yalan söylemediğine; zavallı yeni neslin, şimdiki Türk kadınlığının talii ancak felaket, keder, ölüm olduğuna, ebediyen siyah kefeni yırtamayacağına, tesettürden kurtulamayacağına, evlerin boş, tenha duvarları arasında, meçhul çiçekler gibi açmadan, doğmadan öleceğine kanat getirir gibi oluyordu... Mazi, batıl itikatlar o kadar kuvvetli, müthiş idi ki, bütün idrake, bütün ilme, bütün fenne, bütün hakikate galebe çalıyor, tahavvül kanununun o muhayyel mazari kuvvetini esasından kırıyordu. Düşünüyordu; fakat bu batıl itikatlar, bu haşin, anut, katil mazinin ani tahakkümü yalnız Türklere, yalnız Türkiye'ye mahsus değildi. Birkaç hafta evvel Paris'te tahsilde bulunan kardeşi, oturduğu evin tabldotunda perhiz münasebetiyle et, yağ bulunmadığını, Paris'te aileler arasındaki Katolik deliliğin, dini taassubun bir mislini Sudan'da, çöllerde, kumlu, hudutsuz yamyamlar memleketinde bile bulmak mümkün olmayacağını yazıyordu... Birden kendisi gibi başka ufuklar, başka saadetler, başka hayatlar tahayyül eden mahrum kadınların romancısı, büyük bir garp muharririnin şakirdine her şeyin bir hududu olduğundan bahsettikten sonra: "...Lakin insanların behimiyetine nihayet yoktur!" dediğini hatırladı.
Pencereden, sevdiğine kavuşmadan ölen genç ve müteverrim bir aşıkın son veda busesi kadar ince, nazik bir rüzgar giriyor, taze mezarlar üzerin bırakılmış taze çelenk kokuları getiriyor, odanın gölgelerinde görünmez, matemli hayaller dalgalanıyordu...
Büyük ninenin gözleri kapanıyordu. Bu meşum tefeülün ihtiyar dimağında husule getirdiği yorgunluk on bir uyku ilacı gibi tesir etmişti. Genç kız... Genç, esmer kız gözlerini kitaba dikmiş, okumuyor, kitabı tutan zambak ellerini asi, anarşist göğsüne bastırarak, içinden dudaklarına yükselen kalbi ihtilali, bu şedit, sebepsiz hırçınlığı tutmaya çalışıyordu. Odanın uyutucu gölgeli sükununda sanki bu iki vücut eski, yeni Türk kadınlığının meyus, teselli kabul etmez iki timsali idi. Biri, bir asır evvelki neslin son numunesini, hayattan ziyade ölüme, nisyana ait bir hatırası... diğeri, bugünün bir asırlık mecburi tagayyürün narin, tatmin olunmaz bir çiçeği idi. Netice itibariyle ikisinin de talihi bu kapalı tenha oda, bu muhteşem, süslü mezar idi. Pencerenin yakınlarına gelen kuş kümesi, bazen şedit bir cıvıltı, aydınlık bir gürültü koparıyor, sonra susuyordu. Büyük nine uyudu. Artık hafif, kuvvetsiz bir ihtizar hırıltısı ile horluyordu. Torununun torunu, genç kız, güzel kız, esmer kız hala hıçkırığını zaptediyor, donmuş gibi, şezlonguna uzanmış duruyordu. Geniş pencereden intizamsız fasılalarla giren kokulu, çiçekli bahar rüzgarının cereyanı ansızın deminden gördükleri siyah kelebeği getirdi! Bu siyah kelebek parlak, muhteşem tabiatın, çiçekli, müşfik baharın cennetinde, cehennemin zulmet, cehalet müvekkilinin siyah ruhunu andırıyordu. Şimdi bu siyah ruh çimen, çiçek kokularıyla gelmiş, şu geniş pencerenin önünde çırpınıyordu. İçerdeki, müstebit muhitin, hain mazinin, zalim itikatların doğmadan katlettiği bu canlı ölüleri, onların müebbet sükununu seyrederek mahzuz, mütelezziz oluyor, nerede oldukları belli olmayan kuşlar, insafsız ve yakıcı bir hücuma uğramışlar gibi ansızın bütün kuvvetleriyle cıvıldamaya başlıyor, bütün tabiatı istila eden şedit, feci cıvıltılarla acı acı feryat ediyorlardı.
(Genç Kalemler dergisi, c:II, 1326/1911, sayı: 26)

Munky
26-07-07, 12:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/259.jpg
Peyami Safa ( 1899)- (15.06.1961)
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.

Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.

Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.

Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefî Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).

Beşir Ayvazoğlu, Peyami, Hayatı, Sanatı Felsefesi Dramı'nı yayınladı (1998).

ESERLERi:

BiZ INSANLAR

Mütefekkir romancı bu eserde insan ruhunun derinliklerine büyük zekasının ışığını tutmaktadır. romanda asil bir ruhun insanın anlaşılmazlığı karşısındaki bunalımları, ikiyüzlülüğe ve bayağılıklara karşı isyanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâi hayanı verilmektedir. Harb yıllarının ahlâkı ve içtimâî hayatı perişan eden havası iinde dürüstlüğün ve ülkücülüğün savunması yapılmakta, kozmopolitliğe karşı milliyetçilik, materyalizme karşı maneviyatçılık bayraklaştırılmaktadır.

YALNIZIZ

Peyami Safa, bu eserinde insanlığı materyalizmin kör çenberini kırmağa, kendini kaybettiği ruhunu bulmaya çağırmaktadır. Asrımızda insanın bütün problemleri bu noktada düğümlenmektedir. Ve Allah'ı bilmedikçe, insanlık buhrandan buhrana yuvarlanacak, huzur ve sükun bulamayacaktır.

FATiH HARBiYE

Yazar bu romanında Tanzimat'tan kopup gelen, Millî Mücadelede ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipindeki ve cemiyetindeki etkilerini incelemektedir.

MATMAZEL NORALiYA' NIN KOLTUĞU

Peyami Safa'nın mizac ve ruh yapısına uygun düşen bir konuyu ihtiva etmektedir. Ruhçu ve akılcı dünya görüşünün yazarın anlayışı çerçevesinde birleştirilmesi esasına dayanır.

DOKUZUNCU HARİCİYE KOĞUŞU

Roman, yalnız ve hasta bir çocuğun ızdırabını, çocukça aşkını ve kıskançlığını; mes'ud olmak isteyen bir genç kızın temiz sevgisini; inanmak arzusu bütün benliğini saran bir insaın kuruntularını ve çıplak hastahane duvarı gerisindeki hıçkırıklarını anlatır.

MAHŞER

Yazarın görüşlerini değişik bir tarzda işlediği bir romandır.

ŞİMŞEK

Yazarın ilk romanlarındandır. Yazar bunda da bütün eserlerinde işlediği konuları, bir başka tarzda yeniden işlemektedir.

CANAN

Peyami Safa'nın "Şimşek", "Bir Akşamdı", "Mahşer" romanları tarzında bir diğer eseridir.

SÖZDE KIZLAR

Günümüzün kızlarını, onları mesud yahud bedbaht edebilecek hususları birer ibret levhası gibi yansıtmaktadır.

TÜRK İNKILABINA BAKIŞLAR

Atatürk İnkılâbları öncesindeki fikir cereyanlarını en gerçek kaynaklarıyla ortaya koymaya çalışmıştır.

Munky
26-07-07, 12:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1560.gif
Recaizade Mahmut Ekrem ( 1847)- (1914)
1847 yılnda İstanbul'da doğdu. Özel öğrenim gördü. Mekteb-i İrfan'ı bitirdi. Çeşitli devlet memurluklarında bulundu. Öğretmenlik yaptı. Şûrâ-yı Devlet ve Meclis-i Âyân üyeliği, Evkaf ve Maarif Nazırlığı yaptı. Tasvir-i Efkâr gazetesinin yönetiminde bulundu. Hayattayken üç oğlunun ve özellikle de Nijad'ın ölümü, onu yıktı, hayata küstürdü. Sanat için sanat anlayışını savundu. Eski-yeni edebiyat tartışmalarının merkezinde yer aldı. 1914 yılnda öldü.

ESERLERİ
Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Zemzeme, Pejmürde, Nijad Ekrem ve Nefrin adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Munky
26-07-07, 12:07
Rıfkı Melül Meriç ( 1901)- (1964)
1901yılnda Edirne-Dedeağaç'ta doğdu. Asıl adı Süleyman Rıfkı Coşkunmeriç'tir. Ortaöğrenimini Edirne ve İstanbul'da tamamladı. Tıbbiyede beş yıl okudu. İki yıl Yüksek Ticaret Okulu'nda okudu. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Çeşitli liselerde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. İstanbul Edebiyat Fakültesi, Güzel Sanatlar Akademisi ve Ankara İlahiyat Fakültesi'nde Osmanlıca, edebiyat ve sanat tarihi dersleri verdi. Şiirlerinde Melûl mahlasını kullandı. Çeşitli dergilerde yazdı. 1964 yılında öldü.

ESERLERİ
Şiirleri, İnkıraz ve Ruba'iyyât-ı Melûl adlı iki kitapta toplandı.

Munky
26-07-07, 12:07
Sabahattin Kudret Aksal ( 25.03.1920)- (19.04.1993)
25 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da doğdu. Beşiktaş Şark İdadisi'nde başladığı ilk öğrenimini 38. İlkokulda bitirdi (1931). Işık Lisesi'nden mezun oldu (1937). Bir yıl kadar Hukuk Fakültesi'nde devam eden Aksal, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi (1943). İstanbul'da İstiklal, Işık ve Boğaziçi liselerinde felsefe öğretmenliği yaptı (1943-1948). Çalışma Bakanlığı'nda (1949) ve İstanbul Belediyesi'nde (1952) müfettişlik, Belediye Konservatuvarı (1959) ve Şehir Tiyatroları'nda (1961) müdürlük yaptı. Belediye'de Yazıişleri Müdürlüğü de yapan Aksal, Belediye Konservatuarı Estetik Ve Psikoloji öğretmenliğinden emekli oldu (1977). Gazoz Ağacı'yla 1955 yılı Sait Faik Faik Armağanı'nı kazanmış olan Sabahattin Kudret Aksal, 19 Nisan 1993 tarihinde İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
Şiir Kitapları: Şarkılı Kahve, Gün Işığı, Bir Sabah Uyanmak, Eşik, Zamanlar, Bir Zaman Düşü, Buluşma.
Hikaye Kitapları:Gazoz Ağacı, Yaralı Hayvan.
Oyunları:Şakacı, Kahvede Şenlik Var, Bay Hiç, Sonsuzluk Kitabevi.

Munky
26-07-07, 12:08
Salih Zeki ( 1864)- (1921)
Matematikçi Salih Zeki Bey İstanbul'da mütevazı bir aileden doğdu. Darüşşafaka'da okudu. 1882'de mezun olduktan sonra Posta Telgraf Nezareti'nde çalıştı. Burada çalışırken bakanlığın bursu ile 1883'de yüksek öğrenimini tamamlamak üzere Paris'e gönderildi. 1887'de elektrik mühendisi olarak yurda döndü.. 1895'de Rasathane müdürlüğüne tayin edildi.1908 inkılabından sonra Maarif Meclisi üyesi, 1910'da Tevfik Fikret'in basında hayli yankı uyandıran istifasının ardından Galatasaray Sultanisi'ne müdür oldu. 1912'de maarif
Müsteşarı, bir yıl sonra da Darülfünun Umum Müdürü (rektör) oldu. 1921'de öldü. Fatih Camii bahçesinde yatmaktadır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Salih Zeki Bey Hayatı ve Eserleri
Celal Saraç
Yayına Hazırlayan Yeşim Işıl Ülman
Kızılelma Yayıncılık İstanbul - Şubat 2001

"Doğulu matematikçilerin tam bir tarihinin yazılabilmesi için, o zamanın insan bilinci üzerindeki kültürel gelişmelerin etkilerini bütünüyle bilmek gerekir; aksi halde böylesine bir çalışma spekülasyonlardan ve şahsi yargılardan asla âri olamaz. Bununla birlikte kitabımda doğulu matematikçilerin eserleri hakkında bilgi vermeğe; Eski Yunan'dan, matematiğin batıya nakledilişine kadar geçen zaman içinde Doğu matematikçilerin eserleriyle matematik bilimine yaptıkları katkıları ele almağa çalıştım. Doğu halklarının milliyetçi duygularını okşayarak doğulu matematikçileri göklere çıkarmak gibi bir amacım yok. Asıl amacım, yüzyıllardır doğunun kütüphanelerinde unutulmağa terkedilmiş eserleri gün yüzüne çıkarmaktır. Kitabımı dört bölüme ayırdım ve ona, meşhur matematikçi ve filozof Ebu Reyhan el-Biruni'nin hatırasına ithafen Asâr-ı Bâkiye adını verdim."Salih Zeki Bey'in Asâr-ı Bâkiye için yazdığı önsözden.

Munky
26-07-07, 12:08
Sevinç Çokum ( 25.08.1943)
İlk ve ortaokulu İstanbul'da okudu. İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1970). Bir süre edebiyat öğretmenliği yaptı. 1975'te öğretmenlikten ayrılarak kendisini edebî çalışmalara verdi. Türk Edebiyatı dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü, Türkiye gazetesinde yazdı.Sevinç Çokum edebiyat dünyasına hikâye ile girdi. Hikâyeleri Hisar, Türk Edebiyatı, Töre dergilerinde çıktı. Sonra Romana yöneldi. Sosyal ve tarihî romanlar kaleme aldı.Hikâyelerinde İstanbul'un gelenekçi semtlerinin sosyal yapısından kesitler verdi; yalnızlığı ve dayanışmayı işledi. Ruh tahlillerine girerek kahramanlarının duygularını akıcı ve dokunaklı bir dille tasvir etti.Romanlarında sosyal konuların yanında tarihî konulara da ağırlık vermiştir. Türk kimliğinin üzerinde durarak esir Türklerin ıstıraplarını dile getirmiştir. Hikâyeleri: Eğik Ağaçlar (1972), Bölüşmek (1974), Makina (1976), Derin Yara (1984), Onlardan Kalan (1987). Bu hikâye kitapları yeni düzenlemeyle Ötüken Neşriyat arasında şu isimlerle yayınlandı: Bir Eski Sokak Sesi (1993), Evlerinin Önü (1993), Onlardan Kalan (1993). Romanları: Zor (1977), Bizim Diyar (1978), Hilâl Görününce (1984), Ağustos Başağı (1989), Gülyüzlüm (1989), Çırpıntılar (1991). Senaryoları: Beyaz Sessiz Bir Zambak (1987), Yeniden Doğmak (1987). Radyofonik eserleri: Hilâl Görününce, Ağustos Başağı, Nefise Hatun.

ESERLERi:

BEYAZ BiR KIYI

Beyaz Bir Kıyı, Sevinç Çokum'un 4 yılda kaleme aldığı, aslında bir romanının ayrı ayrı bölümleri de diyebileceğimiz hikâyelerinden oluşuyor. 1994 yılında Fas'a giden yazar, bu ülkeyi coğrafyası, insanları, manevî atmosferi ve sanatları açısından tanıdıktan sonra Beyaz Bir Kıyı'yı yazmağa karar verdi. Mağrib'in kendisine has kokusunu, rengini, ruhunu eserine katan Çokum, Beyaz Bir Kıyı'da, dünyevî aşk ve istekler boyutunun ötesindeki arayışları dile getiriyor. İki insanın dostluğu ile birlikte Hak dostluğunu, gül motifinin arkasında Peygamber sevgisini ebru dalgalanışı bir anlatımla sergiliyor.

GÜZELE BAKAN KARINCA

Güzele Bakan Karınca, Sevinç Çokum'un 1990'dan bu yana Türkiye Gazetesi'ndeki haftalık "Edebiyat Sohbetleri"nden seçilmiş yazılarıdır. Çokum, bu yazılarında edebiyatla birlikte dil, tarih, sanat, gelenek ve görgüler, "İstanbul Özlemi" eskinin terkibi ile yeniyi oluşturmak, insan, çocuk, hayvan sevgisi üzerinde yoğunlaşmış, inancımızdan renkler taşımıştır.

KARANLIĞA DİRENEN YILDIZ

Sevinç Çokum, Karanlığa Direnen Yıldız'da Türk siyasî hayatının önemli durağı 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin çerçevesi içinde farklı kişilikleri sergiliyor. Aynı apartmanı paylaşan dostların, yakınların ayrılan sofraları, dahası ihanetler, iki yüzlülükler, uydu vicdanlar... Özellikle anlatım ve tahlil ağırlıklı romanı yer yer Yunus Emre dilinin zenginlikleri besliyor. Yazarın kendisinin ve tanıdığı gerçek kişilerin de yer aldığı romanın asıl çıkış noktası bugün medya dediğimiz şartlandırma, yönlendirme gücünün o yıllarda da insana el atışıdır. Onun için kahramanımız Feridun katıksız, dürüst, kendi kararlarını kendisi verebilen insanın arayışı içindedir. Sürü olmak yerine birey olma sevdası. Ama Feridun'un benliğindeki kargaşada yer alan bir başka sevdası daha vardır... İncenaz Abla, Çokum'un, hikâyelerindeki titizliğini aktardığı bu romanı el değmemiş konusu, (özgünlüğü) yaşanmışlığı ve anlatım özelliği ile yeni bir aşamadır

ROZALYA ANA

Rozalya Ana, Sevinç Çokum'un daha önceki İstanbul hikâyelerinden farklı olarak Kırım'dan, Anadolu il ve köylerinden görüntüler taşıdığı son hikâye kitabı. Sevinç Çokum, bu kitabında sürgün Kırımlı Raziye'nin (Rozalya Ana) toprağına yerleşme çabası içinde kendi varlığını anlamağa başlamasından yola çıkarak varoluşun hangi değerlerle bütünlendiğini araştırır. Sadece büyük şehirlerde değil, Anadolu şehir ve köylerindeki sosyal değişim içersinde eğrilikleri görerek, yarının endişeleriyle bugünün çıkmazlarında çıkış noktaları arar. Günümüzde materyalist çıkarcı anlayışın kurallaşmasına karşılık Kütahyalı Kız'la sembolleşen katıksız, çıkarsız sevgi ayakta durabilecek mi? sorusu etrafında dönen Sevinç Çokum, modern hikâyesine kendi kültür motiflerimizi, menkıbelerden ve halk hikâyelerinden süzülmüş renkleri katmaktadır. Hikâyeler varoluş ve yokluk çizgisinde durarak yer yer tasavvufla bezenir.

BİR ESKİ SOKAK SESİ

Sevinç Çokum'un ilk hikâyeleri olan Bir Eski Sokak Sesi ferdî ve sosyal meseleleri şiirli bir anlatımla ve yaşanmışlıkla işlemektedir. Yazarın yayımlandığı yıllarda hayli ilgi uyandıran bu hikâyeleri büyük şehrin dar ve eski sokaklarının insanlarını zengin iç dünyalarıyla anlatıyor.

ONLARDAN KALAN

Sevinç Çokum'un olgunluk çizgisindeki hikâyelerinin toplamı olan Onlardan Kalan, yine İstanbul dekoru içersinde kültür değişiminin pençesinde kaybolmakta olan erdemleri anlatıyor. Üslûbundaki derinleşmeyi belirleyen bu hikâyelerde Sevinç Çokum kendine has duyarlılığı ile kalıcı olan güzellikleri desteklemeğe çalışmaktadır.

EVLERİNİN ÖNÜ

Sevinç Çokum'un fikir ve duygu ağırlığını bir arada yansıtan hikâyeleri Evlerinin Önü 1980 öncesi bunalımlı günlerin ürünüdür. Yazar o karanlık atmosfer içersinde sevgiye dayanarak toplumumuzdan ve yakın tarihimizin içinden kesitler vererek dünden bugüne geçişlerle insanımızı değerlendirir.

HİLAL GÖRÜNÜNCE

Sevinç Çokum'un bu romanı, Türk dünyasının Kırım'la ilgili bir dilimini ele almıştır. 1853-1865 Kırım Harbi yıllarında Osmanlı Kırım yakınlaşması sırasında, Kırımlı Nizam Beyin kendi toprağına tutunma çabasının işlendiği romana Kırım Türklerine has renkli örf ve adetlerin hâkim olduğunu görmekteyiz... Nizam Beyle birlikte romanın diğer kişileri Arslan ve Giray beyler, Şirin Gelin, romana orijinallik katan "anlatıcı" Felekzede Ârif Çelebi karakterlerinin güçlü çizgileri, iç dünyalarının zenginlikleriyle yazarın olaydan bireye giden roman anlayışını ortaya koyarlar. Sevinç Çokum'un romanda belli bir noktaya ulaştığı Hilâl Görününce, Türk Edebiyatında önemli bir yeri doldurmaktadır.

AĞUSTOS BAŞAĞI

Ağustos Başağı'nda yazar, Millî Mücadele yıllarını ele almıştır. Olayları, Osmanlı Devleti'nin beşiği Söğüt ön planda olmak üzere, Batı Cephesi'nin diğer bölgelerine de uzanan bir coğrafya içerisinde değerlendirmektedir. Cepheyle cephe gerisi belgelerden ve gerçek kişilerden alınan bilgilerden yola çıkılarak anlatılmış ve yorumlanmıştır.

ÇIRPINTILAR

Çırpıntılar, yazarın üzerinde durduğu "parçalanmış aile"ler ve göç dramının bir başka kesitidir. Çokum bu romanında Avustralya'ya göç etmiş üç kişilik bir ailenin ayakta durma savaşını, bu savaşın nelere mal olabileceğini, kendi ülkelerine dönüşlerinde yaşayacakları uyumsuzlukları anlatır. Sevinç Çokum Çırpıntılar'da Türk romanı için yeni, sıcak ve unutulmaz kişilikler çizmektedir

BİZİM DİYAR

Bizim Diyar, Sevinç Çokum'un ikinci romanı. Yazar bu romanıyla yakın tarihimizden önemli bir kesiti günümüze getirmektedir. Osmanlı imparatorluğunun çöküş yıllarını, Balkan Savaşı ve Rumeli göçlerini ele alan yazar, bu kopuşu derinden yaşamış olan yakınlarının hikâyesini o çevreden seçtiği canlı karakterlerle romanlaştırmıştır. Bizim Diyar'ın bir özelliği de kaybedilen Rumeli'ye ait kültür mirasının İstanbul'a uzanmış çizgilerini yansıtmaktadır.

Munky
26-07-07, 12:08
Suat Yakup Baydur ( 11.12.1912)- (05.08.1953)
11 Aralık 1912'de doğdu. 1932 de İzmir Erkek Lisesini bitirerek Almanyaya tahsile gitti. Heidelberg'de Klasik Filoloji tahsiline başladı. Aynı üniversitede Latince, Yunanca, Yunan ve Latin Filolojisi, Tarih, Filolofi ve Arkeolojiye ait dersleri takip etti. 1942'de Klâsik Filoloji
doktorasını tamamlıyarak memlekete döndü. İlkin Atatürk Lisesinde Latince öğretmenliği etti. 5 Ağustos 1953'de bir deniz kazasında öldüğü zaman, İstanbul Üniversitesi'nde Klâsik Filoloji Doçenti idi. Kendisi Türk Dil Kurumu üyelerinden ve Devrim Ocakları kurucularındandır. Telif ve tercüme 10'a yakın eseri vardır.

Munky
26-07-07, 12:09
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4047.jpg
Şefik Asan
Eğitimci-yazar-televizyon programcısı
1941�de Trabzon�un Of ilçesine bağlı Erenköy�de doğdu. İlköğrenimini Of�ta, Öğretmen Okulunu Trabzon�da, yüksek öğrenimini Samsun�da tamamladı.
1962�de, öğretmenliğinin daha ikinci yılında, kendi köyü, Erenköy�de gerçekleştirdiği eğitim devrimi o zaman Trabzon�da ve basında geniş yankı uyandırdı. Köye atandığı zaman okulda 2�si kız, toplam 52 öğrenci vardı. Okul dışında ise okullaşmamış 210 çocuk. O zaman bu çocukların çoğu ya nüfusa kayıtlı değildi, ya da yaşlarından çok küçük yazılmışlardı. Şefik Asan yeni yürürlüğe giren 1961 Anayasası�nın ilköğretimi, eskiye göre daha zorunlu kılan yaptırım gücünü de kullanarak, okul dışında bulunan 130�u kız, 80�i erkek olmak üzere 210 çocuğu okula aldı. Aradan geçen 45 yıl sonra bugün hâlâ �Baba Beni Okula Gönder� kampanyalarının yapıldığı ülkemizde o zaman bu olay, Trabzon basınında ve eğitim çevrelerinde bir devrim diye nitelendirildi.
Köy öğretmenliği sırasındaki ikinci büyük atılımı, bir dağ köyü olan (o zamanki adı Dağeteği idi) Erenköy�e yol getirmekti. O tarihte Of ilçesinde sadece iki köye (onlar da merkez köyleriydi) yol gidiyordu. Erenköy�ü Of-Çaykara şosesine bağlayacak yol tamamıyla dik kayalıkları delerek geçecekti. O köylüyü birleştirdi, Almanya�da olan köylü işçilere mektuplar yazarak para desteği aldı ve hükümetten de makine yardımı temin ederek 1964�te işe başladı ve iki yıl içinde yolu köye ulaştırdı. O zaman, Of ilçesinde, böyle bir yerden yol geçirmeyi ancak Ruslar başarır (çünkü işgal sırasında Rusların bölgede yaptığı yolların benzerini hâlâ yapılamamıştı) diyerek olabileceğine inanmayanlar, bittiğinde bunu mucize diye karşıladılar. Milliyet Gazetesi�nin Trabzon muhabiri Ömer Güner bunu böyle yorumlayarak gazeteye haber yapmıştı.
Şefik Asan�ın, Trabzon�da öğretmenken, 1972�de yönetimini genel merkez atamasıyla ele aldığı Halkevi ile başlattığı büyük kültür atılımı altı ay içinde Trabzon�a hareket getirdi. Üniversitedeki gençleri de örgütleyerek, altı ay içinde ilde Halkevi tiyatrosunu kurdu, on kadar halk dansları grubu oluşturdu. Müzik grupları organize etti. Halkevi�nin yayın organı olarak yayına soktuğu DEYİŞ gazetesi 5000 adet basılıp bütün köylere gönderildi. Çok değil, altı ay sonra, 1972 yılı Haziran ayında, Trabzon Kapalı Spor Salonu�nda gerçekleştirilen müzik ve halk oyunları şöleni Trabzon�un kültürel çehresini değiştiren hareketin mutlu bir göstergesi oldu. Bu kültür hareketi kısa zamanda çevreye yayılarak 8 ilçede daha halkevi açıldı. Şefik Asan bir yıl sonra Halkevi başkanlığını Temel Aydınoğlu�na devrederek, 9 halkevinden oluşturduğu il koordinasyon kurulu başkanlığına geçti. 1973 Nisan ayında Ankara�da toplanan Halkevleri Kurultayı�nda, statükocu eski askerlerin genel merkez yönetimine karşı muhalefet eden tek grup, onun başkanlığındaki Karadeniz ekibiydi.
İstanbul�a taşındığı 1974 sonunda, 35 şubenin bağlı bulunduğu İstanbul Halkevleri İl Koordinasyon Kurulu�nun önce genel sekreterliğine, ardından başkanlığına getirildi. 1975�de Ankara�da toplanan Halkevleri Kurultayı�nın divan başkanı oydu. 1977�deki kurultayda da genel yönetim kurulu üyeliği ve 1.Bölge temsilciliğine seçildi. 1975-80 arası, onun yönetimindeki İstanbul halkevlerinden Pendik ve Bakırköy şubeleri, katıldıkları uluslararası yarışmalarda Türkiye�yi başarı ile temsil ederek, birincilikler kazandılar.
1976 yılında İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın ve Büyükelçi Mahmut Dikerdem�in öncülüğüyle kurulan ve ülkenin en seçkin entelektüellerini içine alarak faaliyete geçen Türkiye Barış Derneği yönetimi, Halkevlerindeki başarılarını fark ederek onu üye olmaya davet etti. 1978 ve 1980 genel kurullarında iki kez Barış Derneği yönetim kuruluna seçildi. Bu görevi 12 Eylül 1980�de tüm demokratik kuruluşlarla birlikte Barış Derneği�nin de kapatılmasıyla sona erdi.
Şefik Asan 12 Mart 1971 Askeri müdahalesinden sonra, bir grup Trabzonlu aydınla tutuklanarak Ankara�ya götürüldü. O zaman basında adı -biraz da ironi katılarak- �Titrek Hamsi Hücresi� olarak konulan ve aralarında Zülfü Livaneli, Ataol Behramoğlu�nun da bulunduğu 68 kişilik grup bir ay sonra serbest bırakılıp, daha sonra beraat etti. Ama 12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra başlatılan Türkiye Barış Derneği Davası öyle kısa sürmedi. Bütün dünyayı ayağa kaldıran ve Askeri Cunta�ya zor anlar yaşatan Barış Davası uzun yargılamaların sonunda ülkenin en seçkin aydınlarının mahkûmiyetiyle sonuçlandı. Şefik Asan sekiz yıl hüküm giyenler arasındaydı. Dava iki kez Askeri Yargıtay�a gidip gelerek sonunda beraatla sonuçlandı, ama herkes yattığıyla kaldı.
Şefik Asan�ın yazı hayatı 1968 yılında Varlık Dergisi�nde çıkan bir makalesiyle başladı. 1972�de Yeni Ortam Gazetesi�nde �Depolama Diplomalama� başlığı altındaki eğitim sistemini eleştiren incelemesi bir hafta süreyle tefrika edildi. Aynı yıl başkanı bulunduğu Trabzon Halkevi�nin yayın organı DEYİŞ gazetesini, yalnız başına yayımlayarak iki yıl yaşattı. 1992-93 yıllarında Karadeniz Vakfı Genel Sekreteri iken VİYA dergisini yönetti. Aynı yıllarda, Milliyet Gazetesi�nde konuk yazar olarak köşe yazıları yazdı. Çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı.
İlk romanı KAÇIŞ Gendaş Kültür tarafından yayımlandı. İkinci romanı ŞİMDİ YAŞAMAK VARDI Heyamola Yayınları arasında çıktı. BARIŞ KÜLTÜRÜ adlı kitabı 2007 Dünya Barış Yılı kutlamalarından önce yayımlanmak üzere hazırlandı.
Şefik Asan 2006 Ekim ayından beri Teknoloji Televizyonu�nda haftada bir yayımlanan KİTAP DÜNYASI adlı programın yapımcılığını ve sunuculuğunu yürütüyor.

Munky
26-07-07, 12:09
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/792.jpg
Tarık Buğra ( 02.09.1918)- (26.02.1994)
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.

Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
Denemeleri:Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uykunun Arasında
Romanları: Siyah Kehribar,Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara�da, İbiş�in Rüyası, Firavun İmanı, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Yalnızlar, Osmancık

BU ÇAĞIN ADI

Tarık Buğra'nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idârecilerimizi ve bütün akıl sâhiplerini düşünmeye sevkeden konuları içine almaktadır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve uslûpla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.

DÖNEMEÇTE

Türkiye'de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından, o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkileri içerisinde bakar. "Dönemeç" adıyla TV'de dizi filmi yapılmıştır.

OSMANCIK

"Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakter". Tarık Buğra, esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık'ın (yahut Kara Osmanın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatmaktadır. osmanlı'yı cihan çapında büyük" yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını okuyacağınız bu eser, TV'de "Kuruluş" adıyle dizi film olarak da defalarca yayınlanmıştır.

GENÇLiGiM EYVAH

Tanıtım Yazıları: Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.

KÜÇÜK AĞA

Tanıtım Yazıları: Küçük Ağa, Tarık Buğra'nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı'nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk d efa resmî olmayan bir gözle, aydın bir Türk'ün hür bakışlarıyle ve değerlendirmeyeriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Millî Mücâdele'nin gerçekten millîbir romanıdır.

İBiŞiN RÜYASI

Tarık Buğra'nın bu eseri, onun dil, üslûp ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisin çekmiş, Devlet Tiyatroları'nda sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da -yazarın söyleyişi ile- "akıl almaz şekilde yozlaştırılarak" dizi film yapılmıştır. Biz, romanı okuyanların, bu TV filmi konusunda yazara hak vereceklerine inanıyoruz.

FİRAVUN iMANI

Kurtuluş Savaşı'nın Kuvâ-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa'dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, tarık Buğra, çıkarcıları, üç kâğıtçıları, vurguncuları, satılmışları ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile, yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır.

YARIN DiYE BiRŞEY YOKTUR

Yazarın 1948-49, 1950-52, 1954-64 yılları arasındaki hikâyelerini içine alır. Bu hikâyelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçe ile duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım bulacaksınız.

SiYAH KEHRiBAR

Tarık Buğra'nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için "Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, "Yirminci asrın hüznü" dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor." diyor.

POLiTiKA DIŞI

Tarık Buğra'nın bu kitabı, siyaset dışı yazılarından oluşmaktadır. Muhtelif tarihlerde ve değişik yerlerde yayınlanmış yazıları ve yazarla yapılmış bazı röportajlar kitaba alınmıştır. Böylelikle, genel olarak edebiyatımızla ve özellikle yazarımızın edebî kişiliği ve görüşleriyle ilgilenenler için lüzumlu bir derleme meydana getirilmiştir.

YAĞMUR BEKLERKEN

Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.

YALNIZLAR

İnsan ilişkilerinin romanıdır.

Munky
26-07-07, 12:09
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/270.jpg
Tevfik Fikret ( 24.12.1867)- (19.08.1915)
24 Aralık 1867'de İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mehmet Tevfik'tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi'nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem'in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti.

1888'de Galatasaray'ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası'nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi) kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı. Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi'nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891'de Mirsad dergisinin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892'de Galatasaray Sultanisi'nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894'te Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) ve Ali Ekrem Bolayır'la (1867-1937) birlikte Malûmat dergisini çıkartmaya başladı.

Önce İnziva Sonra Robert Kolej

1895'te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray'daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.1896'da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem'in aracılığıyla Servet-i Fünun dergisinin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Kolej'e Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi.

Toplum�dan Kaçış ve Yeni Zellanda Hayali

Sultan Abdülhamid Han yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi.Ve Tevfik Fikret�teki "inziva" düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun öbür yazarlarınca da benimseniyordu. Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda'ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım'ın Manisa'nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret'in "Yeşil Yurt" şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünun'cular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı.

Robert Kolej ve Aşiyan

Bütün zamanını Robert Kolej'de geçirmeye başladı. 1901'de "inziva" düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı'nda Robert Kolej'in yamacında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı. Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan 1905'de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk'la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. "Sis", "Sabah Olursa", "Bir Lahza-i Taahhur" bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki'yi destekliyordu. 1908'de de, II.Meşrutiyet'in ateşli savunucuları arasına katıldı.

İttihad ve Terakki�ye de Muhalif Oldu

Meşrutiyet'ten sonra "inziva"sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid'le birlikte Tanin gazetesini kurdu. Ama, gazete İttihad ve Terakki'nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid'le kavga ederek oradan da ayrıldı. Yeni Yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref�in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi'nin müdürü oldu bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey'in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi'yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray'dan ayrıldı. Darülmuallimin ve Darülfünun'daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan'a çekildi. Artık, İttihad ve Terakki İktidarına da muhalif olmuştu. 1912'de meclisin kapatılması üzerine, bu olayı meclisin 1878'de (Hicri tarihle 1295'te) kapatılmasına benzeterek "Doksan Beşe Doğru" şiirini yazdı. Bunu "Han-ı Yağma", "Sancak- Şerif Huzurunda" gibi şiirler izledi. İttihad ve Teraki'nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi. O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914'te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915'te İstanbul�da öldü.

ESERLERİ:Ribab-ı Şikeste, Haluk�un Defteri, Rübab�ın Cevabı, Şermin, Tarih-i Kadim

Munky
26-07-07, 12:10
Vahram Çerçiyan
Robert Kolej'de öğretmenlik yaptı. Atatürk'e imza öğrettiği iddia edildi. 1944-1952 yılları arasında Robert Kolej'de okuyan bütün öğrenciler buna tanık gösteriliyor. Bu konudaki tartışmayı ilk önce Hürriyet Gazetesi'nde 27.9.1992'de yazdığı yazıyla Aziz Nesin şu sözlerle başlatmıştı; �Atatürk'ün imzasını başkasından kopya etmesine bozuluyorum. Atatürk imzasını bir başkasına attırır, ondan kopya eder, bir ermeni imzasıdır.�

Aradan 4 gün geçtikten sonra araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı, aynı gazetede bir başka yazı yazdı. Özakıncı yazısında, "Atatürk'ün el yazılarını inceledim. Sonuç olarak K. Atatürk imzasında geçen 'Ata' sözcüğü Atatürk'ün gündelik olağan el yazısıdır. Yine aynı yazıda geçen 'Türk' sözcüğü için de aynısı geçerlidir" derken, Nesin'in iddialarının dayanaksız olduğunu ileri sürüyordu. Öte yandan Hıncal Uluç, 12.10.1992 tarihli Sabah gazetesindeki yazısında Aziz Nesin'e destek çıkıyor ve arkadaşı Nedim Gökdil'in anlattıklarından söz ediyordu. Nedim Gökdil'in Robert Kolej'den öğretmeni Vahram Çerçiyan idi.
Hayat Mecmuası'nın 25 Kasım 1971 tarihli sayısında Ertuğrul Zorlutuna'nın "Atatürk İmzasını Nasıl Seçti" adlı yazısında da şöyle deniyordu; "Atatürk, yeni harflerin kabulünden sonra Çerçiyan adındaki bir Ermeni yurttaşımızın 5 imza örneği arasından kendi denemelerine en uygun olanını beğendi.� Tartışma karşılıklı belgelerle devam ederken Özakıncı, bu konuda ilk yazı yazan olarak Abdurrahman Dilipak'ı kaynak gösteriyordu. Bu arada, Atatürk'ün imzasının bir kopya olduğunu ileri süren Mete Tuncay da, Özakıncı'nın iddialarını içeren kitabını inceledikten sonra Nokta Dergisi'ne şu açıklamayı yapıyordu; "Kitabı inceledim. Özakıncı'nın sunduğu belgeler doğru gözüküyor."
Kaynak Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları

HAKKINDA YAZILANLAR

�K.Atatürk� imzasının yaratıcısı bir Ermeni mi
Mustafa KINALI
Hürriyet 5 Haziran 2001


Atatürk'ün kullandığı �K.Atatürk� imzasının yaratıcısının Ermeni Prof. Hagop Vahram Çerçiyan olduğu açıklaması ilgi uyandırdı. Türk tarihçiler tarafından da kesin bir ifadeyle 'reddedilmeyen' bu bilgiyi, önceki gün Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi Vakfı Başkanı Garo Hamamcıoğlu, �Aydınlar ve Sanatkarlar Anıtı�nın açılışında verdi. ��Atatürk'ün kullanıp beğendiği �K. Atatürk' imzasının yaratıcısı Çerçiyan da bu mezarlıkta yatmaktadır�� dedi. Atatürk�ün imzasıyla ilgili görüşler şöyle:


Berç Garo Şigaher (işadamı) Çerçiyan'ın imzayı hazırlaması gerçektir. Robert Kolej'de, kaligrafi (güzel yazı) hocalığı da yapan Prof. Dr. Çerçiyan'dan bizzat duydum. Atatürk'e imza lazım olmuş. Ankara'dan 5 adet imza örneği istemişler. Sabaha kadar heyecanla 5 imza hazırlamış. Ankara'ya gönderilen imzalardan bu bilineni seçmiş Atatürk.


Cemal Kutay (tarihçi-yazar) İmzanın yaratıcısının bir Ermeni olması da mümkün, bir efsane olması da. Ancak olması imkan dahilinde. O dönemde Ermeniler, Museviler, Rumlar Türk varlığı arasında, ayrılmaz bir bütündü. Sanatla, el işçiliğiyle de daha çok meşgullerdi.


Orhan Silier (Türk Tarih Vakfı Genel Sekreteri) Bu, olsa olsa bir tasarım sorunudur. Bilgi sahibi değilim. Bunu bilecek kişi çok azdır.


Garo Hamamcıoğlu (Şişli Ermeni Mezarlığı Komisyonu Başkanı) Tarihçi değilim. Ama imzanın yaratıcısının Çerçiyan olduğunu Pars Tuğlacı'dan da dinledim.

Munky
26-07-07, 12:10
Veysel Arseven ( 16.09.1919)- (1977)
(1919-1977), 16 Eylül 1919 tarihinde Romanya'da Basarapya'nın Kahul ili Baymaklı İlçesi, Baurçi köyünde doğdu. Romanya'da yaşayan Gökoğuz Türklerinden olan babasının adı Nikola, anasının adı ise Ekaterina'dır. İlk öğrenimini, Basarapya'da, Bauçi köyü İkinci İlkokulu'nda (1929-1934), Orta öğrenimini, Orta Basarapya'da Vasien Teknik Ortaokulu'nda (1934-1938) ve İstanbul Öğretmen Okulu'nda (1938-1943) yaptıktan sonra yüksek öğrenimini de Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümünü 1946 yılında bitirerek tamamlamış oldu.

Veysel Arseven, müzik öğretmeni olduktan sonra ilk önce Beşikdüzü Köy Enstitüsüne tayin edildi. (1946-1948). Burada iki yıl öğretmenlik yaptı ve Gölköy Enstitüsüne tayin edildi (1948-1949). Burada da bir yıl çalıştıktan sonra vatani görevini yapmak üzere yedek subay olarak askere alındı (1949-1950). Askerlik dönüşü bir ay Pulus Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni 1950-1952 yılları arasında da Pazarören Köy Enstitüsü Müzik Öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonra, Kırşehir Lisesi Müzik Öğretmenliği (1952-1954), Sivas Lisesi Müzik Öğretmenliği ve Müdür yardımcılığı görevinde bulundu (1954-1960).

Arseven, 1960-1962 yılları arasında Afyon Lisesi'nde, 1962-1974 yılları arasında da Ankara Kurtuluş Lisesi'nde Müzik Öğretmenliği yaptıktan sonra 1974 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Müzik Bölümü'ne Müzik Tarihi ve Genel Müzik Bilgileri öğretmeni olarak tayin edildi.

Veysel Arseven'in ölümü üzerine Hasan Toraganlı bir yazısında şöyle diyor;
''... Veysel son derece çalışkan, yorulmak bilmez, kötü giden işlerden bile usanç getirmez bir enerji küpüydü. Ufak tefek gövdesinde sanki yedi devin gücünü taşırdı. Arkadaş canlısı, sevimli ve güler yüzlü idi.

Yaşamı boyunca günlerini dolduran müzik öğretmenliği yanında, çeşitli konulardaki yüzlerce makaleye, basılmış basılmamış onca kitaba, orkestra ve koro yapıtlarına, türkü çok seslendirmelerine nasıl zaman ayırabildiğine hala şaşarım.

...Folklor araştırma ve incelemeleri onu yurdun sayılı folklorcuları arasına sokmuştu. 23-30 Haziran 1975'de İstanbul'da toplanan l. Uluslararası Türk Folklor Kongresi 'ne katılmış ve ''Türk Halk Müziğinin Ezgisel Yapısı Üzerine'' adlı bir bildiri sunmuştu.

35.000'in üzerinde dergiyi tarayarak hazırladığı ''Genel Müzik Kitapları ve Makaleler Bibliyografyası'' adlı ve ne yazık ki henüz bastırılamamış olan 1365 sayfalık dev yapıt, Veysel'in ne yorulmak bilmez ve araştırmacı bir yazar olduğunu ortaya koymaktadır.

Öğretmenliği sırasında halk müziğine ilgi duyarak derlemeler yaptı. Bu arada halk müziğinin ezgisel, tartısal (ritmik) metrik ve tonal özelliklerini inceleyen çalışmalarını çeşitli dergilerde yayınladı.

Bunların dışında, ülkenin genel ve eğitsel müzik sorunlarını ele alan 500'ün üstünde makale yazdı. Meydan Larousse ansiklopedisinin müzik ve folklor maddelerini yazdı.

Veysel Arseven, bestecilik denemelerini halk türkülerini kendine özgü bir yöntemle çok seslendirmeye çalışmakla başladı..."

Rahmetli Arseven, tarifi mümkün olmayan bir halk müziği aşığı idi. Çok seslendirdiği halk türkülerinin bir çoğu TRT Ankara Radyosu çok sesli korosu tarafından seslendirdi. Bu türküler radyolardan ve televizyonlardan yayınlanmaktadır.

Mansur KAYMAK
Türk Halk Müziği ve Oyunları Dergisi

Munky
26-07-07, 12:10
Yusuf Ziya Bahadınlı ( 1927)
1927 yılında Bahadın/Yozgat�ta doğan Yusuf Ziya ilkokulu orada okudu. 9 Eylül olarak kayda geçmiş olan doğum günü de ilkokula yazılırken nüfus cüzdanı çıkartmak gerekince nüfus memurunca uygun görülmüştü.
Bahadınlı, pantalonu, cekedi, ayakkabıyı ortaouklda giydi. 35 kişinin yaşadığı bir evde üstelik köyün en zengininin çocuğu olarak yaşadı.
Belli sürelerle Yozgat Ortaokulu, Pazarören Köy Enstitüsü, Yüksek Köy Enstitüsü, Balıkesir Eğitim Enstitüsü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü�nde (Edebiyat Bölümü) okuyan Bahadınlı, öğretmenlerinin ve arkadaşlarının �Kızılbaş Çocuğu� sataşmaları arasında geçirdi ortaokul yıllarını.
İspir�de öğretmenlik yaptığı yıl �Çalışkan� olan soyadını �Bahadınlı� olarak değiştirdi.
6 ay kadar Ankara�da Türk Hava Yolları�nda çalışan Bahadınlı bir havalimanında Müdürlük görevini kabül etmeyerek buradan ayrıldı. Bu iş ona göre değildi. 1958 yılında bir yayınevi kurma isteği onda önlenemez hale gelmişken İstanbul�a geldi.
Kadıköy�de kitabevi olsun isteğiyle açtığı dükkanını bakkaliyeye dönüştürmek zorunda kaldı.
Para kazandı. Kazandığı parayla bir yayınevi açtı!
16 yıl süren Hür Yayınevi�ni, 12 Mart sonrasında Yeni Dünya Yayınevi olarak sürdürdü. 6 Sayı çıkan Yeni Dünya dergisini çıkardı.
Bundan önce de �İlke� dergisini çıkartmıştı. Ortaklarına bırakarak ayrıldığı bu dergiyi babadan kalma tarlaları satarak yürütmeye çalışıyordu. O yayınladıkça polis topluyordu!
Bu dergi yüzünden onunla çok uğraştılar. Kanser tanısı konan karısına yurt dışına çıkabilmesi için pasaport verilmedi!
Kuruluşundan kısa bir süre sonra üye olduğu TİP�in Yozgat örgütlenmesini yaptı. Örgütlenme barajını aşmak için kuruluşu yapılan bu ilde tek bir sosyalist yoktu. Bahadınlı Yozgat�ta TİP�i örgütledi ve 1965 yılında Milletvekili seçildi!
Hazırladığı �Türkçe Deyimler Sözlüğü�, �Türkçe Deyimler ve Kaynakları� gibi çalışmalar okullara sokulmamaya başlanınca Atasözleri Sözlüğü�nü Aydın Su adıyla çıkardı.
Ankara�da çıkan Emek dergisindeki bir yazısı yüzünden yargılandı.
12 Eylül darbesi nedeniyle, 1979 Mart�ında bir yıl için gittiği Avrupa�da 12 yıl zorunlu olarak kaldı.
1991�de 141 � 142�nin kaldırılmasından sonra Türkiye�ye döndü.
Bahadınlı Sosyalist İktidar Partisi üyesidir.
Yapıtları
İtin Olayım Ağam � Hikayeler
Haçça Büyüdü Hatit Oldu � Hikayeler
Geçeneğin Karanlığında � Hikayeler
Tavandaki Kırmızı � Hikayelerinden Seçmeler
Güllüceli Kâzım � Roman
Güllüce�yi Sel Aldı � Roman
Gemileri Yakmak � Roman
Açılın Kapılar � Roman
Devekutu Rosa � Roman
Lidya � Gözleri Yaprak Yetili � Roman
Öyle Bir Aşk � Anı Yazıları
Türkiye�de Eğitim Sorunu ve Sosyalizm � İnceleme
Dört Sosyalist Ülke � Gezi
Türkçe Deyimler ve Kaynağı � Araştırma
Türkçe Deyimler Sözlüğü � Sözlük
Atasözleri Sözlüğü (Aydın Su adıyla) � Sözlük

Munky
26-07-07, 12:10
Ziya Somar ( 1906)- (1978)
ZİYA SOMAR, 1906�da Yanya�da doğdu, 1978�de İstanbul�da öldü. Felsefeci.Erzurum Atatürk Üniversitesi�nde 1963-1965 yılları arasında öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1967-1969 yılları arasında İstanbul�da Galatasaray Lisesinde öğretmenlik yaptı. Buradan kendi isteği ile emekli oldu.

Eserleri:
Yakın Çağların Fikir ve edebiyat tarihinde İzmir (1944), Bir Şehrin ve Bir adamın Tarihi- Tevfik Nevzad (1948), Dünyada ve Bizde Anarşi, Anarşizm (1970)

Munky
26-07-07, 12:11
Zübeyde Balaban
Zübeyde Balaban, Avrupa'da eğitim gören ilk Türk kadınıdır. Zübeyde Balaban; pedagog Mustafa Rahmi Balaban'ın eşi, Dr. Enver-Melahat Bozyakalı ve Süreyya-Haydar Baylev'in teyzesi, Mehmet Onultan, Deniz Yöldüz'ün ninesi, Dr. Halil Onultan'ın kayınvalidesi, Ülker Balaban ve Eczacı Suna Onultan'ın annesidir.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:56
İngiltere'nin en değerli futbolcularından biri olan Steven Gerrard hakkında yazılan şarkılar ve şiirler O'nun ne kadar vazgeçilmez olduğunun bir kanıtı. Transfer olması durumunda rahatlıkla rekor kıracak olan Steven Gerrard, Liverpool'un kalbi..

Steven George Gerrard, 30 Mayıs 1980’de Whiston, Merseyside’da doğdu. Liverpool ve İngiltere Milli Takımı’nın en önemli isimlerinden biri olan Gerrard hakkında yazılmış onlarca beste ve şiir bulunuyor. 8 numaralı formasının sahibi olan Gerrard Liverpool’un kaptanlığının yanı sıra 4 numaralı formayı giydiği İngiltere Milli Takımı’nda 2. kaptanlığı yapıyor. Çoğunlukla orta sahanın ortasında görev alan futbolcu zaman zaman sağ kanatta da görev alabiliyor.

UEFA’dan En Değerli Oyuncu, İngiltere’den Yılın En İyi Genç Oyuncusu ve Yılın En İyi Oyuncusu ödülleri alan Steven Gerrard, Ada futbolunun en yetenekli isimleri arasından üst sıralarda bulunuyor.

KULÜP KARİYERİ

Erken Yıllar
Gerrard, Huyton Juniors ile futbola adım attı ancak henüz 9 yaşındayken Liverpool’un scoutları tarafından seçilerek öğrenciliği devam ederken 1989’da Liverpool’a katıldı. Gençlik dönemlerinde beklenenden çok daha az şans bulan Gerrard’ın en büyük problemi boyu ve büyüme sorunları sebebiyle sırtında oluşan ağrıları oldu.

14-16 yaşları arasında sadece 20 maça çıkabilen Gerrard profesyonel kariyerindeki başarının tam aksine hiçbir zaman İngiltere Öğrenciler Takımı’nda forma giyemedi.

14 yaşında Liverpool’a kontrat hazırlatma baskısı yapmak amacıyla birkaç takımda denemeye çıkan Gerrard, Manchester United için de antrenmanlara çıktı ve o dönemde yaşadığı bir sakarlıkla ayak başparmağını kaybetme tehlikesi atlattı.

Liverpool ile 5 Kasım 1997’de profesyonel sözleşme imzalayan Gerrard, 30 Kasım 1998’de de Liverpool A Takımı ile ilk maçına çıktı ve Vegard Heggem’in yerine oyuna girerek Blackburn karşısında forma terletti.

Liverpool A Takımı
UEFA Kupası’nda ilk kez Celta Vigo karşısında şans bulan Gerrard o gece Liverpool sahadan mağlup ayrılmış olsa da sergilediği performansla göz doldurdu ve Jamie Redknapp’ın yaşadığı sakatlık sayesinde de o sezon 13 kez Liverpool forması taşıdı.

1999–2000 sezonunda teknik direktör Gérard Houllier orta sahada Gerrard’ı Redknapp’ın yanına yerleştirdi. İlk 6 maçta ilk 11’de forma giyen Gerrard, Everton ile oynanan derbi maçında yedeğe çekildi. Karşılaşmanın 66. dakikasında Robbie Fowler’ın yerine oyuna giren Grerrard kariyerinin ilk kırmızı kartıyla da bu maçta tanıştı. Gerrard, Everton’dan Kevin Campbell’a yaptığı çirkin faulle 90. dakikada takımını 10 kişi bıraktı. O sezonun devamında Gerrard’ın ilk golü geldi ve genç futbolcu 1999 5 Aralık’ta Sheffield Wednesday ile oynadıkları maçta elde edilen 4-1’lik zafere golüyle katkı yaptı.

3’leme
2000–01 sezonu Gerrard’ın ilk kupasını kaldırdığı sezon oldu. Sakatlıklardan tamamen kurtulan futbolcu 50 maça çıkarken 10 gol kaydetti ve Liverpool’da Lig Kupası, FA Cup ile ikileme yaparken UEFA Kupası finalinde Gerrard’ın ilk büyük final golü geldi ve Alaves’i 5-4 ile geçtikleri finalde Gerrard’ın da çorbada tuzu oldu. Liverpool’da böylece uzun yıllar sonra büyük bir çıkış yaparak sezonu 3 önemli kupa ile tamamladı.

O sezonun sonunda Gerrard PFA tarafından Yılın En İyi Genç Oyuncusu ödülünü aldı.

Liverpool’un Kaptanı
2002 sezonunda teknik direktör Houllier takım kaptanlığını genç ama karakter sahibi genç futbolcusuna verdi. Houllier’in diğer takım arkadaşlarını ateşlemek için kullanacağını umduğu Gerrard’ın kaptanlığındaki bir diğer amaç ise genç futbolcuya sorumluluk yükleyerek disiplin sorunlarını azaltmaktı.

Oldukça başarılı olan bu taktik ile Gerrard o sezon sadece 2 kez kart gördü ve o dönem takım arkadaşı olan Owen da otobiyografisinde yazdığı gibi Gerrard kaptanlık görevi ile aldığı sorumluluğu takım arkadaşlarını ateşlemekte başarıyla kullandı.

Taraftarın Gücü
2004 yazında Chelsea, Gerrard’ı alabilmek için girişimlerde bulundu ancak O Liverpool’da kalmayı tercih etti. İngiltere’nin bulvar gazetelerinde manşetlerde yer alan haberlere göre bir takım kızgın taraftar Gerrard’a uzun süre takımda kalması için baskı yaptı ve hatta bazılarının iddiasını göre tehdit edildi, O da kalmayı tercih etti. Gerrard’ın yakınları tarafından da Liverpool’da kalması için baskıya maruz kaldığı iddia edildi. Ancak Gerrard bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada sadece Liverpool sevgisinin ağır bastığını belirtti ve gazetelerin sevdiği detaylara girmedi.

Ancak bilinen bir gerçek var o da takımın yeni teknik direktörü Rafael Ben*tez’in Gerrard’ın kalmasında oynadığı önemli rol.

Bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonu
20 Eylül 2004’te ezeli rakip Manchester United ile oynanan maçta Gerrard ciddi bir şekilde ayağından sakatlanırken yıldız futbolcu Kasım ayına kadar ilk 11’den uzak kaldı. O yılın son Şampiyonlar Ligi grup maçında Gerrard çok kritik bir şekilde Yunan takımı Olympiakos’a 23 metreden kaydettiği golle takımına hayat veren isim oldu. 16 takım arasına kalabilmeleri için 2 farklı galibiyete ihtiyacı olan Liverpool 1-0 yenik durumda devam ederken kaydedilen 2 gol ve Gerrard’ın da ceza sahasının dışında verdiği hayat öpücüğü ile yola devam eden Liverpool ve kaptanları için Şampiyonlar Ligi defteri orada kapanmadı.

Gerrard o günden beri kariyerin en önemli golü olarak Olympiakos’a maçın sonunda kaydettiği golü gösteriyor.

İstanbul’da oynanan finalde Serie A devi Milan’ın rakibi olan Liverpool final maçında soyunma odasına 3-0 mağlup döndü. O ana kadar tamamen Milan’ın kontrolünde olan dev finalde kimse bir takım kaptanının bu kadar büyük bir ilham verebileceğini düşünemezdi ama O adam neden hakkında şarkılar bestelendiğini ve şiirler yazıldığını tarihe geçen o finalde bir kez daha gösterdi.

Bentez’in söylediğine göre Gerrard’ın devre arasında takım arkadaşlarına yaptığı konuşma ve maç boyunca sürekli hepsiyle konuşması dev finalde gelen zaferin en önemli etkenlerinden biriydi. İkinci yarıda Gerrard’ın kaydettiği golle Liverpool’un inanılması güç geri dönüşü başladı. Gerrard’ın kısa süre ardından Vladim*r *micer bir gol daha atarak aradaki farkı 1’e indirdi ve Gennaro Gattuso’nun yaptığu faulle ceza sahasında yerde kalan Gerrard kazandığı penaltı ile bir anda bütün İstanbul’u sessizliğe boğdu. Penaltıyı kullanan Xabi Alonso olurken penaltı kurtarıldı ama Alonso ribaundu alarak maça beraberliği getirmeyi sağladı ve Liverpool bu dev maçta 3-0’dan 3-3’ü kaptanları Gerrard’ın da verdiği muhteşem ilhamla başardı.

Liverpool bu dev finali penaltılara taşırken penaltı atışları sonunda kupa Gerrard’ın ve Liverpool’dan takım arkadaşlarının ellerinde havaya kalktı. Yıldız futbolcu da Şampiyonlar Ligi tarihinde Didier Deschamps’ın ardından tarihteki en genç Şampiyonlar Ligi kazanan futbolcu oldu.

Maçın hemen ardından herkesin merak ettiği soru Gerrard’a en çok yönlendirilen soru oldu. “Setevie Liverpool’da kalacak mısın?” her seferinde gelen cevap kısa ve net oldu: “Böyle bir geceden sonra nasıl ayrılabilirim.”

Ancak Temmuz 2005’te Gerrard ile kulüp arasındaki kontrat görüşmeleri bozuldu. Haberler Gerrard’ın inanılmaz bir şekilde Liverpool’dan ayrılmak üzere olduğu ve yine hazır bekleyen Chelsea’nın yıldız futbolcunun yeni evi olabileceği yönündeydi.

Her ne kadar neredeyse her gün Liverpool’dan yapılan açıklamalarda kaptanlarının kulüpte kalacağı açıklansada 5 Temmuz’da Gerrard kendi ağzından ayrılabileceğini dile getirdi.

Chelsea, Gerrad için tam 32 milyon pound hazırladı ama devam eden günde Gerrard ve ailesinin Liverpool’a olan aşkıyla Liverpool’un bu genç adamı kalbine basışı daha ağır bastı.

Gerrard, Liverpool’a olan bağlılığını bir kez daha gösterirken düzenlenen basın toplantısında; takıma, Benitez’e ve her şeyden öte taraftara olan bağlılığını sorgulattığı için herkesten özür diledi.

Gerrard bu toplantıda bu davranışından ötürü kaptanlığını da bırakmaya hazır olduğunu dile getirdi ancak Benitez böyle bir uygulamanın imkansız olduğunu söyleyerek kaptanına her zamanki işini yapmasını söyledi.

8 Temmuz günü Gerrard yeni 4 yıllık kontratına imza atarken herkesin özellikle de Liverpoolluların yüreği oldukça rahatladı.

2004-05 sezonunda UEFA tarafından En Değrli Oyuncu ödülüne layık görülen Gerrard BBC Yılın Spor Adamı sıralamasında Ellen MacArthur (2.) ve Andrew "Freddie" Flintoff (1.)’nin ardından 3. sırada yer aldı.

2005–06 sezonu geride kalan yıllara göre Gerrard’ın istatistikler açısından en etkili olduğu yıllardan biriydi; kaptan tam 53 maça çıktı ve 23 gol kaydetti. Nisan ayında Gerrard belki de en önemli ödülünü kazandı ve PFA Yılın En Değerli Futbolcusu seçildi. Böylece Liverpool da 1988’de John Barnes’ın bu değerli ödülü kazanmasının ardından bir kez daha onurlandı.

O sezon Gerrard’ın en kötü anı ise verdiği bir geri pasın Thierry Henry tarafından kesilmesi ve kalelerinde gördükleri gol oldu.

FA Cup’ta gelen başarıda da büyük payı olan Gerrard final maçında West Ham’a 2 gol kaydetti. 2. golüyle maçı uzatmalara taşıyan Steve’nin 30 mesafesi metreyi aşan golü FA Cup finalleri tarihinin en güzel gollerinden biri olarak gösterildi.

2006 FA finalinde kaydettiği golle bir ilki başaran Gerrard, 4 büyük kupada gol kaydeden ilk İngiliz futbolcu oldu. FA Cup (2006 - West Ham), Lig Kupas (2003 - Manchester United), UEFA Kupası (2001 - Alaves), ve Avrupa Kupası (2005 - AC Milan).

2006 yazının hemen başında bir açıklama yapan Gerrard kendisi hakkında transfer söylentileri çıkartılmamasını isterken “Geride kalan 2 yaz çok kötü geçti ve bir daha böyle geçmesini istemiyorum. Hiç bir yere gitmiyorum ve gitmeyeceğim. Eğer biri bir gün gelip de seni burada istemiyoruz derse o zaman konuşalım” diyerek Liverpool’a olan bağlılığını bir kez daha gösterdi.

Gerrard milli formayı ilk kez Kevin Keegan döneminde 31 Mayıs 2000’de Ukrayna karşısında giydi. Liverpool A Takımı’nda forma giydikten 18 ay ve bir başka deyişle 44 maç sonra milli takıma çağırılan Stevie milli formayla ilk golünü Eylül 2001’de 5-1’lik ünlü deplasman zaferinde Almanya’ya karşı kaydetti.

Ağustos 2006’da İngiltere Milli Takımı’nın yeni menajeri Steve McClaren, Gerrard’ı 2. kaptan olarak aradığını açıkladı.

Çeşitli
2006, 1 Eylül’de Steven Gerrard ilk otobiyografisini Gerrard: Benim Otobiyografim adıyla yayımladı. Bu kitapta Gerrard yoğun bir şekilde Liverpool sevgisi ve İngiltere Milli Takımı kariyerinden bahsediyor.

Bir model olan Alex Curran ile birlikte olan Gerrard, Curan çiftinin 2 kızı var.

Bu arada Seteven Gerrard 2 yıldır “Gay Futbol Taraftarları Birliği” tarafından seçilen Şehvetliler Listesi’nde yer alıyor.

Kariyer Başarıları – Liverpool
2006-07 Community Shield
2005-06 Avrupa Süper Kupası
2005-06 FA Cup
2004-05 UEFA Şampiyonlar Ligi
2002-03 Lig Kupası
2001-02 Avrupa Süper Kupası
2000-01 UEFA Kupası
2000-01 FA Cup
2000-01 Lig Kupası

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:58
Batistuta
1 Şubat 1969'da Reconquista (Arjantin)'da dünyaya gelen Batistuta, 1987'ye kadar Club Reconquista Santa Fe'de oynadı.Daha sonra 1989'a kadar Newell's Old Boys'da ve 1989-90 sezonunda River Plate'da oynadı. 1990-91'de Boca Juniors'da forma giyen Batistuta, 1991 yılında AC Fiorentina'ya transfer oldu. 9 yılın burada oynadıktan sonra Temmuz 2000'de AS Roma takımına geçti. Arjantin Milli Takımı'nın da değişmez oyuncularından olan Batistuta, İtalya'da oynanan AS Roman-Galatasaray Şampiyonlar Ligi maçından sonra çıkardığı olaylar nedeni ile gündeme bomba gibi düştü. Batistuta bu olaydan sonra bir çok futbol otoritesi tarafından sert eleştirilere maruz kaldı.
Batistuta'nın İstatistikleri
*Gabriel Omar Batistuta, AC Fiorentina adına 293 maçta 182 gol kaydetti
*68 uluslararası karşılaşmada formasını giydiği Arjantin için 49 gol attı
*1988'de Libertadores Kupası finali oynadı
*1990'da Arjantin Şampiyonası'nı kazandı
*1991'de Amerike Kupası'nı kazandı ve 6 golle en çok gol atan futbolcu oldu. Ayrıca Amerika'da yılın futbolcusu seçildi
*1993'de Amerika Kupası'nı kazandı
*1994'te Amerika'da Dünya Kupası'nda çeyrek final oynadı, 4 gol attı
*1995'te İtalyan 1. Ligi'nde (Serie A) 26 golle, Amerika Kupası'nda ise 5 golle gol kralı oldu
*1996'da İtalya Kupası ve Süper Kupa'yı kazandı
*1998'de Fransa'da oynanan Dünya Kupası'nda çeyrek final oynadı ve 5 gol attı
[/b]

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:58
http://www.museum.unl.edu/research/entomology/workers/graphics/bates.jpg



İngiliz Entomolog Henry Walter Bates (1825-1892)

Tüm olumsuz neticelerine rağmen Amazon macerası onun için bir dönüm noktasıdır. 4 yıllık bu arazi çalışması Wallace'a, Tropiklerdeki farklı doğal habitatları tanımlayan ilk Batılı doğa bilimci olma unvanını kazandırmış; dahası Darwin'den bağımsız olarak, türlerin köken almasında doğal seçilimin önemini anlamasına ve bunu teorileştirmesine vesile olmuştur.

Wallace, 1854-1862 yılları arasında Malay takımadalarına düzenlenen bir arazi çalışmasına katılmış ve edindiği izlenimleri bir dosya halinde İngiltere'ye, Darwin'e göndermiştir. Beri yandan Malay takımadalarında yaptığı bu çalışmaların neticesini, 1869 yılında "Malay Takımadaları (Malay Archipelago)" adlı eserinde yayınlamıştır. Bu eser, birçok bilim tarihi araştırmacısı tarafından 19. yüzyılın en önemli bilimsel seyahat kitabı olarak kabul görmektedir.

Wallace'ın bir teorisi de Avustralya memelileriyle ilgilidir. İlk kez, evrimsel açıdan Avustralya'ya ait memeli türlerinin, Asya'dakilere nazaran daha ilkel olduklarına dikkat çekmiş; bunun sebebiniyse Avustralya kıtasının, Asya kıtasından erken ayrılmasına bağlamıştır. 1855'de, günümüzde de Wallace Çizgisi (Wallace's Line) adıyla bilinen hayali bir hat iddia ederek Avustralya ve Asya'nın zoooğrafik bölgelerini ayırmıştır.


13 Kasım 1913'de Old Orchard'da, 90 yaşındayken öldü. 23 Haziran 1923'de, Royal Society'nin başkanı Sir Charles S. Sherrington tarafından, South Kensington (Londra) Doğa Tarihi Müzesinin şeref salonuna portresi konuldu.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:58
Andrea Luchesi (1741 - 1801), İtalyan besteci. Beethoven’ın öğretmenidir.

1741’de İtalya’da doğdu. İlk müzik eğitimini rahip ve orgcu olan ağabeyinden aldı. 15 yaşında Venedik’e gitti ve devrin önemli müzisyenlerinden dersler aldı. 1764’te San Salvador Kilisesi’nde orgculuk yapmaya başladı, sahne müzikleri, dini müzikler ve enstrümantal eserler besteledi. Ünlü bir orgcu olarak Venedik dışında da org çalmak için davet edildi. İtalya turnesinde iken Mozart ile tanıştı.1771’de Bonn’a gitti ve 1774’te sarayın müzik yöneticisinin (Ludwig van Beethoven’ın dedesi ) ölümü üzerine onun yerine bu göreve getirildi. 1775’te Anthonetta d'Anthoin ile evlendi, 1794’te şehrin Fransız işgaline uğraması ile görevinden alınsa da ömrünün geri kalanını Bonn’da geçirdi. Sarayda görev yaptığı yıllarda genç Beethoven onun öğrencisi oldu. Bestelediği eserlerin çoğu ya kayıptır ya da başka bestecilere (Haydn, Mozart, Beethoven mal edilmiştir.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:59
Carl Philipp Emanuel Bach, (d. 8 Mart 1714, Weimar - 14 Aralık 1788, Hamburg), Alman besteci. Johann Sebastian Bach'ın ve Maria Barbara Bach'ın beş oğlundan ikincisi olan Carl Philipp Emanuel Bach, klasik öncesi dönemin (pre-classical era) en önde gelen figürlerinden olup klasik dönemin en önemli kurucularından sayılır. Eserleri Rokoko ve Klasik dönemler kapsamında da incelenebilmektedir.

On yaşındayken babasının 1723'de kantörü olduğu Leipzig'deki Aziz Thomas Okulu'na (St. Thomas School) girdi ve aynı zamanda Leipzig (1731) ve Frankfurt(1735) üniversitelerinde hukuk eğitimine devam etti. 1738'de 24 yaşında hukuk derecesini aldı ve aynı andan hukuk kariyerini bir kenara bırakarak kendini tamamiyle müziğe adamaya kesin olarak karar verdi.
Bir kaç ay sonra Prusya Kralı Frederick (Büyük Frederick) tarafından (Frederick'in prensliği zamanında), Sylvius Leopold Weiss'in referansıyla kraliyet hizmetine kabul edildi. Frederick'in 1740'ta krallığa yükselmesiyle Carl Philipp kraliyet orkestrasının üyesi oldu. O dönemde Avrupa'nın en önemli klavye ustalarındandı ve 1731'den beri yazdığı eserler arasında 30 kadar sonat, harpsikord ve klavikord için konser parçaları bulunmaktaydı.
Berlin'de solo klavye için, Berlin Portreleri de dahil olmak üzere (en ünlüsü La Caroline'dir) çeşitli müzikal parçalar besteledi.
Ününü Kral Frederick ve Büyük Württemberg Dükü için bestelediği iki sonatla sağlamlaştırdı ve 1746'da oda müzisyeni pozisyonuna yükseltildi.
Berlin'de kaldığı süre içinde, babasının etkilerinin diğer eserlerinde alışılmış olandan daha yoğun bir şekilde kendini hissettirdiği Magnificat (1749), Easter Kantatı (1756), bir kaç senfoni, en azından üç şarkı seti, bir kaç dini olmayan kantat ve diğer birkaç eser bestelemiştir. Ancak temel olarak klavye üzerine odaklanmış olup yaklaşık ikiyüz sonat ve Mit veränderten Reprisen (1760-68) dahil olmak üzere diğer solo eserleri bestelemiştir. Klavye Enstrümanlarını Çalmanın Gerçek Sanatı Üzerine Deneme (Versuch über die wahre Art das Clavier zu spielen) (1753-62) adlı teorik inceleme eseri, 18. yy ortası müzik uygulamaları konusunda son derece aydınlatıcıdır. 1780 yılında üçüncü baskısına ulaşmış olan eser, besteciyi dönem Avrupa'sının önde gelen müzik kritiklerinden biri yapmıştır.
1768'de Hamburg'da Georg Philipp Telemann'dan Kapellmeister görevini devralmış, bu görevin etkisiyle kilise müziğine daha çok yönelmiştir. Sonraki yıl büyük güzelliğinin yanısıra plan bakımından Felix Mendelssohn'un Elijah'ına benzerliğiyle de ilgiyi hak eden Die Israeliten in der Wüste oratoryosunu bestelemiştir. 1769 - 1788 arasında yirmiden fazla Passion, yetmişe yakın kantat, litani, motet ve diğer ayinsel eserler vermiştir. Aynı dönemde, enstrümental kompozisyondaki dehası, Franz Joseph Haydn'ın kariyenin etkisiyle daha da gelişmiştir. 14 Aralık 1788'de Hamburg'da 74 yaşında ölmüştür.

18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çok yüksek derecede ünlü bir şahsiyet olmuştur. Johann Christian Bach ile de yakınlığı bilinen Wolfgang Amadeus Mozart'ın Bach için "O baba, biz çocuklarıyız." dediği bilinmektedir. Ludwig van Beethoven onun dehasına büyük ve içten bir hayranlık beslemiştir. Bu konumunu büyük ölçüde, müzikal formun evriminde çok önemli bir dönemi işaret eden klavye sonatlarına borçludur. Stil berraklığı, anlatımdaki incelik ve dokunaklılık ve yapısal tasarımdaki özgürlük ve çeşitlilikle; İtalyan ve Viyana okullarından tümüyle kopmuş, bunun yerine, birkaç jenerasyon sonra yaygın olarak benimsenecek olan bir yaklaşımla döngüsel ve doğaçlamalı formlara yönelmiştir.
Soyut enstrümantal formların duygusal içeriğini derinleştirmiş ve modern anlamda piyano kullanım tarzının yaratılmasında nihai rol oynamıştır. Yapıtları içerik olarak buluşlarla, daha da önemlisi uç derecede bir öngörülemezlikle doludur ve tek bir yapıtının içinde bile geniş bir duygusal aralığa (gidiş-gelişlere) sahiptir. Lassus, Monteverdi ve Gesualdo'nun zamanından beri armonik rengi kendi için özgürce kullanan, belki de ilk önemli bestecidir. Böyle bakıldığında, Birinci Viyana Okulunun en önemli temsilcileriyle kıyaslanabilecek önemdedir. Kullandığı dramatik sonat stilinin Klasik dönem ustaları Haydn, Mozart ve Beethoven üzerinde çok güçlü etkisi vardır. Etkileri çağdaşlarıyla sınırlı kalmayıp, Felix Mendelssohn ve Carl Maria von Weber'e kadar uzanmaktadır.
Johannes Brahms C.P.E. Bach'a büyük saygı duymuş ve bazı yapıtlarını yeniden düzenlemiş olsa da, Robert Schumann'ın "Yaratıcı bir müzisyen olmasına rağmen babasının çok gerisinde kalmıştır." şeklindeki ünlü açıklamasının da gösterebileceği gibi, 19. yüzyıl boyunca adı önemsenmemiştir. Helmuth Koch'un 1960'larda senfonilerini yeniden keşfedip kayıtlarını yapmasıyla ve Hugo Ruf'un klavye sonatları kayıtlarını yapmasıyla, C.P.E. Bach'ın yeniden doğuşu başlamıştır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:59
Ludwig van Beethoven (16 Aralık 1770-26 Mart 1827) Alman klasik müzik bestecisi..


"Bu çocuğa iyi bakın, bir gün tüm Dünya onu tanıyacak." On yaşındaki Beethoven'ı tanıyabildiği kısa zaman içinde böyle demişti Mozart ve gerçekten yanılmadığını gösterdi zaman.

Beethoven, 1770 yılında Almanya'da (Bonn) doğdu. Alkole karşı olan zaafıyla bilinen Beethoven’in babası Johann da saray müzisyeniydi. İlk piyano derslerini henüz dört yaşındayken babasından aldı. Katı bir insan olan babası çocuğunu çok zorluyor, henüz dört-beş yaşında olan ve parmakları piyanoya yetişemeyen çocuk bazen bu çalışmalar sırasında gözyaşı döküyordu.kimse bilmese bile küçük çocuğun geleceği belliydi.

İlk müzik eğitimini babasından aldıktan sonra, 1779’da Christian Gottlob Neefe’yle çalışmaya başladı. 1783’te ilk bestesi olan Dressler’in Marşı Üzerine Çeşitlemeler Neefe’nin yardımıyla yayımlandı. 1786’da Viyana’ya yaptığı ziyaretin ardından, annesinin ölümü üzerine Bonn’a geri döndü ve Kont Walstein’ın hizmetine girdi. 4 yıl boyunca kontun orkestrasında viyola çaldı.

Annesinin ölümünden sonra Beethoven Viyana'ya geri döndü ve hayatının sonuna dek orada yaşadı. 1794'e dek Viyana aristokrasisi içindeki müzik aşıklarına saraylarda ve özel toplantılarda çaldı. 1795 yılına kadar halka açılmamıştı. Başlangıçta bir besteci olarak değil, bir piyanist ve öğretmen olarak adını duyurdu ve kısa zamanda üne kavuştu.

1798 yılında Beethoven işitme problemleri yaşamaya başladı. Bu tarihten itibaren 21 yıl boyunca hiç kimseyle iletişim kurmadı. Ancak 1819 yılına gelindiğinde yazarak insanlarla diyalog kurmaya başladı. 21 yıl boyunca çekilen yalnızlık çok derin acılar yaşamasına neden oldu. Beethoven bütün senfonilerini işitme problemi yaşamaya başladıktan sonra bestelemesi de dikkate değer bir olaydır.

Beethoven ömrü boyunca birkaç kadını sevmesine rağmen hiç evlenmemiştir. Bunlar içinde evlenmeye en çok yaklaştığı ve en çok sevdiği Ölümsüz Aşık’tır. Kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte bu kadının, Frankfurtlu bir tüccarın karısı olan Antonie Brentano olduğu sanılmaktadır. Sevdiği kişiye kendini bütünüyle veren Beethoven, Diabelli Varyasyonları’nı Ölümsüz Aşkı’na adamıştır.

1826’da kardeşi Karl ile Gneixendorf’ta yaptığı tatilin ardından Viyana’ya dönüşünde, siroz hastalığı iyice ilerlemiş, yataktan kalkamaz olmuştu. 26 Mart 1827’de hava iyice bozmuş, durmadan yağmur yağıyordu. O sırada akan büyük bir şimşekle Beethoven’in odası aydınlandı. Aynı anda, yumruğunu havaya kaldıran Beethoven’in gözleri birkaç saniyeliğine hayata meydan okurcasına açıldı ve ardından bir daha açılmamak üzere kapandı. Doktorlar bunun Beethoven’in anlamlı bir hareketi değil, sadece ışığa karşı bir tür refleks olduğunu söylemektedirler. Beethoven yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı bir cenaze töreninin ardından Wahring mezarlığına defnedildi. 1888’de ise naaşı Viyana Merkez Mezarlığı’na Schubert’in mezarının yanına aktarıldı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:59
Wolfgang Amadeus Mozart (Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart) (d. 27 Ocak 1756 - ö. 5 Aralık 1791) klasik müziğin, en üretken ve en etkili bestekarıydı. Olağanüstü bir şekilde, 626 kayıtlı bestesi senfonilerin, konçertoların, oda orkestralarının, piyanonun, operanın ve korolu müziklerin kaderini değiştirmiştir. Mozart Avrupalı bestekarlar arasında belki de en popüler olanıdır, ve bir çok eseri standard konser repertuarlarında kullanılır. Günümüzde müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul edilmektedir.

Mozart, Leopold Mozart ve Anna Maria Pertl Mozart'ın oğlu olarak Salzburg'da Getreidegasse 9'un ön odasında doğmuştur. Burası Salzburg Başpiskoposunun başkentidir. Günümüzde Avusturya'da bulunup, o dönemde Roma İmparatorluğu'nun bir parçasıdır. Kardeşleri arasında doğumdan sonra yaşayan sadece kız kardeşi, lakabı Nannerl olan, Maria Anna Mozart idi. Mozart doğumundan bir gün sonra St. Rupert Katedrali'nde vaftiz oldu. Vaftiz olduktan sonra ismi; Latince Joannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart oldu. Bu isimlerden ilk ikisi John Chrysostom, kilisenin rahiplerinden biriydi, ve bu isimleri günlük hayatında kullanmıyordu. İsmindeki dördüncü kelime Theophilus "Tanrı'nın sevdiği" manasındaydı, Mozart'ın hayatı süresince de bir çok kez Amadeus (Latince), Gottlieb (Almanca), Amadé (Fransızca) tercüme edildi. Mozart'ın babası Leopold oğlunun doğumunu yayımcı Johann Jakob Lotter'e "..çocuğun ismi Joannes Chrysostomus, Wolfgang, Gottlieb'dir" diye haber verir. Mozart en çok üçüncü ismini tercih etti, ve süslü "Amadeus" ismini takip eden yıllarda kullandı.

Mozart'ın babası Leopold Mozart (d. 1719 - ö. 1787) Avrupa'nın başlıca müzik hocalarından biriydi. İlgi çeken Versuch einer gründlichen Violinschule ders kitabı 1756'da; Mozart'ın doğduğu yıl yayımlandı. (Türkçesi, Keman Çalmanın Temel Prensiplerinin Bilimsel İncelenmesi) Kendisi Salzburg Başpiskoposunun orkestrasının şefiydi, ve oldukça başarılı bir enstrüman müziği bestekarıydı. Leopold bestekarlığı oğlunun olağanüstü müzik becerilerini gördükten sonra bıraktı. Bu ilk olarak Wolfgang 3 yaşındayken oldu, ve Leopold, Wolfgang'in başarılarından gurur duyararak, oğluna çok ağır bir şekilde müzik eğitimi verdi. Bu eğitiminde, klavye, keman ve organ gibi enstrümanları öğretti. Leopold sadece ilk yıllarında bu eğitimi verdi. Lopold'un Nannerl'in müzik kitabında, Wolfgang'in bir çok besteyi 4 yaşında öğrendiğini ve ilk bestesini, küçük bir Adante (K. 1a) ve Allegro (K. 1b)'yi 1761'de henüz beş yaşındayken yazdığını söylemektedir.

İlk yıllarında, Mozart bir çok Avrupa gezisine çıktı. Bunlardan ilki 1762 yılında, Münih'in Bavarya'sında Elector meydanında, aynı yıl da Prag ve Viyana'da imparatorluk meydanında gösteri yapmıştır. Uzun bir konser turu, 3 buçuk yıl sürer, ve Wolfgang'i babası ile beraber Münih, Mannheim, Paris, Londra (burada ünlü İtalyan çellocu Giovanni Battista Cirri ile çalmıştır), Lahey, tekrar Paris, Zürih, Donaueschingen ve Münih'de konserler vermiştir. Bu gezisi sırasında, Mozart bir çok ünlü müzisyenle tanışır ve kendisi de bu müzisyenlerin eserlerine aşina olur. En önemli esin kaynaklarından biri Johann Christian Bach'dır, O'nunla da 1764-1765 yıllarında Londra'da arkadaş olmuşlardır. Bach'ın eserleri bir çok kez Mozart'ın esinlendiği eserler olarak gösterilmiştir. Tekrar Viyana'ya 1767'de giderler ve burada 1768 yılının Kasım ayına kadar kalırlar. Bu gezi sırasında Mozart çiçek hastası olur, ve iyileşmesi babası Leopold tarafından Tanrı'nın oğlu için sevgisini temsil etmektedir.

Salzburg'da geçen bir yıl sonunda; üç kez İtalya'ya yolculuğa çıkmıştır. 1769 Kasım'ından, 1771 Mart'ına kadar, 1771'in Ağustos'undan Kasım ayına kadar, ve 1772 Ekim'inden 1773 Mart'ına kadar. Mozart bu dönemde üç opera besteler: "Mitridate Rè di Ponto" (1770), "Ascanio in Alba" (1771), ve "Lucio Silla" (1772). Üç opera da Milan'da oynanmıştır. Bu gezilerin ilkinde, Mozart Venedikte Andrea Luchesi ile ve G.B. Martini ile Bologna'da buluşur, ve Accademia Filarmonica'nın bir üyesi olarak kabul edilir. İtalya'daki yolculuğunun şu an efsanevi olan bir hikayesi de, Gregorio Allegri'nin Miserere'sini Sistine Chapel'de duyar ve tamamını hafızasından yazar, yalnız bunu yaparken parçadaki küçük hataları düzeltir, ve böylece Vatikan malının ilk illegal kopyasını üretir.

23 Eylül 1777'de annesi ile beraber Mozart; Münih, Mannheim ve Paris'i kapsayan bir Avrupa turuna gider. Mannheim'da, o dönemin en iyisi Mannheim orkestrası ile çalar. Aloysia Weber'e aşık olur, ancak O da daha sonra Wolfgang'den ayrılır. 4 yıl sonra da; Aloysia'nın kız kardeşi Constanze ile evlenir. Paris'e başarısız ziyareti sırasında da; annesi 1778 yılında ölür.

1780 yılında, Mozart'ın ilk büyük operası Idomeneo Münih'de oynanır. Ertesi yıl, Viyana'yı patronu, Prens Başpiskopos Colloredo ile ziyaret eder. Salzburg'a geri döndüklerinde, opera şefi olan Mozart, isyanını arttırır ve başpiskopos'un müzik işleriyle ilgilenmek istemez. Bu düşüncelerini söylemesiyle de başpiskopos desteğini çeker. Mozart'ın açıklamasına göre, atılması; -resmen- "kıçına bir tekme yiyerek" olmuştur. Mozart bundan sonra, aristokrasinin ilgisiyle özgür olarak Viyana'da müziğini geliştirmek için yerleşir.

Bu bir nebzede Türk tarihi için önem taşır. Türklerin Avrupa'da moda olduğu o yıllarda, Mehter marşı'ndaki ritimden esinlenen Mozart, 11 numaralı la majör piyano sanatı'nın (K. 311) 3'üncü bölümünde "Ronda alla Turca" (Türk Marşı)'nı besteler. Bu beste halen, Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm özel davetlerinin yanı sıra, ülke tanıtımında kullanılmaktadır ve belki de Türklere yazılmış Dünya'da en fazla tanınmış bestedir.

4 Ağustos 1782'de, babasının isteğiyle Constanze Weber (d. 1763 - ö. 1842) (ismi ayrıca Costanze diye de yazılır) ile evlenir. Constanze'nin babası Fridolin Weber, Carl Maris von Weber'in Franz Anton Weber'den üvey kardeşidir. 6 çocukları olmasına rağmen, sadece 2 tanesi çocukluktan sonra yaşar: Carl Thomas Mozart (d. 1784 - ö. 1858) ve Franz Xaver Wolfgang Mozart (d. 1791 - ö. 1844) (daha sonra küçük bir bestekar olmuştur). İki çocuğu da evlenmemiş ve ya da yetişkin olabilmiş çocuğu olmamıştır. Carl'ın Constanza isminde bir kızı olur, o da 1833'de çocukken ölür.

1782 yılı Mozart'ın kariyeri için hayırlı bir yıldır: operası "Die Entführung aus dem Serail" (Saraydan Kız Kaçırma) müthiş bir başarıya ulaşır. Bu operasında bahsedilen saray, Topkapı Sarayı'dır ve opera Türkiye'de geçmektedir. Selim Paşa'nın ve harem ağası Osman'ın tutsağı olan Konstanze ve hizmetçisini, Constanze'nin nişanlısı Belmonto kaçırmaya çalışır. En sonunda da Selim Paşa razı olur. Ardından konserlere çıkan Mozart, kendi piyano konçertolarının yönetmenliğinin yanı sıra, solo olarak da enstrümanlar çalar.

1782 ve 1783 yılları arasında, Mozart J.S. Bach ve G.F. Handel'in eserlerine sahip olan Baron Gottfried van Swieten sayesinde aşina olur. Mozart'ın bu eserleri çalışması üzerine, Barok tarzında yeni bir müzik tarzı ve dili yaratmasını sağlar. Die Zauberflöte (Sihirli Flüt) bu örneklerden biridir ve finali de 41. Senfoni'dir.

1783 yılında, Wolfgang ve Constanze; babası Leopold'u Salzburg'da ziyaret ederler ancak babası Constanze'yi iyi karşılamaz. Ancak bu ilham, Mozart'ın duasal eserlerinden biri, Große Messe (Do Minör yığını) henüz bitmemiş olsa da Salzburg'da gösterime girer ve hala en tanınmış eserlerindendir. Wolfgang eşi Constanze'nin Leopold'ün sevgisini almak için başrolde solo şarkı söylemesini sağlar.


1780'lerin ortalarında MozartViyana'daki ilk yıllarında, Mozart Beethoven'ın da hocası olan 100'ün üzerinde senfoni bestelemiş Franz Joseph Haydn ile tanışır ve arkadaş olurlar. Haydn ne zaman Viyana'yı ziyaret etse beraber yaylı kuartet çalarlar. Mozart'ın Haydn'a çaldığı 6 kuartet (K. 387, K. 421, K. 428, K. 458, K. 464, and K. 465) 1782 ile 1785 yılları arasında yazılmıştır. Bunlar Haydn'ın Opus 33 setine karşı bir yanıttır. Haydn'a yazdığı bir mektupta Mozart şu sözleri yazar:

"Çocuklarını büyük bir dünyaya göndermeye karar veren bir baba, düşünmüştü ki onlara o dönemde meşhur bir insanın koruması ve öncülük etmesi gerektiğini, ve ortaya çıkan şuydu ki en iyi dostu olmuştu. Ben de aynı yolla, size 6 çocuğumu gönderiyorum... Lütfen onları nezaketle bir baba, bir yol gösterici ve bir arkadaş olarak alınız!... Ancak, size yalvarıyorum; lütfen babalarının gözlerinden kaçan hatalar için anlayış gösteriniz, ve bunlara rağmen, cömert dostluğunuzu buna oldukça saygı duyan kişiye."
Haydn bunun üzerine Mozart'a büyük bir hayranlık duydu, ve Mozart'ın son 3 serisini dinledikten sonra babası Leopold'a "Tanrı üzerine ve dürüst insanlığım üzerine size derim ki, çocuğunuz yüzyüze veyahutta ismiyle tanıdığım en büyük bestekardır: Zevki var, ve, daha önemlisi, bestekarlığın en derin bilgisine sahip."

1782 ila 1785 yılları arasında, Mozart piyano konçertolarında solo olarak çıktı bir seri konserler verir, ve en güzel çalışmaları olarak kabul edilir. Bu konserler finansal olarak da başarılı olmuştur. 1785'den sonra ise, Mozart daha az sahneye çıkar ve sadece bir kaç konçerto yazar. Maynard Solomon bunu Mozart'ın elindeki yaralardan dolayı olduğunu söylemektedir, başka bir bakış açısı da halkın artık aynı ilgiyi göstermemesidir.

Mozart 18'inci yüzyıldaki Avrupa'daki Aydınlanma Dönemi'nden de esinlenir, ve 1784 yılında Mason olur. Locası spesifik olarak deist yerine katoliktir, ve babası 1787'de ölmeden önce de babasını kendi inanışına çekmeye çalışır. Die Zauberflöte (Sihirli flüt), sondan ikinci operası, da masonik alegoriler içermektedir. Mozart ayrıca Haydn ile aynı mason locasındadır.

Mozart'ın hayatı nadiren finansal zorluklarla dolu geçmiştir. Ancak, bu yaşadığı zorluklar bir çok kez abartılmış ve romantikleştirilmiştir. Ancak, arkadaşlarından bir çok kez borç almıştır, ve bir çok borcu ödenmemiş şekilde ölmüştür. 1784 ile 1787 arasında bugün de ziyaret edilen Domgasse 5'de St. Stephen Katedrali arkasında, yedi odalı bir apartmanda yaşamıştır. Burada 1786'da "La nozze di Figaro" (Figaro'nun Düğünü")'nü bestelemiştir.

Mozart'ın son hastalığı ve ölümü incelenmesi oldukça zor bir konudur. Romantik efsaneler ve birbiriyle uyuşmayan teoriler mevcuttur. Bir çok araştırmacı, Mozart'ın hastalığının yükselme durumunda anlaşamaz - özellikle hangi noktada Mozart hastalığı hakkında haberdardı ve bu eserlerini etkiledi. Romantik bakış açısı, hastalığının giderek kötüye gittiğine ve bunun da eserlerine paralel bir şekilde yansıdığını savunur. Bunun karşısında ise, günümüzdeki bazı araştırmacılar da; durumunun iyi olduğunu ve ölümünün ailesi ve arkadaşlarına ani bir şok etkisi yarattığıydı. Mozart'ın son sözleri: "Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum" dur. Hastalığının asıl sebebi de bir varsayımdır. Ölüm kayıtları "hitziges Frieselfieber" (mühim darı tanesi ateşi) der, ve bu sebebi modern tıpta açıklayıcı bir tanım değildir. Bir çok teori önerilmiştir, bunların arasında, trişinoz, cıva zehirlenmesi, ve ateşli romatizma da vardır. Hastaların kanatılması o dönemde genelde uygulanan bir anlayıştı, bu da sebepler arasında gösterilir.

Mozart; 5 Aralık 1791 tarihinde gece 1 sularında Viyana'da ölür. Hastalığının yükselmesi ile, son çalışması olan Requiem'e bir kaç gün önce başlamıştır. Popüler efsaneye göre, Mozart kendi ölümünü düşünerek bu besteyi yapmıştır, ve bu dünyadan sonrasından bir haberci bunu madii olarak desteklemiştir. Belgeselerdeki bulgular, bu anonim desteğin Schloss Stuppach Kontu Franz Walsegg tarafından geldiğini ispatlamıştır. Eserin büyük bir çoğunluğu da, Mozart'ın sağlığı yerindeyken yazılmıştır. Genç bir bestekar, ve Mozart'ın öğrencisi Franz Xaver Süssmayr; Constanze tarafından Requiem'i bitirmesi için görevlendirir. İlk görevlendirilen Süssmayr değildir, Constanze öncelikle Joseph Eybler'e başvurur, ancak Eybler beceremez ve görevi reddeder.


Ölmeden 1 yıl önce Mozartİsmi yazılmayan bir mezar taşıyla öldüğü için, genelde Mozart'ın parasız ve unutulmuş olarak öldüğü söylenir. Ancak, Viyana'da eskisi kadar yüksek yaşam standartlarında yaşamasa da, komisyonlardan iyi bir gelir elde ediyordu. Yılda yaklaşık olarak 10,000 florin kazanıyordu, bu da 2006'ya göre 42,000 Dolar (ya da 63,000 YTL) etmektedir. Söz konusu miktar O'nu 18'inci yüzyılda Dünya'da en fazla para kazanan %5'in içerisine sokar. Ancak, servetini kontrol edemiyordu. Annesi hakkında "Wolfgang ne zaman yeni bir şeyler kazanırsa, kendisini ve malını etrafına veriyordu" demiştir. Oldukça masraflı yaşamı da, o'nu bir çok kez kredi almaya yöneltmiştir. Bir çok yalvarış mektupları hala günümüzde vardır, ama fakirliğine değin harcamalarına olduğu kadar fazla bir delil yoktur. Toplu bir mezarda değil, 1785 Avusturya kanunlarına göre halka ait bir mezara gömülmüştür.

St. Marx mezarlığındaki orjinal mezarı kaybolsa da; anıtsal mezartaşları buraya ve Zentralfriedhof'a yerleştirilmiştir. 2005'de Avusturya'nın Inssbruk Üniversitesi ve Rockville, Maryland'deki DNA labaratorlularında; Avusturya Müzesi'ndeki Mozart'ın kafatasının o'na ait olup olmadığı araştırılmış ve bu ananesinin ve yeğeninin DNA'leriyle karşılaştırılmıştır. Test sonuçları yetersiz kalmıştır, ve DNA örneklerinin birbiriyle bir alakasını bulamamışardır.

1809'da Constanze Danimarkalı diplomat Georg Nikolaus von Nissen (d. 1761 – ö. 1826) ile evlenir. Yeni eşi de Mozart'ın büyük bir hayranıdır ve Mozart üzerine bir biyografi yazar. Ömrü süresince bunu bitiremese de, öldükten sonra, Constanze bitirmiş ve yayınlamıştır.

Dünya tarihinin belki de gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasının sadece 35 yıllık bir ömür yaşaması ve bu ömüre 626 ölümsüz eser bırakması, kendisi belki de müzik dünyasının en büyük kazançlarından biri olsa da; kısa ömrü de müzik dünyasının en büyük kayıbıdır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 00:59
Louis Pasteur, 1822 yılında Fransa'nın Dura bölgesindeki Dole kasabasında dünyaya geldi. Pasteur kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak yaşadığı çağda, tıbbın ilerlemesine çok büyük katkılarda bulundu. Fakat o tıp doktoru olmadığı için, 1800'lü yılların doktorları onun teorilerine burun kıvırıyorlardı. Pasteur buna hiç aldırmadan çalışmalarını sürdürdü, çünkü Pasteur'ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. O kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti. Bundan sonra ise ipekböceği hastalığına ve kuduza çare buldu. Pasteur ayrıca içtiğimiz sütün bozulmasını önlemenin yöntemini de keşfetti. Burada sütü 140 (fahrenheit) derecede otuz dakika süreyle ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra sütü kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Bu yöntem sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır. Bu yönteme, Louis Pasteur'ün adıyla 'Pastörize' etmek denilmektedir. Pasteur, Strasberg'li Marie Laurent ile evlendi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Marie eşini, araştırmalarını her şeyin üstünde tutması için özendiriyordu. Bu yüzden Pasteur, laboratuar çalışmaları üzerinde yoğunlaşabiliyor ve işine gereken zamanı ve önemi verebiliyordu.

Küçük Joseph Meister kuduz bir köpek tarafından on dört yerinden ısırıldığında, anne ve babası yavrucağı Louis Pasteur'e getirdiler. Bu bilim insanı daha önce insan üzerinde hiç denenmemiş olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etti. Pasteur bunu ancak, kendisine gelen iki doktorun, çocuğun kuduzdan her durumda öleceğini ve başarılı olursa ilacın kuduza bir çare olabileceğini söylemesinden sonra denemeye karar verdi.

Pasteur kuduzun çaresini bulmuştu. Louis'nin aşısı küçük Joseph Meister'in hayatmı kurtardı. Meister büyüdüğünde Pasteur Enstitüsü'nün kapıcılarından biri olacaktı. Çünkü Louis Pasteur'e karşı duyduğu minnet duygusu, ömrünün sonuna kadar Enstitü'de çalışmak istemesine neden olmuştu.

Pasteur kendine inanan bir insandı. Başkalarının söyledikleriyle değil, kendi doğrularıyla yaşayan ve sezgilerine güvenen bir bilim insanıydı. 1895 yılında hayata gözlerini yumduğu güne kadar son derece alçak gönüllü, gösterişiz ve sade bir yaşam sürdürdü. Yaşlılık yıllarında insanların ona gösterdikleri büyük saygı karşısında şaşkınlığa düşer ve bunu pek komik bulurdu. Bir keresinde Londra'da bir uluslarası tıp kongresine davet edilmişti. Kongre salonuna girdikten kısa bir süre sonra Pasteur kürsüye davet edildi. Pasteur'ün yüzünde hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade belirdi. Pasteur, "İngiltere veliaht (kral adayı) Prens'i buraya geliyor olsa gerek" dedi. "Keşke dışarda dursaydık. Gelişini de izleyebilirdik böylece." Bu içten sözler herkesi çok duygulandırmıştı. Kongre başkanı Pasteur'e "Hayır Bay Pasteur" dedi. "Gelen sizsiniz. Herkesin takdir ettiği ayakta alkışladığı insan sizsiniz."

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:00
Kristof Kolomb (1451 Cenova, İtalya - 20 Mayıs 1506 Valladolid, İspanya)


Cenovalı denizci ve kaşiftir. 1492'de Atlantik Okyanusu'nu aşarak Kuzey Amerika'ya ulaşan ilk Avrupalıdır. Bu yolculuğunu İspanyol bayrağı altında yapmıştır.


Amerika'yı keşfetmeden önce, Osmanlı Devleti dahil, tüm güçlü devletlerden yardım istemiştir fakat kimse destek vermek istememiştir. Sonunda İspanya, Kolomb'a yardım etmeyi kabul etmiştir.


Kristof Kolomb, Amerika kıtasının bulunmasına ve Avrupa’ya açılmasına öncülük etti. Bununla birlikte yeni kıta adını Kolomb’la aynı dönemde yaşamış ve 1497 ya da 1499’da Güney Amerika’ya ulaşmış olan Amerigo Vespucci adında bir İtalyandan aldı.


Daha 11. yüzyılda Norveçli Leif Eriksson Kuzey Amerika kıyılarını dolaşmıştı, ama tarihte Amerika’nın keşfedilmesinin onuru Kolomb’a aittir. Ne var ki, Kolomb yepyeni bir kıta keşfetmiş olduğunun farkına varamamıştı. Onun amacı doğudaki baharat ve ipek gibi değerli malların batıya getirilebileceği güvenli bir ticaret yolu bulmaktı. 12 Ekim 1492’de Bahama adalarından birine çıktığında da bu düşüncesini gerçekleştirmiş olduğunu sandı. Amerika kıtasını bulan Kristof Kolomb,yepyeni bir kıta keşfettiğinin farkına varamamıştı.


Kristof Kolomb İtalya’nın Cenova limanında yaşayan yoksul bir dokumacının oğlu olarak dünyaya geldi. Avrupa’nın en işlek limanlarından biri olan Cenova’da tüccarlar çeşitli ülkelerle ticaret yapıyor, karayoluyla Hindistan’dan ve Uzakdoğu’dan gelen pamuk, kumaş ve baharattan başka İngiltere açıklarında avlanan balıkları da kurutulmuş ve tuzlanmış olarak satın alıyorlardı. Kristof Kolomb büyük bir olasılıkla Marko Polo’nun Çin gezisi anılarını okumuş, Leif Eriksson’un yüzyıllar önce yaptığı gizemli deniz yolculuğunun öyküsünü dinlemişti.


Gençliğinde Akdeniz’in doğusuna bir deniz yolculuğuna çıkan Kolomb,baharat ve ipek ticaretinin nasıl yapıldığını öğrenme olanağı bulmuştu. Daha sonra 1476’da kuzeyde İngiltere’ye ve İzlanda’ya kadar gittiği sanılmaktadır. Bu yolculuktan dönüşünde Portekiz’in başkenti Lizbon’a taşındı. O çağda bile hala Dünya’nın dümdüz olduğuna inanan birçok insan vardı.Kolomb ise Dünya’nın küre biçiminde olduğu düşüncesindeydi. Kolomb çeşitli Dünya haritalarının çizimine yardımcı oldu. Bu harita ve çizimlerde Dünya gerçekte olduğundan çok daha küçük, Asya ise çok daha büyük gösteriliyordu. Kolomb Asya’nın doğuya doğru çok fazla uzandığını, bu yüzden de İspanya’dan yola çıkıp batıya doğru yol alarak oldukça kısa bir zamanda Hindistan’a varabileceğini düşündü. Hindistan’ın uzaklığını da hesapladı; Hindistan’ın bulunduğunu sandığı yer aşağı yukarı Amerika’nın bulunduğu yere denk geliyordu.


Böyle bir yolculuğu tasarlayan ilk insan Kolomb değildi, ne var ki, o zamanki gemilerin küçüklüğü ve yeterli donanıma sahip olmayışı yüzünden böylesine uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmayı kimse göze alamıyordu. 1480’de artık deneyimli ve kendine güvenli bir denizci olan Kolomb ise Hindistan’a kısa sürede ulaşabileceğini kanıtlayacak bir keşif gezisine önderlik edebileceğine inanıyordu.


Bu yolculuk için gerekli gemileri ve parayı ancak İspanya ve Portekiz hükümdarları sağlayabilirdi. Kolomb ilk önce Portekiz Kralı 2 Joao’ya başvurduysa da önerisi reddedildi. İspanya’nın önemli bir bölümü Magripliler’in altındayken tahta çıkan Fernando ve Isabella ise Kolomb’u içtenlikle kabul ettilerse de, ülkenin içinde bulunduğu kargaşa yüzünden ona yardımcı olamadılar.


Kolomb haritacılık yapan kardeşi Bartolomeo’yla birlikte İngiltere ve Fransa krallarına başvurdu. Ama bu iki kraldan da yardım alamadı. Sonunda ilk başvurudan yedi yıl sonra İspanya kraliçesi Isabella, Kolomb’a yardım edeceğini bildirerek ona amiral ünvanı verdi

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:00
Robert BoschAlman sanayici Bosch motorlu araçlar için elektrik donanımı üreten dünya çapında başta gelen firmayı küçük bir tesisatçı dükkanından başlayarak kurdu. 20. yüzyılın başında hemen hemen her otomobile takılan manyetoyu geliştirerek dünya çapında ünlendi.

Bosch Schwaebische Alb dağlarında bir köy olan Albeck'de bir çiftçi ailesinin oniki çocuğunun onbirincisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin başlıca gelir kaynağını, arabacıların geceledikleri ve atlarını değiştirdikleri bir han oluşturuyordu. Tren hattı döşendiğinde ailece Ulm'e taşındılar. Bosch ince tesviyecilik dalındaki çıraklığını tamamladıktan sonra ülkesinden ayrıldı. 1884'te ABD'ye giderek burada Thomas Alva Edison ile birlikte çalıştı ve ardından da İngiltere'ye gitti. Ondan iki yıl sonra da 10.000 marklık bir sermaye ile Stuttgart'ta bir tesisat, ince tesviyecilik ve elektroteknik şirketi kurdu. 1887'de bir arkadaşının kızkardeşi olan Anna Kayser ile evlenerek iki çocuk sahibi oldu.

Bosch, bir makinacı kalfa ve bir çırak çocukla birlikte her türlü elektrik tesisatı onarıyor ve telefon, ev telgrafı ve paratoner (yıldırımsavar) gibi aygıtları monte ediyordu. 1887'de gazlı motorlar için ürettiği manyetoyu izleyen yıllarda giderek geliştirdi. Elde ettiği başarılar yüzünden tesisatçı firmasının kapasitesini gözünde büyüttü. Yeni makine alımı için fazla yatırım yaptı ve 1890'da parasal sıkıntıya düştü. Ancak 1897'de ekonomik sıkıntısını atlatabildi.

Kendisi tarafından üretilen manyeto artık bir motorlu araca, bir Dioa-Bouton Üç Tekerleklisine takılabildi. Bosch bundan beş yıl sonra kesin başarıya ulaştı. Proje mühendisi Gotdob Honold bujilerle bir yüksek gerilim manyetosu geliştirdi. Bir aygıt ateşleme hızı ve dakiklik açısından tüm rakip firmaların ürünlerinden üstündü. Ayrıca hızlı çalışan benzinli motorların geliştirilmesi üzerinde etken oldu. Aradan çok geçmeden Bosch hemen hemen bütün büyük otomobil firmalarından sipariş almaya başladı.

Yeni yüzyıla girdikten birkaç ay sonra, bu arada 45 kişi çalıştıran Bosch, Stuttgart'a taşındı. Elektroteknik fabrikasını plânlarken ABD'de edindiği deneyimlerden yararlandı. Modera iş bölümünü göz önünde tutarak imalathanelerini donattı. Sık sık "Kızıl Bosch" olarak nitelendirilen sanayici, Almanya genelinde ancak 1918'de kabul edilen 8 saatlik iş gününü 1906'da uygulayarak sosyal tutumunu kanıtladı.

1910'da fabrikasında çalışanlara Cumartesileri öğleden sonra izin verdi. Diğer işletmelerin çoğunda o tarihte haftada altı tam gün çalışılıyordu. Şirketi 1913'te 7 haftalık bir işçi mücadelesine sahne olunca, Bosch işverenler birliğine katıldı. O tarihe kadar bu örgüte üye olmayı reddetmişti.

Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden önce Bosch ürünlerinin % 90'ını dış ülkelere satıyordu. Şirketi, motorlu taşıtlar için buji, ışık makinesi, akü, starter, far vb. parçalardan oluşan ilk standart elektrikli donanımı sunuyordu. İngiltere, Fransa ve ABD'de kendi şirketleri ve temsilcilikleri bulunmaktaydı. Her ne kadar savaş başladığında dış ülkelerden sağladığı kazanç elden gittiyse de, savaş için yaptığı üretim bunu kat kat çıkartıyordu. Bosch bu kazancının büyük bir bölümünü Neckar kanalının inşası için kurulan bir vakfa devretti. 1916'da firmasını anonim şirkete çevirdi.

Her zaman teknikteki yenilikleri göz önünde bulunduran Bosch, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra araştırmaya büyük paralar ayırdı ve işletmesini giderek büyüttü. Özel hayatında 20'li yıllarda kaderin birkaç sillesine katlanmak zorunda kaldı. Oğlu mültipl skleroz hastalığından öldüğü gibi, çocuğunun ölümünü kabullenemeyen karısı da geçirdiği ağır depresyonlar yüzünden hastanelerde bakılmak zorunda kaldı. Bosch 1926'de boşandı ve bir yıl sonra Margarete Woerz ile evlenerek bir kız çocuk sahibi oldu.

Yine 1927'de çalışanlara şirkette uzun yıllar çalıştıktan sonra, emekliliklerinde parasal destek sağlayan Bosch Yardımı adı altında toplumsal bir kuruluşu hayata geçirdi. Ne var ki, 30'lı yılların başındaki dünya ekonomik buhranı 1937'den beri Robert Bosch GmbH adını taşıyan bu kuruluşu da etkiledi. Satışlar hissedilir derecede gerilerken çalışanların kimisine yol vermek gerekti.

Bosch' un fabrikaları İkinci Dünya Savaşı'nda geniş çapta yıkıldılarsa da kendisi buna tanık olmadı. Şirketin kurucusu 1942 yılinda 80 yaşında Stuttgart'ta hayata veda etti. Fabrikaları yeniden inşa edildikten sonra üretim yelpazesine buzdolapları ve diğer elektrikli ev aletleri eklendi.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:00
Einstein, Galilei ve Newton ile birlikte üç büyük bilim dehasından biridir. Üçü için de efsane, gerçeği gölgede bırakmıştır. Özellikle Einstein'ın yaşamı efsanelerle doldurulmuş ve bunlar onun yalnız bilgin ve kamuya mal olmuş adam ünüyle beslenmiştir. Resimleri ünlü tablo La Gioconda'da olduğu gibi yerli yersiz basılmış; haksız olarak atom bombasının babası sayılmış ve ünlü E = mc2 formülü her hususta gerekli gereksiz kullanılmıştır. Gerçekte Einstein, asıl alanı olan kuramsal fizikte yaptığı çalışmalarıyla XX. yy fiziğine ışık tutmuştur.
Albert Einstein 14 mart 1879'da Almanya'nın güneyindeki Ulm kentinde dünyaya geldi. Ailesi Musevi'ydi, ama pek dindar değildi. Çocukluğu, babasının elektrik tesisatı yaptığı Münih'te geçti. Babası hiç bir zaman işinde başarılı olamamıştı, onun işiyle ve ailesinin geçimiyle ilgili yaşadığı sorunlar genç Einstein'ı çok etkilemiştir.

YETİŞME YILLARI
Einstein Münih'te Luitpold Lisesi'ne devam etti. Burada başarılı bir öğrenci sayılırdı ama aslında çok mutsuzdu; o dönem, her türlü askeri disipline ve dayanıksız otoriteye karşı olumsuz duygularının ortaya çıktığı yıllardı. On beş yaşında, lisedeki yönetime daha fazla dayanamayarak, kendi iradesiyle okulu terk etti ve lise öğreniminin sona ermesini beklemeyerek ailesinin bulunduğu Pavia'ya, İtalya'ya gitti. Babası burada yeniden bir servet edinmenin peşindeydi. Einstein, aylarca tek başına çalıştıktan sonra, ünlü Zürich Politeknik Enstitüsü'nün giriş sınavlarına katıldı. Bu sınavda başarılı olamadı ama öğretim yöntemlerinin son derece liberal olduğu bir İsviçre okulunda sınavlara hazırlanabilme olanağını elde etti. 1896'da Politeknik Yüksek Okulu'na kabul edildi ve burada 1900'e kadar dönemin en iyi profesörlerinin yanında çok iyi bir öğrenim gördü. Bu dönemde Alman biliminin tüm klasik yapıtlarını keşfetti. Bu arada Politekniğe kabul edilen ender kız öğrencilerden biri olan Sırp-Hırvat kökenli Mileva Maric ile tanıştı. Onun Musevi olmayan bir kızla evlenmesine karşı çıkan babasının ölümünden sonra 1903'te evlendiler.
Einstein, okulu bitirdikten sonra, sahip olduğu saygın diplomaya karşın, kendine uygun bir iş bulamadı. Çeşitli üniversitelerde araştırma görevlisi kadrosu elde etmek için yaptığı birçok başvuru sonuçsuz kaldı. Sonunda babasının araştırma görevlisi bir dostunun araya girmesiyle Bern'deki patent dairesinde bir teknik uzmanlık görevi bulmasaydı durumu hiç de iyi olmayacaktı. Einstein için fizik çalışmalarına olanak vermesi bakımından bundan daha uygun iş olamazdı. 1955'te ölümünden birkaç hafta önce kaleme aldığı Öz yaşam öyküsü Taslağı'nda "Patent belgelerinin yazılması işi benim için gerçek bir kazançtı; bu iş fizik üzerinde düşünmek için bol zaman bulmama olanak veriyordu" diye yazacaktı.

1905, OLAĞANÜSTÜ BİR YIL
Einstein'ın 1905'te yayımladığı ve fizik tarihinin seyrinde değişikliğe yol. açan beş makalesi 1900 ile 1905 arasında olgunlaştı. Isaac Newton'a başarısının sebebi sorulduğunda söylediği şu sözler kadar Einstein'a uygun olan bir başkası yoktur: Tüm zamanım uğraştığım sorunlar üzerinde düşünmekle geçer. Einstein on yıldan beri sürekli olarak fizikteki derin bir ayrılık üzerinde düşünmekteydi; bu ayrılık fiziği kuramsal düzeyde birbiriyle bağdaşamaz bir biçimde ikiye bölüyordu: bir yanda ışığın, denizin yüzeyindeki dalgalar gibi tüm uzaya ya yılmış ve süreklilik arz eden dalgalar dan oluştuğunu ileri süren dalga kuramı (James C. Maxwell'in ışığın elektromanyetik doğasını göstermiştir); öte yanda, ışığı parçacıklardan oluşan, tümüyle yerel ve süreksiz bir mekanik olgu olarak kabul eden Newtoncu kuram. Sürekli olan ile süreksiz olanın fizik kuramında birlikte yer almasına oldukça şaşıran ve fiziğin ancak tekli yapıda olabileceği fikrine sıkı sıkıya bağlanan Einstein, kararlı bir biçimde bu ayrılığı ortadan kaldırmanın yollarını aramaya girişti. Bu konu tüm yaşamının en önemli amacını ve bütün araştırmalarının arkasındaki gerçek itici gücü oluşturacaktı.
Einstein'ın en önemli üstünlüğü, ışık kuramının fizikteki en derin çelişkiyi içe ren alan olduğunu kavramasıydı. Deha sının diğer bir yönü, geçerli olan ışık kuramının temel kavramlarından biri olan esirin, fizikteki tekliğin önündeki engellerden biri olduğunu anlamasıydı. Ger çekte ışık bir dalga gibi düşünülmüştü; bu dalga kavramı, suyun yüzeyinde olu- şan dalgalanma olayına benzer biçimde geliştirilen kuramsal bir kavramdı. Eğer bu benzerlik sonuna kadar sürseydi, olay son derece açık olacaktı; oysa sudaki dalgalanmayı olanaklı kılan maddi ortam, ışık için çok kolayca belirlenebilir değildi. Birçok fizikçi kuşağının önünde duran engel buydu: ışık enerjisinin yayıl masını sağlayan ortam nedir? Bu ortam için düşünülen esirin birçok fiziki özelliğinin ele geçmez olmasına karşın (yoğunluğunun ve esnekliğinin hesaplan- ması ya da ölçülmesi olanaksız gözüküyordu), onun hareketsiz olduğunu var saymak, kuramının içsel nedenlerinden ötürü zorunlu gözüküyordu.
Bu tarihi hatırlatma Einstein'ın 1905'te, henüz yirmi altı yaşındayken ortaya koyduğu entelektüel cesaretin önemini değerlendirmeye olanak verir. Gerçekten de Einstein'a göre esirin fiziki özelliklerinin saptanmasının bu denli güç olmasının nedeni, onun hiçbir fiziki gerçekliğe sahip olmamasından, onun yalnızca bir uydurma olmasındandı; bu kavram, kolaylıkla bir kenara bırakılabilecek bir yakıştırmadan başka bir şey değildi. Einstein'ın, özel görelilik kuramını anlattığı ünlü makalesi bu temele dayanıyordu: Esir yoktur.
Bu makalesinde Einstein, zaman ve uzayla ilgili « doğal » fikirlerin çok derin bir eleştirisi pahasına, esiri kalan tek maddi özelliği olan hareketsizlikten de arındırmayı başardı. Böylece fizikte tek liği gerçekleştirdi. Aslında, o döneme değin ışığın dalga kuramında kabul edil diği gibi hareketsiz bir esirin varlığını öngörmek, tüm mekaniğin (Galilei'den beri), tüm parçacık hareketi kuramının üzerine kurulduğu görelilik düşüncesi ve ilkesine açıkça aykırıydı ve bu neden le hareketsizliğin olmadığı, bunun fiziki bir anlamının olmadığı öne sürülebilir di. Böylece ilkeler düzleminde ışık kuramı derhal mekanikle bağdaşık, homojen bir duruma gelecekti. Einstein, esirin sonunu ilan etmekle bu ayrılığı, heterojenliği ortadan kaldırdı, ışığın görelilik kuramını ortaya koydu ve onu mekanikle birleştirdi.
Einstein gene 1905'te, ışığın ısıl özelliklerini, yani ısıtılmış bir cismin yaydığı ışığın rengini inceleyerek, ışığı aynı zamanda parçacıklardan oluşan bir olgu olarak da kabul etmek gerektiğini kanıtladı. Bu sonuç da fiziğin tekliği yolunda ilerleme olanağı sağladı; daha önce inanıldığı gibi ışığın, mekaniğin incelediği parçacıklardan tümüyle farklı bir doğaya sahip olduğu yolundaki görüşün tümüyle doğru olmadığı, ışığın aynı zamanda maddi özelliklere, parçacık özelliğine de sahip olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla evrende bulunan tüm nesnelerin ortak bir doğası olduğu fikri ufukta beliriyordu.
Böylece Einstein daha sonraki elli yıl boyunca, araştırmalarını 1905'te açtığı iki yolda çeşitli başarılarla sürdürerek birleşik bir fizik kuramı kurmaya çalıştı. Bu yollardan biri fiziğin farklı dallarının dayandığı ilkelerin birleştirilmesiydi. (Einstein buna «bir ilkeler kuramının araştırılması » diyordu); İkinci yol ise, fiziğin ele aldığı ve evrendeki şeylerin yapıldığı nesnelerin birliğini kurmaktı (Einstein bu yolu «bir inşa kuramının araştırılması » olarak tanımlıyordu).

BİRLEŞTİRİCİ İLKE ARAYIŞI
Einstein 1905'ten sonra elektromanyetik kuvvetler ile çekim kuvvetlerini aynı biçimde ele almayı olanaklı kılacak temel ilkeleri bulmaya yöneldi. Bu sonuca kısmen, 1907 ile 1916 arasında uğraştığı Genel Görelilik Kuramı ile ulaştı. Genel Görelilik Kuramı bir çekim kuramıdır; yani iki cismin bir- birine uyguladığı çekimle ilgilidir. Newton'un açıklamadan öne sürdüğü bu etkileşim kuramının yerine Einstein bir başka kuram geçirdi. Einstein'ın çalışmalarıyla, bu etkileşimin, o bölgede bulunan cisimlerin yol açtığı bir uzay-zaman eğriliği olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün yetmiş beş yaşını aşmış olan bu kuram henüz «olgular»ca yalanlanmış değildir. 1930'lar ile 1950'ler arasında son derece popüler olan (ki o dönemde bu kuramı gazete ve dergilerin «matematik» köşelerinde sıkça görmek mümkündü) Genel Görelilik Kuramı bugün astrofiziğin temel çerçevesini oluşturur. Bu kuram aynı zamanda kozmolojiyi tümden yenilemiştir.
Einstein, kuramının evrenin genel yapısını betimleme olanağını verdiğini fark etmiş ve büyük bir şaşkınlıkla evrenin hem sınırsız hem de sonlu olduğunu keşfetmiştir.
Bugün kozmoloji, Genel Görelilik Kuramı üzerinde yükselmektedir. Kara delikler, büyük patlama (big bang) ya da çekimsel dalgalarla ilgili araştırmalar, Einstein'ın 1907 ile 1916 arasında yaptığı çalışmalar sonucunda açtığı yolda ilerlemektedir. Einstein tüm yaşamı boyunca Genel Görelilik Kuramını «sevgili çocuğu» olarak nitelendirmiştir; bunun nedeni herhalde onun Özel Görelilik Kuramı gibi kolay doğmamış olmasıydı: Einstein 1911 ile 1916 arasında matematik öğrenmenin yanı sıra bu dönemde daha önce hiçbir bilgisinin olmadığı tansör çözümlemesini ve Eukleidesci olmayan geometriyi öğrenmişti. Ayrıca yalnız çalışmayı sevmesine karşın çalışma arkadaşlarından Marcel Grossmann'a başvurmak zorunda kalmıştır. Einstein bu büyük matematikçiden, geliştikçe daha çok karmaşıklaşan kuramının biçimselleştirilmesi labirentinde kendisine yardım etmesini istemiştir.
Aslında Genel Görelilik Kuramı hem yapısıyla, hem de evreni betimleme biçimiyle Einstein için ideal bir biçimi temsil ediyordu. Bu kuram esasen bir alan kuramı kavramına dayanıyordu; yani uzayın belirli bir noktasında bulunan bir cismin, çevresindeki uzay bölgesinde bir değişiklik meydana getirmesi fikrini temel alıyordu. Bu cisim bir «alan» yaratıyordu; bu alan ise onu yaratan cisim tarafından uzayın bir bölgesinde oluşturulan bir değişiklikten başka bir şey değildi. Bu muhakemenin temeli şu ilkedir: daha önceleri düşünüldüğünün tersine, uzay içindeki cisimlere karşı duyarsız değildir, yani bir cismin varlığında ya da yokluğunda uzay aynı değildir.
Görelilik anlayışına göre iki cisim arasındaki etkileşim, cisimlerden birinin diğeri üzerinde yarattığı alan etkisiyle betimlenir: birinci cisim ikincinin bulunduğu yerde onun duyarlı olacağı bir alan, yani uzayda bir değişim yaratır; ikinci de bu etkiye karşılık verir. Bu süreç karşılıklı olduğundan (birinci ve ikinci cismin yerleri değiştirilebilir), burada betimlenen bir karşılıklı etkidir, yani uzayın aracı olduğu bir tür etkileşimdir.
Böylelikle alan kavramı bir sürekli değişkenlik (kontinium) fikrine dayanır: uzay her noktasında değişikliğe uğramaktadır. Bu sürekli değişkenlik kavramı, alan kavramını hem güçlendirir, hem zayıflatır. Güçlendirir, çünkü uzayın sürekli yapıda olmasıyla, uzayda (uzay-zaman) olup biten tüm fiziki süreçlerin betimlenmesi, bir alan kuramıyla uyumlu görünür. Zayıflatır, çünkü bir sürekli değişkenlik kuramına tekabül eden «serbestlik dereceleri»nin sayısı (yani, değişkenliklerin olanaklılığı), dünyayı temsil etmek için çok fazladır; herhangi bir anda alanın, yerelleşmiş bir cisim olarak «kristalleşme- si» gerekir.
Einstein kırk yıl boyunca -ölümü- ne dek- bu sorun üzerinde, kendi ifadesiyle kafa patlatmaktan vazgeçmedi. Tüm fizik kuramlarını birleştirecek bir kuram tutkusunu terk etmedi ve sürekli olarak, 1905'te ortaya koyduğu görelilik il- kesine veya Genel Görelilik Kuramının temelindeki eşdeğerlik ilkesine benzer bir biçimde, tüm etkileşimler için geçerli olacak bir alan kuramı oluşturmaya çalıştı. İşte sık sık girişilip daha sonra vazgeçilen «birleşik kuram» geliştirme çabalarının temelinde bu yatar. Modern fizik bu tutkuyu biraz farklı bir yönden yeniden ele almıştır; çünkü Einstein'ın birleşik kuram üzerinde çalıştığı yıllarda bilinmeyen yeni etkileşimler bulunmuştur (atom çekirdeğindeki zayıf ve kuvvetli etkileşimler).

BİR YALNIZ ADAMIN KOŞUSU
İlkeler doğrultusunda izlenen yol arzulanan birleşmeye olanak vermese bile, Einstein en azından «inşa edilmiş» kuramı geliştirmeyi umuyordu, bu kuramla evreni oluşturan yapıtaşlarını ortaya koymak daha ulaşılır gözüküyordu. ışığın sürekli ortamda yayılma olanağını ortaya koyan 1905 makalesinin, aynı zamanda ışığın süreksizlik özelliğine sahip olduğunu içermesi, bu anlamdaki bir adımı oluşturuyordu. Aslında bu makale bugün fiziğin temel kuramı olan kuantum kuramının kurucu belgesi olarak da kabul edilebilir. Bu kuram, 1905 makalesinde ifade edilenlerle uyumlu olarak, evrenin temel yapıtaşlarının ya parçacıklardan ya da dalgalardan oluşabileceği düşüncesinin bir kenara bırakılmasını zorunlu kılar; ayrıca bir ölçümün sonuçlarının ancak istatistik olabileceğini öne sürer. Kuantum kuramı yalnızca olasılıkların hesaplanmasına olanak verir.
1905 ile 1927 arasında Niels Bohr, Erwin Schrödinger, Paul Dirac ve kuramın diğer « kurucu öncüleri» ta- rafından geliştirilen (bu kurucular arasında Einstein'ın adı genelde anılmaz) kuantum mekaniğinin ilkeleri özetle bunlardır. Ama Einstein'ın kuantum kuramına katkısının 1905'te yayımlanan ışığın kuantaları üzerine makalesiyle (veya 1901'de yayımlanan ve katılardaki fononlar kuramının kökeninde yer alan özgül ısı üzerine yazdığı makalesiyle) sona erdiğini düşünmek yanlış olur. Einstein, 1905'te «bulgusal» olarak öne sürdüğü ışık kuantaları varsayımını (yani Einstein bu varsayımı kesin kanıtlanmış olduğundan değil, ama kuramı iç tutarlılık nedenleriyle doğrulandığı için öne sürmüştü), daha sonraki yıllar- da tekrar ele alarak onu «bulgusal»
olmaktan kurtarıp «gerçek»liğini kanıtlamaya çalıştı. 1909'da, ışımadaki dalgalanma özelliğini inceledikten sonra ışığın doğasında bulunan bir «ikilikle», hem parçacık hem de dalga özellikleriyle nitelendirile- bileceği fikrini geliştirdi. 1916'da kuantaların yalnız enerjileriyle değil, aynı zamanda (proton ve nötron gibi tüm «gerçek» parçacıklarda olduğu gibi) hareketlerindeki nicelikle de nitelendirilebileceğini gösterdi ve böylece kuantaların gerçekliğinin kabulünde önemli bir adım attığını düşündü. Ama ışığın bu parçacık niteliğinin kanıtlanmasına yönelik deneylerde uğranan düş kınklıkları, Einstein'ı, ulaştığı sonuçları yeniden ,gözden geçirmek zorunda bırakacaktı. 1905 makalesinin temeli olan madde-ışıma benzeşimine geri dönerek, 1924'te ışık kuantalarının klasik «gerçek» parçacıklarla aynı istatistiğe boyun eğmediklerini gösterdi; ışık kuantaları çeşitli olanaklı durumlarda düzenli bir dağılım göstereceklerine, onları gruplaşmaya iten bir kuvvet varmış gibi, birbirleri üzerinde birikme eğilimine sahiptiler, bu da onların genelde bir dalga izlenimi vermesinin sebebiydi. Bu keşfin önemi göz ardı edilemezdi; lazerin ve aşın iletkenliğin bulunması, fotonlara ,özgü bu istatistiksel kuanta (Bose-Einstein istatistiği olarak bilinir) bilgisine dayanır. Bununla birlikte Einstein'ın bu alandaki çeşitli çalışmalarına rağmen, Bohr, Heisenberg, Dirac ve diğerleri tarafından temsil edilen, kuvantum kuramının geliştirilmesindeki ana akımın dışında kaldığı doğrudur. Aslında Einstein kuantum kuramının istatistiğe bağlı niteliğini kabul etmeyi her zaman yadsımıştır; bir ölçümün kuram tarafından yetkin bir biçimde öngörülemeyeceğini ya da şakayla karışık söylediği gibi «Tanrının zar atmasını» anlayamamıştır. Kuantum kuramının kurulma yılları olan 1913 ile 1927 arasında Einstein, onun onayını almaya çalışan genç araştırmacıların umutsuz çabalarına rağmen kuantum kuramına karşı eleştirel bir tavır takındı. Daha sonraları kuramın mantıksal tutarsızlığını tartışmayı bir kenara bırakacak ve karşı çıkmalarının konusu biraz farklı bir alana kayacaktır: Einstein'a göre kuantum kuramı henüz «eksiktir» (bu nedenle de «tamamlanması» için daha da derinleştirilmelidir) çünkü kesin deney koşullarında sistemin sonraki halini aynı kesinlikte verememektedir. 1927'de dönemin tüm seçkin kuantum fizikçilerini bir araya getiren Solvay Kongresi, Einstein ile Bohr arasındaki kuramsal tartışmayla fizik tarihindeki yerini alacaktır.
Einsetin'ın Nazizmden kaçarak 1935'te Amerika Birleşik Devletleri'ne iltica etmesiyle, bu tartışma yeniden alevlendi. Tartışma bu kez Kuantum kuramında «yerel olmama» (yerel olmayan etkileşim) denen bir sorun üzerindeydi. Yerel olmayan etkileşime göre, geçmişte karşılıklı etkide bulunan iki sistem üzerinde yapılan ölçümler, birbirlerinden bağımsız değildir; sistemlerden biri üzerinde yapılan ölçümler, bu iki sistem birbirinden ayrı da olsa, sanki birbirleriyle anında bağlantı kuruyorlarmış gibi ya da «haberleşiyorlarmış» gibi, bir diğeri üzerinde yapılan ölçümleri de belirlemektedir. Bu nokta kuantum kuramının kurucuları tarafından daha önce farkedilmemişti.
1935'te yayımlanan ünlü bir makaleyle (bu makalede geliştirilen düşünceler «EPR paradoksu» olarak bilinir; EPR makale yazarlarının baş harfleridir: Einstein, Podolsky ve Ro sen) fizikçiler topluluğunun dikkatini kuantum kuramındaki bu şaşırtıcı duruma yönelten Einstein'dır. O zamandan beri bu konu üzerindeki çalışmalar sürmektedir, özellikle Alain Aspect tarafından 1982'de gerçekleştirilen ünlü deneylerde belirlendiği gibi, birbirine etkide bulunmuş iki fotonun durumları gerçekten de bu etkileşimin izlerini taşımaktadır ve bunlar sonsuza dek birbirleriyle bağlantılı kalacaklardır.
Einstein tarafından kuantum kuramına yöneltilen eleştiriler genelde onu tercihinin alan kuramları yönünde olmasıyla ilişkilendirildi. Sorunun kökeninde süreksizin sürekliye olan baskınlığının söz konusu olmasına rağmen Einstein'ın kafasını kurcalayan sorun bu değildi. Einstein'a göre kuantum kuramındaki asıl kusur parçacıkların varlığını açıklayamamak ve kuantaların varlığını onları doğrulamadan ortaya koymaktır. Einstein'ın yaşamının yalnızlık içinde sona erdiğini ifade etmek pek de abartma olmayacaktır. Einstein kendisinin 1905'te ortaya koyduğu ışık kuantalarının varlığından kuşkulanan birkaç meslektaşıyla yalnızlığını paylaşmıştır. 12 Aralık 1951 tarihli bir mektubunda şöyle yazıyordu: «Elli yıldır bilinçli olarak kafa yorduğum şu soruna bir yanıt bulabilmiş değilim: Işık kuantaları nedir? Bugün çıkagelen ilk aklı evvel, onun ne olduğunu bildiğine inanıyor, ama kendini aldatıyor.»

YAŞADlĞI YÜZYILDAN KENDİNİ SORUMLU GÖREN BİR ADAM
19l9'da Kraliyet Astronomi Derneği'nin üyelerinden biri olan Arthur Eddington'un telgrafı Londra'ya ulaştığı gün Einstein döneminin en ünlü bilim adamı haline gelmişti. Arthur Eddington, o günlerdeki bir tam güneş tutulmasıyla ilgili bir araştırma kurulunun başı olarak güney yarıküreye gitmişti ve bu araştırmanın aynı zamanda Genel Görelilik Kuramının sonuçlarından biri olan ışık ışınlarının güneş çevresinde eğilmesi iddiasının doğrulanıp doğrulanmayacağının belirlenmesini de sağlayacağı umuluyordu. O dönemde, bir İngiliz araştırma kurulunun bir Almanın kuramı sayılabilecek (Einstein aslında İsviçrelidir, ama Berlin'de çalışmaktadır) bir kuramı doğrulaması, ülkeler arasında bir yumuşama umudu olarak görünüyordu. Böylece Einstein gün geçtikçe güncel bir konuma geliyordu.
Einstein bu apansız gelen ünü, yürekten desteklediği bazı konuların hizmetinde bilerek kullandı; bunlar, barış için mücadele etmek ve Avrupa'da giderek çoğalan Yahudi düşmanlığına karşı MuseviIerin yerleşebileceği bir toprak parçasının bulunması çabasıydı.
Einstein'ın siyasetle ilişkisi 1914'te Doksan Üçler denilen ve uygarlığın değerlerini (burada örtük olarak kastedilen Alman değerleridir) barbarlara karşı korumayı içeren bir bildiriyi imzalamayı reddetmesiyle başlar; bu bildiri Alman entelijansiyasının büyük bir kesimi tarafından onaylanmıştı. Genel Görelilik Kuramı 'nın tamamlanmasıyla çakışan Birinci Dünya Savaşı'nın sonu, Einstein için yoğun bir siyası etkinlik fırsatı oldu; özellikle barış ve ülkeler arası uzlaşma yönünde. Milletler Cemiyeti'nin yönetiminde bazı örgütlerin üyesi olarak, diğer ülkelerin Alman bilim adamlarına uyguladıkları boykota karşı mücadele verdi; bu ülkeler daha uygar olduklarını düşünüyorlardı. Tüm ülkelerdeki, inancı uğruna askerlik yapmayı reddedenlerin haklarını etkinlikle savundu ve Fransız-Alman uzlaşmasının ateşli bir militanı olarak mücadele verdi (1922'de Paris'e yaptığı yolculuğun başka bir nedeni yoktur). Einstein, Hitler'in 1933'te iktidara gelmesiyle tavrını tümden değiştirdi; elindeki tüm güçleri Nazizmle mücadele yolunda seferber etti. Einstein'a göre eldeki her araçla askeri olan da buna dahil-, Nazizmle mücadele etmek gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ne yapmakta olduğu bir gezi sırasında Einstein'ın evi Naziler tarafından yağmalandı. Einstein, Almanya'ya dönmemeye ve Princeton Yüksek Araştırma Enstitüsü'nün kendisine önerdiği kürsüyü kabul etmeye karar verdi; 1933 yılının sonbaharında Princeton'a yerleşti.
1939'da Başkan Roosevelt'e yazdığı ünlü mektubuyla, ilk atom bombalarının gerçekleşmesine yol açacak araştırmalarda çalışmak istediğini bildirdi. Bunun, savaşın bitiminde Maccarthyciliğin ve soğuk savaşın gelişmesine yol açtığına üzüntüyle tanık olacak ve son yıllarını savaş çılgınlığıyla mücadele etmeye adayacaktı. Einstein'a göre barışın korunabilmesi için bir dünya devletinin kurulması gerekiyordu; bu devlet, Birleşmiş Milletler Örgütü'nden daha geniş bir güce sahip uluslarüstü bir federasyon ve silahlı kuvvetlerden sorumlu tek güç olacaktı.
Einstein, barış yanlısı etkinliklerinin yanı sıra, zamanının büyük bir kısmını Filistin'de bir Yahudi merkezi kurma fikrine ayırdı. 1921'den itibaren Hayyim Weizmann'la birlikte, Kudüs İbranı Üniversitesi'nin kurulmasına katkı sağlamak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Musevi topluluklarından yardım sağlamak amacıyla bu ülkeye gitti. Einstein, bu üniversite tasarısının gerçekleşmesi için çok çaba harcadı, hatta yüksek düzeyli bir eğitimde verilecek farklı dersleri bizzat kendi saptadı. Ayrıca, Filistin konusundaki Siyonist hareketin iç tartışmalarında etkin bir rol üstlendi; bu konuda aldığı tavırlar, ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir: Einstein her zaman, İsrail'in temellerinin atılmasının, o topraklar Araplara ait olduğu sürece sorunsuz olamayacağına işaret etmişt tir. İngilizlerin manda yönetiminin, çeşitli sorunları çözüme ulaştıracağına aşın bir güven duymuştur.
Einstein 18 Nisan 1955'te öldü; son yazısı Bertrand Russell ile birlikte kalerne aldıkları bir barış çağrısıydı.

KLASİK FİZİKÇİLERIN SONUNCUSU
Einstein bugün efsane haline gelmiş bir şahsiyettir; onun imgesi, ister reklam için olsun, isterse yaşama karşı bir tavrı belirtmek için olsun, çok kullanılmıştır. Bu efsanelerin dışında, yaptığı katkının ölçüsünü kendi etkinlik alanında aramak önemlidir: fizik alanı. Einstein ışık kuantaları üzerine 1905'te yayımladığı makalesiyle, kuantum kuramının kurucusudur. Kuşkusuz kısa süre içinde kuantum kuramına belli bir mesafeyle yaklaşır olmuştur, ama böyle bir eleştirel tavrın bilim topluluğu bünyesinde büyük kazançlar sağladığını da göz ardı etmemek gerekir; eğer Einstein bu sorunlarla uğraşmamış olsaydı, örneğin yerel olmayan etkileşim gibi sorunlar daha uzun süre fark edilmeyebilirdi. Einstein'ın, kuantum kuramını bu haliyle kabul etmeyi yadsıması, aynı zamanda fizik tarihinin onunla sona eren bir evresine de ait olduğu anlamına gelmektedir; bu- gün, fizik artık temelini oluşturan kuantum kuramı olmadan düşü-nülemiyor.
Einstein'ın bir diğer alanda da katkısı olmuştur ki, ondan sonra fizik, daha önce olduğundan farklıdır; bu alan, temel ilkelerin araştırılması alanıdır. Bugün fizik tümüyle belli sayıdaki ilkelerin kabulüne dayanmaktadır; bu ilkeler değişmezlik ya da simetri ilkeleridir. Bunlar fizik yasalarının dayandığı «üstün yasa»lardır. Bugünkü kuramsal fizikçilerin temel etkinlik alanını
oluşturan bu ilkeler Einstein'la ortaya çıkmıştır.
Gerçi Einstein'dan önceki fizik de bu ilkeleri uyguluyordu, ama deneyci yoldan yani şu ya da bu yasanın, şu değişmezlik ilkesine uyduğunun doğrulandığını öne sürerek uyguluyordu.
Einstein'dan itibaren buna karşıt bir yoldan gidilmektedir; önce değişmezlik ilkelerinin ne olacağı, daha sonra da onlardan çıkacak yasalar belirlenir. Bu anlamda bugünkü fizikçiler Einstein'ın bıraktığı mirası kullanmaktadırlar.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:01
Nostradamus


Geçmiste bu beceriyi bir sanat haline getirebilen bir avuç büyük yetenekli insanin arasinda bir tanesinin özel yeri vardir. Bundan dört yüzyil önce Güney Fransa'da yasamis, daha çok ismininin Latince'ye çevrilmis hali olan Nostradamus adiyla taninan Michel de Nostredame özellikle içinde bulundugumuz yüzyilda büyük bir ün kazanmistir.

Simya bilgini, kahin, tip doktoru, sifali bitkiler uzmani, kozmetiklerin ve meyveleri korumakta kullanilan maddelerin mucidi, bu 16. yüzyil Rönesans adami yüzyilimiza kadar olagandisi ve esrarengiz bir kisi olarak kalmistir. Bin kehaneti içeren on ciltlik "yüzyillar" adli eseri günümüze dek defalarca basilmis; ve sakladigi sirlann açiklanacagi günü beklemistir. Bir insanin gelecegi nasil bu kadar kesin bir sekilde görebildigi bilinmiyor.

Nostradamus 14 Aralik 1503 tarihinde Renee ve Jacques de Nostredame'in oglu Michel de Nostredame olarak dünyaya geldi. St.Remy sehrinde noter olan babasi sayesinde Provence'in zengin mutfagi ve babasinin arkadas sofralarindaki is konusmalari arasinda oldukça varlikli bir çocukluk dönemi yasadi.

Michel'in gelecegi görme yetenegi ilkönce büyükbabalari Jean de St.Remy ve Pierre de Nostredame tarafindan desteklenmisti. Jean ve Pierre, Kral Rene ve oglunun fizikçileriydiler; ve bir bilginler ve sanatçilar grubu ile beraber tüm Bati Avrupa'yi dolasmis, bu arada da iyi iki arkadas olmuslardi. Büyükbabasi Jean'in yaninda oturdugu süre içinde Eski Yunanca'yi, Latince'yi ve Ibranice'yi ögrendi. Jean'in bu istekli ögrencisi özellikle Matematik ve Simya Bilimi konusuyla çok ilgiliydi. Jean torununa hemen her konuda ders veriyordu: Klasik edebiyat, tarih, tip, astroloji ve sifali otlarla tedavi. Nostradamus ilk defa Hiristiyan dünyasinda yasaklanan sanat ve bilimin tadini Yahudi Kabbalah'ini ve Simya'yi ögrenerek almis oluyordu. (Simya adi verilen bu bilim kolu "baz :-):-):-):-)lleri altina çevirme yöntemi" oldugu maskesi altinda gizlenmis ve yasaklanmisti). Jean ölünce Nostradamus eve döndü ve diger büyükbabasi egitimine devam etti. Michel Provence'da o siralarda bütün Avrupa'yi kasip kavuran savastan uzak bir çocukluk yasadi. 14 yasina geldiginde dedesi tarafindan egitimini sürdürmesi için bir önceki yüzyilda Papaligin baskenti olan Avignion'a gönderildi. Bos zamanlarini yenilenen Papalik kütüphanesinde büyü ve astroloji ile ilgili kitaplari okuyarak geçiriyordu. Bu ilahi bilimlere olan asiri ilgisi yüzünden arkadaslari arasinda "küçük astrolog" lakabi ile çagrilir oldu. Michel'in astrolojiyi ve Kopernik'in görüslerini açikça savundugu haberi Nostradamus'un ailesinde endiseye yol açti. Zira büyükbabalari eskiden Yahudiydi. Avrupa'da sofu Hiristiyanlarin Isa'nin katlinin sorumlulugunun Yahudilere ait oldugunu ileri sürmesi ile Ispanya'dan Yahudiler kovulmustu. Avrupa'nin geri kalanindakiler de Hiristiyan olmamalari halinde ayni akibete ugrayacaklari tehdidi altindaydi. Bu sebeplerden ötürü de bazi Yahudiler Hiristiyan olmayi tercih etmek zorunda kalmislardi. Nostradamus da bu nedenle hem Yahudi geleneklerine, hem de dis dünyadaki Hiristiyan yasayisina sahip bir çifte kültür içerisinde yetismisti. Babasi oglunun bu konulara olan ilgisinden endiselenince büyükbabasi simyanin yaninda fizigi de beraber götürürse fazla tepki görmeyecegini söyledi. 1522'de Montpellier üniversitesine tip okumaya gitti. Ondokuz yasindaki bu ögrenci dedelerinden aldigi egitimle öylesine doluydu ki kisa süre sonra ögretmenlerini yetersiz bulmaya basladi. Bu arada dedesinden agzini siki tutmayi da ögrenmisti. O zamanlar gözde tedavi yöntemleri olan kan akitmaya, müshil kullanmaya ve temizlige dikkat edilmemesine karsi olmasina ragmen karsilastigi dogma duvarini görünce sesini çikartmamayi tercih etti.

Tip diplomasini aldiktan sonra, meslegini yürütmek için tasraya, merakli gözlerden uzaga gitmeyi tercih etti. Kisa süre sonra köy köy dolasarak, tüm ülkeyi kasip kavuran sarbon illetiyle savasmaya basladi. Fransizlar karsilarinda görmeye alisik olmadiklari bir doktorla tanistilar. Kisa boylu, çevik ve kuvvetli, ciddi bakisli, pembe yanakli, genç, sakalli bir adam... Nostradamus alisilmisin disinda hastalarin arasinda uzun zaman harciyor, onlara temiz hava ve suyu tavsiye ediyor, bitki tedavileri uyguluyordu. Herkesin sasirdigi bir baska nokta ise, genç doktonin digerlerinin aksine hiç kimsenin damarlarini açip kan akitmamasiydi.

Salginin adeta izini sürerek bütün Güney Fransa'yi dolasti ve hiçbir sehri hastalik tamamen geçmeden terketmedi.

Nostradamus, bu çok basarili doktorluk kariyerinin yani sira bir astrolog olarak da ün salmisti. Soylular ona gelip burçlari hakkinda bilgi alirlardi. Soylu hanimlarin kendisini ziyaret nedeni ise, kozmetiklerdi. Ünlü klasik eserleri Fransizca'ya ilk çeviren de Nostradamus'tu. Sik sik doktorlar ve eczacilarin misafiri olur gündüzleri hastalari iyilestirir, geceleri ise büyü konusunda bildiklerini ögrenirdi. Bu insanlar da onun gibi eski Yahudilerdi. Simya ve tefsir gibi bilimlerle gizlice ugrasarak, Hiristiyanlarca mutlak kabul edilen soyut kavramlara açiklayici cevaplar ariyorlardi.

1529 yilinda Montpellier üniversitesine geri çagrilip, yaptigi tedaviler hakkinda açiklamalarda bulunmasi istenildi. Alisilmamis metotlarina karsi sert tepkiler almasina ragmen, tedavilerinin basarisi onu savunmaya yetti. Dekan tarafindan üniversitede bir kürsü ile ödüllendirilen Nostradamus üç yil kadar profesörlük yaptiktan sonra okutulmasi gereken metinlerin disina çiktigi için karsilastigi baskilar nedeniyle tekrar yola koyuldu.

1534'te Rönesans'in en büyük bilim adami ve düsünürlerinden Jules Cesar Scalinger tarafindan Agen'e davet edildi. Yeni memleketini çok seven Nostradamus burada da basarili doktorlugu ile dikkati çekti. Kisa süre içinde sehrin zengin aileleri kizlarini genç doktorla evlendirmek için yarisa girmislerdi. Adini bilmedigimiz genç, güzel ve alimli bir hanimla evlenen Nostradamus, üç yil boyunca mutlu bir evlilik hayati yasadi.

1537 yilinda sarbon bu sehre de ulastiginda Nostradamus basarili tecrübelerinin verdigi güvenle hastaliga karsi mücadeleye basladi. Bir gün zengin ve güçlü bir hastasini tedavi edip eve döndügünde esinin ve iki çocugunun yüksek atesleri oldugunu ve sarbona adini veren kömür rengi lekeleri gördü. Nedendir bilinmez, ne kadar çabaladiysa da kendi esini ve çocuklarini hastaligin pençesinden kurtaramadi. Doktorun bu trajik hikayesi sehirde hizla yayildi ve doktora karsi bir güvensizlik hatta kizginlik basladi. Bu kadar felaket yetmezmis gibi, mutlu günlerinde yaptigi bir saka basina bela olmustu. Bir gün bronz bir Meryem Ana heykelini döken isçiye söyledigi bir cümle, tam üç yil sonra yasadigi bu zor dönemde, dine bir hakaret olarak ortaya çikartilmisti. Nostradamus bu masum sakasini savunduysa da Engizisyon zihniyeti tasiyan kilise olaya büyük kusku ile bakti. Bunun üzerine Nostradamus sehri bir gece gizlice terk ederek kaçti. Kilisenin baskisindan kaçtigi sonraki alti yil boyunca önce Italya'ya dogru yöneldi, sonra Bati ve Güney Avrupa'yi gezdi. Bu arada kendini kesfedip tanimaya basladi. Kahinlik kabiliyetlerinin gelistigi zaman da bu dönemdir.

1544 yilinda yasanan büyük bir sel felaketi sonrasinda her yana dagilan insan ve hayvan lesleri yüzünden yeniden yayilan salgina karsi tedavilerine, meslektaslarinin tüm karsi çikmalarina ragmen, bu sefer Aix sehrinde devam etti. Bu sehirde büyük itibar gördü ve birçok hediye aldi. Aldigi armaganlari kurtaramadigi hastalarin geride kalanlarina verdi. Aix sehrinin kahramani bu defa Lyons'a davet edildi. Salon sehrine dönüp hayatinin geri kalanini burada geçirdi. Bu güzel yerde karisini ve çocuklarini kaybettikten on yil sonra zengin bir dulla ikinci evliligi yapti. Artik hayati daha güvenli ve stressizdi. Evin en üst katini özel çalisma odasi haline getirmisti. Yillarca süren Avrupa gezileri sirasinda topladigi çesitli malzemeyi burada bir araya getirmisti. Usturlaplar,sihirli aynalar, su bulan çatallar, pirinç kaseler, eski kahinlerin tasarladigi üç ayakli sehpa Branchus... Nostradamus sehirde dindar bir Hiristiyan olarak taniniyordu. Günes battiktan çok sonra doktor, karisina iyi geceler diler, yukari, merakli gözlerden uzaktaki odasina çikip kendisini kilitlerdi. Halk zaman içinde her dini bütün Hiristiyan uyurken niye doktorun üst kattaki isiginin yandigini ve neler yaptigini merak etmeye baslamisti.

O koca pencerenin ardinda, titrek mum isiginda Astronomik takvimlere danisir, burçlarin rotasini çikartirdi. Bu denizcinin kullandigi yildizlar ve günesler onu bambaska bir denize, zamanin sularina götürüyordu. Durumun uygun oldugunu görürse, bu sefer, agzina kadar doldurulmus pirinç kaseyi karsisina alip, pirinç üç ayakli sehpa üzerinde çalismaya baslardi. Kendisini bütün düsüncelerden arindirir ve ince bir aleve yogunlasirdi. Daha sonra bir transa girer ve kasede kaynayan suyun sihirli kabarciklari arasinda yüzler sekiller ve yerler görürdü. Bu gördükleri Fransa'nin yasayacagi dini bir savasin gölgeleriydi. Bu ugursuz isaret, kahinin hayatinda, kaderin sularina atilmis, gittikçe büyüyen dalgalar yaratan büyülü bir tas etkisi yapti.

Nostradamus'un içinde, gördüklerini baskalariyla paylasmak için dayanilmaz bir istek vardi. Bunu gerçeklestirmek için 1550'de ilk almanakini yazdi. Bu kitapta on iki tane manzum dörtlük bulunuyordu. Her bir dörtlük gelecek yilin bir ayi ile ilgili genel bir kehanet içeriyordu. Kitap yayimlanir yayimlanmaz büyük ilgi gördü ve hayatinin sonuna kadar her yil bir almanak yazdi. Kisa zaman içinde, tüm ulasim güçlüklerine ve tehlikelere ragmen, Fransa'nin her yerinden kendisine danismaya gelen insanlar kapisinda kuyruklar olusturmaya baslamislardi.

Jean-Aymes de Chavigny adinda bir delikanli parlak bir politika ve hukuk kariyerinden vazgeçip kahinin asistani olmak için yanina gelmisti. Nostradamus'un kehanetlerini basilmadan önce redakte eden ve daha sonra ustasinin biyografisini yazan odur.

Belli bir süre sonra Nostradamus almanaklari yetersiz bulmaya basladi ve kiyamete kadar insanoglunun karsilasacagi her olayi içine alan bir eser fikrini Chavigny'ye açti. "Yüzyillar" adini tasiyacak olan bu eser her biri bin dörtlük, dolayisiyla bin kehanetten olusacak ciltlerden meydana gelecekti. 1554 yilinda yazmaya basladigi bu eserinin ilk bölümleri 1555'te yayinlanmaya basladi. Çok büyük bir tepkiyle karsilasmislardi. Kibar ve soylular Nostradamus'u bir deha olarak görürken, sade halk ve köylüler kendisini cehennemin akil çelen karmasik dörtlükleriyle insanlari etkilemeye çalisan, seytanin bir usagi olarak görüyordu. Meslektaslari için ise, bir utanç kaynagiydi. Düsünürlerin bazilari onu övüyor bazilari da hakaret ediyordu. Sairler ise bu Provence Fransizcasi, Latince, Yunanca ve Italyanca karisimi ile yazilmis bu bilmece ve kelime oyunlari karsisinda sasirmislardi.

Kraliçe Catherine de Medici en sadik okuyucularindan biriydi. Italyanlara yakisir bir merak ve entrikaciliga sahip bir insan olan kraliçenin Katolik Kilisesi'ne olan bagliligi mevkisinin gerektirdigi bir formaliteden baska bir sey degildi. Kendine ait dairesinde farkli bir dinin büyü ayinlerini düzenlerdi. Beraberindeki genç rahibeler ve astrologlarla sihirli aynasinin ardindan tanrilarina danisir, yasaklanmis sanatlarin yardimiyla gelecege isik tutacak isaretleri görür, bu sekilde ihtiraslarina hizmet ederdi. Kendinden önceki Mediciler gibi o da çocuklarinin dogru kisilerle evlenmelerini saglayarak Avrupa'ya hakim olma sabit fikrine sahipti.

Bir gün isaretlerin eskisi gibi iyi olmadiginin farkina vardi. Kocasi kral Henry II'nin geleceginde kara bulutlar görülüyordu. Kocasinin basina gelecek bir felakeç dört oglu ve üç kizi için de tehlikeli olabilirdi. Kraliçe "yüzyil"'in 35. dörtlügünde bahsedilen yasli aslanin kocasi olduguna inaniyordu. Kral karisinin büyüye olan meraki ile pek ilgilenmese de bu sefer kehanetten ötürü içine bir süphe düsmüstü. Saray müneccimi krala hiçbir turnuvaya katilmamasini, kendini tehlikeye atmamasini söylemisti. Bunun üzerine Nostradamus saraya davet edildi. Normal sartlarda en az iki ay sürmesi gereken yolculuk, kraliçenin emri ile her durakta arabanin atlarinin yenileri ile degistirilmesi ile bir ayda bitmisti. Hiç durmadan yol alan Nostradamus 15 Agustos 1556'da Paris'e ulasti.

Kraliçe kendisini büyük bir heyecanla karsiladi. Kral ise kahine sadece kibarlik çerçevesi içerisinde, gereken ilgiden fazlasini göstermedi. Nostradamus'un kendisini rahatlatmak için yaptigi açiklama ile yetindi. Kraliçe ise kahinle özel olarak saatlar boyu, astrolojiden büyüye, kehanetlere kadar birçok konuda uzun uzun sohbet etti. Kraliçe bu konudan fazlasiyla etkilenmisti. Nostradamus'un laboratuvarini, Sens Baspiskoposu'nun Paris'teki muhtesem sarayina tasimak için faaliyete giristi. Burada kendisinden kraliçenin çocuklarinin yildiz haritalarini çizip geleceklerini anlatmasini istemisti, oysa onlarin gelecekleri hakkinda Nostradamus zaten her seyi biliyordu. Kraliçe'ye tam olarak ne söyledigini bilmiyoruz ama kraliçe bundan yeterince tatmin olrnus ve gerekli önlemleri almisti.

Nostradamus kendine tahsis edilen saraya döndügü bir sirada yanina gelen bir hanim, Paris adliyesinin çalismalariyla ilgilendigini ve dikkat etmesi gerektigini söyledi. Bu uyariyla engizisyonun nefesini yeniden ensesinde hissetti ve derhal Salon sehrine geri dönmeye karar verdi. 1558'de "yüzyillar" adli çalismasini tamamlamisti. Son üç "yüzyil"in sagliginda basilmamasina karar vermisti. Kralin ölümünü haber veren, birinci yüzyilin otuzbesinci dörtlügü 1559 yilinda gerçeklesiyor ve Nostradamus'un ününü tüm Avrupa'ya yayiyordu. Bir yil sonrasinda ise tutuculugun zulmü ile karsi karsiya kalacakti. Bazi kitaplar onu sarlatanlik ve asilikle suçladilar. Bu kadar olumlu ve mizah anlayisina sahip bir insanin bu kadar karanlik bir gelecek çizmesi herkesi sasirtiyordu. Nostradamus kendi yazdigi savunmasinda, gelecekte gördügü bu siddetin bugünü daha olumlu yasamayi gerektirdigini ileri sürmüstü. Bu sirada hiç bitiremedigi ekstra iki cilt olan onbirinci ve onikinci "yüzyil"i yazmakla mesguldu. Genç ve dindar katolikler tarafindan sik sik camlari taslaniyor, giderek daha fazla siddete hedef oluyordu. Bu öylesine asiri bir noktaya geldi ki, kendi istegi ile ailesiyle beraber hapishanede korunmaya basladi. 1559'da bu kizginlik Nostradamus'un ünü ile ayni anda baslamisti.

Henry II kizkardesi Margarite ile Savoy Dükü'nün ve kizi ile Ispanya Krali Philip'in çifte dügünleri onuruna düzenlenen eglenceler sirasinda, kehanetlere kulak asmayip, turnuvalara katildi. Kalabalik, büyük bir aslan resmiyle süslenmis altin renkli zirh içindeki krallarini seyretmek için toplanmisti. Üç yil öncesinin kehanetine önem veren tek kisi kraliçeydi. Kral her galibiyetinden sonra halki selamliyordu. Bu seferki rakibi kralin Iskoç muhafizlarindan aslan amblemi tasiyan, genç bir yüzbasiydi. Kehaneti bilen yüzbasi affini istediyse de kralin israri üzerine çarpistilar ve yüzbasinin mizragi kralin migferinin arasindan gözüne saplanip onu öldürdü. Haber hizla Paris'te yayildi, sinirli kalabalik Nostradamus'un tasvirlerini yakip, Engizisyonun da onu yakmasini istediler.

Genç aslan yasli olani yenecek
Savas meydanindaki bir tek dögüste
Altin bir kafesin arasindan gözünü oyacak
Iki yara bir olacak ve o acimasiz dögüste can verecek

("yüzyil 1" 35. Dörtlük)

Henry'nin ölümünden sonra saray mensuplari onuncu "yüzyil"'in 39. dörtlügünü gizlice birbirlerine aktarmaya basladilar. Birinci satirda bahsedilenin, Iskoç prensesi Mary Stuart ile mutsuz bir evliligi olan, çekingen ve zayif bünyeli Francis II oldugunu artik herkes biliyordu. Sözü geçen dul ise simdiki Ana Kraliçe Catharine de Mediciden baskasi degildi.

Francis'in sagligi kötülesince Tuscany elçisi Floransa Düküne bir mektup yazip Nostradamus'un onun ölecegini haber verdigini hatirlatir. Bu mektup yerine ulastiktan üç gün sonra, yani onsekizinci dogumgününden kisa süre sonra Francis öldü.



Büyük ogul, bir dul, talihsiz bir evlilik ki
çocuk sahibi olamadilar
Birbiriyle anlasamayan iki ada
Onsekizinden önce, henüz resit degilken, digeri daba da gençken nisan olur.

Dörtlük, ileriki yillarda kendi kendini açiklamaya devam edecekti. "Çocuksuz" Mary Stuart Iskoçya'ya dönüp kraliçe olur. Bu, iki ada kralligi arasinda sürtüsmeye neden olur. Yani Mary ile "çocuksuz" Kraliçe Elizabeth I arasinda. Charles IX, Fransa tahtinin bir sonraki varisi, dördüncü satirda bahsedilen "digeri"dir. Ölen kardesinden daha genç yasta, onbir yasindayken Avusturya hanedanindan Elizabeth ile nisanlanmisti.

Kesin olarak önceden bildirilen bu talihsizlikler kraliçenin Nostradamus'a olan saygisini bir kat daha arttirdi. Belki de onun kendisine, kocasinin ölümü ile baslayan bu felaketler zincirini önleyebilmek için bir çare bulmasini umuyordu. Nostradamus saraya çagrilarak burada saray bilgini ilan edilmis, bu sekilde kendisine maas baglandigi gibi kral tarafindan ikiyüz altin, ana kraliçe tarafindan da yüz altin ile ödüllendirilmisti.

Böylece Nostradamus kahinlik kariyerinin en üst noktasina erismis oluyordu. Haziran 1566'da, ilk kez saraya davet edildiginde yaptigi yorucu yolculuk sonrasi yakalandigi Gut hastaligi, bir kez daha ve daha ciddi olarak yakasina yapisiyordu. Yaklasan ölümünü hisseden Nostradamus 17 Haziran'da vasiyetini yazdirdi. Serveti üç bin dört yüz kirk dört altin olarak kayitlara geçti (o zaman için bu
oldukça büyük bir servetti). Mirasini esi, üç erkek ve üç kiz çocugu arasinda esit olarak paylastirdi. Bu arada her ihtimal vasiyette gözönüne alinmisti. Kizlardan birisinin evlenmeden önce beklenmedik ölümü halinde ne yapilacagi bile ayarlanmisti. Yatagini üst kata, çok sevdigi çalisma odasina tasimisti. Hasta ve yorgun vücudunu rahatça hareket ettirebilmesi için özel bir sira bile yaptirilmisti. Ayin yirmi besinde artik doktor Nostradamus, hastaliginin su toplama safhasina geçtiginin farkina vardi. Son duasini yapmak üzere Franciscan Manastiri'ndan çagirilan Rahip Vidal Nostradamus'un günah çikartmasini tek duyan insan oldu. Taniklarin anlattiklarindan ögrenilene göre, büyük bir istirap çekmesine ragmen sakin ve sessizdi. Geceyi yalniz geçirmek istedigini söyleyip ertesi sabaha kadar kimsenin odaya gelmemesini istedi. Yardimcisi Chavigny'nin "Niye yarin sabaha kadar?" sorusunu ise "Beni gün dogusunda canli bulamayacaksiniz" diye cevaplandirmisti.

Chavigny alt kata inerken ustasinin gri gözlerinde gördügü piriltinin bir haylazligin isareti olmasindan süphe ediyordu. Bu denli sakaci bir insan acaba ölüm döseginde de bir saka mi hazirliyordu.

Nostradamus son almanakindaki son kehanetinde söyle diyordu:

Elçilik görevinden dönüp kralin hediyesi yerine konunca,
Artik liiçbir sey yapamayacak, Tanri'ya gidecek
Yakin akrabalar, dostlar, kardesler
Onu yatagin ve siranin yaninda ölü bulacaklar.

Ertesi gün günes dogarken, Chavigny Nostradamus'un ailesi ve dostlari ile beraber üst kata çikti. Gelmis geçmis en büyük kahini yatagi ve yaptirdigi sirasi arasinda cansiz yatarken buldular.

Dul esi Anne, esinin son istegini yerine getirtti ve tabutunu dik biçimde Cordeliers de Salon kilisesinin duvarina gömdürttü. Böylece hiçbir saskin mezarinin üzerine basmayacakti. Ayrica su sözleri de Latince olarak, tabutunu örten 2.5 metre boyundaki mermer duvara yazdirtti:

"Burada bütün ölümlülerden farkli olarak, yildizlarin etkisiyle gelecegi gören kalemiyle olaylari kaydetmeye layik bulunmus meshur Michel Nostradamus yatiyor. Altmis iki yil, alti ay ve yedi gün yasadi. 1566'da Salon'da öldü. Gelecek nesiller onun istirahatini bozmasinlar. Anne Posart Gemelle esine gerçek mutluluk diler."


NOSTRADAMUS'UN KEHANETLERi -1


Tüm zamanlarin en taninmis kahini Michel de Nostradamus'un kehanetlerinin bazilari dünyanin

çesitli yörelerindeki uzmanlar tarafindan uyarlandi; bu ilginç arastirmanin bazi bölümlerini

sizlere iletiyorum. Yanliz dikkat edilmelidir ki, Nostradamus'un kehanetleri her uzmanin kendi

yorumlarina baglidir ve birkaç örnek disinda hiçbir zaman genellestirilememis ve tam anlamiyla

çözülememistir. Örnegin geçen yilin basinda Suriye Devlet Baskani Hafiz Esad'in 69 yasinda

ölecegi kehaneti basarili yorumlardan birisi olarak kabul edilmekte ama Saddam'in öldürülecegi

kehaneti basarisiz kabul edilmektedir. Yine de son karar sizlerin olacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Sonia Gandhi veya Priyanka Gandhi Vadra Hindistan Basbakani olacak.


Yorum: Nostradamus'un 2/54 no'lu kehanetinde Avrupa'dan uzak bir ülkede "Romali" yani

Italyan kani tasiyan bir kiz lider olacak. Sonia Gandhi, öldürülen eski Basbakan Rajiv Gandhi'nin

Italyan esinden olma kizidir. Ama Sonia'nin kizi 27 yasindaki Priyanka Gandhi Vadra'da yari

Italyan'dir. Fakat görüldügü kadariyla genç kiz Nehru-Gandhi mirasina gönüllü degildir.

Fakat bir milyardan fazla Hintli'ye göre genç kizin olaganüstü karizmasi lider olmasi için

yeterlidir ve desteklenmektedir.


--------------------------------------------------------------------------------

Los Angeles, San Francisco veya Seattle'de büyük bir deprem ya da patlama olacak.


Yorum: Bir diger önemli kaynak olan "Uyuyan Kahin" Edgar Cayce'e göre, içinde

bulundugumuz dönem yani 1998-2004 arasi depremlerin, volkanik patlamalarin ve

kasirgalarin artis dönemidir. Nostradamus'da benzer kehanetlerde bulunmustur.

Fakat ilgili dörtlükte (1.87) "Arethusa" adli bir yerden de söz etmektedir. Bu isim

Yunan Mitolojisi'nin ünlü bir su perisinin (Nymph) adidir ve heykeli bugün Italya

Siracusa'da bulunmaktadir yani Etna Yanardagi'nin yakinindadir. Ve ABD'nin

bati kiyisinda da Etna isimli bir yer vardir. Ama bazi yorumculara göre kasdedilen

yer ABD degil, Italya'daki Etna'dir.


--------------------------------------------------------------------------------

400 yildan sonra ilk kez bir süpernova çiplak gözle görülecek ve Papa degisecek.



Yorum: Nostradamus'un öngördügü "7 gün boyunca günler ve gecelerde gökte parlayacak"

dedigi kozmik olay bu süpernova olabilir mi? Eger oysa Kahin, bu olayin hemen ardindan

Papa'nin (John Paul II)'i Vatican'i terkedecegini söylüyor yani Papa belki de yasamini yitirebilir.

Buna karsin bazi uzay bilimcilere göre Süpernovalarin ne zaman olusacagini bilmek asla mümkün

degildir, bunun yerine iki yildizin çarpismasi veya bir kuyruklu yildizin patlamasi türünden baska

bir kozmolojik olay gerçeklesecektir. Ama sonuçta önemli olan gökteki parilti olacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Kuzey Italya, Londra ve Ingiltere'nin önemli bir bölümü dev depremlerle sarsilacak hatta

Britanya Adasi'nin bir bölümü denize batacak.


Yorum: Yoruma göre Italya'da depremin merkezi Mortara yani Milano'nun üç mil kuzeybatisi.

Ayni anda Güney Italya'da sarsilacak ve Floransa büyük zarar görecek. Sismik zincirleme reaksiyon

sonucunda Ingiltere'de etkilenecek, iki St George Adasi olan Cornwall ve Scilly Adalari batacaklar.

Nostradamus'un kehanetinde (9.31) Mortara ve St. George Adalari ismen geçiyorlar. Ama bir de

"Easter Day" yani Paskalya sözcügü var. O zaman 2003 veya 2004'ün Paskalyalari'ndan

söz ediliyor da olabilir.


--------------------------------------------------------------------------------

Çok ünlü bir rock sarkicisi bir uçak kazasinda yasamini yitirecek.
Yorum: Yorumculara göre Subat ayinda tüm grubu ile beraber uçarak bir konsere giden çok

ünlü bir rock sarkicisinin yasami tehlikede. Bu kaza 1999'da atlatilmis. Peki kim olabilir?

Rolling Stones, Red Zeppelin, eski Beatle'lar, Lou Bega mi? Ya da John Mellencamp,

John Fogerty, veya Elton John mu? Ama Elton John hakkinda baska bir kehanet var.

Bir yorumcu Ricky Martin adini veriyor. Ama bir baskasi hayir, o degil diyor. ...


--------------------------------------------------------------------------------

Hafiz Esad'in yerine geçen oglu Besir Esad, bir darbeye düsürülecek.


Yorum: Darbe Baas Partisi ve ordu tarafindan yapilacak.


--------------------------------------------------------------------------------

YIKosova'da ve Makedonya'da yeni çatismalar. Ama en önemlisi Sirp Lider Slobodan

Milosevic'in öldürülecegi.


Yorum: Yorumculara göre bu defaki çatisma merkezi Voyvodina olacak.

Sirplarla çatisacak olan Kosova Özgürlük Ordusu savasi baslatacak.

Ise Arnavutluk'ta karisacak ve tabii is NATO'ya kalacak. Bunun bir adi da I

II. Dünya Savasi olabilir diyor bazi yorumcular.Veya savasin çikis nedeni

Milosevic'in öldürülmesi olacak. Ama bazi uzmanlara göre Sirp Lider dogal nedenlerle

de ölebilir fakat ragmen çatismalar baslayacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Saddam Hüseyin bir kaza geçirip, ölecek.

Yorum: Yoruma göre Saddam'in yerine oglu Uday geçecek. Haziran'da ise bir darbe

tesebüsü olacak ama Uday darbeyi bastiracak.


--------------------------------------------------------------------------------

Afrika'da savas


Yorum: Yorumcular Nostradamus'un Cezayir ve Fas önce büyük iç savaslarin ardindan da

Iran'in tahrikiyle kitaya yayilacak bir savastan söz ediyorlar. Iddiaya göre Misir, Sudan, Eretria

ve Somali savasa katilacaklar. Bu arada Italya, Fransa ve Ispanya'da terör olaylari yasanacak.

Savasi ABD ve Kanada'nin müdahalesi sonlandiracak.


--------------------------------------------------------------------------------

Prenses Diana yüzlerce tanigin önünde görünecek ve özel bir mesaj verecek.

Yorum: Yorumculara göre Diana bir alev seklinde görünecek. Nostradamus'un (4.24) no'lu

kehanetine göre yorum yapiliyor; "Kutsal yerden Lady'nin zayif sesi gelecek-Ilahi ses insani

ates gibi parildayacak-Bunun nedeni kani yerde kalmamasi için olacak-Kutsal tapinak kirletilip,

zarar görecek." Peki acaba bu olay kahramani Diana'mi? Yoksa bir simge mi? Bazi yorumcular

bunu cinayetin içyüzü aydinlanacak, seklinde yorumluyorlar. Kutsal tapinak ise kilise yani

komplonun içinde din adamlarinin da yer almalari.


--------------------------------------------------------------------------------

Bir Arap uçagi düsecek.


Yorum: Tahminler Irak veya Libya'ya yönelik. Kaza bir Orta Dogu hava limaninda olacak.

Bir baska yorumda Israil yine suçlaniyor, baska birine göre ise kaza Misir ya da Suudi Arabistan'da.


--------------------------------------------------------------------------------

Dogu Anadolu tehlikede

Yorum: Dogu Anadolu'da ve Japonya'da 7 Richter'in üzerinde iki deprem olacak.


--------------------------------------------------------------------------------

Mavi Türbanli Lider yani Mehdi geliyor

Yorum: Nostradamus'un kehanetlerinin birçok yerinde geçen "Mavi Türbanli Müslüman Lider"

bu kez ortaya çikacak. Uzmanlara göre adaylarin arasinda Besir Esad da var. Yeni bir Nasir

olacak denen bu lider, Arap Birligi'ni yeniden olusturacak. Iran, Afganistan Irak, Suudi Arabistan,

Yemen, Libya ve bazi Orta Asya ülkeleri birlesecekler. Arap Federasyonu kurulacak ve Bati'ya

karsi tavir alacak. Iran, Türkiye'ye saldirip, Trabzon'a kadar gelecek, Fas'ta büyük savaslar

olacak. Iran'da Hatemi devrilecek yerine bir ihtimal yine Iran disindan Humeyni gibi bir lider gelecek.

Bu kisi Usame bin Ladin veya Ahmed Sah Mesud da olabilir. Bu kehanet çok eski ve

Mavi Türbanli Lider çoktandir bekleniyor ama hala çikmadi. Ama gerçekten de

Nostradamus'un (5.27) no'lu kehanetinde Persler'in Trabzon'a gelecekleri, Misir'in ve

Midilli'nin korkuyla titreyecegi, Adriatik'in Arap kaniyla sulanacagi yaziyor.


--------------------------------------------------------------------------------

Iran, Suudi petrol boru hatlarini bombalayacak.


Yorum: Yorumculara göre Iran'in amaci Türkiye'ye yönelik petrol destegini kesmek.

Bir diger iddia ise Iranli,Afgan ve Azeri teröristlerin bu isi yapacaklari seklinde ve sonuçta

büyük bir petrol krizine girilecek.


--------------------------------------------------------------------------------

Petrol krizi sonucunda, küresel bir ekonomik kriz baslayacak.


Yorum: Suudiler ile Iran arasindaki çatisma çikinca petrol krizi olusacak, ayni süreçte

Israel ve Suriye arasinda da savas baslayinca önce ABD'de borsa çökecek daha sonra ise ekonomik

kriz küresel boyutlara ulasacak.


--------------------------------------------------------------------------------

BEYAZ ABD Baskan Yardimcisi yasamini yitirecek.


Yorum: ABD yeni Baskan'nini ve Yardimcisini yeni seçti ama yorumculara göre

Baskan Yardimcisi (Chaney oldugu belirlendi) dogal nedenlerle yasamini yitirecek.


--------------------------------------------------------------------------------

BIR DEPREM Tüm Kuzey Afrika ve Akdeniz kiyilari Cezayir merkezli depremle sarsilacak


Yorum: Kaddafi ile NATO arasindaki olasi bir anlasmazligin hemen ardindan, Cezayir'de

7.3 Richter'in üzerinde bir deprem olacak ve tüm Akdeniz'de hissedilecek.


--------------------------------------------------------------------------------

Israil Suriye'ye saldiracak.


Yorum: Önce sinir çatismalari olacak, Suriye ve Lübnan'daki önemli kentler bombalanacak.

Anlasmazlikta bir tarafta Türkiye, Misir, Ürdün, Küveyt, Bahreyn, Birlesik Arap Emirlikleri ve

Suudi Arabistan, öteki tarafta ise Suriye, Lübnan, Yemen, Libya, Filisin, Irak, Iran,

Afganistan ve Pakistan yer alacaklar. Israil BM Güvenlik Konseyi'nde kinanacak,

Rusya ve Çin ekonomik baski uygulayacaklar. Buna karsin ABD, Ingiltere ve

Fransa karsi çikacaklar. Filistinli gerillalar Kudüs'in bati kesiminde ve

Ürdün'de eylemler yapacaklar. Burada Suriye'nin durumu kritik; Eger

Nostradamus'un kasdettigi gizemli Arap Lideri Besir Esad ise, önceki kehanet daha

da güç kazanabilir. Kahin'in "Alus"diye sifreledigi ismin "El Essad" oldugunu düsünen

yorumculara göre, bu çatisma tüm Orta Dogu'ya yayilacak ve hatta Saddam Hüseyin

tarafindan Tel Aviv'e kimyasal silahlarla saldirilacaktir. Sam ve diger önemli Suriye kentleri

Israil tarafindan bombalanirken Ürdün ve Suudi Arabistan, Irak ve Iran'la çatisacaklar.

Senaryoya göre bu arada ABD, Ingiltere ve Türkiye deniz ve hava güçleri ile savasa

müdahale edecekler. Eger bu tarihte Besir Esad hala iktidarda olursa, yani

2003'in ilk üç ayindaki darbe tesebbüsünü atlatirsa büyük güç kazanabilir ama baska

yorumculara göre gizemli lider Esad'i deviren bilinmeyen kisi olacaktir. Bakalim, görecegiz..


--------------------------------------------------------------------------------

Elton John bir saldiriya ugrayacak.

Yorum: Yorumcular ünlü Ingiliz pop sarkicisi Elton John'un fanatik bir hayrani ve asigi tarafindan

saldiriya ugrayacagi görüsündeler. Hatta saldirinin ölümle sonuçlanacagi belirtilmekte.

Yorunculara göre Elton John, 1980'lerin basinda benzer bir tehlikeyi atlatmis ve kurtulmustu

ve simdi ayni etki yinelenecek. Bir diger yoruma göre ise, ayni suikast tehlikesi

Beatle George Harrison, Sean Lennon, John Mellencamp, John Fogerty, Olivia Newton-John ve

aktör Jack Lemmon için de geçerli. Ayrica Kurt Cobain, John Lennon ve aktör

George Reeves'in de ayni konumda yasamlarini yitirdikleri belirtiliyor ve buna "

Üçlü Ölüm Laneti" adi veriliyor.


--------------------------------------------------------------------------------

Rus askerleri Azerbaycan'a girecekler


Yorum: Iran'in Azeri Kürtler'le birlesme niyetine karsi Rus Ordusu bölgeye

gönderilecek. Bu arada Ruslar Çeçenistan, Dagistan, Gürcistan ve

Ermenistan'i kontrol altina almaya çalisacaklar. Baska bir Rus askeri birligi ise,

Türkmenistan'a girecek ve kanli savaslar olacak. Sonuçta çatismalar

Rus-Müslüman çatismasina dönüsecek. Yorumculara göre bunun bir diger anlami

Rusya'nin eski gücünü arama ve yeniden elde etme çabalari seklinde.


NOSTRADAMUS'UN KEHANETLERi -2

Nostradamus'un 2000 yilindan sonrasina ait oldugu anlasilan ruhsal konulardan söz ettigi düzinelerce dörtlük vardir. II.Henri'ye bir mektubunda sunlari yazmisti: "Sapkin bir tarikatin en üst ve en yüce sayginlik noktasina ulastigi baska bir kederin arefesindeb... uzun zamandir yasaklanmis bir daldan dogan, dünya haklarini yumusak ve gönüllü bir kölelige tasiyacak bir adam ilerleyecek... mezhebin alevi bütün dünyaya yayilacak." Nostradamus'un burada örgütlü tarikatlerin -'sapkin mezhep'- sonunda Hiristiyanligin çoktan beri unutulmus bir dalindan dogan yeni bir inancin yükselisine kehanet ettigine kusku yoktur. Nostradamus bunun bir Hiristiyanlik inanci oldugunu söylemesine karsin, onun dinsel arkaplani göz önüne alindiginda, baska bir din olamayacagi kesin gibidir. Bu yeni inanç tüm dünyayi sarip sarmalayacak ve barisçil bir uyum çagini baslatacaktir.
Nostradamus'un bunun yani sira yaklasmakta olan bin yilin basinda, Katolik Kilisesi içinde bu yeni uyanisi doguracak büyük karisikliklardan da söz etmis olmasi çarpicidir.

"Yeni Barque (yelkenli gemi)
yolculuklari sürdürecek,
Her yana Imparatorlugu tasiyacaklar
Beaucaire ve Arles rehineleri alikoyacak
Yakininda iki somaki sütun olan
yerin yakininda
(Yüzyil X Dörtlük 93)


Barque papaliktir. Nostradamus, gelecekteki bir papanin bin gün Vatikan'i terk etmek ve Katolik Kilisesi'nin merkezini baska yere tasimak zorunda kalacagini ileri sürüyor. Gerek Beaucaire, gerek Arles, bir zamanlar Papa VI. Pius'un rehin olarak tutuldugu Rhinea yakindir.
Nostradamus'dan yüzyillarca önceki baska kahinler, muhtemelen birkaç yil sonra olacak savas yüzünden Katolik Kilisesi'nin bir yilin sonunda Roma'dan ayrilacagini ileri sürdüler. 12. yüzyilda yasamis büyük Irlandali kahin St. Malachy'nin, su anki papa II. Jean Paul'den sonra yalnizca iki papa daha gelecegine kehanet ettigi söylenmektedir. 1140 civarinda Roma'ya yaptigi ziyaret sirasinda, transa girdigi ve o dönemdeki papadan sonra II. Celestinus'un gelecegini iddia ettigi belirtilir. Söyle yazmisti: "Kutsal Roma Kilisesi'nin ugrayacagi son iskencede, sürüsünü mesakkatle besleyen Romali Peter piskoposlugu isgal edecek. Bu mesakatler geçecek, yedi tepeli kent yikilacak ve korkunç Yargiç halki yargilayacak."


St Malachy gibi, Nostradamus da sik sik "yedi tepeli kent"in (roma) gelecekteki savasta yikilacagindan söz eder. Gerçi yakin gelecegimiz karanlik ve umutsuz görünüyorsa da, savastan ve yikimdan bikmis bir gezegen ve insanlik için umut da vardir. Aslina bakilirsa, her ne kadar üçüncü Deccal'in gelmesiyle varligimizi tehdid edecek bir üçüncü dünya savasi, kitlik ve salgin hastaliklar yüzünden hayal gücümüzün bile ötesine geçecek dehsetleri görecek olmasina karsin, önümüzdeki yaklasim 30 yil içinde dünyanin sonuna kehanet eden önceki bazi dörtlükleriyle çeliskiye düsmüs gibi görünür. Belki de bunun nedeni, yaklasmakta olan sona iliskin kahinin ciddi uyarilarini dikkate alan insanligin gözünü açmasini saglayacagi ve Armageddon'dan kaçinmayi basaracagina olan inancidir. Kesin olarak söylemek son derece güçtür, ama Yüzyil X, Dörtlük 84 açikça umut vermektedir.

"Duvarlar tugladan mermere
dönüstürülecek,
Yetmisbes baris yili.
Insanlik için sevinç, su kanali yeniden
açilacak.
Saglik, bol meyve, nese ve baldan tatli
zamanlar."


Bu dörtlükte, kehanetin tarihini belirlememiz için hiçbir ipucu olmamasina karsin, birçok kisi bunun III. Dünya Savasi felaketini izleyen 75 yillik bolluk ve baris dönemine kehanet ettigineinaniyor. Dahasi, Nostradamus II. Henri'ye yazdigi bir mektupta sunlari söylüyordu: "Deccal son defaligina dönecek... Bütün Hiristiyan ve kafir uluslar sarsilacak... Savaslar ve muharebeler o zamana dek oldugundan çok daha büyük ve siddetli olacak. Kasabalar, kentler, kaleler ve tüm öteki yapilar yikilacak. Iblis'in prensi öylesine büyük kötülükler yapacak ki, neredeyse tüm dünya bos ve issiz kalacak. Bu olaylardan önce birçok ender kus havada bagrisacak 'Simdi! Simdi! ve bir süre sonra ortadan kaybolacak."
Arastirmacilar bu 'kuslar'in, kurtulusumuzun sifreli bir anahtari olabilecegi inancindadir. Bunlar, tepemizde dolayan felaketlerin önlenmesinde katkisi olacak bir baris insanini temsil ediyor olabilirler. Belki bu esrarengiz kisi, insanligin "Simdi!"ye odaklanmasini saglayacak -bu da, yalnizca birkaç yil sonra bizi bekleyen dehsetleri önlemenin bizim kusagimiza kaldigi anlamina geliyor. Bu noktada, Dogu dinlerine mensup mistiklerin, aydinlanmayi 'simdi' olarak adlandirilmalari ilginç bir durum.

Bir Altin Çag
Son yaklasima göre, 'ender kuslar' bir insani degil, yeni bir düsünce tarzini, insanligin savaslarin ve kan dökülmelerin önünü alinmasinda yararli olacak uzun süre yasayacak olan yeni bir düsünce okulunu temsil etmektedir.
Ne ki, nükleer kiyamet ve üçüncü bir dünya savasinin getirecegi felaketlere iliskin öylesine çok sayida dörtlük vardir ki, bundan kurtulup da barisi getiren bir altin çagin yasanmasi çok güç görünüyor. Belki Nostradamus savas köpeklerinin havlamasini susturarak bütüncül yikimindan kurtulabilecegimizi ya da bunu yapamazsak nükleer kiyametten kurtulanlarin çok daha mükemmel bir dünya kurmak üzere birleseceklerini söylemek istiyor. Çesitli dörtlüklerde Nostradamus onun uyarilarini ciddiye alirsak hayatta kalacagimizi söylüyor bize. Biz ve bir sonraki kusagin, bildigimiz insani uygarligi neredeyse yok edecek olmasina karsin, binlerce yil baris içinde yasayacam bir dünyadan söz ediyor.

"Ayin hükümdarligindan sonra
yirmiyedi yil geçince,
Yedi bin yil bir baskasi onun kralligina
hükmedecek.
Günes son çevrimine girdiginde,
O zaman benim kehanetim
tamamlanip sona eriyor."
(Yüzyil I Dörtlük 48)


Hizla yaklasmasi muhtemel felaketlere karsin, bu dörtlükte bize insanligin kendi döneminden 7.000 yil sonra sona erecegini söylüyor gibi görünüyor.

"Mars ve Jüpiter kesisecekler,
Yengeç döneminde yikici bir savas.
Kisa süre sonra yeni bir kral
kutsanacak
Uzun bir süreligine dünyaya barisi
getirecek olan."
(Yüzyil VI Dörtlük 24)


Burada kahin, Yengecin korkunç savasindan-önceki dörtlükte üçüncü Deccal'in kötülüklerinin Temmuz 1999'da ortaya çikacagini kehanet etmisti- sonra, her iki yilda bir görülen bir astronomik olay olan Mars ve Jüpiter kesismesinde yeni bir 'kral'in ortaya çikacagini söylüyor. Bu yeni kral, -ister bir devlet adami, ister din adami ya da düssel biri olsun- önümüzdeki bin yilin baslarinda ortaya çikacak. Savasin sona ermesinden kisa bir süre sonra, bu büyük baris adami 'uzun süreligine' dünyaya huzur getirecek.

"Baris, birlik ve degisim olacak,
Alçak siniflar ve mevkiler yükselecek;
yüksekler alçalacak.
Bir yolculuga hazirlanmak birincinin
canini sikacak.
Savas ortadan kalkacak, sivil süreçler,
tartismalar."
Yüzyil IX Dörtlük 66


Bizim kusagin gelecegine iliskin bu dörtlük, Nostradamus hemen önümüzdeki büyük savasin çilginligini izleyen bir dönemden söz etmise benziyor.
Açikça artik savasinh olmadigi -silahli çatismanin yerini uygarca tartismanin alacagi ve Dünya halkalir arasinda birligin gerçeklestigi bir dönem öngörüyor. Dörtlügün ikinci dizesi, insanlarin bugün önemli bulduklari mevkilerin sonradan önemsizlesirken, simdi sikici diye görülen islerin günün birinde daha anlamli olarak görülecegini anlatiyor. Bu yeni altin çagda artik kisinin servetine ya da kaç eve sahip olduguna veya hangi toplumsal arka plandan geldigine önem veremeyecegimize mi kehanet ediyor acaba? Üçüncü dize de son derece ilginçtir.
Yapilan son arastirmalarda, 'birinci' sözcügünün, büyük bir yolculuga-bunun, daha önce ele aldigimiz üzere ruhsal bir yenilenme yolculugu mu, günes sisteminin kesfi gibi gerçek bir yolculuk mu, yoksa tümüyle baska birsey mi oldugu tartismali olmakla birlikte-çikacak olan bu yeni çagin gençligine gönderme yaptigi düsüncesi hakimdir. Baska dörtlüklerinde ve yazilarinda bütün bu yorumlari destekleyecek kanitlar yer almaktadir.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:02
William Henry Gates III, ya da daha çok bilinen adı ile Bill Gates, 28 Ekim 1955 doğumlu Amerikalı işadamı. Gates, Microsoft şirketinin kurucularındandır ve şirketin başkanlığını ve baş yazılım mimarlığını yapmaktadır. Forbes dergisine göre 2004'te Gates dünyanın en zengin kişisiydi. Amerikalı girişimci Gates iki kişilik şirketini (Microsoft) başta gelen bir Bilgisayar Software (yazılım) şirketine dönüştürdü. Gates 20. yüzyılın son döneminde en başarılı şirket patronlarından biri oldu. Seattle/Washington'da avukat bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Gates, henüz oniki yaşındayken özel bir okulda ilk informatik (bilişim) kurslarına gitti. Okul arkadaşı Paul Allen ile birlikte boş zamanlarını çoğunlukla bilgisayar programları üzerinde çalışarak geçiriyordu. Yakınlarındaki bir şirketin büyük bilgisayarını para ödemeden kullanabilmek için, iki arkadaş kullanıcılar için yazılım hatalarını arayıp buluyorlardı. Bu şekilde bilgisayar konusunda uzmanlaşan öğrenciler, 1972'de ilk şirketlerini (Traf-O-Data) kurdular. Bu şirket bir trafik sayım ve kontrol sistemi için programlar üreterek hemen 20.000 dolarlık satış yaptı. Gates bundan bir yıl sonra TRW adlı silah işletmesinde staj gördü, ardından da babasının önerisi üzerine Harvard Üniversitesi'nde hukuk eğitimi almaya başladı. Kişisel bilgisayarlar 70'li yılların ortasında henüz gelişimlerinin ilk aşamasında bulunuyorlardı. MITS şirketinin Altair adını verdikleri en önemli modeli henüz standart bir kullanma programına sahip olmayıp ancak tamamlanmamış bir işletme sistemine sahipti. Gates ve Allen'ın, Altair için 1964'te geliştirdikleri program dili BASIC sayesinde bilgisayar kullanıcıları aletlerini kendileri programlayabiliyorlardı. MITS firması genç araştırmacılardan pazarlama lisansını satın alarak kendilerine sistemi daha da geliştirmeleri için sipariş verdi. Gates bunun üzerine tahsilini bırakarak Allen ile birlikte Albuquerque/New Mexico'da Microsoft adlı şirketi kurdu. Microsoft, kendini sebatla mikro bilgisayarlar için yazılımı geliştirmeye adayan ilk işletmelerden biridir. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra General Electric gibi şirketler, devamlı müşterileri arasında bulunmaktaydı. Gates 1977'de, aletlerini BASIC ile donatabilmek amacıyla, Apple, Tandy ve Commodore gibi PC (Personal Computer - Kişisel Bilgisayar) üreticileriyle lisans sözleşmeleri imzaladı. Ayrıca FORTRAN, COBOL ve Pascal gibi program dillerini geliştirmekle, Microsoft'a bir üstünlük ve uluslararası pazar yolunun kendilerine açılmasını (1978'den sonra ilkin Japonya olmak üzere) sağladı. Gates 1979'da yalnızca 13 çalışanıyla yaklaşık 3 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirebildi. 1980'den sonra PC pazarına girip Gates'i bir PC işletme sistemi geliştirmekle görevlendirince, hızlı yükselişleri sürüp gidegeldi. Microsoft'un kısa zamanda tasarladığı MS-DOS (Microsoft Disc Operating System - Diskli İşletme Sistemi) 80'li yıllarda dünya çapında satış rekorları kırdı (120 milyon nüsha). Gates akıllıca bir öngörüyle haklarını mahfuz tutarak diğer donanım üreticilerine de satış yapabildi. Bunu izleyen zamanda giderek daha çok firma IBM ile bağdaşan aygıtları piyasaya sürünce, geliştirdikleri işletme sistemi bütün bilgisayarlar için standart hale geldi. Bu arada 1.000 çalışanı olan şirket, 80'li yılların ortasından sonra Avrupa'da şubeler kurdu. Şirketin başkanlığını yürüten Gates, tutarlı ekip çalışmasına ve katı bir performans ilkesine önem veriyordu. Bütün çalışanların performansları altı ayda bir değerlendirilmekteydi. Gates işletme sistemine paralel olarak uygulama programları alanında da son derece başarılı çalışmalar ortaya koyuyordu. Multiplan Çizelge Hesap Programından (1982) sonra, 1983'te ilk kez fareyi (mouse) kullanan WORD adlı metin işleme sistemini başlattı. Özellikle WORD Avrupa'da çok satılırken, ABD'de Lotus 1-2-3 ve WordPerfect adlı rakipleri karşısında, ancak yavaş yavaş başarıya ulaşabildi. Microsoft'un yazılım alanındaki kesin başarısı, Apple şirketinin kendilerine verdikleri siparişle gerçekleşti. Macintosh adını verdikleri örnek oluşturacak nitelikteki bilgisayar için çeşitli uygulama sistemleri (örneğin WORD ve Excel) geliştirildi. Gates şirketini 1986'da anonim şirkete çevirdi. Aradan çok geçmeden yalnız kendi payının (% 45) borsa değeri 1 milyar doların üzerindeydi. MS-DOS işletme sisteminin grafik bir iyileştirmesi olan WINDOWS'un geliştirilmesi çalışmalarına Gates 1985 yılında başlamıştı. WINDOWS'u piyasaya sürdükten (1987) üç yıl sonra bir pazarlama kampanyasıyla başarılı oldular. Microsoft bu sistemi sürekli olarak daha ileri program elemanlarıyla genişletiyordu. Gates özellikle WINDOWS'u daha basit ve daha kullanışlı bir biçime sokmaya önem veriyordu. Microsoft 1993'te tartışmasız piyasanın lideriydi (yıllık ciro: 3,75 milyar dolar; borsa değeri: 20 milyar doların üstünde). Gates'in kişisel serveti yaklaşık olarak 50 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:02
18 Kasım 1810'da New York'ta Dünya'ya gelen Asa Gray, 19. yüzyıl Amerikasının önde gelen botanikçilerinden bir tanesidir. Kuzey Amerika florasını çağdaşı olan diğer tüm botanikçilerden çok daha ayrıntılı çalışmış ve derlediği bilgileri "Manual of the Botany of the Northern United States, from New England to Wisconsin and South to Ohio and Pennsylvania Inclusive" adlı kitabında toplamıştır.

1836-1838 yıllarında Amerikan tarihinin en önemli biyolojik keşif gezilerinden bir tanesi olan Wilkes ekspedisyonunda görev alan Gray, 1842'de Harvard üniversitesi doğa tarihi bölümüne atanmıştır. Burada binlerce bitki numunesi ve kitaptan oluşan bir koleksiyon kurmuş ve böylelikle Harvard üniversitesinde güçlü bir botanik bölümünün temellerini atmıştır. Ölümünden sonra kurduğu herbaryum, "Gray Herbarium" adını almış olup, günümüzde de hala aynı adla faaliyetini sürdürmektedir.

Gray'in önemli bir özelliği de, yaşadığı yıllarda İngiliz botanikçi Joseph Dalton Hooker (1817-1911) ve modern jeolojinin kurucusu, jeolog Charles Lyell (1797-1875) ile birlikte Amerika'nın en ateşli evrim savunucularından bir tanesi olmasıdır.
5 Eylül 1857'de Darwin Gray'e meşhur mektubunu yazmış ve bu mektup aralarında bir ömür boyu sürecek olan mesleki dayanışmayı başlatmıştır. Gray, Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserininin Amerika'da ilk kez basılmasına da ön ayak olmuştur.
1859-1861 yıllarında Jean Louis Rodolphe Agassiz'le, varyasyonlar ve coğrafik dağılım üzerine olan tartışmaları meşhurdur. Gray, Doğu Asya ile Kuzey Amerika floralarını karşılaştırmış ve aralarındaki benzerliğin evrimsel bir boyutu olduğunu öne sürmüştür.

Hocası ve Amerika'nın ilk botanikçisi olan John Torrey (1796-1873)'le "Flora of North America" adlı eseri yayınlamışlardır. 1860'da AAAS (Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği) başkanı seçilen Asa Gray, 30 Ocak 1888'de Cambridge, Massachusetts'deki evinde Dünya'ya veda etmiştir. Ölümünden sonra, 1848'de evlendiği eşi Jane Loring Gray mektuplarını derlemiş ve biyografisini yazmıştır.

"Asa Gray Ödülü"; Amerikan Bitki Taksonomistleri Derneği'nin, her yıl mesleğinde başarı sağlamış olan yaşayan botanikçilere verdiği en büyük bilimsel ödüldür

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:03
Charles Darwin 1809’da Birminhan’da hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 16 yaşında tıp eğitimi görmesi için Eidinburgh Üniversitesi’ne gönderildi. Ancak bu konu ilgisini çekmediği için babası ona rahip olmasını ve bu amaçla Cambridge Üniversitesi’de öğrenim görmesini önerdi. Bununla birlikte Charles’i en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi. Cambridge’de öğretim görevlisi olan Joseph S. Henslow’la tanıştı ve daha sonra da dost oldu. Darwin, Henslow’un sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkanı buldu. Yine bu dönemde Darwin’in doğa bilim görüşlerini etkileyen bir başka şey de Alexander von Humboldt’un kitaplarıdır. Humboldt’un kitapları ona kendi deyimiyle “doğabiliminin soylu yapısına bir katkıda bulunmak” isteğini uyandırdı. Darwin, bu bağlamda 27 Aralık’ta başlayacak ve 5 yıl sürecek bir deniz yolculuğuna çıktı.

Charles Darwin, yolculuk dönüşü zooloji ve jeoloji konusundaki incelemelerini ve yolculuk günlüğünü yayınladı. Bütün bunlar onun kamuoyunda ün kazanmasını sağladı.

TÜRLERİN KÖKENİ

Darwin nihayet bu geziler ve araştırmalardan sonra temel eseri olan Türlerin Kökeni’ni yayınladı. (1843). Bu eserin yazarken Darwin özellikle Thomas Malthus’un Toplumun Gelecekteki Gelişmesine Etkileri Açısından Nüfus Üzerine Bir Deneme eserinden etkilenmişti. Malthus’a göre, bir insan veya hayvan topluluğu, bütün bireyleri yetişkin yaşa gelir ve ürerse çok büyük bir hızla iki katına çıkabilir. Buradan hareketle de Darwin meşhur Doğal Ayıklama tezini geliştiri. Teze göre; “hayvan topluluklarının az çok kararlı bir nüfusu korumalarını, çok sayıda bireyin üreme yaşına gelmeden ölmesine bağlıdır. Ancak kendilerini yaşam koşullarına iyi uyarlayanlar üreyecek yaşa gelebilmektedir. Her şey sanki yaşam zorlukları üremeye yatkın bireyler arasında bir ayıklama yapıyormuş gibi gerçekleşmektedir.


Bu ve bunun gibi bir çok iddia içeren kitap o dönemde bir çok kişinin tepkisini çekmişti. Özellikle dini ve felsefi eleştiriler yapıldı. Tartışmanın en can alıcı bölümlerinden biri, İngiliz Bilimsel İlerleme Derneği’nin 30 Haziran 1860’ta Oxford’da toplanan yıllık oturumunda meydana geldi. Anglikan Piskoposu Samuel Wilberforce bu toplantıda Darwin’in tezine çok sert eleştiriler getirdi.

Bir çok bilim adamı türlerin evrimini kabul etmekle birlikte doğal ayıklama tezine karşı çıktılar. Felsefi karşı çıkışlar ise Darwin’in bu tezinin ırkçılığa varabilecek sonuçlar doğuracağı yönündeydi.

Charles Darwin’in mücadele dolu hayatı 1882’de sona erdi. Geliştirdiği kuramlar halen günümüzde tartışılmaktadır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:03
Napolyon Buanoparte, 1769 yılında Korsika'nın Ajaccio Şehri'nde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino'nun ikinci oğullarıdır. Öğrenimini Brienne'de bir okulda yaptı; sonra Paris'teki Askeri Akademi'ye yazıldı. 1785'te Valence'daki topçu alayına katıldı. 1794'te İtalya'daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris'teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee'ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alındı. Paris'e döndükten sonra, Konvansiyon'a karşı hareketi bastırmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot'un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlık'ın doğmasına yol açtı.

Napolyon, 1795 Ekim'inde Fransa'daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya'daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais'in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisan'ında ilk İtalya seferini yaptı. Bu sefer, Napolyon'un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya Seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio Antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya'ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla Devrim Cumhuriyeti, Avrupa'nın en tutucu devleti olan Avusturya'ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya'daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.

Napolyon, Paris'e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere'yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere'ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz'deki İngiliz Donanması'nı yenilgiye uğrattı, Malta'yı aldı. 1798 Temmuz'unda da İskenderiye'ye girdi. Piramitler Savaşı'nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz Donanması, Fransız Donanması'na saldırarak gemilerini batırdı. Nelson'un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa'ya karşı birleştiler. Birleşik Ordu, Rus Generali Alexander Suvorov'un komutasında, Napolyon'un ele geçirdiği toprakları geri aldı.

Napolyon, 1799 yılında Suriye'ye girdi. Akka'nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır'a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa'ya döndü. 9 Kasım 1799'daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon "birinci konsül" olarak, Fransa'nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankası'nı kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi. Avusturya ve İngiltere Orduları hala silahlarını bırakmamışlardı.

Napolyon Buanoparte, 1800 yılında tekrar İtalya'ya girdi ve Milano'yu aldı. Böylece Avusturya Ordusu'nu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau'nun Hohenlinden'deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı. Napolyon, kısa zamanda Fransa Halkı'nın sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804'te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları), halk tarafından da desteklendi.

Napolyon, aynı yıl, Paris'teki Notre Dame Katedrali'nde, Papa Pius VII'nin eliyle taç giyerek İmparator oldu. Napolyon, imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz Donanması'nın gücü, İspanya ve İtalya'da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.

Napolyon, 1812 yılında Rusya'ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya'nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat'a bırakarak Paris'e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig'de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814'te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe Adası'na sürgüne gönderildi. Napolyon'dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi.

Viyana Kongresi'ne katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815'te Napolyon'un kaçıp Paris'e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika'ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington'un komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Prusya Kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815'te Waterloo'da büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Napolyon, Paris'e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika'ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik'teki St. Helena Adası'na götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon, 5 Mayıs 1821'de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilebildi ve İnvalides'e gömüldü. Napolyon'un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:03
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.


Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu'nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.


Konfüçyüs'ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.


Konfüçyüs'ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs'e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs'e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.


Konfüçyüs düşüncesi, 1583'te Pekin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa'ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K'ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.




Konfüçyüs'ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs'e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi'nde şunlar söylenir: "Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur."

DENGE FELSEFESİ VE CHOU HANEDANLIĞI

Konfüçyüs'ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, "zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına" kapılmamak olduğunu, uyumunsa "bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması" olduğunu söyler. Konfüçyüs'ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.


Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin'in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.

Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,


Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle "üç din tek dindir" sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.

AHLÂK VE JEN
Konfüçyüs'e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.


Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen”, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince’deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman 'iyilikseverlik' kimi zaman da 'insancıllık' diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir “jen”. Konfüçyüs, Konuşmalar'da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: "Eğer gerçekten dilersek olur." Konfüçyüs'e göre “jen”, 'efendi' ya da 'üst insan' dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona "yemek yemeyi unutturur", "yaşlandığının farkına varmaz."


İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.

Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.


Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs'e göre, "öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı aptal eder"; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.


Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki 'Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir' Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.

BİLGİ VE İNSAN
Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler'de "bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği"ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar'da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, "dünya işlerinde... ahlaksal olanın tarafını" tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.


Konfüçyüs, yöneticilere "eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur" der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, "efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini"; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.


Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin'in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı


ADLARIN DÜZELTİLMESİ
Konuşmalar'da 'adların düzeltilmesi' diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde 'efendi' denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul" olacağını söylerdi.


Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs'ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.


KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN
Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan'da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi' arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.


Konfüçyüs'ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates'in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates'in altın kuralı, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma" diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.


Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine "efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir" demişti. Tzu-lu'ya da şunları söyler: "Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur."



KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ
Konfüçyüs'ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu'da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch'in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh'in Shih Huang Ti Çin'i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin'i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi'ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin'e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.


Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.


Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911'de Ch'ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin'in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu'nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs'ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin'de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs'ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313'ten 1905'e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs'ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.


20. yüzyıl ortalarında Çin'de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.


1960 Kültür Devrimi*'nin, Halk Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao'nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs'e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.




SEÇMELER
" İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa raslayıpda akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir."

"Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır."

"Onbeş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim."

"Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar."

"Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz."

"Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir."

" Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmekse tehlikeli..."

"Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak."

"Allah’ım, senden başka hiçbir şeyi olmayan ben senden başka her şeyi olanlara acırım."

"Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız."

"Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir."

"Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir."

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:04
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2407.jpg

Erich Fromm 1900’de Frankfurt-am-Mein’de doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerin’de ruhbilim ve toplumbilim okudu; 1922’de Heidelberg Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Münih’te ruh hekimliği ve ruhbilim konularında çalışmalarını sürdürdükten sonra Berlin Ruh çözümleme enstitüsü’nde eğitim görerek burayı 1931’de bitirdi.


Dr. Fromm 1933’te Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü’nün çağrısı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1934’te, Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü’yle birlikte New York’a taşındı; 1938’e dek bu Enstitü’nün üyesi olarak kaldı. Sonra özel olarak çalışmaya başladı ve Columbia Üniversitesi’nde dersler verdi. 1946’da William Allonson White Ruh hekimliği, Ruh çözümleme ve Ruhbilim Enstitüsü’nün ilk kurucularından biri oldu. Yale, New York Üniversitesi, Bonnington College ve Michigan Devlet Üniversitesi’nde de dersler verdi.


1949’da Ulusal Özerk Meksika Üniversitesi’nde kendisine önerilen profesörlüğü kabul etti; Üniversite’deki Tıp Okulu’nun Lisans Üstü Bölümü’ne bağlı Ruh çözümleme Bölümünü kurdu; 1965’te emekliye ayrıldıktan sonra burada kendisine onursal profesörlük önerildi. Dr. Fromm 1980 yılında uzun süredir yaşamakta olduğu İsviçre’de öldü.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:04
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/268.jpg

3 Temmuz 1883 yılında doğan Franz Kafka, Praglı bir yahudiydi. Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmiyor ve Almanca konuştuğu içinse Çek'ler tarafından hor görülüyordu. İriyarı ve sağlıklı babası Hermann Kafka içinse, Kafka ancak bir böcekti. Tüm çocukluğu boyunca kendisini "hiçbirşey'' gibi hisseden Kafka, bir yetişkin oldugu zamanda bu düşüncesinden vazgeçmedi. Babasıyla başlayan otorite fobisi onun hemen hemen tüm kitaplarına sızmıştır. Otorite karşısında, zaten zayıf olan bedeninin iyice küçülmeye, yok olmaya başladığına inanır. Bu düşünce Kafka’yı ömür boyu bırakmadı.


Albert Camus'nün taş olmak istemesi gibi Kafka da, kara saplanmış yararsız bir odun parçası olmak ister. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Şöyle gerekçelendirir bu durumu; "Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..''


Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka'nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse. Bir başyapıt sayılan Değişim'in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: "Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu...''


Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi komplekslerini ve korkularını yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır. Bir Akademi İçin Rapor' adlı öykü bir maymunun ağzından anlatılır. Maymun nasıl insan olduğundan bahsederken bunun hiç de zor olmadığını söyler ve hayvanat bahçesindeki kafesinden insanları izlerken şöyle düşündüğünü anlatır; "Demek bu adam ya da adamlar serbestçe hareket etmekteydiler. Hiç kimse, eğer kendileri gibi olursam demir parmaklıkların açılacağına ilişkin söz vemıiyordu bana.. ama... insanları taklit etınek ne kadar kolaydı! Daha ilk günlerde tükürmesini öğrenmişti...''


Üstünde katlanılmaz bir ağırlığı olan babasından uzaklaşmak ve kendi başına varolabilmek adına evlenmek ve bir aile sahibi olmak istedi Kafka. Fakat onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi bu. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka birşey yapamadı. Bu yolla cinsel ilişki kurmak imkansız olduğu için hiçbir zaman çocuk sahibi olmadı.


İlk büyük aşkı Felice Bauer'di(1887-1960). Hayatı boyunca onunla iki kere nişanlandı. Ve beklendiği gibi mektuplaşmak öte pek bir ilişkileri olmadı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska'ydı. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka'yı derin acılara sürükledi.


Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka'yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları"da Kafka şöyle dile getirir durumunu; "En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."


Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.


Kafka Prag'da hukuk öğrenimi gördükten sonra işçi Kaza Sigortasında memur olarak çalışmaya başladı. Artık "Doktor Kafka''ydı ve hep istedigi gibi sıkıcı fakat güvenli bir hayata kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettigi yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa'nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. "Şato", "Dava", "Amerika" hep bir arayışın romanı oldular. Arayışın fakat bulamamanın desek daha doğru olur herhalde, zira bitmeyen romanlar konusunda Kafka külliyatı oldukça zengin.


Tüm karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. "Dava"nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.'ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında...


Kafka az olan arkadaşları arasında en çok .Max Brod'u severdi. Bir gün çömez yazar Gustav Jarmouch yanına gelip ''Bugün ışıl ışılsınız Herr Kafka" dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; ''Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarının gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı..."


Katka dostu Max'ten, ölümünden sonra yazdıgı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka'nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı. (Yani bir Kafka yazısı yazarken Max Brod'u da saygıyla anmak gerekir.) ,


1917 Ağustosu'nda başlayan kanlı öksürükler Franz Kafka'yı yedi yıl sonra Viyana yakınlarında bir sanatoryumda öldürdü. Ölürken tuhaf bir huzur içindeydi. Belki de yanında kendisinden oldukça küçük bir kadın olan Dora Diamant olduğu içindi bu, öyle ya ilk defa mektup yazmadan konuşabileceği bir kadına sahipti ama ne acı ki ölmek üzere olan bir adam için bunun fazla bir değeri yoktu.


Yemek yeme acı veriyordu ve o da taslaklarını yazdığı "Açlık Cambazı" öyküsünün kahramanı gibi aç kalmayı dolayısıyla ölmeyi seçti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:04
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/744.jpg

1821’de doğdu. Mutsuz bir çocukluk geçirir. Babasının ölümü, ikinci defa evlenen bir anne ve Baudelaire’i anlamayan bir üvey baba arasında geçen mutsuz bir çocukluk. Annesini içten içe sevmesine rağmen, ikinci evliliğinden dolayı ömür boyu affetmeyecektir.

O dönemin adeti olduğu üzre “hukuk öğrenimi görmeye” zorlanan Baudelaire, buna bir nevi başkaldırarak bohem bir hayatı seçer. Yahudi bir fahişe ile ilişkiye girmesi de ailesi ile olan bağların hepsini kopardı. 20 Yaşında doğuya gitmek üzere yola çıktı. Reuinion adasında birkaç hafta kalır ve ömür boyu oranın egzotik havasında yaşar. 1842’de Fransa’ya döner ve reşit olunca da babasının mirasını alır fakat belli bir süre sonra ailesinin Baudelaire’nin yaşamını sefih bulması üzerine bu mirası tekrar kaybeder; ailesi tarafından velayet altına alınır. Bu da onun ömür boyu reşit olmayan bir kişi haline getirir.

Bu dönemlerde koyu bir ümitsizlik hakimdir hayatında. 1845’te intihar girişiminde bulunur. Yine frengiye yakalanması bu dönemlere rastlar. Bunun yanında Kötülük Çiçekleri’nin yazmaya da bu dönemde başlar (1845-1848).

1848 yılında devrim yandaşlarının yanına katılır fakat Baudelaire için bu da hayal kırıklığı ile sonuçlanacak bir girişimdir. Devrimi izleyen günler sanatçıda tiksinti yaratır.

1851’de sağlığı bozulmaya başlar. Nedeni ise esrar ve şarabın bıraktığı tortulardır. Ve iyice içine kapanan bir ruha sahip olur sanatçı. Bütün bunlar sanatçıyı alışık olduğu yaşam tarzından uzaklaştırır.

1857’de “Kötülük Çiçekleri”ni yayımlar. Faka bu eser onun başının daha da çok ağrımasına neden olacaktır. Baudelaire ahlaksızlıkla suçlanacaktır. Aynı yıl üvey babasının ölmesi üzerine annesine tekrar yaklaşmaya çalışacaktır.

1860’da “Yapay” cennetleri yayınlar. Bu eser de diğeri gibi uçlarda gezinen bir kişilik sergiler.

Bir tür otobiyografi olan “Çırılçıplak Soyulan Yüreğim” üzerine çalıştığı ve 1862’de Paris Sıkıntısı adıyla düzyazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika’dan dönüşünde felç olan sanatçı 31 Ağustos 1867’de Paris’te 46 yaşındayken öldü.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:04
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3244.jpg


James Augustine Aloysius Joyce 1882 yılında Dublin’de doğdu. Cizvit okullarında eğitim gördü; Dublin’deki University College’de felsefe ve modern diller okudu. 1900’de, henüz üniversite öğrencisiyken Ibsen’in oyunu üzerine kaleme aldığı uzunca yazı Fortnightly Review dergisinde yayımlandı.


O sıralar, daha sonra Chamber Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan lirik şiirlerini yazmaya başladı. 1902’de Dublin’den ayrılıp Paris’e gitti; ama ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için tekrar İrlanda’ya döndü. 1904’ten sonra Nora Barnacle’la yaşamaya başladı. 1905’ten 1915’e kadar Trieste’de yaşadılar. Joyce, Trieste’de Berlitz Scholl’da İngilizce öğretmenliği yaptı. Dublinliler, 1914 yılında İngiltere’de yayımlandı. Joyce, 1915’te tek oyunu olan Sürgünler’i yazdı. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Zürih’e taşındı.


Büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları Zürih’te Ulysses üzerine çalıştı ve bu kitap Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başladı. Dizileştirme 1918’de başladı, ancak kitap hakkında dava açılması nedeniyle 1920’de diziye ara verildi. Ulysses kitap olarak ilk kez 1922’de Paris’te basıldı; Joyce ailesi iki büyük savaş arasında Paris’te kaldı. 1939’da, Finnegan’s Wake (Finnegan’ın Uyanışı) basıldı. 1940’ın Ocak ayında James Joyce öldü. Portre’nin ilk taslağı Stephen Hero yazarın ölümünden sonra, 1944 yılında basıldı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:05
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1937.jpg

1894 yılında dünyaya gelen ve Yahudi katliam emrinin veren SS subaylarından biri olan Hess, 1920'den itibaren en yakınında yer alanlardan biri oldu. Ne var ki, Hitler'in yardımcısı olmasına rağmen NSDAP iktidara gelip güce kavuştuğu zaman kendine devlet kademesinde önemli bir yer bulamadı.

Mayıs 1941'de kendi kullandığı Messerschmidt Bf-110 uçağıyla İngiltere'ye gitti. Amacı İskoçya'ya inip 1936 Berlin Olimpiyatları sırasında tanıştığı ve ileride Hamilton Dük'ü olacak Clydesdale Markisi'ni görmekti. Gerçi Marki daha sonra Berlin Olimpiyatlarında bulunmuş olduğunu kabul etmekle birlikte Hess'i tanımadığını açıklamıştır.

Marki'nin ona Churchill ile bir görüşme ayarlayabileceğini ve böylece İngiltere ile Almanya arasında süregelen savaşa bir son verebileceğini düşünüyordu. Bu görevi çok gizlice planlamıştı, birkaç yakınından başka kimsenin, Hitler'in bile, bu olaydan haberi yoktu. Zaten Hitler böyle bir girişimi asla onaylamazdı.

Churchill Hess'le görüşmeyi reddetti. Savaşın bitmesini İngiltere'de hapiste bekleyen Hess, Nüremberg Mahkemelerinde yargılandı ve suçlu bulundu. Batı Almanya'daki Spandau Hapishanesi'ne kondu. 1987 yılında hücresinde kendini asarak intihar etti.

Hess, Auschwitz toplama kampinin kumandanı idi. Hess İkinci Dünya Savaşının sonunda kurulan Nümberg mahkemelerinde bulunduğu "itiraflarinda", Auschwitz'in içinde "Wolzek" adi verilen özel bir imha kampi oldugunu, kendi komutasi altinda burada 2.5 milyon yahudinin öldürüldügünü söyledi. Ve Hess Bu ifadesinden sonra ömür boyu hapse mahkum edildi.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:05
<IMG height=8 alt=">" src="http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/nav_m.gif" width=8 border=0> Igor Ivanovich Sikorsky (1889 - 1972)

http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2627.jpg

Igor Ivanovich Sikorsky, 25 Mayıs 1889’da Kiev’de doğdu. Leonarda da Vinci’nin resimlerinden ve Jules Verne’nin hikayelerinden büyülenerek, henüz 12 yaşındayken lastik bant ile çalışan bir helikopter yaratmayı başardı. Kız kardeşinin maddi desteğiyle aerodinamik üzerine eğitim görmek ve helikopterini oluşturacak aksamları satın almak için Paris’e gitti ve 1909’da üç silindirli 25 beygirlik bir Anzani motosiklet motoruyla Kiev’e geri dönerek ilk helikopterini inşa etti. Fakat, bu girişiminde başarılı olamadı. 1910 yılının Şubat ayında, aynı motorları S-1 adlı küçük bir uçak üzerinde kullandı, fakat S-1 de hiçbir zaman havalanmayı başaramadı. S-2 ve ondan daha büyük olan S-3, sadece kısa bir süre için havalanabilse de, 50 beygirlik motoruyla S-5 1911 yılının Mayıs ayında tam anlamıyla havalanmayı başardı. 100 beygirlik Argus motoruna sahip olan S-6 ise 1911 yılının Kasım ayında uçmaya başladı.


1912’de Igor Sikorsky Petrograd’daki Russia Baltic Railroad Otomobil Fabrikası’nın baş mühendisi oldu. Ürettiği S-6-B için Rusya ordusundan küçük bir sipariş aldı ve dört motorlu büyük bir uçak üzerinde çalışmaya başladı. S-21 13 Mayıs 1913’te havalandığında, Igor Sikorsky dünyanın ilk dört motorlu uçak pilotu statüsüne kavuştu. Daha büyük bir model olan S-22, 1913’ün Aralık ayında yolcu taşımaya başladı. Bombardıman uçağı versiyonu da 1914’te faaliyete geçti ve 1915’te Rusya İmparatorluğu Hava Kuvvetleri ile savaşa katıldı. 1918’deki Bolşevik Devrimi nedeniyle hem pozisyonundan hem de vatanından ayrılmak zorunda kalan Igor Sikorsky, 1919’da New York’a yerleşti.


Roosevelt Field, Long Island yakınlarındaki bir çiftlikte kurulan ve hurdalıklara atılmış ordu malzeme ve aksamlarını toplayan Sikorsky, Aero Engineering Corporation’ın Amerika için ürettiği S-29A ilk uçuşunu 1924’te gerçekleştirdi. 1925’te, şirket Sikorsky Manufacturing Corporation adını aldı ve aralarında ileride geliştirilecek amfibi uçak ve deniz uçakları için örnek teşkil eden S-34’ün de bulunduğu pek çok yeni dizaynı hayata geçirdi. Sikorsky’nin helikopter kontrolleri üzerindeki kararlı çalışması, sonunda dünyaya sağlam, kullanışlı, çok yönlü bir uçuş aracı kazandırdı. Igor Sikorsky, mücadeleler ve başarılarla geçen onurlu bir yaşamdan sonra, 1972’de 83 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:06
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2960.jpg

Zoran Zivkoviç, 18 Mart 2003 tarihinde, selefi Zoran Cinciç’in bir suikastla öldürülmesinden birkaç gün sonra, Sırbistan başbakanlığına atandı. Demokratik Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Cinciç’in yakın bir müttefiki olan Zivkoviç, reformları sürdürme ve Cinciç öncülüğünde başlatılan örgütlü suçlarla mücadelenin sürdürüleceğini taahhüt etti.


Zivkoviç, 22 Aralık 1960’ta Niş’te dünyaya geldi. 1983’te Belgrad Ekonomi Koleji’nden mezun oldu ve beş yıl sonra kendi şirketini kurdu. Zivkoviç, Cinciç’in Demokratik Parti’sine 1992’de katıldı. Miloşeviç rejiminin yılmaz bir muhalifi olan Zivkoviç, Miloşeviç’in 2000 yılının Ekim ayında iktidardan düşmesini sağlayan gösterilerde başı çeken kişilerden biriydi. Zivkoviç, parti hiyerarşisindeki basamakları birer birer çıkarak partideki ikinci adam konumuna yükseldi.


1993 - 1997 yılları arasında Zivkoviç Sırbistan Meclisi üyesiydi. Bu arada, Zayedno (Birlikte) adlı muhalefet bloğunun 1996’da belediye seçimlerinde sağladığı başarının ardından, Sırbistan’ın üçüncü büyük kenti Niş’in belediye başkanı oldu.


Kosova’daki çatışmaların ardından, kış mevsiminde petrol gereksinimini karşılamak için Zivkoviç ve birçok başka belediye başkanı AB’nin desteğinde bir “Demokrasi İçin Enerji” programı geliştirdi. Zivkoviç bu program için “Eğer güçlü ve gururlu olmakla 10.000 çocuğun okullarına devam edebilmesini sağlamak için yalvarmak arasında bir seçim yapma yetkim olsa, insanların ne dediğine bakmaksızın yalvarmaya hazırım” ifadelerini kullandı. Hükümet bu programı engellemeye çalıştı; bunun üzerine Zivkoviç oturma eylemleri düzenledi.


2000 yılında Yugoslav Federal Meclisi’nde milletvekili olan Zivkoviç, iki kez Federal İçişleri Bakanlığı görevi yaptı. Söz konusu görevde 2003 yılının Şubat ayına, Yugoslavya yerine Sırbistan-Karadağ kuruluncaya değin devam etti. Ayrıca, 2000 yılında Savunma ve Güvenlik Konseyi üyeliğine, 2002 yılındaysa BM Savaş Suçları Mahkemesi’yle İşbirliği Ulusal Konseyi üyeliğine seçildi. 2002 yılında Zivkoviç aynı zamanda Terörle Mücadele Konseyi’ne de başkanlık yapıyordu.


Cinciç’in ölümünün ardından Demokratik Parti onu yeni Başbakan adayı olarak gösterdi. Sırbistan Meclisi’nce 18 Mart 2003’te bu göreve getirildi. Zivkoviç ülkedeki tüm partilerden siyasi istikrarın yeniden sağlanması ve reformlar için çaba harcamalarını istedi. Yaptığı konuşmada “Dışişleri konusundaki kısa erimli amaçlarımız Avrupa Konseyi ve Barış İçin Ortaklık Programı üyeliği ile birlikte AB’ye üyelik müzakerelerine başlamaktır” diyen Zivkoviç, ancak Birlik’le daha yakın ilişkiler içine girerek Sırbistan’ın eski gücüne kavuşabileceğinin altını çizdi.


Zivkoviç evli ve iki çocuk babasıdır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:06
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/111.jpg


Vladimir İliç Ulyanov, 22 Nisan 1870'te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisidir.Ağabeyi Aleksandr'ın çara karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887'de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi ve üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yeraldığı için üniversiteden atıldı.

1891'de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni dışarıdan bitirdi. 1895'te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg'a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu.Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya'ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi; orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart'ında Minsk'te toplanan bir kongreyle kuruldu.

1900'de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre'ye yerleşti. Aralık 1900'de yayımlanmaya başlayan İskra gazetesindeki bir makalesinde ilk kez 'Lenin' takma adını kullandı. RSDİP'nin 1903'te ikinci kongresinde, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci-demokratik diktatörlük konularında ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, Merkez komite ve İskra yazıkurulunda çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik(çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik(azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.

1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907'de yeniden Avrupa'daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra kendi hükümetlerine destek olma politikasının sosyal-şoven bir politika olduğunu ileri sürerek, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi'nden sonra Petrograd'a döndü. Nisan Tezleri'yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya'ya kaçmak zorunda kaldı. Burada yazdığı Devlet ve Devrim adlı eseriyle proletaryanın iktidarı burjuva devlet mekanizmasını parçalayarak alması gerektiğini belirtti.

1917 Ekim'inde gizlice Petrograd'a döndü. 7 Kasım 1917'de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917'de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924'te Gorki kentinde öldü.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:06
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1511.jpg

Burgen Berthold Friedrich Brecht, 1898 Augsburg’da bir kağıt fabrikası müdürünün oğlu olarak dünyaya geldi. Brecht, Koniglisches Realgymnasium'a gitti, ilk şiirleri 1914'te yayınlandı; edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın, Münih'te Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı. 1918'de askere alındı, gezici askeri hastanede çalıştı; 1918'de Bavyera'daki Baal'i yazdı. 1919 yılında itibaren siyasetle uğraşmaya başlayan Berthold Brecht, Münih'te Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'ye girdi. Bu dönemde Augsburger Volkwille'ye tiyatro eleştirileri yazdı; tıp öğrenimini bırakarak, Müncher Kammerspiele'ye girdi; ikinci oyunu olan Trommeln in der Nacht (1918-20, Gecede Trampetler) burada sahnelendi ve Kleist Ödülü'nü kazandı. Münih sanat çevresine katıldı, Bavyera halk güldürüsünün temsilcisi olan Karl Valentin'le dostluk kurdu.

1924'te Berlin'e geçti, Deutsches Theatre'da Max Reinhardt'ın yanında yönetmenlik yaptı; 1924'te Marlowe'dan serbest bir uyarlama olan Leben Eduards des Zweiten vom England'ı (İngiliz Kralı II. Edward'ın Yaşamı) sahnelendi; Haşek'in Aslan Asker Şvayk'ını uyarlaması için Erwin Piscator'a yardım etti (1923); epik tiyatro üstüne görüşlerinin etkisi altında kaldığı Piscator'la işbirliği sonucunda Mann ist Mann'ı (1927, Adam Adamdır) yazdı. Eşi, oyuncu Maianne Üç Kuruşluk Opera'dan bir manzara; Tara Hugo ve Tom Hollander, Brecht'in Donmar Tiyatrosunda sahnelenen Üç Kuruşluk Opera'sındaki sahneleri Zoff'tan ayrıldıktan bir yıl sonra, ömür boyu birlikte çalışacakları Helena Weigel'la evlendi; yakın işbirliği yapacakları besteci Kurt Weill'la tanıştı; Die Dreigroschenoper (1928, Üç Kuruşluk Opera) adlı ilk epik operası, bu işbirliğinin verimli ürünü oldu.


NAZİ İKTİDARI VE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILIŞ


Naziler'in yönetime geçmesiyle birlikte, Brecht'in oyunlarını sahneleme imkanı da kalktı; 1933'te Reichstag yangınından bir gün sonra Prag Üzerinden Viyana'ya kaçtı; Die sieben Todsünden der Kleinbürger (1933, Küçük Burjuvanın Yedi Günahı) oyununun Paris'te oynanışından sonra, Kurt Weill'la işbirliği sona erdi. 1933 yılı sonunda Danimarka'ya geçti; 1933'te Üç Kuruşluk Opera'ya dayanan Der Dreigroschennovel (Üç Kuruşluk Roman) Hollanda'da yayınlandı; 1935'te Nazi Yönetimince Alman vatandaşlığından çıkarıldı; o yıl New York'ta sahnelenen, Gorki'nin aynı adlı romanına dayanarak yazdığı Die mutter (Ana) adlı oyununu izlemek üzere ABD'ye gitti.

Nazi yönetimine karşı etkinlikler arasında, Moskova'da yayınlanan Des Wort (Söz) adlı derginin yabancı ülke editörü oldu; bu yıllarda Nazi yönetimini hedef alan Furcht und Elend des Dritten Reiches (1935/38, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti) gibi oyunlar ile 1938'de uranyum atomunun ilk kez parçalanması üzerine bilim adamının sorumluluğunu işleyen Leben des Galilei(1938/39, Galile'in Yaşamı) adlı oyunu yazdı. 1939'da Hitler'in Danimarka'ya girmesi üzerine İsveç'e, 1940'da da Finlandiya'ya geçti; 1941'de Helsinki Birleşik Devletler Konsolosluğu'ndan vize alarak Sovyetler Birliği üzerinden ABD'ye (Santa Monica) gitti.

Hollywood için senaryolar yazarak geçimini sağlamaya çalıştıysa da, ancak bir senaryosu filme alındı ( Hangman Also Dies, 1942, Cellat da Ölür); burada müzikçi H. Eisler ve Paul Dessau'la yönetmen Piscator ve yazar Heinrich Mann'la buluştu; Charles Kaughton'la ve Joseph Losey'le birlikte Galile'nin Yaşamı'nı yeniden düzenleyerek İngilizceye çevirdi ve sahneye koydu (1947), Charlie Chaplin'le ve kendi düşüncelerinin bir savunucusu olan yazar Eric Bentley'le dostluk kurdu; 1947'de Komünist Parti'siyle ilişkileri konusunda Amerikanca Olmayan Etkinlikler Kurulu karşısına çıktı, Hanns Eisler'in kendisinin 1930'da partiye girmiş olduğu yolundaki ifadesini yalanladı ve Kurul'un sorularını yanıtlamadı; ertesi hafta, Gelileo'nun New York temsilini beklemeden İsviçre'ye kaçtı. 2. Dünya Savaşı sırasında Brecht'in üç oyununu sahnelemiş olan Zürich Shauspielhaus kendisine yardımcı oldu ve burada kendi Antigone (1948) uyarlamasını sahneledi, Augsburg günlerinden dostu sahne

Bertolt Brecht'in Cronet Tiyatrosundaki, Galileo oyunundan bir manzara - Charles Laughton, Galileo rolünde, yardımcısı Eda Reisse Merin tarafından hizmet edilirken tasarımcısı Caspar Neher'le birlikte çalışmalar yaptı.

1948'de Doğu Almanya'dan gelen öneri üzerine Doğu Berlin'e geçti, orada karısı Helena Weigel'le birlikte Berliner Ensemble'ı kurdu (1949); topluluk, 12 Kasım'da Herr Puntila und sein Knecht Matti (Bay Puntila ile Uşağı Matti) oyunuyla sanat yaşamına girdi. Berliner Ensemble'ın dramaturg ve yönetmeni olarak görev alan Brecht, Berliner Ensemble'ı "epik tiyatro okulu" ve dünyanın en iyi tiyatrolarından biri yaptı; peş peşe sahnelediği oyunlarıyla, Berliner Ensemble, epik tiyatro pratiği ve estetiğinin merkezi oldu. 1950'de gezi özgürlüğüne kavuşabilmek için karısıyla birlikte Avusturya vatandaşlığına Geçen Brecht, 1953'te PEN Kulüp Başkanı oldu; Die Tage der Commune'den (1949, Komün Günleri) sonra oyun yazmayı bıraktı; 1939'da yazmış olduğu Paul Dessau'nun müziklerini yaptığı Das Verhör des Lukullus (Lukullus Duruşması) adlı operası Berlin Devlet Operası'nda bir temsil yaptıktan sonra kaldırıldı; 1951'de Doğu Alman Devlet Ödülü'nü aldı; 1953'teki komünizm karşıtı ayaklanma üzerine hükümete uyarıcı bir mektup yazdı; 1954'te, Berliner Ensemble, Schiffbauerdamm'daki kendi yerine yerleşti; açılış oyunu, Der Kaukasische Kreidekreis (1943/45, Kafkas Tebeşir Dairesi)

Juliet Stevenson, Kafkas Tebeşir Çemberi'nde çocuğu tutarken; Simon McBurney, Kafkas Tebeşir Çemberi oyunundaki repliğini konuşurken Juliet Stevenson, çocuğu tutuyor. Royal National Tiyatrosu

, basında yer almadı; 1955'te Moskova'ya giderek (Üç Kuruşluk Opera dışında hiçbir oyunu Sovyetler Birliği'nde sahnelenmemiş olduğu halde) Stalin Ödülü'nü ve Paris uluslar arası Tiyatro Şenliği'nde (Berliner Ensemble'la) !. Ödülü'nü aldı. Kendi tiyatrosunda (Farquhar, Hauptmann, Lenz ve Shakespeare'den) oyunlar koymayı sürdürdü; 1956'da kalp yetmezliğinden yaşamını yitirdi.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:06
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2398.jpg

1898 yılında, İspanya'nın Granada bölgesindeki Fuente Vaqueros kentinde doğan İspanyol şair Lorca, yüzyılının en büyük iki İspanyol şairinden biri olarak kabul edilir. 1928'de yazdığı Romancero gitano (Çingene Balada) ile ün kazanan Lorca, Salvador Dali ile birlikte İspanya'nın çağdaşlaşması için çalışan sanat adamlarından birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.


Şiirde, politikada ve ahlak anlayışında modernliğin savunucusu olan Lorca, eşcinsel tercihi nedeniyle Katolik Kilisesi ile arasının açılmasına neden olur. 1918'de, burjuva sınıfını, yeryüzünü şiirle doldurmuş olan İsa'yı katletmekle suçlayan Lorca, geçtiğimiz günlerde gelmiş geçmiş en başarılı edebiyat eseri seçilen Cervantes'in Don Quixote (Don Kişot)'u bir İsa figürü olarak ele alanlara katılır. Şair kavramını acılar çekmesi gereken bir kimse ile özdeşleştiren Lorca, Hz. İsa'nın hem katledilişini kınar, hem de kanının akması gerektiğini ifade eder.


"New York'ta Bir Şair" adlı eserinde Manhattan'ı, cesede doymayan bir mezbahaya benzeten Lorca, "hayvanların can çekişenler için öldürülüşünü" kaleme alarak kafasındaki batı anlayışına yönelik eleştirel yaklaşımlarını göz önüne serer. Deli lakaplı Salvador Dali ile birlikte vücuduna saplanan oklar ile tasvir edilen Katolik Ermişi Aziz Sebastian'ı Aziz Yansızlık olarak yapıtlarında tasvir ederler. Aslında apolitik bir sanatçı olarak dostlarınca nitelenen ve herhangi bir görüşe organik bağlarla bağlanmayan Lorca, yazdığı "Yerma" ve "Bernarda Alba'nın Evi" isimli oyunlarda ise Katolik Kilisesi ve yükselen Nazizm ve milliyetçilik akımlarına karşı olan tutumunu yansıttı. Giyim kuşamında ve evinin dekorasyonunda ölüm ile özdeşleştirdiği beyaz rengi tercih eden şair, burjuva tarzı zevkler ve milliyetçilik ile çatışan çalışmalar yapmakta ve Franco'cuları masumiyeti katletmekle suçluyordu.


Şiirlerinin yanısıra yazdığı ve sahnelediği oyunlarla da ünlenen Lorca, eserlerinde hastalık hastalığını ve ölümü üzerine senaryolarını Kanlı Düğün (Blood Wedding, 1935), Yerma (1937) ve şiirlerinde başarı ile yansıtmış, ölüm-yaşam, verimlilik-kısırlık gibi tezatlar arasında inişli çıkışlı bir çizgiyi başarı ile yakalamıştır.


19 Ağustos 1936'da doğduğu yörede Franco'nun adamları tarafından öldürülen Lorca, uluslararası camiada ve özellikle bir dönem yaşadığı Arjantin'de oldukça yoğunlaşan bir yas ve tepki ile alanında idolleşmiş olan saygın ve marjinal bir edebiyat adamı olarak hatırlanmaktadır

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:09
Hilary Erhard Duff, çok güzel yaa...Hilary Duff Biyografi


1987 doğumlu Hilary Erhard Duff, sanat hayatına 6 yaşındayken kardeşi Haylie Katherine Duff ile birlikte “The Nut*****er Suite” balesinde yer alarak başladı. Aktrisliği sürdürme kararı alan Duff, ailesiyle birlikte Kalifornya’ya gelerek burada “True Women”(1997) ve “Playing By Heart”(199http://www.forumturkiye.com/images/smilies/icon_cool.gif

Hilary Duff, NBC’nin “Daddio” dizisinin pilot çekimleri sırasındaki oyunculuğuyla birçok kişinin dikkatini çekerken, “Lizzie McGuire” adlı çocuk dizisindeki performansıyla kendi yaşındaki çocukları peşinden sürüklemeyi başardı. Dizinin filmi “The Lizzie McGuire Movie”de de rol alan Duff, bu filmin başarısının ardından 2002 filmi “Human Nature” ile oyunculuğunu tazaledi. Aynı sene Disney’in “Cadet Kelly” filminde de rol alan genç oyuncu, ilk albümü “Santa Claus Lane”i de çıkartarak müzik piyasasına ilk adımını atmış oldu. Albümden çıkan single “Tell Me A Story” sanatçıya altın plak getirirken, 2003 filmi “Agent Cody Banks”de rol alan Duff, böylece en ciddi sinema projesini gerçekleştirmiş oldu.

2003’deki “Cheaper By Dozen” filminin yanısıra, 2. albümü “Metamorphosis” ile sevenleriyle buluşan Hilary Duff, bu albümle Amerika listelerinde 1 numara olmayı başardı. Albümden çıkan single “So Yesterday” Amerika listelerinde 1 numara olurken, parçanın klibi MTV’de kendine sıkça yer buldu.

2004 yılında romantik komedi filmi “A Cinderella Story”de rol alan Hilary Duff, aynı sene rol aldığı “Raise Your Voice” ile eleştirmenlerin negatif yorumlarıyla karşılaştı. 3. albümü “Hilary Duff” ile müzik piyasasına geri dönen sanatçı, bu albümle Amerika listelerinde 2 numara olurken, albüm sanatçıya platin plak kazandırdı.



2005 senesindeki devam filmi “Cheaper By Dozen II” dan sonra, “The Perfect Man” ile beyaz perdede gözüken Hilary Duff, aynı sene 4. albümü “Most Wanted” ile derleme bir albüme imza attı. Albüm, Amerika listelerinde iki hafta boyunca 1 numarada kalırken, sanatçı 2006 senesinde “Material Girls” filminde kardeşi Haylie Duff ile birlikte rol aldı.

2007 senesinde animasyon filmi “Foodfight!”a sesiyle katılacak Hilary Duff, aynı zamanda “Brand Hauser: Stuff Happens” filminde John Cusack ile birlikte perdelere yanısyacak. Yeni albümünü 2007 Şubat ayında piyasaya süreceğini belirten Duff, albümden çıkan ilk single “Play With Fire”dan sonra verdiği demeçlerde, albümün sound’unda elektronik altyapılar olacağını belirtiyor.

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-154.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-154.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-153.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-153.jpg)


http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-151.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-151.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-150.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-150.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-149.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-149.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-148.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-148.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-147.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-147.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-146.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-146.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-145.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-145.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-144.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-144.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-143.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-143.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-142.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-142.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-141.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-141.jpg)






http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-135.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-135.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-134.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-134.jpg)


http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-132.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-132.jpg)


http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-130.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-130.jpg)



http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-127.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-127.jpg)



http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-124.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-124.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-123.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-123.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-122.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-122.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-121.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-121.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-120.jpg (http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-120.jpg)

http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 800 x 600 ] 64% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
(http://i130.photobucket.com/albums/p249/react0rhh/hilary/hillary-duff-119.jpg)

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:09
Asıl adı James Eugene Carrey olan ünlü aktör, 17 Haziran 1962’de Kanada-Toronto’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının işten atılmasıyla parasal yönden iyice kötüye giden durumu düzeltmek ve eğitimini devam ettirebilmek için bir fabrikada güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başladı. Okuldaki başarısızlığından dolayı, liseden ayrıldı fakat okul yıllarında kendine özgü komedyen kişiliğini ve yeteneklerini keşfettikten sonra, 15 yaşından itibaren Kanada’nın gece kulüplerinde stand-up show’lara başladı. Yüzünün ve vücudunun esnekliğini kullanarak seyircileri saatlerce güldürmeyi başarabiliyordu.

Gece kulüplerindeki başarısını Hollywood’a taşımak isteyen Carrey, 1982’de, NBC-TV'nin dizisi "The Duck Factory" de rol almayı başardı ve bu başarısını 13 dizi sonuna kadar devam ettirdi. İlk olarak bir vampir-komedi olan "Once Bitten" da rol alan başarılı komedyen, "Peggy Sue Got Married" filmi ile yavaş yavaş zirve basamaklarını çıkmaya başladı. Clint Eastwood’un oynadığı "The Dead Pool" filminde de sorunlu bir rock yıldızını canlandıran aktör, ardından 1989 yılında Geena Davis ile birlikte rol aldığı "Earth Girls are Easy" filmiyle en büyük başlangıcını yaptı.

1991 yılında ilk özel şovunu yapan Carrey, Fox Broadcasting Co. tarafından gerçekleştirilen "Doing Time On Maple Drive" adlı haftalık dizide oynadı. 1994 yılında oynadığı "Ace Ventura: Pet Detective" (Sakar Dedektif) onun ilk sinema başrolüydü ve budala dedektif rolüyle şöhrete kavuştu. Ardından başarılı sanatçıyı dünya çapında bir star haline getiren ve dünya seyircilerinin beğenisini kazandıran "The Masc" (Maske) filminde oynadı. Daha sonra 1996’da "Cable Guy" filmiyle seyircilerin karşına geçen Carrey, sadece bir komedyen olmadığını aynı zamanda diğer rollerdeki oyunculuğunun gücünü de gösterdi.

Komedi filmleriyle artık o tüm dünyanın beğenisini kazanmıştı ve bu başarısı ona bir çok ödül getirdi. "Dumb and Dumber" daki oyunculuğu sayesinde 'Yılın NATO / SheWest Komedi Yıldız'ı seçildi. MTV'nin düzenlediği ödül töreninde "Ace Ventura: Pet Detective" filmiyle "En İyi Erkek Performansı" ve "En İyi Komedi Oyuncusu Performansı" dallarında ödül sahibi oldu. "The Mask" filmi ile de Altın Küre Ödülü’ne aday gösterildi. Hayran kitlesi giderek artan başarılı komedyen "The Truman Show" ile seyircilerin karşısına bambaşka bir kimlikle çıkmakla birlikte eleştirmenler gözünde de oyunculuğunu kanıtladı. Ayrıca "Liar Liar" (Yalancı Yalancı) filmindeki performansıyla 1997’de düzenlenen MTV Film Ödülleri’nde "En İyi Komedi Oyuncusu Performansı" dalında ödülün sahibi oldu.

Los Angeles'a ilk geldiğinde tanıştığı garson Melissa Womer'den 1994 yılında boşanan aktör, ardından "Dumb and Dumber" filminin aktris'ti Lauren Holly'le evlendi fakat bu ilişki de uzun sürmedi ve 1998 yılında boşandılar.

"Man On The Moon" filminde geçmişte komedi dalında ün yapmış olan Andy Kaufman'ı canlandırdı. 2000 yılının sonuna doğru ise "Me, Myself and Irene" (Ben, Kendim ve Sevgilim) filmiyle sinema severlerin karşısına çıkan Jim Carrey, daha sonra "Grinç" filminde de rol aldı. Son olarak başarılı aktör, 2001 yılında vizyona giren "The Majestic" filminde hırslı ve girişken bir Hollywood senaristi olan fakat daha sonra bir kaza sonucu hafızasını kaybeden Peter Appleton’ı canlandırdı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:10
http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 637 x 462 ] 80% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/747_1154019181_2714.jpg (http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/747_1154019181_2714.jpg)


Gitarist Brian May, Tim Staffel ile birlikte "1984" isimli okul grubunda birlikte çalıştılar. Daha sonra 1969 yılında başarısız bir single çıkardılar ve Roger Taylor'un da bulunduğu, müzik hayatı pek uzun sürmeyen "Smile" adlı toplulukta çaldılar. 1970 yılında topluluğun dağılması ile, Staffel yeni bir grup için kolları sıvadı. Bununla da kalmadı, Mercury'i, May'i, Taylor'i ve daha sonra ise John Deacon'u bir çatı altında toplayarak "Queen" adlı grubun ilk temellerini atmış oldu.

Queen ilk kurulduğu zamanlar grup elemanlarının tümü başka işlerle uğraşıyorlardı. Deacon öğretmenlik yapıyor, Taylor ve May staj ile ilgileniyorlardı. Freddy Mercury ise hem tasarım öğreniyor hem de market işletiyordu.

1972 yılında gruptan, yeni kurulmuş bir stüdyo olan "De Lane Lea Stüdyolar"ındaki aletleri test etmek için, bir stüdyo çalışması yapmaları istendi. Bu aynı zamanda Queen'in ilk referansı oluyordu. Çünkü o sırada orada bulunmakta olan iki mühendis grubu çalıştıkları firmaya tavsiye ettiler. Queen böylece ilk kontratını aynı yıl imzalamış oldu. 1973 yılında Larry Lurex adı altında aslında Queen üyelerinin doldurduğu ve 1960'ların iki hit şarkısının ("I Can Hear Music" ve "Going Back") yeni yorumlarını içeren bir albümün ardından birkaç hafta sonra Queen'in ilk başarısı "Keep Yourself Alive" adlı albümü ve single'i çıktı. Bu albümle İngiltere listelerine girememesine rağmen Queen Amerika listelerinde iyi bir çıkış yaptı.

1974 yılında İngiltere ilk beş ve Amerika ilk elliye giren Queen II ise nispeten daha başarılı idi. Bu albümden bir de single geldi "Seven Seas of Rhye". Aynı yılın sonlarına doğru 3. Albümleri "Sheer Heart Attack" "Killer Queen" hit parçası ile İngiltere listelerinde 3. lüğe, Amerika da ise ilk 20 ye yükseldi. Hemen ardından "Now I'm Here" adlı 45'lik geldi.

1975'in sonlarında daha önceki 3 albümünde yapımcısı olan Roy Baker ile "A Night at The Opera" albümünü doldurdular. Bu albümün başarısında kuşkusuz İngiltere'de zirveyi 9 hafta boyunca kaptırmayan "Bohemian Rhapsody" parçasının payı büyüktür. Bu parçanın video klibi ile Queen'in en büyük ticari atağı gerçekleşmiş oldu.

1976 yılındaki "A Day at The Races" de İngiltere'de zirveyi uzun bir süre meşgul etti. Bu albümün hit parçası ise "Somebody To Love" oldu. Daha sonra Mercury, May ve Taylor Ian Hunter'in "All American Alien Boy" albümü için de stüdyoya girdiler.

1977 yılında "We Are The Champions" adlı İngiltere listelerinde ilk 3 içinde gezinen hit şarkıyı da içeren "News of The World" ün başarısı ile, Queen'in şöhreti iyice arttı. Topluluk çalışmalarına hız kazandırarak 1978'de "Jazz", altı ay sonrada çift albümleri "Queen Live Killers" müzikseverler ile buluştu. 1980'de ise Almanya'da Reinhold Mach tarafından yayınlanan "The Game" piyasaya sürüldü. Topluluğun ilk büyük uluslararası başarısı olarak kabul edilen bu albüm Amerika listelerinde zirveye oynayan "Creazy Little Thing Called Love" ve "Another One Bites The Dust" single'larını da içeriyordu. Bu yılın sonunda Flash Gordon filminin müziğini de yazan Queen 1982'de grubun 4. toplama albümü olan ve İngiltere listelerinde 6 yıl gibi rekor bir süre kalan "Greatest Hits"i müzikseverlerin beğenisine sundu. Video kliplerinin toplandığı "Greatest Flix" in satışı da olağan üstüydü. Bu arada Taylor ilk solo albümü olan "Fun in Space" (1981) i de çıkarmıştı. Daha sonra listeleri alt üst eden single "Under Pressure" için David Bowie ile stüdyoya girildi. 1982 yılındaki bir diğer albüm "Hot Space" in satışları ise her yeni Queen albümünün listelerde ulaşmayı garantilediği ilk beşe girmesine rağmen diğer başarılar yanında sönük kaldı. 1983'de grupta çok önemli çalışmalar olmazken Brian May "Star Fleet" isimli solo çalışmasına ağırlık verdi. Ancak bu albüm de 1984'de çıkan ve İngiltere listelerinde yaklaşık iki yıl kalmayı başaran aynızamanda "Radio Gaga" ve "I Want To Break Free" yi de içeren "The Works" ün başarısı karşısında bekleneni veremedi. Aynı yılın sonlarında ise Freddy Mercury Metropolis filminin müziği için tekrar kayıt stüdyolarına döndü. Topluluğun "Thank God It Is Christmas" için yeniden bir ayara gelmesine rağmen bu birliktelik uzun sürmedi ve 1985'de Mercury'nin "I Was Born To Love You" isimli parçasını da içeren ilk solo çalışması olan "Mr. Bad Guy" geldi. Bu yılın sonunda grubun eski şarkılarını içeren 14 albümlük bir set piyasaya sürüldü. 1986'da ise grubun dağıldığını düşünenlere "A Kind Of Magic" albümü ile cevap veren topluluk daha sonra büyük bir turneye çıkarak, konser görüntü ve kayıtlarını "Live Magic" adı altında topladılar. Bu turnede daha çok son albümleri "A Kind Of Magic" ön plandaydı.

1987 yılında Queen elemanları bireysel çalışmalara daha çok önem veren bir tavır içerisine girdiler. Grubun demir başlarından Mercury ve Taylor gerçekten oldukça garip deneyimler yaşadılar. Taylor kendine "The Cross" adlı yeni bir grup kurdu ve tarzını da değiştirdi. Baterist ve vokalist olarak görmeye alıştığımız Taylor "The Cross"da ritim gitarist ve solist olarak dinleyicileri ile buluştu. Freddy ise Montserrad Caballe ile çıkardığı düet albümle sesinin tüm güzelliğini kullanıp oldukça beğeni topladı. Daha sonra bu "Barcelona" adlı single albüm halini aldı ve İngiltere listelerinde Top 10'a girme başarısı gösterdi.

1989 yılında uzun beklenti sona erdi ve Queen hayranlarının yüzü yeniden güldü; Queen yeniden toplandı ve yoğun bir çalışmanın ardından "The Miracle" adlı albüm piyasaya sürüldü. Hem grubun uzun çalışmalarının hem de hayranların uzun bekleyişlerinin bir tesellisi gibiydi bu albüm. Büyük bir başarıyla İngiltere listelerine 1. sıradan giriş yaptı ve uzun bir süre bu yeri korudu.

Daha sonraları grubun üzerinde kara bulutlar dolanmaya başladı. Topluluğa yakın çevrelerde Queen'in beyni Mercury'nin oldukça tehlikeli bir virüs olan HIV virüsünü kapmış olduğu iddiası belirdi. Sonraları bu dedikodular güçlendi ve sonunda Freddy'nin o zamanlar yeni duyulmaya başlayan bir hastalık olan AIDS'in kurbanlarından olduğu kesinlik kazandı. Önceleri ses çıkarmayan Mercury 1991 yılında hastalığını kabullenerek Kensington'daki evine çekildi.

Bu olay Quenn'in ve Freddy'nin milyonlarca hayranını yasa boğdu. 1992 yılında AIDS hastalarına yardım amaçlı verilen bir konser ile bu hastalık dünyaya çarpıcı bir şekilde tanıtılmış oldu.

1995 yılında Queen grubunun eksiksiz olarak çıkardığı son albüm "Made In Heaven" satışa sunuldu. Queen hayranları tarafından büyük ilgi ile karşılanan albüm Freddy'nin ilerlemiş hastalığına rağmen pes etmeyerek katıldığı pek çok kaydı da içeriyordu. Hastalığı ilerledikçe güçsüzleşen Mercury için o zamanlar gerçekten çok zordu. Şarkı sözlerini grubun diğer elemanları yazmaya başladılar. Mercury sadece stüdyo çalışmalarına katılabiliyordu. Daha sonra ise bir sonraki çalışma için güç toplamak üzere yeniden evine çekiliyordu.

Freddy Mercury eşi bulunmaz sesi ve besteleri ile dünya Rock tarihine hiç silinmeyecek bir imza atmıştır. Freddy müziğine her şeyini katan bir sanatçıydı ve onu o yapan da buydu. Şu anda Queen bizlerle birlikte olmayabilir ama yaptıkları müzik ebediyen bizimle yaşayacak.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:10
http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 640 x 427 ] 80% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://img297.imageshack.us/img297/6593/bonjovihaveaniceday2qr6op3.jpg (http://img297.imageshack.us/img297/6593/bonjovihaveaniceday2qr6op3.jpg)


Yaklaşık 17 yıl önce New Jersey’de rock dünyasının tozunu atmaya aday 5 genç birbirlerini tanımadan çeşitli gruplarda bu amaca ulaşmaya çalışıyorlardı.
Grubun gelecekteki beyni Jon Bon Jovi, yazdığı sözlere besteler hazırlıyor ve bunları seslendiriyordu.
Bu arada çeşitli örnekler kaydedip bunları plak şirketlerine gönderiyordu.
Her seferinde değişik gruplarla yaptığı bu kayıtların içinde, 1982’de bir yaz gecesi kaydedilen "Runaway", Bon Jovi’ye plak şirketleriyle kontrat imzalamanın kapılarını açacaktı.
Detroit, Denver, Tampa, New York ve Minneapolis gibi kentlerin radyolarında hit olan "Runaway", tanınmamış Jon Bon Jovi’nin biraz hareketlenmesini de sağlamıştı.
Hemen bir bar grubu toparlayıp kısa süreli bir turneye çıktı.
Bu sıralarda grup,
davulda Franke And The Knockout’tan Tico Torres,
gitarda ve basta Message’dan sırasıyla Richie Sambora ve Alec John Such ve klavyede Jovi’nin uzun süre birlikte çalıştığı David Bryan ile bir EP doldurdu. Uzun bir ısınma evresinden sonra topluluk bu kadroyla yoluna devam etme kararı aldı.
Hemen ardından da 1983 Temmuz’unda Polygram, gruba kontrat için şartları bildiren bir cevap yolladı.

Yaz sonunda, Madison Square Garden’da ZZ Top’un ön grubu olarak sahneye çıktılar.
Bu olay onlar için büyük bir başarıydı. Henüz bir şirketle imza söz konusu değildi.
Menajerlik işlerini, Jovi’un uzun süreli ve yakın arkadaşı Lance Quinn’e verdiler.
Quinn, daha önce Lita Ford ve Talking Heads gibi grup ve santçılarla çalışmış, deneyimli biriydi.
1983 Eylül’ünde topluluk, Doğu kentlerinde Amerika’yı baştan başa turladı.
Böylece canlı gösteri deneyimleri de artıyordu. Grubun ilk albümü, "Bon Jovi" adıyla, 1984 Ocak’ında çıktı.
"Runaway" ve "She Don’t Know Me" bir anda radyoların gözde parçalarından oluverdi.
Listelerde ise İlk 40’a girme başarısını gösterdi. Daha sonra "Amerika’nın En Çok Çalışan Grubu" ünvanı ile bir bar turnesine çıktılar.
Turnenin sonunda Scorpions’un ön grubu oldular.
Yaz sonu ilk altın plaklarını aldılar. Alır almaz da, Scorpions ve Whitesnake’in ortak turnesi Super Rock Tour’un konuk grubu olarak Japonya’ya gittiler.
Kış başlarken, İngiltere ve Avrupa’ya Kiss’in ön grubu olarak ayak bastılar.
Yılın sonunda, albümleri Billboard listesinde 43’üncüydü.
Creem dergisinin ilk 10’unda yer alan grubun "Bon Jovi" isimli bu ilk albümü, Kerrang tarafından "Yılın En İyi Yeni Albümü" seçildi.
Topluluk Japonya’da ise "Yılın Grubu" ödülünü aldı. 1985 Nisan’ında ikinci albümleri "7800 Fahrenheit" geldi.
Albümden üç parça birden ilk 100’e girmişti.
Listelerde bir yıldan fazla tutunmayı başaran bu albümle grup, kısa bir süre içinde, bir altın plak daha kazandı.
Bon Jovi’nin başarısının arkasındaki temel etken, durmaksızın süren turneleriydi.
Japonya, Kanada, Avrupa ve Amerika’da iki yılı biraz aşan bir süre içinde 450’den fazla konser vermişlerdi.
1986’nın Ocak’ında üçüncü albümlerinin çalışmalarına başlayan gruptan Jon ve Richie, Richie’nin annesinin evinde 30’dan fazla parça yaptılar.
Çalışmaları hızlandıran bu gelişme sonrasında, yapımcılığını, Loverboy’un da yapımcısı olan Bruce Fairbaim’in üstlendiği "Slippery When Wet" albümü, Kanada’da dokuz haftada dolduruldu ve 16 Ağustos 1986’da piyasaya çıktı.
Ancak topluluk, bir ay önce "Dünya’nın En çok Çalışan Grubu" ünvanıyla turne için yollara düşmüştü bile...
Önce Kanada’da Judas Priest’in ön grubu olarak sahne aldılar. Ardından Japonya ve Avrupa’da tek başlarına çaldılar.
Monsters of Rock festivali kapsamında Almanya’ya gittiler.
Eylül’de Amerika’ya dönerek, albümden kazandıkları altın ve platin plak ödüllerini aldılar. Ekim’in ilk haftasında, Amerika’da albüm 1 numaraydı ve 8 hafta orada kaldı.
Albüm’ün ilk 45’liği "You Give Love A Bad Name" bir numaraya yükseldi, ardından "Living On A Prayer" bir numara oldu ve dört hafta orada kaldı...
Juke Box Association of America tarafından, "Yılın Şarkısı" ve "Yılın En Çok Çalınan Parçası" ödüllerini aldı. "Wanted Dead or Alive", MTV’nin ilk 10 sıralamasına girdi ve uzun süre bir numarada kaldı.
1987 Nisan’ında, bir önceki albümleri "7800 Fahrenheit" platin plak ödülü aldı. "Slippery When Wet", sadece Amerika’da 5 ayda 5 milyon sattı.
1987 yılında bir başka Amerika turnesine çıkan topluluk, 135 kapalı gişe konserde 2 milyon kişiye çaldı. Birçok ünlü grup ve elemanları ile, konserlerde birlikte gösteriler yaptılar. Journey, Van Halen, Kiss, Cheap Trick, Def Leppard, Little Steven, Ted Nugent ve Mötley Crüe bunlardan bazılarıydı.
Yine 1987 Ağustos’unda İngiltere’de Monsters of Rock festivaline as grup olarak çıktılar. Ağustos sonunda, çıkışının birinci yılında, "Slippery When Wet", sekizinci platin plağını da aldı.
Turne ise Avustralya’da devam etti. Grup burada da bir numara idi ve beş platin plak almıştı. Buradan Japonya’ya geçtiler, Budokan’da beş gece kapalıgişe çaldılar.
Turne, 1987’nin Ekim ayında, Hawai’de son buldu. Grup hiç zaman kaybetmeden Amerika’ya döndü. 30 parçalık yeni repertuarlarından seçtikleri 11 parça ile dördüncü albümleri "New Jersey"i yaptılar.
1988 Eylül’ünde albüm tüm dünyada yayınlandı. Amerika’daki tanıtımı ise 18 Ağustos’ta uydu aracılığıyla gerçekleştirilen bir basın toplantısı ile yapıldı.
Bu albümün bir özelliği de, "Sovyet Melodia" ismi altında çıktığı Sovyetler Birliği’nde yayınlanan ilk Amerikan rock albümü olmasıydı.
Turnenin bitimi ile, albümün kaydı arasında sadece üç gün dinlenebilmişlerdi. Buna rağmen bir turneye daha çıktılar.
Artık herşeyin mekanikleşmeye başladığını düşünen grup elemanları bir süre dinlenerek kaybolmaya başladığına inandıkları eski duygusal yoğunluklarına tekrar ulaşmak istiyorlardı.
Turnenin sonunda, dokuz milyonluk satış yapan albümün başarısı ile topluluk köşesine çekildi. Bon Jovi ve Richie Sambora’nın solo çalışmalarının yayınlanması ile olmazsa olmaz "grup dağılıyor" dedikoduları yayılmaya başladı.
Ta ki son albümlerinden dört yıl sonra, 2 Kasım 1992’de beşinci albümleri "Keep the Faith" piyasaya çıkıncaya dek.
Albümden çıkan 45’likler "Keep the Faith" ve "Bed of Roses", listelerde hızla yükselmeye başladı. Albümün yanısıra "Keep the Faith: An Evening With Bon Jovi" adını taşıyan bir de video kaset de yayınlandı.
Topluluk 8 Şubat 1993’te son turnelerinden üç yıl sonra, yine kapalı gişe çaldıkları yeni dünya turnesine çıktı. Bir durağı da İstanbul, Türkiye olan bu turnede gidilecek yerlerin sayısı her zamankinden fazlaydı. ABD, Kanada, Avrupa, Japonya, Avustralya, Meksika, Güney Amerika, Uzak Doğu ve Güney Doğu Asya programlarında idi.
Bon Jovi unutulmaya başlayan ismini eski günlerdeki durumuna döndürmek istiyordu. Grup sonraki yıllarda, eski heyecan ve ilgiyi tekrar toplamak için bir dizi çalışma yaptı.
1994’te toplama albümleri "The Best of Bon Jovi: Cross Road", 1995’te ise, daha önce yayınlanmayan şarkılarla, "These Days" geldi.
Ancak tüm bunlara rağmen, topluluğun birlikte eskisi kadarçalışmadığı belliydi. Bunun bir sebebi de Jon Bon Jovi’nin sinema sektöründeki denemeleriydi.
1995’te Whoopi Goldberg ile birlikte "Moonlight and Valentino"da, 1996’da "The Leading Man"de, 1997’de ise 45 dakikalık bir film olan "Destination Anywhere"de başrol oynayan Jon Bon Jovi, 1998’e gelindiğinde beş film birden çekti: "Homegrown", "Little City", "No Looking Back(Long Time, Nothing New)", "Love Hurts" ve "Row Your Boat".
Şu sıralar müzik kayıtlarına yeniden başlayan Bon Jovi, beyazperde ve stüdyo çalışmalarını birarada yürütmek istiyor gibi...

Bon Jovi, yeni çıkan "Sex Sells" albümünün yanısıra "U-571" filmiyle de meşgul. On yılda beş albüm yapan, sonuncusu dışında toplam 35 milyonun üzerinde bir satış rakamına erişen, yeryüzünde basmadık toprak bırakmayan grubu ticari olarak etiketlendirmek yanlış olur.
Çünkü yapısı, yüzeysel değildir. Bon Jovi, kolay ve zevkle izlenen üst yapısının ardında, müziği alt yapıda geliştirir ve armonik oyunlarla süsler.
Bon Jovi’nin milyonlar satmasının, kalıcı olmasının ve aldığı sayısız platin plakların sırrı da burada saklıdır.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:11
Dünyayı sarsan Tatu grubu, Julia (Volkova Yulia Olegovna) ve Lena’dan (Katina Elena Sergeevna) oluşuyor. Lena 4 Ekim 1984, Julia ise 20 Şubat 1985 doğumlu. Moskova Üniversitesi’nde öğrenci olan bu genç kızlar, Neposedi adlı çocuk grubunda yetiştiler. Sonrasında Julia, müstehcen ve kışkırtıcı tavırları yüzünden gruptan çıkarıldı. Tatu grubu, şu anda kızların yapımcısı olan Ivan Shapovalov tarafından 2000 yılında kuruldu. Bir yıl önce başlayan çalışmalar oldukça ümit vericiydi. Eylül 2000’de Tatu’nun ilk singleı olan "I’ve Lost My Mind" ("Ya Soshla S Uma") radyolarda da sıkça çalınmaya başlandı ve radyo listelerine bir numaradan giriş yapma başarısını gösterdi. Bu radyolar arasında Russian Radio, Dinamite, Hit FM ve Europe Plus gibi önemli yayın kuruluşları da vardı.

"All The Things She Said" ise yöresel ve ulusal radyolarda 10.000’den fazla kez çalındı. 2000 yılının Ekim ayındagrubun ilk klibi MTV’de gösterime girdi ve bir hafta sonrasında en iyi 20 listesinde zirveye yerleşmeyi başardı. Grup, MTV Rusya listelerindede en iyi Rus şarkıları sıralamasında yine ilk sırada yer aldı. Klipleri hafta içerisinde 35 kez yani günde ortalama 5 defa gösterildi. 3 ay boyunca zirveden inmeyen klip, ulusal müzik kanalı MUZ-TV de de 3 hafta boyunca haftada 20 kez izleyiciye sunuldu.

Aralık ayında da mini Tatu albümü piyasaya çıktı. 200.000’inin korsan olduğu tahmin edilen toplam 250.000 albüm satan topluluk, 2001 yılının Mayıs’ında ikinci single çalışması olan "Not Gonna Get Us"ı çıkardı. Bu şarkı da, radyolarda ve MTV Rusya’da gösterilmeye başlanan klibiyle büyük ilgi gördü.

Tatu, başarısına başarı katarken, grup üyesi iki genç kızın da cinsel tercihleriyle ilgili tartışmalar gün geçtikçe büyüyordu. Ancak bu, grubun müzik piyasasına daha güçlü girmesi yönünde stratejik bir adımdı... Çünkü hem Julia’nın, hem de Lena’nın erkekarkadaşları olduğu biliniyordu. Tatu’nun imajında ve dolayısıyla bu önlenemez yükselişinde en önemli pay sahibi, yapımcıları Ivan Shapovalov oldu. Hatta bu iki genç kızın, Tatu adı altında birleşmeleri de onun fikriydi. Tatu, Rusça’da bayanlar için kullanılan ve "Bu" ve "O" anlamlarına gelen "Ta" ve "Tu" sözcüklerinin birleşmesinden meydana geldi. Anlamca çevirisi "Bu kız, o kızı seviyor!" şeklindeydi. Tatu’yu oluşturan Julia ve Lena, Rus prodüktörün seçmelerinde başarılı olarak şöhret kapısını aralamışlardı.

16 Mayıs 2001’de grup, Universal Müzik’in Rusya’daki şirketiyle bir anlaşma imzaladı. Bundan 5 gün sonra, Tatu’nun ilk albümü "200 KM/H In The Wrong Lane" Interscope Kayıt Şirketi etiketiyle piyasaya çıktı. İlk 2 ay içinde 2,5 milyon satış rakamına ulaşan çalışma, 2001 yılı boyunca büyük ilgi gördü ve başarısını ikiye katladı. Bu süre içinde satılan toplam albüm sayısı 4.8 milyona ulaştı. Ağustos ayında iki şarkılarının İngilizce versiyonunu kaydettiler ve dünya pazarına açılma yolunda önemli bir adım atmış oldular.

Eylül 2001’de "30 Minutes" radyolarda çalınmaya başladı. Bu çalışma da listelere bir numaradan girdi, yerel ve ulusal radyolarda 3500 kereden fazla çalındı. Aynı yıl "All The Things She Said" Rus MTV izleyenlerinin oylarıyla en iyi klip ödülüne layık görüldü. Aynı günlerde New York Metropolitan Opera’da bu klip, yine izleyicilerin oylarıyla en iyi Rus videosu seçildi.

Bir ay sonra Tatu şarkıları; Slovakya, Bulgaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nde çalınmaya başladı ve bu ülkelerde de listelere 1 numaradan girme başarısını gösterdi. Albümlerin tüm Doğu Avrupa’da satışa sunulması da 2001 yılının sonlarında gerçekleşti. Grup, bu yıl boyunca toplam 150 konser verdi.

2002 yılının Mart ayında yeniden düzenlenerek satışa sunulan "200 KM/H In The Wrong Lane", ilk haftasında 60.000 kopya satmış, bu rakam daha sonra 1 milyonu geçmişti. 11 şarkılık bu ilk albümleri, çok kısa sürede dünya çapında müthiş bir üne kavuşmalarını sağladı. Ancak yapımcıları Ivan Shapovalov’un ve onun yönlendirmesiyle sergiledikleri sıradışı davranışların bu ilgide payı büyüktü.

2003 Ağustos’unda İstanbul’un önde gelen konser komplekslerinden Parkorman’da görkemli bir konser veren grup, aynı yıl düzenlenen Eurovision şarkı yarışmasında temsilcimiz Sertab Erener’in en güçlü rakibi olarak gösterilse de Erener’e boyun eğmiş ve Rus müzikseverleri hayalkırıklığına uğratmıştı.


http://www.genckolik.net/forum/imagehosting/thum_45446468121b9cb394.jpg (http://www.genckolik.net/forum/imagehosting/thum_45446468121b9cb394.jpg)
http://www.muzikkutusu.com/fotogaleri/fotograflar/buyuk/tatu_12_b.jpg (http://www.muzikkutusu.com/fotogaleri/fotograflar/buyuk/tatu_12_b.jpg)
http://img169.imageshack.us/img169/8623/48109672ko4.jpg (http://img169.imageshack.us/img169/8623/48109672ko4.jpg)

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:12
Gerçek Adı: Jennifer Anne Garner
Doğum Yeri: Houston, Teksas, ABD
Doğum Tarihi: 17.04.1972

Boy : 1.75 m


Onu Ünlü Yapan Ne? Alias (2001) dizisindeki CIA ajanı Sydney Bristow rolü ile ünlendi

Ödüllerinden Bazıları:
2001: Golden Globe - Televizyon dizilerinde en başarılı kadın oyuncu (Drama), Alias


Eğitim:
- George Washington Lisesi, Charleston, West Virginia
- Dennison Üniversitesi, Granville, Ohio; Tiyatro Bölümü, 1996'da mezun oldu


Meraklısına...

Eski eşi Scott Foley ile "Felicity" (199O) filminin çekimlerinde tanışmışlardı.
People Dergisinde "2001'in Başarılı Yıldızları"ndan biri olmuştu.
Oyuncu olmaya çabalarken bir restorantta çalışıyordu
People Dergisinin dünyanın en güzel 50 insanı listesine girdi (2002)
2001'de MAXIM erkek dergisinin "En seksi kadın" oylamasında birinci seçilmişti.
Kod: Electra,Dare Devil ve Pearl Harbor dan gözünüz aşınadır..Alias ı bilenler ise ne sıkı tekmeleri olduğunu bilirler http://www.sensizliksokagi.org/style_emoticons/default/smile.gif güzelliği kadar fit de bir kız http://www.sensizliksokagi.org/style_emoticons/default/smile.gif önümüzdeki dönemde güzel projelerde görebiliriz..


http://www.film.gen.tr/resim//menuver20/starresim/jennifergarner/resim20.jpg (http://www.film.gen.tr/resim//menuver20/starresim/jennifergarner/resim20.jpg)



http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 667 x 700 ] 76% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://www.film.gen.tr/resim//menuver20/starresim/jennifergarner/resim12.jpg (http://www.film.gen.tr/resim//menuver20/starresim/jennifergarner/resim12.jpg)

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:14
http://www.sensizliksokagi.org/style_images/easter/img-resized.png Gerçek boyutundan [ 600 x 357 ] 85% oranında küçültüldü - Tam boy görmek için tıklayınız
http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/1152829614.jpg (http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/1152829614.jpg)


80'li yılların başlarında 'rüyalar ülkesi' Amerika'da sular kaynamaya çoktan başlamıştı... Amerika'nın gerçekte 'rüyalar ülkesi' olmadığını anlayan bir kaç asi adam artık bağıra bağıra isyan etmek istiyordu. Hiç bir estetik kaygı düşünmeyecek kadar sinirli ve ateşliydiler... Savaşlar olmuştu ve olacaktı da... İnsanlar ölüyordu ve öleceklerdi de... İnsanlığın başından itibaren rahatsızlık veren otorite ve güç insanları ezmişti ve ezmeye devam da edecekti... Tabi ki thrash ile bunları bağırıp çağırmaya ihtiyacı vardı insanların.

İşte tüm bunlardan rahatsız olan ve müzik yapmak için çıldıran gençler özellikle Amerika olmak üzere dünyanın her yerinde coşmaya başlamışlardı... Metallica, Slayer, Megadeth, Testament, Annihilator, Metal Church, Overkill, Sepultura gibi THRASH grupları zincirlerini kırıp seslerini duyurmayı başarabilmişlerdi. Tabii günümüze kadar hangi evrelerden geçip ne kadar dejenere oldukları anlaşılıyor.

Megadeth'ten önce, konumuzla direk ilgisi olan Metallica'yı da kısaca tanıyalım. (Ayrıntılı Metallica tanıtım yazısı çok yakında Müzik Kutusu'nda!) Metallica kurulduğunda gitaristleri James Hetfield ve "Panic" adlı gruptan ayrılıp gelen Dave Mustaine (lead) idi. Birçok beste ve konserden sonra Mustaine Metallica'dan kapı dışarı edildi. Yaklaşık bir sene sonra bass gitarist David Ellefson, gitarist Kerry King ve davulcu Lee Rausch ile Megadeth'i kurdu. (1983) Bir kaç konsere çıktıktan sonra, Kerry King, Slayer'a geri döndü. Lee Rausch da gruptan ayrıldı ve yerini Gar Samuelson aldı. Kerry King ayrılınca da yerine Chris Poland geldi. Ve nihayet 1984'te Capitol Records'la anlaştılar.

1985'te ilk albümlerini çıkardılar; "Killing Is My Business... And Business Is Good!" Tamamen amatör ruhla hazırlanmış ve müthiş hızlı ve keskin gitarların kullanıldığı albümde Mustaine piano da çaldı. Genelde gençlik, hızlı yaşam, ölüm, thrash ve siyaset hakkındaydı şarkı sözleri. Albüm fazla satmadı ve dolayısıyla çok kişiye tanıtamadılar kendilerini.

1986 yılında ''Peace Sells... But Who Is Buying?'' albümünü çıkardılar. Daha profesyonelce hazırladıkları bu albüm bir öncekine nazaran daha derli toplu, daha organize, ve daha oturmuştu. Değindikleri konular albümün adından da anlaşılacağı gibi barış ağırlıklı sözlerdi. Özgürlük ve biraz da karamsarlık. Bu albümle beraber grubun maskotu olan ''VIC the skull__ RATTLE HEAD'' tanınmaya başlamıştı.

Grubun davulcusu Samuelson ve gitaristi Poland gruptan çıktı. Yerlerini davulcu Chuck Behler ve gitarist Jeff Young aldı. (1987)

1988'de grup 3. albümü olan "So Far, So Good... So What?"ı piyasaya sürdü. Bu albümle iyice ünlenmeye başlayan Megadeth, gerek müziğiyle gerekse Mustain'in ustalıkla yazdığı şarkı sözleriyle ''taviz vermeyeceğiz'' mesajını veriyordu herkese. Aileler çocuklarının Megadeth dinlemesine izin vermiyordu artık ve bu Megadeth'in yavaş yavaş amacına ulaştığını gösteriyordu. Bu yeni albüm grup elemanlarının değişmesiyle diğerlerine nazaran daha farklı bir müzikal konseptteydi. Bu sefer yasalara, politikacılara, diktatörlere ve otoriteye karşı çıkmıştı şarkılarıyla. Ve Sex Pistols'un bir şarkısını coverladılar. ''Anarchy in UK''... Artık yaptıkları müziğin ve isyanın evrensel olduğunu göstermişlerdi herkese.

1989'da kadro yine boşalmıştı. Behler ve Young gruptan çıktı. Grup senenin sonlarına doğru davulcu Nick Menza'yı aldı bünyesine. Ve aynı sene içinde Mustaine zararlı ve yıkıcı araba kullanmaktan tutuklandı ve içeri atıldı.

1990'da grup Alice Cooper'ın "No More Mr. Nice Guy" şarkısını coverladı. Hala gitarist açığı olan grup gitar virtizü olan Marty Friedman'laanlaştı ve "Rust In Piece" çıkardılar piyasaya. Çok fazla ilgi gören albüm silinmesi imkansız hale gelen bir efsaneye imza atmış oldu. Tamamen değişik bir tarzdaydı albüm. Dakikalarca süren sololar, karmaşık davullar ve melodik ritmleri yine muhalif sözlerle yoğurmuşlardı. O sıralar olmuş olan Körfez Savaşından tutun uzaylılara kadar yayılmıştı işledikleri konular.

1991'de grup "Rusted Pieces" adlı ilk videosunu çıkardı. Daha sonra "Bill & Ted's Bogus Journey"e soundtrack (film müzikleri) olmak üzere "Go To Hell" şarkısını hazırladılar.

1992'de de Super Marıo Bros'a "Breakpoint" adlı şarkılarını verdiler ve bu, oyunun soundtracki oldu. Ve grup "Countdown to Extinction"ı piyasaya sürdü. Artık ününe ün katmış olan grup müzikalitesini iyice geliştirdi ama amatör ruhları yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Müziğinde artık teknolojinin son harikalarını da kullanmış olan grup yine tamamen farklı bir tarz denemişti. Genelde yine çok tutulan albüm bazı fanları tarafından hoş karşılanmamıştı. Yoksa grup paranın tadını aldı mı? diye endişeler doğmaya başlamıştı. Yine efsaneleşen bu albümün sözleri yine ABD'yi yere batırıp çıkarmıştı. Şarkılara çektikleri kliplerde politikacıları öldürüyor, askerleri aşağılıyor, silahları kırıyordu. Artık tabii çevrenin yok oluşuna da parmak basıyorlardı. Ve aynı sene "Exposure Of A Dream" adlı videoyu çıkardılar...

1993'e gelindiğinde grup The ^^Last Action Hero^^ adlı film için Angry Again adlı şarkıyı yaptı. Ve 99 Ways To Die adlı şarkısını da "The Beavis and Butthead Experience" için soundtrack olarak yaptı.

1994'te "Youthanasia" yı çıkaran grup artık o kadar piyasaya karışmıştı ki artık MTV'nin vazgeçilmez malzemelerinden biri olmuştu. Artık biz yaşlandık ve sorunlarla uğraşacak halimiz kalmadı mesajını verdi bu albüm ve fanlarını büyük bir hayalkırıklığına uğrattı.Daha sonra Black Sabbath'ın Paranoid adlı şarkısını bir Black Sabbath tribute albümü olan "Nativity in Black: A Tribute to Black Sabbath" coverladı.

1995 yılında daha önce çıkardıkları soundtrack şarkılarının bir nevi toplaması olan "Hidden Treasures"ı piyasaya sürdüler. Ve daha sonra ^^Evolver: The Making of Youthanasia^^ videosunu çıkardı grup.

1997 de "Cryptic Writings"le döndüler piyasaya. Müzikalitesinden hiç ödün vermemiş olan grup amacından ve fanlarından caymışa benziyordu. Artık yeni hayranlar kazanma çabası içindeydiler ve bahaneleri herzamanki gibi ''Biz değişik şeyler yapmayı seviyoruz'' şeklindeydi. Daha sonra Almost Honest adlı şarkıları "Mortal Kombat" için yeniden düzenlendi ve kullanıldı.

1998'de emektar davulcu Nick Menza'nın hastalığı yüzünden grup başka bir davulcu arayışına girdi ve Jimmy DeGrasso yeni davulcu olarak gruba dahil oldu. Fanlarına üst üste hayal kırıklığı yaşatan grup büyük bir süratle müzikal açıdan olmasa da sosyal açıdan dejenere oluyordu.

Ve 1999... Megadeth için bir dönüm noktası olan "Risk" albümünü çıkardılar. Kalitesini yansıtmaktan uzak olan bu albüm ile birlikte grubun adı Backstreet Boys'la anılmaya başlandı. Gerek müzikal açıdan gerekse sosyal yönüyle şaşırtıcı niteliğe sahip olan "Risk" albümü, gruba tamamen yeni bir hayran kitlesi kazandırdı. Tabii bir de basının sevgisini... Aynı sene bu albümden olan "Crush'em" şarkısını ''Universal Soldier 2 Soundtrack'' olarak yayınladılar.

2000'de Marty Friedman gruptan tek başına çalışmak üzere ayrıldı. Yerini "Savatage" ın gitaristi Al Pitrelli aldı. 10. albümlerini çıkarmak üzere çalışmaya başladıklarında Capitol Records'dan ayrıldılar ve Sanctuary Records ile anlaştılar. Daha sonra rahata ve paranın tadına iyice alışmış olan grup, düzmece bir toplama albüm hazırladı. (Capitol Punishment: The Megadeth Years)

2001 yılına gelindiğinde grup yeni gitaristiyle yeni bir albüm çıkardı. (The World Needs A hero!) Artık müzikalitesi iyice düşmüş Megadeth'in eski halinden eser kalmamıştı. Bu albüm eski hayranlarının yüreğine azıcık da olsa su serpti çünkü rock müziğine daha yakındı. Yaptıkları hatalardan üzgün olduklarını belirten grubun kurucu ve baş üyesi Dave Mustaine; "Risk" albümü için özür diledi hayranlarından ve aynı sene Türkiye'ye gelip Türk hayranlarına tamamen mükemmel bir müzik ziyafeti çekti...

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:14
http://img297.imageshack.us/img297/2987/deepurpleip9.jpg (http://img297.imageshack.us/img297/2987/deepurpleip9.jpg)


1968 yılında Searchers topluluğunun davulcusu Chris Curtis önderliğinde kurulan efsanevi Deep Purple, ilk aşamada tuşlu çalgılarda Jon Lord, bas gitarda Nick Simper ve gitarist Richard Hugh (Ritchie) Blackmore'dan kuruluydu.

İlk olarak Roundabout ismiyle tanındılar. Bir kaç gün içinde Curtis ayrıldı. Dave Curtis ve Bobby Woodman da isteneni veremeyince onların boşaltıkları yerler Rod Evans ve Ian Paice tarafından dolduruldu. Deep Purple adını aldılar ve kısa bir İskandinavya turundan sonra, topluluk ilk albümünü kaydetmeye koyuldu. "Shades Of Deep Purple" "Hey Joe" ve 45'likler listesinde zirveye oynayan "Hush" gibi meşhur parçaların yeniden sunumlarını barındırıyordu. Yabancı topraklarda ünleri daha hızlı yayılan grubun uzun turneleri sona erdiğinde kendi ülkelerinde tanıtıma devam ettiler. Tina Turner, Neil Diamond gibi isimlerle birlikte çalışmalar da yapan Deep Purple kendi belirlediği çizgiyi korumaya da özen gösterdi.

1969 temmuzunda, Evans ve Simper, Episode Six'ten gelen Ian Gillan ve Roger Glover ile yer değiştirdi. Klasik Deep Purple olarak akıllara kazınacak bu yeni kadro Lord'un yazdığı "Concerto For Group And Orchestra"yı Londra Fiarmoni Orkestrası ile kaydettiler. Ardından gelen ve "Speed King" ve "Child In Time" gibi parçaları içeren "Deep Purple In Rock" çalışması topluluğun ağır metal türünün vazgeçilmezleri arasında yer alacağını duyuruyordu. Gillan'ın güçlü sesi müziklerine yeni bir boyut kazandırmış oluyordu. Bu yeni kazanılmış şöhret Avrupa kıtasında "Black Night" ile iyice perçinlenecekti. "Strange Kind Of Woman" listelerde iyi bir noktaya gelen bir başka çalışma oluyordu. "Fireball" ve "Machine Head" ise zirveye adını yazdıran iki albüm oldu. Son saydığımızın içindeki parçalardan biri olan "Smoke On The Water" sert rock müziğin tarihine geçmiş bir çalışma olma başarısını gösterecekti... Albüm aynı zamanda topluluğun kendi kurduğu Purple Plakçılıktan çıkan ilk albüm oldu. Platin plak ödüllü "Made In Japan" canlı sunumlarıyla neler başarabileceklerini çok iyi ortaya koyuyordu.

Üyelerin kendi aralarında ise ipler son derece gergindi. "Who Do We Think We Are!" bu çok başarılı kadronun bitişinin habercisi olacaktı. Gillan ve Glover'ın ayrılışı, David Coverdale ve Glenn Hughes'in gelişiyle yeni özellikler kazanan topluluğa yine de epey pahalıya mal olacaktı. "Burn" ve "Stormbringer" İlk 10 listesinde başarılı oldular. Blackmore'un istediği bu değildi. Gidişattan memnun olmayan Blackmore 1975 mayısında Rainbow'u kurmak amacıyla Deep Purple'dan ayrıldı. Bir anlamda onu yetim bıraktı. Tommy Bolin Mor Topluluk'a "Come Taste The Band" albümünde eşlik etti. Ne var ki, farklı tarzlarının birlikte yürümesi mümkün değildi. Deep Purple üyeleri yol ayrımındalardı. Sonuç olarak her biri farklı bir yol izleyerek müzik yaşamlarına kendi oluşturdukları topluluklarda ya da başka müzisyenlere eşlik ederek devam ettiler. Madde bağımlısı Bolin ise bir kaç ay sonra uyuşturucudan öldü.

"En İyileri" albümleri, toplama çalışmalar, Deep Purple'a doyamayanları bir süre daha oyaladı. 1984 yılında Gillan, Lord, Blackmore, Glover ve Paice "Perfect Strangers" çalışmasını tamamladıklarında bir "yeniden birleşme" rüzgarı siyordu. İkinci bir deneme "The House Of Blue Light" ise Gillan ile Blackmore arasındaki bir tartışmadan dolayı başlar başlamaz bitiverdi. Rainbow eski üyesi Joe Turner, Gillan'ın boşalttığı yeri 1990 yılının Deep Purple'ı yeniden canlandıracak "Slaves And Masters" albümü sırasında doldurdu. Gillan 1993'te topluluğa yeniden katıldıysa da hemen ardından ayrılıverdi. Yolgeçen hanına dönen Deep Purple'ı, "babası" Blackmore, yine bıraktığında bu sefer yerini bir başka yetenekli isim Joe Satriani alıyordu.
1996'daki "Purpendicular"ı kaydeden kadro Steve Morse, Lord, Gillan, Glover ve Paice'den oluşuyordu. Şimdi ise Morlar, yapımcılarının peşi sıra çıkardıkları toplama albümlerle; "altın diskler", "binyılın seçmeleri", "özel bölümler" ile müzik severlerin karşısına çıkıyor...

Deep Purple, Led Zeppelin ve Black Sabbath gibi öncü topluluklardan önce ağır metal basit, kaba bir müzik türüydü. Bu topluluklarla birlikte ağır metal yeni, daha soylu bir kimlik kazandı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:14
http://img244.imageshack.us/img244/5592/darktranquillity03uw9.jpg (http://img244.imageshack.us/img244/5592/darktranquillity03uw9.jpg)


1989 yılının başlarında vokalist Anders Friden, gitarist Niklas Sundin, ritim gitarist Mikael Stanne, bas gitarist Martin Henriksson ve baterist Anders Jivarp bir araya gelip “Septic Broiler” adında bir thrash metal grubu kurdu. 1990 yılında “Enfeebled Earth” adlı bir demo kaset hazırladıkları sırada grup aninden fikir değiştirip demo çalışmasını bıraktı. Adını “Dark Tranquillity“ olarak değiştirdi ve death metale geçti.

1991 yılında grup ilk çalışmaları olan “Trail of Life Decayed”ı çıkardı. 1992’de ise “A Moonclad Reflection” adını verdikleri bir EP hazırlayıp bunu da çıkardı. Bu EP albüm 1500 sattı. Grubun müziği, her ne kadar death metal yapsalar da, 80’lerden gelen klasik thrash müziğinin öğeleriyle gitar harmonilerinin bir karışımı gibiydi.

1993 senesinde grup “Skydancer” albümünü hazırlayıp piyasaya sürdü. Bu albümde misafir sanatçı olarak Anna Kajsa Avehall vokalde gruba yardım etti. İki sene sonra yeni albüm “Of Chaos And Eternal Night” geldi. Albüm çıktıktan sonra Anders Friden gruptan ayrıldı ve Mikael Stanne vokalist rolünü üstlendi. Gitar boşluğunu da Friedrik Johansson’u gruplarına alarak kapattılar. Yeni kadroyla “The Gallery” albümünü yaptılar. Albüm beğeni topladı ve gruba büyük bir başarı kazandırdı.

Çıkışını sürdüren Dark Tranquillity 1996 senesinde yeni bir albüm için kolları sıvadı ve “The Mind’s I” isimli albümü yaptı. Bu albümde Andres Friden, Michael Nicklasson ve Sara Svensson misafir vokalist olarak yer aldı. Albüm özellikle güçlü vokal kadrosuyla gruba yine başarı getirdi. Üç senelik bir aradan sonra ise “Projector” isimli yeni albüm çıktı. Bu albümde grup tarzını biraz değiştirip sound’una elektronik müzikler kattı ve melodik death stilinden biraz uzaklaştı. Albüm, grubun hayranları tarafından biraz kuşkuyla karşılansa da yine istenilen başarıyı gösterdi ve dinleyenleri tatmin etti. Grup bu albümden yine bir kadro değişikliğine gitti. Johansson gruptan ayrıldı. Michael Nicklasson bas gitarist, Martin Brändström klavyeci olarak gruba katıldı. Martin Henriksson ise gitara geçti. Ve yepyeni kadroyla 2000’de “Haven” albümü çıktı. Bu albümde de grup elektronik öğeler kullanmaya ve klasik death metal tarzından uzaklaşmaya devam etti. Bu yeni albüm de rahat rahat hem basından hem dinleyenlerden geçer not aldı.

Bir sonraki albüm 2002 senesinde çıktı. Adı “Damage Done” olan bu albümde grup tam olarak köklü bir geri dönüş olmasa da eski müziklerini anımsatan bir tarz kullandı.

Grubun son çalışması ise 24 Mayıs 2004’te piyasaya çıkan “Exposures In Retrospect And Denial”. İlk dönemlerinde çıkardıkları demo ve EP parçalarının bulunduğu bu albümde grubun “Trail Of Life Decayed" (demo-1991) ve "A Moonclad Reflection" (EP-2002) gibi eski çalışmalarının yeni düzenlemeleri bulunuyor.

Dark tranquillity son olarak 2005 yılında Character isimli albümünü çıkardı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:15
http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/470_1153741103_8670.jpg (http://www.anatolianrock.com/images/sanatci_ve_grup_fotograflari/470_1153741103_8670.jpg)


U2’nun hikayesi; 1976 yılında Dublin’deki “Mount Temple School”da öğrenci olan 14 yaşındaki Larry Mullen, Jr’ın okulun panosuna grubu için müzisyenler aradığına dair duyuruyu asmasıyla başladı diyebiliriz. Aynı gün Mullen’in evinde toplanan 5 kişi; Mullen (bateri), Adam Clayton (bas), Bono Vox yani kısaca Bono (vokal) takma ismine sahip olan Paul Hewsen ve daha sonra The Edge takma adını alacak Dave Evans (gitar, piyano); birlikte Feedback adlı grubu oluşturdular. Dave’in erkek kardeşi Dick’de kısa bir süre Feedback’de gitar çaldı.

Feedback kısa bir sure sonra adını The Hype olarak değiştirip haftasonları ve okuldan sonra provalara başladı. 18 ay süren çalışmalardan sonra 1978 yılının Ağustos’unda grup ilk kez İrlanda’da Limerick’de konser verdi. CBS Records’tan Jackie Hayden’ın başkanlığını yaptığı bu yarışmada ödül kazanan grup böylece ilk demolarını çıkartabilmeleri için gereken yeterli stüdyo süresini de elde etmiş oldu. Kısa bir süre sonra adlarını U2 olarak değiştiren grup; Dublin’de yaşayan bir iş adamı olan Paul McGuinness’le de grubun menajeri olması için anlaştı.

Bir sonraki yılsa grup, ilk single’ları ‘U2:3’ü piyasaya sürdü. 1980 yılının Ocak ayında, İrlanda’nın önde gelen rock magazinlerinden biri olan Hot Press’in okuyucaları arasında yaptığı oylamada U2, en iyi beş grubun içine girdi. 1980 yılının Mart’ında ise U2; Island Records’la anlaşma imzaladı ve bir ay sonrada single’ları ‘11 O’clock Tick Tock’u piyasaya sürdü.

1980 yılının Ağustos ayında U2 ilk albümleri için Steve Lillywhite’la çalışmaya başladı. Aynı ay grubun bir sonraki single’ı ‘A Day Without Me’ piyasaya çıktı. Ekim ayında ise grup, ilk Avrupa turnesine hazırdı. Aynı ay; ‘I Will Follow’ single’ıyla birlikte “Boy” albümü piyasaya çıktı.

1980 yılının Kasım ayı boyunca U2, Amerika’da konserler verdi. 1981 yılının Ocak ayında Dublin’e geri dönen grup üyeleri, Hot Press okuyucuları tarafından yapılan oylamalar sonucu 9 birinciliğin sahibi oldu. Bir ay sonra, biletleri günler önce bitmiş olan ve, 700 kişinin içeriye giremediği, 3000 kişilik kapasitesi olan Lyceum Balo Salonu’nda, grubun İngiltere turnesinin finali gerçekleşti. U2 bundan sonra ki 3 ayı Amerika da konserler vererek geçirdi.

1981 yılının Haziran ayında, U2’nun, Amerika Turnesi sırasında buldukları bir arada; Compass Point Stüdyoları’nda kaydettikleri ikinci albümleri “October” dan çıkan ilk single ‘Fire’ piyasaya sürüldü. “October” İngiltere albümler listesine yayınlandığı günden bir hafta sonra 11 numaradan giriş yaptı. Albümden çıkan ikinci single ‘Gloria’da İngiltere Listeleri’ne girmeyi başardı. Albüm, Avrupa ve Amerika’yı kapsayan ve 5000 kişilik salona sahip olan Dublin’deki RDS’de sona eren bir turneyle tanıtıldı.

1983 yılının Mart’ında piyasaya çıkan “War” grubun müzikal hayatında bir dönüm noktasını oluşturuyordu. Albümden çıkan single ‘New Year’s Day’ İngiltere listelerine ilk ondan girmeyi başarırken albüm listelere bir numaradan giriş yaptı. “War”, Amerika’da ise 10 numaradan listelere giriş yaptı.

Bu albümde yer alan diğer singlelardan bazıları ise Martin Luther King, Jr. için yazılan ‘In The Name Of Love’ ve Bono’nun Dublin’de yaşayan ve uyuşturucudan kurtulmaya çalışan arkadaşları için bestelediği ‘Bad’di.

Amerika Turnesi sırasında Red Rocks Amphitheater’da kaydedilen “Under a Blood Red Sky” U2’nun canlı performans kayıtlarının bulunduğu ilk albüm oldu. 1983 yılının Kasım ayında piyasaya çıkan albüm; İngiltere listelerinde bir numaraya kadar yükselirken 1984 yılının Ocak ayında da platin ödül sahibi oldu. 1983 yılındaysa, Rooling Stone dergisinin editörleri U2’yu “Yılın Grubu” seçti.

1983 yılının Aralık ayında U2, ilk kez düzenledikleri Japonya Turnesi’ne katıldı. Burada, Hiroşima ve Nagazaki’de bombalanan bölgelerin resimlerinin sergilendiği “Unforgettable Fire”ı ziyaret eden grup, bir sonraki albümlerinin de temellerini böylece atmış oldu.

U2, 1984 yılının Mayıs’ında dördüncü stüdyo albümlerinin “The Unforgettable Fire”ın çalışmalarına, prodüktörler; Brian Eno ve Daniel Lanois’le birlikte Dublin’in dışında bulunan Slane Castle’da başladı.

Albüm Ekim ayında piyasaya çıktı ve İngiltere listelerine bir numaradan giriş yaptı. Grup 1984 ve 1985 yıllarında Londra’daki Wembley Arena’da, New York’taki Madison Square’de ve Dublin’deki Croke Park’ta konserler verdi.

1988 yılının baharında grup “Yılın Albümü” ve “En İyi Rock Performansı” olmak üzere iki Grammy Ödülü’nün sahibi oldu. Bir sonraki yılın Ekim ayında, U2 prodüktörlüğünü Jimmy Iovine’in yaptığı “Rattle and Hum” adındaki double albümü piyasaya sürdü. Bu albüm gruba bu defa “En iyi Rock Performansı” ve “En iyi Video” ödülleri olmak üzere yine iki Grammy Ödülü kazandırdı.

1991 yılında piyasaya sürdükleri “Achtung Baby”de U2, tekrar prodüktörler Brian Eno ve Daniel Lanois’le birlikte çalıştı. Albüm; Berlin ve Dublin gibi farklı şehirlerde kaydedildi. Albümden çıkan bazı hit single’lar ise ‘One’, ‘Even Better Than The Real Thing’ ve ‘Mysterious Ways’di. 1992 yılının başlarında U2, “Zoo Tv” adında bir turne hazırladı. Bu turneyi 10 parçadan oluşan albüm “Zooropa” izledi.

U2, müzik dünyasına 1997 yılında elektronik bir temele oturtulmuş album “Pop”la geri döndü.

Bu albümden çıkan single’lar ‘Staring at the Sun’ ve ‘Discotheque’ grubun başarısını bir kez daha ispatlarken; U2, albüm tanıtımı için o güne kadar hazırlanan en pahalı sahne şovunu hazırladı.

3 yıl aradan sonra, 2000 yılının Ekim ayında; U2, son albümünü piyasaya çıkardı “All That You Can’t Leave Behind”. Albümden çıkan ilk single ise ‘Beautiful Day’ aynı yılın yazında single’ı destekleyen bir video kliple piyasaya sürüldü. Bu single'ın ardından ise "Stuck In a Moment You Can't Get Out Of" ve son olarak aynı zamanda Tomb Raider filminin soundtrack'inde de yer alan "Elevation" piyasaya çıktı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:15
Elvis Aaron Presley, 8 Ocak 1935’de Missisippi’de doğdu. Çocukluğu boyunca Pentecostal Kilise Korosu'nda şarkı söyledi. 1948 yılında ailesi Memphis’e yerleşti. Blues ve caz müzikle tanışması ve bu müzik türlerine ilgi duyması onu şarkı söylemeye itti. 1953 yılında liseden mezun olduğunda, daha 18 yaşındayken müzik firmalarının kapısını aşındırmaya başlamıştı. "My Happiness" ve "That’s When Your Heartaches Begin" parçalarını annesine doğum günü armağanı olarak yazmıştı. Memphis Recording ve Sun Recording’e giderek sesini dinlemelerini istedi. Plak yapımcısı ve müzik şirketi sahibi Sam Phillips, Elvis’in ses tonundan ve müzik tarzından çok etkilendi.

1954 yılında, gitarda Scotty Moore, bas gitarda Bill Black ile birlikte ilk stüdyo kayıtlarını yaptılar. "That's All Right" ve "Blue Moon of Kentucky" blues tarzında hareketli rock’n roll parçalarıydı. Sun Records’la yaptığı kontrat, RCA Record firmasına satılınca yavaş yavaş kariyer basamaklarını tırmanmaya başlamıştı. Bu sıralarda çıkardıkları 5 single gençlerin ilgisini çekerek, müzik listelerinde ilk 10'a girmeye başlamıştı. Bu 5 single içinde en ilgi çeken parça ise "I Forgot to Remember to Forget" tı ve country listelerine 1 numaradan girmişti. "Heartbreak Hotel" parçası ise Elvis Presley’in tekrar müzik listelerine girip 8 hafta boyunca listelerde kalmasıyla son buldu.

Ed Sullivan’ın televizyon programına çıkan Elvis Presley, hareketleri ve konuşmasıyla ilgi çekti. Bu ilginin farkına varan ve onların direk kalplerinde son bulan parçalarla karşılık veren Elvis, bu dönemde "Don't Be Cruel", "Hound Dog", "Love Me Tender", "All Shook Up" ve "Jailhouse Rock" parçalarını yaptı. "I Want You, I Need You, I Love You" parçasıyla 11 hafta boyunca listerde kalan Elvis, hızla yükseliyordu. 1956 Kasım’ında "Love Me Tender" filmiyle kamera karşısına geçti; böylece ileride 31 filmde yer alacağı Hollywood stüdyolarıyla tanışmıştı.

Bu filmden iki ay önce Ed Sullivan’ın televizyon programında "Love Me Tender"ı televizyon ekranlarında onu izleyen 54 milyon izleyici önünde söyleyerek ününe ün katmıştı; artık Amerika onu konuşmaya, onu dinlemeye başlayacaktı. 1973 yılında eşinden boşanan Elvis Presley, 1977 yılında Indianapolis’deki son konserinden sonra, 16 Ağustos 1977 tarihinde öldü. Ölümünden sonra açıklama yapan Doktor Jerry Francisco, ölümüne kalp yetmezliğinin neden olduğunu söyledi. Tüm dünyada büyük üzüntü yaşayan hayranları, Elvis Presley’i rock’n roll müziğin öncüsü, kralı ve babası olarak ilan ettiler.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:15
Linkin Park, 1990 - 1991 yılları arasında Mike ve Brad tarafından ortaya yavaş yavaş çıkıyor. Sonra Joe, Rob ve en sonunda Phoenix'in katılımıyla ilk halini alıyor. Kendilerine başta isim olarak Xero'yu uygun görüyorlar. Grup kendi hallerinde veya arkadaş partileri gibi yerlerinde çalıyor. Herkes bu metal-rap karışımı müziğe hayran kalıyor. Fakat plak şirketleri henüz hiçbir şeyin farkında değil...1996 yılında By Myself ve Esaul (Place For My Head'in ilk hali) adlı iki şarkının olduğu bir demo hazırlayıp plak şirketlerine yolluyorlar. Fakat bu şarkılar hiçbir şirketin ilgisini çekmiyor. Grubun ismi Hybrid Theory olarak değişiyor. Phoenix büyük bir hata yapıp gruptan ayrılıyor. Vokalist arayışı şanslı bir seçimle son buluyor. Chester gruba dahil oluyor, beraber provalar başlıyor ve Chaz'inde katılımıyla grup son halini almaya başlıyor. Bu sırada Chaz evlidir, ancak eşini bile kısa bir süre Arizona'da bırakıp Los Angeles'a taşınır. Bunlar olurken kısa bir süre Mike'ı bir korku sarar. Chaz yüzünden geri planda kalacağını düşünmektedir. Ancak öyle olmaz, aksine çok iyi anlaşıp kolayca kaynaşırlar. Mike'ın artık bir lirik arkadaşı vardır. 1998'de iki demo kaydedilir. Bu demolar plak şirketlerinden daha çok underground piyasaya dağıtılır. Sokaktaki adam bu müziğe hayran kalmış, plak şirketleri ise müziği saçma bulmaya devam etme konusundaki ısrarlarını sürdürmüşlerdir. Biri hariç: Warner Bros. Grup, isim değiştirerek son halini alır. Artık herkes onlarıLinkin Parkadıyla tanıyacaktır...Grup 1999'da stüdyoya kapandı ve albüm çalışmaları yeniden başladı. Birbirinden kaliteli 12 parça hazırladılar. Bunların kimisi (;One Step Closer, Cure From The Itch veA Place For My Head) demolar için hazırladıkları eski parçalarıydı. Albümün ismini, grubun eski adı olan Hybrid Theory olarak belirlediler. Mike'ın çizdiği ve albümün kapağını oluşturan kelebek kanatlı bayrak taşıyan asker,
Linkin Park'ın sembolü oldu. Ve albüm 24 Ekim'de piyasaya çıktı. Aynı anda çıkış parçası olan One Step Closer;ın klibi televizyonlarda dönmeye başladı. Şarkı o kadar beğenildi ki radayolarda saat başı çalınmaya başlandı, klibi günde defalarca yayınlandı, albüm müthiş bir satış grafiği yakaladı. Sonra konserler, klipler, single çalışmaları ve film müzikleri derken grup bugünkü halini aldı.Artık bir efsane olma yolunda ilerliyorlar........

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:16
http://createdetroit.com/wp-content/uploads/2006/09/pauloakenfold.jpg (http://createdetroit.com/wp-content/uploads/2006/09/pauloakenfold.jpg)

Dünyanın en çok tanınan Dj i ünvanina sahip olan Paul Oakenfold ,Akdeniz’in o güne kadar az bilinen adasi Ibiza’yı house müziğin yazlık kalesi haline çevirdi.Burada yapılan müzik ve mix çalişmaları tüm dünyaya ‘Balearic ‘ stili olarak yayıldı .House müzik ve Balearic stili Oakenfold’un çaldiği klüplerin resmi müzik tarzı olarak benimsendi .1989 yılında yaptiği ‘Happy Mondays’ single ı İngiltere’de yılın dans müziği parçası seçildi.Andrew Weatherhall gibi dönemin diğer önemli prodüktörleri ile birlikte ,farklı bir tarzın yaraticilari olarak müzik dünyasında sağlam bir yer edindi.

Ünlü İsimler Onun İçin Yarişti

Bu dönemde müzik piyasası aralarında U2,Simply Red ,New Order,The Cure,Massive Attack,M People ,Arrested Development ,The Shamen ,The Stoneroses gibi büyük isimlerin bu single i kullanmak amacıyla giriştikleri yarışa sahne oldu.1990 dan 1993 e kadar 3 yıl boyunca ‘BPI’ yani en iyi prodüktör ödülüne layık görüldü .bu başari Oakenfold un 1992 yılında ‘Perfecto’ adlı plak şirketini kurmasinı sağladı.Oakenfold bu tarihten sonra yaptiği bütün çalişmaları Perfecto adı altında çıkariyor ve yeni yıldızlara yine bu şirket aracılığıyla şans veriyor .

1990 lardan itibaren dans müziği İngiliz kültüründe ve radyolarında ‘mainstream’ oldu .Paul Oakenfold un başını çektiği bu akımda , birçok Dj müzik arenasına adım attı . Yine 90 larda Paul Oakenfold ,U2,INXS,The Orb ,Simply Red,Boy George ve Primal Scream gibi isimler ile konserlere çıktı,aynı sahneyi paylaştı.
http://images-eu.amazon.com/images/P/B000006X81.02.LZZZZZZZ.jpg (http://images-eu.amazon.com/images/P/B000006X81.02.LZZZZZZZ.jpg)
U2 İle Dünyayı Dolaştı

Özellikle 1993 yılında U2 grubunun ‘Zoorpia’ albumunun tanıtıldığı,Zoo-Tv adlı dünya turunun konuk sanatçısı olarak tüm dünyayı dolaşması ve U2 nun canlı performansları öncesi ve sonrası konser seyircilerini çılgınca dans ettirmesi Paul Oakenfold’un dünya çapında bir star olmasında büyük bir rol oynadı.Aynı sene dünyanın en çok satan elektronik müzik dergisi ‘Dj Magazine ‘ okuyucuları tarafından ‘Dünyanın En İyi Dj i’ ödülüne layık görüldü.Bu ödülü takip eden süre içerisinde Glastonberry festivaline davet edilen ve ana sahnede headliner olarak performans veren Oakenfold, seti sona erdiğinde onbinlerce müziksever tarafından ayakta alkışlandı ve setine devam etmesi için yoğun tezahurat aldı .Onu tekrar sahnede görmek isteyen binlerce müziksever hayranı tarafından o gün ilk kez ‘Oakey’ lakabı spontane olarak bulundu.

İngiltere’nin ilk büyük klübü olan ‘Circuit’ in kurulmasına önayak olan Paul aynı zamanda efsanevi klüpler Ministry of Sound ve Cream in Resident Dj i olarak müzikseverlerle buluştu.
Geçen süre içerisinde birçok mix albumune imzasını atan Oakenfold 1999 yılında Cream ‘ i bıraktı.Bunu takip eden süre içinde Virgin Records ‘Resident :Two Years of Oakenfold at Cream’ adlı albümü yayınlandi.

2000 yılında ‘Perfecto Presents Another World’ adlı diğer albumu yayınlandı.2001 in ilk yıllarında çıktığı Amerika Turnesi ‘Voyage into Trance’ ise Amerika’nın o gnlerde konuşulan en büyük müzik olayı oldu.

Kendi imzasını taşiyan ilk albumu Bunkka 2002 yılında Perfecto records tarafından yayınlandı . Oakenfoldu bu albumde Nelly Furtado,Ice Cube ,Tricky Hunter S.Thompson ve Perry Farrel gibi kendi tarzlarının önde gelen sanatçılarıyla birlikte çalıştı.Albüm 2003 yılında U.S.A Dance Awards Yarışmasında ‘en iyi dans müzik albumu ‘ ödülünü kazandı.
Paul Oakenfoldu djlik kariyerinin yanı sıra sinema dünyasında da çok tanınmış bir isim .2001 yılında John Travolta nın barolünü üstlendiği ‘Swordfish ‘ ve de genç kuşağın dahi yönetmeni Tim Burton’ un yönettiği ‘Planet of Apes’ soundtrackleri Oakenfold’un imzasını taşiyor.Bunlara ek olarak ‘Austin Mayers Gold Member’ ve de ‘Matrix Reloaded’ filmlerinin müziklerinde de Oakenfold imzasını görmek mümkün.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:16
http://www.nightguide.co.za/Music%20Review%20Pics/MarcoV.jpg (http://www.nightguide.co.za/Music%20Review%20Pics/MarcoV.jpg)

Tüm dünyada "Dutch Trance" olarak bilinen türün en önemli temsilcilerinden olan Marco V, Hollanda'nın şimdiye kadar yetiştirdiği en başarılı DJ/Prodüktörlerden biri.

Farklı tarzlara sahip olan fanatikleri, onun kabiliyetinin farklı müzik tarzlarını bir müzikte kaynaştırmasından geldiğine inanıyor. Birçok önemli dans parçası yayınlaması, onun çok aranılan bir prodüktör ve remiksçi olmasını sağlarken, ona bazı büyük şarkıların remiksini yapma fırsatını da verdi. Kendi stilini yansıtan besteleri ve olağanüstü prodüksiyon çalışmalarının birleşimi onu dünya üzerinde büyümeye devam eden bir üne kavuşturdu.

Pikaplarla ilk kez 1987 yılında tanışan Marco V, dans alemindeki uzun yolculuğuna da 1996 yılında, Eindhoven'ın en büyük kulubü olarak bilinen "De Danssalon"un Resident DJ'i olarak başladı. Takip eden dönemde ise, aralarında Love Parade, Street Parade, Trance-Energy gibi Avrupa'nın dev müzik festivallerinde boy gösterdi. 1999 yılından beri, Amsterdam'ın efsanevi Innercity partilerinde, hayranlarına unutamayacakları setler çalan Marco V, kendine has 'enerjik' ve 'uplifting' müziği ile tanınıyor.

Sürekli yenilikler yaratan ve kendi içinde gelişim gösteren müziğini, DJ setleri ile birlikte prodüksiyonlarına da yansıtan Marco V, her çıkardığı plak olay yaratan nadir Trance prodüktöründen biri. Prodüktör olarak ilk büyük çıkışını 1998 yılında yayınlanan "Luvstruck" plağıyla yapan yıldız DJ, farklı dönemlerde yayınlanan "V.ision" üçlemesiyle de Trance dünyasının en saygın isimleri arasına girdi. 2001 yılında yayınlanan "Godd" isimli plağı ise o zamana kadar yaptığı en başarılı parçası oldu.

Çıkardığı her plakla, ulaşmaya çalıştığı özgün müziğine bir adım daha yaklaşan Marco V, son yıllarda Hollanda sınırlarını da aştı. Londra'daki Turnmills Gallery kulübünün, Godskitchen ve Slinky gibi gecelerin en aranan isimlerinden biri haline geldi.
http://static.last.fm/proposedimages/original/6/1024833/12601.jpg (http://static.last.fm/proposedimages/original/6/1024833/12601.jpg)
"Massive 2000", "Live at Innercity 2001" gibi son derece başarılı miks albümlere de imza atan Marco V, son dönemdeki yoğun parti takvimine rağmen, her fırsatta soluğu yine stüdyoda aldı.

Bu çabanın bir sonucu olarak da, 2002 Mayıs ayında Hollanda'da düzenlenen "Lucky Strike Dance Awards" töreninde "Yılın en iyi çıkış yapan DJ'i" ödülünü kazandı.

Ayrıca, 2002 yılında iki dans klasiğinin yepyeni remikslerini yayınladı. Bunlardan biri "Future Sound of London - Papua New Guinea", diğeri ise Hooj plak şirketinden yayınlanan unutulmaz klasik "Energy 52 - Café Del Mar".

Hollanda'da Innercity ve Sensation, İngiltere'de Gatecrasher ve Godskitchen gibi dünyanın en büyük dans organizasyonlarının aranılan isimlerinden biri olan Marco V, DJ Magazine dergisinin oylamasında 2001 yılında 85., 2002 yılında 29., 2003 yılında 15., 2004 ve 2005 yılında 16. sırada yer aldı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:16
Nirvana; 1988 yılında Aberdeen, Washington Amerika’da; Kurt Cobain adıyla bilinen Kurt Donald Cobain (20 Şubat 1967, Hoqiam - Washington; gitar ve vokal); Krist Novoselic (16 Mayıs 1965, Croatia - Yugoslavya, bas gitar) ve Dave Grohl (14 Ocak 1969; Warren – Ohio – Amerika; bateri) tarafından oluştu diyebiliriz.

Grubun köklerinde 1980 yılların ortasında müzik piyasalarının en önemli isimlerinden olan Melvins ve Sonic Youth’un izlerini görmek mümkün. Novoselic ve Cobain; yaşadıkları yer olan ve Seattle’a çok bir kasaba olan Aberdeen’de 1985 yılında tanıştılar.

Müzikal çalışmalarının ilk somut örneği Stiff Woodies adıyla gerçekleşti. Bu ilk oluşumda Cobain bateri çalarken Novoselic’de bas çalıyordu. Grubun belli bir gitaristi ise yoktu. 1987 yılında grup adını Nirvana olarak değiştirdi; bu değişimle birlikte Cobain vokal ve gitara geçerken gruba Chad Channing’de baterist olarak eklendi. Bir süre sonra Seattle’da yer alan plak şirketlerinden biri, Sub Pop tarafından keşvedilen grup 1988 yılında ilk single’ları “Love Buzz/Big Cheese”i kaydetti. 1989 yılının Haziran ayında ise 600 $’a kaydedilen ilk albümleri “Bleach” piyasaya çıktı. Bu albümün piyasaya çıkmasının ardından Portland ve Oregon’u kapsayan küçük bir turneye çıkan grubun solisti Kurt Cobain daha sonra eşi olacak Courtney Love’la da bu turne sırasında tanıştı. Turnenin ardından Washington çıkışlı bir grup olan Scream’in bateristi olan Dave Grohl 1990 yılının Eylül ayında Chad Channing’in yerine gruba girdi. 1991 Avrupa Turnesi boyunca Nirvana, Sonic Youth’un ön grubu oldu. Nirvana’nın asıl büyük çıkışı ise 1991 yılında katıldıkları Reading Feastivali’nde gerçekleşti. Bu festival sırasında kaydedilen ve bir belgesel niteliği taşıyan “1991: The Year Punk Broke”la birlikte grubun adı tüm dünyada duyuldu. 1991 yılı aynı zamanda; Nirvanamania akımının oluşma, Kurt Cobain’in ise fiziksel ve ruhsal sağlığının bozulma tarihi de oldu. Grup daha sonra Geffen Records’la anlaşma imzaladı ve asıl büyük başarıları olan “Nevermind”ı 1991 yılının sonbaharında piyasaya çıkardı. 3 platin ödüle layık görülen ve dünya çapında 10 milyon kopya satan Nevermind’dan çıkan single “Smells Like Teen Spirit” ise MTV’nin sürekli yayınladığı kliplerden biri oldu.

Müzikal başarılarının yanı sıra maddi açıdan da oldukça iyi duruma gelmeye başlayan grubun solisti Kurt Cobain ise bütün bu bolluğun yanında içine kapanmayı ve kendi dünyasını yaratmayı tercih etti. Bu sırada 1992 yılının Şubat ayında Hole grubunun solisti olan Courtney Love’la Hawaii’de evlendi. 18 Ağustos’ta ise kızları Frances Bean Cobain dünyaya geldi. Nirvana’nın üçüncü stüdyo çalışmaları Kurt Cobain’in sağlık problemleri sebebiyle ertelenedi. Kronik mide sancılarından şikayetçi olan Cobain çok sık hastaneye kaldırılmaya başladı. 1992 yılında ise Geffen, Nirvana hayranlarının sabrını daha fazla zorlamamak için grubun B-Side’larından oluşan bir toplama albümü, “Incesticide”ı piyasaya sürdü.

1993 yılının baharında grup tekrar stüdyoya girmek için hazırdı. Nevermind’ın ardından çıkartacakları bu yeni albüm için grup; Pixies, Breeders ve Jesus Lizard’ın da prodüktörlüğünü yapmış olan Steve Albini’yle çalışmayı tercih etti. Yeni albüm “In Utero” 1993 yılının Eylül ayında piyasaya çıktı. “In Utero”nun piyasaya çıkmasının ardından grup MTV için verdikleri Unplugged konserin de içinde bulunduğu ve Kuzey Amerika’yı kapsayan bir turneye çıktı. 1994 yılının başlarında Nirvana’nın Avrupa turnesi, Kurt Cobain’in sağlık problemleri yüzünden yarıda kesildi. Aynı yılın Mart ayı sonlarında ise Cobain, Los Angeles’taki bir rehabilitasyon merkezine yatırıldı . Bir gün sonra da kaçtı. Ve Seattle’a geri döndü. Bu olaydan yedi gün sonra yani 8 Nisan’da Cobain, Seattle’daki evinde ölü bulundu.

Kurt Cobain’in ölümünün ardından Grohl ve Smear Foo Fighters adıyla bir grup kurdu. Foo Fighters, Nirvana’nın kızgın müzik tarzı ve şarkı sözlerinin yanısıra yumuşakbaşlı bir tutum izledi ve 1995 yılında grupla aynı adı taşıyan albümleriyle büyük başarı şağladı. Novoselic 1996 yılında Sweet 75 adlı grupla tekrar müzik piyasasına geri döndü.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:17
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a9/Raikkonen_2002.jpg (http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/a/a9/Raikkonen_2002.jpg)
Kimi Raikkonen, 1979 doğumlu profesyonel formula 1 pilotu. Sakin ve serinkanlı davranışlarıyla kendisine ‘The Iceman ’(Buz Adam) lakabı takılan Raikkonen, 2003 ve 2005 yıllarında Dünya Şampiyonası’nda 2. oldu. F1 kariyerine 2001 yılında Sauber Petronas’ta başlayan Raikkonen, 2002’den itibaren McLaren-Mercedes takımıyla çalıştı. 2006 sonunda Ferrari takımı ile 3 senelik anlaşma imzalayan Raikkonen, 2007 sezonunda Ferrari Takımı’nın pilotu olarak yarışıcak.

Kimi Matias Raikkonen, 17 ekim 1979’da Finlandiya, Espoo’da dünyaya geldi. Daha 10 yaşından itibaren kart şampiyonalarında başarılar göstermeye başlayan Raikkonen, 1999 Avrupa Formula Süper A Şampiyonası’nda (European Formula Super A Championship) 2. lik kazandı. Aynı yıl Formula Ford Euro Cup’da yarışarak 5. oldu ve 20 yaşındayken British Formula Renault Winter Series’de ilk 4 yarışı kazanarak şampiyon oldu.

2000 yılında Formula Renault UK Championship‘e katılan Raikkonen, şampiyonadaki 10 yarıştan 7’sini kazandı. 2000 yılının sonlarına doğru katıldığı Formula Renault serisinde ise 23 yarıştan 13’ünü kazandı ve böylelikle %56’lık galibiyet yüzdesi yakaladı.

Bu başarılarıyla farkedilmesi sonucunda eylül 2000’de Peter Sauber, Fin pilota Sauber Formula 1 Takımı’nda test pilotluğu yapması için bir şans verdi. Jerez ve Barcelona’daki testlerden sonra Sauber 2001 sezonu için Raikkonen ile anlaşma imzalamaya karar verdi. 23 yarış tecrübesiyle F1 süperlisansı almış olması durumu ise FIA başkanı Max Mosley’de dahil olmak üzere bir çok kişinin eleştirilerine sebep oldu. Raikkonen, ilk formula 1 yarışı olan 2001 Avustralya Granprix’inde 6.oldu ve 1 puan aldı.

Raikkonen sağlam bir başlangıç yılı yaşadı. 4 yarıştan puan çıkardı ve 8 kere de yarışı ilk 8 içerisinde bitirdi. Sezonu 9 puanla tamamlayan Raikkonen ve 12 puan toplayan takım arkadaşı Nick Heidfeld, F1 takımlar şampiyonasında Sauber takımına, tarihinin en yüksek derecesi olan 4.lüğü getirdiler.

Ertesi sezon, Raikkonen’in Sauber takımına motor sağlayan Scudera Ferrari takımıyla anlaşacağı düşünülürken, 2 kez arka arkaya Dünya Şampiyonu olan Fin pilot Mika Hakkinen’in emekliye ayrılmasıyla Ron Dennis’in takımı, McLaren Mercedes ile anlaştı ve boşalan koltuğa geçti. McLaren ile çıktığı ilk yarış 2002 Avustralya Grand Prix’inde 3. olarak podyuma çıkan Raikkonen, 2002 sezonu boyunca bir çok yarışta, mekanik arızalar sebebiyle yarış dışı kaldı. Sezonu 24 puan ve 4 podyum zaferi ile tamamlayan Raikkonen, Fransa GrandPrix’inde ise ilk yarış 1.liğine çok yaklaşmıştı fakat bitişe bir kaç tur kala, Toyota pilotu Allan McNish’in arabasından sızan yağ yüzünden yoldan çıktı ve yarışı 2. olarak tamamlayabildi. Takım arkadaşı David Coulthard’ın bir sıra gerisinde sezonu 6. olarak bitiren Raikkonen, Couldhard’la birlikte toplamda 65 puanla, takımlar sıralamasında McLaren takımını 3.lüğe taşıdılar.

Raikkonen, ilk yarış birinciliğine 2003 sezonunda 7. sırada başladığı Malezya GrandPrix’sinde ulaştı. Sonraki yarış Brazilya GrandPrix’sinde ise yarışın 55’inci turda durdurulması üzerine kurallar gereği, yarış durdurulmadan 2 tur önceki sıralamaya bakılarak Raikkonen 1. olarak açıklandı. Fakat bundan 1 hafta sonra, yarış durdurulduğu sırada Giancarlo Fisichella’nın 56. turda olduğu, bu yüzden de sonuçların 54. tura göre berlirlenmesi gerektiği üzerine, Fisichella yarışın birincisi ilan edildi. Raikkonen ise 2. olarak açıklandı. 2003 Macaristan GrandPrix’sinde ise ilk üç sırayı Fernando Alonso, Kimi Raikkonen ve Juan Pablo Montoya’nın almasıyla F1 tarihinin en genç podyum seramonisi yaşandı.

Sezon boyunca sadece Avrupa ve Amerika Grand Prix’lerinde pole pozisyonunu kazanan Raikkonen, 3 kez de yarış dışı kaldı. 2003 sezonunun F1 tarihinin en çekişmeli şampiyonluk mücadelelerinden birine sahne olmasıyla, son yarışa kadar şampiyonluk şansını sürdürdü. Şampiyonanın son etabı olan Japonya GranPrix’sini Rubens Barrichello’nun kazanması ve Schumacher’in kendisine yetecek olan 1 puanı almasıyla sezonu şampiyonun sadece 2 puan gerisinde topladığı 91 puanla 2. olarak tamamladı. F1 Takımlar şampiyonluğunda ise 2.liği 2 puan farkla Williams takımına kaptırdılar ve sezonu 1. Ferrari’nin 12 puan gerisinde 3. olarak kapattılar. Son yarışta, her üç takımın da şampiyon olma şansı sürüyordu.

2004 sezonunda ise ilk 4 yarışın üçünde yarış dışı kaldı ve sadece 1 puan topladı. Aracındaki mekanik sorunlar bir türlü çözülemedi ve ilk 7 yarış sonunda puanı hala 1 idi. Rakibi Michael Schumacher ise 60 puandaydı. Kanada GrandPrix’sinde 5 kez pit stop yapmasına rağmen Williams-BMW ve Toyota takımlarının arabalarının diskalifiye edilmesi sayesinde finişte 5.liğe yükseldi. Amerika GrandPrix’sini 6. olarak tamamladı.

McLaren takımı, Fransa GrandPrix’sinde yeni araçları MP4-19B ile yarışmaya başladı. Raikkonen yarışı takım arkadaşı David Coulthard’ın gerisinde 7. olarak tamamladı. İngiltere GrandPrix’sinde ise pole pozisyonu kazandı ve Schumacher’in ardından 2. oldu. Belçika Grand Prix’sinde sıralama turlarında 10. olmasına rağmen 11.turda liderliği kazandı ve yarışı 1. bitirerek McLaren takımına 2004 sezonunun ilk birinciliğini kazandırdı. Raikkonen, sezonu da 45 puan ve 4 podyum zaferiyle 7. olarak bitirdi.

2004 sezonundaki hayalkırıklığına rağmen, Raikkonen spor dünyasında yükselen bir yıldız olarak görülmeye devam etti. 2005’de F3000 serisinde yarışması için menajeri Steve Robertson ile birlikte Raikkonen-Robertson-Racing adında bir takım kurdu.

2005 sezonunun ilk üç yarışında, yine mekanik sorunlarla uğraşan McLaren pilotlarının alabildiği en iyi sıralama derecesi 6.lık oldu. İlk yarış olan Avustralya GrandPrix’inde 8. oldu ve 1 puan aldı. İkinci yarış olan Malezya GrandPrix’sinde aracında yaşadığı sorunlar nedeniyle puan alamadı. Sezonun üçüncü yarışı olan Bahreyn GranPrix’sinde 3. olarak podyuma çıktı. Raikkonen daha sonra ardarda San Marino, Barcelona ve Monte Carlo GrandPrix’lerinde pole pozisyonlar kazandı. San marino GrandPrix’sini kazanmaya yaklaşmışken şaft arızası sebebiyle yarış dışı kaldı fakat Barcelona ve Monte Carlo GrandPrix’lerini kazanarak lider Alonso ile arasındaki farkı 22 puana düşürdü. Avrupa GrandPrix’sinde Jacques Villeneuve’e tur bindirirken, yaşadığı sorun sebebiyle yarışta ancak 11. olabildi. Amerika GrandPrix’sine lastik sağlayıcısı Michelin’in güvenlik garantisi vermemesi üzerine Mclaren’de dahil olmak üzere Michelin kullanan takımlar katılmadılar.

Fransa GrandPrix’sinde aracında motor değişikliği yapan Raikkonen, 10 sıra geride başlama cezası aldı ve sıralama turlarında 3. olduğundan yarışa 13. sırada başladı. Bu duruma rağmen yarışı Alonso’nun ardından 2. olarak bitirmeyi başaran Raikkonen, bir hafta sonraki İngiltere GrandPrix’sinde sıralama turlarında 2. olmasına rağmen yine 10 sıra geriden başlama cezası alarak yarışa 12. sırada başladı ve 3. sırada bitirdi.

Almanya GrandPrix’sinde herşey Raikkonen için iyi giderken ve zafer kazanmak üzereyken bu kez de bir hidrolik arızası yaşadı ve 10 önemli puanı, rakibi Fernando Alonso’ya kaptırdı. Bu onun bir yarışı lider götürürken yarış dışı kaldığı üçüncü yarış oldu. McLaren Takımı’nda çok rahatım demesine rağmen, eğer sorunlar giderilmezse kontratı bittiğinde takımı terkedeceğine dair sinyaller veren Raikkonen, Macaristan GrandPrix’sinden önce yaptığı açıklamada ‘Daha iyi şartlarda çalışmaya ihtiyacımız var, ki aracımızın güvenilirliğinden emin olabilelim.’ açıklamasını yaptı. Kötü sıralama pozisyonuna rağmen Macaristan GrandPrix’sinin kazanan, ardından da Türkiye’de yapılan ilk Formula 1 Yarışı’nı kazanarak tarihe geçen Raikkonen, iki hafta sonra İtalya GrandPrix’sinde pole pozisyonunu kazanmasına rağmen motor değişikliği yüzünden yine 10 sıra geriye düştü ve yarışı da ancak 4. olarak bitirebildi. Belçika GrandPrix’sini iki yıl üstüste kazandı ve bunu takip eden yarış, Brezilya Grand Prix’sinde Alonso’nun Montoya ve Raikkonen’den sonra 3. olması, sezon bitimine üç yarış kala Alonso’ya 2005 Formula 1 Şampiyonluğu’nu getirdi.

Japonya GrandPrix’sinde Raikkonen kariyerinin en iyi sürüşünü yaptı.Yarışa 20. sırada başlamasına rağmen yarışı birinci bitirerek sezonun kendi adına 7. birinciliğini elde etti. Birçok magazin dergisi tarafından da sezonun en iyi sürücüsü ilan edildi.

McLaren Mercedes takımı 2006 sezonunun başlangıcında, 2007 için Fernando Alonso ile anlaştığını açıkladı ve Raikkonen’in 2007 sezonunda hangi takımla yarışacağı 2006 boyunca sır kaldı. 2006 sezonunda McLaren takımıyla yarıştığı GranPrix’lerde, hiç birincilik alamayan ve büyük bir hayalkırıklığı yaratan Raikkonen, sezon boyunca sadece 6 kez podyuma çıktı. Aracından istediği performansı alamaması ve bir çok kez yarış dışı kalması sonucunda, sezonu 65 puanla 5. sırada tamamladı.

2006 İtalya GrandPrix’si sonrasında, Ferrari pilotu Michael Schumacher’in emekliliğini açıklaması üzerine, Scudera Ferrari takımı Kimi Raikkonen ile 3 yıllık sözleşme imzaladığını açıkladı. Bunun üzerine Raikkonen şu açıklamayı yaptı:

Ferrari ile yarışacak olmaktan dolayı çok mutluyum ve eski takımıma da gelecekte bol şans diliyorum.

Aralık 2006’da bazı bahis siteleri tarafından 2007 sezonunun favorisi olarak gösterilen Raikkonen’in toplam 102 GrandPrix’de 9 yarış birinciliği, 36 podyum zaferi, 12 pole pozisyonu ve 19 adet en hızlı tur zamanı bulunmaktadır.

Soğukkanlılığı ve sakin yarış stratejisiyle ‘The Iceman’ lakabını alan ayrıca Kimppa, Raikka ve Kimster (mekanikleri tarafından) diye de çağrılan Kimi Raikkonen’e bazı Finlilerse, şakayla karışık fincede kibirli anlamına gelen ‘Raka’ diyorlar. Bunun, Mika Hakkinen’in fincede karbonmonoksit anlamına gelen ‘Haka’ lakabından bir uyarlama olduğu biliniyor.

Raikkonen, Finli model Jenni Dahlman-Raikkonen ile evli ve İsviçre’de yaşıyor.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:17
http://www.dance4life.nl/afbeeldingen/Tiesto/380%20pixels/NV6A7977.jpg (http://www.dance4life.nl/afbeeldingen/Tiesto/380%20pixels/NV6A7977.jpg)

Asıl adı Tijs Verwest olan Hollandalı DJ 17 Ocak 1969’da Breda şehrinde doğdu.Çocukluğundan itibaren en büyük tutkusu müzik oldu.Enerjik ve melodik müzik. Çalıştığı kasetçi dükkanı müzik bilgisi ve üretimi konusunda ona çok şey kattı. Sevdiği müziği mümkün olduğu kadar fazla insanla paylaşma ihtiyacı, onu, en uygun bulduğu yol olan DJ liğe itti.


14 yaşında ilk müzik ekipmanlarını satın alarak ve kendi arşivini oluşturmak için plaklar toplayarak DJ lik kariyerine başlamış oldu. 15 yaşında ayın en iyi parçalarını topladığı karışık kasetleri arkadaşlarına ve giysi dükkanlarına dağıtıyordu. 1 yıl sonrası küçük öğrenci partilerinde çalıyordu. Sıradaki adım Breda’daki "De Lente" adlı disko oldu.

http://stiri.kappa.ro/img/stiri/tiesto.jpg (http://stiri.kappa.ro/img/stiri/tiesto.jpg)
Dinleyicilerini Hollanda club listelerinden seçtiği hip hop ve eski house tarzı parçalarla eğlendiriyordu. Sonraları ilgi alanın house ritmleriyle yüklü bas groove’a daraltarak sadece house çalmak istediğini fark etti. Böylece, yine aynı şehirde, perşembe, cuma ve cumartesi geceleri sadece house çalınan ve oldukça iyi bilinen "The Spock" adlı clubda çalmaya başladı.

Ertesi sene "Channel X" adında, 24 saat house müzik yayını yapan, özellikle Hollanda ve Belçika’da çok popüler olan yasadışı bir radyo istasyonu için miksler yaptı. Aynı yıl, 22 yaşında, artık Amsterdam’da ünlü bir club olan "Voodoo Club"da da çalıyordu. Vakit buldukça ünlü Belçika clublarına gidip değişik türleri tanımaya çalışıyordu
http://www.futurestyle.org/archives/images/t/tiesto-3.jpg (http://www.futurestyle.org/archives/images/t/tiesto-3.jpg)

Müziği zamanla kendi ülkesinde de fark edilmeye başladı. Kasım 1997’de Arny Bink’le birlikte "Black Hole Recordings" adlı plak şirketini kurarak kendi parçaları üzerinde çalışmaya başladı. Kurulmasından kısa bir süre sonra, ortağı olduğu şirketin etiketiyle ilk albümünü çıkardı. Miks derlemelerinden oluşan ve dünya çapında büyük bir başarı elde eden, efsanevi "Magik" serisinin ilki, "First Flight"la dans müziğine yeni standartlar getirdi. "Space Age" adlı tekno serisinin de ilk iki CD sini miksledi."In Search Of Sunrise" adı altında kendi zevki olan vokal ve melodik tarzda bir miks albümü hazırladı. Yaptığı çalışmaların başarısı, 1999 yılından itibaren, Gatecrasher, Cream & Slinky (İngiltere), Love Parade (Almanya), Ibiza (İspanya) gibi dünyaca ünlü club ve festivallerde boy göstermesini sağladı. İngiltere listelerinin 1 numarası ve 2000 yılının club marşı olan Sarah McLachlan ve Delerium’un "Silence" parçasına yaptığı miksi çok beğenen Ferry Corsten , Tiësto’nun prodüktör olarak geldiği noktada büyük pay sahibi oldu. "Gouryella" projesiyle, iki Hollandalı DJ, Gouryella, Walhalla ve Tenshi albümlerini çıkardılar.Birlikte çok sayıda şarkıyı da miksleyerek, liste başarılarının altına imzalarını attılar. Proje Mart 2003’te Tiësto’nun ayrılmasıyla Corsten’ın kişisel çalışması olarak devam ediyor. Gouryella dışında Armin Van Buuren ile birlikte "Alibi" ve "Major League" adı altında projelere de katıldı.Tiësto Amerika’daki büyük çıkışını "Silence"ın miksini de içeren "Summerbreeze" albümüyle sağladı. Parça İngiltere listelerinde 4 hafta kalmayı başarırken Amerika’da radyolarda gündüz vakti çalınan ilk house parçası oldu ve listelerde 3 numaraya kadar ilerledi. "Silence" miksi, Tiësto’nun ününü dünya çapına taşımasıyla kariyerindeki en önemli parçalardan biri oldu.
http://www.spitsnet.nl/uploaded/ANP/img-240407-093.onlineBild.jpg (http://www.spitsnet.nl/uploaded/ANP/img-240407-093.onlineBild.jpg)
2003 te cikan Traffic single i ile Tiësto bütün dünyayı salladı.3 yıl ust uste bu single Tiësto ya dünyanın en iyi DJ i ünvanını kazandırmış olup, bütün müzik listelerini alt üst etmiştir.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:17
Asıl adı Robert Nesta Marley olan unutulmaz sanatçı, 6 Şubat 1945 tarihinde Jamaika'da dünyaya gelmiştir. Bob Marley, 130'un üzerinde plağı, her biri dillere destan olmuş yüzlerce şarkısı bulunan bir reggae efsanesidir.

5 yaşındayken, annesi Kingston'a taşınmaya karar vermiş ve orada Bob ve ailesi, yaşamı boyunca Bob'un en iyi arkadaşlarından biri olan Bunny Livingston ve ailesi ile birlikte yaşamışlar. Bob ve Bunny, o yıllardan beri müzik ile uğraşmışlar.

Bob Marley, reggae müziğinin sadece Jamaika sınırlarında kalmamasını sağlayıp, onu bütün dünyaya duyuran en önemli isimlerden biridir. Büyük bir kesim tarafından bu tür müziğin kralı olarak ifade edilen Bob Marley, söz yazarı, şarkıcı ve gitaristtir. Profesyonel anlamda müziğe The Wailers grubu ile başlamıştır. The Wailers, Peter Tosh ve Bunny Livingston'dan oluşuyordu ki, bu isimlerde daha sonradan Bob Marley gibi solo kariyer çalışmalarına devam ettiler. İlk hitleri "Simmer Down" olmuştu.

Bob, The Wailers'dan ayrıldıktan sonra, üç kadın reggae sanatçısının oluşturduğu The I-Threes adlı gruba müzikal alanda yardım etti. Topluluğun elemanlarından Juddy Mowatt, tecrübeli sanatçı için şu ifadeyi kullanmıştı; "Bob Marley’in şarkı sözü ve müzik altyapısı öylesine gelişmiş ki, kendisi bir müzik ansiklopedisi gibi"

Bu ünlü Jameikalı söz yazarı, sadece kendisi ile değil bu grubu ile de, "ada müziğinin" evrensel bir boyut kazanmasını sağladı. Şarkılarında politik ancak basit bir içerik vardı.

"Catch A Fire"ı 1972 yılında yayımladı. Bu çalışmayı; 1973 çıkışlı "Burnin’", 1975'te kaydedilen "Natty Dread" ve 1975 tarihli "Live" albümleri izledi. İngiltere, Almanya gibi önemli Avrupa ülkelerinde de hatrı sayılır bir dinleyici kitlesine sahip oldu. Bu sayede Avrupa'da özellikle o yıllar için büyük önem taşıyan konserler verdi.

En popüler şarkılarından biri olan "Get Up, Stand Up", sosyal karmaşayı konu edinir. "No Woman, No Cry" gibi politik olmayan içerikte parçaları da vardır.

Birleşmiş Milletler "Barış Madalyası", 1978'de Afrika insanına yapılan insancıl yardımlara şarkılarıyla destek olduğu için, Bob Marley'e verilmiştir. Ve bu ödülü aldığı sene insancıl yardım amacıyla Jamaika'da konsere çıkmıştır. Müzisyenliğiyle uluslararası alanda kabul gören Marley, insani yönüyle de büyük takdir kazanmıştır.

Yaptığı "I Shot The Sheriff" ve "Get Up, Stand Up" gibi şarkılar ünlü sanatçı Eric Clapton tarafından yıllar sonra yeniden düzenlenmiştir.

1977 yılında futbol oynarken ayak başparmağında açılan bir yaradan dolayı deri kanseri (melanoma) olduğu ortaya çıktı. Ayağının kesilmesini dini inançları sebebiyle reddetti. 1981 yılında ağırlaşan Marley, son günlerini yaşamak için Almanya'dan ülkesi Jamaika'ya uçakla dönerken durumu kritikleşti. Uçağı acil tıbbi yardım için Miami'ye iniş yaptı. Miami, Florida'daki Cedars of Lebanon Hastanesinde, 11 Mayıs 1981 sabahı 36 yaşında hayatını kaybetti. Son sözleri oğlu Ziggy'ye "Para hayatı satın alamaz" oldu.[1] Ölmeden önceki ay kendisine ülke kültürüne katkılarından dolayı Jamaika'nın en büyük ödülü MERİT verilmişti ama almaya ömrü yetmedi. Belki bedeni değil ama unutulmaz eserleri, büyük manevi değer taşıyan yardım çalışmaları ve dimdik ayakta duran adıyla dünya müziğinin en önemli efsanelerinden biridir

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:18
Iced Earth thrash metal, power metal, progressive metal ve NWOBHM tarzlarını bir araya getirmiş bir Amerikan heavy metal grubudur.

Grubun en önemli ismi aynı zamanda 1984 yılında Indiana' da Purgatory ismiyle kurucusu olan ritim gitarist ve söz yazarı Jon Schaffer' dir. Grup Florida' ya taşındıktan ve adını Iced Earth olarak değiştirdikten sonra Enter the Realm isimli demoları, Century Media Records etiketi taşıyan ilk LP' lerini çıkarttıracak kadar popülerdi. Grup kurulduğu tarihten bu tarafa çok sayıda eleman değişkliği yapmıştır. Dante'nin Infernosunu temel alan Burnt Offerings için gruba vokalist olarak Matt Barlow katılmıştı ( Night of the Stormride' ı takip eden 3 yıllık bir boşluktan sonra ). Barlow' un vokali oldukça popüler oldu ve uzun yıllar grup ile birlikte çalıştı ama 2003 yılında United States Department of Homeland Security (Birleşik Devletler Anavatan Güvenlik Bakanlığı)' da yeni bir kariyer takip etmek amacıyla gruptan dostça ayrıldı. Tim 'Ripper' Owens Judas Priest grubundan ayrılarak Iced Earth' in yeni vokalisti oldu. Grup ile bearaber çıkardığı ilk albüm The Glorious Burden modern dünyayı şekillendiren askeri figürlerin ve savaşın pek çok açıdan bir incelemesidir. Şarkıların konu aralığı Özgürlüğün İlanından 9 Eylül' e , Napoleon Bonaparte kadar uzanmakla birlikte 3 şarkıda Gettysburg muharebesi ile ilgilidir. Gettysburg üçlemesinin ikinci bir diske, Waterloo ve When the Eagle Cries şarkısının unplugged versiyonunun birinci diske eklendiği sınırlı bir sürüm vardır. Schaffer' in Kanadalı heavy metal dergisi Brave Words & Bloody Knuckles' a verdiği bir röportajdan sonra albümün teması bir tartışmanın odak noktası haline geldi. Röportajın yayınlanmasından sonra Schaffer dergiyi, sözlerini saptırdığı ve kendisini anti- Amerikan eğilimli gösterdiği gerekçesiyle suçladı ve bunu takiben grubun dergiyi gelecekte boykot edeceğini açıkladı.

Blind Guardian' ın eski basçısı ve lider vokalisti Hansi Kürsch ile birlikte Schaffer, Demons and Wizards isimli yan bir projede de bulumaktadır.

2005 yılında Tim 'Ripper' Owens ve birkaç arkadaşı Beyond Fear isimli yeni bir heavy metal grubu kurdular.

Iced Earth çıkışı 2006 sonu olarak planlanan yeni albümleri üzerinde çalışmaktadır. Schaffer verdiği röportajlarda yeni albümün 2 CD' den oluşacağını ve Something Wicked This Way Comes albümünde başlatılan "Something Wicked" hikayesine bu albümde de devam edileceğini söyledi.

Müzik [değiştir]

Iced Earth müzik tarzı Iron Maiden' ın, 1980' lerin thrash metal müziği ile bir karması şeklinde tanımlanmaktadır.

Iced Earth şarkı sözleri ceza ve günah, kader, cennet, cehennem ve kıyamet gibi ilahi temalara eğilimlidir. Grubun son albümlerinden bir çoğu belli bir tema üzerine kurulmuş konsept albümler şeklindedir. Anti kahraman Spawn (The Dark Saga), korku filmleri (Horror Show) ve tarihi savaşlar (The Glorious Burden) bunlara verilebilecek başlıca örneklerdir.

"Dante's Inferno," "Angels Holocaust," "Damien," ve "The Coming Curse" gibi şarkılarında Iced Earth ibadet müziği tekniğini kullanmaktadır. İki Iced Earth şarkısı bayan vokal içemektedir; "A Question of Heaven" ve "The Phantom Opera Ghost" bunlara ek olarak Days of Purgatory albümünde yeniden seslendirilen "Burnt Offerings" şarkısıda vardır.



Albümler

Stüdyo Albümleri
* Iced Earth (Century Media 1991)
* Night of the Stormrider (Century Media 1992)
* Burnt Offerings (Century Media 1995)
* The Dark Saga (Century Media 1996)
* Something Wicked This Way Comes (Century Media 199http://www.forumturkiye.com/images/smilies/icon_cool.gif
* Horror Show (Century Media 2001)
* The Glorious Burden (SPV/Steamhammer 2004) (1 ve 2-CD versiyonları mevcut. 2-CD versiyonu The Glorious Burden' ın tüm kayıtlarını içermekte ve ikinci CD Gettysburg (1863))

Single ve EP' ler

* The Melancholy E.P. (Sınırlı Sürüm) (Century Media 1999)
* The Melancholy E.P. (Century Media 2001)
* The Reckoning (single) (SPV/Steamhammer 2003)
* Overture of the Wicked (CD-Single 2007)

Diğer Sürümler

* Enter the Realm (1989) [demo]
* Days of Purgatory (Century Media 1997) [remix'ler ve önceki albümlerden tekrarlanan kayıtlar içerir.] [1-CD ve 2-CD versiyonları vardır]
* Alive in Athens (Century Media 1999) [canlı albüm] [2-CD ve 3-CD versiyonları vardır]
* Dark Genesis (Century Media 2001) [5-diskten oluşan set, Enter the Realm demo, remixler ve ilk üç albümün tekrar kayıtlarını içerir, Tribute to the Gods isimli cover koleksiyonu vardır.]
* Iced Earth [remix/yeniden kayıt] (Century Media 2002)
* Night of the Stormrider [remix/yeniden kayıt] (Century Media 2002)
* Burnt Offerings [remix/yeniden kayıt] (Century Media 2002)
* Tribute to the Gods (Century Media 2002)
* The Blessed and The Damned (Century Media 2004) [2-CD En iyiler]
* Gettysburg (1863) (SPV/Steamhammer 2005) [[[DVD]]]


Grup Üyeleri

* Jon Schaffer - Ritim Gitar & Geri Vokal (1984-)
* Tim 'Ripper' Owens - Vokal (2003-)
* Bobby Jarzombek - Davul (2004-)
* Ernie Carletti - Gitar (2006-)

Eski Grup Üyeleri

* Gene Adam - Vokal (1985-1991)
* John Greely - Vokal(1991-1992)
* Matthew Barlow - Vokal(1994-2003)
* Bill Owen - Gitar (1985-1987)
* Randall Shawver - Gitar (1988-199http://www.forumturkiye.com/images/smilies/icon_cool.gif
* Larry Tarnowski - Gitar (1998-2003)
* Ralph Santolla - Gitar (2003-2004)
* Richard Bateman - Bass (1985-1986)
* Dave Abell - Bass (1987-1996)
* Keith Menser - Bass (1996)
* Steve DiGiorgio - Bass (2000-2001) (Sadece stüdyoda)
* James MacDonough - Bass (1996-2000, 2001-2004)
* Greg Seymour - Davul (1984-1989)
* Mike McGill - Davul(1989-1991)
* Rick Secchiari - Davul(1991-1992)
* Rodney Beasley - Davul(1992-1995)
* Mark Prator - Davul(1995, 199http://www.forumturkiye.com/images/smilies/icon_cool.gif (Only in studio)
* Brent Smedley - Davul(1996-1997, 1998-1999)
* Richard Christy - Davul(2000-2004)


-----

melancholy
i died for you
pure evil
a question for heaven

the hunter.. vs vs cok manyakötesidelibişi şarkıları vardır.. zaten direk solistin(eski) sesine hayran kalıyorsunuz.. dinlenmesi gerekli başlıca gruptur.. http://www.forumturkiye.com/images/smilies/smile.gif

ayrıca blind guardian ile yaptıkları demons&wizardsta dinlenmesi gereklidir.. http://www.forumturkiye.com/images/smilies/smile.gif

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:18
http://images.askmen.com/galleries/men/david-beckham/pictures/david-beckham-picture-5.jpg (http://images.askmen.com/galleries/men/david-beckham/pictures/david-beckham-picture-5.jpg)

David Robert Joseph Beckham (d. 2 Mayıs 1975), İngiliz futbolcu. Ağustos 2006 itibariyle Real Madrid ve İngiltere Milli Futbol Takımı'nda forma giymektedir. Sezon sonunda Real Madrid'den ayrılarak ABD'de LA Galaxy MLS (Major League Soccer) ile 250 milyon dolarlık beş yıllık bir anlaşmaya imza atacaktır. [1]

Eşi Victoria Beckham, Spice Girls grubunun eski üyelerindendir.

2006 FIFA Dünya Kupası sonrası 31 yaşında İngiltere milli takım'a seçilmemiştir.Fakat bir yıl aradan sonra yine Brezilya maçında tercih edilen isim olmuştur. Arkadaşı Tom Cruise'un üyesi olduğu Scientology tarikatına girdiği söylenen futbolcu,bu sezon Real Madrid ile sözleşmesini yenilemediği için Los Angeles Galaxy takımına transfer oldu

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:19
GENEL BILGILER
Tam Adı: Kirk Lee Hammett
DOğum Tarihi: 18.Kasım.1962
DOğum Yeri: San Francisco, California
Medeni Hali: Married
Gruptaki Görevi: Solo Gitar
Göz Rengi: Kahverengi
Saç Reng: Kahverengi
Boy: 1.75 m
Kilo: 61 kg


BIYOGRAFI
Tarih 1 Nisan 1983, yer San Francisco, California. Bir telefon çalar : "Selam Kirk, biz Metallica... Solo gitaristimizi yeni kovduk da yeni birine ihtiyacımız var. Ilgilenir misin?"
Olaylar aslında tam olarak böyle gerçekleşmedi ama Kirk Metallica'yla ilk konserini 15 gün sonra New Jersey'de verdi. Metallica'nın o zamanki menajeri Mark Whittaker bir zamanlar Kirk'ün grubu olan Exodus'un da menajerliğini yapmıştı. Dolayısıyla bir solo gitariste ihtiyaç olduğunda hemen Kirk'ü tavsiye etti.
Hammett'ın gitarı Metallica'yı daha melodik ve kontrollü bir döneme soktu. Metallica'yla başladığı günden hemen hemen 1 ay önce eski grubu Exodus'la Metallica için ön grup olmuşlardı ve bu olaydan sonra gruba girdiği 1983 yılından beri Metallica için çalmaya devam ediyor.
Kirk El Sobrante'nin "Bay Area" bölgesinde büyüdü ve gitar çalmaya 15 yaşında başladı. Ilk gitarı özel yapım bir Montgomery Ward'du ve ilk amfisi içinde 4 inçlik hoparlör olan bir ayakkabı kutusuydu. Birkaç yıl sonra bir 1978 Fender Stratocaster'e "terfi etti". Sürekli yeni bir ses arayışında olan Kirk, gitarlarını Frankenstein gibi sürekli değiştirdi, farklı amfi kombinasyonlarını denedi. Daha sonra aynı Michael Schenker'inki gibi bir 1974 Gibson Flying V aldı. Bu gitar hala Kirk'in koleksiyonunun bir parçasıdır ve Metallica'nın albümlerinde sesi duyulabilir.
Bu Flying V gitarla birlikte Kirk'ün birlikte çaldığı insanlar da değişti. Bu da yepyeni bir problemin doğmasına sebep oldu: para. Burger King'de kısa süreliğine çalıştıktan sonra bu problemi de çözdü. Artık ilk Marshall amfisini alacak kadar parası vardı. O sıralarda Paul Baloff ile birlikte Exodus'un temellerini attılar. Metallica için iki kere ön grup olarak çıktılar: 29 Kasım 1982 ve 5 Mart 1983.
Metallica'yla olan konuşmasından sonra, zor da olsa para biriktirerek doğu yakasına gitmeyi başardı. Ilk defa, yerlisi olduğu California'dan ayrılmıştı, artık ülkenin başka bir tarafında ve yepyeni bir gruptaydı. Ilginçtir, Metallica aslında Kirk'e gruba katılmasını hiç teklif etmemişti ve Kill'em All'un kayıtlarına başlanana kadar da bu devam etti. Kill'em All ve onu takip eden turdan sonra Kirk, Joe Satriani'den ders aldı ve caz, blues, klasik müzik ve Jimi Hendrix'in özelliklerini ve erdemlerini öğrendi. Kirk şu anda eşi Lani ve köpeği Darla ile birlikte Bay Area'da yaşıyor.

SIKÇA SORULAN SORULAR
Kirk'ün özellikleri neler?
Kirk, 18 Kasım 1962'de San Francisco, California'da doğdu. Boyu 1.75 m ve kilosu 61kg.
Kirk evli mi?
Kirk, Lani'yle 31 Haziran 1998'de Hawai'de evlendi.
Kirk'ün ekipmanları neler?
Çok çeşitli ESP'ler, ve yine birçok eski gitar. Dean Markely telleri kullanır. Mesa Boogie amfiler.
Kirk'ün sürdüğü arabalar neler?
Land Cruiser, "dağ bisikleti" ve 1955 Dodge Coronet ("Kirkstine")
Kirk, Metallica dışında başkası için de çaldı mı?
Exodus'la bazı demoları hala bulunabilmekte. Ilerde çıkacak olan bir şarkı için Les Claypool ve Mike Bordin ile birlikte çaldı (acaba Primus adı altında mı çıkacaktı?), Death Angel için demolar çaldı, Pushead'in grubu Septic Death için de sololar çaldı. Ayrıca Spawn'un soundtrack'i olan olan "Satan" isimli parçada da Kirk'ün gitarını duymak mümkün (aynı soundtrackde For Whom The Bell Tolls'un bir remixi de var).
Dudağının altındaki nedir?
O bir "labret". Alt dudağın altına takılan bir piercing çeşidi.
Kirk ne içmeyi sever?
Kirk, Martini, Sky Vodka ve yeşil çay içmeyi sever.
Grubu tanıtan notlarda James ve Kirk için gitarda oldukları yazılı. Peki Kirk ne yapar?
Kirk'ün albümlerdeki görevi genellikle solo gitar çalmaktır. Load ve Reload albümlerinde Kirk'ün gitarının sesi daha da üst seviyelere çıktı ve parçalara daha fazla katkısı oldu. St.Anger albümünde ise Kirk hiç solo çalmadı.
Kirk hangi spor takımlarını takip eder?
Kirk'ün bu konuda söylediği söz : "Spordan nefret ederim!" (ya da "James'in ve Lars'ın sevmediği takımlar.")
Kirk'ün en sevdiği yemekler hangileri?
Suşi, Meksika yemekleri, makarna, Hint ve Tayland yemekleri.
Kirk, Metallica'dan başka herhangi bir grupta bulundu mu?
Kirk, San Francisco'nun ünlü grubu Exodus'un kurucu üyesiydi.
Boş zamanlarında ne yapmayı sever?
Bisiklete binmeyi, sörf yapmayı ve korku filmi koleksiyonu yapmayı sever. Vücudun değişik bölgelerine piercing yaptırmak da hobisidir.
Kirk'ün dövmesi var mı?
Kirk'ün dövmesi, 1995 Noelinde kendisine olan bir hediyesidir ve şöyle yazar: "Made in SF 11-18-62". Bu dövme göbeğinin hemen altındadır. Ayrıca göbeğinin yan kısımlarında "Hot Rod Flames" dövmesi vardır (alev şeklinde).
Konserlerde neden Kirk'ün sağ eli sarılı oluyor?
Kirk konserlerinde sağ elini yoğun olarak kullanıyor ve oldukça sert çalıyor. Çaldıkça açılan avuç içindeki çizgileri kapatmak için de bantları kullanıyor.
Kirk bir vejeteryan mı?
Evet, Kirk bir "lacto-ovo" vejeteryan.
Kirk'ün etnik kökeni nedir?
Kirk, Filipinli.
Etkilendiği kişiler kimler?
Jimi Hendrşx, UFO, Black Sabbath, Deep Purple, Led Zeppelin, Kiss, Joe Satriani, Warren Haynes, Adrian Belew, Freddy King ve Buddy Guy.

Pek bilinmeyen ve Kirk'ün sahip olduğu iki şey...?
Kirk, içi doldurulmuş çift kafalı bir koyun ve yine içi doldurulmuş bir maymuna sahip. Morgdaki adamın bunun karşılığında ne kadar kazandığını bilmiyoruz tabi.
Kirk'ün en sevdiği purolar hangileri?
Kirk, Amerika'da bulunmayan bir Küba purosu olan Habanos 94'ü sever. Amerika'da bulabildiği ve en sevdiği puro Fuente y Fuente Opus X'dir. Ayrıca Cohiba ve Lars Tetens içtiği de görülebilir.
Kirk daha önce ne işlerde çalıştı?
Kirk bir keresinde Burger King'de çalıştı ve ayrıca başka bir yerde bulaşıkçılık da yaptı.
Kirk'ün Porsche'sine ne oldu?
Bir bahiste kaybetti.

KIRK HAKKINDA DIÃ?ER BILGILER
Medeni hali:
Lani ile mutlu bir evliliği var.
Arabaları:
Land Cruiser, "dağ bisikleti" ve 1955 Dodge Coronet.
Içtikleri:
Martini, Sky Vodka, yeşil çay.
Yedikleri:
Suşi, Meksika yemekleri, makarna, Hint yemekleri, Tayland yemekleri.
Tuttuğu takımlar:
Yok ("Spordan nefret ederim!")
Metallica'dan önce:
Exodus'ta çaldı, çok içerdi.
Sevdiği şeyler:
Bisiklete binmek, dövmeler, piercing, eski korku filmleri toplamak, puro, felsefe, H.P. Lovercraft, tilt.
Dinledikleri:
Jimi Hendrix, UFO, Black Sabbath, Deep Purple, Led Zeppelin, Kiss, John Coltrane, Government Mule, Chet Baker, Prez Prado, Alice In Chains, David Bowie, U2, King Crimson, Robert Johnson, Radiohead.
Kahramanları:
Boris Karloff, Bela Lugosi, Jimi Hendrix, Chet Baker, Diane Arbus, John Coltrane, Charles Bukowski, Edward Munch, Joel Peter Whitkin.
Ilk gittiği konser:
Day on the Green festivali (Eagles, Steve Miller, Heart ve Foreigner).
Kendini nasıl tanımlar:
Kokan, çirkin, mutlu, saplantılı, yenilikçi, meraklı.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:19
GENEL BILGILER
Tam Adı : James Alan Hetfield
Doğum Tarihi: 3.Ağustos.1963
Doğum Yeri: Los Angeles, California
Medeni Hali: Evli, 3 çocuk babası
Gruptaki Görevi: Vokaller ve Ritim Gitar
Göz Rengi: Mavi göz
Saç rengi: Sarışın
Boy: 1.85 m
Kilo: 81 kg

BIYOGRAFI
James Hetfield başka şeylerin de yanında Metallica şarkılarının sesi, fakat başta böyle planlanmamıştı. Ilk günlerde Metallica değişik vokal/gitar kombinasyonları denedi. Bunlardan bazıları başka bir gitarist ilavesi veya sonradan solo gitarı çalan Dave Mustaine'ın tek gitar olmasıydı. Hatta bir ara Armored Saint grubundan John Bush'a grubun vokalisti olması için teklif yapıldı. Hetfield, 3 Ağustos 1963'de, Los Angeles'da bir kamyon şöförünün ve Opera şarkıcısının oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesinin Bilimsel Hristiyan mezhebinden olması James'in 'acı çeken ruh' temalı şarkı sözlerine bir çok kez ilham kaynağı oldu. Müzisyenliği 9 yaşında piyano dersleriyle başlayıp, kardeşi David'in davullarını gümbürdeterek devam etti ve en son gitara karar kıldı.
Elinde gitarıyla ilk grubu Obsession'da bir rock yıldızı olmayı kafasına koydu. Grup, bas ve davullarda Veloz kardeşlerden ve gitarda Jim Arnold'dan oluşuyordu. Arkadaşları Ron McGovney ve Dave Mars grubun yardımcı elemanlarını oluşturuyordu. Bu Velozların garajında oturup ışık kutusuyla oynamak anlamına geliyordu. Obsession dağıldıktan sonra Marrs-Hetfield-McGovney üçlüsü birlikte müzik yapmaya devam ettiler.
Phantom Lord, James Hetfield'in ikinci grubuydu. La Brea'ya taşındıktan sonra Brea Olinda lisesine devam eden James davulcu Jim Mulligan ile tanıştı. Ikisi öğle tatilinde başka bir gitaristle müzik yapıyorlardı ama yüksek ve sert sesleriyle onu kaçırdılar. Hugh Tanner flying V gitarı parçası taşırken keşfedildi ve Phantom Lord doğdu. Gitardfa Hugh, davulda Mulligan varken James de şarkı söyleyip gitar çalıyordu. Mezun olup James Downey' dönene kadar grup değişik basçılarla çaldı. Downey'de James otoban genişletme çalışması yüzünden istimlak edilmiş, Ron McGovney'in ailesine ait bir eve yerleşti. Ev James ve Ron'un gece kalmaları, müzik ve prova yapmaları için idealdi. James Ron'a bas gitari almasını ve nasıl çalacağını öğreteceğini söyledi.
Ve Ron gruba katıldığında Phantom Lord artık yoktu, bundan böyle onlar Leather Charm'dı.
Leather Charm daha glam tarzı bir gruptu. Orijinal ve Quiet Riot'un "Slick Black Cadillac,"i Iron Maiden'ın "Remember Tommorrow"u ve birkaç başka cover şarkılar çaldılar. Bazı partilerde çalıp bir demo kaydetmeyi başaran grup dağılmaya başladı. Önce Tanner grubu terk etti yerine Troy James geldi, ardından Mulligan Rush tarzı daha progresif bir grup için ayrıldı. Davulcusuz kalan grup dağılmak zorunda kaldı. Mulligan'ın ayrılması James'i yeni bir davulcu aramaya itti ise de Lars Ulrich'i James'e tanıştıran Hugh Tanner oldu.
Nihai olarak Jım Mulligan'ın gruptan ayrılmasıyla Leather Charm'ın dağılması James ve Lars'ı birbiriyle tanıştırdı... ve Metallica'yı oluşturdu. En baştan beri, James Metallica'nın müzikten sözlere ana şarkı yazarıydı. Şarkı yazmayıp, söylemeyip veya gitar çalmadığı zamanlarda avcılık ve çeşitli sporlarla ilgileniyor. Kaykayıyla başına gelen talihsiz kazalardan olaylardan sonra son zamanlarda snowboard yapmaya merak sardı.
Gitarlar hayatının önemli bir parçası ve antika gitarları kolesiyon yapmakta. Özellikle doğduğu yıl olan 1963 yılında üretilmiş olanları. Garajında yeni tutkusu olan klasik Amerikan arabalarınla oynarken bulunabilir. Şu sıralarda kendinin yaptığı bir Chevy BelAir'i var.
James evli ve 3 çocuğu var.



SIKÇA SORULAN SORULAR
James'in genel bilgileri nelerdir?
James Alan Hetfield Los Angeles California'da 3 Ağustos 1963'de dünyaya geldi. 1.85 metre boyunda ve 82 kilo ağırlığında. Gözleri mavi ve sarışın.
Evli mi? Çocukları var mı?
17 Ağustos 1997'de uzun süreli kız arkadaşı Francesca ile evlendi. Üç çocukları var.
Kullandığı ekipmanlar nelerdir?
James çoğu zaman EMG manyetiklerle ve Ernie Ball tellerle ESP Explorer gitarlar kullanıyor. Mesa Boogie amfi ana tercihi. Studyoda James bir çok değişik gitar/amfi kombinasyonları kullanıyor.
James neler sürüyor?
James Dodge Ram kamyonet, 1955 Chevy BelAir klasik Amerikan arabası ve özel yapım (chopper) Harley Davidson motosiklete sahip.
Metallica dışında herhangi bir kayıdı var mı?
James Danzig'in ilk albümünde "Twist of Cain" ve "Am I Demon?" şarkılarında arka, Corrosion of Conformity'nin "Wiseblood" ve Jim Martin'in son albümünde normal vokal katkıları oldu.
Albümlerde James - Gitar, Kirk - Gitar yazıyor. James ne çalıyor?
James Metallica tarafından kaydedilmiş gitarların büyük çoğunluğundan mesul. Bütün ritim ve çoğu melodik ve armonik gitarlar James'in. Akustik gitarlar ve soloları saymıyoruz bile. Kirk'ün işi ana gitar soloları; ama son albümle beraber iki gitaristin görevleri genişledi. Ikisi de ritim ve ana gitar bölümlerini çaldılar.
En sevdiği yemekler nelerdir?
Et ve patates, Barbekü, Istiridye.
Başka gruplarda bulundu mu?
Obsession, Phantom Lord ve Leather Charm James'in üyesi olduğu gruplardı. Ayrıca Spastic Children'da davulculuk da yaptı.
James'in gitarda öğrendiği ilk şarkı hangisi?
Flight Of The Bumble Bee.
Boş zamanlarında James ne yapar?
Iflah olmaz bir spor ve av tutkunu. Ayrıca garajında arabası ve motosikletiyle uğraşmayı da seviyor. Ilave olarak James'i tuttuğu takımları ve NASCAR yarışlarını izlerken bulabiliriz.
En çok etkilendiği sanatçılar kimler?
Black Sabbath, Motorhead, Ted Nugent, Lynyrd Skynyrd, Tom Waits, Nick Cave.
Yenilerden neler dinliyor?
Rocket From The Crypt, Gov't Mule, Corrosion Of Conformity.
James iskelet yüzüğünü ve kurt kolyesini nereden aldı?
Yüzük Cliff'e aitti. Kolyeyi Londra'da The Great Frog adlı dükkandan (Cliff'in yüzüğü aldığı dükkan) satın aldı.
James niçin gitarını Flying V'den Exlorer'a değiştirdi?
Ilk günlerde Explorer James'in yedek gitarıydı. Flying V'nin sapı kopunca yedek gitarına geçti ve Explorer'ın ne kadar kendine uygun olduğunu gördü. Turnede ilk kendi adına çıkan gitar olan ESP'nin Flying V'sini de kullanıyor.
James hangi takımları tutuyor?
James ömür boyu fanatik bir şekilde Raiders fanı. San Jose Sharks ve D.C. United diğer spor dallarında tercihleri. NHL's Cool Shots TV programının açılışında ve NHL reklamında James görülebilinir.
Metallica'dan evvel hangi işlerde çalıştı?
James bir çıkartma fabrikasında, lisede temizlik ve ev taşıma işinde çalıştı.
8-9-92 yılında ne oldu? Neden James yandı?
Grup ateşli efektlerin değişiminden haberdar edilmişti. Alevler sahnenin yanlarında "Fade To Black" sırasında ateşlenecekti. Ama bu işle ilgilenen teknisyen bu yeni patlamaların eskileriyle BERABER ateşleneceğini söylemeyi unuttu. Yeniler gelince eskilerin olmayacağını varsayan James eski patlamaların olacağı bir noktada durunca 4 metre yüksekliğinde alevler vücudunun sol tarafını ve elini yaktı.
Hala James kaykay yapıyor mu?
Hayır, ama söylentilere göre eski turne anlaşmaları her ihtimale karşı "KAYKAY YASAÃ?I" maddesi içeriyordu. Son zamanlarda nispeten daha yumuşak inişi olan snowboard yapmaya merak sardı.
James'in saçına 1993 'No Where Else to Roam' turnesiyle yaz 1994 turnesi arasında ne oldu?
Avlanırken karıştığı bir safari arabası kazası yüzünden kafasına 40 tane dikiş atıldı. Bu nedenden saçının bir kısmı kesildi. Load albümünün piyasaya çıkmasından evvel saçını daha da kestirdi.
Konser sırasında James nasıl gitar tonunu değiştiriyor?
James'in uzun süreli gitar teknisyeni Andy Battye konserlerde James'in gitar efektleriyle ilgileniyor. Ayrıca Andy, James'in gitar ve ekipmanlarıyla ilgileniyor ve bakımını yapıyor.
James'in en sevdiği silahlar hangileri?
Remington 30-06, Weatherby 7mm ve Browning 300 Magnum James'in en sevdiği silahlar
Ne içmeyi sever?
A. Fuente Hemingway Short Stories marka sigarlar favorileri.
James'in hangi kemikleri kırıldı?
Iki tane parmak, sol bilek, sol kolunun her iki kemiği. Toplam 156 dikiş.
James gerçekten içkiyi bıraktı mı?
Evet artık hiç alkollü içecek içmiyor. Maden suyu ve alkolsüz bira içerken görülebilir. (Temmuz 2001'de alkolizm ve başka alışkanlıklar için rehabilitasyon merkezine gitti.)
Şu anda aktif olmayan hangi grupların yeniden birleşmesini isterdi?
Thin Lizzy (Live And Dangerous kadrosu), Tank (ilk kadro), Motorhead (Eddie'yle)
James'in hayatını hangi albüm değiştirdi?
Stryper'dan To Hell With The Devil. Neden? James anlatıyor: "Sonsuza kadar beni korkutacak bir nefret uyandırdı. Çizgili deri pantolonlar görmeye hala dayanamıyorum."

JAMES HAKKINDA DIÃ?ER BILGILER
Medeni Hali:
Evli (Ağustos 1997)
Sürüyor:
Chevy Blazer, Dodge Ram, '55 Chevy BelAir
Sevdiği Yiyecek:
Meksika, Et ve patates, Barbekü, Istiridye
Spor Takımları:
Oakland Raiders, San Jose Sharks, D.C. United
Metallica'dan Önceki Grupları:
Obsession ve Leather Charm'da çaldı.
Metallica öncesi kariyeri:
Etiket basım fabrikasında çalıştı.
Sevdikleri:
Avlanmak, Klasik Amerikan arabaları, Tanımamak, Kar Kaykayı, Çim hokeyi, Su Kayağı, Sigarlar, Modifiye Motosikletler, Silahlar, Marangozluk
Dinledikleri:
Black Sabbath, Motorhead, Skynyrd, Thin Lizzy, Tom Waits, Nick Cave, Kovboy Film Müzikleri
Kahramanları:
Clint Eastwood, Pops Hetfield
Ilk Konseri:
Aerosmith & AC/DC, 1978, Long Beach, California
Filmler:
Iyi Kotu Çirkin, Easy Rider, Sling Blade, Ucuz Roman, Vanishing Point
Kendini en iyi anlatan kelimeler:
Kaba, Dürüst, Inatçı

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:19
Asıl adı David John Moore Cormwell’dir.
1931 yılında İngiltere’de doğdu.Beş yaşındayken annesi evden kaçtı.
Berkshire yakınlarındaki Pangbourne’de St. Andrew hazırlık okulunda eğitimine başladı.
Liseyi bitirdikten sonra 1948 yılında İsviçre’ye gitti.
Bern Üniversitesi’nde yabancı diller üzerine çalıştı.
18 yaşında İngiltere’ye döndü.
Oxford’ta Lincoln Koleji’nden 1956 yılında mezun oldu.
Sanskritçe ve eski Almanca’yı iyice öğrenmişti.
İki yıl boyunca Eton Koleji’nde ders verdi.
Öğretmenlik,Cormwell için çalışma hayatında aradığı meslek değildi.
Onu sonraki beş yıl boyunca İngiliz Dışişleri Bakanlığı için çalıştığını görürüz.
Önce, Bonn'da ki İngiliz Elçiliğinde hizmet verdi.
Daha sonra konsolos olarak siyasal bir görev için Hamburg'a transfer edildi.
Bu süre içinde Avusturya ve Almanya’daki gizli servisleri tanıma fırsatını bulmuştu.
Dış İşleri memuru iken John Le Carre takma adıyla iki romanını yazmıştı bile.
1963 yılında Almanya’da iken Berlin Duvarı iki Almanya arasında dikildi.
Bu olayı değerlendirip 5 hafta içinde Soğuktan Gelen Casus’u yazdı.
Beş yıllık devlet görevini bırakarak sadece kitap yazmaya karar verdi.
***** ***** ***** ***** ***** ***** *****
Eserlerinin hemen çoğu casusluk üzerinedir.
Mesleğini sürdürürken gerekli bilgileri zaten elde etmişti.
Bu bilgileri yazarlık yeteneği ile ustaca yoğurmuştur.
Romanlarındaki kurgular ilk başta karmaşık gibi görülür.
Ama konusunu ilgilendiren resmi kurumları titizlikle incelerken herşey yerine oturur.
Eserlerinin tümünde yazdığı her cümlenin sağlam özelliğini kaybetmediğini görürüz.
Uslubu ağırbaşlı ve ciddidir.İlk önce soğuk bir havası varmış gibi algılanır.
Ancak satırlar okundukça alışılır,yazarın kendine özgü tarzı kolayca benimsenir.
Olayların gelişim süreci içinde okuyucunun merak ve heyecanı da artar.
İhanet eden kişileri ve vatanseverlerin psikolojik tahlillerini incelikle ele alır.
Bazı devletlerin dış ve iç politikalarını anlattığı olaylar içinde eleştirmekten geri kalmamıştır.
***** ***** ***** ***** ***** ***** *****
Eserleri:
*****Call For The Dead (1961)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Ölümüne Davet.
*****A Murder Of Quality (1962)
*****The Spy Who Came In From The Cold (1963)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Soğuktan Gelen Casus.
*****The Looking Glass War (1965)
*****A Small Town In Germany (1968)
*****The Naive And Sentimental Lover (1971)
*****Tinker,Tailor,Soldier ,Spy (1974)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Köstebek.
*****The Honourable Schoolboy (1977)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Bir Öğrenci Gibi.
*****Smiley’s People (1979)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:İnsancıklar.
*****The Little Drummer Girl (1983)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Küçük Trampetçi Kız.
*****A Perfect Spy (1986)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Son Casus.
*****The Russian House (1989)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Rus Evi.
*****The Secret Pilgrim (1991)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Yolun Sonu.
*****The Unbearable Peace (1991)
*****The Night Manager (1993)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Gece Müdürü.
*****Our Game (1995)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Bizim Oyun.
*****The Tailor Of Panama (1996)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Panama Terzisi.
*****Nervous Times (1998)
*****Single&Single (1999)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Single Ve Oğlu.
*****The Constant Gardener (2001)
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Bahçıvan.
*****Absolute Friends (20039
Türkçe yayınlanan kitabın adı:Sıkı Dostlar.
*****The Mission Song (2006)
***** ***** ***** ***** ***** ***** *****
Not:1964 yılında yayınlanan The Incongruous Spy:
1- Call For The Dead (1961)
2- A Murder Of Quality (1962) romanlarının serisidir.
1982 yılında yayınlanan The Quest For Karla:
1- Tinker,Tailor,Soldier ,Spy (1974)
2- The Honourable Schoolboy (1977)
3- Smiley’s People (1979) romanlarının serisidir.

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:20
19. yüzyılda amerika'lılar için yalnızlık, ev özlemi, fiziksel tehlikeler, ölüm, iç içe yaşanan günlük kavramlar ve olaylardı. bu çıkmazdan kurtulmak için, kendilerini kumara ya da içkinin kollarına bırakmışlardı. dünya tarihinde "altına hücum" olarak anılan ilk hareket, 1849 yılında california'da sierra nevada'nın dağlarında yaşandı.dünyanın dört bir yanından gelen altın avcıları, kaderlerini değiştirecekleri inancıyla kayıklarla, trenlerle, yürüyerek bölgeye akın ettiler. çoğu 1849'da yola koyuldu.

altını bulmak zengin olmak anlamına gelmiyordu. 1848'de 800 nüfuslu küçük bir kasaba olan san francisco, 5 yıl içinde 50.000 kişinin barındığı bir kente dönüştü. ayrıca, her yıl madenlerde çalışmak için on binler buraya akın ediyordu. yiyeceğe, barınmaya ve giysiye ihtiyaçları vardı. ellerindeki altınları bunlara harcıyorlardı. levi strauss orada terzilik yapıyordu. işçilere diktiği pantolonlar ve giysiler ile geçimini sağlıyordu. levi işçilerin çalışma şartlarına göre jean kumaşını buldu. işçiler memnundu ancak bir sorun daha vardı. işçiler sürekli ceplerinin yırtıldığından şikayet ederek levi' ye dert yanıyorlardı. levi düşündü ve bununda çözümünü buldu. cep leyimi ile cepleri jean' e mimledi. ve o gün zenginliğe doğru ilk adımını atmış oldu.. günümüzde hala çok güçlü bir sektör olan bluejean'in yaratıcısı levi strauss sayesinde dikkat ederseniz giydiğimiz kotlarda hala aynı sistem devam etmekte...

Sevda_Rapcisi
27-07-07, 01:20
http://img267.imageshack.us/img267/7858/teresaxk6.jpg


Asıl adı Agnes Gonxha Bojaxhiu(Agnes Gonca Boyacı)
olan Rahibe Teresa, 1910 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun Kosava vilayetine bağlı bulunan Üsgüp’te 26 Ağustos 1910 yılında doğmuştur.Arnavut kökenli ailenin üç çocuğundan en küçük olanıdır. 18 yaşına geldiğinde, İrlanda'daki Our Lady of Loreto Rahibelerinin(Loretto hemşireleri) okuluna katılır. Vatikan’ın izniyle ,1950 yılında, beraberinde 12 kişiyle Hayırsever Misyonerler Cemaati'ni kurmuştur.Bu cemaat dünyanın bir çok yerinde 4.000 rahibenin görev aldığı bir topluluk haline gelmiştir.Hayatının büyük bölümünü Hindistan’ın Kalküta şehrinde yaşayan fakir ve hastaların bakımına adamış olup 1979 yılında da Nobel Barış Ödülü’nü almıştır. 5 Eylül 1997 yılında,Hindistan’da akşam 9:30'da, Kalküta'daki sağlık evinde son yolculuğuna uğurlanmıştır.

Vatikan, Rahibe Teresa'ya ait bir madalyon sayesinde
”ölümcül bir kanser hastasının iyileşmesini”, mucize olarak kabul edip O’nu azizelik mertebesine yükseltmiştir. Papa II. John Paul bunun için “aziz-azize ilan edilme” şartlarının dışına çıkarak ( normal şartlarda Azizlik unvanı kişinin ölümünden en az beş yıl geçtikten sonra o kişiyle ilgili bir mucize beklenip, mucize ortaya çıkarsa, azizlik için onay verilmektedir) Rahibe Teresa için ölümünden 2 yıl sonra Vatikan'a bu süreci başlatma emri vermişti.



http://img338.imageshack.us/img338/8771/teresa1do3.jpg

Munky
27-07-07, 05:55
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1668.gif
Abdi İpekçi ( 1929)- (01.02.1979)
1929 senesinde İstanbul�da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul�daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.

ESERLERİ
Abdi İpekçi�nin Afrika, İhtilalin İçyüzü, Dünyanın Dört Bucağından gibi eserleri vardır.

Munky
27-07-07, 05:56
Abdullah Cevdet ( 09.09.1869)- (29.11.1932)
Osmanlı Devletinin son devirlerinde yaşamış siyaset adamı ve yazar. Jön Türkler hareketlerini başlatanlardan ve İttihad ve Terakki Cemiyetinin kurucularından. Babası Diyarbekir Birinci Tabur Katibi Ömer Vasfi Efendi olup, 9 Eylül 1869'da Arapkir'de doğdu. 1932'de İstanbul'da öldü.
İlk tahsilini Arapkir'de ve Hozat'ta yaptıktan sonra Mamüretü'l-Aziz (Elazığ) Askeri Rüşdiyesini bitirdi. Kuleli Askeri Tıbbiye İdadisinden de mezun olduktan sonra Mekteb-i Tıbbiyeye girdi. Biyolojik materyalist fikirlerin tesirinde kaldı. Dinin insan üzerindeki fonksiyonlarını inkar eden ve her şeyi madde ile açıklamaya çalışan materyalist görüşlere yer veren bazı eserler yazdı.

Talebeyken 1889'da tıbbiyeli arkadaşları ile sonradan İttihad ve Terakki Cemiyeti adını alacak olan İttihad-ı Osmani adlı gizli cemiyeti kurdu. Siyasi faaliyetleri sebebiyle birçok defa tutuklandı. 1894'te Mekteb-i Tıbbiyeden mezun oldu. Haydarpaşa Hastahanesinde vazife aldı. Geçici olarak Diyarbakır'a vazifeli gönderildi. Orada İttihad-ı Osmani Cemiyetine Ziya Gökalp gibi pekçok kimseyi üye kaydetti. İstanbul'a döndükten sonra siyasi faaliyetlere devam ettiği ve devlete karşı olan faaliyetleri sebebiyle arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. 1896'da Bakanlar Kurulu kararıyla Trablusgarb'a sürüldü. Burada da siyasi faaliyetlere devam etti.

Mizan ve Meşveret adlı dergilere imzasız ve "Bir Kürt" takma adıyla yazılar gönderdi. Fizan'a sürüldü ise de oradan Tunus'a kaçtı. Paris'e geçerek Osmanlı Devletini yıkmak için faaliyet gösteren Jön Türklere katıldı. 1897'de Cenevre'ye giderek İttihad ve Terakki Cemiyetinin merkez komitesinde yer aldı. Çeşitli gazete ve dergilerde takma adıyla yazılar yazdı. 1899'da Viyana sefareti tabipliğine tayin edildi. 1903'te tekrar Cenevre'ye giderek bir matbaa kurdu ve İctihad Mecmuası'nı çıkarmaya başladı. 1904'te Osmanlı İttihad ve İnkılap Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldı. Çeşitli gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda Sultan İkinci Abdülhamid Han ve diğer hükumet erkanı hakkında çirkin ifadeler kullandı. 20 Ekim 1904�te İsviçre'den sınır dışı edilince, İctihad Dergisi ve kütüphanesini Mısır'a naklederek bölücü ve yıkıcı faaliyetlerine devam etti. Şura-yı Osmani Cemiyetinin idaresinde vazife aldı. Bu sırada İslam düşmanı ve müsteşrik Dozy'nin eseri Essai Sur l'histoire de l'İslamisme adlı kitabını Tarih-i İslamiyet adıyla tercüme etti. Bu kitapta Peygamberimize karşı saygısız ifadeler kullandığı için dindar insanların samimi duygularını rencide etti. Bu yüzden pekçok kimse tarafından, kendi yanlış fikirlerinden başkasını kabul etmeyen, Allah düşmanı manasında "Adüvvullah Cevdet" diye anıldı. Bozuk fikirlerine zamanın hakiki alimleri tarafından cevaplar verildi.

İkinci Meşrutiyetin ilanından ve İkinci Abdülhamid Hanın tahttan indirilmesinden sonra 1910 senesi sonlarında İstanbul'a dönen Abdullah Cevdet, İttihad ve Terakki ileri gelenleriyle arası açık olduğundan Cağaloğlu'nda İctihad Evi adını verdiği binaya yerleşerek İctihad Dergisini çıkarmaya devam etti. Aynı sene içinde kurulan Osmanlı Demokrat Fırkasının ikinci başkanı oldu. Bu fırka, Hürriyet ve İtilaf Fırkasıyla birleşince de, siyasi faaliyetlerini Kürt Teali Cemiyetine girerek devam ettirdi. Çıkardığı İctihad Dergisi, din ve devlet aleyhinde yazılar yazdığı için birçok defa kapatıldı. Bir ara İsviçre'ye giderek Osmanlı Devleti aleyhinde çalışan muhaliflere katılmak istediyse de isteği İsviçre hükumeti tarafından reddedildi. Daha sonra İttihadcıların desteğiyle çıkan Hak Gazetesinin yazarlarından oldu. Birinci Dünya Harbinden sonra yeniden siyaset ve yayın faaliyetlerine başladı. 1 Kasım 1918'den itibaren İctihad Dergisini yeniden çıkardı. Tekrar İttihadcıların aleyhinde yazılar yazdı. İngiliz Muhibler Cemiyetini kurdu. Ayrıca İngilizlerle işbirliği yapan Kürdistan Teali Cemiyetinde de önemli roller aldı. İctihad Mecmuasıında dini tezyif edici yazılar neşr etmeye devam etti. Bir ara Sıhhıye Müdürü olduysa da bu vazifeden alındı. 25 Mayıs 1920'de bu vazifeye yeniden tayin edildi. Fakat yedi ay sonra tekrar alındı. Yeniden neşr etmeye başladığı İctihad Dergisinin 1 Mart 1922 tarihli 144. sayısında Bahailiğin yeni bir din olarak kabul edilmesini tavsiye etti. İstiklal Harbinden sonra İctihad Dergisinde yeni idareyi öven yazılar yazarak nüfuz kazanmak istedi. Bu mecmuada Türkiye'nin nüfus politikasıyla ilgili olarak; "Neslimizi ıslah etmek, kuvvetlendirmek için Avrupa'dan ve Amerika'dan damızlık erkek getirmek gerekir." şeklindeki iddiasının yer aldığı bir yazıyı kendi imzasıyla yayınladı. Bu yazısı bütün yurtta büyük ve derin bir nefrete sebep oldu.
Ömrünün sonuna doğru tamamen yalnız kalan Abdullah Cevdet 29 Kasım 1932'de öldü.

Munky
27-07-07, 05:56
Abdurrahman Pala
1953 Manisa Saruhanlı ilçesi Adiloba köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu İzmir'de okudu. Kartaltepe gece lisesi'ne kaydolduğunda Yeni İstanbul gazetesinde "Musahhih" olarak çalışmaya başladı. Yüksek okulu İzmir Yüksek İslam Enstitüsü�nde bitirdi. Sırasıyla Babıali'de Sabah, Hakimiyet, Politika, Yeni İstanbul, Aktüel, Ortadoğu, Tercüman ve Türkiye gazetelerinde çalıştı. 1983 yılında kendi adına Safa Tanıtım Hizmetleri LTD. Şti.'ni kurdu. Reklamcılık, dergi yayıncılığı ve matbaacılık yaptı. 64'ler Bilgisayar dergisini, MSX Bilgisayar dergisini çıkardı. 1993 yılında yeniden mesleğe dönerek HBB TV'nin kuruluşunda görev aldı. Haber Koordinatörü olarak çalıştığı HBB'den Kanal 6'ya transfer gitti ama orada barınamadı ve bir bucuk ay sonra Nokta dergisine yazmaya başladı. Nokta dergisine yazarken TGRT'den teklif aldı. Haber Programları Koordinatörü olarak çalıştığı TGRT'den Türkiye gazetesi TV Magazin müdürlüğüne geçti. 2001 yılında ekonomik nedenlerle gazeteden ayrıldı. Medical Channell'in kuruluşunda yayın danışmanı olarak görev aldı. Bu kanalda "Platform" adlı canlı yayın hazırlayıp sundu. TRT İstanbul Televizyonunda "Gece Kahvesi" "Gün Ortasında" ve "Fetih ve Fatih Belgeseli" programlarında danışman olarak çalıştı. Şimdi Önce Vatan gazetesinde haftada dört gün "Mevsim Salatası" başlığıyla köşe yazıyor.

Yeni Şafak gazetesi internet editörü. Yazmaya uygun gördüğü konuları Nokta dergisine de yazıyor. T.G.C. üyesi Abdurrahman Pala Evli ve iki çocuk babası.

Abdurrahman Pala
Yeni Şafak Gazetesi-Redaktör
Önce Vatan Gazetesi-Köşe Yazarı
Safa Tanıtım Hizmetleri Ltd. Şti-Genel Müdür
Nokta Dergisi-Yazar

Yeni Şafak
Yeni Doğan Mah. Bankalar Cad. Şenay Sok.
No. 2 - 34900 Bayrampaşa/İstanbul
Tel. : 212 612 29 30 (10 Hat) Dahili: 1256
Faks : 212 612 19 03 - 612 19 32 - 612 19 44

Vatan Gazetesi
Sanayi Mahallesi Sancaklı caddesi No:33 Güngören- İstanbul
Tel: 0212-6443207-08-09
Faks:0212-5392298

Şirket: Şehit Asım Caddesi No:51/15 Kısmet İşhanı kat 3
80690-BEŞİKTAŞ-İSTANBUL
Tel:0212-2597063-2608211
Faks:0212-2597062

Nokta dergisi
Ali Kaya Sokak no:8 Levent-İSTANBUL
Tel:(0212-2819923

e-Posta: abdpala@e-kolay.net
Alternatif e-posta: abdpala@mynet.com
Alternatif e-posta: abdpala@yahoo.com
Alternatif e-posta: abdpala@hotmail.com

Munky
27-07-07, 05:56
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3927.jpg
Abdurrahman Şen
Sivas�ın Hafik kazasında 01.08.1955�te doğdu. 1958�de ailesinin göç ettiği İstanbul�da Fatih İlk Okulu�nu bitirdi. Daha sonra sırasıyla; Düzce İmam Hatip Okulu, İstanbul İmam Hatip Okulu ve Zeytinburnu Akşam Lisesi�nde okudu� Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü�nde tamamladı. Gazeteciliğe profesyonel olarak 1978�de Yenidevir Gazetesi�nde başladı. �Cemre� ve � Beyazsanat� isimli dergileri yayınladı. Hâlen �SARMAŞIK Kültür� isimli kültür sanat dergisinin yayınını yönetiyor. Bulvar Gazetesi�nde 3 yıl kadar çalıştı. Zaman Gazetesi�nde; Haber Müdürü, Kültür Sanat Sayfası Sorumlusu, Spor Sayfası Şefi olarak çalıştı, köşe yazarlığı yaptı. Ortadoğu Gazetesi�nde kısa bir süre çalıştıktan sonra 23 Aralık 1993/ 23 Aralık 2003 tarihleri arasında tam 10 yıl Yeniasya Gazetesi�nde �Cemre� başlığı altında kültür sanat ağırlıklı olarak günlük köşe yazarlığı yaptı. Şimdilerde aynı gazetede haftada bir gün yazılarını sürdürüyor. Beyoğlu Belediyesi�nde 1995 Haziran ayından, 2004 Aralık sonuna kadar kültür sanat konularında başkan danışmanlığı yaptı. Bu süre zarfında, birçoğu �ilk� olma özelliği taşıyan çeşitli etkinliklere imza attı. �Cemre- (1990)�, �Hilal�i Beklerken-(1992)� ve �Renk Renk Sinema-(1996)/ genişletilmiş 2. baskı- (2001)� ve �Son Sultanü�ş Şuara Necip Fazıl� (2005) ile �İstiklâl Marşı Ve Mehmet Âkif Ersoy� (2006-derleme) isimli yayınlanmış 5 kitabı bulunuyor. TC Kültür Bakanlığı�nın, � Türk Kültürü�ne Hizmet Özel Ödülü�nü aldı (1995). Evli ve bir çocuk babasıdır. Çeşitli kültür kuruluşlarında; kurucu başkanlık, başkanlık ve yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. Ağustos 2004�de, doğduğu ilçe olan Hafik�te bir kütüphane oluşturulması için 3500 kitabını bağışladı. Yıl içerisinde yapılan kültür merkezi ve içindeki kitaplık, 5 Eylül 2005 tarihinde yapılan bir törenle hizmete sokuldu.

xxx

SARMAŞIK SAYI 10, SOOON!
Abdurrahman Şen
www.sanatalemi.net

Gazetecilikte 2-3 yılı geride bırakmış, fakültede 4. sınıfa gelmiştim ki� Bir dergi yayınlama heyecanı sardı beni� Aslında heyecandan da öte, dergi alanında o yıllarda ideolojik açıdan yaşanan dengesizliğe içerliyordum ve bu açığın mutlak surette kapanması gerektiğine inanıyordum�
O yıllarda yayınlanan edebiyat dergilerine de genel anlamda �sağ� ve �sol� olarak bakınca görüyorduk ki yayınlanan dergilerin sayfaları açısından 2000 sayfaya 150-200 sayfalık bir fark vardı. �Sol�un lehine! Üstelik o sayfa sayısının dışında, �hayatın içinde� olma farkı ve �gazetecilik� yapılmasının getirdiği sevimlilik de ekleniyordu�
İyi de� Bunca geniş bir kitleye sahip olan �sağ� niye daha çok ve daha kaliteli dergiler çıkaramıyordu?
Sancılar çekiyor, şikâyetler ediyordum yakın çevreme� Fakültedeki arkadaşlarım da fakülte dışından kimi görüştüklerim de bana hak verenler kervanına katıldı giderek� O günlerin heyecanını yaşayanlardan sevgili Seyfi Şirin kardeşim, Türkiyat koridorundaki sohbetleri hatırlayacaktır. Özellikle Mehmet Aydın�la üçlü olarak attığımız voltalarla�
İlk olarak, �neler yapabiliriz?� sorusuna cevaplar aradık� Bir komite bile kurduk bu sebeple Marmara Kıraathanesi�nde� Ve sonunda 3 kişilik temsilci grubu kurup, -merhum- Kemal Ilıcak ile konuşma kararı aldık� Nazlı Ilıcak ile konuşup randevuyu aldım. Komitemizin aldığı karar gereği Kemal Ilıcak�a dedik ki; �Mesela Milliyet, �Milliyet Sanat�ı yeniden yayınlıyor da siz niye �Tercüman Sanat�ı yayınlamıyorsunuz? Bu sizin boynunuzun borcudur. Gerekirse biz buna tâlibiz!�
Bu hatırlatmamız üzerine Kemal Ilıcak�ın yaptığı savunmayı, bizimle paylaştıklarını, o gün için anladığımızı söyleyemeyeceğim� Ancak meslekte ilerledikten ve o gün geçen isimleri biraz daha yakından tanıdıktan sonra Kemal Ilıcak�ın aslında haksız da olmadığını anladım� Ve işin başa düştüğüne karar verdim!
O görüşmeden sonra bizim komitede de �sağ içi� çatlaklar oluştu ve dağıldık.
Ben hariç!
�Abdurrahman� Görünen o ki bu işi senden başka yapan olmayacak� Bu senin boynunun borcu� Biz de elimizden geleni yapacağız, sana destek olacağız.� diyenlerin manevî ittirmeleriyle bir de baktım ki ben Lâleli�de bir büro tutmuşum bile� Yeşil Tulumba Sokak�ta� Yanımda sadece, yazmaya da okumaya da uzak, Murat Şimşek�ten başka kimse yok� O derginin sahibi oluverdi ben de yayın sorumlusu�
Devir sıkıyönetim devri� Başvurumuz üzerine valiliğin 19 Mart 1982�de sıkıyönetim komutanlığına yaptığı havaleye; � İlgili yazıda konu edilen Kültüre, Sanata ve Edebiyat�a CEMRE isimli derginin basımı ve yayınına, sıkıyönetim yasaklama ve sınırlamalarının ihlal edilmemesine özen gösterilmesi koşulu ile izin verilmiştir�� cevabını aldık� 1 Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı namına sıkıyönetim kurmay yarbaşkanı Tuğgeneral Celal Demirtel imzalı bu izin yazısı valiliğe 26 Nisan 1982�de gitti ve valilikten de 3 Mayıs 1982 günü resmî müsaadeyi almış olduk.
�Kültüre, Sanata ve Edebiyat�a CEMRE�nin ilk sayısını yayınladığımızda edebiyat dünyasındaki büyüklerimizden çok ciddî eleştiriler aldık. Destekler gördük� Fakültedeki birçok hocamız da çok ciddî övgüler yönelttiler� Özellikle merhum Mehmet Çavuşoğlu hocamı başa yazarak ifade etmeliyim ki; değerli hocalarımız Mehmet Kaplan, Faruk Timurtaş ve Abdülkadir Karahan�dan, Mertol Tulum�dan, Kemal Eraslan�dan büyük destekler gördük. �Dergiyi elime alınca sanki eski Hisar�ımızı canlanmış gördüm.� diyerek heyecanımızı paylaşan hocalarımızın yanında; �Öğrenciler sanki bize nazire yapıyorlar da dergi yayınlıyorlar. Size mi kaldı dergi çıkarmak?� diyen hocalarımız da olmadı değil ama� O kadar da olsundu!
Dergiye manevî moral verenler yanında kimse maddî destek vermeyince, biz de �daha geniş çevreye ulaştıralım� diye dergiyi bedava dağıtınca, Cemre 2. sayıdan sonra düştü! Sonra 1991�deki ikinci deneme geldi� Daha tecrübeli daha geniş çevreliydik ya�
Dergicilik alanındaki eksikliğimiz, edebî ve kültürel alandaki zayıflığımızdan dert yanmayı sürdüren herkes; �Bak Abdurrahman kardeş� Sen niye kolları sıvamıyorsun?� diyorlardı� Ben de görevden kaçan konumunda olmamak için bir kere daha sıvadım kolları� Özellikle Hasan Aycın dostumun ciddi katkılarıyla birkaç sayı çıkarabildim ama� Arkasını getiremedim yine. Sonunda biriken borçları ödemek için işçi emeklisi babamın 30 yıllık birikimi olan bir arsayı sattırıp borçları ödedim. Duyan herkes� Helal olsun sana!� dediler�
O günlerden bir-iki anımı burada paylaşmak isterim� İmam hatip okulundan sınıf arkadaşım olan biri müteahhitliğe başlamıştı ve işleri oldukça iyiydi. Dergiyi çıkarınca yanına gittim� Dergiler çantada� Çayımızı içerken muhabbeti kültür sanat ortamına getirdim ve arkadaşıma şu sözü bile söylettim; � Kardeşim� Yıllardır gazetecisin� Daha önce acemiyken bile dergi yayınladın. Şimdi bu tecrübeyle uçurursun. Niye oturuyorsun kollarını sıvamıyorsun� Bak solcular nasıl çalışıyor��
O son kelimelerini söylerken çantamı açtım, dergiyi çıkardım, masasına koydum ve dedim ki; �Hah� Bak kardeşim� Ben üzerime düşeni yaptım ve aynen söylediğin gibi kolları sıvadım. Hamallık, amelelik benden, benzini sizlerden!�
Önce bir ne yapabileceğini sordu dostum, kısılmış sesiyle� Reklâm verebileceğini, toplu dergi alabileceğini ve abone olabileceğini söyledim� Elcevap; �Ya Abdurrahman�ım� N�oldu biliyor musun? Geçen yıl umreye gittiydim. Gelirken de çocuklara bir şeyler getirdim ama evden hiçbirini beğenmediler� Bu yıl başımın etini yediler� Hanımı da alıp çocuklarla birlikte umreye niyetlendik. Şimdi fazla açılmamam lâzım. İleride inşallah!�
Dergiyi masanın üzerinde bıraktım, �o ileri dediğin zaman geldiğinde bakalım dergiyi bulabilecek misin?� deyip çıktım.
Sosyal ve kültürel alanlarda ön saflarda olmayı seven, holding sahibi bir ağabeyim de üniversiteye giden kızına, güvenliği açısından yeni bir Mercedes aldığı için elinin dar olduğunu söyleyip, 90 liraya dergiye abone olamamıştı! Kısmet işte�
Tam da o kapıyı kapatmanın kısa bir süre sonrasında bir başka kapı açıldı ve �Beyazsanat Şirketi�ni kurarak �Beyazsanat Dergisi�ni çıkardık 2 arkadaşla� O da yapılanmadaki aksaklıklardan kısa ömürlü oldu� Ayrıldım.
Ve meslekte 28 yılı geride bırakırken; Beyoğlu Gençlik Tiyatrosu�nun gençleriyle �Sarmaşık Kültür�ü yayınlamak üzere kolları sıvadık. Nisan 2005�de ilk sayısını yayınladığımızda, tahminimizin çok çok üzerinde methiyeler aldık� Taraflı tarafsız herkes hiçbir olumsuzluktan yılmamamızı, birkaç sayı direnmemiz halinde �Sarmaşık�ın tutacağını, kök salacağını söylüyorlardı� Biz de direndik� Özellikle Mehmet Yavuz kardeşimin işin matbaa tarafını üstlenmesiyle süren bu direnmemiz bir yere kadardı bu ekonomik belirsizlik ortamında� Zaman zaman bizim için çok ciddi sayılacak boyutlarda borçlandık yine� Sonrasında başka işler yaparak kapatabildik borcun kabasını� Ve aradan geçen 21 ayın sonunda ancak 10. sayıya ulaşabildik�
Kitap gibi hacimli ve dolu dolu bu 10. sayımızdan sonrasını getirebilmem ise mümkün gö-rün-mü-yooooooor!
Buraya kadarmış dostlar.
�Sarmaşık�ı edebiyatımızın tozlu tarihine bırakıyorum 10. sayıyla�
Bundan sonrasındaki çabalarım arasında � ben niyetlenmeyeceğim, başkası da dergisinin yönetimini bana vermeyeceği için- kolay kolay dergi olmayacak�
İlk Cemre�den Sarmaşık�a kadar gelen dergicilik seyrinde her zaman desteğini gördüğüm ağabeylerime, arkadaşlarıma ve kardeşlerime buradan yürek dolusu teşekkürler�
Her yıl umre yapan, Mercedes değiştiren dostlar gibi düşünenlere de �kısmetlerinde varsa- kültürlü günler diliyorum.
Arefe günü yazdığım bu yazıyla kültür dostlarını üzdüğüm için haklarını helal etmelerini diliyorum.
Bundan sonrasında sanatalemi.net�teki yazılar, Yeni Asya�daki haftalık Cemre�ler ve yönelmeyi düşündüğüm kitap çalışmalarıyla devam� Allah�ın verdiği nasip kadarıyla.
Yazarıyla ve okurlarıyla, bütün sanatalemi ailesinin Kurban Bayramı�nı kutluyor, sağlıklı ve kültürle süslenmiş nice mutlu yıllar diliyorum efendim�
Dergicilik seyrimiz içerisinde her ne kadar sürç-i lisan etmişsek affola�
Adımız Hıdır, elimizden gelen budur!
Omuzlarım çürüdü dostlar!
Buraya kadar�
Şimdi farklı alanlarda yeni şeyler söylemek zamanı bence�

Munky
27-07-07, 06:09
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2268.jpg
Adel Mıhamceriy Hasoko ( 1933)- (1984)
1933 yılında Ürdün'ün başkenti Amman'da doğdu. Ürdün'deki Kafkas göçmenlerinin kültürel kuruluşlarının çalışmalarında rol oynadı. 1950-1957 yılları arasında Ürdün'de bulunan İkinci Dünya Savaşı mültecilerinden yazar, besteci ve halkbilimci Kube Şaban ile birlikte Adige halkbilimi ve edebiyatı üzerinde çalıştı. Onun "Qebertayeme Yaçecstyeu" (Kabartay'ların Baskını) ve "Psiyıçvij� (Göç) adlı piyeslerinin Amman'da sahnelenmesine yardım etti ve bunlarda oynadı. Kube Şaban'ın Fransa'ya gitmesinden sonra da Amman'daki Gençlik Derneği'nde Adige dili ve alfabesi üzerine kurslar düzenledi. 1958 yılında "Dy Anebze" (Anadilimiz), 1959 da "Adighe Alfibe" (Adige Alfabesi), 1960 yılında ise "Xexiqheu Adighe Uered Zaul" (Seçme Adige Halk Şarkıları) ve "Mefepç" (Takvim) adlı yapıtları yayımlandı. Bu arada Şurdum Memduh ve Balkız Mahmud ile birlikte doldurmuş oldukları Kafkas halk müziği bantları Amman Radyosunda yıllarca çalınmıştır.

1960 yılında Ürdün'ü terk edip işçi olarak Batı Almanya'ya gitti. Bir süre sonra Almanca'yı öğrenip bir kompüter enstitüsünü bitirdi ve işini değiştirdi. Bu arada Schwelm adlı küçük bir kasabada kurduğu "Tscherkessischer Kulturverein" kısa sürede Almanya'da çalışan Kafkas kökenli işçiler ve Avrupa üniversitelerinde Kafkasoloji üzerinde çalışan öğrenciler için küçük bir enformasyon merkezi haline geldi. Almanya�da iken de çoğu bu derneğin yayını olmak üzere "Adighe Alfibem Yiqhuaz" (Adıge Alfabesi İçin Rehber), "Nart Txidezh I." (Nart Efsaneleri I.), "Zi Mafe Guerem" (Günün Birinde - Fabl'ler) gibi kitapları yayınlandı. "Nıbjeqhu" (Arkadaş) ve "Cible" (Yıldırım) adlı bültenlerin yayımlanmasında emeği geçti.

1984 yılının Ocak ayında öldü.
Xx

Munky
27-07-07, 06:09
Ahmed Arif ( 1927)- (1991)
1927 yılında-Diyarbakır'da doğdu. Bir süre, A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde okudu. Siyasî düşünceleri yüzünden hapis yattı. Şiirlerinde folklorik unsurları kullandı. 1991 öldü.

ESERİ
Hasretinden Prangalar Eskittim adlı bir şiir kitabı bulunmaktadır.

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM
Seni, anlatabilmek seni,
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni, anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmez,
Kahpe yalana.

Ardarda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül-gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım
Bir o yana,
Bir bu yana...

Seni, bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni, anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini..

Munky
27-07-07, 06:09
Ahmet Çavuşoğlu ( 1941)
Ahmet Çavuşoğlu Güneş Gazetesi
Köşe Yazarı

Doğum Tarihi / Yeri 01.01.1941
Eğitim Robert College ve Yüksek Okulu
G. Başlangıç Yılı 1961
G. Başlangıç Kurumu Son Havadis
Çalıştığı Kurumlar Son Havadis, Tercüman, Akşam, Dost, Güneş Gazeteleri, Atari, Alem ve Platin Dergileri


Özgeçmiş Güneş Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapan Ahmet Çavuşoğlu, 20 yıllık meslek yaşamına Son Havadis Gazetesi'nde başladı. Tercüman, Akşam, Dost, Güneş Gazeteleri, Atari, Alem ve Platin Dergileri'nde görev yapan Çavuşoğlu, halen Güneş Gazetesi'nde günlük yazılarına devam ediyor.

Munky
27-07-07, 06:10
Ahmet Kekeç ( 1961)
Ahmet KEKEÇ, 1961 yılında Malatya'da doğdu. Sırasıyla Atatürk İlkokulu, Atatürk Ortaokulu, Atatürk Lisesini okudu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünden atıldı. Yazı hayatına aylık Dergi, Mavera ve Yöneliş dergilerinde hikaye, deneme ve eleştiri yazıları yazarak başladı. 1985 yılında ilk hikaye kitabı olan "Son İyi Şeyler"i çıktı. Bir kısmı gazete yazılarından oluşan 10 kitabı bu dönemden sonra yayımlandı. Milli Gazete, Yeni Haber, Zaman, Vahdet, İmza ve Akit gazetelerinde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalıştı. 15 yıldır gazetecilik yapıyor. Gazetelerde yazdığı yazılar MGV Gençlik Dergisi (1997) ve Türkiye Yazarlar Birliği (1997) tarafından ödüllendirildi. Son yıllarda çalışmalarını roman üzerine yoğunlaştırdı .Halen Yeni Şafak gazetesinde günlük yazılarını sürdüren Kekeç bu süre içerisinde hakkında açılmış 30 a yakın ceza ve tazminat davasıyla boğuşmaktadır.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :

1- CİA ve 12 Eylül
2- İnek Sosyalizmi
3- Atam Sen Kalk Ben Yatam (Tükendi)
4- Yurtta Sus,Cihanda Sus
5- Maalesef Türkiye

Munky
27-07-07, 06:10
Ahmet Şahin ( 1935)
1935 yılında Yozgat'ın Çayıralan kazasının Yahyasaray köyünde dünyaya geldi. İlkokul öğrenimi için geldiği Kayseri'de hafızlığını da ikmâl ederek câzet aldı. 1952'de İstanbul'a geldi. Burada, Gönenli Mehmed Efendi'nin himâyesinde meşhur ulemâdan Hüsrev Efendi, Ömer Nasuhi Bilmen, Bekir Hâkı ve Dersâm Selahaddin efendilerden tefsir, hadis, kelâm ve fıkıh derslerin okuma imkanı buldu. 1960'da Süleymaniye Camii'nde vazife aldı. İlk yazılarına Hüradam gazetesinde başladı. Yazı hayatını daha sonra haftalık İttihad gazetesinde ve günlük Yeni Asya gazetesinde sürdürdü. 1982 ılında Yeni Nesil gazetesinden emekli oldu. 1988'de ZAMAN Gazetesi'nde yeniden yazmaya başlayan Ahmed Şahin, halen ZAMAN'daki köşe yazarlığını sürdürmektedir. İki çocuk babası olup İstanbul'da ikametgah etmektedir.

Eserleri: 1- Dinî Bilgiler, 2- Aile Hayatımız, 3- Hayatın Gayesi, 4- Sünnet Işığında Hayat, 5- Hayatın Gerçekleri ve Biz 6- Esas Nokta, 7- Tarihin Şeref Levhaları, 8-Sohbetler, 9- İnsan ve Din, 10- İbretli Bakışlar, 11- Onlar Böyleydi, 12- İslâm Büyükleri, 13- Bir Oku Bin Düşün, 14- Fetvalar, 15- Nasıl Sahabe Oldular? 16- Dualarımız, 17- Ne Haldeyiz?, 18- İslâm'ı Böyle Yaşadılar, 19- Dinî Hikâyeler, 20- Meğer Biz Neymişiz, 21- Olaylar Konuşuyor, 22- Aile İmtihanı, 23- İmanda Birlik Vatanda Dirlik, 24- Ateşte Yanmayanlar.

Munky
27-07-07, 06:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3197.gif
Ahmet Tezcan ( 04.10.1957)
Doğum Tarihi / Yeri 04.10.1957 Kırşehir
Eğitim İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
G. Başlangıç Yılı 1981
G. Başlangıç Kurumu Bulvar/Tercüman
Çalıştığı Kurumlar Bulvar, Tercüman, Yeni Haber, Günaydın, Gazete, Güneş, , Erkekçe, Çağrışım, TGRT, Best FM, Radyo Şahin, Son Havadis, Yeni Şafak, Yeni Sayfa, Ayyıldız, Kanal 7, Kanal E, 9. Kanal, Kanal 6, BRT, Akşam, Güneş
Aldığı Ödüller TYB Yılın Programcısı. Cengiz Polatkan Ödülü (2 kez), TYB Alternatif Basın Ödülü, Basın Mensupları Derneği Yılın Programcısı
Yayınlanmış EserlerÇocuk Kitapları
Web Site http://www.dorduncukuvvetmedya.com

1957 yılında Kırşehir'de doğdu. İlk ve orta okulu Kırıkkale'de, lise tahsilini Ankara'da, yüksek öğrenimini ise İstanbul'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünden mezun oldu. 1981 yılı sonunda Bulvar Gazetesi'nde gece muhabiri olarak basın hayatına atıldı. 1986 yılına kadar bu gazetede muhabir ve redaktör olarak çalıştı. Daha sonra sırayla Yeni Haber, Günaydın, Gazete, Güneş,Yeni Şafak, Son Havadis, Yeni Sayfa ve Akşam gazetelerinde redaktör ve köşe yazarı olarak mesleğini sürdürdü. 1991 yılında çağrışım adlı bir aylık dergi çıkardı. 1993 yılında TGRT'de haftalık yorumlar yaptı. Ertesi yıl Kanal 7 Televizyonu'nun kuruluşunda Haber Müdürü ve programcı olarak yer aldı. 12 Haziran 1995 yılında medya eleştirisi yapan ilk televizyon programı olan Dördüncü Kuvvet Medya'yı, haftalık olarak hazırlayıp sunmaya başladı. Yönetmenliğini Nazmiye Tezcan'ın yaptığı program kısa sürede büyük ilgi topladı ve ilkeli, objektif yayıncılık anlayışıyla, medyanın demokratik platformu olarak kabul gördü. Basın-Yayın konusundaki bütün sorunların ele alındığı Dördüncü Kuvvet Medya programını kasetleri, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde kopyalanarak yardımcı ders olarak gösterildi. Yönetmen Nazmiye Tezcan programda 2 yıl çalıştıktan sonra, reji masasını kendi yetiştirdiği İletişim Fakültesi öğrencisi Ömer Faruk Beyazgül'e devretti Dördüncü Kuvvet Medya ilk yılında Radyo-Televizyon Gazetecileri Derneği'nin Cengiz Polatkan ödülünü aldı. Aynı yıl Türkiye Yazarlar Birliği tarafından En İyi Televizyon Programı seçildi. 1996'da Medya Mensıpları Derneği, 1997 yılında ise Babıali Dostları grubu ve ikinci kez Cengiz Polatkan ödülleri ile Dördüncü Kuvvet Medya üç yaşına girmeden 5 ödüllü program haline geldi. 1996 yılında Dördüncü Kuvvet Medya'yı Kanal E Televizyonu'na taşıyan Tezcan, bir yıl sonra yeniden Kanal 7'ye döndü. Ancak bu ikinci beraberlik 3 ay sürdü. Tezcan, bir tartışma sırasında yönetimin yayını kesmesi üzerine canlı yayında istifa etti ve 9. Kanal Televizyonu'na geçti. Bu arada Akşam Gazetesi'nde köşe yazarlığına başladı. 9. Kanal'dan 5 ay sonra ayrılan Tezcan, köşesinin Güneş Gazetesi'ne kaydırılması üzerine istifa etti ve bir yıl aktif gazetecilikten uzaklaşarak bir holdingde Medya Direktörü olarak çalıştı. 1998 yılı Nisan ayında internetteki ilk Media Watchdog sitesi olan Dördüncü Kuvvet Medya - Özgür Gazeteciler Platformu'nu hazırlıyan Ahmet Tezcan, uzun süre tek başına yürüttüğü bu çalışma ile Türkiye Yazarlar Birliği Alternatif Basın Ödülü aldı. Dördüncü Kuvvet Medya kısa zamanda büyük ilgi gördü ve gazetecilerin ortak sesi haline geldi. Bu arada televizyon macerasını sürdüren Tezcan, Kanal 6 Televizyonuna geçti ve Dördüncü Kuvvet Medya programını sadece 4 hafta yapabildi. Program, televizyonun böyle bir programı taşıyamayacağı gerekçesiyle yayından kaldırıldı. Tezcan; TV ekranına son kez BRT'de gazete yorumcusu olarak çıktı. Ünlü MGK krizi ile ilgili gazete yazılarının yorumunda dönemin Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan'ı eleştirdiği gerekçesiyle kovuldu. Tezcan şu anda Ertuğrul Acar ile birlikte Dördüncü Kuvvet Medya sitesini devam ettiriyor ve TV dizi film senaryoları yazıyor. Evli ve 4 çocuk babası.

Munky
27-07-07, 06:10
Ahmet Emin Yalman ( 1888)- (19.12.1972)
1888�de Selanik�te doğan Yalman 1910�da İstanbul Hukuk Mektebi�ni bitirdikten sonra ABD�de Columbia Üniversitesi�nde felsefe okudu ve gazetecilik eğitimi aldı. 1914�te yurda dönerek Darülfünun�da (İstanbul Üniversitesi) Ziya Gökalp�in yanında iki yıl sosyoloji asistanlığı yaptı. 1916-1920 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye�de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) istatistik dersleri verdi.

Gazeteciliğe 1907�de Sabah�ta başlayan Yalman, 1917�de Mehmet Asım�la (Us) birlikte Vakit gazetesini çıkardı. 1920�de İstanbul�un işgali sırasında İngilizler tarafından Malta�ya sürüldü. Bir yıl sürgünde kalan Yalman dönüşünde Vakit�ten ayrıldı. Ahmet Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til ile birlikte Vatan gazetesini çıkardı (1923). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası�nı savunduğu için Şark İstiklal Mahkemesi�nde yargılandı; Vatan 1925�te hükümet tarafından kapatıldı.

Yalman 1925-1935 yılları arasında basından uzaklaşarak bazı yabancı firmaların temsilciliğini yaptı. 1936�da Kaynak dergisini çıkaran Yalman aynı yıl Halil Lütfü Dördüncü, Rıfat Yalman ve Zekeriya Sertel ile birlikte Tan gazetesini satın aldı. Bir süre sonra, görüş farklılıkları nedeniyle Tan�dan da ayrılan Yalman 1940�ta tekrar Vatan�ı çıkarmaya başladı. Yalman savaş yıllarında liberal demokrasinin ve müttefiklerin savunuculuğunu yaptı; savaş sonrasında da Batı�nın siyasal düzenini öven yazılar yazdı. Vatan�ı 100.000�lik tiraja ulaştırmayı başardı. DP�nin ilk yıllarında partiye övgüyü sürdürdü. Son yıllarda ise partiyi eleştirmeye başladı ve 1959�da bu yüzden 15 ay mahkumiyet aldı. Bu arada gazeteye olan ilginin azalması üzerine 1961�de Vatan yerine Hür Vatan�ı çıkardı. Bir yıl kadar yayın hayatını sürdüren Hür Vatan�dan sonra Yalman�ın gazetecilik yaşamı diğer gazetelerde ara sıra yazdığı yazılarla sınırlı kaldı.

Gazeteci ve yazar Ahmet Emin Yalman 19 Aralık 1972�de İstanbul�da öldü.

Yalman gezi, anı ve inceleme dallarında da yapıtlar verdi. Başlıca kitapları Havalarda 50.000 Kilometre (1943), Naziliğin İçyüzü (1943), Yakın Tarihimizde Gördüklerim ve Geçirdiklerim�dir (1970-1971, 4 cilt).

ESERLERİ

Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim
(1888 - 1922)
Cilt 1
Ahmed Emin Yalman
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

Ahmed Emin Yalman hatıralarının iki kitaba ayrılan birinci cildinde, çocukluğundan başlayarak okul hayatını, gazeteciliğe başlamasını ve
Amerika'daki eğitiminden sonra döndüğü imparatorluk içinde, siyasal ve toplumsal olayları anlatmaktadır.

1922'ye kadar gelen dönemde neler yoktur ki? İkinci Abdülhamid'in istibdat yönetiminden sonra Hürriyet'in İlanı ile başlayan çoğulcu sistem, yeniliklere karşı direnmeler, 31 Mart Olayı ve Hareket Ordusu, Balkan Savaşları ve "Babıali Baskını" ile başlayan İttihad ve Terakki İktidarı...

Bu olayları Birinci Dünya Savaşı izler ve yenilgiyle sonuçlanır.

Mütareke dönemi ise, koşulların ağırlığı yanında Galipler'in uygulamalarının olabildiğince yoğunluk kazandığı ve bunlara karşı direnmelerin de ortaya
çıktığı bir dönemdir.

Anadolu'da başlayan Türk Kurtuluş Savaşı, zaferle sonuçlanacaktır.

Yakın Tarihte Gördüklerim ve Geçirdiklerim
(1922 - 1971)
Cilt 2
Ahmed Emin Yalman
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

Bağımsızlık kazanılmış Lozan Anlaşması da imzalanmıştır. Devletin şekli konusundaki tartışmalar Cumhuriyet'in İlanı ile sonuçlanır. Genç Cumhuriyete
yönelik birtakım kışkırtmaların en önemlilerinden biri Şeyh Said Ayaklanması'dır. Çoğulcu demokrasinin ilk ürünü olan Terakkiperver Cumhuriyet
Fırkası ile gazete ve dergiler Takrir-i Sükun Kanunu ile kapatılır. 2. Dünya Savaşı'nın sonunda dek sürecek CHP'nin tek parti hakimiyeti vardır.

Savaşın bitiminden başlayan DP muhalefeti, 14 Mayıs 1950 seçimlerinden başarı ile çıkar. Ne var ki, 1960 yılına kadar sürecek DP iktidarı da bir tek parti hakimiyeti yaratmıştır ve kardeş kavgasına yol açacak bu durum 27 Mayıs 1960 Askeri İhtilali ile önlenir. DP yöneticileri ve milletvekilleri Yüksek Adalet Divanı'nca yargılanır. Yeni yapılan 1961 Anayasası geniş özgürlükler getirmiştir.

Bu olaylar içinde usta bir gazeteci Ahmed Emin Yalman, 1971 yılına kadar geçen olayları yorumlamaktadır.

Munky
27-07-07, 06:11
Ahmet İhsan Tokgöz
ESERLERİ

Matbuat Hatıralarım
Ahmet İhsan Tokgöz
Alpay Kabacalı
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi

Ahmed İhsan Tokgöz'ün (1868-1942) yirmi beş yıllık zaman dilimini (1888-1914) kapsayan anıları genel tarihe, basın, yayın ve edebiyat tarihlerine ışık tutan önemli bir kaynak olarak nitelenegelmiştir. Ancak, 1930-31'de az sayıda basılmış olan bu iki cilt, günümüzde birçok kütüphanede bile bulunmayan "nadir kitap"lardandır. Tokgöz'ün anıları birkaç bakımdan önemlidir. İlk resimli
kitapları bastırarak yayıncılık alanında öncülük eden Ahmed İhsan'ın 17 Mart 1891'de kurduğu Servet-i Fünun dergisi, basın tarihimizin en önemli ve en uzun süre yaşayan süreli yayınlarındandır. Dergi, Ateşkes Dönemi'nde yayınına zorunlu olarak ara vermiş, bunun dışında, kurucusunun ölümünden bir buçuk yıl sonrasına, 26 Mayıs 1944'e kadar yayımlanmış ve teknik yenilikleriyle basımcılığın gelişmesine öncülük etmiştir. Servet-i Fünun'un en önemli özelliklerinden biri de, "Servet-i Fünun Edebiyatı" da denen "Edebiyat-ı Cedide" adlı yenilikçi akımın ve kendine "Fecr-i Ati" adını veren edebiyat topluluğunun yayın organı olarak edebiyat tarihinde seçkin bir yer edinmesidir. Ahmet İhsan, anılarında, bir yandan dergisinde doğup gelişen bu
edebiyat etkinlikleri üzerine bilgi veriyor, bir yandan da gazeteci sıfatıyla tanıklık ettiği siyasal olayları anlatıyor: II. Abdülhamid döneminde basın, sansür, İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonraki çalkantılar, savaşlar, yolsuzluklar, v.b... Alpay Kabacalı'nın dilini özenle sadeleştirdiği ve çok sayıda açıklama notu eklediği Matbuat Hatıralarım'ın iki cildini birarada sunuyoruz.

Munky
27-07-07, 06:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2272.jpg
Ahmet Nuri ( 1888)
Ahmet Nuri Tsağo, eğitimci ve yazar. Büyük Çerkes sürgününde önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye sürülerek Golan yöresinde yerleşmiş olan bir ailenin çocuğudur. 1888 yılında Kuneytra kasabasında doğdu. Babasının adı Aytek'dir. İlk öğrenimini Kuneytra'da, orta öğrenimini ise Şam mülki idadisinde (Lise) yaparak Arapça ve Türkçe öğrendi. Daha sonra İstanbul'a giderek Hukuk Fakültesi'nden birincilikle mezun oldu(1912). Ziraat Bankası'nda memurluk yaparken aynı zamanda üyesi bulunduğu ve sekreterliğini yaptığı "Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti"nde de aktif olarak çalışıyordu. 1912 yılı sonlarında, Derneğin organı olan "Qhuaze" (Rehber) adlı Adigece-Türkçe gazetenin sorumlu müdürlüğünü almıştı. Derneğin oluşturduğu çeşitli komisyonlarda da görevler üstlendi ve göçmen Çerkes köylerinin okullarında okutulmak üzere alfabeler, ders kitapları ve didaktik eserler hazırlanmasında emeği geçti. Bu yıllarda hazırladığı "Coğrafya", "Hesap", "Tarih-i Umumi", "Tecvit" gibi adigece ders kitaplarının daha sonraları yeni baskıları da yapılmıştır.

"Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" 1913 yılında, dernek üyesi olan bazı eğitimciler ve aydınlar gibi Nuri'yi de atayurdu Kafkasya�ya gönderdi. Kabardey yöresinde Dıgulıbğoy köyünde yerleşen Nuri, çalışmalarını burada da sürdürdü. Yurtsever kişilerle ilişkiler kuruyor, İstanbul'dan gönderilen gazete ve kitapları yörede dağıtıyor. Kafkasya�dan Istanbul'a haberler, yazılar gönderiyordu. İstanbul'da yayınlanan ve sürmekte olan Çerkes göçünü eleştiren "Biz Çerkesler Nasıl Yokoluyoruz?" (Qhuaze, Sayı: 55, 1913) başlıklı makalesi bu dönemdeki yazılarının ilginç bir örneğidir.

Nuri, bir süre sonra Baksan'da açılmış bulunan dini okulda öğretmen olarak çalışmaya başlamıştır. Burada adige çocuklarına anadillerinde Dilbilgisi, Adige Tarihi, Coğrafya ve Tabiat Bilgisi dersleri veriyordu. Ders kitapları Kuban'daki adige köylerinde açılan okullar gibi ona da İstanbul'dan "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti"nden gönderiliyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilmesine karşın, bir süre sonra yönetimle bütünleşmiş olan bazı çevrelerin etkisiyle Nuri�nin görevine son verildi. Bunun üzerine Dıgulıbğoy köyündeki evini özel bir okul haline getirerek çalışmalarını inatla sürdürdü. Bu derslerinin bazılarınca "Tsağo'nun Üniversitesi" diye alaya alınmasına karşılık çalışmaları son derece yararlı oldu. Örneğin Çerkes şiirinin klasiklerinden olan ünlü Ali Şocentsuk, birçok konu yanında Türk ve Arap dilleriyle ilgili bilgilerini de sadık bir öğrencisi olduğu Nuri�den almıştı. "Tsağo�nun Üniversitesi " faaliyetini 1916 yılı sonlarına kadar sürdürdü.

Ahmet Nuri Tsağo, bu yıllarda hazırladığı "Txibze" (Yazı Dili) ve �Muslimen Txide" (İslam Tarihi) adlı adigece kitaplarını 1917 yılında Kazan'da bastırmıştır. Bu kitapların daha sonraki baskıları, ilk baskıya da yardımcı olan Dım Kardeşler tarafından Baksan'da oluşturulan basımevinde yapıldı. Nuri, 1917 yılında patlayan burjuva demokratik devriminden sonra Baksan'da yine Abdulgafar Dım'ın yardımı ve parasal desteğiyle "Adighe Maq" (Çerkes Sesi) adlı haftalık gazeteyi yayınlamaya başladı. Yöredeki ilk adigece gazete olan "Adighe Maq" sekiz ay boyunca sürekli olarak çıktıktan sonra iç savaş koşulları ve Kadet'lerin basımevini Nalçik'e taşımaları sonucu yayınını durdurmak zorunda kaldı.

Kafkasya'da Sovyet iktidarının yerleştiği ilk yıllarda bir köşeye çekilerek zorunlu bir suskunluk dönemine giren Nuri, 1924 yılından sonra Nalçik'e yerleşerek yeni rejimin koşulları içinde de halkına yararlı olmak için çalışmayı sürdürdü. Bu yıllarda "Pedteknikum" (Teknik Öğretmen Okulu) ve "Sovpartşkol"(Sovyet Parti Okulu)nda haftada sekizer saat Adigece dersi verdiğini biliyoruz (1925-26). Ayrıca 1926 yılında oluşturulan Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü'nün ilk emekçilerinden biri oldu. adige ve Balkar dillerinin Latin kökenli alfabelerini oluşturmak üzere kurulan komitede görev aldı. Ülke okulları için gerekli birçok metni adige diline çevirdi. Çok sayıda folklor derlemeleri yaptı. Nalçik'de Adigece yayınlanmaya başlayan "Karahalk" gazetesinde çok çeşitli konularda yazılar yazdı ve muhabirlik yaptı. Aynı zamanda Bakü'de Azeri dilinde yayınlanan "Yeni El" gazetesinin de muhabiriydi.

Bu arada mevcut tüm olumsuzluklara karşın, sürgündeki soydaş ve ülküdaşları ile olan bağlarını da koparmamaya çalışıyordu. Örneğin "Karahalk" gazetesinin bir sayısında İstanbul "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti'ndeki çalışma arkadaşlarından Blenavko Bateko Harun'un kendisine Suriye'den gönderdiği bir mektubu yayınlamıştır. (Karahalk, 29 Ağustos 1924). "Adıghe Txide" (Adige Tarihi) adlı eserinin ilk bölümü de önce bu gazetede yayınlanmış fakat maalesef tamamlanamamıştır.

Daha sonraki yıllarda, rejimin sertleşmesi ve ülkenin bir hapishaneye dönmesine bağlı olarak Ahmet Nuri Tsağo'nun da dışarıdaki tüm soydaşlarıyla ilişkileri koptu ve sürekli gözaltında tutulup izlendi. 1930 yılı başlarında Nalçik'ten de ayrılmak zorunda kaldı. Kızburun Köyü İlkokulunda yönetici olarak bir süre çalıştı. 1935 yılında bir kaza(?) sonucu öldü.

ESERLERİ

İstanbul'da basılmış bulunan adigece kitapları: adige , Alfabest" (Yusuf Suad Neğuç'la birlikte, 1909)", "Coğrafya" "Hesap", "Tarih-i Umumi", Tecvit" vs. (Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti tarafından Çerkes okulları için bastırılmış ders kitapları niteliğindedir.1910-12).

Kafkasya�ya döndükten sonra yayınlanmış adigece bazı kitapları: "Txibze" (Yazı Dili-Alfabe, Kazan 1917), "Muslimen Txide" (İslam Tarihi, Kazan 1917), Adighe Txide" (adige Tarihi, Baksan 1918), "Cvale Qhuaze" (Çocuk Rehberi, Nalçik 1925), "Duineyir Zerizexetlim Yi Xhibarir�, (Dünyanın Oluşumu, Nalçik 1925), �Sabiy Literature� (Çocuk Edebiyatı, Nalçik 1926).

Glasnost sonrasında hakkında yapılan araştırmalardan, Tsağo'nun bunlar dışında da basılamamış ve kaybolmuş bazı kitapları, çocuklar için yazdığı hikayeler vs. bulunduğu anlaşılmaktadır. Araştırmacılar bunları derlemek için çalışmaktadırlar.

Munky
27-07-07, 06:11
Ahmet Taner Kışlalı ( 10.07.1939)- (21.10.1999)
10 Temmuz 1939'da doğdu Tokat`ın Zile ilçesinde. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi`ni bitirdikten sonra 1962-63 yılları arasında Yenigün Gazetesi'nde yazı işleri müdürlüğü yaptı. 1968-72 yılları arasında öğretim görevlisi olan Ahmet Taner Kışlalı, 1967 Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yaptı. 1988 yılında da profesör olan Ahmet Taner Kışlalı, 1977'de Cumhuriyet Halk Partisi`nden 5. Dönem İzmir Milletvekili seçildi. Kışlalı, Bülent Ecevit tarafından kurulan 42. Hükümet`te 1978-79 yıllarında Kültür Bakanı olarak görev yaptı.

12 Eylül sonrasında üniversiteye dönen Kışlalı, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi`nde siyaset bilimi dersleri verdi. Ahmet Taner Kışlalı, aynı zamanda Cumhuriyet Gazetesi`nde ''Haftaya Bakış'' başlığıyla köşe yazıları yazıyordu.Kışlalı, 21 Ekim 1999 Perşembe günü, Ankara'da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

İki Türk�ün Ölümü
Nilgün-Ahmet Taner Kışlalı�nın yaşamöyküsü
Sıtkı Uluç
Ümit Y. İstanbul 2001

İki "insanı"ın yaşamöyküsü....
Nilgün Kışlalı "Türk" dedi...
Ahmet Taner Kışlalı "Atatürk" dedi.
Bir Türk'ün ölümü...
İki Türk'ün ölümü...
Türklerin ölümü....
Ölüyorlar, öldürüyorlar, "Türk" dedikçe, "Atatürk" dedikçe...
Ve "Ölen ölür, kalan sağlar bizdendir" diyenler ürüyor...
Olsun...
Bu kitap, Kışlalı'ların geride bıraktıkları sevginin, doğallığın, insanlığın ve umudun izlerini yansıtıyor.

Munky
27-07-07, 06:11
Ali Bayramoğlu ( 1956)
1956 Gelibolu doğumlu.1973 yılında İskenderun Lisesi'ni bitirdi. 1979 yılında Grenoble Siyasal Bilimler Enstitüsü'nde lisans eğitimini tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı (1982). 1985'de aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktorasını verdi. 1981-1999 arasında Marmara Üniersitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Yeniyüzyıl ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Çok sayıda bilimsel makalesi bulunan Bayramoğlu'nun yazıları halen Yenibinyıl'da yayımlanıyor.

ESERLERİ

28 Şubat/ Bir Müdahalenin Güncesi
Ali Bayramoğlu
Birey Y. İstanbul 2001

28 Şubat, Türk siyasi tarihine bir parantez açmakla yetinmedi. Diğer askeri müdahalelerden farklı olarak rejimin rengini yeniden tanımlayan ve kalıcı bir askerileşmeyi ifade eden bir neşter darbesi oldu.
Bu kitap, 27 Aralık 1995 seçimlerinden, 18 Nisan 1999 seçimlerine uzanan bir dönemin gelişmelerini gün be gün izleyen ve anlamlandıran analitik bir güncedir. Bayramoğlu'nun bu analizleri hem bir dönemin toplumsal, kurumsal siyasi denge ve çatışmaları için, hem de bugün yaşadığımız krizlerin perde arkasını anlamak için önemli bir yol haritası oluşturmaktadır.



Türkiye�de İslami Hareket Sosyolojik Bir Bakış 1994-2000
Ali Bayramoğlu
Patika Y. İstanbul 2001

Ali Bayramoğlu, İslami hareketin Türkiye'de 1994-2000 yılları arasındaki görünümünü bir sosyolog gözüyle irdeliyor. Çeşitli makale ve yazılarını akademik çalışmalarının ışığında yeniden gözden geçirip bu kitap için farklı bir bileşimle bir araya getiriyor.
Bu kitapta bulacağınız başlıca temalar; tarikatlar ve cemaatler, İslami düşünce ve İslam, İslam ve siyaset, değişim ve kimlik...
(Arka Kapak)

Munky
27-07-07, 06:12
Ali Bayramoğlu ( 1956)
1956 Gelibolu doğumlu.1973 yılında İskenderun Lisesi'ni bitirdi. 1979 yılında Grenoble Siyasal Bilimler Enstitüsü'nde lisans eğitimini tamamladı. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde yüksek lisans yaptı (1982). 1985'de aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktorasını verdi. 1981-1999 arasında Marmara Üniersitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyeliği yaptı. Yeniyüzyıl ve Star gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Çok sayıda bilimsel makalesi bulunan Bayramoğlu'nun yazıları halen Yenibinyıl'da yayımlanıyor.

ESERLERİ

28 Şubat/ Bir Müdahalenin Güncesi
Ali Bayramoğlu
Birey Y. İstanbul 2001

28 Şubat, Türk siyasi tarihine bir parantez açmakla yetinmedi. Diğer askeri müdahalelerden farklı olarak rejimin rengini yeniden tanımlayan ve kalıcı bir askerileşmeyi ifade eden bir neşter darbesi oldu.
Bu kitap, 27 Aralık 1995 seçimlerinden, 18 Nisan 1999 seçimlerine uzanan bir dönemin gelişmelerini gün be gün izleyen ve anlamlandıran analitik bir güncedir. Bayramoğlu'nun bu analizleri hem bir dönemin toplumsal, kurumsal siyasi denge ve çatışmaları için, hem de bugün yaşadığımız krizlerin perde arkasını anlamak için önemli bir yol haritası oluşturmaktadır.



Türkiye�de İslami Hareket Sosyolojik Bir Bakış 1994-2000
Ali Bayramoğlu
Patika Y. İstanbul 2001

Ali Bayramoğlu, İslami hareketin Türkiye'de 1994-2000 yılları arasındaki görünümünü bir sosyolog gözüyle irdeliyor. Çeşitli makale ve yazılarını akademik çalışmalarının ışığında yeniden gözden geçirip bu kitap için farklı bir bileşimle bir araya getiriyor.
Bu kitapta bulacağınız başlıca temalar; tarikatlar ve cemaatler, İslami düşünce ve İslam, İslam ve siyaset, değişim ve kimlik...
(Arka Kapak)

Munky
27-07-07, 06:12
Ali Ekrem Uşaklıgil ( 1892)- (1947)
1892 yılında İstanbul�da doğdu. Yazar, gazetecidir.1947 yılında İstanbul�da öldü. Mezarı, Mevlanakapı dışındaki
Merkez Efendi mezarlığında 5. adadadır.

Munky
27-07-07, 09:47
Ali Rıza Bayzan
Ali Rıza Bayzan
Küresel Vaftiz kitabı yazarı

Küresel Vaftiz kitabının tanıtımı

Marmara depremi sonrasında Türkiye�de en çok tartışılan konulardan birisi Hıristiyanlaştırma faaliyetleri daha doğrusu Misyoner Örgütlerin Faaliyetleri oldu. Ancak tartışmalarda pek çok gariplik vardı.
Konuya eleştirel olarak yaklaşanların çoğu, Hıristiyan ve Misyoner kaynaklarına vakıf değildi; en önemlisi aktüel gelişmeler hakkında somut ve özel bilgileri yoktu.

Konuyu hafife alanlar ise, misyoner örgütlerin başarısını sadece Yeni açılan kiliselere devam eden kişilerle ilgili istatistiklerle ölçmeye kalkıyordu.

Ancak birkaç istisna dışında her iki taraf da İsimsiz Hıristiyan: Unnamed Christian, Görünmeyen Kilise: Invisible Church, İnkültürasyon: Hıristiyan Kültürünü Aşılama gibi kavramları bilmiyorlardı.
Kimi silâhlı eylemlerin Kurtuluş Teolojisi adıyla bir inanç hâline getirilip meşrulaştırıldığını rüyalarında bile görmemişlerdi.
Türkiye�de faaliyet gösteren Misyoner Örgütlerin isimlerinden, yerli devşirmeler ağından, bürokratik ve politik işbirlikçilerden bile habersizdiler.

Başkan Bush�un ve Cumhuriyetçi Parti�nin fanatik dinci kimliği hakkında kulaktan dolma bilgileri bile yoktu.
Misyoner Örgütlerin Türkiye�deki yıkıcı, bölücü ve ayrılıkçı faaliyetlere verdiği destek -örneğin Vatikan ile PKK arasındaki flört- hakkında somut bilgileri yoktu.

Amerika�nın Irak�ı işgalinin Yahudi-Protestan çevrelerdeki Mesih ve Kıyamet inançlarının - Tanrı�yı Kıyamete Zorlama Projeleri�nin- bir yansıması olduğunu bilmiyorlardı.

Misyoner Örgütlerin güncel faaliyetlerini ele alan ve yukarıdaki konuları aydınlatan kitap çalışması yok denecek kadar azdır. Biz, güncel gelişmeleri ele alırken gazeteciliğin gereği olarak 5N+1K sorularına cevap aradık: Ne? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Neden? Kim? Ve ortaya elinizdeki belgesel çalışma çıktı.

Munky
27-07-07, 09:47
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4078.jpg
Alper Altun ( 1976)
1 Ocak 1976 İstanbul doğumlu.

Üniversiteye kadarki eğitim hayatını doğduğu Bakırköy�de tamamladıktan sonra, hiç idealinde olmamasına rağmen, babasını kırmamak adına Bilgisayar ve Matematik mühendisliklerinden oluşan 14 tercihinin arasına tek seçenek olarak koyduğu, Yıldız Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliğini kazandı.

Ancak Matematik değil de fizik ağırlıklı bir bölüm olan Makine Mühendisliği�nde zorlanınca, dersleri kırıp gelir anlamında çeşitli arayışlara girerek, 1997 yılında Deniz Tüney model ajansının yüzlerinden biri oldu. Ülker Çizi, Omomatik, Bosch, Yeni Yüzyıl, Akbank gibi firmaların reklamlarında oynadıktan ve çeşitli defilelere çıktıktan sonra aynı yıl Number One TV�nin VJ yarışmasına katılıp kazanarak Medya dünyasına da adım atmış oldu.

Bu aşamada, mesleki anlamda geleceğini VJ olarak değil de Haber Spikeri olarak sürdürmek istediğine karar verdi ve bu konuda kendisini geliştirmek için Haber Spikerliği eğitimi aldı.

TRT Spikerlerinden Orhan Ertanhan, Tuna Huş, Bengül Erdamar, Nedret Selçuker gibi başarılı isimlerden 6 ay kadar eğitim aldıktan sonra haberciliğe çıraklıktan başlanması gerektiğine inanarak Medya FM�de haber merkezinde staja başladı. 1,5 ay gibi çok kısa bir süre sonra Marmara Bölgesine yayın yapan Radyo Beyaz�da canlı yayında ilk haber bültenini sunarak haber spikerliğine başladı.

Burada 1 yıl çalıştıktan sonra, tüm Türkiye çapında yayına başlayan Radyo 7�de haber spikeri ve editörü olarak işbaşı yaptı ve 6 yıl saat başı haber bültenlerini hazırladı ve sundu, kimi zaman da muhabirlik yaptı. Aynı dönemde Kanal 7�de çeşitli programları seslendirdi.

Bu yıllarda derslere devam edemediği için okulunu yarım bırakmak zorunda kaldı ve ders devam zorunluluğu olmayan Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümüne başladı ve bitirdi.

2004 yılının Kasım ayında, 24 saat sadece haber bülteni veren TGRT Haber TV�de haber spikerliğine başlayınca 7 yıllık radyo haberciliği dönemi de sona erdi Alper ALTUN�un.

TGRT �de 2,5 yıl günde ortalama 3 saat canlı olarak devamlı haber sunan, canlı yayında çeşitli konularda çok özel konuklar ağırlayan, sayısız son dakika haberleri bildiren Alper Altun, belki de başka kanallarda 10 senede elde edeceği deneyimi elde etti. Sabah, Öğle ve Gece günün her saatinde haber sunmanın dışında, hafta içi Julide Ateş�in görev aldığı TGRT Ana Haber Bülteni�ni sundu hafta sonları.

Bu dönemde Uluslararası Basın Enstitüsü�nün (IPI) Boğaziçi Üniversite�sinde 10 haftalık eğitimine katıldı ve Ertuğrul Özkök, Vuslat Doğan Sabancı, Derya Sazak, Nuriye Akman, Ferai Tınç, Haluk Şahin, Ferhat Boratav, Nuri Çolakoğlu, Zeki Sözer gibi önemli isimlerden
gazetecilik ile ilgili önemli dersler aldı.

TGRT�yi satın alarak Türk medyasına adım atan FOX, Alper ALTUN�u da dahil etti yeni kurduğu haber merkezi ekibine. 9 aydır FOX�da haftasonu 19 Anahaber Bültenini sunan ve hafta içi Ana haber bültenini seslendiren Alper Altun evli ve bir çocuk babası. İngilizce ve orta seviyede Almanca bilen Altun, THK paraşüt brövesine sahip. Tüplü dalış, Yamaç Paraşütü, kişisel gelişim kitapları okumak, sinemaya gitmek, seyahat ve internette gezinmek hobileri arasında.

Munky
27-07-07, 09:47
Arif Keskiner ( 1938)
1938 yılında Osmaniye�de doğdu. Gazetecilik yaptı. Önce Ekta Film, sonra da
Çiçek Film şirketini kurdu. Amigo Hüsnü adlı filmiyle yönetmenliğe başladı
(1875). Abdurrahman Keskiner'in ağabeyidir.

Önemli filmleri: Kapıcılar Kralı (Zeki Ökten), Selvi Boylum Al Yazmalım (Atıf
Yılmaz), Maden (Yavuz Özkan).

Munky
27-07-07, 09:47
Asaf Savaş Akat
12 Eylül 1980�den sonra İstanbul Üniversitesi İktisat Fakülkesi öğretim üyeliğinden uzklaştırıldı.Yeni Gündem adlı haftalık dergide ve İletişim Yayınlarında değişik görevler üstlendi.Bir ara DSP danışmanları arasında yer almasına rağmen Bülent Ecevit�le anlaşamadığı için ayrıldı.SHP�ye katıldı.SHP�de bulunduğu dönemde Kemalizm�i eleştirmesiyle dikkat çekti.Mustafa Çalık yönetimindeki Türkiye Günlüğü dergisinin düzenlediği Değişen Dünya ve Türkiye konulu tarihi açık oturumda Özalcılığını ilan etti (1993).Panel�in ardından fazla bir süre geçmeden Turgut Özal öldü.YDH Kurucusu oldu.Kavala Holding ve Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu üyeliğiliğinde bulundu.TÜSİAD�a üye oldu bilahare ayrıldı.Bilgi Üniversitesi rektörlüğü yaptı.Emine Uşaklıgil ile boşandı, halen Nilüfer Göle ile evli.Sabah gazetesinde ekonomi yazıları yazıyor.

Munky
27-07-07, 09:48
Atilla Yeşilada
Global Menkul Değerler eski strateji uzmanı.. Halen CNBC-e'de borsa ve finans konusunda yorum yapıyor.. NTVMSNC'de de yazıyor..

Munky
27-07-07, 09:48
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1692.jpg
Avni Özgürel
KONUŞMA

Türkiye idealini kaybetti
Aylık
Eylül 2006 sayı 24

Takdim:
Avni Özgürel 40 yıllık bir gazeteci, son 6 yıldır da Radikal gazetesinde yazıyor. Bir Kurmay asker çocuğu olan ve geçmişte MHP ve Ülkücü hareketin yayınlarını çıkarmış olan Avni Özgürel, şimdilerde daha geniş bir perpesktiften baktığı dünyaya ve Türkiye�ye dair görüşlerini Aylık dergisi ile paylaştı.

Avni Özgürel: �Türkiye idealini kaybetti�

Türkiye idealini niçin kaybetti?
Bunu şöyle ifade edelim: Her milletin hayalleri vardır. Her milleti hayalleri bir noktaya taşır. Nikson, Amerika'ya; ben Kızıl Çin tehdidini ortadan kaldıracağım dediği zaman herkes ona gülüyordu. Gitti, Mao gibi bir adamla uzlaşmaya vardı. Ondan önce Kennedy �sizi uzaya götüreceğim� dedi. Ona da güldüler ama, Amerika uzaya gitti!. Londra'da elinde sadece bir radyo mikrofonu olduğu zaman Degaulle'e kimse inanmıyordu. Asırlar öncesinde, İstanbul dediğin vakit, gerek İslâm Orduları gerekse Osmanlı Orduları içinde bile bizzat inanmayanlar vardı. O Feth'e inanmayanlar vardı. Bizim için Fatih'in büyüklüğü, o inancı-hayali gerçeğe dönüştürmüş olmasıdır. Daha yakın dönemlere gelelim. Üzerinde olumlu yada olumsuz hiç bir değerlendirme yapmıyorum ama; Tanzimat Osmanlı için bir hayaldi.

Batıcı da olsa bir hayaldi yani?
Evet; bir modernleşme hayaliydi. Bir heyecan verdi. Nitekim Tanzimat sonrasının yetiştirdiği aydın kuşağı gibi, hiç bir dönemde bu kadar aydın yetişmemiştir. Türkiye'de, İslâmcı düşünceyi, ateist düşünceyi, sosyalist düşünceyi, liberal düşünceyi fikir adına ne varsa bir ehliyetle savunan aydınlar kuşağı yetişmiştir. Bugün bile sağda solda gördüğümüz aydınlar yada düşünce hareketlerini başlatan insanlar veya onlara ivme kazandıran insanlar Osmanlı'nın son zamanlarında yetiştirdikleridir. Bir Mehmed Akif'e bakın veya Nazım Hikmet�e bakın. Ziya Gökalp'e bakın fark etmez yada İslamcı düşüncede Said Ali Paşa'ya bakın... Bunların hepsi son dönemde, İmparatorluğun son çeyrek yüzyılında doğmuş, yetişmiş ve devlet yönetiminde söz sahibi olmuş insanlardır. Aynı şeyi Milli Mücadele'de de görüyoruz. Çatırdayan Osmanlı İmparatorluğu'nun altında bağımsız bir devlet çıkarmak da bir hayaldi. O hayale ulaştı Türkiye.

Ne kadar ulaştı peki?
Burada olumlu-olumsuz, şurası eksik burası eksik demek istemiyorum... O nihayetinde bir hayaldi; Her yerde Türkiye'nin ayağa kalkamayacağı düşünülüyordu. Kendi aydınları bile böyle düşünüyorlardı. Bunun neticesidir ki, gerçekçi olursak, Türkiye'ye kendi aydınları tarafından tavsiye edilen Amerikan mandasıdır. Bu reddedildi. Bağımsız bir devlet kurduk.
Şimdi bütün bunların hepsi bir hayaldi. Herhalde 1946 yıllarında çok partili demokrasiye -çok partili sisteme diyelim- geçildi. Türkiye bir türlü demokrasiye geçemiyor zaten. Bunların hepsi gerçekleşti. Türkiye'nin önünde hedefler vardı. Bunlar hoşumuza gider yada gitmez... Nato'ya girmek de bir hayaldi. Ama girdik!.. Kıbrıs'a çıkmak hedefti; çıktık!..
Ufak tefek de olsa 'hayalleri vardı.
GAP diye bir proje... Kimse inanmıyordu Türkiye'ye. Eti yok, budu yok, parası yok... Ama ortaya dev bir baraj çıktı. Yani ekonomik mânâda aynı şey -rahmetli- Özal'ın döneminde Türkiye'nin dışa açılması projesinde vuku buldu. Bir zihniyet değişimi oldu. Üstelik bu söylediklerimin hiç birisinde bir değer hükmüm yok. İyi oldu kötü oldu, başarılı oldu filan demiyorum. Ama bunların hepsi birer hayaldi ve gerçekleştiler.

Müspet de menfi de olsa en azından bir 'hayal' vardı.
Evet, müspet sonuçlar doğursa da, hoşumuza gitse de gitmese bir kesimin hayaliydi ve bunlar gerçekleşti. Ama bugüne baktığımızda yani 1980 sonrası -Özal sonrası- özellikle o döneme baktığımızda Türkiye'nin gerçekleştirebilecek bir hayali bile yoktu.

Bütün mesele de orada zaten!..
Tabi, problem bu! Siyaset Türkiye'nin önüne bir 'hayal' koymayı beceremedi. İnsanların tek tek birer hayali olabilir ama siyaset proje olarak Türkiye'nin önüne bir hayal koyamadı. Bu sadece siyaset değil, Türkiye'nin bütün bürokratik- devlet çarkı, ülkenin önüne bir şey koyamadı!..

Peki şu anda var mı böyle bir şey?
Var tabi, olmaz olur mu efendim. Hoşumuza gitmese de Türkiye'nin önünde muhtelif şeyler var. "Avrupa Birliği'ne tam üye olacağız. Bunun için ne gerekirse yapalım." Bu Türkiye'de bir kesimin de benimseyip coşkuyla karşıladığı bir hayaldir. Oraya yürür. Bir kesim de derki : "İslâm ülkeleriyle bir ittifakın içine gireceğiz." Bunu söylersin beğeneni vardır, beğenmeyeni vardır. Tepki görür ama bir şeye yürürsün. Mesela dersin ki "Hayır ben Turan kuracağım" Türk Cumhuriyetleriyle bir ittifak... Oraya yürürsün. Yani bir idealin vardır ve ona doğru yürürsün.
Veya dersin ki "Biz sosyal reformlarımızı, kendi iç ekonomik reformlarımızı gerçekleştireceğiz. Biz büyük bir proje gerçekleştireceğiz"
Nedir Türkiye'nin derdi? Güney Doğu, Kürt meselesi... Ama sadece bunlar değil...
Birleşmiş Milletler Antlaşmasında da var... Zaten, bırakın B.M.'yi, müslüman olmanın gerektirdiği asgarî icabı- izahı değil mi?..
Temel İnsan haklarını itirazsız olarak kabul ediyorum. Orada şöyle iktisadî bir paket söz konusu... Zorlasan özel sektör orada gidip de bir yatırım yapmaz. Devletin bütün imkanlarıyla mutlaka oraya çökmesi gerekiyor.
Çalıp çırpmayı denetleyeceksin, oradaki insanlara "biz terkedilmedik " duygusunu yaşatacaksın. Şimdi Başbakan'ın dediği gibi öğrenciye ayda 25-35 lira-ihaleye verir gibi- değil... İnsanları iş, güç, eğitim sahibi yapacak, mesken sahibi yapacak büyük bir plân...
Bakın bunun örneği mi yok? Bunun örneği var: Batı Almanya'yla Doğu Almanya birleştiği zaman, bütün Batı Almanya vatandaşlarına 'Doğu Almanya Entegrasyon Vergisi' konuldu. Bunlar fakir ve yoksuldular. Bizim burayı yeniden imar etmemiz, onun bütün problemleri çözmemiz icab ediyor. Aksi hâlde onların uzlaşmasını-entegrasyonunu sağlayamayız. Almanlar ayda bin mark kazanıyorsa ikiyüzünü devlet aldı elinden... Ve bütün Almanlar şu anda da geçinme zorluğu içindeler. Bu bir hayal, göze alırsın bedelini...
Ama bizimkilerde güven yok. Alır onu atar cebine!.. Ama şimdi söylemek istediğim bu değil... Siyasetin Türkiye'de önüne koyabileceği muhtelif hayaller vardır. Bu hayallerin hiç birisi Türkiye'nin önünde yok şu anda.

Ama niye yok?
Birincisi kimsenin böyle bir proje koyma şeyi yok!..

Niyeti ve gücü yok!..
Evet... Bugün mesela bakıyorsunuz; Amerika'dan, Rusya'dan Devlet Başkanları geliyor ve hepsi de "Özal'ın vizyonu iyiydi" diyorlar. Kırk yıl Türkiye'yi Demirel idare etti niye ondan kimse bahsetmiyor? Çünkü hayalsiz bir adam!.. Neden hep Atatürkten bahsediyorlar da başka kimseden bahsetmiyorlar? Çünkü İnönü'den Celal Bayar'dan söz edecek bir durum yoktu ki Türkiye'de... Adamların değişim adına ortaya koydukları hiçbir şey yoktu!.. Öbürü Osmanlı'nın son döneminde değişim adına radikal olarak önerilen ne varsa hepsini yapmış. Geride bir şey bırakmamış. Tutmuş-tutmamış, olmuş-olmamış, eğri olmuş-doğru olmuş o ayrı...
Şimdi bakın bugün Türkiye'ye, daha dün Suudi Arabistan Kralı geliyor. Suriye Türkiye'nin gözünün içine bakıyor. İran ha keza... Türkiye vizyon geliştirmeye en müsait bir ortamdır. Savaş mavaş, ticaret micaret olarak baksan bile bunda da bir projen olacak kafanda... Perakende olmaz bu işler!.. Bir devlet stratejin olacak. Sen burada kendini nereye koyuyorsun?!

Tarafın nedir?
Evet... Sen Ortadoğu'da Amerika'nın çıkarlarını savunmaya memur bir devlet mi hissediyorsun kendini? Böyle hissediyorsan gerektiği gibi davran ve diğerlerine ikiyüzlülük etme!..

Tarafın belli olsun yani!
Evet olsun tabi.. Bunları hariçten gazel okur gibi söylemek kolay görünüyor... Elbette zordur bir çok şey. Özellikle son dönemde Türkiye'nin İslâm ülkeleri nazarında itibarı yükselmiş görünüyor.
'Tezkere hadisesi'...
Evet o hadiseden sonra ciddi bir yükseliş var... Bunun sadece ve sadece siyasetten kaynaklandığını da düşünmüyorum.

Tarihten gelen birşey... Osmanlı'dan...
Haklısınız. Osmanlı'dan gelen birşey... Kaldı ki bu süreç bu gelişme sadece AKP iktidarının zihniyet yapısından kaynaklanmıyor, ayrı yeten bu süreç ordunun da öfkesinden kaynaklanıyor. Amerika'nın Ortadoğuda'ki kendisine olan bakışına karşı...

TSK'yı bir parya olarak görüşüne karşı?..
Evet ama bunu böyle sadece teşhis etmek yetmez. Buna uluslararası siyasetin; Amerika'nın, Rusya'nın, Avrupa Birliği'nin bütün bunların taleplerini yada çıkarlarını da düşünerek... Yapabileceklerini ve yapamayacaklarını da düşünerek bir dosya oluşturmak bir konsepte oturtturmak gerekir. Bunu yapamadığınız vakit rüzgar gelir-geçer!.. Sel gider kum kalır. Tabii ben Suudi Arabistan Kralı'nı bir sembol olarak görüyorum. Bu Arap halkı demektir bizim için.

Aslında bütün Osmanlı ve Arap coğrafyası için geçerli. Çin'de bile öyle...
Türkiye'nin bir emperyal vizyonunun olması lâzım�

Emperyal demeyelim de,, Cihan şümul diyelim. Çünkü, emperyalist bir tedai uyandırıyor.
Osmanlı'nın varisi olduğunun idraki içinde bulunduğu coğrafyanın problemlerine bakmak ve o İmparatorluğa hakim olan zihniyetle çözüm üretmeye yönelmek mevkiinde olması lazım...

Şimdi bildiğiniz gibi 11 Eylül'den sonra dünyada anti emperyalist mücadele İslâmlaşmaya başladı...
Basit birşey söyleyeyim size: Bundan iki ay kadar önce gazetelerde Ahmed İnecad'ın mecliste bir konuşması yayınlandı. Hani ayakkabısını çıkarmış, baldırını kaşıyormuş gibi bir fotoğrafı çıktı. Bunun üzerine, basında küçümseyici açıklamalar yapıldı. Bu aslında Ahmed İnecad'ı tanımamaktan kaynaklanıyor. İran hayranlığından filan değil ama adam Tahran'da gecekondularda yaşamış.

Halktan gelen bir yapısı var...
Yani mollalara rağmen halkın seçtiği bir adam bu.Bir din adamı değil. Adamın tek malzemesi dürüstlüğü... Hırsız değil bir kere. Bizimkiler hırsız! Fark bu. Bizimkilerin 'müslüman'(!) olması onların kötü karakter yapısını değiştirmiyor. "Böyle mi olacağız" diyor. Ulan, keşke siz de onun gibi olabilseniz! Adamın siyaseti doğru ve yanlış olabilir... En azından adam karakter bakımından doğru.
Türkiye'nin problemi budur!.. Bunu ortaya çıkaramadığımız için sıkıntılı bir durumdayız. Kendimize karşı da, dünyaya karşı da, dindaşlarımıza karşı da bir dürüstlük içinde değiliz.

Üstad Necip Fazıl Kısakürek�in bir sözü var: "Samimiyet zorda kendini gösterir" gibi� Mücadelenin içinde, zor şartlarda belli olur samimiyet... Yoksa lafla samimiyet filan olmaz. Zor durumda ne kadar fedakarlık gösterebiliyorsan o kadar samimi oluyorsun...
Zaten eylemin içinde görünen bir şey... Samimidir, değildir, kim yolda dökülür hepsi orada görünecek şeyler...

Proje ve hayalin olmayışından bahsediyordunuz ya hani.. Şimdi 11 Eylül'de Amerika'nın vurulması-uçaklanmasından sonra, geçen hafta Radikal gazetesinde çok güzel bir makale vardı. Mustafa Aslan �kendi çapında- bizim kullandığımız dili kullanmış. Katıldığımız ve daha önceden de yorumladığımız bir şey var... Dünyada, anti emperyalist mücadelede özellikle Latin Amerika İslamcılaşmaya başladı. Irak'ta Amerika'nın çökmesi...
'İslamcılaşma' değil ama onların mücadelesini anlamaya yöneliş diyelim...

Hayır hayır!.. Latin Amerika'da bir çok örgütün müslüman olduğunu biliyoruz... Burada şu soru ortaya çıkıyor: Müslümanların ciddi manada bir projesi var mı? İşte Ladin bu yüzden eleştirildi. Mevzuu burada düğümleniyor!.. Yine geçen hafta Radikal'den Nuray Hanım güzel bir yazı yazmış Hizbullah'ı değerlendirirken: "Hizbullah'ın orada ideolojik çapta devletleşme veya medeniyetleşme projesi olmadığını fakat direnişe ve savaşa sempati duyduğun"dan bahsediyordu. Merkezin İstanbul olduğunu savunuyordu haklı olarak.
Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve onun talebesi Kumandan Salih Mirzabeyoğlu'nun tezi: İslam Dünyası'na Büyük Doğu-İBDA'dan başka bir medeniyet projesi ortaya koyan yok. Biz İBDA olarak iddia ediyoruz: Varsa ortaya çıkartın!.. Değerlendirmeye hazırız.
Hayalin olmadığı yerde proje olmaz; proje de hayali destekler... Bu da bir hakikat!..
Şimdi size soruyorum: Türkiye bağlı bulunduğu tarihî misyonu icabı, hem kendi coğrafyasına hem de İslâm coğrafyasına ne gibi bir proje vermelidir?
Şöyle bir şey var. Şu anda İslâm Dünyası bir saldırıya maruz. Şimdi boks dediğimizin bir kuralı var. Kurallarla dövüşülür. Ama yere düşmüş insana kural diye bir şey olmaz artık. Çelme atmışsınız kural harici. Adamın belden aşağısına vurmuşsun, yere düşmüş. Artık kuralsız savaş var. Kurulduğu tarihten bu güne arazisini iki misli genişletmiş bir İsrail Devleti var. Bu devletin ortaya çıkış şartlarını biliyoruz. Araplar o zaman bir gaflet uykusu ile buna beklenen reaksiyonu göstermemiştir. Oldu geçti!..Peki İsrail yerinde durdu mu? Hayır! Şimdi buna karşı gerek Hamas gerekse de Hizbullah'ın gösterdiği reaksiyona "terör" denmesini ben son derece yanlış buluyorum. Kaldı ki Hamas iktidarda, Hizbullah ise Lübnan Parlamentosu�nda yer alıyor. Onun ötesinde İsrail'in ne kadar militer bir devlet olduğunu biliyoruz. İsrail'de neden ihtilâl olmuyor? Çünkü gelenlerin hepsi asker!. Gelenlerin hepsi geçmişte İsrail ordusunda önemli görevler yapmış adamlar... Bütün İsrail yöneticileri öyledir. Dünyada İsrail gibi, terör örgütüne yada illegal örgüte dayalı olan ikinci bir ülke yoktur. Dolayısıyla Filistinliler de buna benzer bir hareket içinde. İşte El-Fetih!.. Bütün Filistin örgütlerinin arka plânında mutlaka silahlı bir gücün olması şartların gereğidir. Orada Polyannacılık oynamanın mânâsı yoktur. Hiç bir netice alamazsın. Kimse dinlemez. Bir şeylerin yaptırım gücünün olması gerekir. Şimdi bir de şu gerçeği görmek lazım: 1995'lere kadar İsrail göç alan bir ülkeydi.Dünyadaki Yahudiler hayal ediyorlardı. İsrail�e yerleşelim. Emekli olalım. Rahat edelim...
Şimdi orası tehlikeli bir bölge!.. Oradaki mevcut Yahudiler... Kızını evlendirmiş. Oraya gönderip yerleştirmiş bir iş adamı tanıyorum, gördüm. �Geri döndüler� dedi. "Niye döndünüz?" dedim. "Tehlikeli yer. Bir de çok yobazlar ya" dedi. Buradan giden Yahudilerle oradakiler çok farklılar. Onun için geliyorlar. Artık İsrail dışarıya göç veren bir ülke hâline geldi.
Onun içindir ki; Başbakan Olmert zaman zaman açıklama yapıyor, devlet başkanları açıklama yaparak dünyadaki Yahudileri İsrail�e çağırıyorlar. �Buradaki mevcudiyetimizi pekiştirelim� diyorlar. Olmert �İsrail�den göç etmek ihanettir!� dedi en son�
�Zor, oyunu bozar� diye bir atasözü var.

�Zoru zor, oyunu �zor� bozar�
Zor oyunu bozar. Dünyadaki bütün Yahudi nüfusunu toplasanız Suriye kadar etmez. Bu bölgede sen ıslah oluncaya kadar, sana huzur ve refah yok demektir. Ya bunu anlayacaksın, ya da mahvolacaksın. Ama burada şunu görmek gerekli: İsrail sadece kendisi için savaşmıyor, adına savaştığı bir şeyler var.

Batı adına mı diyelim?
Batı adına değil sadece. Özellikle Amerika�da hani Yahudi olamamış Hıristiyanlar vardır.

Yani Evanjelistler�
Evet Yahudi olmayı istemiş ama olamamışlar� Bunlar siyasete son derece hakimdir. Bu hakimiyetin dayattırdığı siyaseti Araplar kadar Yahudiler de kullandı. Bunda şüphe yok.

Tetikçi olarak kullanıyor yani�
Evet. Bana göre, Türkiye�nin bu tabloyu hem Araplara hem de İsrail�e anlatması ve özellikle İsrail üzerine baskı uygulaması lâzım. Burada baskı derken, kavga-dövüş-savaş zannedilmemeli. Türkiye ne yapabilir? Türkiye bana göre şu noktada Suriye ile çok daha yakın temas içinde olabilir.

Türkiye�de İsrail-Yahudi lobisinin çok güçlü olduğu hakikati var.
Türkiye�de şimdi güçlü olmayanı yok zaten. Ermeni lobisi güçlü falan filan. Herkesin bir gücü var. Teoman Koman Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği�nden ayrılırken zannedersem bir demeç verdi: �Türkiye artık Suriye, İran ve Rusya�yla işbirliği yapmalıdır.� Bunu söyleyen bir Orgeneral ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteriydi. Tabi, bunları söylemek emekli olurken akıllarına geliyor. Halbuki bunları görevdeyken söyleyeceksin. Ama neyse ki Türkiye�nin farklı kesimlerinde de benzer eğilimlerin olduğu, bizzat Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer�in Suriye Devlet Başkanı�na gösterdiği yakınlık, Amerika�nın ikazına rağmen Şam�a resmî ziyarette bulunması, Kralı karşılayışları şunu , bunu falan� Hatta biliyorsunuz Türkiye�deki Amerikan elçisi ilk defa bizim Devlet Başkanı�nın bir yere, yani yurt dışına gidişine tepki gösterdi. �Zamansızdı, niye?� şeklinde�

Sana ne yani, o mânâda�
Demek ki buna rağmen Türkiye�de refleks olarak bir şeyler yapılıyor.

Bu Osmanlı devlet şuurundan geliyor diyebiliriz.
Evet. Ama burada bir proje üretmesi lazım. Şimdi geçmişte bizde Amerikan güdümlü kurulan iki kuruluş var: Bunlardan birisi Sento, diğeri de Bağdat Paktı� Şimdi bu bölgesel işbirliği demek. Ondan önce Atatürk döneminde de Bağdat Paktı vardı. Şimdi demek ki Türkiye�nin birincisi bölgesel işbirliklerini, kuruluşlarını, ikili veya üçlü sadece (Suriye-İran-Irak-Lübnan) bunların üye olduğu, içerisinde Batı�dan hiçbir devletin rol almadığı, gerekirse Pakistan�ı içine alan bir harita çizmesi gerekir. Sakın bu harita �İslâm Kalkınma Örgütü� gibi abuk sabuk kuruluş mânâsında zannedilmesin.

Ciddi mânâda siyasi bir örgütlenme�
Tabi. Lübnan�da kan gövdeyi götürüyor. İslâm Kalkınma Örgütü�nün bizdeki temsilcisi Abant�ta diyalog toplantısında�

Hariçten gazel okuyor!..
Gibi� Böyle dangıl dungul bir işi kastetmiyorum. Birincisi buna önce Türk aydınlarının zemin hazırlaması lazım. Nuray Mert gibi�Bende Şam�a gittim geldim. Oradaki insanların eğilimlerini, taleplerini ve Türkiye�ye bakışlarını biliyorum. Suriye�deki aydınların, -Suriye�nin ciddi mânâda çok iyi aydınları var- Türkiye�deki aydınların ve Arap dünyasındaki aydınların bir araya gelip �biz devletlerimizi baskılayalım� demesi lazım. Bu bir askerî pakt değil. Bu bir zihniyet beraberliği�

Düşünce paktı, beraberliği, diyelim.
Evet. Düşünce paktı diyelim. Birbirimize karşı geçmişte çok kavga ettik. Bunlar oldu. Sen beni beğenmiyorsun, ben seni beğenmiyorum gibi� Şurası eksik burası fazla. Ama ortak bir saldırıya maruzuz. En azından ortak inançlarımız saldırıya maruz. Buna karşı bu saldırıları şiddetlendirmeyecek, üzerimize şimşekleri çekmeyecek, iç savunma ve dayanışmamızı sağlayacak yeni kanallar oluşturulmalıdır. Ne yapılabilir? Ben kendime adıma şöyle söyleyeyim: Katar Emirliğin finanse ettiği önemli bir haber kanalı var: El Cezire� Çeşitli engellerden dolayı bu kanalın Türkiye�de yayın yapmasına imkan yok.

Tabi. Açılsın. Venezüella�da yayın yapıyor.
Çünkü El Cezire çok objektif yayın yapan, dünya çapında ciddiye alınan bir haber kanalıdır.
Aynı şey diyelim ki, -NTV gibi- bizim bir Türk kanalı Ortadoğu�da yayın yapabilir. Oraya CNN gibi bir kanalı götürdüğünde adam �bu ne ya CNN� diyecek. Buraya NTV gibi yerel motifler taşıyan bir kanal götürülmeli� Mesela Kanal 7 ve TGRT�nin haber kanalları var. Hem Arap yayın paketlerinin içine bunları da alarak hem de Türkiye haber paketinin içine El Cezire veya Arap News�i koyulabilir. Sık sık aydınların ve üniversitelerin bir araya gelmesi, bu zeminin oluşturulması ve buna devletlerin ikna edilmesi gereklidir.

Burada kendi düşünce dilimizi oluşturmak zorundayız. Şunu yine ifade ediyim: Hamas�ın ve Hizbullah�ın yaptığına terör diyemeyiz.
Hayır efendim değil.

Terör dediğimiz zaman Batı�nın diliyle konuşmuş oluyoruz.
Bu kesinlikle mümkün değil. Şöyle bir misal vereyim: 1971�de askeri müdahaleden önce Bulgaristan�a, Türk Hava Yolları�na ait bir yolcu uçağı kaçırıldı. Sofya havaalanına inerken hostes kız teröristin başına tepsiyle vurdu. Terörist yere düştü, yakaladılar. Şimdi kızın vurduğu ânda fotoğraf çekilse kim saldırgandı dersiniz? �Kız saldırıyor.� (!) Şimdi bir hâdisede fotoğrafa bakarak karar vermemeliyiz. Evet �burada Hizbullah vuruyor�(!) Fotoğraf bu da, hâdisenin bütünü bu mu? Hayır, hâdisenin bununla hiçbir alâkası yok. Dolayısıyla bizim aydınımızın fotoğrafa bakma alışkanlığını süratle terk etmesi lazım. Dikkat ediyorum Türkiye�deki basın işte Kızıl Kmerler, bizden deriz, neden? Çünkü, ABD ve Batı ajanslarının sunduğu haber ve fotoğrafa bakıp öyle diyor. Yani hakikatten gittin mi, gördün mü? Adamlar gerçekten komünist mi? Müslüman ayrılıkçılar� Yahu niye, nerden çıkmış? Kim bunu tespit etmiş. Gidip görmediğimiz, Batı�nın tanımlamalarını kanıksayarak olmaz. Özellikle gazetecilerin ve aydınların bundan bir ân önce kurtulması gerekli. Bunu söylerken İslâm ülkelerinin ve halkı Müslüman ülke yönetimlerinin ne denli zaaf içinde olduklarını biliyorum.

O da bir hakikat aslında�
Türkiye�de ve dünyada bütün Müslümanların bu denli öfkeli hâle gelmesinin bir sebebi de kendi ülkelerinin bu kadar kişiliksizleşmesidir. Kendi devletin, bütün Müslüman dünyada kılını kıpırdatmayınca, işte böyle ortaya başına ödül konulan adamlar çıkıyor. Adam insanın kişilik etiklerine aykırı yani� Bir yerden patlayacak zaten. Ya senin devletin karşılık-cevap verir, senin duygularına tercüman olur, bir şey yapar-yapamaz, yıkar-yıkamaz� Ama eğer görürsen ki sen sürekli olarak istismar edilen bir halksın, bizzat kendi yöneticilerin tarafından horlanırsan, neticede bu şekilde karşılık verenler çıkar .

Radikal gazetesinin 6 Ağustos 2006 tarihli Pazar ekinde bir yazısı yayınlanan Mustafa Dağıstanlı�nın �şimdi ne yapalım?� diye güzel bir tespiti var. Yazısının bir bölümünde şunları ifade ediyor: �Bu alçaklığı ne yapmalı? Bu alçaklıktan kurtulmanın mutlaka bir yolu olmalı� Eylemler, gösteriler, protestolar İsrail ve ABD�yi değil, bu haydutlarla tehlikeli ilişkilerini devam ettiren kendi hükümetimizi ve devletimizi hedef almalı. Sokaklara bunun için dökülmeli ve bunun için hükümeti mesela e-posta yağmura tutmalı, Cuma çıkışlarında bunun için bağırmalıyız. Alçaklıktan kurtulmanın başka yolu yok. Önce yakınımızdaki alçakları alaşağı etmeye odaklanmalıyız.� Bu sözüne ne kadar katılıyorsunuz?
Şimdi ben Müslümanların kendi ülkeleri içinde kargaşaya sokulmasını doğru bulmuyorum. Sonuç alınmayacak hiçbir şeye taraftar değilim. Bunu açık söyleyeyim. Biz istesek de istemesek de ortada bir vakıâ var. Birinci Dünya Savaşı sonrası bir tablo oluştu. Kötü olsa da nihayetinde oluştu. Bugün artık Şerif Hüseyin�in kavgasını yapmak, şunun bunun kavgasını yapmak bunların yapılacağı zaman değil artık. Dolayısıyla ben Türkiye�nin hem Batı�yla hem Doğu�yla hem de İslâm dünyasıyla münasebetleri daha farklı olan bir ülke olarak üstelik buna ilâveten Müslüman halkları nezrinde itibarı nispeten yükselmiş ve yönetimler �Suriye, Mısır, Ürdün gibi- katında kabul gören bir devlet olarak sözüne bakılır, ne dediği dinlenir. Bunlar sözünü ettiğim düşünce birliğini sağlayacak. Suudi Arabistan Kralı�nın bir gazetedeki açıklamasında diyor ki: �Üniversiteleri de içine alan bir sağlık merkezi kuracağım.� Gelelim de kule yapalım diye değil. Biz Arapça�yı bilmez olduk. Bizim halkımız unuttu. Eskiden Arapça�yı bilmek normaldi. Arapların çoğu Türkçe bilirlerdi. Arap aydınlarının ve yönetici kademesinin büyük bir çoğunluğu Meclis-i Mebus an da milletvekiliydi. Bizim bu bağları yeniden kuracak bir mekanizmaya ihtiyacımız var. Bu cuma namazı çıkışlarında bizim Başbakanı�nı protesto edelim, öbürünün şu kralını protesto edelim şeklinde olacak iş değil. Üniversitelerin sempozyum düzenlemesi ve tavır alması gerekiyor. Türkiye�ye İran�dan ve Suriye�den önemli aydınların getirtilip, bu aydınlara sık sık konferanslar verdirilmesi, bunların Türkiye�deki düşünce kuruluşlarının içindeki elemanlara, özellikle Türkiye�deki siyaset plânlayıcılarına dinletilmesi lazım.

Ortak bir dilin oluşturulması lazım yani�
Evet. Bunun oluşması lâzım� Sokak gösterileriyle iş görme dönemi Türkiye�de dahil İslâm ülkelerinde geçti. Bu mümkün değil. Birileri hele hele İsrail bunları eline ovuşturarak izler. Yani bugün Suudi Arabistan halkı sokağa dökülse Suudi Arabistan İsrail�e savaş mı açacak? Hayır. Bu mümkün değil. Ama seni başka şeylerde finanse edebilir. Savaşmak için değil de, araştırmayı ve o birliği finanse edebilir. Buna da dünya sesini çıkaramaz. Dolayısıyla ben aydınların önemli bire işlevi olduğu kanaatindeyim. Bu yolda baskının oluşturulması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye�de birlikte gerçekleştirmeye çalıştığımız �fakat olmadı - bir Suriye sergisi yani bir kültür sergisi düzenlemeyi düşünmüştük. Ticarî sergi değil yani. Çünkü, Suriye�de önemli eserler var. Bunları Türkiye�ye getirtelim. Burada İstanbul Modern veya Atlıköşk gibi korunaklı müzeler var. Bunları bu yerlerde sergileyelim. Suriye�de Devlet Başkanı Beşer Esad gelsin sergiye. Türkiye-Suriye ilişkileriyle ilgili bir konferans versin adam. Tam hazırlamıştık, olmadı. O sırada Körfez savaşı yani, 2. Irak Savaşı çıktı. Ama bana göre bunun, Arabistan, Suriye, Mısır ve İran için tek tek yapılması gerekir. Şimdi Ahmed İnecad Türkiye�yi ziyaret etmek istiyor; fakat Türkiye Amerikan baskısıyla bunu erteliyor. Bunu şimdilik İran anlayışla karşılıyor. Ama bir süre sonra �ne oluyor kardeşim?� der.

�Kararını ver artık!� der.
�Ne oluyor?� der. Türkiye�nin burada dilini iyi kullanıp, bunu gerçekleştirmesi lâzım. Bu tarih boyunca bizim için fevkalâde önemli olmuştu. Hasım olarak ta önemli dost olarak ta önemli. İkisi de önemli. Bölgede Rusya diye bir bölge var. Eskiden olsa �canı cehenneme!� derdin. Ama şimdi Rusya�nın bölgede önemli bir faktör olduğu, Amerika�yı dengeleyecek her girişime omuz verir bir devlet olduğu görülüyor.

1979�da Üstad�ın Kumandan�a söylediği bir söz var. � O dönem, detant yani yumuşama, SALT-2 nükleer silahların azaltılması anlaşmaları vardı. ABD-SSCB arasında bir yakınlaşmayı, en çok Türkiye�nin istememesi lazım. Türkiye�nin şu ânda varlık sebebi Doğu�dan ve Batı�dan esen rüzgarların dengesiyle ayakta durabiliyor. Eğer Rusya çökerse en çok bizim düşünmemiz lazım�� diyor.
İşte, Rusya saf dışı bırakıldıktan sonra bütün Ortadoğu�nun nasıl bir baskıya maruz kaldığı görülüyor. Özellikle bütün bunlara bakarak söylüyorum, Türkiye�de siyaset zor bir yoldur. Bugün Tayyip Erdoğan şöyle bir şey yapmak istese altında bin tane niyet aranır. Ama üniversiteler, aydınlar harekete geçerse bunu askere de, YÖK�e de ve diğerlerine de anlatma imkanı bulabiliriz ve bu mânâda devleti zorlayabiliriz. Siyasi iktidarı da kim olursa olsun zorlayabiliriz. Ben bunun yapılması gerektiği kanaatindeyim.

Peki Kürt meselesine gelelim. Yazılarınızda da okuyoruz. Türkiye sıkıştı. Nasıl bir çözümün gerekli olduğunu düşünüyorsunuz?
Ben son yazımı önümüzdeki hafta yazacağım. Güney Doğu coğrafyası da dahil bölgede bütün meselelerden Amerika�nın dışlanması gerektiği kanaatindeyim.

Esasında bunu da işleyecek bir politika olmalı�
Bunun için içeride siyaset oluşturmalıyız.

Burada Abdullah Öcalan faktörü var.
Evet. Abdullah Öcalan�ın şu noktada Barzani�ye göre daha makul görüyorum.

Onlara nisbetle anti emperyalist görüyorsunuz yani�
Evet. Bu apaçık ortada zaten. Burada Abdullah Öcalan�ı dışlayan bir çözümün gerçekçi olmayacağını düşünüyorum. Abdullah Öcalan faktörünü göz önüne almadan bir çözüm olmaz!..

Sayın Salih Mirzabeyoğlu Kürt meselesiyle ilgili 1992 senesinde Kürd Zens Press�e bir röportaj vermişti. Hepsini yayınlamadılar açıkçası. Orada muazzam tesbitler var. Röportajında �PKK için bir savaş makinesidir ama dünyaya matuf bir ideolojisi yok� demişti. Devamında �Farz edelim ki T.C, �Doğuyu sana veriyorum� dedi. Peki devletleşme projesinde ideolojisiz olarak ne yapacaksın?� diye sordu Kumandan�
Ortada bir realite var ki o da; PKK�nın �haklarını almaya çalışan basit bir savaş makinesi� olduğu�
Biz hep Kopenhag kriterleri diye bakıyoruz. Veya BM İnsan Hakları beyannamesi� Peygamberimizin Veda Hutbesi�ni okuduğunuz vakit, en geniş mânâda ne yapmanız gerektiğini oradan çıkarabilirsiniz. Türkiye�nin bütün bireysel hakları, insanlar diliyle veya kimliğiyle ilgili ne istiyorsa hepsinin altına imza atabiliriz. Yani şu şarta bağlı veya bu şarta bağlı dememeliyiz. �İstediğin gibi yayın yapabilirsin, istediğin gibi konuşabilirsin. Mahkemede istersen Kürtçe konuş. Ben tercüman bulurum.� Genel olarak dünyada yapılan şeyler bunlar� Şimdi Türkiye�nin bunlardan hiçbirine karşı çıkmaması gerekiyor.

Yoksa Batı çözecek diyorsunuz.
Kesin. Ya biz bunu göze alacağız ve çocuklarımızın şehit olmasına rıza göstereceğiz ya da bunu kabul edeceğiz. İkincisi yetmez. Güney Doğu�daki insanın mutlaka parlamentoda temsil edilmesi gerekir� Üç oy alır, beş oy alır. Kırk milletvekili çıkarır, elli milletvekili çıkarır. Üç tanesi densiz çıkar, beş tanesi bilmem ne olur. Diğerlerinden sanki çıkmıyor. Mühim olan o değil. Mühim olan bu kitlenin kendisini T.B.M.M� de temsil ediliyor görmesidir.

Kendini bir ânlâmda ifade etmesi diyebiliriz.
Bu derhal yapılmalıdır.

İşte bu noktada Sayın Mirzabeyoğlu şunu ifade ediyor: �Türkün de Kürdün de meselesi birdir.�
Bu insan meselesidir.

Şubat ayında Temmuz aylarında Diyarbakır�da, Fazilet Partisi�nin şemsiyesi altında bizim gönüldaşlarımızın organize ettiği iki büyük miting düzenlendi: Karikatür krizi ve Filistin gösterisi. Bu miitnglerin her birinde, Batıcı gazetelerde çıkan haberlere göre 250 bin kişi toplandı. PKK�da buna nisbetle gösteriler tertipledi. Cuma günlerindeki baskın İslâmcı etkiyi gördü. Ve Cuma çıkışlarında bildiriler dağıttı. Şunu rahatlıkla ve açıkça söyleyebiliriz:O bölgede Kürtlerin %95�i Sünni�dir!..
Evet. Öyle�

Sünni Kürdü ve Müslüman Türkü hâlâ İslâm bağı bir arada tutuyor� Bu apaçık ortada� İslâm Dünyası�nı bağlayan hakikat te, bu aslında.
Bu duyarlılık bizim için çok önemli� Zaten şöyle bir şeyi anlamamız lazım� Bununla İran�ı da düşünerek bir mezhep meselesi-taassubu içinde görmek istemiyorum.

Bununda üstünde bir şey�
Ama Türkiye�de bir realite var. Bizim tasavvuf kültürümüzün önemli insanları, bu kültürü hep Kürt hocalardan öğrenmiştir.

Şöyle bir deyim var: �Şeyhler, alimler Kürtlerden, idareciler Türklerden çıkar�...
Arapça ve tefsir ilmine hakim insanlardır. Çünkü bulunduğu coğrafyanın şartları o medreseleri fevkalâde güçlü ve yetkin müesseseler hâline getirdi. Türkiye�nin bu gelenekten ve o tarihsel birikimden istifade etmesi lazım. Ve bölgedeki Kürt alimleri -bakın bununla DEHAP�ı veya bilmem ne adamlarını demek istemiyorum- yani oradaki Şeyh takımını ve bu insanları Türkiye�nin muhatap alması lazım.

Orada 250 bin kişi oluşturan güce ulaşması lazım�DEHAP orada 50 bin kişi bile toparlayamadı.
Biliyorsunuz Türkiye�nin Güney Doğu�sunda kan gövdeyi götürdü. Niye bir tek Adıyaman�da hiçbir şey olmadı?

Çünkü Tasavvufun güçlü olduğu yerlerdi.
Bunun sebebi gayet açık aslında� Bu mucize değil yani. Gördük, yaşadık bunları. Dolayısıyla Türkiye�nin, Ankara�nın bu tabloyu doğru okuması gerekiyor. Ve bütün enerjisini çözüm istikametinde harcaması gerekiyor. Bir söz vereceksin. 1920�lerde yapıldığı gibi sözünden vazgeçmeyip, sözünü tutacaksın. Sözünü tutacağına inandıracaksın. Türkiye�nin şu noktada uzlaşmaya ihtiyacı var. Aksi takdirde Türkiye�nin önünde bölünmeye kadar gidecek bir süreç görünüyor.

Şimdi yazınızda, �1923 senesinde Lozan�la Türkiye�ye laikliğin batının zorlamasıyla kabul ettirildiğini� ifade etmişsiniz. Türk milletinin önüne �batıcılaştırılmış ve İslâm�dan uzaklaştırılmış bir Türk milliyetçiliği� şeklinde bir yapı konuldu. Bu usul, Müslüman Kürtlerin üzerine uygulanmaya çalışıldı. Bu hem Türkü Kürt�ten ayırdı, hem de Kürdü var olan şahsiyetinden ve kimliğinden uzaklaşmasına sebep oldu. Türk Kürdü konuşamaz oldu. Burada Batı hem işkence yapıyor hem de yaptığı işkencenin anekdotunu ve istatistiğini tutarak kendi kurduğu derneklerle senden hesap soruyor. Onu emperyal amaçları doğrultusunda kullanıyor.
Meselâ, Müslüman ülkelerde insan hakları derneği yok. Dergi çalışmalarınızda bu mevzuyu sık sık işliyorsunuz herhalde�

Geçen sene bu zamanlar Kaide dergisini çıkardığımızda dünya çapında olay oldu. Avrupa Parlamentosu�nda konu oldu. Anti-semitik politikadan dolayı Yahudiler bir hayli dikkatini çekerek onların gündemine girdi�
Anti-Semitizim�Herkesin bir şeytanı var işte. Müslüman�ında şeytanı Yahudi�

Ama o bundan kaynaklanıyor: Kuran-ı Kerimde Yahudilerden çok bahsediliyor. Bakara Suresi oradan geliyor.
Ona çok fazla katılmıyorum. Bir milletin doğuştan lanetlenmiş sayıldığına inanmıyorum. O döneme ait� Bizzat Peygamber efendimizin hanımları var.

Ama sonra Müslüman oldular. Çok farklı�
Bugünde Müslüman olanlara dönme diyoruz. Ben meseleyi Yahudilik-Müslümanlık olarak görmeyi yanlış buluyorum. Meselâ bu bir gasp ve bu gaspta eğer Müslümanlar İslâm adına gasıp durumdalarsa ona da muhalifim. Yani dini gerekçe göstererek ya da inancını alet ederek bir halkın başka bir halk üzerine baskı kurmasını yanlış buluyorum ve gerekçesi de yok bunun. Efendim Türkiye niye kalkınamadı ve geri kaldı? Yahudiler� Yahudiler şöyleydi, dönmeler böyleydi. Bunun hiçbir doğru tarafı yok. Bugün bütün Müslümanlar dünyada eziliyor, mahvoluyor. Neden? Sen necisin kardeşim? Bu mazerette değil, geçerli bir mazereti olamaz. İzahı da edilemez.

Katılıyorum. Bir şeyi mutlaklaştırmanın âlemi yok. Üstüne düşmenin ve suçlamanın bir mânâsı yok. Güçlü olduğundan değil aslında. Bizim üstümüze düşeni yapmadığımızdan kaynaklanıyor.
Evet. Öyle.
Bütün mesele orda� Yoksa Allah sana da akıl vermiş, ona da akıl vermiş. İşin hakikati kim çalışırsa ona veriyor aslında.

Meselâ , Carlos biliyorsunuz Müslüman ve aynı zamanda dergimizin yazarı. Sürekli olarak yazı gönderiyor. Latin Amerika�nın Tele-Sur kanalı El Cezire�yle birlikte çalışıyor.
İnşallah bu gayretler neticelenir. Derler ki, bir çiçekle bahar olur mu? Ama bir çiçek açmalı. Bir çiçek açmadan da olmuyor.

Orada Osmanlı�nın çok önemli bir rolü var aslında. Carlos�un söylediği, Venezüella�nın Caracas şehrinin ismi Türkçe�den gelmekteymiş.
Türkçe�den gelsin gelmesin. Fark etmez. (�) Ayova diye bir eyaleti var. Türkçe�den Aramaya kalktığında birçok kelime vardır. Önemli olan şu ânda bunun adamlarda bir idrakı yok � Türkiye�de, Bağdat�ta, Şam�da, Tahran�da, Riyad�ta ben tarih tablolarının içeride şiddetle değil, iknaıyla çözülmesi gerektiğini düşünüyorum� Doğruyu söyleyerek, ılımlı olarak ve daima kavgadan uzak olabildiğince tutmaya çalışarak içimizde İsrail�in bu Ortadoğu�daki tavrına karşılık mücadeleyi pörsülemeyecek.. İsrail�e karşı basit bir tavır değil, içimizde bir idrak savaşını vermeliyiz.

Herkes Türkiye�nin merkez olduğunu biliyor.
Muhakkak. Bugün Türkiye�ye Suriye�ye �gel federasyon kuralım� dese, Suriye 24 saat içinde kurar. Bunları biliyoruz.

Bu Osmanlı tarih şuurundan geliyor.
Ortodokslar, Osmanlı�yı niye dağıttık ki diyor. Ortodokslarla bu mânâda bir anlaşma zemini daha geniştir. Hiçbir Haçlı seferine Ortodoks katılmamıştır.

Ben burada bunların patrikhane projesine şöyle bakıyorum: Yunanistan�ın Ortodoks kilisesinin patrikhane�ye aldığı tavır Türkiye�nin ekmeğine yağ sürüyor aslında. Patrikhaneyi küreselleşme projesi altında Amerikan�ın kucağına atıyorlar. Sen kullan yani�
Osmanlı�nın gözünde patrikhane neydiyse, sen bugünde onu yapmak zorundasın.

Mevzu orada�Onu yapmıyor. Yunanistan�daki patrikhane ile siyasî olarak görşüp, mevcut Patriğin önünü kesebilirsiniz.
Problem şurada: Emperyal-cihan siyaset dediğimiz, budur. Bunu yaparsan başka şeyler yaparsın.

Bir anlamda cihan siyaseti, cihana hakim olma siyaseti�
Hayır, hakim olma değil. Biz olmayalım da kim olursa olsun. Biz zulme uğramayalım. Zulmün önüne geçmeliyiz. Allah kendisine zulmü yasaklamıştır. Çünkü İsrail, Amerika zulmediyor.

Yani cihan siyaseti derken, dünya çapında bir politika� Bu da hayal ve ideale bağlı bir fikirle olur aslında. Bu yok işte bizde.
Yani işte sizlerin, bizlerin gayretleri bu hayali gerçekleştirir inşallah.

Röportaj için teşekkür ederiz.
Ben de teşekkür ederim.

XXXXXX

YORUM

ESNAF EYLEMLERİNİN ORTAYA ÇIKARDIKLARI
Avni Özgürel
Netgazete 12 Nisan 2001

Yakın zamana kadar Türkiye'de toplumun itirazlarının yalnızca siyaset kurumuna ve siyasetçilere yönelik olduğu düşünülüyordu. Son günlerde ortaya çıkan tablo netleştikçe görüldü ki, toplumun, sivil toplum kuruluşları olarak adlandırdığımız esnaf teşekkülleri ve sendikaların yönetimlerine de ciddi itirazları var. Bu yapılar için tasfiye talepleri var.
Yalnızca bugün Ankara'da ve diğer illerde yaşanan esnaf eylemleri ya da önceki günlerde yaşanan eylemler değil, bir süredir izlediğimiz açık oturumlar da bize aynı verileri sunuyor. Siyasilere olduğu kadar, insanların, kendi meslek kuruluşlarının temsilcilerine de tepki gösterdiği görülüyor.

MİRAS ÖZÜR DİLEMİŞTİR
Türkiye'deki gerek esnaf gerekse işçi teşekküllerinin başlarına kalsa, sokaktakilerin hiçbiri sokağa çıkamazdı. Çünkü bu isimler, mevcut siyasi kadroların, hükümetlerin önerdiği istikrar programlarına hiç tartışmadan destek verecekleri bilinan insanlardır. Bugün TOBB Başkanı Fuat Miras "istifa" diyorsa, mutlaka bir gün önce "Bunu söylemek zorundayım, özür dilerim" demiştir. Söylediklerini içinden gelerek söylemiyor. Tabandan gelen bir baskı var. İşçi ve esnafın reaksiyonları karşı durulmaz hale geldi.

İLK KEZ DEĞİŞİM TALEBİ YÜKSEK SESLE DİLE GETİRİLİYOR
Aslında yaşananlar, Türkiye'de ilk kez, toplumun değişim talebini yüksek sesle ifade etmesidir. Bu nedenle de karamsar hiçbir yoruma katılmak mümkün değildir. Ankara, bu mesajları algılamakta ne kadar erken davranırsa, o kadar iyi eder. Eğer geç davranırsa, bu tepkinin hem dozu hem de yaygınlığı artabilir.

BU KEZ ESNAF ÖĞRENCİYE SIĞINDI
1970'li yıllarda, 1980'li yıllarda öğrenci olayları yoğun biçimde yaşandı. Öğrenciler, eylemler sırasında polisten kaçıp esnafa sığınınca, esnaf dükkanlarını kapatıp gidiyordu. Üç gün önce Ankara Cebeci mitinginde polisten kaçan esnaf Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne sığındı.

YILDIZLAR PEŞPEŞE GELDİ
Astrolojide bir "durum" vardır. Zaman zaman yıldızlar peşpeşe gelir. Türkiye'de de değişim yönünde yıldızlar ilk defa olarak denk geldi: Toplumsal talep yükseldi, siyaset müessesesi çöktü, ekonomi dibe vurdu, Türkiye dışındaki uluslararası konjonktür bastırıyor değişim diye...

Her şeyin denk gelmesi, - bir anlamda temenni niteliği taşısa bile - çok zaman geçmeden köklü bir takım değişiklikler yaşanacağının ifadesi gibi... Umalım ki, Türkiye bu yılı ve önümüzdeki yılı temel reformları gerçekleştirerek atlatsın. Çünkü Türkiye'de yaşananlar, salt ekonomik krizden ibaret değil, bir yönetim krizidir.

BİLEŞKE İNSAN: ESNAF
Alanlarda esnafın bulunması önemli, çünkü esnaf açısından şöyle bir orta noktası var. Memurun, işçinin, sanayicinin kısacası çok geniş kesimlerin sıkıntıları esnafa yansıyor. Esnaf bileşke insandır.
Örneğin Rahmi Koç'un sokağa çıkması mümkün değil ancak onun bayii sokakta.

Munky
27-07-07, 09:48
Ayfer Tunç ( 1964)
1964'te Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Erenköy Kız Lisesi'ni ve İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. Edebiyat üzerine ilk yazısını 1983'de Edebiyat 81 dergisinde yayımladı. O tarihten itibaren çeşitli dergilerde yazılar yayımladı. 1989 yılında Cumhuriyet gazetesinin düzenlediği Yunus Nadi Öykü Armağanı'na katıldı, "Saklı" adlı öyküsüyle birincilik ödülü kazandı. Aynı yıl ilk hikâye kitabı olan Saklı Cem Yayınevi tarafından yayımlandı. 1989 yılında gazeteciliğe başladı. Sokak dergisinde, Güneş ve Yeni Yüzyıl gazetelerinde çalıştı.

ESERLERİ

1992 yılında ilk romanı Kapak Kızı Simavi Yayınları tarafından yayımlandı. 1995 yılında Oya Ayman'la birlikte yaptığı bir gazetecilik çalışması olan İkiyüzlü Cinsellik adlı araştırma kitabı Altın Kitaplar'dan çıktı. 1996'da Mağara Arkadaşları, 2000'de Aziz Bey Hadisesi adlı öykü kitapları da Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı

Munky
27-07-07, 09:49
Ayşe Böhürler ( 1963)
1963 yılında Nevşehir'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'ndan mezun oldu.

1992 yılına kadar haftalık dergilerde editörlük yaptı ve yayın kurullarında bulundu. 1995 yılından bu yana bir özel televizyon kanalında kadın ve çocuk programları sorumlusu olarak çalışıyor.

Yaptığı programlar Yazarlar Birliği ödülü ile Mevlana büyük ödülüne layık görüldü ve çeşitli sivil toplum örgütlerince de ödüllendirildi. Evli ve üç çocuk annesi.

Munky
27-07-07, 09:49
Basiretçi Ali ( 1845)- (1910)
1845 doğdu.Enderundan yetiştiği halde sarayda görev almadı.1869-1878 yılları arasında Basiret gazetesini (2376 sayı) çıkardı.Bu nedenle "Basiretçi" adı ile tanındı.1870 yılında Almanya-Fransa savaşında Almanları tutan yazılar yazdığı için savaştan sonra 1871 yılında Bismarck tarafından Berlin'e davet edildi.Berlin'den para ve matbaa makinası ile İstanbul'a döndü.1878 yılında Ali Suavi'nin bir yazısından dolayı Basiret gazetesi kapatılarak Ali Efendi sürgüne gönderildi.1878-1908 yılları arasında Suriye ilçelerinde 30 yıl kaymakamlık yaptı.1908 yılında II.Meşrutiyet'in ilanı üzerineizinsiz olarak İstanbul'a döndü.Basiret gazetesini tekrar çıkardı ise de gazete çok kısa ömürlü oldu.1910 yılında 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.62-63

ESERLERİ

1.İstanbul'da Yarım Asırlık Vekayi-i Mühimme
Basiretçi Ali Efendi
Kitabevi Yayınları

Hatıralar, tarihi hadiseleri olduğu gibi nakleden eserler değildir ancak Türk siyasi tarihini muhakeme ederken hadiselerin mümkün olduğu kadar vuzuha kavuşabilmesi, büyük ölçüde onların şehadetine bağlıdır. Bununla beraber Türk edebiyatı açısından da vazgeçilmez birer kaynak olan hatıralar, edebiyatçıların yetiştiği ortamların siyasi, sosyal ve kültürel zeminini bütün cepheleriyle tesbit edebilmek ve onların meydana getirdiği edebi eserlere ve akımlara tam manasıyla vakıf olabilmek bakımından da büyük bir öneme sahiptir. Bu düşünceden hareketle, 1866'dan başlayarak 1908'e kadar devam eden yaklaşık yarım asırlık bir devreye, zaman zaman hissi de olsa ışık tutan ve XIX. asrın ikinci yarısında devrin en tesirli yayın organı olan Basiret gazetesinin sahibi Ali Efendi'nin kaleme aldığı bu eseri, üzerinde biraz çalışarak hem orijinal dili ve üslubuyla hem de sadeleştirerek günümüz okuyucusuna
kazandırmaya çalıştık. Ali Efendi'nin bizzat yaşadığı veya şahit olduğu hadiseleri akıcı ve sade bir üslupla anlatan bu eser, gerçekte, Sultan Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid devrinde meydana gelen ve Osmanlı Devleti'ni alabora eden siyasi ve sosyal çalkantıların acı bir hikayesidir.

Munky
27-07-07, 09:49
Behzat Bilgin ( 1898)- (1973)
1898 Selanik doğdu. Bir süre İzmir Atatürk Lisesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Yeni Asır gazetesinin başyazarıydı.DP lideri Celal Bayar'ın isteğiyle DP listesine girdi. Bayar, Bilgin Ailesini tanıyor, Selanik'ten bu yana çalışmalarını izliyordu. Şevket Bilgin'e mektup yazarak, "Yeni Asır"dan bir aday istedi. Şevket Bilgin, Yeni Asır'ın başında kalacağından Behzat Bilgin uygun görüldü.

Behzat Bilgin, dokuz, on ve onbirinci dönem İzmir Milletvekili seçildi.Bazı kanunların çıkmasında, kendisine Bayar ve Menderes tarafından özel görevler verilmişti. Behzat Bilgin, 1973 yılında vefat etti.

Munky
27-07-07, 09:49
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1405.jpg
Benito Mussolini ( 1883)- (28.04.1945)
1883'te Forli'de doğdu.Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti.1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı.Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı.Savaşta yaralanan Mussolini Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia" gazetesinin editörü oldu.

1918'de savaş sona erdiğinde İtalya'da yıkım büyüktü.Ordudan geriye bir şey kalmamış, savaşta 460.000 kayıp verilmişti bununla beraber ekonomi de çökmüştü.Ayrıca savaş sonu antlaşmalarında toprak kazancı olacağını düşünen İtalya'yı İngiltere ve Fransa gözönüne dahi almadılar.Böylece İtalya Avrupa'da yalnızlığa itildi.İtalya'da siyasi krizde vardı, koalisyon hükümetleri başarılı olamıyordu. İşsizliğin giderek artması ve halkın gidişattan memnun olmaması komünistlerin büyük taraftar toplamalarına yol açtı.Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist partisinin bünyesinde toplamıştı bile.Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duçe" ) ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu.Nazi Almanya'sındaki SS ve SA gibi Mussolini'nde bir "Siyah Gömlekliler" grubu vardı.Bu grup parti karşıtlarıyla ve komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu.Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve siyasal istikrar sağlanamadıkça umutlar Duçe'ye bağlandı.Ekim 1922'de Mussolini Kral Viktor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı.Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duçe dönemi başladı.

Mussolini'nin başa geçmesiyle, kadınlar ev dışında çalışmaktansa ev kadını olmaya ve yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildi. Duçe tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü.Çiftçiler sürekli teşvik edildi , tarım ve endüstride canlanma sağlandı, işsizlik azaldı.Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.1930'ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisiydi.

Fakat popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı.Sonun başlangıcı böylece 1935 olarak saptanabilir, bu tarihten itibaren Mussolini'nin prestiji giderek zayıflayacaktır.Çünkü İtalyan halkı artık savaş istemiyordu, Birinci Dünya Savaşı'nın yaraları daha yeni sarılmıştı.Ama Duçe yoluna devam etti.1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Hitler'le Roma-Berlin mihverini kurdu.Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Duçe 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti.Ama İtalyan Ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde rezil oldu, her seferinde imdada Almanlar yetişmese Yugoslavya ve Yunanistan'ın İtalya'nın işini bitirmesi içten bile değildi.
1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar.Kral Viktor Emmanuel III Mussolini'yi görevden aldı.Duçe tutuklandı ve hapsedildi.Ama en zor anında bile Führer imdadına yetişti.
Hitler, Mussolini'den sonra İtalya'nın teslim olmasından korkuyordu.Böyle bir durum Almanya'nın güneyini Müttefik saldırısına açık hale getirecekti.Eğer Mussolini kurtarılıp tekrar başa geçirilirse ona sadık kuvvetlerle İtalya'nın savunmasına devam edilebilirdi.

Mussolini'nin kurtarılması için SS Hauptsturmfuhrer Otto Skorzeny önderliğinde bir takım oluşturuldu.Takım üyeleri Hava Kavvetleri Luftwaffe'ye bağlı "Fallschirmjager" yani hava indirme birimine ait komandolardı.Bu arada Otto Skorzeny'den kısaca bahsetmek gerekirse o Almanya'nın en iyi yetiştirilmiş komandolarından biriydi ve Müttefik askeri çevrelerinde "Hitler's Commando" sıfatıyla gayet iyi tanınıyordu.

Duçe 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı.İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü.(28 Nisan 1945)

Munky
27-07-07, 09:49
Burhan Belge ( 1899)- (1967)
1899 Şam doğumludur. Onbirinci dönem Muğla Milletvekili olarak TBMM'ye girdi. Almanya'da öğrenim gördü. Yüksek Mimardır. Muğla'da siyasete atıldı. Demokrat Partinin kuruluşunda yer aldı. DP'nin resmi yayın organı olan Zafer Gazetesi'nin başyazarlığını yaptı. 1967 yılında vefat etti.

Yazar Burhan Asaf Belge; Zsa Zsa Gabor ile evlenip boşanmıştır.Birikim ve Yeni Gündem Dergisi yazarı Doç. Dr. Murat Belge, Burhan Belge'nin oğludur.

Munky
27-07-07, 09:50
Burhan Özfatura
1943 yılında Bursa�nın Mustafakemelpaşa ilçesinde doğdu.1964 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni bitirdikten sonra, Maliye Bakanlığı Hesap Uzman Muavini sınavını kazandı, hesap uzmanı oldu.1966 yılında İzmir Grubu�na tayin edildi.1968-1970 yıllarında Mardin, Cizre, Nusaybin�de Seyyar Jandarma olarak askerliğini yaptı.Askerlik dönüşü İzmir Hesap Uzmanları Grup Başkanlığı gödevine getirildi.1973-1974 yıllarında Belçika�da KDV konusunda ihtisas yaptı ve İzmir Defterdarlığı�na tayin edildi. 2 yıl bu görevde kaldı.

Siyasi baskılar sebebiyle defterdarlıktan ayrılan Özfatura, Dokuz Eylül Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü�ne geçti Ücret Sistemleri konusunda master, İşgücü Planlaması konusunda doktora yaptı. 9 yıl öğretim görevlisi olarak da çalıştı.

Turgut Özal�ın öncülüğünde uygulamaya başlanan 24 Ocak Kararları�nda vergi uzmanı olarak görev aldı.ANAP�ın kuruluşundan sonra 1984�te yapılan ilk yerel seçimde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na aday oldu ve kazandı.1989 yılında seçilemedi.Bir yıl süreyle Başbakanlık Müşaviri olarak görev yaptı ve emekli oldu.Yeminli Mali Müşavir olarak danışmanlık yaptı.1994 yılında yeniden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı seçildi.Sonraki dönemde seçilemeyen Özfatura, değişik ekonomik ve sosyal organizasyonlarda görev almaya devam ediyor.Evli ve üç çocuk babası olan Burhan Özfatura, Yeni Asır, Dünya ve Türkiye gazetelerinde köşe yazarlığı da yapıyor.

Munky
27-07-07, 09:50
Cavid Ersen ( 29.03.1921)
Cavid Ersen 29 Mart 1921 tarihinde Adana'da doğmuş. Babası Gümüşgerdanoğlu Mü'min Hasan Efendi'nin oğlu, Muallim Ömer Nazım Beğ'dir. Annesi Süreyya hanım, şairdir. Bu aile, şecere itibariyle, bir yandan Ramazanoğlu ailesiyle de akrabadır. Kuvayı Milliye ruhu ile dolu bir ailenin evladı olan Ersen'in ilk milli eseri "Çeteler" adını taşıyor. Çeteler, beş perdelik bir trajedi. 9
Ocak 1949'da sahnelenir. Adana'nın kahramanlık hikâyesini dramatize eden büyük bir eser. Ersen, bu milli eserin yazarı olarak 1949'larda Adana Halkevi'nden uzaklaştırılır. Ne varki buna direnen Ersen, eserini Adana çevre il ve ilçelerinde temsil ettirmeyi başarır, halk tarafından kendisine tezahürat yapılarak defalarca sahneye davet edilir ve ayakta alkışlanır. Cavid Ersen'i
daha sonra Adana Şehir Tiyatrosu'nun kurucusu olarak görüyoruz. Burada "Taşkınlar Lokali" ile "Melekler ve Şeytanlar" isimli oyunları temsil edilir. Milli uyanışı aksettiren "Cephe Gerisi" isimli eseri de sahnelendikten sonra Adana Şehir Tiyatrosu'na veda eder. ÇünkNesillerin hafızalarında yer alan büyük romanlarını Kanlıca'daki evinde yazan Ersen�in bu mekânı da elinden
alınır. Bu evin gasp edilişi daha sonra da yıkılışı yazarı çok üzer. Ailece de sıkıntılar yaşayan Cavid Ersen, artık velut bir kalem olarak sürekli yazar. Gerçekten de Cavid Ersen, tavizsiz bir yazar olarak yaşadı, yaşıyor. Onu yaşarken nisyana mahkum etmek isteyenler, bunu başaramadı. Şimde o bir köklü çınar gibi, bir Selçuklu neferi bir Osmanlı yeniçerisi gibi ayaktadır.
İdealist bir yazar olan Cavid Ersen'in bütün hayatı eser vermekle geçmiştir. Hayatta bir çok darbeler yiyen yazarın biricik dayanağı kalemidir artık.


"Melekler ve Şeytanlar", "Annesini Kurtaran Kahraman Çocuk", "Fakirler", "Vefasız", "Mektup" gibi ilk eserlerini daha yirmili yaşlarından itibaren Türk okuyucusuna sunar. Bu eserleriyle milli ruh ve heyecanın, İslamî şuurun edebiyat kanalıyla topluma aksetmesini arzu eder. Milli bünyenin ihyası Cavid Ersen'in biricik emelidir çünkü. Türkiye'de aksayan sistemin temelinde eğitimi
görür. Bu konuda ortaya önemli tezler koyar. Türk eğitiminin ıslahı için önemli eserler kaleme alan yazar, ödüllendirileciğine 29 Mart 1956 tarihinde muallimlik mesleğinden uzaklaştırılır.

Artık biricik dayanağı kalemidir Cavid Ersen�in. Durup dinlenmeksizin yazar. Cavit Ersen'in ilk eseri 1944�te yayınlanan "Günahkâr sokaklar" isimli romanıdır. Bu eseri 'mistik şiirler' diye adlandırdığı üç kitap takip ediyor: "Fakirler", "Mektup" ve "Sefiller" kitapları ise 1945'te Adana'da yayınlanır. Siyasi yazılarını ise 1954'te "Gün Doğarken" isimli eserinde toplar. Yazarın
1956'da okul ders kitapları yazdığını görüyoruz. Öğretmenlikten gelen birikimini kitaplara aktarır. Bu yıl içinde yayınlanan asıl önemli eseri "Benim Üniversitem" adını taşır. Milli Eğitim tavsiyeli bu eserde Ersen milli bir eğitim modeli önerir ve uygulanmasını talep eder. Büyük yankılar uyandıran bu kitap, geniş kesimler tarafından okunur.

Cavid Ersen'in Adana'da oynayan "Çeteler" isimli eseri ile 5 perdelik bir trajedi olan piyesi "Cephe Gerisi" oldukça önemli. "Taşkınlar Lokali" adlı üç perdelik oyun da ilgi çekici. "Osman Gazi", "Orhan Gazi", "Selahaddini Eyyübi"
ve "Murad Hüdavendigâr", "Fatih Sultan Mehmet", "Battal Gazi" gibi eserleri de bulunuyor. Ancak romancımızın ilk yankı uyandıran eseri "Kızıl Zindanlar" 1967'de yayınlanır ve defalarca basılır. Bunu 1970'te basılan "Kara Zindanlar"
takip eder. "Zindanlar" ise 1971 de yayınlanır ve bir nehir roman oluşur. 1970'li yıllar Cavid Ersen'in en velut olduğu dönemdir. Ardarda şu eserleri yayınlanır. "Başbuğ", "Fadime", "Hürriyet Mücadelesi", "Beyaz İhtilal", "Boğata" ve "Hepimizin Kavgası". Yazarın ilk romanı "Aşkın Gözyaşları" ve "Mefkureci Öğretmen" isimli kitabı henüz yayınlanmadı.


Tarihimize dönüş şart

Sosyal romanlarının yanısıra tarihî romanlarıyla da tanınan Cavid Ersen,
�Tarihimizle barışmak zorundayız� diyor.

MEHMET NURİ YARDIM

80 yıllık bereketli ömrünü Allah yoluna, vatan ve millet uğruna harcamış bir abide şahsiyeti, değerli bir mütefekkiri, müstesna bir romancıyı yeniden tanıtmak istiyorum. 1970�li yılların efsanevi yazarı, gönül insanı, dava ve mefkure adamı Cavid Ersen! Cavid Ersen bir dönemin kalem savaşçısı. Edebiyatımızın cengaveri. Onu tanıyanlar tanıyor. Zamanında kitapları ve romanlarıyla beslenenler, bugün şükranla minnetle hatırlıyorlar kendisini. Cavid Ersen ismi ve özellikle �Kızıl Zindanlar� isimli eseri, bir çok yürekte heyecanlanmalara sebep oluyor. Yaşları gereği Cavid Ersen�i duymamış olanlar da var. Çünkü maalesef bizim fikir hayatımızda, edebiyat dünyamızda bir devamlılıktan söz edilemiyor. Bir zamanların anlı şanlı kalemleri bir dönem
sonra unutulabiliyor veya unutturulabiliyor. Genç okuyucular haklı olarak duymamış olabilirler Cavid Ersen ismini.Yazarlar sözlüğünde bile ismine tesadüf edilmiyor çünkü. Ziyanı yok, şu anda kendisi aramızda, sevgisi yüreğimizde.

�Kızıl Zindanlar� hakkında merhum Ahmet Kabaklı şu değerlendirmeyi yapar: "Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ı, gençlerimize ve insanlarımıza musallat olan büyük tehlikenin, en temiz üslûp, milliyetçi, vatancı niyet ve usta romancı tekniği ile, edebiyata, romana geçişidir. Yılan ağzından inci damlatılır gibi göz boyamaya yönelmiş, Türk neslini yıkmaya kasıtlı, çok eski düşmanın, bugün içerde ve dışarda dost görünmeye kalkan çehresini, maskesi sökülmüş canavarlar halinde Cavid Ersen'in 'Kızıl Zindanlar'ında görünüz...
İlerde bir gün, Kızıl Zindanlar'ın, bütün nurlara, insanlıklara, bütün nimetlere kafa tutan bir istibdat rejimi uşaklarına karşı Türklerin, her zamanki gibi şuurlu bir mukavemet cephesi kurabileceğini savunan vesikalarla hazırlandığını düşünerek, kapalı berzahlara düşmemek için, bu romanın ruhuna, mânâsına giriniz...�

Gün olur, bir gecekonduya sığınır. Soğuktan titreyen çocuklarıyla perişan olur. Lamba ışığında roman yazmaya devam eder. Bir çok çileler çeker, acılar yaşar, ama herşeye rağmen azminden, sebatından ve inandığı, hak bildiği davasından asla ayrılmaz. Az eşyalı gecekondusunda soğuktan titreyen çocuklariyle perişan olur, lâmba ışığında çalışır, roman yazar. Yaşama
ümitleri kaybolan aile fertleri dağılır. Yuvası yıkılan Ersen, çırpınır ama ne devlet kademelerinde ne de özel sektörde hiçbir iş bulamaz. Bütün dostlarına şu temennide bulunur:

"Bir gün ben de fani olan bu hayatı terk edip gideceğim. Unutmayınız ki, bir gün sizler de bu fani hayatı, doyamadan terk edip gideceksiniz. Temenni ederim ki, sizler de Kızıl Zindanlar yazarı olarak ben de tâviz vermeden, Türk İslâm düşüncesinin sahibi olduğumuza inanarak bu fani hayattan uzaklaşırız.� Cavid Ersen'i uzun yılların ardından bulup konuştuk. Doğrusu biraz topluma
küskün bir insan ararken tam tersine son derece vakur duruşlu, mütevekkil ve hoşgörülü olgun bir insan gördük karşımızda. İlk cümlesi, �Ben yıllardan beri inzivaya çekilmiş iken, daima ümit içeririsinde sizlerin gelmesini bekliyordum. Bu ümidi hep yüreğimde taşıdım� dedi . Bir çay bahçesinde oturduk. Sorduğumuz bütün sorulara tek tek cevap verdi. Tevazuun abidesi Cavit
Bey, destansı hayatını , �Bir demdi geldi geçti, o mücadelenin içinde biz de nefer olarak yer aldık" diyordu.

Necip Fazıl�dan, Peyami Safa, Tarık Buğra ve Arif Nihat Asya gibi değerli şair ve yazarlarla olan müşterek hatıralarını anlattı.
Uzun süren suskunluk dönemini kapatan, yaklaşık yirmi yıldır herhangi bir konuda açıklama yapmayan ve inzivadaki köşesinde memleketimizde cereyan eden hadiseleri seyreden Cavid Ersen, millet olarak tarihimizle barışma zamanının gelip geçtiğini söyledi konuşmamızda. Özellikle �Kızıl Zindanlar� ve �Kara Zindanlar� romanlarıyla geniş bir okuyucu kesimine ulaşan Ersen, diğer bir çok
yazar gibi şiirle başlamamış edebiyat dünyasına. �Hikâye ve şiirle başlamadım ben. Romanla başladım yazmaya. Bütün gayem tanınmış romancı olmaktı, kabıma sığamıyordum. Ama basılmadı. Çok tashihlere muhtaçtı. 13 yaşındaki bir insan
roman yazamaz. Ama içimde öyle bir güç geliyor, öyle bir ilham geliyor, öyle bir hayal denizinde yüzüyordum ki o doğal güzellikler, çam ağaçları, söğüt ağaçları, pınarlar� Orada yalnızlığı tercih ediyor, elimde kalem defter, yazıyor, yazıyordum� diyor. �Bu romanı daha sonra yeniden ele aldınız mı?� şeklindeki sorumuza Ersen�in cevabı müspet değil. �Hayır, diyor. 13 yaşındaki
bir çocuğun romanı ne olabilir. Cavid Ersen, kendisiyle yaptığımız mülâkatta geçmiş çalışmalarını, yaşadıklarını, tarihî ve sosyal eserleriyle hatıralarını anlattı. İşte sorularımız ve cevapları.

- İlk piyesiniz �Çeteler�in büyük yankılar uyandırmasından sonra tiyatro eseri olarak neler yazdınız?

- ERSEN: Ondan sonra �Taşkınlar Lokali� diye üç perdelik bir komedi yazdım. Bunlar Adana�nın ilçelerinde oynandı. Kendim de başrol oynadım. Aynı zamanda rejisörlük yaptım.

- Daha sonra Adana�dan ayrıldığınızı, Şehir Tiyatroları�ndan istifa ettiğinizi biliyoruz, niçin?

- ERSEN: Bir hürriyet mücadelesi başladı. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasındaki mücadele. Ben bunlara şahit olunca demokrasiye karşı içimde büyük bir heves duydum. Ben de bu mücadelenin içine katılayım diye içimden
duygular geçti. Ve bu duyguların sonucu olarak �Beyaz İhtilal� diye bir eser yazdım. �Günahkar Sokaklar� ve �Benim Üniversitem�den sonra önemli bir eserdi o. Bu kitabın beşinci baskısı da yapıldı.

- �Beyaz İhtilal�de Demokrat Parti�nin, milletin teveccühüne mazhar oluşunu anlatıyorsunuz değil mi?

- ERSEN: Evet ve öğretmenlik mesleğimden. 15 yıl sonra ayrılmak zorunda kaldım. Sultanahmet�te bir kanapede otururken bir gazete küpürü rüzgârla ayaklarımın altına geldi ve okuyayım dedim. Okudum. Yeni İstanbul gazetesi için eleman arandığını bildirir bir ilandı. Oraya müracaat ettim. Adana�dan geldikten sonra kurduğum tiyatro tahsisat yokluğundan kapandı. Gazeteciliğe
Yeni İstanbul�da başladım. 1956�larda� 1969�a kadar orada muhabirlik ve sekreterlik yaptım.

- Kimler vardı gazetede?

- ERSEN: Gökhan Evliyaoğlu vardı. Başyazardı. Aslında o gazete Habib Edip Törehan isimli zengin bir iş adamınındı. Ve 27 Mayıs İhtilali�nden sonra İsviçre�ye kaçtı oraya yerleşti. Gazetesini de Yılmaz Poda diye birine bıraktı. Müvekkiliydi. Yılmaz Poda da şimdiki Star�ın sahipleri Uzanlara gazeteyi devretti. Hatırladığım kadarıyla Kemal Uzan da gazetenin başyazarı Gökhan Evliyaoğlu�nu, yazı işleri müdürü Hami Tezkan�ı ve bir çoklarını gazeteden uzaklaştırdılar. Ben de 1969 senesinde Babıali�de Sabah gazetesine geldim. Şimdi kimbilir o güzel çocuk, o güzel adam, o vatanperver, vatanının milletini seven Cihangir Mutgil isimli delikanlı nerededir? O zaman hem gazetede çalışıyor, hem de okuyordu. Bu genç arkadaş, �Abi dedi, sen güzel
yazıyorsun.� Ben de o zamanlar �Kızıl Zindanlar�I tefrika ediyorum. Roman Babıali�de Sabah gazetesinde tefrika edilince çok ilgi gördü. Dedi ki, �Herşey benden, bunu basalım.� Tabettirdik. Birkaç yere imzalayıp verdik. Bir sabah, Babıali�de Sabah gazetesinin başmakalesinde muazzam bi-

Romanın hacmi de büyüdü değil mi?

- ERSEN: Çok büyüdü. Ve bir çok edebiyat öğretmeni kompozisyon ödevi olarak bu romanı öğrencilere tavsiye etti. Harıl harıl kitaplardan aldılar. Eserin muhtevası hakkında fikirlerini sayfalara döktüler. Böyle bir alem içinde Sinan�la 1969 yılında tanışmak ve �afedersiniz- zirveye çıkmak takdir oldu.

- Kızıl Zindanlar, Kara Zindanlar ve Zindanlar� Bu üçü nehir roman... Türkiye genelinde çok okundu, ilgi gördü. Neler hissettiniz. Türk insanı bu romanlara niçin bu kadar çok ilgi gösterdi?

- ERSEN: Bunu şu şekilde izah edeyim. Ben gençlik yıllarımda Kuvayı Milliye ruhuyla yetişen bir neslin gençlerinden idim. Orada o zaman büyük büyük bir birlik ve beraberlik şuuru vardı. Kurtuluş Savaşı�ndan çıkmış bir millet. Henüz 15 milyon nüfusu olan bir Türkiye�yi düşünün. Herkes birbirini seviyor ve sayıyor. O ruhla yetişen bir insandım. Yıllar geçti, Halkevi�nde ve bir çok
salonlarda toplantılar yapılmaya başlandı. Orada gençler bölünüp parçalanmaya başladılar. 1917 yılında Rusya�da Lenin�in darbesiyle Çar�lık yıkılmış ve Rusya�dan, bütün dünya milletleri bünyesine ajanlar gönderilmek suretiyle milletler bünyesinde bir tahribat yapılmak istenmişti. Gittikçe bu ideolojide muvaffak olanlar, Türkiye�de de kendilerini göstermek istemişler. Ve biz o
hengame içerisinde, Kuvayı Milliye ruhu içinde yetiştiğimiz için bu gelecek felaketleri sezerek Kızıl Zindanlar�da bir çok mesajlar vermek mecburiyetde hissettik kendimizi. Ahmet Kabaklı üstadımızın da buyurduğu gibi,

�İlerde çok fena durumlara düşmemek için bu - Tarihî konularıyla ilgi uyandıran Orhan Gazi, Osman Gazi, Selahaddini Eyyübi, Murat Hüdavendigâr gibi eserleriniz var. Bu kitaplarınızla sanırım toplumumuza milli bir tarih şuuru vermek istediniz.
İki yıl önce Osmanlı Devleti�nin 700�ncü kuruluş yıldönümü münasebetiyle çeşitli faaliyetler yapıldı. Devleti temsil eden Kültür Bakanı İstemihan Talay, Cumhuriyet�in Osmanlı�yla barıştığını ilan etti. Siz, bu romanlarınızla tarih bilgimiz ile mazi sevgimizde bir eksiklik gördüğünüz için mi bu tarz eserleri kaleme aldınız?

- ERSEN: Çok doğru söylüyorsunuz. Türkiye�de gerçek tarih hiç bir okulda hiçbir tarih kitabında yazılmış değil. Gerçek tarih çok önemli. Gerçek tarihi tetkik ettim ki ne entrikalarla koca bir imparatorluk yıkılmış, yıktırılmış ve bugünkü tarih kitapları maalesef bunlardan dış güçlerin ve iç güçlerin telkin ve tesirleriyle yanıltılıp aldatılmışız. Bütün mesele bu. Ben bunu tetkik ettikten sonra gerçek bir Türk tarihindeki kahramanlığımızı, Türk İslam ahlâk ve faziletiyle yoğrulmuş devrin padişahlarını, sultanlarını, kahramanlarını vermek istedim. Bu seriyi Fatih Sultan Mehmed�e kadar hazırladım. Şu anda Fatih Sultan Mehmet kitabı kayıp. Bir de Battal Gazi�miz vardı. Çok emek verdiğim. O da İsmail Ünalmış�da. Ne oldu bilmiyorum.

- Gelelim edebiyata. Türk edebiyatındaki şu anki durumu nasıl görüyorsunuz. Yeni şairler, yazarları nasıl buluyorsunuz. Edebiyat ve fikir hayatımızdaki seviyeyi beğeniyor musunuz?

- ERSEN: Ben şimdi yıllardan beri bir çok karmaşık olayların içinde inzivaya çekilmiş ve daima ümit içerisinde sizleri, değerli edebiyatçılarımızı bekler duruma gelmiştim. Yazmanın ve okumanın dışında kalmıştım. Vatanını milletini seven yazarlarımız romancılarımız var. Fakat bugünkü basın hayatımızda elle tutulur bir kaç gazeteden başka diğerleri maalesef dış güçlerle, iç güçlerin hegomanyası altında gayrı milli neşriyatlar yapmakta. Biz başka şekilde yetiştik. Kuvayı Milliye ruhuyla yetiştik. Sevgiye ve saygıya dayalı bir neslin içindeydik. Yıllar yılları kovaladı. Öyle hallere geldik ki kamplara bölünmek durumunda kaldık. Ve darbeler oldu. Hükümetler devrildi, yeni hükümetler kuruldu, demokrasi demokrasi diye feryat ettik. İçimden gelen hisler ve duygularla o bir kuş gibi kanatlarını çırparak omuzlarımıza kondu ve sabahleyin yaprakların üzerine konan jaleler bir kahkahayla bir güzgâr
esiyişle nasıl yok olurlarsa demokrasimiz de böyle öldü. Ve hâlâ çok ileri gitmemize rağmen hürriyet ve demokrasiyi arar durur.

- Bugüne kadar pek çok önemli fikir ve edebiyat adamıyla dostluğunuz oldu. Biraz da bu şahsiyetlerden bahseder misiniz?

- ERSEN: Yeni İstanbul�da iken Nizamettin Nazif (Tepedelenlioğlu) isimli yiğit bir arkadaşım vardı. O bayramlarda bir gazete çıkartırdı. Bana da başmakale yazdırırdı. Sonra o ayrıldıktan sonra rahmetli Necip Fazıl Kısakürek�le müşerref olduk. Aynı odada makalesini yazar, bana da okuturdu. �Nasıl olmuş?� diye sorardı. Ben de �Çok güzel olmuş� derdim. Sonra Sabah gazetesine
geçtim. Gene üstad rahmetli Necip Fazıl beyle beraber çalıştık.

- Ya Peyami Safa ile�
- ERSEN: Peyami Safa ile bir kaç kere Milliyet gazetesinde iken görüşmek nasip oldu. Ona �Benim Üniversitem� isimli kitabımı imzalayıp takdim ettim. Bana �Sen mi yazdın bunu?� diye sordu. �Ben yazdım hocam� dedim. �Aferin aferin� dedi. �Sen ne güzel şeyler yazmışsın. Kitabın sayfalarını karıştırdı. Memnuniyetle �gene gel görüşelim� dedi. Bir kaç kere çayını içmek nasip oldu.
Ben evine ailesine kapanık bir insanım. İşimden çıkar evime gelirdim. Gece saat 2�de kalkardım. Ta sabahın 4�üne kadar yazardım. O piyesleri böyle hep geceleri yazmışımdır. Ben yıllarca bu eserleri bu saatlerde yazdım.

- Peki Arif Nihat Asya?

- ERSEN: Çok samimi arkadaşımdı. Adana�dan İstanbul�a geldi. Hemşehrim� Onunla çok güzel günlerimiz geçti. İstanbul�da oturuyorum. Bir gün baktım kapı vuruldu. Açtım, baktım Arif Nihat. �Oooo hocam� dedim. Ellerinden öptüm, yanak
yanağa öpüştük. Bizim Sabah gazetesinde onun rubaileri yayınlanıyor. Her sabah bana gelir. Daktilonun başına geçerim.O söyler ben yazarım. "Tashihini de yap bakalım" derdi. Bakardım. �Hocam hiç bir şey yok. Çok güzel söylemişsiniz. Bir
de siz okuyun� derdim.

- Tarık Buğra ile de akran ve dosttunuz değil mi?

- ERSEN: Evet Tarık Buğra ile aynı gazetede çalıştık. Yazıişleri müdürüydü. Gelirdi benim odama. Hasbihal ederdik. �Haydi derdi, neden bir şeyler yazmıyorsun, neden boş duruyorsun?� diyerek teşvik ederdi. Uzun süre bir dostluk beraberliği içindeydik.

- Can ciğer dostunuz Darendelioğlu�nu unutmayalım�

- ERSEN: İlhan Darendelioğlu, benim kırk yıllık dostumdu. Bir gün bir toplulukta, �Eğer Cavid Ersen bey olmasaydı, ben şimdi bir köşede çekilmiş Toprak mecmuasıyla haşir neşir kalmış olacaktım� dedi. Ben hangi gazeteye gittiysem şart koştum. Hergün gazetesinde Tahir Kutsi�yle görüştüm. Ona bir istikamet verdim. �Hepimizin Kavgası�nda geniş şekilde anlattım bunu. Özetle
şu: �Hergün gazetesi dağdaki çobana da ulaşacak.� Orda bir kadro kurduk Tahir Kutsi�yle. Reklamlar aldık. Abdurrahim Balcıoğlu gibi dostlarım vardı. Bana Tahir Kutsi Makal yetki verince, Necdet Sevinç�e gittim. Milliyetçi bir gazete diye afişler yapıyordu. Mehmet Emin Alpkan'ın gazetesi Bizim Anadolu'da yazıyordu. Ona dedim ki, �Bu bir dava meselesi. Bir tarafta gazete, bir
tarafta davamız� Kalkıp geldi ve gazeteyi büyüttük. O zaman 30 bin tiraja ulaşmıştı Hergün.

- Merhum gazeteci ağabeyimiz Mehmet Emin Alpkan�dan da bahseder misiniz biraz.

- ERSEN: Yeni İstanbul gazetesinde çalışırken gazeteye yazıişleri müdürüne telefon ediyor. Diyor ki �Bizim Taşkent�te bir toplantımız olacak nüfus sayımı için. Bir güçlü yazar, gazeteci istiyorum�. Beni tavsiye etti müdür. Baktım çok tatlı bir adam. Görüştük. Taşkent�e gittik, röportajlar yaptım. O zaman başlayan dostluğumuz uzun zaman devam etti. Halen rahatsızlığı devam eden İrfan Atagün dostumuz vardı. Ömer Öztürkmen bey de keza. Ömer bey gazetecilikte beni çok desteklemiştir. Ergun Göze beyle birlikte Babıali�de Sabah gazetesinde çalıştık. Bu şahsiyetlerle aynı nesildeniz. Ulu gayeye varmak için onlar bize ışık tutmuş. Biz de yeni yetişen nesle bir ışık tuttuysak ne mutlu bize.


HAKKINDA YAZILANLAR
Cavid Ersen toplantısı
Türkiye 28 Mart 2001

Yıllardan beri suskunluğunu koruyan, bir dönemin en meşhur milliyetçi yazarları arasında ilk sırayı alan romancı Cavid Ersen, 80�inci yaşını 28 Mart 2001 Çarşamba günü saat 17.00�de Türk Edebiyatı Vakfı�nın Sultanahmet�teki merkezinde kutladı.
1970�li yılların efsane romancısı Cavid Ersen, toplantıda dramlarla dolu hayatını, mücadelelerini ve yazarlığını anlattı.Mehmet Nuri Yardım�ın yönettiği toplantıda Yard. Doç. Dr. Erol Ülgen romancının tarihî romanlarının edebiyatımızdaki değeri üzerinde durdu.Yayıncı Sinan Yıldız ise Cavid Ersen�le tanışmasını ve kitaplarını nasıl yayınlamaya başladığını dile getirdi.

ESERLERİ
Kızıl Zindanlar ve Kara Zindanlar isimli romanlarının yanısıra 30�a yakın kitabıyla çok geniş bir okuyucu kesimine ulaştı.

Munky
27-07-07, 09:50
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/964.jpg
Cemal Kutay ( 1909)
1909'da Konya'da doğan Kutay, orta öğrenimini Kadıköy Lisesi'nde tamamladı. Anadolu Ajansı'nda 1924-1928 yılları arasında muhabirlik, Hakimiyet-i Milliye'de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yapan Kutay, Konya'da Yeni Anadolu Gazetesi'ni ve Zaman Dergisi'ni, İstanbul'da Halk Gazetesi'ni, Millet Dergisi'ni çıkardı. Kutay, Pek çok gazete ve dergide özellikle tarihi konularda yazılar yazdı.
4 Şubat 2006 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

HABER

Tarihçi-yazar Cemal Kutay öldü
Hürriyet 5 Şubat 2006

Tarihçi-yazar Cemal Kutay, dün İstanbul'da vefat etti. Marmara Üniversitesi Vakfı Academic Hospital'den yapılan yazılı açıklamada, bir süredir yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görmekte olan Cemal Kutay'ın, fenalaşarak gözetim altına alındığı hastanede bu akşam saat 21.17'de hayata gözlerini yumduğu bildirildi.

Cemal Kutay'ın bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Aktan gözetiminde tedavi gördüğü belirtilen açıklamada, Kutay'ın, sağlık durumu ağırlaştığı için dün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Academic Hospital'e kaldırıldığı kaydedildi.Academic Hospital Sorumlu Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Türkan Özer, Kutay'ın vefatına ilişkin şu açıklamayı yaptı:

�Hastamız, bir süredir evinde yatarak pnömoni (zatürree) tedavisi görmekteydi. Artan şikayetleri ve böbrek yetmezliği nedeniyle dün (Cumartesi) saat 15.00 sıraları hastanemize yatırılarak 114 numaralı odamızda bakım altına alındı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermedi. Başımız sağ olsun.�

HAKKINDA YAZILANLAR

KU(Ü)RT TARİHÇİ
Cemal. A. Kalyoncu
Aksiyon 8 Eylül 2001 s.353

Paşalar, valiler, bakanlar, büyükelçiler çıkarmış Fatin Rüştü Zorlu, Eşref Kuşçubaşı, Vasıf Çınar gibi birçok kişinin mensup olduğu Bedirhani aşiretinden olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 183 kitap yazarak önemli bir rekora da imza atar

Cemal Kutay, tarihin, eğitimini almamasına rağmen tarihçi diye anlatacağı birisi. O, tarihin içinden bulup çıkardığı veya ortaya attığı iddialarla da (Türkçe ibadet, Atatürk şamandı gibi) gündeme gelen bir kişilik. 2001 itibariyle yazdığı 183 kitapla belki bir dünya rekorunun da sahibi. Bazı kitaplarda doğum tarihi hicri takvimden miladi takvime dönüştürmedeki yanlışlıklardan dolayı 1906, 1907, 1912 yazsa da esasında 1909 yılında doğmuş olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 90'ı aşmış yaşına rağmen gündemde yer edinecek konu bulmakta zorluk çekmeyen ve hayatını halen kalemle kazanan bir kişidir de.


Dede Bedirhan Bey: asi mi vatansever mi ?

Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey'in (bazı kitaplarda paşa olarak adlandırılmasına rağmen aslı beydir) üçüncü kuşaktan torunudur. Bir Kürt hanedanı olan Azizan hanedanından Abdullah Han'ın oğlu olan Bedirhan Bey, Cemal Kutay'ın anlattıklarına göre, 1827 Osmanlı�Rus harbine 20 bin atlı ile katılarak, Rus tarihlerinde bile o zaman Osmanlı'nın kazanılan tek zaferinin sahibi olarak gösterilmiş birisidir.

Hıristiyan bir topluluk olan Nasruriler'i kılıçtan geçiren Bedirhan Bey, Osmanlı�Rus Harbinde gösterdiği başarıdan sonra Sultan Abdülmecit tarafından İstanbul'a davet edilir ve bugünkü Darüşşafaka binası oturmasına tahsis edilir, ardından Girit'e vali atanır. Sonrasında tekrar İstanbul'a gelir, hacca gittiğinde de vefat eder ve orada gömülür.

Kutay, Bedirhan Bey'in dini konulardaki danışmanı Molla Abdülkavs'ın bugünkü İran'daki idareye benzer bir çizgide olduğunu belirterek Bedirhan Bey'in de buna yakın bir hayat sürdüğünü ifade ediyor.


Tarih kitaplarına göre ise Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yeniliklere karşı gelen, kendi adına para bastırarak hutbe okutan Bedirhan Bey, Babıali'nin Topal Osman Paşa kumandasında büyük bir ordu göndererek uzun bir çatışmadan sonra teslim aldığı, 1847'de ailesi ve yakınları ile birlikte İstanbul'a gönderilen birisidir. Ardından 20 yıla yakın Girit'in Kandiye kasabasında zorunlu ikamete tabi tutulur. Sonra affedilip İstanbul'a yerleşir. Oradan Şam'a gider ve ömrünü burada nihayetlendirir. (Osmanlılar Ansiklopedisi. YKY) Ancak Kutay, bunların gerçek olmadığını söylemektedir.

Adıvar'dan Eşref Kuşçubaşı'na

Bedirhan Bey, yaptığı evliliklerden 42 çocuk sahibi olduğundan, aşiret daha sonraki yıllarda bir çok valiler, paşalar çıkarır. Bedirhan Bey'in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray'da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar'ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey'in kardeşi Abdullah Bey'in oğlu, Atatürk'ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.


Bedri Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı

Yine aileden olan Bedri Paşa (Paşanın hanımı Teşkilat�ı Mahsusa'nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı'nın teyzesinin kızıdır) ise Suriye ve civarlarında ayaklanmalar olduğunda merkezi idarenin, ayaklanmaların bastırılması için aklına gelen ilk isimdir. Başbakan Adnan Menderes'le birlikte asılan Hasan Polatkan'ın dışındaki Fatin Rüştü Zorlu da aşiretin bir diğer üyesidir.

Tahir Kutay

Vasıf Bey, Atatürk'ün çok yakınında olduğundan Çınar soyadını ona Atatürk verir. Bedirhan Bey'in Hüseyin Kenan adlı oğlundan dünyaya gelen ve Cemal Kutay'ın da babası olan Tahir Bey ise, Kutay soyadını alır. Tahir Kutay birçok yerde görev yaptıktan sonra Konya'da, bugünkü Yargıtay'la askeri mahkeme arası bir derece olan İstinaf Ceza Mahkemeleri Reisliği görevi görür. Milli Mücadele'nin hemen başında da o zaman merkezi Sivas'ta olan Yargıtay (Mahkeme�i Temyiz) başkanlığı yapar. Konya'daki hukuk mektebinde ders verdiğinden, daha sonraki yıllarda Meclis İkinci Başkanlığı yapacak Tevfik Fikret Sılay, DP'nin kurucularından Refik Koraltan onun talebeleri arasında yer alacaktır.

Tahir Kutay�ın Eşi

Tahir Kutay, bugün Batı Trakya'da kalan Dimetokalı Miralay Mustafa Nuri Bey ile Fahrünisa Hanım'ın Nazire dışındaki kızı Süreyya Hanım'la evlenir.


Tahir Kutay�ın Çocukları

Tahir Kutay ile Süreyya Hanım�la evliliğinden yedi çocuk sahibi olur:

1.Faika
(Mehmet Şevki Yazman'la evlenir. DP döneminde Elazığ Milletveki ve Milli Müdafaa Encümeni Başkanlığı yapan Yazman'ın çocuklarından Tuncer Yazman, Türkiye'nin ilk petrol mühendislerinden biridir),

2.Fahrünisa (O da Albay Suphi Akgün'le evlenir. Haşim İşcan'la dünür olan çiftin tek çocukları Ege Üniversitesi kurucularından ve Türkiye'nin ilk kalp cerrahlarından Prof. Dr. Sermet Akgün'dür),

3.Fitnat (Atatürk'ün şahsi muhafızlarından ve Birinci dönem Van Milletvekili Hasan Sıddık Haydari ile birleştirir hayatını),

4.Hayrünnisa (Konyalı tüccar Mustafa Öztermiyeci ile evlenir).

Ailenin erkek çocukları ise

5.Cemal,

6.Kenan ve

7.Abdi Kutay

Aile o kadar geniştir ki, Galatasaray Başkanlığı da yapan Tevfik Ali Çınar, ailenin sicilini çıkarmak ister ama üstesinden gelemeyeceğini anlayınca vazgeçer. Cemal Kutay da denemek ister ama başaramayacağını farkedip konunun üzerine düşmez.


Mevlevi Cemal Kutay

İşte bu yedi çocuklu aşiret mensubu bir ailenin ferdi olan Cemal Kutay, 1909'ların Osmanlısında gözlerini dünyaya açar. Henüz on yaşlarında iken Mevlevi dergahında bulur kendini: "Velet Çelebi'den icazet aldım. Elini öptüm."

Çocukluk Dönemi

13 yaşında iken babasını kaybeden Cemal Kutay, eve destek olmak için tatillerinde Konya'da çıkmakta olan Babalık gazetesinde müsahhihlik yapar. Henüz 15 yaşlarındadır. 18'inde ise idadiyi (lise) bitirir: "Ben hiç akademik tahsil yapmadım. Zaten üniversiteye gitme imkanına sahip değildim. Çok çalışkan bir çocuktum. Gençlerin bir çok iptilaları bende yoktu. Sigara içmedim. Asla alkol tatmadım. Mümkün olduğu kadar kitap okudum. Şimdi ise gözlerim göremiyor."

Hakimiyet-i Milliye Yılları

1928 yılında iş aramak için, cebinde üç�dört gün yetecek para ile Ankara'ya doğru yola çıkan Kutay, Konya Milletvekilleri Naim Hazım Hoca ile Refik Koraltan'dan kendisine iş bulmalarını rica edecektir. Kahvehanede oturup çayını yudumlarken Atatürk'ün gazetesi (1934'te Ulus adını alacaktır) Hakimiyet�i Milliye'de bir ilan görür: "Musahhih aranıyor." Ve Stefan Zweig'ın Yıldızların Parladığı Anlar kitabındaki gibi, Kutay'ın yıldızı bu olayla parlamaya başlar: "Orada ve daha sonra büyük kıymetler tanıdım. Orada babama her Fatiha okuduğumda, bana gösterdiği alicenap alâka hâlâ gözlerimi yaşartan Falih Rıfkı Atay vardı.

Ben hiç bir zaman kendime yetim bir çocuk diyemiyorum, çünkü Hakimiyet�i Milliye'de, ismi sade Beyefendi olarak geçen ve hakikaten beyefendi olan o devrin o büyük kalem sahibi Falih Rıfkı ile birlikte Ahmed Emin'inden (Yalman), Hüseyin Cahiti'nden (Yalçın) diyebilirim ki, Ankara Müftüsü olan ve Milli Mücadele'de Atatürk'ün çok istifade ettiği, �Atatürk'ün de cenaze namazını o kıldırdı� Şerafettin Yatkaya, Esat Sezai Sümbüllük, Mehmet Akif'in damadı Kur'an�ı Kerim'in en mükemmel tercümesini yapan Ömer Rıza Doğrul, Ahmet Hamdi Akseki, bu çok muhterem ve mübeccel insanların hemen hemen hepsini tanıdım, hepsinin ellerini öptüm, hepsinden feyiz aldım. O zamanın insanları büyük bir azim ve hoşgörüyle insan yetiştirmeye çalışıyorlardı. Sizin daha sonra sadece isimlerini hatırladığınız Abidin Daverler, Refik Halitler, Burhan Felekler benim ismini saydığım o büyük insanların ışıklarında yetiştiler. Ben o devri yaşadım.

Türkiye�nin İtibarı

İnanılmaz bir haysiyeti vardı Türkiye'nin. Batı Almanya İktisat Bakanı 1935'te Türkiye'ye geldiği zaman, lütfen inanın, bu reddedilmez belgede, devrin iktisat bakanına 'Dilediğiniz krediyi dilediğiniz şartlarda vermeye hazırız, çünkü sizin derlenip toparlanmanızda biz Birinci Dünya Harbi'nin kapattığı bir Avrupa Birliği'nin yeniden kuruluşunun ışığını görüyoruz' demişti."


Mehtaplı gecelerde namaz

� İslamiyeti yaşayabildiniz mi?
"Tabii. Size söyleyeyim. Beş vakit falan değil fakat, �hâlâ sağlığım yerindedir, çok şükür, hâlâ rükü ve sücuda çok rahat intıbah edebilirim� çok ciddi söylüyorum 40�50 rekat namaz kıldığım olmuştur. Yani içimden gelirdi. Özellikle mehtaplı gecelerde."
� Peki Arapça mı Türkçe mi?
"Türkçesini de Arapçasını da rahat okurum. İkisinde de hiç sıkıntı çekmem."

Bana şaman dediler

Kutay'ın son zamanlarda ortaya sürdüğü bir konu daha vardır: "Bana şaman da dediler. Şamanlık bir kere din değil. Şamanlık doğrudan doğruya insanın doğasından kopup gelen bir histir. İnsan elleri ile yapılmış olan putlara tapması yerine tabiatın hakikaten insanı da düşünmeye sevkeden tek ve büyük yaradanın mevcudiyetine inandıran tecellilerine bağlı kalmayı aklın ve vicdanın gereği sayıyorum."

Gazeteciliğin İlk Yılları

Kutay, 1928'de girdiği Hakimiyet�i Milliye'de 1939'a kadar çalışır: "Sonra beni ayırdılar oradan. Bir sebebi yoktu." Daha önce Konya'da Yeni Anadolu isimli Anadolu'da ilk defa 8 sayfa, renkli başlıklı bir gazetenin kuruluşuna imza atan Kutay, İstanbul'a gelip Celal Bayar'ın büyük oğlu Refi Bayar'la Güneş isimli bir matbaa kurup Halk isimli bir gazete çıkarır iki yıl boyunca. Gündelik gazete tatmin etmeyince de Millet ve Hakka Doğru mecmualarını çıkarmaya başlar (1944�51).

Cemal Kutay�ın Eşi

Kutay o kadar yoğun çalışmaktadır ki, bu tempoda çalışırken evlenmeyi bile düşünmemektedir. Ancak ailesi, onu, 1944'te yine Rumelili, Yugoslavya göçmenlerinden olan ve Niğde'ye yerleşmiş Kamil�Nezahat çiftinin kızları Melahat (Günan) Hanım'la evlendirir. Beş çocuğu gelir dünyaya.

Cemal Kutay�ın Çocukları

1.Zeynep Sırma, yüksek maden mühendisi Erol Kuyaş'la,
2.Ayşe Mine, Adnan Koca ile,
3.Ömer Faruk, Prof. Dr. Sevil Kutay'la,
4.Gazale Nilgün, yüksek inşaat mühendisi Mehmet Ciğeroğlu ile,
5.Kardeşlerin en küçüğü İnci Kübra, tanınmış fotoğraf sanatçısı Muhlis Maçero ile evlenmiştir.

Kutay�ın İlk Kitabı

Bu arada ilk kitabı olan Selçuklu'dan Osmanlı'ya adında bir biyografi kitabını da 1935'te yayınlayan Cemal Kutay, Naşit Hakkı Uluğ'un idare müdürü olduğu zamanda, Ulus'ta çalışan herkesin CHP'ye girmesini zorunlu kılmasına rağmen bu dönemde bile siyasete bulaşmaz. Kutay, daha sonraki dönemde de siyasetten uzak duracaktır. 1952'de ise yeni bir yayın macerasına atılır: "Ne Ebüzziyazade Velid, ne Hüseyin Cahit, ne Ahmet Emin, hiç kimse böyle bir şeye girmemi istemediler. 'Sen deli misin?' dediler. Bin 800 abone temin edersem çıkaracağım. Bunun için 80 bin adrese bir açık mektup yazdım."

Kutay, 1952'den 57 yılına kadar, tamamlandığında 12 bin sayfa ve 20 cilt olacak kronolojik değerler içerisinde fasikül fasikül bir tarih kitabı yayınlar (Türkiye İstiklal ve Hürriyet Mücadeleleri Tarihi).

Kutay, Konya'daki Babalık'ta başlayan ve Hakimiyet�i Milliye ile devam eden basın hayatını Tan, Tanin, Son Telgraf gazetelerinde devam ettirir.

İttihat ve Terakki Uzmanı

Kutay, Son Posta'da 'İttihat ve Terakki nasıl çıktı, nasıl kuruldu, nasıl ayrıldı' adıyla 807 gün yayınladığı tefrika ile de bu alanda bir rekorun sahibi olur.

Gazetecilik Yılları

Hür Anadolu, Sedat Simavi'nin sahibi olduğu Yedigün de onun kalem oynattığı diğer basın kuruluşlarıdır: "Sedat Simavi, Hüseyin Cahit Yalçın'ın yazılarına, Faruk Nafiz Çamlıbel'in şiirlerine, Refik Halit Karay'ın hikayelerine 250 kuruş verirken bana 375 kuruş veriyordu.

Biliyordu, iki kardeşimi İstanbul'da yüksek tahsil yaptırdığımı. O zamanki insanlar başkaydı. Türkiya'da (Kutay, özellikle Türkiya diyor) inanılmaz bir insan kıymeti enflasyonu var."

Aktif gazeteciliği en son Tercüman'da yaptığı çalışmalarla noktalayan Cemal Kutay, 2001 tarihi itibariyle 183 kitap yayınlar.

Önemli Bir Arşive Sahip

Bugün Kadıköy'deki evinde, 1987'de kasıtlı olduğuna inandığı bir yangın geçirmesine rağmen Teşkilat�ı Mahsusa üzerine Mısır ve Türkiye'de araştırmalarını kitaplaştıran 'esrarengiz Amerikalı' Philip Stoddard'ı bile ziyaretine geldiğinde hayrete düşürecek arşive sahip (Eşref Kuşçubaşı'nın aşirete yakın olması arşivin elde edilmesinde etkili olmuş mudur bilinmez ama) olan Kutay, iki genç bayan yardımcısı sayesinde hayatını halen kaleminden kazanmaya devam ediyor: "Bütün hayatımı buna verdim. İsteseydim tasavvur edemeyeceğiniz kadar zengin olurdum. Benimkilerle kabil olmayacak kadar birikimler astronomik paralarla satıldı Amerikalılara. Bu Philip Stoddard da bunun için gelmişti."

Fenerbahçeli

Fenerbahçeli olan, fakat işin bu kadar materyalist boyut kazanmasından sonra üyelikten ayrılan, 'Hiç garipsemeyin bahçe işleriyle meşgul olmayı çok severdim' diyor.

Fransızca, Arapça, Farsça bilir.

Mason Değil

Kutay, 'gizli�açık' hiç bir cemiyete de üye olmadığını söylemektedir: "Bir çokları bana mason derler. Büyük mason üstadları en büyük dostumdu, Mim Kemal Öke, İbrahim Necmi Dilmen, Besim Ömer Paşa. Bana teklif yaptıklarında durumu izah ettim, hepsi de bana hak verdiler ve üye olmadım o kuruluşlara."

ESERLERİ

· TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
· TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
· ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
· OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
· Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
· "Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
· TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
· KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
· YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
· ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
· ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
· TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
· SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
· ÇERKEZ ETEM DOSYASI
· ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
· BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
· BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
· ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
· SİSLİ TARİHİMİZ
· TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
· TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
· TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
· CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ
· SOHBETLER (16 KİTAP)
· DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER
· GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
· HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
TÜRKİYE İSTİKLAL VE HÜRRİYET MÜCADELELERİ TARİHİ
20 ciltte büyük boy 12.840 sayfadır. Öncesi üzerinde bir özetten sonra, çağa ulaşma hareketinin başlangıcı 1839 TANZİMAT FERMANI'ndan, ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasına kadar devrenin olayları, aynı tarih kesitleri içinde dünya hadiseleri, olaylara etken anılar, yaşamı kucaklayan temel mevzular üzerine çerçeveli müstakil bölümler kişi ve olay resimleri, gravürler.... İlk cildin çıkış yılı 1957 mart ayı. Yirminci cildin çıkış yılı Ocak 1962. Kronolojik akış içinde belgesel bir tarih olma yapısı yanında sosyo ekonomik yaşantıyı da tespitlemiş kişi ve toplum hayatını sergilemiş orijinal bir emektir.
TÜRK NEDİR, NE DEĞİLDİR? OSMANLI NEDİR, NE DEĞİLDİR?
Ne nedir, ne ne değildir sorusunun 100 kitap olarak tasarlanmış serisinin ilk kitabı, 1986'da 231 sayfa olarak yayımlandı.İlk bölümle ilgili temel olaylar, Türk dünyası ve Osmanlı'ya devlet adını vermiş olaylar, oluşlar, sonuçlar, zaman kesitleri içinde şahıslar ve hadiselerle ilgili resimler, gravürler.
ÜÇ DEVİRDE, İrfan ve Vicdanının Hasreti Millet ve Devletini arayan Adam : MEHMET ŞEREF AYKUT (1874-1939)
Sultan Hamit, Meşrutiyet, Milli Mücadele ve Cumhuriyet'in ilk yılları devirlerinin, çok temel olayda doğrudan/dolaylı etkisi olmuş, fikir ve siyaset sahasında tanınmış bir şahsiyetin hayat ve anıları...Cesur, kanaat sahibi, düşünceleri yolunda ödün vermez, zamanımızda benzerlerine rastlanmayan kişilik sahibinin meraklı, ibretli, bugünlere/yarınlara uzanan macerası. Belgeler-resimleriyle. 390 sayfa.

OSMANLI'DAN CUMHURİYET'E SON YÜZYILIMIZDA BİR İNSANIMIZ : Hamidiye Kahramanı Milli Mücadele Zafer Devri Başbakanı HÜSEYİN RAUF ORBAY (1881-1964) Hayat Hatıraları
618+683+828+799+691 sayfalık ayrı kapaklar içinde 5 cilt olarak yekun 3579 sayfadır. Osmanlı'nın son yüzyılında, Milli mücadele ve Cumhuriyet'in ilk senelerinin, oradan Rauf Orbay'ın II.Dünya Harbi Londra Büyükelçiliği yıllarında sisler içindeki çok temel mevzuyu aydınlığa çıkartan açıklamalardır. Belge yapısında yüzlerce fotoğraf, ayrıca kişisel anekdotlar, o tarih kesitindeki dünya durumu beraber anlatılıyor.

Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI
Etniki Eterya/Efsane adam : Tepedelenli Ali Paşa/Fenerli Rum Beylerinin ihaneti/Fener Patrikhanesi Rus Çarlığı'nın himayesinde/Yunan ayaklanması/Farklı iki kavim : Rumlar ve Yunanlılar/Rumların saraydaki müttefiki/Yunan istiklali/Kırım savaşında yenilgiyi hazmedemeyen Rus çarlığı'nın intiharı/ Megola Idea'nın ikinci safhası : Girit isyanı /Etniki Eterya "Enosis" yolunda/ Rum Yunan lobisinin Amerika'daki ilk günleri/Türk ordusu Atina yolunda/Girit'e muhtariyet/Girit Yunanistan'la birleşiyor/Balkan savaşı/Gizli rapor/Osmanlı meclisindeki Rum mebuslar ayrı grup kuruyor/Ege'de Rumlar'dan boşalan yerlere "Evlad-ı fatihan" yerleştiriliyor./15 mayıs 1919'dan 23 Nisan 1920'ye kadar on bir ay sekiz günlük yokluklarla örülü sahipsiz günlerde EGE, varını yoğunu seferber etmiş, sadece kendisini değil,ardındaki vatan topraklarını da zalim ve insafsız istilacıya karşı savunmuştu. Bu günler ve yarınlarda Türk Yunan ilişkilerini karşımızdakilerce malum ; bizce mechul iç yapısını sergileyen araştırma. İlk baskı 1980 yılında, 447 sayfa. resimlerle-belgelerle.
"Etniki Eterya'dan Günümüze EGE'NİN TÜRK KALMA SAVAŞI" kitabının ikinci ve sonuncu cildi : EGE'NİN KURTULUŞU
Milli Mücadele'nin ilk günlerinden başlayarak 18 eylül 1922'de, başkumandan Gazi Mustafa Kemal'in, "Vatanın aziz toprakları şu anda istilacı düşmandan temizlenmiştir" müjdesine kadar geçmiş buhran günlerinin kronolojisi, olayları, sonuçları. İlk baskı 1981 yılı 201 sayfa.
TÜRK-ALMAN TARİHİ KADER BAĞI TURKISCH DEUTSCHE GESCHICHTE Das Geminsame Srhirksal
Uzun bir geçmişi olan Türk-Alman ilişkilerini tarih aynasında ilkinden günümüze temel olaylar/kişiler/sonuçlarıyla sergileyen emek. Bir özellik olarak sayfalarda bir sütun Türkçe; karşı sütun Almanca veriliyor. Büyük bölümü ilk defa yayımlanan gravür ve belgelerle büyük boy 88 sayfa. İlk yayın tarihi 1986.

KURTULUŞUN VE CUMHURİYET'İN MANEVİ MİMARLARI
Türk Milli mücadelesinin görünürde zafer ümidinin zafer ümidi olmayan ağır şartları altında, Türk insanında İstiklal haysiyeti azminin alevlendirmiş himmeti tarihi... İşgal altındaki İstanbul'da padişah ve Babıali'nin Anadolu'da uyanmaya başlamış karşı koyma hareketini bastırmak için yayınladıkları FETVA (DİN BUYRUĞU)'ya karşı, Anadolu ulemasının karşı çıkışını olaylarıyla birlikte sergileyen emek. Milli mücadele zaferinin fikir/maneviyat yapısı. Cumhuriyet'in 50. yılı 1973'de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayını olarak 552 sayfada yayınlanmıştır.

YÜZ KIRK ÜÇ YILIN PERDE ARKASI ANAYASA KAVGASI VE NASIL BİR ANAYASA
Yürürlükteki 1982 Anayasası'nın hazırlığı günlerinde, Osmanlı'nın ilk kanunu esasisi 1876'dan başlayarak, II.Meşrutiyet Milli Mücadele, 1924 ve daha sonraki anayasaların fikir yapıları, getirdikleri çok partili siyasi hayata girişten sonra vukua gelmiş üç askeri müdahalenin kendi felsefeleri içindeki Anayasa değişikliklerinin karşılaştırılması. Günümüzdeki Anayasa'dan beklenen sonuçların iç yapısı ve de ülkenin 1998-1876= 122 yıllık ANAYASALI YAŞAM tecrübesinin ortaya koyduğu gerçekler. 1982 yıl, 368 sayfa.

ÜÇ DEVİRDEN HAKİKATLER
Cumhuriyetimizin 3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar'ın yaşamının 100. yılı dolayısıyla hayat ve hatıraları yanında bu uzun sürenin temel olaylarını derleyen araştırma. "Dünyada en uzun süre yaşamış" devlet reisi olma rekoruna sahip Celal Bayar'ın şahidi olduğu Sultan Hamit'in son devri II.Meşrutiyet'in ilan eden mücadeleler, II.Meşrutiyet'in ilanı, 1908-1918 II.Meşrutiyet'in olayları, rejim değişikliğine imkan vermiş İttihat ve Terakki'nin iç yapısı, odevrin ÜÇ PAŞASI'nın tek sivil şahsiyeti MEHMET TALAT PAŞA'nın memleketi terketmeye mecbur kalıp son günlerini geçirdiği Berlin gurbetindeki hatıraları içindedir. Üç ciltlik kitap, bu arada, o devrin şahsiyetlerini, perde arkası olayları sergilemektedir. Bunlar kavrandıktan sonra, günümüz hadiselerine bir başka ölçü içinde bakmaya mecbur olduğunuzu düşüneceksiniz.

ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM ( ALİ FETHİ OKYAR'IN HAYAT VE HATIRALARI 1880-1943)
Ülkemiz, 1900-1923 arasına Osmanlı monarşisi'nin son sekiz yılını, II:Meşrutiyet'in 10 yılını ve de Milli Mücadele'yle Cumhuriyet'in ilanı gibi üç ayrı rejimi sığdırmıştır. Üç ayrı zihniyet ve benimseyişi bir yüzyılın dörtte birinde toplayabilmiş olaylar içinde çok nadir şahsiyet üç ayrı sistemde söz ve emek sahibi olabilmişlerdir. Asker kökenli Ali Fethi Okyar bunlardan biridir. Meşrutiyet'in ilan ve ve beyannamesini o yazmış, tahtından indirilen Sultan Hamit'i Selanik'e o götürmüş, mütareke kabinesinde dahiliye nazırı Milli Mücadele'de meclis reisi ve başvekil Cumhuriyet'te başbakan ve serbest "Laik Cumhuriyet" fırkasının kurucusu olmuştur. Bu sebeple ÜÇ DEVİRDE BİR ADAM başlığı altında toplanmış hayat ve hatıraları 1980 senesinde 606 sayfalık bir cilt halinde yayınlanmıştır.

TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ'NDE AMERİKA
"Denilebilir ki , yüzyılımızda hiç bir gizli konuşma, 20-22 Eylül 1919 arasında Sivas'ta bir tarafta Mustafa Kemal ATATÜRK ve Hüseyin Rauf ORBAY ile öte tarafta Amerikan generali James G. HARBORD arasındaki gizli görüşme kadar olayların akışını değiştirmemiştir." Bu açıklama ile yapılan ve açıklama ile başlayan 211 sayfalık kitapta BÜYÜK ERMENİSTAN girişiminin sonu, Amerika'nın Milli Mücadele ve sonrasındaki tutumu belge ve fotoğraflarıyla açıklanmaktadır. 1979 senesinde yayınlanmıştır.
SAM AMCA'YA MEKTUP VAR
KORE savaşından sonra Amerika, Türkiye üzerindeki siyasetinde temelden değişiklikler yapmayı tercih etti. Günümüzde de bu yol üzerinde gözükmektedir. MARŞAL PLANI adı altında II.Dünya Harbi'nden dertli çıkmış ülkelere ekonomik kalkınmaları için yapılan yardımdan Türkiye de faydalandırıldı : haksızlıklar ve çelişkiler içinde... Bu kitapçıkta rakamlar ve gerçekler sıralanarak SAM AMCA'dan hakikatleri görmesi isteniyor. Yıl 1955 , 48 sayfa.

ÇERKEZ ETEM DOSYASI
Milli Mücadele'de öncekiler ve sonrakiler çekişmesinin tipik örneği... Önceleri kahraman, daha sonra hain sayılan aynı kişinin, sislere itilmiş olayların aydınlığında gerçek yüzü...Aradan uzun zaman geçmiş ve görünürdeki sonucun ardındaki hakikatleri açıklayan belgeler ve kronolojiye dayalı araştırma. İki cilt bir arada 400+392= 792 sayfa 9. baskı 1995.

ATATÜRK DEVRİ EKONOMİSİ : CELAL BAYAR
Memleket adına bugün konuştuğumuz ne varsa hepsinin temeli Cumhuriyet'le atılmış ve ATATÜRK'ün 15 Çankaya yılında şekillenmiştir. Bu emekte bazı vatandaşlarımızın adı ÖNDE dir. ATATÜRK'ün aramızdan ayrılmasından sonra hükümet değişikliği olmuş, Celal Bayar başbakanlıktan ayrılmıştır. Bu ayrılış 14 Mayıs 1950 seçimlerine kadar sürmüş ve bu seçimler sonunda Celal Bayar'ın 10 yıl sürecek cumhurbaşkanlığı günleri gelmiştir. ATATÜRK devrinin millet ve ülke hayatındaki derin ve devamlı izlerinin SANAYİLEŞME olduğu kesindir. Dah sonra takip edilen siyasetler içinde o günlere ait gerçekler ya saptırılmış ya da unutulmuştur. Sanayileşme hareketinin başladığı 1932 Eylül'ünden başlayarak son emeklerinin sonuçlarının alındığı 1939'a kadar zaman kesiti içinde , ne o gün ne bugün hiç bir kaynakta bulunmayan belgeler ve açıklamaları 4 ciltte 1808 sayfada topladım.

BİR TÜRK'ÜN BİYOGRAFİSİ : CELAL BAYAR
Cumhuriyet devrinde İLK sivil başbakan ve yine, İLK sivil cumhurbaşkanı olarak, bu arada Milli Mücadele'de Akhisar cephesini kurmuş ve kumandanlığını yapmış özelliğiyle de cephe kumandanlarına tanınmış hakların sahibi bulunması, çok genç yaşında tecrübelilerin yerlerinde başarı göstermesi hususiyetleri içinde Türkiye'nin 3. cumhurbaşkanının Çankaya'ya çıkışına kadar yaşantısı bu kitabın içindedir. O güne kadarki hayatının "Sade bir Türk insanı" olabilmesinin dikkate değer tekdüzeliği içinde ilk baskısı 1949 yılı, 121 sayfa.

BİLİNMEYEN TARİHİMİZ
Osmanlı'da tarih yazmak "VAK-A NÜVİS= OLAYLARI SIRALAYAN" adı verilmiş kişilerin ödeviydi. Bu uğraşıyı meslek olarak benimseyenler daha çok sonradır Bu sebeple de devlet ve ülkenin yapısı çok zaman yabancı kaynaklardan derlendi. Bu şartlar içinde de Tanzimat öncesi 1839'a kadar olan yaşam çok tarafıyla sisler içinde kaldı. Belki de bu nedenle "BİLİNMEYEN TARİHİMİZ" olarak I.'si 512, II.'si 480, III.'sü 480, IV:'sü 480 sayfa olarak ve de gerçekten BİLİNMEYEN tarih olaylarını 1952 sayfada verdim. Her cilt tamamen müstakil, ayrı bölümleri resimler, gravürler, belgeleri ile birlikte sergilemektedir. Olaylarla ilgili ve her biri ele alınmış konulara başka ufuktan bakan fıkralar ve hatıralarla geçmişi mümkün olduğunca asıl yapısıyla yaşıyoruz. İlk cildin çıkışı 1974 Mart ayında, 4. cildin çıkışı 1975 Mart ayındadır.

ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ
Zaman geçtikçe ve de daha çok değişen zamanın getirdikleri bilmeceleştikçe tarihin sislenmesi veya unutulmuş olaylarının boşluğu daha derinden hissediliyor. Bunlar birbirini kovaladığı müddetçe , belli bir noktada durmak, onları ele almak ihtiyacını duyuyorsunuz. Bu duyguyla ve de BİLİNMEYEN TARİHİMİZ'in gördüğü alakaya yeni bir hizmet eklemek arzusuyla ilk cildi 1975 Eylülünde 616, ikinci cildi 1975 Ekim ayında 640 sayfa olarak 1256 sayfada iki cilt olarak yayınlanmıştır. Başka kaynaklarda mümkün olduğu kadar yer almamış bakir konuları kucaklamış olarak...

SİSLİ TARİHİMİZ
Siyasi rejimlerin özgürlük üzerinde, özellikle fikir hürriyeti konusunda hoşgörülerinin temel mikyası tarih sahasında toleranslarıdır. Ben bu gerçeği, uzun meslek hayatımda yaşadım. BİLİNMEYEN TARİHİMİZ VE ÖRTÜLÜ TARİHİMİZ'den sonra iki cilt olarak SİSLİ TARİHİMİZ'i yayınladım. Ele aldığım her mevzuun o günlere kadar değinilmemiş olmasının dikkati içinde yine iki cilt olarak yayınlanmış SİSLİ TARİHİMİZ'in ilk sayısını 336 sayfa, ikinci cilt 1977 Şubat ayında 303 sayfa olarak 1976 Aralık ayında çıktı. Kitapçı vitrinlerine koyulmayan, bayilere verilmeyen böylelikle klasik ve bilinen anlamda yayınlanmış sayılmayan bu kitaplar da sadece abonelere gönderildi ve kısa zamanda tükendi.

TARİH KONUŞUYOR : ( 1-8 CİLT )
TARİHİ KONUŞTURMA'nın ne ölçüde zor, külfetli, sorumlu, çetin bir emek olduğu gerçeğinin içinde yoğruldum : yirmisinden doksanına kadar!...Yani yetmiş yıl...Bu gerçek içinde her biri büyük boy 502 sayfalık SEKİZ cilt verebilmiş olmamın TARİHİ KONUŞTURMAK'tan çekinmemiş ve irkilmemiş olmanın kanıtı sayacağınızı ümit ediyorum. Bugün çok ailenin kitaplıklarında ayrıcalık yeri olmasının huzuru içindeyim. İlk cildi Şubat 1964'te, Ercan Matbaası'nda ilk baskı 15000 ikinci baskı 2500 olarak basılmış, abonelerine gönderilmiş 8. cilt, 1968 Şubat'ında yayınlandı ve toplam 4072 sayfaya ulaşmış olmanın hizmet zirvesine erişmenin huzuru ile veda etti.

TARİH KONUŞUYOR II. (1-12 CİLT)
Taşıdığı ismin cazibesiyle ve ona layık olabilmiş olmanın huzuru içinde YİNE TARİH KONUŞUYOR adı altında 12 kitap yayınladım : ciltli, aynı boy ve her biri 320 sayfa olarak... Bu 12 kitabın her biri, bir vicdan rahatlığıyla söylüyorum, o zamana kadar ele alınmamış bakir hakikatleri kucaklıyordu. Taşıdıkları adlar ve kısa konuları şöyle:
1-ANAVATANDA SON BEŞ OSMANLI TÜRKÜ : I.Dünya Harbi'nde Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı'nın yönetiminde konusunda deneyimli 5 gerillanın Hindistan'da gizlice PAMİR yaylasını aşıp doğu Türkistan üzerinden TÜRK ANAVATANINA girerek Ruslara karşı (istilacı Ruslara karşı) YEDİSU ayaklandırma girişimleri. 1962 yılı 320 sayfa.
2-I.DÜNYA HARBİ'NDE TEŞKİLATI MAHSUSA VE HAYBER'DE BİR TÜRK GENCİ : I.Dünya Harbi'nde Arap Yarımadası'ndaki ayaklanma hareketleri ve İslam Peygamberi'nin HAYBER'deki müşriklere karşı savaşından 1299 sene sonra aynı yerde asi ve düşmanla birlik Araplara karşı savaşın ibretli hikayesi. 1962 senesi Eylül ayı, 320 sayfa.
3-VİYANA KAPILARINDAN DÖNÜŞ VE OSMAN AĞA'NIN ÇİLESİ : 1683 II.Viyana Kuşatması bozgunundan sonra esir bir Yeniçeri leventinin ilgiyle okunmaya değer günlüğü. 1962 Ekim ayı, 320 sayfa.
4- 1913'TE GARBI TRAKYA'DA İLK TÜRK CUMHURİYETİ : Balkan Harbi'nin facialı günlerinde Çatalca önlerine gelmiş Bulgar ordusuna karşı, esas kuvvetini Harbiyelilerin teşkil ettiği savunma önünde bozguna uğrayan düşmanı kovalayarak Edirne'yi kurtaranların Garbi Trakya'ya geçip, orada kuruluş tamlığı içinde "Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi" (geçici hükümetini) kurmaları ve müstakil bir devlet haline getirmiş olmaları. 1962/Aralık, 320 sayfa.
5- II.DÜNYA HARBİ'NDE BELGRAD'I KURTARAN TÜRK : Ancak II.Dünya Harbi'nin tamamlanmasından sonra İngiltere Hükümeti tarafından vatandaşımız Saffet Lütfi Tozan'a harp içinde Almanlar'ın Belgrad'ı havadan yerle bir etme planlarını öğrenerek İngiliz-Amerikan makamlarını haberdar etmesiyle önlenebilmiş hadisenin şükranı olarak kendisine verilen O.B.E. nişanı töreni dolayısıyla öğrenilen olayın baştan sona meraklı, ibretli, filmlere mevzu hikayesi. 1963 Şubat, 320 sayfa.
6- TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN : İtalyanlar 1911 Eylül'ünde yirmi dört saatlik bir ültimatomla Trablusgarp (Libya) kıyılarına kuvvetli donanmalarının yardımıyla asker çıkardılar. Donanmamız Marmara'yı dahi aşacak kudrette değildi. Bir avuç kurmay Mısır üzerinden Libya'ya girdiler Şeyh SÜNNUSİ'nin yardımıyla İtalyanları donanmaların ateş sahası bitiminde durdurdular. Balkan Savaşı'na kadar başarıyla bu toprakları korudular. Öyle ki iki yıl sonra Alman denizaltılarıyla bu kıyıya çıkan yine bir avuç subay kendilerinden öncekilerin başarılarını savaş sonuna kadar sürdürdüler. Enver, Mustafa Kemal, Fuat, Nuri, Ali Fethi, Eşref ve diğer öncülerin başarılarını devam ettirdiler. Bu günlere ibret belgeler, fotoğraflar ve olaylarla. 1963 / Mayıs, 320 sayfa.
7-NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF : İttihat ve Terakki'nin kendisinden öncekilerin yoluna devam ederek yeni bir deneme yaptığı İttihatı islam girişiminin 1916'daki denemesi...Aralarında İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif'in de bulunduğu, her meslekten seçkin insanların Arap yarımadası'ndaki maceralı yolculuğu. Yine bugünlerimizde yarınlarımız için ışık saymamız gereken sisler içine itilmiş maceralardan bir demet. 1963 / Temmuz, 320 sayfa.
8- MİLLİ MÜCADELE'DE ÖNCEKİLER VE SONRAKİLER : Birinci Dünya Harbi'nin sonlarına doğru yenilgi kesinleşince hükümet Anadolu'nun bağrında gerilla savaşları için bazı planlar hazırlamıştı.MONDROS'tan sonra işgaller başlayınca bazı noktalarda yerel karşı koymalar başladı.ATATÜRK'ün Samsun'a çıkmasından sonra bu karşı koymalar belli gayeler çerçevesinde düzenlendi. İstanbul'un resmi işgali 16 Mart 1920'den sonra Ankara'ya akın oldu. ÖNCEKİLER'le SONRAKİLER arasında bir hiyerarşi çekişmesi başladı. Üç kitap olarak tasarladığım açıklamaları ilk kitapta derlemeyi tercih ettim. İlgiyle okunmaya değer sanıyorum. 1963 / Eylül, 320 sayfa.
9- SİYASİ MAHKUMLAR ADASI MALTA : İstanbul'un işgalinden sonra İngilizler'in asker/sivil, Ankara'yı yetişmiş insandan yoksun bırakmak için mahkeme kararı olmadan köhne yük gemilerine doldurarak bir sürgünler adası haline getirdikleri MALTA'da Rodos şövalyelerinden kalan kışlalara doldurdukları insanlarımızın Sakarya zaferi sonuna kadar sürmüş çileli macerası...1963/ Kasım, 320 sayfa.
10- PRENS SABAHATTİN BEY, SULTAN II. ABDÜLHAMİT, İTTİHAT VE TERAKKİ: O kargaşa devrinin, siyahla/beyaz, yaşla/kuru, sıcakla/soğuk, çelişkileri içindeki fikir/olay odaklarının karşılaştığı o kargaşa ve yol arayış günlerinden bir kesitin kendi aralarında, birbirlerine karşı çekişmesi. 1964/ Ocak, 320 sayfa.

ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
İttihat ve Terakki'nin ünlü ÜÇ PAŞA'sının ikisi asker biri sivildi. Askerler Meşrutiyet'in ilanından önce kaymakam (yarbay) rütbesinde olan Ahmet Cemal Paşa ve binbaşı rütbesindeki Enver Paşa, sivil de o zamanki BEY olan Talat Paşa...Görünürde ancak kişisel tutumları dolayısıyla kulaklara fısıldanan farklılıkların yanında kafa ve gaye terkipleri arasında da ayrılıklar vardı. Kitap bunları inceliyor. 1964/ Mart, 320 sayfa.

LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
Elinizdeki kitabın son bölümünde çekişmelerinin bir safhasını gördüğünüz Osmanlı İmparatorluğu Teşkilatı Mahsusa Reisi Eşref Sencer Kuşçubaşı ile ünlü İngiliz casusu Lawrens ile arasındaki kovalamacanın meraklı öyküsü...İki tarafın kuvvet ve zayıflıklarını gizli didişmeler arasında düşündürücü ibret tabloları halinde sergileyen olaylar. 1965 / Temmuz, 320 sayfa.

TARİH SOHBETLERİ 9 MÜSTAKİL KİTAP
İlki 1966 yılının Nisan ayında 9.'su Ağustos 1968'de yayınlandı. Her biri 320 sayfa olarak toplam 2880 sayfaya ulaştı. Bu arada bir yabancı araştırmanın sonucunu hatırlatmak istiyorum : Komşu ülkelerin birinde hükümet reisliği yapmış, İstanbul Mülkiye Mektebi ( Siyasal Bilgiler Fakültesi) mezunu bir zat, dokuz kitap üstünde dikkatli bir tetkikten sonra : "Ele alınacak ne kadar bakir bilgi varmış ki iki yıl belli aralıklarla yayınlanmış bu dokuz kita adı altında yayınladılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı :pta bir mevzu tekrarına şahit olmadım. Bildiğimizi zannettiğimiz bahisler üzerinde bu kadar otantik belgeyi nereden buldunuz?" sorusunu yöneltmişti. Bu kitaplarım da öncekiler gibi bayilere ve kitapçılara verilmemişti.

CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ:
Bu arada 1977'de iki yakın dost ısrarla aranan kitaplarımdan bir böümünü "CEMAL KUTAY KİTAPLIĞI VE TARİHSEVENLER KLUBÜ" adı altında yayınlandılar. Bu 12 kitap da 280'er sayfa olarak yayınlandı. İsimleri şunlardı ve aldıkları adlar konularını açıklıyordu:
· 31 MART İHTİLALİNDE SULTAN HAMİT
· MÜSLÜMAN KARDEŞLER HAREKETİ
· ŞEHİT TACİDARLAR
· İSTİKLAL SAVAŞI'NIN MANEVİYAT ORDUSU (2 cilt)
· AVRUPA'DA SULTAN AZİZ
· ÜÇ PAŞALAR KAVGASI
· NECİD ÇÖLLERİNDE MEHMET AKİF
· SİYASAL SÜRGÜNLER ADASI MALTA
· BELGRAD'I KURTARAN TÜRK
· TRABLUSGARP'TA BİR AVUÇ KAHRAMAN
· LAWRENS'A KARŞI KUŞÇUBAŞI
SOHBETLER (16 KİTAP)
!.'si Aralık 1968'de 16.'sı Mart 1970'te çıkmış olan sohbetler'in 3328 sayfalık kalın hacmiyle tarih edebiyatımıza yeni bir yol olduğu söylenebilir. Batı'da çok yaygın ve tercih edilmiş "CEP KİTAPLARI" tarzını her ay ayrı ve müstakil mevzularda birer kitap vermek suretiyle başarıyla tamamlamış SOHBETLER'in kapak altında şu soru yer almıştır: "TÜRKİYE NEREYE GİDİYOR?" Bu soruyla ben , kıdemli tarihçi, tarihi kucaklamada ve onun "İHTİYAR BİR GEVEZE" değil; geleceklerin gerçek aydınlığı saymadan doğru yollara girilemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bugün de sağlığım elverseydi aynı emeğe devam ederdim.

DÜNÜMÜZ, BUGÜNÜMÜZ, YARINIMIZ ÜZERİNDE SOHBETLER (farklı hacimli 6 cilt)
Farklı hacimli 6 ciltte tekmillenmiş olan serinin ilki Mart 1971'de sonuncusu Mart 1972'de tamamlandı. Yine bir sohbet havası içinde bu bölümde, daha çok geçmiş olayların yaşanan devirlerin etkisi üzerinde durmaya çalıştım. Cumhuriyetimiz 50. yılına yaklaşırken , görülüyordu ki, kapandığı zannedilen geçmiş, kılık kıyafet değiştirerek yeni bir makyajla hayat sahnesine çıkıyor. SOHBETLER'in bu ikinci bölümünde tarih verasetini ispatlayan olaylara daha çok yer verdim. Sonuncu cilt kapaktaki, Osmanlı'nın son yıllarında bir yabancı kişinin kendi ülkesi adına HASTA ADAM'ı dört yıl sürmüş Birinci Dünya Harbi'ne kendi yanında sürüklemiş olan Alman İmparatoru II.Will Helm'in resminin altında şu açıklamalar var: baki hatıralar, belgeler, ibretler,kubbede hoş seda sedalar...

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI : 6 KİTAP
Fikir hayatı 1970'lere doğru ülkeme, tarihe adanmış yıllarımın bir muhasebesini yapmak ihtiyacını duydum ve uzun süredir hazırlığını yaptığım, "GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE TÜRK KİTAPLIĞI" genel başlığı altında müstakil eserler vermeye başladım. Altı kitapta ilk bölümünü tamamladığım emeğimin birincisi:

II.RIFAT PAŞA'NIN AHLAK DÜNYASI : Beş ruh yapısını inşa eden 115 senelik ölümsüz eserin bugünkü dilimize metni. İkinci kitap aramızdan ayrılmasından sonra temel eseri LAİK Türkiye Cumhuriyet'i olan ATATÜRK'ün şahsiyet ve gayeleri üzerinde çeşitli yorumları ele alarak GERÇEK MUSTAFA KEMAL'İ hatırlatan :
BEKLENEN ADAM : ATATÜRK'ün yarıda bıraktıklarını tamamlayacak olanın not defteri idi ve kapağın üzerinde boş bir madalyon vardı. Bugün 1998 madalyon hala boş...Diyeceğim ki 320 sayfalık araştırmanın sergilediği hakikatler bugünkü ve yarınki çözüm isteyen meselelerimiz. Üçüncü kitap :

AVRUPA'DA SULTAN AZİZ adını taşıyor. Sultan ABDÜLAZİZ'in , 1868 milletlerarası Paris dergisinin şeref misafiri olarak, Osmanlı hakanları içinde Avrupa'yı ilk defa ziyaret eden Osmanlı hakanı olması hususiyetinin dünyada yarattığı büyük ilginin izlerini yüzyıl geçmiş bir zaman sonra hatırlatıyordu. Görünürlerdekinden çok farklı olarak 1839 Tanzimat Fermanı'na rağmen Batı ile aramızdaki yapı ve kültür farklılığının sergilendiği kitap bugün de ibretle okunmaya değer diyebiliyorum.

Dördüncü kitap :
SAHTE DERVİŞ adını taşıyor. Tanınmış Macar Türkoloğu Prof. Herman Arminus Vambery'nin REŞİT EFENDİ takma adı ile 1862*1865 yılları arasında Orta Asya'daki maceralı yolculuğunun ibret sayfalarını veriyordu. Günümüzde Türk anavatanındaki olup bitenler önünde bu anlatılmış olanlar bizim için hala bilinmesi şart hakikatler. Beşinci kitap:
NELERE GÜLERLERDİ adını taşıyordu. Konusu Türk mizahının basılı devreye geçişinin 100. yıl dönümü için hazırlanmıştı. Bu kitabımda cedlerimizin, biz torunlarının sandığı gibi asık suratlı, yapmacık bir ciddiyet içinde, gülmeyi red eden insanlar olmadığını anlatmaya çalıştım. DİYOJEN ve HAYAL'le başlayıp ÇAYLAK'la devam etmiş ve Sultan Aziz'in saltanatının ilk yarısını kucaklayan özgürlük havası içinde, kısmen de olsa espri/nükte/şaka yapabilmede çok mesafe aldığımızı gösteren ferahlatıcı olayları kovalamış Sultan Abdülhamit'in 33 yıllık katı baskısından sonra II.Meşrutiyet'in çığrından çıkmış avareliği düşündürücü çelişki tablosuydu. 1970 Aralık ayında 224 sayfa yayınlanmış kitap kendi alanında tek kaldı. Altıncı kitap :
TARİHTE TÜRKLER ARAPLAR HİLAFET MESELESİ adını taşıyor. Benimsediği ad 1998 Türkiye'sinde bir kısım insanlarımız için yine gündemde görünüyor. 1970 yılı Aralık ayında 320 sayfa yayınlanmış eserdeki gerçekler bilinmediği için hala aktüalite içinde sayılan mevzunun KAPANMIŞ VE AÇILMAMASI akıl ve mantığın olduğukadar tarihin gereği olayları inceleyememişlere okumalarını tavsiyeye değer buluyorum.

HÜKÜMETLERİ İÇİNDE AHLAK İÇİN MÜCADELE CUMHURİYET DEVRESİNDE SUİİSTİMALLER DİVANI ALİLER (YÜCE DİVAN) MECLİS TAHKİKATI
Osmanlı'nın çöküş sebeplerinden birinin özellikle devlet varlığında rüşvetler, suiistimaller-kayırmalar-kişisel yakınlıkların devlet yapısına menfi etkileri olduğunu hepimiz biliyoruz. 1950'de çok partili devre geçişte oldukça uzun sürmüş tek parti yönetiminin gözlerden sakladığı , kulaklara fısıldanan olaylardan bir bölümünü 1956'da yukarıdaki başlık altında kitaplaştırdım. İçindekiler arasında şunlar vardı. "Vekiller heyeti tazminata mahkum ediliyor-Firari Rum ve Ermeni zenginlerini yurda nasıl soktular- Yavuz ve havuz meselesi - Mahkumiyet kararları- Gizli dosyalar..." Aradan seneler geçti, liberal sisteme girişte yine kişisel çıkarlar nüfuz suiistimalleri, özellikle siyasi iktidarların el değiştirmelerinde iktidara gelmiş parti yanlılarının çabaları, ekonomik sistemlerin değişmelerinde piyasa çalkantıları "KÖŞEYİ DÖNME" tabiri kullanılmadan kanun dışı kazanç yollarının denenmesi olaylarının gündemde olduğu devrede milli birliğimizi sarsan aşırılıklar demokratik rejime dönük hareketler birbirini kovalamaya başladı. Bugünlerde ATATÜRK devrinin Şükrü Kaya'sından sonra en uzun süre içişleri bakanı olan ve hizmet yıllarında benimsediği kendisine özgü metotla "ZEHİR HAFİYE" adı verilen Dr.Faruk Sükan'ın dosya ve anılarından faydalanarak 1984'te, 528 sayfa. İÇERİDE DIŞARIDA FIRSAT KOLLAYAN PUSUDAKİ İHANET kitabını yayınladım. Sayın Dr.Faruk Sükan kitabın ikinci baskısına EK olarak YARINLARIN İHANETİ/ İHANETİN MİRASI/ İHANETTEN KURTULUŞ adlarını verdiği üç cildi ekleyerek, bugün de yurdumuzun karşısında olduğu ŞER kaynaklarına dayanak olmuş ve olmakta olan kanun dışı kaynak ve hareketlerin panoramasını çizdi. Bu kitaplarda tarihin hükmü olarak yaptığım açıklamalarda dünyanın her yerinde önlenememiş olan benzer kanun ve ahlak dışı hareketin anatomisini vermeye çalıştım.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ (1872-1960)
İkinci Meşrutiyet'teki "İSLAMCILIK CEREYANI" , mevzuu üzerinde düşünceyi çeşitli yönlerden ele almış şahsiyetlerin belirlenmesine yol açtı. Bunlardan birisi, günümüzde genel olarak NURCULUK olarak adlandırılan hareketin öncüsü BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ'dir. BEDİÜZZAMAN tabiri geçmişte de yaşadığı devir içinde, ayrıcalıklar görülmüş kişilere "Varlığında yaşanılan zaman için güzel sonuçlar beklenen kişilere " verilen addı. NURSİ ise bu zatın doğduğu köyün NURS ismini taşımasından ileri gelen benzetiştir. Kendisine "BEDİÜZZAMAN" ayrıcalıklı adını kimin veya kimlerin verdiğini bilmiyorum. Benim, adına 1980 yılında 510 sayfalık müstakil kitap yazmamın nedeni, zamanın yargıtay başkanı rahmetli İMRAN ÖKTEM Beyefendinin 31 Mart hadisesinde bu zatın mahkum olduğunu açıklaması dolayısıyla idi. Araştırmalarımın bir başka özelliği de, kendisinin belli tarikat ekollerinin dışında, belki de yaşantısının etkisiyle din duygusunu tabiat varlığı "Doğa düzeni"nde aramış olmak gibi natüralist felsefesinin etkisi olmuştur. Onun Tanrı'yı doğada ve evren düzeninde aramayı telkin eden görüşü, şekli yapısı içinde tetkike değer.
BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI
Yaşanılan hadiseler içinde normal varlıklara karşı gelmiş aşırılıkların çok tarih gerçeklerini sislediği bir bakıma da unutulmaya mahkum ettiği olay dikkatimi çekmiştir. Bu oluşlarda, çok temel hadise de unutulmuş veya aslından saptırılmıştır. II.Meşrutiyet'in 8 ay yirmibirinci gününde patlak veren ve ardında kanlı/kinli bir iz bırakmış olan 31 MART İRTİCA (gericilik) ayaklanması da bunlardan biridir. Uzun aramalarıma rağmen isyanın bastırılmasından sonra kurulan DİVAN-I HARBİ ÖRFİ (sıkı yönetim mahkemelerinin) tutanaklarını bulamamıştım. Aradan çok zaman geçtikten sonra isyanı bastıran hareket ordusu kurmay başkanı PERTEV (DEMİRHAN) Paşa'nın "JAPONYA ANILARI" nı alırken ayrı bir tomar içinde görünce, bu bekletişin hareket ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın isyanının halkın üzerinde , çeşitli yorumlara yok açmaması için bir tedbir olarak tavsiye edildiğini ve böylelikle gerçeklerin olduğu yerde kaldığını kavradım. İzni ile, aldığım metinleri, aradan yıllar geçmesinden sonra isyanın 85. yıldönümünde 1994 yılında "BİR GERİ DÖNÜŞÜN MİRASI" adı altında 515 sayfalık bir cilt olarak yayınladım.
İNSANI İNSAN YAPMIŞ BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI
Diyeceğim ki son yıllardaki emeklerimin içinde apayrı yeri olan bir kitabıma gelmiş bulunuyoruz: İNSANI İNSAN YAPAN BİR İNSAN (570-632) VE GÜNÜMÜZE MİRASI . Kitabın asıl konusu son yüzyılımızın müstesna fikir/hukuk şahsiyeti rahmetli Celal Nuri İleri Beyefendi'nin 1913'te yayınlanan "HATEMÜL EMBİYA" (SON PEYGAMBER) " kitabının günümüz Türkçesine aktarılması ve o gün bugün mevzu üzerindeki yeni oluşlarla tamamlanmış olmasıydı. İslamiyet ve islam dini üzerinde, birbirinden çok farklı yorumlar yapılırken çıktığı gün toplatılarak ortadan kaldırılan kitap ; İslam Peygamberi'ni HURAFELER'e kadar uzanmış ihtimallerden arındırıp tarihin önüne gerçek yapısıyla çıkarıyordu. Özellikle, evrensel yapısını aradan geçen zaman içinde korumuş olmasının kıyaslamalı açıklamasını yapmaya çalışmış emek, ümit ediyorum ki vazifesini yerine getirmiş olacaktır.
CEP KİTAPLARI :
· ATATÜRK ENVER PAŞA HADİSELERİ
· TALAT PAŞA'YI NASIL VURDULAR
· SİVAS KONGRESİ'NDE ATATÜRK'ÜN İSTANBUL HÜKÜMETİNCE TEVKİFİ GİRİŞİMİ
· KARABEKİR ERMENİSTAN'I NASIL YOK ETTİ
· MİLLİ MÜCADELE'DE YEŞİL ORDU EFSANESİ
· TÜRKİYE'DE İLK KOMÜNİSTLER
· LOZAN'DA İSMAT PAŞA'YI KİM ÖLDÜRECEKTİ
· MÜTAREKE'DE PONTUS SUİKASTİ
· PEMBE MENDİL
· HALİT PAŞA ALİ ÇETİNKAYA VURUŞMASI
· 150'LİKLER FACİASI
· LENİN'E KARŞI ENVER PAŞA
· ŞEHİTLİKLERİMİZ
· TARİH VE ZAMAN İBRETTİR
· TÜRK EMEK NURU
· BEŞ KITADA BİR TÜRK PAŞASI DANİŞ KARA BELEN
· TÜRK KANADI
· SELÇUKLU'DAN OSMANLIYA
ATATÜRK YOLUNDA
Doksanının merdivenlerindeki hayatımın, mesleğim sahasında çetin sınavını bu son emeğimin değer ölçüsüyle noktalama gayretime lütfen inanınız. Bu özlem, gazetesi Hakimiyeti Milliye'sinde geçmiş yıllarımın kutsal emanetiydi. Aramızdan ayrılışının ilk yıldönümü 10 Kasım 1939'da aziz hatırasına sunulan özel sayı benim naciz emeğimdi. Daha sonraki yıllarda vazifemi yerine getirmeye devam ettim. Diğer yayınlarımda ayrılmış yerinin dışındaki ona ait kitaplarım şunlar:
1907 II. MEŞRUTİYET ÖNCESİ MUSTAFA KEMAL'İN ÖNERDİĞİ MİSAK-I MİLLİ
(ALİ FUAT CEBESOY'UN ELYAZISIYLA : "ATATÜRK" devrimlerinin temeli olan Misak-ı Milli ATATÜRK tarafından ne zaman düşünülmüş ve nasıl tekamül ettirilmiş ve nasıl son şeklini almıştı?)
ATATÜRK'ÜN SON GÜNLERİ
Doğumunun 100. yılı 1981'de 228 sayfa halinde yayınlanan kitapta hastalığının teşhisinden SON'a kadar günlerin getirdikleri sıralanıyor. Şifası olmadığı bilinen bir illetin önünde de dimdik kalmış bir başka insanın varlığını ileten anekdotlar, kitabın özelliği...
ARDINDA KALANLAR
Aramızdan ayrılışının 50.yılı 1988'de diğerinde olduğu gibi Cem Ofset'in yayınladığı bırakabildiklerimizin muhasebesini yapmaya çalışan 496 sayfalık bu kitabımda onun günleriyle 50 yıl sonrasının mukayesesi yapılıyor. Hayatımda hiç bir kitabıma böylesine bir ad koyabilmenin acısını duymadım. Onun, "Hakikatleri konuşmaktan korkmayınız" emanetine sadık kalarak...

ATATÜRK OLMASAYDI
İnanılması güç , vefa ve kadirbilirlik duygularının iflası önünde onsuz müstakil, hür, şerefli, bir vatanın nasıl düşünülebilmesinin mümkün olabileceğini hadiselerin aydınlığı içinde araştırmış olan bu kitabım 1993 yılında yayınlandı. Uzun süre ilgi odağı oldu.

ATATÜRK BUGÜN OLSAYDI
Aziz hatırasına son emeğim onun günümüzde yaşamakta olduğu hayalidir. 1996'da 548 sayfalık hacim içinde satırlaştırdığım kitap doğa kanunlarının reddinde olmasına rağmen onun, günümüzde de aramızda olabilmesi hayalinin neler getireceği sualini soruyor.

ATATÜRK'ÜN BERABERİNDE GÖTÜRDÜĞÜ HASRET : TÜRKÇE İBADET
Elli yedi yıllık kısacık ömründe vatan ve milleti için hayırlı ve faydalı ne görmüşse şartları düşünmeden ve zerre ödün vermeden onları kucakladı. tarihte görülmemiş bir cesaret ve azimle hepsini zaferle mühürledi. Tek bir istisnasıyla. Milletine anadiliyle kulluk hakkını sağlamak son yılların zamanını doldurmuş idealiydi. Kucakladığı bütün mevzularda olduğu gibi aklın, mantığın, bilimin terkibi görüş içinde hazırlığını tamamlamış, kameti, hutbeyi, ezanı Türkçeleştirmiş, sıra namaz surelerine gelmişti. Nefes nasibi daha bir kaç yıl daha devam etseydi bu son himmetini de, kendisine özgü tamlık içersinde noktalayacaktı. 400 sayfalık kitap, bu hakikati sergiliyor.

Munky
27-07-07, 09:51
Cevat Fehmi Başkut ( 1905)- (15.03.1971)
1905'te Edirne'de doğdu. 15 Mart 1971'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Oyun yazarı ve gazeteci. Eyüp Rüşdiyesi ve İstanbul Sultanisi'nde (İstanbul Erkek Lisesi) öğrenim gördü. Kurtuluş Savaşı yıllarını Ankara'da geçirdi. TBMM Basımevi'nde düzeltmenlik yaptı. Meclis'te zabıt katibi olarak çalıştı. 1928-1963 arasında Vakit, Son Saat, Son Posta, Cumhuriyet gazetelerinde muhabirlik, yazarlık, yazıişleri müdürlüğü yaptı. İstanbul Gazeteciler Cemiyeti Başkanlığı görevinde bulundu.

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. "Geceleri Bizi Kimler Bekliyor" adlı bir röportaj kitabı ve birkaç roman denemesi var.

İlk oyunu "Büyük Şehir" 1942-1943 sezonunda İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda sahnelendi ve büyük ilgi gördü. Bu ilgi üzerine çalışmalarını tiyatroda yoğunlaştırdı. Hemen her yıl yeni oyunlar yazdı. Türkiye'de Cumhuriyetten sonra ortaya çıkan değişimleri mizah unsurlarını kullanarak anlattığı oyunları yaygın bir ün kazandırdı. Biçim denemelerine de giriştiği oyunlarında bütün toplum katlarından ve her çevreden insanı tiplemeye çalıştı.

Dış ülkelerde oyunu sahnelenen ilk Türk yazarı unvanını aldı.

ESERLERİ

OYUN:
Büyük Şehir (1942)
Küçük Şehir (1946)
Koca Bebek (1947)
Paydos (1948)
Sana Rey Veriyorum (1951)
Kadıköy İskelesi'nde (1953)
Harput'ta Bir Amerikalı (1955)
Hacıyatmaz (1960)
Göç (1962)
Buzlar Çözülmeden (1964)
Emekli (1967)

ÖDÜLLERİ:

1948 İnönü Tiyatro Armağanı Küçük Şehir oyunuyla.

Munky
27-07-07, 09:51
Cihat Baban ( 1911)
1911'de Ankara'da doğan Baban, Galatasaray lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okudu. Bir süre hakimlik yaptıktan sonra 1934'te Zaman'da gazeteciliğe başladı. Daha sonra Son Posta, Doğu, Yeni Sabah, Cumhuriyet, Tasvir-i Efkar, Tasvir ve Tercüman gazetelerinde yazar, yazı işleri müdürü ve başyazar olarak çalıştı. 1946'da DP'den İstanbul, 1950 ve 1954'te de İzmir milletvekili seçildi; 1957'de Hürriyet Partisi'ne genel, 27 Mayıs hareketinin ardından oluşturulan Kurucu Meclis'te görev aldı. Cemal Gürsel2in kurduğu hükümette turizm ve tanıtma bakanıydı. CHP�den, 1961'de İstanbul ve 1965'te Çanakkale milletvekili seçildi. 12 Eylül 1980'den sonra kurulan Bülend Ulusu hükümetinde kültür bakanı olarak görev yaptı.

II. Dünya Savaşı sırasında, Nazizm yanlısı yazılar yazan Baban Hitler ve Nasyonal Sosyalizm, Yüzyılın Büyük Kavgası Çin-Rus Anlaşmazlığı, Politika Galerisi gibi kitaplar yazdı. Cihat Baban son olarak Son Havadis gazetesinin başyazarlığını yapıyordu.

Gazeteci ve siyaset adamı Cihat Baban 28 Eylül'���...de geçirdiği kalp krizi sonucu Ankara'da öldü.

Munky
27-07-07, 09:51
Cüneyt Arcayürek
ESERLERİ

Demokrasinin Sonbaharı 1977-1978
Cüneyt Arcayürek
Bilgi Yayınevi / Cüneyt Arcayürek Açıklıyor Dizisi

... "Bu kitap, bu dörtgen içindeki uyumsuzlukların, kabaran isteklerin, savaşımların öyküsüdür. 1960'tan beri hiç eksik olmayan umutsuzlukların öyküsü..." diyor yazar önsözde... Arcayürek, Şubat 1962'de İsmet İnönü'nün bir soruya verdiği şu yanıtı kitabının başlıca teması yapıyor: "Şimdi cevap vereyim, Meclis mi orduya dayanır, ordu mu Meclise dayanır. Bununla bir karşılıklı mesele bulunduğu zannediliyor. Böyle bir mesele yoktur. Ordu, Genelkurmay başkanı'nın kumandası altındadır. Genelkurmay başkanı, TBMM'den güvenoyu almış olan meşru hükümetin Başbakanı'nın emrindedir. Vaziyet budur." 1960'tan bu yana süren çıkmazların özetini veriyor yazar, 27 mayıs, Aydemir'in Şubat ve Mayıs kalkışmaları, 12 Mart, bu arada iktidara gelip giden sivil liderler, partiler, karışkliklar, cinayetler, sonra da 12 Eylül... Arcayürek'in kitabını okurken sivil yönetimlerin neden çıkmaza girdikleri,
askeri karışmaların neden gündeme geldiğini daha kolaylıkla anlıyoruz. (...)"
-Oktay Akbal-


Yeni Demokrasi Yeni Arayışlar
1960-1965
Cüneyt Arcayürek
Bilgi Yayınevi / Cüneyt Arcayürek Açıklıyor Dizisi

"... Ve sevgili kardeşim, herkes aslına rücu eder derler ya, sen bu anılarla kendi edebiyatçı aslına döndün, belki de o aslından hiç ayrılmamıştın, seni dilimizin bir ustası, görkemli bir yazarı olarak selamlıyorum. Senin güzel yapıtın edebiyat tarihimizin en güzel yapıtları arasında sayılacak, dilin Türkçemizin en güzel örnekleri arasında yer alacaktır. (...) "
-Yaşar Kemal-


Bir İktidar Bir İhtilal 1955-1960
Cüneyt Arcayürek
Bilgi Yayınevi / Cüneyt Arcayürek Açıklıyor Dizisi

... Cüneyt Arcayürek denilince benim gözümün önünde tipik ve ideal "Ankara Muhabiri" canlanır. Gazete sahibi veya genel yayın yönetmeni çok arkadaşım benden kendilerine bir "Ankara muhabiri" tavsiye etmemi istemişlerdir. Daima bir tek ismi söylemişimdir: Cüneyt Arcayürek. Cüneyt Arcayürek Ankara Muhabirlerinin ikinci kuşağındandır. Kendinden önceki "Mekki Sait Esen takımı"ndan bayrağı devralmış, sonradan çıkan boynuzun kulağı geçtiğini kanıtlamış, kendisini şimdi bir üçüncü kuşak takip ettiği halde "Ankara Muhabirlerinin krallığı tahtı"nı kaptırmamıştır.
-Metin Toker-

Çankaya'ya Giden Yol 1971-1973
Cüneyt Arcayürek
Bilgi Yayınevi / Cüneyt Arcayürek Açıklıyor Dizisi


... 1971-1973 arasında, çok kısaymış gibi görünen bir süre içinde Türkiye, adeta en uzun günleri yaşamıştır. 12 mart darbesinden sonra sık sık ortaya çıkan hükümet bunalımları, siyasal partiler arasındaki kopukluklar, meclislerden bir türlü çıkarılamayan yasalar, ekonomik sıkıntılar, bunların yanı sıra bir de anarşik olaylar... Hem sivillerin, hem de askerlerin parlementoya karşın kimi isteklerini gerçekleştirebilmek için verdikleri savaşımlar. Ve onları sessiz, suskun izleyen bir kamuoyu. Derken, 1973 cumhurbaşkanlığı seçimi, seçim öncesi gerilimi, "Çankaya'ya Giden Yol"un, kime açılacağı, gittikçe artan sorunlara bu seçimin çözüm getirip getirimiyeceği soruları.. Yanıtsız sorular, çözümsüz sorular, sorunlar... "Çankaya'ya Giden yol", Cüneyt Arcayürek'in açıklamalarının en ilginç bölümlerinden biridir. Belirli aralıklarla demokraside yeni arayışlar içine girilen ülkemizde, gönlü demokrasinin bütün kurumlarıyla yaşamasından yana olan olanların, ilgiyle okuyacakları bir kitap, "Çankaya'ya Giden Yol".

Munky
27-07-07, 09:51
Çağatay Koçar
1946 yılında Türkistan�da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini Adana�da, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü ve İktisat Fakültesi Gazetecilik Enstitüsü�nde yaptı. Almanya�nın Münih kentindeki Hürriyet Radyosu�nun Özbekçe Bölümü�nde 21 yıl araştırmacı-yazar ve spiker olarak çalıştı. Otuza yakın sempozyuma katıldı, tebliğler sundu. �Türkistan ile İlgili Makaleler� adlı kitabı Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıktı. Bu kitapla 1994 yılında Özbekistan Yazarlar Birliği tarafından �Uluslararası Kaşgarlı Mahmut Mükafatı� verildi. Türk vatandaşı olan Koçar, Özbekçe ve Almanca biliyor, evli ve iki çocuk babası.

Munky
27-07-07, 09:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2260.jpg
Çetin Emeç - (07.03.1990)
Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Çetin Emeç, 7 Mart 1990'da İstanbul Suadiye'deki evinden işine gitmek için çıktığı sırada bindiği arabasının içinde şoförü Sinan Ercan'la birlikte öldürüldü. Teröristler, kullandıkları otomobili Bostancı Karakolu'nun yakınına bırakarak kaçtı.

Olaydan bir gün sonra Atatürk Havalimanı'nın otoparkında terk edilmiş olarak bulunan açık mavi bir Renault 12 marka otomobilin torpido gözünde Hürriyet'in birinci sayfasındaki Çetin Emeç'in fotoğrafı kırmızı kalemle çizilmiş olarak bulundu.

Emeç suikastıyla ilgili üç yıl boyunca hiçbir gelişme kaydedilemezken, 16 Ekim 1993'te Çetin Emeç, Turan Dursun, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Muammer Aksoy'un öldürülmesi emrini veren, İran yanlısı terör örgütü İslami Hareket'in Türkiye Askeri Birim Genel Sorumlusu ve İcra Şurası üyesi 'Deniz' kod adlı Ekrem Baytap, İstanbul Fatih'te yakalandı.

Çetin Emeç suikastının planlayıcılarından, İslami Hareket örgütü üyesi Abdullah Bilen, Merter'deki Garanti Bankası soygunundan sonra polisle girdiği çatışmada Kasım 1993'te öldürüldü. Suikastta, İngram marka silahı kullanan, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli 'Kemal' kod adlı tetikçi, çatışma sırasında ikinci kez polisin elinden kaçmayı başardı.

Çağrıcı yakalandı
25 Kasım 1995'te ise Üsküdar Barbaros Mahallesi'nde polisle çatışmaya giren, Çetin Emeç suikastı tetikçilerinden Tamer Aslan, yaralı olarak yakalandı. Tamer Aslan ifadesinde, Emeç suikastında İrfan Çağrıcı ile birlikte tetiği çeken, 'Nezih Beyret' sahte kimlikli teröristin gerçek adının Muzaffer Dalmaz olduğunu söyledi.

İslami Hareket örgütünün 'Ameliyat Timi' sorumlularından, Emeç suikastının tetikçilerinden İrfan Çağrıcı, 10 Mart 1996'da Kadıköy'de bir banka şubesinden İran kaynaklı yüklü miktarda parayı çekerken yakalandı.

Çetin Emeç, şoförü Sinan Ercan, yazar Turan Dursun ve iki İranlı rejim muhalifini öldürdükleri iddia edilen İslami Hareket Örgütü üyesi 41 sanık, İstanbul 3 No'.lu DGM'de tam üç yıldır yargılanıyor. Son duruşmada örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan sanıklar Kutbettin Gök ve Mehmet Zeki Yıldırım tahliye edildi. Örgütün yöneticisi, Emeç cinayetinin tetikçisi olduğu ileri sürülen İrfan Çağrıcı 2 yıldır duruşmalara katılmıyor. Dava hala devam ediyor.

Sincan cephaneliğinde katil avı
Mumcu'nun katillerinin yakalanması için başlatılan Umut operasyonuyla birlikte ele geçirilen Kışlalı'nın katilleri ve örgüt üyelerine ait cephanelik Emeç cinayetinin aydınlatılması konusunda da ipucu oldu.

Sincan'da bir köydeki tarlada bulunan silahların seri numaralarının Emeç suikastının faili olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan İslami Hareket Örgütü üyesi İrfan Çağrıcı'nın üzerinde ele geçirilen silahların seri numarasını takip ettiği ortaya çıkarıldı. Bu tesadüf, aynı zamanda suikastlarda İran bağlantısını kanıtlayan başka bir delil oldu.

7.5 yıl sonra gelen idam kararı
İrfan Çağrıcı, 23 Temmuz 2000'de İstanbul 3 No'lu DGM'de Çetin Emeç suikastıyla ilgili yargılandığı davada 7.5 yılın ardından, "Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak" suçundan idam cezasına çarptırıldı. Çağrıcı'ya indirim uygulamayan DGM heyeti, aynı davada yargılanan dört sanığa müebbet ağır hapis cezası verdi. 17 sanığa da 3 yıl 9 ay ile 12 yıl 6 ay arasında ağır hapis cezaları veren mahkeme heyeti, 20 sanığın beraatini, yedi sanık hakkındaki dosyanın zaman aşımından düşmesini, bir sanığın da dosyasının ayrılmasını karara bağladı.

Munky
27-07-07, 09:52
Dinç Bilgin ( 1940)
1940 yılında İzmir�de doğdu.Yeni Asır gazetesi sahibi Şevket Bilgin�in oğlu.İİTİA�de okudu.Mesleğe Yeni Asır gazetesinde başladı.1985 yılında İstanbul�da Sabah gazetesini yayınlamaya başladı.Foto Maç,Yeni Yüzyıl,Yeni Binyıl, Ateş, Takvim, Bugün gazeteleri ve Aktüel başta olmak üzere bir çok dergi yayınladı.ATV�yi kurdu.Özelleştirme çerçevesinde Etibank'ı aldı.İngilizce biliyor.Evli ve iki çocuk babası.İzmir Gazeteciler Cemiyeti ve Gazete Sahipleri Birliği üyesi.2000 yılı içinde ekonomik krize giren Sabah Grubu, bir ara Mehmet Emin Karamehmet tarafından satın alındı.Ancak satışın onaylanmaması üzerine Dinç Bilgin tekrar Sabah Grubu�nun başına geçti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Dinç Bilgin tutuklandı
Ayşegül Usta- Asım Göne- Taner Yener
Hürriyet 2 Nisan 2001

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen Etibank ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınan, bankanın eski sahibi Dinç Bilgin çıkarıldığı DGM tarafından tutuklandı. Bilgin'in oğlu Önay Bilgin ve eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya savcılık sorgularının ardından serbest bırakılırken soruşturmayı yürüten Savcı Ercan Cengiz'in talebi doğrultusunda yedek hakimlik, Cavit Çağlar ve bankanın eski yöneticisi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarttı.
Soruşturmayı yürüten DGM Savcısı Ercan Cengizin talimatıyla geçen cuma gecesi gözaltına alınan Dinç Bilgin, oğlu Önay Bilgin ve cumartesi akşamı gözaltına alınan İsmail Hakkı Karakaya, Mali ube Müdürlüğü'ndeki işlemleri tamamlandıktan sonra dün sabah DGM'ye götürüldü. Önceki gün gözaltına alınan işadamı Cavit Çağlar'ın oğlu, bankanın eski yönetim kurulu üyesi Mustafa Çağlar'ın ise sorgusunun sürdüğü bildirildi.

KAÇIRILIRCASINA DGM'YE SOKULDU.

Camları koyu renk olan minibüsle sabah erken saatlerde Emniyet Müdürlüğünün garajından kaçırılırcasına çıkarılan Bilgin ve diğerlerini taşıyan minibüs basın mensuplarının görüntü almasına fırsat vermeden savcılık kapısına yaklaştırıldı. Basın mensupları bu bölgeye yaklaştırılmazken Dinç Bilgin, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya, minibüsten indirilerek binaya sokuldu.

Etibank'ın eski Yönetim Kurulu Başkanı Dinç Bilgin ile Yönetim Kurulu eski üyesi olan oğlu Önay Bilgin, eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya hemen savcılık katına çıkarıldı. Bu arada, İstanbul DGM'nin mahkemelerin bulunduğu bölümde yer alan ve giriş çıkışları bahçeden gerçekleştirilen Adli Tıp Kurumu İstanbul DGM Şube Müdürlüğü ise, `Havanın soğuk olduğu' gerekçesiyle geçici olarak savcılık bölümündeki müfettiş odasına taşındı. Dinç Bilgin, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya da, bu odaya getirilerek sağlık kontrolünden geçirildikten sonra savcılık tarafından sorguya alındı.

ÇAĞLAR KAZIK ATTI...

Dinç Bilginin Mali ubedeki ifadesinde Cavit Çağlar'ın kendisine 40 milyon dolarlık kazık attığını öne sürerek, ``Bankayı göreve getirdiğim müdürler idare eder. Ben banka işinden anlamam. Etibankın batmasında en büyük rolü ükrü Karahasanoğlu oynadı. Bana söyleneni yaparak off-shore hesapları açtım.'' dediği bildirildi.
Bankadan kredileri kendi şirketlerine aktardığını söylediği bildirilen Bilginin polisteki ifadesinde; ``Kredi limitleri talepleri karşılayamayınca off- shore hesaplarından para çekmek zorunda kaldık. Danışmanlarım ve müdürlerim bana bu yolu önerdi. Cavit Çağlar, İnterbank ve şirketleri için Etibanktan kredi talep etti. Bu isteğini yerine getirip 40 milyon dolar kredi verdik. Ancak geri ödenmedi. Bu batışımızı hızlandırdı.'' dediği iddia edildi.

ÇETE, ZİMMET, DOLANDIRICILIK.

Etibank'la ilgili soruşturmayı yürüten İstanbul DGM Savcısı Ercan Cengiz, bankanın eski sahibi Dinç Bilgin ile bankanın yönetim kurulu üyesi olan oğlu Önay Bilgin, eski genel müdür ve yönetim kurulu üyesi İsmail Hakkı Karakaya'nın sorgusunu yaklaşık 6 saatte tamamladı. Savcı Cengiz, Dinç Bilgin'i, Zimmet, Dolandırıcılık ve Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçlarından tutuklanması istemiyle Nöbetçi 6 No'lu DGM Yedek H'akimliği'ne gönderdi. Savcı Ercan Cengiz, Önay Bilgin ve İsmail Hakkı Karakaya'yı ise, mahkemeye sevklerine gerek görmeden serbest bıraktı. Savcı Ercan Cengiz, nöbetçi mahkemeden, Cavit Çağlar ve bankanın eski yöneticisi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarılmasını istedi.

''PARAVAN ŞİRKET KURMADIM''

Savcılık sorgusu saat 15.30da biten Dinç Bilgin'in ``Ben gazeteciyim. Bankacı değilim. Beni bankanın alınması konusunda Cavit Çağlar yönlendirdi. ükrü Karahasanoğlu, Cavit Çağların getirdiği bir genel müdürdür. Şükrü Karahasanoğlu ekibiyle bu tür şeylerin meydana gelmesine neden oldu. Paravan şirket kurmadım. Sadece kendi şirketlerime kredi kullandırdım. Basın setöründe rekabet etmek için bankadan kredi kullanmak zorundaydım.'' dediği bildirildi.

BİLGİN TUTUKLANDI, ÇAĞLARA GIYABİ TUTUKLAMA.

Savcı tarafından sevk edildiği Nöbetçi 6 No'lu DGM Yedek Hakimliği'nde yeniden sorgulanan Bilgin, burada yaklaşık 3 saat süren ifadesinin ardından Zimmet, Dolandırıcılık ve Cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak suçlarından tutuklandı. DGM Yedek Hakimliği, aynı soruşturma kapsamında İnterbank'ın eski sahibi ve eski milletvekili Cavit Çağlar ile Etibank'ın eski yönetim kurulu üyesi Zeki Önal hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkarttı.
Bilgin, işlemlerin tamamlanmasından sonra saat 18.50'de binadan çıkartıldı.
Güvenlik kuvvetlerinin oluşturduğu kordon altında DGM binasına yaklaştırılan gri renkli ve camları siyah olan minibüse bindirilen Bilgin, Kartal Özel Tip Cezaevi'ne götürüldü. Dinç Bilgin, basın mensuplarının yönelttiği soruları yanıtlamadı. Avukatı Önder Öztürel ise, gazetecilerin sorusu üzerine, tutuklamaya henüz itirazda bulunmadığını söyledi. Avukat Öztürel, ``Peki bulunacak mısınız'' şeklindeki soruya ise ``Yasal haklarımız neyse düşüneceğiz'' karşılığını verdi.
Babasının tutuklanıp cezaevine götürülmesinin ardından Önay Bilgin de DGM'nin arka bahçesine sokulan özel otomobili kapıya yanaştırılarak, DGM'den ayrıldı.

KARTAL ÖZEL TİP CEZAEVİ'NE KONULDU

Dinç Bilgin, işlemlerin tamamlanmasından sonra gri renkli ve camları siyah bir minibüs ile gönderildiği Kartal Özel Tip Cezaevi�ne saat 20.05�te ulaştı. Araç ile ana kapıdan giriş yapan Bilgin, cezaevine konuldu.

OĞUL ÇAĞLAR YARIN DGM'YE ÇIKARILACAK.

Etibanktan verilen usulsüz kredilerle ilgili olarak DGM Savcısının talimatı üzerine önceki gün gözaltına alınan Cavit Çağların oğlu, bankanın eski yönetim kurulu üyesi Mustafa Çağların Mali polisteki sorgusu ise dün de sürdü. Oğul Çağların sorgusunun bitmesi halinde yarın DGM Savcılığına çıkarılacağı bildirildi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Amiral Battı Sabah Grubunun Öyküsü Can Ataklı�nın Tanıklığıyla
Serkan Seymen
Metis Y. İstanbul 2001

Amiral Battı, 80'li yıllarda kendisini Türkiye medyasının "amiral gemisi" ilan eden Sabah gazetesi ile onun bağlı bulunduğu grubun geçirdiği dönüşümleri ele alıyor.

Kitabın ana eksenini, en başından itibaren Sabah'ı Sabah yapan çekirdek ekip içinde yer alan, ancak son dönemde Dinç Bilgin-Zafer Mutlu ikilisi tarafından işten atılan Can Ataklı'nın tanıklığı oluşturuyor. Ataklı, Serkan Seymen'in yaptığı röportajda kimi zaman burukluğunu dile getiriyor, kimi zaman öfkesini boşaltıyor; ama en önemlisi medya-siyaset-sermaye ilişkileri konusunda çok önemli ifşaatta bulunuyor. 1992'de Cilalı İmaj devri adlı kitabında Sabah'ın temsilciliğine soyunduğu "yükselen değerleri" ilk kez kavramsallaştırmış olan Can Kozanoğlu ise, on yıl sonra aynı değerlerin neden ve nasıl yere çakıldığını anlatıyor. Kitabın sonsözünü kaleme alan gazeteci Kemal Can da, amiral gemisinin batmasından çıkartılabilecek dersleri tartışıyor. Kitapta 93 trilyonluk bir meblağın hortumlandığı Etibank soruşturmasına dayanak teşkil eden Bankalar Yeminli Murakıpları raporunun "Sonuç ve Özet" bölümleri ile Can Ataklı'nın 1995'te Doğan grubuna karşı Sabah grubunu cansiperane savunan yazılarından seçmeler de ek olarak yer alıyor.

Munky
27-07-07, 09:52
Dursun Gürlek ( 1952)
1952 yılında Tokat'ta doğdu. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladı. İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü, Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Yeni İstanbul, Tercüman, Hürriyet, Günaydın gazetelerinde çeşitli görevlerde bulundu. Bir süre muhtelif okullarda Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.Biyoğrafi araştırmaları ve çeşitli makaleleri Meşale, İnanç, Milli Kültür, Türk Edebiyatı, Kültür Dünyası gibi dergilerde yayınladı. Tarih ve Düşünce dergisinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Bu dergide neşrettiği "Kırkambar" ve "Ayaklı Kütüphaneler" başlığı altındaki yazılarıyla dikkat çekti.

Yazarın, Osmanlı Tarihi, Şark Klasikleri ve biyografi sahasındaki çalışmaları halen devam etmektedir.

ESERLERİ

Osmanıl Zaferleri, Osmanlı Kumandanları, Köprülüler, Banu Cihan, Tutiname,Sünusiler, İlim ve İrade, İbrahum Aleyhisselam, Amal-ı Hayal gibi bazı eserleri Osmanlı aslından latin harflerine aktardı.

Çınaraltı Kitap Sohbetleri
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Felakatimizin kaynağı kültür yokluğu. Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. OLgunlaşmak, kalabin daha hassas, kanın daha sıcak. zekanın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. Harami mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını açan büyü, kitap!...' Gözlerinin ışığı tükenene kadar gözünü kitaptan ayrımayan Üstad Cemil Meriç böyle söylüyor kitap hakkında...

Bir başka kitap aşığı da 'Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet. endişe ve gamdır.' diyerek muhabbetini dile getiriyor.

Matbaanın bulunmadığı ve kitapların büyük zorluklar içinde çoğaltıldığı çağlarda kitabın. ilmin ve ilim adamının gördüğü itibar aranır hale gelmişse; kitaplar çoğaldıkça. matbaalar arttıkça okuma oranı düşünüyorsa; ve artık 'medeniyet' sahnesinde bize bir rol verilmiyorsa. kitaba yeniden dönmenin vakti gelmiştir.

Dursun Gürlek. medeniyet tarihimizdeki yolculuğu esnasında derlediği kültür hazinesini bir bardak demli çay eşliğinde paylaşmak üzere sizi Çınaraltı'na davet ediyor.

Çınaraltı; Ali Emiri'den Ahmet Mithad Efendi'ye; Sultan Reşat'dan Cemil Meriç'e; İbni Sina'dan Necip Asım Yazıksız'a; Hasan Sabbah'dan Babanzade Naim'e uzanan geniş bir tarihsel kesitte. kitap ve kitap kültürü üzerine ilgi çekici. hayret uyandırıcı. bazen de yüzünüzde buruk bir tebessüm oluştururan kısa anektodlardan oluşan. rahat ve zevkle okunan bir eser.


Maziye Bir Bakıver
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Kültür tarihçilerimizden Dursun Gürlek, "Maziye Bir Bakıver" diyerek, geçmiş zaman bağlarından ve bahçelerinden zengin bir demet sunuyor. Dersaâdet'in cumbalı evlerinde, eski İstanbul hanımlarının yaptıkları "pencere sohbetleri"ni, ahşap evlerin cephelerinde yer alan "Ya Hafız!" levhalarının ne anlama geldiğini, bir zamanlar Ayasofya'nın etrafını saran farelerin nasıl ürkütüldüğünü, Sultan İkinci Abdülhamid'in Beylerbeyi Sarayı'nda Enver Paşa'ya söylediği ibretâmiz sözleri, Fatih'teki Şekerci Hanı'nı mesken hale getiren şeker insanların; şairlerin, yazarların hallerini, Galata Mevlevîhanesi'nde icra edilen sema törenlerini ve hatıralarda kalması gereken daha pek çok tabloyu gözlerinizin önüne seriyor.

Karınca Huzura Varınca
Dursun Gürlek
Timaş 2005

Çınaraltı Kitap Sohbetleri�nin yazarı Dursun Gürlek�ten tarihe, kültüre ve medeniyete dair ibret verici bilgi ve olayların anlatıldığı sürükleyici ve etkileyici bir kitap.

Çınaraltı Kitap Sohbetleri�nde kitap kültürüne ait, bilinmeyen pek çok ayrıntıyı gün yüzüne çıkaran Dursun Gürlek, yeni kitabında tarihin yaprakları arasında gözden kaçmış. unutulmuş veya unutturulmuş pek çok ilgi çekici anekdotu sayfalarına taşıyor. Kitabın sayfaları arasında gezinirken, okuduklarınız karşısında Türk ve İslam tarihine ait bir çok detayı öğrenme fırsatı bulacaksınız.

Karınca Huzura Varınca/Kültür Sohbetleri; muhteşem bir kültür ve medeniyet tarihinden, hassas bir araştırmacının titiz gözlemiyle seçilerek derlendi.



HAKKINDA YAZILANLAR

Çınaraltı Sohbetleri
Vakit 15 Ağustos 2002
- Sayın Gürlek sohbetimize �Çınaraltı Sohbetleri�yle başlamak istiyorum. Yakın zamanda �Çınaraltı Kitap Sohbetleri� ismiyle bir kitabınız yayınlandı. Çınaraltı Sohbetleri neydi?

- Çınaraltı Sohbetlerinin evveliyatını gözler önüne sermek için 1940�lı 50�li yıllara gitmeliyiz. O tarihlerde Çınaraltı Sohbetlerinin adı Küllük�tü. Küllük Beyazıt Camii�nin yola bakan kısmındaki kapısının yanında şairlerin, yazarların, tarihçilerin, edebiyatçıların devam ettiği bir kahvehane idi. Küllük�ü diğer kahvehanelerden farklı kılan müdavimleriydi. - Küllük�ün müdavimleri arasında kimler vardı? - Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan, Prof. Dr. Mükremin Halil Yinanç, Ali Emin Çallı, Ahmet Hamdi Tanpınar, İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Neyzen Tevfik, Necip Fazıl Kısakürek ve daha pek çok meşhur şair ve yazar Küllük denilen bu kahvehaneye gelir; şiir, edebiyat ve tarih sohbetleri yaparlardı. Tabi bir de onları sürekli olarak dinlemeye gelen meraklı üniversite öğrencileri gelirdi. Buna bir nevi açık akademi diyebiliriz. Türkiye�nin yakın tarihinde Küllük�ün büyük bir yeri var. O bildiğimiz çınarın altında şiir, tarih ve edebiyat sohbetleri yapılırdı. Bunun adına �yaz ikindileri� de derlermiş malum, yaz ikindileri uzun olur. Buradaki sohbetlerden pek çok kişi istifade edermiş.

- Kitabınıza; �Küllük Sohbetleri� yerine neden �Çınaraltı Sohbetleri� ismini verdiniz?
- Küllük konusunu ayrı bir kitap olarak yazmak istiyorum. Onun için böyle bir tercih yaptım. - Hem �Küllük� hem de �Marmara� kahvehanelerinde yapılan sohbetlerin rağbet görmesinin sebebi neydi? - Edebi sohbetlerin, tarihi konuşmaların yapıldığı bu türlü mekanlarda ayrı bir lezzet vardı. Her türlü düşünceye mensup kişiler de buralara gelir ve fikirlerini beyan ederlerdi. İnsanların ortak bir noktada birleşmesine sebep olan önemli bir unsur vardı. O da: sanat, şiir, edebiyat ve tarihti. Küllük 1950�li yılların sonuna kadar etkin bir şekilde devam etti. Ondan sonra 1960�lı yıllarda ise yine Beyazıt�taki Marmara Kahvehanesi�nde bu sohbetler sürdürüldü. - �Çınaraltı Sohbetleri�ni hatırlatmakla neyi amaçlıyorsunuz? - İstanbul eski ve güzel kültür mahfillerini bugünkü nesle tanıtmak istiyorum. Hayata dair bilgilerin okulların yanı sıra bir tür açık üniversite niteliğindeki üniversitelerden de öğrenilsin.Gençler vakitlerini boşa geçirmemelidirler. Osmanlıdan günümüze intikal eden tarihi mekanların her manada canlandırılmasını arzu ediyorum. Bu tarihi mekanların her manada canlandırmanın en güzel yolu geleneğimizi orada diriltmektir. Tarihi kültürümüzde, ananemizde sohbetin çok önemli bir yeri var. Çünkü sohbette her hangi bir menfaat söz konusu değildir.

- Bu gelenek sizce neden devam etmedi?
- Evvela bu mekanlara gelmek suretiyle etraflarına meraklılar halkası teşkil ettiren zatların büyük bir bölümü Osmanlı�nın son döneminde yetişmiş ve adlarına �Ayaklı kütüphane� , �Hafıza şampiyonu� denilen kişilerdi. Bunlar dünyamızdan göçtüler. Dolayısıyla bu insanların dar-ı bekaya intikal etmeleriyle birlikte bahse konu olan mekanlar öksüz ve yetim kaldılar. Yerlerini dolduracak kişiler yetişmediği, yetişenler de çok sınırlı kaldığı için bu mekanlar tarihe karıştı. Mükremin Halil Yinanç hoca, Mahmut Kemal İnal, Osmanlı�nın son dönemlerinde yetişmiş, Doğu�yu ve Batı�yı çok iyi bilen insanlar. Cumhuriyetin ilk yıllarını da iyi bilen ve geçmiş ile gelecek arasında köprü olmuş hakikaten dört başı mamur insanlardı. Bu zatları yeri kolay kolay doldurulamadı.

- Sürekli olarak geçmişe vurgu yapıyorsunuz neden?
- Kökü mazide olan atiyim de onun için. Çok köklü bir çınarı öyle basit rüzgarlar deviremez. - Kitapları �yazma� ve �basma� eser olarak niçin ayırıyorsunuz? - Bilindiği gibi matbaa bize geç geldi. Bu tarihe kadar da kitapların büyük bir bölümü elle yazılıyordu. Şu anda elle kitap yazmak çok zor ve adeta imkânsız bir hal aldı. �yazma� ve �basma� ayrımını ben yapmıyorum. Eski kitap satanlara sahaf deniliyor. Sahafın gerçek manası yazma kitap satandır. Avrupalı müsteşrikler bile yazma bir eser gördüklerinde çok heyecanlanıyor ve peşine düşüyorlar.

- Türkiye�de 200 binin üzerinde �yazma� eser olduğunu ifade ediliyor doğru mu bu?
- Evet... Osmanlı�nın kitaba, kültüre ve esere verdiği değerin ifadesidir bu rakam. Bu ayrıca dünkü medeniyetimizin ne kadar zengin olduğunu da anlatıyor. Türkiye�deki değişik kütüphanelerde yer alan çok değerli �yazma� eserler Osmanlı�da kültürel hayatın ne kadar renkli olduğunu açık bir tablo olarak önümüze koymaktadır. Beyazıt, Millet, İl ve İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bol miktarda değerli yazma eserler bulunmaktadır.

- Kültür hazinesinin farkında değil miyiz?
- Elimizin altında bulunan kültür hazinelerinin kıymetini bilmiyoruz. Nelere sahip olduğumuzun farkında ve bilincinde olabilmek için kütüphanelerin kapılarını aşındırmak gerekiyor. Avrupalı oryantalistler bizden daha çok Türkiye�deki kütüphanelerin kapılarını aşındırıyorlar. Ayrıca kütüphanelerimizde yer alan yazma eserlerin tetkiki ayrı bir uzmanlık alanı haline geldi. Çünkü insanlarımız yazma eserleri okuyamaz hale geldiler. Yakın tarihimizde yazma eserleri en iyi tanıyan Sahaf Raif Yelkenci Beydi. Zannedersem 1972 yılında vefat etti. Zaten dükkanında yazma eserlerin dışında pek eser bulundurmazmış. Yazma eserler hakkında bilgi almak isteyen kişiler bu zata koşar ve tam anlamıyla bilgilenmiş olarak geri dönerlerdi.

- Günümüzde Osmanlıca bilen insan sayısı oldukça azaldı. Sahaflarımız da tek tek tarih oluyor. Bu yokoluş nasıl engellenebilir?
- Öncelikle hatadan dönmek gerekiyor. Evvelâ Osmanlıca öğrenmek lazım ama bu da yeterli değil. Osmanlıca�nın yanı sıra dini ilimleri, Arapça ve Farsça�yı bilmek, İslâm tarihini öğrenmek gerekiyor. Eskilerin �Tercüme-i Hal� yenilerin �biyografi� büyük ve kültürlü insanların hayatları hakkında bilgi edinmek şart. Mesela bir Evliya Çelebi, İmam-ı Azam hakkında Avrupa�da yazılan kitapların sayısı Türkiye�de yazılanlardan daha çok. Yakın tarihimizde yaşamış alimlerin hayatı ile ilgili kitap bulmakta zorluk çekiliyor.

- Sadece sahafları gezer oradan mı kitap satın alırsınız, Yoksa modern kitap evlerini de ziyaret eder misiniz?
- Sahafların yanı sıra yeni kitapevlerini de dolaşırım ancak şu farkla: Safahları üç saat dolaşırsam yeni yayınları satan kitapçılarda en fazla 10 dakika dururum. - Kitaplarla ne zaman tanıştınız? - Kitaplarla tanışmam çok eskilere dayanıyor. Ortaokul sıralarında bu belirgin bir şekilde nüksetti. Okul sıralarında bile ders kitaplarından çok şiir, hikaye, roman türü kitaplar okudum.

- Bir eserin kıymetli olup olmadığını nasıl anlarsınız, çok satan bir kitap kaliteli midir?
- Bir eserin çok satması onun çok değerli ve kaliteli olduğunu ortaya koymaz. Az satan bir kitabın da değersiz olduğu söylenemez. Bir kitabın çok satmasını biraz saman alevine benzetiyorum. - Bir insan hem çalışarak maişet sorunlarını çözecek hem de manevi gıdasını alabilmek için çok okumak istiyorsa, bu hususta neler öneriyorsunuz? - Hiç kimseye �işi gücü bırakın kütüphanelere akın edin� demiyorum. Tabi ki insanlar hem çalışarak mali sorunlarını hal etmek hem de okuyarak bilgi birikimlerini artırmak zorundalar. Ancak buna herkes kendi özel durumunu göz önünde bulundurarak en güzel şekilde çözüm bulur.

Munky
27-07-07, 09:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2528.jpg
Ege Cansen
Ankara�da doğan Kemal Ege CANSEN, liseyi İzmit Lisesi�nde, Üniversiteyi ise ODTÜ İdari Bilimler Fakültesi İşletmecilik Bölümü�nde tamamladı. 1961�de şeref mezunu olarak tamamladığı üniversite eğitiminin ardından Arçelik�te işe başladı. Arçelik�ten aldığı bursla gittiği Amerika�da, Wharton School�dan MBA derecesi aldı.

Türk sanayiine yaptığı katkılardan ötürü, 1991 yılında ODTÜ�den takdir ödülü alan CANSEN; İş hayatında Arçelik�te Genel Müdür Muavinliği, Koç Holding�te Sanayii İşleri Koordinatörlüğü, Soyer Hafriyat�ta Müdürlük, Anadolu Endüstri Holding�te Murahhas Azalık gibi görevlerde bulundu.

1987-1999 yılları arasında Marmara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi master ve doktora öğrencilerine �İşletme Ekonomisi� dersleri veren Ege CANSEN, halen Yönetim Danışmanlığı yapıyor. 1983 yılında, Hürriyet Gazetesi�nde, �Oyunun Kuralı� başlıklı sütunda başladığı yazarlığa devam ediyor. Handan Hanımla evli olan Ege CANSEN, bir çocuk babasıdır.

MÜSİAD tarafından 2001 yılında düzenlenen Ekonomi Basını Ödülleri çerçevesinde Yılın Yazarı seçildi.

GÜNDEM YORUM GÜNDEM YORUM 16 MAYIS 2001


Eyvah! Para geliyor
Ege CANSEN
Hür 16 Mayıs 2001

ANLAŞILAN, uzun zamandır beklenen dış yardım artık gelecek. Gelecek paranın 15 milyar dolar dolayında olacağı ve belli bir zaman içinde, bölüm bölüm ülkeye gireceği söyleniyor. Şimdi, bu habere sevinelim mi, yoksa üzülelim mi? Yazının başlığına bakılırsa, paranın gelişine pek sevinmemek lazım. Halbuki, bu parayı dört gözle bekliyoruz. Gelsin de işler açılsın, halkımızın yüzü biraz gülsün istiyoruz. Nitekim ben de bundan önceki yazılarımda, böyle bir paranın sisteme şırınga edilmesinin, ekonomik canlanma için elzem olduğunu yazmıştım. Yine de aynı fikirdeyim.

Kasım ayından beri ülkeden epey para çıktı. Bu miktarın 10 milyar dolardan az olmadığı muhakkak. Ekonomi motoru adeta yağsız kaldı, dolayısıyla yatak sarması ve piston sıkışması yaşadık. Piyasalar kilitlendi. Bankalar zora girdi, reel sektör tözekledi, halk fakirleşti. Ekonominin çalışması için, sistemde belli miktarda para olması şart. Paranın yokluğu, sadece ��mali�� sektörde değil, ��reel�� kesimde de (yani tarım, sanayi, ticaret ve turizmde de) işlerin aksamasına sebep oluyor. Esasen, ekonomiyi ��reel�� ve ��reel olmayan�� diye iki ana kesime ayırmanın maksadı, sistemi bilimsel olarak incelemek içindir. Yoksa bu ayırım, bu iki ana kesim, ekonomi içinde birbirinden kopuk olarak çalışır anlamına gelmez. Hele hele, bu iki kesim arasında ��çıkar ortaklığı�� değil, ��çıkar çatışması�� vardır demek kesinlikle yanlıştır. Mali (reel olmayan) kesim olmadan, tarım, sanayi ve ticaret (yani reel kesim) işlemez. Hakeza, tarım, sanayi ve ticaret olmadan da mali kesimin (sadece devlete para satarak) katma değer yaratması mümkün değildir.
Gelecek olan para öncelikle iki işe yarayacaktır. Birincisi, devlet bütçesi takviye edilecek, böylelikle kamu bankalarının rehabilitasyonunun tüm yükü bütçeye (vergi veren halka) binmemiş olacaktır. İkincisi, özel bankacılık kesiminin ��açık pozisyonlarının�� finansman maliyetini düşürecek, en önemlisi dış borçlarının döndürülmesini kolaylaştırarak, mali kesimin hastaneden çıkmasını sağlayacaktır. Çünkü döviz girişi, dövizin fiyatını, artan enflasyona göre ucuzlatacaktır. İşte, benim ��eyvah�� dediğim yer burasıdır.

Bilindiği gibi, özel bankalarımızın yaşam sistemleri ��düşük döviz fiyatı ile yüksek Hazine bonosu faizinden�� ibaret basit bir güç kaynağına (sıcak para mekanizmasına) bağlıdır. Bu yüzden son 10 yıldır süsünden ve püsünden geçilmeyen özel bankalarımızın içi, aslında ��fos��tur. Nitekim, tek bir devalüasyonda, Deniz Gökçe'nin deyişiyle hepsi bir gecede ��rahmetli�� hale gelmiştir. Pek tabii, ekonominin tamamını (reel sektör dahil) kurtarmak için, bankacılık kesiminin sorunlarına çözüm geliştirmek şarttır. Benim korkum, bu çözümün yine ��ucuz döviz-yüksek faiz�� ilişkisinde aranmasıdır. Üretici firmaların koflaşmasına sebep olan bu döviz-faiz tezgáhı, ilk bakışta bankalarımızın derdine çare gibi durmaktadır. Ancak, yaşanan tecrübelerle anlaşılmıştır ki, bu tezgáh sonunda bankaların da mahvına sebep olmaktadır.

Bu aydan itibaren, IMF'den ve sair dış kaynaklardan gelen paralarla, çok kolay olarak bu tezgáh tekrar hayata geçirilebilir. Şimdi yaşanan sıkıntılar da kendiliğinden ortadan kalkar. Ama unutulmasın ki, kısa süre sonra daha beter bir kriz gelir. Dolayısıyla, ekonomimizi ��sıcak para�� tuzağına yine düşmekten kurtaracak tedbirlerin alınması, bu programın başarısı açısından olmasa da, Türkiye'nin başarısı açısından şarttır.

SON SÖZ: Ben sorunlarımla uğraşırım, Tanrı beni yanlış çözümlerden korusun.


YORUM YORUM YORUM

Kamu üniversiteleri batıyor, özel üniversiteler çıkıyor
Hürriyet 5 Haziren 2001
Ege CANSEN

ANLAŞILAN kamu üniversitelerinde görevli öğretim elemanları için bıçak kemiğe dayanmış ki, rektörler ortak eyleme geçme kararı aldılar. ODTÜ'de görevli bir profesör arkadaşım ayda 700 milyon lira ücret aldığını söyledi. Bu rakamı aşağı yukarı bilmeme rağmen, sanki ilk defa duyuyormuş gibi sarsıldım. Bu ücrete özel sektörde ancak düz memurlar çalışmakta. Bu ülkenin kişi başına milli geliri ne olursa olsun, üniversite profesörlerimizin bu kadar düşük ücret almasını izah etmeye imkán yoktur. Sadece eski Sovyetler Birliği'nin, bugünkü kaotik devletlerinde böyle komik ücretlere rastlanıyor. Orada da hiç olmazsa, kamuda çalışanlar arasında bir ücret ahengi var. Yani kamu görevlilerinin, askeriyle siviliyle, işçisiyle memuruyla ücretleri topyekûn düşük. Böylesi bir tutarsızlık mevcut değil.

* * *

Bir yandan kamu üniversiteleri ücret ödeyememe yüzünden sapır sapır dökülürken, diğer yandan pıtrak gibi süslü püslü özel üniversiteler açılıyor. Adına vakıf üniversitesi denilen bu kuruluşlar, öğretim üyesi ihtiyaçlarını, kamu üniversitelerinin ücret statüsü böyle olduğu için kolaylıkla karşılayabiliyorlar. Bu kaynak kuruyunca ne olacak merak ediyorum. Son olarak İstanbul Ticaret Odası'nın da bir üniversite kurmaya karar verdiğini duydum. Ben, hangi özel üniversitenin niçin kurulduğuna, parayı nereden bulup ne kazandığına henüz akıl erdirememişken, şimdi de ��yarı kamu�� kimliği olan ve üyelerinden kanun zoruyla para toplayan (bir nevi vergi alan) bir meslek odasının, üniversite kurması karşısında apışıp kaldım. İktisadi hiçbir mantığı olmayan bu yeni teşebbüsün, acaba hukuki bakımından gerçekleşmesi mümkün mü? Yoksa yine ��vakıf�� tabelası altında yeni bir hülle mi tertipleniyor? Büyüklerimiz ne demiş: ��Hilede (hüllede) çare tükenmez, yalanda sınır yoktur.��

* * *

Hazine'den beslenme alışkanlığı ile geçinip giden insanlar ve örgütleri, Derviş'in dayattığı değişime karşı tavır koyup ��Hazine'nin yağlı böreğinden�� daha büyük dilim koparmaya çalıştığı şu sıralarda, üniversitelerin de benzer bir söylemde ��devlet baba, bana para ver�� korosuna katılması, haklılıklarına gölge düşürecek kadar kötü vakte rastladı. Kritik soru şu: Türkiye, eğitime ve özellikle yüksek öğrenime, milli gelirden yeterince pay ayırıyor mu, ayırmıyor mu? Cevabım, ayırıyor. Kurulan özel vakıf üniversitelerin bütçelerine bakın, kamu üniversitelerinin sözde vakıflarına giren-çıkan paraya bakın, özel hocalara, liselere, ilköğrenim okullarına ve üniversite hazırlık kurslarına ödenen paralara bakın. Kıbrıs hariç yurtdışında okuyan otuz bin öğrenciye harcanan dövize bakın. Fethullah Hoca cemaatinin dünyanın dört bir yanında açtığı okullara bu ülkeden akan paralara bakın. Hatta daha önce kurulmuş, ama şimdi kapanmış veya kapanmamış İmam Hatip Okulları'nın ve pansiyonlu Kuran kurslarının inşa ve idame maliyetini tasavvur edin. Göreceksiniz ki, Türkiye milli gelirinden ��eğitime�� çok ama çok para ayırıyor.

Demek ki, ayda 700 milyona profesör çalıştıran veya çalıştıramayan üniversitelerin sorunu, Türkiye'de eğitime, milli gelirden yeterince kaynak ayrılmaması değil, bütçeden ayrılan paranın yetersiz kalması. İşte üniversitelerin, ��bütçeden bize daha fazla pay ayırın�� demeden önce bilincine varmaları gereken gerçek bu. Peki, çözüm nerede? Çözüm, halkın cebinden çıkan paranın üniversitelere akmasında. Kısaca üniversitelerin paralı hale gelmesinde. Eğer devlet, ��okumaya layık ama imkánı kısıtlı�� gençlere de yüksek öğrenim görme fırsatı vermek istiyorsa (ki vermelidir) onlara doğrudan burs verir. Üniversitelere para değil. Öğrenci de kendi yüksek öğreniminin devlete kaça mal olduğunu anlar. Üniversiteler de öğrenciden aldıkları paralarla hocalarına doğru dürüst maaş verir, hocalar da bilim adamı olur.

SON SÖZ: Bedavaya suyun kaynağı, çabuk kurur.

HAKKINDA YAZILANLAR

HAKKINDA YAZILANLAR
Doktor babası, hasta cildinde ovalar görmüştü
ERCAN KUMCU
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Sayfa komşum olmasının dışında, okurlarından biriyim. Diğer okurlarının ne yaptığını bilmiyorum, ama ben O'nu hep tersten okurum.


Gazetelerin ekonomi ile ilgilenmeye başladıkları bir dönemde ��uzman yorumcu�� olarak ilk o Hürriyet gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladı. Yaklaşık yirmi yıldır okuyucularına ekonomik doğruları anlatmaya çalışıyor. Günlük olayları değil, her olaya uyarlanabilecek temel ekonomik ilkeleri okuyucularına anlatıyor. Anlattığı ilkenin unutulmaması için de yazısının sonuna ��son söz�� ekliyor.

Ege Cansen'den söz ediyorum. Kendisi, gazetedeki sayfa komşum. Komşu olmanın dışında, en iyi okurlarından biri olduğumu sanıyorum. Diğer okurlarının ne yaptığını bilmiyorum, ama ben Ege Cansen'i hep tersten okurum. Onun yazdığı sayfayı açar açmaz yazısının önce son sözüne bakarım. Daha sonra başa dönüp okumaya başlarım.

Okuduğum her yazısı bana farklı bir bakış açısı sunar. İktisatçı olmam nedeniyle konuları bilsem de, birçok konuda aynı fikirde olsak da, onun konuyu işleyiş biçimi bana yeni bakış açıları kazandırır. Abartmıyorum. Ege Cansen yapısında yazarlar en fazla meslektaşlarına yararlı olurlar.

Gazetelerin ekonomi sayfalarını hazırlayanların da Ege Cansen'den çok yararlandıklarını biliyorum. Kimileri onunla konuşarak bir haberi nasıl işleyebileceklerini öğreniyorlar, kimileri de onun yazılarından esinlenerek ellerindeki haberin önemini daha iyi görüyorlar.

Muhasebe ilkelerini ve şirketlerin bilançolarını okumasını iyi bildiğini yazılarından çıkarmak o kadar zor değil. Zaten, bunları bilmeden ��iyi iktisatçı�� da olunamıyor. Bildiğini okurlarıyla cömertçe paylaşıyor. Bazı yazıları var ki, son sözünü alıp çalışma odanızın duvarına asmanız gerekiyor. Örneğin (aklımda kaldığı kadarıyla),

��Mevduat sermaye değildir��

��Şirketlerinin batmasına izin vermeyen sistemin kendisi batmaya müstahaktır��

��Sen değişmezsen, ben değişmezsem, nasıl çıkar Derviş bu işin içinden��

��Bizim sorunumuzu, sen-ben değil, ancak biz çözeriz��

gibi özdeyişleri benim için klasik olmuşlardır.

Ege Cansen'in her yazdığı ile aynı fikirde olduğumu da söyleyemem. Sayıları az da olsa, bazı konularda taban tabana zıt düşünüyoruz. Konunun ayrıntılarına yazıyı uzatmamak için girmiyorum. Fakat, fikir ayrılıklarımızın kökeninde onun mikro, benim de makro bakış açımızın yattığını düşünüyorum.

Dostlarından öğrendiğime göre, bir cilt doktoru olan babası mercekle hastasının cildine bakıp ��dereler, dağlar, ovalar, nehirler görüyorum�� dermiş. Olaylara bu kadar yakından bakmanın görünüşü ne kadar farklılaştırdığına yönelik olarak iyi bir örnek. Bazı konulardaki fikir ayrılıklarımızın nedeni de, galiba Ege Cansen'in gözünde derecesi benimkine göre daha yüksek olan bir merceğin olması.

O, ekonomi yazarları arasında çıtayı yükselten biri. Keşke, Türk basınında Ege Cansen gibi daha fazla ekonomi yazarı olsa...

Munky
27-07-07, 09:53
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1009.jpg
Ekrem Özdamar ( 1956)
Gençlik yıllarında atletizmin yüksek atlama dalında Türkiye�ye çok sayıda altın madalya kazandırdı.1978 Helsinki Dünya Oyunları birincisi,1978 Selanik Balkan Şampiyonu ve 1980 Belgrad Avrupa İkincisi gibi başlıca derecelerinin yanında çok sayıda uluslar arası müsabakada kürsünün basamaklarına çıktı�Aynı zamanda bu dalda 28 yıldır kırılamayan bir rekorun sahibi�

1979 yılında Gazi Üniversitesi�ni bitiren Ekrem Özdamar sırasıyla ;
1979-1983 Gençlik Ve Spor Genel Müdürlüğü�nde İstanbul İl Spor Md. Yardımcısı olarak çalıştı.
1983-1992 yılları arasında ilk olarak gazeteciliğin sayfa sekreterliği, kamera gibi teknik bölümlerinde , daha sonra haber merkezinde yurt içi yurt dışı mobil muhabir olarak çalıştı. Ardından Türkiye Gazetesi�nde spor müdürlüğü yaptı.
1992 yılında TGRT Tv nin kurulum aşamasında yer aldı ve spor bölümünü kurdu. Yıllarca Tele Maç, Spor Tele, Amatörlerin Dünyası, 12.Adam,
Santra, Futbol Ekstra gibi spor programlarının yapım yönetimini ve sunuculuğunu yürüttü.
1996 da İngiltere �de ( Londra ) film ve program yapım teknikleriyle ilgili kursu sertifika başarısı ve proje çalışmasıyla bitirdi.

1997-1998 ROTA adıyla, sokaktan tarihi ve gündemi yakalayan, uzman görüşler ve görüntülerle Türkiye�nin etrafında olup bitenleri yorumlayarak ekrana yansıtan televizyon programının yapım&yönetim ve sunuculuğunu yürüttü.

Spor Programcılığı�nda bir çok spor programına imza atmasının yanında, Spor Magazin formatını TELEKRİTİK adıyla bir ilk olarak ekrana kazandırdı. Daha sonra Magazin Rüzgarı, ve Anadolu Magazin programlarını ekranlara taşıdı.( bu program Tele kritik ve Anadolu Magazin olarak 13 yıl başarıyla yayında kaldı. Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Halk Bilim Dalı Ödülü�nü aldı.)

1998-2006 Ekrem Özdamar Spor Müdürlüğü�yle birlikte, bir çok programın özgün proje tasarımcısı olarak geliştirilmesinde yapımcı kimliğiyle yer aldı.. Yaşanmış gerçek olayları, bu kadar da olmaz dedirten ; Öldü Ve Dirildi gibi, 5 Yılda 5 Şehir 5 Koca Değiştirdi , Töreden Kaçış gibi�Kuma Hikayeleri gibi.. aile yaşam kesitlerini canlandırma filmleri ile (senaryo ve yapım) seyirciye sundu. Akabinde � Kadının Sesi � adıyla TGRT� de bu olayların daha geniş işlenmesini önerdi. Bu format bütün kanallarda kabul gördü�
Türkiye�de ilk defa TÜRKÜ FİLMİ formatının yapımını başlattı.. Bu yapım düşük bütçelerle canlandırma filmleri olmasına rağmen TGRT ekranlarında çok iyi reytingler aldı.

Aynı yıllarda 6. His Filmleri de Ekrem Özdamar� ın yapımları arasında yer aldı. �Etme bulma dünyası� formatında yaşam hikayeleri 70 dakikalık filmler halinde ve başarılı reytinglerle ekrana taşıdı.
2006 yılı sonuna kadar TGRT Tv Spor Müdürlüğü görevini yürüten Ekrem Özdamar halen yapım yönetim çalışmalarına devam ediyor.

Munky
27-07-07, 09:53
Emin Çölaşan ( 1942)
1942 yılında Ankara'da doğdu. Ortaokul ve liseyi TED Ankara Koleji'nde tamamladı. 1965'te ODTÜ Idari Ilinmler Fakültesi'nden mezun oldu. Daha sonra Devlet Planlama Teşkilatı, Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı ve PETKIM'de çalıştı.

1977 yılında Milliyet Gazetesi'nde gazeteciliğe başladı. 1985 yılında Hürriyet Gazetesi'ne geçti. Çölaşan'ın çok sayıda gazetecilik ödülü ve kitabı bulunuyor.

HAKKINDA YAZILANLAR
Baltalı İlah Zagor
OĞUZ ARAL
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O mazlumların, yetimlerin koruyucusu, hırsızların, düzenbazların, hortumcuların kábusu.


Ormanın derinliklerindeki bir kulübede Kızılderili bir ebe, elinde başaşağı tuttuğu bebeğin kıçını tokatlıyor ve,

��Ağlasana be, ağla artık!�� diye bağırıyordu.

Yeni doğan bebek, inadına gıkını çıkarmıyordu. Oysa, nefes almaya başlaması için doğar doğmaz ağlaması gerekiyordu.

Bebek, yavaş yavaş başını kaldırdı. Poposunu şaplaklayan ve ��Ağla�� diye bağırıp duran ebesine küçümseyen gözlerle mavi mavi baktı.

��Erkekler ağlamaz!�� dedi.

*

Aradan yıllar geçmiş ve ormanın düzeni iyice bozulmuştu. Uzaklardan gelen beyazlar, ormanın ortasına kale kurmuş ve zavallı orman Kızılderililerini soyup soğana çevirmeye başlamışlardı. Sadece Kızılderilileri değil, hayvanları, hatta ağaçları bile soyuyorlardı. Zavallı ayılar kış uykusundan uyanınca postlarının sırtlarında olmadığını dehşetle fark ediyor, elma dolu bir ağaçta bir gecede sadece elmaların kemirilmiş koçanları kalıyordu. Bu arada ormandaki kalede oturan beyazlar gittikçe şişmanlıyordu.

Günlerden bir gün Hapşıran Tilki adlı yaşlı Kızılderili pazardan dönüyordu. Evinde dokuduğu kilimleri satmış, karşılığında un, şeker ve 250 gram yağ almıştı. Tam Necatibey Patikası'na saparken karşısına üç beyaz adam çıktı. Hapşıran Tilki'yi dövüp elindeki Migros torbasını aldılar. Hatta torbayla yetinmeyip ihtiyarın ayağındaki plastik Kızılderili mokasenlerini de aldılar. Hapşıran Tilki'nin imdat isteyen hapşırıklı çığlıklarını birden ormanın derinliklerinden gelen, ��AHYAAAK!�� diye bariton bir kükreme bastırdı. Bu kükremeden sonra ormanı bir anda sessizlik kapladı. Sadece kuşlar değil, bütün gece azı dişi ağrıdığı için ortalığı velveleye veren puma bile susmuştu.

Beyaz soyguncular şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Ama şaşkınlıkları uzun sürmedi. Ağaçların arasında sarmaşığa tutunmuş sarışın bir adam uçarak geldi ve yanlarına kondu.

��Hemen ihtiyarın torbasını verin ve buradan toz olun.��

��Sen de kimsin be?��

��Ben mazlumların, yoksulların, yetimlerin, adaletin ve bu ormanın koruyucusu ve de hırsızların, düzenbazların, hortumcuların kábusu Baltalı İlah Zagor Emin'im.��

Beyaz soyguncular silahlarına el atacak oldularsa da Baltalı İlah baltasıyla onların kafalarına, ��Tock! Tock! Tock!�� diye birer kere vurdu. Beyaz soyguncular da bir daha iflah etmeyip yere serildiler. Yalnız bir tanesi bayılmak üzereyken,

��Ben seni Melih Reis'ime şikáyet edeyim de gör gününü�� dedi. Baltalı İlah, kendisine çok yakışan sakal üstü tebessümüyle,

��Patronunun adını doğru belle, onun adı Melih Reis değil, İ.Melih'tir!�� diye cevap verdi. Sonra da ��Ahyaak!�� diye ünlü narasını patlatıp ağaçların arasında kayboldu.

Artık ormandaki hırsızları ve haydutları bir korku sarmıştı. Hepsi Zagor Emin'den korkar olmuşlardı. Aslında dağlar taşlar bile Zagor'dan korkuyordu. Zagor her hırsızlığa, her haksızlığa, her soyguna yetişiyordu. Yetişmese bile, ormandaki ağaçlara hırsızların, soyguncuların adını kazıyordu. Fakir Kızılderililerin bir kısmı da ağaçlardaki isimlere bakarak,

��Vay be, demek ki bu adamda iş varmış�� diye bir koşu koparıp o heriflerin kapısında iş arıyorlardı. (Ama bu durumlar konumuzun dışında olduğu için uzatmanın alemi yok.)

*

Bu öyküyü bana erik ağacının altında oturan mavi gözlü bir ihtiyar anlattı. Sırtında bizim emekli Kurtuluş Savaşı gazilerinin giydiği haki rengi bir üniforma, başında ise bir kalpak vardı. Çizmeleri eski ama pırıl pırıldı.

��Eee, sonra Zagor'a ne oldu?�� diye sordum.

��İhtiyarladı, yoruldu, emekli oldu ve kıyafetini değiştirdi. İhtiyarlayınca ormandaki her ağacı tek başına koruyamayacağını sonunda öğrendi. Şimdi hiç olmazsa bir tek ağacı koruyor�� dedi ve bastonunu kaldırıp gez-göz-arpacık nişan aldı. Ağzıyla, ��Grav! Grav!�� silah sesi çıkardı. Can eriklerine saldıran kargalardan ikisi yere düştü.

Munky
27-07-07, 09:53
Emine Uşaklıgil
Halit Ziya Uşaklıgil'in torunu. Emine Uşaklıgil Kopenhag Kahire Washington ve Paris'te görev yapmış bir büyükelçinin Bülent Uşaklıgil'in kızıdır. 1975 yılında Ayrıntılı Haber gazetesinde gazeteciliğe başladı. 1977 yılından sonra Cumhuriyet gazetesinde çalıştı.Son olarak Yeni Yüzyıl gazetesinde yazdı. Emine Uşaklıgil, Osmanlı hanedanından bir prensle evlendikten sonra boşandı ve İsviçre'den Türkiye'ye geldi.Bilahare Asaf Savaş Akat�la evlendi, boşandı.


En hakikî üçüncü Cumhuriyet�çi
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 25 Kasım 2000

Bir taraftan Türk basını deyince akla gelen ailelerden olan Abalıoğlu Yunus Nadi'nin, diğer taraftan da ünlü edebiyatçımız Halid Ziya Uşaklıgil'in torunu olan Emine Uşaklıgil, 1991'de Cumhuriyet'te yaşanan kırılmanın da en yakın tanıklarından biridir

Annemin babası daha evvel vefat etti, onu hiç tanımadım. Diğer büyükbabamı tanıdım ama çok küçüktüm. Babaannem ile anneannem ise onlardan daha sonra vefat etti. Ama yine de uzun yıllar oldu. Şimdi ne kadar pişmanlık duyduğumu anlatmam imkansız. Pişmanlığımın sebebi, daha önce onların hikâyelerini dinlememem. Rivâyete göre Konya'dan gelmiş bizimkiler, o kadar. Gerisi yok. Şimdi araştırmaya kalksam bile, bizimkiler hakkındaki bilgilere ulaşmam Emine Uşaklıgil kadar kolay olmasa gerek. "Geçmiş hakkında çok az bilgim olduğunu itiraf etmem lazım." Bu Emine Uşaklıgil'in sözü: "Fakat